Tazminat Hukuku

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Tapu Sicilinin Tutulmasında Devletin Sorumluluğu ve Tapu İptali Nedeniyle Tazminat Davası

Tapu Sicilinin Tutulmasında Devletin Sorumluluğu ve Mahkeme Kararıyla Tapu İptali Nedeniyle Tazminat Davası Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2022 Karar No: 2018/1168 Karar Tarihi: 06.06.2018 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 23.11.2010 gün ve … sayılı karar, davacı Temeltaş Sanayi Ticaret Ltd. Şti. vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 5. Hukuk Dairesinin 17.06.2013 gün ve 2013/7335 E., 2013/12648 K. sayılı kararı ile; “…Dava, tapu kaydının mahkeme kararı ile iptal edilmesi nedeniyle uğranılan zararın 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1007. maddesi uyarınca tazmini istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekilince temyiz edilmiştir. Dosyada bulunan kanıt ve belgelerden; Bornova … köyünde yapılan kadastro çalışmalarında ilk maliki adına tespit ve tescil edilen 20 parsel sayılı taşınmazı, davacının 1990 yılında, tapu kaydında orman olduğuna dair hiçbir şerh ya da kısıtlama bulunmaksızın satın aldığı, ne var ki; sonradan orman idaresi tarafından İzmir 8. Asliye Hukuk Mahkemesine açılıp 2005/410 Esas sayılı dosya üzerinden görülen davada, taşınmazın orman olması nedeniyle davacı adına oluşan tapu kaydının iptaline karar verilmesi üzerine tazminat istemli işbu davanın açıldığı anlaşılmıştır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun “Sorumluluk” kenar başlığını taşıyan 1007. maddesinde “Tapu sicilinin tutulması nedeniyle uğranılan zararlardan Devlet sorumludur. Devlet zararın doğmasında kusuru bulunan görevlilere rücu eder.” hükmü yer almakta olup, burada, Devletin sorumluluğu kusursuz sorumluluktur. Kusursuz sorumluluk, tapu siciline bağlı çıkarların ve aynî hakların yanlış tescili sonucu değişmesi ya da yitirilmesi ile bu haklardan yoksun kalınması temeline dayanır. Çünkü; sicillerin doğru tutulmasını üstlenen ve taahhüt eden Devlet, gerçeğe aykırı ve dayanaksız kayıtlardan doğan zararları da ödemekle yükümlüdür. Kusurun varlığı ya da yokluğu, Devletin sorumluluğu için önem taşımayıp, sadece Devletin memuruna rücuu halinde iç ilişkide önemlidir. Açıklanan nedenlerle; davacının, üzerinde orman olduğuna dair hiçbir şerh ve kısıtlama bulunmaksızın 1990 yılında tapuda yapılan resmi işlemle satın aldığı taşınmazın tapu kaydının, sonradan orman olması nedeniyle iptal edilmesi üzerine açılan işbu davada, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1007. maddesi anlamında Devletin sorumlu olduğu gözetilip, işin esasına girilerek, davacının zararı belirlenip, sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yasal olmayan gerekçelerle talebin reddine karar verilmesi, Doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, orman kabul edilen taşınmazın tapu kaydının iptal edilmesi nedeniyle 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1007. maddesi uyarınca uğranılan zararın tazmini istemine ilişkindir. Davacı şirket vekili, müvekkili şirketin tapu kaydına güven esasına dayanarak 24.12.1990 tarihinde dava konusu taşınmazın 6093/31810 hissesini satın aldığını, ancak taşınmaza ait tapu kaydında hiç bir sınırlama olmamasına karşın İzmir 8. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2005/410 E., 2008/3 (53) K. sayılı kararı ile taşınmazın orman olarak kabul edildiğini ve bu nedenle de tapusunun iptal edildiğini, davacı şirketin bundan zarar gördüğünü, iptal edilen yerin metrekare değerinin en az 75,00 TL olduğunu, müvekkil şirket kendi hisselerine tekabül eden 6093 metrekare yerin kıymetinin de bu hesaplama ile 456.975,00 TL olacağını ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik bu tutarın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı … Hazinesinden tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı … vekili davanın idari yargıda görülmesi gerektiğini, kaldı ki İzmir 8. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2005/410 E., 2008/3 (53) K. sayılı kararı ile İzmir ili Bornova ilçesi Kavaklıdere köyü 20 parselde kayıtlı taşınmazın orman olarak tesciline karar verildiğini ve söz konusu bu kararın kesinleştiğini, ancak tapuda Hazine adına kayıt işlemi yapılmadığını, bu itibarla davacı şirketin herhangi bir zararının da bulunmadığını, öte yandan davacı şirketin iddia ettiği zarar karşılığı istediği bedelin çok fahiş olduğunu belirterek haksız ve yasal dayanaktan yoksun davanın reddinin gerektiğini savunmuştur. Mahkemece dava konusu 20 parselde kayıtlı taşınmazın 6093 metrekarelik bölümünün davacı şirket tarafından 24.12.1990 tarihinde tarla vasfıyla satın alındığı, sonrasında ise aynı taşınmaz hakkında Orman Genel Müdürlüğü tarafından taşınmazın kesinleşmiş orman sınırları içerisinde kaldığından bahisle dava açıldığı ve İzmir 8. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2005/410 E., 2008/3 (53) K. sayılı kararı ile taşınmazın tapusunun iptali ile orman olarak tesciline karar verildiği, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1007. maddesine göre tapu sicillerinin tutulmasında devletin sorumluluğunun bulunduğu, yine 1024. maddeye göre bir ayni hak temelinde hukuki değil ise bunu bilen ya da bilmesi gereken kişilerin bundan dolayı ayrıca bir hak iddia edemeyecekleri ilkesinin benimsenmiş olduğu, davalı … Hazinesinin İzmir 8. Asliye Hukuk Mahkemesi dosyasında da davalı olarak yer aldığı, bu dosyanın temyiz edilmesi neticesinde yerel mahkeme kararını inceleyen Yargıtay 20. HD’nin 2008/13471 E., 2008/13723 K. sayılı kararında da taşınmazın orman olup, özel mülkiyete konu olmayan yerler içerisinde bulunduğunun kabul edildiği, buna rağmen bu durum bilinmesine karşın taşınmazın kötü niyetle satın alındığı, İzmir 8. Asliye Hukuk Mahkemesi dosyası içerisinde bulunan belgeler uyarınca bahsi geçen yerin sit alanı olduğunun sabit olduğu, öte yandan arazinin son durumunu gösteren fotoğraflar ve hâli hazır durumunun karşılaştırılması neticesinde taşınmazın ormanın açılmak suretiyle taşocağı hâline getirildiğinin gerek mahkeme gerekse Yargıtay kararında vurgulandığı, buna göre dava konusu taşınmazın satın alındığı anda davacının iyiniyetli olmadığı, taşınmazın sit alanı olduğu ve ormanla ilişkinin bulunduğunun başından beri bilindiği konusunda kesinleşmiş mahkeme kararının yer aldığı, buna göre davacı şirketin davalı Hazineden herhangi bir maddi talepte bulunmasının söz konusu olamayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Davacı Temeltaş Sanayi Ticaret Ltd. Şti. vekilinin temyizi üzerine hüküm Özel Dairece, yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece gerek mahkeme kararında gerekse Yargıtay kararında davalıların taşınmazın özel mülkiyete konu olamayacağını bildikleri hâlde bu yeri aldıklarının kabul edildiği, İzmir 8. Asliye Hukuk Mahkemesi dosyasının Yargıtay 20. HD tarafından incelendiği ve dosya içerisindeki bilgi ve belgeler neticesinde bahsi geçen yerin sit alanı olduğunun, taşınmazın ormanın açılması suretiyle taşocağı hâline getirildiğinin vurgulandığı, bu durumda taşınmazın satın alınmasında davacının iyiniyetli olmadığı yönünde kesinleşmiş mahkeme kararı bulunduğuna göre artık davacının davalı … Hazinesinden herhangi bir maddi talepte bulunmasının söz konusu olamayacağı, dolayısıyla somut olayın diğer arazileri orman sınırlarında kalan ve bedel davası açan kişilerin açtığı dava ile örtüşen bir dava olmadığı, en baştan beri iyiniyetli olmayan kişilerle iyiniyetli olduğu hâlde taşınmazı sadece orman sınırı olması nedeniyle elinden alınan kişilerin durumlarının farklı olmasının gerektiği, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1007. maddesinin tapu sicilinin tutulmasından doğan

Tapu Sicilinin Tutulmasında Devletin Sorumluluğu ve Tapu İptali Nedeniyle Tazminat Davası Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Siyasetçilere Yönelik Eleştiri Sınırı ve Kişilik Haklarına Saldırı Nedeniyle Manevi Tazminat Davası

Siyasetçilere Yönelik Eleştiri Sınırı ve Hakaret Nedeniyle Manevi Tazminat Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1320 Karar No: 2018/986 K. Tarihi: 25.04.2018 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 16.07.2013 gün ve … sayılı kararın davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 09.06.2014 gün ve 2013/15545 E., 2014/9484 K. sayılı kararı ile, \”…Dava, basın yoluyla kişilik haklarının ihlaline dayalı manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, istemin reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir. Davacı, davalı tarafından yapılan basın açıklaması sırasında davalının kendisi hakkında \’\’….ağzından salyalar akarak koşan kim…\’\’ şeklinde hakaret içeren sözler kullandığını belirterek, manevi tazminat isteminde bulunmuştur. Davalı vekili, insanların da hayvanlar gibi salyalarının bulunduğu, müvekkilinin heyecan ve panik halini anlatmak için bu tabirleri kullandığını, hakaret kastının bulunmadığını belirterek, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. Mahkemece, davacının konumu itibariyle sert eleştirilere katlanması gerektiği ve davalının tahkir kastının bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Basın özgürlüğü, Anayasanın 28. maddesi ile 5187 sayılı Basın Yasasının 1. ve 3. maddelerinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemelerde basının özgürce yayın yapmasının güvence altına alındığı görülmektedir. Basına sağlanan güvencenin amacı; toplumun sağlıklı, mutlu ve güvenlik içinde yaşayabilmesini gerçekleştirmektir. Bu durum da halkın dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren konularda bilgi sahibi olması ile olanaklıdır. Basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma ve yönlendirmede yetkili ve aynı zamanda sorumludur. Basının bu nedenle ayrı bir konumu bulunmaktadır. Bunun içindir ki, bu tür davaların çözüme kavuşturulmasında ayrı ölçütlerin koşul olarak aranması, genel durumlardaki hukuka aykırılık teşkil eden eylemlerin değerlendirilmesinden farklı bir yöntemin izlenmesi gerekmektedir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayındaki olay hukuka aykırılık oluşturmayabilir. Ne var ki basın özgürlüğü sınırsız olmayıp, yayınlarında Anayasanın Temel Hak ve Özgürlükler bölümü ile 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu\’nun 24 ve 25. maddesinde yer alan ve yine özel yasalarla güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunulmaması da yasal ve hukuki bir zorunluluktur. Basın özgürlüğü ile kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda; hukuk düzeninin çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerektiği, bunun sonucunda da, daha az üstün olan yararın daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir. Bunun için temel ölçüt kamu yararıdır. Gerek yazılı ve gerekse görsel basın bu işlevini yerine getirirken, özellikle yayının gerçek olmasını, kamu yararı bulunmasını, toplumsal ilginin varlığını, konunun güncelliğini gözetmeli, haberi verirken özle biçim arasındaki dengeyi de korumalıdır. Yine basın, objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle yayın yapmalıdır. O anda ve görünürde var olup da sonradan gerçek olmadığı anlaşılan olayların yayınından da basın sorumlu tutulmamalıdır. Dava konusu basın açıklamasında kullanılan ifadeler değerlendirildiğinde; her ne kadar mahkemece, davalının sarf ettiği ifadelerin sert eleştiri niteliğinde olduğu gerekçesiyle davacının kişilik haklarına saldırı oluşturmadığı benimsenmiş ise de; davalı tarafından kullanılan \’\’….ağzından salyalar akarak koşan kim…\’\’ şeklindeki sözlerin davalının kişisel değer yargısı niteliğinde olmayıp, eleştiri sınırlarını aşan küçültücü ve hakaret niteliğinde olduğu, davacının kişilik haklarına saldırı amacı taşıdığı, eleştiri sınırlarını aştığı anlaşılmaktadır. Açıklanan gerekçelerle uygun bir manevi tazminata karar verilmesi gerekirken istemin tümden reddine karar verilmiş olması doğru değildir. Bu nedenle kararın bozulması gerekmiştir…\” gerekçesiyle oy çokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, basın yoluyla kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili müvekkilinin Cumhuriyet Halk Partisi Malatya Milletvekili, davalının ise Adalet ve Kalkınma Partisi Adıyaman Milletvekili olduğunu, davalının 30.03.2012 tarihinde gerek yazılı, gerek görsel basın yayın organlarında yer alan açıklamalarında müvekkili hakkında aynen; \’\’ağzından salyalar akarak koşan kim, görüntülerde var\’\’ şeklinde sözler sarf ettiğini, davalının bu beyanının müvekkilinin siyasetçi kimliğini, onur ve haysiyetini aşağılayıcı ve tezyif edici mahiyette olduğunu; hiçbir siyasi, fikirsel eleştiri gayesi taşımayan ve ağır hakaret olan sözlerin kişilik haklarına saldırı teşkil ettiğini ileri sürerek 7.500,00 TL manevi tazminatın 30.03.2012 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı vekili insanların da hayvanlar gibi salyalarının bulunduğunu, müvekkilinin heyecan ve panik halini anlatmak için bu tabirleri kullandığını, hakaret kastının bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece AİHM kararlarında siyasetçilerin, başbakanın, bakanların ve milletvekillerin normal insanlara göre daha fazla eleştirilebileceği, çünkü toplumun önüne çıkarken bunu göze almış olacaklarının genel kabul gördüğü, davalının yapmış olduğu konuşmada davacının söz ve tavırlarını eleştirdiği, davacının konumu itibariyle davaya konu sert eleştirilere katlanması gerekeceği, tahkir kastının bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece önceki karardaki gerekçeler tekrar edilerek direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını davacı vekili temyiz etmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, davalının yaptığı basın açıklaması sırasında davacı hakkında \’\’….ağzından salyalar akarak koşan kim…\’\’ şeklindeki sözlerinin ifade özgürlüğü kapsamında korunması gereken kişisel değer yargısı niteliği taşıyıp taşımadığı, eleştiri sınırlarını aşıp aşmadığı ve davacının kişilik haklarına saldırı teşkil edip etmediği, buradan varılacak sonuca göre davalının manevi tazminatla sorumlu tutulup tutulamayacağı noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için yasalar, manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir. Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi (TMK m.24), isme saldırı (TMK m.26), nişan bozulması (TMK m.121), evlenmenin butlanı (TMK m.158/2), boşanma (TMK m.174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma (6098 sayılı TBK m.58) durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (TBK m.58) olarak sıralanabilir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu\’nun 24. maddesi ile 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır. TMK\’nın 24. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin

Siyasetçilere Yönelik Eleştiri Sınırı ve Kişilik Haklarına Saldırı Nedeniyle Manevi Tazminat Davası Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Taraflar Arasında İşçi İşveren İlişkisinin Bulunmadığı Durumlarda Tazminat Davasında Görevli Mahkeme

Kişilik Haklarına Saldırı Nedeniyle Tazminat Davasında Görevli Mahkeme Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/4-1354 Karar No: 2018/1105 Karar tarihi: 16.05.2018 Özet: Taraflar arasındaki ceza davasında ve eldeki davada dinlenen tanıkların ve tarafların beyanlarında davalının otelin bulunduğu taşınmazda paylı mülkiyet paydaşı olduğu, oteli kiralayarak işleten kişinin ve işverenin dava dışı …. olduğu belirtilmiştir. Dosya içerisinde davalı ile davacı arasında iş sözleşmesi bulunduğuna dair başkaca herhangi bir iddia, beyan veya delil bulunmamaktadır. Şu durumda gerek taraflar arasında işçi işveren ilişkisinin bulunmaması gerekse olayda 5521 sayılı (mülga) İş Mahkemeleri Kanun\’un 1. maddesi hükmünde öngörülen koşulların mevcut olmaması nedeniyle, davaya bakmakla İş Mahkemesinin görevli olmadığının kabulü gerekmektedir. Hal böyle olunca yerel mahkemenin yazılı şekilde karar vermesinde bir isabetsizlik görülmediğinden usul ve yasaya uygun direnme kararının onanması gerekmiştir. Açıklanan nedenlerle direnme kararı onanmalıdır. (2709 S. K. m. 142) (5521 S. K. m. 1) (YİBK. 08.12.1982 T. 1982/4 E. 1982/4 K.) Dava: Taraflar arasındaki manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 22.12.2011 gün ve … sayılı kararın davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 19.11.2013 gün ve 2013/15615 E., 2013/18068 K. sayılı kararı ile, \”…Dava, haksız eylem nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş; hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir. Davacı, davalının hissedar olduğu otelde işçi olarak çalıştığı sırada davalının yanına gelerek kendisine karşı hakaret içerikli sözler sarf ettiğini belirterek manevi tazminat isteminde bulunmuştur. Davalı, davanın reddini savunmuştur. Yerel mahkemece, isteminin kısmen kabulüne karar verilmiştir. Dosya kapsamından, davacı ile davalı arasında iş akdi olduğu ve davaya konu olayın da akdin devamı sırasında gerçekleştiği anlaşılmaktadır. 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu\’nun 1. maddesine göre, iş mahkemesi İş Kanunu hükümlerine göre işçi sayılanlar ile işveren arasındaki her türlü uyuşmazlıkları çözümlemekle görevlidir. Şu durumda, davanın iş mahkemesinde görülmesi gerekir. Mahkemece, görevsizlik nedeniyle dava dilekçesinin reddi yerine işin esasının çözümlenmesi doğru görülmemiş ve kararın bu nedenle bozulması gerekmiştir…\” gerekçesiyle oy çokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili müvekkilinin benzin istasyonu işlettiği dönemde davalı ile meslektaş iken iflas ederek işini kaybettiğini, ailesine bakabilmek için davalının da hissedar olduğu otelde çalışmaya başladığını, davalının otele geldiğinde müvekkili ile dalga geçtiğini, \”Senin ne işin var burada\” diyerek küçümsediğini, müvekkilinin davalıya \”Düşmez kalkmaz bir Allah, ne var burada çalışıyorsak\” demesi üzerine davalının \”Bana ne lan, sen manyak mısın nerede çalışırsan çalış\” diyerek, müvekkilin onur, şeref ve haysiyetini rencide ettiğini, davalının bu eylemi nedeniyle Dikili Sulh Ceza Mahkemesinde hakaret suçundan yargılandığını ve cezalandırıldığını ileri sürerek müvekkilinin kişilik haklarına yapılan saldırıdan dolayı 10.000,00 TL manevi tazminatın haksız fiil tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı vekili ceza dosyasında her ne kadar müvekkilinin mahkûmiyetine karar verilmiş ise de, hakaretin karşılıklı olduğunun kabul edildiğini, davacının herhangi bir zararının bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Yerel mahkemece davalının davacının çalışmakta olduğu otele gelerek davacıya birtakım hakaretlerde bulunduğu ve bu olay nedeniyle işten ayrılmak durumunda kaldığı, davacının iş ortamında iken uğradığı bu hakaret nedeniyle psikolojik olarak etkilenmesinin, manevi olarak rahatsızlık duymasının ve üzüntü çekmesinin olağan olduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile 3.000,00 TL manevi tazminatın yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece dosyada taraflar arasında iş akdi olduğuna dair bir yazılı belge bulunmadığı, ayrıca ceza dosyasında ve eldeki davada dinlenen tanıkların ve tarafların beyanlarından davalının otelin bulunduğu taşınmazda paylı mülkiyet paydaşı olduğunun, otelin işletme sahibinin ve işverenin …. olduğunun, dolayısıyla taraflar arasında iş akdinin bulunmadığının anlaşıldığı belirtilerek ve önceki karardaki gerekçeler tekrar edilerek direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını davalı vekili temyiz etmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık: somut olayda davacı ile davalı arasında işçi işveren ilişkisi bulunup bulunmadığı, buradan varılacak sonuca göre eldeki davanın 5521 sayılı (mülga) İş Mahkemeleri Kanunu’nun 1. maddesi uyarınca iş mahkemesinde görülmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. T.C. Anayasası\’nın 142. maddesinde, mahkemelerin görevlerinin kanunla düzenleneceği hükme bağlanmıştır. Mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 1. maddeleri uyarınca mahkemelerin görevi kanunla belirlenir ve kamu düzenine ilişkin olan görev konusunun mahkemelerce resen dikkate alınması gereklidir. Belirtmek gerekir ki, mahkemelerin görevi kıyas veya yorum ile genişletilemez ya da değiştirilemez. Kanunda açıklık bulunmayan durumlarda görev genel mahkemelere aittir (05.12.1977 gün 4/4 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı gerekçesinden). 23.05.1960 gün ve 11/10 sayılı Yargıtay içtihadı Birleştirme Kararında da belirtildiği gibi, ayrık hükümlerin dar olarak yorumlanması yoruma ilişkin temel bir kuraldır. Şu duruma göre, iş mahkemelerinin görevleri istisnai nitelik taşıdığı için, görevlerinin geniş yoruma değil dar yoruma tabi tutulması esastır (8.12.1982 gün ve 4/4 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı). Bu genel açıklamalardan sonra uyuşmazlığın hangi mahkemede görüleceğinin çözüme kavuşturulması gerekmektedir. 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 1. maddesinde ve 29.6.1960 gün ve 13/15 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında, İş Kanununa göre işçi sayılan kimselerle (Kanunun değiştirilen ikinci maddesinin C, D ve E fıkralarında istisna edilen işlerde çalışanlar hariç) işveren veya işveren vekilleri arasında iş akdinden veya İş Kanununa dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuki uyuşmazlıkların iş mahkemelerinde çözümleneceği açıklanmıştır. Tüm bu açıklamalar ve yasal düzenlemeler ışığında somut olay incelendiğinde; Davacının işini kaybetmesinden sonra bir otelde çalışmaya başladığı, olay günü otele gelen davalı tarafından davacıya hitaben sarf edilen sözler nedeniyle kişilik haklarına saldırıda bulunulduğu iddiasıyla manevi tazminat istemiyle eldeki davayı açtığı anlaşılmaktadır. Taraflar arasındaki ceza davasında ve eldeki davada dinlenen tanıkların ve tarafların beyanlarında davalının otelin bulunduğu taşınmazda paylı mülkiyet paydaşı olduğu, oteli kiralayarak işleten kişinin ve işverenin dava dışı …. olduğu belirtilmiştir. Dosya içerisinde davalı ile davacı arasında iş sözleşmesi bulunduğuna dair başkaca herhangi bir iddia, beyan veya delil bulunmamaktadır. Şu durumda gerek taraflar arasında işçi işveren ilişkisinin bulunmaması gerekse olayda 5521 sayılı (mülga) İş Mahkemeleri Kanunu\’nun 1. maddesi hükmünde öngörülen koşulların mevcut olmaması nedeniyle, davaya bakmakla İş Mahkemesinin görevli olmadığının kabulü gerekmektedir. Hâl böyle olunca yerel mahkemenin yukarıda belirtilen gerekçeyle yazılı şekilde karar vermesinde bir isabetsizlik görülmediğinden usul ve yasaya uygun

Taraflar Arasında İşçi İşveren İlişkisinin Bulunmadığı Durumlarda Tazminat Davasında Görevli Mahkeme Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Maddi ve Manevi Tazminat Davasında Zamanaşımı Süresinin Belirlenmesi

Maddi ve Manevi Tazminat Davasında Zamanaşımı Süresinin Belirlenmesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2786 Karar No: 2017/2016 Karar tarihi: 20.12.2017 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasında birleştirilerek görülen maddi ve manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından maddi tazminat isteminin kısmen kabulüne, manevi tazminat isteminin zamanaşımı nedeniyle reddine ilişkin olarak verilen 23.10.2014 gün ve … sayılı kararın incelenmesi taraf vekillerince istenilmesi üzerine karar önce onamış, davacılar vekilinin karar düzeltme isteminde bulunması üzerine de Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 28.10.2015 gün ve 2015/10172 E., 2015/16941 K. sayılı ilamı ile: \”…Davacı vekili dilekçesi ile; müvekkili …\’in 22.11.2003 tarihinde kendilerine ait arazi içerisinde arkadaşlarıyla oyun oynarken yere çok yakın mesafede olan elektrik tellerine temas ettiğini ve elektrik akımına kapılarak sağ kolundan ve ayağından ağır şekilde yaralandığını ve sakat kaldığını, kolunu kullanabilmesi için protez takılması gerektiğini, tedavisinin halen devam ettiğini, tellerin mevzuata uygun yükseklikte olmadığından temasın gerçekleştiğini iddia ederek (fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla) davacılardan … için 5.000,00 TL, baba … için 500,00 TL, anne … için 500,00 TL olmak üzere toplam 6.000,00 TL maddi tazminat ile tedavi giderlerinin olay tarihinden itibaren işleyen yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsili ile davacılara verilmesini talep etmiş, 11.04.2013 havale tarihli dilekçesi ile dava değerini 228.100,90 TL olarak ıslah etmiş, 27.02.2013 tarihli duruşmada ise protez taleplerinden vazgeçtiklerini beyan etmiştir. Davalı vekili cevap dilekçesi ile; davaya konu olayın davacı …\’in kusurdan kaynaklandığını, müvekkili kurumun doğrudan veya dolaylı hiçbir kusurunun bulunmadığını, zamanaşımı süresinin dolduğunu, müvekkili kurumda olaya ilişkin hiçbir bilgi ve belgenin bulunmadığını savunarak davanın reddini dilemiştir. Mahkemece; davanın kabulü ile 228.072,40 TL iş gücü kaybından doğan tazminat ile 28,50 TL tedavi gideri olmak üzere toplam 228.100,90 TL tazminatın olay tarihinden itibaren işleyen yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline ilişkin verilen karar Dairemizin 08.04.2014 tarih, 2013/20238 E-2014/5605 K sayılı ilamı ile; \’\’Dava dosyasının Aktüerya uzmanı olan bilirkişiye gönderilip davacının iş göremezlik zararının hesaplanmasında, halen okuduğu 2 yıllık İlahiyat Ön Lisans Programından mezun olduktan sonra devlet memuru olarak başlayacağı, kadro ve derece durumunu tespit edildikten sonra barem cetveli hazırlayarak askerde geçireceği yıllara ilişkin iş gücü kaybına dair gelir mahrumiyetinden çıkarılmak suretiyle hazırlanacak bilirkişi raporu doğrultusunda karar verilmesi gerekirken, (Yargıtay 4.H.D. 23.03.2010 gün ve 2250 E.-3266 K.), (Çelik A.Ç. Tazminat Davaları 2012/İst. Sh.214-215) yetersiz bilirkişi raporuna dayanak yapılarak verilen hüküm doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.\’\’  gerekçesi ile bozulmuştur. Mahkemece bozmaya uyma kararı verilmiş, Dairemizin bozma ilamından sonra yeniden yapılan yargılama sırasında, asıl dava tarihi (26.06.2007)\’nden sonra 17.06.2013 tarihinde asıl dava davacıları tarafından, davaya konu olay nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkin açılan davada verilen birleştirme kararı üzerine her iki dava dosyası birleştirilmiş ve mahkemece yapılan yargılama sonucunda; asıl dava yönünden, davanın kısmen kabulü ile; davacı … için 102.185,76 TL iş güç kaybından doğan tazminat ile davacılar G. Sevinç ve … için 28,50 TL tedavi gideri olmak üzere toplam 102.214,26 TL tazminatın olay tarihi olan 22.11.2003 tarihinden itibaren işleyen yasal faizi ile birlikte davalı TEDAŞ\’tan tahsili ile davacılara verilmesine, davalı VEDAŞ\’ın taraf olmaktan çıkarılmasına, mahkememiz dosyası ile birleşen Van 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2013/301 Esas sayılı dosyası yönünden; davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiş, hüküm davacılar vekili tarafından temyiz edilmiş, hükmün Dairemizin 03.03.2015 tarih, 2015/2598 E.–3341 K. sayılı ilamı ile onanmasına karar verilmiş, bunun üzerine davacılar vekili tarafından birleşen davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karşı karar düzeltme talebinde bulunulmuştur. 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nun 60/1.maddesinde öngörülen bir yıllık zamanaşımı süresi, zarara uğrayanın, zarara ve faile ıttıla, başka bir ifadeyle zararın varlığını ve zarar vereni öğrendiği günden itibaren işlemeye başlar. Aynı Yasa\’nın 60/2. maddesi gereğince zarara yol açan eylemin, aynı zamanda suç sayılan bir eylemden doğmuş olması durumunda olayda uygulanacak zamanaşımı süresi, o suçun bağlı olduğu (uzamış) ceza zamanaşımı süresidir. Zarar veren hakkında uzamış ceza zamanaşımı süresinin uygulanabilmesi için, eylemin suç niteliğinde olması yeterli olup bu konuda ceza davasının açılmış olması zorunlu değildir. Anılan bu düzenlemelere göre, bedensel zarara yol açan eylemin suç teşkil etmesi karşısında kural olarak uzamış (ceza zamanaşımının) uygulanması gerekmektedir. Ne var ki, somut olayda da olduğu gibi haksız fiil tarihine göre ceza zamanaşımı süresinin geçmiş olması halinde bile, gelişen durumun varlığı nedeniyle zararın tam anlamıyla öğrenildiğinden söz edilemez. Bu durumda, davacının zararı öğrenmesinin anlamı üzerinde durulmalıdır. Burada önemli olan husus, zarar görenin yasanın anlattığı anlamda zarar veren olayın sonuçlarını, gidişatını, kesinleşen durumunu değerlendirecek bilgiye sahip olmasıdır. Zarar tamamlanmadan zarar gören açısından zararın belirli olduğu kabul edilemez. Zararın tamamlanması ise, tüm sonuçlarıyla bilinmesi ile mümkündür. Eşyaya verilen zarar ile insana verilen zarar arasındaki temel fark da budur. Somut olayda, davacı tarafın zararı öğrenme tarihini, beden gücü kayıp oranının taraflar arasında tartışmalı olması ve davacı küçüğün kolunun kesilmesi ihtimali bulunması nedeniyle Adli Tıp Kurumundan rapor istenilmekle, bu kurumun raporunu öğrenme tarihi kabul etmek gerekir. Zira, davacı küçüğün kesin ve son durumu bu raporla açıklığa kavuşmuştur. Buna göre, bu raporun öğrenildiği tarihten itibaren bir yıllık zamanaşımı süresini hesaplamak gerekir. Her ne kadar, davacı küçüğün maluliyet oranı ve son durumu 28/09/2011 tarihli rapor ile belirlenmiş ise de, bölgede yaşanan deprem felaketi nedeniyle ilgili rapor davacı dosyası içerisine 12/11/2012 tarihli havale ile girmiş ve davacı tarafa 27/02/2013 tarihli oturumda okunmuştur. Şu durumda, davacı tarafın gelişen durumun sonlandığını 27/02/2013 tarihinde öğrendiğini ve bu tarihten itibaren bir yıl içerisinde (17/06/2013) maddi ve manevi zararlarının tazminini isteyebileceği açıktır. Dava konusu uyuşmazlık, gelişen durumun varlığı halinde, önceki davada manevi tazminat istemeyen zarar görenin, gelişen durumun sona ermesinden itibaren tüm manevi zararını öğrenmeden itibaren bir yıllık sürede isteyip isteyemeyeceği noktasındadır. Borçlar Kanunu’nda haksız fiiller için öngörülen zamanaşımı süresi maddi ve manevi tazminat istemleri için farklı belirlenmediğinden zamanaşımına ilişkin hükümler hem maddi, hem manevi tazminat için geçerlidir. Ayrıca gelişen durumda maddi tazminatın, gelişen durumun sona erdiği tarihten itibaren istenip, manevi tazminatın istenemeyeceğine dair yasal bir düzenleme de mevcut değildir. Eldeki davada, davacı taraf, ilk davada maddi tazminatın hüküm altına almasını istemişse de, manevi tazminat istemini ilk davada istememiş, manevi tazminatı bölmek yerine zararının belirli olduğu ve tamamını öğrendiği, Adli Tıp Kurumu raporunu öğrendiği tarihten itibaren bir yıllık yasal sürede ve birleşen dava ile istemiştir. Bu nedenle, davacı küçüğün gelişen zararını, bu gelişmenin son bulduğu tarihte öğrenmiş olacağı gözetilerek, maluliyet oranının son ve kesin olarak belirlendiği raporun öğrenilme tarihinden itibaren

Maddi ve Manevi Tazminat Davasında Zamanaşımı Süresinin Belirlenmesi Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

PTT Genel Müdürlüğünce Haciz İhtarnamesinin Geç Teslimi Nedeniyle Uğranılan Zararın Tazmini

Haciz İhtarnamesinin Geç Teslimi Nedeniyle Uğranılan Zararın Tazmini Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/4-1739 Karar No: 2019/349 Karar tarihi: 26.03.2019 Özet: Davalı PTT Genel Müdürlüğü’nün tabi olduğu mevzuat ve açıklanan hukuki statüsü gereği, üçüncü kişilerle aralarında çıkacak uyuşmazlıkların idari yargının değil, açıkça adli yargının görev alanında kaldığında kuşku bulunmamaktadır. Hâl böyle olunca, yerel mahkemenin kendisini görevli kabul ederek, davanın esasını incelemiş olmasında usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmayıp, direnme kararı bu yönden yerindedir. Ne var ki davacı vekilinin ve davalı PTT Genel Müdürlüğü vekilinin diğer temyiz itirazları Özel Dairece incelenmemiş olduğundan, esasa ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir. (2577 S. K. m. 2, 15) (233 S. KHK m. 2) (YHGK 22.03.2006 T. 2006/4-12 E. 2006/95 K.) (YHGK 07.07.2010 T. 2010/9-328 E. 2010/370 K.) Taraflar arasındaki maddi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 19.04.2012 tarihli ve … sayılı kararın davacı vekili ve davalı PTT Genel Müdürlüğü vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 21.02.2014 tarihli ve 2014/2149 E., 2014/2872 K. sayılı kararı ile; \”…Dava, haksız eylem nedeni ile uğranılan zararın ödetilmesi istemine ilişkindir. Mahkemece istemin bir bölümü kabul edilmiş; karar, taraflarca temyiz olunmuştur. Davacı, dava dışı borçlusu aleyhinde başlattığı icra takibinde yine dava dışı sigorta şirketine 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu\’nun 89/1 maddesi uyarınca haciz ihbarnamesi gönderilmesini istediğini, ihbarnamenin davalı PTT\’nin \”Alo 169\” post hizmeti kanalıyla ulaştırılmasının istendiğini, bu hizmette tebliğ evrakının aynı il içinde 4 saatte, farklı il içinde ise ertesi gün tebliği gerekli iken evrakın 6 gün sonra tebliğ edildiğini, bu arada sigorta şirketinin borçlusuna ödeme yaptığını, kendisinin icra takibinin aciz vesikasına bağlandığını alacağını davalının kusurlu hizmeti nedeni ile tahsil edememesinden dolayı uğradığı zararın ödetilmesi isteminde bulunmuştur. Davalı, usul ve esas yönlerden davanın reddi gerektiğini savunmuştur. Mahkemece, davalının evrakın tebliğindeki gecikmeden dolayı kusurlu olduğu benimsenmiş, istemin bir bölümünün ödetilmesine karar verilmiştir. Posta gönderilerinin doğru ve güvenli bir şekilde ve zamanında adrese teslimi ve bu kapsamdaki işlerin denetlenmesi PTT Genel Müdürlüğü\’nün kamu hizmeti kapsamındaki görevleri arasında olup, bu görevin hiç veya gereği gibi yerine getirilmemesi hizmet kusuru niteliğindedir. İdarenin işlem ya da eylemi nedeni ile doğan zararlardan dolayı; idari Yargılama Usulü Yasası\’nın 2/1-b maddesi gereğince İdare\’ye karşı, idari yargı yerinde tam yargı davası açılması gerekir. Görev sorunu, açıkça veya hiç ileri sürülmese de kendiliğinden dikkate alınır. Mahkemece, uyuşmazlığın çözümünde idari yargı yerinin görevli olduğu benimsenerek yargı yolu bakımından mahkemenin görevsizliği nedeni ile dava dilekçesinin reddine karar verilmesi gerekirken, işin esasının incelenmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir…\” gerekçesiyle oy çokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle 1086 sayılı (mülga) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 2494 sayılı Kanun ile değişik 438/II. fıkrası hükmü gereğince direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağından davalı PTT Genel Müdürlüğü vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, haksız fiilden kaynaklanan maddi tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili; müvekkili şirketin alacaklı olduğu icra dosyasında, ödeme emrinin borçluya tebliği için talepte bulunulduğunu ve aynı gün icra müdürlüğünden borçlunun hak ve alacağının olduğu Anadolu Sigorta A.Ş.\’ye 89/1 haciz ihbarnamesi gönderilmesinin talep edildiğini, 169 Alo Post olarak gönderilmesi talep edilerek masrafı ödenen tebligatların davalı kurum görevlilerince 30.12.2008 tarihinde teslim alındığını, teslim alınan ödeme emrinin borçluya bir gün sonra 31.12.2008 tarihinde tebliğ edildiğini, ancak borçlunun alacaklı olduğu Anadolu Sigorta A.Ş.\’ye gönderilen 89/1 haciz ihbarnamesinin 6 gün sonra 05.01.2009 tarihinde tebliğ edildiğini, bu sırada sigorta şirketinin de borçluya 02.01.2009 tarihinde 184.392.00TL hasar ödemesi yaptığını, bu nedenle müvekkil şirketin alacağına kavuşamadığını, oysa davalı idarenin internet sitesinde 169 Alo Post tebligatlarının aynı şehir içinde 4 saatte, şehirlerarasında ise 1 gün sonra teslim edileceğini taahhüt ettiğini, yaptığı bu hizmet karşılığında da normal tebligatlardan yaklaşık 4 kat fazla ücret aldığını, müvekkili şirketin aynı gün içerisinde tebliğ edilmesi gereken tebligatın 6 gün sonra tebliğ edilmesi nedeniyle zarara uğradığını ileri sürerek 184.392.00TL\’nin dava dışı sigorta şirketince dava dışı borçluya ödeme tarihi olan 02.01.2009 tarihinden itibaren işleyecek reeskont faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı PTT Genel Müdürlüğü vekili; müvekkilinin hizmet kusuru bulunduğu iddiasına bağlı taleplerin tam yargı davasının konusunu oluşturduğunu ve idari yargının görevli olduğunu, müvekkilinin 5584 sayılı (mülga) Posta Kanunu ve Yönetmelikler çerçevesinde kamu hizmeti ifa ettiğini, davacı tarafından Kadıköy 7. İcra Müdürlüğünün 2008/21392 sayılı dosyası üzerinden 30.12.2008 tarihinde Alo Post gönderisi olarak Kadıköy Adliyesince kabulü yapılan tebligatın 30.12.2008 tarihinde Avrupa Yakası Posta İşleme Merkezine sevk edildiğini, 05.01.2009 tarihinde Anadolu Sigorta A.Ş.\’ye tebliğ edildiğini, 5584 sayılı Kanun ve mevzuatında APS gönderisinin teslim süresine ilişkin bir hüküm bulunmadığını, iddia edilenin aksine müvekkili idarenin yurtiçinde aynı şehir içerisinde APS tebligatlarının 4 saatte tebliğ edileceğine ilişkin herhangi bir taahhüdü olmadığı gibi Yurtiçi ve Yurtdışı Acele Posta Servisi (APS) Yönetmeliği’ne de tebliğ evrakının şehir içinde 4 saate içerisinde teslim edileceğine dair bir hüküm konulmadığını, Yönetmeliğin 4/r maddesi uyarınca \”APG Tebligat: Kabul ve sevki APS özel hizmeti ile dağıtım ve teslimi Tebligat Kanunu hükümlerine göre yapılan tebliğ evrakını\” ifade ettiğini, müvekkilinin Yönetmeliğin 15. maddesine uygun olarak tebligatı aynı gün dağıtıma çıkardığını, tebligatın gecikmesinde kusur ve hukuka aykırılık bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece; Kadıköy 7. İcra Müdürlüğünün 2008/21392 sayılı dosyası üzerinden 30.12.2008 tarihinde \”Alo Post\” gönderisi olarak kabulü yapılan … barkod nolu tebligatla gönderilen 89/1 haciz ihbarnamesinin 31.12.2008 günü saat 08.37’de Avrupa Yakası Posta İşleme Merkezince geliş kaydının yapıldığı, aynı gün dağıtıcıya teslim edildiği, muhataba tebliğ işleminin 05.01.2009 tarihinde yapıldığı, 89/1 haciz ihbarnamesi gönderilen Anadolu Sigorta A.Ş.’nin 02.01.2009 tarihinde borçluya 184.392,00TL ödeme yaptığı, davacının bu nedenle takip borçlusundan alacağını alamadığı, takip borçlusu hakkında takip dosyasında bulunan aciz vesikası da dikkate alındığında alacağının tahsil imkânının ortadan kalktığı, yeniden bir dava açarak da alacağını alamayacağı, PTT İdaresinin Kapıdan Kapıya Teslim Yönetmeliği’nin 5/3 maddesine göre kapıdan kapıya teslim servisinin bayram ve tatil günleri de dâhil olmak üzere haftanın 7 günü, 07:00-23:00 saatleri arasında hizmet vermesi, kabul edilen gönderilerin aynı il dağıtım saatleri arasında en fazla 4 saatte alıcısına teslim edilmesi ve hizmete açık iller arasında teslimi sağlanacak gönderilerin postaya verildiğinin

PTT Genel Müdürlüğünce Haciz İhtarnamesinin Geç Teslimi Nedeniyle Uğranılan Zararın Tazmini Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Boşanma Davasından Sonra Açılacak Aldatma Nedeniyle Tazminat Davasında Görevli Mahkeme

Boşanma Davasından Sonra Açılacak Aldatma Nedeniyle Tazminat Davasında Görevli Mahkeme Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1432 Karar No: 2018/1886 Karar Tarihi: 11.12.2018 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Asliye Hukuk Mahkemesince dava dilekçesinin görevsizlik nedeniyle usulden reddine dair verilen 02.07.2015 tarihli ve … sayılı karar davacı vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 14.01.2016 tarihli ve 2015/14455 E., 2016/377 K. sayılı kararı ile; “…Dava, kişilik haklarına saldırıdan dolayı uğranılan manevi zararın ödetilmesi istemine ilişkindir. Mahkemece davalılardan … yönünden dava tefrik edilerek bu davalı yönünden aile mahkemesinin görevli olduğu gerekçesiyle dava dilekçesinin reddine karar verilmiş; karar davacı tarafından temyiz olunmuştur. Davacı, eski eşi olan davalı … ile diğer davalının evlilik birliktelikleri içinde ilişki kurarak kendisini aldattıklarını iddia ederek uğradığı manevi zararın ödetilmesi isteminde bulunmuştur. Davalı …, iddiaları kabul etmediğini, haksız yere açılan davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkemece, evlilik devam ederken birlik yükümlülüklerine uyulup uyulmadığını belirleme görevinin Aile Mahkemesine ait olduğu, emsal yargı içtihatlarında da aile mahkemesinin görevli olduğunun belirlendiği, görevin kamu düzenine ilişkin olup yargılamanın her safhasında gözetilebileceği nazara alınarak dava dilekçesinin görevsizlik nedeniyle reddine karar verilmiştir. Dosya arasındaki bilgi ve belgelerden davacı ile davalılardan …’nın resmi nikahla evli oldukları, davalının davacıya karşı şiddet uygulaması nedeniyle boşanma davası açtığı, davacının da eşinin kendisini aldattığını iddia ederek ayrı bir boşanma davası açtığı, dosyaların birleştirildiği, yapılan yargılama sonunda davacının eşine şiddet uygulaması, davalının da güven sarsıcı davranışları nedeni ile taraflar eşit kusurlu kabul edilerek boşanmalarına karar verildiği, tazminat isteklerinin reddedildiği anlaşılmaktadır. Davacı, boşanma kararının verilmesinden on gün sonra davalıların kendisine yönelik haksız eylemlerine dayanarak eldeki davayı açmıştır. Dava dilekçesindeki iddianın ileri sürülüş biçimi itibari ile eldeki davanın yasal dayanağı Türk Borçlar Kanunu’nun 49 ve izleyen maddelerinde düzenlenmiş olan haksız eyleme ilişkin kurallardır. Bu durumda görevli mahkeme genel mahkemelerdir. Her ne kadar mahkeme kararının gerekçesinde değinilen emsal içtihatta aile mahkemesinin görevli olduğuna değinilmiş ise de, 2. Hukuk Dairesinin bu konu hakkında 2015/16210 Esas -2015/17830 Karar, 2015/7463 Esas -2015/10901 Karar sayılı içtihatlarında Asliye Hukuk Mahkemesinin görevli olduğunu belirlemesi, Dairemizce de 2014/8680 Esas -2014/13420 Karar sayılı ilamda davanın yasal dayanağının haksız eyleme ilişkin kurallar olduğunun kabulü ile Asliye Hukuk Mahkemesinin görevli olduğunun benimsenmiş olması nedenleriyle eldeki davada Asliye Hukuk Mahkemesinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır. Şu durumda mahkemece uyuşmazlığın çözümünde görevli olduğu benimsenerek işin esası incelenip karar verilmesi gerekirken aile mahkemesinin görevli olduğu gerekçesiyle dava dilekçesinin reddine karar verilmiş olması doğru olmadığı gibi hakkındaki dava tefrik edilen davalı H. M. Zorlu’nun karar başlığında gösterilmesi de HMK’nın 297. maddeye aykırı olduğundan kararın bozulması gerekmiştir…” gerekçesiyle oy çokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, kişilik haklarına saldırıdan kaynaklanan manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili; müvekkili ile davalı …’nın 2001 yılında evlendiklerini, davalı H. M. Zorlu ile davalı …’nın gayrimeşru ilişkiye girdiğini, davalı … ile karşılıklı boşanma davası açtıklarını, boşanma davasında mahkemece davalı …’nin sadakatsizliği nedeniyle müvekkilinin boşanma davasının da kabul edildiğini, fakat boşanmada tarafların eşit kusurlu olduğu belirtilerek tazminata hükmedilmediğini, bu süreç içerisinde davalı …’nin sadakatsiz davranışları nedeniyle müvekkilinin kişilik haklarının ihlal edildiğini, davalı … ve davalı Hacı Mehmet’in zarardan birlikte sorumlu olduklarını ileri sürerek 75.000,00TL manevi tazminatın 01.08.2011 tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı … vekili; davacının, müvekkili ile diğer davalının gayrimeşru ilişki yaşadığı iddiasının doğru olmadığını, kendisine komplo kurulduğunu, davacının sadakatsizliği iddia ettiği tarihten sonra defalarca müvekkili ile birleşmeyi talep ettiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Yerel Mahkemece yapılan yargılama sırasında 29.06.2015 tarihinde davalılardan H. M. Zorlu yönünden davanın tefrik edilerek başka bir esas numarasına kaydedilmesine, davalı … yönünden ise bu dosya üzerinden yargılamaya devam edilmesine karar verilmiştir. Mahkemece; 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun evlenmeyle eşlere yüklediği ödevler arasında bulunan sadakat yükümlülüğünün ihlalinin diğer eş için boşanma nedeni olmakla beraber aynı zamanda istek hâlinde TMK’nın 174/2. maddesi uyarınca manevi tazminat da talep edilebileceği, sadakat yükümlülüğünün eşin evlenme ile kurulan aile birliğinin tarafı olması sıfatından kaynaklandığı, zira eşin kendi iradesi ile bu birliğin tarafı olmayı kabul ettiği ve yasanın kendisine yüklediği hak ve yükümlülükler altına girdiği, 4787 sayılı Aile Mahkemesinin Kuruluş Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun’un 4/1. maddesi gereğince, TMK’nın İkinci Kitabı’ndan doğan dava ve işlere aile mahkemesinde bakılacağı, dava konusu olayda davacının TMK’nın 185. maddesinde belirtilen sadakat yükümlülüğüne aykırı davranmaktan dolayı davalı eşinden manevi tazminat talep ettiği, sadakat yükümlülüğünün evlilikle birlikte eşlerin tabi olması gereken bir yükümlülük olup, TMK’nın İkinci Kitabının birinci kısmının 3. bölümünde düzenlendiği, sadakat yükümlülüğünün ihlali durumunda diğer eşin açacağı boşanma davasında, boşanmaya neden olan bu olay nedeniyle kişilik hakkının saldırıya uğradığını ileri sürerek davanın ferî mahiyetinde manevi tazminat talebinde bulunabileceği (TMK 174/2), somut olayda davacı tarafın resmî nikahlı eşinin diğer davalı ile kendisini aldattığından dolayı kişilik haklarına saldırı niteliğindeki eylem nedeniyle manevi zararın ödetilmesini istediği, evlilik devam ederken birlik yükümlülüklerine uyulup uyulmadığını belirleme görevinin aile mahkemesine ait olduğu, dolayısıyla değişen Yargıtay Özel Daire içtihatları (4.HD 2015/3073 E.-4677 K.) dikkate alınarak davaya bakmakta aile mahkemesinin görevli olduğu gerekçesiyle dava dilekçesinin HMK’nın 114/1-c ve 115/1 maddeleri uyarınca görevsizlik nedeniyle usulden reddine, karar kesinleştiğinde HMK’nın 20. maddesi uyarınca talep hâlinde dosyanın görevli ve yetkili Konya Nöbetçi Aile Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece, yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece, önceki karardaki gerekçeler tekrar edilerek direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını davacı vekili temyiz etmiştir. Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, dava dilekçesinde iddiaların ileri sürülüş biçimi itibariyle eldeki manevi tazminat davasının yasal dayanağının haksız fiile ilişkin hükümler mi (BK md.49) yoksa boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik haklarının saldırıya uğradığı iddiası mı (TMK md.174) olduğu; buradan varılacak hukuki nitelendirmeye göre görevli mahkemenin asliye hukuk mahkemesi mi yoksa aile mahkemesi mi olduğu noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle mahkemelerin görevi ile ilgili yasal düzenlemelerin irdelenmesi gerekmektedir. 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 1. maddeleri uyarınca mahkemelerin görevi kanunla düzenlenir. Görev kuralları kamu düzenine ilişkin olup HMK’nın 114/1-c maddesine göre mahkemenin görevli olması dava şartıdır. HMK’nın 115.

Boşanma Davasından Sonra Açılacak Aldatma Nedeniyle Tazminat Davasında Görevli Mahkeme Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Basın Yoluyla Hakaret Suçu ve Haksız Fiil Nedeniyle Manevi Tazminat Davasında Zamanaşımı

Basın Yoluyla Hakaret Suçu ve Haksız Fiil Nedeniyle Tazminat Davası Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1457 Karar Yıl/No: 2018/988 Karar Tarihi: 25.04.2018 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın zamanaşımı nedeniyle reddine dair verilen 03.12.2013 gün ve … sayılı kararın davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 19.02.2014 gün ve 2014/1883 E., 2014/2729 K. sayılı kararı ile, \”…Dava, kişilik haklarının ihlali nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, zamanaşımı nedeniyle davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir. Davacı, davalının kaleme aldığı Türkiye\’de Öğretmen Örgütlenmesi adlı kitabında kendisi hakkında yazdıklarıyla kişilik haklarını ihlal ettiğini belirterek; manevi tazminat istemiştir. Davalı, zamanaşımı def\’inde bulunmuş; kitapta geçen ibarelerin davacının kişilik haklarını ihlal etmediğini, davanın reddi gerektiğini savunmuştur. Mahkeme, davanın zamanaşımından reddine karar vermiştir. 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu\’nun 60/1 maddesi uyarınca, davacının saldırıyı ve failini öğrendiği andan itibaren 1 yıl içerisinde davayı açması gerekir. Yine, BK\’nun 60/2 maddesi uyarınca, eğer dava konusu fiil aynı zamanda suç niteliğindeyse ceza kanunundaki zamanaşımı süresi, tazminat davasında da uygulanır. Dosya kapsamından; davacı, kitabın 2008 yılında yapılmış 2. baskı bir nüshasını 2013 yılında tesadüfen okuduğunu ve kişilik haklarına saldırıldığından bu şekilde haberdar olduğunu iddia etmiş; davalı tarafından iddia edilen saldırıyı davacının daha önce öğrendiği ispatlanamamıştır. Davacı, öğrendiğini iddia ettiği tarihten itibaren bir sene içinde davayı açmıştır. Kaldı ki, yasal unsurlarının oluşması halinde, davalının eylemi basın yoluyla hakaret suçunu oluşturacaktır. Suç tarihi olan 2008 yılı dikkate alındığında ceza zamanaşımı süresi de dolmamıştır. Şu durumda; mahkemece, süresinde açılmış davanın esasına girilerek bir karar verilmesi gerektiği ettiği halde, zamanaşımından reddine karar verilmesi doğru görülmemiş; hükmün, bu nedenle bozulması gerekmiştir.\” gerekçesiyle oy çokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili tarafların emekli öğretmen olup Eğitim-İş Sendikası\’nın kurucularından olduklarını, davalının Eğitim-İş Sendikasının Genel Başkanlığı, müvekkilinin ise genel saymanlık görevine getirildiğini, davalının 2008 yılında Ürün Yayınları tarafından ikinci baskısı yapılan “Türkiye’de Öğretmen Örgütlenmesi (1908-2008)” adlı bir kitap yazdığını, müvekkilinin 2013 yılı Ocak ayı içerisinde kitaptan haberdar olduğunu, davalının Eğitim-İş Sendikası ile ilgili yazdıklarını okurken kitabın 272. sayfasının 1. paragrafında ve dip notunda, kendisini küçük düşürecek metinler yazmış olduğunu gördüğünü, davalının kitabında sözü edilen olayların gerçeğe aykırı olduğunu, müvekkilini öğretmen arkadaşlarının gözünde küçük düşürme amacıyla yazı yazdığını, bu eylemi ile müvekkilinin kişilik haklarına basın yoluyla zarar verdiğini ileri sürerek 5.000,00 TL manevi tazminatın yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı vekili davaya dayanak olan kitabın birinci baskı tarihinin 1998, ikinci baskı tarihinin ise 2008 olduğunu, birinci baskının yayın tarihi üzerinden onbeş yıl, ikinci baskının yayın tarihi üzerinden beş yıldan fazla zaman geçtiği için davanın zamanaşımına uğradığını, davacının yapılan yayını arkadaşının bürosunda öğrendiği savının da gerçekçi olmadığını, Eğitim-İş Sendikası’nın kuruluş çalışmalarının sürdürüldüğü Eğit-Der adlı derneğe gelip gittiğini, aynı sendikada birlikte çalıştığı emekli öğretmen arkadaşları ile dışarıda veya dernekte sıkça görüştüğünü, bu çevrede fazlaca konuşulduğu için dava konusu yayından ilk yayın tarihinde haberdar olmamasının mümkün olmadığını; davacının dava dilekçesinin hiçbir yerinde yapılan yayının ceza davasını gerektirir şekilde hakaret içerdiğini de ileri sürmediğini, bu nedenle davada ceza zamanaşımından söz edilemeyeceğini, müvekkilinin kitapta davacıyı küçük düşürücü herhangi bir tabir kullanmadığını, yazılanların gerçek ve doğru olduğunu, toplumun bilgilendirildiğini, kitabın gerçeklik, kamu yararı, güncellik, konuyla anlatım arasında düşünsel bağlılık yönünden basın özgürlüğü sınırları içinde özgün bir çalışmanın ürünü olduğunu belirterek davanın öncelikle zamanaşımı nedeniyle, zamanaşımı itirazı kabul edilmediği takdirde esastan reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkemece davacı vekili tarafından davalının yazdığı kitapta yer alan müvekkilini küçük düşürecek metinler nedeniyle manevi tazminat istendiği, davalı vekilinin zamanaşımı itirazında bulunduğu, kitabın ilk basımının 1998, ikinci basımının 2008 yılında yapıldığının anlaşıldığı, ilk basım tarihinden itibaren 15 yıl, ikinci basım tarihinden itibaren de yaklaşık 5 yıllık bir sürenin geçtiği, taraflar arasında bir ceza davasının olmadığının beyanlarından anlaşıldığı, kitabın ilk basım tarihinden itibaren 5 yıllık zamanaşımının dolduğu, kitabın ikinci basım tarihi göz önüne alınarak zamanaşımının dolmadığı yönündeki davacı vekilinin itirazları yerinde görülmediği gerekçesiyle davanın zamanaşımı ilk itirazı nedeniyle reddine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece önceki karardaki gerekçeler tekrar edilerek direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını davacı vekili temyiz etmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık: zarara neden olan haksız eylemin devam etmesi durumunda zamanaşımı süresinin başlayıp başlamayacağı, buradan varılacak sonuca göre eldeki davanın zamanaşımına uğrayıp uğramadığı noktasında toplanmaktadır. Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında, işin esasının incelenmesinden önce, direnme kararının usulüne uygun olup olmadığı hususu ön sorun olarak tartışılmıştır. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 294. maddesinin üçüncü fıkrasında, “hükmün tefhimi her hâlde hüküm sonucunun duruşma tutanağına geçirilerek okunması suretiyle olur” hükmüne yer verilmiştir. Ayrıca mahkeme kararlarında nelerin yazılacağı HMK\’nın 297. maddesinde belirtilmiştir. Buna göre, hüküm sonucu kısmında gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, isteklerin her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların sıra numarası altında açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gerekir. Bu yasal düzenlemelerin ışığında somut olaya gelince, yerel mahkemenin ilk kararında davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verildiği, Özel Dairece davanın zamanaşımına uğramadığı belirtilerek kararın bozulduğu, bozma üzerine mahkemece direnme kararının verildiği duruşma zaptında \”Mahkememizin 3.12.2013 tarihli 2013/131-547 sayılı kararında direnilmesine, yerinde görülmeyen davanın zamanaşımı ilk itirazı nedeniyle reddine\” şeklinde ve direnmeye ilişkin gerekçeli kararda \”Mahkememizin 03.12.2013 tarihli 2013/131-547 sayılı kararında direnilmesine, yerinde görülmeyen davanın reddine\” şeklinde hüküm kurulduğu görülmüştür. Ayrıca yerel mahkemenin direnme kararının gerekçe kısmında ise “Dosya içeriğine kararın dayandığı kanıtlara göre mahkememizce verilen önceki karar yerindedir. Şöyle ki, taraflar arasında bir ceza davası bulunmamaktadır. Ayrıca davacının iddiasını ispat yükümlülüğü bulunmaktadır. Bu nedenle sonradan öğrendiği yönündeki iddia kanıtlanamadığı gibi bu nedenle de zamanaşımı dolmuştur, Bu nedenle önceki kararda direnilmesine karar verilmiş ve aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur.” ifadelerine yer verdiği anlaşılmaktadır. Bu durumda, direnme kararının hüküm fıkrasının gerek direnilen önceki kararın numarası da yazılmak suretiyle atıf yapılmış olması gerekse direnme hükmünün gerekçe kısmından davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiş olduğunun anlaşılması karşısında hüküm fıkraları arasında çelişki bulunmadığı anlaşıldığından direnme kararının usulüne uygun olduğuna oy birliği

Basın Yoluyla Hakaret Suçu ve Haksız Fiil Nedeniyle Manevi Tazminat Davasında Zamanaşımı Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Görevi Dışında Kalan Kişisel Kusuru Nedeniyle Memur ve Kamu Görevlisine Karşı Tazminat Davası Açılması

Görevi Dışında Kalan Kişisel Kusuru Nedeniyle Kamu Görevlisine Karşı Tazminat Davası Açılması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1355 Karar No: 2018/1553 Karar Tarihi: 23.10.2018 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın husumet eksikliği nedeniyle reddine dair verilen 05.11.2013 tarihli ve … sayılı karar davacı vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 12.05.2014 tarihli ve 2014/1960 E., 2014/7598 K. sayılı kararı ile; “…Dava, kişilik haklarının ihlali nedenine dayalı manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın husumet yokluğundan reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir. Davacı, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışmakta olduğunu, davalının ise aynı üniversitede yabancı diller Yüksek okulunda müdürlük yaptığını, davalının şikayeti üzerine Rektörlük makamı tarafından soruşturma açıldığını, davalı tarafından kaleme alınan haksız ve gerçek dışı isnatlara yer verdiği şikayet dilekçesinde ve akabinde yapılan soruşturma nedeniyle kişilik haklarının saldırıya uğradığını belirterek uğradığı manevi zararın tahsilini istemiştir. Davalı, haksız ve yersiz açılan davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, davacının ve davalının kamu görevlisi oldukları, yaptıkları işlerin kamu hizmeti ile bağlantılı bulunduğu ve dava konusunun hizmet kusuru niteliğinde olduğu gerekçesiyle husumet yokluğundan istemin reddine karar verilmiştir. Davacı, aynı kurumda kendisi gibi öğretim görevlisi olarak görev yapan davalının, kendisine yönelik asılsız şikayette bulunduğu iddiasına dayalı olarak istemde bulunmuş olup, davalının dilekçesinde ileri sürdüğü hususlar kamu hizmetinin bir gereği olmadığı gibi, dilekçenin davalı tarafından Rektörlüğe verilmiş olması hizmet kusuru olarak da değerlendirilemez. Şu halde işin esasına girilerek yapılacak incelemeyle varılacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken, husumet nedeniyle istemin reddine dair karar verilmiş olması doğru değildir. Bu nedenle kararın bozulması gerekir…” gerekçesiyle karar oy çokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili; müvekkilinin Ondokuz Mayıs Üniversitesi Ziraat Fakültesinde profesör olarak çalıştığını, davalının ise aynı üniversitede Yabancı Diller Yüksek Okulunda müdürlük yaptığını, davalının 02.01.2013 tarihinde Rektörlük makamına müvekkili hakkında şikâyet dilekçesi verdiğini, dilekçe içeriğinde müvekkilinin kendisine okutmanlar önünde bağırdığını, küçük düşürücü, terbiye sınırlarını aşan, iftira ve tehdide varan sözler söylediğini, ayrıca diğer öğretim görevlisi arkadaşlarına da davacı tarafından iftira edildiğini ve zan altında bırakıldığını iddia ettiğini, davalının yöneticilik sıfatını kullanarak okutmanlar T. O. ve A. E.’e sözde iddialarını tutanak altına aldırdığını, davalının şikâyeti üzerine Rektörlük tarafından müvekkili hakkında soruşturma açıldığını, yapılan soruşturma sonucunda düzenlenen raporda herhangi bir cezai işleme gerek olmadığı kanaatinin bildirildiğini, davalının müvekkili hakkında haksız, gerçek dışı ve hukuka aykırı isnatlarda bulunarak kaleme aldığı şikâyet dilekçesi ve akabinde yapılan soruşturma nedeniyle müvekkilinin kişilik haklarına ağır derecede saldırıda bulunduğunu ileri sürerek 7.000,00TL manevi tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı vekili; davacının eşi G. T. Sullıvan’ın Ondokuz Mayıs Üniversitesi Yabancı Diller Yüksek Okulunda görev süresinin bittiği 30.12.2012 tarihine kadar öğretmen olarak çalıştığını, davacının eşinin görevde bulunduğu süre içerisinde kendisi ile yapılan sözleşmeye aykırı hareketlerde bulunması nedeniyle görev süresinin uzatılmadığını, fakat davacı ve eşi tarafından bu durumun müsebbibi olarak müvekkilinin görülmesi nedeniyle adeta kişisel bir nefret duyulduğunu, 31.12.2012 tarihinde Yabancı Diller Yüksekokulu yemekhanesinde davacı tarafından müvekkili kastedilerek, bir öğretim üyesine yakışmayacak sözlerin söylendiğini, orada bulunan görgü tanıkları T. O. ve A. E. tarafından olay hakkında tutanak tutulduğunu, müvekkilinin de bunun üzerine 02.01.2013 tarihinde Rektörlük makamına şikâyette bulunduğunu, davacının sözlerinden dolayı müvekkili tarafından şikâyet edilmesinde herhangi bir hukuka aykırılık bulunmadığını, Anayasal şikâyet hakkının kullanıldığını, kötü niyetli ve sırf davacıya zarar verme kastı ile bir şikâyet yapılmadığını, bu nedenle davacının soruşturma sonucunda ceza almamasının tazminat isteme hakkı vermeyeceğini, şikâyet üzerine atanan soruşturmacının hiçbir hukuki alt yapısı olmayan bir gerekçe ile ceza verilmemesi hususunda kendi kanaatini kullandığını, ayrıca soruşturmaya itiraz edilmiş olup sürecin hâlen devam ettiğini, dava konusu olayda aslen kusurlu olan taraf davacı olduğundan herhangi bir manevi tazminat talep etme hakkı bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece; davalının davaya konu edilen eylemlerinin hepsinin idari anlamda yapılmış eylemler olduğu, kötü niyetle zararlandırma amacı taşımayan ve temelindeki olaylarda uydurma ve tertip bulunmayan işlemlerin manevi tazminatı gerektirmeyeceği, davalının mevzuatın kendisine vermiş olduğu sınırlar içerisinde taktir ve yetkisini kullanarak işlem yaptığı, memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurdan doğan tazminat davalarının idare aleyhine açılabileceği, davalının dava konusu işlemleri kamu görevlisi sıfatıyla yaptığı, davacının davalının yasal olarak yapması gereken işlemlerin haricinde ve yasanın kendisine tanımış olduğu yetkiyi de aşarak, daha üst seviyede kusur işlediğini ispatlayamadığı, davalının yasal sınırlar içerisinde taktir hakkını kullanarak işlem yaptığı, bu hâliyle davalı tarafa husumet düşmediği, husumetin de dava şartı olduğu gerekçesiyle davanın husumet eksikliği nedeniyle reddine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece, yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle oy çokluğuyla bozulmuştur. Yerel Mahkemece, önceki karardaki gerekçeler tekrar edilerek ve “bozma ilamında davalının eyleminin hizmet kusuru olarak değerlendirilemeyeceği tespitiyle yargılamanın adli yargıda yürütülmesi gerektiği sonucuna varıldığı, ancak aynı şekilde davacının eşi Gregory Thomas Sullıvan tarafından açılıp mahkemenin 2013/129 E. sayılı dosyasında yürütülen yargılama sonucu husumet eksikliği sebebiyle davanın reddine dair verilen kararın Yargıtay tarafından 19.03.2014 tarihli kararla onanarak kesinleştiği, her iki davadaki talebin kaynağı olan olayın aynı olup davacının eşi ile davalı … arasındaki ihtilaf olduğu, bu ihtilafın da davalının idari görevinden kaynaklandığı, her iki dosyayı birbirinden ayırarak birindeki olayı hizmet kusuru, diğerindekini şahsi kusur olarak nitelendirmenin hukuka uygun olmadığı, bu davada davacının talebine konu yapmış olduğu herhangi bir maddi vakıa veya ikinci bir şahsi olay bulunmadığı, şahsi kusurun idari ödev ve hizmetin tamamen dışındaki hâllerden kaynaklanabileceği, eylemin bir hâliyle dolaylı bile olsa yürütülen hizmetle bağlantısının bulunması hâlinde hizmet kusuru olarak değerlendirilmesi gerektiği, somut olayda yürütülen hizmetten ayrılabilir şekilde kişisel kusurun bulunmadığı, davalının eyleminin hizmet kusuru olduğu” gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını davacı vekili temyiz etmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, eldeki davanın davalı kamu görevlisinin hizmet kusurundan mı, yoksa kişisel kusurundan mı kaynaklandığı, buradan varılacak sonuca göre davalıya husumet yöneltilmesinin mümkün olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümüne geçilmeden önce, konuya ilişkin yasal düzenleme ve ilkelerin ortaya konulmasında yarar vardır: Kamu personelinin mali sorumluluğuna ilişkin düzenlemeler öncelikle Anayasa olmak üzere ilgili kanunlarında yer almaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın “Temel hak ve hürriyetlerin

Görevi Dışında Kalan Kişisel Kusuru Nedeniyle Memur ve Kamu Görevlisine Karşı Tazminat Davası Açılması Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Noterin Hukuki Sorumluluğu ve Zararın Tazmininde Kusursuz Sorumluluk

Noterin Hukuki Sorumluluğu ve Zararın Tazmininde Kusursuz Sorumluluk Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/994 Karar No: 2018/1048 K. Tarihi: 09.05.2018 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 09.05.2013 gün ve … sayılı karar davacı vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 13.01.2014 gün ve 2013/15728 E., 2014/83 K. sayılı kararı ile: \”…Davada, davacı şirket adına kayıtlı …. plakalı 2004 model Renault marka çekici cinsi aracın dava dışı … isimli şahsa Bucak Noterliği\’nin araç satış sözleşmesi ile satıldığı ve aracın trafik kayıtlarına davacı şirket lehine ödenmeyen kısım 57.000,00-TL. bedel ile rehin şerhi işlendiği, borçlu … ve kendisini rehin alacaklısı olarak tanıtan…. isimli kişilerin Cihanbeyli Noterliği\’ne müracaat ederek ayni bir hak olan rehin şerhinin kaldırılması için gerekli olan ibraname düzenlettirdikleri, davalı noterin satım ve rehin sözleşmesini düzenleyen Bucak Noterliği\’nden teyit almadan, gerçek rehin alacaklısının kim olduğunu araştırmadan 57.000,00-TL. bedelli rehin şerhinin kaldırılmasını sağlayacak belgeyi düzenleyerek görevi gereği gerekli dikkat ve özeni göstermeksizin beyana dayalı olarak işlem yaptığı, davalı noterin ağır hizmet kusuru bulunduğu ileri sürülerek, 57.000,00-TL. maddi tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek faizi ile tahsili istenilmiştir. Davalı, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. Mahkemece, davalı Noterliğe ait 26.03.2012 tarih ve 1689 sayılı İbraname üzerinde yapılan incelemede söz konusu ibranamede davalı noterin sadece kimlik tespiti yaptığı, buna dayalı olarak araç üzerindeki ipoteği ise trafik tescil kurumunun kaldırdığı, ayrıca davalı noterin söz konusu ipoteğin alacaklısını araştırma hak ve yükümlülüğü bulunduğuna dair hiçbir hukuki dayanağın bulunmadığı, bu durumda davalı noterin sorumlu tutulmasının mümkün olmadığı gibi davacının alacağını genel yollardan tahsili imkânı bulunduğu için de sırf ipoteğin kaldırılmasından dolayı somut bir zararı bulunmadığı gerekçeleri ile davanın reddine karar verilmiş, hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir. Davalı, 1512 sayılı Noterlik Kanunu\’nun 33. maddesi hükmüne göre Noterlik görevini vekaleten yürüten kişidir. Aynı Kanunun 151 vd. maddelerinde noter vekillerinin görevlerini yerine getirmeleri sırasında veya görevleri sebebiyle işlenen suçlarla ilgili olarak 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun uygulanması bakımından kamu görevlisi sayılacakları belirtilmiştir. 1512 sayılı Noterlik Kanunu\’nun 162. maddesi gereğince noterler, yaptıkları işlemlerden doğan zararlardan dolayı kusursuz sorumludurlar. Tüm kusursuz sorumluluk hallerinde olduğu üzere, zarar gören davacı, davalı noterin kusurunu kanıtlamak zorunda değildir. Bu bağlamda zarar gören davacı yalnızca zararla eylem arasındaki uygun illiyet bağını kanıtlamak zorundadır. Davaya konu ibraname 1512 sayılı Noterlik Kanunu’nun 90. ve onu izleyen maddeleri uyarınca noter tarafından onaylama şeklinde düzenlenmiştir. Bu belge, 1086 sayılı (mülga) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 295/1. (HMK. md.204.) maddesi anlamında tasdik edilen imzalar yönünden resmi senet niteliğini haiz bulunmaktadır. Yine, 1512 sayılı Noterlik Kanunu’nun 72.maddesi gereğince noter, iş yaptıracak kişilerin kimlik ve adresleri ile gerçek isteklerini tamamen öğrenmekle yükümlüdür. Ayrıcı, vaki işlemler üçüncü kişilerin malvarlığında bazı sonuçlar doğuracak ise bunların hukukunu korumalı ve sebepsiz olarak zarar görmelerine izin vermemelidir. Noterin kusuru yüzünden beklenilen hukuki sonuç sağlanmadığı takdirde, Noterin sorumluluğu benimsenir. Somut olayda, 2004 model VF622GVA000132400 şasi ve 83M0580140 motor nolu çekiciye Cihanbeyli Noterliği tarafından Bucak Noterliğinin 22.03.2012 tarih ve 4344 sayılı sözleşmesine istinaden 26/03/2012 tarih ve 1689 yevmiye sayılı ibraname düzenlendiği ve bu ibraname ile de araç üzerindeki rehin şerhinin Ankara Trafik Tescil Müdürlüğünce kaldırıldığı ancak rehin alacaklısının gerçekte davacı … Motorlu Araçlar Pet. Ür. Nak. Ltd. Şti. olduğu halde ibranamenin araç ile bir ilgisi bulunmayan … tarafından düzenlendiği anlaşılmaktadır. Araç, sicil kaydı üzerinde bulunan rehin şerhinin kaldırılması üzerine 28.03.2012 tarihinde satılmış olup, bu nedenle de tekrar rehin şerhinin araç kaydı üzerine işlenmesi olanağı kalmamıştır. O halde mahkemece, davalı noterin ibraname düzenlendiği sırada kendisinden beklenen dikkat ve özeni göstermediği gözetilerek ve kamu hizmeti yapan noterin gerekli dikkat ve özeni göstermemesi onun sorumluluğunu gerektirdiğinden, rehin şerhinin kalkması ve aracın satışı işlemi nedeniyle davacının uğradığı maddi kayıpların belirlenmesi ve davalı noter tarafından tazminine karar verilmesi gerekirken, itibar edilmeyen gerekçeler ile davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir…\” gerekçesi ile oy çokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, noterlerin hukuki sorumluluğundan kaynaklanan tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili, müvekkili şirket adına kayıtlı …. plâkalı aracın dava dışı … isimli şahsa Bucak Noterliğince düzenlenen 22.03.2012 tarihli sözleşmesiyle satılıp, trafik kaydına şirket lehine 57.000,00-TL bedelli rehin şerhi işlendiğini, ancak satış tarihinden dört gün sonra … ile birlikte kendisini rehin alacaklısı olarak tanıtan…. isimli kişinin Cihanbeyli Noterliğine giderek rehin şerhinin kaldırılması için ibraname düzenlettirdiklerini, rehin şerhi kaldırılan aracın da 28.03.2012 tarihinde Mustafa Keskiner isimli bir şahsa, ardından da bir şirkete satıldığını, ibranameyi düzenleyen davalı notere iğfal kabiliyeti bulunan herhangi bir belgenin sunulmadığını, noterin satım ve rehin sözleşmesini düzenleyen Bucak Noterliğinden teyit almadan ve gerçek rehin alacaklısının kim olduğunu araştırmadan rehin şerhinin kaldırılmasını sağlayacak belgeyi düzenlediğini, kusursuz sorumluluğu bulunan noterin görevinin gereği olan dikkat ve özeni göstermeden beyana dayalı olarak işlem yaptığını, araç iyi niyetli üçüncü kişiler eline geçmiş olabileceğinden geri alma imkânının da kalmadığını ileri sürerek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 57.000,00-TL maddi tazminatın faiziyle birlikte tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, davanın … veya Adalet Bakanlığı aleyhine açılması gerektiğini, müvekkili tarafından yapılan işlemin onaylama işlemi olduğunu, bu işlemin Noterlik Kanunu\’nun 82/3 ve 90. maddeleri kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini, noter tarafından yapılan onay işleminin, onaylanan imzanın ilgili kişiye ait oluşunu belgelendirme niteliğini taşıdığını, hukuki işlemin içeriğini kapsamadığını, bu işlemlerde imza ve tarihin aksi sabit oluncaya kadar geçerli olduğunu, davacının dayandığı ibranamenin de noter tarafından resen düzenlenen bir belge olmayıp, sadece tarafların imzasının onaylandığını, bu nedenle müvekkilinin gerçek rehin alacaklısını araştırma zorunluluğunun bulunmadığını, yapması gereken tek şeyin imza atan kişi ve ibraz ettiği resimli kimliği kontrol etmekten ibaret olduğunu, davalının hiç bir kusurunun bulunmadığını, kusurun rehin şerhini kaldıran trafik müdürlüğüne ait olduğunu, kendi sisteminde araç sahibini, rehin sözleşmesini ve rehin borçlusunu gören yerin orası olduğunu belirterek, davanın reddine karar verilmesini istemiştir. İhbar olunan … vekili davanın reddine karar verilmesini istemiş, Anadolu Anonim Türk Sigorta A.Ş. vekili ise noterlerin hukuki mali sorumluluk sigortasının müvekkili şirket tarafından yapıldığını, somut olayda noterin kastı ve kusuru bulunmadığını, kusur ve zarar kesinleşir ise poliçe limitleri dahilinde bir itirazlarının bulunmadığını belirtmiştir. Mahkemece, ibranamede davalı noterin sadece kimlik tespiti yaptığı, buna

Noterin Hukuki Sorumluluğu ve Zararın Tazmininde Kusursuz Sorumluluk Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Yapı Malikinin Sorumluluğu: Terör Saldırısı Sonucu Taşınmazda Oluşan Zararın Tazmin Edilmesi

Taşınmazda Terör Saldırısı Sonucu Oluşan Zararın Tazmininde Yapı Malikinin Sorumluluğu Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/439 Karar No: 2017/1463 K. Tarihi: 29.11.2017 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından davanın kısmen kabulüne dair verilen 13.06.2013 gün ve … sayılı kararın temyizen incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 11.12.2013 gün ve 2013/15013 E., 2013/17734 K sayılı kararı ile: “…Davacı vekili dilekçesi ile; müvekkilinin Midyat İlçesi, Söğütlü Beldesi, 222 ada, 3 parsel numaralı taşınmazın maliki olduğunu, olay günü davalı tarafa ait olan petrol boru hattında meydana gelen patlama sonucunda çıkan yangın ve petrol akıntısı nedeniyle tarla vasfındaki bahse konu taşınmazın kullanılamaz hale geldiğini iddia ederek, uğranılan zararın tazminini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili cevap dilekçesi ile; davada …’a husumet yöneltilemeyeceğini, olayın kimliği belirsiz kişi veya kişilerce gerçekleştirildiğini, onların eyleminin illiyet bağını kestiğini savunarak, davanın reddini dilemiştir. Mahkemece; dava tarihinde yürürlükte bulunan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 69.maddesi gereğince boru hattının neden olduğu zarardan davalı …’ın kusursuz sorumlu olduğu, olaya neden olan patlamanın terör saldırısı sonucu gerçekleşmesinin davalının sorumluluğunu ortadan kaldırmayacağı, olayın özelliği ile boru hattının güvenliğinin kolluk kuvvetleri yerine geçici köy korucuları tarafından sağlanması ve ayrıca … tarafından bunun dışında her hangi bir güvenlik önleminin de alınmamış olması nedeniyle 6 Türk Borçlar Kanunu’nun 51 ve devamı maddeleri gereğince herhangi bir hakkaniyet indirimi yapılamayacağı gerekçeleri ile davanın kabulüne karar verilmiş, hüküm davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, davalı vekilinin sair temyiz itirazları yerinde değildir. Ancak; 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 69. maddesinde yapı malikinin sorumluluğu düzenlenmiştir. Buna göre; “Bir binanın veya diğer yapı eserlerinin maliki, bunların yapımındaki bozukluklardan veya bakımındaki eksikliklerden doğan zararı gidermekle yükümlüdür.“. Yapı malikinin yapının verdiği zarardan sorumluluğu, yapı dolayısıyla kabul edilen bir sorumluluk olduğundan niteliği itibariyle kusursuz sorumluluk türlerinden olan “olağan sebep sorumluluğu”dur. Burada malike kurtuluş kanıtı sunma olanağı tanınmamıştır. Bu nedenle malik zararın meydana gelmemesi için gerekli özen ve dikkati gösterdiğini ispat etse dahi sorumluluktan kurtulamaz, Bu nedenle buradaki sorumluluk ağırlaştırılmış sebep sorumluluğudur. Ancak illiyet bağını kesen sebeplerin (mücbir sebep, üçüncü kişinin ağır kusuru gibi) varlığı durumunda sorumluluktan kurtulabilir. (…Gökcan, Haksız Fiil Sorumluluğu ve Tazminat Hukuku, 3.baskı, syf 327) Somut olayda; davalı …ın davaya konu patlamanın olduğu boru hattının maliki olması sıfatıyla, meydana gelen zarardan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 69. maddesi anlamında kusursuz olarak sorumlu olacağı açıktır. Ancak; dosya arasında bulunan Midyat İlçe Jandarma Komutanlığı’nın 16.01.2013 tarihli cevabi yazısına bakıldığında; davaya konu boru hattına 20.07.2012 tarihinde saat 23:00 sıralarında terör saldırısı meydana geldiği, Jandarma Genel Komutanlığ ile … arasında yapılan protokol gereği …’ın sadece pompa, blok vana, basınç düşürme istasyonları gibi boru hattı üzerindeki sabit tesisler ile Ceyhan Deniz terminalini çevreleyen çitlerin iç kısımlarındaki alanları koruma görevi olduğu, Şenköy Jandarma Genel Komutanlığı’nda yeterli personel ve araç bulunamadığından, Karokola yazılan nöbet hizmetleri ile …’a ait boru hattının güvenliğinin 24 saat esasına göre hareketli olarak tespit edilen yerlerde Geçici Köy Korucuları ile yürütüldüğünün bildirildiği anlaşılmaktadır. Yapı malikinin sorumluluktan kurtulabilmesinin tek yolu zarar veren olayda illiyet bağını kesen sebeplerin varlığı olduğuna yukarıda değinilmiştir. Somut olayda da davaya konu patlamanın terör saldırısı sonucu meydana geldiği tartışmasızdır. Bu durumda, zarar verici olayın “mücbir sebep” ile meydana geldiği kabul edilmelidir. Keza, mücbir sebep önceden öngörülemeyen, kaçınılmaz, karşı konulamayan, harici ve olağanüstü olaylardır. Dolayısıyla; zarar ile yapı maliki arasındaki hukuki illiyet bağı da kalkmıştır. O halde mahkemece; somut olayda mücbir sebep nedeniyle illiyet bağının kalktığı ve dolayısıyla yapı maliki olan davalı …’ın sorumlu tutulamayacağı gözetilerek davanın reddi cihetine gidilmesi gerekirken yanlış değerlendirme sonucu yukarıdaki gerekçelerle davanın kabulü doğru görülmemiş bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, terör saldırısı ile petrol boru hattının patlaması nedeniyle davacıya ait taşınmazda oluşan zararın tazmini istemine ilişkindir. Davacı vekili, davalı tarafa ait petrol boru hattındaki patlama sonucu çıkan ve günlerce süren yangında, müvekkiline ait tarla niteliğindeki taşınmazın tamamen yandığını, yangın ve oluşan petrol akıntısı sonucunda taşınmazın kullanılamaz ve ürün vermez hâle geldiğini ileri sürerek 6.389,00 TL maddi zararın olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı taraftan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, müvekkiline husumet yöneltilemeyeceğini, olayın kimliği belirsiz kişilerce gerçekleştirildiğini, onların eyleminin illiyet bağını kestiğini, davalının tüm önlemleri aldığını, asıl mağdurun davalı şirket olduğunu, keza bu olaydan dolayı çok büyük zarara uğradığını belirterek, davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Yerel mahkemece, petrol boru hattında terör saldırısı sonucunda patlama meydana geldiği, çıkan yangında hattın yakınında bulunan davacıya ait taşınmazın zarar gördüğü, dava tarihinde yürürlükte bulunan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 69. maddesi gereğince boru hattı nedeniyle oluşan zarardan davalının kusursuz olarak sorumlu olduğu, patlamanın terör saldırısı sonucu gerçekleşmesinin davalının sorumluluğunu ortadan kaldırmayacağı, olayın özelliği, boru hattının güvenliğinin kolluk kuvvetleri yerine geçici köy korucuları tarafından sağlanması ve davalı tarafça başka bir güvenlik önlemi alınmamış olması nedeniyle hakkaniyet indirimine de yer olmadığı gerekçesi ile davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıya metni aynen alınan karar ile bozulmuş; yerel mahkemece önceki gerekçeler tekrar edilip genişletilerek direnme kararı verilmiştir. Hüküm davalı vekilince temyize getirilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; dava konusu zararın, petrol boru hattına yapılan terör saldırısı sonucu doğmuş olması nedeniyle uygun illiyet bağının kesilip kesilmediği, varılacak sonuca göre davalı Boru Hatları ile Petrol Taşıma A.Ş.’nin davacının zararından sorumlu olup olmayacağı noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümlenmesi için öncelikle sorumluluk kavramının ve buna ilişkin ilkelerin açıklanmasında yarar bulunmaktadır. Geniş anlamıyla sorumluluk kavramı; bir kişinin başka bir kişiye verdiği zararları giderme yükümlülüğü olarak açıklanmıştır. Hukuki anlamda sorumluluk, taraflar arasındaki borç ilişkisinin zedelenmesi sonucu doğan zararların giderilmesi (tazmin edilmesi) yükümlülüğünü içerir. Sorumluluk hukukunun tarihsel gelişim süreci içerisinde kusur sorumluluğundan kusursuz sorumluluğa uzayan bir yol izlenmiştir. Kusur sorumluluğunda bir zararı başkasına tazmin ettirmek, ancak zarar onun kusurlu bir fiilinden doğmuş ise mümkündür (Tandoğan, H.: Türk Mes’uliyet Hukuku, Ankara 1967, s.89). Bu sorumlulukta kusur, sorumluluğun öğesi, bir diğer ifade ile kurucu unsurudur (Eren,

Yapı Malikinin Sorumluluğu: Terör Saldırısı Sonucu Taşınmazda Oluşan Zararın Tazmin Edilmesi Read More »