Bağış İradesi ve Kastı Olmaksızın Eşe Taşınmaz Devri Nedeniyle Mal Rejiminden Kaynaklanan Katkı Payı Alacağı
Bağış İradesi ve Kastı Olmaksızın Diğer Eşe Taşınmaz Devri: Eşlerin, evlilik birliğinin ömür boyu süreceği inancıyla; ortak yaşamı ve ailenin geleceğini güvence altına almak, kendilerine daha iyi bir gelecek hazırlamak, daha rahat bir yaşam sağlamak amacıyla, beraberlikten doğan dayanışma ile karşılıklı güvene dayanarak, örf ve adete uygun şekilde yatırım yapmalarının “bağış” olarak değerlendirilemeyeceği her türlü duraksamadan uzaktır. Gerçekten de; evlilik birliğinin devamı süresince bir eşin diğer eşin edinimine yaptığı katkının, karşılıksız olması işin doğası gereğidir. Karşılıksız olan bu katkıların birliktelikten doğan dayanışma kapsamında, kendisinin de yararlanacağı düşüncesiyle yapıldığı, bağış amacı gütmeyen bu katkının mal rejiminin sona ermesi hâlinde diğer eşten istenebileceği kabul edilmelidir. Davacının bağış iradesi ve kastı olmaksızın diğer eşe taşınmaz devri yaptığının anlaşılmasına göre; mal ayrılığı rejiminin geçerli olduğu dönemde edinilen tasfiyeye konu taşınmazın, her bir eşin kendi kişisel malvarlığı (ziynet, miras, bağış vs.) kullanılarak edinildiği yönündeki iddia ve savunmaları doğrultusunda, tarafların gösterdikleri tüm delillerin toplanıp birlikte değerlendirilerek, gerek görülmesi hâlinde konusunun uzmanı bilirkişi veya bilirkişilerden de yardım alınarak, hakkaniyete uygun bir katkı payı alacağına hükmedilmesi gerekir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu
Esas No: 2018/657 Karar No: 2021/1617 Karar tarihi: 07.12.2021
Mahkemesi: Aile Mahkemesi
1. Taraflar arasındaki mal rejiminden kaynaklanan katkı payı alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Adana 5. Aile Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar davacı vekilinin karar düzeltme istemi üzerine Yargıtay 8. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
I. Yargılama Süreci
Davacı İstemi
4. Davacı dava dilekçesinde; davalı ile 22.01.1976 tarihinde evlendiklerini, Adana 5. Aile Mahkemesinin 2012/202 E., 2012/773 K. sayılı kararı ile boşandıklarını, evlilikleri süresince davalının hiçbir işte çalışmadığını, kendisinin ise emekli olduktan sonra dahi ek işlerde çalışmaya devam ettiğini, davalı adına kayıtlı Adana ili, Yüreğir ilçesi, Buruk Köyü, 396 ada, 2 parselde kayıtlı ev ve arsanın kendi babası…’ten 1978 yılında satın alındığını, arsa üzerine 1982 yılında ev yapıldığını, tarafların bu evde çocukları ile birlikte yaşadıklarını, arsa ve üzerine yapılan evin tüm bedelinin kendisi tarafından karşılandığını, bu eve taşındıktan sonra eşine jest amaçlı ve güven ilişkisine dayalı olarak taşınmazı bedelsiz şekilde tapuda eşine devrettiğini, ancak boşandıktan sonra eşinin hakkını inkâr ettiğini ileri sürerek katkı payı alacağının yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı Cevabı
5. Davalı cevap dilekçesinde; tüm iddiaları inkârla, çocukluğundan beri Adana’nın en zengin ailelerinden olan “İsotlar” tarafından bakılıp büyütüldüğünü, … tarafından evlilik öncesinde kendisine yarım kilo altın takıldığını, dava konusu taşınmazın 1976 yılında kendisine takılan bu altınların satılması sonucunda alındığını, daha sonra aynı kişinin kendisine yaptığı para yardımı sayesinde evin inşaatının tamamlandığını, tapunun da bu sebeple kendisi adına tescil edildiğini, davacının evlilik süresince fabrikada asgari ücretle işçi olarak çalıştığını, maaşıyla ancak evi geçindirdiğini, elde ettiği gelirle arsayı satın alarak ev yaptırmasının mümkün olmadığını, evin tüm hakkının kendisi ve çocuklarına ait olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.
Mahkeme Kararı
6. Adana 5. Aile Mahkemesinin 15.04.2014 tarihli ve 2013/467 E., 2014/299 K. sayılı kararı ile; taşınmazın 11.03.1984 tarihinde erkek tarafından kadın adına tescil edildiği, dava konusu arsa ve üzerinde yapılan binanın mal ayrımı döneminde alındığı, davacının jest ve güvene dayalı olarak taşınmazı davalıya devrettiğini beyan ettiği, dolayısıyla davacının gizli bağışta bulunduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Özel Daire Onama Kararı
7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı yasal süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur.
8. Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 25.11.2015 tarihli ve 2014/13769 E., 2015/21139 K. sayılı kararı ile hükmün onanmasına karar verilmiştir.
Özel Daire Karar Düzeltme Kararı
9. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı yasal süresi içinde davacı vekili tarafından karar düzeltme isteminde bulunulmuştur.
.10. Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 10.05.2016 tarihli ve 2016/1640 E., 2016/8613 K. sayılı kararı ile;
“…6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 285. maddesine göre bağış (hibe), bağışlayanın sağlararası sonuç doğurmak üzere, malvarlığından bağışlanana karşılıksız olarak kazandırma yapması olarak tanımlanmıştır. Öğretide ise, bağışlayanın bir karşılık(ivaz) almaksızın, bağışlananın malvarlığında bir artış sağlamak, zenginleştirmek amacıyla malvarlığından belirli değerleri ona vermesi olarak tarif edilmiştir(Aydoğdu, Murat/Kahveci, Nalan: Türk Borçlar Hukuku Özel Borç İlişkileri, İzmir 2013, s. 344, Yavuz, Cevdet: Türk Borçlar Hukuku Özel Hükümler, 6. B., İstanbul 2002, s. 222). Her somut olayın özelliklerine göre, bağış iradesi açıkça ortaya konulabileceği gibi gizli (örtülü) şekilde de yapılabilir. Bu nedenledir ki, bir kısım kazandırmalar, bağışa benzese de kazandırmanın salt bağışlama amacıyla yapılmaması nedeniyle bağışlama olarak nitelendirilemez. Ahlaki bir ödevin yerine getirilmesi de bağışlama sayılmaz (TBK m. 285/3).
Evlilik birliğinin ömür boyu süreceği inancının hakim olduğu düşünceyle, ortak yaşamı ve geleceği güvence altına almak amacıyla, beraberlikten doğan dayanışmayla ve karşılıklı güvene dayanarak, örf ve adete uygun olarak eşlerin birlikte yatırım yapmaları bağış olarak değerlendirilemez. Eşler arasında dayanışma, güven ve sadakat esastır. Gelecekte aile üyelerinin yararlanacakları beklentisiyle birlikte malvarlığı edinme çabaları, eşlerden birinin sebepsiz zenginleşmesiyle sonuçlanmamalıdır.
Bu açıklamalar nedeniyle, devredene ağır yükümlülük getiren kazandırmanın bağış olarak değerlendirilmesi için, bağış amacını taşıyan davranış ve iradenin duraksamaya yer vermeyecek şekilde olması gerekir.
Bağışlamanın yukarıda açıklanan öğeleri gözetildiğinde, bir eşin diğer eşe ait bir malvarlığına yaptığı her katkının ya da kazandırmanın bağışlama olmayacağı kabul edilmektedir (Gümüş, M. Alper: 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’na göre Borçlar Hukuku Özel Hükümler, C. 1, 3. B., İstanbul 2013, s. 205; Zeytin, Zafer: Edinilmiş Mallara Katılma Rejimi ve Tasfiyesi, 2.B., Ankara 2008. s. 144).
Somut olayda; Davacı, tasfiyeye konu taşınmazı bir jest ve güvene dayalı olarak karşılıksız eşine devrettiğini bildirmiştir.
Bağışı çağrıştıracak başka bir kavram, kelime veya söze dosya kapsamında rastlanılmamıştır. Karşılıklı güven ve sadakat, gerek örf ve adet, aile bütünlüğü kavramı ve gerekse olağan yaşam koşulları gereği, ayrım gözetilmeksizin eşin birinin diğerine para intikal ettirmek suretiyle mal edindirmesi mümkündür ancak, bunda duraksama olmayacak şekilde bağış iradesi ve kastının olduğu sonucuna varmak için kesin ve inandırıcı delillerle kanıtlanması gerekir.
Maddi olayları ileri sürmek taraflara, hukuki nitelendirme yapmak ve uygulanacak kanun maddelerini belirlemek hakime aittir(6100 sayılı HMK m.33). İddianın ileri sürülüş şekline göre dava, katkı payı alacak isteğine ilişkindir.
01.01.2002 tarihinden önce 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi (mülga Medeni Kanun)’nin yürürlükte olduğu dönemde, eşler arasında yasal mal ayrılığı rejimi geçerliydi (TKM m.170). 743 sayılı (mülga) Medeni Kanun’da, mal rejiminin tasfiyesine ilişkin düzenleme mevcut olmadığından, eşlerin bu dönemde edindikleri malvarlığının tasfiyesine ilişkin uyuşmazlık, aynı Kanun’un 5. maddesi yollamasıyla Borçlar Kanunu’nun genel hükümleri göz önünde bulundurularak “katkı payı alacağı” hesaplama yöntemi kurallarına göre çözüme kavuşturulacaktır. Zira Borçlar Kanunu, Medeni Kanunun tamamlayıcısı olarak kabul edilmiştir (BK m.544, TBK m. 646).
Mal ayrılığı rejiminde; eşler kendi malları üzerinde tasarruf yetkisine ve intifa hakkına sahiptir ve mallarının idaresi kendisine aittir (TKM m. 186/1). Her birinin malları, geliri ve kendi kazançları yine kendilerine ait kişisel mallarıdır (TKM m. 189). Kadın veya kocanın, diğerinin mal rejiminin devamı sırasında edindiği malvarlığına katkısı nedeniyle katkı payı alacağı isteyebilmesi için, mutlaka para ya da para ile ölçülebilen maddi veya hizmet değeriyle katkıda bulunması gerekir. Bu katkı, ziynet, miras veya bağış yoluyla elde edilen başka malvarlıklarının kullanılması ile toplu olarak yapılabileceği gibi, çalışan eşin gelirleriyle de yapılması mümkündür. Çalışarak, düzenli ve sürekli gelire(maaş, gündelik, kar payı vs gibi) sahip eşin, aksi kanıtlanmadıkça diğer eşin sahip olduğu malvarlığına yapabileceği tasarruf oranında katkıda bulunduğunun kabulü gerekir. Yargıtay’ın ve Dairemizin devamlılık gösteren uygulamaları da bu yöndedir.
Mal ayrılığı rejiminin geçerli olduğu dönemde edinilen tasfiyeye konu mala, eşlerin, hem başka malvarlıkları(ziynet, miras, bağış vs gibi) kullanılarak, hem de çalışma karşılığı elde ettikleri düzenli gelirleriyle katkıda bulunduklarının ileri sürüldüğü durumlarda; öncelikle, tasfiyeye konu malın edinildiği tarih itibarıyla başka malvarlıklarından elde edilen toplu para ile yapılan katkının, dava konusu malın bedelinin tamamı karşısındaki oranı saptanmalıdır. Bundan sonra da, kalan miktara her bir eşin çalışmaları ile elde ettikleri düzenli gelirleriyle katkıda bulunduklarının kabulü ile oranları ayrı ayrı belirlenmelidir.
Buna göre, öncelikle toplu katkının satın alma tarihindeki parasal değeri ile tasfiyesi istenen malın hem edinme bedeli hem de dava tarihindeki sürüm(rayiç) değerleri ayrı ayrı tespit edilmelidir.
Dava konusu malvarlığına, başka malvarlıklarından elde edilen toplu para ile yapılan katkının dışında kalan bölümüne eşlerin çalışmaları karşılığı elde edilen düzenli gelirlerle yapılan katkı oranının belirlenmesi bakımından ise; öncelikle evlenme tarihinden, malın edinildiği tarihe kadar, eşlerin çalışma sürelerine ve gelirlerine ilişkin belgeler bulundukları yerlerden eksiksiz olarak getirtilmelidir. Çalışmanın sabit olunmasına rağmen, çalışılan bir kısım döneme ilişkin belgelere ulaşılamaması durumunda, ilgili meslek kuruluşlarından ve/veya bilirkişilerden o döneme ilişkin yaklaşık gelir durumu sorulup belirlenerek, malın edinildiği tarihe kadar ki eşlerin tüm gelirleri ayrı ayrı saptanmalıdır. Sonra, her bir eşin alışkanlıkları, ekonomik ve sosyal statüleri gözetilerek, kişisel harcamaları ile ayrıca kocanın 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi (mülga Medeni Kanun)’nin 152. maddesi gereğince evi geçindirme yükümlülüğü nedeniyle yapabileceği harcama kendi gelirlerinden düşülerek ayrı ayrı yapabilecekleri tasarruf miktarları tespit edilmeli, daha sonra her bir eşin tespit edilen tasarruf miktarının birlikte gerçekleştirdikleri toplam tasarruf miktarı içerisindeki oranı belirlenmelidir. Bulunan bu oranlar, eşlerin çalışmaları karşılığı elde ettikleri düzenli gelirleriyle tasfiye konusu malvarlığına yaptıkları katkı oranını göstermektedir.
Yukarıda açıklanan yöntemlerden yararlanılarak ayrı ayrı tespit edilen toplu para ve düzenli gelirlerle yapılan katkı oranları, birleştirmek suretiyle değerlendirilerek, tasfiyeye konu malvarlığının dava tarihindeki sürüm(rayiç) değeri ile çarpılmak suretiyle, her bir eşin katkı payı alacak miktarı bulunur.
Açıklanan değer tespiti, belirleme ve hesaplamaların yapılabilmesi için gerek görülmesi durumunda konusunun uzmanı bilirkişi veya bilirkişilerden de yardım alınmalıdır. Tasfiyeye konu birden fazla malın bulunması durumunda, her biri için aynı yöntem uygulanır.
Somut olaya gelince; eşler, 22.01.1976 tarihinde evlenmiş, 02.04.2012 tarihinde açılan boşanma davasının kabulüne ilişkin hükmün, kesinleşmesiyle boşanmışlardır. Mal rejimi boşanma davasının açıldığı tarih itibarıyla sona ermiştir (TMK m. 225/son). Sözleşmeyle başka mal rejiminin seçildiği ileri sürülmediğinden evlilik tarihinden 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 01.01.2002 tarihine kadar mal ayrılığı (TKM m. 170), bu tarihten mal rejiminin sona erdiği tarihe kadar ise, edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir (4722 sayılı Kanun m. 10, TMK m. 202/1). Tasfiyeye konu mal, eşler arasında mal ayrılığı rejiminin geçerli olduğu 13.11.1984 tarihinde taksim suretiyle davalı eş adına tescil edilmiştir. Mal rejiminin tasfiyesinde eşlerin bağlı olduğu rejime ilişkin hükümler uygulanır (TMK m. 179).
Davada, davacı tarafın bağış iradesi ve kastı olmadığı anlaşıldığına göre Mahkemece, mevcut ve toplanacak tüm taraf delillerinin birlikte değerlendirilerek, yukarıda belirtilen ilke ve esaslar da dikkate alınarak hakkaniyete uygun bir katkı payı alacağına hükmedilmesi gerekirken yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesi doğru olmamıştır. Ne var ki, mahkemenin davanın reddine ilişkin kararı, açıklanan hususlar gözden kaçırılarak, temyiz incelemesi sonucunda Dairemizce hataen onandığı anlaşılmakla; karar düzeltme talebinin kabul edilerek, onama kararının kaldırılmasına, hükmü açıklanan gerekçeyle bozulmasına karar vermek gerekmiştir…”
gerekçesiyle hükmün bozulmasına karar verilmiştir.
Mahkemenin Birinci Direnme Kararı
11. Adana 5. Aile Mahkemesinin 06.10.2016 tarihli ve 2016/578 E., 2016/644 K. sayılı kararı ile bozma öncesi kararda yer alan gerekçenin yanında; davacının dava dilekçesinde “arsayı babasından satın aldığını, sonradan ev yaptığını, tapuyu jest ve güvene dayalı olarak karşılıksız eşine devrettiğini” ikrar ettiği, bu ikrara göre bedelsiz olarak yapılan işlemin gizli bağış olduğu, dolayısıyla taşınmaz nedeniyle katkı payı istenemeyeceği, koşulları varsa bağıştan rücu edilebileceği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
Özel Dairenin İkinci Bozma Kararı
12. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı yasal süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur.
13. Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 02.03.2017 tarihli ve 2017/9569 E., 2017/2754 K. sayılı kararı ile hükmün; kısa karar ile gerekçeli karar arasındaki çelişki nedeniyle usulden bozulmasına karar verilmiştir.
Mahkemenin İkinci Direnme Kararı
14. Adana 5. Aile Mahkemesinin 11.07.2017 tarihli ve 2017/350 E., 2017/563 K. sayılı kararı ile çelişki giderilerek önceki gerekçeyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi
15. Direnme kararı yasal süresi içerisinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
II. Uyuşmazlık
16. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda, evlilik birliği devam ederken bedeli davacı erkek tarafından ödenerek edinildiği iddia edilen taşınmazın tapu kaydının, davalı kadın adına oluşturulmuş olduğu gözetildiğinde, bahsedilen işlemin bağış olarak nitelendirilip nitelendirilemeyeceği, buradan varılacak sonuca göre davacının bu taşınmaz yönünden davalıdan katkı payı talep edip edemeyeceği noktasında toplanmaktadır.
III. Gerekçe
17. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle “bağış” kavramı üzerinde durulması gerekmektedir.
18. Bilindiği üzere 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 285. maddesinin 1. fıkrasında bağışlama sözleşmesi; bağışlayanın, sağlar arası sonuç doğurmak üzere, mal varlığından bağışlanana karşılıksız olarak bir kazandırma yapmayı üstlendiği sözleşme olarak tanımlanmıştır.
19. Bağışlamanın unsurları öğretide çeşitli şekillerde ortaya konulsa da, somut uyuşmazlık açısından “causa donandi” unsuru önemlidir. Causa Donandi İlkesi yani kazandırmanın bağışlama sebebiyle yapılmış olması; bağışlayanın bağışlanana kazandırmayı bir ivaz (karşılık) almaksızın, onu zenginleştirme amacıyla yapmasını ifade eder. Bağış iradesi, açıkça ortaya konulabileceği gibi, örtülü şekilde de gösterilebilir. Bu nedenledir ki, bir kısım kazandırmalar, bağışa benzese de, kazandırmanın salt bağışlama kastı taşımaması nedeniyle, bağışlama olarak nitelendirilemez. Esasen bu nitelikteki kimi kazandırmalar, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 285. maddesinin 1 ve 2. fıkraları ile örnekleme yoluyla sayılmıştır. Buna göre henüz edinilmemiş olan bir haktan feragat etmenin veya bir mirası reddetmenin bağışlama sayılamayacağı gibi ahlâki bir ödevin yerine getirilmesi de bağışlama sayılmaz. Sözgelimi ahlaki bir görevin yerine getirilmesinde veya eksik bir borcun ödenmesinde bağışlama değil, ifa amacı güdülmektedir. Bağışlamanın açıklanan bu öğesi nazara alındığında bir eşin diğer eşe ait bir mal varlığına yaptığı katkının açıklanan kapsamda bağış olarak kabul edilmesi için bağış iradesi ve kastının kesin ve inandırıcı delillerle kanıtlanması gerekmektedir.
20. Eşlerin, evlilik birliğinin ömür boyu süreceği inancıyla; ortak yaşamı ve ailenin geleceğini güvence altına almak, kendilerine daha iyi bir gelecek hazırlamak, daha rahat bir yaşam sağlamak amacıyla, beraberlikten doğan dayanışma ile karşılıklı güvene dayanarak, örf ve adete uygun şekilde yatırım yapmalarının “bağış” olarak değerlendirilemeyeceği her türlü duraksamadan uzaktır. Gerçekten de; evlilik birliğinin devamı süresince bir eşin diğer eşin edinimine yaptığı katkının, karşılıksız olması işin doğası gereğidir. Karşılıksız olan bu katkıların birliktelikten doğan dayanışma kapsamında, kendisinin de yararlanacağı düşüncesiyle yapıldığı, bağış amacı gütmeyen bu katkının mal rejiminin sona ermesi hâlinde diğer eşten istenebileceği kabul edilmelidir. Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 04.11.2015 tarihli ve 2013/8-2418 E., 2015/2406 K.; 23.10.2018 tarihli ve 2017/8-1614 E., 2018/1550 K. sayılı kararları ile de benimsenmiştir.
21. O hâlde; devredene ağır yükümlülük getiren kazandırmanın, bağış olarak değerlendirebilmesi için, bağış amacını taşıyan davranış ve iradenin duraksamaya yer vermeyecek şekilde açık olması gerekir. Eldeki davada davacı dava dilekçesinde; kişisel malı niteliğinde olan taşınmazını karşılıksız şekilde, jest amacıyla, güvene dayanarak davalı adına devrettiğini ileri sürmüştür. Davalı da cevap dilekçesinde; taşınmazın, güvene dayalı olarak değil, kişisel malı niteliğindeki yarım kilo altın ve ailesi tarafından kendisine verilen parasını, davacıya vermesi nedeniyle kendi adına devredildiğini belirtmiştir. Görüldüğü üzere; davalının taşınmazın kendisine bağışlandığına yönelik bir savunması olmadığı gibi, davacının da bağış iradesini ortaya koyacak bir beyan ve davranışı bulunmamaktadır. Dolayısıyla salt davacı adına kayıtlı taşınmazın davalıya devredilmesi işleminin, bağış iradesini gösterir nitelik taşımadığı, dolayısıyla eşler arasındaki devir işleminin, tek başına bağışlama sözleşmesi olarak kabulü için yeterli değildir.
22. Bilindiği üzere 4722 Türk Medeni Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un 10. maddesine göre; 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun yürürlüğe girdiği tarihten önce evlenmiş olan eşler arasında bu tarihe kadar tâbi oldukları mal rejimi devam eder. Eşler, Kanun’un yürürlüğe girdiği tarihten başlayarak bir yıl içinde başka bir mal rejimi seçmedikleri takdirde, bu tarihten geçerli olmak üzere yasal mal rejimi olan edinilmiş mallara katılma rejimini seçmiş sayılırlar.
23. 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi (mülga Medeni Kanun)’nin 179. maddesinde mal rejiminin tasfiyesinde eşlerin bağlı olduğu rejime ilişkin hükümlerin uygulanacağı açıklanmıştır. Bu düzenleme gereğince 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 01.01.2002 tarihinde evli olan eşlerin; önceki dönemde edindikleri mallarının tasfiyesi 743 sayılı (mülga) Medeni Kanun hükümlerine göre, bu tarihten sonra edinilen malların tasfiyesi ise 4721 sayılı TMK hükümlerine göre yapılmalıdır.
24. 743 sayılı (mülga) Medeni Kanun’un “VII-Malların tasfiyesi: Boşanma halinde” başlıklı 146. maddesi ile “Karı koca, mallarının idaresi hakkında hangi usulü kabul etmiş olursa olsun boşanma vukuunda her biri kendi şahsi emvalini geri alır. Husule gelmiş olan ziyade, kabul ettikleri usulün hükümlerine tevfikan aralarında taksim olunur. Zuhur eden noksan, karısı tarafından sebebiyet verildiğini ispat etmedikçe kocaya aittir. Boşanan karı koca, birbirinin kanuni mirasçısı olamaz ve evlenme mukavelesi ile veya boşanmadan evvel yapılmış ölüme bağlı bir tasarruf ile temin olunan menfaatleri zayi eder.” hükmü düzenlenmiştir. Aynı Kanun’un 170. maddesi ile de yasal mal rejimi olarak mal ayrılığı kabul edilmiştir. İlgili madde “Karı koca, evlenme mukavelenamesi ile kanunda muayyen diğer usullerden birini kabul etmedikleri takdirde veya kabul edipte kanunda gösterilen sebeplerden birinin hüdusu halinde, aralarında mal ayrılığı cereyan eder.” şeklinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemeye göre, eşler mal rejimi sözleşmesi ile seçimlik mal rejimlerinden mal birliği rejimini veya mal ortaklığı rejimini seçmemişlerse evlilik tarihinden 01.01.2002 tarihine kadar mal ayrılığı rejimine tabi olacaklardır.
25. 743 sayılı (mülga) Medeni Kanun’un 186/1. maddesinde “Karı kocadan her birinin bütün mallarının mülkiyet ve idare ve intifa haklarını muhafaza etmesine, mal ayrılığı denir.” denilmek suretiyle mal ayrılığı rejiminin kısa tarifi yapılmış, aynı Kanun’un 189. maddesindeki “Karı kocadan her birinin mallarının geliri ve kazançları, kendisine aittir.” düzenlemesiyle de, eşlerin gelirlerinin kendi kişisel malları olduğu belirtilmiştir.
26. 743 sayılı (mülga) Medeni Kanun’un mal ayrılığı rejiminin tasfiyesini düzenleyen 181. maddesi “Karı koca, mukavele ile başka bir usul kabul etmiş olup ta evliliğin devamı esnasında akit veya diğer bir sebeple mal ayrılığı vukuunda alacaklıların hakları mahfuz kalmak şartiyle karı kocadan her biri kendi mallarını geri alır.” hükmünü taşımakta olup; esasen her eşin kendi malını alarak evlilik birliğinden ayrılması düşüncesi benimsenmiştir. Eşlerin, birbirlerinin kişisel mallarına katkılarının söz konusu olduğu durumlarda ise tasfiyenin nasıl yapılacağına ilişkin herhangi bir düzenleme bulunmamaktadır. Bu durumda, 743 sayılı (mülga) Medeni Kanun’un 5. maddesi yollaması ve 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nun 544. maddesi ve aynı yöndeki 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun ise 646. maddesi uyarınca, Medeni Kanun’un tamamlayıcısı olarak kabul edilen Borçlar Kanunu’nun genel hükümlerinden yararlanılarak tasfiye gerçekleştirilecektir. 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nun 544. maddesinde “Kanunu Medeninin müttemimi olan işbu kanun merbut tashihler ile beraber kabul edilmiştir.” hükmüne, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 646. maddesinde ise “Bu Kanun, 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medenî Kanununun Beşinci Kitabı olup, onun tamamlayıcısıdır.” hükmüne yer verilmiştir. Bu düzenlemelere göre, Borçlar Kanunu, Medeni Kanun’un tamamlayıcısı olup, Medeni Kanun’da hüküm bulunmayan hususlarda, Borçlar Kanunu uygulanmalıdır. 743 sayılı (mülga) Medeni Kanun’da mal rejiminin tasfiyesine ilişkin düzenleme bulunmadığından, eşlerin yaptıkları katkının karşılığını evlilik sona erdiğinde alabilmeleri Borçlar Kanunu’ndan yararlanmak suretiyle Yargıtay içtihatlarıyla geliştirilen “katkı payı alacağı kavramı” ile mümkün kılınmıştır.
27. Katkı payı alacağı, 743 sayılı (mülga) Medeni Kanun gereği mal ayrılığı rejiminin geçerli olduğu dönemde evlilik birliği devam ederken bir eşe ait malvarlığının edinilmesine, iyileştirilmesine veya korunmasına diğer eşin para ya da para ile ölçülebilen maddi veya hizmet değeriyle katkısının karşılığı olmak üzere hesaplanan mal rejiminin tasfiyesinden kaynaklı alacak türüdür. Kural olarak katkıda bulunan eş, diğer eşten katkısının karşılığı olarak sadece alacak isteğinde bulunabilir, ayın talep edemez. Çünkü YİBGK’nin 07.10.1953 tarihli ve 1953/8 E., 1953/7 K. sayılı kararı ve “mülkiyeti nakleden akitler resmi şekilde yapılmadıkça muteber olmazlar.” yönündeki MK’nın 634. maddesi hükmü gereği ayın talep edilebilmesi için eşler arasında akdi ilişkinin varlığı ve ispatı gerekir.
28. Katkı payı alacağına ilişkin olarak yürürlükte olduğu dönemde belirlenip uygulanan katkı payı alacağının açıklanan ilke ve esasların benzeri ise 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 227/1. maddesinde düzenlenen değer artış payı alacağında kanun hükmü hâline getirilmiştir. Ancak, katkı payı alacağı ile değer artış payı alacağı davaları arasında önemli farklılıkların bulunduğu da göz ardı edilmemelidir. Burada dikkat edilmesi gereken hususlar özellikle, katkının; malvarlığının edinilmesine, iyileştirilmesine veya korunmasına yönelik olması, para ya da para ile ölçülebilen maddi bir değerle yapılması, hayatın olağan akışına göre eşlerin birbirlerine günlük hayatta yapmaları gereken basit katkı ölçüsünü aşan esaslı nitelikte olması, resmî evlilik akdi ile bir araya gelmiş eşler arasında mal rejiminin devamı süresince gerçekleşmesi ve uygun karşılığı alınmaksızın yapılması gerekmektedir.
29. 743 sayılı (mülga) Medeni Kanun’un 170. maddesi uyarınca geçerli olan mal ayrılığı rejiminde, eşlere ait mallar kendi kişisel malları olduğundan, katkının yapıldığına dair ispat yükü bunu iddia eden eşe aittir. Katkının; toplu para vermek suretiyle veya çalışma karşılığı elde edilen gelirlerle yapıldığı ileri sürülebilir.
30. Çalışma karşılığı elde edilen gelirle katkının gerçekleştirildiği ileri sürüldüğü takdirde öncelikle, davacı düzenli ve sürekli çalıştığını ispat etmelidir. Bu doğrultuda, eşin çalıştığı işe ve süresine ait maaş bordroları, sigorta kayıtları, işyerine ait diğer çalışma belgeleri, meslek ve sanat odaları ile ticaret ve sanayi odaları kayıtları, şirket ortaklık belgeleri, tanık beyanları da dâhil her türlü delilden yararlanılabilir. Düzenli ve sürekli çalışmanın varlığının kabulü için resmî kayıtlara mutlak suretle ihtiyaç duyulmaz, zira kayıt dışı çalışıldığı yönünde hâkimde yeterli kanaat uyandıracak şekilde ispatlanmışsa, düzenli ve sürekli çalışmanın varlığı kabul edilmelidir.
31. Toplu para vermek suretiyle yapılan katkıda ise davacı öncelikle, iddia edildiği miktarda parasının bulunduğunu, kaynağını ve bunu katkıda kullandığını ispatlamalıdır. Bu doğrultuda, nüfus kayıtları, mirasçılık belgeleri, banka kayıtları, ödeme makbuzları, banka hesap bilgileri, dava ve icra takip dosyaları, mahkeme kararları, tapu, trafik ve noter sicil kayıtları vb. tanık beyanları da dâhil her türlü delilden yararlanılabilir. Diğer bir ifadeyle toplu para ile katkıda bulunduğu iddiasında olan eş, o dönemde iddia ettiği miktarda katkıda bulunabilecek ekonomik gücünün olduğunu ve tasfiyeye konu malın edinilmesinde, iyileştirilmesinde veya korunmasında kullandığını usule uygun delillerle ispatlamalıdır.
32. Eldeki davada; taraflar 22.01.1976 tarihinde evlenmiş, 02.04.2012 tarihinde açılan boşanma davasının kabulüne ilişkin hükmün 22.11.2012 tarihinde kesinleşmesiyle boşanmışlardır. Eşler arasındaki mal rejimi boşanma davasının açıldığı tarih itibarıyla sona ermiştir. Eşler arasında sözleşmeyle başka mal rejiminin seçildiği ileri sürülmediğinden; evlilik tarihi olan 22.01.1976 tarihinden 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 01.01.2002 tarihine kadar mal ayrılığı rejimi, bu tarihten mal rejiminin sona erdiği 02.04.2012 tarihine kadar ise TMK’nın 202/1. maddesi ile düzenlenen edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir. Davaya konu taşınmazın, eşler arasında mal ayrılığı rejiminin geçerli olduğu 13.11.1984 tarihinde davalı eş adına tescil edildiği anlaşılmıştır.
33. Somut olay yukarıda açıklanan yasal düzenleme ve ilkeler kapsamında değerlendirildiğinde; davacının bağış iradesi ve kastı olmaksızın taşınmazı davalıya devrettiğinin anlaşılmasına göre; mal ayrılığı rejiminin geçerli olduğu dönemde edinilen tasfiyeye konu taşınmazın, her bir eşin kendi kişisel malvarlığı (ziynet, miras, bağış vs.) kullanılarak edinildiği yönündeki iddia ve savunmaları doğrultusunda, tarafların gösterdikleri tüm delillerin toplanıp birlikte değerlendirilerek, Özel Dairenin bozma ilamında belirttiği ilke ve esaslar da dikkate alınarak, gerek görülmesi hâlinde konusunun uzmanı bilirkişi veya bilirkişilerden de yardım alınarak, hakkaniyete uygun bir katkı payı alacağına hükmedilmesi gerekirken yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesi doğru olmamıştır.
34. Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında, Özel dairenin bozma gerekçeleri yanında, dosya içerisinde davaya konu parselin ilk tesisinden itibaren tapu kaydının tedavülleriyle birlikte temin edilmediği, dolayısıyla davalının anılan taşınmazı hangi tarihte iktisap ettiğinin saptanamadığı, durum böyle olunca dava konusu taşınmazın geldi ve gitti kayıtları ile tüm intikalleri gösterir tedavüllü tapu kayıtlarının da dosyaya kazandırılması yönünde ilave gerekçelerle bozma yapılması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş yukarıda açıklanan gerekçelerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.
35. Hâl böyle olunca; Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
36. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
IV. Sonuç
Açıklanan nedenlerle;
Davacı vekilinin temyiz itirazının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA,
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,
Aynı Kanun’un 440. maddesi uyarınca kararın tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 07.12.2021 tarihinde oy çokluğu ile karar verildi.
Bağış İradesi ve Kastı Olmaksızın Diğer Eşe Taşınmaz Devri – Kayseri Boşanma Avukatı
Alanında yetkin Kayseri boşanma avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, anlaşmalı boşanma ve çekişmeli boşanma davalarında Kayseri boşanma avukatı ve arabulucu olarak tazminat davası, nafaka davası, velayet davası, mal rejiminin tasfiyesi gibi aile hukuku ile ilgili her türlü konuda avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir.
Kayseri Boşanma Avukatı kadrosu ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, boşanma davası sırasında ve sonrasında müvekkillerimize gerekli hukuki danışmanlık desteği sağlamaktadır. Kayseri boşanma avukatı kadromuz; boşanma davası, anlaşmalı boşanma, çekişmeli boşanma, zina nedeniyle boşanma, terk nedeniyle boşanma, tanıma ve tenfiz davası, nafaka davası, tazminat davası, velayet davası, mal rejimi davası gibi aile hukuku davalarında müvekkillerimizi temsil etmekte, ayrıca hukuki danışmanlık ve arabuluculuk hizmeti de vermektedir.
Kayseri boşanma avukatı kadromuz; anlaşmalı boşanma davası, çekişmeli boşanma davası, boşanma sonrası mal paylaşımı, nafaka davası, velayet davası ve velayetin değiştirilmesi, iştirak nafakası, maddi ve manevi tazminat davası gibi aile hukuku alanına giren konularda uzmanlığa ve 15 yılı aşkın tecrübeye sahiptir. Kayseri boşanma avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan boşanma süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile boşanma davası ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz.

