# kayseriavukat.org.tr > Kayseri avukat | zülküf Aslan ## Posts - [Ehliyetsizlik Nedeniyle Tapu İptali Davası Bir Mirasçı Tarafından Açabilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/ehliyetsizlik-nedeniyle-tapu-iptali/): Ehliyetsizlik Nedeniyle Tapu İptali Davası Açılması Ehliyetsizlik Nedeniyle Tapu İptali Davası Açılması: Davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırt edebilme kudreti (gücü) bulunmayan bir kimsenin kendi iradesi ile hak kurabilme, borç (yükümlülük) altına girebilme ehliyetinden söz edilemez. ayırtım gücü bulunmayan kimsenin geçerli bir iradesinin bulunmaması nedeniyle, kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, yapacağı işlemlere sonuç bağlanamayacağından, karşı tarafın iyiniyetli olması o işlemi geçerli kılmaz. Tapu iptal ve tescil davası; kanuna aykırı, usulsüz veya yolsuz düzenlendiği iddia edilen tapu kaydının hukuka uygun hale getirilmesi için açılır. Tapu iptali davası, taşınmazın aynına, yani mülkiyet hakkına ilişkin bir dava olduğundan, mahkeme hükmü kesinleşmeden icra edilemez. Tapu iptal ve tescil davası, ayni hakkı ihlal edilen kişinin mülkiyet hakkını temin eden en önemli dava türüdür. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 1 nolu Ek Protokol, tüm sözleşmeci devletlere mülkiyet hakkı ihlal edildiğinde bireye etkin koruma mekanizmaları sağlanmasını zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle, mülkiyet hakkı ihlalleri iç hukuk yolları ile giderilmediği takdirde AİHM’e bireysel başvuru yapılması mümkündür. Murisin ölüm tarihine göre terekesi 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 701 ilâ 703 maddelerinde öngörülen elbirliği mülkiyetine tabidir. Bilindiği üzere, el birliği mülkiyetine tabi olan durumlarda ayrık haller dışında (TMK md. 702/4 fıkrası) tüm mirasçılar tarafından dava açılması asıldır. Bir mirasçının tereke adına dava açması halinde ise, dava dışı mirasçıların açılan davaya muvafakat etmesi veya TMK’nın 640. maddesi gereğince terekeye mümessil tayin edilmesi halinde davanın dinlenmesi olanaklıdır. Alanında uzman Kayseri gayrimenkul avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, tapu iptal ve tescil davalarında müvekkillerimize avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir. Tapu iptal ve tescil davası ile ilgili daha fazla bilgi almak için 15 yılı aşkın deneyime sahip avukat kadromuz tarafından hazırlanan makalemize sitemizden ulaşabilir; dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda Hukuk Büromuzdan  ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Ehliyetsizlik Nedeniyle Tapu İptali Davası Miras Payı Oranında Açılamaz, Tüm Mirasçılar Dahil Edilmelidir. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi  Esas No: 2014/10846 Karar No: 2015/14004 Karar Tarihi: 02.12.2015 Mahkemesi: … Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil ile tenkis davası sonunda, yerel mahkemece tapu iptal ve tescil davasının reddine, davalı … yönünden tenkis talebinin kabulüne ilişkin olarak verilen karar davacı vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi …’ın raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü; İçtihat Metni Dava, ehliyetsizlik ve muris muvazaası hukuksal nedenlerine dayalı tapu iptali ve tescil olmazsa tenkis isteğine ilişkindir. Davacı, mirasbırakanı babası … diğer mirasçılarını mirastan mahrum bırakmak amacıyla adına kayıtlı tüm taşınmazları davalı … bırakmak istediğini, bunun gerçekleşmesi için de iki ayrı vekaletname tanzim ederek adına kayıtlı tüm taşınmazları satması için … genel vekil tayin ettiğini, davalı … bu vekaletname ile 1857 ve 1882 parsel sayılı taşınmazları önce kendi eşi … onun da davalı … devrettiğini, 1803 sayılı parselin ifrazından oluşan 2082 ve 2083 sayılı parsellerin … tarafından muris adına vekaletle davalılar … ve M..’e satıldığını, murisin tasarruf ehliyetini kaybedecek derecede hasta olması nedeniyle davalı … vasi olarak atandığını, … vasi atandığı duruşmada hazır olması ve atamaya ilişkin kararı bilmesine rağmen vesayete ilişkin kararı ihlal ederek murisin genel vekili sıfatıyla bu işlemleri yaptığını ileri sürerek miras payı oranında tapu iptal ve tescil olmazsa tenkis isteği ile eldeki davayı açmıştır. Davalı …, kardeşi olan muris … ile birlikte kadastrodan önce babası …’dan köy senedi ile taşınmaz satın aldıklarını, aldıkları yerin tamamının kadastro tespiti sırasında 1803 sayılı parsel olarak muris adına yazılması nedeniyle kardeşi … aleyhine tapu iptal ve tescil davası açtığını ve 30.05.1985 tarihinde kesinleşen mahkeme kararı ile 1803 sayılı parselin ifrazından oluşan 2083 sayılı parseli tapuda iktisap ettiğini, davalı …’dan yer almadığını bildirerek davanın reddini savunmuştur. Davalı …, 1857 ve 1882 parsel sayılı taşınmazları davalı …’ın eşi …’den satın aldığını, dava konusu taşınmazların tarla komşusu olup bu taşınmazların mirasbırakana ait olduğunu bildiğini, mirasbırakanın 10 yıldır felç hastası olduğunu, ancak …’ın kendisine vasi atandığını bilmediğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Davalı …, 2082 sayılı parseli amcası olan mirasbırakan …’den satın aldığını, kendisinin taşınmazı satın aldığı tarihte davalı …’ın mirasbırakana vasi olarak atandığını bildiğini, taşınmazın bedelinin bir kısmını murisin kendisine olan borcuna saydığını, bir kısmını da murise ödediğini bildirip davanın reddini savunmuştur. Davalı …, mirasbırakan babasının felçli olması nedeniyle işlerini takip edemediğinden vekalete istinaden babasının talep ve talimatıyla bir kısım işlemleri yaptığını, taşınmazları 3. şahıslara sattığını, 10 yılı aşkın bir süre boyunca anne ve babasına yalnız kendisi ve eşinin bakıp gözettiğini, murisin akli melekelerinin gidip geldiği için bakıma muhtaç hale geldiğini, taşınmazların değersiz olup satıştan gelen paraların tedavi ve geçim için mirasbırakan tarafından tasarruf edildiğini, babalarının sağlığında tüm kardeşlere gerek para olarak gerekse arsa olarak hak sağladığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, davalı … yönünden muris muvazaasının sübut bulmadığı, diğer davalılar … ve …yönünden muris muvazaası sabit ise de bu davalıların iyiniyetli oldukları gerekçesiyle tapu iptal ve tescil davasının reddine, davalı … yönünden tenkis talebinin kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; davacının babası … 30.05.2009 tarihinde ölümü ile mirasçı olarak davacı kızı …, davalı oğlu … ve dava dışı çocukları …, …ve …kaldığı, davalı …’ın murisin kardeşi, davalı …’nin murisin yeğeni, davalı … murisin akrabası ve tarla komşusu oldukları, davacı … tarafından 30.04.2007 tarihinde açılan vasi tayini davasında, 26.11.2008 tarihli oturumda, mirasbırakana “beyin işlev bozukluğuna bağlı organik duygulanım bozukluğu + sekel sağ hemiparesi + motor disfazi” tanısı konulduğundan bahisle 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 405. maddesi gereğince kısıtlanmasına, kendisine oğlu … vasi olarak atanması yönünde hüküm kurulduğu, kararın vasi adayı … yüzüne karşı verildiği, vesayet dosyasında vasi … tarafından alınmış bir satışa izin kararının bulunmadığı, mirasbırakanın … Noterliğinin 22.01.2007 tarihli vekaletnamesi ile … köyünde bulunan tüm taşınmazlarının satışı için, Antalya 16.Noterliğinin 02.12.2008 tarihli vekaletnamesinde ise …, … ilçesi ve köylerinde bulunan taşınmazlarının satışı için davalı oğlu …’na genel yetki verdiği, çekişme konusu 1803 parsel sayılı taşınmazın tapulamaca mirasbırakan adına kayıtlı iken … tarafından açılan … Asliye Hukuk Mahkemesinin … sayılı ilamına istinaden 2 parçaya ifraz görerek 16.12.1985 tarihinde 2083 sayılı parselin …, 2082 sayılı parselin mirasbırakan adına tescil edildiği, 2082 sayılı parselin daha sonra mirasbırakan - [Neticesi Sebebiyle Ağırlaşmış Suçlara ilişkin Emsal Yargıtay Kararları](https://kayseriavukat.org.tr/neticesi-sebebiyle-agirlasmis-suc-yargitay/): Neticesi Sebebiyle Ağırlaşmış Suç 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Netice sebebiyle ağırlaşmış suç – Madde 23 (1) Bir fiilin, kastedilenden daha ağır veya başka bir neticenin oluşumuna sebebiyet vermesi halinde, kişinin bundan dolayı sorumlu tutulabilmesi için bu netice bakımından en azından taksirle hareket etmesi gerekir. Madde Gerekçesi Kişi suç teşkil eden bir fiili işlerken, kastettiği neticeden daha ağır veya başka bir netice gerçekleşmiş olabilir. Bu gibi durumlarda netice sebebiyle ağırlaşmış suç söz konusudur. Örneğin, basit yaralamada bulunulmak istenirken, kişi görme, işitme yeteneğini yitirmiş olabilir. Yaralama fiili gerçekleştirilirken, genellikle bunun sonucunda ağır bir neticenin meydana gelebileceği düşünülür. Örneğin gözün, kulağın üzerine sert bir biçimde vuran kişi, bu yumruk neticesinde mağdurun görme veya işitme yeteneğini yitirebileceği olasılığını göz önünde bulundurur. Ağır neticenin ortaya çıkacağının bu şekilde öngörüldüğü durumlarda, meydana gelen ağır netice açısından fail olası kastla hareket etmektedir. Buna karşılık, yaralama fiili sonucunda kişinin öngörmediği ağır bir netice de meydana gelmiş olabilir. Örneğin canının biraz yanması için mağdurun karın boşluğuna hafif bir biçimde vurulması hâlinde mağdur inhibisyon sonucu ölebilir. Bu gibi durumlarda ise fail, yaralama fiilini işlerken, mağdurun ölebileceğini tahmin etmemiş olabilir. 765 sayılı Türk Ceza Kanununda ve Hükûmet Tasarısının bazı hükümlerinde, kişi gerçekleştirmeyi kastetmediği böyle neticelerden objektif olarak sorumlu tutulmaktadır. Belirtmek gerekir ki, bu tür sorumluluk, ortaçağ kanonik hukukunun kalıntısı olan \”versari in re illicita\”, yani hukuka aykırı bir durumda olan bunun bütün neticelerine katlanır anlayışının ürünü olup, çağdaş ceza hukuku bu anlayışı çoktan terk etmiştir. Çünkü kusurun aranmadığı objektif sorumluluk hâlleri kusursuz ceza olmaz ilkesiyle açıkça çelişmektedir. Ülkemiz ceza hukuku öğretisinde uzun süredir objektif sorumluluk hâllerinin ceza mevzuatından çıkarılması gerektiği ifade edilmektedir. Bu talebin yerine getirilmesi, Anayasada öngörülen kusur ilkesinin zorunlu bir sonucudur. Madde metnindeki düzenlemeyle, meydana gelen ağır netice açısından kişinin sorumlu tutulabilmesi için, söz konusu neticeye ilişkin olarak en azından taksir dolayısıyla kusurlu bulunması gerekmektedir. Bu hükümle, meydana gelen kastedilenden başka ve ağır netice açısından sorumluluğun, kusura dayalı bir sorumluluk olması sağlanmak istenmiştir. Neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç, ceza kanununa göre suç teşkil eden bir fiilin kastedilenden daha ağır veya başka bir netice meydana getirmesiyle oluşur (TCK m.23). 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’na göre failin kastı temel suçu gerçekleştirmeye yönelik olsa bile, fail, meydana gelen daha ağır veya başka neticeye göre cezalandırılmaktadır. Neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçlar, failin kastettiği suçun vücut bulması için yeterli olanın ötesinde bir zarar veya tehlikenin gerçekleştiği suçlardır. Failin basit yaralamaya yönelik hareketi ile mağdurun bir gözünün kör olması durumunda, neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçu söz konusu olacaktır. Neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçlar, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda bazı suç tipleri için ağırlaştırıcı ceza nedeni olarak ya da “daha ağır veya başka bir netice” bakımından bağımsız bir suç tipi olarak düzenlenmiştir. Alanında yetkin Kayseri Ceza Avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz; sarkıntılık, neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç kapsamındaki ceza yargılamalarında savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek taraflara avukatlık ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Yargılama sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç, failin işlemeyi kastettiği suçtan daha fazla ceza almasına neden olacağından gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir Kayseri ceza avukatı veya ağır ceza avukatından hukuki yardım almaları faydalı olacaktır.  Neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç ile ilgili makalemize sitemizden ulaşabilir; Kayseri ceza avukatı veya ağır ceza avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Neticesi Sebebiyle Ağırlaşmış Suç – Emsal Yargıtay Kararları Neticesi Sebebiyle Ağırlaşmış Yaralama: Olası Kast, Taksir ve Bilinçli Taksir Ayrımı Müşteki S.. ile sanık E.. arasında bakkaldan alınan kolanın iade edilmesi nedeniyle çıkan tartışmada, sanığın müştekinin göğsüne yumruk attığı, müştekinin polis merkezine ifade vermeye gittiğinde fenalaştığı, Yüksek İhtisas Eğitim ve Araştırma Hastanesine kaldırıldığı, bu hastane tarafından düzenlenen epikriz belgesinde nstemı (akut koroner sendrom) tanısı konulduğu, bypaslı koroner arter hastalığı mevcut olan hastanın bu olaydaki yaralanmasının yumuşak doku zedelenmesinden ibaret olduğunun belirtildiği, sonrasında Adli Tıp Kurumu 2. İhtisas Dairesi tarafından tanzim olunan 24.12.2012 tarihli raporda ise “olay öncesinde kişide kronik kalp damar hastalığının bulunduğu, kişinin olay günü maruz kaldığı olayın efor ve stresiyle kendinde mevcut kronik kalp damar hastalığının akut hale geçerek miyokard infarktüsü geçirmesine neden olduğu, dolayısı ile olayla miyokard infarktüsü arasında “illiyet bağı bulunduğu” açıklanmış olup mahkemece Adli Tıp Kurumu 2. İhtisas Dairesinin raporunda belirtilen illiyet bağı sanığın gerçekleşen ağır ve başka sonuçtan sorumlu tutulması için yeterli kabul edilerek 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 87/1-d maddesinden cezalandırılması yoluna gidilmiştir. Yukarıdaki bilgiler ışığında somut olayı değerlendirecek olursak; Olay günü sanığın müştekiye eliyle kasten vurup harici lezyon bırakmayacak şekilde Türk Ceza Kanunu’nun 86/2. maddesi kapsamında yaralaması sonucunda gerçekleşen ağır ve başka netice (myokard infarktüsü/kalp krizi sonucu yaşamın tehlikeye girmesi) bakımından olası kastla hareket ettiğinden söz etmenin mümkün bulunmadığı, ancak müştekinin yaşı da gözetildiğinde kalp krizi geçirebileceğinin objektif olarak öngörebildiği halde sanığın dikkat ve özen yükümlülüğüne uymayarak eliyle kasten vurması sonucu buna bağlı, buna özgü ve beklenen bir tehlikenin değil çok daha farklı gerçekleşen ağır ve başka sonuç doğuran bu olayla ilgili olarak en azından taksirle hareket ettiği kabul edilerek, müştekideki kalp rahatsızlığının önceden sanık tarafından bilinip bilinmediği araştırılıp bilmediğinin anlaşılması durumunda sanığın basit taksirle yaralama suçundan Türk Ceza Kanunu’nun 89/1-2. maddesiyle, bilmesi halinde bilinçli taksirle yaralamadan TCK’nın 89/1-2, 22/3. maddeleriyle cezalandırılması cihetine gidilmesi gerekirken yerinde olmayan gerekçeyle yazılı şekilde TCK 87/1-d maddesi gereği hüküm kurulması hukuka aykırıdır. (Yargıtay 3. Ceza Dairesi – Karar No: 2016/16244) Neticesi Sebebiyle Ağırlaşmış Yaralama ve Taksirle Ölüme Neden Olma Olay günü maktül A., oğlu M. ve komşuları H.’ın maktüle ait nalburiye dükkanı önünde boya kutuları üzerinde oturmak suretiyle yemek yedikleri sırada boya kutularından birinin patlaması ve boyanın sanık Ö.’in dükkanının önüne akması sebebiyle taraflar arasında çıkan kavgada, karşılıklı olarak birbirlerine vurmalarından sonra araya girenlerin müdahalesiyle kendi dükkanına giden sanığın bıçak alarak maktulün dükkanının önüne gittiği ancak kapının açılmaması sebebiyle bıçağı cama fırlattığı, bu sırada dükkan içerisinde bulunan ve kendisinde kronik kalp, damar hastalığı bulunan maktulün olayın efor ve stresinin - [Tapu İptal ve Tescil Davası ile ilgili Emsal Yargıtay Kararları](https://kayseriavukat.org.tr/tapu-iptal-ve-tescil-davasi-emsal/): Tapu İptal ve Tescil Davası Açılması Tapu iptal ve tescil davası; kanuna aykırı, usulsüz veya yolsuz düzenlendiği iddia edilen tapu kaydının hukuka uygun hale getirilmesi için açılır. Tapu iptali davası, taşınmazın aynına, yani mülkiyet hakkına ilişkin bir dava olduğundan, mahkeme hükmü kesinleşmeden icra edilemez. Tapu iptal ve tescil davası, ayni hakkı ihlal edilen kişinin mülkiyet hakkını temin eden en önemli dava türüdür. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 1 nolu Ek Protokol, tüm sözleşmeci devletlere mülkiyet hakkı ihlal edildiğinde bireye etkin koruma mekanizmaları sağlanmasını zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle, mülkiyet hakkı ihlalleri iç hukuk yolları ile giderilmediği takdirde AİHM’e bireysel başvuru yapılması mümkündür. Alanında uzman Kayseri gayrimenkul avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz tapu iptal ve tescil davalarında müvekkillerimize avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir. Tapu iptal ve tescil davası ile ilgili daha fazla bilgi almak için 15 yılı aşkın deneyime sahip avukat kadromuz tarafından hazırlanan makalemize sitemizden ulaşabilir; dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda Hukuk Büromuzdan  ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Tapu İptal ve Tescil Davası ile ilgili Emsal Yargıtay Kararları “Aile Konutu” Tescili Boşanma ile Sona Erer Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2018/334 E. ve 2018/2407 K. sayılı ve 22.02.2018 tarihli Kararı’nda; Mahkemece, davanın aile konutundan kaynaklanan tapu iptali ve tescil davası (TMK m. 194) olduğu, davacı eşin açık rızası alınmadan yapılan satış işleminin geçersiz olduğu gerekçesiyle tapu iptali ve tescil davasının kabulüyle taşınmazın davalı eş Y… adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilmiş, verilen bu karar davalı eş tarafından temyiz edilmiştir. Aile konutunun, hak sahibi eş tarafından devri ve konut üzerindeki hakların sınırlandırılması, diğer eşin açık rızasına bağlıdır. (TMK madde 194). Bu rıza alınmadan konutla ilgili yapılan tasarruf işlemi geçersizdir. Bu geçersizliği, rızası gereken eş, konutun bu vasfını devam ettirmesi koşuluyla ileri sürebilir. Evlilik, boşanmayla sona ermekle, 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu‘nun 194. maddesinin “aile konutuna” sağladığı koruma da sona erer ve diğer eşin rıza alınmadan yapılan tasarruf işlemi yapıldığı andan itibaren geçerlilik kazanır. Dava konusu taşınmazın maliki olan davalı eş Y… ile davacının, karardan önce 03.06.2015 tarihinde kesinleşen karar ile boşanmış oldukları anlaşılmaktadır. Evlilik, karar tarihinden önce boşanma ile sona erdiğine göre, davaya konu taşınmaz aile konutu olmaktan artık çıkmıştır. Bu husus gözetilerek konusuz kalan dava hakkında “karar verilmesine yer olmadığına” şeklinde karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile davanın kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiştir. Vekalet Görevinin Kötüye Kullanılması Nedcniyle Tapu İptal ve Tescil Davası Açılması Yargıtay 1. Hukuk Dairesi’nin 2014/8229 E. ve 2015/7977 K. sayılı ve 01.06.2015 tarihli Kararı’nda; Dava, vekâletnamenin hile ile alındığı ve vekâlet görevinin kötüye kullanıldığı iddiasına dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Davacı, davalıdan borç para istediğini, davalının noterden borç senedi düzenlenmesi koşuluyla borç para verebileceğini bildirmesi üzerine notere gittiklerini, davalının hileli işlem yapmak suretiyle borç senedi yerine satış yetkisi içerir biçimde vekâletname düzenlettirdiğini, bu şekilde dava dışı b. e. adına düzenlenen vekâletname kullanılarak 228 parsel sayılı taşınmazının davalı adına tescil edildiğini ileri sürerek, tapu iptali ve tescile karar verilmesini istemiştir. Davalı, davanın hak düşürücü süre geçtikten sonra açıldığını, öte yandan temlikin hileli olmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, hile hukuksal nedenine dayalı olan davanın, hak düşürücü süre geçtikten sonra açıldığı gerekçesiyle reddine karar verilmiştir. Ne var ki; iddianın içeriği ve ileri sürülüş biçiminden, davada hile hukuksal nedenine değil, vekâletnamenin hile ile alındığı iddiasına dayanıldığı anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere vekâletnamenin hile ile alındığı iddiası, vekâlet görevinin kötüye kullanıldığı iddiasını da içermektedir. Hâl böyle olunca; vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayanan davaların herhangi bir zamanaşımı veya hak düşürücü süreye bağlı olmadığı gözetilerek, işin esasının incelenmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yazılı biçimde hüküm kurulması doğru değildir. Sahte İsim Tashihi Nedeniyle Açılan Tapu İptali ve Tescil Davasında Üçüncü Kişinin İyiniyeti Yargıtay 8. Hukuk Dairesi’nin 2014/15897 E. ve 2015/5667 K. sayılı ve 10.03.2015 tarihli Kararı’nda; Bir devleti oluşturan unsurlardan biri insan unsuru ise bunun kadar önemli olan ötekisi topraktır. İşte bu nedenle Devlet, nüfus sicilleri gibi tapu sicillerinin de tutulmasını üstlenmiş, bunların aleniliğini (herkese açık olmasını) sağlamış, iyi ve doğru tutulmamasından doğan sorumluluğu kabul etmiş, değinilen tüm bu sebeplerin doğal sonucu olarak da tapuya itimat edip, taşınmaz mal edinen kişinin iyiniyetini korumak zorunluluğunu duymuştur. Belirtilen ilke 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu‘nun 1023. maddesinde aynen “tapu kütüğündeki sicile iyi niyetle dayanarak mülkiyet veya başka bir ayni hak kazanan üçüncü kişinin bu kazanımı korunur.” şeklinde yer almış, aynı ilke tamamlayıcı madde niteliğindeki 1024. maddenin 1. fıkrasında “Bir ayni hak yolsuz olarak tescil edilmiş ise bunu bilen veya bilmesi gereken üçüncü kişi bu tescile dayanamaz.” biçiminde öngörülmüştür. Ne var ki; tapulu taşınmazların intikallerinde, huzur ve güveni koruma, toplum düzenini sağlama uğruna, tapu kaydında ismi geçmeyen ama asıl malik olanın hakkı feda edildiğinden iktisapta bulunan kişinin, iyi niyetli olup olmadığının tam olarak tespiti büyük önem taşımaktadır. Gerçekten bir yanda tapu sicilinin doğruluğuna inanarak iktisapta bulunduğunu ileri süren kimse diğer yanda ise kendisi için maddi, hatta bazı hallerde manevi büyük değer taşıyan ayni hakkını yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kalan önceki malik bulunmaktadır. Bu nedenle, yüzeysel ve şekilci bir araştırma ve yaklaşımın büyük mağduriyetlere yol açacağı, kişilerin Devlete ve adalete olan güven ve saygısını sarsacağı ve yasa koyucunun amacının ilk bakışta, şeklen iyiniyetli gözükeni değil, gerçekten iyiniyetli olan kişiyi korumak olduğu hususlarının daima göz önünde tutulması, bu yönde tüm delillerin toplanıp derinliğine irdelenmesi ve değerlendirilmesi gerekmektedir. Nitekim bu görüşten hareketle, “kötüniyet iddiasının def’i değil itiraz olduğu, iddia ve müdafaanın genişletilmesi yasağına tabii olmaksızın her zaman ileri sürülebileceği ve mahkemece kendiliğinden (resen) nazara alınacağı” ilkeleri 8.11.1991 tarih 1990/4 esas 1991/3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında kabul edilmiş, bilimsel görüşler de aynı doğrultuda gelişmiştir. Açıklanan ilke ve olgular dikkate alınarak somut olay incelendiğinde, çözülmesi gerekin ilk sorun olayda davalı …. ‘nın ilk el mi, yoksa ikinci el mi olduğudur. Tapu kaydı ve tedavülleri incelendiğinde dava konusu 566 parsel tapu kaydında … oğlu … adına kayıtlı iken sahte isim tashihine ilişkin ilam ile önce …… oğlu …. olarak değiştirildiği, daha sonra da …. oğlu …‘e ait mirasçılık belgesi ile intikal yaptırılıp devamında da davalı ……‘a satıldığı - [Tapu İptal ve Tescil Davası Nasıl Açılır?](https://kayseriavukat.org.tr/tapu-iptal-ve-tescil-davasi/): Tapu İptal ve Tescil Davası Açılması Tapu iptal ve tescil davası; kanuna aykırı, usulsüz veya yolsuz düzenlendiği iddia edilen tapu kaydının hukuka uygun hale getirilmesi için açılır. Tapu iptali davası, taşınmazın aynına, yani mülkiyet hakkına ilişkin bir dava olduğundan, mahkeme hükmü kesinleşmeden icra edilemez. Tapu iptal ve tescil davası, ayni hakkı ihlal edilen kişinin mülkiyet hakkını temin eden en önemli dava türüdür. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 1 nolu Ek Protokol, tüm sözleşmeci devletlere mülkiyet hakkı ihlal edildiğinde bireye etkin koruma mekanizmaları sağlanmasını zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle, mülkiyet hakkı ihlalleri iç hukuk yolları ile giderilmediği takdirde AİHM’e bireysel başvuru yapılması mümkündür. Alanında uzman Kayseri gayrimenkul avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz tapu iptal ve tescil davalarında müvekkillerimize avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir. Tapu iptal ve tescil davası ile ilgili emsal Yargıtay kararlarına sitemizden ulaşabilir; dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda  15 yılı aşkın deneyime sahip avukat kadromuzdan ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Tapu İptal ve Tescil Davası Kime Karşı Açılır? Taşınmaz mülkiyetine ilişkin tüm davalar ile tapu iptal ve tescil davası, tapu kaydında taşınmazın mülkiyet hakkı sahibi olarak gözüken kişiye karşı açılır. Kayıt malikinin ölü olması halinde ise tapu iptal ve tescil davasının malikin mirasçılarına yöneltilmesi gerekir. Tapu iptal ve tescil davası ile birlikte tapu kaydında yer alan üçüncü kişiye ait ayni veya şahsi bir hakkın ortadan kaldırılması da talep edilirse, tapu kaydındaki hak sahibine de ayrıca dava açılması gerekir. İpotek, önalım hakkı, tapuya şerh edilmiş gayrimenkul satış vaadi sözleşmesi, sükna hakkı vs. gibi ayni veya şahsi hakların da terkini talep ediliyorsa, lehine bu haklar tesis edilen kişiler aleyhine de dava açılmalıdır. Olağanüstü zamanaşımı nedeniyle açılacak tapu tescil davaları, ilgili tüzel kişilik ve hazine aleyhine birlikte açılmalıdır (TMK md.713/3). Bu bağlamda bir köyün sınırları içerisinde bulunan taşınmazı nizasız ve aralıksız 20 yıl malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi, hem köy tüzel kişiliğine hem de hazine aleyhine tapu tescil davası açmalıdır. Tapu İptal ve Tescil Davası Nasıl Açılır? Tapu iptali davası, tüm gayrimenkul davaları gibi taşınmazın bulunduğu yerde açılır (HMK md.12). Taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi kesin yetkili mahkemedir. Taraflar anlaşarak davanın kesin yetkili yer mahkemesi dışında bir mahkemede görülmesini sağlayamazlar. Tapu iptal ve tescil davası, asliye hukuk mahkemesinde açılır (HMK md.2/1). Taşınmazın vasfı, büyüklüğü, değeri vb. gibi özellikleri ne olursa olsun davaya bakmakla görevli mahkeme asliye hukuk mahkemesidir. Tapu iptal ve tescil davası dilekçesinde taşınmazın kayıt bilgileri ile arazideki durumu ve olayın özelliklerine göre yapılan işlemdeki hukuka aykırılıklar açık bir şekilde anlatılmalıdır. Tapu kayıtları, kayıtlara dayanak teşkil eden belgeler ile birlikte dava dosyasına getirtileceği için doğru bilgi zaman kaybını azaltacaktır. Tapu iptali davası dilekçesinde özellikle hangi hususlarda bilirkişi incelemesi talep edildiği, keşif işleminde veya tanıklar dinlenirken nelere dikkat edilmesi gerektiği vurgulanmalıdır. Tapu İptal ve Tescil Davası Nedenleri – Hukuki ehliyetsizlik nedeniyle tapu iptal ve tescil davası, – Muris muvazaası (mirastan mal kaçırma) nedeniyle tapu iptal ve tescil davası, – Vekalet görevinin (vekillik yetkisinin) kötüye kullanılması nedeniyle tapu iptal ve tescil davası, – İmar uygulamasından kaynaklanan tapu iptali ve tescili davası, – Ölünceye kadar bakma sözleşmesi nedeniyle tapu iptal ve tescil davası, – Aile konutu nedeniyle tapu iptal ve tescil davası, – Kazandırıcı zamanaşımı ve zilyetlik nedeniyle tapu tescil davası. Yolsuz Tescil Nedir? Ayni haklar tescille doğmakla beraber, tescilin bir hüküm ve sonuç meydana getirmesi için geçerli bir hukuki sebebe dayanması gerekir. Çünkü, hukuk sistemimizde tapu kayıtlarının oluşumunda “illiyet / sebebe bağlılık” prensibi esas alındığından bu prensip uyarınca tescilin geçerli ve haklı bir sebebe dayanması zorunluluğu bulunmaktadır. Bu husus, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1024. maddesinin ikinci fıkrasında “Bağlayıcı olmayan bir hukuki işleme dayanan veya hukuki sebepten yoksun bulunan tescil yolsuzdur” şeklinde açıklanmıştır. Yasa maddesindeki bu tanımdan da anlaşılacağı üzere gerçek hak durumuna uymayan tescil, yolsuz tescildir. Belirtilmelidir ki yolsuz tescil bir üst kavramdır. Yolsuzluk, tescil talebinde bulunan kişinin fiil ehliyetine veya tasarruf yetkisine sahip bulunmaması, tescile dayanak teşkil eden işlemin (satış, bağış vb.) şekil, irade sakatlığı, sahte vekâletnameyle veya vekâletnamede belirtilen yetkilerin aşılması suretiyle gerçekleştirilmesi, aynı taşınmaza ait birden çok tapu kaydı bulunması (çifte tapu kaydı) ya da tapu ve kadastro memurlarının kasıtlı davranışları veya hataya düşmeleri gibi çeşitli sebeplerden kaynaklanabilir. Tescilin yolsuz olması hâlinde, tescil işlemi gerçek hak sahipliğini ve hakkın kapsamını göstermez. Bu tür bir tescil yolsuzluğu nedeniyle sonuç doğurmaz. Diğer bir anlatımla geçerli bir sebebe dayanmayan tescil veya terkin işlemi taşınmaz üzerindeki ayni hakkın durumunu etkilemez ve böyle bir durumda gerçek hak sahipliğinde herhangi bir değişiklik meydana gelmez. Ancak, tapu sicilindeki bir kaydın gerçek hak durumunu yansıtmayıp, sadece şekli bir değer taşıması hâlinde, tapu sicilinin kendisinden beklenen fonksiyonu yerine getirmesi imkânı ortadan kalkar. Bir ayni hak yolsuz olarak tescil edilmiş veya bir tescil yolsuz olarak terkin olunmuş ya da değiştirilmiş ise bu yüzden ayni hakkı zedelenen kimse tapu sicilinin düzeltilmesini dava edebilir (TMK m. 1025/1). (YHGK-K.2020/477). Bir ayni hak yolsuz olarak tescil edilmiş ise, bunu bilen veya bilmesi gereken üçüncü kişi bu tescile dayanamaz (TMK md. 1024). 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’na göre, yolsuz tescili “bilen veya bilmesi gereken üçüncü kişi” başkaca bir delile gerek duyulmadan kötüniyetli addedilir. Üçüncü kişinin yolsuz tescili “bilen veya bilmesi gereken kişi” olup olmadığı şu olgular dikkate alınarak değerlendirilir: – Tarafların tapu devrinden önce birbirini tanıyıp tanımadıkları, – Akrabalık ilişkileri, – Ticari ve ekonomik ilişkiler, – Tarafların yaşadığı yer ve bu nedenle oluşan sosyal ilişkiler – Tapu devir bedeli ve tarihi. Hukuki Ehliyetsizlik Nedeniyle Tapu İptal ve Tescil Davası Tapuda taşınmazın devri işlemini yapan herkesin devir anında temyiz kudretine ve fiil ehliyetine sahip olması gerekir (TMK md.9). 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’na göre temyiz kudreti; bireyin davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırt edebilme gücüdür. Örneğin; kişinin 18 yaşından küçük olması, devir sırasında sarhoş olması, akıl zayıflığı olması, yaşlılık veya bunlara benzer sebeplerden herhangi biriyle akla uygun hareket etme yeteneğini kaybetmiş kişi fiil ehliyetine sahip değildir. Fiil ehliyetine sahip olmayan kişinin yaptığı gayrimenkul satış işlemleri ve tapuda gayrimenkul devirleri hukuka aykırı olup tapu iptal ve tescil davasına konu olmaktadır. 4721 sayılı - [Elbirliği Mülkiyetinde Paydaştan Ecrimisil Talep Edilebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/elbirligi-mulkiyetinde-paydastan-ecrimisil/): Elbirliği Mülkiyetinde Paydaştan Ecrimisil Talep Edilebilir mi? Elbirliği Mülkiyetinde Paydaştan Ecrimisil Talebi: Alanında uzman Kayseri gayrimenkul avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, elbirliği mülkiyetine ilişkin davalar ile ecrimisil davalarında müvekkillerimize avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir. Ecrimisil; bir eşyanın, sahibinin rızası bulunmaksızın, onun üzerinde tasarrufta bulunma yetkisine sahip olmayan kötüniyetli 3. kişi tarafından kullanılmasından dolayı oluşan zarara karşılık verilen tazminat olarak nitelenen özel giderim biçimidir. Ecrimisil davası da; malı haksız ve kötü niyetli olarak kullanan ve geri verme yükümlülüğünü de yerine getirmeyen kişilerden haksız işgal tazminatının alınmasını amaçlayan bir dava türüdür. Elbirliği mülkiyetinde de paydaşlardan biri öteki paydaşların olurlarını almadan veya miras şirketine temsilci atanmadan tek başına ortak taşınmazdan yararlanmasına engel olan ortaklar aleyhine ecrimisil davası açabilir. Ancak, o paydaşın, payına karşılık çekişmesiz olarak kullandığı bir kısım yer varsa açacağı ecrimisil davasının dinlenme olanağı yoktur. Yerleşmiş Yargıtay içtihatlarına ve aynı doğrultudaki bilimsel görüşlere göre payından az yer kullandığını ileri süren paydaşın sorununu, kesin sonuç getiren taksim veya ortaklığın satış yoluyla giderilmesi davası açmak suretiyle çözümlemesi gerekmektedir. Ecrimisil sanılanın aksine kira alacağı değildir. Kirada, kiracı ile kiraya verenin hukuka uygun olarak karşılıklı irade açıklamaları söz konusu iken; ecrimisilde hukuka uygun bir irade açıklaması yoktur. Kötüniyetli olan 3. kişinin, başkasına ait olduğunu bildiği bir gayrimenkulü, malikin veya zilyedin rızası olmadan sanki kendi malıymış gibi kullanması durumu söz konusudur. Ecrimisil davası ile ilgili daha fazla bilgi almak için 15 yılı aşkın deneyime sahip avukat kadromuz tarafından hazırlanan makalemizi inceleyebilir; dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Elbirliği Mülkiyetinde Paydaştan Ecrimisil İstenilip İstenilmeyeceğine İlişkin Emsal Yargıtay Kararları Elbirliği mülkiyetinde de paydaşlardan biri öteki paydaşların olurlarını almadan veya miras şirketine temsilci atanmadan tek başına ortak taşınmazdan yararlanmasına engel olan ortaklar aleyhine ecrimisil davası açabilir. Ancak, o paydaşın, payına karşılık çekişmesiz olarak kullandığı bir kısım yer varsa açacağı ecrimisil davasının dinlenme olanağı yoktur. Yerleşmiş Yargıtay içtihatlarına ve aynı doğrultudaki bilimsel görüşlere göre payından az yer kullandığını ileri süren paydaşın sorununu, kesin sonuç getiren taksim veya ortaklığın satış yoluyla giderilmesi davası açmak suretiyle çözümlemesi gerekmektedir. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi Esas No: 2015/12811 Karar No: 2017/7133 Karar tarihi: 06.12.2017 Mahkemesi: … Asliye Hukuk Mahkemesi Dava Türü: Ecrimisil Taraflar arasında görülen ecrimisil davası sonunda, yerel mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalılar vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi …’nün raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü; Karar Dava, paydaşlar arası ecrimisil isteğine ilişkindir. Davacı, mirasbırakan … … ’un paydaşı olduğu … ada … parsel sayılı taşınmazda bulunan evlerin ve dükkanların davalılar tarafından kullanıldığını, payına isabet eden bedelin ödenmediğini ileri sürerek 300TL ecrimisile karar verilmesini istemiş, 16.04.2014 tarihli beyan dilekçesinde talebinin taşınmazda bulunan A ile işaretli, 72 kapı nolu, 3 katlı binadaki 4 daire ve 3 dükkana ilişkin olduğunu ve 13.10.2014 tarihli beyan dilekçesinde ise ecrimisil talebinin 01.10.2008-01.10.2013 tarihleri arasındaki döneme ilişkin olduğunu belirtmiştir. Davalılar, davalının dava tarihine kadar herhangi bir talepte bulunmadığını, taşınmazda davacının kullanabileceği alan olduğunu, davalılardan … … ‘ın 2 yıldan fazla bir süredir dava konusu yerde oturmadıklarını belirterek davanın reddini savunmuşlardır. Mahkemece, davanın kabulü ile 01.10.2008 ile dava tarihi olan 13.08.2013 tarihleri arasında hesap edilen 45.814,97TL haksız işgal tazminatının, 300,00 TL’lik bölümünden 100,00 TL’sinin davalı …, 100,00TL’sinin davalı … ve 100,00TL’sinin davalı …’tan dava tarihi olan 13.08.2013 tarihinden, 45.514,97TL’lik bölümünden 15.171,65 TL’nin davalı …, 15.171,65TL’nin …, 15.171,65 TL’nin …’tan ıslah tarihi olan 19.03.2015 tarihinden işleyecek yasal faizi ile birlikte tahsiline karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden, dava konusu … ada … parsel sayılı 1023m2 miktarlı tarla nitelik taşınmazın 230/1023 payının mirasbırakan … … adına kayıtlı olduğu, mirasbırakanın 04.01.2004 tarihinde ölümü ile geriye eşi …, kızı …, oğulları … … ile dava dışı dört çocuğunun daha kaldığı, taşınmazda mirasbırakan dışında dava dışı kişilerin de pay sahibi olduğu, alınan 17.11.2014 tarihli fen bilirkişi raporunda çekişme konusu taşınmaz üzerinde A,B,C ile işaretli üç adet bina, bir depo, beş adet dükkan bulunduğu kayden sabit olup, davacının talebini A ile işaretli 3 katlı binadaki 4 daire ve 3 dükkana ilişkin olduğunu beyan ettiği, mahkemece sadece bu bina yönünden inceleme yapıldığı, taşınmazın tamamı yönünden bir araştırma yapılmadığı açıktır. Bilindiği üzere; paylı mülkiyette taşınmazdan yararlanamayan paydaş, engel olan öteki paydaş veya paydaşlardan her zaman payına vaki elatmanın önlenilmesini ve ecrimisil isteyebilir. Elbirliği mülkiyetinde de paydaşlardan biri öteki paydaşların olurlarını almadan veya miras şirketine temsilci atanmadan tek başına ortak taşınmazdan yararlanmasına engel olan ortaklar aleyhine ecrimisil davası açabilir. Ancak, o paydaşın, payına karşılık çekişmesiz olarak kullandığı bir kısım yer varsa açacağı ecrimisil davasının dinlenme olanağı yoktur. Yerleşmiş Yargıtay içtihatlarına ve aynı doğrultudaki bilimsel görüşlere göre payından az yer kullandığını ileri süren paydaşın sorununu, kesin sonuç getiren taksim veya ortaklığın satış yoluyla giderilmesi davası açmak suretiyle çözümlemesi gerekmektedir. Kural olarak, men edilmedikçe paydaşlar birbirlerinden ecrimisil isteyemezler. İntifadan men koşulunun gerçekleşmesi de, ecrimisil istenen süreden önce davacı paydaşın davaya konu taşınmazdan ya da gelirinden yararlanmak isteğinin davalı paydaşa bildirilmiş olmasına bağlıdır. Ancak, bu kuralın yerleşik yargısal uygulamalarla ortaya çıkmış bir takım istisnaları vardır. Bunlar; davaya konu taşınmazın kamu malı olması, ecrimisil istenen taşınmazın (bağ, bahçe gibi) doğal ürün veren yada (işyeri, konut gibi) kiraya verilerek hukuksal semere elde edilen yerlerden olması, paylı taşınmazı işgal eden paydaşın bu yerin tamamında hak iddiası ve diğerlerinin paydaşlığını inkar etmesi, paydaşlar arasında yapılan kullanım anlaşması sonucu her paydaşın yararlanacağı ortak taşınmaz veya bölümlerinin belirli bulunması, davacı tarafından diğer paydaşlar aleyhine daha önce bu taşınmaza ilişkin, elatmanın önlenmesi, ortaklığın giderilmesi, ecrimisil ve benzeri davalar açılması veya icra takibi yapılmış olması halleridir. Bundan ayrı, taşınmazın getirdiği ürün itibariyle de, kendiliğinden oluşan ürünler; biçilen ot, toplanan fındık, çay yahut muris tarafından kurulan işletmenin yahut, başlı başına gelir getiren işletmelerin işgali halinde intifadan men koşulunun oluşmasına gerek bulunmamaktadır. Bu nedenle, davaya konu taşınmazlar yönünden sayılan istisnalar dışında intifadan men koşulunun gerçekleşmesi aranacak ve intifadan men koşulunun gerçekleştiği iddiası, her türlü delille kanıtlanabilecektir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 27.02.2002 gün ve 2002/3-131 E, 2002/114 K sayılı ilamı). 25.05.1938 tarih ve 29/10 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı ve Yargıtay’ın aynı yoldaki yerleşmiş içtihatları uyarınca ecrimisil davaları - [Elatmanın Önlenmesi ve Ecrimisil Davası](https://kayseriavukat.org.tr/elatmanin-onlenmesi-ve-ecrimisil-davasi/): Elatmanın Önlenmesi ve Ecrimisil Davası Elatmanın Önlenmesi ve Ecrimisil Davası: Alanında uzman Kayseri gayrimenkul avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz ecrimisil davalarında müvekkillerimize avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir. Ecrimisil; bir eşyanın, sahibinin rızası bulunmaksızın, onun üzerinde tasarrufta bulunma yetkisine sahip olmayan kötüniyetli 3. kişi tarafından kullanılmasından dolayı oluşan zarara karşılık verilen tazminat olarak nitelenen özel giderim biçimidir. Ecrimisil davası da; malı haksız ve kötü niyetli olarak kullanan ve geri verme yükümlülüğünü de yerine getirmeyen kişilerden haksız işgal tazminatının alınmasını amaçlayan bir dava türüdür. Ecrimisil sanılanın aksine kira alacağı değildir. Kirada, kiracı ile kiraya verenin hukuka uygun olarak karşılıklı irade açıklamaları söz konusu iken; ecrimisilde hukuka uygun bir irade açıklaması yoktur. Kötüniyetli olan 3. kişinin, başkasına ait olduğunu bildiği bir gayrimenkulü, malikin veya zilyedin rızası olmadan sanki kendi malıymış gibi kullanması durumu söz konusudur. Ecrimisil davası ile ilgili daha fazla bilgi almak için 15 yılı aşkın deneyime sahip avukat kadromuz tarafından hazırlanan makalemizi inceleyebilir; dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Elatmanın Önlenmesi ve Ecrimisil Davası ile ilgili Emsal Yargıtay Kararları Yargıtayın yerleşmiş içtihatları uyarınca ecrimisil davaları beş yıllık zamanaşımına tabi olup, bu beş yıllık süre dava tarihinden geriye doğru işlemeye başlar. ecrimisil davalarında ancak dava tarihine kadar gerçekleşmiş zararın istenebileceği, dava tarihinden sonra gerçekleşmesi muhtemel zararın sonradan açılacak davanın konusunu oluşturacağı, dava tarihinden sonraki kısım için ıslahla dahi ecrimisil istenemeyeceği gözetilmeksizin dava tarihinden sonraki döneme ait ecrimisile hükmedilmesi isabetsizdir. Yargıtay 8. Hukuk Dairesi Esas No: 2018/2888 Karar No: 2019/642 Karar tarihi: 21.01.2019 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Dava Türü: Elatmanın Önlenmesi, Eski Hale İade ve Ecrimisil Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonunda Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiş olup hükmün davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Dairece dosya incelendi, gereği düşünüldü. Karar Davacı vekili, davalı şirketin halen … mevkiinde bulunan maden sahasında demir madeni işlettiğini, davacı vekil edeninin ise aynı madenin yakınındaki … Köyü, … ada, 2, 3 ve 14 nolu tarla vasıflı parsellerin sahibi olduğunu, davalının demir madeni sahasının işletilmesi esnasında çıkan hafriyatı herhangi bir depolama sahası belirleme gereği duymadığından çevredeki arazilere ve bu arada müvekkilin sahibi bulunduğu taşınmazlara döktüğünü, davalının haksız müdahalesi nedeniyle davacı müvekkilinin taşınmazlarından gereği gibi faydalanamadığını ve kendisine davalı tarafından ecri misil ödenmediğini, bu nedenlerle davalı şirketin davacı müvekkile ait … Köyü, … ada, 2,3 ve 14 parsel sayılı taşınmazlara haksız ve hukuka aykırı müdahalesinin önlenmesine ve eski halin iadesine, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 200,00 TL. ecri misil bedelinin davalıdan alınarak davacıya ödenmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili; davanın reddini savunmuştur. Davacı vekili 02/04/2015 tarihli ıslah dilekçesinde, el atmanın önlenmesi ve eski hale iade taleplerinden feragat ettiklerini beyan etmiştir. Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş olup; hüküm, davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Davanın açıldığı tarihteki istemler el atmanın önlenmesi, eski hale iade ve ecrimisil isteğine ilişkindir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 297. maddesinde; mahkeme kararında taraflara yükletilen görev ve verilen hakların şüphe ve tereddüt gerektirmeyecek biçimde açık olarak yazılması öngörülmüştür. Hüküm fıkrası, kararın esası olup, açık ve infazı mümkün olmalıdır. Davanın açıldığı tarihteki duruma göre hüküm fıkrasında, asıl talep ile daha sonra feragat edilen talepler hakkında, şüphe ve tereddüt gerektirmeyecek biçimde, açık olarak karar verilmelidir. O halde, mahkemece yapılacak iş; yukarıda bahsedilen ilkeler ışığında, HMK 297. madde uyarınca, davacının feragat ettiği talepleri hakkında ayrı ayrı bir karar verilmesi olmalıdır. Bundan ayrı olarak; eldeki dosyada dava, 26/10/2010 tarihinde açılmıştır. Ancak, 22/05/2013 tarihli bilirkişi raporunda 2008-2012 yılları arasında istenebilecek toplam ecrimisil miktarı 6.886,275 TL olarak belirlenmiş ve hüküm fıkrasında da bu yıllara kapsayacak şekilde ecrimisile hükmedilmiştir. Bilindiği üzere, ecrimisil, diğer bir deyişle haksız işgal tazminatı, zilyet olmayan malikin, malik olmayan kötüniyetli zilyetten isteyebileceği bir tazminat olup, 08.03.1950 tarih 22/4 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında; fuzuli işgalin tarafların karşılıklı birbirine uygun iradeleri ile kurduğu kira sözleşmesine benzetilemeyeceği, niteliği itibarı ile haksız bir eylem sayılması gerektiği, haksız işgal nedeniyle oluşan zararın tazmin edilmesi gerekeceği vurgulanmıştır. Ecrimisil, haksız işgal nedeniyle tazminat olarak nitelendirilen özel bir zarar giderim biçimi olması nedeniyle, en azı kira geliri karşılığı zarardır. Bu nedenle, haksız işgalden doğan normal kullanma sonucu eskime şeklinde oluşan ve kullanmadan kaynaklanan olumlu zarar ile malik ya da zilyedin yoksun kaldığı fayda (olumsuz zarar) ecrimisilin kapsamını belirler. Haksız işgal, haksız eylem niteliğindedir. (YHGK’nun 25.02.2004 gün ve 2004/1-120-96 sayılı kararı) 25.05.1938 tarih ve 29/10 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı ile Yargıtayın aynı yoldaki yerleşmiş içtihatları uyarınca ecrimisil davaları beş yıllık zamanaşımına tabi olup, bu beş yıllık süre dava tarihinden geriye doğru işlemeye başlar. Açıklanan bu hususlar ışığında; haksız işgal tazminatı niteliğindeki ecrimisil davalarında ancak dava tarihine kadar gerçekleşmiş zararın istenebileceği, dava tarihinden sonra gerçekleşmesi muhtemel zararın sonradan açılacak davanın konusunu oluşturacağı, dava tarihinden sonraki kısım için ıslahla dahi ecrimisil istenemeyeceği gözetilmeksizin dava tarihinden sonraki döneme ait ecrimisile hükmedilmesi isabetsiz olup, yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir. Sonuç Yukarıda açıklanan nedenlerle davalı vekilinin temyiz itirazları bu bakımdan yerinde olduğundan kabulü ile hükmün 6100 sayılı HMK’nin Geçici 3. maddesi yollamasıyla 1086 sayılı HUMK’un 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, taraflarca HUMK’un 440/I maddesi gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine, peşin harcın istek halinde temyiz edene iadesine, 21.01.2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi. Paydaşlar Arasında Elatmanın Önlenmesi ve Ecrimisil Davası Paydaşlar Arasında Elatmanın Önlenmesi ve Ecrimisil Davası: Paylı mülkiyette taşınmazdan yararlanamayan paydaş, engel olan öteki paydaş veya paydaşlardan ecrimisil isteyebilir. Fakat kural olarak, men edilmedikçe paydaşlar birbirlerinden ecrimisil isteyemezler. İntifadan men koşulunun gerçekleşmesi de, ecrimisil istenen süreden önce davacı paydaşın davaya konu taşınmazdan ya da gelirinden yararlanmak isteğinin davalı paydaşa bildirilmiş olmasına bağlıdır. Davaya konu taşınmaz yönünden istisnalar dışında intifadan men koşulunun gerçekleşmesi aranacak ve intifadan men koşulunun gerçekleştiği iddiası, her türlü delille kanıtlanabilecektir. Yargıtay 8. Hukuk Dairesi Esas No: 2018/7170 Karar No: 2020/7694 Karar Tarihi: 30.11.2020 Özet: Dava, paydaşlar arasındaki elatmanın önlenmesi, ecrimisil ve kal isteğine ilişkindir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş ise de yapılan araştırma ve incelemenin hüküm kurmaya yeterli olmadığı, keşifte dinlenen davacı tanığının taşınmazı davalıların kullandığını beyan - [Taleple Bağlılık İlkesi Nedir?](https://kayseriavukat.org.tr/taleple-baglilik-ilkesi/): Taleple Bağlılık İlkesi Nedir? Hukuk davalarında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir avukattan hukuki yardım almaları faydalı olacaktır.  Hukuk davası ve uyuşmazlıklarında taleplerin etkili bir biçimde ileri sürülmesi ve hak kaybına uğramamak için aile hukuku alanında deneyimli bir avukattan hukuki destek alınması faydalı olacaktır.  Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, 15 yılı aşkın deneyimi ve boşanma avukatı kadrosu ile müvekkillerimize avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Kayseri avukat arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan boşanma süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile boşanma davası ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Taleple bağlılık ilkesi uyarınca, dava konusunu (müddeabihi) davacı belirler. Mahkeme ancak davacı tarafından belirlenen konuda karar verebilir. Davacının talep etmediği bir şey hakkında karar verilemez. Mahkemece talepten daha azına karar verilebilir ise de dava sonucunda kurulacak hükmün sınırını, tarafların karara bağlanmasını istediği talep sonucu belirler. Taleple Bağlılık İlkesi ile ilgili Örnek Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararı Davacı her dönem için tahakkuk etmiş olan ecrimisil alacağının dönem sonlarından itibaren kademeli yasal faiziyle birlikte tahsilini talep edebilir. Ancak mahkemece bu şekilde kademeli faize karar verilebilmesi için bu hususta davacının talepte bulunması gerektiği açıktır. Gerek dava dilekçesinde gerekse ıslah dilekçesinde yalnızca yasal faiz talep edilmesine rağmen, mahkemece hüküm altına alınan ecrimisilin kademeli yasal faizi ile tahsiline karar verilmiş olması 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 26. maddesinde belirtilen taleple bağlılık ilkesine aykırıdır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1053 Karar No: 2019/1236 Karar Tarihi: 28.11.2019 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki ecrimisil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; … 1. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 14.03.2012 tarihli ve 2007/277 E., 2012/114 K. sayılı karar taraf vekillerinin temyizi üzerine, Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 06.11.2012 tarihli ve 2012/18110 E., 2012/22800 K. sayılı kararı ile; “…Davacı vekili dilekçesinde, müşterek malik oldukları taşınmazın davalı tarafından kullanıldığını beyan ederek, fazlaya ilişkin haklar saklı kalmak kaydı ile 6000 TL. ecrimisilin yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Mahkemece, davanın ıslah edilmiş şekli ile kısmen kabulüne 7.5.2002 – 7.5.2007 tarihleri arasında tahakkuk etmiş olan 24345,16 TL. ecrimisil bedelinin kademeli olarak yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiş, karar taraflarca temyiz edilmiştir. Davacının tüm, davalının sair temyiz itirazları yerinde değildir. Ancak, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 26.maddesi (HUMK m. 74) gereğince, “Hakim tarafların talep sonuçları ile bağlı olup, ondan fazlasına veya başka bir şeye karar veremez.” Somut olayda, davacı dava dilekçesinde asıl alacağa dava tarihinden itibaren faiz yürütülmesini talep etmiş, ıslah dilekçesinde ise faizin başlangıcı belirtilmeden, alacağın kanuni faizi ile birlikte hükmedilmesini talep etmiştir. Mahkeme ise, kararında alacağın kademeli olarak yasal faizi ile tahsiline hükmetmiş, bu hükmü ile, davacının talebini aşarak yukarıda belirtilen kanun maddesine aykırı davranmıştır. Öyle ise mahkemece, kısmen açılan davada, dava tarihinden itibaren faiz talep edildiği gözetilerek, dava dilekçesinde talep edilen miktara dava tarihinden itibaren, ıslah ile arttırılan miktara ise ıslah tarihinden itibaren faiz yürütülmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı şekilde hüküm tesisi bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, ecrimisil istemine ilişkindir. Davacı vekili, müvekkili ile davalının paylı mülkiyetinde bulunan taşınmaz üzerinde davalının müvekkilinin bilgi ve iradesi dışında müstakil bölümlerden oluşan çok katlı bir bina inşa ettiğini ve üçüncü kişilere kiraladığını, müvekkilinin bu taşınmazda tasarrufta bulunamadığını ve davalı tarafça yapılan bina nedeniyle de geriye kalan alanın da kullanılamayacak hâle geldiğini ileri sürerek, fazlaya ilişkin haklar saklı kalmak kaydı ile 6.000TL ecrimisilin dava tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiş; yargılama sırasında talebini 46.000TL’nin yasal faiziyle birlikte tahsili şeklinde ıslah etmiştir. Davalı vekili, müvekkilinin intifadan men edilmediğini, bu konuda herhangi bir men ve uyarı bulunmadığını, diğer mirasçıların paylarını da satın aldığını ve davacının payına bir tecavüzünün bulunmadığını savunarak, davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Yerel mahkemece, intifadan men koşulunun oluştuğu gerekçesiyle bilirkişi raporuna göre davanın kısmen kabulü ile 07.05.2002 ile 07.05.2007 tarihleri arasında tahakkuk etmiş olan 24.345,16TL ecrimisil bedelinin kademeli olarak yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline ve fazlaya ilişkin istemin reddine karar verilmiştir. Davacı ve davalı vekillerinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde gösterilen nedenlerle bozulmuştur. Yerel mahkemece, önceki gerekçeler yanında davacının davasını açarken fazlaya ilişkin haklarını saklı tutması ve ecrimisil alacağının da yargılamayı gerektirmesi ve bilirkişi raporunda belirlenen değer üzerinden davasını ıslah edip harçlandırması nedeniyle ecrimisil bedelinin kademeli olarak yasal faiziyle birlikte tahsili gerekeceği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, gerek dava gerekse ıslah dilekçesinde kademeli faiz talebi bulunmadığı hâlde, mahkemece 07.05.2002 ve 07.05.2007 tarihleri arası için hüküm altına alınan ecrimisilin kademeli yasal faizi ile tahsiline karar verilmiş olmasının 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda (HMK) 26. maddesinde belirtilen taleple bağlılık ilkesine uygun olup olmadığı, ayrıca ıslah edilen miktar bakımından ıslah tarihinden mi, yoksa dava tarihinden itibaren mi yasal faize hükmedilmesi gerektiği noktasında toplanmaktadır. I) Davalı vekilinin esasa ilişkin temyiz talebinin incelenmesinde; Bilindiği üzere hukuki yarar dava şartı olduğu kadar, temyiz istemi için de aranan bir şarttır. Davalı vekili müvekkili aleyhine ecrimisil hükmedilemeyeceğini belirterek direnme kararını bu yönden de temyiz etmiş ise de, esasa ilişkin temyiz itirazları Özel Dairece reddedilmiş olduğundan, davalı vekilince bu hususa ilişkin temyiz talebinde bulunulmasında hukuki yarar bulunmamaktadır. O hâlde davalı vekilinin esasa ilişkin temyiz isteminin hukuki yarar yokluğundan reddine karar verilmelidir. II) Davalı vekilinin uyuşmazlığa konu hususlar hakkındaki temyiz talebinin incelenmesine gelince; Uyuşmazlığın çözümü için konu ile ilgili yasal düzenleme ve kavramların kısaca açıklanmasında yarar vardır. Bilindiği üzere, medeni usul hukuku alanında yıllar boyunca süren uygulamalar neticesinde doğru ve adil bir yargılama için bazı temel ilkeler kabul edilmiştir. Bir davanın gerek tarafları gerekse mahkeme için bağlayıcı olan ve yargılamaya yön veren bu ilkeler, mahkemelerde sağlıklı bir sonuca ulaşılabilmesini sağlayan en temel unsurlardır. Bu kuralların yargılamanın - [Kadına Özgü Olmayan Ziynet Eşyalarının Durumu](https://kayseriavukat.org.tr/kadina-ozgu-olmayan-ziynet-esyalari/): Kadına Özgü Olmayan Ziynet Eşyaları ve Takıların Durumu Kadına Özgü Olmayan Ziynet Eşyaları ve Takılar: Düğünde takılan takıların kadına özgü ziynet eşyası niteliğinde olmayıp, hangi eşe ait olduğunun ispat edilememesi halinde eşlerin paylı mülkiyetinde olduğunun kabulü gerekir. Aile hukuku dava ve uyuşmazlıklarında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir avukattan hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. Boşanma davası ve aile hukuku uyuşmazlıklarında taleplerin etkili bir biçimde ileri sürülmesi ve hak kaybına uğramamak için aile hukuku alanında deneyimli bir avukattan hukuki destek alınması faydalı olacaktır.  Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, 15 yılı aşkın deneyimi ve boşanma avukatı kadrosu ile müvekkillerimize avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Kayseri boşanma avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan boşanma süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile boşanma davası ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Yargıtay 8. Hukuk Dairesi Esas No: 2020/944 Karar No: 2020/5388 Karar tarihi: 24.09.2020 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Dava Türü: Eşya, Ziynet ve Katılma Alacağı Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonunda Mahkemece, bozma sonrası yapılan yargılama sonucunda davanın kısmen kabulüne kısmen reddine karar verilmiş olup hükmün davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Dairece dosya incelendi, gereği düşünüldü. Karar Davacı … vekili, edinilmiş mallara katılma rejiminin tasfiyesi ile fazlaya ilişkin hakları saklı tutarak davacının elinden zorla alınıp bozdurulan ziynet eşyaları yönünden 26.500,00 TL, davacının evlenmeden önce aldığı ev eşyaları yönünden 6.000,00 TL, davalı adına kayıtlı 5 nolu meskenin satın alınmasında bozdurulan ziynetler ile katkısı olduğundan katılma ve değer artış payı alacağı olarak 25.998,50 TL, 5 nolu meskenden davalının elde ettiği kira geliri yönünden 7.300,00 TL katılma alacağı, yine evlilik birliği içinde davalı adına edinilen 8 nolu mesken yönünden ise 41.258,00 TL katılma alacağının faizleriyle birlikte davalıdan tahsilini talep etmiştir. Harcını yatırmak suretiyle sundukları 29.04.2015 tarihli ıslah dilekçesi ile ev eşyaları, ziynet eşyaları, kira geliri yönünden alacak taleplerini yinelemiş, bilirkişi raporu doğrultusunda 8 nolu mesken yönünden 86.134,00 TL ve 5 nolu mesken yönünden 30.000,00 TL katılma alacağı olarak talep miktarını arttırmıştır. Davalı … vekili, 5 nolu meskenin evlenmeden önce davalı tarafından bedeli ödenerek satın alındığını, bu meskenin kira gelirinden davacının hak talep edemeyeceğini, 8 nolu meskenin 2007 yılında davalı tarafından kredi ile alınan dava dışı bir taşınmazın takas edilmesi ve üzerine davalı tarafından banka kredisi çekilerek satın alındığını, davacının taşınmazların edinilmesine hiçbir katkısının bulunmadığını, ziynet eşyalarının ise davacının uhdesinde bulunduğunu, bu yüzden adet ve niteliklerini ayrıntılı bildirdiğini,2005 yılında davalının yatırım amaçlı 8 bilezik aldığını, davacının bozdurulduğunu iddia ettiği ziynetlerin bu bilezikler olduğunu açıklayarak, davanın reddini savunmuştur. Mahkemece bozmaya uyularak yapılan yargılama sonucunda, mahkeme kararının diğer yönlerden kesinleşmekle, ziynet alacağı talebinin kısmen kabulüyle 1 adet tam altın (600,85), 65 adet çeyrek altın (9844,90), 1 künye 14 ayar (422,72), 2 adet bilezik 15’er gramdan (2544), 12 adet 10’ar gramdan bilezik (10.176) olmak üzere toplam 23.588,47 TL’nin dava tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya ödenmesine, fazlaya ilişkin talebin reddine, davacının 36746 ada 21 parseldeki 5 nolu taşınmaza ilişkin talebi yönünden bilirkişi raporunda 42.500 TL katılma alacağı belirlenmiş ise de ıslah dikkate alınarak 30.000 TL katılma alacağının karar tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya ödenmesine, davacının 27922 ada 5 parseldeki 8 nolu taşınmaza yönelik alacak talebinin kabulüne, talep ve ıslah dikkate alınarak 86.134 TL alacağın karar tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya ödenmesine karar verilmiştir. Hüküm, davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Maddi olayları ileri sürmek taraflara, hukuki nitelendirme yapmak ve uygulanacak kanun maddelerini belirlemek hakime aittir (6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu mad.33). İddianın ileri sürülüş şekline göre dava, eşya, ziynet, değer artış payı ve artık değere katılma alacağı isteğine ilişkindir. 1. Toplanan deliller ve tüm dosya kapsamından; dosya muhtevasına, dava evrakı ile yargılama tutanakları münderecatına ve uyulan bozma ilâmında açıklandığı üzere işlem yapılıp sonucu dairesinde hüküm tesis edildiğine göre, davalı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde görülmemiştir. 2. Davalı vekilinin ziynet eşyalarına yönelik temyiz itirazlarının incelenmesinde; Tüm dosya kapsamı birlikte incelendiğinde, davacının düğünde takılan ziynet eşyalarının davalının zorlaması ve baskısıyla iade edilmek üzere davalıya verildiğini iddia etmiş, davalı ise davacıdan ziynet eşyalarını almadığını savunmuş, 04.06.2015 tarihli ilk kararda ziynet eşyaları yönünden bir karar verilmemiş, 11.12.2017 tarihli Dairemizin ilamında da ziynet eşyaları yönünden olumlu ya da olumsuz bir hüküm kurulmadığı gerekçesiyle bozma yapılmış, bozmaya uyularak yapılan yargılama sonucunda ziynet eşyalarının davacıya ait olduğu, evlilik birliği içinde edinilen mallar için kullanılmadığı gerekçesiyle ziynet eşyalarına yönelik talebin yazılı şekilde kabulüne karar verilmiştir. Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri hakkını dayandırdığı olguların varlığını kanıtlamakla yükümlüdür (4721 sayılı Türk Medeni Kanunu md.6). İleri sürdüğü bir olaydan kendi yararına haklar çıkarmak isteyen kimsenin, iddia ettiği olayı kanıtlaması gerekir (HMK mad.190). İspat yükü, hayatın olağan akışına aykırı durumu iddia eden ya da savunmada bulunan kimseye düşer. Buna göre, öncelikle, ziynet eşyalarının varlığının, sonrasında da ziynet eşyalarının davalıya verildiği iddiasının ispatı davacı kadına, bu ziynet eşyalarının davalı kocaya iade edilmemek üzere verildiğinin, davacı kadının isteği ve onayı ile bozdurulup müşterek ihtiyaçlar için harcandığı hususunun ispatı ise davalı kocaya aittir. Yapılan yargılama ve toplanan delillerden, tanık beyanları ve düğün görüntülerine göre ziynet eşyalarının varlığı sabit olup, öncelikle mahkemece ziynet eşyalarının davalı kocaya verilip verilmediğine yönelik yeterli araştırma ve inceleme yapılmamış, gerekçede de bu hususta bir değerlendirmede bulunulmamıştır. O halde, Mahkemece yapılacak iş, tarafların bu husustaki tüm delilleri toplanarak, yeniden taraf tanıklarından ziynet eşyalarının davalı kocaya verilip verilmediğinin, dava konusu ziynet eşyalarının akıbetinin etraflıca sorulup maddi olaylara dayalı olarak açıklattırılması, tanık beyanlarının çelişmesi halinde gerektiğinde yüzleştirme yapılmak suretiyle çelişkinin giderilmeye çalışılması, tüm deliller birlikte değerlendirilerek ziynet eşyalarının davalı kocaya verildiğinin ispat edilememesi halinde davanın reddine karar verilmesi olmalıdır. Diğer yandan, ziynet eşyalarının davalı kocaya verildiğinin ispat edilmesi halinde ise; Kadına özgü ziynet eşyaları, eşler arasında aksine bir anlaşma veya bu konuda yerel bir adet bulunmadıkça evlilik sırasında kim tarafından hangi eşe takılmış olursa olsun kadın eşe bağışlanmış sayılır ve artık onun kişisel malı niteliğindedir (TMK mad. 1, 6, - [Kusurlu Eşten Tazminat İstenebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/kusurlu-esten-tazminat-istenebilir-mi/): Kişilik Hakları Saldırıya Uğrayan Taraf, Boşanma Davasında Kusurlu Eşten Tazminat Talep Edebilir mi Boşanma Davasında Kusurlu Eşten Tazminat İstenmesi: 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 174/2. maddesinde, boşanmaya sebebiyet vermiş olan olaylar yüzünden kişilik hakları saldırıya uğrayan tarafın, kusurlu olandan manevi tazminat isteyebileceği öngörülmüştür. Aile hukuku dava ve uyuşmazlıklarında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir avukattan hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. Boşanma davası ve aile hukuku uyuşmazlıklarında taleplerin etkili bir biçimde ileri sürülmesi ve hak kaybına uğramamak için aile hukuku alanında deneyimli bir avukattan hukuki destek alınması faydalı olacaktır.  Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, 15 yılı aşkın deneyimi ve boşanma avukatı kadrosu ile müvekkillerimize avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Kayseri boşanma avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan boşanma süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile boşanma davası ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu    Esas No: 2019/126 Karar No: 2019/379 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki boşanma davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Kayseri 1. Aile Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 05.07.2013 tarih ve … sayılı karar taraf vekillerinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 18.04.2014 tarih ve 2013/18785 E. 2014/9301 K. sayılı kararı ile; “… 1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davalı kocanın tüm, davacı kadının ise aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir. 2- Davalı kocanın, mahkeme tarafından da kabul edilen kusurlarının yanında kadın ve ailesini “sizi süründüreceğim” şeklindeki sözlerle tehdit ettiği anlaşılmaktadır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 174/2. maddesi, boşanmaya sebebiyet vermiş olan olaylar yüzünden kişilik hakları saldırıya uğrayan tarafın, kusurlu olandan manevi tazminat isteyebileceğini öngörmüştür. Toplanan delillerden, evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına sebep olan olaylarda tazminat isteyen davacı kadının ağır ya da eşit kusurlu olmadığı, bu olayların kişilik haklarına saldırı teşkil ettiği anlaşılmaktadır. O halde mahkemece, tarafların sosyal ve ekonomik durumları, tazminata esas olan fiilin ağırlığı ile hakkaniyet kuralları (TMK. md.4, TBK. md. 50, 51, 52, 58) dikkate alınarak davacı kadın yararına uygun miktarda manevi tazminata hükmedilmesi gerekir. Bu yönün dikkate alınmaması doğru görülmemiştir.” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek temyiz dilekçesinin süresinde verildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava evlilik birliğinin sarsılması hukuksal nedenine dayalı (TMK m. 166/1) boşanma istemine ilişkindir. Davacı (kadın) vekili; davalının bitmek bilmeyen harcamalar yaptığını, sürekli borçlandığını, bu borçları müvekkilinin ödemek zorunda kaldığını, müvekkiline karşı hakaret ve tehdit içeren sözler kullandığını ileri sürerek boşanma kararı ile birlikte müşterek çocukların velayetinin müvekkiline verilmesini, 75.000,00TL maddi tazminat ile 75.000,00TL manevi tazminata, çocuklar için 500,00 er TL iştirak nafakasına hükmedilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı (erkek) vekili; iddiaların doğru olmadığını, müvekkilinin hiçbir zaman icra takibi ya da haciz işlemine muhatap olmadığını, davacının aile reisi olmak ve evlilik birliğini bağımsız yönetmek istemesi sebebiyle dava açtığını belirterek davanın reddini savunmuş ve müvekkili lehine 750,00TL tedbir nafakasına hükmedilmesini talep etmiştir. Mahkemece, davalı erkeğin birlik görevlerini gereği gibi yerine getirmediği, nereye harcadığı belli olmayacak şekilde harcamalar yaptığı, iki taraf ve ailelerinin davranışları sonunda eşlerin bir araya gelmelerinin artık imkânsız hâle geldiği, boşanmaya sebebiyet veren olaylarda davalının ağır kusurlu olduğu gerekçesiyle tarafların boşanmalarına, ortak çocukların velayetinin anneye verilmesine, davacı yararına 10.000,00TL maddi tazminata karar verilmiş, davalının boşanmaya sebebiyet veren kusurlu davranışlarının kişilik haklarına saldırı niteliği taşımadığı belirtilerek davacının manevi tazminat talebi reddedilmiştir. Taraf vekillerinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık kısmında açıklanan gerekçelerle manevi tazminat talebi yönünden bozulmuştur. Mahkemece, davacı kadına ve ailesine yönelik “sizi süründüreceğim” sözünün 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 174/2. maddesi kapsamında değerlendirilemeyeceği, boşanma aşamasındaki her eşin her defasında rahatlıkla sarf ettiği veya sarf edebileceği bu sözün davacının kişilik haklarına saldırı niteliğinde olmayacağı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davacı vekili ve davalı tarafından temyiz edilmiştir. Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, davalı erkeğin eşine ve eşinin ailesine yönelik “sizi süründüreceğim” şeklinde sarf ettiği sözlerin Türk Medeni Kanunu’nun 174/2. maddesi kapsamında kişilik haklarına saldırı niteliği taşıyıp taşımadığı, burada varılacak sonuca göre davacı (kadın) yararına manevi tazminata hükmedilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. I) Davalı …’ın temyiz itirazlarının incelenmesinde; Bilindiği üzere, hukuki yarar dava şartı olduğu kadar, temyiz istemi için de aranan bir şarttır. Bu nedenle temyiz talebinde bulunan tarafın temyizinde hukuki yararı bulunmalıdır. Mahkemece verilen 05.07.2013 tarihli ve 2013/261 E., 2013/617 K. sayılı ilk karar, davalı vekilince “hükmün tamamına” yönelik olarak, davacı vekili tarafından ise “kusur belirlemesi ve reddedilen manevi tazminat talebi” yönünden temyiz edilmiş, Özel Dairece davalının tüm temyiz itirazları reddedilmiş, sadece davacı (kadın) yararına manevi tazminata hükmedilmesi gerektiğinden bahisle bozma kararı verilmiştir. Bu karara karşı davalı vekilince karar düzeltme isteminde bulunulması üzerine ise Özel Dairenin 09.07.2014 tarih ve 2014/15014 E., 2014/15877 K. sayılı kararı ile karar düzeltme itirazlarının reddine karar verildiği anlaşılmakla, davalı yönünden hüküm kesinleşmiş, uyuşmazlık konusu olmaktan çıkmıştır. Diğer yandan, Özel Dairenin bozma kararı davacı yararına olmakla birlikte, mahkemenin manevi tazminat talebinin reddine dair verdiği direnme kararı davalı lehinedir. Bu sebeplerle davalının lehine olan direnme kararını temyizde hukuki yararı bulunmamaktadır. O hâlde davalının direnme hükmüne yönelik temyiz isteminin hukuki yarar yokluğundan reddine karar verilmelidir. II) Davacı vekilinin temyizi yönünden yapılan değerlendirmede; 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun “Evlilik birliğinin sarsılması” başlıklı 166/I-II. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “Evlilik birliği, ortak hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenmeyecek derecede temelinden sarsılmış olursa, eşlerden her biri boşanma davası açabilir. Yukarıdaki fıkrada belirtilen hallerde, davacının kusuru daha ağır ise, davalının açılan davaya itiraz hakkı vardır. Bununla beraber bu itiraz, hakkın kötüye kullanılması niteliğinde ise ve evlilik birliğinin devamında davalı ve çocuklar bakımından korunmaya değer bir yarar kalmamışsa boşanmaya karar verilebilir.” Anılan maddenin birinci fıkrası gereğince evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedeniyle boşanmaya karar verilebilmesi için başlıca iki şartın gerçekleşmiş olması gerekmektedir. İlki, evlilik birliğinin temelinden sarsılmış olması, diğeri ise ortak hayatın çekilmez hâle gelmiş bulunmasıdır. Genel boşanma sebeplerini düzenleyen ve yukarıya alınan madde hükmü somutlaştırılmamış veya ayrıntıları - [Barışma Girişimi, Boşanmaya Sebebiyet Veren Olaylar Yönünden Af Sayılır mı?](https://kayseriavukat.org.tr/barisma-girisimi-af-sayilir-mi/): Barışma Girişimi, Boşanma Davasında Af Olarak Kabul Edilir mi Barışma Girişiminin Af Sayılması: Eşlerin evlilik birliğini kurtarmak maksadıyla birliğin devamı yönünde iyi niyetli girişim ve barış müzakerelerinin boşanmada af niteliğinde sayılamayacağı kuşkusuzdur. Kadının, önceki boşanma davasının reddine ilişkin kararın kesinleşmesinden sonraki fiili ayrılık süresi içinde barışma önerisinde bulunmuş olması, ortak hayatın yeniden kurulması için bir girişim olup, kocadan karşılık görmediğine ve kabul edilmediğine göre, girişimden öteye ulaşmamıştır. Kadının bu iyiniyetli davranışının diğer tarafı af olarak kabul edilmesi mümkün bulunmamaktadır. Aile hukuku dava ve uyuşmazlıklarında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir avukattan hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. Boşanma davası ve aile hukuku uyuşmazlıklarında taleplerin etkili bir biçimde ileri sürülmesi ve hak kaybına uğramamak için aile hukuku alanında deneyimli bir avukattan hukuki destek alınması faydalı olacaktır.  Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, 15 yılı aşkın deneyimi ve boşanma avukatı kadrosu ile müvekkillerimize avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Kayseri boşanma avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan boşanma süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile boşanma davası ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2020/244 Karar No: 2020/881 Karar Tarihi: 11.11.2020 Mahkemesi: Aile Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki karşılıklı boşanma davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … 3. Aile Mahkemesince verilen asıl davanın kabulüne, karşı davanın reddine ilişkin karar, davalı-karşı davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı-karşı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Davacı-Karşı Davalı İstemi 4. Davacı-karşı davalı vekili 30.09.2011 tarihli dava dilekçesinde; tarafların geçimsizlik nedeniyle fiilen ayrı olduklarını, davacı tarafından … 1. Aile Mahkemesinin … sayılı dosyası ile boşanma davası açıldığını ve davanın reddedildiğini, kararın 15.09.2008 tarihinde kesinleştiğini, kesinleşme tarihinden itibaren aradan üç yıl geçmiş olmasına rağmen ortak hayatın kurulmadığını ve halen ayrı yaşadıklarını ileri sürerek tarafların boşanmalarına karar verilmesini talep etmiştir. Davalı-Karşı Davacı Cevabı 5. Davalı-karşı davacı asil 21.10.2011 tarihli cevap ve karşı dava dilekçesinde; tüm iddiaları inkârla, davacının ruh sağlığının bozuk olduğunu, kıskançlık ve öfke krizleri geçirdiğini, psikolojik ilaçlar kullandığını, sürekli aldatmayla suçlandığını, onur kırıcı, şeref ve haysiyetini incitici söz ve davranışlarıyla kendisine kötü muamelede bulunan davacıdan boşanmak istediğini ileri sürerek öncelikle asıl davanın reddine, karşı davanın kabulü ile boşanmaya, ergin olmayan ortak çocuğun velayetinin kendisine verilmesine, çocuk yararına 1.000,00TL tedbir-iştirak nafakası ile kendi yararına da 150.000,00TL maddi ve 150.000,00TL manevi tazminata hükmedilmesini talep ve dava etmiştir. İlk Derece Mahkemesi Kararı 6. … 3. Aile Mahkemesi’nin 13.11.2012 tarihli ve … sayılı kararı ile; dinlenen tanık ve müşterek çocukların beyanları uyarınca tarafların ayrılmasından sonra davalı- karşı davacı …’nun birkaç kez eşi … ile barışmak istediği ancak …’in kabul etmediği, bu durum karşısında davalı karşı davacı kadının eşi …’in varsa kusurlu davranışlarını affettiği gerekçesiyle kadının davasının reddine, ret ile sonuçlanan boşanma kararının kesinleşmesinden itibaren üç yıllık sürenin geçmesine rağmen tarafların bir araya gelmedikleri gerekçesiyle erkeğin davasının 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 166/son maddesi uyarınca kabulüne karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 7. Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 14.05.2013 tarihli ve 2013/1267 E., 2013/13712 K. sayılı kararı ile; “…Hüküm davalı-karşı davacı (kadın) tarafından her iki boşanma davası yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü: Mahkemece; davalı kadın tarafından açılan “evlilik birliğinin temelinden sarsılması (TMK md.166/1) sebebine dayanan karşı boşanma davası, “tarafların fiilen ayrılmalarından sonra davalının birkaç kez eşiyle barışmak istediği, bu sebeple kocasının kusurlarını affettiği” gerekçesiyle reddedilmiştir. Davacı-karşı davalı koca tarafından daha önce açılan boşanma davası “davalıdan kaynaklanan bir geçimsizliğin ispat edilmediği” gerekçesiyle reddedilmiş ve karar kesinleşmiştir. Yapılan soruşturma ve toplanan delillerden, davacı-karşı davalı kocanın eşine hakaret ettiği, onu haksız olarak başkalarıyla ilişki kurmakla itham ettiği ve evi terk ettiği anlaşılmaktadır. Davalı-karşı davacı kadının, önceki boşanma davasının reddine ilişkin kararın kesinleşmesinden sonraki fiili ayrılık süresi içinde barışma önerisinde bulunmuş olması, ortak hayatın yeniden kurulması için bir girişim olup, kocadan karşılık görmediğine ve kabul edilmediğine göre, girişimden öteye ulaşmamıştır. Kadının bu iyiniyetli davranışının diğer tarafı af olarak kabul edilmesi mümkün bulunmamaktadır. Öyleyse davalı tarafından açılan karşı boşanma davasının da kabulü gerekirken, yetersiz gerekçe ile reddi doğru bulunmamıştır…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. 8. … 3. Aile Mahkemesinin 25.09.2013 tarihli, … sayılı direnme kararı davalı karşı davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 07.03.2018 tarihli ve 2017/2-1929 E., 2018/447 K. sayılı kararı ile usulden bozulmuştur. Direnme Kararı 9. … 3. Aile Mahkemesinin 05.11.2019 tarihli ve … sayılı kararı ile bozma öncesi kararda yer alan gerekçelerle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi 10. Direnme kararı yasal süresi içinde davalı-karşı davacı vekilince temyiz edilmiştir. II. Uyuşmazlık 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davalı-karşı davacı kadının fiili ayrılık sırasında barışma girişiminde bulunmasının af niteliğinde olup olmadığı, burada varılacak sonuca göre davalı-karşı davacı kadının boşanma davasının kabulünün gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. III. Gerekçe 12. Uyuşmazlığın çözümü bakımından ilgili yasal düzenleme ve kavramların açıklanmasında yarar görülmektedir. 13. Bilindiği üzere 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun “Evlilik birliğinin sarsılması” başlıklı 166. maddenin bir ve ikinci fıkralarında yer alan düzenlemeye göre; “Evlilik birliği, ortak hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenmeyecek derecede temelinden sarsılmış olursa, eşlerden her biri boşanma davası açabilir. Yukarıdaki fıkrada belirtilen hâllerde, davacının kusuru daha ağır ise, davalının açılan davaya itiraz hakkı vardır. Bununla beraber bu itiraz, hakkın kötüye kullanılması niteliğinde ise ve evlilik birliğinin devamında davalı ve çocuklar bakımından korunmaya değer bir yarar kalmamışsa boşanmaya karar verilebilir.” 14. Genel boşanma sebeplerini düzenleyen ve yukarıya alınan madde hükmü, somutlaştırılmamış veya ayrıntıları ile belirtilmemiş olması nedeniyle evlilik birliğinin sarsılıp sarsılmadığı noktasında hâkime çok geniş takdir hakkı tanımıştır. 15. Söz konusu hüküm uyarınca evlilik birliği, eşler arasında ortak hayatı çekilmez duruma sokacak derecede temelinden sarsılmış olduğu takdirde, eşlerden her biri kural olarak boşanma davası açabilir ise de, Yargıtay bu hükmü tam kusurlu eşin dava açamayacağı şeklinde yorumlamaktadır. Çünkü tam kusurlu eşin boşanma davası açması tek taraflı irade ile - [Ceza Mahkemesi Kararı, Kusur Değerlendirmesi Açısından Aile Mahkemesi Hakimini Bağlar mı?](https://kayseriavukat.org.tr/ceza-mahkemesi-karari-aile-hakimini-baglar/): Ceza Mahkemesi Kararı, Kusur Değerlendirmesi Açısından Aile Hakimini Bağlar mı Ceza Mahkemesi Kararı, Kusur Değerlendirmesi Açısından Aile Hakimini Bağlar mı: Ceza mahkemesi kararı, kusur değerlendirmesinde önemlidir. Ceza Mahkemesinin boşanma davasına konu olan eylem hakkında maddi olayı tespit eden kararı, hukuk hakimini bağlar. Aile hukuku dava ve uyuşmazlıklarında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir avukattan hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. Boşanma davası ve aile hukuku uyuşmazlıklarında taleplerin etkili bir biçimde ileri sürülmesi ve hak kaybına uğramamak için aile hukuku alanında deneyimli bir avukattan hukuki destek alınması faydalı olacaktır.  Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, 15 yılı aşkın deneyimi ve boşanma avukatı kadrosu ile müvekkillerimize avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Kayseri boşanma avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan boşanma süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile boşanma davası ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi Esas No: 2015/2408 Karar No: 2015/18886 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Dava Türü: Karşılıklı Boşanma İçtihat Metni Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davalı-davacı erkek tarafından her iki dava yönünden temyiz edilerek; temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılması istenilmekle; duruşma için belirlenen 20.10.2015 günü temyiz eden davalı-davacı … ile vekili Av. … geldi. Karşı taraf davacı-davalı … ve vekilleri gelmedi. Gelenin konuşması dinlendikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için duruşmadan sonraya bırakılması uygun görüldü. Bugün dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü: … 6. Sulh Ceza Mahkemesinin … sayılı dosyasında davacı-davalı kadını yaralama ve hakaret suçlarından, davalı-davacı erkek ve annesi hakkında kamu davası açılmış, davalı-davacı erkek ve annesi aleyhine, davacı-davalı kadın ve babası ile kız kardeşi tarafından işlendiği iddia edilen yaralama suçu hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiş ve davalı-davacı erkek tarafından bu karara itiraz edilmiştir. Mahkemece, bu itirazın sonuçlanması beklenmeden yazılı şekilde hüküm kurulmuştur. Temyiz aşamasında sunulan belgelere göre, kovuşturmaya yer olmadığı kararına karşı yapılan itiraz kabul edilip, davacı-davalı kadın ve yakınları hakkında kamu davası açıldığı anlaşılmaktadır. Bu durum kusur değerlendirilmesinde etkili olacağından, mahkemece … Asliye Ceza Mahkemesinin … sayılı dosyasının celbi ile tüm deliller birlikte değerlendirilerek sonucuna göre bir karar verilmek üzere hükmün bozulmasına karar verilmesi gerekmiştir. Sonuç Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma sebebine göre diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, duruşma için takdir olunan 1100.00 TL. vekalet ücretinin … alınıp … verilmesine, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi. Ceza Mahkemesi Kararı, Hangi Şartlarda Aile Hakimini Bağlar Yargıtay 2. Hukuk Dairesi Esas No: 2020/560 Karar No: 2020/1268 Karar Tarihi: 19.02.2020 Mahkemesi: … Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesi Dava Türü: Boşanma Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda bölge adliye mahkemesi hukuk dairesince verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davalı erkek tarafından temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü: Davacı kadın tarafından, öncelikle 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 163. maddesi uyarınca, “Küçük düşürücü suç işleme” hukuki sebebine, olmadığı takdirde Türk Medeni Kanunu’nun 166/1. maddesi çerçevesinde boşanma davası açılmıştır. Mahkemece, davanın kabulü ile unsurları oluştuğundan Türk Medeni Kanunu’nun 163. maddesi uyarınca tarafların boşanmalarına karar verilmiştir. Talep terditli olduğu için öncelikle özel boşanma sebeplerinin bulunup bulunmadığı belirlenmeli, özel sebep varsa bu sebebe dayanılarak, özel boşanma sebeplerinin gerçekleşmemesi halinde ise deliller genel boşanma sebebi (TMK m. 166/1-2) çerçevesinde değerlendirilerek sonucuna göre karar verilmelidir. Ceza Mahkemesinin boşanma davasına konu olan eylem hakkında maddi olayı tespit eden kararı, hukuk hakimini bağlar. Davalı erkek hakkındaki ceza yargılamasında, … 2. Ağır Ceza Mahkemesinin … sayılı, 22/02/2018 tarihli ilamıyla, erkeğin Fetö silahlı terör örgütüne üye olmak suçundan 7 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, tutukluluk halinin devamına karar verildiği anlaşılmaktadır. Ceza mahkumiyetine yönelik hüküm henüz kesinleşmemiştir. Ceza dava dosyasının sonucu beklenerek deliller birlikte değerlendirilerek, öncelikle 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 163. maddesi çerçevesinde değerlendirme yapılması gerekirken, eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmayıp, bozmayı gerektirmiştir. Sonuç Yukarıda 2. bentte gösterilen sebeple … Bölge Adliye Mahkemesinin 2. Hukuk Dairesinin 19.12.2019 tarih, … sayılı davalı erkeğin istinaf talebinin esastan reddine dair kararının KALDIRILMASINA, … Aile Mahkemesinin 19.09.2019 tarih, … sayılı kararın BOZULMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, dosyanın ilk derece mahkemesine, karardan bir örneğinin ilgili bölge adliye mahkemesi hukuk dairesine gönderilmesine oybirliğiyle karar verildi. Mail-bulk Google-plus-g Whatsapp Facebook-f X-twitter Instagram Linkedin Balance-scale Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Kusur Değerlendirmesine ilişkin Ceza Mahkemesi Kararı – Kayseri Boşanma Avukatı Alanında yetkin Kayseri boşanma avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, anlaşmalı boşanma ve çekişmeli boşanma davalarında Kayseri boşanma avukatı ve arabulucu olarak tazminat davası, nafaka davası, velayet davası, mal rejiminin tasfiyesi gibi aile hukuku ile ilgili her türlü konuda avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Kayseri Boşanma Avukatı kadrosu ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, boşanma davası sırasında ve sonrasında müvekkillerimize gerekli hukuki danışmanlık desteği sağlamaktadır. Kayseri boşanma avukatı kadromuz; boşanma davası, anlaşmalı boşanma, çekişmeli boşanma, zina nedeniyle boşanma, terk nedeniyle boşanma, tanıma ve tenfiz davası, nafaka davası, tazminat davası, velayet davası, mal rejimi davası gibi aile hukuku davalarında müvekkillerimizi temsil etmekte, ayrıca hukuki danışmanlık ve arabuluculuk hizmeti de vermektedir. Kayseri boşanma avukatı kadromuz; anlaşmalı boşanma davası, çekişmeli boşanma davası, boşanma sonrası mal paylaşımı, nafaka davası, velayet davası ve velayetin değiştirilmesi, iştirak nafakası, maddi ve manevi tazminat davası gibi aile hukuku alanına giren konularda uzmanlığa ve 15 yılı aşkın tecrübeye sahiptir. Kayseri boşanma avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan boşanma süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile boşanma davası ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Nisan 12, 2025 Ölüm Aylığının Kesilmesi: Kadının Boşandığı Eşi ile Fiilen Birlikte Yaşadığının SGK Tarafından Tespit Edilmesi Nisan 9, 2025 Artık Değere Katılma Alacağı: Eşin Kişisel Malı Niteliğindeki Paranın Taşınmaz Alımında Kullanılması Hizmetlerimiz Mevzuat ve - [Boşanma Davasında Tanık Beyanının Önemi](https://kayseriavukat.org.tr/bosanma-davasinda-tanik/): Boşanma Davasında Tanık Dinletilmesi ve Tanık Beyanının Önemi Boşanma Davasında Tanık Beyanının Önemi: Boşanma davasında sıklıkla başvurulan delillerden biri olan tanık beyanı, takdiri bir delildir, hâkimi bağlamaz ancak hâkim, tanık beyanını serbestçe takdir ederken sadece vicdani kanaati ile karar veremez. Tanık beyanları yönünde ya da aksine hüküm tesis edilmesi durumunda, tanık beyanının neden kabul edildiği ya da edilmediği açıklanmalıdır. Aile hukuku dava ve uyuşmazlıklarında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir avukattan hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. Boşanma davası ve aile hukuku uyuşmazlıklarında taleplerin etkili bir biçimde ileri sürülmesi ve hak kaybına uğramamak için aile hukuku alanında deneyimli bir avukattan hukuki destek alınması faydalı olacaktır.  Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, 15 yılı aşkın deneyimi ve boşanma avukatı kadrosu ile müvekkillerimize avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Kayseri boşanma avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan boşanma süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile boşanma davası ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Boşanma Davasında Tanık Beyanı Hakimi Bağlar mı? Boşanma davasında sıklıkla başvurulan delillerden biri olan tanık beyanı, takdiri bir delildir, hâkimi bağlamaz ancak hâkim, tanık beyanını serbestçe takdir ederken sadece vicdani kanaati ile karar veremez. Tanık beyanları yönünde ya da aksine hüküm tesis edilmesi durumunda, tanık beyanının neden kabul edildiği ya da edilmediği açıklanmalıdır. Davacının ağır kusurlu olduğu durumlarda, az kusurlu davalının boşanmak istememesi tek başına hâkimin davayı reddetmesini gerektirmez, az kusurlu eşin karşı çıkmasının hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olduğu, ayrıca eş ve çocuklar için korunmaya değer bir yararın kalmadığının anlaşılması karşısında hâkim boşanma kararı vermelidir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2487 Karar No: 2020/799 Mahkemesi: Aile Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki boşanma davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … 1. Aile Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar, davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacı vekili 20.08.2014 tarihli dava dilekçesinde; tarafların 13.10.2008 tarihinde evlendiklerini, ortak bir kızlarının bulunduğunu, davalının eşine ve ailesine karşı sürekli saygısızlık yaptığını, hakaret ve küfürler ettiğini, müvekkilini sadakatsizlikle suçladığını, bu yönde huzursuzluklar çıkardığını, gece yarısı yatağa bıçak koyarak “ya benim dediğimi yaparsın ya da beni öldür” dediğini, büyük bir ev ve kendine ait araba gibi müvekkilinin kazancını aşar şekilde maddi taleplerde bulunduğunu, sosyal medya hesabından müvekkilinin erkek arkadaşına ait telefon numarasını istediğini, aile ve arkadaş ortamlarında davalının müvekkiline karşı gerçekleştirdiği onur ve haysiyet kırıcı eylemleri nedeniyle görüşebilecekleri kimsenin kalmadığını söylediği gibi, sürekli bağırıp, çağırarak sinir krizi geçirdiğini, müvekkilinin ve ortak çocuğun hayati tehlike altında bulunduğunu, 01.08.2014 tarihli raporla sabit olduğu üzere davalı tarafından fiziksel şiddete uğradığını ileri sürerek tarafların boşanmalarına, velâyetin babaya verilmesine, müvekkili yararına 1.000,00TL maddi ve 5.000,00TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı, 10.09.2014 tarihli cevap dilekçesinde; tüm iddiaları inkârla, davacının sebepsiz şekilde kendisini boşamak istediğini, iki aydır eve gelmediğini, birlik görevlerini yerine getirmediğini, geçimi için uygun miktarda nafaka talep ettiğini, evlilik birliği içerisinde edinilen mallarda yasal haklarını istediğini, eşini sevdiğini ve boşanmak istemediğini belirtmiş, 28.01.2015 tarihli vekil tarafından sunulan dilekçede ise; tarafların birbirlerini çok severek evlendikleri, davacının sebep göstermeksizin 2014 yılı mayıs ayında boşanmak istediğini söyleyerek eve gelmemeye başladığı, sonrasında müvekkili aleyhinde uydurma bir koruma kararı almak suretiyle müşterek konuttan ayrılmak zorunda bırakıldığı, davalının mecburen Ordu ilinde ailesinin yanında yaşamaya başladığı, bu sürede davacının çocukla ilgilenmediği, maddi ve manevi destek sağlamadığı belirtilerek tüm yaşananlara rağmen taraflar yönünden en doğru kararın alınabilmesi için öncelikli olarak boşanma talebinin reddine, bunun yerine taraflar adına bir yıllık ayrılık kararı verilmesine, bu süreçte müvekkili yararına 600,00TL tedbir-yoksulluk, ortak çocuk yararına ise 400,00TL tedbir-iştirak nafakasına hükmedilmesine, mahkemenin boşanma kararı vermesi hâlinde ise talep edilen nafakalar ile birlikte ortak çocuğun velayetinin anneye verilmesine, müvekkili yararına 30.000,00TL maddi ve 30.000,00TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir. İlk Derece Mahkemesi Kararı 6. … 1. Aile Mahkemesinin 02.04.2015 tarihli ve … sayılı kararı ile; davacının annesinin ev işlerine sürekli karıştığı, kendi sözlerini dinletemeyince davacıyı boşanmaya yönelttiği, kadın eşin erkek eşe sürekli hakaret ettiği ve bu kadar hakaret karşısında erkek eşin sukut durduğu anlatımının inandırıcı olmadığı gibi hayatın olağan akışına aykırı görüldüğü, en son olaydan sonra tarafları barıştırmak için aracı olan davalının annesine davacının annesinin “…kızınıza koca çok, oğluma kadın çok…” demek sureti ile boşanmayı teşvik ettiği, kadın eşin tekme atarak erkek eşe saldırmasının ve geç saatlere kadar sokaklarda dolaşmasının inandırıcı olmadığı, Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin kararlarında “her tanığın beyanlarının esas olduğu bu beyanların yalan olduğu kanıtlanmadığı sürece hükme esas alınacağı” belirtilmekte ise de, iki tarafın da tanıklarının dinlenmesi sonucunda davacı tanıklarının her türlü olayı belli bir anlatım hâlinde davacı yararına boşanma sebebi olacak şekilde anlatımları nedeniyle davacı tanık beyanlarına itibar edilmediği, davacının fiziksel şiddet iddiasına dayanak raporun incelenmesinde ise söz konusu ödem ve yaraların “davacının davalıya fiziksel şiddet uygulamasını engellemek amacıyla, davalı tanıklarının anlatımlarına uygun olarak annesi tarafından arkasından çekildiği anda” oluştuğunun kabulü ile fiziksel şiddet iddiasının ispatlanmadığı, boşanmaya sebep olan olaylarda kadın eşin kusursuz, buna karşılık erkek eşin ise annesinin ve ailesinin talebiyle boşanmak istemesi nedeniyle tam kusurlu olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 7. Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 21.01.2016 tarihli ve 2015/11175 E., 2016/1097 K. sayılı kararı ile; “…Hüküm davacı erkek tarafından temyiz edilmekle, evrak okunup gereği düşünüldü: Yapılan soruşturma ve toplanan delillerden davalı kadının davacı eşine fiziksel şiddet uyguladığı ve hakaret ettiği anlaşılmaktadır. Bu hâlde taraflar arasında ortak hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkân vermeyecek nitelikte bir geçimsizlik mevcut ve sabittir. Olayların akışı karşısında davacı dava açmakta haklıdır. Bu şartlar altında eşleri birlikte yaşamaya zorlamanın artık kanunen mümkün görülmemesine göre, boşanmaya (TMK md. 166/1) karar verilecek yerde, yetersiz gerekçe ile davanın reddi doğru bulunmamıştır…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı 8. … 1. Aile Mahkemesinin 03.05.2016 tarihli ve … sayılı kararı ile - [Boşanma Davasında Kusur](https://kayseriavukat.org.tr/bosanma-davasinda-kusur/): Boşanma Davasında Kusur ve Kusurun İspatına ilişkin Emsal Yargıtay Kararları Boşanma Davasında Kusur: Aile hukuku dava ve uyuşmazlıklarında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir avukattan hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. Boşanma davası ve aile hukuku uyuşmazlıklarında taleplerin etkili bir biçimde ileri sürülmesi ve hak kaybına uğramamak için aile hukuku alanında deneyimli bir avukattan hukuki destek alınması faydalı olacaktır.  Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, 15 yılı aşkın deneyimi ve boşanma avukatı kadrosu ile müvekkillerimize avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Kayseri boşanma avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan boşanma süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile boşanma davası ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Erkeğin fiziksel şiddetine karşı kadının eşini eve almaması tepkisel davranıştır, kusur olarak kabul edilemez. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi Esas No: 2020/1670 Karar No: 2020/2633 Karar Tarihi: 03.06.2020 Mahkemesi: … Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesi Dava Türü: Karşılıklı Boşanma Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda bölge adliye mahkemesi hukuk dairesince verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davalı-davacı kadın tarafından erkeğin davasının kabulü, kusur belirlemesi, reddedilen tazminat talepleri ile nafakaların miktarları yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü: 1- Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davalı-davacı kadının aşağıdaki bentler kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir. 2- İlk derece mahkemesi tarafından; evlilik birliği devam ederken davacı davalı erkeğin ailesinin evliliğe müdahale ettiği, kadının ailesi ile görüşmesini istemediği, fiziksel şiddet uyguladığı, tehdit ettiği, davalı-davacı kadının ise, erkeğin ailesi ile görüşmesini istemediği, evliliğin sona ermesine sebebiyet veren olaylarda davacı-davalı erkeğin ağır kusurlu olduğu kabul edilerek, karşılıklı boşanma davalarının kabulüyle tarafların boşanmalarına, erkeğin tazminat isteklerinin reddine, ortak çocuğun velayetinin anneye bırakılmasına, ortak çocuk yararına tedbir ve iştirak nafakasına, davalı-davacı kadın yararına tazminatlara karar vermiştir. Taraflarca istinaf kanun yoluna başvurulması üzerine, görevli … Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesince 15/01/2020 tarih … sayılı kararla; davacı-davalı erkeğin son olayda ortak evin kapısını tekmelediği, kadının ailesini istemediği, porno sitelere girdiği, davalı-davacı kadının ise eşinin ailesiyle görüşmelerini istemediği, birlik görevlerini yerine getirmediği, son olayda eşini ortak eve almadığı anlaşıldığından boşanmaya sebep olan bu olaylarda tarafların eşit kusurlu olduğu belirtilerek davalı-davacı kadının tüm istinaf taleplerinin reddi ile davacı-davalı erkeğin kusur belirlemesi, tazminatlar yönünden istinaf başvuru talebinin kabulüne karar verilmiştir. Her ne kadar bölge adliye mahkemesince tarafların evlilik birliğinin temelinden sarsılmasında tarafların eşit kusurlu olduğu kabul edilmişse de; davalı-davacı kadına bölge adliye mahkemesince yüklenilen “Son olayda eşini ortak eve almaması” eşinin kapıyı tekmelemesi nedeniyle tepkisel bir davranıştır, bu nedenle kadına kusur olarak yüklenilemez. İlk derece mahkemesi ile bölge adliye mahkemesince belirlenen ve gerçekleşen diğer kusurlu davranışlara göre de davacı-davalı erkeğin ağır kusurlu olduğunun kabulü gerekirken yazılı şekilde tarafların eşit kusurlu olduğunun kabulü doğru bulunmamıştır. 3- Yukarıda 2. bentte açıklandığı üzere; evlilik birliğinin sarsılmasına sebep olan olaylarda erkek ağır kusurlu olup, erkeğe yüklenen bu kusurlu davranışlar aynı zamanda kadının kişilik haklarına saldırı teşkil etmektedir. Kadın boşanma sonucu eşin maddi desteğinden yoksun kalacaktır. O halde, tarafların sosyal ve ekonomik durumları, tazminata esas olan fiilin ağırlığı ile hakkaniyet kuralları (TMK m. 4) dikkate alınarak kadın yararına maddi ve manevi tazminata (TMK m. 174/1-2) karar vermek gerekirken, yanılgılı kusur belirlemesinin sonucu olarak yazılı şekilde maddi ve manevi tazminat talebinin reddine karar verilmesi doğru görülmemiş ve bozmayı gerektirmiştir. Sonuç Yukarıda 2. ve 3. bentlerde gösterilen sebeplerle temyiz edilen Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesince 15.01.2020 tarih 2018/377 esas – 2020/32 karar sayılı kararının; kusur belirlemesi ve davalı-davacı kadının maddi ve manevi tazminat isteği yönünden BOZULMASINA, kararın bozma kapsamı dışında kalan temyize konu diğer bölümlerinin ise yukarıda l. bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, dosyanın ilgili bölge adliye mahkemesi hukuk dairesine gönderilmesine oybirliğiyle karar verildi. Boşanma Davasında Eşit Kusurlu Eş Yararına Tazminata Hükmedilebilir mi Boşanmaya sebebiyet veren vakıalarda taraflar eşit kusurlu olması halinde eşit kusurlu eş yararına tazminata hükmedilemez. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi Esas No: 2016/11321 Karar No: 2018/1819 Karar Tarihi: 13.02.2018 Mahkemesi: Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesi Dava Türü: Karşılıklı Boşanma Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı-davalı erkek tarafından kusur belirlemesi, tazminatlar, nafakalar, reddedilen manevi tazminat talebi ve yargılama giderleri yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü: 1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davacı-davalı erkeğin aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir. 2- Mahkemece davacı-davalı erkek ağır kusurlu kabul edilerek boşanma kararı verilmiş ise de; yapılan yargılama ve toplanan delillerden davacı-davalı erkeğin eşine fiziksel şiddet uyguladığı, davalı-davacı kadının ise kıskançlık nedeniyle tartışmalar çıkardığı, son olayda kıskançlık krizine girerek kendini yerlere attığı, eşine müstehcen içerikli video yolladığı ve hakaret ettiği anlaşılmaktadır. Gerçekleşen bu durum karşısında boşanmaya neden olan olaylarda tarafların eşit kusurlu olduğunun kabulü gerekir. Bu husus gözetilmeden erkeğin ağır kusurlu olarak kabulü doğru olmamıştır. 3- Yukarıda 2. bentte açıklandığı üzere boşanmaya sebebiyet veren vakıalarda taraflar eşit kusurludur. Eşit kusurlu eş yararına tazminat verilemez. (TMK m. 174/1-2) Davalı-davacı kadının maddi ve manevi tazminat taleplerinin reddi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir. 4- Davalı-davacı kadın tanığı, 18.09.2015 tarihli celsede kadının muhasebe işinde asgari ücretle çalıştığını beyan etmiştir. Buna göre davalı-davacı kadının sigortalı olarak çalışıp çalışmadığı, düzenli ve sürekli bir gelirinin bulunup bulunmadığı araştırılıp, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun  175. maddesi koşullarının kadın yararına gerçekleşip, gerçekleşmediği tespit edilmeden eksik araştırma ile yazılı şekilde hüküm tesisi doğru görülmemiştir. Sonuç Temyiz edilen hükmün yukarıda 2., 3. ve 4. bentlerde gösterilen sebeplerle BOZULMASINA, bozma kapsamı dışında kalan temyize konu diğer bölümlerinin ise yukarıda l. bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi.  Çocuk ile Baba Arasında Kişisel İlişki Tesisinin Çocuğun Ahlaki Gelişimini Olumsuz Etkilemesi Babanın bilgisayarda çocuğun göreceği şekilde porno film izlemesi karşısında; velayeti davacı anneye bırakılan çocuk - [Mal Rejiminin Tasfiyesi Davası](https://kayseriavukat.org.tr/mal-rejiminin-tasfiyesi/): Mal Rejiminin Tasfiyesinden Kaynaklanan Alacak Davası Mal Rejiminin Tasfiyesinden Kaynaklanan Alacaklar: Mal rejiminin sona erdiği sırada mevcut olan edinilmiş mallar tasfiye edilir. Eşlere ait kişisel ve edinilmiş mallar, mal rejiminin tasfiyesi anındaki durumlarına (nitelik, seviye, aşama vb.) göre değerlendirilir. Mal rejiminin tasfiye tarihi, karar tarihidir. Mahkemece, tasfiye konusu malın karara en yakın tarihteki sürüm (rayiç) değeri belirlenmelidir. Aile hukuku davalarında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir avukattan hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. Boşanma davası ve aile hukuku uyuşmazlıklarında taleplerin etkili bir biçimde ileri sürülmesi ve hak kaybına uğramamak için aile hukuku alanında deneyimli bir avukattan hukuki destek alınması faydalı olacaktır.  Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, 15 yılı aşkın deneyimi ve boşanma avukatı kadrosu ile müvekkillerimize avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Kişisel Eşyalar, Mal Rejimi Tasfiyesinden Önce de İstenebilir Eşlerden her biri kişisel eşyalarını mal rejimi sona ermeden de isteyebilir. Bu istek mal rejiminin tasfiyesi halinde istenebilecek “değer artış payı” veya ” katılma alacağı” olarak değerlendirilemez. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi Esas No: 2010/22037 Karar No: 2011/21890 Karar Tarihi: 13.12.2011 Mahkemesi: … 2. Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesi Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm her iki dava yönünden temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü. 1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 184/3. maddesi gereğince davacı-davalının kabul beyanının sonuç doğurmayacağına ve Türk Medeni Kanunu’nun 166/3. maddesi koşullarının da gerçekleşmemiş bulunduğunun anlaşılmasına göre davacı-davalı kadının aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir. 2- Davacı-davalı kadın, kendisine ait olduğunu iddia ettiği çeyiz eşyalarının iadesini istemiş ve nispi harçta yatırmıştır. Eşlerden her biri kişisel eşyalarını mal rejimi sona ermeden de isteyebilir. Bu istek mal rejiminin tasfiyesi halinde istenebilecek “değer artış payı” veya ” katılma alacağı” olarak değerlendirilemez. Bu dava hakkında taraf delilleri toplanıp birlikte değerlendirilerek sonucu uyarınca olumlu ya da olumsuz bir karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçe ret kararı verilmesi doğru görülmemiştir. Sonuç:  Temyiz edilen kararın yukarıda 2. bentte açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, hükmün bozma kapsamı dışında kalan temyize konu bölümlerinin ise yukarıda l. bentte açıklanan nedenlerle ONANMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi. 13.12.2011 Mal Rejimi Tasfiyesinde Eşya/Malın Karara En Yakın Tarihteki Rayiç Bedelinin Esas Alınması Gerekir Mal rejiminin sona erdiği sırada mevcut olan edinilmiş mallar tasfiye edilir. Eşlere ait kişisel ve edinilmiş mallar, mal rejiminin tasfiyesi anındaki durumlarına (nitelik, seviye, aşama vb.) göre değerlendirilir. Tasfiye konusu malın karara en yakın tarihteki rayiç değeri (sürüm değeri) belirlenmelidir. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi Esas No: 2021/5662 Karar No: 2021/9119 Karar Tarihi: 06.12.2021 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Dava Türü: Ziynet ve Katılma Alacağı Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı kadın ve davalı erkek tarafından temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü: 1- Davalı erkeğin temyiz itirazlarının incelemesinde; Dosyadaki yazılara, bozmaya uygun işlem ve araştırma yapılmış olmasına, delillerin takdirinde bir yanlışlık bulunmamasına göre, davalı erkeğin temyiz itirazları yersizdir. 2- Davacı kadının temyiz itirazlarının incelemesine gelince; 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 235/1. maddesi gereğince mal rejiminin sona erdiği sırada mevcut olan edinilmiş mallar tasfiye edilir. Eşlere ait kişisel ve edinilmiş mallar, mal rejiminin sonra ermesi anındaki durumlarına (nitelik, seviye, aşama vb.) göre değerlendirilir (TMK mad.228/1). Bu malların, kural olarak tasfiye anındaki (TMK mad.227/1 ve 235/1), sürüm (rayiç) değerleri (TMK mad.232 ve 239/1) hesaba katılır. Yargıtay ve Dairemizin uygulamalarına göre, tasfiye tarihi karar tarihidir. Mahkemece, tasfiye konusu malın karara en yakın tarihteki sürüm değeri belirlenmelidir. Yukarıdaki açıklamalar doğrultusunda, mahkemece, dava konusu aracın hasarlı çıkması nedeniyle iade edilmesi nedeniyle ödenen bedelin ilk karar tarihi (03.12.2015) ile son karar tarihi (10.11.2020) arasında geçen sürenin uzunluğu dikkate alındığında değerin güncelliğini yitirdiği anlaşılmakla, araç nedeniyle ödenen bedelin tasfiye tarihi itibariyle (bozma ile de günceliğini yitireceğinden verilecek karar tarihine en yakın tarih itibariyle) sürüm (rayiç) değerinin belirlenerek, buna göre artık değere katılma alacağına hesaplanması gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi hatalı olmuş, bozmayı gerektirmiştir. Sonuç Temyiz edilen hükmün yukarıda 2. bentte gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma kapsamı dışında kalan temyize konu diğer bölümlerin ise yukarıda 1. bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, aşağıda yazılı harcın davalı erkeğe yükletilmesine, peşin harcın mahsubuna, ve 292.10 TL. temyiz başvuru harcı peşin alındığından başkaca harç alınmasına yer olmadığına, temyiz peşin harcının istek halinde yatıran davacıya geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oy birliğiyle karar verildi. Boşanma Davasında Mahkemece Tasdik Edilmeyen Anlaşma Protokolüne Mal Rejiminin Tasfiyesinden Kaynaklanan Alacak Davasında İtibar Edilemez Boşanma davasında dosyaya sunulan protokol mahkemece tasdik edilmeyip, anlaşmalı boşanma şartları oluşmadığından ve çekişmeli boşanma gerçekleştiğinden protokoldeki beyanlar ile feragata mal rejiminin tasfiyesinden kaynaklanan alacak davasında itibar edilemez. Yargıtay 8. Hukuk Dairesi Esas No: 2018/9159 Karar No: 2019/9855 Karar Tarihi: 05.11.2019 Dava Türü: Mal Rejiminin Tasfiyesinden Kaynaklanan Alacak Mahkemesi: … 4. Aile Mahkemesi Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonunda … 4. Aile Mahkemesi hükmüne karşı, davacı vekili tarafından istinaf yoluna başvurulması sonunda … Bölge Adliye Mahkemesi 12. Hukuk Dairesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiş, bu kez Bölge Adliye Mahkemesi kararının Yargıtayca incelenmesi duruşmalı olarak davacı vekili tarafından istenilmiştir. Dosya incelenerek işin duruşmaya tabi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 08.10.2019 günü tayin edilerek taraflara çağrı kağıdı gönderilmişti. Duruşma günü temyiz eden davacı … asil ve vekili Av. … ve karşı taraftan davalı … asil ve vekili Av. … geldiler. Duruşmaya başlanarak temyiz isteğinin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan ve hazır bulunanların sözlü açıklamaları dinlendikten sonra duruşmaya son verilerek dosya incelendi, gereği düşünüldü. Karar Davacı … vekili, davacının evlilik birliği içinde elde ettiği gelirini davalı eşe, para biriktirmek ve ev almak amacıyla verdiğini, davalının ise bankalarda birikim yaptığını, … Bankasında 2010 yılında yaklaşık 66.000 Dolar paraları bulunduğunu, boşanma aşamasında paranın taraflarca eşit oranda bölüşüleceği konusunda anlaştıkları halde davalının herhangi bir miktar vermediğini açıklayarak, evlilik birliği içinde biriktirilen ve bankada bulunan paraların tespitinin yapılarak, davacıya düşen miktardan fazlaya ilişkin hakkı saklı kalmak üzere - [Nafaka, Tazminat ve Ziynet Alacağının Takibi](https://kayseriavukat.org.tr/nafaka-tazminat-ve-ziynet-alacaginin-takibi/): Nafaka, Tazminat ve Ziynet Alacağının Takibi ile ilgili Emsal Yargıtay Kararları Nafaka, Tazminat ve Ziynet Alacağının Takibi: Aile hukuku ile ilgili hükümler kesinleşmedikçe takibe konu edilemez. Ayrıca, boşanma kararının “eklentisi” olan yoksulluk ve iştirak nafakası da aynı kurala tabi olup, icra takibine konu edilebilmesi için boşanma hükmünün kesinleşmesi gerekir. Bununla birlikte, boşanma hükmü kesinleşmiş ise, eklentilerin (yoksulluk nafakası, iştirak nafakası, maddi ve manevi tazminat vs.) infaz edilmesi için kararın, eklentiler yönünden de kesinleşmesi gerekmez. Aile hukuku uyuşmazlıklarında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir avukattan hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. Boşanma davası ve aile hukuku uyuşmazlıklarında taleplerin etkili bir biçimde ileri sürülmesi ve hak kaybına uğramamak için aile hukuku alanında deneyimli bir avukattan hukuki destek alınması faydalı olacaktır.  Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, 15 yılı aşkın deneyimi ve boşanma avukatı kadrosu ile müvekkillerimize avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Kayseri boşanma avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan boşanma süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile boşanma davası ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Nafaka Alacağı için İcra Takibi 6100 sayılı HMK’nin 367/2. maddesi gereğince aile ve şahsın hukuku ile ilgili hükümler kesinleşmedikçe takibe konu edilemez. Ayrıca, boşanma kararının “eklentisi” olan (yoksulluk) ve (iştirak) nafakası da aynı kurala tabi olup, icra takibine konu edilebilmesi için boşanma hükmünün kesinleşmesi gerekir. Bununla birlikte, boşanma hükmü kesinleşmiş ise, eklentilerin (yoksulluk nafakası, iştirak nafakası, maddi ve manevi tazminat vs.) infaz edilmesi için kararın, eklentiler yönünden de kesinleşmesi gerekmez. Yargıtay 12. Hukuk Dairesi Esas No: 2020/8421 Karar No: 2021/3758 Karar Tarihi: 30.03.2021 Mahkemesi: İcra Hukuk Mahkemesi … İcra Hukuk Mahkemesi’nin 26/02/2019 tarih … karar sayılı mahkeme kararının süresi içinde istinaf yolu ile tetkiki davacı vekili tarafından istenmesi üzerine dosya dairemize gönderilmekle dava dosyası için düzenlenen inceleme raporu dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü: Dava Davacı borçlu vekili dava dilekçesinde özetle; müvekkili aleyhine … İcra Dairesi’nin … sayılı dosyası ile… 3.Asliye Hukuk Mahkemesinin … sayılı ilamına dayalı olarak takip başlatıldığını, dayanak ilamı nafaka ve tazminat yönünden müvekkilinin temyiz ettiğini, temyiz sonucu onama kararı verildiğini ve 02/01/2019 tarihinde taraflarına tebliğ edildiğini ancak 15 günlük karar düzeltme süresi dolmadığından kesinleşme şerhi vurulmadığını, dolayısıyla nafakaya ilişkin kararın Ocak ayı sonu itibariyle kesinleşeceğini, ayrıca davalının müvekkili hakkında yine… İcra Dairesi’nin … sayılı dosyası ile icra takibi başlattığını, müvekkilinin nafakasını düzenli olarak ödediğini, bu dosya üzerinden muhtıra ile nafakanın 100,00 TL arttırıldığını, kesinleşmeden sonra nafakanın 450,00 TL olduğuna dair muhtıra çekilmesi gerekirken müvekkilini zarara uğratmak için ek olarak icra vekalet ücreti ve icra harcı ve diğer ücretler olarak müvekkilini ekonomik buhrana uğratmak için yeni bir icra takibini usulsüz olarak başlattığını, söz konusu icra dosyasında müvekkilinin hiçbir borcu olmadığını, nafaka ya ilişkin hükmün Ocak ayı sonuna denk gelmesine rağmen Ocak 2019 ayı nafaka bedelini de yatırmış olduğunu beyan ederek… İcra Dairesi’nin 2019/706 esasında kayıtlı bulunan icra takibinin iptaline karar verilmesini talep etmiştir. Cevap Davalı vekili cevap dilekçesinde özetle; … İcra Dairesi’nin … esas sayılı dosyasında takip ile … İcra Dairesi’nin … esas sayılı dosyası ile tahsilde tekerrüre neden olmamak kaydı ile takibe dayanak ilamın kesinleşme tarihinde itibaren 2018 yılı Haziran, Temmuz, Ağustos, Eylül, Ekim ve Kasım ayları fark nafaka bedelleri ile 2019 yılı Ocak ayı nafaka bedelinin ve ayrıca her ayın 1. gününde tahakkuk edecek aylık 450.00 TL yoksulluk nafakasının tahsilinin talep edildiğini, takip şeklinin ilamlı takip olduğunu, … İcra Dairesi’nin … esas sayılı takip dosyasında ise takip ile “… 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin ara kararı gereği hükmedilen aylık 350,00 TL tedbir alacağı nafakasının tahsili talep edildiğini, takip şeklinin ilamsız takip olduğunu, 08.10.2014-08.03.2015 tarihleri arasında işleyen 5 aylık tedbir nafakası alacağının talep edilmiş olup takip tarihinden sonra işleyen nafakalara yönelik bir talep bulunmadığını, dolayısıyla anılan takip dosyasının infaz olduğunu, gerek önceki takibin ilamsız takip olması gerekse de infaz olmuş olması karşısında önceki takip dosyası üzerinden takibe devam etme olanağı bulunmadığını, başlatılan takipte hukuka aykırılık bulunmadığını beyan ederek davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. İlk Derece Mahkemesi Kararı Mahkemece, taraflar arasında… 3.Asliye Hukuk Mahkemesinin 2018/42 Esas 2018/93 Karar sayılı dosyasında boşanma davası görüldüğü, 01/03/2018 tarihinde tarafların boşanmalarına, nafaka, maddi ve manevi tazminat taleplerinin kısmen kabulüne karar verildiği, boşanmaya ilişkin hükmün 01/06/2018 tarihinde kesinleştiği, nafaka hükümlerinin boşanma kararının kesinleşmesi ile muaccel hale geleceği, 01/06/2018 tarihinden itibaren nafaka miktarının 450,00 TL olarak belirlendiği, YİBK 2017/2 E. 2017/3 K. sayılı kararı gereği ilamlı takiplerin ilamsız takibe konu edilemeyeceği, … İcra Müdürlüğünün … sayılı takip dosyasında başlatılan takibin usul ve yasaya uygun olduğu kanaati oluşmakla davanın reddine, ilamlı icrada icra inkar tazminatı öngörülmediğinden davalının icra inkar tazminatı talebinin reddine karar verilmiştir. İstinaf Sebepleri Davacı vekili istinaf dilekçesinde özetle; mahkeme kararının usul ve yasaya aykırı olduğunu, mahkemenin eldeki davayı ilamın ilamsız takip yapılamayacağından bahisle red kararı verdiğini, ancak ilamsız takibin dayanağının yerel mahkemenin ara kararı ile hükmedilen tedbir nafakası olduğunu, tedbir nafakası ile başlatılan takibe itiraz edilmediğini, zaten yerel mahkemenin ara kararının da ilam niteliği taşıdığını, bu ilamsız icra takibi ile başlatılan nafakayı müvekkili düzenli olarak ödemekte iken davalı tarafın devam eden nafaka dosyası var iken yeniden yerel mahkeme ilamını ilamlı icra konu edip müvekkiline ek icra vekalet ücreti ve masraflar doğurmaması nedeniyle davalının devam eden nafaka dosyasına yoksulluk nafakası adı altında düzenli olarak halen de yatırmakta olduğunu, burada amacın ilamın ilamsız veya ilamlı icra takibi yapılıp yapılmadığı değil müvekkilini maddi açıdan zarara uğratmak olduğunu, zaten davalının devam eden ilamsız icra takibine müvekkilinin yeni bir icra vekalet ücreti ve masraflar çıkmaması için itiraz etmediğini, aynı dosya üzerinden yoksulluk nafakasını yatırmaya devam ettiğini belirterek mahkeme kararının kaldırılmasına karar verilmesini talep etmiştir. Gerekçe Uyuşmazlık, ilamlı takipte takibin iptali talebine ilişkindir. … İcra Dairesinin 2019/706 esas sayılı dosyasının incelenmesinde; alacaklı H. G. tarafından borçlu … hakkında 23/01/2019 tarihinde ilamların icrası yoluyla birikmiş 1.150,00 TL nafakanın ve aylık işleyecek 450,00 TL’nin tahsili için ilamlı takip başlatıldığı anlaşılmıştır. HUMK’nin 443/4. (6100 sayılı HMK’nin 367/2.) maddesi gereğince aile - [Fiili Haciz ile Kaydi Haciz Farkı ve Haczin Düşmesi](https://kayseriavukat.org.tr/haczin-dusmesi/): Fiili Haciz ile Kaydi Haciz Farkı ve Sıra Cetveline Esas Alınacak Haczin Düşmesi Alacaklının yasal süresi içinde usulüne uygun olarak yaptığı satış talebinin icra müdürünce reddine ilişkin kararın şikâyet yolu ile ortadan kaldırılmaması hâlinde yasal sürenin geçmesi ile özellikle sıra cetveline esas alınacak haczin düşmeyeceği kabul edilmelidir. Kayseri icra avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk ve Arabuluculuk Bürosu, alacak tahsili, ihtiyati haciz, satış ve alacak takibi, icra takibi, haciz işlemleri, karşılıksız çek senet tahsili, tasarrufun iptali, menfi tespit ve istirdat davası, borca ve takibe itiraz işlemlerinin yapılması, iflas ve iflasın ertelenmesi davası, yedieminliği suiistimal davası, itirazın iptali veya kaldırılması davası süreçlerinde gerçek ve tüzel kişilere ve kurumsal müvekkillerimize avukatlık, arabuluculuk ve danışmanlık hizmeti sunmaktadır. İcra hukuku alanında uzman Kayseri icra avukatı kadromuz, icra hukuku ve icra davaları konusunda 15 yılı aşkın süredir deneyim ve bilgi birikimi ile, güncel mevzuat ve Yargıtay kararları çerçevesinde müvekkillerimize en etkili sonucu sağlamak için hukuki destek sağlamaktadır. Zülküf Arslan Hukuk Büromuz hukuki takiplerin gerçekleştirilmesi, mezkûr takipler neticesinde tahsilâtların yapılması ve konkordato veya iflas gibi hukuksal müesseselere başvuran şirketlere hukuki destek verilmesi alanlarında Kayseri icra avukatı kadrosu ile aktif olarak faaliyet göstermektedir. Satış Talebinin İcra Müdürünce Reddi Hâlinde Haczin Düşmemesine ilişkin Yargıtay İçtihadı Alacaklının yasal süresi içinde usulüne uygun olarak yaptığı satış talebinin icra müdürünce reddine ilişkin kararın şikâyet yolu ile ortadan kaldırılmaması hâlinde yasal sürenin geçmesi ile özellikle sıra cetveline esas alınacak haczin düşmeyeceği kabul edilmelidir. Yargıtay Büyük Genel Kurulu Esas No: 2016/4 Karar No: 2018/1 Karar Tarihi: 16.02.2018 ÖZET: Alacaklının yasal süresi içinde usulüne uygun olarak yaptığı satış talebinin icra müdürünce reddine ilişkin kararın şikâyet yolu ile ortadan kaldırılmaması hâlinde yasal sürenin geçmesi ile özellikle sıra cetveline esas alınacak haciz düşmeyecektir. (2004 S. K. m. 16, 17, 59, 67, 69, 78, 100, 101, 106, 107, 111, 112, 113, 110, 123, 129, 140, 141, 142, 142/A) (2797 S. K. m. 16) (İcra ve İflas Kanunu Yönetmeliği m. 6) (19. HD. 01.03.2007 T. 2006/11709 E. 2007/1957 K.) (19. HD. 24.03.2010 T. 2009/9534 E. 2010/3280 K.) (23. HD. 05.11.2012 T. 2012/4479 E. 2012/6395 K.) (23. HD. 26.03.2012 T. 2012/1020 E. 2012/2296 K.) (12. HD. 14.04.2014 T. 2014/7949 E. 2014/10801 K.) I. GİRİŞ A. İçtihatları Birleştirme Konusundaki Başvuru  23. Hukuk Dairesi Tetkik Hâkimi iken hâlen Hukuk Genel Kurulu Tetkik Hâkimliği görevini sürdüren Dr. C.F.K. 30/10/2014 tarihli dilekçesi ile, alacaklının satış talebinin icra müdürünce reddine ilişkin kararın şikâyet yolu ile ortadan kaldırılmaması hâlinde, yasal sürenin geçmesiyle özellikle sıra cetveline esas alınacak haczin düşüp düşmeyeceği konusunda 12. Hukuk Dairesi, 19. Hukuk Dairesi, 23. Hukuk Dairesi ve Hukuk Genel Kurulu kararları arasında görüş aykırılığı olduğunu ileri sürerek, bu aykırılığın içtihatların birleştirilmesi yoluyla giderilmesini talep etmiştir. B. Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun Kararı ve İçtihadı Birleştirmenin Konusu Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun 21/11/2016 tarih ve 338 sayılı kararı ile, “Alacaklının satış talebinin icra müdürünce reddine ilişkin kararın şikâyet yolu ile ortadan kaldırılmaması hâlinde yasal sürenin geçmesiyle özellikle sıra cetveline esas alınacak haczin düşüp düşmeyeceği” hususunda farklı kararların bulunduğu belirtilerek içtihatların birleştirilmesi talebi nedeniyle raportör üye olarak Yargıtay Sekizinci Hukuk Dairesi Üyesi N. B. K. görevlendirilmiştir. C. Görüş Aykırılığının Giderilmesi İstemine Konu Kararlar Hukuk Genel Kurulunun 13/10/2010 gün ve 2010/45 Esas -140 Karar, 17/10/2012 gün ve 2012/507 Esas – 722 Karar, 19. Hukuk Dairesinin 01/03/2007 gün ve 2006/11709 Esas, 2007/1957 Karar, 05/06/2008 gün ve 2008/4756 Esas – 6197 Karar, 24/03/2010 gün 2009/9534 Esas – 2010/3280 Karar, 23. Hukuk Dairesinin 05/11/2012 gün ve 2012/4479 Esas – 6395 Karar, 17/12/2012 gün ve 2012/5668 Esas – 7413 Karar, 03/10/2011 gün ve 2011/829 Esas – 781 Karar, 26/03/2012 gün ve 2012/1020 Esas – 2296 Karar, 11/06/2013 gün ve 2013/3200 Esas – 3972 Karar, 30/09/2013 gün ve 2013/4685 Esas -5861 Karar, 12. Hukuk Dairesinin 12/12/2013 gün ve 2013/32468 Esas – 39698 Karar, 14/04/2014 gün ve 2014/7949 Esas-10801 Karar D. Görüş Aykırılığının Giderilmesi İstemine Konu Kararlarda Belirtilen Görüşlerin Özetleri 1- Şikâyet başvurusunda bulunulmaması hâlinde satış talebinin geçersiz olacağı ve haczin düşeceğine yönelik görüşün dayandığı esaslar 12. Hukuk Dairesi önceleri verdiği kararlarında, 19. Hukuk Dairesi sıra cetveline ilişkin verilen kararların temyiz incelemesini yaptığı dönemde verdiği kararlarında, Hukuk Genel Kurulunun 19. Hukuk Dairesinin görüşünü benimsediği kararlarında ve 23. Hukuk Dairesi bir kısım kararlarında; alacaklının avans yatırmak suretiyle yaptığı satış talebinin icra müdürlüğünce reddedilmesi üzerine bu karara karşı şikâyet başvurusu bulunmadığından, satışın reddine ilişkin icra müdürlüğü kararının kesinleşmesi nedeniyle geçerli bir satış talebinin varlığından söz edilemeyeceği, şikâyet yoluna gitmeyen ilgilinin kanuna uygun verilmeyen kararı kabul ettiğinin varsayılması gerektiği belirtilmiştir. 2- Şikâyet başvurusunda bulunulmamasının satış talebinin varlığını etkilemeyeceği ve haczin düşmeyeceğine yönelik görüşün dayandığı esaslar 12. Hukuk Dairesi sonraki ve hâlen verdiği kararlarında, 23. Hukuk Dairesi bir kısım ve hâlen verdiği kararlarında, İİK\’nın 106. maddesi ile alacaklının takibi sürüncemede bırakmamasının amaçlandığı, bu amaca uygun olarak alacaklı tarafından satış talebinde bulunularak avans yatırıldığından, alacaklının kanuni gerekleri yerine getirdiği ve haczin ayakta olduğunun kabulü gerektiği, İcra müdürünün satışın yapılamayacağının tespiti mahiyetinde kabul edilmesi gereken ret kararının, satışın istenmemiş sayılması sonucunu doğurması ve bu bağlamda haczin düştüğünün kabulünün hakkın özüne zarar vereceği, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu\’nda süresinde satış istendikten sonra haczi ve satışı düşüren sebepler öngörülmemiş, sadece aynı Kanun\’un 129/son maddesinde ikinci ihalede alıcı çıkmazsa satışın düşeceğinin düzenlendiği, İİK\’nın 106 ve 110. madde hükümleri alacaklının takibi sürüncemede bırakmaması amacıyla getirilmiş olup, alacaklı tarafından süresi içinde satış istenip avansın yatırılmasından sonra bir daha satış istenmesine gerek olmadan haczin ve satışın ayakta olduğunun kabulü gerektiği, satışın aynı iki yıl içinde yapılmasının zorunlu olduğu, aksi hâlde haczin düşeceği yönünde yasada bir hüküm bulunmadığı, alacaklıya yüklenen görevin, süresinde satış isteyerek avansı yatırmak olduğu, İcra Müdürlüğünce satış talebinin reddi kararının alacaklının yasa ile doğan hakkının özünü ortadan kaldıran bir karar olması nedeniyle, süresiz şikâyete tabi olan bu karara yönelik şikâyetin sıra cetveline ilişkin dava ile icra mahkemesi önüne getirildiğinin kabulü gerektiği, anılan ret kararının bu durumda takip hukuku yönünden kesinleştiği sonucuna varılamayacağı, Bir hakkın yerine getirilmemesi veya sebepsiz sürüncemede bırakılması ve kamu düzenine aykırı olan işlemlere karşı yapılacak şikâyetlerin süresiz olduğu, icra müdürünün işleminin sıra cetveline ilişkin davada savunma yolu ile ayrıca ileri sürülmesine göre, bu davada ele alınıp değerlendirilmesi gerektiği, süresiz şikâyet hakkına sahip olan şikâyet olunanın, aleyhindeki bu karara karşı İİK\’nın 16. maddesine göre süreli şikâyet yoluna gitmeyerek, icra müdürünün - [Ziynet Eşyalarının İadesine ilişkin Emsal Yargıtay Kararları](https://kayseriavukat.org.tr/ziynet-esyalarinin-iadesi/): Takı ve Ziynet Eşyalarının İadesi ile ilgili Emsal Yargıtay Kararları Takı ve Ziynet Eşyalarının İadesi: Kadına özgü ziynet eşyası niteliğindeki bilezik ve takılar, eşler arasında aksine bir anlaşma veya bu konuda yerel bir âdet bulunmadıkça evlilik sırasında kim tarafından hangi eşe takılmış olursa olsun kadın eşe bağışlanmış sayılır ve artık onun kişisel malı niteliğini kazanır. Düğünde takılan ziynet eşyasının düğün borçları ve ev eşyalarının alımında bozdurulması halinde, bu konuda kadın eşin rızasının geri alınmamak üzere kocaya bağış şeklinde verildiği hususunun ispatı davalı kocaya düşmektedir. Aile hukuku dava ve uyuşmazlıklarında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir avukattan hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. Boşanma davası ve aile hukuku uyuşmazlıklarında taleplerin etkili bir biçimde ileri sürülmesi ve hak kaybına uğramamak için aile hukuku alanında deneyimli bir avukattan hukuki destek alınması faydalı olacaktır.  Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, 15 yılı aşkın deneyimi ve boşanma avukatı kadrosu ile müvekkillerimize avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Kayseri boşanma avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan boşanma süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile boşanma davası ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Ziynet eşyalarının aynen iadesine karar verilmişse hüküm fıkrasının açık olması ve duraksama yaratmaması, ayrıca hükümde aynen iadesine karar verilen ziynetlerin gram ve ayarlarının açıkça yazılması gereklidir. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi Esas No: 2018/5708 Karar No: 2018/13056 Karar tarihi: 20.12.2018 Özet: Dava sonunda mahkemenin kimin lehine, kimin aleyhine karar verdiği, davacının talebinin ne kadarının kabul edildiği, davalının neye göre mahkum edildiği tereddütsüz şekilde anlaşılmalıdır. Biçim koşullarının getiriliş amacı, hükmün açıklığı ve anlaşılırlığı kadar infaz kabiliyetini de sağlamaktır. Aksi hâl, yeni tereddüt ve ihtilaflar yaratır ve dava içinden yeni davaların doğmasına neden olur. 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu‘nun 24/4.maddesi gereğince; aynen iadeye karar verilmesi halinde iade edilecek eşyaların cinsi, niteliği, özellikleri, gram ağırlığı vb. gibi özelliklerinin ayrıntılı belirtilmesi gerekir. Yukarıda belirtilen yasal düzenlemeler gereğince ziynet eşyalarının aynen iadesine karar verilmişse, hüküm fıkrası açık olmalı, duraksama yaratmamalı, hükümde aynen iadesine karar verilen ziynetlerin gram ve ayarları açık olarak yazılmalıdır. Ancak hükümde, bilirkişi raporunda tespit edilen ve iadesine karar verilen ziynet eşyalarının cins, nitelik miktar (gram ve ayarı) ve değerlerinin, ayrı ayrı gösterilmesi gerekirken gösterilmemesi doğru görülmemiştir. Ne var ki, bu yanılgının düzeltilmesi yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden hükmün dosyada bulunan ve hükme esas alınan bilirkişi raporu doğrultusunda düzeltilerek onanmasına karar verilmiştir. (6100 S. K. m. 297) (2004 S. K. m. 24) (1086 S. K. m. 438, 440) Dava Taraflar arasındaki kişisel eşyanın iadesi davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü: Karar Davacı; davalının eve sabaha karşı ve alkollü gelmeleri çoğalınca tartışmaların da arttığını, son olarak davalının müşterek haneye 14/12/2014 pazar sabahı saat 06:00’da geldiğinde tartışma yaşanması üzerine müşterek haneyi terk ettiğini, düğün esnasında takılan 10 bilezik, 2 metrelik zincir ve 100 adet çeyrek altının davalının ailesi tarafından elinden alındığını, satılarak parasının davalının ailesi tarafından kullanıldığını ileri sürerek, ziynet eşyalarının aynen iadesine, aynen iadenin mümkün olmaması halinde fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere şimdilik 20,000 TL bedelinin ödenmesine karar verilmesini dava ve talep etmiş, 03.03.2016 tarihinde talebini 29.740 TL’ye yükseltmiştir. Davalı; davacı kadının eşine karşı daha ağır kusurlu ve sadakatsizlik yaptığının ispatlandığı durumlarda davaya bakan Mahkemenin davacı kadının edinilmiş mal ve katkı payı alacaklarını tamamen ya da kısmen indirme durumunun mevcut olduğunu, davacının kusurlu olduğunu belirterek davanın reddini istemiş, 19.11.2015 havale tarihli beyan dilekçesinde ise düğün takılarından 6 adet bilezik ile 2 metrelik altın zincirin davalının ablası tarafından davacıya emanet olarak verildiğini, düğünden sonra da iade edildiğini, belirtilenden daha az sayıda küçük altın takıldığını, bu küçük altınların davacının izni ve geri iade edilmesi talep edilmeksizin evlerinin inşaatında kullanıldığını, davacıya emanet bilezikler haricinde 4 adet bilezik takıldığını, bu bileziklerin de yine davacının izni ve geri iade edilmesi talep edilmeksizin davacının dişlerinin yaptırılmasında kullanıldığını, kalan takıları da evden kaçarak ayrılırken yanında götürdüğünü belirterek davanın reddini istemiştir. Mahkemece; davanın kabulüne, 81 adet çeyrek altın, 22 ayar 20’şer gram 5 adet bilezik ve 2 metre 18 ayar zincirden oluşan ziynet eşyalarının davalı tarafça davacıya aynen iadesine, bunun mümkün olmaması halinde 29.740,00 TL ziynet eşyası bedelinin dava tarihinden işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiş, hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir. 1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, davalının sair temyiz itirazları yerinde değildir. 2- Bir hükmün neleri içermesi gerektiği HMK’nın 297. maddesinde tek tek sayılarak ayrıntılı biçimde gösterilmiştir. Buna göre hükmün sonuç kısmında, gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında; açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir. Bu şekilde dava sonunda mahkemenin kimin lehine, kimin aleyhine karar verdiği, davacının talebinin ne kadarının kabul edildiği, davalının neye göre mahkum edildiği tereddütsüz şekilde anlaşılmalıdır. Biçim koşullarının getiriliş amacı, hükmün açıklığı ve anlaşılırlığı kadar infaz kabiliyetini de sağlamaktır. Aksi hâl, yeni tereddüt ve ihtilaflar yaratır ve dava içinden yeni davaların doğmasına neden olur. İİK’nun 24/4.maddesi gereğince; aynen iadeye karar verilmesi halinde iade edilecek eşyaların cinsi, niteliği, özellikleri, gram ağırlığı vb. gibi özelliklerinin ayrıntılı belirtilmesi gerekir. Yukarıda belirtilen yasal düzenlemeler gereğince ziynet eşyalarının aynen iadesine karar verilmişse, hüküm fıkrası açık olmalı, duraksama yaratmamalı, hükümde aynen iadesine karar verilen ziynetlerin gram ve ayarları açık olarak yazılmalıdır. Ancak hükümde, bilirkişi raporunda tespit edilen ve iadesine karar verilen ziynet eşyalarının cins, nitelik miktar (gram ve ayarı) ve değerlerinin, ayrı ayrı gösterilmesi gerekirken gösterilmemesi doğru görülmemiştir. Ne var ki, bu yanılgının düzeltilmesi yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden hükmün dosyada bulunan ve hükme esas alınan 20.01.2016 havale tarihli bilirkişi raporu doğrultusunda düzeltilerek onanması HUMK 438/7. maddesi gereğidir. Sonuç Yukarıda birinci bentte açıklanan nedenlerle davalının sair temyiz itirazlarının reddine, ikinci bentte açıklanan nedenlerle temyiz olunan hükmün 1. fıkrasında yer alan; “81 - [Adi Ortaklığın Malları Üzerine Haciz Konulabilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/adi-ortakligin-mallari-uzerine-haciz/): Adi Ortaklığın Malları Üzerine Haciz Konulabilir mi? Kayseri icra avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk ve Arabuluculuk Bürosu, alacak tahsili, ihtiyati haciz, satış ve alacak takibi, icra takibi, haciz işlemleri, karşılıksız çek senet tahsili, tasarrufun iptali, menfi tespit ve istirdat davası, borca ve takibe itiraz işlemlerinin yapılması, iflas ve iflasın ertelenmesi davası, yedieminliği suiistimal davası, itirazın iptali veya kaldırılması davası süreçlerinde gerçek ve tüzel kişilere ve kurumsal müvekkillerimize avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti sunmaktadır. Türk Borçlar Kanunu hükümleri çerçevesinde adi ortaklık sözleşmesinde aksine bir hüküm bulunmadıkça, bir ortağın alacaklıları, haklarını ancak o ortağın tasfiyedeki payı üzerinde kullanabilirler. Bununla birlikte ortaklar, birlikte veya bir temsilci aracılığı ile, bir üçüncü kişiye karşı, ortaklık ilişkisi çerçevesinde üstlendikleri borçlardan, aksi kararlaştırılmamışsa müteselsilen sorumlu olurlar. Adi ortaklıkta her ortak, şirketin karına iştirak hakkına sahip olduğundan ortağın kişisel alacaklıları, borçlu ortağın şirketteki kar payını 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu (İİK)’nun 89. maddesine göre haczettirebilirler. Ayrıca, aynı Kanunun 638.maddesine göre, adi ortaklığın tasfiye edilmesi halinde borçluya isabet edecek tasfiye payının da haczi mümkün bulunmaktadır. Adi ortaklığın tüzel kişiliği olmasa da ortaklık adına borçyapılabildiğinden ortaklığın alacağına da haciz konulabilir. Adi ortaklığın malları üzerine haciz konulması halinde bu husus, ortaklardan her biri tarafından şikayet konusu yapılabilir. Ancak gerçek ve tüzel kişilerin taraf ehliyeti vardır. İki veya daha fazla işletmenin belli bir amaca ulaşmak için katkılarını birleştirdikleri ortaklığın (joint venture) tüzel kişiliği bulunmadığından taraf ehliyeti yoktur. Ortaklar, ortaklık borçlarından dolayı alacaklılara karşı doğrudan doğruya ve sınırsız olarak tüm varlıklarıyla sorumludurlar. İcra hukuku alanında uzman Kayseri icra avukatı kadromuz, icra hukuku ve icra davaları konusunda 15 yılı aşkın süredir deneyim ve bilgi birikimi ile, güncel mevzuat ve Yargıtay kararları çerçevesinde müvekkillerimize en etkili sonucu sağlamak için hukuki destek sağlamaktadır. Zülküf Arslan Hukuk Büromuz hukuki takiplerin gerçekleştirilmesi, mezkûr takipler neticesinde tahsilâtların yapılması ve konkordato veya iflas gibi hukuksal müesseselere başvuran şirketlere hukuki destek verilmesi alanlarında Kayseri icra avukatı kadrosu ile aktif olarak faaliyet göstermektedir. Adi Ortaklığın Malları Üzerine Haciz ile ilgili Örnek Yargıtay Kararı Hukuk Genel Kurulu İçtihat Metni Esas No: 2017/763 Karar No: 2019/344 Mahkemesi: İcra Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki “icra memur muamelesini şikâyet” talebinden dolayı yapılan inceleme sonunda Diyarbakır 1. İcra (Hukuk) Mahkemesince şikâyetin reddine dair verilen 10.02.2014 tarihli ve … sayılı karar, borçlu vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 23.06.2014 tarihli ve 2014/15236 E., 2014/18150 K. sayılı kararı ile; “…Sair temyiz itirazları yerinde değil ise de; Takip tarihi itibariyle yürürlükte olan 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 622-623. maddeleri gereğince adi ortaklıkta her ortak, şirketin karına iştirak hakkına sahip olduğundan ortağın kişisel alacaklıları, borçlu ortağın şirketteki kar payını 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu (İİK)’nun 89. maddesine göre haczettirebilirler. Ayrıca, aynı Kanunun 638.maddesine göre, adi ortaklığın tasfiye edilmesi halinde borçluya isabet edecek tasfiye payının da haczi mümkün bulunmaktadır. Bir diğer anlatımla, bir ortağın şahsi alacaklıları haklarını ancak, o şerikin tasfiyedeki payı üzerinde kullanabilirler, ne var ki şirket sözleşmesinde bu kuralın aksi de kararlaştırılabilir. İki veya daha fazla işletmenin belli bir amaca ulaşmak için katkılarını birleştirdikleri ortaklığın (joint venture) tüzel kişiliği bulunmadığından taraf ehliyeti yoktur. Ortaklar, ortaklık borçlarından dolayı alacaklılara karşı doğrudan doğruya ve sınırsız olarak tüm varlıklarıyla sorumludurlar. Ancak gerçek ve tüzel kişilerin taraf ehliyeti vardır (Prof. Dr. Baki Kuru icra ve iflas Hukuku EI Kitabı 2004 bas. Sahife 137 HGK. nun 08.10.2003 tarih ve 2003/12¬574 E 2003/564 K. sayılı içtihadı). Açıklanan bu hükümlere aykırı olarak adi ortaklığın malları üzerine haciz konulması halinde bu husus, ortaklardan her biri tarafından şikayet konusu yapılabilir. Somut olayda, Diyarbakır 7. İcra Müdürlüğü\’nün … sayılı takip dosyasından borçlular … Endüstri Ticaret ve Sanayi A.Ş., … İnşaat Sanayi ve Ticaret A.Ş., … İş Ortaklığı ve … İş Ortaklığı aleyhine çeklere dayalı olarak kambiyo senetlerine mahsus haciz yoluyla ilamsız takip başlatıldığı, borçlu … Endüstri Ticaret ve Sanayi A.Ş.\’nin şikayeti sonucu Diyarbakır 1. İcra Hukuk Mahkemesi\’nin 14.01.2014 tarih, … sayılı kararı ile … İş Ortaklığı ve … İş Ortaklığı hakkındaki takibin, iş ortaklarının taraf ehliyeti bulunmadığı gerekçesi ile iptal edildiği, takip dosyasından Başbakanlık Toplu Konut İdaresi Başkanlığına yazılan 13.12.2013 tarihli haciz müzekkeresine, T.C. Başbakanlık Toplu Konut İdaresi Başkanlığı\’nca verilen 21.02.2014 tarih ve … sayılı cevabi yazıda, … İnşaat Sanayi Ticaret A.Ş. ve … Endüstri Ticaret ve Sanayi A.Ş.\’nin oluşturduğu iş ortaklığının idarenin yüklenici olduğu ve haczin takipli borçlar sıralama tablosuna alındığı bildirilmiştir. Adi ortaklıklarda, ortakların borçlarından dolayı takip yapılması halinde, ortağın kar payı veya tasfiye payına haciz konulması mümkün olup, alacaklı tüzel kişiliği bulunmayan ortaklığa ait bir mal veya alacak üzerine haciz koyduramaz. O halde mahkemece şikayetin T.C. Başbakanlık Toplu Konut İdaresi Başkanlığı\’nca verilen 21.02.2014 tarih ve … sayılı cevabı yazısına göre hak ve alacağına haciz konulan iş ortaklığı yönünden kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir…” gerekçesi ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: İstem, icra memur muamelesini şikâyete ilişkindir. Borçlu vekilinin; Diyarbakır 1. İcra Hukuk Mahkemesinin 14.01.2014 tarihli ve … sayılı kararı ile adi ortaklık hakkında yapılan icra takibinin iptaline karar verildiğinden, Diyarbakır 7. İcra Müdürlüğünün … ve …. sayılı dosyalarında, adi ortaklık malları üzerine uygulanan hacizlerin kaldırılmasını ve muhafaza altına alınan malların iadesine karar verilmesini talep ettiklerini, ancak icra memurunun talebini reddettiğini ileri sürerek, 04.02.2014 tarihli memurluk işleminin kaldırılmasına karar verilmesini talep etmiştir. Yerel Mahkemece; 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu\’nun 637.maddesinin Kendi adına ve ortaklık hesabına bir üçüncü kişi ile işlemde bulunan ortak, bu kişiye karşı bizzat kendisi alacaklı ve borçlu olur. Ortaklardan biri, ortaklık veya bütün ortaklar adına bir üçüncü kişi ile işlem yaparsa, diğer ortaklar ancak temsile ilişkin hükümler uyarınca, bu kişinin alacaklısı veya borçlusu olurlar. düzenlemesinin yer aldığı, tüzel kişiliği olmadığı gerekçesiyle adi ortaklık yönünden icra takibinin iptaline karar verilse bile, adi ortaklığa ait mallar üzerinde ortaklığı oluşturan özel ya da tüzel kişiler arasında elbirliği ile mülkiyet ilişkisi olduğu, adi ortaklığın ticari faaliyetlerinden doğan borçlardan dolayı diğer ortaklar şahsen sorumlu olduklarından icra müdürlüğünce haciz yapılmasında usulsüzlük bulunmadığı, aksi hâlde adi ortaklığa ait mallara haciz konulamayacaksa uygulamada şirketlerin tüm ticari işlerini kuracakları adi ortaklık üzerinden yürüteceği ve tüm malvarlıklarını da adi ortaklığa devredecekleri, bu durumda ticari ilişkiye girdikleri üçüncü kişilerin adi ortaklıktan hiçbir şey elde edemez hâle gelebilecekleri, somut olayda takip konusu borcun adi ortaklığın bizzat - [Üçüncü Kişinin Elindeki Malın Haczi ve Müstakbel Alacakların Haczi](https://kayseriavukat.org.tr/ucuncu-kisinin-elindeki-malin-haczi/): Üçüncü Kişinin Elindeki Malın Haczi ve Doğacak / Müstakbel Alacakların Haczi Kayseri icra avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk ve Arabuluculuk Bürosu, alacak tahsili, ihtiyati haciz, satış ve alacak takibi, icra takibi, haciz işlemleri, karşılıksız çek senet tahsili, tasarrufun iptali, menfi tespit ve istirdat davası, borca ve takibe itiraz işlemlerinin yapılması, iflas ve iflasın ertelenmesi davası, yedieminliği suiistimal davası, itirazın iptali veya kaldırılması davası süreçlerinde gerçek ve tüzel kişilere ve kurumsal müvekkillerimize avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti sunmaktadır. İcra hukuku alanında uzman Kayseri icra avukatı kadromuz, icra hukuku ve icra davaları konusunda 15 yılı aşkın süredir deneyim ve bilgi birikimi ile, güncel mevzuat ve Yargıtay kararları çerçevesinde müvekkillerimize en etkili sonucu sağlamak için hukuki destek sağlamaktadır. Zülküf Arslan Hukuk Büromuz hukuki takiplerin gerçekleştirilmesi, mezkûr takipler neticesinde tahsilâtların yapılması ve konkordato veya iflas gibi hukuksal müesseselere başvuran şirketlere hukuki destek verilmesi alanlarında Kayseri icra avukatı kadrosu ile aktif olarak faaliyet göstermektedir. Üçüncü Kişinin Elindeki Malın Haczi Mümkün mü? Üçüncü kişinin elindeki bir paranın 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun taşınır hacizlerine ilişkin 88. maddesine göre haczedilmesinde, tıpkı taşınırlarda olduğu gibi, paranın somut olarak üçüncü kişi elinde mevcut olması gerekir. Henüz mevcut olmayan bir paranın taşınır hükümlerine göre haczine yasal olanak bulunmamaktadır. Şikâyetçinin alacaklısı olduğu icra dosyasında henüz tasfiye payı belli olmadan 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu (İİK)\’nun 88. maddesi anlamında müzekkere ile ileride doğacak tasfiye payına haciz konulduğu, haciz müzekkeresinin gönderildiği tarihte taşınır hükümlerine göre haczedilecek bir paranın henüz mevcut olmadığı ve olmayan bir para üzerine taşınır mallara ilişkin 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu\’nun 88. maddesi çerçevesinde haciz konulamayacağı, haczi yasaya uygun bir haciz olmadığından sıra cetvelinde yer alması mümkün olmayan şikayetçinin hukuki yararının bulunmadığı gerekçesiyle Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 114/1-h ve 115/2. maddeleri uyarınca şikayetin usulden reddine karar verilmesi gerekir. Yargıtay 23. Hukuk Dairesi Esas No: 2014/7888 Karar No: 2015/4347 Karar Tarihi: 05.06.2015 Mahkemesi: İcra Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki sıra cetveline şikayetin yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı şikayetin reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde şikayetçi vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü. KARAR Şikayetçi vekili… 4. İcra Müdürlüğü\’nün … sayılı icra takip dosyası üzerinden düzenlenen sıra cetvelinde şikayet olunanın alacağının ilk sırada yer aldığını, şikayet olunan tarafından borçlunun şirketteki tasfiye hissesine yapılan haczin tasfiye memuru yerine mahkemeye bildirildiği, müvekkilinin alacaklı olduğu…4. İcra Müdürlüğü\’ndeki haciz tarihinin şikayet olunanın haczinden önce olduğunu ileri sürerek, sıra cetvelinin iptaline ve alacaklarının ilk sıraya alınmasına karar verilmesini talep etmiştir. Şikayet olunan vekili, icra müdürlüğünce tasfiye bedeline haciz kararının verildiği tarihin haciz tarihi olduğunu savunarak, şikayetin reddini istemiştir. Mahkemece, iddia, savunma, deliller ve tüm dosya kapsamına göre; borçlunun 3. kişilerdeki alacağının menkul hükmünde olduğu, bu nedenle, tasfiye hissesinin haczi için paranın bulunduğu yere gidilmesinin gerekmediği, borçluya gelecek paranın haczi halinde, haczin geçerli olduğu tarihin, haciz kararının verildiği tarih olduğu, hacze ilişkin müzekkere ya da haciz ihbarnamesinin tebliğinin bildirim amaçlı olduğu ve sıra cetvelinin usulüne uygun olduğu gerekçesiyle, şikayetin reddine karar verilmiştir. Kararı, şikayetçi vekili temyiz etmiştir. Şikayet, sıra cetvelinde sıraya ilişkindir. Borçlunun üçüncü kişilerdeki mal, alacak ve diğer haklarının haczi 2004 sayılı İİK’nın 89. maddesi çerçevesinde mümkün kılınmıştır. Bu hükümle, üçüncü kişiye haciz ihbarnamesi tebliğ edilmek suretiyle söz konusu mal, alacak ve hakların haczine imkân tanınmış, tebliğ edilen haciz ihbarnamelerine üçüncü kişinin itiraz yolu açık tutulmuştur. Kendisine birinci haciz ihbarnamesi gönderilen kimsenin, bu haciz ihbarnamesine itiraz etmemesi halinde, mal yedinde ve borç zimmetinde sayılır. Üçüncü kişinin ihbarnameye süresi içinde itiraz etmesi halinde, usulüne uygun bir haczin varlığından bahsedilemez. Elinde borçluya verilmesi gereken bir mal ya da para bulunan üçüncü kişinin, gerçeğe aykırı itirazı halinde dahi hacizden söz edilemez ve alacaklının hakları ancak aynı yasanın 89/4 ve 120/2. maddeleri çerçevesinde korunabilir. İİK’nın 89. maddesi, kural olarak, borçlu ile üçüncü kişi arasındaki bir hukuki ilişkiden kaynaklanacak müstakbel alacaklar için de uygulanabilir. Haciz ihbarnameleri ile borçlunun borçlusu konumundaki üçüncü kişinin elinde o anda bulunan mal, alacak ve diğer hakların haczedilmesi mümkün olduğu gibi, borcun tamamen ödenmesine kadar geçecek sürede (aylık kira bedeli, yüklenici lehine tahakkuk eden hak edişler ve somut olaydaki gibi emekli ikramiyesi alacağı vb. gibi) üçüncü kişi nezdinde oluşacak alacakların da haczine olanak tanınmıştır. Anılan yasa hükümlerinin uygulanmasından vazgeçilerek, bir diğer ifade ile haciz ihbarnamesi göndermek yerine müzekkere ile alacak üzerine haciz konulması aynı yasanın 88. maddesinde düzenlenen menkul haczi hükümlerine tabidir. Haciz müzekkeresi ile ancak mevcut bir mal, hak ya da alacak üzerine haciz konulabilir; öte yandan bu yöntemde üçüncü kişinin itirazına ilişkin bir düzenleme de bulunmamaktadır. Borçluya ait nakit parayla karşılaşan icra memuru, İcra ve İflâs Kanunu\’nun 88. maddesi hükmü çerçevesinde bu parayı haczedebilir. Üçüncü kişinin elindeki bir paranın İİK’nın 89. maddesine göre değil de, taşınır hacizlerine ilişkin 88. maddesine göre haczedilmesinde, tıpkı taşınırlarda olduğu gibi, paranın somut olarak üçüncü kişi elinde mevcut olması gerekir. Henüz mevcut olmayan bir paranın taşınır hükümlerine göre haczine yasal olanak bulunmamaktadır. Bu bakımdan üçüncü şahıstaki para alacağının da anılan 110. madde hükmüne kıyasen hacizden itibaren bir yıllık süre içerisinde icra dosyasına celbinin istenmesi gerekir. Aksi halde haciz düşer. (Satış talebi, para hacizlerinde dosya celbinin istenmesi suretiyle yapılır.) Öte yandan İİK\’nın 142. maddesinde, cetvel suretinin tebliğinden yedi gün içinde her alacaklının takibin icra edildiği mahal mahkemesinde alakadarlar aleyhine dava etmek suretiyle cetvel münderecatına itiraz edebileceği düzenlenmiş olup, bu madde hükmü ile sıra cetveline itiraz hakkı takip alacaklılara tanınmış ise de her alacaklı bu hakkı haiz değildir. YHGK\’nın 05.03.2008 tarih ve 19-161 Esas, 213 K. sayılı ilamında da açıklandığı üzere, sıra cetveline itiraz eden alacaklının icra takibinin ve buna bağlı olarak geçerli bir haciz işleminin bulunması gerekir. Sıra cetveline yönelik itiraz ya da şikayette bulunma yetkisi, bu itiraz üzerine düzenlenecek yeni sıra cetveline girme hakkı bulunan alacaklılara tanınmıştır. Bir diğer ifade ile bedeli paylaşıma konu mal üzerinde haczi ya da rehni bulunmayan alacaklının, sıra cetvelinin iptalini istemekte de hukuki yararı yoktur. Sıra cetveli bedeli paylaşıma konu mal üzerinde, satış tarihi itibariyle haczi bulunan alacaklılar dikkate alınarak düzenlenir. Aksi halde satış bedelinden pay ayrılamayacağından, adı geçenlerin sıra cetvelinin iptalini istemekte hukuki yararı bulunmamaktadır. Somut olayda, şikayetçinin alacaklı olduğu…4. İcra Müdürlüğü\’nün 2013/7520 E. sayılı icra dosyasında, borçlunun üçüncü kişi… Dış Ticaret Limited Şirketi\’ndeki doğmuş ve doğacak hak ve alacaklarının haczi talebi ile 15.09.2009 tarihinde müzekkere yazıldığı,… Dış Ticaret Limited Şirketi tasfiye memurluğunca bu müzekkereye cevaben verilen yazıda, haciz yazısının 19.09.2009 tarihinde - [Aile Konutunu Kullanmaya Devam Eden Eski Eşten Ecrimisil İstenebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/eski-esten-ecrimisil-istenebilirmi/): Aile Konutunu Kullanmaya Devam Eden Eski Eşten Ecrimisil Talep Edilmesi Aile Konutunu Kullanmaya Devam Eden Eski Eşten Ecrimisil İstenmesi: Ecrimisil; bir eşyanın, sahibinin rızası bulunmaksızın, onun üzerinde tasarrufta bulunma yetkisine sahip olmayan kötüniyetli 3. kişi tarafından kullanılmasından dolayı oluşan zarara karşılık verilen tazminat olarak nitelenen özel giderim biçimidir. Ecrimisil davası da; malı haksız ve kötü niyetli olarak kullanan ve geri verme yükümlülüğünü de yerine getirmeyen kişilerden haksız işgal tazminatının alınmasını amaçlayan bir dava türüdür. Ecrimisil sanılanın aksine kira alacağı değildir. Kirada, kiracı ile kiraya verenin hukuka uygun olarak karşılıklı irade açıklamaları söz konusu iken; ecrimisilde hukuka uygun bir irade açıklaması yoktur. Kötüniyetli olan 3. kişinin, başkasına ait olduğunu bildiği bir gayrimenkulü, malikin veya zilyedin rızası olmadan sanki kendi malıymış gibi kullanması durumu söz konusudur. Ecrimisil davası ile ilgili daha fazla bilgi almak için 15 yılı aşkın deneyime sahip avukat kadromuz tarafından hazırlanan makalemizi inceleyebilir; dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Ecrimisil davası, özel olarak kanunda düzenlenmemişse de iyiniyetli olmayan zilyetin tazminat ödemesi 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nda “İyiniyetli olmayan zilyet, geri vermekle yükümlü olduğu şeyi haksız alıkoymuş olması yüzünden hak sahibine verdiği zararlar ve elde ettiği veya elde etmeyi ihmal eylediği ürünler karşılığında tazminat ödemek zorundadır.” şeklinde düzenlenmiştir. Eski Eşten Ecrimisil İstenebilme Şartlarına ilişkin Yargıtay Kararları Boşanan eş, boşanma davasının kesinleşmesi ile dava tarihi arasında aile konutunu kullanmaya devam eden eski eşten ecrimisil ve el atmanın önlenmesi isteyebilir. Yargıtay 7. Hukuk Dairesi Esas No: 2021/4131 Karar No: 2021/1568 Karar tarihi: 06.10.2021 Mahkemesi: … Bölge Adliye Mahkemesi 16. Hukuk Dairesi İlk Derece Mahkemesi: … 3. Asliye Hukuk Mahkemesi Davacı vekili tarafından, davalı aleyhine 18/07/2016 tarihinde verilen dilekçeyle el atmanın önlenmesi ve ecrimisil talep edilmesi üzerine yapılan duruşma sonunda davacının müdahalenin men’i talebine yönelik davası konusuz kaldığından esas hakkında karar verilmesine yer olmadığına, ecrimisil talebine yönelik davasının kısmen kabulü ile, 71.400,00 TL’nin 18/07/2016 dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin talebin reddine dair verilen 16/05/2019 tarihli hükmün istinaf yoluyla incelenmesi taraf vekillerince talep edilmiştir. … Bölge Adliye Mahkemesi 16. Hukuk Dairesince tarafların istinaf talebinin 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 353/1-b-2. maddesi gereğince kabulüne, yerel mahkeme kararının kaldırılmasına, el atmanın önlenmesi isteği bakımından davanın konusu kalmadığından karar verilmesine yer olmadığına, ecrimisil talebine yönelik talebinin kısmen kabulü ile 19/12/2012 – 18/07/2016 (boşanma ilamının kesinleşme tarihi-dava tarihi) arasındaki dönem bakımından hesaplanan 53.762,00 TL ecrimisilden, davalının yargılama sırasında 30/10/2016 tarihli dekont ile kullanım bedeli karşılığı yapmış olduğu 48.443,13 TL ödeme mahsup edilerek sonuçta 5.318,87 TL’nin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin talebin reddine dair verilen kararın taraf vekillerince temyiz edilmesi üzerine süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya ve içeriğindeki tüm kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü. Yapılan yargılamaya, toplanan delillere ve dosya içeriğine, temyiz olunan bölge adliye mahkemesi kararında yazılı gerekçelere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre yerinde olmayan temyiz itirazlarının reddiyle usul ve yasaya uygun Bölge Adliye Mahkemesi kararının ONANMASINA, aşağıda yazılı onama harcının temyiz eden davalıya yükletilmesine, fazla alınan temyiz harcının davacıya iadesine, dosyanın İLK DERECE MAHKEMESİNE, kararın bir örneğinin ilgili Bölge Adliye Mahkemesine GÖNDERİLMESİNE, 06/10/2021 tarihinde oy birliğiyle karar verildi. Aile Konutunu Müşterek Çocukla Birlikte Kullanmaya Devam Eden Eski Eşten Ecrimisil Talep Edilmesi Boşanan eş çocukla birlikte kalıyorsa eşin evinde oturmasına muvafakat edildiği kabul edilir, muvafakatın geri alındığı ihtar-tanık ile ispat edilmelidir. Özet: Somut olayda; tarafların …/…/…. tarihinde kesinleşen ilam ile boşanmalarına karar verilmiş, davacı tarafından …./…/…tarihinde kira sözleşmesi yapmak için tarafına başvurması, aksi durumda taşınmazı 10 gün içinde tahliye etmesi gerektiği davalıya ihtar edilmiş, ihtarname davalıya …/…/… tarihinde tebliğ edilmiştir. Hal böyle olunca Mahkemece; müşterek çocuk varsa ve dava konusu konutta davalı eski eş ile birlikte kalıyorlarsa, eşler arasındaki boşanmanın kesinleşmesiyle davalı eski eşin kendiliğinden ecrimisil ödemeye mahkum edilmeyeceği; hayatın olağan akışı gereği, davacı eşin müşterek çocukları ile birlikte davalı eski eşin dava konusu konutta kalmasına muvafakat ettiğinin kabulü gereği; davacı lehine ecrimisile hükmedilmesi için davacı eşin, davalı eski eşe verdiği kabul edilen muvafakatını ecrimisil dava tarihinden önce geri aldığını, konuttan çıkarma iradesini ilettiğini ispat etmesi gerektiği, eldeki davada bu şartın ihtarname ile sağlandığı; ancak ihtarnamede işgalin sonlandırılması için davalıya 10 gün süre verildiği gözetilerek, ihtarnamenin tebliği tarihinin on gün sonrasından başlatılmak üzere ecrimisile hükmedilmesi gerekir iken; yanılgılı değerlendirme ile boşanma ilamının kesinleşme tarihinden itibaren ecrimsile hükmedilmesi doğru görülmemiş, açıklanan sebeplerle hükmün bozulması gerekmiştir. (6100 s. K. m. 371) Yargıtay 8. Hukuk Dairesi Esas No: 2019/6014 Karar No: 2021/3915 Karar tarihi: 28.04.2021 Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonunda Afyonkarahisar 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 22.03.2019 tarihli ve … Karar sayılı kararıyla davanın kabulüne karar verilmiş, Mahkeme hükmüne karşı davalı vekili tarafından istinaf yoluna başvurulması üzerine Konya Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesince istinaf başvurusunun esastan reddine şeklinde hüküm kurulmuş olup, bu kez davalı vekilinin Bölge Adliye Mahkemesi kararını temyizi üzerine Dairece dosya incelendi, gereği düşünüldü: Karar Davacı vekili; vekil edeni ve davalının 20.06.2017 tarihinde kesinleşen ilam ile boşanmalarına karar verildiğini ancak davalı eski eşin halen vekil edeni adına tam hisse ile kayıtlı bağımsız bölümde işgalinin devam ettiğini bildirerek el atmanın önlenmesi ve 20.06.2017 tarihinden itibaren ecrimisile karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili; vekil edeninin müşterek çocuklar ile birlikte yaşadığını, taraflar arasında katılma alacağı davasının da derdest olduğunu bildirerek, davanın reddini savunmuştur. Mahkemece davalının bir nolu bağımsız bölüme yönelik el atmasının önlenmesine ve 20.06.2017 tarihinden dava tarihine kadar hesaplanan 1.179 TL ecrimisilin kabulüne karar verilmiş, davalı vekilinin istinaf yoluna başvurması üzerine Konya Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiş; davalı vekili tarafından Bölge Adliye Mahkemesi kararı temyiz edilmiştir. Dava; el atmanın önlenmesi ve ecrimisil istemlerine ilişkindir. 1. Davalı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, yapılan yargılama ve uyuşmazlık bakımından uygulanması gereken hukuk kuralları ile temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararında yazılı gerekçelere, hukuki ilişkinin nitelendirmesine göre yerinde görülmemiştir. 2. Somut olayda; tarafların 20.06.2017 tarihinde kesinleşen ilam ile - [Bilişim Sistemine Girme Suçuna ilişkin Emsal Yargıtay Kararları](https://kayseriavukat.org.tr/bilisim-sistemine-girme-yargitay/): Bilişim Sistemine Girme Suçuna ilişkin Emsal Yargıtay Kararları Bilişim sistemine girme suçu ile ilgili bilgi edinmek için Kayseri Bilişim Avukatı kadromuzun hazırladığı makalemizi inceleyebilirsiniz. Kayseri bilişim avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Alanında yetkin Kayseri Bilişim Avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, güncel mevzuat ve Yargıtay kararları çerçevesinde savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek bilişim suçları ile ilgili uyuşmazlık ve dava süreçlerinde taraflara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti sunmaktadır. Yargılama sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir avukattan hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. Bilişim Sistemine Girme Suçu ile ilgili Emsal Yargıtay Kararları Bilişim Sistemine Girme Suçu “Bilişim sistemine girmek”, bir bilişim sisteminde bulunan verilerin bir kısmına veya tamamına, fiziken ya da uzaktan başka bir cihaz yoluyla erişilmesidir. Erişimi gerçekleştirmek için gevşek güvenlik önlemlerinden faydalanılabileceği gibi, var olan güvenlik önlemlerindeki boşluklar da kullanılabilir. Ağ üzerinden virüsler (komik resimler, kutlama kartları veya ses ve görüntü dosyaları gibi ekler halinde), truva atı (trojan horse), macro virüsü, solucanlar gibi kullanılarak veya sistemin açık kapıları zorlanarak giriş yapılabilir. Bilgisayar veri ve sistemlerine yapılan izinsiz giriş, aynı zamanda, “bilgisayara tecavüz”, “kod kırma” ya da “bilgisayar korsanlığı” olarak da tanımlanmaktadır. Suçun, başkasına ait bilgisayarın açılarak içindeki verilerin görülmesi biçiminde olabileceği gibi bir ağ aracılığıyla bilişim sisteminde oturum açılması yoluyla da işlenebilir. Girmede, iletişimin kablolu veya kablosuz olması ile mesafenin yakın ve uzak olması arasında da fark yoktur. Bir bilişim sistemine e-posta veya dosya gönderilmesi durumunda, bilişim sistemine girme söz konusu olmayıp yalnızca veri gönderildiğinden bu durum girme kapsamında düşünülemez. Mağdurun kişisel bilgisayarına ait işletim sistemine (Windows, Linux vs.), bir başka internet kullanıcısının, mağdurun rızası olmaksızın girmesi de suç oluşturacaktır. E-posta adresi kullanıcısının erişiminin engellendiğine ilişkin şikayeti üzerine öncelikle erişimi engellenen adresin ve sanığa ait olduğu iddia olunan e-mail adresinin sanığa ve şikayetçiye ait olup olmadığı saptanmalı, bu husus ilgili internet sağlayıcısından sorularak adreslerin oluşturulma tarihi, kim tarafından oluşturulduğu ve IP (İnternet Protokolü) numarası sorulmalıdır. Microsoft Corporation’den de erişimin engellediği iddia olunan tarih/tarihler ve takip eden günlerde şikayetçinin e-mail adresine giriş yapıp yapmadığı, erişim sağlanmışsa IP bilgileri, bu tarihler itibariyle e-mail adresine ait şifrenin değiştirilip değiştirilmediği, değiştirilmiş ise ne zaman ve hangi IP numarası ile yapıldığı araştırılmalıdır. IP adresi kayıt bilgilerinden, ilgili Telekom Müdürlüklerinden, sisteme giriş yapan veya başarısız olan IP numaraları kullanıcılarının adres ve telefon bilgileri istenmeli, aynı şekilde sanığa ait olduğu iddia olunan e-mail adresini kullanan IP numaraları saptanıp adres ve telefon bilgileri de istenmelidir. Erişimin sağlanamaması halinde, giriş yapmak isteyenler arasında şikayetçinin de bulunup bulunmadığının IP numarasından tespit edilerek iddianın doğruluğu belirlenmelidir. Şikayetçi ve sanığın bilgisayarlarına el konulup hard diskleri incelenerek bilgisayarlar arasında bağlantı ve veri akışı olup olmadığı saptanıp ele geçirilen adresten bir başka adrese yazı veya görüntü gönderilmiş ise, bu olaya ilişkin bilgi sahipleri ile ele geçirilen adres kullanılarak ulaşılan adres sahipleri varsa tanık olarak dinlenmelidir. Somut olayda; sanığın, katılanın kullandığı “…@hotmail.com” e-posta adresi ile irtibatlı olan Facebook adresine bilgisi ve rızası olmaksızın değiştirerek erişilmez kıldığından bahisle açılan davada, yapılan soruşturma ve kovuşturma yetersiz olup olaya ilişkin deliller toplanmadan mahkumiyet hükmü kurulmuştur. Sanığın suçlamayı kabul etmediği gibi hattına başkalarının girmiş olabileceği savunmasına ilişkin olmak üzere internet hattını sanık dışında başkalarının da kullanıp kullanmadığı ve kendisine ait olduğu belirtilen e-mail adresinin sanığa aidiyeti hususunda dosyada bir bilgiye rastlanmamıştır. Katılanın 27.05.2011 tarihinden itibaren e-mail adresine giremediğini belirttiğinin anlaşılması karşısında, anılan tarihten şikayet tarihine kadar olan dönemde, bu adresin faal olup olmadığı, katılan tarafından kendi adresine erişim sağlanıp sağlanmadığı tespit edilmemiştir. Sanık tarafından 22.05.2011 tarihinden sonra giriş yapılıp yapılmadığı, adrese ait şifrenin değiştirilip değiştirilmediği, şifre değiştirilmişse hangi tarihte ve hangi IP numarası ile erişim sağlanarak şifrenin değiştirildiği ilgili internet sağlayıcısından sorulmadan hüküm kurulmuştur. Bu itibarla; yukarıda açıklanan yöntem izlenerek eksiklikler yerine getirilip sonucuna göre tüm deliller birlikte değerlendirilip gerektiğinde bilirkişiden de görüş alınarak sanığın hukuki durumunun takdir ve tayini gerekirken, katılanın beyanına itibar edilerek ve eksik araştırmaya dayanarak yazılı şekilde hüküm kurulması, Sonuç Yasaya aykırı, sanık müdafiinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebepten dolayı 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un 8/1. maddesi uyarınca uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK’nun 321. maddesi gereğince BOZULMASINA, 03.02.2015 gününde oybirliğiyle karar verildi. (Yargıtay 8. Ceza Dairesi – Esas No: 2014/19342 Karar No: 2015/2322 Karar Tarihi: 03.02.2015) Bilişim Sistemine Girme Suçu Yapılan duruşmaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin soruşturma neticelerine uygun şekilde oluşan inanç ve takdirine, incelenen dosya içeriğine göre sanık müdafiin delil bulunmadığına, soruşturmanın eksik yapıldığına, suçun sabit olmadığına ilişen ve yerinde görülmeyen sair temyiz itirazlarının reddine; Ancak: Dolandırıcılık suçu; hileli davranışlarla bir kişinin aldatılıp onun veya bir başkasının zararına, failin kendisine veya bir başkasına yarar sağlaması suretiyle oluşur. Suçun maddi unsurunu oluşturan hareketlerin, gerçek bir kişiye yöneltilmiş olması, onun kandırılarak çıkar sağlanması gerekir. Bilişim sistemlerinin araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık suçunda ise, verileri toplayıp yerleştirdikten sonra bunları otomatik işlemlere tabi tutma olanağını veren manyetik sistemler araç olarak kullanılıp gerçek kişiler aldatılarak çıkar sağlanmaktadır. Bankaların etkin işlevi bulunan çek, hesap cüzdanı, dekont gibi maddi varlıklarının kullanılması halinde ise, banka vasıta kılınarak dolandırıcılık suçu oluşacaktır. Gerçek bir kişiyle karşı karşıya gelmeden, yüz yüze veya telefon, bilgisayar, bilgi geçer gibi bir başka vasıta kullanılarak görüşmeden, konuşmadan, kişilere yönelik hileli davranışlarla aldatılmadan sadece bilişim sistemi kullanılarak doğrudan doğruya çıkar sağlanması halinde “bilişim sistemine girerek haksız çıkar sağlama suçu” gerçekleşecektir. Somut olayda ise; sanığın, katılanın G… Bankası 1. Levent Şubesi’nde bulunan hesabına internet bankacılığı yoluyla girip hesaptaki paradan 3.200.00 TL’yi G… Bankası Osmanbey Şubesi’ndeki kendi hesabına internet yoluyla havale ettikten sonra parayı çekerek haksız menfaat sağladığı iddia ve dosya içeriğine uygun kabul edilmesi karşısında; gerçek kişiye yönelen hile oluşturacak nitelikte bir hareketin bulunmaması ve tamamen bilişim sistemi içinde gerçekleştirilmesi nedeniyle dolandırıcılık suçunun unsurlarının bulunmadığı, “veri”nin taşınabilir bir mal olarak kabul edilmesinin olanaklı - [Bilişim Sistemine Girme Suçu](https://kayseriavukat.org.tr/bilisim-sistemine-girme-sucu/): Bilişim Sistemine Girme Suçu Bilişim Sistemine Girme Suçu: Bilişim hukuku ile ilgili kanuni düzenlemeler, genel olarak 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun’da yer almaktadır.  Bununla birlikte 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda veya özel bazı kanunlarda düzenlenen bilişim suçları; doğrudan düzenlenen bilişim suçları (bilişim sistemine girme, bilişim sistemini engelleme veya bozma vb.) ve dolaylı olarak düzenlenen bilişim suçları (bilişim yoluyla dolandırıcılık, hırsızlık suçu vs.) olmak üzere iki farklı kategoride değerlendirilebilir. Suçun niteliği ve ceza miktarına göre bilişim suçları asliye ceza veya ağır ceza bilişim mahkemelerinde görülmektedir. Bilişim Sistemine girme suçu ise 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 243. maddede düzenlenmiştir; “(1) Bir bilişim sisteminin bütününe veya bir kısmına, hukuka aykırı olarak giren veya orada kalmaya devam eden kimseye bir yıla kadar hapis veya adlî para cezası verilir. (2) Yukarıdaki fıkrada tanımlanan fiillerin bedeli karşılığı yararlanılabilen sistemler hakkında işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranına kadar indirilir. (3) Bu fiil nedeniyle sistemin içerdiği veriler yok olur veya değişirse, altı aydan iki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (4) Bir bilişim sisteminin kendi içinde veya bilişim sistemleri arasında gerçekleşen veri nakillerini, sisteme girmeksizin teknik araçlarla hukuka aykırı olarak izleyen kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.” Bilişim sistemleri üzerinde manipülasyona sebep olan ve kişi hak, özgürlüklerinin kısıtlanmasını sağlayan tüm hal ve durumlar, bilişim suçu kapsamında değerlendirilir. Bu bağlamda yargılama sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir Kayseri bilişim avukatından hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. Bilişim Sistemine Girme Suçu Bilişim suçları, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 243 ila 245 maddeleri arasında “Bilişim Alanında Suçlar” başlığı altında düzenlenmiştir. Bilişim sistemine girme suçu, bir bilişim sistemine hukuka aykırı bir şekilde girme ve orda kalmaya devam edilmesi ile oluşur (TCK m.243/1). Bilişim sistemindeki verileri yok etme veya değiştirme fiillerinin işlenmesi halinde suçun daha fazla cezayı gerektiren nitelikli hali vücut bulur (TCK m.243/3). Bilişim sistemine girme suçu, uygulamada bilişim sistemine müdahale suçu olarak da adlandırılmaktadır. Bilişim sistemi; Windows, Mac, Linux gibi işletim programları, e-mailler, Facebook, Instagram ve Twitter gibi sosyal medya uygulamaları ile Whatsapp gibi mesajlaşma uygulamalarını da kapsayan her türlü bilgisayar ve veri sistemlerini ifade etmektedir. Bilişim sistemine girme, bir bilişim sisteminde bulunan verilere uzaktan bağlanmak suretiyle veya bizzat elektronik sisteme fiziki yakınlık yoluyla erişmek anlamına gelmektedir. Bilişim sistemine girme suçu, bilişim suçları içerisinde işlenmesi en basit olan suç tipidir. Örneğin, bir kişinin Facebook, Twitter, Instagram, e-mail adreslerine izni olmadığı halde kullanıcının şifresini veya diğer güvenlik önlemlerini devre dışı bırakarak erişmek bilişim sistemine girme suçu olarak cezalandırılır. Hemen belirtelim ki, kullanıcının erişime izin verip vermediği pek çok şekilde anlaşılabilir. Örneğin, Facebook’ta sanal ortamda arkadaşlık bağı kurularak veya kullanıcının belli seçenekleri tercih etmesi yoluyla hangi bilgileri, kime erişime açtığı kendisi tarafından belirlenir. Kullanıcının erişime açmadığı bilgilerine usulsüz bir şekilde elektronik ortamda bazı hileler kullanarak ulaşmaya çalışmak bilişim sistemine girme suçunun işlenmesine neden olur. Bilişim sistemine girme suçunda mağdurun rızası hukuka uygunluk nedenidir. Yani, bilişim sistemi üzerinde hak sahibi olarak faydalanma yetkisi olan kişi, başka bir kimseye sisteme girme izni vermiş veya giriş şifresini vermişse, failin bilişim sistemine girme fiili hukuka uygun hale gelir. Yargılama sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir Kayseri bilişim avukatından hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. Bilişim sistemine girme başta olmak üzere bilişim suçları ile ilgili daha fazla bilgi edinmek için Kayseri bilişim avukatı kadromuzun hazırladığı makale ve kararları inceleyebilirsiniz. Kayseri bilişim avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Bilişim Sistemine Girme Nasıl Gerçekleştirilir? Bilişim sistemine girme suçu birbirinden farklı fiillerle işlenebilir. Erişimi gerçekleştirmek için gevşek güvenlik önlemlerinden faydalanılabileceği gibi, var olan güvenlik önlemlerindeki boşluklar da kullanılabilir. Ağ üzerinden virüsler (komik resimler, kutlama kartları veya ses ve görüntü dosyaları gibi ekler halinde), truva atı (trojan horse), macro virüsü, solucanlar gibi kullanılarak veya sistemin açık kapıları zorlanarak giriş yapılabilir. Bilgisayar veri ve sistemlerine yapılan izinsiz giriş, aynı zamanda, “bilgisayara tecavüz”, “kod kırma” ya da “bilgisayar korsanlığı” olarak da tanımlanmaktadır. Bu bilişim suçları, başkasına ait bilgisayarın açılarak içindeki verilerin görülmesi biçiminde işlenebileceği gibi bir ağ aracılığıyla bilişim sisteminde oturum açılması yoluyla da işlenebilir. Girmede, iletişimin kablolu veya kablosuz olması ile mesafenin yakın ve uzak olması arasında da fark yoktur. Bir bilişim sistemine e-posta veya dosya gönderilmesi durumunda, bilişim sistemine girme söz konusu olmayıp yalnızca veri gönderildiğinden bu durum girme kapsamında düşünülemez. Mağdurun kişisel bilgisayarına ait işletim sistemine (Windows, Linux vs.), bir başka internet kullanıcısının, mağdurun rızası olmaksızın girmesi de suç oluşturacaktır (Yargıtay 8. Ceza Dairesi-Karar No:2014/11836). Bilişim sistemine girme suçunun ispatlanması açısından IP adresinin tespiti çok önemlidir. IP adresi, internet bağlanan her bilgisayara sistem tarafından ayrı ayrı verilen bir nevi kimliktir. İki tür IP adresi vardır: Statik IP Adresi: Hangi cihaz veya sunucu için belirlenmişse, o cihaz veya sunucu için sabit kalan, değişmeyen internet adresidir. Dinamik IP adresi: İnternete her bağlanıldığında değişen bir IP adresidir. IP adresleri sınırlı olduğundan internet servis sağlayıcıları, internete bağlanan kullanıcıya her seferinde ayrı bir IP adresi verir, kullanıcının internet bağlantısı kesildiğinde aynı IP adresi internete bağlanan başka bir kullanıcıya verilir. Bilişim sitemine girme suçunun işlendiği cihazın internete bağlanması için gerekli olan IP adresi servis sağlayıcıdan sorularak tespit edilmektedir. IP adreslerinin yeterli olmadığı hallerde GSM şirketleri tarafından bir IP adresi, birden fazla kişiye PORT yapılarak verilebilmektedir. Bilgisayar içindeki her program, iletişim için ayrı birer port kullanmaktadır. Bu nedenle bilgisayardaki programların iletişimi için IP ve port numarası olmak üzere iki tane adres numarası gerekmekte, IP adresi Port numarası olarak gösterilmektedir. Tutulmasında yasal zorunluluk bulunmayan PORT bilgisine ulaşıldığında, birden fazla kişiye verilen IP’nin, suçun işlendiği saatte kim tarafından kullanıldığının belirlenmesi mümkün olmaktadır (Yargıtay 8. Ceza Dairesi-Karar No:2014/9860). Bilişim Sistemine Girme Suçunun Cezası Bir bilişim sisteminin bütününe veya bir kısmına, - [Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesinde Teslim](https://kayseriavukat.org.tr/kat-karsiligi-insaat-sozlesmesinde-teslim/): Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesinde Teslim Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesinde Teslim: Kat karşılığı inşaat sözleşmesinde hem arsa sahibinin, hem de müteahhittin yerine getirmekle yükümlü olduğu edimler vardır. Bu kapsamda arsa sahibinin asli yükümlülüğü sözleşmeye konu arsayı yüklenici müteahhide bina yapımına müsait bir şekilde, kararlaştırılan zamanda teslim etmesi; yüklenicinin (müteahhit veya inşaat firmasının) asıl yükümlülüğü ise inşaatı sözleşmeye uygun (ayıpsız ve eksiksiz) olarak tamamlayarak zamanında iş sahibine teslim etmesidir. Yüklenici firmanın kendisine devredilecek bir kısım arsa payı karşılığında, arsa üzerinde bina yapım işini üstlendiği kat karşılığı inşaat sözleşmesi, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nda düzenlenmiş olan özel sözleşme türlerinden biri değildir. Bu nedenle bu sözleşme; eser sözleşmeleri ile gayrimenkul satış vaadi sözleşmelerine benzeyen kendine has özellikleri de olan karma bir sözleşme türü olarak kabul edilmektedir. Bu kapsamda arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi ile ilgili olarak bir uyuşmazlığın ortaya çıkması durumunda, bu uyuşmazlığa uygulanacak hükümler; uygun düştüğü ölçüde Türk Borçlar Kanunu’ndaki eser sözleşmelerine ilişkin hükümler ile gayrimenkul satış vaadi sözleşmelerine ilişkin hükümlerdir. Gayrimenkul hukuku veya başka bir ifadeyle taşınmaz hukuku alanında uzman avukat kadrosu ile Zülküf Arslan Hukuk Bürosu; kat karşılığı inşaat sözleşmeleri hazırlanması, tapu iptal ve tescil davaları açılması ve takibi, ipotek tesisi, ipoteğin paraya çevrilmesi konularının takibi, intifa hakkı, geçit hakkı, ayni haklara ilişkin ihtilafların çözümlenmesi, kentsel dönüşüm sözleşmelerinin hazırlanması ve süreç takibi, ruhsatlandırma ve imar durumu belirlenmesi hizmetleri, müteahhitlik, tedarik, taşeronluk ve benzeri inşaat hizmetlerine ilişkin sözleşmeler, kat mülkiyeti ve irtifakı kurulumu, ön satış ve kiralama sözleşmeleri, yönetim planı uygulamaları ve tapuya şerhlerinin yapılması işlemlerinin her türlü aşamasında müvekkillerine her türlü konuda hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Arsa payı karşılığı / kat karşılığı inşaat sözleşmesine ilişkin uyuşmazlıklarda dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda detaylı bilgi almak ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesinde Teslimde Fiili Teslim ve Hukuki Teslim Ayrımı Yapı kullanma izin belgesi alma borcunun yükleniciye bırakıldığı arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmelerinde yüklenicinin edimini yerine getirdiğinin kabulü için inşaatı tamamlayıp teslim etmiş olması yeterli olmayıp, yapı kullanma izin belgesinin alınmış olması da zorunludur. İnşaat ya da bağımsız bölüm arsa sahibine fiilen teslim edilse dahi arsa sahibi yapı kullanma izin belgesi bulunmayan inşaat ya da bağımsız bölümleri oturarak kullanmaya ya da kiraya vererek gelir elde etmeye zorlanamayacağından hukuki teslim gerçekleşmiş sayılmaz. Arsa sahibi, yüklenicinin üstlendiği yapı kullanma izin belgesi alınıncaya kadar gecikme tazminatı ya da kararlaştırılmış ise cezai şartı isteyebilir. Yargıtay 15. Hukuk Dairesi Karar No: 2019/3063 Özet: Birleşen … Esas sayılı dosya davalısı yüklenici bu davanın açıldığı tarihe kadar yükümlülüğünde olan genel yapı kullanma izin belgesini almamış olup, yapı kullanma izin belgesi alınmadan davacı arsa sahiplerinin filen teslim aldıkları bağımsız bölümleri kendileri kullanarak ya da … kişilere kiraya verip gelir temin etmek suretiyle ekonomik yarar sağladıkları kanıtlanamadığından birleşen …. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin … esas sayılı dosyasındaki gecikme tazminatı istemiyle ilgili olarak ilk davanın açıldığı … tarihinden … Esas sayılı davanın açıldığı tarihe kadar arsa sahiplerinin kendisine bırakılan bağımsız bölümlerle ilgili gecikme tazminatı isteyebilecekleri kabul edilerek, bu dönem için hesaplanacak gecikme tazminatının taleple bağlı kalınarak hüküm altına alınması gerekirken yanlış değerlendirme sonucu hukuki teslim niteliğinde olmayan iş bitirme tutanaklarına göre hesaplama yapan bilirkişi raporuna itibar edilerek birleşen … Esas sayılı dava dosyasında yazılı şekilde hüküm tesisi doğru olmamıştır. Yerel mahkeme kararının birleşen … Esas sayılı dava dosyası yönünden de bu gerekçeyle bozulması gerekirken, bozma kapsamı dışında bırakıldığı bu kez yapılan incelemede anlaşıldığından arsa sahiplerinin karar düzeltme talebinin kabulü uygun görülmüştür. (1086 s. K. m. 442) (492 s. K. m. 42) (23. HD. 07.03.2018 T. 2016/704 E. 2018/2079 K.) Dava Davacılar …  ve …, fer’i müdahiller … ve … ile davalı … İnş. ve Tic. A.Ş. Adına İflas İdare Memurluğu, birleşen 2011/91 Esas sayılı davada davacılar … ve …, fer’i müdahiller … ve … ile davalı … İnş. ve Tic. A.Ş. Adına İflas İdare Memurluğu, birleşen 2009/165 Esas sayılı davada davacı … İnş. ve Tic. A.Ş. Adına İflas İdare Memurluğu ile davalılar … ve …, fer’i müdahiller … ve … arasındaki davadan dolayı … 1. Asliye Ticaret Mahkemesince verilen 11.09.2015 gün ve 2008/570-2015/675 sayılı hükmü bozan 23. Hukuk Dairesi’nin 07.03.2018 gün ve 2016/704-2018/2079 sayılı ilamı aleyhinde taraf vekillerince karar düzeltilmesi isteğinde bulunulmuş ve karar düzeltme dilekçelerinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dosyadaki kağıtlar okundu gereği konuşulup düşünüldü: Karar Asıl ve birleşen davalar, arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmesinden kaynaklanmakta olup, asıl dava eksik ve kusurlu işlerin gederim bedeli, gecikme tazminatı ve tespit masraflarının tahsili, birleşen … 3. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 2011/91 Esas sayılı dosyasındaki dava gecikme tazminatı ile yükleniciye ait olup ödenmeyen emlak vergisi, elektrik tüketim bedeli ve malzeme ile trafo bedellerinin tahsili, birleşen … 1. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 2009/165 Esas sayılı dosyasındaki dava ise yüklenici tarafından açılmış olup, sözleşme dışı fazla imalât bedelinin tahsili istemine ilişkindir. Mahkemece davaların birleştirilerek yapılan yargılaması sonucunda asıl ve birleşen davaların kısmen kabulüne dair verilen kararın taraf vekilleri ve fer’i müdahiller tarafından temyizi üzerine Yargıtay 23. Hukuk Dairesi’nden verilen 07.03.2018 gün 2016/704 Esas, 2018/2079 Karar sayılı bozma ilamına karşı arsa sahipleri, yüklenici vekili ile fer’i müdahiller vekilince karar düzeltme talebinde bulunulmuştur. Karar düzeltme talebinin kural olarak temyiz incelemesini yapan Yargıtay Hukuk Dairesince incelenmesi gerekmekte ise de; Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nun 09.02.2018 gün 2018/1 sayılı işbölümü kararı ile arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmesinden kaynaklanan ve 01.07.2016 tarihinden sonra temyiz ya da karar düzeltme talepli olarak Yargıtay’a gelen dosyalardaki temyiz ya da karar düzeltme taleplerini incelemek görevi Yargıtay 15. Hukuk Dairesi’ne verildiğinden karar düzeltme talebi Dairemizce incelenmiştir. 1- Yargıtay ilamında belirtilen gerektirici nedenler karşısında davalı-birleşen dosya davacısı yüklenici vekiliyle fer’i müdahil vekillerinin tüm, asıl ve birleşen 2011/91 Esas sayılı dosya davacıları, birleşen 2009/165 Esas sayılı dosya davalıları arsa sahiplerinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan diğer karar düzeltme talepleri yerinde görülmemiş, reddi gerekmiştir. 2- Arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmelerinde aksi kararlaştırılmış olmadıkça yüklenicinin edimini yerine getirdiğinin kabul edilebilmesi için inşaatı sözleşme ve ekleri, tasdikli proje ve ruhsatları ile imar mevzuatına uygun olarak tamamlayıp arsa sahipleri teslim etmesi zorunludur. Yükleniciyle arsa sahipleri arasında … 7. Noterliği’nde imzalanan 9.11.2005 gün 338241 yevmiye nolu düzenlenme şeklinde taşınmaz satış vaadi ve kat karşılığı inşaat yapım sözleşmesinin 4. maddesinin devamında; inşaatın sözleşmeye - [Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesinin Feshi](https://kayseriavukat.org.tr/kat-karsiligi-insaat-sozlesmesinin-feshi/): Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesinin Feshi: Geriye Etkili Fesih ile İleriye Etkili Fesih Ayrımı Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesinin Feshi: Geriye Etkili Fesih ile İleriye Etkili Fesih Ayrımı: Arsa sahibinin, arsasına ait belirli bir payı yükleniciye / müteahhide devretme, yüklenicinin de bu pay karşılığında arsa üzerinde bağımsız bölümler yapma ve bu bölümlerden arsa sahibinin payına ait olan kısmı ona devretme yükümlülüğü altına girdiği, dolayısıyla her iki tarafa da borç yükleyen sözleşmelere arsa payı karşılığı / kat karşılığı inşaat sözleşmesi denilmektedir. Kat karşılığı inşaat sözleşmesinde hem arsa sahibinin, hem de müteahhittin yerine getirmekle yükümlü olduğu edimler vardır. Bu kapsamda arsa sahibinin asli yükümlülüğü sözleşmeye konu arsayı yüklenici müteahhide bina yapımına müsait bir şekilde, kararlaştırılan zamanda teslim etmesi; yüklenicinin (müteahhit veya inşaat firmasının) asıl yükümlülüğü ise inşaatı sözleşmeye uygun (ayıpsız ve eksiksiz) olarak tamamlayarak zamanında iş sahibine teslim etmesidir. Yüklenici firmanın kendisine devredilecek bir kısım arsa payı karşılığında, arsa üzerinde bina yapım işini üstlendiği kat karşılığı inşaat sözleşmesi, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nda düzenlenmiş olan özel sözleşme türlerinden biri değildir. Bu nedenle bu sözleşme; eser sözleşmeleri ile gayrimenkul satış vaadi sözleşmelerine benzeyen kendine has özellikleri de olan karma bir sözleşme türü olarak kabul edilmektedir. Bu kapsamda arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi ile ilgili olarak bir uyuşmazlığın ortaya çıkması durumunda, bu uyuşmazlığa uygulanacak hükümler; uygun düştüğü ölçüde Türk Borçlar Kanunu’ndaki eser sözleşmelerine ilişkin hükümler ile gayrimenkul satış vaadi sözleşmelerine ilişkin hükümlerdir. Gayrimenkul hukuku veya başka bir ifadeyle taşınmaz hukuku alanında uzman avukat kadrosu ile Zülküf Arslan Hukuk Bürosu; kat karşılığı inşaat sözleşmeleri hazırlanması, tapu iptal ve tescil davaları açılması ve takibi, ipotek tesisi, ipoteğin paraya çevrilmesi konularının takibi, intifa hakkı, geçit hakkı, ayni haklara ilişkin ihtilafların çözümlenmesi, kentsel dönüşüm sözleşmelerinin hazırlanması ve süreç takibi, ruhsatlandırma ve imar durumu belirlenmesi hizmetleri, müteahhitlik, tedarik, taşeronluk ve benzeri inşaat hizmetlerine ilişkin sözleşmeler, kat mülkiyeti ve irtifakı kurulumu, ön satış ve kiralama sözleşmeleri, yönetim planı uygulamaları ve tapuya şerhlerinin yapılması işlemlerinin her türlü aşamasında müvekkillerine her türlü konuda hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Arsa payı karşılığı / kat karşılığı inşaat sözleşmesi hazırlanması ve dava süreçleri ile ilgili Kayseri gayrimenkul avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesinin Feshi ile ilgili Yargıtay Kararları Arsa sahibi ile yüklenici (müteahhit, inşaat şirketleri) arasında yapılan arsa payı karşılığı / kat karşılığı inşaat sözleşmeleri; gayrimenkul hukukunun önemli bir alanını teşkil etmektedir. Temerrüt, hukuki olarak borcun borçlu tarafından gereken zamanda yerine getirilmemesi anlamına gelmektedir. Bu kapsamda kat karşılığı inşaat sözleşmesinde yüklenicinin asli edim yükümlülüğü, inşaatın sözleşmeye uygun (ayıpsız ve eksiksiz) olarak ve zamanında tamamlanarak iş sahibine teslim edilmesidir. Eğer inşaatın zamanında tamamlanmaması ve teslim edilmemesi halinde, yüklenicinin temerrüdü söz konusu olacaktır. Yüklenicinin temerrüdü durumunda, arsa sahibi öncelikle inşaatın tamamlanarak teslimini ve gecikme nedeniyle uğradığı zararın tazminini talep etme hakkına sahiptir. Ayrıca ek süre vermek şartıyla, inşaatın tamamlanmasından vazgeçerek, yüklenicinin borcunu ifa etmemesi nedeniyle uğradığı zararların tazminini veya sözleşmeden dönerek olumsuz zararının tazminini talep edebilir. Yüklenici temerrüdü durumunda, arsa sahibinin sözleşmeden dönme imkânı da bulunmaktadır. Bu durumda tarafların aldıklarını iade etme borcu doğacaktır. iş sahibi, açacağı tapu sicilinin düzeltilmesi davasıyla yükleniciye devrettiği arsa paylarının kendi adına tescilini talep edecek; yüklenici ise o zamana kadar yaptığı işin karşılığını bedel olarak talep edecektir. Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesinin Feshi: Geriye Etkili Fesih ve İleriye Etkili Feshin Farkı Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesinin Feshi: Kat karşılığı inşaat sözleşmesine ilişkin geriye etkili fesihte arsa sahibi, yükleniciye veya onun halefi durumundaki kişilere verdiği tapuları geri isteyebilir. Geriye etkili feshin en önemli sonucu, tarafların hiç sözleşme yapılmamış gibi sözleşmenin yapıldığı tarihteki malvarlığına getirilmeleridir. Geriye etkili fesihte yükleniciye inşaatın fesih tarihindeki fiziki durumuna uygun bağımsız bölüm verilmez. Feshin geriye etkili olacağı konusunda taraf iradelerinin uyuşmaması halinde mahkemece ileriye etkili feshin koşullarının gerçekleşip gerçekleşmediği araştırılmalıdır. Fesih ileriye etkili sonuçlar yaratacak şekilde yapılmış veya bunun koşulları oluşmuş ise, feshin doğal sonucu olarak yapılacak tasfiye işleminde yüklenici eserin getirildiği fiziki seviyeye uygun bağımsız bölüm tapusunun devrini isteyebilir. Yargıtay 23. Hukuk Dairesi Esas No: 2014/10445 Karar No: 2016/2017 Karar Tarihi: 31.03.2016 Taraflar arasındaki sözleşmenin ileriye etkili feshi davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalı…tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü. Davacı vekili, müvekkili arsa maliki ile davalılar arasında düzenlenen 12.10.2005 tarihli arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesine göre toplam üç dükkan ve dört daireli binada müvekkiline zemin kattaki bir dükkan ve dükkanın üzerindeki dairenin verilmesinin kararlaştırıldığını, inşaatın sözleşmeye göre ruhsat tarihinden itibaren 20 ay içerisinde bitirilmesi gerektiğini, dava konusu bina için 08.03.2006 tarihinde ruhsat alınıp, 20 aylık inşaat süresinin 08.11.2007 tarihinde sona erdiğini, davalıların edimlerini yerine getirmediğini … Asliye Hukuk Mahkemesi’nin … İş sayılı dosyası ile davalıların eksik bıraktığı işlerin belirlendiğini ileri sürerek, sözleşmenin feshi ile sözleşmeye göre yaptıkları işin karşılığı belirlenerek yüklenicilerin sattıkları iki dükkan ve dairenin değerleri ile müvekkilinin menfi zararları tespit edilerek taraflar arasında takas ve mahsup edilerek, bunların dışında kalan bağımsız bölüm ve hisselerine yüklenicilerin müdahalelerinin önlenmesini talep ve dava etmiştir. Mahkemece, iddia, savunma, dosya kapsamı ve benimsenen bilirkişi raporuna göre; davalıların eksik işleri ve kabul edilemez boyuttaki hatalı imalatları nedeni ile inşaatın gerçekleşme seviyesinin %80,32 olduğunun belirlenmesi, taraflar arasındaki sözleşmede mal sahibine ait bağımsız bölümlere iskân ruhsatı alınarak teslim hususunun düzenlenmesine karşılık, yargılamanın devam ettiği sürede, karar tarihi itibariyle mal sahibine ait … iskân ruhsatının alınmaması, davacı vekilince inşaatın %82 oranında tamamlandığı hususunu kabul etmesi ve iskân ruhsatı alınmamasının, inşaatın tamamlanma oranına etkisini araştırılmasını istemediklerini beyan etmesi nedeniyle davalılar tarafından gerçekleştirilen inşaat seviyesinin %82 oranında bulunduğunun kabul edildiği, belirlenen inşaat seviyesi %90’ın altında olmakla, sözleşmenin geriye etkili feshi mümkün ise de, talep ile bağlı kalınarak taraflar arasındaki sözleşmenin, ileriye etkili feshi gerektiği, taraflar arasında ihtilafa konu binada, halen ana pay 36 kabul edilerek kat irtifakı kurulup, sözleşme gereğince yükleniciye düşen bağımsız bölümlere, taraflar arasında kurulan kat irtifakı ile 27 arsa payı verildiği, davalıların inşaatı gerçekleştirme oranı %82 bulunduğundan, gerçekleşen inşaat seviyesine göre davalı yüklenicilere verilmesi gereken arsa payının 22,14 bulunup, sözleşme gereğince davalılara düşen 1,2 ve 6 numaralı, toplam 15/36 arsa paylı bağımsız bölümlerin, davalılar tarafından yapılan satışlar nedeni ile - [Müteahhitten Ev Alanların Hukuki Durumu](https://kayseriavukat.org.tr/muteahhitten-ev-alanlarin-hukuki-durumu/): Müteahhitten Ev Alanların Hukuki Durumu Müteahhitten Ev Alanların Hukuki Durumu: Arsa sahiplerince yükleniciye, onun talimatıyla üçüncü kişilere veya yükleniciye devirden sonra onun tarafından üçüncü kişilere intikal ettirilen tapu paylarının yüklenici ya da üçüncü kişilere tescili kural olarak yüklenici ve üçüncü kişilere ayni hak sağlamaz. Sadece bu tescil işleminin yapılması, mülkiyet hakkının doğması için yeterli olmayıp ayrıca geçerli bir hukuksal nedenin de varlığı gerekir. Arsa sahipleriyle ilgili yüklenici arasında düzenlenen arsa payı karşılığı / kat karşılığı inşaat sözleşmesinin geriye etkili olarak feshedilmesi halinde Borçlar Kanunu gereğince ve haksız iktisap kuralları uyarınca yüklenici ile onun devrettiği ya da yüklenicinin talimatıyla arsa sahiplerince üçüncü kişilere yapılan pay devirlerinin edinme sebebi hukuksal dayanaktan yoksun kalır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 1023. maddesi hükmü gereğince tapu kütüğündeki tescile iyiniyette dayanarak mülkiyet veya başka bir ayni hak kazanan üçüncü kişinin bu iktisabı, yasal olarak korunur ise de; aynı Yasa’nın 1024. maddesi hükmü gereğince, bir ayni hak, yoksun olarak tescil edilmiş ise bunu bilen veya bilmesi gereken üçüncü kişi bu tescile dayanamaz bağlayıcı olmayan bir hukuki işleme dayanan veya hukuki sebepten yoksun bulunan tescil yolsuzdur. Yapı henüz tamamlanmadan yükleniciden tapu payı devralan ya da yüklenicinin talimatıyla arsa sahibinden pay devralan üçüncü kişilerin kazanımlarında iyiniyetli kabul edilmelerine ve TMK’nın 1023. maddesi hükmünden yararlanmalarına imkân yoktur, mümkün değildir. Gayrimenkul hukuku veya başka bir ifadeyle taşınmaz hukuku alanında uzman avukat kadrosu ile Zülküf Arslan Hukuk Bürosu; kat karşılığı inşaat sözleşmeleri hazırlanması, tapu iptal ve tescil davaları açılması ve takibi, ipotek tesisi, ipoteğin paraya çevrilmesi konularının takibi, intifa hakkı, geçit hakkı, ayni haklara ilişkin ihtilafların çözümlenmesi, kentsel dönüşüm sözleşmelerinin hazırlanması ve süreç takibi, ruhsatlandırma ve imar durumu belirlenmesi hizmetleri, müteahhitlik, tedarik, taşeronluk ve benzeri inşaat hizmetlerine ilişkin sözleşmeler, kat mülkiyeti ve irtifakı kurulumu, ön satış ve kiralama sözleşmeleri, yönetim planı uygulamaları ve tapuya şerhlerinin yapılması işlemlerinin her türlü aşamasında müvekkillerine her türlü konuda hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Müteahhitten Ev Alanların Hukuki Durumu ile ilgili Emsal Yargıtay Kararları Yargıtay 15. Hukuk Dairesi Esas No: 2018/1025 Karar No: 2018/2629 Karar Tarihi: 21.06.2018 Müteahhitten Ev Alanların Hukuki Durumu: Kat karşılığı inşaat sözleşmesi gereği yükleniciye devredilen payları yüklenicinin devrettiği üçüncü kişilerden devralan davalıların iyiniyet savunmasının dinlenemeyeceğinin kabulü gerekir. (4721 s. K. m. 1023) (ANY. MAH. 20.07.2017 T. 2014/12321 E.) (YHGK. 09.03.2016 T. 2014/15-605 E. 2016/293 K.) Dava Yukarıda tarih ve numarası yazılı hükmün temyizen tetkiki davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dosyadaki kağıtlar okundu gereği konuşulup düşünüldü: Karar Dava, kat karşılığı inşaat sözleşmesinden kaynaklanan tapu iptal tescil talebine ilişkin olup, mahkemece davanın reddine dair verilen karar, davacı tarafından temyiz edilmiştir. Davacı davasında kendisine ait olan taşınmazda inşaat yapımı için dava dışı müteahhit … ile aralarında 14.12.1999 tarihinde Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesi düzenlendiğini, bu sözleşmeye bağlı olarak tapudaki arsa payının bir kısmını müteahhite devrettiğini, müteahhitin inşaata başladıktan sonra aldığı hisselerden satış yaptığını, ancak inşaatın sözleşmeye aykırı yapıldığını, … 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 1999/86 Esas sayılı dosyasında açılan davada sözleşmenin geriye etkili olacak şekilde feshine karar verildiğini, bir kısım tapularını geri aldığını, önceki davada dava devam ederken dava açılanlardan …in hissesini …’a, bu kişinin de davalı …’a sattığını, aynı şekilde … isimli şahsın da davalı …’na sattığını belirterek, davalılar … ve …’ın hisselerinin iptali ile adına tapuya tesciline karar verilmesini talep etmiştir. Davalılar savunmalarında tapudaki paylarını dava dışı kişilerden aldıklarını tapuya güven ilkesi nedeni ile iyiniyetli olarak satın aldıklarını, satın aldıktan sonra daireye harcamalar yaptıklarını belirterek davanın reddine karar verilmesini istemişlerdir. Mahkemece kat karşılığı inşaat sözleşmesinin tapuya şerh edilmediği bu nedenle davalıların iyiniyetli olduklarını kabul etmek gerektiği, davalılar yönünden kötüniyetin davacı tarafından ispat edilemediği, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 1023. maddesi hükmü uyarınca tapu kütüğünde tescile iyiniyetle dayanan davalıların bu kazanımlarının yasa gereği korunması gerektiği, davalıların durumu bilen veya bilmesi gereken kişilerden olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Arsa payı karşılığı / kat karşılığı inşaat yapım sözleşmesi uyarınca yüklenicinin sözleşmede kararlaştırılan tapu kaydı ya da bağımsız bölümlere hak kazanabilmesi için inşaatı sözleşme ve ekleri, tasdikli ruhsat ve projesine, imar ile fen ve tekniğine uygun olarak tamamlayıp teslim etmesi gerekir. Uygulamada, yüklenici tapuya hak kazanmamasına rağmen finans temini olanağı sağlamak üzere sözleşmenin başlangıcında ya da aşamalı olarak tapu devri yapılacağı kabul edilmekte ve yapılmaktadır. Ancak yapılan bu devirler avans niteliğinde olup tapu payı devredilmiş olsa dahi yüklenici edimini tamamen yerine getirmediği sürece ayni hakkı kazanması mümkün değildir. Bu nedenle arsa sahibi avans niteliğinde devrettiği arsa paylarının iadesini isteyebilir. Eğer yüklenici üçüncü kişiye temlik etmiş veya satış vaadinde bulunmuş ise, burada üçüncü kişinin iyiniyet iddiası dinlenilmeden tapu arsa sahibine iade edilir. Zira ancak gerçek alacak (hak kazanılan) temlik edilebileceğinden yüklenicinin kazanamadığı hakkın temlikinden söz edilemez. Bu temlik işlemine dayanılarak hak talebinde bulunulamaz. Bu genel ilke ve kurallar Dairemiz ve HGK’nın birçok içtihadında kabul edildiği gibi (Emsal Yargıtay HGK 2014/15-605 Esas 2016/293 Karar 09.03.2016 tarih) Anayasa Mahkemesi’nin Faik Tari ve Sultan Tari (Başvuru No: 2014/12321; Karar Tarihi: 20/7/2017; Resmi Gazete Tarihi & Sayısı: 27.09.2017 – 30193) Kararı‘nda; “…Öte yandan arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi çerçevesinde yükleniciye düşen arsa payını satın alan kişinin sonradan arsa malikinin menfaatlerini koruma amacıyla tapusunun iptalinin bu kişiye bir külfet yükleyeceği açıktır. Böyle bir durumda her iki tarafın menfaatlerini dengeleyecek mekanizmaların varlığı ve bu bağlamda tapusu iptal edilen kişiye tanınan imkanların ve giderim yollarının varlığı önem taşımaktadır. Başvuru konusu olayda, başvurucuların borçlar hukuku kurallarına göre yükleniciye karşı dava açma ve zararlarını tazmin etme imkanlarının bulunduğu anlaşılmaktadır. Bunun dışında ayrıca başvurucuların arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmesi kapsamında yüklenicinin halefi sıfatıyla sebepsiz zenginleşme hükümleri çerçevesinde arsa sahiplerinden tazminat talep edebilecekleri de görülmektedir. Dolayısıyla öncelikle başvuruya konu arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi çerçevesindeki uyuşmazlığa ilişkin olarak devletin pozitif yükümlülükleri kapsamında mülkiyetin korunmasına yönelik belirli, ulaşılabilir ve öngörülebilir kanun hükümlerinin ve buna dayalı olarak yerleşik yargısal içtihatların mevcut olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca bireysel başvuruya konu yargılama süreci bir bütün olarak dikkate alındığında mülkiyet hakkının korunması yükümlülüğü yönünden başvurucuların usule ilişkin güvencelerden etkin biçimde yararlanmasının sağlandığı, kararlarda yer verilen tespit ve gerekçelere göre yargısal makamların takdir yetkilerinin sınırının aşılmadığı sonucuna varılmıştır. Nihayet başvurucuların mülkiyet haklarının korunmasına ilişkin etkin ve yeterli güvencelerin mevcut olduğu da anlaşılmaktadır. Sonuç olarak tüm bu hususlar birlikte gözetildiğinde yükleniciye düşen arsa paylarını satın - [Kamulaştırmasız El Atma Davası Nasıl Açılır?](https://kayseriavukat.org.tr/kamulastirmasiz-el-atma/): Kamulaştırmasız El Atma Davası Kamulaştırmasız El Atma Davası: Kamulaştırmasız el atma, idarenin, özel mülkiyete konu bir taşınmaza, kamulaştırma usullerine aykırı bir şekilde “fiilen” ve “bedelsiz” bir şekilde veya fiilen olmasa bile hukuki bir işlemle mülkiyet hakkını sınırlayarak el koymasıdır. Kamu idaresi, bir kamulaştırma işleminde 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu başta olmak üzere belli hukuki prosedürleri uygulayıp mülkiyet hakkı sahibine kamulaştırılan yerin bedelini ödeyerek kamulaştırma yapmaktadır. Kamulaştırmasız el atmada ise, idare mülkiyet hakkı sahibine hiçbir bedel ödemeden mülkiyet hakkını eylem veya işlemleriyle sınırlamaktadır. Kamu idaresi, kamulaştırmasız el atma yoluyla mülkiyet hakkına müdahale ettiğinde, mülkiyet hakkı sahibinin müdahaleden kaynaklanan her türlü zararını karşılamak zorundadır. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir Kayseri gayrimenkul avukatından hukuki yardım almaları faydalı olacaktır.  Kamulaştırmasız el atma; uygulamada kamu idaresi tarafından iki farklı şekilde yapılmaktadır: 1. Fiili El Atma İdarenin özel mülkiyete konu taşınmazı, kamulaştırma usullerine uymadan zilyetliğine geçirmesi suretiyle, taşınmaza hiçbir bedel ödemeden koymasıdır. Örneğin, idarenin sahibine hiçbir bedel ödemeden doğrudan taşınmaz üzerinde tesis veya yapı inşa etmesi fiili el atma olarak nitelendirilir. Somut uyuşmazlıkta önemli olan husus, davacının tarlasına dökülen taş ve molozun kalıcı nitelik taşıyıp taşımadığı noktasıdır. Zira, davacının taşınmazına dökülen taş ve molozun kalıcı nitelik taşıması durumunda artık 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun Geçici 6. maddesi uyarınca “kamulaştırmasız el atma” söz konusu olacaktır. Tüm dosya kapsamına göre tarlaya dökülen taş ve molozun kalıcı nitelik taşıdığı tartışmasızdır. Öyle ki; taş ve molozun dökülmesi nedeniyle oluşan eski hale getirme bedeli 442.563,60 TL iken tarlanın değeri 64.319,89 TL’dir. Yerleşik Yargıtay içtihatları ile arazinin eski hale getirilmesi bedelinin arazinin bedelinden fazla olması durumunda arazi bedelinin kamulaştırılmasına ve dava konusu taşınmazın haksız el atan idare adına tapuya tesciline karar verilmesinin gerektiği kabul edilmektedir (HGK, Karar No:2016/312). 2. Hukuki El Atma İdarenin kamusal ihtiyaç veya kamu yararı gerekçesiyle özel mülkiyete konu taşınmazla ilgili karar alması ve taşınmaza hukuken el koymasıdır. Özel mülkiyete konu bir taşınmazın ilgili idarece imar değişikliğine konu edilerek rekreasyon alanı olarak belirlenmesi, hukuki el atmaya örnek verilebilir. Davacının paydaşı olduğu 71 ada 141 parsel sayılı taşınmazın büyük bölümünün imar planında ilköğretim tesis alanı ve yol olarak ayrıldığı, dava konusu edilen bölümün özel mülkiyete konu olacak şekilde kullanılamayacağı, davacının tasarruf hakkı kısıtlandığından, bu haliyle dava konusu taşınmaz hakkında idarenin fiili bir el atması bulunmasa da imar kısıtlamasına dayalı hukuki el atmasının bulunduğu açıktır. Yukarda belirtildiği üzere, bu tür iddialara karşı açılacak davalarda,2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun Geçici 6. maddesinin onuncu fıkrası hükmü gereğince idari yargının görevli olduğu Hukuk Genel Kurulunca benimsenmiştir (HGK, Karar No: 2015/1773). Kamulaştırmasız El Atma Halinde Yapılması Gerekenler Kamulaştırmasız el atma durumlarında uyuşmazlık konusu taşınmazın bir kısmına yol, kanal, enerji hattı veya spor tesislerinin yapılmasıyla fiilen el atılmakta olup bazen de el atma nedeniyle taşınmazın kalan kısımları da fiilen kullanılamaz hale gelmektedir. Hukuki el atmalarda ise idare bir taşınmazla ilgili kamu yararı gereğince hukuki bir karar almaktadır. Kamulaştırmasız el atma halinde kamu kurumu, Kamulaştırma Kanunu’na uygun hareket etmeden, bireyin taşınmazını elinden almış olması sebebiyle kanunsuz bir harekette bulunmuş durumundadır. Bu bakımdan açılan davalar, mülkiyete tecavüzün önlenmesi veya haksız fiil neticesinde meydana gelen zararın tazmini davasıdır (YİBGK, Karar No: 1959/15). Fiili veya hukuki el atılan taşınmazın bedelinin idareden tahsil edilebilmesi için, taşınmazın tapuya kayıtlı olması ve bedel/tazminat davasının tapu sahibi tarafından açılması gerekmektedir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir Kayseri gayrimenkul avukatından hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. Kamulaştırmasız El Atma Davası Açma Fiili el atmada görevli ve yetkili mahkeme gayrimenkulün bulunduğu yer asliye hukuk mahkemeleridir. Hukuki el atmada görevli ve yetkili mahkeme idare mahkemeleridir. Kamulaştırmasız el atma davasında davacı, gayrimenkulüne haksız olarak el atılan tapu sahibidir. Eğer tapu sahibi malik vefat etmiş ise mirasçılar da bu davayı açabilir. Kamulaştırmasız El Atma Davasında Uygulanacak Faiz Oranı Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hallerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir. Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir. Ayrıca, kısmi eda davasının açılabildiği hallerde, tespit davası da açılabilir ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir. (6100 S. K. m. 107) Kamulaştırmasız el atma davaları usul açısından eda davası olup belirsiz alacak davası veya kısmi dava şeklinde açılabilir. Kamulaştırmasız el atma davalarında Anayasa’nın 46/son maddesi hükmü uyarınca, kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz oranının uygulanması gerekir. (12. HD-K.2011/22096) (2709 s. K. m. 35, 46) (2942 s. K. m. 38) (3095 s. K. m. 1) (ANY. MAH. 10.04.2003 T. 2002/112 E. 2003/33 K.) Kamulaştırmasız El Atma Davasında Uzlaşma 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun Geçici 6. Maddesi uyarınca, 9.10.1956 tarihi ile 4.11.1983 tarihi arasında yapılan el atmalar hariç, dava yoluna gidilmeden önce uzlaşma için idareye başvurma zorunluluğu bulunmamaktadır. Yani 1983 tarihi sonrasında meydana gelen fiili el atmalardan kaynaklanan kamulaştırmasız el atma davalarında uzlaşma dava şartı değildir. Ancak Kanunda belirtilen (9.10.1956 tarihi ile 4.11.1983 arası) tarihler arasında yapılan el atmalar için idareye başvurma zorunluluğu bulunmaktadır. Hukuki el atmalarda idareye hukuken el attığı yeri kamulaştırması için 5 yıllık süre tanınmıştır. Bu süre zarfında idare tarafından kamulaştırma işlemi yapılmadığı takdirde taşınmaz malikleri idari yargıda tazminat davası açabilecektir. Kamulaştırma Bedeli Karar Kesinleşmeden İcraya Konulabilir mi? 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 10. maddesindeki düzenlemenin Anayasa Mahkemesi’nin 2018/104 Esas ve 2020/39 Karar sayılı kararıyla iptali ile yerel mahkemelerce verilen karar kesinleşmeden hak sahiplerine ödenecektir. İptal kararı ile birlikte kamulaştırmasız el atma davalarında verilen hükümler kesinleşmeden icraya konulabilecektir. İptal edilen hüküm sebebiyle, kamulaştırma kararı olmaksızın mülkiyet haklarına müdahale edilmiş olan kişiler, alacak haklarını elde etmek için de kesinleşme kararını beklemek zorunda kalmayacaktır. Kamulaştırmasız El Atma Davası ile ilgili Emsal Yargıtay Kararları Kamulaştırmasız El Atma Davasında Değer Tespiti 16.5.1956 tarihli ve 1/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında belirtildiği üzere, usulü dairesinde verilmiş bir kamulaştırma kararı olmadan ve bedeli ödenmeden taşınmazına el konulan kimse, ilgili kamu tüzel kişisi aleyhine el atmanın önlenmesi davası açabileceği gibi, değer karşılığının verilmesini de isteyebilir. Kamulaştırmasız el koyma nedeniyle ister el atmanın önlenmesi davası - [Gayrimenkul Davası için Hukuki Yardım](https://kayseriavukat.org.tr/gayrimenkul-davasi-avukati/): Gayrimenkul Davasında Hukuki Yardım Gayrimenkul Davasında Hukuki Yardım: Arsa, arazi, apartman, konut, arsa gibi taşınmaz olarak nitelendirilen yapılar hakkında her türlü düzenlemelerin bulunduğu ve taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara çözümlerin üretildiği hukuk dalına Gayrimenkul Hukuku denilmektedir. Hukukumuzda gayrimenkul ve taşınmazlara ilişkin hükümler genel olarak 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nda ve 3194 sayılı İmar Kanunu’nda düzenlenmiştir. Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, son yıllarda özellikle kentsel dönüşüm uygulamaları sayesinde ülkemizde hızlı bir gelişme gösteren gayrimenkul sektörüne ilişkin taşınmaz ve gayrimenkul hukuku alanında her türlü süreç ve konuda avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Çok geniş kapsamlı bir hukuk dalı olmakla birlikte gayrimenkul hukuku genel olarak; gayrimenkul alım ve satım sözleşmesi, kira sözleşmesi, kat irtifakı sözleşmesi, inşaat sözleşmesi, bina yönetimi ve site yönetimi sözleşmesi, proje yönetimi sözleşmesi, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi… gibi pek çok sözleşmenin düzenlenmesini, gayrimenkullerin satış sürecinin yürütülmesini, yatırım ortaklıklarına ilişkin işlemlerin yapılmasını kapsamaktadır. Teknik olarak ayrıntılı oldukları gibi hukuki bakımından da bağlayıcı olan gayrimenkul sözleşmesi hazırlanırken, alanında yetkin ve deneyimli bir gayrimenkul avukatından danışmanlık alınması önem arz etmektedir. Bu bağlamda Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret ederek, açılmış veya açılacak olan ön alım davası, istihkak davası, kamulaştırma davası, el atmanın önlenmesi davası, izale-i şüyu davası, kira bedelinin belirlenmesi davası ve tapu iptal ve tescil davalarında Kayseri gayrimenkul avukatı kadromuzdan bilgi ve danışmanlık alabilirsiniz. Zülküf Arslan Hukuk Büromuz; müvekkillerimizin kat karşılığı inşaat sözleşmeleri hazırlanması, tapu iptal ve tescil davaları açılması ve takibi, ipotek tesisi, ipoteğin paraya çevrilmesi konularının takibi, intifa hakkı, geçit hakkı, ayni haklara ilişkin ihtilafların çözümlenmesi, kentsel dönüşüm hukuku, ruhsatlandırma ve imar durumu belirlenmesi hizmetleri, müteahhitlik, tedarik, taşeronluk ve benzeri inşaat hizmetlerine ilişkin sözleşmeler, kat mülkiyeti ve irtifakı kurulumu, ön satış ve kiralama sözleşmeleri, yönetim planı uygulamaları ve tapuya şerhlerinin yapılması işlemlerinin her türlü aşamasında danışmanlık hizmeti sunmaktadır. Müdahalenin Önlenmesi Davası Men-i müdahale (müdahalenin önlenmesi) davası, en sık açılan gayrimenkul davası çeşididir. Herhangi bir taşınmazdan yararlanmak için ya taşınmazın sahibi olmak veya taşınmazın sahibinden icazet almak gerekir. Taşınmazın sahibinden onay alamadan bir taşınmazın herhangi bir şekilde kullanılması hukuka aykırıdır. Taşınmazın bu şekilde kullanılması, mülk sahibine men-i müdahale (müdahalenin önlenmesi) davası açma hakkı verir. Taşınmazın sahibi, müdahalenin önlenmesi davasıyla taşınmazına yapılan saldırıyı ortadan kaldırır. Taşınmazın hak sahibi olmayan bir kişi tarafından işgali söz konusu ise işgalci taşınmazdan çıkarılır, hatta haksız işgalciden ecrimisil (işgal tazminatı) talep edilebilir.  İzale-i Şuyu / Ortaklığın Giderilmesi Davası İzale-i şuyu veya ortaklığın giderilmesi davası, bir taşınmaza birden fazla kişinin sahip olması halinde söz konusu olur. Paylı mülkiyette paydaşların taşınmazın taksim şeklinde anlaşamaması durumda paydaşlar ortaklığın sona erdirilmesi için izale-i şüyu davası açarlar. Tapu kaydı incelenerek dava, tüm paydaşlara yöneltilmelidir. Taşınmazda pay sahibi olan tüm şahıslar davaya dahil edilmeden bu gayrimenkul davası sonuçlandırılamaz. Ortaklığın giderilmesi davası sonunda taşınmazın aynen taksimi mümkünse taşınmaz aynen taksim edilir. Aynen taksim mümkün değilse taşınmaz icra dairesi marifetiyle satılarak satış bedeli payları oranında paydaşlara verilir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman gayrimenkul avukatından hukuki yardım alınması faydalı olacaktır. Tapu İptal ve Tescil Davası Tapu iptal ve tescil davası, birçok nedenle açılabilir. Tapunun iptaline dayanak teşkil eden olgular somutlaştırıldıktan sonra tapu iptal ve tescil davası açılmalıdır. Tapu iptal davalarının çeşitleri şunlardır: Kamulaştırmaya Dair Tapu İptal Davası Kamulaştırma, kamu yararı gözetilerek herhangi bir kişiye ait taşınmazın mülkiyetinin tek taraflı bir idari işlemle kamuya geçirilmesidir. İdare, kamu yararı kararı aldıktan sonra herhangi bir kişiye ait taşınmazı kamulaştırabilir. Kamulaştırma işleminin tamamlanması için idarenin adli yargıda gayrimenkulün sahibi aleyhine tapu iptal ve tescil davası açması gerekir. İdarenin açtığı bu davada davalı olan mülk sahibi tarafından gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması önem taşımaktadır. İdarenin kamu yararı kararı yerinde değilse, bu işleme karşı idari yargıda dava açılabilir. Tapu iptal ve tescil davası, idari yargıda açılan kamulaştırma kararının iptali davasının sonucundan etkilenecektir. Kamulaştırma kararı iptal edildiğinde, tapu iptal ve tescil davası davalı olan mülk sahibi lehine sonuçlanır. Kadastro İşlemi ile Verilen Tapunun İptali Davası Kadastro, bir bölgede bulunan arazilerin kayıt altına alınması, arazi özelliklerinin haritada ve kayıtlarda belirlenmesi ve nihayet arazide mülkiyet hakkı bulunanların tapu kaydına tescilini sağlayan devlet tarafından yapılan bir işlemdir. Arazilerde kadastro (tapulama) yapılırken arazinin boyutları, sınırları veya hak sahibinin kim olduğu konularında yanlış tespitler yapılabilmektedir. Tapu kayıtları ve kadastro tespit tutanakları incelenerek arazi sahibinin herhangi bir hak kaybı varsa tapu iptal ve tescil davası açılabilir. Ancak kadastro işlemine itiraz hususunda hak düşürücü sürelerin varlığı unutulmamalıdır. Hak sahipliği iddiası için kadastronun yapılmasından itibaren 10 yıllık hak düşürücü süre bulunmaktadır. Başkası adına tescil edilen veya sınırları yanlış çizilen taşınmaz için tapu iptal ve tescil davası açılmadan önce zamanaşımı olgusu öncelikle değerlendirilmelidir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir Kayseri gayrimenkul avukatından hukuki yardım alınması faydalı olacaktır. Tapu iptal ve tescil davaları ile ilgili 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için Zülküf Arslan Hukuk Büromuz ile iletişime geçebilirsiniz. Taşınmaz Satış Vaadi Sözleşmesi Uygulamada en sık yapılan taşınmaz satış vaadi sözleşmesi, kat karşılığı inşaat sözleşmesinden kaynaklanan taşınmazın satımı vaadidir. Kat karşılığı inşaat sözleşmesi uzun bir süreç içerisinde yerine getirilen, taraflara sözleşmenin uygulanması sürecinde hak ve borçlar yükleyen tam iki taraflı sözleşmelerdendir. Bu sözleşmede arsanın sahibi olan kişi arazisinin üzerine sözleşmeye uygun koşullarda bir yapı yapıldığı takdirde müteahhide taşınmazının bir bölümünü satma vaadinde bulunmaktadır. Sözleşmenin hazırlanması ile ifaların yerine getirilmesine kadar tüm süreçlerle ilgili uzman bir Kayseri gayrimenkul avukatından hukuki danışmanlık alınması faydalı olacaktır. Şufa Davası (Önalım Hakkı Davası) Şufa hakkı veya diğer bir ifadeyle önalım hakkı, taşınmazın sahibi taşınmazı üçüncü kişilere sattığı takdirde, hak sahibine üçüncü kişiyle aynı koşullarla taşınmazı alma hakkı veren hukuken yenilik doğuran bir haktır. Şufa davası, paylı mülkiyette pay sahibi olmaktan kaynaklanabileceği gibi sözleşmeden de kaynaklanabilir. Şufa hakkı (önalım hakkı)’nın koşulları oluşmuşsa tapu iptal ve tescil davası açılabilir. Şufa hakkının kaynağına göre önalım davası açılmalıdır. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir Kayseri gayrimenkul avukatından hukuki yardım alınması faydalı olacaktır. Miras Hukukundan Doğan Uyuşmazlıklar Taşınmaz sahibinin ölümüyle birlikte - [Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmesine ilişkin Emsal AYM Kararı](https://kayseriavukat.org.tr/arsa-payi-karsiligi-insaat-sozlesmesi-aym-karari/): Kat Karşılığı / Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmesinin Feshedilmesi Halinde Yükleniciden Taşınmaz Satın Alan Üçüncü Kişilerin İyiniyeti Korunur mu? Kat karşılığı / Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin (APKİS) feshedilmesi halinde yükleniciden bağımsız bölüm satın alan iyiniyetli üçüncü kişilerin hukuki durumuna ilişkin güncel Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulu Kararı: Yargıtay’ın kat karşılığı / arsa payı karşılığı inşaat sözleşmelerinde (APKİS), arsa sahibinin sözleşme düzenlendikten sonra yükleniciye yaptığı taşınmaz devrinin avans niteliğinde olduğu ve sözleşmenin geriye etkili feshi halinde istenebileceği, yüklenicinin aldığı bu payları üçüncü kişilere devretmiş olması durumunda üçüncü kişilerin 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1023. maddesinden yararlanamayacakları ve iyiniyet savunmasında bulunamayacaklarına dair yerleşik içtihadından dönülmek suretiyle arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesine (APKİS) konu taşınmazın tapuda yükleniciye devredilmesinden sonra yüklenicinin arsa payı veya bağımsız bölümleri üçüncü kişilere satması veya ipotek tesis etmesi üzerine, sözleşmenin geçersizliğinin tespiti veya geriye etkili olarak feshedilmesi halinde; üçüncü kişilerin tapuya güvenerek ve iyiniyetli olarak ayni hak edindikleri iddialarının dinlenmesi mümkün olup, yapılan delil değerlendirmesi sonucu üçüncü kişinin kötüniyetli olduğunun ispatlanmamış olması halinde iyiniyetin varlığı kabul edilerek iktisap edilen mülkiyet veya ipotek hakkının korunması gerektiğine, ancak somut olaya göre üçüncü kişilerin iktisap anında iyiniyetli olmadıklarının anlaşılması halinde taşınmazların arsa sahibine dönebileceğine karar verilmiştir. (Anılan Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulu Kararı’na sitemizden ulaşabilirsiniz.) Kat Karşılığı / Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmesi Kapsamında Müteahhitten Ev Alan Üçüncü Kişilerin İyiniyetinin Korunmayacağına ilişkin AYM Kararı Gayrimenkul hukuku veya başka bir ifadeyle taşınmaz hukuku alanında uzman avukat kadrosu ile Zülküf Arslan Hukuk Bürosu; kat karşılığı inşaat sözleşmeleri hazırlanması, tapu iptal ve tescil davaları açılması ve takibi, ipotek tesisi, ipoteğin paraya çevrilmesi konularının takibi, intifa hakkı, geçit hakkı, ayni haklara ilişkin ihtilafların çözümlenmesi, kentsel dönüşüm sözleşmelerinin hazırlanması ve süreç takibi, ruhsatlandırma ve imar durumu belirlenmesi hizmetleri, müteahhitlik, tedarik, taşeronluk ve benzeri inşaat hizmetlerine ilişkin sözleşmeler, kat mülkiyeti ve irtifakı kurulumu, ön satış ve kiralama sözleşmeleri, yönetim planı uygulamaları ve tapuya şerhlerinin yapılması işlemlerinin her türlü aşamasında müvekkillerine her türlü konuda hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Arsa sahiplerince yükleniciye, onun talimatıyla üçüncü kişilere veya yükleniciye devirden sonra onun tarafından üçüncü kişilere intikal ettirilen tapu paylarının yüklenici ya da üçüncü kişilere tescili kural olarak yüklenici ve üçüncü kişilere ayni hak sağlamaz. Sadece bu tescil işleminin yapılması, mülkiyet hakkının doğması için yeterli olmayıp ayrıca geçerli bir hukuksal nedenin de varlığı gerekir. Arsa sahipleriyle ilgili yüklenici arasında düzenlenen arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin geriye etkili olarak feshedilmesi halinde Borçlar Kanunu gereğince ve haksız iktisap kuralları uyarınca yüklenici ile onun devrettiği ya da yüklenicinin talimatıyla arsa sahiplerince üçüncü kişilere yapılan pay devirlerinin edinme sebebi hukuksal dayanaktan yoksun kalır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 1023. maddesi hükmü gereğince tapu kütüğündeki tescile iyiniyette dayanarak mülkiyet veya başka bir ayni hak kazanan üçüncü kişinin bu iktisabı, yasal olarak korunur ise de; aynı Yasa’nın 1024. maddesi hükmü gereğince, bir ayni hak, yoksun olarak tescil edilmiş ise bunu bilen veya bilmesi gereken üçüncü kişi bu tescile dayanamaz bağlayıcı olmayan bir hukuki işleme dayanan veya hukuki sebepten yoksun bulunan tescil yolsuzdur. Yapı henüz tamamlanmadan yükleniciden tapu payı devralan ya da yüklenicinin talimatıyla arsa sahibinden pay devralan üçüncü kişilerin kazanımlarında iyiniyetli kabul edilmelerine ve TMK’nın 1023. maddesi hükmünden yararlanmalarına imkân yoktur, mümkün değildir. Nitekim Anayasa Mahkemesi’nin 20.07.2017 gün ve 2014/12321 sayılı kararıyla bunun mülkiyet hakkının ihlâli niteliğinde olmadığı da kabul edilmiştir. Kayseri gayrimenkul avukatı kadromuz gayrimenkul hukuku ve imar hukuku davaları konusunda 15 yılı aşkın deneyimleri ile güncel mevzuat ve Yargıtay kararları çerçevesinde, müvekkillerine en etkili sonucu sağlamak için avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık desteği vermektedir. Kat karşılığı / arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi hazırlanması ve dava süreçleri ile ilgili Kayseri gayrimenkul avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Faik Tari ve Sultan Tari – Başvuru No: 2014/12321 Karar Tarihi: 20/7/2017 Resmi Gazete Tarihi & Sayısı: 27.09.2017 – 30193 Başvurucular: Faik TARI, Sultan TARI İkinci Bölüm – Karar (AİHS 1 Nolu Protokol) (2709 s. K. m. 5, 35, 36) (818 s. K. m. 19, 81, 101, 102, 106, 107, 108, 162, 167, 355, 358) (4721 s. K. m. 1023) (6098 s. K. m. 26, 97, 123, 124, 125, 647, 648) (6101 s. K. m. 1) (6216 s. K. m. 48, 50) (YGHK 24.02.2016 T. 2014/23-724 E. 2016/168 K.) (ALISIC VE DIGERLERI- BOSNA HERSEK, HIRVATISTAN, SIRBISTAN, SLOVENYA VE ESKI YUGOSLAV MAKEDONYA CUMHURIYETI DAVASI) (ÖNERYILDIZ- TÜRKIYE DAVASI) (ANY. MAH. 18.09.2013 T. 2012/969 E.) (ANY. MAH. 17.09.2013 T. 2012/1334 E.) (ANY. MAH. 25.06.2015 T. 2013/2166 E.) (ANY. MAH. 17.07.2014 T. 2012/1035 E.) (ANY. MAH. 17.02.2016 T. 2013/7842 E.) (ANY. MAH. 02.07.2013 T. 2012/13 E.) I. Başvurunun Konusu 1. Başvuru, arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmesi çerçevesinde tapu kayıtlarının iptal edilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının; yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. II. Başvuru Süreci 2. Başvuru 18/7/2014 tarihinde yapılmıştır. 3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. 4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. 6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığı’na (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş sunmamıştır. III. Olay ve Olgular 7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği sekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir. 8. İstanbul ili Bakırköy ilçesi Senlik Mahallesi’nde bulunan 292 ada 348 parsel sayılı 954 m2lik taşınmaz, tapuda G.N.Y., G.T.Y. ve V.O. adına kayıtlı iken bu kişiler ile yüklenici E.A. arasında Bakırköy 2. Noterliğinde 26/11/1985 tarihinde arsa payı karşılığında inşaat yapım sözleşmesi düzenlenmiştir. Sözleşmeye göre arsanın malikleri 56/104 payın yükleniciye satısını taahhüt etmişlerdir. Yüklenici ise bunun karşılığında ikisi bodrum katında olmak üzere altı daireli bir binanın yapımını üstlenmiştir. İnşaatın süresi temel ruhsatının alınmasından itibaren yirmi dört ay olarak belirlenmiştir. 9. Taşınmazın üzerinde bir bodrum, bir zemin, iki normal ve bir çekme katlı toplam yedi daireli bir bina inşa edilmiştir. Ancak bu bina için proje, inşaat ruhsatı ve yapı kullanım izin belgesi bulunmamaktadır. 10. Arsa malikleri arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi kapsamında taahhüt ettikleri - [Takibi Şikayete Bağlı Suçlar Nelerdir?](https://kayseriavukat.org.tr/takibi-sikayete-bagli-suclar/): Takibi Şikayete Bağlı Suçlar Takibi şikayete bağlı suçlar, bir suç hakkında soruşturma veya kovuşturma yapılabilmesi için suçun mağdurunun veya suçtan zarar gören kişilerin şikayetçi olmasının arandığı suçlardır. Takibi şikayete bağlı suçlar, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda ve özel kanunlarda açıkça gösterilmiştir. Bir suçun şikayete bağlı olduğu kanun maddesinde şu ibarelerle ifade edilmektedir: “… mağdurun şikayeti üzerine … hükmolunur.” (TCK m.86/2), “… şikayet üzerine … cezalandırılır.” (TCK m.104/1), “… soruşturulması ve kovuşturulması, mağdurun şikayetine bağlıdır.” (TCK m.131/1). Takibi şikayete bağlı olmayan suçlar, kanunlarda ayrıca belirtilmez. Bu bağlamda bir suçun takibinin şikayete bağlı olduğu Kanun’da açıkça yazılmamış ise, o suç savcılık ve mahkeme tarafından resen (kendiliğinden) soruşturma ve kovuşturma konusu yapılır. Şikayet hakkı, bir suçun savcılık tarafından soruşturulması veya mahkeme tarafından kovuşturulması için zarar gören veya mağdura tanınan kişiye sıkı surette bağlı bir kamu hukuku hakkıdır. Şikayetçi, gerçek kişi olabileceği gibi şirket, vakıf, dernek vb. gibi bir tüzel kişi de olabilir. Tüzel kişiler şikayet hakkını yetkili organları vasıtasıyla kullanır. Şikayet hakkını bizzat hak sahibi kullanmalıdır, bu hak mirasçılara geçmez. Ancak, müşteki şikayet hakkını bizzat kullandıktan sonra vefat ederse, mirasçıları açılan ceza davasına müdahil (katılan) sıfatıyla katılabilirler. Takibi Şikayete Bağlı Suçlara ilişkin Hukuki Yardım Takibi şikayete bağlı suçlarda şikayet hakkının zamanında kullanılmaması veya şikayetten vazgeçme gibi durumlarda soruşturma ve kovuşturma aşamalarında hak kayıplarına yol açacak bazı özellikler arz ettiğinden ceza hukuku alanında uzman Kayseri ceza avukatı veya ağır ceza avukatından hukuki yardım alınmasında fayda vardır. Takibi Şikayete Bağlı Suçlarda Şikayet Süresi Ne Kadardır? Takibi şikayete bağlı suçlarda şikayet süresi, mağdurun ‘fiil’ ve ‘faili’ öğrenmesinden itibaren 6 aydır. Müştekinin şikayet hakkını kullanabilmesi için hem faili hem de fiili öğrenmesi gerekir. Suçtan zarar gören veya mağdur, suç teşkil eden fiil veya failden hangisini daha geç öğrenmişse, 6 aylık şikayet süresi de o tarihten itibaren başlar. Şikayet süresi, fiil ve failin öğrenilmesinden itibaren 6 aylık bir hak düşürücü süreye tabi olmasına rağmen, şikayet hakkı, her hâlükârda 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 66. maddesinde düzenlenen dava zamanaşımı süresi içinde yapılmalıdır. En hafif suçlar için TCK md.66’ya göre belirlenen dava zamanaşımı süresi 8 yıldır. Örneğin, aleyhine kasten basit adam yaralama suçu işlenen mağdur, faili daha sonra öğrense bile en geç 8 yıl içinde şikayetçi olmalıdır. Müşteki birden fazla ise müştekilerden biri şikayet süresini kaçırsa bile, şikayet süresini kaçırmayan diğer müştekilerin şikayet hakkı düşmez, her zaman şikayetçi olabilirler (TCK md.73/3). Şikayetten vazgeçme, soruşturma aşamasında takipsizlik kararı, kovuşturma aşamasında kamu davasının düşmesi sonucunu doğurur. Yargılama sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Takibi şikayete bağlı suçlarda şikayet süresi hak düşürücü sebep olduğundan gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir Kayseri ceza avukatı veya ağır ceza avukatından hukuki yardım almaları faydalı olacaktır.  Alanında yetkin Kayseri Ceza Avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz; takibi şikayete bağlı suçlar başta olmak üzere ceza yargılamalarında savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek taraflara avukatlık ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Takibi Şikayete Bağlı Suçlar Nelerdir? Bir suçun takibinin şikayete bağlı olduğu açıkça kanunda yazılı olmadıkça, o suç savcılık tarafından resen soruşturulur. Soruşturulması ve kovuşturulması şikayete bağlı tüm suçlar aynı zamanda uzlaştırma/uzlaşma yasası kapsamındadır. Türk Ceza Kanunu\’nda düzenlenen takibi şikayete bağlı başlıca suçlar; – Basit kasten adam yaralama (m. 86/2). – TCK md. 86/2 kapsamında kalan kasten yaralama suçunun ihmali davranışla işlenmesi (m. 88). – Taksirle yaralama suçu (m. 89). TCK 89/1 çerçevesinde bilinçli taksirle işlenen yaralama suçu, takibi şikayete bağlı suçlar kapsamındadır; ancak diğer fıkralarda düzenlenen suçlar şikayete bağlı değildir. – Cinsel saldırı suçu (m. 102/1 ve 102/2-ikinci cümle). – Reşit olmayanla cinsel ilişki suçu (m.104/1). – Cinsel taciz suçu (m. 105/1). – Tehdit suçu (m. 106/1 ikinci cümle). – Konut dokunulmazlığını ihlal Suçu (m. 116/1-2-4). – İş ve çalışma hürriyetini ihlal suçu (m.117/1). – Kişilerin huzur ve sükununu bozma suçu (m. 123/1). – Hakaret Suçu (m. 125/1, 2, 3). Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçu ile cumhurbaşkanına hakaret suçu, takibi şikayete bağlı suçlardan değildir. – Kişinin hatırasına hakaret suçu (m. 130/1,2). Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hatırasına hakaret suçunun takibi şikayete bağlı değildir. – Haberleşmenin gizliliğini ihlal suçu (m. 132/1, 2, 3). – Kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması suçu (m. 133/1, 2, 3). – Özel hayatın gizliliğini ihlal suçu (m. 134/1, 2). – Hırsızlık suçu (m. 141) ve nitelikli hırsızlık suçu (m. 142/1, 2, 3) TCK md. 167/2’de belirtilen kişiler aleyhine işlenirse takibi şikayete bağlı suçlardandır. Diğer tüm hallerin takibi şikayete bağlı değildir, resen kovuşturulur. Hırsızlık suçlarında daha az cezayı gerektiren haller de şikayete tabidir (m. 144/1). – Kullanma hırsızlığı suçu (m. 146/1). – Mala zarar verme suçu (m. 151/1, 2). Mala zarar verme suçunun nitelikli halleri de (m. 152/1,2) TCK md. 167/2’de belirtilen kişilerin zararına işlendiği takdirde takibi şikayete bağlı suçlardandır. – İbadethanelere ve mezarlıklara zarar verme suçu TCK md. 167/2’de belirtilen kişiler aleyhine işlenirse takibi şikayete bağlıdır (m. 153/1). – Hakkı olmayan yere tecavüz suçu (m.154/1,2,3)TCK md. 167/2’de belirtilen kişiler aleyhine işlenirse takibi şikayete bağlıdır. – Güveni kötüye kullanma suçu (m. 155/1). – Bedelsiz senedi kullanma suçu (m.156/1). – Dolandırıcılık suçu (m. 157/1) ve nitelikli dolandırıcılık suçunun (m. 158/1,2) TCK md. 167/2’de belirtilen kişiler aleyhine işlenmesi halinde takibi şikayete bağlıdır. – Dolandırıcılıkta daha az cezayı gerektiren hal (m. 159/1). – Kaybolmuş veya hata sonucu ele geçmiş eşya üzerinde tasarruf suçu (m.160/1). – Hileli iflas suçu (m. 161/1) TCK md. 167/2’de belirtilen kişiler aleyhine işlenirse takibi şikayete bağlı olan suçlardandır. – Taksirli iflas suçu (m. 162/1) TCK md. 167/2’de belirtilen kişiler aleyhine işlenirse, takibi şikayete bağlı suçlardandır. – Karşılıksız yararlanma suçu (TCK m.163/1-2) TCK md. 167/2’de belirtilen kişiler aleyhine işlenirse takibi şikayete bağlıdır. – Şirket veya kooperatifler hakkında yanlış bilgi (m. 164/1) TCK md. 167/2’de belirtilen kişiler aleyhine işlenirse takibi şikayete bağlıdır. – Suç eşyasının satın alınması veya kabul edilmesi suçu (m.165/1) TCK md. 167/2’de belirtilen kişiler aleyhine işlenirse takibi şikayete bağlıdır. – Bilgi vermeme suçu (m. 166/1) TCK md. 167/2’de belirtilen kişiler aleyhine işlenirse takibi şikayete bağlıdır. – Açığa imzanın kötüye kullanılması suçu (m. 209/1). – Aile hukukundan kaynaklanan - [Neticesi Sebebiyle Ağırlaşmış Suç Ne Demektir](https://kayseriavukat.org.tr/neticesi-sebebiyle-agirlasmis-suc/): Neticesi Sebebiyle Ağırlaşmış Suç Neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç, ceza kanununa göre suç teşkil eden bir fiilin kastedilenden daha ağır veya başka bir netice meydana getirmesiyle oluşur (TCK m.23). 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’na göre failin kastı temel suçu gerçekleştirmeye yönelik olsa bile, fail, meydana gelen daha ağır veya başka neticeye göre cezalandırılmaktadır. Neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçlar, failin kastettiği suçun vücut bulması için yeterli olanın ötesinde bir zarar veya tehlikenin gerçekleştiği suçlardır. Failin basit yaralamaya yönelik hareketi ile mağdurun bir gözünün kör olması durumunda, neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçu söz konusu olacaktır. Neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçlar, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda bazı suç tipleri için ağırlaştırıcı ceza nedeni olarak ya da “daha ağır veya başka bir netice” bakımından bağımsız bir suç tipi olarak düzenlenmiştir. Alanında yetkin Kayseri Ceza Avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz; sarkıntılık, neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç kapsamındaki ceza yargılamalarında savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek taraflara avukatlık ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Yargılama sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç, failin işlemeyi kastettiği suçtan daha fazla ceza almasına neden olacağından gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir Kayseri ceza avukatı veya ağır ceza avukatından hukuki yardım almaları faydalı olacaktır.  Neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçlar ile ilgili emsal Yargıtay kararlarına sitemizden ulaşabilir; Kayseri ceza avukatı veya ağır ceza avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Neticesi Sebebiyle Ağırlaşmış Suç Neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçlar, bünyesinde her zaman iki farklı suç tipi olan suçlardır. “Temel suç” olarak adlandırılan ilk suç tipi failin kastettiği, ikinci suç tipi “daha ağır veya başka neticeyi içeren” suçtur. Temel suç ve temel suçun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hali olan ikinci suç tipi belli bir nedensellik bağı ile birbirine bağlıdır. Failin neticelerini bilerek ve isteyerek işlediği fiil ile oluşan suç tipi “temel suç”; bu temel suçun işlenmesiyle failin istemediği daha ağır veya başka neticelerin vücut bulmasıyla “neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç” oluşur. Yargıtay’a göre neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçların meydana gelebilmesi için dört şartın bir arada bulunması gerekir: – Temel suça vücut veren fiil kasten başlamış olmalı, – Fiil, kastedilenden daha ağır veya başka bir neticenin oluşumuna yol açmalı, – Kişinin bundan dolayı sorumlu tutulabilmesi için kasten gerçekleştirilen ilk hareket ile kasten işlendiği saptanamayan netice arasında nedensellik bağı bulunmalı, – Failin, oluşan ağır ya da başka netice bakımından en azından taksirle hareket etmesi. Failin “taksirli suç” derecesinde bir kusuru yoksa, gerçekleşen daha ağır veya başka netice bakımından cezai sorumluluğu da yoktur. Failin ağırlaşmış netice bakımından taksirinin olmadığı hallerde, fail işlediği temel suç nedeniyle cezalandırılır. Neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçun, gerçek neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç ve görünüşte ya da gerçek olmayan neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç olarak iki farklı şeklinin bulunduğu kabul edilmektedir. Neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçlarda, failin hareketi sonucunda kastettiğinden daha ağır bir netice ortaya çıkmakta olup, gerçekleşen aşırı netice dolayısıyla bağımsız bir suç tipi ortaya çıkmaktadır. Yaralama suçunda mağdurun ölmesi, gerçek neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç halidir. Görünüşte neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçlarda ise, failin hareketi sonucunda suçun oluşması için aranan neticeden başka, niteliği de farklı olan daha ağır bir netice ortaya çıkmakta olup, gerçekleşen aşırı netice dolayısıyla temel suç niteliği aynı kalmakla beraber yalnızca ceza ağırlaştırılmaktadır. Örneğin, cinsel istismar suçunda mağdurun ruh veya beden sağlığının bozulması, görünüşte neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç halidir (Yargıtay CGK-2014/92 K). Neticesi Sebebiyle Ağırlaşmış Suçta Kast ve Taksir Ağır veya Başka Netice Bakımından Olası Kast Olası kast, failin ceza kanunundaki suç tipinin gerçekleşebileceğini öngörmesi ve sonucu adeta göze alarak, kabullenerek fiili işlemesidir. Fail işlediği temel suç bakımından “kasten”, daha ağır veya başka netice bakımından “olası kast” ile hareket etmişse fiilinin tüm neticelerinden doğrudan sorumludur. Fail, kastedilenden daha ağır ve başka bir neticenin gerçekleşebileceğini öngörmüş, buna rağmen fiiline devam ederek temel suçu tamamladıktan sonra fiiline son vermişse, olası kastla hareket ettiği kabul edilerek gerçekleşen ağır ve başka neticeden dolayı doğrudan sorumlu tutulmalıdır. Örneğin, bıçakla veya silahla mağdura saldıran fail, mağdurun duyularından veya organlarından birini kaybedebileceğini, mağdurun yaşamını tehlikeye sokan bir durumun oluşabileceğini öngörmektedir. Bu halde, failin mağduru yaralama kastı, bıçakla veya silahla hayati tehlike geçirmeyecek şekilde yaralamaya yönelik olsa bile, hayati tehlike veya organ kaybı gerçekleştiği takdirde; fail, neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçu nedeniyle cezalandırılacaktır. Ağır veya Başka Netice Bakımında Taksir Yargıtay’a göre; “kast-taksir kombinasyonunun bulunduğu, temel suç tipinin kasıtlı, ağır ve başka neticenin ise taksirli olduğu durumda failin sorumluluğunu belirleyebilmek açısından, kasten işlenen temel suç ile ağır netice arasında öncelikle illiyet bağının varlığı aranacaktır. Nedensellik bağı meydana gelen netice açısından varlığı zorunlu ise de tek başına yeterli olmayıp neticenin ayrıca faile yüklenip yüklenmeyeceği değerlendirilmelidir. Bu kapsamda ağır neticenin objektif olarak faile yüklenebilir olması için, bu ağır ve başka neticenin temel suç tipinin işlenmesine bağlı, ona bitişik, ona özgü olan özel tehlikenin gerçekleşmesi ve doğrudan sonucu olması halinde mümkündür.” Taksirle sorumluluk bakımından neticenin objektif olarak öngörülebilir olması yeterlidir. Failin, sübjektif nedenlerle neticeyi öngörmemesinin hiçbir önemi yoktur. Örneğin, bıçakla veya silahla bacağından yaralanan mağdur, olay yerinden başkaları tarafından hastaneye götürülmüş ve hastanede yapılan doppler çekiminde hiçbir damar sorunu olmadığı tespit edilerek taburcu edilmiş, akabinde hastane teşhisinin yanlış olması ve damarlardan birinin kesilmiş olması nedeniyle iç kanamadan dolayı ölüm gerçekleşmiştir. Bu somut olayda, hastane hekiminin ölümün meydana gelmesinde taksirli hareketine rağmen, failin bıçakla veya silahla yaralama neticesinde mağdurun ölebileceğini öngörmesi gerektiğinden ölüm neticesinde cezai sorumluluğu vardır. Fail, bu somut olayda ölüm sonucu nedeniyle ağırlaşmış yaralama suçu (TCK m.87/4) nedeniyle cezalandırılacaktır. Neticesi sebebiyle ağırlaşmış suça teşebbüs mümkün değildir. Çünkü, neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç ancak tamamlanmış bir temel suç varsa söz konusu olacaktır. Temel suç teşebbüs aşamasında kaldığında zaten neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç da gerçekleşmeyecektir. Neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç, failin işlemeyi kastettiği suçtan daha fazla ceza almasına neden olacağından gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir Kayseri ceza avukatı veya ağır - [Cinsel Saldırı ve Tecavüz Suçu ile ilgili Emsal Yargıtay Kararları](https://kayseriavukat.org.tr/cinsel-saldiri-tecavuz-sucu-yargitay/): Cinsel Saldırı Suçu / Tevacüz Suçuna ilişkin Emsal Yargıtay Kararları Ceza yargılaması sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir Kayseri ceza avukatı veya ağır ceza avukatından hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. Alanında yetkin Kayseri Ceza Avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz; sarkıntılık, cinsel saldırı suçu gibi ceza yargılamalarında savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek taraflara hukuki yardım sunmaktadır. Konu hakkında detaylı bilgi edinmek için cinsel saldırı suçu ile ilgili  makalemizi inceleyebilir; Kayseri ceza avukatı veya ağır ceza avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Emsal Yargıtay Kararları Nitelikli Cinsel Saldırı Suçunda Gönüllü Vazgeçme Anılan düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, bir olayda teşebbüs hükümlerinin uygulanabilmesi için sanığın işlemeyi kastettiği suçla ilgili icra hareketlerine doğrudan doğruya başlayıp da elinde olmayan nedenlerle eylemini tamamlayamamış olması gerektiği ve buna göre somut olayda kendisinde zeka geriliği bulunan mağdureyi kaldığı eve götürerek cinsel eylemlerde bulunan sanığın, organ sokmak suretiyle nitelikli cinsel saldırı suçunu işlemesine engel harici bir neden olmaksızın kendiliğinden eylemine son verdiğinin tüm dosya içeriğinden anlaşılması karşısında ilk derece mahkemesince 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 36. maddesinde yer alan gönüllü vazgeçme düzenlemesi de nazara alındığında sanığın eyleminin nitelikli cinsel saldırı suçuna teşebbüs olmayıp, vazgeçme anına kadar gerçekleşen kısmının cinsel saldırı suçunu oluşturduğu gözetilerek hüküm kurulması gerekirken suç vasfının tayininde yanılgıya düşülerek yazılı şekilde karar verilmesinden dolayı anılan hükme yönelik istinaf başvurusunun kabulü yerine esastan reddedilmesi hukuka aykırıdır. (Yargıtay 14. Ceza Dairesi – Karar No: 2020/1784) Basit Cinsel Saldırı Suçunun Sarkıntılık Düzeyinde Kalması Oluşa uygun kabule göre olay günü sanığın, sokakta yürümekte olan mağdurelerin arkalarından yaklaşarak bacak ve kalça kısımlarını sıkmak şeklinde gerçekleşen ve ani hareketle yapılıp süreklilik arz etmemesi nedeniyle sarkıntılık düzeyinde kalan eylemlerinin suç tarihinde yürürlükte bulunan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 102/1. maddesinde yer alan basit cinsel saldırı suçunu oluşturup anılan maddede öngörülen 2 yıldan 7 yıla kadar hapis cezasının alt ve üst sınırları nazara alınıp mahkemece gerekçe gösterilerek sanık hakkında teşdiden 2 yıl 6 ay hapis cezası tayin edilmiş ise de, hükümden sonra 28.06.2014 tarihinde yürürlüğe giren 6545 sayılı Kanunun 58’nci maddesiyle yeniden düzenlenen 5237 sayılı TCK’nın 102’nci maddesinin birinci fıkrasının ikinci cümlesinde “cinsel davranışın sarkıntılık düzeyinde kalması halinde 2 yıldan 5 yıla kadar hapis cezasına hükmedileceğinin” kabul edilmesi karşısında, mahkemece belirlenecek temel cezanın üst sınırının 7 yıldan 5 yıla indirilmesi sebebiyle anılan düzenlemenin lehe olduğu gözetilerek önceki ve sonraki kanunların bütün hükümleri olaya uygulanarak ortaya çıkan sonuçların birbirleriyle karşılaştırılması suretiyle belirlenmesi, her iki kanunla ilgili uygulamanın denetime imkan verecek şekilde kararda gösterilmesi ve 24.11.2015 tarihli ve 29542 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Anayasa Mahkemesinin 08.10.2015 gün ve 2014/140 Esas, 2015/85 Karar sayılı ilamı ile 5237 sayılı TCK’nın 53. maddesi yönünden kısmi iptal kararı verildiğinden, anılan hususlar nazara alınarak yeniden değerlendirme yapılmasında zorunluluk bulunması, Bozmayı gerektirmiş, sanığın temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden, hükümlerin 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi gözetilerek 1412 sayılı CMUK’nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA karar verildi. (Yargıtay 14. Ceza Dairesi – Karar No: 2017/1413) Sarkıntılık Suretiyle Basit Cinsel Saldırı Suçu Olay gecesi sanığın, aynı yerde birlikte çalıştığı otuzbir yaşındaki katılanla birlikte iş çıkışı yürüyerek evlerine gittikleri sırada ani hareketle katılanın kalçasına dokunmak suretiyle gerçekleştirdiği eylemin sarkıntılık düzeyinde kalması nedeniyle suç tarihinde yürürlükte bulunan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 102/1. maddesinde yer alan basit cinsel saldırı suçunu oluşturup anılan maddede öngörülen 2 yıldan 7 yıla kadar hapis cezasının alt ve üst sınırları nazara alınıp mahkemece gerekçe gösterilerek sanık hakkında teşdiden 2 yıl 6 ay hapis cezası tayin edilmiş ise de, hükümden sonra 28.06.2014 tarihinde yürürlüğe giren 6545 sayılı Kanunun 58’nci maddesiyle yeniden düzenlenen 5237 sayılı TCK’nın 102’nci maddesinin birinci fıkrasının ikinci cümlesinde “cinsel davranışın sarkıntılık düzeyinde kalması halinde 2 yıldan 5 yıla kadar hapis cezasına hükmedileceğinin” kabul edilmesi karşısında, mahkemece belirlenecek temel cezanın üst sınırının 7 yıldan 5 yıla indirilmesi sebebiyle anılan düzenlemenin lehe olduğu gözetilerek mahkemece yeniden değerlendirme yapılmasında zorunluluk bulunması bozma nedenidir. (Yargıtay 14. Ceza Dairesi – Karar No: 2016/6287) Sarkıntılık Suretiyle Basit Cinsel Saldırının Nitelikli Hali ve Şikâyetten Vazgeçme Tüm dosya içeriğinden, sarkıntılık suretiyle basit cinsel saldırı suçunu insanların toplu olarak bir arada yaşama zorunluluğunda bulunduğu ortamların sağladığı kolaylıktan faydalanmak suretiyle işlediği anlaşılan sanık hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 102/3.e maddesinin uygulanmaması suretiyle eksik ceza tayini karşı temyiz olmadığından bozma nedeni yapılmamıştır. Türk Ceza Kanunu’nun 102. maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan basit cinsel saldırı suçunun soruşturma ve kovuşturması şikayete bağlı olduğu gibi 102. maddenin birinci fıkrasının ikinci cümlesinde düzenlenen ve suçun temel şekline göre daha az cezayı gerektirip sarkıntılık düzeyinde kalan basit cinsel saldırı suçunun soruşturma ve kovuşturmasının da şikayete tabi olduğu, mağdurun ise 13.01.2016 tarihli celsede sanıktan şikayetçi olmadığını açıkça belirttiği anlaşılmakla, sanık hakkındaki kamu davasının TCK’nın 73/4 ve CMK’nın 223/8. maddeleri gereğince düşmesine karar verilmesi gerekirken yargılamaya devamla yazılı şekilde hüküm kurulması, kanuna aykırı, sanığın temyiz itirazları bu itibarla yerine görüldüğünden, hükmün 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi gözetilerek 1412 sayılı CMUK’nın 321 ve 326. maddeleri uyarınca BOZULMASINA karar verilmiştir. (Yargıtay 14. Ceza Dairesi – Karar No: 2016/5266) Basit Cinsel Saldırı Suçunda İftira Atma İddiası Mağdurenin aşamalarda değişmeyen tutarlı anlatımları, tanık V.’ın, mağdurenin olay tarihinde sanığın kendisine cinsel saldırıda bulunduğunu söylediğine ve bu konuda yazılı ifade aldığına ilişkin beyanı, taraflar arasında mağdurun kendi iffetini ortaya koyacak şekilde sanığa iftira atmasını gerektirir bir husumetin bulunmaması ve tüm dosya içeriğinden, sanığın mağdurenin kalçasını eliyle sıkarak basit cinsel saldırı suçunu işlediğinin anlaşılması karşısında, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 102/1. maddesi uyarınca basit cinsel saldırı suçundan mahkûmiyetine hükmolunması gerekir. (Yargıtay 14. Ceza Dairesi – Karar No: 2014/7077) Beden ve Ruh Bakımından Kendisini Savunamayacak Kişiye Nitelikli Cinsel Saldırı Suçuna Yardım Etme Mağdurenin aşamalardaki beyanları, sanık savunmaları, alınan sağlık raporları ve tüm dosya içeriği nazara alındığında, uzun süredir fuhuş ile geçimini sağlayan sanık K.’nin, orta derece sınırında - [Tecavüz ve Cinsel Saldırı Suçu ile ilgili Hukuki Yardım](https://kayseriavukat.org.tr/cinsel-saldiri-sucu/): Cinsel Saldırı Suçu / Tecavüz Suçu ile ilgili Hukuki Yardım Alanında yetkin Kayseri Ceza Avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz; sarkıntılık, cinsel saldırı suçu gibi ceza yargılamalarında savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek taraflara hukuki yardım sunmaktadır. Yargılama sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir Kayseri ceza avukatı veya ağır ceza avukatından hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. Cinsel saldırı suçu, cinsel arzuları tatmin amacıyla bir kimsenin vücut dokunulmazlığının ihlal edilerek bedenine fiziksel temasta bulunulması ile oluşur (Türk Ceza Kanunu md.102). Cinsel saldırı suçu, failin mağdurun vücut dokunulmazlığını ihlal etme derecesine göre ikiye ayrılır: Basit cinsel saldırı suçu (TCK 102/1): Basit cinsel saldırı suçu, mağdurun bedenine cinsel ilişki düzeyine varmayan seviyede temasta bulunmaktır. Basit cinsel saldırı suçunun en hafif şekline “sarkıntılık suçu” denilmektedir. Rızası dışında bir kimseyi öpmek, dokunmak vb. gibi davranışlar sarkıntılık suretiyle basit cinsel saldırı suçu olarak kabul edilir. Cinsel ilişki seviyesine varmayan davranışlar belli bir yoğunluk ve süreklilik arz ettiğinde basit cinsel saldırı suçunun sarkıntılık düzeyini aşan daha ağır şekli meydana gelir. Nitelikli Cinsel Saldırı Suçu (Tecavüz Suçu): 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 102/2. maddesinde düzenlenen nitelikli cinsel saldırı suçu, diğer bir deyişle tecavüz suçu; vücuda “organ” veya “sair bir cisim” sokulması suretiyle fiilin gerçekleştirilmesi halinde meydana gelir. 765 sayılı mülga TCK’da bu suç “ırza geçme suçu” başlığıyla düzenlenmişti. Failin mağdurun bedenine temas etmeden gerçekleştirdiği söz ve davranışlar cinsel taciz suçu olarak nitelendirilir. Cinsel saldırı suçunun oluşması için bedensel temas şarttır. Failin kendi bedeni üzerinde yaptığı davranışlar da cinsel saldırı olarak değerlendirilemez. Örneğin, bir kimsenin cinsel organını mağdura göstermesi cinsel saldırı değil, cinsel taciz olarak değerlendirilebilir. Cinsel saldırı suçunda failin kadın ya da erkek, evli veya bekâr olması, fail ile mağdurun farklı ya da aynı cinsiyetten olması önemli değildir. Ancak, TCK’nın 102. maddesinde düzenlenen cinsel saldırı suçunun mağdurunun on sekiz yaşını tamamlamış olması gerekir. Cinsel saldırı kasten işlenebilir ve failin kastının suçun kanuni tanımındaki tüm unsurları, yani mağduru, cinsel davranışı, vücut dokunulmazlığının ihlalini ve mağdurun rıza göstermediğini kapsaması gerekir. Bu suçla korunan hukuki yarar üzerinde tasarrufta bulunabilen cinsel özgürlük olduğundan hukuki sınırlar içerisinde kalması şartıyla rızaya ehil mağdurun cinsel davranışa göstereceği rıza, fiili hukuka uygun hale getirecektir (YCGK-K.2021/139). Cinsel suçlar, genel olarak şu şekilde kategorize edilmektedir: Cinsel İstismar Suçu: Kural olarak 15 yaşını tamamlamamış çocuklara karşı bedensel temasta bulunmak suretiyle cinsel amaçla işlenen fiilleri cezalandırmaktadır (TCK md.103). 15-18 yaş grubunda olan çocuklara karşı hile, cebir, tehdit veya iradeyi etkileyen bir nedenle çocuğun bedeni üzerinde icra edilen fiiller de cinsel istismar suçu olarak nitelenir. Cinsel Saldırı Suçu: Kural olarak yaşı büyük kimselere veya 15-18 yaş grubu mağdurlara yönelik (hile, cebir, tehdit veya iradeyi etkileyen başkaca bir neden olmaksızın) bedensel temasta bulunmak suretiyle cinsel amaçla işlenen fiilleri cezalandırmaktadır (TCK md.102). Cinsel Taciz Suçu: Mağdurun yaşına bakılmaksızın, fail ile mağdur arasında bedensel temas olmadan, halk arasında laf atma, sözlü taciz vb. gibi ifade edilen cinsel davranışlarla işlenen fiilleri cezalandırmaktadır (TCK md.105) Reşit Olmayanla Cinsel İlişki Suçu: 15-18 yaş grubunda yer alan çocuklarla, çocuğun kendi rızasıyla cinsel ilişkiye girilmesi halinde reşit olmayanla cinsel ilişki suçu oluşur (TCK md.104). \”Cinsel saldırı suçu ile ilgili emsal Yargıtay kararları\”nı sitemizden inceleyebilir; Kayseri ceza avukatı veya ağır ceza avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Basit Cinsel Saldırı ve Sarkıntılık Suçu Basit cinsel saldırı suçu, kişinin vücudu üzerinde gerçekleştirilen, cinsel arzuları tatmin amacına yönelik ve fakat cinsel ilişkiye varmayan cinsel davranışlar sergilenmesi ile oluşur. Basit cinsel saldırı suçunun oluşması için, gerçekleştirilen hareketlerin objektif olarak şehvi nitelikte bulunmaları yeterlidir; failin şehvi arzularının fiilen tatmin edilmiş olması şart değildir. Cinsel saldırı suçunun temel şeklinin oluşabilmesi için, cinsel arzuları tatmin amacına yönelik davranışlarla kişinin vücut dokunulmazlığının ihlal edilmesi gerekir. Bu suçun söz konusu olabilmesi için, failin cinsel bir davranışta bulunması gerekmektedir. Cinsel davranış ile kastedilen, cinsel arzuları tatmin amacına yönelik, mağdurun vücuduna temas ederek gerçekleştirilen, fakat cinsel ilişki boyutuna ulaşmayan şehevi davranışlardır. Bu bakımdan suçun temel şeklinin maddi unsurunun, kişinin vücudu üzerinde iradesi dışında gerçekleştirilen, cinsel arzuları tatmin amacına yönelik fakat cinsel ilişkiye varmayan davranışlar oluşturur. (Yargıtay 14. Ceza Dairesi-Karar No:2019/13214) Sarkıntılık suçu, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 102/1 maddesinin ikinci cümlesinde ayrı bir suç olarak düzenlenmiştir. Sarkıntılık, basit cinsel saldırı suçunun daha hafif şekli olarak kabul edilmektedir. Sarkıntılık suçu da cinsel saldırı suçunun bir görünüm biçimi olduğundan mutlaka mağdurun bedenine fiziksel bir temasta bulunulması şarttır. Bedensel temas olmadan cinsel amaçla işlenen tüm fiiller cinsel taciz suçu olarak nitelenir. Sarkıntılık; failin mağdura yönelik yüzeysel, geçici ve hafif derecede cinsel davranışlarını ifade eder. Sarkıntılık suçu, kesik ve ani bir eylemle işlenen bir fiildir. Failin işlediği fiil, süreklilik arz ederek failin bedeni üzerinde cinsel amaçla işlenen kesintisiz çok sayıda eylemden oluşuyorsa sarkıntılık suçu değil, basit cinsel saldırı suçunun daha ağır cezayı gerektiren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 102/1. maddesinin birinci cümlesinde yer alan şekli meydana gelir. Birden fazla hareketle olsa bile aynı anda gerçekleştirilen yüzeysel, geçici ve ani eylemler sarkıntılık suretiyle cinsel saldırı suçu olarak kabul edilir: Mağdure beyanı, savunma ile tüm dosya içeriğinden, sanığın bir eliyle mağdurenin ağzını kapatıp diğer eliyle kalçasını okşaması şeklindeki eyleminin ani ve kesintili şekilde gerçekleşip, süreklilik arz etmemesi nedeniyle sarkıntılık düzeyinde kaldığının anlaşılması karşısında… (Y14CD-K.2019/7889). Yargıtay uygulamasında basit cinsel saldırının en hafif şekli olan sarkıntılık suçuna vücut veren hareketler genel olarak şunlardır: – Mağdurun yanaklarından öpmek, – Mağdurenin eteğini veya diğer giysilerini üzerinden indirmeye çalışmak, – Cinsel amaçla mağdurun elini tutma, belini tutma, omzundan tutma, – Mağdura sarılarak “seni seviyorum” demek, – Mağdurun ensesinden öpmek, – Mağdurun kalçasına veya bacaklarına, bacak arasına dokunmak, – Mağdurun cinsel organına dokunmak, – Mağdurun göğüslerini okşamak – Vücudunu mağdura sürtünme, özellikle toplu taşıma araçlarında mağdurun vücuduyla cinsel amaçlı temasta bulunma. Failin, değişik zamanlarda benzer şekilde defalarca sarkıntılık teşkil eden cinsel davranışlar sergilemesi halinde de - [Kasten Öldürmeye Teşebbüs Suçu ve Cezasına ilişkin Emsal Yargıtay Kararları](https://kayseriavukat.org.tr/kasten-oldurmeye-tesebbus-yargitay-kararlari/): Kasten Öldürmeye Teşebbüs Suçu ile ilgili Emsal Yargıtay Kararları Alanında yetkin Kayseri Ceza Avukatı kadromuz 15 yılı aşkın deneyimi ile savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek ceza yargılaması sürecine katılan taraflara hukuki yardım sunmaktadır. Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, kasten öldürmeye teşebbüs suçu da dahil olmak üzere her türlü suç isnadı, cezai şikâyet, kovuşturma, soruşturma ve diğer ceza davası konularında müvekkillerimize avukatlık ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Yargılama sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir avukattan hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. \”Kasten öldürmeye teşebbüs suçu ve cezası\” ile ilgili makalemize sitemizden ulaşabilir; Kayseri ceza avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda detaylı bilgi almak için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Emsal Yargıtay Kararları Olası Kastla Öldürmeye Teşebbüs Suçundan Ceza Verilebilir mi Yargıtay Ceza Genel Kurulu\’nun 14.04.2015 tarihli 2014/1-256 E. 2015/100 K. ve 18.10.2018 tarihli 2017/1-908 E. 2018/445 K. sayılı kararlarında; olası kast netice ile belirli hale gelir ve fail ancak meydana gelen neticeden sorumlu tutulabilir. “Dolus indeterminatus determinatur ab eventu” kuralı gereğince, sanığın eylemi sonucu hangi netice gerçekleşmiş ise failin bundan sorumlu olacağı yönündedir. Yani olası kast halinde netice kastı belirler kuralı geçerlidir. Gerçekleşme ihtimali bulunan neticelere teşebbüs kabul edilemez. Olası kastla hareket edilmesi sonucunda yaralama gerçekleşmişse, yaralama ne kadar ağır olursa olsun fail olası kastla yaralamadan sorumlu olacak, eylem olası kastla öldürmeye teşebbüs olarak nitelendirilmeyecektir. Bu kabulün diğer bir yönü de olası kastla hareket eden birden fazla failin benzer eylemlerinde neticeden sorumlu tutulabilmeleri için neticenin hangisinin eylemi ile meydana geldiğinin mutlak suretle tespit edilmesi gerekliliğidir. “Olası kastı netice belirler kuralı” gereğince öğreti ve uygulamada da hâkim görüş; Sanığın eylemi sonucu hangi netice gerçekleşmiş ise failin ondan sorumlu olacağı yönündedir. (Yargıtay 1. Ceza Dairesi-Karar:2021/14799) Kasten Öldürmeye Teşebbüsün Şartları, Kast ve Olası Kast Kasten yaralama suçu ile kasten öldürme suçuna teşebbüs arasındaki ayırıcı kriter manevi unsurun farklılığına dayandığından, sanığın kastının öldürmeye mi, yoksa yaralamaya mı yönelik olduğunun çözülmesi gerekmektedir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 21/1. maddesine göre, suçun kanuni tanımındaki unsurlarının bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesi olan ve failin iç dünyasını ilgilendiren kasıt, dış dünyaya yansıyan davranışlara bakılarak, daha açık bir ifadeyle, failin olay öncesi, olay sırası ve olay sonrası davranışları ölçü alınarak belirlenmelidir. İlkeleri, Yargıtay Ceza Genel Kurulunun istikrar bulunan ve süregelen kararlarında açıklandığı üzere, bir eylemin kasten öldürmeye teşebbüs mü, yoksa kasten yaralama mı sayılacağının belirlenmesinde; fail ile mağdur arasında husumet bulunup bulunmadığı, varsa husumetin nedeni ve derecesi, failin suçta kullandığı saldırı aletinin niteliği, darbe sayısı ve şiddeti, mağdurun vücudunda meydana getirilen yaraların yerleri, nitelik ve nicelikleri, hedef seçme imkânı olup olmadığı, failin fiiline kendiliğinden mi, yoksa engel bir nedenden dolayı mı son verdiği gibi ölçütler esas alınmalıdır. Nitekim Ceza Genel Kurulunun 21.05.1984 tarih 1-388-178 sayılı kararında; failin eylemdeki kastının öldürmeye mi, yoksa yaralamaya yönelik olduğunun belirlenmesi bakımından benzer kriterlerden hareket edilerek; “Öldürme kasti ile yaralama kastının takdir ve tayininde ileri sürülen görüşler, iki grupta oluşmaktadır: 1-Karine usulü, bu usulde her yaralamada öldürme kastının varlığı kabul olunmakta, ancak bunun tersinin ispatına olanak tanınmaktadır. Bu usulde “şüphe sanık lehinedir” kuralı, adam öldürme suçları yönünden tersine çevrilmektedir. (Faruk Erem. Adam Öldürme Kastı Yargıtay Dergisi Cilt 8 sayı:1 – 12/ Ocak, Nisan 1982 sayfa 50) 2-İspat usulü, öldürme ve yaralama kastı açısından delil sisteminde farklı bir uygulamaya gitmenin, doğru bir düşünüş olmadığı kastın kanıtlanabileceği ileri sürülmektedir. Cararra’ya göre: “Öldürme kastının, sanığın karakterinden, ruhsal durumunu (dostluk-düşmanlık…) gösteren önceki davranışlarından, suçun nedeninden, kullanılan silahın niteliğinden, darbelerin sayısından, iradi olmak koşulu ile darbelerin yönünden anlaşılabileceği” ifade edilmiştir. (Carrara Programma 1881 sayfa 1087) Türk Ceza Yasası, ispat sistemini benimsemiş yasalar grubuna dahildir. Yargıtayın muhtelif kararlarında, kullanılan vasıtanın cinsi, isabet alınan nahiye, darbe adedi ve şiddeti suçlunun suçtan önceki ve sonraki davranışları gibi davranışlara göre öldürme kastı ret veya kabul olunmaktadır. Teşebbüsün cezalandırılabilmesi için failin kullandığı araçların elverişli olması gerekir. Yasanın 61. Maddesindeki “vesaiti mahsusa” dan bu anlaşılır. İstenilen sonuç, bunu meydana getirmeye kesin olarak elverişli olmayan araçlarla gerçekleştirilmek istenmişse, ortada ceza hukukunu ilgilendiren bir durum bulunmayacaktır. Aracın elverişli sayılabilmesi için, objektif bir tarzda belirli bir sonucu meydana getirmeye elverişli olması yetmez. Ayrıca, fail tarafından o sonucu meydana getirmeye uygun bir biçimde kullanılması da gerekir. Teşebbüse hayatiyetini veren şey güdülen hedeftir. Failin hedefidir ki, harekete veçhesini verir. Mesela: Adam öldürmeye elverişli olan bir vasıtanın kullanılmış olmasına rağmen hareketlerin, iltibası mahal vermeyecek şekilde adam öldürme hedefine yönelmiş oldukları tespit edilemezse, fail adam öldürmeye teşebbüsten sorumlu tutulamayacaktır. Vasıtanın elverişliliği, ancak belli bir hedefe olan ilişkisine göre değerlendirilmekle mümkün olabilir. Hareketin, sonucu doğurmaya elverişli uygun olmadığı tecrübelerin verdiği bilgilere göre tayin edilmelidir. Yani ortak tecrübelerimize göre tehlike veya zararın, failin yaptığı hareketten doğması normal tipik sayılabiliyorsa hareketin neticeyi doğurmaya uygun olduğu söylenebilecektir. Vasıtanın gayeye elverişli olması başka, hareketin zarar gören tehlikeyi meydana getirmeye uygun olması başkadır. Bir diğer koşul icra hareketlerinin bitmesine veya neticenin gerçekleşmesine failin elinde olmayan engel sebeplerin amil olması şarttır. Mülga Türk Ceza Kanunu’nun 62. Maddesinde “İhtiyadında olmayan bir sebepten dolayı” değimleriyle bu şart belirtilmiştir… Demek ki, önde gelen husus; icra hareketlerinin yarıda kalmasının veya sonucun gerçekleşmesinin, failin iradesi dışında kalan sebeplerden ileri gelmesi gerekmektedir. Şayet yarıda kalma veya gerçekleşmeme failin iradesine ilişkin sebeplerden ileri gelmişse bu halde ihtiyariyle vazgeçme veya faal nedamet varlığından söz edilir. İcra hareketlerinin bitmesine veya sonucun meydana gelmesine engel olan ve faalin iradesinin dışında kalan bu sebep maddi veya manevi olabileceği gibi, üçüncü bir kişinin fiilinden yahut maddi enerjinin bitmesinden de ileri gelebilir…” Benzer şekilde; “Toplu saldırıdan kendisini korumak amacıyla biletmek üzere yanına aldığı ekmek bıçağını çekerek belli bir hedef gözetmeksizin sallaması sonucu sırtından yaraladığı mağdura karşı saldırısında, sonucu almasına engel bir durum yok iken, buna devam etmeyip bir defa vurma ile yetinmesi, yaralanan mağdurun düşmemesi nazara alındığında, sadece isabet kaydedilen nahiyeye göre kastı belirlemenin yeterli olmayacağı, aksi halde Türk Ceza Kanunu’nun 456/2 maddesinin uygulanmasının hiç bir zaman mümkün kılmayacağı cihetle eylemin yaralama olarak vasıflandırılmayıp öldürmeye teşebbüs olarak - [Kasten Öldürmeye Teşebbüs Suçu ve Cezası](https://kayseriavukat.org.tr/kasten-oldurmeye-tesebbus/): Kasten Öldürmeye Teşebbüs Suçu ve Cezası Alanında yetkin Kayseri Ceza Avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Bürosu olarak, savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin etmek için gerçek ve tüzel kişilere yönelik her türlü suç isnadı, cezai şikâyet, kovuşturma, soruşturma ve diğer ceza davası konularında müvekkillerimize avukatlık ve hukuki danışmanlık hizmetleri sunmaktayız. Ceza hukukunda (TCK md.35) suça teşebbüs, işlenmesi amaçlanan bir suçun kanunda yazılı icra hareketlerine başladıktan sonra failin iradesi dışındaki sebeplerle suçun tamamlanamamasıdır. Kasten öldürmeye teşebbüs suçu da, failin insan hayatına kasten son vermeye yönelik eylemine rağmen ölüm sonucunun gerçekleşmemesi durumunda söz konusu olur. Kasten öldürme suçu, neticesi hareketten ayrılabilen ve bu bağlamda teşebbüse elverişli bir suç tipidir. İnsan yaşamına son vermeye yönelik eylem sonucunda mağdurun ölmesi halinde fail kasten öldürme suçu nedeniyle cezalandırılmaktadır. Öldürme kastıyla hareket edilmesine rağmen mağdurun hayatta kalması durumunda ise fail, Türk Ceza Kanunu  m.81 veya m.82 ile m.35 hükümleri çerçevesinde kasten öldürmeye teşebbüs suçundan yargılanacaktır. Kasten öldürmeye teşebbüs suçunun cezası; suça teşebbüs hükümlerini düzenleyen TCK m.35 ile insan öldürme suçunu düzenleyen TCK m.81 (basit öldürme) veya TCK m.82 (nitelikli öldürme) hükümlerinin birlikte değerlendirilmesi hesaplanmaktadır. Kasten öldürmeye teşebbüs iki şekilde meydana gelir: Kasten öldürmeye teşebbüs suçundan bahsedebilmek için ya failin elinde olmayan nedenlerle icra hareketlerinin yarıda kalmış olması ya da eylemin tamamlamasına rağmen failin iradesi dışındaki engel bir sebepten neticenin (mağdurun ölümü) meydana gelmemesi gerekmektedir. Bununla birlikte fail tarafından işlenen suçun “kasten yaralama suçu” veya “kasten öldürmeye teşebbüs” kapsamında mı değerlendirileceğine ilişkin en temel ayırıcı nokta; suçun manevi unsuru yani kastın farklılığıdır. Fail, ölümün gerçekleşmesini istemişse “kasten öldürmeye teşebbüs” suçundan; mağdurun ölümünü istememekle birlikte daha hafif sonucu (darp ve yaralama) amaçlamışsa kasten yaralama suçundan cezalandırılacaktır. “Kasten Öldürmeye Teşebbüs Suçu ile ilgili Emsal Yargıtay Kararları”na sitemizden ulaşabilir; kasten öldürmeye teşebbüs suçu ile ilgili dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda Kayseri Ceza Avukatı kadromuzdan ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Kasten Öldürmeye Teşebbüs Suçu Kasten öldürmeye teşebbüsün en önemli ve ayırıcı unsuru failin kastıdır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 21/1. maddesine göre, kast, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesi olup failin iç dünyasını ilgilendirmektedir. Failin kastı, büyük ölçüde icra ettiği eylemin özelliklerine göre belirlenmektedir. Kasten öldürmeye teşebbüs şartlarının oluşup oluşmadığı veya failin kastının öldürmeye mi yoksa yaralamaya mı yönelik olduğu, failin olay öncesi, olay sırası ve olay sonrası davranışları ölçü alınarak somut olayın özelliğine göre hâkim tarafından tespit edilmelidir. Yargıtay içtihatlarına göre kasten öldürmeye teşebbüsün var olup olmadığı şu kriterler dikkate alınarak belirlenir (YCGK-K.2008/184): – Taraflar arasında husumet bulunup bulunmadığı, – Olayda kullanılan vasıtanın öldürmeye elverişli bulunup bulunmadığı, – Mağdurdaki darbe sayısı ve şiddeti, – Darbelerin vurulduğu bölgenin hayati önem taşıyıp taşımadığı – Failin mağdura dönük fiiline kendiliğinden mi, yoksa kendisi dışındaki engel bir sebepten dolayı mı son verdiği, – Failin olay sonrası mağdura yönelik davranışları. Hâkim, failin bilerek ve isteyerek hangi suçu işlemeyi kastettiğini, failin icra ettiği hareketlerine bakarak tespit etmelidir. Failin kastının tam belirlenemediği hallerde ise “şüpheden sanık yararlanır” ilkesi gereği, sanığın lehine yorum yapılarak kastın öldürmeye değil, yaralamaya yönelik olduğu kabul edilmelidir. Failin icra ettiği fiilin kasten öldürmeye teşebbüs veya yaralama suçu olup olmadığı hususunda Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararlarında yer alan kriterler aşağıda açıklanmıştır: Kasten Öldürmeye Teşebbüs Suçunun Unsurları Suçu işleyen fail ile suçun mağduru arasında olay öncesine dayalı, öldürmeyi gerektirir bir husumetin bulunup bulunmadığı Mağdur ile fail arasında olay öncesine dayalı öldürmeyi gerektirir husumet varsa, bu durum fiilin adam öldürmeye teşebbüs suçu teşkil edebileceğine dair bir emaredir. Yargıtay içtihatlarına göre husumet; söz, tutum veya davranışlarla meydana gelebilir. Husumetin kaynağı her türlü insan ilişkisi olabilir. Anlaşmazlık, gerginlik, sürtüşme içeren her türlü fiil husumet nedeni olarak kabul edilebilmektedir. Husumetin derecesi, kasten öldürme suçuna yol açabilecek boyutta olmalıdır. Özellikle belirtelim ki; husumet olaysal olarak değerlendirilmelidir, örneğin hayvanların komşusunun bahçesine girmesi nedeniyle oluşan gerginlik, kardeşin darp edilmesi husumet olarak kabul edilmektedir. Ancak, mağdur ile sanık arasında önceden alacak-verecek meselesinin bulunması kasten öldürmeye teşebbüs için aranan husumet kriterini karşılamamaktadır. Özetle, taraflar arasında bir husumet bulunsa dahi, kasten öldürmeye teşebbüs hükümlerinin uygulanabilmesi için bu husumetin öldürmeyi gerektirir nitelikte/derecede olması gerekir. Sanık … ile katılan …‘ün olaydan uzunca bir süre önce sanığa lakap takma meselesinden dolayı kavga ettikleri, olay tarihinde; sanığın katılanı markete girerken gördüğü, katılanın çıkışını beklediği, kendisine olaydan yaklaşık bir ay kadar önce küfür ettiğini öğrenmesi sebebiyle çıkışta katılanın marketin yan tarafındaki ara sokağa çağırdığı, burada kendisine küfür edip etmediğini sorduğu, katılanın kendisine “küfrettim, iyi yaptım” şeklinde cevaplar vermesine sinirlenen sanık …‘in, cebinden çıkardığı ve ele geçmeyen bıçağı katılana doğru sallamaya başladığı, sanığın bu eylemi neticesinde katılanın, sol ön kolundan, karın ve bel bölgesinden yaralandığı, olayın olduğu sokaktan birlikte çıktıkları, sanığın katılana “bir daha seni burada görmeyeceğim” dediği, katılanın bisikletine binerek sanığın ise yaya olarak olay yerinden uzaklaştıkları, katılanın sadece karnından aldığı bıçak darbesi nedeniyle oluşan yaralanmanın hayati tehlikeye sebep olduğu olayda; sanığın katılanı o an öldürmesine ve eylemine devam etmesine herhangi bir engel olmamasına rağmen eylemine son vermesi, sanık ile katılan arasında önceye dayalı husumetin öldürmeyi gerektirecek nitelikte olmadığı dikkate alınarak, sanığın eylemi ile ortaya çıkan kastının yaralamaya yönelik olduğu anlaşılmıştır. (Yargıtay 1. Ceza Dairesi – Karar No:2021/5876) Olayda kullanılan vasıtanın öldürmeye elverişli olup olmadığı Kullanılan suç aletinin mahiyeti itibariyle adam öldürmeye elverişli olması halinde, örneğin, bıçakla veya silahla insan bedenine yönelik saldırılar, diğer koşullarda varsa suçun kasten adam öldürmeye teşebbüs olarak nitelenmesine imkan verir. Failin fiili işlerken kullandığı silahın öldürmeye elverişli olması kasten öldürmeye teşebbüs kastıyla hareket edildiği noktasında önemli bir emaredir. Silahın yapısı ve türü dışında, kullanılış biçimi de kastın belirlenmesinde dikkate alınır. Örneğin, silahın etkisiz olduğu uzak bir mesafeden ateş edilmesi halinde kasten öldürmeye teşebbüs edildiği ileri sürülemez. Sanığın suçu işlemeye elverişli 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 6/1-f maddesi uyarınca silahtan sayılan bıçakla mağdur …‘de hedef aldığı vücut bölgesi nazara alındığında, sanık …‘ın eylemi ile açığa çıkan kastının öldürmeye yönelik olduğu, bu nedenle kasten öldürmeye teşebbüs suçundan cezalandırılması gerektiği gözetilmeksizin, suç vasfında hataya düşülerek sanığın nitelikli kasten yaralama suçundan cezalandırılmasına karar verilmesi, bozma nedenidir. (Yargıtay 1. Ceza Dairesi – Karar No: 2021/9125) Mağdurdaki darbe sayısı, - [Sosyal Medya ve İnternetten Hakaret Suçu ile ilgili Emsal Yargıtay Kararları](https://kayseriavukat.org.tr/internetten-hakaret-sucu-yargitay-kararlari/): Sosyal Medya ve İnternetten Hakaret Suçuna ilişkin Emsal Yargıtay Kararları Sosyal Medya ve İnternetten Hakaret Suçu: Alanında yetkin Kayseri Bilişim Avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, güncel mevzuat ve Yargıtay kararları çerçevesinde savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek bilişim suçları ile ilgili uyuşmazlık ve dava süreçlerinde taraflara avukatlık ve hukuki danışmanlık hizmeti sunmaktadır. Sosyal medya üzerinden veya internetten hakaret suçu ile ilgili avukatlarımız tarafından hazırlanan makalemize sitemizden erişebilir;  dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda detaylı bilgi almak için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. İnternetten Hakaret Suçunda Aleniyet Unsurunun Araştırılması Sosyal medya paylaşım sitesi olan Twitter’da gerçekleştirilen hakaret eyleminde aleniyet unsurunun oluşup oluşmadığı tartışılmadan hüküm kurulması bozma nedenidir. (Yargıtay 18. Ceza Dairesi – Karar No: 2019/4842) Sanığın “Facebook” isimli sosyal paylaşım sitesinde bulunan hesabından mesaj yoluyla katılana hakaret etmesi biçiminde gerçekleşen eyleminde aleniyet unsurunun ne şekilde oluştuğu sanığın paylaşımlarının herkes tarafından görülüp görülemeyeceği açıklanıp tartışılmadan, yetersiz gerekçeyle 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 125/4. maddesinin uygulanması, bozma nedenidir. (Yargıtay 18. Ceza Dairesi – Karar No: 2019/11905) İnternetten Hakaret Suçunun Kasten Yaralama Niteliğindeki Haksız Fiile Tepki olarak İşlenmesi Hakaret suçunun; katılanın, sanığın kolundan tutarak alt kata indirmek amacıyla iteklemesi biçimindeki ve kasten yaralama niteliğindeki haksız hareketine tepki olarak işlendiğinin anlaşılması nedeniyle 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 129/2. maddesi ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 223/4. maddeleri uyarınca ceza verilmesine yer olmadığına karar verilmesi isabetlidir. (Yargıtay 4. Ceza Dairesi -Karar No: 2011/816) Hakaret Suçunda Failin Hedefinin Kim Olduğunun Araştırılması Sanığın Twitter isimli sosyal paylaşım sitesinden paylaştığı tweet ve retweetlerdeki ifadelerle, suçun işlendiği tarihler, paylaşımlarda kullanılan ifade ve resimlerden yola çıkılarak açıkça katılanı kastettiğinin anlaşılması ve bu paylaşımların küçük düşürücü, onur, şeref ve saygınlığı rencide edici boyutta olması nedeniyle hakaret suçunun unsurlarının oluştuğu gözetilmeden beraat kararı verilmesi, bozma nedenidir. (Yargıtay 18. Ceza Dairesi – Karar No:2018/5756) Huzurda Hakaret ve Gıyabında Hakaret Ayrımı Hakaret suçunun huzurda işlenmesinin en tipik örneği, fiilin mağdurun yüzüne karşı işlenmesidir. Fail, bu durumda hareketi doğrudan öğrenir. Suçun huzurda işlenmiş olması mutlaka fail ile mağdurun fiilin işlendiği sırada yüz yüze olmasını gerektirmez. Şayet fail, fiili işlediği sırada mağduru hedef alan hakaretinin mağdur tarafından da doğrudan algılanabileceğini biliyor ve istiyorsa, bu durumda da suç huzurda işlenmiş sayılacaktır. Hakaret suçunun huzurda işlenmemesine rağmen, Kanun tarafından huzurda işlenmiş gibi cezalandırılan hali ise, ileti yoluyla yapılan hakarettir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 125/2. maddesinde, “Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur.” demek suretiyle, tahkir edici nitelikteki fiilin, ileti yoluyla mağduru hedef alması durumunda failin huzurda hakaret etmiş gibi cezalandırılacağı belirtilmiştir. Buna göre, hakaret içeren bir mektup, telefon konuşması veya yazılı bir mesaj huzurda söylenmiş gibi cezalandırılacaktır. İleti yoluyla hakarette, failin kullandığı vasıtalar ile mağduru hedef aldığını bilmesi ve mağdur tarafından bu fiilin öğrenileceğini istemesi gerekir. Şayet ileti mağdurdan başka birisine gönderilmiş ancak tesadüfen mağdur tarafından öğrenilmiş ise, huzurda hakaret suçu oluşmayacaktır. Zira, fail mağdurun hakareti öğrenmesi kastıyla hareket etmemiştir. İleti yoluyla hakaretin, huzurda hakaret gibi cezalandırılabilmesi için sanığın iletilme kastı ile hareket etmesi gerekir. Sanığın, müştekinin gıyabında teyzesine ait telefona hakaret içerikli mesajlar gönderdiği, müştekinin teyzesinin müştekiye bahse konu mesajları göstermesi üzerine müştekinin mesajları öğrenerek şikayetçi olduğu, bu suretle sanığın iletme kastıyla hareket etmediği anlaşılmakla sanığın hakaret suçundan beraatı yerine mahkumiyetine karar verilmesi hukuka aykırı bulunmuştur. (Yargıtay 18. Ceza Dairesi – Karar No: 2019/12396) Facebook vb. Sosyal Medya Üzerinden Hakaret Suçu İstem yazısında; “Dosya kapsamına göre, müşteki vekilinin, şüphelinin www.facebook.com isimli internet sitesinde “küpek” şeklindeki paylaşımı ile müvekkiline karşı hakaret suçunun işlendiği iddiası ile yaptığı şikâyet üzerine, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca, şüphelinin suçlamaları kabul etmemesi ve Facebook, Twitter, Instagram isimli sosyal paylaşım sitelerine ilişkin istinabe taleplerini ABD adli makamlarının cevaplamadığı gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiş ise de; Somut olayda, müştekinin müvekkilinin resminin bulunduğu internet sayfasında, “…” adlı kişinin müştekiye yönelik “küpek” şeklinde paylaşımının bulunduğu, www.facebook.com isimli internet sitesinde yapılan araştırma sonucu elde edilen kişisel veri ve profil resimleri üzerine şüpheliye ulaşılarak kolluk tarafından şüphelinin ifadesinin alındığı, şüphelinin, söz konusu paylaşımı kendisinin yapmadığını ve “…” isimli facebook hesabı ile anılan hesapta paylaşılan resimlerin kendisine ait olmadığını beyan ettiği ancak, “küpek” ifadesinin “köpek” ifadesini çağrıştırdığı ve anılan ifadenin hakaret oluşturup oluşturmayacağı hususu ile şüphelinin savunması doğrultusunda söz konusu ifadenin şüpheli tarafından paylaşılıp paylaşılmadığı hususunun takdirinin mahkemesince yapılmasının gerektiği, mevcut delillerin şüphelinin üzerine atılı suçtan kamu davasının açılmasını gerektirir nitelikte bulunduğu cihetle, itirazın kabulü yerine, yazılı şekilde reddine karar verilmesinde isabet görülmemiştir.” denilmektedir. Hukuksal Değerlendirme 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 160/1. maddesinde, “Cumhuriyet Savcısı, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hali öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya haşlar.” 160/2. maddesinde “Cumhuriyet Savcısı, maddi gerçeğin araştırılması ve adil bir yargılamanın yapılabilmesi için emrindeki adli kolluk görevlileri marifetiyle, şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri toplayarak muhafaza altına almakla ve şüphelinin haklarını korumakla yükümlüdür.’’ 170. maddesinin 2. fıkrasında, “Soruşturma evresi sonunda toplanan deliller, suçun işlendiği hususunda yeterli şüphe oluşturuyorsa; Cumhuriyet Savcısı, bir iddianame düzenler.” 172. maddesinin 1. fıkrasında, “Cumhuriyet Savcısı, soruşturma evresi sonunda, kamu davasının açılması için yeterli şüphe oluşturacak delil elde edilememesi veya kovuşturma olanağının bulunmaması hâllerinde kovuşturmaya yer olmadığına karar verir.” hükümleri düzenlenmiştir. Kovuşturmaya yer olmadığına dair kararı itiraz üzerine inceleyen mahkeme, kamu davası açılması için yeterli delil bulunmaması durumunda itirazın reddine, yeterli delil bulunması durumunda itirazın kabulüne veya eksik soruşturma nedeniyle soruşturmanın genişletilmesine karar verebilecektir. CMK’nın 170/2. maddesine göre kamu davası açılabilmesi için soruşturma aşamasında toplanan delillere göre suçun işlendiğine dair yeterli şüphe bulunması gerekir. Suç ihbar veya şikayeti yoluyla soruşturma yaparak maddi gerçeğe ulaşma yükümlülüğü ve yetkisi bulunan Cumhuriyet Savcısı, soruşturma sonucunda elde edilen delilleri değerlendirerek kamu davası açmayı gerektirir nitelikte yeterli şüphe olup olmadığını takdir edecektir. Ancak soruşturma aşamasında Cumhuriyet Savcısının delil değerlendirmesiyle, kovuşturma aşamasında hakimin delilleri değerlendirmesi birbirinden farklı özelliklere sahiptir. CMK’nın 170/2. maddesine göre soruşturma aşamasında toplanan deliller kamu davası açılması için yeterli şüphe oluşturup oluşturmadıkları çerçevesinde incelemeye tabi tutulurken, kovuşturma aşamasında, isnad edilen suçun işlenip işlenmediği hususunda mahkumiyete yeter olup olmadığı ve tam bir vicdani kanaat - [Sosyal Medya ve İnternet Üzerinden Hakaret Suçu ve Cezası](https://kayseriavukat.org.tr/internet-uzerinden-hakaret-sucu/): Sosyal Medya ve İnternet Üzerinden Hakaret Suçu ve Cezası İnternet Üzerinden Hakaret Suçu ve Cezası: Sosyal medya uygulamaları aracılığıyla veya internet üzerinden bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat edilmesi veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldırılması hakaret suçu kapsamında değerlendirilmektedir. İnternet üzerinden hakaret suçu; Facebook, Twitter, Instagram gibi sosyal medya hesapları veya Telegram, Whatsapp gibi mesajlaşma uygulamaları aracılığıyla işlenebileceği gibi e-mail (e-posta) göndermek gibi yöntemlerle de işlenebilmektedir. İnternet üzerinden hakaret suçu işleyen kişi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesi hükümleri gereği cezalandırılacaktır. Hakaret suçu nedeniyle yapılacak yargılamalar Asliye Ceza Mahkemesi tarafından yerine getirilir. Alanında yetkin Kayseri Ceza Avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk ve Arabuluculuk Bürosu olarak, bilişim suçları başta olmak üzere ceza hukuku ile ilgili gerçek ve tüzel kişilere yönelik her türlü kovuşturma, soruşturma ve dava süreçlerinde müvekkillerimize avukatlık ve hukuki danışmanlık hizmetleri sunmaktayız. İnternet Üzerinden Hakaret Suçu Sosyal medya uygulamalarında paylaşım yaparak, tweet atarak veya yorum yaparak ya da e-posta aracılığıyla bir kimse hakkında “şerefsiz”, “haysiyetsiz”, “geri zekalı”, “aptal”, “hayvan” gibi kelimeler kullanmanın hakaret suçunu oluşturacağında şüphe yoktur. İnternet üzerinden hakaret suçunu teşkil eden fiiller, sözle işlenebileceği gibi yorum, yazı, şekil ve görüntü ile de işlenebilir. Ancak hakaret suçunu oluşturan söz veya fiillerin kanunda ve mevzuatta tek tek sayılması elbette ki düşünülemez. Hakaret suçunun oluşması için temel kural; sergilenen söz ve davranışlarla kişinin onur, şeref veya saygınlığını rencide edecek somut bir fiil veya olgu isnat edilmesi veya sövme yoluyla kişinin onur, şeref veya saygınlığına saldırılmasıdır. Hakaret suçunun internet veya sosyal medya aracılığıyla işlenmesi halinde de fiil cezalandırılacaktır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta; kişinin onur, şeref veya saygınlığını rencide yönelik sözler, kişinin mevcut fiziksel özelliğine veya psikolojik durumuna vurgu yapsa bile hakaret suçunu oluşturur. Bununla birlikte internet üzerinden hakarete uğrayan mağdurun kişisel özellikleri dışında kalmak şartıyla kendisine isnat edilen fiil veya olgunun ispatlanması halinde hakaret suçu oluşmaz. Örneğin, “falanın eşyalarını çaldın” denildiğinde, bu olgunun varlığı ispatlanırsa hakaret suçu oluşmaz. Fakat, hırsızlık suçundan daha önce sabıkası olan bir kişiye, “sen hırsızsın” demek hakaret suçunu oluşturur. İnternet ve sosyal medya üzerinden söylenen kaba ve nezaketsiz söz ve davranışlar ile beddua niteliğindeki sözler hakaret suçunu oluşturmaz. Özellikle yorumlarda sıklıkla kullanılan “terbiyesiz, saygısız” vb. sözler ile “Allah belanı versin” gibi ifadeler Yargıtay tarafından hakaret suçu kapsamında kabul edilmemektedir. Dilekçe hakkı ve eleştiri, basının haber yayımlama hakkı, iddia ve savunma dokunulmazlığı kapsamında internetten veya sosyal medya üzerinden söylenen söz ve yapılan davranışlar hakaret suçunu oluşturmaz. Futbolcu, sanatçı ve özellikle siyasetçiler gibi yaptıkları iş nedeniyle kamuoyu tarafından bilinen, tanınan kişilere eleştiriler, normal kişilere nazaran daha sert ve ağır eleştiriler yöneltilebilmektedir. Yargıtay içtihatlarında, bu kişilerin normal kişilere göre eleştiriye daha açık olmaları ve eleştiriye tahammül etmeleri gerektiği belirtilmektedir. Örnek olarak bir siyasetçiye, “Senden fayda gelmez, memleketi sattın” demek ancak ağır eleştiri olarak nitelendirilebilir, ancak hakaret suçu olarak değerlendirilmeyecektir. İleti Yoluyla Hakaret Suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda, ileti yoluyla hakaret edilmesi suç olarak düzenlenmiştir. İleti yoluyla işlenen hakaret suçunun cezası da üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezasıdır. Ceza miktarı bakımından eşit olsa da; ileti yoluyla yapılan hakaretlerin; huzurda hakaret suçu ya da gıyapta hakaret suçu kapsamında değerlendirilmesi hususunda farklılıklar vardır. İleti yoluyla hakaret suçunun “huzurda” oluşabilmesi için; iletiyi gönderenin mağduru hedeflemesi veya eylemini mağdurun öğrenebileceğini istemesi gereklidir. Örnek olarak başka birisine gönderilmiş mağdur hakkındaki hakaret içerikli mesajın mağdur tarafından tesadüfen öğrenilmesi durumunda “huzurda hakaret suçu” unsurları meydana gelmeyecektir. “Gıyapta hakaret suçu”nun oluşması için ise iletinin en az 3 kişiye gönderilmesi veya 3 kişinin bulunduğu ortak bir mesajlaşma grubuna gönderilmesi gerekir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 125/2. maddesi kapsamında ileti olarak kabul edilen iletişim vasıtaları şunlardır: – Mektup, – E-mail (e-posta), – Whatsapp gibi mesajlaşma uygulamaları veya bu uygulamalardaki gruplar – Cep telefonuyla SMS, – Telefon konuşmaları, – Instagram, Twitter, Facebook vb. sosyal medya hesaplarından DM (Direct Message) yoluyla mesajlaşma. Kayseri Ceza Avukatı arıyorsanız; Zülküf Arslan Hukuk Bürosu bünyesinde hizmet veren bilişim ve ceza hukuku mevzuatlarına hakim ve alanında tecrübeli ceza avukatı ile çalışmak, hiç şüphesiz siz değerli müvekkillerimizin yararına olacaktır. İnternet Üzerinden Hakaret Suçunun Basit ve Nitelikli Hali Sosyal medya veya internet üzerinden işlenen hakaret suçları aleni işlendiğinden, aleniyet nedeniyle hakaret suçu cezası 1/6 oranında arttırılacaktır. Suçun basit şeklinde hakim hapis cezası veya adli para cezası verecektir. Her iki cezanın birlikte verilmesi mümkün değildir. Gerekçeli kararda hapis cezası veya adli para cezasının seçilme gerekçesi de belirtilir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu gereğince; hakaret suçunda nitelikli hallerin varlığı halinde verilecek hapis cezası, 1 yılın altında olamaz. Bununla birlikte internet veya sosyal medya üzerinden işlenen hakaret suçları aleni işlendiğinden, aleniyet gerekçesiyle ceza 1/6 oranında arttırılacaktır. Kanunda düzenlendiği üzere, mağdurun kamu görevlisi olması ve hakaretin görevinden dolayı yapılmış olması, kişinin mensup olduğu dinin kutsal değerlerine veya din özgürlüğünün kullanılmasına hakaret edilmesihakaret suçunun nitelikli şekli olarak kabul edilmektedir. Hakaret suçunun; a) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı, b) Dini, siyasi, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı, c) Kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle, işlenmesi halinde, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz. Kamu veya özel sağlık kurum ve kuruluşlarında görev yapmaları fark etmeksizin, sağlık personeli ile yardımcı sağlık personeline karşı  görevleri sebebiyle internetten işlenen hakaret suçunda, verilecek ceza 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu gereğince yarı oranında arttırılır. Bu durumda ayrıca, hükmolunan hapis cezası ertelenemez. Kurul halinde çalışan kamu görevlilerine görevlerinden dolayı sosyal medya veya internet üzerinden hakaret durumunda ise zincirleme suç hükümleri gereği belirlenen cezanın miktarı ayrıca ¼ ile ¾’e kadar artırılacaktır. Örneğin, bilirkişi heyetine veya mahkeme heyetine hakaret suçlarında suçun nitelikli şeklinden belirlenen ceza arttırılacaktır. Sosyal Medya ve İnternet Üzerinden Hakaret Suçunda Aleniyet İnternet veya sosyal medya üzerinden işlenen hakaret suçları aleni işlendiğinden hakaret suçu nedeniyle öngörülen ceza 1/6 oranında arttırılmaktadır (TCK m.125/4). Twitter, Facebook, Instagram gibi sosyal medya hesapları üzerinden hakaret edilmesi de aleniyetin gerçekleşmesine neden olur. İstisnai olarak, paylaşımları sınırlı sayıda kimsenin göreceği şekilde uygulama ayarlarının değiştirilmesi halinde; fiil suç teşkil etse bile aleniyet nedeniyle cezanın arttırılması yoluna gidilemeyecektir. Bu bakımdan sosyal medya üzerinden yapılan paylaşımlarda aleniyet şartının gerçekleşip gerçekleşemediği soruşturma - [Taksirle Yaralama Suçuna ilişkin Emsal Yargıtay Kararları](https://kayseriavukat.org.tr/taksirle-yaralama-yargitay/): Taksirle Yaralama Suçuna ilişkin Emsal Yargıtay Kararları Alanında yetkin Kayseri Ceza Avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk ve Arabuluculuk Bürosu olarak, gerçek ve tüzel kişilere yönelik her türlü suç isnadı, cezai şikâyet, kovuşturma, soruşturma ve diğer ceza davası konularında müvekkillerimize avukatlık ve hukuki danışmanlık hizmetleri sunmaktayız. Zülküf Arslan Hukuk Büromuzun savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin etmek için hazırladığı taksirle yaralama suçuna ilişkin makalemizi okuyabilir; avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Taksirle Yaralama – Emsal Yargıtay Kararları Bilinçli Taksirle Yaralama Suçunda Ek Savunma Oluşa ve tüm dosya kapsamına göre, sanığın, idaresindeki yolcu minibüsüne binen katılanın yerine oturmasını beklemeden hareket etmesi nedeni ile geriye doğru savrulan katılanın açık olan kapıdan düşmesi sonucu yaralandığı olayda, bilinçli taksirin koşullarının oluştuğunun kabulünde isabetsizlik bulunmamakta ise de; 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 226/2. maddesi uyarınca iddianamede yer almayan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 22/3. maddesinin uygulanabilmesi için sanığa ek savunma hakkı verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi hukuka aykırıdır. (Yargıtay 12. Ceza Dairesi – Karar No: 2014/7843) Bilinçli Taksirle Yaralama Suçu Sanığın meskun mahal dışı, refüjle bölünmüş yolda, yarım saat sonraki ölçüme göre 18 promil alkollü olarak yönetimindeki otoyla seyir halindeyken, alkolün de etkisiyle direksiyon hakimiyetini kaybederek orta refüjdeki direğe çarpıp takla atarak, karşı yol bölümüne geçmesi sonucu, araçta yolcu olarak bulunan ve kendisinden şikayetçi olmayan arkadaşı mağdur O. Y.’nin orta (2.) derecede klavikula kemik kırığı ile yaralanmasına neden olduğu olayda, mağdurun yaralanmasının 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 89. maddesinin 2. fıkra ve 2-b bendi kapsamında kalması ve olayda bilinçli taksirin uygulanma koşullarının oluşması nedeniyle aynı maddenin 5. fıkrası uyarınca sanığın taksirle yaralama eyleminin takibinin şikayete bağlı olmaması karşısında, iddianamedeki anlatım ve mağdurun şikayetçi olmaması nedeniyle verilmiş bir takipsizlik kararı bulunmadığı da dikkate alınarak, sanık hakkında uygulanması ihtimaline binaen TCK’nın 89/2-b maddesi uyarınca ek savunma hakkı verilerek sanığın atılı bilinçli taksirle yaralama suçundan dolayı, ceza miktarı yönünden kazanılmış hakkı da gözetilerek mahkumiyetine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde atılı trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçundan dolayı mahkumiyetine karar verilmesi hukuka aykırıdır. (Yargıtay 12. Ceza Dairesi – Karar No: 2014/7629) Taksirle Yaralama Suçu ile Trafik Güvenliğini Tehlikeye Düşürme Suçunun Birlikte İşlenmesi Sanığın meskun mahalde, 7 metre genişliğindeki tek yönlü asfalt kaplama düz bölünmüş yolda, doktor raporuna göre 3,48 promil alkollü vaziyette seyir halindeyken, hakkında “ek kovuşturmaya yer olmadığına” dair karar verilen A. C.’ın park halinde bıraktığı araca asli ve tam kusurlu şekilde arkadan çarpması sonucu, aracında yolcu olarak bulunan M. T.’nın hayati tehlike geçirecek ve hayat fonksiyonlarını ağır ( 5 ) derecede etkileyen kemik kırığı oluşacak şekilde yaralanmasına neden olduğu olayda; sanığın tek bir eylemi ile taksirle yaralama ve trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçlarının oluştuğu, taksirle yaralama suçunun zarar suçu, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 179. maddesinde düzenlenen trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçunun ise tehlike suçu olduğu, her iki suçun birlikte işlendiği hallerde sanığın hangi suç sebebiyle cezalandırılacağı belirlenirken suçlar için kanunda öngörülen cezaların ağırlığı değil, zarar-tehlike suçu kriterinin esas alınması gerektiği buna göre; sanığın taksirle yaralama suçundan cezalandırılmasının mümkün olması halinde sadece taksirle yaralama suçundan cezalandırılması, trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçundan hüküm verilmesine yer olmadığına karar verilmesi, şayet taksirle yaralama suçunda uzlaşmanın gerçekleşmesi halinde ise yine trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçu yönünden hüküm verilmesine yer olmadığına karar verilmesi gerektiği, kovuşturma şartı olan şikayetin gerçekleşmemesi veya şikayetten vazgeçme sebebiyle taksirle yaralama suçundan cezalandırmanın mümkün olmaması halinde ise, TCK’nın 179. maddesinde düzenlenen trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçundan cezalandırılmasının gerekmesi karşısında; olay sebebiyle nitelikli şekilde yaralanan mağdurun sanıktan şikayetçi olmadığını ve uzlaşmak istediğini sanığın da aynı şekilde uzlaşmak istediğini beyan etmesi karşısında, taksirle yaralama suçu yönünden uzlaşma prosedürü uygulanıp uygulanmadığı ve kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilip verilmediği araştırılarak verilmiş ise, iş bu dava yönünden hüküm verilmesine yer olmadığına dair karar verilmesi gerekeceği, uzlaşmanın sağlanamaması halinde ise taksirle yaralama suçu yönünden ihbarda bulunulup dava açılması sağlandıktan sonra bu dosya ile birleştirilerek sadece bilinçli taksirle yaralama suçundan hüküm kurulması gerektiği gözetilmeden; yargılamaya devamla yazılı şekilde hüküm tesisi gerekir. (Yargıtay 12. Ceza Dairesi – Karar No: 2017/3057) Bilinçli Taksirle Yaralama Suçu ve Trafik Güvenliğini Tehlikeye Sokma Suçunun Birlikte İşlenmesi Dairemizin yerleşik uygulamalarına göre, taksirle yaralama suçunun zarar suçu, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 179/3. maddesinde düzenlenen trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçunun tehlike suçu olması, her iki suçun birlikte işlendiği hallerde, sanığın hangi suç nedeniyle cezalandırılacağı belirlenirken, anılan suçlar için kanunda öngörülen cezaların ağırlığının değil, zarar suçu-tehlike suçu olmaları kriterinin esas alınması gerektiği, buna göre, sanığın taksirle yaralama suçundan cezalandırılmasının mümkün olduğu durumlarda sadece taksirle yaralama suçundan cezalandırılması, kovuşturma şartı olan şikayetin gerçekleşmemesi, şikayetten vazgeçme veya uzlaşma nedeniyle taksirle yaralama suçundan cezalandırmanın mümkün olmadığı durumlarda ise sanığın trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçundan cezalandırılması gerektiğinin kabul edilmesi karşısında, somut olayda sanığın 184 promil alkollü olarak sevk ettiği araçla direksiyon hakimiyetini kaybederek araçta yolcu olarak bulunan eşinin kemik kırığı oluşacak şekilde yaralanmasına sebebiyet vermek biçimindeki eyleminde bilinçli taksir koşullarının oluştuğu, ancak mağdurun sanıkla uzlaşması sebebiyle sanığın taksirle yaralama suçundan cezalandırılmasının mümkün olmaması nedeniyle sanığın unsurları oluşan trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçundan cezalandırılmasına karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde düşme kararı verilmesi bozma nedenidir. (Yargıtay 12. Ceza Dairesi – Karar No: 2018/195) Doktor Hatası ve İhmali Davranışla Nitelikli Taksirle Yaralama Suçu Bir gece önce 02:00’de başlayan doğumun normal yolla gerçekleşmemesi ve müdahalede gecikilmesi nedeniyle saat 20:30 sıralarında katılan annenin rahatsızlığının da artması sebebiyle sanığa durumun bildirildiği, başka bir deyişle doğum için gereken tıbbi müdahalede geç kalınmasının annenin sağlığını olumsuz etkilemesi dolayısıyla ihmali davranışla anneye karşı taksirle yaralama suçunun meydana geleceği, ayrıca kanunda, taksirli fiilin, “gebe bir kadının çocuğunun düşmesine” neden olmasının taksirle yaralama suçunun nitelikli şeklini oluşturacağının öngörülmesi ve anılan hükümle analık hakkı yanında fetüsün (ceninin) varlığının da korunması karşısında, suçun tamamlanması için ana rahminden çıkartılması zorunlu olmayıp, ceninin ana karnında ölümüne neden olunması fiilleri de hukuki anlamda ‘düşük’ olarak niteleneceğinden, eylemin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 89. maddesinin 3. fıkrası (e) bendi kapsamında değerlendirilmesi gerektiğinin gözetilmemesi hukuka aykırıdır. (Yargıtay 4. Ceza Dairesi – Karar No:2013/6986) Alkollü Trafik Kazasında Bilinçli Taksirle Yaralama Suçu - [Taksirle Yaralama Suçu ve Cezası](https://kayseriavukat.org.tr/taksirle-yaralama-sucu-ve-cezasi/): Taksirle Yaralama Suçu ve Cezası Taksir, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranış sonucunda yapılan eylemin sonucunun öngörülemeyerek suçun kanuni tanımında belirtilen neticenin gerçekleşmesi halidir. Taksirle yaralama suçu, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenmiş bir suçtur. Taksirle yaralama; dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı hareket eden failin öngörülebilir bir neticeyi “öngöremeyerek” yaralama fiili işlemesidir. Alanında yetkin Kayseri Ceza Avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk ve Arabuluculuk Bürosu olarak, taksirle yaralama suçuna ilişkin gerçek ve tüzel kişilere yönelik her türlü suç isnadı, cezai şikâyet, kovuşturma, soruşturma ve diğer ceza davası konularında müvekkillerimize avukatlık ve hukuki danışmanlık hizmetleri sunmaktayız. “Taksirle Yaralama Suçu ile ilgili Örnek Yargıtay Kararları”na sitemizden ulaşabilirsiniz. Failin, yaralama eylemini doğrudan kastla bilerek ve isteyerek gerçekleştirmesi halinde kasten yaralama suçundan, dikkatsiz ve özensiz davranışı ile neticeyi öngöremeden yaralamayı gerçekleştirmesi halinde ise taksirle yaralama suçundan bahsedilecektir. Bununla birlikte taksirli yaralama suçunda, fail fiilinin sonucunu öngörememekle birlikte hareketi kendi iradesiyle yapmış olmalıdır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda taksirle adam yaralayan kimse için hapis veya adli para cezası öngörülmüştür. Taksirle yaralama suçu, Kanun’da “taksirle bir başkasının vücuduna acı vermek, sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına sebep olmak” şeklinde tanımlamıştır. Kanun\’da ayrıca taksirle yaralama suçu kapsamında cezanın artırılacağı nitelikli haller de düzenlenmiştir. Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, alanında uzman Kayseri ceza avukatı kadrosu ve ceza davalarında 15 yılı aşkın deneyimi ile güncel mevzuat ve içtihatlar çerçevesinde, müvekkillerimize en etkili sonucu sağlamak için hukuki destek vermektedir. Taksirle Yaralama Suçunun Cezası 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenen taksirle adam suçu, şikayete tabi suçlar arasında olup şikayet süresi, suçun işlenmesinden ve failin öğrenilmesinden itibaren 6 aydır. Taksirle yaralama suçunda dava zamanaşımı süresi ise 8 yıldır.  Bununla birlikte zamanaşımı süresinin 12 yıla kadar çıkabildiği belirli süreçler de bulunmaktadır. Bu bağlamda gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir avukattan hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. Bununla birlikte yaralama suçunun bilinçli taksirle işlenmesi halinde, suçun basit hali şikayete tabi ise de; Kanun’da düzenlenen nitelikli hallerin bilinçli taksirle işlenmesi şikayete bağlı değildir, savcılık tarafından resen soruşturulacaktır. Taksirle yaralama suçu ve cezasının düzenlendiği Türk Ceza Kanunu’na göre taksirle bir başkasının bedenine acı verme, sağlığının algılama kabiliyetinin bozulmasına sebebiyet verme durumunda fail üç aydan bir yıla kadar hapis ya da adli para cezası ile cezalandırılacaktır. Taksirle yaralama suçunun cezası hapis veya adli para cezası olarak düzenlenmekle birlikte Kanun’da cezayı artırıcı sebepler de öngörülmüştür. Neticesi bakımından ağırlaşmış hallerde taksirle yaralama cezası artırılmıştır. Mağdurun duyularından ya da organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflaması, vücudundaki en az bir kemiğin kırılması, konuşmasında sürekli zorluk ya da yüzünde sabit bir iz oluşması, yaşamını tehlikeye sokan bir durum veya gebe kadının vaktinden önce doğurması durumunda verilecek ceza yarı oranında artırılacaktır. Mağdurun iyileşme olanağı bulunmayan bir hastalığa yakalanması veya bitkisel hayata girmesi halinde, duyuları ya da organlarından birinin işlevini tamamen yitirmesi halinde, konuşma veya çocuk yapma yeteneğini kaybetmesi halinde, yüzünün sürekli olarak değişmesi ya da gebe kadının çocuğunu kaybetmesi veya düşürmesi halinde ise verilecek ceza 1 katı oranında artırılacaktır. Bununla birlikte fiil birden fazla kimsenin yaralanmasına neden olursa taksirle yaralama suçunun cezası altı aydan 3 yıla kadar hapis olacaktır. Taksirle yaralama suçu, uzlaştırma uygulanmasını gerektiren suçlardandır. Bu bağlamda soruşturma veya kovuşturma aşamasında öncelikle uzlaştırma prosedürünün uygulanması, uzlaşmanın sağlanamaması halinde soruşturma veya yargılamaya devam edilmesi gerekmektedir. Taksirle yaralama suçu şikâyete tabi olduğu gibi mağdur veya müştekinin şikâyetten vazgeçmesi halinde ceza davası düşer. Ancak, bilinçli taksirle adam yaralama suçunun basit şekli şikâyete tabi olmakla birlikte suçun nitelikli hallerinin bilinçli taksirle işlenmesi halinde, soruşturma şikâyete tabi değildir. Alanında yetkin Kayseri Ceza Avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek taksirle yaralama suçuna ilişkin dava sürecine katılan taraflara hukuki yardım sunmaktadır. Taksirle Yaralama Suçunda Cezanın Ertelenmesi veya Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması Taksirle yaralama suçu nedeniyle seçimlik ceza olarak adli para cezasına hükmedilebilir. Cezanın hapis cezası olarak tayin edilmesi durumunda ise, artık bu ceza adli para cezasına çevrilemeyecektir. Bununla birlikte 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda belirtilen şartların varlığı halinde hükmün açıklanmasının geri bırakılması (HAGB) veya cezanın ertelenmesi kararı verilmesi mümkündür. Ancak Kanunda bir düzenleme bulunmadığı için taksirle yaralama suçu ile ilgili etkin pişmanlık hükümleri uygulanmayacaktır. Taksirle Yaralama Suçunun Unsurları Yargılama sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir avukattan hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. Suçun maddi konusu insandır. Taksirle yaralama suçunun oluşması için ancak bir insan bedeni üzerinde acı verme ya da sağlığını bozma şeklinde gerçekleşmesi gerekir. Taksirle yaralama suçu, bir başkasının sağlığını bozma, algılama yeteneğini bozma ya da vücuduna acı verme neticesinde oluşur. Taksirle yaralama suçunun oluşmasında failin hareketi ile gerçekleşen sonuç arasında bir nedensellik bağının bulunması zorunlu olmakla birlikte suç ancak bir insan hareketi ile gerçekleşebilir. Aksi takdirde, netice faile yüklenemez. Taksir, bu suçun manevi unsurunu oluşturur. Yargıtay Ceza Genel Kurulu içtihatlarında da belirtildiği üzere taksirli yaralama suçunun unsurları şu şekilde sıralanabilir: Fiilin taksirle işlenebilen bir fiil olması, Hareketin iradi olması, Sonucun iradi olmaması, istenmemesi, Sonucun öngörülebilir olmasına rağmen fail tarafından öngörülmemiş olması,  Fiil ile sonuç arasında nedensellik bağının bulunması, Fiilin Taksirle İşlenebilen Bir Fiil Olması: Bir fiilin taksirli suç olarak nitelendirilebilmesi için o fiilin kanunda taksirli suç olarak düzenlenmiş olması gereklidir. Bu bağlamda, taksirli suçlar, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda açık ve net olarak belirtilmiştir. Sadece kasten işlenebilen fiiller ve Kanun’da açıkça fiilin taksirli halinin cezalandırılmadığı suçlar, taksirli suç olarak değerlendirilemez. Bu bakımdan, yaralama suçu, taksirle işlenebilen bir suçtur. Hareketin İradi Olması: Kasten işlenen suçlarda olduğu gibi taksirli yaralama suçunda da failin hareketi kendi özgür iradesiyle yapması gerekir. Bununla birlikte failin irade özgürlüğünü kaybetmesi kendi kusuruyla gerçekleşmişse, fail bu durumda taksirli suçtan sorumlu olacaktır. Sonucun İstenmemesi: Fail, yaralama suçuna sebep olan fiili kendi özgür iradesiyle işlemiş olsa da, taksirli yaralama suçundan bahsedebilmek için failin oluşan sonucun meydana gelmesini istememesi gerekir. Sonucun istenmemesi, taksirli suçlar ile kasıtlı suçları birbirinden ayıran en önemli özelliktir. Failin neticeyi istemesi halinde; taksirli suçtan değil, kasten işlenen bir suçtan bahsedilecektir. Sonucun Öngörülebilir Olması: Taksirli - [Boşanma Sonrası Ortak Malların Paylaşımı](https://kayseriavukat.org.tr/ortak-mallarin-paylasimi/): Boşanma Sonrası Ortak Malların Paylaşımı Boşanma Sonrası Ortak Malların Paylaşımı: 15 yılı aşkın deneyimi ve boşanma avukatı kadrosu ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, mal rejiminin tasfiyesi davalarında müvekkillerimize avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Mal rejimi, Aile Mahkemesi tarafından boşanma kararı verilmesi durumunda dava tarihinden itibaren sona ermiş sayılmaktadır. Bu bağlamda, evlilik birliği içerisinde edinilmiş mallar, boşanma davası açıldığı tarihteki durumuna göre aktif ve pasifi ile birlikte değerlendirilerek tasfiye edilecektir. Fakat boşanma davası açılması, mal rejiminin tasfiyesi için yeterli değildir. Boşanma davası ile birlikte açılan mal rejiminin tasfiyesi davasında, boşanma davasının sonucunun beklenmesi gerekmektedir. Evlilik birliğinin devamı durumunda mal rejiminin tasfiyesinin yasal şartı oluşmayacağı için boşanma davasının reddedilmesi halinde mal rejiminin tasfiyesi davası da reddedilecektir. Bu nedenle boşanma davası sonuçlanmadan mal rejimi davasının bir karara bağlanması mümkün değildir. Boşanma davasının kabulü ile evliliğin sona ermesi durumunda ise; 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu gereğince mal rejiminin sona erme tarihi, boşanma kararının kesinleştiği tarih olarak değil, davanın açıldığı tarih olarak kabul edilmektedir. Bu bağlamda, mal rejiminin tasfiyesi dava tarihindeki edinilmiş malların durumuna göre yapılacaktır. Mahkemece evliliğin iptal veya boşanma sebebiyle sona erdirilmesine veya mal ayrılığına geçilmesine karar verilmesi hâllerinde, mal rejimi dava tarihinden geçerli olmak üzere sona erer. Bununla birlikte, kişisel malların iadesi için evliliğin sona ermesi gerekli değildir. Eşler kişisel mallarının iadesine yönelik olarak birbirlerine karşı her aşamada dava açabilirler. Evlilik Sözleşmesi ve Mal Rejimi Sözleşmesi Hazırlanması Boşanma, evliliğin yasal olarak sona ermesi demektir. Bu bağlamda boşanma davası açmadan önce hak ve taleplerin etkili bir biçimde ileri sürülmesi ve dava süreci ve sonrasında herhangi bir hak kaybına uğramamak için aile hukuku alanında deneyimli bir avukattan hukuki destek alınması faydalı olacaktır. 15 yılı aşkın deneyimi ve boşanma avukatı kadrosu ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, evlilik öncesinde veya evlilik devam ederken evlilik sözleşmesi ve mal ayrılığı sözleşmesi hazırlanmasında ve özellikle eşlerin sözleşmeler hakkında bilgilendirilmesi konusunda müvekkillerine hukuki destek sağlamaktadır. Evlilik Sözleşmesi ile Mal Ayrılığı Sözleşmesi / Mal Rejimi Sözleşmesi birbirinden farklı sözleşmelerdir. Mal Ayrılığı Sözleşmesi için hâkim onayı gerekli değil iken başka bir ifadeyle sözleşme her halde geçerli iken; Evlilik Sözleşmesi aile hâkiminin onayına tabidir. Bu bağlamda Hâkim, kadın veya çocuğun aleyhine olan Evlilik Sözleşmesi hükümlerini kabul etmeyebilir. Ayrıca noterler de boşanmayı kolaylaştırıcı evlilik sözleşmeleri yapmamaktadır. Mal Rejimi Sözleşmesi, taraflara ait malların evlilik sürecinde nasıl yönetileceği ile birlikte boşanma halinde malların nasıl tasfiye edileceğini düzenleyen sözleşmelerdir. Mal rejimi tasfiye edilirken eşlerin birbirlerinden ne tür talepleri olacağı, taraflarca seçilen mal rejimine göre belirlenecektir. Mal Rejimi Sözleşmesi, evlilikten önce veya sonra noterde yapılabileceği gibi nikâh töreni sırasında evlendirme memuruna yapılacak bir beyanla da yapılabilmektedir. Uygulamada mal rejimi sözleşmesi, eşlerden birinin evlenme gerçekleştikten sonra sözleşmesi yapmaya yanaşmaması ihtimaline karşı genellikle nikâhtan önce yapılmaktadır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu mal rejimleri konusunda genel hükümleri düzenlemekle birlikte taraflara birtakım konular ve mallar üzerinde özel düzenleme yapma hakkı da tanımıştır. Bu bağlamda mal rejimi sözleşmesi noterde düzenleme şeklinde yapılabilmekle birlikte aile hukuku alanında deneyimli bir avukat tarafından tarafların özellikleri ve talepleri çerçevesinde kişiye özel olarak hazırlanıp notere onaylatılabilir. Türk Medeni Kanunu, mal rejimi sözleşmesi hazırlanırken tarafların özel düzenlemeler yapmalarına imkân verdiği için tarafların talepleri çerçevesinde mal rejimi sözleşmesinin kişiye özgü yapılması ve aile hukuku alanında deneyimli bir avukattan hukuki destek alınması daha sağlıklı olacaktır. 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, evlilik sözleşmesi ve mal ayrılığı sözleşmesi hazırlanmasında ve özellikle eşlerin sözleşmeler hakkında bilgilendirilmesi konusunda müvekkillerine hukuki destek sağlamaktadır. Boşanma Sonrası Ortak Malların Paylaşımı / Mal Rejiminin Tasfiyesi Boşanma davası sürecinde çocukların velayeti, tazminat ve nafaka gibi hususlarla birlikte mal rejimi ve sonuçları da gündeme gelmektedir. Boşanma sonrası süreçte mal rejimleri önem taşımaktadır. Yasal mal rejimi olan edinilmiş mallara katılma rejimi ile uygulamada sıkça tercih edilen mal ayrılığı rejiminin taraflarca açık, net ve doğru bir şekilde öğrenilmesinde yarar vardır. Edinilmiş mallara katılma rejimi yasal rejim olduğu için bir sözleşme ile ayrıca kararlaştırılmasına gerek yoktur. Bununla birlikte uygulamada sıkça rastlanılan mal ayrılığı rejiminin seçilmesi ve kararlaştırılan hususların Mal Ayrılığı Rejimi Sözleşmesi’nde açık, net ve geçerli bir şekilde belirtilmesi önemli taşımaktadır. Evlilik öncesi veya evlilik sırasında düzenlenebilen mal rejimi sözleşmesinin evlilik sırasında değiştirilebilmesi de mümkündür. Mal rejiminin değiştirilmesi eşlerin ortak kararıyla noterde gerçekleştirilebilmekle birlikte bazı özel durumlarda mal rejiminin değiştirilmesi davası ile mümkün olabilmektedir. Bu kapsamda aile hukuku alanında deneyimli bir avukattan bilgi ve hukuki destek alınması faydalı olacaktır. Kayseri boşanma avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk ve Arabuluculuk Büromuz, mal rejiminin tasfiyesi konuları dâhil olmak üzere boşanma ile ilgili her türlü konuda, avukatlık ve arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Yasal Mal Rejimi Mal paylaşımı davası olarak da bilinen mal rejiminin tasfiyesi, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nda düzenlenmiştir. Bu bağlamda eşlerin başka bir mal rejimi düzenlememesi halinde; eşler yasal mal rejimi olan edinilmiş mallara katılma rejimine tabi olacaklardır. Başka bir ifadeyle eşler arasında geçerli olacak mal rejiminin seçimine ilişkin bir evlilik sözleşmesi mevcut değilse, Kanun gereğince edinilmiş mallara katılma rejimi geçerli olacaktır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nda yer alan düzenlemeye göre; evlenmeden önce veya evlilik sırasında yapılabileceği belirtilen mal rejimi sözleşmesinin geçerli olabilmesi için noterde düzenlenmesi veya düzenlenen sözleşmenin noterce onaylanması gerekmektedir. Şekil şartına uyulmaması durumunda taraflar arasında yapılan yazılı sözleşme geçerli olması ve hüküm ifade etmesi mümkün değildir. Ayrıca Kanunda tarafların evlenme başvurusu sırasında hangi mal rejimini seçtiklerini yazılı olarak bildirebilecekleri de belirtilmiştir. Bu durumda bir sözleşme düzenlenmesi veya noter onayı aranmayacak ise de eşler bu durumda sadece mal rejimi seçimi yapabilecek, mal rejimine ilişkin özel ve ayrıntı hükümleri düzenleyemeyeceklerdir. İlgili Mevzuat için Tıklayınız 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu Eşler Arasındaki Mal Rejimi Birinci Ayırım – Genel Hükümler Yasal mal rejimi – Madde 202 Eşler arasında edinilmiş mallara katılma rejiminin uygulanması asıldır. Eşler, mal rejimi sözleşmesiyle kanunda belirlenen diğer rejimlerden birini kabul edebilirler.   Mal rejimi sözleşmesi Sözleşmenin içeriği – Madde 203 Mal rejimi sözleşmesi, evlenmeden önce veya sonra yapılabilir. Taraflar, istedikleri mal rejimini ancak kanunda yazılı sınırlar içinde seçebilir, kaldırabilir veya değiştirebilirler.   Sözleşme ehliyeti – Madde 204 Mal rejimi sözleşmesi, ancak ayırt etme gücüne sahip olanlar tarafından yapılabilir. Küçükler ile kısıtlılar, yasal temsilcilerinin rızasını almak zorundadırlar.   Sözleşmenin şekli – Madde 205 Mal rejimi sözleşmesi, noterde düzenleme veya - [Mirasın Reddi Mümkün mü?](https://kayseriavukat.org.tr/mirasin-reddi/): Mirasın Reddi Davası Nasıl Açılır? Miras hukuku; gerçek bir kişinin ölümü veya gaipliğine karar verilmesi durumunda, ölenin mirasının kimlere, ne oranda ve nasıl intikal edeceğini düzenleyen hukuk kurallarından meydana gelen özel hukuk dalıdır. Miras hukukunda; ölümü sonrasında kendisinin hukuki ilişkilerinin, menkul ve gayrimenkul tüm mallarının akıbetini düzenleyen kişiye muris, miras bırakan denmektedir. Mirasın intikali ile terekeye sahip olan kimselerin, bu intikal sonucunda iktisap ettikleri haklara miras hakkı; miras bırakanın ölümü veya gaipliğine karar verilmesi üzerine terekede hak sahibi olan kişiye de “mirasçı” denilmektedir. Mirasın paylaştırılması, miras bırakanın hayatta iken vasiyetname veya miras sözleşmesi düzenleyip düzenlememesine göre değişmektedir. Bu kapsamda miras bırakanın miras sözleşmesi veya vasiyetname düzenlemiş olması halinde paylaşım; yasal mirasçılarının saklı payları kalmak kaydıyla vasiyetname veya miras sözleşmesinde yazıldığı şekle göre yapılacaktır. Miras bırakanın herhangi bir ölüme bağlı tasarruf yapmamış olması halinde ise, yasal mirasçılar Türk Medeni Kanunu’nda düzenlenen şekilde tereke üzerinde hak sahibi olacaktır. Miras bırakanın vefatının ardından miras, kendiliğinden mirasçılara geçer. Ancak terekenin borcunun fazlalığı gibi nedenlerden dolayı mirasçılar miras bırakanın mirasını reddetme hakkına sahiptir. Mirasın reddi; miras bırakanın vefatını sonrasında mirasçıların kendi istekleri ile miras hakkından vazgeçmesi anlamına gelmektedir. Mirasın reddi ile birlikte mirasçılar miras bırakanın borçlarından kurtulacak, ancak alacaklarından da mahrum kalacaktır. 15 yılı aşkın deneyimi ile Kayseri miras avukatı kadromuz mirasın reddedilmesi davalarında müvekkillerimize avukatlık ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Mirasın reddi hakkı, külli halefiyet ilkesinin bir gereğidir. Başka bir ifadeyle mirasın istenmesi, işlemlerin gerçekleştirilmesi gerekli değildir. Yasal süre içinde reddedilmemesi halinde miras, kayıtsız ve şartsız olarak mirasçılara geçer. Ancak mirasın reddi isteminin geçerli şekilde ve yasal süresi içerisinde yapılması gerekmektedir. Türk Medeni Kanunu gereğince miras, üç ay içinde ret olunabilir. Bu süre, yasal mirasçılar için mirasçı olduklarını daha sonra öğrendiklerini ispat edememeleri halinde miras bırakanın ölümünü öğrendikleri tarihten itibaren; vasiyetname ile atanmış mirasçılar içinse miras bırakanın tasarrufunun kendilerine resmen bildirildiği tarihten itibaren işlemeye başlar. Mirasın reddi, kayıtsız ve şartsız bir şekilde yapılmalıdır. Sulh Hukuk Mahkemesi nezdinde açılacak bir dava ile miras reddedilebilir. Bir mirasçının mirası reddetmesi halinde; miras sadece reddedene geçmez, diğer mirasçılar bu reddetmeden etkilenmeyecektir. Mirası reddeden mirasçının payı ise, sanki mirasın açıldığında hayatta değilmiş gibi altsoylarına geçer. Kanun\’a göre yasal mirasçıların tamamı tarafından reddedilen miras, Mahkemece iflâs hükümlerine göre tasfiye edilir. Tasfiye sonunda arta kalan değer olması durumunda, hak sahiplerine mirası reddetmemişler gibi dağıtılır. Miras Reddinin İptali Miras bırakanın hayatta iken üstlendiği borçlar, bazı durumlarda mirasçıların mağduriyetine neden olabilmektedir. Mirasçılar bu durumlarda alacaklılarından mal kaçırmak için mirası reddetmekte, ancak gerçekte kayıt dışı olarak mirastan yararlanmaya devam edebilmektedirler. Mal varlığı borcuna yetmeyen mirasçının alacaklılarına zarar vermek amacıyla mirası reddetmesi halinde; alacaklıları veya iflâs idaresi, kendilerine yeterli bir güvence verilmediği gerekçesiyle ret tarihinden başlayarak altı ay içinde reddin iptali için dava açabilir. Mahkemece reddin iptaline karar verilmesi durumunda, miras resmen tasfiye edilmektedir. Tasfiye edilen mirastan reddeden mirasçıya düşen paydan öncelikle itiraz eden alacaklıların, daha sonra diğer alacaklıların alacakları ödenir. Arta kalan değer olması halinde ise, geçerli olsa idi retten yararlanacak mirasçılara verilir. Miras bırakanın borçlarından sorumlu olmak istemeyen mirasçıların, miras hukuku alanında deneyimli bir avukattan hukuki destek almasında fayda vardır. Miras hukukunun çok detaylı ve geniş bir hukuk dalı olması sebebiyle miras hukuku alanında deneyimli bir avukattan profesyonel bir yardım alınması önem arz etmektedir. 15 yılı aşkın deneyimi ile Kayseri miras avukatı kadromuz miras hukuku uyuşmazlıklarında müvekkillerimize avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Kayseri Miras Avukatı Zülküf Arslan Hukuk Büromuz bünyesinde avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti  veren avukat kadromuz, -bunlarla sınırlı olmamak üzere- müvekkillerimize şu hizmetleri sunmaktadır: Veraset ilamı alınması Vasiyetname düzenlenmesi Vasiyetname iptali davası Tenkis davası açılması Mirastan feragat sözleşmesi hazırlanması Mirasçılık belgesinin iptali davası Mirasın reddi davası açılması Muris muvazaası davası açılması Ölünceye kadar bakma sözleşmesi  15 yılı aşkın deneyimi ile uzman avukat kadromuzdan mirasın reddi veya miras hukukuna ilişkin diğer uyuşmazlıklarda dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Google Facebook Twitter Instagram - [Muris Muvazaası ve Tenkis Davası Nasıl Açılır?](https://kayseriavukat.org.tr/muris-muvazaasi-ve-tenkis-davasi-avukat/): Muris Muvazaası Davası Kayseri miras avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk ve Arabuluculuk Büromuz, muris muvazaası davalarında müvekkillerimize avukatlık ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Muris muvazaası, muris yani miras bırakan tarafından gerçekleştirilen tasarrufun, 3. kişilere ve özellikle diğer mirasçılara karşı farklı gösterilmesidir. En sık karşılaşılan örnek, miras bırakanın diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla aslında bedelsiz olarak devrettiği taşınmazı satış yapılmış gibi göstermesidir. Muris muvazaası davası hakkında Yargıtay’ın örnek kararı şu şekildedir: Özellikle küçük kırsal bölgelerde kız çocuklarını mirastan mahrum etmek amacıyla muris erkek çocuğu ile anlaşarak gerçekte bağışlamak istediği malvarlığını, kötü niyetle satış göstermek suretiyle devir işlemi gerçekleştirmektedir. Bunun yanında eşin ölümü veya boşanma sebebiyle yeniden evlenen erkek, önceki eşinden olma çocuklarını sonraki eşin etkisiyle mirastan mahrum etmek amacıyla sonraki çocuklara gerçekte bağışlamak istediği malvarlığını satış göstermek suretiyle onlara intikal ettirmektedir.Bu türlü muvazaalı tasarruflar karşısında gerek kız çocuklarını erkek çocuklarla eşit miras hakkına kavuşturmak ve gerekse murisin çocukları arasında eşitliği sağlamak amacıyla muvazaa hukuksal nedenine dayanarak dava açabilme hakkına sahiptirler. Muris muvazaası nedeniyle tapu iptal edilmekte, hukuka uygun olarak tescil sağlanmaktadır. Mirasçılar, dava yoluyla resmi sözleşmenin muvazaa nedeniyle geçersizliğinin tespitini ve tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Dava açan mirasçıların saklı paylı olmaları gerekli değildir. Muris muvazaası davasını mirasçı sıfatını taşıyan yasal veya atanmış mirasçılar ile evlatlıklar açabilmektedir. Davalılar ise muvazaa konusu işlem ile pay edinen kişilerdir.  Muris muvazaası davasında görevli mahkeme Asliye Hukuk Mahkemesi, yetkili mahkeme ise tapu iptal ve tescil davalarının gereği olarak taşınmazın bulunduğu yer mahkemesidir. Muris muvazaası davasında herhangi bir zamanaşımı söz konusu olmadığı için dava her zaman açılabilir. Muvazaa iddiası, her türlü delille ispatlanabilir. Özellikle satın almış gibi gösterilen mirasçının alım gücü, miras bırakanın satma niyetinin olup olmadığı, işlemden sonra taşınmazın kullanmaya devam edilip edilmediği, bedeller arasındaki yakınlık, yöresel uygulamalar, aile içindeki ilişkiler, muvazaanın varlığı veya yokluğu konusunda dikkate alınacaktır. Tenkis Davası Vasiyetnamenin iptalinin sağlanamaması halinde saklı payı ihlal edilen mirasçılar ya da dava açma hakkına sahip diğer ilgililer, saklı payların ihlal edilmesini gerekçe göstererek saklı paylarını korumak isteyebilirler. Miras bırakanın tasarruf yetkisini aşarak saklı paylı mirasçılarının kanuni haklarına zarar vermesi durumunda saklı paylı mirasçılar tenkis davası açabilmektedir. Bu kapsamda öncelikle saklı pay kavramının anlaşılması gerekmektedir. Saklı paylı mirasçı, miras bırakan hangi tasarrufu yaparsa yapsın miras payı yasal olarak belirli oranda korunan mirasçı anlamına gelmektedir. Miras bırakan, bu paya belirli istisnalar dışında dokunamaz, dokunması halinde miras bırakanın tasarrufu iptal edilir. Kanun\’da sınırlı olarak sayılan saklı paylı mirasçılar; Miras bırakanın altsoyu (çocuk, torun, evlatlık gibi), miras bırakanın eşi, miras bırakanın anne ve babası saklı paylı mirasçılardır. Daha önce saklı paylı mirasçılardan sayılan kardeşler, Kanun’da yapılan değişiklik ile artık saklı paylı mirasçı statüsünde değildir. Saklı Payların Oranları Altsoylar bakımından saklı pay, yasal miras payı oranının yarısı kadardır. Anne ve baba bakımından saklı pay, yasal miras payının dörtte biri kadardır. Eş için saklı pay oranı ise değişme göstermektedir. Eşin birinci ve ikinci zümreden mirasçılar ile birlikte mirasçı olması durumunda saklı payı, yasal miras payının tamamıdır. Üçüncü zümre ile birlikte mirasçı olması durumunda ise eşin saklı payı, yasal miras payının dörtte üçü kadardır. 15 yılı aşkın deneyimi ve Kayseri miras avukatı kadrosu ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, tenkis davası sürecinde müvekkillerimize avukatlık ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Tenkis davası da vasiyetnamenin iptali davasında olduğu gibi ancak miras bırakanın ölümünden sonra açılabilir. Miras bırakan henüz vefat etmeden bu davalar açılamaz. Tenkis davası, saklı paylı mirasçılardan herhangi biri tarafından veya saklı paylı mirasçıların alacaklıları ile iflas masası tarafından açılabilir. Davalılar ise, saklı paylar ihlal edilerek kazandırmada bulunulan kişilerdir. Kanun gereğince tenkis davası açma hakkı, mirasçıların saklı pay haklarının zedelendiğini öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve herhâlde vasiyetnamelerde açılma tarihinin, diğer tasarruflarda ise mirasın açılması tarihinin üzerinden on yıl geçmekle düşer. Tenkiste sıra; saklı pay tamamlanıncaya kadar öncelikle ölüme bağlı tasarruflardan, yetmemesi halinde en yeni tarihliden daha eski tarihliye doğru gitmek şartıyla sağlar arası kazandırmalardan yapılması şeklindedir. Türk Medeni Kanunu’nda yer alan düzenlemelere göre; birtakım karşılıksız kazandırmalar, ölüme bağlı tasarruflar gibi tenkise tabidir: Miras bırakanın, mirasçılık sıfatını kaybeden yasal mirasçıya miras payına mahsuben yapmış olduğu sağlar arası kazandırmalar, geri verilmemek kaydıyla altsoyuna malvarlığı devri veya borçtan kurtarma yoluyla yaptığı kazandırmalar ya da alışılmışın dışında verilen çeyiz ve kuruluş sermayesi, Miras haklarının ölümden önce tasfiyesi maksadıyla yapılan kazandırmalar, Miras bırakanın serbestçe dönme hakkını saklı tutarak yaptığı bağışlamalar ve ölümünden önceki bir yıl içinde âdet üzere verilen hediyeler dışında yapmış olduğu bağışlamalar, Miras bırakanın saklı pay kurallarını etkisiz kılmak amacıyla yaptığı açık olan kazandırmalar.   Kayseri Miras Avukatı Zülküf Arslan Hukuk Büromuz bünyesinde avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti  veren avukat kadromuz, -bunlarla sınırlı olmamak üzere- müvekkillerimize şu hizmetleri sunmaktadır: Veraset ilamı alınması Vasiyetname düzenlenmesi Vasiyetname iptali davası Tenkis davası açılması Mirastan feragat sözleşmesi hazırlanması Mirasçılık belgesinin iptali davası Mirasın reddi davası açılması Muris muvazaası davası açılması Ölünceye kadar bakma sözleşmesi   15 yılı aşkın deneyimi ile uzman avukat kadromuzdan muris muvazaası, tenkis davası veya miras hukukuna ilişkin diğer uyuşmazlıklarda dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Google Facebook Twitter Instagram - [Nafaka Davası ile Tazminat Davası Nasıl Açılır?](https://kayseriavukat.org.tr/nafaka-davasi-ve-tazminat-davasi/): Nafaka Davası ile Maddi ve Manevi Tazminat Davası Açılması Nafaka Davasında Avukatın Önemi Kayseri boşanma avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk ve Arabuluculuk Büromuz, anlaşmalı boşanma veya çekişmeli boşanma davalarında boşanma avukatı ve arabulucusu olarak tazminat davası, nafaka davası ve nafakanın artırılması davası, velayet, mal rejiminin tasfiyesi konuları dâhil olmak üzere boşanma ile ilgili her türlü konuda, avukatlık ve arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Nafaka, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nda düzenlenmiş olup eşin boşanma sonrasında nafakaya hak kazanabilmesi için kusursuz veya daha az kusurlu olması gerekmektedir. Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan malî gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir. Maddi Tazminat ve Yoksulluk Nafakası Boşanma sonrasında Mahkemece maddi tazminat ve yoksulluk nafakasının toptan veya somut olayın nitelik ve gerekleri dikkate alınarak irat olarak ödenmesine karar verilebilir. İrat şeklinde ödenmesine karar verilen maddi tazminat veya nafaka, alacaklı tarafın yeniden evlenmesi veya taraflardan birinin ölümü durumunda kendiliğinden kalkar. Ayrıca 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nda  düzenlendiği üzere boşanma kararının kesinleşmesinin üzerinden bir yıl geçmesi halinde de nafaka davası zaman aşımına uğramaktadır. Bununla birlikte Türk Medeni Kanunu uyarınca tarafların mali durumlarının değişmesi veya hakkaniyetin gerektirdiği hallerde irat şeklinde ödenen tazminat veya nafakanın arttırılması veya azaltılmasına karar verilebilir. Ayrıca alacaklı tarafın evli olmayıp evli gibi hayat sürdürmesi, yoksulluğunun ortadan kalkması veya haysiyetsiz hayat sürmesi halinde, irat şeklinde ödenmesine karar verilen tazminat veya nafaka mahkeme kararıyla kaldırılabilir. Nafakanın Artırılması Davası Nafaka miktarının yeniden belirlenebilmesi, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nda  düzenlenmiştir: Tarafların mali durumlarının değişmesi veya hakkaniyetin gerektirdiği hallerde iradın arttırılması veya azaltılmasına karar verilebilir. Durumun değişmesi hâlinde hâkim, istem üzerine nafaka miktarını yeniden belirler veya nafakayı kaldırır.” Yargıtay içtihatlarında da nafakanın yeniden belirlenebilmesi hususunda hakkaniyet ve güven ilkelerine vurgu yapılmaktadır. Nafaka iradı, tarafların yaptıkları sözleşmeye dayansa bile şartları oluştuğu takdirde artırılabilir veya azaltılabilir. Aksi düşünce “güven” ilkesine aykırı düşer. Zira davacının sözleşme (protokol) ile elde ettiği statüye beslediği güven, dayalı borçlunun sosyal ve ekonomik durumunun bu özel statüyü koruyacak seviyeden daha aşağı düşmediği (kötüleşmediği) veya hakkaniyet bunu gerektirmediği sürece sarsılıp boşa çıkarılamaz. Kanuni düzenlemeler ile Yargıtay içtihatları dikkate alındığında; şartların değişmesi veya hakkaniyetin gerektirdiği hallerde nafakanın dava yolu ile arttırılması, azaltılması ya da kaldırılması mümkündür. Ancak bu bağlamda dikkat edilmesi gereken en önemli husus, değişen şartların nafakaya esas teşkil eden durumla ilişkili olması gerekliliğidir. Nafakanın Uyarlanması Davasında nafaka ödeyen veya alan eşin maddi durumunun değişmesi veya hakkaniyetin, nafaka uyarlama talebini haklı göstermesi gerekmektedir. Nafakanın uyarlanması talebine ilişkin açılacak dava için herhangi bir süre olmamakla birlikte taraflar şartların değişmesi üzerine dava açabilir. Ancak bu kapsamda iştirak nafakasında çocuğun ergin olması tarihine dikkat edilmesi gerekmektedir çünkü bu tarihten sonra uyarlama talebinde bulunulması mümkün değildir. Tazminat Davasında Avukatın Önemi Kayseri boşanma avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk ve Arabuluculuk Büromuz; tazminat davası, nafaka davası ile nafakanın artırılması davası, mal rejiminin tasfiyesi gibi konular başta olmak üzere boşanma ile ilgili her türlü konuda, avukatlık ve arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nda menfaatleri zedelenen veya kişilik hakkı saldırıya uğrayan eşin, kusurlu olan diğer taraftan maddi ve manevî tazminat isteyebileceği düzenlenmiştir. Mevcut veya beklenen menfaatleri boşanma yüzünden zedelenen kusursuz veya daha az kusurlu taraf, kusurlu taraftan uygun bir maddî tazminat isteyebilir. Boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik hakkı saldırıya uğrayan taraf, kusurlu olan diğer taraftan manevî tazminat olarak uygun miktarda bir para ödenmesini isteyebilir. Kişilik hakları saldırıya uğrayan davacının, kusurlu olan davalıdan maddi ve manevi tazminat isteme hakkına ilişkin kanuni düzenleme çerçevesinde örnek olarak Yargıtay 2. Hukuk Dairesi “Zina kişilik haklarına tecavüz oluşturduğundan, kusursuz eş lehine boşanma ile birlikte manevi tazminata da hükmedilmesi gerekir.” şeklinde karar vermiştir. Bununla birlikte Yargıtay 2. Hukuk Dairesi; mahkemeye başvurarak kocasının eve dönmesi için ihtar isteğinde bulunan kadının, bu talebini ihtar tarihinden önceki olayları affetmesi veya hoşgörü ile karşılaması olarak kabul etmiştir. Bu bağlamda kocanın artık kusurlu sayılmayacağına ve maddi ve manevi tazminata hükmedilemeyeceğine karar vermiştir. Tazminat talebinde bulunan eşin kusursuz veya daha az kusurlu olması; bir zararın varlığının bulunması ve hukuka aykırılık bulunması gerekmektedir. Kocanın eşine hakaret etmesi, boşanmaya sebep teşkil etmekte ve davalı kocanın kusurlu sayılması durumunda maddi ve manevi tazminat ödemesine karar verilebilmektedir. Bununla birlikte eşin kendisine yönelik hakaretlerine sebebiyet veren diğer eşin tazminat hakkına ilişkin Yargıtay, tazminata hak kazanabilmesi için eşin kusursuz veya daha az kusurlu olması gerektiğine karar vermiştir. Toplanan delillerden; davalı kadının kocasına onur kırıcı kelimeler söylediği; davacının da davalıyı dövdüğü ve defol git dediği anlaşılmaktadır. … Boşanmaya sebep olan söz konusu olayda, tazminat isteyen kadın kusursuz ya da az kusurlu olmayıp eşit kusurludur. Bu durumda kadın yararına manevi tazminata hükmolunamaz. Kusursuz ya da daha az kusurlu olan eş, boşanma neticesinde zedelenen kişilik hakları ve bozulan manevi dengesinin yeniden kurulabilmesi için karşı taraftan manevi tazminat talep edebilir. Ancak tazminata hak kazanılabilmesi için karşı tarafın daha ağır kusurlu olması gerekmektedir. Bununla birlikte manevi haklarının ihlal edildiğini ileri süren eş, bu iddiasını ispat etmekle yükümlüdür. Davacı eş kişilik haklarına saldırı niteliğindeki somut olayın varlığını kanıtlayamaması halinde, manevi tazminata hak kazanmaz. Bu bağlamda talep ve delillerin etkili bir biçimde ileri sürülmesi ve hak kaybına uğramamak için aile hukuku alanında deneyimli bir avukattan hukuki destek alınması faydalı olacaktır.  Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, 15 yılı aşkın deneyimi ve boşanma avukatı kadrosu ile müvekkillerimize avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. İlgili Mevzuat için Tıklayınız 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu Boşanmada tazminat ve nafaka Maddî ve manevî tazminat – Madde 174 Mevcut veya beklenen menfaatleri boşanma yüzünden zedelenen kusursuz veya daha az kusurlu taraf, kusurlu taraftan uygun bir maddî tazminat isteyebilir. Boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik hakkı saldırıya uğrayan taraf, kusurlu olan diğer taraftan manevî tazminat olarak uygun miktarda bir para ödenmesini isteyebilir. Mail-bulk Google-plus-g Whatsapp Facebook-f X-twitter Instagram Linkedin Balance-scale Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Nafaka Davası ile Tazminat Davası Açılması – Kayseri Boşanma Avukatı Alanında yetkin Kayseri boşanma avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, anlaşmalı boşanma ve çekişmeli boşanma davalarında Kayseri boşanma avukatı ve arabulucu olarak tazminat davası, nafaka davası, velayet davası, mal rejiminin tasfiyesi gibi aile hukuku ile ilgili her türlü konuda avukatlık, arabuluculuk - [Vasiyetnamenin İptali Davası Nasıl Açılır?](https://kayseriavukat.org.tr/vasiyetnamenin-iptali-davasi/): Vasiyetname Hazırlama ve Vasiyetnamenin İptali Kayseri miras avukatı kadromuz, vasiyetname hazırlanması ve sonrasında çıkabilecek vasiyetnamenin iptali davalarında müvekkillerimize avukatlık ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Ölen bir kişiye ait menkul ve gayrimenkul tüm malları, kişi hayatta iken başka bir şekilde tasarrufta bulunmazsa, Türk Medeni Kanunu’nda düzenlenen oranlara göre mirasçılara intikal edecektir. Ancak kişi, ölümü sonrasında kendisine ait menkul, gayrimenkul mal veya hak ve alacaklarının bu oranlara göre değil de kendi arzu ettiği şekilde mirasçılara veya başka kişilere geçmesine karar verme hakkına sahiptir. Bu durumda kişi, vasiyetname veya miras sözleşmesi düzenleyebilir. Vasiyetname; miras bırakanın ölümünden sonra hüküm doğurmak üzere tek taraflı irade beyanı ile hazırladığı ve menkul ve gayrimenkul mallarının hangi oranda kime verileceğini içeren metindir. Vasiyetnamenin içeriğinin değerlendirilebilmesi ve geçerli olabilmesi için öncelikle şekil şartlarına azami derecede dikkat edilmesi gerekmektedir. Kanunen çok sıkı şekil şartlarına bağlı olan vasiyetnamedeki herhangi bir şekli eksiklik, vasiyetnameyi geçersiz kılabilir.  Bu nedenle vasiyetname hazırlanmasında, miras hukuku alanında uzman bir avukattan hukuki destek alınması faydalı olacaktır. Türk Medeni Kanunu, vasiyet düzenleyebilmek için on beş yaşını doldurmuş olma ve ayırt etme gücüne sahip olma şartını aramaktadır. Bununla birlikte Kanun gereğince vasiyetname, “resmî şekilde veya miras bırakanın el yazısı ile ya da sözlü olarak” yapılabilir. Resmi Vasiyetname: Noter, Sulh Hâkimi ya da yetkili memur önünde yapılan vasiyetname türüdür. Vasiyetnamenin bu şekilde yapılabilmesi için miras bırakanın yanında ayrıca iki tanığın bulunması gerekmektedir. Resmi vasiyetnamede tanıkların, vasiyetname ile miras bırakandan herhangi bir kazanımda bulunmamaları gerekir. El Yazısı ile Vasiyetname: Kişinin kendi el yazısı ile hazırlamış olduğu vasiyetname türüdür. Bu vasiyetnamenin baştan sona bizzat düzenleyen tarafından el yazısı ile yazılması, yazıldığı tarihin açıkça belirtilmesi ya da belirlenebilir bir tarihin atılması ve metnin ıslak imza ile imzalanması şarttır. Zorunlu olmamakla birlikte el yazılı vasiyetname saklanması için notere ya da sulh hukuk hâkimine bırakılabilir. Sözlü Vasiyetname: Ancak olağanüstü hallerde (savaş, yakın ölüm tehlikesi, şiddetli hastalık gibi…) ve diğer iki vasiyetname türünün yapılmasına imkân olmayan hallerde 2 tanıkla yapılabilen vasiyetname türüdür. Resmi vasiyetnamede yer alabilecek tanıklara ilişkin yasaklar, okuryazar olma dışında sözlü vasiyetnamedeki tanıklara da uygulanır. Kişinin farklı türde bir vasiyetname yapabilecek durumda olması halinde sözlü vasiyetname geçerli olmayacaktır. Miras bırakanın diğer yollarla vasiyetname düzenleyebilecek bir duruma gelmesi halinde, bu tarihten itibaren 1 ay sonra sözlü vasiyetnamesi kendiliğinden geçersiz hale gelir.   Vasiyetnameden Dönme Vasiyetnameler, miras bırakanın tek taraflı iradesine bağlı olarak yapılan hukuki işlemlerdir. Dolayısıyla miras bırakan düzenlediği vasiyetnameden her zaman dönme hakkına sahiptir ve bu dönme için başka bir kimsenin ya da lehine tasarrufta bulunduğu kişinin onayına gerek yoktur. Vasiyetnameden dönme, 3 şekilde gerçekleştirilebilir: Yeni Vasiyetname Oluşturma ile: Miras bırakan kanundaki şartlara uygun olarak düzenleyeceği yeni vasiyetname ile eski vasiyetnamesinden tamamen veya kısmen geri dönebilir. Yok Etme ile: Miras bırakan vasiyetnameyi herhangi bir şekilde yok ederek mevcut vasiyetnameyi ortadan kaldırabilir. Sonraki Tasarruf ile: Düzenlediği vasiyetnamede belirli malını belirli bir kişiye bırakan kişi, daha sonra bu mal üzerinde vasiyetnamesi ile bağdaşmayacak şekilde bir tasarrufta bulunması (örneğin üçüncü bir kişiye satması) halinde vasiyetinden dönmüş sayılacaktır. Vasiyetnamenin İptali Davası Düzenlenmiş vasiyetnamenin iptalinin istenebilme sebepleri, Türk Medeni Kanunu’nda ehliyetsizlik (yaş küçüklüğü, akıl zayıflığı, sarhoşluk vb.), irade sakatlığı (yanılma, aldatma, korku, zorlama vb.), hukuka ve ahlaka aykırılık (vasiyetnamenin içeriğinin hukuka ve ahlaka aykırı olması durumu) ile şekle aykırılık şeklinde sayılmıştır. Vasiyetnamenin iptali, ancak miras bırakanın vefatından sonra açılacak vasiyetnamenin iptali davası yoluyla istenebilir. Vasiyetnamenin Kanunda belirtilen nitelikler ile oluşturulmaması durumunda, vasiyetnamenin ya da bir bölümünün geçersizliğini ileri süren taraf, vasiyetnamenin iptali davası açabilmektedir. Vasiyetnamenin iptali davasında görevli mahkeme, Asliye Hukuk Mahkemesidir. Yetkili mahkeme ise ölenin son yerleşim yeri mahkemesidir. Ölenin son yerleşim yeri mahkemesi kesin yetkilidir. Mahkemece vasiyetnamenin iptaline ilişkin verilen karar, geçmişe etkili bozucu yenilik doğuran karar niteliğindedir. 15 yılı aşkın deneyimi ile Kayseri miras avukatı kadromuz, vasiyetname iptali davalarında müvekkillerimize avukatlık ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Vasiyetnamenin tamamı ya da bir bölümünün iptali istemiyle açılacak vasiyetnamenin iptali davasında tasarrufun iptal edilmesinde menfaati bulunan mirasçı veya vasiyet alacaklısı davacı olabilir.  Türk Medeni Kanunu’na göre vasiyetnamenin iptali için şu hallerden en az birinin bulunması gerekmektedir; Vasiyetnameye konu tasarruf ehliyetsiz bir kişi tarafından yapılmış olmalı, Tasarruf yapan kişi, yanılma, aldatma, korkutma ya da zorlamaya maruz kalmış olmalı, Tasarrufun içeriğinde, bağlandığı koşullarda ya da yüklemelerde hukuka ya da ahlaka aykırılıklar söz konusu olmalı, Tasarruf için kanunda öngörülen sıkı şekil şartlarına aykırılıklar olmalıdır. Kanunda belirtilen bu durumlardan her biri tek başına vasiyetnamenin iptal edilmesi için yeterlidir. Vasiyetnamenin iptali davası açısından hak düşürücü süreler söz konusudur. Kanuna göre iptal davası açma hakkı, davacının tasarrufu, iptal sebebini ve kendisinin hak sahibi olduğunu öğrendiği tarihten başlayarak bir yıl ve herhâlde vasiyetnamelerde açılma tarihinin, diğer tasarruflarda mirasın geçmesi tarihinin üzerinden, iyiniyetli davalılara karşı on yıl, iyiniyetli olmayan davalılara karşı yirmi yıl geçmekle düşer. Miras hukukunun çok detaylı ve geniş bir hukuk dalı olması sebebiyle miras hukuku alanında deneyimli bir avukattan profesyonel bir yardım alınması önem arz etmektedir. 15 yılı aşkın deneyimi ile Kayseri miras avukatı kadromuz miras hukuku uyuşmazlıklarında müvekkillerimize avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir.   Kayseri Miras Avukatı Zülküf Arslan Hukuk Büromuz bünyesinde avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti  veren avukat kadromuz, -bunlarla sınırlı olmamak üzere- müvekkillerimize şu hizmetleri sunmaktadır: Veraset ilamı alınması Vasiyetname düzenlenmesi Vasiyetnamenin iptali davası Tenkis davası açılması Mirastan feragat sözleşmesi hazırlanması Mirasçılık belgesinin iptali davası Mirasın reddi davası açılması Muris muvazaası davaları açılması Ölünceye kadar bakma sözleşmesi  15 yılı aşkın deneyimi ile uzman avukat kadromuzdan veraset ilamı ve miras hukukuna ilişkin uyuşmazlıklarda dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Google Facebook Twitter Instagram - [Veraset İlamı Nasıl Alınır, İptal Edilebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/veraset-ilami-avukat/): Veraset İlamı – Miras Hukuku Kayseri miras avukatı kadrosu ile Zülküf Arslan Hukuk ve Arabuluculuk Bürosu, vasiyet ve miras sözleşmelerinin düzenlenmesi, veraset ve intikal işlemlerinin yürütülmesi, mirasın reddi, tasarrufun iptali, tereke tespiti, izale-i şüyuu, ecri misil, vakıf kurulması ve benzer diğer miras uyuşmazlık ve davalarına ilişkin müvekkillerine avukatlık, arabuluculuk ve danışmanlık hizmetleri sunmaktadır. Kayseri miras avukatı kadromuz 15 yılı aşkın deneyimi ile güncel mevzuat ve Yargıtay kararları çerçevesinde; miras hukuku ile ilgili davalarda, veraset ilamı alınması, vasiyetname düzenlenmesi, vasiyetnamenin iptali, tenkis davası açılması, mirastan feragat sözleşmesi hazırlanması gibi hususlarda hukuki destek hizmetleri vermektedir. Kayseri miras avukatı kadromuz ayrıca mirasçılık belgesinin iptali davası, mirasın reddi davası açılması, muris muvazaası davası açılması, ölünceye kadar bakma sözleşmesi, veraset ve intikal işlemleri, veraset vergisi, izaleyi suyu davası, ortaklığın giderilmesi davalarında müvekkillerine en etkili sonucu sağlamak için hukuki destek vermektedir. Miras hukuku; ölen veya gaipliğine karar verilen gerçek bir kişinin mirasının kimlere, hangi oranda ve nasıl intikal edeceğini düzenleyen hukuk kurallarından meydana gelen özel hukuk dalıdır. Miras hukukunda; ölümü sonrasında kendisinin hukuki ilişkilerinin, menkul ve gayrimenkul tüm mallarının akıbetini düzenleyen kişiye muris, miras bırakan denmektedir. Mirasın intikali ile terekeye sahip olan kimselerin, bu intikal sonucunda iktisap ettikleri haklara miras hakkı; miras bırakanın ölümü veya gaipliğine karar verilmesi üzerine terekede hak sahibi olan kişiye de “mirasçı” denilmektedir. Veraset İlamı – Mirasçılık Belgesi 15 yılı aşkın deneyimi ile Kayseri miras hukuku avukatı kadromuz veraset ilamı alınması ve sonrasında intikal işlemlerinin yapılmasında müvekkillerimize hukuki destek vermektedir. Veraset ilamı, miras bırakanın ölümünden sonra mirasçılar tarafından edinilen, mirasçıları ve miras paylarını gösteren evraktır. Veraset ilamı ya da mirasçılık belgesi, noterden ya da Sulh Hukuk Mahkemesinden edinilebilir. Ancak yabancılık unsuru olan aile bağları söz konusu olduğunda, veraset ilamı yalnızca Sulh Hukuk Mahkemesinden alınabilir. Miras bırakanın terekesinin paylaşımında mirasçılar ve mirasçıların miras paylarını gösteren veraset ilamı gereklidir. Bir anlaşmazlık ya da uyuşmazlık yoksa intikaller de veraset ilamında gösterilen miras payları üzerinden yapılacaktır. Veraset ilamı, aksi sabit olana kadar geçerlidir ve her zaman alınabilir. Miras bırakanın ölümünden sonra alınan veraset ilamı, daha sonra mirasçılardan birinin mirası reddetmesi üzerine yenilenebilir. Veraset ilamının çıkarılmasının ardından mirasçıların terekede bulunan taşınmazları intikal ettirebilmeleri için öncelikle miras bırakan ile taşınmazın ilişiğinin kesilmesi gerekmektedir. Vergi dairesinde veraset ve intikal vergisinin ödenmesi ile birlikte, tapu işlemleri gerçekleştirilebilir. Mirasçılar, taşınmazı el birliği mülkiyeti veya paylı olarak edinebilirler. El birliği ile mülkiyette mirasçılar, taşınmazın tamamı üzerinde herhangi bir oran olmaksızın hep birlikte sahiptirler. Bu durumda taşınmaz üzerindeki tasarruf için mirasçıların tamamının rızası şarttır. Mirasçıların belli bir payı olmadığından, çok küçük bir kısımda dahi işlem yapamazlar.  Paylı mülkiyette ise mirasçıların payları bellidir. Mirasçının kendi payı üzerinde serbestçe tasarrufta bulunma hakkı olmakla birlikte Kanun diğer paydaşlara ön alım hakkı tanımaktadır. Bu bağlamda payını satmak isteyen mirasçı, öncelikle diğer mirasçılara durumu bildirmeli ve onlara teklif etmelidir. Aksi takdirde açılacak dava ile işlem iptal edilebilecektir. Edinmeler öncesinde rayiç değerler alınmalı, emlak ve sair vergiler ödenmeli, tapuda gerekli işlemler yapılmalıdır. Söz konusu intikal işlemleri, taraflarca bizzat yapılabileceği gibi yasal temsilci veya avukat aracılığıyla da yapılabilir. Veraset İlamının Doğruluğu Bir Karinedir Veraset ilamı, mirasçılık belgesinin doğru olduğu hususu bir karinedir. Başka bir ifadeyle aksi ispat edilene kadar belgede yer alan kişilerin mirasçı olduğu kabul edilmektedir. Ancak mirasçıların ve/veya miras paylarının mirasçılık belgesinde tam ve doğru olarak yer almadığı düşünülüyorsa, dava yoluyla belgenin iptalinin istenmesi gerekmektedir. Mirasçılık belgesinin iptali davası, mirasçılardan biri tarafından veya iptali istenen mirasçılık belgesinde mirasçı olmayan ancak mirasçı olması gerektiğini düşünen kişi de tarafından da açılabilir. Hasımlı dava (karşı tarafı olan dava) türlerinden olan mirasçılık belgesinin iptali davasının diğer tüm mirasçılara karşı açılması gerekmektedir. Dava dilekçesinin talep kısmında sadece mirasçılık belgesinin iptali istenebileceği gibi, mirasçılık belgesinin iptaline ek olarak yeniden mirasçılık belgesinin düzenlenmesi de istenebilmektedir.  Aksi ispat edilinceye kadar mirasçılık belgesinin doğru olduğu kabul edildiği için, bu belgenin geçersizliği her zaman ileri sürülebilmektedir. Yani bu dava herhangi bir süreye tabi olmadan her zaman açılabilmektedir. Ayrıca bu dava her türlü delille ispat edilebilmektedir. Ancak bu davada görevli mahkeme zannedilenin aksine Sulh Hukuk Mahkemeleri değil, Asliye Hukuk Mahkemeleri’dir. Yetkili mahkeme ise vefat eden kişinin en son yerleşim yerinin bulunduğu yer mahkemesidir. Miras hukukunun çok detaylı ve geniş bir hukuk dalı olması sebebiyle miras hukuku alanında deneyimli bir avukattan profesyonel bir yardım alınması önem arz etmektedir. 15 yılı aşkın deneyimi ile Kayseri miras avukatı kadromuz miras hukuku uyuşmazlıklarında müvekkillerimize avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Miras Avukatı Kadromuzun Hizmetleri Zülküf Arslan Hukuk Büromuz bünyesinde avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti  veren avukat kadromuz, -bunlarla sınırlı olmamak üzere- müvekkillerimize şu hizmetleri sunmaktadır: Veraset ilamı alınması Vasiyetname düzenlenmesi Vasiyetname iptali davası Tenkis davası açılması Mirastan feragat sözleşmesi hazırlanması Mirasçılık belgesinin iptali davası Mirasın reddi davası açılması Muris muvazaası davaları açılması Ölünceye kadar bakma sözleşmesi  15 yılı aşkın deneyimi ile uzman avukat kadromuzdan veraset ilamı ve miras hukukuna ilişkin uyuşmazlıklarda dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Google Facebook Twitter Instagram - [İş Kazası Davası ile Mobbing Davası Nasıl Açılır?](https://kayseriavukat.org.tr/is-kazasi-ve-mobbing/): İş Kazası veya Mobbing Nedeniyle Dava Açılması İş Kazası ve Mobbing: 15 yılı aşkın deneyimi ve Kayseri iş hukuku avukatı kadrosu ile Zülküf Arslan Hukuk ve Arabuluculuk Büromuz, iş kazası davalarında gerek işveren vekili ve gerekse haklarını alamamış işçi vekili olarak müvekkillerimizin haklarını savunmakta ve onlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Meydana gelen bir olayın İş Hukuku ve SGK mevzuatı bakımından iş kazası sayılması ve bu kapsamda kurum tarafından gerekli yardımların yapılması için aranan şartlar 5510 sayılı Kanun’da düzenlenmiştir. İş Kazasının Varlığı 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nda belirtilen olaylardan birinin gerçekleşmesi durumunda iş kazasından bahsedilecektir; – Sigortalının işyerinde bulunduğu sırada meydana gelen her türlü kaza iş kazası sayılmaktadır. Bu kapsamda kazanın iş yerinde gerçekleşmesi yeterli olup, sigortalının fiilen çalışıp çalışmaması önem arz etmemektedir. – İşveren tarafından yürütülmekte olan iş nedeniyle sigortalının kendi adına ve hesabına bağımsız çalıştığı durumlarda, sigortalının yürütmekte olduğu iş nedeniyle kazaya uğraması da iş kazası sayılmaktadır. Burada önemli olan kazanın iş yapılırken gerçekleşmesidir. Kazanın nasıl gerçekleştiğinin önemi yoktur. – Bir işverene bağlı olarak çalışan sigortalının, görevli olarak işyeri dışında başka bir yere gönderilmesi nedeniyle asıl işini yapmaksızın geçen zamanlarda uğranılan kaza da iş kazası sayılır. Önemli olan işverence görevlendirilmedir. Yer bakımından bir kısıtlama söz konusu değildir. Farklı bir ülkede gerçekleşmesi halinde bile iş kazası kapsamda değerlendirilir. – Emziren kadın sigortalının, iş mevzuatı gereğince çocuğuna süt vermek için ayrılan zamanlarda uğradığı kaza da iş kazası sayılmaktadır. Önemli olan kazanın işveren tarafından verilen emzirme süresinde gerçekleşmesi olup, kazanın işyerinde gerçekleşmesi şart değildir. – Sigortalıların, işverence sağlanan bir taşıtla işyerine geliş gidişi esnasında uğradığı kazalar da iş kazası kapsamındadır. İş Kazası Sonucu Zarar Görme İşçinin iş kazasına bağlı haklardan yararlanabilmesi için kaza anında veya sonradan bedenen ya da ruhen bir zarara uğraması ve zarar ile olay arasında illiyet bağı bulunması gerekmektedir. Bir illiyet bağından söz edilebilmesi için kaza ile meydana gelen zarar arasında neden sonuç ilişkisi bulunmalıdır. Bir iş sözleşmesi gereği işveren tarafından çalıştırılanlar kendiliğinden sigortalı sayılırlar. Bu kapsamda işverence bildirilmemelerinin önemi yoktur. Gerekli bildirimin yapılmamış olması, işveren açısından sorumluluk doğuran bir husustur. İşçinin niteliğine göre kolluk kuvvetlerine derhal ve kuruma en geç üç işgünü içinde, işçinin bizzat bildirim yapacağı nitelikteki işçilerde ise bir ayı geçmemek üzere üç işgünü içinde iş kazası ve meslek hastalığı bildirgesi ile doğrudan ya da taahhütlü posta ile Kuruma bildirilmesi zorunludur. Mobbing Davası 15 yılı aşkın deneyimi ve alanında uzman iş hukuku avukatı kadrosu ile Zülküf Arslan Hukuk ve Arabuluculuk Büromuz, mobbing davalarında gerek işveren vekili ve gerekse mobbinge maruz kalmış işçi vekili olarak müvekkillerimizin haklarını savunmaktadır ve müvekkillerimize avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Psikolojik şiddet, baskı, yıldırma veya sıkıntı verme anlamlarına gelen mobbing, Türk Dil Kurumu’nca “İş yerlerinde, okullarda vb. topluluklar içinde belirli bir kişiyi hedef alıp, çalışmalarını sistemli bir biçimde engelleyip huzursuz olmasına yol açarak yıldırma, dışlama, gözden düşürme” olarak tanımlanmıştır. Mobbing astlara ve çalışanlara karşı yapılabileceği gibi üstlere veya eşit seviyedekilere karşı da yapılabilir. İşçiye karşı sergilenen davranışların mobbing olarak değerlendirilebilmesi için için bu tutum ve davranışların sistematik olması, aralarında bağlantı bulunması, kişinin psikolojisine karşı bir tür savaş niteliğinde olması ve yıldırma amacı taşıması gerekir. Kişilere yönelik onur kırıcı, dışlayıcı, uzaklaştırıcı davranışlar mobbinge örnektir.  Hangi Durumlar Mobbing Sayılır? İşveren işçiyi gözetmek, onun kişiliğini korumak ve işyerinde dürüstlük ilkelerine uygun bir çalışma ortamı sağlamakla yükümlüdür. Bu bakımdan mobbing, işverenin işçiyi gözetme borcuna aykırılık teşkil etmektedir. Bu kapsamda mobbinge uğrayan işçi, sözleşmeye aykırılığa dayanarak haklı nedenle iş sözleşmesini feshedebilir, kıdem ve ihbar tazminatı ile birlikte, şartları oluşmuşsa manevi tazminata da hak kazanabilir. Ancak mobbinge dayalı uyuşmazlıklarda tazminat hakkı olmakla birlikte mobbing ispatı çok zor olan bir durumdur. Yargıtay kararları da mobbingin varlığına dair kuvvetli olguların bulunması halinde, tazminat hakkının doğacağı yönündedir. Mobbingin işveren tarafından yapılmaması, işverenin sorumluluğunu ortadan kalkmaz. Zira işverenin bu husustaki ihmali de sözleşmeye aykırılık teşkil eder. Bununla birlikte mobbing, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu içerisinde doğrudan yer almasa da unsurları göz önünde bulundurulunca hakaret, huzur ve sükunu bozma, tehdit, cinsel taciz, ayrımcılık, iş ve çalışma hürriyetinin ihlali gibi suçların da kapsamına girebilir. Bu bağlamda tazminat talebinin yanı sıra cezai olarak da şikâyette bulunulabilir. Mail-bulk Google-plus-g Whatsapp Facebook-f X-twitter Instagram Linkedin Balance-scale Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + İş Kazası ve Mobbing – Kayseri İş Hukuku Avukatı İş ve sosyal güvenlik hukuku ile ilgili süreçlerde herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir iş hukuku avukatından hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. Alanında uzman Kayseri İş Hukuku Avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz; iş ve sosyal güvenlik hukuku ile ilgili her türlü dava sürecinde müvekkillerine avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. İşe iade, kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, fazla mesai alacağı, ilave tediye alacağı ve benzer davaların açılması ve takibi, takibi başta olmak üzere -bunlarla sınırlı olmamak üzere- iş hukuku ve sosyal güvenlik hukuku ile ilgili her türlü konuda Kayseri İş Hukuku Avukatı kadromuz ile iletişime geçebilirsiniz. Kayseri İş Hukuku Avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Kasım 21, 2025 Türk Borçlar Kanunu’nda Düzenlenen Rekabet Yasağından Doğan Davalarda Görevli Mahkeme, Ticaret Mahkemesidir Ekim 19, 2025 İşe İade Talebiyle Arabulucuya Başvurulması Hizmetlerimiz Mevzuat ve Kararlar Online Randevu Online Ödeme - [Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesi](https://kayseriavukat.org.tr/kat-karsiligi-insaat-sozlesmesi/): Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesi Hazırlanmasında Dikkat Edilecek Hususlar Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesi: Ekonomimizin en önemli sektörlerinden biri olan inşaat sektörü, nüfus artışına bağlı olarak hızlı bir şekilde gelişmiş ve büyümüştür. İnşaat sektöründeki gelişime paralel olarak taraflar arasındaki işlemlerden doğan uyuşmazlıklar da günden güne artış gösterdi. 15 yılı aşkın deneyim ve Kayseri gayrimenkul avukatı kadrosu ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, inşaat hukuku davalarında müvekkillerimize avukatlık, arabuluculuk ve danışmanlık hizmetleri vermektedirler. Kat karşılığı inşaat sözleşmesi başta olmak üzere inşaat sektörüne ilişkin temel hukuki kuralların önemli bölümü “Eser Sözleşmesi” ve “Satış Sözleşmesi” başlıkları altında 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nda düzenlenmiştir. Bu düzenlemeler haricinde 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nda da inşaatın yapılacağı arsanın hak sahipleri ile yapıyı sahiplenen taraflar arasında ortaya çıkan uyuşmazlıkları çözümüne ilişkin hükümlere yer verilmiştir. 15 yılı aşkın deneyimi ve alanında uzman avukat kadrosu ile Zülküf Arslan Hukuk ve Arabuluculuk Büromuz, gayrimenkul işlemlerinin her türlü aşamasında müvekkillerine avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Kayseri gayrimenkul avukatı kadromuzun inşaat hukuku alanında verdiği hizmetler -bunlarla sınırlı olmamak üzere- – İntifa hakkı, geçit hakkı, ayni haklara ilişkin ihtilafların çözümlenmesi, – Kentsel dönüşüm hukuku, – Ruhsatlandırma ve imar durumu belirlenmesi hizmetleri, – Müteahhitlik, tedarik, taşeronluk ve benzeri inşaat hizmetlerine ilişkin sözleşmeler, – Kat mülkiyeti ve irtifakı kurulumu, – Ön satış ve kiralama sözleşmeleri, – Yönetim planı uygulamaları ve tapuya şerhlerinin yapılması, – İmar mevzuatına uyum, gerekli izin ve ruhsatların alınması, – Yönetim planlarının geliştirilmesi, – Kira sözleşmesinin hazırlanması, dâhil gayrimenkul hukuku ile ilgili tüm hizmetleri kapsamaktadır. Gayrimenkul hukuku veya başka bir ifadeyle taşınmaz hukuku alanında uzman avukat kadrosu ile Zülküf Arslan Hukuk Bürosu; kat karşılığı inşaat sözleşmeleri hazırlanması, tapu iptal ve tescil davaları açılması ve takibi, ipotek tesisi, ipoteğin paraya çevrilmesi konularının takibi, intifa hakkı, geçit hakkı, ayni haklara ilişkin ihtilafların çözümlenmesi, kentsel dönüşüm sözleşmelerinin hazırlanması ve süreç takibi, ruhsatlandırma ve imar durumu belirlenmesi hizmetleri, müteahhitlik, tedarik, taşeronluk ve benzeri inşaat hizmetlerine ilişkin sözleşmeler, kat mülkiyeti ve irtifakı kurulumu, ön satış ve kiralama sözleşmeleri, yönetim planı uygulamaları ve tapuya şerhlerinin yapılması işlemlerinin her türlü aşamasında müvekkillerine her türlü konuda hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Arsa Payı Karşılığı / Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesi Yüklenici, müteahhit veya inşaat firmasının bina ya da yapıyı inşa etmeyi, bir eser meydana getirmeyi üstlenmesi karşılığında arsa sahibinin de belirli bir bedel ödemeyi üstlendiği, dolayısıyla her iki tarafa da borç yükleyen sözleşmelere Eser Sözleşmesi denilmektedir. Eser sözleşmelerinde hem arsa sahibinin, hem de müteahhittin yerine getirmekle yükümlü olduğu edimler vardır. Bu kapsamda yüklenicinin (müteahhit veya inşaat firmasının) asıl yükümlülüğü; inşaatı sözleşmeye uygun (ayıpsız ve eksiksiz) olarak tamamlayarak zamanında iş sahibine teslim etmesidir. İş sahibinin asli yükümlülüğü ise, yüklenicinin edim yükümlülüğünün karşılığı olan bedeli ödeme borcudur. İnşaat sözleşmeleri genel olarak Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmeleri, Hâsılat Paylaşımı Karşılığı İnşaat Sözleşmeleri, Bedel (Ücret) Karşılığı İnşaat Sözleşmeleri ve Kamu İhalesi İnşaat Sözleşmeleri olmak üzere 4 çeşittir. Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmeleri: Arsa sahibinin, arsasına ait belirli bir payı yükleniciye devretme, yüklenicinin de bu pay karşılığında arsa üzerinde bağımsız bölümler yapma ve bu bölümlerden arsa sahibinin payına ait olan kısmı ona devretme yükümlülüğü altına girdiği sözleşmelere arsa payı karşılığı inşaat sözleşmeleri denilmektedir. Hâsılat Paylaşımı Karşılığı İnşaat Sözleşmeleri: İnşa edilen yapı üzerindeki bağımsız bölümlerin satışından elde edilen gelirden sözleşmede belirlenen oranda arsa sahibine ödenmesine dayalı sistemdir. Burada amaç yapının inşası değil, inşa edilen bağımsız bölümlerin satılarak gelirin paylaşılmasıdır. Bedel Karşılığı İnşaat Sözleşmeleri: İnşa edilen yapının arsa sahibine teslim edilmek üzere, yüklenici tarafından m2 birim fiyat üzerinden veya sözleşme yapılırken belirlenen götürü bedelle yapıldığı sözleşmelerdir. Arsa Payı Karşılığı / Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesi (APKİS) Arsa sahibi ile yüklenici (müteahhit, inşaat şirketleri) arasında yapılan arsa payı karşılığı inşaat sözleşmeleri; gayrimenkul hukukunun önemli bir alanını teşkil etmektedir. Kayseri gayrimenkul avukatı kadromuz, kat karşılığı inşaat sözleşmelerinden kaynaklanan davalarda güncel mevzuat ve Yargıtay içtihatları çerçevesinde müvekkillerimize avukatlık, arabuluculuk ve danışmanlık hizmetleri vermektedir. Yüklenici firmanın kendisine devredilecek bir kısım arsa payı karşılığında, arsa üzerinde bina yapım işini üstlendiği kat karşılığı inşaat sözleşmesi, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nda düzenlenmiş olan özel sözleşme türlerinden biri değildir. Bu nedenle bu sözleşme; eser sözleşmeleri ile gayrimenkul satış vaadi sözleşmelerine benzeyen kendine has özellikleri de olan karma bir sözleşme türü olarak kabul edilmektedir. Bu kapsamda arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi ile ilgili olarak bir uyuşmazlığın ortaya çıkması durumunda, bu uyuşmazlığa uygulanacak hükümler; uygun düştüğü ölçüde Türk Borçlar Kanunu’ndaki eser sözleşmelerine ilişkin hükümler ile gayrimenkul satış vaadi sözleşmelerine ilişkin hükümlerdir. Bu nedenle herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Karmaşıklığı sebebiyle bu tür uyuşmazlıklarda hak kaybına uğramamak için alanında yetkin bir avukattan hukuki yardım alınması faydalı olacaktır. Alanında yetkin Kayseri gayrimenkul avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, arsa payı inşaat yapım sözleşmeleri uyuşmazlıklarında taraflara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti sunmaktadır. Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi iki taraflı bir sözleşme olduğu için tarafların birbirlerine karşı çeşitli yükümlülükleri, sorumlulukları vardır. Arsa sahibi, yüklenici müteahhide sözleşmeye konu arsayı; bina yapımına müsait bir şekilde, kararlaştırılan zamanda teslim etmek zorundadır. Aynı şekilde yüklenici müteahhit de sözleşmede ve sözleşme eki teknik şartnamede belirtilen binayı tam ve eksiksiz, kusursuz, ayıpsız olarak süresi içerisinde yapıp teslim etmek zorundadır. Kanun koyucu, doğmuş veya doğabilecek zararları önlemek için koruyucu hükümler getirmiştir. Örnek olarak, yüklenici müteahhidin gayrimenkulü geç teslim etmesi durumunda arsa maliki müteahhitten kira tazminatı isteyebilecek veya binanın eksik bir şekilde teslim edilmesi durumunda da eksik teslim tazminatı talep edebilecektir. Ayrıca binanın ayıplı şekilde teslim edilmesi durumunda arsa maliki, tazminat davası açma imkân ve hakkına da sahip olacaktır. Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesinde Yüklenicinin Temerrüdü Temerrüt, hukuki olarak borcun borçlu tarafından gereken zamanda yerine getirilmemesi anlamına gelmektedir. İnşaat sözleşmesinde yüklenicinin asli edim yükümlülüğü, inşaatın sözleşmeye uygun (ayıpsız ve eksiksiz) olarak ve zamanında tamamlanarak iş sahibine teslim edilmesidir. Eğer inşaatın zamanında tamamlanmaması ve teslim edilmemesi halinde, yüklenicinin temerrüdü söz konusu olacaktır. Yüklenici temerrüdü durumunda, arsa sahibi öncelikle inşaatın tamamlanarak teslimini ve gecikme nedeniyle uğradığı zararın tazminini talep etme hakkına sahiptir. Ayrıca ek süre vermek şartıyla, inşaatın tamamlanmasından vazgeçerek, yüklenicinin borcunu ifa etmemesi nedeniyle uğradığı zararların tazminini veya sözleşmeden dönerek olumsuz zararının tazminini talep edebilir. Yüklenici temerrüdü durumunda, arsa sahibinin sözleşmeden dönme imkânı da bulunmaktadır. Bu durumda tarafların aldıklarını iade etme borcu doğacaktır. iş sahibi, açacağı tapu sicilinin düzeltilmesi - [Kiracının Tahliyesi için Avukat Yardımı](https://kayseriavukat.org.tr/kiracinin-tahliyesi/): Kiracının Tahliyesi Sürecinde Avukatın Önemi Kiracının Tahliyesi Süreci: Kiracının tahliyesi, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun ilgili hükümleri gereği belirli şartların varlığına tabi tutulmuştur. Dava açma süreleri gibi usule ilişkin hususların çokluğu nedeniyle kira sözleşmelerine ilişkin uyuşmazlıklarda deneyimli bir avukattan hukuki destek alınması faydalı olacaktır. Zülküf Arslan Hukuk ve Arabuluculuk Bürosu, 15 yılı aşkın deneyimi ile güncel mevzuat ve Yargıtay kararları çerçevesinde, kira ile ilgili uyuşmazlık ve davalarda müvekkillerine en etkili sonucu sağlamak için avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Gayrimenkul hukuku alanında uzman avukat kadromuz, müvekkillerimize kira tespit davası, kiranın ödenmemesi nedeniyle tahliye davası, ihtiyaç nedeniyle kiracının tahliyesi, kira sözleşmesi hazırlanması, tahliye taahhüdü hazırlanması, konutun veya iş yerinin yeniden inşası nedeniyle tahliyesi gibi konularda hukuki destek vermektedir. Kiracının Tahliyesi Davası Açılmasında Süre Kiracının tahliyesine ilişkin dava açma süreleri dava türlerine göre değişmektedir. Belirtilen dava açma süresinden önce veya sonra dava açılması durumunda; dava esas incelemesine geçmeden usulden reddedilecektir. Bu nedenle kiracı tahliyesi konusunda uzman bir avukat veya hukuk bürosundan hukuki destek almakta yarar vardır. Kira Sözleşmesinin Sona Ermesi Konut ve işyeri kira sözleşmeleri belirli veya belirsiz bir süre için yapılabilir. Kanuna göre kira sözleşmesinin belirli süreli olması durumunda, kiracı tarafından 15 gün önceden bildirim yapılmadıkça kira sözleşmesi aynı şartlar dâhilinde bir yıllığına uzatılmış kabul edilir. Kiraya veren, sözleşme süresinin bitimine dayanarak kira sözleşmesini sona erdiremez. Kiracının Tahliyesinin Sebepleri 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu hükümleri genel olarak kiracıyı korumaya yöneliktir. Bu nedenle kiracıyı ev veya işyerinden çıkarmak için tahliye sebeplerinden biri doğmadıkça; kiracı 15 gün önceden tahliye edeceğini bildirmediği sürece kiracıyı evden veya iş yerinden çıkarmak mümkün değildir. Kiracının tahliye edilebilmesi için aşağıdaki sebeplerden biri olmalıdır; – Ödenmeyen Kira Bedeli – Yazılı Tahliye Taahhüdü Alınması – Kiralayanın Konut ve İşyeri İhtiyacı – Taşınmazın Yeniden İnşası – Kira Akdinin 10 Seneyi Doldurması – Haklı Sebeple 2 İhtar Yapılması Kirayı Süresinde Ödemeyen Kiracının Tahliyesi Kirayı ödememek, tahliye gerekçelerinin başında gelmektedir. Bir tek kiranın gecikmesi veya ödenmemesi bile tahliye nedenidir ve kiracının ödeme emrine rağmen kirayı ödememeye devam etmesi durumunda kiracı ev veya işyerinden çıkarılabilir. Kiranın ödenmemesi durumunda en hızlı tahliye yolu; kiralanan taşınmazın ilamsız icra yolu ile tahliyesidir. Bu yol ile iki ayrı işlem yapmaya gerek kalmamadan borcun tahsili ve kiracının tahliyesi aynı anda sağlanabilmektedir. Usul olarak, ödenmeyen kira bedelleri için icra vasıtası ile ödeme emri gönderilir. 7 gün içerisinde borca itiraz etmeyen kiracı, 30 gün içerisinde kira borcunu ödemek zorundadır. Kiranın bu süre içerisinde ödememesi durumunda hâkim tahliyeye karar verecektir. Yazılı Tahliye Taahhüdü Nedeniyle Kiracının Tahliyesi Kiracı kira sözleşmesi ile birlikte yazılı bir tahliye taahhütnamesi de imzalamışsa, bu tahliye taahhüdüne dayanarak kiracıyı ev veya işyerinden çıkarmak mümkündür. Ancak kiracıdan alınan tahliye taahhüdünün geçerli olması için yazılı olması gerekir, aksi halde taahhüt geçersiz sayılacak ve dava reddedilecektir. Kiracı tarafından bizzat veya temsilcisi tarafından imzalanmış olması gereken yazılı tahliye taahhüdünde belirli bir tarihin belirtilmesi de gerekmektedir. Tahliye taahhüdünün imza tarihinin kira sözleşmesinin imza tarihinden belirli bir süre sonra olması da gerekmektedir. Burada amaç, kiracının taahhüdü baskı altında imzalamasının önlenmesidir. Bu şartların varlığı halinde, dava açma veya icraya başvurma süresi dolmadan işleme başlanması gerekmektedir. Haklı Sebepten İki Tane İhtara Dayalı Kiracı Tahliyesi 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nda belirtilen süre zarfında kira bedelini ödemeyen kiracıya yapılan iki tane haklı ihtar sonucu kiralayanın kira sözleşmesini sona erdirme hakkı doğacaktır. İhtar noter aracılığıyla, mektupla veya telgrafla yapılabileceği gibi ödeme emriyle de yapılabilir. İhtarlar bir kira yılı içerisinde farklı aylara ait kira ödememelerine ilişkin olmalıdır. Kiracıya kiranın ödenmediği veya geciktirildiği farklı aylar için iki kez haklı nedenle ihtar gönderen kiralayan, dava açarak kiracıyı tahliye hakkına sahip olmaktadır. Kira ödememe veya geciktirmelerinin arka arkaya olması gerekli değildir. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu gereğince tahliye davası 1 ay içinde açılmalıdır. Bu durumda kiralayan kira süresinin bitiminden veya bir yıldan uzun süreli kiralarda ihtarın gönderildiği kira yılının bitiminden itibaren 1 ay içerisinde dava açmalıdır. TBK m.352/III Hükmü Sebebiyle Kiracı Tahliyesi Kiracının veya beraber yaşadığı eşinin aynı ilçe veya belde sınırları içinde oturulabilecek konutu varsa ve kiraya veren kira sözleşmesi imzalanırken bunu bilmiyorsa; bu duruma dayanarak tahliye talep edebilir. Kiralayan bu durumu bilmediğini her türlü delille ispat edilebilmektedir, yazılı delil şartı yoktur. Dava açma süresi, kira sözleşmesinin bitiminden itibaren 1 aydır. Kiracının Ölümü ile Sözleşmenin Sona Ermesi 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu gereğince kiracının ölmesi halinde ölenle birlikte aynı konutta oturanlar, kira sözleşmesine uydukları müddetçe sözleşmeye taraf olabilirler. Ancak bu kişilerin kiracının ödemediği borçlardan dolayı sorumlu olmadıklarına ilişkin beyanları sözleşmeye aykırılık oluşturur ve bu durumda kira sözleşmesi sonlanır. Kiralayanın Konut veya İşyeri İhtiyacı Nedeni ile Kiracı Tahliyesi Kiraya verenin kendisinin, eşinin, altsoyunun, üstsoyunun veya bakmakla yükümlü olduğu kişilerin konut ihtiyacı olması durumunda, belirli süreli sözleşmelerde kira sözleşmesinin sonundan itibaren, belirsiz süreli sözleşmelerde ise kanundaki fesih sürelerine uyarak belirlenen tarihten itibaren 1 ay içinde tahliye davası açılabilir. İşyeri ihtiyacı ise aynı kişiler açısından icra edilecek bir meslek veya sanata yönelik olmalıdır. Ancak Yargıtay kararlarına göre ihtiyaç, sürekli ve zorunlu olmalıdır. Örnek olarak evlenen çocuğun bu evde oturacak olması bir ihtiyaç olarak değerlendirilebilir. Ancak kiralayanın başka bir yerde boş evi varsa bu durum ihtiyacın zorunlu olmadığı olarak değerlendirilir veya kısa süreli bir ihtiyaç için de aynı durum söz konusudur. İhtiyaç nedeni ile kiracının tahliyesi ilişkin dava açılabilmesi için gereken süreler Kanunda belirtilmiştir. Ayrıca kiraya veren bu davadan sonra haklı bir sebep olmadıkça 3 yıl içerisinde evi bir başkasına kiraya veremeyecektir. Kiraya vermesi halinde kiracı dava ederse, kiralayan kiracının uğradığı zararı tazmin etmekle yükümlüdür. Taşınmazın Yeniden İnşası Amacı ile Kiracının Tahliyesi Kanuna göre kiralananın “esaslı şekilde” tamiri, inşası veya yıkımı gerekiyorsa Kanunda sayılan zaman şartına uyularak tahliye davası açılabilir. Basit tamir ve değişiklikler için bu davanın açılması mümkün değildir. Yeni Malikin İhtiyacı ile Kiracının Tahliyesi Ev veya işyerinin satılması, kirayı çıkarmak için geçerli bir sebep değildir. Evi satacak olan kişi içinde kiracı ile satmak durumundadır. Ancak belirtmek gerekir ki kiracı, evi satın almak isteyenlere evi göstermek zorundadır. Bunu yapmaması durumunda ev sahibi mahkemeye başvurarak evin belirli gün ve saatlerde gösterilmesini mahkeme kararı ile sağlayabilir. Evi yeni alan malikin belirli hakları söz konusudur. Kira konusu yeri sonradan edinen yeni malikin o yere kendisinin, eşinin, altsoyunun, üstsoyunun veya bakmakla yükümlü olduğu kişilerin ihtiyacı olması sonucu iktisaptan itibaren bir ay içinde kiracıya yazılı bildirim yapması gerekmektedir. Bildirimin tebliğ - [Kira Sözleşmesi - Dikkat Edilmesi Gerekenler](https://kayseriavukat.org.tr/kira-sozlesmesi-avukat/): Kira Sözleşmesinde Dikkat Edilecek Hususlar Kira Sözleşmesinde Dikkat Edilecek Hususlar: Kira sözleşmesi, kullanma ve yararlanma hakkı veren ve iki taraflı borç yükleyen bir sözleşmedir. Uygulamada çok sık olarak kullanılması sebebiyle de çok sayıda davaya konu olmaktadır. Konut ve iş yeri kira sözleşmelerinin yanı sıra finansal kiralama, filo kiralama, ürün hâsılat kirası gibi çok çeşitli kira sözleşmeleri de bulunmaktadır. Zülküf Arslan Hukuk ve Arabuluculuk Bürosu, 15 yılı aşkın deneyimi ile güncel mevzuat ve Yargıtay kararları çerçevesinde, kira ile ilgili uyuşmazlık ve davalarda müvekkillerine en etkili sonucu sağlamak için avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Gayrimenkul hukuku alanında uzman avukat kadromuz, müvekkillerimize kira tespit davası, kiranın ödenmemesi nedeniyle tahliye davası, ihtiyaç nedeniyle kiracının tahliyesi, kira sözleşmesi hazırlanması, tahliye taahhüdü hazırlanması, konutun veya iş yerinin yeniden inşası nedeniyle tahliyesi gibi konularda hukuki destek vermektedir. Kira Hukuku ve Kira Sözleşmesine İlişkin Yasal Düzenlemeler 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 1 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe girmesi ile 6570 Sayılı Gayrimenkul Kiraları Hakkında Kanunu yürürlükten kaldırmıştır. Bu kapsamda 1 Temmuz 2012 tarihinden önceki kira sözleşmesi fiil ve işlemlerine ilişkin 6570 sayılı (mülga) Kanun, bu tarihten sonraki fiil ve işlemlere ise 6098 sayılı Kanun uygulanmaktadır. Bu nedenle uyuşmazlık ve dava konusu kira kontratlarının 1 Temmuz 2012 tarihinden önce mi sonra mı hazırlandığı hususu önem taşımaktadır. Ancak temerrüt, sözleşmenin sona ermesi ve tahliye konularında güncel Türk Borçlar Kanunu uygulanmaktadır. Kira Sözleşmesinde Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuz, kira sözleşmelerinin hazırlanmasında ve yenilenmesinde gerek kiracıya gerekse kiraya verene avukatlık hizmeti ve hukuki danışmanlık desteği vermektedir. Kira sözleşmesi, herhangi bir şekil şartına bağlı olmaksızın sözlü veya yazılı olarak yapılabilmekte ise de, doğabilecek hukuki uyuşmazlıklarda kira sözleşmesinin varlığının ve koşullarının ispatı açısından yazılı olarak yapılmasında yarar vardır. Kira sözleşmesinin noter huzurunda imzalanması zorunlu değilse de, noterlikçe bu imzaların tasdik edilmesi ile tarafların imzalarını inkâr etmesinin önüne geçmek mümkün olacaktır. Ayrıca kira sözleşmesinin tapuya şerh edilmesi ile de kiracının kiracılık haklarını 3. taraflara karşı garanti altına alabilmesi açısından oldukça faydalı olacaktır. Kira sözleşmesinde kira ödemelerin ne zaman ve ne şekilde yapılacağı ve kira bedeline ilişkin bilgiler net bir şekilde sözleşmede yazılmalı ayrıca sonraki dönemlere ilişkin uygulanacak kira artış oranı belirtilmelidir. Kira sözleşmesinde kiraya verilen konut veya işyerinin mevcut durumu, demirbaşların listesi ve durumları, aidat, faturalar (elektrik, su, doğalgaz vb.) ve kira sözleşmesine ilişkin doğacak masrafların (damga vergisi vb.) kim tarafından üstleneceği mutlaka belirtilmelidir. Verilen depozito ve yapılan bütün masrafların bedelleri kira sözleşmesine mutlaka yazılmalıdır. Kiraya Veren ve Kiracının Sorumlulukları 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu gereğince; kira sözleşmesinde belirtilen süre dolmadan konut veya işyerinden çıkan kiracı, yeniden kiraya verilene kadar geçecek makul süre için ev sahibinin zararından sorumlu olacaktır. Makul süreden kasıt, ev veya işyerinin normal koşullarda kiraya verilebilme süresidir. Makul sürenin belirlenmesinde ev veya işyerinin özellikleri, konumu gibi hususlar dikkate alınır. Örnek olarak 1 yıllık kira sözleşmesi imzalayan kiracı 10 ay sonunda evden çıkması halinde kanunen kalan 2 ayın kirasından sorumlu olacaktır. Ancak ev özellikleri ve konumu gereği 1 ay içinde kiraya verilebilecek durumda olması halinde ise kiracı sadece 1 aylık kira bedelinden sorumlu olacaktır. Mevcut düzenlemelere göre; kira zammı üst sınırı üretici fiyatları yerine tüketici fiyatlarına göre belirlenmektedir. Daha önce 12 aylık ortalama Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi (Yİ-ÜFE) artış oranı ile belirlenen kira zammı üst sınırı 2019 yılından itibaren Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) ile hesaplanmaktadır. Kira Tespit Davası Kira sözleşmesinin sona ermesi sonucu karşılaşılan en önemli sorun, uygulanacak yeni kira bedelinin belirlenmesidir. Mevcut kira bedelinin rayiç bedeli yansıtmaması durumunda kira tespit davası açılabilir. Kira tespit davası ile piyasa koşullarının altında kalan kira bedelinin güncellenmesi amaçlanmaktadır. Tarafların uygulanacak kira bedeli üzerinde anlaşmaya varamaması durumunda uygulanması gereken hukuki çözüm, taraflardan birinin mahkemeye başvurarak kira tespit davası açmasıdır. Açılacak kira tespit davası sonucunda; 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nda belirtilen şartlara uygun olarak Hâkim, kiralanan malın cinsini ve o bölgedeki emsal kira bedellerini dikkate alarak kiranın düşük olması durumunda artırma, kiranın yüksek olması durumunda ise düşürme kararı verecektir. Kiracının Tahliyesi 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun ilgili hükümleri gereği kiracının tahliyesinin belirli şartların varlığına tabi tutulması ve dava açma süreleri gibi usule ilişkin hususların çokluğu nedeniyle kira sözleşmelerine ilişkin uyuşmazlıklarda deneyimli bir avukattan hukuki destek alınması faydalı olacaktır. Kiracının tahliyesi ile ilgili makalemize sitemizden ulaşabilir, detaylı bilgi almak için avukatlarımızla iletişime geçebilir, Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Kayseri Kira Avukatı Hizmetlerimiz 15 yılı aşkın deneyimi ve alanında uzman avukat kadrosu ile Zülküf Arslan Hukuk ve Arabuluculuk Bürosu, kira sözleşmesi hazırlanması ve sonrasında ortaya çıkan uyuşmazlık ve dava süreçlerinde gerçek ve tüzel kişilere ve kurumsal müvekkillerimize avukatlık, arabuluculuk ve danışmanlık hizmeti sunmaktadır. Hizmetlerimiz -aşağıdakilerle sınırlı olmamak üzere- genel olarak şu şekilde sıralanabilir: – Tahliye davası açılması ve takibi – Kira tespit davası açılması ve takibi – İhtiyaç sebebiyle tahliye davası açılması ve takibi – Yeniden imar sebebiyle tahliye davası açılması ve takibi – Kira sözleşmesi hazırlanması – Tahliye taahhüdü hazırlanması – Kira alacaklarının tahsili için icra takibi açılması ve takibi – Kira ödenmemesi nedeniyle tahliye işlemleri yapılması Kira sözleşmesi hazırlanması veya uyuşmazlıkları ile ilgili Kayseri gayrimenkul avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Mail-bulk Google-plus-g Whatsapp Facebook-f X-twitter Instagram Linkedin Balance-scale Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Kira Sözleşmesinde Dikkat Edilecek Hususlar – Kayseri Kira Avukatı Dava sürecinde etkin bir temsil için hukuk alanında deneyimli ve güncel mevzuat ile içtihatlara hakim  bir avukattan hukuki destek almanız büyük önem arz etmektedir. Miras ve gayrimenkul hukuku alanında yetkin avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Bürosu,  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Gayrimenkul ve miras hukuku uyuşmazlıklarında herhangi bir mağduriyete veya hak kaybına uğramamak için gerekli başvuruların ve itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması büyük önem arz - [İcra Takibi için Avukat Gerekli mi?](https://kayseriavukat.org.tr/icra-takibi-avukat/): İcra Takibi için Avukat Gerekli mi? İcra ve İflas uyuşmazlıklarında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için alanında yetkin bir avukattan hukuki yardım alınması oldukça önemlidir. İcra takibi ve dava sürecinde güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Alanında yetkin Kayseri icra avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, icra ve iflas hukuku uyuşmazlıklarında taraflara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti sunmaktadır. İcra hukuku alanında uzman Kayseri icra avukatı kadromuz, icra hukuku ve icra davaları konusunda 15 yılı aşkın süredir deneyim ve bilgi birikimi ile, güncel mevzuat ve Yargıtay kararları çerçevesinde müvekkillerimize en etkili sonucu sağlamak için hukuki destek sağlamaktadır. Zülküf Arslan Hukuk Büromuz hukuki takiplerin gerçekleştirilmesi, mezkûr takipler neticesinde tahsilâtların yapılması ve konkordato veya iflas gibi hukuksal müesseselere başvuran şirketlere hukuki destek verilmesi alanlarında Kayseri icra avukatı kadrosu ile aktif olarak faaliyet göstermektedir. İcra Takibi Türleri İcra Hukuku’nda alacaklı tarafından borcun tahsili için başvurulacak olan takibin türü; alacaklının elinde bulunan belgenin türüne ve niteliğine göre değişkenlik göstermektedir. Bu kapsamda hukuki durumların farklılığına göre takip yolları ve süreler de farklılık göstermektedir. Alacaklının alacağının tahsili için başvurabileceği genel takip yolları ilamlı ve ilamsız takip yolu olarak sıralanabilir. İlamsız İcra Takibi Elinde ilam (mahkeme tarafından verilen karar) ya da kambiyo senedi (bono, poliçe, çek) gibi belgeleri bulunmayan alacaklının alacağını tahsil için başvurduğu takip yoluna ilamsız icra takibi denilmektedir. İlamsız icra takibinin konusu para ve teminattır. Bu nedenle çocuk teslimi, menkul teslimi, taşınmazların tahliye ve teslimi gibi konusu para olmayan alacaklar için ilamsız icra takibi yapılamaz. Bu takip yolu ile mahkemeden karar alınmadan icra dairesine başvurularak borçluya karşı takip başlatılır. Takip başlatıldıktan sonra borçluya ödeme emri gider ve borçluya 7 gün içerisinde ödemesi veya itiraz etmesi bildirilir. 7 günlük süre içerisinde itiraz edilmezse ve ödeme yapılmazsa, takip kesinleşir. İcra hukukundaki diğer aşamaların (sorgu, haciz, satış…) işletilebilir hale gelebilmesi de, ancak takibin kesinleşmesi ile mümkündür. Kambiyo Senetlerine Mahsus Haciz Yolu ile Takip Alacaklı ile borçlu arasındaki ilişkinin bono, poliçe veya çek gibi bir kambiyo senedine dayanması durumunda alacaklı borçlusunu kambiyo senetlerine özgü haciz veya iflas yolu ile takip edebilecektir. Alacaklının elinde kambiyo senedi niteliğinde bir belge bulunması halinde bu takip yolu ile diğer takip türlerine göre daha hızlı sonuç alabilecektir. Çünkü Kanun burada borçlunun borcunu ödemesi veya itiraz etmesi için gerekli süreleri daha kısa tutmuştur. Buna göre kambiyo senetlerine özgü haciz yolu ile takip başlatılması halinde, borçlunun 10 gün içerisinde borcunu ödemesi veya 5 gün içerisinde itiraz etmesi gerekmektedir. Aksi halde borçlu hakkında başlatılan takip kesinleşecek, kişi hakkında icra prosedüründeki diğer işlemlere geçilebilecektir. Rehinin Paraya Çevrilmesi Yolu ile Takip Rehin hakkı, alacaklının alacağını garanti altına almak için borçlunun taşınır veya taşınmaz malı üzerinde veya bir hakkı üzerinde kurulan, borçlunun borcunu ödememesi halinde alacaklıya o hakkı paraya çevirme ve elde edilen tutardan alacağını karşılama imkânı sağlayan bir haktır. Örnek olarak; ipotek, hisse rehni, banka ipoteği, taşınır rehni gibi rehin türleri verilebilir. Bir alacağın rehinle teminat altına alınması halinde, İcra ve İflas Kanunu gereğince artık rehinin paraya çevrilmesi yoluyla ile takip edilmesi zorunludur. Rehinle temin edilmiş bir alacağın borçlusu iflasa tabi şahıslardan olsa bile alacaklı yalnız rehinin paraya çevrilmesi yoluyla takip yapabilir. Ancak rehinin tutarı borcu ödemeğe yetmezse alacaklı kalan alacağını iflas veya haciz yoluyla takip edebilir. İlamlı İcra Takibi Para ve teminat alacakları dışındaki alacaklar için ilamsız icra takibi yapılamadığından bunlar hakkında öncelikle mahkemeden ilam alınması ve sonrasında bu ilamın, ilamlı icra takibi yoluyla takibe konulması gerekmektedir. Bunlar haricinde para ve teminat alacakları için de ilamlı icra takibi yapılabilmektedir. Mahkeme tarafından verilen ilamlar dışında bazı belgeler de ilamların icrası hükümlerine tabi tutulmuştur. Bunlar 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nda düzenlenmiştir: Mahkeme huzurunda yapılan sulhlar, kabuller ve para borcu ikrarını havi re’sen tanzim edilen noter senetleri, istinaf ve temyiz kefaletnameleri ile icra dairesindeki kefaletler, ilamların icrası hakkındaki hükümlere tabidir. Bu maddedeki icra kefaletleri müteselsil kefalet hükmündedir. İflas Yolu ile Takip 15 yılı aşkın deneyimi ile Kayseri icra avukatı kadromuz, iflas uygulanmasında ve sonrasında açılacak davalarda müvekkillerimizi alacaklı vekili olarak temsil etmekte ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Mahkemece iflasına karar verilen bir borçlunun, haczedilebilen taşınır ve taşınmaz tüm mal varlığının ve hakların, icra yoluyla paraya çevrilerek, alacaklının alacağını tahsil etmesini sağlayan takip yoludur. Ancak iflas yolu ile takip; 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu gereğince tacir sayılanlar veya tacirler hakkındaki hükümlere tabi bulunanlar ile özel kanunlara göre tacir olmadıkları halde iflasa tabi oldukları düzenlenen gerçek ve tüzel kişiler hakkında yapılabilmektedir. İcra ve İflas Kanunu’nda başlıca üç iflas yoluyla takip türüne yer verilmiştir. Bunlar; iflas yoluyla adi takip, Kambiyo senetlerine (bono, poliçe, çek) dayalı iflas yoluyla takip ve doğrudan doğruya iflastır. İflas, ülkemizde sık kullanılan işletme tasfiyesi ya da alacak takibi yöntemi değildir. Bunun nedeni kamu alacaklarına verilen ayrıcalık ve öncelikler, alacaklılar için uygun bir ortam oluşmaması ve iflas açıklayanlar bakımından hukuki ve cezai yaptırım risklerinin yüksek olması olarak düşünülebilir. Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, iflas konularında hukuki hizmet sunduğu gibi uygulamada daha yaygın olan ve yeniden yapılandırma ile konkordato işlemlerini bir arada içeren “iflas erteleme” konusunda da hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Kayseri İcra Avukatı kadromuz iflas erteleme işlemlerine karşı alacaklılar yönünden hukuki süreçlerin takibi konusunda da temsil ve danışmanlık hizmeti sunmaktadır. İcra ve İflas Hukuku kapsamında aşağıdakilerle sınırlı olmamak üzere Zülküf Arslan Hukuk Büromuz tarafından sunulan hizmetler şu şekilde sıralanabilir. Ödeme Emrine İtiraz Alacaklıyı koruyan hükümlerin yanı sıra Kanun’da borçluyu korumak için de düzenlemeler yapılmıştır. Bu düzenlemelerin başında ödeme emrine itiraz etme hakkı gelmektedir. Buna göre borçlu; kendisine gelen ödeme emrindeki borca (alacağın miktarına, muacceliyetine, takip yoluyla istenemeyeceğine…) veya imzaya ilişkin itirazda bulunabilir. Borçlunun takibe itiraz etmesi durumunda, icra dairesi nezdinde başlatılan takip mahkeme tarafından söz konusu itiraz hakkında karar verilinceye kadar duracaktır. Alacaklı, borçlunun itirazı üzerine durmuş olan takibi devam ettirmek isterse; İtirazın Kaldırılması Davası veya İtirazın İptali Davası açması gerekmektedir. Kayseri İcra Avukatı Hizmetlerimiz Kayseri icra avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk ve Arabuluculuk Bürosu, alacak tahsili, ihtiyati haciz, satış ve alacak takibi, icra takibi, haciz işlemleri, karşılıksız çek senet tahsili, tasarrufun iptali, menfi tespit ve istirdat davası, borca ve takibe itiraz işlemlerinin yapılması, iflas ve iflasın ertelenmesi davası, yedieminliği suiistimal davası, itirazın iptali veya kaldırılması davası süreçlerinde gerçek ve tüzel kişilere ve kurumsal müvekkillerimize avukatlık, arabuluculuk ve danışmanlık hizmeti sunmaktadır. Hizmetlerimiz -aşağıdakilerle sınırlı olmamak üzere- genel olarak şu şekilde sıralanabilir: Her türlü icra takibi hazırlanması ve takibi Haciz işlemleri Karşılıksız çek davalarının açılması ve takibi İflas hukuku işlemleri İflasın ertelenmesi - [Kıdem ve İhbar Tazminatı Şartları](https://kayseriavukat.org.tr/kidem-ve-ihbar-tazminati/): Kıdem ve İhbar Tazminatına Hak Kazanılması Kıdem ve İhbar Tazminatının Koşulları İşçinin kıdem tazminatı alabilmesi için gereken ilk koşul işçinin 4857 sayılı İş Kanunu’na tabi olan işçilerden olmasıdır. Bunun yanı sıra işçinin kıdem tazminatına hak kazanabilmesi için çalıştığı iş yerinde en az bir yıllık çalışma süresini doldurması gerekmektedir. Son olarak, iş sözleşmesi kıdem tazminatına hak kazanılabilecek şekilde sona ermelidir. İş Kanunu’na Tabi İşçilerden Olma İşçinin kıdem tazminatı alınabilmesi için ilk şart, 4857 sayılı İş Kanunu’na tabi bir iş sözleşmesiyle çalışmasıdır. Bu kapsamda, İş Kanunu’na tabi bir iş sözleşmesine dayalı bir çalışma yoksa kıdem tazminatı da gündeme gelmeyecektir. Ancak, Yargıtay memuriyette geçen süreleri de kıdem tazminatında dikkate almaktadır. Hizmet akdinin belirli/belirsiz, tipik/atipik olması arasında fark yoktur. Fakat belirli süreli sözleşmedeki sürenin bitimi ile sözleşmenin sona ermesi halinde kıdem tazminatı gündeme gelmeyecektir. İş Yerinde En Az Bir Yıl Çalışmış Olma  1475 sayılı (mülga) İş Kanunu’nun 14.maddesine göre kıdem tazminatına hak kazanabilmek için işçinin işverene ait işyerinde en az bir yıl çalışmış olması gerekir. Bir yıllık sürenin başlangıcı olarak işçinin işyerinde fiilen çalışmaya başladığı tarih esas alınmaktadır. Bu kapsamda, işçi ile işveren işe başlama tarihinden önce anlaşmış olsa bile kıdem tazminatının hesaplanacağı süre bakımından fiilen işe başlama tarihi esas alınacaktır. Ayrıca, taraflar arasında deneme süresi öngörülmüşse bu süre de bir yıllık kıdem tazminatı süresine dâhildir. Buna karşın, bir yıllık süreye tutukluluk ve ücretsiz izinde geçen süreler ve uzun süreli hastalık halinde raporlu sürelerin bir kısmı dâhil edilmemektedir. Sözleşmenin Kıdem Tazminatına İmkân Verir Biçimde Sona Ermesi İşçinin kıdem tazminatı alabilmesinin en önemli koşullarından biri de işçi ile işveren arasındaki anlaşmanın kıdem tazminatına imkân verecek biçimde sona ermiş olmasıdır. İş sözleşmesinin feshi halinde hangi durumlarda işçinin kıdem tazminatına hak kazanacağı, kanunda düzenlenmiştir. Fakat kanunda düzenlenmeyen hallerde de işçinin kıdem tazminatına hak kazanabileceği taraflarca kararlaştırılabilecektir. İş Sözleşmesinin İşveren Tarafından Haklı Neden Olmaksızın Sona Erdirilmesi İş sözleşmesinin işveren tarafından İş Kanunu m. 25/II dışındaki bir nedenle feshedilmesi halinde işçi kıdem tazminatına hak kazanacaktır. Örneğin işverenin hiçbir neden ileri sürmeksizin işçiyi işten çıkartması haksız fesih olarak değerlendirilir ve bu durumda işçi, kıdem tazminatına hak kazanır. İş Sözleşmesinin İşçi Tarafından Haklı Nedenle Sona Erdirilmesi İş sözleşmesinin işçi tarafından haklı nedenle feshedilmesi halinde de işçi kıdem tazminatına hak kazanabilecektir. İşçi, sağlık sebepleri nedeniyle, ahlak ve iyi niyet kurallarına aykırı haller nedeniyle ve zorlayıcı sebeplerin olması halinde iş akdini haklı nedenle sona erdirebilecektir. Bu hallerde işçi istifa ederek işten ayrılmış bile olsa kıdem tazminatına hak kazanır. İş Sözleşmesinin Kanunda Özel Olarak Düzenlenmiş Haller Nedeniyle Sona Ermesi İşçinin kıdem tazminatına hak kazanabileceği bazı haller, mevzuatta özel olarak düzenlenmiştir. Anılan düzenlemelere göre; – Kadın işçi, evlendiği tarih itibariyle bir yıl içerisinde iş akdini feshederse kıdem tazminatına hak kazanmaktadır. – Erkek işçi zorunlu askerlik görevini yapmak amacıyla işten ayrılırken kıdem tazminatını da alabilecektir. – İşçi sigortalılık süresini ve prim ödeme gün sayısını doldurmuşsa, emeklilikte yaş şartını sağlamasa da çalıştığı iş yerinden ayrılırken kıdem tazminatı alma hakkı vardır. İşçi Hangi Hallerde Kıdem Tazminatı Alamaz Kural olarak, iş sözleşmesinin işveren tarafından sona erdirilmesi halinde işçi kıdem tazminatına hak kazanmaktadır. Bu kuralın istisnasını ise İş Kanunu’nun 25/2 maddesi oluşturmaktadır. Anılan hüküm uyarınca iş sözleşmesi işveren tarafından haklı nedenle sona erdirilmişse işçi kıdem tazminatına hak kazanamayacaktır. İşçinin sadakat yükümlülüğüne aykırı davranması, işçinin mazeretsiz olarak iş yerine gelmemesi, iş yerinde suç işlemesi yahut işin güvenliğini tehlikeye düşürmesi, işverene haklı nedenle fesih imkânı tanıyan hallere örnek verilebilir. Bu gibi durumlarda işçinin kıdem tazminatı alamayacağını söylemek gerekir. İstifa Eden İşçi Kıdem Tazminatı Alabilir mi İşçinin istifa etmiş olması, tek başına kıdem tazminatı almasına engel değildir. Başta, sağlık sebeplerinin olması, ahlak ve iyi niyet kurallarına aykırı durumların varlığı veya kanunda düzenlenen bazı hallerde işçi istifa etmiş olsa bile kıdem tazminatına hak kazanmaktadır. Bu durumda işçinin kıdem tazminatını ve varsa diğer alacaklarını talep ettiği bir dava açması gerekir. Kıdem tazminatı ve işçilik alacağı davasında görevli mahkeme iş mahkemesi olup yetkili mahkeme ise; işin yapıldığı yer veya davalının yerleşim yeri mahkemesidir. Kıdem Tazminatının Hesaplanması İşçinin kıdem tazminatı; her yıllık için çalışma süresine karşılık iş sözleşmesinin sona erdiği tarihteki aylık giydirilmiş brüt ücretinin çarpılması ile hesaplanır. Aynı işyerinde 10 yıl çalışan ve son brüt ücreti aylık 30.000 TL olan bir işçi, (30.000 TL x 10) 300.000 TL kıdem tazminatına hak kazanır. Kıdem tazminatının hesaplanmasında işçinin “giydirilmiş brüt ücret” esas alındığı için yol ve yemek parası gibi yapılan yan ödemeler de kıdem tazminatı hesabında dikkate alınır. Kıdem Tazminatında Tavan Sınırı Kıdem tazminatı hesabına ilişkin olarak mevzuatta bir “tavan sınır” öngörülmüştür. Buna göre; işçinin bir yıllık kıdem tazminatı, 5434 sayılı Kanuna göre ödenecek olan azami emeklilik ikramiyesini geçemez. Bu sınır her yıl yeniden değerleme oranına göre güncellenmekte olup 2026 yılı Ocak ayı itibariyle kıdem tazminatı tavan sınırı, aylık 63.949 TL olarak belirlenmiştir. Yani işçinin brüt maaşı bu miktarın üzerinde bile olsa kıdem tazminatı, tavan sınır üzerinden hesaplanacaktır. Bununla birlikte iş sözleşmesinde işverenin tavan sınırı dikkate alınmaksızın kıdem tazminatı ödeyeceği kararlaştırılabilir. Kıdem Tazminatından Yapılacak Kesintiler İşçiye ödenecek kıdem tazminatı, gelir vergisinden istisnadır. Bu nedenle, kıdem tazminatından gelir vergisi kesintisi yapılmamaktadır. Ancak işçiye tavan sınırının üzerinde kıdem tazminatı ödemesi yapılmışsa, tavan sınırını aşan miktar gelir vergisine tabidir. Kıdem tazminatından damga vergisi kesintisi yapılmaktadır. İşçinin ölümü halinde kıdem tazminatının mirasçılara ödenmesi halinde ise, kıdem tazminatı üzerinden veraset ve intikal vergisi ödenmesi gerekir. Kıdem tazminatı sözleşme son bulduktan sonra hak kazanılan bir ödeme olduğundan, kıdem tazminatından sigorta primi kesilmez. Kıdem Tazminatı Davasında Süre Kıdem tazminatı alacağı için davanın mutlaka süresi içinde açılması gerekir. Aksi durumda işçinin kıdem tazminatı yönünden hak kaybına uğraması mümkündür. İş Kanunu’nda yapılan değişiklikler nedeniyle kıdem tazminatı davası için iki farklı süre öngörülmüştür. Buna göre iş sözleşmesi 25.10.2017 tarihinden önce sona eren işçiler bakımından dava açma süresi on yıldır. İş sözleşmesi 25.10.2017 tarihinden sonra sona ermiş olan kimseler için ise beş yıllık zamanaşımı süresi öngörülmüştür. İhbar Tazminatı İş hukuku alanında yetkin avukat kadrosu ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz kıdem ve ihbar tazminatı davalarında gerek işveren vekili ve gerekse haklarını alamamış işçi vekili olarak müvekkillerimizin haklarını savunmakta ve müvekkillerine 15 yılı aşkın deneyimi ile avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. İş sözleşmeleri açısından işçi ve işveren olarak her iki tarafın da yükümlü olduğu hususlardan biri de ihbar - [İşe İade Davası Açılması](https://kayseriavukat.org.tr/ise-iade-davasi/): İşe İade Davası Açılması İşe iade davası, iş güvencesine tabi olan işçiler tarafından açılabilmektedir. Bu kapsamda iş sözleşmesinin belirsiz süreli olması, işçinin iş yerinde en az altı aydır çalışıyor olması, işçinin işverenin vekili konumunda olmaması ve işyerinde otuz veya daha fazla işçi çalıştırılıyor olması halinde işçinin iş güvencesine tabi olduğu kabul edilir. Bu şartları sağlayan bir işçinin iş sözleşmesi haksız nedenle feshedilmesi halinde, işçi işe iade davası açabilecektir. İş güvencesi; işçi ile işveren arasındaki iş ilişkisinin korunması adına, iş akdinin geçerli bir sebep olmaksızın fesih edilememesini ifade eder. Bu kapsamda; iş güvencesine sahip işçinin sebepsiz olarak veya haksız nedenle işten çıkartılması halinde, işçinin işe iade davası açabilmesi mümkündür. İşe iade davasında, işçi işe iadesi ile birlikte çalışmadığı sürelere ilişkin en fazla dört aylık ücret alacağını da talep edebilmektedir. Ayrıca feshin kanuna aykırı olduğu mahkeme kararı ile tespit edilmesine rağmen işçinin işe başlatılmaması halinde, işçi en fazla sekiz aylık ücretine kadar olan iş güvencesi tazminatına da hak kazanmaktadır. Kanun, iş güvencesi kapsamında işçinin iş sözleşmesinin haksız sebeple fesih edilmesini ağır yaptırımlara bağlamış olup bu hükümler emredici niteliktedir ve işçi ile işveren arasında aksine sözleşmeler yapılamaz. Ancak iş güvencesine ilişkin şartları işçi lehine değiştiren sözleşme hükümleri geçerlidir. Bu doğrultuda işçinin iş güvencesinden önceden feragatine ilişkin sözleşme geçersiz sayılırken, altı aydan az çalışmış işçilere iş güvenliği sağlayan sözleşme hükümleri geçerli kabul edilmektedir. İşe iade davasında görevli mahkeme, iş mahkemesi olup, yetkili mahkeme işin yapıldığı yer mahkemesi veya davalının ikamet ettiği yer mahkemesidir. İşe İade Davasının Şartları İşçinin işe iade davası açabilmesi için gereken ilk şart; işçinin iş güvencesine tabi olmasıdır. İkinci şart ise sözleşmenin kanuna aykırı olarak haklı veya geçerli bir neden olmaksızın haksız olarak feshedilmesidir. 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25. maddesi uyarınca işverenin iş sözleşmesini haklı nedenle feshetmesi halinde işçi tarafından açılan işe iade davasının reddedilmesi gerekir. Kanunda Sayılan Geçersiz Fesih Nedenleri İş Kanunu’nun 18. maddesinde özel olarak geçersiz sayılan fesih halleri düzenlenmiş olup, anılan düzenlemeye göre; “Özellikle aşağıdaki hususlar fesih için geçerli bir sebep oluşturmaz: a) Sendika üyeliği veya çalışma saatleri dışında veya işverenin rızası ile çalışma saatleri içinde sendikal faaliyetlere katılmak. b) İşyeri sendika temsilciliği yapmak. c) Mevzuattan veya sözleşmeden doğan haklarını takip veya yükümlülüklerini yerine getirmek için işveren aleyhine idari veya adli makamlara başvurmak veya bu hususta başlatılmış sürece katılmak. d) Irk, renk, cinsiyet, medeni hal, aile yükümlülükleri, hamilelik, doğum, din, siyasi görüş ve benzeri nedenler. e) 74 üncü maddede öngörülen ve kadın işçilerin çalıştırılmasının yasak olduğu sürelerde işe gelmemek. f) Hastalık veya kaza nedeniyle 25 inci maddenin (I) numaralı bendinin (b) alt bendinde öngörülen bekleme süresinde işe geçici devamsızlık.” İşe İade Davasında Süre Sözleşmesi haksız veya geçersiz olarak sonlandırılan işçi, feshi öğrendiği tarih itibariyle bir ay içerisinde arabulucuya başvurmalıdır. Arabuluculuk sürecinde uyuşmazlık hakkında anlaşma sağlanması halinde dava açılması mümkün değildir. Ancak arabuluculuk sürecinde anlaşma sağlanamaması halinde iki hafta içerisinde yetkili iş mahkemesinde işe iade davasının açılması gerekmektedir. Bu süreler hak düşürücü süre niteliğinde olup sürenin geçirilmesi halinde işçinin dava açma hakkı ortadan kalkmaktadır. Kanuni düzenlemeye göre, hak düşürücü sürenin hesaplanmasında esas alınması gereken tarih, fesih tarihi değil, feshin işçiye bildirildiği tarihtir. Bu süre, hak düşürücü süre olduğundan mahkemece re’sen dikkate alınır. İşe İade Davasında İspat Yükü İş sözleşmesinin haksız nedenle sonlandırıldığı iddiasıyla işe iade davası açılması halinde işverenin iş sözleşmesinin haklı veya geçerli bir nedenle sonlandırıldığını ispat etmesi gerekmektedir. Bu kapsamda işe iade davası işçi tarafından açılmış da olsa, iş sözleşmesinin geçerli bir nedenle feshedildiğini ispat yükümlülüğü işverene aittir. İşe İade Davasının Sonuçları İş sözleşmesi geçersiz ve haksız nedenle feshedilen işçinin, gerekli şartları sağlamak kaydıyla süresi içinde işe iade davası açması gerekir. İşe iade davasında işçi; feshin geçersiz olduğunun tespiti ile işe geri dönmeyi ve fesih nedeniyle işsiz kaldığı süre bakımından en fazla dört aylık ücret alacağını talep edebilmektedir. Bu kapsamda mahkeme tarafından iş sözleşmesinin kanuna aykırı olarak feshedildiği tespit edilirse işçinin işe iadesine karar verilerek en fazla dört aylık ücreti kadar boşta geçen süre ücretine hükmedilecektir. Haksız fesih gerekçesiyle işe iade talebinde bulunan işçinin, boşta geçen süre içerisinde yeni bir iş bulması, feshin geçersizliğini ve işe iadeyi etkileyen bir unsur değildir. İşe iade davası açan işçinin dava sonuçlanana kadar çalışmaması gerektiği düşünülemez; zira çalışma hakkı, Anayasal ve temel bir haktır. Kanunda da işçinin çalıştığı sürenin boşta geçen süreden mahsup edileceğine dair bir düzenlemeye yer verilmemiştir. Bu nedenle işe iade davasını kazanan işçiye bu süreçte çalışmış olsa dahi 4 aya kadar olan ücreti kesintisiz olarak ödenmelidir. Bunun yanı sıra feshin geçersiz olduğu mahkeme kararıyla tespit edilmesine rağmen işçinin işe başlatılmaması halinde, işçiye en fazla sekiz aylık ücreti kadar işe başlatmama tazminatı ödenmesine de karar verilebilmektedir. Mahkeme tarafından iş sözleşmesinin hukuka aykırı olarak feshedildiğinin tespit edilmesi halinde işçi, kararın kendisine tebliğ edildiği tarihten itibaren on işgünü içerisinde işe başlamak için işverene başvurmak zorundadır. İşçinin bu süre içerisinde başvuruda bulunmaması halinde, yapılan fesih geçerli kabul edilir. İşçinin başvurusu herhangi bir şekil şartına bağlı olmamakla birlikte ispat kolaylığı açısından işçinin başvurusunu yazılı olarak veya noter aracılığıyla yapmasında fayda bulunmaktadır. İşe iade davası açılmasından sonra, işverenin dava sonuçlanmadan işçiyi tekrar işe alması halinde dava konusuz kalacaktır. Yargıtay kararlarına göre; işçinin, boşta geçen süre için ücrete hak kazanması, ancak feshin geçersizliğine karar verilmesi ve işçinin süresinde işe iade için işverene başvurması şartlarına bağlıdır. Davanın konusuz kalması durumunda ise feshin geçersizliğine ve işe iade kararı verilemeyeceğinden mahkeme işçinin çalıştırılmadığı süre için en çok dört aylık ücrete karar veremez. İşçinin başvurusu üzerine, işverenin işçiyi bir ay içerisinde işe başlatması gerekmekte olup, işverenin işçiye en az dört ve en fazla sekiz aylık ücret alacağı kadar tazminat ödeyerek işçiyi işe başlatmama hakkı da bulunmaktadır. Ayrıca ve önemle belirtmek gerekir ki, mahkeme kararı üzerine işçi işe başlatılsa bile işveren işçinin, fesih sonrasında boşta geçen en çok dört aylık dönemi için tazminat ödeyecektir. İşe İade Talebi ile Birlikte Kıdem ve İhbar Tazminatı Talep Edilebilir mi İşe iade hakkı ile kıdem ve ihbar tazminatı, iş sözleşmesinin niteliğine göre değişmektedir. Şartları mevcutsa kıdem tazminatı hem belirli süreli hem de belirsiz süreli iş sözleşmeleri bakımından talep edilebilir. İhbar tazminatı ve işe iade hakkı ise belirsiz süreli sözleşmeler bakımından şartları varsa mümkün iken, belirli süreli iş sözleşmeleri bakımından talebi mümkün değildir. İş akdinin - [Gayrimenkul Davasında Avukat Gerekli mi?](https://kayseriavukat.org.tr/gayrimenkul-davasinda-avukat/): Taşınmaz ve Gayrimenkul Davasında Avukatın Önemi Gayrimenkul Davası ve Kayseri Gayrimenkul Avukatı: Arsa, arazi, apartman, konut, arsa gibi taşınmaz olarak nitelendirilen yapılar hakkında her türlü düzenlemelerin bulunduğu ve taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara çözümlerin üretildiği hukuk dalına Gayrimenkul Hukuku denilmektedir. Hukukumuzda gayrimenkul ve taşınmazlara ilişkin hükümler genel olarak 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nda ve 3194 sayılı İmar Kanunu’nda düzenlenmiştir. Çok geniş kapsamlı bir hukuk dalı olmakla birlikte gayrimenkul hukuku genel olarak; gayrimenkul alım ve satım sözleşmesi, kira sözleşmesi, kat irtifakı sözleşmesi, inşaat sözleşmesi, bina yönetimi ve site yönetimi sözleşmesi, proje yönetimi sözleşmesi, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi vb. pek çok sözleşmenin düzenlenmesini, gayrimenkullerin satış sürecinin yürütülmesini, yatırım ortaklıklarına ilişkin işlemlerin yapılmasını kapsamaktadır. Gayrimenkul hukuku istisnaların fazla olduğu, bu nedenle hukuki yardım almaksızın uyuşmazlıkların çözüme kavuşturulmasında zorluk yaşanabilecek detaylı bir hukuk dalıdır. Teknik olarak ayrıntılı oldukları gibi hukuki bakımından da bağlayıcı olan gayrimenkul sözleşmesi hazırlanırken, alanında yetkin ve deneyimli bir avukat veya hukuk bürosundan danışmanlık alınması önem arz etmektedir. Bu bağlamda Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret ederek, açılmış veya açılacak olan ön alım davası, istihkak davası, kamulaştırma davası, el atmanın önlenmesi davası, izale-i şüyu davası, kira bedelinin belirlenmesi davası ve tapu iptal ve tescil davalarında Kayseri gayrimenkul avukatı kadromuzdan bilgi ve danışmanlık alabilirsiniz. 15 yılı aşkın bir deneyime sahip uzman Kayseri gayrimenkul avukatı kadromuz inşaat hukuku ve inşaat davaları konusunda edindikleri tecrübe ve bilgiler çerçevesinde; kentsel dönüşüm hukuku, ruhsatlandırma ve imar durumu belirlenmesi hizmetleri, müteahhitlik, tedarik, taşeronluk ve benzeri inşaat hizmetlerine ilişkin sözleşmeler, kat mülkiyeti ve irtifakı kurulumu, ön satış ve kiralama sözleşmeleri, yönetim planı uygulamaları ve tapuya şerhlerinin yapılması konularında müvekkillerimize hukuki olarak her türlü desteği vermektedir. Alanında yetkin Kayseri gayrimenkul avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk ve Arabuluculuk Bürosu; müvekkillerine gayrimenkul işlemlerinin her türlü aşamasında avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Kayseri gayrimenkul avukatı kadromuz, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu ve 3194 sayılı İmar Kanunu başta olmak üzere güncel mevzuat ve Yargıtay içtihatları doğrultusunda müvekkillerimize gayrimenkul hukuku alanında ve gayrimenkul davalarında en etkili sonucu sağlamak için hukuki destek vermektedir. Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, son yıllarda özellikle kentsel dönüşüm uygulamaları sayesinde ülkemizde hızlı bir gelişme gösteren gayrimenkul sektörüne ilişkin taşınmaz ve gayrimenkul hukuku alanında her türlü süreç ve konuda avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Zülküf Arslan Hukuk Büromuz; müvekkillerimizin kat karşılığı inşaat sözleşmesi hazırlanması, tapu iptal ve tescil davaları açılması ve takibi, ipotek tesisi, ipoteğin paraya çevrilmesi konularının takibi, intifa hakkı, geçit hakkı, ayni haklara ilişkin ihtilafların çözümlenmesi, kentsel dönüşüm hukuku, ruhsatlandırma ve imar durumu belirlenmesi hizmetleri, müteahhitlik, tedarik, taşeronluk ve benzeri inşaat hizmetlerine ilişkin sözleşmeler, kat mülkiyeti ve irtifakı kurulumu, ön satış ve kiralama sözleşmeleri, yönetim planı uygulamaları ve tapuya şerhlerinin yapılması işlemlerinin her türlü aşamasında danışmanlık hizmeti sunmaktadır. Tapu İptali ve Tescil Davası Bağlayıcı olmayan bir hukukî işleme dayanan veya hukukî sebepten yoksun bulunan tescile “yolsuz tescil” denilmektedir. Türk Medeni Kanunu ve Yargıtay içtihatları gereğince bir ayni hak yolsuz olarak tescil edilmiş ise, söz konusu ayni hak sahibinin bu tescili korunamayacaktır. Böyle bir yolsuz tescil yüzünden ayni hakkı zedelenen kimse, tapu sicilinin düzeltilmesi amacıyla iyi niyetli olmayan 3. kişilere karşı tapu iptali ve tescil davası açabilmektedir. Olağan Zamanaşımı ile Kazanım Türk Medeni Kanunu’na göre taşınmaz mülkiyeti kural olarak geçerli ve hukuka uygun bir hukuki işleme dayalı ve tapu kütüğünde yapılacak tescil ile kazanılmakta ise de taşınmaz iktisabı da kanun koyucu tarafından birtakım şartlara bağlı olarak istisnai yollarla mümkün kılınmıştır. Bu yollardan birisi de olağan zamanaşımı ile kazanım hakkıdır. Geçerli bir hukukî sebep olmaksızın tapu kütüğüne malik olarak yazılan kişi, taşınmaz üzerindeki zilyetliğini davasız ve aralıksız olarak on yıl süreyle ve iyi niyetle sürdürürse, onun bu yolla kazanmış olduğu mülkiyet hakkına itiraz edilemez. Aşağıda belirtilen her bir şart, olağan zamanaşımı ile iktisabın zorunlu unsuru olup somut olayda şartlardan birinin bulunmaması, olağan zamanaşımı ile iktisaba engel teşkil edecektir: – Tapuya kayıtlı bir taşınmazın bulunması gerekmektedir. Zira işbu iktisap şeklinin temelinde tapuya kayıt işlemi yatmakta olup tapu kütüğünde kayıtlı olmayan taşınmazların olağan zamanaşımı ile iktisabı mümkün değildir. – Geçerli bir hukuki sebebe dayanmayan tescil. – Tapuda yapılan yolsuz tescilin aralıksız ve davasız 10 yıl sürmesi gerekmektedir. Geçerli bir sebebe dayanmaksızın tapuda malik olarak kaydedilen kişinin, bu taşınmaz üzerindeki zilyetliğini 10 yıl boyunda aralıksız ve davasız olarak sürdürmesi gerekmektedir. – Malik sıfatıyla zilyetliğin iyi niyetli olarak sürdürülmesi gerekmektedir. Olağanüstü Zamanaşımı ile İktisap Bir diğer zamanaşımı ile kazanım yolu ise olağanüstü zamanaşımıdır. Tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı davasız ve aralıksız olarak yirmi yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir. Aynı koşullar altında, maliki tapu kütüğünden anlaşılamayan veya en az yirmi yıl önce hakkında gaiplik kararı verilmiş bir kimse adına kayıtlı bulunan taşınmazın tamamının veya bölünmesinde sakınca olmayan bir parçasının zilyedi de, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir. Kanun hükmüne göre; olağanüstü zamanaşımı yoluyla kazanım için, tapu sicilinde malikin kim olduğunun bilinmesine yarayacak, kimliğini ortaya koyacak gerekli bilgi ve belgelerin tapu sicilinden çıkarılmasının imkânsız olması gerekmektedir. Tapu kütüğünde malik sütununun boş bırakılması, silinmesi ve yeniden yazılmaması, soyut ve mevcut olmayan hayali kişi (nam-ı mevhum) adına yazılması, hiç yaşamamış ve kaydının herhangi bir yerde bulunmamış olması, malik adının müphem, yetersiz ve soyut gösterilmiş olması gibi durumlarda malikin kim olduğunun anlaşılamadığı kabul edilir. “Malikin tapu kütüğünden anlaşılamaması” sebebine dayalı açılan tapu iptali ve tescil davalarında, malike ilişkin olarak mahkemece kapsamlı araştırma yapılması gerekmektedir. Yargıtay yerleşmiş içtihatlarında; mirasçılar arasında zamanaşımı ile taşınmaz mülkiyeti kazanılamayacağı, mirasçıların birbirine karşı malik sıfatıyla zilyetliğe dayanarak hak kazanmalarının mümkün olamayacağı vurgulanmaktadır. Söz konusu tescil davalarının Hazineye ve ilgili kamu tüzel kişilerine veya varsa tapuda malik gözüken kişinin mirasçılarına karşı açılması gerekmektedir. Ortaklığın Giderilmesi Davası Alanında yetkin Kayseri gayrimenkul avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, ortaklığın giderilmesi davalarında avukatlık, arabuluculuk ve danışmanlık hizmetleri vermektedir. Türk Medeni Kanunu’na göre mirasçılardan her biri, her zaman mirasın paylaşılmasını isteme hakkına sahiptir. Her mirasçı, terekedeki belirli malların aynen, bu imkân olmaması halinde satış yoluyla paylaştırılmasına karar verilmesini sulh mahkemesinden isteyebilir. Mirasçılardan birinin istemi - [Çekişmeli Boşanma Davasında Avukat Gerekli mi?](https://kayseriavukat.org.tr/cekismeli-bosanma-avukati/): Çekişmeli Boşanma Davası Açılması Çekişmeli Boşanma Davası: Kayseri boşanma avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, müvekkillerimize avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Çekişmeli boşanma davası, eşlerden en az birinin boşanma isteği doğrultusunda açılmakta ancak boşanma ve sonuçları bir protokolle değil, eşlerin kusur oranları değerlendirilerek mahkeme kararı ile tesis edilmektedir. Çekişmeli boşanma davasında eşler arasında boşanma iradesi bakımından bir anlaşmanın olması gerekmemektedir. Eşlerden sadece biri boşanmayı istiyor olabilir veya her iki eş de boşanmayı istemekle birlikte, karşı tarafın daha ağır kusurlu olduğunu düşünüyor olabilir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nda düzenlenen boşanma sebepleri özel ve genel sebepler olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Kanunda özel boşanma sebebi olarak zina, hayata kast, pek kötü veya onur kırıcı davranış, suç işleme ve haysiyetsiz hayat sürme, terk, akıl hastalığı; genel boşanma sebepleri olarak ise evlilik birliğinin sarsılması, eşlerin anlaşarak boşanmaları, bir boşanma reddinden sonra eşlerin üç yıl bir araya gelmemeleri fiili ayrılık sayılmaktadır. Anlaşmalı boşanma davasına kıyasla daha uzun süren çekişmeli boşanma davası, evlilik birliğinin temelinden sarsılması gibi genel nedenlerle ya da zina gibi özel sebeplerle açılabilen bir davadır. Anlaşmalı boşanma davasının aksine çekişmeli boşanma davasında kusur araştırılmakta, mahkeme hangi eşin daha ağır kusurlu olduğunu tespit edebilmek için araştırma yapmakta, tanıkların bilgi ve görgüsüne başvurulabilmektedir. Çekilmeli boşanma davası sonucunda daha ağır kusurlu olan taraf, kusura göre karşı tarafa nafaka ve/veya tazminat ödemek durumunda kalabilmektedir. Benzer şekilde tarafların eşit kusurlu olması halinde, herhangi bir tazminat ödenmeksizin de boşanma gerçekleşebilmektedir. Bu bağlamda kusursuz olduğunu veya karşı tarafın daha kusurlu olduğunu iddia eden eşin, çekişmeli boşanma davası sürecinde kendisini en iyi ve etkili şekilde ifade edebilmesi için tecrübeli bir boşanma avukatı aracılığıyla temsili önem taşımaktadır. Tazminatların aksine çekişmeli boşanma davası sonrasında hükmedilen nafakalar süreklilik arz etmektedir. Çekişmeli boşanma davası süresince ödenen tedbir nafakası, boşanma sonrasında ödenen yoksulluk nafakası ve çocuk için iştirak nafakası gibi hususların etkili bir şekilde talep edilmesi gerekmektedir. Bu bağlamda nafaka ve tazminat taleplerinin etkili bir biçimde ileri sürülmesi, sonraki süreçte de gerekirse nafakanın artırılması davası veya nafakanın indirilmesi davası Hukuk Büromuz tarafından yürütülmektedir. Evlilik Birliğinin Temelinden Sarsılması Evlilik birliğinin temelinden sarsılması, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nda genel boşanma nedenlerinden biri olarak düzenlenmiştir. Evlilik birliğinin temelinden sarsılması ve evlilik birliğinin sürdürülmesinin eşlerden beklenmeyecek derecede güçleşmesi halinde, eşlerden her biri çekişmeli boşanma davası açabilir. Davacının kusurunun daha ağır olması halinde, davalı eşin açılan davaya itiraz hakkı vardır. Hakkın kötüye kullanılması halinde, evlilik birliğinin devamında eşler ve çocuklar bakımından korunmaya değer bir yarar kalmamışsa, boşanmaya karar verilebilir. Evliliğin en az bir yıl sürmesi kaydıyla eşlerin boşanma için birlikte başvurması (anlaşmalı boşanma) veya eşin diğerinin davasını kabul etmesi halinde, evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılır. Bu durumda boşanma kararı verebilmesi için Hâkimin tarafları bizzat dinlemesi şarttır. Hâkimin, eş ve çocukların menfaatlerini göz önünde bulundurarak gerekli gördüğü takdirde eşler arasındaki anlaşmada düzeltme yapma hakkı vardır. Boşanma davası herhangi bir sebeple reddedilmiş ve bu ret kararının kesinleştiği tarihten itibaren üç yıl boyunca her ne sebeple olursa olsun ortak hayat yeniden kurulamamışsa evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılır ve eşlerden birinin istemi üzerine boşanmaya karar verilir. Tek taraflı boşanma iradesinin sunulması ile boşanma kararı verilemez. Boşanmaya karar verebilmesi için boşanmak istenen eşin kusurunun bulunması gerekir, aksi takdirde boşanma kararı verilemez. Eşlerden birinin kusuru olmadan boşanma, anlaşmalı boşanma halinde mümkündür. Bu durumda da mahkemenin boşanma kararını verebilmesi için iki eşin de duruşmada bulunması gerekmektedir. Terk Nedeniyle Boşanma Davası 15 yılı aşkın deneyimi ve Kayseri boşanma avukatı kadrosu ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, boşanma süreçlerinde ve aile hukuku ile ilgili uyuşmazlıklarda müvekkillerimize avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu hükümleri gereğince; eşlerden biri evlilik birliğinden doğan yükümlülüklerini yerine getirmemek amacıyla, haklı bir sebep olmaksızın eşini terk eder ve en az altı ay dönmezse, bu durumun devam etmesi halinde talep üzerine hakim tarafından yapılan ihtar da sonuçsuz kalmışsa; terk edilen eşin boşanma davası açma hakkı doğar. Askerlik, ceza evinde bulunma, hastalık, iş seyahati ve buna benzer ortak hayattan uzaklaşmalar terk olarak değerlendirilemez. Terk etme kavramı, ortak yaşamdan ayrılmayı değil ortak yaşama son vermeyi ifade eder. Terk tarihinden itibaren en az altı ay geçmesi durumunda, terk edilen eş mahkemeye başvurarak eşin dönmesi için ihtar talebinde bulunabilir. İhtarda, terk eden eş ortak eve dönmeye davet edilir, ayrıca ihtara uymayarak ortak evine dönmemesinin sonuçları bildirilir. Şayet terk eden eş yurt dışında bulunuyorsa yurt dışına davetiye gönderilmelidir. Terk eden eşe eve dönmesi için ihtardan sonra iki ay süre verilmektedir. Eşin bu süre içerisinde ortak eve dönmemesi halinde, terk edilen eş yeniden ihtar çekebilir. Boşanma davası açmak için ilk ihtarın çekilmesinden itibaren altı ay (ilk ihtardan sonra terk eden eşin eve dönmesi için tanınan iki aylık süre, bu altı aya dâhildir) içerisinde ikinci ihtar çekilmesi talebinde bulunulamaz. Zina Nedeniyle Boşanma Davası 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu uyarınca eşlerden birinin zina yapması halinde, diğer eş boşanma davası açabilmektedir. Zinanın oluşması için tarafların evlilik süreci içerisinde eşten başka bir kişiyle ilişkide bulunması gerekir. Evli kadının kocasından başka bir erkekle, evli erkeğin de karısından başka bir kadınla cinsel ilişkide bulunması zina olarak kabul edilmektedir. Bununla birlikte Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 17.01.2017 tarih ve 2017/565 K. sayılı kararı ile, aynı cinsle yaşanan cinsel ilişkinin zina olduğunun kabul edildiği ilk derece mahkemesi kararını hukuka uygun bulmuş ve zina sebebiyle boşanma davasının kabul edilmesi yönündeki kararı onamıştır. Zinayı öğrendiği tarihten itibaren altı ay ve zinanın edildiği günden itibaren beş yıl içerisinde boşanma davası açmaması durumunda eş, bu sebebe ilişkin boşanma davası açma hakkını kaybeder. Sürenin başlangıcı; tek seferlik zina durumunda eylem günü, zinanın sürekli olması halinde ise zinanın sona erdiği tarih olacaktır. Affeden tarafın dava açma hakkı düşer. Eşin affını sözlü veya yazılı bir şekilde bildirmesi mümkündür. Kişilik hakları saldırıya uğrayan davacının, kusurlu olan davalıdan maddi ve manevi tazminat isteme hakkına ilişkin kanuni düzenleme çerçevesinde Yargıtay 2. Hukuk Dairesi “Zina kişilik haklarına tecavüz oluşturduğundan, kusursuz eş lehine boşanma ile birlikte manevi tazminata da hükmedilmesi gerekir” şeklinde karar vermiştir. Suç İşleme Nedeniyle Boşanma Davası 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu uyarınca eşlerden birinin küçük düşürücü bir suç işlemesi veya haysiyetsiz bir hayat sürmesi halinde bu nedenle onunla birlikte yaşaması diğer eşten beklenemezse, bu eş her zaman boşanma davası açabilir. Ancak eşlerden birinin suç işlemesi, diğer eş bakımından mutlak boşanma nedeni kabul edilemez. İşlenen suçun boşanma gerekçesi olabilmesi için küçük düşürücü suç niteliğinde olması - [Anlaşmalı Boşanma Davası Nasıl Açılır?](https://kayseriavukat.org.tr/anlasmali-bosanma-davasi/): Anlaşmalı Boşanma Davası Açılması ve Şartları Anlaşmalı Boşanma Davası: Kayseri boşanma avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Bürosu olarak, anlaşmalı boşanma protokolü hazırlamakta ve anlaşmalı boşanma davası sürecinde müvekkillerimizi temsil etmekte, avukatlık ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Kanun koyucu, eşlerin iradelerine de önem vererek 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nda anlaşmalı boşanma kurumunu düzenlemiştir. Aile birliğinin varlığını devam ettirme amacı taşıyan Türk Medeni Kanunu hükümlerine göre anlaşmalı boşanma hususu da belli başlı şartlara bağlı tutulmuştur. Anlaşmalı boşanma şartları Türk Medeni Kanunu’nda düzenlenmiştir. – Evlilik en az 1 yıl sürmüş olmalı, – Eşlerin birlikte başvurması, – Hakimin tarafları bizzat dinlemesi, – Anlaşmalı boşanmaya ilişkin hususların protokole bağlanması. Bir anlaşmalı boşanma davasında Kanunda sayılan şartların yerine getirilmemesi durumunda mevcut dava, ya çekişmeli boşanma davasına dönüşecek ya da eksikliğin türüne göre reddedilecektir. Örneğin evliliğin henüz 1 yılı doldurmamış olması durumunda dava reddedilecek, duruşma esnasında taraflardan birinin boşanma işlemine veya boşanma protokolüne onay vermemesi halinde ise dava, çekişmeli boşanma davasına dönüşecektir. Anlaşmalı boşanma kurumunda esas amaç tarafların iradelerine değer vermek ve bu iradeleri ön planda tutmaktır. Böylelikle yıllarca devam edebilen dava süreçlerinde tarafların yıpranmasının da önüne geçilmektedirler. Ayrıca, anlaşmalı boşanma protokolüne hakimin müdahalesiyle birlikte zayıf konumda olan eşin korunması da amaçlanmıştır. Tarafların boşanma neticesindeki hukuki durumlarını belirlemesi açısından anlaşmalı boşanma protokolünün bağlayıcılığı önemlidir. Anlaşmalı boşanma protokolünde; varsa tarafların çocuklarının durumu, boşanmanın mali sonuçları, yargılama giderleri, nafaka ve tazminata ilişkin hususlara açık ve net bir şekilde yer verilmelidir. Ayrıca taraflar arasında boşanma protokolü veya sözleşmesine ilişkin herhangi bir ihtilaf olmamalıdır. Bu nedenle, anlaşmalı boşanma protokolü hazırlanırken, aile hukuku alanında uzman bir avukattan hukuki destek alınması hayati öneme sahiptir. Anlaşmalı Boşanma Dava Süreci Eşler, anlaşmalı boşanma davasını doğrudan kendileri açabileceği gibi bir boşanma avukatı aracılığıyla da açabilirler. Ancak, anlaşmalı boşanma davası sürecinde belirli hususlara dikkat edilmesi gerekmektedir. – Dava ortak bir dilekçe ile açılmalı veya eşin açtığı dava diğer eş tarafından kabul edilmeli, – Anlaşmalı boşanma protokolü düzenlenmeli – Taraflar duruşmada boşanma arzularını hakime bizzat beyan etmeli Anlaşmalı boşanma davasında görevli mahkeme Aile Mahkemeleri olup, başka bir mahkemede davanın açılması halinde dava, görev yönünden reddedilecektir. Anlaşmalı boşanma davası, tek celsede biten duruşmalardan olup, boşanma protokolü ile tarafların taleplerinin tam, net ve eksiksiz olması halinde Mahkemelerin yoğunluğuna göre genellikle bir kaç ay arasında sürmektedir. Davanın açılmasıyla birlikte mahkemece duruşma tarihi verilecektir. Duruşmada tarafların iradelerini boşanma yönünde beyan etmeleri neticesinde hakim tarafından boşanmaya karar verilecek ve davanın kesinleşmesiyle birlikte boşanma işlemi tamamlanmış olacaktır. Anlaşmalı Boşanma Davası Hakkında Genel Bilgiler Boşanma davası Aile Mahkemesinde açılması gerekmektedir. Yetkili mahkeme ise eşlerden birinin yerleşim yeri ya da eşlerin son defa altı ayda birlikte oturdukları yer mahkemesidir. Anlaşmalı boşanma davası, çekişmeli boşanmaya göre daha hızlı bir şekilde sonuçlanmaktadır. Anlaşmalı boşanma davası açabilmek için; – Eşler arasında ortak bir boşanma iradesi söz konusu olmalı, – Evlilik en az bir yıl devam etmiş olmalı, – Eşler boşanmadan sonraki istek ve menfaatler bakımından anlaşma yapmış olmalı, – Dava dilekçesine ek olarak boşanma protokolü de yer almalıdır. Boşanma davasına bakan hâkim, tarafların çocukları varsa, çocuk hakkındaki anlaşma hükümlerini de protokoldeki diğer maddelerle birlikte değerlendirerek çocuğun yararına uygun bulursa bu durumda boşanmaya karar verecektir. Anlaşmalı boşanma davası, çekişmeli boşanma davasına göre daha hızlı ve pratik olsa da tarafların boşanma neticesindeki hukuki durumlarını belirlemesi açısından bağlayıcı olan anlaşmalı boşanma protokolünün özenle ve dikkatli bir şekilde hazırlanması gerekmektedir. Zira boşanma protokolü, esaslı bir neden olmadıkça eşleri sürekli olarak bağlamaktadır. Bu bakımdan aile hukuku alanında tecrübeli bir boşanma avukatından hukuki destek alınması hayati öneme sahiptir. Anlaşmalı Boşanma Davasına ilişkin Emsal Yargıtay Kararları Anlaşmalı boşanma sonrasında ayrıca mal rejiminin tasfiyesi davası açılıp açılamayacağına ilişkin emsal Yargıtay kararına sitemizden ulaşabilirsiniz. Anlaşmalı boşanma sonrasında boşanma protokolünde belirlenen iştirak nafakasının artırılması ve azaltılmasının mümkün olup olmadığına ilişkin emsal Yargıtay kararına sitemizden ulaşabilirsiniz. Anlaşmalı boşanma davasından sonra eski eşe karşı maddi ve manevi tazminat davası açılıp açılamayacağına ilişkin emsal Yargıtay kararına sitemizden ulaşabilirsiniz. Anlaşmalı boşanma davasında hâkimin res’en (kendiliğinden) anlaşma protokolünde değişiklik yapıp yapamayacağına ilişkin emsal Yargıtay kararına sitemizden ulaşabilirsiniz. Anlaşmalı boşanma şartlarının oluşup olmadığının belirlenmesine ilişkin emsal Yargıtay kararına sitemizden ulaşabilirsiniz. İlgili Mevzuat için Tıklayınız 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu Evlilik birliğinin sarsılması – Madde 166 Evlilik birliği, ortak hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenmeyecek derecede temelinden sarsılmış olursa, eşlerden her biri boşanma davası açabilir.   Yukarıdaki fıkrada belirtilen hâllerde, davacının kusuru daha ağır ise, davalının açılan davaya itiraz hakkı vardır. Bununla beraber bu itiraz, hakkın kötüye kullanılması niteliğinde ise ve evlilik birliğinin devamında davalı ve çocuklar bakımından korunmaya değer bir yarar kalmamışsa boşanmaya karar verilebilir.   Evlilik en az bir yıl sürmüş ise, eşlerin birlikte başvurması ya da bir eşin diğerinin davasını kabul etmesi hâlinde, evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılır. Bu hâlde boşanma kararı verilebilmesi için, hâkimin tarafları bizzat dinleyerek iradelerinin serbestçe açıklandığına kanaat getirmesi ve boşanmanın malî sonuçları ile çocukların durumu hususunda taraflarca kabul edilecek düzenlemeyi uygun bulması şarttır. Hâkim, tarafların ve çocukların menfaatlerini göz önünde tutarak bu anlaşmada gerekli gördüğü değişiklikleri yapabilir. Bu değişikliklerin taraflarca da kabulü hâlinde boşanmaya hükmolunur. Bu hâlde tarafların ikrarlarının hâkimi bağlamayacağı hükmü uygulanmaz.   (Değişik dördüncü fıkra:14/11/2024-7532/13 md.) Boşanma sebeplerinden herhangi biriyle açılmış bulunan davanın reddine karar verilmesi ve bu kararın kesinleştiği tarihten başlayarak bir yıl geçmesi hâlinde, her ne sebeple olursa olsun ortak hayat yeniden kurulamamışsa evlilik birliği temelden sarsılmış sayılır ve eşlerden birinin istemi üzerine boşanmaya karar verilir. Mail-bulk Google-plus-g Whatsapp Facebook-f X-twitter Instagram Linkedin Balance-scale Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Anlaşmalı Boşanma Davası – Kayseri Boşanma Avukatı Alanında yetkin Kayseri boşanma avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, anlaşmalı boşanma ve çekişmeli boşanma davalarında Kayseri boşanma avukatı ve arabulucu olarak tazminat davası, nafaka davası, velayet davası, mal rejiminin tasfiyesi gibi aile hukuku ile ilgili her türlü konuda avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Kayseri Boşanma Avukatı kadrosu ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, boşanma davası sırasında ve sonrasında müvekkillerimize gerekli hukuki danışmanlık desteği sağlamaktadır. Kayseri boşanma avukatı kadromuz; boşanma davası, anlaşmalı boşanma, çekişmeli boşanma, zina nedeniyle boşanma, terk nedeniyle boşanma, tanıma ve tenfiz davası, nafaka davası, tazminat davası, velayet davası, mal rejimi davası gibi aile hukuku davalarında müvekkillerimizi temsil - [Ceza Avukatından Hukuki Yardım: Ceza Hukuku Temel Kavramlar](https://kayseriavukat.org.tr/ceza-avukati-temel-kavramlar/): Ceza Avukatından Hukuki Yardım: Ceza Hukuku Temel Kavramlar Alanında yetkin Kayseri Ceza Avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek ceza yargılaması sürecine katılan taraflara hukuki yardım sunmaktadır. Ceza avukatı arayanlar açısından öncelikle ceza hukuku temel kavramlarının net olarak anlaşılması ve etkin bir temsil için alanında yetkin, deneyimli ve güncel mevzuat ile içtihatlara hakim bir avukattan hukuki destek alınması büyük önem arz etmektedir. Hukukumuzda, ceza kanunlarının bilinmemesinin mazeret sayılmayacağı hükme bağlanmıştır. Bu kapsamda suçun unsur ve şartlarının, suçu oluşturan maddi ve manevi hususların, eylemler ile amacın/kastın etkin bir biçimde ortaya konulması gerekmektedir. Böylelikle ceza tehdidi altında olan kişi hak etmediği hukuki yaptırımlardan kurtulabilecek veya mağdur ve müşteki, mağduriyetine sebep olan kişi veya kişilere yaptırım uygulanmasını sağlayabilecektir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda kanunun amacı; “kişi hak ve özgürlüklerini, kamu düzen ve güvenliğini, hukuk devletini, kamu sağlığını ve çevreyi, toplum barışını korumak, suç işlenmesini önlemektir”. şeklinde açıklanmıştır. Kanunda, bu amacın gerçekleştirilmesi için ceza sorumluluğunun temel esasları ile suçlar, ceza ve güvenlik tedbirlerinin türleri düzenlenmiştir. Bu kapsamda ceza hukukunun uygulanmasında geçerli olan ilkelerin başında “suçta ve cezada kanunilik ilkesi” gelmektedir. Bu ilke Türk Ceza Kanunu’nda şu şekilde düzenlenmiştir: (1) Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. Kanunda yazılı cezalardan ve güvenlik tedbirlerinden başka bir ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunamaz. (2) İdarenin düzenleyici işlemleriyle suç ve ceza konulamaz. (3) Kanunların suç ve ceza içeren hükümlerinin uygulanmasında kıyas yapılamaz. Suç ve ceza içeren hükümler, kıyasa yol açacak biçimde geniş yorumlanamaz. Ceza Kanunu’nun uygulama alanına ilişkin ilke ise Kanun’da şu şekilde hükme bağlanmıştır: (1) İşlendiği zaman yürürlükte bulunan kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. İşlendikten sonra yürürlüğe giren kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı da kimse cezalandırılamaz ve hakkında güvenlik tedbiri uygulanamaz. Böyle bir ceza veya güvenlik tedbiri hükmolunmuşsa infazı ve kanuni neticeleri kendiliğinden kalkar. (2) Suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise, failin lehine olan kanun uygulanır ve infaz olunur. Geriye yürümeme ile lehe olan normun uygulanması ilkesi, ceza hukukunun zaman bakımından uygulanması hususundaki temel ilkelerdir. Ceza Sorumluluğu Ceza hukukunda ceza sorumluluğunun temel esasları ile suçlar, yaptırımlar (ceza ve güvenlik tedbirleri) düzenlenmiştir. Ceza hukuku bakımından bir suçun oluşabilmesi, kanuni unsurlarının varlığına bağlıdır. Suçun işlenmesinden cezanın infaz edilmesine kadar geçen süreç, hassas bir süreçtir. Suç isnadı altında olan kişiler veya kendisine karşı bir suç işlendiğini, mağdur edildiğini düşünen kişiler ceza avukatı arayışına girmektedir. Etkili ve güçlü bir temsil açısından hakların ileri sürülmesinde, zamanın gözetilmesinde, isnatların gösterilmesinde, fiilin niteliğinin ortaya koyulmasında ceza hukuku alanında yetkin ve deneyimli bir avukattan hukuki yardım alınması hayati öneme sahiptir. Kanunun hükmü ve amirin emri, meşru savunma ve zorunluluk hali, hakkın kullanılması ve ilgilinin rızası, haksız tahrik, hata, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, sağır dilsizlik, alkol veya uyuşturucu madde etkisinde olma gibi etkenler; Türk Ceza Kanunu’nda ceza sorumluluğunu kaldıran ya da azaltan sebepler olarak sayılmıştır. Bu bakımdan suç isnadı ve dolayısıyla ceza tehdidi altında olan bir kişinin güncel mevzuat ve içtihatlar konusunda alanında yetkin ve deneyimli bir Kayseri ceza avukatı ekibinden destek alması elzemdir. Cezanın Şahsiliği Hukukta ceza sorumluluğu şahsidir. Hiç kimse, bir başkasının işlemiş olduğu fiil nedeniyle sorumlu tutulamaz. Ceza hukuku bakımından temel kavramlardan kast, failin fiili ve sonuçlarını bilerek ve isteyerek yerine getirmesini ifade eder. Doğrudan kast bilme ve istemenin tam olarak sağlanması şeklinde ortaya çıkarken olası kastta ise suçun gerçekleşebileceği öngörüldüğü halde fiile devam edilmektedir. Taksir, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranılmasıdır. Bu bağlamda, fiilin neticesi hiç öngörülmemiş, sonuç hiç istenmemişse ortada basit taksirden, fiilin neticesi öngörülmesine rağmen istenmemiş, “nasılsa bir şey olmaz” iradesi ile fiile devam edilmişse bilinçli taksirden söz edilecektir. Doğrudan kast ile işlenen suçun yaptırımı olası kasta göre; bilinçli taksirle işlenen suçun yaptırımı ise basit taksire göre daha ağırdır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu kapsamında cezanın belirlenmesi süreci şu şekilde işlemektedir; Hakim, suçun işleniş biçimini, suçun işlenmesinde kullanılan araçları, suçun işlendiği zaman ve yeri, suçun konusunun önem ve değerini, meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığını, failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığını, failin amaç ve saiki göz önünde bulundurarak, işlenen suçun kanuni tanımında öngörülen cezanın alt ve üst sınırı arasında temel cezayı belirler. Kayseri Ceza Avukatı Alanında yetkin Kayseri ceza avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz; ceza yargılamalarında savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek taraflara avukatlık ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Ceza davalarında gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması açısından alanında uzman bir Kayseri ceza avukatı veya ağır ceza avukatından hukuki yardım alınması faydalı olacaktır. Yargılama sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Alanında yetkin Kayseri Avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) başvuru sürecinde taraflara hukuki yardım sunmaktadır. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) başvuru sürecinde herhangi bir mağduriyete veya hak kaybına uğramamak için gerekli başvuruların zamanında ve usulüne uygun yapılması büyük önem arz etmektedir. Bu süreçte, alanında uzman bir avukattan hukuki yardım alınması faydalı olacaktır. Zülküf Arslan Hukuk Bürosu olarak; Yalçınkaya Kararı başta olmak üzere AİHM kararlarının Türkçe çevirilerini yapan Eski AİHM Hukukçusu Dr. Orhan Arslan koordinatörlüğünde müvekkillerimize Anayasa Mahkemesi ve AİHM başvurusunun yanı sıra emsal AYM ve AİHM Kararları çerçevesinde yeniden yargılama başvurusu hususunda da hukuki destek vermekteyiz. Kayseri ceza avukatı veya Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’ne başvuru yapmak ve süreci takip etmek için bir avukat arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile başvuru ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Google Envelope Facebook Twitter Instagram Linkedin - [Avukatın Haksız Azli](https://kayseriavukat.org.tr/avukatin-haksiz-azli/): Avukatın Haksız Azli Yargılama sırasında herhangi bir mağduriyete uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir avukattan hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. Bununla birlikte avukatın haksız azli ile birlikte, karşı taraf vekâlet ücretinin muaccel olduğunun kabulü gerekir. Avukatlık Kanunu gereğince “ücret”, sözleşmenin zorunlu unsurudur. Avukatın azli halinde ücretin tamamı verilir. Haksız azil hâlinde ise, avukat hangi aşamada olursa olsun, üstlendiği işe dair avukatlık ücretinin tamamının ödenmesi gerekir. Bu hâlde de, hak edilecek ücretten hakkaniyet indirimi yapılması doğru olmayacaktır. Karşı taraf vekâlet ücretinin de haksız azil ile birlikte muaccel olduğunun kabulü gerekir. Hukuk Genel Kurulu 2017/634 E. , 2021/59 K. İçtihat Metni Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki itirazın iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Kütahya 2. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar davacı ve davalılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 13. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: Yargılama Süreci Davacı İstemi: 4. Davacı dava dilekçesinde; davalıların avukatı olarak Kütahya 1. Asliye Hukuk Mahkemesinde tapu iptali ve tescili davasını takip ettiği sırada haklı bir neden olmaksızın karardan önceki son oturumda vekâletten azledildiğini, taraflar arasında yazılı avukatlık sözleşmesi olmadığını, davanın davalıların lehine sonuçlanmasına rağmen hakettiği vekâlet ücretinin ödenmediğini, tahsili için başlattığı icra takibine haksız itiraz edildiğini ileri sürerek takibe vaki itirazın 10.050,00TL miktar üzerinden kısmen iptali ile bu miktar üzerinden icra inkâr tazminatına karar verilmesini istemiş, 15.05.2013 havale tarihli ıslah dilekçesiyle de; 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’na göre hem akdi hem karşı taraf vekâlet ücretinin avukata ait olduğunu, davalıların avukatı sıfatıyla takip ettiği davanın kararının kesinleşmesi nedeniyle davalılardan olan alacağının 10.050,00TL akdi ve 10.050,00TL karşı taraf vekâlet ücreti olmak üzere toplam 20.100,00TL olduğunu belirterek icra takibine yapılan itirazın iptali ile takibin 20.100,00TL üzerinden devamına karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalılar vekili cevap dilekçesinde; davaya konu tapu iptali ve tescil davasında avukat olan davacının azlinden sonra hüküm kurularak vekâlet ücretine karar verildiğini, ilamda geçen vekâlet ücretinin alacaklısının Avukatlık Kanunu’nun 164/5 ve 166/3. maddelerinde yazılı bulunduğunu ve henüz belediyeden tahsil edilmediğini, gerek sözleşmeye gerekse hükme göre davacının bir alacağının olmadığını savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkeme Kararı: 6. Kütahya 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 13.02.2014 tarihli ve 2012/418 E., 2014/46 K. sayılı kararı ile; azlin haksız olduğu, taraflar arasında yazılı ücret sözleşmesi bulunmaması nedeniyle akdi vekâlet ücretinin Avukatlık Asgari Ücret Tarifesine göre belirleneceği, bu bakımdan Avukatlık Kanunu’nun 164. maddesinin 4. ve son fıkraları gereğince 10.050,00TL akdi ve 10.050,00TL yasal vekâlet ücreti alacağının olduğu ancak hükümle öngörülen 10.050,00TL vekâlet ücretinin henüz takip tarihinde ve işbu itirazın iptaline ilişkin dava tarihinde belediyeden tahsil edilip davalılara verilmemiş olması nedeniyle muaccel hâle gelmediği gerekçesiyle ıslah edilen davanın kısmen kabulüyle icra takibine yapılan itirazın 10.050,00TL’ye yönelik kısmının iptaline, fazlaya ilişkin istemin reddine, hüküm altına alınan asıl alacak tutarı yönünden davalıların %20 oranında icra inkâr tazminatına mahkûm edilmelerine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. Yerel Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı ve davalılar vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur. 8. Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 17.06.2015 tarihli ve 2014/15733 E., 2015/20683 K. sayılı kararı ile; “…1-Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalıların tüm temyiz itirazlarının reddi gerekir.2-Dosyanın incelenmesinde; Davacının, 10.8.2010 tarihinde aldığı vekaletname ile davalılar adına tapu iptal davası açmak ve haklarında başka bir davada temsil etmekle görevlendirildiği, taraflar arasında yazılı ücret sözleşmesinin bulunmadığı, davalılar adına Kütahya 1.Asliye Hukuk Mahkemesinin 2010/338 esasında tapu iptal davası açtığı, davalılar vekili olarak temsil ettiği görevini gereği gibi yürütürken davalıların gerekçe göstermeksizin 23.01.2012 tarihinde kendisini azlettikleri, eldeki davanın müvekkil ve karşı yan vekalet ücretinin tahsili için açıldığı dosya kapsamından anlaşılmaktadır. Avukatlık Kanununun, 174. maddesinde, “Avukatın azli halinde ücretin tamamı verilir. Şu kadar ki, avukat kusur veya ihmalinden dolayı azledilmiş ise ücretin ödenmesi gerekmez.”Avukatın haksız olarak azli halinde, davacı avukat Avukatlık Kanunu 164/4.maddede düzenlenen müvekkil vekalet ücreti ve 164/son fıkrasında düzenlenen karşı yan vekalet ücretini talep hakkına sahiptir. Davacı avukat azledilmekle, artık dosyadan elini çekmiş olup, karşı yan vekalet ücretini dahi davalı yararına tahsile koyamayacağından tahsil edilmiş olma şartı aranmaz. Mahkemece, davacı avukatın azlinin haksız olduğu da kabul edilmiştir. Hal böyle olunca davacı avukat yararına karşı yan vekalet ücretinin tahsiline karar verilmesi gerekirken, yanlış değerlendirme ile bu talebinin reddine karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 9. Kütahya 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 12.05.2016 tarihli ve 2016/8 E., 2016/269 K. sayılı kararı ile; önceki karar gerekçelerinin yanında, davacının vekâlet ücretini tahsil etmesi için mutlaka vekâlet ilişkisinin gerekmediği, nitekim dosyada da davacı vekilinin takip yaptığı, yargılama vekâlet ücretinin davalılara dava tarihinden sonra 12.11.2013’de ödendiği, Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin benzer içtihatları gereğince de dava tarihinde yargılama vekâlet ücretinin tahsil edilmiş sayılamayacağı, bu nedenle ret kararı verilmesinde yanlışlık olmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 10. Direnme kararı süresi içinde davacı tarafından temyiz edilmiştir. UYUŞMAZLIK 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; haksız azledilen avukatın henüz tahsil edilmeyen karşı taraf vekâlet ücretini dava konusu edip edemeyeceği noktasında toplanmaktadır. GEREKÇE 12. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle vekâlet sözleşmesinin açıklanmasında ve vekâlet ücretine değinmekte yarar bulunmaktadır. 13. Vekâlet sözleşmesi, somut olayda uygulanması gereken mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) 386. maddesinin 1. fıkrasında “Vekalet, bir akittir ki onunla vekil, mukavele dairesinde kendisine tahmil olunan işin idaresini veya takabbül eylediği hizmetin ifasını iltizam eyler.” şeklinde tanımlanmıştır. 14. Vekâlet sözleşmesi ile vekil, müvekkiline karşı iş görme borcu altına girer. Bu bir hizmet edimi, geniş anlamda iş edimi, bir başkası lehine faaliyet de olabilir. Hukuki fiillere ilişkin vekâlette vekil, müvekkilinin menfaatine olarak hukuki işlemler gerçekleştirmek, özellikler subjektif haklar iktisap etmek, kullanmak ve devretmeyi yükümlenir (Yalçınduran T.: Vekalet Sözleşmesinde Ücret, Ankara 2007, s. 35). 15. Avukatlık sözleşmesi ise, her iki tarafa borç yükleyen, ücret karşılığında ivazlı nitelikte olan, belli bir hukuki yardımın yapılmasını öngören ve sözleşmenin bir tarafının mutlaka avukatın oluşturduğu sözleşme türüdür. 16. Avukat ile müvekkil arasında imzalanan sözleşme de - [Kooperatif Yetkilisinin Sahte Belge Düzenlemesi](https://kayseriavukat.org.tr/kooperatif-yetkilisinin-sahte-belge-duzenlemesi/): Kooperatif Yetkilisinin Sahte Belge Düzenlemesi Konut yapı kooperatifine ait belge, resmi belge mi yoksa özel belge midir? Kooperatif yetkilisinin sahte belge düzenlemesi halinde sanığa resmi belgede sahtecilik suçundan ceza verilebilir mi? Kooperatif yetkilisinin sahte belge düzenlemesi ile ilgili ceza yargılamalarında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir Kayseri ceza avukatı veya ağır ceza avukatından hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. Kooperatif Yetkilisinin Sahte Belge Düzenlemesine ilişkin Yasal Düzenlemeler Kooperatif yetkilisinin sahte belge düzenlemesine ilişkin olarak 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu‘nun 62. maddesinin 3. fıkrasında yer alan düzenlemeye göre; “Yönetim Kurulu üyeleri ve kooperatif memurları, kendi kusurlarından ileri gelen zararlardan sorumludurlar. Bunların suç teşkil eden fiil ve hareketlerinden ve özellikle kooperatifin para ve malları bilanço, tutanak, rapor ve başka evrak, defter ve belgeleri üzerinde işledikleri suçlardan dolayı kamu görevlisi gibi cezalandırılır.” Kooperatif Yetkilisinin Sahte Belge Düzenlemesine İlişkin Emsal Yargıtay Kararları Yargıtay 11. Ceza Dairesi Esas No: 2017/15265 Karar No: 2018/2480 Karar tarihi: 21.03.2018 Hüküm: Mahkumiyet Olay ve İddia S.S. … Konut Yapı Kooperatifi yönetim kurulu üyesi olan sanığın, ortaklık senedi ile para makbuzu ve daire fiyatına ilişkin olmak üzere 3 adet sahte belge düzenlediği iddia edilerek, TCK’nın 204/2, 43 ve 204/2. maddeleri uyarınca cezalandırılması isteğiyle sanık hakkında kamu davası açılmıştır. Yargılama Süreci Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yapılan yargılama sonunda sanığın TCK’nın 204/2, 43/1, 212/1 ve 62. maddeleri gereğince cezalandırılmasına, cezasının ertelenmesine ve TCK’nın 58/1,2,6. maddesi uyarınca cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine hükmolunmuştur. Sanık müdafiinin temyizi üzerine Dairemiz çoğunluğunca, memuriyet hak ve yetkilerini kullanmaktan yasaklama süresi düzeltilerek hükmün onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Kararı Gerekçeli karar başlığına eksik yazılan suç tarihine, 15.01.2011 tarihinin mahallinde eklenmesi mümkün görülmüştür. Bozma kararına uyularak yapılan duruşmaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin soruşturma ve kovuşturma neticelerine uygun şekilde oluşan inanç ve takdirine, incelenen dosya içeriğine göre sanık müdafiinin yerinde görülmeyen sair temyiz itirazlarının reddine, ancak; Memuriyet hak ve yetkilerini kötüye kullandığı kabul edilerek sonuç olarak 1 yıl 6 ay 22 gün hapis cezasına mahkum edilen sanık hakkında 5237 sayılı TCK’nın 53/5. maddesi gereğince cezanın infazından sonra işlemek üzere, hükmolunan cezanın yarısı olan 9 ay 11 gün yerine 12 ay 11 gün süre ile memuriyet hak ve yetkilerini kullanmaktan yasaklanmasına karar verilmesi, Yasaya aykırı, sanık müdafiinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, hükmün bu sebepten dolayı 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK’nun 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, ancak yeniden duruşma yapılmasını gerektirmeyen bu hususun 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK’nun 322. maddesi uyarınca düzeltilmesi mümkün bulunduğundan, hüküm fıkrasından “12 ay 11 gün” ibaresi çıkarılarak yerine “9 ay 11 gün” ibaresinin yazılması suretiyle, sair yönleri usul ve yasaya uygun bulunan hükmün DÜZELTİLEREK ONANMASINA, Başkan Vekili … … karşı oyu ve oyçokluğu ile 21.03.2018 tarihinde karar verildi. Yargıtay 11. Ceza Dairesi Esas No: 2017/4148 Karar Yıl/No: 2017/8245 Karar tarihi: 27.11.2017 Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Suç: Özel belgede sahtecilik Tartışmanın Konusu: Konut yapı kooperatifine ait belge, resmi belge mi yoksa özel belge midir? Olay ve İddia … Cumhuriyet Başsavcılığı’nca düzenlenen 09.07.2012 tarihli iddianame ile, sanığın yönetim kurulu başkanı olduğu …. Konut Yapı Kooperatifi genel kurulunun noter tarafından onaylanan 21.05.2008 tarihli kararında kooperatifin bankadaki hesabından yönetim kurulu başkanı ile yönetim kurulu üyelerinden birisi olmak üzere iki yetkilinin imzası ile para çekilebileceğinin öngörüldüğü; sanığın, yönetim kurulu üyesi olan katılanın imzasını taklit edip kendi imzasını atarak 15 adet ödeme talimatı düzenlemek suretiyle bankadan para çektiği iddia edilerek, sanık hakkında zincirleme olarak özel belgede sahtecilik suçundan kamu davası açılmış ve sanığın TCK’nın 207/1-2 ve 43/1. maddeleri uyarınca cezalandırılması istenmiştir. Yargılama Süreci … 8. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından, sanığın beraatine hükmolunmuştur. 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu‘nun 62. maddesinin 3. fıkrasında yer alan düzenlemeye göre; “Yönetim Kurulu üyeleri ve kooperatif memurları, kendi kusurlarından ileri gelen zararlardan sorumludurlar. Bunların suç teşkil eden fiil ve hareketlerinden ve özellikle kooperatifin para ve malları bilanço, tutanak, rapor ve başka evrak, defter ve belgeleri üzerinde işledikleri suçlardan dolayı kamu görevlisi gibi cezalandırılır.” Karar Suç tarihlerinde …. Konut Yapı Kooperatifinin yönetim kurulu başkanı olarak görev yapan sanığın, Kooperatif Yönetim Kurulunun aldığı …. Noterliğince onaylanan 21/05/2008 tarihli karar uyarınca, kooperatifin banka hesabından kooperatif başkanı ve yönetim kurulu üyelerinden birisi dahil olmak üzere iki yetkilinin imzası ile para çekilebileceğinin öngörülmesi nedeniyle kooperatif yönetim kurulu üyesi olan katılanın imzasını taklit ederek kooperatifin Finansbank …. şubesindeki banka hesabından para çekmek için bankaya farklı tarihlerde 15 defa kooperatif adına talimat yazısı yazıp para çekerek zincirleme olarak özel belgede sahtecilik suçunu işlediğinin iddia olunması şeklinde gerçekleşen eyleminin, 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu‘nun 62/son maddesinde öngörülen, kooperatif yönetim kurulu üyeleri ile memurlarının kooperatifin para ve malları ile evrak ve belgeleri üzerinde işledikleri suçlar nedeniyle kamu görevlisi gibi cezalandırılacağına dair hüküm karşısında; sanığın fiilinin 5237 sayılı TCK’nın 204/2. maddesinde yazılı “memurun resmi belgede sahteciliği” suçunu oluşturup oluşturamayacağına ilişkin delilleri takdir ve değerlendirme görevinin üst dereceli ağır ceza mahkemesine ait olduğu gözetilerek, görevsizlik kararı verilmesi gerekirken duruşmaya devamla yazılı şekilde hüküm kurulması, Yasaya aykırı, Cumhuriyet savcısı ve katılan vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, sair yönleri incelenmeyen hükmün bu sebepten dolayı 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK’nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, Başkan Vekili …’nın karşı oyu ve oyçokluğu ile 27.11.2017 tarihinde karar verildi. Mail-bulk Google-plus-g Whatsapp Facebook-f X-twitter Instagram Linkedin Balance-scale Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Kooperatif Yetkilisinin Sahte Belge Düzenlemesi – Kayseri Ceza Avukatı Alanında yetkin Kayseri ceza avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz; ceza yargılamalarında savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek taraflara avukatlık ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Ceza davalarında gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması açısından alanında uzman bir Kayseri ceza avukatı veya ağır ceza avukatından hukuki yardım alınması faydalı olacaktır. Yargılama sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir.  Alanında yetkin Kayseri Avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, savunma hakkını - [Hangi Durumlarda Zorunlu Müdafii Gerekir?](https://kayseriavukat.org.tr/zorunlu-mudafii/): Hangi Durumlarda Zorunlu Müdafi Gerekir? Ceza Davalarında Zorunlu Müdafi: Silahlı terör örgütü üyeliği suçundan tutuklu olarak yargılaması yapılan sanığın müdafisinin; Bylock yazışma içeriklerinin okunduğu, iddia makamı tarafından esas hakkında mütalaanın sunulup mahkumiyet hükmünün kurulduğu oturumda “başka ilde aynı gün ve saatli duruşmalarının bulunması” nedeniyle mazeret dilekçesi vermiş olması karşısında, delillere erişme ve savunma hazırlama imkanları itibariyle çelişmeli yargılamanın gereği olan “silahların eşitliği ilkesi” ve adil yargılanma ilkesi dikkate alınarak; adaletin selameti açısından sanık müdafiinin mazeretinin kabulü ile sözlü savunma yapma imkanı tanındıktan sonra sanığın hukuki durumunun tayini gerekirken, sanığın esasa ilişkin son savunmasını yaparken müdafi bulundurulmaksızın yargılanmasının yapılıp hakkında mahkumiyet kurulmak suretiyle savunma hakkının kısıtlanmasını doğuracak biçimde Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) ilgili maddelerine muhalefet edilmesi isabetsizdir. (AİHS m. 6) (2709 s. K. m. 36) (5271 s. K. m. 2, 74, 91, 101, 102, 104, 150, 188, 197, 204, 247, 289, 299) (YCGK 06.12.2016 T. 2016/17-939 E. 2016/465 K.) (PAKELLİ – ALMANYA DAVASI) (SALDUZ – TÜRKİYE DAVASI) (TALAT TUNÇ – TÜRKİYE DAVASI) Yargıtay 16. Ceza Dairesi Esas No: 2018/5168 Karar No: 2019/1370 Karar tarihi: 27.02.2019 Dava ve Karar Bölge Adliye Mahkemesince verilen hüküm temyiz edilmekle; Temyiz edenin sıfatı, başvurunun süresi, kararın niteliği ve temyiz sebebine göre dosya incelendi, gereği düşünüldü; Sanık müdafiinin duruşmalı inceleme talebinin yasal şartları oluşmadığından 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu‘nun 299. maddesi gereğince REDDİNE, Temyiz talebinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi; Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede; Silahlı terör örgütü üyeliği suçundan cezalandırılma istemi ile tutuklu olarak yargılanan sanık, savunma hakkının kısıtladığını ileri sürerek temyiz nedeni yapmıştır. Savunma Hakkı ve Zorunlu Müdafilik Ceza muhakemesi hukukunda savunmanın ayrılmaz parçası olan “müdafilik” kavramı üzerinde durmak gerekecektir. Müdafi; şüpheli veya sanığın ceza muhakemesinde savunmasını yapan avukatı ifade eder (CMK m. 2/1-c). Müdafilik ihtiyari veya zorunlu olabilir. Ülkemizde kural olarak isteğe bağlı/ihtiyari müdafilik sistemi geçerli olmakla birlikte, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu zorunlu müdafilik sisteminin uygulama alanını genişletmiştir. Şüpheli veya sanık soruşturma ve kovuşturmanın her aşamasında bir veya birden fazla müdafinin yardımından yararlanabilir. Müdafiiyi kendisi ya da kanuni temsilcisi seçebilir. Müdafi seçebilecek durumda olmadığını beyan ederse, istemi halinde bir müdafi görevlendirilir. Bu haller isteğe bağlı müdafiliktir. Kanunumuz bazı hallerde ise zorunlu müdafiliği benimsemiştir. Bu durum Ceza Genel Kurulunun gündemine birçok kez gelmiştir. Ayrıntıları Dairemizce de benimsenen Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 06.12.2016 tarih ve 2016/17-939, 2016/465 sayılı kararında açıklandığı üzere; “1412 sayılı CMUK, kişisel savunmada kural olarak ihtiyari müdafilik sistemini benimsemiş ve sınırlı bazı hallerde zorunlu müdafilik sistemini getirmişken; 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu zorunlu müdafilik sistemini, önemli ölçüde genişletmiştir. 5271 sayılı CMK’ya göre; müdafii bulunmayan şüpheli veya sanığın, çocuk, kendini savunamayacak derecede malul veya sağır ve dilsiz olması (CMK’nın 150/2. maddesi), soruşturma veya kovuşturma konusu suçun cezasının alt sınırının beş yıldan fazla hapis cezasını gerektirmesi (CMK’nın 150/3. maddesi), resmi bir kurumda kusur yeteneğinin araştırılması için gözlem altına alınmasına karar verilecek olması (CMK’nın 74/2 maddesi), tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edilmesi (CMK’nın 101/3. maddesi), davranışları nedeniyle hazır bulunmasının duruşmanın düzenli olarak yürütülmesini tehlikeye sokacağı anlaşılan sanığın yokluğunda duruşma yapılması (CMK’nın 204/1. maddesinde) ve kaçak sanık hakkında duruşma yapılması (CMK’nın 247/4. maddesinde) hallerinde, şüpheli veya sanığın istemi bulunmasa, hatta açıkça müdafi istemediğini beyan etse bile müdafi görevlendirme zorunluluğu bulunmaktadır.” Tutuklamaya sevk edilen ya da tutuklu olarak yargılanan şüpheli veya sanığa tayin edilmesi gereken müdafi, “zorunlu müdafi” statüsünde midir, yoksa temyiz kapsamında denetlenemeyecek, adil yargılama kapsamı dışında, tutuklamaya ilişkin koruma tedbiri olarak değerlendirilmelidir? Bu soruyu sağlıklı olarak cevaplandırabilmek için, yasal düzenlemeler ve taraf olduğumuz sözleşmelerde ki hükümler, uygulama ile doktrin açısından konunun irdelenmesi gereklidir. Adil Yargılanma Hakkı Anayasa’nın 36/1. maddesinde adil yargılanma hakkı teminat altına alınmıştır. “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin “Adil yargılanma hakkı” başlıklı 6/1. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “Herkes davasının, … cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, adil ve kamuya açık olarak, … görülmesini isteme hakkına sahiptir.” Adil yargılanma hakkının muhtevası, savunma ve müdafi yardımından faydalanma hakkı yönünden iç hukukumuzun da bir parçası olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6/3-c maddesinde belirlenmiştir. Buna göre, bir suç ile itham edilen herkes, kendisini bizzat savunmak veya seçeceği bir müdafiin yardımından faydalanmak; eğer avukat tutmak için gerekli maddi olanaklardan yoksun ise ve adaletin yerine gelmesi için gerekli görüldüğünde, resen atanacak bir avukatın yardımından ücretsiz olarak yararlanabilmek hakkına sahiptir. Anılan madde gereğince, bir suç isnadı altında bulunan kişi savunma hakkının kullanılmasında, kendisini bizzat savunma, seçtiği bir müdafi yardımından yararlanma ve bir müdafi tayin etme imkanından yoksun ise ve adaletin selameti için gerekli görülürse re’sen atanacak bir müdafi yardımından yararlanma olmak üzere üç ayrı hakka sahiptir. Bu nedenle, suç isnadı altında bulunan kişinin kendisini bizzat savunması talep edilemez. Savunma hakkının etkin bir şekilde kullanma imkânını sağlayan müdafi yardımından yararlanma hakkı aynı zamanda adil yargılanma hakkının diğer bir unsuru olan “silahların eşitliği” ilkesinin de gereğidir (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Pakelli/Federal Almanya Davası, B.No: 8398/78, 25.04.1983). Gözaltı sırasında bir avukatın hazır bulunmaması ile ilgili olarak, AİHM, her sanığın, gerekiyorsa resmi olarak görevlendirilen bir avukat tarafından etkili bir şekilde savunulması hakkının adil yargılamanın temel özelliklerinden birisi olduğunu hatırlatmaktadır (Salduz, Poitrimol-Fransa, 23 Kasım 1993 ve Demebukov- Bulgaristan, başvuru no: 68020/01, 28 Şubat 2008). Kural olarak, sanığa, polis tarafından ifadesinin alındığı veya tutuklu olarak yargılandığı andan itibaren avukat yardımından yararlanma imkanı sağlanmalıdır (Dayanan/Türkiye davası, başvuru no:7377/03). Adil yargılanma hakkı kapsamında yer alan müdafi yardımından yararlanmadan vazgeçmenin geçerli ve etkin olabilmesi için her türlü şüpheden uzak bir açıklıkta olması, ayrıca sonuçlarının ağırlığı itibariyle asgari garantileri içermesi, önemli hiçbir kamu menfaatine ters düşmemesi ve vazgeçmenin sonuçlarının makul olarak öngörebileceğinin ortaya konulması gerekir (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Salduz/Türkiye Davası, B. No: 36391/02, 27.11.2008; Talat Tunç/Türkiye Davası, B. No: 32432/96, 27.03.2007). Ne var ki; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bazı durumlarda kişinin talebi olmasa da, resen ücretsiz olarak avukat tayin edilmesi gerektiğini belirtmektedir. Kişinin imkanının olmaması yanında, ayrıca suçlama nedeniyle alabileceği özgürlükten mahrum bırakılmayı gerektiren bir ceza ve davanın karmaşıklığı, avukat yardımının sağlanmasını gerektiren bir hukuki menfaati ortaya çıkarmaktadır (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Talat Tunç/Türkiye Davası, B. No: 32432/96, - [Emanet Takılan Takıda Kadının Kabulü Gerekir](https://kayseriavukat.org.tr/emanet-takilan-taki/): Emanet Takılan Takıda Kadının Kabulü Gerekir, Yoksa Bağışlama Sayılır Yargıtay 3. Hukuk Dairesi Esas No: 2019/2776 Karar No: 2019/8211 Karar Tarihi: 22.10.2019 Dava, ziynet alacağının iadesi istemine ilişkindir. Taraflar arasındaki ziynet alacağı davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın kısmen kabulüne yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gereği düşünüldü: Emanet Takılan Takı Davacı vekili ; davalının, davacıyı evden kovması nedeni ile davacının eşyalarını alamadan müşterek konuttan ayrıldığını, davalı ve ailesinin düğün gecesi müvekkilinin bilgi ve rızası dışında davacıya takılan … ziynet eşyaları ve takıların alındığını beyan ederek ziynetlerin aynen iadesine, aynen iadesinin mümkün olmaması halinde bedelinin davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir. Davalı; düğünde takıldığı iddia edilen ziynetlerin miktarının gerçeği yansıtmadığını, evlilik birliği içinde işyeriyle ilgili borçları ödemek için davacıdan 20 çeyrek altın istediğini ve davacının kendisine verdiğini, birlikte yaşanılan dönemde ziynetlerin idaresinin davacıda olduğunu, davacıyı evden kovmadığını, işyerindeki bir tartışma sonucunda davacının eve dönerek bir kısım eşya ve ziynetlerini alarak evden ayrıldığını, sonraki dönemde de kendisinin evde olmadığı bir zamanda davacının müşterek konuta gelerek kalan eşya ve ziynetlerini aldığını, hiçbir bankada kiralık kasasının bulunmadığını ve altınların sürekli davacı tarafından muhafaza edildiğini ileri sürerek davanın reddini istemiştir. Mahkemece, davaya konu ziynetlerin, düğünden sonra davalının anne-babasına teslim edildiği, sonra da bir banka kasasına konulduğu, daha sonra ise davacının bu ziynetleri bir daha taktığını görenin olmadığı, davalının eşini evden kovduğu, bu sebeple de ziynet eşyalarını alamadığı ve davalının kabul ettiği 20 küçük altının ise bozdurulduğu hususunun açık beyanlarıyla da doğrulandığı gerekçesi ile davanın kısmen kabulü ile ziynet eşyaları ve takıların aynen iadesine, aynen iadesi mümkün olmaması halinde ise toplam değerinin dava tarihinden işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline dair verilen karar Dairemizin 17.04.2017 tarih ve 2015/19770 E. 2017/5377 K. sayılı ilamıyla bozulmuştur. Yargıtay’ın yerleşik uygulamasına, örf ve adete, ülke gerçekleri ile yöresel geleneklere göre; evlenme sebebiyle, gerek ailelerce ve gerekse yakınlarınca kadına geleceğinin güvencesi olarak takılan ziynet eşyaları (altın vs.) emaneten (geçici olarak) takıldığı konusunda kadının bir kabulü olmadığı sürece, düğünde davacı kadına bağışlanmış sayılır. Aynı biçimde, düğünde erkeğe takılan ziynet eşyaları açısından da kadının herhangi bir biçimde kabulü söz konusu olmadıkça ve aksi de kanıtlanmadıkça kocanın bu eşyaları eşine bağışladığı kabul edilir. BK 244 ve devamı maddeleri gereğince bağıştan dönme konusunda davalı tarafça bir iddia ileri sürülmediği gibi bu konuda açılmış bir dava da bulunmamaktadır. (Yargıtay 8.HD 2009/2348 Esas, 2009/6173 Karar) Somut olayda; düğünde erkeğe takılan ziynetler davalı tarafından davacıya bağışlanmış sayıldığından; bu eşyalar yönünden de, davacı kadının davasını ispat ettiğine kanaat edilirse talebin kabulüne karar verilmesi gerekir. Mahkemece, yanılgılı değerlendirme ve yasal olmayan gerekçeler ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir. Bozma ilamına uyularak yapılan yargılama neticesinde; davanın kısmen kabulü ile; ziynet eşyaları ve takıların aynen iadesine, aynen iadesi mümkün olmaması halinde ise toplam değerinin dava tarihinden işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı taraftan alınıp davacı tarafa verilmesine, fazla talebin reddine karar verilmiştir. Kısa Karar (Hüküm) ve Gerekçe Bilindiği üzere, mahkemece verilen kısa karar (hüküm), bir davayı esastan çözümleyen ve uyuşmazlığı sona erdiren nihai kararlardandır. Bu kararla, mahkeme davadan elini çeker ve davayı sona erdirmiş olur. Bu aşamada yapılması zorunlu iş; gerekçeli kararı, kısa karar doğrultusunda ve yasal gerekçeleriyle birlikte hakimin yazmasından ibarettir. Eş söyleyişle, kararın asli unsurlarından olan gerekçenin de hüküm fıkrasına uygun biçimde kararda yer alması gerekir. Esasen, ilamın tefhim edilen kısa karara uygun yazılması ve gerekçe taşıması, kamu düzeni ile doğrudan ilgili temel kurallardan olup, bu kurala yasa koyucu 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 297. maddesiyle varlık kazandırmıştır. Gerekçe, hükümle çelişik olamaz. Aksinin kabulü, mahkemelere güveni sarsacağı gibi Anayasa ve yasalarda yer alan açık kurallara aykırılık oluşturur. Hüküm, gerekçeyle bütünlük arz eder. Mahkemece gerekçe ile hüküm arasında çelişki oluşturulması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir. Somut olayda; kısa kararda ve gerekçeli kararın hüküm fıkrasında davanın kısmen kabulü ile; … ziynet eşyalarının ve takıların aynen iadesine, aynen iadesi mümkün olmaması halinde ise toplam değerinin dava tarihinden işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı taraftan alınıp davacı tarafa verilmesine, fazla talebin reddine karar verilmiştir. Sonuç Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün HUMK’nun 428. maddesi gereğince davalı yararına BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 6100 sayılı HMK’ın Geçici Madde 3 atfıyla 1086 sayılı HUMK’nun 440. maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren 15 günlük süre içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 22/10/2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi. Ziynet Eşyalarına ilişkin Emsal Yargıtay Kararları – Ziynet eşyalarının iadesine ilişkin emsal Yargıtay kararlarına sitemizden ulaşabilirsiniz. – Ziynet eşyasının iadesi davasında altın ve takıların geri verilmemek üzere alındığı iddiasının ispatlanmasına ilişkin emsal Yargıtay kararına sitemizden ulaşabilirsiniz. – Düğünde takılan çeyrek altın ve takıların hangi eşe ait olduğuna ilişkin emsal Yargıtay kararına sitemizden ulaşabilirsiniz. – Ziynet eşyalarının aynen iadesinin mümkün olmaması halinde icra takibinde ziynet bedelinin belirlenmesine ilişkin emsal Yargıtay kararına sitemizden ulaşabilirsiniz. – Ziynet alacağı davasında ispat yükü, ziynet eşya bedelinin belirlenmesi ve icra takibine ilişkin emsal Yargıtay kararına sitemizden ulaşabilirsiniz. – Düğün masrafları veya evin ihtiyaçları için harcanan ziynetlerin iadesi için dava açılıp açılamayacağına ilişkin emsal Yargıtay kararına sitemizden ulaşabilirsiniz. – Bozdurulan ziynetler ile kadının borçlarının ödenmesi halinde ziynet alacağı talep edilip edilemeyeceğine ilişkin emsal Yargıtay kararına sitemizden ulaşabilirsiniz. – Düğünde takılan takı ve ziynet eşyalarına ilişkin erkeğin beyanı ikrar olarak kabul edilip edilemeyeceğine ilişkin emsal Yargıtay kararına sitemizden ulaşabilirsiniz. – Boşanma davası sonrası nafaka, maddi ve manevi tazminat ile ziynet alacağına ilişkin icra takibi ile ilgili emsal Yargıtay kararına sitemizden ulaşabilirsiniz. – Kadına özgü olmayan ziynet eşyalarının durumuna ilişkin emsal Yargıtay kararına sitemizden ulaşabilirsiniz. – Kadın eşin kişisel malı niteliğinde sayılan ziynet eşyalarına ilişkin davada ispat yüküne ilişkin emsal Yargıtay kararına sitemizden ulaşabilirsiniz. Mail-bulk Google-plus-g Whatsapp Facebook-f X-twitter Instagram Linkedin Balance-scale Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Emanet Takılan Takılar – Kayseri Boşanma Avukatı Alanında yetkin Kayseri boşanma avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, anlaşmalı boşanma ve çekişmeli boşanma davalarında Kayseri boşanma avukatı ve arabulucu olarak tazminat davası, nafaka davası, velayet davası, mal rejiminin tasfiyesi gibi aile hukuku ile ilgili her türlü konuda avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Kayseri Boşanma - [Düğünde Takılan Ziynet Eşyaları ve Takılar Hangi Eşe Aittir](https://kayseriavukat.org.tr/ziynet-esyalari-ve-takilar-hangi-ese-aittir/): Düğünde Takılan Ziynet Eşyaları ve Takılar Hangi Eşe Aittir Ziynet Eşyaları ve Takılar Hangi Eşe Aittir: Aile hukuku herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir avukattan hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. Boşanma davası ve aile hukuku uyuşmazlıklarında taleplerin etkili bir biçimde ileri sürülmesi ve hak kaybına uğramamak için aile hukuku alanında deneyimli bir avukattan hukuki destek alınması faydalı olacaktır.  Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, 15 yılı aşkın deneyimi ve boşanma avukatı kadrosu ile müvekkillerimize avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Kayseri boşanma avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan boşanma süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile boşanma davası ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Kadına özgü ziynet eşyası niteliğindeki bilezik ve takılar, eşler arasında aksine bir anlaşma veya bu konuda yerel bir âdet bulunmadıkça evlilik sırasında kim tarafından hangi eşe takılmış olursa olsun kadın eşe bağışlanmış sayılır ve artık onun kişisel malı niteliğini kazanır. Düğünde takılan ziynet eşyasının düğün borçları ve ev eşyalarının alımında bozdurulması halinde, bu konuda kadın eşin rızasının geri alınmamak üzere kocaya bağış şeklinde verildiği hususunun ispatı davalı kocaya düşmektedir. (6100 S. K. m. 24, 187, 188, 190, 193, 228, 303) (1086 S. K. m. 236, 237, 287, 337) (4721 S. K. m. 6, 220, 222) (2. HD. 28.12.2007 T. 2006/10209 E. 2007/18598 K.) (YHGK 05.05.2004 T. 2004/4-249 E. 2004/247 K.) (YİBK 03.03.2017 T. 2015/2 E. 2017/1 K.) Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 12.05.2015 tarihli ve 2014/14238 E., 2015/8430 K. sayılı kararı ile; “…Dava konusu uyuşmazlık, düğünde takılan ziynet eşyalarının davalı kocadan istirdatı talebine ilişkindir. Kural olarak düğün sırasında takılan ziynet eşyaları, para kim tarafından takılırsa takılsın, aksine bir anlaşma bulunmadıkça kadına bağışlanmış sayılır ve artık onun kişisel malı niteliğini kazanır. Bu eşyaların iade edilmemek üzere kocaya verildiği, kadının isteği ve onayı ile bozdurulup müşterek ihtiyaçlar için harcandığı hususu davalı tarafça kanıtlandığı takdirde, koca bu eşyaları iadeden kurtulur. Somut olayda, davalı koca, davacı kadının talep ettiği ziynetlerin, evliliğin devamı sırasında, düğün borçları ve çocuk edinmek için yapılan tedavi masrafları için harcandığını savunmuş, ancak davacı kadının bunları iade edilmemek üzere rıza ile verdiğini kanıtlayamamıştır. Hâl böyle olunca mahkemenin de kabulünde olduğu üzere, davalı kocanın, müşterek ihtiyaçlar için harcanan ziynetlerin, rızayla ve iade şartı olmaksızın kendisine verildiğini ispatlayamadığı, bu nedenle dava konusu ziynetleri iadeyle mükellef olduğu hususu tartışmasızdır.” Düğünde Takılan Ziynet Eşyaları ve Takılar Hangi Eşe Aittir Kavramlar ve Yasal Düzenlemeler Benzer uyuşmazlıkların çözümü için konu ile ilgili yasal düzenleme ve kavramların kısaca açıklanmasında yarar vardır. Ziynet; altın, gümüş gibi kıymetli madenlerden yapılmış olup; insanlar tarafından takılan süs eşyası olarak tanımlanmaktadır (Yılmaz, E.: Hukuk Sözlüğü, Ankara 2011, s. 1529). Ziynet eşyasını evlilik münasebetiyle gelin ve damada verilen hediyeler olarak tanımlamak mümkündür. Bu bağlamda, bilezik, altın kelepçe, kolye, gerdanlık, takı seti, bileklik, saat, küpe ve yüzük gibi takılar, ziynet eşyası olarak kabul edilmektedir (Sağıroğlu, M.Ş.: Ziynet Davaları, İstanbul 2013, s.3). Hukuk Genel Kurulunun 05.05.2004 tarihli ve 2004/4-249 E. ve 2004/247 K. sayılı kararında da benimsendiği üzere; Kadına özgü ziynet eşyaları; eşler arasında aksine bir anlaşma veya bu konuda yerel bir âdet bulunmadıkça evlilik sırasında kim tarafından hangi eşe takılmış olursa olsun kadın eşe bağışlanmış sayılır ve artık onun kişisel malı niteliğini kazanır. Bu noktada “kişisel mal” kavramının yasal olarak nasıl düzenlendiği üzerinde durulmalıdır: 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun “Kişisel Mallar” üst başlığı altında düzenlenen 220.maddesinde; Aşağıda sayılanlar, kanun gereğince kişisel maldır: 1. Eşlerden birinin yalnız kişisel kullanımına yarayan eşya, 2. Mal rejiminin başlangıcında eşlerden birine ait bulunan veya bir eşin sonradan miras yoluyla ya da herhangi bir şekilde karşılıksız kazanma yoluyla elde ettiği malvarlığı değerleri, 3. Manevi tazminat alacakları, 4. Kişisel mallar yerine geçen değerler.” kişisel mal olarak sayılmış olup, aynı Kanun’un 222/1. maddesinde ispat yükünün kime ait olduğu hususu gösterilmiştir; “Belirli bir malın eşlerden birine ait olduğunu iddia eden kimse, iddiasını ispat etmekle yükümlüdür.” İspat Yükümlülüğü Vakıa (olgu), 03.03.2017 tarihli ve 2015/2 E. ve 2017/1 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında; kendisine hukuki sonuç bağlanmış olaylar şeklinde tanımlanmıştır. İspatı gereken olaylar, olumlu vakıalar olabileceği gibi olumsuz vakıalar da olabilir. Dava konusu edilen bir hakkın ve buna karşı yapılan savunmanın dayandığı vakıaların (olguların) var olup olmadıkları hakkında mahkemeye kanaat verilmesi işlemine de ispat denir. İspatın konusunu tarafların üzerinde anlaşamadıkları ve uyuşmazlığın çözümüne etkili olabilecek çekişmeli vakıalar oluşturur ve bu vakıaların ispatı için delil gösterilir (6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu md. 187/1). Herkesçe bilinen vakıalar çekişmeli sayılmaz (HMK m. 187/2). HMK’nın 188. maddesi gereğince “Tarafların veya vekillerinin mahkeme önünde ikrar ettikleri vakıalar, çekişmeli olmaktan çıkar ve ispatı gerektirmez.” Diğer taraftan hâkim, taraflar arasında uyuşmazlık konusu olan vakıaların gerçekleşip gerçekleşmediğini, kural olarak kendiliğinden araştıramaz. Bir olayın gerçekleşip gerçekleşmediğini taraflar ispat etmelidir. Bir davada ispat yükünün hangi tarafa ait olacağı hususu ise 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 6. maddesinde; Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür.” şeklinde belirtildiği gibi, usul hukukun en önemli konularından biri olan ispat yükü kuralı, 6100 sayılı HMK’nın 190. maddesinde hüküm altına alındığı üzere; İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir.” Yukarıda bahsedilen düzenlemelerden hareket edildiğinde, ispat yükü hayatın olağan akışına aykırı durumu iddia eden ya da savunmada bulunan kimseye düşer. Olağan olan kadına özgü ziynet eşyalarının kadın eşin himayesinde bulunmasıdır. Bunun aksini iddia eden kadın eş iddiasını ispatla mükelleftir. Ziynet eşyası davasında dava konusu altınların varlığı ve bu altınların kadın eşte olmadığı şüpheye yer vermeyecek şekilde ispatlanmalıdır. Kesin Delil Kesin delil, tarafları ve hâkimi bağlayan, bu tip delillerle kanıtlanan olayın hukuksal doğru olarak kabul edilmesi gereken delillerdir. Hâkimin kesin delilleri takdir yetkisi yoktur. Bu biçimde ispatlanan hususu doğru kabul etmek zorundadır. Hukukumuzda kesin deliller sınırlı olup bunlar, ikrar (Mülga 1086 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HUMK) m. 236; HMK m.188), senet (HUMK m. 287; HMK m. 193), yemin (HUMK m. 337; HMK m. 228) ve kesin hükümdür (HUMK m. 237; HMK m. 303 - [Ecrimisil Davası Nasıl Açılır](https://kayseriavukat.org.tr/ecrimisil-davasi-nasil-acilir/): Ecrimisil Davası Nedir, Nasıl Açılır? Ecrimisil Davası Açılması: Ecrimisil; bir eşyanın, sahibinin rızası bulunmaksızın, onun üzerinde tasarrufta bulunma yetkisine sahip olmayan kötüniyetli 3. kişi tarafından kullanılmasından dolayı oluşan zarara karşılık verilen tazminat olarak nitelenen özel giderim biçimidir. Ecrimisil davası da; malı haksız ve kötü niyetli olarak kullanan ve geri verme yükümlülüğünü de yerine getirmeyen kişilerden haksız işgal tazminatının alınmasını amaçlayan bir dava türüdür. Ecrimisil sanılanın aksine kira alacağı değildir. Kirada, kiracı ile kiraya verenin hukuka uygun olarak karşılıklı irade açıklamaları söz konusu iken; ecrimisilde hukuka uygun bir irade açıklaması yoktur. Kötüniyetli olan 3. kişinin, başkasına ait olduğunu bildiği bir gayrimenkulü, malikin veya zilyedin rızası olmadan sanki kendi malıymış gibi kullanması durumu söz konusudur. Ecrimisil davası, özel olarak kanunda düzenlenmemişse de iyiniyetli olmayan zilyetin tazminat ödemesi 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nda düzenlenmiştir. “İyiniyetli olmayan zilyet, geri vermekle yükümlü olduğu şeyi haksız alıkoymuş olması yüzünden hak sahibine verdiği zararlar ve elde ettiği veya elde etmeyi ihmal eylediği ürünler karşılığında tazminat ödemek zorundadır.” Uygulamada varlık bulmuş ecrimisil davasının sınırları Yargıtay kararları ile şekillenmiştir. Ecrimisil, başka bir ifadeyle haksız işgal tazminatı, hak sahibi olan malikin, hak sahibi ve iyiniyetli olmayan zilyetten isteyebileceği bir tazminat olup, 08.03.1950 tarihli ve 22/4 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında: Fuzuli işgalin tarafların karşılıklı birbirine uygun iradeleri ile kurduğu kira sözleşmesine benzetilemeyeceği, niteliği itibarı ile haksız bir eylem sayılması gerektiği, haksız işgal nedeniyle oluşan zararın tazmin edilmesi gerekeceği vurgulanmıştır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2004/1-120 E. ve 2004/96 K. sayılı ve 25.02.2004 tarihli Kararı’nda; “Haksız işgalden doğan normal kullanma sonucu eskime şeklinde oluşan ve kullanmadan kaynaklanan olumlu zarar ile malik ya da zilyedin yoksun kaldığı fayda yani olumsuz zarar, ecrimisilin kapsamını belirler. Haksız işgal, haksız eylem niteliğindedir.” Ecrimisil davası, haksız işgal tazminatı davası anlamına gelmektedir. Ecrimisil davasında, bir taşınmazın mülkiyetine sahip olan kişi, bu taşınmazı haksız ve kötüniyetli olarak işgal eden kimselerden bu haksız işgalden kaynaklanan zararının tazminini talep etmektedir. Ecrimisil davasının açılabilmesi için kendinizi bir avukat ile temsil ettirme zorunluluğunuz bulunmasa da, oldukça hukuki ve teknik bir mesele oluşundan dolayı mutlaka alanında uzman bir gayrimenkul avukatı ile davanızı yürütmenizi tavsiye ediyoruz. Gayrimenkul alanında çalışmalar yapan bir meslektaş ile anlaşma sağlayabileceğiniz gibi, Ankara hukuk büroları arasında bulunan avukatlık büromuzla da iletişime geçip bizimle çalışmayı tercih edebilirsiniz. Ecrimisil Davasının Hukuki Niteliği Ecrimisilin hukuki niteliğinin saptanması, zamanaşımı ve benzeri hususların değerlendirilmesi açısından oldukça önem arz etmektedir. Çünkü ecrimisilin kira sözleşmesine dair hükümler ile birlikte değerlendirilecek olması halinde kira alacaklarına uygulanması gereken 5 yıllık zamanaşımı söz konusu olacakken, haksız fiil olarak değerlendirilmesi halinde 10 yıllık zamanaşımına tabi olacağının kabulü gerekir. Ecrimisilin hukuki niteliği konusunda doktrin ve uygulamada çeşitli tartışmalar söz konusu olmuştur. Yargıtay tarafından verilmiş olan birçok kararda bu hukuki terimin ve davanın tasniflendirilmesi ve hukuki niteliği konusunda tartışmalar yapılmış ve kimi zaman da çelişkili kararlar verilmiştir. Güncel olarak uygulamada ecrimisil alacaklarının 5 yıllık zamanaşımına tabii tutulduğu görülmektedir. Ancak hukuki nitelendirme konusuna ilişkin olarak gayrimenkul avukatı, müvekkilin ihtiyaçlarını gözetmeli ve somut olayın şartlarına göre gerekli gördüğü savları ileri sürmelidir. Ecrimisil Davasının Şartları Kanunda düzenlenmemiş olan ecrimisil davasının şartları, yargı kararlarıyla şekillenmiştir. Yargıtay tarafından geçmiş yıllarda verilmiş olan ve emsal teşkil eden kararlar incelendiğinde, hukuki nitelik açısından genel olarak “haksız fiil” olarak kabul edilen ecrimisil davasının şartları da haksız fiillerin şartları ile benzeşmektedir: – Taşınmaza yönelik haksız bir işgalin varlığı, – Fuzuli şagilin/İşgalcinin kötüniyetli olması, – Haksız işgal sonucu taşınmaz malikinin zarara uğraması, – Zarar ile haksız işgal arasında nedensellik (illiyet) bağının bulunması. Görüldüğü üzere ecrimisil davasının şartları arasında kusur mevcut değildir. Yani işgalci kusursuz olduğunu ispat etse dahi taşınmaz malikine ecrimisil borcu doğacaktır. 1-) Ecrimisil Davasında Haksız İşgal Kavramı Haksız işgal, başkasına ait bir malı haksız olarak, yani hiçbir hukuki dayanak olmaksızın kullanmak suretiyle maldan yararlanmaktır. Mülkiyet, sınırlı ayni hak veya kira sözleşmesi gibi bir sözleşme ilişkisi olmaksızın bir taşınmazı kullanan kişi, taşınmaz malikinin rızası olmaksızın zilyetliği elde etmiş olacaktır ki bu durumda haksız işgalden söz etmek mümkündür. Haksız işgal fiilini gerçekleştiren kişiye yargı kararlarında haksız işgalci anlamında  “fuzuli şagil” dendiği görülmektedir. Haksız işgal şartları arasında fuzuli şagilin/işgalcinin kusurlu olmasının bulunmadığından bahsetmiştik. Gerçekten de Yargıtay kararları incelendiğinde, işgalcinin haksız işgal olayından haberdar olmaması halinde dahi, sağladığı fayda nedeniyle bilirkişi raporuyla hesaplanmış olan ecrimisil bedelini ödemesi yönünde hüküm kurulmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2020/720 E., 2021/802 K. sayılı ve 22.06.2021 tarihli Kararı’nda: “Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; yargısal uygulamada kullanımın aslî veya fer’i ya da dolaylı ve dolaysız biçimde gerçekleşmesinin mülkiyet hakkının korunmasında engel teşkil etmediği gibi, ecrimisil getirebilecek bir taşınmazda sürekli kullanım ve uzun süreli bir işgal iradesi ile tasarruf ve yararlanma hâlinin de ecrimisil tayini için yeterli olduğu, dosya kapsamında davacı tanığı …’ın ifadesinde dolgu ve düzeltmenin davalı tarafından yapıldığının belirtildiği, davalı işletmesine gelen araçların park edebileceği davalıya ait bir alanın bulunmadığı, müşterilerinin araçlarını başkasının taşınmazındaki bir alana park ettiğinin davalı tarafından bilinmediğinin kabul edilemeyeceği, bu konuda mülkiyet hakkı sahibinden değil karşı yanın gerekli dikkat ve özeni göstermesi, hakkı olmadığını belirlediği anda da bu yerden elini çekmesinin beklendiği, yasal düzenlemeler, yargısal uygulama ve tüm deliller birlikte değerlendirildiğinde davalının davacının taşınmazına haksız olarak el attığı ve bu nedenle ecrimisille sorumlu tutulması gerektiğinden yerel mahkemenin direnme kararının yerinde olduğu, ecrimisil miktarının denetlenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.” 2-) Ecrimisil Davasında Kötüniyet Ecrimisile hükmedilebilmesi için yalnızca haksız işgalin bulunması yeterli değildir. Ecrimisil, diğer bir deyişle haksız işgal tazminatı, zilyet olmayan malikin, malik olmayan kötüniyetli zilyetten isteyebileceği bir tazminattır. Haksız işgalde bulunan kişinin aynı zamanda kötüniyetli de olması gerekmektedir. Örneğin tapuda kendi adına gerçekleştirilmiş olan tescilin yolsuz olduğunu bilmeyen kişiler mevcut olabilir ya da hatalı kadastro tespiti sonucu kendi adına kayıt gerçekleştirilen kişinin kadastro öncesi hakka dair bilgisinin olmadığı durumlar söz konusu olabilir. Bu hallerde haksız işgalde bulunan kişinin kendisinin haksız işgalde bulunma bilinciyle hareket ettiğinden söz edilmesi mümkün değildir. Yargıtay 8. Hukuk Dairesi’nin 2020/4285 E., 2021/4798 K. sayılı ve 07.06.2021 tarihli kararında: “Davalıların taşınmazı kullanımları eski tapu kayıtlarına istinaden adlarına yapılan kadastro tespitine dayandığına, ecrimisil talep edilebilmesi için “kötüniyetli zilyet” ve “hak sahibi olmama” koşulları birlikte arandığına, bu kapsamda somut olayda davalılar adına olan tespit kaldırılıncaya diğer ifadeyle kadastro tespitine itiraz davası kararının kesinleşinceye kadar olan kullanımın kötüniyet - [Kişilerin Huzur ve Sükununu Bozma Suçu ve Cezası](https://kayseriavukat.org.tr/kisilerin-huzur-ve-sukununu-bozma-sucu/): Kişilerin Huzur ve Sükununu Bozma Suçu Kişilerin huzur ve sükununu bozma suçu ile korunan hukuki yarar kişi özgürlüğünün korunması ve bireyin, psikolojik, ruhsal bakımdan rahatsız edilmemesi ve yaşamını sağlıklı bir şekilde sürdürmesidir. Bu suçun oluşabilmesi için, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun “Kişilerin huzur ve sükununu bozma” başlıklı 123 maddesinde yazılı bulunan telefon etme, gürültü yapma ya da aynı maksatla, hukuka aykırı bir davranışta bulunulması eylemlerinin bir kez yapılması yeterli değildir. Kişilerin huzur ve sükununu bozma suçunun oluşması için eylemlerin ısrarla tekrarlanması, süreklilik arz etmesi ve sırf kişilerin huzur ve sükûnunu bozma saiki ile işlenmesi gerekmektedir. Bu suçun başka suçların parçası halinde işlenmesi durumda ise, fail sadece tek bir eylemi nedeniyle cezalandırılmaktadır. Yargıtay 4. Ceza Dairesi Esas No: 2018/3476 Karar No: 2021/12694 Karar Tarihi: 08.04.2021 Özet: Yargılamaya konu somut olayda, sanığın, katılanın ev ve işyeri önünde beklediği, katılanı takip ettiği, birlikte çektirdikleri fotoğrafları Facebook üzerinden katılanın akrabaları ile paylaştığı ve mesaj göndererek katılanın huzur ve sükununu bozulduğunun kabul edilmesi karşısında, dosyaya sunulan ekran görüntülerinden sanığın 4 şubat ve 23 kasım tarihlerinde toplam 2 adet fotoğrafı, katılanın bir akrabasına mesaj olarak göndermeksizin yalnızca kendi sayfasında paylaştığı anlaşılmakla, ısrarla mesaj gönderildiği iddiasının doğruluğunun araştırılması bakımından suç tarihlerini kapsayan arama, aranma, mesaj alma, mesaj gönderme bilgilerini gösterir HTS kayıtları getirtilip, kanıtlar bir bütün halinde değerlendirilerek sonucuna göre uygulama yapılması gerektiği gözetilmeden, sanığın katılanı takip edip ev ve iş yeri önünde bekleyerek rahatsız ettiği iddiasına ilişkin ise tanık …’ın tanıklığının görgüye dayalı olup olmadığı açıklattırılıp sanık savunmasına ne suretle itibar edilmediği tartışılmadan, eksik inceleme ve yetersiz gerekçeyle hüküm kurulması isabetsizdir. (2709 s. K. m. 38) (5237 s. K. m. 7) (5271 s. K. m. 251, Geç. m. 5) (ANY. MAH. 14.01.2021 T. 2020/81 E. 2021/4 K.) Dava Yerel Mahkemece bozma üzerine verilen hükümler temyiz edilmekle, başvurunun süresi ve kararın niteliği ile suç tarihine göre dosya görüşüldü: Karar Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi. Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede başkaca nedenler yerinde görülmemiştir. Ancak; 1- Kişilerin huzur ve sükununu bozma suçundan kurulan mahkumiyet hükmünün temyizinde; Kişilerin huzur ve sükûnunu bozma suçu ile korunan hukuki yarar kişi özgürlüğünün korunması ve bireyin, psikolojik ve ruhsal bakımdan rahatsız edilmemesi ve yaşamını sağlıklı bir şekilde sürdürmesi olarak tanımlanmaktadır. Bu suçun oluşabilmesi için, kanun metninde yazılı bulunan telefon etme, gürültü yapma ya da aynı maksatla, hukuka aykırı bir davranışta bulunulması eylemlerinin bir kez yapılmasının yeterli olmadığı, eylemlerin ısrarla tekrarlanması, süreklilik arz etmesi ve sırf kişilerin huzur ve sükûnunu bozma saiki ile işlenmesi gerekmektedir. Yargılamaya konu somut olayda, sanığın, katılanın ev ve işyeri önünde beklediği, katılanı takip ettiği, birlikte çektirdikleri fotoğrafları Facebook üzerinden katılanın akrabaları ile paylaştığı ve mesaj göndererek katılanın huzur ve sükununu bozulduğunun kabul edilmesi karşısında, dosyaya sunulan ekran görüntülerinden sanığın 4 şubat ve 23 kasım tarihlerinde toplam 2 adet fotoğrafı, katılanın bir akrabasına mesaj olarak göndermeksizin yalnızca kendi sayfasında paylaştığı anlaşılmakla, ısrarla mesaj gönderildiği iddiasının doğruluğunun araştırılması bakımından suç tarihlerini kapsayan arama, aranma, mesaj alma, mesaj gönderme bilgilerini gösterir HTS kayıtları getirtilip, kanıtlar bir bütün halinde değerlendirilerek sonucuna göre uygulama yapılması gerektiği gözetilmeden, sanığın katılanı takip edip ev ve iş yeri önünde bekleyerek rahatsız ettiği iddiasına ilişkin ise tanık …’ın tanıklığının görgüye dayalı olup olmadığı açıklattırılıp sanık savunmasına ne suretle itibar edilmediği tartışılmadan, eksik inceleme ve yetersiz gerekçeyle yazılı şekilde hüküm kurulması, 2- Tehdit suçundan kurulan mahkumiyet hükmüne yönelik temyize gelince; 17/10/2019 gün ve 7188 sayılı Kanunun 24. maddesiyle değişik CMK’nın 251. maddesinde Basit Yargılama Usulü düzenlenmiş olup, bu düzenlemenin uygulanmasıyla ilgili olarak, CMK’ya 7188 sayılı Kanunla eklenen geçici 5. maddenin birinci fıkrasının (d) bendinde yer alan “hükme bağlanmış” ibaresinin, Anayasa Mahkemesinin 14/01/2021 tarihli ve 2020/81 Esas, 2021/4 Karar sayılı kararıyla “basit yargılama usulü” yönünden Anayasa’nın 38. maddesine aykırı görülerek iptaline karar verilmesi karşısında, temyiz incelemesi yapılan ve CMK’nın 251/1. maddesi kapsamına giren suçlar yönünden; Anayasa’nın 38. maddesi ile 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 7. maddesi ile 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 251 vd. maddeleri gereğince yeniden değerlendirme yapılması zorunluluğu, Sonuç Bozmayı gerektirdiğinden, sanık … müdafiinin temyiz nedenleri yerinde görülmekle, tebliğnameye aykırı olarak HÜKÜMLERİN BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayıp sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, 08/04/2021 tarihinde oybirliği ile karar verildi. Kişilerin Huzur ve Sükununu Bozma Suçu Yargıtay 14. Ceza Dairesi Esas No: 2015/9302 Karar No: 2019/8740 Karar Tarihi: 03.04.2019 Mahkemesi: Sulh Ceza Mahkemesi İlk derece mahkemesince verilen hükümler temyiz edilmekle dosya incelenerek gereği düşünüldü: Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin soruşturma ve kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya içeriğine göre yerinde görülmeyen sair temyiz itirazlarının reddine, Ancak; Katılan beyanı, sanık savunmaları, tanık anlatımları ve tüm dosya içeriğine göre, sanığın, değişik tarihlerde katılana cinsel amaçla … göndermesi, mail atması, onu takip ederek ‘Dünyanın en güzel kadını, sana sırılsıklam aşığım, seni görmek istiyorum.’ demesi ve Facebook profilinde yer alan paylaşımların altına ‘Beğendim, hoşuma gitti.’ gibi mesajlar yazması şeklindeki eylemlerinin, bir bütün halinde zincirleme biçimde cinsel taciz suçunu oluşturduğu gözetilmeden yazılı şekilde cinsel taciz ve kişilerin huzun ve sükununu bozmak suçlarından ayrı ayrı hüküm kurulması, Kabule göre; Sanığın, katılan …’nun teknik ressam olarak çalıştığı işyerinin müşterisi olduğunun anlaşılması karşısında, sanığın katılan üzerinde hizmet ilişkisinden kaynaklanan bir nüfuzunun bulunmadığı gözetilmeden, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 105/2. maddesinin tatbiki suretiyle sonuç cezanın fazla tayini, Kanuna aykırı, sanık müdafisinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden, hükümlerin aleyhe temyiz bulunmadığı nazara alınıp 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi gözetilerek 1412 sayılı CMUK’nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 03.04.2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi. Mail-bulk Google-plus-g Whatsapp Facebook-f X-twitter Instagram Linkedin Balance-scale Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Kişilerin Huzur ve Sükununu Bozma Suçu – Kayseri Ceza Avukatı Alanında yetkin Kayseri ceza avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz; ceza yargılamalarında savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek taraflara avukatlık ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Ceza davalarında gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması açısından alanında uzman bir Kayseri ceza avukatı veya ağır ceza avukatından hukuki yardım alınması faydalı olacaktır. Yargılama sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay - [Retweet Hakaret Suçunu Oluşturur mu?](https://kayseriavukat.org.tr/retweet-hakaret-sucunu-olusturur-mu/): Hakaret İçerikli Paylaşımı Retweet Hakaret Suçunu Oluşturur mu? Retweet Hakaret Suçunu Oluşturur mu: Sosyal medya uygulamaları aracılığıyla veya internet üzerinden bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat edilmesi veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldırılması hakaret suçu kapsamında değerlendirilmektedir. İnternet üzerinden hakaret suçu; Facebook, Twitter, Instagram gibi sosyal medya hesapları veya Telegram, Whatsapp gibi mesajlaşma uygulamaları aracılığıyla işlenebileceği gibi e-mail (e-posta) göndermek gibi yöntemlerle de işlenebilmektedir. İnternet üzerinden hakaret suçu işleyen kişi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 125. maddesi hükümleri gereği cezalandırılacaktır. Hakaret suçu nedeniyle yapılacak yargılamalar Asliye Ceza Mahkemesi tarafından yerine getirilir. Hakaret suçu; internetin yoğun kullanıldığı günümüzde Instagram, Facebook, Twitter, gibi sosyal medya uygulamaları aracılığıyla da işlenir hale gelmiştir. Bu uygulamalar aracılığıyla hakaret suçu işleyen kişiler hakkında da 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesi hükümleri uygulanmaktadır. Bu kapsamda Yargıtay içtihatlarına göre hakaret içeren bir paylaşımı retweet yapmak da hakaret suçunu oluşturabilir. Hakaret suçuna oluşturan sözlerin mevzuatta tek tek sayılması mümkün değildir. Temel prensip, kişinin onur, şeref veya saygınlığını rencide edecek sözlerin kullanılıp kullanılmadığıdır. Bu itibarla, yargılama sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir Kayseri ceza avukatından hukuki yardım almanız faydalı olacaktır. Yargıtay 18. Ceza Dairesi Esas No: 2016/12944 Karar No: 2018/5756 Karar Tarihi: 18.04.2018 Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle, başvurunun süresi, kararın niteliği ve suç tarihine göre dosya görüşüldü: Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi. Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede; Ceza Genel Kurulu’nun 14.10.2008 gün ve 170-220 sayılı kararında da belirtildiği üzere; hakaret fiilinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin şeref, haysiyet ve namusu, toplum içindeki itibarı, diğer fertler nezdindeki saygınlığı olup, bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Somut bir fiil ya da olgu isnat etmek veya sövme şeklindeki seçimlik hareketlerden biri ile gerçekleştirilen eylem, bireyin onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte ise hakaret suçu oluşacaktır. Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde, sanığın twitter isimli sosyal paylaşım sitesinden paylaştığı tweet ve retweetlerdeki ifadelerle, suçun işlendiği tarihler, paylaşımlarda kullanılan ifade ve resimlerden yola çıkılarak açıkça katılanı kastettiğinin anlaşılması ve bu paylaşımların küçük düşürücü, onur, şeref ve saygınlığı rencide edici boyutta olması nedeniyle hakaret suçunun unsurlarının oluştuğu gözetilmeden beraat kararı verilmesi, Kanuna aykırı ve katılan … vekili ile O Yer Cumhuriyet Savcısının temyiz nedenleri yerinde görüldüğünden, tebliğnameye uygun olarak HÜKMÜN BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, 18.04.2018 tarihinde oy birliği ile karar verildi. Yargıtay 18. Ceza Dairesi Esas No: 2015/10377 Karar No: 2015/12777 Karar Tarihi: 07.12.2015 Mahkemesi: Sulh Ceza Mahkemesi Yerel Mahkemece verilen hükümler temyiz edilmekle, başvuruların süresi ve kararın niteliği ile suç tarihine göre dosya görüşüldü: Temyiz isteklerinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi. Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede, Katılanlar hakkındaki hakaret içeren sözlerin, sanığın kendi twitter hesabından atılması ve hayatın olağan akışına uygun düşmeyen sanık savunması karşısında, tebliğnamedeki düşünceye iştirak edilmemiştir. 1- Sanık …’e yükletilen hakaret eylemiyle ulaşılan çözümü haklı kılıcı zorunlu öğelerinin ve bu eylemin sanık tarafından işlendiğinin Kanuna uygun olarak yürütülen duruşma sonucu saptandığı, bütün kanıtlarla aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların temyiz denetimini sağlayacak biçimde ve eksiksiz sergilendiği, özleri değiştirilmeksizin tartışıldığı, vicdani kanının kesin, tutarlı ve çelişmeyen verilere dayandırıldığı, Eylemin doğru olarak nitelendirildiği ve Kanunda öngörülen suç tipine uyduğu, Hakaret eyleminin, dönemin Adana Valisi olan katılan …’un görevinden dolayı gerçekleştirildiği anlaşılmasına rağmen, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 125/3-a. maddesine göre uygulama yapılması gerektiği düşünülmemiş ise de, karşı temyiz bulunmadığından bozma yapılamayacağı, Anlaşıldığından, sanık … müdafiinin ileri sürdüğü nedenler ile tebliğnamedeki düşünce yerinde görülmemiş olmakla, TEMYİZ DAVASININ ESASTAN REDDİYLE HÜKMÜN ONANMASINA, 2- Sanık … hakkında kurulan hükmün temyizine gelince; Başkaca nedenler yerinde görülmemiştir. Ancak; Sanığın, twitter adlı sosyal paylaşım sitesinde diğer sanık tarafından paylaşılan tweeti retweetlediğinin, kendi ikrarı ile de sabit olması karşısında, kamu görevlisine görevinden dolayı zincirleme şekilde hakaret suçunun unsurları itibariyle oluştuğu gözetilmeden, sanığın mahkumiyeti yerine beraat kararı verilmesi, Kanuna aykırı, katılanlar … ve … vekilinin temyiz nedenleri ile tebliğnamedeki düşünce yerinde görüldüğünden, HÜKMÜN BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, 07/12/2015 tarihinde oy birliğiyle karar verildi. Retweet Hakaret Suçunu Oluşturur mu? Yargıtay 4. Ceza Dairesi Esas No: 2021/33801 Karar No: 2024/8617 Karar Tarihi: 12.06.2024 Suç: Hakaret Hüküm: İstinaf başvurusunun esastan reddi Tebliğname Görüşü: Temyiz isteminin esastan reddi İlk Derece Mahkemesince verilen hükme yönelik istinaf incelemesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından verilen kararın; 24.10.2019 tarihinde yürürlüğe giren 7188 sayılı Kanun’un 29 uncu maddesi ile değişik 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (5271 sayılı Kanun) 286 ncı maddesi gereğince temyiz edilebilir … geldiği, anılan Kanun’un 260 ıncı maddesinin birinci fıkrası gereği temyiz edenin hükmü temyize hak ve yetkisinin bulunduğu, 291 inci maddesinin birinci fıkrası gereği temyiz isteminin süresinde olduğu, 294 üncü maddesinin birinci fıkrası gereği temyiz dilekçesinde temyiz sebeplerine yer verildiği, 298 inci maddesinin birinci fıkrası gereği temyiz isteminin reddini gerektirir bir durumun bulunmadığı anlaşılarak yapılan ön inceleme neticesinde tespit edilmekle gereği düşünüldü: I. Hukukî Süreç 1. İlk Derece Mahkemesince sanık hakkında hakaret suçundan, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 125 inci maddesinin üçüncü fıkrasının (a) bendi ile dördüncü fıkrası, 62 nci ve 52 nci maddeleri uyarınca 7.080 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına ve hükmolunan adli para cezasının 24 eşit taksit ile birer ay arayla tahsiline karar verilmiştir. 2. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 6. Ceza Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; sanık hakkında 5271 sayılı Kanun’un 280 inci maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi uyarınca istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. II. Temyiz Sebepleri Sanık müdafiinin temyiz isteği özetle; sanığın paylaşımının ifade özgürlüğü kapsamında kaldığına, hakaret etme kastının bulunmadığına, hazırlanan iddianamenin hukuken yok hükmünde olduğuna, davaya konu paylaşımın doğrudan sanık tarafından yapılmadığına, suça konu edilen karikatürü hazırlayan kişiler hakkında dahi adli işlem başlatılmamış olduğuna yöneliktir. III. Olay ve Olgular Temyizin kapsamına göre; A. İlk Derece Mahkemesinin Kabulü Sanığın, suç tarihinde Başbakan - [Bilişim Suçları](https://kayseriavukat.org.tr/bilisim-suclari-nelerdir/): Bilişim Suçları Bilişim Suçları: Günümüzde tercihten ziyade zorunluluk olarak kabul edilmesi gereken teknoloji kullanımı ekonomik ve sosyal yaşamda karşımıza vazgeçilemez bir olgu olarak çıkmaktadır. Özellikle internetin hızla yaygınlaşması sonucunda sosyal medya araçlarının kullanılması, bankacılık faaliyetlerinin yerine getirilmesi gibi birçok eylem bilişim sistemleri kullanılmak suretiyle yerine getirilmektedir. Bilişim teknolojisindeki hızlı ilerleme ve söz konusu teknolojiye talebin artması ile bu alanda haksız menfaat temin etme amacıyla bilişim suçları daha kolay ve farklı şekillerde işlenir hale gelmiştir. Yargılama sırasında herhangi bir mağduriyete uğramama adına öncelikle eylemin hangi suç tipine uyduğunun duraksama yaşanmayacak bir şekilde tespiti, sonrasında ise ceza miktarını etkileyebilecek tüm unsurların göz önünde bulundurulması ve güncel Yargıtay kararlarının takip edilmesi, bu itibarla konusunda uzman bir avukattan hukuki yardım alınması faydalı olacaktır. Bilişim Suçları Nelerdir? Bu itibarla, ülkeler mevzuatlarında bilişim suçları ile mücadele adına yeni düzenlemeler ve bir takım değişiklikler gerçekleştirmişlerdir. Bilişim suçları genel olarak, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 243 ile 245 maddeleri arasında ve 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun‘da düzenlenmiştir. Söz konusu maddelere göre başlıca bilişim suçları şu şekildedir: – Bilişim sistemine girme suçu (TCK madde 243) – Sistemi engelleme, bozma, verileri yok etme veya değiştirme suçu (TCK madde 244) – Banka veya kredi kartlarının kötüye kullanılması suçu (TCK madde 245) – Yasak cihaz veya program kullanma suçu (TCK madde 245/a) Bilişim Sistemine Girme Suçu Bir bilişim sisteminin bütününe veya bir kısmına, hukuka aykırı olarak giren veya orada kalmaya devam eden kimse 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 243/1 maddesine göre bilişim suçları kapsamında cezalandırılır. Facebook, Twitter, Instagram gibi sosyal medya hesaplarına ya da e-mail adresine hesap sahibinin rızası olmadan ve şifresini devre dışı bırakarak erişmek günümüzde en sık karşılaşılan bilişim suçları arasından birisi olan bilişim sistemine girme suçuna vücut verir. Bununla birlikte, sosyal medya hesabı üzerinde hak sahibi olan kişinin, bu hesaba girilme noktasında rızası mevcut ise bilişim sistemine girme eylemi suç oluşturmaz. Siber suçlar olarak da adlandırılan bilişim suçları sosyal medya hesapları aracılığıyla işlendiği hallerde, suç ve cezaların şahsiliği prensibi karşısında, somut olayın şartları göz önünde bulundurularak asıl failin ve sorumluluğu bulunmayan kişilerin tespiti, Yargıtay içtihatlarında da işaret edildiği üzere hem bilişim hem de hukuki kanalların kullanılmasını gerektiren bir süreç içermektedir. Yargıtay 18. Ceza Dairesi’nin 2016/5288 E. ve 2018/4919 K. sayılı Kararı’nda; “Sanığın, dosya kapsamında tespit edilen karikatürleri Twitter hesabından kendisinin paylaştığını kabul etmiş olması, 31.10.2014 havale tarihli bilirkişi raporu ile sanığın paylaştığını kabul ettiği karikatürlerin öncesinde ve sonrasında davaya konu yazı ve yorumların yapılmış olduğuna ve sanığın hesabına erişerek karikatür paylaştığı zamanda hakaret içeren yazı ve yorumlar için herhangi bir işlem yapılmadığına yönelik tespitler, dosya içerisindeki sanal devriye açık kaynak tespit formu ile bir belediye otobüs durağının camına yazılmış katılana yönelik ifadeye kişinin resimleri arasında rastlanıldığının belirtilmesi, Twitter Inc. vekillerinin 05.01.2015 tarihli dilekçeyle suça konu Twitter kullanıcısına ait IP adresleri ile ilgili bilgilerin istenebileceği adresin bildirilmiş olması karşısında; suça konu Twitter adresine giriş yapılan bilgisayar IP’lerinin belirtilen tarih ve saatte hangi abone tarafından kullanıldığının ve o abonenin kimlik ve açık adres bilgilerinin belirlenmesi, üyelik işlemlerinin yapıldığı bilgisayarın internet servis sağlayıcısı ve internet servis sağlayıcısı tarafından verilen IP adresinin tespit edilmesi, IP adresini kullanan abonenin sanıkla bağlantısı araştırılıp, gerektiğinde sanığın kullandığı bilgisayarlar üzerinde bilişim uzmanı bilirkişi marifetiyle inceleme yapılarak, söz konusu yazışmaların sanığın kullanımında olan bilgisayar aracılığıyla oluşturulup oluşturulmadığı, profil oluşturulurken kullanılan e-posta adresinin sanığa ait olup olmadığı, suça konu sözlerin paylaşıldığı kişilerin sanık ile bağı, Twitter hesabı üzerinden yapılan yazışmalar ve takip edilen alanlar araştırılıp, sonucuna göre bir karar verilmesi gerektiği gözetilmeden, eksik incelemeyle yazılı şekilde hüküm kurulması… “  Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 2019/10480 E. ve 2019/11287 Karar sayılı Kararı’nda; “…Katılan …’in, öğrenim gördüğü katılan üniversitenin öğrenci bilgi sistemine girmek üzere kullandığı şifreyi ele geçirip adres kısmına hakaret ve tehdit içeren sözler yazıldığı, ayrıca hem kendi hem de arkadaşlarının Facebook adreslerine bu tür mesajlar gönderildiği, İnstagram hesabının şifresini de değiştirmeye çalışıldığına dair mesaj aldığını, bunların sanık tarafından birden fazla şekilde gerçekleştirildiğinden bahisle şikayetçi olduğu, soruşturma aşamasında sadece üniversiteden giriş yapan IP noları gönderildiği, bir kısım IP’lerin bağlı olduğu hatların sahipleri belirlendiği ancak bu kişilerle sanığın bağlantısının tespiti açısından dinlenmedikleri, diğer IP’lerin de kime ait olduklarının tespitine gidilmediği, katılan tarafından dosyaya sunulan mesajların bir kısmının gönderildiği arkadaşlarının da dinlenmediği gibi bu kişilere ait bilgisayarların ve iletişimde kullanılan IP’lerin tespit edilmediği, Microsoft şirketinden şikayetçinin mail adresine suç tarihlerinde girişler olup olmadığı ve … isimli Facebook adresinin kime ait olduğu saptanarak ve katılan … tarafından dosyaya sunulan gerek kendisine gerekse arkadaşları adına olan Facebook sayfasındaki yazışmalar da sanığa gösterilip okunduktan sonra toplanan kanıtların karar yerinde tartışılıp değerlendirilmesi, sonucuna göre hukuki durumunun tayin ve takdiri gerekirken eksik inceleme sonucu yazılı şekilde hükümler kurulması…” Bilişim Sistemini Engelleme, Bozma, Erişilmez Kılma, Verileri Yok Etme veya Değiştirme Suçu Seçimlik hareketli bir suç olan sistemi engelleme, bozma, erişilmez kılma, verileri yok etme veya değiştirme suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 244. maddesinde düzenlenmiş olup, bu maddede yer alan herhangi bir eylem suçun gerçekleşmesine neden olur. “Madde 244– (1) Bir bilişim sisteminin işleyişini engelleyen veya bozan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.(2) Bir bilişim sistemindeki verileri bozan, yok eden, değiştiren veya erişilmez kılan, sisteme veri yerleştiren, var olan verileri başka bir yere gönderen kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.(3) Bu fiillerin bir banka veya kredi kurumuna ya da bir kamu kurum veya kuruluşuna ait bilişim sistemi üzerinde işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.(4) Yukarıdaki fıkralarda tanımlanan fiillerin işlenmesi suretiyle kişinin kendisinin veya başkasının yararına haksız bir çıkar sağlamasının başka bir suç oluşturmaması halinde, iki yıldan altı yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur.” Yargıtay’ın farklı ceza daireleri, sosyal medya hesaplarının şifrelerinin kırılarak, hesap sahiplerinin bu hesaplara erişimlerinin engellenmesini 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 244/2. maddesinde düzenlenen bilişim sistemine erişimi engelleme, bozma, değiştirme suçunu oluşturduğunu kabul etmektedir. Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 2018/8369 E. ve 2019/5454 K. sayılı Kararı’nda; “Oluş ve tüm dosya kapsamına göre sanığın, bir süre nişanlı kaldığı müşteki …’ün Facebook hesabının şifresini kırarak, hesaba giriş şifresini değiştirip müştekinin erişimini engellemesi şeklinde gerçekleşen eyleminin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 244/2. maddesinde düzenlenen bilişim sistemine erişimi engelleme, bozma, değiştirme suçunu - [İtirazın İptali Davası](https://kayseriavukat.org.tr/itirazin-iptali-davasi/): İtirazın İptali Davası İtirazın iptali davası başta olmak üzere borçlar hukuku ile icra ve iflas hukuku dava ve uyuşmazlıklarında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için borçlar hukuku/usul hukukunda uzman avukattan hukuki yardım alınması oldukça önemlidir. Dava sürecinde güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Alanında yetkin Kayseri icra avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, icra ve iflas hukuku uyuşmazlıklarında taraflara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti sunmaktadır. Kayseri icra avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan icra ve iflas süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. İtirazın İptali Davasında Kısmi Dava Olarak Açılabilir mi, Islah Talebi Mümkün mü? İtirazın iptali davasının konusunun bölünmesi mümkün olmadığından kısmi dava şeklinde itirazın iptali davası açılması da mümkün değildir. Ayrıca itirazın iptali davasında alınan bilirkişi raporu ile alacağın takipteki miktardan fazla olduğu ortaya çıksa bile, ıslahla talep arttırılamaz. İtirazın iptali davası icra takibine bağlı davadır ıslah olmaz, fazla talep varsa ek dava açılır. Hak edişlerin ilgililerinden temin edilmesi, maliyet hesaplarının sözleşmeye uygunluğunun denetlenmesi ve icra takibindeki taleple bağlı kalınarak davanın sonuçlandırılması gerekir. Yargıtay 15. Hukuk Dairesi Esas No: 2012/5307 Karar No: 2013/3233 ÖZET: Mahkemece yapılacak iş; taraflar arasında imzalanan sözleşmenin ilgili maddeleri kapsamında düzenlenen hak edişlerin ilgililerinden temin edilip, sözleşmenin ilgili maddesinde gösterilen maliyet hesap kalemlerinin ayrı ayrı belirtilerek maliyet hesabının ne şekilde yapıldığının temyiz denetimine elverişli şekilde belirlendiği ek bilirkişiler kurulu raporu alınarak, alınan rapor içeriğine göre maliyet hesaplarının sözleşmeye uygunluğu da denetlenerek davanın ıslah konusuyla ilgili olarak yapılan açıklamalar gözetilip, icra takibindeki taleple bağlı kalınmak suretiyle davalı şirket açısından sonuçlandırılması, diğer davalılar yönünden davanın pasif husumet yokluğundan dolayı reddine karar verilmesinden ibarettir. (2004 S. K. m. 67) (1086 S. K. m. 83) (6100 S. K. m. 176) Dava: Hüküm taraf vekillerince temyiz edilmiş, davalılar vekili tarafından duruşma istenmiş olmakla duruşma için tayin edilen günde davacı vekili Avukat H. K. ile davalılar vekili Avukat Z. G. ve Avukat N. Y. Ö. geldi. Temyiz dilekçelerinin süresi içinde verildiği anlaşıldıktan ve hazır bulunan taraflar avukatları dinlendikten sonra vaktin darlığından ötürü işin incelenerek karara bağlanması başka güne bırakılmıştı. Bu kere dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra işin gereği konuşulup düşünüldü: Karar: Dava, eser sözleşmesinden kaynaklanan iş bedelinin tahsili istemiyle girişilen icra takibine vaki itirazın iptali, takibin devamı ve icra inkar tazminatı istemine ilişkin olup; mahkemece, davanın ıslah edilen ve alacak davası olarak görülen kısmı da dahil olmak üzere kabulüne ve icra inkar tazminatı isteğinin reddine dair verilen karar taraf vekillerince temyiz edilmiştir. 1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davacının tüm; davalı şirketin ise aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazları yerinde görülmediğinden reddi gerekmiştir. 2- Davalı iş sahibi şirketin diğer temyiz itirazlarının incelenmesinde; davacı vekili dava dilekçesinde, taraflar arasında yapılan 05.10.2005 tarihli sözleşme gereği iş sahiplerine ait taşınmaz üzerine villa yapımı konusunda anlaşıldığını, sözleşmeye göre taraflarına maliyet + % 12 kâr verileceğinin kararlaştırıldığını, 26.03.2006 tarihi itibariyle işin % 50\’lik kısmının tamamlandığını ve ihtarname gönderilmesine rağmen KDV dahil 201.648,27.-TL iş bedelinin ödenmediğini, girişilen icra takibinde de 152.262,00.-TL\’lik alacak kısmına itiraz edildiğini ileri sürerek; itirazın iptali, takibin devamı ile lehlerine asgari % 40 oranında icra inkar tazminatına hükmedilmesine karar verilmesini talep etmiş; yargılama sırasında alınan bilirkişiler kurulu raporunda belirlenen alacak miktarına göre talebini ıslah ederek talep konusunu 101.983,00.-TL artırmış ve itirazın iptali davası kapsamı dışında kalan bu alacağın da takip tarihinden itibaren işleyecek avans faiziyle birlikte tahsilini talep etmiştir. Davalılar vekili cevap dilekçesinde; davalı şirket ortaklarına husumet yöneltilmesinin mümkün olmadığını, onların şirketi temsilen sözleşmeyi imzaladıklarını, bunun dışında sözleşme gereği bir yükümlülüklerinin olmadığını, davacı yüklenicinin sözleşme gereği üzerine düşen edimlerini ifa etmediğini, mahkeme kanalı ile yapılan tespite göre, inşaat seviyesinin % 50\’nin altında kaldığını ve yapılan bir kısım imalatın ayıplı olduğunu, ayrıca inşaatın sözleşmede öngörülen sürede bitirilmesinin de mümkün olmadığının belirlendiğini ifade ederek davanın reddi ile lehlerine alacağın % 40\’ı oranında tazminata hükmedilmesi gerektiğini savunmuştur. Mahkemece, alınan bilirkişiler kurulu kök ve ek raporlarında belirlenen bedel esas alınarak davanın ıslahla birlikte kabulüne ve icra inkar tazminatı isteğinin reddine karar verilmiştir. Hukuk yargılamasında ıslah, tarafların usule ilişkin yaptıkları işlemleri kısmen veya tamamen düzeltmesine imkan veren bir kurumdur. Gerek ıslah tarihinde yürürlükte bulunan (mülga) 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu\’nun 83, gerekse karar tarihinde yürürlükte bulunan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 176. maddesinde, taraflardan her birinin, yapmış olduğu usul işlemlerini kısmen veya tamamen ıslah edebileceği hükme bağlanmakla kural olarak Türk Hukukunda ıslaha izin verilmiştir. Islahın konusu, genel anlamda usul işlemleri olup, davanın sebebi, konusu ve talep neticesi ıslahla değiştirilebilir. Ancak, dava dilekçesinde talep edilmemiş bir alacak kaleminin ıslah yoluyla artırılıp dava konusu edilmesi mümkün değildir. Zira, ıslah ancak mevcut bir usul işleminin düzeltilmesine imkan tanır. İtirazın iptali davaları, icra takibine bağlı davalardandır, itirazın iptali davasının konusu, davacı tarafından takibe konu edilip de davalı tarafından itiraz edilen alacak kaleminden ibarettir. Buna göre, itirazın iptali davasının en geniş hali, icra takibine bütünüyle itiraz edilmesi halinde söz konusu olur ki, bu halde takip talebinde alacağa konu edilen miktarın tamamı bir eda davası olan itirazın iptali davasının konusu haline gelir. Bu halde, itirazın iptali davasının konusunun bölünmesi mümkün olmadığından kısmi dava şeklinde itirazın iptali davası açılması da mümkün değildir. Başka bir anlatımla, itirazın iptali davalarında mahkeme, takip talebindeki taleple bağlı olup; ıslahın ancak mevut bir usul işlemine ilişkin olabileceği gözetilerek, ıslah yoluyla ancak itirazın iptali davasına konu edilen alacağın alacak davası olarak görülmesinin talep edilebileceği kabul edilerek sonuca ulaşılmalıdır. Bu nedenle icra takibine konu edilen bir talep olmadan itirazın iptali istemine ilaveten ıslah yoluyla alacak istenmesi mümkün değildir. Nitekim, dava itirazın iptali istemine ilişkin olup, davacının yargılama sırasında nisbi harç yatırarak itirazın iptali isteğine ilaveten takip kapsamı dışında kalan miktarda alacak isteminde bulunması, talebe yeni bir talep eklenmesi niteliğinde olup, usulüne uygun olarak yapılmış ıslah olarak kabul edilemeyeceğinden, mahkemece bu konuda esastan bir karar verilmesi mümkün değildir. Somut olayda, davacı takip talebinde 201.648,27.-TL iş bedelinin tahsilini talep etmiş, davalı taraf bu bedelin 152.262,00.-TL\’lik kısmına itiraz ederek - [Aynı İşverene Dava Açmış İşçilerin Tanıklığı Kabul Edilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/ayni-isverene-dava-acmis-iscilerin-tanikligi/): Aynı İşverene Dava Açmış İşçilerin Tanıklığı Aynı İşverene Dava Açmış İşçilerin Tanıklığı: Yargıtay, davacı işçinin tanıklarının davalı işyeri aleyhine başka dosyalarla dava açtıkları ve somut davada çıkacak sonuçtan menfaat elde edecekleri tartışmasız olduğundan bahisle başka delillerle desteklenmeyen tek başına husumetli tanık anlatımına itibar edilmesini doğru bulmamıştır. Yargılama sırasında herhangi bir mağduriyete uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi gerekmektedir. Bu nedenle işçilerin ve işverenlerin, çeşitli sebeplerden kaynaklanan alacaklarını (kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, ücret alacağı, yıllık ücretli izin alacağı vb. ) alabilmesi için gerekli başvuruların yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından işçi alacakları – iş hukuku konusunda uzman bir avukattan hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. Yargıtay 22. Hukuk Dairesi Esas No: 2017/6011 Karar No: 2017/6815 Karar Tarihi: 30.03.2017 İşçi ve işveren arasında görülen dava sonucunda verilen kararın, temyizen incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmekle, temyiz talebinin süresinde olduğu anlaşılıp dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelenip, gereği konuşulup düşünüldü: Davacı işçinin fazla çalışma yapıp yapmadığı, ulusal bayram genel tatil günlerinde çalışıp çalışmadığı hususu işçi ve işveren arasında uyuşmazlık konusudur. Fazla çalışma yaptığını iddia eden işçi bu iddiasını ispatla yükümlüdür. İşçinin imzasını taşıyan bordro sahteliği ispat edilinceye kadar kesin delil niteliğindedir. Bir başka anlatımla bordronun sahteliği ileri sürülüp ispatlanmadıkça görünen fazla çalışma alacağının ödendiğini varsayar. Fazla çalışmanın ispatı konusunda iş yeri kayıtları, özellikle işyerine giriş çıkışı gösteren belgeler, iş yeri iç yazışmaları, delil niteliğindedir. Ancak, fazla çalışmanın bu tür yazılı belgelerle ispatlanamaması durumunda tarafların dinletmiş oldukları tanık beyanları ile sonuca gidilmesi gerekir. Bunun dışında herkesçe bilinen genel bazı vakıalar da bu noktada göz önüne alınabilir. İşçinin fiilen yaptığı işin niteliği ve yoğunluğuna göre de fazla çalışma olup olmadığı araştırılmalıdır. İmzalı ücret bordrolarında fazla çalışma ücreti ödendiği anlaşılıyorsa işçi tarafından gerçekte daha fazla çalışma yaptığının ileri sürülmesi mümkün değildir. Ancak, işçinin fazla çalışma alacağının daha fazla olduğu yönündeki ihtirazi kaydının bulunması halinde, bordroda görünenden daha fazla çalışmanın ispatı her türlü delille söz konusu olur. Buna karşın, bordroların imzalı ve ihtirazi kayıtsız olması durumunda dahi, işçinin geçerli bir yazılı belge ile bordroda yazılı olandan daha fazla çalışmayı yazılı delille ispatlaması gerekir. Fazla çalışmanın yazılı delil ya da tanıkla ispatı imkan dahilindedir. İşyerinde çalışma düzenini bilmeyen ve bilmesi mümkün olmayan tanıkların anlatımlarına değer verilemez. Hafta tatili ve genel tatil alacakları bakımından da aynı ilkeler geçerlidir. Somut olayda, hükme esas alınan bilirkişi raporunda, salt husumetli davacı tanıklarının beyanları esas alınarak, davacının yılın dört ayı haftalık kırkbeş saat, geri kalan aylarda haftalık dört saat fazla çalışma yaptığı kabul edilmiştir. Ne var ki, davacı tanıklarının da davalı aleyhine dava açtıkları ve somut davada çıkacak sonuçtan menfaat elde edecekleri de tartışmasız olduğundan başka delillerle desteklenmeden tek başına husumetli tanık anlatımına itibar edilmesi de mümkün değildir. Bu sebeple, dava konusu fazla çalışma ve genel tatil alacakları bakımından davanın reddine karar verilmesi gerekir. Eksik inceleme ve araştırma ile yazılı şekilde karar verilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir. Sonuç Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebepten BOZULMASINA, oybirliği ile, karar verdi. Daha Önce Aynı İşyerinde Çalışıp Husumetli Olarak İşten Çıkmış ve Aynı İşverene Dava Açmış İşçilerin Tanıklığı Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2022/22 Karar No: 2022/1698 Karar Tarihi: 08.12.2022 Mahkemesi: İş Mahkemesi 1. Taraflar arasında işçilik alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … İş Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar davalılar vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı … vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; davalılar arasında asıl işveren-alt işveren ilişkisi bulunduğunu, müvekkilinin davalılardan … Belediye Başkanlığına bağlı beton işletmesinde beton pompa operatörü olarak 08.00-22.00 saatleri arasında pazar günü de dâhil olmak üzere çalıştığını, ulusal bayram ve genel tatil günlerinde de çalışmasına rağmen ücretlerinin ödenmediğini, 2013 yılının Eylül ayından itibaren toplu konut inşaatı devam ettiği ve bu dönemde beton işi artış gösterdiğinden 2013 Eylül ile 2014 Nisan ayları arasında 08.00-00.00 saatleri arasında pazar günü de dâhil olmak üzere çalıştığını ancak fazla çalışma ile hafta tatili ücretlerinin ödenmediğini, müvekkilline bazı dönemlerde 08.00-17.00 saatleri arasında çalıştığına ilişkin bir kısım puantaj kayıtlarının işten çıkartılma baskısıyla zorla imzalatıldığını, çalıştığı süre içerisinde yıllık izinlerinin kullandırılmadığını, iş sözleşmesinin 30.09.2014 tarihinde davalı işverenler tarafından haksız olarak feshedildiğini ileri sürerek kıdem ve ihbar tazminatları ile yıllık izin, fazla çalışma, genel tatil ile hafta tatili ücreti alacaklarının davalılardan tahsilini talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı … (Belediye) vekili cevap dilekçesinde; davada taraf sıfatının bulunmadığını, hizmet alımına ilişkin yapılan ihaleler sonucunda ihaleyi kazanan şirketlerle belirli süreli sözleşmeler imzalandığını, davacının da iş sözleşmesi sürenin sonunda kendiliğinden sona ereceğinden kıdem ve ihbar tazminatları talebinde bulunmasının mümkün olmadığını, davacının tüm alacaklarının ödendiğini, davanın zamanaşımına uğradığını belirterek davanın reddini savunmuştur. 6. Davalı … Deri Gıda Temizlik Fidancılık İnşaat San. ve Tic. Ltd. Şti. (… Ltd. Şti.) vekili cevap dilekçesinde; müvekkili şirkette yalnızca üç ay çalışan davacının davalı Belediyenin kadrolu işçisi gibi çalıştırıldığını, işçilerin hâkimiyetlerinin, işe alımlarının, işten çıkartılmalarının, izinlerinin ve tüm işlemlerinin davalı … tarafından yapıldığından Belediyenin sorumluluğuna gidilmesi gerektiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkeme Kararı 7. … İş Mahkemesinin 31.05.2016 tarihli ve 2014/438 E., 2016/212 K. sayılı kararı ile; davalılar arasında asıl işveren-alt işveren ilişkisi bulunduğu, 25.04.2009-30.09.2014 tarihleri arasında çalışan davacının iş sözleşmesi haksız ve bildirimsiz olarak feshedildiğinden kıdem ve ihbar tazminatlarına hak kazandığı, fazla çalışma, hafta tatili ve genel tatil ücreti alacakları yönünden davacı tanıklarının davalı işverene karşı derdest davalarının olması karşısında kendi lehlerine beyanda bulunma ihtimallerinin söz konusu olduğu dikkate alınarak hesaplanan alacak kalemlerinden %50 oranında karineye dayalı indirim yapılmasının uygun olduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 8. … İş Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalılar vekilleri temyiz isteminde bulunmuşlardır. 9. Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesinin 11.04.2017 tarihli ve 2016/33080 E., 2017/8234 K. sayılı kararı ile; davalı … Ltd. Şti. vekilinin temyizi yönünden; “…Mahkemece nispi temyiz harcının tamamlanmak üzere usulüne uygun düzenlenmiş muhtıranın davalı … Deri Gıda Temizlik Fidancılık İnşaat San. Tic. Ltd. Şti. vekiline tebliğine rağmen, yedi günlük kesin süre içerisinde eksik harcı yatırmadığı anlaşıldığından 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesi uyarınca - [Kusurlu Eş Boşanma Davası Açabilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/kusurlu-es-bosanma-davasi-acabilir-mi/): Tam Kusurlu Eş Boşanma Davası Açabilir mi Tam Kusurlu Eş Boşanma Davası Açabilir mi: 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu ortak hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenmeyecek derecede evlilik birliğinin temelinden sarsılması durumunda eşlere boşanma davası açma hakkı vermiştir. Evlilik birliği, ortak hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenmeyecek derecede temelinden sarsılmış olursa, eşlerden her biri boşanma davası açabilir.Yukarıdaki fıkrada belirtilen hâllerde, davacının kusuru daha ağır ise, davalının açılan davaya itiraz hakkı vardır. Bununla beraber bu itiraz, hakkın kötüye kullanılması niteliğinde ise ve evlilik birliğinin devamında davalı ve çocuklar bakımından korunmaya değer bir yarar kalmamışsa boşanmaya karar verilebilir. Söz konusu hüküm uyarınca evlilik birliği, eşler arasında ortak hayatı çekilmez duruma sokacak derecede temelinden sarsılmış olduğu takdirde, eşlerden her biri kural olarak boşanma davası açabilir ise de, Yargıtay, bu hükmü aşağıdaki örnek kararda da görüleceği üzere tam kusurlu eşin dava açamayacağı şeklinde yorumlamaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2-1939 Karar No: 2018/1296 Karar Tarihi: 04.07.2018 Dava: Taraflar arasındaki boşanma davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İstanbul 8. Aile Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 14.11.2013 gün ve 2011/862 E., 2013/722 K. sayılı karar davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 22.09.2014 gün ve 2014/6962 E., 2014/17920 K. sayılı kararı ile: “…Toplanan delillerden, başka kadınla birlikte yaşayan, eşine hakaret ve tehditte bulunan, eşinin aracına kasıtlı olarak çarpıp zarar veren davacı koca boşanmaya sebep olan olaylarda tamamen kusurludur. Davalı kadından kaynaklanan boşanmayı gerektiren bir olayın varlığı kanıtlanamamıştır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 166. maddesi hükmünü tamamen kusurlu eşin de dava açabileceği ve yararına boşanma hükmü elde edebileceği biçiminde yorumlamamak ve değerlendirmemek gerekmektedir. Çünkü böyle bir düşünce, kimsenin kendi eylemine ve tamamen kendi kusuruna dayanarak bir hak elde edemeyeceği yönündeki temel hukuk ilkesine aykırı düşer. Diğer taraftan gene böyle bir düşünce tek taraflı irade ile sistemimize aykırı bir boşanma olgusunu ortaya çıkarır. Boşanmayı elde etmek isteyen kişi karşı tarafın hiçbir eylem ve davranışı söz konusu olmadan, evlilik birliğini, devamı beklenmeyecek derecede temelinden sarsar, sonra da madem ki birlik artık sarsılmış diyerekten boşanma doğrultusunda hüküm kurulmasını talep edebilir. Öyle ise Türk Medeni Kanunu gereğince boşanmayı isteyebilmek için tamamen kusursuz ya da az kusurlu olmaya gerek olmayıp, daha fazla kusurlu bulunan tarafın dahi dava hakkı bulunmakla beraber, boşanmaya karar verilebilmesi için davalının az da olsa kusurunun varlığı ve bunun belirlenmesi kaçınılmazdır. Az kusurlu eş boşanmaya karşı çıkarsa, bu halin tespiti dahi tek başına boşanma kararı verilebilmesi için yeterli olamaz. Az kusurlu eşin karşı çıkması hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olmalı, eş ve çocuklar için korunmaya değer bir yararın kalmadığı anlaşılmalıdır.(TMK. md.166/2) Mevcut olaylara göre evlilik birliğinin, devamı eşlerden beklenmeyecek derecede, temelinden sarsıldığı kuşkusuzdur. Ne var ki bu sonuca ulaşılması tamamen davacının tutum ve davranışlarından kaynaklanmış olup, davalıya atfı mümkün hiçbir kusur gerçekleşmemiştir. Bu durumda açıklanan nedenle isteğin reddi gerekirken yasa hükümlerinin yorumunda yanılgıya düşülerek boşanmaya karar verilmesi usul ve kanuna aykırıdır…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek temyiz dilekçesinin süresinde verildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, evlilik birliğinin sarsılması nedenine dayalı (TMK m. 166/1) olarak açılan boşanma istemine ilişkindir. Davacı vekili, tarafların evlilikleri boyunca defalarca ayrılıp tekrar barıştıklarını, davalının agresif tavırları olduğunu, kaprisleri nedeniyle müvekkilinin arkadaşları ve ailesi ile görüşemez duruma geldiğini, çıkan tartışmalar sonrasında davalının evi terk ettiğini, sebepsizce müvekkilini karakola şikâyet ettiğini, işyerini basıp bağırıp çağırdığını, cevaba cevap dilekçesinde ise davalının müvekkiline hakaret mesajları attığını ileri sürerek, boşanma kararı verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, müvekkilinin çıkan tartışmalarda fiziksel şiddete uğradığı için baba evine döndüğünü, davacının başka bir kadınla yaşadığını, alkol alışkanlığı ve gece hayatının olduğunu, müvekkiline harçlık dahi vermediğini belirterek, kusurlu tarafın davasının reddine, velayetin müvekkiline verilmesine, müşterek çocuklar ve müvekkili için iştirak ve yoksulluk nafakasına hükmedilmesini istemiştir. Tam Kusurlu Eş Boşanma Davası Açabilir mi Mahkemece, davacının davalıyı darp ettiği, başka bir kadınla birlikte yaşadığı, davalının da davacının ailesi ile görüşmediği, evden sık sık ayrılıp gittiği, evin camından arabaya kavanoz fırlattığı, evlilik birliğinin sarsılmasına sebebiyet veren olaylarda davacının kusuru daha fazla ise de davalının da az da olsa kusurlu olduğu gerekçesiyle tarafların boşanmalarına, müşterek çocuk Hüseyin’in velayetinin babaya, Osman ve Akif’in velayetinin davalı anneye verilmesine, davalı kadın için 1.500,00 TL yoksulluk nafakası ile 20.000.00 TL maddi, 15.000,00 TL manevi tazminata, Osman ve Akif için 1.000,00’er TL iştirak nafakasına karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık kısmında gösterilen gerekçelerle bozulmuştur. Yerel mahkemece, davacının davalıyı darp ettiği, başka bir kadınla birlikte yaşadığı hususlarının sabit olması yanında davalının da davacının ailesi ile görüşmediği, evden sık sık ayrılıp gittiği, evin camından davacının arabasına kavanoz fırlattığı, davalı tanığının mahkemece tespit edilen beyanı nazara alınarak tarafların birbirlerine hakaret edip, davacının davalıya küfürlü sözler söylediği, davalının da davacıya “defol git” dediği ve tarafların birbirlerinin üzerine yürüyüp araya giren tanık tarafından ayrıldıkları, yani davalının da davacıya yönelik saldırı eyleminin olduğu ve “defol git” şeklinde söz söylediği gerekçesiyle davalının da az da olsa kusurlu olduğu belirtilerek direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık: somut olayda davalı kadının kusurlu olup olmadığı, burada varılacak sonuca göre davacı erkeğin boşanma davasının kabul edilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü için ilgili yasal düzenlemelerin değerlendirilmesinde yarar vardır. Kusurlu Eşin Boşanma Davası Açması  4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 166.maddesinin birinci ve ikinci fıkralarında yer alan düzenlemeye göre; Evlilik birliği, ortak hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenmeyecek derecede temelinden sarsılmış olursa, eşlerden her biri boşanma davası açabilir. Yukarıdaki fıkrada belirtilen hâllerde, davacının kusuru daha ağır ise, davalının açılan davaya itiraz hakkı vardır. Bununla beraber bu itiraz, hakkın kötüye kullanılması niteliğinde ise ve evlilik birliğinin devamında davalı ve çocuklar bakımından korunmaya değer bir yarar kalmamışsa boşanmaya karar verilebilir…” Anılan madde gereğince evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedeniyle boşanmaya karar verilebilmesi için başlıca iki şartın gerçekleşmiş olması gerekmektedir. İlki, evlilik birliğinin temelinden sarsılmış olması, diğeri ise ortak hayatın çekilmez hâle gelmiş bulunmasıdır. Genel boşanma sebeplerini düzenleyen ve yukarıya alınan madde hükmü somutlaştırılmamış veya ayrıntıları ile belirtilmemiş bir çok konuda evlilik birliğinin sarsılıp sarsılmadığı noktasında hâkime takdir hakkı tanımıştır. Söz konusu hüküm uyarınca evlilik birliği, eşler arasında ortak hayatı çekilmez duruma sokacak derecede temelinden sarsılmış olduğu takdirde, eşlerden her biri kural olarak - [Yargılamada Dosyaya Sunulmayan Delil, İstinaf veya Yargıtay Aşamasında Dikkate Alınabilir mi̇?](https://kayseriavukat.org.tr/yargilamada-dosyaya-sunulmayan-delil/): Yargılamada Dosyaya Sunulmayan Deli̇l İsti̇naf veya Yargıtay Aşamasında Di̇kkate Alınabi̇li̇r mi̇? Yargılamada Dosyaya Sunulmayan Deli̇l: 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 121. ve 129. maddeleri uyarınca kural olarak taraflar iddia ve savunmaları ile ilgili ellerinde bulunan delilleri dava veya cevap dilekçelerine eklemek zorundadırlar. Bu kapsamda “İlk derece mahkemesinde yapılan yargılamada dosyaya sunulmayan delil, İstinaf veya Yargıtay aşamasında dikkate alınabilir mi̇?” sorusu akla gelmektedir. Bu sürede mahkemeye sunulmayan deliller en son ön inceleme duruşması için yapılan davetiyenin tebliğinden itibaren iki haftalık kesin süre içinde sunmaları gerekir. Aksi halde o delile dayanmaktan vazgeçmiş sayılacaklarına karar verilir. (HMK m.139) Ancak Yargıtay, örnek kararda görüleceği üzere işçilik alacağı (kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, ücret alacağı, yıllık ücretli izin alacağı vb)  için işçinin açmış olduğu bir davada, işveren davaya cevap vermemiş olmasına rağmen, işverenin Yargıtay’da temyiz aşamasında sunmuş olduğu ödeme belgelerini borcu söndüren belge olarak kabul etmiş ve dikkate alınması gerektiğine hükmederek yerel mahkeme kararını bozmuştur. İş Hukuku davası ve uyuşmazlıklarda taleplerin etkili bir biçimde ve zamanında ileri sürülmesi ve hak kaybına uğramamak için iş hukuku alanında deneyimli bir avukattan hukuki destek alınması faydalı olacaktır.  Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, 15 yılı aşkın deneyimi ve iş hukuku avukatı kadrosu ile müvekkillerimize avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2014/735 Karar No: 2016/166 Karar tarihi: 24.02.2016 Mahkemesi: İş Mahkemesi Taraflar arasındaki “işçilik alacağı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kütahya İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 02.08.2012 gün ve 2010/358 E., 2012/484 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 22. Hukuk Dairesinin 17.06.2013 gün ve 2012/21905 E., 2013/14535 K. sayılı ilamıyla; Davacı vekili, müvekkili davacının davalıya ait iş yerinde çalışmakta iken iş sözleşmesinin haklı neden olmadan feshedildiğini ileri sürerek ihbar ve kıdem tazminatı ile bir kısım işçilik alacaklarının hüküm altına alınması isteğinde bulunmuştur. Davalı vekili, davacının kendi isteğiyle iş yerinden ayrıldığını, ihbar ve kıdem tazminatına hak kazanmadığını, davacıya tüm alacaklarının ödendiğini belirterek davanın reddine karar verilmesi gerektiğini savunmuştur. Mahkemece iş sözleşmesinin davalı işverence sözlü olarak ve haklı bir neden olmadan feshedildiği gerekçesi ile ihbar ve kıdem tazminatı ile yıllık izin, ücret, fazla mesai ve asgari geçim indirimi alacaklarına ilişkin isteğinin kabulüne, diğer taleplerin ise reddine karar verilmiştir. Karar davalı işveren vekili tarafından temyiz edilmiştir. 1. Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir. 2. Davalı işveren savunmasında ihbar ve kıdem tazminatı dışındaki alacaklarının ödendiğini ileri sürmüş, temyiz aşamasında ise bir kısım ödeme belgeleri sunmuştur. İbraz edilen ödeme belgelerine karşı davacıdan diyecekleri sorularak, sonucuna göre gerekirse ek bilirkişi raporu alındıktan sonra bir karar verilmelidir…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, işçilik alacaklarının tahsili istemine ilişkindir. Mahkeme, davacının iş sözleşmesinin davalı tarafından 13.01.2010 tarihinde belgeleri imzalamaması üzerine sözlü olarak feshedildiği, fesihte davalı yanın haklı nedenlerinin varlığının kanıtlanamadığı ve bu nedenle davacının kıdem ve ihbar tazminatı talep koşullarının oluştuğu, davacının 21 gün yıllık izin ücreti alacağı olduğu, Ocak 2010 ayından 13 günlük ücret alacağı olduğu, Mayıs 2008 ve sonrası döneme ilişkin asgari geçim indirimi alacağı olduğu ve fazla çalışma ücretinin hesaplandığı, ancak prim alacağı talep koşullarının oluşmadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar vermiş; davalı vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece, yukarıda açıklanan nedenlerle bozulmuştur. Mahkeme, “…dava dilekçesinin davalı şirkete 15.06.2010 tarihinde tebliğ edildiği, tebliğden sonra mahkememiz tarafından davalı şirkete gönderilen 14.03.2011 tarihli müzekkerede “davacıya herhangi bir tazminat ödenip ödenmediği, ödeme belgeleri, çalışmaya ve iş akdinin feshine ilişkin tüm bilgi ve belge örneklerinin istendiği” ve davalı şirket vekilinin 07.06.2011 tarihli tanık ve delil bildirimi listesi ile 6 madde halinde delillerin ve belgelerin sunulduğu tüm deliller toplandıktan sonra dosyanın bilirkişiye gönderilip rapor doğrultusunda karar verildiği, davalı şirket vekilinin dava tarihinden önceye ait olan ödeme belgelerini yargılama aşamasında bizzat dava dilekçesinin tebliği üzerine ve müzekkereye rağmen sunmadığı ve bu belgeleri sunamamasının sebebinin herhangi bir şekilde açıklanmadığı ve yargılamanın bu şekilde devam edilerek karar verildiği, karardan sonra sunulan ödeme belgelerinin tüm yargılama aşamasında sunulmadığı dikkate alınarak mahkememizce verilen kararın yerinde olduğu” gerekçesiyle önceki kararında direnmiş; hükmü davalı vekili temyize getirmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; yargılama aşamasında sunulmayan, temyiz aşamasında davalı tarafından sunulan bir kısım ödeme belgelerinin delil olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği noktasında toplanmaktadır. Kural olarak, yargılama aşamasında dayanılıp sunulmayan deliller, temyiz veya karar düzeltme aşamasında sunulamazlar; sunulmuş olsalar bile, bu aşamalardaki incelemeler sırasında dikkate alınamazlar. Bu kuralın tek istisnası, dayanılıp sunulan delillin, o davaya konu borcu söndüren bir nitelik taşıması; örneğin, davaya konu borcun ödenmiş olduğunu gösteren makbuz, ibraname gibi bir belge olmasıdır. Yargılamada Dosyaya Sunulmayan Delil Öte yandan, dava tarihinde yürürlükte bulunan mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 188. maddesinde, “Hâkimin re’sen nazarı dikkate alması kanunen iktiza eden hususlar” deyimi ile dava şartlarının kastedildiği ve bu nedenle dava şartlarının mahkemece kendiliğinden gözetileceği hususu öğretide de kabul edilmekteydi (Prof. Dr. Baki Kuru; Hukuk Muhakemeleri Usulü, 2001 Bası, Cilt 2, s.1343, Prof. Dr. Saim Üstündağ; Medeni Yargılama Hukuku Cilt 1-II-İst. 1997 s.28 ve 871). Bu noktada, 1086 sayılı Kanun döneminde de, dava hakkının bir anlamda dava şartı olduğu dikkate alınmaktaydı (Hukuk Genel Kurulu’nun 05.04.2000 gün ve 2000/11-745 E., 734 K.; 28.05.2003 gün ve 2003/13-354 E., 368 K.; 27.01.2010 gün ve 2009/9-586 E., 2010/31 K. sayılı Kararları). Nitekim, karar ve temyiz tarihinde yürürlükte bulunan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 114/h maddesinde, “davacının, dava açmakta hukuki yararının bulunması” dava şartları arasında sayılmıştır. Ödenmiş alacak hakkında davacının dava açmakta hukuki yararı yoktur. Bu halde, 6100 sayılı Kanun’un 115. maddesi gereğince, dava şartının varlığı ya da yokluğunun incelenmesi, doğrudan mahkemeye verilmiş ödevlerden olması karşısında, Yüksek Özel Dairenin, önceden ileri sürülmemiş olsa bile temyiz aşamasında dava şartının var olup olmadığını kendiliğinden gözetmesinde bir usuli engel bulunmamaktadır. Davanın hukuksal niteliği ve somut olayın özelliği gereği davalı, temyiz aşamasında dava konusu borcu söndüren nitelikte bir belge vermişse, bu belge üzerinde gerekli inceleme yapılmak suretiyle bir karar verilmesi gerekir. Diğer bir anlatımla, yargılama aşaması henüz tamamlanmamış ise böyle durumda, borcu itfa eden belge değerlendirmeye alınmalıdır. Gerçekten de, yargılamada davayı inkâr eden davalının savunması, - [Türkiye Barolar Birliği Avukat Meslek Kuralları](https://kayseriavukat.org.tr/turkiye-barolar-birligi-avukat-meslek-kurallari/): Türkiye Barolar Birliği Avukat Meslek Kuralları Türkiye Barolar Birliği\’nin  8-9 Ocak 1971 tarihli IV. Genel Kurulu’nda kabul edilmiş ve 26 Ocak 1971 tarihli TBB Bülteni’nde yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. I. Genel Kurallar 1. Türk avukatları, baroların ve Türkiye Barolar Birliği’nin bağımsızlığı gereğine inanmışlar ve bu konuda kendilerine gerek kişi, gerek kuruluş olarak düşen görevleri başarma kararına varmışlardır. 2. Mesleki çalışmasında avukat, bağımsızlığını korur; bu bağımsızlığı zedeleyecek iş kabulünden kaçınır. 3. Avukat, mesleki çalışmasını kamunun inancını ve mesleğe güvenini sağlayacak biçimde ve işine tam bir sadakatle yürütür. 4. Avukat, mesleğin itibarını zedeleyecek her türlü tutum ve davranıştan kaçınmak zorundadır. Avukat, özel yaşantısında da buna özenmekle yükümlüdür. 5. Avukat, yazarken de, konuşurken de düşüncelerini olgun ve objektif bir biçimde açıklamalıdır. Mesleki çalışmasında avukat, hukukla ve yasalarla ilgisiz açıklamalardan kaçınmalıdır. 6. Avukat, iddia ve savunmanın hukuki yönü ile ilgilidir. Taraflar arasında anlaşmazlığın doğurduğu düşmanlıkların dışında kalmalıdır. 7. Avukat, salt ün kazandırmaya yönelen her türlü gereksiz davranıştan titizlikle kaçınmalıdır. a. Avukat, yalnız adres değişikliğini, reklam niteliğini taşımayacak biçimde, ilan yoluyla duyurabilir. b. Avukatın başlıklı kağıtları, kartvizitleri, büro levhaları reklam niteliği taşıyabilecek aşırılıkta olamaz. c. Avukat, telefon rehberinde meslekler kısmında adres yazdırabilir. Bunun dışında farklı büyüklükte harflere ya da ilan niteliğinde yazılara yer verdiremez. d. Ortak büro kuran avukatlar, büronun reklam aracı olmamasına, hukuk bürosu olma niteliğini yitirmemesine dikkat ederler. 8. Avukat kendine iş sağlama niteliğindeki her davranıştan çekinir. 9. Avukat, kanunen bulunduğu başkaca mevki ve olanaklarının mesleki çalışmalarına etkili olmamasına dikkat eder. Avukat, mesleki çalışması dışında kişisel anlaşmazlıklarda, avukatlık sıfatının özelliklerinden yararlanamaz. 10. Avukat, aynı dava için birbirine karşıt isteklerde bulunamaz. 11. Avukat, Türkiye Barolar Birliği’nce kabul olunan mesleki dayanışma ve düzen gereklerine uygun davranmak zorundadır. 12. Avukat, bürosunun görevin vakarına uygun biçimde tutulmasına çaba gösterir. 13. Uzunca bir süre bürosundan uzak kalmak zorunda bulunan avukat, işlerine bakacak, müvekkillerini kabul edecek meslektaşının adını barosuna bildirir. 14. Avukat meslek kuruluşlarınca verilen görevleri, haklı sebepler dışında, kabul etmek zorundadır. 15. Mesleki çalışmasından ötürü aleyhine açılan dava layihasının bir örneğini, avukat barosuna verir. Baronun hukuki anlaşmazlıklardaki arabuluculuk teklifini kabul etmek zorundadır. 16. Avukat, kendisiyle ilgili her türlü belgeleri baroda görmek hakkını haizdir. II. Yargı Organlarıyla ve Adli Mercilerle İlişkiler 17. Hakim ve savcılarla ilişkilerinde, avukat, hizmetin özelliklerinden gelen ölçülere uygun davranmak zorundadır. Bu ilişkilerde karşılıklı saygı esastır. 18. Avukat, daha önce hakim, savcı, hakem ya da başka resmi bir sıfatla incelediği işte görev alamaz. 19. Hakim ve savcı ile hısımlık ya da evlilikten gelen engelleri gösteren, kanun hükmünde yazılı derece dışında kalan hısımlıklar ve başkaca yakınlıklarda, avukat, meslek onuruna en uygun biçimde takdirini kullanır. 20. Avukatlar ve avukat stajyerleri, mesleğe yaraşır bir kılık ve kıyafetle mahkemelerde görev yaparlar. Duruşmalara, Türkiye Barolar Birliği’nce şekli saptanmış cübbe ile çıkarlar. 21. Avukat duruşmayı terk edemez. Ancak kişisel veya meslek onurunun zorunlu kıldığı hallerde duruşmalardan ayrılabilir. Bu durumda avukat derhal baroya bilgi verir. 22. Avukat savunma için gerekli olmadıkça davanın uzaması sonucuna varacak isteklerden kaçınır. 23. (Mülga: Danıştay Sekizinci Daire 15.10.2015 tarih ve 2015/3582- 8680 sayılı kararı ile iptal kararı verilmiştir. Türkiye Barolar Birliğinin 17- 18 Aralık 2022 tarihli XXXVII. Olağan Genel Kurul kararıyla metinden çıkarılmıştır.) 24. Avukat, ilerde tanık olarak dinlenecek kimselerden, istisnai olarak bazı hususları öğrenmek mecburiyetinde kalmış olursa, onları etkilemiş olma şüphesi altına düşmekten kaçınmalıdır. Avukat, tanıklara tavsiyelerde bulunamaz, ne şekilde tanıklık edecekleri veya hakim önünde nasıl hareket edecekleri hakkında talimat veremez. 25. Avukat, mahkeme kalemlerinde, icra dairelerinde ve her türlü mercilerde çalışan görevlilerle olan ilişkilerinde de meslek onuruna ve ağırbaşlılığına uygun tutum ve davranışlarını korur. III. Meslektaşlar Arası Dayanışma ve İlişkiler 26. Hiçbir avukat, bir meslektaşının mesleki tutum ve davranışları hakkındaki düşüncelerini kamuoyuna açıklayamaz. Bu yoldaki şikayetlerin mercii yalnız barolardır. 27. Hiçbir avukat, herhangi bir meslektaşı özellikle hasım vekili meslektaşı hakkında küçük düşürücü nitelikteki kişisel görüşlerini açıkça belirtemez. Özel kuruluşlarda bağımlı olarak birlikte çalışan avukatlar, kadro görevleri ne olursa olsun, adalet ve eşitlik ilkelerinden ayrılmamaya ve iş dağıtımı, denetimi ve her türlü iş ilişkilerinde meslek dayanışmasına ve onuruna uymayan davranışlardan kaçınmaya özen göstermekle yükümlüdürler. 28. Bir başka baro bölgesinde ilk kez bir davaya giden avukat, o yer Baro Başkanı’na nezaket ziyaretinde bulunmaya gayret eder. 29. Bir meslektaşının ölümü veya başkaca nedenlerle, Baro Başkanı’nca görevlendirilen avukat, kabul edilebilir bir neden göstermeksizin bu görevi reddedemez. 30. Mesleki çalışmada avukatlar arasında usule ilişkin işlemlerde ve dosya incelemelerinde dayanışma gereği sayılabilecek yardımlar ve kolaylıkla esirgemezler. Duruşmaya geç kaldığı için hakkında gıyap kararı alınan avukat hemen gelmişse, diğer taraf vekili olan avukat, gıyap kararının kaldırılmasını veya düzeltilmesini istemek zorundadır. Bir başka yerdeki duruşmasına mazereti nedeniyle gidemeyen avukat, karşı taraf avukatı bir başka yerden geliyorsa, mazeretini önceden meslektaşına bildirmelidir. Avukatlar arasında “özeldir” kaydı taşıyan yazışmalar, yazanın rızası alınmadan açıklanamaz. 31. Avukat hasım tarafın ancak avukatı ile görüşebilir. (Hasmının avukatı yok ise) avukatın hasımla teması zorunlu sınırlar içinde kalır. Hasım tarafla her temasından sonra avukat müvekkiline bilgi verir. 32. Avukat, dava türü ve usulü ne olursa olsun, mahkemeye ibraz ettiği ve elektronik ortamda erişim imkanı bulunmayan dilekçe ve belgelerin birer örneğini bu konuda ayrıca bir talebe gerek olmaksızın karşı taraf vekili meslektaşına verir. 33. Yanına stajyer almayı kabul eden avukat, stajyerlerin iyi yetişmesi için gerekli dikkati ve ilgiyi gösterir ve olanaklarını hazırlar. Stajyer avukatın çalışma şeklini ve süresini zorunlu staj eğitim programına göre belirler. 33/A. Bağlı çalışılan avukat ile bağlı çalışan avukat arasında mesleki anlamda eşitlik ilkesi geçerlidir. Bu ilişki, unvanın ve işin gerektirdiği saygı ve güvene uygun biçimde düzenlenir. Bağlı çalışılan avukat, bağlı çalışan avukata yönelik davranışlarında meslek kurallarını ve avukatın bağımsızlığını gözetir; mesleki gelişimi için gerekli imkânları tanır. Bağlı çalışılan avukat, bağlı çalışan avukatın iş tanımını ve ücretini; meslektaşlık bilincine, mesleğin itibarına ve işin niteliğine göre belirler. IV. İş Sahipleriyle İlişkiler 34. Avukat, müvekkiline davanın sonucu ile ilgili hukuki görüşünü açıklayabilir. Fakat bunun bir teminat olmadığını özellikle belirtir. 35. Avukat aynı davada, birinin savunması öbürünün savunmasına zarar verebilecek durumda olan iki kişinin birden vekaletini kabul etmez. 36. Bir anlaşmazlıkta taraflardan birine hukuki yardımda bulunan avukat, yararı çatışan öbür tarafın vekaletini alamaz, hiçbir hukuki yardımda bulunamaz. Ortak büroda çalışan avukatlar da yararları çatışan kimseleri temsil etmemek kuralı ile bağlıdırlar. 37. Avukat meslek sırrı ile bağlıdır. a. Tanıklıktan çekinmede de bu ölçüyü esas tutar. - [5411 sayılı Bankacılık Kanunu](https://kayseriavukat.org.tr/bankacilik-kanunu/): 5411 sayılı Bankacılık Kanunu Kanun Numarası: 5411 Kabul Tarihi: 19/10/2005 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarih & Sayısı: 1/11/2005 – 25983 (Mükerrer) Birinci Kısım – Genel Hükümler Amaç – Madde 1 Bu Kanunun amacı, finansal piyasalarda güven ve istikrarın sağlanmasına, kredi sisteminin etkin bir şekilde çalışmasına, tasarruf sahiplerinin hak ve menfaatlerinin korunmasına ilişkin usûl ve esasları düzenlemektir. Kapsam – Madde 2 Türkiye’de kurulu mevduat bankaları, katılım bankaları, kalkınma ve yatırım bankaları, yurt dışında kurulu bu nitelikteki kuruluşların Türkiye’deki şubeleri, finansal holding şirketleri, Türkiye Bankalar Birliği, Türkiye Katılım Bankaları Birliği, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu ve bunların faaliyetleri bu Kanun hükümlerine tâbidir. Özel kanunlarla kurulmuş olan bankalar hakkında da kanunlarında yer alan hükümler saklı kalmak kaydıyla bu Kanun hükümleri uygulanır. Bu Kanunda hüküm bulunmayan hallerde genel hükümler tatbik olunur. Tanımlar ve kısaltmalar – Madde 3 Bu Kanunun uygulanmasında; İlişkili Bakan: Cumhurbaşkanı tarafından görevlendirilen Cumhurbaşkanı yardımcısı veya bakanı, Kurul: Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulunu, Kurum: Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumunu, Başkan: Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu Başkanını, Merkez Bankası: Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Anonim Şirketini, Fon: Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunu, Fon Kurulu: Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu Kurulunu, Fon Başkanı: Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu Kurulu Başkanını, Kredi kuruluşu: Mevduat bankalarını ve katılım bankalarını, Kuruluş birlikleri: Türkiye Bankalar Birliği ve Türkiye Katılım Bankaları Birliğini, Banka: Mevduat bankaları ve katılım bankaları ile kalkınma ve yatırım bankalarını, Mevduat bankası: Bu Kanuna göre kendi nam ve hesabına mevduat kabul etmek ve kredi kullandırmak esas olmak üzere faaliyet gösteren kuruluşlar ile yurt dışında kurulu bu nitelikteki kuruluşların Türkiye’deki şubelerini, Katılım bankası: Bu Kanuna göre özel cari ve katılma hesapları yoluyla fon toplamak ve kredi kullandırmak esas olmak üzere faaliyet gösteren kuruluşlar ile yurt dışında kurulu bu nitelikteki kuruluşların Türkiye’deki şubelerini, Kalkınma ve yatırım bankası: Bu Kanuna göre mevduat veya katılım fonu kabul etme dışında; kredi kullandırmak esas olmak üzere faaliyet gösteren ve/veya özel kanunlarla kendilerine verilen görevleri yerine getiren kuruluşlar ile yurt dışında kurulu bu nitelikteki kuruluşların Türkiye’deki şubelerini, Finansal holding şirketi: İçlerinden en az bir tanesi bir kredi kuruluşu olmak şartıyla bağlı ortaklıklarının tümü veya çoğunluğu kredi kuruluşu veya finansal kuruluş olan şirketi, Şube: Elektronik işlem cihazlarından ibaret birimler hariç olmak üzere, bankaların bağımlı bir parçasını oluşturan ve bu kuruluşların faaliyetlerinin tamamını veya bir kısmını kendi başına yapan, sabit ya da seyyar bürolar gibi her türlü işyerini, Merkez şube: Yurt dışında kurulu bir bankanın Türkiye’de açtığı şubeyi, birden fazla şubenin olması hâlinde ise Kuruma bildirilecek ve Kurulca onaylanacak şubeyi, Fon bankası: Mülga 3182 sayılı Bankalar Kanunu, bu Kanunla yürürlükten kaldırılan 4389 sayılı Bankalar Kanunu ve bu Kanun uyarınca temettü hariç ortaklık hakları ile yönetimi ve denetimi Fona intikal eden bankalar ile Fonun çoğunluk hissesine sahip olduğu bankaları, Finansal kuruluş: Kredi kuruluşları dışında kalan ve sigortacılık, bireysel emeklilik veya sermaye piyasası faaliyetlerinde bulunmak veya bu Kanunda yer alan faaliyet konularından en az birini yürütmek üzere kurulan kuruluşlar ile kalkınma ve yatırım bankaları ve finansal holding şirketlerini, Kontrol: Bir tüzel kişinin; sermayesinin, asgarî yüzde ellibirine sahip olma şartı aranmaksızın, çoğunluğuna doğrudan veya dolaylı olarak sahip olunması veya bu çoğunluğa sahip olunmamakla birlikte imtiyazlı hisselerin elde bulundurulması veya diğer hissedarlarla yapılan anlaşmalara istinaden oy hakkının çoğunluğu üzerinde tasarrufta bulunulması suretiyle veya herhangi bir suretle yönetim kurulu üyelerinin karara esas çoğunluğunu atayabilme ya da görevden alma gücünün elde bulundurulmasını, Ana ortaklık: Kontrolündeki ortaklıklar ile Kurul tarafından belirlenen usûl ve esaslarla tanımlanan ortaklıkların finansal tablolarını kendi nezdinde konsolide eden banka veya finansal holding şirketini, Bağlı ortaklık: Ana ortaklığın kontrolü altında faaliyet gösteren ortaklıkları, Nitelikli pay: Bir ortaklığın sermayesinin veya oy haklarının doğrudan veya dolaylı olarak yüzde on veya daha fazlasını teşkil eden paylar ile bu oranın altında olsa dahi yönetim kurullarına üye belirleme imtiyazı veren payları, Hâkim ortak: Bir ortaklığı doğrudan ya da dolaylı olarak, tek başına veya birlikte kontrol eden gerçek veya tüzel kişiyi, Yöneticiler: Bankanın yönetim kurulu, denetim komitesi ve kredi komitesi başkan ve üyeleri ile genel müdür, genel müdür yardımcıları ve imza yetkisine sahip mensuplarından; bölge müdürleri, şube müdürleri ve genel müdürlük merkez teşkilatında yer alan bölüm, kısım, grup ve bunlara eşdeğer isimler altında faaliyet gösteren birimlerin yöneticilerini, Mevduat: Yazılı ya da sözlü olarak veya herhangi bir şekilde halka duyurulmak suretiyle ivazsız veya bir ivaz karşılığında, istendiğinde ya da belli bir vadede geri ödenmek üzere kabul edilen parayı, Tasarruf mevduatı: Mevduat bankaları nezdinde açtırılan, gerçek kişilere ait ve münhasıran çek keşide edilmesi dışında ticari işlemlere konu olmayan mevduat hesaplarını, Özel cari hesap: Katılım bankalarında açılabilen ve istenildiğinde kısmen veya tamamen her an geri çekilebilme özelliği taşıyan ve karşılığında hesap sahibine herhangi bir getiri ödenmeyen fonların oluşturduğu hesapları, Katılma hesabı: Katılım bankalarına yatırılan fonların bu kurumlarca kullandırılmasından doğacak kâr veya zarara katılma sonucunu veren, karşılığında hesap sahibine önceden belirlenmiş herhangi bir getiri ödenmeyen ve anaparanın aynen geri ödenmesi garanti edilmeyen fonların oluşturduğu hesapları, Katılım fonu: Katılım bankaları nezdinde açtırılan gerçek ve tüzel kişilere ait özel cari hesap ve katılma hesaplarında yer alan parayı, (Değişik: 13/2/2011-6111/142 md.) Destek hizmeti kuruluşu: Bankaların, mevduat veya katılım fonu kabulü, nakdî, gayrinakdî her cins ve surette kredi verme ve bu Kanunun uygulamasında kredi olarak sayılan işlemler dışında kalan faaliyetlerini banka adına gerçekleştiren; ya da reklamının yapılması hariç olmak üzere mevduat veya katılım fonu kabulü dışındaki faaliyetlerinden herhangi birinin pazarlanması da dâhil gerçekleştirilmesinde bankaya yardımcı nitelikte hizmet veren kuruluşları, Kıyı bankacılığı: Bankacılık faaliyetleri, kurulu bulunulan ülke harici ile sınırlı tutulan veya ülke genelinde uygulanan ekonomik ve malî mevzuata tâbi olmayan ya da kurulu bulunulan ülkede yerleşik olanlardan mevduat ve fon kabulünün yasaklandığı bankacılığı, ifade eder. Faaliyet konuları – Madde 4 Bankalar, diğer kanunlarda öngörülen hükümler saklı kalmak kaydıyla aşağıda belirtilen faaliyetleri gerçekleştirebilirler: a) Mevduat kabulü. b) Katılım fonu kabulü. c) Nakdî, gayrinakdî her cins ve surette kredi verme işlemleri. d) Nakdî ve kaydî ödeme ve fon transferi işlemleri, muhabir bankacılık veya çek hesaplarının kullanılması dahil her türlü ödeme ve tahsilat işlemleri. e) Çek ve diğer kambiyo senetlerinin iştirası işlemleri. f) Saklama hizmetleri. g) Kredi kartları, banka kartları ve seyahat çekleri gibi ödeme vasıtalarının ihracı ve bunlarla ilgili faaliyetlerin yürütülmesi işlemleri. h) Efektif dahil kambiyo işlemleri; para piyasası araçlarının alım ve satımı; kıymetli maden ve - [İşçinin Sağlık Sorunu Nedeniyle İşverenin Haklı Feshi](https://kayseriavukat.org.tr/iscinin-saglik-sorunu-nedeniyle-hakli-fesih/): İşçinin Sağlık Sorunu ve Bekleme Süresini Aşan İşe Devamsızlığı Nedeniyle İşverenin İş Sözleşmesini Feshi Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı İşçinin Sağlık Sorunu Nedeniyle İşverenin İş Sözleşmesini Feshi: İşçinin bekleme süresini aşan işe devamsızlığı, işçinin davranışı ya da verimi ile ilgili bir neden olmadığı gibi, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25’inci maddesinin son fıkrası uyarınca haklı nedenle derhal fesihlerde, fesihten önce işçiden savunma alınmasını düzenleyen aynı Kanun’un 19’uncu maddesinin ikinci fıkrası uygulanmayacağından, işverenin fesihten önce savunma alma zorunluluğu bulunmamaktadır. Hal böyle olunca 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25’inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi gereğince almış olduğu sağlık raporları nedeniyle derhal fesihlerde işçiden savunma alınmasının gerekmediği sonucuna varılmıştır. (ILO 158 Nolu Sözleşme – Hizmet İlişkisine İşveren Tarafından Son Verilmesi Hakkında Sözleşme m. 2, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13, 14, 19) (2709 s. K. m. 48, 49) (4857 s. K. m. 8, 17, 18, 19, 24, 25, 27) (6098 s. K. m. 93, 435, 440) (4721 s. K. m. 2) (7036 s. K. m. 20, 21) (9. HD. 24.11.2015 T. 2015/23385 E. 2015/33398 K.) (9. HD. 13.03.2017 T. 2016/6988 E. 2017/3648 K.) (9. HD. 24.05.2017 T. 2016/13617 E. 2017/8796 K.) (22. HD. 11.06.2013 T. 2013/10035 E. 2013/14132 K.) Yargıtay Büyük Genel Kurul Esas No: 2017/9 Karar No: 2018/10 Karar Tarihi: 19.10.2018 I. Giriş A. İçtihatları Birleştirme Konusundaki Başvuru Yargıtay Birinci Başkanı, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Başkanı ve Yargıtay 7, 9 ve 22. Hukuk Daireleri Başkanları ile 12 Ocak 2016 tarihinde yapılan toplantıda kararlaştırıldığı üzere, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu salonunda 1-3 ve 4 Şubat 2016 tarihlerinde Yargıtay 7, 9 ve 22. Hukuk Daireleri Başkan ve üyeleri ile yapılan toplantı sonucunda içtihat aykırılığı olup, uzlaşma sağlanamayan 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25’inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi gereğince derhal fesihlerde işçiden savunma alınması gerekip gerekmediği konusunda verilen farklı kararlar sebebiyle içtihatların birleştirilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır. B. Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun Kararı ve İçtihadı Birleştirmenin Konusu Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunca 28 Eylül 2017 tarihli ve 299 sayılı karar uyarınca, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25’inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi gereğince almış olduğu raporlar nedeniyle derhal fesihlerde işçiden savunma alınması gerekip gerekmediği konusunda Daireler arasında görüş aykırılığı olduğu ve farklı uygulamaların sürdürüldüğü sonucuna varıldığından; bu aykırılığın İçtihatları Birleştirme Hukuk Genel Kurulunca içtihatları birleştirme yoluyla giderilmesi gerektiğine karar verilmiştir. Ne var ki, Yargıtay İçtihatları Birleştirme Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında içtihadı birleştirmeye konu uyuşmazlığın 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25’inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi uyarınca işçinin aldığı sağlık raporları noktasında toplandığı, bu nedenle belirlenen içtihadı birleştirme konusunun gerçek ihtilafı saptamaya yeterli olmadığı sonucuna varılarak, içtihadı birleştirme konusunun “4857 sayılı İş Kanunu’nun 25’inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi gereğince almış olduğu sağlık raporları nedeniyle derhal fesihlerde, işçiden savunma alınmasının gerekip gerekmediği” şeklinde belirlenmesine oy birliği ile karar verilmiştir. C. Görüş Aykırılığının Giderilmesi İstemine Konu Kararlar Yargıtay Dokuzuncu Hukuk Dairesinin; – 24.11.2015 tarihli ve 2015/23385 E.-2015/33398 K„ – 16.12.2015 tarihli ve 2015/24151 E.-2015/35707 K„ – 21.01.2016 tarihli ve 2015/25334 E.-2016/1561 K., – 31.10.2016 tarihli ve 2015/35476 E.-2016/18795 K„ – 06.12.2016 tarihli ve 2016/928 E.-2016/21705 K„ – 23.01.2017 tarihli ve 2016/2983 E.-2017/510 K, – 13.03.2017 tarihli ve 2016/6988 E.-2017/3648 K., – 24.04.2017 tarihli 2016/10472 E.-2017/7099 K., – 24.05.2017 tarihli ve 2016/13617 E.-2017/8796 K., Yargıtay Yirmiikinci Hukuk Dairesinin; – 16.01.2012 tarihli ve 2011/5117 E.-2012/61 K., – 13.07.2012 tarihli ve 2012/2321 E.-2012/16839 K., – 11.06.2013 tarihli ve 2013/10035 E.-2013/14132 K., – 18.05.2015 tarihli ve 2015/12892 E.-2015/17747 K., – 15.12.2016 tarihli ve 2016/29395 E.-2016/27966 K. sayılı kararları. D. Görüş Aykırılığının Giderilmesi İstemine Konu Kararlarda Belirtilen Görüşlerin Özetleri 1. İçtihatların Birleştirilmesi Konusu Kapsamında Savunma Alınması Gerektiği Görüşünde Olan Daireler Yargıtay Dokuzuncu Hukuk Dairesi, konuyla ilgili olarak Yargıtay Birinci Başkanlığına bildirdikleri görüşlerinde özetle; Dairenin 2015 yılında verdiği kararlarda 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25’inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi gereğince almış olduğu raporlar nedeniyle işçinin iş sözleşmesinin derhal feshinde savunma alınması gerektiğinin kabul edildiği, gerekçe olarak da 4857 sayılı İş Kanunu’nun 19’uncu maddesinde sadece 25’inci maddenin ikinci fıkrası gereği yapılan fesihlerde savunma almak mecburiyetinin olmadığı, bunun dışındaki fesihler için savunma alınması yönünde yasal gereklilik olduğu belirtilmiştir. 2. İçtihatların Birleştirilmesi Konusu Kapsamında Savunma Alınmasının Gerekmediği Görüşünde Olan Daireler Yargıtay Yirmiikinci Hukuk Dairesi, konuyla ilgili olarak Yargıtay Birinci Başkanlığına bildirdikleri görüşlerinde özetle; 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25’inci maddesinin ilk cümlesi ile aynı maddenin birinci fıkrasının (b) bendine değinildikten sonra Uluslararası Çalışma Örgütünün ülkemizce de onaylanan 158 sayılı Hizmet İlişkisine Son Verilmesi Sözleşmesi’nin 7’nci maddesine göre işverenden makul ölçülere göre beklenemeyecek haller hariç, hakkındaki iddialara karşı savunma fırsatı verilmeden bir işçinin hizmet ilişkisinin, o işçinin tutumu ve verimi ile ilgili nedenlerle sona erdirilemeyeceği, 4857 sayılı İş Kanunu’nun “Sözleşmenin feshinde usul” başlıklı 19’uncu maddesinin ikinci fıkrasına göre ise “Hakkındaki iddialara karşı savunmasını almadan bir işçinin belirsiz süreli iş sözleşmesi, o işçinin davranışı veya verimi ile ilgili nedenlerle feshedilemez. Ancak, işverenin 25’inci maddenin (II) numaralı bendi şartlarına uygun fesih hakkı saklıdır.” şeklinde düzenlendiği, madde gerekçesinde “Belirsiz süreli iş sözleşmesi, işçinin davranışı veya verimi ile ilgili bir nedenle feshediliyor ise, ona önce hakkındaki iddialara karşı savunma fırsatı verilecektir. Ancak, işçinin zihinsel veya bedensel yetersizliği, arkadaşları veya amirleri ile sıkça ve gereksiz yere tartışmaya girişmiş olması gibi durumlarda savunmasının alınması işverenden beklenemeyecektir. Kuşkusuz, İş Kanununun 25. maddesinin (II) numaralı bendindeki şartlar gerçekleşmiş ise, işveren buna göre bildirimsiz (derhal) fesih hakkını kullanabilecektir.” şeklinde ifade edildiği, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 18’inci maddesinde “yeterlilik” kavramı kullanıldığı halde, aynı Kanun’un 19’uncu maddesinde “verimlilik” kavramının kullanıldığı, buna göre, işverenin, iş sözleşmesini verim hariç olmak üzere işçinin yeterliliğine dayalı olarak feshedecekse, savunmasının alınmasının gerekmeyeceği (Ekonomi, M.: Hizmet Akdinin Feshi ve İş Güvencesi, Çimento İşveren Dergisi, Mart 2003, Özel Ek, s. 14), nitekim madde gerekçesinde de “işçinin zihinsel veya bedensel yetersizliği” durumunda savunma alınmasının işverenden beklenemeyeceği hususunun açık olarak belirtildiği, bu cümleden olarak, kanun koyucunun “verimlilik” ve “yeterlilik” kavramlarını bilinçli olarak farklı kullandığı sonucuna ulaşıldığı, bu noktada gerekçede ifade edilen “zihinsel veya bedensel yetersizlik” hallerinin 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25’inci maddesinin birinci fıkrasına münhasır olduğunu, diğer taraftan 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25’inci maddesinin son fıkrasına göre de, “İşçi feshin yukarıdaki bentlerde öngörülen sebeplere uygun olmadığı iddiası ile 18,20 ve 21 inci madde hükümleri çerçevesinde yargı yoluna başvurabilir.” denilmekle, - [Ceza Davasında Sanık Ne Yapmalıdır?](https://kayseriavukat.org.tr/ceza-davasinda-sanik-ne-yapmalidir/): Ceza Davasında Sanık Ne Yapmalıdır? Ceza Davasında Sanık Olma: Ceza davası, istinaf, temyiz ve kararın düzeltilmesi gibi aşamaları da geçtikten sonra kesinleşmiş hapis cezası ile ilgili infaz hukuku süreci başlar. Kesinleşen hapis cezasının infazı, kural olarak açık veya kapalı cezaevinde yapılır. Cezası infaz edilen hükümlü, suçunun niteliğine göre belli şartları yerine getirdiğinde koşullu salıverilme (şartlı tahliye) ve denetimli serbestlik tedbirinden yararlanarak cezaevinden tahliye edilebilir. Ceza yargılamasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması, suçun nitelendirilmesi ve suçun unsurlarının varlığının ispatı, suç vasfına ve unsurlarına uygun bir savunma açısından uzman bir avukattan hukuki yardım alınması önem arz etmektedir. Ceza mahkemesi, yapacağı yargılama neticesinde sanık hakkında mahkûmiyet hükmü olarak adli para cezası, hapis cezası veya güvenlik tedbiri kararı verebilir. Kararda hapis cezasının ertelenmesi veya hükmün açıklanmasının geri bırakılması (HAGB) gibi bireyselleştirme kurumları uygulanabileceği gibi sanığa verilen hapis cezası adli para cezasına da çevrilebilir. Sanık, mahkemedeki yargılamanın tüm aşamalarında da bir ceza avukatının hukuki yardımından yararlanma hakkına sahiptir. Ceza yargılamasının önemli bir parçası olan savunma faaliyeti, maddi gerçeğin açık, net ve doğru bir şekilde ortaya konulmasını amaçlamaktadır. Bir kişi hakkında suç isnadı yapılmasıyla başlayan savunma faaliyeti, hukuk devletinin ve adil yargılanma hakkının vazgeçilmez unsurudur. Kayseri Ceza Avukatı kadromuz, ceza davalarında 15 yılı aşkın deneyimleri ve güncel mevzuat ve içtihatlar çerçevesinde, müvekkillerimize en etkili sonucu sağlamak için hukuki destek vermektedir. Bilindiği üzere, ülkemizde ceza yargılamaları 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu kapsamında gerçekleştirilmektedir. Türk Ceza Kanunu ceza hükümlerini belirlerken, Ceza Muhakemesi Kanunu ise yargılama usullerini belirler. Ceza davaları ve yargılamaları ile ilgili olarak Kayseri ceza avukatı kadromuz; müvekkillerimizin kollukta ve savcılıkta alınacak ifadesi sırasında hazır bulunmak da dahil olmak üzere Sulh Ceza Hakimlikleri ile Asliye Ceza ve Ağır Ceza Mahkemelerinde sanık müdafi ve müşteki vekili olarak hizmet vermektedirler. Yargılama sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir Kayseri ceza avukatı veya ağır ceza avukatından hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. Sanık Ne Demektir? Ceza davasının açılması savcılık aşamasının (soruşturma aşaması) son bulması, iddianamenin savcılık tarafından düzenlenmesi ve mahkemenin iddianameyi kabulü ile başlamaktadır. Bu kapsamda şikayetçi olunan, hakkında yargılama yapılması istenen kişi savcılık aşamasında şüpheli sıfatını alırken ceza davasının açılması ile kovuşturma aşamasında sanık sıfatını alacaktır. Kısaca sanık ceza davasında yargılanan kişidir. Ceza davası içerisinde suç tipine ve iddia olunan suça ilişkin bir sanık olabileceği gibi suçun birden fazla kişi tarafından işlenmesi, yardım etme, azmettirme vb. durumlarda birden fazla sanığın bulunması da mümkündür. Ceza Davasında Sanık Ne Yapmalı? Ceza davasının açılması savcılık aşamasında (soruşturma aşaması) toplanan tüm deliller ile sanığın cezalandırılması talebiyle yapılacağından sanık açısından büyük öneme sahiptir. Sanık iddianame ile suç isnadı yapılan Türk Ceza Kanunu maddelerini, suçun unsurlarını, suç ile iddia edilen fiil arasındaki bağı, suç vasfının değişmesi ve daha yüksek cezayı gerektirir bir ceza maddesinden yargılanma ihtimalini, dava süreci içerisinde sanığa ek savunma hakkının verilmesinin ne anlama geleceğini, mahkemede ne söylemesi gerektiğini bilemeyebilir. Bu doğrultuda sanığın sürece hâkim olmak ve hukuki destek almak amacıyla avukat ile temsil edilmesinde fayda vardır. Sanık suç tipine göre tutuklu yargılanabileceği gibi tutuksuz da yargılanıyor olabilir. Güncel hayatta daha öncesinde herhangi bir davaya katılmamış, yargılanmamış, adli sicili temiz olan ancak sanık olarak yargılanmakta olan kişilerin konuyu önemsememesi veya masumiyetine inanması sebebiyle ihmalkâr davranarak ceza davasına özen göstermemesi neticesinde ceza alması durumunda yahut karar duruşması öncesi hukuki yardım almak istemesi tarafımızca sıkça gözlenmektedir. Oysa ki ceza yargılamasında bir avukatın (sanık müdafiinin) dosya kapsamı gereği sanık lehine olan delilleri toplaması, savunma stratejisi belirlemesi, suçun unsurları doğrultusunda dava sürecini şekillendirebilmesi için dava dosyasına erken dahil olabilmesi sanık adına daha avantajlıdır. Sanığın ilk duruşma mahkeme tarafından sorgusunun yapılması (ifadenin alınması), tanıkların dinlenmesi ve tanıklara soru yöneltilmesi gibi hususların avukat ile yürütülmesi belki de sürecin akıbetini sanık lehine değiştirebilecektir. Ayrıca sanık ifadesinin nasıl verilmesi gerektiği, mahkeme ortamı, yargılamanın şekli usulleri, sanığın nerede duracağı gibi birden fazla nüans için emek sarf edilmelidir. Güncel hayatta avukat yardımı alınmaksızın savunma yapan, konuyu araştırmayan bazı sanıkların yargılamanın yapıldığı ceza maddesini ve unsurlarını ilgilendirmeyen detaylara fazlaca yer verdiği, masumiyeti ispatlamaya yönelik kimi vakıa ve delillere dahi değinmeyi unuttuğu ceza davasına iştirak etmekte olan avukatların kimi zaman karşılaştığı bir durumdur. Ceza davasında sanığın avukatla temsil edilmesinin önemine yukarıda değindikten sonra avukatsız ne yapabileceği hususuna da değinmek gerekecektir. Her sanığın maddi durumu avukat ile temsil edilmeye elverişli olmayabilir. Bu durumda barodan avukat tayini için ceza dosyasından talepte bulunulabilir. Ya da sanık dava dosyasının fotokopisini alarak sadece danışma ve dosyasını inceletme anlamında bir avukattan hukuki danışmanlık hizmeti alabilir. Diğer bir ihtimalde ise sanık dava dosyasını incelemeli, örnek almalı, yargılandığı kanun maddesini araştırmalı, delillerinin toplanması ile ilgili talepte bulunmalı ve ceza yargılaması aşamalarını okuyup araştırarak mümkün olduğunca bilgi edinmeye çalışmalıdır. Duruşmaya gitmemek, etkili savunma yapmamak, delilleri ve nereden nasıl toplanabileceği hakkında bilgi vermemek vb. savunma hakkını kullanmamak dava sürecinde istenmeyen neticelerin ihmalen ortaya çıkmasına sebebiyet verebilir. Bu bağlamda gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir Kayseri ceza avukatı veya ağır ceza avukatından hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. Mail-bulk Google-plus-g Whatsapp Facebook-f X-twitter Instagram Linkedin Balance-scale Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Ceza Davasında Sanık Olma- Kayseri Ceza Avukatı Alanında yetkin Kayseri ceza avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz; ceza yargılamalarında savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek taraflara avukatlık ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Ceza davalarında gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması açısından alanında uzman bir Kayseri ceza avukatı veya ağır ceza avukatından hukuki yardım alınması faydalı olacaktır. Yargılama sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir.  Alanında yetkin Kayseri Avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) başvuru sürecinde taraflara hukuki yardım sunmaktadır. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları - [Noterin Hukuki Sorumluluğu ve Zararın Tazmininde Kusursuz Sorumluluk](https://kayseriavukat.org.tr/noterin-hukuki-sorumlulugu/): Noterin Hukuki Sorumluluğu ve Zararın Tazmininde Kusursuz Sorumluluk Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/994 Karar No: 2018/1048 K. Tarihi: 09.05.2018 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 09.05.2013 gün ve … sayılı karar davacı vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 13.01.2014 gün ve 2013/15728 E., 2014/83 K. sayılı kararı ile: \”…Davada, davacı şirket adına kayıtlı …. plakalı 2004 model Renault marka çekici cinsi aracın dava dışı … isimli şahsa Bucak Noterliği\’nin araç satış sözleşmesi ile satıldığı ve aracın trafik kayıtlarına davacı şirket lehine ödenmeyen kısım 57.000,00-TL. bedel ile rehin şerhi işlendiği, borçlu … ve kendisini rehin alacaklısı olarak tanıtan…. isimli kişilerin Cihanbeyli Noterliği\’ne müracaat ederek ayni bir hak olan rehin şerhinin kaldırılması için gerekli olan ibraname düzenlettirdikleri, davalı noterin satım ve rehin sözleşmesini düzenleyen Bucak Noterliği\’nden teyit almadan, gerçek rehin alacaklısının kim olduğunu araştırmadan 57.000,00-TL. bedelli rehin şerhinin kaldırılmasını sağlayacak belgeyi düzenleyerek görevi gereği gerekli dikkat ve özeni göstermeksizin beyana dayalı olarak işlem yaptığı, davalı noterin ağır hizmet kusuru bulunduğu ileri sürülerek, 57.000,00-TL. maddi tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek faizi ile tahsili istenilmiştir. Davalı, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. Mahkemece, davalı Noterliğe ait 26.03.2012 tarih ve 1689 sayılı İbraname üzerinde yapılan incelemede söz konusu ibranamede davalı noterin sadece kimlik tespiti yaptığı, buna dayalı olarak araç üzerindeki ipoteği ise trafik tescil kurumunun kaldırdığı, ayrıca davalı noterin söz konusu ipoteğin alacaklısını araştırma hak ve yükümlülüğü bulunduğuna dair hiçbir hukuki dayanağın bulunmadığı, bu durumda davalı noterin sorumlu tutulmasının mümkün olmadığı gibi davacının alacağını genel yollardan tahsili imkânı bulunduğu için de sırf ipoteğin kaldırılmasından dolayı somut bir zararı bulunmadığı gerekçeleri ile davanın reddine karar verilmiş, hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir. Davalı, 1512 sayılı Noterlik Kanunu\’nun 33. maddesi hükmüne göre Noterlik görevini vekaleten yürüten kişidir. Aynı Kanunun 151 vd. maddelerinde noter vekillerinin görevlerini yerine getirmeleri sırasında veya görevleri sebebiyle işlenen suçlarla ilgili olarak 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun uygulanması bakımından kamu görevlisi sayılacakları belirtilmiştir. 1512 sayılı Noterlik Kanunu\’nun 162. maddesi gereğince noterler, yaptıkları işlemlerden doğan zararlardan dolayı kusursuz sorumludurlar. Tüm kusursuz sorumluluk hallerinde olduğu üzere, zarar gören davacı, davalı noterin kusurunu kanıtlamak zorunda değildir. Bu bağlamda zarar gören davacı yalnızca zararla eylem arasındaki uygun illiyet bağını kanıtlamak zorundadır. Davaya konu ibraname 1512 sayılı Noterlik Kanunu’nun 90. ve onu izleyen maddeleri uyarınca noter tarafından onaylama şeklinde düzenlenmiştir. Bu belge, 1086 sayılı (mülga) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 295/1. (HMK. md.204.) maddesi anlamında tasdik edilen imzalar yönünden resmi senet niteliğini haiz bulunmaktadır. Yine, 1512 sayılı Noterlik Kanunu’nun 72.maddesi gereğince noter, iş yaptıracak kişilerin kimlik ve adresleri ile gerçek isteklerini tamamen öğrenmekle yükümlüdür. Ayrıcı, vaki işlemler üçüncü kişilerin malvarlığında bazı sonuçlar doğuracak ise bunların hukukunu korumalı ve sebepsiz olarak zarar görmelerine izin vermemelidir. Noterin kusuru yüzünden beklenilen hukuki sonuç sağlanmadığı takdirde, Noterin sorumluluğu benimsenir. Somut olayda, 2004 model VF622GVA000132400 şasi ve 83M0580140 motor nolu çekiciye Cihanbeyli Noterliği tarafından Bucak Noterliğinin 22.03.2012 tarih ve 4344 sayılı sözleşmesine istinaden 26/03/2012 tarih ve 1689 yevmiye sayılı ibraname düzenlendiği ve bu ibraname ile de araç üzerindeki rehin şerhinin Ankara Trafik Tescil Müdürlüğünce kaldırıldığı ancak rehin alacaklısının gerçekte davacı … Motorlu Araçlar Pet. Ür. Nak. Ltd. Şti. olduğu halde ibranamenin araç ile bir ilgisi bulunmayan … tarafından düzenlendiği anlaşılmaktadır. Araç, sicil kaydı üzerinde bulunan rehin şerhinin kaldırılması üzerine 28.03.2012 tarihinde satılmış olup, bu nedenle de tekrar rehin şerhinin araç kaydı üzerine işlenmesi olanağı kalmamıştır. O halde mahkemece, davalı noterin ibraname düzenlendiği sırada kendisinden beklenen dikkat ve özeni göstermediği gözetilerek ve kamu hizmeti yapan noterin gerekli dikkat ve özeni göstermemesi onun sorumluluğunu gerektirdiğinden, rehin şerhinin kalkması ve aracın satışı işlemi nedeniyle davacının uğradığı maddi kayıpların belirlenmesi ve davalı noter tarafından tazminine karar verilmesi gerekirken, itibar edilmeyen gerekçeler ile davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir…\” gerekçesi ile oy çokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, noterlerin hukuki sorumluluğundan kaynaklanan tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili, müvekkili şirket adına kayıtlı …. plâkalı aracın dava dışı … isimli şahsa Bucak Noterliğince düzenlenen 22.03.2012 tarihli sözleşmesiyle satılıp, trafik kaydına şirket lehine 57.000,00-TL bedelli rehin şerhi işlendiğini, ancak satış tarihinden dört gün sonra … ile birlikte kendisini rehin alacaklısı olarak tanıtan…. isimli kişinin Cihanbeyli Noterliğine giderek rehin şerhinin kaldırılması için ibraname düzenlettirdiklerini, rehin şerhi kaldırılan aracın da 28.03.2012 tarihinde Mustafa Keskiner isimli bir şahsa, ardından da bir şirkete satıldığını, ibranameyi düzenleyen davalı notere iğfal kabiliyeti bulunan herhangi bir belgenin sunulmadığını, noterin satım ve rehin sözleşmesini düzenleyen Bucak Noterliğinden teyit almadan ve gerçek rehin alacaklısının kim olduğunu araştırmadan rehin şerhinin kaldırılmasını sağlayacak belgeyi düzenlediğini, kusursuz sorumluluğu bulunan noterin görevinin gereği olan dikkat ve özeni göstermeden beyana dayalı olarak işlem yaptığını, araç iyi niyetli üçüncü kişiler eline geçmiş olabileceğinden geri alma imkânının da kalmadığını ileri sürerek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 57.000,00-TL maddi tazminatın faiziyle birlikte tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, davanın … veya Adalet Bakanlığı aleyhine açılması gerektiğini, müvekkili tarafından yapılan işlemin onaylama işlemi olduğunu, bu işlemin Noterlik Kanunu\’nun 82/3 ve 90. maddeleri kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini, noter tarafından yapılan onay işleminin, onaylanan imzanın ilgili kişiye ait oluşunu belgelendirme niteliğini taşıdığını, hukuki işlemin içeriğini kapsamadığını, bu işlemlerde imza ve tarihin aksi sabit oluncaya kadar geçerli olduğunu, davacının dayandığı ibranamenin de noter tarafından resen düzenlenen bir belge olmayıp, sadece tarafların imzasının onaylandığını, bu nedenle müvekkilinin gerçek rehin alacaklısını araştırma zorunluluğunun bulunmadığını, yapması gereken tek şeyin imza atan kişi ve ibraz ettiği resimli kimliği kontrol etmekten ibaret olduğunu, davalının hiç bir kusurunun bulunmadığını, kusurun rehin şerhini kaldıran trafik müdürlüğüne ait olduğunu, kendi sisteminde araç sahibini, rehin sözleşmesini ve rehin borçlusunu gören yerin orası olduğunu belirterek, davanın reddine karar verilmesini istemiştir. İhbar olunan … vekili davanın reddine karar verilmesini istemiş, Anadolu Anonim Türk Sigorta A.Ş. vekili ise noterlerin hukuki mali sorumluluk sigortasının müvekkili şirket tarafından yapıldığını, somut olayda noterin kastı ve kusuru bulunmadığını, kusur ve zarar kesinleşir ise poliçe limitleri dahilinde bir itirazlarının bulunmadığını belirtmiştir. Mahkemece, ibranamede davalı noterin sadece kimlik tespiti yaptığı, buna - [Geçersiz Satış Sözleşmesi Nedeniyle Müflise Karşı Alacak Davasında Görevli Mahkeme](https://kayseriavukat.org.tr/muflise-karsi-alacak-davasi/): Geçersiz Satış Sözleşmesi ve Müflise Karşı Alacak Davasında Görevli Mahkeme Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2018/344 Karar No: 2019/990 K. Tarihi: 03.10.2019 Mahkemesi: Tüketici Mahkemesi Taraflar arasındaki alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; … Tüketici Mahkemesince davalılar (arsa sahipleri) İ. ve … yönünden davanın sıfat yokluğundan reddine, diğer davalılar yönünden ise davanın kabulüne dair verilen 12.06.2014 tarihli ve … sayılı kararın davacı ve davalı müflis … Anadolu Kon. San. A.Ş. vekilleri tarafından temyizi üzerine, Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 12.03.2015 tarihli, 2015/414 E., 2015/3983 K. sayılı kararı ile: “…Davacı vekili, dava dilekçesinde; davalı arsa sahipleri İ. ve … ile davalı yüklenici … Anadolu Kon.San. AŞ. arasında düzenlenen 14.10.2005 tarihli \”Satış Vaadi Şeklinde Düzenlenen Hasılat Paylaşımlı Konut Yapım Sözleşmesi\” gereğince konutların satışından elde edilecek hasılatın %77\’si yapımcıya, %23\’ü arsa maliklerine ait olacağı konusunda anlaşma sağlandığını, bu sözleşme gereğince yüklenici şirketin daire satışına başladığını, davacının 31.07.2006 tarihli sözleşme ile yüklenici davalı … Anadolu Kon.San. AŞ\’den daire satın almak için kararlaştırılan 152.500 TL bedelin adi ortaklığa ödeme yapıldığını, davalıların süresinde daireyi teslim etmediklerini belirterek ödenen 152.500 TL\’nin denkleştirici adalet ilkesi gereğince tahsilini talep etmiş, yargılama sırasında talebini 279.583 TL\’ye artırmıştır. Davalılar (arsa sahipleri) İ. ve … vekili cevabında, davacı ile sözleşme yapmadıklarını, diğer davalı yüklenicinin edimini davacıya karşı taahhütde bulunmadıklarını beyan etmiştir. Diğer davalı Müflis … Anadolu Kon.San. AŞ ile İTC Holding A.Ş. ise davaya cevap vermemişlerdir. Mahkemece; davanın kısmen kabulü ile, davalılar (arsa sahipleri) İ. ve … yönünden husumetten reddine, diğer davalılar yönünden ise davanın kabulü ile 279.583 TL\’nin müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmiş, hükmü davacı vekili ve davalı … Anadolu Kon.San. AŞ. vekili temyiz etmiştir. Dosya kapsamından, davalı arsa sahipleri İ. ve … ile yüklenici davalı … Anadolu Kon.San.AŞ. arasında düzenlenen 14.10.2005 tarihli \”Satış Vaadi Şeklinde Düzenlenen Hasılat Paylaşımlı Konut Yapım Sözleşmesi\” gereğince 1 parselde kayıtlı 82.723 m² tarla üzerinde yapımcı tarafından konut yapımı işi ile ilgili olarak tarafların hak ve yükümlülüklerinin belirlendiği, 16.maddesinde, konutların satışından elde edilecek hasılatın %77\’si yapımcıya, %23\’ü arsa maliklerine ait olacak şekilde paylaşılacağı konusunda anlaşma yapıldığı, bu sözleşme gereğince davalı yüklenici … Anadolu Kon.San. AŞ\’nin yapmayı taahhüt ettiği inşaattan 16/A nolu bağımsız bölümün davacıya satılması ile ilgili 31.07.2006 tarihli harici satış sözleşmesi düzenlendiği, sözleşme gereğince davacı tarafından davalı yüklenici şirkete 152.500 TL\’nin ödendiği, inşaatın %10 seviyesinde iken, davalı yüklenici şirketin inşaatı terk ettiği, davalı arsa sahipleri ile davalı yüklenici firmanın sözleşmeyi 08.06.2007 tarihinde feshettikleri, arsa sahiplerinin diğer davalı İTC Holding AŞ. ile 08.06.2007 tarihli Gayrimenkul Satış Vaadi Sözleşmesinin imzalandığı, daha sonra 09.08.2007 tarihinde feshedildiği, davacının 14.08.2006 ve 15.10.2006 tarihinde ödediği 152.500 TL\’nin denkleştirici adalet ilkesi gereğince dava tarihi itibariyle ulaştığı değerin bilirkişi raporuna göre 279.583 TL olduğu anlaşılmaktadır. Davada geçersiz satış sözleşmesi gereğince ödenen bedelin tahsili talep edilmektedir. Davalı yüklenici … Anadolu Kon. San. AŞ hakkında İstanbul 5. Asliye Ticaret Mahkemesinin 19.03.2008 tarih, 2007/570 E. – 2008/168 K. sayılı kararı ile iflasına karar verilmiş, tasfiye işlemlerinin İstanbul 2. İflas Müdürlüğünün 2008/4 E.sayılı dosyası ile devam ettiği, davada ise davalı Müflis … Anadolu Kon.San. Aş İflas İdare Memurları tarafından temsil edilmiş, bu dava ise 16.11.2012 tarihinde, iflasdan sonra açılmıştır. İflasın açılması, maddi hukuka ilişkin ilişkileri ve hükümleri cebri şekilde etkilediği gibi Medeni Usul ve İcra Hukuku kuralları üzerinde de etki yaratır. Bu etkilerden biri de görev kurallarında meydana gelen değişikliktir. Davalı … Anadolu Kon.San.AŞ nin, dava tarihinden önce iflasına karar verildiği, iflas masasının oluşturulduğu anlaşılmıştır. 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 194. maddesindeki \”Acele haller müstesna olmak üzere müflisin davacı ve davalı olduğu hukuk davaları durur ve ancak alacaklıların ikinci toplasından on gün sonra devam olunabilir\” hükmü gereğince işlem yapılarak usulüne uygun taraf teşkili sağlanmalıdır. İflastan sonra, müflis aleyhine masaya giren mal ve haklara ilişkin bir dava açılamaz. Masadan bir hak iddiasında olanlar, alacaklarını veya haklarını İİK\’nun 219/2 maddesi gereğince masadan isterler (masaya yazdırırlar). İflas idaresi, istenen alacakları kabul etmemesi halinde 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 235.maddesinde açıklanan sıra cetveline itiraz (kayıt kabul) davasının açılması gerekir. İflastan sonra müflise karşı dava açılması halinde bu davaya İİK\’nın 235/ll.maddesi gereğince sıra cetveline itiraz (kayıt kabul) davası olarak devam edilmelidir. Müflisin iflas masasına giren mal ve haklara ilişkin davalarda taraf sıfatı olmadığından, iflastan sonra masaya giren mal ve haklara ilişkin davanın Müflis … Anadolu Kon.San. AŞ. adına değil, iflas idaresi aleyhine açılması gerekir. Ancak, İcra İflas Kanunu\’nun 235/1.maddesinde \”Sıra cetveline itiraz edenler, cetvelin ilanından itibaren onbeş gün içinde iflasa karar verilen yerdeki Ticaret Mahkemesine dava açmaya mecburdurlar\” hükmü gereğince davanın görevli mahkemede görülmesi gerekir. Buradaki mahkemenin yetkisi de kamu düzenine ilişkindir. Somut olayda, davalı şirketin dava tarihinden önce (19.03.2008 tarihinden) iflasına karar verilmiş olduğundan bu dava \”kayıt kabul davası\” niteliğinde olup, iflasa karar verilen yerdeki ticaret mahkemesinin görevli olduğu gözetilerek görevsizlik kararı verilmesi gerekirken işin esasına girilerek yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırıdır. Öte yandan, davacı ile diğer davalı arsa sahipleri arasında 4077 sayılı yasa kapsamında bir sözleşme ilişkisi bulunmamaktadır. Bu nedenle davalı arsa sahipleri hakkında açılan davada Tüketici Mahkemesi görevli olmayıp, Asliye Hukuk Mahkemesi görevlidir. Görevle ilgili düzenlemeler kamu düzenine ilişkin olup, taraflar ileri sürmese dahi yargılamanın her aşamasında re\’sen gözetilir. Mahkemece, görev yönü düşünülmeden, dava dilekçesinin görev yönünden reddi yerine işin esasına girilerek yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, kampanyalı satış yöntemine dayalı geçersiz taşınmaz satış sözleşmesi nedeniyle ödenen bedelin tahsili istemine ilişkindir. Davacı vekili, davalı arsa sahipleri İ. Aksu ve … ile davalı yapımcı … Anadolu Kon. San. A.Ş. (iflâs etmeden önce) arasında düzenlenen 14.10.2005 tarihli \”Satış Vaadi Şeklinde Düzenlenen Hasılat Paylaşımlı Konut Yapım Sözleşmesi\” uyarınca konutların satışından elde edilecek hasılatın %77\’sinin yapımcıya, %23\’ünün arsa maliklerine ait olacağı konusunda anlaşma sağlandığını, bu sözleşme gereğince yapımcı şirketin kampanyalı satış yöntemi ile daire satışına başladığını, müvekkilinin 31.07.2006 tarihli satış sözleşmesi ile yapımcı … Anadolu Kon. San. A.Ş.\’den daire satın almak için kararlaştırılan 152.500TL bedeli bu davalıya ödediğini, bahsi geçen şirketin yönetim kurulunun 05.06.2007 tarihinde toplanarak davacı ve diğer alıcılarla imzaladığı sözleşmelerdeki hak ve alacak ile mükellefiyetleriyle, ayrıca sözleşmelerde - [Yapı Malikinin Sorumluluğu: Terör Saldırısı Sonucu Taşınmazda Oluşan Zararın Tazmin Edilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/yapi-malikinin-sorumlulugu/): Taşınmazda Terör Saldırısı Sonucu Oluşan Zararın Tazmininde Yapı Malikinin Sorumluluğu Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/439 Karar No: 2017/1463 K. Tarihi: 29.11.2017 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından davanın kısmen kabulüne dair verilen 13.06.2013 gün ve … sayılı kararın temyizen incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 11.12.2013 gün ve 2013/15013 E., 2013/17734 K sayılı kararı ile: “…Davacı vekili dilekçesi ile; müvekkilinin Midyat İlçesi, Söğütlü Beldesi, 222 ada, 3 parsel numaralı taşınmazın maliki olduğunu, olay günü davalı tarafa ait olan petrol boru hattında meydana gelen patlama sonucunda çıkan yangın ve petrol akıntısı nedeniyle tarla vasfındaki bahse konu taşınmazın kullanılamaz hale geldiğini iddia ederek, uğranılan zararın tazminini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili cevap dilekçesi ile; davada …’a husumet yöneltilemeyeceğini, olayın kimliği belirsiz kişi veya kişilerce gerçekleştirildiğini, onların eyleminin illiyet bağını kestiğini savunarak, davanın reddini dilemiştir. Mahkemece; dava tarihinde yürürlükte bulunan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 69.maddesi gereğince boru hattının neden olduğu zarardan davalı …’ın kusursuz sorumlu olduğu, olaya neden olan patlamanın terör saldırısı sonucu gerçekleşmesinin davalının sorumluluğunu ortadan kaldırmayacağı, olayın özelliği ile boru hattının güvenliğinin kolluk kuvvetleri yerine geçici köy korucuları tarafından sağlanması ve ayrıca … tarafından bunun dışında her hangi bir güvenlik önleminin de alınmamış olması nedeniyle 6 Türk Borçlar Kanunu’nun 51 ve devamı maddeleri gereğince herhangi bir hakkaniyet indirimi yapılamayacağı gerekçeleri ile davanın kabulüne karar verilmiş, hüküm davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, davalı vekilinin sair temyiz itirazları yerinde değildir. Ancak; 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 69. maddesinde yapı malikinin sorumluluğu düzenlenmiştir. Buna göre; “Bir binanın veya diğer yapı eserlerinin maliki, bunların yapımındaki bozukluklardan veya bakımındaki eksikliklerden doğan zararı gidermekle yükümlüdür.“. Yapı malikinin yapının verdiği zarardan sorumluluğu, yapı dolayısıyla kabul edilen bir sorumluluk olduğundan niteliği itibariyle kusursuz sorumluluk türlerinden olan “olağan sebep sorumluluğu”dur. Burada malike kurtuluş kanıtı sunma olanağı tanınmamıştır. Bu nedenle malik zararın meydana gelmemesi için gerekli özen ve dikkati gösterdiğini ispat etse dahi sorumluluktan kurtulamaz, Bu nedenle buradaki sorumluluk ağırlaştırılmış sebep sorumluluğudur. Ancak illiyet bağını kesen sebeplerin (mücbir sebep, üçüncü kişinin ağır kusuru gibi) varlığı durumunda sorumluluktan kurtulabilir. (…Gökcan, Haksız Fiil Sorumluluğu ve Tazminat Hukuku, 3.baskı, syf 327) Somut olayda; davalı …ın davaya konu patlamanın olduğu boru hattının maliki olması sıfatıyla, meydana gelen zarardan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 69. maddesi anlamında kusursuz olarak sorumlu olacağı açıktır. Ancak; dosya arasında bulunan Midyat İlçe Jandarma Komutanlığı’nın 16.01.2013 tarihli cevabi yazısına bakıldığında; davaya konu boru hattına 20.07.2012 tarihinde saat 23:00 sıralarında terör saldırısı meydana geldiği, Jandarma Genel Komutanlığ ile … arasında yapılan protokol gereği …’ın sadece pompa, blok vana, basınç düşürme istasyonları gibi boru hattı üzerindeki sabit tesisler ile Ceyhan Deniz terminalini çevreleyen çitlerin iç kısımlarındaki alanları koruma görevi olduğu, Şenköy Jandarma Genel Komutanlığı’nda yeterli personel ve araç bulunamadığından, Karokola yazılan nöbet hizmetleri ile …’a ait boru hattının güvenliğinin 24 saat esasına göre hareketli olarak tespit edilen yerlerde Geçici Köy Korucuları ile yürütüldüğünün bildirildiği anlaşılmaktadır. Yapı malikinin sorumluluktan kurtulabilmesinin tek yolu zarar veren olayda illiyet bağını kesen sebeplerin varlığı olduğuna yukarıda değinilmiştir. Somut olayda da davaya konu patlamanın terör saldırısı sonucu meydana geldiği tartışmasızdır. Bu durumda, zarar verici olayın “mücbir sebep” ile meydana geldiği kabul edilmelidir. Keza, mücbir sebep önceden öngörülemeyen, kaçınılmaz, karşı konulamayan, harici ve olağanüstü olaylardır. Dolayısıyla; zarar ile yapı maliki arasındaki hukuki illiyet bağı da kalkmıştır. O halde mahkemece; somut olayda mücbir sebep nedeniyle illiyet bağının kalktığı ve dolayısıyla yapı maliki olan davalı …’ın sorumlu tutulamayacağı gözetilerek davanın reddi cihetine gidilmesi gerekirken yanlış değerlendirme sonucu yukarıdaki gerekçelerle davanın kabulü doğru görülmemiş bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, terör saldırısı ile petrol boru hattının patlaması nedeniyle davacıya ait taşınmazda oluşan zararın tazmini istemine ilişkindir. Davacı vekili, davalı tarafa ait petrol boru hattındaki patlama sonucu çıkan ve günlerce süren yangında, müvekkiline ait tarla niteliğindeki taşınmazın tamamen yandığını, yangın ve oluşan petrol akıntısı sonucunda taşınmazın kullanılamaz ve ürün vermez hâle geldiğini ileri sürerek 6.389,00 TL maddi zararın olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı taraftan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, müvekkiline husumet yöneltilemeyeceğini, olayın kimliği belirsiz kişilerce gerçekleştirildiğini, onların eyleminin illiyet bağını kestiğini, davalının tüm önlemleri aldığını, asıl mağdurun davalı şirket olduğunu, keza bu olaydan dolayı çok büyük zarara uğradığını belirterek, davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Yerel mahkemece, petrol boru hattında terör saldırısı sonucunda patlama meydana geldiği, çıkan yangında hattın yakınında bulunan davacıya ait taşınmazın zarar gördüğü, dava tarihinde yürürlükte bulunan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 69. maddesi gereğince boru hattı nedeniyle oluşan zarardan davalının kusursuz olarak sorumlu olduğu, patlamanın terör saldırısı sonucu gerçekleşmesinin davalının sorumluluğunu ortadan kaldırmayacağı, olayın özelliği, boru hattının güvenliğinin kolluk kuvvetleri yerine geçici köy korucuları tarafından sağlanması ve davalı tarafça başka bir güvenlik önlemi alınmamış olması nedeniyle hakkaniyet indirimine de yer olmadığı gerekçesi ile davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıya metni aynen alınan karar ile bozulmuş; yerel mahkemece önceki gerekçeler tekrar edilip genişletilerek direnme kararı verilmiştir. Hüküm davalı vekilince temyize getirilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; dava konusu zararın, petrol boru hattına yapılan terör saldırısı sonucu doğmuş olması nedeniyle uygun illiyet bağının kesilip kesilmediği, varılacak sonuca göre davalı Boru Hatları ile Petrol Taşıma A.Ş.’nin davacının zararından sorumlu olup olmayacağı noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümlenmesi için öncelikle sorumluluk kavramının ve buna ilişkin ilkelerin açıklanmasında yarar bulunmaktadır. Geniş anlamıyla sorumluluk kavramı; bir kişinin başka bir kişiye verdiği zararları giderme yükümlülüğü olarak açıklanmıştır. Hukuki anlamda sorumluluk, taraflar arasındaki borç ilişkisinin zedelenmesi sonucu doğan zararların giderilmesi (tazmin edilmesi) yükümlülüğünü içerir. Sorumluluk hukukunun tarihsel gelişim süreci içerisinde kusur sorumluluğundan kusursuz sorumluluğa uzayan bir yol izlenmiştir. Kusur sorumluluğunda bir zararı başkasına tazmin ettirmek, ancak zarar onun kusurlu bir fiilinden doğmuş ise mümkündür (Tandoğan, H.: Türk Mes’uliyet Hukuku, Ankara 1967, s.89). Bu sorumlulukta kusur, sorumluluğun öğesi, bir diğer ifade ile kurucu unsurudur (Eren, - [Terekenin Borca Batık Olduğunun Tespiti ve Mirasın Hükmen Reddi](https://kayseriavukat.org.tr/terekenin-borca-batik-oldugunun-tespiti/): Terekenin Borca Batık Olduğunun Tespiti ve Mirasın Hükmen Reddi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/438 Karar No: 2018/770 Karar Tarihi: 11.04.2018 Mahkemesi: Tüketici Mahkemesi Taraflar arasındaki alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Tüketici Mahkemesi’nin davanın reddine dair verilen 26.02.2013 gün ve … sayılı karar davacı vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 04.12.2013 gün ve 2013/14014 E., 2013/17190 K. sayılı kararı ile; “…Davacı vekili dilekçesinde; Batıkent Yalı sitesi 11.Cad. No:47/5 Yenimahalle/Ankara adresinde bulunan davalı aboneye ait doğalgaz sayacının 26.02.2003 tarihli tutanak ile başka bir adreste takılı olduğunun tespit edildiğini ve sayacın söküldüğünü, söz konusu tespit üzerine kaçak gazın kullanıldığı adreste oturan … hakkında yapılan ceza yargılaması sırasında davalı …’ın kaçak gaz bağlantısını kendisinin yaptığını beyan etmesi karşısında …’ın beraatine karar verilmiş, davalı hakkında suç duyurusunda bulunulmasına karar verildiğini belirterek, kaçak gaz kullanımı sabit olan davalıya söz konusu tüketim nedeniyle tahakkuk edilen 29.084,13 TL’nin haksız fiil tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı mirasçıları vekili savunmasında, müteveffa …’ın ölüm tarihinde terekenin borca batık olduğunun herkesçe bilindiğini ve bu durumun aşikar olduğunu, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 605. maddesi gereğince itiraz yolu ile terekenin borca batık olduğunu bildirdiklerini, davalının hiç bir mal varlığının bulunmadığının belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, davalı …’ın ölüm tarihi itibariyle terekenin borca batık olduğu, Türk Medeni Kanunu’nun 605/2. maddesi uyarınca murisin aczinin açıkça belli olduğu gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 605.maddesi “B. Ret; I. Ret beyanı; l. Ret hakkı” başlığı ile düzenlenmiştir. Birinci fıkrası “Yasal ve atanmış mirasçılar mirası reddedebilirler.“, hükmünü içermektedir. Kayıtsız, şartsız red (hakiki red) olup, bu davada uygulama dışındadır. İkinci fıkrası “Ölümü halinde mirasbırakanın ödemeden aczi açıkça belli veya resmen tespit edilmiş ise, miras reddedilmiş sayılır. hükmünü amirdir. Bu hüküm bir karinedir. Konumuzu ‘veya’dan önceki cümle ilgilendirmektedir. Türk Kanunu Medenisinin 545.maddesinin sadeleştirilmiş şekli aynen kaleme alınmıştır. Bir çok yargı kararlarında ve ilmi görüşlerde bu red, hükmi red olarak isimlendirilmektedir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu, “hakiki redde” süre ile kayıtlı ve mirasçıların tek taraflı irade açıklamasını öngördüğü halde, söz konusu “hükmi reddin” sonuç doğurması için herhangi bir irade açıklaması, ya da dava yolu öngörmemiştir. Öyle ki; reddin kendiliğinden oluştuğu kabul edilip, mirasın açılması ile kendiliğinden mirasçılara intikal edeceği (TMK md. 599) yönündeki kurala bir istisna getirilmiştir. Eğer mirasçı olabilecek kişi sarih irade beyanıyla, ya da Türk Medeni Kanunu’nun 610.maddesinin ikinci cümlesinde açıklanan davranışlarla mirası kabul etmiş ise, zaten yapılabilecek bir işlem kalmamıştır. Mirası hükmen red etmiş sayılan kişi, tereke alacaklıları aleyhine husumet yönelterek bu dununun tespitini isteyebileceği gibi, bunu defi yolu ile de ileri sürebilir. Somut olayda, mirasçılar defi yolunu tercih etmişlerdir. Açılan bu mirasbırakanın ödemeden aczinin açıkça belli olduğunu dile getirmişlerdir. İşte bu halde mirasın reddedilmiş olduğunun kabulü gerekir.” (HGK’nun 16.04.2008 tarih 2008/332-436 E.K. sayılı kararı) Somut olayda; mahkemece, her ne kadar davacı vekilinin talebi doğrultusunda, davalının malvarlığına ilişkin ve terekenin borca batık olup olmadığı hususları bir takım yerlerden (banka, tapu vs.) sorulmuş ise de, yapılan araştırma hüküm kurmaya yeterli değildir. Mahkemece, davalının ölüm tarihinde terekenin horca batık olup olmadığı ödemeden aczi ve malvarlığına ilişkin olarak, davalının ikamet ettiği ve nüfusa kayıtlı olduğu yerlerden de kapsamlı ve objektif bir şekilde (tapu sicil müdürlüklerinden, vergi dairelerinden, bankalardan, SGK (bağkur, SSK, emekli sandığı maaşlarının bulunup bulunmadığı), zabıta araştırması vs. yerlerden) araştırma yapılarak, hasıl olacak sonuç dairesinde, bir hüküm tesis edilmesi gerekirken, eksik inceleme ve soruşturma ile yazılı şekilde hüküm tesis edilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir. Bozma nedenine göre, davacı vekilinin dava konusu alacağın hesaplanması hususundaki temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik gerek görülmemiştir.” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, doğalgaz abonesinin usulsüz kullanımı nedeni ile davacı kurumca tahakkuk ettirilen bedelin tahsili istemine ilişkindir. Davacı vekili, abonenin doğalgaz sayacının takılı olması gereken adresten farklı bir adreste takılı olduğunun tespit edildiğini, kaçak gazın kullanıldığı adreste oturan kişi hakkında yapılan ceza yargılaması sırasında davalı …’ın kaçak gaz bağlantısını kendisinin yaptığını beyan ettiğini belirterek, söz konusu tüketim nedeni ile tahakkuk ettirilen 29.084,13 TL’ nin haksız fiil tarihinden işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Yargılama sırasında vefat eden davalı … mirasçıları vekili, ölüm tarihinde terekenin borca batık olduğunun herkes tarafından bilindiğini ve bu durumun aşikâr olduğunu, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 605. maddesi gereğince itiraz yolu ile terekenin borca batık olduğunu bildirdiklerini belirterek, davanın reddini savunmuştur. Mahkemece …’ın ölüm tarihi itibari ile terekenin borca batık olduğu, terekenin resmî tasfiyesine yönelik davacı tarafça açılan davanın süre yönünden reddine karar verildiği, Türk Medeni Kanunu’nun 605/2 maddesi uyarınca murisin aczinin açıkça belli olduğu gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir. Davacı …. vekilinin temyizi üzerine hüküm Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece … ‘ın ölüm tarihi itibariyle terekenin borca batık olduğu, mahkemenin taleple bağlılık ve taraflarca hazırlanma ilkeleri uyarınca kendiliğinden araştırma yapmasının mümkün bulunmadığı, davacı tarafın talepleri doğrultusunda mal varlığı ile ilgili gerekli araştırmanın yapıldığı, buna rağmen herhangi bir mal varlığının bulunmadığı gerekçeleriyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davacı vekili tarafından …’ın ölüm tarihi itibari ile terekesinin borca batık olup olmadığının kapsamlı bir şekilde araştırılması gerektiği ve davalı taraf lehine vekâlet ücreti ve yargılama giderlerine hükmedilemeyeceği ileri sürülerek temyiz edilmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, …’ın mal varlığının ve terekesinin borca batık olup olmadığının tespiti hususunda mahkemece yapılan araştırmanın yeterli olup olmadığı, bozma kararında belirtilen kurum ve kuruluşlara yönelik yapılacak araştırmanın 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 25 ve 26. maddelerinde düzenlenen taraflarca getirilme ve taleple bağlılık ilkelerine aykırılık oluşturup oluşturmadığı noktalarında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü yönünden konuya ilişkin yasal düzenlemeler irdelendikten sonra, mirasın hükmen reddi kavramı üzerinde durulması ve somut olayın usul hukuku bakımından değerlendirilmesinde fayda umulmaktadır. Türk Medeni Kanunu’nun 605. maddesine göre, “Yasal ve atanmış mirasçılar mirası reddedebilirler. Ölümü tarihinde mirasbırakanın ödemeden aczi açıkça belli veya resmen tespit edilmiş ise, miras reddedilmiş sayılır.” Aynı Kanun’un 606. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “Miras, üç ay içinde reddolunabilir. Bu süre, yasal mirasçılar için - [Kısıtlanan Ergin Çocuklara Anne ve Babasının Vasi Tayin Edilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/kisitlanan-ergin-cocuklar/): Ergin Çocukların Kısıtlanması ve Kısıtlanan Ergin Çocuklara Anne ve Babasının Vasi Tayin Edilmesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/441 Karar No: 2019/1137 K. Tarihi: 05.11.2019 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki nafaka artırımı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Aile Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 07.04.2015 tarihli ve … sayılı karar davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 18.11.2015 tarihli ve 2015/10631 E., 2015/18279 K. sayılı kararı ile; “…Davacı vekili dilekçesi ile; tarafların Mersin 3.Asliye Hukuk Mahkemesinin 1988/801E-1989/173K. sayılı ilamı ile boşandığını, müşterek çocuk…’nın velayetinin müvekkiline verildiğini ve iştirak nafakasına hükmolunduğunu, çocuğun özürlü olması nedeniyle İzmir 4.Sulh Hukuk Mahkemesinin 1994/1523 E-1410 K sayılı ilamı ile kısıtlanarak annesinin kendisine vasi olarak atandığını, Mersin 3.Aile Mahkemesinin 2005/1219 E-2006/708 K sayılı ilamı ile müşterek çocuğa ödenmekte olan iştirak nafakasının aylık 250 TL’ye yükseltildiğini, bakım ve gözetime muhtaç durumda olan çocuğun özel eğitim aldığını, masraflarının, zorunlu ihtiyaçlarının ve sosyal giderlerinin arttığını, müvekkilinin bunları karşılamakta yetersiz kaldığını iddia ederek aylık 250 TL olan iştirak nafakasının aylık 1.000 TL’ye yükseltilmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili cevap dilekçesi ile; avukat olan müvekkilinin avukatlık yapmadığını, 2.000 TL emekli maaşının bulunduğunu, evli olup bir oğlunun bulunduğunu, emekli aylığından başka hiçbir gelirinin bulunmadığını savunarak davanın reddini dilemiştir. Mahkemece; davanın kısmen kabulü ile, kısıtlanarak davacı annenin velayeti altında bırakılan tarafların müşterek çocukları 1976 doğumlu… için Mersin 3. Aile Mahkemesinin … sayılı ilamı ile hükmolunan aylık 250.00 TL iştirak nafakasının dava tarihinden itibaren geçerli olacak şekilde aylık 500.00 TL’ye yükseltilmesine, belirlenen miktarda iştirak nafakasının davalıdan alınarak müşterek çocuğa harcanmak üzere davacıya verilmesine karar verilmiş, hüküm davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 1-) Somut olayda, davacı …’ın özürlü olması nedeniyle İzmir 4.Sulh Hukuk Mahkemesinin … sayılı ilamı ile kısıtlanarak annesinin kendisine vasi olarak atandığı, iş bu davanın da vasi marifetiyle açıldığı anlaşılmaktadır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 462/8. maddesi uyarınca; vasinin, vesayet altındaki kişiyi temsilen dava açabilmesi için vesayet makamından izin alınması gerekmektedir. Somut olayda; vasinin, vesayet makamından izin almadan bu davayı açtığı anlaşılmaktadır. Bu durumda mahkemece; dava ve usul ekonomisi ilkesi gözetilerek, vasinin izin alması için yeterli süre verilerek bu dava bekletici mesele yapılmalı, vesayet makamınca izin verilmesi halinde yargılamaya devamla nihai karar verilmeli aksi takdirde sıfat yokluğundan istem reddedilmelidir. 2-) Bozma sebep ve şekline göre sair temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına karar vermek gerekmiştir.” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, iştirak nafakasının artırımı istemine ilişkindir. Davacı vekili; müvekkili ile davalının Mersin 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1988/801 E., 1989/173 K. sayılı ilamı ile boşandığını, müşterek çocuk…’nın velayetinin müvekkiline verilerek müşterek çocuk için iştirak nafakasına hükmolunduğunu, çocuğun özürlü olması nedeniyle İzmir 4. Sulh Hukuk Mahkemesinin 1994/1523 E, 1994/1410 K. sayılı ilamı ile kısıtlanarak annesinin kendisine vasi olarak atandığını, çocuk için birçok kez nafaka artırım davası açıldığını, en son Mersin 3. Aile Mahkemesinin 2005/1219 E., 2006/708 K. sayılı ilamı ile müşterek çocuğa ödenmekte olan iştirak nafakasının aylık 250,00TL’ye yükseltilmesine karar verildiğini, müşterek çocuğun bakım ve gözetime muhtaç durumda olduğunu, özel eğitim aldığını, masraflarının, zorunlu ihtiyaçlarının ve sosyal giderlerinin arttığını, nafaka miktarının çok az olduğunu, müvekkilinin de yeterince destek olmasına rağmen müşterek çocuğun giderlerini karşılamakta yetersiz kaldığını ileri sürerek 250,00TL olan iştirak nafakasının dava tarihinden itibaren geçerli olmak üzere aylık 1.000,00TL’ye yükseltilmesine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı vekili; müvekkilinin iş yerini 22 Mart 2011 tarihinde kapattığını, davanın açıldığı tarihte ve hâlen avukatlık yapmadığını, emekli olduğunu, yalnızca 2.000,00TL emekli maaşının bulunduğunu, maaş üzerinde de nafakadan dolayı yaklaşık 700,00TL civarında haciz bulunduğunu, evli olup bir oğlunun bulunduğunu, istenen miktarın fahiş olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Yerel Mahkemece; davanın kısmen kabulü ile, kısıtlanarak davacı annenin velayeti altında bırakılan tarafların müşterek çocukları 1976 doğumlu… için Mersin 3. Aile Mahkemesinin 2005/1219 E., 2006/708 K. sayılı ilamı ile hükmolunan aylık 250,00TL iştirak nafakasının dava tarihinden itibaren geçerli olacak şekilde aylık 500.00TL’ye yükseltilmesine, belirlenen miktarda iştirak nafakasının davalıdan alınarak müşterek çocuğa harcanmak üzere davacıya verilmesine karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece; davacı … akıl hastalığı nedeniyle kısıtlanarak 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 419/son maddesi gereğince vesayet altına alınmadığı, annesinin velayeti altında bırakıldığı, bu durumda velayet hükümlerinin uygulanması gerektiği hususunun tartışmasız olduğu, davacı çocuk adına dava açılması için, veli sıfatıyla annesinin, TMK’nın 462/8. maddesine göre vesayet makamından izin alınmasının gerekli olmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olay bakımından davacı annenin velayeten atandığı kısıtlı çocuğu yararına iştirak nafakasının artırımı davası açabilmesi için (TMK’nın 462/8. maddesi uyarınca) vesayet makamından izin almasına gerek olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Dosyanın incelenmesinden tarafların müşterek çocukları olan 1976 doğumlu…’nın İzmir 4. Sulh Hukuk Mahkemesinin 20.09.1994 tarihli ve 1994/1523 E., 1994/1410 K. ilamı ile kısıtlandığı ve annesi …’ın velayeti altında bırakıldığı, işbu nafakanın artırımına ilişkin davanın ise anne … tarafından M.’ye velayeten (veli sıfatıyla) açıldığı görülmüştür. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 419. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan; “Kısıtlanan ergin çocuklar kural olarak vesayet altına alınmayıp velayet altında bırakılır.” hükmü gereğince kısıtlanan ergin çocuklara anne ve babasının vasi tayin edilmesi hâlinde vesayet değil velayet hükümlerinin uygulanması gerekmektedir. Bu nedenle yerel mahkemenin dava açılması için vesayet makamından izin alınmasına gerek olmadığı yönündeki direnme gerekçesi usul ve yasaya uygun olup yerindedir. Ne var ki, Özel Dairece bozma nedenine göre işin esasına ilişkin olarak davalı vekilinin temyiz itirazları incelenmediğinden bu konuda inceleme yapılmak üzere dosya Özel Daireye gönderilmelidir. Sonuç Yukarıda açıklanan nedenlerle direnme uygun olup davalı vekilinin işin esasına ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 3. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA GÖNDERİLMESİNE, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440/III-1. maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 05.11.2019 tarihinde oy birliğiyle kesin olarak karar verildi. Mail-bulk Google-plus-g Whatsapp Facebook-f X-twitter Instagram Linkedin Balance-scale Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Kısıtlanan Ergin Çocuklara Vasi Tayin Edilmesi – Kayseri Boşanma Avukatı Alanında yetkin Kayseri boşanma - [Sayacın Hatalı Tüketim Kaydetmesi Halinde Tüketiciden Eksik Tüketim Bedeli Talep Edilebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/sayacin-hatali-tuketim-kaydetmesi/): Sayacın Hatalı Tüketim Kaydetmesi Halinde Tüketiciden Eksik Tüketim Bedeli Talep Edilebilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1526 Karar No: 2018/1948 K. Tarihi: 18.12.2018 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasında görülen menfi tespit davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 24.05.2012 tarihli ve … sayılı karar davacı vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 20.05.2014 tarihli ve 2014/3601 E., 2014/7758 K. sayılı kararı ile: “…Dava; sayacın hatalı okunmasından kaynaklanan elektrik tüketim bedelinden dolayı borçlu olmadığının tespitini talep ve dava etmiştir. Mahkemece; davanın reddi cihetine gidilmiş, hüküm davacı vekilince temyiz edilmiştir. HUMK 76.maddesine göre; olaylar taraflara, nitelendirme hakime ait olup, dava konusu alacak istirdada dönüştüğünden uzman bilirkişiden alınacak rapor doğrultusunda gerçek bedelin bulunmasından sonra sonucu dairesinde hüküm kurulması gerekirken, yazılı gerekçe ile davanın reddi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, menfi tespit istemine ilişkindir. Davacı vekili müvekkilinin Suadiye … adresindeki işyerinde kurulu bulunan 750489 sayılı tesisatın abonesi olduğunu, müvekkilinin talebi üzerine davalı tarafından mekanik sayacın 31.01.2008 tarihinde kaldırılarak yerine yeni elektronik sayaç bağlandığını, sonrasında davalı tarafından 04.02.2003 ilâ 31.01.2008 tarihleri arasında eksik tüketim bedeli olarak 02.02.2009 son ödeme tarihli 39.174TL bedelli fark faturasını tahakkuk ettirdiğini, davalı nezdinde yapılan itirazın reddedildiğini, müvekkilinin sayaca müdahalesinin söz konusu olmadığını, tahakkuk ettirilen faturaları düzenli olarak ödediğini, davalı tarafından yapılan tahakkuku kabul etmediklerini, hesaplamaların ne şekilde yapılacağının Elektrik Piyasası Müşteri Hizmetleri Yönetmeliği hükümlerinde gösterildiğini belirterek elektrik borcu bulunmadığının tespitine, davalı tarafından başlatılacak icra takibinin durdurulmasına ve davalıya %40\’tan az olmamak üzere tazminat yüklenmesine karar verilmesini dava ve talep etmiştir. Davalıya 08.03.2010 tarihinde duruşma gününü bildiren tebligat yapıldıktan sonra davalı vekili 16.03.2010 tarihli dilekçe ile yetki itirazında bulunmuş, davacının kullandığı eski sayaç ile yeni sayaç arasındaki tüketim farkları ve 2003 Ocak ayında tesisata güç artırımı yapılmadan önceki tüketimlerin mevsimsel olarak kontrol edilmesi sonucunda yeni sayaç dönemindeki tüketimlerin değiştirilen 1692566 seri nolu sayacın tüketimlerinden daha fazla olmasına ilişkin bulguların açıkça eksik tüketimin varlığını gösterdiğini, hesaplamaların 20’inci madde hükmüne göre yapılması bakımından süre sınırlamasının olmadığını, müvekkili kurum tarafından 04.02.2003 ilâ 31.01.2008 tarihleri arası için yapılan hesaplamanın doğru ve yerinde bulunduğunu, düzenlenen fark faturasında hata olmadığını belirterek davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Kadıköy 2. Asliye Hukuk Mahkemesince dosya kapsamı ve bilirkişi raporlarına göre davanın kanıtlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece yukarıda gösterilen gerekçe ile bozulmuştur. Yerel Mahkemece; hükme dayanak yapılan bilirkişi raporunda elektrik sayacının eksik ve hatalı tüketim kaydetmiş olması sebebiyle EPDK ile Elektrik Piyasası Müşteri Hizmetleri Yönetmeliği’nin 20’inci ve 23’üncü maddelerine göre yapmış olduğu hesaplamada davacının eksik hesaplanan tüketim bedelini davalıya borçlu olduğu ve bunun da yapılan protokol ile davacı tarafından ödendiğinin belirlendiği, davacı borçlu davasında haksız olduğuna göre davalıdan istirdat edebileceği bir miktar bulunmadığı, bir başka ifade ile davalıdan iadesini talep edebileceği bir para olmadığı gerekçesiyle menfi tespit isteminin reddine karar verildiğine göre davanın istirdada dönüştürülmesine de gerek olmadığı vurgulanmak suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, somut olay bakımından menfi tespit davasına istirdat davası olarak devam edilip edilemeyeceği; uzman bilirkişiden yeniden rapor alınmasına gerek olup olmadığı noktalarında toplanmaktadır. Öncelikle, menfi tespit davası ile ilgili genel bir açıklama yapılmasında ve ilgili yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır: Gerçekte var olmayan bir borç ya da geçersiz bir hukuki ilişki nedeniyle icra takibine maruz kalması muhtemel olan veya icra takibine maruz kalan bir kimsenin (borçlunun) gerçekte borçlu bulunmadığını ispat için açacağı dava, menfi tespit olarak adlandırılmaktadır. Menfi tespit davası 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu (İİK)’nun 72. maddesinde düzenlenmiştir. Bu maddeye göre, borçlu, icra takibinden önce veya takip sırasında borçlu bulunmadığını ispat için menfi tespit davası açabilir. İcra takibinden önce açılan menfi tespit davasına bakan mahkeme, talep üzerine alacağın yüzde onbeşinden aşağı olmamak üzere gösterilecek teminat mukabilinde, icra takibinin durdurulması hakkında ihtiyati tedbir kararı verebilir. İcra takibinden sonra açılan menfi tespit davasında ise ihtiyati tedbir yolu ile takibin durdurulmasına karar verilemez. Ancak, borçlu gecikmeden doğan zararları karşılamak ve alacağın yüzde onbeşinden aşağı olmamak üzere göstereceği teminat karşılığında, mahkemeden ihtiyati tedbir yoluyla icra veznesindeki paranın alacaklıya verilmemesini isteyebilir. Bu düzenlemeden de anlaşılacağı üzere menfi tespit davasında amaç bir hukuki ilişkinin veya bir hakkın gerçekten mevcut olmadığının tespitidir. Başka bir deyişle hukuki bir yarar bulunması koşuluyla sonuçta alacak-borç ilişkisi doğuracak bir durumun olmadığının tespiti amaçlanır. Dayanılan hukuki ilişkinin gerçekten mevcut olmadığı icra takibine maruz kalmadan önce ileri sürülebileceği gibi, icra takibinden sonra da ileri sürülebilir. Borçlunun icra takibinden önce veya sonra menfi tespit davası açabilmesi için borçlu olmadığının tespitinde hukuki yararının bulunması şarttır. Buna rağmen borçlunun, alacaklının harekete geçmesini beklemeden borçlu olmadığının tespitinde korunmaya değer bir yararı bulunabilir. Bu tür bir yararının bulunması hâlinde borçlu, borçlu olmadığının tespiti için dava açabilir. Bunun dışında icra takibi taraflar arasındaki maddi ilişkiyi tespit edecek nitelikte olmadığından, alacaklının takibe girişmesinden sonra, hatta takip kesinleştikten sonra da borçlunun, borçlu olmadığının tespitini mahkemeden istemesi mümkündür. Borçlu takipten önce veya sonra alacaklıya karşı bir menfi tespit davası açar; bu davayı kazanırsa, hakkındaki icra takibi dayanaksız kalır ve borcu ödemekten kurtulur. 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 72’inci maddesinin beşinci fıkrası gereğince borçlunun açmış olduğu menfi tespit davasında ihtiyati tedbir kararı almamış veya verilmiş olan ihtiyati tedbir kararının herhangi bir sebeple kaldırılmış olması nedeniyle dava konusu borcu alacaklıya ödemiş olursa açılmış olan menfi tespit davasına istirdat davası olarak devam edilir. Borçlunun menfi tespit davasının istirdat davasına dönüştürülerek devam edilmesi için bir talepte bulunmasına gerek yoktur. Borcun ödenmiş olduğunu öğrenen mahkemenin yasa hükmü gereğince davaya kendiliğinden istirdat davası olarak devam etmesi gerekir (Çavdar, Seyit, İtirazın İptali, Borçtan Kurtulma, Menfi Tespit ve İstirdat Davaları, Ankara, 2007, s.803). Gelinen bu aşamada sayacın hatalı tüketim kaydetmesi hâlinde yapılması gereken işlemlerin ne olduğuna ilişkin yasal düzenlemelerden de bahsedilmesinde yarar vardır. Sayacın müşterinin kusuru dışında doğru tüketim kaydetmemesi hâlinde yapılacak hesaplamaya ilişkin yasal düzenleme getiren Elektrik Piyasası Müşteri Hizmetleri Yönetmeliği’nin 20’nci maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “Sayacın, müşterinin kusuru dışında herhangi bir nedenle doğru tüketim - [Belediyeler Su Aboneliği İçin Kanal Katılım Bedeli Talep Edebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/su-aboneligi-icin-kanal-katilim-bedeli/): Belediyeler Su Aboneliği için Kanal Katılım Bedeli Talep Edebilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1033 Karar No: 2019/1190 Karar tarihi: 14.11.2019 Mahkemesi: Tüketici Mahkemesi Taraflar arasındaki tespit ve su abonelik tesisi davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; … Tüketici Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 05.12.2012 tarihli ve … sayılı kararı davalı vekilinin temyizi üzerine, Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 12.09.2013 tarihli ve 2013/9294 E., 2013/12575 K. sayılı karar sayılı kararı ile: “…Davacı vekili dilekçesinde; müvekkiline ait bağımsız bölümün su aboneliğinin tesis edilmesi için davalı idareye başvurulduğunda müvekkilinden kanal katılım ve şebeke hissesi bedelinin ödenmesinin talep edildiğini ileri sürerek; müvekkilinin, davalı idarece talep edilen bedelden sorumlu olmadığının tespiti ile müvekkiline ait bağımsız bölüme abonelik tesisinin sağlanmasını talep etmiştir. Davalı vekili cevap dilekçesinde; kanal katılım ve şebeke tesis bedelinin, Belediye Gelirleri Kanununun 87 ve 88. maddeleri ile ASKİ Tarifeler Yönetmeliğinin 39. maddesi uyarınca idarece sunulan hizmet karşılığı ilk malikten ferdi abonelik sırasında alınan bedel olduğunu, müvekkili idarenin davacı tarafa ait bağımsız bölümün yer aldığı taşınmazın faydalanmakta olduğu su şebekesi ve kanal hatlarını inşa ettiğini, bu nedenle ilk malik olan davacıdan davaya konu edilen altyapı hizmet bedellerinin yasa gereği tahsil edildiğini savunarak; davanın reddini dilemiştir. Mahkemece; davacının kabulüne dair verilen karar Yargıtay 13.Hukuk Dairesi tarafından “Davalı tarafından hizmet götürülmesi halinde kanal katılım ve şebeke hissesi bedeli talep edilebileceği\” gerekçesiyle bozulmuş, mahkemece bozmaya direnilmiş, Hukuk Genel Kurulu özel daire bozma kararının yerinde olduğunu belirterek direnme kararının bozulmasına karar vermiş, mahkemece bu defa da, dava konusu dairenin bulunduğu parseldeki inşaatın TOKİ tarafından yapıldığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiş, hüküm davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Uyuşmazlık, maliki bulunduğu bağımsız bölüme ilişkin ferdi su aboneliğinin tesisi nedeniyle, davacının; davalı idareye kanal katılım ve şebeke tesis bedeli ödemekle yükümlü olup olmadığı konusundadır. 2985 sayılı Toplu Konut Kanunu’na 5492 sayılı Kanunun 2. maddesiyle eklenen Ek 9/2. maddesi; “Toplu Konut İdaresince yapılacak veya yaptırılacak her türlü alt yapı ve üst yapı inşaatlarıyla ilgili olarak 26.5.1981 tarihli Belediye Gelirleri Kanunu\’nun ek 6. maddesinde yer alan bina inşaat harcı ve 84. maddesinin (1) ve (2) numaralı bentlerinde yer alan çeşitli harçlar kanunundaki tarifesinde belirtilen en az tutarlar üzerinden alınır. Bu harçlar dışında her ne olursa olsun hizmet karşılığı olsa dahi başka ücret veya bedel alınamaz” hükmünü içermekte olup, bu düzenleme ile alınması gereken bir kısım bedellerin asgari hadden alınması, bunun dışında kalanların ise hiçbir şekilde alınmaması ve böylelikle konut maliyetinin düşürülmesi amaçlanmaktadır. Ancak, bu düzenlemenin; sadece konutun üretilmesi, inşaat ve iskân aşamalarında alınması gereken bedelleri içerdiği de göz önünde tutulmalıdır. Zira, bu aşamalardan sonra toplu konut bölgelerinde, Belediyelerin veya Belediyeye bağlı kuruluşların altyapıyı ıslah etmesi, yeni alt yapı tesisleri yapması, mevcutları iyileştirmesi, konut alanı dışında olan tesis ve ilavelerini değiştirip yenilemesi ve ihtiyaca cevap verecek hale getirmesi, gelişen teknolojiyle paralel hizmetler yapması durumunda, gerek Belediye Gelirleri Kanununda, gerekse ASKİ Tarifeler Yönetmeliğinde açıklanan bedelleri isteyebileceği kabul edilmelidir. Aksi halde, bu bölgede mülkiyet sahibi olanlara ayrıcalık tanınmış olur ki, bunu hukuk düzeninin koruması düşünülemez (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 06.06.2012 gün ve 2012/13-157 E. 2012/345 K., Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 31.5.2012 gün ve 2011/21139 E. 2012/14121 K., Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin 06.12.2012 gün ve 2012/4090 E. 2012/9001 K. sayılı ilamları). O halde, mahkemece; davalı idarece, davacıya ait taşınmazın bulunduğu bölgede kanalizasyon ve içme suyu tesislerinin yapıldığı ve davacının bu hizmetten yararlandığı ispat edildiğinden; bilirkişi marifetiyle bu hizmetten yararlanan bağımsız bölümün ilk maliki olan davacının ödemekle yükümlü bulunduğu kanal katılım ve şebeke tesis bedelinin, abonelik başvuru tarihinde yürürlükte bulunan tarife hükümleri dikkate alınarak belirlenmesi suretiyle uyuşmazlığın çözümlenmesi ve sonucu dairesinde bir hüküm tesis edilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ve eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, su aboneliği tesisi için kanal katılım bedeli ödenmesinin zorunlu olup olmadığının tespiti ile su aboneliğinin tesisi istemine ilişkindir. Davacı vekili, müvekkilinin “Toplu Konut Projesi” adı altında yaptırılan “Kentsel Yenileme Projesi” kapsamında kalan bölgede konut sahibi olduğunu, su aboneliğinin tesisi için başvuru yaptığını ve davalı tarafından abonelik tesisi için kanal katılım bedeli ödenmesinin talep edildiğini, ancak kentsel yenileme projesi kapsamındaki toplu konutların bulunduğu alanların imara yeni açılmadığını, kanalizasyon ve alt yapı donanımının zaten mevcut olduğunu, alt yapı hizmetlerinin yüklenici firma tarafından yapılarak tamamlandığını, davalının katkı payı istemine konu bir hizmeti olmadığından 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 23/6. maddesi uyarınca altyapı hizmetleri nedeniyle bedel alınamayacağını, konutların kanal katılım bedellerinin Altındağ Belediyesi İmar ve Şehircilik Müdürlüğü tarafından ASKİ’ye yatırıldığını ve yapı kullanma izin belgelerinin (iskân ruhsatları) verildiğini ileri sürerek abonelik sözleşmesinin kanal katılım ve şebeke hissesi alınmaksızın tesisi ile kesin abonelik tesisine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, davacıya ait taşınmazın bulunduğu parselde yer alan bina için abonelik yapılması aşamasında 2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu’nun 87. ve 89. maddeleri ile ASKİ Tarifeler Yönetmeliği’nin 39. maddesine göre işlem yapıldığını, ada dışı şebeke ve kanal davalı İdare tarafından döşendiğinden İmar Kanunu’nun 23. maddesinin uygulanmasının mümkün olmadığını, inşaat aboneliği sırasında alınan bedelin giderlerin tamamının değil, arsa beyanına göre alındığı ve mesken aboneliğine dönüşme sırasında doğan fark tahakkukun taşınmaz sahipleri adına yapıldığını, avans olarak alınan bedelin davacı adına tahakkuk sırasında mahsup edildiğini, konutların deşarjını alacak pis su hatları İdareye ait olduğundan kanal katılım bedelinin tahsili gerektiğini savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Yerel Mahkemece, İmar Müdürlüğünün 29.01.2010 tarihli cevabı yazısından davaya konu dairenin bulunduğu ada ve parselde yapılan inşaatın Toplu Konut İdaresi tarafından yapıldığı, 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 23/6. maddesi ve 2985 sayılı Toplu Konut Kanunu’nun Ek 9/2. fıkra hükmü gereğince davanın kabulüne karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde gösterilen nedenlerle bozulmuştur. Mahkemece ilk karardaki gerekçeler tekrar edilmek ve bu gerekçelere ek olarak benzer konuda mahkemenin 2012/1642 E. sayılı dosyasında verilen direnme kararının Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 14.05.2014 tarihli ve 2013/13-1228 E., 2014/642 K. sayılı ilamı ile Yargıtay 13 Hukuk Dairesinin bozma ilamı kaldırılmadan miktar itibariyle temyiz talebinin reddine karar verildiği ve onlarca davada bu direnme kararının sonucunun beklediği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davalı vekilince temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen - [Mirasçıların Saklı Paylarını İhlal Eden Vasiyetnamenin İptali ve Tenkis Davası Açılması](https://kayseriavukat.org.tr/vasiyetnamenin-iptali-ve-tenkis-davasi/): Mirasçıların Saklı Paylarını İhlal Ettiği Gerekçesiyle Vasiyetnamenin İptali ve Tenkis Davası Açılması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1017 Karar No: 2018/1750 K. Tarihi: 20.11.2018 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki vasiyetnamenin iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 05.04.2013 tarihli ve … sayılı karar davacılar vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 17.03.2014 tarihli ve 2013/19634 E., 2014/4038 K. sayılı kararı ile, “…Davada, 23.10.2011 tarihinde vefat eden muris O. Ulusan’ın 05.07.2005 tarihinde Zonguldak 2. Noterliğinin 12561 sayılı düzenleme şeklindeki vasiyetnamesiyle diğer mirasçıların saklı paylarını aştığı ve vasiyetnamenin hukuka ve ahlaka aykırı koşullar içerdiğinden bahisle iptali istenilmiştir. Davalılar davanın reddini savunmuşlardır. Mahkemece, ölüme bağlı tasarrufların iptal sebeplerinin 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 557. maddesinde düzenlendiği somut olayda iptal koşullarının oluşmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiş, hüküm, süresinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, sair temyiz itirazları yerinde değildir. Ancak, davada saklı pay ihlaline yol açan vasiyetnamenin iptaline karar verilmesi, talep edilmiştir. Mahkemece, vasiyetnamenin iptali talebinin reddine karar verilmiş, tenkis talebiyle ilgili hüküm kurulmamıştır. 1086 sayılı (mülga) HUMK’nun 388/son (6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 297/2) maddesinde; “Hükmün sonuç kısmında, gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, istek sonuçlarından her biri hakkında verilen hükümle taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, mümkünse sıra numarası altında birer birer açık ve şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir.” denilmektedir. O halde, davacının tenkis talebiyle ilgili hüküm kurulmamış olması usule aykırıdır…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava vasiyetnamenin saklı pay ihlâline yol açtığı gerekçesiyle iptali istemine ilişkindir. Davacılar vekili, müvekkillerinin miras bırakanı O. Ulusan’ın Zonguldak 2. Noterliğince düzenlenen 05.07.2005 gün ve 12561 yevmiye nolu vasiyetnamesiyle adına kayıtlı olan Terakki Mahallesinde kain 267 ada 58 parsel sayılı taşınmaz ve üzerinde bulunan üç katlı evin davalılar adına tescilini ve ayrıca tüm kira gelirlerinin davalılara ait olacağını vasiyet ettiğini, murisin bu vasiyetinin tasarruf nisabını aşması nedeniyle hukuka aykırı olduğunu ileri sürerek, anılan vasiyetnamenin iptali ile taşınmazın tüm mirasçılar adına tesciline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı … vekili, vasiyetnamenin kişinin özgür beyanı doğrultusunda hazırlanan bir hukuki işlem olduğunu, müvekkillerin en ufak bir etkisinin bulunmadığını, vasiyetname düzenlenmeden önce fiil ehliyeti bulunduğuna dair miras bırakanın sağlık kurulu raporu aldığını, vasiyetname düzenlenmesine engel hâl görünmediği için noter tarafından vasiyetname düzenlendiğini ve yasanın öngördüğü şekil ve usul şartları taşıdığını, davanın süresinde açılmadığını, davacıların kötü niyetli olduklarını beyanla davanın reddini savunmuştur. Davalılar Eda Özbaba, … ve … davaya cevap vermemiştir. Yerel mahkemece dava konusu vasiyetnamenin yasal şekillere uygun olarak düzenlendiği, tasarrufun içeriği ile bağlandığı koşulların hukuka veya ahlâka aykırı olmadığı gibi yükleme de içermediği, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 514’üncü maddesi uyarınca miras bırakanın mal varlığının tamamında veya bir kısmının vasiyetnameye konu edilebileceği, sadece saklı payın aşılmış olmasının vasiyetnamenin iptali nedeni olamayacağı, zira TMK’nın 560 ve devamı maddelerinde saklı payın aşılması hâlinde mirasçıların tenkis davası açarak kendilerine tanınan saklı payın korunmasını talep edebileceklerinin hükme bağlandığı; ölüme bağlı tasarrufların iptal sebepleri TMK’nın 557’nci maddesinde düzenlenmiş olup dava konusu vasiyetnamede bu iptal sebeplerinden hiçbirinin bulunmadığı, davacının tasarrufun yapıldığı sırada miras bırakanın fiil ehliyetine sahip olmadığına dair iddiasının bulunmadığı gibi davacı ve davalı tanıklarının da murisin ölmeden son bir yıl içinde akli dengesinin gelip gittiğine dair beyanda bulunmaları karşısında tasarrufun yapıldığı tarihte miras bırakanın tasarruf ehliyetinin var olduğunun kabul edilmesi gerektiği belirtilmek suretiyle davanın reddine karar verilmiştir. Davacılar vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel mahkemece 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 26’ncı maddesi kapsamında mahkemelerin talep sonuçları ile bağlı olup ondan fazlasına karar veremeyecekleri; HMK’nın 119’uncu maddesine göre de davacının talep sonucunu, dayandığı hukuki sebepleri, iddiasının dayandığı tüm vakıalarının özetini dava dilekçesinde belirtmesi gerektiği, somut olayda davacının iddiasının açık ve net olduğu, dava dilekçesinde tenkisten bahsetmediği, talebinin tasarruf nisabının aşılması nedeniyle vasiyetnamenin iptali istemine ilişkin olup bu talebin tenkis istemi olarak değerlendirilemeyeceği, davacının temyiz dilekçesinde de tenkis istemini temyiz konusu etmediği gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir. Direnme kararını davacılar vekili temyiz etmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, davacının vasiyetnamenin iptali istemi yanında tenkis isteminin de bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır. Bu noktada vasiyetnamenin iptali ve tenkis davaları hakkında açıklama yapılmasında yarar vardır. Vasiyet, bir kimsenin (gerçek kişi) bizzat yapacağı ölüme bağlı bir tasarruf olup, amacı bütün mamelekini veya muayyen bir malını gerçek veya tüzel bir şahsa mülkiyetinin devrinin yapılmasıdır. Vasiyetnamenin İptali ve Tenkis Davası  4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 557’nci maddesinde vasiyetnamenin iptali sebepleri sınırlı olarak sayılmış olup, bunlar; 1. Ehliyetsizlik, 2. Vasiyetnamenin yanılma, aldatma, korkutma veya zorlama sonucunda yapılmış olması, 3. Tasarrufun içeriğinin bağlandığı koşullar veya yüklemelerin hukuka veya ahlâka aykırı olması, 4. Tasarrufun kanunda öngörülen şekillere uyulmadan yapılmış olması hâlleridir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 557’nci maddesinde sayılan sebeplerin bulunması hâlinde vasiyetnamenin iptali gerekir. Bu sebepler dışında kalan durumlara dayanılarak ölüme bağlı tasarrufun iptali istenilemez ise de, koşullarının varlığı durumunda tenkis talebine konu edilebilir (TMK. m. 560-562). Tenkis, indirme, azaltma veya eksiltme anlamına gelmektedir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 560’ıncı maddesi ve devamı hükümlerinde düzenleme alanı bulan tenkis davası, miras bırakanın, saklı payı ihlâl eden sağlar arası veya ölüme bağlı kazandırmalarının, yasal sınıra indirilmesini sağlayan yenilik doğurucu nitelikte bir davadır (Nar, A.: Türk Miras Hukukunda Tenkis, On İki Levha Yayınları, İstanbul 2016, s.14 vd.). Söz konusu hükümden de anlaşılacağı üzere, tenkis davasının konusu, miras bırakanın, saklı paylı mirasçı/mirasçılarının saklı payını ihlal eden ölüme bağlı ve sağlar arası tasarruflarıdır. Esasında kural olarak miras bırakanın ölüme bağlı tasarrufları tenkise tabidir. Zira kural olarak miras bırakan, sağlığında kendi mal varlığı değerleri üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunma özgürlüğüne sahiptir. Her özgürlükte olduğu gibi, burada da miras bırakanın sınırsız bir özgürlüğü yoktur. Bu nedenle Türk Medeni Kanunu’nun 565’inci maddesinde dört bent hâlinde miras bırakanın tenkise tabi sağlar arası tasarrufları belirlenmiştir. Bir diğer anlatımla, miras bırakan sağlığında kendi mal varlığı değerleri üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunabilir. Ancak bu sağlar arası tasarruflar, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 565’inci maddesi kapsamındaki tasarruflar kapsamında ise, - [6284 sayılı Kanun Kapsamına Giren Suçlarla İlgili Ceza Davalarında Aile Bakanlığı'nın Davaya Katılma Hakkı](https://kayseriavukat.org.tr/6284-sayili-kanun-kapsamina-giren-suclar/): 6284 sayılı Kanun Kapsamına Giren Suçlarla ilgili Ceza Davalarında Aile Bakanlığı’nın Davaya Katılma Hakkı 6284 sayılı Kanun Kapsamına Giren Suçlar: 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun‘un ilgili maddesi uyarınca, 6284 sayılı Kanun kapsamına giren suçlarla ilgili olarak açılan ceza davalarında, kovuşturma evresinde mahkemesince; Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının davadan haberdar edilmesinin zorunlu olmadığına karar verilmiştir. (Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi m. 1, 3, 5, 55) (2709 s. K. m. 10, 36, 40, 41) (6284 s. K. m. 2, 4, 5, 7, 9, 10, 14, 18, 20, 24, 46) (5271 s. K. m. 2, 35, 233, 234, 237, 238, 239, 260) (5607 S. K. m. 18) (5411 S. K. m. 162, 163) (3628 S. K. m. 18) (6362 S. K. m. 115) (6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanuna İlişkin Uygulama Yönetmeliği m. 9, 48) (14. CD. 05.03.2019 T. 2019/509 E. 2019/7852 K.) Yargıtay Büyük Genel Kurul Esas No: 2019/6 Karar No: 2019/7 K. Tarihi: 13.12.2019 I. Giriş A. İçtihatları Birleştirme Konusundaki Başvuru Yargıtay 14. Ceza Dairesi Üyesi E. Y. 04.04.2019 tarihli dilekçesiyle; Yargıtay 14. Ceza Dairesi tarafından temyizen incelenen dosyalarda, 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun‘un 20/2. maddesi uyarınca Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının davaya katılma hakkına sahip olduğunu, ancak mahkemece ilgili Bakanlığın davadan haberdar edilmesinde ve yokluklarında verilen kararın anılan Bakanlığa tebliğ edilmesinde zorunluluk bulunmadığı görüşünün benimsendiğini, buna karşılık Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 17.04.2018 tarihli ve 2016/14-1448 E.-2018/177 K. sayılı kararında Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının yokluğunda verilen kararların anılan Bakanlığa tebliğinin zorunlu olduğuna hükmedildiğini, bu nedenle Yargıtay 14. Ceza Dairesi ile Yargıtay Ceza Genel Kurulu arasındaki içtihat aykırılığının giderilmesi için içtihatların birleştirilmesini istemiştir. B. İçtihadı Birleştirmenin Konusu Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun 05.11.2019 tarihli ve 342 sayılı kararı ile, 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun kapsamına giren suçlarla ilgili aynı Kanun’un 20/2. maddesi uyarınca Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının yargılamalardan haberdar edilmesinin zorunlu olup olmadığı konusunda Yargıtay 14. Ceza Dairesi ile Yargıtay Ceza Genel Kurulu arasında görüş aykırılığı bulunduğu ve farklı uygulamaların sürdürüldüğü, bu aykırılığın İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunca içtihatları birleştirme yoluyla giderilmesi gerektiğine karar verilmiştir. Ancak, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun‘un 20/2. maddesinde Bakanlığın gerekli görmesi halinde kadın, çocuk ve aile bireylerine yönelik olarak uygulanan şiddet veya şiddet tehlikesi dolayısıyla açılan ceza davalarının yanı sıra idari, hukuki her tür davaya ve çekişmesiz yargıya katılabileceği düzenlenmiş olup içtihadı birleştirmeye konu uyuşmazlığın ise ceza davalarının kovuşturma aşamasına ilişkin olması nedeniyle içtihadı birleştirme konusunun “6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’un 20/2. maddesi uyarınca, bu Kanun kapsamına giren suçlarla ilgili olarak açılan ceza davalarında, kovuşturma evresinde mahkemesince; Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının davadan haberdar edilmesinin zorunlu olup olmadığı” şeklinde belirlenmesine oybirliği ile karar verilmiştir. C. Görüş Aykırılığının Giderilmesi İstemine Konu Kararlar – Yargıtay 14. Ceza Dairesinin 05.03.2019 tarihli ve 2019/509 E.-2019/7852 K.; – Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 17.04.2019 tarihli ve 2016/14-1448 E.-2018/177 K. sayılı kararları. D. Görüş Aykırılığının Giderilmesi İstemine Konu Kararlarda Belirtilen Görüşlerin Özetleri On Dördüncü Ceza Dairesi’nin Görüşü İçtihatların birleştirilmesi konusu kapsamında 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun‘un 20/2. maddesi uyarınca, bu kanun kapsamına giren suçlarla ilgili olarak açılan ceza davalarında, kovuşturma evresinde Mahkemesince; Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın davadan haberdar edilmesinin zorunlu olmadığı görüşünde olan On Dördüncü Ceza Dairesi konuyla ilgili olarak Yargıtay Birinci Başkanlığına bildirdikleri görüşlerinde özetle; cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlarla ilgili yapılan soruşturma ve kovuşturmalarda Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının 6284 sayılı Kanun’un 20/2. maddesi gereğince davaya katılması hususunda ilk derece mahkemeleri ile bölge adliye mahkemelerinde görülmekte olan davalara ilişkin mahkemelerce Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığına resen bildirimde bulunulmaması gerektiği ancak Bakanlığın bir şekilde davadan haberdar olup katılma talebinde bulunarak hükmü temyiz etmesi halinde anılan maddeye istinaden kanun yolu incelemesinde katılmasına karar verildikten sonra temyiz incelenmesinin yapılarak davadan haberdar edilmemesi nedeniyle hükmün bozulmaması yönünde Dairece uygulama yapıldığı, bu kapsamda ilk derece mahkemesi ile bölge adliye mahkemesince ihbarda bulunulmaksızın sonuçlandırılan yargılamalara ilişkin hükümlerin bozulması yoluna gidilmeksizin dosyanın esastan sonuçlandırıldığı, ancak Yargıtay Ceza Genel Kurulunca; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazı üzerine önüne gelen bazı dosyalarda 6284 sayılı Kanun’un 20/2. maddesine istinaden soruşturma ve kovuşturma evrelerinde Bakanlığa ihbarda bulunulmasının zorunlu olduğu ve bu kapsamda mahkemelerde görülen davalarda ihbarda bulunulmadığı takdirde temyiz aşamasında incelemeyi yapacak Yargıtay Ceza Dairesince mahkemenin gerekçeli kararının Bakanlığa tebliği için dosyanın tevdi edilmesi gerektiği yönünde kararlar verildiği, bu kararların kabul görmesi halinde 6284 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 20.03.2012 tarihinden beri Dairece onanmak suretiyle kesinleşen ve diğer dairelerin görev alanına giren dosyalar da düşünüldüğünde önceden verilen birçok kararın hukuken kesinleşmemiş sayılması gerekeceğinden sonucu itibarıyla ağır neticeler doğacağı, Dairede ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığında temyiz inceleme sırası bekleyen eski tarihli çok sayıda dosyanın bulunması ve cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlarda yapılan soruşturmada ilgili kolluk birimlerine Bakanlığa bilgi verme yükümlülüğü getirilmesi nedenleriyle ayrıca mahkemenin gerekçeli kararının tebliğ edilmesine gerek bulunmadığı, bu konuda Ceza Genel Kurulu ile Ceza Daireleri arasında içtihat farklılığı bulunduğu belirtilmiştir. Birinci Ceza Dairesi’nin Görüşü İçtihatların birleştirilmesi konusu kapsamında 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun‘un 20/2. maddesi uyarınca, bu kanun kapsamına giren suçlarla ilgili olarak açılan ceza davalarında, kovuşturma evresinde Mahkemesince; Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın davadan haberdar edilmesinin zorunlu olduğu görüşünde olan Birinci Ceza Dairesi konuyla ilgili olarak Yargıtay Birinci Başkanlığına bildirdikleri görüşlerinde özetle; 6284 sayılı Kanun’un 20. maddesinin ikinci fıkrasında Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının davaya katılma hakkının açıkça düzenlendiği, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 233. maddesinin birinci fıkrasında mağdur ve şikayetçinin, soruşturma aşamasında Cumhuriyet savcısı, kovuşturma aşamasında ise mahkeme başkanı veya hakim tarafından usulüne uygun olarak çağrılıp dinlenmesi gerektiğinin hüküm altına alındığı, katılma hakkı olan gerçek veya tüzel kişinin şikayet hakkının da olduğu, diğer bir deyişle katılma hakkının şikayet hakkını da içerdiği hususunda hiçbir kuşkunun bulunmadığı, CMK’nın 234. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi gereğince mağdur ile şikayetçinin kovuşturma evresinde duruşmadan haberdar edilme, kamu davasına katılma, tutanak ve belgelerden örnek isteme, tanıkların davetini isteme, vekili bulunmaması halinde - [Hukuka Aykırı Olarak Bilişim Sistemine Girme ve Orada Kalma Suçu](https://kayseriavukat.org.tr/bilisim-sistemine-girme-ve-orada-kalma/): Hukuka Aykırı Olarak Bilişim Sistemine Girme ve Orada Kalma Suçu Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2019/239 Karar No: 2021/325 Karar Tarihi: 01.07.2021 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 8. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Hukuka aykırı olarak bilişim sistemine girme ve orada kalma suçundan sanık …’ın beraatine ilişkin … Sulh Ceza Mahkemesince verilen 13.03.2014 tarihli ve … sayılı hükmün, katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 8. Ceza Dairesince 12.05.2016 tarih ve 11097-6554 sayı ile; “Katılanın yargılamanın aşamalarında, sanık tarafından mail şifresinin kırılıp değiştirmek sureti ile kullanılmaz hâle geldiğini belirtmesi karşısında; suça konu eylemin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 244/2. maddesinde düzenlenen suçu oluşturup oluşturmayacağına ilişkin delillerin takdir ve tartışmasının 5235 sayılı Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun’un 11. maddesi uyarınca Asliye Ceza Mahkemesinin görevi kapsamında bulunduğu gözetilerek görevsizlik kararı verilmesi gerekirken, yargılamaya devamla yazılı biçimde hüküm kurulmuş ise de; 28.06.2014 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 6545 sayılı Kanun’un 84. maddesi ile 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’a eklenen geçici 6. madde ile Sulh Ceza Mahkemelerinin kaldırıldığı gözetilerek Asliye Ceza Mahkemesince değerlendirme yapılmasında zorunluluk bulunması,” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. 6545 sayılı Kanun’un 84. maddesiyle 5320 sayılı Kanun’a eklenen geçici 6. maddenin 1. fıkrası uyarınca sulh ceza mahkemelerinin kaldırılması nedeniyle bozmadan sonra yargılama yapan … Asliye Ceza Mahkemesince 24.04.2017 tarih ve … sayı ile sanığın beraatine karar verilmiş, bu hükmün katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 8. Ceza Dairesince 07.12.2017 tarih ve 21008-13932 sayı ile; “08.12.2010 tarihli Turkcell ve 01.06.2011 tarihli Telekom’un yazıları içeriğinden, 13.11.2009 tarihinde katılanın tarifesinde gerçekleştirilen online tarife değişikliğinin sanık adına kayıtlı IP adresi üzerinden gerçekleştirildiğinin anlaşılması karşısında sanığın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 244/2. madde ve fıkrası uyarınca mahkûmiyeti yerine yazılı gerekçe ile beraatine hükmedilmesi,” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Direnme Kararı … Asliye Ceza Mahkemesi ise 03.09.2018 tarih ve 8-616 sayı ile; “Tüm dosya kapsamına göre her ne kadar sanığın ortak oldukları dönemde katılanın MSN ve Turkcell şifrelerini öğrendiği, bu şifrelerle Turkcell firmasının internet sisteminden katılanın kullanımındaki 0532 … nolu hattın tarifesini değiştirdiği, MSN şifresi ile katılana ait …@…com e-posta hesabı üzerinden oturum açarak görüşmeler yaptığı ve bu suretle hukuka aykırı olarak bilişim sistemine girme ve orada kalma suçunu işlediği iddia olunmuş ise de; … vekili Av. …’ın 13.01.2014 tarihli yazısına göre …@…com e-posta hesabının şirket kayıtlarında yer almadığı, adreslerin 365 gün boyunca kullanılmayınca otomatik olarak ya da kullanıcı tarafından silinebileceğinin bildirildiği, Turkcell İletişim Hizmetlerinin 08.12.2010 tarihli yazısına göre 13.11.2009 tarihinde sanığın kullanımındaki IP adresi ile katılana ait telefon hattı için herhangi bir tarife işleminin yapılmadığının bildirildiği, aynı kurumun 02.12.2013 tarihli yazısına göre katılana ait 0532 … nolu hattın abone tarife değişiklik işlemlerinin 13.11.2009 ve 10.01.2011 tarihlerinde online işlem merkezi, 10.12.2009 tarihinde müşteri hizmetleri aracılığıyla yapıldığının, online işlem merkezi kanalı ile yapıldığı görülen işlemlere ilişkin IP bilgisine ulaşılamadığının bildirildiği, tüm bu delillere göre katılana ait telefon hattının tarife değişikliği işleminin sanık tarafından yapıldığının her türlü kuşkudan uzak ve kesin şekilde tespit edilemediği,” gerekçesiyle bozmaya direnerek önceki hüküm gibi sanığın beraatine karar vermiştir. Direnme Kararının Temyizi Direnme kararına konu bu hükmün de katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 04.12.2018 tarihli ve 87657 sayılı “bozma” istekli tebliğnamesi ile dosya, 6763 sayılı Kanun’un 36. maddesiyle değişik 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu‘nun 307. maddesi uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 8. Ceza Dairesince 15.04.2019 tarih ve 12217-5377 sayı ile; Yerel Mahkeme kararı yerinde görülmediğinden Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. Türk Milleti Adına Ceza Genel Kurulu Kararı Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa atılı bilişim sistemindeki verileri değiştirme suçunun sabit olup olmadığının belirlenmesine ilişkin ise de Yargıtay İç Yönetmeliği’nin 27. maddesi uyarınca öncelikle; sanığa atılı bilişim sistemindeki verileri değiştirme ile hukuka aykırı olarak bilişim sistemine girme ve orada kalma suçlarının sübutları bakımından eksik araştırma ile karar verilip verilmediğinin değerlendirilmesi gerekmektedir. Yapılan müzakere esnasında bir kısım Ceza Genel Kurulu üyelerince asıl ve ön soruna ilişkin uyuşmazlık konularının ayrı ayrı değerlendirilmesi ve ayrıca ön soruna ilişkin uyuşmazlık konusunun da “Sanığın eyleminin hukuka aykırı olarak bilişim sistemine girme ve orada kalma suçunu oluşturup oluşturmayacağının belirlenmesi bakımından eksik araştırma ile karar verilip verilmediği” şeklinde belirlenmesi gerektiğinin ileri sürülmesi üzerine uyuşmazlık konuları bu doğrultuda ele alınmıştır. İncelenen dosya kapsamından; Katılan … vekili Av. … tarafından ibraz edilen 10.06.2010 tarihli şikâyet dilekçesinde; katılana ait şahıs şirketi olan … Organizasyon ve Danışmanlık Şirketi adına kayıtlı 0532… numaralı telefon hattının bizzat katılan tarafından kullanıldığının, bu hattın faturasının abone olunan paket gereği ortalama 140-150 TL civarında gelmekte iken 2009 Aralık ve 2010 Ocak aylarından itibaren 850 TL civarında geldiğinin, bunun üzerine katılanın ilgili GSM operatörünü aradığında kendisine, internet üzerinden paket değişikliği yapılarak en pahalı konuşma paketinin seçildiğinin bildirildiğinin ayrıca katılanın gerek özel sohbetlerinde gerekse de … görüşmelerinde …@…com elektronik posta ve MSN adresini kullandığının, ancak son 2-3 haftalık dönemde arkadaşlarının kendisini uyarması üzerine bu adresin bir başkası tarafından da kullanıldığını öğrendiğinin, katılana ait elektronik posta adresinin şifresini deşifre eden failin katılanın arkadaşları ile MSN üzerinden sohbetler ettiğinin, bu sohbetler esnasında da katılanı aşağılayıcı ve küçük düşürücü sözler söylediğinin, bu sohbetlerden bir adedinin ilgili tarafından bilgisayarına kaydedilerek katılana ulaştırıldığının, tanık … ile yapılan bu sohbet içeriğinin delil olmak üzere ekte çıktısı alınmış hâlde sunulduğunun, ayrıca söz konusu kişinin katılanın …, … ve … isimli arkadaşları ile de aynı şekilde elektronik posta adresleri üzerinden sohbetler yaptığının, ancak anılan kişilerin bu sohbetleri kaydetmediklerinin, bu nedenlerle katılana ait özel bilgileri deşifre ederek hem katılanın maddi zarara uğramasına neden olan, hem de katılanı aşağılayan failin tespit edilerek hakkında dava açılmasının talep edildiğinin belirtildiği, bu dilekçenin ekinde ise tanık …’in …@hotmail.com adresini kullanan “Gulisa” kullanıcı adlı kişi ile MSN üzerinden 21.05.2010 tarihinde 18.09-18.16 saatleri arasında yaptığı görüşme içeriklerinin bulunduğu bilgisayar çıktılarının yer aldığı, Katılan vekilinin şikâyet dilekçesi üzerine dilekçede yer alan eylemleri gerçekleştiren kişi ya da kişilerin tespiti için … Cumhuriyet Başsavcılığınca 16.06.2010 tarih ve 24038 sayı ile … İl Emniyet Müdürlüğüne müzekkere yazıldığı, söz konusu müzekkereye cevap verilmemesi nedeniyle yazılan tekit yazısı - [Bilişim Sistemlerinin Araç Olarak Kullanılması Suretiyle Nitelikli Dolandırıcılık Suçunda İştirak](https://kayseriavukat.org.tr/nitelikli-dolandiricilik-sucunda-istirak/): Bilişim Sistemlerinin Araç Olarak Kullanılması Suretiyle Nitelikli Dolandırıcılık Suçunda İştirak Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2016/1259 Karar No: 2020/405 K. Tarihi: 08.10.2020 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 15. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Nitelikli dolandırıcılık suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda sanıklar …, … ve …’ün, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 37/1. maddesi yollamasıyla aynı Kanun’un 158/1-f, 62, 52, 53 ve 63. maddeleri uyarınca ayrı ayrı 3 yıl 4 ay hapis ve 1.166.660 TL adli para cezası ile cezalandırılmalarına, taksitlendirmeye, hak yoksunluklarına ve mahsuba ilişkin … Ağır Ceza Mahkemesince verilen 13.06.2013 tarihli ve sayılı hükümlerin sanıklar …, … ve … müdafileri ile sanık … tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 15. Ceza Dairesince 25.05.2016 tarih ve 7485-5342 sayı ile onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 17.06.2016 tarih ve 54122 sayı ile; “…Somut olayda bankanın yalnızca paranın çekilmesi işleminde ödeme aracı olarak kullanıldığı, daha doğrusu ödeme aracı olarak kullanıldığı için 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 158/1-f maddesinde düzenlenen nitelikli hâlin oluşmadığı, TCK’nın 157/1. maddesinde hükme bağlanan basit dolandırıcılık suçunun oluştuğu, Kabule göre de; sanıkların eyleme katılma ağırlıkları aynı olmadığı hâlde tüm sanıklara aynı oranda ceza verilmesinin de adalete uygun olmadığı,” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu‘nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 15. Ceza Dairesince 22.09.2016 tarih ve 2833-7026 sayı ile itiraz nedenleri yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığı’na gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. Türk Milleti Adına Ceza Genel Kurulu Kararı Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar; 1- Sanıkların eylemlerinin “bankanın araç olarak kullanılması suretiyle nitelikli dolandırıcılık” suçunu mu yoksa “basit dolandırıcılık” suçunu mu oluşturacağının, 2- Eyleme katkıları dikkate alındığında sanıklar hakkında aynı miktarda ceza verilmesinin isabetli olup olmadığının, Belirlenmesine ilişkin olup eylemlerin basit dolandırıcılık suçunu oluşturduğunun kabulü hâlinde 6763 sayılı Kanun’un 34. maddesi ile değişik 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu‘nun 253. maddesi uyarınca uzlaştırma kapsamında kalıp kalmadığı hususunun da değerlendirilmesi gerekmektedir. İncelenen dosya kapsamından; Z. Bankası A.Ş. tarafından düzenlenen “J…” seri numaralı hesap cüzdanına göre; hesap numarasının “5…”, hesap sahibinin “…”, hesap türünün “Vadesiz Hesap”, hesap açılış tarihinin “07.02.2012”, şubenin “13-Adana” olduğu ve açılış tarihinde söz konusu hesaba 20 TL yatırıldığı, Katılan şirketin 21.03.2012 tarihli cari hesap ekstresine göre; “… Mad. Paz. Ltd. Şti. …” hesabına 01.01.2012 tarihli ve “00000028” numaralı açılış fişi ile iki kalemde toplam 2.731,19 TL, aynı tarihli ve “00000039” numaralı açılış fişi ile ise 25 kalemde toplam 700.555,72 TL alacak kaydedildiği, 04.01.2012 tarihinde “000003” numaralı havale fişi ile 2.731,14 TL’nin, 08.02.2012 tarihinde ise “000056” numaralı havale fişi ile 700.555,72 TL’nin gönderildiği, Katılan şirketin genel müdürü ve muhasebe müdür yardımcısı tarafından imzalanan 08.02.2012 tarihli yazıya göre; Z. Bankası Bakanlıklar Şubesine hitaben katılan şirkete ait … numaralı vadesiz hesaptan ekli listede sıralanan firmaların banka hesaplarına karşılarında gösterilen miktarlarda havale işlemi yapılması talimatı verildiği, ekli listede “5…” müşteri numaralı sanık …’e 150.000 TL, 150.000 TL, 150.000 TL, 150.000 TL ve 100.555,72 TL olmak üzere toplam 700.555,72 TL’nin ödenmesi gerektiği, Z. Bankası Bakanlıklar Şubesinin 17.09.2012 tarihli ve 230 sayılı yazısı ekinde ibraz edilen 08.02.2012 tarihli ve sırasıyla F01914, F01916, F01918, F01919 ve F01921 numaralı 5 adet hesaptan hesaba havale dekontlarına göre; katılan şirketin Bakanlıklar/Ankara Şubesi nezdindeki hesabından sanık …’e ait Adana Şubesi nezdindeki hesaba sırasıyla 150.000 TL, 150.000 TL, 150.000 TL, 150.000 TL ve 100.555,72 TL havale edildiği, Z. Bankası A.Ş’ye ait 08.02.2012 tarihli “Başka Şubedeki Mevduat Hesabından Yapılacak Ödemeye Ait Onay Formu”na göre; onay alan şubenin Ümraniye, onay istenen miktarın 5.000 TL olduğu, “hesap müsait” şeklindeki açıklama ile Adana Şubesince onay verildiği, Z. Bankası A.Ş.’ye ait 09.02.2012 tarihli “Başka Şubedeki Mevduat Hesabından Yapılacak Ödemeye Ait Onay Formu”na göre; onay alan şubenin Ümraniye, onay istenen miktarın 695.000 TL olduğu, “ödeyebilirsiniz” şeklindeki açıklama ile Adana Şubesince onay verildiği, Z. Bankası Ümraniye Şubesine ait 09.02.2012 tarihli ve F01728 numaralı para çekme dekontuna göre; sanık …’e 694.500 TL ödeme yapıldığı, Anlaşılmaktadır. Katılan şirket genel müdürü, denetim müdürü ve muhasebe müdürü tarafından düzenlenip imzalanan 21.03.2012 tarihli tutanakta; katılan şirketin muhasebe kayıtlarının tutulduğu ve izlendiği “Logo Muhasebe” programındaki müşteriler hesabında (320 nolu hesap) yer alan cari hesaplar arasına daha önce kullanılarak kapatılmış “…” numaralı müşteri hesabına yeni bir isim açılarak sanık … adına fiktif bir alacak kaydedildiği, muhasebe bölümünde yer alan bir bilgisayardan “Logo Muhasebe” giriş şifresi kullanılarak bu kaydın yapıldığı, birden fazla yevmiye işlemi işlenip toplamda 700.555,79 TL tutarında fiktif bir alacak oluşturularak Şubat ayı ödeme listesinde yer almasının sağlandığı, Katılan şirketin Genel Müdürü … tarafından imzalanan 06.04.2012 tarihli bilgi notunda; 2011 yılı Aralık ayı sonunda muhasebe müdürü …’ün görevinden ayrıldığı, bunun üzerine muhasebe müdür yardımcısı tanık …’ın tedviren muhasebe müdürü olarak görevlendirildiği, yıl sonu kapanış ve açılış işlemleri, raporların hazırlanması, firmalarla sözleşmelerin düzenlenmesi gibi iş ve evrak akışının yoğun olduğu bir dönemde tanık …’in görev yaptığı, …’ün 31.12.2011 tarihine kadar tüm muhasebe işlemlerini yaptığı, belgeleri ve aylık faaliyet raporlarını hazırladığı, 01.02.2012 tarihinde de…’ın muhasebe müdürü olarak atandığı, 2012 yılı Şubat ayının iş ve işlemlerinin kontrolü sırasında 21.03.2012 tarihinde hesaplarda 700.555,72 TL eksik olduğunun muhasebe müdürü tarafından bildirilmesi üzerine araştırmaya başlanıldığı, 21.03.2012 tarihli sistem inceleme raporunda; “320.02.34.18.01” kodlu ve “… Mad. Paz. Ltd. Şti. …” unvanlı cari kayda ilişkin açılış fişlerinin incelendiği, “00000039” numaralı açılış fişi değişiklik kaydının 08.02.2012 tarihinde saat 17.18’de “…” kullanıcı adı ile yapıldığı, cari hesapta yanlış görünen açılış kaydı tutarlarına bağlı başka bir kaydın olmadığı, kullanıcı izleme raporuna göre sadece 08.02.2012 tarihinde “…” kullanıcı adı kullanılarak değiştirme işleminin yapıldığı, 26.03.2012 tarihli sistem inceleme ek-1 raporunda; kayıtların “00000039” numaralı açılış fişine sonradan manuel olarak bir defada eklendiği ve devir işlem tarihinin de bulunmadığı, söz konusu açılış fişinde “… Mad. Paz. Ltd. Şti. …” cari unvanına ait tutarların başka bir cari kayıt ile örtüşmediği ve alacak tutarlarının başka bir caride yer almadığı, kayıtların herhangi bir ilave uygulama kullanılmadan program içerisinden yapıldığı, ayrıntılı ödeme listesinin excele aktarılarak bankanın istediği formatta düzenlendiği, programın sistemde kayıtlı cari unvanları da aktarmasına rağmen bankaya gönderilen tabloya müdahale edilerek unvanın sadece “…” olarak değiştirildiği, “320.02.34.18.01” kodlu cari hesabın unvanı “… Mad. Paz. Ltd. Şti.” iken “… Mad. Paz. Ltd. Şti. - [Fikri İçtima: Tek Fiille Birden Fazla Farklı Suçun İşlenmesi Halinde Verilecek Ceza](https://kayseriavukat.org.tr/farkli-neviden-fikri-ictima/): Fikri İçtima: Tek Fiille Birden Fazla Farklı Suçun İşlenmesi Halinde Verilecek Ceza Özet: Yoğun yerleşimin bulunduğu mahalle arasında av tüfeği ile rastgele ateş eden sanığın, katılanın babası R.’nin etrafta çocukların bulunması nedeniyle ateş etmemesi gerektiği şeklindeki uyarısına karşın iki el daha havaya ateş ettikten sonra hedeflediği R. dışında, etrafta bulunan kişilerin de yaralanabileceğini veya ölebileceğini öngörmesine rağmen, öngördüğü neticeyi göze alıp kabullenerek tüfekle ve tüfeğin etki alanı içerisinde olacak şekilde 4-5 metre mesafeden R.’yi öldürmek kastıyla bir el ateş etmesi sonrasında, sakınması nedeniyle isabet almaktan kurtulan R.’nin arkasında bulunan çocuk katılan P.’yi yaraladığı olayda; atış mesafesi ile kullanılan silahın niteliği göz önüne alındığında, sanığın, açılan ateş sonucu dağılacak saçma taneleri ile yaralanması hayat tecrübelerine göre mutlak olmayan, ancak beklenebilecek bir sonuç olan çocuk katılan P.’yi yaralamaktan ibaret eyleminin olası kastla yaralama suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir. Hem R.’yi hem de P.’yi öldürme kastıyla hareket ederek av tüfeği ile tek atış yapması durumunda, sanığın eylemi aynı neviden içtimanın düzenlendiği 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 43/1. maddesi kapsamında kalacak ve Aynı Kanun’un 43/3. maddesindeki istisna nedeniyle de sanığın hem R.’yi hem de P.’yi öldürmeye teşebbüs suçlarından ayrı ayrı cezalandırılmasına karar verilmesi gerekecekti. Ancak, yalnızca R.’yi öldürme kastıyla hareket ederek tek atış yaptığı av tüfeğinden çıkan saçma tanelerinin isabet etmesiyle yaralanan mağdur P.’ye yönelik eylemini olası kastla gerçekleştirdiği kabul edilen sanığın av tüfeği ile R.’yi öldürme amacıyla ona doğru bir kez ateş etme eyleminin hukuki anlamda tek fiil sayılması gerektiği ve bu suretle tek olan eylem sonunda hem R.’ye karşı kasten öldürme suçuna teşebbüsün, hem de katılan P.’ye yönelik olası kastla yaralama suçunun meydana geldiği sonucuna ulaşılmakla birlikte TCK’nın 43/3. maddesindeki hüküm gereğince zincirleme suç ve aynı neviden fikri içtima kurallarının kasten öldürme ve kasten yaralama suçları açısından uygulanamayacak olması, sayılan bu suçlarda, failin mağdur sayısınca ayrı ayrı cezalandırılacağına ilişkin istisnaya farklı neviden fikri içtima hükmünün düzenlendiği 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 44. maddesinde yer verilmemiş olması, kıyas veya genişletici yorum yoluyla hakkında düzenleme olmayan ceza hukukuna ilişkin bir konuda kişi hak ve hürriyetlerinin aleyhine uygulama geliştirilemeyeceği yönündeki evrensel hukuk ilkeleri ve Yargıtay Ceza Genel Kurulunun istikrar kazanmış uygulamaları birlikte değerlendirildiğinde, bir fiil ile birden fazla farklı suçun oluşmasına sebebiyet veren sanık hakkında TCK’nın 44. maddesinin uygulanması ve buna bağlı olarak meydana gelen suçlardan en ağırı olan inceleme dışı davanın katılanı R.’ye yönelik kasten öldürme suçuna teşebbüsten ceza verilmesi ile yetinilmesi gerektiği hâlde bunun dışında ayrıca katılan P.’ye yönelik olası kastla yaralama suçundan mahkûmiyet hükmü kurulması isabetli değildir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu         Esas No: 2018/310 Karar No: 2019/62 \”İçtihat Metni\” Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 1. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi  Olası kastla yaralama suçundan sanık …\’ın TCK’nın 86/1, 86/3-e, 87/1-d-son, 21/2, 62, 53 ve 63. maddeleri uyarınca 2 yıl 1 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba ilişkin … Ağır Ceza Mahkemesince verilen 07.03.2014 tarihli ve … sayılı hükmün, sanık müdafisi ve katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 07.06.2016 tarih ve 3875-2952 sayı ile; \”…Oluşa ve dosya içeriğine göre, mağdur …\’in evinin önünde başkalarıyla tartışan sanığa tepki gösterdiği, buna sinirlenen sanığın ise yakın mesafeden mağdur …\’e yönelik av tüfeğiyle bir el ateş ettiği,…..\’in kendisini yan tarafa atmak suretiyle isabet almadığı, ancak hemen arkasında bulunan mağdur …\’ın vücuduna, birçok saçma tanesinin isabet ettiği, mağdurun ince bağırsakta perforasyon oluşacak ve hayati tehlike geçirecek şekilde yaralandığı olayda, A- Oluşa uygun kabule göre, sanığın atış öncesinde mağdur …\’ı görmesi, bu durumun mağdur …\’in de \’Burada aile var, çoluk çocuk var\’ beyanıyla da desteklenmesi karşısında, mağdurun isabet almasının mutlak ve kaçınılmaz olduğu, sanığın buna rağmen ateş ederek eylemin sonucunu bilerek ve isteyerek gerçekleştirdiği anlaşılmakla, doğrudan kasıtla kasten öldürmeye teşebbüs suçundan cezalandırılmasına karar verilmesi yerine, olası kastla kasten yaralama suçundan yazılı şekilde hüküm kurulması, B- Anayasa Mahkemesinin 08.10.2015 tarih, 2014/140 esas ve 2015/85 sayılı kararı ile 5237 sayılı TCK\’nın 53. maddesindeki iptal edilen bölümleri doğrultusunda sanığın hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması, C- Kabule göre de; a- Sanık hakkında, mağdur …\’a karşı olası kastla yaralama suçundan 1-3 yıl aralığında hapis cezası öngören TCK’nın 86/1. maddesinin uygulanması sırasında, aynı Yasa\’nın 3 ve 61. maddesindeki ilkeler uyarınca sonuca etkili olacak şekilde makul bir temel ceza yerine, yazılı şekilde 1 yıl hapis cezası belirlenmesi suretiyle eksik ceza tayini, b- Sanık hakkında, TCK\’nın 86/1,3-e maddelerinin uygulanmasıyla belirlenen 1 yıl 6 ay hapis cezasının, önce aynı Yasa\’nın 87/1-d maddesi gereğince verilen ceza bir kat artırılarak 2 yıl 12 ay hapis ve sonrasında ise 87/1-son maddesi uygulanmak suretiyle sonuç cezanın belirlenmesi gerekirken, denetime olanak vermeyecek şekilde, 87/1-d maddesi ile artırım yapılmadan doğrudan TCK\’nın 87/1-son maddesi uyarınca 5 yıl hapis cezası verilmesi,\” nedenlerinden bozulmasına karar verilmiştir. Bozmaya uyan … Ağır Ceza Mahkemesince 17.02.2017 tarih ve … sayı ile; sanığın nitelikli kasten öldürme suçuna teşebbüsten TCK\’nın 82/1-e, 35/2, 53 ve 63. maddeleri uyarınca 13 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba karar verilmiş, bu hükmün de sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 29.05.2017 tarih ve 1098-1962 sayı ile; \”…Oluşa ve dosya kapsamına göre, mağdur …’ın, babası olan mağdur …\’in evinin önünde, başkalarıyla tartışan sanığa tepki gösterdiği, buna sinirlenen sanığın ise yakın mesafeden mağdur …\’e yönelik av tüfeğiyle bir el ateş ettiği,…..\’in kendisini yan tarafa atmak suretiyle isabet almadığı, başlangıçta hedefte olmayan mağdurun…..\’in çekilmesi sonucu hedef hâline geldiği mağdurenin vücuduna birçok saçma tanesinin isabet ettiği, mağdurun ince bağırsakta perforasyon oluşacak ve hayati tehlike geçirecek şekilde yaralandığı olayda, 1) Sanık …’in, Dairemizin 07.06.2016 tarihli ilamıyla kesinleşen mağdur …’e yönelik kasten öldürmeye teşebbüs eyleminde, mağdur …’in çekilmesi üzerine, hedefte olmayan mağdur …’ın hedef hâline gelip yaralanmasına neden olduğu, mağdur …’in \’Burada aile var, çoluk çocuk var\’ beyanı da dikkate alındığında, mağdur …’in atış yönünde bulunan kişilerin isabet alıp yaralanabileceğini ya da ölebileceğini öngörmesine rağmen sonucu kabullenerek atışlarına devam etmek suretiyle olası kastla kasten yaralama suçunu oluşturduğu gözetilmeden, suç niteliğinde yanılgıya düşülerek yazılı şekilde doğrudan kastla kasten öldürme suçundan hüküm kurulması, 2) Sanık hakkında; aynı olayda mağdur …\’i öldürmeye teşebbüs etmekten kurulan ve Dairemizin 07.06.2016 ilamıyla onanan hükümde; \’Sanığın duruşmadaki hâl ve tavrından bahisle\’ TCK\’nın 62. maddesi uygulandığı hâlde, mağdur …’ı öldürmeye teşebbüs etmekten - [Suçtan Elde Ettiği Kazançla Geçimini Sağlayan ve Suçu Meslek Edinen Kişi](https://kayseriavukat.org.tr/sucu-meslek-edinen-kisi/): Suçtan Elde Ettiği Kazançla Geçimini Sağlayan ve Suçu Meslek Edinen Kişi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2013/7-399 Karar No: 2014/58 K. Tarihi: 11.02.2014 Özet: Ç… ilçesinde iki farklı adreste kitapevi işletmeciliği yaparak geçimini sağlayan ve gelir elde edebileceği bir başka faaliyeti bulunmayan sanığın, 2009 ve 2010 yılları arasında dört farklı zamanda iş yerlerinde, evinde ve aracında yapılan aramalarda satışa hazır halde çok sayıda bandrolsüz ve sahte bandrollü kitap ile bandrolsüz kitaplara basılmak üzere üretilmiş sahte bandroller ele geçirildiği, yapılan her arama faaliyetinden sonra sanık hakkında adli soruşturma başlatılıp, Cumhuriyet savcısınca savunmasının alındığı, sanığın böylece eylemlerinin ceza soruşturmasına konu olduğunu ve hakkında devam eden soruşturmalar bulunduğunu öğrenmesine rağmen eylemlerini devam ettirmek suretiyle suçtan elde ettiği kazançla geçimini sağladığı ve bunu alışkanlık haline getirdiği anlaşılmaktadır. Yerel mahkemece sanığın suçu meslek edinen kişi olarak kabulü ile hakkında, Özel Dairece de bu uygulamanın isabetli bulunarak yerel mahkeme hükmünün onanmasında herhangi bir hukuka aykırılık bulunmamaktadır. (5237 S. K. m. 6, 52, 58, 62) (5846 S. K. m. 81) (5271 S. K. m. 308) (5275 S. K. m. 108) (YCGK 09.12.2003 T. 2003/10-260 E. 2003/284 K.) (7. CD. 09.02.2012 T. 2011/9738 E. 2012/3210 K.) Dava: 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na muhalefet suçundan sanık H. İ.\’in 21.09.2009 tarihli eylemleri tek suç kabul edilerek 5846 sayılı Kanunun 81/9, TCK\’nın 62 ve 52. maddeleri uyarınca 3 yıl 4 ay hapis ve 15.000 Lira adli para cezası, 14.03.2010, 13.07.2010 ve 14.11.2010 tarihli eylemleri nedeniyle üç kez 5846 sayılı Kanunun 81/4, TCK\’nın 62 ve 52. maddeleri uyarınca 1 yıl 3 ay hapis ve 3.000 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına, sanığın suç işlemeyi meslek edindiği anlaşıldığından TCK\’nın 58/9. maddesi uyarınca sanığa verilen hapis cezalarının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine, cezalarının infazından sonra denetimli serbestlik tedbiri uygulanmasına ilişkin, … Fikri ve Sınai Haklar Ceza Mahkemesince verilen 27.06.2012 gün ve … sayılı hükmün, sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 7. Ceza Dairesince 13.12.2012 gün ve 25108-32709 sayı ile onanmasına karar verilmiştir. Karar: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 01.03.2013 gün ve 240621 sayı ile; \”İtirazlarımız Yüksek Dairenin onama ilamının kaldırılarak, yerel mahkeme hükmünün suç işlemeyi meslek edindiği sabit olmayan sanık hakkında TCK\’nın 58/9. maddesi uygulanmaması gerektiği yönünden bozulması ve bu kısmın hükümden çıkartılarak düzeltilerek onanması istemine yöneliktir. 1- 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 58. maddesinin 9. fıkrası uyarınca, bazı özel hallerde bulunan faillerin, tekerrüre ilişkin genel şartlar aranmaksızın, cezalarının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesi esası kabul edilmiştir. Bu çerçevede tekerrürün genel şartları bulunmasa bile itiyadi suçlu, suçu meslek edinen kişi veya örgüt mensubu suçlu hakkında mükerrirlere özgü infaz rejimi ve cezanın infazından sonra denetimli serbesttik hükümleri uygulanacaktır. Nitekim madde gerekçesinde \’özel tehlike hali gösteren suçlular grubundan bir diğerini oluşturan suçu meslek edinen kişinin tanımının yapılması gerektiği görüşünden esinlenerek düzenlenmiştir. Buna göre, kısmen de olsa suçtan elde ettiği kazançla geçimini sağlamaya alışmış kişi, suçu meslek edinen kişidir. Başka bir deyişle suçu meslek edinen kişi, suçtan elde ettiği kazançla hayatını sürdürme alışkanlığını (mutaden) elde etmiş bir kimsedir. Başka kazanç kaynağı olsa da, ne olursa olsun her türlü suçu kazanç sağlamak için işleyen kişi suçu meslek edinen kimsedir\’ denilmektedir. 2- Türk Dil Kurumu sözlüğünde ise meslek edinmek \’1) Bir işi meslek olarak yapacak bilgi ve beceriyi kazanmak; 2) Bir şeyi yapmayı alışkanlık hâline getirmek anlamlarına gelmektedir. 3- 5237 sayılı TCK\’nın 6 (i) maddesinde “suçu meslek edinen kişi deyiminden; kısmen de olsa geçimini suçtan elde ettiği kazançla sağlamaya alışmış kişi anlaşılmaktadır” denilmektedir. 4- Bir kimsenin kısmen de olsa geçimini suçtan elde ettiği kazançla sağlaması için hukuken var denilebilecek bir suçun varlığı ile mümkündür. Bir kimsenin hukuken suç işlediği ise ancak kesinleşmiş bir ve veya birden çok kesinleşmiş mahkumiyet hükmünün bulunması ile anlaşılabilecektir. Aksinin kabulü, hakkında masum olması ve bu sebeple de beraat etmesi veya benzeri sebeplerle ceza almayacak kişiler hakkında da bu hükmün uygulanması sonucunu doğuracaktır ki bunu kabul etmek mümkün değildir. Bu açıklamalar ışığında somut olay incelendiğinde; Sanığın 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na aykırılık fiilinden devam eden yargılamaları var ise de, henüz suç tarihinden önce kesinleşmiş eski mahkumiyet kaydı bulunmamaktadır. Bu halde sanığın kısmen de olsa geçimini suçtan elde ettiği kazançla sağladığına ilişkin hukuken var olan bir veri bulunmamaktadır. Bu sebeplerle sanığın suç işlemeyi meslek haline getiren olarak kabul etmek mümkün görünmemektedir. Nitekim Yüksek Dairenizin 09.02.2012 gün ve 2011/9738 Esas, 2012/3210 Karar nolu kararı da bu yöndedir. Bu sebeplerle, Özel Dairenin onama kararı vermesi hatalı olmuştur\” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurarak, Özel Daire onama kararının kaldırılmasına ve yerel mahkeme hükmünün bozulmasına karar verilmesini talep etmiştir. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 7. Ceza Dairesince 25.03.2012 gün ve 3833-6934 sayı ile; itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; suç tarihinde sabıkası bulunmayan sanığın yerel mahkemece suçu meslek edinen kişi olarak kabulüyle 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 58/9. maddesi uyarınca hakkında mükerrirlere özgü infaz rejiminin ve cezasının infazından sonra denetimli serbestlik tedbirinin uygulanmasına karar verilmesinin isabetli olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. İncelenen dosya kapsamından; Sanığın, Ç… ilçesi … ve … adreslerinde iki ayrı kitapevi işlettiği, emniyet görevlilerince yapılan aramalarda sanığın iş yerlerinde, evinde ve aracında pek çok sayıda sahte bandrollü veya bandrolsüz kitap ile bandrolsüz kitaplara basılmak üzere üretilmiş sahte bandrollerin ele geçirildiği, Bu kapsamda; 1- 21.09.2009 günü saat 14.00\’de sanığın … No.4/A adresindeki işyerinde yapılan aramada 3245 adet bandrolsüz kitabın ele geçirildiği, İzmir Cumhuriyet Başsavcılığınca 29.08.2011 gün ve 438 sayılı iddianame ile sanık hakkında kamu davası açıldığı, mahkemenin 2011/331 esas sırasına kaydının yapıldığı, 2- 21.09.2009 günü saat 17.30\’da sanığın kullandığı 34 … plakalı araçta yapılan aramada 1060 adet bandrolsüz kitap ile VHP serisinden 1130 adet yapıştırılmamış sahte bandrol, ikamet ettiği evde yapılan aramada ise 354 adet bandrolsüz kitap ele geçirildiği, İzmir Cumhuriyet Başsavcılığınca 02.09.2011 gün ve 447 sayılı iddianame ile sanık hakkında kamu davası açıldığı, mahkemenin 2011/341 esas sırasına kaydının yapıldığı, 3- 14.03.2010 tarihinde sanığın … No:79/B adresindeki işyerinde yapılan aramada bandrolleri şüpheli görülen 191 adet kitaba el konulduğu, bu kitaplardan 47 adedinin sahte bandrol yapıştırılmak suretiyle - [Kredi Kartı Sahteciliği: Sahte Banka veya Kredi Kartını Üretme, Satma ve Kullanma Suçu](https://kayseriavukat.org.tr/kredi-karti-sahteciligi/): Kredi Kartı Sahteciliği: Sahte Banka veya Kredi Kartını Üretme ve Kullanma Suçu Kredi Kartı Sahteciliği: Yargıtay Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın, başkalarına ait kimlik bilgilerini kullanarak internetten yaptığı başvurular sonucunda sahte kredi kartları düzenlettiği ve bu sahte kartlardan üç adedini kredi kartı sözleşmeleri ile ekinde yer alan belgelerde sahtecilik yapmak suretiyle teslim alıp değişik zamanlarda kullandığı anlaşılan olayda; Sanığın kredi kartı sözleşmeleri ile ekinde yer alan belgelerde sahtecilik eyleminin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 207. maddesinde düzenlenen “Özel belgede sahtecilik” suçunu mu yoksa 5464 sayılı Banka Kartları ve Kredi Kartları Kanunu’nun 37/2. maddesinde düzenlenen “Sözleşme ve eki belgelerde sahtecilik” suçunu mu oluşturduğunun, Sanığın eyleminin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 207. maddesinde düzenlenen “Özel belgede sahtecilik” suçunu oluşturduğu sonucuna ulaşılması hâlinde özel belgede sahtecilik suçu ile aynı Kanun’un 204. maddesinde düzenlenen “Resmî belgede sahtecilik” suçunun TCK’nın 43/1. maddesi kapsamında “aynı suç” niteliğinde olup olmadığının; sanığın eyleminin 5464 sayılı Banka Kartları ve Kredi Kartları Kanunu’nun 37/2. maddesinde düzenlenen “Sözleşme ve eki belgelerde sahtecilik” suçunu oluşturduğu sonucuna ulaşılması hâlinde ise sahte oluşturulmasını sağladığı bahse konu kredi kartlarından bir kısmını teslim alan sanığın eyleminin hukuki niteliğinin belirlenmesine ilişkin olup sahte oluşturulmasını sağladığı kredi kartlarını ayrıca kullanarak kendisine yarar sağlayan sanık hakkında TCK’nın 245/2 ve 245/3. maddeleri uyarınca ayrı ayrı uygulama yapılmasının mümkün olup olmadığı ve resmî belgede sahtecilik suçuna ilişkin dava zamanaşımının gerçekleşip gerçekleşmediği hususlarının da ayrıca değerlendirilmesi gerekmektedir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2016/182 Karar No: 2021/135 Karar Tarihi: 23.03.2021 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 11. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Sanık …’ın resmî belgede sahtecilik suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 204/1, 43/1 ve 62. maddeleri uyarınca 2 yıl 1 ay hapis cezası; özel belgede sahtecilik suçundan TCK’nın 207/1 ve 62. maddeleri uyarınca 10 ay hapis cezası; nitelikli dolandırıcılık suçundan ise TCK’nın 158/1-j-son, 43/1 ve 62. maddeleri uyarınca 3 yıl 1 ay 15 gün hapis ve 6.500 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, bütün suçlar bakımından TCK’nın 53 ve 63. maddeleri uyarınca hak yoksunluğuna ve mahsuba ilişkin … Ağır Ceza Mahkemesince verilen 20.02.2009 tarihli ve … sayılı hükümlerin sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 11. Ceza Dairesince 24.12.2009 tarih ve 17965-16712 sayı ile; “Sanığın, sahte kimlik bilgileri ile internet yoluyla başvuruda bulunarak banka görevlilerince basımını sağladığı kredi kartlarını temin edip bu kartların kullanılması suretiyle kendisine haksız yarar sağlaması eylemlerinin sübutu hâlinde 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 245/2-3, 204/1, 207. maddelerine uygun suçları oluşturabileceği bu durumda delilleri takdir ve tartışmanın alt dereceli asliye ceza mahkemesine ait olduğu gözetilip görevsizlik kararı verilmesi gerekirken, yargılamaya devamla yazılı şekilde hüküm kurulması” isabetsizliğinden ceza miktarı itibarıyla kazanılmış hakkın saklı tutulması suretiyle bozulmasına karar verilmiştir. Bozmaya uyan … Ağır Ceza Mahkemesince verilen 26.03.2010 tarihli ve … sayılı görevsizlik kararı üzerine dosyanın gönderildiği … Asliye Ceza Mahkemesince 18.05.2011 tarih ve … sayı ile sanığın resmî belgede sahtecilik suçundan TCK’nın 204/1, 43/1 ve 62. maddeleri uyarınca 2 yıl 1 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına; özel belgede sahtecilik suçundan TCK’nın 207/1, 43/1 ve 62. maddeleri uyarınca 1 yıl 15 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına ancak kazanılmış hakkı gözetilerek neticeten 10 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına; sahte kredi kartı üretmek suçundan TCK’nın 245/2, 43/1, 62 ve 52/2. maddeleri uyarınca 3 yıl 1 ay 15 gün hapis ve 100 TL adli para cezası, sahte oluşturulan kredi kartını kullanmak suretiyle yarar sağlama suçundan ise TCK’nın 245/3, 43/1, 62 ve 52/2. maddeleri uyarınca 4 yıl 2 ay hapis ve 100 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına ancak her iki suça ilişkin kazanılmış hakkı gözetilerek neticeten 3 yıl 1 ay 15 gün hapis ve 200 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, bütün suçlar bakımından ise TCK’nın 53 ve 63. maddeleri uyarınca hak yoksunluğuna ve mahsuba karar verilmiştir. Bu hükümlerin de sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Ceza Dairesince 16.09.2015 tarih ve 11977-28672 sayı ile sahte oluşturulan kredi kartını kullanmak suretiyle yarar sağlama suçundan kurulan hükmün onanmasına diğer hükümlerin ise; “… II- Sanık hakkında sahtecilik suçları ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 245/2. maddesinden kurulan hükümlerin incelenmesinde; 1- Sanığın, önceki beş eylemde kullandığı sahte kimlik belgelerinin ele geçirilememesi nedeniyle aldatıcı niteliklerinin tespitinin mümkün olmaması sebebiyle unsurları oluşmadığı hâlde sanık hakkında zincirleme şekilde resmî belgede sahtecilik suçundan hüküm kurulmak suretiyle fazla ceza tayini, 2- Sanığın kredi kartı başvurusu sırasında imzaladığı belgelerin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 207. maddesi kapsamında olmayıp Banka ve Kredi Kartları Kanunu’nun 37/2. maddesine uygun olduğu, sözleşme sonrasında kredi kartının basılmış ve bir kısmının da sanığa teslim edilmiş olması sebebiyle eylemlerin bütün hâlinde TCK’nın 245/2. maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerektiği gözetilmeden ayrıca özel belgede sahtecilik suçundan da hüküm kurulması” isabetsizliklerinden oy çokluğuyla bozulmasına karar verilmiş, Yargıtay Ceza Dairesi Kararında Karşı Oy Gerekçesi Daire Başkan Vekili K. Taşdemir; “Sayın çoğunluk ile aramızdaki uyuşmazlık, sanığın kredi kartı başvurusunda kullandığı ve imzaladığı sahte belgenin, kredi kartının sahte olarak üretilmesi nedeniyle 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 245/2. maddesine uyan suçu mu yoksa bu başvuruda bankaya sunulan ve imzalanan sahte belgeler nedeniyle eylemin TCK’nın 245/2, 43. maddelerine mümas suçu mu oluşturup oluşturmadığı noktasında toplanmaktadır. Bilindiği gibi yasa koyucu geçmişte yaşanan tartışmalardan da yararlanarak 212. madde ile ilgili özel bir maddi içtima kuralı getirmiştir. Bu hüküm uyarınca sahte özel veya resmî belgenin başka bir suçun işlenmesinde kullanılması hâlinde hem sahtecilik ve hem de ilgili suç oluşacak ve fail iki suçtan dolayı da cezalandırılacaktır. Başka bir anlatımla, sahte belge başka bir suçun işlenmesi sırasında kullanıldığında faile hem sahtecilik hem de belgenin kullanıldığı suçtan ceza tayin edilecektir. Anılan madde sahte belgenin sahtecilik dışında başka bir suçtan kullanılması durumunu ifade etmekte olup, madde anlamından sahte belgenin başka bir sahtecilik eyleminde kullanılması durumunda diğer sahtecilik suçundan da ayrıca ceza verilmesi gerektiği sonucuna ulaşmak olanaklı değildir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 43/1. maddesinde düzenlenen zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi için; a- Aynı suçun değişik zamanlarda birden fazla işlenmesi, b- İşlenen suçların mağdurlarının aynı olması, c- Bu suçların aynı suç işleme kararı altında işlenmesi lazımdır. Konunun çözümü için mağdur kavramının da değerlendirilmesi gerekmektedir. Ayrıntıları Ceza Genel Kurulunun 05.06.2012, 15-491/219 sayılı kararında da açıklandığı üzere mağdur; Türk Dil Kurumu Büyük Türkçe Sözlüğünde ‘haksızlığa uğramış kişi’ olarak tanımlamaktadır. Ceza hukukunda ise mağdur kavramı, - [İnternet Sitesi İş İlanı Aracılığıyla Dolandırıcılık ve Suçun Farklı Nitelikli Hallerinde Verilecek Ceza](https://kayseriavukat.org.tr/is-ilani-araciligiyla-dolandiricilik/): İnternet Sitesi İş İlanı Aracılığıyla Dolandırıcılık Suçunda Farklı Nitelikli Hallerin Birlikte Bulunması İnternet Sitesi İş İlanı Aracılığıyla Dolandırıcılık Suçu: Sanığın hem bilişim sistemini araç olarak kullanmak hem de basın ve yayın aracının sağladığı kolaylıktan yararlanmak suretiyle suçu işlediği anlaşıldığından, sanığın bu eylemi ile 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 158. maddesinin birinci fıkrasının (f) bendinde düzenlenen “bilişim sistemlerinin araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık” ve aynı fıkranın (g) bendinde düzenlenen “basın ve yayın araçlarının sağladığı kolaylıktan yararlanmak suretiyle dolandırıcılık” olmak üzere dolandırıcılık suçunun iki farklı nitelikli hâlinin oluşması durumda suçun daha ağır cezayı içeren nitelikli hâli olan “bilişim sistemlerinin araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık” suçundan hüküm kurulması gerektiği kabul edilmelidir. (5237 s. K. m. 52, 53, 62, 158) (5271 s. K. m. 308) Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2016/23-1033 Karar No: 2020/2 K. Tarihi: 14.01.2020 Sanık … hakkında nitelikli dolandırıcılık suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda sanığın, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 158/1-g, 62, 52/2 ve 53/1. maddeleri uyarınca 1 yıl 8 ay hapis ve 1.000 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin … Ağır Ceza Mahkemesince verilen 15.09.2010 tarihli ve … sayılı hükmün sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay (Kapatılan) 23. Ceza Dairesince 27.05.2015 tarih ve 420-1913 sayı ile; “…Sanığın ikrarı, şikâyetçi beyanları, PTT dekontu ile tüm dosya kapsamına göre sanığın eyleminin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 158/1-g maddesinde düzenlenen basın ve yayın araçlarının sağladığı kolaylıktan yararlanmak suretiyle nitelikli dolandırıcılık suçunu oluşturduğuna dair mahkemenin kabulünde bir isabetsizlik görülmemiştir. … Ancak; … Kanun koyucunun ayrıca adli para cezası öngördüğü suçlarda, hapis cezasının alt sınırdan tayini hâlinde mutlak surette adli para cezasının da alt sınırdan tayini gerektiği yönünde bir zorunluluk bulunmamakta ise de, yeterli ve yasal gerekçe gösterilmeksizin adli para cezasının alt sınırın üzerinde tayin edilmesi, Bozmayı gerektirmiş, sanığın temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebeplerden dolayı 5320 sayılı Kanun’un 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı (mülga) CMUK’nın 321. maddesi uyarınca bozulmasına, ancak yeniden duruşma yapılmasını gerektirmeyen bu hususun aynı Kanun’un 322. maddesi uyarınca düzeltilmesi mümkün bulunduğundan hüküm fıkralarından adli para cezasının uygulanmasına ilişkin olarak sırasıyla ’60 gün’, ’50 gün’ ve ‘1.000 TL’ adli para cezası terimlerinin tamamen çıkartılarak yerine, sırasıyla ‘5 gün’, ‘4 gün’ ve ’80 TL’ adli para cezası ibarelerinin eklenmesi suretiyle,” düzeltilerek onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 16.02.2016 tarih ve 385364 sayı ile; “…Dolandırıcılık suçunda unsur olan hilenin iş ilanında bulunmadığı, verilen ilanın sadece katılana ulaşmasına yardımcı olduğu, müracaattan sonra oluşan yanıltmanın söz konusu olduğu, ilanın içeriği itibarıyla, katılana yönelik hileli hareketlerin gerçekleştirilmesinde ve bu şekilde aldatılmasında bir kolaylık sağlamadığının anlaşılması karşısında; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 158/1-g maddesi kapsamında ‘bilişim sisteminin’ dolandırıcılık suçunun işlenmesinde rolünün bulunmadığı ve dolandırıcılık suçunun bu nitelikli hâlinin unsurlarının oluşmayacağı, eylemin aynı Kanun’un 157/1. maddesinde düzenlenen basit dolandırıcılık suçunu oluşturacağı,” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu‘nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay (Kapatılan) 23. Ceza Dairesince 30.03.2016 tarih ve 4576-3787 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar; 1- Sanığın eyleminin basit dolandırıcılık suçunu mu yoksa nitelikli dolandırıcılık suçunu mu oluşturduğunun, 2- Eylemin basit dolandırıcılık suçunu oluşturduğunun kabulü hâlinde 6763 sayılı Kanun’un 34. maddesi ile değişik 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu‘nun 253. maddesi uyarınca “uzlaştırma” kapsamında kalıp kalmadığının, belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Bursa Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 09.04.2010 tarihli iddianame ile; sanık …’ün kendisine ait telefon hattı ve posta hesabı ile sahte isim kullanarak internet vasıtasıyla iş arayanlara yönelik ilan verdiği, kendisi ile irtibata geçen şikâyetçi …’i iş bulma vaadiyle kandırıp şikâyetçiden 500 TL aldığı ve bu şekilde dolandırıcılık suçunu işlediği iddiasıyla sanık hakkında kamu davası açıldığı, “http://www…..com” internet sitesinde yer alan “Personel” başlıklı ve 21.01.2008 tarihli ilana göre; İzmir’de bulunan … isimli otelde dünya ve Türk mutfakları konusunda kendisini yetiştirmiş beş yıldızlı otel ve tatil köyü tecrübeli 12 ay çalışabilecek yurt içi ve yurt dışı destinasyonlarda ve müşterileri olan dünya otellerinde ve uluslararası cruise gemilerinde görev verilecek seyahat sorunu olmayan mutfak personeli alınacağı, CV’lerin ayrıntılı dosya hâlinde “…@…” adresine gönderilmesi gerektiği, “kitchen chef” isimli kullanıcının “ilker” isimli kullanıcıya gönderdiği iş başvurusu konulu ve 24.01.2008 tarihli mail içeriğinde; “Sizi ekibimizde görmek isteriz lütfen genel koordinatörümüz Ö. D. beyle gerekli işlemler için 05… nolu telden irtibata geçiniz, … D. TURİZM A.Ş.” yazılı olduğu, “Passific ocean” isimli kullanıcının “ilker” isimli kullanıcıya gönderdiği iş başvurusu konulu ve 25.01.2008 tarihli mail içeriğinde; “Şirketimize yaptığınız iş başvurusu insan kaynakları uzmanlarımızca değerlendirilmiş ve olumlu bulunmuştur, gerekli belgeler gemi katılımı ve ayrıntılı bilgi için Türkiye temsilcimiz Y. Ö. beyle 05…. Nolu telden irtibata geçiniz. P. cruıse” yazılı olduğu, 04.02.2008 tarihli PTT tahsilat belgesine göre; Antalya Çarşı Merkez Şubesinden 6… posta çeki hesabına 500 TL yatırıldığı, göndericinin şikâyetçi, alıcının ise sanık olduğu, 04.02.2008 tarihli PTT ödeme belgesine göre; Bursa Hürriyet Merkez Şubesinden 6… posta çeki hesabından sanığın 1.000 TL çektiği, ….. Kargo Servisi A.Ş’nin 04.02.2008 tarihli irsaliyeli faturasına göre; bir adet dosyanın kargo ile gönderildiği, göndericinin şikâyetçi, alıcının ise sanık olduğu, alıcının adresinin “… Merkez/Samsun” olarak gösterildiği, PTT Genel Müdürlüğünün 12.08.2008 tarihli ve 39934 sayılı yazısına göre; 6… numaralı posta çeki hesabının sanık adına kayıtlı olduğu, Avea İletişim Hizmetleri A.Ş.’nin 12.03.2009 tarihli yazısına göre; 0506 … .. .. numaralı telefon hattının sanık adına kayıtlı olduğu, Anlaşılmaktadır. Şikâyetçi …; internette iş ilanlarına bakarken … Turizm adlı şirketin mutfak personeli aradığını gördüğünü ve mail ile başvuru yaptığını, daha sonra kendisine gönderilen mailde başvurusunun kabul edildiğinin bildirilerek 0506 … .. .. numaralı telefondan …ile, bir gün sonra ise yine aynı telefon numarasından … ile irtibat kurmasının istenildiğini, kendisini …olarak tanıtan şahıs ile görüştüğünü, şahsın, “Gemi adamı cüzdanı olması gerekiyor, ya kendiniz çıkartın ya da dosyanızla birlikte para gönderin biz çıkartalım, üç beş güne hareket edecek bir gemimiz var, evraklarınız yetiştirelim” dediğini, ayrıca gemi adamı cüzdanı çıkarılması için Samsun limanında çalışan … isimli şahsın 6… nolu posta çeki hesabına 500 TL, verdiği adrese de nüfus cüzdan sureti, SSK çıktısı, diploma - [İnternet Sitesinde Yayınlanan Araç Satışı İlanı ile Kapora Dolandırıcılığı](https://kayseriavukat.org.tr/kapora-dolandiriciligi/): Kapora Dolandırıcılığı: İnternet Sitesinde Araç Satışı İlanı Vermek Suretiyle Nitelikli Dolandırıcılık Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2015/1100 Karar No: 2016/110 K. Tarihi: 08.03.2016 Yargıtay Dairesi: 23. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Nitelikli dolandırıcılık suçundan sanık …’ın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 158/1-f-son, 62, 52/2 ve 53. maddeleri uyarınca 2 yıl 6 ay hapis ve 240 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin, … Ağır Ceza Mahkemesince verilen 27.09.2011 gün ve … sayılı hükmün, sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 23. Ceza Dairesince 05.10.2015 gün ve 2927-4655 sayı ile; “Eskişehir ilinde oto alım satım işi yapan şikayetçi …’nın www……com isimli internet adresinde satılık ilanı verilen ….. marka aracı satın almak istediği ve ilanda ismi gözüken …. isimli şahıs zannıyla 05… nolu hattı aradığı, burada görüştüğü şahısla araç satışı konusunda anlaştıkları, bu şahsın belirttiği banka hesabına toplam 150 TL kapora yatırdığı, daha sonra aracı almak için Isparta’ya geldiğinde muhatap olduğu şahısla görüşemediği, yapılan araştırmada banka hesabının temyiz dışı sanık … isimli şahsa ait olduğu, bu şahsın banka kartını kullanması için diğer temyiz dışı sanık …’e verdiği, …’ün suça konu kartı kullanması için sanık …’a verdiğini beyan ettiği, bu şekilde sanık …’ın internette sahte ilan vererek şikayetçi N.’den 150 TL haksız menfaat edinmek suretiyle üzerine atılı suçu işlediği iddia ve kabul olunan somut olayda; sanık savunmaları, şikayetçi anlatımları, bankadan gelen yazı cevapları ve tüm dosya kapsamına göre sanığın eyleminin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 158/1-g maddesinde düzenlenen basın ve yayın araçlarının sağladığı kolaylıktan yararlanmak suretiyle nitelikli dolandırıcılık suçu olmasına rağmen, suçun niteliğinde yanılgıya düşülerek sanığa fazla ceza tayin edilmesi” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 26.10.2015 gün ve 385310 sayı ile; “…Sanığın bilişim sistemini araç olarak kullanmak suretiyle suçu işlediği anlaşılmakla, eylemin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 158. maddesinin 1. fıkrasının (f) bendinde düzenlenmiş olan nitelikli dolandırıcılık suçunu oluşturduğu ve yerel mahkeme hükmünün onanması gerektiği” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu‘nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 23. Ceza Dairesince 02.11.2015 gün ve 19769-5869 sayı ile, itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanıklar … ve … hakkında nitelikli dolandırıcılık suçundan verilen beraat hükümleri temyiz edilmeksizin kesinleşmiş olup, inceleme sanık … hakkındaki mahkûmiyet hükmüyle sınırlı olarak yapılmıştır. Suçun sübutuna ilişkin bir uyuşmazlık bulunmayan somut olayda, Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık, suçun niteliğinin belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya içeriğinden; Sanığın, …. ismiyle “www……com” adlı internet sitesinde 1997 model …. marka aracın satışı için ilan verdiği, Eskişehir ilinde yaşayan mağdurun internetteki satış ilanını görüp sanığı ilanda belirtilen telefon numarasından aradığı, sanıkla yaptıkları telefon görüşmeleri sonucu aracı 10.000 Lira bedelle satın alma konusunda anlaştıkları, sanığın, hakkında verilen beraat hükmü temyiz edilmeksizin kesinleşen diğer sanık …’ın banka hesap numarasını vererek bu hesaba kapora olarak 500 Lira yatırmasını istediği, mağdurun 12.05.2009 tarihinde belirtilen banka hesabına 150 Lira yatırdığı ve aracı satın almak için Isparta’ya giderek sanığı telefonla aradığı, sanığın önce geleceğini söyleyerek mağduru oyaladığı, daha sonra telefonunu kapattığı, sanığın mağdurun yatırdığı parayı 15.05.2009 tarihinde banka hesabından çektiği, ilanda belirtilen aracın … isimli şahsa ait olduğu, Sanık hakkında benzer eylemlerden dolayı bilişim sistemlerinin araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık suçundan açılmış kamu davalarının bulunduğu, Mağdur …’nın; www……com isimli internet sitesinde …. ismiyle verilen araba satış ilanını gördüğünü, ilanda belirtilen telefon numarasını aradığını, karşı taraftaki şahısla 10.000 Lira bedelle aracın satımı konusunda anlaştıklarını, şahsın kapora istemesi üzerine belirttiği banka hesap numarasına 150 Lira yatırdığını, Isparta’ya aracı almak için gittiğinde telefonla aradığı şahsın önce “geliyorum” diyerek kendisini oyaladığını, daha sonra telefonunu kapatması nedeniyle şahsa ulaşamadığını ve dolandırıldığını anladığını söylediği, Satış ilanına konu aracın sahibi …; ilanda resmi bulunan aracın kendisine ait olduğunu ancak aracını satışa çıkarmadığını, ilandaki bilgilerin aksine aracında LPG, hava yastığı, klima ve alarm sisteminin mevcut olmadığını ve sanığı tanımadığını ifade ettiği, Hakkında nitelikli dolandırıcılık suçundan verilen beraat hükmü temyiz edilmeksizin kesinleşen …’ın; mağdurun para yatırdığı banka hesabının kendisine ait olduğunu, arkadaşı …’ün kendisine para havale edileceğini söyleyerek bankamatik kartını kullanmak istemesi üzerine kartını iade etmesi şartıyla M..’e verdiğini, ancak daha sonra kartı getirmemesi üzerine iptal ettirdiğini belirttiği, Hakkında nitelikli dolandırıcılık suçundan verilen beraat hükmü temyiz edilmeksizin kesinleşen …’ün; sanık …’nın kendisine 500 Lira borcu olduğunu, sanıktan bu parayı istediğini, sanığın bir yerden havale yapılacağını ancak bunun için bir banka hesap numarası ve bankamatik kartı gerektiğini söylediğini, kendisinin bankamatik kartı olmadığından arkadaşı …’ın kartını alarak sanığa verdiğini, ancak sanığın kartı geri getirmediğini, araba alım satım işinden haberinin olmadığını beyan ettiği, Sanık …’ın; suçlamayı kabul etmediğini, mağduru ve diğer sanıklar M. ile A.’yi tanımadığını savunduğu, Anlaşılmaktadır. Uyuşmazlığın sağlıklı bir çözüme kavuşturulabilmesi için öncelikle “dolandırıcılık” suçunun unsurlarının açıklanmasında yarar bulunmaktadır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Dolandırıcılık” başlıklı 157. maddesi; “Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlayan kişiye bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası verilir.” şeklinde düzenlenmiş, suçun daha fazla ceza verilmesini gerektiren nitelikli hallerine ise 158. maddede yer verilmiştir. Malvarlığının yanında irade özgürlüğünün de korunduğu dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için; 1) Failin bir takım hileli davranışlarda bulunması, 2) Hileli davranışların mağduru aldatabilecek nitelikte olması, 3) Failin hileli davranışlar sonucunda mağdurun veya başkasının aleyhine, kendisi veya başkası lehine haksız bir yarar sağlaması, Şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir. Fail kendisi veya başkasına yarar sağlamak amacıyla bilerek ve isteyerek hileli davranışlar yapmalı, bu davranışlarla bir başkasına zarar vermeli, verilen zarar ile fiil arasında uygun nedensellik bağı bulunmalı ve zarar da, nesnel ölçütler göz önünde bulundurularak belirlenecek ekonomik zarar olmalıdır. Görüldüğü gibi, dolandırıcılık suçunu malvarlığına karşı işlenen diğer suç tiplerinden farklı kılan husus, aldatma temeline dayanan bir suç olmasıdır. Birden çok hukuki konusu olan bu suç işlenirken, sadece malvarlığı zarar görmemekte, mağdurun veya suçtan zarar görenin iradesi de hileli davranışlarla yanıltılmaktadır. Madde gerekçesinde de, aldatıcı nitelik taşıyan hareketlerle, kişiler arasındaki ilişkilerde var olması gereken iyiniyet ve güvenin bozulduğu, bu suretle kişinin irade serbestisinin etkilendiği ve irade özgürlüğünün ihlâl edildiği vurgulanmıştır. Bu açıklamalardan sonra uyuşmazlık konusuyla ilgili - [Bilişim Sistemi Aracılığıyla Haksız Yarar Sağlama ve Nitelikli Hırsızlık Suçu](https://kayseriavukat.org.tr/bilisim-sistemi-araciligiyla-haksiz-yarar/): Bilişim Sistemi Aracılığıyla Haksız Yarar Sağlama ve Nitelikli Hırsızlık Suçu Bilişim Sistemi Aracılığıyla Haksız Yarar Sağlama: Sanık V.’ın; firari S. ile birlikte hareket ederek, daha önceden haksız bir şekilde ele geçirdikleri katılan firmanın internet bankacılık şifresini kullanmak suretiyle, katılanın Ş…bank Ankara K… Şubesindeki hesabından 10.750 YTL’yi Ş…bank İstanbul Z… Şubesinde sanık Volkan adına açtırdıkları hesaba havale edip, aynı gün banka şubesinden çekmek şeklinde gerçekleştirdiği eylemdeki kastı, katılan firmanın banka hesabında bulunan, taşınır nitelikteki parayı bilişim sistemini kullanmak suretiyle kendi banka hesaplarına geçirmeye, katılanın rızasına aykırı olarak malvarlığında azalmaya neden olmaya; başka bir anlatımla var olan veriyi başka bir yere göndermekten ziyade, bu verinin temsil ettiği parayı alarak mal edinmeye yöneliktir. Kaldı ki sanığın katılanın internet bankacılık hesabında bulunan parasına ulaşmak için bilişim sistemlerini araç olarak kullanmaktan başka alternatifi de yoktur. Dolayısıyla olayımızda, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 142/2-e maddesinde düzenlenmiş bulunan suçunun gerçekleştiği kabul edilmelidir. Şu halde, sanığın eyleminin Türk Ceza Kanunu’nun 142/2-e maddesindeki nitelikli hırsızlık suçunu oluşturduğunun kabul edilmesi karşısında; 244. maddenin 4. fıkrası uyarınca uygulama yapma olanağı da bulunmamaktadır. Somut olayda, sanığın işlediği bilgileri otomatik işleme tabi tutulmuş bir sistemi kullanarak hukuka aykırı yarar sağlamak suçundan, 2 yıl hapis ve … TL adli para cezasından 1/6 oranında indirim yapılarak 1 yıl 8 ay hapis ve .. TL adli para cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmesi gerekirken, adli para cezasının, .. TL ağır para cezası olarak saptanıp, müteakip indirimlerin bu miktar üzerinden yapılması suretiyle fazla para cezasına hükmedilmesi isabetsiz ise de hükmün düzeltilerek onanmasına karar verilmedir. (5237 s. K. m. 112, 113, 125, 132, 133, 134, 135, 136, 138, 141, 142, 158, 213, 214, 214, 216, 217, 218, 226, 228, 243, 244, 245, 246) (765 s. K. m. 2, 59, 525/B) (5252 s. K. m. 4, 5, 9) (5651 s. K. m. 2) (5083 s. K. m. 2) (5320 s. K. m. 8) (1412 s. K. m. 322) (11. CD 22.01.2008 T. 2007/8423 E. 2008/117 K.) (6. CD 02.06.2008 T. 2008/555 E. 2008/12249 K.) Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2009/11-193 Karar No: 2009/268 K. Tarihi: 17.11.2009 Dava: Sanığın 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanunu’nun 525/b-2 ve 59. maddeleri uyarınca 1 yıl 8 ay hapis ve 407 YTL ağır para cezası ile cezalandırılmasına ilişkin, … Ağır Ceza Mahkemesi’nce verilen 27.10.2005 gün ve … sayılı hükmün, katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay Onbirinci Ceza Dairesi’nce, 02.07.2009 gün ve 8060-8597 sayı ile; “… 2- Kabule göre; suç tarihinden sonra yürürlüğe giren 5252 sayılı Kanun hükümlerinin lehe olması nedeniyle 01.01.2005-31.05.2005 tarihleri arasında işlenen suçlar yönünden temel adli para cezasının 450.00 YTL olarak uygulanması gerektiği gözetilmemesi, 3- Hükümden önce yürürlüğe giren 5252 sayılı Kanun’un 5/1. maddesi gereğince dönüştürülmesi gerektiğinin gözetilmemesi” isabetsizliklerinden oyçokluğuyla bozulmasına karar verilmiş, Karşı Oy Gerekçesi Daire Üyeleri S. B. ve S. T.; “Bilişim suçları, öğretide ve uygulamada öncelikle; a) Doğrudan bilişim suçu (gerçek bilişim suçları) b) Dolayısıyla bilişim suçu (bilişim bağlantılı suçlar) biçiminde tasnife tabi tutulmuştur. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nda da bu sistem kabul edilmiştir. Şöyle ki: Bilişim sisteminden amaç, verileri toplayıp yerleştirdikten sonra bunları otomatik işleme tabi tutma olanağını veren manyetik sistemlerdir. Bilişim alanı ise, bilgileri depo ettikten sonra bunları otomatik olarak işleme tabi tutan sistemlerden oluşan alanlardır. Türk Ceza Kanunu’nun 2. Kitap, 3. Kısım, 10. Bölümünde başlığında 243. maddede, 244. maddede 245. maddede düzenlenmiştir. Dolayısıyla bilişim suçları ise, klasik suçların bilişim sistemlerinden yararlanılarak işlenmesi olup, bu suçların nitelikli hali olarak o suçla ilgili bölümlerde yer almaktadır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 112, 113, 125, 132, 133, 134, 135, 136, 138, 142/2-e, 158/1-f, 213-218, 226, 228 vs maddelerinde yazılı suçların bilişim sistemleri kullanılarak işlenmesi mümkündür. Bu suçlardan davayı ilgilendiren ve sanığın eylemine uygun bulunan suç, TCK’nın 142/2-e maddesinde öngörülen suçu olup, bu suç üzerinde durulacaktır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 244. maddesinin birinci ve ikinci fıkralarında klasik mala zarar verme suçunun özel bir şekli düzenlenmiş, 3. fıkrada bu suçların nitelikli haline, 4. fıkrada ise haksız çıkar sağlanmasına yer verilmiştir. Bilişim sistemlerinin veya verilerin zarar görmesi halinde, kişinin malvarlığında bir azalma meydana geleceği gibi toplumun, bilişim sistemlerinin işleyişine olan güvenleri ve ekonomik düzenin sağlıklı işleyişi etkilendiği, bilişim sistemlerinin zarar görmeden işler durumda bulunmasında toplumsal yarar olduğu için yasanın kısmına alınmıştır. Maddede yazılı suçun oluşması için, bir bilişim sisteminin işleyişine yönelik engelleyici ve zarar verici fiiller bulunmalıdır. Diğer bir anlatımla bilişim sistemine yapılan müdahalelerle sistemin; veri işleme fonksiyonunu yerine getirmesi engellenmeli, fonksiyonunu tamamen veya kısmen kaybetmeli veya verilere zarar verilmelidir. Maddenin 4. fıkrasında kabul edilen bilişim sistemi aracılığıyla haksız yarar sağlama suçu, bileşik suç olup, 1 ve 2. fıkrada yazılı suçların işlenerek bir çıkar sağlanması halinde gerçekleşecektir. Yani failin, bilişim sisteminin işleyişini engellemesi, bozması, verileri yok etmesi, değiştirmesi, bozması, erişilmez kılınması, sisteme veri yerleştirip veya mevcut verileri başka yere göndermesi sonucu kendisine ya da bir başkasına haksız çıkar sağlaması hallerinde bu suç oluşacaktır. Ayrıca maddede denilerek niteliğinde bir düzenleme yapılmıştır. Yani bilişim sistemleri aracılığıyla bir çıkar sağlandığında öncelikle bilişim sistemlerinin kullanılması suretiyle hırsızlık, bilişim sistemlerinin araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık, zimmet gibi asli (birinci derecede) olan önce uygulanması gereken bir başka suçun oluşup oluşmadığı tartışılmalı, eylem başka bir suçu oluşturmamışsa, o zaman TCK’nın 244/4. maddesi irdelenmelidir. Temyiz davasına konu olan olayda sanık, bilişim sistemine zarar verme veya verileri yok etme, bozma, erişilmez kılma amacıyla hareket etmemektedir. Hedefi bilişim sistemi olmayıp, amacı bilişim sistemini kullanarak şikayetçinin bankadaki parasını çalmak, ele geçirmektir. Tamamıyla malvarlığına yöneliktir. Bu amaçla yani şikayetçinin parasına ulaşmak için bankanın sistemine girmiş, banka sistemi ve verilere yönelik bir eylemde bulunmamış, hesaptaki parayı kendi hesabına havale etmiştir. Hırsızlık suçu bilişim sisteminden yararlanılarak işlenmiş olup, dolaylı bilişim suçu mevcuttur ve sanığın eylemi tali norm niteliğinde bulunan 244/4. maddesindeki suça uygun olmayıp, daha ağır cezayı gerektiren 142/2-e maddesindeki suça uygun bulunmaktadır. Yüksek Yargıtay Altıncı Ceza Dairesi’nin görüşü de bu doğrultudadır. Öte yandan, eylemin 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanunu döneminde 525/b-2 maddesine uygun bulunması, yeni yasada bu suçun karşılığı olan 244/4. maddenin uygulanmasını gerektirmemektedir. Çünkü 765 sayılı (mülga) Kanun’da 525/b maddesi asli norm olarak düzenlenmiştir ve 765 sayılı (mülga) Kanun’da suçuna yer verilmemiştir. Hırsızlık bölümünde düzenleme bulunmadığı için 525/b maddesinin uygulanması zorunlu olup, yasaya uygundur. Nitekim 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nda - [Bakıma Muhtaç Bebeği Olan Annenin Gözaltına Alınması ve Tutuklanması Hak İhlalidir](https://kayseriavukat.org.tr/bebegi-olan-annenin-gozaltina-alinmasi/): Anayasa Mahkemesi: Bakıma Muhtaç Bebeği Olan Annenin Gözaltına Alınması ve Tutuklanması Hak İhlalidir Anayasa Mahkemesi Kararı (Bireysel Başvuru) Hicret Aksoy Başvurusu Başvuru Numarası: 2021/2107 Karar Tarihi: 13/4/2022 RGT: 01.06.2022 RG NO: 31853 (2709 S. K. m. 15, 19) (5271 S. K. m. 90, 91, 100, 141) (6216 S. K. m. 50) (667 S. KHK m. 6) (ANY. MAH. 21.10.2021 T. 2017/34502 E.) (ANY. MAH. 18.09.2013 T. 2012/969 E.) (ANY. MAH. 09.05.2019 T. 2018/696 E.) (ANY. MAH. 27.03.2019 T. 2016/10380 E.) (ANY. MAH. 04.04.2018 T. 2017/744 E.) (ANY. MAH. 20.06.2017 T. 2016/22169 E.) (ANY. MAH. 25.05.2017 T. 2014/10405 E.) BİRİNCİ BÖLÜM – KARAR Başkan Y.: Hicabi DURSUN Üyeler: Muammer TOPAL, Recai AKYEL, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN Raportör: Yusuf Enes KAYA Başvurucu: Hicret AKSOY I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, haksız gözaltı ve tutuklama tedbiri dolayısıyla açılan tazminat davasında ödenen tazminatın yetersiz olması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 6/1/2021 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, adli yardım talebinin kabulüne ve başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. 3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. III. OLAY VE OLGULAR 4. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir: 5. Başvurucunun eşi Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) soruşturmaları kapsamında gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır. 22/8/2016 tarihinde başvurucunun konutunda arama yapılmasına ve aynı çatı altındaki aile bireylerinin de dijital materyallerine el konulmasına karar verilmiştir. Bu kapsamda arama işlemi sonucunda başvurucunun da cep telefonuna ve SIM kartına el konulmuştur. 6. Başvurucunun eşinin üzerine kayıtlı iki telefon hattı üzerinden ByLock programını indirdiği ve kullandığı iddia edilmiştir. Başvurucunun eşi 4/11/2016 tarihli kolluk ifadesinde adına kayıtlı GSM hatlarından … 53 66 numaralı hattı kendisinin, … 46 47 numaralı hattı ise eşinin (başvurucunun) kullandığını beyan etmiştir. 7. Başvurucunun eşi hakkındaki 6/2/2017 tarihli iddianamede (İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca hazırlanan) adına kayıtlı … 46 47 numaralı hat üzerinden 4/2/2015 tarihinde, … 53 66 numaralı hat üzerinden ise 7/10/2014 tarihinde ByLock programını indirip kullandığı ileri sürülmüştür. 8. Yargılandığı davada 2/5/2017 tarihli duruşmada başvurucunun eşine … 46 47 numaralı hattı eşinin (başvurucunun) kullanıp kullanmadığı sorulmuştur. Başvurucunun eşi bu hattı kendisinin kullandığını, daha önce sehven eşi tarafından kullanıldığı yönünde beyanda bulunduğunu belirtmiştir. 9. Daha sonra başvurucunun da aralarında bulunduğu şüpheliler hakkında FETÖ/PDY üyesi oldukları iddiasıyla soruşturma başlatılmıştır. Bu soruşturma kapsamında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) tarafından İstanbul 2. Sulh Ceza Hâkimliğinden başvurucunun da aralarında yer aldığı şüphelilerin konutu için arama kararı verilmesi talebinde bulunulmuştur. Hâkimlik 30/10/2017 tarihli kararıyla şüphelilere ve suç delillerine ulaşılabileceğine ilişkin makul şüphenin mevcut olduğu gerekçesiyle söz konusu talebi kabul etmiştir. 10. Başsavcılık aynı gün arama kararında ismi belirtilen şüphelilerin kaçma ve delilleri yok etme ihtimalinin bulunduğunu, yüklenen suçların niteliğini göz önüne alarak şüphelilerin suç delilleriyle birlikte sağlıklı bir şekilde sorgulanması, delillerin toplanması, korunması ve soruşturmanın adil, hızlı, etkin bir şekilde sonuçlandırılması amacıyla 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 90. ve 91. ve 22/7/2016 tarihli ve 667 sayılı Olağanüstü Hâl Kanun Hükmünde Kararnamesi\’nin 6. maddesi uyarınca yakalanarak yedi gün süre ile gözaltına alınmalarına karar vermiştir. 11. Başvurucu bu talimata istinaden 2/11/2017 tarihinde yakalanarak Adana\’da gözaltına alınmıştır. Başvurucunun Adana\’daki ikamet adresinde yapılan arama sonucunda cep telefonuna ve SIM kartlarına, beraber yaşadığı ablası ve eniştesine ait cep telefonlarına ve SIM kartlarına, bir iPad’e ve bir fotoğraf makinesine el konulmuştur. 12. 3/11/2017 tarihinde İstanbul\’da yürütülen soruşturma kapsamında, İstanbul\’da görevli kolluk görevlileri başvurucuyu gözaltında olduğu Adana Emniyet Müdürlüğünden teslim almaya gelmiş; kolluk görevlileri ile yaptığı görüşmede başvurucu, bakıma muhtaç 14 aylık bir bebeğinin olduğunu, çocuğunu teslim edeceği kimsenin bulunmadığını beyan etmiştir. Bunun üzerine kolluk görevlileri savcı ile bir telefon görüşmesi yapmış, savcı başvurucunun gözaltı hâlinin devam etmesi yönünde talimat vermiştir. 13. Başvurucu, avukatı aracılığıyla gözaltı kararına 3/11/2017 tarihinde itiraz etmiştir. Avukatı itiraz dilekçesinde; medyadan takip ettiği kadarıyla soruşturmanın ByLock kullanıldığı iddiasına dayandığını, başvurucunun eşinin ByLock kullandığı gerekçesiyle tutuklandığını, ByLock kullanımı söz konusuysa bunun başvurucunun eşinden kaynaklanmış olabileceğini belirtmiştir. Dilekçede ayrıca başvurucunun depresyon ve migren hastası olduğunu, ilaç tedavisinin devam ettiğini, emzirmesi gereken yaşta bir bebeğinin bulunduğunu, gözaltı sürecinde bebeğin emzirilmesine izin verilmediğini, bebeğin sürekli ağladığını, bu şartlar altındaki bir kişinin kaçma ihtimalinin bulunmadığını ifade etmiştir. 14. 6/11/2017 tarihinde başvurucunun Başsavcılıkta ifadesi alınmıştır. Başvurucu ifadesinde FETÖ/PDY\’den haberdar olmadığını, eşinin bu örgütle alakası olduğunu eşinin tutuklanmasıyla öğrendiğini, evlenmeden önce başka bir hat kullandığını, evlendikten sonra ekonomik nedenlerle adına ayrı hat almadıklarını ve eşinin adına kayıtlı … 46 47 numaralı hattı eşinin evde bıraktığı zamanlarda sadece ailesi ile görüşmek amacıyla kullandığını, bu hattı eve geldikten sonra da eşinin internete girmek için kullandığını, ByLock programından da ilk kez eşi tutuklandığında haberdar olduğunu, bu programı kesinlikle indirmediğini, gelişim eksikliği olan bakıma muhtaç bir yaşında bebeğinin olduğunu belirtmiş ve serbest bırakılma talebinde bulunmuştur. 15. Başvurucunun avukatı ifade sırasındaki savunmasında başvurucunun eşinin ByLock programını diğer telefon hattına 7/10/2014 tarihinde, başvurucunun da kullandığı hatta ise 4/2/2015 tarihinde indirdiğini, eğer ByLock programı başvurucu tarafından indirilmiş olsaydı indirmenin aynı zamanda gerçekleşmiş olması gerektiğini, başvurucunun bakıma ve emzirilmeye muhtaç bir bebeğinin olduğunu belirterek başvurucunun serbest bırakılmasını talep etmiştir. 16. Başsavcılık, terör örgütü üyesi olma suçundan tutuklanması istemiyle başvurucuyu aynı gün İstanbul 11. Sulh Ceza Hâkimliğine sevk etmiştir. Tutuklamaya sevk yazısında başvurucunun ByLock\’u eşi adına kayıtlı … 46 47 numaralı hat üzerinden 4/2/2015 tarihinde indirerek ve örgütün söz konusu program için kiraladığı dokuz adet IP\’den biri olan ….. No.lu IP üzerinden 12/3/2015 tarihine kadar 79 kez giriş yapmak suretiyle kullandığı ileri sürülmüştür. 17. Başvurucu sorgusunda ByLock programını kullanmadığını, eşi bu uygulamayı yüklediyse de bundan haberinin olmadığını, eşinin kullanmış olduğu diğer telefonda da ByLock programının yüklü olduğunun ortaya çıktığını ve eşinin bu nedenle tutuklandığını ileri sürmüştür. Avukatı ise eşinin ByLock indirip kullanmasından başvurucunun sorumlu tutulamayacağını, suç ve cezaların şahsi olduğunu, evli kişilerin birbirinin telefonunu kullanmasının normal olduğunu, amcasının oğluyla evli, ilkokul mezunu bir ev hanımı olan başvurucunun durumunun FETÖ/PDY üyelerinin profiliyle bağdaşmadığını ileri sürmüştür. 18. Başvurucu, yapılan sorgusunun ardından terör örgütüne üye olma suçundan tutuklanmıştır. Tutuklama kararında başvurucunun kullandığı cep telefonunda ByLock programının yüklü olduğuna ilişkin belge, tutanak ve raporlara dayanılmıştır. 19. Başsavcılık 8/11/2017 tarihinde İstanbul Emniyet Müdürlüğüne yazdığı yazıda başvurucunun, - [AİHM Turan ve Diğerleri Kararı: Suçüstü Kavramının Makul Olmayan Bir Şekilde Genişletilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/aihm-turan-ve-digerleri-karari/): AİHM Turan ve Diğerleri Kararı: Suçüstü Kavramının Makul Olmayan Bir Şekilde Genişletilmesi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Turan ve Diğerleri Kararı (Başvuru No. 75805/16 ve 426 diğerleri) © AİHM Turan ve Diğerleri Kararı, İnsan Hakları Hukukçusu ve AİHM Eski Hukukçusu Dr. Orhan ARSLAN tarafından tercüme edilmiştir. 2021. Tercümana atıfta bulunmak kaydıyla alıntı yapılabilinir. İkinci Daire – Karar Turan ve Diğerleri – Türkiye davasında, Başkan Jon Fridrik Kjølbro, Hâkimler Carlo Ranzoni, Egidijus Kūris, Branko Lubarda, Pauliine Koskelo, Marko Bošnjak, Saadet Yüksel ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı olmak üzere Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 427 Türk vatandaşının (“başvuranlar”) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (“AİHM” veya “Mahkeme”), İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca, çeşitli tarihlerde Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine yapmış oldukları başvuruları (no. 75805/16 ve 426 diğerleri); Sözleşme’nin 5. maddesinin 1, 3, 4 ve 5. fıkraları kapsamında öne sürülen şikâyetlerin Türk Hükûmetine (“Hükûmet”) iletilmesi kararı ve başvurunun geriye kalan kısmının kabul edilemez olarak ilan edilmesi kararını; Tarafların görüşlerini dikkate alarak; 19 Ekim 2021 tarihinde gerçekleştirilen kapalı müzakereler sonrasında, anılan tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir: Giriş 1. Mevcut başvurular temel olarak tümü söz konusu zamanda farklı tür ve/veya seviyelerdeki mahkemelerde hâkim ve savcı olarak görev yapan başvuranların, 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişimi sonrasında, Türk makamları tarafından “Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması” (bundan böyle “FETÖ/PDY’ olarak anılacaktır) olarak nitelendirilen bir örgüte üyelik şüphesiyle yakalanma ve tutukluluklarıyla ilgilidir. Olaylar 2. Başvuranların listesi ekte yer almaktadır. Mevcut başvurulara sonuç veren olayların olduğu dönemde başvuranlar, Yargıtay ya da Danıştay üyeleri ya da daha alt mahkemelerde hâkim (bundan böyle “düz hâkim” olarak anılacaktır) ya da savcı (bundan böyle “düz savcı” olarak anılacaktır) olarak görev yapıyordu. 3. Başvuranların bazıları, avukatlar tarafından temsil edilmiştir. Hükûmet, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilmiştir. 4. Davaya konu olaylar, taraflar tarafından ibraz edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir. I. Davanın Arka Planı A. 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü ve olağanüstü hal ilanı 5. 2016 yılında 15 Temmuz’u 16 Temmuz’a bağlayan gecede, kendilerini “Yurtta Sulh Konseyi” olarak adlandırılan Türk Silahlı Kuvvetleri mensubu bir grup, demokratik yollarla seçilen Meclisi, Hükûmeti ve Türkiye Cumhurbaşkanını devirmek amacıyla bir askeri darbe girişiminde bulunmuştur. Söz konusu gece meydana gelen olaylar hakkındaki ek bilgiler, Baş/Türkiye kararında (no. 66448/17, 7. paragraf, 3 Mart 2020) bulunabilir. 6. Askeri darbe girişiminin ertesi günü ulusal makamlar, darbe girişiminden Pennsylvania’da (Amerika Birleşik Devletleri) yaşayan bir Türk vatandaşı olan ve FETÖ/PDY’nin lideri olduğu iddia edilen Fetullah Gülen’in cemaatini suçlamışlardır. 7. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Bürosu, 16 Temmuz 2016 tarihinde, üçüncü şahıslar arasından FETÖ/PDY’nin yargı içindeki üyeleri olduğundan şüphelenilen kişilere karşı re’sen ceza soruşturması başlatmıştır. Hükûmet tarafından verilen bilgilere göre yüksek mahkeme üyeleri dâhil, hâkim ve savcılar aleyhine açılan bu soruşturma, ağır ceza mahkemelerinin görevine giren suçüstü hali bulunduğu gerekçesiyle olağan hukuk kuralları uyarınca açılmıştır. 8. Ankara Cumhuriyet Başsavcısı, aynı gün Emniyet Genel Müdürlüğü’ne iletilen talimatta, Hükûmeti devirmeye ve anayasal düzeni değiştiremeye cebren teşebbüs suçunun halen devam ettiğini ve söz konusu suçu işlediklerinden şüphe edilen FETÖ/PDY terör örgütü mensuplarının ülkeden kaçabileceklerini belirtmiştir. Ankara Cumhuriyet Başsavcısı, Emniyet Genel Müdürlüğü’nden, talimata ekli listede isimleri belirtilen (aralarında başvuranların bazılarının da bulunduğu) bütün hâkim ve cumhuriyet savcılarının polis nezaretine alınması amacıyla bütün bölgesel makamlarla iletişime geçilmesini ve söz konusu hâkim ve savcıların, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 309. maddesi uyarınca tutuklanmak üzere cumhuriyet savcısı huzuruna çıkarılmasının sağlanmasını istemiştir. 9. Hükûmet 20 Temmuz 2016 tarihinde, 21 Temmuz 2016 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere, üç ay süreli olağanüstü hal ilan etmiş ve bu olağanüstü hal daha sonra Bakanlar Kurulu kararı ile üç aylık süreler boyunca uzatılmıştır. 10. Türk makamları, 21 Temmuz 2016 tarihinde, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ni, Sözleşme’nin 15. maddesi uyarınca Sözleşme kapsamındaki yükümlülüklerinin askıya alındığı konusunda bilgilendirmiştir (bildirinin içeriği için bkz. Alparslan Altan – Türkiye kararı, no. 12778/17, 66. paragraf, 16 Nisan 2019 ya da yukarıda anılan Baş – Türkiye kararı, 109. paragraf). 11. Olağanüstü hal sürecinde, Bakanlar Kurulu, Anayasa’nın 121. maddesi uyarınca birtakım kanun hükmünde kararnameler çıkarmıştır (bkz. yukarıda anılan Baş – Türkiye kararı, 52. paragraf). Bu kararnameler arasında yer alan ve 23 Temmuz 2016 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanan 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK)‘nin 3. maddesinde, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na (HSYK), terör örgütlerine ya da Milli Güvenlik Kurulu’nca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti ya da iltisakı ve yahut bunlarla irtibatı olduğu değerlendirilen hâkimleri ve savcıları ihraç etme yetkisi verilmiştir. 12. Olağanüstü hal, 18 Temmuz 2018 tarihinde kaldırılmıştır. B. Görevden uzaklaştırma ve ihraç işlemleri 1. Düz hâkim ve savcıların görevden uzaklaştırılması 13. HSYK 3. Dairesi, 16 Temmuz 2016 tarihinde, Ankara Cumhuriyet Başsavcısının talimatları doğrultusunda, FETÖ/PDY üyesi oldukları konusunda şüphe bulunan hâkimler ve savcılar hakkında ceza soruşturması başlatıldığını belirtmiştir (bkz. yukarıdaki 7. paragraf). HSYK 3. Dairesi, 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu’nun 82. maddesi uyarınca, bir soruşturma açılmasının onaylanmasına yönelik olarak HSYK Başkanına teklifte bulunulmasına karar vermiştir (2802 sayılı Kanun’un ilgili maddesi için bkz. yukarıda anılan Baş – Türkiye kararı, 67. paragraf). 14. Aynı tarihte, HSYK 2. Dairesi olağanüstü bir toplantı gerçekleştirmiştir. HSYK 2. Dairesi, 3. Daire tarafından soruşturmanın açılmasına yönelik sunulan teklifin, HSYK Başkanı tarafından kabul edildiğini ve Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığı’nın bir başmüfettiş atadığını belirtmiştir. HSYK 2. Dairesi, başmüfettiş tarafından düzenlenen rapora dayanarak, darbe teşebbüsünü gerçekleştiren terör örgütünün üyesi oldukları yönünde kuvvetli şüphe bulunduğu ve bu kişileri görevlerinde tutmanın, soruşturmanın ilerleyişini engelleyeceği ve yargının otoritesine ve itibarına zarar vereceği gerekçeleriyle, 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu’nun 77/1. ve 81/1. maddeleri uyarınca, başvuranların bazılarının da aralarında bulunduğu 2.735 hâkim ve savcının 3 ay süreyle görevden uzaklaştırılmasına karar vermiştir. HSYK 2. Dairesinin söz konusu kararı, darbe teşebbüsü öncesinde kendisine iletilen soruşturma dosyalarındaki bilgi ve belgeler ile istihbarat birimleri tarafından yapılan araştırma sonucunda elde edilen bilgilere dayanmaktadır. HSYK’nın kararı hakkındaki ek bilgiler Baş – Türkiye kararında (adı geçen karar, 17-20. paragraflar) bulunabilir. 15. Hükûmet tarafında verilen bilgilerden, 19 ve 22 Temmuz, 10 Ağustos ve 13 Ağustos 2016 tarihlerinde alınan kararlarda HSYK’nın, 16 Temmuz 2016 tarihli önceki kararına benzer gerekçelerle (başvuranların bazıları da dâhil olmak üzere) daha fazla sayıda hâkim ve savcıyı görevden uzaklaştırmaya karar verdiği anlaşılmaktadır. 2. Yargıtay ve Danıştay üyelerinin görevden uzaklaştırılması 16. Yargıtay - [Telefon Dolandırıcılığı Suçu, Nitelikli Dolandırıcılık Olarak Kabul Edilebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/telefon-dolandiriciligi-sucu/): Telefon Dolandırıcılığı Suçu, Nitelikli Dolandırıcılık Olarak Kabul Edilebilir mi? Telefon Dolandırıcılığı Suçu: Taş dekorasyonu uygulama-satış işi yapan katılanı, aboneliği kendisine ait telefondan arayan ve adını veren sanığın, köyde kayrak taşı ocağı bulunduğunu, ihtiyaç olduğunda kendisini arayabileceğini söylemesinden yaklaşık bir ay sonra katılanı bu kez aboneliği başkasına ait bir telefondan arayarak kendisini başka bir isimle tanıtıp iki villası olduğunu, Almanya’ya döneceğinden acilen kayrak taşına ihtiyaç duyduğunu söylemesi, temin edip edemeyeceğini sorması ve parasını peşin ödeyeceğini bildirmesi üzerine, katılanın daha önceden not ettiği telefondan sanığı arayarak kayrak taşı almak isteğini iletmesi, alım-satım hususunda anlaşmaları neticesinde, sanığın nakliye-yakıt parasını peşin istemesi nedeniyle katılanın 3.000 TL tutarındaki parayı internet bankacılığı yoluyla sanığın verdiği hesaba göndermesi, sanığın bu parayı çekmesine rağmen anlaşmaya konu kayrak taşını göndermemesi, alınan parayı da iade etmemesi suretiyle menfaat temin etmesi şeklindeki olayda; telefonun araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık eyleminin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda dolandırıcılık suçunun nitelikli hâli olarak düzenlenmediği, olayda bilişim sisteminin bizatihi araç olarak kullanılmasının söz konusu olmadığı, bu şekilde sanığın üzerine atılı eylemin basit dolandırıcılık suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2014/288 Karar No: 2016/255 K. Tarihi: 10.05.2016 Yargıtay Dairesi: 15. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Nitelikli dolandırıcılık suçundan, sanığın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 158/1-f-son, 52, 62 ve 53. maddeleri uyarınca iki yıl altı ay hapis ve 5.000 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına, taksitlendirmeye ve hak yoksunluğuna ilişkin, … Ağır Ceza Mahkemesince verilen 16.06.2011 gün ve … sayılı hükmün, sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 15. Ceza Dairesince 13.02.2014 gün ve 8550-2683 sayı ile; “Dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için; failin bir kimseyi, kandırabilecek nitelikte hileli davranışlarla hataya düşürüp, onun veya başkasının zararına, kendisine veya başkasına yarar sağlaması gerekmektedir. Hile nitelikli bir yalandır. Fail tarafından yapılan hileli davranış belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun inceleme olanağını ortadan kaldıracak nitelikte birtakım hareketler olmalıdır. Kullanılan hileli davranışlarla mağdur yanılgıya düşürülmeli ve bu yanıltma sonucu yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya bir başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır. Hilenin kandırıcı nitelikte olup olmadığı olaysal olarak değerlendirilmeli, olayın özelliği, mağdurun durumu, fiille olan ilişkisi, kullanılan hilenin şekli, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri ayrı ayrı nazara alınmalıdır. Bilişim sistemlerinin, banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık suçu, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 158/1-f maddesinde düzenlenmiştir. Madde gerekçesinde de; dolandırıcılık suçunun, bilişim sistemlerinin, banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle işlenmesi de, birinci fıkranın (f) bendinde bu suçun bir nitelikli unsuru olarak kabul edilmiştir. Bilişim sistemlerinin, banka veya kredi kurumlarının, özellikle bu kurum ve kuruluşları temsil edenlerin, kurum ve kuruluşları adına hareket eden kişilerin, başkalarını kolaylıkla aldatabilmeleri bir güven kurumu olan bu kuruma güvenin sarsılması bu kurumların araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık suçunu, nitelikli hâl saymıştır. Bilişim sisteminin aldatılmasından söz edilemeyeceği için, ancak bu sistemin araç olarak kullanılarak bir insanın aldatılması yani dolandırılması halinde bu bendin uygulanması mümkündür. Aksi halde yani sisteme girilerek bir kişi aldatılmayıp sistemden yararlanılarak çıkar sağlanmışsa bilişim suçu veya bilişim sistemi kullanılmak suretiyle hırsızlık suçunun oluşması söz konusu olacaktır. Bilişim sisteminden maksat, verileri toplayıp, yerleştirdikten sonra bunları otomatik işlemlere tabi tutma olanağını veren manyetik sistemlerdir. Günümüzde bilişim sistemleri ile sesli-görüntülü haberleşme, elektronik imzanın kabulü, yeni ticari ilişkiler, internet bankacılığı hizmeti ile para transferleri ve bunlar gibi pek çok yenilik toplumsal hayata girmiş, bilişim gerek iş gerekse günlük hayatta vazgeçilemeyecek kadar önemli bir noktaya ulaşmış, bilişim teknolojileri daha hızlı ve ucuz bir nitelik arz etmesi nedeniyle, klasik yöntemlere nazaran daha fazla tercih edilir duruma gelmiştir. Bu sistemlerin güvenle kullanılması, aynı anda hızlı ve kolayca birçok kişi tarafından ulaşılması ve diğer taraftaki failin kontrol imkanını azaltması nedeniyle nitelikli hal sayılmıştır. Banka ya da kredi kurumlarının araç olarak kullanıldığından söz edilebilmesi için, dolandırıcılık fiili gerçekleştirilirken bankaların olağan faaliyetlerinden ya da bu faaliyeti yürüten sujelerden hileli araçlar kullanılarak yararlanılması veya banka ve kredi kurumlarının araç olarak kullanılarak haksız çıkarın elde edilmesi gerekir. Bankaların, ödeme aracı olarak kullanılması halinde bu fıkra uygulanamayacaktır. İstanbul-Pendik’te L.. Tasarım unvanı ile taş dekorasyonu uygulama-satış işi ile uğraşan katılanı 2009 Eylül ayı ortalarında aboneliği kendisine ait …3948 numaralı telefondan arayan ve adını veren sanığın, Muğla-Merkez-Çakmak Köyü’nde kayrak taşı ocağı bulunduğunu, ihtiyaç olduğunda kendisini arayabileceğini söylemesini müteakip yaklaşık bir ay sonra katılanı bu kez aboneliği … (Mamak-Ankara) adına görünen …7279 numaralı telefondan arayan ve ismini M… olarak veren sanığın, Büyükçekmece’de iki villası olduğunu, Almanya’ya döneceğinden acilen kayrak taşına ihtiyaç duyduğunu söylemesi, temin edip edemeyeceğini sorması, parasını peşin ödeyeceğini bildirmesi üzerine, katılanın daha önceden not ettiği telefondan sanığı arayarak durumu iletmesi, alım-satım hususunda anlaşmaları neticesinde, sanığın nakliye-yakıt parasını peşin istemesi nedeniyle şikayetçinin 15.10.2009 tarihinde 3.000 TL parayı internet bankacılığı yoluyla kendi hesabından sanığın verdiği hesaba göndermesi, bu paranın sanık tarafından Akbank-Muğla Şubesinden çekilmesine rağmen anlaşmaya konu kayrak taşının gönderilmemesi, alınan paranın da iade edilmemesi eyleminin ‘nitelikli dolandırıcılık’ suçunu oluşturduğu iddia edilen somut olayda: Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre, sanık müdafiinin sair temyiz itirazlarının reddine, ancak; 1- Bilişim sisteminin veya bankanın, haksız menfaatin elde edilmesinde ‘havale-ödeme mercii’ olarak kullanıldığı, suçun işlenmesinde ‘aracı’ kılınmadıkları nazara alınarak; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 157/1. maddesi uyarınca cezalandırma yerine yazılı şekilde ‘nitelikli dolandırıcılık’ suçundan ‘mahkûmiyet’ hükmü kurulması, 2- Kabule göre de; katılan kovuşturma aşamasında kendisini bir vekille temsil ettirmemiş olmasına rağmen yazılı şekilde sanık aleyhine dilekçe yazım ücretine karar verilmesi” isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 11.03.2014 gün ve 334837 sayı ile; “Bilişim kelimesi, Fransızca “İnformatigue” kelimesinden Türkçeye çevrilmiş olup Fransızca ‘bilgi’ ve ‘otomatik’ kelimelerinin birleşiminden türemekte ve bilginin otomasyona tabi tutulması sonucunda işlenmesini yani verinin saklanması, organize edilmesi, değerlendirilmesi, nakledilmesi, çoğaltılması anlamlarını içermektedir. Bilişim suçu verilere karşı ve /veya veri işlemle bağlantısı olan sistemlere karşı bilişim sistemleri aracılığıyla işlenen suçlar şeklide tanımlanabilir. Bilişim suçlarının çok geniş ve sürekli ilerleyen bir alan olması nedeniyle 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nda öğretide görüş birliğiyle bilgisayara karşılık geldiği belirtilen ‘bilgileri otomatik işleme tabi tutan sistem’ yerine bu tür araçlarla işlenen suçları da kapsayabilmesi ve yeni teknolojik ilerlemelere açık olması amacıyla ‘bilişim sistemi’ terimi kullanılmıştır. Teknik olarak bilgisayar belleğindeki programa uygun olarak aritmetik ve - [Bilişim Sistemlerinin Araç Olarak Kullanılması Suretiyle Nitelikli Dolandırıcılık](https://kayseriavukat.org.tr/bilisim-sistemlerinin-arac-olarak-kullanilmasi/): Bilişim Sistemlerinin Araç Olarak Kullanılması ile Nitelikli Dolandırıcılık Suçu Bilişim Sistemlerinin Araç Olarak Kullanılması ile Nitelikli Dolandırıcılık: Bir internet sitesinde dizüstü bilgisayar satışı için ilan veren sanığın, bu ilanı görüp kendisini telefonla arayan katılanla, bilgisayarların 1.500 TL bedelle satışı konusunda anlaştığı, bir süre sonra katılanı telefonla arayarak bilgisayarları kargoya verdiğini söyleyip, bedelini vereceği hesap numarasına yatırmasını istediği, katılanın verilen banka hesabına 1.500 TL yatırmasına karşın sanığın sözde alışverişe konu bilgisayarları göndermediği olayda; sanığın eylemi ile 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 158/1. maddesinin (f) bendinde düzenlenen “Bilişim sistemlerinin araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık” ve aynı maddenin (g) bendinde düzenlenen “Basın ve yayın araçlarının sağladığı kolaylıktan yararlanmak suretiyle dolandırıcılık” olmak üzere dolandırıcılık suçunun iki farklı nitelikli hâlini işlediği, bu durumda hakkında suçun daha ağır cezayı içeren nitelikli hâli olan “bilişim sistemlerinin araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık” suçundan hüküm kurulması gerektiği kabul edilmelidir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2015/867 Karar No: 2017/13 K. Tarihi: 17.01.2017 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 15. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Nitelikli dolandırıcılık suçundan sanık …’in 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 158/1-f-son, 62, 52 ve 53. maddeleri uyarınca 2 yıl 6 ay hapis ve 2.500 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin, … Ağır Ceza Mahkemesince verilen 16.06.2011 gün ve … sayılı hükmün, sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 15. Ceza Dairesince 22.04.2015 gün ve 853-24097 sayı ile; “…Somut olayda; sanığın …com adlı internet sitesine üç adet dizüstü bilgisayar ilanı verdiği, katılanın ilandaki bilgilere göre sanığa ulaştığı ve 1.500 TL’ye anlaştıkları, sanığın pazarlık boyunca kendisini … olarak tanıttığı ve tanık ….’ün Garanti Bankası’ndaki hesap numarasını verdiği, katılanın tanık ….’ün hesabına parayı aktardığı, tanık….’ün parayı çekerek sanığa verdiği ve sanığın parayı almış olmasına rağmen dizüstü bilgisayarı katılana göndermediği anlaşılmakla, mahkemenin bilişim sistemlerinin, araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık suçunun oluştuğuna ilişkin kabulünde bir isabetsizlik görülmemiş, sanığın eyleminin Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 02.04.2013 gün ve 15-1293/111 sayılı kararında da belirtildiği üzere 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 158/1-f maddesinde düzenlenen suçu oluşturduğunun kabul edilmesi nedeniyle, eylemin TCK’nın 157/1 maddesinde düzenlenen basit dolandırıcılık oluşturduğu yönünde tebliğnamedeki bozma isteyen düşünceye iştirak edilmemiştir.” açıklamasıyla onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 14.05.2015 gün ve 222594 sayı ile; “…5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 158/1-f maddesi uyarınca cezalandırma yapılabilmesi için dolandırıcılık suçunun unsuru olan hile ile bilişim sistemi arasında irtibatın sağlanması gerekir. İrtibat bu olay için gerçekleşmemiştir. Eylem basit dolandırıcılık suçunu oluşturur.” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu‘nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 15. Ceza Dairesince 16.09.2015 gün ve 11075-28745 sayı ile, itiraz nedeninin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Suçun sübutuna ilişkin bir uyuşmazlık bulunmayan somut olayda, Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık, suç niteliğinin belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya içeriğinden; Sanığın, … ismiyle www…….com adlı internet sitesine üç adet dizüstü bilgisayar satışı için ilan verdiği, Gaziantep ilinde yaşayan katılanın internetteki satış ilanını görüp sanığı ilanda belirtilen telefon numarasından aradığı, sanıkla yaptıkları telefon görüşmesi sonucu bilgisayarların 1.500 Lira bedelle satışı konusunda anlaştıkları, sanığın, ortağı olduğunu söylediği tanık …’in banka hesap numarasını vererek bu hesaba kargo ile gönderdiği bilgisayarların satış bedelini yatırmasını istediği, katılanın verilen hesaba 04.09.2010 tarihinde 1.500 Lira havale ettiği ancak sanığın, tanık….’ün hesabına yatırılan parayı almasına rağmen söz konusu bilgisayarları katılana göndermediği, Katılanın aşamalarda; www…….com isimli internet sitesinde dizüstü bilgisayar satış ilanı gördüğünü, ilanda belirtilen telefon numarasını aradığını, kendisini … olarak tanıtan sanıkla üç adet bilgisayar için 1.500 Liraya anlaştıklarını, bir süre sonra sanığın kendisini arayarak bilgisayarları kargoya verdiğini ve parayı ortağı …’e ait banka hesabına yatırmasını istediğini söylemesi üzerine verilen banka hesabına parayı havale ettiğini, ancak bilgisayarların kendisine gönderilmediğini, tekrar aradığında ise sanığın kendisini oyaladığını, daha sonraki aramalarında da küfredip telefonu kapattığını söylediği, Tanık …’in aşamalarda; sanığı, arkadaşı olan tanık … vasıtası ile tanıdığını, olay tarihinde … ile birlikte evine gelen sanığın, kendisine bir yerden para geleceğini söyleyip, Garanti Bankasında hesabının olup olmadığını sorduğunu, maaşını bu bankadan çektiği için hesabının bulunduğunu söylemesi üzerine hesap numarasını istediğini, bir sakınca görmeyip hesap numarasını verdiğini, daha sonra hesabına yatırılan 1.500 Lirayı bankamatikten çekerek sanığa verdiğini beyan ettiği; tanık …’ın da aşamalarda benzer ifadelerde bulunduğu, Sanığın savcılıkta; … ismini kullanmadığını, benzer suçlardan hakkında soruşturmalar olduğunu ancak bu olayın kendisi ile ilgisinin bulunmadığını, ismi geçen tanıkları tanımadığını, Mahkemede ise; internet üzerinden elektronik eşya satışı yaptığını, 1.500 Lira karşılığında dizüstü bilgisayar satma konusunda katılanla anlaştıklarını, katılanın parayı arkadaşı olan tanık ….’ün hesabına yatırdığını, ….’ün de parayı çekip kendisine verdiğini, internet üzerinden yapılan satışlarda teslimat için 90 gün ile 180 gün arasında değişen bir süre olduğunu, ancak teslim süresi henüz dolmadan başka suçtan tutuklandığını, bu nedenle katılana bilgisayarı veremediğini savunduğu, anlaşılmaktadır. Uyuşmazlığın sağlıklı bir hukuki çözüme kavuşturulabilmesi için öncelikle “dolandırıcılık suçu”nun unsurlarının açıklanmasında yarar bulunmaktadır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Dolandırıcılık” başlıklı 157. maddesi; “Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlayan kişiye bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası verilir.” şeklinde düzenlenmiş, suçun daha fazla ceza verilmesini gerektiren nitelikli hallerine ise 158. maddede yer verilmiştir. Malvarlığının yanında irade özgürlüğünün de korunduğu dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için; 1) Failin bir takım hileli davranışlarda bulunması, 2) Hileli davranışların mağduru aldatabilecek nitelikte olması, 3) Failin hileli davranışlar sonucunda mağdurun veya başkasının aleyhine, kendisi veya başkası lehine haksız bir yarar sağlaması, şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir. Fail kendisi veya başkasına yarar sağlamak amacıyla bilerek ve isteyerek hileli davranışlar yapmalı, bu davranışlarla bir başkasına zarar vermeli, verilen zarar ile fiil arasında uygun nedensellik bağı bulunmalı ve zarar da, nesnel ölçütler göz önünde bulundurularak belirlenecek ekonomik zarar olmalıdır. Görüldüğü gibi, dolandırıcılık suçunu malvarlığına karşı işlenen diğer suç tiplerinden farklı kılan husus, aldatma temeline dayanan bir suç olmasıdır. Birden çok hukuki konusu olan bu suç işlenirken, sadece malvarlığı zarar görmemekte, mağdurun veya suçtan zarar görenin iradesi de hileli davranışlarla yanıltılmaktadır. Madde gerekçesinde de, aldatıcı nitelik taşıyan hareketlerle, kişiler arasındaki ilişkilerde var olması gereken iyiniyet ve güvenin bozulduğu, bu suretle kişinin irade serbestisinin - [Boşanma Davasında Yetkili Mahkemenin Belirlenmesi ve Seçimlik Hakkın Kullanılması](https://kayseriavukat.org.tr/bosanma-davasinda-yetkili-mahkeme/): Boşanma Davasında Yetkili Mahkeme ve Seçimlik Hakkın Kullanılması Boşanma Davasında Yetkili Mahkeme: Boşanma ve ayrılık davasında yetki hususunda tercih hakkı boşanma davasını açan kişiye aittir ve davacı dilerse kendi yerleşim yerinde, dilerse davadan önce son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesinde dava açabilir. Boşanma davalarında yetki kamu düzenine ilişkin olmadığından yetki itirazı süresinde ve usulüne uygun şekilde ileri sürülmedikçe mahkemenin kendiliğinden araştırma yapıp, yetkisizlik kararı vermesi olanağı da bulunmamaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2488 Karar No: 2018/1854 K. Tarihi: 06.12.2018 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki boşanma davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Aile Mahkemesince mahkemenin yetkisizliğine dair verilen 17.06.2014 tarihli ve … sayılı karar, davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 09.04.2015 tarihli ve 2014/22065 E., 2015/7209 K. sayılı kararı ile; “…Boşanma veya ayrılık davaları eşlerin son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesinde açılabileceği gibi, eşlerden birinin yerleşim yeri mahkemesinde de açılabilir (TMK m. 168). Bu yerlerden birini tercih davaya açana aittir. Tarafların son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yerin Elazığ olduğu anlaşılmakta ise de davacının, dava tarihi itibariyle yerleşim yeri adresinin Malatya’da olduğu görülmektedir. Merkezi Adres Kayıt Sisteminde bulunan yerleşim yeri adresine ilişkin beyan aksi sabit oluncaya kadar geçerlidir (5490 s. Nüfus Hizmetleri Kanunu m. 50, Adres Kayıt Sistemi Yönetmeliği m. 13/1). Davalı, bu karinenin aksini gösteren bir delil getirmemiştir. Bu halde işin esasının incelenmesi gerekirken, yetersiz gerekçeyle yetkisizlik kararı verilmesi doğru bulunmamıştır…” gerekçesiyle karar oy çokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek temyiz dilekçesinin süresinde verildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 166/1 maddesi kapsamında evlilik birliğinin sarsılması nedenine dayalı boşanma ve ferilerine ilişkindir. Davacı vekili, davalının anne ve babasının evliliğe müdahale ettiğini, davalının da ailesinin etkisinde kalarak hareket ettiğini, bu hırsla zaman zaman müvekkilini tartaklayıp vurduğunu, müvekkilinin ailesi ile de görüşmesini istemediğini, davalının sorumsuz bir eş ve anne profili çizdiğini, davalının evi terk ettiğini, davalı ve ailesinin müvekkiline iftira atarak ve mesnetsiz ithamlarla evliliğe son vermek istediklerini belirterek boşanma kararı ve müşterek çocuğun velayet hakkının müvekkiline verilmesini, çocuk için aylık 500.00TL nafakaya, müvekkili yararına 15.000.00TL maddi ve 15.000.00TL manevi tazminata hükmedilmesini ve 10.000,00TL değerindeki şahsi eşyanın iadesini veya değerinin davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.. Davalı süresinde verdiği cevap dilekçesinde, tarafların evliliğin ilk döneminden itibaren Elazığ ilinde ikamet ettiklerini, 15.12.2012 tarihli kira sözleşmesinden de görüleceği üzere tarafların dava açılana kadar Elazığ ilinde bulunan konutta yaşamlarını devam ettirdiklerini, bu nedenle yetkili mahkemenin Elazığ mahkemeleri olduğunu belirterek öncelikle yetkisizlik kararı verilmesi gerektiğini, yetki konusunda karar verildikten sonra ayrıntılı beyanda bulunacağını belirtmiştir. Davacı vekili ise cevaba cevap dilekçesinde; 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 168. maddesi uyarınca boşanma davalarında eşlerden birinin yerleşim yeri mahkemesinin yetkili olduğunu, açılan davanın da müvekkilinin yerleşim yerinde açılması sebebiyle yetki itirazının dinlenmeyeceğini belirterek davalının iddia ve taleplerinin reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkemece; tarafların 2009 yılından bu yana Tunceli Üniversitesi Mühendislik Fakültesinde araştırma görevlisi olarak çalıştıkları, birlikte son ikamet ettikleri yerin Elazığ olduğu, Malatya’da ortak ikametlerinin bulunmadığı, çalışma yerinin Tunceli olması nedeniyle tarafların yalnız başlarına oluşturdukları ikamet yerinin boşanma davasında yetkili olamayacağı gerekçesiyle yetki itirazının kabulü ile mahkemenin yetkisizliğine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık kısmında gösterilen gerekçeyle oy çokluğu ile bozulmuştur. Yerel mahkemece davacının MERNİS kaydını dava sırasında Malatya’ya almış olmasının Malatya mahkemelerini yetkili kılmayacağı belirtilerek önceki gerekçelerle verilen direnme kararını davacı vekili temyiz etmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, boşanma davasına konu olayda davacının ikamet adresinin Elazığ ili mi yoksa Malatya ili mi olduğu, burada varılacak sonuca göre davalının yetkisizlik ilk itirazının kabulünün doğru olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 5. maddesine göre mahkemelerin yetkisi, diğer kanunlarda yer alan yetkiye ilişkin hükümler saklı kalmak üzere, bu Kanundaki hükümlere tabidir. Sözü edilen Kanunun 6. maddesinde de genel yetkili mahkeme “davalı gerçek kişinin davanın açıldığı tarihteki yerleşim yeri mahkemesi” şeklinde düzenlemiştir. Buna karşılık 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nda, boşanma ve ayrılık davalarında yetki konusunda özel bir düzenleme getirmiştir. Şöyle ki, TMK’nın 168.maddesi gereğince, boşanma ve ayrılık davalarında yetkili mahkeme; eşlerden birinin yerleşim yeri veya davadan önce son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesidir. Madde metninden de anlaşıldığı üzere boşanma davalarında taraflara tanınmış bir seçimlik hakkın varlığı söz konusu olduğundan bu hüküm kesin yetki kuralı niteliğinde değildir. Bilindiği üzere yetkinin kesin olduğu hâllerde, mahkemenin yetkili bulunması dava koşuludur (HMK m. 114/1-ç) ve dava şartlarının mevcut olup olmadığı davanın her aşamasında mahkemece kendiliğinden araştırılır (HMK m. 115/1). Boşanma davalarında yetki kamu düzenine ilişkin olmadığından yetki itirazı süresinde ve usulüne uygun şekilde ileri sürülmedikçe mahkemenin kendiliğinden araştırma yapıp, yetkisizlik kararı vermesi olanağı da bulunmamaktadır. Yukarıda da ifade edildiği üzere, boşanma ve ayrılık davasında yetki hususunda tercih hakkı boşanma davasını açan kişiye aittir ve davacı dilerse kendi yerleşim yerinde, dilerse davadan önce son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesinde dava açabilir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda yer alan genel yetki kuralından ayrılan ve davanın, eşlerden birinin yerleşim yerinde açılabileceğine ilişkin Türk Medeni Kanunu ile getirilen bu düzenleme karşısında “yerleşim yeri” olgusunun açıklanmasında yarar vardır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 19. maddesi; “Yerleşim yeri bir kimsenin sürekli kalma niyetiyle oturduğu yerdir. Bir kimsenin aynı zamanda birden çok yerleşim yeri olamaz.” hükmünü içermektedir. Bir kişinin bir yere bağlılığını ifade eden yerleşim yerinin belirlenmesinde kişinin yaşamında ağırlık merkezini oluşturan iş ve aile ilişkilerinin toplandığı yerin belirlenmesi önem kazanır. Kişinin sürekli de olsa belirli bir yerde olan her ilişkisini, yerleşim yerine delil olarak kabul etmek doğru olmaz. Açıktır ki, bir yerde bulunmak bu süre neye ulaşırsa ulaşsın o yerin yerleşim yeri olduğunu göstermez. O yerde oturmanın yanında sürekli kalma amacının da eklenmesi ve bunun ispatlanması gerekir (Oğuzman, K./Seliçi, Ö./ Oktay Özdemir, S: Kişiler Hukuku (Gerçek ve Tüzel Kişiler), İstanbul 2018, s. 143-146). 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 20. maddesinin birinci fıkrasında yer alan “Bir yerleşim yerinin değiştirilmesi yenisinin edinilmesine bağlıdır” düzenlemesine göre de bir kimse ancak yeni bir yerleşim yeri kurmakla eski yerleşim yeriyle olan ilişkisini sonlandırabilir. Öte yandan 15.08.2007 yürürlük tarihli Adres Kayıt Sistemi Yönetmeliği’nin 13. maddesinin - [Mahkemece Bazı Tanıkların Dinlenilmemesine Karar Verilebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/taniklarin-dinlenilmemesi/): Mahkemece Bazı Tanıkların Dinlenilmemesine Karar Verilebilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2707 Karar No: 2018/1998 K. Tarihi: 20.12.2018 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki boşanma ve ziynet alacağı davalarından dolayı yapılan yargılama sonunda … Aile Mahkemesince boşanma davasının kabulüne, ziynet alacağı davasının kısmen kabulüne dair verilen 06.02.2014 tarihli ve … sayılı karar davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 08.07.2015 tarihli ve 2014/26696 E., 2015/14733 K. sayılı kararı ile: \”…Davalı taraf 31.1.2013 havale tarihli dilekçe ile beş kişiden oluşan tanık listesi vermiş, gider avansını yatırmıştır. 20.6.2013 tarihli celsede mahkemece sorulması üzerine öncelikle tanıklarından … ve A. E.\’nun dinlenmesini talep etmiştir. Mahkemece sadece davalının öncelikle dinlenmesini isteği tanıklara tebligat yapılmış ve onlar dinlenmiştir. Davalı taraf, duruşmalara gelip davayı takip ettiğine ve gösterdikleri tanıkların dinlenmesinden açıkça feragat etmediğine göre davalının diğer tanıkları dinlenmeden eksik tahkikat ve inceleme sonucunda hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir…\” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek temyiz dilekçesinin süresinde verildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, evlilik birliğinin temelinden sarsılması hukuki sebebine dayalı boşanma ve ziynet alacağı istemine ilişkindir. Davacı vekili, müvekkilinin defalarca hakarete, tehdide ve fiziksel şiddete maruz kaldığını, davalının annesinin evliliğe sürekli müdahale ettiğini, son olarak evden kovulduğunu, düğünde takılan altınların da davalının ailesi tarafından alınıp geri verilmediğini belirterek boşanma kararı ile birlikte müşterek çocuğun velayetinin müvekkiline verilmesini, müvekkili yararına nafaka, maddi ve manevi tazminata hükmedilmesini, ayrıca ziynet eşyalarının aynen iadesine, olmadığı takdirde bedelinin tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, daha önce açılan boşanma davasında tarafların barışarak yeniden bir araya geldiğini, bu davadan önceki olayların affedildiğini, 17.11.2012 tarihinde davacı ve abilerinin müvekkilini darp ettiğini, davacının internet müptelası olduğunu, başka erkeklerle görüldüğünü, evi terk ettiğini, terk ihtarına rağmen dönmediğini, davacının kendisine takılan altınları aldığını, geri kalan altınların ise düğün borçları ile evin zaruri ihtiyaçlarına karşılandığını belirterek boşanma kararı verilmesini, velayetin müvekkiline tevdiini, müvekkili yararına maddi ve manevi tazminata hükmedilmesini istemiştir. Mahkemece, olayların akışı karşısında, boşanmaya neden olan olaylarda davalının ağır kusurlu olduğu gerekçesiyle tarafların 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu\’nun 166/1. maddesi uyarınca boşanmalarına, küçüğün velayet hakkının anneye verilmesine, davacının yoksulluk nafakası talebinin reddine, müşterek çocuk için tedbir ve iştirak nafakasına, davacı yararına 10.000,00TL maddi, 10.000,00TL manevi tazminata, ziynetlere ilişkin talebin de kısmen kabulüne karar verilmiştir. Davalı vekilinin boşanma ve ziynet davası yönünden temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık kısmında gösterilen gerekçe ile bozulmuştur. Yerel mahkemece, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 241. maddesi içeriğinde tarafların tüm tanıklarının dinlenilmesi gerektiği ya da taraflarca tanıkların dinlenmesinden vazgeçilmedikçe dinlenmelerinin mutlak zorunluluk olduğunun vurgulanmadığı, mahkemece diğer davalı tanıklarının dinlenmesinden ara karar ile vazgeçilmemiş ise de, nihai karar oluşturulmakla dosya kapsamı itibariyle dinlenen taraf tanıklarının anlatımlarının yeterli görüldüğünün ve diğer tanıkların dinlenmesinde yarar görülmediğinin kabul edilmesi gerektiği belirtilerek direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davalı vekilince temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, mahkemece dinlenilen davalı tanıkları … ve M. A. dışında davalının delil listesinde bildirdiği diğer üç tanığının 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 241. maddesi gerekçe gösterilerek dinlenmeden hüküm tesisinin doğru olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 27. maddesi hükmüne göre: \”(I) Davanın tarafları, müdahiller ve yargılamanın diğer ilgilileri, kendi hakları ile bağlantılı olarak hukuki dinlenilme hakkına sahiptirler. (2) Bu hak; a) Yargılama ile ilgili olarak bilgi sahibi olunmasını, b) Açıklama ve ispat hakkını, c) Mahkemenin, açıklamaları dikkate alarak değerlendirmesini ve kararların somut ve açık olarak gerekçelendirilmesini, içerir\”. Hukuki dinlenilme hakkı olarak maddede ifade edilen ve uluslararası metinlerde de yer bulan bu hak, çoğunlukla \”iddia ve savunma hakkı\” olarak bilinmektedir. Ancak, hukukî dinlenilme hakkı, iddia ve savunma hakkı kavramına göre daha geniş ve üst bir kavramdır. Bu hak, yargılamanın tarafları dışında, müdahiller ve yargılama konusu ile ilgili olanları da kapsamına almaktadır. Vurgulanmalıdır ki, hukukî dinlenilme hakkı doğru karar verilmesinin garantisidir; bu nedenle, haksızlığa karşı koyabilme imkânı tanır. Bu hak, hukuk devletinin, insan onurunun korunması ve eşitlik ilkesinin, hak arama özgürlüğü ile adil yargılanma hakkının bir gereğidir. Bu genel açıklamalardan sonra uyuşmazlığın çözümü bakımından HMK ile getirilen yeni düzenlemelerin incelenmesinde yarar görülmektedir. Bilindiği üzere, dava konusu edilen bir hakkın ve buna karşı yapılan savunmanın dayandığı vakıaların (olguların) var olup olmadıkları hakkında mahkemeye kanaat verilmesi işlemine ispat denir. İspatın konusunu tarafların üzerinde anlaşamadıkları ve uyuşmazlığın çözümüne etkili olabilecek vakıalar oluşturur ve bu vakıaların ispatı için delil gösterilir (HMK m. 187/1). Vakıa ise, kendisine hukuki sonuç bağlanmış olaylardır (03.03.2017 tarih ve 2015/2 E., 2017/1 K. sayılı YİBK). Sadece taraflarca ileri sürülen ve dayanılan vakıalar, ispatın konusunu oluşturur. Taraflarca getirilen vakıaların hukuki nitelendirmesini yapmak hâkime ait ise de kural olarak taraflarca ileri sürülmeyen vakıaları hâkim araştıramaz ve bunların ispatını da isteyemez. Usul hukukumuza hakim olan ve HMK\’nın 25. maddesinde düzenlenen \”taraflarca getirilme ilkesi\” uyarınca, kanunda öngörülen istisnalar dışında, hâkim, iki taraftan birinin söylemediği şeyi veya vakıaları kendiliğinden dikkate alamaz ve onları hatırlatabilecek davranışlarda dahi bulunamaz. Nitekim bu ilkeye uygun olarak 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun \”dava dilekçesinin içeriği\” başlıklı 119. maddesinin 1/e bendinde \”Davacının iddiasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetleri\”nin gösterilmesi gerektiği düzenlendiği gibi \”cevap dilekçesinin içeriği\” başlıklı 129. maddisinin 1/d bendinde de \”davalının savunmasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetleri\”nin bulunması gerektiği hüküm altına alınmıştır. Görüleceği üzere, davacı dava dilekçesinde talep sonucunu haklı göstermeye yarayan yani davanın temelini oluşturan maddi vakıaları yazmak zorundadır. Aynı ilke uyarınca davalı da cevap dilekçesinde savunmasının dayanağını oluşturan vakıaları bizzat sunmak zorundadır. Böylece davacı iddiasını, davalı da savunmasını somutlaştırmış olacaktır. Uygulamada genel geçer ifadelerle somut vakıalara dayanmadan davaların açılıp yürütülmesinin önüne geçmek amacıyla 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nda yeni bir düzenleme yapılmış ve 194. maddenin 1. fıkrasında \”Taraflar, dayandıkları vakıaları, ispata elverişli şekilde somutlaştırmalıdırlar.\” hükmüne yer verilmiştir. Aynı maddenin ikinci fıkrasında ise somutlaştırma yükünün delillerle ilişkisi ortaya konulmuş ve tarafların, dayandıkları delilleri ve hangi delilin hangi vakıanın ispatı için gösterildiğini açıkça belirtmek zorunda oldukları düzenlenmiştir (HMK m. 119/2). Bu aşamada, boşanma davalarında ispat açısından yoğun olarak başvurulan bir delil olan tanık delili üzerinde de durmak gerekmektedir. Tanık, kavram olarak uyuşmazlık hakkında bilgi ve görgüsü bulunan üçüncü kişidir. Kural olarak, - [Boşanma Davasında Cevap Dilekçesi Verme Süresi ve Ön İnceleme Duruşmasından Sonra Delil Bildirilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/cevap-dilekcesi-verme-suresi/): Boşanma Davasında Cevap Dilekçesi Verme Süresi ve Ön İnceleme Duruşmasından Sonra Delil Sunulması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1897 Karar No: 2019/1073 K. Tarihi: 17.10.2019 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasında görülen boşanma davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Aile Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 30.10.2013 tarih ve … sayılı karar davalı erkek vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 12.05.2014 tarih ve 2014/1014 E., 2014/11003 K. sayılı kararı ile; “…Davalı cevap dilekçesinde davanın reddini talep etmiştir. Mahkemece 27.02.2013 tarihli ön inceleme duruşmasında davalıya delillerini sunması için süre verilmemiştir. Delil çekişmeli vakıaların ispatı için gösterilir (HMK md. 187/1). Ön inceleme duruşması yapılmadan tarafların anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususlar belirlenmeden taraflardan tanıkların isim ve adreslerini göstermeleri beklenemez. Davalıya delil ve tanıklarını sunmak için süre verilmediği halde, davalı 13.03.2013 tarihinde delil listesi ibraz etmiştir. Bu deliller toplanılmadan savunma hakkını kısıtlar şekilde eksik tahkikatla yargılamaya devam edilerek karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 166/1 maddesi kapsamında evlilik birliğinin sarsılması nedenine dayalı boşanma istemine ilişkindir. Davacı kadın; davalı erkek ile altı aydır ayrı yaşadıklarını, davalı erkeğin kendisine baskı uyguladığını ve tehdit ettiğini, huzursuzluklarının arttığını belirterek evlilik birliğinin sarsılması nedenine dayalı (TMK m. 166/1) olarak boşanmalarına, ortak çocuğun velayetinin kendisine tevdiine ve ortak çocuk için 500,00TL nafakaya hükmedilmesini dava etmiştir. Davalı erkek; davacının tüm iddialarının gerçek dışı olduğunu, eşinden boşanmak istemediğini, zaman zaman tartışmalarının olduğunu, ancak iddia edildiği gibi olayların yaşanmadığını, eşinin ailesi ile ilgili sorunlarının olduğunu ve bu sebeple de eşinin ilaç kullandığını, savunmasında yer alan hususları şahitlerle ispat edebileceğini belirterek davanın reddini talep etmiştir. Yerel mahkemece; davalının davacıya karşı sorumluluklarını yerine getirmediği, tartışma çıkartıp davacıya bağırdığı, küfürler ettiği, bu sebeplerle tarafların ayrıldıkları, uzman raporunda müşterek çocuğun velayetinin davalı babaya verilmesinin yararlı olacağının belirtildiği, davalının tanıklarını gerek ön inceleme safhasında gerekse ön inceleme duruşmasında bildirmediği, davalının tanıklarının cevap dilekçesinde yer almadığı ve tahkikat duruşmasında tanıkların isimlerinin bildirildiği, bu nedenle süresi içerisinde tanık isimleri bildirilmediğinden ve karşı taraf da onay vermediğinden davalı tarafın tanık dinletme talebinin reddedildiği, davalının boşanmaya sebep olan olaylarda tam kusurlu olduğu, açıklanan sebeplerle boşanmalarına, müşterek çocuğun velayetinin davalı babaya verilmesine, davacı kadın lehine aylık 425,00TL yoksulluk nafakasına, ayrıca boşanmakla davacı eşinin maddi desteğini kaybedeceğinden davacı kadın lehine 12.000,00TL maddi tazminata ve davalının davacıya karşı olan söz ve davranışları davacının kişilik haklarına saldırı olarak değerlendirildiğinden kadın lehine 12.000,00TL manevi tazminata karar verilmiştir. Davalı erkek vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık kısmında açıklanan gerekçeyle bozulmuştur. Yerel mahkemece; davalının cevap dilekçesinde savunma olarak ileri sürdüğü her bir vakıayı hangi delille ispat edeceğini belirtmesinin gerektiği, mahkemece davalı tarafa cevap dilekçesinde gösterilen, ancak sunulmayan belgeleri sunmaları veya başka yerden getirtilecek belgelerin getirtilmesi için de açıklama konusunda iki haftalık kesin süre verileceği, tarafların dayandıkları vakıaları ispata elverişli şekilde somutlaştırmaları, dayandıkları delilleri ve hangi delilin hangi vakıanın ispatı için gösterildiğini açıkça belirtmeleri gerektiği, davalı erkeğin cevap dilekçesinde herhangi bir delil ya da tanık listesi sunmadığı gibi böyle bir delili olduğuna dair herhangi bir açıklamasının da bulunmadığı, ön inceleme duruşmasında da delil ve tanığı olduğuna ve bunları bildireceğine dair herhangi bir beyanda bulunmadığı, aynı duruşmada davacı vekili bu konuda süre talep etmesine rağmen davalının böyle bir talebinin bulunmadığı, davalının 27.02.2013 tarihli ön inceleme duruşmasından sonra 13.03.2013 tarihinde delil ve tanık listesi sunduğu, davacı vekilinin davalı erkek vekilinin sunduğu delil listesine onay vermediği de gözetilerek davalı tarafın delil listesi ve tanıklarının dikkate alınmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davalı erkek vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda, 27.02.2013 tarihli ön inceleme duruşmasında tarafına delillerini sunması için süre verilmeyen davalı erkeğin ön inceleme duruşmasından sonra 13.03.2013 tarihinde sunduğu delil listesinde yer alan delillerinin toplanılıp toplanılmayacağı noktasında ortaya çıkmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü bakımından ilgili yasal düzenlenmelerin incelenmesi gerekmektedir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda davaların en az giderle sonuçlandırılması ve yargılamanın makul sürede bitirilmesini sağlamak amacıyla delillerin bildirileceği zaman düzenlenmiştir. Bu düzenlemeler aynı zamanda taraflara karşı tarafın gösterdiği delillerden haberdar olmak suretiyle sunulan delillere karşı delil, iddia veya savunma bildirebilme imkânı tanıyacak, böylece uyuşmazlıklar en kısa sürede adilane çözüme kavuşacaktır. Şöyle ki; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Dava dilekçesinin içeriği” başlıklı 119/1-e-f maddesine göre; davacı, dava dilekçesinde, iddiasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetlerini ve iddia edilen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceğini açıkça göstermek zorundadır. Maddenin gerekçesinde bu gerekliliğin, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda bir yenilik olarak düzenlendiği ifade edilmiştir. Davacının genel ifadelerle delillerini belirtmesi yeterli sayılmayıp hangi delillere dayandığı da dilekçeden anlaşılmalıdır. Delillerin bildirilmesine ilişkin bu düzenleme, somutlaştırma yükümlülüğünün de bir gereğidir (Pekcanıtez, H: Medeni Usul Hukuku, C.15. Bası, İstanbul 2017, s. 1139). 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Belgelerin birlikte verilmesi” başlıklı 121/1. maddesine göre; dava dilekçesinde gösterilen ve davacının elinde bulunan belgelerin asıllarıyla birlikte harç ve vergiye tabi olmaksızın davalı sayısından bir fazla düzenlenmiş örneklerinin veya sadece örneklerinin dilekçeye eklenerek, mahkemeye verilmesi ve başka yerlerden getirtilecek belge ve dosyalar için de bunların bulunabilmesini sağlayıcı açıklamanın dilekçede yer alması zorunludur. Ayrıca, aynı Kanunun “Cevap dilekçesinin içeriği” başlıklı 129/1-d-e maddesine göre; cevap dilekçesinde; davalının savunmasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetleri ile savunmanın dayanağı olarak ileri sürülen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceğinin bildirilmesi gerekir. Bu husus da davalının savunmasını somutlaştırma yükümlülüğünün gereğidir. Davalı da davacı gibi savunmasının dayanağı olan bütün vakıaları hangi delillerle ispat edeceğini cevap dilekçesine ekleyerek mahkemeye vermeli ve başka yerlerden getirtilecek belge ve dosyalar için de bunların teminini sağlayıcı açıklamalarda bulunmalıdır (Pekcanıtez, Pekcanıtez Usul, s.1237-1239). Dava dilekçesinin davalıya tebliğinde, davalının iki hafta içinde davaya cevap verebileceğinin tebliğ zarfında gösterilmesi gerektiği 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 122. maddesinde düzenlendikten sonra, aynı Kanunun “Cevap dilekçesini verme süresi” başlıklı 127. maddesinde de “Cevap dilekçesini verme süresi, dava dilekçesinin davalıya tebliğinden itibaren iki haftadır…” şeklinde düzenleme yapılmıştır. HMK’nın 122. maddesinin gerekçesinde de belirtildiği üzere cevap süresi kanunla düzenlenmiş, kesin bir süre hâline getirilmiştir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun  “Süresinde cevap dilekçesi verilmemesinin sonucu” başlıklı 128/1. maddesine göre; süresi içinde - [Evin İhtiyaçları için Harcanan Ziynetlerin İadesi için Dava Açılabilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/harcanan-ziynetlerin-iadesi/): Evin İhtiyaçları için Harcanan Ziynetlerin İadesi Talep Edilebilir mi? Evin İhtiyaçları için Harcanan Ziynetlerin İadesi: Evlilik sırasında kadına takılan ziynet eşyaları kim tarafından alınmış olursa olsun ona bağışlanmış sayılır, ona iadesi gerekir. Ancak, ziynet eşyalarının iade edilmemek üzere kocaya verildiğinin, kadının isteği ve onayı ile ziynet eşyalarının bozdurulup ev ihtiyaçları için harcandığının davalı yanca kanıtlanması halinde koca ziynet eşyalarını iadeden kurtulur. Davada, davacıya ait olduğu anlaşılan dava konusu altınların evliliğin devamı sırasında davalı tarafından bozdurularak ev ihtiyacı için harcandığı davalı yanca kabul edilmiştir, davalı, kadının kendi rızası ile ziynet eşyalarını verdiğini kanıtlayamadığından dava konusu ziynet eşyalarını davacıya iade ile mükellef olduğunun gözetilmesi gerekir. (4721 S. K. m. 6, 228, 220) (818 S. K. m. 61) (YHGK. 01.12.2004 T. 2004/4-624 E. 2004/639 K.) (4. HD. 17.03.2003 T. 2002/12594 E. 2003/2919 K.) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2004/4-249 Karar No: 2004/247 K. Tarihi: 05.05.2004 Taraflar arasındaki ev eşyaları ve ziynetlerin iadesi davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; … Asliye Hukuk Mahkemesi’nce davanın reddine dair verilen 18.3.2002 gün ve … sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 17.03.2003 gün ve 12549-2919 sayılı ilamı ile, “1- Dava, davalı eşte kalan ev eşyaları ve ziynetlerin iadesine ilişkindir. Mahkemece davanın reddine karar verilmiş ve karar davacı tarafından temyiz edilmiştir. Evlilik sırasında kadına takılan ziynet eşyaları kim tarafından alınmış olursa olsun onu bağışlanmış sayılır. Böylece davacıya ait olduğu anlaşılan dava konusu altınların evliliğin devamı sırasında davalı tarafından alınarak bozdurulup harcanmış olduğu davalı yanca da kabul edildiğine göre davacıya iadesi gerekir. Mahkemece bu yön üzerinde durulmadan ziynet eşyalarına ilişkin isteğin tümden reddedilmiş olması bozmayı gerektirmiştir. 2- Davacı ile davalının müşterek evden ayrılmadan önce kavga ederek karakola başvurdukları, davalının henüz karakolda bulunduğu sırada davacının eve girerek bir valiz içine yerleştirdiği eşyalar ile evden ayrıldığı anlaşılmıştır. Davacının bu tarihten sonra yeniden eve geldiği ve eşya götürdüğü konusunda dosyada herhangi bir delil yoktur. Dava konusu edilen eşyaların miktar ve nitelikleri de gözetilerek hepsinin bir valiz ile taşınmasının mümkün olup olamayacağı üzerinde durulmadan ev eşyalarına ilişkin davanın da tümden reddi doğru değildir. Kaldı ki bir kısım davalı tanıkları dahi dava konusu edilen ev eşyalarının önemli bir bölümünün davalı tarafından alındığını bildirmişlerdir. O halde dosyadaki tüm deliller birlikte incelenerek davacıya aidiyeti belirlenecek ev eşyaların verilmesi gerekir. Mahkemece bu yönler üzerinde durulmadan yazılı şekilde karar verilmiş olması bozma nedenidir” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, davalı eşte kalan ev eşyaları ve ziynetlerin iadesi istemine ilişkindir. Mahkemenin “davacının, davalının evde olmadığı sırada kendisindeki anahtar ile içeri girerek bir takım eşyaları götürdüğünün, davalının da kendisine ait eşyaları alıp, davacıya ait olanları bıraktığının tanık beyanlarından anlaşıldığı, davacının eşyalarının davalıda kaldığını kanıtlayamadığı, ziynet eşyalarının kadının yanında bulunması gerektiğinin hayatın olağan akışına uygun bulunduğu, davalı eş tarafından zorla veya başka bir sebeple alındığının davacı tarafından kanıtlanması gerektiği, ziynet eşyaları bozdurulmuş olsa bile evin ortak ihtiyaçları için harcandığından iadesinin istenemeyeceği” gerekçesiyle kanıtlanamayan davanın reddine dair verdiği karar yukarıda belirtilen nedenlerle özel dairece bozulmuş, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Ev Eşyaları ve İhtiyaçları için Harcanan Ziynetlerin İadesi Yerleşmiş Yargıtay kararlarında da belirtildiği gibi, evlilik sırasında kadına takılan ziynet eşyaları kim tarafından alınmış olursa olsun ona bağışlanmış sayılır, ona iadesi gerekir. Ancak, ziynet eşyalarının iade edilmemek üzere kocaya verildiğinin, kadının isteği ve onayı ile ziynet eşyalarının bozdurulup ev ihtiyaçları için harcandığının davalı yanca kanıtlanması halinde koca ziynet eşyalarını iadeden kurtulur. Davada, davacıya ait olduğu anlaşılan dava konusu altınların evliliğin devamı sırasında davalı tarafından bozdurularak ev ihtiyacı için harcandığı davalı yanca kabul edilmiştir, davalı, kadının kendi rızası ile ziynet eşyalarını verdiğini kanıtlayamadığından dava konusu ziynet eşyalarını davacıya iade ile mükelleftir. Mahkemece bu yön üzerinde durulmadan ziynet eşyalarına ilişkin talebin tümden reddedilmiş olması isabetsizdir. Öte yandan; tarafların müşterek evden ayrılmadan önce kavga ederek karakola başvurdukları, davalının karakolda bulunduğu sırada davacının evin kapısını çaldığı, evde bulunan eltilerinin kapıyı açmaması üzerine balkon kapısından eve girerek, paketlenmiş eşyaları, çuvala konan giysileri ve çocukları alarak evden ayrıldığı, dava konusu edilen eşyalardan önemli bir bölümünün kendisine ait olduğu gerekçesiyle davalı tarafından alındığı, bir kısım eşyanın evde bırakıldığı tanık beyanlarından anlaşılmaktadır. Her ne kadar evin anahtarının davacıda bulunduğu iddia edilmiş ise de, davacının bu tarihten sonra yeniden eve geldiği ve eşya götürdüğü konusunda dosyada herhangi bir delil bulunmamaktadır. Bu durumda mahkemece tüm deliller hep birlikte değerlendirilerek, dava konusu edilen ev eşyalarının miktar ve nitelikleri, taraflardan hangisine ait olabileceği gözetilmek suretiyle, hepsinin paketlerle taşınmasının mümkün olup olmayacağı üzerinde durulmak, davacıya ait olan eşyalar tek tek belirlenmek ve davacıya iadesine karar vermek gerekirken bu yönler üzerinde durulmaksızın yazılı şekilde karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenlerle direnme kararı bozulmalıdır. Sonuç: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 1086 sayılı (mülga) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 05.05.2004 gününde oybirliği ile karar verildi. Ziynetlerin İadesi: Erkek Eş Tarafından Ziynet Eşyalarının Bozdurularak Harcandığının Beyan Edilmesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2715 Karar No: 2021/360 K. Tarihi: 30.03.2021 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki karşılıklı boşanma ve ziynet alacağı davalarından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Aile Mahkemesince verilen asıl davanın reddine, karşı boşanma davasının kabulüne, ziynet alacağı davasının ise reddine ilişkin karar davalı-karşı davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davalı-karşı davacı vekilince temyiz edilmiştir. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı-Karşı Davalı İstemi Davacı-karşı davalı vekili 19.09.2011 tarihli dava dilekçesinde; tarafların 05.05.1993 tarihinde evlendiklerini, ortak iki çocuklarının olduğunu, kadın eşin ortak konutu terk ettiğini, davacıyı ve ailesini küçümsediğini, çalışmasına rağmen birliğe ekonomik destek sağlamadığını, ev işleri ve çocukları ile ilgilenmediğini, müvekkilinin ailesini istemediğini belirterek tarafların boşanmalarına karar verilmesini dava etmiş, 11.11.2011 tarihli karşı davaya cevap dilekçesinde ise; karşı boşanma davasına yönelik ileri sürülen tüm iddia ve savunmayı inkâr etmiş, ziynetler bakımından ise düğünde takılanların her iki tarafa ait olduğunu, bu nedenle 18 yıllık evlilik süresince bu altınların bozdurularak - [Suça Sürüklenen Çocukla ilgili Güvenlik Tedbiri Kararı Alınmasında Görevli Mahkeme](https://kayseriavukat.org.tr/suca-suruklenen-cocuk-gorevli-mahkeme/): Suça Sürüklenen Çocukla ilgili Güvenlik Tedbiri Alınmasında Görevli Mahkeme Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2447 Karar No: 2018/120 K. Tarihi: 07.02.2018 Mahkemesi: Aile Mahkemesi sıfatıyla Asliye Hukuk Mahkemesi 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu gereğince koruma tedbiri alınması isteminden dolayı yapılan yargılama sonunda Aile Mahkemesi sıfatıyla … Asliye Hukuk Mahkemesi\’nce “mahkemenin görevsizliğine” dair verilen 05.06.2015 gün ve … sayılı karar ilgili yer Cumhuriyet Savcılığı\’nın temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 09.03.2016 gün ve 2016/410 E. 2016/4657 K. sayılı kararı ile; \”… 1- … Cumhuriyet Başsavcılığınca suça sürüklenen ve hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 31/1. maddesi gereğince yaş küçüklüğü nedeni ile kamu adına kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilen küçük hakkında Türk Ceza Kanununun 31/2. maddesi yollamasıyla 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’na göre çocuklara özgü güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına karar verilmesi isteminde bulunulmuş, mahkemece, bu tedbirler ile ilgili olarak … Asliye Ceza Mahkemesi\’nin görevli olduğundan bahisle görevsizlik kararı verilmiştir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 31/1. maddesinde 12 yaşını doldurmayan çocuklarla ilgili \”ceza sorumluluklarının olmadığı ve ceza kovuşturması yapılamayacağı, ancak çocuklara özgü güvenlik tedbirlerinin uygulanabileceği\” belirtilmiştir. Bu durumda 12 yaşından küçük bir çocuğun ceza kovuşturmasının tarafı olamayacağı, suç kovuşturması yapılmayacağı, alınacak tedbirler açısından 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nun getirdiği ilkelere bakılması gerektiği, 5395 sayılı Kanun’un geçici 1. maddesinin 4. fıkrasındaki düzenleme ve Çocuk Koruma Kanununa göre verilen Koruyucu ve Destekleyici Tedbir Kararlarının Uygulanması Hakkındaki Yönetmelik’in 8. maddesi hükmü de gözetildiğinde Çocuk Koruma Kanunu’nun 5. maddesi uyarınca hükmolunacak tedbir kararlarının çocuk mahkemesi veya hakimince çocuk mahkemesi olmayan yerlerde ise aile mahkemesi veya yoksa asliye hukuk mahkemesince aile mahkemesi sıfatıyla karar verilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmaktadır. Öyleyse mahkemece yargılamaya devamla işin esasının incelenmesi gerekirken, bu husus gözetilmeden yazılı şekilde görevsizlik kararı verilmesi isabetsiz olup bozmayı gerektirmiştir. 2- Kabule göre; dava 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu gereğince, koruyucu ve destekleyici tedbir kararı alınmasına ilişkindir. Bu istek, korunma altına alınması istenen çocuğun hak ve menfaatleriyle de ilgilidir. Bu nedenle, davanın; hakkında korunma kararı alınması istenen çocuk ergin olmadığından, yasal temsilcilerine (veli veya vasisine) yöneltilmesi, onların da göstereceği deliller varsa toplanıp, birlikte değerlendirilerek ulaşılacak sonuç uyarınca karar oluşturulması gerekir…\” gerekçesiyle karar bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek temyiz dilekçesinin süresinde verildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Talep 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu\’nun (ÇKK) 5. maddesi uyarınca suça sürüklenen çocuk hakkında güvenlik tedbirine hükmolunması istemine ilişkindir. … Cumhuriyet Başsavcılığınca müşteki S.. isimli kişiye ait kilitli olmayan ayakkabılıktan ayakkabı çalınması iddiasıyla yürütülen soruşturmada 12 yaşından küçük suça sürüklenen çocuk … hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 31/1 maddesi kapsamında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildiği belirtilerek küçük hakkında 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu\’nun 5, 11 ve devamı maddeleri uyarınca güvenlik tedbirine hükmolunması talep edilmiştir. Yerel Mahkemece 12 yaşından küçük suça sürüklenen çocuk … hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 31/1 ve 56. maddeleri ile, 5395 sayılı Kanun\’un 5 ve 11 ve devamı maddeleri uyarınca talep edilen güvenlik tedbirlerinin uygulanması konusunda görevli mahkemenin asliye ceza mahkemesi olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı verilmiştir. Karar, … Cumhuriyet Başsavcılığının temyizi üzerine Özel Dairece yukarıda başlık kısmında açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel mahkemece bozma kararında mahkeme kararında yer verilen hususları karşılayacak mahiyette açıklamada bulunulmadığı belirtilerek ve önceki gerekçeler tekrar edilmek suretiyle dosya üzerinden direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı … tarafından temyiz edilmiştir. Çocuk Mahkemesinin Bulunmadığı Yerlerde Görevli Mahkeme Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, çocuk mahkemesinin olmadığı yerlerde, 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu\’nun 5. maddesi uyarınca suça sürüklenen çocukla ilgili güvenlik tedbirlerini almaya ceza mahkemelerinin mi, aile mahkemelerinin mi görevli olacağı noktasında toplanmaktadır. Hukuk Genel Kurulunda işin esasının incelenmesine geçilmeden önce yerel mahkeme kararının Özel Dairece bozulmasından sonra bozma sonrası ilgililerin bozmaya karşı beyanları alınmaksızın dosya üzerinden direnme kararı verilmesinin mümkün olup olmadığı ön sorun olarak tartışılmış, Cumhuriyet Savcısının talep yazısı üzerine verilen bu kararın tipik bir hukuk davası olmadığı, çocuğun hak ve menfaatleri ile kamu yararını ilgilendirdiği, usuli kazanılmış hakkın istisnalarından biri olan mahkemenin \”görevine\” ilişkin bir konuda taraflardan birinin duruşmaya çağırılarak direnme kararı ya da uyma kararı verilsin demesinin mahkemeyi bağlamayacağı, bu nedenle somut uyuşmazlık bakımından dosya üzerinden direnme kararı verilmesinde bir isabetsizlik bulunmadığı kabul edilerek, ön sorun oy çokluğu ile aşılmış ve işin esasının incelenmesine geçilmiştir. Öncelikle bu konudaki yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar bulunmaktadır. Çocuklar hakkında koruma tedbirleri konusunda 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nda hüküm bulunduğu gibi, başta 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu olmak üzere, 2822 sayılı Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Kanunu, 4787 sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş ve Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun, Ailenin Korunmasına Dair Kanun gibi diğer özel kanunlarda da hükümler bulunmaktadır. Korunma ihtiyacı olan veya suça sürüklenen çocukların korunması, haklarının ve esenliklerinin güvence altına alınması amacıyla 03.07.2005 tarihinde 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu yürürlüğe girmiştir. 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nun “Amaç” başlıklı 1. maddesi: “Bu Kanunun amacı, korunma ihtiyacı olan veya suça sürüklenen çocukların korunmasına, haklarının ve esenliklerinin güvence altına alınmasına ilişkin usûl ve esasları düzenlemektir.” şeklinde olup, maddenin gerekçesi: “Maddede, Kanunun amacı, özel korunma ihtiyacı olan çocukları, içinde bulundukları tehlikeden koruyan, onların temel haklarını temin eden, fiziki ve manevi varlıklarının korunmasını, sağlıklı gelişimini gerçekleştirmek üzere ekonomik, sosyal, kültürel ve hukukî şartları sağlayan, bu çocukları etkili ve işlevsel bir kişilikle topluma kazandıran korunmanın, esas ve usulleri ile suça sürüklenen çocukların yararını gözeten, onların kişisel özelliklerini dikkate alan, toplumsal sorumluluk bilinçlerinin gelişmesine yardımcı olan, cezaya son çare olarak başvuran, cezada suçla orantılılığı gözeten, adil yargılama ilkesini hayata geçiren, çocuk adalet sisteminin usullerine ilişkin hükümler olarak açıklanmıştır.” şeklindedir. Kanunun amacını belirleyen bu maddede, suça sürüklenen çocuklar yanında korunmaya ihtiyacı olan çocukların da korunmasına, haklarının ve esenliklerinin güvence altına alınmasına ilişkin usûl ve esasların düzenlendiği belirtilmiştir. Aynı Kanunun “Kapsam” başlıklı 2. maddesi ise: “Bu Kanun, korunma ihtiyacı olan çocuklar hakkında alınacak tedbirler ile suça sürüklenen çocuklar hakkında uygulanacak güvenlik tedbirlerinin usûl ve esaslarına, çocuk mahkemelerinin kuruluş, görev ve yetkilerine ilişkin hükümleri kapsar.” şeklinde olup; Yine aynı Kanun’un “Tanımlar” başlıklı 3. maddesinin a/1-2, b ve c fıkralarında yer alan düzenlemeye göre; “1. Korunma ihtiyacı olan çocuk: Bedensel, zihinsel, ahlaki, sosyal ve duygusal gelişimi ile kişisel güvenliği tehlikede olan, ihmal veya - [Evlatlık Verilen Çocuğun Velayeti, Biyolojik Babaya Verilebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/evlatlik-verilen-cocugun-velayeti/): Evlatlık Verilen Çocuğun Velayeti, Biyolojik Babaya Verilebilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2448 Karar Yıl/No: 2018/1131 K. Tarihi: 23.05.2018 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki velayetin değiştirilmesi davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; … Aile Mahkemesince davanın reddine dair verilen 20.06.2014 gün ve … sayılı kararın incelenmesi davacı tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 17.03.2015 gün ve 2014/21628 E. 2015/4751 K. sayılı ilamı ile; “…Davacı, evlilik dışı doğan 10.10.2008 doğumlu D.’in velayetinin kendisine verilmesi ve küçük hakkındaki koruma kararının kaldırılmasını dava etmiştir. Küçük D., 10.10.2008 doğumlu olup, velayeti 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 336. maddesi gereğince annesi davalı …’dadır. Davalı annenin müracaatı ile küçük, … Çocuk Mahkemesinin 11.11.2008 gün … sayılı kararı ile koruma altına alınmış ve 13.12.2008’de evlat edinmek üzere bir aile yanına yerleştirilmiştir. Davacının 10.08.2009 tarihinde açtığı dava sonunda … Aile Mahkemesinin 29.06.2010 tarih … karar sayılı ilamı ile küçüğün tanınmasına karar verilmiş ve hüküm 04.10.2012’de kesinleşmiştir. Dosya içindeki belgelerden küçüğün, davalı anne tarafından kabullenilmediği ve annenin psiko-sosyal olarak anneliğe hazır olmadığı gerekçesiyle 13.10.2008’de kuruma verildiği ve 05.11.2008 tarihli dilekçe ile de evlatlık verilmesine onay verildiği anlaşılmaktadır. Toplanan delillerden, davalı annenin velayet görevinin gereğini yerine getirmediği anlaşılmaktadır. Küçük Deniz hakkında koruma kararının kaldırılması ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 347/2. maddesi gereğince velayetin davacı babaya verilmesi gerekirken, yazılı gerekçeyle ret kararı verilmesi doğru bulunmamıştır…” gerekçesiyle oy birliğiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava velayetin değiştirilmesi istemine ilişkindir. Davacı davalılardan D. ile evlilik dışı beraberliklerinden doğmuş D. adında bir çocukları olduğunu, çocuğun varlığını annesi sekiz aylık hamileyken öğrendiğini ve davalıyla evlenmek istediğini, ancak davalı …’ın evlenmek istemediğini, çocuğu da kendisine vermek yerine kendisinden habersiz ve rızası dışında … Çocuk Yuvası’na teslim ettiğini, bu durumu öğrenmesi üzerine … Aile Mahkemesinin … sayılı dosyası ile tanıma davası açtığını, davanın kabulüne karar verilerek D.’in nüfusuna tescil edildiğini, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’ndan doğan ve bir baba olarak kendisine tanınan velayet hakkını kullanmak istediğini, çocuğun kurum veya başka bir ailenin koruması altında büyümesini istemediğini, çocuğu yetiştirmek için her türlü sosyal ve ekonomik ortama sahip olduğunu ileri sürerek, küçük Deniz hakkında verilmiş olan koruma kararının kaldırılması ile velayetin davalı anneden ve vasiden kaldırılarak tarafına verilmesini talep etmiştir. Davalı … vekili, davalı … ile yapılan görüşmede “davacının kendisine tecavüz ettiğini, hamile olduğunu öğreninceye kadar kimseye bu durumu açıklayamadığını, daha sonra ailesine her şeyi anlattığını ve davacı hakkında … Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunduklarını” bildirdiğini, davacının annesi ve babası ile yapılan görüşmede “oğullarının düzenli bir yaşamının bulunmadığını ve bir çocuğun bakımını sağlayacak yeterlilikte olmadığını” ifade ettiklerini, kurum tarafından hazırlanan raporlarda küçük çocuğun bakımını ve sorumluluğunu davacının taşıyamayacağının anlaşıldığını belirterek davanın reddini istemiştir. Davalı … yargılamaya katılmamış ve beyanda bulunmamıştır. Mahkemece dosya içerisinde mevcut 07.05.2014 tarihli Sosyal İnceleme Raporunda ve duruşmada dinlenen sosyal hizmet uzmanı ile pedagogun beyanlarında da belirtildiği gibi çocuğun şu anda bulunduğu aileden alınarak davacıya tesliminin gelişimi açısından çocuğa travma yaşatacağı, çocuğun yüksek yararı için hâlen bulunduğu aile yanında kalmasının uygun olacağı, çocuğun anne ve baba bildiği kişilerin biyolojik anne ve babası olmadıklarının kendisine söylenmesine rağmen bunu reddettiği ve konu açıldığında da agresifleştiği, 18 yaşını doldurduğunda istediği takdirde biyolojik babasıyla görüşmesinin kişiliğinin oluşmasında izlenecek doğru yol olduğu, değişen şartlara göre ileride davacının dava açabileceği gerekçesiyle davanın reddine ve bu aşamada çocukla şahsi ilişki kurulmasına da yer olmadığına karar verilmiştir. Davacının temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık kısmında açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece önceki gerekçeler tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme hükmü davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık: somut olayda küçük Deniz hakkında koruma kararının kaldırılmasının ve velayetin davacı babaya verilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. Bilindiği üzere, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 339-347. maddeleri uyarınca velayet, çocukların bakım, eğitim, öğretim ve korunması ile temsil görevlerini kapsar. Velayet, aynı zamanda ana babanın velayeti altındaki çocukların kişiliklerine ve mallarına ilişkin hakları, ödevleri, yetkileri ve yükümlülükleri de içerir. Ana ve babanın çocukların kişiliklerine ilişkin hak ve ödevleri, özellikle çocuklara bakmak, onları görüp gözetmek, geçimlerini sağlamak, yetiştirilmelerini ve eğitimlerini gerçekleştirmektir. Bu bağlamda sağlayacağı eğitim ile çocuğu istenilen ölçüde dürüst, kötü alışkanlıklardan uzak, iyi ahlak sahibi, çalışkan ve bilgili bir insan olarak yetiştirmek hak ve yükümlülüğü bulunmaktadır. Velayet, kamu düzenine ilişkin olup, bu hususta ana ile babanın istek ve beyanlarından ziyade çocuğun menfaatlerinin dikkate alınması zorunludur. Velayetin kaldırılması ve değiştirilmesi şartları gerçekleşmedikçe, ana ve babanın velayet görevlerine müdahale olunamaz. Velayetin düzenlenmesinde asıl olan, küçüğün yararını korumak ve geleceğini güvence altına almak olduğundan, çocuğun fiziksel ve ruhsal gelişimini engelleyen ve süreklilik arz edeceği anlaşılan her olay, tehlikenin büyüklüğü, doğurabileceği onarılması güç sonuçlar değerlendirilerek sonuca varılmalı; velayetin belirlenmesi ve düzenlenmesinde öncelikle çocuğun yararı göz önünde tutulmalıdır. Bu kapsamda, çocuğun cinsiyeti, doğum tarihi, eğitim durumu, kimin yanında okumakta olduğu, talepte bulunanın çocuğun eğitim durumu ile ilgilenip ilgilenemeyeceği, sağlığı, sağlık durumuna göre tedavi olanaklarının kimin tarafından sağlanabileceği gibi özel durumuna ilişkin hususlar göz önünde tutulmalıdır. Velayetin belirlenmesi ve düzenlenmesinde ana babadan kaynaklanan özelliklerin de dikkate alınması kaçınılmazdır. Bu nedenle, mahkemece çocuğu başkasına bırakma, ihmal etme, kaçırma, iradi olarak terk etme, yönlendirme hususları ile tarafın velayet talebinin olup olmaması, şiddet uygulaması, sadakatsizliği, ekonomik durumu, mesleği, yaşadığı ortam, kötü davranışı, alkol bağımlılığı, sağlığı, dengesiz davranışları dikkate alınmalıdır. Mahkemece, açıklanan özellikler yanında mümkün oldukça çocuğun alıştığı ortamın değiştirilmemesine, kardeşlerin ayrılmamasına özen gösterilmeli, velayetin verileceği taraf yanında kalmasının çocuğun bedeni, fikri, ahlaki gelişmesine engel olup olmayacağı yönünde ciddi ve inandırıcı delil olup olmadığı veya hemen meydana gelecek tehlikenin varlığının ispat edilip edilemediği ve maddi durumun iyiliğinin tek başına velayetin değiştirilmesini gerektirmeyeceği hususu da mutlaka değerlendirilmelidir. Nitekim açıklanan ilkeler, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 13.10.2010 gün ve 2010/2-501 E. 2010/492 K.; 23.11.2011 gün ve 2011/2-547 E. 2011/695 K.; 16.03.2012 gün ve 2011/2-884 E. 2012/197 K. ile 06.03.2013 gün ve 2012/2-794 E. 2013/310 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir. Somut olayda, davacı ile davalılardan …’un evlilik dışı birlikteliğinden doğan küçük D.’in 10.10.2008 doğumlu olduğu, davalı …’ın 13.10.2008 tarihinde verdiği dilekçe ile çocuğu … Çocuk Yuvasına bıraktığı ve evlat edinilmesine de izin verdiği, bunun - [Evlenmenin Butlanı: Ayırt Etme Gücünden Yoksunluk veya Akıl Hastalığı Evlenmeye Engel midir?](https://kayseriavukat.org.tr/evlenmenin-butlani/): Evlenmenin Butlanı: Ayırt Etme Gücünden Yoksunluk veya Akıl Hastalığı Evlenmeye Engel mi Evlenmenin Butlanı: Ayırt etme gücü bulunmayan kimseler fiil ehliyeti açısından tam ehliyetsizler grubunu oluşturur ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 125. maddesine göre ayırt etme gücüne sahip olmayanlar evlenemez. Türk Medeni Kanunu’nun 133. Maddesi de “akıl hastaları, evlenmelerinde tıbbi sakınca bulunmadığı resmi sağlık kurulu raporuyla anlaşılmadıkça evlenemezler.” hükmünü içermektedir. Bu hükümden anlaşılacağı üzere, akıl hastalığı kural olarak kesin evlenme engellerinden biridir. Bununla birlikte Türk Medeni Kanunu’nun 148. maddesi kapsamında; ayırt etme gücünden yoksunluğun mutlak butlan sebebi sayılması için “sürekli” olması gerekmektedir. Evlenme töreninin yapıldığı sırada “geçici” olarak ayırt etme gücünden yoksunluk mutlak butlan değil nispi butlan sebebi teşkil edecektir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2672 Karar No: 2018/1717 K. Tarihi: 15.11.2018 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki evlenmenin butlanı, bunun mümkün olmaması halinde boşanma davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Aile Mahkemesince davanın reddine dair verilen 12.02.2013 tarihli ve … sayılı karar davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 12.11.2013 tarihli ve 2013/12635 E., 2013/26132 K. sayılı kararı ile; “… Eşlerin birinin evlenme sırasında sürekli bir sebeple ayırt etme gücünden yoksun bulunması (TMK md.145/2) veya eşlerden birinde evlenmeye engel olacak derecede akıl hastalığının olması (TMK md.145/3) evlenmeyi mutlak butlanla sakatlar. Mutlak butlan davası için, kanunda herhangi bir “hak düşürücü süre” öngörülmemiştir. Bu nedenle evlenme tarihi üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin, dava her zaman ikame edilebilir. Davalının evlenme tarihinde sürekli bir sebeple ayırt etme gücünden yoksun bulunup bulunmadığı veya evlenmeye engel derece akıl hastası olup olmadığı hususunun, Adli Tıp Kurumu ilgili ihtisas kurulundan rapor alınmak suretiyle tespit edilmesi; buna göre mutlak butlan sebebi mevcutsa butlana karar verilmesi; değilse ikinci kademede boşanma isteğinin de bulunduğu dikkate alınarak bu çerçevede delillerin toplanıp gerçekleşecek sonucu uyarınca karar verilmesi gerekir. Diğer yandan, mutlak butlanla sakat olan bir evliliğin dahi, hakimin bu husustaki kararına kadar geçerli bir evliliğin bütün sonuçlarını doğuracağı hususunun açık kanun hükmü olması (TMK.md.156) karşısında; dava hakkının kötüye kullanılması (TMK.md.2) da söz konusu değildir. Öyleyse açıklanan yönde araştırma yapılarak sonucuna göre karar vermek gerekirken, eksik inceleme ile hüküm kurulması doğru olmayıp, bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava; mutlak butlan nedeniyle evlenmenin iptali, bunun mümkün olmaması hâlinde boşanma istemine ilişkindir. Davacı (kadın) vekili, hem müvekkilinin hem de davalının kısıtlı olduğunu, her ikisinin de aklen kendi işlerini görebilecek durumda olmadıklarını, tarafların 2009 yılından beri ayrı yaşadıklarını ileri sürerek evliliğin mutlak butlan nedeniyle iptaline olmadığı taktirde ise tarafların boşanmalarına karar verilmesini talep etmiştir. Davalı erkek vasisi, tarafların 35 yıldır evli olduklarını, birbirlerine destek olarak bu evliliği sürdürdüklerini, ancak davacı vasisinin davacının mallarına el koymak istediğini, davacının üç aylık maaşını alarak kendi çıkarına harcadığını, bu nedenle davacı vekilinin iddialarının yok sayılması gerektiğini belirterek 21.12.2012 tarihli dilekçe ile abisinin de boşanmak istediğini bildirmiştir. Mahkemece, tarafların 1979 tarihinden 2009 yılına kadar birlikte yaşadıkları, 2009 yılında anlaşılamayan bir sebeple davacının ailesinin davacıyı yanlarına alarak bu davayı açtığı, 30 yıl sonra açılan davanın iyi niyet kuralları ile bağdaşmadığı, her iki tarafın engelli olmasına karşın Anayasa’nın 90. maddesine göre iç hukuk gibi uygulanması gereken uluslararası sözleşmeler dikkate alındığında Türkiye tarafından kabul edilen ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 145. maddesine göre özel hüküm niteliğinde olan Birleşmiş Milletler Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme uyarınca evliliğin engellilerin insan hakkı olduğu ve engellenemeyeceği gerekçesiyle butlan davasının, diğer yandan boşanmayı gerektirecek ve davalıdan kaynaklanan bir kusurun varlığı da kanıtlanmadığından boşanma talebinin reddine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık kısmında açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece önceki gerekçelerle verilen direnme kararını davacı vekili temyiz etmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; 1979 yılında evlenen ve Türk Medeni Kanunu’nun 405. maddesi uyarınca kısıtlanarak vasi atandığı anlaşılan taraflar hakkında davacı kadının açtığı “butlan olmadığı takdirde boşanma” davasına konu olayda Birleşmiş Milletler Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşmesinde evliliğin insan hakkı olduğu ve engellenemeyeceğinin kabul edilmiş olması karşısında davalının evlenme tarihinde sürekli bir sebeple ayırt etme gücünden yoksun bulunup bulunmadığı veya evlenmeye engel derece akıl hastası olup olmadığı hususunun, Adli Tıp Kurumu ilgili ihtisas kurulundan rapor alınmak suretiyle tespit edilmesinin gerekip gerekmediği noktasındadır. Öncelikle belirtilmelidir ki, “evlenme” 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu açısından karşı cinsten iki insanın evlendirmeye yetkili memur önünde karşılıklı ve birbirine uygun irade beyanlarını açıklaması ile oluşur (TMK m.142). Hukuken geçerli bir evliliğin kurulması için kanunda düzenlenen koşullara uygun davranılması gerekir. Bu koşullardan birinin veya birkaçının eksik olması hâlinde evlilik hukuken geçersiz sayılacaktır. Evliliğin kurucu unsurları olarak sayılan “evlenmenin ayrı cinsten kişiler arasında yapılmış olması”, “evlendirme memuru önünde yapılması”, “tarafların karşılıklı ve sözlü iradelerini açıklamaları” hususlarından birinin gerçekleşmemesi hâlinde evlilik hiç gerçekleşmemiş gibi sonuç doğuracaktır. Başka bir anlatımla evlenmenin yokluğu söz konusu olacaktır. Yoklukla sakat olan bir evlenme aradan ne kadar süre geçerse geçsin düzelmeyeceği gibi, evlenmenin nüfus kayıtlarına işlenmesi de sonucu değiştirmeyecektir (Dural, M/ Öğüz, T/ Gümüş, A: Türk Özel Hukuku, Cilt III, Aile Hukuku, İstanbul 2005, s. 72-79) Oysa şeklen meydana gelmiş bir evliliğin, kanunun taraflarda ya da iradelerinde aradığı niteliklerin eksikliği nedeniyle ortadan kaldırılması gerekiyorsa “yokluk” kavramından değil, “butlan” kavramından söz edilecektir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nda evlenmenin butlanı “mutlak” ve “nispi” butlan hâlleri olmak üzere ayrı ayrı düzenlenmiş olup, geçerlilik şartlarındaki sakatlık kamu düzenini ilgilendiriyorsa “mutlak butlan”, kamu yararı değil de ilgililerin özel menfaatleri söz konusuysa nispi butlan hâllerinden söz edilir. Nitekim, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 145. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “Aşağıdaki hâllerde evlenme mutlak butlanla batıldır: 1. Eşlerden birinin evlenme sırasında evli bulunması, 2. Eşlerden birinin evlenme sırasında sürekli bir sebeple ayırt etme gücünden yoksun bulunması 3. Eşlerden birinde evlenmeye engel olacak derecede akıl hastalığı bulunması, 4. Eşler arasında evlenmeye engel olacak derecede hısımlığın bulunması.” Aynı Kanun’un 146. maddesi ise “mutlak butlan davasını Cumhuriyet Savcısının re’sen ve ilgilisi olan herkesin açabileceği” hükümlerini içermektedir. Madde metninden de anlaşıldığı üzere mutlak butlan hâlleri Kanunda sınırlı olarak sayılmış ve bu hâllerden birinin varlığı durumunda evlenmenin kesin hükümsüz olacağı yani mutlak butlanla batıl olduğu düzenlenmiştir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 156. maddesinde “Batıl bir evlilik - [Velayetin Değiştirilmesi Davasında Çocuğun Görüşünün Alınması](https://kayseriavukat.org.tr/velayetin-degistirilmesi-davasi/): Velayetin Değiştirilmesi Davasında Çocuğun Görüşünün Alınması Gerekir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2018/1072 Karar No: 2019/185 K. Tarihi: 21.02.2019 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki velâyetin değiştirilmesi davasından dolayı … Aile Mahkemesince direnme yoluyla verilen 25.05.2017 tarihli, … sayılı kararın bozulmasını kapsayan ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulundan çıkan 27.06.2018 tarihli, 2017/2-3117 E., 2018/1278 K. sayılı kararın karar düzeltme yoluyla incelenmesi davalı vekili tarafından verilen dilekçe ile istenilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca dilekçe, düzeltilmesi istenen karar ve dosyadaki ilgili bütün belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, velâyetin değiştirilmesi istemine ilişkindir. Davacı vekili; boşanma davası sırasında, davalı babanın annenin çocuğu dövdüğü yönünde gerçeğe ve hayatın olağan akışına aykırı iftiraları nedeniyle müşterek çocuğun velâyetinin babaya verildiğini, babasından çekinen ve korkan çocuğun “annem beni dövdü” şeklinde beyanda bulunduğunu, bu hususun aksinin okulda tutulan “Tutanaktır” başlıklı belge ile de ispatlandığını, babanın çocukla ilgilenmediğini, çocuğun okul haricinde internet kafede vakit geçirdiğini, müvekkilinin çocuğun tüm sorunları ile ilgilendiğini, çocuğun da anneyi istediğini ileri sürerek müşterek çocuğun velâyetinin müvekkiline verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili; davacının çocuğu olumsuz etkileyecek bir yaşam tarzı olduğunu, başka erkeklerle görüştüğünü, çocuğa şiddet uyguladığını, sabit bir ikametgahının olmadığını, çocuğa sigara içirerek bu şekilde fotoğrafını çekip sosyal medyada paylaştığını, oje, far gibi şeyler sürdüğünü, boşanma davasında alınan uzman raporlarında da velâyetin babaya verilmesi yönünde görüş bildirildiğini, müvekkilinin çocuğun eğitimiyle yeterli derecede ilgilendiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece; somut olayda 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 348. maddesi kapsamında davalının velâyet görevini yerine getirmediği veya kötüye kullandığı hususlarının kanıtlanamadığı gibi velâyetin değiştirilmesini haklı kılacak nedenler de bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Her iki tarafın temyizi üzerine karar Özel Dairece; velâyetinin değiştirilmesi talep edilen çocuğun idrak çağında olduğu, Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesinin 3 ve 6., Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesinin 12. maddesi gereğince müşterek çocuğun velâyeti konusunda mahkemece görüşünün alınması, bu görüşün değerlendirilmesi ve gerçekleşecek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, bu konuda eksik incelemeyle yazılı şekilde karar verilmesinin usul ve yasaya aykırı olduğundan bahisle bozma kararı verilmiştir. Yerel mahkemece; velâyetinin değiştirilmesi istenilen küçük E.’nin davanın açıldığı tarihte sekiz yaşında olduğu, Özel Daire bozma kararında atıf yapılan uluslararası düzenlemelerde de açıkça benimsendiği üzere, idrak çağında olan çocukların tercihlerinin velâyet düzenlemesi yapılırken mutlaka değerlendirilmesi gerektiği, mahkemece de bu hususun dikkate alınarak uzmanlar tarafından çocukla üç kez görüşüldüğü, ayrıca taraflarla ve E.’nin öğretmenleri ile de detaylı görüşmeler yapıldığı, her iki tarafın evlerinde ve okul ortamında incelemelerde bulunulduğu, çocuğun, tarafların her ikisini de istediğini dile getirdiği, sadece babasını ya da sadece annesini tercih ettiğine dair bir anlatımının bulunmadığı, dava tarihinde sekiz yaşında olan çocuk için adliyeler ve duruşma salonlarının çok da uygun yerler olmadığı, çocuğun duruşma salonuna getirtilerek değil de; çocuklara uygun dizayn edilmiş görüşme odalarında ve bu konuda eğitim görmüş mahkeme uzman pedagogu tarafından görüşlerinin alındığı, velâyetin değiştirilmesi ve kaldırılması koşullarının oluşmadığı belirtilerek davanın reddine dair direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davacı anne vekili tarafından temyiz edilmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca, “… aynı hususlara işaret eden ve Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.” gerekçesiyle bozma kararı verilmiştir. Yargıtay Hukuk Genel kurulu tarafından verilen karara karşı davalı (baba) vekili karar düzeltme talebinde bulunmuştur. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; 26.01.2006 doğumlu müşterek çocuğun velâyeti konusunda mahkeme huzurunda bizzat görüşüne başvurulmasının gerekip gerekmediği, burada varılacak sonuca göre uzman tarafından alınan beyanın yeterli olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 337, 340, 342 ve 346. maddeleri uyarınca velâyet, çocukların bakım, eğitim, öğretim ve korunması ile temsil görevlerini kapsar. Velâyet, aynı zamanda ana babanın velâyeti altındaki çocukların kişiliklerine ve mallarına ilişkin hakları, ödevleri, yetkileri ve yükümlülükleri de içerir. Ana ve babanın çocukların kişiliklerine ilişkin hak ve ödevleri, özellikle çocuklarına bakmak, onları görüp gözetmek, geçimlerini sağlamak, yetiştirilmelerini ve eğitimlerini gerçekleştirmektir. Bu bağlamda sağlayacağı eğitim ile istenilen ölçüde dürüst, kötü alışkanlıklardan uzak, iyi ahlâk sahibi, çalışkan ve bilgili bir insan olarak yetiştirmek hak ve yükümlülüğü bulunmaktadır. Velâyetin kaldırılması ve değiştirilmesi şartları gerçekleşmedikçe, ana ve babanın velâyet görevlerine müdahale olunamaz. Ayrılık ve boşanma durumunda velâyetin düzenlenmesindeki amaç, küçüğün ileriye dönük yararlarıdır. Başka bir anlatımla, velâyetin düzenlenmesinde asıl olan, küçüğün yararını korumak ve geleceğini güvence altına almaktır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 335 ila 351. maddeleri arasında düzenlenen velayete ilişkin hükümler kural olarak, kamu düzenine ilişkindir ve velâyete ilişkin davalarda resen (kendiliğinden) araştırma ilkesi uygulandığından hâkim, tarafların isteği ile bağlı değildir. Velâyetin değiştirilmesine yönelik istem incelenirken ebeveynlerin istek ve tercihlerinden ziyade çocuğun üstün yararı göz önünde tutulur. Hukuk Genel Kurulunun 14.06.2017 tarih ve 2017/2-1887 E., 2017/1196 K. sayılı kararında da velâyetin düzenlenmesinin kamu düzenine ilişkin olduğu, usulü kazanılmış hak ilkesinin istisnasını oluşturduğu benimsenerek aynı ilkelere vurgu yapılmıştır. Diğer taraftan, 20 Kasım 1989 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda onaylanarak 02 Eylül 1990 tarihinde yürürlüğe giren ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nce de kabul edilip, 27 Ocak 1995 gün ve 22184 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 12. maddesinde yer alan düzenlemeye göre: “Taraf Devletler, görüşlerini oluşturma yeteneğine sahip çocuğun kendini ilgilendiren her konuda görüşlerini serbestçe ifade etme hakkını bu görüşlere çocuğun yaşı ve olgunluk derecesine uygun olarak, gereken özen gösterilmek suretiyle tanırlar. Bu amaçla, çocuğu etkileyen herhangi bir adli veya idari kovuşturmada çocuğun ya doğrudan doğruya veya bir temsilci ya da uygun bir makam yoluyla dinlenilmesi fırsatı, ulusal yasanın usule ilişkin kurallarına uygun olarak çocuğa, özellikle sağlanacaktır.” Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi’nin davalarda bilgilendirilme ve dava sırasında görüşünü ifade etme hakkının düzenlendiği 3. maddesinde yer alan hükme göre: “Yeterli idrake sahip olduğu iç hukuk tarafından kabul edilen bir çocuğa, bir adli merci önündeki, kendisini ilgilendiren davalarda, yararlanmayı bizzat da talep edebileceği aşağıda sayılan haklar verilir: a) İlgili tüm bilgileri almak; b) Kendisine danışılmak ve kendi görüşünü ifade etmek; c) Görüşlerinin uygulanmasının olası sonuçlarından ve her tür kararın olası sonuçlarından bilgilendirilmek.” Adli mercilerin rolünden, karar sürecinin düzenlendiği 6. maddenin (b) ve (c) bentlerinde ise: b) Çocuğun iç hukuk tarafından yeterli idrak gücüne sahip olduğunun kabul edildiği durumlarda, – çocuğun bütün gerekli bilgiyi edindiğinden emin olmalıdır. – çocuğun yüksek çıkarına açıkça ters düşmediği takdirde, gerekirse kendine veya diğer şahıs ve kurumlar vasıtasıyla, çocuk - [Vesayet Altına Alınmayı Gerektirecek Ruhsal Rahatsızlık İddiasının Mahkemece Araştırılması](https://kayseriavukat.org.tr/vesayet-altina-alinmayi-gerektirecek-hastalik/): Boşanma Davasında Vesayet Altına Alınmayı Gerektirecek Ruhsal Rahatsızlık İddiasının Araştırılması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2421 Karar No: 2019/919 K. Tarihi: 19.09.2019 Mahkemesi: (Aile Mahkemesi sıfatıyla) Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasında görülen karşılıklı boşanma davasından dolayı yapılan yargılama sonunda (Aile Mahkemesi sıfatıyla) … Asliye Mahkemesince karşılıklı açılan boşanma davalarının kabulüne dair verilen 02.09.2013 tarihli ve … sayılı karar davalı-karşı davacı kadın vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 12.06.2014 tarihli ve 2014/2155 E., 2014/13228 K. sayılı kararı ile; “…6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 114/1-d maddesi gereğince; tarafların, taraf ve dava ehliyetine sahip olmaları dava şartlarından olup, bu husus kamu düzeniyle ilgilidir. Mahkeme, dava şartlarının mevcut olup olmadığını, davanın her aşamasında kendiliğinden araştırmakla yükümlüdür. Taraflar da dava şartı noksanlığını her zaman ileri sürebilirler (HMK m.115/1). Davada, davalı-karşı davacı kadının ruhsal rahatsızlığı ileri sürülmüş ve bu iddia dosya arasındaki bir kısım delille de doğrulanmış bulunmasına göre, mahkemece yapılacak iş; Türk Medeni Kanununun 405. ve Hukuk Muhakemeleri Kanununun 56/1. maddeleri uyarınca davalı-karşı davacı kadının vesayet altına alınmasının gerekip gerekmediğinin araştırılması ve bu hususun bir ön sorun sayılması, gerekirse Türk Medeni Kanununun 462/8. maddesi uyarınca işlem yapılması ve sonucuna kadar yargılamanın bekletilmesinden ibarettir. Bu yön göz önünde tutulmadan yargılamaya devam olunarak işin esası hakkında karar verilmesi usul ve kanuna aykırıdır…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Asıl ve karşı dava, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 166/1 maddesi kapsamında evlilik birliğinin sarsılması nedenine dayalı boşanma istemine ilişkindir. Davacı-karşı davalı erkek vekili; müvekkilinin 2008 yılında açtığı boşanma davasının reddedildiğini, tarafların 2010 yılında yeniden bir araya geldiklerini, ancak davalı eşin kavgacı tutumu, dengesiz hareketleri, sürekli komşularla kavga etmesi, müvekkiline hakaret edip başkalarının yanında sürekli aşağılaması gibi sebeplerle huzursuzluğun devam ettiğini, davalının şizofreni derecesinde psikolojik rahatsızlığının olduğunu, müvekkilinin davalının isteklerini yerine getirmek için krediler çektiğini, 2012 yılı sömestr tatilinden beri de ayrı yaşadıklarını ileri sürerek tarafların boşanmalarına karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı–karşı davacı kadın; dava dilekçesinde geçen iddiaların hiçbirinin doğru olmadığını, reddedilen boşanma davasından sonra davacının özür dilemesi ve ailesinin haksız eylemlerine son vereceğini söylemesi üzerine barıştıklarını, davacının borçları nedeniyle işe girdiğini, gece gündüz aralıksız çalıştığını, yorulması üzerine eşinin isteği ile Elazığ’a döndüğünü, ortak haneye geri dönmek istediğinde eşinin boşanmak istediğini söylediğini, bir süre sonra da kıyafetlerini kargo ile gönderdiğini, bu sırada hamile olduğu hâlde bebeği aldırmak zorunda kaldığını, bu sebeplerle davacının kusurlu olduğunu ileri sürerek asıl davanın reddi ile karşı davanın kabulüne, boşanma kararı verilerek kendisi için 500,00TL tedbir ve yoksulluk nafakası ile 20.000,00TL maddi tazminat ile 20.000,00TL de manevi tazminata hükmedilmesini talep ve dava etmiştir. Yerel mahkemece; davacı-karşı davalı erkeğin açtığı ve tam kusurlu olduğu gerekçesiyle reddedilen boşanma davasından sonra tarafların bir araya gelmesi nedeniyle kadının kocasını affettiği ve affedilen olayların hükme esas alınamayacağı, dosya kapsamı itibariyle davalı kadının davacıya iş arkadaşlarının ve komşularının önünde hakaret ettiği, onu peşinden kovaladığı, küçük düşürdüğü ve komşularını rahatsız edecek boyutta davacıyı sürekli kötülediği, davalının bazı nedenlerden dolayı evlilikte uyumlu davranışlar sergilemediği, yine erkek eşin önceki evliliğinden olan çocuğu ve ailesi ile görüşmesi konusunda taraflar arasında tartışma yaşandığının sabit olduğu, davacı-karşı davalı kocanın boşanma davası reddedildikten sonra davalıya bağımsız ev açtığı, hatta birden fazla kez davalının taleplerini de değerlendirerek ve komşularla yaşanan sorunlar nedeniyle ortak evi taşıdığı, kadına şiddet uygulamadığı, davacı-karşı davalı erkeğin ilk evlendikleri dönemdeki kusurlu davranışlarını büyük ölçüde terk ettiği ve boşanma davası reddedildikten sonra kuralına uygun bir şekilde davrandığı, ancak davalının eve dönmesi için samimi bir çaba göstermediği, her iki tarafın da evliliği sürdürmek gayreti yerine nafaka ve diğer maddi kazanımlar için davranışlarını şekillendirdiği, davalı-karşı davacı kadının kendi isteği ile evden ayrılarak ailesini ziyarete gittiği, daha sonra eve dönmemesinin erkek eşin kendisini istememesi nedeniyle olduğunu tam olarak ispatlayamadığı, erkeğin de kadını geri dönmesi için samimi olarak çağırdığının ve elinden gelen tüm çabayı sarf ettiğinin söylenemeyeceği, yine eşyalarının kargo ile gönderilmesini kadının kendisinin de istemiş olabileceği ve çocuğunu aldırma kararını da Elazığ’da olduğu dönemde vermesinden dolayı erkekten gördüğü bir baskı neticesinde almadığı kabul edilerek davacı-karşı davalı erkeğin az, davalı-karşı davacı kadının ise ağır kusurlu olduğu gerekçesiyle her iki tarafın boşanma davası kabul edilmiş, kadının maddi ve manevi tazminat talepleri ile yoksulluk nafakası talebi reddedilmiştir. Davalı-karşı davacı kadın vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık kısmında açıklanan gerekçeyle bozulmuştur. Yerel mahkemece; Türk yargı sistemine göre; 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 405. maddesinde yer alan sebebe dayanan vesayete ilişkin davaların resen yürütüldüğü, bu davalarda kendiliğinden araştırma ilkesinin uygulandığı ve ilgilinin isteği olup olmadığına bakılmaksızın hâkimin kendiliğinden gerekli gördüğü bütün delillere başvurabileceği ancak hâkimin bu yola başvurabilmesi için davacı veya davalının hâl ve hareketlerinin ruhsal bir rahatsızlığa açıkça işaret etmesi gerektiği, bu husustaki kanı yeterince somut delillere dayandırılmadığı takdirde Anayasanın 17., 19. ve 20. maddelerinde yer alan hükümlere aykırı uygulama yolu açılarak, kişilerin özgürlüğünün kısıtlanacağı ve ilgilinin hastaneye zorla sevkinin önünün açılacağı, bu durumun da açıkça Anayasal güvence altında olan kişinin dokunulmazlığına, maddi ve manevi bütünlüğüne müdahale oluşturacağı, somut olayda …’in TMK. 405. maddesinde yer alan sebeplere dayalı kısıtlanmasını gerektirir ruhsal bir rahatsızlığa işaret eden somut deliller olmadığı, kadın tarafından açılan nafaka davasında uzmanların kadın eş ile bizzat görüştüğü ve kadının herhangi bir sağlık problemi bulunmadığının belirtildiği, yine erkek tarafından açılan boşanma davasında yaklaşık 2 yıl süren yargılama sırasında da davalı …’in herhangi bir ruhsal rahatsızlığı olduğuna ilişkin kanaat edinilmediği, evlilik sırasında bazı ihtiyaçları eşi tarafından karşılanmayan, ailesinden ayrılarak hiç tanımadığı bir çevrede yeni bir hayata başlayan ve daha önceki zamanlarda eşinden şiddet görmüş olan davalı-karşı davacı kadının stresli durumlarda sergilediği farklı algılanabilir davranışlarının kadının akıl sağlığının yerinde olmadığı şeklinde yorumlanamayacağı, olsa olsa bir kusur olarak kadına yüklenebileceği, davacı-karşı davalı kocanın da bu hususta bir temyizi olmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davalı-karşı davacı kadın vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda, davalı-karşı davacı kadının 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 405. ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 56/1. maddeleri uyarınca vesayet altına alınmasının gerekip gerekmediği yönünde bir araştırma yapılarak, bu hususun eldeki dava yönünden ön sorun sayılıp sayılmayacağı noktasında - [Ortak Hayatın ve Evlilik Birliğinin Temelinden Sarsılması Nedeniyle Boşanma Kararı Verilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/evlilik-birliginin-temelinden-sarsilmasi/): Ortak Hayatın ve Evlilik Birliğinin Temelinden Sarsılması Halinde Boşanma Kararı Verilmesi Gerekir mi Evlilik Birliğinin Temelinden Sarsılması: Taraflar arasında ortak hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkân vermeyecek nitelikte bir geçimsizlik mevcut ve sabittir. Olayların akışı karşısında davacı dava açmakta haklıdır. Bu şartlar altında eşleri birlikte yaşamaya zorlamanın kanunen mümkün görülmemesine göre, yerel mahkemece tarafların boşanmasına karar verilmesi yerinde görülmüştür. Ne var ki, davalı vekilinin kusur belirlemesi ve buna bağlı olarak boşanmanın mali sonuçlarına ilişkin sair temyiz itirazları Özel Dairece incelenmediğinden, gerçekleşen olaylara göre boşanmaya sebep olan olaylarda tarafların kusur durumunun tespit edilerek boşanmanın ferileri hakkında gerekli inceleme yapılmak üzere dosya Özel Daireye gönderilmelidir. (4721 s. K. m. 2, 166, 184) (6100 s. K. m. 198, 255) (YİBK 03.07.1978 T. 1978/5 E. 1978/6 K.) (YHGK 20.02.2013 T. 2012/9-843 E. 2013/253 K.) (YHGK 12.09.2012 T. 2012/2-387 E. 2012/551 K.) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2-1586 Karar No: 2021/247 K. Tarihi: 11.03.2021 Dava ve Karar: Taraflar arasındaki boşanma davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Aile Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar, davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi Davacı vekili 20.08.2014 tarihli dava dilekçesinde; tarafların 24.01.1995 tarihinde evlendiklerini, ortak bir çocuklarının olduğunu, tarafların evlenerek Almanya’ya yerleştiklerini, davalının emeklilik süresini doldurarak emekliye ayrıldığını, evliliğin başından itibaren davalının anlaşmazlık ortamı yaratıp huzursuzluk çıkardığını, Almanya’da sağlanan iş ortamı ve kurulu bulunan düzene rağmen sürekli Türkiye’ye dönmek istediğini, son olarak 2004 yılında ortak çocuk ile birlikte Türkiye’ye gelip yerleştiğini, davalının ayrı yaşama konusundaki bu olumsuz tavrına rağmen müvekkilinin maddi imkânlarını zorlayarak eşi ve ortak çocuğun tüm konforunu sağladığını, İzmir Güzelbahçe’de villada oturttuğunu, davalının bu villada müvekkilinden izinsiz şekilde gereksiz tadilat ve lüks harcamalar yaparak eşini zor durumda bıraktığını, bu durumun huzursuzluğu arttırıp tartışma ortamları doğurduğunu, davalının kendine ait dairesini eşinden habersiz sattığını ileri sürerek, tarafların boşanmalarına karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı Cevabı Davalı vekili 11.09.2014 tarihli cevap dilekçesinde; tüm iddiaları inkârla, ortak çocuk …..’nın İzmir Amerikan Koleji son sınıf öğrencisi olduğunu, üniversite sınavına gireceğini, davacının Almanya’da çalıştığı firmanın iflas ettiğini, bu nedenle işsiz kaldığını, bu duruma rağmen Türkiye’ye dönmediğini, müvekkilinin gerek Almanya’da gerek Türkiye’de çocuğu ile birlikte maddi ve manevi zorluklar yaşadığını, çocuğunu tek başına büyüttüğünü, davacının birlik görevlerini yerine getirmediğini, sadakatsiz davrandığını, maddi katkıda bulunmadığını ileri sürerek davanın reddine, aksi hâlde müvekkili yararına 1.500,00TL tedbir-yoksulluk nafakası ile 50.000,00TL maddi, 150.000,00TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir. İlk Derece Mahkemesi Kararı Aile Mahkemesinin 02.09.2015 tarihli ve … sayılı kararı ile; tarafların 24.01.1995 tarihinde evlendikleri, 1996 doğumlu … isimli bir çocuklarının olduğu, her iki tarafın da on yıldır sağlanamayan evlilik birliği konusunda diğer eşi kusurlu görüp suçladığı, bu durum gözetildiğinde evlilik birliğinin temelinden sarsıldığı, bu noktaya gelinmesinde, davalı kadın eşin ısrarla Türkiye’de yaşamak istediği, tarafların ortak çocuğun eğitimi konusunda anlaşamadıkları, buna rağmen davalı kadın eşin ısrarı ve baskısı ile …’nın Türkiye’deki özel okulda eğitim hayatına devam ettiği, buna karşılık davacı erkek eşin yurtdışında uzun yıllar mesleğini sürdürdüğü, iş ve çevre sahibi olmanın yanı sıra Almanya’da yaşayan bir çocuğunun daha bulunduğu nazara alındığında Almanya’da kalma kararının anlaşılabilir olduğu, dosya kapsamı bir bütün olarak değerlendirildiğinde; kadın eşin birliğin mutluluğunu el birliği ile sağlamak, birlikte yaşamak ve yardım yükümlülüklerinden kaçınmak suretiyle evliliğin temelinden sarsılmasında asli kusurlu olduğu, erkek eşe yönelttiği iddialarını ise ispatlayamadığı gibi şüpheli duyumlardan hareketle eşini aldatma ile suçladığı, eve kabul etmediği, beraberliği reddetmek suretiyle birlikte yaşama yükümlülüğünden kaçındığı gerekçesiyle tarafların boşanmalarına, kadın eşin boşanmaya sebep olan olaylarda ağır kusurlu olması ayrıca boşanma nedeniyle yoksulluğa düşmeyeceği gözetilerek tazminat ve nafaka taleplerinin reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı Yargıtay 2. Hukuk Dairesince 30.05.2016 tarihli ve 2015/23958 E. ve 2016/10592 K. sayılı kararı ile; “…Hüküm davalı kadın tarafından temyiz edilerek… dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü: Davacı tanıklarının 3. kişilerden aktardığı vakıalar hükme esas alınamaz. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 166/1-2. maddesi uyarınca; boşanma kararı verilebilmesi için evlilik birliğinin, ortak hayatı sürdürmeleri eşlerden beklenmeyecek derecede temelinden sarsıldığının sabit olması gerekir. Oysa dinlenen davacı tanıklarının sözlerinin bir kısmı Türk Medeni Kanunu’nun 166/1. maddesinde yer alan temelinden sarsılma durumunu kabule elverişli olmayan beyanlar olup, bir kısmı ise, sebep ve saiki açıklanmayan ve inandırıcı olmaktan uzak izahlardan ibarettir. Bu itibarla davanın reddi gerekirken delillerin takdirinde hataya düşülerek yetersiz gerekçe ile boşanmaya karar verilmesi usul ve kanuna aykırıdır…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı Aile Mahkemesinin 01.11.2016 tarihli ve … sayılı kararı ile bozma öncesi kararda yer alan gerekçenin yanında; eşlerin birliğin mutluluğunu el birliği ile sağlamakla yükümlü oldukları, hâkimin en temel birlik yükümlülüğü olan mutluluğun sağlanıp sağlanmadığını gözetmesi gerektiği, bu noktada 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 184. maddesi uyarınca Hâkim sıfatı ile yapılan değerlendirmede erkek eşin mutsuzluğu, kadın eşin tanıklar yanında eşi ile ilgili küçültücü ve hakarete varan sözler söylediği, kanıtlayamadığı ithamlarıyla evlilik birliğinin mutluluğunu gölgelediği kanaatine varıldığı ve davanın kabulüne karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi Direnme kararı yasal süresi içerisinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. UYUŞMAZLIK Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; boşanmaya sebep olan olaylarda davalıdan kaynaklanan kusurlu bir davranışın ispatlanıp ispatlanmadığı, burada varılacak sonuca göre davacının evlilik birliğinin temelinden sarsılması sebebine dayalı boşanma davasının kabulünün gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. GEREKÇE Uyuşmazlığın çözümü bakımından ilgili yasal düzenleme ve kavramların açıklanmasında yarar görülmektedir. Bilindiği üzere 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun “Evlilik birliğinin sarsılması” başlıklı 166. maddesinin bir ve ikinci fıkralarında yer alan düzenlemeye göre; “Evlilik birliği, ortak hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenmeyecek derecede temelinden sarsılmış olursa, eşlerden her biri boşanma davası açabilir. Yukarıdaki fıkrada belirtilen hâllerde, davacının kusuru daha ağır ise, davalının açılan davaya itiraz hakkı vardır. Bununla beraber bu itiraz, hakkın kötüye kullanılması niteliğinde ise ve evlilik birliğinin devamında davalı ve çocuklar bakımından korunmaya değer bir yarar kalmamışsa boşanmaya karar verilebilir.” Genel boşanma sebeplerini düzenleyen ve yukarıya alınan madde hükmü, somutlaştırılmamış veya ayrıntıları ile belirtilmemiş olması nedeniyle evlilik birliğinin sarsılıp sarsılmadığı noktasında hâkime çok geniş takdir hakkı tanımıştır. Boşanma hukukuna yön veren temel ilkeler; irade ilkesi, kusur ilkesi, evlilik birliğinin sarsılması ilkesi, elverişsizlik ilkesi ve - [Bozdurulan Ziynetler ile Kadının Borçlarının Ödenmesi Halinde Ziynet Alacağı Talep Edilebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/bozdurulan-ziynetler-ile-borclarin-odenmesi/): Bozdurulan Ziynetler ile Kadının Borçlarının Ödenmesi Halinde Ziynet Alacağı Talep Edilebilir mi? Masraflar için Bozdurulan Ziynetler: evlilik birliği içerisinde bozdurulan ziynetlerin iade edilmemek üzere erkek eşe verildiği vakıasının ispatı halinde, davalı erkek lehine hak çıkacağından, ziynetlerin kadına iade edilmemek üzere bozdurulduğunu kanıtlama yükü de erkek eşe aittir. Öteki deyişle, ziynet eşyalarının iade edilmemek üzere erkek eşe verildiğinin, kadının isteği ve onayı ile bozdurulup harcandığının da kanıtlanması halinde koca ziynet eşyalarını iade yükünden kurtulur. Davacı-karşı davalı erkek yargılamanın çeşitli aşamalarında ziynetlerin bozdurulduğunu, yalnız bir kısmıyla kadının borçlarının ödendiğini, bir kısmı ile de kredi kartı borçları ve düğün masraflarının ödendiğini beyan etmiştir. Dosya içerisinde kadının rızası ile katkı amacıyla bozdurulmak üzere ziynet eşyalarının erkeğe verildiğine dair herhangi bir delil bulunmadığına göre dava konusu ziynetlerin dava tarihi itibariyle değerleri belirlenerek bozma ilamında belirtildiği üzere bozdurulan ziynetlerin ne kadarının kadının borçlarına, ne kadarının kocanın kredi kartlarına ve düğün masraflarına harcandığının tespit edilip sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken ziynetlere yönelik davanın tamamının reddine karar verilmesi doğru olmamıştır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/803 Karar No: 2017/715 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki karşılıklı olarak açılan boşanma ve ziynet alacağı davalarından dolayı yapılan yargılama sonunda … Aile Mahkemesince her iki boşanma davasının kabulüne, davalı-karşı davacının manevi tazminat talebinin kısmen kabulüne, ziynet eşyası talebinin reddine dair verilen 09/10/2012 gün ve … sayılı karar davalı-karşı davacı kadın vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 19/06/2013 gün ve 2013/4392 E., 2013/17094 K. sayılı kararı ile; “…1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davalı-karşı davacı kadının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir. 2- Davalı-davacı kadın talep etmiş olduğu ziynetlerin varlığı konusunda davalı-davacı koca tarafından bir itiraz ileri sürülmemiş, ziynetlerin kendisine bağışlandığı hususunu da kanıtlayamamıştır. Davalı-davacı koca beyanında ziynetlerin bozdurulduğunu kabul etmiş yalnız bir kısmıyla kadının borçlarının ödendiği, bir kısmı ile de kredi kartı borçları ve düğün masraflarının ödendiğini beyan etmiştir. Mahkemece bozdurulan ziynetlerin ne kadarının kadının borçlarına, ne kadarının kocanın kredi kartlarına ve düğün masraflarına harcandığının tespit edilerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken ziynetlere yönelik davanın tamamının reddine karar verilmesi doğru olmamıştır…” gerekçesiyle oy çokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Asıl dava evlilik birliğinin sarsılması nedenine dayalı boşanma; karşı dava ise evlilik birliğinin sarsılması nedenine dayalı boşanma ve ziynet eşyası istemine ilişkindir. Davacı-karşı davalı erkek eşinin aşırı kıskanç olduğunu ve üzerinde devamlı baskı kurduğunu, aldatıldığını düşünüp bu konuda arkadaşlarını ve ailesini de rahatsız ettiğini ileri sürerek boşanmalarına karar verilmesini talep etmiştir. Davalı-karşı davacı kadın, eşinin MSN ve Facebook üzerinden başka kadınlarla görüştüğünü, eski kız arkadaşının fotoğraflarını hala sakladığını, kendisine ilgisiz davrandığını belirterek boşanma kararı verilmesini ve 50.000 TL manevi tazminata hükmedilmesini ayrıca eşinin 20.000 TL civarında ziynet eşyasını bozarak harcadığını, bu sebeple 20.000 TL maddi tazminata hükmedilmesini istemiştir. Yerel mahkemece davacı-karşı davalı erkeğin sadakat kurallarına aykırı hareket ettiği, eşine şiddet uyguladığı, davalı-karşı davacı kadının da eşine hakaret ettiği, saldırgan davranışlarda bulunduğu, evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına neden olan olaylarda davacı – karşı davalı erkeğin ağır kusurlu olduğu gerekçesiyle her iki tarafın boşanma talebinin kabulüne, ziynet eşyalarının satılmasıyla elde edilen paranın nereye harcandığı tam olarak ispat edilemediğinden ziynet eşyaları ile ilgili talebin reddine dair verilen karar davalı-karşı davacı kadın vekili tarafından temyiz edilmiş; Özel Dairece yukarıda başlık kısmında açıklanan gerekçe ile oyçokluğu ile bozulmuştur. Yerel mahkemece önceki gerekçelerle direnme hükmü kurulmuştur. Direnme hükmü davalı- karşı davacı kadın vekilince temyiz edilmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, ziynet alacağı davasının ispatına ilişkin olup, davacı-karşı davalı erkeğin savunmasına karşılık ziynetlerin ne kadarının kadının borçlarına, ne kadarının kocanın kredi kartlarına ve düğün masraflarına harcandığının tespit edilmesinin gerekip gerekmediği noktasındadır. 01/01/2002 tarihinde yürürlüğe giren 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu ile birlikte 743 sayılı Türk Kanunu Medenisinin karının iaşesini kocaya yükleyen 152. maddesi yürürlükten kaldırılmıştır. Türk Medeni Kanunu’nun 186/3. maddesi “Eşler birliğin giderlerine güçleri oranında emek ve malvarlıkları ile katılırlar” hükmünü getirmiştir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 186/3. maddesinde her ne kadar eşlerin birliğin giderlerine güçleri oranında emek ve malvarlıkları ile katılacakları belirtilmiş ise de buradaki katılmanın ya eşlerin rızası ile ya da mahkeme kararıyla olması gerekir. Diğer taraftan, evlilik sırasında kadına takılan ziynet eşyaları kim tarafından alınmış olursa olsun ona bağışlanmış sayılır ve artık onun kişisel malı niteliğini kazanır. Hukuk Genel Kurulu’nun 05/05/2004 gün ve 2004/4-249 E., 2004/247 K. sayılı kararında da aynı ilke benimsenmiştir. Bu durumda “kişisel mal” kavramının yasal olarak nasıl düzenlendiği üzerinde durulmalıdır: 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 220. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “Aşağıda sayılanlar, kanun gereğince kişisel maldır: 1. Eşlerden birinin yalnız kişisel kullanımına yarayan eşya, 2. Mal rejiminin başlangıcında eşlerden birine ait bulunan veya bir eşin sonradan miras yoluyla ya da herhangi bir şekilde karşılıksız kazanma yoluyla elde ettiği malvarlığı değerleri 3. Manevi tazminat alacakları, 4. Kişisel mallar yerine geçen değerler.” Ayrıca aynı Kanun’un 222/1.maddesinde; “Belirli bir malın eşlerden birine ait olduğunu iddia eden kimse, iddiasını ispat etmekle yükümlüdür” hükmü ile ispat yükünün kime ait olduğu hususu düzenlenmiştir. Yukarıda bahsedilen düzenlemelerden hareket edildiğinde, evlilik birliği içerisinde bozdurulan ziynetlerin iade edilmemek üzere erkek eşe verildiği vakıasının ispatı halinde, davalı erkek lehine hak çıkacağından, ziynetlerin kadına iade edilmemek üzere bozdurulduğunu kanıtlama yükü de erkek eşe aittir. Öteki deyişle, ziynet eşyalarının iade edilmemek üzere erkek eşe verildiğinin, kadının isteği ve onayı ile bozdurulup harcandığının da kanıtlanması halinde koca ziynet eşyalarını iade yükünden kurtulur. Somut olayda; davacı-karşı davalı erkek yargılamanın çeşitli aşamalarında ziynetlerin bozdurulduğunu, yalnız bir kısmıyla kadının borçlarının ödendiğini, bir kısmı ile de kredi kartı borçları ve düğün masraflarının ödendiğini beyan etmiştir. Dosya içerisinde kadının rızası ile katkı amacıyla bozdurulmak üzere ziynet eşyalarının erkeğe verildiğine dair herhangi bir delil bulunmadığına göre dava konusu ziynetlerin dava tarihi itibariyle değerleri belirlenerek bozma ilamında belirtildiği üzere bozdurulan ziynetlerin ne kadarının kadının borçlarına, ne kadarının kocanın kredi kartlarına ve düğün masraflarına harcandığının tespit edilip sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken ziynetlere yönelik davanın tamamının reddine karar verilmesi doğru olmamıştır. Hal böyle olunca, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına, - [Dava Dilekçesinin Davalıya Tebliğine İlişkin İşlemin Usulsüz Olması](https://kayseriavukat.org.tr/dava-dilekcesinin-davaliya-tebligi/): Dava Dilekçesinin Davalıya Tebliğine İlişkin İşlemin Usulsüz Olması Durumunda İtiraz Süresi Nasıl Belirlenir? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2299 Karar No: 2018/1853 K. Tarihi: 06.12.2018 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki karşılıklı boşanma davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Aile Mahkemesince mahkemenin yetkisizliğine dair verilen 10.06.2014 tarihli ve … sayılı karar davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 09.06.2015 tarihli ve 2014/28323 E., 2015/12039 K. sayılı kararı ile; \”…Kesin yetki kuralının söz konusu olmadığı hallerde mahkemelerin yetkisine yönelik itirazlar, ilk itirazlardan olup (HMK m. 116/1-a), cevap dilekçesinde ileri sürülmek zorundadır (HMK m. 117/1). Cevap dilekçesini verme süresi, dava dilekçesinin davalıya tebliğinden itibaren iki haftadır (HMK m. 127/1). Dava dilekçesi davalıya 17.09.2013 tarihinde tebliğ edilmiş, davalı iki haftalık cevap süresinden sonra yetki itirazında bulunmuştur. Süresinde olmayan yetki itirazının reddi yerine yazılı şekilde kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir….\” gerekçesiyle karar bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek temyiz dilekçesinin süresinde verildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava ve karşı dava, evlilik birliğinin sarsılması nedenine dayalı (TMK 166/1 m.) boşanma istemine ilişkindir. Davacı -karşı davalı vekili, tarafların bir yıldır ayrı olduğunu, aralarında fikri, ruhi ve bedeni uyumun sağlanamadığını, kültürel, yaşamsal ve mizaç farklılığın bulunduğunu ileri sürerek TMK\’nın 166/1. maddesi uyarınca boşanma kararı verilmesini talep ve dava etmiştir. Dava dilekçesi davalıya 17.09.2013 tarihinde tebliğ edilmiş ve davalı kadın vekili 04.10.2013 tarihli dilekçe ile davalının vekilliğini üstlendiklerini, dosyadan yeni haberdar olduklarını, dosyayı inceleyip, delilleri toplamak için tarafına ek süre verilmesini istemiştir. Davalı kadın vekili 08.10.2013 tarihli cevap dilekçesinde; dava dilekçesinde sadece davacının vekilinin adresinin bildirildiğini, davacının adresinin bildirilmediğini, müvekkilinin ikamet adresinin ise, eşlerin davadan önce son defa altı aydan beri yaşadıkları yer olan \”Bakırköy/İstanbul\” olduğunu, bu sebeple yetkisizlik kararı verilmesi gerektiğini, dava dilekçesinin tebliğ edildiği tarihte müvekkilinin tatilde olduğunu, 7201 sayılı Tebligat Kanunu\’nun 21. maddesi uyarınca yapılan tebliğden çok sonra haberdar olduğunu, yetki konusunda karar verildikten sonra ayrıntılı beyanda bulunacaklarını belirtmiştir. Mahkemece 09.10.2013 tarihli ara karar ile (bu karar tarihinden itibaren geçerli olmak üzere) davalı vekiline 30 günlük ek cevap süresi tanınmasına karar verilmiş ve bu ara karar davalıya 31.10.2013 tarihinde tebliğ edilmiştir. Davalı -karşı davacı (kadın) vekili 22.11.2013 tarihinde cevap ve karşı dava dilekçesi ibraz etmiştir. Mahkemece, davacı-karşı davalının … adresinde, davalının ise … adresindeki ortak konutta ikamet ettiği, belirtilen yerleşim yerlerinin mahkemenin yetki alanı dışında olduğu ve davalı -karşı davacı vekilinin yasal süresi içinde yetki itirazında bulunduğu belirtilerek dava dilekçesinin yetki yönünden reddi ile mahkemenin yetkisizliğine, dava dosyasının yetkili … Aile Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir. Davacı – karşı davalı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık kısmında açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel mahkemece, dava dilekçesine ilişkin tebligatın 7201 sayılı Tebligat Kanunu\’nun 21/1. maddesine göre yapıldığı, ancak uygulama görmüş Yargıtay İçtihatlarında da belirtildiği üzere, davalı -karşı davacının geçici olarak adresten ayrılarak tatile gitmesi durumunda adrese dönmesi muhtemel tarih araştırılmadan 21. maddeye göre yapılan tebligatın geçersiz olduğu, bu durum karşısında davalı -karşı davacı vekilinin vekaletnamesinin tanzim tarihi olan 03.10.2013 tarihinin davayı öğrenme tarihi olarak kabul edildiği ve talebi dikkate alınarak davalı -karşı davacıya 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 127/1. maddesi gereğince ara karar tarihinden itibaren geçerli olmak üzere 30 günlük ek cevap süresi verildiği, bu nedenle 08.10.2013 havale tarihli dilekçe ile yapılan yetki itirazının yasal süresi içinde yapıldığı belirtilerek direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını davacı – karşı davalı temyiz etmektedir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, boşanma davasına konu olayda dava dilekçesinin 17.09.2013 tarihinde tebliği üzerine davalı -karşı davacının 08.10.2013 tarihli dilekçe ile ileri sürdüğü yetki itirazının süresinde olup olmadığı noktasındadır. Uyuşmazlığın çözümü bakımından öncelikle davalı -karşı davacıya yapılan tebligatın usulüne uygun olup olmadığı hususunun açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Tebligat, yetkili makamlar tarafından bir takım hukuki işlemlerin, bunların hukuki sonuçlarından etkilenmeleri amaçlanan kimselere kanuna uygun şekilde bildirimi ve bu bildirimin de usulüne uygun şekilde yapıldığının belgelenmesi olarak tanımlanabilir (Ruhi, A.C/ Ruhi C.: Tebligat Hukuku, Ankara 2016, s.17). Belirtilmelidir ki, tebligat Anayasa ile güvence altına alınan iddia ve savunma hakkının, daha da özelde hukuki dinlenilme hakkının tam olarak kullanılması ve bu suretle adil bir yargılamanın yapılmasını sağlayan çok önemli bir araçtır. Bir davada davalının, davacının açmış olduğu davadan haberdar olması, davaya cevap vermesi ve hatta cevap süresinin işlemeye başlaması için dava dilekçesinin tebliğ edilmesi gerekir. Aksi durumun, ilgilinin hak arama hürriyetini kısıtlayacağına şüphe yoktur. Aslında hemen her hukuksal işlemin tebligat ile sonuç doğuracağını söylemek mümkündür. Bu bakımdan, davetiyenin ve tebliğ tutanaklı zarfın, davadaki ve takipteki önemi büyüktür. Tebligat; bilgilendirme yanında belgelendirme özelliği de bulunan bir usul işlemi olduğundan, tebligat ile ilgili olarak 7201 sayılı Tebligat Kanunu ve buna bağlı olarak çıkarılan Tebligat Kanununun Uygulanmasına Dair Yönetmelik hükümleri tamamen şekli olduğundan gerek tebliğ işlemi gerekse tebliğ tarihi ancak kanun ve yönetmelikte emredilen şekillerle tevsik ve dolayısıyla ispat olunabilir. Tebligatın doğru kişiye ve kanunda gösterilen yönteme uygun olarak yapılması zorunludur. Aksi takdirde kanun ve yönetmeliğin gösterdiği şekilde yapılmamış ve belgelendirilmemiş olan tebligat geçerli sayılmaz. Kural olarak tebligatın, tebligat muhatabının kendisine ve şahsın bilinen en son adresinde yapılması gerekir (7201 sayılı Tebligat Kanunu md. 10/1). Bilinen en son adres, İçişleri Bakanlığı nezdinde tutulan adrese dayalı merkezi nüfus kayıt sistemindeki (MERNİS) adres olabileceği gibi, başka bir adres de olabilir. Her iki durumda da muhatabın bilinen en son adresine normal tebligat çıkarılması gerekir. Ancak tebligatın yapılmasını isteyenin veya tebligatı çıkartan makamın bildirdiği adresin, tebligata elverişli olmadığının anlaşılması ya da bu adrese tebligat yapılamaması hâlinde, muhatabın 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanununa göre adres kayıt sistemindeki adresi bilinen en son adresi olarak kabul edilerek tebligat buraya yapılır (m.10/2). Asıl olanın tebligatın muhatabına yapılması ise de Tebligat Kanunu tarafından yetkilendirilen bazı kimselerin de muhatap adına tebligatı almaya yetkisi bulunmaktadır. Çünkü muhatap her zaman bildirilen adreste bulunmayabilir. Bu noktada 7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun ve Tebligat Kanununun Uygulanmasına Dair Yönetmelik\’in konuya ilişkin maddelerinin incelenmesinde yarar görülmektedir. 7201 sayılı Tebligat Kanunu\’nun \”muhatabın muvakkaten başka yere gitmesi\” başlıklı 20. maddesi: \”13, 14, 16, 17 ve 18 inci maddelerde yazılı şahıslar, kendisine tebliğ yapılacak kimsenin muvakkaten başka yere gittiğini belirtirlerse; keyfiyet ve beyanda bulunanın adı ve soyadı tebliğ mazbatasına yazılarak altı beyan yapan - [Düğünde Takılan Takı ve Ziynet Eşyalarına İlişkin Erkeğin Beyanı İkrar Olarak Kabul Edilir](https://kayseriavukat.org.tr/davada-erkegin-beyani-ikrar/): Takı ve Ziynet Eşyalarına İlişkin Davada Erkeğin Beyanı İkrar Olarak Kabul Edilir mi Takı ve Ziynet Eşyalarına İlişkin Davada Erkeğin Beyanı İkrar Olarak Kabul Edilebilir mi: Kadına özgü ziynet eşyası niteliğindeki bilezik eşler arasında aksine bir anlaşma veya bu konuda yerel bir âdet bulunmadıkça evlilik sırasında kim tarafından hangi eşe takılmış olursa olsun kadın eşe bağışlanmış sayılır ve artık onun kişisel malı niteliğini kazanır. Bu ilkeden hareketle, davalı erkeğin düğünde toplam 12 adet bilezik takıldığını beyan etmiş olması karşısında, bu beyanın mahkeme önünde ikrar kabul edilmesi gerekir. Bu durumda, düğünde davacı kadına 12 adet bilezik takıldığı hususu çekişmeli olmaktan çıkacaktır. O hâlde mahkemece bu bilezikler yönünden de davanın kabulüne karar verilmesi gerekir. (6100 s. K. m. 24, 187, 188, 190, 193, 228, 303) (1086 s. K. m. 236, 237, 287, 337) (4721 s. K. m. 6, 220, 222) (2. HD. 28.12.2007 T. 2006/10209 E. 2007/18598 K.) (YHGK 05.05.2004 T. 2004/4-249 E. 2004/247 K.) (YİBK 03.03.2017 T. 2015/2 E. 2017/1 K.) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/3-1040 Karar No: 2020/240 K. Tarihi: 04.03.2020 Taraflar arasındaki ziynet alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Aile Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin kararın taraf vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 3. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi Davacı vekili 28.06.2013 tarihli dava dilekçesinde, tarafların boşandıklarını, düğünde takılan 18 adet bilezik, 1 adet küpe, 2 adet yüzük, 11 adet küçük altının davalı tarafından alındığını, davalının müvekkiline Sincan ilçesinde alınan ev için kullanıldığını beyan ettiğini, altınların davalıdan talep edilmesine rağmen verilmediğini ileri sürerek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile altınların aynen, mümkün olmadığı takdirde bedelleri olan 20.000TL’nin dava tarihinden işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı Cevabı Davalı vekili 11.11.2013 tarihli cevap dilekçesinde, düğünde 5 adeti müvekkiline ait olmak üzere toplam 12 adet bilezik takıldığını, ziynet eşyalarının düğün ve ev eşyasının alımına ilişkin borçlar, çocuk edinmek için yapılan tedavi masrafları ile ortak giderler için davacının onayı ile kullanıldığını, davacının beyanlarının gerçek durumu yansıtmadığını savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. İlk Derece Mahkemesi Kararı Eskişehir 1. Aile Mahkemesinin 11.03.2014 tarihli ve 2013/495 E., 2014/189 K. sayılı kararı ile; Sincan ilçesindeki evin, evlilikten 1-2 yıl sonra alındığı, tüp bebek tedavisinin ise evlilikten 7-8 yıl devam eden süreçte gerçekleştiği, arabanın ise son olaydan önce alındığı ileri sürüldüğünden, davacıya düğünde takılan ziynet eşyasının karşı beyanlarla da tespit edildiği üzere 7 adet bilezik ve 1 adet yüzük olduğu, bunun dışında talep edilen ziynet eşyalarının düğünde değil de düğün sonrası edinildiği veya düğünden önce kişisel eşya olarak var olduğu ileri sürülmediğinden 7 adet bilezik ve 1 adet küpenin düğün borçları ve ev eşyalarının alımında bozdurulduğu, bu konuda davacının rızasının geri alınmamak üzere kocaya bağış şeklinde verildiği hususunun ispatının davalıya düştüğü, ancak buna ilişkin dosya kapsamında bir delil bulunmadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile, 8.568,00TL değerinde 7 adet 22 ayar 18 gr bileziğin ve 129.00TL değerince 1 adet 14 ayar 3 gr yüzüğün aynen iadesine, mümkün olmadığı takdirde 8.697TL’nin dava tarihinden itibaren işleyecek faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı … Aile Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur. Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 12.05.2015 tarihli ve 2014/14238 E., 2015/8430 K. sayılı kararı ile; “Davalının tüm davacının diğer temyiz itirazlarının reddi ile … Ancak; Dava konusu uyuşmazlık, düğünde takılan ziynet eşyalarının davalı kocadan istirdatı talebine ilişkindir. Kural olarak düğün sırasında takılan ziynet eşyaları, para kim tarafından takılırsa takılsın, aksine bir anlaşma bulunmadıkça kadına bağışlanmış sayılır ve artık onun kişisel malı niteliğini kazanır. Bu eşyaların iade edilmemek üzere kocaya verildiği, kadının isteği ve onayı ile bozdurulup müşterek ihtiyaçlar için harcandığı hususu davalı tarafça kanıtlandığı takdirde, koca bu eşyaları iadeden kurtulur. Somut olayda, davalı koca, davacı kadının talep ettiği ziynetlerin, evliliğin devamı sırasında, düğün borçları ve çocuk edinmek için yapılan tedavi masrafları için harcandığını savunmuş, ancak davacı kadının bunları iade edilmemek üzere rıza ile verdiğini kanıtlayamamıştır. Hâl böyle olunca mahkemenin de kabulünde olduğu üzere, davalı kocanın, müşterek ihtiyaçlar için harcanan ziynetlerin, rızayla ve iade şartı olmaksızın kendisine verildiğini ispatlayamadığı, bu nedenle dava konusu ziynetleri iadeyle mükellef olduğu hususu tartışmasızdır. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 188. maddesi gereğince “Tarafların veya vekillerinin mahkeme önünde ikrar ettikleri vakıalar, çekişmeli olmaktan çıkar ve ispatı gerektirmez.” Davalı taraf cevap dilekçelerinde, düğünde toplam 12 adet bilezik takıldığını beyan etmiştir. Bu durumda, düğünde davacı kadına 12 adet bilezik takıldığı hususu çekişmeli olmaktan çıkmıştır. Öyle ise mahkemece, bu ilkeler gözetilip, davalının, davacı kadına takılan bileziklerin adedi konusundaki ikrarı da dikkate alınıp, toplam 12 adet bilezik üzerinden davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme sonucu davalının düğün sırasında takıldığını kabul ettiği 5 adet bilezik dikkate alınmadan, sadece 7 bilezik üzerinden davanın kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı … Aile Mahkemesinin 22.10.2015 tarihli ve 2015/692 E., 2015/716 K. sayılı kararı ile önceki gerekçeler yanında “…Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 28/12/2007 tarih 10209-18598 sayılı içtihadında belirtildiği üzere düğünde damada hediye olarak takılan 5 adet bileziğin kadına bağışlanıp bağışlanmadığı hususu davacı tarafından dile getirilmediği gibi bu yönde davalının bir beyanı mevcut olmadığı 12 adet bileziğin evlilik birliğinin devamı sırasında düğün borçları ve çocuk edinmek için yapılan tedavi masrafları için harcadığı beyanı göz önüne alınarak davalının 12 adet bilezik hususunda beyanı 5 adet davalıya hediye olarak takıldığından ve düğün sonrası davacı kadına bağışlanma hususu ortaya konulmadığı…” gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK Davalı vekilinin cevap dilekçesinde düğünde 5 adedi müvekkiline ait olmak üzere toplam 12 adet bilezik takıldığını beyan etmesi karşısında, bu beyanın mahkeme önünde ikrar sayılarak 12 adet bilezik üzerinden davanın kabulüne karar verilmesinin gerekip gerekmediği gerektiği noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE Uyuşmazlığın çözümü için konu ile ilgili yasal düzenleme ve kavramların kısaca açıklanmasında yarar vardır. Ziynet; altın, gümüş gibi kıymetli madenlerden yapılmış olup; insanlar tarafından takılan süs eşyası olarak tanımlanmaktadır (Yılmaz, E.: Hukuk Sözlüğü, Ankara 2011, s. 1529). Ziynet eşyasını evlilik münasebetiyle gelin - [Tarafların Talebi Olmaksızın İştirak Nafakasına Karar Verilebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/istirak-nafakasi-talebi/): Tarafların Talebi Olmaksızın İştirak Nafakasına Karar Verilebilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1894 Karar No: 2019/918 K. Tarihi: 19.09.2019 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki boşanma davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Küçükçekmece 1. Aile Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 31.10.2013 tarih ve 2013/582 E., 2013/909 K. sayılı karar taraf vekillerinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 01.07.2014 tarih ve 2014/4685 E., 2014/15053 K. sayılı kararı ile; “…. 1- Dosyadaki yazılara, bozmaya uygun işlem ve araştırma yapılmış olmasına, delillerin takdirinde bir yanlışlık bulunmamasına ve özellikle boşanmaya sebep olan olaylarda sadakat yükümlülüğünü ihlal eden kocanın eşine hakaret içerikli mesajlar gönderen davalı kadına göre daha ağır kusurlu olduğunun ve boşanma kararının Türk Medeni Kanunu’nun 166/2. maddesi uyarınca verildiğinin anlaşılmasına göre tarafların aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir. 2- Hakim, tarafların talep sonuçlarıyla bağlıdır. Fazlasına veya başka bir şeye karar veremez (HMK md. 26/1). Davalı kadın müşterek çocuk için aylık 2000 TL iştirak nafakası talep etmiş ve mahkemece bu yönde de karar verilmiştir. Mahkemece talep olmadığı halde yılda bir kereye mahsus olmak üzere müşterek çocuk için ayrıca 6000 TL’ye hükmedilmesi doğru olmayıp bozmayı gerektirmiştir. 3- Davalı kadın cevap dilekçesinde kendisi için de tedbir nafakası talep etmiş olup, bu talep hakkında olumlu-olumsuz karar verilmemesi de doğru olmamıştır…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece 2. bentte yer alan bozma nedeni yönünden önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, evlilik birliğinin sarsılması nedenine dayalı (TMK m. 166/1) boşanma istemine ilişkindir. Davacı erkek vekili; tarafların boşanmalarına, ortak çocuğun velayetinin tarafına verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı kadın; davanın reddi ile davalı kadın lehine 500,00TL, ortak çocuk lehine de 2.000,00TL tedbir nafakasına hükmedilmesini talep etmiştir. Yerel mahkemece; davanın kabulü ile tarafların boşanmalarına, ortak çocuğun velayetinin anneye verilmesine, ortak çocuk lehine 1.000,00TL tedbir ve 2.000,00TL iştirak nafakası takdirine, ayrıca tarafların gelir durumları, ortak çocuğun özel lisede öğrenim görmesi ve küçüğün Türkiye ortalamasının çok üstünde aylık geliri bulunan babasının bu olanağından yararlanması gerektiğinden okul öğrenim giderinin bir kısmı olarak her yıl 1 Mayıs ile 31 Mayıs arasında belirlenen iştirak nafakasının eklentisi niteliğinde olmak üzere 6.000,00TL’nin de davacıdan alınarak davalıya ödenmesine karar verilmiştir. Hüküm taraf vekillerince temyiz edilmiş, karar Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde yer alan gerekçelerle kısmen bozulmuştur. Mahkemece, Özel Daire bozma ilamında 2. bentte yer alan bozma nedeni yönünden; Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nde, küçükler hakkında karar verilirken öncelikle küçüklerin yüksek çıkarlarının korunması zorunluluğunun getirildiği, Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin ilk derece mahkemesi olarak verdiği ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 26/12/2012 tarih ve 2012/2-508 E. 20121353 K. sayılı kararı ile onanan 24.02.2012 tarih ve 2011/3 E. 2012/1 K. sayılı kararında; 4787 sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair  Kanun’un 6. maddesini, başka bir mahkemede taraflar arasında boşanma davası bulunması hâlinde dahi başvurulan başka bir aile mahkemesinin, değişik iş dosyasında karşı tarafın savunmasını almaksızın uygulayarak, gerekli önlem ve tedbirleri alabileceğinin belirtildiği, davacı erkek eşin mali durumunun, davalı kadın eşin mali durumuna göre çok iyi olduğu, ortak çocuğun hem annesinin, hem de babasının mali durumunun gerektirdiği yaşamı sürdürmesinin hakkaniyet kuralları gereği olduğu, aile mahkemesi yargıcının iştirak nafakası ve velayet ile ilgili kararlarında tarafların istemleri ile bağlı olmayıp, küçüğün yüksek çıkarları ile bağlı olduğundan bozma kararına uyulmadığı, bu nedenlerle müşterek çocuk için iştirak nafakası dışında yılda bir kereye mahsus olmak üzere hükmedilen 6.000,00TL yönünden direnilmesine, direnme kararı uyarınca davacının küçüğün giderlerine katılması için her yıl 1 Mayıs ile 31 mayıs arasında belirlenen iştirak nafakasının eklentisi olmak üzere 6.000,00TL’nin davacıdan alınarak davalıya verilmesine” gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davacı erkek vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda tarafların talebi olmaksızın her yıl 1 Mayıs ile 31 Mayıs arasında belirlenen iştirak nafakasının eklentisi niteliğinde, ortak çocuğun öğrenim gideri için belirli bir meblağa hükmedilip, edilemeyeceği noktasında toplanmaktadır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 182. maddesi hükmüne göre; velayet kendisine verilmeyen eş, çocuğun bakım ve eğitim giderlerine (iştirak nafakası) gücü oranında katılmak zorundadır. Hâkim, istem hâlinde irat biçiminde ödenmesine karar verilen bu giderlerin gelecek yıllarda tarafların sosyal ve ekonomik durumlarına göre ne miktarda ödeneceğini karara bağlayabilir. İştirak nafakası kapsamına çocuğun yiyecek, giyecek, barınma, sağlık, dinlenme, eğitim, öğretim vs. giderleri girmektedir. Durumun değişmesi hâlinde hâkim istem üzerine nafaka miktarını yeniden belirler veya kaldırır (TMK m. 331). Zira anılan Kanunun 350. maddesinin birinci fıkrasına göre velayetin kaldırılması hâlinde bile ana ve babanın çocuklarının bakım ve eğitim giderlerini karşılama yükümlülükleri devam eder. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 328. maddesinde; “Ana ve babanın bakım borcu, çocuğun ergin olmasına kadar devam eder. Çocuk ergin olduğu hâlde eğitimi devam ediyorsa, ana ve baba durum ve koşullara göre kendilerinden beklenebilecek ölçüde olmak üzere, eğitimi sona erinceye kadar çocuğa bakmakla yükümlüdürler.” hükmü yer almaktadır. Ana babanın bakım yükümlülüğünün doğal sonucu olan iştirak nafakası, çocuğun korunmasına yönelik olup, kamu düzenine ilişkindir ve hâkim talep bulunmasa dahi kendiliğinden iştirak nafakasına hükmedebilecektir. Ancak velayet hakkı kendisine verilen eş iştirak nafakası istemediğini belirtmesi hâlinde hâkim, bu durumun çocuğun üstün yararını zedelemeyeceği kanaatine varması durumunda iştirak nafakasına hükmetmeyebilecektir. Medeni hukuk yargılamasına hâkim olan ilkelerden biri de taleple bağlılık ilkesidir. Bu ilke 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 26. maddesinde açıkça ifade edilmiştir. Buna göre, hâkim tarafların talepleri ile bağlıdır. Kanunlarda yer alan istisnalar dışında talepten fazlasına veya talepten başka bir şeye karar verilemez. Ancak hâkim somut olaya göre talep sonucundan daha aza karar verebilecektir. Bu ilke uyarınca tarafların talep etmediği husus hakkında mahkeme karar veremeyecektir. Talep, dava açmakla istenilen hukuki sonucu kapsar. Böylelikle yargılama, dava açmakla istenilen hukuki sonuca ulaşma amacına yani talebe yönelik olarak devam ettirilerek bir karar verilir. Aksi hâlde hâkim, iki taraftan birinin talebi olmaksızın, kendiliğinden bir davayı incelemiş ve karara bağlamış olur ki bu husus da aynı Yasanın (HMK) 24. maddesinde yer alan tasarruf ilkesinin ihlali sonucunu doğurur. Çoğun içinde az da vardır kuralı gereğince davacının talep ettiğinden daha az bir hakkı olduğu sonucuna varıldığı durumlarda taleple bağlılık ilkesi uygulanmaz. Somut olayda davalı anne tarafından 2.000,00TL iştirak nafakası talep edilmiş ve mahkemece de ortak çocuk lehine 2.000,00TL iştirak nafakasına hükmedilmiştir. Davalı annenin - [Tarafların Gelirlerinin Denk Olması Halinde Yoksulluk Nafakasına Karar Verilebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/yoksulluk-nafakasi/): Tarafların Maddi Durum ve Gelirlerinin Benzer Olması Halinde Boşanma Davasında Yoksulluk Nafakası Talep Edilebilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1893 Karar No: 2019/546 K. Tarihi: 09.05.2019 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasında görülen boşanma davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ankara 1. Aile Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 21.10.2013 tarih ve 2012/1521 E., 2013/1352 K. sayılı karar davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 08.09.2014 tarih ve 2014/15267 E., 2014/16658 K. sayılı kararı ile: “…1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davalı (koca)’nın aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir. 2-Toplanan delillerden; davacı (kadın)’ın emekli olduğu, sürekli ve düzenli gelirinin ve taşınmazının bulunduğu anlaşılmaktadır. Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesi koşulları oluşmadığı halde davacı (kadın) yararına yoksulluk nafakasına hükmedilmesi doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek temyiz dilekçesinin süresinde verildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 166/1. maddesinde düzenlenen evlilik birliğinin sarsılması nedenine dayalı olarak açılan boşanma istemine ilişkindir. Davacı vekili; davalının evlilik süresince müvekkiline ilgisiz davrandığını, yengesiyle uygunsuz bir ilişkisi olduğunu, 2006 yılı Haziran ayında evini ve ailesini terk ettiğini, eş ve çocuklarının giderleri için yardımcı olmadığını, 2007 yılında davalı tarafından bir boşanma davasının açılmış ise de reddedildiğini, müvekkilinin de artık boşanmak istediğini ileri sürerek tarafların boşanmalarına karar verilerek velâyetin anneye tevdiini, çocuklar için tedbir ve iştirak nafakasına, müvekkili yararına 500,00TL tedbir ve yoksulluk nafakasına, 80.000,00TL maddi tazminat ve 80.000,00TL manevi tazminata hükmedilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili; davacının birtakım psikolojik sorunları olduğu gibi, aşırı maddiyatçı biri olduğunu, evlilik süresince müvekkilini başka kadınlarla olmakla suçladığını, aşağıladığını, hakaret ettiğini, davalı ve davacının da emekli maaşı aldığını, müvekkilinin elektrik üzerine küçük bir iş yeri açtığını, önemli bir sermayesi bulunmadığını, ortak çocuk U.’nun dersane masraflarını ödediğini, H. için de 200,00TL her ay katkı sağladığını, davacının müvekkilinin yengesiyle ilişkisi olduğu iddiasının çirkin bir iftira olduğunu, bu iddianın önceki davada ileri sürülmediğini belirterek davacının boşanma talebinin kabulüne, diğer taleplerinin reddine, müvekkili lehine 20.000.00TL manevi tazminata hükmedilmesini istemiştir. Yerel mahkemece; davalının davacı eşini başka bir kadınla aldattığı, bu yüzden tartışıp kavga ettikleri, 7-8 sene önce davalının ortak konutu terk edip gittiği, bu süre içinde eşine ve çocuklarına bakmadığı, evinin ihtiyaçlarını karşılamadığı, davacının, davalıya hakaret içeren sözlerinin ise eşinin kendisini başka bir kadınla aldatmasından ve ilgisizliğinden kaynaklı fevren söylenmiş sözler olduğu, boşanmaya sebep olan olaylarda davalının tamamen kusurlu olduğu, davacıya atfedilecek herhangi bir kusur bulunmadığı gerekçesiyle 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 166/1. maddesi uyarınca tarafların boşanmalarına, ortak çocuk U.’nun velâyetinin davacı anneye verilmesine, tarafların gerçekleşen sosyal ve ekonomik durumları, günümüz ekonomik koşulları, paranın satın alma gücü, hakkaniyet ilkesi, tarafların kusur durumları, davacı kadının boşanma davası açılmakla ayrı yaşama hakkı bulunduğu, nafaka istemekte haklı olduğu, boşanma yüzünden yoksulluğa düşeceği, boşanma yüzünden mevcut veya beklenen menfaatlerinin zedelendiği, en azından eşinin desteğini yitireceği, refah düzeyinin düşeceği ve yine davacı kadının boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik hakkının saldırıya uğradığı, ortak çocuk U.’nun anne yanında bulunduğunun subuta erdiği gerekçeleriyle 300,00TL tedbir ve iştirak nafakasına, müşterek çocuk H. için ise reşit olduğu tarih olan 29.07.2013 tarihine kadar geçerli olmak üzere 300,00TL tedbir nafakası takdirine, davacı kadın lehine aylık 300,00TL tedbir ve yoksulluk nafakasına, 25.000,00TL maddi, 25.000,00TL manevi tazminata hükmedilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık kısmında açıklanan gerekçeyle bozulmuştur. Yerel mahkemece, tarafların gerçekleşen sosyal ve ekonomik durumları, günümüz ekonomik koşulları, paranın satın alma gücü, yıllık enflasyon oranı, tarafların kusur durumları, hakkaniyet ilkesi, ortak çocukların anne yanında yaşamaları, onun yanında eğitimlerine devam etmeleri, davacının boşandığı eşi ile yüzde elli oranında hissedar oldukları evden herhangi bir gelir elde etmemesi hususları dikkate alındığında boşandığı eşi ile ortak bir evinin bulunması ve kira ödememesinin ve aylık 970,00TL emekli aylığının bulunmasının davacıyı yoksulluktan kurtarmayacağı ve gelirinin yoksulluk sınırının altında kaldığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmektedir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, somut olayda davacı kadın yararına 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 175. maddesinde düzenlenen koşullarının oluşup oluşmadığı, buradan varılacak sonuca göre yoksulluk nafakası talebinin kabulünün doğru olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Öncelikle yoksulluk nafakası hakkında açıklama yapılmasında yarar vardır: Yoksulluk nafakası boşanmanın eşlerle ilgili mali sonuçlarından biri olup 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 175. maddesinde düzenlenen hükme göre; “Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan mali gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir. Nafaka yükümlüsünün kusuru aranmaz.” Maddede geçen “yoksulluğa düşecek” kavramından ne anlaşılması gerektiği konusunda yasal bir tanımlama olmaması karşısında bu husus yargısal uygulamada kurallara bağlanmıştır. Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 07.10.1998 tarih ve 1998/2-656 E., 688 K.; 16.05.2007 tarih ve 2007/2-275 E., 275 K.; 11.03.2009 tarih ve 2009/2-73-118 sayılı kararlarında; “yeme, giyinme, barınma, sağlık, ulaşım, kültür, eğitim” gibi bireyin maddi varlığını geliştirmek için zorunlu ve gerekli görülen harcamaları karşılayacak düzeyde geliri olmayanların “yoksul” kabul edilmesi gerektiği benimsenmiştir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 175. maddesi metninden de anlaşılacağı üzere yoksulluk nafakası isteminde bulunan tarafın kusurunun daha ağır olmaması gerekmektedir. Ancak yoksulluk nafakası, boşanmadan sonra yoksulluğa düşecek olan tarafı koruma amacına yönelik olduğu içindir ki, boşanmış olan yoksul tarafa verilecek olan yoksulluk nafakası, hiçbir surette diğer tarafa yükletilen bir ceza veya tazminat niteliğinde değildir. Şayet böyle olsaydı, sadece boşanmada kusuru olan eşten istenebilmesi gerekirdi. Oysa ki, maddede açıkça belirtildiği gibi kusursuz eş dahi yoksulluk nafakası ödemekle yükümlüdür. Yoksulluk nafakası, bir bakıma evlilik birliği devam ettiği sürece söz konusu olan karşılıklı bakım ve geçindirme ödevinin devam ettirilmesi anlamını taşımaktadır (Akıntürk T./Ateş D: Türk Medeni Hukuku, Aile Hukuku, İkinci Cilt, Ocak 2019, s. 302). Bunun yanında, yoksulluk nafakası istenebilmesi için istemde bulunan tarafın boşanma yüzünden yoksulluğa düşme tehlikesiyle karşılaşmış bulunması şarttır. Başka bir ifadeyle, geçimini kendi mali kaynakları ve çalışma gücüyle sağlama imkânından yoksun olan taraf diğer koşulları da varsa yoksulluk nafakası talep edebilecektir. Yargıtay’ın yerleşik kararlarında “asgari ücret seviyesinde gelire sahip olunması” yoksulluk nafakası bağlanmasını olanaksız kılan bir olgu olarak kabul edilmemektedir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 26.12.2001 tarih ve 2001/2-1158 E., 1185 K; 01.08.2002 tarih ve 2002/2-397 E., 339 K.; 28.02.2007 tarih ve 2007/3-84 - [Boşanma Davasında Cevap Dilekçesinin Süresi İçinde Verilmemesi](https://kayseriavukat.org.tr/bosanma-davasinda-cevap-suresi/): Boşanma Davasında Cevap Dilekçesinin Süresi İçinde Verilmemesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1588 Karar No: 2018/2045 K. Tarihi: 27.12.2018 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki boşanma davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … 15. Aile Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 19.09.2013 tarih ve … sayılı karar davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 22.09.2014 tarih ve 2014/6789 E., 2014/17952 K. sayılı kararı ile: “…Mahkemece, henüz ön inceleme dahi yapılmadan tensiple 04.03.2013 tarihinde taraflara “tanık listesini sunması, delil olarak gösterecekleri belgeleri dilekçelerine ekleyerek vermesi, başka yerden getirtilecek belgelere ilişkin bilgi verilmesi” yönünde ara kararı verilmiştir. Davalı (kadın) vekilinin, 16.05.2013 tarihinde yapılan ön inceleme duruşmasında yaptığı delil bildirme talebi mahkemece “cevap süresi içerisinde delillerini bildirmemiş olması sebebiyle” reddedilmiştir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘na göre ön inceleme duruşması yapılıp taraflar arasındaki çekişmeli hususlar belirlenmeden, davalıdan, delil listesi sunması istenemez. Bu bakımdan tensiple bu yönde verilen ara kararı sonuç doğurmaz. O halde, mahkemece yapılacak iş, davalıya delillerini bildirmesi için süre verilmesi, gösterdiği takdirde delillerinin toplanması ve hasıl olacak sonuca göre bir karar vermekten ibarettir. Bu husus gözetilmeden, davalıya iddialarını ispat hakkının tanınmamış olması “hukuki dinlenilme hakkının” (HMK md. 27) ve buna bağlı olarak “savunma hakkının” ihlali niteliğinde olup, hükmün bu sebeple bozulmasına karar vermek gerekmiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek temyiz dilekçesinin süresinde verildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, evlilik birliğinin sarsılması hukuki sebebine dayalı boşanma istemine ilişkindir. Davacı vekili, tarafların sekiz yıldır evli olduğunu, aralarında yaş farkı bulunduğunu, başlangıçta bu durumu kabul eden davalının zamanla yaş farkını sorun hâline getirdiğini, müvekkiline hakaret ve küfür ettiğini, evden ayrılmadan önce kurmaca bir olay yaratarak boşanma davasında haklı çıkmak için şiddet gördüğünü söylediğini, müvekkilinin ölünceye kadar bakma vaadi ile bir evin mülkiyetini ve bankada bulunan bir miktar nakit parasını davalıya verdiğini, davalının ise müvekkiline vaat ettiği şekilde bakmadığı gibi müvekkilini terk ettiğini ileri sürerek tarafların boşanmalarına karar verilmesini istemiştir. Davalı süresinde ibraz ettiği cevap dilekçesinde, davacının şiddet uyguladığını, sürekli hakaret ettiğini, davacının ilk evliliğinden olan çocuklarının da hakaretine maruz kaldığını, hakkına düşen parayı aldığını, sürekli dövüldüğü, kapı dışarı atıldığı ve küfür edildiği için onunla evlendiğine pişman olduğunu söylemek zorunda kaldığını, bütün ihtiyaçlarını annesinin karşıladığını, rahatsızlığı sebebiyle davaya geç cevap verdiğini belirterek iki hafta kadar ek süre verilmesini istemiştir. Davalı vekili 15.05.2013 tarihli dilekçesinde, müvekkilinin kusurlu olmadığını, sürekli şiddet gördüğünü, evden kovulduğunu, hakarete maruz kaldığını belirterek davanın reddine, müvekkili yararına 500,00TL tedbir nafakasına hükmedilmesini, 19.09.2013 tarihli son duruşmada hükmedilen tedbir nafakasının yoksulluk nafakası olarak devamına karar verilmesini istemiştir. Mahkemece, 16.05.2013 tarihli ön inceleme duruşmasında davalı vekilinin tanık dinletme talebi reddedilmiş, nihai kararda ise davalının evlilik birliğinin gerektirdiği sorumluluk ve yükümlülüklerini yerine getirmediği, eşine karşı aşağılayıcı sözler söylediği, müşterek haneyi sık sık terk ederek annesinin evine gittiği, bu suretle boşanmaya neden olan olaylarda ağır kusurlu olduğu gerekçesiyle tarafların boşanmalarına, davalının yoksulluk nafakası talebinin reddine karar verilmiştir. Davalı (kadın) vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık kısmında açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Bozma kararı sonrası 24.10.2014 tarihinde davacının ölümü üzerine mirasçıları veraset ilamı sunarak davaya devam etmek istediklerini bildirmişlerdir. Mahkemece, davalının cevap dilekçesinde dayanmadığı delile sonradan dayanma imkanının bulunmadığı, bu sebeple davalının delillerinin toplanmasına gerek görülmediği ve önceki hükümde direnildiği belirtilmiş, ancak davacının 24.10.2014 tarihinde ölümü nedeniyle boşanma kararı verilmesi imkanı bulunmadığından Türk Medeni Kanunu’nun 181. maddesi gereğince davalının kusurlu olduğunun tespiti ile yasal mirasçı olamayacağına dair hüküm kurulmuştur. Davalı vekilinin temyizi üzerine karar, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca “usulün aradığı niteliklere haiz kısa karar ve buna uygun gerekçeli karar” oluşturulmadığı gerekçesiyle bozulmuştur. Mahkemece, Hukuk Genel Kurulu bozma kararına uyulmak suretiyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun cevap, delil bildirme ve ön inceleme duruşmasını düzenleyen 126. ve devamı maddeleriyle 140., 145. ve 194. maddelerinin, “ön inceleme duruşmasına kadar geçen dilekçelerin verilmesi aşamasında delil bildirmeyen (tanık, belge, keşif vs.. gibi) davalı tarafa ön inceleme duruşmasından sonra delillerini bildirmek için süre verilmesinin mümkün olmadığı” şeklinde yorumlandığı, bu sebeple bozma kararının usul ve yasaya uygun olmadığı, mahkemenin direnme kararı verirken önceki kararda bir değişiklik yapmaması gerektiği, ancak davacının Yargıtay bozma kararından sonra ölümü ve mirasçıların davaya dahil olması nedeniyle boşanma hükmü kurmanın yasal olarak ve fiilen mümkün olmadığı, ilk yargılama aşamasındaki delillere göre 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 181. maddesine uygun olarak davalının kusurlu olduğunun ve yasal mirasçı olamayacağının tespitine karar verildiği belirtilerek kurulan direnme hükmü davalı vekilince temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; boşanma davasına konu olayda ön inceleme duruşması yapılmadan tensip tutanağı ile davalının delillerini sunması için süre verilip verilemeyeceği, cevap dilekçesinde delil bildirmeyen davalıya ön inceleme duruşmasında delillerini bildirmesi için süre verilmesinin gerekip gerekmediği, varılacak sonuca göre davalının hukuki dinlenilme hakkının ihlal edilip edilmediği noktasında toplanmaktadır. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında işin esasına geçilmeden önce mahkemece tarafların boşanmalarına dair verilen ilk kararın Özel Dairece bozulmasından sonra “davacının ölümü sebebiyle boşanma hükmü verilmesine yer olmadığına ve davalının kusurlu olduğu tespit edildiğinden yasal mirasçı olmayacağının tespitine” şeklinde direnme adı altında kurulan hükmün yeni hüküm niteliğinde olup olmadığı, burada varılacak sonuca göre temyiz incelemesinin Hukuk Genel Kurulunca mı, yoksa Özel Dairece mi yapılması gerektiği hususu ön sorun olarak tartışılmıştır. Bilindiği üzere, ilk derece mahkemelerinin temyiz incelemesi sırasında kararlarının bozularak geri gönderilmesi üzerine yeni delil ve araştırma yapmaksızın aynı kararı tekrar vermelerine usul hukukunda direnme (ısrar) kararı denilmektedir. Hemen belirtilmelidir ki, istikrar kazanmış Yargıtay içtihatlarına göre; mahkemece direnme kararı verilse dahi bozma kararında tartışılması gereken hususları tartışmak, bozma sonrası yapılan araştırma, inceleme veya toplanan yeni delillere dayanmak, önceki kararda yer almayan ve daire denetiminden geçmemiş olan yeni ve değişik gerekçe ile hüküm kurmak suretiyle verilen karar direnme kararı olmayıp, bozmaya eylemli uyma sonucunda verilen yeni hüküm olarak kabul edilir. Bir başka anlatımla, direnme kararının varlığından söz edilebilmesi için mahkeme bozma kararından esinlenerek yeni herhangi bir delil toplamadan önceki deliller çerçevesinde karar vermeli; gerekçesini önceki kararına göre genişletebilirse de değiştirmemelidir. Bu açıklamaların yanı sıra ön sorun açısından 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun getirdiği bir yenilik olarak karşımıza çıkan 181. madde düzenlemesinin de irdelenmesi gerekmektedir. Kural olarak evlilik birliğini sona erdiren ve bozucu yenilik doğuran bir hak olan boşanma kararı ile - [Velayetin Kaldırılması Davasında Çocuğun Menfaati Dikkate Alınır](https://kayseriavukat.org.tr/velayetin-kaldirilmasi-davasi/): Velayetin Kaldırılması Davasında Çocuğun Menfaatinin Dikkate Alınması Gerekir Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1587 Karar No: 2018/1147 K. Tarihi: 30.05.2018 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki asıl davada çocuğun babada olan velayetinin kaldırılması ve küçüğün vesayetinin dedeye verilmesi; birleşen davada dede ile çocuk arasında kişisel ilişki kurulması davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Kayseri 4. Aile Mahkemesince asıl davanın kabulüne; birleşen davada ise karar verilmesine yer olmadığına dair verilen 21.01.2015 gün ve … sayılı karar, davalı vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 08.10.2015 gün ve 2015/16645 E., 2015/17896 K. sayılı kararı ile; “…1- Harca tabi olan temyiz dilekçesi harç alınmadan temyiz defterine süresi içinde kayıt edilmiş ise sonradan harcı tamamlanmak koşuluyla geçerli olur. (Y.İ.B.K. 25.1.1985 gün 5/1 sayılı) Bu durumda temyiz isteği dilekçenin temyiz defterine kayıt edildiği tarihte yapılmış sayılır. Davalıya gerekçeli karar 13.05.2015 tarihinde tebliğ edilmiş, davalı kararı on beş günlük yasal temyiz süresi içinde temyiz etmiş, temyiz dilekçesi de 28.05.2015 tarihinde temyiz defterine kaydedilmiştir. Temyiz isteği süresindedir. Davalı vekiline, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 434/3. maddesi gereğince, temyiz harç ve giderlerini yatırması için muhtırada tebliğ edilmediğinden, temyiz harcının daha sonra yatırılmış olması sonuç doğurmaz. Temyiz süresinde olduğundan, mahkemenin 08.06.2015 tarihli temyiz dilekçesinin reddine ilişkin ek kararının kaldırılarak temyiz dilekçesinin incelenmesine karar verilmiştir. 2- Dava, velayetinin babadan kaldırılması talep edilen 14.05.2013 doğumlu …’in dedesi tarafından açılmıştır. …’in anne ve babası evli iken, ayrı yaşamaya başlamışlar, …; annesi, anneanne ve dedesi ile birlikte yaşarken, annesi 13.05.2014 tarihinde vefat etmiştir. Bu dava ise 30.06.2014 tarihinde açılmış ve mahkemece de kabul edilmiştir. Davalı baba, dava tarihinde astsubay olarak Uludere ilçesinde görev yapmaktadır. …’in yaşı, davalı babanın mesleği ve küçüğün annesinin ölüm tarihi ile dava tarihi arasındaki kısa süre dikkate alındığında, babanın çocuğunu hemen yanına almasının mümkün olmadığının kabulü gerekir. Bu sebeple davalı babanın küçüğü anneanne yanında bırakmış olması velayet görevinin ihmal edildiği sonucunu doğurmaz. Davalı, temyiz dilekçesinde Uludere’deki görev süresinin dolmasına dört ay süre kaldığını da ileri sürmüştür. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 348. maddesi koşulları gerçekleşmemiştir. Davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçe ile kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle ikinci bentte gösterilen nedenlerle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Asıl dava çocuğun babada olan velayetinin kaldırılarak küçüğün vesayetinin dedeye verilmesi, birleşen dava ise dede ile çocuk arasında kişisel ilişki kurulması istemine ilişkindir. Davacı vekili asıl dava dosyasında müvekkilinin kızı olan B. D.’ın eşinden boşanmadığını ancak eşinden ayrı olarak davacıya ait evde çocuğu ile yaşamaya başladığını, 13.05.2014 günü B.’in intihar etmek suretiyle hayatına son verdiğini, müteveffanın geriye 14.05.2013 doğumlu … isimli bir kız çocuğunun kaldığını, intihar olayından sonra çocuğa müvekkil tarafından bakıldığını, çocuğun tüm tedavisinin uzun zamandır müvekkili tarafından takip edildiğini, davacı dedenin ekonomik ve sosyal anlamda çocuğun bütün ihtiyacını karşılayabilecek yeterlilikte olduğunu ve müvekkilinin, eşi ile birlikte çocuğa bakmak ve gözetmek istediklerini, …’in babası olan davalı …’in asker olduğunu ve çocuğa çalıştığı bölgede bakmasının güç bulunduğunu ileri sürerek, 13 aylık torun …’in davalı üzerinde bulunan velayetinin kaldırılmasını ve çocuğun vesayetinin müvekkiline verilmesini talep etmiştir. Davacı vekili birleşen dava dosyasında müvekkilinin vefat eden kızı B.’in çocuğu kendisinin ise torunu olan … ile kişisel ilişki kurulmasını istemiştir. Davalı vekili asıl dava dosyasında, davalı ile B. D.’ın 9 yıllık bir evliliklerinin bulunduğunu, evliliğin ilk 7 yılı çocuklarının olmadığını bu nedenle tedavi gördüklerini, tedavi sürecinde müteveffa B.’in psikolojik sorunlarının başladığını, eşine ve ailesine hayatı çekilmez hale getirdiğini, bir süre sonra tüp bebek tedavisi ile küçük Aylin’in dünyaya geldiğini, ancak Berrin’in sağlığının düzelmediğini, Berrin’in vefatından sonra belli bir süre geçmesine rağmen davacının müvekkiline çocuğu vermediğini ve davalıyı evden kovduğunu, müvekkilinin çocuğuna bakabilecek maddi durumunun ve sigortasının bulunduğunu, aylık maaşının yaklaşık 4000 TL olduğunu belirterek davanın reddi ile küçük A. D.’ın velayetinin asli velayet hakkı olan davalı babada kalması gerektiğini savunmuştur. Davalı vekili birleşen dava dosyasında cevap dilekçesi sunmamıştır. Mahkemece müşterek çocuğun davalı babadan yeterli ilgiyi görmediği, yargılamanın devamı sırasında çocuğu teslim almasına karşın çocuğu kendi akrabalarına bırakarak görev yerine gittiği, dolayısıyla davalının çocuğu ile yeterli derecede ilgilenmediği ve ilgilenmeyeceğinin de açık olduğu gerekçesiyle asıl dava yönünden 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 348. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca müşterek çocuk …’ın üzerindeki velayetin kaldırılmasına, çocuğun bu aşamada tedbiren davacı yanında kalmasına, karar kesinleştiğinde çocuğa vasi tayin edilmesi için Nöbetçi Sulh Hukuk Mahkemesine ihbarda bulunulmasına, birleşen dava yönünden ise her ne kadar davacının çocukla şahsi münasebet kurulması hakkında bir talebi bulunmakta ise de çocuk hakkında koruma kararı verilerek çocuğun bakım ve gözetim yetkisinin ve sorumluluğunun davacıya bırakıldığı dikkate alındığında bu konuda karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine hüküm Özel Dairece, yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece küçüğün annesi ile babasının intihar olayından önce ayrı yaşamaya başladıkları, çocuk …’in doğuştan gelen bir rahatsızlığının bulunduğu, annesinin sağlığı döneminde ve annesi öldükten sonra bu rahatsızlığının devam ettiği, söz konusu rahatsızlık ile anneannesi ve dedesinin ilgilendiği, velayetin kaldırılması davasının açılmasından sonra davalının, müşterek çocuğu dedesinden ve anneannesinden aldığı ve kendi kardeşlerinin yanına bıraktığı, kendisinin de doğuda görev yaptığı yere gittiği, bu esnada davalının kardeşlerinin çocuğa bakamayacaklarını bildirdikleri, devamında da çocuğu anneanneye ve dedeye teslim ettikleri, davalının daha önceki evliliğinden de bir kız çocuğunun bulunduğu, bu çocuğun velayet hakkının boşandığı eşinde olduğu, …’in yaşının küçük olması, sağlık problemlerinin bulunması ve sağlık problemlerinin düzenli takip gerektirmesi dikkate alındığında, davalının gerekli özeni gösteremeyeceği kanaatine varıldığı, bu kanaate ulaşılırken sadece davalının askeri personel olup doğuda görev yapıyor olmasının değil aynı zamanda çocuğun yaşı ve sağlık problemleri itibariyle özellikle bir annenin sevgi ve şefkatine ihtiyaç duyacağının da düşünüldüğü, tedavisinin geciktirilmesinin …’in sağlığında geriye dönülmez problemlere de sebebiyet vereceği, davalının evliliğin devamı sırasında eşi ve çocuğu ile ilgilenmemesi, çocuğun tedavisinin anneannesi ve dedesi tarafından yaptırıldığı esnada çocuğu alarak kendi kardeşlerinin yanına bırakması ve bu kişilerin çocukla yeterince ilgilenmemeleri, davalı babanın çocuğun sağlığını bu durumda yeterince düşünmemiş olması birlikte değerlendirildiğinde, davalının bir baba olarak çocukla yeterince ilgilenemeyeceğinin de açık olduğu, kaldı ki davalının 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 348. maddesinin birinci fıkrası anlamında çocuğun sorunları ve sağlık problemleri hususunda deneyimsiz olduğu, öte yandan TMK’nın 348. maddesinin - [Velayet Davasında Çocuğun Görüşü ve Çocuğun Üstün Yararının Dikkate Alınması](https://kayseriavukat.org.tr/velayet-davasinda-cocugun-gorusu/): Velayet Davasında Çocuğun Görüşü ve Çocuğun Üstün Yararının Dikkate Alınması Zorunlu mu Velayet Davasında Çocuğun Görüşü ve Çocuğun Üstün Yararı: Velayetin düzenlenmesinde asıl olan, küçüğün yararını korumak ve geleceğini güvence altına almak olduğundan, velayetin belirlenmesi ve düzenlenmesinde öncelikle çocuğun yararı göz önünde tutulmalıdır. Çocuğun üstün yararı gerektirdiği takdirde, çocuğun görüşlerinin aksine karar verilmesi de mümkündür. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1567 Karar No: 2018/1132 K. Tarihi: 23.05.2018 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki “velayetin değiştirilmesi” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Kayseri 6. Aile Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 06.10.2015 gün ve … sayılı karar davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 14.12.2015 gün ve 2015/24182 E., 2015/23964 K. sayılı kararı ile: “… Tarafların boşanmalarına ilişkin hüküm, 25.11.2005 tarihinde kesinleşmiş, eldeki dava ise, 22.05.2015 tarihinde açılmıştır. Boşanma kararının verilmesi ile eldeki davanın açıldığı tarih arasında geçen süre içerisinde velayetin değiştirilmesini gerektiren bir durum, olay, hal ve şartlarda değişiklik iddia ve ispat edilemediği gibi, sosyal inceleme raporunda da velayetin annede kalması yönünde görüş bildirilmiştir. Öte yandan, çocuk sürekli anne yanında kalıp kurulu bir düzeni bulunmaktadır. Annenin velayet görevini gereği gibi yerine getirmediği, çocuğa yeterli ilgiyi göstermediği, ona karşı yükümlülüklerini ağır biçimde savsakladığının ispat edilemediğine göre, davanın reddine karar verilecek yerde yetersiz gerekçe ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru bulunmamış, hükmün bozulması gerekmiştir…” gerekçesiyle oy çokluğu ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek temyiz dilekçesinin süresinde verildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava velayetin değiştirilmesi istemine ilişkindir. Davacı, davalı ile boşandıklarını, boşanma tarihinde müşterek çocuğun velayetinin anneye verildiğini, çocuğunun artık büyüdüğünü ve kendisi ile yaşamak istediğini, ekonomik yönden daha iyi durumda olduğunu, davalının ise çalışmadığını ve çocukla da ilgilenmediğini ileri sürerek velayetinin değiştirilmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, davacının eşine ve çocuğuna karşı ilgisiz davranması, maddi ve manevi katkısı olmaması sebebiyle tarafların boşandıklarını, o tarihten itibaren de babanın çocuğa karşı yükümlülüklerini yerine getirmediğini, davacının sorumluluk sahibi olmadığını, çalışmadığını, müvekkilinin ise çalıştığını, müşterek çocuğun eğitimi ve yaşantısının gayet iyi olduğunu, on yıldır çocuğu ile ilgilenmeyen babanın dava açmasının iyi niyetli olmadığını belirterek davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkemece, sosyal inceleme raporunda müşterek çocuğun velayetinin annede kalması yönünde görüş bildirilmiş ise de dinlenen tanık beyanı, çocuğun duruşmada ve sosyal inceleme raporunda babası ile yaşamak istediği yönündeki tercihi ile Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesinin 3. ve 6. maddeleri ve Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesinin 12. maddesi dikkate alındığında, müşterek çocuk Abdulkadir’in idrak çağında olduğu, böylelikle beyanına itibar edilmesi gerektiği belirtilerek davanın kabulüne karar verilmiştir. Davalı anne vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık kısmında açıklanan gerekçe ile oy çokluğuyla bozulmuştur. Mahkemece önceki gerekçelerle direnme kararı verilmiş, karar davalı (anne) vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık: velayeti davalı annede olan 01.01.2002 doğumlu müşterek çocuk hakkında velayetin değiştirilmesi koşullarının oluşup oluşmadığı, burada varılacak sonuca göre velayetin değiştirilerek babaya verilmesinin doğru olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Bilindiği üzere, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 339-347. maddeleri uyarınca velâyet; çocukların bakım, eğitim, öğretim ve korunması ile temsil görevlerini kapsar. Velayet, aynı zamanda ana babanın velayeti altındaki çocukların kişiliklerine ve mallarına ilişkin hakları, ödevleri, yetkileri ve yükümlülükleri de içerir. Ana ve babanın çocukların kişiliklerine ilişkin hak ve ödevleri, özellikle çocuklara bakmak, onları görüp gözetmek, geçimlerini sağlamak, yetiştirilmelerini ve eğitimlerini gerçekleştirmektir. Bu bağlamda sağlayacağı eğitim ile çocuğu istenilen ölçüde dürüst, kötü alışkanlıklardan uzak, iyi ahlâk sahibi, çalışkan ve bilgili bir insan olarak yetiştirmek hak ve yükümlülüğü bulunmaktadır. Ayrılık ve boşanma durumunda velayetin düzenlenmesindeki amaç, küçüğün ileriye dönük yararlarıdır. Buna göre, velayetin düzenlenmesinde asıl olan, küçüğün yararını korumak ve geleceğini güvence altına almaktır. Velayet, kamu düzenine ilişkin olup, bu hususta anne ile babanın istek ve beyanlarından ziyade çocuğun menfaatlerinin dikkate alınması zorunludur. Velayetin anne ya da babaya verilmesi, daha çok çocuğu ilgilendiren, onun menfaatine ilişkin bir husus olduğuna göre, gerek Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 12. ve Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi’nin 3. ve 6.maddelerinde yer alan hükümler, gerekse velayete ilişkin yasal düzenlemeler karşısında, velayeti düzenlenen çocuğun, idrak çağında olması hâlinde, tercihi onun aleyhine bir sonuç doğurmayacaksa, kendisini yakından ilgilendiren bu konuda ona danışılması ve görüşünün alınması gerekir. Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 12. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “Taraf Devletler, görüşlerini oluşturma yeteneğine sahip çocuğun kendini ilgilendiren her konuda görüşlerini serbestçe ifade etme hakkını bu görüşlere çocuğun yaşı ve olgunluk derecesine uygun olarak, gereken özen gösterilmek suretiyle tanırlar. Bu amaçla, çocuğu etkileyen herhangi bir adli veya idari kovuşturmada çocuğun ya doğrudan doğruya veya bir temsilci ya da uygun bir makam yoluyla dinlenilmesi fırsatı, ulusal yasanın usule ilişkin kurallarına uygun olarak çocuğa, özellikle sağlanacaktır.” Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi’ninÇocuğun usule ilişkin haklarından, davalarda bilgilendirilme ve dava sırasında görüşünü ifade etme hakkının düzenlendiği 3. maddesinde: “…Yeterli idrake sahip olduğu iç hukuk tarafından kabul edilen bir çocuğun, bir adli merci önündeki, kendisini ilgilendiren davalarda, yararlanmayı bizzat da talep edebileceği aşağıda sayılan haklar verilir: a) İlgili tüm bilgileri almak; b) Kendisine danışılmak ve kendi görüşünü ifade etmek; c) Görüşlerinin uygulanmasının olası sonuçlarından ve her tür kararın olası sonuçlarından bilgilendirilmek.”; Adli mercilerin rolünden, karar sürecinin düzenlendiği 6. maddenin (b) ve (c) bentlerinde ise: “b) … Çocuğun iç hukuk tarafından yeterli idrak gücüne sahip olduğunun kabul edildiği durumlarda, …çocuğun yüksek çıkarına açıkça ters düşmediği takdirde, gerekirse kendine veya diğer şahıs ve kurumlar vasıtasıyla, çocuk için elverişli durumlarda ve onun kavrayışına uygun bir tarzda çocuğa danışmalıdır, çocuğun görüşünü ifade etmesine müsaade etmelidir. c) Çocuğun ifade ettiği görüşe gereken önemi vermelidir.” Yeri gelmişken belirtilmelidir ki, velayetin düzenlenmesinde asıl olan, küçüğün yararını korumak ve geleceğini güvence altına almak olduğundan, velayetin belirlenmesi ve düzenlenmesinde öncelikle çocuğun yararı göz önünde tutulmalıdır. Çocuğun üstün yararı gerektirdiği takdirde, görüşlerinin aksine karar verilmesi mümkündür. Bu kapsamda, velayetin belirlenmesi ve düzenlenmesinde, çocuğun cinsiyeti, doğum tarihi, eğitim durumu, kimin yanında okumakta olduğu, talepte bulunanın çocuğun eğitim durumu ile ilgilenip ilgilenmediği, sağlığı, sağlık durumuna göre tedavi olanaklarının kimin tarafından sağlanabileceği gibi özel durumuna ilişkin hususlar ile ana babadan kaynaklanan özelliklerin de dikkate alınması kaçınılmazdır. Bu nedenle, mahkemece çocuğu başkasına bırakma, ihmal etme, kaçırma, iradi olarak terk etme, yönlendirme - [Anlaşmalı Boşanmadan Sonra Tazminat Davası Açılabilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/anlasmali-bosanmadan-sonra-tazminat-davasi/): Anlaşmalı Boşanmadan Sonra Tazminat Davası Açılması Anlaşmalı Boşanmadan Sonra Tazminat Davası Açılması: Anlaşmalı boşanmadan sonra artık boşanma sebebiyle (TMK md. 174/1,2) maddi ve manevi tazminat istenemez. Diğer yandan anlaşmalı boşanma davalarında eşler boşanma ve boşanmanın ferileri konusunda anlaşmış oldukları gibi, birbirlerine herhangi bir kusur izafesinde bulunmadıklarından başka bir ifadeyle bu davalarda yeniden kusur araştırması yapılması mümkün olmadığından mahkemenin eldeki davada topladığı delillere göre belirlediği davalının kusurlu davranışlarının hükme esas alınması ve davacı yararına maddi ve manevi tazminata hükmedilmesi doğru görülmemiştir. (4721 s. K. m. 166, 174, 175, 178, 184) (6100 s. K. m. 308) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2-3067 Karar No: 2019/512 K. Tarihi: 02.05.2019 Dava: Taraflar arasında görülen maddi ve manevi tazminat ile yoksulluk nafakası davasından dolayı yapılan yargılama sonunda (Aile Mahkemesi Sıfatıyla) … Asliye Hukuk Mahkemesince yoksulluk nafakasının reddine, maddi ve manevi tazminat talebinin kısmen kabulüne dair verilen 31.12.2013 tarih ve … sayılı karar taraf vekillerinin davacı vekili ve davalının temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 17.11.2014 tarih ve 2014/15646 E., 2014/22788 K. sayılı kararı ile; “…1- Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davacı kadının temyiz itirazları yersizdir. 2-Davalı kocanın temyiz itirazlarına hasren yapılan incelemede; Tarafların … Asliye Hukuk Mahkemesinin … sayılı ilamı ile Türk Medeni Kanunu’nun 166/3. maddesi gereğince anlaşmalı olarak boşanmalarına karar verildiği, bu kararın 10.1.2003 tarihinde kesinleştiği anlaşılmaktadır. Boşanma kararı, tarafların anlaşmalarına dayandığına göre, davacının boşanmadan sonra, boşanma sebebiyle maddi ve manevi tazminat (TMK md. 174/1,2) talep etmesi mümkün değildir. Çünkü böyle bir durumda tarafların boşanmanın mali sonuçlarına ilişkin aralarındaki ihtilafı nihai olarak çözdükleri ve ilişkilerini tasfiye ettikleri kabul edilir. Bu itibarla anlaşmalı boşanmadan sonra artık boşanma sebebiyle (TMK md. 174/1,2) maddi ve manevi tazminat istenemez. Bu husus nazara alınmadan yazılı şekilde davanın kabulü ile maddi ve manevi tazminata hükmedilmesi doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 178. maddesinden kaynaklanan boşanma kararının kesinleşmesinden sonra açılan maddi ve manevi tazminat ile yoksulluk nafakası istemine ilişkindir. Davacı vekili, evlilik süresince müvekkilinin fiziksel şiddete uğradığını, ölümle tehdit edildiğini, bu olaylara dayanamayan müvekkilinin boşanma davası açtığını ve o davada baskı ile nafaka talebinden vazgeçtiğini, müvekkilinin ev hanımı olduğunu, bu nedenle 300,00TL yoksulluk nafakası ile anlatılan olaylarda kusuru bulunmadığından 5.000,00TL maddi ve 5.000,00TL manevi tazminatın faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı, davacı ile anlaşmalı boşandıklarını, şu anda Gaziantep’te fabrika işçisi olarak çalıştığını, ev ve arabası olmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, tarafların … Asliye Hukuk Mahkemesi’nin … sayılı ilamı ile boşandıkları, boşanma kararının 10.01.2003 tarihinde kesinleştiği, söz konusu boşanma dosyası incelendiğinde, davacının dava dilekçesinde kendisi için aylık 100,00TL yoksulluk nafakası talep ettiği ancak 22.10.2002 tarihli celsede nafaka talebinden vazgeçtiğini beyan etmesi sebebi ile mahkemece nafaka talebi yönünden ret kararı verildiği, boşanma davası kesinleştikten sonra boşanma davasının ferilerine ilişkin taleplerin bir yıllık zamanaşımı süresine tabi olduğu, davalı tarafça zamanaşımı yönünden itirazda bulunulmaması sebebi ile mahkemece eldeki davada yargılamaya devam edildiği belirtildikten sonra davalının davacıya çocuk aldırması yönünde baskı yaptığı, fiziksel şiddet uyguladığı, bu suretle davacının evlilikten beklediği maddi menfaatlerin zedelendiği ve davacının kişilik haklarının ihlal edildiği gerekçesiyle 2.000,00TL maddi, 2.000,00TL manevi tazminata (TMK m. 174/1-2) hükmedilmiş, davacının boşanma davasında yoksulluk nafakası talebinden vazgeçmiş olması sebebiyle yoksulluk nafakası (TMK m.175) talebinin reddine karar verilmiştir. Davacı vekili ve davalının temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık kısmında açıklanan gerekçeyle bozulmuştur. Yerel mahkemece, her ne kadar bozma kararında taraflar arasında daha önce açılan boşanma davasının anlaşmalı boşanma olarak görüldüğü ifade edilmiş ise de anlaşmalı boşanma için tarafların boşanmanın feri niteliğinde olan nafaka, maddi manevi tazminat ve mal rejimleri ile ilgili tüm konularda anlaşmış olmaları ve bu iradelerini mahkeme huzurunda tutanağa geçirmeleri gerektiği, tarafların ise önceki dosyada nafaka dışında maddi ve manevi tazminat konusunda herhangi bir beyanda bulunmadığı, bu sebeple anlaşmalı boşanmanın şartlarının olmadığı, ayrıca boşanma davası değerlendirilirken 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun (HMK) 308. maddesinde düzenlenen davaya son veren davanın kabulü müessesesinin de incelenmesi gerektiği, TMK’nın 184/l. bendinde “Hâkimin boşanma davasının dayandığı olguların varlığına vicdanen kanaat getirmedikçe bunları ispatlanmış sayamayacağı” ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 184/3. bendinde “boşanma davalarında tarafların her türlü ikrarlarının hâkimi bağlamayacağı” düzenlemeleri gereği boşanma davalarında hâkimin takdir hakkı olduğu, tarafların davayı kabulü ile bağlı olmadığı ancak takdir hakkı gereği hâkimin davanın kabulünü dikkate almasına da bir engel olmadığı, somut olayda hâkimin boşanma ve nafaka yönünden davalının kabulü ile tarafların beyanlarını dikkate alarak evlilik birliğinin temelinden sarsıldığına kanaat getirdiği ve TMK’nın 166/1-2 maddesine dayanarak boşanma kararı verdiği, önceki davada tarafların maddi ve manevi tazminat yönünden haklarından feragat etmedikleri gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davalı (erkek) tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, tarafların boşanmalarına ilişkin hükmün 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 166/3. maddesi uyarınca anlaşmalı boşanma hükmü niteliğinde olup olmadığı, varılacak sonuca göre 2012 yılında açılan eldeki davada davacı kadının TMK’nın 174/1. ve 2. maddeleri uyarınca maddi ve manevi tazminata hak kazanıp kazanamayacağı noktasında toplanmaktadır. Boşanma kararı bozucu yenilik doğuran bir karar niteliğinde olup, boşanmanın kesinleşmesiyle evlilik birliği sona erer. Ne var ki, boşanmanın eşler bakımından kişisel ve mali olmak üzere birtakım sonuçlarının bulunduğu kuşkusuzdur. Maddi ve manevi tazminat talepleri (TMK m.174/1-2) de boşanmanın eşlerle ilgili mali sonuçlarındandır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 174. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; Mevcut veya beklenen menfaatleri boşanma yüzünden zedelenen kusursuz veya daha az kusurlu taraf, kusurlu taraftan uygun bir maddi tazminat isteyebilir. Boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik hakkı saldırıya uğrayan taraf, kusurlu olan diğer taraftan manevi tazminat olarak uygun miktarda bir para ödenmesini isteyebilir. Maddenin anlatımından da anlaşılacağı üzere maddi tazminat istenebilmesi, tazminat isteyenin kusursuz veya daha az kusurlu olması, tazminat istenenin kusurlu olması yanında bir zarar ile nedensellik bağı ve hukuka aykırılık unsurlarının gerçekleşmesine bağlıdır. Buna göre mevcut veya beklenen menfaatleri boşanma yüzünden zedelenmiş olan eş, kusursuz veya az kusurlu ise maddi tazminata hükmedilebilir. Maddi tazminat yanında manevi tazminat istenebilmesi için de kusura ilişkin bir kısım koşulların varlığı gerekmektedir. Şöyle ki; kusurlu - [Boşanmaya İlişkin Yabancı Mahkeme İlamının Tanınması Davasında Yetki İtirazı](https://kayseriavukat.org.tr/yabanci-mahkeme-ilaminin-taninmasi/): Boşanmaya ilişkin Yabancı Mahkeme İlamının Tanınması Davasında Yetki İtirazı Boşanmaya İlişkin Yabancı Mahkeme İlamının Tanınması Davasında Yetki İtirazı: Aile Mahkemesi sıfatıyla Asliye Hukuk Mahkemesince 14.10.2014 tarihinde yetkisizlik kararı verilmiş, davacının süresinde başvurusu üzerine yetkili mahkemede davaya devam edilmiş ve dava esastan kabul edilmiştir. Davanın kabulü ile davacı lehine vekalet ücretine ve haksız çıkan taraf olan davalı aleyhine yargılama giderlerine hükmolunmuştur. Yetkili mahkemede devam eden davada, “kabul görmüş bir yetki itirazının varlığı” dikkate alınarak davalı lehine ayrıca bir yargılama giderlerine hükmedilmeyeceğine ilişkin direnme gerekçesi yerindedir. (6100 S. K. m. 101, 115, 253, 323, 326, 327, 331) (5718 S. K. m. 52, 53, 54) (1086 S. K. m. 417, 423) (YİBK 29.05.1957 T. 1957/4 E. 1957/16 K.) (YİBK 25.04.1945 T. 1943/21 E. 1945/9 K.) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2-3004 Karar No: 2019/217 K. Tarihi: 28.02.2019 Dava ve Karar Taraflar arasında görülen “yabancı mahkeme ilamının tanınması” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Asliye Hukuk Mahkemesince (Aile Mahkemesi Sıfatıyla) davanın kabulüne dair verilen 19.02.2015 tarih ve … sayılı kararın davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 28.05.2015 tarih ve 2015/8903 E., 2015/11001 K. sayılı kararı ile onanmasına karar verilmiş; davalı vekilinin karar düzeltme talebi sonrasında aynı Dairenin 09.11.2015 tarih ve 2015/20180 E., 2015/20613 K. sayılı kararı ile; “…1-Temyiz ilamında yer alan açıklamalara göre davalı kocanın aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan karar düzeltme isteği yersizdir. 2- Davacı tarafından açılan yabancı boşanma ilamının tanınmasına ilişkin davada davalı tarafından yetki itirazında (…m.19) bulunulmuş ve süresi içinde yapılan yetki itirazı uyarınca Espiye Asliye Hukuk (Aile Mahkemesi sıfatıyla) Mahkemesi’nce yetkisizlik kararı verilmiştir. Espiye Asliye Hukuk (Aile Mahkemesi sıfatıyla) Mahkemesi’nin 14.10.2014 tarihli yetkisizlik kararında, yargılama giderleri ve sair hususlar hakkında yetkili mahkemece değerlendirme yapılmasına karar verilmiştir. Davalı tarafın itirazı üzerine mahkemece yetkisizlik kararı verilip, yargılamaya yetkili mahkemede devam edilmiş ve davanın kabulü yönünde hüküm kurulmuştur. Karar tarihinde yürürlükte bulunan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri kanununun 331/2. maddesi “görevsizlik, yetkisizlik veya gönderme kararından sonra davaya bir başka mahkemede devam edilmesi halinde, yargılama giderlerine o mahkeme hükmeder” hükmünü taşımaktadır. Bu durumda; davalı yararına karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlı Asgari Ücret Tarifesi uyarınca yetkisizlik kararına bağlı olarak vekalet ücreti takdir edilmesi gerekirken sadece davanın kabulü nedeniyle davacı yararına tek vekalet ücretine hükmedilmesi doğru görülmemiştir. Hüküm bu sebeple bozulması gerekirken, onanmış olmakla, davalının bu yöne ilişkin karar düzeltme talebinin kabulüne, Dairemizin onama kararının kaldırılmasına, mahalli mahkeme kararının açıklanan sebeple bozulmasına karar vermek gerekmiştir…” gerekçesiyle oy çokluğu ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulunca incelenerek temyiz dilekçesinin süresinde verildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Karar Dava, yabancı mahkeme boşanma kararının tanınması istemine ilişkindir. Davacı vekili, müvekkili ile davalının Almanya Krefeld Yerel Mahkemesi’nin kararı ile boşandıklarını, bu boşanma kararının 14.02.2014 tarihinde kesinleştiğini, yabancı mahkeme kararının tanınmasına karar verilmesini talep etmiştir. Davalı vekili, müvekkilinin yabancı mahkemede savunma hakkını kullanamadığını, davacının müvekkilini aldattığını, kamu düzenini ilgilendiren durumlarda tanıma ve tenfiz talebinin reddedileceğini, ayrıca davanın yetkili mahkemede açılmadığını belirterek yetkisizlik kararı verilmesini talep etmiştir. Aile Mahkemesi Sıfatıyla … Asliye Hukuk Mahkemesince, davalının yetkisizlik itirazı kabul edilerek dava dilekçesinin yetki yönünden reddine, mahkemenin yetkisizliğine, yargılama giderleri ve sair hususların yetkili mahkemece ele alınmasına karar verilmiş, davacı vekilinin talebi üzerine kararın kesinleşmesini takiben dosya … Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilmiştir. Mahkemece (… Asliye Hukuk Mahkemesi); 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un 52., 53., 54. ve devamı maddelerine uygun yabancı mahkeme boşanma kararının tanınmasına, davacı yararına 1500,00TL vekalet ücreti takdirine ve yargılama giderlerinin davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece önce onanmış, davalı vekilinin karar düzeltme talebi sonrasında ise yukarıda başlık kısmında açıklanan gerekçelerle oy çokluğuyla bozulmuştur. Yerel mahkemece, yargılama giderlerinden sorumluluğu düzenleyen 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 326. maddesi ve esastan sonuçlanmayan davada yargılama giderlerini düzenleyen 331. maddesi gereğince, ara karar mahiyetinde olup nihai bir çözüm olmayan, süresinde ileri sürülen kabul görmüş bir yetki itirazı ile mahkemeyi kendi ikametgahına getirmekle usuli bir kazanım elde eden davalı yararına vekalet ücreti takdir edilmesini gerektirecek açık bir düzenleme bulunmadığından önceki kararda direnilmiştir. Direnme kararını davalı vekili temyiz etmektedir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, daha önceden (Aile Mahkemesi Sıfatıyla) … Asliye Hukuk Mahkemesince verilen yetkisizlik kararı sebebiyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 331/2. madde düzenlemesi gözetildiğinde yetkili mahkemede devam edilen davada, davalı yararına vekalet ücreti takdirine gerek olup olmadığı noktasındadır. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle “yargılama giderleri” ve “vekalet ücreti” hakkındaki yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır: Genel olarak yargılama giderleri, bir davanın açılması, uyuşmazlığın esasını çözmeye yönelik belli bazı işlemlerin yapılması ve sonuçlandırılması için ödenmesi gereken paradır. Yargılama giderlerinin kapsamı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 323. (1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 423.) maddesinde açıklanmıştır. Yargılama giderleri: “Celse, karar ve ilam harçları; dava nedeniyle yapılan tebliğ ve posta giderleri; dosya ve sair evrak giderleri; geçici hukuki koruma tedbirleri ve protesto, ihbar, ihtarname ve vekaletname düzenlemesine ilişkin giderler; keşif giderleri; tanık ve bilirkişiye ödenen ücret ve giderler; resmî dairelerden alınan belgeler için ödenen harç, vergi, ücret ve sair giderler; vekil ile takip edilmeyen davalarda tarafların hazır bulundukları günlere ait gündelik, seyahat ve konaklama giderlerine karşılık hakimin takdir edeceği miktar; vekili bulunduğu halde mahkemece bizzat dinlenmek, isticvap edilmek veya yemin etmek üzere çağrılan taraf için takdir edilecek gündelik, yol ve konaklama giderleri; vekille takip edilen davalarda kanun gereğince takdir olunacak vekalet ücreti (ğ bendi); yargılama sırasında yapılan diğer giderler” şeklinde sıralanmıştır. 29.05.1957 tarih ve 1957/4 E. 1957/16 K. sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında da açıklandığı üzere, yargılama giderleri hakkında karar verilmesi için tarafların dilekçe veya savunmalarında yargılama giderlerinin karşı tarafa yükletilmesini talep etmelerine gerek yoktur. Mahkeme, istem olmasa bile yargılama giderlerine, her iki taraf için olmak üzere, kendiliğinden (resen) hükmetmeli ve hangi tarafın yargılama giderlerini ödemekle yükümlü olacağını kararında açıkça göstermelidir. Davada yargılama giderleri davanın taraflarına yükletilebilir. Davanın tarafları dışında üçüncü bir kişiye yargılama giderlerinin yüklenmesi istisnalar dışında söz konusu olmaz. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun “Yargılama giderlerinden sorumluluk” başlıklı 326. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “(1) Kanunda yazılı haller dışında, yargılama giderlerinin, aleyhine hüküm verilen taraftan alınmasına karar verilir. (2) Davada iki taraftan her biri kısmen haklı çıkarsa, mahkeme, yargılama giderlerini tarafların - [Cebri İcra ile Satış Nedeniyle Aile Konutu Niteliğini Yitiren Taşınmaz Üzerindeki İpoteğin Kaldırılması Talebi](https://kayseriavukat.org.tr/aile-konutu-ipotegin-kaldirilmasi/): Cebri İcra ile Satış Sonucu Aile Konutu Niteliğini Yitiren Taşınmaz Üzerindeki İpoteğin Kaldırılması Talep Edilebilir mi Aile Konutu Niteliğini Yitiren Taşınmaz Üzerindeki İpoteğin Kaldırılması: Dava aile konutu niteliğinde taşınmaz üzerindeki ipoteğin kaldırılması istemine ilişkindir. Cebri icra ile yapılan satışlarda 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 705. maddesine ilişkin düzenleme dikkate alındığında mülkiyet tescilden önce alıcıya geçmektedir. Dolayısıyla dava tarihi itibariyle aile konutu olarak kullanıldığı ileri sürülen taşınmaz iradi olmayan bir tasarruf sonucu aile konutu niteliğini yitirmiş duruma gelmektedir. Bu durumda TMK’nın 194. maddesi uyarınca işlem diğer eşin rızasına bağlı olmaktan çıkmış ve davacının aile konutu korumasından yararlanma olasılığı kalmamıştır. Hâl böyle olunca yerel mahkemece Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. (4721 s. K. m. 193, 194, 705, 1023) (2004 s. K. m. 40) (YHGK 07.04.2004 T. 2004/12-210 E. 2004/208 K.) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2-2935 Karar No: 2017/1722 K. Tarihi: 13.12.2017 Dava Taraflar arasındaki ipoteğin kaldırılması davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Aile Mahkemesi Sıfatıyla … Asliye Hukuk Mahkemesince “davanın kabulüne” dair verilen 23.01.2013 gün ve 2012/111 E., 2013/30 K. sayılı karar, davalı Türkiye Halk Bankası vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 10.02.2014 gün ve 2014/757 E., 2014/2155 K. sayılı kararı ile; “…Dava konusu taşınmaz, Sivas 3. İcra Müdürlüğünün 2010/2786 esas sayılı icra takip dosyasında 13.09.2012 tarihinde Türkiye Halk Bankası’na satılmış, bu satış işleminin iptali için açılan “ihalenin feshi davası” reddedilmiş, ret kararı Yargıtay denetiminden geçerek 22.10.2013 tarihinde kesinleşmiş, taşınmazın mülkiyeti cebri icra ile bankaya geçmiş, açılan dava konusuz hale gelmiştir. Konusuz kalan dava hakkında karar verilmesine yer olmadığına dair karar verilmek üzere hükmün bozulmasına karar vermek gerekmiştir…” gerekçesiyle karar bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulunca incelenerek temyiz dilekçesinin süresinde verildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Karar Dava aile konutu niteliğinde taşınmaz üzerindeki ipoteğin kaldırılması istemine ilişkindir. Davacı vekili müvekkilinin rızası dışında aile konutu üzerine ipotek konulduğunu, bu durumun Türk Medeni Kanunu’nun 194. maddesine aykırı olduğunu iddia ederek ipoteğin kaldırılmasını istemiştir. Davalı banka vekili ipoteğin tesis edildiği tarihte tapuda taşınmazın aile konutu olduğuna dair herhangi bir şerh bulunmadığını, bankanın 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 1023. maddesi gereğince iyiniyetli üçüncü kişi olarak ayni hak kazandığını ve iyiniyetli kazanımının korunması gerektiğini, davacının ipotekten haberdar olmamasının genel hayat deneyimlerine aykırı olduğunu belirterek davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Yerel mahkemece dava konusu taşınmazın davacı ve davalı … tarafından aile konutu olarak kullanıldığı, aile konutu şerhinin tapuya işlenmediği durumlarda dahi taşınmazın aile konutu niteliğinin ortadan kalkmadığı, tacir olan bankanın kıymet belirlemeye gitmesi nedeniyle taşınmazın aile konutu olduğunu bilebilecek durumda olduğu gerekçesiyle davanın kabulü ile ipoteğin kaldırılmasına karar verilmiştir. Hüküm, davalı banka vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece yukarıda başlık kısmında gösterilen gerekçe ile bozulmuştur. Yerel mahkemece ipotek tesis edilen evin aile konutu olduğunun sabit olduğu, cebri icra ihalesi sonucunda mülkiyetin borca mahsuben yine davalı bankaya geçtiği, kimsenin kendi kusurlu davranışı ile lehine bir durum elde edemeyeceği, bankanın bu evin aile konutu olduğunu bilmesi, ipoteğin geçersiz olması sebebiyle kaldırılması halinde 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 40. maddesi gereğince icranın iadesi yoluna başvurulabileceği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme hükmü davalı banka tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, aile konutu niteliğini haiz taşınmazın cebri icra suretiyle davalı bankaya satışının yapılması durumunda davacının TMK’nın 194. maddesinde yer alan düzenlemeden yararlanıp yararlanamayacağı, burada varılacak sonuca göre ipoteğin kaldırılması talebinin konusuz kalıp kalmayacağı noktasında toplanmaktadır. Hukuk Genel Kurulu görüşmeleri sırasında işin esasına girilmeden önce, yerel mahkemenin ilk kararında ve direnmeye konu kısa kararında taşınmazın devrinin engellenmesi amacıyla ihtiyati tedbir kararı verilmesine ilişkin olumlu ya da olumsuz bir hüküm bulunmamasına rağmen direnmeye konu 12.06.2014 tarihli gerekçeli kararın hüküm kısmında “dava konusu 305 ada 11 nolu parselin üçüncü kişilere devrinin engellenmesi için tedbir konulmasına” şeklinde hüküm kurulması karşısında usulüne uygun bir direnme kararının bulunup bulunmadığı hususu ön sorun olarak tartışılmış, mahkemece tedbir niteliğinde verilen kararların hükümde çelişki yaratmayacağı, somut olayda da satışın durdurulması yönünde verilen ihtiyati tedbir kararının bu nitelikte olduğu kabul edilerek ön sorun aşılmış ve işin esasının incelenmesine geçilmiştir. İşin esasının incelenmesinde; 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun “Eşlerin hukuki işlemleri” başlıklı 193. maddesi “Kanunda aksine hüküm bulunmadıkça, eşlerden her biri diğeri ve üçüncü kişilerle her türlü hukukî işlemi yapabilir.” şeklindedir. Türk Medeni Kanunu’nun 193. maddesi dikkate alındığında kural olarak eşlerin birbirleri ve üçüncü kişilerle her türlü hukuki işlem yapma serbestisi Türk Medeni Kanunu’nun genel teorisi içinde kabul edilmişken, aynı Kanunun 194. maddesi ile bu kurala istisna getirilmiş ve aile konutu üzerindeki hakların sınırlandıralabileceği kabul edilmiştir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 194. maddesinin birinci fıkrasında yer alan düzenlemeye göre; “Eşlerden biri, diğer eşin açık rızası bulunmadıkça, aile konutu ile ilgili kira sözleşmesini feshedemez, aile konutunu devredemez veya aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamaz.” Bu madde hükmü ile, tapu kaydına aile konutu şerhi konulmuş olmasa dahi eşlerin birlikte yaşadıkları aile konutu üzerindeki fiil ehliyetleri sınırlandırılmıştır. Sınırlandırma aile konutu şerhi konulduğu için değil, konutun, aile konutu vasfı taşıdığı için getirilmiştir. Bu sebeple tapuya aile konutu şerhi verilmese bile o konut aile konutu özelliğini taşır. Anılan madde hükmü ile getirilen sınırlandırma, emredici niteliktedir. Dolayısıyla bu haktan önceden feragat edilemeyeceği gibi eşlerin anlaşmasıyla da bu vasıf ortadan kaldırılamaz ve açık rıza ancak “belirli olan” bir işlem için verilebilir. Aile konutunun maliki olan eş, aile konutundaki yaşantıyı güçlüğe sokacak biçimde tek başına aile konutunu bir ayni hakla sınırlandıramaz. Bu sınırlandırma ancak diğer eşin açık rızası alınarak yapılabilir. Nitekim bu ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 24.05.2017 gün ve 2017/2-1604 E., 2017/967 K. sayılı kararında da aynen benimsenmiştir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 705. maddesinde yer alan düzenlemeye göre ise; “Taşınmaz mülkiyetinin kazanılması tescille olur. Miras, mahkeme kararı, cebri icra, işgal, kamulaştırma hâlleri ile kanunda öngörülen diğer hâllerde, mülkiyet tescilden önce kazanılır. Ancak, bu hâllerde malikin tasarruf işlemleri yapabilmesi, mülkiyetin tapu kütüğüne tescil edilmiş olmasına bağlıdır.” Öte yandan, bir taşınmazın borçlunun borcu nedeniyle haczedilebilmesi için haciz tarihinde borçlu adına kayıtlı olması zorunludur. Hukuk Genel Kurulunun 07.04.2004 gün ve 2004/12-210 E., 2004/208 K. sayılı kararında da bu durum açıklanmıştır. Somut olayda da, haciz tarihinde borçlu … adına kayıtlı dava - [Tazminat ve Nafaka Davasında Yetkili Mahkeme ve Yetki İtirazı](https://kayseriavukat.org.tr/nafaka-davasinda-yetkili-mahkeme/): Tazminat ve Nafaka Davasında Yetkili Mahkeme ve Yetki İtirazı Tazminat ve Nafaka Davasında Yetkili Mahkeme: : Kesin yetki kuralının bulunmadığı somut olayda da davalı (erkek) süresi içinde ibraz ettiği cevap dilekçesinde yetki itirazında bulunmuş ancak yetkili mahkemeyi göstermemiştir. Bu durumda usulünce yapılmış bir yetki itirazından söz edilemeyecektir. O hâlde, mahkemenin kendisini yetkili gördüğü bu davada olumlu veya olumsuz bir hüküm kurmasına da gerek bulunmamaktadır. Bu itibarla mahkemece verilen direnme kararı yerindedir. (6100 s. K. m. 5, 19, 114) (4721 s. K. m. 168, 177) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2-2722 Karar No: 2018/1359 K. Tarihi: 27.09.2018 Taraflar arasındaki boşanma kararının kesinleşmesinden sonra açılan tazminat ve nafaka davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Aile Mahkemesi Sıfatıyla … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 20.11.2014 gün ve … sayılı kararı davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 16.03.2016 tarih ve 2015/26693 E., 2016/5066 K sayılı kararı ile: “…Davalı erkek süresinde verdiği cevap dilekçesi ile yetki itirazında bulunmuştur. Mahkemece bu konuda olumlu ya da olumsuz bir hüküm kurulmaması usul ve yasaya aykırıdır…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, boşanma kararının kesinleşmesinden sonra açılan maddi ve manevi tazminat ile nafaka istemine ilişkindir. Davacı vekili tarafların ayrı yaşadıkları süreçte davalının hileli tebligat yaptırmak suretiyle boşanma kararı verilmesini sağladığını, bunu öğrenen müvekkilinin yargılamanın yenilenmesini talep ettiğini, talebinin kabulü sonucunda verilen boşanma kararının 13.03.2013 tarihinde kesinleştiğini, davalının evlilik süresince eşine fiziksel şiddet uyguladığını, alkol ve kadın tutkusu bulunduğunu, çocuklarla ve evle ilgilenmediğini, müvekkilinin de ekonomik özgürlüğünü sağlamasına engel olduğunu ileri sürerek 1.500,00 TL tedbir ve yoksulluk nafakası ile, 20.000,00 TL maddi ve 20.000,00 TL manevi tazminata karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili süresinde verdiği cevap dilekçesi ile davanın yetkili mahkemede ve süresinde açılmadığını, davalının boşanmada kusurlu olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece davalının ağır kusurlu olduğu dikkate alınarak davanın kısmen kabulü ile davacı kadın yararına uygun miktarda nafaka, maddi ve manevi tazminata hükmedilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık kısmında açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 19. maddesi uyarınca yetki itirazında bulunan tarafın yetkili mahkemeyi; birden fazla yetkili mahkeme varsa seçtiği mahkemeyi bildirmesi gerektiği, aksi takdirde yetki itirazının dikkate alınmayacağı, davalı tarafın da yetki itirazında yetkili mahkemeyi bildirmediği, hâl böyle olunca olumlu veya olumsuz bir karar verilmesinin gerekmediği belirtilerek direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; boşanma kararının kesinleşmesinden sonra açılan tazminat ve nafaka davasında davalının süresinde ileri sürdüğü ancak yetkili mahkemeyi göstermediği yetki itirazı hakkında olumlu ya da olumsuz bir hüküm kurulmasına gerek olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşme sırasında, işin esasının incelenmesine geçilmeden önce bozma sonrası duruşmada mahkemece her iki taraf vekilinin de mazeret talebinin kabulüne ancak duruşmanın başka bir tarihe ertelenmesi isteminin reddine karar verilerek tarafların yokluğunda direnmeye konu hükmün kurulması karşısında, davalının savunma hakkının kısıtlanıp kısıtlanmadığı ön sorun olarak incelenmiştir. 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK)’nun 429. maddesinin amir hükmü gereği; Mahkemenin bozma ilamına uyma ya da direnme konusunu karara bağlamadan önce bozma ilamını ve duruşma gününü taraflara kendiliğinden tebliğ edip taraf teşkilini sağlaması zorunludur. Nitekim, bozma kararı sonrası mahkemece yapılacak işlemleri düzenleyen 1086 sayılı HUMK’nın 429. maddesinin ikinci fıkrasında “…Mahkeme, temyiz edenden 434’üncü madde uyarınca peşin alınmış olan gideri kullanmak suretiyle, kendiliğinden tarafları duruşmaya davet edip dinledikten sonra, Yargıtay’ın bozma kararına uyulup uyulmayacağına karar verir.” hükmü öngörülmüştür. Somut olayda da mahkemece bozma kararı ve duruşma günü taraflara tebliğ edilmiş, 09.06.2016 tarihli duruşma günü için her iki taraf vekili de mazeret dilekçesi göndermiştir. Davacı vekili 07.06.2016 tarihli mazeret dilekçesinde “bozma ilamına uyup uymama konusunda taktirin mahkemeye ait olduğunu, yokluğunda duruşma yapılmasını” talep etmiş, davalı vekili ise aynı tarihli mazeret dilekçesinde “duruşmanın adli tatil sonrasına ertelenmesini, yeni duruşma gününün UYAP’tan öğrenilmesini, akabinde verdiği 08.06.2016 tarihli dilekçede de “bozma ilamına uyulmasını” talep etmiştir. Bu durumda usulüne uygun olarak duruşma gününden haberdar edilen tarafların bozma kararına karşı beyanları mazeret dilekçesi ile de tespit edildiğine göre mahkemece yapılan işlemlerde savunma hakkını kısıtlayan bir durum olmadığına karar verilmiş ve ön sorun oy birliği ile aşılmıştır. İşin esasına gelince; Öncelikle yetkiye ilişkin düzenlemelerin incelenmesinde yarar görülmektedir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 5. maddesine göre mahkemelerin yetkisi, diğer kanunlarda yer alan yetkiye ilişkin hükümler saklı kalmak üzere, bu Kanundaki hükümlere tabidir. Sözü edilen Kanunun 6. maddesinde de genel yetkili mahkeme, “davalı gerçek veya tüzel kişinin davanın açıldığı tarihteki yerleşim yeri mahkemesi” olarak düzenlenmiştir. Sözü edilen Kanunda bu hükümler dışında boşanma ve ayrılık davalarına özgü olarak yetki konusunda özel bir düzenleme bulunmamaktadır. Buna karşılık 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 168.maddesi ile boşanma ve ayrılık davalarında yetki konusunda özel bir düzenleme getirilmiş olup, buna göre, eşlerden birinin yerleşim yeri veya davadan önce son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesinin yetkili olduğu belirtilmiştir. Diğer yandan, Türk Medeni Kanunu’nun 177. maddesinde ise zayıf durumunda olan nafaka alacaklısını korumak amacıyla “Boşanmadan sonra açılacak nafaka davalarında nafaka alacaklısının yerleşim yeri mahkemesi yetkilidir.” şeklinde bir düzenlemeye de yer verilmiştir. Hemen belirtmek gerekir ki 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun gerek 168. maddesinde, gerekse 177. maddesinde düzenlenen yetki kuralları kesin yetki kuralı niteliğinde değildir. Bilindiği üzere yetkinin kesin olduğu hâllerde, mahkemenin yetkili bulunması dava koşuludur (HMK m. 114/1-ç). Dava şartlarının mevcut olup olmadığı ise davanın her aşamasında mahkemece kendiliğinden araştırılır (HMK m. 115/1). Oysa boşanma veyahut boşanmadan sonra açılacak tazminat ve nafakaya ilişkin davalarda yetki kamu düzenine ilişkin olmadığından, yetki itirazı süresinde ve usulüne uygun şekilde ileri sürülmedikçe mahkemenin kendiliğinden araştırma yapıp yetkisizlik kararı vermesi olanağı da bulunmamaktadır. Buradan hareketle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun “Yetki itirazının ileri sürülmesi” başlıklı 19. maddesinin irdelenmesi gerekmektedir: (1) Yetkinin kesin olduğu davalarda, mahkeme yetkili olup olmadığını, davanın sonuna kadar kendiliğinden araştırmak zorundadır; taraflar da mahkemenin yetkisiz olduğunu her zaman ileri sürebilir. (2) Yetkinin kesin olmadığı davalarda, yetki itirazının, cevap dilekçesinde ileri sürülmesi gerekir. Yetki itirazında - [Anlaşmalı Boşanma Davasında Hâkim Anlaşma Protokolünde Kendiliğinden Değişiklik Yapabilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/anlasmali-bosanmada-hakim-yetkisi/): Anlaşmalı Boşanma Davasında Hâkim Anlaşma Protokolünde Gerekli Gördüğü Değişikliği Kendiliğinden Yapabilir mi? Hakimin Anlaşma Protokolünde Değişiklik Yapma Yetkisi: Velayeti anneye verilmesi kararlaştırılan ortak çocuk ile baba arasında protokolde yer alan kişisel ilişki düzenlemesinin mahkemece uygun bulunmadığı, kamu düzenine aykırı olduğu hususları zapta geçirilmiş ve hâkimin bu uyarısı üzerine, tarafların ortak çocukla baba arasındaki kişisel ilişkinin mahkemece resen düzenlemesini talep ettikleri görülmüştür. Ne var ki, mahkemece kişisel ilişki konusunda taraflara bir öneride bulunulmadan, kendiliğinden bir kişisel ilişki düzenlemesi tesis edilmiş, ancak bu düzenleme hakkında tarafların onayını almadan anlaşmalı boşanma hükmü kurulmuştur. Hâkim tarafların ve çocukların menfaatlerini göz önünde tutarak anlaşmada gerekli gördüğü değişikliği yapabilir ise de bu durumda yapılacak iş, taraflara bir öneride bulunmak, öneri kabul edildiği takdirde buna göre karar vermek, kabul edilmediği ve taraflarca anlaşmaya varılarak mahkemenin de uygun bulacağı yeni bir düzenleme de yapılmadığı takdirde, davanın 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 166/1. maddesi uyarınca çekişmeli boşanma davası olarak sürdürülüp sonucu uyarınca karar vermekten ibarettir. Tarafların boşanmanın mali sonuçları ve çocukların durumu hakkındaki düzenlemelerden birinde dahi anlaşmaya varmamış olmaları, Türk Medeni Kanunu’nun 166/3. maddesi uyarınca boşanma kararı vermeye engeldir. (4721 S. K. m. 166, 174, 175) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2-2650 Karar No: 2019/485 K. Tarihi: 18.04.2019 Dava: Taraflar arasında görülen boşanma davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Adana 8. Aile Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 13.06.2014 tarih ve 2014/412 E., 2014/465 K. sayılı karar davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 24.03.2015 tarih ve 2014/22815 E., 2015/5298 K. sayılı kararı ile; “…Taraflar 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 166/3. maddesi uyarınca boşanmışlar, hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir. Anlaşmalı boşanma yönünde oluşan karar kesinleşinceye kadar eşlerin bu yöndeki diğer bir ifadeyle gerek boşanmanın mali sonuçları, gerekse çocukların durumu hususunda kabul edilen düzenlemeleri kapsayan irade beyanından dönmesini engelleyici yasal bir hüküm bulunmamaktadır. Bu halde anlaşmalı boşanma davasının “çekişmeli boşanma” (TMK m. 166/1-2) olarak görülmesi gerekir. Açıklanan sebeple mahkemece taraflara iddia ve savunmalarının dayanağı bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetlerini içeren beyan ile iddia ve savunmanın dayanağı olarak ileri sürülen her bir vakıanın ispatını sağlayacak delillerini sunmak ve dilekçelerin karşılıklı verilmesini sağlamak üzere süre verilip ön inceleme yapılarak tahkikata geçildikten sonra usulüne uygun şekilde gösterilen deliller toplanarak gerçekleşecek sonucu uyarınca karar verilmek üzere hükmün bozulmasına karar vermek gerekmiştir….” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 166/3. maddesi uyarınca açılan boşanma istemine ilişkindir. Davacı, davalı ile 03.06.2006 tarihinde evlendiğini, evlilik süresince maddi ve manevi olarak problemler yaşadıklarını, evlilik birliğinin sarsıldığını, 03.06.2014 tarihli protokol kapsamında TMK’nın 166/3. maddesi gereği boşanmalarına karar verilmesini talep ve dava etmiş, 13.06.2014 tarihli duruşmada alınan imzalı beyanında taleplerini tekrar etmiştir. Davalı 13.06.2014 tarihli duruşmada alınan imzalı beyanında boşanmayı istediğini, davacının taleplerini kabul ettiğini ifade etmiştir. Mahkemece, taraflar arasında yapılan 03.06.2014 tarihli protokolün kamu düzenine, genel ahlâka aykırılık teşkil etmediği, her iki taraf açısından da artık müşterek hayatın devamının çekilmez hâle geldiği, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 166/3. maddesinde aranılan tüm şartların gerçekleştiği belirtilerek tarafların boşanmalarına, velayetin anneye verilmesine, baba ile kişisel ilişki tesisine, çocuk yararına 500,00TL iştirak nafakasına, bu nafakaya her yıl TÜİK’in açıkladığı TÜFE oranında artış uygulanmasına, müşterek çocuğun kreş ve okul masraflarının davalı tarafından karşılanmasına, tarafların birbirlerinden hiçbir şekilde başkaca nafaka talepleri olmadığından bu konuda bir karar verilmesine yer olmadığına, davacının boşanma sonrası kendi kızlık soyadına döneceğinden bu konuda karar verilmesine yer olmadığına, 18 Temmuz 2013 tarihinde ortaklıktan ayrılan ve 5 Temmuz 2010 yılında imza yetkilerini devreden davacının NEDA İnşaat ve Madencilik Sanayi Limited Şirketiyle herhangi bir sorumluluğunun bulunmadığını davalının kabul ettiğinin tespitine karar verilmiştir. Davalının temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık kısmında açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel mahkemece, somut olayda 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 166/3. maddesi koşullarının oluştuğunu, taraflar arasında düzenlenen 03.06.2014 tarihli protokol içeriğinin Türk Medeni Kanunu’na, Yargıtay’ın yerleşik uygulamalarına, kamu düzenine, genel ahlâka, kısaca kanunun emredici hükümlerine aykırılık teşkil etmediğini, bu şartlara uygun olan davanın kabulünün artık tarafları da hâkimi de bağladığını, davalının davayı kabulü ile mahkeme içi ikrarda bulunduğunu ve mahkeme içi ikrardan dönülemeyeceğini, tarafların boşanma ve ferîlerinde irade birliğine dayanan boşanma kararının, karara esas alınan irade beyanındaki (hata, hile ve ikrah gibi) sakatlık hâllerinin varlığı hususunda ciddi delillerin gösterilmesi durumunda veya protokol şartlarında kanunun emredici hükümlerine, ahlâka, kamu düzenine ve kişilik haklarına aykırılık hâlinde ya da protokol şartlarına aykırı hüküm verilmesi durumunda bozulabileceğini, Özel Daire bozma kararında yer alan yaklaşımın her türlü kötüye kullanıma açık olduğu gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir. Direnme kararını davalı temyiz etmektedir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, anlaşmalı olarak açılan boşanma davasında, davalının anlaşma iradesinden dönmesinin mümkün olup olmadığı, burada varılacak sonuca göre anlaşmalı olarak açılan boşanma davasının çekişmeli olarak görülmeye devam edilip edilmeyeceği noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü bakımından Türk Medeni Kanunu’nun 166/3. maddesinin incelenmesinde yarar görülmektedir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 166. maddesinin 3. fıkrasında yer alan düzenlemeye göre: “Evlilik en az bir yıl sürmüş ise, eşlerin birlikte başvurması ya da bir eşin diğerinin davasını kabul etmesi hâlinde, evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılır. Bu hâlde boşanma kararı verilebilmesi için, hâkimin tarafları bizzat dinleyerek iradelerinin serbestçe açıklandığına kanaat getirmesi ve boşanmanın mali sonuçları ile çocukların durumu hususunda taraflarca kabul edilecek düzenlemeyi uygun bulması şarttır. Hâkim, tarafların ve çocukların menfaatlerini göz önünde tutarak bu anlaşmada gerekli gördüğü değişiklikleri yapabilir. Bu değişikliklerin taraflarca da kabulü halinde boşanmaya hükmolunur. Bu halde tarafların ikrarlarının hakimi bağlamayacağı hükmü uygulanmaz.” Uygulamada anlaşmalı boşanma adı verilen ve yukarıya alıntılanan fıkra uyarınca boşanma kararı verilebilmesi için ilk koşul; evlilik birliğinin en az bir yıl sürmesidir. Aksi takdirde hâkim diğer şartları incelemeden boşanma davasını reddetmelidir. İkinci koşul, eşlerin mahkemeye birlikte başvurması veya bir eşin diğerinin açtığı boşanma davasını kabul etmesidir. Burada önemli olan tarafların boşanma iradelerini aynı anda ve duruşmada hâkime beyan etmesidir. Üçüncü koşul, eşlerin iradelerini hakime bizzat açıklamalarıdır. Hâkimin eşleri dinleyerek serbest iradelerinin oluşup oluşmadığına karar vermesi gerekir. Madde hükmü, duruşmada tarafların her türlü baskı ve tehditten uzak olarak özgür iradeleri ile beyanda bulunduklarının denetlenmesini amaçladığından hakimin bu hususta her türlü özeni göstermesi gerekmektedir (Kılıçoğlu - [İştirak Nafakası, Boşanma Davası ve Velayet Davasının Ferîsi Niteliğindedir](https://kayseriavukat.org.tr/istirak-nafakasi-feri-niteligindedir/): İştirak Nafakası, Boşanma ve Velayet Davasının Ferîsi Niteliğindedir İştirak Nafakası, Boşanma ve Velayet Davasının Ferîsi Niteliğindedir: Ana babanın bakım yükümünün doğal sonucu olan iştirak nafakası, çocuğun korunmasına yönelik olup, kamu düzenine ilişkindir. Bu nedenledir ki hâkim talep bulunmasa dahi kendiliğinden iştirak nafakasına hükmetmelidir. Velayet düzenlemeleri ve bunun tabii sonucu olan iştirak nafakası istemlerinde amaç küçüğün menfaatinin korunması olduğundan “açıkça nafaka istemiyorum” şeklinde bir beyanın varlığı dışında hâkimin kendiliğinden iştirak nafakasına hükmetmesi gerekir. Mahkemece velayetin değiştirilmesine konu davada velayeti değiştirilen çocuk için hükmedilen velayet düzenlenmesine yönelik davaların ferisi niteliğinde olan iştirak nafakası nedeniyle davalı aleyhine yargılama gideri ve vekalet ücretine hükmedilmesi yerinde değildir. O hâlde, aynı hususlara işaret eden ve Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının bozulmasına karar verilmiştir. (4721 s. K. m. 169, l82, 185, 330, 331) (6100 s. K. m. 326) (YHGK 24.09.2008 T. 2008/2-539 E. 2008/559 K.) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2-2444 Karar No: 2019/51 Karar tarihi: 31.01.2019 Dava ve Karar Taraflar arasında görülen velayetin değiştirilmesi davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İzmir 10. Aile Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 26.03.2015 tarih ve 2014/937 E., 2015/196 K. sayılı karar taraf vekillerinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 07.10.2015 tarih ve 2015/15784 E., 2015/17699 K. sayılı kararı ile; “… 1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davalı annenin tüm, davacı babanın ise aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir. 2- Velayet düzenlemesi yapıldığında çocuk kendisine tevdi edilmemiş taraf gücüne göre onun bakım ve eğitim giderlerine katılmakla yükümlüdür (TMK.md.l82). Velayet davasının tabii sonucu olan bu hususu hakim görevi gereği kendiliğinden dikkate alması gerekir. Velayeti değiştirilen çocuk için hükmedilen nafakalar ayrı bir dava olmadığına göre, bu nafakalar nedeniyle davalı aleyhine yargılama gideri ve vekalet ücretine hükmedilmesi doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek temyiz dilekçesinin süresinde verildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, velayetin değiştirilmesi istemine yöneliktir. Davacı, davalı ile anlaşmalı olarak boşandıklarını, müşterek çocukların velayet hakkının davalı babaya verildiğini, davalının velayet görevini kötüye kullandığını ileri sürerek müşterek çocukların velayetlerinin babadan alınarak anneye verilmesine, küçükler için 750,00 şer TL iştirak nafakasına hükmedilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı davaya cevap vermemiş, ön inceleme duruşmasında davanın reddini savunmuştur. Yerel Mahkemece, idrak çağında olan ortak çocuk 13.08.2000 doğumlu …’in kendi isteği ve uzman raporu dikkate alınarak davalı babada olan velayetinin değiştirilerek davacı anneye verilmesine, 07.11.2003 doğumlu S.’in ise babası ile bir probleminin olmaması, mevcut düzeninin bozulmasını istememesi ve davalı babanın velayet hakkını kötüye kullanması ile ilgili bir ihlalinin de olmaması nedeni ile adı geçen çocuk hakkında velayetin değiştirilmesi talebinin reddine, dava tarihinden bu yana fiilen davacı anne yanında kalan ve velayeti davacı anneye verilen ortak çocuk N. için 400,00TL tedbir ve iştirak nafakasına hükmedilerek ortak çocuklardan S. yönünden ise nafaka isteğinin reddine karar verilmiştir. Taraf vekillerinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık kısmında açıklanan sebeple bozulmuştur. Yerel mahkemece HGK’nın 2008/2-539 E., 2008/559 K. ve 24.09.2008 tarihli kararında belirtildiği üzere eğer bir boşanma davası söz konusu değil ise ancak talep hâlinde nafakaya hükmedileceği, bozma kararının velayet değişikliği davalarında resen uygulanmasının mümkün olmadığı, bu nedenle aynı dilekçede istenmiş olsa bile velayetin değiştirilmesi davası ile birlikte istenen iştirak nafakasının velayetin eki niteliğinde bir istek olmadığı, ayrı bir davanın konusunu oluşturan ve ayrıca peşin harç alınmasını gerektiren bir istek olduğu, bozma kararında mahkemece iştirak nafakası isteği yönünden ayrıca peşin harç alınmasına ilişkin hususta bir bozma da yapılmadığı belirtilerek direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davalı (baba) vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, velayetin değiştirilmesine konu davada müşterek çocuklar için istenilen iştirak nafakası talebinin bağımsız bir talep olup olmadığı, burada varılacak sonuca göre iştirak nafakası talebinin kabulü nedeniyle davalı aleyhine vekâlet ücreti ve yargılama giderine hükmedilip hükmedilmeyeceği noktasındadır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun “Geçici önlemler” başlıklı 169. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “Boşanma veya ayrılık davası açılınca hâkim, davanın devamı süresince gerekli olan, özellikle eşlerin barınmasına, geçimine, eşlerin mallarının yönetimine ve çocukların bakım ve korunmasına ilişkin geçici önlemleri re’sen alır.” Bu madde gereğince alınacak geçici önlemlerden birisi nafaka olup, hâkim yargılama sırasında talebe bağlı olmaksızın eş ve çocuk için uygun miktarda tedbir nafakasına hükmeder. Boşanma kararının kesinleşmesi ile bu nafakalar koşulları var ise kadın için yoksulluk nafakası, çocuk için ise iştirak nafakası olarak devam eder. Bu noktada uyuşmazlığın çözümü için iştirak nafakası kavramının üzerinde durulması gerekmektedir. Öncelikle belirtilmelidir ki, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 185. maddesinin 2. fıkrası uyarınca “eşler, bu birliğin mutluluğunu elbirliğiyle sağlamak ve çocukların bakımına, eğitim ve gözetimine beraberce özen göstermekle yükümlüdürler.“ Buradan hareketle, velayetin değiştirilmesi sonucu çocuğun kişiliğinin ve mallarının korunması, yine çocuğun temsili konusunda Kanunun ana ve babaya yüklediği görevler ve haklar kendisine velayet verilen ana ya da babaya geçmektedir. İştirak nafakası, boşanma, ayrılık veya evlenmenin butlanına karar verildikten sonra velayet hakkı kendisine bırakılmayan eşin velayet hakkı verilen eşe çocuğun bakımı ve eğitim giderleri için mali gücü oranında yaptığı katkıdır. Nitekim bu husus, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 182/2. maddesinde “Velayeti kendisine verilmeyen eş, çocuğun bakım ve eğitim giderlerine gücü oranında katılmak zorundadır.” şeklinde ifade edilmiştir. İştirak nafakası velayetin düzenlenmesine yönelik davalarda bu davaların ferîsi niteliğindedir. Bilindiği üzere ferî talepler asıl talebin sonucuna bağlıdır. Diğer bir ifade ile iştirak nafakası eğer bir boşanma davasında velayete tabi çocuklar var ise, boşanma kararının varlığına, boşanma davasının kesinleşmesinden sonra açılan velayetin düzenlenmesine yönelik davalarda ise velayet talebinin kabulüne bağlı olup velayet hakkı kendisine verilen ana ya da baba yararına hükmedilecektir. Dolayısıyla velayet ve iştirak nafakası talebi arasında bir öncelik ya da sonralık ilişkisi bulunmayıp aslilik ve ferîlik ilişkisi söz konusudur. Ferî talebin asıl talepten bağımsız olarak istenmesi mümkün olmadığına göre velayetin değiştirilmesine konu bir davada da değiştirme talebinin reddi halinde çocuk için iştirak nafakasına hükmedilmeyecektir. Yukarıda da açıklandığı üzere, ana babanın bakım yükümünün doğal sonucu olan iştirak nafakası, çocuğun korunmasına yönelik olup, kamu düzenine ilişkindir. Bu nedenledir ki hâkim talep bulunmasa dahi kendiliğinden iştirak - [Boşanma Davasından Feragat Edilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/bosanma-davasindan-feragat/): Boşanma Davasından Feragat Edilmesi Boşanma Davasından Feragat Edilmesi: Feragatin davayı (uyuşmazlığı) sona erdirdiği, diğer bir anlatımla davanın derdest olma özelliğini kaybettiği ve kesin hükmün sonuçlarını doğurduğu dikkate alındığında mahkemece yetki itirazı incelenmeden feragat nedeniyle davanın reddine karar verilmesi gerektiği açıktır. Bir an için yetki itirazının öncelikle incelenmesi gerektiğini ve mahkemenin de yetkisizlik kararı verdiğini düşünecek olursak 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun maddesine göre dava dosyasının yetkili mahkemeye gönderilmesi için davalının başvurmaması durumunda, davacının feragat beyanı görmezden gelinerek, davacıya yetkili mahkemeye başvurma zorunluluğu yüklemek, usul ekonomisi ilkesinin gerçekleşmesine engel olacaktır. Çünkü mahkemenin feragat beyanı ile sona ermiş olan bir uyuşmazlık hakkında davaya devam etmesi emek ve zamandan tasarruf etme imkânı ortadan kaldıracağı gibi, bir takım muhtemel giderlerin yapılması sonucunu ortaya çıkacaktır. Diğer bir anlatımla bu durum, davayı hak arama aracı olmaktan çıkarıp bir zorlama vasıtasına dönüştürecektir. (1086 s. K. m. 91, 95) (6100 s. K. m. 307, 311) (4721 s. K. m. 166) (YHGK. 13.04.2005 T. 2005/11-242 E. 2005/249 K.) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2-2206 Karar No: 2018/1940 Karar tarihi: 13.12.2018 Dava Taraflar arasındaki boşanma davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Kayseri 2. Aile Mahkemesince “feragat nedeniyle davanın reddine” dair verilen 09.06.2011 tarihli ve … sayılı karar davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 21.05.2012 tarihli ve 2011/16798 E., 2012/13707 K. sayılı kararı ile; “… Feragat ve kabul kat’i bir hükmün hukuki neticelerini hasıl eder (HUMK. md. 95, HMK. md. 307). Bu işlemin yetkisiz mahkeme önünde yapılmış lması o işlemi geçersiz hale getirmez. Ancak davanın feragat ile sonuçlandığı bu sebeple reddi yönündeki karar bir tespit kararıdır. Feragatın usul hükümlerine uygun yapıldığını, bununla davanın son bulduğunu tespit eder. Bu nedenle temyizi kabildir. Karar tarafların yararına veya zararına sonuç doğuracak nitelikte olduğundan yetkili mahkemece ittihazı zorunludur. Davalı süresinde yetki itirazında bulunmuş, davacı ise davadan feragat etmiştir. Yetki itirazı ilk itirazlardan olup her şeyden önce bu hususun hadise şeklinde incelenmesi lazım gelir (md.116-130). Yetki uyuşmazlığı çözülmedikçe feragat sebebiyle hüküm tesis edilemez. Feragat sebebiyle dava ancak yetkili mahkemece karara bağlanabilir. Açıklanan nedenlerle hükmün bozulması gerekmiştir …” gerekçesiyle oy çokluğuyla karar bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek temyiz dilekçesinin süresinde verildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 166/1 maddesi kapsamında evlilik birliğinin temelinden sarsılması hukuki sebebine dayalı boşanma davasıdır. Davacı, davalının annesi ile kız kardeşinin evliliğe müdahale ettiğini, davalının da onların etkisinde kaldığını, bu durumun evlilik birliğini çekilmez hâle getirdiğini ileri sürerek boşanma kararı verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı kadın süresinde verdiği cevap dilekçesinde, davanın yetkisiz mahkemede açıldığını, yetkili mahkemenin Ürgüp Aile Mahkemesi olduğunu, öncelikle yetkisizlik kararı verilmesi gerektiğini, davanın esasına ilişkin olarak ise fiziksel şiddet uygulayan, başka kadınlarla ilişki kuran ve birlik görevlerini yerine getirmeyen davacının kusurlu olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Davacı 09.06.2011 tarihli duruşmada imzalı beyanıyla davadan feragat ettiğini bildirmiştir. Mahkemece; davacının davadan feragat etmesi sebebiyle davanın reddine karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık kısmında gösterilen gerekçe ile oy çokluğuyla bozulmuştur. Yerel mahkemece bozma kararının usul ekonomisine ve feragatin kesin hükmün sonuçlarını doğurma özelliğine aykırı olduğu belirtilerek direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davalı vekilince temyiz edilmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; boşanma davasına konu olayda davacının davadan feragat etmesi hâlinde, davalı tarafından süresinde yapılan yetki ilk itirazının incelenmesinin gerekip gerekmediği, burada varılacak sonuca göre, davanın feragat nedeniyle reddine karar verilmesinin doğru olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümlenmesinde öncelikle ilke olarak feragat beyanının niteliği üzerinde durulmalıdır. Davaya son veren taraf işlemlerinden biri olan feragat, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 307. maddesinde ifade edildiği üzere davacının, talep sonucundan kısmen veya tamamen vazgeçmesidir. (mülga HUMK m. 91) Hiç kimse kendi lehine olan bir davayı açmaya zorlanamayacağı gibi açmış olduğu bir davayı da sonuna kadar takip etmeye zorlanamaz. Medeni usul hukukuna hakim olan ilkelerden biri olan ve “kişilere sahip oldukları haklar üzerinde tasarruf etme yetkisi” olarak tanımlanabilecek “tasarruf ilkesi“nin gereği de budur (Aslan, Leyla Akyol: Medeni Usul Hukukunda Davadan Feragat, Ankara 2011, s.68-69). Davadan feragat, davanın derdest olduğu mahkemeye karşı davacı tarafından verilecek bir dilekçe ya da yargılama sırasında sunacağı bir beyanla yapılır (HMK m. 309; Mülga HMUK m. 93). Ancak feragat tek taraflı bir usul işlemi olduğundan kendisinden beklenen hüküm ve sonuçları doğurabilmesi için karşı tarafın izin veya icazetine yahut mahkemenin onayına gerek yoktur (HMK m.309/2). Mahkeme sadece feragatin usul hukuku kurallarına uygun yapılıp yapılmadığını (örneğin feragat beyanının tutanağa geçirilmesinde usule aykırı hareket edilmiş olması veya vekilin özel yetkiye sahip olmaması gibi durumları) inceler (Atalı, Murat: Pekcanıtez Usul Medeni Usul Hukuk, 15. Bası, İstanbul 2017, s.2015) . Usul hukukumuzda da kural olarak hüküm kesinleşinceye kadar, bazı istisnaları mevcut olmakla birlikte, her davadan feragat edilebilir (HMK m. 310). Hüküm kesinleştikten sonra ortada derdest bir dava kalmadığından feragat işlemi sonuç doğurmaz. Feragat yalnız mevcut davadan değil, o dava ile istenen haktan da vazgeçme anlamına gelmektedir. Davadan feragat neticesinde feragate konu teşkil eden hak tamamen düşer ve artık bir daha dava konusu yapılamaz (Postacıoğlu, İ.E.: Medeni Usul Hukuku Dersleri, 6. Bası, İstanbul 1975, s. 479; Kuru, B: Hukuk Muhakemeleri Usulü, 6. Bası, İstanbul 2011, s.3546). Bir usul hukuku kavramı olarak davadan feragatin açık, kesin ve koşulsuz olması da kanun gereğidir. Davadan feragatin kesin hükmün sonuçlarını doğurucu nitelikte olması nedeniyle bütün bu özellikleri içermesi zorunludur (HMK m. 311, mülga HMUK m.95). Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 13.04.2005 tarih ve 2005/11-242 E., 2005/249 K.; 29.04.2009 gün ve 2009/13-76 E., 2009/120 K.; 29.04.2009 tarih ve 2009/12-112 E., 2009/126 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir. Yukarıda değinildiği üzere HMK’nın 311. maddesine göre davadan feragat kesin hüküm gibi sonuç doğurur. Bu nedenledir ki, davasından feragat ettiğini bildiren bu beyanından dönemez. Ancak irade bozukluğu hâllerinde feragatin iptali istenebilir. Bu aşamada “kesin hüküm” kavramının da kısaca açıklanmasında yarar görülmektedir. Kesin hüküm, şekli anlamda kesin hüküm ve maddi anlamda kesin hüküm olmak üzere ikiye ayrılır. Bir karara karşı normal kanun yollarına başvurulamıyorsa buna şekli anlamda kesin hüküm denir. Şekli anlamda kesin hüküm 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nda tanımlanmamış ise de, maddi anlamda kesin hüküm 303’üncü maddede tanımlanmıştır. Buna göre bir davada - [Kadın Eşin Kişisel Malı Niteliğinde Sayılan Ziynet Eşyalarına İlişkin Davada İspat Yükü](https://kayseriavukat.org.tr/ziynet-esyalarina-iliskin-davada-ispat-yuku/): Kadının Kişisel Malı Niteliğindeki Ziynet Eşyalarına İlişkin Davada İspat Yükü Ziynet Eşyalarına İlişkin Davada İspat Yükü: Somut olayda davacı, dava konusu ziynet eşyasının varlığını, ziynetlerin evliliğin başında rızası dışında davalı tarafından alınarak ailesine verildiğini ve bir kısmının da düğün borçları sebebiyle davalı tarafından bozdurulduğu yönündeki vakıalarını ispatlayamamıştır. Ne var ki davalı cevap dilekçesinde düğünde kendi üzerine takılan ziynetleri düğün borçlarını ödemek için kullandığını ikrar etmiş, 18.11.2013 tarihli bilirkişi raporunda da davalının üzerinde 45 adet çeyrek altın, 22 ayar 10’ar gram 4 adet bilezik bulunduğu tespit edilmiştir. Ziynet eşyaları, eşler arasında aksine bir anlaşma veya bu konuda yerel bir adet bulunmadıkça evlilik sırasında kim tarafından hangi eşe takılmış olursa olsun kadın eşe ait sayılır. Davalı bu fiili karinenin aksini ispat edememiştir. Davalının beyanı ve bilirkişi raporu doğrultusunda düğünde davalıya takıldığı anlaşılan 45 adet çeyrek altın ve 22 ayar 10’ar gram ağırlığında 4 adet bilezik yönünden davanın kısmen kabulüne karar verilmesi gerekmektedir. (4721 s. K. m. 166, 174, 175, 220, 222) (6100 s. K. m. 187, 190) (YİBK 22.06.1966 T. 1966/7 E. 1966/7 K.) (YHGK 14.03.2019 T. 2017/2-2067 E. 2019/296 K.) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2-2065 Karar No: 2020/46 Karar tarihi: 23.01.2020 Taraflar arasındaki evlilik birliğinin temelinden sarsılması sebebine dayalı boşanma ve ziynet eşyası davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Aile Mahkemesince verilen boşanma davasının kabulüne ve ziynet eşyası davasının kısmen kabulüne dair karar taraf vekillerinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi Davacı vekili dava dilekçesinde; davalının müvekkiline fiziksel şiddet uyguladığını, evden kovduğunu, yaşadığı olaylar sebebiyle müvekkilinin psikolojik tedavi görmeye başladığını, müvekkilinin şikâyet hakkını kullanması sebebiyle üzerine yürüdüğünü, ancak müvekkilinin polisi arayacağını söylemesiyle evden ayrıldığını belirterek tarafların boşanmalarına, ortak çocukların velâyetinin müvekkiline verilmesini, aylık 300,00TL tedbir-yoksulluk nafakası, 200,00’er TL tedbir-iştirak nafakası, 30.000,00TL maddi ve 30.000,00TL manevi tazminat ile evliliğin başında müvekkilinin rızası dışında davalı tarafından alınarak ailesine verilen ziynet eşyaları ve düğün borçları sebebiyle davalı tarafından bozdurulan beş adet bileziğin aynen iadesini, olmadığı takdirde fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla dava tarihinden itibaren yasal faizi ile 37.000,00TL bedeline hükmedilmesini dava ve talep etmiştir. Davalı Cevabı Davalı vekili cevap dilekçesinde; davacının iddialarının doğru olmadığını, affedilen olayların boşanma davasına konu edilemeyeceğini, bir ay evden uzaklaştırıldıktan sonra barıştıklarını ve yaklaşık on gün kadar yine beraber yaşadıklarını, ancak davacının ailesinin baskısı ve hakaretlerinden dolayı tekrar ayrıldıklarını, davacının kendi ailesinin baskısı ve evliliğe müdahalesinden dolayı yıllardır psikolojik tedavi gördüğü, düğünde davacıya dava dilekçesinde belirtildiği kadar ziynet eşyasının takılmadığını, davacıya takılan ziynet eşyalarının davacıya, müvekkiline takılanların ise davalıya ait olduğunu, müvekkilinin davacıya takılan ziynet eşyalarıyla bir tasarrufta bulunmadığını, akıbetini bilmediğini ve müvekkiline takılan ziynet eşyalarının da davacıya bağışlanmadığını, mülkiyeti müvekkiline ait olan ziynet eşyalarının bir kısmının düğün borçlarının ödenmesi için kullanıldığını belirterek davaların reddine karar verilmesini talep etmiştir. İlk Derece Mahkemesi Kararı … Aile Mahkemesinin 25.02.2014 tarihli ve … sayılı kararı ile; davalının 17.01.2013 tarihinde eşine fiziksel şiddet uyguladığı, bir ay kadar ayrı yaşadıktan sonra barıştıkları, son olayda tartıştıkları, davacının polise haber vereceğini bildirmesi üzerine davalının evi terk ettiği, davacının 17.01.2013 tarihinden yaklaşık bir hafta kadar önce de fiziksel şiddete maruz kaldığı, davacının şiddete maruz kalması nedeniyle tarafların boşanmalarına, müşterek çocukların velâyetlerinin davacı anneye tevdiine, davacı lehine aylık 175,00TL tedbir-yoksulluk nafakasına, ortak çocuklar yararına 175’er TL tedbir-iştirak nafakasına, evlilik süresi, kusurun ağırlığı, tarafların ekonomik ve sosyal durumları da göz önünde tutularak davacı yararına 10.000,00TL maddi tazminat, 5.000,00TL manevi tazminat takdirine, davacıya düğünde on iki adet bilezik, set, yüzük ve yirmi adet küçük altının takıldığı, davacıya ait altın ve bileziklerin düğünden hemen sonra davalı tarafından alındığı ve bozdurulduğu, set takımı ve yüzüklerin ise satılmadığı, müşterek evde bulunduğu, bu sebeplerle ziynet eşyası davasının kısmen kabulü ile 10’ar gram ağırlığında 809,00’ar TL değerinde 22’şer ayar 8 adet bilezik, 14’er gram ağırlığında 1.132,66TL değerinde 22’şer ayar 4 adet bilezik ve 137,00’şer TL değerinde 20 adet çeyrek altının aynen, olmadığı takdirde bedellerinin dava tarihinden itibaren yasal faizi ile davalıdan alınıp davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin istemin reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 19.11.2014 tarihli ve 2014/12527 E., 2014/23236 K. sayılı kararı ile; “…Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm, davalı tarafından; kusur belirlemesi, tazminatlar ve ziynet alacağı yönünden, davacı tarafından ise; tazminatlar, nafakalar ve ziynet davasının reddedilen kısmı yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü: 1- Mahkemece, evlilik birliğinin temelinden sarsılması ve boşanmaya neden olan olaylarda davalının eşine fiziksel şiddet uyguladığı kusur olarak yüklenmiş ise de; toplanan delillerden, davalının, davacı eşine 17.01.2013 tarihinde fiziksel şiddete başvurması olayından sonra davacı tanıklarının beyanlarından anlaşılacağı üzere davacının, davalı eşi hakkında verilen uzaklaştırma kararı sona ermeden eşini telefonla arayarak eve çağırıp eşiyle barıştığı, böylece davacının kocasını affettiği en azından bu olayı hoşgörüyle karşılamış sayılması gerektiği, bu eylemin kocaya kusur olarak yüklenemeyeceği anlaşılmaktadır. Bir araya gelmelerinden sonra da taraflar arasında ortak hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkân bırakmayacak nitelikte bir geçimsizliği kabule elverişli ciddi sebep ve deliller tespit edilememiş, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 166/1’nci maddesinde yer alan çekilmezlik ve temelden sarsılma unsuru davada gerçekleşmemiştir. Durum böyleyken mahkemece davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yetersiz gerekçeyle boşanma kararı verilmesi doğru değilse de; boşanma hükmü temyiz edilmediğinden bu husus bozma nedeni yapılmamış; yanlışlık eleştirilmekle yetinilmiştir. 2- Yukarıda 1. bentte açıklandığı gibi, tarafların boşanmayı sağlayan kusurlu davranışları bulunmamaktadır. Yoksulluk nafakasına hükmedilebilmek için nafaka yükümlüsünün kusuru aranmayacağından ve davacının boşanma sonucu yoksulluğa düşeceği (TMK m.175/1) anlaşıldığından; tarafların aşağıdaki bentler kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir. 3- Yukarıda 1. bentte açıklandığı gibi, tarafların boşanmayı gerektiren kusurları bulunmamaktadır Boşanma sonucu maddi ve manevi tazminata hükmedilebilmesi için, tazminat yükümlüsünün kusurunun varlığı koşuldur (TMK m.174/1-2). Durum böyleyken davalının ağır kusurlu olduğunun kabulü ve bu hatalı kusur belirlemesine göre davacı lehine maddi ve manevi tazminata hükmedilmesi isabetsiz olmuş, bozmayı gerektirmiştir. 4- Davacı, cins ve adetlerini bildirdiği ziynet eşyalarının aynen, aynen iadesi mümkün olmadığı takdirde bedellerine karşılık fazlaya dair hakları saklı kalmak kaydı ile 37.000TL’nin iadesini talep etmiştir. Davalı ise verdiği cevap dilekçesinde düğünde kendi üzerine takılan ziynetleri - [Anlaşmalı Boşanma Şartlarının Oluşup Olmadığının Belirlenmesi](https://kayseriavukat.org.tr/anlasmali-bosanma-sartlari/): Anlaşmalı Boşanma Şartlarının Oluşup Oluşmadığının Belirlenmesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2-1941 Karar No: 2019/475 Karar tarihi: 18.04.2019 Taraflar arasında görülen boşanma davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Aile Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 27.06.2014 tarih ve … sayılı karar davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 11.03.2015 tarih ve 2014/19828 E., 2015/4293 K. sayılı kararı ile; “…Taraflar 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 166/3. maddesi uyarınca boşanmışlar, hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir. Anlaşmalı boşanma yönünde oluşan karar kesinleşinceye kadar eşlerin bu yöndeki diğer bir ifadeyle gerek boşanmanın mali sonuçları gerekse çocukların durumu hususunda kabul edilen düzenlemeleri kapsayan irade beyanından dönmesini engelleyici yasal bir hüküm bulunmamaktadır. Bu halde anlaşmalı boşanma davasının “çekişmeli boşanma” (TMK m. 166/1-2) olarak görülmesi gerekir. Açıklanan sebeple mahkemece taraflara iddia ve savunmalarının dayanağı bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetlerini içeren beyan ile iddia ve savunmanın dayanağı olarak ileri sürülen her bir vakıanın ispatını sağlayacak delillerini sunmak ve dilekçelerin karşılıklı verilmesini sağlamak üzere süre verilip ön inceleme yapılarak tahkikata geçildikten sonra usulüne uygun şekilde gösterilen deliller toplanarak gerçekleşecek sonucu uyarınca karar verilmek üzere hükmün bozulmasına karar vermek gerekmiştir….” gerekçesiyle oy çokluğu ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 166/3. maddesi uyarınca açılan boşanma istemine ilişkindir. Davacı; davalı ile 04.06.2004 tarihinde evlendiklerini, aralarında karakter farklılığından dolayı tartışmalar olduğunu, evlilik birliğinin çekilmez hâl aldığını, uzun zamandır ayrı yaşadıklarını, davalının da boşanmayı kabul ettiğini ileri sürerek dava dilekçesine ekli protokol kapsamında TMK’nın 166/3. maddesi gereği boşanmalarına ve protokolün kararın eki sayılmasına karar verilmesini talep ve dava etmiş, 27.06.2014 tarihli duruşmada alınan imzalı beyanında taleplerini tekrar etmiştir. Davalı 27.06.2014 tarihli duruşmada alınan imzalı beyanında; boşanmayı istediğini, davacının taleplerini kabul ettiğini beyan etmiştir. Mahkemece; tarafların boşanma konusunda görüş birliği içinde oldukları, boşanmanın sosyal ve ekonomik sonuçları konusunda anlaşma yaptıkları, yapılan anlaşmanın hukuka uygun olduğu gerekçesiyle TMK’nın 166/3. maddesi uyarınca boşanmalarına, velâyetin anneye verilmesine, baba ile kişisel ilişki tesisine, çocuk yararına 1.000,00TL tedbir ve iştirak nafakasına, davacı ve müşterek çocuğun Yapı Kredi Yaşam Sigortadaki paket sağlık sigortasında sigorta şirketi tarafından belirlenecek artış farkının davalı tarafça karşılanmasına, müşterek çocuğun toplam 10.000,00TL olan özel okul masrafının artması hâlinde %30’a kadar olan artış oranının davalı baba tarafından karşılanmasına, davacının davalının soyadını kullanma talebinin feragat nedeni ile reddine, tarafların boşanmadan sonra birbirleri aleyhine mal rejiminin tasfiyesi ve katkı payına yönelik olarak dava açmayacaklarının tespitine, birbirlerinden maddi, manevi tazminat, tedbir, yoksulluk nafakası ve yargılama gideri talep etmediklerinden bu konuda karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık kısmında açıklanan gerekçelerle oy çokluğuyla bozulmuştur. Yerel mahkemece; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 308. maddesinde davayı kabul beyanının yargılamaya son veren taraf işlemi olarak düzenlendiği ve kabulün mahkemenin muvafakatine bağlı olmadığı, tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri davalarda hüküm doğurduğu, kesin hüküm gibi sonuç doğuran feragat ve kabul beyanının irade bozukluğu hâllerinde iptalinin istenebileceği, somut olayda da davalının kabul sırasında iradesinin fesada uğradığı iddiasında bulunmadığı, bozma kararının da bu doğrultuda olmadığı, aksi durumun davayı uzatmak isteyen davalı tarafından kötüye kullanılabileceği belirterek direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını davalı vekili temyiz etmektedir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, anlaşmalı olarak açılan boşanma davasında, davalının anlaşma iradesinden dönmesinin mümkün olup olmadığı, burada varılacak sonuca göre anlaşmalı olarak açılan boşanma davasının çekişmeli olarak görülmeye devam edip etmeyeceği noktasında toplanmaktadır. Öncelikle, ilgili kanun maddesinin incelenmesinde yarar görülmektedir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 166. maddesinin 3. fıkrasında yer alan düzenlemeye göre; “Evlilik en az bir yıl sürmüş ise, eşlerin birlikte başvurması ya da bir eşin diğerinin davasını kabul etmesi halinde, evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılır. Bu halde boşanma kararı verilebilmesi için, hakimin tarafları bizzat dinleyerek iradelerinin serbestçe açıklandığına kanaat getirmesi ve boşanmanın mali sonuçları ile çocukların durumu hususunda taraflarca kabul edilecek düzenlemeyi uygun bulması şarttır. Hakim, tarafların ve çocukların menfaatlerini göz önünde tutarak bu anlaşmada gerekli gördüğü değişiklikleri yapabilir. Bu değişikliklerin taraflarca da kabulü halinde boşanmaya hükmolunur. Bu halde tarafların ikrarlarının hakimi bağlamayacağı hükmü uygulanmaz.” Uygulamada anlaşmalı boşanma adı verilen ve yukarıya alıntılanan fıkra uyarınca boşanma kararı verilebilmesi için ilk koşul; evlilik birliğinin en az bir yıl sürmesidir. Aksi takdirde hâkim diğer şartları incelemeden boşanma davasını reddetmelidir. İkinci koşul, eşlerin mahkemeye birlikte başvurması veya bir eşin diğerinin açtığı boşanma davasını kabul etmesidir. Burada önemli olan tarafların boşanma iradelerini aynı anda ve duruşmada hâkime beyan etmesidir. Üçüncü koşul, eşlerin iradelerini hâkime bizzat açıklamalarıdır. Hâkimin eşleri dinleyerek serbest iradelerinin oluşup oluşmadığına karar vermesi gerekir. Madde hükmü, duruşmada tarafların her türlü baskı ve tehditten uzak olarak özgür iradeleri ile beyanda bulunduklarının denetlenmesini amaçladığından hâkimin bu hususta her türlü özeni göstermesi gerekmektedir (Kılıçoğlu A: Aile Hukuku, Ocak 2019, s.113). Son koşul ise; anlaşmalı olarak boşanmak isteyen eşlerin boşanmanın mali sonuçları ile çocukların durumu hususunda da anlaşmış olmaları ve buna ilişkin düzenlemeyi hâkimin onayına sunmaları gerekir. Taraflar bu hususta mahkemeye bir protokol sunabilecekleri gibi, belirtilen tüm bu hususlarda mahkemeye sözlü olarak da beyanda bulunabilirler. Ancak ikinci durumda sözlü beyanın zapta geçirilmesi ve taraflarca imzalanması gerekir (Akıntürk T: Türk Medeni Hukuku Aile Hukuku, İkinci Cilt, Ocak 2019, s.271). “Boşanmanın mali sonuçları” ile kastedilen maddi ve manevi tazminat ile yoksulluk nafakası talepleridir (TMK m. 174/1-2; m. 175). “Çocukların durumu” ile kastedilen ise, ortak çocukların velâyetinin kime verileceği, velayet verilmeyen eş ile çocuklar arasında kurulacak kişisel ilişki ve çocuklar için ödenecek iştirak nafakası ile ilgili düzenlemelerdir. Madde metninden anlaşıldığı üzere, boşanma, boşanmanın mali sonuçları ve çocukların durumu hakkındaki düzenlemeler hakkında tarafların serbest iradelerinin uyuşması gerekmekte ise de, aynı zamanda hâkimin bu anlaşmayı onaylaması gerekmektedir. Görüldüğü üzere, taraflar anlaşma konusunda tamamen özgür bırakılmamıştır. Bu nedenle, hâkim tarafından onaylanmayan anlaşmalar hukuki sonuçlarını doğurmayacağı gibi, tarafların da kendilerine önerilen değişikliği kabul etmesi hâlinde anlaşma geçerli olacak ve boşanma kararı verilebilecektir. Önemle belirtilmelidir ki, taraflarca yapılan ve hâkim tarafından onaylanan anlaşma hükümleri infazda sıkıntı doğurmaması için hüküm fıkrasında aynen yer almalıdır. Anlaşmalı boşanmanın koşulları bu şekilde ana hatlarıyla belirtildikten sonra uyuşmazlığın çözümü bakımından “ikrar” ve “kabul” kavramlarının irdelenmesi gerekmektedir. Bilindiği üzere, 4721 sayılı - [Velayetin Değiştirilmesi Davasında İştirak Nafakasına Hükmedilebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/velayetin-degistirilmesi-davasinda-nafaka/): Velayetin Değiştirilmesi Davasında İştirak Nafakasına Karar Verilebilir mi? Velayetin Değiştirilmesi Davasında İştirak Nafakasına Hükmedilmesi: Davacı baba müşterek çocuğun velayetinin değiştirilerek kendisine verilmesi için dava açmış, bu davada çocuk için iştirak nafakasına da hükmedilmesini istemiştir. Mahkemece velayetin değiştirilmesi davasının kabulüne karar verilerek çocuk için dava tarihinden itibaren davacı baba yararına iştirak nafakasına hükmedilmiş ise de, velayetin değiştirilmesi davalarında kararın kesinleşmesinden itibaren iştirak nafakasına hükmedilmelidir. Velayet kendisine bırakılmamış olan eşin fiilen çocuğa bakması durumunda nafakaya hükmedileceğine ilişkin bir düzenleme de mevcut olmadığına göre dava tarihinden itibaren iştirak nafakasına hükmedilmesi doğru görülmemiştir. (4721 s. K. m. 182, 183, 323, 329, 332, 335, 336, 337, 338, 339, 340, 341, 342, 343, 344, 345, 346, 347, 348, 349, 350, 351) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2-1899 Karar No: 2018/1052 Karar tarihi: 09.05.2018 Taraflar arasında birleştirilerek görülen velayetin değiştirilmesi ve nafaka ile iştirak nafakasının kaldırılması davalarından dolayı yapılan yargılama sonunda … Aile Mahkemesince asıl ve birleşen davanın kabulüne dair verilen 04.03.2014 gün ve … sayılı karar davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 01.10.2014 gün ve 2014/12827 E., 2014/19070 K. sayılı kararı ile; “…1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davalının aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir. 2- Tarafların müşterek çocuğu Y.’nın velayeti davalı anneden alınıp, davacı babaya verildiği halde, davalı anne ile müşterek çocuk 04.07.2000 doğumlu Y. arasında kişisel ilişki düzenlenmesi gerekirken (TMK. md. 323), bu hususun nazara alınmaması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir. 3- Velayetin değiştirilmesine ilişkin kararlar kesinleşmedikçe infaz edilemez. Bu nedenle iştirak nafakasına, velayetin değiştirilmesi kararının kesinleşmesi tarihinden itibaren hükmedilmesi gerekirken; dava tarihinden itibaren hükmedilmesi doğru olmayıp bozmayı gerektirmiştir…” gerekçeleriyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece bozma kararının 3. bendi yönünden önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Asıl dava, velayetin değiştirilmesi ve çocuk için iştirak nafakasına hükmedilmesi, birleşen dava ise çocuk yararına davalı anneye ödenen iştirak nafakasının kaldırılması istemine ilişkindir. Davacı vekili, asıl davada tarafların anlaşmalı olarak boşandıklarını ve müşterek çocuğun velayetinin davalı anneye verildiğini, ancak çocuğun davacı baba ile yaşamak istediğini söylediğini, davalı anne ile iletişim kuramadığını ve mutsuz olduğunu ileri sürerek velayet hakkının anneden alınıp babaya verilmesine, çocuk için dava tarihinden itibaren iştirak nafakasına hükmedilmesine, birleşen davada ise müşterek çocuğun 16.06.2013 tarihinden davacı baba yanında yaşaması sebebiyle dava tarihinden itibaren davalıya ödenen iştirak nafakasının kaldırılmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, velayetin değiştirilmesi için gerekli koşulların oluşmadığını, çocukla doğduğundan beri müvekkilinin ilgilendiğini, on üç yaşındaki bir çocuğun babasıyla sürekli yaşama kararını alabilecek durumda olmadığını, çocuğun üstün yararının gözetilmesi gerektiğini, istenen nafaka miktarının fahiş olduğunu, çocuğun İzmir’de gittiği okul taksitlerinin ödemesi devam ettiği için ödenmeyen nafakalar için takibe geçmek zorunda olduğunu belirterek asıl ve birleşen davanın reddine karar verilmesini savunmuştur. Mahkemece, müşterek çocuğun 16.06.2013 tarihinden itibaren davacı baba ile birlikte yaşamaya başladığı, uzmanlara babası ile birlikte yaşamaktan çok mutlu olduğunu ve velayetinin değiştirilerek babasına verilmesini istediğini beyan ettiği ayrıca annesine karşı tepkili olduğu gerekçesiyle davanın kabulü ile müşterek çocuk Y.’nın davalı annede olan velayetinin değiştirilerek davacı babaya verilmesine, dava tarihi olan 05.07.2013 tarihinden geçerli olmak ve kararın kesinleştiği tarihten sonra da devam etmek üzere davacı baba yararına ayda 250,00 TL iştirak nafakası takdirine, birleşen davada ise müşterek çocuk Y. için anneye ödenen iştirak nafakasının birleşen dava tarihi olan 30.09.2013 tarihinden geçerli olmak üzere kaldırılmasına karar verilmiştir. Davalı anne vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık kısmında gösterilen gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece, müşterek çocuğun dava tarihinden beri babasının yanında kalması sebebiyle 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 329/1. ve 332/1. maddeleri gereğince dava tarihinden itibaren nafakaya hükmedilmesi gerektiği belirtilerek bozma kararının 3. bendi yönünden direnme kararı verilmiş, 2. bent yönünden ise bozma kararına uyulmuştur. Direnme kararı davalı anne vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; velayeti anneden alınıp davacı babaya verilen müşterek çocuk yararına iştirak nafakasına dava tarihinden mi, yoksa velayetin değiştirilmesine konu kararın kesinleşme tarihinden itibaren mi hükmedilmesi gerektiği noktasında toplanmaktadır. Öncelikle “velayet” ile ilgili düzenlemelerin incelenmesinde yarar görülmektedir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu uyarınca velayet, çocukların bakım, eğitim, öğretim ve korunması ile temsil görevlerini kapsar. Aynı zamanda ana babanın velayeti altındaki çocukların kişiliklerine ve mallarına ilişkin hakları, ödevleri, yetkileri ve yükümlülükleri de içerir. Ana ve babanın çocukların kişiliklerine ilişkin hak ve ödevleri, özellikle çocuklarına bakmak, onları görüp gözetmek, geçimlerini sağlamak, yetiştirilmelerini ve eğitimlerini gerçekleştirmektir. Bu noktada; çocuğun, eğitim ile istenilen ölçüde dürüst, kötü alışkanlıklardan uzak, iyi ahlâk sahibi, çalışkan ve bilgili bir insan olarak yetiştirmek hak ve yükümlülüğü bulunan ana ve babanın, sayılan tüm bu unsurlar yönünden çocuğa örnek teşkil etmeleri, çocuğun fiziksel ve ruhsal gelişimine ilişkin tüm önlemleri almaları gerektiği her türlü duraksamadan uzaktır. Ergin olmayan çocuk ana babasının velayeti altındadır (TMK m. 335). Evlilik devam ettiği sürece ana ve baba velayeti birlikte kullanırlar. Ancak 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 336. maddesi uyarınca, ortak hayata son verilmiş veya ayrılık hâli gerçekleşmiş ise hâkim, velayeti eşlerden birine verebilir. Velayet ana babadan birinin ölümü hâlinde sağ kalana, boşanmada ise çocuk kendisine bırakılan tarafa aittir. Belirtmek gerekir ki; velayete ilişkin kararlar kesin hüküm oluşturmaz. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 183. maddesinde de “Ana veya babanın başkasıyla evlenmesi, başka bir yere gitmesi veya ölmesi gibi yeni olguların zorunlu kılması hâlinde hâkim, resen veya ana ve babadan birinin istemi üzerine gerekli önlemleri alır.” şeklindeki düzenlemeye göre değişen koşullara göre velayetin değiştirilmesi mümkündür. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 349. maddesinde; “Velayete sahip ana veya babanın yeniden evlenmesi, velayetin kaldırılmasını gerektirmez. Ancak, çocuğun menfaati gerektirdiğinde velayet sahibi değiştirilebileceği gibi, durum ve koşullara göre velayet kaldırılarak çocuğa vasi de atanabilir.” hükmü yer aldığı gibi, TMK’nın 351. maddesinin birinci fıkrasında da; durumun değişmesi hâlinde çocuğun korunmasına ilişkin önlemlerin yeni koşullara uydurulması gerektiği düzenlemesi mevcuttur. O hâlde, koşulların değişmesi (TMK m. 183, 349, 351/1) veya velayetin değiştirilmesini gerektiren haklı bir sebebin bulunması hâlinde mahkemece velayetin değiştirilmesine karar verilebilir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 335 ila 351. maddeleri arasında düzenlenen “velayet”e ilişkin hükümler kural olarak, kamu düzenine ilişkindir ve velayete ilişkin davalarda resen (kendiliğinden) araştırma - [Boşanma Davasında İddianın Genişletilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/bosanma-davasinda-iddianin-genisletilmesi/): Boşanma Davasında İddianın Genişletilmesi ve Ön İnceleme Aşamasından Sonra Tazminat Talep Edilmesi Mümkün mü? Boşanma Davasında İddianın Genişletilmesi: Davacının dava dilekçesinde sadece manevi tazminat talebinin olduğu, maddi tazminat talebinde bulunmadığı açıktır. Ancak duruşmada davacı vekilinin tutanağa geçirilmiş imzalı beyanıyla da sabit olduğu üzere 120.000 TL maddi tazminat talebinin bulunduğu, bu istemin de boşanma nedeniyle maddi tazminat kapsamında olduğu anlaşılmaktadır. Bu noktada davacının ön inceleme aşamasından sonra tahkikat aşamasında talep ettiği maddi tazminat, iddianın genişletilmesi niteliğindedir. Davacı tarafından bu konuda usulünce yapılmış bir ıslah işlemi de bulunmamaktadır. O halde, davacının dava ya da ikinci cevap dilekçesi ile istemediği maddi tazminat talebi hakkında “karar verilmesine yer olmadığına” karar verilecek yerde yazılı şekilde kabulüne karar verilmesi usul ve kanuna aykırıdır. Şu hâlde direnme kararı yukarıda açıklanan bu değişik gerekçe ve nedenle bozulmalıdır. (4721 s. K. m. 166, 174) (6100 s. K. m. 25, 26, 119, 140, 141, 187) (1086 s. K. m. 185) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2-1580 Karar No: 2018/446 Karar tarihi: 07.03.2018 Taraflar arasındaki boşanma davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Aile Mahkemesi sıfatıyla … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 28.02.2013 gün ve … sayılı karar davalı …’ın temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 07.11.2013 gün ve 2013/11594 E., 2013/25649 K. sayılı kararı ile; “…1- Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre davalı kocanın aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazları yersizdir. 2- Hakim, tarafların talep sonuçlarıyla bağlıdır, ondan fazlasına veya başka bir şeye karar veremez (HMK. md. 26). Davacı, dava dilekçesinde 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 174/1. maddesi uyarınca manevi tazminat talebinde bulunmuş, maddi tazminat (TMK. md. 174/1) isteği konusunda bir talebi bulunmamaktadır. Davacının, maddi tazminat talebi bulunmadığı halde, istek aşılarak davacı yararına Türk Medeni Kanunu’nun 174/1. maddesi gereğince, maddi tazminat verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir…” gerekçesiyle bozulmakla yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek temyiz dilekçesinin süresinde verildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava evlilik birliğinin sarsılması nedenine dayalı boşanma (TMK m. 166/1) istemine ilişkindir. Davacı vekili davalının sadakatsiz bir yaşam sürdüğünü, alkol aldığını, eşine şiddet uyguladığını, hakaret ettiğini, müvekkilinin kısmi felç geçirdiği dönemde hastalığı ile ilgilenmediğini ileri sürerek boşanma kararı verilmesini, müvekkili lehine 1.000 TL tedbir ve yoksulluk nafakası ile 20.000 TL tazminata hükmedilmesini ayrıca evlilik birliği içinde alınan ve davalı adına kayıtlı olan işyerine ait tapunun iptali ile müvekkili adına tescilini istemiştir. Davalı, davacının iddialarının doğru olmadığını, davacının kendisinden 13 yaş büyük olduğunu, bu nedenle aralarında karakter uyumsuzluğu bulunduğunu, davacının ev işleriyle ilgilenmediğini belirterek tarafların boşanmalarına, davacının tam kusurlu olması nedeniyle tazminat ve nafaka taleplerinin reddine karar verilmesini istemiş, boşanma davası kesinleşmeden tapu iptali ve tescil talebinin ise görülemeyeceğini belirtmiştir. Davacı 10.05.2012 tarihli ön inceleme duruşmasında dava dilekçesinde yer alan tazminat isteğinin manevi tazminat talebine ilişkin olduğunu beyan etmiştir. Davacı 28.02.2013 tarihli tahkikat duruşmasında 20.000 TL manevi tazminat talebi yanında 120.000 TL maddi tazminat talebi olduğunu, dava dilekçesinde talep edilen tapu kaydının iptali ile davacı adına tescili talebini ise şimdilik saklı tuttuğunu iletmiştir. Mahkemece sadakat yükümlülüğüne aykırı davranmak suretiyle davalının tam kusurlu olduğu, davacıya izafe edilebilecek bir kusur bulunmadığı gerekçesiyle boşanma davasının kabulü ile tarafların boşanmalarına, davacı kadın yararına 450 TL yoksulluk nafakası ile 10.000 TL maddi tazminata ve 10.000 TL manevi tazminata hükmedilmiştir. Karar, davalı erkeğin kusur belirlemesi, nafaka ve tazminat istekleri yönünden temyizi üzerine Özel Dairece yukarıda başlık kısmında açıklanan sebeple bozulmuştur. Yerel Mahkemece boşanma davasının eki niteliğinde sayılan ve harca tabi olmayan maddi tazminat talebinin yargılama esnasında hüküm verilinceye kadar aynı davada yazılı veya sözlü olarak istenmesinin mümkün olduğu ve davacı vekilince 28.02.2013 tarihli duruşmada 120.000 TL maddi tazminat talep edildiği belirtilerek 10.000 TL maddi tazminata hükmedilmesinin usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davalı tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, davacının 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 174 maddesinin birinci fıkrası kapsamında maddi tazminat talebinin bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır. Boşanma Davasında İddianın Genişletilmesi: Ön İnceleme Aşamasından Sonra Tazminat Talep Edilebilir mi? Dava 23.01.2012 tarihinde açılmış olup, dava tarihinde 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu yürürlüktedir. Bu Kanun uyarınca, dava dilekçesinde davacının iddiasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetlerinin gösterilmesi gereklidir (HMK m. 119/1). İspatın konusunu tarafların üzerinde anlaşamadıkları ve uyuşmazlığın çözümünde etkili olabilecek çekişmeli vakıalar oluşturur ve bu vakıaların ispatı için delil gösterilir (HMK m. 187/1). Kanunda öngörülen istisnalar dışında, hâkimin iki taraftan birinin söylemediği şeyi veya vakıaları kendiliğinden dikkate alamayacağı ve onları hatırlatabilecek davranışlarda dahi bulunamayacağı (HMK m. 25) şeklinde düzenlemelerin yer aldığı, 140. maddede “Ön inceleme duruşmasının sonunda, tarafların sulh veya arabuluculuk faaliyetinden bir sonuç alıp almadıkları, sonuç alamadıkları takdirde anlaşamadıkları hususların nelerden ibaret olduğu tutanakla tespit edilir. Bu tutanağın altı, duruşmada hazır bulunan taraflarca imzalanır. Tahkikat bu tutanak esas alınmak suretiyle yürütülür.” (HMK m. 140/3) hükümleri yer almaktadır. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 141. maddesinde yer alan hükme göre; Taraflar, cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçeleri ile serbestçe, ön inceleme aşamasında ise ancak karşı tarafın açık muvafakati ile iddia ve savunmalarını genişletebilir yahut değiştirebilirler. Ön inceleme aşamasının tamamlanmasından sonra ise diğer tarafın açık muvafakati ve ıslah dışında iddia ve savunma genişletilemez yahut değiştirilemez. (HMK m. 141/1) Bu düzenlemelere göre yargılamanın ilk kesiti olan dilekçelerin teatisi (verilmesi) aşamasında iddia ve savunmanın genişletilmesi veya değiştirilmesi yasağı söz konusu değildir. Tarafların cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçesi ile iddia ve savunmalarını serbestçe genişletmesi yahut değiştirmesi mümkündür. İddia ve savunmanın genişletilmesi veya değiştirilmesi yasağı, ikinci cevap dilekçesinin verilmesi ile başlar. Ön inceleme aşamasında ise ancak karşı tarafın açık muvafakati ile savunma genişletilebilir ya da değiştirilebilir. Şayet davacı ön inceleme duruşmasına mazeretsiz olarak gelmezse davalı yine savunmasını serbestçe (davacının muvafakati aranmaksızın) değiştirebilir. Yukarıda da belirtildiği üzere HMK md.140/3 gereğince tahkikat, ön incelemede saptanan çekişmeli hususlar üzerinden yürütüleceğine göre ön inceleme aşamasının tamamlanmasından sonra iddia ve savunmanın genişletilmesi yahut değiştirilmesi yasaktır. Bu yasağın kapsamına, dava sebebi olarak vakıalar ve talep sonucu da dahildir. Bu düzenlemeler ile tahkikat aşamasına geçilmeden önce tarafların uyuşmazlık konularının ve bu uyuşmazlık konularının çözümü için ileri sürdükleri delillerin daha işin en başında belirlenerek tahkikatın - [Boşanma Davasının Kabulünde Tanık Beyanları ve Ceza Dosyasının Değerlendirilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/bosanma-davasinin-kabulu/): Boşanma Davasının Kabulünde Tanık Beyanları ve Ceza Dosyasının Değerlendirilmesi Boşanma Davasının Kabulünde Beyanların Değerlendirilmesi: Sulh Ceza Mahkemesi’nin kararı ile eşler arasında çıkan kavgada tarafların karşılıklı olarak birbirlerine fiziksel şiddet uyguladıkları, bu olay nedeniyle yargılanıp ceza aldıkları, verilen mahkumiyet hükmünün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiği, kararın kesinleştiği ve tarafların bu olay sonrası bir araya gelmedikleri anlaşılmıştır. Bu durumda, adı geçen tanık beyanları ve ceza dosyası birlikte değerlendirildiğinde, davalı erkeğin boşanmaya sebebiyet verecek nitelikte kusurlu olduğu anlaşıldığından davacı kadının boşanma davasının kabulü gerekmektedir. (6100 s. K. m. 255) (4721 s. K. m. 166) (7201 s. K. m. 11) (Tebligat Kanununun Uygulanmasına Dair Yönetmelik m. 26) (1136 s. K. m. 23) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2-1287 Karar No: 2019/90 Karar tarihi: 07.02.2019 Taraflar arasındaki boşanma davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Aile Mahkemesi Sıfatıyla … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 12.07.2012 tarih ve … sayılı karar davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 16.04.2013 tarih ve 2012/23641 E., 2013/10736 K. sayılı kararı ile; “… Aksine ciddi ve inandırıcı delil ve olaylar bulunmadıkça asıl olan tanıkların gerçeği söylemiş olmalarıdır (6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu md. 255). Akrabalık veya diğer bir yakınlık başlı başına tanık beyanını değerden düşürücü bir sebep sayılamaz. Davada tanıkların olmamışı olmuş gibi ifade ettiklerini kabule yeterli delil ve olgu da yoktur. O halde, davalı kocanın eşine sürekli şiddet uyguladığı, hakaret ettiği ve aşağıladığına ilişkin ve olaylara çok yakın tanık sözlerine değer verilmesi gerektiği gibi, tarafların birbirlerine karşılıklı şiddet eylemlerinden dolayı ceza mahkemesinin kesinleşen ilamı da dikkate alındığında, davacı kadının isteğinin kabulü ile boşanmaya karar verilmesi gerekirken, bu yönler göz önünde tutulmadan yazılı olduğu şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek temyiz dilekçesinin süresinde verildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği düşünüldü: Dava evlilik birliğinin sarsılması nedenine dayalı boşanma istemine ilişkindir. Davacı (kadın) vekili, davalının müvekkilini sürekli hor görüp aşağıladığını, dövdüğünü, müvekkilinin ilk eşinden olan küçük kızını evlatlık olarak almayı taahhüt ettiği halde almadığı gibi müvekkiline kızını evlendirirken maddi ve manevi yardımda bulunmadığını, düğüne dahi katılmadığını ileri sürerek tarafların 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 166/1. maddesi uyarınca boşanmalarına karar verilerek 500,00TL tedbir ve yoksulluk nafakasının, 20.000,00TL maddi tazminat ve 20.000,00TL manevi tazminatın faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı (erkek) davanın reddini savunmuştur. Mahkemece dinlenen davacı tanıklarından birinin davacının önceki evliliğinden olan kızı olduğu, bu tanığın davalı ile problemlerinin olduğu, diğer davacı tanıklarının da davacı ile yakın akraba olmaları yanında bilgi ve görgülerinin davalı tanık beyanları ile örtüşmediği, davalı tanık beyanlarına göre taraflar arasında bir geçimsizlik olmadığı, ceza davasında da her ikisinin karşılıklı yaralama eylemlerinden dolayı yargılandıkları, bu son soruşturma dışında davacı tanıklarının belirtiği şekilde davacının, davalının hakaret veya yaralama eyleminden ötürü bir şikayetinin bulunmadığı, davacı tanık beyanlarında geçen bir kısım geçimsizlik ifadelerinin geçmişte kaldığı ve tarafların tekrar bir araya geldiği, taraflar arasında boşanmayı gerektirecek nitelikte bir geçimsizliğin bulunmadığı gerekçesiyle ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 184. maddesinde yer alan “Hakim boşanma sebebi olarak ileri sürülen vakıanın varlığına vicdanen kanaat getirmedikçe boşanmaya hükmedemez.” hükmü ve “hukuk hiç kimsenin kusuruna dayanarak hak elde etmesini korumaz.” hükmü uyarınca davanın reddine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık kısmında açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece davanın reddine ilişkin verilen direnme kararı davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca “…usulün aradığı niteliklere haiz kısa karar ve buna uygun gerekçeli karar oluşturulmadığından” bahisle bozulmuştur. Yerel Mahkemece, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu bozma kararına uyulmak suretiyle taraflar arasında daha önce olan kavgaların dava konusu yapılamayacağı, davaya gerekçe gösterilen ceza davasına konu son olayda kavgayı başlatan ve aşağılayanın kim olduğu üzerinde durulması gerektiği, davacının savcılıkta verdiği ifade ile mahkemede verdiği ifadenin farklı olmasının yanında savcılıkta verdiği itiraf mahiyetindeki beyanında, eşine “Çekil şuradan, ayağımın altından dedim ve ensesinden itekledim.” şeklindeki davalıya karşı aşağılayıcı tavrı ve beyanı dikkate alındığında aslında aşağılayan ve kavgaya sebebiyet verenin davacı olduğu, eşinin böyle bir muamelesiyle karşılaşan davalının da davacıya tokat vurmasının Türk örfünde yadırganacak bir durum olmadığı, davacının kızının beyanlarının üvey babasına karşı tarafsız olmayacağı, yine tanık tarafından davacının sürekli dayak yediği beyan edilmiş olsa dahi dayaktan sonra evliliğin devam ettiği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davacı (kadın) vekili tarafından temyiz edilmiştir. Mahkemece temyiz talebinin süresinde olmadığı gerekçesiyle temyiz talebinin reddine dair verilen ek karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; boşanma davasına konu olayda davalı erkeğin kusurlu olup olmadığı, burada varılacak sonuca göre davacı kadının açtığı davanın kabulünün gerekip gerekmediği noktasındadır. Gerekçeli Kararın Usulüne Uygun Tebliğ Edilip Edilmediği Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında işin esasına geçilmeden önce direnmeye ilişkin gerekçeli kararın davacı vekiline tebliğine ilişkin işlemin usulüne uygun olup olmadığı, dolayısıyla temyiz talebinin süreden reddine ilişkin 02.07.2014 tarihli ek kararın kaldırılmasının gerekip gerekmediği hususu ön sorun olarak tartışılmıştır. Bilindiği üzere; 7201 sayılı Tebligat Kanunu‘nun 11. maddesinin ilk cümlesine göre; “Vekil vasıtasıyla takip edilen işlerde tebligat vekile yapılır.” Tebligat Kanunu’nun “Belli bir yerde veya evde meslek ve sanat icrası” başlıklı 17. maddesinde; “Belli bir yerde devamlı olarak meslek veya sanatını icra edenler, o yerde bulunmadıkları takdirde tebliğ aynı yerdeki daimi memur veya müstahdemlerinden birine, meslek veya sanatını evinde icra edenlerin memur ve müstahdemlerinden biri bulunmadığı takdirde aynı konutta oturan kişilere veya hizmetçilerinden birine yapılır.” hükmü yer almaktadır. Tebligat Kanununun Uygulanmasına Dair Yönetmelik’in “Meslek ve sanat erbabına tebligat” başlıklı 26. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “Belirli bir yerde devamlı olarak meslek veya sanatını icra edenlere, o yerde de tebligat yapılabilir. Muhatabın işyerinde bulunmaması hâlinde tebliğ, aynı yerde sürekli olarak çalışan memur veya müstahdemlerinden birine yapılır. Muhatap, meslek veya sanatını konutunda icra ediyorsa, kendisi bulunmadığı takdirde memur veya müstahdemlerinden birine yapılır. Bunlardan hiç birinin bulunmaması durumunda tebliğ, aynı konutta sürekli olarak oturan kişilere veya hizmetçilerinden birine yapılır.” Mevcut düzenlemeler dikkate alındığında belli bir yerde devamlı olarak meslek veya sanatını icra edenler, o yerde bulunmadıkları takdirde bunlara yapılacak tebliğ, o kişinin aynı yerdeki daimi memur veya müstahdemlerinden birine yapılmalıdır. Bir başka deyişle muhatabın daimi çalışanı şeklinde yapılan tebligatın geçerli olabilmesi için, muhatap adına tebligat yapılan - [Fiili Ayrılık Sebebiyle Boşanma Davasında İspat Yükü](https://kayseriavukat.org.tr/bosanma-davasinda-ispat-yuku/): Boşanma Davasında İspat Yükü: Fiili Ayrılık Sebebiyle Ortak Hayatın Yeniden Kurulamadığı İddiasının İspatlanması Fiili Ayrılık Sebebiyle Boşanma Davasında İspat Yükü: Davacının daha önce açtığı boşanma davasının, “davacının davasını ispatlayamadığı gerekçesiyle” reddedilerek kesinleştiği ve kesinleşme tarihi ile eldeki davanın açıldığı tarih arasında üç yıldan fazla bir sürenin geçtiği sabittir. Ne var ki, davacı, ön inceleme duruşmasında “davaya ilişkin bildireceğim delilim yoktur” demek suretiyle kanunda öngörülen üç yıllık süre içerisinde ortak hayatın kurulması amacıyla bir araya gelinmediği hususunda herhangi bir ispat vasıtası sunmayacağını ortaya koymuştur. Davalı kadın ise davaya cevap vermediği gibi duruşmalara da katılmamıştır. Bu durumda, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 128. maddesi gereğince dava dilekçesinde ileri sürülen vakıaların tamamını inkâr etmekle yetinmiştir. Eldeki davanın resen araştırma ilkesinin uygulandığı bir dava olmadığı da açıktır. Bu kapsamda daha önceden açılan ve reddedilip kesinleşen davadan sonra eşlerin ortak hayatı kurmak amacıyla bir araya gelmediklerine dair vakıanın davacı tarafından ispat edilemediği gerekçesiyle davanın reddine dair verilen direnme kararının onanması gerekmiştir. (6098 s. K. m. 166) (6100 s. K. m. 128) (4721 s. K. m. 166, 185) Aile hukuku dava ve uyuşmazlıklarında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir avukattan hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. Eşlerden biri tarafından açılan boşanma davasının reddinden sonra ortak hayatın yeniden kurulamaması halinde açılacak fiili ayrılık sebebiyle boşanma davası ve buna bağlı olarak ziynet alacağı, maddi manevi tazminat davası başta olmak üzere her türlü aile hukuku uyuşmazlıklarında taleplerin etkili bir biçimde ileri sürülmesi ve hak kaybına uğramamak için aile hukuku alanında deneyimli Kayseri boşanma avukatı kadromuzdan hukuki destek alınması faydalı olacaktır.  Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, 15 yılı aşkın deneyimi ve boşanma avukatı kadrosu ile müvekkillerimize avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Kayseri boşanma avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan boşanma süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile boşanma davası ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2-1286 Karar No: 2019/142 Karar tarihi: 14.02.2019 Taraflar arasında görülen boşanma davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Aile Mahkemesince davanın reddine dair verilen 11.12.2013 tarih ve … sayılı karar davacının temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 26.06.2014 tarih ve 2014/2667 E., 2014/14621 K. sayılı kararı ile; “…Davacı koca, daha önce Şanlıurfa Aile Mahkemesi’nin E.2007/561-K.2008/21 sayılı dosyasında açtığı boşanma davasında verilen ret kararının kesinleşmesinden sonra yeniden bir araya gelmediklerini iddia ederek eldeki davayı açmış, davalı kadın davaya cevap vermediği gibi duruşmaya da katılmamıştır. Mahkemece, üç yıllık süre koşulu oluşmasına rağmen davacı kocanın delil bildirmemesi nedeniyle bu sürede tarafların bir araya gelmediklerini ispatlayamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 166/son maddesi; boşanma sebeplerinden herhangi biriyle açılmış bulunan davanın reddine karar verilmesi ve bu kararın kesinleştiği tarihten başlayarak üç yıl geçmesi halinde, her ne sebeple olursa olsun ortak hayat yeniden kurulamamışsa evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılır ve eşlerden birinin istemi üzerine boşanmaya karar verilir hükmünü içermektedir. Davalı yanın reddedilen davadan sonra evlilik birliğinin devamı amacıyla bir araya gelindiğine ilişkin dosyaya yansıyan bir beyanı veya iddiası bulunmadığına göre, davanın kabulü yerine yazılı şekilde reddine karar verilmesi doğru olmayıp, bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 166/4. maddesi kapsamında  fiili ayrılık sebebiyle boşanma davasıdır. Davacı (erkek), davalının birlik görevlerini yerine getirmediğini, son derece asabi mizaçlı ve sorumsuz biri olduğunu, … Aile Mahkemesinin … sayılı dosyasında boşanma davası açtığını, davanın reddedilerek kesinleştiğini, kararın kesinleşme tarihinden sonra bir araya gelmediklerini, önceki boşanma davasının kesinleşmesinden itibaren üç yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen bir araya gelmediklerini ve ortak hayatın yeniden kurulmasının mümkün olmadığını ileri sürerek tarafların boşanmalarına karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı (kadın) davaya cevap vermemiştir. Mahkemece, davacıya delillerini bildirmesi için tensiple kesin süre verildiği ancak bu süre içerisinde herhangi bir delil bildirmediği, ön inceleme duruşmasının yapıldığı 11.12.2013 tarihli oturumda ise davacının herhangi bir delil ve tanığının olmadığını beyan ettiği, bu durumda daha önce verilen boşanma kararının kesinleştiği 2010 yılından itibaren eşlerin bir araya gelmediği ve ortak hayatın yeniden tesis edilemediği hususunun ispatlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Davacının temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık kısmında gösterilen gerekçeyle bozulmuştur. Mahkemece, “davalının kendisine tebliğ olunan dava dilekçesine hiç cevap vermediği, duruşmalara katılmadığı, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 6. maddesi ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 128. maddesindeki emredici hükümlere göre bu noktada artık davacının, davalı ile ilk boşanma davasının reddolunmasından sonra ortak hayatı yeniden kurmak amacı ile hiç bir araya gelmediklerini ispatlaması gerektiği ancak davacının ön inceleme duruşmasında açık bir şekilde “davaya ilişkin bildireceğim tanığım delilim yoktur.” demek suretiyle, dava dilekçesinde ileri sürmüş olduğu vakıaları kanıtlamak amacı ile herhangi bir delilinin bulunmadığını ifade ettiği, zira davalının da davaya bir cevap vermemek suretiyle davacının dava dilekçesinde dayanmış olduğu “ilk boşanma davasından sonra evlilik birliğinin yeniden kurmak maksadı ile bir araya gelmedikleri” şeklindeki vakıayı inkâr etmiş sayıldığı belirtilerek önceki hükümde direnilmiştir. Direnme kararı davacı tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 166/4. maddesine dayalı olarak açılan eldeki davada, daha önce açılan boşanma davasında verilen ret kararının kesinleşmesinden itibaren başlayacak üç yıllık süre zarfında ortak hayatın yeniden kurulmadığını ispat yükünün taraflardan hangisine ait olduğu, burada varılacak sonuca göre davanın reddinin doğru olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Öncelikle, fiili ayrılık nedeniyle boşanmaya karar verilebilmesi için gerekli koşulların Türk Medeni Kanunu’nun 166/4 maddesi kapsamında açıklanması gerekmektedir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 166/4. maddesi; “Boşanma sebeplerinin herhangi biriyle açılmış bulunan davanın reddine karar verilmesi ve bu kararın kesinleştiği tarihten başlayarak üç yıl geçmesi halinde, her ne sebeple olursa olsun ortak hayat yeniden kurulamamışsa, evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılır ve eşlerden birinin istemi üzerine boşanmaya karar verilir” hükmünü içermektedir. Anılan madde gereğince boşanma kararı verilebilmesi için ilk koşul, reddedilen bir boşanma davasının bulunmasıdır. Bu - [Nitelikli Yağma Suçuna Teşebbüs](https://kayseriavukat.org.tr/nitelikli-yagma-sucuna-tesebbus/): Nitelikli Yağma Suçuna Teşebbüs Alanında yetkin Kayseri Ceza Avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz; ceza yargılamalarında savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek taraflara avukatlık ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Yağma suçu amaç ve araç hareketlerden oluşan bir suçtur. İlk önce almayı gerçekleştirmek için araç hareketler olan cebir veya tehdit kullanılır, sonrasında bu cebir ve tehdidin etkisiyle malın alınması veya tesliminin sağlanması ile suç tamamlanır. Hırsızlık ile yağma suçları aynı ortak unsurlara sahip olup yağmanın, hırsızlığa oranla sahip olduğu ilave unsur, malı almak için cebir veya tehdit kullanılmasıdır. Bu kapsamda silahla tehdide yönelik eylemin “bir malı teslime veya malın alınmasına karşı koymamaya” yönelik olması ve sanığın elverişli araçlarla icrai hareketlere başladığı halde mağdur veya tanıklardan kaynaklanan engel hal sebebiyle olay yerinden ayrılması karşısında, eylemin nitelikli yağma suçuna teşebbüsü oluşturduğu kabulü edilmelidir. Ceza davalarında gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması açısından alanında uzman bir Kayseri ceza avukatı veya ağır ceza avukatından hukuki yardım alınması faydalı olacaktır. Yargılama sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir.  Kayseri ceza avukatı veya ağır ceza avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Nitelikli Yağma Suçuna Teşebbüs ÖZET: Aşamalarda benzer ve birbirini tamamlar nitelikteki mağdur ve tanık anlatımlarına göre, sanığın diğer zamanlarda da benzinliğe gelip çevrede kendisi hakkında oluşmuş korkutucu intibayı kullanarak çalışanlardan bedelsiz olarak benzin istemesi, olay günü de tabanca çekerek tehdit etme eylemini ücret ödemeden benzin alma amacıyla gerçekleştirdiğinin anlaşılması, mağdurun sanığı cezadan kurtarmak için ifadesini değiştirmesine rağmen olay yerinde bulunan tanık A.’nın görgüye dayalı istikrarlı beyanlarında belirttiği tehdit içerikli sözlerin “bir malı teslime veya malın alınmasına karşı koymamaya” yönelik olması ve sanığın elverişli araçlarla icrai hareketlere başladığı hâlde mağdur tarafından kendisine benzin verilmemesi ile tanığın ihbarda bulunmak amacıyla iş yerindeki alarma basmaya çalışmasından kaynaklanan engel durum sebebiyle olay yerinden ayrılması karşısında, eyleminin nitelikli yağma suçuna teşebbüsü oluşturduğunun kabulü gerekmektedir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu         Esas No: 2017/72 Karar No: 2017/221 K. Tarihi: 11.04.2017 İçtihat Metni Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 6. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Sanık … hakkında silahla tehdit suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sırasında, … Asliye Ceza Mahkemesince 22.02.2007 gün ve … sayı ile, eylemin nitelikli yağma suçuna teşebbüsü oluşturabileceği gerekçesiyle görevsizlik kararı verilmesi üzerine, dosyanın gönderildiği … Ağır Ceza Mahkemesince 18.09.2008 gün ve … sayı ile sanığın eyleminin silahla tehdit suçunu oluşturduğu kabul edilerek 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 106/2-a, 62 ve 53. maddeleri uyarınca 1 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna karar verilmiştir. Hükmün sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 6. Ceza Dairesince 17.12.2013 gün ve 15905-25454 sayı ile; \”Dosya ve duruşma tutanakları içeriğine, toplanıp karar yerinde tartışılan hukuken geçerli ve elverişli kanıtlara, gerekçeye ve Hakimler Kurulunun takdirine göre; suçun sanık tarafından işlendiğini kabulde usul ve yasaya aykırılık bulunmadığından, diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiştir. Ancak; Sanığın, olaydan önce de para ödemeden aracına benzin aldığı, olay gecesi alkollü olarak yakınanın çalıştığı benzin istasyonuna geldiği, yakınanın sanığa \’Benzin alacak mısın\’ dediği, sanığın \’Evet\’ dediği, bu sefer \’Parasını ödeyecek misin\’ diye sorduğu, \’Hayır\’ cevabını alması üzerine, yakınanın iş yerinin sorumlusu olduğunu söyleyip benzin veremeyeceğini söylemesi üzerine, sanığın önce \’Sen kimsin, buranın Allah\’ı mısın, necisin\’ diyerek küfür edip, belindeki kuru sıkı tabancayı önce ayaklarına sonra kafasına dayayıp, \’Seni öldürürüm, mesain bitince hesabını keseceğim\’ deyip gittiğinin anlaşılması karşısında, eylemin yağmaya teşebbüs suçunu oluşturduğu gözetilmeden, suç vasfının tayininde hataya düşülerek, yazılı şekilde uygulama yapılması\” isabetsizliğinden, ceza süresi yönüyle kazanılmış hakkın korunması suretiyle bozulmasına oy çokluğuyla karar verilmiş, Daire üyesi …; \”Tüm dosya içeriğinden sanık …’nin, müştekinin çalıştığı Mustafakemalpaşa Belediyesine ait benzinlikten zaman zaman çok düşük miktarlarda benzin aldığı, parasını sonradan ödediği ve biraz da borcunun bulunduğu; suç tarihinde alkollü olarak benzinliğe gelen sanığın \’benzin alacağını\’ beyan ettiği, müştekinin parasını ödeyip ödemeyeceğini sorduğunda, \’Hayır\’ cevabını verdiği, müştekinin bu durumda \’benzin veremeyeceğini\’ söylemesi üzerine tartıştıkları, belindeki kurusıkı tabancayı çıkararak müştekiye \’Sen kimsin, buranın Allah’ı mısın, sen necisin? Seni vururum, seninle çıkışta görüşeceğiz, seni yakarım\’ şeklinde sözler söyleyerek, silahını müştekinin önce bacaklarına, daha sonra da kafasına dayadığı ve akabinde de olay mahallinden ayrıldığı, bu şekilde gelişen eyleminin silahlı tehdit suçunu oluşturduğu, bir malı teslime veya malın alınmasına karşı koymamaya mecbur kılma durumunun olmadığı anlaşıldığından, usul ve kanuna uygun bulunan mahalli mahkeme kararının onanması gerektiği\” görüşüyle karşı oy kullanmıştır. Yerel mahkeme ise 06.03.2014 gün ve 7-73 sayı ile; \”Mahkememizce olayın meydana geliş şekli; sanığın daha önceden de olayın meydana geldiği benzin istasyonuna zaman zaman gelerek aracına para ödemeden çok düşük miktarlarda benzin aldığı, olay gecesi de alkollü olarak müştekinin sorumlu olarak çalıştığı benzin istasyonuna aracı ile gelen sanığın müştekinin kendisine benzin alıp almayacağını sorması üzerine benzin alacağını beyan ettiği, parasını ödeyip ödemeyeceği sorulduğunda ise \’hayır\’ cevabını verdiği, müştekinin bu durumda kendisine benzin veremeyeceğini, işyerinin sorumlusu olduğunu söylemesi üzerine sanığın belinde bulunan kurusıkı tabancayı çıkararak müştekiye \’sen kimsin, buranın Allah\’ı mısın, sen necisin\’ diyerek ve küfür ederek silahı önce müştekinin bacaklarına daha sonra da kafasına dayadığını, diğer çalışanların alarma basmaya çalıştığı sırada sanığın olay yerinden gittiği, olayın bu şekilde meydana geldiği kabul edilmiştir. Olayımızda tartışılması gereken husus, sanığın eyleminin silahla tehdit suçunu mu yoksa silahla işyerinden nitelikli yağmaya teşebbüs suçunu mu oluşturduğu konusudur. Sanık olay gecesi benzinliğe gittiğini, aşırı alkollü olduğunu, üzerinde para olduğunu zannederek benzin istediğini ancak üzerinde para çıkmayınca müşteki ile tartıştığını ancak müştekiye silah göstermediğini savunmuştur. Ancak sanığın müştekiye silah çıkarmadığı yönündeki savunması müşteki anlatımı ve tanık beyanları karşısında gerçeği yansıtmadığı tespit edilmiştir. Sanığın müştekinin kendisine alacağı benzinin parasını ödeyip ödemeyeceğini sorması üzerine sanığın ödemeyeceğini söylemesi nedeniyle aralarında tartışma çıktığı, çıkan tartışma sonucunda sanığın küfürlü sözler kullanarak yukarıda olayın meydana geliş şeklinde açıklanan sözleri söylemek suretiyle silahı müştekinin önce ayaklarına, sonra kafasına dayadığı sabittir, ancak sanığın eyleminin yağmaya teşebbüs olarak nitelendirilmesi mümkün değildir. Sanık silahı müştekiye doğrultup dayadıktan sonra sadece müştekiyi tehdit içeren sözler kullandıktan sonra olay yerinden ayrılmıştır. Müştekiyi bir malın teslimine zorlamaya yönelik bir beyanlarının bulunmadığı anlaşıldığından, 5237 - [Hapis Cezasından Çevrilen Kesin Nitelikteki Adli Para Cezası Kararı Temyiz Edilebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/adli-para-cezasi-kararin-temyizi/): Adli Para Cezası Kararı Temyiz Edilebilir mi? Alanında yetkin Kayseri Ceza Avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz; ceza yargılamalarında savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek taraflara avukatlık ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Ceza davalarında gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması açısından alanında uzman bir Kayseri ceza avukatı veya ağır ceza avukatından hukuki yardım alınması faydalı olacaktır. Yargılama sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir.  Ceza Genel Kurulu içtihatlarında da belirtildiği üzere; bir suç nedeniyle verilen karar içerisindeki cezalardan her biri ayrı bir hükmü oluşturmayıp, bu cezaların tamamı tek bir hükmü meydana getirmektedir. Bu nedenle, hükmün içerisinde birden fazla cezanın bulunması halinde sonuç itibariyle temyize tabi olmayan bir cezanın güvenlik tedbiri ile birlikte hükmedilmesi halinde temyizi olanaklı hale gelmektedir. Bu kapsamda sanık hakkında hapis cezasından çevrilen kesin nitelikteki adli para cezasının yanında ayrıca güvenlik tedbiri niteliğinde bulunan mükerrirlere özgü infaz rejiminin uygulanmasına karar verilmesi halinde, hükmün temyizinin mümkün olduğu kabul edilmelidir. Kayseri ceza avukatı veya ağır ceza avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Hapis Cezasından Çevrilen Kesin Nitelikteki Adli Para Cezası Kararı Temyiz Edilebilir mi? Özet: Sanık hakkında hapis cezasından çevrilen kesin nitelikteki adli para cezasının yanında ayrıca güvenlik tedbiri niteliğinde bulunan mükerrirlere özgü infaz rejiminin uygulanmasına karar verilmesi halinde, hükmün temyizinin mümkün olduğu kabul edilmelidir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu         Esas No: 2014/250 Karar No: 2015/409 K. Tarihi: 17.11.2015 \”İçtihat Metni\” Hırsızlık suçundan sanığın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 141/1, 168/1, 62/1, 50/1-a, 52/2, 58/6. maddeleri uyarınca üç ay on gün hapis cezasından çevrilen 2.000 Lira adli para cezasıyla mahkûmiyetine, cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbiri uygulanmasına ilişkin, … Asliye Ceza Mahkemesince verilen 25.12.2008 gün ve … sayılı hükmün, sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 6. Ceza Dairesince 05.03.2014 gün ve 18489-3735 sayı ile; \”Hüküm tarihinde yürürlükte bulunan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 50/5. maddesinde öngörülen düzenlemeye, hükmolunan cezanın türü ve miktarına göre, 1412 sayılı (mülga) Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu\’nun 5219 sayılı Yasa ile değişik 305. maddesi gereğince hükmün temyizi olanaklı bulunmadığından, 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi yollamasıyla 1412 sayılı CMUK\’nın 317. maddesi uyarınca sanık savunmanının temyiz isteminin reddine\” karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 27.03.2014 gün ve 82224 sayı ile; \”5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un 8. maddesinin 1. fıkrası gereğince yürürlükte bulunan 1412 sayılı (mülga) CMUK\’nın 305. maddesinde ceza mahkemelerinden verilen hükümlerin temyiz yasa yoluna tabi olduğu belirtilmiştir. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 223. maddesinde beraat, ceza verilmesine yer olmadığına, mahkumiyet, güvenlik tedbirine hükmedilmesi, davanın reddi ve düşmesi ile adli yargı dışındaki bir yargı merciine yönelik görevsizlik kararı hüküm olarak sayılmışlardır. Hüküm olarak kabul edilen güvenlik tedbirleri, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun ikinci bölümünde 53 ila 60. maddeleri arasında düzenleme altına alınmışlardır. Buna göre; belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma (madde 53), eşya müsaderesi (madde 54), kazanç müsaderesi (madde 55), çocuklara özgü güvenlik tedbirleri (madde 56), akıl hastalarına özgü güvenlik tedbirleri (madde 57), suçta tekerrür ve özel tehlikeli suçlar (madde 58), sınır dışı edilme (madde 59), tüzel kişiler hakkında güvenlik tedbirleri (madde 60) mevzuatımızda güvenlik tedbiri olarak gösterilmiştir. Ceza Genel Kurulunun 15.07.2008 gün ve 174-191 sayılı kararında belirtildiği üzere; bir suç nedeniyle verilen karar içerisindeki cezalardan her biri ayrı bir hükmü oluşturmayıp, bu cezaların tamamı tek bir hükmü meydana getirmektedir. Bu nedenle, hükmün içerisinde birden fazla cezanın bulunması halinde sonuç itibariyle temyize tabi olmayan bir cezanın güvenlik tedbiri ile birlikte hükmedilmesi halinde temyizi olanaklı hale gelmektedir. Ceza Genel Kurulunun 30.11.2010 gün ve 237-242 sayılı kararında kesin nitelikteki adli para cezası yanında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 58/6. maddesinin uygulanması halinde sanık hakkında mükerrirlere özgü infaz rejiminin uygulanmasına karar verilmesiyle güvenlik tedbirine hükmedildiğinden, kararın temyiz yeteneğinin mevcut olacağı kabul edilmiştir. Somut olayda sanık hakkında hırsızlık suçundan yapılan yargılama neticesinde, 2.000 TL adli para cezasına hükmedilmiş, adli sicil kaydındaki hükümlülüğü nedeniyle TCK\’nın 58/6. maddesi uyarınca mükerrirlere özgü infaz rejiminin ve infazından sonra denetimli serbestlik tedbirinin uygulanmasına karar verilmiştir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 58/6. maddesinin uygulanması nedeniyle kararın temyiz yeteneği mevcut olduğundan, temyizin reddine ilişkin karar usul ve yasaya aykırıdır. Bu sebeple; hükmün temyiz yeteneği bulunduğu gözetilerek, temyizin reddi kararının kaldırılıp, dosyanın esastan incelenmesi talebiyle itiraz zorunluluğu doğmuş bulunmaktadır\” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. CMK\’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Özel Dairece 04.04.2014 gün ve 6796-6484 sayı ile; itiraz nedeninin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. CEZA GENEL KURULU KARARI Hırsızlık suçundan sanığın sonuç olarak üç ay on gün hapis cezasından çevrilen adli para cezasıyla cezalandırılmasına, cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbirine tâbi tutulmasına karar verilen ve suçun sübutu ile fiilinin vasıflandırılmasında bir anlaşmazlık ve bu kabulde dosya muhtevası itibarıyla herhangi bir hukuka aykırılık bulunmayan somut olayda, Özel Daireyle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; hükmün temyiz kabiliyetinin bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır. İncelenen dosya kapsamından; Sanık T.. Ö.. hakkında hırsızlık suçundan kamu davası açıldığı, yerel mahkemece yapılan yargılama neticesinde hükmolunan üç ay on gün hapis cezasının iki bin lira adli para cezasına çevrildiği ve sabıkalı olan sanığın cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine karar verildiği anlaşılmaktadır. 1412 (mülga) sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu\’nun 5320 sayılı Kanun’un 8. maddesi gereğince yürürlükte bulunan 305. maddesi uyarınca, Ceza mahkemelerince verilen hükümler temyiz kanun yoluna tâbidir. Ancak yerel mahkeme hüküm tarihi itibarıyla; a- İki milyar liraya kadar (ikibin – ikimilyar dahil) para cezalarına dair hükümler, b- Yukarı sınırı onmilyar lirayı (onbin lira) geçmeyen para cezasını gerektiren suçlardan dolayı verilen beraat hükümleri, c- Bu kanun ile sair kanunlarda kesin olduğu yazılı bulunan hükümler, Kesin olup, bu hükümler hakkında temyiz kanun yoluna başvurulamayacaktır. 647 sayılı Kanun’un yürürlükte bulunduğu dönemde işlenen suçlar yönünden bu Kanunun dördüncü maddesi uygulanmak suretiyle hükmolunan kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezadan çevrilen para - [Muris Muvazaası: Mirasçılardan Mal Kaçırmak Kastıyla Yapılan Taşınmaz Devrinin İptali](https://kayseriavukat.org.tr/mirascilardan-mal-kacirmak-kastiyla-devir/): Muris Muvazaası: Mirasçılardan Mal Kaçırmak Kastıyla Yapılan Taşınmaz Devrinin İptali Mirasçılardan Mal Kaçırmak Kastıyla Yapılan Taşınmaz Devrinin İptali: Muris muvazaasında, miras bırakan ile sözleşmenin karşı tarafı, aralarında yaptıkları bağış sözleşmesini genellikle satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi ile gizlemektedirler. Başka bir anlatımla, miras bırakan ile karşı taraf malın gerçekten temliki hususunda anlaşmışlardır. Görünüşteki ve gizlenen sözleşmelerin her ikisinde de samimi olarak temlik istenmektedir. Ne var ki, görünüşteki satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesinin vasfı (niteliği) muvazaalı sözleşme ile değiştirilmekte, ayrıca gizli bir bağış sözleşmesi düzenlenmektedir. Görünüşteki sözleşmenin vasfı (niteliği) tamamen değiştirildiğinden, muris muvazaası aynı zamanda “tam muvazaa” özelliği de taşınmaktadır. Muris muvazaası, diğer deyişle mirasçılardan mal kaçırmak; mirasçılarının sahip olduğu miras hakkını ortadan kaldırmak üzere miras bırakan tarafından yapılan hileli işlemlerdir. Muris muvazaası en çok miras bırakanın tapuda kendi adına kayıtlı taşınmazları üçüncü kişilere devretmesi yoluyla meydana gelmektedir. Miras bırakanın hileli gayrimenkul devirleri tapu iptal ve tescil davasına konu olmaktadır. Muris muvazaası nedeniyle tapu iptal ve tescil davalarında çözülmesi gereken hukuki sorun miras bırakanın mirasçılardan mal kaçırmak iradesiyle hareket edip etmediğinin tespitidir. Miras bırakan mirasını paylaştırırken hoşgörü ile karşılanabilecek makul oranlarda farklılıklar yaratarak paylaşım yapabilir. Muris muvazaasına dayalı tapu iptal ve tescil davasında; miras bırakanın denkleştirme yapıp yapmadığı ve mal paylaşımının hakkaniyete uygun bir paylaşım olup olmadığı Yargıtay içtihatlarında belirtilen ölçütler kullanılarak tespit edilir. Tapu iptal ve tescil davası; kanuna aykırı, usulsüz, muvazaaya dayalı veya yolsuz düzenlendiği iddia edilen tapu kaydının hukuka uygun hale getirilmesi için açılır. Tapu iptali davası, taşınmazın aynına, yani mülkiyet hakkına ilişkin bir dava olduğundan, mahkeme hükmü kesinleşmeden icra edilemez. Tapu iptal ve tescil davası, ayni hakkı ihlal edilen kişinin mülkiyet hakkını temin eden en önemli dava türüdür. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 1 nolu Ek Protokol, tüm sözleşmeci devletlere mülkiyet hakkı ihlal edildiğinde bireye etkin koruma mekanizmaları sağlanmasını zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle, mülkiyet hakkı ihlalleri iç hukuk yolları ile giderilmediği takdirde AİHM’e bireysel başvuru yapılması mümkündür. Alanında uzman Kayseri miras avukatı ve gayrimenkul avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz tapu iptal ve tescil davalarında müvekkillerimize avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir. Tapu iptal ve tescil davası ile ilgili emsal Yargıtay kararlarına sitemizden ulaşabilir; dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda  15 yılı aşkın deneyime sahip avukat kadromuzdan ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Ölünceye Kadar Bakma Sözleşmesinde Mirasçılardan Mal Kaçırmak Kastıyla Yapılan Taşınmaz Devrinin İptali Mirasçılardan Mal Kaçırmak Kastıyla Yapılan Taşınmaz Devrinin İptali: Yerel mahkemece murisin dokuz parça taşınmazından sadece üçünü temlik ettiği ve bunun makul sayılabilecek sınırda kaldığı belirtilmiş ise de dosyada mevcut tapu kayıtları incelendiğinde murisin beş parça taşınmazda tam malik iken bunlardan özellikle kargir ev vasfında bulunan ve diğer taşınmazlarına göre oldukça değerli olan 1532 parselle birlikte üç parça taşınmazını ölünceye kadar bakma sözleşmesi ile temlik ettiği, 334 ve 245 parsel sayılı taşınmazlarda sadece 17/80 payının bulunduğu, 318 ve 383 parsel sayılı taşınmazların ise kendisinden önce ölen eşi adına kayıtlı olduğu görülmektedir. Murisin özellikle bir parça taşınmazını devretmek suretiyle bakımını sağlayabileceği yerde, tüm mal varlığının yarısına yakın olan değerli üç parça taşınmazını davalıya temlik ettiği gözetildiğinde devirdeki asıl amacın bakım sağlamak değil mirasçılardan mal kaçırmak olduğu, böyle olunca da yapılan temlikin muvazaa ile illetli olduğundan iptali gerektiği sonucuna varılmıştır. Hâl böyle olunca; Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. (6098 s. K. m. 18, 19, 514, 611, 614) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1-1211 Karar No: 2019/377 Karar tarihi: 28.03.2019 Taraflar arasındaki tapu iptal ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 26.04.2013 tarihli ve 2004/48 E., 2013/256 K. sayılı kararın davacılar vekili tarafından temyizi üzerine, Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 09.12.2013 tarihli ve 2013/14300 E., 2013/17430 K. sayılı kararı ile: “…Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; çekişme konusu 330, 378 ve 1532 parsel sayılı taşınmazların miras bırakan Y. Ş. tarafından 17.01.2003 tarihinde davalıya ölünceye kadar bakma sözleşmesiyle devredildiği görülmektedir. Davacılar, miras bırakan tarafından yapılan temlikin mirasçılardan mal kaçırmak amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek eldeki davayı açmışlardır. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 611. maddesine göre ölünceye kadar bakma sözleşmesi, taraflarına karşılıklı hak ve borçlar yükleyen bir akittir. (818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu md. 511). Başka bir anlatımla ivazlı sözleşme türlerindendir. Bu sözleşme ile bakım alacaklısı, sözleşme konusu malın mülkiyetini bakım borçlusuna geçirme; bakım borçlusu da bakım alacaklısına yasanın öngördüğü anlamda ölünceye kadar bakıp gözetme yükümlülüğü altına girer. (TBK m. 614 /(BK m. 514)). Hemen belirtmek gerekir ki, bakıp gözetme koşulu ile yapılan temlik işlemin geçerliliği için sözleşmenin düzenlendiği tarihte bakım alacaklısının özel bakım gereksinimi içerisinde bulunması zorunlu değildir. Bu gereksinmenin sözleşmeden sonra doğması ya da alacaklının ölümüne kadar çok kısa bir süre sürmüş bulunması da sözleşmenin geçerliliğine etkili olamaz. Kural olarak, bu tür sözleşmeye dayalı bir temlikin de muvazaa ile illetli olduğunun ileri sürülmesi her zaman mümkündür. En sade anlatımla muvazaa, irade ile beyan arasında kasten yaratılan aykırılık olarak tanımlanabilir. Böyle bir iddia karşısında, asıl olan tarafların akitteki gerçek ve müşterek amaçlarının saptanmasıdır. (TBK m. 19 (BK m. 18)). Şayet bakım alacaklısının temliki işlemde bakıp gözetilme koşulunun değil de, bir başka amacı gerçekleştirme iradesini taşıdığı belirlenirse (örneğin mirasçılardan mal kaçırmak düşüncesinde ise), bu takdirde akdin ivazlı (bedel karşılığı) olduğundan söz edilemez; akitte bağış amacının üstün tutulduğu sonucuna varılır. Bu halde de Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nun 1.4.1974 gün ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı olayda, uygulama yeri bulur. Miras bırakanın, ölünceye kadar bakma sözleşmesi karşılığı yaptığı temlikin muvazaa ile illetli olup olmadığının belirlenebilmesi için, sözleşme tarihinde murisin yaşı, fiziki ve genel sağlık durumu, aile koşulları ve ilişkileri, elinde bulunan mal varlığının miktarı, temlik edilen malın, tüm mamelekine oranı, bunun makul karşılanabilecek bir sınırda kalıp kalmadığı gibi bilgi ve olguların göz önünde tutulması gerekir. Somut olaya gelince; davalıya ölünceye kadar bakma sözleşmesiyle temlik edilen taşınmazların miras bırakanın tüm mal varlığına oranı değerlendirildiğinde ve yapılan temlikler yukarıda açıklanan ilke ve olgulara göre irdelendiğinde, işlemlerde bakımın değil, - [Paylı Mülkiyette Taşınmazdan Yararlanamayan Paydaş, Diğer Paydaştan Ecrimisil İsteyebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/payli-mulkiyette-paydastan-ecrimisil/): Paylı Mülkiyette Paydaştan Ecrimisil Talep Edilmesi Paylı Mülkiyette Paydaştan Ecrimisil Talep Edilmesi: Alanında uzman Kayseri gayrimenkul avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, elbirliği mülkiyetine ilişkin davalar ile ecrimisil davalarında müvekkillerimize avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir. Ecrimisil; bir eşyanın, sahibinin rızası bulunmaksızın, onun üzerinde tasarrufta bulunma yetkisine sahip olmayan kötüniyetli 3. kişi tarafından kullanılmasından dolayı oluşan zarara karşılık verilen tazminat olarak nitelenen özel giderim biçimidir. Ecrimisil davası da; malı haksız ve kötü niyetli olarak kullanan ve geri verme yükümlülüğünü de yerine getirmeyen kişilerden haksız işgal tazminatının alınmasını amaçlayan bir dava türüdür. Paylı mülkiyette taşınmazdan yararlanamayan paydaş, engel olan öteki paydaş veya paydaşlardan her zaman payına vaki elatmanın önlenmesini ve ecrimisil isteyebilir. Elbirliği mülkiyetinde de paydaşlardan biri öteki paydaşların olurlarını almadan veya miras şirketine temsilci atanmadan tek başına ortak taşınmazdan yararlanmasına engel olan ortaklar aleyhine ecrimisil davası açabilir. Ancak, o paydaşın, payına karşılık çekişmesiz olarak kullandığı bir kısım yer varsa açacağı ecrimisil davasının dinlenme olanağı yoktur. Yerleşmiş Yargıtay içtihatlarına ve aynı doğrultudaki bilimsel görüşlere göre payından az yer kullandığını ileri süren paydaşın sorununu, kesin sonuç getiren taksim veya ortaklığın satış yoluyla giderilmesi davası açmak suretiyle çözümlemesi gerekmektedir. Ecrimisil sanılanın aksine kira alacağı değildir. Kirada, kiracı ile kiraya verenin hukuka uygun olarak karşılıklı irade açıklamaları söz konusu iken; ecrimisilde hukuka uygun bir irade açıklaması yoktur. Kötüniyetli olan 3. kişinin, başkasına ait olduğunu bildiği bir gayrimenkulü, malikin veya zilyedin rızası olmadan sanki kendi malıymış gibi kullanması durumu söz konusudur. Ecrimisil davası ile ilgili daha fazla bilgi almak için 15 yılı aşkın deneyime sahip avukat kadromuz tarafından hazırlanan makalemizi inceleyebilir; dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Paylı Mülkiyette Diğer Paydaşın Muvafakati ile Taşınmazı Kullanan Kişi, Ecrimisilden Sorumlu Tutulabilir mi? Paylı Mülkiyette Paydaştan Ecrimisil Talep Edilmesi: Somut olayda, davacının Ordu 1. Sulh Hukuk Mahkemesinin … Esas sayılı dosyasında taşınmazdaki payına karşılık binada kullandığı daire bulunduğuna dair beyanı ile dosya içinde bulunan tanık anlatımlarından çekişme konusu iş yerini davalının önceleri kahvehane olarak işletirken sonrasında davacının da muvafakati ile kiraya vererek kullandığı, bir başka ifade ile davalı tarafın yararlanmasına bırakıldığı, bu durumda taşınmazda fiili kullanım biçimi oluştuğu ve dolayısıyla davalının kullanımının kötü niyetli olmadığı hususları dikkate alınmadan ecrimisilden sorumlu tutulması doğru değildir. (4721 S. K. m. 683) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1-1235 Karar No: 2018/1386 K. Tarihi: 02.10.2018 Taraflar arasındaki ecrimisil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ordu 2. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 12.03.2013 gün ve 2012/280 E., 2013/121 K. sayılı karar davalı vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 04.11.2013 gün ve 2013/12288 E., 2013/15083 K. sayılı kararı ile, “…Dava, paydaşlar arasında ecrimisil isteğine ilişkindir. Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir. Hemen belirtilmelidir ki, dava konu taşınmazda taraflar paydaştırlar. Dosya içeriği ve toplanan delillerden dava konusu 185 ada 15 parsel sayılı taşınmazın ¼ payının davacı, ¾ payının ise davalı adına kayıtlı olduğu, taşınmazın arsa niteliği taşıdığı ancak üzerinde depo, işyeri ve 3 katlı bina bulunduğu, binanın 2. katındaki daireyi davacının, kalan kısımları ise davalının kullandığı anlaşılmaktadır. Paylı mülkiyette taşınmazdan yararlanamayan paydaş, engel olan öteki paydaş veya paydaşlardan her zaman payına vaki elatmanın önlenmesini ve ecrimisil isteyebilir. Elbirliği mülkiyetinde de paydaşlardan biri öteki paydaşların olurlarını almadan veya miras şirketine temsilci atanmadan tek başına ortak taşınmazdan yararlanmasına engel olan ortaklar aleyhine ecrimisil davası açabilir. Ancak, o paydaşın, payına karşılık çekişmesiz olarak kullandığı bir kısım yer varsa açacağı ecrimisil davasının dinlenme olanağı yoktur. Yerleşmiş Yargıtay içtihatlarına ve aynı doğrultudaki bilimsel görüşlere göre payından az yer kullandığını ileri süren paydaşın sorununu, kesin sonuç getiren taksim veya ortaklığın satış yoluyla giderilmesi davası açmak suretiyle çözümlemesi gerekmektedir. Kural olarak, men edilmedikçe paydaşlar birbirlerinden ecrimisil isteyemezler. İntifadan men koşulunun gerçekleşmesi de, ecrimisil istenen süreden önce davacı paydaşın davaya konu taşınmazdan ya da gelirinden yararlanmak isteğinin davalı paydaşa bildirilmiş olmasına bağlıdır. Ancak, bu kuralın yerleşik yargısal uygulamalarla ortaya çıkmış birtakım istisnaları vardır. Bunlar; davaya konu taşınmazın kamu malı olması, ecrimisil istenen taşınmazın (bağ, bahçe gibi) doğal ürün veren yada (işyeri, konut gibi) kiraya verilerek hukuksal semere elde edilen yerlerden olması, paylı taşınmazı işgal eden paydaşın bu yerin tamamında hak iddiası ve diğerlerinin paydaşlığını inkar etmesi, paydaşlar arasında yapılan kullanım anlaşması sonucu her paydaşın yararlanacağı ortak taşınmaz veya bölümlerinin belirli bulunması, davacı tarafından diğer paydaşlar aleyhine daha önce bu taşınmaza ilişkin, elatmanın önlenmesi, ortaklığın giderilmesi, ecrimisil ve benzeri davalar açılması veya icra takibi yapılmış olması halleridir. Bundan ayrı, taşınmazın getirdiği ürün itibariyle de, kendiliğinden oluşan ürünler; biçilen ot, toplanan fındık, çay yahut muris tarafından kurulan işletmenin yahut, başlı başına gelir getiren işletmelerin işgali halinde intifadan men koşulunun oluşmasına gerek bulunmamaktadır. Paydaşlar arasında yapılan kullanım anlaşması sonucu her paydaşın yararlanacağı ortak taşınmaz veya bölümlerinin belli bulunması durumunda, davacı paydaş tarafından davalı paydaş aleyhine bu taşınmaza ilişkin elatmanın önlenmesi, ortaklığın giderilmesi, ecrimisil ve benzeri dava açılması hallerinde yine intifadan men koşulu aranmaz. Bu nedenle, davaya konu taşınmazlar yönünden sayılan istisnalar dışında intifadan men koşulunun gerçekleşmesi aranacak ve intifadan men koşulunun gerçekleştiği iddiası, her türlü delille kanıtlanabilecektir. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 27.02.2002 gün ve 2002/3-131 E, 2002/114 K sayılı ilamı) Bilindiği üzere ecrimisil kötüniyetli zilyedin malike ödemekle yükümlü olduğu bir bedeldir. Somut olaya yukarıdaki ilkeler uyarınca bakıldığında, taraflar arasında fiili kullanım biçiminin oluştuğu, davacının taşınmazdaki binanın 2. katındaki daireyi kullandığı, davalının diğer bölümleri kullanmasının kötüniyete dayalı olduğunun söylenemeyeceği bu nedenle ecrimisilden sorumlu tutulmasının mümkün olmadığı açıktır. Hal böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, paydaşlar arasında ecrimisil istemine ilişkindir. Davacı vekili; 185 ada 15 parsel sayılı taşınmazın ¼ payının müvekkiline ait olduğunu, dava konusu taşınmazdaki binanın altında bulunan iş yerinin davalı tarafından kiraya verilerek kullanıldığını ve kira gelirinin davalı tarafından alındığını diğer taraftan iş yerinin yanında bulunan deponun ve binanın iki katının da davalı kullanımında olduğunu ileri sürerek - [Bakım Karşılığı Yapılan Devir, Mirasçılardan Mal Kaçırma Olarak Değerlendirilebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/mirascilardan-mal-kacirma/): Bakım Karşılığı Yapılan Taşınmaz Devri, Mirasçılardan Mal Kaçırma Olarak Değerlendirilebilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararı Esas No: 2017/1263 Karar No: 2019/603 Karar tarihi: 23.05.2019 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 22.05.2012 tarihli ve … sayılı kararın davalılar vekili tarafından temyizi üzerine, Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 28.05.2012 tarihli ve 2013/6625 E., 2013/8684 K. sayılı kararı ile: “…Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali tescil, olmadığı takdirde tenkis isteklerine ilişkindir. Mahkemece, muvazaa olgusu sabit görülerek davanın kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; miras bırakanlar F..’nın 16.02.2004 Ş.’nün ise 12.12.2009 tarihinde öldükleri, yasal mirasçı olarak davacı kızları, davalı oğlu İbrahim ile ölen oğullarından olma torunlarını bıraktıkları, miras bırakan F..’nın 20.02.1985 tarihinde kayden maliki olduğu 5673 parsel sayılı taşınmazı davalı oğlu İbrahim’e; diğer miras bırakan Ş.’nün maliki olduğu 5672 parsel sayılı taşınmazı 12.02.2004 tarihinde davalı …’in eşi diğer davalıya satış suretiyle temlik ettikleri anlaşılmaktadır. Hemen belirtilmelidir ki; 5673 parsel sayılı taşınmaz bakımından, miras bırakan tarafından davalı …’e yapılan temliki tasarrufun diğer mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu belirlenmek ve benimsenmek suretiyle yazılı olduğu üzere karar verilmiş olmasında bir isabetsizlik yoktur. Davalı …’in bu yöne değinen temyiz itirazları yerinde değildir, oybirliği ile REDDİNE, Davalı …’nin temyiz itirazına gelince; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Satışa konu edilen bir malın devrinin belirli bir semen karşılığı olacağı kuşkusuzdur. Semenin bir başka ifade ile malın bedelinin ise mutlaka para olması şart olmayıp, belirli bir hizmet veya emekte olabileceği kabul edilmelidir. (HGK’nun 29.04.2009 tarih 2009/1-130 E. 2009/150 K. sayılı kararı) Somut olaya gelince, 1917 doğumlu miras bırakan Ş.’nün 92 yaşında öldüğü, çekişme konusu arsa niteliğindeki taşınmazı davalı gelini Kamile’ye 2004 yılında temlik ettiği, davalı …’in ise bu dönemde yurt dışında bulunduğu, eşi 2004 yılı başlarında ölen miras bırakan Ş.’ye davalı …’nin baktığının tanık anlatımlarından anlaşıldığı, keza miras bırakan Ş.’nün terekesinde başka taşınmazlar bulunduğu, mal kaçırma kastıyla hareket etmesi halinde bu taşınmazları da temlik edebileceği halde etmediği görülmektedir. O halde, yukarıda değinilen somut olgular, açıklanan ilkeler çerçevesinde değerlendirildiğinde, miras bırakan Ş.’nün yapmış olduğu temlikle ilgili gerçek amaç ve iradesinin mirasçılardan mal kaçırmak olduğunu söyleme imkanı bulunmamaktadır. Hal böyle olunca, 5672 parsel bakımından davanın reddine karar verilmesi gerekirken, kabulü yönünde hüküm kurulmuş olması doğru değildir…” gerekçesi ile oy çokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı  Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, olmadığı takdirde tenkis isteğine ilişkindir. Davacılar vekili, müvekkillerinin annesi F. Hayda’nın 5673 parsel sayılı arsayı davalı oğlu …’ya, annelerinin ölümünden sonra yalnız kalan babaları Ş. Hayda’nın da aynı yerde kayıtlı 5672 parseli gelini olan davalı …’ya gerçekte bağışladıkları hâlde mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla tapuda satış suretiyle devrettiklerini, murislerin taşınmazları satmaya ihtiyacı bulunmadığını, müvekkillerinden mal kaçırmak gayesiyle hareket ettiklerini, tapudaki satış bedellerinin de bunu gösterdiğini, murislerin dört oğlu ile dört kızı varken davalı … dışındaki oğullarının vefat ettiğini, mal kaçırmada bu hususun da etkili olduğunu, davalıların murisin yaşı ve saffetinden de yararlanmış olabileceklerini düşündüklerini, aksi hâlde gelinine yapılan satışın makul bir sebebinin bulunmadığını, davalıların alım güçlerinin de olmadığını ileri sürerek, davacıların miras payları oranında tapu iptali ve tescil, olmadığı takdirde ise tenkis isteğinde bulunmuştur. Davalılar vekili, iddianın gerçek dışı olduğunu, müvekkillerinden …’nın 5673 parseli 20.02.1985 tarihinde ortak muris F. Hayda’dan, …’nın ise 5672 parseli 12.04.2004 tarihinde ortak muris Ş. Hayda’dan satın aldığını, her iki taşınmazın da gerçek değerleri üzerinden alındığını, murislerin ekonomik durumlarının da iddia edildiği gibi olmadığını, hayatlarının yoksulluk içerisinde geçtiğini, en az 30-35 yıl boyunca infak ve iaşelerinin müvekkilleri tarafından sağlandığını, yıllarca yatağa bağımlı kalan her iki murisin de müvekkilleri tarafından bakılıp tedavilerinin yaptırıldığını, neredeyse her gün aynı çatı altında refakat ederek tüm zamanlarını ayırdıklarını, davacılar ve diğer kardeşlerin ise bir katkılarının bulunmadığını, cenazelerine dahi katılmadıklarını, ayrıca davalıların her yıl tütün ekerek birikim yaptıklarını, yine müvekkili İ..’in sigortalı-sigortasız çalışmaları bulunduğu gibi bir süre de İtalya’da çalıştığını, bu birikimlerinin bir kısmını taşınmazları satın alırken kullandıklarını belirterek davanın reddini talep etmiştir. Yerel mahkemece, her iki taşınmazın da tapuda gösterilen bedellerinin gerçek değerlerinin çok altında olduğu, davacı tanıklarının beyanında geçtiği üzere muris F. ve Ş.’nün bu taşınmazları satmaya ihtiyaçları bulunmadığı gibi hacca gidip gelecek kadar maddi durumlarının iyi olduğu, sırf yaşlandıklarında davalı … ve K.’nin kendilerine bakmaları için taşınmazları devrettikleri ve her iki taşınmazın devrinin de muvazaalı olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Karar davalılar vekilince temyiz edilmiş, Özel Dairece yukarıda karar başlığında açıklanan gerekçelerle davaya konu 5672 parsel bakımından karar bozulmuştur. Mahkemece, bozma kararında satışa konu edilen bir malın bedelinin para olmasının şart olmadığı, bedelin bir hizmet veya emek de olabileceği ve davalı …’nin murise bakmak suretiyle taşınmaz bedelini ödediğinin kabulü gerektiği belirtilmiş ise de; taşınmazın bu saikle temlik edildiğini davalının ispatlaması gerektiği, ancak davalı tarafın taşınmazın gerçek bedeli karşılığında satın alındığını ileri sürdüğü, davalının murise bakmış olması gerçekten bir hizmet olarak kabul edilse dahi böyle bir savunmanın bulunmadığı, ayrıca murisin gerçek iradesi taşınmaz karşılığı bakım sağlamak ise bunun usulüne uygun bir bağış veya ölünceye kadar bakma akdiyle yapılıp gerçek iradenin işleme yansıtılması gerektiği, sonuç olarak yapılan devrin muvazaalı olduğu gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir. Direnme kararı davalı … vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; dava konusu 5672 parsel sayılı taşınmazın mirasbırakan Ş. Hayda tarafından davalı gelini …’ya yapılan temlikinin gerçekte mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Hemen belirtilmelidir ki; irade ve beyan - [Hata ve Hile Nedeniyle Tapu İptali ve Tescil Davası Açılmasında Hak Düşürücü Süre](https://kayseriavukat.org.tr/hata-ve-hile-nedeniyle-tapu-iptali-ve-tescil-davasi-acilmasinda-hak-dusurucu-sure/): Hata ve Hile Nedeniyle Tapu İptali ve Tescil Davası Hata ve Hile Nedeniyle Tapu İptali ve Tescil Davası: Tapu iptal ve tescil davası; kanuna aykırı, usulsüz veya yolsuz düzenlendiği iddia edilen tapu kaydının hukuka uygun hale getirilmesi için açılır. Tapu iptali davası, taşınmazın aynına, yani mülkiyet hakkına ilişkin bir dava olduğundan, mahkeme hükmü kesinleşmeden icra edilemez. Bir hukuki işlemin geçerli ve amacına uygun hukuki sonuçlar doğurabilmesi için o hukuki işlemi yapan kişi veya kişilerin sağlıklı bir şekilde oluşmuş iradelerinin bulunması ve yine bu iradelerinin istenilen hukuki sonuca uygun şekilde açıklanması gerekmektedir. İradesi sakatlanan tarafın sözleşmeyi iptal hakkını kullanması, diğer bir anlatımla sözleşme ile bağlı olmadığını bildirmesi 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu‘nun 39. maddesinde (818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nun 31. maddesinde) belli bir süreye bağlanmıştır. Yanılma veya aldatma sebebiyle ya da korkutulma sonucunda sözleşme yapan taraf, yanılma veya aldatmayı öğrendiği ya da korkutmanın etkisinin ortadan kalktığı andan başlayarak bir yıl içinde sözleşme ile bağlı olmadığını bildirmez veya verdiği şeyi geri istemezse, sözleşmeyi onamış sayılır. Tapu iptali ve tescil davası, ayni hakkı ihlal edilen kişinin mülkiyet hakkını temin eden en önemli dava türüdür. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 1 nolu Ek Protokol, tüm sözleşmeci devletlere mülkiyet hakkı ihlal edildiğinde bireye etkin koruma mekanizmaları sağlanmasını zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle, mülkiyet hakkı ihlalleri iç hukuk yolları ile giderilmediği takdirde AİHM’e bireysel başvuru yapılması mümkündür. Alanında uzman Kayseri gayrimenkul avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz tapu iptal ve tescil davalarında müvekkillerimize avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir. Tapu iptal ve tescil davası ile ilgili emsal Yargıtay kararlarına sitemizden ulaşabilir; dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda  15 yılı aşkın deneyime sahip avukat kadromuzdan ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Hata ve Hile Nedeniyle Tapu İptali ve Tescil Davasında Hak Düşürücü Süre Hata ve Hile Nedeniyle Tapu İptali ve Tescil Davası: Somut olayda da yanılma (hata) ve aldatma (hile) hukuksal nedenlerine dayalı olarak … tarihinde bağış suretiyle yapılan temlikin iptali istenilmiş olup, eldeki dava … tarihinde açılmış ve dayanılan irade bozukluğu hâllerinin … tarihinde öğrenildiği ileri sürülmüştür. Mahkemece davacının bu iddiası ile dayandığı delillerin açıklanan yasal düzenleme ve ilkeler çerçevesinde değerlendirilerek oluşacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken, hak düşürücü sürenin sözleşmenin yapıldığı tarihten itibaren başlayacağı ve resmî senedin aksinin de yine aynı derecede bir belge ile kanıtlanması gerektiği yönündeki gerekçeyle karar verilmiş olması isabetli değildir. O hâlde, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. (6098 s. K. m. 1, 24, 25, 26, 28, 31, 30, 39) (4721 s. K. m. 2, 7) (1086 s. K. m. 429, 440) (YHGK. 01.06.2011 T. 2011/14-281 E. 2011/373 K.) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2018/1-889 Karar No: 2018/1939 Karar tarihi: 13.12.2018 Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 29.04.2010 tarihli ve … sayılı kararın davacı vekili tarafından temyizi üzerine, Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 30.10.2010 tarihli ve 2010/7711 E., 2010/12574 K. sayılı kararı ile: “… Dava, hata ve hile hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir. Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; davacının çekişme konusu 84 parsel sayılı taşınmazı 27.04.2006 tarihli akitle bağış suretiyle davalıya temlik ettiği anlaşılmaktadır. Davacı, davalı …’nun bakıcı olarak yanında bulunduğunu, maliki olduğu 1160 ada 74 parsel sayılı taşınmazın tasarrufu bakımından kira sözleşmesi yapılacakken hata ve hileye düşürülmek suretiyle, tapuya götürüldüğünü ve dava konusu 1160 ada 84 parselin bağış suretiyle temlikinin sağlandığını ileri sürerek, eldeki davayı açmıştır. Bilindiği üzere; sözleşmenin konusu, niteliği ve ödenecek miktar gibi hususlarda dikkatsizliği veya bilgisizliği sonucu gerçek iradesine uymayan beyanda bulunmak suretiyle esaslı hataya düşen tarafın sözleşme ile bağlı sayılamayacağı kuşkusuzdur. Hemen belirtmek gerekir ki, Borçlar Kanunu’nda esaslı hatanın tanımı yapılmamış, 24. maddede sınırlayıcı olmamak üzere örnekler gösterilmiştir. Kısaca iç irade ile açıklanan irade arasındaki bilmeyerek yapılan uyumsuzluk olarak tanımlanan hatanın esaslı kabul edilebilmesi için, uygulamada ve bilimsel alanda ortaklaşa benimsendiği gibi, girişilen taahhüdün başlıca sebebini teşkil etmesi, daha açık söyleyişle hem yanılgıya düşen taraf yönünden (Subjektif unsur), hem de iş hayatındaki dürüstlük kuralları (objektif unsur) açısından, hataya düşülmese idi böyle bir sözleşmenin hiç veya açıklanan biçimde yapılmayacağının ispatlanması zorunludur. Bu koşulların varlığı halinde hataya düşen taraf, isterse iptal hakkını kullanmak suretiyle hukuki ilişkiyi geçmişe etkili (makable şamil) olarak ortadan kaldırılabilir ve verdiği şeyi geri isteyebilir. Yeter ki hatanın ileri sürülmesi Borçlar Kanunu’nun 25. ve Medeni Kanun’un 2. maddesinde hükme bağlanan dürüstlük kuralına aykırı olmasın. Hemen belirtmek gerekir ki, sözleşme yapılırken hataya düşen tarafın kusurlu bulunması sözleşmenin iptaline engel değildir. Ne var ki, hatayı bilmeyen veya bilecek durumda bulunmayan ve kusursuz olan karşı tarafın menfi, gerektiğinde müsbet zararının ödenmesi gerekir. Öte yandan, iptal hakkının kullanılması hiçbir şekle bağlı değildir. Hatanın öğrenildiği tarihten itibaren bir yıllık hak düşürücü süre içerisinde, sözleşmenin karşı tarafına yöneltilecek tek taraflı bir irade açıklaması ile bildirilebileceği gibi def’i veya dava yoluyla da kullanılabilir. Ayrıca hatanın varlığı her türlü delille isbat edilebilir. Diğer taraftan; hile, genel olarak bir kimseyi irade beyanında bulunmaya, özellikle sözleşme yapmaya sevk etmek için onda kasten hatalı bir kanı uyandırmak veya esasen var olan hatalı bir kanıyı koruma yahut devamını sağlamak şeklinde tanımlanır. Hata da yanılma hilede yanıltma söz konusudur. Borçlar Kanunu’nun 28/l maddesinde açıklandığı üzere taraflardan biri diğer tarafın kasıtlı aldatmasıyla sözleşme yapmaya yöneltilmişse hata esaslı olmasa bile aldatılan taraf için sözleşme bağlayıcı sayılamaz. Değinilen koşulların varlığı halinde aldatılan taraf hakkını kullanmak suretiyle hukuki ilişkiyi geçmişe etkili (makable Şamil) olarak ortadan kaldırabilir ve verdiği şeyi geri isteyebilir. Öte yandan, hile her türlü delille ispat edilebileceği gibi iptal hakkının kullanılması hiçbir şekle bağlı değildir. Hilenin öğrenildiği tarihten itibaren bir yıllık hak düşürücü süre içerisinde karşı tarafa yöneltilecek bir irade açıklaması, defi yahut dava yoluyla da kullanılabilir. Somut olaya gelince; mahkemece, Borçlar Yasasının 31. maddesinde öngörülen 1 yıllık hak düşürücü sürenin her iki hukuksal sebep bakımından da akdin yapılış tarihinden itibaren başladığı, dava tarihine göre hak düşürücü sürenin geçmiş olduğu, öte yandan, taşınmazın temlikine esas alınan akdin resmi belge olduğu - [Sigara Kaçakçılığı ve Cezası](https://kayseriavukat.org.tr/sigara-kacakciligi-ve-cezasi/): Sigara Kaçakçılığının Cezası Alanında yetkin Kayseri Ceza Avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz; ceza yargılamalarında savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek taraflara avukatlık ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. 4733 sayılı Tütün, Tütün Mamulleri ve Alkol Piyasasının Düzenlenmesine Dair Kanun ile 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu kapsamında sigara kaçakçılığı yapan sanık hakkında hükmolunacak ceza belirlenirken suçun işleniş şekli, suça konu sigara miktarı ile sanığın kasta dayalı kusurunun ağırlığı dikkate alınır. Ceza davalarında gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması açısından alanında uzman bir Kayseri ceza avukatı veya ağır ceza avukatından hukuki yardım alınması faydalı olacaktır. Yargılama sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir.  Kayseri ceza avukatı veya ağır ceza avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Sigara Kaçakçılığında Verilecek Cezada Ele Geçirilen Sigara Miktarı Dikkate Alınır KOM Şube Müdürlüğü görevlilerince oluşturulan uygulama noktasında, 04.02.2012 tarihinde saat 21.40 sıralarında durdurulan 65 … plaka sayılı yolcu otobüsünde, Sulh Ceza Mahkemesinin 01.02.2012 tarihli önleme araması kararına istinaden yapılan aramada, sanığa ait valizlerin ve çuvalın içerisinde 1.500 paket kaçak sigaranın ele geçirildiği anlaşılan olayda; kaçak sigaranın miktarı dikkate alındığında, Yerel Mahkemenin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 61. maddesi uyarınca temel cezayı 2 yıl 6 ay hapis ve 360 gün adli para cezası olarak belirlemesinin dosya kapsamına uygun olduğu ve TCK’nın 3. maddesinde düzenlenen “orantılılık” ilkesine de aykırılık oluşturmadığı kabul edilmelidir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2017/370 Karar No: 2019/475 K. Tarihi: 18.06.2019 \”İçtihat Metni\” Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 7. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Sanık …\’in 4733 sayılı Tütün, Tütün Mamulleri ve Alkol Piyasasının Düzenlenmesine Dair Kanun\’un 8/4; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 62, 52/2-4, 53/1 ve 54. maddeleri uyarınca 2 yıl 1 ay hapis ve 6.000 TL adli para cezasıyla cezalandırılmasına, taksitlendirmeye, hak yoksunluğuna ve müsadereye ilişkin … Asliye Ceza Mahkemesince verilen 18.10.2012 tarihli ve 150-703 sayılı hükmün, sanık … ve şikâyetçi Gümrük ve Ticaret Bakanlığı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 7. Ceza Dairesince 18.11.2014 tarih ve 22614-19267 sayı ile; \”I- Katılan … İdaresinin temyizine göre yapılan incelemede; Suç tarihi ve ele geçen eşyanın niteliğine göre suçtan doğrudan doğruya zarar görmeyen gümrük idaresinin davaya katılmasına karar verilmesi hukuken geçersiz olup, hükmü temyiz hakkı vermeyeceğinden, vaki temyiz inceleme isteğinin 5320 sayılı Yasanın 8/1.maddesi uyarınca yürürlükte bulunan 1412 sayılı (mülga) CMUK\’nun 317. maddesi gereğince, reddine, II- Sanığın temyiz itirazlarının incelenmesinde; Sanıkta 150 karton bandrolsüz ve kaçak sigara ele geçirildiği olayda; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 61. maddesi uyarınca alt ve üst sınırlar arasında temel ceza belirlenirken suçun işleniş biçimi, suçun işlenmesinde kullanılan araçlar, suçun işlendiği zaman ve yer, suçun konusunun önem ve değeri, meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığı ve failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığı unsurları dikkate alınması gerekmekte olup, dosya kapsamına göre sanığın benzer olaylarla karşılaştırıldığında vehamet arz etmeyen fiilinin, eylem ile ceza arasındaki dengeyi bozacak şekilde teşdidi gerektirmediği halde, hakkaniyet ölçüleri ile bağdaşmayacak biçimde hapis ve adli para cezasının alt sınırından uzaklaşılarak sanık hakkında fazla ceza tayini\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Yerel Mahkeme ise 26.02.2015 tarih ve 918-154 sayı ile; \”Bozma ilamından sonra dosya içerisine alınarak konulan benzer şekilde başka bir sanık hakkında Ankara 1. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından 175 paket kaçak sigara ile yakalanan sanık hakkında 15/03/2013 tarih, 2012/2030 Esas ve 2013/340 Karar sayılı ilamı ile sonuç olarak 2 yıl 1 ay hapis ve 2.000 TL adli para cezası verilmesine ilişkin kararın temyizi üzerine aynı daire olan Yargıtay 7. Ceza Dairesinin 25/12/2014 tarih, 2014/7595 Esas ve 2014/22100 Karar sayılı ilamı ile onanmasına karar verildiği, mahkememize ait dava dosyasında suça konu sigara miktarı 1.500 paket olduğu halde düzeltilerek onanmasına karar verilen Ankara 1. Asliye Ceza Mahkemesine ait 2012/2030 Esas ve 2013/340 Karar sayılı dava dosyasında suça konu sigara miktarının 175 paket olduğu, her iki ilamdaki heyetin aynı olduğu, bu nedenle sigara miktarı yönünden mahkememizce temel cezanın belirlenmesinde teşdiden cezanın verilmesinde usul ve yasaya aykırı herhangi bir yön bulunmadığı\” şeklindeki gerekçe ile direnerek, sanığın ilk hükümde olduğu gibi mâhkumiyetine karar vermiştir. Direnme kararına konu bu hükmün de sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 02.07.2015 tarihli ve 217636 sayılı \”bozma\” istekli tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya, Ceza Genel Kurulunca 07.12.2016 tarih ve 662-543 sayı ile; 6763 sayılı Kanun\’un 38. maddesi ile 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’a eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 7. Ceza Dairesince 06.03.2017 tarih ve 6-1587 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; 4733 sayılı Tütün, Tütün Mamulleri ve Alkol Piyasasının Düzenlenmesine Dair Kanun\’un 8/4. maddesi gereğince iki yıldan beş yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezası gerektiren suçta, temel cezanın iki yıl altı ay hapis ve üç yüz altmış gün adli para cezası olarak tayin edilmesinin isabetli olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Olay tutanağına göre; KOM Şube Müdürlüğü görevlilerince gümrük kaçakçılığıyla mücadele kapsamında … Kavşağında oluşturulan uygulama noktasında, 04.02.2012 tarihinde saat 21.40 sıralarında durdurulan 65 .. … plaka sayılı yolcu otobüsünde, … Sulh Ceza Mahkemesinin 01.02.2012 tarihli ve 105 sayılı önleme araması kararına istinaden yapılan aramada, aracın bagajında, sanığa ait iki valiz ve bir çuval içerisinde aynı markaya ait toplam 1.500 paket kaçak sigaranın ele geçirildiği, Cumhuriyet savcısından alınan talimatla el konulan sigaraların ve yakalanan sanığın KOM Şube Müdürlüğüne götürüldüğü, … Sulh Ceza Mahkemesinin 05.02.2012 tarihli ve 140 sayılı kararı ile el koyma işleminin onandığı, Keşifte dinlenen bilirkişi beyanına göre; sigaraların üzerlerinde TAPDK bondrolünün bulunmadığı, yabancı menşeili ve gümrük kaçağı oldukları, Kaçak eşyaya mahsus tespit varakasında, sigaraların CİF kıymetinin 1.500 TL, gümrük vergilerinin 6.422,52 TL, gümrüklenmiş değerinin ise 7.922,52 TL olduğunun belirtildiği, Yerel - [Muris Muvazaası Nedeniyle Tapu İptali ve Tescil Davası Hangi Mahkemede Açılır](https://kayseriavukat.org.tr/muris-muvazaasi-nedeniyle-tapu-iptali/): Muris Muvazaası Nedeniyle Tapu İptali ve Tescil Davası Muris Muvazaası Nedeniyle Tapu İptali ve Tescil Davası: Tapu iptal ve tescil davası; kanuna aykırı, usulsüz veya yolsuz düzenlendiği iddia edilen tapu kaydının hukuka uygun hale getirilmesi için açılır. Tapu iptali davası, taşınmazın aynına, yani mülkiyet hakkına ilişkin bir dava olduğundan, mahkeme hükmü kesinleşmeden icra edilemez. Muris muvazaası, diğer deyişle mirastan mal kaçırma; mirasçılarının sahip olduğu miras hakkını ortadan kaldırmak üzere miras bırakan tarafından yapılan hileli işlemlerdir. Muris muvazaası en çok miras bırakanın tapuda kendi adına kayıtlı taşınmazları üçüncü kişilere devretmesi yoluyla meydana gelmektedir. Miras bırakanın hileli gayrimenkul devirleri tapu iptal ve tescil davasına konu olmaktadır. Muris muvazaası nedeniyle tapu iptal ve tescil davalarında çözülmesi gereken hukuki sorun miras bırakanın mirasçılardan mal kaçırma iradesiyle hareket edip etmediğinin tespitidir. Miras bırakan mirasını paylaştırırken hoşgörü ile karşılanabilecek makul oranlarda farklılıklar yaratarak paylaşım yapabilir. Muris muvazaasına dayalı tapu iptal ve tescil davasında; miras bırakanın denkleştirme yapıp yapmadığı ve mal paylaşımının hakkaniyete uygun bir paylaşım olup olmadığı Yargıtay içtihatlarında belirtilen ölçütler kullanılarak tespit edilir (Yargıtay 1. Hukuk Dairesi-Karar: 2016/5445) Tapu iptal ve tescil davası, ayni hakkı ihlal edilen kişinin mülkiyet hakkını temin eden en önemli dava türüdür. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 1 nolu Ek Protokol, tüm sözleşmeci devletlere mülkiyet hakkı ihlal edildiğinde bireye etkin koruma mekanizmaları sağlanmasını zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle, mülkiyet hakkı ihlalleri iç hukuk yolları ile giderilmediği takdirde AİHM’e bireysel başvuru yapılması mümkündür. Alanında uzman Kayseri gayrimenkul avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz tapu iptal ve tescil davalarında müvekkillerimize avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir. Tapu iptal ve tescil davası ile ilgili emsal Yargıtay kararlarına sitemizden ulaşabilir; dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda  15 yılı aşkın deneyime sahip avukat kadromuzdan ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Muris Muvazaası Nedeniyle Tapu İptali ve Tescil Davası Hangi Mahkemede Açılır? Muris Muvazaası Nedeniyle Tapu İptali ve Tescil Davası: Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir. Asıl dava 06.09.2007, birleşen dava 09.10.2009 tarihlerinde açılmış olup, davacılar dava tarihi itibariyle yürürlükte bulunan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 13. maddesinin 3. fıkrası gereğince taşınmazların birinin bulunduğu yerde dava açma hakkına sahiptirler. Hâl böyle olunca; yerel mahkemece HUMK’nın 13. maddesinin 3. fıkrasının tanıdığı yetkiye dayanarak S… ilçesi sınırları içerisinde yer alan taşınmazlar bakımından yetkisizlik kararı verilmesine gerek olmadığına ilişkin olarak verilen direnme kararı yerindedir. (2709 s. K. m. 141, 142) (1086 s. K. m. 13, 24, 43, 45, 77) (6100 s. K. m. 5, 12, 30, 57, 166) (4721 s. K. m. 683, 706, 713, 1025) (818 s. K. m. 213) (2644 S. K. m. 26) (5235 S. K. m. 7) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1-2616 Karar No: 2019/1330 Karar Tarihi: 10.12.2019 Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Hatay 1. Asliye Hukuk Mahkemesince asıl ve birleşen davanın kabulüne dair verilen 11.10.2012 tarihli ve 2007/242 E., 2012/474 K. sayılı kararın davalı … vekili tarafından temyizi üzerine, Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 03.06.2013 tarihli ve 2013/6509 E., 2013/9094 K. sayılı kararı ile: “…Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkin olup, mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; davacı murisi …’nın Hatay İli Samandağ İlçesinde bulunan 21, 27, 28, 18, 4695, 4697 ve 4698 parsel sayılı taşınmazları davalı …’ya; Hatay İli, Antakya İlçesinde bulunan 12393, 173, 10662, 10663, 10664, 10665, 10669, 10670, 10671, 10672, 10672 ve 530 parsel sayılı taşınmazları da diğer davalılara temlik ettiğini, temlikin mirastan mal kaçırma amacıyla ve muvazaalı olarak yapıldığını ileri sürerek tapu iptali ve tescil isteğinde bulunduğu, mahkemenin davanın kabulüne karar verdiği, dava konusu taşınmazların farklı ilçelerin idari sınırları içerisinde yer aldığı, davalılar arasında zorunlu dava arkadaşlığı da bulunmadığı anlaşılmaktadır. 1086 sayılı (mülga) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 13/1. (6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 12/1.) maddesi gereğince taşınmazın aynı ile ilgili davaların taşınmazın bulunduğu yer mahkemesinde çözüme kavuşturulması gerekeceği tartışmasızdır. Taşınmazın bulunduğu yerden maksat ise tapuda kayıtlı olduğu yer değil, fiilen içinde bulunduğu mülki sınırdır. Anılan yetki kuralı kesin ve kamu düzeniyle ilgili olup, davanın her aşamasında mahkemece re’sen (kendiliğinden) gözetilmesi gerekir. Hemen belirtilmelidir ki, tapu iptali ve tescil isteğine ilişkin dava da taşınmazın aynına ilişkin bir dava olup, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 13/1 (6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 12/1.) maddesinde öngörülen mahkemede açılmalıdır. Hal böyle olunca; yukarıda açıklanan ilke ve olgular doğrultusunda mahkemece öncelikle yetki bakımından bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm tesisi isabetsizdir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir. Asıl ve birleşen davalarda davacılar vekilleri; müvekkillerinin babası olan muris …’nın 06.09.2006 tarihinde vefat ettiğini, murisin mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla Hatay ili Samandağ ilçesi Zeytunlu mahallesinde kain 21, 27, 28, 18, 29 (ifraz ile 4688-4700) parsellerdeki payını davalı …’ya, Hatay ili Antakya ilçesi Çekmece köyünde kain 530 ve 12393 parsellerdeki payını davalı …’na, 173 parseldeki payını davalı …’a, 1057 parseldeki (imar ile 10662, 10663, 10664, 10665, 10669, 10670, 10671, 10672) payını da davalı …’ya devrettiğini, satış işleminin tarafların gerçek iradelerine uygun olmadığı gibi satış bedellerinin de düşük gösterildiğini, satış işlemlerinden sonra da malların ölene kadar murisin zilyetliğinde bulunduğunu, görünüşteki satış işleminin tarafların gerçek iradesini yansıtmadığını, gizlenen bağış sözleşmesinin de şekil şartlarını taşımadığından geçersiz olduğunu ileri sürerek davalılar adlarına olan tapu kayıtlarının müvekkillerinin miras payı oranında iptali ile müvekkilleri adına tesciline karar verilmesini istemişlerdir. Davalılar …, …, … ve … vekilleri ile …, …, …; yapılan satışların gerçek olduğunu belirterek davanın reddini savunmuşlar, davalı … vekili öncelikle müvekkili adına kayıtlı taşınmazların Samandağ’da olması nedeniyle mahkemenin yetkisiz olduğunu, esasa ilişkin olarak da satışların gerçek olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Yerel mahkemece; yapılan yargılamaya, toplanan delillere, açıklanan maddi ve hukuki olgulara, dosya kapsamına uygun ve denetime elverişli bulunan bilirkişi raporuna, itibar olunan davacı tanık anlatımlarına ve tüm dosya kapsamına göre; murisin dava konusu taşınmazlardaki - [Ortak Alanın Haksız Kullanımından Doğan Zarara ilişkin Ecrimisil Davasında Görevli Mahkeme](https://kayseriavukat.org.tr/ecrimisil-davasinda-gorevli-mahkeme/): Ecrimisil Davasında Görevli Mahkeme Ecrimisil Davasında Görevli Mahkeme: Ortak alanın haksız kullanımından doğan zarar ve haksız işgal tazminatı istemine ilişkin ecrimisil davası ile ilgili süreçlerde herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir gayrimenkul avukatından hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. Haksız işgal tazminatı istemine ilişkin ecrimisil davası, Türk Medeni Kanunu genel hükümleri uyarınca genel mahkemelerde görülmesi gereken bir dava türüdür. Kat Mülkiyeti Kanununda haksız işgal tazminatına yönelik herhangi bir düzenleme bulunmadığından uyuşmazlığa Kat Mülkiyeti Kanunu gereğince sulh hukuk mahkemelerince bakılacağından söz etmek mümkün değildir. Görevli Mahkeme Ecrimisil davalarında görevli mahkeme 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 2. maddesinde yer alan açık düzenlemeye göre asliye hukuk mahkemesidir. HMK 2. Madde: “Dava konusunun değer ve miktarına bakılmaksızın malvarlığı haklarına ilişkin davalarla, şahıs varlığına ilişkin davalarda görevli mahkeme, aksine bir düzenleme bulunmadıkça asliye hukuk mahkemesidir. Bu Kanunda ve diğer kanunlarda aksine düzenleme bulunmadıkça, asliye hukuk mahkemesi diğer dava ve işler bakımından da görevlidir.” Görev hususu kamu düzenine ilişkin olduğundan dolayı mahkeme tarafından yargılamanın her aşamasında gözetilmesi gerekecektir. Yetkili mahkeme Ecrimisil davalarında yetki mahkeme, sıkça hataya düşüldüğü üzere sanıldığı gibi taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi değildir. Yargıtay 8. Hukuk Dairesi 2018/7717 E., 2021/77 K. sayılı kararında: “Ecrimisil 08.03.1950 tarihli ve 22/4 sayılı İBK’da haksız eylem olarak nitelendirilmiş bulunduğundan HMK’nın 16 maddesi uyarınca; haksız fiilden doğan davalarda, haksız fiilin işlendiği veya zararın meydana geldiği yahut gelme ihtimalinin bulunduğu yer ya da zarar görenin yerleşim yeri mahkemesi yetkilidir. Ayrıca ecrimisil davası taşınmazın aynı ile ilgili dava olmadığı için HMK’nin 12. maddesi uygulanmaz. Kesin yetki kuralı olmadığı için de HMK’deki genel yetki kuralı uygulama alanı bulur ve bu bağlamda, genel yetkili mahkeme olan davalının ikametgahı mahkemesi de yetkilidir.” Bu kapsamda ecrimisil davasında yetkili mahkemeler: – Haksız fiilin işlendiği yer mahkemesi, – Zararın meydana geldiği veya gelme ihtimalinin bulunduğu yer mahkemesi, – Zarar görenin yerleşim yeri mahkemesi, – Genel yetki kuralı olan davalının ikametgah adresi mahkemesidir. Ortak Alanın Haksız Kullanımından Doğan Zarara İlişkin Ecrimisil Davasında Görevli Mahkeme Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1275 Karar No: 2019/752 Karar Tarihi: 20.06.2019 Mahkemesi: Sulh Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki ecrimisil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 5. Sulh Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 17.09.2013 tarih ve 2013/175 E., 2013/1069 K. sayılı kararın davacı vekili tarafından temyizi üzerine, Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 14.10.2014 tarih ve 2014/11640 E., 2014/15641 K. sayılı ilamı ile: “…Dava, ecrimisil isteğine ilişkindir. Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir. Bilindiği üzere; görev kamu düzenine ilişkin olup, yargılamanın her aşamasında re’sen göz önünde tutulması gereken bir usül kuralıdır. Öte yandan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 2/1. maddesi “Dava konusunun değer ve miktarına bakılmaksızın malvarlığı haklarına ilişkin davalarda, şahıs varlığına ilişkin davalarda görevli mahkeme, aksine bir düzenleme bulunmadıkça asliye hukuk mahkemesidir.” düzenlemesini içermektedir. Dava dilekçesinin içeriğinden ve iddianın ileri sürülüş biçiminden, davacı yöneticinin kat maliki olmayan davalı şirkete, apartman ortak alanına el atması nedeniyle haksız kullanım tazminatı istediği anlaşılmaktadır. Bu durumda davanın 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu‘na göre değil genel hükümlere göre çözümlenmesi gerektiği dolayısıyla davanın HMK’nın 2. maddesi kapsamında kaldığı, görevli mahkemenin ise asliye hukuk mahkemesi olduğu tartışmasızdır. Hal böyle olunca, görevsizlik kararı verilmesi gerekirken, işin esası yönünden karar verilmiş olması doğru değildir…” gerekçesi ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, ecrimisil istemlerine ilişkindir. Davacı vekili, davalı şirketin apartman zemin katındaki 11 ve 12 numaralı bağımsız bölümlerde kiracı olduğunu, davalıya apartman ortak yeri olan ön bahçenin birinci kat çıkıntısını aşmamak ve aylık 200,00TL bedel ödemek koşuluyla ürün teşhirinde kullanması için kat malikleri kurulunca izin verildiğini, ancak bir süre sonra ödeme yapmayan şirket hakkında icra takibi başlatılıp, itirazın iptali davası açıldığını, 2008 yılı genel kurul toplantısında da kira ödemek suretiyle dahi davalının apartman girişini kullanmasına son verilmesi ve bahçenin eski hâline getirilmesi için karar alındığını, davalının bu karara uymadığı gibi apartman ortak yeri olan bahçenin tümünü işgal ettiğini, bunun üzerine Ankara 11. Sulh Hukuk Mahkemesinde dava açıldığını ve davalının müdahalesinin men’ine karar verdiğini, kararın üç kez icraya konulmasına karşın davalının işgalini ısrarla sürdürdüğünü belirterek, şimdilik 10.000,00TL ecrimisilin kademeli faiziyle birlikte tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, iddianın gerçeği yansıtmadığını, kiracı olan müvekkilinin kiralanan alanın dışına çıkmadığını, kat malikine teban ortak alandan yararlanan davalının ortak alanı kullandığı için bir bedel ödemek zorunda olmadığı gibi apartman ortak yeri kiraya verilemeyeceğinden ecrimisil de istenemeyeceğini savunarak, davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Yerel mahkemece, el atmanın önlenmesi istemiyle Ankara 11. Sulh Hukuk Mahkemesinde açılan dava sonucunda 16.12.2010 tarih ve 2008/2418 E., 2010/2690 K. sayılı karar ile kat maliki hakkındaki davanın reddine, kat malikinin kiracısı olan davalı şirket hakkında ise binanın ilk kat çıkıntısını geçer şekilde ortak yer olan bahçeyi kullanımının önlenmesine karar verildiği ve bu kararın kesinleştiği, ancak mahallinde yapılan keşifte davalının ortak yer olan bahçede kullanımına izin verilen yer dışındaki alana müdahale ederek kullanıldığının anlaşıldığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Karar, davacı vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde yer alan gerekçe ile bozulmuştur. Mahkemece, davalının kat maliki olmasa da aynı binada kiracı olduğu, 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu‘nun kat maliki dışında kullanıcı ve kiracıları da kapsadığı, kiracı konumundaki davalının kiralanan alan dışındaki ortak alana haksız el atmasının 634 sayılı Kanun kapsamında değerlendirilmesi gerektiği gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir. Direnme kararı davalı vekilince temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık mahkemenin görevine ilişkin olup; apartman yönetimi tarafından kat malikinin kiracısı olan davalı şirket aleyhine ortak alanı (apartman bahçesini) işgal ettiği iddiası ile açılan ecrimisil istemine konu davanın, 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu hükümlerine mi, yoksa genel hükümlere mi tabi olduğu, varılacak sonuca göre sulh hukuk mahkemesi mi yoksa asliye hukuk mahkemesi mi görevli olduğu noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle haksız işgal tazminatı (ecrimisil) kavramı üzerinde durulmasında yarar vardır. Hemen belirtmek gerekir ki, zilyetliğinin haksız olduğunu bilen veya duruma göre bilmesi gereken kimse kötü niyetlidir. Bu tanıma göre bir eşyayı çalan hırsız kötü niyetli zilyet olduğu gibi, onu - [İş Kazasında İşverenin Kusuru ve Sorumluluğu](https://kayseriavukat.org.tr/is-kazasinda-isverenin-kusuru-ve-sorumlulugu/): İş Kazasında İşverenin Kusuru ve Ceza Sorumluluğu İş Kazasında İşverenin Kusuru ve Sorumluluğu: İş bulduğu zamanlarda işverenlerin yanında yevmiye ile veya götürü ücret karşılığında çalışan ölenin sanıkla 1.000 TL ücret karşılığı yaptığı anlaşmanın götürü bir iş (hizmet) sözleşmesi, ölen ile sanık arasındaki ilişkinin bilirkişi raporunda da belirtildiği üzere işçi işveren ilişkisi, sanığa ait depoda çalışıldığı sırada meydana gelen ve ölümle neticelenen olayın ise 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu‘nun 13. maddesi kapsamında bir iş kazası olduğu; işveren sıfatı bulunan sanığın, çatı kaplaması üzerine çatı merdiveni veya kalas uzatılıp yürüme yollarının yapılmasını ve çatının tepe kısmına çelik halat gerilerek ölenin bu halata bağlanacak bir emniyet kemeri ile çalışmasını sağlamadığı, iş sağlığı ve güvenliğine yönelik mevzuatta öngörülen yükümlülüklerini yerine getirmemek suretiyle dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranarak öngörülebilecek neticeyi öngörmediği ve söz konusu olayın meydana geldiği, bu nedenle sanığın meydana gelen ölüm olayında kusurunun bulunduğu kabul edilmelidir. İş kazası ile ilgili dava ve uyuşmazlıklarda taleplerin etkili bir biçimde ileri sürülmesi ve hak kaybına uğramamak için iş hukuku alanında deneyimli bir avukattan hukuki destek alınması faydalı olacaktır. Yargılama sırasında herhangi bir mağduriyet yaşamamak için gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve güncel mevzuat ile Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Alanında yetkin avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz; iş kazasında işverenin sorumluluğuna ilişkin yargılamalarda savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek taraflara avukatlık ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Kayseri iş hukuku avukatı kadromuz, iş hukuku alanında 15 yılı aşan deneyimi ile güncel mevzuat ve Yargıtay kararları çerçevesinde; ihbar tazminatı davası, kıdem tazminatı davası, işe iade davası, fazla mesai alacağı ve benzer davaların açılması ve takibi, mobbing ve kötü niyet tazminatlarına ilişkin davaların açılması ve takibi, fazla mesai ücretleri ve yıllık ücretli izinlerin kullandırılması, hesaplanması ve tahsili davaları açılması ve takibi konuları başta olmak üzere -bunlarla sınırlı olmamak üzere- iş hukuku ile ilgili her türlü konuda müvekkillerine avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. İş Kazasında İşverenin Kusuru: Dikkat ve Özen Yükümlülüğüne Aykırı Davranan İşverenin Kusuru ve Ceza Sorumluluğu Yargıtay Ceza Genel Kurulu         Esas No: 2017/451 Karar No: 2019/211 Karar Tarihi: 14.03.2019 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 12. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Taksirle bir kişinin ölümüne neden olma suçundan sanık …’ün 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 85/1, 50/1-a ve 52/4. maddeleri uyarınca 15.200 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına ve taksitlendirmeye ilişkin İzmir 12. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 03.03.2011 tarihli ve 179-80 sayılı hükmün sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesince 24.01.2014 tarih ve 6994-1434 sayı ile; “Sanığın, kendisine ait tek katlı iş yerinin çatısının akmasından dolayı, çatının akan kısımlarının tamirini yaptırmak üzere, emekli olup çatı tamir işleri yapan ölen ile 1.000 TL karşılığı anlaştığı, olay günü ölenin iş yerinin çatısında çalıştığı sırada atermit kaplı olan çatının üzerinde herhangi bir güvenlik önlemi almadan yürümekte iken, üzerine bastığı atermitin kırılması sonucu yaklaşık 6 metre yükseklikten zemine düşmesi şeklinde olayın meydana geldiği, dosya içeriğine göre ölenin çatı tamiri işleri konusunda bilgi sahibi ve ehil bir kişi olduğu, sanığın, kendisine ait iş yerinin çatı kaplama işini, daha önce de benzer tadilat işleri icra eden ve bu konuda ehil kabul edilebilecek nitelikte olan ölene vermesi sebebiyle, sanığa kusur yüklenmesinin mümkün olmadığı ve kusuru bulunmayan sanığın atılı suçtan beraatine karar verilmesi gerekirken, hatalı değerlendirme sonucu yazılı şekilde mahkûmiyetine karar verilmesi” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Direnme Kararı İzmir 12. Asliye Ceza Mahkemesi ise 09.07.2014 tarih ve 195-504 sayı ile; “…Sanığın çatı onarımını bu konuda uzman sertifikası bulunan bir şirket veya kuruluşa ya da belge sahibi bir ustaya yaptırması gerektiği hâlde daha ucuza mal olacağını düşünerek hiçbir güvenlik önlemi almayan bir kişiye teslim etmiş olması, güvenlik tedbiri alınıp alınmadığı konusunda denetim yapmaması ve bilirkişi raporunda açıklanan nedenlerle olayda asli kusurlu olduğu,” gerekçesiyle bozmaya direnerek önceki hüküm gibi sanığın cezalandırılmasına karar vermiştir. Direnme kararına konu bu hükmün de sanık müdafisi ve Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 08.09.2015 tarihli ve 359655 sayılı “bozma” istekli tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya, Ceza Genel Kurulunca 07.12.2016 tarih ve 751-850 sayı ile; 6763 sayılı Kanun’un 38. maddesi ile 5320 sayılı Kanun’a eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen Daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 12. Ceza Dairesince 15.03.2017 tarih ve 58-2017 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; bir kişinin ölümüyle neticelenen olayda sanığın kusurunun bulunup bulunmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; 23.11.2009 tarihli olay yeri inceleme, görgü ve tespit tutanağına göre; olayın meydana geldiği tek katlı, depo olarak kullanılan sanığa ait iş yerinde deponun zemini ile çatısı arasındaki mesafenin yaklaşık 6 metre olduğu, çatının atermitten yapıldığı, şikâyetçinin (daha sonra vefat etti) düştüğü yerin genişliğinin 60×60 cm ebadında olduğu, yerde kırık atermit parçalarının bulunduğu, 26.11.2009 tarihli mezar açma tutanağında; 21.11.2009 tarihinde eski bir deponun çatısından düşerek yaralanan ve hastaneye tedavi için getirilen …’ün hastanede tedavi görmekte iken 23.11.2009 tarihinde vefat ettiğinin ve görevli doktorlar tarafından olayın adli olay olduğu düşünülmeden defin ruhsatı verildiğinin ve defnedildiğinin öğrenilmesi üzerine cesedin otopsi yapılmak üzere gömülü bulunduğu mezardan çıkartıldığı ve kesin ölüm nedeninin belirlenmesi için sistematik otopsi yapılmak üzere İzmir Adli Tıp Grup Başkanlığına gönderilmesine karar verildiği yönünde açıklamaların yer aldığı, Adli Tıp Kurumu Morg İhtisas Dairesinin 18.12.2009 tarihli raporuna göre; 56 yaşında olduğu bildirilen ölenin 189 cm boyunda, iri ve şişman bir yapıda olduğu, cesette çürüme nedeniyle travmatik bir cilt lezyonunun ayırt edilemediği, sol 2-3-4-5-6-7-8. kaburgalarda kırıklar bulunduğu, otopsi sırasında alınan kanında çürüme nedeniyle meydana gelmesi mümkün 0,83 promil etil alkol saptandığı, kendisinde daha önceden kalp-damar hastalığı bulunan kişinin genel beden travmasına bağlı retroperitoneal hematom sonucu öldüğü, İş güvenliği uzmanı bilirkişi tarafından düzenlenen 22.03.2010 tarihli raporda; …’ün düşerek yaşamını yitirdiği yerin sanığa ait olduğu, ölenin olay sırasında bina çatısının akan yerlerinin tamirini yapmak üzere çatı üzerinde bulunduğu, çatı kaplaması üzerine, çatı merdiveni veya kalas uzatılmak suretiyle güvenli yürüme yollarının yapılmadığı, olay sırasında ölenin emniyet kemeri kullanmadığı, kazanın meydana geldiği çatının kaplamasının atermitten yapıldığı, atermitin çatı kaplamak için kullanılan - [Hukuka Uygunluk Nedeni: Kanun Emrinin Yerine Getirilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/kanun-emrinin-yerine-getirilmesi/): Hukuka Uygunluk Nedeni: Kanun Emrinin Yerine Getirilmesi Alanında yetkin Kayseri Ceza Avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz; ceza yargılamalarında savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek taraflara avukatlık ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu kapsamında suç teşkil eden eylem ve fiilde bulunan hukuka aykırılık unsurunu ortadan kaldıran, fiili, meşru bir zemine çeken nedenlere “hukuka uygunluk nedeni” denilmektedir. Hukuka uygunluk nedenleri, eylemin hukuka uygun olarak kabul edilmesini sağlar. Bu bağlamda, kanun emrinin yerine getirilmesi, bir hukuka uygunluk nedenidir. Kanun emrini yerine getiren kimseye ceza verilmez (TCK m.24/1). Kanundan kaynaklanan bir hak ve yetkiyi kullanan kişiye bu eylemi nedeniyle ceza verilemez. Ceza davalarında gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması açısından alanında uzman bir Kayseri ceza avukatı veya ağır ceza avukatından hukuki yardım alınması faydalı olacaktır. Yargılama sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir.  Kayseri ceza avukatı veya ağır ceza avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Kanun Emrinin Yerine Getirilmesi Sonrasında İşlenen Diğer Suçlar, Hukuka Uygunluk Nedenini Ortadan Kaldırır mı? Köy muhtarı olan sanık K.’nin, 442 sayılı Köy Kanunu’nun 36. maddesi uyarınca köy içerisinde dirlik ve düzeni korumak, köye gelip gidenlerin ne için gelip gittiklerini anlayarak şüpheli gördüğü şahısları karakola bildirmek şeklinde görevlerinin bulunması, mağdurların gece geç saatlerde şüpheli bir şekilde köy içinde gezerken görülüp sanık A.’ya ait kahvehaneye götürülmelerinin ardından kahvehaneye gelen sanık K.’nin derhal jandarmaya haber vermesi ve sanık K.’nin sayıca fazla olan mağdurların jandarma gelene kadar kahvehanede bekletilebilmesi için diğer sanıkların yardımına ihtiyaç duyması karşısında; sanıkların tipe uygun hareketlerinin TCK’nın 24. maddesi uyarınca kanun emrinin yerine getirilmesi kapsamında kalıp hukuka uygun olduğu ve kanuna uygun şekilde yapılan gözaltı işleminin ardından yapılan işkencenin gözaltı işlemini kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçuna dönüştürmeyeceği örneğinde olduğu gibi mağdurların hukuka uygun şekilde bekletilmesi sırasında sanıklar tarafından işlenen diğer suçların, hukuka uygunluk nedenini ortadan kaldırmayacağı kabul edilmelidir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu     Esas No: 2014/637 Karar No: 2017/329 K. Tarihi: 13.06.2017 \”İçtihat Metni\” Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 14. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Sanıklar … ve …\’un mağdurlar …. ve …\’a yönelik kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan TCK\’nun 109/1, 109/2, 109/3-a-b, 62 ve 53/1. maddeleri gereğince iki kez 3 yıl 7 ay 10 gün hapis, mağdur …\’a yönelik kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan TCK\’nun 109/1, 109/2, 109/3-a-b-f, 62 ve 53/1. maddeleri gereğince 3 yıl 7 ay 10 gün hapis, sanık …\’nun mağdurlar …. ve …\’a yönelik kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan TCK\’nun 109/1, 109/2, 109/3-a-b, 62 ve 53/1. maddeleri gereğince iki kez 5 yıl hapis, mağdur …\’a yönelik kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan TCK\’nun 109/1, 109/2, 109/3-a-b-f, 62 ve 53/1. maddeleri gereğince 5 yıl hapis cezası ile cezalandırılmalarına ve hak yoksunluklarına ilişkin … Asliye Ceza Mahkemesince verilen 13.10.2010 gün ve … sayılı hükümlerin, sanıklar ve sanıklar müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 14. Ceza Dairesince 13.05.2014 gün ve 9301-6586 sayı ile; \”…Mağdurların aşamalardaki anlatımları, sanık savunmaları ve tüm dosya içeriğine göre, köy muhtarı olan sanık … ile diğer sanık …\’nin suç tarihinde gece vakti köy içerisinde şüpheli bir motosiklet görmeleri üzerine, bu motosikletin kime ait olduğunu anlamak amacıyla üzerindeki eşyaları alıp, sanık …\’ye ait kahvehaneye götürmelerinden sonra sanık …\’in evine gittiği, daha sonra sanıklar ….ve ….\’ın köy içerisinde karşılaştıkları mağdurları kahvehaneye getirerek sanık …\’e haber verdikleri, sanık …\’in kahvehaneye geldiğinde mağdurların kimliklerini kontrol ettikten sonra jandarmaya durumu haber verdiği, bu şekilde jandarmaların gelmesini bekledikleri sırada mağdur ….\’un uzaktan akrabaları olan bir bayanla ilişkisi olduğunu düşünen ve bunu itiraf etmesini isteyen sanık …\’nin elindeki tabancayı doğrultarak mağdur ….\’a tehdit içerikli sözler söylediği, yaşanan tartışma sırasında sanıklar ….ve ….\’ın ….\’a yumruk ve tekme ile vurarak onu yaraladıklarının anlaşılması karşısında, köy yerinde hâkim olan düşünce yapısı, halkın inanç ve geleneklerine göre, yabancı şahısların gece vakti köyde serbestçe dolaşmalarının hoş görülemeyeceği, sanık …\’in köy muhtarı olup, 442 sayılı Köy Kanunu’nun 36. maddesi hükümlerine göre köy içerisinde dirlik ve düzeni korumak, köye gelip gidenlerin ne için gelip gittiklerini anlayarak, şüphelileri karakola bildirmek ve benzeri yetki ve görevlerinin bulunduğu ve sanıkların mağdurları yakalayınca derhal jandarmaya haber verdikleri anlaşıldığından, sanıkların mağdurları hürriyetlerinden yoksun kılma kastıyla hareket ettiklerinden bahsedilemeyeceği için atılı suçlardan beraatlerine karar verilmesi gerektiği halde, dosya içeriğine uygun olmayan gerekçe ile yazılı şekilde mahkûmiyetlerine hükmolunması” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 07.07.2014 gün ve 89164 sayı ile; \”İtirazlarımız sanıklara isnat edilen kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçu sübut bulduğundan mahkûmiyet hükümlerinin onanması gerektiğine yöneliktir. Yasal mevzuatımız incelendiğinde; Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçu, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 109. maddesinde düzenlenmiştir. (1) Bir kimseyi hukuka aykırı olarak bir yere gitmek veya bir yerde kalmak hürriyetinden yoksun bırakan kişiye, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir. (2) Kişi, fiili işlemek için veya işlediği sırada cebir, tehdit veya hile kullanırsa, iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (3) Bu suçun; a) Silahla, b) Birden fazla kişi tarafından birlikte, c) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle, d) Kamu görevinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle, e) Üstsoy, altsoy veya eşe karşı, f) Çocuğa ya da beden veya ruh bakımından kendini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı, İşlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza bir kat artırılır. (4) Bu suçun mağdurun ekonomik bakımdan önemli bir kaybına neden olması halinde, ayrıca bin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. (5) Suçun cinsel amaçla işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek cezalar yarı oranında artırılır. (6) Bu suçun işlenmesi amacıyla veya sırasında kasten yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hallerinin gerçekleşmesi durumunda, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır. Anayasa\’nın 19. maddesinin birinci fıkrasında: \’herkes, kişi hürriyeti ve güvenliğine sahiptir\’ denilmektedir. Aynı maddenin kinci fıkrasında ise hürriyetin ne şekilde kısıtlanabileceğini açıklamaktadır. Bu fıkraya göre şekil ve şartları kanunda gösterilen mahkemelerce verilmiş hürriyeti kısıtlayıcı cezaların ve güvenlik tedbirlerinin gerine getirilmesi halleri dışında kimse hürriyetinden yoksun bırakılamaz. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 109. maddesinde ise kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçu düzenlenirken \’bir kimseyi - [Aynı Neviden Fikri İçtima: Aynı Suçun Birden Fazla Kişiye Karşı Tek Bir Fiille İşlenmesi](https://kayseriavukat.org.tr/ayni-neviden-fikri-ictima-ayni-sucun-birden-fazla-kisiye-karsi-tek-bir-fiille-islenmesi/): Aynı Neviden Fikri İçtima: Aynı Suçun Birden Fazla Kişiye Karşı Tek Bir Fiille İşlenmesi Alanında yetkin Kayseri Ceza Avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz; ceza yargılamalarında savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek taraflara avukatlık ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Ceza hukukunun temel kurallarından birisi, ‘kaç fiil varsa o kadar suç, kaç suç varsa o kadar ceza vardır\’ şeklinde ifade edilmektedir. Bu bağlamda işlenen her bir suçla ilgili olarak ayrı ayrı cezaya hükmedilecektir. Bu kuralın istisnaları, suçların içtimaı bölümünde belirlenmiştir. Bu istisnalara, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun \”suçların içtimaı\” bölümünde, 42 (bileşik suç), 43 (zincirleme suç) ve 44. (fikri içtima) maddelerinde yer verilmiştir. Zincirleme suç, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 43. maddesinin ilk fıkrasında; \”Bir suç işleme kararının icrası kapsamında, değişik zamanlarda bir kişiye karşı aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunda, bir cezaya hükmedilir. Ancak bu ceza, dörtte birinden dörtte üçüne kadar artırılır. Bir suçun temel şekli ile daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli şekilleri, aynı suç sayılır. Mağduru belli bir kişi olmayan suçlarda da bu fıkra hükmü uygulanır\” biçiminde düzenlenmiş, maddenin ikinci fıkrasında; \”Aynı suçun birden fazla kişiye karşı tek bir fiille işlenmesi durumunda da, birinci fıkra hükmü uygulanır\” denilmek suretiyle aynı neviden fikri içtima kurumu hüküm altına alınmıştır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Zincirleme Suç” başlıklı 43. maddesinin 2. fıkrasında zincirleme suçtan farklı bir müessese olan aynı neviden fikri içtima düzenlenmiş, tek fiil (hareket) ile aynı suçun birden fazla kişiye karşı işlenmesi durumunda, hareketin sayısı nedeniyle, fail hakkında bir cezaya hükmolunacağı, ancak bu cezanın TCK’nın 43/1. maddesine göre artırılacağı öngörülmüştür. Ceza davalarında gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması açısından alanında uzman bir Kayseri ceza avukatı veya ağır ceza avukatından hukuki yardım alınması faydalı olacaktır. Yargılama sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir.  Kayseri ceza avukatı veya ağır ceza avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Aynı Neviden Fikri İçtima – Emsal Yargıtay Ceza Genel Kurulu Kararı Sanığın katılanlara yönelik cinsel taciz ve hakaret suçunu oluşturan sözlerini hukuksal anlamda tek bir fiil oluşturacak şekilde söylediği, cinsel taciz ve hakaret suçunu oluşturan diğer sözlerin ise, içeriklerine ve ifade biçimlerine göre ayrı ayrı söylenmediği anlaşıldığından, her iki suç yönünden sanık hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 43/2. maddesinde düzenlenen aynı neviden fikri içtima hükümleri uyarınca uygulama yapılması gerektiği kabul edilmelidir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu         Esas No: 2017/1076 Karar No: 2018/492 \”İçtihat Metni\” Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 14. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Sanık …\’in cinsel taciz suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 105/1. maddesi uyarınca iki kez 2 yıl hapis; hakaret suçundan ise TCK\’nın 125/1. maddesi uyarınca iki kez 1 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına ve her iki suç yönünden aynı Kanun\’un 53. maddesi gereğince hak yoksunluğuna ilişkin … Asliye Ceza Mahkemesince verilen 28.07.2009 tarihli ve 484-584 sayılı hükümlerin sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 14. Ceza Dairesince 24.09.2013 tarih ve 17312-9562 sayı ile; \”Sanığın olay günü kaldırımda giden katılanlar …. ve ….\’e yönelik olarak tek eylemle cinsel taciz içerikli sözler söyledikten sonra yolda ilerlemekte olan mağdurelere yine tek eylemle cinsel taciz ve hakaret suçlarını işlemesinin TCK’nın 125/1,43/2-1,105/1,43/2-1 maddelerinin uygulanmasını gerektirdiği, cinsel tacize ilişkin eylemlerde, birden fazla mağdureye yönelik tek eylemle birden fazla kez işleme söz konusu olduğundan TCK’nın 43/2-1. maddesi uyarınca 1. fıkra gereği yapılacak artırım oranının alt sınırdan uzaklaşmak suretiyle olması gerektiği de düşünülerek ceza tayini yerine her mağdur için ayrı ayrı olmak üzere hakaret ve cinsel taciz suçlarından mahkûmiyet hükümleri kurulması\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Yerel asliye ceza mahkemesi ise 11.03.2014 tarih ve 671-121 sayı ile; \”…Eski kararda da belirtildiği üzere sanığın her iki katılanı hedef alarak ve yüzlerine karşı hakaret edici ifadeleri kullandığı, sanık ile gitmeyi kabul etmeyen katılanlara dönerek \’orospular, her ikinizi de sinkaf edeyim\’ şeklinde hakaret içeren sözler sarf ettiği gibi her ikisine ayrı ayrı dokunarak cinsel tacizde bulunduğu açıktır. Dolayısı ile sanığın her iki hareketinin de katılanlara bizzat yönelik olup sadece her iki katılanın birlikte oldukları gerekçesi ile her iki suçunda tek suç olarak kabul edilmesi ceza adaletine ve hakkaniyete uygun düşmez. Uygulamada genellikle sanığın kullandığı genel ifadeler ile suçun işlenmesi halinde TCY\’nin 43. maddesinin teselsül hükümlerinin uygulandığı bilinmektedir. Bu konuda örnek verecek olursak görevli birden fazla polisi kast ederek polislerin anasını avradını sinkaf edeyim gibi hallerde teselsül hükümleri uygula gelmektedir. Ancak olayımızın özeliği ve oluş şekli ve her iki katılanın bizzat hedef alınarak suçların işlenmesi her katılana karşı gerçekleşen eylemin müstakil ayrı bir suç olarak kabul edilmesi gerekir\” düşüncesiyle bozmaya direnerek önceki hükümler gibi sanığın mahkumiyetine karar vermiştir. Direnme kararına konu bu hükümlerin de sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 30.05.2016 tarihli ve 154597 sayılı “bozma” istekli tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya, Ceza Genel Kurulunca 14.12.2016 tarihli ve 878-1724 sayı ile; 6763 sayılı Kanunun 38. maddesi ile 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun\’a eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 14. Ceza Dairesince 09.10.2017 tarih ve 380-4587 sayı ile, direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile yerel asliye ceza mahkemesi arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar; sanığa atılı cinsel taciz ve hakaret suçlarının zincirleme şekilde mi yoksa katılan sayısınca mı oluştuğunun belirlenmesine ilişkin olup cadde üzerinde işlenen hakaret suçunda aleniyet unsurunun gerçekleşip gerçekleşmediği hususunun da ayrıca değerlendirilmesi gerekmektedir. İncelenen dosya kapsamından; Suç tarihi itibarıyla katılanlardan … (Çakır)\’ın 25, Müşerref-Nilay Yongacı\’nın ise 23 yaş içerisinde oldukları, 35 yaşındaki sanık …\’in ise evli ve sabıkasız olup geçimini matbaacılık yaparak sağladığı, Katılanların 04.12.2006 tarihinde saat 13.30\’da polis merkezine müracaat ederek 03.12.2006 tarihinde saat 02.00 sıralarında evlerine gittikleri sırada Bahçelievler UEFA Kupası Mevkii olarak bilinen yere geldiklerinde, 24 AD … plakalı otomobilin yanlarında durduğunu ve araç içinde bulunan sanığın kendilerine \’\’Buyrun kızlar, sizleri istediğiniz - [Sigorta Tahkim Komisyonu İtiraz Hakem Heyeti Kararları Temyiz Edilebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/sigorta-tahkim-komisyonu-hakem-kararlari/): Sigorta Tahkim Komisyonu İtiraz Hakem Heyeti Kararları Temyiz Edilebilir mi? 5684 sayılı Sigortacılık Kanunu’nun 30. maddesi ile kurulan Sigorta Tahkim Komisyonu İtiraz Hakem Heyetinin itiraz üzerine verilen kararları temyiz kanun yoluna tabidir. (AİHS m. 6) (2709 s. K. m. 9, 36, 37, 142) (5684 s. K. m. 3, 30) (6100 s. K. m. 341, 362, 407, 412, 413, 415, 416, 422, 423, 424, 427, 435, 439, 447, Geç. m. 3) (1086 s. K. m. 533) (2918 s. K. m. 97) (4721 s. K. m. 1) (Sigortacılıkta Tahkime ilişkin Yönetmelik m. 4, 6, 16, 16/A) (17. HD. 09.02.2017 T. 2014/14577 E. 2017/1239 K.) (17. HD. 24.04.2017 T. 2017/2057 E. 2017/4459 K.) (YİBK 13.04.2018 T. 2016/2 E. 2018/4 K.) Yargıtay Büyük Genel Kurulu İçtihadı Birleştirme Kararı Esas No: 2019/4 Karar No: 2020/1 Karar Tarihi: 19.06.2020 I-Giriş A- İçtihatları Birleştirme Konusundaki Başvurusu İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 8. Hukuk Dairesi Başkanı Süleyman Murat Kaya ve 9. Hukuk Dairesi Başkanı Nuray Oğuzer 22.01.2019 tarihli dilekçeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin faaliyete geçtiği 20.07.2016 tarihinden sonra 5684 sayılı Sigortacılık Kanunu’nun 30/12. maddesi ile Sigorta Tahkim Komisyonu İtiraz Hakem Heyeti tarafından verilen kırk bin Türk Lirası üzerindeki kararlar için başvurulacak olan kanun yolunun istinaf kanun yolu mu yoksa temyiz kanun yolu mu olduğu konusunda Yargıtay 17. Hukuk Dairesi ile 11. Hukuk Dairesi arasında görüş aykırılığı ortaya çıktığını ileri sürerek, bu aykırılığın içtihatların birleştirilmesi yoluyla giderilmesini talep etmiştir. B- İçtihatları Birleştirmenin Konusu Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun 09.12.2019 tarihli ve 386 sayılı kararı ile “5684 sayılı Sigortacılık Kanunu’nun 30. maddesi ile kurulan Sigorta Tahkim Komisyonunca 20.07.2016 tarihinden sonra verilen kararların temyiz kanun yoluna mı yoksa istinaf kanun yoluna mı tabi olduğu” hususunda görüş aykırılıklarının ve farklı uygulamaların olduğu belirtilerek içtihatların birleştirilmesi talebi nedeniyle raportör üye olarak Yargıtay Yirmi Üçüncü Hukuk Dairesi Mehmet Özdemir görevlendirilmiştir. C- Görüş Aykırılığı İçeren Kararlar Yargıtay 11. Hukuk Dairesi; – 09.01.2018 tarihli ve 2017/4999 Esas, 2018/98 Karar, – 13.07.2018 tarihli ve 2018/2629 Esas, 2018/5066 Karar, – 18.09.2018 tarihli ve 2018/2613 Esas, 2018/5417 Karar, – 24.10.2018 tarihli ve 2018/3710 Esas, 2018/6637 Karar Yargıtay 17. Hukuk Dairesi; 09.02.2017 tarihli ve 2014/14577 Esas, 2017/1239 Karar, 24.04.2017 tarihli ve 2017/2057 Esas, 2017/4459 Karar D- İçtihadı Birleştirme Konusuna ilişkin Özel Daireler ile Hukuk Genel Kurulu Görüşlerinin Özetleri Yargıtay 11. Hukuk Dairesi görüş yazısında özetle; 5684 sayılı Sigortacılık Kanunu’nun 03.06.2007 tarihinde kabul edilerek 14.06.2007 tarihinde yürürlüğe girdiği, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 01.10.2011 tarihinden sonra 13.06.2012 tarihinde Sigortacılık Kanunu’nun 30/12. maddesinde 6327 sayılı Kanunla yapılan değişiklikte İtiraz Hakem Heyeti kararlarına karşı temyiz yoluna gidilebileceğinin yer alması ve HMK’nın 439. maddesinde de hakem kararlarının iptali davasında verilen kararlara karşı temyiz yoluna başvurulabileceğinin düzenlenmesi ve HMK’nın 341. maddesinde istinaf yoluna başvurulabilecek kararlar arasında hakem kararı veya itiraz hakem heyeti kararlarına yer verilmemesi nedeniyle itiraz hakem heyeti kararlarına karşı temyiz yoluna başvurulacağının kabul edilmesi gerektiği belirtilmiştir. Yargıtay 17. Hukuk Dairesi görüş yazısında özetle; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 341/5. maddesinde diğer kanunlarda temyiz edilebileceği veya haklarında Yargıtay’a başvurulabileceği belirtilmiş olup da bölge adliye mahkemelerinin görevine giren dava ve işlere ilişkin nihai kararlara karşı bölge adliye mahkemelerine başvurulabileceği kuralına yer verildiği, bölge adliye mahkemelerinin kurulması ile birlikte ilk derece mahkemesi kararlarına karşı istinaf, bölge adliye mahkemesi kararlarına karşı temyiz yoluna başvurulabileceği, bölge adliye mahkemelerinin kuruluş amacının iki dereceli yargılamayı getirdiği, istinaf aşamasında maddi-hukuki denetim yapılacağı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin adil yargılanma hakkı ile bağlantılı olan ve mahkemeye erişim hakkını düzenleyen 6. maddesi uyarınca birtakım eksikliklerin istinaf yargılamasında tamamlanabildiği, sigorta hakem heyeti kararının temyiz edilmesi ile Yargıtay’da bu incelemenin yapılması hâlinde 20.07.2016’dan itibaren yeni bir sistemin dışında yine maddi-hukuki denetim yapmak suretiyle bölge adliye mahkemelerinin görevinin Yargıtay’a yaptırılmış olacağı, Sigorta Tahkim Komisyonuna ilişkin kurumsal yapının üç ana unsurdan oluştuğu, yapı içerisindeki düzenlemelere göre bu faaliyetin kendi içerisinde iki dereceli olduğunun ve bölge adliye mahkemesi ile getirilen iki dereceli yargılamanın gerçekleştiğinin kabul edilemeyeceği, tüm bu maddi ve hukuksal olgular karşısında bölge adliye mahkemelerinin faaliyete geçmesinden sonra itiraz hakem heyeti kararına karşı kanun yoluna başvurulduğunda iki dereceli yargılama sistemi içerisinde bölge adliye mahkemeleri tarafından ikinci derece olarak yargılama yapılması ve ancak bu karara karşı başvurulması hâlinde temyiz incelemesi yapılması gerektiği belirtilmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu görüş yazısında özetle; Hukuk Genel Kurulunda içtihatlara birleştirilmesi talep edilen konuyla ilgili olarak verilmiş emsal bir karar bulunmadığım, Özel Daire Başkanlıklarınca gönderilen görüş yazıları ile gündeme ekli emsal karar içeriklerine göre her iki Özel Dairenin “Sigorta Tahkim Komisyonu İtiraz Hakem Heyetinin Bölge Adliye Mahkemesinin faaliyete başladığı 20.07.2016 tarihinden sonra verilen kararlarına karşı başvurulacak kanun yolu” konusuna ilişkin olarak istikrar kazanmış farklı uygulamalarının mevcut olduğunu, Özel Daireler arasındaki içtihat aykırılığının içtihatların birleştirilmesi yoluyla giderilmesi gerektiğinin düşünüldüğünü bildirmiştir. II- İçtihadı Birleştirme ile ilgili Kavram, Kurum ve Yasal Düzenlemeler A. Genel olarak Tahkimin Tanımı ve Çeşitleri Devlet kendisine ait olan yargı yetkisini Türk Milleti Adına bağımsız ve tarafsız mahkemeler aracılığıyla kullanır. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile hak arama özgürlüğü güvence altına alınmış; herkesin, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu ve hiçbir mahkemenin, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamayacağı düzenlenmiştir. Yine kanuni hâkim güvencesi getirilerek hiç kimsenin kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamayacağı ve bir kimseyi kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarma sonucunu doğuran yargı yetkisine sahip olağanüstü merciler kurulamayacağı belirtilmiştir (Anayasa md. 9, 36, 37, 142). Sözleşmeler hukuku çerçevesinde özel hukuka ait anlaşmazlıkların süratle çözümlenebilmesi, mahkemelerin iş yükünün hafifletilmesi amacıyla bazı hâllerde hakemlere izin verilerek, taraflara aralarındaki uyuşmazlıkların tahkim yolu ile çözebilme imkânı tanınmıştır. Bir hak üzerinde uyuşmazlığa düşen iki tarafın, anlaşarak, bu uyuşmazlığın çözümünü özel kişilere bırakmalarına ve uyuşmazlığın bu özel kişiler tarafından incelenip karara bağlanmasına tahkim; uyuşmazlığın çözümü kendilerine bırakılan bu özel kişilere ise hakem denir. Hakemler, bağımsız, tarafsız gerçek kişilerdir, kural olarak uyuşmazlığın tarafı olan kişilerce seçilirler, uyuşmazlığı yargılama yoluyla çözerler. Tahkim yolu, tarafların doğmuş ya da doğabilecek bir uyuşmazlığı aralarındaki anlaşmaya göre hakem veya hakem kuruluna götürdükleri, özel bir yargılama faaliyetidir (Kuru, B: Hukuk Muhakemeleri Usulü, Ankara 2001, C.VI, s. 5875; Medeni Usul Hukuku El Kitabı, Ankara 2020, C.1I, s.1857). Tahkim özel bir yargılama usulü olduğundan bu - [Cezası Ertelenen Sanık Hakkında Denetim Süresinin Belirlenmesi](https://kayseriavukat.org.tr/cezanin-ertelenmesi-ve-denetim-suresi/): Cezanın Ertelenmesi ve Denetim Süresinin Belirlenmesi Ceza hukukunda ceza sorumluluğunun temel esasları ile suçlar, yaptırımlar (ceza ve güvenlik tedbirleri) düzenlenmiştir. Ceza hukuku bakımından bir suçun oluşabilmesi, kanuni unsurlarının varlığına bağlıdır. Suçun işlenmesinden cezanın infaz edilmesine kadar geçen süreç, hassas bir süreçtir. Suç isnadı altında olan kişiler veya kendisine karşı bir suç işlendiğini, mağdur edildiğini düşünen kişiler ceza avukatı arayışına girmektedir. Etkili ve güçlü bir temsil açısından hakların ileri sürülmesinde, zamanın gözetilmesinde, isnatların gösterilmesinde, fiilin niteliğinin ortaya koyulmasında ceza hukuku alanında yetkin ve deneyimli bir avukattan hukuki yardım alınması hayati öneme sahiptir. Türk Ceza Kanunu kapsamında cezanın belirlenmesi süreci şu şekilde işlemektedir; Hakim, suçun işleniş biçimini, suçun işlenmesinde kullanılan araçları, suçun işlendiği zaman ve yeri, suçun konusunun önem ve değerini, meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığını, failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığını, failin amaç ve saiki göz önünde bulundurarak, işlenen suçun kanuni tanımında öngörülen cezanın alt ve üst sınırı arasında temel cezayı belirler. Ceza hukuku bakımından doğrudan kast ile işlenen suçun yaptırımı olası kasta göre; bilinçli taksirle işlenen suçun yaptırımı ise basit taksire göre daha ağırdır. Alanında yetkin Kayseri Ceza Avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek ceza yargılaması sürecine katılan taraflara hukuki yardım sunmaktadır. Kayseri ceza avukatı veya ağır ceza avukatı arıyorsanız etkin bir temsil için alanında yetkin, deneyimli ve güncel mevzuat ile içtihatlara hakim bir ceza avukatından hukuki destek almanız büyük önem arz etmektedir. Ceza davalarında suçun unsur ve şartlarının, suçu oluşturan maddi ve manevi hususların, eylemler ile amacın/kastın etkin bir biçimde ortaya konulması gerekmektedir. Böylelikle ceza tehdidi altında olan kişi hak etmediği hukuki yaptırımlardan kurtulabilecek veya mağdur ve müşteki, mağduriyetine sebep olan kişi veya kişilere yaptırım uygulanmasını sağlayabilecektir. Cezası Ertelenen Sanık Hakkında Bir Denetim Süresi Belirlenmesi Gerekir mi? 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 51/3. maddesi uyarınca cezası ertelenen sanık hakkında 1 ila 3 yıl arasında bir denetim süresi belirlenmesi zorunludur. Ertelenen cezanın adli para cezası olması, aleyhe değiştirmeme yasağı nedeniyle bir denetim süresine tabi tutulmaması sonucunu doğurmaz. Zira TCK’nın 51/8. maddesi uyarınca ancak denetim süresinin iyi hâlli geçirilmesi durumunda ceza infaz edilmiş sayılacağından, denetim süresi tayin edilmediği takdirde infazda ciddi sorunlar ortaya çıkacak, cezanın ne zaman ve ne şekilde infaz edileceği belirsiz hâle gelecektir. Bu durumda belirlenecek denetim süresinin aleyhe değiştirmeme yasağına konu olmaması nedeniyle en az 1 yıl olması gerekmektedir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2014/388 Karar No: 2015/403 \”İçtihat Metni\” Mahkemesi: Sulh Ceza Mahkemesi Trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçundan sanık …’nın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 179/3, 50/3, 52/2 ve 51. maddeleri uyarınca 600 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına, cezasının ertelenmesine, 1 ay denetim süresi belirlenmesine, denetim süresinin herhangi bir yükümlülük belirlenmeden veya uzman kişi görevlendirilmeden geçirilmesine, denetim süresi içerisinde kasıtlı bir suç işlenmesi halinde ertelenen cezanın kısmen veya tamamen infaz kurumunda çektirileceğinin ihtarına ilişkin, … Sulh Ceza Mahkemesince verilen … gün ve … sayılı hükmün Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay … Ceza Dairesince … gün ve … sayı ile; “Mahalli Cumhuriyet savcısının temyizinin sanık lehine olduğu anlaşılmakla, adli para cezasına hükmedilen sanık hakkındaki cezanın ertelenmesine karar verilemeyeceğinin gözetilmemesi aleyhe temyiz olmadığından bozma nedeni yapılmamıştır. …sair temyiz itirazlarının reddine, ancak; Adli para cezasına hükmedilip, bu cezası ertelenen sanık hakkında TCK\’nın 51. maddesi uyarınca bir ay denetim süresine hükmolunması, kanuna aykırı olup, hükmün bu nedenle 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi gereğince halen uygulanmakta olan 1412 sayılı (mülga) CMUK\’nın 321. maddesi uyarınca isteme uygun olarak bozulmasına, ancak yeniden yargılamayı gerektirmeyen bu konuda, aynı Kanunun 322. maddesi gereğince karar verilmesi mümkün bulunduğundan, aynı maddenin verdiği yetkiye istinaden hükmün denetim süresi belirlenmesi ile ilgili 4. bendinin hükümden tümüyle çıkartılması suretiyle sair yönleri usul ve yasaya uygun bulunan hükmün düzeltilerek onanmasına” karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise … gün ve … sayı ile; “…TCK\’nın 51/a ve b maddelerinde yazılı koşulların bulunması halinde 18 yaşından küçük ve 65 yaşından büyük sanıklar hakkındaki istisna dışında 2 yıl veya az süreli hapis cezalarının erteleme hükümlerine konu olabileceği, ancak adli para cezaları ile hapis cezasına seçenek diğer yaptırımların ertelemenin konusu olmayacağı anlaşılmaktadır. 5320 sayılı yasanın 8/1. maddesi gereğince halen yürürlükte bulunan CMUK\’nın 326/son maddesindeki düzenlemeye göre ise bir hükmün sanık veya sanık lehine Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi halinde bozma üzerine verilen hükmün evvelki hükümle verilen cezadan daha ağır olmayacağı hüküm altına alınmış olmakla usuli kazanılmış hakkın sınırının önceki ceza olarak belirlenmiştir. Önceki ceza dışında hükümde yer alan başka bir unsurun kazanılmış hakkın konusu olamayacağı, esasen kanun koyucu tarafından sanığa bahşedilen bir husus olarak usuli kazanılmış hakkın sınırlarının genişletilemeyeceği de kabul edilmelidir. Bu açıklamalara göre somut olayda sanığın hapis cezası adli para cezasına çevrilmiş olmakla ertelenemez nitelik kazandığı halde mahkemesince yasaya aykırı bir şekilde ertelenmesine karar verilmiş, yine TCK\’nın 51/3. maddesindeki düzenlemeye aykırı olarak 1 ay denetim süresi tayin edilmiştir. Ertelenemez olduğu halde yasaya aykırı bir şekilde cezanın adli para cezası olmasının sanığın bir denetim süresine tabi tutulmamasını gerektirmediği, zira TCK\’nın 51/8. maddesi uyarınca denetim süresinin iyi halli geçirilmesi halinde cezanın infaz edilmiş sayılması gerekeceği, bir denetim süresi tayin edilmezse infaza ilişkin düzenlemenin muallakta kalacağı ve bu denetim süresinin de CMUK\’nın 326/son maddesi kapsamı dışında kalması nedeniyle en az 1 yıl olması gerektiği, keza ertelenen ceza adli para cezası olmakla denetim süresi içinde suç işlenmemesi halinde TCK\’nın 51/7 maddesi uyarınca ancak adli para cezasının infazı kararı verilebileceği, ayrıca ceza infaz kurumunda çektirilmesine hükmedilmesine olanak bulunmadığı, çünkü cezanın 5275 sayılı Ceza Ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 106. maddesi tarafından gerekirse hapse çevirme işlemi de bizzat kendisi tarafından yapılmak suretiyle Cumhuriyet savcısı tarafından yapılacağından, Yüksek Dairenin düzelterek onama kararının kaldırılarak sanık hakkında denetim süresinin eksik tayini ve adli para cezası hakkında TCK\’nın 51/7. maddesi gereğince doğrudan ceza infaz kurumunda infazına karar verilemeyeceğinin gözetilmemesi isabetsizliklerinden hükmün bozulması, ancak anılan hususlar yeniden yargılamayı gerektirmediğinden hüküm fıkrasındaki denetim süresine dair \’bir ay\’ ibaresinin \’bir yıl\’ olarak değiştirilmesi, TCK\’nın 51/7. maddesinin uygulanmasına yönelik \’kısmen ya da tamamen ceza infaz kurumunda\’ ibarelerinin hükümden çıkarılmak suretiyle hükmün onanması gerektiği” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay … Dairesince … gün ve … sayı ile; - [Türk Ceza Kanunu 53. Maddesine ilişkin Anayasa Mahkemesinin İptal Kararı (Karar: 2015/85)](https://kayseriavukat.org.tr/turk-ceza-kanunu-53-maddesine-iliskin-anayasa-mahkemesinin-iptal-karari-karar-2015-85/): Türk Ceza Kanunu 53. Maddesine ilişkin Anayasa Mahkemesinin İptal Kararı (Karar:2015/85) Anayasa Mahkemesi Genel Kurul Kararı Esas No: 2014/140 Karar No: 2015/85 Karar Tarihi: 08.10.2015 Anayasa Mahkemesinin E: 2014/140 (5237 Sayılı Kanun ile İlgili), K: 2015/85 sayılı Kararı (2709 S. K. m. 2, 10, 11, 12, 13, 66, 67, 68, 69, 70, 71, 72, 73, 74, 76, 101) (5237 S. K. m. 49, 51, 53) (6216 S. K. m. 43) RGT: 24.11.2015 RG NO: 29542 İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN: Çankırı 1. Asliye Ceza Mahkemesi (E.2014/140, E.2014/141) İTİRAZLARIN KONUSU: 26.9.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 53. maddesinin; 1- (1) numaralı fıkrasında yer alan “Kişi, kasten işlemiş olduğu suçtan dolayı hapis cezasına mahkumiyetin kanuni sonucu olarak;… bölümünün, fıkranın (b) bendinde yer alan …seçilme ehliyetinden… ibaresi yönünden, 2- (1) numaralı fıkrasında yer alan …hapis cezasına… ibaresinin, fıkranın (b) bendi yönünden, 3- (1) numaralı fıkrasının (b) bendinde yer alan “Seçme ve…\” ve \”…ve diğer siyasi hakları kullanmaktan\” ibarelerinin, 4- (2) numaralı fıkrasının, aynı maddenin (1) numaralı fıkrasının (b) bendi yönünden, 5- (4) numaralı fıkrasında yer alan \”Kısa süreli hapis cezası ertelenmiş veya…\” ibaresinin, aynı maddenin (1) numaralı fıkrasının (b) bendi yönünden, Anayasa\’nın 2., 10., 11., 12., 13., 66., 67., 68., 69., 70., 71., 72., 73., 74., 76. ve 101. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptallerine karar verilmesi talebidir. OLAY: Sanıklar hakkında hırsızlık ve yaralama suçlarından dolayı açılan kamu davalarında, itiraz konusu kuralların Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme iptalleri için başvurmuştur. I- İPTALİ İSTENİLEN KANUN HÜKÜMLERİ 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun itiraz konusu kuralları da içeren 53. maddesi şöyledir: Madde 53– (1) Kişi, kasten işlemiş olduğu suçtan dolayı hapis cezasına mahkumiyetin kanuni sonucu olarak; a) Sürekli, süreli veya geçici bir kamu görevinin üstlenilmesinden; bu kapsamda, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliğinden veya Devlet, il, belediye, köy veya bunların denetim ve gözetimi altında bulunan kurum ve kuruluşlarca verilen, atamaya veya seçime tabi bütün memuriyet ve hizmetlerde istihdam edilmekten, b) Seçme ve seçilme ehliyetinden ve diğer siyasi haklan kullanmaktan, c) Velayet hakkından; vesayet veya kayyımlığa ait bir hizmette bulunmaktan, d) Vakıf, dernek, sendika, şirket, kooperatif ve siyasi parti tüzel kişiliklerinin yöneticisi veya denetçisi olmaktan, e) Bir kamu kurumunun veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşunun iznine tabi bir meslek veya sanatı, kendi sorumluluğu altında serbest meslek erbabı veya tacir olarak icra etmekten, Yoksun bırakılır. (2) Kişi, işlemiş bulunduğu suç dolayısıyla mahkum olduğu hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar bu hakları kullanamaz. (3) Mahkum olduğu hapis cezası ertelenen veya koşullu salıverilen hükümlünün kendi altsoyu üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık yetkileri açısından yukarıdaki fıkralar hükümleri uygulanmaz. Mahkum olduğu hapis cezası ertelenen hükümlü hakkında birinci fıkranın (e) bendinde söz konusu edilen hak yoksunluğunun uygulanmamasına karar verilebilir. (4) Kısa süreli hapis cezası ertelenmiş veya fiili işlediği sırada onsekiz yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında birinci fıkra hükmü uygulanmaz. (5) Birinci fıkrada sayılan hak ve yetkilerden birinin kötüye kullanılması suretiyle işlenen suçlar dolayısıyla hapis cezasına mahkumiyet halinde, ayrıca, cezanın infazından sonra işlemek üzere, hükmolunan cezanın yarısından bir katına kadar bu hak ve yetkinin kullanılmasının yasaklanmasına karar verilir. Bu hak ve yetkilerden birinin kötüye kullanılması suretiyle işlenen suçlar dolayısıyla sadece adli para cezasına mahkumiyet halinde, hükümde belirtilen gün sayısının yarısından bir katına kadar bu hak ve yetkinin kullanılmasının yasaklanmasına karar verilir. Hükmün kesinleşmesiyle icraya konan yasaklama ile ilgili süre, adli para cezasının tamamen infazından itibaren işlemeye başlar. (6) Belli bir meslek veya sanatın ya da trafik düzeninin gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla işlenen taksirli suçtan mahkumiyet halinde, üç aydan az ve üç yıldan fazla olmamak üzere, bu meslek veya sanatın icrasının yasaklanmasına ya da sürücü belgesinin geri alınmasına karar verilebilir. Yasaklama ve geri alma hükmün kesinleşmesiyle yürürlüğe girer ve süre, cezanın tümüyle infazından itibaren işlemeye başlar. II- İLK İNCELEME 1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Serruh KALELİ, Serdar ÖZGÜLDÜR, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi DURSUN, Erdal TERCAN, Muammer TOPAL, Zühtü ARSLAN, M. Emin KUZ ve Haşan Tahsin GÖKCAN’ın katılımlarıyla 11.9.2014 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantılarında, dosyalarda eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. III- BİRLEŞTİRME KARARI 2. 26.9.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 53. maddesinin (1) numaralı fıkrasında yer alan “Kişi, kasten işlemiş olduğu suçtan dolayı hapis cezasına mahkumiyetin kanuni sonucu olarak” bölümünün ve (2) numaralı fıkrasının, (1) numaralı fıkranın (b) bendinde yer alan “…seçilme ehliyetinden…” ibaresi yönünden iptallerine karar verilmesi talebiyle yapılan itiraz başvurusuna ilişkin davanın, aralarındaki hukuki irtibat nedeniyle E.2014/140 sayılı dava ile BİRLEŞTİRİLMESİNE, E.2014/141 sayılı dosyanın esasının kapatılmasına, esas incelemenin E.2014/140 sayılı dosya üzerinden yürütülmesine, 8.10.2015 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. IV- ESASIN İNCELENMESİ 3. Başvuru kararları ve ekleri, Raportör Hakan ATASOY tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükümleri, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü: A- Kanun’un 53. Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasında Yer Alan “Kişi, kasten işlemiş olduğu suçtan dolayı hapis cezasına mahkumiyetin kanuni sonucu olarak” Bölümünün, Fıkranın (b) Bendinde Yer Alan “…seçilme ehliyetinden…” İbaresi Yönünden İncelenmesi 1- İtirazın Gerekçesi 4. Başvuru kararında özetle, Anayasa’nın 76. maddesinin (2) numaralı fıkrasında taksirli suçlar hariç olmak üzere, bir yıl veya daha fazla hapis cezasına hükmedilenlerin affa uğramış olsalar bile milletvekili seçilemeyeceğinin ifade edildiği, itiraz konusu kuralın seçilme ehliyeti yönünden Anayasa’daki düzenlemeye uygun olmadığı, Kanun’un 49. maddesinin (1) numaralı fıkrasına göre hapis cezasının asgari haddinin Kanun’da aksi belirtilmeyen hallerde bir ay olduğu, bu düzenleme karşısında kişilerin bir yıldan az hapis cezasına mahkumiyetleri halinde dahi seçilme ehliyetinden yoksun bırakılabilecekleri belirtilerek kuralın, Kanun’un 53. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendinde yer alan “…seçilme ehliyetinden…” ibaresi yönünden Anayasa’nın 11., 12., 13., 67., 76. ve 101. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür. 2- Anayasaya Aykırılık Sorunu 5. İtiraz konusu kural ile kişilerin kasten işlemiş oldukları suçtan dolayı hapis cezasına mahkumiyetin kanuni sonucu olarak seçilme ehliyetinden yoksun bırakılmaları öngörülmüştür. 6. Anayasa’nın, seçme, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma haklarını düzenleyen 67. maddesinin birinci fıkrasında, Vatandaşlar, kanunda gösterilen şartlara uygun olarak, seçme, seçilme ve bağımsız olarak veya bir siyasi parti içinde siyasi faaliyette bulunma ve halkoylamasına katılma hakkına sahiptir. milletvekili seçilme yeterliğini düzenleyen 76. maddesinin ikinci fıkrasında da En az ilkokul mezunu olmayanlar, kısıtlılar, yükümlü olduğu - [Kaza Yapan Sürücünün Alkollü Olması Bilinçli Taksirin Varlığı için Yeterli midir?](https://kayseriavukat.org.tr/surucunun-alkollu-olmasi/): Kaza Yapan Sürücünün Alkollü Olması, Bilinçli Taksirin Varlığı için Yeterli midir? Alanında yetkin Kayseri Ceza Avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk ve Arabuluculuk Bürosu olarak, taksirle yaralama suçuna ilişkin gerçek ve tüzel kişilere yönelik her türlü suç isnadı, cezai şikâyet, kovuşturma, soruşturma ve diğer ceza davası konularında müvekkillerimize avukatlık ve hukuki danışmanlık hizmetleri sunmaktayız. Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, alanında uzman Kayseri ceza avukatı kadrosu ve ceza davalarında 15 yılı aşkın deneyimi ile güncel mevzuat ve içtihatlar çerçevesinde, müvekkillerimize en etkili sonucu sağlamak için hukuki destek vermektedir. Taksir, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranış sonucunda yapılan eylemin sonucunun öngörülemeyerek suçun kanuni tanımında belirtilen neticenin gerçekleşmesi halidir. Taksirle yaralama suçu, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenmiş bir suçtur. Taksirle yaralama; dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı hareket eden failin öngörülebilir bir neticeyi “öngöremeyerek” yaralama fiili işlemesidir. TCK\’da \”kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi\” şeklinde düzenlenen bilinçli taksir ile basit taksir arasındaki ayırıcı ölçüt; taksirde failin öngörülebilir nitelikteki neticeyi öngörememesi, bilinçli taksirde ise bu neticeyi öngörmüş olmasıdır. Failin, yaralama eylemini doğrudan kastla bilerek ve isteyerek gerçekleştirmesi halinde kasten yaralama suçundan, dikkatsiz ve özensiz davranışı ile neticeyi öngöremeden yaralamayı gerçekleştirmesi halinde ise taksirle yaralama suçundan bahsedilecektir. Bununla birlikte taksirli yaralama suçunda, fail fiilinin sonucunu öngörememekle birlikte hareketi kendi iradesiyle yapmış olmalıdır. Yargılama sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir avukattan hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. Taksirle yaralama suçu ile ilgili örnek Yargıtay kararlarına sitemizden ulaşabilir; Kayseri ceza avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Birden Fazla Kişinin Yaralanmasına Neden Olan Sürücünün Alkollü Olması, Bilinçli Taksirin Varlığı için Yeterli midir? Sanığın, seyir esnasında direksiyon hâkimiyetine gerekli özeni göstermesi gerekirken bu hususa riayet etmemesi nedeniyle otomobilin kontrolünü kaybetmesi üzerine karşı yönden gelen araçlarca kullanılan bölüme geçip katılanın idaresindeki otomobile çarpmak suretiyle kazanın meydana gelmesinde asli kusurlu olduğu anlaşılmış ise de Adli Tıp Kurumu 5. İhtisas Kurulunca bilimsel verilere dayalı olarak istikrarlı bir şekilde vurgulandığı üzere vücuda alınan etil alkolün kandaki seviyesinin ortalama olarak saatte 0,15 promil azaldığı da dikkate alındığında, kaza esnasında yaklaşık 0,65 promil alkollü olduğu değerlendirilen sanığın, kanında bulunan alkol seviyesi nedeniyle güvenli sürüş yeteneğini kaybedip kaybetmediğinin detaylı bir hekim muayenesi ile belirlenmediği gibi almış olduğu alkolün etkisiyle kazaya neden olduğuna ilişkin herhangi bir delil de bulunmadığı gözetildiğinde; kaza sırasında yaklaşık 0,65 promil alkollü olmasının tek başına bilinçli taksirin varlığı için yeterli olmayacağından, somut olayda bilinçli taksir şartlarının gerçekleştiğinden söz edilmesine imkân bulunmamaktadır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2017/712 Karar No: 2019/470 İçtihat Metni Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 12. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Bilinçli taksirle birden fazla kişinin yaralanmasına neden olma suçundan sanık …\’in TCK\’nın 89/4, 22/3, 62/1 ve 53/6. maddeleri gereğince 2 yıl 2 ay 20 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına ve sürücü belgesinin 1 yıl süre ile geri alınmasına ilişkin Sincan 2. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 13.06.2013 tarihli ve 715-421 sayılı hükmün, sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesince 27.01.2015 tarih ve 7878-1361 sayı ile; \”Olaydan 1 saat kadar sonra 0,54 promil alkollü olduğu tespit edilen sanığın, saat 19.00 sıralarında idaresindeki araç ile meskûn mahalde, iki yönlü, toplam 10,5 metre genişliğindeki bölünmüş yolda seyrederken karşı yol bölümüne geçerek karşıdan seyreden katılan … idaresindeki araca çarpması sonucu, katılan …\’ın basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte, aracındaki katılan …\’nin ise yüzünde sabit ize ve (sağ göz görme kaybı nedeniyle) duyu veya organlarından birinin işlevinin zayıflamasına neden olacak şekilde yaralandıkları olayda, sanığın alkol derecesi itibarıyla bilinçli taksirin koşullarının oluşmadığı gözetilmeden hakkında fazla ceza tayini,\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Ankara Batı 2. Asliye Ceza Mahkemesi ise 17.04.2015 tarih ve187-383 sayı ile; \”…Kazadan sonra sanıkta tespit edilen 0,54 promil alkol oranının, kanun ile belirlenen 0,50 promil alkol oranının üzerinde olduğu, buna göre 0,50 promilin üzerindeki alkol alımının bir sürücü açısından güvenli sürüşü tehlikeye soktuğunun kabul edildiği, TCK\’nın 179. maddesi gereğince değerlendirme yapılırken de 0,50 promilin üzerindeki alkol oranıyla kazaya karışılması hâlinde trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçunun oluştuğu kabul edilerek uygulama yapıldığı, bu itibarla sanığın, kanunda belirlenen sınırın üzerinde alkol aldıktan sonra güvenli şekilde araç kullanamayacak durumda olduğunu bildiği hâlde araç kullanması nedeniyle bilinçli taksir şartlarının oluştuğu,\” şeklindeki gerekçeyle bozma kararına direnerek, önceki hükümde olduğu gibi sanığın mahkûmiyetine karar vermiştir. Direnme kararına konu bu hükmün de sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 22.06.2015 tarihli ve 216138 sayılı \”onama\” istekli tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya, Ceza Genel Kurulunca 07.12.2016 tarih ve 621-838 sayı ile 6763 sayılı Kanun\’un 38. maddesi ile 5320 sayılı Kanun\’a eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen Daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 12. Ceza Dairesince 19.04.2017 tarih ve 44-3343 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın atılı suçu taksirle mi yoksa bilinçli taksirle mi işlediğinin belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Trafik kazası tespit tutanağında; kazanın 27.04.2012 tarihinde saat 19.00 sıralarında, gündüz vakti, açık havada, meskûn mahalde, toplam 10,5 metre genişliğindeki iki yönlü, bölünmüş, asfalt kaplama, kuru ve yatay güzergâhı düz, düşey güzergâhı hafif eğimli yolda meydana geldiği, sürücü …’in idaresindeki otomobille Bağlıca yolu üzerinden Etimesgut istikametine seyir hâlindeyken direksiyon hâkimiyetini kaybederek karşı yönden gelen …’ın yönetimindeki otomobile çarptığı ve çarpmanın etkisiyle savrulup M. Yıldırım’ın yol kenarına park etmiş olduğu çekiciye çarparak durduğu bilgilerine yer verilerek kazanın oluşumunda; sürücü …’in, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu\’nun 84. maddesinin birinci fıkrasının (c) bendinde yer alan asli kusurlardan “İkiden fazla şeritli taşıt yollarında, karşı yönden gelen trafiğin kullandığı şerit veya yol bölümüne girme” kusurunu işlediği, diğer araç sürücüsü ile çekici sahibinin ise kural ihlalinin bulunmadığı yönünde düşünce bildirildiği, Katılan - [Zamanaşımına Uğrayan Bonodaki Vade Tarihi, Takip veya Davada Temerrüde Esas Alınabilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/zamanasimina-ugrayan-bonodaki-vade-tarihi/): Zamanaşımına Uğrayan Bono Takip veya Davada Temerrüde Esas Alınabilir mi? Ticaret hukuku ve icra hukuku başta olmak üzere hukuk uyuşmazlıkları ve davalarında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için alanında yetkin bir avukattan hukuki yardım alınması oldukça önemlidir. Dava sürecinde güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Alanında yetkin Kayseri icra avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, icra ve iflas hukuku uyuşmazlıklarında taraflara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti sunmaktadır. Temel borç ilişkisinin taraflarından birinin bir bono düzenleyip lehtara vermesiyle taraflar arasında kambiyo hukukuna dayalı ikinci bir borç ilişkisi doğar. Bono üzerinde yer alan ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu\’nun 746. maddesi ile düzenlenen vade, taraflar arasındaki temel borç ilişkisinin vadesi değil, kambiyo hukukuna dayalı borç ilişkisinin vadesidir. Zamanaşımına uğrayarak kambiyo senedi vasfı kaybedildikten sonra bonodaki vade tarihinin, taraflar arasındaki temel ilişki kapsamında birlikte tespit edildiğinden veya taraflardan biri tarafından kendisine tanınmış olan ihbarda bulunmak suretiyle belirlendiğinden bahsedilemeyecektir. O hâlde temel ilişkiye dayanılarak yapılan bir takip veya açılan bir davada zamanaşımına uğrayan ve bu nedenle kambiyo senedi vasfını kaybederek (yazılı) delil başlangıcına dönüşen bonodaki vade tarihi, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu\’nun 117/2 maddesi ile belirlenen temerrüt için ihtara gerek olmayan durumlar kapsamında olmadığından, borçlunun temerrüde düşürülmesi için TBK\’nin 117/1 maddesi gereğince ihtar gereklidir. Zamanaşımına uğrayan ve delil başlangıcı olma dışında hukuken hiçbir sonuç bağlanmayan hatta asıl alacağın varlığının ispatında bile tek başına delil kabul edilmeyen bir belgede yazılı vadenin, temerrüt ihtarına gerek olmaksızın temerrüt tarihi olarak kabul edilmesi hakkaniyete de aykırı olacaktır. Zamanaşımına uğrayan ve bu nedenle kambiyo senedi vasfım kaybederek (yazılı) delil başlangıcına dönüşen bonodaki vade tarihinin; temel ilişkiye dayanılarak yapılan bir takip veya açılan bir davada temerrüde esas alınamayacağına karar verilmesi gerekmiştir. Kayseri icra avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan icra ve iflas süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Zamanaşımına Uğrayan ve Bu Nedenle Kambiyo Senedi Vasfını Kaybeden Bonodaki Vade Tarihi; Takip veya Davada Temerrüde Esas Alınabilir mi? Yargıtay Büyük Genel Kurulu Esas No: 2019/1 Karar No: 2019/8 Karar Tarihi: 25.12.2019 Zamanaşımına uğrayan ve delil başlangıcı olma dışında hukuken hiçbir sonuç bağlanmayan hatta asıl alacağın varlığının ispatında bile tek başına delil kabul edilmeyen bir belgede yazılı vadenin, temerrüt ihtarına gerek olmaksızın temerrüt tarihi olarak kabul edilmesi hakkaniyete de aykırı olacaktır. Aksi hâlde zamanaşımına uğrayan bononun hamili, kambiyo senedinden doğan haklarını korumak için zamanaşımı süresi içinde Kanunun kendisine yüklediği yükümlülükleri yerine getirmemesine rağmen, temel ilişkiye dayalı olarak yapacağı takip ya da açılan davada vade tarihinden itibaren faize hükmedilmesi yükümlülüklerini yerine getirmeyen hamilin hiçbir kayba uğramayacağı sonucunu doğurur ki, hukuk sisteminin buna cevaz vermesi mümkün değildir. Hâl böyle olunca, zamanaşımına uğrayan ve bu nedenle kambiyo senedi vasfını kaybederek (yazılı) delil başlangıcına dönüşen bonodaki vade tarihinin; temel ilişkiye dayanılarak yapılan bir takip veya açılan bir davada temerrüde esas alınamayacağına karar verilmesi gerekmiştir. (6100 S. K. m. 199, 200, 202) (6098 S. K. m. 117, 133) (6102 S. K. m. 645, 725, 731, 746, 749, 776, 777, 778, 779) (2004 S. K. m. 168) (11. HD. 25.01.2017 T. 2015/12354 E. 2017/479 K.) (11. HD. 05.02.2018 T. 2017/1042 E. 2018/743 K.) (15. HD. 13.10.2014 T. 2014/3647 E. 2014/5673 K.) (15. HD. 20.09.2017 T. 2017/1298 E. 2017/3060 K.) (19. HD. 15.12.2016 T. 2016/9611 E. 2016/15851 K.) (19. HD. 08.02.2012 T. 2011/7717 E. 2012/1754 K.) 1- GİRİŞ A- İçtihatları Birleştirme Başvurusu Av. A. K. 26.02.2018 havale tarihli dilekçesi ile imzası inkâr edilmeyen ancak zamanaşımına uğrayan bononun takibe konulması hâlinde faizin bonodaki vade tarihinden itibaren mi yoksa takip tarihinden itibaren mi işlemesi gerektiği, borçluya ayrıca temerrüt ihtarı gerekip gerekmediği konusunda Yargıtay 11. Hukuk Dairesi ile Yargıtay 13. 15. ve 19. Hukuk Daireleri kararları arasında görüş aykırılığı bulunduğunu belirterek içtihatların birleştirilmesine karar verilmesini talep etmiştir. B- İçtihatları Birleştirmenin Konusu Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun 12.11.2019 tarihli ve 354 sayılı kararı ile; İçtihadı Birleştirme Hukuk Genci Kurulu dosyasının konusu her ne kadar \”Temel ilişkiye dayalı alacak istemleri ile ilgili olarak düzenlenen ve zamanaşımına uğramış kambiyo senedine dayanarak açılan dava veya girişilen icra takiplerinde temerrüt tarihi olarak zamanaşımına uğrayan senette belirtilen vade tarihinin mi, yoksa genel hükümlere göre belirlenen temerrüt tarihinin mi esas alınacağı\” olarak belirlenmiş olsa da; Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 12.11.2019 tarihli ve 35613334-2019/978 sayılı yazısı ile konunun \’\’Zamanaşımına uğrayan ve bu nedenle kambiyo senedi vasfını kaybederek (yazılı) delil başlangıcına dönüşen bonodaki vade tarihinin; temel ilişkiye dayanılarak yapılan bir takip veya açılan bir davada temerrüde esas alınıp alınamayacağı\” olarak değiştirilmesinin ihtiyacı daha iyi karşılayacağı hususu belirtilmiş olduğundan İçtihadı Birleştirme konusunun bu şekilde değiştirilmesine karar verilmiştir. C- Görüş Aykırılığının Giderilmesi İstemine Konu Kararlar Yargıtay 11. Hukuk Dairesi Kararları; 11.03.2014 tarihli ve 2013/15388 E, 2014/4656 K. 25.01.2017 tarihli ve 2015/12354 E, 2017/479 K. 20.11.2017 tarihli ve 2016/3549 E, 2017/6304 K. 05.02.2018 tarihli ve 2017/1042 E, 2018/743 K. Yargıtay 13. Hukuk Dairesi Kararları; 22.10.2012 tarihli ve 2012/6569 E, 2012/24172 K. 06.10.2011 tarihli ve 2011/4803 E, 2011/14078 K. 11.03.2015 tarihli ve 2014/20748 E, 2015/7741 K. 28.01.2016 tarihli ve 2015/35312 E, 2016/2175 K. Yargıtay 15. Hukuk Dairesi Kararları; 13.10.2014 tarihli ve 2014/3647 E. 2014/5673 K. 15.04.2013 tarihli ve 2014/3647 E. 2013/2554 K. 20.09.2017 tarihli ve 2017/1298 E. 2017/3060 K. Yargıtay 19. Hukuk Dairesi Kararları; 15.12.2016 tarihli ve 2016/9611 E. 2016/15851 K. 08.02.2012 tarihli ve 2011/7717 E. 2012/1754 K. 03.05.2011 tarihli ve 2010/11714 E. 2011/6067 K. 19.03.2019 tarihli ve 2017/2929 E. 2019/1803 K. 24.01.2019 tarihli ve 2017/3884 E. 2019/471 K. 25.09.2018 tarihli ve 2017/1839 E. 2018/4444 K. D- Dairelerin Görüş Özetleri İçtihatların birleştirilmesi talebinin ön değerlendirmesi safhasında kararları arasında içtihat aykırılığı bulunan Özel Dairelerin görüşlerine başvurulmuştur. Zamanaşımına uğrayan ve bu nedenle kambiyo senedi vasfını kaybederek (yazılı) delil başlangıcına dönüşen bonodaki vade tarihinin; temel ilişkiye dayanılarak yapılan bir takip veya açılan bir davada temerrüde esas alınacağına dair 11. Hukuk Dairesinin görüşü; Yargıtay 11. Hukuk Dairesi görüş yazısında; zamanaşımına uğramış olan bonodaki imzanın borçluya aidiyetinin ikrar edilmesi veya ispat edilmesi hâlinde bu senedin (yazılı) delil başlangıcı sayılacağı ve davacının esas akdi ilişki konusundaki diğer delillerinin toplanıp tanıklarının dinlenebileceği, bononun zamanaşımına uğramasıyla kambiyo senedi niteliğini - [İş Sözleşmesinde Süreden Önce Haksız Feshe Bağlı Cezai Şart](https://kayseriavukat.org.tr/sureden-once-haksiz-feshe-bagli-cezai-sart/): İş Sözleşmesinde Süreden Önce Haksız Feshe Bağlı Cezai Şart İş Sözleşmesinde Süreden Önce Haksız Feshe Bağlı Cezai Şart: 4857 sayılı İş Kanunu uyarınca işçi ve işverenin belirli süreli iş sözleşmesi yapma serbestisinin Kanun ile sınırlandırıldığı ve bu tür sözleşmelerin kurulabilmesi için ancak anılan objektif koşulların bulunması gerektiği açıktır. Dolayısıyla tarafların (işçi-işveren) salt belirli bir süre belirterek yaptıkları iş sözleşmesini, belirli süreli olarak nitelendirmeleri sözleşmenin belirli süreli iş sözleşmesi olduğunun kabulüne yeterli değildir. Maddede belirtilen işin belirli süreli olması veya belli bir işin tamamlanmasına yönelik olması ya da belirli bir olgunun ortaya çıkması gibi objektif koşullar bulunmaması halinde, bu sözleşme belirsiz süreli iş sözleşmesi sayılır. Belirli süreli olarak yapılmış ancak objektif şartları taşımadığı için belirsiz süreli olarak kabul edilen iş sözleşmesinde kararlaştırılan “süreden önce haksız feshe bağlı cezai şart” hükmünün, belirlenen süre ile sınırlı olmak üzere geçerli olduğu kabul edilmelidir. İş sözleşmesi hazırlanması ve sözleşmenin feshi gibi iş hukuku davası ve uyuşmazlıklarda taleplerin etkili bir biçimde ileri sürülmesi ve hak kaybına uğramamak için iş hukuku alanında deneyimli bir avukattan hukuki destek alınması faydalı olacaktır.  Kayseri iş hukuku avukatı kadromuz, iş hukuku alanında 15 yılı aşan deneyimi ile güncel mevzuat ve Yargıtay kararları çerçevesinde; ihbar tazminatı davası, kıdem tazminatı davası, işe iade davası, fazla mesai alacağı ve benzer davaların açılması ve takibi, mobbing ve kötü niyet tazminatlarına ilişkin davaların açılması ve takibi, fazla mesai ücretleri ve yıllık ücretli izinlerin kullandırılması, hesaplanması ve tahsili davaları açılması ve takibi konuları başta olmak üzere -bunlarla sınırlı olmamak üzere- iş hukuku ile ilgili her türlü konuda müvekkillerine avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Objektif Şartları Taşımadığı için Belirsiz Süreli Kabul Edilen İş Sözleşmesinde Süreden Önce Haksız Feshe Bağlı Cezai Şart Hükmünün Geçerliliği Yargıtay Büyük Genel Kurulu – İçtihadı Birleştirme Kararı Esas No: 2017/10 Karar No: 2019/1 Karar Tarihi: 08.03.2019 Belirli süreli olarak yapılmış ancak objektif şartları taşımadığı için belirsiz süreli olarak kabul edilen iş sözleşmesinde kararlaştırılan “süreden önce haksız feshe bağlı cezai şart” hükmünün, belirlenen süre ile sınırlı olmak üzere geçerli olduğuna karar verilmiştir. (2709 s. K. m. 48) (6098 s. K. m. 26, 27, 179, 182, 393, 420) (4857 s. K. m. 8, 9, 11, 18) (854 s. K. m. 16) (818 s. K. m. 158) (4721 s. K. m. 2) (9. HD. 17.11.1993 T. 1993/15152 E. 1993/16726 K.) I- GİRİŞ A. İÇTİHATLARI BİRLEŞTİRME KONUSUNDAKİ BAŞVURU Yargıtay Birinci Başkanı, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Başkanı ve Yargıtay 7, 9 ve 22. Hukuk Daireleri Başkanları ile 12 Ocak 2016 tarihinde yapılan toplantıda kararlaştırıldığı üzere, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu salonunda 1-3 ve 4 Şubat 2016 tarihlerinde Yargıtay 7, 9 ve 22. Hukuk Daireleri Başkan ve üyeleri ile yapılan toplantı sonucunda içtihat aykırılığı olup, uzlaşma sağlanamayan belirli süreli olarak yapılmış olsa da objektif nedeni yoksa süreye bağlı cezai şartın geçerliliği konusunda verilen farklı kararlar sebebiyle içtihatların birleştirilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır. B. YARGITAY BİRİNCİ BAŞKANLIK KURULUNUN KARARI VE İÇTİHADI BİRLEŞTİRMENİN KONUSU Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun 28 Eylül 2017 tarihli ve 299 sayılı kararı ile “Belirli süreli olarak yapılmış olsa da objektif nedeni yoksa süreye bağlı cezai şartın geçerliliği” konusunda Daireler arasında görüş aykırılığı bulunduğu ve bu aykırılığın İçtihatları Birleştirme Hukuk Genel Kurulunca içtihatları birleştirme yoluyla giderilmesi gerektiğine karar verilmiştir. Bununla birlikte Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun 07 Şubat 2019 tarihli ve 44 sayılı kararı ile içtihadı birleştirme konusu “Belirli süreli olarak yapılmış, ancak objektif koşulları taşımadığı için belirsiz süreli kabul edilen iş sözleşmesinde kararlaştırılan ‘süreden önce haksız feshe bağlı cezai şart1 hükmünün geçerli olup olmadığı” şeklinde değiştirilmiştir. C. GÖRÜŞ AYKIRILIĞININ GİDERİLMESİ İSTEMİNE KONU KARARLAR Yargıtay Dokuzuncu Hukuk Dairesinin; – 15.10.2010 tarihli ve 2008/41104 E.-2010/29200 K., – 26.12.2013 tarihli ve 2011/48912 E.-2013/35045 K., – 08.07.2014 tarihli ve 2012/25901 E.-2014/23554 K., – 25.12.2014 tarihli ve 2014/36059 E.-2014/40181 K., – 04.04.2017 tarihli ve 2017/3977 E.-2017/5968 K., Yargıtay Yirmiikinci Hukuk Dairesinin; – 20.03.2014 tarihli ve 2013/6500 E.-2014/6727 K, – 29.05.2014 tarihli ve 2013/12632 E.-2014/15162 K., – 17.02.2015 tarihli ve 2013/31698 E.-2015/5108 K, – 29.11.2016 tarihli ve 2015/18939 E.-2016/26066 K., sayılı kararları. D. İÇTİHADI BİRLEŞTİRME KONUSUNA İLİŞKİN ÖZEL DAİRELER İLE HUKUK GENEL KURULU GÖRÜŞLERİNİN ÖZETLERİ Cezai Şartın Geçersiz Olduğu Görüşünde Olan Daireler Yargıtay Dokuzuncu Hukuk Dairesi konuyla ilgili olarak Yargıtay Birinci Başkanlığına bildirdikleri görüşlerinde özetle; belirli süreli iş sözleşmelerinde sözleşmenin süresinden önce feshine bağlı olarak cezai şart konulabileceğini, tarafların belirsiz süreli sözleşmede asgari çalışma süresi koymak suretiyle yine bu süreyle bağlantılı cezai şart öngörebileceklerini ancak sözleşmede bir süre yoksa süreyle ilintili bir cezai şart öngörülemeyeceğini, asıl sorunun, belirli süreli olarak yapılmak istenen bir sözleşmenin İş Kanunu’nun 11’inci maddesindeki objektif nedenleri içermemesi hâlinde ortaya çıkacağını, Daire uygulamasına göre belirli süreli olarak yapılan ancak objektif neden içermeyen sözleşmenin belirsiz süreli sayıldığından ve süre şartı gerçekleşmediğinden cezanın da söz konusu olmayacağını, zira cezai şartta, belli bir şartın gerçekleşmesine bağlı bir yaptırımın öngörüldüğünü, sözleşme belirsiz süreli ise belli bir süre çalışma yönünden şart gerçekleşmediğinden cezanın uygulanmasının da mümkün olmayacağını, belirli süreli sözleşmenin de asgari süreli sözleşmenin de atipik sözleşmeler olup taraflarca açıkça bu sözleşmelerden birinin yapılmış olmasının gerektiğini, belirli süreli koşullarını haiz olmayan sözleşmenin asgari süreliye tahvilinin doğru olmayacağını, bu durumda objektif neden içermeyen ancak -asgari süreden söz edilmeksizin- belirli süreli olarak yapılan iş sözleşmelerinde, süresinden önce feshe bağlı cezai şart hükümlerinin geçersiz olduğunu belirtmiştir. Cezai Şartın Geçerli Olduğu Görüşünde Olan Daireler Yargıtay Yirmiikinci Hukuk Dairesi konuyla ilgili olarak Yargıtay Birinci Başkanlığına bildirdikleri görüşlerinde özetle; Borçlar hukukunun temel ilkelerinden birisinin de sözleşmeleri ayakta tutma ve geçerliliklerini koruma ilkesi olduğunu, belirli süreli olması öngörülen iş sözleşmesinin yapılması için objektif koşullar bulunmasa dahi karşılıklılık ve denklik unsurlarının mevcut olması durumunda, sözleşmede öngörülen cezai şart hükmünün geçersizliğine hükmedilemeyeceği, zira sözleşme özgürlüğü ilkesi doğrultusunda, taraf iradelerinin cezai şart konusunda birleştiğini, söz konusu hükmün, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu‘nun 27’nci maddesine aykırı olmasının da söz konusu olmadığım, sözleşmenin süresine ilişkin taraf iradelerinin hükümsüz olmasının, sözleşmenin belli bir süre içinde haksız feshini engellemeye yönelik kararlaştırılan cezai şarta ilişkin hükmün geçerliliğini etkilememesi gerektiğini, sözleşmenin belirli veya belirsiz süreli olmasının sözleşmenin ömrü ile ilgili olduğunu, feshin haksızlığına bağlanan cezai şartın ise sözleşmenin belirlenen süreden önce haksız feshini önlemeye yönelik olduğunu, belirli süreli iş sözleşmesinin yapılma şartları ile cezai şartın geçerlilik koşullarının farklı olup, kanunda ayrı hükümlerde yer aldığını, objektif şartların bulunmaması nedeniyle sözleşmenin belirsiz hâle gelmesinin 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 27. - [Akıl Hastalarının Ceza Sorumluluğu ve Akıl Hastalarına Özgü Güvenlik Tedbirleri](https://kayseriavukat.org.tr/akil-hastalarina-ozgu-guvenlik-tedbirleri/): Akıl Hastalarına Özgü Güvenlik Tedbirleri​ Alanında uzman Kayseri ceza avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk ve Arabuluculuk Bürosu, gerçek ve tüzel kişilere yönelik her türlü suç isnadı, cezai şikayet, kovuşturma, soruşturma ve diğer ceza davası konularında müvekkillerimize avukatlık ve hukuki danışmanlık hizmeti sunmakta ve müvekkillerini ceza mahkemelerinde gerek müşteki vekili ve gerekse sanık müdafi olarak temsil etmektedir. Yargılama sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir Kayseri ceza avukatı veya ağır ceza avukatından hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. Ceza hukukunda kusur yeteneğinin iki belirgin unsuru vardır. Bunlardan ilki; işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını anlayabilme, diğeri ise; eylemin hukuki anlam ve sonuçlarını kavrayan kişinin, davranışlarını bu algılama doğrultusunda hukuk düzeninin gereklerine uygun olarak yönlendirme yeteneğinin bulunmasıdır. \”Algılama\” ve \”irade yeteneği\” denilen bu iki öğenin kişide bir arada bulunmaması veya bu yeteneklerinde azalma meydana gelmesi halinde kusur yeteneğinin tam olmadığı kabul edilmelidir. Ortada bütün unsurlarıyla oluşmuş bir suç bulunsa da, akıl hastası olduğu belirlenen sanık, işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayamayacak durumda olduğundan, suçun işlenmesinden dolayı hukuki anlamda sorumlu tutulup cezalandırılamaz. Türk Ceza Kanunu\’nun 32. maddesinin birinci fıkrası gereğince akıl hastalığı bulunan sanığa ceza tayin edilmesi mümkün olmadığından, Ceza Muhakemesi Kanununun 223. maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca \”ceza verilmesine yer olmadığına\” karar verilmesi gerekir. Öte yandan sanığa ceza verilemiyor olması, hakkında bir güvenlik tedbirine hükmolunmasına engel değildir. Bununla birlikte psikotik bozukluk nedeniyle işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını idrak etme ve bu fiil ile ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneğinin ortadan kalktığı adli raporlarla tespit edilen sanığın sorgusu yapılmadan, müdafisinin dinlenmesiyle yetinilerek hakkında ceza verilmesine yer olmadığına ve koruma amaçlı tedavi altına alınmasına karar verilmesinin savunma hakkının kısıtlanması sonucunu doğurduğu kabul edilmelidir. Kayseri ceza avukatı veya ağır ceza avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Ceza Sorumluluğunu Kaldıran veya Azaltan Akıl Hastalığı Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2018/237 Karar No: 2018/298 \”İçtihat Metni\” Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 16. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Sanık … hakkında iftira suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 32/1, 57 ve Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 223/3-a maddeleri uyarınca ceza verilmesine yer olmadığına ve yüksek güvenlikli sağlık kurumlarında koruma ve tedavi altına alınmasına ilişkin … Asliye Ceza Mahkemesince verilen 19.12.2013 gün ve … sayılı hükmün, sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 16. Ceza Dairesince 17.01.2017 gün ve 1929-123 sayı ile; \”İftira suçunun oluşabilmesi için yetkili makamlara ihbar veya şikayette bulunarak işlemediğini bildiği hâlde, hakkında soruşturma ve kovuşturma başlatılmasını ya da idari bir yaptırım uygulanmasını sağlamak için bir kimseye hukuka aykırı bir fiil isnat edilmesinin gerektiği, somut olayda sanığın savcılık katibi olan katılan hakkında Konya İdare Mahkemesi kararını kendisine tebliğ etmediği iddiasıyla suç duyurusunda bulunmuş ise de; adli ve idari yaptırım gerektiren bir eylem atfında bulunmaması ve suç teşkil etmemesi karşısında, iftira suçunun unsurları gerçekleşmediğinden sanığın beraati yerine yazılı olduğu şekilde ceza verilmesine yer olmadığına karar verilmesi\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. … Asliye Ceza Mahkemesi ise 08.06.2017 gün ve 67-81 sayı ile ilk hükümde direnmiştir. Bu hükmün de sanık müdaii tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 12.01.2018 gün ve 59965 sayılı “bozma” istekli tebliğnamesiyle gönderilen dosyayı 6763 sayılı Kanunun 36. maddesiyle değişik 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 307. maddesi uyarınca inceleyen Yargıtay 16. Ceza Dairesince 12.03.2018 gün ve 415-707 sayı ile, direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa atılı iftira suçunun unsurlarının oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkin ise de; Yargıtay İç Yönetmeliğinin 27. maddesi uyarınca öncelikle, işlediği iddia olunan suça ilişkin ceza sorumluluğuna sahip olmayan sanık hakkında, sorgusu yapılmadan ceza verilmesine yer olmadığına karar verilip verilemeyeceğinin belirlenmesi gerekmektedir. Sanık …\’in, savcılık kâtibi olan katılan … bölge idare mahkemesinde görevli olmadığı hâlde, bölge idare mahkemesi kararlarını kendisine tebliğ etmediğinden bahisle katılandan haksız yere şikâyetçi olduğu iddiasıyla hakkında iftira suçundan kamu davası açıldığı, Yapılan yargılama sırasında sanık hakkında Adli Tıp Kurumu 4. İhtisas Kurulunca düzenlenen raporda; sanığın cezai sorumluluğuna müessir ve kişide şuur ve harekât serbestisini ortadan kaldıracak mahiyet ve derecede olan ve psikotik bozukluk denilen akıl hastası olduğu, mezkûr suçu işlediği sırada fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını idrak etme ve bu fiil ile ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneğini ortadan kaldıracak boyuttaki bu akıl hastalığının etkisinin bulunduğu, cezai sorumluluğu bulunmayan sanık hakkında korunma ve tedavi amaçlı akıl hastalarına özgü güvenlik tedbirlerinin uygulanmasının uygun olacağının belirtildiği, Yerel mahkemece kendisine zorunlu müdafi tayin edilen sanığın sorgusu yapılmadan hakkında ceza verilmesine yer olmadığına ve koruma amaçlı tedavi altına alınmasına ilişkin kurulan ilk hükmün, Özel Dairece, sanığa atılı iftira suçunun unsurları oluşmadığından bahisle beraatine karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi nedeniyle bozulmasından sonra yapılan yargılamada da sanığın sorgusu yapılmadan, müdafisinin dinlenmesi ile yetinilip önceki hükümde direnilmesine karar verildiği, anlaşılmaktadır. Türk Ceza Kanunu’nun 31. maddesinin ikinci ve 32. maddesinin birinci fıkralarında kusur yeteneği dolaylı bir şekilde tanımlanmıştır. Bu hükümler uyarınca, işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama ve davranışlarını yönlendirme yeteneğinin bulunması durumunda kusur yeteneğinin varlığı kabul edilmiştir. Kusur yeteneğinin iki belirgin unsuru vardır. Bunlardan ilki; işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını anlayabilme, diğeri ise; eylemin hukuki anlam ve sonuçlarını kavrayan kişinin, davranışlarını bu algılama doğrultusunda hukuk düzeninin gereklerine uygun olarak yönlendirme yeteneğinin bulunmasıdır. \”Algılama\” ve \”irade yeteneği\” denilen bu iki öğenin kişide bir arada bulunmaması veya bu yeteneklerinde azalma meydana gelmesi halinde kusur yeteneğinin tam olmadığı kabul edilmelidir. Ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenler arasında bulunan akıl hastalığı, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 32. maddesinde; 1) Akıl hastalığı nedeniyle işlediği fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılayamayan veya bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneği önemli derecede azalmış olan kişiye ceza verilmez. Ancak, bu kişiler hakkında güvenlik tedbirine - [Yetkili Mahkemeye Başvurma Süresi Geçerse Davanın Açılmamış Sayılmasına Karar Verilebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/davanin-acilmamis-sayilmasi/): Yetkili Mahkemeye Başvurma Süresinin Geçmesi Nedeniyle Davanın Açılmamış Sayılması Yetkili Mahkemeye Başvurma Süresinin Geçmesi Nedeniyle Davanın Açılmamış Sayılması: Görevsizlik veya yetkisizlik kararının kesinleşmesinden itibaren on gün içinde yetkili (veya yetkisizlik kararını veren) mahkemeye dilekçeyle başvurulmadığı veya çağrı kağıdı çıkarılmadığı takdirde dava açılmamış sayılır. Yetkisizlik kararı sonrasında davacı veya vekili tarafından dosyanın yetkili mahkemeye gönderilmesi talebini içeren bir dilekçe verilmese bile, karşı tarafa yetkili mahkemede tebligat yaptırmak için gerekli tebligat giderinin davacı tarafça yatırılması halinde Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 193. maddesinde öngörülen usul işleminin on günlük hak düşürücü süre içerisinde yerine getirildiği ve davanın açılmamış sayılması koşullarının oluşmadığı kabul edilmelidir. Dava sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir avukattan hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. Kayseri avukat arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Görevsizlik veya Yetkisizlik Kararı Sonrasında Yetkili Mahkemeye Başvurma Süresinin Geçmesi Nedeniyle Davanın Açılmamış Sayılması Yetkili Mahkemeye Başvurma Süresinin Geçmesi Nedeniyle Davanın Açılmamış Sayılması: Kanunda öngörülen usul işleminin on günlük hak düşürücü süre içerisinde yerine getirildiği ve davanın açılmamış sayılması koşullarının oluşmadığı açıktır. Hal böyle olunca, davanın açılmamış sayılması koşullarının oluşmadığını kabul eden direnme kararı yerindedir. Ne var ki, bozma nedenine göre davanın esasına yönelik diğer temyiz itirazları Özel Dairece incelenmediğinden, bu yönde inceleme yapılmak üzere dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir. (4721 s. K. m. 683) (6100 s. K. m. 20, 193, 448) (1086 S. K. m. 27) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2018/1-502 Karar No: 2018/1049 Karar tarihi: 09.05.2018 Taraflar arasındaki el atmanın önlenmesi, yıkım ve ecrimisil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 18.09.2012 gün ve … sayılı kararın incelenmesi davacı ve davalı vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 1. Hukuk Dairesince karar önce onanmış, davalı vekilinin karar düzeltme isteminde bulunması üzerine de istem kabul edilerek onama kararı kaldırılmış ve 09.12.2013 gün ve 2013/13861 E., 2013/17433 K. sayılı karar ile: “…Dava, çaplı taşınmaza el atmanın önlenmesi, yıkım ve ecrimisil isteklerine ilişkindir. Mahkemece, davanın kısmen kabulüne ilişkin olarak verilen karar taraflarca temyiz edilerek, Dairece onanmış olup, davalı tarafından karar düzeltme isteğinde bulunulmuştur. Dosya içeriğine ve toplanan delillere göre; dava 11.01.2011 tarihli dilekçe ile Ankara 3. Asliye Hukuk Mahkemesine açılmış, anılan mahkemece verilen yetkisizlik kararı temyiz edilmeksizin 26.05.2011 tarihinde kesinleşmiştir. Bilindiği üzere, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 20. maddesine göre görevsizlik veya yetkisizlik kararı veren mahkeme bu kararında dava dosyasının görevli veya yetkili mahkemeye gönderilmesine karar vermekle yetinir. Dava dosyasını kendiliğinden (re’sen) görevli veya yetkili mahkemeye gönderemez. Dava dosyasının görevli veya yetkili mahkemeye gönderilmesi ve davaya görevli veya yetkili mahkemede devam edilebilmesi için görevsizlik veya yetkisizlik kararının kesinleşmesinden itibaren iki haftalık süre içinde taraflardan birinin görevsizlik veya yetkisizlik kararını veren mahkemeye başvurarak tebligat yaptırması gerekir. Buradaki iki haftalık süre hak düşürücü nitelikte olup, mahkemece re’sen gözetilir. Somut olayda yetkisizlik kararı 26.05.2011 tarihinde kesinleştiği halde, Ankara 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 27.05.2011 tarihli yazısı ile dosyanın re’sen yetkili Sincan Asliye Hukuk Mahkemesine gönderildiği görülmektedir. Hal böyle olunca, HMK’nin 20/1. maddesi dikkate alınarak davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi gerekirken, işin esasının hükme bağlanması doğru değildir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmiş, yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, taşınmaza el atmanın önlenmesi, yıkım ve ecrimisil isteklerine ilişkindir. Davacı vekili, müvekkilinin mülkiyetinde bulunan taşınmazın bir bölümünün davalı tarafından izinsiz bir şekilde servis alanı olarak kullanıldığını ileri sürerek, haksız el atmanın önlenmesi ile yıkıma ve davacının uğradığı zararın belirlenerek tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı vekili, taşınmazın Etimesgut’ta bulunduğunu, bu nedenle Sincan Mahkemelerinin yetkili olduğunu belirterek yetki itirazında bulunmuştur. Davanın açıldığı Ankara 3. Asliye Hukuk Mahkemesince, yetkili mahkemenin taşınmazın bulunduğu yer olan Sincan Mahkemeleri olduğu gerekçesiyle yetkisizlik kararı verilmiş, kararın temyiz edilmeksizin kesinleşmesi üzerine dosya yetkili mahkemeye gönderilmiş, Sincan 3. Asliye Hukuk Mahkemesinde yapılan yargılama sonucunda ise davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Taraf vekillerinin temyiz isteminde bulunması üzerine karar Özel Dairece önce onanmış ise de davalı vekilinin karar düzeltme yoluna gitmesi üzerine bu kez onama kararı kaldırılarak, yukarıda başlık bölümünde yer alan gerekçeyle bozulmuştur. Yerel Mahkemece, olayda uygulanması gereken kanun hükümlerinin yetkisizlik kararının kesinleştiği tarihte yürürlükte bulunan 1086 sayılı (mülga) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu hükümleri olduğu, HUMK’nın 193. maddesine göre yetkisizlik kararı üzerine dosyanın yetkili mahkemeye gönderilmesi için yetkili (veya yetkisiz) mahkemeye yapılacak başvurunun kural olarak bir dilekçe ile yapılacağı, ancak başvurma dilekçesi için bir şeklin öngörülmediği, on günlük süre içerisinde yetkili (veya yetkisiz) mahkemeye başvurarak karşı tarafa yapılacak tebligat giderinin ödenmesinin de gerekli ve yeterli olduğu, tebligatın bu on günlük süre içinde yapılmasının şart olmayıp, gecikmiş olmasının davanın açılmamış sayılmasını gerektirmeyeceği, somut olayda da davacı tarafın yasal on günlük süre içerisinde mahkemeye başvurarak davetiye tebliğ giderini yatırdığı ve yasal düzenleme gereğini yerine getirdiği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davacı ve davalı vekillerince temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık: yetkisizlik kararının kesinleşmesi üzerine dava dosyasının yetkili mahkemeye gönderilebilmesi için yapılacak başvurunun dilekçe ile yapılması zorunluluğunun bulunup bulunmadığı, tebligat giderinin yatırılmış olmasının yeterli sayılıp sayılmayacağı, varılacak sonuca göre somut olayda davacı vekilince süresi içerisinde dosyanın yetkili mahkemeye gönderilmesi talebinde bulunulup bulunulmadığı ve davanın açılmamış sayılması koşullarının oluşup oluşmadığı noktasında toplanmaktadır. Usul Kanununun Zaman Bakımından Uygulanması Hemen belirtmek gerekir ki eldeki dava 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun yürürlükte olduğu 12.01.2011 tarihinde açılmış olup, dava derdest iken 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu  yürürlüğe girmiştir. Görevsizlik veya yetkisizlik kararı verilmesi üzerine yargılamaya görevli ya da yetkili mahkemede devam edilebilmesi için yapılacak işlemler hakkında her iki kanun hükümleri farklı düzenlemeler içerdiğinden, uyuşmazlığın çözümü için öncelikle hangi kanun hükümlerinin olaya uygulanması gerektiğinin belirlenmesi gerekir. Bilindiği üzere, usul hukuku alanında geçerli olan temel ilke, yargılamaya ilişkin kanun hükümlerinin derhal yürürlüğe girmesidir. Bu ilkenin benimsenmesinin nedeni ise usul hükümlerinin kamu düzeni - [Taksitle Satış ve Sözleşmeden Ayrı Kıymetli Evrak Niteliğinde Senet Düzenlenmesi](https://kayseriavukat.org.tr/kiymetli-evrak-niteliginde-senet/): Taksitle Satış ve Sözleşmeden Ayrı Kıymetli Evrak Niteliğinde Senet Düzenlenmesi Borçlar hukuku ve ticaret hukuku alanında uzman Kayseri ticaret avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk ve Arabuluculuk Bürosu, dava süreçlerinde gerçek ve tüzel kişilere ve kurumsal müvekkillerimize avukatlık, arabuluculuk ve danışmanlık hizmeti sunmaktadır. Kayseri ticaret avukatı kadromuz, ticaret ve borçlar hukuku alanında 15 yılı aşkın süredir deneyim ve bilgi birikimi ile, güncel mevzuat ve Yargıtay kararları çerçevesinde müvekkillerimize en etkili sonucu sağlamak için hukuki destek sağlamaktadır. Zülküf Arslan Hukuk Büromuz gerçek ve tüzel kişi müvekkillerimiz ile şirketlere hukuki destek verilmesi konusunda Kayseri ticaret avukatı kadrosu ile aktif olarak faaliyet göstermektedir. Kayseri ticaret avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Sözleşmeden Ayrı Kıymetli Evrak Niteliğinde Senette Geçersizlik İddiası: Senedin Nama Yazılı Düzenlenmemesi Yargıtay Büyük Genel Kurul Esas No: 2018/5 Karar No: 2019/6 Karar Tarihi: 29.11.2019 4077 sayılı (mülga) Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 6/A maddesinin 3. fıkrasındaki; “Sözleşmeden ayrı olarak kıymetli evrak niteliğinde senet düzenlenecekse, bu senet, her bir taksit ödemesi için ayrı ayrı olacak şekilde ve sadece nama yazılı olarak düzenlenir. Aksi takdirde, kambiyo senedi geçersizdir.\” şeklindeki söz konusu düzenleme, 28.05.2014 tarihinde yürürlüğe giren 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 4/5. maddesi ile “Tüketicinin yapmış olduğu işlemler nedeniyle kıymetli evrak niteliğinde sadece nama yazılı ve her bir taksit ödemesi için ayrı ayrı olacak şekilde senet düzenlenebilir. Bu fıkra hükümlerine aykırı olarak düzenlenen senetler tüketici yönünden geçersizdir.” şeklinde kabul edilen hüküm ile 4077 sayılı Kanun\’un 6/A- 3. maddesindeki düzenlemeden farklı olarak tüketici dışındaki kişiler yönüyle senedin geçerli olduğu belirlenmek suretiyle, kanun koyucu tarafından içtihat aykırılığını giderecek şekilde düzenleme yapılmış olduğundan içtihatların birleştirilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. (4077 S. K. m. 4, 6/A) (6102 S. K. m. 659, 687) (6762 S. K. m. 599) (YHGK 21.05.2014 T. 2014/12-403 E. 2014/682 K.) (12. HD. 05.03.2014 T. 2014/3314 E. 2014/6302 K.) (13. HD. 12.04.2017 T. 2015/19350 E. 2017/4278 K.) (13. HD. 27.12.2011 T. 2011/13234 E. 2011/20824 K.) I. GİRİŞ A. İçtihatların Birleştirmesi Başvurusu Av. M. N. tarafından verilen 02.11.2017 tarihli başvuru dilekçesinde özetle: mülga 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 6/A maddesinin \”…Sözleşmeden ayrı olarak kıymetli evrak niteliğinde senet düzenlenecekse, bu senet, her bir taksit ödemesi için ayrı ayrı olacak şekilde ve sadece nama yazılı olarak düzenlenir. Aksi takdirde, kambiyo senedi geçersizdir.\” hükmünü içerdiği, yürürlükteki 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun\’un 4/5. maddesinde de \”Tüketicinin yapmış olduğu işlemler nedeniyle kıymetli evrak niteliğinde sadece nama yazılı ve her bir taksit ödemesi için ayrı ayrı olacak şekilde senet düzenlenebilir. Bu fıkra hükümlerine aykırı olarak düzenlenen senetler tüketici yönünden geçersizdir.\” şeklinde düzenleme bulunduğu, buna rağmen nama yazılı olarak tanzimi gereken bonoların emre yazılı düzenlenmesi hâlinde, tüketici senedi olarak verilmesi nedeni ile 4077 s. Kanunun 6/A maddesi (6502 s. Kanunun 4/5. maddesi) gereğince senedin nama yazılı şekilde düzenlenmesi gerektiği iddiasının senedi ciro yoluyla devralmış iyi niyetli hamile karşı ileri sürülüp sürülemeyeceği hususunda Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve Yargıtay 12. Hukuk Dairesi ile 13. Hukuk Dairesinin kararları arasında çelişki bulunduğu belirtilerek, bu husustaki çelişkinin içtihadın birleştirilmesi yoluyla giderilmesi talep edilmiştir. B. Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun kararı ve İçtihatları Birleştirmenin Konusu Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun 15.11.2018 tarihli ve 345 sayılı kararı ile \”Mülga 4077 sayılı Kanunun 6/A maddesi (Yürürlükteki 6502 sayılı Kanun\’un 4/5. maddesi) gereği nama yazılı olarak düzenlenmesi gereken bonoların emre yazılı olarak düzenlenmesi hâlinde, tüketici senedi olarak verilmesi nedeni ile Mülga 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun\’un 6/A maddesi (Yürürlükteki 6502 sayılı Kanun’un 4/5. maddesi) gereğince nama yazılı düzenlenmesi gerektiği iddiasının senedi ciro yoluyla devralmış iyi niyetli hamile karşı ileri sürülüp sürülemeyeceği\” konusunda içtihadın birleştirilmesini gerektirir görüş aykırılığının bulunduğuna karar verilmiş ise de; daha sonra Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun 27.11.2019 tarihli 376 sayılı kararı ile içtihadı birleştirme konusu \”4077 sayılı Kanun\’un 6/A maddesi gereği nama yazılı olarak düzenlenmesi gereken bonoların emre yazılı olarak düzenlenmesi hâlinde, nama yazılı düzenlenmemesi nedeniyle geçersizlik iddiasının, senedi ciro yoluyla devralmış iyi niyetli hamile karşı ileri sürülüp sürülemeyeceği\” olarak düzeltilmiştir. C. Görüş Aykırılığının Giderilmesi İstemine Konu Kararlar Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 21.05.2014 tarihli, 2014/12-403 E., 2014/682 K. sayılı kararı Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 27.03.2017 tarihli, 2016/13182 E. 2017/4649 K. 05.03.2014 tarihli, 2014/3314 E. 2014/6302 K. sayılı kararları Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 12.04.2017 tarihli, 2015/19350 E. 2017/4278 K. 15.12.2016 tarihli, 2016/29418 E., 2016/23462K., 27.12.2011 tarihli, 2011/13234 E., 2011/20824 K. sayılı kararları. D. Yargıtay Daireleri ile Hukuk Genel Kurulunun Görüşleri Yargıtay 12. Hukuk Dairesi; 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu\’nun (TTK) 687/1 maddesindeki düzenleme bakımından yapılan inceleme neticesinde, senet tüketici sözleşmesi kapsamında verilmiş olsa bile takip alacaklısının sözleşmede taraf olmayıp, ciro yoluyla senedi devraldığı, itiraz eden borçlu tarafından takip alacaklısının kötü niyetli olduğunun iddia ve ispat edilemediği, senet metninde de tüketici sözleşmesi sebebiyle verildiğinin yazılı olmadığı ve imzaya itiraz söz konusu olmayıp borcun takip alacaklısına ödendiği de ispat edilemediğinden, bu tip davalarda senedin geçersizliği yönündeki iddiaya dayalı istemlerin reddine karar verildiği, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun da benzer gerekçelerle direnme kararlarım bozduğu, dolayısıyla içtihadın birleştirilmesine gerek bulunduğu, Yargıtay 13. Hukuk Dairesi; gerek (mülga) 4077 sayılı Kanun’un 6/A maddesi, gerekse 6502 sayılı Kanun’un 4/5. maddesinde açıkça tüketicinin yaptığı işlemler nedeniyle düzenlenen kambiyo senetlerinin nama yazılı olarak düzenlenmesi gerektiği belirtilen hükümlerin emredici mahiyette olduğu, Kanunun bu amir hükmüne göre dava konusu senetlerin her bir taksit için ayrı ayrı nama yazılı olarak düzenlenmesi gerektiği, aksi halde geçersiz olacakları, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nda mevcut olan düzenlemenin kambiyo senetleri ile ilgili genel mahiyette bir düzenleme olduğu, oysa konunun daha özel bir kanunla hükme bağlandığı, Dairenin bu yöndeki yerleşmiş uygulaması ile Yüksek 12. Hukuk Dairesi ve Hukuk Genel Kurulu kararları arasında içtihat uyuşmazlığının bulunduğu, bu nedenle içtihatların birleştirilmesi gerektiği, Yargıtay 11. Hukuk Dairesi; 19.01.2018 tarihli yazısında senette tüketici sözleşmesi uyarınca verildiği yönünde kayıt olmadıkça, ciro ile devralan hamilin, ayrıca, senede ciro ile hamil olurken tüketici yönünden geçersiz olan senedin tüketici işlemi nedeniyle tüketici tarafından düzenlendiğini ve tüketici sözleşmesi nedeniyle taksit ödemesi için verildiğini bile bile devralmış olduğunun ispatı gerektiği, aksi hâlde keşideci tüketici de senedin geçersizliği defini - [Tır Şoförlerine Ödenen Sefer Ücreti, Kıdem Tazminatı ve Prime Esas Kazanç Hesabında Dikkate Alınır mı?](https://kayseriavukat.org.tr/sefer-ucreti-ve-prime-esas-kazanc/): Tır Şoförlerine Ödenen Sefer Ücreti, Kıdem Tazminatı ve Prime Esas Kazanç Hesabında Dikkate Alınır mı? Yurt içine/yurt dışına sefer yapan tır şoförlerine her sefere çıktıklarında ödenen “sefer ücreti”nin, harcırah/yolluk veya ücret/prim niteliğinde olup olmadığı, kıdem tazminatı ve prime esas kazanç hesabında dikkate alınıp alınmayacağı” konusunda içtihatların birleştirilmesi talep edilmiş ise de; işçilik alacakları davalarında taraflarca getirilme ilkesinin, sosyal güvenlik mevzuatından kaynaklanan davalarda ise resen araştırma ilkesinin geçerli olması nedeniyle her dava dosyasında somut olayın özelliği ile delil durumu da dikkate alınarak yapılan ödemenin ücret ya da harcırah/yolluk olarak kabulünün mümkün olabileceği, bu nedenle aynı tür uyuşmazlıkların tümü için geçerli, soyut ve genel nitelikte kurallar koyan ve temel amacı hukukta birliği ve bütünlüğü sağlamak olan içtihadı birleştirme kararlarının bu amacı ile bağdaşmayacak şekilde bir sınırlandırma yapılmasının uygun düşmeyeceği gerekçeleriyle içtihatların birleştirilmesine yer olmadığı sonucuna varılmıştır. (2709 s. K. m. 55) (4857 s. K. m. 17, 32, 50, 57) (6098 s. K. m. 401) (6245 S. K. m. 1, 3, 5) (5510 s. K. m. 80) (6100 s. K. m. 25) (2797 s. K. m. 16, 45) (YHGK. 07.11.1998 T. 1998/9-622 E., 1998/681 K.) (9. HD. 11.03.2008 T. 2007/11859 E., 2008/4681 K.) (10. HD. 11.06.1996 T. 1996/2012 E. 1996/4307 K.) (11. HD. 22.01.2001 T. 2000/9445 E. 2001/252 K) (11. HD. 17.04.2003 T. 2002/11557 E, 2003/3907 K.) (11. HD 20.10.2003 T. 2003/6234 E. 2003/9575 K) (11. HD. 15.03.2004 T. 2003/8175 E., 2004/2480 K.) (11. HD. 07.10.2005 T. 2005/10373 E. 2005/9427 K.) (11. HD. 01.05.2006 T. 2005/5101 E,, 2006/4938 K.) (11. HD. 18.09.2006 T. 2005/8334 E. 2006/8855 K.) (11. HD. 22.01.2007 T. 2005/13896 E. 2007/564 K.) (11. HD. 19.02.2008 T. 2007/201 E, 2008/1874 K.) (11. HD. 17.04.2009 T. 2009/3101 E. 2009/4768 K.) (11. HD. 15.06.2009 T. 2008/3280 E., 2009/7326 K.) (11 HD. 11.01.2010 T. 2008/8919 E. 2010/96 K.) (11. HD. 21.03.2011 T. 2009/10623 E., 2011/3001 K.) (11 HD. 09.05.2011 T. 2009/13293 E., 2011/5615 K.) (11. HD. 07.06.2012 T. 2012/7657 E. 2012/9951 K.) (11. HD. 19.03.2014 2013/16697 E., 2014/5330 K.) (11. HD. 02.05.2014 T. 2013/748 E., 2014/8273 K.) (21. HD. 07.12.2009 T. 2008/18706 E. 2009/15776 K.) (21. HD. 26.03.2015 T. 2015/3348 E, 2015/6346 K.) (21. HD. 17.09.2015 T. 2014/19363 E. 2015/16748 K) (22. HD. 15.04.2014 T. 2013/18453 E, 2014/8165 K.) (22. HD. 21.05.2014 T. 2013/7568 E, 2014/13812 K.) Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kurulu Esas No: 2018/1 Karar No: 2019/5 Karar Tarihi: 04.10.2019 I. Giriş A. İçtihatları Birleştirme Konusundaki Başvuru Av. B. Ö. tarafından sunulan 09.05.2017 tarihli dilekçe ile, yurt içine/yurt dışına sefer yapan tır şoförlerine her sefere çıktıklarında ödenen harcırah-sefer başı ücretin, asli ücretin bir parçası olup olmadığı, ek ödeme olarak değerlendirilip değerlendirilmeyeceği ve kıdem tazminatı hesabında dikkate alınması gerekip gerekmediği ile ilgili olarak Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ile 9., 10., 21. ve 22. Hukuk Dairelerinin kararları arasında meydana gelen içtihat aykırılığının içtihadı birleştirme yolu ile giderilmesi talep edilmiştir. B. Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun Kararı ve İçtihadı Birleştirmenin Konusu Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunca 14.03.2018 tarihinde “Yurt içine/yurt dışına sefer yapan tır şoförlerine her sefere çıktıklarında ödenen harcırah-sefer başı ücretin, asli ücretin bir parçası olup olmadığı, ek ödeme olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği ve kıdem tazminatı hesabında dikkate alınması gerekip gerekmediği konusunda Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ile Yargıtay 9., 10., 21., ve 22. Hukuk Daireleri kararları arasında görüş aykırılığı bulunduğu sonucuna varıldığından; aykırılığın İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunca giderilmesi gerektiğine” karar verilmiştir. Ne var ki, Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında içtihadı birleştirmeye konu uyuşmazlığın temelini her sefere çıktıklarında tır şoförlerine ödenen paranın harcırah/yolluk mu yoksa ücret/prim niteliğinde mi olduğu, burada varılacak sonuca göre kıdem tazminatı ve prime esas kazanç hesabında dikkate alınıp alınmayacağı noktasında toplandığı, bu nedenle belirlenen içtihadı birleştirme konusunun gerçek ihtilafı çözmeye yeterli olmadığı sonucuna varılarak, içtihadı birleştirme konusunun “Yurt içine/yurt dışına sefer yapan tır şoförlerine her sefere çıktıklarında ödenen paranın harcırah/yolluk veya ücret/prim niteliğinde olup olmadığı, kıdem tazminatı ve prime esas kazanç hesabında dikkate alınıp alınmayacağı” şeklinde belirlenmesine oybirliği ile karar verilmiştir. C. Görüş Aykırılığının Giderilmesi İstemine Konu Kararlar Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 07.11.1998 tarihli ve 1998/9-622 E., 1998/681 K. Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 11.03.2008 tarihli ve 2007/11859 E., 2008/4681 K. 24.06.2013 tarihli ve 2011/19728 E. 2013/19424 K. Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 11.06.1996 tarihli ve 1996/2012 E., 1996/4307 K. 22.01.2001 tarihli ve 2000/9445 E., 2001/252 K. 17.04.2003 tarihli ve 2002/11557 E, 2003/3907 K. 20.10.2003 tarihli ve 2003/6234 E., 2003/9575 K. 15.03.2004 tarihli ve 2003/8175 E., 2004/2480 K. 07.10.2005 tarihli ve 2005/10373 E., 2005/9427 K. 01.05.2006 tarihli ve 2005/5101 E. 2006/4938 K. 18.09.2006 tarihli ve 2005/8334 E. 2006/8855 K. 22.01.2007 tarihli ve 2005/13896 E., 2007/564 K. 19.02.2008 tarihli ve 2007/201 E, 2008/1874 K. 17.04.2009 tarihli ve 2009/3101 E., 2009/4768 K. 15.06.2009 tarihli ve 2008/3280 E., 2009/7326 K. 11.01.2010 tarihli ve 2008/8919 E, 2010/96 K. 21.03.2011 tarihli ve 2009/10623 E., 2011/3001 K. 09.05.2011 tarihli ve 2009/13293 E., 2011/5615 K. 07.06.2012 tarihli ve 2012/7657 E., 2012/9951 K. 02.04.2013 tarihli ve 2011/4592 E., 2013/6596 K. 13.03.2014 tarihli ve 2012/13597 E., 2014/4823 K. 19.03.2014 tarihli ve 2013/16697 E., 2014/5330 K. 02.05.2014 tarihli ve 2013/748 E., 2014/8273 K. 06.11.2014 tarihli ve 2014/8720 E, 2014/17039 K. 12.02.2015 tarihli ve 2014/3717 E, 2015/1769 K. 26.10.2015 tarihli ve 2015/4023 E, 2015/11051 K. Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin 07.12.2009 tarihli ve 2008/18706 E., 2009/15776 K. 26.03.2015 tarihli ve 2015/3348 E, 2015/6346 K. 17.09.2015 tarihli ve 2014/19363 E., 2015/16748 K. Yargıtay 22. Hukuk Dairesinin 15.04.2014 tarihli ve 2013/18453 E, 2014/8165 K. 21.05.2014 tarihli ve 2013/7568 E, 2014/13812 K. 26.03.2015 tarihli ve 2015/3348 E., 2015/6346 K. sayılı kararları. D. Görüş Aykırılığının Giderilmesi İstemine Konu Yargıtay Dairelerinin Görüşlerinin Özetleri Yargıtay Dokuzuncu Hukuk Dairesinin Görüşü Çalışma sistemi ve fazla çalışmaların ispatının her uyuşmazlığa ve delil durumuna göre değiştiğinden her somut olaya göre farklılık gösterebileceği, yurt dışında sefere çıkarılan işçiye sabit ücret dışında sefer başına prim veya harcırah adı altında ödenen ücretin, temel ücret içinde kabul edildiği, bu konuda Yargıtay 22. Hukuk Dairesinin de uygulamasının bu şekilde olduğu, bu nedenlerle içtihadı birleştirmeye gerek olmadığı ifade edilmiştir. Yargıtay Onuncu Hukuk Dairesinin Görüşü Tır şoförlerinin aylık kazançlarının belirlenmesinde, yolluk, sefer primi, harcırah adı altında işveren tarafından yapılan ödemelerin aslında yolluk mu yoksa ücret mi olduğu yahut ne kadarının yolluk ne - [Kısmi Davada Islah Talebi ile Faiz İstenmemişse, Faize Karar Verilebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/kismi-davada-islah-talebi/): Kısmi Davada Islah Talebi ile Faiz İstenmemişse, Faize Karar Verilebilir mi? Borçlar hukuku ve ticaret hukuku alanında uzman Kayseri ticaret avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk ve Arabuluculuk Bürosu, dava süreçlerinde gerçek ve tüzel kişilere ve kurumsal müvekkillerimize avukatlık, arabuluculuk ve danışmanlık hizmeti sunmaktadır. Daha fazla bir miktar üzerinden tam dava açma imkanı bulunmasına rağmen, alacağın bir kesimi için açılan davaya, kısmi dava denir. Kısmi dava açılabilmesi için talep konusunun bölünebilir olması gerekli olup, açılan davanın kısmi dava olduğunun dava dilekçesinde açıkça yazılması gerekmez. Dava dilekçesindeki açıklamalardan davacının alacağının daha fazla olduğu anlaşılıyor ve istem bölümünde “fazlaya ilişkin haklarımın saklı tutulması” ya da “alacağımın şimdilik şu kadarını dava ediyorum” şeklinde bir ifadeye yer verilmiş ise, bu husus, davanın kısmi dava olarak kabulü için yeterlidir. Kısmi olarak açılan bir davada, dava konusunun artırılması kısmi ıslah olarak kabul edilmektedir. Kısmi ıslahta, belirli bir usul işlemi düzeltilir, davanın dayandığı sebebin değiştirilerek davanın niteliğinin değiştirilmesi söz konusu değildir. Kısmen ıslahta, ıslah işlemi yapıldığı tarihten itibaren hüküm ifade etmekte olduğu gibi, davanın ıslah edilmeyen kesimine ilişkin usul işlemleri ise geçerli olmaya devam eder. Bu kapsamda para alacağının faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesinin talep edildiği bir kısmi davada, dava konusu miktarın kısmi ıslahla faiz talebi belirtilmeksizin arttırılması halinde, arttırılan miktar bakımından dava dilekçesindeki faiz talebine bağlı olarak faize hükmedileceğine kabul edilmektedir. Kayseri ticaret avukatı kadromuz, ticaret ve borçlar hukuku alanında 15 yılı aşkın süredir deneyim ve bilgi birikimi ile, güncel mevzuat ve Yargıtay kararları çerçevesinde müvekkillerimize en etkili sonucu sağlamak için hukuki destek sağlamaktadır. Zülküf Arslan Hukuk Büromuz gerçek ve tüzel kişi müvekkillerimiz ile şirketlere hukuki destek verilmesi konusunda Kayseri ticaret avukatı kadrosu ile aktif olarak faaliyet göstermektedir. Kayseri ticaret avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Para Alacağına İlişkin Kısmi Davada Islah Talebi ile Artırılan Miktar Bakımından da Faize Hükmedilebilir mi? Yargıtay Büyük Genel Kurulu Esas No: 2017/8 Karar No: 2019/3 Karar Tarihi: 24.05.2019 Bir miktar para alacağının faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesinin talep edildiği kısmi davada, dava konusu miktarın kısmi ıslahla faiz talebi belirtilmeksizin arttırılması halinde, arttırılan miktar bakımından dava dilekçesindeki faiz talebine bağlı olarak faize hükmedileceğine karar verilmiştir. (AİHS m. 6) (2709 S. K. m. 13, 36, 141) (6100 S. K. m. 24, 25, 26, 30, 105, 107, 109, 116, 119, 127, 141, 154, 176, 177, 178, 179, 180, 181, 183, 184, 319, 322, 357) (1086 S. K. m. 87) (2797 S. K. m. 16) (6098 S. K. m. 117, 131, 147) (YHGK 12.10.2011 T. 2011/4-504 E. 2011/606 K.) (YHGK 25.01.2017 T. 2015/22-449 E. 2017/128 K.) (YİBK 04.02.1948 T. 1944/10 E. 1948/3 K.) (YİBK 06.05.2016 T. 2015/1 E. 2016/1 K.) (ANY MAH. 20.07.1999 T. 1999/1 E. 1999/33 K.) I- GİRİŞ A. İÇTİHATLARI BİRLEŞTİRME KONUSUNDAKİ BAŞVURU Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun 06.07.2017 tarihli ve 237 sayılı kararı ile 12 Ocak 2016 tarihinde Yargıtay Birinci Başkanı, Hukuk Genel Kurulu Başkam ve Yargıtay 7, 9, 22 Hukuk Daireleri Başkanları ile yapılan toplantıda kararlaştırıldığı üzere Yargıtay Hukuk Genel Kurulu salonunda 01, 03 ve 04 Şubat 2016 tarihlerinde 7, 9 ve 22. Hukuk Daireleri Başkan ve üyeleri ile yapılan toplantı sonucunda içtihat aykırılığı olup uzlaşma sağlanamadığından içtihatların birleştirilmesi yoluna gidilmesi gerekli konulardan olan ıslahta faiz istenmemişse, faize karar verilip verilemeyeceği hakkında içtihatları birleştirme başvurusunun görüşülmesi sonucunda \”Islahta faiz istenmemişse, faize karar verilip verilemeyeceği\” konusunda görüş aykırılığı bulunduğu ve farklı uygulamaların sürdürüldüğü sonucuna varıldığından, aykırılığın İçtihatları Birleştirme Genel Kurulunda giderilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır. B. YARGITAY BİRİNCİ BAŞKANLIK KURULUNUN KARARI VE İÇTİHADI BİRLEŞTİRMENİN KONUSU Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun 6 Temmuz 2017 tarihli ve 237 sayılı kararı ile \”Islahta faiz istenmemişse, faize karar verilip verilemeyeceği\” konusunda Daireler arasında görüş aykırılığı bulunduğu ve bu aykırılığın İçtihatları Birleştirme Hukuk Genel Kurulunca içtihatları birleştirme yoluyla giderilmesi gerektiğine karar verilmiştir. Bununla birlikte Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 19 Nisan 2019 tarihli birinci görüşmesinde içtihadı birleştirme konusu “Bir miktar para alacağının faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesinin talep edildiği kısmi davada dava konusu miktarın kısmi ıslahla faiz talebi belirtilmeksizin arttırılması halinde arttırılan miktar bakımından dava dilekçesindeki faiz talebine bağlı olarak faize hükmedilip hükmedilemeyeceği\” şeklinde oybirliği ile değiştirilmiştir. C. İÇTİHADI BİRLEŞTİRME KONUSUNA İLİŞKİN ÖZEL DAİRELER İLE HUKUK GENEL KURULU GÖRÜŞLERİNİN ÖZETLERİ İçtihatların Birleştirilmesi Konusu Kapsamında Kısmi Islah ile Faiz Talebi Belirtilmeksizin Arttırılan Miktar Bakımından Dava Dilekçesindeki Faiz Talebine Bağlı Olarak Faize Hükmedileceği Görüşünde Olan Daireler: Yargıtay Yirmiikinci Hukuk Dairesi 26.07.2016 tarihli görüş yazısında 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 176\’ncı maddesinin birinci fıkrası hükmüne göre taraflardan her birinin yapmış olduğu usul işlemlerini kısmen ya da tamamen ıslah edebileceği, ıslahın, taraflardan birinin usule ilişkin bir işlemini bir defaya mahsus olmak üzere kısmen ya da tamamen düzeltmesine imkan tanıyan ve karşı tarafın onayını gerektirmeyen bir yol olduğu, öğretide ise ıslahın yukarıdaki tanıma benzer, taraflardan birinin yapmış olduğu usul işleminin tamamen veya kısmen düzeltilmesi olarak tanımlandığı, davacının davasını değiştirmeyip sadece genişletmek istemesi ve dava dilekçesindeki talep sonucunu artırmasının kısmi ıslah yolu ile mümkün olduğu, kısmi ıslahta sadece belli bir usul işleminin düzeltildiği, kısmi ıslahta dava dilekçesinin sadece talep sonucunda belirtilen miktar yönünün düzeltildiği, dava dilekçesinin diğer kısımlarının geçerli olduğunun kabulü gerektiği, başka bir anlatımla, dava dilekçesinin faiz ile ilgili kısmının ıslahla artırılan miktar için de geçerli olduğu, davacının faiz talebini ıslah dilekçesinde tekrar etmesinin anlamı bulunmadığı, aksi halde dava dilekçesinin miktar dışındaki tüm unsurlarına ıslah dilekçesinde de yer verilmesi gerektiği, ancak kısmi ıslahta bunun gereksizliğinin ortada olduğu, ıslaha konu usul işleminin sadece dava dilekçesindeki miktar olup, dava dilekçesindeki diğer unsurların aynen devam ettiği yönünde davacının iradesinin mevcut olduğu, bunun ayrıca ve özel olarak belirtilmesinin gerekmediği, kısmi ıslahla dava konusu miktarın artırılması işleminin ek davayla bazı yönlerden benzerlik gösterse de, esas itibarıyla farklı müesseseler olduklarından ıslahla ilgili sorunların yine ıslah müessesesi çerçevesinde çözümlenmesi gerektiği, başka bir anlatımla kısmi ıslahla ortaya çıkan hukuki sorunların ek dava müessesesi ile çözümlenmesinin her zaman doğru olmadığı, bu bağlamda temerrüt dolayısıyla faizin başlangıcı ve zamanaşımına ilişkin sorunların çözümü yönünden kısmi ıslah ile ek dava paralellik göstermekte - [Aldatılan Eş, Eşiyle Birlikte Olan Kişiden Manevi Tazminat Talep Edebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/aldatilan-es-manevi-tazminat-talebi/): Aldatılan Eş, Evli Olduğunu Bilerek Eşiyle Birlikte Olan Üçüncü Kişiye Karşı Manevi Tazminat Talebinde Bulunabilir mi? Aldatılan Eşin Eşiyle Birlikte Olan Üçüncü Kişiden Manevi Tazminat Talep Etmesi: Aile hukuku dava ve uyuşmazlıklarında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir avukattan hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. Evli olduğunu bilerek bir kişiyle birlikte olan üçüncü kişinin eylemi, evlilik birliğine karşı göstermesi gereken özen ve saygıyı göstermemiş olması nedeniyle tek başına manevi tazminat sorumluluğunu gerektirmez. Evli olduğunu bildiği bir kişiyle ilişkiye giren üçüncü kişinin aldatılan eşe zarar vermeyi bilerek ve isteyerek hareket ettiklerine dair bir ön kabul yerinde değildir. Evlilik birliği devam ederken eşlerden biri ile evli olduğunu bilerek birlikte olan üçüncü kişinin, aldatılan eşe karşı manevi tazminat sorumluluğu ile ilgili olarak yasal bir düzenleme bulunmamaktadır. Bununla birlikte, üçüncü kişinin katıldığı aldatma eylemi ile bağlantılı olmakla birlikte sadakatsizlik olgusundan farklı olarak, bağımsız, özel ve nitelikli bir kişilik hakkı ihlali durumunda, doğrudan aldatılan eşin kişilik değerlerine yönelik hukuka aykırı bir fiilde bulunması durumunda manevi tazminat sorumluluğunun doğacağında tereddüt bulunmamaktadır. Bu bağlamda başkaca bir kişilik hakkı ihlali bulunmadıkça, üçüncü kişi tarafından gerçekleştirilen salt evli bir kişiyle birlikte olmak şeklindeki eyleminden dolayı aldatılan eşin üçüncü kişiden manevi tazminat isteyebilmesinin mümkün olmadığı kabul edilmektedir. Sadakat yükümlüğünün ihlal edilmesi, zina ve aldatma, evlilik birliğinin temelden sarsılması gibi durumlarda açılacak boşanma davası ve maddi manevi tazminat davası başta olmak üzere her türlü aile hukuku uyuşmazlıklarında taleplerin etkili bir biçimde ileri sürülmesi ve hak kaybına uğramamak için aile hukuku alanında deneyimli Kayseri boşanma avukatı kadromuzdan hukuki destek alınması faydalı olacaktır.  Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, 15 yılı aşkın deneyimi ve boşanma avukatı kadrosu ile müvekkillerimize avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Kayseri boşanma avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan boşanma süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile boşanma davası ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Yargıtay Büyük Genel Kurul Kararı (İçtihatı Birleştirme Kararı) Esas No: 2017/5 Karar No: 2018/7 Karar Tarihi: 06.07.2018 Evli olduğunu bilerek bir kişiyle birlikte olan üçüncü kişinin eylemi, evlilik birliğine karşı göstermesi gereken özen ve saygıyı göstermemiş olması nedeniyle tek başına 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 49/2. maddesine göre sorumluluğunu gerektirmez. Ayrıca üçüncü kişinin aldatma eylemine katılmasının, aldatan eşe karşı duyduğu duygusal yakınlıktan kaynaklanması veya eylemin para karşılığı gerçekleşmesi de olasıdır. Bu durumlarda da; eylem ahlaka aykırı kabul edilse bile aldatılan eşe kasten zarar verme amacı taşıdığını söylemek her zaman mümkün değildir. Kanunda belirtildiği anlamda kasten zarar verme amacının gerçekleşmesi için üçüncü kişinin ahlaka aykırı bu fiili, salt birlikte olduğu kişinin eşine zarar verme kastıyla işlemiş olması gerekmektedir. Evli kişiyle birlikte olan üçüncü kişinin sırf diğer eşe zarar verme kastıyla hareket ettiğinden bahsedilemediği taktirde, artık üçüncü kişinin bu fiili Türk Borçlar Kanunu’nun 49/2 maddesine göre tazminatı gerektirmeyecektir. Başka bir anlatımla evli olduğunu bildikleri bir kişiyle ilişkiye giren tüm üçüncü kişilerin aldatılan eşe zarar vermeyi bilerek ve isteyerek hareket ettiklerine dair bir ön kabul yerinde değildir. Zira evli olduğunu bildiği bir kişiyle ilişkiye giren üçüncü kişi, aldatılan eşin zarara uğrayacağını biliyor ve doğrudan doğruya bu sonucun gerçekleşmesini istememekle birlikte; gerçekleşmesini göze alıyorsa, ihtimali kastla hareket etmiş kabul edilir (Badur/Turan Başara, s. 126). Öte yandan, konunun incelenmesi sırasında müteselsil sorumluluğa ilişkin hükümlerin de değerlendirilmesi gerekmektedir. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 61. maddesine göre birden fazla kişinin birlikte bir zarara sebebiyet vermeleri veya aynı zarardan çeşitli sebeplerden dolayı sorumlu olmaları durumunda müteselsil sorumluluk söz konusu olacaktır. Ancak bu kişilerin her birinin davranışları gereği sorumlu tutulabilmeleri, söz konusu normun ön şartıdır. Aldatan eş ve üçüncü kişinin birlikte bir zarara sebebiyet verip, müteselsil sorumlu olabilmeleri için; üçüncü kişinin fiilinin de hukuka (veya ahlaka) aykırı olması gerekir (Badur/Turan Başara, s. 128). Konumuz açısından üçüncü kişinin fiilinin haksız fiil olarak nitelendirilebilmesine olanak bulunmadığından sadece aldatma fiiline iştirak etmesi nedeniyle, aldatan eşle birlikte Türk Borçlar Kanunu’nun 61. maddesi çerçevesinde müteselsilen sorumlu tutulabilmesi mümkün değildir. Görüldüğü üzere evlilik birliği devam ederken eşlerden biri ile evli olduğunu bilerek birlikte olan üçüncü kişinin, aldatılan eşe karşı manevi tazminat sorumluluğu ile ilgili olarak kanunlarımızda özel bir tazminat hükmü yer almamasına rağmen, haksız fiile ilişkin genel koşulları da taşımayan eyleminden dolayı üçüncü kişi aleyhine yargı kararıyla tazminat sorumluluğu ihdas edilmesi, evlilik birliğinin ve aile bütünlüğünün korunması gibi saiklerle dahi kabul görmemelidir. Hemen belirtilmelidir ki, üçüncü kişinin katıldığı aldatma eylemi ile bağlantılı olmakla birlikte sadakatsizlik olgusundan farklı olarak, bağımsız, özel ve nitelikli bir kişilik hakkı ihlali durumunda, eş söyleyişle üçüncü kişinin doğrudan aldatılan eşin kişilik değerlerine yönelik hukuka aykırı bir fiilde bulunması durumunda manevi tazminat sorumluluğunun doğacağında tereddüt bulunmamaktadır. Bu kapsamda örneğin, aldatma eylemi ile bağlantılı olarak üçüncü kişinin, aldatılan eşin konut dokunulmazlığını ihlal etmesi, özel yaşamına müdahale etmesi, sır alanına girmesi, ele geçirdiği bazı özel bilgileri ifşa etmesi, kullandığı söz ve diğer ifadeler ile onur ve saygınlığını zedelemesi gibi eylemlerinde hukuka aykırılık unsurunun gerçekleştiği şüphesizdir. Hal böyle olunca, üçüncü kişi tarafından gerçekleştirilen başkaca bir kişilik hakkı ihlali bulunmadıkça, salt evli bir kişiyle birlikte olmak şeklindeki eyleminden dolayı aldatılan eşin üçüncü kişiden manevi tazminat isteyebilmesinin mümkün bulunmadığı sonuç ve kanaatine varılmıştır. Yukarıda açıklanan yasal düzenlemeler, yargısal ve bilimsel içtihatlarla bu çerçevede yapılan değerlendirmeler sonucunda “evlilik birliği devam ederken eşlerden biri ile evli olduğunu bilerek birlikte olan üçüncü kişiye karşı diğer eşin manevi tazminat isteminde bulunamayacağı” yönünde karar verilmiştir. (2709 s. K. m. 10) (6098 s. K. m. 49, 50, 51, 52, 53, 54, 55, 56, 57, 58, 59, 60, 61, 62, 63, 64, 65, 66, 67, 68, 69, 70, 71, 72, 73, 74, 75, 76) (818 s. K. m. 41, 42, 43, 44, 45, 46, 47, 48, 49, 50, 51, 52, 53, 54, 55, 56, 57, 58, 59, 60) (4721 s. K. m. 24, 25, 161, 166, 174, 175, 185, 195, 236, 252, 510) (2797 s. K. m. 15, 16) (765 s. K. m. 440, 441, 442, 443, 444) (ANY. MAH. 23.09.1996 T. 1996/15 E. 1996/34 K.) (ANY. MAH. 23.06.1998 T. 1998/3 E. 1998/28 - [Avalde Eşin Rızası Aranır mı?](https://kayseriavukat.org.tr/avalde-esin-rizasi-aranir-mi/): Avalde Eşin Rızası Aranır mı? Borçlar hukuku ve ticaret hukuku alanında uzman Kayseri ticaret avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk ve Arabuluculuk Bürosu, dava süreçlerinde gerçek ve tüzel kişilere ve kurumsal müvekkillerimize avukatlık, arabuluculuk ve danışmanlık hizmeti sunmaktadır. Kefalette eş rızasına ilişkin  Türk Borçlar Kanunu\’nun 584’üncü maddesine göre; eşlerden biri mahkemece verilmiş bir ayrılık kararı olmadıkça veya yasal olarak ayrı yaşama hakkı doğmadıkça ancak diğerinin yazılı rızasıyla kefil olabilir; bu rızanın sözleşmenin kurulmasından önce ya da en geç kurulması anında verilmiş olması şarttır. Kefalet sözleşmesinde sonradan yapılan ve kefilin sorumlu olacağı miktarın artmasına veya adi kefaletin müteselsil kefalete dönüşmesine ya da kefil yararına olan güvencelerin önemli ölçüde azalmasına sebep olmayan değişiklikler için eşin rızası gerekmez. Kefalet ile avalin her ikisinin de kişisel güvence sağladığı konusunda tereddüt bulunmamaktadır. Ancak kefalete dair hükümler kefili alacaklıya karşı korurken avale ilişkin hükümlerin hamili, asıl borçlu ile müracaat borçlularına karşı koruduğunun gözden kaçırılmaması gerekir. Bu bakımdan kefalet ile aval hükümlerinin birbiriyle kıyaslanması normun koruma amacı ile de uygun düşmeyecektir. Kefalet ve aval kuramlarının tamamen farklı olduğu ve farklı kanunlarda düzenlendiği, avalin tek taraflı bir hukuki işlem olduğu ve bu niteliği nedeniyle Türk Borçlar Kanunu\’nun 603’üncü maddesinde gösterildiği şekilde bir “sözleşme” olarak kabul edilemeyeceği; bu bağlamda kefalette eşin rızasına ilişkin Türk Borçlar Kanunu\’nun 584’üncü maddesindeki koşulun avali kapsar şekilde genişletilmesinin mümkün olmadığı kabul edilmektedir. Kayseri ticaret avukatı kadromuz, ticaret ve borçlar hukuku alanında 15 yılı aşkın süredir deneyim ve bilgi birikimi ile, güncel mevzuat ve Yargıtay kararları çerçevesinde müvekkillerimize en etkili sonucu sağlamak için hukuki destek sağlamaktadır. Zülküf Arslan Hukuk Büromuz gerçek ve tüzel kişi müvekkillerimiz ile şirketlere hukuki destek verilmesi konusunda Kayseri ticaret avukatı kadrosu ile aktif olarak faaliyet göstermektedir. Kayseri ticaret avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Kefalette Eşin Rızasına İlişkin Borçlar Kanunu Hükümleri Avalde Uygulanır mı? Yargıtay Büyük Genel Kurulu Esas No: 2017/4 Karar No: 2018/5 Karar Tarihi: 20.04.2018 Kefalette eşin rızasına ilişkin Türk Borçlar Kanununun 584. maddesindeki düzenlemenin aynı Kanunun 603. maddesi uyarınca “aval”de uygulanmasının gerekmediği yönünde karar verilmiştir. (2709 S. K. m. 41) (6098 S. K. m. 135, 155, 581, 582, 583, 584, 596, 603) (6102 S. K. m. 671, 677, 700, 701, 702, 724, 751, 778, 818) (5237 S. K. m. 204, 210) (ANY. MAH. 26.12.2013 T. 2013/57 E. 2013/162 K.) I-GİRİŞ A- İçtihatları Birleştirme Başvurusu Kefalette eşin rızasına ilişkin hükümlerin (TBK m.584, 603) avalde uygulanıp uygulanmayacağı konusunda Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ile Yargıtay 11., 12., ve 19. Hukuk Daireleri içtihatları arasında çelişki bulunduğu belirtilerek içtihatların birleştirilmesi talep edilmiştir. B- İçtihatları Birleştirmenin Konusu Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun 04.05.2017 gün ve 156 ve 20.02.2018 gün ve 64 sayılı kararlarında “kefalette eşin rızasına ilişkin hükümlerin (TBK m.584, 603) avalde uygulanıp uygulanmayacağı” konusunda Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ile Yargıtay 11., 12., ve 19. Hukuk Daireleri içtihatları arasındaki aykırılığın 2797 sayılı Yargıtay Kanunu\’nun 16’ncı maddesinin beşinci fıkrasına göre Yargıtay Büyük Genel Kurulunca birleştirilmesine karar verilmiştir. C- Görüş Aykırılığı İçeren Kararlar Hukuk Genel Kurulu Kararı 24.05.2017 gün ve 2017/12-1135 E., 2017/1012 K. 11. Hukuk Dairesi Kararları; 25.04.2014 gün ve 2013/10176 E., 2014/14470 K. 25.04.2014 gün ve 2014/1231 E., 2014/7837 K. 12. Hukuk Dairesi Kararları; 15.05.2014 gün ve 2014/10176 E., 2014/14470 K. 26.9.2013 gün ve 2013/20085 E.. 2013/29955 K. 19. Hukuk Dairesi Kararları; 16.10.2014 gün ve 2014/12290 E., 2014/15241 K. 08.12.2014 gün ve 2014/13328 E., 2014/176181 K. 29.03.2017 gün ve 2016/8980 E., 2017/2552 K. II- İÇTİHADI BİRLEŞTİRME İLE İLGİLİ KAVRAM, KURUM VE YASAL DÜZENLEMELER A- Kefalet ve Aval Kurumları, Yasal Dayanaklar ve Farklar 1. Kefalet Sözleşmesi 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu\’na göre Kefalet sözleşmesi, kefilin alacaklıya karşı, borçlunun borcunu ifa etmemesinin sonuçlarından kişisel olarak sorumlu olmayı üstlendiği sözleşmedir (TBK m.581). Kefalet sözleşmesi mevcut ve geçerli bir borç için yapılabileceği gibi gelecekte doğacak veya koşula bağlı bir borç için de bu borç doğduğunda veya koşul gerçekleştiğinde hüküm ifade etmek üzere yapılabilir (TBK m.582). Asıl borç ilişkisi geçersizse kefilin sorumluluğuna gidilemez. Ancak yanılma veya ehliyetsizlik sebebiyle asıl borçlunun sorumlu olmadığı bir borç için kefil olan kişi, yükümlülük altına girdiği sırada sözleşmeyi sakatlayan bu eksikliği biliyorsa kefaletinden dolayı sorumlu olur. Aynı kural, borçlu yönünden zaman aşımına uğramış bir borca kefil olan kişi hakkında da uygulanır. Kefalet sözleşmesinin geçerli olarak kurulabilmesi için yazılı şekilde yapılması; kefilin sorumlu olacağı azamî miktar ile kefalet tarihinin ve kefaletin müteselsil olması durumunda kefilin bu hususları kendi el yazısıyla yazması şarttır. Kefalet sözleşmesinde sonradan yapılan ve kefilin sorumluluğunu artıran değişikliklerin de kefalet için öngörülen bu şekil şartlarına uyularak yapılması gerekir (TBK m.583). 2. Kefalet Sözleşmesinde Eş Rızasına İlişkin Düzenleme ve Bu İlkenin Kişisel Güvence Verilmesine İlişkin Diğer Sözleşmelerde Uygulanması a) Kefalet sözleşmesinde eş rızasına ilişkin düzenleme Kefalette eş rızasına ilişkin düzenleme Türk Borçlar Kanunu\’nun 584’üncü maddesinde yer almaktadır. Eşlerden biri mahkemece verilmiş bir ayrılık kararı olmadıkça veya yasal olarak ayrı yaşama hakkı doğmadıkça ancak diğerinin yazılı rızasıyla kefil olabilir; bu rızanın sözleşmenin kurulmasından önce ya da en geç kurulması anında verilmiş olması şarttır. Kefalet sözleşmesinde sonradan yapılan ve kefilin sorumlu olacağı miktarın artmasına veya adi kefaletin müteselsil kefalete dönüşmesine ya da kefil yararına olan güvencelerin önemli ölçüde azalmasına sebep olmayan değişiklikler için eşin rızası gerekmez. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu\’nun eşin rızası ile ilgili getirdiği 584. maddesi hükmü, Kanun’un yürürlüğe girdiği günden itibaren iş hayatını yavaşlattığı yönünde ağır eleştirilere maruz kalması nedeniyle ticari hayatın doğal akışını kolaylaştırmaya yönelik değişiklik yapma gerekçesi ile Türk Borçlar Kanunu\’nun 584\’üncü maddesine 28/03/2013 tarihinde 6455 sayılı Kanun’un 77’nci maddesiyle eklenen üçüncü fıkrada eş rızasının aranmayacağı haller şu şekilde sıralanmıştır: Ticaret siciline kayıtlı ticari işletmenin sahibi veya ticaret şirketinin ortak ya da yöneticisi tarafından işletme veya şirketle ilgili olarak verilecek kefaletler, Mesleki faaliyetleri ile ilgili olarak esnaf ve sanatkarlar siciline kayıtlı esnaf veya sanatkarlar tarafından verilecek kefaletler, 27.12.2006 gün ve 5570 sayılı Kamu Sermayeli Bankalar Tarafından Yürütülen Faiz Destekli Kredi Kullandırılmasına Dair Kanun kapsamında kullanılacak kredilerde verilecek kefaletler, Tarım kredi, tarım satış ve esnaf ve sanatkarlar kredi ve kefalet - [İşe İade Davasında Hükmedilecek İşe Başlatmama Tazminatının Belirlenmesi](https://kayseriavukat.org.tr/ise-baslatmama-tazminatinin-belirlenmesi/): İşe Başlatmama Tazminatı Miktarının Belirlenmesi İşe Başlatmama Tazminatı Miktarı: 4857 sayılı İş Kanunu kapsamında kalan ve 30 veya daha fazla işçi çalıştıran bir işyerinde belirsiz süreli iş sözleşmesi ile çalışan, işveren vekili konumunda olmayan ve işyerindeki kıdemi en az 6 ay olan işçinin iş sözleşmesi ancak işçinin yeterliliğinden veya davranışlarından ya da işletmenin, işyerinin veya işin gereklerinden kaynaklanan geçerli bir sebebe dayanarak feshedilebilir. Ayrıca işveren işçinin yeterliliği veya davranışları nedeni ile iş sözleşmesini feshedecekse, işçinin savunmasını almak zorunda olduğu gibi, her hâlde işveren fesih bildirimini yazılı olarak yapmak ve fesih sebebini açık ve kesin bir şekilde belirtmek zorundadır. İşçinin belli bir yaşa gelmesinin ya da yaşlılık aylığı almaya hak kazanmasının geçerli fesih nedeni olarak kabul edilmesi, 4857 sayılı İş Kanunu‘nun iş güvencesine ilişkin hükümleri dikkate alındığında mümkün değildir. Ancak işçinin yaşlılığı nedeni ile iş görme borcunu gereği gibi yerine getirmesi güçleşmiş ise bu durumda işçinin yetersizliğinden kaynaklanan geçerli nedenle iş sözleşmesi feshedilebilecektir. İşçinin iş sözleşmesinin feshedildiği bir durumda işçi, 4857 sayılı İş Kanunu‘nun 20’inci maddesi uyarınca fesih bildiriminin tebliğ tarihinden itibaren bir aylık hak düşürücü süre içinde fesih bildiriminde sebep gösterilmediği ya da gösterilen sebebin geçerli sebep olmadığı iddiası ile dava açabilir. Mahkemece işverence yapılan feshin Kanun’un 18 ve devamı maddelerine uygun ve geçerli bir fesih olmadığı tespit edildiği takdirde Kanunun 21 ‘inci maddesine göre feshin geçersizliğine karar verilir. Bu kararda aynı zamanda işçinin işe iade talebinin işverence kabul edilmemesi hâlinde işçinin en az 4, en çok 8 aylık ücreti tutarında mahkemece takdir edilecek iş güvencesi tazminatının ve en çok 4 aya kadar boşta geçen süre ücretinin ödeneceği yer alacaktır. Feshin geçersizliği ve işe iade kararma rağmen süresinde başvurduğu hâlde işverence işe başlatılmayan işçi lehine hüküm altına alınacak en az 4, en çok 8 aylık ücreti tutarındaki iş güvencesi / işe başlatmama tazminatının miktarını hakim somut olayın özelliğine göre takdir edecektir. İşe İade Davasında Emekliliği Hak Eden İşçi Lehine Hükmedilecek İşe Başlatmama Tazminatının Belirlenmesi Yargıtay Büyük Genel Kurulu Esas No: 2017/3 Karar No: 2018/3 Karar Tarihi: 13.04.2018 Fesih ve işe başlatmama sebepleri her olayın özelliğine göre değişkenlik arz edebileceğinden, kanun koyucunun somut olayın özelliğine göre takdir hakkını hâkime bıraktığı durumda bağlayıcı nitelikte olan İçtihadı Birleştirme Kararı ile sınırlandırma yapılmasının uygun düşmeyeceği gerekçesiyle içtihadı birleştirmeye gerek olmadığına karar verilmiştir. (4857 s. K. m. 18, 20, 21) (6356 s. K. m. 25) (4447 s. K. m. 52) (193 s. K. m. 25) (7036 s. K. m. 12, 38) (4721 s. K. m. 4) (2797 s. K. m. 15, 45) (7. HD. 10.07.2013 T. 2013/19137 E. 2013/13064 K.) I. GİRİŞ A- İçtihatların Birleştirilmesi Konusundaki Başvuru E. Demir ve Çelik Fabrikaları T.A.Ş. vekilleri Av. E. B.-Av. K. Ş. ve Av. M. A. ortak imzalı dilekçede, Kdz. E. 2 İş Mahkemesinin … sayılı kararında Mahkemece emekliliği gelen davacı işçi lehine işe başlatmama tazminatının 4 aylık ücreti olarak tespit edildiğini ancak Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin 21.01.2015 tarih ve 2014/15802 E.-2015/255 K. sayılı ilamı ile “…emeklilik kriteri işe başlatmama tazminatının alt sınırdan belirlenmesinde dikkate alınmayacaktır…” şeklindeki gerekçe ile mahkeme kararını bozup ortadan kaldırarak, işe başlatmama tazminatını işçinin 5 aylık ücreti olarak belirlediğini, aynı Mahkemenin … sayılı kararında işçinin emekliliğinin gelmiş olması nedeni ile işe başlatmama tazminatının 4 aylık ücreti tutarında tespitine ilişkin hüküm kurulduğunu, anılan kararın Yargıtay 7.Hukuk Dairesinin 03.03.2015 tarih 2014/19741 E.-2015/3103 K. sayılı kararı ile bozulup ortadan kaldırılarak, işe başlatmama tazminatının işçinin 7 aylık brüt ücret tutarı olarak tespit edildiğini, İskenderun İş Mahkemesinin … sayılı kararlarında ise davacı işçilerin emekliliklerinin gelmiş olmasından ötürü işe başlatmama tazminatlarının 4 aylık ücret tutarında belirlendiğini, bu kararların Yargıtay 9.Hukuk Dairesinin 24.08.2008 tarih 2008/30631 E.- 2008/24581 K. ve 2008/30628 E.- 2008/24578 K. sayılı kararları ile onandığını; İskenderun İş Mahkemesinin … sayılı işe iade isteminin reddine ilişkin kararının Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin 26.06.2013 tarih 2013/15072 E.-2013/11969 K. sayılı kararı ile bozularak ortadan kaldırıldığını ve emekliliği hak etmiş olan davacı için 4 aylık ücret tutarında işe başlatmama tazminatına hükmedildiğini, Kdz. E. 1. İş Mahkemesinin … sayılı kararında Mahkemece davacının emekliliğinin gelmiş olması nedeniyle 4 aylık ücret tutarındaki tazminatın davalıdan alınıp davacıya verilmesi gerektiğinin tespitine karar verildiğini, kararın Yargıtay 7. Hukuk Dairesi tarafından onandığını; Yargıtay’ın işe iade davalarına bakan Daireleri tarafından baştan itibaren istikrarla çalışanın emekliliğinin gelmiş olmasının tek başına fesih sebebi olarak kabul edilemeyeceği ancak bir sosyal seçim ölçütü olarak benimsenmek sureti ile emekliliği gelen işçi lehine işe iade tazminatının 4 aylık brüt ücreti tutarında belirlenmesi gerektiği yönünde uygulama yapıldığını, Yargıtay 7. Hukuk Dairesi tarafından da bu uygulama doğrultusunda kararlar verildiğini ancak 2015 yılında Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin eski kararlarından ve Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin bu yöndeki istikrarlı uygulamasından döndüğünü, bu şekilde Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin kendi kararları ve Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin isabetli ve istikrarlı bir şekilde uyguladığı kararları arasında çelişki oluştuğunu, bu çelişkinin giderilerek içtihatların Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin uygulaması doğrultusunda birleştirilmesini talep etmişlerdir. B- Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun Kararı Ve İçtihadı Birleştirmenin Konusu Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun 12.04.2017 tarih ve 117 sayılı kararı ile; Aşağıda 1-C’de belirtilen kararlar arasında görüş aykırılığı bulunduğu ve farklı uygulamaların sürdürüldüğü sonucuna varıldığından; aykırılığın İçtihatları Birleştirme Hukuk Genel Kurulunca giderilmesi gerektiğine karar verilmiştir. İçtihadı Birleştirme konusu ise “İşe iade davasında, emekliliği hak eden işçi lehine hüküm altına alınacak işe başlatmama tazminatının, alt sınırdan belirlenmesinin gerekip gerekmediği konusunda Yargıtay 7. Hukuk Dairesi (kapatılan). 9. Hukuk Dairesi ve 22. Hukuk Dairesi içtihatları arasındaki aykırılığın giderilmesine” olarak belirlenmiştir. C- Görüş Aykırılığının Giderilmesi İstemine Konu Kararlar Yedinci Hukuk Dairesinin (kapatılan) – 25.12.2013 gün ve 2013/26654 E,- 2013/23250 K., – 26.06.2013 gün ve 2013/15072 E.-2013/11969 K., – 03.03.2015 gün ve 2014/19741 E.-2015/3103 K., – 21.01.2015 gün ve 2014/15802 E.-2015/255 K.; Dokuzuncu Hukuk Dairesinin – 24.08.2008 gün ve 2008/30631 E.-2008/24581 K., – 30.04.2008 gün ve 2008/30628 E- 2008/24578 K sayılı kararları. D- Görüş Aykırılığının Giderilmesi İstemine Konu Kararlarda Belirtilen Görüşlerin Özetleri Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin (Kapatılan) Görüş Yazısı Yargıtay 7. Hukuk Dairesi (kapatılan) görüş yazısında özetle; Yargıtay 7, 9 ve 22. Hukuk Dairelerinin 4857 sayılı İş Kanunu‘nun 21’inci maddesinde düzenlenen feshin geçersizliğine ilişkin mahkeme kararının kesinleşmesinden sonra yasal süresi içerisinde işe başlatılmayan işçiye işverenin ödemekle yükümlü olduğu en az 4, en çok 8 aylık brüt ücreti tutarındaki işe başlatmama tazminatını - [Belirli Süreli İş Sözleşmesinin Birden Fazla Üst Üste Yapılması](https://kayseriavukat.org.tr/zincirleme-belirli-sureli-is-sozlesmesi/): Belirli Süreli İş Sözleşmesinin Birden Fazla Üst Üste Yapılması Belirli Süreli İş Sözleşmesinin Zincirleme Yapılması: 4857 sayılı İş Kanunu uyarınca işçi ve işverenin belirli süreli iş sözleşmesi yapma serbestisinin Kanun ile sınırlandırıldığı ve bu tür sözleşmelerin kurulabilmesi için ancak anılan objektif koşulların bulunması gerektiği açıktır. Dolayısıyla tarafların (işçi-işveren) salt belirli bir süre belirterek yaptıkları iş sözleşmesini, belirli süreli olarak nitelendirmeleri sözleşmenin belirli süreli iş sözleşmesi olduğunun kabulüne yeterli değildir. Maddede belirtilen işin belirli süreli olması veya belli bir işin tamamlanmasına yönelik olması ya da belirli bir olgunun ortaya çıkması gibi objektif koşullar bulunmaması halinde, bu sözleşme belirsiz süreli iş sözleşmesi sayılır. Belirli süreli iş sözleşmesi, esaslı bir neden olmadıkça, birden fazla üst üste (zincirleme) yapılamayacaktır. Aksi halde iş sözleşmesi başlangıçtan itibaren belirsiz süreli iş sözleşmesi kabul edilecektir. Bununla birlikte esaslı bir nedene dayalı zincirleme sözleşme, belirli süreli olma özelliğini koruyacaktır. 5580 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu’nda belirtilen iş sözleşmesinin niteliğinin belirli süreli iş sözleşmesi olduğu dikkate alındığında, kanunda öngörülen bu durumda 4857 sayılı İş Kanunu’nda belirtilen objektif koşulun gerçekleştiği kabul edilmelidir. Başka bir anlatımla kanun hükmünün sözleşmenin belirli süreli yapılması zorunluluğunu öngördüğü durumda objektif koşulların varlığı aranmaz. Kanun hükmü ile sözleşmenin belirli süreli yapılması gereken hallerde belirli süreli iş sözleşmesinin birden fazla üst üste yapılması, başka bir ifadeyle zincirleme sözleşme yapılması belirli süreli olma niteliğini ortadan kaldırmaz. İş sözleşmesi hazırlanması ve sözleşmenin feshi gibi iş hukuku davası ve uyuşmazlıklarda taleplerin etkili bir biçimde ileri sürülmesi ve hak kaybına uğramamak için iş hukuku alanında deneyimli bir avukattan hukuki destek alınması faydalı olacaktır.  Kayseri iş hukuku avukatı kadromuz, iş hukuku alanında 15 yılı aşan deneyimi ile güncel mevzuat ve Yargıtay kararları çerçevesinde; ihbar tazminatı davası, kıdem tazminatı davası, işe iade davası, fazla mesai alacağı ve benzer davaların açılması ve takibi, mobbing ve kötü niyet tazminatlarına ilişkin davaların açılması ve takibi, fazla mesai ücretleri ve yıllık ücretli izinlerin kullandırılması, hesaplanması ve tahsili davaları açılması ve takibi konuları başta olmak üzere -bunlarla sınırlı olmamak üzere- iş hukuku ile ilgili her türlü konuda müvekkillerine avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Belirli Süreli İş Sözleşmesi ile Çalışan Özel Okul Öğretmenleri ile Birden Fazla Üst Üste Zincirleme Sözleşme Yapılması 5580 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu’nun 9’uncu maddesinde belirtilen iş sözleşmesinin niteliğinin belirli süreli iş sözleşmesi olduğu anlaşılmakla, kanunda öngörülen bu durumda 4857 sayılı İş Kanunu’nun 11’inci maddesinde belirtilen objektif koşulun gerçekleştiği kabul edilmelidir. Başka bir anlatımla kanun hükmünün sözleşmenin belirli süreli yapılması zorunluluğunu öngördüğü durumda objektif koşulların varlığı aranmaz. Kanun hükmü ile sözleşmenin belirli süreli yapılması gereken hallerde belirli süreli iş sözleşmesinin zincirleme yapılması da sözleşmenin belirli süreli olma niteliğini ortadan kaldırmaz. Hal böyle olunca 5580 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu’nun 9’uncu maddesinde belirtilen sözleşmenin belirli süreli iş sözleşmesi olduğu sonucuna varılmıştır. (2709 s. K. m. 42) (5580 s. K. m. 2, 8, 9, 10) (4857 s. K. m. 8, 9, 11, 18) (2547 s. K. m. 36) (625 s. K. m. 1, 32) (6098 s. K. m. 393) (Milli Eğitim Bakanlığı Özel Öğretim Kurumları Yönetmeliği m. 26, 27, 43, 44, 45) (ANY. MAH. 13.07.2015 T. 2014/88 E. 2015/68 K) (9.HD. 14.04.2009 T. 2008/14510 E. 2009/10568 K.) (9.HD. 19.03.2015 T.2015/2794 E.2015/11122 K.) (9.HD. 07.09.2015 T. 2015/17183 E.2015/24789 K.) (9.HD. 26.01.2015 T.2014/32490 E.2015/2024 K.) Yargıtay Büyük Genel Kurulu Esas No: 2017/1 Karar Yıl/No: 2018/2 Karar Tarihi: 23.02.2018 I. Giriş A. İçtihatları Birleştirme Konusundaki Başvuru Av. O. Ö. 22.06.2015 tarihli dilekçesinde Özel Öğretim Kurumları Kanunu’na tabi olarak belirli süreli iş sözleşmesi ile çalışan öğretmenler ile birden fazla süreli sözleşme yapılması halinde, bu sözleşmelerin süresiz sözleşmeye dönüp dönmediği konusunda Yargıtay tarafından verilen farklı kararlar sebebiyle içtihatların birleştirilmesini istemiştir. Av. N. Ü. T. 04.03.2016 havale tarihli dilekçesi ile Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin, Özel Öğretim Kurumları Kanunu’na tabi olarak çalışan iki öğretmen ile ilgili kısa aralıklarla aynı konuda iki farklı karar verdiğini belirterek birbirinden farklı bu kararlar nedeniyle içtihatların birleştirilmesini istemiş olup, Yargıtay Birinci Başkanlığının 20.04.2016 tarihli yazısı ile Av. N. Ü. T.’un dilekçesi ve bahse konu talebi, Av. O. Ö.’ün talebi ile birleştirilmiştir. B. Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun Kararı ve İçtihadı Birleştirmenin Konusu Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunca, Özel Öğretim Kurumları Kanununa tabi olarak süreli sözleşme ile çalışan öğretmenler ile birden fazla süreli sözleşme yapılması halinde, bu sözleşmelerin süresiz sözleşmeye dönüp dönmediği konusunda Daireler arasında görüş aykırılığı bulunduğu ve bu aykırılığın İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunca içtihatları birleştirme yoluyla giderilmesi gerektiğine karar verilmiştir. Ne var ki, Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında içtihadı birleştirmeye konu uyuşmazlığın 5580 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu’nun 9’uncu maddesi uyarınca yapılan sözleşmenin mahiyeti noktasında toplandığı, bu nedenle belirlenen içtihadı birleştirme konusunun gerçek ihtilafı saptamaya yeterli olmadığı sonucuna varılarak, içtihadı birleştirme konusu “5580 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu’nun 9’uncu maddesinde belirtilen sözleşmenin belirli süreli iş sözleşmesi mi belirsiz süreli iş sözleşmesi mi olduğu” şeklinde belirlenmesine oy birliği ile karar verilmiştir. C. Görüş Aykırılığının Giderilmesi İstemine Konu Kararlar Dokuzuncu Hukuk Dairesinin 01.02.2005 gün ve 2004/7467 E.-2005/2747 K.; 14.04.2009 gün ve 2008/14510 E.- 2009/10568 K.; 19.03.2015 gün ve 2015/2794 E.-2015/11122 K.; 07.09.2015 gün ve 2015/17183 E.-2015/24789 K.; 26.01.2015 gün ve 2014/32490 E.-2015/2024 K.; 23.12.2010 gün ve 2009/43978 E.-2010/39478 K.; 15.06.2011 gün ve 2010/3407 E.-2011/18146 K.; Yirmiikinci Hukuk Dairesinin 25.02.2014 gün ve 2014/3400 E.-2014/3804 K.; 14.02.2012 gün ve 2011/9096 E.-2012/1864 K. sayılı kararları. D. Görüş Aykırılığının Giderilmesi İstemine Konu Kararlarda Belirtilen Görüşlerin Özetleri Özel Öğretim Kurumları Kanunu’nun 9’uncu Maddesi Uyarınca Yapılan Sözleşmenin Belirsiz Süreli İş Sözleşmesi Olduğu Görüşünde Olan Daireler Dokuzuncu Hukuk Dairesi konuyla ilgili olarak Yargıtay Birinci Başkanlığına bildirdikleri görüşlerinde özetle; 2014 yılı sonuna kadar 5580 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu kapsamında çalışan eğitim elemanları ile yapılan sözleşmelerin belirli süreli iş sözleşmesi kabul edildiği ve bu kişilerin 4857 sayılı İş Kanunu’nun 18 ve devamı maddelerindeki iş güvencesi hükümlerinden yararlandırılmadığı, iş sözleşmesinin kendiliğinden sona erdiğinde de adı geçen işçilerin kıdem tazminatından mahrum bırakıldığı, eğitim ve öğretim faaliyetinin süreklilik göstermesi, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 11’inci maddesinde belirli süreli iş sözleşmesinin yapılabilmesinin bazı koşullara tabi tutulması, objektif ve esaslı neden aranması, benzer durumda olan vakıf üniversitelerinde görev yapan üniversite öğretim elemanları için 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 36’ıncı maddesinde sınırlamanın kaldırılması ve doktrin tarafından özel öğretim kurumlarında çalışan eğitim elemanlarının iş güvencesi hükümlerinden mahrum bırakılmasının eleştirilmesi üzerine önceki içtihat gözden geçirilerek, eğitim elemanı ile özel öğretim - [Destekten Yoksun Kalma Tazminatı Davası](https://kayseriavukat.org.tr/destekten-yoksun-kalma-tazminati/): Destekten Yoksun Kalma Tazminatı Davası Hukuk davalarında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir avukattan hukuki yardım almaları faydalı olacaktır.  Hukuk davası ve uyuşmazlıklarında taleplerin etkili bir biçimde ileri sürülmesi ve hak kaybına uğramamak için aile hukuku alanında deneyimli bir avukattan hukuki destek alınması faydalı olacaktır.  Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, uzman Kayseri avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile müvekkillerimize avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Çocuklarının iş kazası veya meslek hastalığı sonrasında ölümü halinde, ölüm tarihinde yürürlükte olan sosyal güvenlik mevzuatı uyarınca anneye-babaya Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından ölüm geliri bağlanabilecektir. Anne-babaya ölüm geliri bağlanabilmesi için sigortalının ölümü tarihinde yürürlükte olan sosyal güvenlik mevzuatında belirtilen koşulların gerçekleşmiş olması gerekmektedir. Eğer Kanun’da belirtilen şartlar gerçekleşmemiş ise anne-baba ölüm gelirine de hak kazanamayacaktır. Bununla birlikte anneye-babaya ölüm geliri bağlanmamış olması destek ilişkisinin ve buna bağlı olarak destekten yoksun kalma tazminatı talep hakkının varlığına bir engel teşkil etmeyecektir. Bu bakımdan anne-baba tarafından çocuğunun haksız fiil ve/veya akde aykırılık sonucu ölmesi nedeniyle açılan destekten yoksun kalma tazminatı davalarında, desteklik ilişkisinin varlığının ispatı için Sosyal Güvenlik Kurumundan gelir bağlanması şartı aranmayacağı kabul edilmektedir. Hayatta olduğu süre boyunca sürekli ve düzenli olarak annesine-babasına bakan veya eğer ölüm gerçekleşmiş olmasaydı, az çok yakın bir gelecekte bu bakımı sağlayacak olan çocuklar anne-babası için destektir. Bu nedenle her annenin-babanın, çocuğun ölümü ile onun desteğinden yoksun kalacağı kabul edilmelidir. Anne-babanın çocuğunun haksız fiil ve/veya akde aykırılık sonucu ölmesi nedeniyle açtığı destekten yoksun kalma tazminatı davalarında, çocukların anne-babaya destek olduklarının karine olarak kabulü gerekir. Bununla birlikte destekten yoksun kalma tazminatı talep edebilmek için, zaruret durumuna düşmek, en zaruri ihtiyaçlarını dahi karşılayamaz hale gelmek gerekli olmayıp, sosyal hayat seviyesinin gerilemesi yeterli görülmelidir. Kayseri avukat arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Destekten Yoksun Kalma Tazminatı Davasında, SGK\’dan Gelir Bağlanması Şartı Aranır mı? Yargıtay Büyük Genel Kurulu Esas No: 2016/5 Karar No: 2018/6 Karar Tarihi: 22.06.2018 Anne-babanın, çocuğunun haksız fiil ve/veya akde aykırılık sonucu ölmesi nedeniyle açtığı destekten yoksun kalma tazminatı davalarında, desteklik ilişkisinin varlığının ispatı için Sosyal Güvenlik Kurumundan gelir bağlanması şartının aranmayacağına, Anne-babanın çocuğunun haksız fiil ve/veya akde aykırılık sonucu ölmesi nedeniyle açtığı destekten yoksun kalma tazminatı davalarında, çocukların anne-babaya destek olduklarının karine olarak kabulünün gerektiğine karar verilmiştir. (818 S. K. m. 43, 45, 98, 332) (6098 S. K. m. 51, 53, 55, 66, 67, 69, 71, 114, 417, 526, 527) (4721 S. K. m. 4, 322, 364, 369) (2918 S. K. m. 85) (506 S. K. m. 24, 26) (5510 S. K. m. 3, 20, 21, 34) (6102 S. K. m. 850) (4. HD. 01.04.2003 T. 2002/13497 E. 2003/3904 K.) (4. HD. 29.11.2007 T. 2007/13191 E. 2007/15103 K.) (4. HD. 13.05.2010 T. 2009/10317 E. 2010/5922 K.) (4. HD. 15.03.2012 T. 2011/1496 E. 2012/4208 K.) (11. HD. 06.12.1974 T. 1974/3301 E. 1974/3477 K.) (11. HD. 18.05.1974 T. 1974/1820 E. 1974/1686 K.) (11. HD. 11.10.2005 T. 2004/10735 E. 2005/9566 K.) (19. HD. 06.10.1992 T. 1992/2629 E. 3992/4737 K.) (21. HD. 09.11.2004 T. 2004/8605 E. 2004/9466 K.) (21. HD. 10.10.2005 T. 2005/8163 E. 2005/9062 K.) (21. HD. 12.02.2009 T. 2008/8348 E. 2009/1968 K.) (YHGK 01.11.2017 T. 2017/17-1315 E. 2017/1239 K.) (YHGK 27.06.2012 T. 2012/17-215 E. 2012/413 K.) (YHGK 25.05.1984 T. 1982/9-301 E. 1984/619 K.) (YHGK 15.06.2011 T. 2011/17-142 E. 2011/411 K.) (YHGK 20.04.2011 T. 2011/17-34 E. 2011/216 K.) (YHGK 21.04.1982 T. 1979/4-1528 E. 1982/412 K.) (YİBK 06.03.1978 T. 1978/1 E. 1978/3 K.) (ANY. MAH. 28.11.2013 T. 2013/74 E. 2013/143 K.) (YHGK 04.04.2018 T. 2015/10-2678 E. 2018/678 K.) I. GİRİŞ A. İÇTİHATLARI BİRLEŞTİRME KONUSUNDAKİ BAŞVURU Hukukçu-Araştırmacı Ç.A.Ç. 18.02.2015 tarihli dilekçesinde; çocuğun ölümü üzerine anne-babanın destekten yoksun kalma tazminatı istemlerine ilişkin olarak Yargıtay 21. Hukuk Dairesi kararları ile Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, 11. Hukuk Dairesi, 17. Hukuk Dairesi, 19. Hukuk Dairesi ve Hukuk Genel Kurulu kararları arasında görüş aykırılığı olduğunu ileri sürerek, bu aykırılığın içtihatların birleştirilmesi yoluyla giderilmesini talep etmiştir. B. YARGITAY BİRİNCİ BAŞKANLIK KURULUNUN KARARI VE İÇTİHADI BİRLEŞTİRMENİN KONUSU Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunca, haksız fiil sonucu müşterek çocuklarının ölümü nedeniyle anne ve babanın destekten yoksun kalma tazminatı talep edip edemeyecekleri konusunda Daireler arasında görüş aykırılığı bulunduğuna ve bu aykırılığın İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunca içtihatları birleştirme yoluyla giderilmesi gerektiğine karar verilmiştir. Ne var ki, Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında içtihadı birleştirme konusunun somutlaştırılması gerektiğinin, belirlenen içtihadı birleştirme konusunun gerçek ihtilafı saptamaya yeterli olmadığının belirtilmesi üzerine içtihadı birleştirme konusunun belirlenebilmesi amacıyla oturuma ara verilmiş, ikinci oturumda kararları arasında içtihat aykırılığı olduğu belirtilen Özel Daireler tarafından birlikte hazırlanan mutabakat metni göz önünde bulundurularak, içtihadı birleştirmenin konusunun “Anne-babanın, çocuğunun haksız fiil ve/veya akde aykırılık sonucu ölmesi nedeniyle açtığı destekten yoksun kalma tazminatı davalarında, desteklik ilişkisinin varlığının ispatı için Sosyal Güvenlik Kurumundan gelir bağlanması şartının aranıp aranmayacağı, çocukların anne babaya destek olduklarının karine olarak kabulünün gerekip gerekmediği hakkındadır.” şeklinde belirlenmesine 2/3 çoğunlukla ikinci görüşmede oyçokluğu ile karar verilmiştir. C. GÖRÜŞ AYKIRILIĞININ GİDERİLMESİ İSTEMİNE KONU KARARLAR Dördüncü Hukuk Dairesinin 04.2003 gün ve 2002/13497 E. – 2003/3904 K.; 11.2007 gün 2007/13191 E. – 2007/15103 K.; 05.2010 gün 2009/10317 E. – 2010/5922 K.; 03.2012 gün 2011/1496 E. – 2012/4208 K. Onbirinci Hukuk Dairesinin 12.1974 gün 1974/3301 E. – 1974/3477 K.; 05.1974 gün 1974/1820 E. – 1974/1686 K.; 10.2005 gün 2004/10735 E. – 2005/9566 K. Ondokuzuncu Hukuk Dairesinin 06.10.1992 gün 1992/2629 E. 3992/4737 K.; 12.1995 gün 1995/7680 E. – 1995/11614 K, Yirmibirinci Hukuk Dairesinin 11.2003 gün 2003/8772 E. – 2003/9009 K., 11.2004 gün 2004/8605 E. – 2004/9466 K. 10.2005 gün 2005/8163 E., 2005/9062 K.; 02.2009 gün 2008/8348 E. – 2009/1968 K. Hukuk Genel Kurulunun 10.1973 gün 1971/4-899 E. -1973/798 K. sayılı kararları. D. GÖRÜŞ AYKIRILIĞININ GİDERİLMESİ İSTEMİNE KONU KARARLARDA BELİRTİLEN GÖRÜŞLERİN ÖZETLERİ Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin Görüşü Yargıtay 4. Hukuk Dairesi görüş yazısında özetle; uzun yıllar uygulamalarının \”genel yaşam deneyimleri ve hayatın olağan akışı - [Henüz Tazmin Edilmeyen Teminat Mektubu için İhtiyati Haciz Kararı Verilebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/henuz-tazmin-edilmeyen-teminat-mektubu-icin-ihtiyati-haciz-karari-verilebilir-mi/): Teminat Mektubu için İhtiyati Haciz Kararı Verilebilir mi? İcra hukuku alanında uzman Kayseri icra avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk ve Arabuluculuk Bürosu, alacak tahsili, ihtiyati haciz, satış ve alacak takibi, icra takibi, haciz işlemleri, karşılıksız çek senet tahsili, tasarrufun iptali, menfi tespit ve istirdat davası, borca ve takibe itiraz işlemlerinin yapılması, iflas ve iflasın ertelenmesi davası, yedieminliği suiistimal davası, itirazın iptali veya kaldırılması davası süreçlerinde gerçek ve tüzel kişilere ve kurumsal müvekkillerimize avukatlık, arabuluculuk ve danışmanlık hizmeti sunmaktadır. Banka ile müşterisi arasında yapılan teminat mektubu veya çek hesabı açma sözleşmelerinde banka lehine \”risk gerçekleşmeden teminat mektubu bedeli veya karşılıksız çek bedelinden bankanın ödemek zorunda kalacağı meblağın depo edilmesini isteme yetkisi”, söz konusu alacağın mevcut olduğunu göstermediği gibi, istenebilir olduğunu da göstermez. Zira \”depo etmek\” ifa etmek değildir. Sözleşmede anılan şekilde hüküm olsa bile, banka sadece \”depo edilmesini\” isteyebilir. Kendisine ödeme yapılmasını (ifa) talep edemez. Şüpheli ve müstakbel olayın gerçekleşip gerçekleşmeyeceği, şarta bağlı borcun talep ve takip edilebilir bir alacak doğurup doğurmayacağı, ancak şart gerçekleştiğinde belli olacaktır. Henüz tazmin edilmeyen teminat mektubu bedelinin veya karşılıksız çıkabileceği ihtimaline binaen bankanın ödemek zorunda kalacağı kanuni karşılık bedelinin, henüz risk gerçekleşmeden önce, mevcut ve muaccel bir alacak niteliğinde olduğu söylenemeyecektir. Nitekim 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu\’nun 257’nci maddesi karşısında şarta bağlanmış bir alacak için ihtiyati haciz istenmesinin mümkün olmadığı kabul edilmiştir. Kayseri icra avukatı kadromuz, icra hukuku ve icra davaları konusunda 15 yılı aşkın süredir deneyim ve bilgi birikimi ile, güncel mevzuat ve Yargıtay kararları çerçevesinde müvekkillerimize en etkili sonucu sağlamak için hukuki destek sağlamaktadır. Zülküf Arslan Hukuk Büromuz hukuki takiplerin gerçekleştirilmesi, mezkûr takipler neticesinde tahsilâtların yapılması ve konkordato veya iflas gibi hukuksal müesseselere başvuran şirketlere hukuki destek verilmesi alanlarında Kayseri icra avukatı kadrosu ile aktif olarak faaliyet göstermektedir. Kayseri icra avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan icra ve iflas süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Henüz Tazmin Edilmeyen Banka Teminat Mektubu ile Karşılıksız Kalıp Kalmadığı Belli Olmayan Çeklerle İlgili Olarak İhtiyati Haciz Kararı Verilebilir mi? Teminat alacakları için 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu\’nun 42’nci maddesi gereğince genel haciz yolu ile ilamsız takip yapılabilir ise de ihtiyati haciz kararı verilemez. Çünkü İcra ve İflas Kanunu\’nun 257’nci maddesinde ihtiyati haciz, sadece \”para alacakları\” için öngörülmüştür. İhtiyati haciz; \”icra işlemi\” değil, özel geçici hukuki koruma müessesesi olduğundan, ancak 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu\’nun 257’nci maddesindeki şartlar çerçevesinde karar verilebilir. O hâlde, teminatın “depo edilmesi” için ihtiyati haciz kararı verilemez. İhtiyati haciz; \”icra işlemi\” değil, özel geçici hukuki koruma müessesesi olduğundan, ancak 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu\’nun 257’nci maddesindeki şartlar çerçevesinde karar verilebilir. O hâlde, teminatın “depo edilmesi” için ihtiyati haciz kararı verilemez. Teminat gösterme borcu için ihtiyati haciz kararı verilemeyeceği kabul edilmelidir. Yargıtay Büyük Genel Kurulu Esas No: 2016/1 Karar No: 2017/6 Karar Tarihi: 27.12.2017 İhtiyati haciz; \”icra işlemi\” değil, özel geçici hukuki koruma müessesesi olduğundan, ancak İcra ve İflas Kanunu\’nun 257’nci maddesindeki şartlar çerçevesinde karar verilebilir. O hâlde, teminatın “depo edilmesi” için ihtiyati haciz kararı verilemez. Teminat gösterme borcu için ihtiyati haciz kararı verilemeyeceğine dair karar verilmiştir. (5941 S. K. m. 3) (2004 S. K. m. 42, 257) (5411 S. K. m. 48) (818 S. K. m. 110) (6098 S. K. m. 128) (11. HD. 22.02.2012 T. 2012/935 E. 2012/2567 K.) (11. HD. 22.10.2012 T. 2012/14297 E. 2012/16782 K.) (11. HD. 10.10.2016 T. 2016/8593 E. 2016/7926 K.) (YİBK 13.12.1967 T. 1966/16 E. 1967/7 K.) (YİBK 11.06.1969 T. 1969/4 E. 1969/6 K.) I- GİRİŞ A- İçtihatları Birleştirme Başvurusu 16.05.2013 havale tarihli dilekçesi ile meri teminat mektuplarının bedelleri ve henüz ibraz edilmemiş çek yapraklarının kanuni karşılıkları yönünden bankanın talebi üzerine, ihtiyati haciz kararı verilip verilemeyeceği konusunda Yargıtay 11. ve 19. Hukuk Dairelerinin içtihatları arasında çelişki bulunduğu belirtilerek içtihatların birleştirilmesi verilmesi talep edilmiştir. B- İçtihatları Birleştirmenin Konusu İçtihatların Birleştirilmesi Hukuk Genel Kurulunda yapılan ön görüşmeler sonucunda içtihatları birleştirmenin konusu “teminat gösterme borcu için ihtiyati haciz kararı verilip verilemeyeceği” şeklinde belirlenmiştir. C- Görüş Aykırılığının Giderilmesi İstemine Konu Kararlar 11. Hukuk Dairesi Kararları; 02.2012 gün ve 935/2567 E.K. 10.2012 gün ve 14297/16782 E.K. 11.2012 gün ve 17303/20159 E.K. 12.2012 gün ve 16721/19916 E.K. 12.2012 gün ve 16708/20135 E.K. 03.2013 gün ve 4061/5666 E.K. 11.2014 gün ve 16182/17386 E.K. 10.2016 gün ve 10144/7925 E.K. 10.2016 gün ve 8593/7926 E.K. 19. Hukuk Dairesi Kararları; 12.2007 gün ve 11443/11273 E.K. 03.2010 gün ve 1520/2849 E.K. D- Dairelerin Görüş Özetleri İçtihatların birleştirilmesi talebinin ön değerlendirmesi safhasında kararları arasında içtihat aykırılığı bulunan her iki Özel Dairenin görüşleri alınmıştır. İhtiyati haciz kararı verilebileceğine dair 11. Hukuk Dairesi görüşü Yargıtay 11. Hukuk Dairesi görüş yazısında meri teminat mektubu bedeli bakımından banka ile lehtar arasındaki ilişki ve henüz ibraz edilmemiş çek yapraklarına ait kanuni sorumluluk tutarı bakımından banka ile çek hesabı sahibi arasındaki ilişkinin öncelikle sözleşme hükümleri çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiği, gerek bankacılık uygulaması ve gerek çekler bakımından Çek Kanununun 3/3-2 maddesi uyarınca bu iki talebin dayanağının gayri nakdi kredi niteliğinde kredi alacakları ile ilgili olarak da 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu\’nun (İİK) 257’nci maddesindeki koşulların varlığı hâlinde ihtiyati haciz istenebileceği, bankalar ile meri teminat mektubu lehtarı ve çek hesabı sahipleri arasındaki sözleşmelerdeki alacakların muacceliyeti konusundaki düzenlemeler esas alınarak, bu alacakların muaccel olup olmadığı değerlendirilerek sonuca varılması gerektiği, bu nedenle başvuru dilekçesi ekinde 19. Hukuk Dairesinin 15.03.2010 gün ve 1520/2899 E.K. sayılı kararı ile kendi kararları arasında bir çelişkinin mevcut olmadığı, yine dilekçe ekindeki 19. Hukuk Dairesinin 13.12.2007 gün ve 11443/11273 E.K. sayılı kararında teminat mektubunun nakde çevrilmediği ve dolayısıyla alacağın da muaccel olmadığı belirtilmiş olduğundan ilke bazında muaccel bir alacak bulunması koşulu yönünde bir farklılık bulunmadığı; sonuç olarak meri teminat mektubu ve açık çek yaprakları sorumluluk tutarlarının muacceliyeti yönünden, sözleşme koşulları değerlendirilerek sonuca varılması gerektiği, 19. Hukuk Dairesinin muacceliyetin ancak bankaların ödemesi ile gerçekleşeceği yolunda aksi yönde istikrar kazanmış uygulaması var ise de içtihatların 11. Hukuk Dairesi görüşü doğrultusunda birleştirilmesi gerektiği belirtilmiştir. İhtiyati haciz kararı verilemeyeceğine dair 19. Hukuk Dairesi görüşü Yargıtay 19. Hukuk Dairesi görüş yazısında 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu\’nun 42’nci maddesinde, “Bir paranın ödenmesine veya bir teminatın verilmesine dair olan - [İşçilik Alacakları Davası, Belirsiz Alacak Davası veya Kısmi Dava Şeklinde Açılabilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/iscilik-alacaklari-davasi-belirsiz-alacak/): İşçilik Alacakları Davası, Belirsiz Alacak Davası veya Kısmi Dava Şeklinde Açılabilir mi? İşçilik alacaklarının çok değişik tür ve nitelikte uyuşmazlık olarak mahkemeler önüne gelebileceği nazara alındığında aynı tür ve nitelikteki işçilik alacaklarında dahi her defasında alacağın belirli veya belirsiz olmasından söz edilmesinin mümkün olmadığı, her bir somut olayın özelliğine göre mahkemelerin belirli alacak davası mı yoksa belirsiz alacak davası mı olduğunu tespit etmeleri gerektiği, alacağın türü itibariyle işçilik alacaklarının belirli alacak veya belirsiz alacak olduğundan söz edilemeyeceği değerlendirilmektedir. Bu nedenle işçilik alacakları davası ve uyuşmazlıklarında taleplerin etkili bir biçimde ileri sürülmesi ve hak kaybına uğramamak için iş hukuku alanında deneyimli bir avukattan hukuki destek alınması faydalı olacaktır. Kayseri iş hukuku avukatı kadromuz, iş hukuku alanında 15 yılı aşan deneyimi ile güncel mevzuat ve Yargıtay kararları çerçevesinde; ihbar tazminatı davası, kıdem tazminatı davası, işe iade davası, fazla mesai alacağı ve benzer davaların açılması ve takibi, mobbing ve kötü niyet tazminatlarına ilişkin davaların açılması ve takibi, fazla mesai ücretleri ve yıllık ücretli izinlerin kullandırılması, hesaplanması ve tahsili davaları açılması ve takibi konuları başta olmak üzere -bunlarla sınırlı olmamak üzere- iş hukuku ile ilgili her türlü konuda müvekkillerine avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. İşçilik Alacakları Davasının Belirsiz Alacak Davası Şeklinde Açılabilme Şartları Yargıtay Büyük Genel Kurulu – İçtihadı Birleştirme Kararı Esas No: 2016/6 Karar No: 2017/5 Karar Tarihi: 15.12.2017 İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sonucunda, işçilik alacaklarının çok değişik tür ve nitelikte uyuşmazlık olarak mahkemeler önüne gelebileceği, aynı tür ve nitelikteki işçilik alacaklarında dahi her defasında alacağın belirli veya belirsiz olmasından söz edilmesinin mümkün olmadığı, her bir somut olayın özelliğine göre mahkemelerin alacağın belirli mi yoksa belirsiz alacak mı olduğunu tespit etmeleri gerektiği, alacağın türü itibariyle bir alacağın belirli veya belirsiz alacak olduğundan söz edilemeyeceği, bu hususta yapılacak içtihadı birleştirmenin, içtihadı birleştirme kararlarının soyut, genel ve her defasında geçerli normatif yapısıyla bağdaşmadığı gerekçeleriyle içtihadı birleştirmeye gerek olmadığına karar verilmiştir. (2797 s. K. m. 16, 45) (4857 s. K. m. 1, 2, 3, 8, 22, 28, 32, 37, 59, 67) (6100 s. K. m.107, 109, 119)(2004 s. K. m. 67) (9. HD. 23.01.2012 T. 2011/51609 E. 2012/1072 K.) (9.HD. 06.11.2013 T. 2013/10344 E. 2013/28364 K.) (9. HD. 26.11.2014 T. 2014/31734 E. 2014/35646 K.) (YHGK 17.10.2012 T. 2012/9-838 E. 2012/715 K.) (YHGK 14.07.2010 T. 2010/19-376 E. 2010/397 K.) I. GİRİŞ A. İÇTİHATLARI BİRLEŞTİRME KONUSUNDAKİ BAŞVURU Avukatlar İ. G., U. D., A. Ş. 29.08.2014 tarihli dilekçesinde; işçilik alacaklarının belirsiz alacak davasına konu olup olmayacağı hususunda Yargıtay 9., 22. Hukuk Daireleri ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararları arasında çelişki bulunduğunu, Av. A. D. 31.10.2014 tarihli dilekçesinde; Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ile Yargıtay 22. Hukuk Dairesinin kararları arasında fark kıdem tazminatı alacağı yönünden ortaya çıkan içtihat farklılığının içtihatların birleştirilmesi yoluyla giderilmesini, Av. M. E. K. 03.11.2014 tarihli dilekçesinde; Yargıtay 22. Hukuk Dairesinin ihbar tazminatı, kıdem tazminatı, yıllık ücretli izin alacaklarını belirli; fazla çalışma, hafta tatili ve genel tatil ücretlerini ise belirsiz işçilik alacağı olarak kabul ettiğini, oysa Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin ise iş davalarının tamamını belirsiz alacak davası olarak kabul ettiğini, Av. D. D. 07.05.2015 tarihli dilekçesinde; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 107’inci maddesinin uygulanması konusunda Yargıtay 7. ve 9. Hukuk Daireleri ile 22. Hukuk Dairesinin kararları arasında farklı sonuçların doğduğunu. Av. R. B. 05.08.2015 tarihli dilekçesinde; işçilik alacaklarının belirsiz alacak davasına konu olup olamayacağı ile ilgili olarak Yargıtay 7. ve 9. Hukuk Daireleri ile Yargıtay 22. Hukuk Dairesi’nin kararları arasındaki içtihat aykırılığının giderilmesi gerektiğini, ileri sürerek içtihatların birleştirilmesini talep etmişlerdir. B. YARGITAY BİRİNCİ BAŞKANLIK KURULUNUN KARARI VE İÇTİHADI BİRLEŞTİRMENİN KONUSU Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunca 23.11.2016 tarihinde “İşçilik alacaklarının belirsiz alacak davasına konu olup olamayacağı konusuyla ilgili olarak görüş aykırılığı bulunduğu, farklı uygulamaların sürdüğü sonucuna varıldığından; aykırılığın İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunca giderilmesi gerektiğine” karar verilmiştir. C. GÖRÜŞ AYKIRILIĞININ GİDERİLMESİ İSTEMİNE KONU KARARLAR Yargıtay (Kapatılan) 7. Hukuk Dairesi Kararı 12.05.2104 gün ve 2014/6541 E.- 10401 K.; Yargıtay 9. Hukuk Dairesi Kararları; 10.2011 gün ve 2011/47206 E.- 2011/39092 K., 01.2012 gün ve 2011/51609 E, – 2012/1072 K. 02.2012 tarih ve 2012/1757 E. – 2012/5742 K., 11.2013 gün ve 2013/10344 E. – 28364 K., 11.2014 gün ve 2014/31734 E. – 2014/35646 K.; Yargıtay 22. Hukuk Dairesi Kararları 02.2014 gün ve 2014/442 E. – 2014/2051 K., 04.2014 gün ve 2014/9751 E. – 2014/9687 K., 04.2214 gün ve 2013/32365 E. – 2014/9970 K. 04.2014 gün ve 2014/6867 E. – 2014/9971 K., 04.2014 gün ve 2014/6871 E. 2014/9975 K„ 04.2014 gün ve 2014/6872 E. – 2014/9976 K., 04.2014 tarih ve 2014/6869 E.-2014/9973 K.; Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararı 17.10.2012 gün ve 2012/9-838 E. 2012/715 K. sayılı kararları. D. GÖRÜŞ AYKIRILIĞININ GİDERİLMESİ İSTEMİNE KONU YARGITAY DAİRELERİNİN GÖRÜŞLERİNİN ÖZETLERİ 1. Kapatılan Yedinci Hukuk Dairesinin Görüşü Kapatılan Yedinci Hukuk Dairesi konuyla ilgili olarak Yargıtay Birinci Başkanlığına bildirdikleri görüşlerinde özetle, konunun Hukuk Genel Kurulunun (HGK) 17.10.2012 tarih ve 9-838/715 sayılı dosyasında da tartışılıp karara bağlandığını, HGK’nın ilgili dosyasında da belirlendiği üzere işçilik alacaklarına esas hizmet süresi ve ücret miktarı gibi hesaplamaya ilişkin unsurların tartışmalı olduğu durumlarda alacağın likit olması hususundaki ölçütlerinin bu tür dosyalarda da benimsenmesi ve alacağın belirsiz olduğunun kabul edilmesi ve özellikle kayıtların işverenin elinde bulunması hâlinde işçinin, alacağın miktarını veya değerini tam ve kesin olarak belirlemesi kendisinden beklenemeyeceğinden, alacağın belirsiz olduğunun kabulünün gerektiğini, bu hususta Yargıtay Yirmiikinci Hukuk Dairesi içtihatları ile diğer Daire ve HGK içtihatları arasındaki aykırılığın içtihatların birleştirilmesi yoluyla giderilmesi gerektiğini ifade etmiştir. 2. Yargıtay Dokuzuncu Hukuk Dairesinin Görüşü Dokuzuncu Hukuk Dairesi tarafından konuyla ilgili olarak Yargıtay Birinci Başkanlığına bildirilen görüş yazısında özetle, işçilik alacaklarının belirsiz alacak davasına konu olup olamayacağının somut olayın özelliğine göre değerlendirilmesi gerektiği, alacağın hesabının yapılmasının işçiden beklenemeyeceği hâllerin belirsiz alacak davası olarak nitelendirilmesi gerektiği, kıdem ve ihbar tazminatlarının hesabı için çalışılan süre, fasılalı çalışma, uzun istirahat raporu, ücretsiz izin, grevde geçen süre, alınan son ücret vs. değişkenlerin bilinmesinin gerektiği, bu değişkenlerden birinin dahi taraflar arasında çekişmeli olması hâlinde talep edilebilecek tazminatın tam ve net olarak belirlenmesinin mümkün olmayacağı ve bu durumun alacağı belirsiz kılacağı, bununla birlikte, ücret ve ek ücretlere ilişkin tartışma olmasının, kıdem tazminatı tavan sınırlaması nedeniyle sonuca etkili olmaması durumunda istenecek kıdem tazminatının belirsiz alacak davasına konu olamayacağı; İşçinin aldığı ücreti ve çalıştığı süreyi bilmesi gerektiği varsayımından yola çıkılarak yıllık izin ücreti, - [Trafik Kurallarını İhlal Sonucu Bir Kişinin Ölümüne Neden Olma](https://kayseriavukat.org.tr/trafik-kurallarini-ihlal-sonucu-bir-kisinin-olumune-neden-olma/): Trafik Kurallarını İhlal Sonucu Bir Kişinin Ölümüne Neden Olma Trafik kurallarını ihlal sonucu bir kişinin ölümüne neden olma gibi durumlara ilişkin ceza yargılamalarında etkili ve güçlü bir temsil açısından hakların ileri sürülmesinde, zamanın gözetilmesinde, isnatların gösterilmesinde, fiilin niteliğinin ortaya koyulmasında ceza hukuku alanında yetkin ve deneyimli bir avukattan hukuki yardım alınması hayati öneme sahiptir. Alanında yetkin Kayseri Ceza Avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek ceza yargılaması sürecine katılan taraflara hukuki yardım sunmaktadır. Kayseri ceza avukatı arıyorsanız etkin bir temsil için alanında yetkin, deneyimli ve güncel mevzuat ile içtihatlara hakim bir ceza avukatından hukuki destek almanız büyük önem arz etmektedir. Ceza davalarında suçun unsur ve şartlarının, suçu oluşturan maddi ve manevi hususların, eylemler ile amacın/kastın etkin bir biçimde ortaya konulması gerekmektedir. Böylelikle ceza tehdidi altında olan kişi hak etmediği hukuki yaptırımlardan kurtulabilecek veya mağdur ve müşteki, mağduriyetine sebep olan kişi veya kişilere yaptırım uygulanmasını sağlayabilecektir. Trafik Kurallarını İhlal ve Taksirle Ölüme Neden Olma Sevk ve idaresindeki çekici ve çekiciye bağlı römork ile tali yoldan ana yola çıkan sanığın, ana yoldan gelen ölenin aracına geçiş hakkını vermemek suretiyle ve ana yola çıkış sırasında sağa dönerken kara yolunu kullanan ölen için tehlike doğuracak şekilde davranmak suretiyle 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu\’nda sayılan “Kavşaklarda geçiş önceliğine uymama” ve “Manevraları düzenleyen genel şartlara uymama” şeklinde iki asli kusuru birden işlemesi ve olayda tamamen kusurlu olup başka birinin kusurunun bulunmaması karşısında; suçun işleniş biçimine ve sanığın taksire dayalı kusurunun ağırlığına göre temel cezanın belirlenmesi gerekir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2017/272 E. 2019/317 K. \”İçtihat Metni\” Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 12. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Sanık … hakkında taksirle bir kişinin yaralanmasına neden olma suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sırasında, … 1. Sulh Ceza Mahkemesince, ölüm neticesi ile trafik kazasına bağlı yaralanma arasında illiyet bağı bulunduğu gerekçesiyle verilen 13.12.2012 tarihli ve … sayılı görevsizlik kararı üzerine yapılan yargılama sonucunda sanığın taksirle ölüme neden olma suçundan TCK\’nın 85/1 ve 53/6. maddeleri uyarınca 5 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına ve 2 yıl süre ile sürücü belgesinin geri alınmasına ilişkin … 2. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 18.09.2013 tarihli ve … sayılı hükmün sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesince 05.11.2014 tarih ve 216-21922 sayı ile; “1- Ölenin, idaresindeki çekici ve bağlı yarı römork ile meskûn mahal dışında, orta refüj ile bölünmüş, tek yönlü hafif eğimli bölünmüş yolda sabaha doğru alaca karanlıkta seyir hâlindeyken, seyir yönüne göre ileride sağdaki tali yoldan ana yola geçiş önceliğine uymadan kontrolsüz şekilde çıkış yapan sanığın idaresindeki beton mikserine duramayarak arkadan çarpması şeklinde gerçekleşen olayda, sanığın asli kusurlu olması nedeniyle temel cezanın alt sınırdan uzaklaşılarak belirlenmesinde isabetsizlik bulunmamakta ise de iki sınır arasında temel ceza belirlenirken suçun işleniş şekli, meydana gelen zararın ağırlığı, maddede öngörülen cezanın alt ve üst sınırı nazara alınmak suretiyle, adalet ve hakkaniyet kurallarına uygun bir cezaya hükmedilmesi gerektiği gözetilmeden, alt sınırdan fazla uzaklaşılıp, teşdidin derecesinde yanılgıya düşülmek suretiyle fazla ceza tayini, 2- TCK\’nın 50. maddesinin sanık hakkında uygulanıp uygulanmamasına karar verilirken, sanığın kişiliği, sosyal ve ekonomik durumu, suçun işlenmesindeki özellikler nazara alınarak, dosyaya yansıyan bilgi ve kanıtlar isabetle değerlendirilip, denetime olanak verecek ve somut gerekçeler de gösterilmek suretiyle takdir hakkının kullanılmasının gerektiği, dosya içeriğine göre; silinme koşulları oluşmuş adli sicil kaydı bulunan, görevli mahkemedeki tüm duruşmalarda hazır olan ve müdafisi aracılığıyla lehe hükümlerin uygulanmasını talep eden sanık hakkında tayin olunan uzun süreli hapis cezasının TCK\’nın 50/4. maddesi uyarınca adli para cezasına çevrilmesi yönündeki talebin gerekçe gösterilmeksizin reddine karar verilmesi,\” isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir. Eskişehir 2. Asliye Ceza Mahkemesi ise 28.04.2015 tarih ve … sayı ile; \”…Olay nedeni ile sanığa ait cezanın belirlenmesinde TCK\’nın 22. maddesi gereğince olayın meydana geliş şekli ve sanığa ait trafik kusurunun belirleyici olduğu, Sanık hakkında uygulanan kanun maddesinin 2 yıldan 6 yıla kadar hapis cezası öngördüğü, Olayın bu şekilde yaşanmasına sanığın asli ve tam nitelikteki trafik kusurunun sebebiyet verdiği, Başkaca bir kişi veya unsura ait trafik kusurunun bulunmadığı, Olay nedeni ile yaralanan …\’ın vefat etmesi ile oldukça ağır bir sonucun meydana geldiği, Sanık hakkında 6 yıl hapis cezası belirlenmemesinin adalet ve hakkaniyete uygun olduğunun düşünüldüğü ki daha etkili bir sabıka kaydına, trafik geçmişine ve trafik kusuruna sahip kişilerin bunu hak ettiği, Ayrıca bozma öncesi kararda sanık hakkında belirlenen bu hapis cezası süresinin seçenek yaptırımlara çevrilmemesi nedeninin gerekçenin bütününden anlaşılabilir olduğu düşünüldüğü için ayrıca gerekçelendirilmediği zira; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 50. maddesinde seçenek yaptırımlara çevrilme işlemini belirleyen hukuki durumun; Suçlunun kişiliğine, Yargılama sürecinde duyduğu pişmanlığa, Suçun işlenmesindeki özelliklere bağlı olduğu -ki, sanığın bu konumlara uygun olmadığı; Sanığın kovuşturmanın hiçbir aşamasında pişmanlık duyduğunun görülmediği ve bu yönde bir his duyulmadığı, Sanığın tamamen kendisine ait bir trafik kusuru ile olaya sebebiyet verdiği, Sanığın trafik kusurunun önlenemez ve öngörülemez olmadığı ki tahmini olarak 15-20 saniye kadar daha yolun boşalmasını ve dönüş manevrası için uygun hâle gelmesini beklese böyle bir sonucun yaşanmayacağı, Sanığın hapis cezasının seçenek yaptırımlara çevrilmesini gerektiren herhangi bir hukuki durumun mevcut olmadığı,\” gerekçesiyle (2) numaralı bozma nedenine uymuş, (1) numaralı bozma nedenine ise direnerek önceki hüküm gibi sanığın cezalandırılmasına karar vermiştir. Direnme kararına konu bu hükmün de sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 26.06.2015 tarihli ve 224306 sayılı \”onama\” istekli tebliğnamesi ile gelen dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesince 21.10.2015 tarih ve 11951-16105 sayı ile, direnme yönünden inceleme yapılmak Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya Ceza Genel Kurulunca 07.12.2016 tarih ve 1057-872 sayı ile 5320 sayılı Kanun\’un geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen Daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 12. Ceza Dairesince 01.03.2017 tarih ve 12-1543 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; TCK’nın 85/1. maddesi gereğince 2 yıldan 6 yıla kadar hapis cezasını gerektiren suçta, temel cezanın 5 yıl olarak tayin edilmesinin isabetli olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; 25.08.2011 tarihli trafik kazası tespit tutanağında; sanık sürücü …\’ın sevk ve idaresindeki 26 … plaka sayılı çekici ve çekiciye - [Kasten Yaralama Suçuna İlişkin Verilecek Cezada Haksız Tahrik İndirimi Yapılması](https://kayseriavukat.org.tr/cezada-haksiz-tahrik-indirimi/): Kasten Yaralama Suçuna İlişkin Cezada Haksız Tahrik İndirimi Ceza hukukunda ceza sorumluluğunun temel esasları ile suçlar, yaptırımlar (ceza ve güvenlik tedbirleri) düzenlenmiştir. Ceza hukuku bakımından bir suçun oluşabilmesi, kanuni unsurlarının varlığına bağlıdır. Suçun işlenmesinden cezanın infaz edilmesine kadar geçen süreç, hassas bir süreçtir. Suç isnadı altında olan kişiler veya kendisine karşı bir suç işlendiğini, mağdur edildiğini düşünen kişiler ceza avukatı arayışına girmektedir. Etkili ve güçlü bir temsil açısından hakların ileri sürülmesinde, zamanın gözetilmesinde, isnatların gösterilmesinde, fiilin niteliğinin ortaya koyulmasında ceza hukuku alanında yetkin ve deneyimli bir avukattan hukuki yardım alınması hayati öneme sahiptir. Türk Ceza Kanunu kapsamında cezanın belirlenmesi süreci şu şekilde işlemektedir; Hakim, suçun işleniş biçimini, suçun işlenmesinde kullanılan araçları, suçun işlendiği zaman ve yeri, suçun konusunun önem ve değerini, meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığını, failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığını, failin amaç ve saiki göz önünde bulundurarak, işlenen suçun kanuni tanımında öngörülen cezanın alt ve üst sınırı arasında temel cezayı belirler. Temel ceza belirlenirken -varsa- haksız fiil oluşturan söz ve eylemlerin ulaştığı boyut dikkate alınarak makul bir oranda indirim yapılması da gerekir. Ceza Genel Kurulunun çeşitli kararlarında tartışmasız olarak benimsendiği üzere, haksız tahrik nedeniyle yapılacak indirimin oranı belirlenirken, haksız tahriki oluşturan hareketin işleniş şekli, yeri, niteliği, zamanı, yöresel şartlar ve tahrik eden ile edilenin durumları göz önüne alınıp değerlendirilmelidir. Alanında yetkin Kayseri Ceza Avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek ceza yargılaması sürecine katılan taraflara hukuki yardım sunmaktadır. Kayseri ceza avukatı arıyorsanız etkin bir temsil için alanında yetkin, deneyimli ve güncel mevzuat ile içtihatlara hakim bir ceza avukatından hukuki destek almanız büyük önem arz etmektedir. Ceza davalarında suçun unsur ve şartlarının, suçu oluşturan maddi ve manevi hususların, eylemler ile amacın/kastın etkin bir biçimde ortaya konulması gerekmektedir. Böylelikle ceza tehdidi altında olan kişi hak etmediği hukuki yaptırımlardan kurtulabilecek veya mağdur ve müşteki, mağduriyetine sebep olan kişi veya kişilere yaptırım uygulanmasını sağlayabilecektir. Cezada Haksız Tahrik İndirimi Hangi Ölçüde Yapılabilir? Katılanın, sanıkla birlikte yöneticilik yaptıkları dönemde yapılan işlemler nedeniyle sanığı suçlayıcı sözler söylemesi ve tartışmayı kesip yoluna devam eden sanığı takip ederek başının arkasına taşla vurmak suretiyle basit tıbbî müdahale ile giderilebilecek ölçüde yaralaması hususları birlikte değerlendirildiğinde, sanık hakkında TCK’nın 29. maddesi uyarınca asgari orandan uzaklaşılmak suretiyle haksız tahrik indirimi yapılması doğru bir uygulama ise de sanığın yaralanmasının basit bir tıbbi müdahaleyle giderilebilecek nitelikte olması ve katılanın sanığa yönelik haksız fiil oluşturan söz ve eylemlerin ulaştığı boyut dikkate alınarak makul bir oranda indirim yapılması gerekir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2017/302 E. 2018/453 K. \”İçtihat Metni\” Kararı veren Yargıtay Dairesi: 3. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Kasten yaralama suçundan sanık …\’in TCK\’nın 86/1, 86/3-e, 87/1-d, 29, 62, 51/1-3 ve 63. maddeleri uyarınca 1 yıl 4 ay 20 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına, hapis cezasının ertelenmesine ve mahsuba ilişkin … 8. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 31.05.2012 tarihli ve … sayılı hükmün, katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 3. Ceza Dairesince 25.12.2014 tarih ve 16873-43169 sayı ile; “ …Yerinde görülmeyen diğer itirazların reddine, ancak; 1) Sanık hakkında olayın özelliklerine ve mevcut delil durumuna uygun olmayacak şekilde TCK\’nın 29/1. maddesi gereği (2/3) oranında haksız tahrik indirimi uygulanması suretiyle eksik cezaya hükmedilmesi, 2) Kasıtlı suçtan hapis cezasına mahkûm edilen sanık hakkında 5237 sayılı TCK\’nın 53/1. maddesi gereğince hak yoksunluğuna hükmedilmemesi” isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir. …. Asliye Ceza Mahkemesi ise 14.04.2015 tarih ve … sayı ile; (2) numaralı bozma nedenine uymuş, (1) numaralı bozma nedeni bakımından önceki hükümde direnmiştir. Bu hükmün de katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 29.06.2015 tarihli ve 196090 sayılı \”bozma\” istekli tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca 07.12.2016 tarih ve 636-540 sayı ile; 6763 sayılı Kanun\’un 38. maddesi ile 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun\’a eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 3. Ceza Dairesince 16.02.2017 tarih ve 451-1467 sayı ile, direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Katılan … hakkında sanık …’e yönelik eylemi nedeniyle kasten yaralama suçundan verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin karar itiraz mercisince itirazın reddine karar verilmek suretiyle kesinleşmiş olup sanık müdafisi tarafından hükümden sonra Yerel Mahkemeye sunulan dilekçede Yerel Mahkeme kararının onanmasının talep edildiği anlaşıldığından, direnmenin kapsamına göre inceleme, yalnızca katılan vekilinin temyizi üzerine sanık … hakkında kasten yaralama suçundan kurulan mahkûmiyet hükmüyle sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanık hakkında TCK’nın 29/1. maddesi uyarınca yapılan haksız tahrik indirimi oranının isabetli olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; 01.11.2011 tarihli olay yeri ve yakalama tutanağında; saat 15.00 sıralarında … Mahallesi … Sokak içerisinde kesici aletle kavga olduğunun haber merkezince anons edilmesi üzerine olay yerine gidildiği, katılan …\’in karın bölgesinden kesici aletle yaralanmış olduğunun görüldüğü, katılanın kendisini yaralayan kişinin sanık … olduğunu söylediği, olay yerinin yaklaşık 50-60 metre ilerisinde yakalanan sanığın kafa bölgesinden yaralanmış olduğu, katılanın … Devlet Hastanesine, sanığın da … Servergazi Hastanesine kaldırıldığı, olay yerinde ve sanığın üzerinde yapılan aramada kesici bir alete rastlanılmadığının belirtildiği, … Servergazi Devlet Hastanesince düzenlenen 01.11.2011 tarihli raporda; sanık …\’ün sol parietalde şişlik ve hassasiyet olduğu, yaralanmasının basit bir tıbbî müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olduğu bilgilerine yer verildiği, … Adli Tıp Şube Müdürlüğünce düzenlenen 24.01.2012 tarihli raporda; katılan …\’in genel durumunun iyi, bilincinin açık olduğu, batında epigastrik bölgede 3 cm\’lik kesici-delici alet yarasına bağlı nedbe dokusu, batında 10 cm\’lik laparatomiye bağlı skar dokusu, sol omuz arka yüzde ve sol kol distal lateralde 2\’şer cm\’lik kesici-delici alet yarasına bağlı nedbe dokuları olduğu, geçici raporda tarif edilen çehre sınırlarındaki lezyonların iz bırakmadan tamamen iyileştiği; batına nafiz kesici-delici alet yaralanmasının katılanın yaşamını tehlikeye soktuğu ve basit bir tıbbî müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olmadığının mütalaa edildiği, Ankara Adli Tıp Kurumu Başkanlığı 2. İhtisas Kurulu tarafından düzenlenen 11.04.2012 tarihli raporda; katılan …\’in vücudunda toplam 4 adet kesici-delici alet yaralanmasının tanımlandığı, epigastrik bölgede tarif edilen ve karın ve göğüs boşluklarına geçerek diafragma lezyonuna neden olan 1 adet yaralanmasının - [Eşi Öldürmeye Teşebbüs Suçu ve Cezası](https://kayseriavukat.org.tr/esi-oldurmeye-tesebbus-sucu-ve-cezasi/): Eşi Öldürmeye Teşebbüs Suçu ve Cezası Eşi Öldürmeye Teşebbüs Suçu ve Cezası: Ceza hukukunda suça teşebbüs (TCK md. 35) , işlenmesi amaçlanan bir suçun kanunda yazılı icra hareketlerine başladıktan sonra failin iradesi dışındaki sebeplerle suçun tamamlanamamasıdır. Kasten öldürmeye teşebbüs suçu da, failin insan hayatına kasten son vermeye yönelik eylemine rağmen ölüm sonucunun gerçekleşmemesi durumunda söz konusu olur. Kasten öldürme suçu, neticesi hareketten ayrılabilen ve bu bağlamda teşebbüse elverişli bir suç tipidir. Eşin yaşamına son vermeye yönelik eylem sonucunda mağdurun ölmesi halinde fail kasten nitelikli öldürme suçu nedeniyle cezalandırılmaktadır. Öldürme kastıyla hareket edilmesine rağmen mağdurun hayatta kalması durumunda ise fail, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 81 veya 82 ile m.35 hükümleri çerçevesinde kasten öldürmeye teşebbüs suçundan yargılanacaktır. Kasten öldürmeye teşebbüs suçunun cezası; suça teşebbüs hükümlerini düzenleyen TCK m.35 ile insan öldürme suçunu düzenleyen TCK m.81 (basit öldürme) veya TCK m.82 (nitelikli öldürme) hükümlerinin birlikte değerlendirilmesi hesaplanmaktadır. Bununla birlikte fail tarafından işlenen suçun “kasten yaralama suçu” veya “kasten öldürmeye teşebbüs” kapsamında mı değerlendirileceğine ilişkin en temel ayırıcı nokta; suçun manevi unsuru yani kastın farklılığıdır. Fail, saldırdığı eşinin ölümünün gerçekleşmesini istemişse “kasten öldürmeye teşebbüs” suçundan; mağdurun ölümünü istememekle birlikte daha hafif sonucu (darp ve yaralama) amaçlamışsa kasten yaralama suçundan cezalandırılacaktır. Kasten öldürmeye teşebbüs suçu ile ilgili makalemize ve örnek Yargıtay kararlarına sitemizden ulaşabilir; eşi öldürmeye teşebbüs suçu ile ilgili dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda Kayseri Ceza Avukatı kadromuzdan ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Eşi Öldürmeye Teşebbüs Suçu ve Cezası Ayrı yaşadığı eşini kasten öldürmeye teşebbüs suçundan yargılanan sanığın eşine bıçakla saldırdığı olayda kalça bölgesine dört kez vurması kişinin yaşamını tehlikeye sokan bir duruma neden olmayıp, her birinin kişi üzerindeki etkisinin basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olması karşısında sol göğüs bölgesine bıçakla bir kez vurmasının hayati tehlikeye yol açtığı dikkate alındığında; 13 yıldan 20 yıla kadar hapis cezası öngören 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 35. maddesi uygulanırken meydana gelen zarar ve tehlikenin ağırlığı birlikte dikkate alınarak alt ve üst sınırlar arasında makul bir ceza tayin edilmesi gerekmektedir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2017/490 Karar No: 2017/299 Karar Tarihi: 30.05.2017 Kararı veren Yargıtay Dairesi: 1. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Eşini kasten öldürmeye teşebbüsten sanık …’nın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 82/1-d, 35/2, 53, 63 ve 54. maddeleri uyarınca 20 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, mahsuba ve müsadereye ilişkin … 10. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 04.04.2013 gün ve … sayılı resen temyize tâbi olan hükmün, sanık ve müdafii tarafından da temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 23.02.2015 gün ve 4717-842 sayı ile; “…1- Sanık …’in mağdur …’yı bıçakla göğüs ve kalça bölgelerinden yaraladığı, bunlardan göğüs bölgesindeki yaralanma hayati tehlikeye neden olurken kalça bölgesindeki 4 adet yaralanmanın ise hayati tehlikeye sebebiyet vermeden basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek surette olduğu anlaşılmakla, kasten nitelikli öldürmeye teşebbüs nedeniyle 13 yıldan 20 yıla kadar hapis cezası öngören 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 35. maddesi uyarınca yapılan uygulama sırasında, zarar ve tehlikenin ağırlığı birlikte değerlendirilerek makul bir ceza yerine 20 yıl hapis cezası verilerek fazla ceza tayini, 2- Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90. maddesi son fıkrası ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6/3-c maddesi uyarınca, 5271 sayılı CMK’nın 150, 234 ve 239. maddeleri ile 5320 sayılı Yasanın 13. maddesine dayanılarak hazırlanan Ceza Muhakemesi Kanunu gereğince Müdafii ve Vekillerin Görevlendirilmeleri ile Yapılacak Ödemelerin Usul ve Esaslarına İlişkin Yönetmeliğin 8. maddesi gereğince, baro tarafından görevlendirilen zorunlu müdafii ücretinin sanıktan tahsiline hükmedilemeyeceğinin gözetilmemesi” isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir. Direnme Kararı Yerel mahkeme ise 21.04.2015 gün ve 111-95 sayı ile zorunlu müdafii ücretinin sanıktan tahsil edilemeyeceğine ilişkin bozma nedenine uymuş, diğer bozma nedenine ise; “… Sanığın olay tarihinde resmi bağıt ile evli olduğu katılan …’ı 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 29. maddesinin uygulanmasını gerektirecek bir hal olmaksızın çok sayıda bıçak darbesi vurmak suretiyle öldürmeye teşebbüs ettiği, eylemin bu yönüyle eşe karşı işlendiği ve öldürmeye teşebbüs olduğu yönünde bir tereddüt bulunmadığı, Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 23.02.2015 tarih ve 4717-842 sayılı bozma ilamının; darbe sayısı ile bu darbelerden yalnızca bir tanesinin öldürücü nitelikte bulunmasının TCK’nın 35. maddesinin uygulanma yerinde üst sınır ceza takdir ve tayin edilmesinin yerinde olmadığı yolundaki görüşünün, her olayın niteliğine ve taşıdığı kendi özelliklerine göre değerlendirilmesini gerektirir bir durum olduğu, … dava konusu olayda, sanığın haksız bir tahrik unsuru dahi olmadan silahla katılana yönelik saldırısının niteliği, darbe sayısı karşısında mahkememizce önceki karar yerinde TCK’nın 35. maddesinin uygulanması aşamasında yapılan değerlendirmenin oluşa, esasa ve usule uygun olduğu, aksi durumun ise bozma kararı veren dairenin ne kadar ceza verilmesi gerektiğini de takdir ve tayin etmesi sonucunu doğuracağı, bu durumun da somut bir ölçütünün olmayacağı” gerekçesiyle direnerek, sanığın önceki hükümdeki gibi cezalandırılmasına karar vermiştir. Resen temyize tabi bu hükmün de sanık ve müdafii ile Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 27.06.2016 gün ve 262356 sayılı “bozma” istekli tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca 07.12.2016 gün ve 1089-1231 sayı ile; 6763 sayılı Kanunun 38. maddesi ile 5320 sayılı Kanuna eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 1. Ceza Dairesince 29.03.2017 gün ve 37-981 sayı ile, direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanık hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 35/2. maddesi uyarınca yapılan uygulama sonucu verilen ceza miktarının isabetli olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; 26.12.2012 tarihli tutanakta; olay günü saat 18.15 sıralarında … ilçesi, … Caddesi üzerinde bıçakla yaralama olayının olduğunun bildirilmesi üzerine olay yerine intikal edildiğinde, sanık …’nın aralarında boşanma davası devam eden eşi katılan …’yı bıçaklayıp olay yerinden kaçtığı esnada çevrede bulunan kişiler tarafından etkisiz hale getirilerek yakalandığı, sanığın kaçarken düşürdüğü beyan edilen bir adet ağız kısmı 8 cm, sap kısmı 10 cm olmak üzere toplam 18 cm uzunluğundaki çakı bıçağının görevlilere teslim edildiği, … Eğitim ve Araştırma Hastanesine kaldırılan katılan …’nın; çocuğunu okuldan alarak ikametine - [Suç Tarihinde 12-15 Arası Yaş Grubunda Bulunan Çocuğun Ceza Sorumluluğu](https://kayseriavukat.org.tr/suc-tarihinde-12-15-arasi-yas-grubunda-bulunan-cocugun-ceza-sorumlulugu/): Suç Tarihinde 12-15 Yaş Arasında Bulunan Çocuğun Ceza Sorumluluğu Ceza hukukunda ceza sorumluluğunun temel esasları ile suçlar, yaptırımlar (ceza ve güvenlik tedbirleri) düzenlenmiştir. Türk Ceza Kanunu kapsamında cezanın belirlenmesi süreci şu şekilde işlemektedir; Hakim, suçun işleniş biçimini, suçun işlenmesinde kullanılan araçları, suçun işlendiği zaman ve yeri, suçun konusunun önem ve değerini, meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığını, failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığını, failin amaç ve saiki göz önünde bulundurarak, işlenen suçun kanuni tanımında öngörülen cezanın alt ve üst sınırı arasında temel cezayı belirler. Bununla birlikte Kanunda suç olarak düzenlenen fiili işlediği sırada on iki yaşını doldurmuş olup da on beş yaşını doldurmamış olan çocuğun ceza sorumluluğu kusur yeteneğinin varlığına bağlıdır. Fiili işlediği sırada on iki yaşını doldurmuş olup da on beş yaşını doldurmamış olanların işlediği fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılayamaması veya davranışlarını yönlendirme yeteneğinin yeterince gelişmemiş olması hâlinde ceza sorumluluğu yoktur. Ancak bu kişiler hakkında çocuklara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur. İşlediği fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılama ve bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneğinin varlığı hâlinde ise Kanunda belirtilen şekilde cezada indirim yapılır. Suç tarihinde 12-15 arası yaş grubunda bulunan suça sürüklenen çocuk hakkında  işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama ve bu fiille ilgili davranışlarını yönlendirme yeteneğinin gelişip gelişmediği hususunda psikolog veya psikiyatrist uzman hekimden görüş alındıktan sonra sosyal inceleme raporuyla birlikte Yerel Mahkemece bir değerlendirme yapılarak çocuğun ceza sorumluluğunun bulunup bulunmadığının takdir edilmesi gerekmektedir. Suçun işlenmesinden cezanın infaz edilmesine kadar geçen süreç, hassas bir süreçtir. Suç isnadı altında olan kişiler veya kendisine karşı bir suç işlendiğini, mağdur edildiğini düşünen kişiler ceza avukatı arayışına girmektedir. Etkili ve güçlü bir temsil açısından hakların ileri sürülmesinde, zamanın gözetilmesinde, isnatların gösterilmesinde, fiilin niteliğinin ortaya koyulmasında ceza hukuku alanında yetkin ve deneyimli bir ceza avukatından hukuki yardım alınması hayati öneme sahiptir. Alanında yetkin ceza avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek ceza yargılaması sürecine katılan taraflara hukuki yardım sunmaktadır. Kayseri ceza avukatı arıyorsanız etkin bir temsil için alanında yetkin, deneyimli ve güncel mevzuat ile içtihatlara hakim bir ceza avukatından hukuki destek almanız büyük önem arz etmektedir. Ceza davalarında suçun unsur ve şartlarının, suçu oluşturan maddi ve manevi hususların, eylemler ile amacın/kastın etkin bir biçimde ortaya konulması gerekmektedir. Böylelikle ceza tehdidi altında olan kişi hak etmediği hukuki yaptırımlardan kurtulabilecek veya mağdur ve müşteki, mağduriyetine sebep olan kişi veya kişilere yaptırım uygulanmasını sağlayabilecektir. Kayseri ceza avukatı veya ağır ceza avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. 12-15 Yaş Arasında Bulunan Çocuğun Ceza Sorumluluğu, Kusur Yeteneğinin Varlığına Bağlıdır. Suç tarihinde 12-15 yaş arasında bulunan sanığın işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayıp algılayamadığına veya bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneğinin bulunup bulunmadığına ilişkin değerlendirmenin özel ve teknik bilgiyi gerektiren bir konu olduğu, hâkimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgi ile çözümlenemeyeceği, böyle bir değerlendirmenin ancak bilimsel verilere dayanan ve istikrar kazanmış adli tıp uygulamaları doğrultusunda yapılacak muayene sonucu düzenlenecek olan rapora göre yapılabileceği göz önüne alındığında, Yerel Mahkemece, adli tıp uzmanı, psikiyatrist ya da zorunluluk bulunması hâlinde uzman hekimden görüş sorulduktan sonra sosyal inceleme raporuyla birlikte bir değerlendirme yapılarak sanık olan çocuğun ceza sorumluluğunun bulunup bulunmadığının takdir edilmesi gerekmektedir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2018/154 E. 2019/345 K. \”İçtihat Metni\” Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 13. Ceza Dairesi Mahkemesi: Çocuk Mahkemesi Sanık …\’ın hırsızlık suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 142/1-b, 143, 31/2 ve 62/1. maddeleri uyarınca 1 yıl 6 ay 22 gün hapis cezası; iş yeri dokunulmazlığının ihlâli suçundan aynı Kanun\’un 116/2-4, 119/1-c, 31/2 ve 62/1. maddeleri uyarınca 1 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ilişkin … Çocuk Mahkemesince verilen 28.03.2013 tarihli ve … sayılı hükümlerin, sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 13. Ceza Dairesince 14.05.2014 tarih ve 21195-17566 sayı ile; \”Dosyada mevcut … Adli Tıp Kurumunun 16.08.2012 tarihli raporunda hırsızlık ve iş yeri dokunulmazlığının ihlâli suçlarının hukuki sonuçlarını algılama ve davranışlarını yönlendirme yeteneğinin gelişip gelişmediği konusunda, içinde bulunduğu aile koşulları, sosyal ve ekonomik koşullar ile psikolojik ve eğitim durumu hakkında uzman kişilerce hazırlanacak rapor eşliğinde mahkemesince karar verilmesinin uygun olacağının belirtilmiş olması karşısında; suç tarihinde 12-15 arası yaş grubunda bulunan suça sürüklenen çocuk hakkında 5237 sayılı TCK\’nın 31/2. maddesi uyarınca işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama ve bu fiille ilgili davranışlarını yönlendirme yeteneğinin gelişip gelişmediği hususunda psikolog veya psikiyatrist uzman hekim raporu alınmadan yazılı şekilde hüküm kurulması,\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Yerel Mahkeme ise 24.11.2014 tarih ve … sayı ile; \”01.06.2005 tarihinden önce yürürlükte bulunan (mülga) 2253 sayılı Çocuk Mahkemelerinin Kuruluşu Görev ve Yargılama Usulleri Hakkındaki Kanun\’un 20/1. maddesinde \’Bu kanunda gösterilen ceza ve tedbirlerin uygulanmasından önce küçüğün işlediği suçun anlam ve sonuçlarını kavrayabilme yönünden bedeni, akli ve ruhi durumu mütehassıs kimselere tespit ettirilir.\’ denmek suretiyle uzman hekimden rapor alınması hükme bağlanmıştır. 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 31/2 maddesinde; Fiili işlediği sırada on iki yaşını doldurmuş olup da on beş yaşını doldurmamış olanların işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayamaması veya davranışlarını yönlendirme yeteneğinin yeterince gelişmemiş olması hâlinde ceza sorumluluğu yoktur. Ancak bu kişiler hakkında çocuklara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur. İşlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama ve bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneğinin varlığı hâlinde bu kişiler hakkında suç, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde on iki yıldan on beş yıla, müebbet hapis cezanı gerektirdiği takdirde dokuz yıldan on bir yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Diğer cezaların yarısı indirilir ve bu hâlde her fiil için verilecek hapis cezası yedi yıldan fazla olamaz. şeklinde düzenleme yapılmıştır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 31. maddesinin gerekçesinde \’Bu grup yaş küçüklerinin ceza sorumluluğunun olup olmadığı, çocuk hâkimi tarafından tespit edilir. Ancak, bu belirlemeden önce, yaş küçüğünün içinde bulunduğu aile koşulları, sosyal ve ekonomik koşullar ile psikolojik ve eğitim durumu hakkında uzman kişilerce rapor hazırlanması istenir. Çocuk hâkimi hazırlanan bu raporları ceza sorumluluğunun belirlenmesiyle ilgili olarak yapacağı değerlendirmede dikkate alır.\’ denmek suretiyle suç tarihinde on iki yaşından büyük on beş - [Nitelikli Hırsızlık Suçunda Suç Konusunun Değeri](https://kayseriavukat.org.tr/nitelikli-hirsizlik-sucunda-suc-konusunun-degeri/): Nitelikli Hırsızlık Suçunda Suç Konusunun Değeri Nitelikli hırsızlık suçu ile ilgili 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu kapsamında cezanın belirlenmesi süreci şu şekilde işlemektedir: Hakim, suçun işleniş biçimini, suçun işlenmesinde kullanılan araçları, suçun işlendiği zaman ve yeri, suçun konusunun önem ve değerini, meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığını, failin amaç ve saiki göz önünde bulundurarak, işlenen suçun kanuni tanımında öngörülen cezanın alt ve üst sınırı arasında temel cezayı belirler. Alanında yetkin Kayseri Ceza Avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek ceza yargılaması sürecine katılan taraflara hukuki yardım sunmaktadır. Kayseri ceza avukatı arıyorsanız etkin bir temsil için alanında yetkin, deneyimli ve güncel mevzuat ile içtihatlara hakim bir ceza avukatından hukuki destek almanız büyük önem arz etmektedir. Ceza davalarında suçun unsur ve şartlarının, suçu oluşturan maddi ve manevi hususların, eylemler ile amacın/kastın etkin bir biçimde ortaya konulması gerekmektedir. Böylelikle ceza tehdidi altında olan kişi hak etmediği hukuki yaptırımlardan kurtulabilecek veya mağdur ve müşteki, mağduriyetine sebep olan kişi veya kişilere yaptırım uygulanmasını sağlayabilecektir. Kayseri ceza avukatı veya ağır ceza avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Nitelikli Hırsızlık Suçunda Suç Konusunun Değeri Cezanın Belirlenmesinde Dikkate Alınır mı? Suça konu arabanın ekonomik değerinin suç tarihi itibarıyla pek fahiş olduğundan bahisle sanık hakkında mülga 765 sayılı TCK’nın 522. maddesi uyarınca artırım yapılmış, uyarlama yargılaması sırasında ise 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu döneminde malın ekonomik değerinin fahiş olması ayrı bir artırım maddesi olarak öngörülmediğinden ve önceki hükümde temel ceza alt sınırdan tayin edilerek Özel Dairece onandığından bahisle 5237 sayılı TCK’nın 142/2-d maddesine göre temel ceza alt sınırdan tayin edilmiş ise de 765 sayılı Kanun döneminde malın değerinin fahiş olması ayrı bir artırım maddesi olarak düzenlendiğinden aynı Kanun’un 29. maddesine göre temel ceza tayin edilirken bu durumun alt sınırdan ayrılma gerekçesi olarak kabul edilemeyeceği, 5237 sayılı TCK döneminde ise malın değerinin fahiş olması ayrıca bir artırım maddesi olarak öngörülmediğinden aynı Kanun’un 61. maddesinde “Suçun konusunun önem ve değeri” şeklindeki ölçüt göz önünde bulundurularak arabanın değerinin fahiş olmasının temel cezanın tayininde göz önünde bulundurulabileceği ve hükümlü hakkında temel ceza tayin edilirken alt sınırdan uzaklaşılması gerektiği kabul edilmelidir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2017/82 E. 2019/71 K. \”İçtihat Metni\” Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 6. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Hükümlü …’ın nitelikli hırsızlık suçundan 765 sayılı TCK’nın 493/2 ve 522/1. maddeleri uyarınca 3 yıl 9 ay; ruhsatnamede sahtecilik suçundan aynı Kanun\’un 350/1-son maddesi uyarınca 1 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına ilişkin … Asliye Ceza Mahkemesince verilen 30.12.2002 tarihli ve … sayılı hükümlerin, hükümlü müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 6. Ceza Dairesince 23.05.2005 tarih ve 21780-5065 sayı ile ruhsatnamede sahtecilik suçundan zincirleme suç hükümlerinin uygulanmaması konusunda eleştirisi ile hükümlerin onanmasına karar verilmiştir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe girmesiyle hükümlünün durumunu yeniden değerlendiren Yerel Mahkemece, 02.12.2005 tarih ve … sayı ile; hükümlünün nitelikli hırsızlık suçundan 5237 sayılı TCK’nın 142/2-d. maddesi uyarınca 3 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına, ruhsatnamede sahtecilik suçundan ise yeniden değerlendirme yapılmasına yer olmadığına ve talebin reddine karar verilmiş, bu hükümlerinde hükümlü müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yüksek 6. Ceza Dairesince 24.12.2009 tarih ve 14556-17437 sayı ile; “1- Hükümlü hakkında hırsızlık suçu nedeniyle yapılan uyarlamada, suça konu malların toplam değerinin yüksek olması, suç konusunun önem ve değeri, meydana gelen zararın ağırlığı, failin kasta dayalı kusurunun ağırlığı gibi etkenler gözetildiğinde, 5237 sayılı TCK’nın 61. maddesi uyarınca temel ceza belirlenirken alt sınır aşılarak cezanın belirlenmesi gerektiği düşünülmeden, somut olaya da uygun düşmeyen \’suçun işleniş şekli ve özelliği\’ gibi soyut ve yetersiz gerekçeyle yazılı şekilde uygulama yapılması, 2- Hükümlü hakkında sahtecilik suçu nedeniyle kurulan hüküm yönünden, hüküm tarihinden sonra yürürlüğe giren 5728 sayılı Kanun\’un 562. maddesi ile değişik 5271 sayılı CMK\’nın 231/5-14. maddesi uyarınca yeniden değerlendirme yapılmasında zorunluluk bulunması,” isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir. Yerel Mahkeme ise 22.06.2010 tarih ve … sayı ile; \”Mahkememizce yeni kanuna göre uyarlaması yapılan ve Yargıtay 6. Ceza Dairesinin 23.05.2005 tarih, 2003/21780 esas ve 2005/5065 sayılı kararı ile onanarak kesinleşen hükümlü hakkındaki kararda 765 sayılı TCK\’nın 493/2. maddesine göre verilen mahkumiyet kararında ceza alt sınırdan tayin edilmiştir. Yeni Kanun ile karşılaştırma yapılırken ve yeni Kanun\’da 765 sayılı Kanun\’un 522. maddesi ile paralellik arz eden bir düzenlemenin olmaması göz önüne alınarak yeniden, yeni Kanun\’un uygulanması da ceza alt sınırdan tayin edilmiştir. Dolayısı ile kesinleşen eski kararda cezanın alt sınırdan tayini eleştiri konusu yapılmazken ve cezanın tayini sırasında bir takım kriterler getiren 5237 sayılı TCK\’nın 61. maddesi ile yürürlükten kalkan 765 sayılı TCK\’nın 29. maddesindeki kriterler arasında önemli bir farklılık da olmadan 5237 sayılı Kanun\’un 61. maddesinde yazılan sözler tekrarlanarak alt sınırın aşılmamasının bozma nedeni yapılması mahkememizce usul ve kanuna aykırı bir görüştür, yasal dayanağı yoktur. Ne yazık ki, 5237 sayılı Kanun\’un yürürlüğe girmesi ile Yargıtay kimi ceza daireleri yeni kanunun uygulanması sırasında her yeni kanun maddesinin eski kanun maddeleri ile en ufak bir farklılık göstermeleri halinde, bozma nedeni yapılması eğilimi içine girdiği ve birçok kararı bu şekilde doyurucu olmayan gerekçeler ile bozduğu gözlemlenmektedir. Kaldı ki, mahkememizce verilen karar aleyhine bir temyiz yoktur, aleyhe temyiz olmadığı halde aleyhe kararın bozulması da CMK\’nın hükümlerine aykırıdır. Bu nedenlerle mahkememizce verilen eski kararda usul ve kanuna aykırı bir yön bulunmamıştır. Hükümlü hakkında sahtecilik suçundan oluşturulan mahkumiyet ile ilgili 5728 sayılı Kanun\’un 562. maddesi ile değişik 5271 sayılı CMK\’nın 231/5-14 maddesinin uygulanıp uygulanmayacağının da bozma nedeni sayılmaması kanaatine varılmıştır. Çünkü, Yargıtay 6. Ceza Dairesince kısmen onanan 31.12.2002 tarih 20901/1626 esas 2002/1148 sayılı kararımızda 647 sayılı Kanun\’un 6. maddesinin uygulanmasına yer olmadığı, belirtilmiş olup ve bu husus da kesinleşmiştir. 647 sayılı Kanun\’un 6. maddesinin uygulanmama koşulu ile CMK\’nın 231/5. maddesinin uygulama koşulları arasında paralellik bulunmaktadır. Şöyle ki, CMK\’nın 231. maddesinde değişiklik yapan 5560 sayılı Kanun\’un 23 ile CMK\’nın 231. maddesine eklenen 6. fıkrada öngörülen koşullardan birisi, a) Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkum olmamış bulunması, b) Mahkemece sanığın yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaat getirmesi, c) Suç işlenmesi ile mağdurun - [HAGB veya Cezanın Ertelenmesi Kararı Verilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/hagb-veya-cezanin-ertelenmesi-karari-verilmesi/): HAGB veya Cezanın Ertelenmesi Kararı Verilmesi Ceza hukukunda ceza sorumluluğunun temel esasları ile suçlar, yaptırımlar (ceza ve güvenlik tedbirleri) düzenlenmiştir. Ceza hukuku bakımından bir suçun oluşabilmesi, kanuni unsurlarının varlığına bağlıdır. Suçun işlenmesinden cezanın infaz edilmesine kadar geçen süreç, hassas bir süreçtir. Suç isnadı altında olan kişiler veya kendisine karşı bir suç işlendiğini, mağdur edildiğini düşünen kişiler ceza avukatı arayışına girmektedir. Etkili ve güçlü bir temsil açısından hakların ileri sürülmesinde, zamanın gözetilmesinde, isnatların gösterilmesinde, fiilin niteliğinin ortaya koyulmasında ceza hukuku alanında yetkin ve deneyimli bir avukattan hukuki yardım alınması hayati öneme sahiptir. Hukukta ceza sorumluluğu şahsidir ve hiç kimse, bir başkasının işlemiş olduğu fiil nedeniyle sorumlu tutulamaz. Ceza hukuku bakımından doğrudan kast ile işlenen suçun yaptırımı olası kasta göre; bilinçli taksirle işlenen suçun yaptırımı ise basit taksire göre daha ağırdır. Türk Ceza Kanunu kapsamında cezanın belirlenmesi süreci şu şekilde işlemektedir; Hakim, suçun işleniş biçimini, suçun işlenmesinde kullanılan araçları, suçun işlendiği zaman ve yeri, suçun konusunun önem ve değerini, meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığını, failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığını, failin amaç ve saiki göz önünde bulundurarak, işlenen suçun kanuni tanımında öngörülen cezanın alt ve üst sınırı arasında temel cezayı belirler. Alanında yetkin Kayseri Ceza Avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek ceza yargılaması sürecine katılan taraflara hukuki yardım sunmaktadır. Kayseri ceza avukatı arıyorsanız etkin bir temsil için alanında yetkin, deneyimli ve güncel mevzuat ile içtihatlara hakim bir ceza avukatından hukuki destek almanız büyük önem arz etmektedir. Ceza davalarında suçun unsur ve şartlarının, suçu oluşturan maddi ve manevi hususların, eylemler ile amacın/kastın etkin bir biçimde ortaya konulması gerekmektedir. Böylelikle ceza tehdidi altında olan kişi hak etmediği hukuki yaptırımlardan kurtulabilecek veya mağdur ve müşteki, mağduriyetine sebep olan kişi veya kişilere yaptırım uygulanmasını sağlayabilecektir. HAGB veya Cezanın Ertelenmesi Kararı ve Ödenmeyen Adli Para Cezasının Hapis Cezasına Çevrilmesi Türk Ceza Kanunu’nun 52/4. maddesinde, ödenmeyen adli para cezasının hapse çevrileceğinin mahkeme kararında belirtileceği düzenlenmiş olup adli para cezasını süresinde ödemeyen hükümlüler hakkında cezanın doğrudan doğruya hapis olarak infazı yerine öncelikle kamuya yararlı bir işte çalıştırma suretiyle infazını öngören 6545 sayılı Kanun’un 81. maddesiyle değişik 5275 sayılı Kanun’un 106/3. maddesinde, hükümlünün kamuya yararlı bir işte çalıştırılmasına ilişkin tedbirin ödenmeyen adli para cezasından çevrilerek belirlenen hapis cezası üzerinden kararlaştırılacağına yer verilmesi nedeniyle anılan düzenlemenin TCK’nın 52/4. maddesindeki hükmün uygulanma imkânını ortadan kaldırmadığı, dolayısıyla Yerel Mahkemece ödenmeyen adli para cezasının hapse çevrileceğinin sanığa ihtar edilmesinde bir isabetsizlik olmadığı ve buna bağlı olarak karardaki “5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 52/4-son maddesi uyarınca adli para cezasının ödenmeyen kısmının hapis cezasına çevrilmesine (ihtarat yapıldı).” ibaresinin çıkarılmasına gerek bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2015/656 E.  2018/404 K. \”İçtihat Metni\” Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 8. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanun\’a muhalefet suçundan sanık …\’ın aynı Kanun\’un 13/1 maddesi ile 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 62/2, 52/2-4-son, 53 ve 54. maddeleri uyarınca 10 ay hapis ve 500 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve müsadereye ilişkin, … Asliye Ceza Mahkemesince verilen 25.12.2013 gün ve … sayılı hükmün, sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 8. Ceza Dairesince 13.02.2015 tarih ve 23735-9454 sayı ile; \”Adli sicil kaydında yer alan hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin karar mahkûmiyet niteliğinde bulunmadığından, sanık hakkında kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları irdelenerek hükmün açıklanmasının geri bırakılması ve erteleme hususunda bir karar verilmesi gerektiği gözetilmeden, yasal ve yetersiz gerekçeyle yazılı biçimde yasal şartların oluşmadığından bahisle hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ve ertelemeye yer olmadığına karar verilmesi\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 23.03.2015 tarih ve 34325 sayı ile; “İtiraz Nedenleri: 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 231/6 maddesi Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesi için; a) Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış bulunması, b) Mahkemece, sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate varılması, c) Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi, gerekir. hükmünü haizdir. Keza Türk Ceza Kanunu’nun 51/1 maddesi İşlediği suçtan dolayı iki yıl veya daha az süreyle hapis cezasına mahkûm edilen kişinin cezası ertelenebilir. Bu sürenin üst sınırı, fiili işlediği sırada onsekiz yaşını doldurmamış veya altmışbeş yaşını bitirmiş olan kişiler bakımından üç yıldır. Ancak, erteleme kararının verilebilmesi için kişinin; a) Daha önce kasıtlı bir suçtan dolayı üç aydan fazla hapis cezasına mahkûm edilmemiş olması, b) Suçu işledikten sonra yargılama sürecinde gösterdiği pişmanlık dolayısıyla tekrar suç işlemeyeceği konusunda mahkemede bir kanaatin oluşması, gerekir. düzenlemesini içermektedir. Somut olayda 6136 sayılı Yasa\’nın 13/1, TCK\’nın 62. maddeleri gereğince 10 ay hapis ve 500 TL adli para cezası ile cezalandırılan sanık hakkında ceza tür ve miktarı itibarıyla hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ya da hapis cezasının ertelenmesine herhangi bir objektif koşul nedeniyle engel bulunmadığı dosya kapsamından anlaşılmaktadır. Bu durumda hükmün açıklanmasının geri bırakılması yönünden CMK’nun 231/6-b, hapis cezasının ertelenmesi yönünden TCK\’nın 51/1-b maddelerindeki düzenleme gereğince mahkemesince bir değerlendirme yapılmak ve sanık hakkında olumlu ya da olumsuz bir kanaatle söz konusu müesseselerin uygulanıp uygulanmayacağına dair bir karar verilmesi gerekmektedir. Sanık hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ve hapis cezasının ertelenmesine yer olmadığına karar veren Yerel Mahkemece sanık hakkında daha önce başka bir suçtan verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair bir kararı işaretle \’sanık hakkında daha önce kasıtlı bir suç dolayısıyla hakkında hüküm kurulduğundan ve ileride tekrar suç işlemeyeceği konusunda mahkememizde olumlu kanaat oluşmadığından\’ denilerek esasen CMK’nun 231/6-b ve TCK.nun 51/1-b maddelerinde yazılı subjektif koşullar yönünden bir değerlendirme yapılmış ve olumsuz kanaatle hem hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına hem de hapis cezasının ertelenmesine yer olmadığına karar verilmiş olması karşısında, bu gerekçenin yasal ve yeterli olduğu\” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 8. Ceza Dairesince 28.05.2015 tarih ve 6391-17865 sayı ile, itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ile Özel Daire arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar; Yerel Mahkemece, CMK\’nın 231. - [Meşru Savunmada Hata ve Sınırın Aşılması Hükümlerinin Uygulanma Şartları](https://kayseriavukat.org.tr/mesru-savunmada-hata-iddiasinin-degerlendirilmesi/): Meşru Savunmada Hata ve Sınırın Aşılması Hükümlerinin Uygulanması Meşru savunma; bir kimsenin, gerek kendisine gerek başkasına ait bir hakkı hedef alan, gerçekleşen ya da gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırıyı, saldırı ile eşzamanlı olarak hâl ve koşullara göre saldırı ile orantılı biçimde, kendisinden veya başkasından uzaklaştırmak mecburiyetiyle saldırıda bulunan kişiye karşı işlediği ve hukuk düzenince meşru kabul edilen fiillerdir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda bir \’hukuka uygunluk nedeni\’ olarak düzenlenen meşru savunma, hukuka aykırılığı ortadan kaldırmakta ve bu nedenle de eylemi suç olmaktan çıkarmaktadır. Bununla birlikte meşru savunma haksız bir saldırı nedeniyle ve bu saldırıyı ortadan kaldırmak amacıyla yapılmalıdır. Bu sebeple, savunma, saldırıya ve saldıran kişi veya kişilere karşı yapılmalıdır. Saldırıda bulunmayan bir kişiye karşı savunmada bulunulamayacağından, meşru savunma gerçekleşmiş olmaz. Adam öldürme ve yaralama suçlarından yargılanan ve “gerçekleşmesi muhakkak bir saldırıdan kurtulmak maksadıyla ve içinde bulunduğu şokun tesiriyle, meşru savunma koşulları içerisinde ateş ettiği” şeklindeki savunmasını doğrulayamayan sanığın, gündüz vakti, yoğun yaya trafiğinin bulunduğu ortamda, çevredeki kalabalığa aldırmaksızın, tabancayla peş peşe ateş etmesi ve olayla ilgisiz ve sanığa yönelik hiçbir haksız söz ve davranışları bulunmayan kişilerin ölümüne ve yaralanmasına yol açması karşısında sanık hakkında meşru savunmada sınırın aşılması ve hata hükümlerinin uygulama imkânının bulunmadığı değerlendirilmelidir. Alanında yetkin Kayseri Ceza Avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Bürosu olarak, savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin etmek için gerçek ve tüzel kişilere yönelik her türlü suç isnadı, cezai şikâyet, kovuşturma, soruşturma ve diğer ceza davası konularında müvekkillerimize avukatlık ve hukuki danışmanlık hizmetleri sunmaktayız. Yargılama sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir avukattan hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. Kayseri Ceza Avukatı kadromuzdan olası kastla adam öldürme suçu ile ilgili dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Meşru Savunmada Hata ve Sınırın Aşılmasına ilişkin Emsal Yargıtay Kararı Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2017/893 Karar No: 2018/33 Kararı veren Yargıtay Dairesi: 1. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Özet: Gündüz vakti, yoğun yaya trafiğinin bulunduğu ortamda, çevredeki kalabalığa aldırmaksızın, tabancayla yaklaşık beş metre mesafeden peş peşe dokuz el ateş ederek, olayla ilgisiz ve kendisine yönelik hiçbir haksız söz ve davranışı bulunmayan iki kişinin ölümüne, iki kişinin de yaralanmasına yol açan sanık hakkında meşru savunma, sınırın aşılması ve hata hükümlerinin uygulama imkânının bulunmadığı kabul edilmelidir. İçtihat Metni Sanık …\’in, … ve …\’nu olası kastla öldürme suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 81/1, 21/2, 62, 63 ve 53. maddeleri uyarınca 16 yıl 8 ay hapis, …\’ı olası kastla yaralama suçundan aynı Kanunun 86/1, 86/3-e, 87/1-d, 21/2, 63 ve 53. maddeleri uyarınca 2 yıl 1 ay hapis, …\’ü olası kastla yaralama suçundan aynı Kanunun 86/2, 86/3-e, 21/2, 62, 52/2-4. maddeleri uyarınca 3.750 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına; hapis cezasına ilişkin mahkûmiyet hükümleri yönünden mahsuba ve hak yoksunluğuna ilişkin … 7. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 29.01.2008 gün ve … sayılı kısmen resen temyize tabi olan hükümlerin, sanık müdafii tarafından da temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 07.04.2009 gün ve 6917-1880 sayı ile; sanık hakkında olası kastla öldürme suçundan kurulan mahkûmiyet hükümlerinin onanmasına, mağdur …\’ı olası kastla yaralama suçundan kurulan mahkûmiyet hükmünün ise TCK\’nun 62. maddesi yönünden düzeltilerek onanmasına karar verilmiş; sanığın mağdur …\’e yönelik olası kastla yaralama suçundan kurulan hüküm yönünden ise; “…Sanığın sabıka kaydındaki cezanın silinme koşullarının oluşup oluşmadığı ve cezanın ortadan kaldırılıp kaldırılmadığı hususları araştırılarak, sonucuna göre; hüküm tarihinden sonra yürürlüğe giren 5728 sayılı Yasanın 562. maddesi ile değişik 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 231. maddesi uyarınca, sanığın hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması\” gerekçesiyle bozulmasına karar verilmiştir. Bozmaya uyan … 7. Ağır Ceza Mahkemesince 15.09.2009 gün ve … sayı ile; sanığın ilk hükümdeki gibi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 86/2, 86/3-e, 21/2, 62, 52/2-4. maddeleri uyarınca 3.750 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilmiş, bu hükmün de sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 22.06.2010 gün ve 1334-4687 sayı ile onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı\’nın İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 13.02.2017 gün ve 399264 sayı ile; \”… İtirazın konusunu oluşturan uyuşmazlık; 1) Hükümlü … hakkında …\’yı öldürmeye teşebbüs suçundan kamu davası açılması sağlanıp bu dosyayla birleştirilerek meşru savunma koşullarının tartışılmasının ve meşru savunma koşulları oluşmuş ise …., …, … ve …\’e yönelik eylemler bakımından da bu hükümlerin uygulanmasının gerekip gerekmediğinin, 2) Kabule göre de, hükümlü … hakkında haksız tahrik hükümlerinin uygulanması gerekip gerekmediğinin, belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Sanık …\’in suç tarihinden yaklaşık dört ay önce tanık …\’ndan olayın meydana geldiği …. isimli iş yerini satın aldığı, (devirden sonra iş yerinin adı B… Gıda olarak değişmiştir.) aralarında yaptıkları anlaşma gereğince …\’nun … ve … kardeşlere olan borcunu da ….\’in devraldığı, borcun miktarı konusunda tarafların farklı beyanları olmakla birlikte, ….\’in savunmasına göre devraldığı borç miktarının 111.500 Lira olduğu, ….\’in iş yerini devraldıktan sonra bu borcun yaklaşık 75.000 Lirasını nakit olarak ödediği, bakiye borç için …ve …\’ya dosya arasında fotokopisi bulunan 26.04.2007 düzenleme tarihli, 30.07.2007 ödeme günlü, 35.000 Lira bedelli bono verdiği anlaşılmaktadır. Dosya arasındaki iddia, savunma ve delillere göre, söz konusu bononun vadesi gelmesine rağmen ödenmemesi sebebiyle …. ile …ve … arasında husumet oluştuğu, K… kardeşlerin, borcu ödemesi konusunda ….\’i sıkıştırmaya başladıkları, ….\’in çek verme teklifini kabul etmeyen …\’nın suç tarihinde saat 16.30 sıralarında üç adamıyla birlikte ….\’in iş yerine geldiği, üç adamının dışarıda beklediği, ….\’in iş yerinde olmadığını görünce çalışanlara nerede olduğunu sorduğu, çalışanların ….\’in dışarıda olduğunu söylemeleri üzerine, onu telefonla arayarak küfürler ettiği, bir süre daha iş yerinde bekledikten sonra tekrar ….\’i aradığında cevap vermemesi üzerine küfürler ve tehditler savurarak iş yerinin cam vitrinlerini kırmak, zeytinleri yere dökmek, baharat tezgâhını devirmek ve buzdolabı ile şarküteri dolabını tekmelemek suretiyle iş yerine zarar verdiği ve yarım saat sonra tekrar geleceğini, ….\’i öldüreceğini söyleyerek adamlarıyla birlikte iş yerinden ayrıldığı (… hakkında tehdit suçundan beraat kararı verilmiş ise de, - [Bilinçli Taksirle Ölüme Neden Olma](https://kayseriavukat.org.tr/bilincli-taksirle-olume-neden-olma/): Bilinçli Taksirle Ölüme Neden Olma Alanında yetkin Kayseri Ceza Avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Bürosu olarak, savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin etmek için gerçek ve tüzel kişilere yönelik her türlü suç isnadı, cezai şikâyet, kovuşturma, soruşturma ve diğer ceza davası konularında müvekkillerimize avukatlık ve hukuki danışmanlık hizmetleri sunmaktayız. Türk Ceza Kanunu\’nda taksir; \”basit\” ve \”bilinçli\” taksir olarak ikili bir ayrıma tabi tutulmuş, 22. maddesinin üçüncü fıkrasında bilinçli taksir; \”kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi\” şeklinde tanımlanmış, bilinçli taksir hâlinde taksirli suça ilişkin cezanın üçte birden yarıya kadar arttırılacağı öngörülmüştür. Basit taksir ile bilinçli taksir arasındaki ayırt edici ölçüt; taksirde failin öngörülebilir nitelikteki neticeyi öngörmemesi, bilinçli taksir hâlinde ise bu neticeyi öngörmüş olmasıdır. Failin gerçekleştirdiği bir eylemde, kastettiğinden daha ağır veya başka bir sonucun meydana gelmesi hâlinde, sorumlu tutulabilmesi için, netice bakımından en azından taksirle hareket etmiş olmasının kabulü gerekmektedir. Fail, bu sonucun meydana gelmesinden taksirle bile sorumlu tutulamıyorsa, objektif sorumluluğun kaldırılmasının doğal bir sonucu olarak, sadece nedensellik bağının bulunuyor olması, neticeden sorumlu tutulması için yeterli olmayacaktır. Yargılama sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir avukattan hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. Kayseri Ceza Avukatı kadromuzdan olası kastla adam öldürme suçu ile ilgili dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Bilinçli Taksirle Ölüme Neden Olma Halinde Haksız Tahrik Uygulanabilir mi? Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2015/695 Karar No: 2019/128 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 1. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Özet: Öldürme fiilinin taksirle de işlenebilen bir suç olması, sanığın olay tarihinde tartıştığı ölenin göğsüne vurması şeklindeki hareketinin iradi bir hareket olması, sanığın ölüm neticesini istediğine dair bir tespitin yapılamaması, sanığın hareketi ile ölüm sonucu arasında nedensellik bağının bulunması hususları ile 55 yaşında olan sanığın yaşam tecrübesi gözetilip ortak tecrübeler de dikkate alındığında; sanığın 24.08.2010 tarihli oturumda da bizzat ifade ettiği şekilde önceden tanıdığı ve kalp rahatsızlığı olduğunu bildiği 44 yaşındaki bir kişinin göğsüne vurulması neticesinde ölüm sonucunun meydana gelebileceğini öngörmesi gerektiği, bu şekilde sanığın istemediği, ancak öngördüğü ölüm sonucunun meydana gelmesine yol açan eyleminin, bilinçli taksirle bir kişinin ölümüne neden olma suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir. İçtihat Metni Sanık … hakkında kasten yaralama sonucu ölüme neden olma suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda, sanığın eyleminin bilinçli taksirle bir kişinin ölümüne neden olma suçunu oluşturduğu kabul edilerek 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 22/3, 86/2. maddeleri delaletiyle aynı Kanun\’un 85/1 ve 62. maddeleri uyarınca 2 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ilişkin … 1. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 10.11.2010 tarihli ve … sayılı hükmün, sanık müdafisi ve katılanlar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 18.10.2011 tarih ve 5099-6082 sayı ile; \”… A) Taraflar arasında aynı olay içinde meydana geldiği ileri sürülen yaralama, mala zarar verme, 6136 sayılı Kanun\’a aykırılık suçlarından açılan ve Kartal 4. Asliye Ceza Mahkemesinin 2008/102 esas sırasında kayıtlı bulunan dava dosyasıyla bu dava dosyasının birleştirilmesi, dosyada karar verilmiş ve kesinleşmiş ise söz konusu dosyanın Yargıtay denetimine esas olacak biçimde dosya içine konulması, kanıtların birlikte değerlendirilmesi, sonucuna göre sanıkların hukuki durumlarının saptanması gerektiğinin düşünülmemesi, B) Dairemizce de benimsenen Ceza Genel Kurulunun 08.06.2010 gün 2010/1-35-140 sayılı kararında da belirtildiği üzere aynı olayda yargılanan sanıklar ….., ….. ve…. arasında menfaat uyuşmazlığı bulunduğu anlaşıldığı hâlde, sanıkların aynı müdafiler tarafından savunmalarının yapılması suretiyle 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 152 ve 1136 sayılı Avukatlık Kanunu\’nun 38. maddelerine aykırı davranılması,\” isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir. Bozmaya uyularak dosyaların birleştirilmesiyle yapılan yargılama sonucunda dosyanın devredildiği … 1. Ağır Ceza Mahkemesince 19.02.2013 tarih ve … sayı ile; sanığın bilinçli taksirle ölüme neden olma suçundan TCK\’nın 22/3 ve 86/2. maddeleri delaleti ile aynı Kanun\’un 85/1, 22/3 ve 62. maddeleri uyarınca 3 yıl 4 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına hükmedilmiş, bu hükmün de sanık müdafisi ve katılanlar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 23.12.2014 tarih ve 3743-6484 sayı ile onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı\’nın İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 27.04.2015 tarih ve … sayı ile; “…Uyuşmazlığın taraflarından U… ailesi ile maktulün mensup olduğu B… ailesinin özel halk otobüsü işletmeciliği yaptıkları ve birbirlerini tanıdıkları, olay günü U… ailesine ait otobüsün …\’a ait evin kapısının önüne park edilmesi nedeniyle her iki aile üyeleri arasında tartışma ve bilahare kavga meydana geldiği, araya tanıdık kişilerin de girmesiyle sanık …\’ın meydana gelen husumeti ortadan kaldırmak maksadıyla tanık … ve … ile birlikte B… ailesine mensup kişilerin yazıhanesine gittikleri meydana gelen kavga olayını görüştükleri, bu sırada yazıhanenin dışında her iki aile mensuplarının toplanmış olduğu, dışarıda bulunan U… ailesine mensup …\’ın, B… ailesine destek amacıyla olay yerine gelen … isimli şahsa \’Sen olaya karışma\’ dediği ve Y…\’a kafa vurması üzerine, yazıhane dışında bulunan her iki aile mensupları arasında kavga meydana geldiği anlaşılmaktadır. Oluşa da uygun düşen Mahkemenin kabulüne göre, sanık … bu kavgayı yatıştırmaya çalışmış, ancak başarılı olamamış, kavga sırasında … tabanca ile yakın mesafeden ateş ederek …\’ı öldürmüş, sanık … ise yine tabanca ile …\’a ateş ederek hayati tehlike geçirecek şekilde yaralamıştır. Bunun üzerine sanık …, öldürme ve öldürmeye teşebbüs suçunun sanıklarıyla aynı safta kavgaya iştirak eden …\’un göğüs bölgesine vurmak suretiyle TCK\’nın 86/2. maddesi kapsamında kalacak şekilde yaralamış, …, kendisinde var olan kronik kalp damar hastalığının yaralamanın etkisi ve olayın efor ve stresiyle aktif hâle gelmesi sonucu ölmüştür. Mahkeme, sanık …\’ın haksız tahrik altında atılı suçu işlediğini kabul etmiş, ancak olası kast hükümleriyle haksız tahrik hükümlerinin birlikte uygulanamayacağı gerekçesiyle sanık hakkında haksız tahrik hükümlerini uygulamamıştır. Oysa, sanık meydana gelen ölüm neticesi bakımından taksiri nedeniyle sorumlu tutulmakta ise de sanığın temel eyleminin kasten yaralama olduğu dikkate alınarak, yukarıda özetlenen şekilde başlayan, gelişen ve sonuçlanan olayda sanık hakkında haksız tahrik hükümlerinin uygulanması gerekmektedir. (Yüksek Yargıtay 1. Ceza Dairesi de sanığın TCK\’nın 86/2 ve 22/2. maddeleri yollamasıyla TCK\’nın 85/1. maddesi uyarınca cezalandırıldığı olayda sanık hakkında haksız tahrik hükümlerinin uygulandığı bir hükmü bu sebeple - [Olası Kastla Adam Öldürme Suçu ile Kasten Öldürme Suçunun Kıstaslarına ilişkin Emsal Yargıtay Kararı](https://kayseriavukat.org.tr/olasi-kastla-adam-oldurme-sucu-ve-cezasi/): Olası Kastla Adam Öldürme Suçu ve Cezası Alanında yetkin Kayseri Ceza Avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Bürosu olarak, savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin etmek için gerçek ve tüzel kişilere yönelik her türlü suç isnadı, cezai şikâyet, kovuşturma, soruşturma ve diğer ceza davası konularında müvekkillerimize avukatlık ve hukuki danışmanlık hizmetleri sunmaktayız. Kasten adam öldürme, Kanunda öngörülen ve suç teşkil eden fiili gerçekleştirmeye yönelik irade olup, kanunda suç olarak tanımlanmış eylemin bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesi ile oluşur. Fail, hareketinin kanuni tipi gerçekleştireceğini bilmesi ve istemesi hâlinde doğrudan kastla hareket etmiş olacak, buna karşın işlediği fiilin muhtemel bazı neticeleri meydana getirebileceğini öngörmesine ve bu neticelerin gerçekleşmesini mümkün ve muhtemel olarak tasavvur etmesine rağmen muhtemel neticeyi kabullenerek fiili işlemesi hâlinde olası kast söz konusu olacaktır. Olası kast ile doğrudan kast arasındaki farkı ortaya koyan en belirgin unsur, doğrudan kasttaki bilme unsurudur. Fail, hareketinin kanuni tipi gerçekleştireceğini biliyorsa doğrudan kastla hareket ettiğinin kabulü gerekmektedir. Olası kastla adam öldürme suçunda, eylemin kanunda tanımlanan bir sonucun gerçekleşmesine neden olacağı muhtemel görülmesine karşın, bu neticenin meydana gelmesi fail tarafından kabul edilmektedir. Yargılama sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir avukattan hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. Kayseri Ceza Avukatı kadromuzdan olası kastla adam öldürme suçu ile ilgili dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Öldürme Suçunda Doğrudan Kast ile Olası Kast Ayrımına ilişkin Emsal Yargıtay Kararı Yargıtay Ceza Genel Kurulu         Esas No: 2017/1195 Karar No:2018/407 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 1. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Özet: Evde kalabalık bir ailenin yaşadığını ve sabahın erken saatlerinde aile fertlerinin de evde olacaklarını bilen sanığın, ateşlediği silahtan çıkan mermilerin evin içerisinde bulunan birisine isabet edebileceğini öngörebilecek durumda olmasına rağmen meydana gelebilecek muhtemel neticeyi göze alarak ateş edip “olursa olsun” düşüncesiyle hareket etmesi, başka bir deyişle öngördüğü muhtemel neticenin meydana gelmesine kayıtsız kalıp kabullenmesi nedeniyle öldürme suçunu olası kastla işlediğinin kabulünde zorunluluk bulunmaktadır. İçtihat Metni Sanık … hakkında kasten öldürme suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda, sanığın eyleminin olası kastla öldürme suçunu oluşturduğu kabul edilerek, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 81/1, 21/2, 62, 53/1 ve 63. maddeleri uyarınca 20 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba ilişkin … Ağır Ceza Mahkemesince verilen 18.03.2011 tarihli ve … sayılı resen temyize tabi hükmün, sanık müdafisi, katılanlar vekili ve Cumhuriyet savcısı tarafından da temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 25.09.2012 tarih ve 8393-6802 sayı ile; \”Aynı eylemden yargılanan sanıklar …, … ve … arasında savunma açısından çıkar çatışması bulunduğu, bu nedenle sanıkların aynı vekillerle temsili usulüne aykırı olduğu anlaşılmakla, Dairemizce de benimsenen Ceza Genel Kurulunun 20.10.2009 tarih ve 85/242 sayılı kararı da dikkate alınarak, her bir sanık için ayrı müdafi atanması gerektiğinin düşünülmemesi suretiyle, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 152. maddesine aykırı davranılması,\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Bozmaya uyan Yerel Mahkemece 26.12.2012 tarih ve … sayı ile; sanığın önceki hükümdeki gibi cezalandırılmasına karar verilmiştir. Resen temyize tabi olan bu hükmün sanık müdafisi, katılanlar vekili ve Cumhuriyet savcısı tarafından da temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 20.05.2014 tarih ve 870-3174 sayı ile; \”… Dosya kapsamına göre, bir tarafta maktul …, annesi mağdur …, babası mağdur… ve kardeşi mağdur sanık …; diğer tarafta ise sanık …, çocukları sanıklar …, …, … ve mağdur sanık … ile yakınları sanık … olmak üzere her iki tarafın da birbirleri ile akraba oldukları, olaydan önce maktulün İstanbul’da bulunan …’ın yanına çalışmak amacı ile gittiği, burada … ve arkadaşları ile aynı evde kaldıkları sırada cinsel tacize uğradığı iddiası ile aralarında …’ın da bulunduğu bazı kişiler hakkında kamu davası açıldığı ve yargılamanın devam ettiği, böylelikle her iki taraf arasında çekişmeler yaşandığı, olaydan bir gün önce bu çekişmelerin etkisi ile … ile… arasında başlayan tartışmanın kavgaya dönüştüğü, kavga sırasında …’ın…, …. ve …’ı tehdit ettiği, ayrıca… ve …’a etkili eylemde bulunduğu, …’in de …’ın yanında yer aldığı, buna karşılık… ve ….’nın da …’ı basit şekilde yaraladıkları, …’ın yarasının ciddi olmamasına rağmen ailesinin bu durumu abarttığı, olayın ardından …’un,…’in evine giderek hakaret ettiği, kendisini ve çocuklarını ölümle tehdit ettiği, bu sırada İstanbul’da bulunan … ve …’in de olayı haber aldıktan sonra akşam saat 22.30 sıralarında yola çıktıkları, savunmalarının aksine HTSL raporlarından da anlaşılacağı üzere babaları … ile görüştükleri, sabah saatlerinde Niğde’ye vardıkları, öncelikle hastanede bulunan …’ı ziyaret ettikleri, ardından evlerine uğradıkları, burada …’in …’a ait olan tabancayı alarak …’la birlikte önceden bilmedikleri…’in evini aramak üzere dışarı çıktıkları, bu sırada …..’un da…’in evinin yakınlarına kadar geldiği, tanıklar …. ve…. ile karşılaştığı, bu karşılaşmadan hemen önce tanıkların önünden araçları ile geçen ….. ve …..’ın…’in evini bulamadıkları, bir gün önceki olayı duyan …. ve….’in sakinleştirme çabalarına, …..’un… ve ailesini kastederek, \’Onlar nasıl olsa dışarı çıkacaklar, onları vuracağım, beşikteki bebeği olsa bile vuracağım\’ sözleriyle karşılık verdiği, ardından traktörü ile oradan ayrıldıktan bir süre sonra ….. ve …..’ın yine tanıkların önünden geçerek, bu kez babaları ……’nın tarifi üzerine…’in evini buldukları, sanıkların izinsiz olarak ikametin müştemilatına girerek o sırada evde olmayan…’i aramaya başladıkları, burada ….. ve yakınlarının kendilerine karşı çıkması ile başlayan tartışma sırasında …..’ın …..’ı darbettiği, ardından …..’in de \’sizin kökünüzü kazıyacağım\’ diyerek, önce evin açık olan mutfak camından, ardından da mutfağın sol tarafında yer alan yatak odasının perde ile tam olarak kapalı olmayan penceresinden birer el ateş ettiği, ilk atış sırasında yatak odasında bulunan maktulün odadan çıkıp kapıyı kapattığı sırada, ikinci yapılan atış sonucu boynundan aldığı isabet sonucu öldüğü olayda; Sanığın fiilden önce ve fiili sırasındaki söz ve davranışları dikkate alındığında, neticeyi bilerek ve isteyerek eylemini gerçekleştirdiği, eyleme bağlı olarak ortaya çıkan kastının öldürmeye yönelik olduğu anlaşıldığı hâlde, \’kasten öldürme\’ suçundan hüküm kurulması yerine, suç niteliğinde yanılgıya düşülerek yazılı biçimde \’olası kastla öldürme\’ suçundan hüküm kurulması,\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Bozmaya uyan yerel mahkemece 25.02.2015 tarih ve … sayı ile; sanığın kasten öldürme suçundan TCK\’nın 81/1, - [Tek Bir Fiil ile Birden Fazla Farklı Suç İşlenmesi](https://kayseriavukat.org.tr/bir-fiil-ile-birden-fazla-farkli-suc-islenmesi/): Bir Fiil ile Birden Fazla Farklı Suç İşlenmesi Durumunda Verilecek Ceza Alanında yetkin Kayseri Ceza Avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz; ceza yargılamalarında savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek taraflara avukatlık ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Ceza davalarında gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması açısından alanında uzman bir Kayseri ceza avukatı veya ağır ceza avukatından hukuki yardım alınması faydalı olacaktır. Yargılama sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir.  Kayseri ceza avukatı veya ağır ceza avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Yargıtay Ceza Genel Kurulu         Esas No: 2015/158 Karar No: 2018/444 Kararı veren Yargıtay Dairesi: 1. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Özet: Sanığın av tüfeği ile öldürmek amacıyla katılan K.’ya doğru bir kez ateş ettiği olayda; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 43/3. maddesi uyarınca sanık hakkında zincirleme suç hükümleri ile aynı neviden fikri içtima kuralının uygulanamaması ve TCK’nın 44. maddesinde failin mağdur sayısınca ayrı ayrı cezalandırılacağına ilişkin istisnai hükme yer verilmemiş olması nedeniyle kıyas ve genişletici yorum yasağına ilişkin evrensel hukuk ilkesi göz önünde bulundurulduğunda; bir fiil ile birden fazla farklı suçun oluşmasına sebebiyet veren sanık hakkında TCK’nın 44. maddesinin uygulanması ve meydana gelen suçların en ağırı olan kasten öldürme suçuna teşebbüsten ceza verilmesi gerektiği, bunun dışında katılan O.’ya yönelik olası kastla yaralama suçundan ayrıca mahkûmiyet hükmü kurulamayacağı kabul edilmelidir. İçtihat Metni Sanık … hakkında katılan …\’a yönelik kasten yaralama suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda, eylemin olası kastla yaralama suçunu oluşturduğu kabul edilerek sanığın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 86/2, 86/3-e, 21/2, 62, 53, 63 ve 54. maddeleri gereğince 3 ay 22 gün hapis cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, mahsuba ve müsadereye ilişkin, … 1. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 10.04.2012 tarihli ve … sayılı hükmün sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 11.11.2014 tarih ve 2009-5134 sayı ile; “… 2) Oluşa ve dosya kapsamına göre, sanıklar … ve … ile mağdurlar … ve … arasında önceye dayalı kız meselesi yüzünden husumet bulunduğu, olay günü sanık …’ın mağdurların da oturduğu kahvehaneye gittiği, sanığın geldiğini gören mağdurların sanık …’a \’Sen burada ne geziyorsun, sana buralara gelme demedim mi, koduğumun çocuğu\’ diyerek hakaret edip üzerine yürüdükleri, sanık …’ın eve giderek olayı babası olan sanık …’a anlattığı, sanıkların kendilerine ait araca binerek mağdurların oturduğu kahvehanenin önüne geldikleri, taraflar arasında tartışma yaşandığı, sanık …’ın araçta bulunan av tüfeğini alarak, mağdur …’in karın bölgesini hedef alıp uzak mesafeden tek el ateş ettiği, açılan ateş sonucu mağdur …’in karın, batın ve bacak bölgesinden, ince bağırsak yaralanmasına neden olacak ve hayati tehlike geçirecek şekilde yaralandığı, mağdur …’in yanında bulunan mağdur …’un da av tüfeğinden çıkan saçma tanesi ile bacağından basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek şekilde yaralandığı, olay yerinde bulunan tanıkların müdahalesi ile sanık …’ın eylemine son verdiği olayda; a) Sanığın, mağdur … ve mağdur …’a yönelik olarak av tüfeğiyle bir el ateş etmekten ibaret eyleminin hukuki anlamda tek bir fiil olduğu, bu fiille birden fazla farklı suçun işlendiği ve bu nedenle 5237 sayılı TCK\’nın 44. maddesinde düzenlenmiş bulunan farklı neviden fikri içtimanın şartlarının oluştuğu anlaşıldığı hâlde; sanığa, mağdur …’a yönelik kasten yaralama suçuna göre daha ağır olan mağdur …’e yönelik kasten öldürme suçuna teşebbüsten ceza verilmesi, mağdur …’a yönelik eyleminden ise karar verilmesine yer olmadığına ilişkin hüküm kurulması yerine, yazılı biçimde TCK\’nın 44. maddesinde düzenlenen fikri içtima hükmü göz ardı edilmek suretiyle gerçek içtima kurallarına göre \’mağdur …’i öldürme suçuna teşebbüsten\’ kurulan mahkûmiyet hükmünün yanında, ayrıca \’mağdur …’u kasten yaralama\’ suçundan da hüküm kurulması\” isabetsizliğinden bozulmasına oy çokluğuyla karar verilmiş, Karşı Oy Gerekçesi Daire Başkanı Ş.; \”Sanık … kendisinden 3,5 metre uzaklıkta oğlu….. ile yan yana durmakta olan hasmı …..\’i görünce av tüfeği ile bir kez ateş ederek …..\’i batın, pelvis ve sağ bacakta 10 saçma tanesi ile yaralar. …..\’in batın bölgesine isabet eden saçma taneleri nedeniyle, ince bağırsak yaralanmasına neden olacak ve hayati tehlike geçirecek şekilde yaralamış, bir adet saçma tanesi de mağdur …\’in yanında duran mağdur …\’un sağ bacağına isabet etmiş ve…..\’un basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek şekilde yaralanmasına neden olmuştur. Sayın çoğunluk, olayda 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 44. maddesi gereğince sonucu en ağır olan …..\’i kasten öldürmeye teşebbüsten tek bir ceza verilmesi gerektiğine karar vermiştir. Öncelikle şunu belirteyim ki, sanık … av tüfeği ile değil, tabanca ile bir kere ateş etmiş olup, tek bir mermi ile hem …..\’i öldürmeye teşebbüs etmiş hem de…..\’u yaralamış olsa idi, TCK\’nın 44. maddesi gereğince \’İşlediği bir fiil nedeniyle birden fazla farklı suçun oluşmasına sebebiyet verdiğinden\’ suçların en ağırı olan …..\’i öldürmeye teşebbüsten ceza verilecekti. Bu şekilde farklı yorumlar yapılmasının nedeni \’aynı nevinden fikri içtima\’nın \’zincirleme suç\’ başlıklı TCK\’nın 43/2. maddesinde, ayrı neviden fikri içtimanın ise \’fikri içtima\’ başlıklı TCK\’nın 44. maddesinde düzenlenmiş olmasıdır. Yasa sistematiği bakımından (43/2) maddesinin, 44. maddeye ayrı bir fıkra olarak yazılması gerekirdi, zincirleme suç başlıklı 43/2. maddesindeki yazılı olsa dahi 43/2. maddedeki yazılı olan \’aynı suçun birden fazla kişiye karşı tek bir fiille işlenmesi\’ zincirleme suç değil, aynı neviden fikri içtima olur. Nitekim TCK\’nın 43/3. maddesinde kasten öldürme, kasten yaralama ve yağma suçlarında bu madde hükümleri uygulanmaz\’ denilmektedir. Fikri içtimada fiilin tek olmasından anlaşılması gereken neticenin değil, hareketin tek olması gerekir şeklindeki düşünce, genel olarak doğrudur. Ancak somut olayda olduğu gibi kastı birden çok suça yönelmiş olduğunda fiil tek olsa dahi fikri içtima hükümleri uygulanamaz. Çünkü; sanık, hedefi olan mağdur …\’in hemen yanı başında, onun oğlu olduğunu görmektedir. Av tüfeği ile ateş ettiğinden, saçmaların mutlaka dağılacağını ve dağılan saçma tanelerinden bir ya da birkaçının hedef şahsın yanındaki (bitişik denebilecek yakınlıkta) onun oğlu mağdur …\’a da isabet edebileceğini öngörmektedir. Artık, bu somut olayda suç aletinin av tüfeği olması, tüfekte çok sayıda saçma tanesi bulunması ve saçmalardan bir ya da bir kaçının başkalarına da isabet edebileceğinin öngörülmesi karşısında, sanık …\’ın …..\’e yönelik olan eylemi öldürmeye teşebbüs,…..\’a yönelik eyleminin de 21/2. maddesinde tanımlanan olası kast - [Bilişim Sistemindeki Verileri Yok Etme ve Değiştirme Suçuna ilişkin Emsal Yargıtay Kararları](https://kayseriavukat.org.tr/bilisim-sistemindeki-verileri-yok-etme/): Bilişim Sistemindeki Verileri Yok Etme ve Değiştirme Suçuna ilişkin Emsal Yargıtay Kararları Bilişim Sistemindeki Verileri Yok Etme ve Değiştirme Suçu: Günümüzde tercihten ziyade zorunluluk olarak kabul edilmesi gereken teknoloji kullanımı ekonomik ve sosyal yaşamda karşımıza vazgeçilemez bir olgu olarak çıkmaktadır. Özellikle internetin hızla yaygınlaşması sonucunda sosyal medya araçlarının kullanılması, bankacılık faaliyetlerinin yerine getirilmesi gibi birçok eylem bilişim sistemleri kullanılmak suretiyle yerine getirilmektedir. Bilişim teknolojisindeki hızlı ilerleme ve söz konusu teknolojiye talebin artması ile bu alanda haksız menfaat temin etme amacıyla bilişim suçları daha kolay ve farklı şekillerde işlenir hale gelmiştir. Yargılama sırasında herhangi bir mağduriyete uğramama adına öncelikle eylemin hangi suç tipine uyduğunun duraksama yaşanmayacak bir şekilde tespiti, sonrasında ise ceza miktarını etkileyebilecek tüm unsurların göz önünde bulundurulması ve güncel Yargıtay kararlarının takip edilmesi gereklidir. Bilişim suçları davalarında herhangi bir hak kaybı yaşanmaması için gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması sürecinde uzman bir avukattan hukuki yardım alınması faydalı olacaktır. Alanında yetkin Kayseri Bilişim Avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, güncel mevzuat ve Yargıtay kararları çerçevesinde savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek bilişim suçları ile ilgili uyuşmazlık ve dava süreçlerinde taraflara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti sunmaktadır. Bilişim Sistemindeki Verileri Yok Etme ve Değiştirme Suçuna ilişkin Emsal Yargıtay Kararları E-mail Şifresini Değiştirme Yoluyla Bilişim Suçu Sanık, müştekinin e-mail adresine girerek yeni şifre oluşturmuş, müştekinin erişimini engellemiştir. Bu fiil bilişim suçları arasında düzenlenmiştir. Sanığın fiili 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 244/2. maddesinde düzenlenen “bir bilişim sistemindeki verileri bozma, yok etme, değiştirme veya erişilmez kılma” şeklindeki bilişim suçu ile cezalandırılmalıdır. (Yargıtay 8. Ceza Dairesi- Esas No: 2013/771, Karar No: 2014/15833) Bilişim Sistemindeki Verileri Yok Etme veya Değiştirme Suçunun Cezası Sanıkların okul ders notlarını ve devamsızlık durumlarını değiştirmek için bilişim sisteminin Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullarda kullanılan e-okul bilişim sistemi şifreleri ele geçirmek suretiyle yükletilen suçu işledikleri kabul edilmesi nedeniyle hükmolunan cezasının sitenin kamu kurumuna ait olması nedeniyle 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 244/3. maddesi gereğince cezaların arttırılması gerektiği gözetilmeden yazılı şekilde hükümler kurulması, Bilişim sisteminde yapılan işlemler sonucu devamsızlık ve not düzeltmelerin dışında sağlandığı belirtilen haksız menfaatlerin ne olup kim tarafından sağlandığı karar yerinde açıklanıp tartışılmadan yetersiz gerekçe ile yazılı şekilde TCK’nın 244/4. maddesinin uygulanması hukuka aykırıdır. (Yargıtay 8. Ceza Dairesi- Karar No:2017/1405) Bilişim  Sistemindeki Verileri Değiştirme veya Erişilmez Kılma Suçu Bilişim suçları elektronik ortamda işlenen suçlardandır. Bilişim suçları en çok sosyal medya hesapları üzerinden işlenmektedir. Sanık, müştekinin Facebook şifresini ele geçirip müştekinin kendi hesabına erişmesini engellemiştir. Bu nedenle 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 244/2. maddesindeki “bir bilişim sistemindeki verileri bozma, yok etme, değiştirme veya erişilmez kılma” şeklindeki bilişim suçu işlenmiştir. (Yargıtay 8. Ceza Dairesi- Karar No: 2013/25987) Bilişim Sistemindeki Verileri Yok Etme veya Değiştirme Suçu Şikayetçiye ait Hotmail adresine hukuka aykırı olarak giren ve yeni şifre oluşturup katılanın erişimini engelleyerek e-mail adresini kullanan sanığın eylemine uyan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 244/2. maddesi uyarınca “bilişim sistemini engelleme, erişilmez kılma, bozma, verileri yok etme veya değiştirme” suçundan cezalandırılması gerektiği gözetilmeden yazılı şekilde yasal ve yeterli olmayan gerekçeyle beraatına hükmolunması kanuna aykırıdır. (Yargıtay 8. Ceza Dairesi- Karar No: 2014/15833) Bilişim Sistemine Girmenin Engellenmesi  Suçu Şikayetçinin rızası olmadan e-mail ve Facebook hesabına girip şifrelerini değiştirmek suretiyle bilişim sistemine girmesini engellediğinden bahisle açılan davada; sanığın suçu kabul etmemesi, para gönderimi için kullanıldığı anlaşılan hesaba ilişkin belgelerin sanığa gösterilmemesi, dosya içindeki delillerin şikayetçi tarafından ibraz edilmesi, şikayetçinin Facebook hesabına kimin giriş yaptığı ve kalmaya devam ettiği, e-mail şifresinin değiştirilmesine dair tespitlerin bulunmaması, dosya içeriğindeki tespitlerin suç tarihini kapsamayıp daha sonraki tarihler ve şikayetçiye ait IP numaraları olduğunun anlaşılması karşısında, bu hususların tespiti ile ayrıca şikayetçinin beyanında Facebook hesabının kullanılarak para istenen arkadaşı olduğu anlaşılmakla, bu kişinin tanık sıfatıyla dinlenmesi, dolandırıcılık suçundan açılmış davalar varsa getirtilip incelenmesi, banka hesabına ilişkin belgeler sanık tarafından kabul edilmemişse belgeler üzerinde inceleme yapılması, sonucuna göre hukuki durumunun takdir ve tayini gerekirken eksik incelemeye dayanarak yazılı şekilde hüküm kurulması hukuka aykırıdır. (Yargıtay 8. Ceza Dairesi – Karar No: 2017/1652) Bilişim Sistemini Engelleme ve Bozma, Verileri Yok Etme veya Değiştirme Suçu Sanık …‘nın, kız arkadaşı olan mağdur … tarafından aralarındaki arkadaşlık ilişkisinin sona erdirilmesine tepki olarak, şifresini ele geçirip değiştirdiği mağdura ait Facebook hesabında, mağdurun daha önce kendisinden özür dilemek için çekip gönderdiği bir videoyu yayımlayıp, mağdurun Facebook hesabına erişimini engellediği iddiasına konu olayda, Sanığın kovuşturma evresindeki, “Ben müştekinin kullandığı Facebook şifrelerini zaten biliyordum. Biz birlikte arkadaş iken başkalarıyla da görüşüp konuşuyormuş. Bu nedenle kızdığım için Facebook sayfasına erişmesini engelledim.” şeklindeki ikrarı içeren savunmasına ve dosya kapsamına göre; sanık …‘nın, kız arkadaşı olan mağdur …‘ya ait Facebook hesabının şifresini, mağdurun bilgisi ve rızası dışında değiştirerek, mağdurun Facebook hesabına erişimini engellemesi eyleminin sübut bulduğuna ve sübut bulan eylemin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 244/2. maddesinde tanımlanan sistemi engelleme, bozma, verileri yok etme veya değiştirme suçunu oluşturduğuna dair yerel mahkemenin kabulünde bir isabetsizlik görülmemiş olup, mağdur …‘nun karar tarihinden sonra hüküm mahkemesine sunduğu 06.04.2015 hakim havale tarihli dilekçesinde yer alan ailesinin baskısından dolayı korkup gerçeği ifade edemediğine, iddiaya konu videodan ve videonun yayımlanacağından haberi olup, sanığın kendi rızası ile hareket ettiğine, sanığın cezalandırılması nedeniyle vicdan azabı çektiğine ve sanığa yönelik şikayetinden vazgeçtiğine dair beyanlarının, sistemi engelleme, bozma, verileri yok etme veya değiştirme suçu açısından sanığın hukuki durumunda bir değişiklik meydana getirmeyeceği anlaşıldığından, tebliğnamedeki mağdur …‘nun 06.04.2015 hakim havale tarihli dilekçesi karşısında sistemi engelleme, bozma, verileri yok etme veya değiştirme suçundan sanığın hukuki durumunun yeniden takdir ve tayininde zorunluluk bulunduğu düşüncesiyle hükmün bozulmasını öneren görüşe iştirak edilmemiştir. (Yargıtay 12. Ceza Dairesi- Karar No: 2017/192) İşe Giriş Bildirgesi Düzenleyerek Sisteme Veri Yerleştirme Suçu İşe giriş bildirgesi verme yükümlülüğünün 5510 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 8. maddesi uyarınca işverene ait olması, düzenlenen belgelerin 3568 sayılı Serbest Muhasebecilik, Serbest Mali Müşavirlik ve Yeminli Mali Müşavirlik Kanunu’nun 2-A maddesinde belirtilen “muhasebecilik ve mali müşavirlik mesleğinin konusu” kapsamındaki işlerden olmaması nedeniyle, aynı Yasa’nın 47. maddesine ve Dairemizin istikrar kazanan uygulamasına göre anılan meslek mensuplarının görevleri sırasında veya görevleri sebebiyle işledikleri suç kapsamında sayılamayacağı cihetle, sanık … tarafından e-bildirge sistemi sayesinde imza ve şifre ile bilgisayar ortamında işe giriş bildirgelerinin verilmesi eyleminde, sahte oluşturulmuş maddi varlığı haiz, somut bir belge de olmadığı dosya kapsamından anlaşılmakla - [Bilişim Sistemi Aracılığıyla Dolandırıcılık Suçuna ilişkin Emsal Yargıtay Kararları](https://kayseriavukat.org.tr/bilisim-sistemi-araciligiyla-dolandiricilik/): Bilişim Sistemi Aracılığıyla Dolandırıcılık Suçu ve Bilişim Suretiyle Hırsızlık Suçu Bilişim sistemleri aracılığıyla dolandırıcılık ve hırsızlık başta olmak üzere  bilişim suçları ile ilgili Kayseri bilişim avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; Kayseri Bilişim Avukatı kadromuzun hazırladığı makale ve kararları inceleyebilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Yargılama sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir avukattan hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. Bilişim suçları alanında yetkin Kayseri Bilişim Avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk ve Arabuluculuk Bürosu olarak, güncel mevzuat ve Yargıtay kararları çerçevesinde savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek bilişim suçları ile ilgili uyuşmazlık ve dava süreçlerinde gerçek ve tüzel kişilere yönelik her türlü kovuşturma, soruşturma ve dava süreçlerinde müvekkillerimize avukatlık ve hukuki danışmanlık hizmetleri sunmaktayız. Bilişim Sistemi Aracılığıyla Dolandırıcılık Suçuna ilişkin Emsal Yargıtay Kararları Bilişim Sistemini Engelleme, Bozma, Verileri Yok Etme veya Değiştirme Suretiyle Haksız Çıkar Sağlama Yapılan duruşmaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin soruşturma neticelerine uygun şekilde oluşan inanç ve takdirine, incelenen dosya içeriğine göre sanık müdafiin delil bulunmadığına, soruşturmanın eksik yapıldığına, suçun sabit olmadığına ilişen ve yerinde görülmeyen sair temyiz itirazlarının reddine, Ancak; Dolandırıcılık suçu; hileli davranışlarla bir kişinin aldatılıp onun veya bir başkasının zararına, failin kendisine veya bir başkasına yarar sağlaması suretiyle oluşur. Suçun maddi unsurunu oluşturan hareketlerin, gerçek bir kişiye yöneltilmiş olması, onun kandırılarak çıkar sağlanması gerekir. Bilişim sistemlerinin araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık suçunda ise, verileri toplayıp yerleştirdikten sonra bunları otomatik işlemlere tabi tutma olanağını veren manyetik sistemler araç olarak kullanılıp gerçek kişiler aldatılarak çıkar sağlanmaktadır. Bankaların etkin işlevi bulunan çek, hesap cüzdanı, dekont gibi maddi varlıklarının kullanılması halinde ise, banka vasıta kılınarak dolandırıcılık suçu oluşacaktır. Gerçek bir kişiyle karşı karşıya gelmeden, yüz yüze veya telefon, bilgisayar, bilgi geçer gibi bir başka vasıta kullanılarak görüşmeden, konuşmadan, kişilere yönelik hileli davranışlarla aldatılmadan sadece bilişim sistemi kullanılarak doğrudan doğruya çıkar sağlanması halinde “bilişim sistemine girerek haksız çıkar sağlama suçu” gerçekleşecektir. Somut olayda ise; sanığın, katılanın G … Bankası 1. Levent Şubesi’nde bulunan hesabına internet bankacılığı yoluyla girip hesaptaki paradan 3.200.00 TL’yi … Bankası … Şubesi’ndeki kendi hesabına internet yoluyla havale ettikten sonra parayı çekerek haksız menfaat sağladığı iddia ve dosya içeriğine uygun kabul edilmesi karşısında; gerçek kişiye yönelen hile oluşturacak nitelikte bir hareketin bulunmaması ve tamamen bilişim sistemi içinde gerçekleştirilmesi nedeniyle dolandırıcılık suçunun unsurlarının bulunmadığı, “verilinin taşınabilir bir mal olarak kabul edilmesinin olanaklı olmaması nedeniyle hırsızlık suçunun unsurlarının da gerçekleşmediği eylemin, suç tarihinde yürürlükte bulunan 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanunu’nun 525/b (5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 244/4.) maddesine uygun “bilişim sistemini engelleme, bozma, verileri yok etme veya değiştirme suretiyle haksız çıkar sağlama” maddesinde öngörülen bilişim suçunu oluşturduğu gözetilmeden, suçun nitelendirilmesinde yanılgıya düşürerek bilişim sistemlerinin aracı olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık suçundan mahkumiyetine karar verilmesi, Yasaya aykırı, sanık müdafiinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, hükmün bu sebepten dolayı 5320 sayılı Yasa’nın 8/ı. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı (mülga) Ceza Muhakemesi Usul Kanunu’nın 321. maddesi uyarınca (BOZULMASINA), oyçokluğuyla karar verildi. (Yargıtay 11. Ceza Dairesi – Esas No: 2009/1616 Karar No: 2009/11328) Bilişim Sistemini Bozma Suretiyle Haksız Çıkar Sağlama Dolandırıcılık suçunda unsur olan hileli davranışların gerçek kişiye yönelmesi ve bunun sonunda onun veya başkasının malvarlığı aleyhine sanığın veya başkasının yararına haksız bir menfaat sağlanması gerekeceği, somut olayda ise, sanığın bilgisayara virüs bulaştırmak suretiyle ele geçirdiği şifreleri kullanarak şikayetçinin G. Bankası Bergama Şubesi’nde bulunan yatırım hesabına girip hesaptaki paradan 21.400 TL’yi G. Bankası Galata Şubesine Ö. K. adına havale ettirmek ve sahte kimlikle parayı çekmekten ibaret eyleminde, gerçek kişiye yönelen hileli bir hareket bulunmaması nedeniyle dolandırıcılık suçunun unsurlarının oluşmadığı, fiilin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 244/4.maddesinde öngörülen “bilişim sistemini bozma suretiyle haksız çıkar sağlama” suçunu oluşturduğu gözetilmeden suç vasfında hataya düşülerek yazılı şekilde “bilişim sistemlerinin aracı olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık” suçundan mahkumiyetlerine karar verilmesi, Yasaya aykırı, sanık müdafiinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan sair yönleri incelenmeyen hükmün (BOZULMASINA), oyçokluğu ile karar verildi. (Yargıtay 11. Ceza Dairesi – Esas No: 2009/3019 Karar No: 2009/6644) Bilişim Sistemlerinin Kullanılması Suretiyle Nitelikli Hırsızlık Dosya ve duruşma tutanakları içeriğine, toplanıp karar yerinde incelenerek tartışılan hukuken geçerli ve elverişli kanıtlara, gerekçeye ve hakimin takdirine göre; suçun sanık tarafından işlendiğini kabulde usul ve yasaya aykırılık bulunmadığı anlaşıldığından, diğer temyiz nedenleri yerinde görülmemiştir. Ancak; 1- Müştekinin hesabından, internet bankacılığını kullanan sanığın kendi banka hesabına 10.000,00 TL havale yaptığı ve bu parayı çektiğinin anlaşılması karşısında; müştekinin banka hesabında bulunan parasına ulaşmak için bilişim sistemlerini araç olarak kullanan sanığın eyleminin Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 17.11.2009 tarih ve 11-193/268 sayılı kararında da ayrıntıları açıklandığı üzere 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 142/2-e maddesine uyan suçu oluşturduğu gözetilmeden, yazılı biçimde uygulama yapılması, 2- Anayasa Mahkemesi’nin, TCK’nın 53. maddesine ilişkin olan, 2014/140 Esas ve 2015/85 Karar sayılı iptal kararının, 24.11.2015 gün ve 29542 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmış olması nedeniyle iptal kararı doğrultusunda TCK’nın 53. maddesindeki hak yoksunluklarının yeniden değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması, Kabule göre de; 3- Çalınan eşyanın değeri göz önüne alındığında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 61 maddesi gereğince alt sınırından uzaklaşılması gerekmekte ise de; TCK’nın 244/4. maddesine göre temel cezayı belirleyen mahkemenin “kanunen ve takdiren suçun işleniş şekli ve sureti, meydana gelen zarar miktarı da gözetilerek alt sınırdan uzaklaşmayı gerektiren bir neden bulunmadığından” diyerek hapis cezasını alt sınırdan belirlemesine rağmen adli para cezasında alt sınırdan uzaklaşarak çelişki yaratması, Bozmayı gerektirmiş, sanık …‘ın temyiz nedenleri bu bakımdan yerinde görülmüş olduğundan, hükmün açıklanan nedenlerle tebliğnameye uygun olarak BOZULMASINA, 5320 sayılı Yasa’nın 8/1. maddesi yollamasıyla 1412 sayılı (mülga) CMUK’nun 326/son maddesi uyarınca ceza süresi bakımından sanığın kazanılmış hakkının gözetilmesine, 19.04.2016 tarihinde oy birliğiyle karar verildi. (Yargıtay 17. Ceza Dairesi – Esas No: 2015/12982 Karar No: 2016/5594) Bilişim Sistemi Aracılığıyla Dolandırıcılık ve Bilişim Suretiyle Hırsızlık Dosya ve duruşma tutanakları içeriğine, toplanıp karar yerinde incelenerek tartışılan hukuken geçerli ve elverişli kanıtlara, gerekçeye ve hakimin takdirine göre; suçun sanık tarafından işlendiğini kabulde ve nitelendirmede usul - [Eşin Facebook Hesabına İzinsiz Girmek Haberleşmenin Gizliliğini İhlal Kapsamında mıdır?](https://kayseriavukat.org.tr/esin-facebook-hesabina-izinsiz-girmek/): Eşin Facebook Hesabına İzinsiz Girmek, Haberleşmenin Gizliliğini İhlal Suçu Kapsamında Değerlendirilir mi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2016/868 Karar No: 2020/442 Karar Tarihi: 03.11.2020 Kararı veren Yargıtay Dairesi: 12. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi İçtihat Metni Haberleşmenin gizliliğini ihlal suçundan sanık …’ın beraatine ilişkin Bakırköy 32. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 15.04.2014 tarihli ve … sayılı hükmün, katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesince 11.11.2015 tarih, 2804-17576 sayı ve oy çokluğuyla onanmasına karar verilmiştir. Karşıoy Gerekçesi Daire Üyesi İ. E..; “Sanığın, aralarındaki boşanma davası devam eden ve ayrı yaşadıkları kocası katılana ait Facebook hesabının daha önceden bildiği şifresini kullanarak, katılanın Facebook hesabına girip, katılanın annesi ile arasındaki yazışmaları önce kendi elektronik posta adresine aktarıp, sonra da gıyabında yapılan yazışmalardan haberdar olduğunu bildirmek için, katılanın elektronik posta adresine gönderdiği olayda; Sanığın, resmen kocası da olsa katılana ait Facebook hesabına girerek katılanın annesiyle yaptığı yazışmaları okuması ve almasının 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 132. maddesinin birinci fıkrasındaki suçu oluşturduğunu ve Yerel Mahkemenin beraat kararının bozulması gerektiğini düşündüğümden, çoğunluğun beraat kararının onanması yönündeki görüşüne katılmıyorum.” düşüncesiyle karşı oy kullanmıştır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 13.01.2016 tarih ve 243049 sayı ile; “…5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun “Haberleşmenin gizliliğini ihlâl” başlıklı 132. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; (1) Kişiler arasındaki haberleşmenin gizliliğini ihlâl eden kimse, altı aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır. Bu gizlilik ihlâli haberleşme içeriklerinin kaydı suretiyle gerçekleşirse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (2) Kişiler arasındaki haberleşme içeriklerini hukuka aykın olarak ifşa eden kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) Kendisiyle yapılan haberleşmelerin içeriğini diğer tarafın nzası olmaksızın alenen ifşa eden kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır. (4) Kişiler arasındaki haberleşmelerin içeriğinin basın ve yayın yolu ile yayınlanması hâlinde, ceza yarı oranında artırılır. şeklinde düzenlenmiştir. Madde metninde, kişiler arasındaki haberleşmenin gizliliğinin ihlâli suç olarak tanımlanmaktadır. Söz konusu suç, belirli kişiler arasındaki haberleşmenin içeriğinin öğrenilmesiyle işlenmektedir. Kişiler arasındaki haberleşmenin ne suretle yapıldığının suçun oluşumu açısından önemi yoktur. Bu haberleşme, örneğin mektupla, telefonla, telgrafla, elektronik posta yoluyla yapılabilir. Bu suç açısından önemli olan, haberleşmenin belirli kişiler arasında yapılmasıdır. Söz konusu suçu, bu haberleşmenin tarafı olmayan kişi işleyebilir. Haberleşmenin gizliliğinin sadece dinlemek veya okumak suretiyle ihlâl edilmesi, bu suçun temel şeklini oluşturmaktadır. Ancak, bu gizlilik ihlâlinin, haberleşme içeriklerinin yani konuşulanların veya yazılanların kayda alınması suretiyle yapılması, bu suçun nitelikli şekli olarak tanımlanmıştır. Örneğin telefon konuşmalarının ses kayıt cihazıyla kayda alınması hâlinde, suçun bu nitelikli hâli gerçekleşmektedir. Kişiler arasındaki haberleşme içeriklerinin belli bir suça ilişkin soruşturma kapsamında Anayasa ve kanunların belirlediği koşullar çerçevesinde öğrenilmesinin veya kayda alınmasının hukuka uygun olduğu muhakkaktır. Maddenin ikinci fıkrasında, kişiler arasındaki haberleşme içeriklerinin hukuka aykırı olarak ifşa edilmesi, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Haberleşme içerikleri hukuka uygun bir şekilde veya birinci fıkrada tanımlanan suçun işlenmesi suretiyle öğrenilmiş olabilir. İkinci fıkrada tanımlanan suç, haberleşme içeriklerinin ifşasıyla, yayılmasıyla, yani yetkisiz kişilerce öğrenilmesinin sağlanmasıyla oluşur. Fıkra metninde bu ifşanın hukuka aykırı olması açıkça vurgulanmıştır. Bu bakımdan örneğin, kişiler arasındaki telefon konuşmalarına ilişkin kayıtların, savcılık veya mahkemeye verilmesi, duruşmada açık bir şekilde dinlenmesi veya okunması hâlinde, söz konusu suç oluşmayacaktır. Buna karşılık, henüz soruşturma aşamasında iken, kişiler arasındaki konuşma içeriklerinin, hukuka uygun bir şekilde kayda alınmış olsalar bile, örneğin televizyonlarda veya gazetelerde yayınlanması hâlinde, bu suç oluşacaktır. Maddenin üçüncü fıkrasında, kişinin kendisiyle yapılan haberleşmelerin içeriğini diğer tarafın rızası olmaksızın alenen ifşa etmek suretiyle haberleşmenin gizliliğini ihlâl etmesi ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Bu suçun oluşabilmesi için, ifşanın alenen yapılması gerekir. Bu bakımdan, örneğin kişi kendisine gönderilen mektubu gönderenin bilgisi ve rızası dışında bir başkasına okutması hâlinde, bu suç oluşmayacaktır. Buna karşılık, mektubun gönderenin bilgisi ve rızası dışında alenen okunması, başkaları tarafından okunmasını temin için bir yere asılması veya basın ve yayın yolu ile yayınlanması hâlinde, söz konusu suç oluşacaktır. Dördüncü fıkrada, kişiler arasındaki haberleşmelerin içeriğinin basın ve yayın yolu ile yayınlanması hâlinde, ikinci veya üçüncü fıkralara göre verilecek cezanın belli oranda artırılması öngörülmüştür. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 132. maddesinde düzenlenen haberleşmenin gizliğinin ihlal suçu, 765 sayılı (mülga) TCK’nın 195 ve 197. maddelerin karşılığı olarak düzenlenmiştir. 765 sayılı (mülga) TCK’nın 195 veya 197. maddesinde düzenlenen suçların konusu olarak ‘bir mektup veya telgraf veya kapalı bir zarf’ gösterilmişken bu konuda herhangi bir sınırlama yapılmadan ‘haberleşmenin gizliliği ve haberleşmenin içeriği’ biçiminde genel ve kapsayıcı bir ifade kullanılmıştır. Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesinin 8. maddesiyle koruma altına alman özel hayatın gizliliği, Anayasanın 20. maddesinde de ‘Herkes özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz.’ biçiminde genel olarak ifade edildikten sonra, Anayasanın 22. maddesinde de, ‘Herkes haberleşme hürriyetine sahiptir. Haberleşmenin gizliliği esastır.’ şeklinde hüküm altına alınmıştır. Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesi ve Anayasa ile güvence altına alınan genelde; özel hayatın gizliliği, özelde ise; haberleşme hürriyeti, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun ‘Kişilere Karşı Suçlar’ başlıklı 2. kısmında yer alan ‘Özel Hayata ve Hayatın Gizli Alanına Karşı Suçlar’ başlıklı 9. bölümünde cezayi korumaya kavuşturulmuştur. Bu açıklamalar karşısında TCK’nın 132. maddesinde düzenlenen kişiler arasındaki haberleşmenin gizliliğinin ihlâli suçuyla korunan hukuki yarar, genel olarak Anayasa’nın 20. maddesinde belirlenen özel yaşamın ve özelde de yine Anayasanın 22. maddesinde düzenlenen haberleşme özgürlüğünün dokunulmazlığıdır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 132. maddesiyle düzenlenen kişiler arasındaki haberleşmenin gizliliğinin ihlâli suçunun hareket unsurunu da maddede düzenlenen suçlara göre, ayrı ayrı belirlemek gerekir. Maddenin 1. fıkrasında düzenlenen suçun hareket unsuru, kişiler arasındaki haberleşmenin gizliğini ihlaldir. Bu suçun oluşması için, kişiler arasında bir haberleşme olması gerekir. Bu haberleşmenin hangi araçlarla ve ne şekilde yapıldığının herhangi bir önemi bulunmamaktadır. Haberleşmenin gizliliğinin dinlemek veya okumak suretiyle ihlal edilmesi hâlinde, bu fıkra uygulanacaktır. Gizliliğin ihlali başkasına gönderilen bir mektubun açılması, bir telefonun paralelden veya telefon dinleme aleti ile dinlenmesi, bir kamu kurumunda çalışan kişiler arasındaki bilgisayar aracılığıyla yapılan sohbetin bilgi işlem dairesi elemanları tarafından takip edilmesi, gönderilen e-maillerin açılması ve buna benzer değişik şekillerde olabilir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 132/1. maddesinin ikinci cümlesine göre, gizliliğin ihlali haberleşme içeriklerinin kaydı suretiyle gerçekleşirse, suçun nitelikli hâli işlenmiş olacaktır. Kaydetme, doktrinde ‘haberleşmenin içeriğinin herhangi bir şekilde somutlaştırılması, yazı ya da sözlü olarak - [Çocuğun Cinsel İstismarı Suçuna Teşebbüs Sonucu Mağdurun Ruh Sağlığının Bozulması](https://kayseriavukat.org.tr/cocugun-cinsel-istismari-sucuna-tesebbus/): Çocuğun Cinsel İstismarı Suçuna Teşebbüs Sonucunda Mağdurun Ruh Sağlığının Bozulması Alanında yetkin Kayseri Ceza Avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz; çocuğun cinsel istismarı suçu gibi ceza yargılamalarında savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek taraflara hukuki yardım sunmaktadır. Yargılama sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir Kayseri ceza avukatı veya ağır ceza avukatından hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. Çocuğun cinsel istismarı suçu, Kanunda belirlenen belli yaştaki çocuğun bedenine fiziksel temasta bulunma şeklinde cinsel davranışlar sergilenmesi ile oluşur (TCK 103/1). Suç, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 103. maddesinde “Cinsel Dokunulmazlığa Karşı” suçlar bölümünde düzenlenmiştir. Cinsel istismar suçunda mağdur çocuk olup suçun en önemli unsurudur. Çocuk, TCK’nın 6/1-a maddesinde, “henüz 18 yaşını doldurmamış kişi” olarak tanımlanmaktadır. Çocuğun Cinsel İstismarı Suçuna Teşebbüs ve Mağdurun Ruh Sağlığının Bozulması – Emsal Yargıtay Kararları Çocuğun Cinsel İstismar Suçuna Teşebbüs Sanıklar B.. ile Z.. ve suça sürüklenen çocuklar … ile …haklarında çocuğun nitelikli cinsel istismarı, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarından kurulan hükümlerin incelenmesinde; Sanıklar …ile … ve suça sürüklenen çocuklar … ile …‘ın mağduru gezmek bahanesiyle …‘nın kullandığı araca bindirdikleri araç içerisinde B..’in kız arkadaşının fotoğraflarını bilgisayara indirmesinden dolayı mağduru darp ettikleri ve bir süre sonra götürdükleri parkta mağduru tekrar darp ettikten sonra …‘in diğer sanık …‘nın aracında bulunan 10 litrelik pet şişeyi getirtip üzerine oturmasını istediği mağdurun pet şişe üzerine oturmasının ardından cep telefonuyla kayıt yaptığı tüm dosya içeriğinden anlaşıldığından, mağdurun kendi ifadesinde pet şişenin ağzının çok büyük olmasından dolayı anüsüne girmediğini beyan etmesi, fiilen o büyüklükteki bir pet şişenin mağdurun anüsüne girmesinin mümkün olmadığının sanıklar ile suça sürüklenen çocuklar tarafından da bilineceği, sanıklar ve suça sürüklenen çocukların eylemlerine devam etme imkanı varken sonlandırmaları karşısında; eylemlerinin çocuğun nitelikli cinsel istismarına teşebbüs suçu ve ayrıca cinsel arzuları tatmin amacı da bulunmaması nedeniyle çocuğun basit cinsel istismarı suçlarını oluşturmayacağı, ancak mağduru aşağılama ve küçük düşürme kastıyla hareket etmeleri nedeniyle eylemlerin hakaret suçunu oluşturduğu gözetilmeden yazılı şekilde karar verilmesi hukuka aykırıdır. (Yargıtay 14. Ceza Dairesi- Karar No: 2016/7746) Çocuğun Nitelikli Cinsel İstismarına Teşebbüs 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 103. maddede çocuğun cinsel istismarı tanımlamış olup, birinci fıkraya göre cinsel istismar deyiminden; onbeş yaşını tamamlamamış veya tamamlamış olmakla birlikte fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan çocuklara karşı gerçekleştirilen her türlü cinsel davranış ile diğer çocuklara karşı cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen bir başka nedene dayalı olarak gerçekleştirilen cinsel davranışlar anlaşılmaktadır. Maddenin ilk fıkrasında çocuğun cinsel istismarı suçunun temel şekli, ikinci fıkrasında ise cinsel istismarın vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle gerçekleştirilmesi, suçun temel şekline nazaran daha ağır cezayı gerektiren nitelikli bir hal olarak yaptırıma bağlanmıştır. Bu suçun, maddenin birinci fıkrasında düzenlenen basit hali, çocuğa karşı gerçekleştirilen cinsel davranışın organ ya da sair bir cisim sokulmadan vücut dokunulmazlığının ihlali şeklinde işlenmesi ve kastın da cinsel arzuları tatmin amacına yönelmesi bakımından ikinci fıkrada hüküm altına alınan nitelikli halinden ayrılır. İkinci fıkradaki nitelikli halde maddi unsur, vücuda organ ya da sair bir cisim sokulması olup, failin kastının da bu tür bir eylemin gerçekleştirilmesine yönelik olması gerekmektedir. Basit cinsel istismar suçunun oluşabilmesi için eylemin cinsel ilişki boyutuna ulaşmaması gerekir. Eylem, vücuda organ veya sair bir cisim sokmaya yönelikse veya fiil de işlenmişse, basit cinsel istismar değil, ikinci fıkrada düzenlenen nitelikli cinsel istismar suçu söz konusu olacaktır. Bu ayırımın yapılabilmesi için failin kastının ve gerçekleştirdiği davranışların hangi fiile yönelik olduğunun belirlenmesi gerekir. Failin amacı ve davranışları vücuda organ veya sair bir cisim sokmak olmaksızın cinsel duyguları tatmine yönelik ise basit cinsel istismar, amacı ve davranışları vücuda organ veya sair bir cisim sokmaya yönelik olmakla birlikte eylemin elinde bulunmayan nedenlerle gerçekleştirilememesi halinde ise ikinci fıkrada düzenlenen nitelikli cinsel istismar suçuna teşebbüs söz konusu olacaktır. Madde metninde “sair bir cisim” ibaresine yer verilmesi karşısında suçun temel şeklinin aksine, ikinci fıkrada tanımlanan nitelikli hâlinin oluşabilmesi için eylemin cinsel arzularının tatmini amacına yönelik olması şart değildir. Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Mağdure ve ailesi ile sanığın akraba olması ve sanığa iftira atılmasını gerektirecek nitelikte aralarında bir husumetin bulunmaması, beyanına itibar edilmemesi için bir neden bulunmayan mağdurenin tüm aşamalardaki çelişkisiz ve ayrıntılı anlatımları, bu anlatımlarda geçen olguların tanık … tarafından da doğrulanması bir bütün halinde değerlendirildiğinde; olay günü mağdurenin evde yalnız olduğunu bilen sanığın aralarındaki akrabalık ilişkisinin verdiği güven duygusundan da faydalanarak katılanların evine izinsiz girdikten sonra ‘benimle yatacaksın’ diyerek mağdureyi kollarından tutup kanepenin üzerine yatırdığı, mağdurenin alt eşofmanını çıkarmak isterken mağdurenin direnip bağırması üzerine evin yakınında bulunan tanık …’ın kapıyı çalması nedeniyle eylemini gerçekleştiremeden mutfak penceresinden kaçtığı, sanığın nitelikli cinsel istismar suçuna yönelik iradesini sözlü ve fiili olarak ortaya koyduğu ancak engel sebep nedeniyle tamamlayamadığı kabul edilmelidir. Bu itibarla, yerel mahkeme direnme hükmünün, sanığın üzerine atılı konut dokunulmazlığını ihlal etme ve çocuğun nitelikli cinsel istismarına teşebbüs suçlarının sabit olduğunun gözetilmemesi isabetsizliğinden (BOZULMASINA) karar verilmelidir. (Yargıtay Ceza Genel Kurulu- Karar No: 2015/418) Bedensel Temas Varsa Cinsel İstismar Suçu Tamamlanmış Sayılır Sanık hakkında çocuğun basit cinsel istismarı suçundan kurulan hükmün incelenmesinde; Olay günü, sanığın tanık olarak dinlenen ablası B. ile okuldan çıkıp, yurda gitmekte olan mağdurenin sol kolunu tutarak kendisine doğru çekip öpmek istediği, bir yandan da diğer eliyle mağdurenin göğsünü tutmak için hamle yaptığı, ancak mağdurenin sanığı iteleyerek kurtulduğu şeklinde sübut bulan olayda, sanığın, mağdureye yönelik eyleminde bedensel teması da içeren cinsel davranışlarının bulunduğu, bu haliyle basit cinsel istismar suçu olarak nitelenen eylemin tamamlanmış olduğu gözetilmeden, yazılı gerekçeyle basit cinsel istismar suçuna teşebbüs hükümleri uygulanmak suretiyle eksik ceza tayini kararın bozulmasını gerektirmiştir. (Yargıtay 14. Ceza Dairesi- Karar No: 2014/8030) Çocuğun Cinsel İstismarı Suçu Sanığın, suç tarihinde 13 yaşı içerisinde olan mağduru diğer sanık F. ile birlikte gece vakti arabayla ıssız bir alana götürmesinin ardından mağdura bira içirtip sızmasını bekledikten sonra gerçekleştirdiği eylemde mağdurun dosyada mevcut anal muayene raporlarındaki fiili livata bulgularının da tam olmadığı göz önüne alındığında, sanığın yanında ikinci bir suç ortağı da varken mağdura yönelik hareketlerini sonuna kadar götürebilmesi imkan dahilinde bulunduğu halde ciddi bir engel neden olmaksızın eylemi tamamlamaktan vazgeçip icra hareketlerine kendiliğinden son verdiğinin anlaşılması karşısında, sanık - [Sarkıntılık Suretiyle Çocuğun Cinsel İstismarı](https://kayseriavukat.org.tr/sarkintilik-cocugun-cinsel-istismari/): Sarkıntılık Suretiyle Çocuğun Cinsel İstismarı Suçu Sarkıntılık, çocuğun basit cinsel istismarı suçunun daha az ceza gerektiren en hafif şekli olarak kabul edilmektedir. Sarkıntılık suretiyle çocuğun cinsel istismarı suçunda da diğer tüm cinsel istismar suçlarında olduğu gibi mağdur çocuğun bedenine fiziksel bir temasta bulunulması şarttır. Bedensel temas olmadan cinsel amaçla işlenen diğer fiiller çocuğun cinsel tacizi suçu olarak nitelenir. Örneğin, mağdur çocuğa cinsel amaçla “seni öpeyim mi” demek cinsel taciz, herhangi bir şekilde cinsel amaçla dokunmak veya öpmek ise sarkıntılık suretiyle cinsel istismar olarak kabul edilir. Sarkıntılık; failin mağdur çocuğa yönelik yüzeysel, geçici ve hafif derecede cinsel davranışlarını ifade eder. Örneğin, çocuğa cinsel amaçla dokunmak, bir kere öpmek vb. gibi cinsel davranışlar sarkıntılık suretiyle cinsel istismar suçu olarak kabul edilir. Basit cinsel istismar suçunun temel şekli ile daha az cezayı gerektiren sarkıntılık suretiyle cinsel istismar suçu arasındaki temel fark; sarkıntılık fiilinin kesik ve ani bir eylemle mağdur çocuğun bedenine temas edilmesiyle, çocuğun basit cinsel istismarı suçunun temel şeklinin ise çocuğa karşı cinsel sömürü düzeyine varacak şekilde birbirini takip eden birden fazla davranış icra edilmesiyle oluşmasıdır. Sarkıntılık suretiyle çocuğun cinsel istismarı suçu hakkında yargılama yapma görevi, asliye ceza mahkemesi tarafından yerine getirilir. Sarkıntılık suretiyle cinsel istismar suçunun faili de yaşı küçük çocuk ise, suç şikayete bağlı suçlardandır. Mağdurun velisi veya vasisi şikayetçi olmadıkça soruşturma yapılmaz. Mağdurun velisi veya vasisi, şikayet hakkını suçun işlenmesinden itibaren 6 ay içinde kullanmalıdır. Şikayetten vazgeçme ise ceza davasının düşme nedenidir. Şikayetten vazgeçme, soruşturma veya ceza davası açıldıktan sonra kovuşturma aşamasında mümkündür. Mağdurun şikayetten vazgeçmesi halinde soruşturma aşamasında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilir ve mağdur aynı olayla ilgili bir daha şikayet hakkını kullanamaz. Ceza davasının açıldığı aşama olan kovuşturma aşamasında şikayetten vazgeçme halinde mahkeme davanın düşmesi kararı verir. Yargılama sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir Kayseri ceza avukatı veya ağır ceza avukatından hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. Alanında yetkin Kayseri Ceza Avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz; sarkıntılık suretiyle çocuğun cinsel istismarı suçu gibi ceza yargılamalarında savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek taraflara hukuki yardım sunmaktadır. Kayseri ceza avukatı veya ağır ceza avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Sarkıntılık Suretiyle Çocuğun Cinsel İstismarı Suçu – Emsal Yargıtay Kararı Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2019/ 14-45 Karar: 2020/62 Karar Tarihi: 06.02.2020 İçtihat Metni Çocuğun basit cinsel istismarı suçundan sanık …\’nın TCK\’nın 103/1-1. cümle, 103/3-d, 43/1, 62, 53 ve 63. maddeleri uyarınca 12 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba ilişkin Kayseri 1. Ağır Ceza Mahkemesince 22.02.2016 tarih ve … sayı ile verilen hükmün sanık müdafisi ile katılan mağdure vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 14. Ceza Dairesince 11.10.2016 tarih ve 4938-6960 sayı ile onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 18.10.2018 tarih ve … sayı ile; \”İtirazımızın konusu, ilk derece mahkemesince, sanığın mağdure …\’e yönelik eylemlerinin nitelendirilmesinde yanılgıya düşülerek, eylemine uyan ve TCK\’nın 103/1-2. cümlesinde düzenlenen sarkıntılık suretiyle cinsel istismar suçundan cezalandırılması yerine, aynı Kanun\’un 103/1-1. cümlesinde düzenlenen basit cinsel istismar suçundan mahkûmiyetine hükmedilmesi sonucu sanığa fazla ceza tayin edildiğine ilişkindir. Şöyle ki; Çocuğun cinsel istismarı suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 6. Bölümünün \’Cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar\’ başlığının altında, 103. maddesinde düzenlenmiştir. Maddenin 1. fıkrasında cinsel istismar eyleminin basit şekline yer verilmiş iken, 2. fıkrasında ise nitelikli şekli düzenlenmiştir. Anılan Kanun maddesinin ilk hâlinde, eylemin niteliğine ilişkin başkaca bir ayrım yapılmamış iken, 28.06.2014 günlü Resmî Gazete\’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6545 sayılı Kanun\’un 59. maddesi ile 5237 sayılı TCK\’nın 103. maddesinde değişiklik yapılmış, 1. fıkrada düzenlenen suçun basit hâli ile ilgili olarak ikili bir ayrıma gidilmiş, 1. fıkranın 1. cümlesinde basit cinsel istismar suçunun hareket unsuru aynen muhafaza edilerek cezai müeyyidesi ağırlaştırılmış, 2. cümlede ise sarkıntılık düzeyinde kalan cinsel istismar eylemlerinden bahsedilerek, daha hafif bir cezai yaptırıma bağlanmış, ancak hangi eylemlerin sarkıntılık sayılacağı konusunda bir açıklamaya yer vermemiştir. Sarkıntılık suretiyle cinsel istismar suçunun failinin 18 yaşından küçük kimseler olması hâlinde ise bu suçun soruşturma ve kovuşturmasının, mağdurun, veli ya da vasisinin şikayetine tabi olduğu belirtilmiştir. Anılan Kanun hükmü 02.12.2016 günlü Resmî Gazete\’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6763 sayılı Kanun\’un 13. maddesi ile tekrar değiştirilmiş, önceki değişiklikle getirilen ikili ayrım ve cezai müeyyideleri aynen muhafaza edilerek, sadece suç mağdurunun 12 yaşından küçük olması hâlinde uygulanacak cezai müeyyidelerde artırıma gidilmiştir. Görüldüğü üzere mülga 765 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 421. maddesinin 2. cümlesinde düzenlenen \’sarkıntılık\’ suçu, en başta 5237 sayılı TCK\’da ayrı bir suç tipi olarak düzenlenmemiş olmakla birlikte, ilk kez 6545 sayılı Kanun\’un 59. maddesi ile birlikte 5237 sayılı TCK\’da yeniden ihdas olunmuştur. Bu durumda sarkıntılık suçunu düzenleyen mülga 765 sayılı TCK\’nın 421. maddesinin 2. cümlesine göz atmakta fayda vardır. Hangi eylemlerin sarkıntılık suçunu oluşturacağı konusunda 5237 sayılı TCK\’da bir açıklık bulunmadığı gibi, esasen 765 sayılı TCK\’da da bu konuda herhangi bir açıklığa yer verilmemiş, sarkıntılık kavramının içinin doldurulması, uygulamaya bırakılmıştır. Öğretide \’Bir şahsa karşı onun rızası hilafına olarak şehvet maksadıyla söz, fiil ve hareketle, edep ve iffete tecavüz teşkil edecek surette ve fakat ırza tecavüz ve tasaddi cürümlerine veya bunların teşebbüsüne varmayacak şekilde yönelen tecavüzler\’ sarkıntılık olarak kabul edilmiştir. (S. Dönmezer, Ceza Hukuku Özel Kısım, Genel Adap ve Aile Düzenine Karşı Cürümler) Yargıtay Ceza Genel Kurulu\’nun 26.12.1988 gün, 287-557 ve 06.12.1979 gün 432-459 sayılı kararlarında \’Belirli bir kimseye karşı işlenen ve o kişinin edep ve iffetine dokunan ani ve hareketler yönünden kesiklik gösteren edepsizce davranışlar\’, 10.10.1988 gün 329-344 sayılı kararında ise \’Şehvet hissi ile başkalarını rahatsız edecek davranışların sürdürülmesi\’ olarak tanımlanmıştır. Sarkıntılık suçu, hareket unsuru itibariyle 765 sayılı TCK\’nın sistematiğinde söz atma ile tasaddi suçları arasındadır. Söz atma suçundan ileri, ancak tasaddi suçu kadar vahim olmayan ve bu denli ileri aşamaya henüz ulaşmamış eylemlerdir. 765 sayılı TCK\’nın 421. maddesinin 2. cümlesindeki - [Çocuğun Cinsel İstismarı Suçu - Hukuki Yardım](https://kayseriavukat.org.tr/cocugun-cinsel-istismari-sucu/): Çocuğun Cinsel İstismarı Suçu Alanında yetkin Kayseri Ceza Avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz; çocuğun cinsel istismarı suçu gibi ceza yargılamalarında savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek taraflara hukuki yardım sunmaktadır. Yargılama sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir Kayseri ceza avukatı veya ağır ceza avukatından hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. Çocuğun cinsel istismarı suçu, kanunda belirlenen belli yaştaki çocuğun bedenine fiziksel temasta bulunma şeklinde cinsel davranışlar sergilenmesi ile oluşur (TCK 103/1). Suç, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 103. maddesinde “Cinsel Dokunulmazlığa Karşı” suçlar bölümünde düzenlenmiştir. Cinsel istismar suçunda mağdur çocuk olup suçun en önemli unsurudur. Çocuk, TCK’nın 6/1-a maddesinde, “henüz 18 yaşını doldurmamış kişi” olarak tanımlanmaktadır. Cinsel istismar suçları açısından çocuk kavramı üç ayrı kategoride ele alınmaktadır: – 15 yaşını tamamlamamış çocukların cinsel istismarı, – 15 yaşını tamamlamış olmakla birlikte kendisine yönelen fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş çocukların cinsel istismarı, – 15-18 yaş grubunda olan çocukların, sadece cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir nedene dayalı olarak cinsel istismarı. Cinsel suçlar, genel olarak şu şekilde kategorize edilmektedir: Cinsel İstismar Suçu: Kural olarak 15 yaşını tamamlamamış çocuklara karşı bedensel temasta bulunmak suretiyle cinsel amaçla işlenen fiilleri cezalandırmaktadır (TCK md.103). 15-18 yaş grubunda olan çocuklara karşı hile, cebir, tehdit veya iradeyi etkileyen bir nedenle çocuğun bedeni üzerinde icra edilen fiiller de cinsel istismar suçu olarak nitelenir. Cinsel Saldırı Suçu: Kural olarak yaşı büyük kimselere veya 15-18 yaş grubu mağdurlara yönelik (hile, cebir, tehdit veya iradeyi etkileyen başkaca bir neden olmaksızın) bedensel temasta bulunmak suretiyle cinsel amaçla işlenen fiilleri cezalandırmaktadır (TCK md.102). Cinsel Taciz Suçu: Mağdurun yaşına bakılmaksızın, fail ile mağdur arasında bedensel temas olmadan, halk arasında laf atma, sözlü taciz vb. gibi ifade edilen cinsel davranışlarla işlenen fiilleri cezalandırmaktadır (TCK md. 105). Reşit Olmayanla Cinsel İlişki Suçu: 15-18 yaş grubunda yer alan çocuklarla, çocuğun kendi rızasıyla cinsel ilişkiye girilmesi halinde reşit olmayanla cinsel ilişki suçu oluşur (TCK md.104). Çocuğun Cinsel İstismarı Suçu Çocuğun Basit Cinsel İstismarı Suçunun Temel Şekli Basit cinsel istismar suçu, çocuğun cinsel istismarı suçunun temel şekli olup çocuğun vücudu üzerinde gerçekleştirilen, cinsel arzuları tatmin amacına yönelik ve fakat cinsel ilişki düzeyine varmayan cinsel davranışlar sergilenmesi ile oluşur. Basit cinsel istismar suçunun oluşması için, gerçekleştirilen hareketlerin objektif olarak şehvi nitelikte bulunmaları yeterlidir; failin şehvi arzularının fiilen tatmin edilmiş olması şart değildir. Sarkıntılık Suretiyle Çocuğun Basit Cinsel İstismarı Suçu Sarkıntılık, çocuğun basit cinsel istismarı suçunun daha az ceza gerektiren en hafif şekli olarak kabul edilmektedir. Sarkıntılık suretiyle çocuğun cinsel istismarı suçunda da diğer tüm cinsel istismar suçlarında olduğu gibi mağdur çocuğun bedenine fiziksel bir temasta bulunulması şarttır. Bedensel temas olmadan cinsel amaçla işlenen diğer fiiller çocuğun cinsel tacizi suçu olarak nitelenir. Örneğin, mağdur çocuğa cinsel amaçla “bacaklarına dokunayım mı” demek cinsel taciz, herhangi bir şekilde dokunmak ise sarkıntılık suretiyle cinsel istismar olarak kabul edilir. Sarkıntılık; failin mağdur çocuğa yönelik yüzeysel, geçici ve hafif derecede cinsel davranışlarını ifade eder. Örneğin, çocuğa cinsel amaçla dokunmak, bir kere öpmek vb. gibi cinsel davranışlar sarkıntılık suretiyle cinsel istismar suçu olarak kabul edilir. Basit cinsel istismar suçunun temel şekli ile daha az cezayı gerektiren sarkıntılık suretiyle cinsel istismar suçu arasındaki temel fark; sarkıntılık fiilinin kesik ve ani bir eylemle mağdur çocuğun bedenine temas edilmesiyle, çocuğun basit cinsel istismarı suçunun temel şeklinin ise çocuğa karşı cinsel sömürü düzeyine varacak şekilde birbirini takip eden birden fazla davranış icra edilmesiyle oluşmasıdır. Özellikle belirtmek gerekir ki; 15 yaşını tamamlamamış çocuklar açısından mağdurun fiile rıza göstermesinin hiçbir önemi yoktur. Çünkü, Türk Ceza Kanunu md.103 “15 yaşını bitirmiş olup da 18 yaşını tamamlamamış” olan çocuklara karşı rızalarıyla işlenen cinsel davranışları cinsel istismar suçu kapsamına almamış ve bu kategorideki çocukların rızalarına önem vermişken, “15 yaşını tamamlamamış” çocuklara karşı yapılan her türlü cinsel davranışı rızaları olsa bile çocukların cinsel istismarı suçu kapsamına almıştır. Çocuğun rızası hukuken üzerinde mutlak surette tasarruf edebileceği bir hakka ilişkin olmadığından hukuka uygunluk nedeni olarak kabul edilemez. Bu nedenle, 15 yaşını tamamlamamış çocukların cinsel istismara rıza göstermesi, yani fiili kendi isteğiyle yaptığını kabul etmesi failin cezalandırılmasını engellemez. Çocukların Cinsel İstismarı Suçunun Cezası Çocuğun Basit Cinsel İstismarı Suçunun Cezası Çocuğu cinsel yönden istismar eden kişi, 8 yıldan on beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır (TCK md.103/1-birinci cümle). Sarkıntılık suretiyle, yani cinsel istismarın sarkıntılık düzeyinde kalması halinde 3 yıldan 8 yıla kadar hapis cezasına hükmolunur (TCK md.103/1-ikinci cümle). Mağdurun on iki yaşını tamamlamamış olması halinde verilecek ceza, basit cinsel istismar durumunda 10 yıldan, sarkıntılık durumunda 5 yıldan az olamaz (TCK md.103/1-üçüncü cümle). Sarkıntılık düzeyinde kalmış suçun failinin çocuk olması hâlinde soruşturma ve kovuşturma yapılması mağdurun, velisinin veya vasisinin şikâyetine bağlıdır (TCK md.103/1-ikinci cümle). Özellikle belirtmek gerekir ki; çocuğun çocuğa karşı sarkıntılık düzeyinde kalmış cinsel istismarı şikayete tabidir. Mağdurun velisi veya vasisi, şikayet hakkını suçun işlenmesinden itibaren 6 ay içinde kullanmalıdır. Mağdurun velisi veya vasisi şikayetçi olmadıkça soruşturma yapılmaz. Basit Cinsel İstismar Suçunun Nitelikli Halleri – Birden fazla kişi tarafından birlikte (TCK md.103/3-a), – İnsanların toplu olarak bir arada yaşama zorunluluğunda bulunduğu ortamların sağladığı kolaylıktan faydalanmak suretiyle (TCK md.103/3-b), – Üçüncü derece dâhil kan veya kayın hısımlığı ilişkisi içinde bulunan bir kişiye karşı ya da üvey baba, üvey ana, üvey kardeş veya evlat edinen tarafından (TCK md.103/3-c), – Vasi, eğitici, öğretici, bakıcı, koruyucu aile veya sağlık hizmeti veren ya da koruma, bakım veya gözetim yükümlülüğü bulunan kişiler tarafından (TCK md.103/3-d), – Kamu görevinin veya hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle (TCK md.103/3-e), suçun işlenmesi hâlinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır. Cinsel istismar suçunun cebir, tehdit veya silah kullanılarak işlenmesi  Cinsel istismarın, 15 yaşını tamamlamamış çocuklara karşı cebir veya tehditle ya da 15 yaşını tamamlamış olmakla birlikte kendisine yönelen fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş çocuklara karşı silah, bıçak, sopa vb. gibi aletler kullanmak suretiyle gerçekleştirilmesi hâlinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır (TCK md.103/4). Örneğin, bir kamu görevlisi tarafından ve silahla basit cinsel istismar suçu işlendiğinde, cezayı ayrı ayrı arttıran iki nitelikli hal meydana geldiğinden suçun cezası önce TCK md.103/3-e gereği yarı oranında - [Bilişim Sistemini Engelleme ve Bozma, Verileri Yok Etme veya Değiştirme Suçu](https://kayseriavukat.org.tr/bilisim-sistemini-engelleme-ve-bozma-sucu/): Bilişim Sistemini Engelleme ve Bozma, Verileri Yok Etme veya Değiştirme Suçu Bilişim Sistemini Engelleme ve Bozma: Bilişim sistemi; Windows, Linux gibi işletim programları, e-mailler, Facebook, Instagram, Whatsapp, Twitter gibi sosyal medya uygulamalarını da kapsayan her türlü bilgisayar ve veri sistemlerini ifade etmektedir. Bilişim sistemini engelleme, bozma, erişilmez kılma, verileri yok etme veya değiştirme suçu; hukuka aykırı çeşitli fiillerle bilişim sistemine zarar verilmesi ile oluşur. Uygulamada bu bilişim suçu “bilişim sistemine zarar verme suçu” olarak da adlandırılmaktadır. Bilişim hukuku ile ilgili kanuni düzenlemeler, genel olarak 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun’da yer almaktadır.  Bununla birlikte 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda veya özel bazı kanunlarda düzenlenen bilişim suçları; doğrudan düzenlenen bilişim suçları (bilişim sistemine girme, bilişim sistemini engelleme veya bozma vb.) ve dolaylı olarak düzenlenen bilişim suçları (bilişim yoluyla dolandırıcılık, hırsızlık suçu vs.) olmak üzere iki farklı kategoride değerlendirilebilir. Suçun niteliği ve ceza miktarına göre bilişim suçları asliye ceza veya ağır ceza bilişim mahkemelerinde görülmektedir. Bilişim suçları, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 243 ila 245 maddeleri arasında “Bilişim Alanında Suçlar” başlığı altında düzenlenmiştir. Bilişim sistemini engelleme, bozma, erişilmez kılma, verileri yok etme veya değiştirme suçu da aynı Kanun’un 244. maddesinde düzenlenmiştir: “(1) Bir bilişim sisteminin işleyişini engelleyen veya bozan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Bir bilişim sistemindeki verileri bozan, yok eden, değiştiren veya erişilmez kılan, sisteme veri yerleştiren, var olan verileri başka bir yere gönderen kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) Bu fiillerin bir banka veya kredi kurumuna ya da bir kamu kurum veya kuruluşuna ait bilişim sistemi üzerinde işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır. (4) Yukarıdaki fıkralarda tanımlanan fiillerin işlenmesi suretiyle kişinin kendisinin veya başkasının yararına haksız bir çıkar sağlamasının başka bir suç oluşturmaması halinde, iki yıldan altı yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur.” Bilişim sistemini engelleme ve bozma, verileri yok etme veya değiştirmeye yönelik eylem ve davranışlar, bilişim suçu kapsamında değerlendirilir. Bu bağlamda yargılama sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir Kayseri bilişim avukatından hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. Bilişim Sistemini Engelleme ve Bozma, Verileri Yok Etme veya Değiştirme Suçunun Unsurları Bilişim sistemini engelleme ve bozma, bilişim sistemini erişilmez kılma, verileri yok etme veya değiştirme suçu; seçimlik hareketli bir suç olarak düzenlenmiştir. Maddede yer alan herhangi bir seçimlik hareketin işlenmesiyle suç vücut bulur. Seçimlik hareketler şu şekildedir: Bilişim Sistemindeki Verileri Yok Etme veya Değiştirme: Bilişim sisteminden yararlanma yetkisi olan hak sahibinin sisteme kaydettiği kişisel verilerinin yok edilmesi veya değiştirilmesidir. Örneğin, bir kimsenin Instagram hesabına girerek tüm bilgileri sildikten sonra çıkmak bilişim sistemindeki verileri yok etme suçu oluşur. Aynı hesapta bulunan bilgilerin değiştirilmesi, örneğin kişinin profilinde kendisini tanıttığı yazı içeriğinin değiştirilmesi de verileri değiştirme suçu olarak kabul edilir. Bilişim Sistemini Engelleme veya Erişilmez Kılma: Sistemden yararlanma yetkisi olan hak sahibi kişinin sisteme erişimin engellenmesi suretiyle sistemi engelleme veya erişilmez kılma seçimlik hareketi işlenmiş olur. Örneğin, bir kimseye ait twitter hesabına girdikten sonra, hesap şifresinin değiştirilmesi suretiyle kişinin sisteme erişimin engellenmesi suçu oluşur. Bilişim Sistemini Bozma: Bilişim sisteminin teknik altyapısına uygun bir şekilde çalışmasını veya kullanıcının istediği şekilde çalışmasını bozmak suretiyle işleyişinin bozulmasına neden olmak suretiyle işlenen bir fiildir. Örneğin, internet üzerinden sipariş verilen bir sitenin sipariş bilgilerini daha geç almasını sağlamak için yazılım yoluyla sistemi bozma. Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 2013/25987 K. sayılı “… Sanığın da çalıştığı aile şirketine ait telefona bağlı internet hesabından şikayetçiye ait elektronik posta hesabına girildiğine ilişkin Microsoft şirketinden gelen yazı yanıtları ve kolluk araştırması sonuçlarına, şikayetçinin 22.12.2010 tarihli dilekçesi ekinde ibraz ettiği fotoğraflara ve tüm dosya kapsamına göre; şikayetçiye ait elektronik posta ve Facebook hesaplarının şifresini ele geçirerek bu adreslere giren, Facebook hesabında yazışmalar yapan ve şifreyi değiştirmek suretiyle katılanın anılan hesaplara erişimini engelleyen sanığın, eylemine uyan 244/2. maddesi uyarınca “Bilişim Sistemini Engelleme, Bozma, Erişilmez Kılma, Verileri Yok Etme veya Değiştirme” suçundan cezalandırılmasına karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçeyle beraat hükmü kurulması hukuka aykırıdır.” Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 2013/25978 K. sayılı “… Sanığın babasına ait internet hesabından katılana ait elektronik posta hesabına bir çok kez girildiğine ilişkin Microsoft ve TİB’den gelen yazı yanıtlarına ve tüm dosya kapsamına göre; katılana ait elektronik posta hesabının şifresini ele geçirerek bu adrese giren ve şifreyi değiştirmek suretiyle katılanın elektronik postalarına erişimini engelleyen sanığın, eylemine uyan 244/2. maddesi uyarınca “Bilişim Sistemini Engelleme, Bozma, Erişilmez Kılma, Verileri Yok Etme veya Değiştirme Suçu” nedeniyle cezalandırılmasına karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçeyle beraat hükmü kurulması kanuna aykırıdır.” Yargıtay, eşlerden birinin diğerine ait Facebook adresinin şifresini değiştirerek erişimi engellemesi ve uygunsuz resim paylaşmasını da 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 244/2. maddesi kapsamında sisteme girişi engelleme ve verileri değiştirme bilişim suçu olarak kabul etmiştir. Bilişim Sistemini Engelleme ve Bozma, Verileri Yok Etme veya Değiştirme Suçunun Cezası Bilişim sistemini engelleme, bozma, erişilmez kılma, verileri yok etme veya değiştirme suçunun cezası şu şekildedir: Bilişim Sistemini Engelleme ve Bozma Suçunun Cezası: Bir bilişim sisteminin işleyişini engelleyen veya bozan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır (TCK m.244/1). Failin sistemin işleyişini engellemek veya bozmak dışında bir fiili yoksa bu fıkradaki bilişim suçu hükümleri uygulanmaktadır. Bilişim Sistemindeki Verileri Bozma, Yok Etme, Değiştirme ve Erişilmez Kılma Suçunun Cezası: Bir bilişim sistemindeki verileri bozan, yok eden, değiştiren veya erişilmez kılan, sisteme veri yerleştiren, var olan verileri başka bir yere gönderen kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır (TCK m.244/2). Bilişim suçları içinde en çok işlenen suçlardan biri bu fıkrada yer almaktadır. Örneğin, başkasının e-mail adresine girerek yeni şifre oluşturmak, e-mail şifresi kırılarak kayıtlı arkadaşlara pornografik resim göndermek veya para, kontör vs. gibi isteklerde bulunmak, internet ortamından sisteme girerek ders notlarının değiştirilmesi bu bilişim suçunun işlenmesine neden olur. Yukarıdaki fiillerin (TCK m.244/1-2) bir banka veya kredi kurumuna ya da bir kamu kurum veya kuruluşuna ait bilişim sistemi üzerinde işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır (TCK m.244/3). Yukarıdaki fıkralarda tanımlanan fiillerin işlenmesi suretiyle kişinin kendisinin veya başkasının yararına haksız bir çıkar sağlamasının başka bir - [Kamulaştırmasız El Atmada Hak Düşürücü Süre ve Anayasa Mahkemesinin İptal Kararı](https://kayseriavukat.org.tr/kamulastirmasiz-el-atmada-hak-dusurucu-sure/): Kamulaştırmasız El Atmada Hak Düşürücü Süre Kamulaştırmasız El Atmada Hak Düşürücü Süre: Kamulaştırmasız el atma, idarenin, özel mülkiyete konu bir taşınmaza, kamulaştırma usullerine aykırı bir şekilde “fiilen” ve “bedelsiz” bir şekilde veya fiilen olmasa bile hukuki bir işlemle mülkiyet hakkını sınırlayarak el koymasıdır. Kamu idaresi, bir kamulaştırma işleminde 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu başta olmak üzere belli hukuki prosedürleri uygulayıp mülkiyet hakkı sahibine kamulaştırılan yerin bedelini ödeyerek kamulaştırma yapmaktadır. Kamulaştırmasız el atmada ise, idare mülkiyet hakkı sahibine hiçbir bedel ödemeden mülkiyet hakkını eylem veya işlemleriyle sınırlamaktadır. Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararından önce Kamulaştırma Kanunu’nda öngörülen yirmi yılık hak düşürücü süre geçirildiğinden, davalının mülkiyet hakkı sona ermiş, taşınmaz, artık tesisi yapan davacı idarenin mülkiyetine geçmiştir. Anayasa’nın 153. maddesinin ikinci fıkrasında; Anayasa Mahkemesinin bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını ve bir hükmünü iptal ederken kanun koyucu gibi hareketle, yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemeyeceği belirtildikten sonra beşinci fıkrasında da iptal kararlarının geriye yürümeyeceği açıklanmıştır. Anayasa Mahkemesinin verdiği iptal kararları idari yargıda verilen iptal kararlarından farklı özelliğe sahiptir. İdari yargıda asıl olan, iptal kararlarının geriye yürümesi, bir başka ifade ile iptal edilen idari işlemin doğduğu andan itibaren yok sayılması esas olmasına karşın, Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının geriye yürümemesi asıldır. Kamu idaresi, kamulaştırmasız el atma yoluyla mülkiyet hakkına müdahale ettiğinde, mülkiyet hakkı sahibinin müdahaleden kaynaklanan her türlü zararını karşılamak zorundadır. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir Kayseri gayrimenkul avukatından hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. Gayrimenkul hukuku ve gayrimenkul davaları konusunda 15 yılı aşkın bir deneyime sahip uzman Kayseri gayrimenkul avukatı kadrosu ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz; müvekkillerimize kamulaştırmasız el atma davasının her türlü aşamasında danışmanlık hizmeti sunmaktadır. Kamulaştırmasız El Atmada Hak Düşürücü Süre​ ve Kamulaştırma Kanunu’nun 38. Maddesine ilişkin Anayasa Mahkemesi İptal Kararının Kazanılmış Hakka Etkisi Kamulaştırmasız El Atmada Hak Düşürücü Süre: Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararından önce 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu‘nda öngörülen yirmi yılık hak düşürücü süre geçirildiğinden, davalının mülkiyet hakkı sona ermiş, taşınmaz, artık tesisi yapan davacı idarenin mülkiyetine geçmiştir. Olayda, davacı idare yararına gerçekleşmiş ve tamamlanmış hukuki durum söz konusu olup, bu nedenle Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararından etkilenmeyeceği açıktır. Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararlarının ilke olarak Resmi Gazete’de yayımlandıkları tarihten itibaren ve geleceğe dönük olarak hüküm ve sonuç doğuracağı unutulmamalıdır. Bu nedenledir ki, Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararından önce, iptal edilen yasa kuralına dayanılarak, davacı idare yararına kazanılmış mülkiyet hakkının Anayasa Mahkemesi kararından etkilenmeyeceği, kuşku ve duraksamadan uzaktır. Daha açık anlatımla Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararının, iptal edilen yasa kuralına dayanılarak daha önce davacı yararına gerçekleşen kazanılmış hakka etkili olması olanaklı değildir. Yirmi yıllık hak düşürücü süre iptal kararından önce dolduğundan; Yerel Mahkemece taşınmazın, gerçek hak sahibi durumuna gelen davacı idare adına tesciline karar verilmesi ve aynı nedene dayalı direnme kararı usul ve yasaya uygundur. (2942 s. K. m. 8, 10, 17, 38) (6830 s. K. m. 17) (4721 s. K. m. 701, 705, 712, 713, 984) (743 s. K. m. 618, 629, 633, 638, 639, 897) (2709 s. K. m. 35, 152, 153) (334 S. K. m. 36, 152) (221 S. K. m. 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9) (ANY. MAH. 12.12.1989 T. 1989/11 E. 1989/48 K.) (ANY. MAH. 11.10.1963 T. 1963/124 E. 1963/243 K.) (ANY. MAH. 02.06.1964 T. 1964/13 E. 1964/43 K.) (YİBK 16.05.1956 T. 1956/1 E. 1956/6 K.) (YİBK 01.11.1944 T. 1944/9 E. 1944/30 K.) (ANY. MAH. 10.04.2003 T. 2002/112 E. 2003/33 K.) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2005/5-288 Karar No: 2005/352 Karar Tarihi: 25.05.2005 Taraflar arasındaki tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; … 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce davanın kabulüne dair verilen 24.2.2004 gün ve … sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 5. Hukuk Dairesi’nin 24.5.2004 gün ve 4278-5930 sayılı ilamıyla; “…Dava, kamulaştırmasız el konulan taşınmazın elatma tarihinden dava tarihine kadar 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu‘nun 38. maddesinde yazılı 20 yıllık hak düşürücü sürenin geçmiş olması nedeniyle tapu kaydının iptali ile davacı idare adına tapuya tescili istemine ilişkindir. Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş, hüküm davalı idare vekilince temyiz edilmiştir. 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu‘nun 38. maddesi, Anayasa Mahkemesi’nin 04.11.2003 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan 2002/112 Esas, 2003/33 Karar sayılı ve 10.04.2003 tarihli kararı ile iptal edilmiştir. Yasal dayanağı kalmayan davanın reddine karar verilmek üzere hükmün bozulması gerekmiştir. Davalı idare vekilinin temyiz itirazı bu nedenle yerinde görüldüğünden mahkemesince gerekli karar verilmek üzere hükmün bozulmasına…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Karar Dava, kamulaştırmasız el atılan taşınmazın, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu‘nun 38. maddesinde öngörülen yirmi yıllık hak düşürücü sürenin geçmiş olması nedeniyle tapu kaydının iptali ve davacı idare adına tescili istemine ilişkindir. A- Davacının İsteminin Özeti Davacı İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü vekili 12.08.2002 tarihli dava dilekçesinde; davalı idare adına tapuda kayıtlı bulunan … ada 2 parsel sayılı taşınmazın İstanbul Tıp Fakültesi gelişme alanı içerisinde kalmakta olup; taşınmaz üzerinde Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı inşaatına 1968 yılında, Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı inşaatına ise 1980 yılında başlanıldığını ve kamu hizmetine tahsis edildiğini; davalıya ait taşınmaza kamulaştırmasız el atma tarihinden dava tarihine kadar 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu‘nun 38. maddesinde öngörülen yirmi yıllık hak düşürücü sürenin geçtiğini ileri sürerek, dava konusu … ada 2 parsel sayılı taşınmazın tapu kaydının iptali ile, davacı idare adına tesciline karar verilmesini istemiştir. B- Davalının Cevabının Özeti Davalı İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı vekili cevap dilekçesinde; dava konusu taşınmazın kamu yararına yönelik bir ihtiyaca tahsis edilip edilmediği belli olmadığından, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu‘nun 38.maddesinde öngörülen koşulların gerçekleşmediğini savunmuş; aşamalarda, davacı tarafça dayanılan Kamulaştırma Kanunu’nun 38.maddesinin, 04.11.2003 gün ve 25279 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan, Anayasa Mahkemesi’nin 10.04.2003 gün ve E:2002/112, K:2003/33 sayılı kararıyla iptal edildiğini, dolayısıyla davanın yasal dayanağının kalmadığını savunarak, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. C- Yerel Mahkeme Kararının Özeti Yerel Mahkeme; … gerekçesiyle karar vermiştir. D- Temyiz Evresi, Bozma ve Direnme Davalı vekilince temyiz edilen karar, Özel Daire’ce yukarıda yazılı gerekçesiyle bozulmuş; Yerel Mahkeme önceki gerekçesini tekrarla, direnme kararı vermiştir. F- Maddi Olay Davacı İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü, tapuda davalı adına kayıtlı bulunan dava konusu 2 parsel sayılı taşınmaza 1968 ve 1980 yıllarında Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı - [Nafaka Borçlusunun Durumunun Bozulması Halinde Yoksulluk Nafakasının Kaldırılması Mümkün mü](https://kayseriavukat.org.tr/yoksulluk-nafakasinin-kaldirilmasi/): Nafaka Borçlusunun Mali Durumunun Bozulması Halinde Yoksulluk Nafakasının Kaldırılması Mümkün mü Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1009 Karar No: 2019/1179 K. Tarihi: 14.11.2019 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki yoksulluk nafakasının kaldırılması davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Aile Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 24.03.2015 tarihli ve … sayılı kararın temyizen incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 11.11.2015 tarihli ve 2015/10236 E., 2015/17712 K. sayılı kararı ile; “…Davacı dilekçesi ile; davalı ile Gölcük 2. Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesinin 2009/69 Esas ve 2010/72 Karar sayılı ilamı ile boşandıklarını, davalıya 200,00 TL yoksulluk nafakası bağlandığını, bilahare anılan tutarın yine Gölcük 2. Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesinin 2011/409 Esas ve 2011/589 Karar sayılı ilamı ile 300,00 TL’ye yükseltildiğini, ancak davalının sigortalı olarak çalışmaya başladığını, yoksulluk nafakasına ihtiyacı kalmadığını iddia ederek, yoksulluk nafakasının kaldırılmasına, olmazsa indirilmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı cevap dilekçesi ile; davacı ile boşandıklarından beri nafaka tutarlarını düzenli olarak ödemediğini, bu hususta icra ceza mahkemesine üç defa şikayette bulunduğunu, nafaka bedellerini ödememek için işten ayrıldığını, davanın haksız ve kötü niyetli olduğunu savunarak, davanın reddini dilemiştir. Mahkemece; davalı kadının sigortalı olarak çalıştığı, düzenli ve sürekli bir gelirinin bulunduğu, asgari ücretle çalışmanın yoksulluğu ortadan kaldırmadığı, fakat sigortalı olarak çalışmanın yoksulluğu ortadan kaldırdığı gerekçesi ile; davanın kabulü ile Gölcük 2. Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesinin 2009/69 Esas ve 2010/72 Karar sayılı boşanma davası ile bağlanan ve Gölcük 2. Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesinin 2011/409 Esas ve 2011/589 Karar sayılı dosyası ile artırılan yoksulluk nafakasının dava tarihinden itibaren geçerli olmak üzere kaldırılmasına karar verilmiş, hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 176/4. maddesine göre: “Tarafların mali durumlarının değişmesi veya hakkaniyetin gerektirdiği hallerde iradın artırılması veya azaltılmasına karar verilebilir.” Aynı şekilde 176/3. maddesi uyarınca; irat biçiminde ödenmesine karar verilen maddi tazminat veya nafaka, alacaklı tarafın yeniden evlenmesi ya da taraflardan birinin ölümü halinde kendiliğinden kalkar; alacaklı tarafın evlenme olmaksızın fiilen evliymiş gibi yaşaması, yoksulluğunun ortadan kalkması ya da haysiyetsiz hayat sürmesi halinde mahkeme kararıyla kaldırılır.“ Davacı, yukarıdaki yasa hükümleri gereğince; davalının yoksulluğunun ortadan kalktığı iddiasıyla nafakanın kaldırılmasını istemektedir. Bu durumda, öncelikle yoksulluk kavramı üzerinde durmak gerekir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 07.10.1998 tarih ve 2-656-688 sayılı kararında da kabul edildiği gibi yeme, giyinme, barınma, sağlık, ulaşım, kültür (eğitim) gibi bireyin maddi varlığını geliştirmek için zorunlu ve gerekli görülen harcamaları karşılayacak düzeyde geliri olmayanları yoksul kabul etmek gerekir. Hemen belirtmek gerekir ki; Hukuk Genel Kurulunun yerleşik kararlarında “asgari ücret seviyesinde gelire sahip olunması” yoksulluk nafakası bağlanmasını olanaksız kılan bir olgu kabul edilmemiştir (HGK. 07.10.1998 gün, 1998/2-656 E.- 1998/688 K. 26.12.2001 gün 2001/2-1158-1185 sayılı ve 01.05.2002 gün 2002/2-397-339 sayılı kararları). Somut olayda; davalı (kadın) boşanma sırasında bir işte çalışmamaktadır. Yaptırılan kolluk araştırması ile boşanmadan sonra bir Devlet Hastanesinin bilgi işlem bölümünde çalışmaya başladığı, aylık 1.000 TL gelirinin olduğu, davacının ise günlük işçi olarak çalıştığı, aylık ortalama 500-750 TL gelirinin olduğu anlaşılmaktadır. Yoksulluk durumu; günün ekonomik koşulları ile tarafların sosyal ve ekonomik durumları ve yaşam tarzları birlikte değerlendirilerek takdir edilmelidir. Yoksulluk nafakası, ahlaki ve sosyal düşüncelere dayanır. Onun içindir ki, bilimsel öğretide: “Evlilik birliğinde eşler arasında geçerli olan dayanışma ve yardımlaşma yükümlülüğünün, evlilik birliğinin sona ermesinden sonra da kısmen devamı niteliğindedir.” şeklinde açıklamalara yer verilmiş bulunmaktadır (Akıntürk, Turgut: Aile Hukuku, 2. cilt, İst. 2002, sh.294). Davacının aylık gelir durumuna göre değerlendirildiğinde, davalının çalışarak elde ettiği gelir ile aldığı nafaka miktarı toplamının, davalıyı yoksulluktan kurtaracak nitelikte bulunmadığının kabulü gerekir. Mahkemece, dava tarihindeki şartlara göre; davalının yoksulluğunun ortadan kalkmadığı kabul edilerek, nafakada hakkaniyete göre uygun bir miktar indirime gidilebileceği düşünülmeden, yukarıdaki gerekçe ve yanılgılı değerlendirme ile davanın kabulü doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, yoksulluk nafakasının kaldırılması istemine ilişkindir. Davacı vekili; boşanma kararı ile mahkemece davalı lehine aylık 200,00TL yoksulluk nafakası ödenmesine hükmedildiğini, bu tutarın bilahare mahkemece aylık 300,00TL’ye yükseltildiğini ancak davalının sigortalı olarak çalışmaya başladığını, kendisinin ise bel rahatsızlığından dolayı işten ayrılmak durumunda kaldığını, devamlı ve düzenli bir işinin bulunmadığını, davalının asgari ücrete tabi bir işte çalışarak ülke koşullarında tespit edilen asgari geçim standardını yakaladığını dolayısıyla yoksulluğunun ortadan kalktığını ileri sürerek yoksulluk nafakasının kaldırılmasına olmadığı takdirde indirilmesine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı vekili; davacı ile boşandıklarından beri nafaka tutarlarını düzenli olarak ödemediğini, bu hususta icra ceza mahkemelerine şikayette bulunduğunu, davacının nafaka bedellerini ödememek için işten ayrıldığını kaldı ki asgari ücretle çalışmanın nafakanın kaldırılmasına yeterli sebep teşkil etmeyeceğini savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkemece; davalı kadının sigortalı olarak çalıştığı, düzenli ve sürekli bir gelirinin bulunduğu, asgari ücretle çalışmanın yoksulluğu ortadan kaldırmadığı fakat sigortalı olarak çalışmanın yoksulluğu ortadan kaldırdığı, davacının ise boşanma kararından sonra mali durumunun bozulduğu, işten çıkarıldığı, düzenli ve sürekli gelirinin bulunmadığı, günlük işlerde çalıştığı yine nafaka alacaklısı kadının ihtiyaçları ile nafaka yükümlüsü davacının gelir durumu, önceki nafaka takdirinde taraflar arasında sağlanan dengenin de gözetildiği belirtilerek davanın kabulü ile dava tarihinden itibaren geçerli olmak üzere yoksulluk nafakasının kaldırılmasına karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece; önceki kararda belirtilen gerekçeler tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiş, karar davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; tarafların tespit edilen ekonomik ve sosyal durumlarına göre davalı yararına hükmedilen yoksulluk nafakasının kaldırılmasına mı yoksa indirilmesine mi karar verilmesi gerektiği noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü için konu ile ilgili yasal düzenleme ve kavramlar kısaca açıklanacak ve devamında nafaka alacaklısı davalının eldeki davada değişen mali durumu karşısında Özel Dairenin bu konudaki bozması değerlendirilecektir. Öncelikle belirtilmelidir ki, yoksulluk nafakası, boşanma ile yoksulluğa düşecek olan eş için verilen bir nafaka türü olup, söz konusu bu nafaka boşanma davası kesinleştikten sonra işlemeye başlayacaktır. Yoksulluk nafakası boşanmanın eşlerle ilgili mali sonuçlarından biri olup, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 175. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan mali gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir. Nafaka yükümlüsünün kusuru aranmaz.” Aynı Kanun’un “Tazminat ve nafakanın ödenmesi” başlıklı 176. maddesinde düzenlenen hükme göre; “Maddi tazminat ve yoksulluk nafakasının toptan - [Avukat ve Noter Olarak Çalışanların Yaşlılık Aylığından Sosyal Güvenlik Destek Primi Kesilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/sosyal-guvenlik-destek-primi-kesilmesi/): Avukat ve Noter Olarak Çalışmayı Sürdürenlerin Yaşlılık Aylığından Sosyal Güvenlik Destek Primi Kesilmesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2015/3253 Karar No: 2019/940 Karar Tarihi: 24.09.2019 Mahkemesi: İş Mahkemesi Taraflar arasındaki tespit davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İstanbul 21. İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 09.07.2014 tarihli ve 2014/121 E., 2014/520 K. sayılı karar davalı … vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 25.11.2014 tarihli ve 2014/22391 E., 2014/24814 K. sayılı kararı ile: \”…Dava, yaşlılık aylığından yapılan sosyal güvenlik destek primi kesintilerinin iptali ile yapılan kesintilerin reeskont faiziyle birlikte iadesine karar verilmesi istemine ilişkindir. Mahkemece, bozma ilamına uyulmak suretiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Davanın yasal dayanağı olan, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 63/B-2. maddesinde; “Bu kanuna göre, yaşlılık aylığı almakta iken serbest Avukat ve Noter olarak çalışmalarını sürdürenlerin, sosyal yardım zammı dahil, aldıkları aylıklarından % l5 oranında sosyal güvenlik destek primi kesilir\” hükmü ile 506 sayılı Kanuna tabi olarak yaşlılık aylığı almakta iken serbest avukat ve noter olarak çalışmalarını sürdürenlerin 4447 sayılı Kanunun 63/a maddesi gereğince 1.10.1999 tarihinden itibaren % 15 oranında sosyal güvenlik destek primi ödemesi gerektiği öngörülmüştür. Eldeki somut olayda; 1997 yılında yaşlılık aylığı bağlanan davacının, 1999-04.05.2006 döneminde serbest avukat, 04.05.2006-21.01.2013 döneminde ise, bir şirkette sigortalı olarak çalıştığı, davalı Kurumun 01/10/1999-01/10/2008 dönemine ilişkin sosyal güvenlik destek primi 6.479,37 TL.sı alacağını, yaşlılık aylığından kesmeye başladığı; davacının, 21/01/2013 tarihinden itibaren yeniden serbest avukat olarak çalıştığı, mahkemece verilen yetkisizlik kararının, Dairemizin 14.01.2014 gün ve 23807-273 sayılı kararı ile bozulduğu, bozma ilamına uyulmak suretiyle temyize konu kararın verildiği anlaşılmaktadır. Belirtilen yasal düzenleme karşında, yaşlılık aylığı almakta iken serbest avukat olarak çalışmalarını sürdürenlerin, sosyal yardım zammı dahil, almakta oldukları aylıklarından sosyal güvenlik destek primi kesilmesi gerektiği, davacının, şirkette sigortalı olarak çalıştığı dönem bakımından, sosyal güvenlik destek primi borcunun bulunmadığı, sosyal güvenlik destek primi ile sorumlu olunan dönemin, 01.10.1999-04.05.2006 tarihleri arasında serbest avukat olarak çalışılan dönemle sınırlı olması gerektiği, şirket işyerinde çalışılan dönem bakımından mükerrer sosyal güvenlik destek primi ödemesine meydan verilmeksizin, buna göre hesaplama yapılması gereği gözetilerek, mahkemece, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmiş olması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir. O hâlde, davalı Kurumun bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…\” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, sosyal güvenlik destek primi kesilmesine dair Kurum işleminin iptali istemine ilişkindir. Davacı vekili; müvekkilinin 1997 yılında emekli olup 04.05.2006 tarihine kadar herhangi bir işverene bağlı olmaksızın serbest avukat olarak çalıştığını, 04.05.2006 tarihinde… Holding A.Ş.\’de çalışmaya başladığını, 21.01.2013 tarihinde ilgili şirketten ayrılarak avukatlık mesleğini devam ettirdiğini, Kurumun 07.05.2013 tarihli yazısında 01.10.1999-01.10.2008 tarihleri arasında davacının yaşlılık aylığından kesilmesi gereken %15 sosyal güvenlik destek priminin tahsil edilmediğini ve aylığından kesinti yapılacağının bildirildiğini, müvekkilinin çalışma hayatı boyunca Kuruma yanıltıcı bilgi vermediğini, görevini yerine getirmeyen davalı Kurumun gecikme cezasıyla birlikte maaşından destek primi kesmesinin hukuka uygun olmadığını, destek priminden sorumlu olunup olunmadığını takip etme ve tahsil etme görevinin Kuruma ait olduğunu, ayrıca 04.05.2006-01.10.2008 tarihleri arasında çalıştığı şirketin Kuruma herhangi bir borcu bulunmadığını ileri sürerek Kurum işlemin iptali ile davanın açıldığı tarihe kadar yapılan kesintilerin iadesine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı … vekili; davacının yaşlılık aylığından kesinti yapılmasına ilişkin işlemin Ankara İş Mahkemelerinin yargı çevresinde bulunması nedeniyle davaya bakmaya yetkili mahkemenin Ankara İş Mahkemeleri olduğunu belirterek yetkisizlik kararı verilmesini talep etmiş, davanın esası bakımından ise Kurum işleminde hata bulunmadığını belirterek reddinin gerektiğini savunmuştur. Yerel Mahkemece dava konusu uyuşmazlığa bakmakla yetkili mahkemenin Ankara İş Mahkemeleri olduğu gerekçesiyle verilen yetkisizlik kararı davacı vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece yetkisizlik kararının doğru olmadığı gerekçesiyle bozulmuştur. Yerel Mahkemece; bozma kararına uyularak yapılan yargılama sonunda davacının yaşlılık aylığından kesinti yapılmaya başlandığı tarih itibariyle aradan uzun bir sürenin geçtiği ve davacının dilekçesi üzerine Kurumun 07.05.2013 tarihli yazısında \”01.10.1999-01.10.2008\” tarihleri arasındaki maaşından sosyal güvenlik destek primi kesintisi yapılacağının bildirilmesinin hukuka uygun olmadığı, Kurum tarafından kesinti yapılacağı belirtilen dönem için borcun olması durumunda davacıya ödemesi için herhangi bir sürenin de verilmediği, bu durumda gecikme cezası veya gecikme zammının da istenemeyeceği gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Davalı … vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel mahkemece; önceki gerekçeler tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davalı … vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olay bakımından 01.10.1999-04.05.2006 tarihleri arasında serbest avukat olarak çalışan davacıdan Kurumun 2013 yılı itibariyle (gecikme zammı ile birlikte) sosyal güvenlik destek primini tahsil etmesinin hukuka uygun olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında işin esasına geçilmeden önce, Özel Daire bozma kararının \”….davacının, şirkette sigortalı olarak çalıştığı dönem bakımından, sosyal güvenlik destek primi borcunun bulunmadığı, sosyal güvenlik destek primi ile sorumlu olunan dönemin, 01.10.1999-04.05.2006 tarihleri arasında serbest avukat olarak çalışılan dönemle sınırlı olması gerektiği, şirket işyerinde çalışılan dönem bakımından mükerrer sosyal güvenlik destek primi ödenmesine meydan verilmeksizin, buna göre hesaplama yapılması gereği gözetilerek, mahkemece, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmiş olması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir…\” kısmındaki \”davanın reddine\” ifadesinin maddi hata sonucu yazıldığı sonucuna varılarak \”davanın reddine\” ifadesinin bozma kararından çıkarılmasına ve maddi hatanın bu şekilde düzeltilmesine karar verilerek işin esasının incelenmesine geçilmiştir. 08.09.1999 tarihli ve 23810 sayılı Resmî Gazete\’de yayınlanarak yürürlüğe giren 4447 sayılı Kanun\’un 8. maddesiyle, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu\’nun 63. maddesinin (B) fıkrasının birinci bendinden sonra gelmek üzere eklenen bent içeriğinde, “Bu Kanuna göre yaşlılık aylığı almakta iken serbest avukat veya noter olarak çalışmalarını sürdürenlerin, sosyal yardımı zammı dahil, almakta oldukları aylıklarından %15 oranında sosyal güvenlik destek primi kesilir” düzenlenmesine yer verilmiş olup, düzenlemenin tarihi olarak belirlenen 01.10.1999 tarihinden itibaren bu konumdaki tüm sigortalılar yönünden uygulanma gereği öngörülmüştür. Anılan madde ile getirilen hüküm kamu düzenine ilişkin buyurucu bir nitelik taşımaktadır. Kanunda yaşlılık aylığı almakta iken serbest avukat olarak çalışmasını sürdürenlerden sosyal güvenlik destek primi kesilmeyeceğine dair ayrık bir hüküm bulunmamaktadır. Hemen belirtilmelidir ki, Anayasa Mahkemesi 23.02.2001 tarihli ve 1999/42 E., 2001/41 K. sayılı kararı ile bu maddenin Anayasaya aykırı olmadığına karar vermiş ve Kurumun uygulamasını yasaya uygun bularak iptal talebini reddetmiştir. Bu nedenlerle, Kurumun, - [Vasi Tayinine İlişkin Yabancı Mahkeme Kararının Tanınması ve Tenfizi Davasında Görevli Mahkeme](https://kayseriavukat.org.tr/yabanci-mahkeme-kararinin-taninmasi/): Vasi Tayinine İlişkin Yabancı Mahkeme Kararının Tanınması ve Tenfizi Davası Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1924 Karar No: 2019/1060 Karar Tarihi: 15.10.2019 Mahkemesi: Sulh Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki vesayet kararının tanınması davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Kayseri 3. Sulh Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 05.07.2013 tarihli ve 2013/895 E., 2013/945 K. sayılı kararın davacı vekili tarafından temyizi üzerine, Yargıtay (Kapatılan) 18. Hukuk Dairesinin 20.03.2014 tarihli ve 2013/16914 E., 2014/5145 K. sayılı kararı ile: \”…Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin babasının Münih (Almanya) Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından vesayet altına alınıp kendisinin babasına vasi tayin edildiğini ve babasının menfaatine olan işleri Türkiye\’de yapabilmesi için vasi tayini kararının mahkemece tanınmasına ve tenfizine karar verilmesini istemiş, mahkemece konunun Türk mahkemelerinin münhasır yetkisi kapsamına girdiği, Türk mahkemelerinin münhasır yetkisine dahil bir konuda, yabancı mahkeme kararlarının tanınması ve tenfizine karar verilemeyeceği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. 2675 sayılı Kanunu yürürlükten kaldırıp, 12.12.2007 tarihinde yürürlüğe giren 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un yabancı mahkemece verilen ilamların tanınmasına ilişkin 58.maddesi, yabancı mahkeme ilâmının kesin delil veya kesin hüküm olarak kabul edilebilmesinin yabancı ilâmın tenfiz şartlarını taşıdığının mahkemece tespitine bağlı olduğunu, tanımada 54. maddenin birinci fıkrasının (a) bendinin uygulanmayacağını, İhtilâfsız kaza kararlarının tanınmasının da aynı hükme tâbi bulunduğunu, yabancı mahkeme ilâmına dayanılarak Türkiye\’de idarî bir işlemin yapılmasında da aynı usulün uygulanacağını hükme bağlanmıştır. 54/b maddesi ise, yabancı mahkeme ilamının tenfizinde Türk Mahkemelerinin münhasır yetkisine girmeyen bir konuda verilmesi şartını getirmiş, 10/1 ve 3. maddelerinde de vesâyet veya kısıtlılık kararı verilmesi veya sona erdirilmesi sebeplerinin, hakkında vesâyet veya kısıtlılık kararı verilmesi veya sona erdirilmesi istenen kişinin millî hukukuna bağlı olduğu, Vesâyet veya kısıtlılık kararı verilmesi veya sona erdirilmesi sebepleri dışında kalan bütün kısıtlılık veya vesâyete ilişkin hususların ve kayyımlığın Türk hukukuna tâbi bulunduğunu açıkça belirtmiştir. Burada vesayette uygulanacak hukuk yönünden ikili bir ayırım yapıldığı görülmekte olup, Kanunda kısıtlama kararı verilmesi ya da verilen kısıtlama kararının kaldırılmasında, ilgilinin millî hukuku yetkili hukuk olarak belirlenmesine karşın; kısaca vesâyetin yönetimi olarak ifade edilebilecek olan kısıtlının kişiliği, bakımı, sağlığı, eğitimi, temsili, malvarlığının yönetimi, vasi ile vesayet ve denetim makamının görev, yetki ve sorumlulukları hakkında ise Türk hukuku yetkili kılınmıştır. Yargıtay uygulamalarında; vesâyetin yönetimi ile ilgili kararların idari nitelikte kararlar olduğu kazai nitelik taşımadığı ve bu nedenle temyiz edilemeyeceği kabul edilmektedir. 5718 sayılı Kanun\’un 50. maddesi uyarınca, yabancı mahkemelerce verilen ve kesinleşen ilamlar tenfiz ya da tanımaya konu olabileceğinden, vesâyetin yönetimi hakkındaki kararların belirtilen nitelikleri itibariyle (ilâm vasfı taşımadıklarından) tanınması da mümkün değildir. Esasen Hukuk Genel Kurulunca kısıtlama kararlarının (vasi atanması kararları) tanınamayacağı kabul edilirken, açıklanan gerekçede vesâyetin yönetimi hakkındaki kararlar nedeniyle doğabilecek olası sakıncaların giderilmesinin amaçlandığı belirtilmiştir. Yasa koyucu da Hukuk Genel Kurulunun kararında belirtilen muhtemel sakıncaları önlemek amacıyla 5718 Sayılı Kanun’un 10/3. maddesinde Türk hukukunu yetkili kılmıştır. Hukuk Genel Kurulu kararının vesayete ilişkin tüm alanlarda uygulanmasının kabulü halinde, yabancı ülke vatandaşı olan kişinin kendi ülkesinde milli hukuku (5718 Sayılı Kanun m.10/1) uyarınca ve doğal olarak vatandaşı olduğu devletin mahkemesi tarafından verilen kısıtlılık kararının Türkiye\’de tanınmasına karar verilemeyecektir. Bu durumda yabancının Türkiye\’de yeniden dava açması ve Türk mahkemelerinin de ilgilinin millî hukukuna göre karar vermesi gerekecektir. Bu uygulama ise yabancı mahkemelerin, mensubu olduğu devletin vatandaşları üzerinde yargılama yapma ve karar verme yetkisine müdahale niteliğindedir. 5718 sayılı Kanundaki hükümlerin amacı da dikkate alındığında, yabancı mahkemelere Türk vatandaşlarının kişi hallerine ilişkin olarak öngörülen kurallara göre, yargılama yapıp karar verme yetkisinin bulunduğu tartışmasızdır. Yabancı mahkemelere açıklanan konularda verilen yetki uyarınca, bunların aldıkları kararların tanınmaması mümkün değildir. Zira, yabancı mahkemece verilen ilamlarının tanınmaması Türk vatandaşlarına bir yük getirebilecek ve kendi millî hukukundan istifadesi yabancı hukuka göre daha da zorlaşacaktır. Yabancı ülkelerde yaşayan Türk vatandaşlarını yabancı mahkemece verilen vesâyet kararının tanınmaması halinde, aynı davayı Türk mahkemelerinde açmaya zorlama, 5718 sayılı Kanunun amacına aykırıdır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu\’nun 404 ila 410. maddeleri arasında düzenlenen küçüklük, akıl hastalığı veya akıl zayıflığı, savurganlık, alkol veya uyuşturucu madde bağımlılığı, kötü yaşama tarzı, kötü yönetim, özgürlüğü bağlayıcı ceza, yaşlılık, sakatlık, deneyimsizlik ile ağır hastalık hallerinin kısıtlama nedeni olup olmadığı, yapılacak yargılama sonucunda belirleneceğinden, bu duruma düşen bir kişinin millî hukukunun uygulama alanı olan ülkesine getirilmek zorunda bırakılması, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi\’nin 6. maddesinde yer alan adil yargılanma ve hukuki dinlenilme hakkını ciddi biçimde engelleyecek bir uygulamadır. Ayrıca 5718 sayılı Kanunda da vesâyet ile ilgili özel ve ayrık bir hüküm zaten yer almamaktadır. Münhasır (kesin) yetki kuralları, davanın sadece Türk mahkemelerinde görülmesini sağlamak amacıyla konulan ve bunu temin eden kurallar olup, temel dayanağı kamu düzenidir. Türk hukukunun temel değerleri, Türk genel adap ve ahlâk anlayışı, Türk Kanunlarının dayandığı temel adalet duygusu ve genel siyaseti, Anayasada yer alan temel hak ve özgürlükler, milletlerarası alanda geçerli ortak ve özel hukuka ait iyiniyet prensibine dayanan kurallar, medeni toplulukların müştereken benimsedikleri ahlâk ilkeleri ve adalet anlayışının ifadesi olan hukuk normları, toplumun medeniyet seviyesi, siyasi ve ekonomik rejim ile insan hak ve özgürlükleri, millî hukukumuzdaki kamu düzeninin dayanağını oluşturmaktadır. Kamu düzeni, tarafların uymak zorunda oldukları kamu ve özel hukuktan doğan ve tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemeyecekleri kuralların bütünü olarak anlaşılmalıdır. 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun\’un 54/c maddesinde, hükmün kamu düzenine açıkça aykırı bulunmaması hali tenfiz şartları içinde sayılmış olup, buna göre, yabancı mahkeme kararının verilmesinde uygulanan hukuk ve bunun hangi ölçütlere göre uygulandığı değil, yabancı kararın Türkiye’de icra edilmesi halinde meydana gelecek sonuçların Türk kamu düzenini ihlal edip etmeyeceğinin araştırılması gerekir. Anılan maddede yer alan “Hükmün kamu düzenine açıkça aykırı bulunmaması” ifadesinden, yabancı mahkeme kararının esasına uygulanan hukukun Türk kamu düzenine aykırılığının incelenemeyeceği, sadece hükmün tenfizi neticesinde ortaya çıkan hukukî sonuçların kamu düzenine aykırı olması halinde yabancı mahkeme kararının tenfizi isteminin reddedileceği sonucuna varılmalıdır. Esasa uygulanan hukukun Türk Hukukundan farklı bulunması ya da Türk Hukukunun emredici kurallarına aykırı olması gibi nedenlerle yabancı kararın tenfiz istemi reddedilemez. (YİBGK\’nun 10.02.2012 gün ve 2010/1 esas 2012/1 karar sayılı içtihatı) Burada esas alınması gereken kıstas, millî hukuk ile kamu düzeninin dayanağını oluşturan ve yukarıda açıklanan hususlardır. Türk hukukunda, kamu düzenine ilişkin yetki kurallarından bazıları münhasır yetki hükmüdür. Münhasır yetki kuralları, devletin kendi ülke ve sınırları içerisinde haiz olduğu mutlak güç ve yetkiyi ifade eden, devletin egemenlik ve hükümranlık haklarının kullanmasını gösteren ve - [Anayasa Mahkemesi Pilot Karar: Etkili Başvuru Hakkı ve Makul Sürede Yargılanma Hakkının İhlali](https://kayseriavukat.org.tr/makul-surede-yargilanma-hakki/): Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu Pilot Karar: Etkili Başvuru Hakkı ve Makul Sürede Yargılanma Hakkının İhlali ANAYASA MAHKEMESİ GENEL KURUL PİLOT KARAR NEVRİYE KURUÇ BAŞVURUSU (Başvuru Numarası: 2021/58970) Karar Tarihi: 5/7/2022 R.G. Tarih ve Sayı: 22/7/2022-31900 Başkan:  Zühtü Arslan Başkanvekili: Hasan Tahsin Gökcan, Kadir Özkaya Üyeler: Engin Yıldırım, Muammer Topal, M. Emin Kuz, Rıdvan Güleç, Recai Akyel, Yusuf Şevki Hakyemez, Selahaddin Menteş, Basri Bağcı, İrfan Fidan, Kenan Yaşar Raportör: Murat Azaklı Başvurucu: Nevriye Kuruç I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru; iş sözleşmesine dayalı olarak açılan alacak davasının uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının, yargılamanın makul sürede tamamlanmadığı şikâyetinin ileri sürülebileceği etkili bir yol bulunmaması nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkı ile bağlantılı etkili başvuru hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru, 16/8/2021 tarihinde yapılmıştır. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. 4. İkinci Bölüm tarafından 15/6/2022 tarihinde yapılan toplantıda, başvurunun niteliği itibarıyla Genel Kurul tarafından karara bağlanması gerekli görüldüğünden Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü\’nün (İçtüzük) 28. maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca Genel Kurula sevkine karar verilmiştir. III. OLAY VE OLGULAR 5. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden elde edilen bilgi ve belgelere göre ilgili olaylar özetle şöyledir: A. Bireysel Başvurudan Önceki Süreç 6. Başvurucu 10/12/2014 tarihinde Bakırköy 7. İş Mahkemesinde (İş Mahkemesi) Sağlık Bakanlığı, P.E.O. Tic. A.Ş. ve Yedikule Göğüs Hastalıkları Hastanesi aleyhine dava açmıştır. 7. Başvurucu anılan davada; davalı hastanede 23/7/1999 tarihinde temizlik işçisi olarak işe başladığını ve 27/10/2014 tarihinde emekli olana kadar çalıştığını belirterek kıdem tazminatı, fazla mesai ücreti, millî ve dinî bayramlarda çalışma ücretlerinin ödenmesini talep etmiştir. 8. İş Mahkemesi 18/10/2017 tarihinde davanın kısmen kabulüne karar vermiştir. 9. Tarafların istinaf talebi üzerine İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 41. Hukuk Dairesi (Bölge Adliye Mahkemesi) 8/1/2020 tarihinde, istinaf talebinin kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına, yeniden karar verilmek üzere dosyanın mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir. 10. Başvurucu 16/8/2021 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. B. Bireysel Başvurudan Sonraki Süreç 11. İş Mahkemesi, Bölge Adliye Mahkemesi kararı doğrultusunda yaptığı yargılama sonunda 7/12/2021 tarihinde davanın kısmen kabulüne karar vermiştir. 12. İş Mahkemesi; – Kıdem tazminatı olarak 23.159 TL\’nin 24/10/2014 tarihinden itibaren işletilecek en yüksek banka mevduat faizi ile, – Fazla mesai alacağı olarak 300 TL\’nin dava tarihinden, 995 TL\’nin ise ıslah tarihinden itibaren işletilecek en yüksek banka mevduat faizi ile, – Genel bayram tatili alacağı olarak 200 TL\’nin dava tarihinden, 392 TL\’nin ise ıslah tarihinden itibaren işletilecek en yüksek banka mevduat faizi ile, – Yıllık ücretli izin alacağı olarak 200 TL\’nin dava tarihinden, 7.560 TL\’nin ise ıslah tarihinden itibaren işletilecek yasal faizi ile, – Asgari geçim indirimi alacağı olarak 100 TL\’nin dava tarihinden, 4.063 TL\’nin ise ıslah tarihinden itibaren işletilecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen alınarak başvurucuya verilmesine karar vermiştir. 13. Davalı Sağlık Bakanlığı istinaf isteminde bulunmuş; İş Mahkemesi 17/2/2022 tarihinde, süre yönünden istinaf isteminin reddine karar vermiştir. Karar henüz kesinleşmemiştir. IV. İLGİLİ HUKUK A. Ulusal Hukuk 1. İlgili Mevzuat 14. 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun \”Usul ekonomisi ilkesi\” kenar başlıklı 30. maddesi şöyledir: \”(1) Hâkim, yargılamanın makul süre içinde ve düzenli bir biçimde yürütülmesini ve gereksiz gider yapılmamasını sağlamakla yükümlüdür.\” 15. 12/10/2017 tarihli ve 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu\’nun \”Yargılama usulü ve kanun yolları\” kenar başlıklı 7. maddesi şöyledir: \”(1) İş mahkemelerinde basit yargılama usulü uygulanır. (2) Davaların yığılması hâlinde, her bir talebe ilişkin vakıalar bakımından ispat yükü ve deliller ayrı ayrı değerlendirilir. (3) 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun kanun yollarına ilişkin hükümleri, iş mahkemelerince verilen kararlar hakkında da uygulanır. (4) Kanun yoluna başvuru süresi, ilamın taraflara tebliğinden itibaren işlemeye başlar. (5) Kanun yoluna başvurulan kararlar, bölge adliye mahkemesi ve Yargıtayca ivedilikle karara bağlanır.\” 16. 30/1/1950 tarihli ve 5521 sayılı mülga İş Mahkemeleri Kanunu\’nun 7. maddesi şöyledir: \”İş mahkemelerinde şifahi yargılama usulü uygulanır. İlk oturumda mahkeme tarafları sulha teşvik eder. Uzlaşamadıkları ve taraflar veya vekillerinden birisi gelmediği takdirde yargılamaya devam olunarak esas hakkında hüküm verilir.\” 17. 5521 sayılı mülga Kanun\’un 8. maddesinin dördüncü fıkrası şöyledir: \”Kanun yoluna başvurulan kararlar, bölge adliye mahkemesi ve Yargıtayca iki ay içinde karara bağlanır.\” 18. 9/1/2013 tarihli ve 6384 sayılı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Yapılmış Bazı Başvuruların Tazminat Ödenmek Suretiyle Çözümüne Dair Kanun\’un \”Amaç\” kenar başlıklı 1. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir: \”(1) Bu Kanunun amacı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılmış bazı başvuruların tazminat ödenmek suretiyle çözümüne dair esas ve usullerin belirlenmesidir.\” 19. 6384 sayılı Kanun\’un \”Kapsam\” kenar başlıklı 2. maddesi şöyledir: \”(1) Bu Kanun; a) Ceza hukuku kapsamındaki soruşturma ve kovuşturmalar ile özel hukuk ve idare hukuku kapsamındaki yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmadığı, b) Mahkeme kararlarının geç veya eksik icra edildiği ya da hiç icra edilmediği, iddiasıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılmış başvuruları kapsar. (2) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Türkiye\’nin taraf olduğu ek protokoller kapsamında korunan haklara ilişkin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yerleşik içtihatları doğrultusunda Ülkemiz aleyhine verilen ihlal kararlarının yoğunluğu dikkate alınmak suretiyle, (…) diğer ihlal alanları bakımından da Cumhurbaşkanı kararıyla bu Kanun hükümleri uygulanabilir. (3) İdari nitelikteki soruşturmalardan kaynaklanan başvurular hakkında bu Kanun hükümleri uygulanmaz.\” 20. 6384 sayılı Kanun\’un \”Tanımlar\” kenar başlıklı 3. maddesi şöyledir: \”(1) Bu Kanunun uygulanmasında; a) Bakanlık: Adalet Bakanlığını, b) Başvuran: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurmuş olanları, c) Başvuru: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılmış olan başvuruyu, ç) Komisyon: Tazminat talebi hakkında karar vermek amacıyla kurulan Komisyonu, d) Müracaat: Komisyona iletilen talebi, e) Müracaat eden: Komisyondan tazminat talebinde bulunanları, ifade eder.\” 21. 6384 sayılı Kanun\’un \”Müracaatın şekli ve süresi\” kenar başlıklı 5. maddesi şöyledir: \”(1) Komisyona müracaat, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuru tarihini ve numarasını gösteren resmi kayıt kabul mektubu, başvuru formu ve diğer ilgili bilgi ve belgelerle birlikte, müracaat edenin kimlik bilgilerini içeren imzalı bir dilekçeyle yapılır. (2) Başvuran, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren altı ay içinde Komisyona müracaat edebilir. Bu süre içinde müracaatta bulunmayanlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin münhasıran iç hukuk yollarının tüketilmemiş olması gerekçesine dayanan kabul edilemezlik kararının kendilerine tebliğinden itibaren bir ay içinde de Komisyona müracaat edebilirler. (3) Cumhurbaşkanı kararıyla; a) 2 nci maddenin ikinci fıkrası uyarınca Kanunun kapsamının genişletilmesi, b) 9 uncu maddenin ikinci fıkrası - [Nüfus Kaydındaki Baba İsminin Düzeltilmesi Davası Hangi Mahkemede Açılmalıdır](https://kayseriavukat.org.tr/baba-isminin-duzeltilmesi-soybaginin-reddi/): Baba İsminin Düzeltilmesi için Soybağının Reddi Davası mı Nüfus Kaydının Düzeltilmesi Davası mı Açılmalıdır Baba İsminin Düzeltilmesi: Uyuşmazlıkta davacıların talebi, anne ile evlilik sonucu baba ile soybağı ilişkisi kurulan davalı … yönünden soybağının reddi davasıdır. Dava kabul edildiğinde, nüfusta kayıtlı olduğu baba … ile olan soybağı ilişkisi ortadan kalkacak, evlilik dışı doğum olması ile anne …’nin kızlık hanesine kayıt olacaktır. Bu da nesebi etkilediği gibi elbette ki mirasçılık durumunu da etkileyecektir. Bu nedenle kanun koyucu soybağı davasını belirli sürelerde açılması koşuluna bağlamış, daha özel nitelikte olan aile mahkemesinin bakmasını öngörmüştür. Yerel Mahkemece görevli mahkemenin asliye hukuk mahkemesi değil aile mahkemesi olduğu ve kamu düzenine ilişkin olan bu hususun resen dikkate alındığı belirtilerek verilen direnme kararı yerindedir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1920 Karar No: 2018/1432 Karar Tarihi: 16.10.2018 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki nüfus kaydındaki baba isminin düzeltilmesi davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Manavgat 4. Asliye Hukuk Mahkemesince, mahkemenin görevsizliğine, kararın kesinleşmesinden itibaren 2 haftalık süre içinde dilekçe ile başvurulması halinde dosyanın görevli ve yetkili Manavgat Aile Mahkemesi’ne gönderilmesine dair verilen 14.03.2014 tarihli ve 2013/465 E., 2014/74 K. sayılı karar, davacılar vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay (Kapatılan)18. Hukuk Dairesinin 05.02.2015 tarihli ve 2014/12892 E., 2015/1454 K. sayılı kararı ile; “…Davacılar vekili dava dilekçesinde; davalı …’ın gerçekte babasının … ve… oğlu … olduğu halde, nüfusa amcası … ve …oğlu …’ın çocuğu ve davacıların da kardeşi olarak kaydedildiğini belirterek gerçek olmayan nüfus kaydının düzeltilmesini istemiş; mahkemece, davanın soybağının tespiti ve nüfus kaydının iptali istemi şeklinde değerlendirilerek aile mahkemesinde bakılması gerektiğinden görev yönünden reddine karar verilmiştir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 33. maddesi uyarınca, olayları açıklamak taraflara hukuki niteleme hakime aittir. Davada öncelikle çözümlenmesi gereken husus, davanın soybağının veya nüfus kayıtlarının düzeltilmesi davası olup olmadığıdır. Bilindiği üzere nesep, birbirinin soyundan gelen kişiler arasındaki ilişkiyi ifade eder. Bu kavram içerisinde kan bağının yanında hukuki münasebetin de bulunması, diğer bir ifadeyle kan bağının hukuk düzeninin aradığı koşullar içerisinde oluşması zorunludur. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 282. maddesi uyarınca “Çocuk ile ana arasında soybağı doğumla kurulur. Çocuk ile baba arasında soybağı, ana ile evlilik, tanıma veya hakim hükmüyle kurulur. Soybağı ayrıca evlat edinme yoluyla da kurulur.” Ayrıca kısaca af kanunları olarak nitelendirilen “Bir evlenme aktine dayanmayan birleşmelerden doğan çocukların neseplerinin düzeltilmesine” ilişkin kanunlara göre de soybağı düzeltilebilir. (HGK 30.01.2008 gün 2008/2-36-47 sayılı kararından) Çocuk ile ana arasında soybağı doğumla kendiliğinden kurulur tesisi için herhangi bir hükme gerek bulunmadığından, çocuğun annesi ile soybağı ilişkisinin kurulması değil, çocuğu doğuran kadının kim olduğunun tespiti dava konusu edilebilir. Öte yandan, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 36/1. maddesine göre kişisel durum, bu amaçla tutulan resmi sicille belirlenir. Aynı Kanunun 39. ve Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 35/1. maddesi uyarınca “Kesinleşmiş mahkeme hükmü olmadıkça nüfus kütüklerinin hiçbir kaydı düzeltilemez ve kayıtların anlamını ve taşıdığı bilgileri değiştirecek şerhler konulamaz. Ancak olayların aile kütüklerine tescili esnasında yapılan maddî hatalar nüfus müdürlüğünce dayanak belgesine uygun olarak düzeltilir.” Kişisel durumlardaki değişikliklerin nüfus kaydında belirtilmesi ve doğru olmayan kayıtların değiştirilmesi ile nüfus kayıtlarının düzeltilmesi anlaşılır. Kayıt düzeltilmesi, aile kütüğüne tescil edilmiş, kaydın bir kısmının düzeltilmesi veya değiştirilmesidir. Nüfus kütüklerindeki doğru olmayan kayıtların düzeltilmesi için mahkemeden karar alınması zorunludur. İşte bu noktada, nüfus kütüğündeki hatalı kayıtlar, ilgilileri veya Cumhuriyet savcısı tarafından açılacak kayıt düzeltme davası ile gerçek durumuna uygun hale getirilebilir ki, bu dava uygulamada nüfus kaydının düzeltilmesi davası olarak adlandırılmakta olup, zamanaşımı ve hak düşürücü süreye bağlı olmayan nüfus kaydının düzeltilmesine ilişkin davalarda, her türlü kanıta başvurulabilir (YHGK, 11.02.1998, 2-87/77). Şu durumda; nüfus kaydının düzeltilmesine ilişkin davada resmi kayıt ve belgelere başvurulabileceği gibi, tanık da dinlenebilir. Nesebin reddi davası ile kayıt düzeltme davası, sonuçları (hane dışına çıkarmak) bakımından benzerlik göstermekte ise de, içerik ve yargılama kuralları açısından kendi özel hükümlerine bağlıdır. Nesebin reddinde, kişisel duruma ilişkin nüfus kaydında yer alan bilgi doğru meydana gelmiş ve kütüğe tescil edilmiş, ancak bu doğru daha sonra nesebin reddi davası ile teknik anlamda bir yanlışlığa dönüştürülmüştür. Nüfus kaydının düzeltilmesi davasında ise, gerçek durumu yansıtmayan nüfus kaydı baştan yanlış olarak kütüğe geçirilmiştir. (HGK 30.01.2008 gün 2008/2-36-47 sayılı kararından) Somut olayda; davacıların iddiası, davalı …’ın amcası … ve … oğlu …’ın çocuğu olarak nüfus idaresine yanlış ve yanıltıcı beyanda bulunarak tescil edildiğine ilişkindir. Bu yönlerden dava soybağı davası değil, nüfus kaydının düzeltilmesi davasıdır. Açıklanan nedenlerle davada görevli mahkeme 4787 sayılı Kanunun 4. maddesi gereğince aile mahkemesi olmayıp 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 36. maddesi uyarınca asliye hukuk mahkemesidir. Görev kamu düzenine ilişkin olup yargılamanın her aşamasında mahkemece kendiliğinden gözetilir. Mahkemece; işin esasına girilerek, davanın kabulü halinde hakları etkilenebilecek mirasçıların davaya katılımı sağlandıktan, tarafların göstereceği deliller toplandıktan ve DNA incelemesi de yapıldıktan sonra oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi yenine görevsizlik kararı verilmesi doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, nüfus kaydındaki baba isminin iptali ile haneden terkini istemine ilişkindir. Davacılar vekili müvekkillerinin muris …’ın mirasçısı olduklarını, davacıların annesi olan …’ın … ile evlenmeden önce murisin kardeşi … ile resmî nikah olmaksızın bir arada yaşamaya başladığını ve bu birliktelikten davalı …’in dünyaya geldiğini, bir süre sonra …’ın vefat ettiğini, eski nüfus kayıtlarına göre baba ismi … olan ancak anne ismi farklı iki …’ın bulunduğunu, … ve … oğlu …’ın çevresinde … olarak bilindiğini ve çocuğu olmadan 1946 yılında hayatını kaybettiğini, …’nin ise …’ın kardeşi … ve … oğlu … ile evlendiğini, bu evlilik öncesinde … ile… oğlu …’ın çocuğu olarak doğan …’in nüfus kaydındaki baba hanesine nüfus müdürlüğünce … ve … oğlu … isminin yazıldığını, söz konusu bu işlemin hatalı olduğunu ileri sürerek nüfus müdürlüğünün hatalı işleminin değiştirilmesine ve davalı …’ın baba hanesinde yazılı bulunan … ve … oğlu 1926 doğumlu … isminin … ve… oğlu … olarak düzeltilmesine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı … vekili davanın soybağının düzeltilmesi davası niteliğinde olduğunu ve hak düşürücü sürenin geçtiğini, daha önce bu konuda bir karar verildiğini, dolayısıyla ortada kesin hükmün bulunduğunu, müvekkilinin, annesi … ile biyolojik babası …’ın birliktelikleri neticesinde 1945 yılında dünyaya geldiğini, ancak …’ın 1946 yılında vefat ettiğini, bu nedenle …’nin …’ın kardeşi, - [İsim Değiştirilmesi Davası ve Nüfus Kayıtlarına İlişkin Düzeltme Davaları Hangi Mahkemede Açılmalıdır](https://kayseriavukat.org.tr/isim-degistirilmesi-davasi/): İsim Değiştirilmesi Davası ve Nüfus Davalarında Görevli Mahkeme Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/18-1919 Karar No: 2018/318 Karar Tarihi: 21.02.2018 Özet: Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 36. maddesinde herhangi bir ayrım yapılmadan kayıt düzeltme davaları düzenlenmiş olup, madde uyarınca ad ve soyadı değişikliği davaları da nüfus davalarının bir türüdür. Buna göre isim değişikliğine ilişkin davalar 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu\’nun 36. maddesinde düzenlenen nüfus davalarından olup, anılan madde uyarınca uyuşmazlığın çözümünde asliye hukuk mahkemesi görevlidir. Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu\’nun kararlarında da aynı hususlar kabul görmüştür. (6100 S. K. m. 382, 383) (5490 S. K. m. 36) (YHGK. 03.11.2010 T. 2010/18-563 E. 2010/554 K.) (YHGK. 25.12.2013 T. 2013/18-464 E. 2013/1698 K.) Dava: Taraflar arasındaki isim değiştirilmesi davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Sütçüler Sulh Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 30.09.2013 gün ve 2013/157 E., 2013/196 K. sayılı kararın temyizen incelenmesinin davalı … İlçe Nüfus Müdürlüğü temsilcisi tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 18. Hukuk Dairesinin 06.03.2014 gün ve 2014/638 E., 2014/3976 K. sayılı kararı ile, \”…Davacı dava dilekçesinde, \”E.\” olan adına \”O.\” isminin eklenmesini istemiş; mahkemece, isteminin kabulüne karar verilmiştir. Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 382. maddesinde ad ve soyadı düzeltilmesi işlerinin çekişmesiz yargı kapsamında bulunduğu; aynı Kanunun 383.maddesinde ise çekişmesiz yargı işlerinde görevli mahkemenin aksine bir düzenleme bulunmadığı sürece sulh hukuk mahkemesi olduğu düzenlenmekle birlikte 5490 Sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu\’nun 36. maddesinde de nüfus kayıtlarına ilişkin düzeltme davalarının düzeltmeyi isteyen şahıslar ile ilgili resmî dairenin göstereceği lüzum üzerine Cumhuriyet Savcıları tarafından yerleşim yeri adresinin bulunduğu yerdeki görevli asliye hukuk mahkemesinde açılacağı hükme bağlandığından mahkemece, davanın asliye hukuk mahkemesinin görevi kapsamında olduğundan görevsizlik kararı verilmesi yerine işin esasına girilerek kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiştir…\” gerekçesiyle ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Davacı “E.” olan adına “O.” isminin de eklenmesini istemiştir. Yerel mahkemece isim tashihi isteyenin aile, arkadaş ve çevresi tarafından “O.” ismi ile anıldığı ve bu isimle hitap edildiği, günlük hayatında \”O.\” ön adını kullandığı için bu durumun karışıklığa yol açtığı, nüfusa sehven O. isminin E. şeklinde yazıldığı, haklı sebebin ispat edilmiş olduğu kanaatiyle davacının nüfus kaydındaki “E.” olan ön adının “E. O.” olarak tashih ve tesciline karar verilmiştir. Davalı idare temsilcisinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece davacının talebinin 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 382/2-a.2 maddesi gereğince \”isim değişikliği\” olduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davalı idare temsilcisi tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, somut olay bakımından “E.” olan ismin yanına “O.” isminin de eklenmesi istemi ile açılan eldeki davada Sulh Hukuk Mahkemesinin mi yoksa Asliye Hukuk Mahkemesinin mi görevli olduğu noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümünde öncelikle işin esası ile ilgili yasal düzenlemelerin üzerinde durulması gerekmektedir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun “Çekişmesiz yargı işleri” başlıklı 382. maddenin ikinci fıkrasının a-2’nci bendinde ad ve soyadının değiştirilmesi davaları çekişmesiz yargı işlerinden sayılmıştır. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 383. maddesine göre çekişmesiz yargı işlerinde görevli mahkeme, aksine bir düzenleme bulunmadığı sürece sulh hukuk mahkemesidir. 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 36. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde yer alan düzenlemeye göre; “Nüfus kayıtlarına ilişkin düzeltme davaları, düzeltmeyi isteyen şahıslar ile ilgili resmî dairenin göstereceği lüzum üzerine Cumhuriyet savcıları tarafından yerleşim yeri adresinin bulunduğu yerdeki görevli asliye hukuk mahkemesinde açılır” Nüfus kayıtlarına ilişkin her türlü düzeltme ve tespit davalarında görevli mahkeme anılan 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 36. maddesinin 1/a bendine göre asliye hukuk mahkemesidir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 03.11.2010 gün ve 2010/18-563 E., 2010/554 K. sayılı kararında da belirtildiği üzere Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 36. maddesinde herhangi bir ayrım yapılmadan kayıt düzeltme davaları düzenlenmiş olup, madde uyarınca ad ve soyadı değişikliği davaları da nüfus davalarının bir türüdür. Buna göre isim değişikliğine ilişkin davalar 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu\’nun 36. maddesinde düzenlenen nüfus davalarından olup, anılan madde uyarınca uyuşmazlığın çözümünde asliye hukuk mahkemesi görevlidir. Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu\’nun 25.12.2013 gün ve 2013/18-464 E., 2013/1698 K.; 30.09.2015 gün ve 2014/18-210 E., 2015/2028 K. sayılı kararlarında da aynı hususlar kabul görmüştür. O hâlde Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. Sonuç: Davalı … İlçe Nüfus Müdürlüğü temsilcisinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 21.02.2018 gününde oybirliği ile karar verildi. Kayseri Avukat – Hukuki Yardım Medeni hukuk alanındaki dava süreçlerinde etkin bir temsil için deneyimli ve güncel mevzuat ile içtihatlara hakim  bir avukattan hukuki destek almanız büyük önem arz etmektedir. Dava sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir avukattan hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. Medeni hukuk alanında uzman avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek hukuk davalarında sürece katılan taraflara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermekte ve taraflara hukuki yardım sunmaktadır. İsim değiştirilmesi davası ve nüfus kaydının düzeltilmesi başta olmak üzere nüfus davalarınız ile ilgili Kayseri avukat arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Google Facebook Twitter Instagram - [Vakfın Galle Fazlasına Müstehak Vakıf Evladı Olduğunun Tespiti Davası Nasıl Açılır?](https://kayseriavukat.org.tr/galle-fazlasina-mustehak-vakif-evladi/): Vakfın Galle Fazlasına Müstehak Vakıf Evladı Olduğunun Tespiti Davası Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1923 Karar No: 2019/1217 Karar Tarihi: 26.11.2019 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki galle fazlasına müstehak vakıf evladı olduğunun tespiti davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 11.12.2012 tarihli ve 2010/218 E., 2012/549 K. sayılı karar davacılar vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay (Kapatılan) 18. Hukuk Dairesinin 24.10.2013 tarihli ve 2013/7272 E., 2013/13950 K. sayılı kararı ile: \”…Bir kimsenin vakfın gallesine hak kazanabilmesi için öncelikle o vakfın kurucusu ile aralarında soybağının ispatlanması sonra da vakfiyede öngörülen şartların gerçekleşmesi gerekir. Dava konusu … … Vakfı\’na ait 1323 H. tarihli vakfiyede, galle fazlasının batın şartı ile vakıf evlatlarına bırakıldığı ve davacılardan önceki batında sağ vakıf evladı bulunduğu anlaşıldığından mahkemece davacı tarafın galle fazlası yönünden taleplerinin reddinde bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Ancak; Dosyada toplanan bilgi ve belgeler, dava konusu vakfın şahsiyet kayıtları, Merkez Tevcih Komisyonu kararları, intifa cetveli, nüfus kayıtları özellikle de Çeşme Asliye Hukuk Mahkemesinin 06.12.1965 gün 1965/81 E.-144 K. sayılı ilamı incelendiğinde; davacıların … … Vakfı\’nın kurucusunun soyundan geldikleri sabit olduğundan, çoğun içinde az da vardır kuralından hareketle davacıların sadece vakıf evladı olduklarının tespitine karar verilmesi gerekirken, bu talebin de reddi doğru görülmemiştir…\” gerekçesiyle hüküm bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava; galle fazlasına müstehak vakıf evladı olduğunun tespiti istemine ilişkindir. Davacılar vekili; … … Vakfı\’nın mazbut vakıflar arasına alındığını, temsil ve idaresinin … tarafından yürütüldüğünü, vakfiye şartı yapılan harcamalar ve ilgili tüzük hükmü gereği yapılacak kesintilerden sonra gelir fazlasının vakfın ilgilisi evlatlara dağıtılması gerektiğini, Çeşme Asliye Hukuk Mahkemesinin 06.12.1965 tarihli ve 1965/81 E., 1965/144 K. sayılı kararı ile müvekkillerinin murislerinin vakıf evladı olduğuna karar verildiğini, 1966 yılından bu yana …\’nden galle aldıklarını ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile müvekillerinin … … Vakfı\’ndan galleye müstehak vakıf evladı olduğunun tespitine karar verilmesini istemiştir. Davalı … vekili; vakfiyeye konu … … Vakfı\’nın İzmir ili Çeşme ilçesinde kurulmuş olduğunu, 1086 sayılı (mülga) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu\’nın 8/1 ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 101 devamı maddeleri gereğince dava yetkisiz mahkemede açıldığından yetkisizlik kararı verilmesi, esasa ilişkin olarak da Vakıflar Yönetmeliği\’nin ilgili maddeleri gereğince, davacıların vakıf gelirinden yararlanacak kişilerden olduklarının saptanması için araştırma ve inceleme yapılması gerektiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Yerel mahkemece; bir üst batında galleye müstehak vakıf evlatları hayatta olduklarından davacıların ilgili vakıftan galleye müstehak olmadıkları gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Davacılar vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçeyle bozulmuştur. Yerel mahkemece önceki gerekçelere ek olarak, davacıların dava dilekçesi incelendiğinde davanın seçimlik dava niteliğinde olmadığı, ıslah talebinin de bulunmadığı, davacıların vakıf evladı olduğunun tespitinde hukuki yararları bulunmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda davacıların ilgili vakıftan galleye müstehak vakıf evladı olmadıklarının belirlenmesi karşısında çoğun içinde az da vardır kuralından hareketle sadece vakıf evladı olduklarının tespitine karar verilmesinde hukuki yararlarının bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü bakımından öncelikle konu ile ilgili kavramların ve yasal düzenlemelerin incelenmesinde fayda bulunmaktadır. Vakıf, bir malın (esas itibariyle bir taşınmaz mülkün), yararının (kendisinin ya da gelirinin) sonsuza kadar devam etmesi niyetiyle hayri bir hizmetin görülmesine tahsis edilmesi ve söz konusu malın vakfeden kişinin mülkiyetinden özel bir mülkiyet kategorisine aktarılarak orada tutulmasıdır. Vakıf kuran kişiye “vâkıf”, vakfedilen mala “mevkuf” denir. Vakıf yapan kişinin (vâkıfın) amaçlarını, koşullarını kapsayan, kurulacak vakfın yönetim esaslarını belirleyen ve mahkemece tesciliyle birlikte vakfın kuruluşunu belirten belgeye (vakıf senedine) “vakfiye” adı verilmektedir. Vakfın mal varlığı, amacı, yönetimi ve vakıftan kimlerin yararlanacağı vakfiyede belirtilir (Hukuk Genel Kurulunun 10.10.2012 tarihli ve 2012/18-182 E., 2012/709 K. sayılı kararı). Galle; bir vakfın hâsılatı, geliri anlamında kullanılmaktadır. Vakfa tahsis edilen paradan sağlanan faiz, vakfa ait malın kiraya verilmesi yoluyla elde edilen kira geliri, vakfa ait iktisadî işletmelerin gelirleri, vakıf bahçesinin semeresi galle olarak sayılabilir (Yener, M. S.: Uygulamada Açıklamalı Örnek Kararlı Eski Vakıf Davalarına Giriş Vakfiyeden Doğan Evladiye, Galle, Tevliyet, Ücret ve Sıla Davaları, Kartal Yayınevi, Ankara, Mart 2004, s. 39). Galle fazlası ise; 5737 sayılı Vakıflar Kanunu’nun 3. maddesinde yer alan tanımlara göre, mazbut ve mülhak vakıflarda, vakfın hayrat ve akarlarının onarımı ile vakfiyelerindeki hayrat hizmetlerin ifasından sonra kalan miktarı ifade eder. 5737 sayılı Vakıflar Kanunu’nun 3. maddesine göre, mülga 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi ile 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu hükümlerine göre kurulan vakıflar “yeni vakıf”, mülga 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi’nin yürürlük tarihinden önce kurulan vakıflar ise, “eski vakıf” olarak nitelendirilmektedir. Yine aynı madde hükmünde, …’nce yönetilecek ve temsil edilecek vakıflar ile mülga 743 sayılı Türk Kanunu Medenisinin yürürlük tarihinden önce kurulmuş ve 2762 sayılı Vakıflar Kanunu gereğince Vakıflar Genel Müdürlüğünce yönetilen vakıflar “Mazbut Vakıf ”, mülga 743 Sayılı Türk Kanunu Medenisi’nin yürürlük tarihinden önce kurulmuş ve yönetimi vakfedenlerin soyundan gelenlere şart edilmiş vakıflar da “mülhak vakıflar” olarak tanımlanmıştır. Buna göre, mazbut vakıflar Genel Müdürlük tarafından yönetilirken, mülhak vakıflar vakfedenlerin soyundan gelen kişilerce yönetilir. Mülga 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi’nin yürürlük tarihinden önce kurulan vakıflar, amaçları çerçevesinde vakıftan yararlananlar bakımından, “hayrî vakıf” ve “zürrî vakıf” olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Bunlardan zürri vakıflarda, vakıf gelirlerinden (galleden) vâkıfın evlatlarının yararlanması amaçlanmıştır. Zürri vakıf denilen bu vakıflarda vakfiyede belirtilen hayri koşulların ifasından sonra vakfın gelirinden (galle) fazlasının vakfiyede belirtilen evlatlara ya da hısımlara verilmesi öngörülmüştür. Vakfeden, vakfın gelir fazlasından sadece belirli bir kişi ya da kişilerin yararlanmasını mümkün kılabileceği gibi, çocuklarının, usul ve/veya füruunun ya da diğer akrabalarının yararlanmasını mümkün kılabilir (Akipek, Ş./ Altaş, H.: “Vakıflarda Evladiye Davaları”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 47, S. 1-4, s. 145-151, Ankara 1998, s. 145-146; Uluç, Y.:Vakıflar Hukuku ve Mevzuatı, Ankara 2008, s. 49). 743 sayılı Medeni Kanun sonrasında 2762 sayılı (mülga) Vakıflar Kanunu ile mazbut ya da mülhak vakıf kabul edilen zürri vakıfların malvarlığı üzerinde hak sahipliği bulunanların bu hakları belirli koşullara bağlı olarak korunmuştur. Gerek 2762 sayılı (mülga) Kanun gerekse 5737 sayılı Vakıflar Kanunu\’nda ve bu Kanun uyarınca çıkarılan Yönetmelikte mazbut ve mülhak vakıfların gelirinden yararlanacak kişiler “intifa hakkı” sahibi olarak nitelendirilmiş - [Babalık Davasında Soybağının Tespiti için Kan veya Doku Alınmasına Katlanma Zorunluluğu](https://kayseriavukat.org.tr/babalik-davasinda-kan-veya-doku-alinmasi/): Babalık Davasında Soybağının Tespiti için Kan veya Doku Alınmasına Katlanma Zorunluluğu Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1927 Karar No: 2018/1471 Karar Tarihi: 18.10.2018 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki babalığın hükmen tespiti davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Aile Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 11.04.2013 tarihli ve 2010/666 E., 2013/421 K. sayılı karar davalı … vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 18. Hukuk Dairesinin 07.04.2014 tarihli ve 2013/19771 E., 2014/6271 K. sayılı kararı ile: “…Davacı dava dilekçesinde, annesi ….’in davalı … ile olan evlilik dışı ilişkisinden doğduğunu belirterek babasının davalı … olduğunun tespitine karar verilmesini istemiş, mahkemece davanın kabulüne karar verilmiştir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 284. maddesinde; “Soybağına ilişkin davalarda, aşağıdaki kurallar saklı kalmak kaydıyla Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu uygulanır: 1. Hakim maddi olguları resen araştırır ve kanıtları serbestçe takdir eder. 2. Taraflar ve üçüncü kişiler, soybağının belirlenmesinde zorunlu olan ve sağlıkları yönünden tehlike yaratmayan araştırma ve incelemelere rıza göstermekle yükümlüdürler. Davalı, hakimin öngördüğü araştırma ve incelemeye rıza göstermezse, hakim, durum ve koşullara göre bundan beklenen sonucu, onun aleyhine doğmuş sayabilir.” 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 292. maddesinde ise; “(1) Uyuşmazlığın çözümü bakımından zorunlu ve bilimsel verilere uygun olmak, ayrıca sağlık yönünden bir tehlike oluşturmamak şartıyla, herkes, soybağının tespiti amacıyla vücudundan kan veya doku alınmasına katlanmak zorundadır. Haklı bir sebep olmaksızın bu zorunluluğa uyulmaması hâlinde, hâkim incelemenin zor kullanılarak yapılmasına karar verir. (2) Üçüncü kişi tanıklıktan çekinme hakkı bulunduğunu ileri sürerek bu yükümlülükten kaçınamaz.” hükümleri getirilmiştir. Dosyadaki bilgi ve belgelerden; davacının, annesi ….’in davalı … ile olan evlilik dışı ilişkisinden doğduğunu belirterek babasının davalı … olduğunun tespitine karar verilmesini istediği, mahkemece yeterli araştırma yapmadan davalının ihtara uymaması nedeniyle DNA testi yaptırılamadığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verildiği anlaşılmaktadır. Dava, Türk Medeni Kanunu’nun 301. ve devamı maddelerinde düzenlenen babalığın tespiti istemine ilişkindir. Bu talep çerçevesinde mahkemece tarafların iddia ve savunmaları da dikkate alınarak babalık iddiası ile ilgili olarak DNA testi yaptırmak üzere davalı …’e meşruhatlı davetiye çıkarılarak DNA testi için gerekli kan örneklerini vermesi, aksi taktirde zor kullanılarak bu incelemenin yaptırılacağı hususu ihtar edilmeli, ihtara rağmen davalı gelmez veya gelir de kan örneklerini vermez ise bu incelemelerin zor kullanılarak yapılmasına karar verilip DNA testi yaptırılıp alınacak rapor doğrultusunda bir karar verilmesi gerekirken yukarıda gösterilen yasal düzenlemelere aykırı şekilde eksik incelemeyle davanın kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle şimdilik diğer yönleri incelenmeksizin bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, babalığın hükmen tespiti istemine ilişkindir. Davacı, annesi ile davalının evlilik dışı birlikteliklerinden 1987 yılında dünyaya geldiğini, ancak annesinin nüfusunda kayıtlı olduğunu ileri sürerek, davalının babası olduğunun tespiti ile nüfusta baba hanesine kaydının yapılmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, müvekkilinin davayı kabul etmediğini beyan ederek davanın reddini istemiştir. Mahkemece, davacının reşit olduktan sonra davalı tarafından nüfusuna kaydedileceği yönünde oyalandığı ve bu nedenle babalık davasını hemen açmadığı ileri sürülmüş ise de 30.11.1987 doğumlu olan davacının reşit olduğu tarihten itibaren davanın açıldığı tarihe kadarki süre nazara alındığında Türk Medeni Kanunu’nun 303/2. maddesindeki hak düşürücü sürenin geçirildiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Karar davacı vekilince temyiz edilmiş, Yargıtay 2. Hukuk Dairesince, “… Davacı, 31.11.1990 doğumlu iken, Ankara 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 4.11.1993 tarihli, 1993/704-725 sayılı kararı ile doğum tarihi 30.11.1987 olarak tashih edilmiştir. Davacı, davayı süresinde açmamasının haklı sebebe dayandığını ileri sürmüştür. Bir yıllık süre geçtikten sonra gecikmeyi haklı kılan sebepler varsa, sebebin ortadan kalkmasından başlayarak bir ay içinde dava açılabilir (TMK.md.303/4). O hâlde, davacının gösterdiği delillerin toplanması, davanın anaya ihbar edilmesi (TMK.md.301), ana katıldığı taktirde göstermesi hâlinde onun delillerinin de toplanması, davacının nüfusa tescilinin dayanağı belgenin, tescil resmî bir belgeye istinat ediyorsa, bu belgeyle birlikte merciinden istenerek dosya içine alınması, doğum tarihinin tashihine ilişkin dava dosyasının da mahkemesinden istenip dosyaya alınıp incelenmesi ve tüm deliller birlikte değerlendirilerek davanın süresinde açılıp açılmadığının belirlenmesi ve hasıl olacak sonucuna göre karar verilmesi gerekir. Açıklanan hususlar üzerinde durulmadan eksik inceleme ile hüküm kurulması doğru bulunmamıştır…” gerekçesiyle bozulmuştur. Mahkemece bozma kararına uyulmuş ve yapılan yargılama sonucunda, dinlenen tanık beyanlarına göre davalı ile davacının annesinin uzun süre birlikte yaşadıkları, davacının da bu birliktelikten dünyaya geldiği, davacıyı tanıyacağını ve nüfusa kaydettireceğini söyleyerek davalının davacı ve annesini oyaladığı, bu nedenle davacının reşit olduktan hemen sonra dava açmadığının anlaşıldığı, bu durumun anlaşılmasından sonra ise tarafların DNA incelemesi yapılmak üzere Adli Tıp Kurumuna sevkine karar verildiği, ancak usulüne uygun çağrılmasına ve tebligat çıkarılmasına rağmen davalının mahkemeye müracaat etmediği ve test yaptırmaktan kaçındığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Karar davalı vekilince temyiz edilmiş, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde yer alan gerekçeyle bozulmuştur. Mahkemece, bozma kararında yasal düzenlemelere aykırı ve eksik inceleme ile karar verildiği belirtilmiş ise de DNA testi yapılmak üzere davalı adına çıkarılan meşruhatlı davetiyenin tebliğine rağmen davalının gelmediği, 02.05.2012 ve 24.07.2012 tarihlerinde ihzaren celbine karar verildiği, davalının davetiye ve ihzarlara rağmen gelmemesi ve incelemeye rıza göstermemesi nedeniyle 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 284/2. maddesi uyarınca incelemeden beklenen sonucun davalı aleyhine doğmuş olduğu sayılarak davanın kabulüne karar verildiği gerekçesiyle önceki hükümde direnilmiştir. Direnme kararı davalı vekilince temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda, adına çıkarılan meşruhatlı davetiye ve ihzar müzekkerelerine karşın DNA testi yaptırmak üzere müracaat etmeyen davalı hakkında 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 284/2. maddesi gereğince incelemeden beklenen sonucun onun aleyhine doğduğunun kabul edilip edilemeyeceği, edilemeyeceğinin kabulü hâlinde 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 292. maddesi gereğince soybağının tespiti amacıyla davalıya DNA testi yaptırmak üzere meşruhatlı davetiye çıkarılarak gerekli kan veya doku örneğini vermesi, aksi taktirde zor kullanılarak bu incelemenin yaptırılacağı hususunun ihtar edilmesi, gelmediği veya gelip de kan veya doku örneği vermediği takdirde incelemenin zor kullanılarak yapılmasına karar verilip DNA testi yapılmak suretiyle alınacak rapora göre bir karar verilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşme sırasında hak düşürücü sürenin davanın tüm aşamalarında resen gözetilmesi gerektiği dikkate alınarak, davalı vekilinin hak düşürücü süreye ilişkin temyiz itirazları öncelikle incelenmiştir. Hemen belirtmek gerekir ki; “Babalık hükmü” 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 301-304. maddeleri arasında düzenlemiş ve “Dava hakkı” başlıklı 301. maddenin birinci fıkrasında; çocuk ile baba arasındaki soybağının mahkemece - [Ruhsatsız Yapının Yıkım Masraflarını Ödeyen Sanık Hakkında Etkin Pişmanlık Hükmü Uygulanır mı?](https://kayseriavukat.org.tr/ruhsatsiz-yapinin-yikim-masraflari/): Ruhsatsız Yapının Yıkım Masraflarını Ödeyen Sanık Hakkında Etkin Pişmanlık Hükmü Uygulanır mı? Ruhsatsız Yapının Yıkım Masraflarının Ödenmesi: Ruhsatsız yapının yıkımın idarece gerçekleştirildiği hâllerde failin yıkıma fiilen karşı gelip gelmediği ve iradi olarak yıkım masraflarını karşılayıp karşılamadığı hususları araştırılarak failin fiilen yıkıma karşı gelmediğinin ve cebri icra gibi herhangi bir zorlama olmaksızın kendiliğinden yıkım masraflarını ödediğinin tespit olunması hâlinde sanık lehine 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 184/5. Maddesinin uygulanma şartlarının gerçekleştiği kabul edilmeli, aksi durumda ise anılan etkin pişmanlık hükmü uygulanmamalıdır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2017/684 Karar No: 2018/479 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 4. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Sanık … hakkında imar kirliliğine neden olma suçundan açılan kamu davasının 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 184/5. maddesi uyarınca düşürülmesine ilişkin Bursa 13. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 28.12.2011 tarihli ve 552-929 sayılı hükmün katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 4. Ceza Dairesince 22.09.2014 tarih ve 20533-26663 sayı ile; “5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 184/5. maddesinin uygulanabilmesi için kaçak yapının; sanık tarafından yıkılması veya belediyece yıkılmış olması halinde sanığın yıkım giderlerini karşılaması gerekir. Somut olayda … tarafından gerçekleştirildiği belirtilen yıkıma ilişkin giderlerin, sanık tarafından ödenip ödenmediği araştırılarak, sonucuna göre sanığın hukuki durumunun belirlenmesi gerektiği gözetilmeden, eksik inceleme ve yetersiz gerekçeyle düşme kararı verilmesi” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Bursa 13. Asliye Ceza Mahkemesi ise 16.12.2014 tarih ve 670-734 sayı ile; “Sanık hakkında imar kirliliğine neden olma eylemi nedeniyle mahkememizce yapılan yargılama sonucu düşme kararı verilmiş, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 184/5. maddesinin uygulanabilmesi için kaçak yapının; sanık tarafından yıkılması veya belediyece yıkılmış olması halinde sanığın yıkım giderlerini karşılaması gerekir. Somut olayda … tarafından gerçekleştirildiği belirtilen yıkıma ilişkin giderlerin, sanık tarafından ödenip ödenmediği araştırılarak, sonucuna göre sanığın hukuki durumunun belirlenmesi gerektiği gözetilmeden, eksik inceleme ve yetersiz gerekçeyle düşme kararı verilmesi’ nedeniyle karar, Yargıtay 4. Ceza Dairesince bozularak dosya mahkememize gönderilmiştir. Yüksek Daire ve Mahkememiz arasındaki görüş ayrılığı zararın niteliği ve zararın giderilmesinin gerekli olup olmadığı hususunda toplanmaktadır. Yargıtay 4. Ceza Dairesi yine 23.10.2014 tarihli ve 21582-30292 karar sayılı ilamı ile mahkememiz 2011/130-2012/641 esas ve karar sayılı sanığın imar kirliliğine neden olduğu yapının belediyece kamulaştırılarak yıkılıp eski hâle getirilmesi nedeniyle 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 184/5. maddesi uyarınca kamu davasının düşürülmesine ilişkin kararını Cumhuriyet Savcısının temyizi üzerine onamıştır. Yargılamamıza konu somut olayda Yargıtay 4. Ceza Dairesince imar kirliliğine neden olma suçundaki zararın Dairece somut bir zarar olarak kabul edilmemesi, yine kamulaştırılarak yıkılan bina nedeniyle düşme kararını onaması, oysa kamulaştırma hâlinde mülkiyet idareye geçmiş ise de ödenen bedelin bina ve arsanın değeri olduğu, yıkım masraflarının bina değeri üzerinden düşülmediği, bu hâliyle yıkım giderlerinin belediye üzerinde kaldığı, bu olayda Yargıtay 4. Ceza Dairesinin yıkım giderleriyle ilgili bir değerlendirme yapmadığı, Yargıtay 4. Ceza Dairesinin bu kararının olaya ve 5237 sayılı Kanun’un 184/5. maddesine daha uygun düştüğü anlaşılmaktadır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 184/5. maddesi kamu davasının düşürülmesi koşullarını sayarken ‘Kişinin’ diyerek sanık tarafından yerine getirilmesi gereken koşulları sıralamış, imar planına ya da ruhsatına uygun hâle getirmekten bahsetmiş, yıkım ya da eski hâle getirmekle ilgili bir düzenleme yapmamıştır. Binanın yıkımı ile kamu davasının düşürülmesi gerektiği konusunda Yüksek Daire ve Mahkememiz arasında görüş ayrılığı yoktur. Somut olayda bina belediye tarafından yıkılmış ise de belediyece yıkılmaması hâlinde binanın sanık tarafından da her an cezadan kurtulmak amacıyla yıkılması mümkün bulunmakta, belediyece yıkılmış olması karşısında sanığın bu imkândan yoksun bırakılacağı anlaşılmaktadır. Açıklanan nedenlerle, yapılan imalatın yıkılarak eski hâle getirilmesinde belediyece yapılan yıkım masraflarının 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 184/5. maddesinde sayılan davanın düşme koşulları ile ilgisinin bulunmadığı, belediyenin var ise yıkım masraflarını hukuki yoldan tahsil etmesinin mümkün bulunduğu, binanın yıkılmasının yeterli olup kimin tarafından yıkıldığının bir öneminin bulunmadığı…” gerekçesiyle direnerek önceki hükümde olduğu gibi kamu davasının düşmesine karar vermiştir. Direnme kararına konu bu hükmün de katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 21.03.2015 tarihli ve 89592 sayılı “bozma” istekli tebliğnamesiyle dosya, 6763 sayılı Kanunun 36. maddesiyle değişik 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu‘nun 307. maddesi uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, anılan dairece verilen 26.01.2017 tarihli ve 6-2955 sayılı görevsizlik kararı üzerine dosyanın gönderildiği Yargıtay 18. Ceza Dairesince 27.03.2017 tarih ve 1200-3350 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; imar kirliliğine neden olma suçundan sanık hakkında, ruhsatsız yapının 3194 sayılı İmar Kanunu‘nun 32. maddesi uyarınca belediye görevlileri tarafından yıkıldığı somut olayda, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 184/5. maddesinin hangi şartlarda uygulanabileceği, bu bağlamda sanığın yıkım giderlerini ödeyip ödemediği hususunun araştırılmasına gerek olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; 16.05.2011 tarihli ve 26-1992 sayılı yapı tespit ve tatil zaptına göre; Yıldırım Belediyesi Yapı Kontrol Müdürlüğü görevlileri tarafından 16.05.2011 tarihinde yapılan denetim sırasında, Yıldırım İlçesi Bağlaraltı Mahallesi … adresinde, tapunun 4151 ada 1 parsel sırasında kayıtlı bulunan hisseli parselli taşınmazda ruhsatsız olarak inşa edilen, 10×10 metrekare ebadındaki zemin katın kolon-tabliye betonu atılmış ve tuğla duvarları örülmüş hâlde bir bina görüldüğü, yapı tespit ve tatil zaptında inşaatın durdurulduğu belirtilerek İmar Kanunu uyarınca ruhsata aykırı binanın ruhsata uygun hâle getirilmesi veya binaya ilişkin ruhsat alınması gerektiği, aksi hâlde Encümence anılan Kanun’un 32 ve 42. maddeleri uyarınca para ve yıkım cezası uygulanacağının ihtar edildiği, … Yapı Kontrol Müdürlüğü’nün 20.09.2011 tarihli ve 8683 sayılı yazısı ve ekli imar planı örneği ile yıkım tutanağına göre; suça konu yerin Belediye sınırları içinde kaldığı, özel imar rejimine tabi yerlerden olmadığı, binanın imar planına ve ruhsata uygun hâle getirilmediği ve 17.05.2011 tarihinde de yıkımının yapıldığı, zararın giderilmediği, Anlaşılmaktadır. Sanık …; suça konu yerde bulunan arsanın kendisi adına tapulu olduğunu, belirtilen yeri yaklaşık bir yıl önce satın aldığını, arsaya ev inşa etmek için belediye ile görüştüğünü, ancak imar olmadığı söylenerek kendisine izin verilmediğini, kirada kaldığı ve kira ücretini ödeme konusunda zorluk yaşadığı için bankadan kredi çekerek arsasının üzerine izinsiz olarak tek katlı ev yaptığını ve bu evde oturmaya başladığını, evi yalnızca ikamet etmek için yaptırdığını savunmuştur. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “İmar Kirliliğine Neden Olma” başlıklı 184. maddesinde yer alan düzenlemeye göre: “(1) Yapı ruhsatiyesi alınmadan veya ruhsata aykırı olarak bina yapan veya - [Binada Ruhsat Alınmaksızın Yapılan Esaslı Tadilat, İmar Kirliliğine Neden Olma Suçunu Oluşturur mu?](https://kayseriavukat.org.tr/imar-kirliligine-neden-olma-sucu/): Binada Ruhsat Alınmaksızın Yapılan Esaslı Tadilat, İmar Kirliliğine Neden Olma Suçunu Oluşturur mu? Ruhsat Alınmaksızın Yapılan Esaslı Tadilatın İmar Kirliliğine Neden Olma Suçu Kapsamında Değerlendirilmesi: Ruhsat alınmaksızın yapılan değişikliklerin bina olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceğinde başvurulan ölçütlerden birisi, bunların “esaslı tadilat” kapsamında kalıp kalmadığıdır. Esaslı tadilat, “Yapılarda taşıyıcı unsuru etkileyen ve/veya inşaat alanını ve ruhsat eki projelerini değiştiren işlemler” şeklinde tanımlanmış ve esaslı tadilatın ruhsata tabi olduğu kabul edilmiştir. Yargıtay uygulamalarına göre de sonradan ruhsata aykırı olarak yapılan değişikliklerin bina niteliğinde olup olmadığının değerlendirilmesinde binanın taşıyıcı unsurunu etkileyip etkilemediği veya alan kazanma niteliğinde olup olmadığı hususları dikkate alınmaktadır. Yine 3194 sayılı İmar Kanunu‘nun 5. maddesine uygun kapalı alanda kullanılan malzemenin kalıcı olup olmadığı ve değişikliğin sabit şekilde yapılıp yapılmadığı da Yargıtay Özel Ceza Dairelerince değişikliklerin bina vasfında olup olmadığının değerlendirilmesinde kullanılan ölçütlerdendir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu uyarınca imar kirliliğine neden olma suçunun, Kanun’un yayımlandığı 12.10.2004 tarihinde yürürlüğe girmesi ve 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanunu’nda bu suça yer verilmemesi nedeniyle hükmün yürürlüğe girdiği 12.10.2004 tarihinden önce bitirilmiş binalarla ilgili 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 184. maddesi uygulama alanı bulamayacaktır. Bu nedenle anılan suçun oluşabilmesi için sonradan ruhsata aykırı olarak yapılan değişikliklerin 12.10.2004 tarihinden sonra gerçekleştirilmiş olması gerekmektedir. Suça konu imalatların yapım tarihinin ve bina vasfında olup olmadıklarının belirlenmesi amacıyla tapu kayıtlarının getirtilerek sanığa ait konutun edinme şekli ve bilirkişi raporunda edinme tarihi olarak gösterilen 24.09.2009 tarihinden önce de sanığın söz konusu yerde oturup oturmadığı saptandıktan sonra bilirkişiye yeniden inceleme yaptırılarak ruhsata aykırı imalatların yapım tarihinin ve binanın taşıyıcı unsurunun etkilenip etkilenmediğinin tespit edilmesi hususlarında teknik verilere dayalı ek rapor alınması ve dosyadaki tüm delillerin birlikte değerlendirilerek sonucuna göre sanığın hukuki durumunun belirlenmesi gerekirken, eksik araştırma ile hüküm kurulması usul ve kanuna aykırıdır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu         Esas No: 2015/176 Karar No: 2018/503 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 4. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi İmar kirliliğine neden olma suçundan sanık …’in beraatine ilişkin Kuşadası 2. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 17.04.2012 tarihli ve 145-424 sayılı hükmün, katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 4. Ceza Dairesince 08.09.2014 tarih ve 19916-24567 sayı ile; “… 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 184. maddesinde ‘yapı ruhsatiyesi alınmadan veya ruhsata aykırı olarak bina yapan ve yaptıran’ kişilerin cezalandırılması öngörülmüş olup, İmar Kanunu’nun 5. maddesinde de ‘Bina: kendi başına kullanılabilen, üstü örtülü ve insanların içine girebilecekleri ve insanların oturma, çalışma, eğlenme ve dinlemelerine veya ibadet etmelerine yarayan, hayvanların ve eşyaların korunmasına yarayan yapılardır.’ şeklinde açıklanmıştır. Somut olayda, taşınmazın 1. katındaki 5×1.5 metre ebatındaki ön balkonda plastik doğrama ile kapatılarak ve arka cephedeki L şeklindeki balkonda 1×2.5 metre ebatında duvar örülerek elde edilen kapalı alanın bina vasfına olduğu, ilave kullanım alanı kazandırdığı ve yapılmasının ruhsata tabi olduğu gözetilmeden, yerinde olmayan gerekçe ile beraat kararı verilmesi” isabetsizliğinden bozulmasına oy çokluğuyla karar verilmiş, Karşı Oy ve Gerekçesi Daire üyesi A. Kiriş; “Balkonları değişik şekilde kapatılarak binaya dahil etme eyleminin bilirkişi raporundan da anlaşılacağı üzere yasal anlamda suçun unsurlarının oluşmadığı…” görüşüyle karşı oy kullanmıştır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 23.10.2014 tarih ve 168629 sayı ile; “… Uyuşmazlığın konusu, suça konu taşınmazın 1. katındaki 5×1.5 metre ebatındaki ön balkonda plastik doğrama ile kapatılarak ve arka cephedeki L şeklindeki balkonda 1×2.5 metre ebatında duvar örülerek elde edilen kapalı alanın 3194 sayılı İmar Kanunu‘nun 5. maddesinde yazılı yerlerden olmayıp bina vasfında bulunup bulunmadığı ve sanığın eyleminin Türk Ceza Kanunu’nun 184/1. maddesinde yazılı suçu oluşturup oluşturmadığına yöneliktir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun ‘İmar kirliliğine neden olma‘ başlıklı 184 maddesinde yer alan düzenlemeye göre; ‘(1) Yapı ruhsatiyesi alınmadan veya ruhsata aykırı olarak bina yapan veya yaptıran kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Yapı ruhsatiyesi olmadan başlatılan inşaatlar dolayısıyla kurulan şantiyelere elektrik, su veya telefon bağlantısı yapılmasına müsaade eden kişi, yukarıdaki fıkra hükmüne göre cezalandırılır. (3) Yapı kullanma izni alınmamış binalarda herhangi bir sınai faaliyetin icrasına müsaade eden kişi iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (4) Üçüncü fıkra hariç, bu madde hükümleri ancak belediye sınırları içinde veya özel imar rejimine tabi yerlerde uygulanır. (5) Kişinin, ruhsatsız ya da ruhsata aykırı olarak yaptığı veya yaptırdığı binayı imar planına ve ruhsatına uygun hale getirmesi halinde, bir ve ikinci fıkra hükümleri gereğince kamu davası açılmaz, açılmış olan kamu davası düşer, mahkum olunan ceza bütün sonuçlarıyla ortadan kalkar. (6) (Ek: 29/6/2005 – 5377/21 md.) İkinci ve üçüncü fıkra hükümleri, 12 Ekim 2004 tarihinden önce yapılmış yapılarla ilgili olarak uygulanmaz.’ 3194 sayılı İmar Kanunu‘nun “Tanımlar” başlıklı 5. maddesince; ‘Yapı; karada ve suda, daimi veya muvakkat, resmi ve hususi yeraltı ve yerüstü inşaatı ile bunların ilave, değişiklik ve tamirlerini içine alan sabit ve müteharrik tesislerdir. Bina; kendi başına kullanılabilen, üstü örtülü ve insanların içine girebilecekleri ve insanların oturma, çalışma, eğlenme veya dinlenmelerine veya ibadet etmelerine yarıyan, hayvanların ve eşyaların korunmasına yarayan yapılardır.’ 3194 sayılı İmar Kanunu‘nun “Ruhsatsız veya ruhsat ve eklerine aykırı olarak başlanan yapılar” başlıklı 32. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; ‘Bu Kanun hükümlerine göre ruhsat alınmadan yapılabilecek yapılar hariç; ruhsat alınmadan yapıya başlandığı veya ruhsat ve eklerine aykırı yapı yapıldığı ilgili idarece tespiti, fenni mesulce tespiti ve ihbarı veya herhangi bir şekilde bu duruma muttali olunması üzerine, belediye veya valiliklerce o andaki inşaat durumu tespit edilir. Yapı mühürlenerek inşaat derhal durdurulur. Durdurma, yapı tatil zaptının yapı yerine asılmasıyla yapı sahibine tebliğ edilmiş sayılır. Bu tebligatın bir nüshası da muhtara bırakılır. Bu tarihten itibaren en çok bir ay içinde yapı sahibi, yapısını ruhsata uygun hale getirerek veya ruhsat alarak, belediyeden veya valilikten mührün kaldırılmasını ister. Ruhsata aykırılık olan yapıda, bu aykırılığın giderilmiş olduğu veya ruhsat alındığı ve yapının bu ruhsata uygunluğu, inceleme sonunda anlaşılırsa, mühür, belediye veya valilikçe kaldırılır ve inşaatın devamına izin verilir. Aksi takdirde, ruhsat iptal edilir, ruhsata aykırı veya ruhsatsız yapılan bina, belediye encümeni veya il idare kurulu kararını müteakip, belediye veya valilikçe yıktırılır ve masrafı yapı sahibinden tahsil edilir.’ 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 184/1. maddesiyle korunan hukuki yarar, kaçak yapılaşmanın önüne geçilmesi, yapılaşmanın yarattığı görüntü kirliliğini engellenmesi, çevre duyarlılığı ve bilinciyle hareket edilmesi sonucunda çevrenin korunması amaçlanmaktadır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 184/1. maddesinin birinci fıkrasında yer alan suç teşkil eden fiil, suça konu taşınmaz üzerinde, yapı - [Mücavir Alan İçinde Ruhsatsız İnşaat Yapılan Yerde Özel İmar Rejimi Bulunup Bulunmadığı Araştırılmalı](https://kayseriavukat.org.tr/mucavir-alan-ozel-imar-rejimi/): Mücavir Alan İçinde Ruhsatsız İnşaat Yapılan Yerde Özel İmar Rejimi Bulunup Bulunmadığının Araştırılması Özel İmar Rejimi Bulunan Yerlerde Ruhsatsız İnşaat Yapılması: İmar kirliliğine neden olma suçunun Büyükşehir Belediyesi sınırlarının il mülki sınırları statüsü kazanmasından önce işlenmesi, suça konu binanın belediye sınırları dışında, ancak İlçe Belediyesinin mücavir alanında kalması, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 184/4. maddesinin üçüncü fıkra hariç ancak belediye sınırları içinde veya özel imar rejimine tâbi yerlerde uygulanabilmesi karşısında, suçla korunmak istenen hukuki yarar ve ceza hukukunda kanunilik ilkesi bağlamında imar kirliliğine neden olma suçunun mücavir alanda işlenememesi nedeniyle suçun unsurlarının gerçekleşip gerçekleşmediğinin tespiti bakımından ruhsatsız olarak inşaat yapılan yerde özel imar rejimi bulunup bulunmadığı araştırılarak, sonucuna göre sanığın hukuki durumunun değerlendirilmesinde zorunluluk bulunmaktadır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2015/71 Karar No: 2018/540 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 4. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza İmar kirliliğine neden olma suçundan sanık …’un 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 184/1. maddesi uyarınca 1 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına ilişkin Kadınhanı Asliye Ceza Mahkemesince verilen 31.03.2011 tarihli ve 262-164 sayılı hükmün sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yüksek 4. Ceza Dairesince; “… 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 184/4. maddesi uyarınca imar kirliliğine neden olma suçunun oluşabilmesi için taşınmazın belediye sınırları içinde veya özel imar rejimine tabi olması gerektiği, Belediye Başkanlığı’nın 29.03.2011 tarihli yazısında suça konu binanın bulunduğu yerin mücavir alan sınırlarında kaldığının belirtildiği anlaşıldığından, taşınmazın özel imar rejimine tabi olup olmadığı belirlenmeden eksik inceleme ile hüküm tesisi” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiş, Karşı Oy Gerekçesi Daire üyesi M. Kaya; “Mücavir Alan; imar mevzuatı bakımından belediyelerin kontrol ve mesuliyeti altına verilmiş olan alanlardır. (İmar Kanunu m.5)’ Mücavir alan sınırları belediye meclisi ve il idare kurulu kararma dayanarak vilayetlerce Bakanlığa gönderilir. Bakanlık bunları inceleyerek aynen veya değiştirerek tasdik etmeye veya değiştirilmek üzere iadeye yetkilidir. Mücavir alanın ilgili belediye sınırına bitişik olması gerekmez. Ayrıca, bu alanlar köyleri de ihtiva edebilir. Mücavir alandan çıkarılma da aynı usule tabidir. Bakanlık gerekli gördüğü hallerde mücavir alana alma ve çıkarma hususunda resen karar verebilir. (İmar Kanunu m.45) ‘Belediye ve mücavir alan sınırları içinde ve dışında kalan yerlerde yapılacak planlar ile inşa edilecek resmi ve özel bütün yapılar bu Kanun hükümlerine tabidir.'(İmar Kanunu m.2) Belediye, Belde sakinlerinin mahallî müşterek nitelikteki ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulan ve karar organı seçmenler tarafından seçilerek oluşturulan, idari, malî özerklik ve kamu tüzel kişiliğine sahip yerel yönetimin adıdır. Belediye Sınırı, bir belediyenin idari sınırlarını oluşturur. Mücavir alan sınırı; belediye sınırlarının dışında, imar mevzuatı bakımından belediyelerin kontrol ve mesuliyeti adına verilmiş olan sınırdır. Mücavir alan; imar mevzuatı bakımından belediyelerin kontrol ve mesuliyeti altına verilmiş alanlardır. Mücavir alan sınırları idari sınırlar olmayıp, iktisadi, sosyal ve kentsel gelişmeleri mekânsal olarak planlı bir şekilde yönetmek ve denetlemek amacıyla imar bakımından belediyelerin yetkisine verilen yerlerdir. Bu nedenle bir belediyenin mücavir alanında bulunan alanların bir kısmı veya tamamının belediye olması durumunda, belediye sınırına dahil edilen yerlerdeki belediyenin mücavir alan sınırı herhangi yeni bir işleme gerek kalmaksızın ortadan kalkar. Ancak belediye sınırı dışında kalan alanlar mücavir statüsünü korumaya devam eder ve yeni bir onaylama yapılıncaya kadar bağlı bulunduğu belediyenin mücavir alanı olur. İl ve ilçe merkezlerinde zorunlu olmak üzere, nüfusu 5000 ve üzerinde olan yerleşim birimlerinde belediye kurulur. Belediyeler, o çevre halkı tarafından seçilen bir belediye Meclisi ile bir Belediye başkanı tarafından yönetilir. Gerek idari, gerekse mali bakımdan bağımsız olan bir teşekküldür. 1956 tarihli ve 6785 sayılı imar Kanunun 47. maddesinde ilk olarak yer alan ‘mücavir alan’ kavramı, bundan önce imar faaliyetlerini düzenleyen 1933 tarihli ve 2290 sayılı Belediye Yapı ve Yollar Kanunu’nda benzer bir düzenleme yer almamaktadır. 6785 sayılı Kanun’un 47.maddesinde ‘belediye hudutlarına mücavir bulunan ve beldenin müstakbel inkişafı bakımından lüzumlu görülen ve belediyenin teklifi üzerine vilayet idare heyetinin kararı ve Nafıa Vekâletinin tasdiki ile kabul edilen sahalarda da bu kanun hükümleri uygulanır’ denilmektedir. Belediye sınırlarından farklı olarak mücavir alan adı altında yeni bir sınır getirilmesi ihtiyacına neden gerek duyulduğuna baktığımızda, 47. maddenin gerekçesinde; ‘belediye sınırları dışında kalan ve kanunun çıktığı tarihlerde özellikle büyük şehirlerin çevrelerinde görülen gecekondulaşmaya maruz kalan alanlara hızlı bir şekilde müdahale etme amacı taşınmaktadır.’ 6785 sayılı Kanun’da sadece belediye sınırları içerisindeki imar faaliyetlerinin düzenlemesine amir hükümlere yer verilmekte ve belediye sınırları dışında kalan alanlarda uygulanabilecek imar ile ilgili hükümler bulunmamaktaydı. Bunun sonucunda şehirlerin çevresinde her türlü denetimden uzak bir şekilde gelişebilecek yapılaşmanın önlenmesi gereği ortaya çıkmıştır. 6785 sayılı Kanun ile bu görev, mücavir alan kavramı getirilerek belediyelere verilmiş, belediye sınırları civarında kalan ve o gün için belediye sınırları içerisine alınmasında yarar görülmeyen alanlarda düzensiz, mevzuata aykırı yapılaşma, çarpık kentleşme ve arsa spekülasyonunun önlenmesi amaçlanmıştır. 6785 sayılı imar Kanunu’nun kabul edildiği dönemin kentleşme açısından ortaya çıkardığı özel sorunlar göz önüne alındığında ve kanunun bütünü yorumlandığında, mücavir alanlarla ilgili olarak yapılan düzenlemenin yalnızca bir ‘önleyici nitelikli bir tedbir” olarak düşünüldüğü ortaya çıkmaktadır. Dönemin özelliklerine göre; kentleşmenin ve büyük kentler etrafında çarpık kentleşme ve gecekondu yapımının büyük bir ivme kazandığı ve özellikle büyük kentlerde kapsamlı bir imar hareketinin politik tercih haline geldiği görülmektedir. Böyle bir ortamda, belediye sınırları dışında kentsel gelişmeyi ya da yapılaşmayı denetleyebilecek, planlayabilecek herhangi bir kamu otoritesi de mevcut değildir. 1972 yılında 20.7.1970 tarihli ve 1605 sayılı kanun ile 6785 sayılı imar Kanununun pek çok maddesi değiştirilmiş bu arada dokuz ek madde getirilmiştir. Mücavir alanlar ile ilgili 47. madde’ye, bu alanların belediye sınırlarına bitişik olmasının gerekmediği ve köyleri de ihtiva edebileceği hakkında bir fıkra daha eklenmiştir. Bununla birlikte, İmar Nizamnamesi yürürlükte kaldığından, uygulamada önemli bir değişiklik ortaya çıkmamıştır. Ek fıkra, daha çok, 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu’nun 2. maddesine dayalı olarak yapılan, köylerin mücavir saha içerisinde yer alamayacağı yönündeki itirazları ortadan kaldırmak amacıyla getirilmiştir. 1605 sayılı Kanun ile yapılan değişikliklerle, 7116 sayılı Kanun ile kurulmuş bulunan imar ve İskân Bakanlığı, imar ile ilgili pek çok yetki ve göreve sahip kılınırken, Ek 7. ve Ek 8. maddeler ve bu maddelere göre çıkarılan ve 18 Ocak 1975 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan yönetmelik ile de imar faaliyeti belediye ve mücavir alan sınırlarının dışına çıkarılmakta ve bu faaliyetler için de İmar ve İskân Bakanlığı ve Valilikler görevlendirilmiştir. 9.11.1985 tarihinde yürürlüğe giren 3194 sayılı İmar Kanunu, 1605 sayılı Kanun ile değişik 6785 sayılı kanunun yerini almıştır. 3194 sayılı Kanun ile öngörülen imar - [Polis Memurunun Resmi Araçla Trafik Kazası Yapması Kamu Görevlisinin Hizmet Kusuru Sayılabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/kamu-gorevlisinin-hizmet-kusuru/): Polis Memurunun Resmi Araçla Trafik Kazası Yapması Kamu Görevlisinin Hizmet Kusuru Sayılabilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1394 Karar No: 2019/494 Karar Tarihi: 30.04.2019 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki maddi ve manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 17.04.2012 tarihli ve … sayılı kararın davacı vekili, davalı … vekili ve davalı … vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 27.06.2013 tarihli ve 2012/13781 E., 2013/12452 K. sayılı kararı ile, \”…1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davacı ve davalılardan İçişleri Bakanlığı’nın temyiz itirazları reddedilmelidir. 2- Davalılardan …’in temyiz itirazına gelince: Dava, trafik kazası sonucu yaralanma nedeniyle uğranılan maddi ve manevi zararın ödetilmesi istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş; hüküm, davacı ile davalılar İçişleri Bakanlığı ve … tarafından temyiz edilmiştir. Kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken veya görevlerini yaparken kişilere zarar vermesi, ilgili kamu kurumunun hizmet kusurunu oluşturur. Bu durumda sorumlu, kamu görevlisinin emrinde çalışmakta olduğu kamu kurumu olup dava o kurum aleyhine açılmalıdır.(TC Anayasası 40/III, 129/V, 657 Sy. K.13, HGK 2011/4-592 E., 2012/25 K.) Bu konuda yasal düzenlemeler, emredici hükümler içermektedir. Diğer yandan Sorumluluk Hukukunun temel ilkeleri açısından bakıldığında da; bu şekilde düzenlemenin mevzuatta yer almış olması zarar görenin zararının karşılanması yönünde önemli bir teminattır. Dosya kapsamından, davalı …’in diğer davalı …’nda polis memuru olarak görev yaptığı ve bu görevi sebebiyle kendisine teslim edilen araç ile davaya konu trafik kazasına sebebiyet verdiği, davalının kamu görevi nedeniyle meydana gelen zararın kendisinden tazmininin istendiği anlaşılmaktadır. Anayasa’nın 129/5. maddesi ile 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 13/1. maddesi gereğince; kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken kusurlu eylemleri nedeniyle oluşan zararlardan doğan tazminat davalarının kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve yasada gösterilen koşullara uygun olarak, idare aleyhine açılabileceği hususu dikkate alındığında; bu davalıya husumet tevcih edilmesi doğru değildir. Mahkemece açıklanan yasal düzenlemeler gözetilerek, bu davalı hakkında davanın husumet nedeniyle reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı gerekçe ile bu davalı yönünden de işin esasına girilerek davanın kısmen kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir…\” gerekçesiyle oy çokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki bilgi ve belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, trafik kazasından kaynaklanan maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili; 18.08.2009 tarihinde davalılardan … tarafından kullanılan 06 … plakalı resmi aracın müvekkiline çarptığını, kaza sırasında davalı …’in hız sınırına uymadığını ve alkollü araç kullandığını, kaza sonucu müvekkilinin yaralandığını ve malul kaldığını, tedavi sürecinde iş kaybına ve manevi zarara uğradığını ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 100,00TL maddi ve 20.000,00TL manevi tazminatın kaza tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davacı vekili; maddi zarar kalemlerini müvekkilinin SSK’lı olarak çalıştığı iş yerinden başka bir iş yerinde apartman görevlisi işini yapması ve kaza nedeniyle bu görevini yerine getirememesi nedeniyle uğradığı zarar için 20,00TL, müvekkilin çalışma gücünü kaybetmesi ve azalması nedeniyle uğradığı zarar için 80,00TL olarak açıklamış, 20.02.2012 harç tarihli ıslah dilekçesi ile maddi tazminat taleplerini 1270,78TL olarak ıslah etmiştir. Davalı … vekili; Anayasa\’nın 129/5. maddesi gereğince memurların ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken meydana gelen zararlara ilişkin davaların idare aleyhine açılabilmesinin eylemin hizmet kusurundan kaynaklanması koşuluna bağlı olduğunu, ayrıca tam yargı davalarının 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2. maddesi gereğince idari yargı yerinde açılması gerektiğini, bu nedenle dava dilekçesinin yargı yolu yönünden reddi gerektiğini, kaza tarihinde yapılan testler ile araç sürücüsü …\’in alkollü olduğunun tespit edildiğini, Karayolları Trafik Kanunu hükümleri uyarınca sürücünün salt kişisel kusurunun bulunması nedeniyle Borçlar Kanunu hükümleri gereğince idarenin sorumlu olmadığını, kaldı ki dava dilekçesindeki açıklamalara göre davacının davalı …\’in kişisel kusuruna dayandığını, bu durumda hizmetten ayrılabilen kişisel kusuru nedeniyle açılan davanın da husumet yönünden reddi gerektiğini, dava konusu olayın meydana geliş şekli incelendiğinde müvekkili idareye atfedilecek bir kusurun veya kusursuz sorumluluğun bulunmadığını, talep edilen tazminat miktarının fahiş olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Davalı …Ş. vekili; müvekkilinin davanın açılmasına sebebiyet vermediğini, müvekkili şirketin poliçedeki teminat limiti ve sigortalısının kusuru oranında sorumlu olduğunu, ayrıca sigorta teminatı kapsamında olmayan hiçbir talebin ve manevi tazminatın müvekkilince karşılanmasının mümkün olmadığını belirterek davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı … vekili; davaya konu trafik kazası nedeniyle müvekkilinin hiçbir kusuru olmadığını, kazanın tamamen davacının kusuru nedeniyle meydana geldiğini, davacı tarafın maddi tazminat talebinin hangi gerekçeye dayalı olduğunun dava dilekçesinden anlaşılamadığını, davacının kaza nedeniyle kalıcı bir maluliyeti bulunmadığını, manevi tazminat isteminin de yersiz, fahiş ve zenginleşmeye yönelik olduğunu belirterek davanın reddinin gerektiğini savunmuştur. Mahkemece; davalı … hakkında trafik güvenliğini tehlikeye sokmak suçundan açılan kamu davasında atılı suçtan mahkûmiyetine karar verildiği, davacının şikâyetinden vazgeçmesi nedeniyle taksirle yaralama suçundan ek takipsizlik kararı verildiği, olay yerinde yapılan keşif sonucu bilirkişilerden alınan kusur raporunda karşıdan karşıya geçmekte olan davacıya alkolün etkisiyle yönetimindeki araçla çarpan davalı …\’in 8/8 oranında kusurlu olduğunun belirtildiği, hesap raporuna göre davacının toplam iş göremezlik zararının 1.270,78TL olduğu, davacı lehine 8.000,00TL manevi tazminatın yeterli olduğu gerekçesiyle davalı …Ş. hakkındaki manevi tazminat davasının reddine, ıslah da dikkate alınarak 1.270,78TL iş göremezlik tazminatının olay tarihi olan 18.08.2009’dan itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte tüm davalılardan müteselsilen tahsiline, 8.000,00TL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılar … ve İçişleri Bakanlığından tahsiline karar verilmiştir. Davacı vekili; davalı … vekili ve davalı … vekilinin temyizleri üzerine karar Özel Dairece, yukarıda açıklanan gerekçelerle oy çokluğu ile bozulmuştur. Yerel Mahkemece; önceki karardaki gerekçeler tekrar edilerek direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını davacı vekili, davalı … vekili ve davalı … vekili ayrı ayrı temyiz etmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; eldeki davada davalı polis memuru …’in sevk ve idaresindeki resmi araçla alkolün etkisiyle gerçekleştirdiği trafik kazasının, davalı kamu görevlisinin hizmet kusurundan mı yoksa kişisel kusurundan mı kaynaklandığı, burada varılacak sonuca göre; davalı …’e husumet yöneltilmesinin mümkün olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Ön Sorun: Maddi ve Manevi Tazminat Tutarları Açısından Temyizde Kesinlik Sınırı Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında: yerel mahkemece 1.270,78TL iş göremezlik tazminatının olay tarihi olan 18.08.2009’dan itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte tüm davalılardan - [Davalıya Ait Adresin Gerçekte Var Olmaması Halinde Davanın Açılmamış Sayılmasına Karar Verilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/davanin-acilmamis-sayilmasi-tebligat/): Davalıya Ait Adresin Gerçekte Var Olmaması Halinde Davanın Açılmamış Sayılmasına Karar Verilebilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2015/2878 Karar No: 2019/456 Karar Tarihi: 16.04.2019 Taraflar arasındaki Kurum işleminin iptali ve tespit davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … İş Mahkemesince davanın açılmamış sayılmasına dair verilen 25.04.2013 tarihli ve 2013/111 E., 2013/219 K. sayılı karar davacı vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 25.06.2014 tarihli ve 2014/11261 E., 2014/15665 K. sayılı kararı ile: \”…Somut olayda, dava dilekçesinde bildirilen davalılardan Mert Mandıra Şarküteri Tar. Ür. Tur. Tic. Ltd. Şirketinin Şirinyalı Mah. 1503 Sok. Mercan Apt. No:13/5 Merkez/Antalya adresine Mahkemece çıkartılan tebligatın bila tebliğ iade edilmesi üzerine, davacı vekiline 10.04.2013 tarihinde tebliğ edilen ihtarlı tebligat ile …nun 119/b maddesi kapsamında dava dilekçesinde eksiklik olduğu belirtilerek, 1 haftalık kesin süre içinde davalı şirketin tebligat adresinin bildirilmemesi ve bildirilen adresin de iade edilmesi halinde davanın açılmamış sayılmasına karar verileceği ihtar edilmiş, davacı vekilince Mahkemeye sunulan 12.04.2013 havale tarihli dilekçe ile anılan şirketin dava dilekçesinde bulunan adresinin tekrar bildirilmesine ve Antalya Ticaret Sicil Müdürlüğü\’nün 26.02.2013 tarihli yazı cevabı ile de bahse konu adresin davalı şirketin ticaret sicil kayıtlarında mevcut en son adresi olduğunun belirtilmesine karşın, Mahkemece eksikliğin süresinde giderilmediğinden bahisle, davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi üzerine, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 119/1 maddesinde dava dilekçesinde bulunması gereken hususlar sayılmış, 119/1. maddesinin (b) bendinde \’\’davacı ile davalının adı, soyadı ve adresleri\’\’nin bulunması gerektiği belirtilmiş, 119/2 maddesinde ise; 119/1 de sayılan bentlerden (a), (d), (e), (f), (g) bentleri dışında kalan dava dilekçesinde bulunması gereken hususlarda eksiklik bulunması halinde hakimin eksikliği tamamlaması için davacı tarafa bir haftalık kesin süre vereceği, bu süre içinde eksiklik tamamlanmadığı takdirde davanın açılmamış sayılacağı belirtilmiştir. İncelenen dosyada, 05.02.2012 tarihli dava dilekçesinde, davalılardan Mert Mandıra Şarküteri Tar. Ür. Tur. Tic. Ltd. Şirketinin adresinin \’\’Şirinyalı Mah. 1503 Sok. Mercan Apt. No:13/5 Merkez/Antalya\’\’ olarak belirtildiği ve Antalya Ticaret Sicil Müdürlüğü\’nün 26.02.2013 tarihli yazı cevabı ile de bahse konu adresin anılan şirketin ticaret sicil kayıtlarında mevcut en son adresi olduğu anlaşılmıştır. Bu durumda, anılan davalı şirketin adresi dava dilekçesinde mevcut olduğu halde, eksikliğin giderilmediğinden bahisle davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi doğru değildir. O hâlde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve sair yönleri incelenmeksizin hüküm bozulmalıdır…\” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, hizmet tespiti ve Kurum işleminin iptali istemine ilişkindir. Davacı vekili; müvekkilinin 05.05.2006-30.09.2007 tarihleri arasında Mert Mandıra Şarküteri Tarım Ürünleri Turizm İnşaat Taahhüt Kuyumculuk Emlak Ticaret Sanayi Limited Şirketi\’nde, 01.11.2008-30.09.2010 tarihleri arasında Örnek-Yavuz-Bahar Gıda ve İhtiyaç Maddeleri Pazarlama Ticaret Sanayi Limited Şirketinde çalıştığını ve müvekkiline 01.10.2010 tarihinde yaşlılık aylığı bağlandığını, Kurum tarafından 01.12.2012 tarihinde yaşlılık aylığının iptal edildiğini ve ödenen aylıkların yersiz ödeme kaydedildiğini ileri sürerek, 05.05.2006-30.09.2007 tarihleri arasında Mert Mandıra Şarküteri Tarım Ürünleri Turizm İnşaat Taahhüt Kuyumculuk Emlak Ticaret Sanayi Limited Şirketinde 01.11.2008-30.09.2010 tarihleri arasında Örnek-Yavuz-Bahar Gıda ve İhtiyaç Maddeleri Pazarlama Ticaret Sanayi Limited Şirketi\’nde iptal edilen çalışmalarının tespitini, Kurum kayıtlarının bu şekilde düzeltilmesini ve 01.10.2010 tarihinden itibaren yaşlılık aylığı almaya hak kazandığının ve Kuruma borçlu olmadığının tespitini dava etmiştir. Davalı … vekili; Kurum işleminde hata bulunmadığını belirterek davanın reddinin gerektiğini savunmuştur. Davalı … Tarım Ürünleri Turizm İnşaat Taahhüt Kuyumculuk Emlak Ticaret Sanayi Limited Şirketi ve davalı Örnek-Yavuz-Bahar Gıda ve İhtiyaç Maddeleri Pazarlama Ticaret Sanayi Limited Şirketi cevap dilekçesi sunmamıştır. Mahkemece; davalı … Tarım Ürünleri Turizm İnşaat Taahhüt Kuyumculuk Emlak Ticaret Sanayi Limited Şirketinin tebligat adresinin bulunmadığı ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 119. maddesi gereğince bu eksikliğin tamamlanması için davacı vekiline bir haftalık kesin süre verildiği, kesin süreye rağmen davacı vekilince ihtara uyulmadığı gerekçesiyle Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 119. maddesinin 2. fıkrası uyarınca davanın açılmamış sayılmasına karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel mahkemece; Antalya Ticaret Sicil Müdürlüğü\’nün 26.02.2013 tarihli yazı cevabında davalı … Tarım Ürünleri Turizm İnşaat Taahhüt Kuyumculuk Emlak Ticaret Sanayi Limited Şirketinin mevcut son adresinin \”Şirinyalı Mahallesi 1503 Sokak Mercan Apt. No.13/5 Merkez/Antalya\” olduğu ve dava dilekçesinde bu adresin yazılı olduğu, ancak \”Şirinyalı Mahallesi 1503 Sokak Mercan Apt. No.13/5 Merkez/Antalya\” adresinin fiilen olmadığı, tüm çıkartılan tebligatlarda posta memurunca \”Şirinyalı Mahallesi 1503 Sokak\’ta 13 no ve Mercan Apartmanının bulunmadığı, alıcının tanınmadığı\” şeklinde şerh düşüldüğü, davalı … Tarım Ürünleri Turizm İnşaat Taahhüt Kuyumculuk Emlak Ticaret Sanayi Limited Şirketinin tebligat adresinin bulunmadığı ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 119. maddesi gereğince bu eksikliğin tamamlanması için davacı vekiline bir haftalık kesin süre verildiği, verilen kesin süre içerisinde eksikliğin tamamlanmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davalı … Tarım Ürünleri Turizm İnşaat Taahhüt Kuyumculuk Emlak Ticaret Sanayi Limited Şirketinin adresinin davacıya verilen kesin süre içerisinde bildirilmediği gerekçesiyle davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesinin doğru olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. 7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun 35. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; \”Kendisine veya adresine kanunun gösterdiği usullere göre tebliğ yapılmış olan kimse, adresini değiştirirse, yenisini hemen tebliği yaptırmış olan kaza merciine bildirmeye mecburdur. Bu takdirde bundan sonraki tebliğler bildirilen yeni adrese yapılır. Adresini değiştiren kimse yenisini bildirmediği ve adres kayıt sisteminde yerleşim yeri adresi de tespit edilemediği taktirde, tebliğ olunacak evrakın bir nüshası eski adrese ait binanın kapısına asılır ve asılma tarihi tebliğ tarihi sayılır. Bundan sonra eski adrese çıkarılan tebliğler muhataba yapılmış sayılır. Daha önce tebligat yapılmamış olsa bile, tüzel kişiler bakımından resmî kayıtlardaki adresleri esas alınır ve bu madde hükümleri uygulanır. Daha önce yurt dışındaki adresine tebligat yapılmış Türk vatandaşı, yurt dışı adresini değiştirir ve bunu tebliğ çıkaran mercie bildirmez, adres kayıt sisteminden de yerleşim yeri adresi tespit edilemezse, bu kişinin yurt dışında daha önce tebligat yapılan adresine Türkiye Büyükelçiliği veya Konsolosluğunca 25/a maddesine göre gönderilen bildirimin adrese ulaştığının belgelendiği tarihten itibaren otuz gün sonra tebligat yapılmış sayılır.\’\’ 7201 sayılı Tebligat Kanunu\’nun 35. maddesi kapsamında tüzel kişilere tebligat yapılabilmesi için resmî kayıtlardaki adreslerinin esas alınması gerekmekte olup, söz konusu adresin gerçekte var olmaması durumunda tebligatların ne şekilde yapılacağı somut olay bakımından uyuşmazlığın özünü oluşturmaktadır. Somut olayda, davacı - [Yapılandırma Kanunundan Yararlanabilmek için Açılmış Davalardan Vazgeçmek Şart mıdır?](https://kayseriavukat.org.tr/yapilandirma-icin-acilmis-davadan-vazgecme/): Yapılandırma Kanunundan Yararlanabilmek için Açılmış Davalardan Vazgeçmek Şart mıdır? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2018/10-258 Karar No: 2020/68 Karar Tarihi: 04.02.2020 Özet: Somut olay değerlendirildiğinde, yargılama aşamasında davacı tarafça 6552 sayılı Kanundan yararlanmak amacıyla Kuruma başvuru yapılacağına ya da yapıldığına veyahut da süresinde Kuruma başvuru yapıldığından bahisle açılmış olan eldeki davadan vazgeçildiğine ilişkin herhangi bir talebin bulunmadığı açıktır. Bu nedenle mahkemece 6552 sayılı Kanun uyarınca davacı tarafın alacakların yeniden yapılandırılması olanağından yararlanıp yararlanmadığının araştırılmasına gerek yoktur. (506 S. K. m. 121) 1. Taraflar arasındaki ödeme emrinin iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Samsun 1. İş Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar taraf vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 10. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı taraf vekilleri tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü. I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili 03.03.2009 tarihli dava dilekçesinde; dava dışı … Doğuş Mob. Mefr. Teks. Tur. İnş. San. Paz. Ltd. Şti.\’nin borcundan dolayı davalı Kurum tarafından düzenlenen 2000/462 nolu ödeme emrini müvekkilinin 26.02.2009 tarihinde Sosyal Güvenlik Kurumu İl Müdürlüğüne müraacatı ile tebellüğ ettiğini, müvekkilinin Sofular Mah. Uğur Cad. No:14/3 Merzifon adresinde ikamet ettiğinden bu adres dışında gönderilen tebligatların usulsüz olduğunu, müvekkilinin dava dışı şirketteki hissesinin %5 olup sorumluluğunun 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun\’un 35. maddesi gereğince sermaye hissesi ile sınırlı olduğu hâlde borcun tamamından sorumluymuş gibi ödeme emri düzenlendiğini, müvekkilinin emekli maaşının haczedilmesinin de yasal olmadığını ileri sürerek müvekkiline gönderilen tüm tebligatların usulsüz olduğunun tespiti ile ödeme emri ve haciz bildirisinin müvekkiline 25.02.2009 tarihinde tebliğ edildiğinin tespitine, Kurumun 11.02.2009 tarihli ve 2425541 sayı 747 konulu işleminin iptali ile emekli maaş üzerindeki haczin kaldırılmasına ve ödeme emrinin iptaline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı … vekili 25.03.2009 tarihli cevap dilekçesinde; davacıya ödeme emrinin 28.06.2000 tarihinde tebliğ edildiğini ve davacının 03.07.2000 tarihinde mal bildirim belgesini imzaladığını, mal bildirim belgesinde ödeme emrinin 28.06.2000 tarihinde tebliğ edildiğinin davacının kendi imzası ile beyan edildiğini, davacının ödeme emrinin usulsüz olduğu iddiasının yerinde olmadığını, davanın süre yönünden reddine karar verilmesi gerektiğini, davacının şirket ortağı değil şirket müdürü olduğundan 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu\’nun 80. maddesinin 11. fıkrası ve 6183 sayılı Kanun\’un mükerrer 35. maddesi gereğince müştereken ve müteselsilen sorumlu olduğunu, 506 sayılı Kanun\’un 121. maddesi (5510 sayılı Kanun’un m. 93) gereğince emekli maaşının haczedilmesinin yasal olduğunu, 6183 sayılı Kanun gereğince yapılan takiplerde emekli maaşının kısmen haczedilebileceğini savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. İlk Derece Mahkemesi Kararı: 6. Samsun 1. İş Mahkemesinin 07.03.2014 tarihli ve 2009/109 E., 2014/170 K. sayılı kararı ile; davaya konu 2000/462 sayılı icra takibinde … Doğuş Mob. Mefr. Teks. Tur. İnş. San. Paz. Ltd. Şti. aleyhine 04.02.2000 tarihinde düzenlenen 1999 yılı 6 ve 12. aylar arasındaki prim, ek prim ve gecikme zamlarına ilişkin ödeme emrinin şirket müdürü … adına çıkartıldığı ve 31.03.2000 tarihinde bizzat … imzasına tebliğ edilip takibin kesinleştiği, …\’ın şirket müdürlüğünden 02.12.1999 tarihinde ayrıldığı, yerine 10 yıl için dava dışı Mehmet Kara\’nın müdür olarak seçildiği ve bu hususun Ticaret Sicil Gazetesi\’nde yayınlandığı, bu durumda şirketin 02.12.1999 tarihine kadar olan prim borçlarından davacı şahsi mal varlığı ile sorumlu ise de bu tarihten sonra doğan borçlardan ancak sermayesi ile sorumlu olduğu, bilirkişi raporlarında da bu hususun bildirildiği, davacının sorumlu olduğu primlerin 1999 yılının 6, 7, 8, 9, 10 ve 11. ayları olduğu, yine şirketteki hissesi ile sorumlu olduğu primlerin ise 1999 yılının 12. ayı ve 2000 yılının 1 ile 5. ayları arası olduğu, bu dönemde zamanaşımının 5 yıl olduğu, ödeme emrinin davacının kardeşine 21.06.2000 tarihinde tebliğ edildiği, davacının da 04.07.2000 tarihli mal bildirim başlıklı evrak ile ödeme emrinin 28.06.2000 tarihinde tebellüğ ettiğini beyan ettiği, dolayısıyla 5 yıllık zamanaşımı süresi içerisinde davacıya tebliğ edildiği, buna göre de emekli maaşı üzerindeki haczin kaldırılması talebinin de yerinde olmadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabul kısmen reddi ile davacının emekli maaşı üzerindeki haczin kaldırılması ve tebliğ tarihinin 25.09.2009 tarihi olarak tespit edilmesi taleplerinin reddine, davaya konu prim borçlarının olduğu 1999 yılı, 6, 7, 8, 9, 10 ve 11. aylarda prim borcu olan şirketin müdürü olması sebebiyle prim borçlarından ve gecikme zamlarından işveren şirket ile birlikte tamamından sorumlu olması gerektiğinin, şirket müdürlüğü sıfatının sona erdiği 02.12.1999 tarihinden sonra doğan borçlardan ise şirketteki sermaye hissesi oranında sorumlu olması gerektiğinin tespitine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. İlk derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 10. Hukuk Dairesince 28.10.2014 tarihli ve 2014/11963 E., 2014/20914 K. sayılı kararı ile; “… Davaya konu uyuşmazlık, 6552 sayılı Kanun kapsamında yapılandırmaya Tabi Kurum alacağına ilişkindir. 11.09.2014 tarihli ve 29116 mükerrer sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak, öngörülen istisnaları haricinde aynı tarih itibariyle yürürlüğe giren İş Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması ile Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılmasına Dair 6552 sayılı Kanunun 81. maddesi ile 5510 sayılı Kanuna eklenen Geçici 60. maddesinin 1, 2, 3, 9 ve 19. fıkralarında; “(1) 2014 yılı Nisan ve önceki aylara ilişkin olup bu maddenin yayımlandığı tarihten önce tahakkuk ettiği hâlde ödenmemiş olan; a) Bu Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a), (b) ve (c) bentleri kapsamındaki sigortalılık statülerinden kaynaklanan, sigorta primi, emeklilik keseneği ve kurum karşılığı, işsizlik sigortası primi, sosyal güvenlik destek primi, b) Bu maddeye göre yapılan başvuru tarihi itibarıyla ilgili mevzuatına göre ödenmesi imkânı ortadan kalkmamış isteğe bağlı sigorta primi ve topluluk sigortası primi, c) Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından ilgili kanunları gereğince takip edilen damga vergisi, özel işlem vergisi ve eğitime katkı payı, ç) 30/04/2014 tarihine kadar (bu tarih dâhil) bitirilmiş özel nitelikteki inşaatlar ile ihale konusu işlere ilişkin olup bu maddenin yayımlandığı tarihten önce Kurumca resen tahakkuk ettirilerek işverene tebliğ edildiği hâlde bu maddenin yayımlandığı tarih itibarıyla ödenmemiş olan; özel nitelikteki inşaatlar ile ihale konusu işlere ilişkin yapılan ön değerlendirme, araştırma veya tespitler sonucunda bulunan eksik işçilik tutarı üzerinden hesaplanan sigorta primi, d) Bu Kanunun 60 ıncı maddesinin birinci fıkrasının (g) bendi kapsamında genel sağlık sigortalısı olanların genel sağlık sigortası primi, e) Sosyal güvenlik kanunlarına göre emeklilik veya yaşlılık aylığı almakta iken 5335 sayılı Kanunun 30 uncu maddesinin ikinci fıkrası kapsamına giren kurum ve kuruluşlara ait işyerlerinde - [Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarında (SYDV) Çalışanlar İlave Tediye Alacağına Hak Kazanabilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/ilave-tediye-alacagi-sydv/): Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarında (SYDV) Çalışanlar İlave Tediye Alacağına Hak Kazanabilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2016/1222 Karar No: 2018/1137 Karar Tarihi: 30.05.2018 Mahkemesi: İş Mahkemesi Taraflar arasındaki ilave tediye davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İstanbul 11. İş Mahkemesince davanın reddine dair verilen 11.05.2015 gün ve 2014/998 E., 2015/695 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 12.10.2015 gün ve 2015/19638 E., 2015/28165 K. sayılı kararı ile; “…A) Davacı İsteminin Özeti: Davacı vekili, Davalı Vakfın kamu hukuku tüzel kişisi olup, Davacının da kamu işçisi olduğunu, 6772 sayılı Devlet ve Ona Bağlı Müesseselerde Çalışan İşçilere İlave Tediye Yapılması Hakkında Kanun\’a göre ilave tediye ödemesi yapılmasını gerektiğini, ancak bu güne kadar bu ödemelerin yapılmadığını, 3294 sayılı Kanun\’un 7. maddesine göre SYDT Fonunda toplanan kaynakların ülke çapında ihtiyaç sahiplerine nakdi ve aynı olarak dağıtmak üzere her il ve ilçede Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı kurulduğunu, SYDTF ve SYDV\’lerin gelirlerinin kamu alacağı mahiyetinde olduğunu, bunların tahsili için 6183 sayılı Kanun hükümlerine göre işlem yapılacağının öngörüldüğünü, bu vakıfların yaptıkları her türlü alım ve satım işlerinin 4734 sayılı Kamu İhale Kanu\’na göre yapmak zorunda olduklarını, bu vakıfların kamu kurumu niteliği taşıdığı, Şarköy Asliye Hukuk Mahkemesinin 02.11.2010 tarih 2009/96E 2010/155K sayılı ilamının Yargıtay 9.HD.sinin 19.03.2013 tarih ve 2010/51338E–2013/9387K sayılı onandığını, bu kararda söz konusu vakıflarda çalışan işçilerin kamu işçisi olduğunun belirtildiği, SYDV\’nin kamu kuruluşu olduğunun Başbakanlığının ve Sosyal Güvenlik Kurumunun yazı ve kararlarında belirtilmiş olduğu ileri sürerek, ilave tediye alacağının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir. B) Davalı Cevabının Özeti: Davalı vekili, davalı işveren Vakfın 11.07.1956 tarih ve 6772 sayılı Kanun kapsamında işyeri olmadığını, 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu ekinde yer alan cetvellerde tüm kamu kurumlarının sayıldığını, Davalı Vakfın burada sayılmamış olduğunu, 6772 sayılı Kanun\’un 1.maddesinde sayılan diğer kamu kurumu, şirket, iktisadi devlet teşekkülü ve banda da olmadığını, Davalı Vakfın Medeni Kanun hükümlerine göre kurulmuş bir vakıf olduğunu, vakfın özel hukuk tüzel kişisi olduğunu, Davacının dilekçesinde saydığı bazı ayrıcalıklarının Davalının kamu tüzel kişisi yada kamu kurumu olduğunu göstermeyeceği, dava dilekçesi ekinde yer alan Danıştay ile Yargıtay ilamının birbiri ile çelişen karlar olduğu her ikisinin de bir çok Kanuna aykırı olduğunu savunarak davanın reddini istemiştir. C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti: Mahkemece, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarının özel hukuk tüzel kişisi olduğu, kuruluş amacı ve mali yapısı itibariyle kamu kurumlarından farklı nitelikte olduğu ve bu bağlamda 6772 sayılı Kanun\’un 1. maddesi kapsamına girmeyeceğinin açık olduğu, davalı vakfın ilave tediye alacağından sorumlu olmaması nedeniyle davanın reddine karar verilmiştir. D) Temyiz: Kararı davacı temyiz etmiştir. E) Gerekçe: Taraflar arasındaki uyuşmazlık, davalı kurumun hukuki niteliğinin ne olduğu, bu kurumun ilave tediye ödemesi gereken kurumlardan olup olmadığı ve bu bağlamda davacının talep ettiği alacağa hak kazanıp kazanmadığı noktasında toplanmaktadır. İlave tediye alacağının kapsamı, yararlanacaklar, yararlanma şartları, miktarı ve ödeme zamanı 6772 sayılı Devlet ve Ona Bağlı müesseselerde Çalışan İşçilere İlave Tediye Yapılması Hakkındaki Kanun ile düzenlenmiştir. Kanunun 1 inci maddesinde, Devlet ve ona bağlı kurumların hangileri olduğu, ayrıca yararlanacak kişiler açıkça belirtilmiştir. Buna göre; A. İşveren kapsamı yönünden Devlete ve ona bağlı olmak üzere, 1. Genel, katma ve özel bütçeli daireler, 2. Sermayesi değişen kurumlar, 3. Sermayesinin yarısından fazlası Devlete ait olan şirket ve kurumlar ve bunlara bağlı kuruluşlar, 4. Belediyeler ve belediyelere bağlı kuruluşlar, 5. 3460 ve 3659 sayılı Kanun kapsamına giren, sermayesinin tamamı Devlete ait olan veya bu sermeye ile kurulan iktisadi Devlet kuruluşları. 3460 sayılı Kanun bugün itibari ile yürürlükte olan bir yasa değildir. 3659 sayılı Kanun ise, banka ve Devlet kurumlarında çalışan memurların aylıkları ile ilgili düzenleme getirmiş ve halen yürürlüktedir. Bu Yasanın 1 inci maddesinde, kapsama dahil kurumlar daha ayrıntılı açıklanmıştır. Yukarda belirtilen kurumlarca, sermayesinin yarısından fazlasına iştirak suretiyle kurulan kuruluşlar ve bunların aynı nispette iştirakleriyle vücut bulan kurumlar, ticaret ve sanayi odaları ve borsalar veya satın alınıp belediyelere bağlanan müesseseler de Kanun kapsamına alınmıştır. Keza 5018 sayılı Kamu Mali Yönetim ve Kontrol Kanunu\’nda, merkezi yönetim kapsamındaki kamu idareleri, sosyal güvenlik kurumları ve mahalli idarelerden oluşan genel yönetim kapsamındaki kamu idareleri ekli cetvellerde sayılmıştır. Bu cetvellerde Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu idareleri, Özel Bütçeli İdareler, Düzenleyici ve Denetleyici Kurumlar ve Sosyal Güvenlik Kurumlarında çalışanların kanun kapsamında olduğunun kabulü gerekir. Sonuç itibari ile kapsam bakımından, Devlet tarafından yasa ve yasanın verdiği yetki ile idari işlemle kurulan ve kamusal yetki ve ayrıcalıklardan yararlanan kamu tüzel kişilikleri ve bunlara bağlı kuruşlarda iş sözleşmesi ile çalışanlara uygulanacağı görülmektedir. B. İşçi yönünden kapsama gelince: İş Kanunu kapsamına girsin girmesin, yukarda belirtilen Devlet ve ona bağlı kurumlarda İş Kanununun 1 inci maddesindeki tanıma göre, işçi sayılan herkes bu alacaktan yararlanacaktır. Kanun, 4857 ve 1475 sayılı İş Kanunundan önceki İş Kanununa atıfta bulunmuştur. 4857 sayılı İş Kanunu işçi tanımına 2 nci maddesinde yer vermiştir. Buna göre “bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişiye işçi” denir. O halde bir iş sözleşmesine dayanarak, yukarda belirtilen kurumlarda çalışan her işçiye ilave tediye ödemesinin yapılması gerekir. C. Ödenecek ücret yönünde kapsam: Maddenin son cümlesinde, yukarda belirtilen işyerlerinde çalışan işçilere ücret sistemleri ne olursa olsun her yıl için birer aylık ücret tutarında ilave tediye ücreti ödeneceği belirtilmiştir. Devlet ve ona bağlı maden işletmelerinin yeraltında çalışan işçilere, ayrıca bir aylık ödeme dışında birer aylık daha ödemenin yapılacağı Kanunun 2 nci maddesinde açıklanmıştır. Kanunun 3 üncü maddesinde, işçilere her yıl için birer aylık (yeraltında çalışan işçilere her yıl için ikişer aylık) ilave tediye dışında, birer aylık ücret istihkaklarını geçmemek üzere Bakanlar Kurulu kararı ile aynı oranda bir ilave tediye ödemesi yapılabileceği belirtilmiştir. Keza Yasanın Ek 1 inci maddesi ile ilave tediyelerin Toplu İş Sözleşmesi ile kararlaştırılması halinde buna sınır getirilmiş ve “Bu Kanun uyarınca işçilere yapılan ilave tediyelerden ayrı olarak, her yıl için her biri bir aylık istihkakları tutarını (hafta ve genel tatil ücretleri dahil) geçmemek şartıyla toplu iş sözleşmeleri ile en çok iki ikramiye daha verilebilir” düzenlemesine yer verilmiştir. Toplu İş Sözleşmesi ile yukarda belirtilen kurumlarda çalışan işçilere en çok iki ay daha ilave tediye ödeneceğinin kararlaştırılabileceği, bu miktar üzerinde ödeme yapılacağı şeklindeki düzenlemenin yasal sınırı aşan miktarda geçersiz olacağını kabul etmek gerekir. Kanun, kapsam içinde olmayan ancak Toplu İş Sözleşmesi uygulanacak işyerleri için de Ek 2 inci madde ile bir - [Kira Sözleşmesinin Geçersizliğinin Tespiti Davasında Muvazaa İddiasının Senetle İspatlanması Zorunlu mu?](https://kayseriavukat.org.tr/kira-sozlesmesinin-gecersizliginin-tespiti/): Kira Sözleşmesinin Geçersizliğinin Tespitine ilişkin Menfi Tespit Davasında Muvazaa İddiasının Senetle İspatlanması Zorunlu mu? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/982 Karar No: 2019/1334 Karar Tarihi: 10.12.2019 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki menfi tespit davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; … Asliye Hukuk Mahkemesince davalı … yönünden davanın husumet yokluğundan reddine, davalılar… Holding A.Ş. ve … yönünden ise davanın kabulüne dair verilen 12.09.2013 tarihli ve … sayılı karar davalı … vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay (Kapatılan) 6. Hukuk Dairesinin 06.05.2014 tarihli ve 2014/3513 E., 2014/5771 K. sayılı kararı ile; “…Dava sözleşmenin geçersizliğinin tespiti ve menfi tespit istemine ilişkindir. Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş, hüküm davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Davacı vekili dava dilekçesinde; İstanbul Beykoz ilçesindeki bir yalıya ilişkin olarak 01.02.2001 tarihli kira sözleşmesi ve 17.03.2010 tarihli temliknameye dayalı olarak davalıların müvekkili hakkında icra takibi başlattıklarını, alacağın zamanaşımına uğradığını, kiraya veren konumundaki… Holding AŞ’nin sözleşmeye konu taşınmazın maliki olmadığını, davalının maliki olmadığı taşınmazı kiraya verme konusunda yetkisi bulunmadığını, alacağın üçüncü kişiye temlik edilmiş gibi gösterilmeye çalışıldığını, icra takibine dayanak yapılan kira ilişkisinin taraflar arasında hiç doğmadığını, abonelik kayıtlarının davacıya ait olmadığı gibi davacının Gazi Üniversitesinde görevli öğretim üyesi olup böyle bir yerde hiç oturmadığını, taşınmazın davacının kayın pederi ve davalıların akrabası olan eski başbakanlardan…’ın ikametine tahsis edildiğini, uyuşmazlığa konu olayda tarafların gerçek iradelerine uymayan ve aralarında hüküm ve sonuç meydana getirmeyen görünürde bir işlem yapıldığını, kira akdinde kira parasının 5 yıl sonra ödeneceğine ilişkin kayıt olup çok kıymetli bir yalının bu şekilde kiraya verilmesinin hayatın olağan akışına aykırı olduğunu, davalının alacağını ticari defterlerinde kayıt etmek zorunda olduğunu, halbuki davalının ticari defterlerinde böyle bir kayıt bulunmadığını, davalının ticari defterlerinde kayıtlı olmayan bir alacağın üçüncü kişiye temlikinin mümkün olmadığını, tarafların gerçek iradeleri sonucunda oluşmuş bir kira sözleşmesi olmadığını belirterek sözleşmenin geçersizliğine, müvekkili hakkında yapılan icra takibinin iptaline ve borçlu olmadığının tespitine karar verilmesini istemiştir. Davalı … vekili; kira sözleşmesi yapan kişinin mutlaka malik olması gerekmediğini, sözleşmenin feshedilmediği sürece ayakta olduğunu, kira sözleşmesi yapan kişinin mutlaka malik olması gerekmediğini, kira akdi tamamlanıp kira süresi bittikten sonra kiraya verenin sıfatına karşı çıkılmasının iyi niyet kuralları ile bağdaşmadığını, fesih dışında hukuki ilişkinin geçersiz olduğunu öne süren davacının bu iddiasını kanıtlaması gerektiğini, kiraya verilen taşınmazdaki abonelik kayıtlarının kiracı adına olmamasının borcu ortadan kaldırmadığını, kira akdinin 01.02.2001 tarihinde yapıldığını ve 01.01.2006 tarihinde sona erdiğini, bu süre zarfından kira ilişkisinin geçerli olduğunu belirterek davanın reddini istemiştir. Davalı … ise hukuki ilişkinin tarafı olmadığını, dava konusu temliknameyi davalı şirket adına imzaladığını kendisine husumet yöneltilemeyeceğini savunmuştur. Mahkemece; davalı … hakkındaki davanın husumet nedeniyle reddine, diğer davalılar yönünden ise; dava konusu yalıda dönemin başbakanı…’ın ikamet ettiği, taraflar arasında akrabalık ilişkisi bulunduğu, bu çerçevede …’ın söz konusu yalıda oturmasına yasal dayanak sağlanması için görünürde bir sözleşme imzalandığı, …’ın kızı tarafından açılan terekenin tespiti davasında davalıların dahi bu yerde davacının oturmadığına yönelik dolaylı ifadelerde bulunduğu, kiralananın mülkiyetinin üçüncü kişiye ait olup davalının kiraya verme konusunda yetkisinin bulunmadığı gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir. Davalı … tarafından davacı hakkında başlatılan icra takibinde 01.11.2001 başlangıç tarihli ve 5 yıl süreli kira sözleşmesine ve 17.03.2010 tarihli temliknameye dayanılmıştır. Kira sözleşmesi kiraya veren konumundaki… Holding AŞ ile davacı arasında imzalanmıştır. Sözleşmede, beş yıllık kira bedeli 750.000 USD olarak öngörülmüştür. Davalı kiraya veren sözleşmeden kaynaklanan alacağı 17.03.2010 tarihinde davalı …’a temlik etmiştir. 24.05.2010 tarihli icra takibinde 750.000 USD kira alacağı ve 12.575,34 USD işlemiş faizin tahsili istenmiştir. Davacı kira akdinin tarafların gerçek iradelerine uymayan ve hukuki sonuç doğurmayan görünürde bir işlem olduğunu bu itibarla baştan itibaren geçersiz olduğunu savunmuştur. Davacı bu savunması ile yazılı kira akdine karşı çıkmamış ancak onun hukuken hüküm ifade etmediği savunmasında bulunmuştur. Sözleşme iki veya daha fazla kimsenin hukuki bir bağı doğurmak, değiştirmek veya ortadan kaldırmak için karşılıklı ve birbirlerine uygun irade beyanları ile yaptıkları bağlayıcı bir muameledir. İrade beyanı açık veya örtülü olabilir. Somut olayda akit yazılı sözleşmeye bağlanmıştır. Davacı yazılı sözleşmenin görünürde bir işlem olduğunu tarafların taşınmazın davacıya kiraya verilmesi konusunda gerçek bir iradeye sahip olmadıklarını savunmuş ve bu savunmasını fiili ve hukuki birtakım olgularla delillendirmeye çalışmıştır. Tarafların görünürdeki işlemin kendi aralarında hüküm ifade etmediğine ve bunun üçüncü kişiler nazarında mevcutmuş gibi gösterme maksadı ile yaptıkları işleme muvazaa anlaşması denir. Muvazaalı akide hukuken hiçbir değer izafe edilemez ve taraflar arasında hiçbir alacak ve borç doğurmaz. Ancak muvazaa iddiasını öne süren tarafın bu iddiasını kanıtlaması gerekir. Davacı kira ilişkisinin gerçekte var olmadığı iddiasını muvazaaya dayandırmış, davalı ise muvazaa iddiasını kabul etmemiştir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 201. maddesi uyarınca senede bağlı her çeşit iddiaya karşı ileri sürülen ve senedin hüküm ve kuvvetini ortadan kaldırmak veya azaltmak üzere yapılmış hukuki işlemler yine senetle ispatlanması gerekir. Bu nedenle, sözleşmenin taraflarından biri, muvazaa iddiasını öne sürmüş ise iddiasını senetle kanıtlamak zorundadır. Davacı, kira sözleşmesinin tarafı olup bu yönü ile muvazaa iddiasını kanıtlamakla yükümlüdür. Mahkemece davacının iddiası ve bir takım yan deliller nazara alınarak davanın kabulüne karar verilmiş ise dosya kapsamında sunulan deliller muvazaa iddiasının varlığını ispata yeterli görülmemiştir. Mahkemece yukarıda yapılan açıklamalar çerçevesinde kira alacağına ilişkin uyuşmazlığın esası incelenerek hüküm verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile istemin reddine karar verilmesi doğru değildir. Hüküm bu nedenle bozulmalıdır…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı (mülga) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanun’la değişikliği öncesi hâliyle 438. maddesinin 2. fıkrası hükmü gereğince direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağından davalı … vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, kira sözleşmesinin geçersizliğinin tespiti ve menfi tespit istemlerine ilişkindir. Davacı vekili; davalılardan …’nın 01.02.2001 düzenleme tarihli kira sözleşmesi ve 17.03.2010 tarihli temliknameye dayanarak müvekkili aleyhine 1.199.302,24TL kira alacağı talepli icra takibi başlattığını, müvekkilinin kira akdinin geçersiz olduğu, taşınmazın hiçbir zaman kendisine teslim edilmediği, temlik ve temellük edene borcu bulunmadığı gerekçesiyle icra takibine itiraz ettiğini, alacaklı görünen tarafın itirazın kaldırılması için talepte bulunduğunu, buna ilişkin yargılamanın derdest olduğunu, dava konusu kira sözleşmesinde yalının kiraya vereni olan… Holding A.Ş.’nin hiçbir zaman taşınmazın maliki olmadığını, - [Maddi ve Manevi Tazminat Davasında Temyiz ve Karar Düzeltme İsteminde Kesinlik Sınırının Belirlenmesi](https://kayseriavukat.org.tr/karar-duzeltme-isteminde-kesinlik-siniri/): Maddi ve Manevi Tazminat Davasında Temyiz ve Karar Düzeltme İsteminde Kesinlik Sınırının Belirlenmesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2018/1036 Karar No: 2019/493 Karar tarihi: 30.04.2019 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki maddi ve manevi tazminat davasından dolayı, bozma üzerine direnme yoluyla; … Asliye Hukuk Mahkemesince verilen 04.04.2013 tarihli ve … sayılı kararın temyizi üzerine, davalı … San. ve Tic. A.Ş. vekilinin temyiz isteminin hukuki yarar yokluğundan reddine, davalı … vekilinin temyiz isteminin kabulü ile hükmün bozulmasını kapsayan ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulundan çıkan 27.06.2018 tarihli ve 2017/4-1382 E., 2018/1252 K. sayılı kararın, karar düzeltme yoluyla incelenmesi davacılar vekili tarafından verilen dilekçe ile istenilmiş olmakla; Hukuk Genel Kurulunca dilekçe, düzeltilmesi istenen karar ve dosyadaki ilgili bütün belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: HUKUK GENEL KURULU KARARI Dava, trafik kazasından kaynaklanan maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Yerel mahkemece davanın kısmen kabulüne dair verilen direnme kararının davalı … vekili ve davalı … San. ve Tic. A.Ş. vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Hukuk Genel Kurulunca; davalı … San. ve Tic. A.Ş. vekilinin temyiz isteminin hukuki yarar yokluğundan reddine; davalı … bakımından davanın hizmet kusuruna dayandığı, tam yargı davası olarak idari yargı yerinde çözümlenmesi gerektiği gerekçesiyle davalı … vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının bozulmasına karar verilmiş, bu karara karşı davacılar vekili tarafından karar düzeltme isteminde bulunulmuştur. I- 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe girmiş; bu Kanunun 450. maddesiyle de 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK) ek ve değişiklikleriyle birlikte tümüyle yürürlükten kaldırılmıştır. Bununla birlikte kanun koyucu uygulamada bir takım sorunların ortaya çıkmasını engellemek için 6100 sayılı Kanun’a geçiş hükümlerini ayrıca düzenlemiştir. 31.03.2011 tarihli ve 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen geçici 3. maddenin, 01.07.2016 tarihli ve 6723 sayılı Kanun’un 34. maddesi ile değişik 2. fıkrasına göre bölge adliye mahkemelerinin göreve başlama tarihinden önce verilen kararlar hakkında, kesinleşinceye kadar 1086 sayılı (mülga) HUMK’un 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikten önceki 427 ilâ 454 madde hükümlerinin uygulanmasına devam olunacaktır. Bilindiği üzere, 21.07.2004 tarihli ve 25529 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak, öngördüğü istisnalar dışındaki hükümleri yayımı tarihinde yürürlüğe giren, 14.07.2004 tarih ve 5219 sayılı Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, yürürlük tarihinden sonra mahkemelerce verilen hükümler yönünden 1086 sayılı (mülga) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 427. maddesindeki temyiz (kesinlik) sınırını bir milyar TL, yine yürürlük tarihinden sonra Yargıtay Daireleri ve Hukuk Genel Kurulunca temyiz incelemesi sonucunda verilen kararlara karşı karar düzeltme yoluna gidilebilmesi için 440/III-1. maddesinde aranan parasal sınırı da altı milyar TL olarak değiştirmiştir. 5219 ve 5236 sayılı Kanunlara göre katsayı artışı uygulanarak bu sınırlar yıllar itibariyle arttırılmıştır. 16.07.1981 tarihli ve 2494 sayılı Kanun\’un geçici maddesi ile temyiz ve karar düzeltme sınırlarına ilişkin değişikliklerin, kanunun yürürlüğe girmesinden sonra verilecek nihai kararlara yönelik temyiz ve karar düzeltme istemleri hakkında uygulanacağı belirtilmiş; dolayısıyla, dava hangi tarihte açılmış olursa olsun, temyiz ve karar sınırlarının saptanmasında, hakkında bu yollara başvurulan hükmün verildiği tarihteki yasal durumun esas alınacağı kabul edilmiştir. Bu durumda; bir mahkeme kararının temyiz edilip edilemeyeceği veya Yargıtay kararına karşı karar düzeltme yolunun açık olup olmadığı belirlenirken, temyiz ya da düzeltme hakkının doğduğu (kararın verildiği) tarihteki hukuksal durum esas alınmalı; temyiz ya da karar düzeltme istemine konu karar tarihinde yürürlükte bulunan kanun hükmü temyiz veya karar düzeltme sınırı yönünden hangi düzenlemeyi içeriyor ise, ona bağlı kalınmalıdır. Buradaki \”karar\” ifadesinin, mahkemenin, Özel Daire bozmasına karşı verdiği direnme kararını ve ayrıca Hukuk Genel Kurulunun verdiği kararı da kapsayacağında duraksama bulunmamaktadır. 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen geçici 3. madde atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı HUMK’nın 440. maddesindeki karar düzeltme parasal sınırı, 5236 sayılı Kanun’un 19. maddesi ile HUMK’ya eklenen Ek-madde 4’te öngörülen yeniden değerlendirme oranları dikkate alındığında, düzeltilmesi istenen Hukuk Genel Kurulu kararının tarihi itibariyle 2018 yılı için 15.910,00TL\’dir. Somut olayda, davacılar vekili tarafından karar düzeltme isteminde bulunulmuş ise de; davacılar … ile Ü. Y. Şahin lehine 5.000,00’er TL manevi tazminata hükmedildiği, karar düzeltmeye konu edilen tazminat miktarı 15.910,00TL’lik değerin altında olduğundan, karar düzeltme yoluna gidilmesi miktar itibariyle mümkün değildir. Bu durumda; 1086 sayılı (mülga) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu\’nun değişik 440/III-1. maddesindeki karar düzeltme istemi ile ilgili parasal sınırın altında olan davalara ait hükümlere ilişkin Yargıtay kararları hakkında karar düzeltme yoluna başvurulamayacağından, davacılar vekilinin davacılar … ile Ü. Y. Şahin yönünden yapılan karar düzeltme isteminin reddi gerekmektedir. II- Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; mahkemece; anne ve baba olan davacılar için ayrı ayrı 7.500,00\’er TL manevi tazminatın ve davacı … için 22.552,43TL, davacı … için 10.899,83TL, davacı … için 25.210,10TL ve davacı … için 16.276,63TL olmak üzere toplam 74.938,99TL maddi tazminatın davalılar İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Ünüvar İnş. ve San. Tic. A.Ş.\’den olay tarihi olan 03.12.2001 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile müteselsilen tahsiline karar verildiği gözetildiğinde, davacılar vekilinin karar düzeltme isteminin davacı …, …, … bakımından hükmedilen manevi tazminat miktarı yönünden 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3/2. maddesi delaletiyle 1086 sayılı HUMK’nın 440/III-1 maddesinde öngörülen karar düzeltme parasal sınırı altında kalıp kalmadığı, davacı … bakımından karar düzeltme kesinlik sınırının belirlenmesinde maddi ve manevi tazminat istemlerinin ayrı ayrı mı yoksa toplamlarının mı dikkate alınması gerektiği, burada varılacak sonuca göre bu davacı yönünden hükmedilen maddi ve manevi tazminat miktarı yönünden 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3/2. maddesi delaletiyle 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu\’nun 440/III-1 maddesinde öngörülen karar düzeltme parasal sınırı altında kalıp kalmadığı ön sorun olarak tartışılmış ve değerlendirilmiştir. Ön sorunun çözümü için konu ile ilgili kavramların ve yasal düzenlemelerin incelenmesinde fayda bulunmaktadır. İhtiyari Dava Arkadaşlığı ve Davaların Yığılması 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun “İhtiyari Dava Arkadaşlığı” başlıklı 57. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “(1) Birden çok kişi, aşağıdaki hâllerde birlikte dava açabilecekleri gibi aleyhlerine de birlikte dava açılabilir: a) Davacılar veya davalılar arasında dava konusu olan hak veya borcun, elbirliği ile mülkiyet dışındaki bir sebeple ortak olması. b) Ortak bir işlemle hepsinin yararına bir hak doğmuş olması veya kendilerinin bu şekilde yükümlülük altına girmeleri. c) Davaların temelini oluşturan vakıaların ve hukuki sebeplerin aynı veya birbirine benzer olması.” Aynı Kanun\’un “İhtiyari Dava Arkadaşlarının Davadaki Durumu” başlıklı 58. maddesinde düzenlenen hükme göre; “İhtiyari dava arkadaşlığında, davalar birbirinden bağımsızdır. Dava arkadaşlarından - [Toplu İş Sözleşmesi Kapsamında Servis Hizmetinden Yararlanamayan İşçi Servis Ücreti Talep Edebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/servis-hizmeti-esit-davranma-ilkesi/): Toplu İş Sözleşmesi Kapsamında Servis Hizmetinden Yararlanamayan İşçi Servis Ücreti Talep Edebilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/9-1059 Karar No: 2019/93 Karar Tarihi: 07.02.2019 Özet: Mahkemece iş müfettişliğine sunulan bilgi notunda yer alan yerlerin demiryolu güzergâhındaki yerler olup olmadığı, davalının demiryolu güzergâhında olmamasına rağmen servis koyduğu yerler bulunup bulunmadığı usulünce belirlenmeli, buna göre davalı işverenin \”eşit davranma ilkesi\”ni ihlal edip etmediği konusunda sonuca varılmalıdır. (4857 S. K. m. 5) Taraflar arasındaki işçilik alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Sakarya 2. İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 11.04.2016 tarihli ve 2015/1353 E.- 2016/363 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi taraf vekillerince istenilmesi üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 09.05.2016 tarihli ve 2016/14358 E.- 2016/11403 K. sayılı kararı ile; \”A) Davacı İsteminin Özeti: Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; davacının, davalı şirkette çalıştığını, davalı şirketin bir kısım işçilere servis hizmeti verdiğini, farklı güzergâhta ikamet eden davacıya servis imkânı sağlamadığını, herhangi bir ücret de ödemediğini, T.C Çalışma Bakanlığı\’na yapılan şikâyet sonucunda, servis ücretlerinin ödenmesi yönünde rapor düzenlenmesine rağmen, davalı şirketin servis ücretini ödememekte direndiğini iddia ederek servis ücretinin davalıdan tahsilini talep etmiştir. B) Davalı Cevabının Özeti: Davalı vekili cevap dilekçesinde; 4857 sayılı İş Kanunu\’nda işverenin, işçiye yol veya servis ücreti ödeyeceğine dair herhangi bir düzenlemenin olmadığını, daha önce trenin güzergâhında servis hizmeti sağlanırken daha sonra karayolu ile servis imkânı sağlandığını, davalı şirketin taraf olduğu toplu iş sözleşmesinde belirlenen güzergâhlara servis hizmeti sağladığını, güzergâh üzerinde olmayan işçilerin servis hizmetlerinden faydalanamamasının eşitlik ilkesine aykırı olamayacağını, davacının delil olarak dayandığı rapor ile ilgili olarak davalı şirkete ulaşmış herhangi bir müfettiş raporunun olmadığını belirterek davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti: Mahkemece, davacının toplu iş sözleşmesine tabi olduğu, servis hizmetinden yararlanamadığı, bu durumun İş Kanunu\’nun 5. maddesindeki eşit davranma ilkesine aykırı olduğu, dolayısıyla davacının servis ücreti alacağına hak kazandığı gerekçesi ile davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. D) Temyiz: Kararı yasal süresi içerisinde taraflar avukatlarınca temyiz edilmiştir. E) Gerekçe: 1- Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre davacının tüm, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir. 2- Dosyada mevcut toplu iş sözleşmeleri hükümlerine göre davalı işverenlik tren ve banliyö istikametinde bulunan yerlere göre ücretsiz olarak trenden faydalandırma ve daha sonra da servisten yararlanma hakkı tanıdığı, söz konusu haklar dışında davacı işçilerin ikamet ettikleri yere ilişkin herhangi bir servis uygulamasının söz konusu olmadığı gibi toplu iş sözleşmesinde de bu konuda bir düzenleme olmadığı anlaşıldığından Mahkemece davacıların servis hizmetinden yararlandırılmadıklarından bahisle servis ücretine hükmedilmesi hatalıdır…\” gerekçesiyle oy çokluğu ile bozularak dosya geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava servis ücreti alacağının tahsili istemine ilişkindir. Davacı vekili, davalı işverenin iş yerinde çalışan bir kısım işçilere servis hizmeti vermekte iken, davacı ve arkadaşlarına servis hizmeti vermediği gibi, ücretini de ödemediğini, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına yaptıkları şikâyet üzerine hazırlanan raporda servis ücreti ödenmesi gerektiğinin belirtilmesine rağmen, ödeme yapılmadığını ileri sürerek servis ücretinin davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir. Davalı Türk Vagon Sanayi A.Ş (TÜVASAŞ) vekili, TÜHİS ile davacının üyesi olduğu Demiryol-İş Sendikası (Sendika) arasında imzalanan 26. Dönem Toplu İş Sözleşmesi\’nin (TİS) 72\’nci maddesinde \”Sosyal yardım gayesiyle işçilerin iş yerlerine getirilip götürülmeleri için kamu araçları ile taşınmaları konusunda mevcut uygulamaya devam olunur\” hükmü gereği servis hizmeti verildiğini, maddedeki \”mevcut uygulamalar\” ile daha önceki sözleşmelerde yazılı uygulamaların kastedildiğini, atıf yapılan uygulamanın dayanağı olan 10. Dönem Toplu İş Sözleşmesi\’nin 89\’uncu maddesinde \” Adapazarı Vagon Sanayi Müessesesinde çalışan ve müessese lojmanlarında veya işyeri civarında ikamet eden işçilere (Mithatpaşa-Adapazarı) arasında muteber banliyö kartı verilir\” hükmünün bulunduğunu, ancak 11. Dönem Toplu İş Sözleşmesi süresince demiryolu güzergâhında çalışan işçilerin getirilip götürülmelerinin önce TCDD trenleri ve kamu araçları ile sağlandığını, TCDD\’nin tüm tren hizmetlerini kaldırması ve şirketin elinde yeterli sayıda kamu aracı bulunmaması nedeni ile bu hizmetin yine demiryolu güzergâhında olmak üzere hizmet satın alma yolu ile sağlandığını, davalı müvekkilinin Toplu İş Sözleşmesi hükümlerini uyguladığını, davacının güzergâh üzerinde oturmadığı için servis hizmetinden yararlanamamasının 4857 sayılı İş Kanunu\’nun 5\’inci maddesi anlamında eşitlik ilkesine aykırılık teşkil etmeyeceğini belirterek davanın reddini istemiştir. Mahkemece, davacı işçinin Toplu İş Sözleşmesi\’ne tabi olduğu, servis hizmetinden yararlanamadığı, bu durumun İş Kanunu\’nun 5\’inci maddesindeki eşit davranma ilkesine aykırılık oluşturduğu, bu nedenle davacının servis ücretine hak kazandığı gerekçesi ile bilirkişi raporunun servis imkânının işverene maliyeti esas alınarak hesap edilen seçeneğine itibar edilmek sureti ile davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Taraf vekillerince temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan nedenle oy çokluğu ile bozulmuştur. Mahkemece, 4857 sayılı İş Kanunu\’nun 5\’inci maddesi ile 100 sayılı Uluslararası Çalışma Örgütü (İLO) Sözleşmesinin (Sözleşme) 1, 2 ve 3\’üncü maddelerindeki hükümlere yer verildikten ve Sözleşmenin 1\’inci maddesi hükmü karşısında servis imkânı sağlanmasının do1aylı olarak ücret kapsamı içerisinde değerlendirilmesi gerektiğine vurgu yapıldıktan sonra, ilaveten 10. Dönem Toplu İş Sözleşmesi ile başlangıçta kamuya ait banliyö trenleri ile sağlanan servis hizmetinin güzergâhlardaki banliyö tren seferlerinin kaldırılması nedeni ile güzergâha giden işçilerin taşınmasına kamu araçlarıyla değil özel otobüs ve midibüslerle devam edildiği, bunun iş yeri uygulaması hâline geldiği, banliyö seferlerinin iptali nedeni ile banliyö kartı uygulamasına son verilmediği, sabah 230 (ikiyüzotuz), akşam 320 (üçyüzyirmi) işçinin servis hizmetinden faydalandığı, bir kısım işçilere sağlanan servis hizmetinden 4857 sayılı Kanun\’un 5 ve 100 sayılı İLO Sözleşmesinin 1,2 ve 3\’üncü maddeleri hükmüne göre tüm işçilerin yararlanması gerektiği, servis hizmetinden yararlanamayan davacıya da eşit işlem borcuna binaen servis ücreti ödenmesi gerektiği, 9. Hukuk Dairesinin 2010/25797 E.-2011/43670 K. sayılı kararının da aynı yönde olduğu gerekçesi ile önceki gerekçe de tekrar edilmek sureti ile direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı taraf vekilleri tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olay bakımından davalı iş yerinde uygulanmakta olan toplu iş sözleşmeleri hükümleri dikkate alındığında davacının servis hizmetinden yararlanamamasının 4857 sayılı İş Kanunu\’nun 5\’inci maddesine aykırılık oluşturup oluşturmadığı, burada varılacak sonuca göre davacı işçinin servis ücretine hak kazanıp kazanamayacağı noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle, toplu iş sözleşmesi ve \”eşit davranma\” konuları üzerinde kısaca durmak gerekir. Toplu iş sözleşmesi Toplu iş sözleşmesi işçi kuruluşları ile işveren kuruluşları veya işveren arasında iş (hizmet) sözleşmesine uygulanabilecek çalışma şartlarını - [Prime Esas Kazancın Tespiti Davalarında Hizmet ve Gerçek Ücret Her Türlü Delille İspatlanabilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/prime-esas-kazancin-tespiti-davalari-ispat/): Prime Esas Kazancın Tespiti Davalarında Hizmet ve Gerçek Ücret Her Türlü Delille İspatlanabilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2016/21-904 Karar No: 2020/554 Karar Tarihi: 09.07.2020 Özet: Senetle ispat kuralına değinen ve iddianın yazılı delille kanıtlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine dair verilen direnme kararı hatalıdır. Davacı art direktör (tasarımcı) olarak 4.500,00TL ücretle çalıştığını bildirmiştir. Hizmet döküm cetvelinden davacının davalı işyerinden önce ve sonrasında çalıştığı işyerlerinde asgari ücretin üzerinde ücret aldığı anlaşılmaktadır. Yine İstanbul Grafikerler Meslek Odası ihtilaflı dönemde emsal işi yapanların 2.500,00-4.500,00TL ücret alabileceğini bildirilmiştir. Bu nedenle mahkemece Özel Daire bozma kararında belirtilen araştırmalar eksiksiz yerine getirilmeli bununla da yetinilmeyerek mümkün olan bütün kanıtlar toplanmalı, her türlü delil göz önünde bulundurularak davacının prime esas gerçek ücreti tespit edilmelidir. (6100 S. K. m. 200, 202) (1086 S. K. m. 288, 292) (YİBK 04.10.2019 T. 2018/1 E. 2019/5 K.) 1. Taraflar arasındaki tespit davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İstanbul 12. İş Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 21. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, İstanbul 21. İş Mahkemesince Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; davalı işverenin müşterilerine web tasarımı hizmeti veren altmıştan fazla kişinin çalıştığı büyük bir firma olduğunu, müvekkilinin 2010 Aralık – 2011 Mayıs tarihleri arasında davalı işyerinde art director olarak çalıştığını, birçok işçi gibi prime esas kazancının asgari ücret üzerinden gösterildiğini, ücretinin asgari ücrete denk gelen bölümünün banka aracılığı ile kalan kısmının ise elden ödendiğini, bu süre zarfında müvekkilinin maaş bordrosu ya da herhangi bir belge imzalamadığını ileri sürerek prime esas kazancının 4.500,00TL olduğunun tespitine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı … (SGK) vekili cevap dilekçesinde; davacının 04.03.2011-09.05.2011 tarihleri arasında diğer davalı şirkette çalıştığını, hizmet akdiyle davalı işverene bağlı olarak fiilen çalışıldığının ve çalışmanın niteliği ile ödenen ücretin somut deliller ile ispat edilmesi gerektiğini belirterek davanın reddini talep etmiştir. 6. Davalı …. İnternet ve Reklam Hizmetleri Ltd. Şti. vekili cevap dilekçesinde; davacının 04.03.2011-09.05.2011 tarihleri arasında müvekkili nezdinde çalıştığını, bordroda belirtilen ücret kadar ücret aldığını, bu hususun davacının ihtirazı kayıtsız olarak ücretini tahsil ettiği banka kayıtları ile de sabit olduğunu, 4.500,00TL tutarındaki maaş iddiasının gerçeği yansıtmadığını belirterek davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. Mahkeme Kararı: 7. İstanbul 12. İş Mahkemesinin 20.03.2014 tarihli ve 2011/889 E., 2014/154 K. sayılı kararı ile; davacının prime esas kazanç talebinin 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 200. maddesi (1086 sayılı mülga Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu md.288)\’nde belirtilen sınırları aştığını, talep konusu çalışma dönemi öncesi ve sonrasına ait yazılı herhangi bir delil sunulmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 8. İstanbul 12. İş Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 9. Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin 09.04.2015 tarihli ve 2014/11620 E., 2015/7609 K. sayılı kararı ile; “…Mahkemece, davanın reddi ile hükümde yazılı şekilde karar verilmişse de varılan sonuç eksik araştırma ve incelemeye dayalı olarak verilmiştir. Nitelikli ve tecrübeli bir işçinin, yaptığı işin özelliğine göre asgari ücret ile çalışması hayatın olağan akışına aykırıdır. Bu durumda işveren tarafından asgari ücret üzerinden düzenlenen belgelerin aksinin kanıtlanamayacağı düşünülemez. Somut olayda; davalı işyerinde ücretin, sigorta matrahında gösterilen kısmının banka aracılığı ile geri kalan kısmının ise elden zarf içinde ödendiğini iddia etmekte, davacının art direktör (tasarımcı) olarak çalıştığını, iddia edildiği gibi ücrete ilişkin sigorta matrahında gözüken miktar dışında yazılı belge bulunmadığı, İstanbul Grafikerler meslek Odası yazısında dava konusu ihtilaflı dönemde emsal işi yapanların 2.500,00-4.500,00 TL ücret alabileceğinin bildirildiği, tanık dinlenildiği ve davacının hizmet cetvelinde davalı işyerinden önce ve ayrıldıktan sonra girdiği işyerlerinde asgari ücretin üzerinde ücret aldığı anlaşılmaktadır. Mahkemece yapılacak iş, Sosyal Güvenlik Kurumu\’ndan davacının sicil dosyası ile işyerine ilişkin dönem bordrolarını getirtmek, işyerinin kapsam ve kapasitesini belirlemek, gerektiğinde işverenin bordrolarında kayıtlı diğer işçilerin beyanına başvurmak, işverenin yaptığı bildirimler ile çalışan işçilerin niteliklerini de karşılaştırarak, işverenin çalıştırdığı işçilerin kıdem ve pozisyonuna göre gerçek ücreti üzerinden bildirilip bildirilmediği üzerinde durmak, davacının bildirilen ücret ile çalışması olağan olmayan nitelikli bir işçi olup olmadığını, nitelikli bir işte çalıştırılıp çalıştırılmadığını belirlemek, bildirilen ücretle çalışmasının olağan olmadığı belirlendiği takdirde, işverenin aynı pozisyondaki işçilere ödediği ücretlerin gerçeğe uygun olup olmadığını değerlendirmek, bu bildirimlerin gerçeğe uygun olduğunun belirlenmesi halinde, bu ücretleri esas almak, aksi takdirde benzer işi yapan işyerlerinden, gerektiğinde ilgili meslek odasından ve Türkiye İstatistik Enstitüsü\’nden emsal ücret araştırması yaparak, elde edilecek sonuca göre karar vermekten ibarettir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 10. İstanbul 21. İş Mahkemesinin 08.12.2015 tarihli ve 2015/327 E., 2015/621 K. sayılı kararı ile; bir kısım Yargıtay kararlarına yer verilerek, önceki karardaki gerekçeler de tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 11. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 12. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; prime esas kazancın tespiti istemli eldeki davada, ücretin tespitinde mahkemece yapılan araştırmanın genişletilmesinin gerekip gerekmediği yahut talebin 1086 sayılı (mülga) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu\’nun 288. ve 292. (6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 200. ve 202.) maddeleri gereğince ispatlanamadığının kabulü ile mi sonuca gidilmesi gerektiği noktasında toplanmaktadır. III. ÖN SORUN 13. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, direnme kararını temyiz eden davacı vekilinin harç yatırmadan verdiği temyiz dilekçesinin harçlandırılması için mahkemece muhtıra çıkarılmış olup, muhtıranın tebliğinden itibaren 7 gün içinde yatırılması gereken harçların 24 gün sonra yatırıldığı anlaşıldığından temyiz isteminin reddinin gerekip gerekmediği ön sorun olarak tartışılmıştır. Bilindiği üzere yasal düzenlemelerle muhatabın tevziat saatlerinde adreste bulunmaması hâlinde tebliğ memuruna adreste niçin bulunulmadığını tahkik etme görevi yüklenmiştir. Temyiz harç ve masraflarının yatırılması için davacı vekilinin adresine çıkarılan tebligatta, muhatabın kısa süreli ve geçici olarak adreste bulunmadığı, tevziat saatlerinden sonra geleceğine ilişkin bir beyan ve bunun tevsikinin bulunmadığı görülmektedir. Bu nedenle yapılan tebligat usulsüz olduğundan, ön sorunun bulunmadığına 01.07.2020 tarihinde yapılan görüşmede oy birliği ile karar verilerek işin esasının incelenmesine geçilmiştir. IV. GEREKÇE 14. Sosyal güvenlik hakkı, sosyal hukuk devletinde geçerli olan sosyal güvenlik ve sosyal adalet ilkelerinin bir gereği olarak insanlara asgari yaşam düzeyi sağlamak ve onları korumakla görevli devletten bu yönde gerekli tedbirleri almasını ve teşkilatlarını kurmasını talep etme hakkı sunar. Sosyal güvenlik hakkının nitelikleri ise, vazgeçilmez ve - [Kullanmasında Zorunluluk Olan Protez, İşitme Cihazı veya Tıbbi Cihazın Bedeli SGK’dan Alınabilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/tibbi-cihazin-bedelinin-geri-alinmasi/): Kullanmasında Zorunluluk Olan Protez, İşitme Cihazı veya Tıbbi Cihazın Bedeli SGK’dan Alınabilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2015/3898 Karar No: 2019/693 Karar Tarihi: 18.06.2019 Mahkemesi: İş Mahkemesi Taraflar arasındaki alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 13.02.2014 tarihli ve 2012/662 E., 2014/55 K. sayılı karar davalı Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 07.11.2014 tarihli ve 2014/9119 E., 2014/23203 K. sayılı kararı ile;  \”…Davacı hak sahibi kızı için satın almış olduğu 2 adet dijital işitme cihazı bedeli olarak Kurumca ödenmeyen 4.128 TL’yi talep etmiş, Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiştir. Hastanın tedavisinde kullanılan malzeme bedelinin denetlenip, faturadaki haliyle ödenecek nitelikte olup olmadığının ve buna bağlı olarak Kurum tarafından karşılanabilir miktarının rayiç fiyat esas alınarak belirlenmesi gerektiği hususunda yapılan araştırmanın yeterli olmadığı görülmüştür. 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 63. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “Kurum, finansmanı sağlanacak sağlık hizmetlerinin teşhis ve tedavi yöntemleri ile, (f) bendinde belirtilen sağlık hizmetlerinin türlerini, miktarlarını ve kullanım sürelerini, ödeme usûl ve esaslarını Sağlık Bakanlığının görüşünü alarak belirlemeye yetkilidir. Kurum, bu amaçla komisyonlar kurabilir, ulusal ve uluslararası tüzel kişilerle işbirliği yapabilir. Komisyonların çalışma usûl ve esasları Maliye Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığının görüşü alınarak Kurumca belirlenir.” düzenlemesi ile Genel Sağlık Sigortası İşlemleri Yönetmeliği\’nin 22. maddesindeki, “Kurum, finansmanı sağlanan ortez, protez, tıbbî araç ve gereç, kişi kullanımına mahsus tıbbî cihaz, tıbbî sarf, iyileştirici nitelikteki tıbbî sarf malzemelerini ve bu malzemelerin temini, garanti süresi sonrası bakımı, onarılması ve yenilenmesi hizmetleri ile, ödeme usul ve esasları Sağlık Bakanlığının görüşünü alarak belirlemeye yetkilidir.” hükmü gözetilerek; kullanılan dijital işitme cihazı bedelinin Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından yukarıda sıralanan düzenlemeler çerçevesinde belirlenmesinin sağlanması, fiyat tespitinin makul süre içerisinde Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından gerçekleştirilmemesi hâlinde ise; tedavinin yapıldığı yıl belirtilmek suretiyle, Sağlık Bakanlığı Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu Başkanlığı, Sağlık Bakanlığı Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu Başkanlığı vb. kuruluşlardan sorulup, davaya konu sağlık malzemesine ilişkin ihalelerde teklif edilen fiyat ortalaması esas alınarak rayiç fiyat belirlenmeli; ödemeye esas fiyatın bu şekilde belirlemenin mümkün olmaması durumunda, konu hakkında teknik ve mali bilgiye sahip bilirkişiden, piyasa değerleri ve ilgili kuruluşların görüşü ışığında fiyat tespitine ilişkin rapor alınarak vb. tüm araştırmalar yapılmak suretiyle belirlenip; fatura miktarını aşmayacak ve Kurum tarafından tedavinin yapıldığı yıl için ödemeye esas olmak üzere Sağlık Uygulama Tebliği’nde belirtilen bedelin altına düşülmeyecek şekilde belirlenen rayiç bedelden, sigortalıdan alınacak katılım payı düşüldükten sonra, varsa fazladan ödenen kısmının istirdadına karar verilmelidir. Mahkemece, sıralanan maddi ve hukuki olgular ışığında inceleme yapılmaksızın, yetersiz incelemeye dayalı olarak karar verilmiş olması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir. O halde, davalı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır. …\” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, işitme cihazı bedelinin tahsili istemine ilişkindir. Davacı vekili; müvekkilinin, kızı Merve T.’in her iki kulağında da yaşadığı işitme kaybı nedeni ile işitme cihazı kullanmasının sağlık raporu ile zorunluluk taşıdığının tespit edilmesi sonucunda 09.07.2011 tarih ve 99330 sıra nolu fatura ile 6.000,00TL tutarında Siemens Centra SP marka 2 adet kulak arkası işitme cihazı almak zorunda kaldığını, kızı Merve T.’e aldığı 2 adet işitme cihazı için ödediği 6.000,00TL’nin katılım payı düşüldükten sonra kalan 4.800,00TL’sinin sağlık harcaması olarak iadesi için bağlı olduğu davalı Kuruma müracaat ettiğini ancak davalı Kurum tarafından müvekkiline sadece 672,00TL ödeme yapıldığını, gerek uluslararası sözleşmeler gerekse iç hukuktaki düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde her bireyin, ulaşılabilecek en yüksek fiziksel ve zihinsel sağlık standartlarına sahip olma hakkının bulunduğunu, bu hakkın tam olarak kullanılabilmesi için hastalık durumunda herkese tıbbi hizmet ve tıbbi bakım sağlayacak koşulların oluşturulması amacıyla devletin gerekli her türlü tedbiri alması gerektiğini ileri sürerek kesintisi lazım gelen katılım payı (%20) ve davalı Kurum tarafından tıbbi yardım olarak müvekkile ödemesi yapılan 672,00TL düşüldükten sonra kalan kısım olan 4.128,00TL tıbbi malzeme bedelinin tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı vekili; tıbbi malzeme temin ve ödenmesine ilişkin işlemlerin Genel Sağlık Sigortası İşlemler Yönetmeliği ve yürürlükteki Sağlık Uygulama Tebliği (SUT) ile birlikte değişik tarihlerde yayımlanan genelgeler ile yapılan düzenlemeler doğrultusunda yürütüldüğünü, 22.12.2010 tarihinden itibaren işitme cihazları bedellerinin ödenmesinde 2010 Sağlık Uygulama Tebliği’nin “Ayakta tedavilerde reçete karşılığı hasta tarafından temin edilen tıbbi malzeme bedelinin ödenmesi” başlıklı 7.2.2. maddesinin uygulandığını, ilgi madde doğrultusunda …’e il komisyonlarınca belirlenen 1. sıradaki Duymed işitme merkezi firmasının fiyatı eşik değerleri dikkate alınarak en yüksek tutar üzerinden %20 katılım payı düşülerek 672TL ödeme yapıldığını, Kurum işleminin yerinde olduğunu belirterek davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. Mahkemece; davacının sağlık sigortasından faydalanan kızı Merve\’nin her iki kulak için kulak arkası dijital işitme cihazı kullanmasının uygun olacağı konusunda kurul raporu bulunduğu, davacının iki cihaz için 6.000,00TL’yi ödeyip faturalandırdığı, Sağlık Bakanlığı tarafından iki adet cihaz için belirlenen Sağlık Uygulama Tebliği SUT rakamının katkı payı hariç 672,00TL olduğu, belirlenmesi gereken emsalin SUT rakamının altına düşmeyip fatura rakamını geçmemesi gerektiği, İstanbul Ticaret Odası tarafından Siemans Centra SP marka her bir cihaz için 3.000,00TL emsal fiyat bildirildiği, bu emsale göre cihazların fiyatının 6.000,00TL olarak belirlendiği, %20 katkı payı düşüldüğünde cihazların fiyatlarının 4.800,00TL’ye tekabül ettiği, kurum tarafından davacıya cihazlar için 672,00TL ödendiği, bu hâliyle Kurumun davacıya ödemesi gereken miktarın 4.128,00TL olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Davalı Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı vekilinin temyizi üzerine hüküm, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece; Sağlık Bakanlığının tıbbi malzeme rayici belirleyen kurullarının rayiç belirleme sürelerinin sağlıktaki gelişmelerin gerisinde kaldığı ve yeni tedavi yöntemleri, gelişen cihazların makul sürede vatandaşların devlet eliyle ve yardımıyla ulaşımını geciktirdiği, ayrıca Sağlık Bakanlığının yapacağı ihalelerden aldığı ya da alacağı tıbbi malzemelerin toplu olarak alındığından perakende alımlara göre çok daha ucuza mal edildiği, davacının hak sahibi genç yaştaki çocuğunun hayatını normale yakın idame ettirmesi için gelişen sağlık imkânları kapsamında iyi bir cihaz almayı seçtiği, Anayasa’da yer alan sosyal devlet olgusunun şüphesiz çocukların ve gençlerin devlet tarafından fiziki ve ruhsal sağlığı ile gelişimlerinin gözetilmesi ve korunması olgusunu da içerdiği, bu durumun kişilerin maddi imkanlarına terk edilemeyeceği, diğer taraftan emsal araştırmasının da usulünce yapıldığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davalı Sosyal Güvenlik - [Kadın İşçinin Evlilik Sebebiyle Fesih Hakkı ve Kıdem Tazminatına Hak Kazanabilmesinin Yasal Şartları](https://kayseriavukat.org.tr/kadin-iscinin-evlilik-sebebiyle-fesih-hakki/): Kadın İşçinin Evlilik Sebebiyle Fesih Hakkı ve Kıdem Tazminatına Hak Kazanabilmesinin Yasal Şartları Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2015/3743 Karar No: 2018/81 Karar Tarihi: 24.01.2018 Mahkemesi: İş Mahkemesi Taraflar arasındaki işçilik alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Bakırköy 9. İş Mahkemesinin davanın kısmen kabulüne dair 08.11.2012 gün ve 2009/434 E.-2012/632 K. sayılı kararının temyizen incelenmesi taraf vekillerince istenilmesi üzerine Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin (kapatılan) 22.04.2013 gün ve 2013/2664 E.-2013/7151 K. sayılı kararı ile; \”…1- Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davacının tüm davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazlarının reddine, .2- Davacı vekili, işverence iş akdine haksız olarak son verildiğini belirterek kıdem ve ihbar tazminatı ile fazla çalışma, yıllık izin ücreti ve asgari geçim indirimi alacaklarının tahsilini talep etmiştir. Davalı vekili, davacının işyerini kendisinin terk ettiğini ve işverenden herhangi bir alacağı bulunmadığını savunarak, davanın reddini istemiştir. Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak, davacının iş sözleşmesini evlilik sebebiyle feshettiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Kararı taraflar temyiz etmiştir. Taraflar arasındaki uyuşmazlık, davacının kıdem tazminatına hak kazanıp kazanmadığı noktasında toplanmaktadır. 4857 sayılı İş Kanunu’nun 120 nci maddesi yollamasıyla, halen yürürlükte olan 1475 sayılı İş Kanunu\’nun 14 üncü maddesinin birinci fıkrasında, kadın işçinin iş akdini evlendiği tarihten itibaren bir yıl içinde evlilik sebebiyle kıdem tazminatına hak kazanabilecek şekilde feshedebileceği hükme bağlanmıştır. Kadın işçinin evlilik sebebiyle fesih hakkı, evlilik tarihinden itibaren başlar. Kadın işçinin evlilik öncesinde bu hakkını kullanması da olanaksızdır. Somut olayda, davacı vekili dava dilekçesinde taraflar arasındaki iş sözleşmesinin 5.6.2008 tarihinde işverence haklı sebep bulunmadığı halde feshedildiğini iddia etmiştir. Davalı vekili ise davacının işyerini 5.6.2008 tarihinde terk ettiğini 23 gün sonra davacının evlendiğinin öğrenildiğini savunmuştur. Dosya içerisindeki belgelerden davacının 7.8.2008 tarihinde Bölge Çalışma Müdürlüğüne başvurduğu ve evlilik dolayısıyla işi bıraktığını ancak yasal haklarının işverence ödenmediğini belirttiği, yine başvuru dilekçesinde işten çıkış tarihini 5.6.2008 tarihi olarak gösterdiği anlaşılmaktadır. Davacıya ait nüfus kayıt örneğine göre davacının 24.6.2008 tarihinde evlendiği görülmektedir. 1475 sayılı İş Kanunu\’nun 14. maddesine göre kadın işçinin evlilik sebebiyle fesih hakkı, evlilik tarihinden itibaren başlayacağından taraflar arasındaki iş sözleşmesinin davacı işçi tarafından evlilik sebebine dayanarak ancak evlilik tarihinden önce feshedildiği tespit edilmekle kıdem tazminatı talebinin reddi yerine yazılı gerekçe ile kabulüne karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir…\” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava işçilik alacaklarının tahsili istemine ilişkindir. Davacı vekili, müvekkilinin 03.09.2001 tarihinden işine son verildiği 05.06.2008 tarihine kadar davalıya ait iş yerinde çalıştığını, haklarının ödenmesi için işverene ve SGK\’ya yaptığı başvuruların neticesiz kaldığını iddia ederek kıdem ve ihbar tazminatları ile yıllık izin, fazla çalışma ücretlerinin ve asgari geçim indirimi alacağının davalıdan tahsilini talep etmiştir. Davalı şirket vekili davacının 01.06.2008 tarihinde öğlen vakti kimseye haber vermeden işi bıraktığını, bu durumun karakola bildirildiğini, üç gün beklendiğini, kendisinden haber alınamayınca halen davalı iş yerinde çalışan abisinin de imzası bulunan 05.06.2008 tarihli tutanağın düzenlendiğini, 24.06.2008 tarihinde evlendiğini, kıdem tazminatına hak kazanılabilmesi için evlilik tarihinden sonra ve bu nedenle işten ayrılmak gerektiğini, davacının işi bıraktıktan 23 gün sonra evlendiğini, kıdem tazminatı hakkı olmadığını belirterek davanın reddini talep etmiştir. Mahkemece 1475 sayılı İş Kanunu\’nun 14\’üncü maddesinde kıdem tazminatına hak kazanabilmek için kadının evlendiği tarihten itibaren bir yıl içerisinde kendi arzusu ile iş sözleşmesini sona erdirmesi hâlinde kıdem tazminatı ödeneceği hükme bağlandığından, davacının da kanunun aramış olduğu bu şartları yerine getirdiğinden kıdem tazminatına hak kazandığı, kendisi işten ayrıldığından ihbar tazminatı talep edemeyeceği, yıllık izin ve asgari geçim indirimi alacaklarının da bulunduğu gerekçesi ile davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Taraf vekillerinin temyizi üzerine karar Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan nedenle bozulmuştur. Mahkemece, davacının evlenme niyetiyle işten ayrıldığı, 1475 sayılı İş Kanunu\’nun 14\’üncü maddesinde evlilik sebebiyle fesih hakkının düzenlendiği, fesih hakkının evlilik tarihinden itibaren bir yıllık süreye tâbi olduğunun hükme bağlandığı, evliliğe çok yakın tarihte ve evlenme niyetiyle eşi ile birlikte olan ve hazırlık yapan davacının iş sözleşmesini feshettiği ve evlilik sözleşmesinin de çok kısa bir süre sonra gerçekleştiği, 9. Hukuk Dairesinin bu yönde kararlarının bulunduğu belirtilerek önceki kararda direnilmiştir. Direnme kararı davalı şirket vekili tarafından temyize getirilmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, somut olay bakımından 24.06.2008 tarihinde evlenen ancak resmî evlilikten önce 05.06.2008 tarihinde işten ayrılan davacının 4857 sayılı İş Kanunu\’nun 120\’nci maddesi ile yürürlükte bırakılan 1475 sayılı İş Kanunu\’nun 14\’üncü maddesine göre iş sözleşmesini evlilik nedeniyle feshettiğinin kabul edilip edilemeyeceği ve buradan varılacak sonuca göre de kıdem tazminatına hak kazanıp kazanamayacağı noktasında toplanmaktadır. Kıdem tazminatı Kanunda belirtilen asgari çalışma süresini dolduran işçinin iş sözleşmesinin yine Kanunda belirtilen nedenlerden biri ile son bulması hâlinde işçiye, işçi ölmüş ise mirasçılarına işçinin kıdemi ve ücreti dikkate alınarak işverence ödenen bir miktar paradır. Kıdem tazminatı, 1475 sayılı İş Kanunu\’nun 14\’üncü maddesinde ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. 10.06.2003 tarihinde yürürlüğe giren 4857 sayılı İş Kanunu\’nun 120\’inci maddesi uyarınca \”25.8.1971 tarihli ve 1475 sayılı İş Kanunu\’nun 14\’üncü maddesi hariç diğer maddeleri yürürlükten kaldırılmıştır.\” Ayrıca 4857 sayılı İş Kanunu\’nun geçici 1\’inci maddesinde yer alan düzenlemeye göre; \”Diğer mevzuatta 1475 sayılı İş Kanunu\’na yapılan atıflar bu Kanuna yapılmış sayılır. Bu Kanunun 120\’nci maddesi ile yürürlükte bırakılan 1475 sayılı İş Kanunu\’nun 14\’üncü maddesinin birinci fıkrasının 1\’inci ve 2\’nci bendi ile onbirinci fıkrasında, anılan Kanunun 16, 17 ve 26\’ncı maddelerine yapılan atıflar, bu Kanunun 24, 25 ve 32\’nci maddelerine yapılmış sayılır.\” Bu nedenle kıdem tazminatı ile ilgili olarak 1475 sayılı İş Kanunu\’nun 14\’üncü maddesine göre değerlendirme yapılması gerekir. Bu kapsamda Kanunun 14\’üncü maddesi uyarınca iş yerinde çalışması en az bir yıl olan işçinin iş sözleşmesinin işveren tarafından 4857 sayılı İş Kanunu\’nun 25\’inci maddesinin ikinci fıkrasında yazılı nedenler dışındaki bir sebeple feshedilmesi veya işçinin iş sözleşmesine yine aynı Kanunun 24\’üncü maddesinde belirtilen nedenlerden birine dayanarak son vermesi hâlinde işçi, kıdem tazminatına hak kazanacaktır. Bunun gibi Kanuna göre erkek işçinin iş sözleşmesine muvazzaf askerlik hizmetini ifa etmek amacı ile son vermesi, ya da işçinin yaşlılık aylığı veya toptan ödeme almak için işten ayrılması durumunda işçiye kıdem tazminatı ödenmesi gerekecektir. Kadın işçi iş sözleşmesini evlendiği tarihten itibaren bir yıl içinde kendi arzusu ile sona erdirirse, kıdem - [Grevin Sona Erdirilmesine ve İşçi Sendikasının Yetkisinin Düşmesine Karar Verilebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/isci-sendikasinin-yetkisinin-dusmesi/): İş Mahkemesince Grevin Sona Erdirilmesine ve İşçi Sendikasının Yetkisinin Düşmesine Karar Verilebilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2783 Karar No: 2017/1427 Karar Tarihi: 22.11.2017 Mahkemesi: İş Mahkemesi Taraflar arasındaki grevin sona erdirilmesi ve yetki belgesinin geçersizliğinin tespiti davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 14.06.2016 gün ve 2016/594 E.-2016/734 K. sayılı kararın temyiz incelenmesi davalı … vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 9.Hukuk Dairesinin 22.09.2016 gün ve 2016/26723 E.- 2016/16531 K. sayılı kararı ile; \”A) Davacı İsteminin Özeti: Davacı vekili dava dilekçesinde; davalı sendika üyesi işçilerin 3/4 ünün sendikadan istifa ettiklerini iddia ederek grev kararının durdurulmasını ve davalı sendikanın yetki belgesinin geçersizliğine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. B) Davalı Cevabının Özeti: Davalı taraf davacı işverenin sendikal hakları engellemek istediğini ve sendikaya üye işçi sayısının 3/4 oranında eksilmesi halinde dahi sendikanın yetkisinin düşmeyeceğini bu nedenle davanın usulden ve esastan reddi gerektiğini savunmuştur. C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti: Mahkemenin önceki kararı Dairemizin 29.03.2016 Gün, 2016/9772 Esas, 2016/7725 Karar sayılı kararıyla dava dilekçesinin davalı tarafa tebliği ile ön inceleme prosedürü işletilip duruşma açılarak tarafların açıklamaları dinlendikten sonra iddia ve savunmaları çerçevesinde deliller toplanıp bilirkişi raporu taraflara tebliğ edilerek taraflara rapora karşı itirazlarını sunma hakkı verildikten sonra oluşacak sonuca göre karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle sair temyiz itirazları incelenmeksizin bozulmuş, mahkemece bozmaya uyularak yapılan yargılama sonucunda yetki başvuru tarihi itibariyle işyerinde 614 işçi bulunduğu bunlardan 457’sinin davalı sendika üyesi olduğu, grevin uygulamaya konduğu 04.12.2015 tarihinde ise üyelerin dörtte üçünün davalı sendikadan ayrıldıklarının tespit edildiği gerekçesiyle davanın kabulü ile grevin 10.02.2016 tarihi itibariyle sonlandırılmasına davalı sendikanın yetki belgesinin geçersizliğine karar verilmiştir. D) Temyiz: Kararı davalı vekili temyiz etmiştir. E) Gerekçe: 1- Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir. 2- Dava dilekçesinde, davalı sendikanın yetki belgesinin geçersizliğine karar verilmesi de talep edilmiştir. 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu\’nda, hangi durumlarda işçi sendikasının yetkisinin hükümsüz olacağı, sınırlı bir şekilde sayılmıştır. Ancak 6356 sayılı Kanun’un 75. maddesinin son fıkrasında ¾ oranında üye kaybı olması halinde yetkinin düşeceğine dair herhangi bir hüküm getirilmemiştir. Bu nedenle yetki belgesinin bu sebeple düşeceğini kabul etmek mümkün değildir. Mahkemece yetki belgesinin geçersizliğine ilişkin talebin reddi gerekirken yetki belgesinin geçersizliğine karar verilmesi hatalıdır. 3- Hükmün ilk fıkrasında grevin 10.02.2016 itibariyle sonlandırılması yönünde hüküm kurulduktan sonra ikinci fıkrasında 25.06.2016 tarihinde grevin sona ermesine şeklinde grevin sona ereceği tarih itibariyle çelişkili hüküm kurulması isabetsizdir. 4- Gerekçeli karar başlığında dava tarihinin 22.12.2015 yerine 02.05.2016 olarak gösterilmesi de hatalı olup, bozmayı gerektirmiştir…\” gerekçesiyle oyçokluğu ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava grevin sona erdirilmesi ve yetki belgesinin geçersizliğinin tespiti istemine ilişkindir. Davacı şirket vekili davalı sendikanın başvurusu üzerine Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığınca yetki tespit başvuru tarihi itibari ile işyerinde çalışan 614 (altıyüzondört) işçiden 457 (dörtyüzelliyedi) işçiyi üye kaydederek Kanunun aradığı çoğunluğu sağlayan davalı sendika lehine yetki tespiti yapıldığını, yetki tespitinin itiraz edilmeksizin kesinleşmesi üzerine davalı sendikaya yetki belgesi verildiğini, toplu iş sözleşmesine ilişkin yasal prosedürü tamamlayan davalı sendikanın 04.05.2015 tarihinde aldığı grev kararını uygulamaya koyduğunu, ancak başvuru tarihinde 457 (dörtyüzelliyedi) olan üye sayısının grevin uygulamaya konulduğu 04.12.2015 tarihinde 6 (altı)\’ya düştüğünü, greve sadece 5 (beş) işçinin katıldığını, bu nedenle yetki tespit başvuru tarihindeki üye sayısının 3/4\’ünü kaybeden davalı sendikanın uygulamaya koyduğu grevin 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu\’nun 75/6\’ncı maddesi hükmü uyarınca kaldırılmasına ve davalı sendikanın yetkisini kaybettiğinin tespitine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı … vekili davalı sendikanın aldığı ve kesinleşen yetki uyarınca davacı şirketi toplu iş sözleşmesi görüşmelerine davet ettiğini ancak davacı işverenin sendika ile görüşmek yerine davalı sendikanın gücünü kırmaya ve toplu iş sözleşmesi görüşmelerini akamete uğratma çabası içine girdiğini, bazı işçilerin işveren ve yandaşlarının baskılarına dayanamayarak sendikadan istifa ettiğini, baskılara direnen işçilerin ise greve katıldığını, davacı işverenin kendisine ve üretimine hiçbir engeli olmayan grevin kaldırılmasını talep ederek hakkını kötüye kullandığını ayrıca 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu\’nda hüküm bulunmadığından davalı sendikanın yetkisini kaybettiğinin tespitine karar verilemeyeceğini belirterek davanın reddini talep etmiştir. İkinci bozma kararı sonrasında davacı yanında davaya ferî müdahil olarak katılan …-İş Sendikası vekili davanın reddini talep etmiştir. Mahkemece bilirkişi incelemesi yaptırıldıktan sonra gün tayin edilip ön inceleme duruşması yapılmadan dosya üzerinden davanın kabulüne, davalı sendika tarafından davacı … yerinde alınan grevin 10.02.2016 tarihi itibari ile sonlandırılmasına ve davalı sendikanın yetki belgesinin geçersizliğine dair verilen karar, davalı sendika vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece dava dilekçesinin davalı tarafa tebliği ile ön inceleme prosedürü işletilip duruşma açılarak tarafların açıklamaları dinlendikten, iddia ve savunmaları çerçevesinde delilleri toplandıktan ayrıca bilirkişi raporu taraflara tebliğ edilerek taraflara bilirkişi raporuna karşı itirazlarını sunma hakkı verildikten sonra oluşacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken, tarafların hukuki dinlenilme hakkını ihlal edecek biçimde dosya üzerinden yapılan inceleme ile karar verilmesinin hatalı olduğu belirtilerek bozma sebebine göre sair temyiz itirazları incelenmeksizin kararın bozulmasına karar verilmiştir. Mahkeme bozma kararına uymuş, bilirkişi raporunu davalı sendikaya tebliğ edip rapora ve davanın esasına ilişkin beyanda bulunması için bir haftalık süre verdikten sonra davalı sendikanın yetki tespit başvuru tarihinde 457 (dörtyüzelliyedi) olan üye sayısının grevin uygulamaya konulduğu 04.12.2015 tarihinde 33 (otüzüç)\’e düştüğü, 424 (dörtyüzyirmidört) işçinin sendika üyeliğinden ayrıldığı, grev yapan sendikanın yetki tespit başvuru tarihindeki üye sayısının 3/4\’ünü (343 üye) kaybettiği yönünde tespit yapıldığından 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu\’nun 75/6\’ncı maddesine göre davacı … yerinde uygulanmakta olan grevin 10.02.2016 tarihi itibari ile sonlandırılmasına, davalı sendikanın yetki belgesinin geçersizliğine dair verdiği karar, davalı sendika vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan nedenlerle oy çokluğu ile bozulmuştur. Mahkemece bozma kararının 3 ve 4 numaralı bentlerine uyulmuş, 2 numaralı bozma nedenine yetki belgesinin hükümsüz kalacağı hâllerin 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu\’nun 46/2, 47/2, 51/1, 59/4, 60/1 ve 61/3\’üncü maddelerinde düzenlendiği, Kanunun 75/6\’ncı maddesinde grevin mahkeme kararı ile sona erdirilmesi konusu kurala bağlanırken sendikanın nasıl işlem yapacağı ve yetki belgesinin akıbeti hakkında olumlu ya da olumsuz bir düzenlemeye yer verilmediği, aynı durumun 2822 sayılı (mülga) Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt - [Ödeme Emrinin İptali Davasında Görevli Mahkeme ve Hak Düşürücü Süre](https://kayseriavukat.org.tr/odeme-emrinin-iptali-davasi/): İdari Para Cezasına İlişkin Düzenlenen Ödeme Emrinin İptali Davasında Görevli Mahkeme ve Hak Düşürücü Süre Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2015/3514 Karar No: 2019/557 Karar Tarihi: 14.05.2019 Mahkemesi: İş Mahkemesi Taraflar arasındaki iptal davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … İş Mahkemesince davanın usulden reddine dair verilen 28.02.2014 tarihli ve 2014/139 E., 2014/99 K. sayılı karar davacı vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 16.02.2015 tarihli ve 2014/11110 E., 2015/2301 K. sayılı kararı ile; \”…18.06.2012 tarihli Kurum Raporu ile İshak Saylan isimli sigortalının EGT adlı firmada belirtilen tarihlerde çalıştığının ve ücretinin tespitiyle ilgili Kurum’a şikayeti sonucu, sigortalının ücretlerini Akbank Nispetiye Şubesi’nden aldığı belirlenerek davacıyla ilgili bilgi ve belgelerin davacı bankadan istendiği ancak Kurum’a cevap verilmeyince 5510 sayılı Kanun’un 102. maddesi gereğince idari para cezası tahakkuk ettiği, dava dilekçesinin ekinde bulunan 2014/22880 sayılı ödeme emri düzenlenerek, davacı banka aleyhine 2012/ haziran dönemine ilişkin 5.172 TL idari para cezası içerir takip yapıldığı anlaşılan eldeki davada 2014/022880 takip numaralı ödeme emrinin iptali istenmektedir. 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 88. maddesi gereğince, eldeki davada, iş mahkemeleri yetkilidir. 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun, \”ödeme emri\” başlığını taşıyan 55\’inci maddesinde, kamu alacağını vadesinde ödemeyenlere, yedi gün içinde borçlarını ödemeleri veya mal bildiriminde bulunmaları gereğinin bir ödeme emri ile tebliğ olunacağı, \”ödeme emrine itiraz\” başlıklı 58\’inci maddesinde, kendisine ödeme emri tebliğ olunan kişinin, böyle bir borcu olmadığı veya kısmen ödediği veya zamanaşımına uğradığı hakkında tebliğ tarihinden itibaren yedi gün içinde itirazda bulunabileceği belirtilmiştir. Anlaşılacağı üzere, \”menfi tespit\” niteliğindeki ödeme emrine itiraz/ödeme emrinin iptali davasının hak düşürücü nitelikte olan yedi günlük süre içerisinde açılması zorunludur. 6183 sayılı Kanun’un 55. maddesi, vadesinde ödenmeyen kamu alacaklarının tahsili amacıyla ödeme emri düzenlenmesi olanağını öngörmüş olup; ödeme emrine konu edilen alacağın kesinleşmiş ve tahsil edilebilir aşamaya gelmiş olması zorunluluğu bulunmaktadır. Bu durumda ise, öncelikle, iş mahkemelerinin yetkili olduğu gözetilip, ödeme emrinin tebliğ tarihi araştırılarak süresinde davanın açılıp açılmadığı irdelenmeli ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 102. (506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 140.) maddesi uyarınca başlamış olan itiraz prosedürünün bulunup bulunmadığı araştırılarak, idari para cezasının kesinleşip kesinleşmediği belirlenmelidir. Prosedürün varlığı halinde sonucu beklenerek, kesinleşen idari para cezası miktarının tespitiyle, ancak bu miktara ilişkin ödeme emri yönünden, 6183 sayılı Kanun’un 58. maddesinde sınırlı olarak sayılmış nedenlere dayalı olarak inceleme yapılmak suretiyle sonuca ulaşılmalıdır. Ancak davacının, ödeme veya zamanaşımı iddiası bulunmaması karşısında, bu halde dahi, maddi hukuk açısından böyle bir borcun olup olmadığının yeniden irdelenmesi de mümkün olmayacağından, kesinleşen idari para cezasına yönelik davacı isteminin reddine karar verilmesi gerekeceği gözetilmelidir. Bu maddi ve hukuki olgular göz önünde bulundurulmaksızın, eksik inceleme ile yazılı şekilde karar tesisi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir. O hâlde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…\” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, idari para cezasının tüm sonuçları ile iptali istemine ilişkindir. Davacı …A.Ş. vekili; müvekkili Banka ile herhangi bir hizmet ilişkisi olmayan EGT Temizlik İnşaat Taah. Turz. San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin Beşiktaş Belediyesinin temizlik hizmetlerini yapmış olduğunu ve bu dönemde çalışanların maaşlarının müvekkili Bankada açılan hesap aracılığıyla ödendiğini, ilgili firmanın bankanın müşterisi olduğunu, aralarında maaşların hesap üzerinden ödenmesi haricinde herhangi bir ilişkinin bulunmadığını, hizmet ilişkisi kurulmadığını, EGT firmasının sigortalı işçileri için müvekkili banka tarafından işyeri bildirgesi verilmemesi nedeniyle Kurum tarafından tahakkuk ettirilen idari para cezasının kabul edilebilirliğinin ve yasal dayanağının bulunmadığını ileri sürerek 5.172,54-TL tutarındaki haksız ve yersiz idari para cezasının tüm sonuçları ile iptaline karar verilmesini talep etmiştir. Mahkemece; davacı Bankaya 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 102. maddesine göre idari para cezası verildiği, ilgili maddenin 4. fıkrasına göre Kurumca itirazı reddedilen tarafın kararın kendilerine tebliğ tarihinden itibaren 30 gün içinde görevli ve yetkili İdare Mahkemesine başvurulabileceğinin ifade edildiği, ayrıca ilgili hususun Kurum tarafından gönderilen resmi yazının alt tarafında da açıkça belirtildiği, dava konusu edilen hususlar yönünden davada görevli yargı yerinin idari yargı mercileri olduğu gerekçesiyle davanın yargı yolunun caiz olmaması nedeni ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 114/1-b maddesi ile 115/2 maddeleri uyarınca usulden reddine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine hüküm, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece; bir önceki gerekçeler tekrar edilerek direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; eldeki davada davacının talebinin 5510 sayılı Kanun’un 102. maddesine göre düzenlenen idari para cezasının iptali istemine mi yoksa idari para cezasına konu ödeme emrinin iptali istemine mi ilişkin olduğu, burada varılacak sonuca göre görevli yargı yerinin adli yargı yeri mi yoksa idari yargı yeri mi olduğu noktasında toplanmaktadır. Ülkemizde yargı yolları anayasa yargısı, idari yargı ve adli yargı şeklinde üç ana grupta sınıflandırılmış olup, idari yargı; idarenin, idare hukuku alanındaki idari faaliyetlerinden doğan uyuşmazlıkların çözümü ile ilgili karar veren veya bireyler ile idare arasındaki hukuki anlaşmazlıkları çözmeye çalışan yargı birimi olarak tanımlanabilir. 2576 sayılı Bölge İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemelerinin Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki Kanun ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu\’nda, bölge idare mahkemesi, idare mahkemesi ve vergi mahkemelerinin işleyişi ile ilgili genel hükümler düzenlenmiş, idari dava türleri idari yargı yetkisinin sınırı ile idare mahkemesinin görevlerinin ne olduğu açıkça belirlenmiştir. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu\’nun “İdari dava türleri ve idari yargı yetkisinin sınırı” başlıklı 2. maddesinde idari dava türleri sayılmıştır. Bu hükme göre idari davalar; idari işlemler hakkında açılan iptal davaları, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları ve tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar ve diğer kanunlarla verilen işlerden ibarettir. Şu hâle göre idari eylem ve işlemlerden dolayı zarar gören kişiler tarafından açılacak tam yargı davaları idari yargı yerinde görülür ve çözümlenir. İdari eylem, kamu idare ve kurumlarının kamu görevine ilişkin, idare hukuku kural ve gereklerine göre yaptığı olumlu veya olumsuz davranış ve fiillerden ibarettir. İdari işlem ise - [Hizmet Alım Sözleşmesinin Muvazaalı Olması Halinde İlave Tediye Alacağı Talep Edilebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/hizmet-alim-sozlesmesinin-muvazaali-olmasi/): Asıl-Alt İşveren İlişkisinin ve Hizmet Alım Sözleşmesinin Muvazaalı Olması Halinde İlave Tediye Alacağı Talep Edilebilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2237 Karar No: 2017/2031 Karar Tarihi: 20.12.2017 Mahkemesi: İş Mahkemesi Taraflar arasındaki işçilik alacakları davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; … İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 20.11.2014 gün ve 2014/208 E., 2014/690 K. sayılı kararın davalı vekili tarafından temyizi üzerine Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin 05.03.2015 gün ve 2015/7356 E., 2015/3547 K. sayılı kararı ile; \”…Davacı vekili, müvekkilinin davalı … ile dava dışı şirketler arasında imzalanan ihale sözleşmeleri uyarınca çalıştığını, iş müfettişliğince işyerinde yapılan incelemede davalı ile dava dışı şirketler arasında yapılan hizmet alım sözleşmesinin muvazaalı olduğunun tespit edildiğini, bu tespitin yargı kararı ile kesinleştiğini, bu nedenle davacının baştan beri davalı Üniversitenin işçisi haline geldiği halde 6772 sayılı Kanun gereği ödenmesi gereken ilave tediye alacağının ödenmediğini iddia ederek bu alacağın davalıdan tahsilini talep etmiştir. Davalı vekili, davacının kamu işçisi olma hakkını elde etmediğini, 6772 sayılı Kanun ile düzenlenen ilave tediye hakkının kamu işçilerine uygulanmakta olduğunu, davacının kamu işçisi olmadığından ilave tediye talep edemeyeceğini, davacının yüklenici firma elemanı olduğunu, bahsedilen iş müfettişi muvazaa raporunun temizlik işçilerini kapsamadığını savunarak davanın reddini istemiştir. Mahkemece istek hüküm altına alınmıştır. Davacının ilave tediye ücreti talep edip edemeyeceği ihtilaflıdır. Alt işveren; bir işyerinde yürütülen mal ve hizmet üretimine ilişkin asıl işin bir bölümünde veya yardımcı işlerde, işletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren alanlarda iş alan ve bu iş için görevlendirdiği işçilerini, sadece bu işyerinde aldığı işte çalıştıran diğer işveren olarak tanımlanabilir. Alt işverenin iş aldığı işveren ise asıl işveren olarak adlandırılabilir. Bu tanımlamalara göre asıl işveren-alt işveren ilişkisinin varlığından söz edebilmek için iki ayrı işverenin olması, mal veya hizmet üretimine dair bir işin varlığı, işçilerin sadece asıl işverenden alınan iş kapsamında çalıştırılması ve tarafların muvazaalı bir ilişki içine girmemeleri gerekmektedir. Alt işverene yardımcı işin verilmesinde bir sınırlama olmasa da, asıl işin bir bölümünün teknolojik uzmanlık gerektirmesi zorunludur. 4857 sayılı İş Kanunu\’nun 2. maddesinde, asıl işveren alt işveren ilişkisinin sınırlandırılması yönünde kanun koyucunun amacından da yola çıkılarak, asıl işin bir bölümünün alt işverene verilmesinde “işletmenin ve işin gereği” ile “teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren işler” ölçütünün bir arada bulunması şarttır. Kanun\’un 2. maddesinin altıncı ve yedinci fıkralarında “işletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren işler” sözcüklerine yer verilmiş olması bu gerekliliği ortaya koymaktadır. Alt İşverenlik Yönetmeliğinin 11. maddesinde de yukarıdaki anlatımlara paralel biçimde, asıl işin bir bölümünün alt işverene verilebilmesi için “işletmenin ve işin gereği ile teknolojik sebeplerle uzmanlık gerektirmesi” şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerektiği belirtilmiştir. İşverenler arasında muvazaalı biçimde asıl işveren alt işveren ilişkisi kurulmasının önüne geçilmek amacıyla 4857 sayılı İş Kanunu\’nun 2. maddesinde bazı muvazaa kriterlerine yer verilmiştir. Muvazaa, Borçlar Kanunu’nda düzenlenmiş olup, tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacıyla, kendi gerçek iradelerine uymayan, aralarında hüküm ve sonuç meydana getirmesini arzu etmedikleri, görünüşte bir anlaşma olarak tanımlanabilir. Bilindiği üzere 24.07.2003 tarih ve 25178 sayılı Resmi Gazete\’de yayımlanarak yürürlüğe giren 4924 sayılı Eleman Temininde Güçlük Çekilen Yerlerde Sözleşmeli Sağlık Personeli Çalıştırılması ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunu\’nun 11. maddesi gereğince 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu\’nun 36. maddesinin III. Sağlık Hizmetleri ve Yardımcı Sağlık Hizmetleri Sınıfı başlıklı kısmına eklenen fıkra ile “Bu sınıfa dahil personel tarafından yerine getirilmesi gereken hizmetler, lüzumu halinde bedeli döner sermaye gelirlerinden ödenmek kaydıyla bakanlıkça tespit edilecek esas ve usullere göre hizmet satın alınması yoluyla gördürülebilir.” hükmü getirilmiş; sağlık ve yardımcı sağlık personeli tarafından yürütülen sağlık hizmetlerinin 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu\’nda öngörülen istihdam şekillerinden farklı olarak, gerektiğinde hizmet satın alma yolu ile de gördürülebileceği ve anılan hizmetin satın alma işlemlerine ilişkin esas ve usullerin de Bakanlıkça tespit edileceği hükme bağlanmıştır. Bu çerçevede gerek Kanun\’un tanzim şekli, gerekse satın alınacak olan sağlık hizmetinin diğer hizmet alanlarına nazaran haiz olduğu önem ve hususiyet göz önüne alındığında, bu kabil hizmetlerin satın alınması işlemlerinde 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu ve bu kanuna dayanılarak hazırlanmış bulunan Hizmet Alımı İhaleleri Uygulama Yönetmeliği hükümlerinin bire bir uygulanma imkanının olmaması nedeniyle temel ilkeler ve kurallarda anılan kanun ve yönetmelik hükümlerine bağlı kalmak koşuluyla, salt sağlık hizmetlerinin satın alma yoluyla gördürülmesine yönelik olarak bu esas ve usullerin hazırlanması zarureti doğmuş ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Maliye Bakanlığı, Kamu İhale Kurumu ve Sayıştay Başkanlığı\’nın da uygun görüşü alınmak suretiyle bakanlıkça hazırlanmış bulunan bu esas ve usuller 05.05.2004 tarih ve 25453 sayılı Resmi Gazete\’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir Dosya içinde bulunan, muvazaa tespitine dair iş müfettişi raporlarının davalı ve …İnş. Tur. Ltd. Şti. arasında 1.1.2010 tarihinde başlanacak temizlik işleri ile ilgili imzalanan hizmet alım sözleşmesi, yine davalı ve …Tıp Hiz. Ltd. Şti. ve İlmero Teks. Mak. Ltd. Şti. adi ortaklığı arasında 1.11.2008 tarihinde başlanacak temizlik işleri ile ilgili imzalanan hizmet alım sözleşmesine ilişkin olduğu anlaşılmaktadır. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı müfettiş raporu, temizlik işçisi adı altında alınıp da temizlik işi dışındaki işlerde çalıştırılan işçiler bakımından muvazaa olgusu bulunduğuna ilişkindir. Somut olayda; öncelikle davacının yukarıda değinilen muvazaa tespiti yapılan dönem sonrası işe girdiği anlaşılmaktadır. Dava dilekçesinde davacının ne iş yaptığı belirtilmemiştir. Davalı tarafça sunulan belge de davacının yardımcı büro hizmetleri elemanı olduğu belirtilmiş ve iş tanımı; idari yazışmalar, hasta raporu yazılması, imzalatılması, kaydedilmesi, hasta randevu işleri şeklinde açıklanmıştır. Davacı tanığı davacının büro elemanı olarak rapor yazılması, hastaya randevu verilmesi ve evrak işlerinde çalıştığını beyan etmiştir. Tüm bu delillere göre davacının yardımcı büro hizmetleri elemanı olarak çalıştığı anlaşılmaktadır. Dosya kapsamından yardımcı büro hizmetleri elemanı çalıştırılması hususunda davalı Üniversitenin alt işveren ile hizmet alım sözleşmesi imzalandığı görülmüştür. Davacı tarafın davacının yardımcı büro hizmetleri dışında bir işte çalıştırıldığına dair bir iddiası yoktur. Şu halde davacının muvazaa tespiti yapılan dönem sonrası işe alınmış olmasına göre, hizmet alım sözleşmesinde yapılmış bir muvazaa olmadığı, davacının ne iş için alınmışsa o işte çalıştırıldığı, usulüne uygun hizmet alım sözleşmesi doğrultusunda taşeron işçisi olarak çalıştığı, davalı kurumun işçisi sayılmasını gerektirecek bir muvazaanın bulunmadığı sabit olduğundan, buna göre bir karar verilmesi gerekirken hatalı değerlendirme ile yazılı şekilde kabulüne karar verilmesi bozma nedenidir. O halde davalı vekilinin bu yöne ilişkin temyiz itirazı kabul edilmeli ve karar bozulmalıdır…\” gerekçesiyle karar oyçokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI - [Hizmet Tespiti Davasında Kamu Kuruluşlarında Geçen Çalışmanın Yazılı Belge ile Kanıtlanması Gerekir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/hizmet-tespiti-davasi/): Hizmet Tespiti Davasında Kamu Kuruluşlarında Geçen Çalışmanın Yazılı Belge ile Kanıtlanması Esastır Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2016/2670 Karar No: 2017/1456 Karar Tarihi: 29.11.2017 Mahkemesi: İş Mahkemesi Taraflar arasındaki hizmet tespiti davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 07.05.2015 gün ve 2013/682 E.-2015/277 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davalı Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 08.02.2016 gün ve 2015/24474 E., 2016/1307 K. sayılı kararı ile; \”…Dava, hizmet tespiti istemine ilişkindir. Mahkemece, ilamında belirtildiği şekilde davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu\’nun Geçici 7. maddesi uyarınca davanın yasal dayanağı 506 sayılı Kanunun 79/10. maddesidir. Anılan Kanunun 6. maddesinde ifade edildiği üzere, “sigortalı olmak hak ve yükümünden kaçınılamaz ve vazgeçilemez.” Anayasal haklar arasında yer alan sosyal güvenliğin yaşama geçirilmesindeki etkisi gözetildiğinde, sigortalı konumunda geçen çalışma sürelerinin saptanmasına ilişkin davalar, kamu düzenine ilişkin olduğundan, özel bir duyarlılık ve özenle yürütülmesi zorunludur. Bu bağlamda, hak kayıplarının ve gerçeğe aykırı sigortalılık süresi edinme durumlarının önlenmesi, temel insan haklarından olan sosyal güvenlik hakkının korunabilmesi için, bu tür davalarda tarafların gösterdiği kanıtlarla yetinilmeyip, gerek görüldüğünde resen araştırma yapılarak kanıt toplanabileceği de göz önünde bulundurulmalıdır. Somut olayda, davacı; 01.05.1998-01.09.1999 tarihleri arasında 6360 sayılı Yasa ile davalı belediyeye bağlanan Bakış Belediye Başkanlığında çalıştığının tespitini talep etmiş olup, davacının, hizmet cetvelinde, 01.05.1998-14.08.1998 tarihleri arasında davalı belediyeden bildirimleri bulunduğu anlaşılmaktadır. Mahkemece, yazılı gerekçelerle davacının 15.08.1998-01.09.1999 tarihleri arasında çalıştığının tespitine karar verilmiş ise de hüküm, eksik araştırma ve incelemeye dayalıdır. Bu bakımdan; davalı işverenin kamu kurumu olduğu, kamu kuruluşlarında çalışanların hizmetlerinin kayıtlara geçirilmesinin ve ücret ödemelerinin belgelere dayandırılmasının asıl olduğu göz önünde tutularak, dava konusu döneme ilişkin işveren nezdindeki ücret tediye bordroları ve konuya ilişkin tüm belgeler eksiksiz olarak getirtilip, anılan belge ve bordrolardan sigortalının imzasını içerenlerden, imza aidiyeti yönünden çekişme bulunmayanlar ile, hata, hile, ikrah halleriyle sakatlığı iddia ve kanıtlanamayan belgelerin içeriklerinde gösterilen gün kadar çalışmanın karinesini teşkil edeceği göz önüne alınmalı, şayet, işveren hiçbir kayıt ibraz edemiyorsa, bunun sebebi sorularak ve fiili imkansızlık varsa, davacı ile birlikte çalışan bordro tanıkları dinlenilerek, o dönemdeki ücretlerinin ne şekilde ödendiği açıkça sorulmalı, Kuruma bildirilmeyen hizmetlerin hangi nedenle bildirim dışı kaldığı yeterince araştırma konusu yapılarak, ortaya çıkacak sonuca göre karar verilmelidir. Mahkemece, bu maddi ve hukuki olgular göz ardı edilerek eksik araştırma ve inceleme sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir. O hâlde, davalı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…\” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, sigortalı çalışmaların tespiti istemine ilişkindir. Davacı vekili müvekkilinin murisi ve eşi İbrahim Bozkurt’un Bakış Belediye Başkanlığında çöp toplama işinde 01.05.1998 ile 01.09.1999 tarihleri arasında çalıştığını, ancak Kurum kayıtlarında çalışmaların gözükmediğini belirterek İbrahim Bozkurt’un 01.05.1998 ile 01.09.1999 tarihleri arasında davalı işyerinde sigortalı olarak çalıştığının tespitine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Sosyal Güvenlik Kurumu vekili husumetin kendisine yöneltilemeyeceğini, bu nedenle öncelikle davanın husumetten reddedilmesi gerektiğini, ayrıca işverenin sorumluluğunda bulunan yükümlülükler için Kurumun yükümlülüğünden söz edilemeyeceğini, davacının murisinin 01.05.1998 ile 14.08.1998 tarihleri arasında bildiriminin yapıldığını, söz konusu davada hak düşürücü sürenin gerçekleştiğini belirterek davanın reddinin gerektiğini savunmuştur. Davalı işveren vekili davacının eşinin davalı belediye bünyesinde 01.05.1998 ile 14.08.1998 tarihleri arasında çalıştığını, 14.08.1998 tarihli dilekçesinde işten ayrılmak istediğini belirtmesi üzerine aynı tarih itibariyle işine son verildiğini ve bu tarih dışında başka çalışmasının bulunmadığını iddia ederek davanın reddinin gerektiğini savunmuştur. Mahkemece davacının ve bir kısım bordro tanıklarının beyanları değerlendirildiğinde davacının murisinin 01.05.1998 ile 01.09.1999 tarihleri arasında davalı işyerinde kesintisiz olarak çalıştığının anlaşıldığı, davalı işveren tarafından 01.05.1998 ile 14.08.1998 tarihleri arasındaki dönemlerin Kuruma bildirildiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile davacının eşi İbrahim Bozkurt\’un 15.08.1998 – 01.09.1999 tarihler arası dönemde Bakış Belediyesi Başkanlığında hizmet akdine dayalı olarak çalıştığının tespitine, davacının 01.05.1998 – 14.08.1998 arası döneme ilişkin talebinin hukuki yarar yokluğundan reddine karar verilmiştir. Davalı Sosyal Güvenlik Kurumu vekilinin temyizi üzerine hüküm Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece, önceki gerekçeler tekrarlanmak suretiyle ve murisin kapanan Bakış Belediyesinde 15.08.1998 ile 01.09.1999 tarihleri arasında çalıştığına dair belgeye rastlanmadığından yeteri kadar bordro tanığı dinlendiği ve dinlenen bordro tanıklarının çalışmayı doğruladığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme hükmü davalı Sosyal Güvenlik Kurumu vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olay bakımından davacının murisinin 15.08.1998 – 01.09.1999 tarihleri arasında kamu kuruluşunda geçen çalışmalarına dair yapılan araştırmanın yeterli olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Hizmet tespiti davası 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 79/10. maddesinde ve 01.10.2008 tarihinden sonraki dönemler yönünden ise 5510 sayılı Kanun’un 86. maddesinde düzenlenmektedir. Bu tür davalar olumlu tespit davalarıdır. Sosyal güvenlik hukukunun hem kamu hukuku, hem de özel hukuk alanında kalan özellikleri dikkate alındığında, özellikle hizmet tespiti davalarında kendiliğinden araştırma ilkesinin ağır bastığı görülür. Gerçekten hizmet tespiti davası, taraflarca hazırlama ilkesi kapsamı dışında olup, kendiliğinden araştırma ilkesi söz konusudur. Davanın yasal dayanağını oluşturan 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 79/10. maddesi bu tip hizmet tespiti davası için özel bir ispat yöntemi öngörmemiş ise de, davanın niteliği kamu düzenini ilgilendirdiğinden özel bir duyarlılık ve özenle yürütülmesi gerekmektedir. Somut olay bakımından davacının eşinin çalışmalarının geçtiğini ileri sürdüğü işyeri belediye olup bir kamu kuruluşudur. Kamu kuruluşu olan davalı işyerinde geçen çalışmaların resmî kayıtlara dayanılması ve ücretlerin yazılı belge ile ödenmesi esastır. Davacının eşinin, kayıtlarda gözükmeyen çalışmalarının hangi nedenle bildirim dışı kaldığı gereğince ve yeterince araştırma konusu yapılmamıştır. Davacının kamu kurumu olan belediye bünyesinde ücretsiz çalışması hayatın olağan akışına aykırı olup, kamu kuruluşundaki çalışmaların resmî kayıtlara geçirilmesi ve ücret ödemelerinin belgelere dayandırılması asıl olduğuna göre tanık sözlerine dayalı olarak çalışmanın kanıtlandığının kabul edilmesi doğru değildir. Talep edilen dönemler yönünden yapılacak iş, davacının eşinin ücret bordrolarında gözüken yazılı belge ile ortaya koyulmuş çalışmalarını tespit etmek, davalı Belediyenin muhasebecisi, müdürleri dinlenerek davacının eşinin ücretini nasıl aldığını belirlemek, davacıdan bu tarihler arasında ücret ödendiğini kanıtlayan belge olup olmadığını sormak, varsa mahkemeye sunması için süre vermek, kamu kuruluşlarında geçen çalışmanın yazılı belge ile kanıtlanması asıl olduğundan ancak ücretin başkaca şekilde ödendiğini fiili ve somut olarak tespit etmek suretiyle - [Kesin Hüküm İtirazı: Hakkında Kesin Hüküm Bulunan Konuda Farklı Dava Sebebi ile Yeni Bir Dava Açılması](https://kayseriavukat.org.tr/kesin-hukum-itirazi/): Kesin Hüküm İtirazı: Hakkında Kesin Hüküm Bulunan Konuda Farklı Dava Sebebi ile Yeni Bir Dava Açılabilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2016/7-360 Karar No: 2019/450 Karar Tarihi: 11.04.2019 Özet: Her iki davanın tarafları ve konusu aynı ise de, dayandığı sebeplerin (vakıaların) aynı olduğundan söz edilemez. Zira ilk dava, davacının büro işçisi olmadığı, aksine sahada (dışarıda) çalıştığı yönündeki vakıalara dayandırılmış iken, eldeki davada davacının, büro işçisi olduğunu ancak işverenin eşitlik ilkesine aykırı davranarak çok sayıda büro işçisini Toplu İş Sözleşmesi (TİS)\’nden yararlandırdığını iddia ettiği ve bu nedenle TİS\’ten yararlanması gerektiğini ileri sürdüğü anlaşılmaktadır. Öyle ise, … tarihine kadar olan alacaklar bakımından kesin hüküm bulunduğunu kabul etmek mümkün değildir. Mahkemece kesin hükmün dava sebebinin aynı olmasına ilişkin şartın somut olayda gerçekleşmediği gerekçesi ile önceki kararında direnmesi yerindedir. Ne var ki, hüküm altına alınan … tarihine kadar olan dönem alacakları ile ilgili temyiz incelemesi yapılmadığından, bu yönde temyiz incelemesi yapılmak üzere dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir. (1086 S. K. m. 237) (6100 S. K. m. 114, 115, 303) Taraflar arasındaki işçilik alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 20.03.2014 tarihli ve 2013/368 E.-2014/166 K. sayılı kararın davalı vekili tarafından temyizi üzerine Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin 22.09.2014 tarihli ve 2014/9305 E.- 2014/17736 K. sayılı kararı ile; \”…1.Dosyadaki yazılara, hükmün Dairemizce de benimsenmiş bulunan yasal ve hukuksal gerekçeleriyle dayandığı maddi delillere ve özellikle bu delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazlarının reddine. 2. Davacı vekili, davacının 20.08.1989 tarihinde davalı işyerinde çalışmaya başladığını, çalışmasına Emlak İstimlak Daire …lığında halen devam ettiğini, 22.04.2008 tarihinden itibaren davalı işyerinde yetkili olan Hizmet-İş Sendikası’na üye olduğunu, davalı işyerinde yürürlükte bulunan Toplu İş Sözleşmesi (TİS)\’nin 3.maddesinin 3.bendinde büro elemanlarının sözleşme kapsamı dışında olduğunun belirtildiğini, ancak bu hükmün işyerinde genel olarak uygulanmadığını, davalı işyerinde fiilen büro işçisi olarak çalışmasına rağmen TİS\’den yararlanan çok sayıda işçi bulunduğunu, dolayısıyla davalı işverenin bu hükme dayanarak keyfi uygulamaya gittiğini ve eşit konumdaki işçilere farklı muamelelerde bulunduğunu, kendisi ile aynı durumda/statüde olan işçilerin TİS\’den yararlandırdığını ancak kendisinin bu haklardan hukuksuz olarak mahrum bırakıldığını, ayrıca bu tür düzenlemelerin Anayasaya, Sendikalar Kanunu\’na ve evrensel hukuk normlarına da aykırı olduğunu, özetle; Toplu İş Sözleşmesi (TİS)\’nin 3/3. bendindeki büro işçilerinin kapsam dışı sayılması hükmünün işyerinde genel olarak uygulanmaması, işverenin keyfi tutumu nedeniyle aynı konumdaki bazı büro işçilerinin TİS\’den faydalandırılarak eşit durumdaki işçiler arasında ayrımcılık yapılması nedeniyle bu keyfi uygulamaların hukuk düzenince korunamayacağını, bu nedenlerle de kendisinin de diğer birçok büro işçisi gibi TİS\’den yararlanmasının gerektiğini, zira 15.03.2011 tarihinde yürürlüğe giren TİS\’de kapsam dışı uygulamasının kaldırıldığını, açılan emsal davalarda da iddiaları doğrultusunda kabul kararları verildiğini iddia ederek; sendikaya üye olduğu tarihten itibaren oluşan ücret zammı, birleştirilmiş sosyal yardım, sorumluluk zammı, ikramiye ve ilave tediye, yemek yardımı, giyim yardımı öğrenim yardımı, hizmet yılı primi ve hafta tatili ücreti alacaklarının faizleriyle birlikte davalıdan tahsilini talep etmiştir. Davalı, davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Bilindiği üzere; maddi anlamda kesin hüküm, yargısal (kazai) kararlara tanınan yasal gerçeklik(hakikat) vasfıdır. Bu vasıf yargısal (kazai) kararların gerçeğe (hakikata) uygun olarak verildiğinin kabul edilmesini zorunlu kılar. Kesin hüküm kuralı, haklı ve adil kararların korunması yanında, kişiler arasındaki çekişmelerin sonsuza dek davam etmesini önlemek, toplumun istikrar ve düzenini sağlamak, hukukun ve yargının güvenirliğini korumak amacıyla da kabul edilmiştir. Bütün yasal yollar kapandıktan ve verilen hüküm kesinleştikten sonra, aynı davanın tekrar yargı önüne getirilmesi, toplumda sonu gelmeyen çekişmelere, huzursuzluklara, istikrarsızlıklara, kazanılmış hakların her zaman ortadan kaldırılabileceği endişesine neden olur. Çelişkili kararların çıkmasına sebebiyet verir. Bu itibarla, tarafları, mevzuu ve sebebi aynı olan Devletin iştiraki, hakimin tarafsız araştırması ve iradesi ile kurulan, tüm yasal yollardan geçmek suretiyle; diğer bir anlatımla şekli yönüyle de kesinleşen önceki hükmün korunmasında kamunun büyük yararı bulunmaktadır. Hukukumuzda kamu düzeninden sayılan ve 1086 sayılı (mülga) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu\’nun 237. (6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 303.) maddesinde düzenlenen kesin hüküm tarafların anlaşmaları ile ortadan kaldırılamadığı gibi, mahkemece kendiliğinden (resen) gözönünde tutulur. Düzenlediği hak ve çıkar ilişkileri yönünden yasal gerçeklik (hakikat) sayıldığından taraflarını bağlar. Kesin hüküm itirazı, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 114 ve 115. maddeleri gereği davanın her aşamasında ileri sürülebilir ve mahkeme de; (Yargıtay da) davanın her aşamasında kesin hükmün varlığını kendiliğinden gözetip, davayı kesin hükümden (dava şartı yokluğundan) reddetmesi gerekir. Yine kesin hüküm itirazı mahkemede ileri sürülmemiş olsa dahi, ilk defa Yargıtay\’da (temyiz veya karar düzeltme aşamasında) dahası bozmadan sonra da ileri sürülebilir. Bu bakımdan usulü kazanılmış hakkın istisnasıdır ve tarafların iradesine de bağlı olmayan mutlak bir etkiye sahiptir. O nedenle kesin hükmün varlığının yargılamanın bir kesiminde nazara alınmamış olması diğer bir kesiminde ele alınmasını engellemez. Somut olayda davacının aynı alacaklara ilişkin aynı iddialarla açtığı 21.07.2009 tarihine kadar alacakları talep ettiği Bursa 3. İş Mahkemesi 2011/563 E. 2012/183 K. sayılı dosyada davacının büro işçisi olması nedeniyle alacak talepleri reddedilmiştir. Verilen ret kararı Yargıtay 9. Hukuk Dairesi tarafından onanmıştır. Kesinleşen ilam gereği artık davacının 21.07.2009 tarihine kadar olan dönem açısından yeni bir dava ile alacak talebinde bulunması mümkün değildir. Mahkemece kesin hüküm ile tespit edilen dönem sonrasına denk gelen dönem alacaklarının tahsiline hükmedilmesi gerekirken kesin hüküm dikkate alınmadan 21.07.2009 tarihi öncesi alacakların da kabulüne karar verilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir… \” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, işçilik alacaklarının tahsili istemine ilişkindir. Davacı vekili, müvekkilinin davalı … Müdürlüğüne (BUSKİ/İşveren) ait iş yerinde çalıştığını, sendika üyesi olduğunu, iş yerinde uygulanmakta olan toplu iş sözleşmelerinde (TİS) büro işçilerinin kapsam dışı tutulduğunu, ancak davalının inisiyatifi ile çok sayıda büro işçisinin TİS\’teki tüm haklardan yararlandırıldığını, bu durumun kesinleşen davalarla sabit olduğunu, davalı işverenin bu davranışının eşit davranma ilkesine aykırılık teşkil ettiğini ileri sürerek, TİS\’ten kaynaklanan işçilik alacaklarının davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, davacının büro işçisi olarak yararlanması mümkün Toplu İş Sözleşmesi (TİS) hükümlerine göre haklarını eksiksiz aldığını, öte yandan aynı mahiyette açtığı davanın reddedildiğini, temyiz incelemesinden geçerek kesinleştiğini belirterek kesin hüküm itirazında bulunmuş ve davanın reddini istemiştir. Mahkemece, davacının ilk davada fiilen sahada çalıştığını, büro personeli olmadığını - [Geçici İşçi veya Mevsimlik İşçi Olarak Çalışılan Süre, Derece ve Kademenin Tespitinde Dikkate Alınır mı?](https://kayseriavukat.org.tr/mevsimlik-isci-olarak-calisilan-sure/): Mevsimlik İşçi Olarak Çalışılan Sürenin Derece ve Kademenin Tespitinde Dikkate Alınması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2016/1251 Karar No: 2018/1799 Karar Tarihi: 29.11.2018 Mahkemesi: İş Mahkemesi Taraflar arasındaki işçilik alacakları davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; … İş Mahkemesince davanın reddine dair verilen 21.08.2014 tarihli ve 2014/497 E.-2014/616 K. sayılı kararın temyiz incelenmesi davacı vekilince istenilmesi üzerine Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin 21.05.2015 tarihli ve 2015/111 E.-2015/9562 K. sayılı kararı ile; “…Davacı vekili, müvekkilinin geçici işçi statüsünde çalışmakta iken, 2001 yılında daimi kadroya alındığını ve bu surette çalışmasını emekli olana kadar sürdürdüğünü ancak daimi kadroya alındığı tarihe kadar çalışmış olduğu sürelerin dikkate alınmaması sebebiyle intibakının yanlış yapıldığını belirterek geçici işçi statüsünde çalıştığı sürelerinde dikkate alınması suretiyle derece ve kademesinin tespit edilmesini ve söz konusu yanlış intibak sebebiyle oluşan bir kısım fark işçilik alacaklarının hüküm altına alınmasını talep etmiştir. Davalı vekili, davacının taleplerinin zamanaşımına uğradığını ayrıca ilgili dönem Toplu İş Sözleşmesi ve Ek Protokollere göre davacının intibakının yapılarak işe başlatıldığını, davacının emekli olmasından sonraki Toplu İş Sözleşmesi hükümlerinden faydalanmasının mümkün olmadığını savunarak davanın reddini istemiştir. Mahkemece, davacının kadroya geçmesiyle birlikte yeni çalışma şartlarını suskun kalarak zımni olarak kabul ettiğini ve uzun yıllar boyu anılan şartlara tabi olarak çalıştıktan sonra geçmiş dönemin ücret intibakını talep etmesinin iş hukuku ilkeleri ile bağdaşmadığını, 2013 yılında Toplu İş Sözleşmesinde yapılan düzenlemeden önce davacının emekli olması sebebiyle söz konusu düzenlemeden faydalanamayacağını, işveren ile Türk İş Sendikası arasında imzalanan 26.10.2000 tarihli protokol uyarınca davacının konumunda bulunan geçici işçilerin mevcut ücretleri üzerinden sürekli işçi kadrosuna geçirilecekleri açık ve özel olarak belirtildiğinden davacının geçmişe yönelik taleplerinin yerinde olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Çalışmanın sadece yılın belirli bir döneminde sürdürüldüğü veya tüm yıl boyunca çalışılmakla birlikte çalışmanın yılın belirli dönemlerinde yoğunlaştığı işyerlerinde yapılan işler mevsimlik iş olarak tanımlanabilir. Söz konusu dönemler işin niteliğine göre uzun veya kısa olabilir. Her zaman aynı miktarda işçi çalıştırmaya elverişli olmayan ve işyerinde yürütülen faaliyetin niteliğine göre işçilerin her yıl belirli sürelerde yoğun olarak çalıştıkları ve fakat yılın diğer dönemlerinde iş sözleşmelerinin, ertesi yılın faaliyet dönemi başına kadar ara vermeyi gerektirdiği işler mevsimlik iş olarak değerlendirilir. Mevsimlik iş sözleşmeleri 4857 sayılı İş Kanunu\’nun 11. maddesindeki hükümlere uygun olarak, belirli süreli olarak yapılabileceği gibi belirsiz süreli olarak da kurulabilir. Tek bir mevsim için yapılmış belirli süreli iş sözleşmesi, mevsimin bitimi ile kendiliğinden sona erer ve bu durumda işçi ihbar ve kıdem tazminatına hak kazanamaz. Buna karşılık anılan maddenin son fıkrası uyarınca, işçi ile işveren arasında mevsimlik bir işte belirli süreli iş sözleşmesi yapılmış ve izleyen yıllarda da zincirleme mevsimlik iş sözleşmeleriyle çalışılmışsa, iş sözleşmesi belirsiz süreli nitelik kazanacaktır. Dosya kapsamı nazara alındığında; başlangıçta taraflar arasındaki işin mevsimlik nitelik taşıdığı gerekçesiyle; her yıl değişen tarih ve sürelerde davacının sigorta primlerinin yatırılmış olduğu, davacının yaptığı iş değişmeksizin kadroya alınması suretiyle tüm yılı kapsar şekilde sigorta primlerinin yatırılmaya devam edildiği anlaşılmaktadır. Yukarıdaki mevsimlik işe dair açıklamalar ile söz konusu tespit birlikte değerlendirildiğinde; davalı idare tarafından davacı ve arkadaşlarının kadroya alınması suretiyle tüm yıl benzer işlerde çalıştırılıyor olması daha önceki mevsimlik çalışmalarının niteliğini değiştirmez ise de, hukuken yok sayılması adaletsiz sonuçlar doğurur. Keza zincirleme olarak yenilenen bu sözleşmeler belirsiz süreli hal almıştır ki; kadroya alınmadan önceki çalışma ile kadroya alınmadan sonraki çalışma arasında niteliksel bir fark yaratılması ya da kadroya alınmadan evvelki çalışma yok sayılarak davacı ve arkadaşları hakkında yeni işe girmiş gibi işlem yapılmasının kanuni bir dayanağı da bulunmamaktadır. Ayrıca mahkemece davalı idare ile davacının üyesi bulunduğu sendika arasında imzalanan 26.10.2000 tarihli protokole atıf yapılmış ise de Toplu İş Sözleşmesi ile ancak İş Kanununda işçilere tanınmış haklar işçi lehine genişletilebileceği, aksine düzenlemelerin geçerlilik taşımayacağı unutulmamalıdır. Bu sebeple işçi aleyhine sonuç doğuran protokole geçerlilik tanınması mümkün değildir. Yine Borçlar Hukukuna genel ilkeleri itibariyle bağlı olmasına karşın ondan ayrılarak bir alt (özel) hukuk dalı olarak İş Hukukunun ortaya çıkışının temel sebebi; yapıları itibariyle eşit olmayan taraflar arasındaki hukuki ilişkileri düzenliyor olmasıdır. Bu sebeple işverene bağımlı ve ekonomik geleceği işverene bağlı olarak çalışan işçinin kadroya alındığı tarihten sonra mevcut uygulamayı zımnen kabul etmiş olduğu varsayılamaz. Hak arama özgürlüğü Anayasal teminat altında olup bu hakkı kullanma zamanı hak sahibi aleyhine değerlendirilemez. Emsal mahiyetteki Mersin İş Mahkemelerince verilmiş kabul kararları Dairemizin 2014/131…140, 306…313, 386, 496…500, 757…761 Esas sayılı ilamları ile, Şanlıurfa İş Mahkemelerince verilmiş kabul kararları Dairemizin 2013/5838…6077 Esas sayılı ilamları ile, Antalya İş mahkemesince verilmiş kabul kararları Dairemizin 2014/8391…8399 Esas sayılı ilamları ile, Artvin Asliye Hukuk (İş) Mahkemelerince verilmiş kabul kararları Dairemizin 2014/10516…10530 Esas sayılı ilamları ile onanarak kesinleşmiş bulunmaktadır. Tüm bu tespitler ve emsal mahiyetteki kararlar karşısında, davacının kadroya geçirilmeden evvelki çalışmalarının çalışma süresine dahil edilmesi suretiyle derece ve kademesinin belirlenerek eğer var ise fark alacaklarının hüküm altına alınması gerekirken yazılı gerekçe ile davanın reddine karar verilmesi isabetsiz olmuştur…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, derece ve kademenin tespiti ile bir kısım fark işçilik alacaklarının tahsili istemine ilişkindir. Davacı vekili, müvekkilinin mevsimlik işçi olarak çalıştığı sürenin kadroya alındığı sırada dikkate alınmaması nedeniyle kademe ve derecesinin eksik belirlendiğini ileri sürerek kademe ve derecesinin belirlenerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla bir kısım fark işçilik alacaklarının tahsilini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, davanın reddini savunmuştur. Mahkemece Yargıtay 7 ve 22. Hukuk Dairelerince verilen kararlar üzerinde durulduktan sonra 26.10.2000 tarihli Protokol hükümleri uyarınca davacının sürekli işçi kadrosuna geçirilme koşullarını bildiği, yapılan işlemin rızası ile gerçekleştirilmesine rağmen on yıldan fazla bir süre geçtikten sonra Protokol hükümleri göz önünde bulundurulmadan fark ücret isteğinde bulunamayacağı, 2013 yılında Toplu İş Sözleşmesi Çerçeve Anlaşma Protokolünün 5’inci maddesi ile farklı düzenleme getirildiği, bu düzenlemenin de davacı lehine yorum ilkesini düşündürmeyeceği, esasında aradan çok uzun yıllar geçtikten sonra bu şekilde bir talepte bulunulmasının Türk Medeni Kanunu’nun 2’nci maddesinde belirtilen kurallara da uygun düşmediği, Protokol kapsamında davacının Protokolü kabul etmemesi hâlinde, iş sözleşmesinin davalı işveren tarafından Protokolün 5’inci maddesi kapsamında ihbar tazminatı hariç tüm yasal hakları ödenerek işveren tarafından sona erdirileceğinin belirtildiği, davacının bu yolu tercih etmediği, dolayısı ile daha sonradan bu gerekçe ile talepte bulunamayacağı, kıdeme ilişkin sürenin tespitinde tüm - [Emeklilik Nedeniyle İş Sözleşmesinin Feshinden Sonra İşçi Yeni Bir İşte Çalışmaya Başlayabilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/emeklilik-nedeniyle-is-sozlesmesinin-feshi/): Emeklilik Nedeniyle İş Sözleşmesinin Feshinden Hemen Sonra İşçi Yeni Bir İşte Çalışmaya Başlayabilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2016/1419 Karar No: 2019/1183 Karar Tarihi: 14.11.2019 Mahkemesi: İş Mahkemesi Taraflar arasındaki itirazın iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İstanbul 9. İş Mahkemesince davanın reddine dair verilen 08.04.2014 tarihli ve 2013/369 E., 2014/146 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 11.11.2015 tarihli ve 2014/16944 E., 2015/32085 K. sayılı kararı ile; “A) Davacı İsteminin Özeti: Davacı, davalı bankada çalıştığını, 1475 sayılı Kanun\’a 4447 sayılı Yasa ile eklenen 5. bendi uyarınca kıdem tazminatına hak kazandığını, SGK\’dan aldığı belgeyi davalı bankaya bildirdiğini, kıdem tazminatının ödenmemesi sebebi ile yapılan icra takibine itirazın iptali ile takibin devamını talep etmiştir. B) Davalı Cevabının Özeti: Davalı, davacının başka bir bankada çalışmak için işten ayrıldığını savunarak, davanın reddini istemiştir. C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti: Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak, davacının davalı bankadaki görevi devam ederken dava dışı banka ile iş sözleşmesi imzaladığı, davacının amacının kıdem tazminatı alarak başka bir yerde çalışmak olduğu, davacı tarafın işten ayrıldığı tarihteki amacının aktif iş hayatını sonlandırmak olmadığı ve bu nedenle kıdem tazminatı talep edemeyeceği gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir. D) Temyiz: Karar, davacı vekilince temyiz edilmiştir. E) Gerekçe: Davacının iş akdini feshettiği tarihte, yaş hariç emeklilik koşullarını taşıdığı ve 1475 sayılı Kanun\’un 14/5.maddedeki koşulların oluştuğu tartışmasızdır. Davacı yasal hakkını kullanmıştır. Fesihten önce başka bir işyeri ile görüşmesi kötüniyet olarak değerlendirilemez. Bu nedenle yaş hariç emeklilik koşullarını taşıyan davacının kıdem tazminatının tahsiline yönelik icra takibinde davalı borçlunun itirazının iptaline karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde reddi hatalıdır…” gerekçesiyle oy çokluğu ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, işçilik alacağının tahsili amacıyla başlatılan icra takibine vaki itirazın iptali ile icra inkâr tazminatına hükmedilmesi istemine ilişkindir. Davacı vekili; davalı iş yerinde çalışmakta olan müvekkilinin iş sözleşmesini yaş şartı dışında emeklilik koşullarını sağlaması nedeniyle 1475 sayılı İş Kanunu\’nun 14/5. maddesi gereğince feshettiğini ancak yasa gereği ödenmesi gereken kıdem tazminatının davalı işverence ödenmediğini bu sebeple alacağın tahsili amacıyla İstanbul 30. İcra Müdürlüğünün 2013/11238 E. sayılı dosyası kapsamında ilamsız icra takibi başlattıklarını, ancak davalı-borçlu bankanın haksız itirazı sonucunda takibin durduğunu ileri sürerek davalının itirazının iptaline, haksız ve kötü niyetli olarak itiraz eden davalı borçlu aleyhine icra inkâr tazminatına karar verilmesini talep etmiştir. Davalı vekili; iş sözleşmesini 1475 sayılı Kanun\’un 14/5. maddesi gereğince feshettiğini bildiren davacının, iş yerinden ayrılmasına müteakip başka bir bankada çalışmaya başladığını, salt şekilsel olarak ilgili kanun maddesine dayanılmasının davacının gerçek iradesini göstermeyeceğini, istifanın başka bir iş yerinde çalışmak amacıyla yapıldığının açık olduğunu belirterek fesih hakkı kötüye kullandığından kıdem tazminatı talep edemeyeceğini beyanla davanın reddini savunmuştur. Mahkemece; davacının davalı bankada çalıştığı dönemde 29/01/2013 tarihinde Anadolubank A.Ş. ile iş görüşmesi yaptığı, 26/02/2013 tarihinde sözleşme imzaladığı ve davalı bankadaki çalışması sona erdikten sonra 04/03/2013 tarihinde Anadolubank A.Ş.\’de müdür yardımcısı olarak göreve başladığı, dolayısıyla davalı bankadaki görevi devam ederken dava dışı banka ile iş sözleşmesi imzalayan davacının aktif iş hayatını sonlandırma gayesinin bulunmadığı, amacının kıdem tazminatı alarak başka bir iş yerinde çalışmak olduğu bu nedenle kıdem tazminatı talep edemeyeceği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece; ilk kararda bildirilen gerekçeler tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiş, karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; 1475 sayılı İş Kanunu’nun 14/5. maddesinde düzenlenen koşulları taşıması sebebiyle işten ayrılan davacı işçinin fesihten önce başka bir iş yeri ile sözleşme imzalamış olmasının hakkın kötüye kullanılması olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği, buradan varılacak sonuca göre kıdem tazminatının tahsiline yönelik icra takibinde davalı borçlunun itirazının iptaline karar verilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. Bilindiği gibi, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun “Dürüst davranma” başlıklı 2. maddesinde düzenlenen hükme göre; “Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.” Buna göre; dürüstlük kuralı, herkesin uyması gerekli olan genel ve objektif bir davranış kuralıdır. Genel olarak dürüstlük kuralı kişilerin tarafı oldukları hukuki ilişkilerde dürüst, namuslu, ahlaklı ve diğer kişilerde yaratılan güvenle tutarlı şekilde davranmalarını ifade eder. Buna göre belirli bir hukuki ilişkide dürüstlük kuralına uygun davranış; toplumdaki dürüst, namuslu ve orta zekâlı bir kişinin, genel ahlak, doğruluk ve karşılıklı güven esaslarına uygun davranış biçimidir. Dürüstlük kuralına uygun bu davranışın belirlenmesinde, toplumda geçerli olan genel ahlak kuralları, günün âdet ve uygulamaları, davranışın söz konusu olduğu hukuki ilişkilerin içerik ve amaçları da dikkate alınacaktır (Dural, M. / Sarı, S.: Türk Özel Hukuku, 6. Baskı, İstanbul 2011, s. 226-227). Diğer bir anlatımla dürüst davranma “bir hak sahibinin hakkını kullanırken veya bir borçlunun borcunu yerine getirirken iyi ve doğru hareket etmesi yani dürüst, makul, fiilinin neticesini bilen, orta zekâlı her insanın benzer hadiselerde takip edecek olduğu yolda hareket etmesi” anlamındadır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesinde, hukuk düzeninin kişilere tanıdığı bütün hakların kullanılmasında göz önünde tutulması ve uyulması gereken iki genel ilkeye yer verilmektedir: Bunlar dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağıdır. Hukuk düzeni, kişilere tanıdığı her bir hakkın kapsamı ile bunların kullanılmasının şartlarını ve şeklini ilgili hak yönünden özel olarak düzenlemiştir. Ancak, hayatın sonsuz ihtimallerinin önceden öngörülmesinin ve bunların en küçük ayrıntılara kadar düzenlenmesinin imkânsızlığı karşısında, bütün hakların kullanılmasında dikkate alınacak genel bir sınırlama koyma ihtiyacı duyulmuştur. Dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağı, bu açıdan uyulması gerekecek genel kurallar olarak karşımıza çıkmaktadır (Dural/Sarı, s. 225). 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesinde, hakların dürüstlük kuralına uygun kullanılması gerektiği ifade edilmiş, ardından hakların açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeninin korumayacağı belirtilmiştir. Bu ifade şeklinden yola çıkarak; bir hakkın kullanılmasında dürüstlük kuralına uyulmamasının müeyyidesinin, bu hakkın açıkça kötüye kullanılmış sayılması ve hukuken korunmaması olduğu kabul edilebilir (Dural/Sarı, s.225). Bir hakkın dürüstlük kuralına aykırı olarak kullanılması suretiyle başkasına bir zarar verilmesi hakkın kötüye kullanımını oluşturur. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesinin 1. fıkrası herkesin haklarını, toplumda geçerli doğruluk, dürüstlük ve iş ilişkilerinin gerektirdiği karşılıklı güven anlayışına uygun olarak kullanmasını emreder. Hakkın kullanımı ölçütünü Türk Medeni Kanunu’na göre dürüstlük kuralları - [Haksız Eylem Nedeniyle Oluşan Zararın Tazmininde Zamanaşımı Süresi](https://kayseriavukat.org.tr/zararin-tazmininde-zamanasimi-suresi/): Haksız Eylem Sonucu Oluşan Zararın Tazmininde Zamanaşımı Süresi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/4-1420 Karar No: 2018/1419 Karar Tarihi: 04.10.2018 Özet: Davacı …, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu uyarınca tüzel kişi tacir olup bu Kanun hükümlerine tabidir. Türk Ticaret Kanunu’nun 18/2. maddesinde “Her tacirin, ticaretine ait bütün faaliyetlerinde basiretli bir iş adamı gibi hareket etmesi gerekir.” hükmüne yer verilmiştir. Buradan hareketle, basiretli olarak davranması gereken davacı şirket dava konusu zararı ve faili hasar tutanağının düzenlendiği tarihte öğrenmiştir. Davalı da süresi içerisinde icra takibine yaptığı itirazında zamanaşımı definde bulunmuştur. Öyleyse hasar tutanak tarihi ile icra takibi arasında bir yıldan fazla süre geçmiş olup alacak zamanaşımına uğramıştır. Hâl böyle olunca; Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma ilamına uyulmak gerekirken, yerel mahkemece tüzel kişiler için dava açma konusunda emir vermeye yetkili makamın “olur” tarihinin zamanaşımı süresinin başlangıcı için esas alınması gerektiğinden bahisle önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu durumda direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıdaki belirtilen ilave gerekçe ve nedenlerle bozulmasına karar verilmesi gerekmiştir. (818 S. K. m. 41, 60, 125, 140) Dava: Taraflar arasındaki itirazın iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; … Sulh Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 02.05.2013 gün ve … sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 18.11.2013 gün ve 2013/16326 E., 2013/17917 K. sayılı kararı ile; \”…Dava, itirazın iptaline ilişkindir. Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş, hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir. Davacı, davalı tarafından yapılan kazı çalışmaları sırasında kablolarına verilen zararın ödetilmesi için başlatılan Kartal 2. İcra Müdürlüğü\’nün 2009/5534 Esas no\’lu icra dosyasına borçlunun yaptığı itirazın iptalini istemiştir. Davalı gerek icra dosyasındaki itirazında, gerekse eldeki dosyada, tazminat alacağının zamanaşımına uğradığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, zarar veren firma ile davalı işveren arasındaki sözleşmenin iç ilişkiyi ilgilendirdiği, üçüncü kişileri bağlamayacağı, ayrıca idari kurumlarda zamanaşımının yetkili kurulca dava açılması için olur verilmesiyle başlayacağı, zamanaşımı süresi içinde davanın açıldığı, zararın ispatlandığı gerekçesiyle davanın kabulüne, icra inkar tazminatı talebinin reddine karar verilmiştir. Olay tarihinde yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanunu\’nun 60/1. maddesine göre haksız eyleme dayalı tazminat davalarında öngörülen zamanaşımı süresi fiil ve failin öğrenilmesinden itibaren bir yıldır. Dosya kapsamına göre; davalı tarafça 20/10/2004 tarihinde hasar tespit tutanağı düzenlendiği, tutanakta zarar verenin İ.G.D.A.Ş. olduğunun belirtildiği, icra takibinin 24/04/2009 tarihinde başlatıldığı, davalı-borçlunun yasal süresi içinde sunduğu borca itiraz dilekçesinde aynı zamanda borcun zamanaşımına uğradığını da belirttiği, itirazın iptali davasında da aynı itirazları ileri sürdüğü anlaşılmaktadır. Şu halde; davacı kurum, zararı ve faili hasar tutanağının düzenlendiği tarihte öğrenmiştir. Davalı da süresi içinde icra dosyasında zamanaşımı definde bulunmuştur. Hasar tutanak tarihi ile icra takip tarihi arasında bir yıldan fazla süre geçmiş olup alacak zamanaşımına uğramıştır. Mahkemece davanın zamanaşımından reddine karar vermek gerekirken yanılgılı değerlendirme ile davanın kabulüne karar verilmesi doğru değildir…\” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, hasar bedelinin tahsili amacıyla yapılan icra takibine vaki itirazın iptali ile icra inkâr tazminatı istemlerine ilişkindir. Davacı vekili davalının 20.10.2004 tarihinde yaptığı arıza çalışması sırasında elektrik kablolarına zarar verdiğini, bu hasar tutarının 1.909,52 TL olduğunu, davalının hasar bedelini zamanında ödememesi üzerine Kartal 2. İcra Dairesinin 2009/5534 E. sayılı dosyası ile icra takibi başlatıldığını, davalının geçerli bir hukuki nedene dayanmaksızın hasar bedeline ve icra takibine itiraz ettiğini ileri sürerek borçlunun itirazının iptaline, takibin devamına ve icra inkâr tazminatına karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili öncelikle zamanaşımı itirazında bulunduklarını, iddia edilen hasar tarihinin 20.10.2004 olduğunu, davanın ise 2010 yılında açıldığını, haksız fiil sebebi ile tazminat davası açma hakkının mağdurun zararı ve faili öğrendiği tarihten itibaren bir yıllık zamanaşımı süresine tabi olduğunu, davacının davasını 2009 yılında almış olduğu bir “olur” yazısına dayandırdığını, davacının benzer davalarının diğer mahkemelerce zamanaşımı nedeniyle reddedildiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Yerel Mahkemece, davalı adına müteahhit firma tarafından yapılan kazı çalışması sırasında davacıya ait yer altı çelik zırhlı kablosunun hasara uğratılması neticesinde malzeme, işçilik ve KDV olmak üzere toplam 811,92 TL tutarında zarar meydana geldiği, davalı ile iş yaptırdığı müteahhit firma arasındaki iç ilişki üçüncü şahısları bağlamayacağından davalının işveren olarak hasardan sorumlu olduğu, idari kurumlarda yetkili kurulca dava açılması için “olur” verilmesi ile zamanaşımı süresi başlayacağından davalının zamanaşımı itirazının yerinde olmadığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde gösterilen nedenlerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece, önceki gerekçeler genişletilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını davalı vekili temyize getirmiştir. Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda alacağın zamanaşımına uğrayıp uğramadığı noktasında toplanmaktadır. Bu nedenle, “haksız fiil” ve “zamanaşımı” kavramları ile bu hukuki müesseselerin kanuni düzenlemeleri üzerinde durulmasında yarar vardır. Olay tarihinde yürürlükte bulunan 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nun “haksız işlemlerden doğan borçlar”ı düzenleyen 41. maddesinde haksız fiil sorumluluğu “Gerek kasten, gerek ihmal ve kayıtsızlık yahut tedbirsizlik ile haksız surette diğer kimseye bir zarar ika eden şahıs, o zararın tazminine mecburdur’’ şeklinde tanımlanmıştır. Buna göre, haksız fiil; hukuka aykırı bir eylem ile başkasına zarar verilmesidir. Haksız fiilden söz edilebilmesi için şu dört unsurun birlikte bulunması zorunludur: Öncelikle ortada hukuka aykırı bir fiil bulunmalıdır. İkinci unsur, fiili işleyenin kusurudur. Üçüncü olarak kusurlu şekilde işlenen ve hukuka aykırı olan bu fiil nedeniyle bir zarar doğmalıdır. Nihayet doğan zarar ile hukuka aykırı fiil arasında nedensellik bağı bulunmalıdır. Bu unsurların tümünün bir arada bulunmadığı, bir veya birkaç unsurun eksik olduğu durumlarda haksız fiilin varlığından söz edilemez. Öte yandan, özel hukukta teknik bir kavram olan zamanaşımı, bir hakkın kazanılmasında veya kaybedilmesinde kanunun kabul etmiş olduğu sürenin tükenmesi anlamına gelmektedir. 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nun 125-140. maddeleri arasında düzenlenen zamanaşımı, hakkın ileri sürülmesini engelleyici nitelikte olup, alacak hakkı alacaklı tarafından, yasanın öngördüğü süre ve koşullar içinde talep edilmediğinde etkin bir hukuki himayeden, başka bir deyişle, dava yoluyla elde edilebilme olanağından yoksun bırakılmaktadır. Zamanaşımına uğrayan alacağın tahsili hususunda Devlet kendi gücünü kullanmaktan vazgeçmekte, böylece söz konusu alacağın ödenip ödenmemesi keyfiyeti borçlunun iradesine bırakılmaktadır. Şu hâlde zamanaşımına uğrayan alacak ortadan kalkmamakla beraber, artık doğal bir borç (Obligatio naturalis) hâline gelmektedir. Ancak belirtmek gerekir ki, alacağın salt zamanaşımına uğramış olması, onun eksik bir borca dönüşmesi için yeterli değildir; - [İşçilik Alacağı Davasında Taraflarca Getirilme İlkesi: Hâkim Taraflarca İleri Sürülmemiş Vakıaları Araştırabilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/taraflarca-getirilme-ilkesi/): İşçilik Alacağı Davasında Taraflarca Getirilme İlkesi: Hâkim Taraflarca İleri Sürülmemiş Vakıaları Araştırabilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2018/480 Karar No: 2019/975 Karar Tarihi: 01.10.2019 Mahkemesi: İş Mahkemesi Taraflar arasındaki işçilik alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; … İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 30.09.2014 tarihli ve 2012/189 E., 2014/191 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 7. Hukuk Dairesinin 22.10.2015 tarihli ve 2014/20198 E., 2015/20229 K. sayılı kararı ile; “…1- Dosyadaki yazılara, hükmün Dairemizce de benimsenmiş bulunan yasal ve hukuksal gerekçeleriyle dayandığı maddi delillere ve özellikle bu delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazlarının reddine 2- Davacı, davalı kurumda düz işçi kadrosunda bulunmasına rağmen işe başladığı 1982 yılından itibaren bekçi olarak kurum tarafından hazırlanan nöbet çizelgesine göre hafta tatilleri ile genel tatil günlerinde de çalıştığını, üyesi olduğu sendika ile devredilen Köy Hizmetleri İl Müdürlüğü arasında imzalanan toplu iş sözleşmesine göre ödenmesi gereken hafta tatili ve UBGT günleri çalışma ücretlerinin ödenmediğini ileri sürerek, genel tatil ve hafta tatili ücreti alacaklarının davalıdan tahsilini talep etmiştir. Davalı, davacının hiçbir alacağının bulunmadığını savunarak, davanın reddini istemiştir. Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Taraflar arasındaki uyuşmazlık, davacının genel tatil ücreti alacağı olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Ulusal bayram ve genel tatil günlerinde çalıştığını iddia eden işçi, bu iddiasını ispatla yükümlüdür. İşçinin imzasını taşıyan bordro sahteliği ispat edilinceye kadar kesin delil niteliğindedir. Bir başka anlatımla bordronun sahteliği ileri sürülüp kanıtlanmadıkça, imzalı bordroda yer alan bayram ve genel tatil ücreti ödemesinin yapıldığı varsayılır. Bordroda ilgili bölümünün boş olması ya da bordronun imza taşımaması halinde işçi, ulusal bayram ve genel tatil günlerinde çalıştığını her türlü delille ispat edebilir. Somut olayda, davacı davalı kurum kayıtlarına göre nöbet tuttuğu genel tatil günlerine ait ücretinin ödenmesini talep etmiştir. Davalı davacının çalıştığı genel tatillerde ücretinin tam olarak ödendiğini ileri sürmüş, davacının ücret bordrolarının liste halinde özetini dosyaya ibraz etmiş ve ödemelerin yapıldığını savunmuştur. İşyerinde yürürlükte olan Toplu İş Sözleşmelerinin ilgili maddelerinde genel tatil günlerinde çalışan işçilere üç gündelik yevmiye üzerinden ödeme yapılacağı düzenlenmiştir. Mahkemece hükme esas alınan bilirkişi raporunda imzalı ücret bordrosu sunulmadığından ödemenin yapıldığının kanıtlanamadığı gerekçesiyle üç gündelik üzerinden hesaplama yapılmıştır. Ancak davalının kamu kurumu olması ve sunmuş olduğu ücret bordrosu özetlerinden genel tatil ücreti ödemesinin bir kısmının yapıldığı anlaşıldığından davacının ücret bordrolarının, ödeme belgelerinin ve varsa banka kayıtlarının getirtilerek anılan alacağa ilişkin ödeme yapılıp yapılmadığı buna göre gerekirse yeniden hesaplama yapılıp karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsizdir. O halde davalının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, işçilik alacaklarının tahsili istemine ilişkindir. Davacı vekili; müvekkilinin düz işçi kadrosunda bulunmasına rağmen işe başladığı 1982 yılından itibaren bekçi olarak görev yaptığını, davalı tarafça hazırlanan nöbet çizelgelerine göre hafta tatili ile ulusal bayram ve genel tatil günlerinde çalıştığını, toplu iş sözleşmesinin 28. maddesinde belirtildiği gibi tatil günlerinde çalışması karşılığında kendisine üç yevmiye ödenmesi gerekirken ödeme yapılmadığını, müvekkilinin çalışma süresi olan aylık 180 saatten daha fazla çalıştığını belirterek hafta tatili ile ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı vekili; davacının bina ve mal bakıcısı olarak çalıştığını, müvekkiline ait iş yerinde vardiya usulü çalışıldığından düzenli olarak vardiya zamlarının ödendiğini, vardiyalı çalışmalarda çalışılan 6. günü takip eden 7. gün çalışma yapılmadığından davacının hafta tatili ücretine hak kazanamayacağını, davacının ulusal bayram ve genel tatil ile hafta tatili, dini ve milli bayramlarda çalışma hususu ile ilgili alacağının bulunmadığını, zamanaşımı def\’inde bulunduklarını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece; davacının dava tarihinden itibaren geriye doğru 10 yıllık hafta tatili ile ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarını talep ettiği, davacı işçinin haftada bir gün izin yaptığı tespit edildiğinden hafta tatili alacağı bulunmadığı, talep edilen ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacağına ilişkin ücretin ödendiğine dair dosyada belge veya imzalı ücret bordrosu bulunmadığı anlaşıldığından davacının 17.05.2007-17.05.2012 tarihlerini kapsayan çalışmasına ilişkin 10.256,10TL alacağı bulunduğu kanaatine varıldığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine hüküm, Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece; davacının haftada bir gün izin yaptığı tespit edildiğinden hafta tatili alacağının bulunmadığı, ulusal bayram ve genel tatil ücreti talebine ilişkin ise davacıya ücretinin ödendiğine dair dosyada mevcut herhangi bir belge bulunmadığı görüldüğünden davacının 17.05.2007-17.05.2012 tarihleri arasındaki çalışmasına ilişkin 10.256,10TL alacağı bulunduğu kanaatine varıldığı gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir. Direnme kararını davalı vekili temyiz etmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda davacının ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacağının bulunup bulunmadığı hususunda mahkemece yapılan araştırmanın yeterli olup olmadığı, burada varılacak sonuca göre davacının çalışmaları hakkında kamu kurumu olan İl Özel İdaresi tarafından ücret bordrolarının düzenlendiği ve bir kısım genel tatil ücretinin ödendiği konusu ileri sürüldüğünden ücret bordrolarının, ödeme belgelerinin ve varsa banka kayıtlarının getirtilerek ödeme yapılıp yapılmadığının belirlenmesi ve buna göre yeniden hesaplama yapılarak sonuca gidilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. Toplu iş sözleşmesi işçi kuruluşları ile işveren kuruluşları veya işveren arasında iş (hizmet) sözleşmesine uygulanabilecek çalışma şartlarını belirleyen ya da düzenleyen sözleşmedir. Toplu iş sözleşmesi işçilerle işverenler arasındaki iş ilişkisini değil, sadece bir veya birçok iş yerinde, bir işletmede ya da işkolunda uygulanabilecek çalışma/çalıştırma şartlarını düzenlemektedir. Öte yandan toplu iş sözleşmesi onu bağıtlayanlar arasında hukuki ilişkiler doğurmaktadır (Narmanlıoğlu, Ü.: İş Hukuku II Toplu İş İlişkileri, Mayıs 2013, 2. Baskı, s;292). Nitekim 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu\’nun 2. maddesinin birinci fıkrasının (h) bendindeki tanıma göre, toplu iş sözleşmesi, iş sözleşmesinin yapılması, içeriği ve sona ermesine ilişkin hususları düzenlemek üzere işçi sendikası ile işveren sendikası veya sendika üyesi olmayan işveren arasında yapılan sözleşmeyi ifade etmektedir. Kanunun 33. maddesinin birinci ve ikinci fıkralarında 2. maddesindeki tanıma uygun düzenlemelere yer verilmiş ve toplu iş sözleşmesinin, iş sözleşmesinin yapılması, içeriği ve sona ermesine ilişkin hükümleri içereceği ayrıca tarafların karşılıklı hak ve borçları ile sözleşmenin uygulanması, denetimi ve uyuşmazlıkların çözümü için başvurulacak yollara ilişkin düzenlemelere yer verilebileceği belirtilmiştir. Bu durumda toplu iş sözleşmeleri, tarafların hakları ve borçları yanında asıl ve ağırlıklı olarak - [Ecrimisil Davasında Islah Edilen Miktar Bakımından Hangi Tarihten İtibaren Yasal Faize Hükmedilebilir](https://kayseriavukat.org.tr/ecrimisil-davasinda-islah-edilen-miktar/): Ecrimisil Davasında Islah Edilen Miktar Bakımından Hangi Tarihten İtibaren Yasal Faize Hükmedilir Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1053 Karar No: 2019/1236 K. Tarihi: 28.11.2019 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki ecrimisil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 14.03.2012 tarihli ve … sayılı karar taraf vekillerinin temyizi üzerine, Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 06.11.2012 tarihli ve 2012/18110 E., 2012/22800 K. sayılı kararı ile; “…Davacı vekili dilekçesinde, müşterek malik oldukları taşınmazın davalı tarafından kullanıldığını beyan ederek, fazlaya ilişkin haklar saklı kalmak kaydı ile 6000 TL. ecrimisilin yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Mahkemece, davanın ıslah edilmiş şekli ile kısmen kabulüne 7.5.2002 – 7.5.2007 tarihleri arasında tahakkuk etmiş olan 24345,16 TL. ecrimisil bedelinin kademeli olarak yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiş, karar taraflarca temyiz edilmiştir. Davacının tüm, davalının sair temyiz itirazları yerinde değildir. Ancak, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 26.  (mülga HUMK 74.) maddesi gereğince, “Hakim tarafların talep sonuçları ile bağlı olup, ondan fazlasına veya başka bir şeye karar veremez.” Somut olayda, davacı dava dilekçesinde asıl alacağa dava tarihinden itibaren faiz yürütülmesini talep etmiş, ıslah dilekçesinde ise faizin başlangıcı belirtilmeden, alacağın kanuni faizi ile birlikte hükmedilmesini talep etmiştir. Mahkeme ise, kararında alacağın kademeli olarak yasal faizi ile tahsiline hükmetmiş, bu hükmü ile, davacının talebini aşarak yukarıda belirtilen kanun maddesine aykırı davranmıştır. Öyle ise mahkemece, kısmen açılan davada, dava tarihinden itibaren faiz talep edildiği gözetilerek, dava dilekçesinde talep edilen miktara dava tarihinden itibaren, ıslah ile arttırılan miktara ise ıslah tarihinden itibaren faiz yürütülmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı şekilde hüküm tesisi bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, ecrimisil istemine ilişkindir. Davacı vekili, müvekkili ile davalının paylı mülkiyetinde bulunan taşınmaz üzerinde davalının müvekkilinin bilgi ve iradesi dışında müstakil bölümlerden oluşan çok katlı bir bina inşa ettiğini ve üçüncü kişilere kiraladığını, müvekkilinin bu taşınmazda tasarrufta bulunamadığını ve davalı tarafça yapılan bina nedeniyle de geriye kalan alanın da kullanılamayacak hâle geldiğini ileri sürerek, fazlaya ilişkin haklar saklı kalmak kaydı ile 6.000TL ecrimisilin dava tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiş; yargılama sırasında talebini 46.000TL’nin yasal faiziyle birlikte tahsili şeklinde ıslah etmiştir. Davalı vekili, müvekkilinin intifadan men edilmediğini, bu konuda herhangi bir men ve uyarı bulunmadığını, diğer mirasçıların paylarını da satın aldığını ve davacının payına bir tecavüzünün bulunmadığını savunarak, davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Yerel mahkemece, intifadan men koşulunun oluştuğu gerekçesiyle bilirkişi raporuna göre davanın kısmen kabulü ile 07.05.2002 ile 07.05.2007 tarihleri arasında tahakkuk etmiş olan 24.345,16TL ecrimisil bedelinin kademeli olarak yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline ve fazlaya ilişkin istemin reddine karar verilmiştir. Davacı ve davalı vekillerinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde gösterilen nedenlerle bozulmuştur. Yerel mahkemece, önceki gerekçeler yanında davacının davasını açarken fazlaya ilişkin haklarını saklı tutması ve ecrimisil alacağının da yargılamayı gerektirmesi ve bilirkişi raporunda belirlenen değer üzerinden davasını ıslah edip harçlandırması nedeniyle ecrimisil bedelinin kademeli olarak yasal faiziyle birlikte tahsili gerekeceği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, gerek dava gerekse ıslah dilekçesinde kademeli faiz talebi bulunmadığı hâlde, mahkemece 07.05.2002 ve 07.05.2007 tarihleri arası için hüküm altına alınan ecrimisilin kademeli yasal faizi ile tahsiline karar verilmiş olmasının 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 26. maddesinde belirtilen taleple bağlılık ilkesine uygun olup olmadığı, ayrıca ıslah edilen miktar bakımından ıslah tarihinden mi, yoksa dava tarihinden itibaren mi yasal faize hükmedilmesi gerektiği noktasında toplanmaktadır. I) Davalı vekilinin esasa ilişkin temyiz talebinin incelenmesinde; Bilindiği üzere hukuki yarar dava şartı olduğu kadar, temyiz istemi için de aranan bir şarttır. Davalı vekili müvekkili aleyhine ecrimisil hükmedilemeyeceğini belirterek direnme kararını bu yönden de temyiz etmiş ise de, esasa ilişkin temyiz itirazları Özel Dairece reddedilmiş olduğundan, davalı vekilince bu hususa ilişkin temyiz talebinde bulunulmasında hukuki yarar bulunmamaktadır. O hâlde davalı vekilinin esasa ilişkin temyiz isteminin hukuki yarar yokluğundan reddine karar verilmelidir. II) Davalı vekilinin uyuşmazlığa konu hususlar hakkındaki temyiz talebinin incelenmesine gelince; Uyuşmazlığın çözümü için konu ile ilgili yasal düzenleme ve kavramların kısaca açıklanmasında yarar vardır. Bilindiği üzere, medeni usul hukuku alanında yıllar boyunca süren uygulamalar neticesinde doğru ve adil bir yargılama için bazı temel ilkeler kabul edilmiştir. Bir davanın gerek tarafları gerekse mahkeme için bağlayıcı olan ve yargılamaya yön veren bu ilkeler, mahkemelerde sağlıklı bir sonuca ulaşılabilmesini sağlayan en temel unsurlardır. Bu kuralların yargılamanın her kesitinde gözetilmesi, hatta usul hükümleri yorumlanırken bu ilkelere aykırı ve onlarla çelişkili olacak şekilde yorum yapılmaması gerekir. Medeni yargılama hukukuna hakim olan ilkelerin bir bölümü 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nda açık olarak düzenlenmiş ve 24. maddesinde tasarruf ilkesine, 26. maddesinde ise taleple bağlılık ilkesine yer verilmiştir. Özel hukuk, taraflara kendi hakları üzerinde tasarruf yetkisi ve imkânı vermiştir. Özel hukuktan kaynaklanan tasarruf yetkisi, uyuşmazlıktan önce başlayıp uyuşmazlığın yargı organına intikal ettiği ve onun önünde görüldüğü anda da devam eder. Hak sahibi, uyuşmazlık konusu hakkını dava edip etmemekte, dava ettikten sonra davalı ile yargılama içinde ya da dışında uzlaşmakta, arabulucuya gitmekte, sulh olmakta veya açtığı davadan feragat etmekte serbesttir. Taraflar uyuşmazlığı başlatmak, uyuşmazlık konusunu belirlemek ve uyuşmazlığı sürdürmek veya sona erdirmek hakkına sahiptirler (Pekcanıtez/Atalay/Özekes.: Medeni Usul Hukuku, İstanbul, Mart 2017, C.I, s. 783). Tasarruf İlkesi ve Taleple Bağlılık İlkesi 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 24. maddesinde düzenlenen “tasarruf ilkesi” kapsamında; dava açma konusundaki inisiyatif davacıya ait olduğu gibi taraflar dava üzerinde tümüyle tasarruf edebilme, dava konusunu (müddeabihi) belirleme, dilekçeler vermek suretiyle davaya etki etme ve mahkemenin karar vermesine gerek kalmadan davayı sona erdiren işlemleri yapabilme yetkisine sahiplerdir. Tasarruf ilkesi nedeniyle hiç kimse, kanunda açıkça belirtilmedikçe, kendi lehine olan bir davayı açmaya veya hakkını talep etmeye zorlanamaz (HMK m. 24/2). Tasarruf ilkesi gereğince davacının, davasını açarken talep ettiği hukuki korumanın ne olduğunu açıkça ifade etmesi gerekmektedir. Bu bağlamda, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun “dava dilekçesinin içeriği” ile ilgili düzenleme içeren 119/1. maddesinin (d) bendinde; “davanın konusu ve malvarlığı haklarına ilişkin davalarda, dava konusunun değeri“, (ğ) bendinde ise “açık bir şekilde - [Zamanaşımı Nedeniyle Davanın Reddine Karar Verilmesi Halinde Vekâlet Ücretine Hükmedebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/zamanasimi-nedeniyle-davanin-reddi/): Zamanaşımı Nedeniyle Davanın Reddine Karar Verilmesi Halinde Vekâlet Ücretine Hükmedebilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/4-3013 Karar No: 2018/47 Karar Tarihi: 17.01.2018 Özet: Turizm Kanununa dayalı talih oyunları salonu işletilmesinden kaynaklanan katkı payı alacağı istemine ilişkin davacı Bakanlık tarafından açılan eldeki davada alacağın zamanaşımına uğramış olması gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir. Görüldüğü üzere mahkemece yapılan zamanaşımına ilişkin değerlendirme işin esasına yönelik bir değerlendirme olup, doğrudan dava şartı yokluğu nedeniyle usulden verilmiş bir ret kararı niteliğinde değildir. Bu durumda mahkemece verilen karar esastan verilmiş ret kararı niteliğinde olduğundan, yargılamada kendisini vekil ile temsil ettirmiş davalı yararına hüküm tarihindeki Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi gereğince nispi vekalet ücreti verilmesi gerekir. (1136 S. K. m. 168) (6098 S. K. m. 146, 147, 148, 149, 150, 151, 152, 153, 154, 155, 156, 157, 158, 159, 160, 161) (818 S. K. m. 125, 126, 127, 128, 129, 130, 131, 132, 133, 134, 135, 136, 137, 138, 139, 140) (YHGK. 05.05.2010 T. 2010/8-231 E. 2010/255 K.) Taraflar arasındaki talih oyunları salonu işletilmesinden kaynaklanan katkı payı alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ortaca Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 17.05.2013 gün ve 2010/476 E., 2013/446 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 28.10.2013 gün ve 2013/14974 E., 2013/16473 K. sayılı kararı ile, \”…1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere göre davacının temyiz itirazları reddedilmelidir. 2- Davalının temyiz itirazlarına gelince; Dava Turizm Kanununa dayalı talih oyunları salonu işletilmesinden kaynaklanan katkı payı alacağı davasıdır. Mahkemece, davanın zamanaşımı nedeniyle reddine ve davalı taraf yararına maktu avukatlık ücretine karar verilmiştir. Karar gününde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi’nin 12. maddesi uyarınca dava konusunun para veya para ile değerlendirilebilir olması durumunda avukatlık ücreti, Tarife’nin üçüncü kısmına göre nispi olarak belirlenir. Yerel mahkemece, davacının isteminin zamanaşımı nedeniyle reddedildiği gözetilerek, davalı yararına yukarıda açıklanan Tarife gereğince nispi avukatlık ücreti hesap ve takdir edilmesi gerekirken, maktu avukatlık ücreti takdir edilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir…\” gerekçesiyle ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki bilgi ve belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava Turizm Kanununa dayalı talih oyunları salonu işletilmesinden kaynaklanan katkı payı alacağı istemine ilişkindir. Davacı … vekili … Altıngül Elegance Oteli bünyesinde bulunan talih oyunları salonunun 1993, 1994 ve 1995 yıllarına ait katkı payı borcunun bulunduğunu, talih oyunları salonunun 1993 yılında Altıngül Elegance Otel (eski ünvanı Gülaylar Uluslararası Turistik İşletmecilik A.Ş) tarafından davalı …’a kiralandığını, taraflar arasında düzenlenen kira kontratında Bakanlıktan onay alma yükümlülüğünün kiracıya verildiğini, davalının gerekli izinleri almayarak talih oyunları salonunu Bakanlığın izni olmaksızın çalıştırdığını ileri sürerek 108.600 USD katkı payının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı öncelikle zamanaşımı definde bulunduğunu, kendisinin emekli başkomiser olduğunu, emekli olduktan sonra 1992 yılı tahminen Eylül veya Ekim ayında Elegance Otelde güvenlik şefi olarak işe başladığını, bahse konu işyerinden tahminen 1 yıl çalıştıktan sonra ayrıldığını ve o tarihten itibaren otel ile ilgisinin olmadığını, dava dilekçesinde adı geçen otelde talih oyunları salonunu kiralamadığını, salonla ilgili kira sözleşmesini imzalamadığını, dava dilekçesindeki adli ve idari yargıya ait dava ve kararlardan haberinin olmadığını, hiçbirisinin kendisine tebliğ edilmediğini beyan ederek davanın reddini savunmuştur. Yerel Mahkemece davacı Bakanlık tarafından davalının işlettiği salonun 1993, 1994 ve 1995 yıllarına ait katkı payının tahsili istenilmiş ise de, davanın açıldığı 08.12.2010 tarihi dikkate alındığında alacağın zamanaşımına uğramış olduğu gerekçesiyle davanın reddine, davalı yararına 1320,-TL maktu vekâlet ücretine hükmedilmesine karar verilmiştir. Taraf vekillerinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece davanın zamanaşımı nedeniyle reddedilmiş olması dikkate alınarak maktu vekâlet ücretine hükmedildiği, kaldı ki mahkeme kararında takdir edilen vekâlet ücreti yanlış olsa bile bozmaya konu edilmesinin usul ekonomisine aykırı olduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını davalı vekili temyize getirmiştir. Hukuk Genel Kurulunca, “mahkemece kısa kararda mevzuata uygun hüküm fıkrasının oluşturulmadığı, sadece “önceki kararda direnilmesine” demekle yetinildiği, bu nedenle ortada teknik anlamda bir direnme kararının bulunmadığı, mahkemece dosya kapsamı dikkate alınarak taraflara yüklenen borç ve tanınan hakkın sıra numarası altında belirtildiği açık, infazda şüphe ve tereddüt uyandırmayacak biçimde, usulün aradığı niteliklere haiz kısa karar ve buna uygun gerekçeli karar oluşturulması gerektiği” gerekçesiyle karar oy birliği ile bozulmuştur. Yerel Mahkemece Hukuk Genel Kurulunun bozma kararına uyulmasından sonra davanın reddine, davalı kendisini vekille temsil ettirdiğinden 14.978,52 TL vekâlet ücretinin davacıdan alınarak davalıya verilmesine karar verilmiştir. Hükmün davacı Bakanlık vekili tarafından temyizi üzerine Özel Dairece “Mahkemece, Dairemizin vekalet ücretine yönelik bozma kararına karşı direnilmiş, ancak direnme hükmünün HMK\’nın aradığı şartlarda oluşturulmadığı gerekçesiyle Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca bozulduğu ve bozmaya mahkemece uyulduğu anlaşılmıştır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun kararına uyulmakla taraflar yararına usuli kazanılmış hak oluşmuştur. İşbu bozma ilamı içeriğinden de direnme kararının usulüne uygun verilmediği anlaşılmaktadır. Yani, direnme kararının esas yönünden doğru veya yanılış olduğu yönünde bir bozma söz konusu değildir. Kaldı ki, artık direnme kararı verildikten sonra o karar esas yönünden bozulmadan o karardan dönmek de mümkün değildir. O hâlde mahkemece, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun bozma ilamında açıklandığı şekilde bir direnme hükmü oluşturularak karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile direnme kararı esastan bozulmuş gibi yorumlanarak dairemiz bozması doğrultusunda hüküm kurulması doğru değildir. Kararın bu nedenlerle bozulması gerekmiştir…” gerekçesiyle yerel mahkeme kararı bozulmuştur. Yerel mahkemece Özel Daire bozma kararına uyulmasından sonra davanın zamanaşımı nedeniyle reddine, davalı kendisini vekille temsil ettirdiğinden 1.980,-TL maktu vekâlet ücretinin davacıdan alınarak davalıya verilmesine yönelik direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davacı … vekili ile davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, alacağın zamanaşımına uğraması nedeniyle davanın reddine karar verilmesi durumunda davada kendini vekille temsil ettiren davalı yararına maktu vekâlet ücretine mi, yoksa nisbi vekâlet ücretine mi hükmedileceği noktasında toplanmaktadır. I- Davacı … vekilinin temyiz istemine yönelik yapılan incelemede; Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, esasa girilmeden önce, ilk hükmü temyiz eden ancak Özel Dairece temyiz itirazları reddedilen davacının direnme kararını temyizde hukuki yararının bulunup bulunmadığı hususu öncelikle incelenmiştir. Bilindiği üzere, hukuki yarar dava şartı olduğu kadar, temyiz istemi için de aranan bir şarttır. İlk hükmü temyiz etmiş ancak temyiz itirazları reddedilmiş olan davacı bakımından ilk - [Temadi Eden Devamsızlık Nedeniyle İş Sözleşmesinin Feshinde Hak Düşürücü Sürenin Gözetilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/is-sozlesmesinin-feshinde-hak-dusurucu-sure/): İş Sözleşmesinin Feshinde Hak Düşürücü Sürenin Gözetilmesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2015/2886 Karar No: 2017/1408 Karar Tarihi: 22.11.2017 Mahkemesi: İş Mahkemesi sıfatıyla Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki işçilik alacakları davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; … Asliye Hukuk (İş) Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 24.09.2014 gün ve 2014/699 E., 2014/518 K. sayılı kararın davalı vekili tarafından temyizi üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 25.12.2014 gün ve 2014/35703 E., 2014/40356 K. sayılı kararı ile; \”A) Davacı İsteminin Özeti: Davacı vekili; müvekkilinin davalı işyerinde 09/07/2001- 06/05/2009 tarihleri arasında çalıştığını, hiç bir haklı sebep olmadığı halde 06/05/2009 tarihinde iş akdinin feshedildiğini, davalının ileri sürdüğü fesih gerekçesinin haklı ve yerinde olmadığını, ani fesih sırasında davacının yasal haklarını istediğini, ancak işveren tarafından yasal haklarının ödenmediğini, davacının Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Bölge Müdürlüğüne başvurduğunu iş yerinde yapılan incelemede müvekkilinin haklı olduğunun tespit edildiğini işverene tebliğ edildiğini, ancak yine de müvekkiline haklarının ödenmediğini, müvekkilinin hak ve alacaklarının tam miktarı bilirkişi incelemesiyle netleşeceğinden fazlaya ilişkin haklarının ileride faizleriyle birlikte talep haklarını saklı tuttuklarını belirterek şimdilik 500,00 TL ihbar tazminatı, 2.000 TL kıdem tazminatı olmak üzere 2.500,00 TL alacaklarının fesih tarihinden itibaren en yüksek banka mevduatına uygulanan faizi ile birlikte davalıdan tahsilini talep etmiştir. B) Davalı Cevabının Özeti: Davalı vekili; davacının talep ettiği tazminatların haklı olmadığını, iş akdinin haklı ve geçerli hukuki sebeplere istinaden fesholduğunu, iş yerinde çalışmasını düzenli bir şekilde sürdürürken özel sorunlarını işine yansıtarak işini aksattığını ve ihmal ettiğini, sık sık mazeret izinleri ve raporlarıyla işi iyiden iyiye savsakladığını, bu durumu sorgulayan işverene özel nedenler ileri sürerek tazminatlarını talep edip işten ayrılmak istediğini bildirdiğini, davalı işveren, davacının bu taleplerinin kabul etmediğini eskisi gibi işine devam etmesini söylediğini ancak mutlaka da ayrılmak istiyorsa istifasını vererek işten ayrılmasının gerektiğini önerdiğini, bunun üzerine davacının işe yeniden döndüğünü, eski çalışma düzeninin yerine işi aksatıp yavaşlatan bir çalışma hayatı sürdürdüğünü sık sık mazeret izinleri ve üst üste uydurma bahanelerle doktora sevki ile istirahatlı raporlar almak suretiyle işini tamamen aksattığını, bu sebeplerden dolayı iş akdinin haklı nedenlerden dolayı feshedildiği, davacının bu şekilde olumsuz davranışlarda bulunmasının asıl sebebinin daha önce talep ettiği tazminatlarını alabilmek düşüncesiyle istifa etmek yerine işveren davalıyı feshe zorlayarak iş akdinin davalı işveren tarafından feshedilmesini sağlayıp konuyu yasal yollara taşımayı amaçladığını davacının iş akdinin feshedilmesinin haklı olduğunu savunarak davanın reddini talep etmiştir. C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti: Mahkemenin bozmadan önce yapılan yargılama sonunda verilen 14/09/2011 tarih ve 2010/417 Esas 2011/736 Karar sayılı ilamı ile, davanın kabulü ile 10.558,00 TL kıdem tazminatının ve 2.522,00 TL ihbar tazminatının davalıdan alınarak davacıya ödenmesine karar verilmiş, kararın temyiz edilmesi üzerine Dairemizin 08/05/2014 tarih ve 2014/12442 Esas 2014/15053 Karar sayılı ilamı ile \”Mahkemece, davalı tarafından yapılan feshin haksız olduğu, bu durumun Bölge Çalışma Müdürlüğü’nün raporundan anlaşıldığı, tutulan tutanakların her zaman düzenlenmesinin mümkün olduğu ve başkaca delil sunulmadığı, feshin haksız olduğu gerekçesi ile davacının kıdem ve ihbar tazminatları taleplerinin kabulüne karar verilmiş ise de mahkemenin ulaştığı sonuç, dosya kapsamına uygun değildir. Şöyle ki; davacı tarafından dosyaya sunulan savunma istekli 29/04/2009 tarihli devamsızlığa ilişkin yazının arkasında … adına yazılı ve imzalanmış el yazılı bir savunma olduğu görülmüştür. Mahkemece içeriği itibari ile davacının 21-22-24 Nisan 2009 tarihlerinde devamsızlığının ikrarını içeren el yazılı savunması kendisinden sorularak devamsızlık olgusunun değerlendirilmesi gerekirken eksik inceleme ile feshin haksız olduğunun kabulü hatalıdır. Ayrıca devamsızlık ve buna bağlı fesih olgusu değerlendirilirken temadi olan devamsızlık karşısında hak düşürücü sürenin işlemeyeceği gözden kaçırılmamalıdır\” gerekçesi ile mahkeme hükmünün bozulmasına karar verilmiş ve dosya mahkemeye gönderilmiştir. Bozma ilamından sonra mahkemece toplanan kanıtlara dayanılarak, “Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin bozma ilamına uyularak davacının yazılı olarak işyerine vermiş olduğu savunmayı mahkememizde yapılan isticvapta da ikrar etmesiyle işe devamsızlığı kesinleşen davacının sözleşmesini feshetmek için işyeri açısından 4857 sayılı İş Kanunu 25-2/g maddesi uyarında haklı fesih gerekçesi doğmuş ise de aynı kanunun 26. Maddesi uyarınca bu hak altı iş günü içerisinde kullanılmalıdır. Davacının sözleşmesi 06.05.2009 tarihinde feshedilmiş olup davacının sözleşmenin feshine gerekçe olan devamsızlığı olan günlerin sonuncusu 24.04.2009 tarihidir. Bu durumda sözleşmenin feshi ile temadi eden devamsızlığın son günü arasında sekiz iş günü geçmiş olup sözleşme 26. maddeye göre zamanında feshedilmediği için yapılan fesih gerekçesi yerinde bulunmamıştır. Dosya üzerinde yapılan incelemede feshe başka bir gerekçe sunulmadığı görüldüğünden” davanın kabulüne karar verilmiştir. D) Temyiz: Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir. E) Gerekçe: İş sözleşmesinin hak düşürücü süre içinde feshedilip feshedilmediği hususu taraflar arasında uyuşmazlık konusudur. İşçi veya işveren bakımından haklı fesih nedenlerinin ortaya çıkması halinde, iş sözleşmesinin diğer tarafının sözleşmeyi haklı nedenle fesih yetkisinin kullanılma süresi sınırsız değildir. Bu bakımdan 4857 İş Kanunu\’nun 26 ncı maddesinde, fesih nedeninin öğrenildiği tarih ile olayın gerçekleştiği tarih başlangıç esas alınmak üzere iki ayrı süre öngörülmüştür. Bu süreler içinde fesih yoluna gitmeyen işçi ya da işverenin feshi, haklı bir feshin sonuçlarını doğurmaz. Bu süre, feshe neden olan olayın diğer tarafça öğretilmesinden itibaren altı işgünü ve herhalde fiilin gerçekleştiği tarihten itibaren bir yıl olarak belirlenmiştir. 4857 sayılı İş Kanunu’nda, işçinin maddî çıkar sağlamış olması halinde bir yıllık sürenin işlemeyeceği öngörülmüştür. O halde, haklı feshe neden olan olayda işçinin maddî bir menfaati olmuşsa, altı işgününe riayet etmek koşuluyla olayın üzerinden ne kadar süre geçerse geçsin işverenin haklı fesih imkânı vardır. Altı iş günlük hak düşürücü süre işçi ya da işverenin haklı feshe neden olan olayı öğrendiği günden itibaren işlemeye başlar. Olayı öğrenme günü hesaba katılmaksızın, takip eden iş günleri sayılarak altıncı günün bitiminde haklı fesih yetkisi sona erer. İşverenin tüzel kişi olması durumunda altı iş günlük hak düşürücü süre, feshe yetkili merciin öğrendiği günden başlar. Bu konuda müfettiş soruşturması yapılması, olayın disiplin kurulunca görüşülmesi süreyi başlatmaz. Olayın feshe yetkili kişi ya da kurula intikal ettirildiği gün, altı iş günlük hak düşürücü sürenin başlangıcını oluşturur. Bir yıllık süre ise her durumda olayın gerçekleştiği günden başlar. Haklı fesih nedeninin devamlı olması durumunda hak düşürücü süre işlemez (Yargıtay 9.HD. 15.2.2010 gün, 2008/16869 E, 2010/3345 K). Örneğin, ücreti ödenmeyen işçi ödeme yapılmadığı sürece her zaman haklı nedenle iş sözleşmesini feshedebilir. Bu örnekte işçi açısından haklı fesih nedeni her an devam etmektedir. Ancak işçinin daimî olarak bir başka göreve atanması veya iş şartlarının esaslı şekilde ağırlaştırılması halinde, bu değişikliğin sonuçları sürekli gibi görünse de işlem anlıktır. Buna göre sözleşmesini feshetmeyi düşünen işçinin bunu altı işgünü - [Kanuni Rehin Hakkına Dayalı Olarak İpoteğin Paraya Çevrilmesi Yoluyla İcra Takibi Başlatılması](https://kayseriavukat.org.tr/kanuni-rehin-hakki-ve-icra-takibi/): Kanuni Rehin Hakkına Dayalı Olarak İpoteğin Paraya Çevrilmesi Yoluyla İcra Takibi Başlatılması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/9-2516 Karar No: 2019/360 Karar Tarihi: 28.03.2019 Özet: Davacının icra takibinin, ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla yapılması, davacı ile davalı arasında iş sözleşmesi bulunmadığını göstermez. Takibin dayanağı taraflar arasında akdedilen iş sözleşmesi ve bu sözleşmeden kaynaklanan ücret alacağıdır. İcra takibinde, gemi alacaklısı olan davacı işçinin, kanundan kaynaklanan ve ücretinin korunmasına ilişkin güvence niteliğinde bulunan kanuni rehin hakkına da dayanması, eş deyişle takipte 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun bir kısım maddelerinin de gösterilmesi, takibin dayanağının Türk Ticaret Kanunu olduğunu göstermez. Uyuşmazlık … sayılı Deniz İş Kanunu’na tabi gemi adamı olarak hizmet (iş) sözleşmesi ile çalışan ve bu sözleşme uyarınca ödenmesi gereken ücretlerinin davalı işveren tarafından ödenmemesi nedeniyle tahsili amacıyla yapılan icra takibine vaki itirazın iptali istemi olup, taraflar arasında iş ilişkisinden kaynaklanan uyuşmazlığın çözüm yeri iş mahkemesidir. Mahkemece işin esasına girilmesi gerekirken hatalı değerlendirme ile görevli mahkemenin Asliye Ticaret Mahkemesi olduğundan bahisle mahkemenin görevsizliğine ilişkin önceki kararda direnilmesi yerinde değildir. Hâl böyle olunca direnme kararı Özel Daire bozma kararında belirtilen nedenlerle bozulmalıdır. (4857 S. K. m. 1, 4) (854 S. K. m. 1) (6100 S. K. m. 389) (2004 S. K. m. 257) Taraflar arasındaki işçilik alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … İş Mahkemesince mahkemenin görevsizliğine dair verilen 24.12.2013 tarihli ve 2012/483 E.-2013/829 K. sayılı karar davacı vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 19.03.2014 tarihli ve 2014/7614 E.-2014/9021 K. sayılı kararı ile; “A) Davacı İsteminin Özeti: Davacı, 7900297 IMO numaralı …… Gemisinde gemi adamı olarak çalıştığını, geminin donatanının …… Denizcilik Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti. olduğunu, ücretlerinin ödenmemesi nedeniyle, bu alacağını tahsil edebilmek için davalı aleyhine ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla icra takibi başlattığını, davalının takibe itiraz ettiğini ileri sürerek takibe yapılan itirazın iptali ile takibin devamına karar verilmesi ve icra inkar tazminatı taleplerinde bulunmuştur. B) Davalı Cevabının Özeti: Davalı, davanın reddini istemiştir. C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti: Mahkemece, toplanan kanıtlara dayanılarak, davacının davalı aleyhine ipoteğin paraya çevrilmesi yoluna dayalı takip yolunu seçtiği, takipte rehin hakkına ve Türk Ticaret Kanunu’nun 1235 ve 1236. maddelerine dayanıldığı, talebin gemi adamı alacağına ilişkin olduğu, davanın TTK’nın 4. maddesine göre mutlak ticari dava olduğu bu nedenlerle görevli mahkemenin Asliye Ticaret Mahkemesi olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı verilmiştir. D) Temyiz: Kararı davacı temyiz etmiştir. E) Gerekçe: Uyuşmazlık, taraflar arasındaki ilişkinin 4857 sayılı İş Kanunu kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği ve bu bağlamda iş mahkemesinin görevi noktasında toplanmaktadır. 4857 sayılı İş Kanunu\’nun 1 inci maddesinin ikinci fıkrası gereğince, 4 üncü maddedeki istisnalar dışında kalan bütün işyerlerine, işverenler ile işveren vekillerine ve işçilerine, çalışma konularına bakılmaksızın bu Kanunun uygulanacağı belirtilmiştir. Kanunun 2 nci maddesinde bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişi işçi, işçi çalıştıran gerçek veya tüzel kişi ile tüzel kişiliği olmayan kurum ve kuruluşlar işveren olarak tanımlanmıştır. İşçi ve işveren sıfatları aynı kişide birleşemez. Yasanın 8 inci maddesinin birinci fıkrasına göre iş sözleşmesi, bir tarafın (işçi) bağımlı olarak iş görmeyi diğer tarafın (işveren) da ücret ödemeyi üstlenmesinden oluşan sözleşmedir. Ücret, iş görme ve bağımlılık iş sözleşmesinin belirleyici öğeleridir. İş sözleşmesini eser ve vekâlet sözleşmelerinden ayıran en önemli ölçüt bağımlılık ilişkisidir. Her üç sözleşmede, iş görme edimini yerine getirenin iş görülen kişiye (işveren-eser sahibi veya temsil edilen) karşı ekonomik bağımlılığı vardır. İş sözleşmesini belirleyen ölçüt hukukî-kişisel bağımlılıktır. Gerçek anlamda hukukî bağımlılık işçinin işin yürütümüne ve işyerindeki talimatlara uyma yükümlülüğünü içerir. İşçi edimini işverenin karar ve talimatları çerçevesinde yerine getirir. İşçinin işverene karşı kişisel bağımlılığı ön plana çıkmaktadır. İş sözleşmesinde bağımlılık unsurunun içeriğini, işçinin işverenin talimatlarına göre hareket etmesi ve iş sürecinin ve sonuçlarının işveren tarafından denetlenmesi oluşturmaktadır. İşin işverene ait işyerinde görülmesi, malzemenin işveren tarafından sağlanması, iş görenin işin görülme tarzı bakımından iş sahibinden talimat alması, işin iş sahibi veya bir yardımcısı tarafından kontrol edilmesi, işçinin bir sermaye koymadan ve kendine ait bir organizasyonu olmadan faaliyet göstermesi, ücretin ödenme şekli, kişisel bağımlılığın tespitinde dikkate alınacak yardımcı olgulardır. Bu belirtilerin hiçbiri tek başına kesin ölçüt teşkil etmez. İşçinin işverenin belirlediği koşullarda çalışırken kendi yaratıcı gücünü kullanması ve işverenin isteği doğrultusunda işin yapılması için serbest hareket etmesi bağımlılık ilişkisini ortadan kaldırmaz. Çalışanın işyerinde kullanılan üretim araçlarına sahip olup olmaması, kâr ve zarara katılıp katılmaması, karar verme özgürlüğüne sahip bulunup bulunmaması bağımlılık unsuru açısından önemlidir. İş sözleşmesinde işçi işveren için belirli veya belirsiz süreli olarak çalışır. Vekâlet sözleşmesinde ise vekil kural olarak uzmanlığı bakımından iş sahibinin talimatları ile bağlı değildir. İş sözleşmesinin varlığı ücretin ödenmesini gerektirir. Oysa vekâlet için ücret zorunlu bir öğe değildir. Vekâlet sözleşmesine ilişkin hükümlerde iş sözleşmesinin aksine sosyal nitelikte edimlere ve koruma yükümlülüklerine rastlanmaz. Vekil bağımsız olarak iş görür, bu nedenle faaliyetini sürdüreceği zamanı belirlemede kısmen de olsa serbestliğe sahiptir. Bütün zamanını tek bir müvekkile özgülemek zorunda olmayan vekil, farklı kişilerle vekâlet sözleşmeleri yapabilir. Ekonomik olarak tek bir işverene bağımlı değildir. Tüzel kişilerde yönetim hakkı ile emir ve talimat verme yetkisi organlarını oluşturan kişiler aracılığıyla kullanılır. Tüzel kişiler yönünden tüzel kişinin kendisi soyut işveren, tüzel kişinin organını oluşturan kişiler ise somut işveren sıfatını haizdir. Ticaret şirketleriyle tüzel kişilerde somut işveren sıfatını taşıyan organ bir kurul olabileceği gibi tek başına bir kişiye verilen yetki çerçevesinde gerçek kişinin de organ sıfatını kazanması mümkündür. Limitet, hisseli komandit ve kolektif şirketlerde yönetim yetkisi şirket ortaklarından birine bırakıldığında, bu kişi müdür sıfatıyla kişi-organ sayılır. Türk Ticaret Kanunu’nun 319 uncu maddesine göre, anonim şirketler yönünden yönetim ve temsil yetkisinin yönetim kurulu üyelerine bırakılması halinde, bu kişi veya kişiler kişi-organ sıfatını kazanır. Şirketi temsil ve yönetime yetkili kişi-organ sıfatını taşıyan kişiler işveren konumunda bulunduklarından işçi sayılmazlar. 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu\’nun 1 inci maddesine göre, iş mahkemelerinin görevi; İş Kanunu’na göre işçi sayılan kimselerle işveren veya işveren vekilleri arasında iş akdinden veya iş Kanununa dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuk uyuşmazlıklarının çözülmesidir. İşçi sıfatını taşımayan kişinin talepleriyle ilgili davanın, iş mahkemesi yerine genel görevli mahkemelerde görülmesi gerekir. 4857 sayılı İş Kanunu’nun 1 inci maddesinin ikinci fıkrası gereğince, 4 üncü maddedeki istisnalar dışında kalan bütün işyerlerine, işverenler ile işveren vekillerine ve işçilerine, çalışma konularına bakılmaksızın bu Kanunun uygulanacağı belirtilmiştir. İş Mahkemelerinin bulunmadığı yerlerde iş davalarına bakmak üzere bir asliye hukuk mahkemesi görevlendirilir. İş davalarına bakmakla görevli asliye - [İşçilik Alacağının Net mi Brüt mü Olduğu Hükümde Açıkça Belirtilmelidir](https://kayseriavukat.org.tr/iscilik-alacaginin-net-mi-brut-mu-oldugu/): İşçilik Alacağının Net mi Brüt mü Olduğu Hükümde Açıkça Belirtilmelidir Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2018/58 Karar No: 2019/606 Karar Tarihi: 23.05.2019 Mahkemesi: İş Mahkemesi Taraflar arasındaki işçilik alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Bakırköy 13. İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 10.12.2015 tarihli ve 2014/93 E.-2015/521 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 10.11.2016 tarihli ve 2016/6721 E.-2016/19675 K. sayılı kararı ile; \”A) Davacı İsteminin Özeti: Davacı; 09.01.2001 tarihinde davalı işyerinde muhasebe müdürü olarak çalışmaya başladığını, ücretinin zamanında ödenmediğini, SGK\’ya düşük bildirildiğini, SGK primlerinin 6 ay eksik bildirildiğini, fazla mesailerin ödenmediğini, şirket yetkilisinin sözlü taciz ve hakaretlerine maruz kaldığını, bu sebeple iş sözleşmesini haklı nedenle feshettiğini iddia ederek, kıdem ve ihbar tazminatı, ücret alacağı, fazla mesai, genel tatil ve asgari geçim indirimi alacaklarının davalıdan tahsilini talep etmiştir. B) Davalı Cevabının Özeti: Davalı; davacının taleplerinin zaman aşımına uğradığını, bunun dışında davacının 24/07/2013 – 25/07/2013 – 26/07/2013 tarihlerinde yaptığı devamsızlığı nedeniyle iş akdine son verildiğini, iş akdi devamsızlık nedeniyle sonlandırıldığından kıdem ve ihbar tazminatı alacağı bulunmadığını, davacının dini ve resmi tatillerde çalışmadığını, fazla mesai de yapmadığını savunarak davanın reddini talep etmiştir. C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti: Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. D) Temyiz: Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir. E) Gerekçe: 1- Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre davalının aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir. 2- Davacı, dava dilekçesinde iş akdini haklı nedenlerle kendisinin feshettiğini belirtmiş ancak buna rağmen mahkemece davacının davalıdan alacaklarını istemesi bahane edilerek haksız ve ihbarsız bir şekilde işten çıkarıldığı kabul edilerek davacının kıdem ve ihbar tazminatlarının kabulüne karar verilmiştir. Davacının dava dilekçesindeki iddiası ve duruşmadaki beyanı birlikte değerlendirildiğinde; iş akdinin kendisi tarafından haklı nedenle feshedildiği iş akdini haklı nedenle de olsa fesheden tarafın ihbar tazminatı talep edemeyeceği anlaşıldığından ihbar tazminatı talebinin reddi yerine kabulü hatalıdır. 3- Hükmedilen miktarların net mi yoksa brüt mü olduğunun hükümde belirtilmemesinin infazda tereddüde yol açacağının düşünülmemesi de hatalı olup bozmayı gerektirmiştir…\” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, işçilik alacaklarının tahsili istemine ilişkindir. Davacı vekili, müvekkilinin iş sözleşmesini ücretlerinin parça parça ve en az üç ay geriden ödenmesi, sosyal güvenlik primlerinin düşük ücretten yatırılması, çalışmalarının Sosyal Güvenlik Kurumuna (SGK) eksik bildirilmesi ayrıca şirket yetkilisi tarafından sözlü taciz ve hakaretlerde bulunulması nedenleri ile iş sözleşmesini feshettiğini ileri sürerek kıdem tazminatı ile bazı işçilik alacaklarının davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, iş sözleşmesi devamsızlık yaptığından dolayı haklı nedenle feshedilen davacının kıdem ve ihbar tazminatlarına hak kazanmadığını, diğer alacak iddialarının da yerinde olmadığını belirterek davanın reddini istemiştir. Mahkemece, iş sözleşmesi işverence haksız olarak feshedilen davacının kıdem ve ihbar tazminatlarına hak kazandığı, ayrıca yıllık izin, aylık ücret ve asgari geçim indimi (AGİ) alacaklarının bulunduğu, fazla çalışma ile ulusal bayram ve genel tatil (UBGT) iddialarının ispat edilemediği gerekçesi ile davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan nedenlerle bozulmuştur. Mahkemece, bozma kararını (2) numaralı bendindeki bozma nedenine uyulmuş, işçilik alacakları ile ilgili davaların tümünde hükmedilen işçilik alacağının net mi brüt mü olduğu belirtilmeden binlerce karar verildiği hâlde şimdiye kadar hiçbir karar ile ilgili ne taraflardan ne de kararın infazı için icraya konulmasından sonra icra müdürlüklerinden infazda tereddüt oluştuğundan bahisle kararın açıklanması talebinin gelmediği, kaldı ki hükme dayanak yapılan bilirkişi raporunda alacakların net olarak hesaplandığının ortada olduğu gibi bir kararda işçilik alacağının net mi brüt mü olduğunun belirtilmemesi durumunda ilk akla gelmesi gerekenin net olduğu, alacağın brüt olarak hüküm altına alınmasının davalının davacının kazandığı net alacağın dışında vergi ve sigorta primlerinin de harcını ödemesine neden olacağı, bu durumun vekalet ücreti ve yargılama giderleri yönünden de söz konusu olduğu, bu nedenlerden dolayı iş mahkemelerinde verilen kararlarda hükmedilen alacağın net mi brüt mü olduğunun belirtilmesine gerek olmayıp, net mi brüt mü olduğu belirtilmeden hükmedilen alacağın net olduğunun anlaşılması gerektiğinden bozma kararının bu yöne ilişkin (3) numaralı bendine uyulmayıp önceki kararda direnilmiştir. Direnme kararı davalı işveren vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, hüküm altına alınan işçilik alacağının net mi brüt mü olduğunun hükümde açıkça belirtilmesi gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. Öncelikle işçi ücretlerinin tespit şekli ve vergilendirilmesi üzerinde durulmalıdır. 1- İşçi ücretinin tespit şekli ve vergilendirilmesi 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu’nun 1\’inci maddesinde gelir tanımlanmış olup, gerçek kişilerin gelirlerinin gelir vergisine tabi olduğu, gelirin ise bir gerçek kişinin bir takvim yılı içinde elde ettiği kazanç ve iratların safi tutarı olduğu belirtilmiştir. Aynı Kanun’un 2’nci maddesinde ise geliri oluşturan bu kazanç ve iratlar sayılmış, “ücret”in de bu kazanç ve iratlar arasında olduğu açıkça belirtilmiştir. Gelir Vergisi Kanunu’nun 3’ncü maddesine göre Türkiye’de yerleşmiş olanlar ile resmî daire ve müesseselere veya merkezi Türkiye’de bulunan teşekkül ve teşebbüslere bağlı olup adı geçen daire, müessese, teşekkül ve teşebbüslerin işleri dolayısıyla yabancı memlekette oturup bulundukları memlekette elde ettikleri kazanç ve iratları dolayısıyla gelir vergisine veya benzeri bir vergiye tabi tutulmamış Türk vatandaşlarının Türkiye içinde ve dışında elde ettikleri kazanç ve iratların tamamı üzerinden vergilendirilecekleri belirtilerek tam vergi mükellefi tarif edilmiştir. Bununla birlikte 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 8’inci maddesinde mükellefin, vergi kanunlarına göre kendisine vergi borcu terettübeden gerçek veya tüzel kişiler olduğu; vergi sorumlusunun ise, verginin ödenmesi bakımından alacaklı vergi dairesine karşı muhatap olan kişi olduğu, bu Kanun’un müteakip maddelerinde geçen “mükellef” tabirinin, vergi sorumlularına da şamil bulunduğu belirtilmiştir. Bu düzenlemeler karşısında vergi mükellefinin işçi, vergi sorumlusunun ise işveren olduğu tartışmasızdır. 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu’nun 61’inci maddesinde ücret, işverene tabi belirli bir iş yerine bağlı olarak çalışanlara hizmet karşılığı verilen para ve ayınlar ile sağlanan ve para ile temsil edilebilen menfaatler şeklinde tanımlanmıştır. Kanunda ücretin ödenek, tazminat, kasa tazminatı (mali sorumluluk tazminatı), tahsisat, zam, avans, aidat, huzur hakkı, prim, ikramiye, gider karşılığı veya başka adlar altında ödenmiş olmasının veya bir ortaklık münasebeti niteliğinde olmamak şartı ile kazancın belli bir yüzdesi şeklinde tayin edilmiş bulunmasının onun mahiyetini değiştirmeyeceği belirtilmiştir. 4857 sayılı İş Kanunu’nun 32’nci maddesinin birinci fıkrasında ise ücret, bir - [Suçta Kullanılan Aracın Müsaderesi ve İyi Niyetli Üçüncü Kişi Konumundaki Sahibine İadesi](https://kayseriavukat.org.tr/sucta-kullanilan-aracin-musaderesi/): Suçta Kullanılan Aracın Müsaderesi ve İyi Niyetli Üçüncü Kişi Konumundaki Sahibine İadesi Özet: 1- Yerel Mahkemece müsaderesine hükmolunan, Özel Daire tarafından ise araç malikine iadesine karar verilmesi gerektiği belirtilen ve iyi niyetli üçüncü kişi konumundaki araç malikine ait olup bir suçun işlenmesinde kullanılan aracın, suçun işlenmesine tahsis edilen ya da suçtan meydana gelen bir eşya olmadığı gibi üretimi, bulundurulması, kullanılması, taşınması, alım ve satımı suç oluşturan bir eşya niteliği taşımaması ve aracın müsaderesine ilişkin hükmün araç maliki tarafından ayrıca temyize konu edilmesi karşısında; aracın müsaderesine ilişkin hükmün, mahkûmiyet hükmünden bağımsız bir hüküm olduğunun, temyize konu edilmesi nedeniyle de mahkûmiyet hükmünden ayrı olarak incelenebileceğinin, aksinin kabulünün mahkûmiyet ve müsaderenin bağımsız birer hüküm oldukları kuralına aykırılık teşkil edeceğinin kabulünde zorunluluk bulunmaktadır. 2- 1412 sayılı (mülga) Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 322. maddesinde dokuz bent hâlinde ve sınırlı şekilde sayılan hâller kapsamında yer almayan aracın iadesi yerine müsaderesine karar verilmesi şeklindeki hukuka aykırılığın, normlar hiyerarşisi içerisinde kanunların üzerinde yer alan Anayasa’nın 141/4. maddesi uyarınca davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılmasının yargının görevi olmasına ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin adil yargılanma hakkına ilişkin 6. maddesinde yer alan davaların makul bir süre içinde bitirilmesi gerektiğine ilişkin düzenlemeler ile söz konusu aracın iadesi yerine müsaderesine karar verilmesine ilişkin hukuka aykırılığın giderilebilmesi konusunda Yerel Mahkemece bir araştırma yapılmasının gerekmediğinin ve bu konuda mahkemeye bırakılmış serbest bir değerlendirme yetkisinin de bulunmadığının anlaşılması hususları birlikte değerlendirildiğinde; bozma nedeni yapılan bu hukuka aykırılığın Yargıtayca verilecek bir kararla hükümden çıkartılmasının mümkün olduğunun, aksi hâlde bu durumun “makûl sürede yargılama” ilkesine aykırı olacağının kabulünde zorunluluk bulunmaktadır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu         Esas No: 2015/325 Karar No: 2018/662 K. Tarihi: 20.12.2018 İçtihat Metni Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 10. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan sanık …\’in, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 188/3-4, 62, 52/2, 53, 54 ve 63. maddeleri uyarınca 12 yıl 6 ay hapis ve 25000 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, mahsuba ve suç konusu uyuşturucu maddeler ile …… plaka sayılı aracın müsaderesine ilişkin Bolu Ağır Ceza Mahkemesince verilen 24.10.2013 tarihli ve 41-193 sayılı hükümlerin, sanık müdafisi ve araç maliki tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 10. Ceza Dairesince 16.10.2014 tarih ve 2947-10993 sayı ile; \”A) Zeynal hakkında kurulan mahkûmiyet hükmünün incelenmesi: Suç konusu net 117508 gram eroinin miktarına bağlı olarak önem ve değerine göre, TCK\’nın 61. maddesindeki ölçütler ile 3. maddesindeki orantılılık ilkesi gereğince temel cezanın üst sınırdan veya üst sınıra yakın olarak belirlenmesi gerektiğinin gözetilmemesi, karşı temyiz olmadığından bozma nedeni yapılmamıştır. Yargılama sürecindeki işlemlerin kanuna uygun olarak yapıldığı, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan tüm delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, vicdanî kanının dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırıldığı, eylemin sanık tarafından gerçekleştirildiğinin saptandığı, eyleme uyan suç tipi ile eleştiri dışında yaptırımların doğru biçimde belirlendiği anlaşıldığından; sanık müdafiinin yerinde görülmeyen temyiz itirazları ile duruşmadaki sözlü savunmasının reddiyle hükmün onanmasına, B) …… plakalı aracın müsaderesine ilişkin hükmün incelenmesi: Araç kayıt malikinin, elkonulan aracın suçta kullanılacağına dair bilgisi olduğunun tespit edilmemesi karşısında, olayda iyiniyetli üçüncü kişi konumunda bulunduğunun kabulüyle aracın iadesi yerine, müsaderesine karar verilmesi, Yasaya aykırı, kayıt maliki vekilinin temyiz itirazları bu nedenle yerinde olduğundan, hükmün bozulmasına” karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı\’nın İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 17.12.2014 tarih ve 26445 sayı ile; \”Hükümlünün yapılan yargılama sonunda uyuşturucu madde ticareti yaptığı mahkemece sabit görülerek; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 188/1, 188/4, 62. maddeleri uyarınca mahkûmiyetine, suçta kullanıldığı mahkemece sabit görülen …… plakalı aracın müsaderesine hükmedilmiştir. Hüküm, sanık müdafii ve araç maliki tarafından temyiz edilmiştir. Yargıtay 10. Ceza Dairesince; sanık hakkındaki mahkûmiyet hükmünün onanmasına, kayıt malikinin …… plakalı aracın suçta kullanılacağına ilişkin bilgisi olduğunun tespit edilmemesi karşısında, olayda iyiniyetli üçüncü kişi konumunda bulunduğunun kabulüyle aracın iadesi yerine, müsaderesine karar verilmesi yönünden hükmün bozulmasına karar verilmiştir. Dairece, sanık hakkındaki suçun sabit kabul edilmesinde ve …… plakalı aracın iyiniyetli üçüncü şahsa ait olduğunun kabulünde bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Ancak; müsadere fer\’i bir hüküm ise de aracın suçta kullanılıp kullanılmadığı konusu aynı zamanda oluşa ilişkin bir olgudur. Bu itibarla müsadere hükmünün esas karardan ayrı temyiz incelemesine tabi tutulması ve ayrı sonuçlandırılması, yerel mahkemece her iki hükmün birbiriyle çelişen şekilde karara bağlanmasıyla sonuçlanabilir. Dairece, suçun sabit kabul edilip, müsadere hükmünün hukuka aykırı görülmesi halinde, bu hususun yeniden yargılamayı gerektirmediği gözetilerek, müsadere hükmü yerine aracın iadesine karar verilmek suretiyle hükmün düzeltilerek onanmasına karar verilmesi gerekirken, hükmün onanması ve müsadere hükmünün bozulmasına dair ayrı ayrı karar verilmesi yasaya aykırılık teşkil etmektedir… Sanık …\’in uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan mahkûmiyetine ilişkin hüküm ve bu hükümle birlikte verilen …… plakalı aracın müsaderesine ilişkin hükme dair Yargıtay 10. Ceza Dairesinin onama ve bozma hükümlerinin kaldırılmasına, Yerel Mahkeme hükmünün bozulmasına, bu hususun yeniden duruşma yapılmaksızın CMUK\’nın 322. maddesine göre düzeltilmesi mümkün bulunduğundan, hükümde yer alan \’…… plakalı aracın müsaderesine\’ cümlesinin \’…… plakalı aracın kayıt malikine iadesine\’, şeklinde değiştirilmesi suretiyle, sair yönleri usul ve yasaya uygun bulunan hükmün düzeltilerek onanmasına karar verilmesi gerektiği…\”  görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 10. Ceza Dairesince 20.03.2015 tarih ve 15035-29813 sayı ile; itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanık …\’e atılı uyuşturucu madde ticareti yapma suçunun sübutuna ilişkin bir uyuşmazlık bulunmayan somut olayda, Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar; 1- Müsadere hükmü ile mahkûmiyet hükmünün, Özel Dairece ayrı ayrı incelenmesinin isabetli olup olmadığının, bu bağlamda itirazın kapsamına göre incelemenin sadece müsadere hükmü ile sınırlı olarak mı yoksa hem müsadere hem de mahkûmiyet hükmünü kapsayacak şekilde mi yapılması gerektiğinin, 2- Suçta kullanıldığı gerekçesiyle Yerel Mahkemece 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 54. maddesi uyarınca müsaderesine karar verilen …… plakalı aracın, iyiniyetli üçüncü kişi konumundaki araç malikine ait olduğunun ve iadesi gerektiğinin anlaşılması karşısında; söz konusu bu hukuka aykırılığın Yargıtay tarafından iade kararı verilmek suretiyle giderilmesinin mümkün olup olmadığının, Belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Gaziantep Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğüce, Bolu Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğüne gönderilen 10.11.2012 tarihli yazıda; ….. ve … - [Çocuğun Nitelikli Cinsel İstismarı Suçunda Verilecek Hapis Cezası Otuz Yıldan Fazla Olabilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/hapis-cezasi-otuz-yildan-fazla-olabilir-mi/): Takdiri İndirim Yapılan Hapis Cezası Otuz Yıldan Fazla Olabilir mi? Özet: 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 61/5. maddesinde, anılan maddenin diğer fıkralarına göre belirlenecek ceza üzerinden sırasıyla teşebbüs, iştirak, zincirleme suç, haksız tahrik, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı ve cezada indirim yapılmasını gerektiren şahsi sebeplere ilişkin hükümler ile takdiri indirim nedenleri uygulandıktan sonra sonuç cezanın belirleneceğinin hüküm altına alınması, anılan maddenin 7. fıkrasında sonuç cezanın 30 yıldan fazla olamayacağının belirtilmesi ve söz konusu maddenin 10. fıkrasında da kanunda açıkça yazılmış olmadıkça cezaların ne artırılabileceğinin, ne eksiltilebileceğinin ne de değiştirilebileceğinin düzenlenmesi karşısında; sanık hakkında hüküm kurulurken TCK’nın 62. maddesinde düzenlenen takdiri indirim nedenlerinin anılan Kanun’un 61/7. maddesinden sonra uygulanma imkânının bulunmadığı kabul edilmelidir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu         Esas No: 2017/357 Karar No: 2019/109 K. Tarihi: 19.02.2019 İçtihat Metni Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 14. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Sanık …’in çocuğun nitelikli cinsel istismarı suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 103/1-a, 103/2, 103/3-c, 103/4, 43, 62, 61/7, 53 ve 63. maddeleri uyarınca sonuç olarak 30 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba ilişkin … Ağır Ceza Mahkemesince verilen 16.12.2015 tarihli ve 22-195 sayılı resen temyize tabi hükmün, sanık … müdafisi ile katılan …, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı vekili tarafından da temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yüksek 14. Ceza Dairesince 20.10.2016 tarih ve 7280-7236 sayı ile TCK’nın 53. maddesi bakımından düzeltilerek onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 18.11.2016 tarih ve 152123 sayı ile; \”Kızını cinsel yönden zorla istismar eden sanık hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 103/2-3-4, 43, 62, 61/7 maddeleri gereğince 30 yıl hapis cezasına hükmedilmiştir. 45 yıl hapis cezası takdiren 1/6 oranında indirilerek 37 yıl 6 aya hükmedilmiş, TCK 61/7 maddesine göre de 30 yıla çekilmiştir. İtiraz Nedenleri: Bu uygulama adaletsizdir. Şöyle ki TCK 62/1 maddesi ‘Fail yararına takdiri nedenlerin varlığı halinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine, müebbet hapis; müebbet hapis yerine, yirmibeş yıl hapis cezası verilir. Diğer cezaların altıda birine kadarı indirilir.’ şeklindedir. Görüldüğü üzere dava konusu olaydaki hapis cezasından daha ağır olan müebbet hapis cezasında takdiri indirim yapıldığında, daha hafif cezaya hükmedilmek zorunludur. Bu birinci adaletsiz durumdur. İkinci adaletsizlik ise; Sanık hakkında hiç takdiri indirim yapılmamış olsa bile TCK 61/7 maddesi uyarınca cezanın 30 yıla indirilmesi zorunludur. Dolayısıyla bu sanık hakkında takdiri indirim sözde yapılmıştır, yani yapılmamıştır. Bu adaletsiz durumun telafisi, çocuk sanıkların yaşı nedeniyle cezaları TCK 31/2 ve 31/3 maddesi ile 12 yıl veya 7 yıla çekildikten sonra takdiri indirim uygulamasında olduğu gibi, TCK 61/7 maddesi ile ceza 30 yıla çekilip, bu ceza üzerinden takdiri indirim yapılması halinde mümkün olabilecektir. Esasen 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun ilk metninde 61/7 madde yoktur. Bu fıkra yasaya 5377 S.K ile dahil edilmiş olup yasanın sistematiği bu değişiklikle bozulmuştur. Yasamızın sistematiği TCK 49 maddesine göre ayarlanmış olduğundan uygulamada bu gibi sakıncalar doğmamakta idi. Yüksek Daire ile aramızdaki ihtilaf bu adaletsizliğin nasıl giderilebileceğine ilişkindir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu 04/05/1992 gün ve 6/118//-140 sayılı içtihadında meseleyi, itirazda dile getirdiğimiz şekilde çözmüştür. Şöyle ki; Hırsızlık suçundan sanık Ergin\’in 765 sayılı (mülga) TCK’nın 491/ilk, 522, 47 ve 59 maddeleri uyarınca cezalandırılmasına ilişkin hükmün C. Savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 6. Ceza Dairesince 25/04/1991 gün ve 2235/3200 sayı ile; (Sanık hakkında TCK’nın 47 maddesi uygulanmasında yarıdan fazla oranda indirim yapılamayacağının düşünülmemesi) isabetsizliğinden bozulmuştur. Yerel Mahkeme ise; TCK 47. maddesi uygulamasında en üst indirim oranının 2/3 olması gerektiği görüşüyle önceki hükümde direnmiştir. İncelenen dosyaya göre; Özel Daire ile yerel Mahkeme arasındaki uyuşmazlık, TCK’nun 47. maddesi uygulanırken cezadan en çok 2/3 oranında mı, yoksa yarı oranında mı indirim yapılabileceği hususundadır. TCK 47 maddesinin son fıkrasında belirlenen oranlar, indirme oranı olmayıp, hükmedilecek sonuç cezayı belirleyen oranlardır. Sistematik yorumla madde metni böyle kabul edilmediği takdirde kasten adam öldürme suçunu işleyip TCK 448 maddesi uyarınca 24 sene ağır hapis cezasına mahkum edilmiş bir kişiye, TCK 47 maddesi uygulandığında 12 sene ile 16 sene arasında ağır hapis cezası verilmesi gerekecektir. Halbuki ‘ölüm’ cezasını gerektiren nitelikli adam öldürme suçundan TCK 47 maddesi uygulandığında 15 seneden aşağı olmamak üzere ağır hapis, ‘ölünceye kadar ağır hapis’ cezasını gerektiren suçta da 10 sene ile 15 sene arasında ağır hapis cezası verilebilecektir. Bu halde kasten adam öldürme suçunu işleyen kişiye, TCK 47 maddesi uygulandığında, ‘ölüm’ veya ‘ölünceye kadar ağır hapis’ cezasını gerektiren suç failine verilecek cezadan daha fazla bir ceza verilebilecektir ki, böyle bir yorum tarzı, hukuk mantığına, adalet ve nesafet kurallarına tamamen aykırıdır. Yasanın 47 maddesindeki ifade tarzı, TCK nun 50 ve 461 maddelerinde de yer almaktadır. Ceza Genel Kurulunun duraksamasız uygulamalarına göre anılan her üç maddenin aynı sistematik yoruma tabi tutulması gerektiği benimsenmektedir. Nitekim bu husus Ceza Genel Kurulunun 22/06/1981 gün 182/249 ve 14/10/1985 gün 276/521 sayılı kararlarında vurgulanmaktadır. O halde, TCK 47 maddesinde öngörülen indirim oranları en az 1/2 en çok 2/3 olarak anlaşılmalıdır. Bu itibarla, yerel Mahkemenin direnme kararı isabetli görüldüğünden …. Hükmün onanmasına, karar verilmiştir. (Yılmaz Güngör Erdurak, Notlu, İçtihatlı Türk Ceza Kanunu, 3. Baskı, 1994. sayfa 88, 89)” görüşüyle itiraz kanun yoluna müracaat edilmiştir. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 14. Dairesince 09.03.2017 tarih ve 12271-1251 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanık hakkında inceleme dışı mağdure …’e yönelik çocuğun basit cinsel istismarı suçundan kurulan mahkûmiyet hükmü ile kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan verilen beraat hükümleri onanmak suretiyle kesinleşmiş, sanık hakkında mağdure Arzu’ya yönelik kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan verilen mahkûmiyet hükmünün ise bozulmasına karar verilmiş olup itirazın kapsamına göre inceleme, sanık hakkında mağdure Arzu’ya yönelik çocuğun nitelikli cinsel istismarı suçundan kurulan mahkûmiyet hükmü ile sınırlı olarak yapılmıştır. Eylemin sübutu ve nitelendirilmesinde bir uyuşmazlık ve dosya kapsamı itibariyle bu kabulde herhangi bir isabetsizlik bulunmayan somut olayda, Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanık hakkında hüküm kurulurken 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 62. maddesinin anılan Kanunun 61. maddesinin 7. fıkrasından sonra uygulanmasının mümkün olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Sanık …’in kızı olan mağdure …’e yönelik 2010 yılında başlayıp 26.10.2014 tarihine kadar süren nitelikli cinsel istismar eylemleri nedeniyle - [Askerlik Hizmeti Sırasında Verilen Zarar Nedeniyle Rücuen Tazminat Davasında Müteselsil Sorumluluk](https://kayseriavukat.org.tr/rucuen-tazminat-davasi/): Askerlik Hizmeti Sırasında Verilen Zarar Nedeniyle Rücuen Tazminat Davasında Müteselsil Sorumluluk Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/4-1493 Karar No: 2019/386 Karar Tarihi: 02.04.2019 Özet: Özel Daire bozma kararında yer alan “davalının olaydaki kusuru belirlendikten sonra tazminat hesabı yapılmalı, mahkemenin ret gerekçesi de indirim nedeni olarak nazara alınmalıdır.” ifadelerinin karar metninden çıkartılarak, yerine “davalının olay tarihindeki nöbet saatleri araştırılarak Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Yönetmeliği’nin 636. maddesindeki düzenlemeye uyulup uyulmadığı belirlenmeli, davalı askere silah ve diğer teçhizatın kullanımı ile ilgili gerekli eğitimlerin verilip verilmediği araştırılmalı, olay ile ilgili ceza dosyası getirtilerek incelenmeli, bu suretle haksız fillin gerçekleşmesinde kusurlu olup olmadığı belirlendikten sonra kusurlu olduğunun tespit edilmesi hâlinde kusur oranına göre rücu edilecek tazminat hesabı yapılmalı, mahkemece davanın reddine gerekçe olarak gösterilen hususlar ise hakkaniyet gereğince yapılacak olan indirim nedeni olarak nazara alınmalıdır.” ifadelerinin eklenmesine, bu hâliyle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen ve genişletilmiş nedenlerden dolayı bozulmasına karar verilmiştir. (2709 S. K. m. 72) (6098 S. K. m. 41, 50, 51) Taraflar arasındaki rücuen tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 20.07.2011 tarihli ve 2011/428 E., 2011/452 K. sayılı kararın davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 26.12.2012 tarihli ve 2012/690 E., 2012/20015 K. sayılı kararı ile, \”…Dava; askerlik hizmeti sırasında verilen zarar nedeniyle ödediği tazminatın, hadisenin oluşuna sebebiyet veren davalıya rucuuna ilişkindir. Yerel mahkemece, istemin tümden reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Davacı vekili; davalının, 11.11.2009 tarihinde 1. Hd.Tb.3.Hd. bl….lığı Çobanpınar, Yüksekova/Hakkaride gündüz nöbetinde iken silahını elinden düşürüp, ateş alan silahın diğer nokta nöbeti tutan P. Er…\’in 5. derecede maluliyet yaratacak şekilde yaralanmasına neden olduğunu belirterek davalının eyleminden dolayı davacı kurumun 2330 sayılı Nakdi Tazminat ve Aylık Bağlanması Hakkında Kanun kapsamında yaralanana ödediği tazminatın davalıdan rücuen tazmini isteminde bulunmuştur. Davalı vekili davanın reddini savunmuştur. Yerel mahkemece; davalının anayasal bir görevi herhangi bir ücret almadan yerine getirdiği, davalının askerlik ödevini icra ettiği yerin mevcut koşulları ve askerin psikolojik durumu, davalının 18 saat nöbet tutarak amirlerinin bilgisi dahilinde nöbet yerinden ayrılıp boya ve badana işine de yardım ettiği sırada olayın gerçekleşmiş olduğu göz önüne alınarak hakkaniyet gereği tazminat ile sorumlu tutulamayacağı gerekçesi ile dava reddedilmiştir. Rücuun amacı, birlikte sorumlular arasında hakkaniyete göre denge kurmaktır. Borçlar Kanununun 50. maddesi, hakimin takdirini temel almıştır. Anılan madde hükmüne göre, ilgililerin birbirine karşı rücu haklarının olup olmadığını ve varsa kapsamını hakim takdir edecektir. Bu madde, her ne kadar birden çok kimsenin ortak kusurlarıyla zarar oluşturmalarını düzenlemiş ise de onu izleyen 51. maddedeki (birden çok kişilerin değişik hukuksal nedenlerden sorumluluğunda da) belirtilen kural geçerlidir. Öyle ise çok tipli teselsülde de hakim, rücu kapsamını takdir durumundadır. Hakkaniyet, kapsam belirlemede etkin ise de; kusur onun ile birlikte değerlendirilmesi gereken öğelerdendir. Davalının Anayasanın 72. maddesi gereği askerlik ödevi sırasında hizmetin karşılığında ücret almaması ve Anayasal ödevde bulunması, dolayısı ile onun tazminattan sorumlu tutulmaması kusur öğesinin kapsam belirlemede dikkate alınmamış olma sonucunu doğurur. Şu durumda davalının olaydaki kusuru belirlendikten sonra tazminat hesabı yapılmalı, mahkemenin ret gerekçesi de indirim nedeni olarak nazara alınmalıdır. Bu nedenlerle eksik inceleme ve yazılı gerekçe ile davanın tümden reddine karar verilmesi doğru olmamış, bozulmasını gerektirmiştir…\” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, 2330 sayılı Nakdi Tazminat ve Aylık Bağlanması Hakkında Kanun’dan kaynaklanan rücuen tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili; davalının askerlik görevini yaptığı Hakkari Yüksekova 1. Hudut Taburu 3. Hudut Bölük Komutanlığında 11.11.2009 tarihinde gündüz nöbeti tutarken silahını elinden düşürdüğünü, ateş alan silahın diğer noktada nöbet tutan Piyade Er…\’i 5. derecede maluliyet yaratacak şekilde yaraladığını, davalının eyleminden dolayı müvekkili idarenin yaralanan…\’e 2330 sayılı Kanun gereğince 02.03.2011 tarihinde 20.599,71TL ödeme yaptığını, yapılan ödemenin davalıdan rücuen tazmini gerektiğini ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile 20.599,71TL’nin ödeme tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı vekili; olayın 11.11.2009 tarihinde saat 17.38 sıralarında nöbet mevziinde meydana geldiğini, müvekkilinin 10.11.2009 tarihinde 12 saat süren nöbetini devredip 5 saat uyuduktan sonra aynı gün saat 12.00 de bir kez daha 6 saat sürecek gündüz nöbeti tutmaya başladığını, olayın meydana gelmesinde müvekkilinin son 24 saatinin 18 saatini nöbette geçirmesinin etkili olduğunu, nöbet süreleri ile ilgili Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Yönetmeliğinin 636. maddesindeki düzenlemeye uyulmadığını, müvekkilinin olay günü mevzide nöbet tutmakta iken telsiz anonsundan gelen emir ile nöbet yerini terk ederek boya ve badana malzemelerini başka bir yere taşımak zorunda kaldığını, olayda tüm sorumluluğun müvekkilini nöbet yerini terk etmeye zorlayan üstlerine ait olduğunu, müvekkilinin mevziden ayrıldığı sırada tüfeğinin duvara takıldığını ve yere düşerek patladığını, silahın ateş alması sonucu yaralanan…’in olay sırasında bu mevziin içinde bulunduğunu, mevziin dar fiziki koşullarının kazanın meydana gelmesinde etkisinin olduğuna, müvekkilinin kastı ve kusuru olmaksızın meydana gelen bir kaza nedeniyle yaralanan askere ödenen tazminatın müvekkilinden tahsil edilmesinin adalet ve hakkaniyet kuralları ile bağdaşmadığını, müvekkilinin Anayasa’nın 72. maddesi gereğince zorunlu askerlik görevini ifa ettiğini, bu hizmeti karşılığında herhangi bir ücret almadığını, Yargıtayın istikrarlı içtihatlarına göre kusurlu olsa bile hakkaniyet ilkesi uyarınca tazminatın tümünden sorumlu tutulmaması gerektiğini, kamu görevinin ifası sırasında meydana gelen zarar ile görevden kaynaklanan eylem arasında sıkı bir illiyet bağı bulunduğundan güvenliğin sağlanması ile ilgili hizmetlerden kast dışında meydana gelen zararların hizmet kusuru ilkesi uyarınca idarece karşılanması gerektiğini, rücuen tazminat davalarında BK’nın 50. maddesinin hâkimin takdirini temel aldığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece; davalının anayasal bir görevi herhangi bir ücret almadan yerine getirdiği, dolayısıyla hakkaniyet ilkesi uyarınca tazminatın tümünden sorumlu tutulamayacağı, davalının askerlik ödevini ifa ettiği yerin mevcut koşulları ve askerin psikolojik durumu, olayın meydana geldiği günde davalının 18 saat nöbet tutarak amirlerinin bilgisi dahilinde nöbet yerinden ayrılıp boya ve badana işine yardım ettiği hususları da göz önüne alındığında tazminattan sorumlu tutulmasının hakkaniyet ilkesi ile bağdaşmayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece; davalının bulunduğu kurumda ast üst ilişkisi hiyerarşisine göre ast konumunda olup verilen emirleri yerine getirmek zorunda olduğu, emirleri yerine getirmemesi hâlinde kusurlu sayılacağı, yine TSK İç - [Muvazaa Tespitine İtiraz Davası, İşçilik Alacağı Davasında Bekletici Mesele Yapılabilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/iscilik-alacagi-davasinda-bekletici-mesele/): Muvazaa Tespitine İtiraz Davası, İşçilik Alacağı Davasında Bekletici Mesele Yapılabilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2018/487 Karar No: 2019/1008 Karar Tarihi: 08.10.2019 Mahkemesi: İş Mahkemesi Taraflar arasındaki işçilik alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İstanbul 4. İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 20.04.2016 tarihli ve 2014/117 E., 2016/154 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 01.11.2016 tarihli ve 2016/23132 E., 2016/19021 K. sayılı kararı ile; \”A) Davacı İsteminin Özeti: Davacı vekili; davalı Belediyenin Zabıta Müdürlüğü\’nün görev alanında bulunan geri hizmetlerin yürütülmesi ve emek yoğun işlerin görülmesi maksadıyla hizmet alımı yoluna gittiğini, davadışı Kent Yol A.Ş.\’nin teknik ve idari şartnameler gereğince ihaleye çıkılan hizmetleri üstlendiğini, Belediye Kanunu ve yönetmelikte zabıta hizmetlerinin belediyenin asli hizmetlerinden olduğunun belirtildiğini, davalı belediyenin hizmet aldığı işçiler üzerinde yönetim hakkını doğrudan kullandığını, çalışma saatleri ve hafta izinlerini bizzat belirlediğini, sözde alt işveren Kent Yol A.Ş.\’nin zabıta işleriyle ilgili bir organizasyonunun olmadığını, yaptığı tüm işin bordrolama olduğunu, davacının ve arkadaşlarının fiilen zabıta memurluğu görevini yaptığını ancak Belediyenin muvazaalı işlemi nedeniyle maaşlarının düşük olduğunu ve sendikal haklardan yararlanmalarının mümkün olmadığını ileri sürerek; fazla mesai ücreti, maaş farkı, TİS\’ten doğan sendikal haklar ve ayrımcılık tazminatı alacaklarının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. B) Davalı Vekilinin Cevabının Özeti: Davalı vekili; davacının Belediye personeli olmadığını, aralarında hizmet akdi bulunmadığını, Zabıta destek personeli hizmet alımı ihalesi sebebiyle Kent Yol A.Ş.\’de istihdam edildiğini, Devlet Memurları Kanununa göre değil Statü Hukuku olan İş Hukukuna tabi olduğunu, kendilerine husumet yöneltilemeyeceğini, Belediye Kanunun 14. Maddesinde \’\’Zabıta hizmetlerini yapar ve yaptırır\’\’, 51.maddesinde \’\’Zabıta hizmetlerinin kesintisiz olarak yürütülür\’\’ ifadesinin bulunduğunu, bu yasal dayanaklar çerçevesinde …\’nda Zabıta Müdürlüğü\’nün görev alanında bulunan geri hizmetlerinin yürütülmesi ve emek yoğun işlerinin hizmet alımı yoluyla gördürülmesi konusunda destek personele ihtiyaç duyulduğunu, bu kapsamda zabıta destek alım ihalesi yapıldığını, hizmet alımının muvazaalı olduğuna dair davacı iddiasının ve diğer iddiaların doğru olmadığını beyanla davanın reddine karar verilmesini savunmuştur. C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti: Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. D) Temyiz: Karar süresinde davalı vekilince temyiz edilmiştir. E) Gerekçe: Davacının, davadışı Kent Yol A.Ş. ile yaptığı hizmet sözleşmesi gereğince, davalı … Belediyesi\’nde çalıştığı tartışmasızdır. Buna karşılık davalı … ile dava dışı Kent Yol A.Ş. arasındaki hukuki ilişkinin muvazaalı olup olmadığı ve buna bağlı olarak davacının kadrolu Zabıta Memurlarının yararlandığı sendikal haklar dahil tüm haklardan yararlanmasının mümkün olup, olmadığı ve ayrımcılık tazminatına hak kazanıp kazanmadığı ihtilaflıdır. Dosya içerisindeki bilgi ve belgelerden, T.C. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Teftiş Kurulu\’nun 07.07.2014 tarih ve 4687 sayılı inceleme raporunda; asıl işveren davalı … ile dava dışı alt işverenler (…de dahil olmak üzere) arasındaki hukuki ilişkinin muvazaalı olduğunun belirtildiği ve davalı … ile dava dışı alt işverenlerce söz konusu rapordaki muvazaa tespitine ilişkin saptamaların geçersizliğine hükmedilmesi için İstanbul Anadolu 24. İş Mahkemesinde dava açıldığı anlaşılmaktadır. İstanbul Anadolu 24. İş Mahkemesi\’nde açılan davanın bekletici mesele yapılarak verilen kararın kesinleşmesinden sonra dosyadaki diğer bilgi ve belgeler ile bir değerlendirmeye tabi tutulduktan sonra karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde sonuca gidilmesi hatalıdır…\” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı (mülga) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanunla değişikliği öncesi hâliyle 438. maddesinin 2. fıkrası hükmü gereğince direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağından davalı vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, işçilik alacaklarının tahsili istemine ilişkindir. Davacı vekili, müvekkilinin zabıta memuru sıfatıyla asıl işveren olan davalı Belediyenin işçisi olmasına rağmen alt işveren işçisi olarak gösterildiğini, asıl-alt işveren arasındaki ilişkinin muvazaalı olduğunu, muvazaanın ve müvekkilin asıl işveren işçisi olduğunun tespiti ile işe giriş tarihinden itibaren ödenmeyen fark alacaklarının, sendikal haklarının ve ayrımcılık tazminatının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı vekili, davacının müvekkilinin personeli olmadığını, müvekkili Belediye ile davacı arasında iş sözleşmesi bulunmadığını, zabıta destek personeli olarak hizmet alım ihalesi ile Kent Yol A.Ş.’de istihdam edildiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, dinlenen tanıkların, davacı ve arkadaşlarının fiilen zabıta memuru olarak görev yaptıklarını, tüm emir ve talimatları Belediyenin kadrolu çalışanı olan amirlerinden aldıklarını ifade ettikleri, Belediye Kanunu’nun 14. maddesinde zabıta hizmetlerinin Belediyenin asli işi olduğunun belirtildiği, madde metninde yer alan \’\’yapar ve yaptırır\’\’ ifadesinin 51. madde ile birlikte değerlendirilmesi gerektiği, bu durumda “yaptırır” ifadesinden anlaşılması gerekenin, destek hizmetleri ve emek yoğun işler olduğu, bizzat zabıta görevinin yaptırılmasına imkân veren bir düzenleme olarak yorumlanmasının mümkün olmadığı, bu durumda 4857 sayılı İş Kanunu’nun 2. maddesinin 6. ve 7. fıkraları kapsamında davalı … ile dava dışı Kent Yol A.Ş. arasındaki hukuki ilişkinin geçerli bir asıl-alt işveren ilişkisi bulunmadığı, dolayısıyla davacı ve arkadaşlarının başlangıçtan beri davalı Belediyenin işçisi olduğu, sendika üyesi olan davacının muvazaa sebebiyle sendikal haklardan yararlanabileceği, ayrıca ayrımcılık tazminatına da hak kazandığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine hüküm, Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece, önceki gerekçelerle ve İstanbul Anadolu 24. İş Mahkemesinde görülmekte olan davada verilecek kararın hiçbir şekilde eldeki davada verilecek kararı etkilemesinin mümkün olmadığı, davanın reddedilmesi durumunda Belediyenin hizmet alımının muvazaalı olduğunun kabul edilmiş olacağı, mahkemenin kanaatinin de bu yönde olduğu, davanın kabul edilecek olmasının hizmet alımının muvazaalı olmadığı anlamına geleceğinden mahkemece verilecek kararı etkileyeceği düşünülebilse de, bunun doğru olmadığı, müfettiş raporuna karşı açılan davada yapılacak olan inceleme ve değerlendirme ile verilecek olan kararın, hizmet alımı işlemine karşı genel bir bakış açısının sonucu olacağı, dosyada yapılan değerlendirmenin ise bireysel olduğu, genel bir bakış açısıyla işlemin muvazaalı olmadığı sonucuna varılmasının bireysel olarak davacının yaptığı görev açısından baştan beri asıl işverenin işçisi sayılmasını gerektirecek şekilde muvazaalı bir iş sözleşmesi ile çalıştırıldığının kabul edilmesine engel olmadığı, bu değerlendirmenin ancak bireysel anlamda dava açan işçinin taraf olduğu dosyada yapılması mümkün olan bir değerlendirme olduğu, işçinin taraf olmadığı bir davada muvazaanın varlığına ya da yokluğuna dair verilecek olan karar işçiyi bağlamayacağından açtığı davada bekletici mesele yapılmasının da mümkün olmadığı, aksi durumda davacı işçinin alacağına ulaşma süresinin uzayacağı, bu durumda adil yargılanma hakkının ihlâl edilmiş olacağı, İstanbul Anadolu 24. İş Mahkemesinde müfettiş raporuna karşı açılan - [Asıl-Alt İşveren İlişkisinin Şartları: Takım Kılavuzu olan İşçi, Taşeron / Alt İşveren Olarak Kabul Edilebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/asil-alt-isveren-iliskisi/): Asıl-Alt İşveren İlişkisinin Şartları: Takım Kılavuzu olan İşçi, Taşeron / Alt İşveren Olarak Kabul Edilebilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2019/549 Karar No: 2019/1058 Karar Tarihi: 15.10.2019 Mahkemesi: İş Mahkemesi Taraflar arasındaki işçilik alacakları davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; … İş Mahkemesince mahkemenin görevsizliği nedeniyle davanın usulden reddine dair verilen 06.05.2016 tarihli ve 2015/1104 E., 2016/345 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 22.11.2016 tarihli ve 2016/33131 E., 2016/20636 K. sayılı kararı ile; \”A) Davacı İsteminin Özeti: Davacı vekili; davalı… İnşaat Turizm Gıda San Tic. A.Ş. nin sahibi …\’ın davacıdan teminat olarak aldığı 150.000,00 TL lik senedi icraya koyduğunu, davalılardan …\’ın, davacının sözkonusu senetle ilgili şikayeti nedeniyle alınan ifadesinde davacıya 300.000,00 TL borç verdiğini beyan ettiğini ancak sigortalı ustabaşı olarak çalışan davacıya bu miktarda borç verilmesinin hayatın olağan akışına aykırı olduğunu ileri sürerek, İstanbul Anadolu 15. İcra Müdürlüğünün 2014/4498 sayılı icra dosyası üzerinden yürütülen takip nedeniyle davacının borçlu olmadığının tespitini talep etmiştir. B) Davalıların Cevabının Özeti: Davalılar vekili; davacının taşeron olması nedeniyle davanın ticaret mahkemesinde görülmesi gerektiğini, davacının müvekkili şirketin yetkilisi …\’tan nakdi borç aldığını ve takibe konu senedi verdiğini, davacının iddialarını yazılı delille kanıtlaması gerektiğini savunmuşlardır. C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti: Mahkemece, dosya içinde bulunan… inşaat hakediş raporu başlıklı 07/11/2013 tarihli belgenin taşeron bölümünde …\’nin imzasının bulunduğu, devamında yer alan diğer hak ediş raporlarında da yine davacı …\’nin belgelere taşeron sıfatıyla imza attığı, 17/12/2013 tarihli el yazısı ile yazılmış, başlığında \”K.. İnşaat Şantiyesi Yönetimine\” yazan iki sayfadan ibaret yazıda …\’nin taşeron sıfatıyla işin bitimine ilişkin taahhütlerde bulunduğu, yine 12/12/2012 tarihli el yazısı ile yazılan beyanlarında da benzer taahhütlerde bulunduğu, 13/12/2013 tarihli yazıda bazı blok ve katların döşeme ve çatı katını 17/01/2014 tarihinde bitireceğini taahhüt ettiği, 16/12/2013 tarihli yazısında ise personel sayısını arttıracağını taahhüt ettiğinin görüldüğü, her ne kadar davacı davalılardan… inşaat şirketi yanında işçi olarak bulunduğu dosyada bulunan yazılı belgelerden anlaşılıyor ise de, dosya içinde bulunan Cumhuriyet Savcılığı dosyasında müşteki olarak görünen işçi ve davacı …\’nin diğer davalı … hakkında yaptığı açığa atılan imzanın kötüye kullanılması iddiasına dair takipsizlik kararı verildiği, dava konusu senetin işçilik sıfatıyla alındığına dair dosyada hiç bir kanıtın olmadığı, bu senedin taşeron temsilcisi sıfatıyla verildiğinin açıkça anlaşıldığı gerekçeleriyle Asliye Ticaret Mahkemesine görevsizlik kararı verilmiştir. D) Temyiz: Kararı davacı temyiz etmiştir. E) Gerekçe: Uyuşmazlık, taraflar arasındaki ilişkinin İş Kanunu kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği ve bu bağlamda iş mahkemesinin görevi noktasında toplanmaktadır. Mahkemece savunmaya değer verilerek davacının davalının işçisi olmadığı, taşeron olduğu kabul edilerek görevsizlik kararı verilmiş ise de, davalılar davacıyla taşeron olarak iş yaptıklarını iddia etmelerine rağmen yazılı bir taşeronluk sözleşmesi sunulmamıştır. Davalılardan… Şirketi\’nin taşeron olarak kabul ettiği bir kimseyi sigortalı göstermiş olması da olağan akışa aykırıdır. Tanık anlatımlarına bakıldığında, davalı şirket tanıkları, davacının işyerinde ustabaşı olduğunu, işçileri sevk ve idare ettiğini, inşaatta çalışan yaklaşık 120 işçinin maaşının davacının hesabına yattığını ve şantiyede çalışan işçilere maaşlarını davacının dağıttığını belirtmişlerdir. Taşeron olduğu iddia edilen davacının davalı şirket tarafından sigortalı gösterilmesi, davalı tarafından davacıya ait işe giriş bildirgesi sunulması, davalının taşeronluk ilişkisini gösterir yazılı bir sözleşme sunamaması ve davacı tanıklarının ifadeleri karşısında, taraflar arasındaki hukuki ilişkinin hizmet akdi olduğu anlaşıldığından Mahkemece işin esasına girilerek karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile davacının taşeron olduğunun kabulü ile görevsizlik kararı verilmesi hatalıdır…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava; borçlu olmadığının tespitine ilişkindir. Davacı vekili; davalı şirketin sahibi …’ın müvekkilinden teminat olarak aldığı 150.000,00TL bedelli senedi icraya koyduğunu ileri sürerek, İstanbul Anadolu 15. İcra Müdürlüğünün 2014/4498 Esas sayılı dosyası üzerinden yürütülen takip nedeniyle müvekkilinin borçlu olmadığının tespitine karar verilmesini talep etmiştir. Davalılar vekili; davacı ile müvekkilleri arasında işçi-işveren ilişkisi bulunmadığını, davacının alt işveren olması nedeniyle davanın ticaret mahkemesinde görülmesi gerektiğini, davacının, müvekkili şirketin yetkilisi …’tan nakdi borç aldığını, bu nedenle takibe konu senedi verdiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece; K.. İnşaat Şirketi ile… arasında sözleşme imzalandığı, 29.10.2013 tarihli… İnşaat A.Ş. Koç, Green PARK Şantiyesi/ İskenderun başlıklı yazıda kaba inşaat işini Köseoğlu İnşaat Şirketinin yaptığı, inşaatın tamamının gecikmesiz olarak teslim edileceğinin taahhüt edildiği, dört etap halinde hangi tarihlerde çalışma yapılacağının belirtildiği, bu taahhüdün altında işveren olarak… İnşaat Şirketinin şantiye şefi Ömer Tolga Şahin’in ve yüklenici Köseoğlu İnşaat Şirketi şantiye şefi …\’nin imzasının bulunduğu, “K.. İnşaat hak ediş raporu” başlıklı 07.11.2013 tarihli belgenin taşeron bölümünde …’nin imzasının bulunduğu, davalı tarafça sunulmuş birçok belgede davacı …\’nin yüklenici sıfatıyla hareket edip beyanlarda bulunduğunun anlaşıldığı, işe giriş bildirgesine göre davacının 16.09.2013 tarihinde işe girdiği, işverenin… İnşaat A.Ş. olduğu, 23.01.2014 tarihinde çıkışının verildiği, her ne kadar davacı davalılardan… Şirketi yanında işçi olarak bulunduğu yazılı belgelerden anlaşılıyor ise de, davacı …\’nin müşteki olarak diğer davalı … hakkında yaptığı açığa atılan imzanın kötüye kullanılması iddiasına dair soruşturmada, takipsizlik kararının verildiği, sözü edilen senedin işçilik sıfatıyla alındığına dair dosyada hiçbir kanıtın olmadığı, bu senedin yüklenici temsilcisi sıfatıyla verildiğinin açıkça anlaşıldığı, bu nedenle yargılamanın görevli ve yetkili Asliye Ticaret Mahkemesince yapılması gerektiği, davacının bu senedi yüklenici olması nedeniyle aldığı dosya içeriğinden anlaşılmadığı gibi işin bitirilmesi sürecinin uzamasından ötürü davalı şirkete karşı verilmiş olabileceği, en azından işçi işveren ilişkisine dayanmadığı gerekçesiyle mahkemenin görevsizliği sebebiyle davanın usulden reddine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine hüküm, Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece; bozma kararında davalılardan… Şirketi’nin taşeron olarak kabul ettiği bir kimseyi sigortalı olarak göstermiş olmasının olağan akışa aykırı olduğunu belirtmiş ise de, inşaat sektöründe inşaat faaliyetini yürüttüğü sırada firmaların zorunlu olarak Sosyal Güvenlik Kurumuna çalışan gösterme sayı ve kotaları nedeni ile kişilerin yalnızca taşeronları değil, bazen hiçbir şekilde inşaat yerinde bulunmayan ve bu işten anlamayan eşini, erkek ya da kız kardeşlerini, arkadaşlarını Sosyal Güvenlik Kurumuna bildirdiklerini, bunun olağan uygulamaya dönüşmüş yasal olmayan yöntemlerden olduğu, bu bağlamda davacının da şirket bünyesinde Sosyal Güvenlik Kurumu’na tabi olarak muvazaalı şekilde görülmesinin fiili uygulamaya birebir uygun düştüğü, bozma kararında davacının ustabaşı olduğu, işçileri sevk ve idare ettiği 120 kişinin maaşının davacının hesabına yattığının belirtilmesinin de, esasen ustabaşı pozisyonunun çok üstünde bir yetkiyi içerdiği, bu hali ile davacının ustabaşı olmadığı, hesabına yatan paraların hak ediş olduğu, işçilere verilen paraların - [İşverene veya Başka Bir İşçiye Sataşma Nedeniyle İş Sözleşmesinin Feshi Mümkün mü?](https://kayseriavukat.org.tr/satasma-nedeniyle-is-sozlesmesinin-feshi/): Başka Bir İşçiye Sataşma Nedeniyle İş Sözleşmesinin Feshinde Kıdem ve İhbar Tazminatları Talep Edilebilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2019/331 Karar No: 2019/633 Karar Tarihi: 30.05.2019 Mahkemesi: İş Mahkemesi Taraflar arasındaki işçilik alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 17.07.2014 tarihli ve 2013/516 E.-2014/560 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 24.02.2016 tarihli ve 2014/30434 E.-2016/3839 K. sayılı kararı ile; \”A) Davacı İsteminin Özeti: Davacı, iş akdinin haksız ve önelsiz davalı işveren tarafından feshedildiği iddiasıyla kıdem ve ihbar tazminatları alacaklarına hükmedilmesini istemiştir. B) Davalı Cevabının Özeti: Davalı, davacının amiri konumundaki başka bir çalışana sataşıp hakaret etmesi nedeniyle iş akdini haklı olarak feshettiklerini savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti: Mahkemece, toplanan kanıtlara ve bilirkişi raporuna dayanılarak davacı tarafından söylendiği iddia edilen sözlerin çoğunluk tanık beyanlarıyla ispatlanamadığı, davacının davranışlarının sataşma niteliğinde olmadığı, söz konusu davranışların işveren vekilinin haksız işlemi ve tahriki sonucu gerçekleştiği, olumsuz bir davranış olmasına karşın çalışma düzenini ve barışı bozucu güven ilişkisini zedeleyici mahiyeti bulunmadığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. D) Temyiz: Kararı davalı avukatı temyiz etmiştir. E) Gerekçe: 4857 sayılı İş Kanunu’ nun 25/II-d maddesinde işçinin işverene yahut onun aile üyelerinden birine yahut işverenin başka bir işçisine sataşmasının işverene bildirimsiz fesih hakkı verdiği açıkça belirtilmiştir. Somut uyuşmazlıkta, tanık anlatımlarından davacı işçinin işverenin diğer bir işçisi olup, grup başı olarak görev yapan Serkan isimli işçiye ağza alınmayacak sözlerle küfür ettiği, davacı işçinin bu şekilde davalı işverenin diğer bir işçisine sataştığı, işverenin fesih hakkını yasal süresi içerisinde kullandığı anlaşıldığından davanın reddi yerine, yerinde olmayan gerekçe ile kabulü hatalı olup bozmayı gerektirmiştir…\” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, işçilik alacaklarının tahsili istemine ilişkindir. Davacı vekili, müvekkilinin davalıya ait iş yerinde 15.06.2007-23.09.2013 tarihleri arasında çalıştığını, iş sözleşmesinin haksız olarak feshedildiğini ileri sürerek kıdem ve ihbar tazminatlarının davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, davacının bölüm yöneticisi ve amiri konumundaki Serkan isimli işçiye küfredip yakasından tutup geriye ittirmek sureti ile sözlü ve fiili sataşmada bulunmasından ötürü iş sözleşmesinin haklı nedenle feshedildiğini belirterek davanın reddini istemiştir. Mahkemece davalı … Serkan\’ın davacı ile tartışan diğer işçi olduğu dikkate alındığında, çoğunluk tanık anlatımlarına göre davacının eyleminin sataşma niteliğinde olmadığı, kaldı ki bu davranışlarının işveren vekilinin haksız eylemi ve tahriki sonucu gerçekleştiği, olumsuz bir davranış olmakla birlikte çalışma düzen ve barışını bozucu, güven ilişkisini zedeleyici nitelikte olmadığı gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan nedenle bozulmuştur. Mahkemece önceki gerekçe tekrar edilmek sureti ile direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiş, ancak mahkemece davalının verilen kesin süreye rağmen eksik temyiz karar harcını ve temyiz posta masraflarını yatırmadığı gerekçesi ile temyiz isteminden vazgeçmiş sayılmasına karar verilmiş, bu ek karar da davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Hukuk Genel Kurulunun 07.02.2019 tarihli ve 2017/9-1778 E.-2019/108 K. sayılı kararı ile davalı tarafa eksik temyiz harcı ve avansı yatırması için gönderilen tebligatın geçersiz olduğu, bu nedenle 1086 sayılı (mülga) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu\’nun 434/3\’üncü maddesindeki \”hükmün temyiz edilmemiş sayılmasının koşulu olarak düzenlenen hâlin\” somut olayda gerçekleşmediği anlaşıldığından davalının temyiz isteminden vazgeçmiş sayılmasına ilişkin Mahkemenin 27.09.2016 tarihli ve 2016/212 E.-2016/191 K. sayılı ek kararının kaldırılmasına ve eksik temyiz harcı ile posta giderinin (avansı) yatırılması için 1086 sayılı (mülga) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu\’nun 434/3\’üncü maddesi uyarınca işlem yapılması bakımından dosyanın Mahkemesine geri çevrilmesine karar verilmiş olup davalı vekilince süresinde eksik temyiz harcı ve posta gideri yatırılmıştır. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, somut olay bakımından davacının grup başı konumundaki işverenin diğer bir işçisine sataşma teşkil eden bir davranışta bulunup bulunmadığı; burada varılacak sonuca göre işverence yapılan feshin haklı nedene dayanıp dayanmadığı, davacının kıdem ve ihbar tazminatlarına hak kazanıp kazanamayacağı noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle iş sözleşmesinin işverence haklı nedenle fesih hâllerinden olan \”sataşma\” üzerinde kısaca durmakta fayda vardır. İş sözleşmesi işçi ile işveren arasında kurulan ve her iki tarafa borç yükleyen bir sözleşme olup, işçi ile işveren arasında karşılıklı güvene dayanan kişisel ve sürekli bir ilişki yaratır. Bu nedenle işçi veya işveren taraflarından birinin davranışı ile bu güveni sarsması hâlinde güveni sarsılan tarafın objektif iyi niyet kurallarına göre artık bu ilişkiyi sürdürmesinin kendisinden beklenemeyeceği durumlarda iş sözleşmesi ile bağlı kalamayacağı gerçeğinden hareket eden kanun koyucu, yaptığı düzenleme ile taraflara iş sözleşmesini haklı nedenle tazminatsız fesih hakkı tanımıştır. Hukukumuzda \”olağanüstü fesih\”, \”bildirimsiz fesih\”, \”süresiz fesih\”, \”önelsiz fesih\”, \”derhal fesih\”, \”muhik sebeple fesih\” gibi terimlerle ifade edilen haklı nedenle fesih, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun md. 435, 4857 sayılı İş Kanunu\’nun md. 24 ve 25; Deniz İş Kanunu’nun md. 14 ve 16; Basın İş Kanunu\’nun md. 11\’de düzenlenmiş bulunmaktadır. Bu nedenle, haklı nedenle fesih kanunla tanınmış bir haktır. Bir tarafın işte bu haklı nedenle fesih hakkına dayanarak, karşı tarafa yöneltilmesi gereken irade beyanıyla iş sözleşmesine geçmişe etkili olmaksızın derhal son vermesi, haklı nedenle fesih olarak tanımlanmaktadır. Bu itibarla İş Kanunu, haklı nedenle fesih hakkını \”Haklı nedenle derhal fesih\” başlığı altında düzenlemektedir (Mollamahmutoğlu, H./ Astarlı, M. / Baysal, U.: İş Hukuku Gözden Geçirilmiş ve Genişletilmiş 6. Bası, Ankara 2014, s. 794). Bu kapsamda 4857 sayılı İş Kanunu\’nun işverenin haklı nedenle derhal fesih hakkını düzenleyen 25\’inci maddesinin ikinci bendinin (d) alt bendinde \”İşçinin işverene yahut onun ailesi üyelerinden birine yahut işverenin başka işçisine sataşması\” haklı fesih nedenlerinden biri olarak yer almaktadır. Haklı nedenle feshe yol açan sataşma işverene, aile bireylerinden birine veya işverenin bir işçisine (veya işveren vekiline) sözle olabileceği gibi, davranış şeklinde de ortaya çıkabilir (Sarper, S.: İş Hukuku 11. Baskı, 2015, s. 711). İşçinin ya da aile üyelerinden birinin şeref ve namusuna dokunacak söz, davranış veya eylemin, işverenin diğer bir işçisi tarafından gerçekleştirilmiş olması, kural olarak işçiye iş sözleşmesini haklı fesih imkânı vermez. Ancak, şeref ve namusa dokunan söz ve davranışlardan haberdar olan işverenin, eylemin tekrarlanmaması yönünde gerekli önlemleri alması, işçiyi gözetme borcunun gereği olarak zorunludur. Kanuna göre sataşma, sadakat borcuna aykırılığın özel bir hâli olarak kabul edilmektedir. Sataşma - [Islah Harcı Ödenmeden Kamulaştırmasız El Koyma Nedeniyle Tazminat Davası Islah Edilebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/islah-harci-odenmeden-dava-islah-edilir-mi/): Islah Harcı Ödenmeden Kamulaştırmasız El Koyma Nedeniyle Tazminat Davası Islah Edilebilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2019/65 Karar No: 2019/625 Karar Tarihi: 28.05.2019 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki Kamulaştırmasız el koyma nedeniyle tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Asliye Hukuk Mahkemesince, 482 ada 1257 ve 1258 parsel sayılı taşınmazlar yönünden dava yolu bakımından davanın reddine, 482 ada 1259 parsel sayılı taşınmaz yönünden ise davanın kabulüne dair verilen 17.11.2014 tarihli ve … sayılı karar, davacı vekili ve davalı … vekili ile davalı … vekili tarafından ayrı ayrı temyiz edilmekle, Yargıtay (Kapatılan) 18. Hukuk Dairesinin 30.06.2015 tarihli ve 2015/2035 E., 2015/11589 K. sayılı kararı ile; “…Dava konusu 1257 ve 1258 parseller hakkında davaya bakma görevinin idari yargıya ait olduğu gerekçesiyle davanın usulden reddine karar verilmesinde bir isabetsizlik görülmemiştir. 1259 parsel sayılı taşınmaz yönünden incelemede ise mahkemece yapılan araştırma ve alınan bilirkişi raporu hüküm kurmaya yeterli değildir. Şöyle ki; Dosyadaki bilgi ve belgelerin incelenmesinde; dava konusu 1259 parselin 46.957 m² yüzölçümünde olduğu, 856 m² lik kısmına yol ve kaldırım yapılarak el atıldığı, sorumlu idarenin … kabul edildiği, 858 m² lik kısmının imar planında yol olarak belirlendiği, fiilen el atılmadığı, sorumlu idarenin … kabul edildiği, geri kalan kısmının imar planında ağaçlandırılacak alan olduğu, sorumlu idarenin … kabul edildiği, taşınmazın tüm bedelinin hesaplanarak davacı hissesine düşen bedelin davalılardan tahsiline karar verildiği anlaşılmıştır. 1- Taşınmazın fiilen el atılan kısmına kim tarafından, hangi tarihte el atıldığı, halen hangi idare tarafından yolun bakım ve gözetiminin yapıldığı, el atılan yolun ana arter listesinde bulunup bulunmadığı hususları ayrıntılı olarak belirlenerek sorumlu idarenin saptanması gerekirken eksik inceleme ile karar verilmesi, 2- Dava konusu taşınmazın fiilen el atılan kısmı ile geriye kalan bölümlerinin imar planındaki konumları, arta kalan kısmın yüzölçüm ve geometrik şekli dikkate alındığında proje bütünlüğü oluşturmadığı gözetilerek sadece el atılan bölümleri yönünden davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması, 3- Bilirkişi kurulu raporunda somut emsal olarak alınan 1274 ada 1 parselin tapu kayıtlarına göre; 80/252 payının 07.12.2006 tarihinde 114.272,50 TL; 80/252 payının 20.02.2007 tarihinde 149.500,00 TL, 23/63 payının 13.02.2009 tarihinde 129.000,00 TL, 43/63 payının 20.02.2009 tarihinde 80.000,00 TL ve taşınmazın tamamının 30.12.2010 tarihinde 111.746,00 TL bedelle satıldığı anlaşılmaktadır. Değişik tarihlerdeki bu satışların kendi arasında çelişkili bedellerle gerçekleştirilmiş olması emsal seçilen taşınmazın bu satışlarının gerçek bedelli satışlar olmadığı kuşkusunu uyandırdığından uygun emsal olmadığı anlaşılmıştır. Mahkemece yeniden nitelik, yüzölçümü ve değer itibarıyla dava konusu taşınmaza benzer özelliklere sahip ve değerlendirme tarihine yakın tarihlerde satış gören uygun emsaller bulunup emsallerin tapu kayıtları, imar durumları ile değerlendirme tarihindeki bağlı bulundukları cadde veya sokak için belediyelerce emlak vergisine esas olmak üzere belirlenen m² fiyatları da getirtilerek bu emsallere göre ayrıntılı olarak karşılaştırma yapan ek raporlar alınarak oluşacak duruma göre karar verilmesi gerektiğinin düşünülmemesi, Doğru görülmemiştir. Ayrıca; 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu‘nun 6487 sayılı Kanunla değiştirilen geçici 6.maddesinin onikinci ve onüçüncü fıkraları 13.03.2015 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Anayasa Mahkemesinin 13.11.2014 tarih, 2013/95 Esas ve 2014/176 Karar sayılı kararıyla iptal edildiği dikkate alındığında 09/10/1956 tarihi ile 04/11/1983 günü arasında fiilen el atılan taşınmazlarla ilgili açılan kamulaştırmasız el atma davalarında Geçici 6.maddenin 7.fıkrası gereği harç ve vekalet ücretinin maktu olarak, 04/11/1983 tarihinden sonra el atılan taşınmazlar yönünden açılan davalarda ise mahkeme ve icra harçları ile her türlü vekalet ücretinin genel hükümler doğrultusunda nispi olarak uygulanması gerekmektedir. Dava konusu taşınmaza fiilen el atma tarihi tespit edilerek sonucuna göre harç ve vekalet ücretlerinin belirlenmesi gerektiğinden bu husus bozma nedeni yapılmıştır…” gerekçesiyle karar bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı (mülga) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanunla değişikliği öncesi hâliyle 438. maddesinin ikinci fıkrası gereğince direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağından davalı … vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, kamulaştırmasız el konulan taşınmaz bedelinin tahsili istemine ilişkindir. Davacı vekili; müvekkilinin, İzmir ili Balçova ilçesi 482 ada 1257, 1258 ve 1259 parsel sayılı taşınmazların hisseli maliki olduğunu, davalı … Başkanlıklarının kamulaştırma işlemi yapmaksızın 1259 parsel sayılı taşınmazı yol ve kaldırım olarak kullandıklarını, yine 482 ada 1257 ve 1258 sayılı parsel sayılı taşınmazlar için de el koyma durumunun söz konusu olduğunu, taşınmazların ağaçlandırılacak alanda kaldığını, buna karşın amacına uygun olarak kamulaştırma görevinin yerine getirilmediğini ve davacının mülkiyet hakkının kısıtlandığını ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla bedeli ödenmeden fiilen kullanıma açılan 1259 parsel sayılı taşınmaz ile ağaçlandırılacak alanda kalmalarına karşın kamulaştırılmayan 1257 ve 1258 parsel sayılı taşınmazlar için şimdilik 15.000,00TL’nin dava tarihinden itibaren kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz oranı ile birlikte davalı … Başkanlıklarından tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davacı vekili ıslah dilekçesi olarak adlandırdığı 08.09.2014 tarihli dilekçe ile bilirkişi raporunda belirtilen (22.070.211,00TL- 15.000,00TL) 22.055,211,00TL fark bedelinin tahsilini istemiştir. Davalı … vekili; davacının, dava konusu taşınmazlara ilişkin olarak aynı iddialarla İzmir 9. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2011/414 E. sayılı dosyası ile dava açtığını, ancak sonrasında açılan bu davadan feragat ettiğini ve mahkemece feragat nedeniyle davanın reddine karar verildiğini, dolayısıyla dava konusu ve iddiası aynı olan bir konuda yeni dava açılmasının 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 114. maddesinin 1. fıkrasına göre mümkün olmadığını, kaldı ki dava konusu 482 ada 1257 ve 1258 parsel sayılı taşınmazların imar planı onama sınırı dışında kaldığını, bununla birlikte müvekkili belediyenin sorumluluğunun bulunmadığını ve dava konusu taşınmazlara el koyma olgusunun gerçekleşmediğini belirterek davanın reddinin gerektiğini savunmuştur. Davalı … vekili; davacı tarafın, müvekkili belediyeye uzlaşmak amacıyla başvuruda bulunmadığını, öte yandan dava konusu 482 ada 1257 ve 1258 parsel sayılı taşınmazlara fiili el koymanın da söz konusu olmadığını, bu nedenle görevli mahkemenin idari yargı yeri olduğunu, yine dava konusu 1259 parsel sayılı taşınmaza yönelik tespit dosyasında taşınmazın 856 m2’lik kısmına yol ve kaldırım yapılmak suretiyle el konulduğu iddia edilmiş ise de, bahsi geçen imalatların davalı … tarafından yapılmadığını beyanla davanın reddinin doğru olacağını ifade etmiştir. Mahkemece; dosya içerisindeki belgeler ile bilirkişi raporları birlikte değerlendirildiğinde, dava konusu 482 ada 1257 ve 1258 parsel sayılı taşınmazlarda fiili el koymanın değil hukuki el koymanın bulunduğu, bu itibarla - [İşçilik Alacağı Davası Belirsiz Alacak Davası Olarak Açılabilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/iscilik-alacagi-davasi-belirsiz-alacak/): İşçilik Alacağı Davası Belirsiz Alacak Davası Olarak Açılabilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2015/3136 Karar No: 2018/347 Karar Tarihi: 28.02.2018 Mahkemesi: İş Mahkemesi Taraflar arasındaki işçilik alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 06.01.2015 gün ve 2014/365 E.-2015/15 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davalı … Belediyesi vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin 12.03.2015 gün ve 2015/4969 E.- 2015/10416 K. sayılı kararı ile; \”…Davacı işçi, daimi kadroya geçtiği aşamada geçici işçi statüsünde çalıştığı sürelerin dikkate alınması gerektiğini ileri sürerek, geriye dönük 5 yıl içinde eksik ödenen bir kısım fark işçilik alacaklarının belirsiz alacak davası olarak tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, davacının taleplerinin zamanaşımına uğradığını belirterek taraf sıfatı yokluğu nedeniyle ve esastan davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. Davacı vekili bilirkişi raporundan sonra ibraz ettiği dilekçe ile talep ettiği alacak miktarlarını artırmak suretiyle bilirkişi raporunda belirtilen alacak miktarlarının hüküm altına alınmasını karar verilmesini talep etmiştir. Mahkemece davanın türü belirsiz alacak davası olarak kabul edilmek suretiyle isteklerin kabulüne karar verilmiş, hükmü davalı temyiz etmiştir. 1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir. 2- Davaya konu işçilik alacalarının belirsiz alacak davasına konu olup olamayacağı ile zamanaşımı ve faiz başlangıcı yönlerinden taraflar arasında uyuşmazlık bulunmaktadır. Belirsiz alacak davası 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile öngörülen ve alacaklıya bazı avantajlar sağlayan yeni bir dava türüdür. Sözü edilen hükme göre “Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir”. Şu hale göre davanın açıldığı tarihte alacak miktarının belirlenmesi imkansız ise belirsiz alacak davası açılabilir. Öte yandan alacaklı tarafından alacağın miktar veya değerinin tam olarak belirlenmesi beklenemez ise yine belirsiz alacak davası açılabilir. Belirsiz alacak davasını düzenleyen 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 107. maddesinin gerekçesinde, birçok kez hak arama özgürlüğüne vurgu yapılmıştır. Yine alacaklının hukuki ilişkiyi, muhatabını ve talep edebileceği asgari tutarı bilmesine rağmen “alacağın tamamını tam olarak” tespit edemeyecek durumda olması da davanın nedenleri arasında sayılmıştır. Bu itibarla belirsiz alacak davasıyla ilgili yoruma gidildiğinde, alacaklının hak arama özgürlüğünün değerlendirilmesi gerekir. Bunun aksine ilgili hükmün, alacaklının hakkına ulaşmasını kısıtlayan şekilde ele alınması doğru olmaz. Dava konusu alacak karşı tarafın vereceği bilgi veya belgelerle belirlenecekse, alacak belirsiz kabul edilmelidir. Karşılaştırmalı hukukta geçerli olan bu kriter 107. maddenin 2. fıkrasının başlangıcında “karşı tarafın vereceği bilgi sonucu” yargılama sırasında belirlenme olarak kabul edilmiştir. Konuyu iş mevzuatı açısından ele aldığımızda, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 3, 8, 22, 28, 32, 37, 67. maddelerinde işverene çalışan her bir işçi yönünden kayıt tutma ve işçiye belge verme yükümlülüğü getirildiği görülmektedir. Bütün yasal yükümlülüklere uyan işveren bakımından kural olarak işçi alacaklarının belirsiz olduğundan söz edilemeyecektir. Zira işçinin çalışma süresinin tam olarak kayda geçirildiği, iş sözleşmesi ile ücreti, ücretin ekleri ve çalışma koşullarının belirlendiği, işçiye her ay ücret hesap pusulası verildiği, günlük ve haftalık iş sürelerinin işçiye önceden bildirildiği, işçinin yaptığı olağanüstü çalışmalar için kendisine belge verildiği durumlarda, işçinin bir çok alacağı belirli ya da belirlenebilir durumdadır. Sadece hakimin taktirine kalan bazı alacaklar bakımından yine de başlangıçta bir belirsizlikten söz edilebilecektir. İşçilik alacaklarının hesabı genelde iki kritere tabidir. İşçinin işyerinde geçen çalışma süresi ve ücreti ile ekleri bilindiğinde işçilik alacakları belirlenebilir durumdadır. Bu yüzden özellikle kamu kurumlarında işçinin çalışmalarının tam olarak Sosyal Sigortalar Kurumuna bildirilmesi ve işyerinde uygulanan toplu iş sözleşmesinden yararlanan işçinin ücreti ile eklerinin toplu iş sözleşmesinde yer alması sebebiyle işçilik alacakları belirlenebilir durumdadır. Yine de hakimin taktir alanına giren manevi tazminat, taktiri indirime tabi fazla çalışma ücreti, hafta tatili ücreti, bayram ve genel tatil ücreti, cezai şart, sözleşmenin kalan süresine ait ücret gibi alacakların başlangıçta tam olarak ve tamamen belirlenmesi mümkün değildir. Nitekim 107. maddenin Adalet Komisyonu gerekçesinde de, alacaklının “talep edebileceği miktarı asgari olarak bilmesine ve tespit edebilmesine rağmen, alacağın tamamını tam olarak tespit” edememesi halinde belirsiz alacak davası açılabileceği ifade edilmiştir. Gerekçede örnek olarak “keşif ve bilirkişi raporu” ile alacağın miktarının tespit olunmasından söz edilmiştir ki, iş yargısında bilirkişi hesap raporu alınması çok yaygın bir uygulamadır. Yine 107. maddenin 2. fıkrasında “karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu” alacak miktarının belirlenmesinden söz edilmiştir ki, yukarıda sözü edilen yasal yükümlülükler sebebiyle işçiye çalışırken belge vermekle yükümlü olan işveren bunu yerine getirmediğinde, işçinin alacağın miktarını tam olarak belirlemesini beklemek doğru olmaz. Belirsiz alacak davasını öngören hükümde biri sübjektif, diğer objektif iki unsur karşımıza çıkmaktadır. Alacağın veya dava değerinin belirlenmesini objektif olarak imkansız olması halinde belirsiz alacak davası açılabilecektir. Örneğin iş kazası geçiren işçinin açacağı davada işveren ve işçinin karşılıklı kusur oranları, kusursuz sorumluluk olup olmadığı ve varsa kaçınılmazlık durumu ve maluliyet oranlarının dava açma aşamasında belirlenmesi imkansızdır. Sübjektif unsur ise alacaklının talep konusu miktarı belirlemesinin alacaklıdan beklenememesidir. İşçinin yasal hakları ödenmeksizin işten çıkarıldığı bir durumda yukarıda belirtilen masraflara ek olarak uzman hesap raporu aldırarak olası işçilik alacaklarını belirlemesi de hak arama özgürlüğü önünde engel olarak değerlendirilebilir. Talep sonucunun rakam olarak ifadesinin imkansızlığı, davacının tam olarak miktarını bilmediği ve bu bilgisizliğini davalının sahasında bulunan vakıalardan kaynaklandığı durumlarda söz konusudur. İşyerinde sendikasız çalışan ve yasal işçilik alacakları konusunda ayrıntılı bilgi sahibi olması beklenmeyen bir işçinin, alacakları doğru şekilde adlandırması dahi mümkün olmazken doğru hesap yöntemiyle birlikte ve tam olarak belirlemesi mümkün görülmemelidir. Ancak işyerinde hukuk müşaviri, personel uzmanı, muhasebe müdürü gibi konumda çalışan bir işçi bakımından aynı sonuca varmak mümkün olmayacaktır. Belirsiz alacak davası hukuk sistemimize girmeden önce icra inkar tazminatına hak kazanma yönünden likit (belirli) olma kriteri içtihat olarak kabul edilmiştir. Bu kriterin, alacağın belirli olup olmamasında da dikkate alınabileceği Yargıtay tarafından kabul edilmiştir. Yargıtay’a göre; “Likit bir alacaktan söz edilebilmesi için ise; ya alacağın gerçek miktarının belli ve sabit olması ya da borçlusu tarafından belirlenebilmesi için bütün unsurların bilinmesi veya bilinmesinin gerekmekte olması; böylece, borçlunun borç tutarını tahkik ve tayin etmesinin mümkün bulunması; başka bir ifadeyle, borçlunun yalnız başına ne kadar borçlu olduğunu tespit edebilir durumda olması gerekir. Bu koşullar yoksa, likit bir alacaktan söz edilemez” (HGK. 14.07.2010 gün ve 2010/19-376 E, 2010/397 K, HGK, Y.HGK. - [6136 sayılı Kanun Kapsamında Bıçak ve Ruhsatsız Silah Taşıma Suçunda Ayrı Ayrı Ceza Verilebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/yasak-bicak-ve-ruhsatsiz-silah-tasima-sucu/): 6136 sayılı Kanun Kapsamında Bıçak ve Ruhsatsız Silah Taşıma Suçunda Ayrı Ayrı Ceza Verilebilir mi? Özet: Bir adet ruhsatsız tabanca ve bir adet yasak bıçak ele geçirilmesi hâlinde, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 44. maddesinde düzenlenen fikri içtima kuralı uyarınca en ağır cezayı gerektiren 6136 sayılı Kanun’un 13/1. maddesinde tanımlanan ruhsatsız tabanca taşımak suçundan hüküm kurulmalı, ele geçirilen bıçak da dikkate alınarak ceza alt sınırdan uzaklaşılarak tayin edilmelidir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu         Esas No: 2014/605 Karar No: 2018/243 K. Tarihi: 29.05.2018 İçtihat Metni Kararı veren Yargıtay Dairesi: 8. Ceza Dairesi Mahkemesi: Sulh Ceza Mahkemesi 6136 sayılı Kanuna muhalefet suçundan sanık …\’in, aynı Kanunun 15/1; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 62/1, 50/1-a, 52/2-4 ve 54/1. maddeleri uyarınca hapis cezasından çevrilen 3.000 ve doğrudan verilen 400 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, taksitlendirmeye ve müsadereye ilişkin … Sulh Ceza Mahkemesince verilen 06.05.2013 gün ve 104-423 sayılı hükmün, sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 8. Ceza Dairesince 30.04.2014 gün ve 3118-11150 sayı ile; \”22.01.2009 tarihinde meydana gelen ateşli silahla kasten öldürme suçunun şüphelisi olarak yakalanan ve yaralı olması nedeniyle götürüldüğü acil serviste üzerinden emanette kayıtlı bıçak ele geçirilen sanık hakkında, 04.03.2009 tarihli iddianame ile kasten öldürme, mala zarar verme ve ruhsatsız tabanca taşıma nedeniyle 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanun\’un 13/1. maddesine aykırılık suçlarından açılan kamu davasında İzmir 7. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 25.09.2009 gün ve 84-217 sayılı mahkûmiyet kararı verildiği, bu kararın 02.05.2012 tarihinde kesinleştiği anlaşılmakla; sanığın aynı anda bir adet tabanca ve bir adet yasak bıçak taşımaktan ibaret eyleminin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun  44. maddesi hükmü gözetildiğinde 6136 sayılı Kanunun 13/1. maddesine uyan tek bir suç oluşturacağı cihetle, sanığın yargılanıp mahkûm olduğu silahla aynı gün üzerinden elde edilen bıçak nedeniyle açılan davanın hukuki ve fiili bağlantı nedeniyle görevsizlik kararı verilerek evvelki davaya bakan İzmir 7. Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmesi, anılan mahkemece önceki hüküm de dikkate alınarak ek karar verilip sanığın hukuki durumunun takdiri gerektiğinin gözetilmemesi\” isabetsizliğinden sanığın kazanılmış hakkı gözetilerek bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 11.06.2014 gün ve 196706 sayı ile; \”…Sanığın aynı anda bir adet tabanca ve bir adet yasak bıçak taşımaktan ibaret eyleminin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 44. maddesi hükmü gözetildiğinde, 6136 sayılı Kanunun 13/1. maddesine uyan tek bir suçu oluşturduğu, bu nedenle aynı tarihte gerçekleştirdiği yasak tabanca taşımak suçundan kesinleşmiş mahkûmiyet kararı bulunan sanık hakkında, yasak bıçak taşımak suçundan açılan inceleme konusu kamu davasının mükerrer olduğu şüphesizdir. Diğer yandan, İzmir 7. Ağır Ceza Mahkemesinin, 6136 sayılı Kanunun 13/1. maddesine aykırılık suçundan sanık hakkında verdiği mahkûmiyet kararının kesinleşmesi nedeniyle anılan mahkeme yönünden ortada görülmekte olan bir dava kalmamıştır. Bu durumda, sanık hakkında yasak nitelikte bıçak taşımak suçundan açılan davaya bakma görevi 5235 sayılı Kanun’un 10. maddesi uyarınca İzmir 15. Sulh Ceza Mahkemesine aittir. O hâlde, İzmir 15. Sulh Ceza Mahkemesince, sanık hakkında aynı fiil nedeniyle önceden verilmiş bir hüküm bulunması nedeniyle 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 223/7. maddesi uyarınca davanın reddine karar verilmesi gerekirken mahkûmiyet hükmü kurulması yasaya aykırıdır\” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 8. Ceza Dairesince 11.07.2014 gün ve 19317-18503 sayı ile; “Sulh Ceza Mahkemesinin, Ağır Ceza Mahkemesinin kararını inceleyip irdeleyerek ceza tayin etmesinin görev kuralları ile bağdaşmayacağı” gerekçesiyle itiraz nedenleri yerinde görülmediğinden Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; kasten öldürme suçunda kullandığı ruhsatsız ateşli silah nedeniyle 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanun’un 13/1. maddesi uyarınca verilen mahkûmiyet hükmü kesinleşen sanık hakkında, kasten öldürme ve 6136 sayılı Kanuna muhalefet suçlarını işlediği gün üzerinde taşıdığı yasak niteliği haiz bıçak nedeniyle sulh ceza mahkemesine 6136 sayılı Kanuna muhalefet suçundan açılan ayrı bir kamu davası sonucunda, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 223/7. maddesi uyarınca kamu davasının reddine mi karar verilmesi, yoksa kasten öldürme suçunun görüldüğü mahkemece önceki hüküm de dikkate alınarak ek karar mı verilmesi gerektiğinin belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Sanık … hakkında, 22.01.2009 tarihinde yasak nitelikteki ruhsatsız ateşli silahla kasten öldürme suçunu işlediği iddiasıyla kasten öldürme suçunun yanında ayrıca 6136 sayılı Kanuna muhalefet suçundan kamu davası açıldığı, sanığın aynı gün üzerinde ele geçirilen bıçağın muhafaza altına alınarak, el koymanın onaylanmasına karar verildikten sonra adli emanete alındığı, söz konusu bıçak ile ilgili herhangi rapor aldırılmadığı gibi iddianamede de müsaderesi veya iadesiyle ilgili herhangi bir talepte bulunulmadığı, İzmir 7. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda, sanığın öldürme suçunda kullandığı ruhsatsız ateşli silah nedeniyle 6136 sayılı Kanun’un 13/1, 5237 sayılı TCK\’nın 62/1, 52/2, 53/1 ve 54/1. maddeleri uyarınca 10 ay hapis ve 500 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve müsadereye karar verildiği, ayrıca sanıktan ele geçirilen ve adli emanette kayıtlı olan bıçağın bizatihi suç unsuru olup olmadığı tespit edilemediğinden gereğinin İzmir Cumhuriyet Başsavcılığınca yerine getirilmesine karar verildiği, hükmün sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesi tarafından 02.05.2012 gün ve 1891-3453 sayı ile onanmasına karar verilerek hükmün kesinleştiği, İzmir Cumhuriyet Başsavcılığınca, söz konusu bıçakla ilgili sanık hakkında 6136 sayılı Kanuna muhalefet suçundan 2012/110926 sayılı ayrı bir soruşturma başlatıldığı, soruşturma kapsamında alınan 31.12.2012 tarihli ekspertiz raporunda; metal sapında parmak geçirmeye yarayan delik bulunan, 10,9 cm uzunluğunda, tek ağızlı, sivri uçlu, sırt kısmı meyilli, düz, küt ve tırtıklı namluya sahip, genel yapısı ve mekanik aksamı bakımından sustalı bıçağın, 6136 sayılı Kanun\’un 4. maddesinde belirtilen yasak niteliği haiz bıçaklardan olduğunun belirtildiği, İzmir Cumhuriyet Başsavcılığının 21.01.2013 tarihli iddianameyle sanık hakkında, yasak bıçak taşımak eylemi nedeniyle 6136 sayılı Kanuna muhalefet suçundan kamu davası açıldığı ve İzmir 15. Sulh Ceza Mahkemesince 06.05.2013 gün ve 104-423 sayı ile sanığın mahkûmiyetine karar verildiği, Anlaşılmaktadır. Ceza muhakemesi yapılabilmesi için bir takım \”olmazsa olmaz\” (sine qua non) şartlar aranır. Bu bağlamda muhakeme yapılabilmesinin şartlarından birisi de \”Non bis in idem\” olarak ifade edilen, aynı fiilden dolayı verilmiş bir hükmün veya açılmış bir davanın bulunmamasıdır. \”Non bis in idem\” ilkesi evrensel hukukun temel ilkelerinden biri olup, doktrinde de kabul edildiği gibi yazılı kural hâline getirilmemiş olsa bile - [Epilepsi Rahatsızlığı Ceza Sorumluluğunu Kaldıran veya Azaltan Neden Olarak Kabul Edilebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/epilepsi-rahatsizligi-ceza-sorumlulugu/): Sara – Epilepsi Rahatsızlığı Ceza Sorumluluğunu Kaldıran veya Azaltan Neden Olarak Kabul Edilebilir mi? Özet: Soruşturma aşamasında alınan beyanında, epilepsi hastası olduğunu ve olayı hatırlamakta güçlük çektiğini ifade eden sanığın, epilepsi hastası olup olmadığının, hasta olduğunun tespiti hâlinde atılı suçu nöbet sırasındaki, nöbetten önceki veya sonraki zihin bulanıklığı içerisinde işleyip işlemediğinin belirlenmesinin özel ve teknik bilgiyi gerektiren bir konu olduğu, bu hususun hâkimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgi ile çözümlenmesinin mümkün olmadığı, böyle bir değerlendirmenin ancak bilimsel verilere dayanan ve istikrar kazanmış adli tıp uygulamaları doğrultusunda yapılacak muayene sonucu düzenlenecek rapora göre yapılabileceği göz önüne alındığında, sanığın işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayıp algılayamadığı veya bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneğinin azalıp azalmadığı, buna bağlı olarak da hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 32. maddesinin birinci veya ikinci fıkralarının uygulanmasının gerekip gerekmediği hususunda rapor alınarak sonucuna göre hukuki durumunun belirlenmesi gerekirken eksik araştırma ile hüküm kurulduğu kabul edilmelidir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu         Esas No: 2017/467 Karar No: 2018/576 K. Tarihi: 27.11.2018 İçtihat Metni Kararı veren Yargıtay Dairesi: 17. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Nitelikli hırsızlık suçundan sanık …\’ın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 142/2-d, 62, 58 ve 53. maddeleri uyarınca 2 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hapis cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve hak yoksunluğuna ilişkin Eyüp (Kapatılan) 2. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 29.04.2010 tarihli ve 2690-866 sayılı hükmün, sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 17. Ceza Dairesince 15.02.2016 tarih ve 8698-1624 sayı ile; “…Sanığın soruşturma aşamasında verdiği ifadesinde epilepsi hastası olduğunu, hatırlamakta güçlük çektiğini savunması karşısında, sanığın eylemi gerçekleştirdiği sırada 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 32. maddesi uyarınca ceza sorumluluğunu tamamen yada kısmen kaldıracak biçimde, işlediği suçun hukuki sonuçlarını algılama veya davranışlarını yönlendirme yeteneğini önemli derecede azaltıp azaltmadığı konusunda uzman hekim raporu alınarak sonucuna göre sanığın hukuki durumunun tayin ve takdiri gerekirken eksik araştırmayla yazılı biçimde hüküm kurulması,” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. İstanbul 48. Asliye Ceza Mahkemesi ise 02.06.2016 tarih ve 310-445 sayı ile; \”…Bilindiği gibi Epilepsi (Sara olarak da bilinir), beyin içinde bulunan sinir hücrelerinin olağan dışı bir elektro-kimyasal boşalma yapması sonucu ortaya çıkan nörolojik bozukluk, hastalıktır. Beynin normalde çalışması ile ilgili elektriğin aşırı ve kontrolsüz yayılımı sonucu oluşur. Sıklıkla geçici bilinç kaybına neden olur. Epilepsi nöbetleri farklı şekillerde ortaya çıkar. Bazı nöbetlerden önce korku hissi gibi olağan dışı algılamalar ortaya çıkarken, bazı nöbetlerde kişi yere düşebilir, bazen ağzı köpürebilir. Epilepsi nörolojik bir hastalık olup akıl hastalığı, akıl zayıflığı veya psikiyatrik bir rahatsızlık olmadığı, mahkeme hâkiminin de epilepsi hastası olduğu bu nedenle epilepsi rahatsızlığının ceza sorumluluğunu tamamen veya kısmen kaldıracak işlediği suçun hukuki sonuçlarını algılama ve davranışlarını yönlendirmesini azaltacak bir rahatsızlık olmadığı bilindiğinden bu nedenle; suç tarihinde sanığın katılanın müdür yardımcılığı olarak görev yaptığı okula gidip, katılanın odasına girerek oda içerisinde bulunan kasa anahtarını ele geçirip odada bulunan çelik kasayı anahtar ile açıp içindeki 4000 TL\’yi çaldığı, sanığın daha önce de aynı suçtan dolayı cezalandırılmasına karar verildiği ve bu nedenle sanığın mükerrer olduğu anlaşıldığından mahkememizin 2008/2690 esas, 2010/866 karar sayılı hükmünde direnilmesine karar vermek gerekmiştir.\” şeklindeki gerekçe ile bozmaya direnerek önceki hüküm gibi sanığın mahkûmiyetine karar vermiştir. Direnme kararına konu bu hükmün de sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 30.11.2016 tarihli ve 307563 sayılı \”bozma\” istekli tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya, Ceza Genel Kurulunca 14.12.2016 tarih ve 1427-2102 sayı ile; 6763 sayılı Kanun\’un 38. maddesiyle 5320 sayılı Kanun\’a eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarıca inceleme yapan Yargıtay 17. Ceza Dairesince 13.03.2017 tarih ve 192-2874 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; soruşturma sırasında, epilepsi hastası olduğunu bildiren sanığın, işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayıp algılayamadığı ve bu fiille ilgili davranışlarını yönlendirme yeteneğinin azalıp azalmadığı, buna bağlı olarak hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun  32. maddesinin birinci veya ikinci fıkralarının uygulanması yönünden rapor alınmasına gerek olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Katılan …\’in, 06.03.2006 tarihinde müdürü olduğu Tuna Lisesi\’nin içerisine girilerek, odasında bulunan çantasından alınan anahtar ile odadaki çelik kasadan 4.000 TL\’nin çalındığı yönünde müracaatta bulunması üzerine soruşturmaya başlanıldığı, 06.04.2006 tarihli ekspertiz raporunda; Tuna Lisesi sınıf yoklama fişi kağıdı üzerinde elde edilen parmak izinin sanık …\’ın sol el baş parmak izi ile aynı olduğu tespitlerine yer verildiği, Anlaşılmaktadır. Katılan …; müdürü olarak görev yaptığı okuldaki odasının içerisinde bulunan çelik kasadan çalınan 4.000 TL\’nin öğrenci velilerinden öğretmenlere dağıtılmak üzere toplanan kurs paraları olduğunu, kasa anahtarının çantasının içerisinde bulunduğunu, odasına döndüğünde kasanın açılarak içindeki paranın alınmış olduğunu gördüğünü, zararın giderilmediğini ifade etmiştir. Sanık … savcılıkta; olayı hatırlamadığını, parmak izinin kendisine ait olduğu tespit edilmiş ise hırsızlık olayını gerçekleştirmiş olabileceğini, epilepsi rahatsızlığının bulunduğunu bu nedenle hatırlamakta güçlük çektiğini, Mahkemede; iddianamede anlatılan olayın doğru olduğunu, detayları hatırlamamakla birlikte odada bulunan anahtarı alıp kasayı açarak paraları aldığını, pişman olduğunu, Savunmuştur. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 31. maddesinin ikinci fıkrası ve 32. maddesinin birinci fıkrasında kusur yeteneği dolaylı bir şekilde tanımlanmıştır. Bu hükümler uyarınca, işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama ve davranışlarını yönlendirme yeteneğinin bulunması durumunda kusur yeteneğinin varlığı kabul edilmiştir. Kusur yeteneğinin iki belirgin unsuru vardır. Bunlardan ilki; işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayabilme, diğeri ise; eylemin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayabilen kişinin, davranışlarını bu algılama doğrultusunda hukuk düzeninin gereklerine uygun olarak yönlendirme yeteneğinin bulunmasıdır. \”Algılama\” ve \”irade yeteneği\” denilen bu iki öğenin kişide bir arada bulunmaması veya bu yeteneklerinde azalma meydana gelmesi halinde kusur yeteneğinin tam olmadığı kabul edilmelidir. Akıl hastalığı, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 32. maddesinde Ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenler arasında düzenlenmiştir; \”1) Akıl hastalığı nedeniyle işlediği fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılayamayan veya bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneği önemli derecede azalmış olan kişiye ceza verilmez. Ancak, bu kişiler hakkında güvenlik tedbirine hükmolunur. 2) Birinci fıkrada yazılı derecede olmamakla birlikte işlediği fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneği azalmış olan kişiye, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine yirmibeş yıl, müebbet hapis cezası yerine yirmi yıl hapis cezası verilir. Diğer hâllerde - [Görevini Yerine Getirdiği Sırada Kamu Görevlisine Söylenen Terbiyesiz Hakaret Sayılır mı?](https://kayseriavukat.org.tr/terbiyesiz-hakaret-sayilir-mi/): Kamu Görevlisine Söylenen Terbiyesiz Hakaret Sayılır mı? Hakaret Nedeniyle Tazminat Talep Edilebilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1687 Karar No: 2019/427 Karar Tarihi: 09.04.2019 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 21.05.2013 tarihli ve 2012/360 E. 2013/236 K. sayılı kararın davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 10.09.2014 tarihli ve 2013/17501 E., 2014/11591 K. sayılı kararı ile, “…Dava, hakaret eylemine dayalı manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş; hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir. Davacı, davalının olay tarihinde sarf ettiği sözlerle kendisine hakaret ettiğini belirtilerek manevi tazminat talep etmiştir. Davalı, davanın reddine karar verilmesi gerektiğini savunmuştur. Mahkemece, davalının sarf ettiği sözler hakaret kabul edilerek davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Dosya kapsamından, davacının trafik polisi olduğu olay günü davalının aracını hatalı yere park etmesi nedeniyle ceza yazdığı, bu esnada olay yerine gelen davalının beddua niteliğinde sözler sarf ettiği ve serzenişte bulunduğu anlaşılmıştır. Beddua, tanrısal ceza dileme niteliğinde sözlerdir. Gerçekleşmesi yönünde eylemcinin tasarruf veya etkisi yoktur. Ayrıca tahkir ve tezyif edici değildir. Bu sebeple hakaret olarak değerlendirilemez. Ceza Mahkemesince davalıya hakaretten ceza verilerek hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmişse de, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair ceza kararları hukuk hakimini bağlayacak nitelikte değildir. Mahkemece bu yönler gözetilerek, istemin tümden reddedilmesi gerekirken, yerinde olmayan yazılı gerekçeyle, davalının manevi tazminat ile sorumlu tutulmuş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili; müvekkilinin Bandırma ilçesinde trafik polisi olarak görev yaptığını, 20.10.2011 tarihinde Cumhuriyet Caddesi üzerinde hatalı park yapan araç sürücüleri hakkında cezai işlem uyguladığını, davalının sürücüsü olduğu ve yanlış yere park eden araç ile ilgili olarak da işlem yaptığı sırada davalının \”sizin yaptığınız terbiyesizlik, terbiyesizler. Allah belanızı versin\” şeklindeki hakaret içerikli sözlerine maruz kaldığını, bu sözlerinden dolayı davalı hakkında ceza davası açıldığını, Bandırma Sulh Ceza Mahkemesince davalının kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret suçundan mahkumiyetine ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiğini, davalının haksız fiil teşkil eden eylemindeki maddi vakıaların yargı kararıyla sübut bulduğunu, davalının “benim kim olduğumu biliyor musun?” şeklindeki sözleriyle hakkında işlem yapılmasını engellemeye çalıştığını, engel olamayınca da müvekkilini toplum önünde küçük düşürmeyi amaçladığını ileri sürerek, 10.000,00TL manevi tazminatın haksız fiil tarihi olan 20.10.2011 tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı vekili; müvekkilinin davacıya karşı hakaret içeren söz veya davranışının olmadığını, davacının haksız ve hukuk dışı eylemleri sonucu mağdur olduğunu, davacının görevinin gereklerini yerine getirmemesi nedeniyle müvekkilinin gazeteci eşi tarafından köşe yazılarında eleştirildiğini, bu eleştirilerin haklılığı karşısında öfkeye kapılan davacının müvekkilinin ve eşinin birlikte kullandığı aracı sürekli takibe alarak özel bir işlem yaptığını, bu işlem sonrasında müvekkili ile aralarında bir tartışma geçtiğini, işlemin haksız ve hukuka aykırı olması nedeniyle tepki gösteren müvekkilinin söylediği sözlerin tamamının yasal ve meşru sınırlar içerisinde olduğunu, ceza dosyasının delil olarak değerlendirilemeyeceğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece; davalının davacıya yönelik \”terbiyesizler, Allah belanızı versin\” şeklindeki sözleri nedeniyle yapılan ceza yargılaması sonucunda görevli memura karşı alenen hakaret suçundan cezalandırılmasına ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiği, bu kararın itiraz edilmeden kesinleştiği, ceza mahkemesince dinlenen tanık …’ın mahkemedekine benzer beyanlarda bulunduğu, davalının eşinin gazetede yazdığı yazı nedeniyle kendi aracına ceza yazıldığını iddia ettiği ancak dosya kapsamındaki belgelerden davalı ile birlikte yasak yere park eden diğer sürücülere de ceza tatbik edildiğinin anlaşıldığı, davalıya eşinin yazdığı yazı nedeniyle ceza yazılmış olsa bile davalının aracını yasak yere park etmesi nedeniyle diğer sürücüler ile birlikte davalı hakkında da ceza tutanağı düzenlenmesinde bir hukuka aykırılık olmadığı, köşe yazısında sözü edilen polis memurunun davacı olmadığı, bu nedenle taraflar arasında husumet olduğunun kabul edilemeyeceği, kaldı ki davacının bu trafik cezasının aradaki husumet nedeniyle yazıldığını iddia edip Sulh Ceza Mahkemesinde itiraz edebileceği, hiçbir gerekçenin davalının davacıya alenen hakaret etmesine sebep olamayacağı, davacının kişilik haklarının zedelendiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne, 2.000,00TL manevi tazminatın haksız fiil tarihi olan 20.10.2011 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece; davalının davacıya hem \”Allah belanızı versin\” hem de \”terbiyesizler\” dediği, ceza davasında tanık …’ın davalının davacıya terbiyesizler dediğini doğruladığı, davalının da “terbiyesizler demediğini ‘sizin bu yaptığınız terbiyesizlik’ dediğini” beyan ettiği, ceza mahkemesinin davacının bu sözlerini esas alarak davalıyı mahkûm ettiği, Özel Dairenin sadece \”Allah Belanı versin\” sözünü değerlendirdiği, \”terbiyesizler\” sözüne ilişkin bir değerlendirme yapmadığı, Yargıtay’ın birçok kararında terbiyesizler sözü nedeniyle hem cezai hem de hukuki sorumluluğu kabul ettiği, davalının \”terbiyesizler, Allah belanızı versin\” sözünü söylediğinin tanık …\’ın yeminli beyanı ile sabit olduğu gerekçesiyle ve önceki karardaki gerekçeler tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını davalı vekili temyiz etmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davalının “terbiyesizler, Allah belanızı versin” şeklindeki sözlerinin tahkir ve tezyif edici olup olmadığı, davacının kişilik haklarına saldırı teşkil edip etmediği, buradan varılacak sonuca göre davalının manevi tazminatla sorumlu tutulup tutulamayacağı noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için Yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir. Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi (TMK m.24), isme saldırı (TMK m.26), nişan bozulması (TMK m.121), evlenmenin butlanı (TMK m.158/2), boşanma (TMK m.174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma (818 sayılı BK m.47, 6098 sayılı TBK m.56) durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (818 sayılı BK m.49, 6098 sayılı TBK m.58) olarak sıralanabilir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi ile 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nun 49. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu\’nun 24. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel - [Kamulaştırma Bedelinin Tespiti Davasında Davacı İdare Lehine Vekâlet Ücretine Hükmedebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/davaci-idare-lehine-vekalet-ucreti/): Kamulaştırma Bedelinin Tespiti ve Tescil Davasında Davacı İdare Lehine Vekâlet Ücretine Hükmedebilir mi? Kamulaştırma Bedelinin Tespiti Davasında İdare Lehine Vekâlet Ücretine Hükmedilmesi: Eldeki davanın temeli kamulaştırma işlemi olup, taşınmaz malikinin davalı sıfatını kazanması doğrudan Kanundan kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla davanın açılmasında taşınmaz maliki olan davalının bir kusuru bulunmayıp, davalının, davacı idareyi dava açmaya zorlama gibi bir durumu da söz konusu değildir. Öte yandan, davalı tarafa davacı idare lehine vekâlet ücreti ödeme yükümlülüğünün getirilmesi durumunda mülkiyet hakkına sahip olan taşınmaz malikinin hem taşınmazı elinden alınmış olacak hem de vekâlet ücreti miktarı kadar eksik kamulaştırma bedeli alacaktır. Bu durum ise Anayasa’nın 46’ncı maddesinde düzenlenen “gerçek karşılığın ödenmesi” ilkesinin ihlali sonucunu doğuracaktır. (2709 s. K. m. 46) (2942 s. K. m. 10, 11, 29) (6100 s. K. m. 101, 182, 213, 253, 269, 326) (YİBK 29.05.1957 T. 1957/4 E. 1957/16 K.) Kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davasında davacı idare lehine vekâlet ücretine hükmedilmesi nedeniyle “mülkiyet hakkı”nın ihlal edildiğine ilişkin Anayasa Mahkemesi’nin (Sadettin Ekiz- Bireysel Başvuru) 9/5/2019 tarihli ve 2016/9364 numaralı kararına sitemizden ulaşabilirsiniz. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2019/5-241 Karar No: 2019/560 Karar Tarihi: 14.05.2019 Taraflar arasındaki kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 14. Hukuk Dairesince davanın kabulüne dair verilen 05.12.2016 tarihli (gerekçeli kararın yazıldığı tarih) ve 2016/213 E., 2016/188 K. sayılı karar, davacı TCDD İşletmesi Genel Müdürlüğü vekili ve davalı M. K. vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 5. Hukuk Dairesinin 21.09.2017 tarihli ve 2017/22426 E., 2017/19741 K. sayılı kararı ile; “… Dava, 4650 sayılı Kanunla değişik 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu‘nun 10. maddesine dayanan kamulaştırma bedelinin tespiti ve kamulaştırılan taşınmazın davacı idare adına tescili istemine ilişkindir. İlk derece mahkemesince davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karara karşı davacı idare vekili ile davalılardan M. K. vekili tarafından yapılan istinaf başvurusunun davalı yönünden kabulü ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 353/1-b-2 maddesi uyarınca düzelterek yeniden esas hakkında karar verilmesine, davacı idare bakımından ise HMK’nın 353/1-b-1 maddesi uyarınca esastan reddine ilişkin olarak Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 14. Hukuk Dairesince verilen hüküm, davacı idare ve davalılardan M. K. vekillerince temyiz edilmiştir. Dosyada bulunan kanıt ve belgelere, kararın dayandığı gerekçelere göre; arsa niteliğindeki Konya ili, Selçuklu ilçesi, Musalla Bağları mahallesi 1.2.5 ada 1 parsel sayılı taşınmazın zeminine 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu‘nun 11/1-g maddesi uyarınca emsalin üstün ve eksik yönleri belirlenip kıyaslaması yapılarak; üzerindeki yapılara ise aynı kanunun 11/1- h maddesi uyarınca resmi birim fiyatları esas alınıp yıpranma payı düşülerek değer biçilmesine ve tespit edilen bedelin bloke ettirilerek hükmün kesinleşmesi beklenmeden davalı tarafa ödenmesine ilişkin ilk derece mahkemesince verilen karara karşı yapılan istinaf başvurusunun bedel yönünden reddine karar verilmesinde bir isabetsizlik görülmemiştir. Bu nedenle davalı M. K. vekilinin tüm, davacı idare vekilinin ise aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazları yerinde değildir. Şöyle ki; 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu‘nun “Giderlerin ödenmesi” başlıklı 29. maddesinde; 10 uncu madde uyarınca mahkeme heyetinin harcırahları, 15 inci madde uyarınca mahkemece oluşturulan bilirkişilerin ve keşifte dinlenilen muhtarın mahkemece takdir edilecek ücretleri ile tapu harçları ve bu Kanunun gerektirdiği diğer giderlerin kamulaştırmayı yapan davacı idarece ödeneceği hüküm altına alınmıştır. Kanun koyucu bu dava sebebiyle davacı idarenin sorumlu tutulacağı giderleri madde metninde açık bir şekilde göstermiş, ancak; vekil ile temsil edilen taraflar lehine hükmedilecek olan vekalet ücretinden sorumluluğa ilişkin açık bir düzenleme getirilmemiştir. Maddede geçen “bu Kanunun gerektirdiği diğer giderler” ibaresinin yargılama giderlerinden olan vekalet ücretini de kapsadığının kabulü yasanın lafzına uygun düşmemektedir. Hukuk yargılamalarında genel ilke, mahkemece davanın kabulüne karar verilmesi halinde yargılama sırasında yapılan giderlerin ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 323. maddesinde yargılama giderlerinden sayılan vekalet ücretinin davada haksız çıkan tarafa yükletilmesidir. Ancak; Özel bir kanun olan 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 10. maddesi uyarınca açılan kamulaştırma bedelinin tespiti ve kamulaştırılan taşınmazın idare adına tesciline ilişkin davalar, hem tespit, hem de tescil davası niteliğinde olup bu davalarda esas amaç haklı veya haksız tarafı tespit etmekten ziyade kamulaştırma bedelinin amaca uygun olarak gerçek karşılığının belirlenmesidir. Davanın her iki tarafı da kamulaştırmaya konu taşınmazın gerçek değerinin tespitini istemektedir. Bu bağlamda tarafların ve vekillerinin yargılamadaki faaliyetleri de gerçek kamulaştırma bedelinin belirlenmesine katkı sağlamaktan ibaret olup kendine özgü yapısı olan bu dava türünde haklı veya haksız çıkan taraf yoktur. Mahkemece, tespit edilen bedelin peşin ve nakit olarak mal sahibi adına bir bankaya yatırılması halinde taşınmaz malın idare adına tesciline ve kamulaştırma bedelinin davalı tarafa ödenmesine karar verilir. T.C. Anayasa Mahkemesinin 2014/7060 başvuru numaralı “….kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescili davasında davalı aleyhine vekalet ücretine hükmedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin” bireysel başvuru sonucu verilen 21/09/2016 tarihli kararında özetle; “başvurucunun vekili vasıtasıyla davaya katıldığı ve yargılama sürecine aktif olarak dahil olduğu, başvuruya konu kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davası sonunda Mahkemenin yargılama giderlerini 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu gereği davacı idareye yüklediği ancak başvurucu ve davacı idarenin vekille temsil edilmeleri, başvurucunun mahkemenin ödenmesine karar verdiğinden daha yüksek bir talepte bulunmuş olması ve idarenin talebe nazaran daha düşük bir bedel ödemesi sebepleriyle karşılıklı vekalet ücretine hükmettiği, bu durumda yargılama sürecinde başvurucu ile davacı idarenin karşılıklı olarak birbirlerine 1.320 TL vekalet ücreti ödenmesine karar verildiği, hükmedilen vekalet ücretlerinin taraflar için oluşturulduğu, başvurucuya da aynı miktarda vekalet ücreti ödendiği göz önünde bulundurulduğunda başvurucu aleyhine hükmedilen vekalet ücretinin somut olayda başvurucunun mahkemeye erişimini engelleyecek nitelikte olmadığına ve bu nedenle adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna” karar verilmiştir. Bu itibarla, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu‘nun 10. maddesi uyarınca açılan kamulaştırma bedelinin tespiti ve kamulaştırılan taşınmazın idare adına tescili davalarının kendine özgü niteliği, bu davaların amacının haklı ve haksızı tespit etmek olmayıp kamulaştırma bedelinin amaca uygun olarak gerçek karşılığının belirlenmesi olduğu, tarafların ve vekillerinin yargılamadaki faaliyetlerinin de gerçek kamulaştırma bedelinin belirlenmesine katkı sağlamak olduğu, bu Kanundan kaynaklanan yargılama giderlerini davacı idareye yükleyen 2942 sayılı Kanun’un 29. maddesinde yargılama giderlerinden olan vekalet ücretine ilişkin açık bir düzenlemenin bulunmadığı, T.C. Anayasa Mahkemesinin bu davalarda idare lehine vekalet ücretine hükmedilmesinin başvurucunun mahkemeye erişimini engelleyecek nitelikte olmadığına ilişkin kararı ve davalı lehine de aynı miktarda vekalet ücretine hükmedildiği gözetilerek, kamulaştırma bedelinin tespitine katılan ve vekil ile temsil edilen her iki taraf için de karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uyarınca ayrı ayrı maktu - [Cinsel Taciz İddiasıyla İş Sözleşmesinin Feshinde İşçi Kıdem ve İhbar Tazminatları Talep Edebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/taciz-iddiasiyla-is-sozlesmesinin-feshi/): Cinsel Taciz İddiasıyla İş Sözleşmesinin Feshinde Kıdem ve İhbar Tazminatı ile Fazla Çalışma Ücreti Talep Edebilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2015/2875 Karar No: 2018/1142 Karar Tarihi: 30.05.2018 Mahkemesi: İş Mahkemesi sıfatıyla Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki işçilik alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Asliye Hukuk Mahkemesinin (İş Mahkemesi sıfatıyla) davanın kısmen kabulüne dair 27.03.2014 gün ve 2013/121 E.-2014/213 K. sayılı kararının temyizen incelenmesi davalı vekilince istenilmesi üzerine Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin 05.11.2014 gün ve 2014/12212 E.-2014/20203 K. sayılı kararı ile; \”1- Dosyadaki yazılara, hükmün Dairemizce de benimsenmiş bulunan yasal ve hukuksal gerekçeleriyle dayandığı maddi delillere ve özellikle bu delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davalının aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazlarının reddine, 2- Davacı, davalı işyerinde 01/04/2009-21/12/2012 tarihleri arasında soğuk şefi olarak çalıştığını, iş akdinin davalı tarafından işyerinde çalışan diğer bir bayan işçiyi taciz ettiği gerekçesi ile haksız şekilde feshedildiğini, bildirerek kıdem ve ihbar tazminatı ile fazla mesai ücreti alacaklarının tahsilini talep etmiştir. Davalı, davacının işyerinde çalışan diğer işçiyi taciz ettiği yönünde şikayet gelmesi üzerine soruşturma yapıldığını ve disiplin kurulu kararı alınarak haklı nedenle iş akdinin feshedildiğini ve başka bir alacağının da bulunmadığını bildirerek davanın reddini istemiştir. Mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Taraflar arasında davacının iş akdinin haklı nedenle feshedilip edilmediği, dolayısıyla davacının kıdem ve ihbar tazminatına hak kazanıp kazanmadığı konusunda uyuşmazlık bulunmaktadır. Davacının iş akdi davalı tarafından işyerinde çalışan diğer bir işçiye cinsel tacizde bulunduğu gerekçesi ile feshedilmiş, mahkemece fesih konusu olaya ilişkin olarak doğrudan görgüye dayalı bilgi bulunmadığından dolayı feshin haksız olduğu kanaati ile davacının kıdem ve ihbar tazminatı taleplerinin kabulüne karar verilmiştir. Dosyada bulunan tanık beyanları incelendiğinde davalı tanığı …\’nın “Davacı birgün yanıma geldi. … davacıyı yönetime şikayet etmiş. … bana, telefonları … açmıyor senin telefondan arayıp durumu öğrenirmisin, dedi. Bende …i aradım. … bana …\’nin, kendisine bugün çok güzelsin, sahilde çay içelim mi gibi cümleler kullandığını söyledi. Bende bunları …\’ye söyledim. … böyle birşey söylemediğini söyledi. Ben tekrar …i aradım. … bana söylediğini iddia etti, rahatsız olduğunu söyledi. Ben tekrar …i aradığımda hayır … bana bu şekilde söyledi, dedi.” şeklinde beyanda bulunduğu anlaşılmaktadır. Davalı tanığı bu beyanını tutarlı şekilde işyerinde yapılan soruşturma esnasında kendi el yazısı ile vermiş olduğu beyanında da tekrar etmiştir. O halde özellikle tacize uğradığı iddia edilen dava dışı işçi …\’in davacının telefonlarını engellemesi, davacının tanık Ali\’den …\’in aranmasını istemesi üzerine arandığında davalı tanığı Ali\’ye bu durumu anlatması ve davalı işyerine verilen şikayet dilekçesinde tanığın beyanındaki vakıaların aynı tutarlılıkta ifade edilmesi, olayın gerçek olduğunun, davalı tanığı Ali\’nin feshe konu olaya ilişkin görgüye dayalı bilgisinin bulunduğunun ve işveren feshinin haklı olduğunun göstergesidir. Mahkemece bu hususlara dikkat edilmeden, haklı işveren feshi karşısında davacının kıdem ve ihbar tazminatı taleplerinin reddi gerekirken kabulüne karar verilmiş olması hatalı olup, bozma nedenidir. 3- Davacı işçinin fazla çalışma ücretinin doğru şekilde hesaplanıp hesaplanmadığı konusunda taraflar arasında uyuşmazlık bulunmaktadır. Fazla çalışma yaptığını iddia eden işçi bu iddiasını ispatla yükümlüdür. Ücret bordrolarına ilişkin kurallar burada da geçerlidir. İşçinin imzasını taşıyan bordro sahteliği ispat edilinceye kadar kesin delil niteliğindedir. bordronun sahteliği ileri sürülüp kanıtlanmadıkça, imzalı bordroda görünen fazla çalışma alacağının ödendiği varsayılır. Fazla çalışmanın ispatı konusunda işyeri kayıtları, özellikle işyerine giriş çıkışı gösteren belgeler, işyeri iç yazışmaları delil niteliğindedir. Ancak, fazla çalışmanın yazılı belgelerle kanıtlanamaması durumunda tarafların, tanık beyanları ile sonuca gidilmesi gerekir. Bunun dışında herkesçe bilinen genel bazı vakıalar da bu noktada göz önüne alınabilir. İşçinin fiilen yaptığı işin niteliği ve yoğunluğuna göre de fazla çalışma olup olmadığı araştırılmalıdır. İmzalı ücret bordrolarında fazla çalışma ücreti ödendiği anlaşılıyorsa, işçi tarafından gerçekte daha fazla çalışma yaptığının ileri sürülmesi mümkün değildir. Ancak, işçinin fazla çalışma alacağının daha fazla olduğu yönündeki ihtirazi kaydının bulunması halinde, bordroda görünenden daha fazla çalışmanın ispatı her türlü delille yapılabilir. Bordroların imzalı ve ihtirazi kayıtsız olması durumunda, işçinin bordroda belirtilenden daha fazla çalışmayı yazılı belge ile kanıtlaması gerekir. İşçiye bordro imzalatılmadığı halde, fazla çalışma ücreti tahakkuklarını da içeren her ay değişik miktarlarda ücret ödemelerinin banka kanalıyla yapılması durumunda, ihtirazi kayıt ileri sürülmemiş olması, ödenenin üzerinde fazla çalışma yapıldığının yazılı delille ispatlanması gerektiği sonucunu doğurmaktadır. Fazla çalışmaların aylık ücret içinde ödendiğinin öngörülmesi ve buna uygun ödeme yapılması halinde, yıllık 270 saatlik fazla çalışma süresinin ispatlanan fazla çalışmalardan indirilmesi gerekir. Somut olayda bilirkişi tarafından davacının fazla mesai ücreti hesaplanırken, taraflar arasında imzalanan iş akdinde fazla mesai ücretinin aylık ücrete dahil olduğuna dair düzenleme bulunduğundan bahisle yıllık 270 saat fazla çalışma süresi, haftalık fazla çalışma süresi olarak hesaplanan 12 saate bölünmek suretiyle çıkan hafta sayısı tüm yıl hafta sayısından mahsup edilmek suretiyle hesaplama yapılmıştır. Oysa davacının tüm yıl boyunca yapmış olduğu fazla çalışma süresi saat olarak hesaplanmalı, çıkacak sonuçtan 270 saat mahsup edilmek suretiyle hesaplama yapılmalıdır. Diğer yandan davalı işyeri turizm bölgesinde bulunan otel işletmesi olup, fazla mesai hesabında yaz-kış ayrımı yapılması gerekirken bilirkişi raporunda bu hususa da dikkat edilmemiştir. Mahkemece, bilirkişi raporunda bulunan bu hatalar gözetilmeden, hatalı bilirkişi raporuna dayalı olarak fazla mesai ücretinin hüküm altına alınmış olması bozma nedenidir…\” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava işçilik alacaklarının tahsili istemine ilişkindir. Davacı vekili, müvekkilinin iş sözleşmesinin işyerinde çalışan bir kadın işçiye cinsel tacizde bulunduğuna ilişkin asılsız ve soyut iddia ile feshedildiğini ayrıca fazla çalışma yaptığını ileri sürerek kıdem ve ihbar tazminatları ile fazla çalışma ücretinin davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, iş yeri çalışanlarından bir kadın işçinin işverene yazdığı dilekçede davacının kendisini uzun süreden beri lafla taciz ettiğini, uygunsuz teklifler yaptığını, ayrıca dolap yanında kendisine yaklaşmaya çalışma şeklinde fiziki tacizde bulunduğunu hatta kendisine \”Seni ekstraya ben çağırıyorum, Benimle iyi geçin yoksa seni bir daha ekstraya çağırmam\” diye tehdit ettiğini, bunun gibi bir çok olayın yaşandığını, bunlardan rahatsızlık duyduğunu belirtmesi üzerine bu durumun araştırıldığını, konuya dair bilgisi olan personelin beyanlarının alındığını, davacının savunmasında ismi geçen kişilerle sözlü görüşmeler yapıldığını, bu kişilerin konu ile ilgili beyanda bulunmak istemediklerini ve davacı lehine beyanda bulunabilecekleri bir durumun olmadığını belirttiklerini, iş sözleşmesinin haklı nedenle feshedildiğini, psikolojik olarak yıpranan çalışanın olayın kapanması için şikayette bulunmadığını, otelde üç vardiyalı sistem uygulandığını, yaz - [Soybağının Reddi Davası: Çocuklar için Yapılan Giderler Biyolojik Babadan Talep Edebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/soybaginin-reddi-davasi/): Soybağının Reddi Davasında Çocukların Bakımı ve Eğitimi için Yapılan Giderler Biyolojik Babadan Talep Edebilir mi Soybağının Reddi Davasında Çocukların Bakımı ve Eğitimi için Yapılan Giderlerin Biyolojik Babadan Talep Edilmesi: Dava, haksız fiilden kaynaklanan maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Eldeki davada, soybağının reddi davası ile çocukların davacıdan olmadığı ve biyolojik babalarının davalı … olduğu tespit edilinceye kadarki dönemde, davacının velâyet hakkına sahip olan baba sıfatıyla çocukların bakımı, eğitimi ve korunması için gerekli giderleri karşılamış olması hayatın olağan akışına uygundur. Davacının maddi zararını kanıtlaması ve miktarının tam olarak tespiti mümkün değilse de, yerel mahkemece ilkeler dikkate alınarak çocukların yaşı, eğitim durumu ve diğer şartlar birlikte değerlendirilip, takdir edilecek uygun bir miktar maddi tazminatın davalı …’dan tahsiline hükmedilmesi gerekmektedir. (818 s. K. m. 41, 42, 43) (4721 s. K. m. 166, 285, 286, 327, 328) (YHGK 18.12.2010 T. 2010/7-530 E. 2010/636 K.) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2019/4-85 Karar No: 2019/314 Karar Tarihi: 19.03.2019 Dava Taraflar arasındaki maddi ve manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Asliye Hukuk Mahkemesince maddi tazminat talebine ilişkin asıl davanın ve birleşen 2010/456 E., 2010/336 K. sayılı davanın reddine, manevi tazminat istemine ilişkin birleşen 2010/386 E.- 2010/396 K. sayılı davanın kısmen kabulüne dair verilen 28.10.2011 tarihli ve 2009/277 E. 2011/479 K. sayılı kararın davacı vekili ile davalılar … ve … vekilince temyiz edilmekle, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 12.02.2013 tarihli ve 2012/838 E., 2013/2297 K. sayılı kararı ile, “…1-) Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davalılardan … ve …’un tüm, davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları reddedilmelidir. 2-) Davacının diğer temyiz itirazlarına gelince; Dava haksız eyleme dayalı maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş; hüküm, davacı ile davalılardan … ve … tarafından temyiz edilmiştir. Dosya kapsamından; davalılardan …’nın davacı ile evli olduğu sırada davalılardan … ile davacının bilgisi dışında birlikteliğinden diğer davalı çocukların doğduğu anlaşılmaktadır. Davacının kendinden olduğunu sandığı çocuklar için gelişim süreçleri boyunca masraf yaptığı tartışmasızdır. Davacı bu giderleri davalı … ile olayda kusurları bulunmayan davalı çocuklardan isteme imkanı bulunmasa da, çocukların biyolojik babası olan davalılardan …’dan tazminini isteyebilir. Zira, davalı tarafından yapılması gereken harcamalar, durumdan haberi olmayan davacı tarafından yapılmıştır. Davacının maddi zararının tam olarak kanıtlanması ve tespiti mümkün değilse de, 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nun 42/2 maddesinde hâkime tanınan “adalete tevfikan tayin” yetkisi istisna bir hükümdür. Haksız eyleme dayalı tazminat davalarında Borçlar Kanunu’nun 42/1 maddesi uyarınca ve genel olarak zararın varlığını ve miktarını ispat yükü davacıya aittir. Zarar miktarının ispatının mümkün olmaması halinde Borçlar Kanunu’nun 42/2 maddesi hakime adalete tevfikan tayin yetkisi tanımıştır. Şu hâlde, çocukların yaşı, eğitim durumu ve diğer şartlarla birlikte hayatın olağan akışı da gözetilerek takdir edilip, uygun bir miktar maddi tazminata da hükmedilmesi gerekirken reddedilmesi doğru değildir. Karar bu nedenle bozulmalıdır…” gerekçesiyle oy çokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Karar Dava, haksız fiilden kaynaklanan maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili asıl dava dilekçesinde; müvekkilinin davalılardan eski eşi … ile boşandıklarını, bu evliliklerinden iki çocukları olduğunu, daha sonra açılan nesebin reddi davaları ile çocukların babasının davalı … olduğunun belirlendiğini, evlilik boyunca davalı …’nın çalışmadığını, müvekkilinin asgari ücretin iki – üç katı oranında gelir temin edip çocukları yetiştirdiğini belirterek müvekkilinin kendisinden olmayan çocuklar için yaptığı masraflara karşılık fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla çocukların doğumlarından velâyetlerinin anneye verildiği tarihe kadar yaptığı masraflar için şimdilik 15.000,00TL maddi tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davacı vekili birleşen dava (2010/386 E.- 2010/396 K. sayılı) dilekçesinde; müvekkilinin evlilik birliği içerisinde doğan çocukların babası olduğunu düşünerek yetişkin yaşa kadar büyütüp tüm babalık görevlerini yerine getirdiğini, bu çocukların başkasından olduğunu öğrenen müvekkilinin travma yaşadığını, durumun öğrenilmesi üzerine Uşak’ta duramayıp Antalya’ya yerleştiğini belirterek 100.000,00TL manevi tazminatın babalık davasının karar tarihi olan 03.07.2009 tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalılar … ve …’dan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davacı vekili birleşen ek dava (2010/456 E.- 2010/336 K. sayılı) dilekçesinde; asıl davada belirtilen iddialarla çocukların bakım ve yetiştirilmesi için yapılan masraflara ilişkin olarak fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere 60.000,00TL ek maddi tazminatın davalılardan yasal faizi ile birlikte müştereken ve müteselsilen tahsilini talep etmiştir. Davalılar vekili; davacı ile davalı … arasında yapılan evliliğin kâğıt üzerinde yapılan formalite bir evlilik olduğunu, … ile … arasındaki ilişkinin davacı ile evliliğinden daha eski olduğunu, davacının evlilik tarihi itibariyle bu ilişkiden haberdar olduğunu, çocukların tüm bakım giderlerinin ve masraflarının doğumlarından itibaren davalı Ahmet tarafından yapıldığını, sünnet düğünü masraflarının ve çocukların özel kolejdeki eğitim ücretinin davalı Ahmet tarafından karşılandığını, davacının kazancının çocuklar için yapılan harcamaları karşılamaya yetmeyeceğini, davacının yapmadığı masraflar ve başından beri haberdar olduğu bir olaydan dolayı zarara uğramasının mümkün olmadığını, maddi ve manevi tazminat talep etmesinin hukuka ve hakkaniyete aykırı olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece; davalı eşin davacı ile evlenmeden önce de diğer davalı … ile beraberliğinin olduğu, evlendikten sonra da bu beraberliği devam ettiren davalının aldatma şeklinde gerçekleşen eyleminin boşanmaya neden olduğu, bu nedenle manevi tazminat isteminin haklı olduğu gerekçesiyle davalılar … ve … yönünden manevi tazminat istemine ilişkin birleşen davanın kısmen kabulüne, maddi tazminat yönünden ise; davacı tarafından çocuklar için yapıldığı iddia edilen masrafların kanıtlanamadığı, davacının geçiminin annesi tarafından sağlandığı, iş bulduğu zaman çalıştığı, ne iş yaptığının tespit edilemediği, davalı çocukların herhangi bir eylemlerinin bulunmadığı ve oluşan zarar ile illiyet bağının kurulamadığı, ayrıca diğer davalılar açısından annenin çocuklarla ilgili ortak giderlere katılımının hayatın olağan akışına uygun olduğu, tanık anlatımları ile de diğer davalı …’un çocuklarına ve eşine çeşitli yardımlarda bulunduğunun ispatlandığı gerekçesiyle maddi tazminat talebine ilişkin asıl davanın ve birleşen ek davanın tüm davalılar yönünden reddine karar verilmiştir. Davacı vekili ile davalılardan … ve … vekillerinin temyizi üzerine karar Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece; önceki gerekçeler tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararının davacı vekili tarafından temyizi üzerine, Hukuk Genel Kurulunca, yerel mahkemenin kısa kararında usulüne uygun hüküm fıkrası oluşturulmadığı, sadece “önceki kararda direnilmesine” denilmekle yetinildiği, - [Sebepsiz Zenginleşmeden Kaynaklanan Alacak Davasında Denkleştirici Adalet İlkesi](https://kayseriavukat.org.tr/denklestirici-adalet-ilkesi/): Sebepsiz Zenginleşme Kaynaklı Alacak Davasında Denkleştirici Adalet İlkesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas Yıl/No: 2017/1517 Karar Yıl/No: 2019/956 Karar Tarihi: 26.09.2019 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 09.07.2013 tarihli ve 2011/93 E., 2013/294 K. sayılı karar taraf vekillerinin temyizi üzerine, Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 15.10.2014 tarihli ve 2014/4781 E., 2014/13338 K. sayılı kararı ile onanmış, bu karara karşı davacı vekilince karar düzeltme yoluna başvurulması üzerine Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 12.03.2015 tarihli ve 2015/441 E., 2015/4036 K sayılı kararı ile: “…Davacı vekili dilekçesinde; müvekkilinin davaya konu 226 parsel sayılı taşınmaz üzerine gecekondu inşa ettiğini, bir süre sonra Antalya Belediyesince bölgedeki her bir gecekondu sahibine m² si 8.000 TL den 400 m² arsa tahsis edileceğinin ilan edildiğini, Antalya Belediyesince ilanın yapıldığı ve gecekondu arsa bedellerinin yatırıldığı tarihte dava konusu parselin mülkiyetinin çekişmeli olduğunu ilan nedeniyle müvekkili tarafından Antalya Belediyesine ait banka hesabına 11.11.1993 tarihinde 3.200.000 TL (yeni 3,2 TL) para yatırıldığını, ancak Büyükşehir statüsüne kavuşan davalı belediyenin çevre mahallelerdeki gecekonduların bulunduğu taşınmazları kamulaştırarak ödenen bedeller nedeniyle hak sahiplerine dağıtmasına rağmen, müvekkiline ait gecekondunun bulunduğu bölgede böyle bir faaliyet içerisine girmediği gibi, almış olduğu paraları sonradan bu yerde sorumluluk sahibi olan Kepez Belediyesine de devretmediğini ileri sürerek; fazlaya ilişkin hak saklı kalmak üzere, 400 m² lik gecekondu arsasının dava tarihindeki rayiç değer karşılığı olan 10.000,00 TL’nin temerrüt tarihi olan 21.02.2011 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte tahsilini talep etmiştir. Davalı vekili dilekçesinde; dava konusu yerin Büyükşehir Belediyesinin kurulması ile birlikte Kepez Belediyesi sınırları içerisinde kaldığını, 775 sayılı Gecekondu Kanunu ve 2981 sayılı İmar ve Gecekondu Mevzuatına Aykırı Yapılara Uygulanacak Bazı İşlemler Hakkında Kanun kapsamında uygulama yapmakla görevli ve yetkili belediyenin Kepez Belediyesi olduğunu, ayrıca müvekkili belediyenin arsa tahsisi yapmadığı gibi bu yönde alınmış bir kararı bulunmamasına rağmen bazı gecekondu sahiplerinin belediyenin bilgisi dışında banka hesabına para yatırdığını savunarak, davanın öncelikle husumet nedeniyle, olmadığı takdirde ise esastan reddini dilemiştir. Mahkemece, davacının başka kişilerle birlikte eski Ahatlı 226 parsel için Antalya Belediyesi hesabına 3.200,000 TL eski para birimiyle 11/11/1993 tarihinde banka aracılığıyla para gönderdiği, ancak karşılığında Antalya Belediyesince arsa tahsisi yapılmadığı davacının yatırdığı parayı sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre ve denkleştirici adalet ilkesi doğrultusunda davalı taraftan talep edebileceği gerekçesi ile davanın kısmen kabulü ile 771,21TL’nin 21.02.2011 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile davalı belediyeden tahsiline karar verilmiş, hükmün taraf vekillerinin temyizi üzerine, Dairemizin 15.10.2014 günlü ve 2014/4781-13338 E.K. sayılı ilamı ile onanmasına karar verilmiştir. Dairemizin onama kararına karşı davacı vekili tarafından kararın düzeltilmesi istenilmiştir. Davada; Davacı, davalı belediyeye güvenerek arsa verileceği inancı ile arsa bedeli olarak 3.200.000 TL. (yeni 3,2 TL) ödediği halde, taahhüt edilen arsanın verilmediğini ileri sürerek, zararın tazminini istemiştir. Davalı … ise, arsa tahsisi yapılması yönünde alınmış bir karar bulunmadığını savunarak davanın reddini dilemiştir. Davalı belediyenin, davacıya ait gecekondunun da içinde yer aldığı 226 parsel sayılı taşınmazı gecekondu önleme bölgesi olarak ilan ettiği, akabinde aynı parsel içerisinde bulunan Kepezaltı Mahallesinde kamulaştırma kararı alarak kamulaştırma bedelini belirlediği, bu kararlar öncesinde Ünsal, Kepez, Kepezaltı ve Duraliler mahallelerinde gecekondu sahibi olan (davacının da aralarında bulunduğu) yüzlerce kişinin 01.11.1993 – 31.12.1993 tarihleri arasında 3.200.000 TL’yi (yeni 3,2 TL) dava dışı Kepez Altı Mah. Arsa Konut Yapı Kooperatifinin banka hesabına yatırdığı, bu hesapta toplanan paradan 5.000.000.000 TL’sinin (yeni 5.000 TL) 15.11.1993 tarihinde davalı belediyenin işçi ve memur maaşı hesabına aktarıldığı, 504 sayılı KHK ile büyükşehire dönüştürülen davalı belediyenin hesabına aktarılan bu parayı 775 sayılı Gecekondu Kanunu ve 2981 sayılı Kanun kapsamında bölgede uygulama yapmakla görevli ve yetkili Kepez Belediyesine devretmediği, dosyadaki bilgi ve belgelerden anlaşılmaktadır. Bu durumda, bir kamu kurumu olan davalı belediyenin; davacının da aralarında bulunduğu gecekondu sahiplerine, kamulaştırmadan sonra arsa tahsis edileceği yönünde güven aşılamak suretiyle, tahsis edilecek arsalar karşılığında para topladığı sabittir. Davalının kamuya sunduğu bu nitelikteki bir işlemde, devletin güvenilir olması asıldır. İşlemin bir tarafı kamu kurumu, diğer tarafı da dar gelirli vatandaştır. Vatandaşın kamu kurumlarına olan güven ve inancı korunmalıdır. Arsa tahsisi yapılacağı ilanına güvenerek belediyeye para yatıran davacı, belediye ile olan bu ilişkide edimini yerine getirmiş, davalı ise getirmemiştir. İfa, davalının kusuru ile imkansız hale gelmiştir. Davalının tahsisin yapılmadığını ileri sürmesi 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesine göre hakkın kötüye kullanılmasıdır. Davalı kurum, davacının zararını gidermelidir. Tazminat miktarı belirlenirken, davacının gerçek zararı esas alınmalıdır. Bu nedenle; davacı, ifanın imkansız hale geldiği dava tarihindeki arsanın rayiç değerini isteyebilir. Buna göre mahkemece; öncelikle taraflara, taşınmaza yakın bölgelerden ve ifanın imkânsız hale geldiği tarihe yakın zaman içinde yapılan benzer yüzölçümlü satışları bildirmeleri için imkân tanınması, gerektiğinde resen emsal celbi yoluna gidilmesi, sonrasında ise, bu emsallere göre taşınmaza değer biçilmesi için yeniden oluşturulacak bilirkişi kurulu eşliğinde keşif yapılmak suretiyle denetime imkân veren ve bilimsel verileri içeren rapor alınması suretiyle ulaşılacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ve eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, sebepsiz zenginleşmeden kaynaklanan alacak istemine ilişkindir. Davacı vekili, müvekkilinin 226 parsel sayılı taşınmaz üzerine 1980’li yıllarda gecekondu yaptığını, davalı Belediyenin 775 sayılı Gecekondu Kanunu ve 2981 sayılı İmar ve Gecekondu Mevzuatına Aykırı Yapılara Uygulanacak Bazı İşlemler Hakkında Kanun gereğince gecekondu önleme bölgesi ilan edilen dava konusu 226 parselde gecekondusu bulunan kişilere metrekaresi 8.000TL’den 400 m² gecekondu arsası tahsis edileceği yönünde duyuru yapması üzerine davacının Antalya Belediyesinin Pamukbank Şubesindeki … nolu hesabına 11.11.1993 tarihinde 3.200.000E.TL para ödediğini, ancak buna rağmen arsa tahsisi yapılmadığını ileri sürerek, 400 m² arsanın bugünkü rayiç değeri üzerinden şimdilik 10.000TL’nin yasal faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, öncelikle zamanaşımı ve husumete yönelik itirazlarının dikkate alınmasını aksi hâlde ise, dava konusu alanda Antalya Belediyesi tarafından yapılmış bir tahsis işleminin olmadığını, tahsis karşılığı alınmış bir bedelin de bulunmadığını savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Yerel mahkemece, haksız zenginleşme hükümlerine göre davacının yatırdığı paranın dava tarihindeki ulaştığı miktarı isteyebileceği gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile 721,77TL’nin 21.02.2011 tarihinden itibaren değişen oranlarda yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline, fazlaya ilişkin istemin reddine karar - [Çalışma Koşulu ve İş Sözleşmesinde Yapılan Esaslı Değişiklikte İşçinin Rızasının Alınması Gerekir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/is-sozlesmesinde-yapilan-esasli-degisiklik/): Çalışma Koşulu ve İş Sözleşmesinde Yapılan Esaslı Değişiklikte İşçinin Rızası Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2015/3417 Karar No: 2019/525 Karar Tarihi: 07.05.2019 Mahkemesi: İş Mahkemesi Taraflar arasındaki işçilik alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 23.06.2011 tarihli ve 2009/457 E., 2011/538 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davacı ve davalı …. vekilleri tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 05.05.2014 tarihli ve 2014/11532 E., 2014/14195 K. sayılı kararı ile; \”A) Davacı İsteminin Özeti: Davacı, çalışma şartlarında yapılan esaslı değişikliği kabul etmeyerek iş akdini haklı olarak feshettiğini iddia ederek kıdem ve ihbar tazminatları ile fazla çalışma, bakiye ücret, yıllık izin, ikramiye ve ulaşım gideri alacaklarının davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsilini istemiştir. B) Davalı Cevabının Özeti: Davalılardan ….,devamsızlık nedeni ile iş akdinin haklı olarak feshedildiğini savunarak davanın reddini istemiştir. C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti: Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak, davacının davalılardan İLÇE TAŞIMACILIK AŞ. işverenliğinde 23/11/2006-15/07/2009 tarihleri arasında \”bilgi teknolojileri müdürü\” olarak hizmet akdi ile çalıştığı, sigorta primlerinin başka işverenler tarafından ödenmiş olmasının hizmet akdinin taraflarını değiştirmeyeceği, akdin taraflarının hizmeti alan ve veren olduğu, bu nedenle ve birlikte işverenliği kanıtlanamadığından diğer davalı ULUSAL DENETİM SERBEST MUHASEBECİ MALİ MÜŞAVİRLİK AŞ \’nin işveren olarak kabul edilmesinin mümkün olmadığı, davalı işverence davacının devamsızlık yapması nedeniyle akdin haklı olarak fesih edildiği savunulmuş ise de tanık anlatımlarından işyerinin Ümraniye/İSTANBUL adresinden Gebze/Kocaeli adresine taşındığı, bu durumun işçi aleyhine esaslı değişiklik teşkil ettiği ve bunu kabul etmeyen davacının akdi haklı nedenle fesih ettiği, bu tarihten sonraya dair devamsızlık yapıldığı iddiasının hukuki sonuç doğurmayacağı gerekçesi ile davalılardan Ulusal Denetim Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik hakkındaki davanın reddine, diğer davalı yönünden davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. D) Temyiz: Kararı davacı ve davalılardan …. temyiz etmiştir. E) Gerekçe: 1- Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre davacının tüm, davalı ….\’nin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir. 2- İş hukukunun en tartışmalı alanlarından biri çalışma koşullarının tespiti ile bu koşulların uygulanması, değişiklik yapılması, en nihayet işçinin kabulüne bağlı olmayan değişiklik ile işverenin yönetim hakkı arasındaki ince çizginin ortaya konulmasıdır. İş hukuku, işçi hakları yönünden sürekli ileriye yönelik gelişimci bir karaktere sahiptir. Bu anlayıştan hareket edildiğinde, işçinin haklarının iş ilişkisinin devamı sırasında daha ileriye götürülmesi, iş hukukunun temel amaçları arasındadır. Çalışma koşulları bakımından geriye gidişin işçinin rızası hilafına yapılamaması gerekir. 4857 sayılı İş Kanunu\’nun 22 nci maddesindeki, “işveren, iş sözleşmesiyle veya iş sözleşmesinin eki niteliğindeki personel yönetmeliği ve benzeri kaynaklar ya da işyeri uygulamasıyla oluşan çalışma koşullarında esaslı bir değişikliği ancak durumu işçiye yazılı olarak bildirmek suretiyle yapabilir. Bu şekle uygun olarak yapılmayan ve işçi tarafından altı işgünü içinde yazılı olarak kabul edilmeyen değişiklikler işçiyi bağlamaz. İşçi değişiklik önerisini bu süre içinde kabul etmezse, işveren değişikliğin geçerli bir nedene dayandığını veya fesih için başka bir geçerli nedenin bulunduğunu yazılı olarak açıklamak ve bildirim süresine uymak suretiyle iş sözleşmesini feshedebilir. İşçi bu durumda 17 ila 21 inci madde hükümlerine göre dava açabilir” şeklindeki düzenleme, çalışma koşullarındaki değişikliğin normatif dayanağını oluşturur. İş sözleşmesinin esaslı unsurları olan işçinin iş görme borcu ile bunun karşılığında işverenin ücret ödeme borcu, çalışma koşullarının en önemlileridir. Bundan başka, işin nerede ve ne zaman görüleceği, işyerindeki çalışma süreleri, yıllık izin süreleri, ödenecek ücretin ekleri, ara dinlenmesi, evlenme, doğum, öğrenim, gıda, maluliyet ve ölüm yardımı gibi sosyal yardımlar da çalışma koşulları arasında yerini alır. İşçiye özel sağlık sigortası yapılması ya da işverence primleri ödenmek kaydıyla bireysel emeklilik sistemine dahil edilmesi de çalışma koşulları kavramına dahildir (Yargıtay 9.HD. 27.10.2008 gün 2008/29715 E, 2008/28944 K.). Çalışma koşullarını belirleyen kaynaklardan en önemlisi şüphesiz 4857 sayılı İş Kanunu\’dur. İşçinin ücretinin alt sınırının gösterildiği (m 39), günlük ve haftalık çalışma sürelerinin belirlendiği ( m 41 ve 63), hangi hallerde günlük ve haftalık iş sürelerini aşan çalışmaların yapılabileceğinin ve bu durumda ödenmesi gereken ücretlerin ve daha pek çok konunun açıklandığı İş Kanunu, çalışma koşularının temelini oluşturur. İş ilişkisinde bu gibi emredici hükümlerin dışında, işçi aleyhine bir uygulamaya gidilemeyeceği gibi aksine uygulama iş koşulu haline gelmez. Örneğin tam süreli bir iş sözleşmesi ile çalışan bir işçiye sürekli olarak asgari ücretin altında ücret ödenmiş olması iş koşulunu oluşturmaz. İş Kanunu\’nun 22 nci maddesinin ikinci fıkrasında, çalışma koşullarının, tarafların karşılıklı uzlaşmaları ile değiştirilmesinin her zaman mümkün olduğu kurala bağlanmıştır. Çalışma koşullarında değişiklik konusunda işçinin rızasının yazılı alınması yasa gereğidir. Aynı zamanda işverence değişiklik teklifinin de yazılı olarak yapılması gerekir. İşçi çalışma koşullarında yapılmak istenen değişikliği usulüne uygun biçimde yazılı olarak ve süresi içinde kabul ettiğinde, değişiklik sözleşmesi kurulmuş olur. İşçinin değişikliği kabulü, sadece bu işlem yönünden geçerlidir. Bir başka anlatımla işveren işçinin bir kez vermiş olduğu değişiklik kabulünü, daha sonraki dönemlerde başka değişiklikler için kullanamaz. Somut uyuşmazlıkta, davacının ücretinin hizmet sözleşmesinin ek protokolü ile 01.11.2008 tarihinden itibaren net 1070,00 TL\’ye indirildiği, bu belgenin irade fesadına yol açacak şekilde davacı tarafından imzalandığı yönünde somut delil olmadığı, tarafların karşılıklı anlaşarak çalışma koşullarını her zaman değiştirebilecekleri gözönüne alındığında davacının bu tarihten sonra net 1070,00 TL ücretle çalıştığının kabulü ile ücret fark alacağının reddi gerektiğinin düşünülmemesi ve diğer alacakların hesaplanmasında bu ücretin esas alınmaması hatalı olup hükmün bozulması gerekmiştir…” gerekçesiyle karar bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, işçilik alacaklarının tahsili istemine ilişkindir. Davacı vekili, müvekkilinin çalışma şartlarında yapılan esaslı değişikliği kabul etmeyerek iş sözleşmesini haklı nedenle feshettiğini, 2008 yılı Kasım ayı ile 2009 yılı Nisan ayları arasındaki ücretlerinin ekonomik kriz bahane edilerek net 3.490,00TL olarak ödemesi gerekirken net 2.135,00TL olarak ödendiğini, davalı ….’den 7.985,00TL bakiye ücret alacağı bulunduğunu, diğer alacaklarının da ödenmediğini ileri sürerek bir kısım işçilik alacaklarının tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Ulusal Denetim Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik A.Ş. vekili, davacının şirket çalışanı olmadığını belirterek davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı …. vekili, devamsızlık sebebiyle iş sözleşmesinin haklı nedenle feshedildiğini, davacının 31.10.2008 tarihli dilekçesiyle ekonomik kriz sonrası alınan tedbirlere destek olmak için ücretinden 01.11.2008 tarihi itibari ile indirim yapılmasını talep ve kabul ettiğini, hizmet sözleşmesinin tadiline ilişkin 31.10.2008 tarihli ek protokolü imzaladığını, 01.11.2008 tarihinden 15.04.2009 tarihine kadar davacının yeni - [Mevsimlik İşçinin Yıllık İzin Kullanması veya Buna Dayalı Ücret Alacağı Talep Etmesi Mümkün mü?](https://kayseriavukat.org.tr/mevsimlik-iscinin-yillik-izin-kullanmasi/): Mevsimlik İşçinin Yıllık İzin Kullanması veya Buna Dayalı Ücret Alacağı Talebi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2015/3447 Karar No: 2018/376 Karar Tarihi: 28.02.2018 Mahkemesi: İş Mahkemesi Taraflar arasındaki işçilik alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; … İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 28.11.2014 gün ve 2014/849 E., 2014/895 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin 05.03.2015 gün ve 2015/884 E., 2015/3340 K. sayılı kararı ile; “…1- Dosyadaki yazılara, hükmün Dairemizce de benimsenmiş bulunan yasal ve hukuksal gerekçeleriyle dayandığı maddi delillere ve özellikle bu delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazlarının reddine, 2- Davacı vekili, davacının mevsimlik işçi olarak çalıştığı dönemde yıllık izin hakkının kullandırılamadığını iddia ederek yıllık izin alacağının tahsilini talep etmiştir. Davalı mevsimlik çalışan işçinin yıllık izin hakkı olamayacağını, alacağın zamanaşımına uğradığını savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkemece davacının 1999 yılındaki çalışmasının 11 ayın üzerinde olduğu görülmüş buna göre bu dönem için mevsimlik akitten sürekli çalışma olgusuna geçildiği anlaşılmakla sadece bu yönü değerlendiren bilirkişi raporuna göre ve bu yıl için yıllık ücretli izin hakkının bulunduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. 4857 sayılı İş Kanunu\’nun 53 üncü maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca, mevsimlik işlerde yıllık ücretli izinlere ilişkin hükümler uygulanamaz. Bir başka anlatımla, mevsimlik işçi İş Kanununun yıllık ücretli izin hükümlerine dayanarak, yıllık ücretli izin kullanma veya buna dayanarak ücret alacağı isteminde bulunamaz. Hemen belirtmek gerekir ki, bu kural nispi emredici nitelikte olup, işçi lehine bireysel ya da toplu iş sözleşmesi ile yıllık ücretli izne ilişkin hükümler düzenlenebilir. Bu durumda sözleşmedeki izinle ilgili hükümler uygulanacaktır. Diğer taraftan, bir işyerinde mevsimlik olarak çalıştırılan işçi, mevsim bitiminde, mevsimlik iş dışında askı süresi içinde işverenin diğer işyerlerinde çalıştırılıyorsa, devamlı bir çalışma olgusu söz konusu olduğundan, bu durumda işçinin yıllık ücretli izin hükümlerinden yararlandırılması gerekir. Aynı işverene ait yazlık ve kışlık tesislerde, sezonluk işlerde fakat tam yıl çalışan işçiler de, 4857 sayılı İş Kanunu\’nun 53/3 maddesi ve Yıllık Ücretli İzin Yönetmeliği’nin 12 nci maddesi uyarınca yıllık ücretli izne hak kazanacaklardır. Somut olayda da, davacı işçi 1999 yılında 342 gün çalıştığından, çalışılmayan süre bakımından Anayasal dinlenme hakkını kullanmasına imkan bulunmamaktadır. Bu durumda 1999 yılındaki fiili çalışma süresine göre mevsimlik statüden vazgeçilmiş, taraflar arasında işçinin yıllık izin ücretine hak kazanacak şekilde sürekli çalışmasına dair bir sisteme geçilmiş olur. Mahkemenin 1999 yılı açısından yıllık izin alacağının kabulü açıklanan nedenle yerindedir. Ancak, davacının 2000 yılındaki çalışması 287 gün olup çalışma 11 ayın altında kaldığından mevsimlik işçi olarak geçen bu dönem açısından davacının yıllık izne hak kazanamayacağının gözetilmemesi hatalı olup bozma nedenidir…” gerekçesiyle oy çokluğu ile karar bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava yıllık ücretli izin alacağının tahsili istemine ilişkindir. Davacı vekili müvekkilinin davalı işyerinde çalışıp emeklilik sebebiyle işten ayrıldığını, müvekkilinin ilk işe girdiğinde mevsimlik işçi kadrosuna alınıp 2001 yılında asıl kadroya geçirildiğini, işten ayrılırken işveren tarafından yıllık izne hak kazanamadığı iddiasıyla izin ücretlerinin ödenmediğini, müvekkilinin mevsimlik işçi olarak işe başladığı andan emekli olduğu tarihe kadar olan izin süresinin belirlenmesine esas kıdemi ve toplu iş sözleşmesi de dikkate alınarak hesaplama yapılmasını ve kullandırılmayan yıllık izin karşılığı ücretlerin davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı vekili davacının kadroya alındığı 2001 yılına kadar yılın belirli zamanlarında mevsimlik işçi olarak çalıştırıldığını, dolayısıyla mevsimlik işçi statüsünde çalışılan dönem itibariyle yıllık izin ücretine hak kazanamayacağını, daimi işçi kadrosuna geçirildikten sonra ise yıllık izinlerinin kullandırıldığını, kullanılmayan yıllara ait izin ücretlerinin ise tarafına ödendiğini savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkemece mevsimlik iş sözleşmesi ile çalışan davacının1999 yılındaki çalışmasının 11 ayın üzerinde olduğu, 2001 yılında kadroya geçirildiği, davacının mevsimlik işte çalışsa da işe giriş tarihine göre yıllık izin süresinin belirlenmesine esas kıdemi dikkate alınarak 1999 yılı için çalışılmayan süre bakımından anayasal dinlenme hakkını kullanmasına imkân bulunmadığından, 1999 yılından emekli olduğu yıla kadar olan sürenin belirlendiği, kullanılan veya varsa fesihle birlikte ödenen yıllık ücretli izin günlerinin mahsup edildiği, kalan izin süresi olduğundan karşılığı ücretin kabulünün gerektiği gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Hüküm davalı vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece davacının 1999 yılındaki çalışma süresi göz önüne alınarak taraflar arasında statü değişikliği yapıldığı ve nitekim 1 yıl sonra da bu sorun çözülerek davacının kadroya geçirildiği, tüm bu nedenlerle mahkemece verilen kararın Hukuk Genel Kurulu içtihatları doğrultusunda olduğu gerekçesiyle önceki kararda direnilmiş, karar davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, mevsimlik statüde çalışan davacı işçinin 1999 yılındaki çalışmasının 11 ayın üzerine çıkması nedeni ile bu yıldan itibaren mevsimlik işçi statüsünün sona erip ermediği ve buna bağlı olarak davacının 1999 yılından başka 2000 yılı için de yıllık izne hak kazanıp kazanmadığı noktasında toplanmaktadır. Bilindiği üzere, Anayasa’nın 50’inci maddesi \”Dinlenmek çalışanların hakkıdır. Ücretli hafta ve bayram tatili ile yıllık izin hakları ve şartları kanunla düzenlenir.\” hükmünü içermektedir. 4857 sayılı İş Kanunu’nun konuya ilişkin “Yıllık ücretli izin hakkı ve izin” başlıklı 53’üncü maddesi; \”İşyerinde işe başladığı günden itibaren, deneme süresi de içinde olmak üzere en az bir yıl çalışmış olan işçilere yıllık ücretli izin verilir. Yıllık ücretli izin hakkından vazgeçilemez. Niteliklerinden ötürü bir yıldan az süren mevsimlik veya kampanya işlerinde çalışanlara bu Kanunun yıllık ücretli izinlere ilişkin hükümleri uygulanmaz.\” Öte yandan, Yıllık Ücretli İzin Yönetmeliği\’nin 12’inci maddesi; \”4857 sayılı İş Kanunu’nun 53’üncü maddesinin üçüncü fıkrasında sözü geçen ve nitelikleri yönünden bir yıldan az süren mevsim veya kampanya işlerinin yürütüldüğü işyerlerinde devamlı olarak çalışan işçilerin yıllık ücretli izinleri hakkında bu yönetmelik hükümleri uygulanır.\” şeklindedir. Anılan düzenlemelerde açıkça öngörüldüğü üzere, niteliklerinden ötürü bir yıldan az süren mevsimlik veya kampanya işlerinde çalışanlara 4857 sayılı İş Kanunu’nun yıllık ücretli izinlere ilişkin hükümleri uygulanamaz. Bu nedenle, uyuşmazlığın çözümü için öncelikle mevsim ve kampanya işleri kavramlarının açıklanması gerekmektedir. Bilindiği üzere İş Hukuku mevzuatımızda iş kanunlarıyla mevsimlik işlerin çalışma koşulları düzenlenmiş olmasına rağmen, mevsimlik işin tam bir tanımı yapılmadığı gibi hangi işlerin mevsimlik işler olduğu da açıkça belirtilmemiştir. Mevsimlik işlere ilişkin hükümler, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 29/7 ve 53/3 maddeleri, aynı Kanunun 60’ıncı maddesine dayanılarak çıkarılan Yıllık Ücretli İzin Yönetmeliği\’nin 12’nci maddesi - [Hafta Tatili ve Genel Tatil Ücreti, Fazla Çalışma Alacağı gibi İşçilik Alacaklarında İndirim Yapılabilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/iscilik-alacaklarinda-indirim/): Hafta Tatili ve Genel Tatil Ücreti, Fazla Çalışma Alacağı gibi İşçilik Alacaklarında İndirim Yapılabilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2015/3555 Karar No: 2018/184 Karar Tarihi: 07.02.2018 Mahkemesi: İş Mahkemesi Taraflar arasındaki işçilik alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; … İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 02.08.2011 gün ve 2010/212 E., 2011/494 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 26.11.2013 gün ve 2011/43849 E., 2013/30780 K. sayılı kararı ile; \”A) Davacı İsteminin Özeti: Davacı, davalı Milangaz Şirketine ait LPG dağıtım işinde yurt içi tanker şoförü olarak çalışırken, işverence haksız şekilde işten çıkarıldığını ve tazminatlarının eksik ödendiğini belirterek, kıdem-ihbar tazminatı, yıllık izin ücreti, fazla çalışma ücreti, hafta tatili ücreti ve genel tatil ücreti alacaklarının ödetilmesini istemiştir. B) Davalı Cevabının Özeti: Davalı, davacının asgari ücret ve prim üzerinden çalıştığını ve akit sona erince tüm tazminatlarının ödendiğini belirterek, davanın reddini istemiştir. C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti: Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak, davacının kıdem tazminatı ve ihbar tazminatının gerçek ücret üzerinden ödenmediği, davacının yüksek miktarda prim aldığı ve primlerin fazla çalışma alacağını da karşıladığı, ancak hafta tatilleri ve genel tatillerde çalıştığı sonucuna varılarak, fazla çalışma ücreti talebinin reddine, diğer taleplerin rapor doğrultusunda kabulüne karar verilmiştir. D) Temyiz: Kararı taraflar temyiz etmiştir. E) Gerekçe: 1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre tarafların aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir. 2- Taraflar arasında, işçilik alacaklarının zamanaşımına uğrayıp uğramadığı konusunda uyuşmazlık bulunmaktadır. Zamanaşımı, alacak hakkının belli bir süre kullanılmaması yüzünden dava edilebilme niteliğinden yoksun kalmasını ifade eder. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere zamanaşımı, alacak hakkını sona erdirmeyip sadece onu \”eksik bir borç\” haline dönüştürür ve \”alacağın dava edilebilme özelliği\”ni ortadan kaldırır. Bu itibarla zamanaşımı savunması ileri sürüldüğünde, eğer savunma gerçekleşirse hakkın dava edilebilme niteliği ortadan kalkacağından, artık mahkemenin işin esasına girip onu incelemesi mümkün değildir. Zamanaşımı, bir maddi hukuk kurumu değildir. Diğer bir anlatımla zamanaşımı, bir borcu doğuran, değiştiren ortadan kaldıran bir olgu olmayıp, salt doğmuş ve var olan bir hakkın istenmesini ortadan kaldıran bir savunma aracıdır. Bu bakımdan zamanaşımı alacağın varlığını değil, istenebilirliğini ortadan kaldırır. Bunun sonucu olarak da, zamanaşımı; yargılamayı yapan yargıç tarafından yürüttüğü görevinin bir gereği olarak kendiliğinden göz önünde tutulamaz. Borçlunun böyle bir olgunun var olduğunu, yasada öngörülen süre ve usul içinde ileri sürmesi zorunludur. Demek oluyor ki zamanaşımı, borcun doğumu ile ilgili olmayıp, istenmesini önleyen bir savunma olgusudur. Şu durumda zamanaşımı, savunması ileri sürülmedikçe, istemin konusu olan hakkın var olduğu ve kabulüne karar verilmesinde hukuksal ve yasal bir engel bulunmamaktadır. Hemen belirtmelidir ki, gerek İş Kanunu’nda, gerekse Borçlar Kanunu’nda, kıdem ve ihbar tazminatı alacakları için özel bir zamanaşımı süresi öngörülmemiştir. Uygulama ve öğretide kıdem tazminatı ve ihbar tazminatına ilişkin davalar, hakkın doğumundan itibaren, Borçlar Kanunu’nun 125 inci maddesi uyarınca on yıllık zamanaşımına tabi tutulmuştur. 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren Türk Borçlar Kanunu’nun 146 ıncı maddesinde de genel zamanaşımı 10 yıl olarak belirlenmiştir. Tazminat niteliğinde olmaları nedeni ile sendikal tazminat, kötüniyet tazminatı, işe başlatmama tazminatı, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 5 inci maddesindeki eşit işlem borcuna aykırılık nedeni ile tazminat, 26/2 maddesindeki maddi ve manevi tazminat, 28 inci maddedeki belgenin zamanında verilmemesinden kaynaklanan tazminat, 31/son maddesi uyarınca askerlik sonrası işe almama nedeni ile öngörülen tazminat istekleri on yıllık zamanaşımına tabidir. Bu noktada, zamanaşımı başlangıcına esas alınan kıdem tazminatı ve ihbar tazminatı hakkının doğumu ise, işçi açısından hizmet akdinin feshedildiği tarihtir. Zamanaşımı, harekete geçememek, istemde bulunamamak durumunda bulunan kimsenin aleyhine işlemez. Bir hakkın, bu bağlamda ödence isteminin doğmadığı bir tarihte, zamanaşımının başlatılması hakkın istenmesini ve elde edilmesini güçleştirir, hatta olanaksız kılar. İşveren ve işçi arasındaki hukuki ilişki iş sözleşmesine dayanmaktadır. İşçinin sözleşmeye aykırı şekilde işverene zarar vermesi halinde, işverenin zararının tazmini amacı ile açacağı dava 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nun 125 inci maddesi (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu md.146) uyarınca on yıllık zaman aşımına tabidir. 4857 sayılı İş Kanunu’ndan daha önce yürürlükte bulunan 1475 sayılı (mülga) İş Kanunu’nda ücret alacaklarıyla ilgili olarak özel bir zamanaşımı süresi öngörülmediği halde, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 32/8 maddesinde, işçi ücretinin beş yıllık özel bir zamanaşımı süresine tabi olduğu açıkça belirtilmiştir. Ancak bu Kanun’dan önce tazminat niteliğinde olmayan, ücret niteliği ağır basan işçilik alacakları, 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 126/1 maddesi (6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu md.147) uyarınca beş yıllık zamanaşımına tabidir. Yıllık izin ücreti iş sözleşmesinin feshi ile muaccel olup dönemsel bir nitelik taşımadığından, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu uygulaması yönünden 10 yıllık genel zamanaşımına tabidir. İşverence işçiye fazladan ödenen ücret ve ücret eklerinin geri alınmasında da uyuşmazlığın temelinde sözleşme ilişkisi olmakla zamanaşımı süresi beş yıl olarak uygulanmalıdır. Dairemizin kararları da bu yöndedir (Yargıtay 9.HD. 27.02.2012 gün, 2009/43216 E, 2012/6010 K.). Kanundaki zamanaşımı süreleri, 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 127 nci maddesi (6098 Sayılı TBK.148) gereğince tarafların iradeleri ile değiştirilemez. İş sözleşmesi devam ederken kullanılması gereken ve iş sözleşmesinin feshi ile alacak niteliği doğan yıllık izin ücreti alacağının zamanaşımı süresinin fesih tarihinden başlatılması gerekir (HGK. 05.07.2000 gün ve 2000/9-1079 E, 2000/1103 K). Sözleşmeden doğan alacaklarda, zamanaşımı alacağın muaccel olduğu tarihten başlar. (BK md.128). Borçlar Kanunu’nun 101 inci maddesi uyarınca, borcun muaccel olması, ifa zamanının gelmiş olmasını ifade eder. Borcun ifası henüz istenemiyorsa muaccel bir borçtan da söz edilemez. 818 Sayılı Borçlar Kanunu’nun 128 inci maddesinde zamanaşımının nasıl hesaplanacağı belirtilmiştir. Bu maddenin birinci fıkrası, zamanaşımının alacağın muaccel olduğu anda başlayacağı kuralını getirmiştir. Aynı yönde düzenleme 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 151 inci maddesinde yer almaktadır. 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 131 inci maddesi gereğince, asıl alacak zaman aşımına uğradığında faiz ve diğer ek haklar da zamanaşımına, uğrar. Diğer bir deyişle faiz alacağı asıl alacağın tabi olduğu zamanaşımına tabi olur. Türk Borçlar Kanunu’nun 152 inci maddesi de aynı doğrultudadır. 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 133/2 maddesi (6098 Sayılı TBK.154) uyarınca, alacaklının dava açmasıyla zamanaşımı kesilir. Ancak zaman aşımının kesilmesi sadece dava konusu alacak için söz konusudur. 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 132/4 maddesinde “Hizmet mukavelesinin devam ettiği müddetçe hizmetçilerin, istihdam edenlere karşı olan alacakları hakkında\” zamanaşımının işlemeyeceği ve duracağı belirtilmiştir. Bu maddenin iş sözleşmesiyle bağlı her kişiye uygulanması olanağı bulunmamaktadır. Hizmetçiden kastedilen, kendisine ev işleri için ücret ödenen, iş sahibiyle aynı evde yatıp kalkan, aileden - [Muris Muvazaası ve Vekalet Görevinin Kötüye Kullanılması İddiasıyla Mirasçıya Dava Açılabilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/diger-mirasciya-dava-acilabilir-mi/): Muris Muvazaası ve Vekalet Görevinin Kötüye Kullanılması İddiasıyla Mirasçıya Dava Açılması Yargıtay 1. Hukuk Dairesi Esas No: 2020/1101 Karar No: 2021/3651 Karar Tarihi: 30.06.2021 Mahkemesi: … Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi Dava Türü: Tazminat ve Tenkis Davası Taraflar arasında görülen tazminat ve tenkis davası sonunda, yerel mahkemece davanın reddine karar verilmiş, 79 parsel sayılı taşınmaz bakımından ise temlikin muvazaalı olduğunun sabit olduğu gerekçesiyle davacının tazminat isteği kabul edilmiş, karara karşı taraf vekillerinin istinaf başvurusu üzerine, … Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesince, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 353/1-b-1. maddesi uyarınca davacı vekilinin istinaf başvurusu esastan reddedilmiş; 79 parsel sayılı taşınmazda davalıların hiçbir zaman malik olmadıkları bu nedenle muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak tazminata hükmedilemeyeceği, vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayalı olarak açılan davanın da pay oranında açılması nedeniyle dinlenme olanağının bulunmadığı gerekçeleriyle davalı vekilinin istinaf talebinin 6100 sayılı HMK’nın 353/1-b-2. bendi uyarınca, kısmen kabulü ile yerel mahkeme kararının kaldırılmasına, 190 parsel bakımından karar verilmesine yer olmadığına, 249 ve 79 parseller bakımından ise davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacı vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi …’nin raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü; Dava, muris muvazaası ve vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenlerine dayalı tazminat, mümkün olmazsa tenkis isteğine ilişkindir. Davacı, mirasbırakanı …’ın oğlu olan davalı …’a vekaletname verdiğini, vekilin vekalet görevini kötüye kullanarak vekil eden mirasbırakana ait 249 parsel sayılı taşınmazı oğlu diğer davalı …’a devrettiğini, yine davalı …’ın anılan vekaletname ile mirasbırakana ait 79 parsel sayılı taşınmazı da dava dışı Ahmet Namlı’ya satış suretiyle temlik ettiğini, Ahmet’in taşınmazın satış bedelini ödediğini beyan etmesine rağmen bu bedelin terekeye yansımadığını, temliklerin mirastan mal kaçırmak amacıyla, muvazaalı yapıldığını ileri sürerek 249 ve 79 parsel sayılı taşınmazların miras payına isabet eden bedellerinin yasal faiziyle tazminine, mümkün olmazsa tenkise karar verilmesini istemiş; 27.04.2017 tarihli dilekçesi ile dava dilekçesinde 190 parsel yerine sehven 249 parsel yazdığını belirtip 249, 79 ve 190 parsel sayılı taşınmazların devredilen paylarının miras payı oranında tazminini, mümkün olmazsa tenkisini istemiş; 30.05.2018 tarihli ıslah dilekçesi ile, 249 parsel için 109.608,00 TL’nin, 79 parsel için 1.789.713,00 TL’nin, 190 parsel için 961.875,00 TL’nin satış tarihlerinden itibaren işleyecek yasal faizleriyle tahsilini istemiştir. Davalılar, çekişme konusu taşınmazları temlik alan kişiler olmadıklarını belirtip davanın reddini savunmuşlardır. İlk Derece Mahkemesince, 190 parsel sayılı taşınmaz yönünden usulüne uygun olarak açılmış bir dava bulunmadığı gerekçesiyle karar verilmesine yer olmadığına; 249 parsel sayılı taşınmazın ise halen mirasbırakan adına kayıtlı olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, 79 parsel sayılı taşınmaz bakımından ise temlikin muvazaalı olduğunun sabit olduğu gerekçesiyle davacının tazminat isteği kabul edilmiş, karara karşı taraf vekillerinin istinaf başvurusu üzerine, … Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesince, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 353/1-b-1. maddesi uyarınca davacı vekilinin istinaf başvurusu esastan reddedilmiş; 79 parsel sayılı taşınmazda davalıların hiçbir zaman malik olmadıkları bu nedenle muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak tazminata hükmedilemeyeceği, vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayalı olarak açılan davanın da pay oranında açılması nedeniyle dinlenme olanağının bulunmadığı gerekçeleriyle davalı vekilinin istinaf talebinin Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 353/1-b-2. bendi uyarınca, kısmen kabulü ile yerel mahkeme kararının kaldırılmasına, 190 parsel bakımından karar verilmesine yer olmadığına, 249 ve 79 parseller bakımından ise davanın reddine karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; mirasbırakan …’ın … 4. Noterliğinin 28.04.2009 tarihli, 12983 yevmiye nolu vekaletnamesi ile davalı …’ı vekil tayin ettiği, mirasbırakanın çekişme konusu 79 parsel sayılı taşınmazdaki paylarının tamamının vekil eliyle 09.01.2015 tarihinde dava dışı …ya satış suretiyle temlik edildiği, 1928 doğumlu mirasbırakanın 11.04.2016 tarihinde öldüğü, geriye mirasçıları olarak kızı davacı …, oğlu davalı … ile kendisinden önce ölen kızı …ın dava dışı mirasçılarının kaldığı anlaşılmaktadır. Somut olayda, davacı dava dilekçesinde 249 ve 79 parsel sayılı taşınmazları dava konusu etmiş, 27.04.2017 tarihli dilekçesinde ise, dava konusu ettiği taşınmazların 79 ve 190 parsel sayılı taşınmazlar olduğunu, dava dilekçesine 190 parsel yerine sehven 249 parselin yazıldığını beyan etmesine rağmen hem 27.04.2017 tarihli dilekçesinde hem de 30.05.2018 tarihli ıslah dilekçesinde 249, 79 ve 190 parsel sayılı taşınmazlar bakımından miras payı oranında tazminat, mümkün olmazsa tenkis isteğinde bulunmuştur. Dava konusu edilmeyen taşınmazın sonradan davaya dahil edilmesi mümkün bulunmadığından ve bununla ilgili bir dava açılmadığından 190 parsel sayılı taşınmaz yönünden yazılı şekilde karar verilmesi doğrudur. Öte yandan, muris muvazaası hukuk nedenine dayalı taleplerde temliki yapan vekilin bir sorumluluğu bulunmadığından 79 parsel sayılı taşınmaza ilişkin olarak muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı istem hakkında yazılı şekilde karar verilmesinde de bir isabetsizlik yoktur. Ancak, davacı muris muvazaası hukuki nedeni yanında aynı zamanda vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuki nedenine de dayanmıştır. Dava konusu 79 parsel sayılı taşınmaz mirasırakana vekaleten davalı … tarafından dava dışı Ahmet’e temlik edildiğine göre şartların oluşması halinde vekilden tazminat istenilmesi mümkündür. Bilindiği üzere, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun temsil ve vekalet akdini düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 506. maddesinde (818 sayılı mülga Borçlar Kanunu’nun 390.) maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “Vekil, vekâlet borcunu bizzat ifa etmekle yükümlüdür. Ancak vekile yetki verildiği veya durumun zorunlu ya da teamülün mümkün kıldığı hâllerde vekil, işi başkasına yaptırabilir. Vekil üstlendiği iş ve hizmetleri, vekâlet verenin haklı menfaatlerini gözeterek, sadakat ve özenle yürütmekle yükümlüdür. Vekilin özen borcundan doğan sorumluluğunun belirlenmesinde, benzer alanda iş ve hizmetleri üstlenen basiretli bir vekilin göstermesi gereken davranış esas alınır.” Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Vekâletin kapsamı, sözleşmede açıkça gösterilmemişse, görülecek işin niteliğine göre belirlenir (TBK md. 504/1). Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu göz ardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin son fıkrası - [Muris Muvazaası Nedeniyle Miras Payı Oranında Tapu İptali ve Tescil Davası Açılabilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/miras-payi-oraninda-tapu-iptali/): Muris Muvazaası Nedeniyle Mirasçılar Arasında Miras Payı Oranında Tapu İptali ve Tescil Davası Açılabilir mi? Yargıtay 1. Hukuk Dairesi Esas No: 2020/3895 Karar No: 2021/3970 Karar tarihi: 15.09.2021 Mahkemesi: … Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi Dava Türü: Tapu İptali ve Tescil Davası ile Tenkis Davası Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil ile tenkis davası sonunda, yerel mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş, davalılar vekilinin istinafı üzerine, … Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesince, istinaf başvurusunun kabulü ile hüküm ortadan kaldırılarak, davanın inançlı işlem hukuksal nedenine dayandığı, inançlı işleme dayanan tapu iptali ve tescil davalarında miras payı oranında iptal ve tescil istenemeyeceği gerekçesiyle davanın usulden reddine ilişkin olarak verilen karar davacılar vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi …’un raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü; Dava, tapu iptali ve tescil, olmadığı takdirde tenkis isteğine ilişkindir. Davacılar, mirasbırakan babaları …’ün 314 ada 38 parsel (imar ile 4497 ada 5 ve 4499 ada 3, 4, 5 ve 6 nolu parseller) sayılı taşınmazının üzerinde davalılar… ve…’ın evleri bulunduğunu, taşınmazın bölünemediğini, mirasbırakan tarafından taşınmazın tüm mirasçılara eşit şekilde paylaştırılması ve davalılar… ve…’ın evlerinde oturmaya devam etmesi şartıyla davalı …’e bedelsiz olarak satış suretiyle devredildiğini, …’ün mirasbırakanın ölümünden sonra taşınmazı mirasçılar arasında paylaştırmadığı gibi mal kaçırmak amacıyla muvazaalı olarak satış suretiyle …’e, …n da davalı …’e devrettiğini ileri sürerek tapu kayıtlarının iptali ile miras payları oranında mirasçılar adına tesciline, olmadığı takdirde tenkise karar verilmesini istemiş, ıslahla miras payları oranında adlarına tescil istemişlerdir. Davalılar iddiaların doğru olmadığını, … ve …’ın uzun yıllar mirasbırakan ile birlikte çalışıp tüm kazanımlarını mirasbırakana teslim ettiklerini, ellerindeki bir kısım birikimi de mirasbırakana vererek taşınmazı satın aldıklarını, daha sonra taşınmazın …a satıldığını, ancak … tarafından geri alındığını, mirasbırakan tarafından davacılar Bekir ve Hasan Hüseyin’e de taşınmaz devredildiği, mirasbırakanın geride çok sayıda malvarlığının kaldığını ve mirasçılar arasında paylaşıldığını belirterek davanın reddini savunmuşlardır. İlk derece Mahkemesince, mirasbırakan tarafından yapılan temlikin muvazaalı olduğu gerekesiyle davanın kabulüne karar verilmiş, davalılar vekilinin istinafı üzerine, … Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesince, istinaf başvurusunun kabulü ile hüküm ortadan kaldırılarak, davanın inançlı işlem hukuksal nedenine dayandığı, inançlı işleme dayanan tapu iptali ve tescil davalarında miras payı oranında iptal ve tescil istenemeyeceği gerekçesiyle davanın usulden reddine karar verilmiş, hüküm davacılar tarafından temyiz edilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; 1941 doğumlu mirasbırakan …’ün 27.04.2015 tarihinde ölümüyle, geride davacı çocukları Hacer, Hasan Hüseyin, Bekir ile davalı çocukları …, … ve dava dışı kızı …in mirasçı olarak kaldığı, mirasbırakan İsmail’in 314 ada 38 parsel sayılı taşınmazını 21.04.2008 tarihinde davalı oğlu …’e satış suretiyle temlik ettiği,…’in de 13.11.2015 tarihinde davalı …’e, …n ise 29.02.2016 tarihinde mirasbırakanın oğlu olan davalı …’e satış suretiyle devrettiği anlaşılmaktadır. Hemen belirtilmelidir ki; davacı, dava dilekçesinde davanın dayanağını oluşturan tüm olayları (vakıaları) bildirmekle yükümlüdür (6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu md.119/1-e). Aynı Kanun’un 25. 26. ve 31. maddelerinin buyurucu nitelikteki hükümlerinde belirtildiği üzere Hâkim kanunda gösterilen istisnalar dışında, davanın sınırlarını çizen bu olaylarla bağlı olup, bunlar dışına çıkamaz ve inceleme yapıp karar veremez. Ancak, davada ileri sürülen olaylar belirsiz (müphem) veya çelişkili ise, belirsiz veya çelişkili gördüğü iddia veya sebepler (vakıalar) hakkında açıklama isteyebilir. Öte yandan, hâkim yukarıda değinildiği gibi davacının bildirdiği maddi olaylar ve son istekle bağlı ise de, HMK’nın 33. maddesi uyarınca ileri sürülen maddi olaylarda hangi hukuki sebebe göre karar vereceğini tayin ve takdir etmek durumundadır. Başka bir anlatımla, maddi olgu ve olayları (vakıaları) bildirmek yanlara, bildirilen bu olay ve olgulara göre hukuki nitelendirmeyi yapmak, uyuşmazlığı çözüme ulaştıracak kanun hükmünü bulup uygulamak hakime aittir. Öyle ki, hukuki sebep yanlış gösterilmiş veya hiç gösterilmemiş olsa dahi hakim tarafından en uygun hukuki sebebin bulunması ve ona göre karar verilmesi gerekir. Somut olaya gelince; davacılar dava dilekçelerinde mirasbırakanın ölümünden sonra taşınmazı mirasçılarına paylaştırması için davalı …’e devrettiğini ileri sürmüş iseler de, 05.02.2020 tarihli ıslah dilekçelerinde mirasbırakan tarafından davalı …’e yapılan temlikin muvazaalı olduğunu belirterek miras payları oranında iptal tescil isteğinde bulunduklarını açıklamışlardır. Bu durumda HMK’nın 176. maddesi gereğince ıslah sureti ile davadaki hukuki sebebin muris muvazaası hukuki sebebine dönüştüğü açık olup, eldeki uyuşmazlığın 01.04.1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı çerçevesinde çözümlenmesi gerektiğinde kuşku yoktur. Ne var ki, bölge adliye mahkemesince, davadaki hukuki sebebin inançlı işlem olarak değerlendirilerek, miras payı oranında iptal ve tescil istenemeyeceği gerekçesiyle sonuca gidilmesi hatalıdır. Hâl böyle olunca, davanın muris muvazaası hukuki nedenine dayalı miras payı oranında iptal tescil istemine ilişkin bulunduğu gözetilerek bir değerlendirme yapılması ve sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, yanılgılı hukuki nitelendirme ile yazılı olduğu üzere karar verilmesi isabetli değildir. Kabule göre de; mirasçılar arasında paylı mülkiyet hükümleri geçerli olduğundan, kayıt maliki olan mirasçıya karşı miras payı oranında tapu iptali ve tescil isteğinde bulunulabileceği gözetilmeksizin, inançlı işlem hukuki nedenine dayalı davalarda pay oranında iptal tescil istenemeyeceği şeklinde karar verilmesi de doğru değildir. Davacılar vekilinin değinilen yön itibari ile yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 371/1-a maddesi uyarınca … Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi kararının BOZULMASINA, HMK’nın 373/2. maddesi gereğince dosyanın kararı veren … Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi’ne gönderilmesine, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 15.09.2021 tarihinde kesin olmak üzere oybirliğiyle karar verildi. Muris muvazaası veya vekalet görevinin kötüye kullanılması iddiasıyla diğer mirasçıya karşı tazminat veya tenkis davası açılmasına ilişkin emsal Yargıtay Kararı’na sitemizden ulaşabilirsiniz. Mail-bulk Google-plus-g Whatsapp Facebook-f X-twitter Instagram Linkedin Balance-scale Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Miras Payı Oranında Tapu İptali ve Tescil Davası Açılması – Kayseri Miras Avukatı Dava sürecinde etkin bir temsil için hukuk alanında deneyimli ve güncel mevzuat ile içtihatlara hakim  bir avukattan hukuki destek almanız büyük önem arz etmektedir. Gayrimenkul ve miras hukuku alanında yetkin avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Miras ve gayrimenkul hukuku uyuşmazlıklarında herhangi bir mağduriyete veya hak kaybına uğramamak için gerekli başvuruların ve itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması büyük önem - [Tapu İptal ve Tescil İstemine ilişkin Davada Tüm Mirasçıların Muvafakati Gerekir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/davada-tum-mirascilarin-muvafakati/): Mirasçılar Arasında Açılan Pay Oranında Tapu İptali ve Tescil Davasında Tüm Mirasçıların Muvafakati Gerekir mi? Yargıtay 1. Hukuk Dairesi Esas No: 2020/1342 Karar No: 2021/2483 Karar Tarihi: 21.04.2021 Mahkemesi: … Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil, tazminat davası sonunda, yerel mahkemece davanın reddine karar verilmiş, Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesince de davacının istinaf başvurusunun kabulü ile karar kaldırılarak tereke elbirliği mülkiyetine tabi olup pay oranında açılan tapu iptal ve tescil isteği dinlenmeyeceği gerekçesiyle davanın usulden reddine ilişkin olarak verilen karar davacı tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi …’nün raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü; Dava, tapu iptal ve tescil ile tazminat istemine ilişkindir. Davacı, mirasbırakan …’nın maliki olduğu 1100 ada 21, 100, 101,102 ve 103 parsel sayılı taşınmazlarının Adıyaman 3. Noterliği 22.12.2005 tarih 4648 sayılı vekaletnamesi ile vekil davalı … tarafından devredildiğini, bilahare danışıklı temliklere konu edildiğini, söz konusu vekaletnamede mirasbırakanın adının yanlış yazıldığını, fotoğrafının üzerinde mühür veya imza bulunmadığını, mirasbırakanın okuma yazma bilmediğini, vekaletnamede parmak izi olmadığını, doktor raporu alınmadığını, başka sahte vekaletnameler de olduğunu, kat karşılığı inşaat sözleşmesinde de sahte imzalar bulunduğunu, mirasbırakanın kimseye vekalet vermediğini, taşınmazda kendisi veya mirasbırakan adına bağımsız bölüm bulunmadığını, maddi kayba da uğradığını ileri sürerek taşınmazların tapu kayıtlarının iptali ile miras payı oranında adına tescile ve maddi zarar karşılığı şimdilik 12.000.-TL tazminatın davalılardan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı …, savunma getirmemiş, diğer davalılar davanın reddini savunmuşlardır. İlk Derece Mahkemesince, iddianın ispatlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesince de davacının istinaf başvurusunun kabulü ile karar kaldırılarak tereke elbirliği mülkiyetine tabi olup pay oranında açılan tapu iptal ve tescil isteği dinlenmeyeceği gerekçesiyle davanın usulden reddine karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; mirasbırakan …’nın 02.10.2008 tarihinde ölümü ile geriye eşi Feriye ile Dursune’den olma çocukları davacı …, davalılar …ve … dava dışı… ve…’ün mirasçı olarak kaldığı, dava konusu 1100 ada 21 parsel sayılı 401m2 miktarlı kargir ev, 1100 ada 100 parsel sayılı 1.186,73m2 miktarlı susuz tarla, 1100 ada 101 parsel sayılı 338,81m2 miktarlı susuz tarla, 1100 ada 102 parsel sayılı 1.492,55m2 miktarlı susuz tarla ve 1100 ada 103 parsel sayılı 3.577,70m2 miktarlı park nitelikli taşınmazların mirasbırakan adına kayıtlı iken Adıyaman 3. Noterliği 22.12.2005 tarih 4648 sayılı vekaletnamesi ile vekil davalı … tarafından 28.12.2005 tarihili satış akdi ile davalı …’e devredildiği, onun da 20.03.2006 tarihli akitle davalı … ..ya temlik ettiği, dava konusu taşınmazların davalı …’ye ait 1100 ada 51 parsel sayılı taşınmazla 06.10.2006 tarihinde tevhidi ile 1100 ada 160 parsel sayılı 6.267,92m2 miktarlı arsa nitelikli taşınmazın oluştuğu, davalı … adına 700783/781527 pay ve davalı … adına 55338/78157 payın tescil edildiği, kalan payların Maliye Hazinesi ve Adıyaman Belediyesi adına kayıtlı iken davalılar Mehmet ve Müslüm tarafından müteakip zamanlarda satın alındığı, davalı …’in adına kayıtlı tüm payı 04.02.2008 ve 18.09.2008 tarihlerinde davalı …’e devrettiği, tamamı davalı … adına kayıtlı taşınmazda 23.09.2008 tarihinde kat irtifakına geçildiği, 27.12.2010 tarihinde kat irtifakı terkin edilerek davalı … adına 3/14 pay tescil edildiği, kalan payların dava dışı 3. kişiler adına olduğu, 05.01.2011 tarihinde kat irtifakı nedeniyle sayfanın kapandığı, 31 adet bağımsız bölümün davalı … adına tescil edildiği, onun da D blok 1, 7 ve 9 nolu bağımsız bölümleri 17.08.2011 tarihinde davalı …’ya, aynı yer 4 nolu bağımsız bölümü davalı …’e 14.11.2013 tarihinde satış suretiyle devrettiği, diğer bağımsız bölümlerin dava dışı 3. kişilere dava tarihinden önce devredildiği anlaşılmaktadır. Hemen belirtilmelidir ki, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 119/g maddesine göre davacı, dava dilekçesinde dayandığı hukuki sebepleri belirtmelidir. Yine 1086 sayılı (mülga) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 74. ve 76. maddeleri hükümlerine paralel düzenlemeler getiren HMK’nın 26. ve 33. maddelerine göre; olayları bildirmek ve ileri sürmek taraflara, bu kapsamda nitelemeyi yapmak ve belirlenecek hukuki nitelendirme ile ilgili olarak uygulanacak kanun hükümlerini belirlemek hâkime aittir. Öte yandan; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 31. maddesi ile “Hâkim, uyuşmazlığın aydınlatılmasının zorunlu kıldığı durumlarda, maddi veya hukuki açıdan belirsiz yahut çelişkili gördüğü hususlar hakkında, taraflara açıklama yaptırabilir, soru sorabilir, delil gösterilmesini isteyebilir.” şeklinde düzenleme getirilmiştir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 640 maddesi kapsamında; terekeye karşı yapılan mülkiyetten kaynaklanan haksız fiil niteliğindeki muris muvazaası ve elatmanın önlenmesi gibi davalar dışında ehliyetsizlik, yolsuz tescil, vekâlet görevinin kötüye kullanılması vs. gibi davalarda terekeyi temsil eden tüm mirasçıların bir arada hareket etmek suretiyle davayı birlikte açmaları, ayrıca, mirasçılardan birisinin terekeye iade şeklinde dava açması halinde de tüm mirasçıların muvafakatlarının sağlanması, aksi takdirde terekenin atanacak temsilci marifetiyle davada temsil edilmesi ve yürütülmesi gerekeceği tartışmasızdır. Ne var ki, mirasçılar arasında paylı mülkiyet hükümleri geçerli olduğundan, bir mirasçının diğer bir mirasçı aleyhine açtığı davalarda bu kuralın uygulama yeri bulunmadığı kuşkusuzdur. Somut olayda, ön inceleme aşamasında davanın tapu iptali ve tescil davası olarak nitelendirildiği, ilk derece mahkemesince gerekçeli kararda inançlı işlem, muvazaa ve sahtecilik iddialarının değerlendirildiği, Bölge Adliye Mahkemesince davanın sahtecilik iddiasına dayalı tapu iptal ve tescil ile maddi zararın tazmini olarak nitelendirerek inceleme yapıldığı, davacının temyiz dilekçesinde ehliyetsizlik iddiasının araştırılmadığını belirttiği anlaşılmakla, davacı tarafından dava dilekçesinde, çekişme konusu taşınmazların tapu kaydının miras payı oranında iptali ile adına tescili ve maddi zararın tazmini isteği dışında hangi hukuki sebebe dayanıldığının açıkça anlaşılmadığı, ayrıca davalı mirasçılar Abdurrahman ve …dışındaki diğer davalılar adına tapu kaydı bulunmadığı da açıktır. Hal böyle olunca, öncelikle yukarıda açıklanan yasal düzenlemeler uyarınca davacıya dayandığı hukuki sebebin açıklattırılması, davada dayanılan hukuki neden veya nedenlere göre iddiaların önem sırasıyla incelenmesi, mirasçılar arasında açılan pay oranında tapu iptal ve tescil istekli davanın dinlenme olanağı bulunduğu da gözetilerek, toplanan ve toplanacak delillerin birlikte değerlendirilmesi, hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir. Davacının yerinde bulunan temyiz itirazının kabulü ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 371/1-a maddesi uyarınca Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi kararının BOZULMASINA, HMK’nın 373/2. maddesi gereğince dosyanın kararı veren Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 1.Hukuk Dairesine gönderilmesine, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 21/04/2021 tarihinde oybirliğiyle karar verildi. Muris muvazaası nedeniyle mirasçıların diğer mirasçıya karşı miras payı oranında tapu iptali ve tescil davası açmasına ilişkin emsal Yargıtay Kararı’na sitemizden ulaşabilirsiniz. Muris muvazaası veya vekalet görevinin kötüye kullanılması iddiasıyla diğer mirasçıya karşı tazminat veya tenkis davası açılmasına ilişkin emsal Yargıtay Kararı’na - [İşe İade Davası sonrası İşe Başlatmama Tazminatı ve Boşta Geçen Süre Ücreti Alacağının Tahsili](https://kayseriavukat.org.tr/ise-baslatmama-tazminati/): İşe Başlatmama Tazminatı ve Boşta Geçen Süre Ücreti Alacağının Tahsili Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2015/1828 Karar No: 2018/1093 Karar Tarihi: 16.05.2018 Mahkemesi: İş Mahkemesi Taraflar arasındaki işçilik alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 06.02.2014 gün ve … sayılı kararın temyizen incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin 02.06.2014 gün ve 2014/3181 E.- 2014/11189 K. sayılı kararı ile; \”…1. Dosyadaki yazılara, hükmün Dairemizce de benimsenmiş bulunan yasal ve hukuksal gerekçeleriyle dayandığı maddi delillere ve özellikle bu delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazlarının reddine. 2. Davacı vekili, davacının sözleşmesinin 18/02/2010 tarihinde feshedildiğini haksız fesih üzerine Bursa 4. İş Mahkemesi\’nin 2010/197 Esas sayılı dosyası ile açtığı işe iade davasında, feshin geçersizliğine ve davacının işe iadesine karar verildiğini, bu kararın Yargıtay 22. Hukuk Dairesi tarafından onandığını, ardından yasal başvuru süresi içinde mahkeme kararın ifası ve müvekkilinin eski işine iadesi için başvuruda bulunmasına rağmen, davalı şirketin yasal süresi içinde müvekkilini işe davet etmediğini ve hak ettiği alacaklarını da ödemediğini iddia ederek 4 aylık ücret ve işe başlatmama tazminatı alacaklarının tahsilini talep etmiştir. Davalı vekili, davacının işe davet edildiğini, bu tarihte başka bir yerde çalıştığını savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkemece davacının işe davet edildiğine ilişkin delil bulunmadığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Taraflar arasında uyuşmazlık usulüne uygun olarak işe başlatılıp başlatılmadığı konusunda toplanmaktadır. 4857 sayılı İş Kanunu\’nun 21 inci maddesinin beşinci fıkrasına göre, işçi kesinleşen mahkeme kararının kendisine tebliğinden itibaren on iş günü içinde işe başlamak için işverene başvuruda bulunmak zorundadır. Aksi halde işverence yapılan fesih geçerli bir feshin sonuçlarını doğurur. Yasada işçinin şahsen başvurması gerektiğine dair bir düzenleme bulunmamaktadır. İşçi, işe başlatılma konusundaki iradesini bizzat işverene iletebileceği gibi vekili ya da üyesi olduğu sendika aracılığı ile de ulaştırabilecektir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun Dairemizce de benimsenen görüşü bu yöndedir (Yargıtay HGK 17.6.2009 gün ve 2009/9 232E, 2009/278K.). İşveren işe iade için başvuran işçiyi (1) ay içinde işe başlatmak zorundadır. Aksi halde en az dört, en fazla sekiz aylık ücret tutarında belirlenen iş güvencesi tazminatı ile boşta geçen süreye ait en çok dört aya kadar ücret ve diğer hakları işçiye ödemek zorundadır. İşçinin işe iade yönündeki başvurusu samimi olmalıdır. İşçinin gerçekte işe başlamak niyeti olmadığı halde, işe iade davasının sonuçlarından yararlanmak için yapmış olduğu başvuru geçerli bir işe iade başvurusu olarak değerlendirilemez. İşçinin süresi içinde işe iade yönünde başvurusunun ardından, işverenin daveti üzerine işe başlamamış olması halinde, işçinin gerçek amacının işe başlamak olmadığı kabul edilmelidir. Başka bir anlatımla, işçi işverene hiç başvurmamış gibi sonuca gidilmelidir. Bu durumda işverence yapılan fesih, 4857 sayılı Yasanın 21 inci maddesinin beşinci fıkrasına göre geçerli bir feshin sonuçlarını doğurur. Bunun sonucu olarak da, işe iade davasında karara bağlanan işe başlatmama tazminatı ile boşta geçen süreye ait ücret ve diğer hakların talebi mümkün olmaz. Ancak, geçerli sayılan feshe bağlı olarak işçiye ihbar ve koşulları oluşmuşsa kıdem tazminatı ödenmelidir. İşe iade yönündeki başvurunun on iş günü içinde işverene bildirmesi gerekmekle birlikte, tebligatın postada gecikmesinden işçinin sorumlu olması düşünülemez. İşverenin de işçinin işe başlama isteğinin kabul edildiğini (1) ay içinde işçiye bildirmesi gerekir. Tebligat sorunları sebebiyle bildirimin süresi içinde yapılamaması halinde, bundan işveren sorumlu tutulamaz. İşverence yasal süre içinde gönderilmiş olsa dahi, işçinin bir aylık işe başlatma süresi aşıldıktan sonra eline geçen bildirim üzerine makul bir süre içinde işe başlaması gerekir. Burada makul süre işçinin işe daveti içeren bildirim anında işyerinin bulunduğu yerde ikamet etmesi durumunda en fazla iki günlük süre olarak değerlendirilebilir. İşçinin işe iadeyi içeren tebligatı işyerinden farklı bir yerde alması halinde ise, 4857 sayılı Yasanın 56 ncı maddesinin son fıkrasındaki izinler için öngörülen en çok dört güne kadar yol süresi makul süre olarak değerlendirilebilir. Bu durumda işçinin en fazla dört gün içinde işe başlaması beklenmelidir. İşverenin işe davete dair beyanının da ciddî olması gerekir. İşverenin işe başlatma amacı olmadığı halde işe başlatmama tazminatı ödememek için yapmış olduğu çağrı, gerçek bir işe başlatma daveti olarak değerlendirilemez. İşçinin işe iade sonrasında başvurusuna rağmen işe başlatılmaması halinde, işe başlatılmayacağının sözlü ya da eylemli olarak açıklandığı tarihte veya bir aylık başlatma süresinin sonunda iş sözleşmesi işverence feshedilmiş sayılır. Somut olayda yukarıdaki ilkeler doğrultusunda işe başlatmama ve boşta geçen süre alacaklarına hak kazanılabilmesi için davacı işçinin işe başlama talebinde samimi olması gerekir. İşe iade davası kesinleşip 10.04.2012 tarihinde davacıya kararın tebliği üzerine davacı 17.04.2012 tarihinde işe başlatılması için müracaat etmiş işveren de 24.04.2012 tarihinde davacıya on gün içerisinde işe başlaması konusunda davet e-maili göndermiştir. Taraflar arasında olayın bu gelişimine kadar ihtilaf bulunmamaktadır. İhtilaflı konu davacının 06.04.2012 tarihinde işverene müracaat edip etmediği konusundadır. Davacı müracaat ettiğine dair babası ve kardeşiyle tuttuğu bir tutanak ibraz etmiş ise de Dairemizce bu tutanak davacının müracaat ettiğinin ispatı için yeterli görülmemiştir. Davacı işe başlatılması için yazılı başvuru ve icabında işe başlatılmadığına dair iş yerinde çalışan kişilerin tanıklığı veya noter tespiti isteyebilirdi. Kaldı ki SGK kayıtlarına göre davacının müracaat ettiği tarihte ve işe başlamak için iş yerine gittiğini iddia ettiği tarihte başka bir iş yerinde çalıştığı görülmektedir. İşe başlamak üzere değil de sırf işe başlatmama tazminatı almak amacıyla işe başvurup işe başlanılmadığı durumlarda ilk fesih geçerli hale geleceğinden mahkemece işe başlatmama tazminatı ve boşta geçen süre ücreti talebinin reddi gerekirken kabulüne karar verilmesi bozma nedenidir…\” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava işe başlatmama tazminatı ve boşta geçen süre ücretinin tahsili istemine ilişkindir. Davacı vekili, müvekkilinin iş sözleşmesinin feshi üzerine açtığı işe iade davasının lehine sonuçlandığını, işe iade kararının kesinleşmesi üzerine süresinde işe iade edilmesi için davalı işverene ihtarname gönderildiğini, davalının gönderdiği ihtarname ile davacının işe başlatılacağını ve 10 gün içinde İnsan Kaynaklarına müracaat etmesini istediğini, bunun üzerine davacının babası ve kardeşi ile birlikte İnsan Kaynaklarına başvurduğunu ancak yetkililerin böyle bir şeyden haberlerinin olmadığını, avukatın bilgi vermediğini, gitmelerini, kendilerine bilgi verileceğini, avukatının da haberdar edileceğini belirterek davacıyı işe başlatmadıklarını, işe başvuru talebinin dahi kabul edilmediğini, davacının bir saat bekletilip hiçbir işlem yapılmadan geri gönderilmesi üzerine 26.04.2012 tarihli tutanağı düzenlediğini iddia ederek - [İşe Devamsızlık Nedeniyle İş Sözleşmesinin Feshinde Kıdem ve İhbar Tazminatları Talep Edilebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/is-sozlesmesinin-feshi-devamsizlik/): İşe Devamsızlık Nedeniyle İş Sözleşmesinin Feshi Halinde Kıdem ve İhbar Tazminatları Talep Edilebilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2015/2884 Karar No: 2017/1558 Karar Tarihi: 06.12.2017 Mahkemesi: İş Mahkemesi Taraflar arasındaki işçilik alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 16.10.2012 gün ve … sayılı kararın temyizen incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 05.11.2014 gün ve 2012/39706 E.- 2014/32636 K. sayılı kararı ile; \”A) Davacı İsteminin Özeti: Davacı işçi, iş sözleşmesinin haksız feshedildiğini ileri sürerek, kıdem ve ihbar tazminatları ile ikramiye ve fazla mesai ücreti alacaklarının ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir. B) Davalı Cevabının Özeti: Davalı işveren, sözleşmenin haklı nedenle feshedildiğini savunarak, davanın reddini istemiştir. C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti: Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. D) Temyiz: Karar, taraf vekillerince temyiz etmiştir. E) Gerekçe: 1- Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının tüm, davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir. 2- Davalı işveren iş akdini haklı nedenle feshettiğini savunmuş ve buna ilişkin devamsızlık olgusuna dayanmıştır. Ancak davalı devamsızlığına ilişkin tutanaklarını sunmadığı gibi diğer herhangi bir delille de savunmasını kanıtlayamamıştır. Bu nedenle işçi lehine kıdem ve ihbar tazminatlarının hüküm altına alınması gerekirken yanılgılı değerlendirme sonucu reddi isabetli değildir…\” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava işçilik alacaklarının tahsili istemine ilişkindir. Davacı vekili müvekkilinin davalıya ait iş yerinde 27.06.2001 tarihinde presçi olarak işe başladığını, iş sözleşmesinin davalı tarafından 27.07.2010 tarihinde haksız şekilde feshedildiğini ileri sürerek kıdem ve ihbar tazminatları ile bir kısım işçilik alacaklarının davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı vekili davacı işçinin işverene hiçbir açıklama yapmadan 27.07.2010 tarihinde işe gelmediğini sonraki iki gün işe devam edip 30.07.2010 tarihinde yeniden devamsızlık yaptığını, son olarak 31.07.2010 tarihinde işe gelen davacının cumartesi günleri çalışma olmaması sebebiyle kendisini işe almak istemeyen güvenlik görevlisiyle tartıştığını, özel eşyalarını almaya geldiğini söyleyerek zorla içeri girdiğini, eşyalarını aldıktan sonra işverenler hakkında hakaret içeren sözler sarf ederek iş yerinden ayrıldığını, davacı tarafından işverene bildirilen bir fesih iradesi bulunmadığından müvekkili işverence 03.08.2010 tarihine kadar beklendiğini, ardından bu tarihte ihtarname keşide edilerek derhal iş başı yapmasının istendiğini ancak davacının ihtara cevap vermediğini, bunun üzerine işten çıkışının yapıldığını, davacının ortada hiçbir neden yok iken işten ayrıldığını, iş sözleşmesini haksız şekilde fesheden davacının kıdem ve ihbar tazminatlarına hak kazanamayacağını belirterek haksız davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkemece işe giriş çıkışları gösteren kayıtlarda davacının ihtarnamede belirtilen tarihlerde işe devam etmediği, davacı tanıklarından Nuri’nin davacının kendisinden önce işten ayrıldığını Erol’un ise davacının yaklaşık bir sene önce işten ayrıldığını duyduğunu beyan ettikleri, davacının iş sözleşmesini haklı nedenle feshettiği iddiasında bulunmadığı, sözleşmenin davalı tarafından haksız nedenle feshedildiğini bildirdiği, davalının ise iş sözleşmesini davacının devamsızlığı nedeniyle feshettiğini açıklayıp bu hususu da delillendirdiği, bu nedenle davalı tarafından yapılan feshin haklı nedene dayandığı belirtilerek davacının kıdem ve ihbar tazminatlarına hak kazanamayacağı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Hüküm taraf vekillerinin temyizi üzerine Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece, davacı 27.07.2010 tarihinde iş sözleşmesinin feshedildiğini iddia etmiş ise de, bu tarihe ilişkin yazılı bir fesih bildirimi bulunmadığı gibi davacı işçinin de bu tarih itibariyle sözleşmenin haklı sebep olmaksızın feshedildiğine ilişkin davalı işverene herhangi bir bildirimde bulunmadığı, Bölge Çalışma Müdürlüğü raporunda davacının işe gelmediğine dair tutanakların düzenlendiği, iş sözleşmesinin 4857 sayılı İş Kanunu\’nun 25/II. maddesi gereğince feshedildiği, davacıya kıdem ve ihbar tazminatlarının ödenmesi için bir kanaatin oluşmadığının belirtildiği, çalışma hayatını düzenleyen iş müfettişi raporlarının aksi eş değerde bir belge ile ispat edilmedikçe geçerli olduğu, devamsızlık olgusunun iş yeri giriş çıkış kayıtlarıyla da doğrulandığı, davalı tarafından keşide edilen ihtarnamede iş sözleşmesinin İş Kanunu\’nun 25/II-g maddesi gereğince feshedildiği bildirilmiş olup ihtarname davacıya tebliğ edilmiş olmasına rağmen davacının bu ihtarnameye de herhangi bir cevap vermediği, her ne kadar bozma kararında devamsızlığa ilişkin tutanakların sunulmadığı ve herhangi bir delille de savunmanın kanıtlanmadığı belirtilmiş ise de, söz konusu belgeler ve tanık anlatımlarından davacının anılan tarihlerde devamsızlık yaptığı, bu hususun davalı tarafından ispatlandığı, aksini ispat külfeti üzerinde bulunan işçinin ise savunmanın aksini ispat edebilecek herhangi bir delil sunmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiş, karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, davalı işveren tarafından devamsızlık nedeniyle yapılan feshin haklı nedene dayanıp dayanmadığı ve buradan varılacak sonuca göre de davacı işçinin kıdem ve ihbar tazminatlarına hak kazanıp kazanamayacağı noktasında toplanmaktadır. İş sözleşmesi işçi ile işveren arasında kurulan ve her iki tarafa borç yükleyen bir sözleşme olup, işçi ile işveren arasında karşılıklı güvene dayanan kişisel ve sürekli bir ilişki yaratır. Bu nedenle işçi veya işveren taraflarından birinin davranışı ile bu güveni sarsması hâlinde güveni sarsılan tarafın objektif iyi niyet kurallarına göre artık bu ilişkiyi sürdürmesinin kendisinden beklenemeyeceği durumlarda iş sözleşmesi ile bağlı kalamayacağı gerçeğinden hareket eden kanun koyucu, yaptığı düzenleme ile taraflara iş sözleşmesini haklı nedenle tazminatsız fesih hakkı tanımıştır. Hukukumuzda \”olağanüstü fesih\”, \”bildirimsiz fesih\”, \”süresiz fesih\”, \”önelsiz fesih\”, \”derhal fesih\”, \”muhik sebeple fesih\” gibi terimlerle ifade edilen haklı nedenle fesih 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun md. 435, 4857 sayılı İş Kanunu\’nun md. 24 ve 25; 854 sayılı Deniz İş Kanunu\’nun md. 14, 16; Basın İş Kanunu\’nun md. 11\’de düzenlenmiş bulunmaktadır. Bu nedenle, haklı nedenle fesih kanunla tanınmış bir haktır. Bir tarafın işte bu haklı nedenle fesih hakkına dayanarak, karşı tarafa yöneltilmesi gereken irade beyanıyla iş sözleşmesine geçmişe etkili olmaksızın derhal son vermesi, haklı nedenle fesih olarak tanımlanmaktadır. Bu itibarla 4857 sayılı İş Kanunu, haklı nedenle fesih hakkını \”Haklı nedenle derhal fesih\” başlığı altında düzenlemektedir (Mollamahmutoğlu, H./ Astarlı, M. / Baysal, U.: İş Hukuku Gözden Geçirilmiş ve Genişletilmiş 6. Bası, Ankara 2014, s. 794). 4857 sayılı İş Kanunu\’nun 25\’inci maddesinde işveren açısından haklı nedenle derhal fesih hallerini düzenlenmiş olup 25\’inci maddenin 2 numaralı bendinin \”g\” alt bendinde \”İşçinin işverenden izin almaksızın veya haklı bir sebebe dayanmaksızın ardı ardına iki iş günü veya bir ay içinde iki defa herhangi bir tatil gününden sonraki iş günü, yahut bir ayda üç iş günü işine devam etmemesi\” işverene iş sözleşmesini bildirim - [İş yerinin Devri veya Kapatılması Nedeniyle İş Sözleşmesinin Devrinde İşçinin Rızası Gerekli mi?](https://kayseriavukat.org.tr/is-sozlesmesinin-devrinde-iscinin-rizasi/): İş Yerinin Devri veya Kapatılması Nedeniyle İş Sözleşmesinin Devrinde İşçinin Rızası ve Muvafakatı Gerekli mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2015/2887 Karar No: 2017/1751 Karar Tarihi: 13.12.2017 Mahkemesi: İş Mahkemesi Taraflar arasındaki işçilik alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … İş Mahkemesince davanın reddine dair verilen 12.07.2012 gün ve 2011/159 E.-2012/667 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 02.10.2014 gün ve 2012/34444 E.- 2014/29047 K. sayılı kararı ile; \”A) Davacı İsteminin Özeti: Davacı, davalı şirkete ait işyerinde 01.12.1997 tarihinden yaklaşık 2010 yılı Eylül ayına kadar aralıksız çalıştığını, iş akdinin işveren tarafından feshi sırasında tazminatlarının en kısa sürede ödeneceğinin bildirilmesine rağmen bugüne kadar ödenmediğini beyan ederek fazlaya ilişkin haklarının saklı kalması kaydıyla kıdem tazminatı alacağının davalıdan tahsilini talep etmiştir. B) Davalı Cevabının Özeti: Davalı, davacının davalı şirkete O.B.K. ismini veren Osman Büyük Kaplan\’ın yönetim kurulu başkanlığını yaptığı …Tekstil A.Ş. nin ürettiği malların satışıyla görevli Nalçacı Caddesi No: 110 daki fabrika satış mağazasında 01.12.1997 tarihinden itibaren çalıştığını, fabrika satış mağazasının temelli kapatılarak kiraya verilmesi ve fabrika satış işlemlerinin ve şirket merkezinin 3. Organize Sanayi Bölgesi İhsan Dede Caddesi No: 3 teki fabrikaya taşınması nedeniyle ihtarname keşide edilerek; \”01.12.1997 den bu yana oluşan kıdemi, ücreti ve diğer bütün yasal hakları saklı kalmak ve aynı görevi yapmak üzere aynı gruba bağlı fabrikada 3 gün içinde göreve başlaması\”nın istendiği, ancak davacının halen göreve başlamayarak dava açtığını, iş akdinin davalı işveren tarafından feshedilmediğini beyan ederek davanın reddini talep etmiştir. C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti: Mahkemece, davacının önceki çalışmış olduğu işyerinin kapandığı, davalı tarafça aynı görevi yapmak üzere gruplarına bağlı …Tekstil Sanayi Ticaret A.Ş.\’de göreve başlaması konusunda ihtarname gönderildiği, davacının iş sözleşmesinin davalı tarafça feshedildiği ya da davacının haklı nedenle feshettiği hususunun ispatlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. D) Temyiz: Kararı davacı temyiz etmiştir. E) Gerekçe: Davalı şirkete ait davacının çalıştığı fabrika kapatılmış davacı işçiye de aynı gruba ait başka bir şirket nezdinde başka bir işyerinde çalışması yönünde tebligat yapılmıştır. Davalı işyerinin başka bir şirkete nakledildiği ve davacının da nakli kabul etmemesi nedeniyle iş akdinin feshedildiği anlaşılmaktadır. Somut olayda davacı işçinin nakil için rızasının aranmayacağı, işyeri devrinden de bahsedilemeyeceği açıktır. Hizmet sözleşmesinin nakli işçinin muvafakatına bağlı olup bu muvafakatın verilmemesi nedeniyle işverence yapılan feshin haklı olduğundan bahsedilemez. Bu sebeple kıdem tazminatı isteğinin kabulü gerekirken yanılgılı değerlendirme ile davanın reddine karar verilmesi hatalıdır…\” gerekçesiyle oy çokluğu ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Davacı vekili müvekkilinin davalı şirkete ait işyerinde 01.12.1997 tarihinden 2010 Eylül ayına kadar aralıksız çalıştığını, iş sözleşmesinin işveren tarafından feshi sırasında tazminatlarının en kısa sürede ödeneceği bildirilmesine rağmen herhangi bir ödeme yapılmadığını belirterek kıdem tazminatının davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı O.B.K Tekstil ve Turizm Tic. San. A.Ş. vekili, davacının müvekkili şirkete ait iş yerinde şirkete O.B.K. ismini veren …\’ın yönetim kurulu başkanlığını yaptığı …Tekstil A.Ş.’nin ürettiği malların satışıyla görevli Nalçacı Caddesi No:110 daki fabrika satış mağazasında 01.12.1997 tarihinden itibaren çalıştığını, fabrika satış mağazasının temelli kapatılarak kiraya verilmesi, fabrika satış işlemlerinin ve şirket merkezinin 3. Organize Sanayi Bölgesi İhsan Dede Caddesi No:3 adresindeki fabrikaya taşınması nedeniyle davacıya ihtarname keşide edilerek, 01.12.1997 tarihinden bu yana oluşan kıdemi, ücreti ve diğer bütün yasal hakları saklı kalmak ve aynı görevi yapmak üzere aynı gruba bağlı …Tekstil San. Tic A.Ş.’de 3 gün içinde göreve başlamasının istendiğini ancak davacının göreve başlamayarak dava açtığını, iş sözleşmesinin müvekkil işveren tarafından feshedilmediğini beyan ederek davanın reddini talep etmiştir. Mahkemece davacının çalıştığı iş yerinin kapandığı, davalı tarafça davacıya aynı görevi yapmak üzere gruplarına bağlı …Tekstil Sanayi Ticaret A.Ş.\’de göreve başlaması konusunda ihtarname gönderildiği, ihtarnamede davacının bütün yasal haklarının da saklı tutulduğu, davacı tarafından gönderildiği iddia edilen ihtarnamede iş sözleşmesinin sözlü olarak işverence feshedildiği iddia edilmiş ise de ihtarnamenin tebliğ şerhini içerir örneğinin verilen kesin süreye rağmen dosyaya sunulmadığı, davacının iş sözleşmesinin davalı tarafça feshedildiği ya da davacının haklı nedenle iş sözleşmesini feshettiği hususunun ispatlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine hüküm Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece her ne kadar bozma kararında nakle davacının muvafakatinin olmadığı, bu nedenle işveren tarafından yapılan feshin haklı olmadığı belirtilmiş ise de, iş sözleşmesinin davacı tarafından nakil nedeniyle feshedildiği ancak feshin haklı nedene dayandığının ispatlanamadığı, nitekim nakil nedeniyle çalışma koşullarının ağırlaştığı yönünde delil bulunmadığı, işçinin uzun yıllardan beri çalıştığı iş yerinin temelli kapandığı, davacıya fabrikada devam etmesi yönünde talepte bulunulduğu ve bütün yasal haklarının da saklı tutulduğu, esasen çalışma şartlarında değişiklik için işçinin muvafakati gerekli ise de burada iş yerinin tamamen kapandığı, ticaret hayatında da iş yerlerinin kapanmasının olağan olduğu, kaldı ki uzun yıllar çalışan davacı işçinin mağdur edilmemesi için aynı şehir içinde servis imkânı da olan diğer iş yerinde çalışma teklif edildiği bu noktada artık işverenin kötü niyetinden bahsedilemeyeceği gerekçesiyle direnme kararı verilmiş, direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, davacı işçi hakkında yapılan görevlendirmenin hizmet sözleşmesinin nakli niteliğinde olup olmadığı, iş sözleşmesinin feshinin haklı nedene dayanıp dayanmadığı ve sonucuna göre de davacının kıdem tazminatına hak kazanıp kazanmayacağı noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle iş yeri devri, iş sözleşmesinin devri ve geçici iş ilişkisi kavramlarının irdelenmesinde fayda bulunmaktadır. 4857 sayılı İş Kanunu\’nun 6’ncı maddesinde, \”İşyeri veya işyerinin bir bölümü hukukî bir işleme dayalı olarak başka birine devredildiğinde, devir tarihinde işyerinde veya bir bölümünde mevcut olan iş sözleşmeleri bütün hak ve borçları ile birlikte devralana geçer. Devralan işveren, işçinin hizmet süresinin esas alındığı haklarda, işçinin devreden işveren yanında işe başladığı tarihe göre işlem yapmakla yükümlüdür. Yukarıdaki hükümlere göre devir hâlinde, devirden önce doğmuş olan ve devir tarihinde ödenmesi gereken borçlardan devreden ve devralan işveren birlikte sorumludurlar. Ancak bu yükümlülüklerden devreden işverenin sorumluluğu devir tarihinden itibaren iki yıl ile sınırlıdır. Tüzel kişiliğin birleşme veya katılma ya da türünün değişmesiyle sona erme halinde birlikte sorumluluk hükümleri uygulanmaz. Devreden veya devralan işveren iş sözleşmesini sırf işyerinin veya işyerinin bir bölümünün devrinden dolayı feshedemez ve devir işçi yönünden fesih için haklı sebep oluşturmaz. Devreden veya devralan işverenin ekonomik ve teknolojik sebeplerin - [Yağma Suçunda Değer Azlığı Halinde Cezada İndirim Yapılması Gerekir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/yagma-sucunda-deger-azligi/): Yağma Suçunda Değer Azlığı Halinde Cezada İndirim Yapılması Gerekir mi? Özet: 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 61. maddesinin cezaların şahsileştirilmesine ilişkin olduğu, Yerel Mahkemece temel cezaların belirlenmesi sırasında kullanılan değer azlığı kavramının suç konusunun önem ve değerine yönelik sadece maddi değeri ifade ettiği, somut olayda TCK’nın 150/2. maddesine yönelik olarak 1’er TL’nin miktar itibarıyla az olduğu konusunda herhangi bir tereddütün bulunmadığı, ancak Yerel Mahkemece gerek muhalefet görüşünde zikredilen Ceza Genel Kurulunun 24.02.2015 tarihli ve 817-14 sayılı kararında gerekse benzer nitelikteki diğer kararlarda ön koşul olan “objektif olarak değer azlığı” ile birlikte somut olayın şartları, faili meydana gelen haksızlığa iten etkenler ve bu haksızlığın mağdur üzerindeki etkileri birlikte değerlendirilip sanık hakkında hükmolunan cezadan indirim yapılamayacağına karar verildiğinden temel cezanın alt sınırdan tayini ile TCK’nın 150/2. maddesinin uygulanmaması arasında bir çelişki bulunmadığı kabul edilmelidir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu         Esas No: 2017/821 Karar No: 2019/358 K. Tarihi: 30.04.2019 İçtihat Metni Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 14. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Yağma suçundan sanık …\’ın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 148/1 ve 63. maddeleri uyarınca iki kez 6 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına ve mahsuba ilişkin Bitlis Ağır Ceza Mahkemesince verilen 17.02.2015 tarihli ve 46-56 sayılı hükümlerin, Cumhuriyet savcısı ve sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 14. Ceza Dairesince 30.09.2015 tarih ve 4192-8708 sayı ile; \”…Sair temyiz itirazlarının reddine, Ancak; Yağma suçunun metruk bir binanın bodrum katında işlendiği göz önüne alınarak 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 149/1-d maddesinin uygulanıp uygulanmayacağının karar yerinde tartışılmaması, Suç tarihinde on altı yaşı içerisinde bulunan suça sürüklenen çocuğun cezasından TCK\’nın 31/3. maddesi gereğince indirim yapılmaması suretiyle fazla ceza tayini,” isabetsizliklerinden sanığın kazanılmış hakkı saklı tutulmak suretiyle bozulmasına karar verilmiştir. Bozmaya uyan Bitlis Ağır Ceza Mahkemesince 24.12.2015 tarih ve 419-417 sayı ile 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 149/1-d maddesinde düzenlenen nitelikli yağma suçunun yasal şartlarının oluşmadığı gerekçesi ile sanığın yağma suçundan TCK\’nın 148/1, 31/3 ve 63. maddeleri uyarınca iki kez 4 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına ve mahsuba karar verilmiştir. Bu hükümlerin de sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 14. Ceza Dairesince 17.10.2016 tarih, 6990-7134 sayı ve oy çokluğuyla onanmasına karar verilmiştir. Karşı Oy Gerekçeleri Daire Üyeleri B. Aköz ve M. C. Korkarer; \”Olayda suça konu paranın 1 TL olması göz önünde bulundurularak cezada adalet ilkesi gereğince makul oranda bir indirim uygulanması gerektiği kanaatindeyiz. Öte yandan özellikle Yargıtay Ceza Genel Kurulu ile 6. Ceza Dairesinin TCK\’nın 150/2. maddesinin uygulanması ile ilgili kararlarında \’değer ölçüsünün\’ maddenin uygulanmasındaki en önemli ölçüt olduğu, ölçüye konu edilmesi gereken değerin ise \’fiilen gasp edilen olmayıp, eylem kastına dâhil edilen olması gerektiği\’ belirtilmiştir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu ve 6. Ceza Dairesinin bu sonuca yorum yoluyla ulaştığı açıktır. Zira 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 150/2. maddesinin başlığında, madde metninde veya gerekçesinde bu yönde bir açıklık bulunmamaktadır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun \’Suçta ve Cezada Kanunilik İlkesi\’ başlıklı 2. maddesinin 3. fıkrasında \’Kanunların suç ve ceza içeren hükümlerinin uygulanmasında kıyas yapılamaz. Suç ve ceza içeren hükümler, kıyasa yol açacak biçimde geniş yorumlanamaz.\’ amir hükmü getirilmiştir. Yorum, bir kanun hükmünün gerçek anlamını, kanun koyucunun iradesinin doğrultusunda ortaya çıkarmak için yürütülen faaliyettir. Yorum yapılırken madde başlığı ve gerekçe nazara alınmalıdır. Ayrıca maddenin hazırlanma süreci, komisyon ve Genel Kurul görüşmeleri aydınlatıcı olacaktır. Bunun yanında yerleşmiş içtihatlar ve bilimsel görüşler de yorum yapılırken dikkate alınır. Hâkim tüm bu argümanları kullanarak soyut ve genel Kanunu yorumlarken \’Kanunilik İlkesi\’ ile bağlıdır. Bu ilke yorum yapmanın sınırlarından birini oluşturur. Bir diğer ilke de \’Kıyas Yasağıdır.\’ Hâkim var olan bir kanunu yorumlarken kıyasen kanun koyucunun yerine geçip suç ve ceza ihdas edemez. Kıyas yasağı kanunda öngörülen suçun tüm unsurları açısından geçerlidir. Örneğin; suçun faili, suçun konusu, korunan hukuki değer gibi suçun tüm unsurları açısından kıyas yasağı mevcuttur. Somut olayla ilgili uygulamada; hâkim kanunda, gerekçede veya kanun çalışmaları sırasında hiç gündeme gelmemiş olan; \’failin daha çoğunu alma imkânı varken daha azını alması hâlinde değer azlığından indirim yapılacağı\’ ve \’indirime konu değerin fiilen gerçekleşen olmayıp kasta dâhil edilen değer\’ olduğunu kabul etmesi hukuki ve kanuni olmaktan uzaktır. Hâkim, niyet okuma yöntemiyle hareket edemez. Yorum, ancak kıyas yasağını ve suçta ve cezada kanunilik ilkelerini aşmayacak şekilde yapılabilir. Mağdurlardan alınan paranın 1\’er TL olduğu nazara alındığında günün ekonomik şartlarında değerin az olduğunu kabul etmek zorunludur. Aksine uygulama gerçekleşip gerçekleşmeyeceği belli olmayan bir durumda sanığa indirim uygulamamak suretiyle fazla ceza verilmesi sonucunu doğurur ki bu durum Ceza Adalet Sisteminin temeline aykırıdır. Hiçbir ceza kanunu, gerçekleşmeyen, düşünce aşamasında kalan veya ihtimal dahilinde olan bir durumdan dolayı cezalandırmayı kabul etmez. İzah edilen sebeplerle, mahkemenin suça sürüklenen çocuk hakkında yağma suçundan hüküm kurarken, suça konu 1 TL\’yi az kabul etmeyen uygulamasının hukuka aykırı olduğu,\” görüşüyle karşı oy kullanmışlardır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 24.02.2017 tarih ve 43749 sayı ile; \”…İtiraza konu olayda Başsavcılığımız ile Yüksek 14. Ceza Dairesi arasındaki uyuşmazlık, sübuta, cezanın bireyselleştirilmesine veya usul hükümlerine ilişkin olmayıp sanığın eylemine, değer azlığına ilişkin 5237 sayılı Kanun\’un 150/2. maddesi hükmünün uygulanıp uygulanamayacağı noktasında toplanmaktadır. Yargılamaya ve itiraza konu somut olay incelendiğinde; olay tarihinde mağdurlardan yaşça büyük olan sanığın, yol üzerinde cips yerken gördüğü mağdurları, bu cipsleri çalmışsınız diyerek baskı altına alıp tehdit ve zor ile metruk binaya götürerek burada her ikisine de cinsel saldırıda bulunduğu ve bu sırada da tehdit ve cebirle üzerlerinde bulunan 1\’er TL parayı aldığı, şikâyet ve soruşturma üzerine de yakalanarak hakkında kamu davası açıldığı anlaşılmaktadır. Sanığın üzerine atılı cinsel saldırı suçuna ilişkin hükümler onanmış, yağma suçundan hükmün bozulması üzerine de yapılan yargılama sonunda 150/2. maddesi uygulanmadan karar tesis edilmiştir. Verilen bu karar da Yüksek Dairenin oy çokluğuyla onanmıştır. Sanığın eyleminin yağma suçunu oluşturduğuna dair ihtilaf bulunmayan olayda, Yüksek Daire ile Başasavcılığımız arasındaki görüş ayrılığı sanığın eylemine 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun \’daha az cezayı gerektiren hal\’ başlıklı 150. maddesinin ikinci fıkrasındaki değer azlığı indiriminin uygulanıp uygulanamayacağı noktasında toplanmaktadır. 5237 sayılı TCK’nın 150/2. maddesi metnine bakıldığında; \’Yağma suçunun konusunu oluşturan malın değerinin azlığı nedeniyle, verilecek ceza üçte birden yarıya kadar indirilebilir.\’ düzenlemesi yer almaktadır. Madde metninde, bu hükmün uygulanabilmesi için suça konu değerin az olması şartı öngörülmektedir. Yağma suçunun icrası sırasında sanığın kastını özgülediği belirlenebilen bir miktar söz konusu ise ve bu miktar - [Gerçekleştiği Tarihte Suç Olarak Düzenlenmeyen İmar Kirliliğine Neden Olma Suçundan Ceza Verilebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/imar-kirliligine-neden-olma/): Ruhsatsız Yapının Yapıldığı Tarihte Suç Olarak Düzenlenmeyen İmar Kirliliğine Neden Olma Suçundan Ceza Verilebilir mi? İmar Kirliliğine Neden Olma Suçu: İmar kirliliğine neden olma suçuna ilişkin kanuni düzenlemenin 12.10.2004 tarihinde yürürlüğe girdiği ve sanığın eylemini gerçekleştirdiği kabul edilen 2003 yılında imar kirliliğine neden olma fiilinin ceza kanunlarında suç olarak düzenlenmediği anlaşılmaktadır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Suçta ve cezada kanunilik” ile “zaman bakımından uygulama” ile ilgili 2 ve 7. maddeleri göz önünde bulundurulduğunda; gerçekleştirildiği tarihte sanığın eyleminin suç olarak düzenlenmemiş olması nedeniyle derhâl beraat kararı verilmesi şartlarının oluştuğu, bu nedenle Kanun’un açık düzenlemesi ve istikrar kazanmış yerleşik yargısal uygulamalar uyarınca dava zamanaşımı nedeniyle düşme kararı verilemeyeceği kabul edilmelidir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu         Esas No: 2013/556 Karar No: 2015/424 Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi İmar kirliliğine neden olma suçundan sanığın beraatına ilişkin, … Asliye Ceza Mahkemesince verilen … gün ve … sayılı hükmün, katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay … Ceza Dairesince … gün ve … sayı ile onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise… gün ve … sayı ile; “… Somut olayda “derhâl beraat kararı verilebilecek hâl” yoktur; çünkü suça ilişkin tarih, yapılan yargılama sonucunda, tanık ifadeleri ve keşif sonucu alınan bilirkişi raporu ile saptanabilmiştir. Sanık hakkında beraat kararı verilmiş olsa dahi, öncelikle zamanaşımının gerçekleşip gerçekleşmediği gözetilmelidir.” görüşüyle itiraz kanun yoluna müracaat ederek Özel Daire onama kararının kaldırılmasına, yerel mahkeme hükmünün bozulmasına ve sanık hakkında açılan kamu davasının, zamanaşımı nedeniyle düşmesine karar verilmesi” isteminde bulunmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu‘nun 308/1. maddesi uyarınca inceleme yapan Özel Daire tarafından 23.05.2013 gün ve 28207-15949 sayı ile, itirazın nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; somut olayda derhâl beraat kararı verilmesi gereken bir hâl bulunup bulunmadığı ile buna bağlı olarak derhâl beraat kararı verilmesi gereken bir durumda zamanaşımının dolması nedeniyle düşme kararı verilmesinin mümkün olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Sanığın özel imar rejimine tâbi taşınmaz üzerine, izin almaksızın bina inşa ettiğinin 10.12.2004 tarihli yapı tatil zaptıyla tespit edilmesi üzerine hakkında imar kirliliğine neden olma suçundan soruşturma başlatıldığı, 24.09.2010 günü hakkında imar kirliliğine neden olma suçundan iddianame tanzim edildiği, söz konusu iddianamede suç tarihinin ruhsatsız yapının tespit edildiği tarih olan 10.12.2004 olarak gösterildiği, 02.12.2010 tarihinde yerel mahkemece inşaat ve harita kadastro mühendisi ile mimar bilirkişiler eşliğinde olay yerinde keşif yapılıp tanık dinlendiği, bilirkişiler tarafından davaya konu inşaatın imar kirliliğine neden olma suçu ile ilgili hükümlerin yürürlük tarihi olan 12.10.2004 tarihinden önce yapılmış olduğunun belirlendiği, Sanık aşamalarda; suça konu yapının bulunduğu arazinin kendisine ait olduğunu, 1995 yılında başladığı inşaatı bir yıl sonra bitirdiğini ileri sürerek suçlamayı kabul etmediği, Yerel mahkemece yapılan yargılama neticesi, sanığın fiilinin işlendiği kabul edilen 2003 yılında suç olarak düzenlenerek müeyyideye bağlanmadığı gerekçesiyle beraat kararı verildiği, Anlaşılmaktadır. Uyuşmazlık konusunda isabetli bir hukuki çözüme ulaşılabilmesi bakımından konuya ilişkin kanuni düzenlemelerin incelenmesinde yarar bulunmaktadır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “İmar kirliliğine neden olma” başlıklı 184. maddesinde; “Yapı ruhsatiyesi alınmadan veya ruhsata aykırı olarak bina yapan veya yaptıran kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.” hükmü getirilmiştir. Aynı Kanun’un “Yürürlük” başlıklı 344. maddesinde Kanun’un; a) İmar kirliliğine neden olma başlıklı 184 üncü maddesinin yayımı tarihinde, b) Çevrenin kasten kirletilmesi başlıklı 181 inci maddesinin birinci fıkrası ile çevrenin taksirle kirletilmesi başlıklı 182 nci maddesinin birinci fıkrasının yayımı tarihinden itibaren iki yıl sonra, c) Diğer hükümlerinin 1 Haziran 2005 tarihinde Yürürlüğe gireceği hüküm altına alınmıştır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Suçta ve cezada kanunîlik ilkesi” başlıklı 2. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. Kanunda yazılı cezalardan ve güvenlik tedbirlerinden başka bir ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunamaz.” Aynı Kanun’un “Zaman bakımından uygulama” başlıklı 7. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “İşlendiği zaman yürürlükte bulunan kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. İşlendikten sonra yürürlüğe giren kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı da kimse cezalandırılamaz ve hakkında güvenlik tedbiri uygulanamaz. Böyle bir ceza veya güvenlik tedbiri hükmolunmuşsa infazı ve kanuni neticeleri kendiliğinden kalkar.” 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu‘nun 223/9. maddesinde, 1412 sayılı (mülga) CMUK’nun 253/6. maddesine benzer şekilde; “derhâl beraat kararı verilebilecek hâllerde durma, düşme veya ceza verilmesine yer olmadığı kararı verilemeyeceği” hüküm altına alınmış, anılan maddenin gerekçesinde de, “fiilin suç oluşturmaması veya yeni bir yasal düzenleme ile suç olmaktan çıkarılması gibi herhangi bir araştırmayı gerektirmeyen hâllerde derhâl beraat kararı verilebileceği” belirtilmiştir. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu‘nun 223/2-a maddesi uyarınca yüklenen fiilin kanunda suç olarak düzenlenmemiş olması halinde beraat kararı verilmesi gerektiği, aynı maddenin dokuzuncu fıkrasında ise derhâl beraat kararı verilebilecek hâllerde durma, düşme veya ceza verilmesine yer olmadığına karar verilemeyeceği hüküm altına alınmış, maddenin gerekçesinde; “fiilin suç oluşturmaması veya yeni bir yasal düzenleme ile suç olmaktan çıkarılması gibi herhangi bir araştırmayı gerektirmeyen hâllerde derhâl beraat kararı verilmesi gerekir.” denilmiştir. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 23.11.2010 gün ve 136-229 sayılı kararı başta olmak üzere birçok kararında da; zamanaşımının gerçekleşmesi durumunda, derhâl beraat kararı verilmesini gerektiren hâller hariç öncelikle beraat değil, zamanaşımı nedeniyle düşme kararı verilmesi, aksi hâlde yani derhâl beraat kararı gerektiren hâllerde zamanaşımından düşme kararı verilmemesi gerektiği açıkça vurgulanmıştır. Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Sanığın üzerine atılı imar kirliliğine neden olma suçuna ilişkin kanuni düzenlemenin 12.10.2004 tarihinde yürürlüğe girdiği, sanığın eylemini gerçekleştirdiği kabul edilen 2003 yılında imar kirliliğine neden olma fiilinin ceza kanununda suç olarak düzenlenmediği anlaşılmaktadır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “suçta ve cezada kanunilik” ile “zaman bakımından uygulama”ya ilişkin iki ve yedinci maddeleri göz önüne alındığında sanığın eyleminin işlendiği tarihte suç olarak düzenlenmemiş olması nedeniyle, derhâl beraat kararı verilmesi şartlarının oluştuğu, derhâl beraat kararı verilmesi gereken bir hâlde de, kanunun açık düzenlemesi ve istikrar kazanmış yerleşik yargısal uygulamalar dikkate alınarak dava zamanaşımı nedeniyle düşme kararı verilemeyeceği kabul edilmelidir. Bu itibarla, imar kirliliğine neden olma suçundan sanık hakkında, eylemin işlendiği tarihte suç olarak düzenlenmemesi nedeniyle beraatına ilişkin yerel mahkeme hükmü ile bu hükmü onayan Özel Daire kararında bir isabetsizlik bulunmadığından itirazın reddine karar - [Rulet ve Benzeri Oyun Alet ve Makinaları Hakkında 1072 sayılı Kanuna Muhalefet Suçunda Verilecek Ceza](https://kayseriavukat.org.tr/1072-sayili-kanuna-muhalefet-sucu/): 1072 sayılı Kanuna Muhalefet Suçunda Verilecek Hapis ve Adli Para Cezası Sanıklara atılı 1072 sayılı Kanuna muhalefet suçuna ilişkin yaptırımın ve güvenlik tedbirlerinin suç tarihinden sonra ve fakat hükümden önce 5728 sayılı Kanun ile değiştirilmesi nedeniyle 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 7/2. maddesi uyarınca suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanun hükümlerinin Yerel Mahkemece 23.02.1938 tarihli ve 23/9 sayılı içtihadı birleştirme kararında belirlenen ilkelere uygun olarak karşılaştırılıp sonucuna göre uygulama yapılması gerekir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2014/117 Karar No: 2017/253 İçtihat Metni Kararı veren Yargıtay Dairesi: 7. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Sanıklar … ve …\’in, 1072 sayılı Rulet, Tilt, Langırt ve Benzeri Oyun Alet ve Makinaları Hakkında Kanun’a muhalefet suçundan aynı Kanunun 1-2; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 62, 50/1-a, 52/2 ve 54. maddeleri uyarınca hapisten çevrilen 6.000 Lira ve doğrudan hükmolunan 1.600 Lira adli para cezası ile cezalandırılmalarına ve müsadereye ilişkin … Asliye Ceza Mahkemesince verilen 24.12.2009 gün ve … sayılı hükümlerin, sanıklar tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 7. Ceza Dairesince 10.09.2013 gün ve 16824-17979 sayı ile onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 06.11.2013 gün ve 104649 sayı ile; \’\’…Yasal mevzuatımız incelendiğinde; A) Suç tarihinde yürürlükte bulunan 27.12.1968 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 1072 sayılı Rulet, Tilt, Langırt ve Benzeri Oyun Alet ve Makinaları Hakkında Kanun’un 2. maddesi şöyledir; \’Bu kanuna aykırı hareket edenler bir yıldan aşağı olmamak üzere hapis ve 1.000 liradan 5.000 liraya kadar adli para cezasına mahkûm edilirler. Tekerrürü halinde cezalar bir misli artırılır. Ele geçirilen alet, makina ve bunların çalıştırılmasına yarayan tesisat ve paralar zapt ve müsadere edilir. Bu gibi oyun oynanan yerler bir daha açılmamak üzere kapatılır. Bu suçlardan mahkûm olanların cezaları tecil edilmez.\’ B) Hüküm tarihinde yürürlükte bulunan 1072 sayılı Rulet, Tilt, Langırt ve Benzeri Oyun Alet ve Makinaları Hakkında Kanun’un 2. maddesi ise şöyledir; \’Bu Kanuna aykırı hareket edenler bir yıldan beş yıla kadar hapis ve yüz günden bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır.\’ C) 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un 4-b-4. maddesi şöyledir; \’5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun dışındaki kanunlarda yer alan para cezalarından nispi nitelikteki vergi ve resim cezaları, nispi para cezaları ve tazminat kabilinden değişen orana bağlı bulunan para cezaları hariç olmak üzere, kanun ve tüzüklerde gösterilmiş bulunan para cezalarından (idari ve disiplin para cezaları dahil); … 4. 01.01.1960 tarihinden 31.12.1970 tarihine kadar yürürlüğe girmiş bulunan kanunlardaki para cezaları ondörtbinikiyüzseksenbeş katına çıkartılmıştır. D) 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 5/2. maddesi şöyledir; \’Bu kanunlarda Türk Ceza Kanununda belirlenen cezalar sistemine uygun değişiklik yapılıncaya kadar, alt veya üst sınırlar arasında uygulama yapılmasını gerektirir nitelikteki adli para cezalarında cezanın alt sınırı dörtyüzellimilyon, üst sınırı yüzmilyar Türk Lirası olarak uygulanır. Bu fıkra hükümleri, nispi nitelikteki adli para cezaları hakkında uygulanmaz.\’ Bu açıklamalar ışığında somut olay incelendiğinde; Sanıkların eyleminin, 1072 sayılı Rulet, Tilt, Langırt ve Benzeri Oyun Alet ve Makinaları Hakkında Kanun’un 2/1. maddesi kapsamında, izinsiz olarak umuma mahsus veya umuma açık yerlerde her ne ad altında olursa olsun kazanç kasdiyle oynanmasa dahi talihe bağlı oyun alet veya makinalarını bulundurmak olarak sübut bulduğu sabittir. Sanıklar hakkında uygulanan hapis cezası yönünden de bir sorun bulunmamaktadır. Sorun sanıklara uygulanan adli para cezasının doğru olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Suç tarihi olan 13.03.2007 tarihinde yürürlükte bulunan 1072 sayılı Kanunun 2/1. maddesi uyarınca sanıklar hakkında hükmedilecek adli para cezası 1.000 liradan 5.000 liraya kadardır. 5252 sayılı Kanunun 4-b-4. maddesi uyarınca yapılacak artırım ondörtbinikiyüzseksenbeş katına çıkarılmıştır. Bu halde para cezasının üst sınırı olan 5.000 Liradan artırılsa bile adli para cezasının artabileceği en yüksek miktar 71,420 Lira olmaktadır. Bu durumda sanıklar hakkında 5252 sayılı Yasanın 5/2. maddesi uyarınca adli para cezası, alt sınır olan 450 Lira olarak uygulanacaktır. Oysa sanıklar hakkında hüküm tarihinde yürürlükte bulunan kanun uyarınca yüz gün adli para cezası uygulanmış olup, o da eksik hesap sonucu 1.600 Lira olarak hükmedilmiştir. Ancak yukarıda da ifade edildiği üzere, suç tarihi itibarıyla yürürlükte bulunan 1072 sayılı Kanunun 2 nci maddesinde hapis cezasının yanında öngörülen adli para cezası 450 Lira olup sanıklar lehine uygulanması gerekmektedir. Bu sebeplerle, özel dairenin hükmü doğrudan onaması hatalı olmuştur\” düşüncesiyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 7. Ceza Dairesince 30.12.2013 gün ve 19958-25412 sayı ile, itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI İtirazın kapsamına göre inceleme, sanıklar … ve … hakkında 1072 sayılı Kanuna muhalefet suçundan kurulan mahkûmiyet hükümleri ile sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanıklar hakkında suç tarihi itibarıyla yürürlükte olan 1072 sayılı Kanunun 2/1 ve 5252 sayılı Kanun\’un 4/b-4 ve 5/2. maddeleri gereğince adli para cezasının 450 Lira olarak belirlenmesinde zorunluluk bulunup bulunmadığının tespitine ilişkin ise de; öncelikle, suç tarihinden sonra 1072 sayılı Rulet, Tilt, Langırt ve Benzeri Oyun Alet ve Makinaları Hakkında Kanun’un 2. maddesinde değişiklik yapılması nedeniyle, yerel mahkemece lehe kanun değerlendirmesi yapılmaksızın hüküm kurulmasının isabetli olup olmadığının belirlenmesi gerekmektedir. İncelenen dosya kapsamından; 19.03.2007 tarihinde kolluk görevlilerince yapılan denetimler sırasında, sanıkların üyesi ve çalışanı oldukları dernekte tombala oynatıldığının tespit edildiği ve dernekte bulunan tombala makinesi ile tombala kartları, top ve pul gibi oyun aletlerine el konulduğu, Yerel mahkemece, lehe kanun değerlendirmesi yapılmaksızın sanıkların, suç tarihinden sonra 08.02.2008 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 5728 sayılı Kanunun 325. maddesi ile değişik 1072 sayılı Kanunun 2. maddesi uyarınca cezalandırılmalarına karar verildiği, Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) kullanılarak çıkartılan güncel nüfus kayıt örneğinde; sanık …\’nun, hakkındaki mahkûmiyet hükmünün onanmasından sonra 17.01.2015 tarihinde öldüğü bilgisinin yer aldığı, Anlaşılmaktadır. Uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde çözüme kavuşması için 1072 sayılı Kanun ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun ilgili hükümlerinin incelenmesinde fayda bulunmaktadır. Suç tarihi itibarıyla yürürlükte bulunan 1072 sayılı Rulet, Tilt, Langırt ve Benzeri Oyun Alet ve Makinaları Hakkında Kanun\’un uyuşmazlık konusuyla ilgili 2. maddesi; \”Bu kanuna aykırı hareket edenler bir yıldan aşağı olmamak üzere hapis ve 1.000 liradan 5.000 liraya kadar ağır para cezasına mahkûm edilirler. Tekerrürü halinde cezalar bir misli - [Müşterek Faillik: Kasten Öldürme Suçuna İştirak Halinde Faillerin Sorumluluğu](https://kayseriavukat.org.tr/kasten-oldurme-sucuna-istirak/): Müşterek Faillik: Kasten Öldürme Suçuna İştirak Halinde Verilecek Ceza Özet: Maktulün inceleme dışı sanık tarafından defalarca bıçaklandığını görmesine rağmen, sanığın aynı anda maktulü, direncini kıracak şekilde dövmeye devam ettiği, olayın sonuna doğru söylediği “Yeter artık!” şeklindeki sözünden başka inceleme dışı sanığı engellemeye yönelik herhangi bir davranışta bulunmadığı, maktule yumruk atarak darp etmek ve inceleme dışı sanığın yanında yer alıp, iri yapılı olan maktule sayıca üstünlük sağlayarak maktulün savunmasını zaafa uğrattığı ve suçu işledikten sonra maktulü gece vakti yaralı bir hâlde olay yerinde bırakıp inceleme dışı sanıkla birlikte kaçtığı hususları birlikte değerlendirildiğinde; sanığın eyleminin kasten yaralama suçunu değil kasten öldürme suçuna iştiraki oluşturduğunun kabulü gerekmektedir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu         Esas No: 2017/279 Karar No: 2019/30 K. Tarihi: 22.01.2019 İçtihat Metni Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 1. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Sanık … hakkında kasten öldürme suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda, sanığın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 37/1. maddesi delaletiyle aynı Kanun\’un 81/1, 31/3, 62/1 ve 63. maddeleri uyarınca 12 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve mahsuba ilişkin Denizli 1. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 15.01.2008 tarihli ve 432-1 sayılı hükmün sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 17.03.2010 tarih ve 4820-1617 sayı ile; \”…Sanık …\’in bıçak kullanmadığını savunması, maktul hakkındaki Denizli Devlet Hastanesinin 16.07.2006 tarih ve 5927 sayılı muayene raporunda maktuldeki yaraların bir kenarının keskin olduğu, 16.07.2006 tarihli ölü muayene ve otopsi raporunda yaraların hangi tarafının keskin olduğunun tam olarak değerlendirilemediğinin belirtilmesi nedeniyle otopside görev yapan adli tıp uzmanından alınan 05.04.2007 tarihli ve 867 sayılı raporda ise sağ lomber bölgedeki 12 numaralı yaranın ortaya bakan açısının dar, dışarıya bakan açısının geniş olduğu, bununla birlikte sakrum solunda, sol gluteus üst iç kısımda ve sol gluteus orta kısımdaki 14, 15 ve 16 numaralı lezyonların her iki açılarının dar olduğu anlaşıldığından, bu lezyonların birden fazla türde kesici-delici aletle husule getirilmiş olmasının kuvvetle muhtemel olduğunun bildirilmesi karşısında; raporlar arasındaki çelişkinin giderilmesi ve maktuldeki yaraların tek ya da birden fazla aletle oluşup oluşmadığının tespiti için dosyanın maktule ait tüm tedavi evrakı, otopsi tutanak ve raporları, emanetteki bıçak ve ekspertiz raporları ile birlikte Adli Tıp Kurumu Başkanlığına gönderilerek rapor alınması gerektiği düşünülmeden eksik kovuşturma sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması, Kabule göre de; Sanık …\’in kasten öldürme suçundan kurulan hüküm yönünden; suç tarihinde sanığın 16 yaşını bitirip 17 yaşından 3 ay 19 gün aldığının anlaşılması karşısında, 12 yıldan 15 yıla kadar hapis cezası öngören 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 31/3. maddesinin uygulanması sırasında alt ve üst sınırlar arasında makul bir ceza yerine, üst sınırdan ceza verilerek yazılı şekilde fazla ceza tayini,\” isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir. Bozmaya uyan Denizli 1. Ağır Ceza Mahkemesince 29.12.2011 tarih ve 214-439 sayı ile; sanık …\’in eyleminin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 86/2. maddesi kapsamındaki kasten yaralama suçunu oluşturduğu, maktul …\’in şikâyet hakkını kullanmadığı ve kovuşturma şartının oluşmadığı gerekçesiyle 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 86/2, 73 ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 223/8. maddeleri uyarınca kamu davasının düşmesine karar verilmiş, bu hükmün de katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 03.04.2013 tarih ve 192-2813 sayı ile; \”…Oluşa, dosya içeriğine ve özellikle sanık …\’in soruşturma aşamasındaki anlatımı ile bunu doğrulayan Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulunun, maktuldeki yaralanmanın birden fazla kesici-delici aletle de meydana getirilmiş olabileceğine ilişkin 10.11.2010 tarih ve 3719 sayılı raporuna göre; hakkında verilen beraat kararı kesinleşen sanık … ile otelde kavga eden maktulün, dışarıda tekrar kavga etmemek için otelden ayrılmak istemediği, otelde çalışan sanık … ile hakkındaki hüküm onanan diğer sanık …\’in ise maktulü zorla dışarıya çıkarmak istedikleri, buna direnen maktulün, sanıkların müdahalesi nedeniyle asma kattan aşağıya düştüğü ve burada da sanıklar tarafından birlikte bıçaklanmak suretiyle öldürüldüğü olayda, sanık …\’in de eyleme fail olarak katılması nedeniyle eylemine uyan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 81/1, 31/3 ve 62. maddeleri uyarınca cezalandırılması gerektiği hâlde, delillerin yanlış takdir edilmesi suretiyle sanığın bıçak kullanmayıp sadece yumrukla vurması nedeniyle eyleminin TCK\’nın 86/2. maddesi kapsamında yaralama suçunu oluşturduğu, maktulün de şikâyet hakkını kullanamadan ölmesi nedeniyle şikâyet yokluğundan kamu davasının düşmesine karar verilmesi,\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Denizli 1. Ağır Ceza Mahkemesi ise 24.10.2013 tarih ve 153-239 sayı ile; \”…Atılı eylem bakımından suça sürüklenen çocuk …\’nın suç kastının ve ceza yargılamasının temel ilkelerinden olan kuşkudan sanık yararlanır ilkesinin dikkatle değerlendirilmesi zorunludur. Olay tarihinde suça sürüklenen çocuk …\’nın, hakkındaki hüküm kesinleşen diğer suça sürüklenen çocuk … ile birlikte çalıştıkları otelde taşkınlık çıkaran maktul …\’i otelden çıkarmak amacıyla harekete geçtiği konusunda herhangi bir kuşku yoktur. Bu tartışma sürecinde maktulün asma kattan aşağıya düştüğü, her iki suça sürüklenen çocuk tarafından darp edildiği anlaşılmaktadır. Kaldı ki ölü muayene ve otopsi tutanağı ile Denizli ATK Şube Müdürlüğünün 30.11.2011 tarih ve 2011/2832 sayılı raporu uyarınca maktulde ölüme neden olan kesici delici alet yaraları dışında küt travmatik lezyonların da bulunduğu belirlenmiştir. Suça sürüklenen çocuk …\’nın atılı eylem sırasında hakkındaki hüküm kesinleşen suça sürüklenen çocuk …\’ın suçta kullandığı kesici delici alet dışında silahtan sayılabilecek herhangi bir araç kullandığı her türlü kuşkudan uzak, somut ve inandırıcı biçimde kanıtlanamamıştır. Suça sürüklenen çocuk …\’ın sonradan vazgeçtiği soruşturma aşamasındaki ilk anlatımları ile 17.07.2006 tarihinde emniyet görevlileri tarafından düzenlenen ve suça sürüklenen çocuk …\’ın anlatımına dayanan tutanak dışında atılı eylem sırasında suça sürüklenen çocuk …\’nın da kesici delici alet kullandığı konusunda somut bir bulguya ulaşılamamıştır. Ölü muayene ve otopsi tutanağı ile belirlenen maddi bulgular ile adli emanette bulunan ve suçta kullanılan kesici alet üzerinde yapılan incelemeler sonucunda da atılı suçta birden fazla kesici alet kullanıldığı olgusu tıbben ayırt edilememiştir. Gerek suça sürüklenen çocuk …, gerek suça sürüklenen çocuk …, gerekse ilk yargılama sürecinde dinlenen tanıklar … ve … yargılama konusu eylemde suça sürüklenen çocuk …\’nın silahtan sayılan herhangi bir alet kullanmadığını, yalnızca darp etmek suretiyle maktulü yaraladığını açıkça dile getirmişlerdir. Bu bakımdan suça sürüklenen çocuk …\’nın atılı eylem sırasında suça sürüklenen çocuk …\’ın kasten öldürmeye yönelen eylemine katıldığı konusunda her türlü kuşkudan uzak, somut ve inandırıcı kanıt bulunmamaktadır. Ceza sorumluluğunun kişiselliği ilkesi de gözetilerek suça sürüklenen çocuk …\’nın atılı eylemde suç kastının kapsamıyla sınırlı biçimde sorumlu tutulması zorunludur. Buna karşın suça sürüklenen çocuk …\’nın hakkındaki hüküm kesinleşen suça sürüklenen çocuk …\’ın maktulün vücuduna isabet eden kesici delici - [Rızaya Dayalı Evlilik Dışı İlişki, Kasten Öldürme Suçunda Haksız Tahrik Olarak Değerlendirilemez](https://kayseriavukat.org.tr/kasten-oldurme-sucunda-haksiz-tahrik/): Rızaya Dayalı Evlilik Dışı İlişki, Kasten Öldürme Suçunda Haksız Tahrik Olarak Değerlendirilemez Yargıtay Ceza Genel Kurulu         Esas No: 2015/830 Karar No: 2016/360 K. Tarihi: 11.10.2016 Özet: Sanığın reşit olan boşanmış ablasının, maktul ile olan rızaya dayalı evlilik dışı ilişki kurması sanık açısından haksız tahrik oluşturmaz. İçtihat Metni Yargıtay Dairesi: 1. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Kasten öldürme suçundan sanık …\’ın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 81/1, 29, 62, 53 ve 54. maddeleri uyarınca 13 yıl 4 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve müsadereye ilişkin, Konya 1. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 10.10.2013 gün ve 299–383 sayılı hükmün sanık müdafii ve katılan tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 14.04.2015 gün ve 6339–2319 sayı ile; \”…Yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddine; Ancak ; Dosya kapsamı ve içeriğine göre; maktulden sanığa yönelik tahrik oluşturacak haksız söz ve davranışın bulunmadığı anlaşılmakla, reşit kız kardeşinin maktul ile birlikte yaşamasının sanık lehine haksız tahrik oluşturmayacağı gözetilmeksizin, sanığın cezadan indirim almaya yönelik geliştirdiği, tanıkların ilk ifadeleri ve dosya içeriği ile uyuşmayan savunmasına itibar edilerek haksız tahrik indirimi uygulanmak suretiyle eksik ceza tayini\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Yerel mahkeme ise 25.06.2015 gün ve 236–222 sayı ile; \”…Maktul … ile müşteki ….\’nın suç tarihinden önce gayriresmi olarak birlikte yaşadıkları, maktulün sık sık müştekinin evine gelip gittiği, olay tarihinde de maktul …\’nın müşteki ….\’nın evinde iken saat 22.10 sıralarında müşteki ….\’nın kardeşi olan sanığın ….\’yı ziyarete geldiği, maktul …\’ı evde pijamayla görünce aralarında kısa bir tartışma yaşandığı, tartışma sırasında maktulün sanığa küfür ederek üstüne yürüdüğü, bunun üzerine sanığın evden çıkıp kısa süre içerisinde arabasında taşıdığı av tüfeğini alarak tekrar eve geldiği ve kapıyı çaldığı, ablası …. Küçük\’ün kapıyı açmakta geciktiği ve bu esnada müştekinin maktul …\’ı bahçeye çıkarıp saklamaya çalıştığı, müşteki ….\’nın daha sonra kapıyı açtığında sanığın bir şey söylemeden içeriye girerek odaları kontrol ettiği, …\’ı göremeyince bahçeye yöneldiği, müşteki ….\’nın da bu sırada sanığa \’ne oluyor\’ dediği, sanığın bunun üzerine bir anda deri montunu kaldırarak omuzuna takmış olduğu av tüfeğini çıkartıp müşteki ….\’ya doğrulttuğu, sonra arka kapıdan bahçeye çıktığı ve bahçe duvarından atlamaya çalışan …\’ı tüfekle iki el ateş ederek batın bölgesinden yaraladığı, bu yaralamanın etkisiyle maktulün hayatını kaybettiği, sanığın ateş etmesinden önce müşteki ….\’nın kardeşini engellemeye çalıştığı, fakat sanığın ….\’ya silah doğrultarak onu silahla tehdit etmesi sebebiyle engelleyemediği, sanığın öldürme eylemini kabul ettiği ve kendisine karşı hakarette bulunulması sebebiyle söz konusu eylemi gerçekleştirdiğini söylediği, bu savunmasının aksine herhangi bir delil bulunmadığı gibi toplumdaki değer yargıları da nazara alındığında evli olan maktulün, küçük bir kız çocuğunun da bulunduğu eve gelerek sanığın ablası ile ilişkiye girmesinin sanık üzerinde haksız tahrik meydana getirdiğinin kabulünün gerektiği kanaatına varıldığı\” gerekçesiyle önceki hükmünde direnmiştir. Bu hükmün de sanık müdafi ve Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 01.10.2015 gün ve 314205 sayılı \”bozma\” istekli tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanık hakkında mağdur ….’ya yönelik silahla tehdit suçundan kurulan mahkûmiyet hükmünün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiş olup direnmenin kapsamına göre inceleme, sanık hakkında kasten öldürme suçundan kurulan hükümle sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanık hakkında haksız tahrik hükmünün uygulanması şartlarının oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Sanığın ablası olan mağdur …. ile maktulün suç tarihinden yaklaşık üç ay önce ev tutarak birlikte yaşamaya başladıkları, suç tarihinde saat 22.00 sıralarında sanığın bu eve geldiği, evde maktulün olduğunu anlaması üzerine ikametten ayrılıp bir süre sonra montunun altına sakladığı av tüfeği ile geri döndüğü, gelenin sanık olduğunu anlayan maktulün ikametin arka kapısından bahçeye çıktığı, sanığın bir şey söylemeden içeriye girerek odaları kontrol edip bahçeye çıktıktan sonra maktulü görmesi üzerine tüfekle iki el ateş ederek maktulü yaralayıp evden ayrıldığı, maktulün ise tedavi için kaldırıldığı Meram Tıp Fakültesi Hastanesi\’nde öldüğü, 21.05.2013 tarihli ölü muayene ve otopsi tutanağında, maktulün vücudunda bir adet av tüfeği saçma taneli toplu giriş yarası tespit edildiği, giriş yarası, yara etrafı ve giriş yarası altı bulgularına göre av tüfeği saçma taneleri atışının yakın atış mesafesinden yapıldığı, maktulün vücudunda tespit edilen bir adet giriş yarasının tek başına öldürücü nitelikte olduğu, maktulün ölümünün av tüfeği saçma taneleri toplu giriş yaralanmasına bağlı iç organ laserasyonu, büyük damar yırtılmasından gelişen iç ve dış kanama neticesinde meydana geldiği, av tüfeği atışı esnasındaki kişinin vücut pozisyonunun kişilerin yaşamları esnasında mobil yani hareketli hedefler olmaları nedeniyle tespitinin tıbben mümkün olmadığının belirtildiği, Anlaşılmaktadır. Katılan …; maktulün resmi nikahlı eşi olduğunu, maktul ile mağdur …. arasındaki ilişkiden haberdar olduğunu ancak çocukları için ses çıkarmadığını, Mağdur …. Danış kollukta; maktul ile bir arkadaşı vasıtasıyla tanışıp imam nikahı yaptıklarını, suç tarihinde saat 22.10 sıralarında maktul ile ikametlerindeyken sanığın geldiğini, yaklaşık on dakika oturan sanığın maktulün evde olduğunu öğrenmesi üzerine evden bir şey söylemeden ayrılıp saat 23.30 sıralarında tekrar geldiğini, maktulün sanığın kötü bir şey yapacağını sezerek bahçeye çıktığını, içeri giren sanığın maktulün bulunduğu odaya bakıp maktulü bulamayınca bahçeye yöneldiğini, sanığa \”ne oluyor\” dediğinde birden montunun altındaki tüfeği çıkartıp kendisine doğrulttuğunu, sonrasında sanığın bahçe kapısından dışarı çıkıp bahçe duvarından atlamaya çalışan maktule tüfekle iki kez ateş ettiğini, yaralanan maktulün yere düştüğünü, bu esnada sanığın \”ben namus için yaşıyorum\” diyerek evden ayrıldığını, Kovuşturma evresinde ise; ilişki yaşadığı maktulün Konya\’ya geldiği zamanlar kendisinde kaldığını, ilişkisinden ailesinin haberi olmadığını, suç tarihinde sanığın aniden evine geldiğini, maktul ve sanığın tartışmaya başladıklarını, sanığın maktule hitaben \”ablamın evinde ne işin var\” diye sorduğunu, maktulün ise \”yanlış anlaşılacak bir şey yok\” şeklinde cevap verdiğini, evden ayrılan sanığın yaklaşık bir saat sonra geri geldiğini, odalara bakıp bahçeye çıktığını, bu sırada bir el silah sesi duyduğunu, dışarı çıktığında maktulü yerde yatarken gördüğünü, kollukta verdiği beyanının da doğru olduğunu, maktulün evli olduğunu olaydan önce bilmediğini, Tanık … kollukta; annesi olan …. ile maktulün suç tarihinden üç ay önce birlikte yaşamaya başladıklarını, bu süre zarfında maktulün eve ara sıra gelip birkaç gün kalıp gittiğini, olaydan önce bakkaldan eve dönerken saat 22.10 sıralarında dayısı olan sanıkla karşılaştıklarını, eve birlikte girdiklerini, ancak sanığın evde maktulün olduğunu öğrenmesi üzerine ayrılıp yarım saat kadar sonra geri döndüğünü, sanığın geldiğini anlayan maktulün bahçeden dışarı çıktığını, annesi - [Kan Gütme Saikiyle Tasarlayarak Öldürme Suçu ve Suça Azmettirme](https://kayseriavukat.org.tr/kan-gutme-saikiyle-tasarlayarak-oldurme/): Kan Gütme Saikiyle Tasarlayarak Öldürme Suçu ve Suça Azmettirme Özet: Hakkında kan gütme saiki ile tasarlayarak öldürme suçuna yardımdan kurulan mahkûmiyet hükmü kesinleşen inceleme dışı sanık M.Ç.’nin; oğlu A.E.K.’nin öldürülmesinden Ak.. ailesini sorumlu tutan sanık C.Ka.’nın kendisini defalarca telefonla arayarak görüşme yaptığına, Ak.. ailesinin iş yerleri, araçları, eve gidiş geliş saatleri hakkında kendisinden bilgi talep ettiklerine, olayın meydana geldiği 20.11.2004 tarihinden önce Kasım ayı başında sanık C.Ka.’nın kendisini yine telefonla arayarak “Biz birisini bulduk sana göndereceğiz, hiç olmazsa ona yardımcı ol!” şeklinde sözler söylediğine dair aşamalardaki birbirleri ile uyumlu anlatımları, belediye başkanı olan sanığın, M.Ç.’nin bu beyanlarını destekleyecek şekilde, halasının oğlunun yanında bir süre çalışan M.Ç. ile birçok kez belediyeye ve başkalarına ait telefon hatlarından telefon görüşmesi yaptığına ilişkin iletişim kayıtları ve sanığın oğlunun öldürülmesinden sonra ilçeyi terk ederek başka ilçeye yerleşen maktulün yakınlarının Ka.. ailesi dışında kimseyle husumetlerinin bulunmadığı yönündeki anlatımları birlikte değerlendirildiğinde; sanığın suç işleme hususunda henüz bir düşüncesi olmayan asli faillerde suç işleme kararının oluşmasını sağlayarak oğlunun ölümünden sorumlu tuttuğu Ak.. ailesine mensup maktul M.Ak..’ın kan gütme saikiyle tasarlayarak öldürülmesi suçuna iştirakinin azmettirme niteliğinde olduğu kabul edilmelidir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu         Esas No: 2017/912 Karar No: 2018/537 K. Tarihi: 15.11.2018 İçtihat Metni Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 1. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Kan gütme saikiyle taammüden adam öldürme suçuna azmettirmeden sanık … hakkında açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucu, sanığın lehine olduğu kabul edilen 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 82/1-a-j, 62, 53 ve 63. maddeleri uyarınca müebbet hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba ilişkin … Ağır Ceza Mahkemesince verilen 07.06.2007 tarihli ve … sayılı resen temyize tabi olan hükmün sanık müdafisi tarafından da temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 05.03.2008 tarih ve 7295-1673 sayı ile onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 09.04.2017 tarih ve 18657 sayı ile; \”…Sanık … hakkında kan gütme saiki ile tasarlayarak maktul …\’in öldürülmesi suçuna asli maddi fail ve yardımcı failleri azmettirmek suçundan kurulan hükme itiraz edilmiştir. Dosya içeriğine göre sanık …\’ın oğlu …..\’ın….. tarafından öldürülmesinden sonra …… soyadlı kişiler Bingöl\’ün Solhan ilçesine taşınmışlardır. …\’ın Cumhuriyet savcılığındaki beyanından da anlaşıldığı üzere …\’ın Solhan\’a taşınan …… soyadlı kişiler hakkında bilgi istediği, bu konuda kendisine yardımcı olmasını talep etmiştir. … talebi kabul etmediğini söylemiş ise de Bingöl\’den Solhan ilçesine gelmiş,…..\’in kardeşlerine yakın ev tutmuştur. … olay ile ilgisi olmayan … kimliği kullanılarak …\’a telefon hattı alınmasını sağlamış, kullandığı telefon cihazına bu telefon hattını takarak … ile telefonda görüşmeye başlamış, olay günü …\’ın …\’ı bir kez, …\’ın ise olaydan önce iki kez, olaydan yarım saat sonra bir kez…..\’ı aradığı belirlenmiştir. …\’ın … ile yüz yüze ve telefonla görüştüğü, bu görüşmelerin olaydan sonraya kadar devam ettiğinin belirlendiği, …\’ın olayın sonuçlanmasına kadar Solhan\’da kalarak … ile irtibatını kesmediği belirlendiği bu iki sanığın eyleminin …\’in öldürülmesi olayında suçun işlenmesinden önce yardımda bulunup icrasını kolaylaştırmak olarak kabul edildiği hâlde …\’ın savunmasından anlaşıldığı gibi, telefonla görüştüğü, bir kez de yüz yüze görüşerek …… soyadlı kişiler hakkında kendisine bilgi verilmesi talebi dışında dosyada başka da bir delil bulunmadığı hâlde asli faili bu suça azmettirmekten mahkûmiyetine karar verilmiştir. Mahkeme tarafından gösterilen ve gerekçede cezalandırmada tek somut delil sonradan inkâr edilse dahi …\’ın savcılık beyanında belirttiği sanık …\’ın kendisine yardımda bulunması talebinden ibarettir. Gerekçedeki diğer sebepler mahkemenin sanık …\’in ailenin ileri geleni, lider konumunda olduğu, sanık tarafından böyle bir azmettirme olmadan böyle bir olayın gerçekleştirilemeyeceği, asli maddi failin belirlenememesi diğer sanıklarca söylenmemesi ya da eylemin gerçekte dosyada ismi geçen sanıklardan biri tarafından gerçekleştirilmiş olması sanığın hukuki durumu açısından etkili görülmemiş, bu sanığın kan gütme saiki tasarlayarak adam öldürmek suçundan cezalandırılması konusunda vicdani kanaat oluştuğunu belirtmiş ise de gösterdiği delilin yardım etmeden öteye geçmediği, vicdani kanaatin ancak somut delillerin gösterilmesi ile oluşacağı, sanığın maktulü vuran kişiyi azmettirdiğine ilişkin kesin kanıtların elde edilememiş olması, sanık …’ın Solhan ilçesinde bulunan …… soyisimli şahıslar hakkında bilgi toplamasını sağlamak ve bu nedenle maddi ve manevi destekte bulunmak gibi eylemlerinin suçun işlenmesinde önce işlenmesini kolaylaştırmaya yönelik hareketler olması nedeniyle suça yardım etmek kapsamında değerlendirilmesi gerektiği\” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 1. Ceza Dairesince 05.06.2017 tarih ve 1171-2110 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanık … hakkında kan gütme saikiyle tasarlayarak öldürme suçundan, sanıklar …, … ve … hakkında kan gütme saikiyle tasarlayarak öldürme suçuna yardımdan, sanık … hakkında kan gütme saikiyle tasarlayarak öldürme suçuna azmettirmeden verilen beraat hükümleri temyiz edilmeksizin; sanıklar … ve … hakkında kan gütme saikiyle tasarlayarak öldürme suçuna yardımdan kurulan mahkûmiyet hükümleri ise Özel Dairece onanmak suretiyle kesinleşmiş olup itirazın kapsamına göre inceleme sanık … hakkında kan gütme saikiyle tasarlayarak öldürme suçuna azmettirmeden kurulan mahkûmiyet hükmü ile sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın nitelikli öldürme suçuna iştirakinin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 38. maddesi kapsamında “azmettirme” niteliğinde mi, yoksa TCK\’nın 39. maddesi kapsamında “yardım eden” niteliğinde mi olduğunun belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Sanık …\’ın olay tarihinde Diyarbakır ili, Hani ilçesi Belediye Başkanı olduğu, Diyarbakır 1. Ağır Ceza Mahkemesinin dosya içerisinde onaylı örneği bulunan 24.02.2006 tarihli ve 249-25 sayılı kararından; inceleme konusu olaydan 4 ay önce 20.07.2004 tarihinde Hani ilçesinde meydana gelen silahlı kavga sırasında sanık …\’ın oğlu …..\’ın öldürüldüğü, sanığın diğer oğlu …\’ın ise silahla yaralandığı, …… ailesinden olayın faili olarak yargılanan…..\’in eylemini meşru savunma şartları altında gerçekleştirdiği kabul edilerek hakkında ceza verilmesine yer olmadığına ve beraatine ilişkin hükümler kurulduğu, temyiz edilmeyen bu hükümlerin 06.03.2006 tarihinde kesinleştiği, Sanığın oğlu …..\’ın 20.07.2004 tarihinde Hani ilçesinde öldürülmesinden 4 ay sonra, 20.11.2004 tarihinde Bingöl ili, Solhan ilçesinde, …… ailesinden …\’in silahla başından vurularak öldürülmesi ile ilgili olarak düzenlenen 21.11.2004 tarihli olay yeri inceleme raporunda; bir şahsın silahla yaralandığının bildirilmesi üzerine olay yerine gidildiği, maktulün kardeşleri ile birlikte kamyonla ilçe merkezinden evine gittiği sırada, yol üzerine geçişi engelleyecek şekilde bırakılan kaya parçalarını yoldan alıp kenara koyarak tekrar kamyona bineceği sırada kimliği tespit edilemeyen kişi veya kişilerce ateş edilmesi üzerine yaralandığı ve hastaneye kaldırıldığı, olay yerinde yapılan - [Kamulaştırmasız El Koyma Nedeniyle Taşınmazda Kullanılmaya Elverişsiz Hale Gelen Alanlar](https://kayseriavukat.org.tr/kamulastirmasiz-el-koyma/): Kamulaştırmasız El Koyma Nedeniyle Kullanılmaya Elverişsiz Hale Gelen Alanlarla Birlikte Taşınmaz Bedelinin Tahsili Kamulaştırmasız El Koyma: Dava konusu taşınmaza fiilen el konulduğu dikkate alınarak sahanın taşınmazda kapladığı alan tespit edilip, arta kalan kısımların yüz ölçümü ve geometrik şekli belirlenerek, kullanılmaya elverişsiz hâle gelen alanlarla birlikte bedelinin tahsiline karar verilmesi gerekmektedir. (3194 s. K. m. 10) (2942 s. K. m. 14, Geç. m. 6) (4721 s. K. m. 691, 692) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/18-2799 Karar No: 2019/30 Karar Tarihi: 29.01.2019 Taraflar arasındaki kamulaştırmasız el koyma nedeniyle tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Asliye Hukuk Mahkemesince, davanın esası hakkında bir karar verilmesine yer olmadığına dair verilen 05.12.2013 tarih ve … sayılı karar, davacılar vekili ile tapu maliklerinden Şükrü Y.’ın kendisinden önce vefat eden oğlu A. Y.’ın eşi Hacer Y. ile kızı Serap A. vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay (Kapatılan)18. Hukuk Dairesinin 30.06.2015 tarih ve 2015/1613 E., 2015/11575 K. sayılı kararı ile; “…1- Hacer Y. ve Serap A. vekilinin temyizi yönünden yapılan incelemede; Mahkemece hüküm verildikten sonra dava konusu taşınmazda pay sahibi olduklarını ileri süren Hacer Y. ve Serap A. vekilleri aracılığıyla davacı lehine katılma yoluyla dosyaya temyiz dilekçesi sundukları anlaşılmış olup adı geçen kişiler hakkında usulüne uygun olarak verilmiş bir feri müdahale kararı bulunmadığı gibi müdahillik talebi kabul edilse bile temyiz hakları bulunmadığından bu temyiz dilekçesinin REDDİNE, 2- Davacılar … vd. vekilinin temyizi hakkında yapılan incelemede; Dosyada bulunan fen bilirkişisi raporunda dava konusu taşınmaza fiilen el atılıp atılmadığının belirtilmediği, ancak rapor ekindeki krokide basketbol sahasının büyük kısmının kesik çizgilerle 2051 ada 1 parsel içerisinde gösterildiği, Belediye Başkanlığının 04/10/2013 tarihli yazısında da 2003 yılında yapılan basketbol sahasının bir kısmının dava konusu taşınmaz içerisinde kaldığının açıklandığı dikkate alındığında dava konusu taşınmaza basketbol sahası yapılmak suretiyle fiilen el atıldığı anlaşılmıştır. Dava konusu taşınmaza kamulaştırma yapılmaksızın basketbol sahası yapılarak fiilen el atıldığına göre mahkemece el atılan kısımlar tespit edilerek, taşınmazın el atmadan arta kalan bölümlerinde varsa yüzölçüm ve geometrik şekli dikkate alındığında kullanılmaya elverişsiz hale gelen alanlarla birlikte bedelinin davalıdan tahsiline karar verilmesi gerekirken taşınmazın imar planında semt spor sahası olan durumunun değiştirildiği, günübirlik tek katlı inşaat ruhsatlarının verilebileceği alanlar olduğu gerekçesiyle davanın konusu kalmadığı belirtilerek esas hakkında karar verilmesine yer olmadığına ilişkin hüküm kurulması, Doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle karar bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, kamulaştırmasız el konulan taşınmaz bedelinin tahsili istemine ilişkindir. Davacılar vekili; müvekkillerinin dava konusu taşınmazda hissedar olduklarını, davalı … tarafından taşınmazın 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 18. maddesi uyarınca düzenlemeye tabi tutulduğunu, DOP alındıktan sonra taşınmazın 2051 ada 1 parsel numarası ile tapuya yazıldığını ve imar planında semt spor sahası olarak tahsis edildiğini, ancak taşınmazın kamu hizmetine tahsis edilmesine karşın davacılara bir bedel ödenmediğini, yapılan işlemden davalı … Başkanlığının sorumlu olduğunu ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 50.000,00TL’nin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı … Başkanlığından tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı … vekili; dava konusu taşınmaza bir müdahalenin bulunmadığını ve davacıların mülkiyet hakkının kısıtlanmadığını, ortaya çıkan bir zararın da olmadığını belirterek davanın reddinin gerektiğini savunmuştur. Mahkemece; taşınmazın daha önce düzenlenen imar planında semt spor sahası olarak belirlenmesine karşın amacına uygun bir işlem yapılmadığı ve taşınmazın boş bırakıldığı, bununla birlikte komşu parsele yapılan basketbol sahasının bir bölümünün dava konusu taşınmaza taştığının tespit edildiği, daha sonra davalı … Başkanlığınca 1/1000 ölçekli imar planında dava konusu yerin günübirlik alan olarak belirtildiği, bu itibarla davacı maliklerin tasarruf haklarının kısıtlanması yönündeki işlemin sonlandırıldığı, taşınmaz maliklerine günübirlik tek katlı yapıların yapılmasına yönelik inşaat ruhsatının verilebileceği ve bu şekilde davacı tarafça taşınmaz üzerinde yapı yapılmak suretiyle tasarrufta bulunulabileceği, dolayısıyla davalı … Başkanlığının imar planında değişiklik yaptığı değerlendirildiğinde davanın konusuz kaldığı ve davacı maliklerin imar planındaki günübirlik alana yönelik itirazlarının dikkate alınamayacağı, zira imar planının değişikliğine ilişkin davaların idari yargının görev alanı içerisinde bulunduğu, dosya kapsamına göre davanın esasına yönelik bir karar verilemeyeceği gerekçesiyle davanın esası hakkında bir karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. Davacılar vekili ile tapu maliklerinden Ş. Y.’ın kendisinden önce vefat eden oğlu A. Y.’ın eşi H. Y. ile kızı S. A. vekilinin temyizi üzerine hüküm Özel Dairece, yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel mahkemece; dava konusu Antalya ili Manavgat ilçesi Pazarcı Mahallesi 2051 ada 1 parsel sayılı taşınmazın 4237 m² olduğu ve arsa vasfı niteliğinde bulunduğu, taşınmazda davacılar ve murisi ile birlikte toplam 18 müşterek malikin yer aldığı, taşınmazın daha önce Manavgat Belediye Başkanlığınca yapılan imar planında semt spor sahası olarak tahsis edildiği ve taşınmaz üzerinde tahsis amacına yönelik bir işlem yapılmadan eldeki davanın açıldığı, dosya içerisine ibraz edilen 04.10.2013 tarihli yazıda taşınmazın imar planında revizyon yapılarak günübirlik alan olarak ayrıldığının ve maliklerin talep etmesi hâlinde inşaat ruhsatı verilebileceğinin bildirildiği, öte yandan dava konusu taşınmazda yapılan keşif neticesinde aldırılan 27.05.2013 tarihli teknik bilirkişi raporunda ve bu rapora ekli krokide görüleceği üzere komşu parselde bulunan basketbol sahasının dava konusu taşınmazın çok az ve uç kısmına taşmış olduğu, taşınmazın geri kalan kısımlarının ise boş olduğu, bu durumda davalı … tarafından yapılan fiili el koymanın bulunmadığı, taşınmazın ırmak kenarında bulunması nedeniyle doğal olarak çimlendiği, davacı maliklerin 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 10. maddesi ile 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun Geçici 6. maddesine dayanarak tazminat davası açtıkları, ancak davalı … Başkanlığınca imar planı değiştirildiğine göre 3194 sayılı Kanun’a dayanma gerekçesinin de ortadan kalktığı, dosya içerisinde bulunan belgelere göre taşınmazın kamu yararına tahsis edilmiş ve fiilen kamu hizmetine ayrılmış bir yer olmadığı, bu durumda davalı … Başkanlığının kamulaştırmasız el koyma gibi bir irade, eylem veya işleminin bulunmadığı, imar planında kısıtlı inşaat izni verilmiş ise de bunun ancak idari yargı yerinde imar planının iptali davasına konu edilebileceği, bu nedenle anılan Geçici 6. maddede düzenlenen dava sebebinin de olmadığı, kaldı ki taşınmaza ilişkin paydaşlar arasında fiili bir kullanımın veya taksimin yapılmadığı, taşınmazın hangi kısmının daha değerli olduğu ve kime nereden pay verileceğinin taraflar arasında yapılacak anlaşma yolu ile belirlenebileceği veya anlaşmanın sağlanamaması durumunda payların ortaklığın giderilmesi davasına konu edilerek tespit edilebileceği, davacıların talebinin taşınmazın tamamında hisselerine düşen bedelin ödenmesi yönünde olduğu, oysa el konulan bölümün - [Manevi Tazminat Davasında Hakim Manevi Zararın Para Dışında Yolla Tazminine Karar Verebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/manevi-zararin-para-disinda-yolla-tazmini/): Manevi Zararın Para Dışında Yolla Tazminine Karar Verilebilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/4-1398 Karar No: 2019/132 Karar Tarihi: 12.02.2019 Özet: Davacının manevi zararının bir miktar paranın ödenmesi ile giderilebileceği, para dışında bir tazmin şeklinin benimsenmesi ile yeterli tatminin sağlanmayacağı, davalının ancak parasal tazminat niteliğinde bir ödeme ile eylemin kötülüğünü idrak edebileceğini kabul eden direnme kararı yerindedir. Ne var ki, Özel Dairece tazminat miktarı yönünden bir inceleme yapılmadığından bu yöne ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir. (818 S. K. m. 49) (4721 S. K. m. 24, 25, 26) (6098 S. K. m. 58) Taraflar arasındaki manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 26.02.2014 tarihli ve … sayılı kararın davalı tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 07.05.2014 tarihli ve 2014/5445 E., 2014/7387 K. sayılı kararı ile, \”…1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları reddedilmelidir. 2- Öteki temyiz itirazlarına gelince: Dava, hakaret nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiş; hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir. Davacı, kat malikleri kurulu toplantısında, sığınaklara eşya konulması nedeniyle çıkan tartışmada; davalının, kendisine hitaben “Atilla efendi sen kızımın arabasını aratacak kadar alçaldın.” demek suretiyle hakaret ettiğini belirtilerek manevi tazminat talep etmiştir. Davalı, davanın reddine karar verilmesi gerektiğini savunmuştur. Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir. Dosya kapsamından, taraflar arasında önceye dayalı yaşanan olaylar nedeniyle, davacı tarafından yapılan şikayet üzerine davalının kızının aracının kolluk tarafından arandığı anlaşılmıştır. Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Kişide oluşan manevi zararın giderilmesi bakımından hakimin olayın özelliklerine, fail ve mağdurun durumlarına, kişilik değerlerinde meydana gelen eksilmenin niteliğine göre manevi tazminat olarak bir miktar paranın ödenmesine veya Borçlar Kanunu 49/3. maddesi gereğince tazminat yerine diğer bir tazmin yoluna başvurması mümkündür. Bahsedilen madde gereği diğer tazmin yöntemleri konusunda örnekseme yapılarak haksız saldırının kınanması ve kınama kararıyla birlikte bu kararın basın yoluyla ilan edilmesi yöntemlerine değinilmişse de; bu yöntemler sınırlı olmayıp hakimin takdirine bırakılmıştır. Bu bağlamda, özür beyanı, isnadın geri alınması vb. bir tazmin şeklinin benimsenmesi de düşünülebilir. (4. HD. 14/11/1996, 8472/11191) Somut olayda, tarafların sıfatı, sarfedilen sözlerin niteliği, sözlerin söylendiği ortam ve potansiyel etkisi ile taraflar arasında yaşanan olaylar, davacının şikayeti üzerine davalının kızının aracının aranması gibi hususlar dikkate alındığında tazminat yaptırımı yerine BK.49/3. maddesinde bahsedilen diğer yaptırımlardan olan tecavüzün kınanmasına dair kararla yetinilmesi gerekirken, tazminat yaptırımına başvurulması usul ve yasaya aykırı olduğundan kararın bozulması gerekmiştir…\” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacı; 04.06.2011 tarihinde yapılan Genel Kurul toplantısında kat maliklerinin bulunduğu toplulukta davalının kendisine \”Atila Efendi, sen kızımın arabasını aratacak kadar alçaldın\” diyerek hakaret ettiğini, Beykoz C. Başsavcılığına yaptığı şikayet üzerine davalının Beykoz 2. Sulh Ceza Mahkemesinin 2011/1111 E., 2013/650 K. sayılı kararı ile mahkum olduğunu, davalının bu olaydan önce de gıyabında hakaret etmesi nedeniyle Beykoz 2. Sulh Ceza Mahkemesinin 2011/640 E., 2012/239 K. sayılı kararı ile ceza aldığını, davalının eylemi nedeniyle kişilik haklarının saldırıya uğradığını ileri sürerek 4.000,00TL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı; davacı ile aynı sitede ikamet ettiklerini, yönetim kurulu toplantısında davacı ile daha önceden kendisinin kızının arabası hakkında asılsız bomba ihbarı yapması hakkında bir konuşma başladığını ve davacıya \”Atila Bey kızımın arabasını aratacak kadar alçaldınız mı\” dediğini, bunun üzerine davacının Beykoz 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2012/278 E. sayılı dosyası ile aleyhine tazminat davası açtığını ve kendisinin 2.000,00TL tazminat ödemeye mahkûm olduğunu, bu parayı icra dosyasına halen taksitler halinde ödediğini, ancak davacının ikinci kez aynı sebebe dayanarak bu davayı açtığını, mükerrer açılan davayı kabul etmediğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece; davalının 04.06.2011 tarihli Genel Kurul toplantısında kat maliklerinin bulunduğu toplulukta davacıya \”Atila Efendi, sen kızımın arabasını aratacak kadar alçaldın\” diyerek hakaret ettiği, bu nedenle Beykoz 2. Sulh Ceza Mahkemesinin 2011/1111 E., 2013/650 K. sayılı kararı ile davalının para cezası ile cezalandırılmasına karar verilerek kararın 10.09.2013 tarihinde kesinleştiği gerekçesiyle davanın kabulüne, 4.000,00TL manevi tazminatın 04.06.2011 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Davalının temyizi üzerine karar Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece; önceki gerekçeler tekrar edilerek ve davacının yaşadığı apartmandaki olaylar nedeniyle hiçbir haksız tahriki bulunmadığı hâlde hakarete uğraması, taşımış olduğu unvanına ve yaşına uygun davranması, olay nedeniyle meydana gelen manevi zararın davalının aynı eylemleri birden çok yapması nedeniyle de bir miktar paranın ödenmesi olarak giderilmesi ile mümkün olabileceği, bu konuda özür beyanı, isnadın geri alınması gibi tazmin şeklinin benimsenmesi ile yerine getirilemeyeceği, bu tür bir yaklaşımın davalının eylemlerini yanına kâr kalacak bir niteliğe dönüştürülebileceği, parasal tazminat niteliğinde bir ödeme ile eylemin kötülüğünü idrak edebileceği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını davalı temyiz etmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacının kişilik haklarına saldırı teşkil eden \”Atila Efendi, sen kızımın arabasını aratacak kadar alçaldın\” şeklindeki sözleri nedeniyle, yerel mahkemece davalı hakkında 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nun 49/3. maddesinde belirtilen diğer yaptırımlardan olan tecavüzün kınanmasına dair kararla yetinilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu\’nun 24. maddesinde; “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar yada kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.” 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu\’nun 25. maddesinde de; “Davacı, hakimden saldırı tehlikesinin önlenmesini, sürmekte olan saldırıya son verilmesini, sona ermiş olsa bile etkileri devam eden saldırının hukuka aykırılığının tespitini isteyebilir. Davacı bunlarla birlikte, düzeltmenin veya kararın üçüncü kişilere bildirilmesi ya da yayımlanması isteminde de bulunabilir. Davacının, maddi ve manevi tazminat istemleri ile hukuka aykırı saldırı dolayısıyla elde edilmiş olan kazancın vekaletsiz iş görme hükümlerine göre kendisine verilmesine ilişkin istemde bulunma hakkı saklıdır. Manevi tazminat istemi, karşı tarafça kabul edilmiş olmadıkça devredilemez; mirasbırakan tarafından ileri sürülmüş olmadıkça mirasçılara geçmez. Davacı, kişilik haklarının korunması için - [Kamulaştırılacak Taşınmazda Yapılan İnşaat veya Dikilen Ağaçların Değeri Dikkate Alınır mı?](https://kayseriavukat.org.tr/kamulastirilacak-tasinmazda-yapilan-insaat/): Kamulaştırılacak Taşınmazda Yapılan İnşaat veya Dikilen Ağaçların Değerinin Talep Edilmesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2484 Karar No: 2019/1164 Karar Tarihi: 12.11.2019 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 26.09.2014 tarihli ve … sayılı karar davacı Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü vekili ve davalılar vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 5. Hukuk Dairesinin 11.11.2015 tarihli ve 2015/7746 E., 2015/20254 K. sayılı kararı ile;  “…Dava, 4650 sayılı Kanunla değişik 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu‘nun 10. ve 18. maddesine dayanan kamulaştırma bedelinin tespiti ve kamulaştırılan taşınmazın davacı idare adına tescili istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiş; hüküm, taraf vekillerince temyiz edilmiştir. Arazi niteliğindeki taşınmaza gelir metodu esas alınarak değer biçilmesinde yöntem itibari ile bir isabetsizlik görülmemiştir. Ancak; 1- Değerlendirmede esas alınan tarla sebzeciliğinde, o yörede hangi sebze ürünlerinin yetiştirildiği ve yetiştiriciliği yapılan her bir sebze ürünü için ayrı ayrı olmak üzere, dekar başına ortalama üretim miktarı ile değerlendirme tarihi itibari ile hasat zamanındaki ortalama toptan kilogram satış fiyatları ve dekar başına ortalama masrafı İl Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü ile diğer resmi kurumlardan sorulup, gelen cevaba göre bilirkişinin zemin bedelinin tespitine ilişkin raporu denetlenmeden, eksik inceleme ile karar verilmesi, 2- 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu‘nun 25/2.maddesinde “Mahkemece verilen tescil kararı tarihinden itibaren taşınmaz mal sahibinin kamulaştırması kararlaştırılan taşınmaz malda yeni inşaat veya ekim ve mevcut inşaata esaslı değişiklikler getirmek gibi kullanım hakları kalkar. Bundan sonra yapılanların değeri dikkate alınmaz.” hükmü yer almakla olup, mal sahibinin kamulaştırılan taşınmaz üzerinde dava açılmasından sonra tescil kararı verilmesinden önce fidanların dikildiği ve 6495 sayılı Yasa ile kamulaştırma Kanununun 25. maddesine eklenen hüküm kapsamında ilan yapıldığı da ileri sürülmediğinden fidanların kanundan kaynaklanan bir hakkın kullanılması sonucu dikilmeleri iyiniyet kurallarına aykırılık teşkil etmeyeceği gözetilerek karşılığına hükmedilmesi gerekirken, dava açıldıktan sonra dikildiklerinden bahisle hükmedilmemesi, Doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece bozma kararının ikinci bendi yönünden önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil istemine ilişkindir. Davacı idare vekili; davalıya ait taşınmazın Ilısu Barajı ve HES Baraj Gölü alanında kalması nedeniyle kamulaştırmasına karar verildiğini, kamulaştırılacak taşınmazın değerinin belirlenmesi amacıyla uzlaşma komisyonu kurulduğunu ve mülk sahibinin kamulaştırmaya konu taşınmazı pazarlıkla satmak hususunda iradesini bildirmek ve uzlaşma komisyonu ile pazarlık görüşmeleri yapmak üzere davet edildiğini, ancak mülk sahibinin pazarlık görüşmesine katılmadığını, bu nedenle de kamulaştırma işleminin satın alma usulü ile gerçekleşmediğini ileri sürerek dava konusu taşınmazın kamulaştırma bedelinin tespiti ile … adına tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalılar vekili; taşınmazın değerinin düşük belirlendiğini savunmuştur. Mahkemece dava konusu taşınmazın kamulaştırma bedelinin tespiti amacıyla eldeki davanın açıldığı ve taşınmazın gerçek değerinin belirlenmesi amacıyla keşif yapıldığı, yapılan keşif neticesinde bilirkişi kurulundan aldırılan raporda taşınmazın bedelinin tespit edildiği, bilirkişi raporunun ayrıntılı ve denetime açık, bilimsel verilere uygun olduğu, kamulaştırma kriterlerine uyduğu, bu yönüyle hüküm kurmaya elverişli bulunduğu, bununla birlikte her ne kadar keşif tarihinde dava konusu taşınmazın üzerinde bulunan tüm yapı ve bitkilerin değeri ayrı ayrı hesaplanmış ise de, yakın tarihlerde yapıldığı anlaşılan yapıların ve dikilen fidanların değerlerinin kamulaştırma bedelinin tespitinde dikkate alınmasının doğru olmayacağı, kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescili davalarında taşınmazın dava açıldığı tarihteki durumunun ve değerinin dikkate alınması gerektiği, bir yapının ömrünün asgari 50-60 yıl olduğu düşünüldüğünde taşınmaz malikinin iki üç sene içerisinde sular altında kalacağını bildiği bir yer için fazla bedel almak amacıyla böyle bir yola başvurmuş olabileceği, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu‘nun 25. maddesinde 6495 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikle, kamu yararı kararının ilan süresinin bitiminden itibaren, kamulaştırılacak taşınmazlar üzerine yapılan sabit tesisler ile dikilen ağaçların bedelinin kamulaştırma bedelinin tespitinde dikkate alınmayacağı ve taşınmazlardaki bu sınırlamanın ilan tarihinin bitiminden itibaren beş yılı geçemeyeceği hükmünün eklendiği, idare tarafından baraj inşaatına başlanmasından sonra gerçek kamulaştırma bedelinden çok daha fazla bedel almak amacıyla suiniyetli evler yapıldığı ve fidanlar dikildiği, bu evlerin ve fidanların kamulaştırma bedelinin ve kamulaştırma projesinin rantabilitesini olumsuz yönde etkilediği, kanun koyucunun mülkiyet hakkına yaptığı sınırlamanın haricinde kalan kullanımla ilgili olarak 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 1. maddesi uyarınca başta Kanunun genel hükümleri olmak üzere anılan Kanunun 4. maddesiyle birlikte değerlendirme yapma görevinin bulunduğu, mahkeme tarafından da bu doğrultuda inceleme yapıldığı, mülkiyet hakkının hak sahibine bu hak elinden çıkana kadar her türlü tasarruf imkânını sunduğu düşünülse dahi, TMK’nın 2. maddesi uyarınca mülkiyet hakkı dâhil olmak üzere herkesin haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorunda olduğu, bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeninin korumayacağı, dürüstlük kuralının, hak sahibinin hakkını kullanırken veya borçlarını yerine getirirken dürüst, makul ve orta zekâlı bir insandan beklenen hareket tarzına göre davranması olarak tanımlanabileceği, kamulaştırma işlemlerinin kamu yararı gözetilerek ve toplumun tamamının ya da en azından o bölgede yaşayanların yararı düşünülerek yapıldığının ve kamulaştırma işlemleri sırasında yapılan harcamaların milli servet niteliğinde olduğunun unutulmamasının gerektiği, kamulaştırma davaları devam eden köylerde “kolektif kötüniyet” durumunun söz konusu olduğu ve toplumun genel örf ve âdetleri ile kültürel yapısına aykırı bir şekilde haksız kazanç elde etme fikrinin geliştiği, bölgede yapılan keşiflerde tarlalarda poşeti dahi çıkarılmadan dikilmiş fidanların olduğunun, bu fidanların poşeti çıkarılmış olsa dahi hiçbir sulama sisteminin bulunmadığının, bazı fidanların toprakla dahi bütünleşmediğinin gözlemlendiği, kaldı ki bazı fidanların sonraki keşiflerde bakımsızlıktan kuruduklarının tespit edildiği, dürüstlük kuralının amacının, bireyin hatalı tutum ve davranışlarından toplumun geri kalanını korumak olduğu, hakimin, değerlendirilmesi söz konusu olan davranışın dürüstlük kuralına uygun olup olmadığına karar verirken toplumun genel anlayış ve değer yargılarını göz önünde tutmasının gerektiği, kişisel haksız menfaatlerin, belli bir hakka dayanan toplumsal menfaatlerden üstün olamayacağı, aksi takdirde toplumun refahının, bireylerin hiçbir hukuki temele dayanmayan kötüniyetli tutumları nedeniyle zarar göreceği, Anayasa’nın 35. maddesinde mülkiyet hakkının toplum yararına aykırı olarak kullanılamayacağının düzenlendiği, dolayısıyla gerek keşif esnasındaki mahkeme gözlemi ve çekilen fotoğraflar gerekse de bilirkişi raporlarındaki nitelendirmeler dikkate alınarak çok yeni nitelikteki (5 yıl ve altı yaşlardaki) fidanların değerinin kamulaştırma bedelinin hesabında dikkate alınmasının yerinde olmadığı gerekçesiyle fidan için belirlenen miktar çıkarıldıktan sonra kalan bedel üzerinden davanın kabulüne karar verilmiştir Davacı idare vekili ve davalılar vekilinin temyizi üzerine hüküm Özel Dairece, yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel mahkemece önceki gerekçeler tekrar edilmek suretiyle - [Kamulaştırma Bedelinin Tespiti Davasında Yapı Birim Fiyat Listesinin Dikkate Alınması](https://kayseriavukat.org.tr/kamulastirma-bedelinin-tespiti/): Kamulaştırma Bedelinin Tespiti Davası ve Yapı Birim Fiyat Listesine Göre Değerlendirme Yapılması Kamulaştırma Bedelinin Tespiti Davası: Yerel Mahkemenin, dava konusu kamulaştırma planında 63 parsel sayısı ile gösterilen taşınmaz üzerinde bulunan yapı yönünden, davanın açıldığı 2011 yılının tamamında geçerli olan birim fiyat listesine göre belirlenen değere hükmetmesi gerekirken, davanın açıldığı 18.02.2011 tarihi itibariyle endeks artışı yapılmak suretiyle güncelleştirilmiş yapı bedelini belirleyen bilirkişi raporuna itibar edilerek fazla bedele hükmedilmesi isabetsizdir. O hâlde tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. (2709 s. K. m. 46) (2942 s. K. m. 10, 11, 15, 19) (YHGK. 24.12.2014 T. 2014/18-531 E. 2014/1089 K.) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/5-3077 Karar No: 2018/978 Karar Tarihi: 25.04.2018 Taraflar arasındaki Kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 12.07.2011 gün ve … sayılı karar, davacı … vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 5. Hukuk Dairesinin 10.04.2013 gün ve 2013/2776 E., 2013/6811 K. sayılı kararı ile; “…Dava, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu‘nun 4650 sayılı Kanunla değişik 19. maddesi uyarınca kamulaştırma bedelinin mahkemece tespiti ve taşınmazın davacı idare adına tescili istemine ilişkindir. Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş; hüküm, davacı idare vekilince temyiz edilmiştir. Kısmen kapama meyve bahçesi kısmen arazi niteliğindeki taşınmaza gelir metodu esas alınarak değer biçilmesinde bir isabetsizlik görülmemiştir. Ancak; Kamulaştırma planında 63 parsel numaralı olan taşınmaz üzerindeki binanın değeri tespit edilirken Çevre ve Şehircilik Bakanlığının değerlendirme yılına ait Yapı Yaklaşık Birim Maliyet Fiyatlarına göre bulunan m2 bedellerinin bir sonraki yıl m2 birim fiyatlarını geçmeyecek şekilde değerlendirme tarihine eskale edilmesi gerekir ise de; dava konusu binanın özelliklerine uygun olan yapı sınıfının 2012 yılı için belirlenen 475,00-TL birim fiyatının, 2011 yılından daha düşük olması nedeniyle bina değeri eskale edilmeden hüküm kurulması gerekirken, yazılı şekilde fazla bedele hükmedilmesi, Doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil istemine ilişkindir. Davacı idare vekili davalının zilyetliğinde bulunan Artvin ili Borçka ilçesi Düzköy köyü 63 parsel sayılı taşınmazın kamu yararı kararı uyarınca kamulaştırılmasına karar verildiğini ileri sürerek dava konusu taşınmazın kamulaştırma bedelinin tespiti ile taşınmazın Hazine adına tescili ve yol olarak terkinine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı vekili kamulaştırma bedelinin düşük belirlendiğini savunmuştur. Mahkemece taşınmazın gerçek değerinin belirlenmesi amacıyla keşif yapılarak bilirkişi raporu alındığı, gerek söz konusu bu rapor gerekse dosyadaki bilgi ve belgeler birlikte değerlendirildiğinde bilirkişi kurulu tarafından belirlenen miktarın uygun olduğu gerekçesiyle taşınmazın kamulaştırma bedelinin 111.280,24 TL olduğunun tespitine, taşınmazın tapu kaydının iptali ile Hazine adına tesciline ve yol olarak terkinine karar verilmiştir. Davacı … vekilinin temyizi üzerine hüküm Özel Dairece, yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu‘nun 10. maddesi gereğince kamulaştırılacak taşınmazın keşif tarihinde tespit edilen değerinin kamulaştırma bedeli olarak esas alınması gerektiği, bu nedenle değerlendirme yılının keşfin yapıldığı yıl olarak kabul edilmesinin doğru olacağı, değerlendirme yılının, keşif tarihinin ve karar tarihinin 2011 yılı olması nedeniyle bina değeri tespit edilirken 2012 yılı yapı yaklaşık birim maliyet fiyatlarının dikkate alınmasının mümkün bulunmadığı, kaldı ki 2011 yılı içerisinde 2012 yılına ait verilerin yer almasının da imkânsız olduğu ve bina değeri uyarlanmadan hüküm kurulması gerektiğinden söz edilemeyeceği belirtilerek direnme kararı verilmiştir. Davacı … vekili dosya içerisine ibraz ettiği 13.05.2015 havale tarihli temyiz dilekçesi ile özetle; bilirkişi raporunda emsal taşınmazın olumlu ve olumsuz tüm yönlerinin araştırılmadığını, dava konusu taşınmazın bedelinin belirlenmesi sırasında tek emsal kullanılmasının doğru olmadığını, bilirkişi raporunda net gelir hesabı yapılırken Tarım İl Müdürlüğü’nün verilerine uyulmadığını, taşınmazın üzerinde meyve ağaçlarının olmasının taşınmazı kapama bahçe niteliğine dönüştürmeyeceğini, ağaçların enkazının davalıya bırakıldığını, bu nedenle enkaz bedellerinin toplam kamulaştırma bedelinden düşülmesinin gerektiğini, kapitalizasyon faiz oranının %4 olarak alınmasının doğru olmadığını, dava konusu taşınmazın kuru tarım arazisi olmasına karşın sulu tarım arazisi olarak kabul edilerek yüksek bedele hükmedilmesinin yerinde olmadığını belirterek ve resen dikkate alınacak diğer nedenlerle yerel mahkeme direnme kararının bozulması gerektiğini beyan etmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, somut olayda dava konusu taşınmaz üzerinde bulunan yapı yönünden (3. sınıf A grubu) bilirkişi kurulunca tespit edilen yapı değerinin (2012 yılı yapı birim m2 fiyatının 2011 yılı yapı birim m2 fiyatından düşük olduğu dikkate alındığında) eskale (endeks) edilmesinin gerekip gerekmediği, burada varılacak sonuca göre hükmedilen bedelin fazla olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. 4650 sayılı Kanun ile değişik 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu‘nun “Kamulaştırma bedelinin tespiti esasları” başlıklı 11. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “15 inci madde uyarınca oluşturulacak bilirkişi kurulu, kamulaştırılacak taşınmaz mal veya kaynağın bulunduğu yere mahkeme heyeti ile birlikte giderek, hazır bulunan ilgilileri de dinledikten sonra taşınmaz mal veya kaynağın; a) Cins ve nevini, b) Yüzölçümünü. c) Kıymetini etkileyebilecek bütün nitelik ve unsurlarını ve her unsurun ayrı ayrı değerini, d) Varsa vergi beyanını, e) Kamulaştırma tarihindeki resmi makamlarca yapılmış kıymet takdirlerini, f) Arazilerde, taşınmaz mal veya kaynağın mevkii ve şartlarına göre ve olduğu gibi kullanılması halinde getireceği net gelirini. g) Arsalarda, kamulaştırılma gününden önceki özel amacı olmayan emsal satışlara göre satış değerini, h) Yapılarda, resmi birim fiyatları ve yapı maliyet hesaplarını ve yıpranma payını, ı) (Değişik: 19/4/2018-7139/27 md.) Bu fıkrada belirtilen unsurlara göre tespit edilen arazi bedelinin yarısını geçmemek ve her bir ölçünün etkisi açıklanmak kaydıyla bedelin tespitinde etkili olacak diğer objektif ölçüleri, Esas tutarak düzenleyecekleri raporda bütün bu unsurların cevaplarını ayrı ayrı belirtmek suretiyle ve ilgililerin beyanını da dikkate alarak Sermaye Piyasası Kurulu tarafından kabul edilen değerleme standartlarına uygun, gerekçeli bir değerlendirme raporuna dayalı olarak taşınmaz malın değerini tespit ederler. Taşınmaz malın değerinin tespitinde, kamulaştırmayı gerektiren imar ve hizmet teşebbüsünün sebep olacağı değer artışları ile ilerisi için düşünülen kullanma şekillerine göre getireceği kâr dikkate alınmaz. Kamulaştırma yoluyla irtifak hakkı tesisinde, bu kamulaştırma sebebiyle taşınmaz mal veya kaynakta meydana gelecek kıymet düşüklüğü gerekçeleriyle belirtilir. Bu kıymet düşüklüğü kamulaştırma bedelidir.” Bu maddeye göre taşınmazın cins ve nevinin, yüzölçümünün, kıymetini etkileyebilecek bütün nitelik ve unsurların, her unsurun ayrı ayrı değerinin, kamulaştırma tarihindeki resmî makamlarca yapılmış kıymet takdirlerinin ve özellikle - [İş Yerlerinin ve Yapılan İşlerin Grev ve Lokavt Yasağı Kapsamında Kalıp Kalmadığının Tespiti](https://kayseriavukat.org.tr/grev-ve-lokavt-yasagi-kapsami/): İş Yerlerinin ve Yapılan İşlerin Grev ve Lokavt Yasağı Kapsamında Kalıp Kalmadığının Tespiti Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2015/2170 Karar No: 2017/1426 Karar Tarihi: 22.11.2017 Mahkemesi: İş Mahkemesi Taraflar arasındaki tespit davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … İş Mahkemesince davanın reddine dair verilen 07.08.2012 gün ve … sayılı kararın temyizen incelenmesi davacı şirket vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 11.12.2012 gün ve 2012/36467 E.- 2012/42210 K. sayılı kararı ile; “A) Davacı İsteminin Özeti Davacı, şirketin bünyesinde bulunan işyerleri için 2822 sayılı (mülga) Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu‘nun 16. Maddesine istinaden Belediye-İş sendikasının işletme toplu iş sözleşmesi yapmaya yetkili olduğuna dair 23.09.2011 tarihli yetki belgesini verildiğini, şirketin üye olduğu Yerel Yönetimler Kamu İşverenleri Sendikası (YERELSEN) ile yetki verilen işçi sendikası arasında toplu iş sözleşmesi görüşmelerine 02.11.2011 tarihinde başlandığını, arabulucu aşamasında da anlaşma sağlanamadığını, İlgili sendikanın, arabulucu raporunun alınmasından sonra doğrudan Yüksek Hakem Kurulu’na Başvurduğunu, TİS görüşmeleri yürütülen … A.Ş. işyerinin, grev ve lokavt yasağı kapsamında sayılan yerlerden olmayıp, ayrıca grev yasağı kapsamında bulunan işlerinde yapılmadığını, bu nedenle tarafların doğrudan Yüksek Hakem Kurulu’na başvurma hakkı bulunmadığını belirterek, Toplu iş sözleşmesi yapmak üzere yetki alınan şirket bünyesinde bulunan 1060616.041 işyeri numaralı … ile 1073007.041 işyeri numaralı Park Bahçeler işyerlerinin 2822 sayılı Kanun’un 29 ve 30. maddelerine göre grev yasağı kapsamında olmadığının tespitini istemiştir. B) Davalı Cevabının Özeti Davalı 2822 sayılı Kanun’un 55.maddesi gereğince Yüksek Hakem Kurulu kararlarının kesin ve toplu iş sözleşmesi hükmünde olduğunu, davacı tarafın tespit konusu yaptığı hususun Yüksek Hakem Kurulu tarafından incelenip kesin olarak karara bağlandığını, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 114 /h maddesi gereğince davacının dava açmakta hukuki yararı bulunmadığını belirterek davanın reddini istemiştir. C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti Mahkemece, Yüksek Hakem Kurulu’nun 26/04/2012 tarih 2012/23-29 E.K sayılı kararı ile YERELSEN’ in işletmenin grev ve lokavt yasağı kapsamında olmadığına dair itirazı değerlendirilerek, itiraza konu işletmede 2822 sayılı Kanun’un 29. ve 30. maddelerinde sayılan grev ve lokavt yasağının bulunduğu işler ve yerlerin mevcut olması sebebiyle itirazın reddine karar verilerek Yüksek Hakem Kurulunca TİS düzenlendiği, 2822 sayılı Kanun’un 55.maddesi gereğince Yüksek Hakem Kurulu kararlarının kesin olup TİS hükmünde olduğu, davacının tespit konusu yaptığı hususun Yüksek Hakem Kurulu tarafından incelenip kesin olarak karara bağlandığı, HMK 114/h maddesi gereğince davacının dava açmakta hukuki yararı bulunmadığı gerekçesi ile davanın dava şartı yokluğu nedeniyle reddine karar verilmiştir. D) Temyiz Kararı davacı temyiz etmiştir. E) Gerekçe Taraflar arasında Yüksek Hakem Kurulu kararlarının kesin olup olmadığı ve davacı şirket işyerleri ile şirkette görülen işlerinin grev ve lokavt yasağı kapsamında olup olmadığı noktalarında uyuşmazlık vardır. 2822 sayılı (mülga) Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu‘nun 55. maddesine göre “Yüksek Hakem Kurulu kararları kesindir ve toplu iş sözleşmesi hükmündedir.” Yüksek Hakem Kurulu kararlarının kesin olması demek; Yüksek Hakem Kurulu kararıyla toplu iş sözleşmesi yapılması sürecinde, kararın herhangi bir makamın onayına tabi olmadığı bu karara karşı bir itiraz merci bulunmadığı anlamına gelmektedir. Ancak Yüksek Hakem Kurulu kararlarının kesin olması tarafların bu karara konu işyeri/ işletme ile ilgili olarak mahkemeye başvurup, işyerlerinin 2822 sayılı Kanun’un 29 ve 30. maddelerine göre grev yasağı kapsamında olmadığının tespitini istemelerine engel değildir. 2822 sayılı Kanun’un 55. maddesini bu şekilde dava açılamayacağı biçiminde yorumlamak maddenin konuluş amacına aykırı olacaktır. Yasada Yüksek Hakem Kurulu kararlarının toplu iş sözleşmesi hükmünde olduğu ifade edilerek, TİS yapılma sürecine ilişkin kesinlikten bahsedilmiş ve sürecinin bu karar ile sona erdiği ve kurul kararın TİS niteliğinde olduğu açıklanmıştır. O halde öncelikle mahkemece davanın esasına girilerek, davacı iddiaları üzerinde durulmalı, taraf delilleri toplanarak dosya kapsamı itibari ile tüm deliller bir değerlendirilmeye tabi tutularak karar verilmelidir. 2822 sayılı (mülga) Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu‘nun 29’uncu maddesinde grev ve lokavt yapılamayacak işler şu şekilde sayılmıştır; 1. Can ve mal kurtarma işlerinde, 2. Cenaze ve tekfin işlerinde, 3. Su, elektrik, havagazı, termik santrallerini besleyen linyit üretimi, tabii gaz ve petrol sondajı, üretimi, tasfiyesi, dağıtımı, üretimi nafta veya tabii gazdan başlayan petrokimya işlerinde, 4. Banka ve noterlik hizmetlerinde, 5. Kamu kuruluşlarınca yürütülen itfaiye, şehir içi deniz, kara ve demiryolu ve diğer raylı toplu yolcu ulaştırma hizmetlerinde, 6. Havacılık hizmetlerinde. Aynı Kanun’un 30’uncu maddesinde grev ve lokavt yapılamayacak işyerleri şu şekilde sayılmıştır; 1. İlaç imal eden işyerleri hariç olmak üzere, aşı ve serum imal eden müesseselerle, hastane, klinik, sanatoryum prevantoryum, dispanser ve eczane gibi sağlıkla ilgili işyerlerinde, 2. Eğitim ve öğretim kurumlarında, çocuk bakım yerlerinde ve huzurevlerinde, 3. Mezarlıklarda, 4. Milli Savunma Bakanlığı ile Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığınca doğrudan işletilen işyerlerinde.  2822 sayılı (mülga) Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu‘nun 32’inci maddesi düzenlemesine göre ise “Grev ve lokavtın yasak olduğu işler ile yerlerdeki uyuşmazlıklarda, taraflardan biri 23. üncü maddede belirtilen tutanağın alınmasından veya geçici grev ve lokavt yasağının altı ayı doldurmasından itibaren altı işgünü içinde Yüksek Hakem Kurulu’na başvurabilir.” Somut olayda, sendikanın toplu iş sözleşmeleri görüşmeleri sırasında, resmi arabuluculuk raporu alınmasından sonra toplu iş sözleşmesi yapılması için Yüksek Hakem Kurulu’na başvurduğu ve Yüksek Hakem Kurulu’nca uyuşmazlıkla ilgili karar verildiği, YERELSEN tarafında işyerlerinin grev yasağı kapsamında olmadığına ilişkin itirazın ise yine Yüksek Hakem Kurulu tarafından reddedildiği görülmektedir. Sendikanın resmi arabulucu aşamasından sonra Yüksek Hakem Kurulu’na başvurması ve davacının şirkette grev yasağı kapsamında yer alan iş ve yerlerin mevcut olmadığını iddia etmesi karşısında bir işin veya işyerinin grev ve lokavt yasağı kapsamında olup olmadığının belirlenmesi görevinin iş mahkemesine ait olması sebebi ile mahkemece yapılacak iş, mahallinde keşif yapılıp şirket kayıtları da incelenerek, TİS kapsamındaki işyerlerinde hangi işlerin yapıldığı tespit edilerek, yetki tespitine konu işyerlerinde tespit tarihinde çalışan işçiler listesi ile yetki tespit tarihinden sonra Yüksek Hakem Kurulu’na başvuru tarihine kadar geçen sürede ihale ile alınan başka işler var ise, ihalelere ilişkin belgeler ile bu kapsamda çalışan işçilere ait listeler, şirket ana sözleşmesi, ticaret sicil kayıtları getirtilip incelenerek, işçilerin fiilen hangi işlerde çalıştıkları belirlenerek, grev ve lokavt yasağı kapsamına giren yerler ya da işlerin bulunup bulunmadığı tespit edilerek sonucuna göre karar vermek olmalıdır. Eksik inceleme ve araştırma ile yazılı şekilde karar verilmesi hatalıdır…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava toplu - [Suç Tarihi İtibarıyla Yürürlükte Olmayan Kanun Hükümlerinin Uygulanması Mümkün mü?](https://kayseriavukat.org.tr/yururlukte-olmayan-kanun-hukumleri/): Suç Tarihi İtibarıyla Yürürlükte Olmayan Kanun Hükümleri Uygulanamaz Yargıtay Ceza Genel Kurulu         Esas No: 2015/861 Karar No: 2019/390 K. Tarihi: 09.05.2019 İçtihat Metni Kararı veren Yargıtay Dairesi: 19. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi 2005 takvim yılında sahte fatura kullanmak suçundan sanık …\’ın 213 sayılı Kanun’un 359/b-1, 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanunu’nun 80, 59/2 ve 647 sayılı (mülga) Cezaların İnfazı Hakkında Kanun’un 6. maddeleri uyarınca 1 yıl 5 ay 15 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına ve cezanın ertelenmesine ilişkin … Asliye Ceza Mahkemesince verilen 13.04.2012 tarihli ve … sayılı hükmün, sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 19. Ceza Dairesince 17.06.2015 tarih ve 2983-2889 sayı ile; \”…Dosya kapsamından anılan takvim yılında kullanılan faturalara göre yüklenen suç tarihinin en son 21.01.2006 olduğu, bu tarihte yürürlükte bulunan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu hükümlerinin tatbiki gerektiği gözetilmeden, yazılı şekilde suç tarihinde yürürlükte bulunmayan 765 sayılı TCK\’nın 80 ve 647 sayılı Kanun\’un 6. maddeleri hükümlerine göre uygulama yapılarak sanık hakkında eksik ceza tayin edilip ertelenmişse de bu uygulama sanık lehine olup aleyhe temyiz bulunmadığından bozma nedeni yapılmamıştır.\” açıklamasıyla onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 08.07.2015 tarih ve 210980 sayı ile; \”…1412 sayılı (mülga) Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu\’nun 5820 sayılı Kanun\’un 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 326/son maddesinde, \’Hüküm yalnız sanık tarafından veya onun lehine Cumhuriyet savcısı veya 291. maddede gösterilen kimseler tarafından temyiz edilmişse, yeniden verilen hüküm, evvelki hükümle tayin edilmiş olan cezadan daha ağır olamaz\’ hükmü öngörülmekte olup; bu hükme göre, sanık aleyhine temyizin bulunmadığı durumlarla sınırlı biçimde uygulanabilecek olan \’cezayı aleyhe değiştirememe\’ veya \’aleyhte düzeltme yasağı\’ söz konusu olduğundan, bozma kararı sonrası sadece sonuç ceza miktarından daha ağır bir cezanın verilmesi olanaklı değildir. Suçun işlendiği tarihten önce yürürlükten kalkan bir kanunun, sanığın lehine olsa bile ileri yürümesi olanaklı olmayıp, yürürlükten kalkmakla etkisi ortadan kalkar, yani ileride geçerli olmaz. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun \’zaman bakımından uygulama\’ konu başlıklı 7. maddesine göre, ancak suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun ya da sonradan yürürlüğe girmekle birlikte daha lehe olan kanunun sanık hakkında uygulanması gerekmektedir. Aksine uygulama açıkça hukuka aykırı olup, aleyhe temyiz istemi bulunmasa bile, temyiz incelemesinde sanık lehine kazanılmış hak oluşturması mümkün olmayıp, sadece sonuç ceza miktarı ile bağlı kalınması gerekmektedir. Somut olayda, 2005 takvim yılında sahte fatura düzenlemek suçunun suç tarihi olan, \’21/01/2006\’ tarihinde, 765 sayılı TCK ve 647 sayılı Kanun yürürlükte olmayıp, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun yürürlükte olması nedeniyle, sanık hakkında 765 sayılı TCK\’nın 80, 59/2 ve 647 sayılı Kanun\’un 6. maddesinin uygulanması, 5237 sayılı TCK\’nın 7. maddesine aykırılık olup; hükmün bu nedenle bozulması, ancak bu aykırılığın yeniden duruşma yapılmaksızın aynı Kanunun 322. maddesi uyarınca düzeltilmesi mümkün bulunduğundan, 5320 sayılı Kanun\’un 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 1412 sayılı (mülga) Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu\’nun 326/son maddesi de göz önünde bulundurularak, hüküm fıkrasındaki, 2005 takvim yılında sahte fatura kullanmak suçundan kurulan mahkûmiyet hükmüne ilişkin bölümden, \’765 sayılı TCK\’nın 80\’, \’765 sayılı TCK\’nın 59/2\’ ve \’647 sayılı Yasa\’nın 6\’ ibarelerinin çıkarılarak, yerine \’5237 sayılı TCK\’nın 43\’, \’5237 sayılı TCK\’nın 62\’ ve \’5237 sayılı TCK\’nın 51\’ ibarelerinin eklenmesi suretiyle hükmün düzeltilerek onanmasına karar verilmesi gerektiği\” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 308/3. maddesi uyarınca inceleme yapan Özel Dairece, 09.09.2015 tarih ve 10649-4132 sayı ile itirazın yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI İtirazın kapsamına göre inceleme, sanık hakkında 2005 takvim yılında sahte fatura kullanma suçundan kurulan mahkûmiyet hükmü ile sınırlı olarak yapılacaktır. Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; aleyhe temyiz bulunmayan davada, sanık hakkında belirlenen temel cezanın, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 43, 62 ve 51. maddeleri yerine, suç tarihinde yürürlükte olmayan 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanunu\’nun 80, 59/2. ve 647 sayılı Kanun’un 6. maddeleri uygulanarak ertelenmesine karar verilmiş olup kazanılmış hak nedeniyle eleştiri ile onama kararı mı yoksa bozma kararı mı verilmesi gerektiğinin, bozma kararı verilmesi gerektiği sonucuna ulaşılması hâlinde, düzeltilerek onamanın mümkün olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir. Sahte fatura kullanma suçlarında, katma değer vergisinde kullanılan faturalar yönünden suç tarihinin, suça konu vergi dönemi itibarıyla faturaların KDV indirimine konu edildiği aya göre bir sonraki ayın yirmi birinci günü olması nedeniyle somut olayda suç tarihinin 21.01.2006 olduğu, İncelenen dosya kapsamından; Sanığın, 09.10.2003 tarihi itibarıyla ortağı, 16.10.2003 tarihi itibarıyla da 10 yıl süreyle yetkilisi olduğu BDÇ Bolu Demir Çelik Turz. İnş. San. Tic. Limited Şirketi’nin Dülgerler Köyü Dörtdivan/Bolu ve Büyük Cami Mahallesi, … Bolu adreslerinde bulunan iş yerlerinde demir ve çelik soğuk çekme işiyle iştigal ettiği, 23.01.2008 tarihli vergi inceleme ve 24.01.2008 tarihli vergi suçu raporlarında özetle; sanığın, 2005 takvim yılında… Demir Çelik Metal Mam. San. ve Tic. Ltd. Şti. tarafından düzenlenmiş KDV dahil 6.908.721,56 TL tutarındaki 233 adet sahte faturayı ortağı ve yetkilisi olduğu BDÇ Bolu Demir Çelik Turz. İnş. San. Tic. Limited Şirketi’nin ilgili dönem katma değer vergisi beyannamelerinde indirim konusu yaptığı, kullandığı faturaları düzenleyen… Demir Çelik Metal Mam. San. ve Tic. Ltd. Şti. hakkında tanzim edilen 12.11.2007 tarihli vergi tekniği raporuyla anılan şirketin sahte fatura ticareti yapmak amacıyla kurularak mükellefiyet tesis ettirdiği, bu nedenle bu firmanın düzenlediği faturaların sahte olduğunun tespit edildiği, bu itibarla sanığın yetkilisi olduğu BDÇ Bolu Demir Çelik Turz. İnş. San. Tic. Limited Şirketi tarafından 2005 takvim yılında adı geçen şirketten mal veya hizmet almaksızın bu şirket tarafından düzenlenen faturalarda gösterilen katma değer vergilerinin ilgili dönemlerde indirim konusu yapılarak kullanıldığı bilgilerine yer verildiği, Bolu 1. Asliye Ceza Mahkemesinin 23.12.2010 tarihli ve 225-699 sayılı kararıyla itiraza konu işbu dosyayla birleştirilmesine karar verilen dosyada yer alan 23.03.2010 tarihli vergi tekniği, vergi inceleme ve vergi suçu raporlarında özetle; sanığın, 2005 takvim yılında Metsan Saç Metal Demir Çelik San. Tic. Ltd. Şti. tarafından düzenlenmiş KDV dahil 2.114.983,95 TL tutarındaki 73 adet, Karsaç Demir Çelik Metal Mam. San. ve Tic. Ltd. Şti. tarafından düzenlenmiş KDV dahil 257.772,37 TL tutarındaki 8 adet, Çelikler Saç Demir Metal Mam. San. Tic. Ltd. Şti. tarafından düzenlenmiş KDV dahil 2.697.133,54 TL tutarındaki 99 adet, … (Can Turizm Taşımacılık) tarafından düzenlenmiş KDV dahil 171.226,65 TL tutarındaki 42 adet sahte faturayı ortağı ve yetkilisi - [Kasten Öldürme Suçu / Olası Kastla Öldürme Suçunda Suçun Nitelikli Hâlinde Hataya Düşülmesi](https://kayseriavukat.org.tr/sucun-nitelikli-halinde-hataya-dusulmesi/): Kasten Öldürme Suçu ve Olası Kastla Öldürme Suçunda Suçun Nitelikli Hâlinde Hataya Düşülmesi Özet: Eşi olan maktul ve iki çocuğuyla birlikte yaşayan sanığın, etrafı duvarla çevrili sitede bulunan üç katlı müstakil evinin birinci katında yer alan ve dışarıdan sızan ışığın etkisi ile alaca karanlık olan yatak odasının penceresinden ses gelmesi üzerine, herhangi bir uyarıda bulunmadan yastığının altında muhafaza ettiği yarı otomatik tabancayı eline alıp, 13 kez ateşleyerek yaklaşık 4 metre mesafedeki maktulü her biri öldürücü nitelikte 3 isabetle yaralayarak öldürmüş olması karşısında; sanığın daha dikkatli ve özenli davranması durumunda ateş ettiği kişinin, kendisine yönelmiş, gerçekleşen, gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırı içindeki bir hırsız olmadığını anlayabileceği, bu nedenle sanığın söz konusu hatasının kaçınılmaz nitelikte olmadığı ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 30/3. maddesinde düzenlenen ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenlere ait koşulların gerçekleştiği hususundaki hata hükmünden yararlanamayacağı kabul edilmelidir. Diğer yandan, saat 04.00 sıralarında pencereden sesler duyarak uyanan ve 14 gün önce yaşanan hırsızlık olayında olduğu gibi evine yine hırsız girdiği zannıyla pencerenin önünde bulunan kişiye ateş eden sanığın, kasten öldürme suçunun kanuni tanımındaki unsurları bilerek ve isteyerek hareket etmiş olması nedeniyle öldürme suçunu olası kastla değil doğrudan kastla işlediği; ancak TCK’nın 30/2. maddesi uyarınca pencere önündeki kişinin eşi olduğu hususunda suçun nitelikli hâlinde hataya düştüğünün ve bu hatanın kaçınılmaz özellikte bir hata değil normal bir hata olmasının yeterli olacağının anlaşılması karşısında, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 82. maddesinin (d) bendinden sorumlu tutulamayan sanığın doğrudan aynı Kanun’un 81. maddesi gereğince cezalandırılması yerine TCK’nın 21/2. maddesi delaletiyle 81. maddesi uyarınca olası kastla öldürme suçundan cezalandırılmasına karar verilmiş olması, suç niteliğinin değişmemesi ve aleyhe temyiz bulunmaması nedeniyle bozma nedeni yapılmamıştır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu         Esas No: 2018/27 Karar No: 2019/644 K. Tarihi: 07.11.2019 İçtihat Metni Yargıtay Dairesi: 1. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Sanık … hakkında kasten öldürme suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda, sanığın eyleminin olası kastla öldürme suçunu oluşturduğu kabul edilerek 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 81, 21/2, 62, 63 ve 54. maddeleri uyarınca 16 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, mahsuba ve müsadereye ilişkin Bakırköy 10. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 29.09.2010 tarihli ve 483-198 sayılı, karar tarihi itibarıyla resen temyize tabi olan hükmün sanık ve müdafisi tarafından da temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 13.03.2012 tarih ve 5142-1741 sayı ile onanmasına karar verilmiştir. Özel Dairenin onama kararına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca 06.03.2016 tarih ve 47983 sayı ile; “Sanık hakkında meşru savunmada sınırın aşılması ve ceza sorumluluğunu azaltan nedenlerde hataya düşülmesine ilişkin hükümlerin uygulanması gerektiği” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurulmuştur. Dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 05.04.2016 tarih, 2184-1754 sayı ve oy çokluğuyla; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüyle 13.03.2012 tarih ve 5142-1741 sayılı onama kararının kaldırılmasına, Bakırköy 10. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 29.09.2010 tarihli ve 483-198 sayılı hükmün; “…Oluşa ve tüm dosya kapsamına göre; olay günü saat 00.30 sıralarında eşi… ile birlikte yatak odasında uyumaya başlayan sanığın, saat 4.30 sıralarında gürültü üzerine uyanarak 15 gün önce evine hırsız girmesi nedeniyle yakınında bulundurduğu tabanca ile gürültünün geldiği pencereye doğru toplam 13 kez ateş ederek orada bulunmakta olan eşi…\’yi sağ yüz, göbek üzeri ve sol uyluk bölgelerinden 3 isabet ile vurarak öldürdüğü anlaşılan olayda; A- Sanığın gece vakti pencereden gelen ses üzerine 15 gün kadar önce evine hırsız girmesinin de etkisiyle evine hırsız girdiği konusunda kaçınılmaz bir hataya düşerek, tamamı aynı yöne olmak üzere tabanca ile 13 kez ateş ettiği dikkate alındığında pencerede bulunan kişiye yönelik olarak doğrudan ateş etmek suretiyle gerçekleştirdiğinden 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 30/2. maddesi gereğince nitelikli hâlde hatasından yararlanarak kasten öldürme suçundan ve aynı maddenin 3. fıkrasında belirtilen ceza sorumluluğunu azaltan haksız tahrikteki kaçınılmaz hatasından yararlanarak haksız tahrik hükümlerinin uygulanması suretiyle TCK\’nın 81, 29 ve 62. maddeleri uyarınca cezalandırılması yerine delillerin takdirinde yanılgıya düşülerek yazılı şekilde hüküm kurulması, B- Sanık hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 53. maddesindeki hak yoksunluklarına karar verilmemesi,\” isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiş, Daire Üyeleri M. N. Öztürk ve M. V. Ekinci itirazın reddedilmesi yönünde görüş bildirerek karşı oy kullanmışlardır. Bakırköy 10. Ağır Ceza Mahkemesi ise 27.09.2016 tarih ve 300-364 sayı ile 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 53. maddesi ile ilgili bozma nedenine eylemli olarak uymuş, (A) bendinde belirtilen bozma nedenine ise; \”…Olay tarihinde sanığın Kumburgaz’da bulunan evinde sabaha karşı ateşli silah ile ateş etmesi sonucu eşinin ölümüne sebebiyet verdiği, sanığın alınan savunmasında daha önce de evine hırsız girdiği için tabanca ile uyuduğunu, olay gecesi 04.00 sıralarında pencereden gelen bir ses ile uyandığından hırsız geldi düşüncesiyle sesin geldiği pencereye doğru silahı ile rastgele ateş ettiğini, eşinin yanında olmadığını fark edince oda içinde bulunan banyoda olduğunu düşünerek oraya baktığında maktul eşini göremediğini, oda kapısı da kapalı olduğundan o zaman eşini vurduğunu anladığını ve eşini dahi görmeden bu kanaatle kayınbiraderi Yusuf’un evine gittiğini beyan ettiği görülmüştür. Maktule ait ATK Morg İhtisas Dairesinin 30.05.2008 tarihli otopsi raporuna göre maktulün ölümünün ateşli silah mermi çekirdeği yaralanmasına bağlı mandibula, pelvis kaburga ve vertebra kırıkları ile birlikte iç organ büyük damar yaralanmasında gelişen iç kanama sonucu meydana gelmiş olduğu kanaatinin bildirildiği görülmüştür. Yine oluş şekline göre, olay öncesi koşullar birlikte değerlendirildiğinde ceza sorumluluğunu ortadan kaldıran bir durumun varlığı da söz konusu değildir. Olayda varlığı kabul edilmeyen meşru müdafaaya bağlanabilir ‘heyecan, korku veya telaştan’ kaynaklı bir eylemden de bahsedilemeyecektir. Olayımızda sanıkta var olan amaç ve saik bulunduğu odada ateş ettiği yerdeki kişiyi etkisiz kılmaktır. Sanığın kullandığı tabancanın yaralama ve ölüm neticelerini meydana getirmeye elverişli olduğu gibi, hiçbir kontrol, ikaz, araştırma yapmadan oda içerisinde yakın mesafeden 13 (on üç) adet mermi ateşlenmesi de varlığını düşündüğü savunma içeriğine göre hırsızı vurmaktır. Olayın gerçekleşme şekline göre atış mesafesi, atış sayısı, öldürmeye elverişli alet kullanılması da bu neticenin oluşmasının açıkça öngörülüp buna rağmen gerçekleştirilmesi şeklinde sübut bulmuştur. Kabul edilen olay şekline göre eylemin taksirle işlendiğinin kabulü mümkün görülmemiştir. Dinlenilen tüm tanık anlatımları Mahkememizce de kabul gördüğü üzere sanık ile maktul veya ailesi arasında bir husumetin var olmadığına yönelik olduğundan olay öncesi var olan koşullar ve ilişkiler için dikkate alınmış ancak olayın meydana geliş şekli, sanığın eyleminin hukuki nitelendirilmesinin etkiler nitelikte de olmadığı dikkate alınmıştır. Netice itibarıyla; sanığın ceza ehliyetini ve sorumluluğunu etkileyecek herhangi bir rahatsızlığı olmadığı - [Cebir ve Tehdit Sonucu Silahlı Terör Örgütüne Yardım Etme Suçu ve Cezası](https://kayseriavukat.org.tr/silahli-teror-orgutune-yardim-etme-sucu/): Cebir ve Tehdit Sonucu Silahlı Terör Örgütüne Yardım Etme Suçu ve Cezası Sanığın, olay tarihinde evine gelen iki PKK/KONGRA-GEL silahlı terör örgütü mensubunun kendisinden gübre ve yiyecek istemesi üzerine önce bu talebi reddettiği, ancak söz konusu kişilerin kendisini tehdit etmesi üzerine yardımda bulunmayı kabul ederek örgüt mensuplarınca verilen para karşılığında kendisinden istenen malzemeyi ilçe merkezinden alıp bir gün sonra anılan kişilerce tarif edilen yere bırakarak teslim almalarını sağladığı olayda; örgüt mensuplarının sanığı tehdit ettikten sonra evden ayrılmış olmaları, böylece tehdit eyleminden söz konusu malzemelerin teslim edildiği ana kadar geçen bir günlük süre zarfında yapılan tehdidin ağırlığını ve korkutucu etkisini kaybetmesi, bu süre içerisinde köyden ayrılıp ilçe merkezine giden sanığın olayla ilgili ihbarda bulunma ve örgüt mensuplarını yakalatma olanağına kavuşmasına rağmen bu yola başvurmayarak suça konu malzemeleri alıp örgüt mensuplarına teslim etmesi ve olaydan sonra da ihbarda bulunmaması karşısında, örgüt mensuplarınca gerçekleştirilen tehdidin başta ağır ve korkutucu etkisinin bulunduğu kabul edilebilir ise de bu etkinin suça konu malzemelerin örgüt mensuplarına teslim edildiği ana kadar devam etmediği ve sanığın bu tehdidin etkisinden geçici süreyle de olsa kurtulduğu anlaşılmakla; sanığın maruz kaldığı tehdidin örgüte yardım etme kastını ortadan kaldıracak, karşı koyamayacağı veya kurtulamayacağı ağır ve muhakkak nitelik taşımadığı anlaşıldığından, atılı silahlı terör örgütüne yardım etme suçunun unsurları itibarıyla oluştuğu kabul edilmelidir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2018/437 Karar No: 2019/203 İçtihat Metni Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 16. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Silahlı terör örgütüne yardım etme suçundan sanık …\’nün 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 314/3 delaletiyle md.220/7, md.314/2, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu\’nun md.5, TCK\’nın 62, 53, 58/9 ve 63. maddeleri uyarınca 6 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve mahsuba ilişkin … Ağır Ceza Mahkemesince verilen 08.09.2011 tarihli ve … sayılı hükmün sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 26.07.2012 tarih ve 11419 sayı ile 6352 sayılı Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun\’un geçici 2. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca yeniden değerlendirme yapılmak üzere dosyanın mahalline gönderilmesine karar verilmiş, Yeniden inceleme yapan … Ağır Ceza Mahkemesince 31.10.2012 tarih ve … sayı ile sanığın ilk hüküm gibi cezalandırılmasına karar verilmiş, Bu hükmün de sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 9. Ceza Dairesince 22.05.2013 tarih ve 3017-8053 sayı ile; \”… Sanığın 2011 yılı ve öncesinde kırsalda faaliyet gösteren silahlı terör örgütü PKK mensuplarına değeri para ile temsil edilebilen giyim eşyası, gübre, mutfak tüpü, dürbün, erzak ve yaşam malzemesi vermek ve temin etmek biçimindeki eyleminin, suç tarihinde yürürlükte bulunan 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 8/1, hüküm tarihinden sonra yürürlüğe giren 6415 sayılı Kanunun 4. maddelerinde düzenlenen terörizmin finansmanı suçunu oluşturacağı gözetilerek, hukuki durumunun 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 7/2, 5252 sayılı Kanunun 9/3. maddeleri uyarınca, suçun işlendiği zamandaki kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunun ilgili tüm hükümlerinin somut olaya ayrı ayrı uygulanması ve her iki kanuna göre hükmedilecek cezalar belirlendikten sonra, sanığın lehine olan kanunun tespiti ve uygulanmasında zorunluluk bulunması\” nedeniyle bozulmasına karar verilmiştir. Bozmaya uyan … Ağır Ceza Mahkemesince 10.10.2013 tarih ve … sayı ile sanığın eyleminin terörizmin finansmanı suçunu oluşturduğu kabul edilerek 6415 sayılı Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanun\’un 4/1, TCK\’nın 62, 53 ve 63. maddeleri uyarınca 5 yıl 10 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba karar verilmiş, bu hükmün de sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 16. Ceza Dairesince 24.10.2016 tarih ve 6991-5173 sayı ile onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 26.04.2008 tarih ve 17381 sayı ile; \”Oluşa göre; Sanık … tüm aşamalardaki savunmasında; silahlı olan terör örgütü üyelerinin verdiği malzeme siparişlerini kendisini tehdit ettiklerinden, korktuğu için yerine getirdiğini, hatta gübre malzemesi isteklerini yerine getirmediğini belirtmiştir. Dosya içeriğine göre sanığın savunması ve itirafçı tanık M…\’un itirafları dışında suçun sübutuna dair herhangi bir delil bulunmamaktadır. Sanık hakkında beyanda bulunan itirafçı tanık M…. 21/07/2011 tarihli celsedeki beyanında sanık … ile ilgili olarak; \’Bu şahıs Pazarcık ilçesine yakın bir köydendir köyün ismini şu an hatırlamıyorum, biz kış üslenmesine girmiştik genel sorumlu bu şahsın köyüne gitti ben de vardım. Bu şahıs köy muhtarıydı erzak konusunda sıkıntı olduğunu söyledi yardım istedi bu şahıs da vermiyorum diyerek reddetti, bu defa örgütteki sorumlu ya getireceksin ya burayı terk edeceksin diyerek tehdit etti bunun üzerine bu şahıs bir yere istenilen malzemeleri bıraktı biz de gidip aldık. Daha önce ve sonrasında bu şahıstan yardım alındıysa bunu bilemiyorum, bu şahsı muhtar olarak biliyorum\’ demiştir. İtirafçı tanık M…\’un itiraf ve beyanlarına istinaden aynı esas sırasında yargılanan 11 sanık hakkında dava açılmış ve diğer sanıklar yönünden tanığın itiraf ve beyanlarına itibar edilerek hüküm kurulmuş olmasına rağmen, tanığın sanık … hakkındaki tehdit ederek malzeme temin ettikleri yönündeki beyanlarına itibar etmemek için makul bir sebep bulunmamaktadır. Bu durumda, sanığın savunmaları ve bunu destekler nitelikteki itirafçı M…\’un beyanları birlikte nazara alındığında, sanığın savunmalarının aksine, silahlı terör örgütüne özgür iradesi ile yardım ettiği hususunda dosyada yeterli delil bulunmamaktadır. Bu durumda, sanığın özgür iradesi ile değil, silahlı terör örgütü mensuplarından korkarak yardım ettiğinin kabulü gerektiğinden, somut olayda bu sanığa yüklenen silahlı terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım etme veya 6415 sayılı Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanun’a muhalefet suçunun manevi unsurunun bu sanık açısından gerçekleşmediğinin kabulü gerektiğinden ve bu nedenle sanık …\’nün üzerine atılı suçun yasal kasıt unsuru oluşmadığından, CMK\’nun 223/2-c maddesi gereğince beraatine karar verilmesi gerekirken kararda yazılı gerekçeyle mahkumiyetine karar verilmesi oluşa ve hukuka aykırıdır. Kabule göre; 6415 sayılı Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanunun 4. maddesinde düzenlenen suçun oluşabilmesi için bir teröriste veya terör örgütüne fon sağlanması veya toplanması gerekmektedir. Beyanlarının samimiyeti hususunda şüphe bulunmayan itirafçı tanık M…\’un … \’bu şahsa sipariş listesi vermiştik, yine kendisine para da verdik sipariş üzerine ertesi gün tarif edilen yere istenilen siparişleri getirip bırakmış, siparişleri ilçeden almış. Getirdiği malzemelerin yeni alınmış olduğu anlaşılıyordu\’ dediği sabit olduğuna ve olayın bu şekilde vuku bulmadığı iddia ve ispat edilmediğine göre sanık …\’nün, kendisine terör örgütü mensuplarınca verilen para ile yine verilen listedeki malzemeleri ilçeden satın alarak teröristlerin alabileceği bir yere kadar nakledip bırakmak şeklinde vuku bulan eyleminin 6415 sayılı Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanunun 4. maddesine muhalefet suçunu değil - [Mahkumiyetle Birlikte TCK 53. Maddesi Kapsamında Hak Yoksunluğuna Hükmedilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/tck-53-hak-yoksunlugu/): TCK 53. Maddesi Kapsamında Hak Yoksunluğuna Hükmedilmesi Özet: Yerel Mahkemece, sanığın, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu TCK 53/1. maddesinin (a), (b), (d) ve (e) bentlerindeki haklardan mahkûm olduğu hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar, (c) bendinde belirtilen haklardan ise şartla tahliye tarihine kadar yoksun bırakılmasına karar verilmesi alt soyu haricindeki kişiler yönünden de, birinci fıkranın (c) bendindeki hak yoksunluğunun koşullu salıvermeden sonra uygulanmaması sonucunu doğuracağından, bu şekilde yapılan uygulama usul ve kanuna aykırıdır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu         Esas NO: 2014/72 Karar No: 2016/24 İçtihat Metni Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 13. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Hırsızlık suçundan sanıklar … ve …\’un 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 142/1-b, 62/1 ve 53. maddeleri uyarınca 1 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına ve hak yoksunluğuna ilişkin, Asliye Ceza Mahkemesince verilen 27.05.2009 gün ve 984-492 sayılı hükmün, sanıklar tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yüksek 13. Ceza Dairesince 09.10.2013 gün ve 17678-28076 sayı ile; “Sanık hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu TCK 53. maddesi ile ilgili uygulamada bir isabetsizlik görülmediğinden tebliğnamedeki bozma ve düzelterek onama isteyen düşünceye iştirak edilmemiştir.” açıklamasıyla onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 21.11.2013 gün ve 114059 sayı ile; \”Sanıklar … ve … hakkında mahkemece hırsızlık suçundan mahkûmiyet hükmü kurulurken ‘Sanıkların kasten işlemiş olduğu suçtan dolayı hapis cezalarının kanuni sonucu olarak 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu TCK 53/1. maddesi a, b, d, e fıkralarındaki haklarını kullanmaktan hapis cezaların infazı tamamlanıncaya kadar, c fıkrasındaki velayet ve kayyımlık hizmetinde bulunmalarının şartla tahliye tarihine kadar ayrı ayrı yoksun bırakılmalarına’ karar verilmiştir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu TCK 53. maddesinin 3. fıkrası uyarınca 53/1-c bendindeki ‘velayet hakkından; vesayet ve kayyımlığa ait bir hizmette bulunmaktan yoksunluğun’ sadece sanığın kendi altsoyu yönünden koşullu salıverme tarihine kadar süreceği, altsoyu dışındakiler yönünden ise yoksunluğun hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar devam edeceği gözetilmeden böyle bir ayrım yapılmaksızın tüm kişiler açısından koşullu salıverme tarihine kadar sürmesine karar verilmesi yasaya aykırı olduğundan 30.06.2012 tebliğnamemizde bu konuda hükmün düzeltilerek onanması talep edilmiş, ancak dairenizce hükmün onanmasına karar verilmiştir. Bu nedenle, mahkemenin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu TCK 53. maddesi uygulamasındaki yasaya aykırılığın düzeltilerek onanmasına karar verilmesi gerektiği\” görüşüyle itiraz kanun yoluna müracaat ederek, Özel Dairenin onama kararının kaldırılmasına ve yerel mahkeme hükmünün düzeltilerek onanmasına karar verilmesi talebinde bulunmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 308/1. maddesi uyarınca inceleme yapan Özel Dairece, 11.12.2013 gün, 36303-38961 sayı ile, itirazın yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçe ile karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanıkların hırsızlık suçundan cezalandırılmasına karar verilen olayda, Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; yerel mahkemenin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu TCK 53/1. maddesindeki hak yoksunluğunu doğru uygulayıp uygulamadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Mahkemece kurulan hükümde 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu TCK 53. maddesinin uygulanmasına ilişkin olarak; \”Sanıkların kasten işlemiş olduğu suçtan dolayı mahkûm oldukları hapis cezalarının kanuni sonucu olarak TCK’nın 53/1. maddesi a, b, d, e fıkralarındaki haklarını kullanmaktan hapis cezalarının infazları tamamlanıncaya kadar, c fıkrasındaki velayet, vesayet ve kayyımlık hizmetinde bulunmalarının şartla tahliye tarihine kadar ayrı ayrı yoksun bırakılmalarına\” şeklinde uygulama yapılmıştır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 53. maddesi “(1) Kişi, kasten işlemiş olduğu suçtan dolayı hapis cezasına mahkûmiyetin kanuni sonucu olarak; a) Sürekli, süreli veya geçici bir kamu görevinin üstlenilmesinden; bu kapsamda, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliğinden veya Devlet, il, belediye, köy veya bunların denetim ve gözetimi altında bulunan kurum ve kuruluşlarca verilen, atamaya veya seçime tâbi bütün memuriyet ve hizmetlerde istihdam edilmekten, b) Seçme ve seçilme ehliyetinden ve diğer siyasî hakları kullanmaktan, c) Velayet hakkından; vesayet veya kayyımlığa ait bir hizmette bulunmaktan, d) Vakıf, dernek, sendika, şirket, kooperatif ve siyasî parti tüzel kişiliklerinin yöneticisi veya denetçisi olmaktan, e) Bir kamu kurumunun veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşunun iznine tâbi bir meslek veya sanatı, kendi sorumluluğu altında serbest meslek erbabı veya tacir olarak icra etmekten, Yoksun bırakılır. (2) Kişi, işlemiş bulunduğu suç dolayısıyla mahkûm olduğu hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar bu hakları kullanamaz. (3) Mahkûm olduğu hapis cezası ertelenen veya koşullu salıverilen hükümlünün kendi altsoyu üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık yetkileri açısından yukarıdaki fıkralar hükümleri uygulanmaz. Mahkûm olduğu hapis cezası ertelenen hükümlü hakkında birinci fıkranın (e) bendinde söz konusu edilen hak yoksunluğunun uygulanmamasına karar verilebilir. (4) Kısa süreli hapis cezası ertelenmiş veya fiili işlediği sırada onsekiz yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında birinci fıkra hükmü uygulanmaz. (5) Birinci fıkrada sayılan hak ve yetkilerden birinin kötüye kullanılması suretiyle işlenen suçlar dolayısıyla hapis cezasına mahkûmiyet hâlinde, ayrıca, cezanın infazından sonra işlemek üzere, hükmolunan cezanın yarısından bir katına kadar bu hak ve yetkinin kullanılmasının yasaklanmasına karar verilir. Bu hak ve yetkilerden birinin kötüye kullanılması suretiyle işlenen suçlar dolayısıyla sadece adlî para cezasına mahkûmiyet hâlinde, hükümde belirtilen gün sayısının yarısından bir katına kadar bu hak ve yetkinin kullanılmasının yasaklanmasına karar verilir. Hükmün kesinleşmesiyle icraya konan yasaklama ile ilgili süre, adlî para cezasının tamamen infazından itibaren işlemeye başlar. (6) Belli bir meslek veya sanatın ya da trafik düzeninin gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla işlenen taksirli suçtan mahkûmiyet hâlinde, üç aydan az ve üç yıldan fazla olmamak üzere, bu meslek veya sanatın icrasının yasaklanmasına ya da sürücü belgesinin geri alınmasına karar verilebilir. Yasaklama ve geri alma hükmün kesinleşmesiyle yürürlüğe girer ve süre, cezanın tümüyle infazından itibaren işlemeye başlar.” şeklinde iken Anayasa Mahkemesinin 24.11.2015 tarih ve 29542 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 08.10.2015 gün ve 140-85 sayılı kararı ile; 1. fıkrada yer alan, “Kişi, kasten işlemiş olduğu suçtan dolayı hapis cezasına mahkûmiyetin kanuni sonucu olarak;…” bölümünü, fıkranın (b) bendinde yer alan “…seçilme ehliyetinden…” ibaresi yönünden, Yine 1. fıkrada yer alan “…hapis cezasına…” ibaresini, aynı fıkranın (b) bendinde öngörülen “Seçme ve…” ibaresi yönünden, 1. fıkranın (b) bendinde yer alan “…ve diğer siyasi hakları kullanmaktan,…” ibaresi ile 2. fıkrasını maddenin 1. fıkranın (b) bendinde yer alan “Seçme ve seçilme ehliyetinden…” ibareleri yönünden, 4. fıkrada yer alan “Kısa süreli hapis cezası ertelenmiş veya…” ibaresini, 1. fıkranın (b) bendinde yer alan “…seçilme ehliyetinden…” ibaresi yönünden, İptal edilmiştir. (Anayasa Mahkemesinin 140-85 sayılı iptal kararına sitemizden erişebilirsiniz) Anılan maddenin 2. fıkrasının hükmünden de açıkça anlaşıldığı üzere, hak yoksunlukları kural olarak hapis - [Sahte Belgelerle Noterde Yapılan Araç Satışı Nedeniyle Trafik Kaydının İptali Davası](https://kayseriavukat.org.tr/trafik-kaydinin-iptali-davasi/): Sahte Belgelerle Noterde Yapılan Araç Satışı Nedeniyle Trafik Kaydının İptali Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1367 Karar No: 2018/249 Karar Tarihi: 21.02.2018 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki haksız müdahalenin önlenmesi, trafik kaydının iptali, tescil ve aracın teslimi davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Asliye Hukuk Mahkemesince asıl davanın reddi, karşı davanın kısmen kabulüne dair verilen 12.11.2010 gün ve … sayılı kararın davacı- karşı davalılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 07.11.2012 gün ve 2011/5380 E., 2012/16309 K. sayılı kararı ile; \”…1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davacı-karşı davalılardan …\’ın tüm, M. N. Edalı mirasçılarının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları reddedilmelidir. 2- Davacı-karşı davalı M. N. Edalı mirasçılarının diğer temyiz itirazına gelince; Asıl dava, haksız müdahalenin önlenmesi, araç teslimi ve tescili; karşı dava, sahte belgelerle yapılan noter satışına istinaden oluşturulan trafik kaydının iptali ile tescili istemlerine ilişkindir. Mahkemece, asıl davanın reddine, karşı davanın kabulüne karar verilmiş, hüküm; davacı-karşı davalılar tarafından temyiz edilmiştir. Davacılar, dava konusu aracın davacılardan … tarafından, kendini … olarak tanıtan şahıstan noter nezdinde düzenlenen satış sözleşmesi ile satın alındığını ve trafikte tescil ettirildiğini, bir süre sonra diğer davacı M. N. Edalı\’ya noterde satışının yapıldığını, aracı satın aldıklarında trafik kaydında çalıntı şerhi bulunmamasına rağmen, trafikte davacı M. N. Edalı adına tescil ettirmek isterken çalıntı olduğu iddiası ile araca el konulduğunu, davalı …\’ın aracını rızaen 3. kişiye vadeli olarak satıp teslim etmesine rağmen parasını alamayınca aracın çalındığını iddia ederek suç duyurusunda bulunduğunu belirterek, muarazanın giderilmesi ile aracın davacılardan M. N. Edalı\’ya teslimi ve adına tescilini talep etmişlerdir. Davalı- karşı davacı …, dava konusu minibüsün kendi adına tescilli iken, sahte sürücü belgesi düzenlenerek davacılardan …\’a satışının yapıldığını, satışın sahte belgelerle yapılması nedeniyle hukuki geçerliliğinin bulunmadığını, diğer davacı M. N. Edalı\’nın aracı satın aldığı tarihte trafik kayıtları üzerinde tedbir bulunduğunu ileri sürerek, trafik kaydının iptali ile kendi adına tescili ve aracın teslimini talep etmiştir. Mahkemece yapılan yargılama sonucunda; sahte belgeler kullanılarak araç maliki olmayan 3. kişi tarafından yapılan işlemin yok hükmünde olduğu, davalı – karşı davacı … ile dava dışı 3. şahıs M. B. Elçi arasında yapılan harici satış sözleşmesinin 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu\’nun 20/d maddesi uyarınca araç mülkiyetini nakle elverişli olmadığı ve mülkiyet devrinin gerçekleşmediği, ancak aracın ruhsatı ile birlikte güvene dayalı olarak kayıt malikinin elinden çıktığını, gerek …, gerek … ve M. N. Edalı\’nın kendini M. B. Elçi olarak tanıtan kişi ile birlikte ve diğerlerini zarara uğratmak maksadı ile hareket ettiğine dair herhangi bir delil ve kanaat verici emare bulunmadığı, bu nedenle emin sıfatıyla zilyetten araç iktisap eden … ve M. N. Edalı\’nın iyi niyetli olup olmadıkları sorununun çözümlenmesi gerektiğini, davacı-karşı davalıların Savcılık dosyasındaki ifadeleri ve noter satış belgeleri ve tüm dosya kapsamına göre iyi niyet koşulları oluşmadığı kanaatine varılarak asıl davanın reddi ile karşı davada … adına oluşan trafik kaydının iptali ile araç malikinin … olduğunun tespitine ve aracın aynen teslimine karar verilmiştir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu 988. maddesi; bir taşınırın emin sıfatıyla zilyedinden o şey üzerinde iyi niyetle mülkiyet veya sınırlı ayni hak edinen kimsenin edinimi, zilyedin bu tür tasarruflarda bulunma yetkisi olmasa bile korunur hükmünü öngörmektedir. Bir malın zilyedi, onu başkasına emanet etmiş olmayıp, çaldırma, gasp, unutma gibi bir sebeple elinden çıkarmış bulunuyorsa, 3. şahıs böyle bir malı iyi niyetle iktisap etmiş olsa dahi onun iktisabı geçerli değildir. Gerçekten Türk Medeni Kanunu’nun 902/1. maddesi bu hususta gayet açıktır: Yedinden sirkat olunan veya kendisi tarafından kaybedilen veya rızası olmaksızın diğer herhangi bir suretle elinden alınan bir menkulün zilyedi beş sene müddet zarfında istihkak davası ikame edebilir. Görülüyor ki kanun iyi niyetin korunması hususunda, emaneten bırakılan mallarla, sahibinin elinden rızası olmadan çıkan mallar hususunda bir ayırım yapmıştır. Bu ayırım şu düşünceye dayanmaktadır; malı başkasına emaneten bırakan kimse az çok risk altına girmiş ve emaneten verdiği şeyin alan tarafından başkasına geçirilmesi tehlikesini göze almış sayılabilir. Oysa bir malı rızası olmadan elinden çıkaran kimsenin böyle bir riske önceden katlandığı söylenemez. Böyle olunca, bir malı iyi niyetle iktisap eden 3. şahsın menfaati, malı emaneten veren kimsenin menfaatine tercih edilmekte, rızası olmadan malını elinden çıkaran kimsenin menfaatine ise feda edilmemektedir. Sahibinin elinden rızası olmadan çıkan bir şeyi, iyi niyetli 3. şahıs bir açık artırmadan, pazardan veya bu gibi eşyayı satan bir kimseden iktisap ederse asıl mal sahibinin gerek bu şahıs gerekse daha sonraki müktesipler aleyhinde açacağı iade davasını kazanabilmesi şöyle bir şarta bağlanmıştır; Böyle hallerde, iyi niyetli 3. şahsın bu malı iktisap etmesi için verdiği bedel, iadeyi isteyen davacı, yani asıl mal sahibi tarafından ona iade edilmelidir. Eğer bu şart yerine getirilmezse, yargıç, asıl mal sahibinin açacağı iade davasını kabul edemez. Hukuk Genel Kurulunun 25/09/2002 tarih, 2002/4-608 E, 2002/643 K sayılı ilamında da aynı hususlara değinildiği görünmektedir. Somut olayda davalı- karşı davacı …, kendi adına kayıtlı minibüs ve ruhsatı, kendini M. B. Elçi olarak tanıtan bir şahsa harici satış sözleşmesi ile devretmiş, dolayısıyla araç malikinin elinden rıza ile çıkmıştır. O halde emin sıfatı ile zilyetten araç iktisap eden davacı-karşı davalı … Arslan ve M. N. Edalı\’nın iyi niyetli olup olmadıkları hususunun irdelenmesi gerekir. Gerek Savcılık soruşturması gerek mahkemenin kabulüne göre davacı-karşı davalıların kendini M. B. Elçi olarak tanıtan kişi ile birlikte ve diğerlerini zarara uğratmak maksadı ile hareket ettiğine dair herhangi bir delil ve kanaat verici emare bulunamamış, haklarındaki ceza soruşturması takipsiz bırakılmıştır. Mahkemece, deliller ve dosya kapsamı yanlış değerlendirilerek iyi niyetli olmadıkları sonucuna ulaşılması doğru değildir. O halde, davalı- karşı davacı …\’in iade davasını kazanabilmesi için davacılardan M. N. Edalı\’nın noter satış bedeli olarak ödediği 26.000,00 TL bedeli, kendisine iade etmesi gerekir. Mahkemece, bedelin ödenmemesi halinde iade davasının reddine karar verilmesi gerekirken, ödeme gerçekleşmeden aracın … adına tespit ve teslimine karar verilmesi usul ve yasaya uygun bulunmamış kararın bozulması gerekmiştir.\” gerekçesiyle davacı-karşı davalı M. N. Edalı mirasçıları yararına oybirliğiyle bozulmasına karar verilmiş, davacı- karşı davalı … vekilince karar düzeltme isteminde bulunulması üzerine bu kez Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 06.05.2013 gün ve 2013/3865 E., 2013/8101 K. sayılı kararı ile; \”…Dava, trafik kaydının iptali, eski malik adına tescili, araç teslimi istemlerine ilişkindir. Mahkemece asıl davanın reddine, karşı davanın kısmen kabulüne karar verilmiş, hükmün davacılar-karşı - [Tapu Sicilinin Tutulmasında Devletin Sorumluluğu ve Tapu İptali Nedeniyle Tazminat Davası](https://kayseriavukat.org.tr/tapu-iptali-nedeniyle-tazminat-davasi/): Tapu Sicilinin Tutulmasında Devletin Sorumluluğu ve Mahkeme Kararıyla Tapu İptali Nedeniyle Tazminat Davası Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2022 Karar No: 2018/1168 Karar Tarihi: 06.06.2018 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 23.11.2010 gün ve … sayılı karar, davacı Temeltaş Sanayi Ticaret Ltd. Şti. vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 5. Hukuk Dairesinin 17.06.2013 gün ve 2013/7335 E., 2013/12648 K. sayılı kararı ile; “…Dava, tapu kaydının mahkeme kararı ile iptal edilmesi nedeniyle uğranılan zararın 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1007. maddesi uyarınca tazmini istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekilince temyiz edilmiştir. Dosyada bulunan kanıt ve belgelerden; Bornova … köyünde yapılan kadastro çalışmalarında ilk maliki adına tespit ve tescil edilen 20 parsel sayılı taşınmazı, davacının 1990 yılında, tapu kaydında orman olduğuna dair hiçbir şerh ya da kısıtlama bulunmaksızın satın aldığı, ne var ki; sonradan orman idaresi tarafından İzmir 8. Asliye Hukuk Mahkemesine açılıp 2005/410 Esas sayılı dosya üzerinden görülen davada, taşınmazın orman olması nedeniyle davacı adına oluşan tapu kaydının iptaline karar verilmesi üzerine tazminat istemli işbu davanın açıldığı anlaşılmıştır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun “Sorumluluk” kenar başlığını taşıyan 1007. maddesinde “Tapu sicilinin tutulması nedeniyle uğranılan zararlardan Devlet sorumludur. Devlet zararın doğmasında kusuru bulunan görevlilere rücu eder.” hükmü yer almakta olup, burada, Devletin sorumluluğu kusursuz sorumluluktur. Kusursuz sorumluluk, tapu siciline bağlı çıkarların ve aynî hakların yanlış tescili sonucu değişmesi ya da yitirilmesi ile bu haklardan yoksun kalınması temeline dayanır. Çünkü; sicillerin doğru tutulmasını üstlenen ve taahhüt eden Devlet, gerçeğe aykırı ve dayanaksız kayıtlardan doğan zararları da ödemekle yükümlüdür. Kusurun varlığı ya da yokluğu, Devletin sorumluluğu için önem taşımayıp, sadece Devletin memuruna rücuu halinde iç ilişkide önemlidir. Açıklanan nedenlerle; davacının, üzerinde orman olduğuna dair hiçbir şerh ve kısıtlama bulunmaksızın 1990 yılında tapuda yapılan resmi işlemle satın aldığı taşınmazın tapu kaydının, sonradan orman olması nedeniyle iptal edilmesi üzerine açılan işbu davada, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1007. maddesi anlamında Devletin sorumlu olduğu gözetilip, işin esasına girilerek, davacının zararı belirlenip, sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yasal olmayan gerekçelerle talebin reddine karar verilmesi, Doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, orman kabul edilen taşınmazın tapu kaydının iptal edilmesi nedeniyle 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1007. maddesi uyarınca uğranılan zararın tazmini istemine ilişkindir. Davacı şirket vekili, müvekkili şirketin tapu kaydına güven esasına dayanarak 24.12.1990 tarihinde dava konusu taşınmazın 6093/31810 hissesini satın aldığını, ancak taşınmaza ait tapu kaydında hiç bir sınırlama olmamasına karşın İzmir 8. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2005/410 E., 2008/3 (53) K. sayılı kararı ile taşınmazın orman olarak kabul edildiğini ve bu nedenle de tapusunun iptal edildiğini, davacı şirketin bundan zarar gördüğünü, iptal edilen yerin metrekare değerinin en az 75,00 TL olduğunu, müvekkil şirket kendi hisselerine tekabül eden 6093 metrekare yerin kıymetinin de bu hesaplama ile 456.975,00 TL olacağını ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik bu tutarın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı … Hazinesinden tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı … vekili davanın idari yargıda görülmesi gerektiğini, kaldı ki İzmir 8. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2005/410 E., 2008/3 (53) K. sayılı kararı ile İzmir ili Bornova ilçesi Kavaklıdere köyü 20 parselde kayıtlı taşınmazın orman olarak tesciline karar verildiğini ve söz konusu bu kararın kesinleştiğini, ancak tapuda Hazine adına kayıt işlemi yapılmadığını, bu itibarla davacı şirketin herhangi bir zararının da bulunmadığını, öte yandan davacı şirketin iddia ettiği zarar karşılığı istediği bedelin çok fahiş olduğunu belirterek haksız ve yasal dayanaktan yoksun davanın reddinin gerektiğini savunmuştur. Mahkemece dava konusu 20 parselde kayıtlı taşınmazın 6093 metrekarelik bölümünün davacı şirket tarafından 24.12.1990 tarihinde tarla vasfıyla satın alındığı, sonrasında ise aynı taşınmaz hakkında Orman Genel Müdürlüğü tarafından taşınmazın kesinleşmiş orman sınırları içerisinde kaldığından bahisle dava açıldığı ve İzmir 8. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2005/410 E., 2008/3 (53) K. sayılı kararı ile taşınmazın tapusunun iptali ile orman olarak tesciline karar verildiği, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1007. maddesine göre tapu sicillerinin tutulmasında devletin sorumluluğunun bulunduğu, yine 1024. maddeye göre bir ayni hak temelinde hukuki değil ise bunu bilen ya da bilmesi gereken kişilerin bundan dolayı ayrıca bir hak iddia edemeyecekleri ilkesinin benimsenmiş olduğu, davalı … Hazinesinin İzmir 8. Asliye Hukuk Mahkemesi dosyasında da davalı olarak yer aldığı, bu dosyanın temyiz edilmesi neticesinde yerel mahkeme kararını inceleyen Yargıtay 20. HD’nin 2008/13471 E., 2008/13723 K. sayılı kararında da taşınmazın orman olup, özel mülkiyete konu olmayan yerler içerisinde bulunduğunun kabul edildiği, buna rağmen bu durum bilinmesine karşın taşınmazın kötü niyetle satın alındığı, İzmir 8. Asliye Hukuk Mahkemesi dosyası içerisinde bulunan belgeler uyarınca bahsi geçen yerin sit alanı olduğunun sabit olduğu, öte yandan arazinin son durumunu gösteren fotoğraflar ve hâli hazır durumunun karşılaştırılması neticesinde taşınmazın ormanın açılmak suretiyle taşocağı hâline getirildiğinin gerek mahkeme gerekse Yargıtay kararında vurgulandığı, buna göre dava konusu taşınmazın satın alındığı anda davacının iyiniyetli olmadığı, taşınmazın sit alanı olduğu ve ormanla ilişkinin bulunduğunun başından beri bilindiği konusunda kesinleşmiş mahkeme kararının yer aldığı, buna göre davacı şirketin davalı Hazineden herhangi bir maddi talepte bulunmasının söz konusu olamayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Davacı Temeltaş Sanayi Ticaret Ltd. Şti. vekilinin temyizi üzerine hüküm Özel Dairece, yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece gerek mahkeme kararında gerekse Yargıtay kararında davalıların taşınmazın özel mülkiyete konu olamayacağını bildikleri hâlde bu yeri aldıklarının kabul edildiği, İzmir 8. Asliye Hukuk Mahkemesi dosyasının Yargıtay 20. HD tarafından incelendiği ve dosya içerisindeki bilgi ve belgeler neticesinde bahsi geçen yerin sit alanı olduğunun, taşınmazın ormanın açılması suretiyle taşocağı hâline getirildiğinin vurgulandığı, bu durumda taşınmazın satın alınmasında davacının iyiniyetli olmadığı yönünde kesinleşmiş mahkeme kararı bulunduğuna göre artık davacının davalı … Hazinesinden herhangi bir maddi talepte bulunmasının söz konusu olamayacağı, dolayısıyla somut olayın diğer arazileri orman sınırlarında kalan ve bedel davası açan kişilerin açtığı dava ile örtüşen bir dava olmadığı, en baştan beri iyiniyetli olmayan kişilerle iyiniyetli olduğu hâlde taşınmazı sadece orman sınırı olması nedeniyle elinden alınan kişilerin durumlarının farklı olmasının gerektiği, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1007. maddesinin tapu sicilinin tutulmasından doğan - [Siyasetçilere Yönelik Eleştiri Sınırı ve Kişilik Haklarına Saldırı Nedeniyle Manevi Tazminat Davası](https://kayseriavukat.org.tr/siyasetcilere-yonelik-elestiri-ve-hakaret/): Siyasetçilere Yönelik Eleştiri Sınırı ve Hakaret Nedeniyle Manevi Tazminat Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1320 Karar No: 2018/986 K. Tarihi: 25.04.2018 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 16.07.2013 gün ve … sayılı kararın davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 09.06.2014 gün ve 2013/15545 E., 2014/9484 K. sayılı kararı ile, \”…Dava, basın yoluyla kişilik haklarının ihlaline dayalı manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, istemin reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir. Davacı, davalı tarafından yapılan basın açıklaması sırasında davalının kendisi hakkında \’\’….ağzından salyalar akarak koşan kim…\’\’ şeklinde hakaret içeren sözler kullandığını belirterek, manevi tazminat isteminde bulunmuştur. Davalı vekili, insanların da hayvanlar gibi salyalarının bulunduğu, müvekkilinin heyecan ve panik halini anlatmak için bu tabirleri kullandığını, hakaret kastının bulunmadığını belirterek, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. Mahkemece, davacının konumu itibariyle sert eleştirilere katlanması gerektiği ve davalının tahkir kastının bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Basın özgürlüğü, Anayasanın 28. maddesi ile 5187 sayılı Basın Yasasının 1. ve 3. maddelerinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemelerde basının özgürce yayın yapmasının güvence altına alındığı görülmektedir. Basına sağlanan güvencenin amacı; toplumun sağlıklı, mutlu ve güvenlik içinde yaşayabilmesini gerçekleştirmektir. Bu durum da halkın dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren konularda bilgi sahibi olması ile olanaklıdır. Basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma ve yönlendirmede yetkili ve aynı zamanda sorumludur. Basının bu nedenle ayrı bir konumu bulunmaktadır. Bunun içindir ki, bu tür davaların çözüme kavuşturulmasında ayrı ölçütlerin koşul olarak aranması, genel durumlardaki hukuka aykırılık teşkil eden eylemlerin değerlendirilmesinden farklı bir yöntemin izlenmesi gerekmektedir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayındaki olay hukuka aykırılık oluşturmayabilir. Ne var ki basın özgürlüğü sınırsız olmayıp, yayınlarında Anayasanın Temel Hak ve Özgürlükler bölümü ile 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu\’nun 24 ve 25. maddesinde yer alan ve yine özel yasalarla güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunulmaması da yasal ve hukuki bir zorunluluktur. Basın özgürlüğü ile kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda; hukuk düzeninin çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerektiği, bunun sonucunda da, daha az üstün olan yararın daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir. Bunun için temel ölçüt kamu yararıdır. Gerek yazılı ve gerekse görsel basın bu işlevini yerine getirirken, özellikle yayının gerçek olmasını, kamu yararı bulunmasını, toplumsal ilginin varlığını, konunun güncelliğini gözetmeli, haberi verirken özle biçim arasındaki dengeyi de korumalıdır. Yine basın, objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle yayın yapmalıdır. O anda ve görünürde var olup da sonradan gerçek olmadığı anlaşılan olayların yayınından da basın sorumlu tutulmamalıdır. Dava konusu basın açıklamasında kullanılan ifadeler değerlendirildiğinde; her ne kadar mahkemece, davalının sarf ettiği ifadelerin sert eleştiri niteliğinde olduğu gerekçesiyle davacının kişilik haklarına saldırı oluşturmadığı benimsenmiş ise de; davalı tarafından kullanılan \’\’….ağzından salyalar akarak koşan kim…\’\’ şeklindeki sözlerin davalının kişisel değer yargısı niteliğinde olmayıp, eleştiri sınırlarını aşan küçültücü ve hakaret niteliğinde olduğu, davacının kişilik haklarına saldırı amacı taşıdığı, eleştiri sınırlarını aştığı anlaşılmaktadır. Açıklanan gerekçelerle uygun bir manevi tazminata karar verilmesi gerekirken istemin tümden reddine karar verilmiş olması doğru değildir. Bu nedenle kararın bozulması gerekmiştir…\” gerekçesiyle oy çokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, basın yoluyla kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili müvekkilinin Cumhuriyet Halk Partisi Malatya Milletvekili, davalının ise Adalet ve Kalkınma Partisi Adıyaman Milletvekili olduğunu, davalının 30.03.2012 tarihinde gerek yazılı, gerek görsel basın yayın organlarında yer alan açıklamalarında müvekkili hakkında aynen; \’\’ağzından salyalar akarak koşan kim, görüntülerde var\’\’ şeklinde sözler sarf ettiğini, davalının bu beyanının müvekkilinin siyasetçi kimliğini, onur ve haysiyetini aşağılayıcı ve tezyif edici mahiyette olduğunu; hiçbir siyasi, fikirsel eleştiri gayesi taşımayan ve ağır hakaret olan sözlerin kişilik haklarına saldırı teşkil ettiğini ileri sürerek 7.500,00 TL manevi tazminatın 30.03.2012 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı vekili insanların da hayvanlar gibi salyalarının bulunduğunu, müvekkilinin heyecan ve panik halini anlatmak için bu tabirleri kullandığını, hakaret kastının bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece AİHM kararlarında siyasetçilerin, başbakanın, bakanların ve milletvekillerin normal insanlara göre daha fazla eleştirilebileceği, çünkü toplumun önüne çıkarken bunu göze almış olacaklarının genel kabul gördüğü, davalının yapmış olduğu konuşmada davacının söz ve tavırlarını eleştirdiği, davacının konumu itibariyle davaya konu sert eleştirilere katlanması gerekeceği, tahkir kastının bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece önceki karardaki gerekçeler tekrar edilerek direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını davacı vekili temyiz etmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, davalının yaptığı basın açıklaması sırasında davacı hakkında \’\’….ağzından salyalar akarak koşan kim…\’\’ şeklindeki sözlerinin ifade özgürlüğü kapsamında korunması gereken kişisel değer yargısı niteliği taşıyıp taşımadığı, eleştiri sınırlarını aşıp aşmadığı ve davacının kişilik haklarına saldırı teşkil edip etmediği, buradan varılacak sonuca göre davalının manevi tazminatla sorumlu tutulup tutulamayacağı noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için yasalar, manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir. Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi (TMK m.24), isme saldırı (TMK m.26), nişan bozulması (TMK m.121), evlenmenin butlanı (TMK m.158/2), boşanma (TMK m.174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma (6098 sayılı TBK m.58) durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (TBK m.58) olarak sıralanabilir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu\’nun 24. maddesi ile 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır. TMK\’nın 24. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin - [AİHM Akgün Kararı: ByLock İddiasıyla Terör Örgütü Üyeliği Suçundan Tutuklamada Hak İhlali](https://kayseriavukat.org.tr/aihm-akgun-karari-bylock-iddiasi/): AİHM Akgün Kararı: ByLock İddiasıyla Terör Örgütü Üyeliği Suçundan Tutuklama Nedeniyle Hak İhlali Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Akgün / Türkiye Davası (Başvuru No. 19699/18) İkinci Bölüm – Karar  AİHM Akgün Kararı: Akgün / Türkiye Davasında; Başkan Jon Fridrik Kjølbro; Hâkimler Marko Bošnjak, Valeriu Griţco, Egidijus Kūris, Branko Lubarda, Carlo Ranzoni, Saadet Yüksel ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla, Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), Türk vatandaşı M. Tekin Akgün’ün (“başvuran”) 16 Nisan 2018 tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuruyu (no. 19699/18), Başvuranın bir suç işlediğinden şüphelenmek için inandırıcı nedenlerin yokluğuna, soruşturma dosyasına erişimin kısıtlanmasına ve Sulh Ceza Hâkimliğinin bağımsız ve tarafsız olmamasına ilişkin şikâyetleri Türk Hükümetinin (“hükümet”) bilgisine sunmaya ve başvurunun geri kalan kısmını kabul edilemez olarak açıklamaya ilişkin kararı, ve tarafların görüşlerini dikkate alarak, 15 Haziran 2021 tarihinde kapalı oturumda gerçekleştirilen müzakerelerin ardından, söz konusu tarihte aşağıdaki kararı vermiştir: Giriş 1. Mevcut dava, başvuranın, Türk makamları tarafından “FETÖ/PDY” (Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması) olarak adlandırılan örgüte üye olmasından şüphelenildiği gerekçesiyle tutuklanması ile ilgilidir. Olay ve Olgular I. Davanın Koşulları 2. Başvuran, 1979 doğumludur. Başvuran, Mahkeme önünde Avukat A. Kaplan tarafından temsil edilmiştir. Hükümet, kendi görevlileri Hacı Ali Açıkgül ve Çağla Pınar Tansu Seçkin tarafından temsil edilmiştir. A. Davanın Oluşumu 3. 15 Temmuz’u 16 Temmuz 2016’ya bağlayan gece, Türk Silahlı Kuvvetleri mensubu olan ve “Yurtta Sulh Konseyi” olarak adlandırılan bir grup, demokratik yolla seçilen Millet Meclisini, Hükümeti ve Cumhurbaşkanı’nı ortadan kaldırmak amacıyla askeri darbe girişiminde bulunmuştur. 4. Darbe girişiminde, savaş uçaklarını ve helikopterlerini kullanan darbeciler, aralarında Türkiye Büyük Millet Meclisi Binası ve Cumhurbaşkanlığı Külliyesi ile polis özel harekât komutanlığı ve milli istihbarat teşkilatı merkez binalarının da bulunduğu bazı stratejik Devlet binalarını bombalamış, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın kaldığı otele saldırı düzenlemiş, Genelkurmay Başkanını rehin almış, Türksat (Ankara’da bulunan bir Türk uydu telekomünikasyon operatörü) binası da dâhil olmak üzere bazı kurumlara saldırı da bulunmuş ve bu kurumları işgal etmiş, televizyon kanallarını işgal etmiş, Boğaz üzerindeki köprüleri ve İstanbul Havalimanını kapatmış ve göstericilere ateş açmışlardır. Bu şiddet dolu gecede, 251 kişi vefat etmiş ve 2.194 kişi ise yaralanmıştır. 5. Askeri darbe girişiminin ertesi günü, ulusal makamlar, Pensilvanya’da (Amerika Birleşik Devletleri) ikamet eden bir Türk vatandaşı olan ve FETÖ/PDY isimli terör örgütünün sözde lideri olarak kabul edilen Fetullah Gülen’in şebekesini suçlamışlardır. 6. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Bürosu, 16 Temmuz 2016 tarihinde ceza soruşturması başlatmıştır. Darbe girişimi esnasında ve sonrasında, söz konusu soruşturma doğrultusunda hareket eden bölge ve il cumhuriyet savcılıkları, darbe girişiminde yer aldığından şüphelenilen bireyler hakkında ve doğrudan darbe girişiminde yer almayan ancak FETÖ/PDY terör örgütüyle bağlantıları bulunduğu iddia edilen diğer kişiler hakkında ceza soruşturmaları başlatmışlardır. 7. Hükümet, 20 Temmuz 2016 tarihinde, 21 Temmuz 2016 tarihinden itibaren üç ay süreli olağanüstü hal ilan etmiş ve ve bu olağanüstü hal daha sonra Bakanlar Kurulu kararı ile üç aylık süreler boyunca uzatılmıştır. 8. Türk makamları, 21 Temmuz 2016 tarihinde, Avrupa Konseyi Genel Sekreterini, Sözleşme’nin 15. maddesi uyarınca Sözleşme kapsamındaki yükümlülüklerin askıya alındığı konusunda bilgilendirmiştir (bildirinin içeriği için bk. aşağıda 106. paragraf). 9. Türkiye’de 18 Temmuz 2018 tarihinde olağanüstü hal sona ermiştir. B. Başvuranın şahsi durumu 1. Başvuranın tutuklanması 10. Eski bir polis memuru olan başvuran, 17 Ekim 2016 tarihinde, FETÖ/PDY üyesi olma şüphesiyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına ifade vermiştir. Başvuran, iki avukat refakatinde, söz konusu örgütle bağlantısı olduğu iddiasıyla, 19 Ağustos 2016 tarihinde görevden uzaklaştırıldığını ve 1 Eylül 2016 tarihinde görevden çıkarıldığını açıklamıştır. Başvuran, polis olarak kariyeri hakkında bilgiler vermiş ve farklı bölgesel ve merkezi istihbarat birimlerinde görev yaptığını belirtmiştir. Darbe girişimi sırasında askeri darbecilerin yakalanmasına katıldığını ve 17-25 Aralık 2013 operasyonları ile FETÖ/PDY’nin amacının Devlet kontrolünü ele almak olduğunu anladığını belirterek örgütle herhangi bir bağlantıyı reddetmiştir. 11. İfade tutanağının ilgili bölümleri aşağıdaki şekildedir: “(…) Silahlı terör örgütüne üye olmakla suçlandığı ve bir tespitin, örgüt üyelerinin kullandığı ByLock uygulamasını kullandığını belirttiği başvurana hatırlatıldı”. (…) “ByLock kullanımı başvurana soruldu: Kesinlikle kullanmadım (…)” (…) “Başvuran, savcılığımızın, 29635 kullanıcı numaralı (…) telefon numarasının ByLock kırmızı listesinde olduğuna dair tespitinin okunmasının ardından sorgulandı: Bahsedilen numara benim. Bu uygulamayı hiç kullanmadım. Kullanıcı olarak adımın nasıl alındığını bilmiyorum. (…) Ocak 2015 tarihinde yönetimin bize verdiği iPhone 4S telefonu kullanıyordum. İşten çıkarılınca telefonu geri verdim. (…)” 12. Cumhuriyet savcısı, başvuranı dinledikten sonra, ilgilinin FETÖ/PDY mesajlaşma sistemi olan ByLock uygulamasını kullandığının tespit edildiği gerekçesiyle tutuklanmasını talep ederek Sulh Ceza Hâkimliğine sevk etmiştir. 13. Başvuran, aynı gün, halen iki avukat refakatinde, Ankara 9. Sulh Ceza Hâkimliği önüne çıkarılmıştır. İfade tutanağının ilgili bölümleri aşağıdaki şekildedir: (…) “Ankara Cumhuriyet Savcısı tarafından yapılan tutuklama talebi okundu” (…) “Şüpheli: Haklarımı öğrendim, kendimi avukatlarım ile savunacağım” (…) “Şüpheli savumasında: Bu konuda polise ayrıntılı ifade verdim. İfademin okunmasını talep ediyorum. Şüphelinin polis tarafından alınan ifadesi okundu: Okunan ifade tamamen benimdir, doğrudur, ifadeyi olduğu gibi savunmam olarak yineliyorum. Şüpheli devam etti: ben herhangi bir suç [işlemedim]. Telefon, [polis] istihbarat biriminin bize verdiği telefon. Ocak 2015 tarihinde iPhone’dan başka telefon kullanmadım. Veriler Ocak ayında toplandı. Ben masumum, tahliyemi talep ediyorum”. (….) “Dosyada bulunan bilgi, belge ve tutanaklar ile sağlık raporları tek tek okundu ve şüpheli sorgulandı: aleyhime olanları reddediyorum” 14. Başvuranın bilgisayarlı bir sistemden alındığı anlaşılan ByLock kullanım tespiti, ByLock kullanıcı numarası (ID29635), bu kullanıcı numarası ile ilişkili cep telefonu numarası (başvuran, ifadesinde bu numaranın sahibi olduğunu kabul etmiştir), başvuranın T.C. kimlik numarası, başvuranın kimliği ve uyruğu, başvuranın gerçek kişi olduğu ve son olarak, renk kutusunda, başka hiçbir ifade olmaksızın “kırmızı” yazısı gibi bilgileri içeren bir sayfa şeklindedir. Belge tarihli değildir. Hükümete göre, söz konusu belge, savcılık tarafından Ankara 9. Sulh Ceza Hâkimliği’ne bildirilmiş ve başvuran tarafından itiraz edilmemiştir. 15. Başvuranın avukatları, başvuranın sabit bir adresi olduğunu, kaçma veya delilleri bozma riskinin bulunmadığını ve kendi kendine teslim olduğunu belirtmişlerdir. Başvuranın avukatları ayrıca, başvuranın tutuksuz yargılanmasını ve gerekirse yargısal denetim tedbirinin uygulanmasını talep etmişlerdir. 16. Sulh Ceza Hâkimliği aşağıdaki gibi karar vermiştir: “Dosya incelenmiştir. Şüphelinin kendisine atfedilen silahlı terör örgütüne üye olma suçunu işlediğine ve kaçma ve delilleri bozma riskinin bulunduğuna dair kuvvetli şüphelerin olduğuna yönelik somut delillerin mevcudiyeti dikkate alındığında, yargısal denetim uygulanması yeterli olmayacaktır; şüphelinin, CMK’nın 100. maddesinde ve ilgili hükümlerinde öngörülen - [Taraflar Arasında İşçi İşveren İlişkisinin Bulunmadığı Durumlarda Tazminat Davasında Görevli Mahkeme](https://kayseriavukat.org.tr/tazminat-davasinda-gorevli-mahkeme/): Kişilik Haklarına Saldırı Nedeniyle Tazminat Davasında Görevli Mahkeme Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/4-1354 Karar No: 2018/1105 Karar tarihi: 16.05.2018 Özet: Taraflar arasındaki ceza davasında ve eldeki davada dinlenen tanıkların ve tarafların beyanlarında davalının otelin bulunduğu taşınmazda paylı mülkiyet paydaşı olduğu, oteli kiralayarak işleten kişinin ve işverenin dava dışı …. olduğu belirtilmiştir. Dosya içerisinde davalı ile davacı arasında iş sözleşmesi bulunduğuna dair başkaca herhangi bir iddia, beyan veya delil bulunmamaktadır. Şu durumda gerek taraflar arasında işçi işveren ilişkisinin bulunmaması gerekse olayda 5521 sayılı (mülga) İş Mahkemeleri Kanun\’un 1. maddesi hükmünde öngörülen koşulların mevcut olmaması nedeniyle, davaya bakmakla İş Mahkemesinin görevli olmadığının kabulü gerekmektedir. Hal böyle olunca yerel mahkemenin yazılı şekilde karar vermesinde bir isabetsizlik görülmediğinden usul ve yasaya uygun direnme kararının onanması gerekmiştir. Açıklanan nedenlerle direnme kararı onanmalıdır. (2709 S. K. m. 142) (5521 S. K. m. 1) (YİBK. 08.12.1982 T. 1982/4 E. 1982/4 K.) Dava: Taraflar arasındaki manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 22.12.2011 gün ve … sayılı kararın davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 19.11.2013 gün ve 2013/15615 E., 2013/18068 K. sayılı kararı ile, \”…Dava, haksız eylem nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş; hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir. Davacı, davalının hissedar olduğu otelde işçi olarak çalıştığı sırada davalının yanına gelerek kendisine karşı hakaret içerikli sözler sarf ettiğini belirterek manevi tazminat isteminde bulunmuştur. Davalı, davanın reddini savunmuştur. Yerel mahkemece, isteminin kısmen kabulüne karar verilmiştir. Dosya kapsamından, davacı ile davalı arasında iş akdi olduğu ve davaya konu olayın da akdin devamı sırasında gerçekleştiği anlaşılmaktadır. 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu\’nun 1. maddesine göre, iş mahkemesi İş Kanunu hükümlerine göre işçi sayılanlar ile işveren arasındaki her türlü uyuşmazlıkları çözümlemekle görevlidir. Şu durumda, davanın iş mahkemesinde görülmesi gerekir. Mahkemece, görevsizlik nedeniyle dava dilekçesinin reddi yerine işin esasının çözümlenmesi doğru görülmemiş ve kararın bu nedenle bozulması gerekmiştir…\” gerekçesiyle oy çokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili müvekkilinin benzin istasyonu işlettiği dönemde davalı ile meslektaş iken iflas ederek işini kaybettiğini, ailesine bakabilmek için davalının da hissedar olduğu otelde çalışmaya başladığını, davalının otele geldiğinde müvekkili ile dalga geçtiğini, \”Senin ne işin var burada\” diyerek küçümsediğini, müvekkilinin davalıya \”Düşmez kalkmaz bir Allah, ne var burada çalışıyorsak\” demesi üzerine davalının \”Bana ne lan, sen manyak mısın nerede çalışırsan çalış\” diyerek, müvekkilin onur, şeref ve haysiyetini rencide ettiğini, davalının bu eylemi nedeniyle Dikili Sulh Ceza Mahkemesinde hakaret suçundan yargılandığını ve cezalandırıldığını ileri sürerek müvekkilinin kişilik haklarına yapılan saldırıdan dolayı 10.000,00 TL manevi tazminatın haksız fiil tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı vekili ceza dosyasında her ne kadar müvekkilinin mahkûmiyetine karar verilmiş ise de, hakaretin karşılıklı olduğunun kabul edildiğini, davacının herhangi bir zararının bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Yerel mahkemece davalının davacının çalışmakta olduğu otele gelerek davacıya birtakım hakaretlerde bulunduğu ve bu olay nedeniyle işten ayrılmak durumunda kaldığı, davacının iş ortamında iken uğradığı bu hakaret nedeniyle psikolojik olarak etkilenmesinin, manevi olarak rahatsızlık duymasının ve üzüntü çekmesinin olağan olduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile 3.000,00 TL manevi tazminatın yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece dosyada taraflar arasında iş akdi olduğuna dair bir yazılı belge bulunmadığı, ayrıca ceza dosyasında ve eldeki davada dinlenen tanıkların ve tarafların beyanlarından davalının otelin bulunduğu taşınmazda paylı mülkiyet paydaşı olduğunun, otelin işletme sahibinin ve işverenin …. olduğunun, dolayısıyla taraflar arasında iş akdinin bulunmadığının anlaşıldığı belirtilerek ve önceki karardaki gerekçeler tekrar edilerek direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını davalı vekili temyiz etmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık: somut olayda davacı ile davalı arasında işçi işveren ilişkisi bulunup bulunmadığı, buradan varılacak sonuca göre eldeki davanın 5521 sayılı (mülga) İş Mahkemeleri Kanunu’nun 1. maddesi uyarınca iş mahkemesinde görülmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. T.C. Anayasası\’nın 142. maddesinde, mahkemelerin görevlerinin kanunla düzenleneceği hükme bağlanmıştır. Mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 1. maddeleri uyarınca mahkemelerin görevi kanunla belirlenir ve kamu düzenine ilişkin olan görev konusunun mahkemelerce resen dikkate alınması gereklidir. Belirtmek gerekir ki, mahkemelerin görevi kıyas veya yorum ile genişletilemez ya da değiştirilemez. Kanunda açıklık bulunmayan durumlarda görev genel mahkemelere aittir (05.12.1977 gün 4/4 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı gerekçesinden). 23.05.1960 gün ve 11/10 sayılı Yargıtay içtihadı Birleştirme Kararında da belirtildiği gibi, ayrık hükümlerin dar olarak yorumlanması yoruma ilişkin temel bir kuraldır. Şu duruma göre, iş mahkemelerinin görevleri istisnai nitelik taşıdığı için, görevlerinin geniş yoruma değil dar yoruma tabi tutulması esastır (8.12.1982 gün ve 4/4 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı). Bu genel açıklamalardan sonra uyuşmazlığın hangi mahkemede görüleceğinin çözüme kavuşturulması gerekmektedir. 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 1. maddesinde ve 29.6.1960 gün ve 13/15 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında, İş Kanununa göre işçi sayılan kimselerle (Kanunun değiştirilen ikinci maddesinin C, D ve E fıkralarında istisna edilen işlerde çalışanlar hariç) işveren veya işveren vekilleri arasında iş akdinden veya İş Kanununa dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuki uyuşmazlıkların iş mahkemelerinde çözümleneceği açıklanmıştır. Tüm bu açıklamalar ve yasal düzenlemeler ışığında somut olay incelendiğinde; Davacının işini kaybetmesinden sonra bir otelde çalışmaya başladığı, olay günü otele gelen davalı tarafından davacıya hitaben sarf edilen sözler nedeniyle kişilik haklarına saldırıda bulunulduğu iddiasıyla manevi tazminat istemiyle eldeki davayı açtığı anlaşılmaktadır. Taraflar arasındaki ceza davasında ve eldeki davada dinlenen tanıkların ve tarafların beyanlarında davalının otelin bulunduğu taşınmazda paylı mülkiyet paydaşı olduğu, oteli kiralayarak işleten kişinin ve işverenin dava dışı …. olduğu belirtilmiştir. Dosya içerisinde davalı ile davacı arasında iş sözleşmesi bulunduğuna dair başkaca herhangi bir iddia, beyan veya delil bulunmamaktadır. Şu durumda gerek taraflar arasında işçi işveren ilişkisinin bulunmaması gerekse olayda 5521 sayılı (mülga) İş Mahkemeleri Kanunu\’nun 1. maddesi hükmünde öngörülen koşulların mevcut olmaması nedeniyle, davaya bakmakla İş Mahkemesinin görevli olmadığının kabulü gerekmektedir. Hâl böyle olunca yerel mahkemenin yukarıda belirtilen gerekçeyle yazılı şekilde karar vermesinde bir isabetsizlik görülmediğinden usul ve yasaya uygun - [Maddi ve Manevi Tazminat Davasında Zamanaşımı Süresinin Belirlenmesi](https://kayseriavukat.org.tr/tazminat-davasinda-zamanasimi-suresi/): Maddi ve Manevi Tazminat Davasında Zamanaşımı Süresinin Belirlenmesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2786 Karar No: 2017/2016 Karar tarihi: 20.12.2017 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasında birleştirilerek görülen maddi ve manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından maddi tazminat isteminin kısmen kabulüne, manevi tazminat isteminin zamanaşımı nedeniyle reddine ilişkin olarak verilen 23.10.2014 gün ve … sayılı kararın incelenmesi taraf vekillerince istenilmesi üzerine karar önce onamış, davacılar vekilinin karar düzeltme isteminde bulunması üzerine de Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 28.10.2015 gün ve 2015/10172 E., 2015/16941 K. sayılı ilamı ile: \”…Davacı vekili dilekçesi ile; müvekkili …\’in 22.11.2003 tarihinde kendilerine ait arazi içerisinde arkadaşlarıyla oyun oynarken yere çok yakın mesafede olan elektrik tellerine temas ettiğini ve elektrik akımına kapılarak sağ kolundan ve ayağından ağır şekilde yaralandığını ve sakat kaldığını, kolunu kullanabilmesi için protez takılması gerektiğini, tedavisinin halen devam ettiğini, tellerin mevzuata uygun yükseklikte olmadığından temasın gerçekleştiğini iddia ederek (fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla) davacılardan … için 5.000,00 TL, baba … için 500,00 TL, anne … için 500,00 TL olmak üzere toplam 6.000,00 TL maddi tazminat ile tedavi giderlerinin olay tarihinden itibaren işleyen yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsili ile davacılara verilmesini talep etmiş, 11.04.2013 havale tarihli dilekçesi ile dava değerini 228.100,90 TL olarak ıslah etmiş, 27.02.2013 tarihli duruşmada ise protez taleplerinden vazgeçtiklerini beyan etmiştir. Davalı vekili cevap dilekçesi ile; davaya konu olayın davacı …\’in kusurdan kaynaklandığını, müvekkili kurumun doğrudan veya dolaylı hiçbir kusurunun bulunmadığını, zamanaşımı süresinin dolduğunu, müvekkili kurumda olaya ilişkin hiçbir bilgi ve belgenin bulunmadığını savunarak davanın reddini dilemiştir. Mahkemece; davanın kabulü ile 228.072,40 TL iş gücü kaybından doğan tazminat ile 28,50 TL tedavi gideri olmak üzere toplam 228.100,90 TL tazminatın olay tarihinden itibaren işleyen yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline ilişkin verilen karar Dairemizin 08.04.2014 tarih, 2013/20238 E-2014/5605 K sayılı ilamı ile; \’\’Dava dosyasının Aktüerya uzmanı olan bilirkişiye gönderilip davacının iş göremezlik zararının hesaplanmasında, halen okuduğu 2 yıllık İlahiyat Ön Lisans Programından mezun olduktan sonra devlet memuru olarak başlayacağı, kadro ve derece durumunu tespit edildikten sonra barem cetveli hazırlayarak askerde geçireceği yıllara ilişkin iş gücü kaybına dair gelir mahrumiyetinden çıkarılmak suretiyle hazırlanacak bilirkişi raporu doğrultusunda karar verilmesi gerekirken, (Yargıtay 4.H.D. 23.03.2010 gün ve 2250 E.-3266 K.), (Çelik A.Ç. Tazminat Davaları 2012/İst. Sh.214-215) yetersiz bilirkişi raporuna dayanak yapılarak verilen hüküm doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.\’\’  gerekçesi ile bozulmuştur. Mahkemece bozmaya uyma kararı verilmiş, Dairemizin bozma ilamından sonra yeniden yapılan yargılama sırasında, asıl dava tarihi (26.06.2007)\’nden sonra 17.06.2013 tarihinde asıl dava davacıları tarafından, davaya konu olay nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkin açılan davada verilen birleştirme kararı üzerine her iki dava dosyası birleştirilmiş ve mahkemece yapılan yargılama sonucunda; asıl dava yönünden, davanın kısmen kabulü ile; davacı … için 102.185,76 TL iş güç kaybından doğan tazminat ile davacılar G. Sevinç ve … için 28,50 TL tedavi gideri olmak üzere toplam 102.214,26 TL tazminatın olay tarihi olan 22.11.2003 tarihinden itibaren işleyen yasal faizi ile birlikte davalı TEDAŞ\’tan tahsili ile davacılara verilmesine, davalı VEDAŞ\’ın taraf olmaktan çıkarılmasına, mahkememiz dosyası ile birleşen Van 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2013/301 Esas sayılı dosyası yönünden; davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiş, hüküm davacılar vekili tarafından temyiz edilmiş, hükmün Dairemizin 03.03.2015 tarih, 2015/2598 E.–3341 K. sayılı ilamı ile onanmasına karar verilmiş, bunun üzerine davacılar vekili tarafından birleşen davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karşı karar düzeltme talebinde bulunulmuştur. 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nun 60/1.maddesinde öngörülen bir yıllık zamanaşımı süresi, zarara uğrayanın, zarara ve faile ıttıla, başka bir ifadeyle zararın varlığını ve zarar vereni öğrendiği günden itibaren işlemeye başlar. Aynı Yasa\’nın 60/2. maddesi gereğince zarara yol açan eylemin, aynı zamanda suç sayılan bir eylemden doğmuş olması durumunda olayda uygulanacak zamanaşımı süresi, o suçun bağlı olduğu (uzamış) ceza zamanaşımı süresidir. Zarar veren hakkında uzamış ceza zamanaşımı süresinin uygulanabilmesi için, eylemin suç niteliğinde olması yeterli olup bu konuda ceza davasının açılmış olması zorunlu değildir. Anılan bu düzenlemelere göre, bedensel zarara yol açan eylemin suç teşkil etmesi karşısında kural olarak uzamış (ceza zamanaşımının) uygulanması gerekmektedir. Ne var ki, somut olayda da olduğu gibi haksız fiil tarihine göre ceza zamanaşımı süresinin geçmiş olması halinde bile, gelişen durumun varlığı nedeniyle zararın tam anlamıyla öğrenildiğinden söz edilemez. Bu durumda, davacının zararı öğrenmesinin anlamı üzerinde durulmalıdır. Burada önemli olan husus, zarar görenin yasanın anlattığı anlamda zarar veren olayın sonuçlarını, gidişatını, kesinleşen durumunu değerlendirecek bilgiye sahip olmasıdır. Zarar tamamlanmadan zarar gören açısından zararın belirli olduğu kabul edilemez. Zararın tamamlanması ise, tüm sonuçlarıyla bilinmesi ile mümkündür. Eşyaya verilen zarar ile insana verilen zarar arasındaki temel fark da budur. Somut olayda, davacı tarafın zararı öğrenme tarihini, beden gücü kayıp oranının taraflar arasında tartışmalı olması ve davacı küçüğün kolunun kesilmesi ihtimali bulunması nedeniyle Adli Tıp Kurumundan rapor istenilmekle, bu kurumun raporunu öğrenme tarihi kabul etmek gerekir. Zira, davacı küçüğün kesin ve son durumu bu raporla açıklığa kavuşmuştur. Buna göre, bu raporun öğrenildiği tarihten itibaren bir yıllık zamanaşımı süresini hesaplamak gerekir. Her ne kadar, davacı küçüğün maluliyet oranı ve son durumu 28/09/2011 tarihli rapor ile belirlenmiş ise de, bölgede yaşanan deprem felaketi nedeniyle ilgili rapor davacı dosyası içerisine 12/11/2012 tarihli havale ile girmiş ve davacı tarafa 27/02/2013 tarihli oturumda okunmuştur. Şu durumda, davacı tarafın gelişen durumun sonlandığını 27/02/2013 tarihinde öğrendiğini ve bu tarihten itibaren bir yıl içerisinde (17/06/2013) maddi ve manevi zararlarının tazminini isteyebileceği açıktır. Dava konusu uyuşmazlık, gelişen durumun varlığı halinde, önceki davada manevi tazminat istemeyen zarar görenin, gelişen durumun sona ermesinden itibaren tüm manevi zararını öğrenmeden itibaren bir yıllık sürede isteyip isteyemeyeceği noktasındadır. Borçlar Kanunu’nda haksız fiiller için öngörülen zamanaşımı süresi maddi ve manevi tazminat istemleri için farklı belirlenmediğinden zamanaşımına ilişkin hükümler hem maddi, hem manevi tazminat için geçerlidir. Ayrıca gelişen durumda maddi tazminatın, gelişen durumun sona erdiği tarihten itibaren istenip, manevi tazminatın istenemeyeceğine dair yasal bir düzenleme de mevcut değildir. Eldeki davada, davacı taraf, ilk davada maddi tazminatın hüküm altına almasını istemişse de, manevi tazminat istemini ilk davada istememiş, manevi tazminatı bölmek yerine zararının belirli olduğu ve tamamını öğrendiği, Adli Tıp Kurumu raporunu öğrendiği tarihten itibaren bir yıllık yasal sürede ve birleşen dava ile istemiştir. Bu nedenle, davacı küçüğün gelişen zararını, bu gelişmenin son bulduğu tarihte öğrenmiş olacağı gözetilerek, maluliyet oranının son ve kesin olarak belirlendiği raporun öğrenilme tarihinden itibaren - [İşçinin Bekleme Süresini Aşan İşe Devamsızlığı Nedeniyle İş Sözleşmesinin Haklı Nedenle Feshi](https://kayseriavukat.org.tr/is-sozlesmesinin-hakli-nedenle-feshi/): İşçinin Bekleme Süresini Aşan İşe Devamsızlığı Nedeniyle İş Sözleşmesinin Haklı Nedenle Feshi Yargıtay Büyük Genel Kurul – İçtihadı Birleştirme Kararı Esas No: 2017/9 Karar No: 2018/10 Karar Tarihi: 19.10.2018 İşçinin Bekleme Süresini Aşan İşe Devamsızlığı Nedeniyle İş Sözleşmesinin Haklı Nedenle Feshi: İşçinin bekleme süresini aşan işe devamsızlığı, işçinin davranışı ya da verimi ile ilgili bir neden olmadığı gibi, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25’inci maddesinin son fıkrası uyarınca haklı nedenle derhal fesihlerde, fesihten önce işçiden savunma alınmasını düzenleyen aynı Kanun’un 19’uncu maddesinin ikinci fıkrası uygulanmayacağından, işverenin fesihten önce savunma alma zorunluluğu bulunmamaktadır. Hal böyle olunca İş Kanunu’nun 25’inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi gereğince almış olduğu sağlık raporları nedeniyle derhal fesihlerde işçiden savunma alınmasının gerekmediği sonucuna varılmıştır. (ILO 158 Nolu Sözleşme – Hizmet İlişkisine İşveren Tarafından Son Verilmesi Hakkında Sözleşme m. 2, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13, 14, 19) (2709 s. K. m. 48, 49) (4857 s. K. m. 8, 17, 18, 19, 24, 25, 27) (6098 s. K. m. 93, 435, 440) (4721 s. K. m. 2) (7036 s. K. m. 20, 21) (9. HD. 24.11.2015 T. 2015/23385 E. 2015/33398 K.) (9. HD. 13.03.2017 T. 2016/6988 E. 2017/3648 K.) (9. HD. 24.05.2017 T. 2016/13617 E. 2017/8796 K.) (22. HD. 11.06.2013 T. 2013/10035 E. 2013/14132 K.) I. GİRİŞ A. İÇTİHATLARI BİRLEŞTİRME KONUSUNDAKİ BAŞVURU Yargıtay Birinci Başkanı, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Başkanı ve Yargıtay 7, 9 ve 22. Hukuk Daireleri Başkanları ile 12 Ocak 2016 tarihinde yapılan toplantıda kararlaştırıldığı üzere, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu salonunda 1-3 ve 4 Şubat 2016 tarihlerinde Yargıtay 7, 9 ve 22. Hukuk Daireleri Başkan ve üyeleri ile yapılan toplantı sonucunda içtihat aykırılığı olup, uzlaşma sağlanamayan 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25’inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi gereğince derhal fesihlerde işçiden savunma alınması gerekip gerekmediği konusunda verilen farklı kararlar sebebiyle içtihatların birleştirilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır. B. YARGITAY BİRİNCİ BAŞKANLIK KURULUNUN KARARI VE İÇTİHADI BİRLEŞTİRMENİN KONUSU Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunca 28 Eylül 2017 tarihli ve 299 sayılı karar uyarınca, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25’inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi gereğince almış olduğu raporlar nedeniyle derhal fesihlerde işçiden savunma alınması gerekip gerekmediği konusunda Daireler arasında görüş aykırılığı olduğu ve farklı uygulamaların sürdürüldüğü sonucuna varıldığından; bu aykırılığın İçtihatları Birleştirme Hukuk Genel Kurulunca içtihatları birleştirme yoluyla giderilmesi gerektiğine karar verilmiştir. Ne var ki, Yargıtay İçtihatları Birleştirme Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında içtihadı birleştirmeye konu uyuşmazlığın 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25’inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi uyarınca işçinin aldığı sağlık raporları noktasında toplandığı, bu nedenle belirlenen içtihadı birleştirme konusunun gerçek ihtilafı saptamaya yeterli olmadığı sonucuna varılarak, içtihadı birleştirme konusunun “4857 sayılı İş Kanunu’nun 25’inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi gereğince almış olduğu sağlık raporları nedeniyle derhal fesihlerde, işçiden savunma alınmasının gerekip gerekmediği” şeklinde belirlenmesine oy birliği ile karar verilmiştir. C. GÖRÜŞ AYKIRILIĞININ GİDERİLMESİ İSTEMİNE KONU KARARLAR Yargıtay Dokuzuncu Hukuk Dairesinin; – 24.11.2015 tarihli ve 2015/23385 E.-2015/33398 K„ – 16.12.2015 tarihli ve 2015/24151 E.-2015/35707 K„ – 21.01.2016 tarihli ve 2015/25334 E.-2016/1561 K., – 31.10.2016 tarihli ve 2015/35476 E.-2016/18795 K„ – 06.12.2016 tarihli ve 2016/928 E.-2016/21705 K„ – 23.01.2017 tarihli ve 2016/2983 E.-2017/510 K, – 13.03.2017 tarihli ve 2016/6988 E.-2017/3648 K., – 24.04.2017 tarihli 2016/10472 E.-2017/7099 K., – 24.05.2017 tarihli ve 2016/13617 E.-2017/8796 K., Yargıtay Yirmiikinci Hukuk Dairesinin; – 16.01.2012 tarihli ve 2011/5117 E.-2012/61 K., – 13.07.2012 tarihli ve 2012/2321 E.-2012/16839 K., – 11.06.2013 tarihli ve 2013/10035 E.-2013/14132 K., – 18.05.2015 tarihli ve 2015/12892 E.-2015/17747 K., – 15.12.2016 tarihli ve 2016/29395 E.-2016/27966 K. sayılı kararları. D. GÖRÜŞ AYKIRILIĞININ GİDERİLMESİ İSTEMİNE KONU KARARLARDA BELİRTİLEN GÖRÜŞLERİN ÖZETLERİ İçtihatların Birleştirilmesi Konusu Kapsamında Savunma Alınması Gerektiği Görüşünde Olan Daireler Yargıtay Dokuzuncu Hukuk Dairesi, konuyla ilgili olarak Yargıtay Birinci Başkanlığına bildirdikleri görüşlerinde özetle; Dairenin 2015 yılında verdiği kararlarda 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25’inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi gereğince almış olduğu raporlar nedeniyle işçinin iş sözleşmesinin derhal feshinde savunma alınması gerektiğinin kabul edildiği, gerekçe olarak da İş Kanunu’nun 19’uncu maddesinde sadece 25’inci maddenin ikinci fıkrası gereği yapılan fesihlerde savunma almak mecburiyetinin olmadığı, bunun dışındaki fesihler için savunma alınması yönünde yasal gereklilik olduğu belirtilmiştir. İçtihatların Birleştirilmesi Konusu Kapsamında Savunma Alınmasının Gerekmediği Görüşünde Olan Daireler Yargıtay Yirmiikinci Hukuk Dairesi, konuyla ilgili olarak Yargıtay Birinci Başkanlığına bildirdikleri görüşlerinde özetle; 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25’inci maddesinin ilk cümlesi ile aynı maddenin birinci fıkrasının (b) bendine değinildikten sonra Uluslararası Çalışma Örgütünün ülkemizce de onaylanan 158 Sayılı Hizmet İlişkisine Son Verilmesi Sözleşmesi’nin 7’nci maddesine göre işverenden makul ölçülere göre beklenemeyecek haller hariç, hakkındaki iddialara karşı savunma fırsatı verilmeden bir işçinin hizmet ilişkisinin, o işçinin tutumu ve verimi ile ilgili nedenlerle sona erdirilemeyeceği, 4857 sayılı İş Kanunu’nun “Sözleşmenin feshinde usul” başlıklı 19’uncu maddesinin ikinci fıkrasına göre ise “Hakkındaki iddialara karşı savunmasını almadan bir işçinin belirsiz süreli iş sözleşmesi, o işçinin davranışı veya verimi ile ilgili nedenlerle feshedilemez. Ancak, işverenin 25’inci maddenin (II) numaralı bendi şartlarına uygun fesih hakkı saklıdır.” şeklinde düzenlendiği, madde gerekçesinde “Belirsiz süreli iş sözleşmesi, işçinin davranışı veya verimi ile ilgili bir nedenle feshediliyor ise, ona önce hakkındaki iddialara karşı savunma fırsatı verilecektir. Ancak, işçinin zihinsel veya bedensel yetersizliği, arkadaşları veya amirleri ile sıkça ve gereksiz yere tartışmaya girişmiş olması gibi durumlarda savunmasının alınması işverenden beklenemeyecektir. Kuşkusuz, İş Kanununun 25. maddesinin (II) numaralı bendindeki şartlar gerçekleşmiş ise, işveren buna göre bildirimsiz (derhal) fesih hakkını kullanabilecektir.” şeklinde ifade edildiği, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 18’inci maddesinde “yeterlilik” kavramı kullanıldığı halde, aynı Kanun’un 19’uncu maddesinde “verimlilik” kavramının kullanıldığı, buna göre, işverenin, iş sözleşmesini verim hariç olmak üzere işçinin yeterliliğine dayalı olarak feshedecekse, savunmasının alınmasının gerekmeyeceği (Ekonomi, M.: Hizmet Akdinin Feshi ve İş Güvencesi, Çimento İşveren Dergisi, Mart 2003, Özel Ek, s. 14), nitekim madde gerekçesinde de “işçinin zihinsel veya bedensel yetersizliği” durumunda savunma alınmasının işverenden beklenemeyeceği hususunun açık olarak belirtildiği, bu cümleden olarak, kanun koyucunun “verimlilik” ve “yeterlilik” kavramlarını bilinçli olarak farklı kullandığı sonucuna ulaşıldığı, bu noktada gerekçede ifade edilen “zihinsel veya bedensel yetersizlik” hallerinin 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25’inci maddesinin birinci fıkrasına münhasır olduğunu, diğer taraftan 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25’inci maddesinin son fıkrasına göre de, “İşçi feshin yukarıdaki bentlerde öngörülen sebeplere uygun olmadığı iddiası ile 18,20 ve 21 inci madde hükümleri çerçevesinde yargı yoluna başvurabilir.” denilmekle, söz konusu düzenlemede açık - [Ortaklığın Giderilmesi Davasında Taşınmazın Muhdesatlarla Birlikte Satılması](https://kayseriavukat.org.tr/tasinmazin-muhdesatlarla-birlikte-satilmasi/): Ortaklığın Giderilmesi Davasında Taşınmazın Muhdesatlarla Birlikte Satılması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1769 Karar No: 2019/1056 Karar Tarihi: 10.10.2019 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 16.12.2009 tarihli ve … sayılı karar davalı … ve davalı … vekillerinin temyizi üzerine, Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin15.06.2010 tarihli ve 2010/5730 E., 2010/10631 K. sayılı kararı ile: “…Davacı vekili dilekçesi ile; müvekkilinin, Antalya İli … 4742 ada, 7 parsel sayılı taşınmaz üzerinde evi ve dükkânının bulunduğunu; yasal süresi içinde gerekli masrafları yatıramadığından, imar uygulaması sonrasında tapuda paydaş olamadığını; taşınmazla ilgili, paydaşlardan … tarafından ortaklığın giderilmesi davası açıldığını ve satış işlemleri için yapılan kıymet takdiri sırasında müvekkiline ait kargir evin ve dükkânın da değerinin tespit edildiğini, taraflarca bu rapora itiraz olunmadığını; muhdesatlar müvekkiline ait olmasına rağmen satış sonrasında pay verilmediğini, müvekkiline ait olan ev ve dükkânının taşınmazın satış bedeline değer kattığını ve davalıların haksız olarak zenginleştiğini iddia ederek; paydaşların pay durumuna göre (fazlaya ilişkin hak saklı kalmak kaydıyla) toplam 16.000 TL’nin, işleyecek yasal faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı … cevap dilekçesinde; öncelikle, muhdesatların kendisine ait olduğunu davacının ispat etmesi gerektiğini; kaldı ki, davacının iddiası doğru olsa bile, satış bedeline davacıya ait muhdesatların bedelinin dahil edilmediğini; bu nedenle, davacının muhdesat bedelini satış sonrasında bu yeri muhdesatlarla birlikte satın alan M. Kozak’tan talep etmesi gerektiğini savunarak; davanın reddini istemiştir. Davalı… vekili ise; muhdesatların satış bedeline değer kattığı iddiasının doğru olmadığını belirterek, davanın reddini istemiştir. Mahkemece, “Malik olmayan davacının muhdesatları satış sırasında dikkate alınmamış ise de; taşınmaz, üzerinde bulunan davacının muhdesatları ile birlikte satıldığından; taşınmaza artı değer kattığından, kattığı değer oranında satış bedelinin yükselmiş olduğunun kabulü gerektiği, gerekçesiyle” davanın kısmen kabulüne; 15.10.2007 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte 2.432.73 TL’nin …’tan 2.902,73 TL’nin davalı … Belediyesinden, 832,39 TL’nin …’tan alınıp davacıya verilmesine karar verilmiş, hüküm davalı M. Ak vekili ile davalı … vekili tarafından süresinde temyiz edilmiştir. 1- Davalı … vekilinin temyiz itirazları yönünden, Uyuşmazlığa konu alacak miktarı 1.400 TL’yi geçmemektedir. 1086 sayılı (mülga) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 21.07.2004 tarihinde yürürlüğe giren 5219 Sayılı Yasa ile değişik 427.maddesi uyarınca bu gibi kararlara karşı temyiz yoluna başvurulamayacağından, 1.6.1990 gün ve 1989/3 E-1990/4 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararı uyarınca temyiz isteminin REDDİNE, 2- Davalı … Belediyesi bakımından; Davaya konu taşınmaz, ortaklığın giderilmesi davası sonucunda; üzerindeki muhdesatlarla birlikte satılmıştır. Taşınmazın satışı ile ilgili yapılan ihalede; ihale bedeline davacıya ait muhdesatların bedelinin katılmadığı anlaşılmaktadır. Bu durumda, taşınmazın satışı nedeniyle sadece; ihale bedeli içinde yer almayan muhdesatlarla birlikte taşınmazı satın alan davalı… (davacıya ait bu muhdesatlardan dolayı) sebepsiz zenginleşmiş durumdadır. Mahkemece; somut olayda, davalı belediyenin bir zenginleşmenin bulunmadığı gözetilmeden, hissesi oranında zenginleşme miktarından sorumlu tutulmuş olması doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, sebepsiz zenginleşmeden kaynaklanan alacak istemine ilişkindir. Davacı vekili, müvekkilinin Antalya ili … Mahallesi 4742 ada, 7 parsel sayılı taşınmaz üzerinde evi ve dükkânının bulunduğunu, yasal süresi içinde gerekli masrafları yatıramadığından imar uygulaması sonrasında taşınmazda paydaş olamadığını, taşınmazla ilgili paydaşlardan davalı… tarafından ortaklığın giderilmesi davası açıldığını ve satış işlemleri için yapılan kıymet takdiri raporunda müvekkiline ait kargir evin ve dükkânın müvekkiline ait olduğunun tespit edildiğini ve taraflarca bu rapora itiraz olunmadığını, muhdesat müvekkiline ait olmasına rağmen satış sonrasında pay verilmediğini, müvekkiline ait olan ev ve dükkânın (muhdesat) taşınmazın satış bedeline değer kattığını ve davalıların haksız olarak zenginleştiğini ileri sürerek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla davalıların taşınmazdaki pay durumlarına göre davalı…’tan 6.210,90TL, davalı Belediyeden 7.606.03TL, davalı …’tan 2.183,07TL olmak üzere toplam 16.000TL’nin yasal faizi ile birlikte davalılardan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı … vekili, davacının muhdesatların kendisine ait olduğunu ispat etmesi gerektiğini, iddiası doğru olsa bile, satış bedeline davacıya ait muhdesatların bedelinin dâhil edilmediğini, dolayısıyla muhdesat bedelini satış sonrasında bu yeri muhdesatlarla birlikte satın alan …’tan talep etmesi gerektiğini savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Davalı… vekili, muhdesatların satış bedeline değer kattığı iddiasının doğru olmadığını savunarak davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı … vekili, kıymet takdiri yapılan muhdesatlar içinde davaya konu taşınmazların bulunmadığını, bundan dolayı bir bedelin müvekkiline ödenmediğini, bu binaların terk edilmiş binalar olup müvekkilinden talepte bulunulmasının yerinde olmadığını ve müvekkilinin sebepsiz zenginleşmediğini beyan ederek davanın reddini savunmuştur. Yerel mahkemece, davacının muhdesatları satış sırasında dikkate alınmamış ise de ihaleye konu taşınmaz üzerinde bulunan davacı muhdesatları ile birlikte satıldığından, bu muhdesatlar taşınmaza artı değer kattığından ve kattığı değer oranında satış bedelinin yükselmiş olduğunun kabulü gerektiği, bilirkişi raporunda belirtilen miktarlarda davalıların sebepsiz zenginleştiği gerekçesiyle her bir davalı yönünden ayrı ayrı davanın kısmen kabulü ile 2.432,73TL’nin davalı…’tan, 2.902,73TL’nin davalı … Belediyesinden, 832,39TL’nin davalı …’tan 15.10.2007 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte tahsiline, davacının fazlaya ilişkin taleplerinin reddine karar verilmiştir. Davalı … ve davalı … vekillerinin temyizi üzerine karar, yukarıda başlık bölümünde gösterilen nedenlerle bozulmuştur. Mahkemece, önceki gerekçeler genişletilmek suretiyle ilk hükümde direnilmiş, direnme kararı davalı … vekilince temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; 7 parsel sayılı taşınmazın satışı ile ilgili yapılan ihalede, ihale bedeline davacıya ait muhdesat bedelinin katılmadığı uyuşmazlık dışı olan eldeki davada, muhdesatın taşınmaza artı değer kattığı ve kattığı değer oranında satış bedelinin yükseldiğinin kabulünün gerekip gerekmediği, buradan varılacak sonuca göre davalı … Başkanlığının yapılan satış nedeniyle sebepsiz olarak zenginleşip zenginleşmediği noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü için konu ile ilgili yasal düzenleme ve kavramların kısaca açıklanmasında yarar vardır. Dava konusu taşınmazın satış tarihinde yürürlükte bulunan mülga 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nda, “Borçların teşekkülü” başlığı altında, sözleşmeden doğan borçlar (md.1–40) ile haksız fiilden doğan borçlar (md.41–60) düzenlenmiş; yine aynı başlık altında, borçların üçüncü genel kaynağı olarak, haksız (sebepsiz) iktisaba (md.61–66) yer verilmiştir. Bunların dışında, ne hukuki bir işlemde açıklanan bir iradeye, ne de hukuka aykırı bir eyleme dayanan, kanundan doğan borçlar bulunmaktadır. Özetle, hukukumuzda borçların kaynağı; sözleşme, haksız fiil, sebepsiz iktisap ya da bir kanun hükmü olarak kabul edilmiştir. Borçlar Kanunu’nda sorumluluğun kaynaklarından biri olarak öngörülen sebepsiz zenginleşmeden söz edilebilmesi için, bir taraf zenginleşirken diğerinin fakirleşmesi, zenginleşme ve fakirleşme - [Elektrik Aboneliğinde Tahsil Edilen Kayıp Kaçak Bedelinin İadesi Talep Edilebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/kayip-kacak-bedelinin-iadesi/): Elektrik Aboneliğinde Tahsil Edilen Kayıp Kaçak Bedelinin İadesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/992 Karar No: 2018/632 Karar tarihi: 28.03.2018 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; … Asliye Hukuk Mahkemesince (Tüketici Mahkemesi sıfatıyla) davanın kabulüne dair verilen 19.12.2012 gün ve … sayılı kararın temyizen incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 03.04.2013 gün ve 2013/4523 E., 2013/5644 K. sayılı kararı ile: \”…Davacı vekili dilekçesi ile; müvekkilinin deri OSB arıtma tesisi ile arıtma tesisi su kuyusuna ait olmak üzere iki aboneliğinin bulunduğunu, elektrik tüketim miktarına göre tahakkuk edilen faturalara \”K/K Bedeli\” adı altında kayıp kaçak bedeli de yansıtıldığını, bu bedellerin haksız ve hukuksuz olarak tahsil edildiğini iddia ederek ödenen 13.717,19 TL\’nin iadesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili cevap dilekçesi ile; kayıp kaçak bedelinin alınmasının davalı kurumun iradesine bağlı olmadığını, EPDK Kurul kararları doğrultusunda işlem yapıldığını, kurul kararının iptali için Danıştay\’da dava açılması gerektiğini, bu bedellerin mevcut yasal hükümler uyarınca tahsil edildiğini savunarak, davanın reddini dilemiştir. Mahkemece; davalı elektrik dağıtım şirketinin kendi kusurundan kaynaklanan kaçak ve kayıp bedelini borcunu ödeyen dürüst abonelerine yükletmesinin EPDK \’nın genelgesi ile hukukilik kazanmayacağı, kayıp kaçak engelleme işi dağıtım işini üstlenen şirketin görevi olduğu, yerine getiremediği bir görevin bedelini dürüst vatandaşlara yükletmenin hakkaniyete de aykırı olacağı, ihalede bu bedelin tahsil edilebileceği belirtilmiş ise veya EPDK tarafından bu hukuki görülüyor ise bunun devlet tarafından karşılanmasının hukuki olacağı, ancak vatandaşa ödetmenin hukuki olmadığı gerekçeleri ile davanın kabulüne karar verilmiş, hüküm davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu\’nun 1/1.maddesine göre; \”Bu Kanunun amacı; elektriğin yeterli, kaliteli, sürekli, düşük maliyetli ve çevreyle uyumlu bir şekilde tüketicilerin kullanımına sunulması için rekabet ortamında özel hukuk hükümlerine göre faaliyet gösterebilecek, mali açıdan güçlü, istikrarlı ve şeffaf bir elektrik enerjisi piyasasının oluşturulması ve bu piyasada bağımsız bir düzenleme ve denetimin sağlanmasıdır.\” Yine aynı Kanunun 4/1. maddesine göre; \”Kamu tüzel kişiliğini haiz, idari ve mali özerkliğe sahip ve bu Kanun ile kendisine verilen görevleri yerine getirmek üzere Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu kurulmuştur. Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu ise \”… bu Kanunda yer alan fiyatlandırma esaslarını tespit etmekten, piyasa ihtiyaçlarını dikkate alarak serbest olmayan tüketicilere yapılan elektrik satışında uygulanacak fiyatlandırma esaslarını tespit etmekten ve bu fiyatlarda enflasyon nedeniyle ihtiyaç duyulacak ayarlamalara ilişkin formülleri uygulamaktan ve bunların denetlenmesinden ve piyasada bu Kanuna uygun şekilde davranılmasını sağlamaktan sorumludur.\” (4/2-son) Yine Kurulun görevleri arasında; tüketicilere güvenilir, kaliteli, kesintisiz ve düşük maliyetli elektrik enerjisi hizmeti verilmesini teminen gerekli düzenlemeleri yapmak da yer almaktadır. (5/6-c) Somut olayda; davaya konu olan kayıp kaçak bedeli 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu\’nun geçici 9.maddesinde \”ulusal tarife\” adı altında EPDK tarafından belirlenerek uygulanmaktadır. 01/04/2011 tarihinden geçerli olmak üzere uygulanmakta olan bu tarifede EPDK’nın 28/12/2010 tarih ve 2999 sayılı kararı ile belirlenmiştir. Tarifelerin uygulanmasında davalının da dahil olduğu lisans sahibi şirketler bakımından yasal zorunluluk bulunmaktadır. Lisans sahibi şirketler tarifeyi değiştiremeyeceği gibi tarifede yer almayan bir bedeli de tahsil edemeyecek veya düzenlenen tarifeler kapsamında düzenlenmiş bir bedeli de tahsil etmeme gibi bir davranışta bulunamayacaktır. Tarifeleri uygulayıp uygulamama ve kayıp kaçak bedelini tahsil etmeme gibi bir inisiyatifi bulunmamaktadır. Tarifelere uyma yükümlülüğünün bir gereği olarak kayıp kaçak bedeli perakende satış tarifesinin bir unsuru olarak faturalarda yer almakta, bu bedelin belirlenmesi için alınan kurul kararı EPDK\’nın bir düzenleyici işlemi olarak tüm tüzel ve gerçek kişileri bağlamaktadır ve Dağıtım şirketleri kurul kararlarına aykırılık teşkil edecek herhangi bir işlemde bulunamayacaklardır. 4628 sayılı Kanunun 6352 sayılı Yasanın 64.m. ile değiştirilen 12.maddesinde kurulun yaptırım kararlarına karşı yetkili idare mahkemesinde dava açılabileceği, kurul kararlarına karşı açılan her türlü davanın öncelikli işlerden sayılacağı hükme bağlanmıştır. Bu hüküm çerçevesinde kurul kararlarının iptali için yargı yoluna başvurmak her zaman mümkündür. O halde, tarifeye ilişkin kurul kararı iptal edilmediği sürece geçerliliğini koruyacağı göz önünde bulundurularak davanın kabulü cihetine gidilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yukarıdaki gerekçelerle davanın reddi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.\” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, elektrik aboneliği bulunan tüketiciden kayıp kaçak bedeli adı altında tahsil edilen bedelin iadesi istemine ilişkindir. Davacı vekili elektrik aboneliği bulunan müvekkilinden kayıp kaçak bedeli adı altında haksız yere tahsilat yapıldığını belirterek ödenen paranın iadesini talep etmiştir. Davalı vekili EPDK kurul kararları doğrultusunda işlem yapıldığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Yerel Mahkemece davalı elektrik dağıtım şirketinin kendi kusurundan kaynaklanan kaçak ve kayıp bedelini borcunu ödeyen dürüst abonelerine yükletmesinin EPDK’nın genelgesi ile hukukilik kazanmayacağı gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine verilen karar, Özel Dairece başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece önceki gerekçeler genişletilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını davalı vekili temyiz etmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık: davalı Kurumun abonelerinden tahsil ettiği kayıp kaçak bedelinin hukuka uygun olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, işin esasının incelenmesine geçilmeden önce bozma kararında yer alan “…davanın kabulü cihetine gidilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yukarıdaki gerekçelerle davanın reddi doğru görülmemiş…” ifadelerinin maddi hataya dayalı olarak yazıldığı, bu kısmın “…davanın reddi cihetine gidilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yukarıdaki gerekçelerle davanın kabulü doğru görülmemiş…” olarak anlaşılması ve karar metninin bu şekilde değiştirilmesi gerektiği kabul edilerek işin esasının incelenmesine geçilmiştir. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konuya ilişkin kavramların, 17.06.2016 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6719 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un ve değişiklikten önceki yasal düzenlemelerin incelenmesi gerekmektedir. Kayıp kaçak miktarı, dağıtım sistemine giren enerji ile dağıtım sisteminde tüketicilere tahakkuk ettirilen enerji miktarı arasındaki farkı göstermektedir. Kayıp kaçak bedeli elektrik sisteminde ortaya çıkan teknik ve teknik olmayan kaybın maliyetinin kayıp kaçak bedeli oranları ölçüsünde karşılanabilmesi amacıyla belirlenen bir bedeldir. Yapılan değişiklikten önce lisans sahibi şirketler, 4628 Sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nun 4. maddesinde, Elektrik Piyasası Düzenleme Kurumu’na (EPDK) sınırsız bir fiyat belirleme hak ve yetkisi verilmemesine rağmen, bu maddeye dayanak olarak yayımlanan Perakende Satış Hizmet Geliri ile Perakende Enerji Satış Fiyatlarının Düzenlenmesi Hakkında Tebliği gerekçe gösterilerek, tüketicilerden kayıp kaçak, perakende satış hizmet, psh sayaç okuma, iletim sistemi kullanım ve dağıtım bedeli adı altında bir bedel tahsil etmekte ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 21/05/2014 - [Eğitimine Devam Eden Çocuk için Yardım Nafakasının Kaldırılması Talep Edilebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/cocuk-icin-yardim-nafakasi/): Eğitimine Devam Eden Ergin Çocuk için Yardım Nafakasının Kaldırılması Talep Edilebilir mi Eğitimine Devam Eden Ergin Çocuk için Yardım Nafakası Ödenmesi: Dava, yardım nafakasının kaldırılması istemine ilişkindir. Günümüz şartları gözetildiğinde çocuğun üniversiteden mezun olması başlı başına eğitim hayatının sona erdiği anlamına gelmemektedir. Zira çocuğun edindiği meslekle ilgili bir işe yerleşebilmesi için yabancı dil kursu, Kamu Personeli Seçme Sınavı (KPSS) kursu, sertifika programı gibi faaliyetlere katılması gerekli olup, bu gibi faaliyetlerin eğitimin devamı olarak kabul edilmesi zorunluluk arz etmektedir. Ayrıca çocuğun okulunu bitirip, iyi bir işe girmesi, çocuğun olduğu gibi babanın da yararına bulunmaktadır. Yerel mahkemece direnme kararında; davalının bitirdiği okul ve mesleği itibariyle iş bulma ve çalışma imkânına sahip olduğu, iş bulma imkânı varken çalışmayan meslek sahiplerinin yardım nafakasına hak kazanamayacağı gerekçesine yer verilmiş ise de, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun ilgili maddesi ergin çocuğun eğitiminin devam etmesi hâlinde ana ve babanın durum ve koşullara göre kendilerinden beklenebilecek ölçüde yardımda bulunmalarını bir yükümlülük olarak öngörmüştür. Dolayısıyla davacı babanın aylık gelirinin …TL olduğu dikkate alındığında KPSS kursuna giderek eğitimine devam eden ve düzenli bir geliri bulunmayan çocuğuna bir miktar nafaka ödeyebileceği kuşkusuzdur. Bu durumda davacı babanın eğitimine devam eden ve yoksulluğa düşmüş olan çocuğuna yardım etmesi bir zorunluluktur. Öte yandan yargılama aşamasında davalının eğitiminin sona erdiği ve 23.05.2016 tarihinde bir şirkette işe başladığı, sonuç olarak bu tarihten itibaren babasının yardımına ihtiyacı kalmadığı anlaşılmaktadır. Şu hâlde, davalının dava tarihi itibariyle eğitimine devam ettiği ve babasının yardımına ihtiyaç duyduğu, ancak işe başladığı tarihten itibaren babasının yardımına ihtiyacı kalmadığı gözetilerek yardım nafakasının davalının işe başladığı 23.05.2016 tarihi itibariyle kaldırılmasına karar verilmesi gerekmektedir. (2709 s. K. m. 17, 27, 42, 58) (4721 s. K. m. 328, 364, 365) (3. HD. 04.05.2017 T. 2016/15392 E. 2017/6543 K.) (YHGK 07.10.1998 T. 1998/2-656 E. 1998/688 K.) (YHGK 12.5.1999 T. 1999/2-288 E. 1999/294 K.) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2018/3-904 Karar No: 2019/1181 Karar tarihi: 14.11.2019 Dava Taraflar arasındaki yardım nafakasının kaldırılması davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ankara 4. Aile Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 27.04.2016 tarihli ve 2016/228 E., 2016/694 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 04.05.2017 tarihli ve 2016/15392 E., 2017/6543 K. sayılı kararı ile; “…Davacı vekili dilekçesinde; davalı kızı lehine 325 TL yardım nafakasına hükmedildiğini, davalının Ziraat Fakültesinden mezun olduğunu, çalışabilecek ve yaşamını idame ettirecek durumda olduğunu, bu nedenle nafakanın kaldırılmasına karar verilmesini ve 20.05.2013 tarihinden sonra haksız olarak ödenen yardım nafakasının istirdadını talep ve dava etmiştir. Bozmadan sonra davacı vekili, geçmişe yönelik nafakanın tahsili yönündeki talebini atiye terk etmiştir. Davalı vekili; davalının, 2013 Haziran ayında okulu bitirdiğini, KPSS kursuna yazıldığını ücretini çalışarak ödediğini, annesinin ev hanımı olup 378 TL yetim maaşı aldığını davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkemece; davalıya ödenmekte olan yardım nafakasının iş bu davanın açıldığı 10.01.2014 tarihinden geçerli olmak üzere kaldırılmasına, daha önceden ödenen nafakaların iadesi konusunda karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiş, hüküm süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 1) Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davalı vekilinin sair temyiz itirazlarının yerinde bulunmadığından reddi gerekir. 2) 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 364.maddesine göre; “Herkes, yardım etmediği takdirde yoksulluğa düşecek olan üstsoyu ve altsoyu ile kardeşlerine nafaka vermekle yükümlüdür.” Aynı Kanunun 365/2.maddesinde de; “Dava, davacının geçinmesi için gerekli ve karşı tarafın mali gücüne uygun bir yardım isteminden ibarettir.” düzenlemesi yer almıştır. Hukuk Genel Kurulunun 07.10.1998 gün ve 1998/656-688 sayılı ilamında da; “…yeme, giyinme, barınma, sağlık, ulaşım, kültür (eğitim) gibi bireyin maddi varlığını geliştirmek için zorunlu ve gerekli görülen harcamaları karşılayacak düzeyde geliri olmayanların…” yoksul kabul edilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Yardım nafakası, aile bireylerini yoksulluk ve düşkünlükten kurtarmaya ilişkin bir nevi sosyal yardımlaşma olup, ahlak kuralları ile geleneklerin zorunlu kıldığı bir ödevdir. Aile bağlarının herhangi bir nedenle zayıflamış olması da yükümlülüğü ortadan kaldıran bir neden olarak düzenlenmemiştir. Bu nedenlerle kanun koyucu, yardım nafakasını kişinin ve toplumun vicdanına bırakmamış, kanuni bir ödev olarak düzenlemiştir. Okumakta olan kişi kendi emek ve geliriyle yaşamını sürdürmekten yoksun ise, ana babasından öğrenimini tamamlayıncaya kadar yardım nafakası isteyebilir. Ne var ki, bunu vermekle yükümlü tutulacak kişilerin geçim sıkıntısına düşürülmemesi asıldır. Somut olayda, davalı üniversite mezunu ise de; dava tarihi itibariyle herhangi bir işte çalışmadığı, bitirdiği okul itibariyle ülkemiz şartlarında hemen iş bulma imkânında olmadığı, işe girebilmek için davalının KPSS kursuna gittiği ve davacı babanın şimdilik yardımına muhtaç olduğu anlaşılmakla; nafakanın kaldırılması isteminin reddine karar verilmesi gerekirken yardım nafakasının kaldırılmasına karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Karar Dava, yardım nafakasının kaldırılması istemine ilişkindir. Davacı vekili; davalının müvekkilinin kızı olduğunu ve müvekkili tarafından aylık 325,00TL yardım nafakası ödendiğini, davalının 20.05.1988 doğumlu olup Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümünden Haziran 2013 tarihinde mezun olduğunu, gördüğü eğitimini tamamlaması ve yaşamını idame ettirecek olanaklara sahip olması nedeniyle babasının yardımına ihtiyacı kalmadığını ileri sürerek yardım nafakasının davalının yirmi beş yaşını doldurduğu 20.05.2013 tarihi itibariyle kaldırılmasını ve bu tarihten sonra haksız ödenen yardım nafakasının müvekkiline iadesine karar verilmesini talep ve dava etmiş, yargılama sırasında yardım nafakasının iadesine yönelik taleplerini atiye bıraktıklarını belirtmiştir. Davalı vekili; her davanın açıldığı tarihe göre değerlendirilmesi gerektiğini, müvekkilinin mezun olduktan sonra iş bulamadığını ve halen KPSS kursuna devam ettiğini, bu nedenle babasının yardımına ihtiyacı olduğunu savunarak davanın reddini istemiştir. Yerel Mahkemece; davalının Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümünden mezun olduğu, bitirdiği okul ve mesleği itibariyle iş bulma ve çalışma imkânına sahip olduğu, iş bulma imkânı varken çalışmayan meslek sahiplerinin 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 364. maddesi gereğince yardım nafakasına hak kazanamayacağı, zira yardım nafakasına hak kazanabilmek için ergin olduktan sonra eğitimin devam ediyor olması gerektiği gerekçesiyle davalıya ödenen yardım nafakasının dava tarihi itibariyle kaldırılmasına ve geçmişe yönelik yardım nafakasının iadesi talebi hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece; önceki gerekçelerle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı, davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda davalının üniversiteden - [PTT Genel Müdürlüğünce Haciz İhtarnamesinin Geç Teslimi Nedeniyle Uğranılan Zararın Tazmini](https://kayseriavukat.org.tr/haciz-ihtarnamesinin-gec-teslimi/): Haciz İhtarnamesinin Geç Teslimi Nedeniyle Uğranılan Zararın Tazmini Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/4-1739 Karar No: 2019/349 Karar tarihi: 26.03.2019 Özet: Davalı PTT Genel Müdürlüğü’nün tabi olduğu mevzuat ve açıklanan hukuki statüsü gereği, üçüncü kişilerle aralarında çıkacak uyuşmazlıkların idari yargının değil, açıkça adli yargının görev alanında kaldığında kuşku bulunmamaktadır. Hâl böyle olunca, yerel mahkemenin kendisini görevli kabul ederek, davanın esasını incelemiş olmasında usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmayıp, direnme kararı bu yönden yerindedir. Ne var ki davacı vekilinin ve davalı PTT Genel Müdürlüğü vekilinin diğer temyiz itirazları Özel Dairece incelenmemiş olduğundan, esasa ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir. (2577 S. K. m. 2, 15) (233 S. KHK m. 2) (YHGK 22.03.2006 T. 2006/4-12 E. 2006/95 K.) (YHGK 07.07.2010 T. 2010/9-328 E. 2010/370 K.) Taraflar arasındaki maddi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 19.04.2012 tarihli ve … sayılı kararın davacı vekili ve davalı PTT Genel Müdürlüğü vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 21.02.2014 tarihli ve 2014/2149 E., 2014/2872 K. sayılı kararı ile; \”…Dava, haksız eylem nedeni ile uğranılan zararın ödetilmesi istemine ilişkindir. Mahkemece istemin bir bölümü kabul edilmiş; karar, taraflarca temyiz olunmuştur. Davacı, dava dışı borçlusu aleyhinde başlattığı icra takibinde yine dava dışı sigorta şirketine 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu\’nun 89/1 maddesi uyarınca haciz ihbarnamesi gönderilmesini istediğini, ihbarnamenin davalı PTT\’nin \”Alo 169\” post hizmeti kanalıyla ulaştırılmasının istendiğini, bu hizmette tebliğ evrakının aynı il içinde 4 saatte, farklı il içinde ise ertesi gün tebliği gerekli iken evrakın 6 gün sonra tebliğ edildiğini, bu arada sigorta şirketinin borçlusuna ödeme yaptığını, kendisinin icra takibinin aciz vesikasına bağlandığını alacağını davalının kusurlu hizmeti nedeni ile tahsil edememesinden dolayı uğradığı zararın ödetilmesi isteminde bulunmuştur. Davalı, usul ve esas yönlerden davanın reddi gerektiğini savunmuştur. Mahkemece, davalının evrakın tebliğindeki gecikmeden dolayı kusurlu olduğu benimsenmiş, istemin bir bölümünün ödetilmesine karar verilmiştir. Posta gönderilerinin doğru ve güvenli bir şekilde ve zamanında adrese teslimi ve bu kapsamdaki işlerin denetlenmesi PTT Genel Müdürlüğü\’nün kamu hizmeti kapsamındaki görevleri arasında olup, bu görevin hiç veya gereği gibi yerine getirilmemesi hizmet kusuru niteliğindedir. İdarenin işlem ya da eylemi nedeni ile doğan zararlardan dolayı; idari Yargılama Usulü Yasası\’nın 2/1-b maddesi gereğince İdare\’ye karşı, idari yargı yerinde tam yargı davası açılması gerekir. Görev sorunu, açıkça veya hiç ileri sürülmese de kendiliğinden dikkate alınır. Mahkemece, uyuşmazlığın çözümünde idari yargı yerinin görevli olduğu benimsenerek yargı yolu bakımından mahkemenin görevsizliği nedeni ile dava dilekçesinin reddine karar verilmesi gerekirken, işin esasının incelenmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir…\” gerekçesiyle oy çokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle 1086 sayılı (mülga) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 2494 sayılı Kanun ile değişik 438/II. fıkrası hükmü gereğince direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağından davalı PTT Genel Müdürlüğü vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, haksız fiilden kaynaklanan maddi tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili; müvekkili şirketin alacaklı olduğu icra dosyasında, ödeme emrinin borçluya tebliği için talepte bulunulduğunu ve aynı gün icra müdürlüğünden borçlunun hak ve alacağının olduğu Anadolu Sigorta A.Ş.\’ye 89/1 haciz ihbarnamesi gönderilmesinin talep edildiğini, 169 Alo Post olarak gönderilmesi talep edilerek masrafı ödenen tebligatların davalı kurum görevlilerince 30.12.2008 tarihinde teslim alındığını, teslim alınan ödeme emrinin borçluya bir gün sonra 31.12.2008 tarihinde tebliğ edildiğini, ancak borçlunun alacaklı olduğu Anadolu Sigorta A.Ş.\’ye gönderilen 89/1 haciz ihbarnamesinin 6 gün sonra 05.01.2009 tarihinde tebliğ edildiğini, bu sırada sigorta şirketinin de borçluya 02.01.2009 tarihinde 184.392.00TL hasar ödemesi yaptığını, bu nedenle müvekkil şirketin alacağına kavuşamadığını, oysa davalı idarenin internet sitesinde 169 Alo Post tebligatlarının aynı şehir içinde 4 saatte, şehirlerarasında ise 1 gün sonra teslim edileceğini taahhüt ettiğini, yaptığı bu hizmet karşılığında da normal tebligatlardan yaklaşık 4 kat fazla ücret aldığını, müvekkili şirketin aynı gün içerisinde tebliğ edilmesi gereken tebligatın 6 gün sonra tebliğ edilmesi nedeniyle zarara uğradığını ileri sürerek 184.392.00TL\’nin dava dışı sigorta şirketince dava dışı borçluya ödeme tarihi olan 02.01.2009 tarihinden itibaren işleyecek reeskont faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı PTT Genel Müdürlüğü vekili; müvekkilinin hizmet kusuru bulunduğu iddiasına bağlı taleplerin tam yargı davasının konusunu oluşturduğunu ve idari yargının görevli olduğunu, müvekkilinin 5584 sayılı (mülga) Posta Kanunu ve Yönetmelikler çerçevesinde kamu hizmeti ifa ettiğini, davacı tarafından Kadıköy 7. İcra Müdürlüğünün 2008/21392 sayılı dosyası üzerinden 30.12.2008 tarihinde Alo Post gönderisi olarak Kadıköy Adliyesince kabulü yapılan tebligatın 30.12.2008 tarihinde Avrupa Yakası Posta İşleme Merkezine sevk edildiğini, 05.01.2009 tarihinde Anadolu Sigorta A.Ş.\’ye tebliğ edildiğini, 5584 sayılı Kanun ve mevzuatında APS gönderisinin teslim süresine ilişkin bir hüküm bulunmadığını, iddia edilenin aksine müvekkili idarenin yurtiçinde aynı şehir içerisinde APS tebligatlarının 4 saatte tebliğ edileceğine ilişkin herhangi bir taahhüdü olmadığı gibi Yurtiçi ve Yurtdışı Acele Posta Servisi (APS) Yönetmeliği’ne de tebliğ evrakının şehir içinde 4 saate içerisinde teslim edileceğine dair bir hüküm konulmadığını, Yönetmeliğin 4/r maddesi uyarınca \”APG Tebligat: Kabul ve sevki APS özel hizmeti ile dağıtım ve teslimi Tebligat Kanunu hükümlerine göre yapılan tebliğ evrakını\” ifade ettiğini, müvekkilinin Yönetmeliğin 15. maddesine uygun olarak tebligatı aynı gün dağıtıma çıkardığını, tebligatın gecikmesinde kusur ve hukuka aykırılık bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece; Kadıköy 7. İcra Müdürlüğünün 2008/21392 sayılı dosyası üzerinden 30.12.2008 tarihinde \”Alo Post\” gönderisi olarak kabulü yapılan … barkod nolu tebligatla gönderilen 89/1 haciz ihbarnamesinin 31.12.2008 günü saat 08.37’de Avrupa Yakası Posta İşleme Merkezince geliş kaydının yapıldığı, aynı gün dağıtıcıya teslim edildiği, muhataba tebliğ işleminin 05.01.2009 tarihinde yapıldığı, 89/1 haciz ihbarnamesi gönderilen Anadolu Sigorta A.Ş.’nin 02.01.2009 tarihinde borçluya 184.392,00TL ödeme yaptığı, davacının bu nedenle takip borçlusundan alacağını alamadığı, takip borçlusu hakkında takip dosyasında bulunan aciz vesikası da dikkate alındığında alacağının tahsil imkânının ortadan kalktığı, yeniden bir dava açarak da alacağını alamayacağı, PTT İdaresinin Kapıdan Kapıya Teslim Yönetmeliği’nin 5/3 maddesine göre kapıdan kapıya teslim servisinin bayram ve tatil günleri de dâhil olmak üzere haftanın 7 günü, 07:00-23:00 saatleri arasında hizmet vermesi, kabul edilen gönderilerin aynı il dağıtım saatleri arasında en fazla 4 saatte alıcısına teslim edilmesi ve hizmete açık iller arasında teslimi sağlanacak gönderilerin postaya verildiğinin - [Boşanma Davasından Sonra Açılacak Aldatma Nedeniyle Tazminat Davasında Görevli Mahkeme](https://kayseriavukat.org.tr/aldatma-nedeniyle-tazminat-davasi/): Boşanma Davasından Sonra Açılacak Aldatma Nedeniyle Tazminat Davasında Görevli Mahkeme Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1432 Karar No: 2018/1886 Karar Tarihi: 11.12.2018 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Asliye Hukuk Mahkemesince dava dilekçesinin görevsizlik nedeniyle usulden reddine dair verilen 02.07.2015 tarihli ve … sayılı karar davacı vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 14.01.2016 tarihli ve 2015/14455 E., 2016/377 K. sayılı kararı ile; “…Dava, kişilik haklarına saldırıdan dolayı uğranılan manevi zararın ödetilmesi istemine ilişkindir. Mahkemece davalılardan … yönünden dava tefrik edilerek bu davalı yönünden aile mahkemesinin görevli olduğu gerekçesiyle dava dilekçesinin reddine karar verilmiş; karar davacı tarafından temyiz olunmuştur. Davacı, eski eşi olan davalı … ile diğer davalının evlilik birliktelikleri içinde ilişki kurarak kendisini aldattıklarını iddia ederek uğradığı manevi zararın ödetilmesi isteminde bulunmuştur. Davalı …, iddiaları kabul etmediğini, haksız yere açılan davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkemece, evlilik devam ederken birlik yükümlülüklerine uyulup uyulmadığını belirleme görevinin Aile Mahkemesine ait olduğu, emsal yargı içtihatlarında da aile mahkemesinin görevli olduğunun belirlendiği, görevin kamu düzenine ilişkin olup yargılamanın her safhasında gözetilebileceği nazara alınarak dava dilekçesinin görevsizlik nedeniyle reddine karar verilmiştir. Dosya arasındaki bilgi ve belgelerden davacı ile davalılardan …’nın resmi nikahla evli oldukları, davalının davacıya karşı şiddet uygulaması nedeniyle boşanma davası açtığı, davacının da eşinin kendisini aldattığını iddia ederek ayrı bir boşanma davası açtığı, dosyaların birleştirildiği, yapılan yargılama sonunda davacının eşine şiddet uygulaması, davalının da güven sarsıcı davranışları nedeni ile taraflar eşit kusurlu kabul edilerek boşanmalarına karar verildiği, tazminat isteklerinin reddedildiği anlaşılmaktadır. Davacı, boşanma kararının verilmesinden on gün sonra davalıların kendisine yönelik haksız eylemlerine dayanarak eldeki davayı açmıştır. Dava dilekçesindeki iddianın ileri sürülüş biçimi itibari ile eldeki davanın yasal dayanağı Türk Borçlar Kanunu’nun 49 ve izleyen maddelerinde düzenlenmiş olan haksız eyleme ilişkin kurallardır. Bu durumda görevli mahkeme genel mahkemelerdir. Her ne kadar mahkeme kararının gerekçesinde değinilen emsal içtihatta aile mahkemesinin görevli olduğuna değinilmiş ise de, 2. Hukuk Dairesinin bu konu hakkında 2015/16210 Esas -2015/17830 Karar, 2015/7463 Esas -2015/10901 Karar sayılı içtihatlarında Asliye Hukuk Mahkemesinin görevli olduğunu belirlemesi, Dairemizce de 2014/8680 Esas -2014/13420 Karar sayılı ilamda davanın yasal dayanağının haksız eyleme ilişkin kurallar olduğunun kabulü ile Asliye Hukuk Mahkemesinin görevli olduğunun benimsenmiş olması nedenleriyle eldeki davada Asliye Hukuk Mahkemesinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır. Şu durumda mahkemece uyuşmazlığın çözümünde görevli olduğu benimsenerek işin esası incelenip karar verilmesi gerekirken aile mahkemesinin görevli olduğu gerekçesiyle dava dilekçesinin reddine karar verilmiş olması doğru olmadığı gibi hakkındaki dava tefrik edilen davalı H. M. Zorlu’nun karar başlığında gösterilmesi de HMK’nın 297. maddeye aykırı olduğundan kararın bozulması gerekmiştir…” gerekçesiyle oy çokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, kişilik haklarına saldırıdan kaynaklanan manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili; müvekkili ile davalı …’nın 2001 yılında evlendiklerini, davalı H. M. Zorlu ile davalı …’nın gayrimeşru ilişkiye girdiğini, davalı … ile karşılıklı boşanma davası açtıklarını, boşanma davasında mahkemece davalı …’nin sadakatsizliği nedeniyle müvekkilinin boşanma davasının da kabul edildiğini, fakat boşanmada tarafların eşit kusurlu olduğu belirtilerek tazminata hükmedilmediğini, bu süreç içerisinde davalı …’nin sadakatsiz davranışları nedeniyle müvekkilinin kişilik haklarının ihlal edildiğini, davalı … ve davalı Hacı Mehmet’in zarardan birlikte sorumlu olduklarını ileri sürerek 75.000,00TL manevi tazminatın 01.08.2011 tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı … vekili; davacının, müvekkili ile diğer davalının gayrimeşru ilişki yaşadığı iddiasının doğru olmadığını, kendisine komplo kurulduğunu, davacının sadakatsizliği iddia ettiği tarihten sonra defalarca müvekkili ile birleşmeyi talep ettiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Yerel Mahkemece yapılan yargılama sırasında 29.06.2015 tarihinde davalılardan H. M. Zorlu yönünden davanın tefrik edilerek başka bir esas numarasına kaydedilmesine, davalı … yönünden ise bu dosya üzerinden yargılamaya devam edilmesine karar verilmiştir. Mahkemece; 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun evlenmeyle eşlere yüklediği ödevler arasında bulunan sadakat yükümlülüğünün ihlalinin diğer eş için boşanma nedeni olmakla beraber aynı zamanda istek hâlinde TMK’nın 174/2. maddesi uyarınca manevi tazminat da talep edilebileceği, sadakat yükümlülüğünün eşin evlenme ile kurulan aile birliğinin tarafı olması sıfatından kaynaklandığı, zira eşin kendi iradesi ile bu birliğin tarafı olmayı kabul ettiği ve yasanın kendisine yüklediği hak ve yükümlülükler altına girdiği, 4787 sayılı Aile Mahkemesinin Kuruluş Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun’un 4/1. maddesi gereğince, TMK’nın İkinci Kitabı’ndan doğan dava ve işlere aile mahkemesinde bakılacağı, dava konusu olayda davacının TMK’nın 185. maddesinde belirtilen sadakat yükümlülüğüne aykırı davranmaktan dolayı davalı eşinden manevi tazminat talep ettiği, sadakat yükümlülüğünün evlilikle birlikte eşlerin tabi olması gereken bir yükümlülük olup, TMK’nın İkinci Kitabının birinci kısmının 3. bölümünde düzenlendiği, sadakat yükümlülüğünün ihlali durumunda diğer eşin açacağı boşanma davasında, boşanmaya neden olan bu olay nedeniyle kişilik hakkının saldırıya uğradığını ileri sürerek davanın ferî mahiyetinde manevi tazminat talebinde bulunabileceği (TMK 174/2), somut olayda davacı tarafın resmî nikahlı eşinin diğer davalı ile kendisini aldattığından dolayı kişilik haklarına saldırı niteliğindeki eylem nedeniyle manevi zararın ödetilmesini istediği, evlilik devam ederken birlik yükümlülüklerine uyulup uyulmadığını belirleme görevinin aile mahkemesine ait olduğu, dolayısıyla değişen Yargıtay Özel Daire içtihatları (4.HD 2015/3073 E.-4677 K.) dikkate alınarak davaya bakmakta aile mahkemesinin görevli olduğu gerekçesiyle dava dilekçesinin HMK’nın 114/1-c ve 115/1 maddeleri uyarınca görevsizlik nedeniyle usulden reddine, karar kesinleştiğinde HMK’nın 20. maddesi uyarınca talep hâlinde dosyanın görevli ve yetkili Konya Nöbetçi Aile Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece, yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece, önceki karardaki gerekçeler tekrar edilerek direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını davacı vekili temyiz etmiştir. Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, dava dilekçesinde iddiaların ileri sürülüş biçimi itibariyle eldeki manevi tazminat davasının yasal dayanağının haksız fiile ilişkin hükümler mi (BK md.49) yoksa boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik haklarının saldırıya uğradığı iddiası mı (TMK md.174) olduğu; buradan varılacak hukuki nitelendirmeye göre görevli mahkemenin asliye hukuk mahkemesi mi yoksa aile mahkemesi mi olduğu noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle mahkemelerin görevi ile ilgili yasal düzenlemelerin irdelenmesi gerekmektedir. 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 1. maddeleri uyarınca mahkemelerin görevi kanunla düzenlenir. Görev kuralları kamu düzenine ilişkin olup HMK’nın 114/1-c maddesine göre mahkemenin görevli olması dava şartıdır. HMK’nın 115. - [Basın Yoluyla Hakaret Suçu ve Haksız Fiil Nedeniyle Manevi Tazminat Davasında Zamanaşımı](https://kayseriavukat.org.tr/basin-yoluyla-hakaret-sucu/): Basın Yoluyla Hakaret Suçu ve Haksız Fiil Nedeniyle Tazminat Davası Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1457 Karar Yıl/No: 2018/988 Karar Tarihi: 25.04.2018 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın zamanaşımı nedeniyle reddine dair verilen 03.12.2013 gün ve … sayılı kararın davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 19.02.2014 gün ve 2014/1883 E., 2014/2729 K. sayılı kararı ile, \”…Dava, kişilik haklarının ihlali nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, zamanaşımı nedeniyle davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir. Davacı, davalının kaleme aldığı Türkiye\’de Öğretmen Örgütlenmesi adlı kitabında kendisi hakkında yazdıklarıyla kişilik haklarını ihlal ettiğini belirterek; manevi tazminat istemiştir. Davalı, zamanaşımı def\’inde bulunmuş; kitapta geçen ibarelerin davacının kişilik haklarını ihlal etmediğini, davanın reddi gerektiğini savunmuştur. Mahkeme, davanın zamanaşımından reddine karar vermiştir. 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu\’nun 60/1 maddesi uyarınca, davacının saldırıyı ve failini öğrendiği andan itibaren 1 yıl içerisinde davayı açması gerekir. Yine, BK\’nun 60/2 maddesi uyarınca, eğer dava konusu fiil aynı zamanda suç niteliğindeyse ceza kanunundaki zamanaşımı süresi, tazminat davasında da uygulanır. Dosya kapsamından; davacı, kitabın 2008 yılında yapılmış 2. baskı bir nüshasını 2013 yılında tesadüfen okuduğunu ve kişilik haklarına saldırıldığından bu şekilde haberdar olduğunu iddia etmiş; davalı tarafından iddia edilen saldırıyı davacının daha önce öğrendiği ispatlanamamıştır. Davacı, öğrendiğini iddia ettiği tarihten itibaren bir sene içinde davayı açmıştır. Kaldı ki, yasal unsurlarının oluşması halinde, davalının eylemi basın yoluyla hakaret suçunu oluşturacaktır. Suç tarihi olan 2008 yılı dikkate alındığında ceza zamanaşımı süresi de dolmamıştır. Şu durumda; mahkemece, süresinde açılmış davanın esasına girilerek bir karar verilmesi gerektiği ettiği halde, zamanaşımından reddine karar verilmesi doğru görülmemiş; hükmün, bu nedenle bozulması gerekmiştir.\” gerekçesiyle oy çokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili tarafların emekli öğretmen olup Eğitim-İş Sendikası\’nın kurucularından olduklarını, davalının Eğitim-İş Sendikasının Genel Başkanlığı, müvekkilinin ise genel saymanlık görevine getirildiğini, davalının 2008 yılında Ürün Yayınları tarafından ikinci baskısı yapılan “Türkiye’de Öğretmen Örgütlenmesi (1908-2008)” adlı bir kitap yazdığını, müvekkilinin 2013 yılı Ocak ayı içerisinde kitaptan haberdar olduğunu, davalının Eğitim-İş Sendikası ile ilgili yazdıklarını okurken kitabın 272. sayfasının 1. paragrafında ve dip notunda, kendisini küçük düşürecek metinler yazmış olduğunu gördüğünü, davalının kitabında sözü edilen olayların gerçeğe aykırı olduğunu, müvekkilini öğretmen arkadaşlarının gözünde küçük düşürme amacıyla yazı yazdığını, bu eylemi ile müvekkilinin kişilik haklarına basın yoluyla zarar verdiğini ileri sürerek 5.000,00 TL manevi tazminatın yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı vekili davaya dayanak olan kitabın birinci baskı tarihinin 1998, ikinci baskı tarihinin ise 2008 olduğunu, birinci baskının yayın tarihi üzerinden onbeş yıl, ikinci baskının yayın tarihi üzerinden beş yıldan fazla zaman geçtiği için davanın zamanaşımına uğradığını, davacının yapılan yayını arkadaşının bürosunda öğrendiği savının da gerçekçi olmadığını, Eğitim-İş Sendikası’nın kuruluş çalışmalarının sürdürüldüğü Eğit-Der adlı derneğe gelip gittiğini, aynı sendikada birlikte çalıştığı emekli öğretmen arkadaşları ile dışarıda veya dernekte sıkça görüştüğünü, bu çevrede fazlaca konuşulduğu için dava konusu yayından ilk yayın tarihinde haberdar olmamasının mümkün olmadığını; davacının dava dilekçesinin hiçbir yerinde yapılan yayının ceza davasını gerektirir şekilde hakaret içerdiğini de ileri sürmediğini, bu nedenle davada ceza zamanaşımından söz edilemeyeceğini, müvekkilinin kitapta davacıyı küçük düşürücü herhangi bir tabir kullanmadığını, yazılanların gerçek ve doğru olduğunu, toplumun bilgilendirildiğini, kitabın gerçeklik, kamu yararı, güncellik, konuyla anlatım arasında düşünsel bağlılık yönünden basın özgürlüğü sınırları içinde özgün bir çalışmanın ürünü olduğunu belirterek davanın öncelikle zamanaşımı nedeniyle, zamanaşımı itirazı kabul edilmediği takdirde esastan reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkemece davacı vekili tarafından davalının yazdığı kitapta yer alan müvekkilini küçük düşürecek metinler nedeniyle manevi tazminat istendiği, davalı vekilinin zamanaşımı itirazında bulunduğu, kitabın ilk basımının 1998, ikinci basımının 2008 yılında yapıldığının anlaşıldığı, ilk basım tarihinden itibaren 15 yıl, ikinci basım tarihinden itibaren de yaklaşık 5 yıllık bir sürenin geçtiği, taraflar arasında bir ceza davasının olmadığının beyanlarından anlaşıldığı, kitabın ilk basım tarihinden itibaren 5 yıllık zamanaşımının dolduğu, kitabın ikinci basım tarihi göz önüne alınarak zamanaşımının dolmadığı yönündeki davacı vekilinin itirazları yerinde görülmediği gerekçesiyle davanın zamanaşımı ilk itirazı nedeniyle reddine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece önceki karardaki gerekçeler tekrar edilerek direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını davacı vekili temyiz etmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık: zarara neden olan haksız eylemin devam etmesi durumunda zamanaşımı süresinin başlayıp başlamayacağı, buradan varılacak sonuca göre eldeki davanın zamanaşımına uğrayıp uğramadığı noktasında toplanmaktadır. Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında, işin esasının incelenmesinden önce, direnme kararının usulüne uygun olup olmadığı hususu ön sorun olarak tartışılmıştır. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 294. maddesinin üçüncü fıkrasında, “hükmün tefhimi her hâlde hüküm sonucunun duruşma tutanağına geçirilerek okunması suretiyle olur” hükmüne yer verilmiştir. Ayrıca mahkeme kararlarında nelerin yazılacağı HMK\’nın 297. maddesinde belirtilmiştir. Buna göre, hüküm sonucu kısmında gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, isteklerin her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların sıra numarası altında açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gerekir. Bu yasal düzenlemelerin ışığında somut olaya gelince, yerel mahkemenin ilk kararında davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verildiği, Özel Dairece davanın zamanaşımına uğramadığı belirtilerek kararın bozulduğu, bozma üzerine mahkemece direnme kararının verildiği duruşma zaptında \”Mahkememizin 3.12.2013 tarihli 2013/131-547 sayılı kararında direnilmesine, yerinde görülmeyen davanın zamanaşımı ilk itirazı nedeniyle reddine\” şeklinde ve direnmeye ilişkin gerekçeli kararda \”Mahkememizin 03.12.2013 tarihli 2013/131-547 sayılı kararında direnilmesine, yerinde görülmeyen davanın reddine\” şeklinde hüküm kurulduğu görülmüştür. Ayrıca yerel mahkemenin direnme kararının gerekçe kısmında ise “Dosya içeriğine kararın dayandığı kanıtlara göre mahkememizce verilen önceki karar yerindedir. Şöyle ki, taraflar arasında bir ceza davası bulunmamaktadır. Ayrıca davacının iddiasını ispat yükümlülüğü bulunmaktadır. Bu nedenle sonradan öğrendiği yönündeki iddia kanıtlanamadığı gibi bu nedenle de zamanaşımı dolmuştur, Bu nedenle önceki kararda direnilmesine karar verilmiş ve aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur.” ifadelerine yer verdiği anlaşılmaktadır. Bu durumda, direnme kararının hüküm fıkrasının gerek direnilen önceki kararın numarası da yazılmak suretiyle atıf yapılmış olması gerekse direnme hükmünün gerekçe kısmından davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiş olduğunun anlaşılması karşısında hüküm fıkraları arasında çelişki bulunmadığı anlaşıldığından direnme kararının usulüne uygun olduğuna oy birliği - [Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Süresinde UYAP’tan Öğrenme Kriteri](https://kayseriavukat.org.tr/bireysel-basvuru-suresinin-hesaplanmasi/): Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Süresinde UYAP’tan Öğrenme Kriteri Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuruları, bireysel başvuruya konu Yargıtay kararlarının UYAP sisteminden görüldüğü (öğrenildiği) gerekçesiyle süreden reddetmesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları bağlamında mahkemeye erişim hakkının kısıtlanması olarak değerlendirilebilir. Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Süresinin Hesaplanması Bilindiği üzere Anayasa Mahkemesi (AYM) 30 günlük bireysel başvuru süresinin hesaplanmasında halihazırda “öğrenme” kriterini uygulamaktadır. 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un “Bireysel başvuru usulü” başlıklı 47. maddesinin 5 fıkrasına göre “Bireysel başvurunun, başvuru yollarının tüketildiği tarihten; başvuru yolu öngörülmemişse ihlalin öğrenildiği tarihten itibaren otuz gün içinde yapılması gerekir.” Aynı hüküm, Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 64/1. maddesinde de tekrarlanmaktadır. Anayasa Mahkemesi, bu iki düzenlemede öngörülen 30 günlük bireysel başvuru süresinin somut olayların özelliklerine göre hangi tarihten itibaren hesaplanması gerektiği hususunda bazı kararlar vermiştir. Bu kararlardan en önemlilerinden birisi A.C. ve diğerleri (Başvuru No: 2013/1827) kararıdır. (Anılan Anayasa Mahkemesi Kararı’na ulaşmak için tıklayınız.) Anayasa Mahkemesi, A.C. ve diğerleri (Başvuru No: 2013/1827) Kararı’nda “öğrenme” kavramı ile ilgili şu tespitleri yapmıştır: “Bireysel başvuruların, (…) başvuru yollarının tüketildiği tarihten, başvuru yolu öngörülmemiş ise ihlalin öğrenildiği tarihten itibaren otuz gün içinde yapılması gerekmektedir. Anılan düzenlemelerde, başvuru yolu öngörülen durumlarda bireysel başvuru süresinin başlangıcına ilişkin olarak “başvuru yollarının tüketildiği” tarihten söz edilmekte ise de haberdar olunmayan bir hususta başvuru yapılamayacağı dikkate alınarak bu ibarenin “nihai kararın gerekçesinin öğrenildiği” tarih olarak anlaşılması gerekir. Bu öğrenme somut olayın özelliklerine göre farklı şekillerde gerçekleşebilir.” Anayasa Mahkemesi, “öğrenme” kavramı ile ilgili verdiği Hüseyin Aşkan (Başvuru No: 2017/15649) Kararı’nda ise şu ifadelere yer vermiştir (Anılan Anayasa Mahkemesi Kararı’na ulaşmak için tıklayınız.): “Bireysel başvuru süresinin işlemeye başlaması yönünden nihai kararın gerekçesinin tebliği, öğrenme şekillerinden biridir (…) Ancak öğrenme, gerekçeli kararın tebliği ile sınırlı olarak gerçekleşmez; başka şekillerde de öğrenme söz konusu olabilir.” (Hüseyin Aşkan Kararı, § 23). AYM aynı kararda devamla incelediği başvurudaki “öğrenme” olarak kabul ettiği UYAP erişiminden bahsetmekte ve şu ifadelere yer vermektedir: “Anayasa Mahkemesi, gerekçeli nihai karar[ın] ilk derece mahkemesine ulaştığından başvurucunun haberdar olduğu ve bu durumda Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) Avukat Bilgi Sistemi’ni kullandığı görülen başvurucu vekilinin nihai karar sonucunu ve gerekçesini kesin olarak öğrenme olanağına sahip bulunduğu konusunda şüphe[si] olmadığını ifade etmiştir” (Hüseyin Aşkan, § 25, son). Anayasa Mahkemesi, Hüseyin Aşkan kararında başvurucu vekilinin UYAP’a erişimi konusunda bir değerlendirme yaparak şu sonuca varmıştır: “Yargılama sürecinde nihai karar olan Yargıtay ilamına ilişkin olarak UYAP evrak işlem kütüğü üzerinde yapılan incelemede de ilgili kararın başvurucu avukatı D. B. tarafından 21/12/2016 günü saat 13.09.16’da açılarak okunduğu tespit edilmiş ve buna ilişkin olarak ekran çıktısı alınıp dosya arasına konulmuştur. Dolayısıyla bu işlemi yapan ilgililerden işlem sırasında nihai kararın sonucunu öğrenmeleri beklenir. Böyle bir durumda işlem yapılırken nihai kararın sonucunun öğrenildiği kabul edileceğinden bireysel başvuru süresinin bu tarihten itibaren başlatılması gerekir.” Bu karardan sonra Anayasa Mahkemesi, -son zamanlarda olağanüstü artan ağır iş yükünün de getirdiği birtakım zorunlulukları ve çözüm arayışlarını da dikkate alarak- başvurularda avukatların (ve başvurucuların) UYAP’a erişimlerini incelemekte ve nihai karara erişimin başvuru tarihine göre 30 günden daha fazla olduğu bireysel başvuruları süre şartına uyulmadığı gerekçesiyle reddetmektedir. Anayasa Mahkemesi süre bakımından red kararları verirken UYAP evrak işlem kütüğündeki bilgileri ilgililerine tebliğ ederek savunma istememekte ve başvuru ile ilgili başka sorunlar olup olmadığına da (örneğin devam edegelen ihlal gibi) kimi zaman bakmamaktadır. Anayasa Mahkemesi’nin Hüseyin Aşkan kararı ile uygulamaya koyduğu bu sistem, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatları karşısında sorunlu bir uygulamadır ve adil yargılanma hakkının bir unsuru olan mahkemeye erişim hakkını ihlal etmektedir. (Anılan Anayasa Mahkemesi Hüseyin Aşkan Kararı’na ulaşmak için tıklayınız.) Mahkemeye Erişim Hakkı Bağlamında AİHM Kararları Anayasa Mahkemesi’nin uygulamasının nasıl bir hak ihlaline yol açtığını incelemeden önce mahkemeye erişim hakkı konusundaki genel kuralları incelemekte fayda vardır. Bununla birlikte, AİHM’in AYM’nin UYAP erişimi sebebiyle başvuruları süreden reddetmesi konusunda bir karar verip vermediğinin de incelenmesi gerekmektedir. Hemen belirtelim ki, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) bu konuda yapılmış bazı başvuruları tek yargıç kararı ile reddetmektedir. AİHM’in yek yargıç kararları AYM’nin Hüseyin Aşkan kararından sonra verdiği kısa kararlara benzemektedir ve gerekçe içermemektedir. Ancak bu kararlarda yer verilen atıflara bakıldığında, atıf yapılan Büyük Daire kararlarının (ilgili paragraflarının) mahkemeye erişim hakkı ve iç hukuk yollarının usulüne uygun olarak tüketilmediği yönünde kararlar olduğu anlaşılmaktadır. AİHM’in bu kararlarının da AYM kararları gibi mahkemeye erişim hakkını engellediği düşünülebilir. Bahsi geçen kısa kararların dışında AİHM’in AYM kararına konu UYAP evrak işlem kütüğü hakkında verilmiş gerekçeli bir kararı bulunmamaktadır. Bununla birlikte, UYAP sistemini incelediği ve UYAP-tebligat bağlantısını incelediği kararlar bulunmaktadır.  Bu bağlamda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Alada/Türkiye kararında (Başvuru No: 67449/12) ulusal yargı makamları tarafından verilen nihai kararın UYAP’a yüklenip yüklenmemesi ile ilgili bir konuyu incelemiş ve konusu ceza yargılaması olan başvuruyu 6 aylık sürede yapılmadığı gerekçesiyle reddetmiştir. Bu karar ve bu karara UYAP’ın işleyişi konusunda atıf yapan birkaç başka karar dışında AYM’nin başvuruları süreden reddetmesi konusunda AİHM tarafından verilmiş (Üçdağ Kararı dışında) başka bir gerekçeli karar bulunmamaktadır. (Anılan AİHM Üçdağ Kararı (Başvuru No. 23314/19)’nı incelemek için tıklayınız.) AİHM’in mahkemeye erişim hakkı bağlamında verdiği kararlar ile ortaya çıkan içtihatlarına kısaca değinmek gerekir. AİHM kararlarına göre mahkemeye erişim hakkının “hukukun üstünlüğü” ve “keyfiliğin önlenmesi” ile doğrudan ilgisi vardır ve bu hak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (“AİHS”) 6. maddesinde mündemiç bir haktır. Ancak bu hak mutlak bir hak olmayıp, duruma ve somut olayın özelliklerine göre bazı sınırlamalara tabi olabilir. Her halükârda bu sınırlamalar hakkın özüne dokunmamalı ve hakkı tamamen ortadan kaldırmamalıdır. Mahkemeye erişim hakkına getirilen sınırlamaların başında elbette başvuru süreleri, zamanaşımı süreleri veya hak düşürücü süreler gelmektedir. AYM ve (artık 4 ay olarak uygulanan) AİHM başvuruları için öngörülen sürelere ilişkin kurallar böylesi bir sınırlamanın sonucunda konulan kurallardır. Yargılama harçları, kesinlik sınırları vb. gibi başka uygulamaların da mahkemeye erişim hakkı bakımından bir sınırlama olduğunu belirtmek gerekir. Yine AİHM içtihatlarına göre, mahkemeye erişim hakkına getirilen bu sınırlamaların yasal temeli olmalı, her zaman meşru bir amaca yönelik olmalı ve mahkemeye erişim hakkının sınırlanması ile bu sınırlama sonucunda ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir denge olmalıdır. Mahkemeye erişim hakkı sadece kanun metninde kalmamalı, aynı zamanda somut ve etkin olarak da uygulanmalıdır. AİHM içtihatlarına göre, bir başvurucu haklarına müdahale sonucu doğuran bir işlemi dava konusu etmek bakımından açık, öngörülebilir ve etkin imkanlara sahip olmalıdır. AİHM, başvuru veya dava süreleri ile - [AİHM Taner Kılıç Kararı: ByLock İddiasıyla Hukuka Aykırı Tutuklama ve Tutukluluğun Uzatılması](https://kayseriavukat.org.tr/aihm-taner-kilic-karari-bylock-tutuklama/): AİHM Taner Kılıç Kararı: Bylock İddiasıyla Hukuka Aykırı Tutuklama ve Tutukluluğunun Uzatılması Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi AİHM Taner Kılıç Kararı B. No. 208/18 İkinci Daire – Karar ByLock iddiasıyla Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Başkanı Taner Kılıç’ın tutuklu yargılanması ve tutukluluğunun uzatılmasıyla ilgili başvuruda; Başkan Jon Fridrik Kjølbro; Hakimler Carlo Ranzoni, Egidijus Kūris, Pauliine Koskelo, Jovan Ilievski, Saadet Yüksel, Diana Sârcu ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Hasan Bakırcı’nın katılımıyla, Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde bulunan ve Türk vatandaşı M. Taner Kılıç’ın (“başvurucu”) 6 Aralık 2017 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuruyu (no. 208/18), Sözleşme’nin 5, 10, 11 ve 18. maddelerine ilişkin şikâyetlerin Türk Hükümeti’ne (“Hükümet”) bildirilmesine ve başvurunun geri kalanı bakımından kabul edilemez ilan edilmesine ilişkin kararı, Davalı Hükümet tarafından sunulan görüşler ile başvurucu tarafından bu görüşlere cevaben sunulan görüşleri, Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi (Turkey Human Rights Litigation Support Project), İnsan Hakları İzleme Örgütü, Uluslararası Hukukçular Komisyonu ve İfade Özgürlüğü Derneği’nden (bundan böyle “müdahil sivil toplum kuruluşları” olarak anılacaktır) alınan ve Bölüm Başkanı tarafından yazılı prosedüre müdahil olma yetkisi verilen görüşleri dikkate alarak 3 Mayıs 2022 tarihinde kapalı oturumda gerçekleştirilen müzakerelerin ardından söz konusu tarihte aşağıdaki kararı vermiştir: Giriş 1.  Dava, başvurucunun tutuklu yargılanması ve tutukluluğunun uzatılmasıyla ilgilidir. Olaylar sırasında söz konusu kişi Uluslararası Af Örgütü’nün Türkiye şubesinin başkanıdır. Olaylar 2.  1969 doğumlu olan başvurucu mevcut başvurunun yapıldığı tarihte İzmir’de tutuklu bulunmaktadır. Başvurucu, avukat Sayın S. Cengiz tarafından temsil edilmiştir. 3.  Türk Hükümeti (“Hükümet”), temsilcisi olan Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Daire Başkanı Sayın Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilmiştir. 4.  15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleşen darbe girişiminin ardından 21 Temmuz 2016 tarihinde, Türkiye’nin Avrupa Konseyi nezdindeki Daimi Temsilcisi, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine Sözleşme’nin 15. Maddesi uyarınca, metni Alparslan Altan v. Türkiye kararında yer almakta olan (no. 12778/17, § 66, 16 Nisan 2019) derogasyon bildiriminde bulunmuştur. Olağanüstü hal 19 Temmuz 2018 tarihinde sona ermiştir. Derogasyon bildirimi 8 Ağustos 2018 tarihinde geri çekilmiştir. Hükümet, başvurucu tarafından dile getirilen tüm hususların derogasyon ışığında incelenmesinin uygun olacağını belirtmiştir. A. Başvurucunun Yakalanması ve Gözaltına Alınması 5.  5 Haziran 2017 tarihinde, İzmir Cumhuriyet Savcılığı tarafından FETÖ/PDY (Türk makamları tarafından “Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması” olarak adlandırılan örgüt) isimli örgüte yönelik başlatılan bir ceza soruşturması kapsamında, Cumhuriyet savcılığının talebi üzerine sulh ceza hâkimi, başvurucunun ev ve işyerinde arama yapılmasına karar vermiştir. Savcılık bu talebini dayanak olarak, ByLock mesajlaşma sisteminin iddia edilen kullanıcılarına ilişkin bilgileri özetleyen “Analiz Sonucu” başlıklı bir belge sunmuştur (aşağıda 7. paragraf). Bu belgeye göre, başvurucu ByLock sunucusuna ilk kez 27 Ağustos 2014 tarihinde giriş yapmıştır. Ayrıca, yine savcılığın talebi üzerine, sulh ceza hâkimi, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 153 § 2 maddesi uyarınca şüphelinin ve avukatının soruşturma dosyasına erişimini kısıtlayan bir tedbir kararı da almıştır. 6.  Söz konusu örgüte üye olduğundan şüphelenilen başvurucu 6 Haziran 2017 tarihinde İzmir’de tutuklanmıştır. 7.  7 Haziran 2017 tarihinde, FETÖ/PDY ile bağlantılı olduğu ve mesajlaşma sistemini kullandığı iddiası ile ilgili polis tarafından sorgulanan başvurucuya, Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü tarafından ByLock mesajlaşma sistemini kullandığı iddiasına ilişkin bir rapor sunulmuştur. Başvurucu, bu örgütle bağlantısı olduğu iddiasını ve ByLock indirdiği veya kullandığı iddialarını reddetmiştir. Başvurucu ByLock mesajlaşmasına ilişkin soruya aşağıdaki şekilde yanıt vermiştir: “Raporun ilgili bölümünde TC kimlik numarası, isimler ve cep telefonu numarası bana ait. Ancak, IMEI (Uluslararası Mobil İstasyon Ekipman Kimliği) numarası hakkında bilgim yok ve karşılaştırılması gerekiyor. Sözde ByLock mesajlaşma sistemini hiç indirmedim veya kullanmadım. Telefonuma ByLock mesajlaşmasının indirildiği bilgisini az önce aldım. Eğer bu bilgi doğruysa, benim bilgim dışında yapılmıştır. Kullanım tarihleri, içerik ve alıcı ile ilgili elde edilecek ek bilgilerin bu bilgilerin doğruluğunu tespit edeceğine inanıyorum. Yukarıdaki bilgiler elde edilene kadar telefonumdan ByLock mesajlaşmasını kullanan kişi ya da kişilerin kimliğini tahmin edemem. Eğer telefonumdan [söz konusu] örgütün iletişim araçlarından biri olan ByLock mesajlaşması kullanıldıysa, bunun bir tuzak, beni hedef göstermek amacıyla kötü niyetle bana karşı tasarlanmış bir komplo olduğunu düşünüyorum. Birçok kişiyi söz konusu örgütle bağlantılı olarak tanımlamak ve böylece mağdur edilmiş bir kitle yaratmak için kötü niyetle uygulanan gizli bir plan olabilir. Bu durum soruşturma makamları tarafından dikkate alınmalıdır (…)” 8.  Başvurucu, avukatları eşliğinde İzmir Cumhuriyet Savcısı tarafından 9 Haziran 2017 tarihinde dinlenmiştir. Başvurucu, Uluslararası Af Örgütü’nün ulusal şubesinin kurucularından biri olan bir insan hakları aktivisti olduğunu belirterek kendisine yöneltilen suçlamaları reddetmiştir. Söz konusu mesajlaşma programını hiç indirmediğini veya kullanmadığını yinelemiş, ancak Bank Asya’da bir hesap açtığını kabul etmiştir. Bu hesabın çocuğunun okul ücretlerini ödemek için kullanıldığını ve bu hesabın kullanımında herhangi bir anormallik bulunamadığını belirtmiştir. Cumhuriyet Savcısı, başvurucuyu dinledikten sonra sulh ceza hâkiminin karşısına çıkarmış ve başvurucunun FETÖ/PDY’nin haberleşme sistemi olan ByLock’u kullandığının tespit edildiği gerekçesiyle tutuklanmasını talep etmiştir. Cumhuriyet savcısı özellikle, ByLock mesajlaşma sistemine ilişkin bilirkişi raporunun, ilgili kişinin söz konusu örgütün iç mesajlaşma sistemini kullandığını ve cep telefonunun IMEI numarasının ve indirme tarihinin tespit edildiğini ortaya koyduğunu kaydetmiştir. 9. Başvurucu aynı gün İzmir 3. Sulh Ceza Hâkimliği huzuruna çıkarılmıştır. Diğer hususların yanı sıra, ByLock şifreli mesajlaşma sistemini cep telefonu hattı üzerine indirmek ve kullanmakla suçlanmıştır. Başvurucu söz konusu mesajlaşma uygulamasını indirdiği ve kullandığı iddiasını hakim huzurunda reddetmiştir. Hakim, duruşma sonunda başvurucunun tutuklanmasına karar vermiştir. Hakim bu kararı verirken şu unsurları dikkate almıştır: başvurucu aleyhinde kuvvetli şüphelerin varlığı; kaçma riski; söz konusu suçların niteliği ve bu suçların 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100 § 3 maddesinde sıralanan suçlar arasında yer alması – yani kural olarak kuvvetli şüphelerin bulunduğu durumlarda şüphelinin tutuklu yargılanmasının haklı görüldüğü “katalog suçlar” olarak adlandırılan suçlar. Hakim kararında şu delillere atıfta bulunmuştur: şifreli mesajlaşma programı ByLock’un başvurucunun telefon hattına indirildiğini ve uygulamanın başvurucu tarafından kullanıldığını ortaya koyan yukarıda belirtilen rapor (yukarıdaki 7. paragraf); başvurucunun (FETÖ/PDY ile bağlantılı olduğu iddia edilen)Zaman gazetesi gibi bazı yayınlara aboneliği; başvurucunun kız kardeşinin bu gazetenin editörü ile evli olması; çocuklarının söz konusu örgüt tarafından yönetilen ve kanun hükmünde kararname ile kapatılan okullara gitmesi; FETÖ/PDY ile bağlantılı olduğu iddia edilen banka kurumu Bank Asya nezdinde açılan hesaplar. 10.  Başvurucu, 15 Haziran 2017 tarihinde hakkında verilen tutuklama kararına itiraz etmiştir. İtirazını desteklemek için, tutuklu kalmasını haklı çıkaracak somut bir delil bulunmadığını ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesi anlamında - [AİHM Vedat Şorli Kararı: Cumhurbaşkanına Hakaret İddiasıyla Hükmedilen Ceza, İfade Özgürlüğü İhlalidir](https://kayseriavukat.org.tr/aihm-vedat-sorli-cumhurbaskanina-hakaret/): AİHM Vedat Şorli Kararı: Cumhurbaşkanına Hakaret Suçu ve İfade Özgürlüğü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)  Vedat Şorli Kararı (Başvuru No. 42048/19) Cumhurbaşkanına hakaret suçuna ilişkin Vedat Şorli / Türkiye davasında, Başkan, Jon Fridrik Kjølbro; Hâkimler, Carlo Ranzoni, Valeriu Griţco, Egidijus Kūris, Branko Lubarda, Pauliine Koskelo, Saadet Yüksel ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), Türkiye Cumhuriyeti aleyhine yapılan başvuruyu (42048/19 No.lu), Türk vatandaşı olan Vedat Şorli’nin (“başvuran”) İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca 10 Temmuz 2019 tarihinde Mahkemeye başvurmasını, başvurunun Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesi yönündeki kararı, davalı Hükümet tarafından bildirilen görüşleri ve başvuran tarafından sunulan cevapları, Bölüm Başkanı’nın müdahil taraf olmasına izin verdiği İfade Özgürlüğü Derneğinden alınan görüşleri (Sözleşme’nin 36. maddesinin 2. fıkrası ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 44. maddesinin 2. fıkrası) dikkate alarak, 14 Eylül 2021 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda aşağıdaki kararı vermiştir: Giriş 1. Dava, başvuran tarafından Facebook hesabında paylaşılan iki içerik nedeniyle Cumhurbaşkanına hakaret suçundan, ilgilinin on bir ay, yirmi gün hapis cezasına mahkûm edilmesi ve ardından hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesiyle sonuçlanan, ilgili hakkında yürütülen ceza yargılamasıyla ilgilidir. Olaylar 2. Başvuran, 1989 doğumlu olup, İstanbul’da ikamet etmektedir. Başvuran, Avukat İ. Akmeşe tarafından temsil edilmektedir. 3. Türk Hükümeti (“Hükümet”), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde Türkiye temsilcisi olan, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilmiştir. I. Başvuranın Facebook Hesabında Paylaşılan İçerikler Nedeniyle İlgili Hakkında Başlatılan Ceza Yargılaması 4. İstanbul Emniyet Müdürlüğü Muhabere Elektronik Şube Müdürlüğü, 20 Aralık 2016 tarihinde, başvuranın Facebook hesabında paylaşılan içeriklerle ilgili bir şikâyet almıştır. 5. Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü, açık kaynaklara ilişkin bir soruşturma yürütmelerinin ardından, 31 Ocak 2017 tarihinde soruşturma raporu düzenlemişlerdir. Bu raporda, diğerlerinin yanı sıra, başvuranın Facebook hesabında paylaşılan şu iki içerik ifade edilmiştir: – 10 Ekim 2014 tarihinde paylaşılan birinci içerik, eski ABD Başkanı Barack Obama’nın kadın kıyafetleri içinde resmedilen Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nı öperken görüldüğü bir karikatürden oluşmaktaydı. Cumhurbaşkanı’nın resminin üzerine yerleştirilen konuşma baloncuğunda, Kürtçe olarak “Suriye’nin tapusunu benim adıma yapacan mı kocacım?” yazılıydı. – 15 Mart 2016 tarihinde paylaşılan ikinci içerikte, Cumhurbaşkanı’nın ve eski Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın fotoğrafları yer almaktaydı ve bu fotoğrafların altında şu yorum yazılıydı: “Kandan beslenen iktidarınız yerin dibine batsın / Can aldıkça sağlamlaştırdığınız koltuklarınız yerin dibine batsın / Çaldığınız hayallerle yaşadığınız lüks hayatlarınız yerin dibine batsın / Başkanlığınız da, iktidarınız da, hırslarınız da yerin dibine batsın.” 6. Cumhurbaşkanına hakaret etmek ve Facebook hesabı üzerinde paylaşılan diğer içeriklerle terör örgütü lehine propaganda yapmak suçlarını işlediğine dair hakkında şüphelenilen başvuran, 18 Mayıs 2017 tarihinde gözaltına alınmıştır. Ertesi gün, Bakırköy Sulh Ceza Hâkimliği, bu iki suça ilişkin iki ayrı dosyada, iki defa başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir. 7. Bakırköy Cumhuriyet Savcısı tarafından hazırlanan 11 Temmuz 2017 tarihli iddianamede, başvuran hakkında yukarıda belirtilen iki Facebook içeriği nedeniyle Cumhurbaşkanına hakaret suçundan kamu davası açılmıştır. 8. Bakırköy Asliye Ceza Mahkemesi (“Asliye Ceza Mahkemesi”), 21 Temmuz 2017 tarihinde yapılan duruşmanın sonunda, Cumhurbaşkanına hakaret suçuna ilişkin yargılama kapsamında başvuranın serbest bırakılmasına karar vermiştir. Bununla birlikte, ilgilinin halen terör örgütü lehine propaganda yapmak suçuna ilişkin yargılama kapsamında tutuklu bulunması nedeniyle, ilgili serbest bırakılmamıştır. 9. Asliye Ceza Mahkemesi, aynı duruşmada, başvuranı Cumhurbaşkanına hakaret suçundan suçlu bulmuş ve ilgiliyi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 299. maddesinin 1. fıkrası uyarınca on bir ay, yirmi gün hapis cezasına mahkûm etmiştir. Asliye Ceza Mahkemesi, bununla birlikte, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 231. maddesi uyarınca (aşağıda 15. paragraf), beş yıl boyunca başvurana herhangi bir yükümlülüğün getirilmemesi gerektiğini ve bu süre zarfında kasıtlı olarak bir suçun işlenmemesi halinde, açıklanması geri bırakılan hükmün öngördüğü cezanın kaldırılması ve davanın düşürülmesi gerektiğini belirterek, beş yıl süreyle hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının uygun olduğu kanaatine varmıştır. Bu kararın gerekçesi, aşağıdaki gibidir: “…Sanık ve avukatının, Facebook üzerinde paylaşılan söz konusu içeriklerin hakaret suçunu oluşturan unsurları bir araya getirmediğini, bunların ifade özgürlüğünün kapsamına girdiğini ve [yalnızca] sert ve yaralayıcı eleştiriler teşkil ettiğini belirtmesine rağmen, mahkememiz, bu içeriklerin şikâyetçinin onurunu, haysiyetini ve itibarını zedelemeyi amaçladığı kanısına varmaktadır (…). Sanığın Facebook hesabında paylaştığı içerikler, Cumhurbaşkanı’nın onuruna, haysiyetine ve itibarına zarar verecek niteliktedir. Bu içeriklerin sanığın ifade özgürlüğü kapsamında korunduğu kanaatine varılması mümkün değildir (…). İçeriklerin genel menfaati ilgilendiren bir konuyla ilgili fikir alışverişini teşkil etmemesi ve herkes tarafından görülebilir bir sosyal ağ üzerinde paylaşılması nedeniyle, bunların eleştiri sınırlarını aştığı ve ifade özgürlüğü kapsamına girdiğinin değerlendirilemeyeceği kanısına varılmaktadır. …” 10. Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi, 20 Eylül 2017 tarihinde, başvuran hakkında verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının usul ve kanuna uygun olduğu, bu kararın gerekçesinin dosyanın içeriğiyle uyumlu olduğu ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 231. maddesinde belirtilen koşullar bakımından bu kararda herhangi bir uygunsuzluğun bulunmadığı kanaatine vararak, Asliye Ceza Mahkemesinin kararına karşı başvuran tarafından yapılan itirazı reddetmiştir. II. Başvuran Tarafından Anayasa Mahkemesine Yapılan Bireysel Başvuru 11. Başvuran, 3 Kasım 2017 tarihinde, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvuran, iki ay, iki gün boyunca tutuklu bulunmasının, on bir ay, yirmi gün hapis cezasına mahkûm edilmesinin ve kendi ifadesine göre, güncel siyasi konular hakkında görüşlerinin bir ifadesini teşkil eden, Facebook hesabında paylaşılan içerikler nedeniyle hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı uyarınca beş yıl boyunca denetim altında tutulmasının, ifade özgürlüğü hakkını ihlal ettiğini ileri sürmmüştür. 12. Anayasa Mahkemesi, 21 Mart 2019 tarihinde, başvuranın iddialarının mesnetsiz olduğu kanısına vararak, başvuranın bireysel başvurusunun açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. İlgili Ulusal ve Uluslararası Yasal Çerçeve I. Ulusal Mevzuat A. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu 13. 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren, 26 Eylül 2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Hakaret” başlıklı 125. maddesi, aşağıdaki şekildedir: “(1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden (…) veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır. (…) (3) Hakaret suçunun; a) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı, (…) işlenmesi halinde, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz.” 14. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Cumhurbaşkanına Hakaret” başlığı altında yer alan 299. maddesi aşağıdaki gibidir: “(1) Cumhurbaşkanına hakaret eden kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Suçun alenen - [Sahte Nüfus Cüzdanı ile İnternet Üzerinden Sahte Kredi Kartı Üretme ve Kullanma Suçu](https://kayseriavukat.org.tr/sahte-kredi-karti-uretme-ve-kullanma-sucu/): Sahte Nüfus Cüzdanı Kullanarak İnternet Üzerinden Sahte Kredi Kartı Üretme ve Kullanma Suçu Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2016/420 Karar No: 2020/7 K. Tarihi: 14.01.2020 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 8. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Sanık …’in, mağdur … adına sahte nüfus cüzdanı düzenleme ve kullanma eylemine ilişkin resmî belgede sahtecilik suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 204/1 ve 62. maddeleri uyarınca 1 yıl 8 ay hapis; mağdur … adına sahte kredi kartı üretme suçundan TCK’nın 245/2. maddesi uyarınca 3 yıl hapis ve 90 gün karşılığı adli para cezası; mağdur … adına düzenlenen sahte kredi kartını kullanmak suretiyle yarar sağlamak suçundan TCK’nın 245/3, 168/1, 62 ve 52/2-4. maddeleri uyarınca 1 yıl 1 ay 10 gün hapis ve 660 TL adli para cezası; inceleme dışı mağdur … adına sahte nüfus cüzdanı düzenleme ve kullanma eylemine ilişkin resmî belgede sahtecilik suçundan TCK’nın 204/1 ve 62. maddeleri uyarıca 1 yıl 8 ay hapis; inceleme dışı mağdur … adına sahte kredi kartı üretmeye teşebbüs suçundan TCK’nın 245/2, 35, 62 ve 52/2-4. maddeleri uyarınca 1 yıl 10 ay 15 gün hapis ve 1.100 TL adli para cezası; inceleme dışı mağdur …’ın kimlik bilgilerini kullanarak internet üzerinden kredi kartı başvurusunda bulunma eylemine ilişkin olarak kredi kartı sözleşmesinde sahtecilik suçundan 5464 sayılı Banka Kartları ve Kredi Kartları Kanunu‘nun 37/2. maddesi ve TCK’nın 62. maddesi uyarınca 10 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, mağdur … adına düzenlenen sahte kredi kartını kullanmak suretiyle yarar sağlamak suçu ile inceleme dışı mağdur … adına sahte kredi kartı üretmeye teşebbüs suçu yönünden taksitlendirmeye, mağdur … adına sahte kredi kartı üretme suçu dışında kalan suçlar yönünden hak yoksunluğuna ve bütün suçlar yönünden mahsuba ilişkin … Asliye Ceza Mahkemesince verilen 09.09.2013 tarihli ve … sayılı hükümlerin sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 8. Ceza Dairesince 01.06.2015 tarih ve 34608-18030 sayı ile kredi kartı sözleşmesinde sahtecilik suçundan verilen mahkûmiyet hükmünün onanmasına diğer hükümlerin ise; “… II- Sanık hakkında resmî belgede sahtecilik, mağdur … sahte nüfus cüzdanı ile katılan bankadan sahte kredi kartı çıkartma, mağdur … sahte nüfus cüzdanı ile katılan bankadan çıkarttığı sahte kredi kartını kullanma, mağdur … sahte nüfus cüzdanı ile katılan bankadan sahte kredi kartı çıkartmaya teşebbüs suçlarından kurulan hükümlere yönelik yapılan temyiz incelemesinde; Yerinde görülmeyen sair temyiz itirazlarının reddine, ancak; 1- Sanık hakkında mağdur … adına sahte nüfus cüzdanı ile katılan bankadan sahte kredi kartı çıkartma, mağdur … adına sahte nüfus cüzdanı ile katılan bankadan çıkarttığı sahte kredi kartını kullanma ve mağdur … adına sahte resmi belge düzenleme suçlarından kurulan hükümlerde; a- Sanığın ele geçirilemeyen mağdur …’in kimlik bilgileri ile oluşturulmuş sahte nüfus cüzdanı ile internet üzerinden katılan G.. Bankasına kredi kartı müracaatında bulunduğu, çıkartılan kartın … sahte nüfus cüzdanını ibraz eden sanığa teslim edilip sözleşmenin imzalatıldığı, sanığın bu kartla değişik yer ve zamanlarda birden fazla kez kullanarak harcama yaptığı ve soruşturma aşamasında bankanın zararını giderdiği somut olayda; sanığın eyleminin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 245/2, 43 ve 245/3, 43. madde ve fıkralarına uyduğu gözetilmeden, yazılı şekilde TCK’nın 204/1. maddesi uyarınca da mahkûmiyet kararı verilmesi, b- Sanık hakkında TCK’nın 245. maddesinin 5. fıkrası uyarınca aynı maddenin 3. fıkrasından kurulan hükümde, TCK’nın 168. maddesinde düzenlenen etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanamayacağının gözetilmemesi, c- Suça konu kartın değişik yer ve zamanlarda birden fazla kez kullandığının anlaşılması karşısında, tayin edilen cezaların TCK’nın 43. maddesi ile arttırılmaması, d- Temel cezalar tayin olunurken hapis cezaları alt sınırdan tayin olunduğu hâlde, aynı gerekçeyle adli para cezalarına esas alınan birim gün sayılarının alt sınırdan uzaklaşılarak belirlenmesi suretiyle çelişkiye neden olunması, e- Sanık hakkında diğer suçlardan kurulan hükümlerde TCK’nın 62. maddesi uygulandığı hâlde, mağdur … sahte nüfus cüzdanı ile katılan bankadan sahte kredi kartı çıkartma suçundan kurulan hükümde herhangi bir gerekçe belirtilmeden takdiri indirim hükmünün uygulanmaması, f- Sanık hakkında mağdur … sahte nüfus cüzdanı ile katılan bankadan sahte kredi kartı çıkartma suçundan kurulan hükümde, kasıtlı suçtan hapis cezasına mahkûm olan sanık hakkında TCK’nın 53/1. maddesinde düzenlenen hak yoksunluğuna hükmedilmesi gerektiğinin gözetilmemesi, 2- Sanık hakkında mağdur … sahte nüfus cüzdanı ile katılan bankadan sahte kredi kartı çıkartmaya teşebbüs ve mağdur … adına sahte resmi belge düzenleme suçlarından kurulan hükümlerde; a- Sanığın ele geçirilen mağdur …’in kimlik bilgileri ile oluşturulmuş sahte nüfus cüzdanı ile internet üzerinden katılan G.. Bankasına kredi kartı müracaatında bulunduğu, bankaca henüz kart basılmadan, sahte başvuru yapıldığının tespiti ile sanığın yakalanabilmesi amacıyla yem kart bastığı ve teslim sırasında sanığın yakalandığı somut olayda; sanığın eyleminin TCK’nın 204/1, 43. madde ve fıkrasına uyduğu gözetilmeden yazılı şekilde hükümler kurulması, b- Temel ceza tayin olunurken hapis cezası alt sınırdan tayin olunduğu hâlde, aynı gerekçeyle adli para cezasına esas alınan birim gün sayısının alt sınırdan uzaklaşılarak belirlenmesi suretiyle çelişkiye neden olunması” isabetsizliklerinden cezayı aleyhe değiştirmeme yasağı gözetilmek suretiyle bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 11.07.2015 tarih ve 12018 sayı ile; “1- Sanığın … kimliği ile yaptığı kredi kartı başvurusunun reddi nedeniyle eylemi 5464 sayılı Banka Kartları ve Kredi Kartları Kanunu‘nun 37/2 maddesi kapsamında değerlendirilmiştir. … sahte kimliğiyle yaptığı başvurunun sahte olduğu bankaca belirlendikten sonra, sırf failin yakalanabilmesini temin için kartın basılmış olması, Yüksek Daire’nin isabetle belirttiği gibi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 245/2. maddesinde yazılı banka veya kredi kartının kötüye kullanılması suçuna teşebbüs olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Ancak eylem bu hâliyle 5464 sayılı Kanun’un 37/2. maddesinde yazılı suçu oluşturmaktadır. … adına yapılan başvuru ile … adına yapılan başvuru arasında hiçbir fark bulunmamaktadır. Bu nedenle sanığın her iki eylemi TCK’nın 43/1. maddesi gereğince aynı mağdura, yani G.. Bankasına gerçekleştirilen tek suç kabul edilmeli ve sanığa tayin edilen temel ceza TCK’nın 43/1. maddesi gereğince zincirleme suç hükümlerine göre arttırılmalıdır. 2- Yukarıda metni gösterilen 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 212. maddesi sahtecilik suçlarının başka bir suçla birlikte işlenmesi hâlinde gerçek içtima kurallarının uygulanmasını zorunlu kılan bir düzenlemedir. Sanığın … sahte kimliği ile gerçekleştirdiği eylemlerden bu kişi adına sahte kredi kartı düzenlenmesi eylemi ile nüfus cüzdanında sahtecilik eylemini zincirleme tek suç saymak mümkün değildir. Zira TCK’nın 43/1. madde üçüncü cümledeki ‘aynı suç‘ kavramına ait “Bir suçun temel şekli ile daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli şekilleri, aynı suç sayılır.” tanımına her iki eylem uymadığı gibi Türk Ceza Kanunu içinde - [Kamu Kurumları Arasında Alacak Davası ve Uyuşmazlıklarda Tahkim Zorunlu mu?](https://kayseriavukat.org.tr/kamu-kurumlari-arasinda-alacak-davasi/): Kamu Kurumları Arasında Alacak Davası ve Uyuşmazlıklarda Tahkim Zorunlu mu? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1494 Karar No: 2017/1400 Karar tarihi: 22.11.2017 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Samsun 3. Asliye Hukuk Mahkemesince asıl ve birleşen davanın reddine dair verilen 10.02.2012 gün ve 2010/528 E., 2012/44 K. sayılı kararının davacı vekili tarafından temyizi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 13.05.2013 gün ve 2012/9297 E., 2013/8658 K. sayılı kararı ile: \”…3533 sayılı Kanun\’un 1. maddesine göre genel, katma ve özel bütçelerle yönetilen daireler ve belediyelerle sermayesinin tamamı devlete veya belediyelere yahut özel idarelere ait olan daire ve müesseseler arasında çıkan uyuşmazlıklardan adli yargının görevi içinde bulunanlar o kanunda yazılı tahkim usulüne göre çözümlenir. Tarafların sıfatı gereği aralarındaki uyuşmazlıkların tahkim usulüne göre çözümlenmesi gerektiği gözetilerek sözü edilen yasa hükmü uyarınca dava dilekçelerinin görev yönünden reddine karar verilmesi gerekirken işin esasının incelenmiş olması usul ve yasaya aykırı olup kararın bu nedenle bozulması gerekmiştir….\” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava Kurum zararının tahsiline yönelik alacak istemine ilişkindir. Davacı … vekili asıl ve birleşen dava dilekçesinde tıbbi bir zorunluluk olmamasına rağmen davalı hastaneler tarafından talep edilerek kullanılan dual meshler için tıbbi malzeme firmaları ile şahıslara yapılan ödemelerin kurum zararına sebebiyet verdiği belirtilerek bilirkişi tarafından hesaplanan zarar miktarının yasal faizi ile birlikte davalılardan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Sağlık Bakanlığı vekili davanın süresi dolduktan sonra açıldığını, davalı hastanelerin bir gelir elde etmediğini, tıbbi gerekliliğin heyet raporu ile belgelendirilmesine ve mevzuata uygun şekilde faturalama işlemi yapılmasına rağmen yapılan işlemin kurum zararı olarak değerlendirilmesinin usul ve yasaya aykırılık teşkil ettiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Yerel Mahkemece dava konusu somut olayda hastaların tedavi edildiği 26.05.2005 ile 05.12.2006 tarihleri arasında uygulama açısından yürürlükte bulunan 2005 Mali Yılı Bütçe Uygulama Talimatı ve 2006 yılı Tedavi Yatırımına İlişkin Uygulama Tebliğlerinde dual mesh kullanımına kısıtlama getiren herni ameliyat çeşidi ile ilgili bir düzenleme bulunmadığı, hekimin mesleğini uygularken vicdani ve mesleki bilimsel karakterine göre hareket edeceğinin kabul edilmesi gerektiği, davalı hastanelerin farklı genel cerrahi uzmanları tarafından düzenlenen epikriz raporlarındaki tanı ve tedavi kapsamında hastalara yazılmış reçetelere göre ödeme yapıldığı, bu sebeple ortaya çıktığı iddia edilen kurum zararından davalı hastanelerin sorumlu tutulamayacakları gerekçesiyle asıl ve birleşen davanın reddine karar verilmiştir. Hükmün, davacı … vekili tarafından temyizi üzerine Özel Dairece yukarıda başlık kısmında açıklanan gerekçeyle bozulmasına karar verilmiştir. Yerel mahkemece Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin çeşitli kararlarında da belirtildiği üzere davacı … Kurumunun 3533 sayılı Umumi Mülhak ve Hususi Bütçelerle İdare Edilen Daireler Ve Belediyelerle Sermayesinin Tamamı Devlete Veya Belediye Veya Hususi İdarelere Aid Daire ve Müesseseler Arasındaki İhtilafların Tahkim Yolile Halli Hakkında Kanun’un 1. maddesinde sayılan kamu kurumlarından olmadığı, bu nedenle davaya mecburi hakem sıfatı ile bakılmasının mümkün bulunmadığı belirtildikten sonra bozma öncesi gerekçe tekrar edilerek her iki davalı yönünden davanın reddine yönelik verilen kararda direnilmiştir. Direnme kararı davacı … vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığının 3533 sayılı Kanun’un 1. maddesinde sayılan kamu kurumlarından olup olmadığı, burada varılacak sonuca göre somut uyuşmazlığın mecburi tahkim usulüne göre çözümlenip çözümlenemeyeceği noktasında toplanmaktadır. Bir hak üzerinde uyuşmazlığa düşmüş olan iki tarafın anlaşarak, bu uyuşmazlığın çözümlenmesini özel kişi veya kişilere bırakmalarına ve uyuşmazlığın bu özel kişi veya kişiler tarafından incelenip karara bağlanmasına tahkim denir. Kanunlarımızda biri ihtiyari, diğeri mecburi olmak üzere iki tür tahkim öngörülmüştür. Bazı hallerde, taraflar arasında ortaya çıkan özel hukuk alanına ilişkin uyuşmazlıkların evvelce bu konuda bir tahkim sözleşmesi yapılmamış olmasına rağmen, sıfatları belirtilen kişiler tarafından bakılması zorunlu kılınmıştır ki; buna mecburi ya da kanuni tahkim denilmektedir. Tahkimin hangi hallerde mecburi olduğu, özel kanun hükümleri ile tayin edilir. Mecburi tahkime tabi iş ve davalarda, taraflar Devlet mahkemelerinde yani genel mahkemelerde dava açamazlar; kanunla gösterilen hakemlere başvurmaya, bir başka söyleyişle hakemlerde dava açmaya mecburdurlar. İhtiyari tahkime ilişkin hükümler ise 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun (HMK) 11. kısmında (407 ve devamı maddeler) yer almaktadır. İhtiyari tahkimde taraflar hakeme başvurmak zorunda değillerdir. Zorlama olmadan özgür iradeleri ile çözebilecekleri alanlardaki uyuşmazlıklarını yargı önüne getirmeden anlaşarak hakeme götürerek çözebileceklerdir. Mecburi tahkim öngören bir düzenleme olan; 3533 Sayılı Kanun’un 1. maddesi \”Umumi, mülhak ve hususi bütçelerle idare edilen daireler ve belediyelerle sermayesinin tamamı Devlete veya belediye veya hususi idarelere aid olan daire ve müesseseler arasında çıkan ihtilaflardan adliye mahkemelerinin vazifesi dahilinde bulunanlar bu kanunda yazılı tahkim usulüne göre halledilirler.\” hükmünü içermektedir. Bir uyuşmazlığa 3533 sayılı Kanun hükümlerine göre bakılabilmesi için, davanın her iki tarafının da Kanunun birinci maddesinde sayılan kamu kurumundan olması gerekir. Taraflardan birisi anılan Kanunda belirtilen kamu kuruluşu değilse, davaya mecburi hakem sıfatıyla bakılamaz. Somut uyuşmazlıkta davanın tarafları Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) ve Sağlık Bakanlığıdır. Sağlık Bakanlığının 3533 sayılı Kanun\’un 1. maddesinde sayılan kuruluşlardan olduğu hususunda kuşku bulunmamaktadır. Davacı SGK\’nın 3533 sayılı Kanun kapsamında bulunup bulunmadığının aydınlığa kavuşturulabilmesi için tabi olduğu mevzuat ve hukuksal statü ortaya konulmalıdır. Öncelikle belirtmelidir ki, öğretide Sosyal Güvenlik Kurumunun özel hukukla bağlantılarını tam olarak koparmayan ancak asıl görevinin Devlet adına sosyal güvenlik kanunlarını uygulamak ve bireylere sosyal güvenlik hakkı sağlamak olan kamu tüzel kişiliğine haiz bir kamu kurumu olduğu ifade edilmiştir. (ASLANKÖYLÜ R., En Son Değişikliklerle Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu Şerhi, C.1, 2005, s.115-116, GÜZEL A., OKUR A.R, CANİKLİOĞLU, N., Sosyal Güvenlik Hukuku, 16. Bası, 2016, s.71, ARICI K., Türk Sosyal Güvenlik Hukuku, 2015, s.59) Nitekim, 5502 sayılı Sosyal Güvenlik Kurumu Kanunu\’nun 1. maddesinde, \”bu Kanun ile Kuruma görev ve yetki veren diğer kanunların hükümlerini uygulamak üzere; kamu tüzel kişiliğini haiz, idari ve mali açıdan özerk, bu Kanunda hüküm bulunmayan durumlarda özel hukuk hükümlerine tabi Sosyal Güvenlik Kurumu kurulduğu; Kurumun, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının ilgili kuruluşu olduğu\” bildirilmiştir. Aynı Kanunun 34. maddesinde ise kurumun merkezi yönetim bütçesinden başka gelirlerinin de bulunduğu açıklanmıştır. 01.01.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu\’nun 2. maddesinde, bu Kanunun, merkezi yönetim kapsamındaki kamu idareleri, sosyal güvenlik kurumları ve mahalli idarelerden oluşan genel yönetim kapsamındaki kamu idarelerinin mali yönetim ve kontrolünü kapsadığı açıklanmış, 3/d maddesinde, - [Görevi Dışında Kalan Kişisel Kusuru Nedeniyle Memur ve Kamu Görevlisine Karşı Tazminat Davası Açılması](https://kayseriavukat.org.tr/kamu-gorevlisine-karsi-tazminat-davasi/): Görevi Dışında Kalan Kişisel Kusuru Nedeniyle Kamu Görevlisine Karşı Tazminat Davası Açılması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1355 Karar No: 2018/1553 Karar Tarihi: 23.10.2018 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın husumet eksikliği nedeniyle reddine dair verilen 05.11.2013 tarihli ve … sayılı karar davacı vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 12.05.2014 tarihli ve 2014/1960 E., 2014/7598 K. sayılı kararı ile; “…Dava, kişilik haklarının ihlali nedenine dayalı manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın husumet yokluğundan reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir. Davacı, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışmakta olduğunu, davalının ise aynı üniversitede yabancı diller Yüksek okulunda müdürlük yaptığını, davalının şikayeti üzerine Rektörlük makamı tarafından soruşturma açıldığını, davalı tarafından kaleme alınan haksız ve gerçek dışı isnatlara yer verdiği şikayet dilekçesinde ve akabinde yapılan soruşturma nedeniyle kişilik haklarının saldırıya uğradığını belirterek uğradığı manevi zararın tahsilini istemiştir. Davalı, haksız ve yersiz açılan davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, davacının ve davalının kamu görevlisi oldukları, yaptıkları işlerin kamu hizmeti ile bağlantılı bulunduğu ve dava konusunun hizmet kusuru niteliğinde olduğu gerekçesiyle husumet yokluğundan istemin reddine karar verilmiştir. Davacı, aynı kurumda kendisi gibi öğretim görevlisi olarak görev yapan davalının, kendisine yönelik asılsız şikayette bulunduğu iddiasına dayalı olarak istemde bulunmuş olup, davalının dilekçesinde ileri sürdüğü hususlar kamu hizmetinin bir gereği olmadığı gibi, dilekçenin davalı tarafından Rektörlüğe verilmiş olması hizmet kusuru olarak da değerlendirilemez. Şu halde işin esasına girilerek yapılacak incelemeyle varılacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken, husumet nedeniyle istemin reddine dair karar verilmiş olması doğru değildir. Bu nedenle kararın bozulması gerekir…” gerekçesiyle karar oy çokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili; müvekkilinin Ondokuz Mayıs Üniversitesi Ziraat Fakültesinde profesör olarak çalıştığını, davalının ise aynı üniversitede Yabancı Diller Yüksek Okulunda müdürlük yaptığını, davalının 02.01.2013 tarihinde Rektörlük makamına müvekkili hakkında şikâyet dilekçesi verdiğini, dilekçe içeriğinde müvekkilinin kendisine okutmanlar önünde bağırdığını, küçük düşürücü, terbiye sınırlarını aşan, iftira ve tehdide varan sözler söylediğini, ayrıca diğer öğretim görevlisi arkadaşlarına da davacı tarafından iftira edildiğini ve zan altında bırakıldığını iddia ettiğini, davalının yöneticilik sıfatını kullanarak okutmanlar T. O. ve A. E.’e sözde iddialarını tutanak altına aldırdığını, davalının şikâyeti üzerine Rektörlük tarafından müvekkili hakkında soruşturma açıldığını, yapılan soruşturma sonucunda düzenlenen raporda herhangi bir cezai işleme gerek olmadığı kanaatinin bildirildiğini, davalının müvekkili hakkında haksız, gerçek dışı ve hukuka aykırı isnatlarda bulunarak kaleme aldığı şikâyet dilekçesi ve akabinde yapılan soruşturma nedeniyle müvekkilinin kişilik haklarına ağır derecede saldırıda bulunduğunu ileri sürerek 7.000,00TL manevi tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı vekili; davacının eşi G. T. Sullıvan’ın Ondokuz Mayıs Üniversitesi Yabancı Diller Yüksek Okulunda görev süresinin bittiği 30.12.2012 tarihine kadar öğretmen olarak çalıştığını, davacının eşinin görevde bulunduğu süre içerisinde kendisi ile yapılan sözleşmeye aykırı hareketlerde bulunması nedeniyle görev süresinin uzatılmadığını, fakat davacı ve eşi tarafından bu durumun müsebbibi olarak müvekkilinin görülmesi nedeniyle adeta kişisel bir nefret duyulduğunu, 31.12.2012 tarihinde Yabancı Diller Yüksekokulu yemekhanesinde davacı tarafından müvekkili kastedilerek, bir öğretim üyesine yakışmayacak sözlerin söylendiğini, orada bulunan görgü tanıkları T. O. ve A. E. tarafından olay hakkında tutanak tutulduğunu, müvekkilinin de bunun üzerine 02.01.2013 tarihinde Rektörlük makamına şikâyette bulunduğunu, davacının sözlerinden dolayı müvekkili tarafından şikâyet edilmesinde herhangi bir hukuka aykırılık bulunmadığını, Anayasal şikâyet hakkının kullanıldığını, kötü niyetli ve sırf davacıya zarar verme kastı ile bir şikâyet yapılmadığını, bu nedenle davacının soruşturma sonucunda ceza almamasının tazminat isteme hakkı vermeyeceğini, şikâyet üzerine atanan soruşturmacının hiçbir hukuki alt yapısı olmayan bir gerekçe ile ceza verilmemesi hususunda kendi kanaatini kullandığını, ayrıca soruşturmaya itiraz edilmiş olup sürecin hâlen devam ettiğini, dava konusu olayda aslen kusurlu olan taraf davacı olduğundan herhangi bir manevi tazminat talep etme hakkı bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece; davalının davaya konu edilen eylemlerinin hepsinin idari anlamda yapılmış eylemler olduğu, kötü niyetle zararlandırma amacı taşımayan ve temelindeki olaylarda uydurma ve tertip bulunmayan işlemlerin manevi tazminatı gerektirmeyeceği, davalının mevzuatın kendisine vermiş olduğu sınırlar içerisinde taktir ve yetkisini kullanarak işlem yaptığı, memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurdan doğan tazminat davalarının idare aleyhine açılabileceği, davalının dava konusu işlemleri kamu görevlisi sıfatıyla yaptığı, davacının davalının yasal olarak yapması gereken işlemlerin haricinde ve yasanın kendisine tanımış olduğu yetkiyi de aşarak, daha üst seviyede kusur işlediğini ispatlayamadığı, davalının yasal sınırlar içerisinde taktir hakkını kullanarak işlem yaptığı, bu hâliyle davalı tarafa husumet düşmediği, husumetin de dava şartı olduğu gerekçesiyle davanın husumet eksikliği nedeniyle reddine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece, yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle oy çokluğuyla bozulmuştur. Yerel Mahkemece, önceki karardaki gerekçeler tekrar edilerek ve “bozma ilamında davalının eyleminin hizmet kusuru olarak değerlendirilemeyeceği tespitiyle yargılamanın adli yargıda yürütülmesi gerektiği sonucuna varıldığı, ancak aynı şekilde davacının eşi Gregory Thomas Sullıvan tarafından açılıp mahkemenin 2013/129 E. sayılı dosyasında yürütülen yargılama sonucu husumet eksikliği sebebiyle davanın reddine dair verilen kararın Yargıtay tarafından 19.03.2014 tarihli kararla onanarak kesinleştiği, her iki davadaki talebin kaynağı olan olayın aynı olup davacının eşi ile davalı … arasındaki ihtilaf olduğu, bu ihtilafın da davalının idari görevinden kaynaklandığı, her iki dosyayı birbirinden ayırarak birindeki olayı hizmet kusuru, diğerindekini şahsi kusur olarak nitelendirmenin hukuka uygun olmadığı, bu davada davacının talebine konu yapmış olduğu herhangi bir maddi vakıa veya ikinci bir şahsi olay bulunmadığı, şahsi kusurun idari ödev ve hizmetin tamamen dışındaki hâllerden kaynaklanabileceği, eylemin bir hâliyle dolaylı bile olsa yürütülen hizmetle bağlantısının bulunması hâlinde hizmet kusuru olarak değerlendirilmesi gerektiği, somut olayda yürütülen hizmetten ayrılabilir şekilde kişisel kusurun bulunmadığı, davalının eyleminin hizmet kusuru olduğu” gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını davacı vekili temyiz etmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, eldeki davanın davalı kamu görevlisinin hizmet kusurundan mı, yoksa kişisel kusurundan mı kaynaklandığı, buradan varılacak sonuca göre davalıya husumet yöneltilmesinin mümkün olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümüne geçilmeden önce, konuya ilişkin yasal düzenleme ve ilkelerin ortaya konulmasında yarar vardır: Kamu personelinin mali sorumluluğuna ilişkin düzenlemeler öncelikle Anayasa olmak üzere ilgili kanunlarında yer almaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın “Temel hak ve hürriyetlerin - [Anlaşmalı Boşanma Protokolünde Belirlenen İştirak Nafakasının Azaltılması Talep Edilebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/istirak-nafakasinin-azaltilmasi/): Anlaşmalı Boşanma Protokolünde Belirlenen İştirak Nafakasının Azaltılması için Sonradan Dava Açılabilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1513 Karar No: 2019/1182 Karar Tarihi: 14.11.2019 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki nafaka davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; … Aile Mahkemesince asıl davanın kısmen kabulüne, birleşen davanın reddine dair verilen 23.09.2014 tarihli ve … sayılı karar davalı-birleşen davada davacı vekilinin temyizi üzerine, Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 22.06.2015 tarihli ve 2014/22084 E., 2015/11488 K. sayılı kararı ile: “…Davacı vekili, dava dilekçesi ile tarafların anlaşmalı olarak boşandıklarını, davacının o dönemde 10.000.-TL (brüt) maaş aldığını, iş sözleşmesinin ikale yolu ile sona erdiğini, kendi işini kurmak üzere girişimlerde bulunduğunu, davacının yeniden evlendiğini, nafakayı da eşinden aldığı borç ile ödeyebildiğini, şartlarının değiştiğini, geçim sıkıntısı çektiğini ileri sürerek iştirak nafakasının aylık 3.500.00.- TL den aylık 1.500.00.- TL ye indirilmesine ve %20 artış oranının değiştirilmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, cevap dilekçesi ile davanın reddini istemiş, bu dava ile birleştirilen dava dilekçesi ile de iştirak nafakasının 1.500.00.- TL daha artırılmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Mahkemece davanın kısmen kabulüne, iştirak nafakasının aylık 2.000.00.- TL ye indirilmesine, nafakanın her yıl tefe ve tüfe ortalaması oranında artırılmasına, birleşen davanın reddine karar verilmiş, hüküm davalı-birleşen davanın davacısı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, sair temyiz itirazları yerinde değildir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 182. maddesine göre; boşanma kararı ile velayetin kullanılması kendisine verilmeyen eş, çocuğun bakım ve eğitim giderlerine gücü oranında katılmak zorundadır. Türk Medeni Kanunu’nun 330. maddesindeki düzenleme ise; nafaka miktarı, çocuğun ihtiyaçları ile ana ve babanın hayat koşulları ve ödeme güçlerine göre belirlenir, şeklindedir. Türk Medeni Kanunu’nun331.maddesi uyarınca da; durumun değişmesi halinde hakim, nafaka miktarını yeniden belirler veya nafakayı kaldırabilir. Nafaka iradı, tarafların yaptıkları sözleşmeye dayansa bile, indirilebileceği gibi tamamen de kaldırılabilir. Ancak, sözleşme ile kararlaştırılmış ve hakim tarafından onaylanmış olan iradın, yasada aranan şartlar gerçekleşmeden tamamen kaldırılmasını ya da indirilmesini istemek hakkın kötüye kullanılması mahiyetini arz eder. Bunun gibi, sırf boşanmayı sağlayabilmek için, bilerek ve isteyerek mali gücünün üzerinde bir yükümlülüğü üstlenen ya da karşı tarafın mali durumunun iyi olduğunu ve geçinmek için nafakaya ihtiyacı olmadığını bilen kişinin, sonradan bu yükümlülüğün kaldırılması veya azaltılması yönünde talepte bulunması da iyiniyet ve sözleşmeye bağlılık ilkeleri ile bağdaşmaz. Ancak, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu‘nun 26. ve 27. maddelerine (mülga Borçlar Kanununun 19 ve 20. maddelerine) aykırı bulunmayan karşılıklı sözleşmelerde, edimler arasındaki denge, umulmadık gelişmeler yüzünden sonradan bozulacak olursa, sözleşme koşulları değişen koşullara uyarlanır. Buna göre, sözleşenlerin eğer gelişmeleri baştan kestirebilselerdi, sözleşmeyi bambaşka koşullarla kurmuş olacakları söylenebiliyorsa, ayrıca, beklenmeyen gelişme yüzünden sözleşmeye baştan kararlaştırılmış koşullarla olduğu gibi katlanmak taraflardan biri için özveri sınırının aşılması anlamına geliyorsa, nihayet, yasal ve sözleşmesel risk dağılımı çerçevesinde taraflardan sözleşmeye baştan kararlaştırılmış koşullarla bağlı kalmaları beklenemiyorsa, sözleşmeye hakimin müdahalesi gerekebilir. Somut olayda; tarafların, 05/01/2012 tarihinde açılan dava ile anlaşmalı olarak 02/02/2012 tarihli karar ile boşandıkları, boşanma protokolünde velayetin anneye bırakıldığı, 3.500.00.- TL iştirak nafakası ve her yıl % 20 artış oranı uygulanmasının kabul edildiği, kararın 27/02/2012 tarihinde kesinleştiği; ortak çocuğun, 11/11/2008 doğumlu olduğu; ekonomik sosyal durum araştırma yazılarına verilen cevaplardan, annenin su altı sporları federasyonu dış ilişkiler şefi olduğu, 2.500.00.- TL maaş aldığı, 1.100.00.- TL kira ödediği, babanın ise 01/02/2013 tarihinde işvereni ile ikale sözleşmesi yaparak kendi isteği ile iş sözleşmesini sonlandırdığı, 17.916.66.- TL toplu ödeme aldığı, halen serbest danışmanlık yaptığı, evlendiği, eşinin yakınının evinde kaldığı, paylı dairesinin olduğu, ortak çocuğun özel okula gittiği anlaşılmaktadır. Bu durumda, mahkemece; yukarıda açıklanan esaslar çerçevesinde olay değerlendirilip; boşanma kararından sonra davacının mal varlığında ve gelirinde bir azalma olmadığı, kendi isteği ile işvereni ile ikale sözleşmesi imzalayarak iş sözleşmesine son verdiği, kendi işini kurduğu, protokol ile belirlenen iştirak nafakasının azaltılması için yasal bir neden bulunmadığı gibi hakkaniyetin de bunu gerektirmediği, başlangıçtaki dengenin gözetilmesi gerektiği sonucuna varılarak, davanın reddine karar verilmesi gerekirken; yanılgılı değerlendirme ve yasal olmayan gerekçeler ile, iştirak nafakasının azaltılmasına dair karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Asıl dava, iştirak nafakasının azaltılması ve artış oranının indirilmesi; birleşen dava ise iştirak nafakasının arttırılması istemlerine ilişkindir. Davacı-birleşen davada davalı vekili, tarafların anlaşmalı olarak boşandıklarını, protokolde 3.500TL iştirak nafakasının ödenmesi ve nafaka bedelinin bir sonraki yıl aynı tarihte başlatılmak üzere her yıl için %20 oranında zam uygulanarak arttırılacağının kararlaştırıldığını, müvekkilinin o dönemde 10.000TL (brüt) maaş aldığını, iş sözleşmesinin ikale yolu ile sona erdirdiğini ve kendi işini kurmak üzere girişimlerde bulunduğunu, ayrıca müvekkilinin yeniden evlendiğini ve nafakayı eşinden aldığı borç ile ödeyebildiğini, şartlar değiştiğinden müvekkilinin geçim sıkıntısı çektiğini ileri sürerek, iştirak nafakasının hâlen aylık 4.200TL’den 1.500TL’ye indirilmesine ve protokolde öngörülen %20 artış oranının TEFE+ÜFE ortalaması oranı olarak değiştirilmesine karar verilmesini talep ve dava etmiş; birleşen davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Davalı-birleşen davada davacı vekili, taraflar arasında imzalanan protokol esas alındığında iştirak nafakasının indirilmesinin istenemeyeceğini savunarak asıl davanın reddine karar verilmesini istemiş; birleşen davada ise protokolde öngörülen iştirak nafakasının 1.500TL daha artırılmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Yerel mahkemece, protokoldeki nafaka ve artış oranı ile ilgili küçüğün ihtiyaçları ile 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 182. maddesindeki eşlerin birlikte katkıda bulunmaları ile ilgili düzenleme değerlendirildiğinde, 11.11.2008 doğumlu çocuğun yıllığı 15.000TL olan okul giderlerinin dışında diğer ihtiyaçları da göz önüne alındığında, yıllık 50.000TL civarında tutan nafaka miktarının hakkaniyete uygun olmadığı, protokolde her ne kadar nafaka ile ilgili değişiklik hakkında dava açılamayacağı kararlaştırılmış ise de, doğmamış bir dava hakkından feragatin hukuken sonuç doğurmayacağı gerekçesiyle, dava tarihinden geçerli olmak üzere iştirak nafakasının aylık 2.000TL’ye indirilmesine, kararın kesinleştiği tarih dönem başlangıç tarihi kabul edilerek nafakanın her yıl TÜİK tarafından açıklanan ve davacının talebinde belirttiği (TEFE+ÜFE) ortalaması oranında artırılmasına, nafaka indiriminin 01.02.2013 tarihinden geçerli olmasına dair talep ile birleşen davanın reddine karar verilmiştir. Davalı-birleşen davada davacı vekilinin temyizi üzerine karar, yukarıda başlık bölümünde gösterilen nedenlerle bozulmuştur. Mahkemece, önceki gerekçeler yanında, her ne kadar nafaka borçlusu baba işinden kendi isteği ile ayrılmış ise de, daha sonraki işinde hesap edilen muhtemel nafaka rakamlarını ödeyebileceğine dair mali durumunda bir düzelme - [Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması HAGB Kararı Hukuk Hâkimini Bağlar mı?](https://kayseriavukat.org.tr/hagb-karari-hukuk-hakimini-baglar-mi/): Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması HAGB Kararı Hukuk Hâkimini Bağlar mı? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1353 Karar No: 2018/1552 Karar Tarihi: 23.10.2018 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 23.05.2013 tarihli ve … sayılı karar davalı vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 30.04.2014 tarihli ve 2013/12224 E., 2014/6930 K. sayılı kararı ile, \”…Dava, kişilik haklarına saldırı nedeni ile manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece istemin bir bölümü kabul edilmiş; karar, davalı tarafından temyiz edilmiştir. Davacı, davalının kendisine hakaret ettiğini belirterek manevi tazminat istemiştir Davalı, davanın reddi gerektiğini savunmuştur. Mahkemece, istemin kısmen kabulüne karar verilerek davacı lehine 3.000 TL manevi tazminata hükmedilmiştir. Dosya arasına getirtilip incelenen Didim (Yenihisar) Sulh Ceza Mahkemesi\’nin 2012/354 Esas ve 2013/45 Karar sayılı ilamı, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkindir. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 231/5. maddesi uyarınca; “Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, kurulan hükmün sanık hakkında bir hukukî sonuç doğurmamasını ifade eder.” Bu nedenle açıklanması geri bırakılan mahkûmiyet hükmünün, 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nun 53. maddesi anlamında hukuk hâkimi yönünden bağlayıcılığı yoktur. Somut olayın oluşunu hukuk hâkimi kendisi takdir etmelidir. Ceza dosyası incelendiğinde, davalı tarafından davacıya hakaret edildiğine ilişkin olarak beyan veren ve davacının iş yerinde çalışan ….. hazırlık aşamasında alınan beyanında davalının davacıya hakaret içeren ifadeler kullandığını beyan etmekle birlikte mahkeme huzurunda verdiği beyanında, davalının davacıya hakaret etmediğini ifade etmiş, olay anında davalı ile birlikte balkonda olan tanık …. ise tarafların aralarında kira borcunun ödenmesi hususu nedeniyle ağız dalaşı yaşandığını, bunun dışında hakaret içeren söz duymadığını beyan etmiştir. Dava dosyası kapsamı itibari ile davalının davacıya hakaret ettiği kesin ve net bir şekilde ispatlanamamıştır. Açıklanan nedenle istemin tümden reddedilmesi gerekirken, yanılgılı gerekçe ile yazılı şekilde hüküm kurulması doğru değildir. Kararın bu nedenle bozulması gerekmiştir…\” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacı davalıya ve eşine ait restoran ve pansiyon işletmesini yazılı kira sözleşmesi ile kiraladığını, bir süre işlettikten sonra davalının 07.05.2012 tarihinde iş yerine gelerek ödenen kira bedelinin az olduğunu, bu miktarın arttırılması gerektiğini söylediğini, bu konuları daha sonra görüşmeleri gerektiğini söylemesi üzerine davalının kendisine ve ortağına hakaret ettiğini, davalının eylemi nedeniyle Didim (Yenihisar) Cumhuriyet Başsavcılığına şikâyette bulunduğunu, soruşturma sonucunda davalı hakkında Didim (Yenihisar) Sulh Ceza Mahkemesinde dava açıldığını, yargılama sonunda davalının hakaret suçundan cezalandırılmasına karar verildiğini, bu olay nedeniyle işletmede bulunan müşteriler ve çalışanların yanında küçük düştüğünü ve itibar kaybettiğini ileri sürerek 14.000,00 TL manevi tazminatın olay tarihi olan 07.05.2012 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı vekili davacının kira bedellerini zamanında ödemediğini, aralarında bu nedenle çekişme bulunduğunu, ceza dosyasında müvekkilinin küfür ettiğine ilişkin herhangi bir delil bulunmadığını, Didim (Yenihisar) Sulh Ceza Mahkemesinin kararının yanlış olduğunu ancak verilen hükümde hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verildiğinden temyiz yolunun kapalı olduğunu, ceza mahkemesi tarafından verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararlarının hukuk mahkemelerini bağlayıcı nitelikte olmadığını, talep edilen tazminat miktarının fahiş olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Yerel Mahkemece davalının Didim (Yenihisar) Sulh Ceza Mahkemesinin 2012/354 E. sayılı dava dosyasında davacıya hakaret ettiği iddiasıyla yapılan yargılama sonucunda neticeten 1.740,00 TL adli para cezasıyla cezalandırıldığı ve adli para cezasına yönelik hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiği, kararın 11.02.2013 tarihinde kesinleştiği, davacının da davalının ceza davasına yansıyan ve mahkûmiyetle sonuçlanan eylemi nedeni ile müşterilerinin ve çalışanlarının yanında küçük düştüğünü iddia ederek iş bu davayı açtığı, davacının uğramış olduğu haksız fiil sonucu üzüntü ve ızdırabın giderilmesi gerektiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece önceki gerekçeler tekrar edilerek ve ceza mahkemesince verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının hukuk hâkimini bağlamayacağı, ancak hukuk hâkimince ceza dosyası incelenerek kusur tespiti yapılması durumunda daha önce ceza mahkemesince suç sabit görülerek adli para cezası verilen ve hükmün açıklanmasının geri bırakılan olayda hukuk hâkimince manevi tazminat yönünden yeniden yargılama yapılması gibi bir müessesenin oluşmasına neden olacağı, bununla birlikte ceza mahkemesinde beraat etmemiş olan sanık hakkında hukuk hâkimince yapılacak inceleme sonucu manevi tazminat davasının reddi durumunda ceza ve hukuk mahkemelerinin ayrı ayrı ve zıt kararlarının ortaya çıkacağı, bu nedenle iş bu davada davalının kusuruna ilişkin incelemenin gerekmeyeceği, ceza dosyasına yansıyan eylemlerinden ötürü davacının kişilik haklarının saldırıya uğrayıp uğramadığının incelenmesi gerektiği, davalının ceza dosyasına yansıyan hakaret eyleminin kişilik haklarına saldırı niteliğinde olduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını davalı vekili temyiz etmiştir. Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair karar verilen ceza dosyasındaki delillerin hukuk hâkimince değerlendirilerek tazminat davasının reddine karar verilmesinin aynı konuda zıt kararlar verildiği anlamına gelip gelmeyeceği, buradan varılacak sonuca göre eldeki davada davalının manevi tazminatla sorumlu tutulup tutulamayacağı noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümüne geçilmeden önce, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumunun hukuki niteliği ve ilgili yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır: 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun (CMK) “Hükmün açıklanması ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması” başlıklı 231. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “(1) Duruşma sonunda, 232 nci maddede belirtilen esaslara göre duruşma tutanağına geçirilen hüküm fıkrası okunarak gerekçesi ana çizgileriyle anlatılır. (2) Hazır bulunan sanığa ayrıca başvurabileceği kanun yolları, mercii ve süresi bildirilir. (3) Beraat eden sanığa, tazminat isteyebileceği bir hâl varsa bu da bildirilir. (4) Hüküm fıkrası herkes tarafından ayakta dinlenir. (5) (Ek: 6/12/2006-5560/23 md.) Sanığa yüklenen suçtan dolayı yapılan yargılama sonunda hükmolunan ceza, iki yıl veya daha az süreli hapis veya adlî para cezası ise; mahkemece, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilir. Uzlaşmaya ilişkin hükümler saklıdır. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, kurulan hükmün sanık hakkında bir hukukî sonuç doğurmamasını ifade eder. (6) (Ek: 6/12/2006-5560/23 md.) Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesi için; a) Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış bulunması, b) Mahkemece, sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate varılması, c) Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi, gerekir. (Ek cümle: 22/7/2010 – 6008/7 md.) Sanığın kabul etmemesi hâlinde, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına - [İskân Raporu ve Kullanma İzni Alınmamış Yapılarda Geçici Su Aboneliği Yapılması Mümkün mü?](https://kayseriavukat.org.tr/gecici-su-aboneligi/): İskân Raporu ve Yapı Kullanma İzni Alınmamış Yapılarda Geçici Su Aboneliği Yapılması Mümkün mü Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/453 Karar No: 2018/1861 K. Tarihi: 06.12.2018 Mahkemesi: Tüketici Mahkemesi Taraflar arasındaki geçici su abonelik tesisi davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; … Tüketici Mahkemesince davanın reddine dair verilen 25.09.2013 tarihli ve … sayılı kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 25.06.2014 tarihli ve 2014/11756 E., 2014/10336 K. sayılı kararı ile; “…Davacı vekili dava dilekçesinde; davacının davalı kuruma su aboneliği için başvurduğunda, davaya konu binanın iskan raporu bulunmadığı gerekçesiyle abonelik talebinin reddedildiğini belirterek geçici su aboneliğinin tesisine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı vekili cevap dilekçesi ile; davanın reddini dilemiştir. Mahkemece; davanın reddine, karar verilmiş; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dava konusu binanın iskan izninin alınmadığı dosya içeriği ile sabittir. 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 30 ve 31.maddeleri hükmüne göre, yapı kullanma izin belgesi bulunmayan yerlerde abonelik tesisi mümkün değildir. Ne var ki; davadan önce 26.07.2008 tarihli Resmi Gazetede yayınlanıp yürürlüğe giren 5784 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 25.maddesinde 3194 Sayılı İmar Kanunu’na eklenen Ek Geçici 11.madde, “Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihe kadar yapı (inşaat) ruhsatı alınmış ve buna göre yapılmış olup, kanalizasyon kullanma izni verilmeyen ve alınmayan yapılara yol, su, elektrik, telefon vb. gibi altyapı hizmetlerinden birinin veya birkaçının götürüldüğünün belgelenmesi halinde ilgili yönetmelikler doğrultusunda fenni gereklerin yerine getirilmiş olması ve bu maddenin yayımı tarihinden itibaren başvurulması üzerine, kullanma izni alınıncaya kadar geçici abonelik yapılabilir, bu halde elektrik ve su bağlanması abone için kazanılmış hak teşkil etmez. Ancak yapı ruhsatı alınmış ve buna göre yapılmış olma şartı 12.10.2004 tarihinden önce yapılmış olan yapılarla ilgili olarak uygulanamaz.” hükmü getirilmiştir. 3194 sayılı İmar Kanunu’na eklenen geçici 11.madde hükmü uyarınca yine aynı yasanın 31.maddesindeki istisnalardan yararlanabilmek için yapı ruhsatının 26.07.2008 tarihinden önce alınmış olması gerekmektedir. Somut olayda, dava konusu taşınmazın yapı ruhsatı tarihi 31/12/2004 olup bu durumda İmar Kanununun 11.maddesindeki yasal şartların gerçekleştiğinin kabulü gerekir. Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde reddine karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava geçici su aboneliğinin tesisi istemine ilişkindir. Davacı vekili, müvekkilinin davalı kuruma su aboneliği için başvurduğunda davaya konu binanın iskân raporu bulunmadığı gerekçesiyle abonelik talebinin reddedildiğini belirterek geçici su aboneliğinin tesisine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Yerel Mahkemece davaya konu binanın statik raporu olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde gösterilen nedenlerle bozulmuştur. Bozma kararına karşı yerel mahkemece ilk karardaki gerekçeler tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; mevcut delillere göre davalı idarenin geçici abonelik sözleşmesi yapmasının gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümünde öncelikle konuya ilişkin mevzuattan bahsetmekte yarar vardır. 3194 sayılı İmar Kanunu’nun “Yapı Kullanma İzni” başlıklı 30’uncu maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “Yapı tamamen bittiği takdirde tamamının, kısmen kullanılması mümkün kısımları tamamlandığı takdirde bu kısımlarının kullanılabilmesi için inşaat ruhsatını veren belediye ve valilikten izin alınması mecburidir. Mal sahibinin müracaatı üzerine, yapının ruhsat ve eklerine uygun olduğu ve kullanılmasında fen bakımından mahzur görülmediğinin tespiti gerekir.” Yine aynı Kanunun “Kullanma İzni Alınmamış Yapılar” başlıklı 31’inci maddesinde düzenlenen hükme göre de; “İnşaatın bitme günü, kullanma izninin verildiği tarihtir. Kullanma izni verilmeyen ve alınmayan yapılarda izin alınıncaya kadar elektrik, su ve kanalizasyon hizmetlerinden ve tesislerinden faydalandırılmazlar. Ancak, kullanma izni alan bağımsız bölümler bu hizmetlerden istifade ettirilir.” Açıklanan Yasa hükümleri birlikte değerlendirildiğinde; yapı kullanma (iskân) izni verilmeyen veya alınmayan yapıların, izin alınıncaya kadar elektrik ve belediye (ferdi abonelik) hizmetlerinden faydalanamayacakları açıktır. Hâl böyle iken, yasa koyucu ülkemizde, yapı (inşaat) ruhsatı alınmadan inşa edilmiş ya da yapı (inşaat) ruhsatı alınmasına rağmen yapı kullanma (iskân) izni alınmamış birçok yapının bulunması nedeniyle yukarıda açıklanan yasal düzenlemelere, 26.07.2008 tarihli Resmî Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 5784 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 25’inci maddesi ile 3194 sayılı İmar Kanunu’na eklenen geçici 11’inci madde ile bir istisna getirmiştir. 3194 sayılı İmar Kanunu’nun geçici 11. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihe kadar yapı (inşaat) ruhsatı alınmış ve buna göre yapılmış olup, kanalizasyon kullanma izni verilmeyen ve alınmayan yapılara yol, su, elektrik, telefon vb. gibi altyapı hizmetlerinden birinin veya birkaçının götürüldüğünün belgelenmesi halinde ilgili yönetmelikler doğrultusunda fenni gereklerin yerine getirilmiş olması ve bu maddenin yayımı tarihinden itibaren başvurulması üzerine, kullanma izni alınıncaya kadar geçici abonelik yapılabilir. Bu halde elektrik ve su bağlanması abone için kazanılmış hak teşkil etmez. Ancak yapı ruhsatı alınmış ve buna göre yapılmış olma şartı 12.10.2004 tarihinden önce yapılmış olan yapılarla ilgili olarak uygulanamaz.” 3194 sayılı İmar Kanunu’na eklenen bu madde hükmü uyarınca yine aynı Yasanın 31’inci maddesindeki istisnalardan yararlanabilmek için yapı ruhsatının 26.07.2008 tarihinden önce alınmış olması gerekmektedir. Yapı Kullanma İzni Alınmamış Yapılarda Geçici Su Aboneliği Öte yandan, dava konusu uyuşmazlığın doğduğu tarihte yürürlükte olan (mülga) ASKİ Tarifeler Yönetmeliği’nin 30/d maddesinin yollamasıyla, anılan Tarifenin “Abonelik türleri” başlıklı 6/h maddesi, “…Abonelerin gruplandırılmasıyla, tarifelerin uygulama esasları aşağıda açıklanmıştır. … Geçici aboneler: … Yapı ruhsatı bulunup da, elektrik, doğalgaz ve telefon gibi kamu hizmetlerinin en az birinden yararlandığını ispatlamak koşuluyla, yapı kullanma izni için ilgili kuruma başvurulduğu halde izin verilmeme nedeninin; – Sigorta prim veya vergi borçlarından kaynaklanması halinde tüm bağımsız bölümlere, … – Binanın oturulan bölümleriyle ilgili olmayıp çevre düzenlemesi gibi eksikliklerden, kaynaklanması halinde tüm bağımsız bölümlere, Yapı Kullanma İzni Belgesi alınıncaya kadar geçici olarak, kullanım türüne göre su verilen aboneliklerdir…” Buna göre, yapı ruhsatı bulunup da elektrik, doğalgaz ve telefon gibi kamu hizmetlerinin en az birinden yararlandığını ispatlamak koşuluyla, yapı kullanma izni için ilgili kuruma başvurulduğu hâlde izin verilmeme nedenlerinin; sigorta prim veya vergi borçlarından kaynaklanması, binanın bazı kısımlarının yapı ruhsatına aykırı olması, binanın oturulan bölümleriyle ilgili olmayıp çevre düzenlemesi gibi eksikliklerden kaynaklanması hâlinde, geçici abonelik yapılacağı kabul edilmiştir. Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki; yapı kullanma izni verilmesi için gerekli belgeler Ankara Büyükşehir - [Kazanca Katılmalı Kira Sözleşmesi, Adi Ortaklık Sözleşmesi Olarak Değerlendirilebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/kazanca-katilmali-kira-sozlesmesi/): Kazanca Katılmalı Kira Sözleşmesi, Adi Ortaklık Sözleşmesi Olarak Değerlendirilebilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/983 Karar No: 2019/543 Karar Tarihi: 09.05.2019 Mahkemesi: Ticaret Mahkemesi Taraflar arasında birleştirilerek görülen alacak, sözleşmenin feshi ve tahliye davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; … Asliye Ticaret Mahkemesince asıl ve birleşen davalarda dava dilekçelerinin görevsizlik nedeniyle reddine dair verilen 23.12.2013 tarihli ve … sayılı kararın incelenmesi taraf vekillerince istenilmesi üzerine, Yargıtay (Kapatılan) 6. Hukuk Dairesinin 18.11.2014 tarihli ve 2014/2692 E., 2014/12623 K. sayılı kararı ile; “…31.08.2009 tarihinde açılan asıl dava; davalının işlettiği işletmenin cirosunun %6 sının tespiti, 01.09.2009 tarihinde açılan ve 09.09.2009 tarihinde birleşen dava, ortaklık sözleşmesinin feshine, davacının kullanımında bulunan taşınmazın tahliyesi istemine ilişkindir. Mahkemece görevsizlik kararı verilmiş, hüküm davacı ve davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Davacı vekili, 31.08.2009 tarihli dava dilekçesinde, müvekkili ile davalı arasında yazılı ortaklık sözleşmesi olduğunu, davalının sözleşme gereğince ödemesi kararlaştırılan ortaklık payını ödemediğini belirterek işletmenin cirosunun belirlenmesini talep etmiş, 09.09.2009 tarihli kararla birleşen dosyada ise 01.09.2009 tarihinde açtığı dava ile ortaklık sözleşmesinin feshine, davacının kullanımında bulunan taşınmazın tahliyesine karar verilmesini istemiştir. Mahkemece dava kira alacağının tahsili ve tahliye istemine ilişkin olduğundan, Sulh Hukuk Mahkemesinin görevli olduğu gerekçesiyle 23.12.2013 tarihinde görevsizlik kararı verilmiştir. Asıl dava, 31.08.2009 birleşen dava ise 01.09.2009 tarihinde açılmış olup, Her ne kadar 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 4.maddesinde; …kira ilişkisinden doğan alacak davalarında değerine bakılmaksızın Sulh Hukuk Mahkemelerinin görevli olduğu düzenlenmiş ise de, geçici 1/1 maddesinde, “bu Kanunun yargı yolu ve göreve ilişkin hükümlerinin, Kanunun yürürlüğe girmesinden önceki tarihte açılmış davalarda uygulanmayacağı” düzenlenmiştir. Bu nedenle mahkemece işin esası hakkında bir karar verilmesi gerekirken 4 yıldan uzun bir süre yargılama yapılmasından sonra yazılı gerekçe ile görevsizlik kararı verilmesi doğru olmadığından hükmün bozulması gerekmiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 438. maddesinin ikinci fıkrası hükmü gereğince direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağından davalı-karşı davacı vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Asıl dava taraflar arasında ortaklık sözleşmesi adı altında düzenlenen sözleşmeden kaynaklanan alacak, birleşen dava sözleşmesinin feshi ve tahliye, karşı dava sözleşmenin feshi istemine ilişkindir. Asıl davada davacı … vekili; müvekkili ile davalı arasında imzalanan 27.11.2006 tarihli ortaklık sözleşmesiyle müvekkilinin kirası altında olan … Levent/İstanbul adresindeki işyerinin lokantacılık faaliyeti çerçevesinde Tavacı Recep Usta adı altında ortaklaşa işletilmesinin kararlaştırıldığını, sözleşme uyarınca 15.07.2007-15.06.2008 tarihleri arasında aylık 15.000,00TL, 15.07.2008-15.06.2009 tarihleri arasında aylık 10.500 USD’nin maktu olarak ve aylık cironun %6’sı tutarında bedelin kâr payı olarak ödeneceğini, davalının sözleşmede kararlaştırılan yükümlülüklerini yerine getirmemesi üzerine müvekkili tarafından Beyoğlu 18. Noterliğinin 25.05.2009 tarihli ve 11713 yevmiye numaralı ihtarname keşide edildiğini, ihtarnameye rağmen yükümlülüklerini yerine getirmeyen davalı aleyhine icra takibi başlatıldığını, sözleşmenin 5. maddesinde yıllık ödemenin 180.000 USD’nin altında kalması hâlinde söz konusu miktarın tamamlanacağının taahhüt edildiğini ileri sürerek fazlaya dair hakları saklı kalmak kaydı ile ilk yıl için 42.646,40TL anapara ve 10.328,61TL faiz, ikinci yıl için 83.646,00TL anapara ve 3.529,17TL faiz olmak üzere toplam 140.150,19TL alacağın davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Asıl davada davalı … vekili; her ne kadar dava konusu sözleşmenin başlığı ortaklık sözleşmesi ise de sözleşmenin içeriği itibariyle gerçek niteliğinin bir kira sözleşmesi olduğunu, davacının taşınmazın maliki olduğunu söyleyerek ve sözleşmeyle müvekkilinin iyi niyetini kötüye kullanarak kendi hazırladığı sözleşmeyi imzalattığını, ancak daha sonra taşınmazın malikinin davacı olmadığını öğrendiklerini, bunun üzerine davacı hakkında suç duyurusunda bulunduklarını, davacının İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına verdiği ifadede taşınmazı E. Erduran’dan sözleşme ile kiraladığını beyan ettiğini, adı geçen kira sözleşmesinde taşınmazın bir başkasına kiraya verilemeyeceğinin düzenlendiğini, bu nedenle davacının dava şartlarından olan taraf ehliyetinin bulunmadığını, dava konusu sözleşmeden başka Beşiktaş Noterliğince de onaylanan bir kira sözleşmesi düzenlendiğini, kira sözleşmelerinden doğan akdin feshi ve tahliye davalarında sulh hukuk mahkemelerinin görevli olduğunu, mahkemece görevsizlik kararı verilmesi gerektiğini, davacının İstanbul 4. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2009/636 E. sayılı dosyası ile sözleşmenin feshi davası açtığını, müvekkilinin de hata, hile ve gabin nedeniyle sözleşmenin feshi için karşı dava açtığını, eldeki davanın 2009/636 E. sayılı dosya ile birleştirilmesini talep ettiklerini, ayrıca müvekkilinin davacıya borcunun bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Birleşen davada davacı-karşı davalı … vekili; müvekkilinin sözleşmenin feshine ilişkin 6.4. ve 6.5. maddeleri gereğince hiçbir ihbar ve ihtara gerek kalmaksızın ortaklık sözleşmesini feshetme hakkı mevcut olmasına rağmen iyi niyet göstergesi olarak ve ticari etik gereği defalarca davalıya sözlü uyarılarda bulunduğunu, bu uyarılardan sonuç alamayınca Beyoğlu 18. Noterliğinin 25.05.2009 tarihli ve 11713 yevmiye numaralı ihtarnameyi keşide ettiğini, davalının ihtarnameye rağmen yükümlülüklerini yerine getirmediğini ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla ortaklık sözleşmesinin feshine, davalının kullanımında bulunan taşınmazın tahliyesine karar verilmesini istemiştir. Birleşen davada davalı-karşı davacı … vekili karşı dava dilekçesinde; davaya konu sözleşmenin müvekkilinin iyi niyet ve güveni kötüye kullanılarak ve davacı-karşı davalının hile ve desiseleri ile hataya düşürülerek okutulmadan imzalatıldığını, bu nedenle hukuken geçersiz olduğunu, ayrıca sözleşmede gabin bulunduğunu, davacı-karşı davalının taşınmazı maliklerinden aylık 5.000,00TL bedel karşılığında kiraladığını belirterek kira sözleşmesi örneği sunduğunu, kira sözleşmesinin hususi şartları incelendiğinde, taşınmazın tepeden tırnağa tadilat ve dekorasyonun davacı-karşı davalı tarafından yapılacağının yazıldığını, buna rağmen tadilat ve dekorasyonun müvekkili tarafından yapıldığını, aylık 5.000,00TL’ye kiraladığı taşınmazı müvekkiline ilk yıl için aylık 15.000,00TL ve cirodan %6 pay, daha sonraki yıllarda ise aylık 10.500 USD ve cirodan %6 pay üzerinden kiraya verdiğini ileri sürerek hata, hile ve gabin nedeniyle sözleşmenin feshine ve tüm sonuçlarıyla hükümsüz sayılmasına karar verilmesini istemiştir. Mahkemece; ortaklık ilişkisinin varlığı için ortakların kâra ve zarara birlikte katlanmaları gerektiği, oysa ki davaya konu sözleşmede davacının sadece yer tahsisi yapıp kira bedelini zarar hâlinde dahi talep ettiği, sözleşmede zarara ilişkin davacının herhangi bir katılımının söz konusu olmadığı, hatta ödeme yapılmaması hâlinde tahliye isteneceğinin kararlaştırıldığı, bu hâliyle taraflar arasındaki sözleşmenin ortaklık sözleşmesi mahiyetinde olmadığı, kazanca katılmalı kira sözleşmesi mahiyetinde olduğu, asıl davada bir nevi bakiye kira bedelleri ve birleşen davada da bir nevi kira sözleşmesinin feshi ile kiralananın tahliyesi talep edildiği, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 4. maddesi kapsamında dava konusunun değer veya tutarına bakılmaksızın kira ilişkisinden doğan tüm uyuşmazlıklarda sulh hukuk mahkemelerinin görevli olduğu gerekçesiyle - [Engeli Nedeniyle Çalışamayan Tarafa Karşı İştirak Nafakasının Artırılması Davası Açılabilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/istirak-nafakasinin-artirilmasi-davasi/): Engeli Nedeniyle Çalışamayan Tarafa Karşı İştirak Nafakasının Artırılması Davası Açılabilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1024 Karar No: 2019/1151 K. Tarihi: 07.11.2019 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki iştirak nafakasının artırılması davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Aile Mahkemesince davanın reddine dair verilen 24.06.2015 tarihli ve … sayılı kararın temyizen incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 24.12.2015 tarihli ve 2015/15163 E., 2015/21071 K. sayılı kararı ile; “…Davacı vekili dava dilekçesinde; tarafların boşandıklarını, müşterek çocukların velayetinin müvekkiline verildiğini, çocuklar lehine aylık 50,00 şer TL iştirak nafakasına hükmedildiğini, ödenmekte olan nafakanın çocukların ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz kaldığını belirterek; nafakaların aylık 500,00 er TL’ye yükseltilmesini talep etmiştir. Davalı vekili cevap dilekçesinde; müvekkilinin özürlü olduğunu, çalışamadığını, tüm ihtiyaçlarını babasının karşıladığını savunarak; davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkemece; davalının çalışarak hayatını kazanamadığı, bugüne kadar ailesinin desteğiyle nafakaları ödediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dava; iştirak nafakasının artırılması istemine ilişkindir. İştirak nafakası, velayet hakkı kendisine bırakılmayan eşin, velayet hakkı verilen eşe, çocuğunun bakım ve eğitim giderleri karşılığı gücü oranında yapacağı katkıdır. Kural olarak velayet hakkı kendisine verilmeyen eşin, çocuğun bakım ve eğitim giderlerine “gücü” oranında katkıda bulunması gerekir. (TMK m.182) Bununla birlikte çocuğun bakımı, eğitimi ve korunması için gerekli giderlerin ana ve baba tarafından müştereken karşılanması ilke olarak kabul edilmiştir. (TMK m.327) Nafaka miktarı, çocuğun ihtiyaçları ile ana ve babanın hayat koşulları ve ödeme güçleri dikkate alınarak belirlenir. Buna göre iştirak nafakası tayin edilirken mahkemece; çocuğun yaşının, eğitim durumunun, günün ekonomik koşullarındaki paranın alım gücünün ve anne babanın ekonomik ve sosyal durumlarının göz önünde bulundurulması gerekir. Bu bilgiler ışığında somut olaya bakıldığında; tarafların 06.11.013 tarihli ilamla boşandıkları, müşterek iki çocuklarının bulunduğu, 2008 ve 2010 doğumlu çocukların velayetlerinin davacı anneye verildiği, çocuklar için aylık 50,00 şer TL iştirak nafakasına hükmedildiği, kararın 25.12.2013 tarihinde kesinleştiği, eldeki davanın 26.01.2015 tarihinde açıldığı, davacı annenin duyma ve konuşma özürlü olduğu, özürlü maaşı aldığı, anne ve babası ve iki çocuğuyla birlikte yaşadığı, davalı babanın mental retardasyon ve uyum bozukluğu rahatsızlığının olduğu, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 405 maddesi uyarınca kısıtlanarak babasının vesayeti altına alındığı, giderlerini kardeşinin ve babasının karşıladığı anlaşılmaktadır. Davalının duruşmada dinlenen vasisi; davalıya SGK’dan herhangi bir ödeme yapılmadığını, ödeme yapılması için rapor almaları gerektiğinin söylendiğini, davalının korkup müracaat etmeye gitmediğini beyan etmiştir. Somut olayda; davalı özürlü olup, çalışamamakta ise de müracaat etmesi halinde özürlü maaşı alabilecek, sabit bir gelire sahip olabilecek durumdadır. Hal böyle olunca mahkemece; nafakanın niteliği, müşterek çocukların yaşları, hali hazırda ödenen nafakanın belirlendiği tarihle eldeki davanın açıldığı tarih arasında geçen zaman, ekonomik göstergelerdeki değişim ile TÜİK’in yayınladığı ÜFE artış oranı nazara alındığında; çocukların menfaati üstün tutularak, nafakaların bir miktar artırılmasına karar verilmesi gerekirken, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 4. maddesinde vurgulanan hakkaniyet ilkesine aykırı olacak şekilde yazılı gerekçeyle davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiş, bu husus bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, iştirak nafakasının artırılması istemine ilişkindir. Davacı vekili; müvekkili ile davalının 09.01.2008 tarihinde evlendiğini ve bu evlilikten 2008 ve 2010 doğumlu müşterek iki çocuklarının bulunduğunu, tarafların Ankara 5. Aile Mahkemesinin 25.12.2013 tarihinde kesinleşen kararı ile boşandıklarını, boşanma ile birlikte müşterek çocukların velâyetlerinin müvekkili anneye verildiğini ve çocuklar lehine aylık 50,00’şer TL iştirak nafakasına hükmedildiğini, müvekkilinin duyma ve konuşma engelli olduğunu, hiçbir gelirinin ve mal varlığının bulunmadığını, nafakanın çocukların ihtiyaçları bakımından çok düşük ve yetersiz kaldığını ileri sürerek iştirak nafakasının her bir çocuk için ayrı ayrı aylık 500,00 TL’ye yükseltilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili; müvekkilinin fiil ehliyetinin bulunmadığını ve boşanma davası sırasında da vesayet altında olduğunu, fiil ehliyeti olmayan kişinin borç yükümlülüğünden söz edilemeyeceğini, talep edilen nafaka artışının çok fahiş olduğunu, müvekkilinin ihtiyaçlarının ve giderlerinin ailesi tarafından karşılandığını, davacının ise engelli aylığı aldığını savunarak davanın reddini istemiştir. Yerel Mahkemece; davalının “mental retardasyon ve uyum bozukluğu” rahatsızlığı nedeniyle kısıtlandığı, babası M. A. Kamçı’nın kendisine vasi olarak atandığı, davalının herhangi bir gelirinin bulunmadığı ve hayatını çalışarak kazanamayacak derecede malul olduğu, her ne kadar boşanma dosyasında iştirak nafakasına hükmedilmiş ise de belirtilen sağlık durumu ile mali sosyal durumu gözetildiğinde çalışarak hayatını kazanamayacağı gibi hükmedilen nafakaları dahi ödeyemeyeceği, bugüne kadar ailesinin desteği ile nafakaları ödediği dolayısıyla nafaka artış talebinin de kabul edilemeyeceği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece; önceki gerekçelerle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, somut olayda müşterek iki çocuk için takdir edilen iştirak nafakasının artırılmasının gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü için konu ile ilgili yasal düzenleme ve kavramların kısaca açıklanmasında yarar vardır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 182/2. maddesi ile velâyetin kullanılması kendisine verilmeyen eşin, çocuğun bakım ve eğitim giderlerine gücü oranında katılması esası kabul edilmiş; aynı Kanun’un 327. maddesinde de çocuğun bakımı, eğitimi ve korunması için gerekli giderlerin ana ve baba tarafından karşılanacağı öngörülmüştür. Anılan Kanun’un 328. maddesinde ise ana ve babanın bakım borcunun, çocuğun ergin olmasına kadar devam edeceği, çocuk ergin olduğu halde eğitimi devam ediyorsa, ana ve babanın durum ve koşullara göre kendilerinden beklenebilecek ölçüde olmak üzere, eğitimi sona erinceye kadar çocuğa bakmakla yükümlü oldukları düzenlemesine yer verilmiştir. Ana babanın bakım yükümünün doğal sonucu olan iştirak nafakası, çocuğun korunmasına yönelik olup, kamu düzenine ilişkindir ve hâkim talep bulunmasa dahi kendiliğinden iştirak nafakasına hükmetmelidir. İştirak nafakasının miktarının nasıl belirleneceği ise 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun “Nafaka miktarının takdiri” başlıklı 330. maddesinin birinci fıkrasında; “Nafaka miktarı, çocuğun ihtiyaçları ile ana ve babanın hayat koşulları ve ödeme güçleri dikkate alınarak belirlenir. Nafaka miktarının belirlenmesinde çocuğun gelirleri de göz önünde bulundurulur” şeklinde düzenlenmiştir. Bunun yanında iştirak nafakası miktarının yeniden belirlenmesi de mümkündür. Nitekim 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun “Durumun değişmesi” başlıklı 331. maddesi; “Durumun değişmesi hâlinde hâkim, istem üzerine nafaka miktarını yeniden belirler veya nafakayı kaldırır” hükmünü taşımaktadır. Buna göre hâkim ana baba veya çocuğun durumlarının değişmesine bağlı olarak iştirak nafakasının miktarını artırabilir, azaltabilir veya iştirak nafakasını tamamen kaldırabilir. Görüldüğü üzere, iştirak nafakası miktarının çocuğun ihtiyaçları ile ana - [Bozma Kararı Sonrası Tarafların Beyanlarını Almadan Yerel Mahkemenin Direnme Kararı Vermesi](https://kayseriavukat.org.tr/yerel-mahkemenin-direnme-karari/): Bozma Kararı Sonrası Tarafların Beyanlarını Almadan Yerel Mahkemenin Direnme Kararı Vermesi Mümkün mü Bozma Kararı Sonrası Yerel Mahkemenin Direnme Kararı Vermesi: Yerel mahkemenin Özel Dairece verilen bozma kararından sonra duruşma açarak tarafların beyanlarını almaksızın kendiliğinden ve dosya üzerinden direnme kararı vermesi açıkça usul ve yasaya aykırıdır. Bu durumda yasal düzenlemelere uygun şekilde oluşturulmuş bir direnme kararının varlığından söz edilemez. Mahkemece yapılacak iş; duruşma gününün 7201 sayılı Tebligat Kanunu ve Tebligat Kanununun Uygulanmasına Dair Yönetmelikte belirtilen hükümlere uygun olarak yöntemince tebliği ile taraf teşkilinin sağlanması ve ancak bu usulü eksiklik tamamlandıktan sonra bir karar vermekten ibarettir. Hâl böyle olunca; açıklanan nedenlerle ve salt bu usuli eksikliğe dayalı olarak direnme kararının bozulmasına, bozma nedenine göre davalı vekilinin işin esasına yönelik temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına karar vermek gerekmiştir. (2709 s. K. m. 36) (6100 s. K. m. 27, 137, 140, 297, 316, 320) (1086 s. K. m. 429) (YHGK. 04.03.2009 T. 2009/9-52 E. 2009/105 K.) (YHGK. 28.03.2018 T. 2017/11-61 E. 2018/560 K.) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2018/3-899 Karar No: 2018/1726 K. Tarihi: 15.11.2018 Taraflar arasındaki yoksulluk nafakasının kaldırılması davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Aile Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 26.10.2015 tarihli ve … sayılı karar davalı tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 25.01.2017 tarihli ve 2016/10887 E., 2017/635 K. sayılı kararı ile; “…Davacı vekili dilekçesinde, davalı ile Bakırköy 12. Aile Mahkemesinin 2013/727 Esas 2014/211 Karar sayılı kararı ile boşandıklarını, boşanma kararıyla birlikte davalı tarafa 950 TL yoksulluk nafakası bağlandığını, çocuklardan her birine de 100’er TL’den toplam 300 TL nafaka bağlandığını, davalının çalıştığını, aynı zamanda başka bir erkekle karı koca gibi yaşadığını belirterek, yoksulluk nafakasının kaldırılmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı süresinde cevap dilekçesi sunmamıştır. Mahkemece, dosya üzerinden yapılan inceleme sonucu, davanın kabulüne, Bakırköy 12. Aile Mahkemesinin 2013/727 Esas 2014/211 Karar sayılı dosyası ile davalı için hükmedilen aylık 950 TL yoksulluk nafakasının kaldırılmasına, karar verilmiş, hüküm süresi içinde davalı tarafından temyiz edilmiştir. 1- Dava, yoksulluk nafakasının kaldırılması istemine ilişkin olup, basit yargılama usulüne tabidir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun ‘Ön İnceleme ve Tahkikat’ başlıklı 320.maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “(1) Mahkeme, mümkün olan hâllerde tarafları duruşmaya davet etmeden dosya üzerinden karar verir. (2) Daha önce karar verilemeyen hâllerde mahkeme, ilk duruşmada dava şartları ve ilk itirazlarla hak düşürücü süre ve zamanaşımı hakkında tarafları dinler; daha sonra tarafların iddia ve savunmaları çerçevesinde, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususları tek tek tespit eder. Uyuşmazlık konularının tespitinden sonra hâkim, tarafları sulhe teşvik eder. Tarafların sulh olup olmadıkları, sulh olmadıkları takdirde anlaşamadıkları hususların nelerden ibaret olduğu tutanağa yazılır; tutanağın altı hazır bulunan taraflarca imzalanır. Tahkikat bu tutanak esas alınmak suretiyle yürütülür. (3) Mahkeme, tarafların dinlenmesi, delillerin incelenmesi ve tahkikat işlemlerinin yapılmasını yukarıdaki fıkrada belirtilen duruşma hariç, iki duruşmada tamamlar. Duruşmalar arasındaki süre bir aydan daha uzun olamaz. İşin niteliği gereği bilirkişi incelemesinin uzaması, istinabe yoluyla tahkikat işlemlerinin yürütülmesi gibi zorunlu hâllerde, hâkim gerekçesini belirterek bir aydan sonrası için de duruşma günü belirleyebilir ve ikiden fazla duruşma yapabilir.” Anılan düzenleme ile basit yargılama usulünde öninceleme ve tahkikat aşamasının ne şekilde yapılması gerektiği belirtilmiştir. Bu düzenlemeler yanında savunma hakkı aslen Anayasa ile de güvence altına alınmış haklardandır. Buna göre herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia, savunma ve adil yargılanma hakkına sahiptir. (1982 Anayasası m. 36) Karar tarihinde yürürlükte bulunan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 27.maddesi hükmüne göre, davanın tarafları, kendi hakları ile bağlantılı olarak hukuki dinlenilme hakkına sahiptirler. Bu hak; tarafların yargılama konusunda tam bilgi sahibi olmalarını, açıklama ve ispat hakkını eşit olarak kullanabilmelerini, yargı organlarının tarafların açıklamalarını dikkate alarak gereği gibi değerlendirme yapıp karar vermelerini zorunlu kılmaktadır. Bu bağlamda hakim, tarafları dinlemeden, açıklama ve ispat hakkını kullanmaları için onları kanuna uygun biçimde duruşmaya davet etmeden karar veremez. (YHGK. 2009/52 E., 2009/105 K.) 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 297/1-c bendine göre mahkemelerin gerekçeli kararlarında, tarafların iddia ve savunmalarının özeti, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususlar, çekişmeli vakıalar hakkında toplanan deliller, delillerin tartışılması ve değerlendirilmesi ile sabit görülen vakıalar ile bunlardan çıkarılan sonuçlar ve hukuki sebeplerin bulunması gerekir. Bunun için de tarafların duruşmaya davet edilip, dinlenmeleri gerekir. Her ne kadar Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 320/1.maddesinde, taraflar duruşmaya davet edilmeden dosya üzerinden karar vereceği belirtilmiş ise de; bunun ancak ön inceleme aşamasında ve mümkün olan hallerde olduğu belirtilerek uygulama alanı dar bir çerçeve ile belirlenmiştir. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 137. ve 320. maddesinde; dilekçelerin karşılıklı verilmesinden sonra ön inceleme yapılacağı, ön incelemede dava şartlarının ve ilk itirazların inceleneceği, uyuşmazlık konularını tam olarak belirlenip, hazırlık işlemleri ile tarafların delillerini sunmaları ve delillerin toplanması için gereken işlemlerin yapılacağı, tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebileceği davalarda onların sulhe teşvik edileceği düzenlenmiştir. Bu bağlamda, ön inceleme tamamlanmadan ve gerekli kararlar alınmadan tahkikata geçilemez. Dosya üzerinden karar verilmesi mümkün olan ön inceleme işlemleri, dava şartları ve ilk itirazlardır. Dava şartları ve ilk itirazlarda eksiklik yoksa diğer ön inceleme işlemleri için duruşma açılmalıdır. Dava şartları ve ilk itirazlar dışında ön inceleme işlemlerinin duruşmalı olarak incelenmesi, ön inceleme aşamasının tamamlanmasından sonra gerekli görülmesi halinde tarafların tahkikat için duruşmaya davet edilerek davanın esasına yönelik karar verilmesi gerekir. Tüm bu bilgiler ışığında somut olay irdelendiğinde; mahkemece, tensip zaptının taraflara, dava dilekçesinin davalıya tebliğinden sonra ön inceleme duruşması yapılmadan, duruşma günü için taraflara davetiye çıkartılmadan dosya üzerinden ve davanın esasına yönelik karar verildiği, bu şekilde tarafların hukuki dinlenilme hakkının ihlal edildiği anlaşılmaktadır. Hal böyle olunca mahkemece; dilekçelerin karşılıklı verilmesi aşaması tamamlandıktan sonra, öncelikle dosya üzerinden dava şartları ve ilk itirazların incelenerek olumlu veya olumsuz bir karar verilmesi; dosya üzerinden karar verilemeyen dava şartları ile ilk itirazlar hakkında karar verilmek ve diğer ön inceleme işlemlerini yapmak üzere tarafların ön inceleme duruşmasına davet edilmesi, ön inceleme duruşmasında gerekli usul işlemleri yapıldıktan sonra gerekli görülmesi halinde tahkikat duruşmasına geçilerek hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, tüm bu hususlar göz ardı edilmek suretiyle tarafların hukuki dinlenilme hakkı ihlal edilerek dosya üzerinde yapılan inceleme neticesinde yazılı şekilde talebin esasına yönelik karar verilmesi usul ve yasaya aykırı görülmüş, bu husus bozmayı gerektirmiştir. O halde mahkemece yapılacak iş; yukarıda belirtilen esaslar ışığında ön inceleme duruşması için bir gün belirleyerek tarafları davet etmek, ardından duruşmada 6100 - [Ortaklığın Sona Ermesi ve Adi Ortaklığın Tasfiyesi](https://kayseriavukat.org.tr/adi-ortakligin-tasfiyesi/): Ortaklığın Sona Ermesi ve Adi Ortaklığın Tasfiyesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2018/16 Karar No: 2018/1315 K. Tarihi: 04.07.2018 Mahkemesi: Ticaret Mahkemesi Taraflar arasındaki asıl davada adi ortaklığın tasfiyesi ve alacak davası ile birleşen davada tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Asliye Ticaret Mahkemesince asıl davanın kısmen kabulüne, birleşen davanın açılmamış sayılmasına dair verilen 18.02.2013 gün ve … sayılı kararın davalı … mirasçıları vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 17.09.2013 gün ve 2013/9762 E. 2013/12790 K. sayılı kararı ile; “…Davada; taraflar arasında yazılı sözleşme ile adi ortaklık kurulduğu, (davalının malik olduğu arsa üzerine tüm masraflar davacıya ait olmak üzere tesis yapılmak ve işletilmek üzere) davalının yükümlülüklerini yerine getirmediği, sözleşmede yazılı parselleri ortaklığa vermediği, işletme sermayesi olarak hiç para koymadığı, mal bedellerinin davacı tarafından ödendiği, dava dışı şirkete arsa üzerinde intifa hakkı tesis ettiği, davacı tüm edimlerini yerine getirip tesisi kurduğunu belirterek, adi ortaklığının haklı sebeplerle feshi, ortaklığın tasfiyesi ve sermaye olarak konulan bedel ve tesis bedeli talep edilmiştir. Davalı vekili cevabında, davalının ortaklığa sermaye koyma borcunun olmadığı, taşınmazın mülkiyetinin değil kullanımının tahsis edildiği, tesisin kar etmesine rağmen davacının kar vermemek için hileli yollara başvurduğunu belirterek, davacının tüm taleplerinin reddini, haklı sebeple fesih oluştuğundan tesislerin kendilerine bırakılmasını belirtmiş, \”birleşen davada\” ise; kar mahrumiyeti ve cezai şartın tahsilini talep etmiştir. Mahkemece; birleşen davanın açılmamış sayılmasına karar verilmiştir. Asıl davanın ise; davacı … ortaklık sözleşmesinin tarafı olmadığından aktif dava ehliyeti yokluğu nedeniyle davasının reddine karar verilmiş, davacı … Petrol Ürünleri Nak. Tic. San. Ltd. Şti. yönünden ise; hükme esas bilirkişi raporları doğrultusunda 12.07.2007 tarihi itibariyle adi ortaklık sözleşmesi geleceğe etkili olarak ortadan kalkmış olmakla feshine, tasfiye zımnında 426.914,80 TL sabit tesis bedeli, 167.753 TL akaryakıt bedeli ve 29.597,89 TL\’nin davalı mirasçılarından tahsiline karar verilmiştir. Hükmü, davalı vekili temyiz etmektedir. Davalı ve davacı şirket arasında 26.07.1998 tarihli adi ortaklık sözleşmesi imzalandığı sabittir. Davada ortaklığın feshi ve tasfiyesi talep edilmiştir. Uyuşmazlık ve maddi vakıa bu şekilde değerlendirilmekle inceleme bu yönde yapılmalıdır. Mahkemece, 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu\’nun 620 ve devamı maddelerinde düzenlenen adi ortaklık hükümleri dikkate alınmalı ve 642. vd. maddelerindeki tasfiye hükümlerinin somut olaya uygulanması gerekmektedir. Adi ortaklık sözleşmesi, iki yada daha fazla kişinin emeklerini ve mallarını ortak bir amaca erişmek üzere birleştirmeyi üstlendikleri sözleşmedir. (TBK. 620/1 md.) Adi ortaklık ilişkisi, TBK\’nun 639. maddesinde sayılan sona erme sebeplerinden birinin gerçekleşmesi ile sona erer. Bu şekilde ortaklığın sona ermesinin başlıca iki sonucu ortaya çıkar. Bunlardan ilki, yöneticilerin görevlerinin sona ermesi, diğeri de ortaklığın tasfiyesidir. Tasfiye, ortaklığın bütün malvarlığının belirlenip, ortakların birbirleri ile alacak verecek ve ortaklıktan doğan tüm ilişkilerinin kesilmesi yoluyla ortaklığın sonlandırılması, malların paylaşılması ya da satış yoluyla elden çıkarılmasıdır. Diğer bir anlatımla tasfiye memuru tarafından yapılacak bir arıtma işlemi olup; hesap ve işlemlerin incelenip, bir bilanço düzenlenerek, ortaklığın aktif ve pasifi arasındaki farkı ortaya koymaktır. Bir ortak tarafından adi ortaklığa ilişkin olan sermaye payının istenmesi, ortaklığın faaliyetlerinden dolayı uğradığı zararın veya kar payının talep edilmesi, aynı zamanda ortaklığın feshini ve tasfiyeyi de kapsar. Uyuşmazlık, bu bağlamda değerlendirilip, çözüme kavuşturulmalıdır. Bu durumda, mahkemece; 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 620 ve devamı maddelerinde düzenlenen adi ortaklık hükümleri dikkate alınmalı, Türk Borçlar Kanunu\’nun 642. madde ve devamı hükümlerine göre tasfiye işlemi gerçekleştirilmelidir. Zira, 6101 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 1. maddesine göre; Türk Borçlar Kanunu’nun yürürlüğe girdiği tarihten önceki fiil ve işlemlere, bunların hukuken bağlayıcı olup olmadıklarına ve sonuçlarına, bu fiil ve işlemler hangi kanun yürürlükte iken gerçekleşmişse, kural olarak o kanun hükümleri uygulanır. Ancak, Türk Borçlar Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden sonra bu fiil ve işlemlere ilişkin olarak gerçekleşecek temerrüt, sona erme ve tasfiye, Türk Borçlar Kanunu hükümlerine tabidir. Tasfiye usulünü düzenleyen 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 644.maddesine göre; \”Ortaklığın sona ermesi hâlinde tasfiye, yönetici olmayan ortaklar da dâhil olmak üzere, bütün ortakların elbirliğiyle yapılır. Ancak, ortaklık sözleşmesinde, ortaklardan biri tarafından kendi adına ve ortaklık hesabına belirli bazı işlemlerin yapılması öngörülmüşse, bu ortak, ortaklığın sona ermesinden sonra da o işlemleri tek başına yapmak ve diğerlerine hesap vermekle yükümlüdür. Ortaklar, tasfiye işlerini yürütmek üzere tasfiye görevlisi atayabilirler. Bu konuda anlaşamamaları hâlinde, ortaklardan her biri, tasfiye görevlisinin hâkim tarafından atanması isteminde bulunabilir. Tasfiye görevlisine ödenecek ücret, sözleşmede buna ilişkin bir hüküm veya ortaklarca oybirliğiyle verilmiş bir karar yoksa tasfiyenin gerektirdiği emek ile ortaklık malvarlığının geliri göz önünde tutularak hâkim tarafından belirlenir ve ortaklık malvarlığından, buna imkân bulunamazsa, ortaklardan müteselsilen karşılanır. Tasfiye usulüne veya tasfiye sonucunda her bir ortağa dağıtılacak paya ilişkin olarak doğabilecek uyuşmazlıklar, ilgililerin istemi üzerine hâkim tarafından çözüme bağlanır.\”. Aynı yasanın kazanç ve zararın paylaşımı başlıklı 643. maddesinde ise \”Ortaklığın borçları ödendikten ve ortaklardan her birinin ortaklığa verdiği avanslar ile ortaklık için yaptığı giderler ve koymuş olduğu katılım payı geri verildikten sonra bir şey artarsa, bu kazanç, ortaklar arasında paylaşılır. Ortaklığın, borçlar, giderler ve avanslar ödendikten sonra kalan varlığı, ortakların koydukları katılım paylarının geri verilmesine yetmezse, zarar ortaklar arasında paylaşılır.\” hükmü yer almaktadır. Katılım payı olarak bir şeyin mülkiyetini koyan ortak, ortaklığın sona ermesi üzerine yapılacak tasfiye sonucunda, o şeyi olduğu gibi geri alamaz; ancak koyduğu katılım payına ne değer biçilmişse, o değeri isteyebilir. Bu değer belirlenmemişse, geri alma, o şeyin katılım payı olarak konduğu zamandaki değeri üzerinden yapılır (TBK md.642). Keza, aynı yasanın kazanç ve zarara katılma başlıklı 623. maddesine göre de; \”Sözleşmede aksi kararlaştırılmamışsa, her ortağın kazanç ve zarardaki payı, katılım payının değerine ve niteliğine bakılmaksızın eşittir. Sözleşmede ortakların kazanç veya zarara katılım paylarından biri belirlenmişse bu belirleme, diğerindeki payı da ifade eder. Bir ortağın zarara katılmaksızın yalnız kazanca katılacağına ilişkin anlaşma, ancak katılma payı olarak yalnızca emeğini koymuş olan ortak için geçerlidir.\” hükmünü ihtiva etmektedir. Mahkemece yapılacak iş; yukarıdaki yasa hükümlerine göre, öncelikle, ortaklık sözleşmesinde bu hususta hüküm bulunup bulunmadığına bakmak, hüküm bulunduğu takdirde tasfiyenin sözleşmedeki hükümlere göre yapılmasını sağlamak; böyle bir hükmün bulunmaması halinde ise ortakların anlaşarak tasfiye memuru belirlemelerini istemek; bu konuda anlaşamamaları halinde ise hakim tarafından tasfiye işlemini gerçekleştirecek (ortaklığın faaliyet alanına göre konusunda uzman bir veya üç kişiyi) tasfiye memuru olarak resen atamak olmalıdır. Bundan sonra ise, tasfiye işlemleri; hakim tarafından öngörülecek üçer aylık (uyuşmazlığın mahiyetine göre süreler uzatılıp kısaltılabilir) dönemlerde - [Müstehcen İçerikte Çocukların Kullanılması Suçu: On Beş Yaşından Küçük Mağdurenin Kayda Alınması](https://kayseriavukat.org.tr/mustehcen-icerikte-cocuklarin-kullanilmasi/): Müstehcen İçerikte Çocukların Kullanılması Suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Müstehcenlik – Madde 226 (1) a) Bir çocuğa müstehcen görüntü, yazı veya sözleri içeren ürünleri veren ya da bunların içeriğini gösteren, okuyan, okutan veya dinleten, b) Bunların içeriklerini çocukların girebileceği veya görebileceği yerlerde ya da alenen gösteren, görülebilecek şekilde sergileyen, okuyan, okutan, söyleyen, söyleten, c) Bu ürünleri, içeriğine vakıf olunabilecek şekilde satışa veya kiraya arz eden, d) Bu ürünleri, bunların satışına mahsus alışveriş yerleri dışında, satışa arz eden, satan veya kiraya veren, e) Bu ürünleri, sair mal veya hizmet satışları yanında veya dolayısıyla bedelsiz olarak veren veya dağıtan, f) Bu ürünlerin reklamını yapan, Kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis ve adlî para cezası ile cezalandırılır. (2) Müstehcen görüntü, yazı veya sözleri basın ve yayın yolu ile yayınlayan veya yayınlanmasına aracılık eden kişi altı aydan üç yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (3) Müstehcen görüntü, yazı veya sözleri içeren ürünlerin üretiminde çocukları, temsili çocuk görüntülerini veya çocuk gibi görünen kişileri kullanan kişi, beş yıldan on yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. Bu ürünleri ülkeye sokan, çoğaltan, satışa arz eden, satan, nakleden, depolayan, ihraç eden, bulunduran ya da başkalarının kullanımına sunan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (4) Şiddet kullanılarak, hayvanlarla, ölmüş insan bedeni üzerinde veya doğal olmayan yoldan yapılan cinsel davranışlara ilişkin yazı, ses veya görüntüleri içeren ürünleri üreten, ülkeye sokan, satışa arz eden, satan, nakleden, depolayan, başkalarının kullanımına sunan veya bulunduran kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (5) Üç ve dördüncü fıkralardaki ürünlerin içeriğini basın ve yayın yolu ile yayınlayan veya yayınlanmasına aracılık eden ya da çocukların görmesini, dinlemesini veya okumasını sağlayan kişi, altı yıldan on yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (6) Bu suçlardan dolayı, tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur. (7) Bu madde hükümleri, bilimsel eserlerle; üçüncü fıkra hariç olmak ve çocuklara ulaşması engellenmek koşuluyla, sanatsal ve edebi değeri olan eserler hakkında uygulanmaz. Özel hayatın gizliliğini ihlal – Madde 134 (1) Kişilerin özel hayatının gizliliğini ihlal eden kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Gizliliğin görüntü veya seslerin kayda alınması suretiyle ihlal edilmesi halinde, verilecek ceza bir kat artırılır. (2) Kişilerin özel hayatına ilişkin görüntü veya sesleri hukuka aykırı olarak ifşa eden kimse iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. İfşa edilen bu verilerin basın ve yayın yoluyla yayımlanması halinde de aynı cezaya hükmolunur. On Beş Yaşından Küçük Mağdure ile İlişkinin Kayda Alınması: Müstehcen İçerikte Çocukların Kullanılması Suçu Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2014/14-603 Karar No: 2015/66 Karar Tarihi: 24.03.2015 Özet: Özel 15 yaşından küçük mağdure ile girdiği cinsel ilişkiyi kayda alan, mağdurenin çıplak fotoğraflarını çeken ve bu kayıtları cep telefonunun hafıza kartında saklayan sanığın eyleminin en ağır cezayı gerektiren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 226. maddesinin üçüncü fıkrasının birinci cümlesindeki müstehcen görüntü, yazı veya sözleri içeren ürünlerin üretiminde çocukların kullanılması suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir. (Çocuk Haklarına Dair Sözleşme\’ye Ek Çocuk Satışı, Çocuk Fahişeliği ve Çocuk Pornografisi ile İlgili İhtiyari Protokol\’ün Beyan Yapılmak Suretiyle Onaylanması Hakkında Karar m. 1, 2, 3, 34) (En Kötü Biçimlerdeki Çocuk İşçiliğinin Yasaklanması Ve Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Acil Önlemler Sözleşmesi (No: 182) m. 1, 3) (5237 S. K. m. 53, 58, 63, 134, 139, 226) (5271 S. K. m. 308) İçtihat Metni Dava ve Karar: Özel hayatın gizliliğini ihlal suçundan sanık H. D.\’ın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 134/1, 53, 58 ve 63. maddeleri uyarınca 1 yıl 6 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve mahsuba ilişkin, Denizli 2. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 02.05.2013 gün ve 49-136 sayılı hükmün sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 14. Ceza Dairesince 15.01.2014 gün ve 10217-257 sayı ile; \”…Sanığın cep telefonu ve hafıza kartı üzerinde yapılan incelemede, sanığın müstehcen görüntü üretiminde mağdur çocuğu kullandığından, sanığın eyleminin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 226/3. maddesindeki suçu oluşturduğu gözetilmeden, suç vasfında yanılgıya düşülerek yazılı şekilde hüküm kurulması …\” isabetsizliğinden ceza miktarı yönünden kazanılmış hak saklı kalmak kaydıyla bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 08.04.2014 gün ve 266537 sayı ile; \”İtirazlarımız sanığa isnat edilen özel hayatın gizliliğinin ihlali suçundan açılan kamu davasında sanığın eyleminin müstehcenlik suçunun unsurlarını taşımaması nedeniyle hükmün onanması gerektiğine yöneliktir. Öncelikle müstehcenlik kelimesi üzerinde durulmasında yarar vardır. Müstehcen kelimesi Arapça lisanında yer alan \’Hücnet\’ kelimesinden türeyerek Türkçeye geçmiş olup \’Hücnet\’ kelimesi sözlüklerde; \’Soysuzluk, karışıklık, bayağılık, aşağılık, kötü davranış\’ olarak tarif edilmektedir. Bu tarife bağlı olarak aynı sözlüklerde \’müstehcen\’ kelimesi; \’Ayıp, terbiyesizce, iğrenç, açık saçık, edepsizcesine, edebe aykırı, yakışıksız\’ olarak açıklanmaktadır. Günümüzde çoğu ülkeler müstehcen malzemeleri yasaklayan kanunlar kabul etmiş ve ceza kanunlar aracılığıyla bir denetim sağlamaya çalışmıştır. Asıl konumuz 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 226. maddenin üçüncü fıkrasında düzenlenen suçtur. Maddede pornografi ve çocuk pornografisi terimlerine yer verilmemişse de müstehcenlik suçu içerisinde düzenlenmiştir. Müstehcenlik kavramı daha geniş ve pornografi kavramını da içerisine alan bir anlama sahiptir. Ancak \’çocuk pornografisi\’ artık uluslar arası hukukta da kabul edilmiş bir terimdir. Ülkemizin de taraf olduğu Sözleşme ve Protokollerde söz konusu terim kullanılmaktadır. Suçun konusu çocuğun kullanıldığı müstehcen üründür. Kanunda \’Müstehcen görüntü, yazı veya sözleri içeren ürünlerin üretiminde çocukları kullanan\’ şeklinde ifade edilmiştir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 226. maddesinin 3. fıkrasında iki ayrı suç tanımına yer verilmiş olup bu husus fıkranın gerekçesinde de açıkça ifade edilmiştir; 1- Müstehcen görüntü yazı veya sözleri içeren ürünlerin üretiminde çocukların kullanılması; Burada üzerinde durulması gereken ilk önemli husus \’üretmek\’ terimidir. Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre üretmek ekonomik bir etkinlik sonucu ürün elde etmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek anlamlarına gelmektedir. Örneğin çocuğun kullanıldığı müstehcen filmi çekmek, bir dergiye basım amacıyla fotoğrafını çekmek veya tap etmek bu meyanda kabul edilebilir. NND sözlükteki karşılığı ise doğadan elde edilen, üretilen yararlı şey, mahsul, bir oluşum, işlem ya da yapım sonucu elde edilen nesne olarak tarif edilmiştir. Diğer taraftan \’kullanma\’ kavramı üzerinde de durulmasında fayda vardır. Öğretide Prof. Dr. Veli Özer Özbek müstehcen ürünlerin üretilmesinde çocuğun kullanılması - [Değişik Zamanlarda ve Farklı Kişilere Karşı Tefecilik Suçunda Zincirleme Suç Hükümleri Uygulanır mı](https://kayseriavukat.org.tr/tefecilik-sucunda-zincirleme-suc-hukumleri/): Tefecilik Suçunda Zincirleme Suç Hükümlerinin Uygulanması 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Tefecilik – Madde 241 (1) Kazanç elde etmek amacıyla başkasına ödünç para veren kişi, iki yıldan altı yıla kadar hapis ve beşyüz günden beşbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (2) Suçun bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde verilecek ceza bir kat artırılır. Zincirleme suç – Madde 43 (1) Bir suç işleme kararının icrası kapsamında, değişik zamanlarda bir kişiye karşı aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunda, bir cezaya hükmedilir. Ancak bu ceza, dörtte birinden dörtte üçüne kadar artırılır. Bir suçun temel şekli ile daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli şekilleri, aynı suç sayılır. Mağduru belli bir kişi olmayan suçlarda da bu fıkra hükmü uygulanır. (2) Aynı suçun birden fazla kişiye karşı tek bir fiille işlenmesi durumunda da, birinci fıkra hükmü uygulanır. (3) Kasten öldürme, kasten yaralama, işkence ve yağma suçlarında bu madde hükümleri uygulanmaz. Değişik Zamanlarda ve Farklı Kişilere Karşı Tefecilik Suçunda Zincirleme Suç Hükümleri Uygulanır mı Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2014/5-118 Karar No: 2016/208 Karar Tarihi: 26.04.2016 Özet: Tefecilik suçu ile korunan hukuki yarar ve bu bağlamda suçun topluma karşı suçlar bölümünde düzenlenmesi karşısında bu suçun mağdurunun toplumu oluşturan bireylerin tamamının, diğer bir ifadeyle kamunun olduğu, eylemin belirli bir kişinin zararına olarak işlenmesi halinde bu kişinin mağdur değil, suçtan zarar gören olacağının kabulü gerekmektedir. Aksinin kabulü halinde, somut olayda olduğu gibi birden fazla kişiye karşı işlenmiş olan tefecilik suçlarında hükmolunacak sonuç ceza miktarları göz önünde bulundurulduğunda, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun \”Adalet ve kanun önünde eşitlik ilkesi\” başlıklı 3. maddesinin gerekçesinde, \”Suç işlenmesiyle bozulan toplum düzeninde adaletin sağlanması için suç işleyen kimseye uygulanacak ceza hukuku yaptırımlarının haklı ve ölçülü olması gerekir. Çünkü ancak haklı ve suçun ağırlığıyla orantılı bir yaptırım ile suç işleyen kişinin bu fiilinden pişmanlık duyması sağlanabilir ve yeniden topluma kazandırılması söz konusu olabilir\” şeklinde açıklanmış olan ölçülülük ilkesine aykırı davranılmış olunacaktır. Bu nedenle, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 241. maddesinde tefecilik suçunun, kazanç elde etmek amacıyla borç para verilmesiyle oluşacağı, bu suçu meslek haline getirmenin suçun unsurları içerisinde yer almadığı gözetildiğinde değişik zamanlarda ve farklı kişilere karşı ödünç para veren kişi hakkında bir suç işleme kararı ile hareket ettiği sürece aynı kanunun 43. maddesinde düzenlenen zincirleme suç hükümlerinin uygulanması gerektiği kabul edilmelidir. (5237 s. K. m. 3, 43, 51, 52, 53, 62, 241) (2279 s. K. m. 14) İçtihat Metni Tefecilik suçundan sanık …\’nun 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 241, 62, 51, 52 ve 53. maddeleri uyarınca 1 yıl 8 ay hapis ve 5.000 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına, hapis cezasının ertelenmesine ve hak yoksunluğuna ilişkin, Bozdoğan Asliye Ceza Mahkemesince verilen 05.11.2009 gün ve 50-137 sayılı hükmün, katılma talebi reddedilen Aydın Vergi Dairesi Başkanlığı vekili ve sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 5. Ceza Dairesince 11.03.2013 gün ve 3772-1722 sayı ile; \”Yargılama aşamasında usulüne uygun olarak katılma talebinde bulunmasına rağmen bu talebi reddedilen ancak atılı tefecilik suçundan zarar görme durumu bulunan ve 11.12.2009 tarihli dilekçe ile hükmü temyiz eden Aydın Valiliği Gelir İdaresi Başkanlığının, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 237/2. maddesine göre katılma talebinin kabulüne karar verildikten sonra gereği düşünüldü: Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin soruşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya içeriğine göre yerinde görülmeyen sair temyiz itirazlarının reddine, Ancak; Birden fazla kişiye faizle borç para vererek tefecilik suçunu işlediği anlaşılan sanık hakkında TCK\’nın 43. maddesinin uygulanmaması suretiyle eksik cezaya hükmolunması, Kabule göre de; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 53/3. maddesine göre; hapis cezası ertelenen sanığın, kendi altsoyu üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlığa ait bir hizmette bulunmaktan yoksun bırakılmaya ilişkin hak yoksunluğunun uygulanamayacağı gözetilmeksizin, şartla tahliye tarihine kadar 53/1-c maddesindeki hakların tümünü kullanmaktan yoksun bırakılmasına karar verilmesi ve diğer bentlerdeki hak yoksunluğunun ne zamana kadar süreceği gösterilmeksizin infazda tereddüde neden olunması\” isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 22.05.2013 gün ve 74893 sayı ile; \”Tefecilik suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun \’Ekonomi Sanayi ve Ticarete İlişkin Suçlar\’ bölümünde düzenlenmiştir. Bu suçun mağduru toplum olduğu gibi faiz ödemek zorunda olan kişiler de suçtan doğrudan zarar görmüş olduklarından mağdurlardır. Bu itibarla bu davalara Hazine olduğu gibi borç para alan kişiler de müdahil olarak katılabilirler. Devlet vergi gelirinden mahrum olarak zarara uğradığı gibi gerçek kişiler de yüksek miktarda faiz ödeyerek zarara uğramaktadırlar. Bu nedenle aynı kimseye birden fazla defa ve kısa aralıklarla kazanç sağlamak amacıyla borç para verirse zincirleme suç hükümlerinin uygulanması, farklı kişilere ödünç para verilmesi durumunda da gerçek içtima hükümlerinin uygulanması gerekir. Somut olayda birden fazla mağdur bulunduğu gibi aynı suç işleme kararı da söz konusu değildir. Her bir mağdura karşı ayrı ayrı ve farklı zamanlarda işlenen suç söz konusu olduğundan sanığın yenilenmiş kastı vardır. Bu itibarla her bir mağdura karşı işlenen tefecilik suçu ayrı bir suç teşkil edecektir.\” görüşüyle itiraz kanun yoluna müracaat ederek, Özel Daire bozma kararının kaldırılmasına ve yerel mahkeme hükmünün itiraza konu sebeple bozulmasına karar verilmesi talebinde bulunmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 308/1. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 5. Ceza Dairesince, 14.01.2014 gün ve 9010-396 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Suçun sübutu ve nitelendirilmesine ilişkin bir uyuşmazlık ve bu kabulde de dosya muhtevası itibarıyla herhangi bir isabetsizlik bulunmayan somut olayda, Özel Daireyle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; tefecilik suçunda ivaz karşılığı ödünç para alan kişilerin hukuki statülerinin ne olduğu, bu bağlamda kazanç elde etmek amacıyla birden fazla kişiye ödünç para veren sanık hakkında ödünç para verilen kişi sayısınca hüküm kurulması mı, yoksa zincirleme suç hükümlerinin mi uygulanması gerektiği noktasında toplanmaktadır. İncelenen dosya kapsamından; Sanığın Aydın İli Bozdoğan İlçesi Ziyaretli Köyünde ikamet edip çiftçilik yaptığı, potansiyel vergi mükellefi olup ödünç para vermek işiyle uğraşmak üzere izin belgesinin bulunmadığı, Bozdoğan Mal Müdürlüğüne verilen 18.09.2006 tarihli ihbar dilekçesi üzerine vergi denetmeni tarafından yapılan incelemede sanığın, 2005-2006 yıllarında köylüsü olan veya yakın çevrede ikamet eden Mehmet Genzileli, …, … ve Necdet Tırnaksız adlı kişilere faiz karşılığı ödünç para verdiği tespit edilip hakkında usulsüzlük - [Tefecilik Suçu ve Cezası: Çek Satın Alarak Ödünç Para Verilmesi Halinde Tefecilik Suçu Oluşur mu](https://kayseriavukat.org.tr/tefecilik-sucu-ve-cezasi/): Tefecilik Suçu ve Cezası 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Tefecilik – Madde 241 (1) Kazanç elde etmek amacıyla başkasına ödünç para veren kişi, iki yıldan altı yıla kadar hapis ve beşyüz günden beşbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (2) Suçun bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde verilecek ceza bir kat artırılır. Kazanç Elde Etme Amacıyla Çeki Satın Alarak Ödünç Para Verilmesi Halinde Tefecilik Suçu Oluşur mu Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2014/4-655 Karar No: 2015/152 Karar Tarihi: 12.05.2015 Özet: Mağdurların mahkemede kısmen farklılık gösterse de özünde değişmeyen istikrarlı anlatımları, sanığın çevredekilere sürekli borç para verdiğine ilişkin araştırma tutanağı, bu tutanağı doğrulayan tanıklar C. ve Y.’un beyanları, sanığın yakın akrabalık ve iş ilişkisi bulunmayan kişilere karşılıksız olarak sürekli borç para verdiğine ilişkin savunmasının hayatın olağan akışına ve genel hayat tecrübelerine uygun düşmediği dikkate alındığında; kuyumculuk yapan sanığın, mağdurlar Z. B. ve D. A.\’ın ödünç para talep etmeleri üzerine, herhangi bir altın alım satımı olmadığı halde, altın satmış gibi mağdurlardan çek aldıktan sonra, bu kez sattığı altını hurda altın olarak geri alıyormuş gibi hesap yaparak, çek bedelinden daha az bir parayı mağdurlara verme biçimindeki eyleminde, çekin el değiştirmesi kişiler arasında doğmuş olan bir alacak borç ilişkisine dayanmayıp, kazanç elde etmek amacıyla çekin kendisi satın alınarak ödünç para verildiğinden 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun maddesinde düzenlenen tefecilik suçunun tüm unsurlarının oluştuğu kabul edilmelidir. Bu itibarla, sanığın tefecilik suçundan cezalandırılmasına ilişkin yerel mahkeme hükmü ile bu hükmü onayan Özel Daire kararı isabetli olup haklı nedene dayanmayan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir. (5237 s. K. m. 43, 52, 53, 62, 241) (5271 s. K. m. 308) İçtihat Metni Dava: Tefecilik suçundan sanık H. A.\’un 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 241, 43, 62, 52 ve 53. maddeleri uyarınca 2 yıl 1 ay hapis ve 80 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin, Gölyaka Asliye Ceza Mahkemesince verilen 31.03.2011 gün ve 38-56 sayılı hükmün sanık müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 4. Ceza Dairesince 25.02.2013 gün ve 18034-5180 sayı ile; hükmün onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 19.11.2013 gün ve 282850 sayı ile; \”…Sanık H. A. kuyumculuk işi ile iştigal etmekte olup, aşamalardaki tüm savunmalarında müşteki D.’a çek karşılığı bir çok kez altın sattığını savunmuş, müşteki D. A. da beyanında sanıktan altın satın aldığını bilahare de hurda olarak bozdurduğunu söylemiştir. Diğer müşteki Z. B. ise beyanında; sıkıntıya girdiğinde sanıktan altın aldığını, karşılığında çek verdiğini, bir keresinde ise altınları alıp Düzce’ye bozdurmaya gittiğini ancak bozduramayınca gelip sanığa sattığını, altınları hurda fiyatına aldığını söylemiştir. Sanığın savunması, müşteki beyanları tanık ifadeleri ile Emniyet Müdürlüğünün 24.12.2007 tarihli sanığın faiz karşılığı borç para vermediğine ilişkin zabıta araştırması sonucu düzenlediği tutanak içeriği ve tüm dosya içeriğine göre sanığın çek karşılığı altın sattığı, altın alanların bazen kendisine, bazen de başka kuyumculara altın bozdurarak nakde çevirdikleri anlaşılmaktadır. Bu oluş karşısında sanığın kazanç elde etmek amacıyla borç para vermediği, alım satımların gerçek bir anlaşmaya dayandığı görülmektedir. Satılan altınların hurda altın olarak geri alınması hususu da sanığın kuyumculuk mesleğinin gereğidir ki zaten tüm kuyumcular bu şekilde para kazanmaktadır. Borç para verilmesi söz konusu olmadığı gibi elde edilen bedel de mesleğinin gereği olup madde tanımındaki \’kazanç\’ olarak kabul edilebilmesi mümkün değildir. Bu itibarla suçun yasal unsurları oluşmadığı gibi sanığın suç işleme kastı da bulunmadığından beraatına karar verilmesi gerekir\” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurularak, Özel Daire onama kararının kaldırılmasına ve yerel mahkeme hükmünün bozulmasına karar verilmesi talebinde bulunmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 4. Ceza Dairesince 11.09.2014 gün ve 36581-25399 sayı ile; itirazın yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözülmesi gereken uyuşmazlık; sanığın üzerine atılı tefecilik suçunun unsurlarının oluşup oluşmadığının belirlenmesine İlişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Sanık H. Düzce İli Gölyaka İlçesinde kuyumculuk yaptığı, mağdur Z. şikayet öncesine kadar ilçede sanığın komşusu olup market işlettiği, mağdur D.’un ise babası ile birlikte şikayet öncesi ilçede restoran ve büfe işlettikleri, mağdurların kolluğa başvurarak sanığın tefecilik yaptığından bahisle şikayetçi olmaları üzerine soruşturma başlatıldığı, 02.07.2007 tarihinde sanığın işyerinde yapılan aramada; bazı isimler ve para miktarlarının yazılı olduğu çok sayıda defter ile içerisinde 2001 tarihinden başlayan ve çeşitli kişiler adına düzenlenmiş 32 sayfası kullanılmış senet defterinin ele geçirildiği, 11.06.2006 tarihli Gölyaka İcra Müdürlüğü yazısına göre, sanığın mağdurlar hakkında icra takibinde bulunduğu bir dosyanın olmadığı, 24.12.2007 tarihli kolluk tarafından düzenlenen tutanağa göre; \”sanık HA.’ın, A. Kuyumculuk isimli işyerini işlettiği ve kendisinden para isteyen kişilere ödünç para verdiği, faiz karşılığı para vermediği, ödünç para verme işini devamlı yaptığı\” şeklinde tespite yer verildiği, Mağdur Z. Akbank, Oyakbank, Denizbank ve Halk Bankasında çek hesabının bulunduğu, mağdur D.’un adına çek hesabının bulunmadığı, Anlaşılmaktadır. Mağdur Z. kollukta; yaklaşık 3 aydır herhangi bir işle uğraşmadığını, 2004 yılında babasının katkısı ile M. işlettiği marketi devraldığını, bir süre sonra Halkbank, Denizbank, Ziraat bankası ve Oyakbank ile çalıştığını, bu bankalardan kendi adına çek karnesi alarak kullandığını, 2006 yılının ortalarında ticari olarak sıkıntıya düşünce ticari itibarının zedeleneceğini düşünerek Gölyaka\’da çek kırdıklarını duyduğu H. A. ve R. isimli şahıslara giderek zaman zaman çeklerini kırdırdığını, A. Kuyumculuk\’un sahibi olan sanık HA..\’ın kendisinden istenen para tutarında altını satıyormuş gibi hesap yaparak altın vermeden daha sonra geri almış gibi para verdiğini, aradaki farkın % 20 ile 30 arasında değiştiğini, 3-4 kez bu şekilde sanık ile para ilişkisinin olduğunu, 6.000 Lira nakit elden alıp 6.750 Liralık çeki kendisine verdiğini, son olarak 6.750 Liralık çek ile 6.100 Euroluk Ziraat ve Halk Bankası çeklerini verdiğini, 6.750 Lira çekinin karşılığında elden 2.000 Lira verdiğini, kalan 4.750 Lirayı da işyerini sattığı Şaban Horoz\’un ödediğini, tefecilik yapan sanıktan şikayetçi olduğunu ifade etmiş, 07.02.2008 tarihli duruşmada; sıkıntıya girdiği dönemlerde sanıktan altın alarak karşılığında çek verdiğini, aldığı altınları Düzce\’ye bozdurmaya gittiğini, bozduramayınca tekrar sanığa sattığını, altınları hurda altın fiyatından geri aldığını söylemiş, 10.06.2010 tarihli duruşmada ise; sanıktan faiz karşılığında sürekli ve düzenli olarak ayda bir borç para aldığını, dava açılmadan önce borçlarını ödediği halde sanığın çeklerini geri vermediğini, çevreden sanığın etrafa faiz karşılığı borç para verdiğini sürekli duyduğunu beyan - [Suç Eşyasının Satın Alınması veya Kabul Edilmesi Suçunda Etkin Pişmanlık Hükümleri Uygulanabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/suc-esyasinin-satin-alinmasi-sucu/): Suç Eşyasının Satın Alınması veya Kabul Edilmesi Suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Suç eşyasının satın alınması veya kabul edilmesi – Madde 165 (1) Bir suçun işlenmesiyle elde edilen eşyayı veya diğer malvarlığı değerini, bu suçun işlenmesine iştirak etmeksizin, satan, devreden, satın alan veya kabul eden kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis ve onbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. Etkin pişmanlık- Madde 168 (1) Hırsızlık, mala zarar verme, güveni kötüye kullanma, dolandırıcılık, hileli iflâs, taksirli iflâs suçları tamamlandıktan sonra ve fakat bu nedenle hakkında kovuşturma başlamadan önce, failin, azmettirenin veya yardım edenin bizzat pişmanlık göstererek mağdurun uğradığı zararı aynen geri verme veya tazmin suretiyle tamamen gidermesi halinde, verilecek cezanın üçte ikisine kadarı indirilir. (2) Etkin pişmanlığın kovuşturma başladıktan sonra ve fakat hüküm verilmezden önce gösterilmesi halinde, verilecek cezanın yarısına kadarı indirilir. (3) Yağma suçundan dolayı etkin pişmanlık gösteren kişiye verilecek cezanın, birinci fıkraya giren hallerde yarısına, ikinci fıkraya giren hallerde üçte birine kadarı indirilir. (4) Kısmen geri verme veya tazmin halinde etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için, ayrıca mağdurun rızası aranır. (5) Karşılıksız yararlanma suçunda, fail, azmettiren veya yardım edenin pişmanlık göstererek mağdurun, kamunun veya özel hukuk tüzel kişisinin uğradığı zararı, soruşturma tamamlanmadan önce tamamen tazmin etmesi halinde kamu davası açılmaz; zararın hüküm verilinceye kadar tamamen tazmin edilmesi halinde ise, verilecek ceza üçte birine kadar indirilir. Ancak kişi, bu fıkra hükmünden iki defadan fazla yararlanamaz. Suç Eşyasının Satın Alınması veya Kabul Edilmesi Suçunda Etkin Pişmanlık Hükümleri Uygulanabilir mi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2013/630 Karar No: 2016/2112 Karar Tarihi: 20.12.2016 Yargıtay Dairesi: 13. Ceza Dairesi İçtihat Metni Suç eşyasının satın alınması suçundan sanık …\’ın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 165, 62, 52 ve 53. maddeleri uyarınca 10 ay hapis ve 6080 Lira adli para cezasıyla cezalandırılmasına, taksitlendirmeye ve hak yoksunluğuna ilişkin, İstanbul 45. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 11.01.2012 gün ve 1420-2 sayılı hükmün, sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 13. Ceza Dairesince 03.10.2012 gün ve 12307-20440 sayı ile onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 13.04.2013 gün ve 65040 sayı ile; \”…Sanık …\’un, çalıştığı Bayrampaşa …\’da bulunan, … Halı Yıkama adı altında faaliyet gösteren işyerindeki patronu olan katılanın, kilitli bölümlerdeki para ve değerli mallarını çalmayı düşünerek bir şekilde buraların anahtarlarını ele geçirip, kopyalarını yaptırarak, sanıklar …, …, … ve …\’la birlikte hırsızlığa karar verip, gece yarısından sonra işyerine birlikte gelerek kilitli bölümlerin kapılarını yanlarındaki taklit anahtarlarla açtıkları, güvenlik kamerasını kırarak, çelik kasanın bulunduğu bölüme girdikleri, katılanın çakı bıçağı ve bazı önemsiz özel eşyalarını alarak, açamadıkları kasayı da araca yükleyip hep birlikte sanık …\’nin işlettiği Beykoz\’da bulunan çay bahçesine gittikleri, sanık …\’den kasayı açmak için kazma ve spiral temin ederek, …\’nin çay bahçesinin brandayla kapalı bölümünde levye, keski ve …\’den temin edilen malzemelerle kasayı zorlayarak açtıkları, kasadan; katılana ait Sarsılmaz marka A98/01562 seri numaralı ruhsatlı tabanca, 20.000 Lira, 2.500 Euro, 4.000 ABD Doları, 80.000 Euro değerinde senet, 4 adet vadesi beklenen çek, 7 aracın kontak anahtarları, 100 kadar çeyrek altın, 8-10 kadar altın bilezik, 3 tane altın set, iki çocuk bilekliği, 6-7 tane kredi kartı, tapular, aile fertlerinin kimlik belgelerinin çıktığı, sanık …\’ye 400 Lira verildiği, tabancayı sanık …\’nun aldığı, sanık …\’a bir miktar para vererek oradan gönderildiği, sanıklar …\’la …\’ün kasadan çıkan altınları kapalı çarşıya götürerek, bozdurmak için tanık …\’den yardım istedikleri, İsmail\’in \’hallederiz\’ diyerek sanıkları, kuyumcu sanık …\’a götürdüğü, sanıkların, tanık İsmail ve sanık …\’a gerçeği söyleyerek, altınları piyasa değerinin bir miktar altından bozdurdukları, elde ettikleri toplam hasılatı sanıklar …, …, … ve …\’un aralarında paylaştıkları, sanık …\’ın da çalıntı altınları ucuza almak suretiyle bu işten menfaat temin ettiği, sanık …\’un olay sonrası katılana cep telefonundan \’senden para istedim, bana yardım etmedin, Allah bir yerden çıkartır bunu\’ şeklinde mesaj atması sebebiyle şüphelenildiği, katılanın güvenlik kamera kayıtlarını incelemesi sonucu yüzlerini gizleseler de sanıklardan …\’u giyinişinden, yürüyüşünden ve montundan tanıması üzerine polislerce bu sanığın yakalandığı, Dursun\’un itiraflarından yola çıkan polislerin, sanık …\’yi, sonrasında da diğer sanıkları yakaladıkları, sanık …\’nin gösterdiği ormanlık alanda iki kapısı da zorlanarak açılmış, içi boş çelik para kasasının bulunduğu, sanık …\’ın, altınları polise teslim etmesi sebebiyle katılanın ifadesiyle 20.000 Lira değerinde altın ile 14.000 Lira paranın katılana iade edildiği, kovuşturma aşmasında da sanık …\’ün eşi tarafından katılana iki çekle üç senedin iade edildiği, diğer; silah, bir miktar altın, para, kartlar, belgelerle kıymetli evrakın ise iade edilmediği, kırılan kamera ve kullanılamaz hale gelen kasa zararının giderilmediği anlaşılmış, her ne kadar sanık … olay yerine sonradan çağrıldığını belirtmiş ise de; inandırıcı bulunmayan esasen sonuca da etkisi olmayan savunmasına itibar edilmeyerek, her ne kadar sanık … duruşmada \’açılanın kasa olduğunu ve hırsızlık yapıldığını bilmediğini\’ belirtse de; polisteki bununla çelişen ifadesi, sabahın erken saatlerinde hayatın olağan akışına aykırı böyle bir isteği yerine getirmesi, işyerinin kapalı bölümünde kasanın açılmasını sağlaması, yakalandığında polislere söylediği ormanlık alanda boş kasanın bulunması ve diğer sanıkların itiraflarına göre bu işten 400 Lira para aldığının anlaşılması karşısında inandırıcılıktan uzak savunmasına itibar edilmeyerek yüklenen suçu işlediği vicdani kanısına varılmış, yine sanık …\’da bozdurulan altınların çalıntı olduğunu bilmediğini ve polise \’cuma namazına gideceği için fatura düzenlemediğini ancak akşam toplu fatura düzenlediğini\’ belirtmiş ise de; sanıklar … ve …\’ün duruşmadaki samimi itirafları karşısında inandırıcılıktan uzak, cezai sorumluluktan kurtulmaya yönelik savunmasına itibar edilmeyerek, yüklenen suçu işlediği vicdani kanısına varılarak, cezalandırılmasına karar vermek gerekmiş, her ne kadar hırsızlık faili sanıklar tahliye edildikleri taktirde katılanın kalan zararını karşılayacaklarını belirtmişlerse de, 28.09.2011 tarihli ilk duruşma ile 11.01.2012 tarihli son duruşma arasında zararı tazmin için yeterli sürenin geçmiş olmasına rağmen sadece iki çekle üç senedin iade edilmiş olması, katılanın kalan zararını 50.000 Lira civarında ifade etmesine rağmen sanıkların bunun o kadar olmadığını savunmaları, çalınan ruhsatlı tabancanın dahi katılana iade edilmemesi, sanık …\’ın, sanıklar Yılmaz ve Ferit\’e ödediği altınların karşılığı olan paranın da bu sanığa iade edilmemiş olması, katılanın etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmasına rıza göstermemesi hususları göz önüne alındığında sanıkların kalan zararları ödeyebileceklerine ilişkin mahkemede kanaat oluşmadığından yargılama sürüncemede bırakılmadan sanıkların cezalandırılmaları gerektiği yönündeki yerel mahkemenin kararını onayan Yüksek Yargıtay 13. Ceza Dairesi ile sanıklar …, …, …, …, … ve … yönünden aramızda bir ihtilaf bulunmamaktadır. Sanık … hakkında kurulan hükümde eksik inceleme bulunup bulunmadığı - [Başkasına Ait Kimlik veya Kimlik Bilgilerinin Kullanılması Suçunun Unsurları](https://kayseriavukat.org.tr/baskasina-ait-kimlik-veya-kimlik-bilgileri/): Başkasına Ait Kimlik veya Kimlik Bilgilerinin Kullanılması Suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Başkasına ait kimlik veya kimlik bilgilerinin kullanılması – Madde 268 (1) İşlediği suç nedeniyle kendisi hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılmasını engellemek amacıyla, başkasına ait kimliği veya kimlik bilgilerini kullanan kimse, iftira suçuna ilişkin hükümlere göre cezalandırılır. Resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyan – Madde 206 (1) Bir resmi belgeyi düzenlemek yetkisine sahip olan kamu görevlisine yalan beyanda bulunan kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. 5326 sayılı Kabahatler Kanunu Kimliği bildirmeme -Madde 40 (1) Görevle bağlantılı olarak sorulması halinde kamu görevlisine kimliği veya adresiyle ilgili bilgi vermekten kaçınan veya gerçeğe aykırı beyanda bulunan kişiye, bu görevli tarafından elli Türk Lirası idarî para cezası verilir. (2) Açıklamada bulunmaktan kaçınması veya gerçeğe aykırı beyanda bulunması dolayısıyla kimliği belirlenemeyen kişi tutularak durumdan derhal Cumhuriyet savcısı haberdar edilir. Bu kişi, kimliği açık bir şekilde anlaşılıncaya kadar gözaltına alınır ve gerekirse tutuklanır. Gözaltına ve tutuklamaya karar verme yetkisi ve usulü bakımından Ceza Muhakemesi Kanunu hükümleri uygulanır. (3) Kişinin kimliğinin belirlenmesi durumunda, bu nedenle gözaltına alınma veya tutuklanma haline derhal son verilir. Resmi Belgenin Düzenlenmesinde Yalan Beyan ile Başkasına Ait Kimlik veya Kimlik Bilgilerinin Kullanılması Suçu Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2014/464 Karar No: 2017/285 Karar Tarihi: 23.05.2017 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 9. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi İçtihat Metni Başkasına ait kimlik veya kimlik bilgilerinin kullanılması suçundan sanık …\’un 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 268/1. maddesi yollamasıyla aynı Kanunun 267/1, 62 ve 51. maddeleri uyarınca 10 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve ertelemeye ilişkin İskenderun 4. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 20.04.2010 gün ve 112-195 sayılı hükmün, sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesince 12.11.2013 gün ve 9860-13654 sayı ile onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 28.02.2014 gün ve 217058 sayı ile; \”Yüksek Dairenin onama kararının yerinde olmadığı değerlendirilmiştir. Zira iftira suçunun özel bir halini düzenleyen 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 268. maddesinde öngörülen, başkasına ait kimlik veya kimlik bilgilerinin kullanılması suçunun oluşabilmesi için, kişinin işlediği suç nedeniyle kendisi hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılmasını engellemek amacıyla, başkasına ait kimliği veya kimlik bilgilerini kullanması gerekmektedir. Olay tarihinde önleme araması için görevli polis memurları, ön kısmında plakası olmadığından durdurulan araçta üzerinde kimlik bulunmayan sanığın kimliği sorulduğunda sabıkalı olması nedeniyle polis memurlarına …\’ın kimlik bilgilerini vermekten ibaret eyleminde; TCK\’nın 206/1. maddesinde tanımlanan resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyanda bulunmak ve TCK\’nın 268/1. maddesinde tanımlanan başkasına ait kimlik veya kimlik bilgilerinin kullanılması suçlarının unsurları mevcut olmadığı ancak kamu görevlisine kimliği hakkında gerçeğe aykırı beyanda bulunan sanığın fiilinin 5326 sayılı Kabahatler Kanununun 40. maddesinin birinci fıkrası kapsamındaki kabahati oluşturduğu…\” düşüncesiyle itiraz kanun yoluna müracaat etmiştir. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Özel Dairece, 13.05.2014 gün ve 3622-6066 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanık … hakkında başkasına ait kimlik veya kimlik bilgilerinin kullanılması suçundan kurulan mahkûmiyet hükmü temyiz edilmeksizin kesinleşmiş olup itirazın kapsamına göre inceleme, sanık … hakkında aynı suçtan kurulan hüküm ile sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın eyleminin nitelendirilmesine ilişkindir. Belen İlçe Emniyet Amirliğinin son aylarda ilçede meydana gelen çok sayıda kaçakçılık olayı ve bu doğrultudaki ihbarlar nedeniyle önleme araması kararı talebinde bulunduğu, İskenderun 2. Sulh Ceza Mahkemesinin 05.01.2007 tarih ve 2007/7 değişik iş sayılı kararı ile; Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliği’nin 19. maddesi gereğince suç işlenmesinin önlenmesi, taşınması veya bulundurulması yasak olan her türlü silah, patlayıcı veya eşyanın tespiti amacıyla 05.01.2007-10.01.2007 tarihleri arasında şüpheli şahıslar, ihbar edilen araçlar ve araçlardaki şahısların üstlerinde önleme araması yapılmasına izin verildiği, 07.01.2007 tarihli \”olay yakalama ve zapt etme\” başlıklı tutanakta; İskenderun 2. Sulh Ceza Mahkemesinin 05.01.2007 tarih ve 2007/7 değişik iş sayılı önleme araması kararına istinaden, Hatay istikametinden İskenderun istikametine seyreden ve ön kısmında plaka bulunmayan aracın durdurulduğu, aracın sürücülüğünü başka dosya sanığı …isimli şahsın yaptığı, araç içerisindeki diğer iki şahsın ise kimliklerinin olmadığı, inceleme dışı sanık …\’ın kendisini …, sanık …\’un ise kendisini … olarak tanıttığı, bu şahısların davranışlarından ve kimliklerinin olmamasından şüphelenilmesi üzerine söz konusu araç ve şahıslar ile birlikte polis merkezine geçildiği, kimlikleri olmayan ve kendilerini … ve … olarak tanıtan inceleme dışı sanık … ile sanık …\’un üstlerini aratmayacaklarını söyleyerek zorluk çıkartmaları üzerine şahıslara kademeli olarak zor kullanılıp kelepçe takıldığı, araç içerisinde yapılan aramada ise; vites kutusu içerisinde bir adet Browning marka 9 mm çapında tabanca ve bu tabancaya ait bir adet şarjör ile on dört adet 9 mm çaplı dolu fişek, şoför koltuğu kapısı iç cebindeki şeffaf poşette 1 adet 22 ayar alyans, 2 adet çeyrek altın, 1 adet 22 ayar çocuk bileziği, 2 çift çocuk küpesi, 1 adet mavi taşlı göğüs iğnesi, 1 adet 22 ayar bayan küpesi iğnesi, 1 adet kalp şeklinde mavi taşlı kolye broşu, 1 adet üzerinde iki kalp figürü bulunan düşük ayarlı bayan yüzüğü, 1 adet Kuran-ı Kerim tasvirli altın kolye ile içi boş bilezik kutusu bulunduğu ve ayrıca 1 adet toplam uzunluğu 37 cm olan tornavida ile boru anahtarının ele geçirildiği bilgilerine yer verildiği, söz konusu bu tutanağı sanık …\’un … ismiyle ve şüpheli sıfatıyla imzaladığı, Kimlik tetkiki için alınan parmak izi basım formunun da … ismi ile tanzim edildiği, yapılan parmak izi araştırması sonucunda, sanık …\’un gerçek kimliği ile 26.10.2001 tarihinde Adana Emniyet Müdürlüğünde hırsızlığa teşebbüs suçundan parmak izleri alındığından, sanık …\’un, … isimli şahsın kimlik bilgilerini kullandığının tespit edildiği, 07.01.2007 tarihli doktor raporunun da … adına düzenlendiği, dosya içerisindeki diğer belgelerin ise sanık …\’un gerçek kimlik bilgilerine göre tanzim edildiği, Gerçekte var olan bir kişi olan mağdur …\’ın, sanık … ile akraba olduğu ve nüfus kayıt örneğinin dosya arasında bulunduğu, Anlaşılmaktadır. Mağdur … mahkemede; olay ile ilgili herhangi bir bilgi ve görgüsünün olmadığını, sanık …\’u halasının oğlu olduğu için tanıdığını, İnceleme dışı sanık … aşamalarda; sabıkası bulunduğundan ve arama kaydı olabileceğini düşündüğünden kimlik bilgisini soran polise kardeşi …\’ın adını vererek kendisini tanıttığını, İfade etmişlerdir. Sanık … aşamalarda; sabıkalı olduğundan, polislerce kimliği - [Nitelikli Hırsızlık Suçunda Etkin Pişmanlık Hükmünün Uygulanması: Mağdurun Zararının Giderilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/nitelikli-hirsizlik-sucunda-etkin-pismanlik/): Nitelikli Hırsızlık Suçunda Etkin Pişmanlık Hükmünün Uygulanması 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Hırsızlık – Madde 141 (1) Zilyedinin rızası olmadan başkasına ait taşınır bir malı, kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla bulunduğu yerden alan kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir. Nitelikli hırsızlık – Madde 142 (1) Hırsızlık suçunun; a) Kime ait olursa olsun kamu kurum ve kuruluşlarında veya ibadete ayrılmış yerlerde bulunan ya da kamu yararına veya hizmetine tahsis edilen eşya hakkında, b) (Mülga: 18/6/2014-6545/62 md.) c) Halkın yararlanmasına sunulmuş ulaşım aracı içinde veya bunların belli varış veya kalkış yerlerinde bulunan eşya hakkında, d) Bir afet veya genel bir felaketin meydana getirebileceği zararları önlemek veya hafifletmek maksadıyla hazırlanan eşya hakkında, e) Adet veya tahsis veya kullanımları gereği açıkta bırakılmış eşya hakkında, f) (Mülga: 2/7/2012-6352/82 md.) İşlenmesi hâlinde, üç yıldan yedi yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (2) Suçun; a) Kişinin malını koruyamayacak durumda olmasından veya ölmesinden yararlanarak, b) Elde veya üstte taşınan eşyayı çekip almak suretiyle ya da özel beceriyle, c) Doğal bir afetin veya sosyal olayların meydana getirdiği korku veya kargaşadan yararlanarak, d) Haksız yere elde bulundurulan veya taklit anahtarla ya da diğer bir aletle kilit açmak veya kilitlenmesini engellemek suretiyle, e) Bilişim sistemlerinin kullanılması suretiyle, f) Tanınmamak için tedbir alarak veya yetkisi olmadığı halde resmi sıfat takınarak, g) büyük veya küçük baş hayvan hakkında, h) Herkesin girebileceği bir yerde bırakılmakla birlikte kilitlenmek suretiyle ya da bina veya eklentileri içinde muhafaza altına alınmış olan eşya hakkında, İşlenmesi hâlinde, beş yıldan on yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Suçun, bu fıkranın (b) bendinde belirtilen surette, beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda olan kimseye karşı işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte biri oranına kadar artırılır. (3) Suçun, sıvı veya gaz hâlindeki enerji hakkında ve bunların nakline, işlenmesine veya depolanmasına ait tesislerde işlenmesi halinde, beş yıldan oniki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Bu fiilin bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde, ceza yarı oranında artırılır ve onbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. (4) Hırsızlık suçunun işlenmesi amacıyla konut dokunulmazlığının ihlâli veya mala zarar verme suçunun işlenmesi halinde, bu suçlardan dolayı soruşturma ve kovuşturma yapılabilmesi için şikâyet aranmaz. (5) Hırsızlık suçunun işlenmesi sonucunda haberleşme, enerji ya da demiryolu veya havayolu ulaşımı alanında kamu hizmetinin geçici de olsa aksaması hâlinde, yukarıdaki fıkralar hükümlerine göre verilecek ceza yarısından iki katına kadar artırılır. Etkin pişmanlık – Madde 168 (1) Hırsızlık, mala zarar verme, güveni kötüye kullanma, dolandırıcılık, hileli iflâs, taksirli iflâs suçları tamamlandıktan sonra ve fakat bu nedenle hakkında kovuşturma başlamadan önce, failin, azmettirenin veya yardım edenin bizzat pişmanlık göstererek mağdurun uğradığı zararı aynen geri verme veya tazmin suretiyle tamamen gidermesi halinde, verilecek cezanın üçte ikisine kadarı indirilir. (2) Etkin pişmanlığın kovuşturma başladıktan sonra ve fakat hüküm verilmezden önce gösterilmesi halinde, verilecek cezanın yarısına kadarı indirilir. (3) Yağma suçundan dolayı etkin pişmanlık gösteren kişiye verilecek cezanın, birinci fıkraya giren hallerde yarısına, ikinci fıkraya giren hallerde üçte birine kadarı indirilir. (4) Kısmen geri verme veya tazmin halinde etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için, ayrıca mağdurun rızası aranır. (5)  Karşılıksız yararlanma suçunda, fail, azmettiren veya yardım edenin pişmanlık göstererek mağdurun, kamunun veya özel hukuk tüzel kişisinin uğradığı zararı, soruşturma tamamlanmadan önce tamamen tazmin etmesi halinde kamu davası açılmaz; zararın hüküm verilinceye kadar tamamen tazmin edilmesi halinde ise, verilecek ceza üçte birine kadar indirilir. Ancak kişi, bu fıkra hükmünden iki defadan fazla yararlanamaz. Nitelikli Hırsızlık Suçunda Etkin Pişmanlık Hükmünün Uygulanabilmesi için Mağdurun Zararının Giderilmesi Gerekir Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2013/592 Karar No: 2016/94 Karar Tarihi: 23.02.2016 Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi İçtihat Metni Hırsızlık suçundan sanığın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 142/1-b, 143, 62/1, 53/1 ve 63. maddeleri uyarınca bir yıl onbir ay on gün hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba ilişkin, … Asliye Ceza Mahkemesince verilen … gün ve …-… sayılı hükmün sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay … Ceza Dairesince … gün ve …-… sayı ile onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise … gün ve … sayı ile; \”Sanık …\’nin üzerine atılı suçu kabul ettiği ve çalmış olduğu televizyonu sattığı …\’nün adını kolluk güçlerine söyleyerek müştekinin zararını giderdiği, dolayısıyla hırsızlık suçu bakımından müştekiye iadenin sağlandığı, artık bu aşamada sanık hakkında etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanması gerektiği, sanığın ayrıca …\’nün zararını gidermesinin hırsızlık suçunda etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanması açısından bir öneminin bulunmadığı, bu iki şahıs arasındaki ihtilafın hukuki mahiyet arzettiği, kaldı ki …\’nün suç eşyasının satın alınması veya kabul edilmesi suçunun faili olduğu, asıl mağdur olan müşteki …\’in zararı giderildiği için hakkında etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanması gerektiği\” görüşüyle itiraz kanun yoluna müracaat ederek, Özel Daire onama kararının kaldırılmasına ve yerel mahkeme hükmünün bozulmasına karar verilmesi talebinde bulunmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay … Ceza Dairesince … gün ve …-… sayı ile itiraz nedeninin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçe ile karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanık … hakkında hırsızlık, … hakkında ise suç eşyasının satın alınması veya kabul edilmesi suçundan kurulan beraat hükümleri temyiz edilmeksizin kesinleşmiş olup itirazın kapsamına göre inceleme sanık … hakkında hırsızlık suçundan kurulan hükümle sınırlı olarak yapılmıştır. Suçun sübutuna ve nitelendirilmesine ilişkin bir uyuşmazlık ve bu kabulde dosya içeriği itibarıyla herhangi bir isabetsizlik bulunmayan somut olayda, Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanık hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 168. maddesinde düzenlenen etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanma şartlarının gerçekleşip gerçekleşmediğinin belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Müşteki …\’in 20.11.2008 tarihinde saat 21.00 sıralarında işyerini kapatarak evine gittiği, ertesi gün saat 07.00 sıralarında bir polis memuru tarafından aranarak iş yerine hırsız girdiğinin söylenmesi üzerine işyerine geldiğinde giriş kapısının kırılmış vaziyette olduğunu ve televizyonunun çalındığını görerek şikayetçi olduğu, Teşhis, takdiri kıymet ve teslim tutanağına göre; sanığın 02.12.2008 tarihinde bir başka hırsızlık suçundan gözetim altında iken bir kuaförden hırsızlık yaptıklarını ve buradan çaldıkları televizyonu Yasin isimli şahsın aracılığıyla … isimli bir şahsa sattıklarını beyan etmesi üzerine Yasin’in aranarak …’ye ulaşıldığı, …’nün de televizyonu rızası ile büroya getirerek teslim ettiği, bu şekilde çalınan televizyonun müştekiye iade edildiği, Müşteki …\’in; olay gecesi - [AİHM Yasin Özdemir Kararı: “Suçu ve Suçluyu Övme” Suçunda Açık ve Yakın bir Tehlikenin Ortaya Çıkması](https://kayseriavukat.org.tr/aihm-yasin-ozdemir-karari/): AİHM Yasin Özdemir Kararı: “Suçu ve Suçluyu Övme” Suçunda Açık ve Yakın bir Tehlikenin Ortaya Çıkması Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Yasin Özdemir/Türkiye Davası Başvuru No. 14606/18 Yasin Özdemir/Türkiye davasında, Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde bulunan ve Türk vatandaşı Yasin Özdemir’in (“başvuran”) 12 Mart 2018 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuruyu (no. 14606/18), Sözleşme’nin 10. maddesine ilişkin şikâyetin Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesine ve başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olduğuna ilişkin kararı, Tarafların görüşlerini dikkate alarak, 16 Kasım 2021 tarihinde kapalı oturumda gerçekleştirilen müzakerelerin ardından, Söz konusu tarihte aşağıdaki kararı vermiştir: Giriş 1.  Başvuru, başvuranın 2015 yılının Nisan ayında sosyal ağlarda Fethullaçı örgüt ve bu örgütün lideri lehinde yayımlamış olduğu yorumlar sebebiyle, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 215. maddesi uyarınca suçu ve suçluyu övdüğü gerekçesiyle cezaya mahkûm edilmiş olmasıyla ilgilidir. Başvuran, Sözleşme’nin 10. maddesini ileri sürerek, ihtilaf konusu yorumları yayımladığı tarihte, söz konusu örgütün henüz bir terör örgütü olarak tanınmadığını iddia etmektedir. Olay ve Olgular 2.  Başvuran, 1980 doğumlu olup, Adana’da ikamet etmektedir. Başvuran üniversite mezunudur ve olayların meydana geldiği tarihte öğretmen olarak çalışmaktadır. 3.  Hükümet, kendi yetkilisi, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilmiştir. 4.  Isparta Cumhuriyet Başsavcılığı, 3 Haziran 2016 tarihinde, Isparta İl Emniyet Müdürlüğüne, sosyal ağlar (Facebook, Twitter, Instagram) üzerinde, terör örgütlerine (PKK/KCK, DHKP-C, YPG, PYD) mensup olan veya bu örgütler lehine propaganda yapan kullanıcıların ve Cumhurbaşkanı ve diğer Devlet yöneticilerine hakaret etmekten, Devletin kurumlarını aşağılamaktan, nefret söyleminde bulunmaktan, suç işlenmesine teşvik etmekten, suçu ve suçluyu övmekten veya görevini yerine getiren memurlara hakaret etmekten suçlu bulunan kullanıcıların tespit edilmesi amacıyla araştırma yapılması yönünde talimat vermiştir. 5.  Isparta İl Emniyet Müdürlüğü, 2016 yılının Haziran ayında, başvuran tarafından, Yenişafak gazetesinde Fetullahçı örgüt hakkında çıkan makale ve haberlere tepki olarak, Facebook üzerinden bazı yorumlar yayımlandığını tespit ederek, gizli olarak sınıflandırılan bir fezleke hazırlamıştır. Bu yorumlar aşağıdaki şekilde yazılmıştır: “Hâkim kararı olmadan belge bile yokken örgüt (terör örgütü) ilan ediyorsunuz. Savcının delileri kabak gibi ortada yolsuzluk diyemiyorsunuz (17-25 Aralık 2013 olaylarına atıf). Neyin adaleti bu… Hesabı sorulur en geç öbür tarafta” (Yenişafak gazetesinde yayımlanan “Fethullahçı Terör Örgütü” başlıklı makale hakkında 10 Nisan 2015 tarihinde yapılan yorum). “Akp’nin dindar gençliği küfür savuruyor, gerçi bakanı Kur’an’la dalga geçer, iftira atmak yalan söylemek ahlaktan olmuş, rüşvete ganimet diyen kendine destek olmayana kâfir yaftası vuran eleştirene CHP’li diyen kimileri Allah’ı referans gösterir kimileri Allah’ın sıfatlarını başkasına yükler, kanlı terör örgütü ile kucak kucağa. İyi ki bu gençlikten ayrılmışım, Allah ıslah eylesin herkese doğru yolu nasip etsin” (Yenişafak gazetesinde yayımlanan “Mahkeme paralelin adını koydu, FETHULLAHÇI TERÖR ÖRGÜTÜ” başlıklı makale hakkında 11 Nisan 2015 tarihinde yapılan yorum). “At yalanı” (Yenişafak gazetesinde yayımlanan “Paralel yapı ve KCK, 7 Haziran genel seçimlerinde sandıkları maniple etmek için iki koldan harekete geçti. Sandıkta Paralel Oyun” başlıklı makale hakkında 11 Nisan 2015 tarihinde yapılan yorum). “Betül Kayaalp insanlara iftira atma lütfen… Haşhaşi dediğin insanlar sigara bile içmez, sonra haşhaştan medet umar hale gelirsin. Mason olsa malı mülkü olurdu. Gerçek bir dava adamı ÜLKÜ SAHİBİ. ÎNSANLIĞA ADANMIŞ. Allah kısmet ediyor da 170 ülkede Türk bayrağını dalgalandırıp Allah ve Peygamberi anlatıyor, saygı lütfen haset etmeyin, bu insanlardan zarar gelmez, çok iftira atılıyor, hangi ülkelerde faaliyetlerine izin verilmiyor bakarsanız mason olmadığını anlarsınız.” (Yenişafak gazetesinde yayımlanan “Fethullah Gülen Mason mu?” başlıklı makale hakkında 11 Nisan 2015 tarihinde yapılan yorum). 6.  Bakanlar Kurulu, 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişiminin ardından, olağanüstü hal sırasında, Milli Eğitim Bakanlığının, öğretmenler de dâhil olmak üzere bazı meslek gruplarının, terör örgütü ile ilişkili veya bağlantılı olduklarının tespit edilmesi durumunda, görevlendirmelerini iptal etmesine izin veren 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameyi kabul etmiştir. Isparta Valiliği, 28 Temmuz 2016 tarihinde, bu Kanun Hükmünde Kararname gereğince, başvuranın daha önce, yine bu Kanun Hükmünde Kararname kapsamında kapatılan “FETÖ/PDY terör örgütüne” bağlı özel bir okulda çalışmış olduğu gerekçesiyle, başvuranın görevlendirmesini iptal etmiştir. 7.  Başvuran, 3 Ağustos 2016 tarihinde, Isparta Cumhuriyet Savcılığı tarafından 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişiminin ardından açılan bir soruşturma kapsamında gözaltına alınmıştır. Başvurana FETÖ/PDY örgütüne üye olma veya bu örgüt lehine propaganda yapma suçları isnat edilmiştir. 8.  Başvuran, 24 Ağustos 2016 tarihinde savcılığa ifade vermiştir. Başvuran, sosyal ağlar üzerinden yayımladığı mesajlarda, hiçbir şekilde bir terör örgütünü övme veya Devlet memurlarına hakaret etme niyeti bulunmadığını belirterek, kendisine yöneltilen suçlamaları reddetmiştir. Başvuran, bir ara Altınbaşak Ortaokulunda sosyal bilgiler öğretmeni olarak geçici bir sözleşme ile çalıştığını, zira söz konusu dönemde bu okulun, yapmış olduğu birçok başvuruya olumlu cevap veren tek okul olduğunu belirtmiştir. Cumhuriyet savcısı, sorgunun sonunda başvuranın tutuklanmasını talep etmiştir. 9.  Sulh Ceza Hâkimliği, yine 24 Ağustos 2016 tarihinde, başvuranın “bir terör örgütü lehine propaganda yapmak” suçunu işlediğine dair kuvvetli şüpheler bulunduğu gerekçesiyle, başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir. 10.  Cumhuriyet savcısı, 29 Ağustos 2016 tarihinde, başvurana bir terör örgütü lehine propaganda yapmak suçunu isnat ederek, Facebook sosyal ağı üzerinden yayımladığı yorumlar sebebiyle (yukarıdaki 6-9. paragraflar), başvuran hakkında bir iddianame sunmuştur. Isparta 2. Ağır Ceza Mahkemesi, 1 Eylül 2016 tarihinde, bu iddianameyi kabul etmiştir. 11.  Ağır Ceza Mahkemesi önünde 26 Ekim 2016 tarihinde gerçekleştirilen ilk duruşmada, başvuran, Cumhuriyet savcısı tarafından suçlanan, Facebook üzerinden paylaştığı yorumların, ifade özgürlüğü kapsamına girdiğini, hiçbir şekilde yasa dışı bir örgütün propagandasını yapma niyetinin bulunmadığını, Facebook sayfasının sadece arkadaşlarına açık olduğunu ve diğer kişiler tarafından görülemediğini, Altınbaşak Ortaokulunun yönetimi ile anlaşmazlıklar yaşadığını ve Isparta’da bulunan başka bir ortaokulda çalışmaya başladığını ileri sürmüştür. 12.  Ağır Ceza Mahkemesi, 26 Ekim 2016 tarihli duruşma sonucunda, başvuranın tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmasına ve başvurana geçici olarak yurt dışına çıkış yasağı getirilmesine karar vermiştir. 13.  Isparta 2. Ağır Ceza Mahkemesi, 30 Kasım 2016 tarihli bir kararla, başvuranın eylemlerinin suçu ve suçluyu övme suçu kapsamına girdiği kanaatine vararak, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 215. maddesinin 1. fıkrası uyarınca, başvuranın yedi ay, on beş gün hapis cezasına mahkûm edilmesine karar vermiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin şartları kabulünün ardından, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına (ilgilinin beş yıl süre ile aynı türden bir suçtan herhangi bir cezaya mahkûm edilmemesi durumunda, mahkûmiyet kararının kaldırılmasına) karar vermiştir. Ağır Ceza Mahkemesi bu sonuca varırken, şu değerlendirmelerde bulunmuştur: “Yukarıda izah edildiği biçimde 11 Nisan 2015 tarihli gazete haberine yapmış olduğu - [Avukatın Temyiz Süresini Kaçırması Halinde Eski Hale Getirme: Sanık Yeni Temyiz Talebinde Bulunabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/avukatin-temyiz-suresini-kacirmasi/): Avukatın Temyiz Süresini Kaçırması Halinde Eski Hale Getirme: Sanık Yeni Temyiz Talebinde Bulunabilir mi 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu Eski hâle getirme – Madde 40 (1) Kusuru olmaksızın bir süreyi geçirmiş olan kişi, eski hale getirme isteminde bulunabilir. (2) Kanun yoluna başvuru hakkı kendisine bildirilmemesi halinde de, kişi kusursuz sayılır. Temyiz istemi ve süresi – Madde 291 (1) Temyiz istemi, hükmün açıklanmasından itibaren on beş gün içinde hükmü veren mahkemeye bir dilekçe verilmesi veya zabıt kâtibine bir beyanda bulunulması suretiyle yapılır; beyan tutanağa geçirilir ve tutanak hâkime onaylattırılır. Tutuklu bulunan sanık hakkında 263 üncü madde hükmü saklıdır. (2) Hüküm, temyiz yoluna başvurma hakkı olanların yokluğunda açıklanmışsa, süre tebliğ tarihinden başlar. Sanık hazır bulunmaksızın yapılan duruşmada eski hâle getirme koşulu – Madde 198 (1) Duruşma, sanık hazır bulunmaksızın yapılırsa, mahkemenin karar ve işlemlerinin kendisine tebliği tarihinden itibaren bir hafta içinde, sürenin geçmesinden doğan sonuçları gidermek için sanık, kanunî nedenlere dayanarak, mahkemenin o karar ve işlemleri hakkında eski hâle getirme isteminde bulunabilir. (2) Ancak, sanık kendi istemi üzerine duruşmadan bağışık tutulmuş veya müdafii aracılığıyla temsil edilmek yetkisini kullanmış olursa artık eski hâle getirme isteminde bulunamaz. 7201 sayılı Tebligat Kanunu Vekile ve kanuni mümesile tebligat – Madde 11 Vekil vasıtasıyla takip edilen işlerde tebligat vekile yapılır. Vekil birden çok ise bunlardan birine tebligat yapılması yeterlidir. Eğer tebligat birden fazla vekile yapılmış ise, bunlardan ilkine yapılan tebliğ tarihi asıl tebliğ tarihi sayılır. Ancak, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun, kararların sanıklara tebliğ edilmelerine ilişkin hükümleri saklıdır. Avukat tarafından takip edilen işlerde, avukatın bürosunda yapılacak tebligatlar, resmî çalışma gün ve saatleri içinde yapılır. Kanuni mümessilleri bulunanlara veya bulunması gerekenlere yapılacak tebligat kanunlara göre bizzat kendilerine yapılması icabetmedikçe bu mümessillere yapılır. Avukatın Temyiz Süresini Kaçırması Halinde Eski Hale Getirme: Sanık Kararı Yeniden Temyiz Edebilir mi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2019/16-573 Karar No: 2022/119 Karar Tarihi: 24.02.2022 İçtihat Metni FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne üye olma suçundan sanık …\’in 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 314/2, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 5, TCK’nın 62, 53, 58/9-6 ve 63. maddeleri uyarınca 8 yıl 9 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve mahsuba ilişkin Çorum 2. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 10.01.2018 tarihli ve 716-12 sayılı hükme yönelik sanık ve müdafisi tarafından istinaf kanun yoluna başvurulması üzerine Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesince 17.05.2018 tarih ve 1075-1220 sayı ile istinaf başvurularının esastan reddine karar verilmiştir. Bu hükmün de sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay (Kapatılan) 16. Ceza Dairesince 28.02.2019 tarih, 6254-1375 sayı ve oy çokluğu ile; \”Gerekçeli kararın sanık müdafisine usulüne uygun olarak 30.05.2018 tarihinde tebliğ edildiği, sanık müdafisinin ise 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 291/1. maddesinde öngörülen 15 günlük süreden sonra, 22.06.2018 tarihinde temyiz başvurusu yaptığı anlaşılmakla, süresinden sonra yapılan temyiz başvurusunun CMK\’nın 298. maddesi gereğince reddine, 28.02.2019 tarihinde yürürlüğe giren 20.02.2019 tarihli ve 7165 sayılı Kanun\’un 8. maddesiyle değişik 5271 sayılı Kanun\’un 304. maddesi uyarınca dosyanın Çorum 2. Ağır Ceza Mahkemesine, kararın bir örneğinin Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına tevdi edilmesine,\” karar verilmiştir. Karşı Oy Gerekçesi Daire Üyeleri …. ve ….; \”Sayın çoğunluk ile aramızdaki uyuşmazlığın temeli müdafiisi bulunan sanık hakkında gıyapta verilen Bölge Adliye Mahkemesi kararının sanığa tebliğinin gerekip gerekmediği hususu ile eğer tebliğ edilecekse temyiz süresinin ne zaman başlayacağı, temyiz süresinin başlangıcının müdafiiye yapılan tebligat tarihinden mi yoksa sanığa yapılan tebligat tarihinden itibaren mi başlayacağı veya her biri için kendisine yapılan tebligattan itibaren mi başlayacağı hususudur. Uygulamada Yargıtay İBBGK\’nın 10/07/1940 tarihli ve 07-75 numaralı kararları ile Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 16/09/1985 tarihli ve 178-361 numaralı yine 26/05/1986 tarihli ve 561-295 numaralı kararlarına göre; müdafisi bulunan sanıklar yönünden tebligatın sanığın müdafisine yapılacağı bu hususun müdafinin görevi içinde bulunduğu dolayısıyla yoklukta tefhim olan kararın vekile tebliğ edilmesi gerektiği ayrıca sanığa yapılan tebligatın hukuksal geçerliliğinin bulunmadığı karar altına alınmıştır. Özellikle yukarıda zikredilen Ceza Genel Kurulu kararları dayanak olarak 1940 tarihli İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun kararını ve 7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun 11. maddesini göstermişlerdir. Hal böyle olunca özellikle Tebligat Kanunu\’nun 11. maddesinin yeniden gözden geçirilmesinde fayda bulunmaktadır. Bu gözden geçirme yapılırken özellikle yukarıda zikredilen İçtihadı Birleştirme Kararından sonra Tebligat Kanunu\’nun 11. maddesinde 06/06/1985 tarihinde 3220 sayılı Kanun ile yapılan değişikliğin dikkate alınması gerekmektedir. 7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun 11. maddesine göre; \’Vekil vasıtasıyla takip edilen işlerde tebligat vekile yapılır, vekil birden çok ise bunlardan birine tebligat yapılması yeterlidir. Eğer tebligat birden fazla vekile yapılmış ise bunlardan ilkine yapılan tebliğ tarihi asıl tebliğ tarihi sayılır. Ancak Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu\’nun kararların sanıklara tebliğ edilmelerine ilişkin hükümleri saklıdır.\’ düzenlemesi yer almaktadır. Günümüze kadar gelen yerleşik uygulamanın temelini oluşturan bu maddeye göre vekil ile takip edilen işlerde tebligat vekile yapılacaktır. Ancak 06/06/1985 tarihli ve 3220 sayılı Kanun ile değişik son düzenlemesine göre ceza yargılamasında kararların sanıklara tebliğ edilmelerine ilişkin hükümler saklı tutulmuştur. Buradan çıkacak sonuç müdafi ile takip edilen bir davada tebligatın sanıklara yapılmasına ilişkin ayrıksı bir düzenleme söz konusudur. Bu durumda halen yürürlükte bulunan 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun kararların sanıklara tebliğine ilişkin hükümlere göz atmak gerekecektir. Ancak bu hükümlere geçmezden evvel Tebligat Kanunu\’nun 11. maddesinde 3220 sayılı Kanun ile yapılan değişikliğin madde gerekçesine bakmak yerinde ve faydalı olacaktır. 3220 sayılı Kanun\’un 5. maddesi ile değişik Tebligat Kanunu\’nun 11. maddesindeki yapılan değişikliğin gerekçesi şu şekildedir. \’Diğer taraftan Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu\’nun \’kararların tefhim ve tebliğ\’ başlığını taşıyan 33. maddesinde ilgililerin yüzüne karşı verilen kararların tefhim olunacağı ve diğer kararların tebliğ edileceği esası kabul edilmiştir. Görülüyor ki her hükmün ilgiliye bildirilmesi CMUK\’nın ana ilkelerinden birisini oluşturmaktadır. Kanun koyucu bu konuda çok hassas davranmış, ilgililerin kanuni haklarını kullanabilmeleri için sanıkların karar ve hükümlerden haberdar edilmelerini öngörmüştür. Hal böyleyken Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu\’nun eski 124. maddesinin mukabili olan Tebligat Kanunu\’nun 11. maddesinde geçen vekil kavramı çoğu zaman müdafi kavramı ile aynı mahiyette telakki edilmekte, bu nedenle ceza yargılamasında tebligat bakımından birbirinden farklı uygulamalara ve hatalı sonuçlar doğmasına sebep olmaktadır. Bilindiği gibi hukuk yargılamasındaki vekil ile ceza yargılamasındaki müdafi kavramları birbirinden farklıdır. Vekil, müvekkilden ayrı ve bağımsız bir statüye sahip değildir, bağımlıdır. Temsil ettiği kişinin talimatı ile hareket eder ve onun yokluğunda onun yerine geçer, müdafi ise, yalnızca ceza - [Mala Zarar Verme Suçunun Kardeşe Karşı İşlenmesi Halinde Cezada İndirim Yapılır mı](https://kayseriavukat.org.tr/kardese-karsi-mala-zarar-verme-sucu/): Mala Zarar Verme Suçunun Ayrı Konutta Yaşayan Kardeşe Karşı İşlenmesi Halinde Cezada İndirim Yapılır mı Mala Zarar Verme Suçunun Kardeşe Karşı İşlenmesi: Yağma ve nitelikli yağma suçları hariç 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun onuncu bölümünde düzenlenen malvarlığına karşı suçlarla ilgili bir kısım şahsi cezasızlık ve cezada indirim yapılmasını gerektiren şahsi sebeplere yer verilmiştir. Aynı konutta beraber yaşayan kardeşlerden birinin zararına olarak suçun işlenmesi hâlinde cezaya hükmolunmayacağı, 2 ayrı konutta yaşayan kardeşin zararına olarak suçun işlenmesi hâlinde cezanın yarı oranında indirileceği düzenlenmiş olup dosyadaki mevcut aile nüfus kayıtlarına göre sanık ile katılanın kardeş olması, katılan H.’nin anne-babadan kalan evde, sanığın ise aynı sokak üzerindeki kendisine ait başka bir evde ikamet ettiğinin anlaşılması karşısında, sanık hakkında mala zarar verme suçunda belirlenen temel cezadan yarı oranında indirim yapılması gerekmektedir. Bu itibarla, bu uyuşmazlığa yönelik itirazın kabulüne, Özel Daire onama kararının kaldırılmasına, yerel mahkeme hükmünün, mala zarar verme suçunda belirlenen temel cezadan yarı oranında indirim yapılması ve hatalı uygulamanın giderilmesi suretiyle hükmün düzeltilerek onanmasına karar verilmelidir. (2709 s. K. m. 141) (5237 s. K. m. 29, 53, 125, 129, 151, 167) (5271 s. K. m. 34, 217, 223, 230, 232, 289, 308) (1412 s. K. m. 308) (YCGK 31.10.2012 T. 2012/4-850 E. 2012/1828 K.) (YCGK 14.10.2008 T. 2008/4-170 E. 2008/220 K.) (ANY. MAH. 25.03.2015 T. 2014/6419 E.) Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2013/9-594 Karar No: 2015/149 Karar Tarihi: 12.05.2015 Dava: Sanık M. S.’ın hakaret suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 125/1-4 ve 53. maddeleri uyarınca 7 ay, mala zarar verme suçundan ise aynı Kanunun 151/1 ve 53. maddeleri uyarınca 1 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin, Düziçi Asliye Ceza Mahkemesince verilen 07.04.2010 gün ve 229-102 sayılı hükmün sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesince 09.11.2012 gün ve 244-12476 sayı ile TCK’nın 53. maddesi yönünden düzeltilerek onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 14.03.2013 gün ve 62068 sayı ile; “… İncelenen dosya kapsamına, nüfus kayıtlarına ve dosyadaki diğer delillere göre; hükümlü ile katılanın kardeş oldukları, hükümlünün mala zarar verme ve hakaret suçundan mahkûmiyetine dair hükümler bakımından suçun sabit kabul edilmesinde usul ve kanuna aykırılık bulunmadığı anlaşılmıştır. Ancak, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 167/2. maddesi uyarınca mala zarar verme suçunun, aynı konutta beraber yaşamayan kardeşlerden birinin aleyhine işlenmesi halinde verilen cezadan indirim yapılması öngörülmüştür. Hükümlünün kardeşi aleyhine işlediği mala zarar verme suçuna ilişkin hükümde 5237 sayılı TCK’nın 167/2. maddesinin uygulanmaması hukuka aykırılık teşkil etmektedir. Ayrıca, dinlenen tanıkların tarafların yakın akrabası olan tanıklar olduğu ve her bir tarafın tanığının farklı beyanlarda bulunduğu dikkate alındığında, oluş şekline dair şüphe bulunduğu, bu şüpheden hükümlünün yararlandırılarak hakaretin karşılıklı olduğunun kabulü ile hükümlü hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 129/3. maddesinin uygulanması, yine aynı gerekçelerle ilk hakaret edenin kim olduğunun mevcut delillerden anlaşılamayacağı gözetilerek ve şüpheden hükümlü yararlandırılarak hükümlünün mala zarar verme suçunu haksız tahrik altında işlediğinin kabulü gerekmektedir. Hükümde bu hususların gözetilmemesi nedeniyle, yerel mahkemenin hükmü ve bu hükme ilişkin Yüksek Dairece verilen onama kararı hukuka aykırı görülmüş ve bozulması istemiyle bu karara yönelik olarak Başsavcılığımızca 5271 sayılı CMK’nın 308. maddesi uyarınca itiraz yoluna gidilmesi gerekmiştir…”, görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu‘nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 9. Ceza Dairesince 04.06.2013 gün ve 3067-8393 sayı ile, itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. Yargıtay Kararı Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar; sanık hakkında hakaret suçunda 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 129/3, mala zarar vermek suçunda ise aynı kanunun 167/2 ve 29. maddelerinin uygulanma şartlarının bulunup bulunmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Sanık M. S.’ın katılan H. K.’un abisi olduğu, katılan H.’nin anne-babasından kalan evde, sanığın ise aynı sokak üzerindeki kendisine ait evde oturdukları, sanık ile katılan arasında hem katılanın olay tarihinde kaldığı ev hem de diğer arazilerle ilgili aralarında miras anlaşmazlığının bulunduğu, 13.09.2008 günü sanığın katılanın oturduğu evin bahçesindeki ağaçlardan meyve toplamak için geldiğinde aralarında tartışma çıktığı, saat 16.55’de polise kavga ihbarının yapılması üzerine kolluk görevlilerinin olay yerine gelerek düzenledikleri tutanağa ekli krokiye göre, iki katlı evin zemin katının giriş kapısı yanında bulunan demir parmaklıklı camsız mutfak penceresine takılı sineklik üzerinde eşit aralıklarla 5X5 cm ebadında 4 adet deliğin mevcut olduğunun belirtildiği, Olaydan bir gün sonra katılanın tekrar karakola müracaat ederek kavga sırasında sanığın sadece sinekliğe değil giriş kapısı üzerindeki ampule ve bahçedeki çiçeklere de zarar verdiğini ifade etmesi üzerine düzenlenen 14.09.2008 tarihli olay yeri inceleme ve tespit tutanağında ise, sineklik telinin 9 ayrı yerden sert bir cisimle delindiğinin, giriş kapısının üstünde bulunan ampulün kırık olduğunun, giriş kısmındaki iki beton direğe bağlı hamağın parçalandığının, hamağın yanındaki peynir ve yağ tenekelerine dikilmiş biber ve çiçeklerin zarar gördüğünün yazılı olduğu, Anlaşılmaktadır. Katılan H. K. aşamalarda özetle; annesinin vefatından sonra ailesi ile birlikte babasından kalan eve yerleştiğini, miras malı olan bu ev yüzünden sanık ile mahkemelik olduklarını, olay günü sanığın evin bahçesine geldiğini ve ağaçlardaki meyvelere ne olduğunu sorduğunu, sanığa  siz topladınız ya  deyince sanığın  oruspu, üzüm yerine bokumu ye  şeklinde hakaret ettiğini ve yüzüne tükürdüğünü, sanıktan korktuğu için eve girdiğini, sanığın evin dışında  şerefsiz, oruspu  şeklinde bağırmayı sürdürdüğünü, bahçede bulunan sandalyeyi alarak mutfak penceresine vurması neticesinde sineklik telinin yırtıldığını, ayrıca evin bahçesinde bulunan çiçeklere ve evin giriş kapısının yanındaki ampule de zarar verdiğini, sanığa karşılık vermediğini, şikayetçi olduğunu ve uzlaşmak istemediğini beyan etmiş, Tanık A. Ç. aşamalarda özetle; dayısının eşi olan katılanın evinde iftar yemeği için bulunduğu sırada evin dışında sanıkla katılan arasında üzümle ilgili konuşmaların geçtiğini duyunca yanlarına gittiğini, sanığın üzümleri sorduğunu, asmada bulunan üzümlerin tüketilmesinden dolayı sanığın katılana  orospu, şerefsiz, anneme ait üzümü nasıl yersin, bokumu ye üzüm yiyeceğine  şeklinde küfürler ettiğini, eliyle katılana vurmaya çalıştığı sırada katılanın eve kaçtığını, sanığın eline geçirdiği demir sandalye ile evin mutfak camını kırdığını, evin önündeki bahçede bulunan çiçeklere zarar verdiğini ardından olay yerinden ayrıldığını ifade etmiş, Tanık T.; katılanın kızı olduğunu, dayısı olan sanığın evin bahçesine gelip annesine bahçedeki meyvelerin nerede olduğunu sorduğunu, annesinin meyveleri yediklerini ve komşulara dağıttıklarını söylemesi üzerine sanığın öfkelenerek “orospu, şerefsiz, üzümü nasıl yersin bokumu ye” şeklinde hakaret ettiğini, eline aldığı üstü - [AYM Kararı: Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması HAGB Kararına İtiraz Hükmünün İptali](https://kayseriavukat.org.tr/hagb-kararina-itiraz-hukmunun-iptali/): HAGB Kararına İtiraz Edilmesine İlişkin Hükmün İptal Edilmesi Anayasa Mahkemesi Kararı – Değerlendirme İtiraz Konusu Kural İtiraz konusu kuralda, hükmün açıklanmasının geri bırakılması (HAGB) kararına karşı açıkça itiraz kanun yolu öngörülmektedir. Başvuru Gerekçesi Başvuru kararında özetle; 5271 sayılı Kanun’a göre HAGB kararlarının hukuki sonuç doğurmaması gerektiği, buna karşılık son yıllarda HAGB kararlarına sonuç bağlayan kanun ve yönetmeliklerin çıkarıldığı, HAGB kararlarına yönelik itiraz incelemelerinin ilke olarak dosya üzerinden yapıldığı, kararların esasına ilişkin bir incelemenin gerçekleştirilmediği, bu durumun iki dereceli yargılanma, etkin başvuru ve adil yargılanma haklarını ihlal ettiği, bu itibarla kişinin suç işlediği kanaatini barındıran HAGB kararlarının gerçek anlamda bir kanun yolundan geçmediği ve bu kararların istinaf incelemesine tabi olması gerektiği belirtilerek kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi HAGB kurumu Türk hukuk sisteminde yeni sayılabilecek bir kurum olmasına karşın geniş bir uygulama alanı bulmuştur. Adalet Bakanlığı Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğünün açıkladığı 2020 yılı verilerine göre ceza mahkemelerinde verilen mahkûmiyet kararlarının yaklaşık dörtte birini HAGB kararları oluşturmaktadır. Türk yargısında oldukça geniş bir uygulama alanı bulan HAGB kararlarına karşı itiraz yoluna başvurma imkânının yer alması mevcut uygulanış şekli itibarıyla tek başına yeterli olmayıp bu yolun aynı zamanda uygulamada da başarı şansı sunması gerekmektedir. Doğrudan temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması rejimi ile ilgili olan bu tür bir muhakemenin yokluğu, müdahalenin dayanağı kuralın yargılama hukukunun usule ilişkin güvencelerini sağlayamaması anlamına geleceğinden temel hak ve özgürlüklerin ihlaline yol açacaktır. Bu çerçevede daha önce ihlal sonucuna ulaştığı birçok bireysel başvuru dosyasında Anayasa Mahkemesi; itiraz makamlarının başvurucuların iddialarını ve delillerini dikkate almadığına, çatışan menfaatleri dengelemeye yönelik bir çaba içinde olmadığına, müdahalenin demokratik toplum düzeninin gereklerine uygunluğunun ve müdahalenin orantılı olup olmadığının değerlendirilmediğine yönelik kararlar vermiştir. Mevcut sistemde itiraz mercilerinin HAGB kararlarına itiraz üzerine verdikleri kararların dosya üzerinden yeknesak bir şekilde ve çoğu kez sadece şeklî koşullar yönünden, ilk derece mahkemelerince verilen kararlarda hukuka aykırılık bulunmadığını ve bu sebeple de itirazın reddedildiğini bildiren bir cümleden ibaret gerekçelerden oluştuğu görülmüştür. HAGB kararlarına karşı itiraz yolunun açık olduğunu düzenleyen kural; bu kanun yoluna başvuranların iddia ve delillerinin dikkate alınmasında, çatışan menfaatlerin dengelemesinde, temel hak ve özgürlüklere yapılan müdahalenin demokratik toplum düzeninin gereklerine uygunluğunun ve ölçülülüğünün belirlenebilmesinde belirli ve etkili bir denetim yolu öngörmemektedir. Bu durum temel hak ve özgürlüklere yapılan müdahalelerin giderilmesinde ve kamu gücünü kullananların keyfî davranışlarının önüne geçilmesinde bireye tanınmış olan yetkili makama başvurma imkânının sağlanmasını isteme hakkını sınırlamaktadır. Nitekim kuralın anılan hususları karşılayacak şekilde uygulanamadığı da görülmektedir. Doğrudan temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması rejimi ile ilgili olan bu tür bir muhakemenin yokluğu etkili başvuru hakkıyla bağdaşmamaktadır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir.  AYM Kararı: Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması HAGB Kararına İtiraz Edilmesine ilişkin Hükmün İptali ANAYASA MAHKEMESİ KARARI Esas Sayısı: 2021/121 Karar Sayısı: 2022/88  Karar Tarihi: 20/7/2022 R.G. Tarih – Sayı: 23/9/2022 – 31962 İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN: Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesi İTİRAZIN KONUSU: 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 231. maddesine 6/12/2006 tarihli ve 5560 sayılı Kanun’un 23. maddesiyle eklenen (12) numaralı fıkranın Anayasa’nın 10., 35., 36. ve 40. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talebidir. OLAY: Sanık hakkında tehdit ve cinsel taciz suçlarından açılan davada itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur. I. İPTALİ İSTENEN KANUN HÜKMÜ Kanun’un itiraz konusu kuralın da yer aldığı 231. maddesi şöyledir: “Hükmün açıklanması ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması – Madde 231 (1) Duruşma sonunda, 232 nci maddede belirtilen esaslara göre duruşma tutanağına geçirilen hüküm fıkrası okunarak gerekçesi ana çizgileriyle anlatılır. (2) Hazır bulunan sanığa ayrıca başvurabileceği kanun yolları, mercii ve süresi bildirilir. (3) Beraat eden sanığa, tazminat isteyebileceği bir hâl varsa bu da bildirilir. (4) Hüküm fıkrası herkes tarafından ayakta dinlenir. (5) Sanığa yüklenen suçtan dolayı yapılan yargılama sonunda hükmolunan ceza, iki yıl veya daha az süreli hapis veya adlî para cezası ise; mahkemece, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilir. Uzlaşmaya ilişkin hükümler saklıdır. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, kurulan hükmün sanık hakkında bir hukukî sonuç doğurmamasını ifade eder. (6) Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesi için; a) Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış bulunması, b) Mahkemece, sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate varılması, c) Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi, gerekir. Sanığın kabul etmemesi hâlinde, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmez. (7) Açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilen hükümde, mahkûm olunan hapis cezası ertelenemez ve kısa süreli olması halinde seçenek yaptırımlara çevrilemez. (8) Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının verilmesi halinde sanık, beş yıl süreyle denetim süresine tâbi tutulur. Denetim süresi içinde, kişi hakkında kasıtlı bir suç nedeniyle bir daha hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilemez. Bu süre içinde bir yıldan fazla olmamak üzere mahkemenin belirleyeceği süreyle, sanığın denetimli serbestlik tedbiri olarak; a) Bir meslek veya sanat sahibi olmaması halinde, meslek veya sanat sahibi olmasını sağlamak amacıyla bir eğitim programına devam etmesine, b) Bir meslek veya sanat sahibi olması halinde, bir kamu kurumunda veya özel olarak aynı meslek veya sanatı icra eden bir başkasının gözetimi altında ücret karşılığında çalıştırılmasına, c) Belli yerlere gitmekten yasaklanmasına, belli yerlere devam etmek hususunda yükümlü kılınmasına ya da takdir edilecek başka yükümlülüğü yerine getirmesine, karar verilebilir. Denetim süresi içinde dava zamanaşımı durur. (9) Altıncı fıkranın (c) bendinde belirtilen koşulu derhal yerine getiremediği takdirde; sanık hakkında mağdura veya kamuya verdiği zararı denetim süresince aylık taksitler halinde ödemek suretiyle tamamen gidermesi koşuluyla da hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilebilir. (10) Denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlenmediği ve denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere uygun davranıldığı takdirde, açıklanması geri bırakılan hüküm ortadan kaldırılarak, davanın düşmesi kararı verilir. (11) Denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlemesi veya denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere aykırı davranması halinde, mahkeme hükmü açıklar. Ancak mahkeme, kendisine yüklenen yükümlülükleri yerine getiremeyen sanığın durumunu değerlendirerek; cezanın yarısına kadar belirleyeceği bir kısmının infaz edilmemesine ya da koşullarının varlığı halinde hükümdeki hapis cezasının ertelenmesine veya seçenek yaptırımlara çevrilmesine karar vererek yeni bir mahkûmiyet hükmü kurabilir. (12) Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına itiraz edilebilir. (13) Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı, bunlara mahsus bir sisteme kaydedilir. Bu - [Nitelikli Dolandırıcılık Suçu: Tahsis Edilmemesi Gereken Bir Kredinin Açılmasını Sağlamak](https://kayseriavukat.org.tr/kredinin-acilmasini-saglamak/): Tahsis Edilmemesi Gereken Bir Kredinin Açılmasını Sağlamak Suretiyle Nitelikli Dolandırıcılık Suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Dolandırıcılık – Madde 157 (1) Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlayan kişiye bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası verilir. Nitelikli dolandırıcılık – Madde 158  (1) Dolandırıcılık suçunun; a) Dinî inanç ve duyguların istismar edilmesi suretiyle, b) Kişinin içinde bulunduğu tehlikeli durum veya zor şartlardan yararlanmak suretiyle, c) Kişinin algılama yeteneğinin zayıflığından yararlanmak suretiyle, d) Kamu kurum ve kuruluşlarının, kamu meslek kuruluşlarının, siyasi parti, vakıf veya dernek tüzel kişiliklerinin araç olarak kullanılması suretiyle, e) Kamu kurum ve kuruluşlarının zararına olarak, f) Bilişim sistemlerinin, banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle, g) Basın ve yayın araçlarının sağladığı kolaylıktan yararlanmak suretiyle, h) Tacir veya şirket yöneticisi olan ya da şirket adına hareket eden kişilerin ticari faaliyetleri sırasında; kooperatif yöneticilerinin kooperatifin faaliyeti kapsamında, i) Serbest meslek sahibi kişiler tarafından, mesleklerinden dolayı kendilerine duyulan güvenin kötüye kullanılması suretiyle, j) Banka veya diğer kredi kurumlarınca tahsis edilmemesi gereken bir kredinin açılmasını sağlamak maksadıyla, k) Sigorta bedelini almak maksadıyla, l) Kişinin, kendisini kamu görevlisi veya banka, sigorta ya da kredi kurumlarının çalışanı olarak tanıtması veya bu kurum ve kuruluşlarla ilişkili olduğunu söylemesi suretiyle, İşlenmesi halinde, üç yıldan on yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. (e), (f), (j), (k) ve (l) bentlerinde sayılan hâllerde hapis cezasının alt sınırı dört yıldan, adli para cezasının miktarı suçtan elde edilen menfaatin iki katından az olamaz. (2) Kamu görevlileriyle ilişkisinin olduğundan, onlar nezdinde hatırı sayıldığından bahisle ve belli bir işin gördürüleceği vaadiyle aldatarak, başkasından menfaat temin eden kişi, yukarıdaki fıkra hükmüne göre cezalandırılır. (3) Bu madde ile 157 nci maddede yer alan suçların, üç veya daha fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi hâlinde verilecek ceza yarı oranında; suç işlemek için teşkil edilmiş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde verilecek ceza bir kat artırılır. Nitelikli Dolandırıcılık Suçu: Banka veya Kredi Kurumlarınca Tahsis Edilmemesi Gereken Bir Kredinin Açılmasını Sağlamak Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2013/192 Karar No: 2017/204 Karar Tarihi: 28.03.2017 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 15. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi İçtihat Metni Sanıklar …, … ve …\’ın nitelikli dolandırıcılık, sanıklar … ve …\’nın nitelikli dolandırıcılık ve resmi belgede sahtecilik suçlarından beraatlerine ilişkin Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 14.12.2011 gün ve 5-661 sayılı hükümlerden, Cumhuriyet savcısınca resmi belgede sahtecilik suçundan kurulan hükümlerin, katılanlar vekilleri tarafından ise tüm hükümlerin temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 15. Ceza Dairesince 21.11.2012 gün ve 7880-44065 sayı ile onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 05.01.2013 gün ve 119869 sayı ile; “Somut olaydaki sorun; sanıkların sabit olan eylemlerinin suç oluşturup oluşturmadığının ve hangi suç niteliğine uyduğunun belirlenmesine ilişkindir. Dolandırıcılık suçu, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 157. Maddesinde “(1) Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlayan kişiye bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası verilir.” şeklinde düzenlenmiştir. Madde metninde dolandırıcılık suçu tanımlanmıştır. Dolandırıcılık, hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kişinin kendisine veya başkasına yarar sağlamasıdır. Ayrıca, bu suçun işlenişi sırasında hileli davranışlar ile kişiler aldatılmaktadır. Aldatıcı nitelik taşıyan hareketlerle, kişiler arasındaki ilişkilerde var olması gereken iyi niyet ve güven ihlâl edilmektedir. Dolandırıcılık suçu, kasten işlenebilen bir suçtur. Burada söz konusu olan kast, dolandırıcılık suçunun maddî unsurlarının hepsinin fail tarafından bilinmesini ifade etmektedir. Bir başka ifadeyle, fail gerçekleştirdiği davranışların hile teşkil ettiğini, başka birini aldatıcı nitelikte olduğunu bilmelidir. Ayrıca, fail, bu hileli davranışlar sonucunda bunların etkisiyle, hileye maruz kalan kişinin veya başkasının malvarlığında bir eksilme meydana geldiğini, zarar gördüğünü ve buna karşılık, kendisinin veya sair bir kişinin malvarlığında bir artma meydana geldiğini bilmelidir. Bu itibarla, fail, mağdurun malvarlığındaki eksilmenin, mağdurun gördüğü zararın kendi hileli davranışları sonucunda meydana geldiğini bilmelidir; hile ile zarar arasındaki illiyet bağının varlığının bilincinde olmalıdır. Belirtilen hususlara ilişkin kast, doğrudan kast olabileceği gibi, olası kast da olabilir. Dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için; 1) Fail tarafından hileli davranışlar yapılmalıdır. Mağdurun inceleme eğilimini etkisiz kılacak nitelikte bir takım davranışlarda bulunulmalıdır. 2) Fail tarafından yapılan hileli davranışlar bir kimseyi aldatabilecek nitelikte olmalıdır. 3) Mağdurun veya başkasının zararına, kendisi veya başkası lehine haksız bir yarar sağlanmalıdır. Madde gerekçesinde de vurgulandığı üzere, aldatıcı nitelik taşıyan hareketlerle, kişiler arasındaki ilişkilerde var olması gereken iyiniyet ve güven bozulmaktadır. Bu suretle kişinin irade serbestîsi etkilenmekte ve irade özgürlüğü ihlâl edilmektedir. Dolandırıcılık suçunu diğer malvarlığına karşı işlenen suç tiplerinden farklı kılan, aldatma temeline dayanan bir suç olmasıdır. Bu nedenle, dolandırıcılık suçu, birden çok hukuki konusu olan bir suçtur. Bu suç işlenirken, sadece malvarlığı zarar görmemektedir. Malvarlığı zarara uğratılırken, mağdurun veya suçtan zarar görenin iradesi de, hileli davranışlarla yanıltılmaktadır. Bu aşamada \’hileli davranışlar\’ kavramının incelenmesinde yarar bulunmaktadır. Hile, maddi olmayan yollarla karşısındakini aldatan, yanılgıya düşüren, düzen, dolap, oyun, entrika vb. her türlü eylemdir. Bu eylemler bir gösteriş biçiminde olabileceği gibi, gizli davranışlar olarak da ortaya çıkabilir. Türk Dil Kurumu sözlüğünde, \’birini aldatmak, yanıltmak için yapılan düzen, dolap, oyun, desise, entrika\’ (Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük, s.891) şeklinde, Uygulamadaki yerleşmiş kabule göre ise; hile nitelikli yalandır. Yalan belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun denetleme olanağını ortadan kaldırmalıdır. Kullanılan hile ile mağdur yanılgıya düşürülmeli ve yanıltma sonucu kandırıcı davranışlarla yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır. Hileli davranışın aldatacak nitelikte olması gerekir Failin davranışlarının hileli olup olmadığının belirlenmesi noktasında öğretide de şu görüşlere yer verilmiştir; \’Hangi hareketin aldatmaya elverişli olduğu somut olaya göre ve mağdurun içinde bulunduğu duruma göre belirlenmelidir. Bu konuda önceden bir kriter oluşturmak olanaklı değildir\’ (Prof. Dr. Özbek, Veli Özer- Yrd. Doç. Dr. Kanbur, M.Nihat- Dr. Doğan, Koray- Arş. Gör. Bacaksız, Pınar- Arş. Gör. Tepe, İlker, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler 2010, sf.687), \’Hileli davranışın anlamı birtakım sahte, suni hareketler ile gerçeğin çarpıtılması, gizlenmesi ve saklanmasıdır\’ (Prof. Dr. Soyaslan, Doğan, Ceza Hukuku Özel Hükümler 6. Baskı, sf.343), \’Hilenin, mağduru hataya sürükleyecek nitelikte olması yeterlidir; ortalama bir insanı hataya sürükleyecek nitelikte olması aranmaz. Bu nedenle, davranışın hile teşkil edip etmediği muhataba ve olaya göre değerlendirilmelidir.\’ (Centel/Zafer/Çakmut, Kişilere Karşı - [Nitelikli Hırsızlık Suçunun Şartları: Kişinin Malını Koruyamayacak Durumda Olmasından Faydalanmak](https://kayseriavukat.org.tr/nitelikli-hirsizlik-sucunun-sartlari/): Nitelikli Hırsızlık Suçunun Şartları 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Hırsızlık – Madde 141 (1) Zilyedinin rızası olmadan başkasına ait taşınır bir malı, kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla bulunduğu yerden alan kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir. Nitelikli hırsızlık – Madde 142 (1) Hırsızlık suçunun; a) Kime ait olursa olsun kamu kurum ve kuruluşlarında veya ibadete ayrılmış yerlerde bulunan ya da kamu yararına veya hizmetine tahsis edilen eşya hakkında, b) (Mülga: 18/6/2014-6545/62 md.) c) Halkın yararlanmasına sunulmuş ulaşım aracı içinde veya bunların belli varış veya kalkış yerlerinde bulunan eşya hakkında, d) Bir afet veya genel bir felaketin meydana getirebileceği zararları önlemek veya hafifletmek maksadıyla hazırlanan eşya hakkında, e) Adet veya tahsis veya kullanımları gereği açıkta bırakılmış eşya hakkında, f) (Mülga: 2/7/2012-6352/82 md.) İşlenmesi hâlinde, üç yıldan yedi yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (2) Suçun; a) Kişinin malını koruyamayacak durumda olmasından veya ölmesinden yararlanarak, b) Elde veya üstte taşınan eşyayı çekip almak suretiyle ya da özel beceriyle, c) Doğal bir afetin veya sosyal olayların meydana getirdiği korku veya kargaşadan yararlanarak, d) Haksız yere elde bulundurulan veya taklit anahtarla ya da diğer bir aletle kilit açmak veya kilitlenmesini engellemek suretiyle, e) Bilişim sistemlerinin kullanılması suretiyle, f) Tanınmamak için tedbir alarak veya yetkisi olmadığı halde resmi sıfat takınarak, g) büyük veya küçük baş hayvan hakkında, h) Herkesin girebileceği bir yerde bırakılmakla birlikte kilitlenmek suretiyle ya da bina veya eklentileri içinde muhafaza altına alınmış olan eşya hakkında, İşlenmesi hâlinde, beş yıldan on yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Suçun, bu fıkranın (b) bendinde belirtilen surette, beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda olan kimseye karşı işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte biri oranına kadar artırılır. (3) Suçun, sıvı veya gaz hâlindeki enerji hakkında ve bunların nakline, işlenmesine veya depolanmasına ait tesislerde işlenmesi halinde, beş yıldan oniki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Bu fiilin bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde, ceza yarı oranında artırılır ve onbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. (4) Hırsızlık suçunun işlenmesi amacıyla konut dokunulmazlığının ihlâli veya mala zarar verme suçunun işlenmesi halinde, bu suçlardan dolayı soruşturma ve kovuşturma yapılabilmesi için şikâyet aranmaz. (5) Hırsızlık suçunun işlenmesi sonucunda haberleşme, enerji ya da demiryolu veya havayolu ulaşımı alanında kamu hizmetinin geçici de olsa aksaması hâlinde, yukarıdaki fıkralar hükümlerine göre verilecek ceza yarısından iki katına kadar artırılır. Nitelikli Hırsızlık Suçunun Şartları: Kişinin Malını Koruyamayacak Durumda Olmasından Faydalanmak Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2014/405 Karar No: 2015/294 Karar Tarihi: 29.09.2015 Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi İçtihat Metni Hırsızlık suçuna teşebbüsten sanık …\’ün 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 142/2-a, 143, 35/2 ve 53. maddeleri uyarınca 3 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin, … Asliye Ceza Mahkemesince verilen … gün ve … sayılı hükmün sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay … Ceza Dairesince … gün ve … sayı ile onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise … gün ve … sayı ile; “…5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 142/2-a maddesinde hükme bağlanan kişinin malını koruyamayacak durumda olmasından veya ölmesinden yararlanarak hırsızlık suçu, 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanunu\’nun 492/1-3 bendindeki nitelikli halin genişletilmiş bir karşılığıdır. Yeni düzenlemede \’mal sahibinin uğradığı hususi bir felaketten mütevellit kolaylık\’ ibaresi yerine \’kişinin malını koruyamayacak durumda olması\’ ibaresi kullanılmış ve ayrıca \’kişinin ölmesinden yararlanılarak\’ hırsızlığın işlenmesi hali de düzenlenmiştir. Kişinin malını koruyamayacak durumda olması, örneğin, mağdurun trafik kazası geçirmiş olması, akli veya bedensel bir hastalık veya sakatlıkla malül olması, alkollü olması, bir yakınının ölüm haberini almış olmaktan doğan büyük bir üzüntünün neden olduğu bir panik halinde bulunması, küçük yaşta bir çocuk, yaşlı veya hamile olması, ani fenalık veya sara nöbeti geçirmesi, mağdurun kör, felçli veya sağırlık durumlarının bulunması gibi nedenlerle o mal üzerinde yeterli bir koruma gerçekleştiremeyecek durumda olması anlamına gelmektedir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 142/2-a bendinde, kişinin ölmesinden yararlanarak gerçekleştirilen hırsızlık da diğer bir nitelikli hal olarak düzenlenmiştir. Yasa koyucu kişinin ölmesinden yararlanılarak işlenen hırsızlığı, suçun işlenmesindeki kolaylık ve fiilin ihlal ettiği insanlık değerleri itibariyle nitelikli hal olarak kabul etmiştir. Ancak, her iki durumda da işlenen hırsızlık suçunun oluşabilmesi için kişinin malını koruyamayacak duruma fail tarafından getirilmemiş olması veya malını almak amacıyla mağdurun fail tarafından öldürülmemiş olması gerekir. Aksi takdirde, somut olaydaki duruma göre, failin yağma veya başka bir suçu işlemek amacıyla kasten öldürme suçundan cezalandırılması gerekecektir. Somut olayda; müştekinin, TEM otoyolunda kaza yapan şahısları görmesi üzerine, aracını kapılarını kilitlemeden park ederek durduğu, kaza yapan kazazedelerin yanına giderek yardımcı olduğu, bu arada sanık ve kimlikleri tespit edilemeyen iki kişinin olay yerine ticari taksi ile geldiği ve kaza yerindeki kargaşadan faydalanarak, kilitli olmayan araçtan çantayı aldıkları, polis memurlarının kesintisiz takip sonucu çanta ile birlikte sanığın yakalanması biçiminde gerçekleşen eylemin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 141/1. maddesinde hükme bağlanan hırsızlık suçunu oluşturacağı düşünülmektedir. Türk Ceza Kanunu\’nun 142/2-a maddesindeki suçun oluşabilmesi için sanığın kaza yapan şahsın eşyalarını çalması gerektiği, olay yerinde yardım için duran şahsın aracında yapılan hırsızlığın bu madde kapsamına girmeyeceği, TCK\’nın 141/1. maddesindeki basit hırsızlık suçunu oluşturacağı\” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurarak, Özel Daire onama kararının kaldırılmasına ve yerel mahkeme hükmünün bozulmasına karar verilmesi talebinde bulunmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 13. Ceza Dairesince 21.05.2014 gün ve 16005-18168 sayı ile; itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanık … hakkındaki beraat hükmü temyiz edilmeksizin kesinleşmiş olup, itirazın kapsamına göre sanık … hakkındaki mahkumiyet hükmüyle sınırlı olarak inceleme yapılmıştır. Sanığın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 142/2-a maddesi uyarınca cezalandırılmasına karar verilen, suçun sübutuna ilişkin bir tartışma ve bu kabulde de dosya muhtevası itibarıyla herhangi bir hukuka aykırılık bulunmayan somut olayda, Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın eyleminin basit hırsızlık suçunu mu, yoksa “kişinin malını koruyamayacak durumda olmasından faydalanmak suretiyle” işlenen nitelikli hırsızlık suçunu mu oluşturacağının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; 22.11.2008 günü saat 22.00 sıralarında …Tem Otoyolu Okmeydanı çıkışında tek taraflı trafik kazası meydana geldiği, o sırada yoldan geçmekte olan katılanın kazayı görünce aracını yol kenarına park ettiği, kısa bir süre sonra trafik polislerinin - [Aynı Konuttaki Farklı Kişilere Ait Eşyaları Çalan Sanığa Mağdur Sayısınca Hırsızlık Suçundan Ceza Verilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/magdur-sayisinca-hirsizlik-sucundan-ceza/): Mağdur Sayısınca Hırsızlık Suçundan Ceza Verilebilir mi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Hırsızlık – Madde 141 (1) Zilyedinin rızası olmadan başkasına ait taşınır bir malı, kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla bulunduğu yerden alan kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir. Zincirleme suç – Madde 43 (1) Bir suç işleme kararının icrası kapsamında, değişik zamanlarda bir kişiye karşı aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunda, bir cezaya hükmedilir. Ancak bu ceza, dörtte birinden dörtte üçüne kadar artırılır. Bir suçun temel şekli ile daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli şekilleri, aynı suç sayılır. Mağduru belli bir kişi olmayan suçlarda da bu fıkra hükmü uygulanır. (2) Aynı suçun birden fazla kişiye karşı tek bir fiille işlenmesi durumunda da, birinci fıkra hükmü uygulanır. (3) Kasten öldürme, kasten yaralama, işkence ve yağma suçlarında bu madde hükümleri uygulanmaz. Aynı Konuttaki Farklı Kişilere Ait Eşyaları Çalan Sanığa Mağdur Sayısınca Hırsızlık Suçundan Ceza Verilir mi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2014/208 Karar No: 2015/304 Karar tarihi: 06.10.2015 Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi İçtihat Metni Hırsızlık suçundan sanıkların 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 142/1-b, 31/3 ve 63. maddeleri uyarınca her bir mağdura karşı gerçekleştirilen fiilleri nedeniyle ayrı ayrı 2 yıl hapis cezası ile cezalandırılmalarına ve mahsuba ilişkin, … Asliye Ceza Mahkemesince verilen … gün ve … sayılı hükmün sanıklar müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay …. Ceza Dairesince … gün ve … sayı ile; \”Suça sürüklenen çocukların mağdurlara ait konuta girerek aynı ailenin bireylerine karşı aynı anda gerçekleştirdikleri hırsızlık eyleminin, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 142/1-b maddesi kapsamında tek suç oluşturacağı gözetilmeksizin, mağdur sayısınca suç oluştuğunun kabulüyle ayrı ayrı üç kez cezalandırılmaları suretiyle fazla ceza belirlenmesi\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Direnme Kararı Yerel mahkeme ise … gün ve … sayı ile; \”…Somut olayda mağdurların yaz ayı olması nedeniyle mağdur …\’ın evinin balkonunda, kızı mağdur …\’ın evin salonunda, eşi olan mağdur …\’ın ise oturma odasında uyudukları, sanıkların olay günü evin yatak odasında mağdur …\’a ait pantolonun cebinden içerisinde farklı bankalara ait kredi kartlarıyla ATM kartları bulunan, mavi kaplı cüzdanını ayrıca yine aynı yerde bulunan mağdur …\’ye ait pantolonun sağ cebinde bulunan 31 adet kağıt 100 TL, 1 adet kağıt 5 TL den oluşan toplam 3.105 TL ile yine aynı cepte bulunan … akaryakıt kartı, … marka minibüse ait kontak anahtarı, sol cebinde bulunan 50-70 TL civarında bulunan kağıt para, salonda konsolun üzerinde bulunan siyah ve gri renkli … marka cep telefonunu aldıkları, mağdur …\’ın ise oturma odasında uyuduğu yerin ayak uçunda bulunan … marka, kasası beyaz ön yüzü siyah şeritli cep telefonunu aldıkları, mağdur …\’ın ise salonda uyuduğu ve sanıkların uyuyan mağdurun belinde bulunan … marka cep telefonunu aldıkları sabittir. Bu hususta Özel Daire ile bir uyuşmazlık yoktur. Buna göre sanıkların üç ayrı yerde yatmakta olan mağdurlara ait yukarıda belirtilen eşyaları alırlarken suça konu eşyaların hepsinin farklı kişilere ait olduğunu bilebilecek durumdadırlar. Nitekim mağdurlar … ve …\’nın cep telefonları her ikisinin de ayrı ayrı yattıkları odada olup yanlarındadır. Başka bir anlatımla her iki cep telefonu da bilfiil her ikisinin ayrı ayrı zilyetlikleri altındadır. Mağdur …\’ın ise yatak odasında bulunan pantolonundaki paralar ve cüzdan alınmıştır. Bu haliyle sanıkların hırsızlık yaparken her üç mağdura karşı hırsızlık yaptığının bildiklerinin kabulü gerekmektedir. Sanıklar için bu mağdurların aynı aileden olmalarının bir önemi yoktur. Bu durumda mahkememizin bozulan hükmünün kanuna uygun anlaşıldığı…\” gerekçesi ile ilk hükümde direnilmesine karar vermiştir. Bu hükmün de sanıklar müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 02.04.2014 gün ve 230037 sayılı “bozma” istekli tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanıkların nitelikli hırsızlık suçundan mağdur sayısınca uygulama yapılmak suretiyle mahkûmiyetine karar verilen somut olayda, Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; aynı evde ikamet eden mağdurların eşyalarını alan sanıkların eylemlerinin tek bir hırsızlık suçunu mu, yoksa mağdur sayısınca üç ayrı hırsızlık suçunu mu oluşturacağının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Sanıkların mağdur …’ye ait ikametgâha olay gecesi saat 05.50 sıralarında hırsızlık amacıyla girdikleri, salon kısmında koltukta yatan 17 yaşındaki mağdur …\’e ait belinin alt kısmında bulunan …  marka, oturma odasında yer yatağında yatan mağdur …\’ya ait ayak ucunda bulunan … marka, salonun balkonunda yatan mağdur …\’ye ait olup salondaki aynalı komidin üzerinde bulunan … marka cep telefonlarını, yatak odasındaki …\’nin pantolonunun ceplerinden toplam 3165 Lira parasını, içerisinde banka, kredi kartları ile çeşitli işyerlerine ait müşteri sadakat kartları bulunan cüzdanı ve aracının anahtarını çaldıkları, uyanan mağdur …\’in sanıkları görünce bağırması üzerine evden kaçtıkları, mağdur …\’nin 40-50 metre sanıkları kovaladığı, ancak yakalayamadığı, polise haber vermesi üzerine kolluk güçlerince kaçtıkları bölgede yapılan araştırma esnasında park halindeki araçların altına bir şey attıkları görülünce şüphe üzerine durdurulduklarında araçların altında yapılan kontrolde mağdurlara ait cep telefonlarının ele geçirildiği, ayrıca sanıkların bindirildiği ekip otosu nezarethanesindeki oturağın alt kısmında mağdur …\’ye ait bir akaryakıt şirketine ait sadakat kartının ele geçirildiği, Anlaşılmaktadır. Mağdur …; olay gecesi saat 05.50 sıralarında evin yatak odasında uyurken bir elin beline doğru temas ettiğini hissettiğini, gözünü açınca sanık Sinan ile karşı karşıya geldiğini, bağırınca odada bulunan diğer sanık …\’la birlikte kaçmaya başladıklarını, babasının peşlerinden koştuğunu, ancak yakalayamayınca polisi aradıklarını, Mağdur …; saat 05.50 sıralarında kızı …\’in bağırması üzerine uyanıp yataktan fırladığını, sanıkları evin içerisinden kaçmaya çalışırken gördüğünü, peşlerinden koştuğunu, yakalayamayınca polise haber verdiğini, Mağdur …; olay günü saat 05.30-06.00 sıralarında uyandığında bir şahsın kapıyı açıp çıktığını, balkona çıktığında 100-150 metre ileride 2-3 şahsın koşturduğunu gördüğünü, evde yaptıkları kontrollerde cep telefonları, paraları ve diğer eşyalarının çalındığını anladıklarını, sadece cep telefonlarının polisler tarafından iade edildiğini, Beyan etmişlerdir. Sanıklar ise tüm aşamalarda; üzerlerine atılı suçu işlemediklerini savunmuşlardır. Uyuşmazlığın isabeti bir biçimde çözümlenebilmesi için \”zincirleme suç\” hükümleri üzerinde durulmalıdır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’na hakim olan ilke gerçek içtima olduğundan, bunun sonucu olarak, \”kaç fiil varsa o kadar suç, kaç suç varsa o kadar ceza\” söz konusu olacaktır. Nitekim bu husus Adalet Komisyonu raporunda; \”Ceza hukukunun temel kurallarından birisi, ‘kaç fiil varsa o kadar suç, kaç suç varsa o kadar ceza vardır’ şeklinde ifade edilmektedir. Bunun istisnaları, suçların içtimaı bölümünde belirlenmiştir. Bu istisnalar dışında, işlenen her bir suçla i…ili olarak - [Gece Hırsızlık Amacıyla Kamu Binasına Girme Halinde Hırsızlık ve İşyeri Dokunulmazlığının İhlali Suçu Oluşur](https://kayseriavukat.org.tr/hirsizlik-amaciyla-kamu-binasina-girme/): Hırsızlık Amacıyla Kamu Binasına Girme 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Hırsızlık – Madde 141 (1) Zilyedinin rızası olmadan başkasına ait taşınır bir malı, kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla bulunduğu yerden alan kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir. Suçun gece vakti işlenmesi – Madde 143 (1) Hırsızlık suçunun gece vakti işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır. Mala zarar verme – Madde 151 (1) Başkasının taşınır veya taşınmaz malını kısmen veya tamamen yıkan, tahrip eden, yok eden, bozan, kullanılamaz hale getiren veya kirleten kişi, mağdurun şikayeti üzerine, dört aydan üç yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. Konut dokunulmazlığının ihlali -Madde 116 (1) Bir kimsenin konutuna, konutunun eklentilerine rızasına aykırı olarak giren veya rıza ile girdikten sonra buradan çıkmayan kişi, mağdurun şikayeti üzerine, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Birinci fıkra kapsamına giren fiillerin, açık bir rızaya gerek duyulmaksızın girilmesi mutat olan yerler dışında kalan işyerleri ve eklentileri hakkında işlenmesi hâlinde, mağdurun şikâyeti üzerine altı aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur. (3) Evlilik birliğinde aile bireylerinden ya da konutun veya işyerinin birden fazla kişi tarafından ortak kullanılması durumunda, bu kişilerden birinin rızası varsa, yukarıdaki fıkralar hükümleri uygulanmaz. Ancak bunun için rıza açıklamasının meşru bir amaca yönelik olması gerekir. (4) Fiilin, cebir veya tehdit kullanılmak suretiyle ya da gece vakti işlenmesi halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Gece Hırsızlık Amacıyla Kamu Binasına Girme Halinde Hırsızlık Suçu ve İşyeri Dokunulmazlığının İhlali Suçu Oluşur Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2014/157 Karar No: 2014/314 Karar Tarihi: 10.06.2014 Yargıtay Dairesi: 15. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi İçtihat Metni İşyeri dokunulmazlığının ihlali suçundan sanıklar A.., Y.. ve M..\’ın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 116/2, 116/4, 119/1-c, 53 ve 63. maddeleri uyarınca 2 yıl 12 ay hapis cezasıyla cezalandırılmalarına, hak yoksunluğuna ve mahsuba ilişkin, Konya 8. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 06.08.2013 gün ve 506-599 sayılı hükmün sanıklar müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 15. Ceza Dairesince 13.01.2014 gün ve 32291 – 16 sayı ile; “…Dosya kapsamına göre hırsızlık amacıyla girilen yerin Trafik Tescil Şube Müdürlüğü hizmet binası olup belli ölçüler içerisinde herkesin girip çıkabileceği kamuya açık, kamu kurumu olması, konut veya işyeri olarak kabul edilemeyeceği ve bu nedenle de unsurları oluşmayan işyeri dokunulmazlığını ihlal suçundan sanıklar haklarında beraat kararı verilmesi gerektiği gözetilmeksizin mahkumiyet kararı verilmesi\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 30.01.2014 gün ve 334399 sayı ile; “…İşyeri dokunulmazlığının ihlâli suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 116/2. maddesinde hükme bağlanmıştır. 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanunu\’nda yer almayan bu suç yeni TCK ile birlikte hüküm altına alınmıştır. Anayasa hukukumuza göre konut dokunulmazlığı, kişi özgürlüğünün devamı niteliğindedir. Çağdaş yönetimlerde başlıca temel hak ve özgürlüklerden sayılan ve kişinin temel haklarından olması nedeniyle hemen hemen bütün Anayasalarda ve uluslararası siyasi belgelerde yer alan konut dokunulmazlığı, aynı zamanda evrensel bir kavramdır. Kanun koyucu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 116/2. fıkrasında da işyeri dokunulmazlığının ihlalini de belirli koşullarda suç sayarak yaptırım altına almakla, ayrıca kişinin huzurlu, güvenli ve sakin bir ortamda dilediği gibi iş yapma ve çalışabilme özgürlüğünü korumayı da amaçlamıştır. İşyeri, işçinin çalıştığı yer, çalışılan yer, ticari ve sınai kuruluş, bir görevin yapıldığı yer, işçinin iş sözleşmesine göre çalıştığı yer anlamlarına gelmektedir. Eklenti ise, işyerinin kullanılış amaçlarından herhangi birini tamamlayan, kolaylaştıran bina ve yapılardır. Kanun koyucu bu suçun oluşabilmesi için işyeri ve eklentilerinin açık bir rızaya gerek duyulmaksızın girilmesi mutat olan yerler dışında kalan bir işyeri ve eklentisi olmasını aramaktadır. Şu halde herkesin herhangi bir koşulu yerine getirmeksizin girebileceği örneğin, lokanta, banka şubesi, sinema, tiyatro, kahvehane, market gibi umuma açık yerlere, halka açık oldukları sırada girildiği takdirde suç oluşmayacaktır. İşyeri dokunulmazlığını ihlal suçu kasten işlenen bir suçtur. İşyeri dokunulmazlığını ihlal ile ilgili bu genel açıklamalardan sonra, somut olaya baktığımızda, olayın meydana geldiği yer, Trafik Tescil Şube Müdürlüğüne yani kamuya ait bir binadır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 116. madde kapsamında bir işyeridir. Kamuya ait binalara halka açık saatlerde girilmesi halinde suç oluşmayacaktır. Ancak somut olayda gece girilmesi nedeniyle işyeri dokunulmazlığını ihlal suçunun gerçekleştiği ve sanıklar hakkındaki mahkûmiyet hükmünün onanması gerektiği\” görüşüyle itiraz kanun yoluna müracaat ederek, Özel Daire bozma kararının kaldırılmasına ve yerel mahkeme hükmünün onanmasına karar verilmesi talebinde bulunmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 15. Ceza Dairesi tarafından 03.03.2014 gün ve 2764 – 3778 sayı ile, itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanıklar hakkında hırsızlık ve mala zarar verme suçlarından kurulan mahkûmiyet hükümleri Özel Dairece onanmak suretiyle kesinleşmiş olup, itirazın kapsamına göre inceleme, işyeri dokunulmazlığının ihlali suçundan kurulan mahkûmiyet hükmüyle sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Yargıtay Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; gece vakti trafik tescil şube müdürlüğü hizmet binasına pencere demirini sökerek giren ve çelik kasayı deldikten sonra 29.900 Lirayı alan sanıkların fiilinin, mala zarar verme ve hırsızlık suçları yanında işyeri dokunulmazlığının ihlali suçunu da oluşturup oluşturmayacağının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Suç tarihinde sanıkların gece saat 23.00 sularında Konya Emniyet Müdürlüğü Trafik Tescil Şube Müdürlüğü binasına pencere demirini sökerek girdikleri, yanlarında getirdikleri demir matkabı ile trafik dosyalarından harç veya ceza parası olarak alınan paraların muhafaza edildiği çelik kasayı deldikten sonra orada bulunan 29.900 Lira parayı alıp aynı pencereden geri çıktıkları, Sanıklar hakkında hırsızlık, mala zarar verme ve işyeri dokunulmazlığının ihlali suçlarından açılan kamu davasının yargılaması sonucunda tüm suçlardan mahkûmiyet hükümlerinin kurulduğu, Anlaşılmaktadır. Uyuşmazlık konusunda isabetli bir hukuki çözüme ulaşılabilmesi için, işyeri kavramı ve işyeri dokunulmazlığının ihlali suçu üzerinde durulması gerekmektedir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun \”Konut dokunulmazlığının ihlali\” başlıklı 116. maddesinin birinci fıkrası; \”Bir kimsenin konutuna, konutunun eklentilerine rızasına aykırı olarak giren veya rıza ile girdikten sonra buradan çıkmayan kişi, mağdurun şikâyeti üzerine, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.\”, ikinci fıkrası ise; \”Birinci fıkra kapsamına giren fiillerin açık bir rızaya gerek duyulmaksızın girilmesi mutat olan yerler dışında kalan işyerleri ve eklentileri hakkında işlenmesi halinde, mağdurun şikâyeti üzerine altı aydan bir yıla kadar hapis veya - [Gece Hırsızlık Amacıyla Adliye Binasına Giren Sanığa İşyeri Dokunulmazlığını İhlal Suçundan Ceza Verilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/isyeri-dokunulmazligini-ihlal-sucu-2/): Hırsızlık Suçu ile İşyeri Dokunulmazlığını İhlal Suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Hırsızlık – Madde 141 (1) Zilyedinin rızası olmadan başkasına ait taşınır bir malı, kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla bulunduğu yerden alan kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir. Suçun gece vakti işlenmesi – Madde 143 (1) Hırsızlık suçunun gece vakti işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır. Mala zarar verme – Madde 151 (1) Başkasının taşınır veya taşınmaz malını kısmen veya tamamen yıkan, tahrip eden, yok eden, bozan, kullanılamaz hale getiren veya kirleten kişi, mağdurun şikayeti üzerine, dört aydan üç yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. Konut dokunulmazlığının ihlali -Madde 116 (1) Bir kimsenin konutuna, konutunun eklentilerine rızasına aykırı olarak giren veya rıza ile girdikten sonra buradan çıkmayan kişi, mağdurun şikayeti üzerine, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Birinci fıkra kapsamına giren fiillerin, açık bir rızaya gerek duyulmaksızın girilmesi mutat olan yerler dışında kalan işyerleri ve eklentileri hakkında işlenmesi hâlinde, mağdurun şikâyeti üzerine altı aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur. (3) Evlilik birliğinde aile bireylerinden ya da konutun veya işyerinin birden fazla kişi tarafından ortak kullanılması durumunda, bu kişilerden birinin rızası varsa, yukarıdaki fıkralar hükümleri uygulanmaz. Ancak bunun için rıza açıklamasının meşru bir amaca yönelik olması gerekir. (4) Fiilin, cebir veya tehdit kullanılmak suretiyle ya da gece vakti işlenmesi halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Gece Hırsızlık Amacıyla Adliye Binasına Giren Sanığa İşyeri Dokunulmazlığını İhlal Suçundan da Ceza Verilmesi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2014/15-24 Karar No: 2014/337 Karar Tarihi: 17.06.2014 Özet: Adliye binaları da diğer kamu binaları gibi işyeri olduğundan, suç tarihinde gece vakti pencereden adliye binasına girip adli emanetteki uyuşturucu maddeyi çalmak isteyen, bu amaçla bir odanın kapısını kıran sanığın eylemlerinin mala zarar verme ve hırsızlık suçuna teşebbüsün yanında işyeri dokunulmazlığının ihlali suçunu da oluşturacağının kabulü gerekmektedir. (5237 S. K. m. 53, 63, 116, 119) (5271 S. K. m. 308) (YCGK 10.04.2012 T. 2012/9-141 E. 2012/142 K.) İçtihat Metni Dava: Sanık H…\’nın işyeri dokunulmazlığının ihlali suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 116/4, 119/1, 53 ve 63. maddeleri uyarınca 2 yıl 12 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına, mahsuba ve hak yoksunluğuna ilişkin, Genç Asliye Ceza Mahkemesince verilen 01.07.2013 gün ve 80-92 sayılı hükmün sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 15. Ceza Dairesince 12.11.2013 gün ve 23782-17374 sayı ile; \”… İşyeri dokunulmazlığının ihlali suçundan kurulan hükme yönelik incelemede; Sanığın esrar çalmak üzere saat gece birde, açık olan tuvalet penceresinden adliye binasına girmek suretiyle konut dokunulmazlığını ihlal ettiği iddia olunan somut olayda girilen yerin kamu hizmet binası olması karşısında, konut veya işyeri olarak kabul edilemeyeceği, bu nedenle de unsurları oluşmayan işyeri dokunulmazlığını ihlal suçundan beraat kararı verilmesi gerektiği gözetilmeksizin mahkûmiyetine karar verilmesi\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 28.11.2013 gün ve 266438 sayı ile; \”İtirazın konusunu oluşturan uyuşmazlık; sanık hakkında işyeri dokunulmazlığını ihlal suçunun unsurlarının oluşup oluşmadığı hususuna ilişkindir. … İşyeri, işçinin çalıştığı yer, çalışılan yer, ticari ve sınaî kuruluş, görevin yapıldığı yer, işçinin iş sözleşmesine göre çalıştığı yer anlamlarına gelir. Eklenti ise işyerinin kullanılış amaçlarından herhangi birini tamamlayan, kolaylaştıran bina ve yapılardır. Kanun koyucu bu suçun oluşabilmesi için işyeri ve eklentilerinin açık bir rızaya gerek duyulmaksızın girilmesi mutad olan yerler dışında kalan işyeri ve eklentisi olmasını aramıştır. Şu halde herkesin herhangi bir şartı yerine getirmeksizin girebileceği, örneğin; lokanta, banka şubesi, sinema, tiyatro, kahvehane, market gibi umuma açık yerlere halka açık oldukları sırada girildiği takdirde suç oluşmayacaktır. İşyeri dokunulmazlığını ihlal, kasten işlenen bir suçtur. İşyeri dokunulmazlığını ihlal suçu ile ilgili genel açıklamalardan sonra, somut olaya baktığımızda; olayın meydana geldiği yer, adliye binasıdır ve kamuya ait bir binadır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 116. maddesi kapsamında işyeridir. Halka açık saatlerde girilmesi halinde suç oluşmayacaktır. Somut olayda gece girilmesi nedeniyle işyeri dokunulmazlığını ihlal suçunun gerçekleştiğinden mahkûmiyet hükmünün onanması gerekir.\” düşüncesiyle itiraz kanun yoluna müracaat ederek, Özel Daire bozma kararının kaldırılmasına ve mahalli mahkeme hükmünün onanmasına karar verilmesi isteminde bulunmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 15. Ceza Dairesi tarafından 24.12.2013 gün ve 32130-20824 sayı ile, itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. Karar: İtirazın kapsamına göre inceleme, sanık hakkında işyeri dokunulmazlığının ihlali suçundan kurulan mahkumiyet hükmüyle sınırlı olarak yapılmış olup, Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Yargıtay Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; gece vakti pencereden adliye binasına girip adli emanetteki uyuşturucu maddeyi çalmak isteyen, bu amaçla bir odanın kapısını da kıran sanığın fiilinin, mala zarar verme ve hırsızlık suçuna teşebbüsün yanında işyeri dokunulmazlığının ihlali suçunu da oluşturup oluşturmayacağının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Başka bir suç nedeniyle aldığı mahkûmiyet hükmünü temyiz etmek amacıyla adliyeye gelen sanığın, yürütülen bir soruşturma kapsamında emanete alınan ve içerisinde esrar maddesi bulunan çuvalı gördüğü, bir fırsatını bulup almak istediği fakat başarılı olamadığı, olay gecesi yüzünü kaşkolla kapatıp, daha önceden açık olduğunu tespit ettiği tuvalet penceresinden adliye binasına girdiği ve güvenlik kameralarının yönlerini değiştirerek uyuşturucu maddeyi aramaya başladığı, koridordaki masanın çekmecesinden aldığı anahtarla gündüz saatlerinde uyuşturucu maddeyi önünde gördüğü odanın kapısını açmaya çalıştığı, ancak anahtarların kapıyı açmadığı, ardından yangın söndürme sisteminde bulunan balta ile içerisinde bir adet bilgisayar ve arşiv evrakı olan odanın kapısını kırdığı, uyuşturucu maddeyi bulamaması üzerine binadan ayrıldığı, güvenlik kamerası görüntülerinden sanığa ulaşıldığı, sanığın müsnet suçlamaları kabul ederek soruşturma aşamasında zararı karşıladığı anlaşılmaktadır. Uyuşmazlık konusunda isabetli bir hukuki çözüme ulaşılabilmesi için, işyeri kavramı ve işyeri dokunulmazlığının ihlali suçu üzerinde durulması gerekmektedir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun \”Konut dokunulmazlığının ihlali\” başlıklı 116. maddesinin birinci fıkrası; \”Bir kimsenin konutuna, konutunun eklentilerine rızasına aykırı olarak giren veya rıza ile girdikten sonra buradan çıkmayan kişi, mağdurun şikâyeti üzerine, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.\”, ikinci fıkrası ise; \”Birinci fıkra kapsamına giren fiillerin açık bir rızaya gerek duyulmaksızın girilmesi mutat olan yerler dışında kalan işyerleri ve eklentileri hakkında işlenmesi halinde, mağdurun şikayeti üzerine altı aydan bir yıla kadar hapis veya adli para cezasına hükmolunur.\” şeklinde düzenlenmiştir. Maddenin işyeri dokunulmazlığının ihlalini düzenleyen ikinci fıkrasının gerekçesinde yer verilen açıklamaya - [Kilidini Kırdığı İşyerine Giremeden Yakalanan Sanığa Nitelikli Hırsızlık Suçuna Teşebbüsten Ceza Verilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/nitelikli-hirsizlik-sucuna-tesebbus/): Nitelikli Hırsızlık Suçuna Teşebbüs 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Hırsızlık – Madde 141 (1) Zilyedinin rızası olmadan başkasına ait taşınır bir malı, kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla bulunduğu yerden alan kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir. Nitelikli hırsızlık – Madde 142 (1) Hırsızlık suçunun; a) Kime ait olursa olsun kamu kurum ve kuruluşlarında veya ibadete ayrılmış yerlerde bulunan ya da kamu yararına veya hizmetine tahsis edilen eşya hakkında, b) (Mülga: 18/6/2014-6545/62 md.) c) Halkın yararlanmasına sunulmuş ulaşım aracı içinde veya bunların belli varış veya kalkış yerlerinde bulunan eşya hakkında, d) Bir afet veya genel bir felaketin meydana getirebileceği zararları önlemek veya hafifletmek maksadıyla hazırlanan eşya hakkında, e) Adet veya tahsis veya kullanımları gereği açıkta bırakılmış eşya hakkında, f) (Mülga: 2/7/2012-6352/82 md.) İşlenmesi hâlinde, üç yıldan yedi yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (2) Suçun; a) Kişinin malını koruyamayacak durumda olmasından veya ölmesinden yararlanarak, b) Elde veya üstte taşınan eşyayı çekip almak suretiyle ya da özel beceriyle, c) Doğal bir afetin veya sosyal olayların meydana getirdiği korku veya kargaşadan yararlanarak, d) Haksız yere elde bulundurulan veya taklit anahtarla ya da diğer bir aletle kilit açmak veya kilitlenmesini engellemek suretiyle, e) Bilişim sistemlerinin kullanılması suretiyle, f) Tanınmamak için tedbir alarak veya yetkisi olmadığı halde resmi sıfat takınarak, g) büyük veya küçük baş hayvan hakkında, h) Herkesin girebileceği bir yerde bırakılmakla birlikte kilitlenmek suretiyle ya da bina veya eklentileri içinde muhafaza altına alınmış olan eşya hakkında, İşlenmesi hâlinde, beş yıldan on yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Suçun, bu fıkranın (b) bendinde belirtilen surette, beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda olan kimseye karşı işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte biri oranına kadar artırılır. (3) Suçun, sıvı veya gaz hâlindeki enerji hakkında ve bunların nakline, işlenmesine veya depolanmasına ait tesislerde işlenmesi halinde, beş yıldan oniki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Bu fiilin bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde, ceza yarı oranında artırılır ve onbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. (4) Hırsızlık suçunun işlenmesi amacıyla konut dokunulmazlığının ihlâli veya mala zarar verme suçunun işlenmesi halinde, bu suçlardan dolayı soruşturma ve kovuşturma yapılabilmesi için şikâyet aranmaz. (5) Hırsızlık suçunun işlenmesi sonucunda haberleşme, enerji ya da demiryolu veya havayolu ulaşımı alanında kamu hizmetinin geçici de olsa aksaması hâlinde, yukarıdaki fıkralar hükümlerine göre verilecek ceza yarısından iki katına kadar artırılır. Mala zarar verme – Madde 151 (1) Başkasının taşınır veya taşınmaz malını kısmen veya tamamen yıkan, tahrip eden, yok eden, bozan, kullanılamaz hale getiren veya kirleten kişi, mağdurun şikayeti üzerine, dört aydan üç yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. Konut dokunulmazlığının ihlali -Madde 116 (1) Bir kimsenin konutuna, konutunun eklentilerine rızasına aykırı olarak giren veya rıza ile girdikten sonra buradan çıkmayan kişi, mağdurun şikayeti üzerine, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Birinci fıkra kapsamına giren fiillerin, açık bir rızaya gerek duyulmaksızın girilmesi mutat olan yerler dışında kalan işyerleri ve eklentileri hakkında işlenmesi hâlinde, mağdurun şikâyeti üzerine altı aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur. (3) Evlilik birliğinde aile bireylerinden ya da konutun veya işyerinin birden fazla kişi tarafından ortak kullanılması durumunda, bu kişilerden birinin rızası varsa, yukarıdaki fıkralar hükümleri uygulanmaz. Ancak bunun için rıza açıklamasının meşru bir amaca yönelik olması gerekir. (4) Fiilin, cebir veya tehdit kullanılmak suretiyle ya da gece vakti işlenmesi halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Kilidini Kırdığı İşyerine Giremeden Yakalanan Sanığa Nitelikli Hırsızlık Suçuna Teşebbüsten Ceza Verilir mi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2014/13-484 Karar No: 2016/108 Karar Tarihi: 01.03.2016 Özet: Somut olay değerlendirildiğinde; Olay gecesi sanığın, hakkında aynı fiiller nedeniyle verilen mahkumiyet hükümleri temyiz edilmeksizin kesinleşen ve incelemeye konu olmayan sanıkla birlikte hırsızlık yapmak amacıyla katılanın işyerinin önüne geldikleri, giriş kapısının camlarını kırıp ekmek bıçağı ve tornavidayla kilidin göbeğini açmaya çalıştıkları sırada, kendilerini fark eden bazı vatandaşlar tarafından polise ihbarda bulunulduğu, olay yerine gelen kolluk görevlilerini gören sanıkların dükkanın beş metre ilerisinde ellerinde bulunan kar maskeleriyle tornavida ve ekmek bıçağını atıp kaçmaya başladıkları, polisler tarafından kesintisiz takip sonucu yakaladıkları sabit olan olayda, kanunun benimsediği objektif teori esas alındığında, şikayetçiye ait dükkanın kilidini kırıp kepengini açan, ancak içeri giremeden yakalanan sanıkların, şikayetçinin taşınır malını koruduğu egemenlik ve tasarruf alanına müdahale edip, hırsızlık ve işyeri dokunulmazlığının ihlali suçlarının kanuni tanımında belirtilen elverişli hareketlere başladıkları, ancak içeriye giremeden ve hırsızlık suçunu tamamlayamadan yakalandıkları, bu durumda yakalandıkları ana kadar gerçekleştirdikleri eylemin, kişi hürriyetini koruyan işyeri dokunulmazlığının ihlaliyle mülkiyet ve zilyetlik haklarını koruma altına alan hırsızlık suçunun kanuni tanımında öngörülen neticeyi meydana getirmeye elverişli olması hususları birlikte değerlendirildiğinde, eylemlerinin tamamlanmış mala zarar verme suçunun yanında, nitelikli hırsızlık ve işyeri dokunulmazlığının ihlali suçlarına teşebbüsü de oluşturacağının kabulünde zorunluluk bulunmaktadır. (5237 S. K. m. 35, 42, 44, 50, 52, 142, 143) İçtihat Metni Dava ve Karar: Sanık Y. D.\’nın; işyeri dokunulmazlığının ihlali suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 116/4, 35/1, 62/1, 50/1, 52/2, 52/4 üncü maddeleri gereğince 3.000 TL, nitelikli hırsızlık suçundan 142/1, 143/1, 35/1, 62/1, 50/1, 52/2, 52/4 üncü maddeleri gereğince 7.000 TL adli para, mala zarar verme suçundan ise 151/1, 62/1, 53/1, 54/1, 58/6 ncı maddeleri uyarınca üç ay on gün hapis cezasıyla mahkumiyetine, adli para cezalarının taksitlendirilmesine, hapis cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine, hak yoksunluğuna ve müsadereye ilişkin Ödemiş 1. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 22.02.2011 gün ve 231-133 sayılı hükmün sanık Yaşar Doğancı tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 13. Ceza Dairesince 27.03.2014 gün ve 15534 – 11543 sayı ile; \”1) Hırsızlık ve mala zarar verme suçlarından kurulan hükümlerin incelenmesinde; Dosya ve duruşma tutanağı içeriğine, toplanıp karar yerinde incelenerek tartışılan hukuken geçerli ve elverişli kanıtlara, gerekçeye ve hakimin takdirine göre sanığın temyiz itirazları yerinde görülmemiş olduğundan reddiyle, usul ve kanuna uygun bulunan hükmün tebliğnameye kısmen uygun olarak onanmasına, 2) İşyeri dokunulmazlığının ihlali suçundan kurulan hükme gelince; Sanığın aynı fiille hem işyeri dokunulmazlığını ihlal hem de hırsızlık suçuna teşebbüs ettiği anlaşıldığından, yalnız nitelikli hırsızlık suçundan mahkumiyetine karar verilebileceği, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 44 üncü maddesi uyarınca işyeri dokunulmazlığının ihlali suçundan ceza verilemeyeceği gözetilmeden, işyeri dokunulmazlığını bozmaya teşebbüs suçundan yazılı şekilde ceza tayini\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 22.05.2014 gün ve - [Kaçak Kullanım Nedeniyle Elektrik Enerjisi Hırsızlığı Suçunda Kaçak Elektrik Bedelinin Tespiti](https://kayseriavukat.org.tr/elektrik-enerjisi-hirsizligi-sucu/): Kaçak Kullanım Nedeniyle Elektrik Enerjisi Hırsızlığı Suçunda Adli Para Cezası ve Kaçak Elektrik Bedelinin Tespiti Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2011/6-94 Karar No: 2011/133 Karar Tarihi: 21.06.2011 Özet: Hükümden sonra yürürlüğe giren 5083 sayılı Kanun hükümleri karşısında sanığa fazla para cezası tayin edilmesi, hükmolunan cezaya gecikme zammı uygulanması ve ağır para cezasının adli para cezasına dönüştürülmemesi isabetsizliklerinden dolayı bozulmasına karar verilmelidir. (765 s. K. m. 2, 59, 102, 491, 522, 523) (647 s. K. m. 4, 5) (5083 s. K. m. 2) (5252 s. K. m. 5) (5275 s. K. m. 106, 122) (6183 s. K. m. 51) (5320 s. K. m. 8) (1412 s. K. m. 322) (5271 s. K. m. 223, 231, 308) (YCGK. 17.03.1998 T. 1998/6-18 E. 1998/91 K.) (YCGK. 10.04.2007 T. 2007/3-63 E. 2007/87 K.) (YİBK. 09.05.1956 T. 1956/6 E. 1956/4 K.) (YİBK. 10.05.1993 T. 1993/4-11 E. 1993/151 K.) İçtihat Metni Dava: Sanık S. K.\’in hırsızlık suçundan eylemine uyan 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanunu’nun 491/ilk, 522, 523, 59/2 ve 647 sayılı Kanunun 4 üncü maddeleri uyarınca 371 YTL ağır para cezasıyla cezalandırılmasına ve cezasının ertelenmesine ilişkin, Mersin 1. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 13.4.2005 gün ve 478-338 sayılı hüküm sanık tarafından temyiz edilmekle dosyayı inceleyen Yargıtay 6. Ceza Dairesince 11.12.2007 gün ve 1955-14391 sayı ile; “… 1) Hüküm tarihinden sonra yürürlüğe giren; 5083 sayılı Yasaya 5335 sayılı Yasayla eklenen 2/3 üncü maddesi uyarınca, para cezalarında bir Yeni Türk Lirası artıklarının hesaba katılamayacağının ve 5252 sayılı Kanunun 5 inci maddesine göre de ağır para cezasının adli para cezasına dönüştürüldüğünün gözetilmesi zorunluluğu, .2) 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda, para cezalarının infazı sırasında gecikme zammına yer verilmemiş olması karşısında, 5275 sayılı Kanunun 106 ve 122 nci maddeleri de gözetilerek, 4786 sayılı Kanun ile 647 sayılı Kanunun 5 inci maddesinde yapılan değişiklik uyarınca, 6183 sayılı Kanunun 51 inci maddesine göre para cezasının süresinde ödenmemesi halinde, gecikme zammına hükmedilemeyeceğinin gözetilmesi lüzumu, Bozmayı gerektirmiş, sanık S. K.\’nin temyiz itirazı bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, hükmün açıklanan sebeplerle tebliğnameye aykırı olarak bozulmasına, bozma nedeni yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden, 5320 sayılı Kanunun 8/1 inci maddesi yollamasıyla 1412 sayılı (mülga) CMUK\’nın 322 nci maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak, sanık hakkında sonuç olarak hükmolunan 371,25 ytl ağır para cezasının 275 Yeni Türk Lirasına indirilip, adli para cezasına dönüştürülmesi ve 647 sayılı Kanunun 5/5 inci maddesi uyarınca para cezasının süresinde ödenmemesi halinde gecikme zammı alınmasına dair kısmın hükümden çıkartılması suretiyle, diğer yönleri usul ve yasaya uygun bulunan hükmün düzeltilerek onanmasına…” Karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay C. Başsavcılığı ise 13.4.2011 gün ve 90809 sayı ile; “… İtiraza konu uyuşmazlık; 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanunu’nun 522/1 inci maddesinin uygulanmasına ilişkindir. 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanunu’nun 522/1 inci maddesi “Onuncu babda beyan olunan cürümlerin işlenmesinde cürmün mevzuu olan şeyin veya ika edilen zararın kıymeti pek fahiş ise mahkeme cürme mahsus olan cezayı yarısına kadar artırır ve eğer hafif ise yarısına ve eğer pek hafif ise üçte birine kadar eksiltir.” hükmünü içermektedir. Madde metninden de anlaşılacağı üzere, maddenin uygulanmasına esas alınacak zarar, gerçek zarar olmalıdır. Eylemin doğrudan doğruya sonucu olmayan zararlar bu madde kapsamına girmez ve ancak özel hukuk hükümlerine göre açılacak tazminat davasına konu edilebilir. Elektrik enerjisi hakkında hırsızlık suçlarında 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanunu’nun 522/1 inci maddesinin uygulanmasına esas alınacak zarar, kaçak kullanım bedelidir. Bu bedelin hesaplanabilmesi için öncelikle kaçak kullanım süresi belirlenmeli, bu süre içerisinde suça konu yerde tüketilmesi gereken elektrik miktarı saptanmalıdır. Bu saptamadan sonra, kaçak elektrik bedeli, normal tarifeye göre, cezasız ve vergisiz olarak tespit edilmelidir. Kaçak kullanım süresi, aksi kanıtlanamayan durumlarda, abone olanlar için son endeks okuma tarihiyle kaçak tespit tutanağının düzenlendiği tarih arasındaki gün sayısıdır. Somut olaya bakıldığında; sanığın evinde kurulu bulunan sayacın faz giriş ve çıkışlarının yerinin değiştirilmesi sebebiyle sayacın ters döndüğü belirlenerek 19.2.2004 tarihli tutanak düzenlenmiş, sanık kollukça alınan 4.3.2004 tarihli ilk ifadesinde elektrik aboneliğinin Ş. Ö. adına kayıtlı olmasına rağmen bu evde 3 yıldan bu yana kendisinin oturduğunu, bu süre içerisinde kaçak elektrik kullanmadığını savunmuştur. Kovuşturma aşamasında benzer şekilde savunmada bulunmuştur. Bu itibarla tutanağın düzenlendiği tarihlerde, sanığın tutanağa konu evde oturduğuna dair bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. İçeriği düzenleyicilerinin yeminli anlatımlarıyla doğrulanan içeriğine göre, sanığın oturduğu evde kurulu bulunan sayacın faz giriş ve çıkışları ters bağlanmak suretiyle kaçak elektrik kullanıldığı sabittir. Sanığın evinde kurulu bulunan tutanağa konu 5867461 numaralı sayaca ait incelendiğinde tutanak tarihinden önceki son okuma tarihinin 15.1.2004 olduğu anlaşılmaktadır. Bu tarihle tutanağın düzenlendiği 19.2.2004 tarihi arasındaki süre 36 gündür. Dosyada mevcut bilirkişi raporuna göre, sanığa ait suça konu evde kurulu bulunan güç 9600 watt, bağlantı gücü ise 5760 watt olarak belirlenmiştir. Evde bulunan elektrikli aletlerin günlük ortalama 5 saat süreyle çalıştığı kabul edildiğinde, 36 günlük süre içerisinde 1036 kwh elektrik tüketilmesi gerektiği kabul edilmiştir. Buraya kadar yapılan hesaplamalar açısından da uyuşmazlık bulunmamaktadır. Kaçak tüketim bedelinin, kaçak olarak elektrik kullanıldığı kabul edilen süre içerisinde, kurulu güce göre kullanılması gereken elektrik miktarının normal tarifeye göre, cezasız ve vergisiz olarak hesaplanması gerektiğine göre, 1036 kwh elektrik miktarının 1 kwh elektrik bedeli olan 0,1278 TL ile çarpılması sonucu bulunacak miktar 132,40 TL\’dir. Bu bedel suç tarihi itibariyle pek hafif nitelikte olup sanığın cezasından 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanunu’nun 522/1 inci maddesindeki oranlar da gözetildiğinde, ½’den daha fazla oranda indirim yapılması gerekmektedir. Bu açıklamalar ışığında, bilirkişi tarafından 1,5 kat fazlasıyla belirlenen kaçak elektrik bedeline, normal tüketim bedelinin, tüketim vergisiyle katma değer vergisinin eklenmesi suretiyle bulunan toplam elektrik bedelinin 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanunu’nun 522/1 inci maddesinin uygulamasına esas alınması ve sanığın cezasından anılan madde uyarınca 1/2 oranında indirim yapılması yasaya aykırıdır…” Görüşüyle itiraz yasa yoluna başvurarak, Özel Daire kararının kaldırılmasına ve yerel mahkeme hükmünün bozulmasına karar verilmesi isteminde bulunmuştur. Dosya Yargıtay 1. Başkanlığına gönderilmekle, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır: Karar: Özel Daireyle Yargıtay C.Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; elektrik enerjisi hırsızlığı suçundan hükümlülüğüne karar verilen sanık hakkında 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanunu’nun 522 nci maddesinin hafif değerine dair hükmünün mü, yoksa pek hafif değerine dair hükmünün mü uygulanması gerektiğinin belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya içeriğinden; Faz giriş ve çıkışları yer değiştirilerek ters dönmesi sağlanan sayacın endeksi silmesi suretiyle kaçak - [Hakaret Suçunda Lehe Kanunun Uygulanması ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının İtiraz Yetkisi](https://kayseriavukat.org.tr/lehe-kanunun-uygulanmasi/): Hakaret Suçunda Lehe Kanunun Uygulanması Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2011/4-203 Karar No: 2011/238 Karar Tarihi: 22.11.2011 Özet: Somut olay değerlendirildiğinde, yerel mahkemece, sanığın kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret eylemlerinin mağdur sayısınca suç oluşturduğu kabul edilerek, iki aydan sekiz aya kadar hapis ve adli para cezasını öngören 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun ilgili maddesi uyarınca, suçun işleniş şekli ve özellikleri, sanığın geçmişi, suç işlemeyi meslek haline getirmiş olması, olumsuz kişiliği, uslanmazlığı, suçun işlendiği yer ve zaman gözetilerek hürriyeti bağlayıcı cezanın alt sınırdan uzaklaşılarak dört ay hapis olarak tayin edilmesi gerektiği belirtilmiş, buna karşılık Türk Ceza Kanunu’nun ilgili maddesi uyarınca hüküm kurulurken suçun işleniş şekli ve özellikleriyle sanığın suç kastındaki yoğunluk gibi benzer gerekçelerle bu kez ceza alt sınırdan tayin edilmek suretiyle orantılılık ilkesine aykırı olacak şekilde bir yıl hapis cezasına hükmedilmiş, aynı Kanunun ilgili maddesi uyarınca bu cezada dörtte bir oranında artırım yapılarak sonuç ceza bir yıl üç ay hapis olarak belirlenmiştir. Lehe kanun değerlendirilmesi sırasında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun uygulanmasında olduğu gibi, mülga Türk Ceza Kanunu uyarınca alt sınırdan hüküm kurulması durumunda ise, adli para cezasıyla birlikte toplam sekiz ay hapis cezasına hükmedilecek, böylece eski Türk Ceza Kanunu lehine olacaktır. Bu itibarla yerel mahkemenin lehe kanun karşılaştırması da usul ve yasaya aykırıdır. (5271 S. K. m. 308) (765 S. K. m. 266) (5237 S. K. m. 7, 43, 53, 58, 125) (5275 S. K. m. 108) (5252 S. K. m. 9) (1412 S. K. m. 322) (YİBK. 23.02.1938 T. 1937/23 E. 1938/9 K.) (YİBK. 09.05.1956 T. 1956/6 E. 1956/4 K.) İçtihat Metni Dava: Sanık V. Y.\’un, kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret suçundan 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanunu’nun 266/1, 81/1-3, 71/1 ve 75/2 nci maddeleri uyarınca mağdur sayısınca uygulama yapılmak suretiyle 16 ay 4 gün hapis ve 1.764 Lira adli para cezasıyla cezalandırılmasına ilişkin, Giresun 2. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 21.10.2005 gün ve 72-406 sayılı hükmün sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesince 18.10.2006 gün ve 1905-5448 sayı ile; “… 765 sayılı Kanun uyarınca tayin olunan cezaların toplanması sonucu verilen cezayla 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu uyarınca verilmesi gereken cezanın, 5237 sayılı Kanunun 7/3 üncü maddesi uyarınca şartlı tahliye, tekerrür, ertelemeye dair hükümlerin, lehe kanunun tespitinde ayrıca değerlendirilmesi gerektiği gözetilmek suretiyle belirlenmesinden sonra lehe kanunun tespiti gerekirken yazılı gerekçeyle hüküm tesisi…”, İsabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Bozmaya uyan Giresun 2. Asliye Ceza Mahkemesince 30.1.2007 gün ve 301-17 sayı ile; sanığın kamu görevlilerine görevlerinden dolayı hakaret suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 125/3-a, 43/2, 53/1, 58/6 ve 5275 sayılı Kanunun 108/2-4 üncü maddeleri uyarınca 1 yıl 3 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbirine karar verilmiştir. Bu hükmün de sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 4. Ceza Dairesince 31.1.2011 gün ve 22488-615 sayı ile; “Tekerrür hükümleri uygulanırken 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 58/7 nci maddesi uyarınca cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbirinin uygulanmasına karar verilmesiyle yetinilmesi gerekirken infazı kısıtlar biçimde serbestlik tedbiri süresinin de belirlenmesi, Türk Ceza Kanunu’nun 53/1 inci maddesinin uygulanması sırasında da (c) bendindeki sanığın kendi altsoyu üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık yetkilerini koşullu salıvermeye kadar kullanamayacağı gözetilmeden tüm haklardan hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar yoksun bırakılmasına karar verilmesi, Yasaya aykırı, sanık müdafiinin temyiz iddiaları bu sebeple yerinde ise de, bu aykırılık yeniden duruşma yapılmasına gerek olmaksızın düzeltilebilir nitelikte bir yanılgı olduğundan, temyiz edilen kararın açıklanan noktası tebliğnameye uygun olarak 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 58/6-7 nci maddesi uyarınca sanığın cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve infazından sonra denetimli serbestlik tedbiri uygulanmasına ve TCK’nın 53/1 inci maddesinin (c) bendindeki kendi altsoyu üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık yetkilerinden koşullu salıvermeye, öbür bentlerdeki haklardan ise hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar yoksun bırakılmasına, biçiminde düzeltilerek onanmasına…”, Karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 18.07.2011 gün ve 222648 sayı ile; “… Görevli memura hakaret suçundan verilen hükmün infazı sırasında yerel Cumhuriyet savcılığınca \’1.6.2005 tarihinden önce işlenen suçlarla ilgili olarak 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun lehe görülerek uygulama yapılması halinde anılan Kanunun tekerrüre dair 58 inci maddesinin tatbik edilemeyeceği\’ belirtilerek dosyanın gönderilmesi üzerine yapılan incelemede; 1) Mahkemece yapılan lehe kanun karşılaştırmasında, sanığın topluluk oluşturmayan mağdurlara karşı hakaret eylemlerinin mağdur sayısınca suç oluşturduğu kabul edilerek, 2 aydan 8 aya kadar hapis ve adli para cezası öngören 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanunu’nun 266/1 inci maddesi uyarınca teşdit kullanılarak her bir mağdura karşı eyleminden dolayı 4 ay hapis ve adli para cezası belirlenmesine karşın, maddenin karşılığını düzenleyen 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 125/3-a maddesiyle alt sınırdan hüküm kurulup, aynı Kanunun 43/2-1 inci maddesiyle artırım yapılarak sanığın 1 yıl 3 ay hapis cezasıyla cezalandırıldığı, 765 sayılı Kanun gereğince alt sınırdan hüküm kurulması durumunda ise adli para cezasıyla birlikte toplam 8 ay hapis cezasına hükmedileceği, bu durumda 765 sayılı TCK’nın sanık lehine olacağı gözetilerek, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 7/2 ve 5252 sayılı Kanunun 9/3 üncü maddeleri uyarınca lehe Kanunun belirlenmesi için yapılan karşılaştırmada her iki Kanunun uygulanmasında farklı sonuçlara ulaşılacak biçimde takdir hakkının kullanılması, 2) TCK’nın 7/3 üncü maddesi ve Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 30.5.2006 gün, 14-149 sayılı kararı karşısında, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu lehe görülerek uygulama yapılması halinde, suç tarihinde yürürlükte olmayan, sanık aleyhine olup infazı ilgilendiren TCK’nın 58/6 ncı maddesi hükmünün 1.6.2005 tarihinden önce işlenen suçlarda uygulanamayacağının gözetilmemesi, 3) Kabule göre de; mükerrirlere özgü infaz rejimini düzenleyen 5275 sayılı Kanunun 108/2 nci maddesinin \’tekerrür sebebiyle koşullu salıverme süresine eklenecek miktar, tekerrüre esas alınan cezanın en ağırından fazla olamaz\’ hükmü karşısında geçmiş mahkûmiyetlerinden hangisinin tekerrüre esas alındığının kararda açıklanması gerektiği gözetilmeden, birden çok hükmün kararda gösterilmesi suretiyle infazda tereddüde yol açacak biçimde hüküm tesisinin yasaya aykırılık oluşturduğu…”, Görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurarak, Özel Dairenin düzeltilerek onama kararının kaldırılması ve yerel mahkeme hükmünün bozulmasına karar verilmesi isteminde bulunmuştur. Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır: Karar: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kapsamına göre inceleme, sanık hakkında kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret suçundan kurulan hükümle sınırlı olarak yapılmıştır. Sanığın kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret suçundan cezalandırılmasına karar verilen ve suçun sübutuna dair - [Kişiyi Hürriyetinden Yoksun Bırakma Suçunun Birden Fazla Kişi Tarafından Cebir Kullanarak İşlenmesi](https://kayseriavukat.org.tr/kisiyi-hurriyetinden-yoksun-birakma-sucu/): Kişiyi Hürriyetinden Yoksun Bırakma Suçunun Cebir Kullanarak İşlenmesi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma – Madde 109 (1) Bir kimseyi hukuka aykırı olarak bir yere gitmek veya bir yerde kalmak hürriyetinden yoksun bırakan kişiye, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir. (2) Kişi, fiili işlemek için veya işlediği sırada cebir, tehdit veya hile kullanırsa, iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (3) Bu suçun; a) Silahla, b) Birden fazla kişi tarafından birlikte, c) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle, d) Kamu görevinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle, e) Üstsoy, altsoy veya eşe ya da boşandığı eşe karşı,(3) f) Çocuğa ya da beden veya ruh bakımından kendini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı, İşlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza bir kat artırılır. (4) Bu suçun mağdurun ekonomik bakımdan önemli bir kaybına neden olması halinde, ayrıca bin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. (5) Suçun cinsel amaçla işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek cezalar yarı oranında artırılır. (6) Bu suçun işlenmesi amacıyla veya sırasında kasten yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hallerinin gerçekleşmesi durumunda, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır. Kişiyi Hürriyetinden Yoksun Bırakma Suçunun Cebir Kullanarak ve Birden Fazla Kişi Tarafından Birlikte İşlenmesi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2016/14-1163 Karar No: 2019/34 Karar Tarihi: 22.01.2019 Özet: Şikâyetçinin aşamalarda istikrarlı şekilde arkadaşları olan tanıklar … ve …\’un yanında otururken sanıklar tarafından alınarak bir odaya kapatıldığını, burada yaklaşık 45 dakika zorla tutulup sanık … tarafından darp edildiğini beyan etmesi, bu beyanların tanıkların anlatımları ve şikâyetçi hakkında düzenlenen adli raporla doğrulanması karşısında; şikâyetçinin arkadaşları olan tanıklar … ve …’un daveti üzerine suç tarihinde K.. Balıkçılık isimli restorana gittiği, tanıkların bulunduğu masaya oturmasından kısa bir süre sonra sanık … ve kimliği tespit edilemeyen iş yeri çalışanları ile birlikte masaya gelen sanık …’ın “Müdür V.., sen benim mekânımda yemek yiyemezsin, terk edin burayı” dediği, tanık …’in hesap istemesi üzerine sanık …’ın bunu da kabul etmeyerek acele oradan ayrılmalarını istediği, tanıklar ile birlikte çıkışa doğru ilerleyen şikâyetçinin 155 polis imdat hattını aradığını fark eden sanık …’ın, konuşmasına fırsat vermeden telefonu şikâyetçinin elinden aldığı, sonrasında sanıkların şikâyetçiyi tanıkların yanından ayırıp boş bir odaya götürdükleri, burada sanık …’ın şikâyetçiyi yumruk atarak basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek şekilde yaraladığı, bu esnada şikâyetçiye yardım etmek için odaya girmeye çalışan tanık …’e sanık …’nın engel olduğu ve şikâyetçinin yaklaşık 45 dakika kadar bu odada tutulduktan sonra serbest bırakıldığı anlaşıldığından, sanık …\’nın suç yerinde bulunmadığına, sanık …\’ın ise atılı suçu işlemediğine dair savunmalarına itibar edilemeyeceği cihetle, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun ilgili maddesi kapsamında iştirak halinde olan sanıkların, eylemlerine uyan cebir kullanarak ve birden fazla kişi tarafından birlikte kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma suçundan cezalandırılmalarına dair yerel mahkeme hükmü ile bu hükmü onayan Özel Daire kararının isabetli olduğu kabul edilmelidir. Bu itibarla Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının her iki uyuşmazlık yönünden reddine karar verilmelidir. (5237 S. K. m. 37, 53, 86, 109) (5271 S. K. m. 308) (YCGK. 29.06.2010 T. 2010/8-110 E. 2010/161 K.) (YCGK. 03.12.2002 T. 2002/8-288 E. 2002/419 K.) İçtihat Metni Dava: Sanıklar … ve …’ın kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 109/2, 109/3-b ve 53. maddeleri uyarınca 4 yıl hapis cezası ile cezalandırılmalarına ve hak yoksunluğuna ilişkin Antalya 15. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 31.10.2012 tarihli ve 163-1113 sayılı hükümlerin sanıklar müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yüksek 14. Ceza Dairesince 07.12.2015 tarih ve 6013-11365 sayı ile TCK\’nın 53. maddesi bakımından düzeltilerek onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 16.03.2016 tarih ve 87266 sayı ile; “Mahkeme kararının gerekçesi incelendiğinde, mahkemenin mahkumiyet hükmünü tanıklar … ve …\’ın beyanları ile mağdurdaki yaralamanın basit tıbbi müdahale ile giderileceğine ilişkin rapora dayandığı görülmektedir. Mağdur, sanıkların kendisine karşı atılı suçu işlediğini ısrarla belirtmiş, sanıklar ise atılı suçlamaları red etmişlerdir. Mağdurun adli raporunda ise sol zygoma üzerinde ve göz çevresinde mor renkte ekimoz olduğu ve bunun basit tıbbi müdahale ile giderileceği belirtilmiştir. Tanık … soruşturma aşamasında, \’mağduru yanımızdan alıp başka yere götürdüler, biz 45 dakika bekledik gelen olmayınca oradan ayrıldık, sonradan mağduru aradık kendisini dövdüklerini söyledi\’ derken, yargılama aşamasındaki ifadesinde, \’45 dakika bekledik mağdur sonra yanımıza geldiğinde dövüldüğü belliydi\’ şeklinde beyanda bulunmuştur. Tanık …, soruşturma aşamasındaki ifadesinde, \’mağduru yanımızdan alıp başka yere götürdüler, biz 45 dakika bekledik gelen olmayınca gittik, sonradan aradık kendisini dövdüklerini söyledi\’ derken, yargılama aşamasındaki ifadesinde \’mağduru yanımızdan alıp başka yere götürdüler biz dışarıda bekledik, sonda… yanımıza geldi ne bekliyorsunuz diye bana tokat attı, dışarı çıkınca biz 155\’i aradık polis geldi, şikayetçi yaklaşık bir saat içeride kaldı, polisler yardımıyla dışarı çıkarıldığında dövüldüğü belliydi\’ şeklinde beyanda bulunmuştur. Dosya içerisinde olayın polise yapılan ihbarla öğrenildiğine ve olay yerine polis geldiğine dair bir tutanak bulunmadığı gibi bu konuda bir araştırma da yapılmamış ve varsa olaya müdahale eden polis memurları tanık sıfatıyla dinlenmemiştir. Yine 05/02/2011 tarihli polis tutanağında isimi geçen ve olayın meydana geldiği işyerinin genel koordinatörü olduğu belirtilen,… isimli şahsın olayla ilgili bilgisi olup olmadığı araştırılmamış ve… işyerinde bir münakaşa olduğunu duyduğunu belirttiğine göre, işyerinde meydana geldiğini söylediği münakaşayı kimden duyduğu ve o gün işyerinde kimlerin bulunduğu sorulmamıştır. Sanık savunmanının 31/10/2012 tarihli tanık dinletme talebi ise yargılamanın 12. celseye kadar geldiği, tanıkların hangi konuda dinletileceğinin ve isimlerinin belli olmadığı gerekçesiyle reddedilmiştir. Mahkemenin de gerekçesinde belirttiği üzere soruşturmanın etkili bir biçimde yapılmadığı açıktır. Buna rağmen sanık savunmanlarının kovuşturmanın tam olarak yapılması ve sanıklar lehine olan delillerin toplanmasına ilişkin talepler de reddedildiğinden kovuşturma aşaması da eksik bırakılarak sanıklar lehine olan deliller toplanmamış ve tanıkların beyanları arasındaki çelişki giderilmemiştir. Dolayısıyla mahkemece mahkumiyete yeterli, her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı deliller toplanmadan, mağdurun sadece hükümlü … tarafından işlenen yaralama suçuna yönelik beyanlarının raporla desteklendiği göz önüne alınmadan ve toplanan deliller karşısında, sadece sanık … için 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 86/2 maddesinden hüküm kurulması gerektiği gözetilmeden, tanıkların çelişkili beyanlarına dayalı olarak, yetersiz gerekçeyle kişi özgürlüğünü kısıtlama suçundan hüküm kurulmasının isabetli olmadığı kanaatine varılmıştır.\” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Özel Dairece, 30.05.2016 tarih ve 4405-5264 sayı ile itiraz nedenleri yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK - [Hırsızlık Suçunda İçtima: Hırsızlık Suçu ile Birlikte İşyeri Dokunulmazlığını İhlal Suçunun da İşlenmesi](https://kayseriavukat.org.tr/hirsizlik-sucunda-ictima-hukumleri/): Hırsızlık Suçunda İçtima: Nitelikli Hırsızlık Suçu ile Birlikte İşyeri Dokunulmazlığının İhlali Suçunun da İşlenmesi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Konut dokunulmazlığının ihlali – Madde 116 (1) Bir kimsenin konutuna, konutunun eklentilerine rızasına aykırı olarak giren veya rıza ile girdikten sonra buradan çıkmayan kişi, mağdurun şikayeti üzerine, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Birinci fıkra kapsamına giren fiillerin, açık bir rızaya gerek duyulmaksızın girilmesi mutat olan yerler dışında kalan işyerleri ve eklentileri hakkında işlenmesi hâlinde, mağdurun şikâyeti üzerine altı aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur. (3) Evlilik birliğinde aile bireylerinden ya da konutun veya işyerinin birden fazla kişi tarafından ortak kullanılması durumunda, bu kişilerden birinin rızası varsa, yukarıdaki fıkralar hükümleri uygulanmaz. Ancak bunun için rıza açıklamasının meşru bir amaca yönelik olması gerekir. (4) Fiilin, cebir veya tehdit kullanılmak suretiyle ya da gece vakti işlenmesi halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Nitelikli hırsızlık – Madde 142 (1) Hırsızlık suçunun; a) Kime ait olursa olsun kamu kurum ve kuruluşlarında veya ibadete ayrılmış yerlerde bulunan ya da kamu yararına veya hizmetine tahsis edilen eşya hakkında, b) (Mülga: 18/6/2014-6545/62 md.) c) Halkın yararlanmasına sunulmuş ulaşım aracı içinde veya bunların belli varış veya kalkış yerlerinde bulunan eşya hakkında, d) Bir afet veya genel bir felaketin meydana getirebileceği zararları önlemek veya hafifletmek maksadıyla hazırlanan eşya hakkında, e) Adet veya tahsis veya kullanımları gereği açıkta bırakılmış eşya hakkında, f) (Mülga: 2/7/2012-6352/82 md.) İşlenmesi hâlinde, üç yıldan yedi yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (2) Suçun; a) Kişinin malını koruyamayacak durumda olmasından veya ölmesinden yararlanarak, b) Elde veya üstte taşınan eşyayı çekip almak suretiyle ya da özel beceriyle, c) Doğal bir afetin veya sosyal olayların meydana getirdiği korku veya kargaşadan yararlanarak, d) Haksız yere elde bulundurulan veya taklit anahtarla ya da diğer bir aletle kilit açmak veya kilitlenmesini engellemek suretiyle, e) Bilişim sistemlerinin kullanılması suretiyle, f) Tanınmamak için tedbir alarak veya yetkisi olmadığı halde resmi sıfat takınarak, g) büyük veya küçük baş hayvan hakkında, h) Herkesin girebileceği bir yerde bırakılmakla birlikte kilitlenmek suretiyle ya da bina veya eklentileri içinde muhafaza altına alınmış olan eşya hakkında, İşlenmesi hâlinde, beş yıldan on yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Suçun, bu fıkranın (b) bendinde belirtilen surette, beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda olan kimseye karşı işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte biri oranına kadar artırılır. (3) Suçun, sıvı veya gaz hâlindeki enerji hakkında ve bunların nakline, işlenmesine veya depolanmasına ait tesislerde işlenmesi halinde, beş yıldan oniki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Bu fiilin bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde, ceza yarı oranında artırılır ve onbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. (4) Hırsızlık suçunun işlenmesi amacıyla konut dokunulmazlığının ihlâli veya mala zarar verme suçunun işlenmesi halinde, bu suçlardan dolayı soruşturma ve kovuşturma yapılabilmesi için şikâyet aranmaz. (5) Hırsızlık suçunun işlenmesi sonucunda haberleşme, enerji ya da demiryolu veya havayolu ulaşımı alanında kamu hizmetinin geçici de olsa aksaması hâlinde, yukarıdaki fıkralar hükümlerine göre verilecek ceza yarısından iki katına kadar artırılır. Hırsızlık Suçunda İçtima: Nitelikli Hırsızlık Suçu ile Birlikte İşyeri Dokunulmazlığının İhlali Suçunun da Ceza Verilmesi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2015/1101 Karar No: 2017/136 Karar Tarihi: 14.03.2017 Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi İçtihat Metni Sanık …\’nun, hırsızlık suçuna teşebbüsten 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 142/1-b, 143, 35 ve 62. maddeleri uyarınca 5 ay 25 gün hapis cezası; işyeri dokunulmazlığının ihlali suçuna teşebbüsten ise aynı Kanunun 116/1-4, 119/1-c, 35 ve 62. maddeleri uyarınca 5 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 231. maddesi uyarınca her iki suçtan kurulan hükümlerin açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin, Niğde 2. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 29.12.2010 gün ve 554-866 sayılı hükmün kesinleşmesinden sonra sanığın deneme süresi içerisinde kasıtlı bir suç işlemesi nedeniyle dosyayı yeniden ele alan yerel mahkemece 12.09.2013 gün ve 222-395 sayı ile, CMK\’nın 231/11. maddesi uyarınca hükmün açıklanmasına, sanığın hırsızlık suçuna teşebbüsten Türk Ceza Kanunu\’nun 142/1-b, 143, 35, 62, 50 ve 52. maddeleri uyarınca 3500 Lira adli para cezası; işyeri dokunulmazlığının ihlali suçuna teşebbüsten ise aynı Kanunun 116/1-4, 119/1-c, 35, 62, 50 ve 52. maddeleri uyarınca 3000 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına ve taksitlendirmeye ilişkin hükmün, sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 13. Ceza Dairesince 30.09.2015 gün ve 28598-14401 sayı ile; \”I- Sanık hakkında hırsızlık suçundan kurulan hükme ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesinde; Dosya ve duruşma tutanakları içeriğine, toplanıp karar yerinde incelenerek tartışılan hukuken geçerli ve elverişli kanıtlara, gerekçeye ve hakimin takdirine göre sanık …\’nun temyiz itirazları yerinde görülmemiş olduğundan reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün tebliğnameye uygun olarak onanmasına, II- Sanık hakkında işyeri dokunulmazlığını ihlale teşebbüs suçundan kurulan hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesine gelince; Müştekinin sokak üzerinde bulunan işyerinin kapısını açmak için zorlayan sanığın, gerçekleştirdiği aynı eylem ile hem işyeri dokunulmazlığını ihlal suçuna hem de hırsızlık suçuna teşebbüs ettiği anlaşıldığından, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 44. maddesindeki düzenleme karşısında; sanığın sadece hırsızlık suçundan cezalandırılmasına karar verilebileceği, işyeri dokunulmazlığını ihlal suçundan ceza verilemeyeceği gözetilmeden yazılı şekilde hüküm kurulması” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 21.10.2015 gün ve 330217 sayı ile; \”…Yargılamaya ve itiraza konu olay incelendiğinde; 16.03.2010 tarihinde saat 02.30 sularında il merkezi Kale Mahallesinde bulunan müştekiye ait işyerine yanındakilerle gelen sanığın, burada hırsızlık niyetiyle işyeri kapısını bir kaç kez zorladıktan sonra kapının açılmaması üzerine olay yerinden ayrıldığı, müştekinin sabah olayı fark edip şikayeti üzerine de görevlilerin yaptıkları araştırmada civardaki güvenlik kameralarının kontrolünden sanıklara ulaşıldığı ve yakalandıkları anlaşılmaktadır. İşyerinde yapılan kontrolde ise, işyerinin pimapen kapısının sert bir cisimle zorlanmış olduğunun ancak herhangi bir şeyin alınmadığının belirlendiği, suçun tamamlanamamasının sebebinin, bir kaç kez uğraşılmasına rağmen kapının açılmaması olduğu görülmektedir. Sanık ve yanındakilerin hırsızlık amacıyla kapıyı açıp işyeri içerisine girmeye çalıştıkları dosya kapsamına göre sübuta ermiştir. Yüksek Daire ise, hırsızlığa teşebbüs suçundan kurulan hükmü onamış, işyeri dokunulmazlığını bozmaya teşebbüs suçundan kurulan hükmü ise Türk Ceza Kanunu\’nun 44. maddesini gerekçe göstererek bozmuştur. Yüksek Daire\’nin bozma gerekçesinde dayandığı 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun fikri içtima başlıklı 44. maddesinin metnine bakıldığında; \’İşlediği bir fiil ile birden fazla farklı suçun oluşmasına sebebiyet veren kişi, bunlardan en ağır cezayı gerektiren suçtan dolayı cezalandırılır\’ hükmü yer almaktadır. Yasa metninde bu şekilde tarif edilen fikri içtima hakkında - [Hırsızlık Amacıyla Vitrin Camını Kırma Halinde İşyeri Dokunulmazlığını İhlal Suçundan da Ceza Verilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/hirsizlik-amaciyla-vitrin-camini-kirma/): Hırsızlık Amacıyla Vitrin Camını Kırma Halinde İşyeri Dokunulmazlığının İhlali Suçundan da Ceza Verilebilir mi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Konut dokunulmazlığının ihlali – Madde 116 (1) Bir kimsenin konutuna, konutunun eklentilerine rızasına aykırı olarak giren veya rıza ile girdikten sonra buradan çıkmayan kişi, mağdurun şikayeti üzerine, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Birinci fıkra kapsamına giren fiillerin, açık bir rızaya gerek duyulmaksızın girilmesi mutat olan yerler dışında kalan işyerleri ve eklentileri hakkında işlenmesi hâlinde, mağdurun şikâyeti üzerine altı aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur. (3) Evlilik birliğinde aile bireylerinden ya da konutun veya işyerinin birden fazla kişi tarafından ortak kullanılması durumunda, bu kişilerden birinin rızası varsa, yukarıdaki fıkralar hükümleri uygulanmaz. Ancak bunun için rıza açıklamasının meşru bir amaca yönelik olması gerekir. (4) Fiilin, cebir veya tehdit kullanılmak suretiyle ya da gece vakti işlenmesi halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Hırsızlık Amacıyla Vitrin Camını Kırma Halinde İşyeri Dokunulmazlığının İhlali Suçundan da Ceza Verilir mi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2015/332 Karar No: 2018/451 Karar tarihi: 18.10.2018 Kararı veren Yargıtay Dairesi: 13. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi İçtihat Metni İş yeri dokunulmazlığının ihlâli suçundan sanık …\’ın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 116/4, 62 ve 53/1. maddeleri uyarınca 10 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin Kandıra Asliye Ceza Mahkemesince verilen 10.04.2013 tarihli ve 25-71 sayılı hükmün, sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 13. Ceza Dairesince 23.12.2014 tarih ve 15715-36738 sayı ile; \”Sanığın suça konu lokantanın vitrin camını ve camın ardında bulunan soğutucunun camını kırıp içeri girmeden elini uzatmak suretiyle soğutucuda bulunan etleri çaldığının anlaşılması karşısında, işyeri dokunulmazlığının ihlâli suçunun oluşmayacağı gözetilmeden anılan suçtan sanığın mahkûmiyetine karar verilmesi\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 05.02.2015 tarih ve 219884 sayı ile; \”…Yargılamaya ve itiraza konu somut olay incelendiğinde; cadde üzerinde faaliyette bulunan şikâyetçiye ait lokantanın kapalı bulunduğu saat 01.30 sularında işyerinin önüne gelen sanığın, lokantanın dış vitrin camını kırıp vitrin camından da içeriye girerek içinde etlerin bulunduğu soğutucunun da camını kırıp burada tabak içerisinde bulunan pirzola, köfte ve etleri alarak olay yerinden kaçtığı anlaşılmaktadır. Sanığın tekme ile kırdığını kabul ettiği vitrin camı çift taraflı cam olup 1×2 metre ebadındadır ve buradaki kırık kısım 1×1,5 metre genişliğinde; içerideki soğutucunun camı ise 1×2 metre ebadında ve kırılan kısmı 1×1.40 metre genişliğindedir. Dosya içerisindeki olay yeri inceleme tutanakları ve beyanlardan anlaşıldığı gibi sanığın lokantanın dış kısmında bulunan vitrin camını kırdıktan sonra bir insan geçebilecek şekilde 1×1,5 metre genişliğinde bir yer açılmış ve buradan girilerek lokantanın iç kısmında ve uzakta bulunan soğutucunun camı da 1×1.40 metre genişliğinde kırılarak etler alınmıştır. Yani sanık, dış vitrin camını kırdıktan sonra buradan içeriye girmiş ve burada da ciddi bir efor sarf edip soğutucunun camını kırarak atılı suçu işlemiştir. Sanığın, dışarıdan elini uzatarak soğutucunun camını kırmak suretiyle etleri aldığını kabul, dosya içerisinde mevcut tutanaklar, kroki ve fotoğraflar karşısında mümkün değildir. Kaldı ki, her ne kadar fiziken imkân bulunmasa da, sanığın sadece vitrin camını kırıp buradan uzanarak soğutucunun camını kırmak suretiyle atılı suçu işlediği kabul edilse dahi işyeri dokunulmazlığının ihlali suçunun yasal unsurları oluşmuştur. Zira, müştekinin dış dünyadan ayırmak için kapısı, penceresi bulunan işyerine girilmiş, işyerinin masuniyeti ihlâl edilmiştir. Sanığın işyerinin içerisine bütün vücuduyla veya vücudunun büyük bir kısmı ile girmesi gerekmemektedir. Bu suça ilişkin kanun maddesi olan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 116. maddesine bakıldığında; \’Bir kimsenin konutuna, konutunun eklentilerine rızasına aykırı olarak giren veya rıza ile girdikten sonra buradan çıkmayan kişi, mağdurun şikâyeti üzerine altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.\’ Maddenin 3. fıkrasında ise; \’birinci fıkra kapsamına giren fiillerin, açık bir rızaya gerek duyulmaksızın girilmesi mutat olan yerler dışında kalan işyerleri ve eklentileri hakkında işlenmesi hâlinde altı aydan bir yıla kadar hapis veya adli para cezasına hükmolunur.\’ düzenlemeleri yer almaktadır. Madde metninden anlaşıldığı üzere, konut veya işyerine girmenin bir tarifi yapılmamıştır sadece girmekten bahsedilmiştir. Ancak maddenin gerekçesi ve Anayasanın 21. maddesindeki konut dokunulmazlığı birlikte ele alındığında \’konut dokunulmazlığının ihlâli, kişinin kendisine özgü barış ve sükûnunu ve yuvasındaki sulh ve selametle cereyanı için var olması gerekli güvenlik duygusunun sarsılmasını ifade etmektedir.\’ gerekçe cümlesinden anlaşılması gereken olayımızda olduğu gibi, işyerinin güvenliğinin, çalışma hürriyeti ve güvenliğinin tehlikeye düşürülmesidir. Bu sebeplerle; sanığın üzerine atılı işyeri dokunulmazlığının ihlâli suçunun yasal unsurlarının oluştuğu\” düşüncesiyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Özel Dairece, 02.03.2015 tarih ve 1875-3320 sayı ile itirazın yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanık hakkında mala zarar verme suçundan kurulan hükme yönelik temyiz isteminin Özel Dairece reddine karar verilmiş, hırsızlık suçundan kurulan hüküm ise onanmak suretiyle kesinleşmiş olup itirazın kapsamına göre inceleme işyeri dokunulmazlığının ihlâli suçundan kurulan hükümle sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa atılı işyeri dokunulmazlığının ihlâli suçunun yasal unsurlarının oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkin olup sadece elin içeriye uzatılmasının işyeri dokunulmazlığının ihlâli suçunu oluşturmayacağı sonucuna ulaşılması hâlinde sanığın içeriye girip girmediğinin tespiti bakımından eksik araştırma ile hüküm kurulup kurulmadığının da değerlendirilmesi gerekmektedir. İncelenen dosya kapsamından; Olay ve yakalama tutanağında; 01.12.2012 tarihinde gece saat 01.45 sıralarında 155 Polis İmdat hattını arayan ve ismini vermek istemeyen bir şahsın, Bereket Lokantası isimli işyerinden hırsızlık yapıldığı yönünde ihbarda bulunması üzerine bahse konu yere gidildiği, işyerinin girişe göre sağ tarafında bulunan camın kırık olduğu, camın hemen önündeki, içerisinde etlerin bulunduğu buzdolabının da camının kırık olduğu, çevrede araştırma yapıldığı sırada işyerinin arka tarafındaki cadde üzerinde elinde et ve köfte ile gitmekte olan sanık …\’ın görülerek yakalandığı bilgilerine yer verildiği, Olay yeri inceleme raporuna göre; işyerinin lokanta olarak faaliyet gösterdiği, alüminyum doğramadan yapılmış işyeri giriş kapısında herhangi bir zorlama izinin bulunmadığı, kapının yan tarafındaki vitrin camının kırık olduğu, vitrin camı önünde iç kısımda bulunan soğutucunun da camının kırılmış olduğu, işyeri içerisinde bir dağınıklık olmadığının tespit edilerek olay yeri krokisinin ve fotoğrafın rapora eklendiği, Olay yerini gösterir bir adet fotoğrafın incelenmesinde; işyerinin dış vitrin camı ile camlı bölmelerden oluşan soğutucunun bulunduğu yer arasında bir miktar boşluk bulunduğu, Görgü - [Cinsel Amaçla Kişiyi Hürriyetinden Yoksun Kılma Suçunun Cebir, Tehdit veya Hile ile İşlenmesi](https://kayseriavukat.org.tr/kisiyi-hurriyetinden-yoksun-kilma-sucu-2/): Cinsel Amaçla Kişiyi Hürriyetinden Yoksun Kılma Suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma – Madde 109 (1) Bir kimseyi hukuka aykırı olarak bir yere gitmek veya bir yerde kalmak hürriyetinden yoksun bırakan kişiye, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir. (2) Kişi, fiili işlemek için veya işlediği sırada cebir, tehdit veya hile kullanırsa, iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (3) Bu suçun; a) Silahla, b) Birden fazla kişi tarafından birlikte, c) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle, d) Kamu görevinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle, e) Üstsoy, altsoy veya eşe ya da boşandığı eşe karşı,(3) f) Çocuğa ya da beden veya ruh bakımından kendini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı, İşlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza bir kat artırılır. (4) Bu suçun mağdurun ekonomik bakımdan önemli bir kaybına neden olması halinde, ayrıca bin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. (5) Suçun cinsel amaçla işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek cezalar yarı oranında artırılır. (6) Bu suçun işlenmesi amacıyla veya sırasında kasten yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hallerinin gerçekleşmesi durumunda, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır. Cinsel Amaçla Kişiyi Hürriyetinden Yoksun Kılma Suçunun Cebir, Tehdit veya Hile ile İşlenmesi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2015/209 Karar No: 2015/339 Karar Tarihi: 20.10.2015 Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi İçtihat Metni Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan sanık …’un 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 109/2-3-5, 62, 53 ve 63. maddeleri uyarınca 5 yıl; sanık …’nun aynı Kanunun 109/2-3-5, 62, 31/3 ve 63. maddeleri uyarınca 3 yıl 4 ay; sanık …’ün de 109/2-3-5, 62, 31/2 ve 63. maddeleri uyarınca 2 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına, mahsuba ve sanık … hakkında hak yoksunluğuna ilişkin, … Ağır Ceza Mahkemesince verilen … gün ve … sayılı hükmün sanıklar müdafileri ile sanıklar … ve … tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay … Ceza Dairesince … gün ve … sayı ile; “…Yerinde görülmeyen sair temyiz itirazlarının reddine, ancak; Sanıkların olay günü para karşılığı cinsel ilişkide bulunma tekliflerini reddeden mağduru ikna ederek ıssız bir yere götürüp burada ellerini iple ağaca bağlayarak basit cinsel istismarda bulunmaları şeklinde gerçekleşen eylemde, mağdurun ellerini iple ağaca bağlama biçimindeki cebrin kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunun değil, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 103/4. maddesi kapsamında çocuğun basit cinsel istismarı suçunun unsurunu oluşturduğu anlaşıldığından, sanıkların TCK’nın 109. maddesinin 1. fıkrası ile cezalandırılmaları gerekirken aynı maddenin 2. fıkrası ile mahkûmiyetlerine karar verilerek fazla ceza tayini” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise … gün ve … sayı ile; “…Sanıkların olay gecesi para karşılığı cinsel ilişkide bulunma tekliflerini reddeden mağduru ikna ederek, ıssız bir yere götürüp burada ellerini iple ağaca bağlayarak, basit cinsel istismarda bulundukları hususunda bir ihtilaf bulunmamaktadır. Ancak adli raporlardan da anlaşılacağı üzere mağdur …\’de zihinsel yetersizlik ve bipolar bozukluk bulunduğundan beden ve ruh bakımından kendini savunacak durumda değildir. Bu itibarla rızasının bulunduğu kabul edilse dahi bunun hukuka uygun bir rıza olduğundan bahsedilemeyeceği gibi, ağaca bağlamak suretiyle basit cinsel istismar eylemlerinde bulunmaları, mağdurun olaya rızası bulunmadığını ve dolayısıyla da kaçmasına engel olmak amacıyla yaptıklarını göstermektedir. Eylemi gerçekleştirdikleri sırada mağdura karşı uyguladıkları cebir kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçuna ilişkin olduğu\” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurarak, Özel Daire bozma kararının kaldırılmasına ve yerel mahkeme hükmünün onanmasına karar verilmesi talebinde bulunmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 14. Ceza Dairesince 12.01.2015 gün ve 10786-4 sayı ile; itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanıklar hakkında çocuğun cinsel istismarı suçundan kurulan mahkûmiyet hükmü Özel Dairece onanmak suretiyle kesinleşmiş olup, itirazın kapsamına göre inceleme, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan kurulan hükümlerle sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanıkların mağdura yönelik gerçekleştirdikleri kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunun 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 109. maddesinin 1. fıkrasındaki basit halini mi yoksa 2. fıkrasındaki nitelikli halini mi oluşturduğunun belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Suç tarihi itibariyle 13 yaşında olan mağdur …’ın babasının vefat etmesi, annesinin ise başka biriyle evli olması sebebiyle genelde sokakta yaşadığı, bazen de annesinin yanında kaldığı, okula gitmediği için okuma yazmasının olmadığı, 12.06.2010 tarihli tutanağa göre, … Mahallesi Parkında çimler üzerinde mağdurun uyumakta olduğunu gören kolluk görevlilerinin mağduru uyandırarak burada niye uyuduğunu sorduklarında, mağdurun, iki yıldır sokaklarda kaldığını, kendisi gibi sokaklarda kalan tinerci gruptan olan sanıklar …, … ve … ile açık kimliği tespit edilemediği için hakkında dava açılamayan … isimli kişilerin değişik zamanlarda kendisine fiili livatada bulunduklarını beyan etmesi üzerine soruşturmaya başlanıldığı, … Devlet Hastanesinden alınan 12.06.2010 ve 16.06.2010 tarihli raporlarda, mağdurun her iki alt extremitede yaygın yüzeysel erozyon ve kızarıklığın mevcut olduğu, beden ve ruh bakımından kendini savunacak durumda bulunmadığı, hafif düzeyde zihinsel yetersizlik gösterdiği ve bipolar bozukluğunun mevcut olduğu hususlarına yer verildiği, … Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesince düzenlenen 07.07.2010 ve 11.07.2010 tarihli raporlarda, mağdurun anüs çevresinde her iki gluteal bölge ve iç kısımda sürtme, sürtünmeye ait yoğun hpereminin mevcut olduğunun, sürtme sürtünme yolu ile fiili livataya maruz kaldığının ve yoğun posttravmatik stres bozukluğu belirtileri gösterdiğinin kaydedildiği, Adli Tıp Kurumu İhtisas Kurulunun … tarihli raporunda ise, mağdurun olay nedeniyle ruh sağlığının bozulduğunun tespit edildiği, Sanık …’un olay tarihinde cezaevinde olduğunu savunması üzerine yazılan müzekkereye … E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumundan verilen cevabi yazıda, suç tarihi itibariyle sanığın cezaevinde olmadığının bildirildiği, Anlaşılmaktadır. Mağdur hazırlık aşamasında; 12.06.2010 günü saat 24.00 sıralarında, sanıklar ile …’in “Kavaklık Mahallesi Parkı içerisindeki oyun evinin bulunduğu yere gidelim, sana para verelim, seninle ilişkiye girelim” diyerek kendisini belirttikleri yere götürdüklerini, giderken “olmaz” diyerek vazgeçmek istediyse de ikna ettiklerini, ilk önce sanık … tarafından elinin iple ağaca bağlandığını, daha sonra pantolonunun indirildiğini, sanık …’nin kendi pantolonunu da indirerek arkasına geçip cinsel organını bacak arasına sürttüğünü, herhangi bir ıslaklık hissetmediğini, poposuna bir şey yapmadığını, daha sonra sanık …’nin elindeki ipi çözdüğünü, ardından sırasıyla …, … ve …’ın aynı şekilde arkasına geçip cinsel organlarını bacak arasına sürttüklerini, bu kişiler tarafından yapılan sürtme sırasında ıslaklık hissettiğini, bu eylemler sonrasında sanık …’un kendisine 10 Lira para verdiğini, sanıklar tarafından bırakıldıktan sonra - [Konut Dokunulmazlığını İhlal Suçunda Dava Zamanaşımı Süresi ve Zamanaşımını Kesen Sebepler](https://kayseriavukat.org.tr/konut-dokunulmazligi-dava-zamanasimi-suresi/): Konut Dokunulmazlığını İhlal Suçunda Dava Zamanaşımı Süresi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Konut dokunulmazlığının ihlali –  Madde 116 (1) Bir kimsenin konutuna, konutunun eklentilerine rızasına aykırı olarak giren veya rıza ile girdikten sonra buradan çıkmayan kişi, mağdurun şikayeti üzerine, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Birinci fıkra kapsamına giren fiillerin, açık bir rızaya gerek duyulmaksızın girilmesi mutat olan yerler dışında kalan işyerleri ve eklentileri hakkında işlenmesi hâlinde, mağdurun şikâyeti üzerine altı aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur. (3) Evlilik birliğinde aile bireylerinden ya da konutun veya işyerinin birden fazla kişi tarafından ortak kullanılması durumunda, bu kişilerden birinin rızası varsa, yukarıdaki fıkralar hükümleri uygulanmaz. Ancak bunun için rıza açıklamasının meşru bir amaca yönelik olması gerekir. (4) Fiilin, cebir veya tehdit kullanılmak suretiyle ya da gece vakti işlenmesi halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Konut Dokunulmazlığını İhlal Suçunda Dava Zamanaşımı Süresi ile Zamanaşımını Kesen Sebepler Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2015/96 Karar No: 2018/623 Karar tarihi: 11.12.2018 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 4. Ceza Dairesi Mahkemesi: Sulh Ceza Mahkemesi İçtihat Metni Konut dokunulmazlığının ihlâli suçundan sanıklar … ve …\’un beraatlerine ilişkin Tomarza (Kapatılan) Sulh Ceza Mahkemesince verilen 30.07.2010 tarihli ve 137-186 sayılı hükümlerin, katılan … tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yüksek 4. Ceza Dairesince 31.03.2014 tarih ve 7352-9940 sayı ile; onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 16.05.2014 tarih ve 2011/37924 sayı ile; \’\’Konut dokunulmazlığının ihlali suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 116/1. maddesinde; \’Bir kimsenin konutuna, konutunun eklentilerine rızasına aykırı olarak giren veya rıza ile girdikten sonra buradan çıkmayan kişi, mağdurun şikâyeti üzerine, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır\’ şeklinde düzenlenmiş, maddenin 4. fıkrasında; \’fiilin, cebir veya tehdit kullanılmak suretiyle ya da gece vakti işlenmesi\’ cezayı ağırlaştırıcı bir neden olarak öngörülmüştür. Konut dokunulmazlığını bozma suçu, bir kimsenin konutuna veya eklentilerine rızasına aykırı olarak girilmesi ya da rıza ile girildiği hâlde çıkılmamasıyla işlenmeye başlamakta ve konutun terk edilmesine, başka bir anlatımla hukuki ya da fiili kesintinin gerçekleşmesine kadar devam etmektedir. Konut dokunulmazlığı bozma suçu, konutun eklentilerine girilmesi durumunda da oluşacağı kabul edilmektedir. Ancak Kanun\’da nelerin eklenti sayılacağına ilişkin herhangi bir açıklık bulunmamaktadır. Yargıtay kararlarında eklenti, konut ya da benzeri yapıların, kullanılış amaçlarından herhangi birini tamamlayan, konut dışındaki yapılar ve yerler olarak tanımlanmaktadır. Öğretide ise bir kısım yazarlar eklentinin konuta bağlı olmayan ancak bitişik veya yakın olma şartı olan dış dünyadan belirli işaretlerle ayrılan ve rızaya aykırı olarak girildiğinde, konuttakilerin huzur ve sükununun bozulduğu yerler olarak tanımlanmaktadır. Şen\’e göre, eklenti, konutun ayrılmaz parçası niteliğini taşıyan bahçesi, taşınabilir olmakla beraber konutun yanına konulan kapalı yan mekanlar, bahçe duvarı içinde bulunan çadır, ahır, karavan gibi bireyin hürriyetinin ve güvenliğinin kontrol edildiği alanlar ve burada bulunan eşyalar olarak tanımlanmaktadır. Bütün anlatımların sonucunda failin bulunduğu yerde konutta oturan mağdurun huzur ve sükûnunun bozulup bozulmadığının keşif yapılarak tespiti gerekmektedir, ayrıca eklentinin tespiti işlenen maddi olaya ve zamana göre de değerlendirilmesi gerekmektedir. Maddi olayda, Tomarza ilçesi Sarımehmetli Mahallesinde oturan ve evde kiracı olarak bulunan katılan …\’un ev sahibi olan sanık … ve sanık …\’un katılan …\’un evinin müştemilatına gelerek müştekiye evi tahliye etmesini söyledikleri ve katılan …\’un evden çıkmak içen süre istemesi üzerine, aralarında tartışma çıktığı ve sanık …\’un katılan …\’a hitaben \’Seni bu gece sinkaf edeceğim, senin a.. koyacağım\’ diyerek hakarette bulunduğu ve \’Evden çıkmazsan silahlar konuşacak, seni vururum\’ diye tehdit ettiği, sanık …\’un da …\’a hitaben \’Evden çık yoksa seni sinkaf ederim\’ diyerek hakarette bulunduğu ve sanık …\’un belinde bulunan ve ele geçirilemeyen silahı göstererek \’Bu gece silahlar konuşur\’ diyerek tehdit ettiği şeklinde gerçekleşen eylemde, mahkemece düzenlenen keşif tutanağında, suça konu evin duvarlarla çevrili avlusu olduğu, sadece bu avlunun giriş kapısının bulunmadığı belirtilmektedir. Söz konusu yer duvarla çevrili olup, bu yere girildiğinde huzur ve sükûnu bozacak nitelikte eklenti olduğunun kabulü gerekmektedir. Bu itibarla sanık … ve sanık …\’un, katılan …\’un evinin müştemilatına gelerek müştekiye evi tahliye etmesini söyledikleri ve aralarında çıkan tartışma sonrasında tehdit ve hakarette bulunmaktan ibaret eylemin konut dokunulmazlığını bozma suçunu oluşturduğun gözetilmemesi\” isabetsizliğinden itiraz yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 4. Ceza Dairesince 04.12.2014 tarih ve 26655-35069 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; konut dokunulmazlığının ihlali suçunun yasal unsurları ile oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Katılan … 16.04.2010 havale tarihli dilekçesinde; köyde yirmi üç yıldan beri oturduğu evin kapı ve pencereleri sorunlu olduğundan, bunları köy halkından yardım almak suretiyle tamir ettirdiğini, sanıkların 14.04.2010 tarihinde geceleyin oturduğu eve gelerek sinkaflı sözlerle küfür edip silahlarını göstermek suretiyle kendisini öldürmekle tehdit ettiklerini, sanık …\’in ayrıca evi terk etmesini istediğini, yaşananlara kızı olan tanık Yeliz Çömlekçi’nin şahit olduğunu belirterek şikâyetçi olduğu, Kovuşturma aşamasında 11.07.2010 tarihinde düzenlenen keşif zaptında; olayın, bir avlu içerisinde, etrafı taştan duvarla çevrili bir yerde gerçekleştiği, kapı büyüklüğünde bir girişinin bulunduğu, ancak buraya kapı yapılmadığı gözlemlerine yer verildiği, Keşif sonrası düzenlenen 12.07.2010 tarihli bilirkişi raporuna göre; Tomarza ilçesi Sarımehmetli Mahallesi Yaşar Doğu Caddesi No.50 sayılı yerdeki evin mülkiyetinin sanık …\’e ait olduğu, suç tarihinde katılanın ikamet ettiği evin keşif gününde boş olduğu, evin cümle giriş yerinin caddeden ayrılan ara yerde bulunduğu, taş üzeri, ağaç direkli ve kâgir tabir edilen eski bir ev olduğu, cümle giriş yerinde kapısının bulunmadığı, girişten avluya ve soldaki merdivenlerden yukarı çıkılarak katılanın ikamet ettiği basit krokide gösterilen eve geçildiği, keşif gününde alt kısımdaki avlu içine bakan bütün odaların ağaç direklerinin yıkılmış ve ikamet olarak kullanılan evin pencerelerinin sökülmüş olduğu, ekte sunulan basit krokide belirtilen ve kapısı olmayan, takriben 80 cm genişliğindeki girişten başka konut alanına girişin olmadığı, avlunun konut müştemilatı içerisinde kaldığının belirtildiği, Tomarza İlçe Emniyet Amirliğinin 29.04.2010 tarihli yazısına göre; sanık …\’a ait ruhsatlı tabanca kaydına rastlanmadığı, şahıs adına kayıtlı bir adet av tüfeğinin bulunduğu, Kovuşturma aşamasında incelenmek üzere dosya arasına alınan Tomarza Sulh Hukuk Mahkemesinin 2010/4 sayılı dosyasına göre; sanıklardan Tevfik\’in “Tespit isteyen” sıfatıyla, suç tarihinden iki gün önce 12.04.2010 tarihinde katılanın eşi olan - [Ders Esnasında Sınıfa İzinsiz Girilmesi Halinde İşyeri Dokunulmazlığını İhlal Suçundan Ceza Verilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/sinifa-izinsiz-girilmesi/): Ders Esnasında Sınıfa İzinsiz Girilmesi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Konut dokunulmazlığının ihlali – Madde 116 (1) Bir kimsenin konutuna, konutunun eklentilerine rızasına aykırı olarak giren veya rıza ile girdikten sonra buradan çıkmayan kişi, mağdurun şikayeti üzerine, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Birinci fıkra kapsamına giren fiillerin, açık bir rızaya gerek duyulmaksızın girilmesi mutat olan yerler dışında kalan işyerleri ve eklentileri hakkında işlenmesi hâlinde, mağdurun şikâyeti üzerine altı aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur. (3) Evlilik birliğinde aile bireylerinden ya da konutun veya işyerinin birden fazla kişi tarafından ortak kullanılması durumunda, bu kişilerden birinin rızası varsa, yukarıdaki fıkralar hükümleri uygulanmaz. Ancak bunun için rıza açıklamasının meşru bir amaca yönelik olması gerekir. (4) Fiilin, cebir veya tehdit kullanılmak suretiyle ya da gece vakti işlenmesi halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Ders Esnasında Sınıfa İzinsiz Girilmesi Halinde İşyeri Dokunulmazlığının İhlâli Suçundan Ceza Verilir mi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2015/1188 Karar No: 2018/214 Karar Tarihi: 15.05.2018 Mahkemesi: Çocuk Mahkemesi İçtihat Metni Sanık …\’nin işyeri dokunulmazlığının ihlâli suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 116/2, 31/3, 62, 50/3 ve 52/2-4. maddeleri uyarınca 2.000 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına ve taksitlendirmeye ilişkin Eskişehir 1. Çocuk Mahkemesince verilen 22.05.2013 gün ve 962-698 sayılı hükmün, sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 4. Ceza Dairesince 15.04.2015 gün ve 43119-27006 sayı ile; \”Suça sürüklenen çocuğun, kardeşinin sınıfında başka bir öğrenci ile arasında geçen tartışma sonrasında öğretmenin kendisini dövdüğünü ve bu nedenle okuldan ayrılıp haber vermeye geldiğini söyleyen kardeşinin bu beyanı üzerine öğretmeniyle konuşmak amacıyla eğitim aldığı okula gidip sınıfa girdiği ve ders yapmakta olan mağdurla tartışıp tehdit ettiği okulun ve sınıfın öğrenci yakınları tarafından gidilmesi mutad yerlerden olması karşısında, işyeri dokunulmazlığının ihlâli suçunun oluşmayacağı gözetilmeden, suça sürüklenen çocuk hakkında hükümlülük kararı verilmesi” isabetsizliğinden bozulmasına oyçokluğuyla karar verilmiş, Karşı Oy Gerekçesi Daire Üyesi N. Meran; \”Suça sürüklenen çocuk hakkında müşteki …’in görev yapmakta olduğu okula gidip, izin almadan sınıfa girerek ders yapmakta olduğu sırada tehdit etmesi nedeniyle, tehdit ve işyeri dokunulmazlığının ihlâli suçlarına ilişkin Türk Ceza Kanunu\’nun 106/1 ve 116/2. maddeleri uyarınca mahkûmiyet hükümleri kurulmuştur. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 116. maddenin 1. fıkrasında, bir kimsenin konutuna, konutunun eklentilerine rızasına aykırı olarak giren veya rıza ile girdikten sonra buradan çıkmayan kişinin cezalandırılması öngörülmüştür. Maddenin 2. fıkrasında ise \’Birinci fıkra kapsamına giren fiillerin, açık bir rızaya gerek duyulmaksızın girilmesi mutat olan yerler dışında kalan işyerleri ve eklentileri hakkında işlenmesi hâlinde… cezasına hükmolunur\’ hükmü düzenlenmiş, kişilerin iş yerlerine \’rızasına aykırı olarak girme veya rıza ile girdikten sonra buradan çıkmama\’ eylemlerinin, iş yerlerinde de bir dokunulmazlık ihlali sağlayacağı belirtilmiştir. İş yerinin kamuya ait veya özel kişiye ait olup olmadığına ilişkin bir ayrıma gidilmemiş, yalnızca \’açık bir rızaya gerek duyulmaksızın girilmesi mutat olan yerler dışında kalan işyerleri\’ kapsam içine alınmış, bir izin alınmak suretiyle girilebilen çalışma alanı ve iş yerlerinde 116. maddenin 1. fıkrasındaki suçun işlenmeye elverişli olduğu hükme bağlanmıştır. Maddenin 2. fıkrasında, birinci fıkrada öngörülen \’rıza dışında girme ya da rıza ile girdikten sonra rızaya aykırı olarak orada kalma ve çıkmama\’ eylemlerinin suç oluşturabilmesi için, bu fiillerin \’açık bir rızaya gerek duyulmaksızın girilmesi mutat olan yerler dışında kalan iş yerleri ve eklentileri hakkında işlenmesi\’ gerektiğinden söz edildiğine göre, girilip çıkılmayan ve rıza dışında kalınmaya devam edilen yerin \’açık bir rızaya gerek duyulmaksızın girilmesi mutat olan yerlerden olmaması\’ ya da söz konusu hukuka aykırı fiilin işlendiği yerde bulunulan zaman diliminde, orasının \’mutat olarak girilebilecek yer\’ özelliğinin bulunmaması gerekir. Bir okulun gündüz saatlerinde ve eğitime açık zaman diliminde mutat olarak girilmeye elverişli ve izinle girilmeyecek yerlerden olduğu, herkesin gidip orada iş ya da işlemini yaptırabileceği açık iken, geceleyin ya da kapalı bulunduğu veya eğitim yapılmakta olan zamanlarda, mutat olarak girilmeye elverişli olmadığı gibi, eğitim yapılan sınıf, toplantı yapılan öğretmenler odası vb. yerlerin, izin istemine gerek olmadan, herkesin her zaman istediği şekilde girebileceği yerlerden olduğundan da söz edilemez. Bir mahkeme salonu, duruşmanın açık yapıldığı zamanlarda mutat olarak girilmeye elverişli yerlerden ise de, hâkim ya da savcı odasının izinsiz, herkesin mutat olarak girip çıkabileceği yerlerden olduğundan söz edilemez. Yine Yargıtay müzakere salonları, duruşma salonu olarak kullanıldığı zamanlarda herkese açıklık ilkesi gereği izin alınmadan girilebilir yerlerden ise de, dosya görüşmesinin kanun gereği gizli olarak sürdürüldüğü zaman dilimlerinde herkesin izinsiz girip çıkabileceği alanlar olarak kabul edilemez. Nitekim madde gerekçesi, mutat olarak girilebilen iş yerlerine gündüz ya da çalışma saatlerinde girilmesinin, hak sahibinin örtülü rızası nedeniyle suç oluşturmayacağını, ancak halka açık olmayan, çalışma saatleri dışında girilmesinin işyeri dokunulmazlığının ihlâli suçunu oluşturacağını vurgulamaktadır. İşyeri dokunulmazlığının ihlâli suçunun oluşabilmesi için, 1- Suç yerinin açık bir rızaya gerek duyulmaksızın girilmesi mutat olan yerlerden olmamasını, 2- Mağdurun rıza dışı girilen yerde çalışma ve iş yapma yükümü ya da hakkının bulunmasını, 3- İzinle girilmişse, rıza dışında ve kendisine çıkması söylendiği halde orada kalmayı ya da varsayılan rızasızlık olarak belirtebileceğimiz bir suç eyleminin kendisine karşı gerçekleştirilmesini, Gerektirmektedir. Açıkladığımız nedenlerle inceleme konusu dosyada suça sürüklenen çocuğun, müşteki öğretmen …’in görev yapmakta olduğu okula gidip, ders yapmakta olduğu sırada ölümle tehdit etmesinin, herkesin mutat olarak izin almadan girmesine açık ve elverişli olan yerlerden olmayan, eğitim ve öğretim yapılmakta olan sınıfta gerçekleştiği ve işyeri dokunulmazlığının ihlali suçunun unsurunun oluştuğu” görüşüyle karşı oy kullanmıştır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 05.06.2015 gün ve 237151 sayı ile; “…Sınıf öğretmeni olan şikâyetçi …\’in, Mareşal Fevzi Çakmak İlköğretim Okulunda sanık …\’nin kardeşi … Çifci\’nin sınıfında ders anlattığı sırada, derste bulunan öğrencilerden … Çifci ve …\’ın birbirleriyle kavga etmeleri üzerine, şikâyetçinin kavgayı ayırmaya çalıştığı, …\’ı sıranın kenarına çektiği, … Çifci\’yi de kendi sırasına çekmeye çalıştığı sırada … Çifci\’nin şikâyetçinin ellerini ittirerek sınıfı terk ettiği ve şikâyetçinin sınıfta dersi devam ettirdiği bu esnada, suça sürüklenen çocuk …\’nin bağırarak sınıfa girdiği, şikâyetçiye hitaben, kardeşi … Çifci\’yi göstererek \’kim buna karıştı\’ dediği, suça sürüklenen çocuğun müştekiye \’deşerim seni, sen benim kim olduğumu bilmiyorsun\’ diyerek tehditte bulunduğu, müştekiye vurmak için elini kaldırdığı, ancak vurmadığı, müşteki öğretmenin ve sınıfta bulunan öğrencilerin korkudan bağırmaları üzerine müştekiye hitaben \’seni öldürürüm, deşerim\’ diyerek tehditlerine devam ettiği ve daha sonra da kardeşi … Çifci ile birlikte okuldan gittikleri şeklinde gerçekleşen eylemde, Sanık …\’nin, - [Açık Bir Rızaya Gerek Duyulmaksızın Girilmesi Mutat Olan Yerlerde İşyeri Dokunulmazlığını İhlal Suçu](https://kayseriavukat.org.tr/isyeri-dokunulmazligini-ihlal-sucu/): İşyeri Dokunulmazlığını İhlal Suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Konut dokunulmazlığının ihlali – Madde 116 (1) Bir kimsenin konutuna, konutunun eklentilerine rızasına aykırı olarak giren veya rıza ile girdikten sonra buradan çıkmayan kişi, mağdurun şikayeti üzerine, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Birinci fıkra kapsamına giren fiillerin, açık bir rızaya gerek duyulmaksızın girilmesi mutat olan yerler dışında kalan işyerleri ve eklentileri hakkında işlenmesi hâlinde, mağdurun şikâyeti üzerine altı aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur. (3) Evlilik birliğinde aile bireylerinden ya da konutun veya işyerinin birden fazla kişi tarafından ortak kullanılması durumunda, bu kişilerden birinin rızası varsa, yukarıdaki fıkralar hükümleri uygulanmaz. Ancak bunun için rıza açıklamasının meşru bir amaca yönelik olması gerekir. (4) Fiilin, cebir veya tehdit kullanılmak suretiyle ya da gece vakti işlenmesi halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Açık Bir Rızaya Gerek Duyulmaksızın Girilmesi Mutat Olan Yerlerde İşyeri Dokunulmazlığını İhlal Suçu Oluşur mu Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2015/3 Karar No: 2018/423 Karar Tarihi: 11.10.2018 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 4. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi İçtihat Metni İş yeri dokunulmazlığını ihlal suçundan sanık …\’in 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 116/2, 62/1, 52/2-4. maddeleri uyarınca 3.000 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına ve taksitlendirmeye ilişkin İzmir 2. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 11.04.2011 tarihli ve 467-117 sayılı hükmün, sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 4. Ceza Dairesince 26.03.2014 tarih ve 28088-9302 sayı ile; \”Sair temyiz itirazlarının reddine, ancak; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 116/2. maddesi gereğince işyeri dokunulmazlığını ihlal suçunun oluşması için eylemin açık bir rızaya gerek duyulmaksızın girilmesi mutat olan yerler dışında kalan işyerleri ve eklentileri hakkında işlenmesi gerektiği, sanığın, şikayetçiye ait girilmesi mutat yerlerden olan şarküteriye girmesi ve müştekiyi yaralaması eyleminde işyeri dokunulmazlığını ihlal suçunun konu nitelikli maddi unsurunun oluşmadığı gözetilmeden, kanuni olmayan gerekçe ile mahkumiyet hükmü kurulması…\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 24.04.2014 tarih ve 351214 sayı ile; \’\’5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun “Konut dokunulmazlığının ihlali” başlıklı 116. Maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “(1) Bir kimsenin konutuna, konutunun eklentilerine rızasına aykırı olarak giren veya rıza ile girdikten sonra buradan çıkmayan kişi, mağdurun şikayeti üzerine, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) (Değişik: 31/3/2005 – 5328/8 md.) Birinci fıkra kapsamına giren fiillerin, açık bir rızaya gerek duyulmaksızın girilmesi mutat olan yerler dışında kalan işyerleri ve eklentileri hakkında işlenmesi hâlinde, mağdurun şikâyeti üzerine altı aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur.” İşyeri dokunulmazlığını ihlal suçu, bir kimsenin işyerine açık rızaya gerek duyulmaksızın girilmesi mutad olan yerler dışında kalan işyerlerine rızasına aykırı olarak giren veya rıza ile girdikten sonra oradan çıkmayan kişinin eylemi olarak tanımlanmaktadır. Bu suçun oluşabilmesi için işyeri tanımının yapılması gerekmektedir. Bireyin mesleki faaliyetinin icra edildiği, konut dışındaki yerler işyeri sayılmaktadır. Herhangi bir faaliyetin bulunmadığı depolar hayvan ahırları işyeri olarak kabul edilmemektedir. İşyeri dokunulmazlığını ihlal suçunun oluşabilmesi için girilen yerin \’açık bir rızaya gerek duyulmaksızın girilmesi mutat olan yerler dışında kalan işyerleri ve eklentileri\’ olması gerekmektedir. Kural olarak işyeri herkesin, girip çıkabileceği, alışveriş yapabileceği, sunulan hizmeti alabileceği yerlerdir. Örnek vermek gerekirse, \’marketler, dükkanlar, mağazalar, manavlar kasaplar, lokantalar kahvehane, bar, hastane, banka şubesi\’ gibi yerler sayılabilir. Bu tür yerlere halka açık saatlerde girilmesi işyeri dokunulmazlığını ihlal suçunu oluşturmayacaktır. Bu tür yerlere bireylerin girmesi belirli bir süre içeride kalması ve çıkmaları hak sahibinin iznine tabi değildir. Bu tür işyerlerine kapandığı saatten sonra ya da açılmadan içeriye giren failin eylemi işyeri dokunulmazlığını ihlal suçunu oluşturacaktır. Bunun dışında işyerine girdikten sonra hak sahibinin çıkmasını istediği ve rıza göstermediği durumlarda failin işyerinden çıkmamakta direnmesi halinde, işyeri dokunulmazlığını ihlal suçu oluşacaktır. Maddi olayda, sanık … kocasının ilişkisi olduğunu düşündüğü katılan …\’ın şarküteri dükkanına gittiği ve dükkanın müşterisinin olmadığı bir zamanda katılanın dükkanına girdiği, kapıyı içeriden kapattığı ve daha sonra sanığın fırıncılık yapan eşi olan … ile katılan arasında arkadaşlık olduğunu iddia ederek yaptıkları tartışmanın kavgaya dönüştüğü, kavga sırasında sanığın elinde bulunan taşlar ile katılanın kafasına vurarak hayatını tehlikeye sokmadan, basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilir nitelikte yaraladığı, o sırada dükkana müşteri olarak gelen …\’ın bağırması üzerine yan tarafta işyeri bulunan berber …\’ın gelerek katılan … …\’ı kurtardığı şeklinde gerçekleşen eylemde, Sanığın katılan …\’ın şarküteri dükkanına gittiği ve içeriyi gözetleyerek kimsenin bulunmadığı bir anda içeri girip dükkan kapısını kapatarak katılana etkili eylemde bulunduğu, katılanın kendisine ait işyerinde sanığın bulunması konusunda rızasının bulunmadığı açıkça anlaşılmaktadır. Sanığın eyleminin açık rızaya gerek duyulmaksızın girilebilen mutad yerlerden olduğu anlaşılmakta ise de, sanık dükkan kapısını kapatarak ve müştekiyle tartışarak yaralanma kastıyla hakaret etmiştir. Katılan …\’ın, sanığın kendi dükkanına girdikten sonra rızasının bulunmadığı konusunda bir tereddüt bulunmamaktadır. Sanığın işyerinden çıkmayarak işyeri dokunulmazlığını ihlal suçunu işlediği…\” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 4. Ceza Dairesince 13.11.2014 tarih ve 20414-32958 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanık … hakkında tehdit suçundan verilen beraat hükmü temyiz edilmeksizin kesinleştiğinden, kasten yaralama suçundan verilen mahkûmiyet hükmüne ilişkin bozma kararına yönelik herhangi bir itirazda da bulunulmadığından, itirazın kapsamına göre inceleme sanık hakkındaki işyeri dokunulmazlığını ihlal suçundan verilen mahkûmiyet hükmü ile sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daireyle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa atılı işyeri dokunulmazlığını ihlal suçunun yasal unsurlarının oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; 19.04.2010 tarihli tutanağa göre; olay günü … adresinde kavga çıktığının anons edilmesi üzerine polis memurlarınca belirtilen yerde bulunan … isimli markete gelindiği, yapılan incelemede; marketi işleten katılan … …’ın başından ve boyun bölgesinden gözle görülür biçimde yaralandığının belirlendiği, katılanın kendisini yaralayan kişinin… isimli sanık olduğunu beyan etmesi üzerine civarda yapılan araştırma sonucu olayın …Fırını isimli işyerini işleten tanık …’in eşi olan sanık … tarafından gerçekleştirildiğinin tespit edildiği, katılanın ambulansla hastaneye sevkinin ardından … ve …’in polis merkezine götürüldüğü, 19.04.2010, 04.05.2010 ve 17.03.2011 tarihli adli raporlara göre; katılanın muayenelerinde; saçlı deride 4-5 cm yaralanma tespit edildiği ve dikiş atıldığı, bilinç açık ve koopere oryante olduğu, nörodefisiti olmadığı, bu durumda hayati tehlike geçirmediği ve yaralanmanın basit tıbbi - [Kullanılmayan Metruk Binaya Girilmesi Halinde Konut veya İşyeri Dokunulmazlığını İhlal Suçu Oluşur mu](https://kayseriavukat.org.tr/metruk-binaya-girilmesi/): Kullanılmayan, Boş Haldeki Metruk Binaya Girilmesi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Konut dokunulmazlığının ihlali – Madde 116 (1) Bir kimsenin konutuna, konutunun eklentilerine rızasına aykırı olarak giren veya rıza ile girdikten sonra buradan çıkmayan kişi, mağdurun şikayeti üzerine, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Birinci fıkra kapsamına giren fiillerin, açık bir rızaya gerek duyulmaksızın girilmesi mutat olan yerler dışında kalan işyerleri ve eklentileri hakkında işlenmesi hâlinde, mağdurun şikâyeti üzerine altı aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur. (3) Evlilik birliğinde aile bireylerinden ya da konutun veya işyerinin birden fazla kişi tarafından ortak kullanılması durumunda, bu kişilerden birinin rızası varsa, yukarıdaki fıkralar hükümleri uygulanmaz. Ancak bunun için rıza açıklamasının meşru bir amaca yönelik olması gerekir. (4) Fiilin, cebir veya tehdit kullanılmak suretiyle ya da gece vakti işlenmesi halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Kullanılmayan, Boş Haldeki Metruk Binaya Girilmesi Halinde Konut veya İşyeri Dokunulmazlığının İhlali Suçu Oluşur mu Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2014/777 Karar No: 2016/264 Karar Tarihi: 24.05.2016 Mahkemesi: Çocuk Mahkemesi İçtihat Metni İşyeri dokunulmazlığının ihlali suçundan sanıkların, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 116/2, 119/1, 31/3, 62/1, 52/2. maddeleri gereğince 4.000 TL, mala zarar verme suçundan aynı kanunun 151/1, 31/3, 62/1, 52/2, 52/4. maddeleri uyarınca 1.320 TL adli para cezası ile cezalandırılmalarına ilişkin, … Çocuk Mahkemesince verilen … gün ve …-.. sayılı hükmün sanık … ile sanıklar … ve … müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay … Ceza Dairesince … gün ve …-… sayı ile; \”1- Mala zarar verme suçundan hükmolunan adli para cezalarının miktarları ve 1412 sayılı CMUK\’nın 305/2. maddesindeki temyiz sınırı karşısında hükümlerin kesin olması nedeniyle bu suça yönelik temyiz istemlerinin reddine, 2- Konut dokunulmazlığının ihlali suçundan kurulan hükümlere gelince; a) Sanıkların, katılana ait metruk ve kullanılmayan, bu nedenle de işyeri niteliğinde bulunmayan binaya girmeleri şeklindeki eyleminde işyeri dokunulmazlığının ihlali suçunun unsurları oluşmadığından beraatları yerine yazılı şekilde mahkûmiyetlerine karar verilmesi, b) Kabule göre de suç tarihinde onbeş yaşını doldurup onsekiz yaşını ikmal etmediği anlaşılan sanıklar hakkında sosyal inceleme raporu alınmadığı gibi alınmama gerekçesinin de gösterilmemesi\” isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir. Direnme Kararı Çocuk Mahkemesi ise … gün ve … sayı ile; \”Şüphelilerin olay günü müştekiye ait depo olarak kullanılan binanın camlarını kırıp içeri girdikleri ve içeride iken yakalandıkları, her ne kadar mala zarar vermediklerini ve suç kasıtları olmadığını belirtmiş iseler de savunmalarının suçtan kurtulmaya yönelik bulunduğu, dosya içeriğine göre mala zarar verme ve konut dokunulmazlığını ihlal suçlarını işledikleri, müştekinin uzlaşmak istemediği, zararının giderilmediği anlaşılmakla sanıkların sabit kabul edilen eylemleri nedeniyle cezalandırılmalarına karar vermek gerektiği sonucuna varılmıştır. Dava konusu deponun katılana ait bulunduğu, olaydan önce depoyu kiraya verdiği, kiracının tahliye etmesi üzerine kapı ve pencereleri kilitli olarak durmakta olduğu, olay günü sanıkların deponun camlarını kırıp içeri girdikleri, yazıhane şeklinde ayrılmış bölümün tahta duvarlarını sökerek yaktıkları sırada bir vatandaşın katılanı arayıp haber verdiği, katılanın karakola gidip polislerle birlikte olay yerine geldiği, sanıkların işyerinin içerisinde oldukları ve suçüstü yakalandıkları, deponun terk edilmiş virane yer olmadığı, sanıkların camları kırıp içerisindeki yazıhane bölümüne zarar vermeleri üzerine krokide belirtilen duruma getirildiği, eylemlerinin üzerinden uzun süre geçmeden olay yerinde yakalandıkları, söz konusu işyerinin katılan tarafından halen kiraya verilmek suretiyle kullanıldığı ve terk edilmiş olmadığı, rızası dışında camlarını kırarak içeriye giren sanıkların, işyeri dokunulmazlığını ihlal eylemlerinin oluştuğu, aksi halde sahibi işyerini ya da evini kiraya vermediği dönemde rızası aranmaksızın meşru olmayan amaçlarla isteyenin istediği gibi içeriye girebileceğini kabul etmek gerekir ki mevcut hukuki düzenleme karşısında terki söz konusu olmayan işyerine rıza dışı girilmekle atılı suçun oluştuğu kanaatine varıldığından direnme kararı vermek gerekmiştir. UYAP kayıtlarına bakıldığında sanıkların çok sayıda kaydı mevcut olduğu, halen derdest olan dosyaları bulunduğu gibi temyizde de pek çok dosyaları bulunduğu, suç işlemeyi alışkanlık haline getirdikleri görülerek meydana getirilen zarar ve tehlikenin ağırlığı ile suça ilişkin eğilimleri dikkate alınarak hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığı\” gerekçesiyle direnerek önceki hükümde olduğu gibi işyeri dokunulmazlığının ihlali suçundan cezalandırılmalarına karar vermiştir. Bu hükmün de sanıklar … ve … müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 27.11.2014 tarih, 307571 sayı ve \”bozma\” istekli tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daireyle yerel mahkeme arasında oluşan ve çözülmesi gereken uyuşmazlık; sanıkların eylemlerinin işyeri dokunulmazlığının ihlali suçunu oluşturup oluşturmayacağının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Sanıkların, katılana ait olup olay tarihi itibarıyla boş bulunan depo vasfındaki binaya girerek ateş yaktıkları ve ihbar üzerine katılanla birlikte olay mahalline gelen polis memurları tarafından yakalandıkları, Görgü ve tespit tutanağında; suça konu binanın tek katlı betonarme olup, içerisinin boş ve kullanılmaz olduğu, oniki adet camının kırıldığı bilgilerine yer verildiği, Yerel mahkemece suç tarihi itibarıyla onbeş yaşını tamamlamış ancak onsekiz yaşını bitirmemiş sanıklar hakkında sosyal inceleme raporu alınmadığı gibi, alınmama gerekçesinin de gösterilmediği, Savunmalarının alındığı duruşmada hazır bulunan pedagog bilirkişinin; sanıkların fiziksel ve psikolojik gelişimlerinin yaşlarına uygun olduğunu, görünüşleri itibarıyla zihinsel gelişimlerinde bir sorunun da bulunmadığını belirttiği, Anlaşılmaktadır. Katılan; olay tarihinde ismini bilmediği bir kişinin kendisini arayarak sanıkların boş ve kapıları kilitli olup depo olarak kullandığı binaya girdiklerini bildirmesi üzerine karakola müracaat ettiğini, görevlilerle söz konusu yere gittiklerinde sanıkları depoda yakaladıklarını, deponun camlarının kırıldığını, ofis bölümünün tavan tahtalarının sökülerek ateş yakıldığını, üçyüz metrekare genişliğinde kapalı alanı bulunan depoda herhangi bir eşya bulunmadığını, depoyu daha önce kiraya verdiğini, ancak kiracısı çıktıktan sonra boş bulunduğunu, zararının giderilmediğini, olaydan sonra tamir ettirerek yeniden kiraya verdiğini, sanıklardan şikâyetçi olduğunu beyan etmiş, Sanık …; olay tarihinde havanın soğuk olması ve üşümesi nedeniyle daha önce arkadaşının babasının çalıştırdığı yerin kullanılmaz halde bulunduğunu düşünerek, ısınmak amacıyla içeri girdiklerini, binanın camlarının kırık ve kullanılmaz halde olduğunu, bu nedenle içeri girdiklerini, suç kastının bulunmadığını, deponun yıkık ve virane olduğunu, arka kısmındaki kapalı alana girip ateş yaktıklarını, kesinlikle camlarını kırmadıklarını, ahşap kısmına zarar vermediklerini, ahşap eşya yakmadıklarını, etrafta atılı bulunan bez parçalarını yaktıklarını, suçlamaları kabul etmediğini ifade etmiş, Sanık …; olay tarihinde ısınmak amacıyla daha önceden arkadaşının babasına ait olduğunu bildiği depoya girdiklerini, deponun kapısının açık olduğunu ve içeride değerli herhangi bir eşya bulunmadığını, deponun çevresinden topladıkları işe yaramaz tahta parçalarını yaktıklarını, söz konusu yerin katılana ait olduğunu bilmediğini, harabe, bakımsız ve terk edilmiş halde bulunduğunu, arkadaşının - [Eşe Karşı Kişiyi Hürriyetinden Yoksun Kılma Suçunda TCK 110 Etkin Pişmanlık Hükümleri Uygulanabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/tck-110-etkin-pismanlik/): Eşe Karşı Kişiyi Hürriyetinden Yoksun Kılma Suçunda TCK 110 Etkin Pişmanlık Hükümleri Uygulanabilir mi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2014/629 Karar No: 2015/515 Karar Tarihi: 15.12.2015 Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan sanıkların 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 109/2, 109/3, 62/1, 53. maddeleri uyarınca üç yıl dört ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına ve hak yoksunluğuna ilişkin, …. Asliye Ceza Mahkemesince verilen … gün ve …-… sayılı hükmün, sanıklar tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay … Ceza Dairesince … gün ve …-… sayı ile; “Sanık … ile mağdurenin evli olduğu, ancak suç tarihinde aralarındaki dargınlık sebebiyle mağdurenin babasının evinde bulunduğu, eşiyle yeniden barışıp evliliği sürdürmek isteyen sanığın yanına amca çocukları olan diğer sanıkları da alarak evlerine götürmek için mağdurenin evine gittikleri, sanığın mağdureyi kucaklayarak araca bindirdiği, mağdurenin şahsına zarar vermeksizin diğer sanığın evine götürdükleri, mağdurenin sanıklar tarafından darp edilmediğini beyan ettiği, adli raporunda yazılı olan sağ eldeki çatlağın, aracın camına vurarak camı kırması dolayısıyla gerçekleştiği, soruşturma merciine şikâyette bulunmaksızın ertesi gün tanığın mağdurenin bulunduğu eve geldiği, mağdure ve tanığın evden çıktıkları, bu sırada dışarıda bulunan sanığın herhangi bir müdahalede bulunmaması üzerine, mağdure ile tanığın birlikte gitmesi şeklinde gelişen olayda sanıklar hakkında etkin pişmanlık hükmünün uygulanması gerekirken yazılı şekilde fazla ceza tayini” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise … gün ve … sayı ile; “Mağdureye, kaçırma eylemi sırasında küfür ve hakaret edildiği, basit tıbbi müdahale ile giderilemeyecek, sağ elinde çatlak oluşacak şekilde yaralandığı, bu itibarla da mağdurun şahsına sanıkların zararı dokunmaksızın, onu kendiliğinden güvenli bir yerde serbest bırakma şartının gerçekleşmediği, ayrıca mağdurenin kız kardeşinin jandarmaya şikâyet edeceğini söyleyerek mağdurenin serbest kalmasını sağladığı ve sanıklar tarafından gerçek bir pişmanlık sonucu yapılan serbest bırakmanın sözkonusu olmadığı” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurarak, Özel Daire bozma ilamının kaldırılmasına ve yerel mahkeme hükmünün onanmasına karar verilmesi isteminde bulunmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu‘nun 308/1. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay … Ceza Dairesince, … gün ve …-… sayı ile itirazın yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI İtirazın kapsamına göre inceleme sanıklar hakkında kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan kurulan hükümle sınırlı olarak yapılmıştır. Sanıkların kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan mahkûmiyetlerine karar verilen ve suçun sübutu ile eylemin vasıflandırılmasına ilişkin bir anlaşmazlık, bu kabulde de dosya muhtevası itibarıyla herhangi bir hukuka aykırılık bulunmayan somut olayda, Özel Daireyle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 110. maddesinde düzenlenen etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanma şartlarının gerçekleşip gerçekleşmediğinin belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Sanık … ile mağdurenin evli oldukları, aralarındaki anlaşmazlık nedeniyle suç tarihinden kısa bir süre önce mağdurenin sanıktan ayrılıp babasının evine döndüğü, sanığın olay tarihinde amcasının oğulları olan diğer sanıklar ile birlikte mağdurenin babasının evine geldiği, o sırada evin önünde olan mağdureyi ortak yaşadıkları eve dönmesi için ikna etmeye çalıştığı, ikna olmaması üzerine kucaklayarak zorla arabaya bindirdiği, sanıkların mağdurenin araçtan inmesine engel oldukları, bu sırada mağdurenin kızgınlıkla eli ile vurarak aracın sağ arka camını kırdığı, mağdureyi sanık …’nin evine götürdükleri, ertesi gün mağdurenin, yanına gelen kızkardeşi ile birlikte tutulduğu evden ayrıldığı, sanıkların engelleyici bir tavırda bulunmadıkları, mağdurenin kolluğa giderek şikâyetçi olduğu, sanıklar tarafından darp edilmediğini beyan ettiği, aracın camına vurması sonucu sağ el beşinci parmağında çatlak saptandığı, Anlaşılmaktadır. Uyuşmazlık konusunda isabetli bir hukuki sonuca ulaşılması bakımından, hürriyet sözcüğünün anlamına ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçu ile ilgili kanuni hükümlere kısaca değinilmesinde fayda bulunmaktadır. Hürriyet; kişinin dilediği gibi hareket etmesi, onun belirli bir faaliyetini engelleyen veya sınırlayan bir kuralın bulunmaması olarak ifade edilmektedir. (Recep Gülşen, Hürriyeti Tahdit Suçları, Adalet Yayınevi, Ankara 2002, s. 19) Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın “Kişi hürriyeti ve güvenliği” başlığını taşıyan 19. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “Herkes, kişi hürriyeti ve güvenliğine sahiptir. Şekil ve şartları kanunda gösterilen; Mahkemelerce verilmiş hürriyeti kısıtlayıcı cezaların ve güvenlik tedbirlerinin yerine getirilmesi; bir mahkeme kararının veya kanunda öngörülen bir yükümlülüğün gereği olarak ilgilinin yakalanması veya tutuklanması; bir küçüğün gözetim altında ıslahı veya yetkili merci önüne çıkarılması için verilen bir kararın yerine getirilmesi; toplum için tehlike teşkil eden bir akıl hastası, uyuşturucu madde veya alkol tutkunu, bir serseri veya hastalık yayabilecek bir kişinin bir müessesede tedavi, eğitim veya ıslahı için kanunda belirtilen esaslara uygun olarak alınan tedbirin yerine getirilmesi; usulüne aykırı şekilde ülkeye girmek isteyen veya giren, ya da hakkında sınır dışı etme yahut geri verme kararı verilen bir kişinin yakalanması veya tutuklanması halleri dışında kimse hürriyetinden yoksun bırakılamaz. Suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişiler, ancak kaçmalarını, delillerin yokedilmesini veya değiştirilmesini önlemek maksadıyla veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan ve kanunda gösterilen diğer hallerde hakim kararıyla tutuklanabilir. Hakim kararı olmadan yakalama, ancak suçüstü halinde veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde yapılabilir; bunun şartlarını kanun gösterir. Yakalanan veya tutuklanan kişilere, yakalama veya tutuklama sebepleri ve haklarındaki iddialar herhalde yazılı ve bunun hemen mümkün olmaması halinde sözlü olarak derhal, toplu suçlarda en geç hakim huzuruna çıkarılıncaya kadar bildirilir. Yakalanan veya tutuklanan kişi, tutulma yerine en yakın mahkemeye gönderilmesi için gerekli süre hariç en geç kırksekiz saat ve toplu olarak işlenen suçlarda en çok dört gün içinde hâkim önüne çıkarılır. Kimse, bu süreler geçtikten sonra hakim kararı olmaksızın hürriyetinden yoksun bırakılamaz. Bu süreler olağanüstü hal, sıkıyönetim ve savaş hallerinde uzatılabilir. Kişinin yakalandığı veya tutuklandığı, yakınlarına derhal bildirilir. Tutuklanan kişilerin, makul süre içinde yargılanmayı ve soruşturma veya kovuşturma sırasında serbest bırakılmayı isteme hakları vardır. Serbest bırakılma ilgilinin yargılama süresince duruşmada hazır bulunmasını veya hükmün yerine getirilmesini sağlamak için bir güvenceye bağlanabilir. Her ne sebeple olursa olsun, hürriyeti kısıtlanan kişi, kısa sürede durumu hakkında karar verilmesini ve bu kısıtlamanın kanuna aykırılığı halinde hemen serbest bırakılmasını sağlamak amacıyla yetkili bir yargı merciine başvurma hakkına sahiptir. Bu esaslar dışında bir işleme tâbi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre, devletçe ödenir.” Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin “Hürriyet ve güvenlik hakkı” başlıklı beşinci maddesinde düzenlenen hükme göre; “1. Her ferdin hürriyete ve güvenliğe hakkı vardır. Aşağıda mezkûr haller ve kanuni usuller dışında hiç kimse hürriyetinden mahrum edilemez: a) Salahiyetli bir mahkeme tarafından mahkûmiyeti üzerine usulü dairesinde hapsedilmesi, b) Bir mahkeme tarafından kanuna uygun olarak verilen bir karara - [Konut Eklentisi Depoya Girilmesi Halinde Konut Dokunulmazlığını İhlal Suçundan Ceza Verilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/konut-dokunulmazliginin-ihlali-sucu/): Konut Dokunulmazlığını İhlal Suçu Anayasa Konut dokunulmazlığı – Madde 21 Kimsenin konutuna dokunulamaz. Millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâkın korunması veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri veya birkaçına bağlı olarak usulüne göre verilmiş hâkim kararı olmadıkça; yine bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça; kimsenin konutuna girilemez, arama yapılamaz ve buradaki eşyaya el konulamaz. Yetkili merciin kararı yirmidört saat içinde görevli hâkimin onayına sunulur. Hâkim, kararını el koymadan itibaren kırksekiz saat içinde açıklar; aksi halde, el koyma kendiliğinden kalkar. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Konut dokunulmazlığının ihlali –  Madde 116 (1) Bir kimsenin konutuna, konutunun eklentilerine rızasına aykırı olarak giren veya rıza ile girdikten sonra buradan çıkmayan kişi, mağdurun şikayeti üzerine, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Birinci fıkra kapsamına giren fiillerin, açık bir rızaya gerek duyulmaksızın girilmesi mutat olan yerler dışında kalan işyerleri ve eklentileri hakkında işlenmesi hâlinde, mağdurun şikâyeti üzerine altı aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur. (3) Evlilik birliğinde aile bireylerinden ya da konutun veya işyerinin birden fazla kişi tarafından ortak kullanılması durumunda, bu kişilerden birinin rızası varsa, yukarıdaki fıkralar hükümleri uygulanmaz. Ancak bunun için rıza açıklamasının meşru bir amaca yönelik olması gerekir. (4) Fiilin, cebir veya tehdit kullanılmak suretiyle ya da gece vakti işlenmesi halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Madde Gerekçesi Madde, Anayasanın 21 inci maddesinde güvence altına alınan konut dokunulmazlığını ihlâl fiillerini suç olarak tanımlamaktadır. Konut dokunulmazlığının ihlâli, kişinin kendisine özgü barış ve sükununu ve yuvasındaki yaşamının sulh ve selametle cereyanı için varolması gerekli güvenlik duygusunun sarsılmasını ifade etmektedir. Bireylere karşı işlenen ve aynı zamanda onların muhtaç oldukları güvenlik ve sükunu ihlâl eyleyen bu fiillerin, hürriyete karşı işlenen suçlar arasında bir suç olarak tanımlanması uygun görülmüştür. Maddenin birinci fıkrasında konut dokunulmazlığını ihlâl suçunun temel şekli düzenlenmiştir. Buna göre; bir kimsenin konutuna, konutunun eklentilerine rızasına aykırı olarak girilmesi veya rıza ile girildikten sonra buradan çıkılmaması konut dokunulmazlığını ihlâl suçunun temel şeklini oluşturmaktadır. Bu suç, herkes tarafından işlenebilir. Bu suç, icraî bir davranışla işlenebileceği gibi, ihmali davranışla da işlenebilir. Başkasının konutuna veya konutun eklentilerine rıza ile girdikten sonra, çıkmama hâlinde, konut dokunulmazlığı ihmali davranışla ihlâl edilmektedir. Konut dokunulmazlığını ihlâl suçunun oluşabilmesi için, yetkili kişinin konuta girme konusunda rızasının olmaması gerekir. Konut sahibinin konuta girildiğinden haberdar olmaması, aynı zamanda rızasının da olmaması anlamına gelir. Bu nedenle, konuta gizlice veya hileyle girilmiş olması hâlinde, bu suç oluşur. Sahibinin rızasına dayalı olarak konuta girildikten sonra, bu rızanın geri alınması hâlinde konutun terk edilmesi gerekir. Aksi takdirde söz konusu suç oluşur. Belirtilen nedenlerle, konut sahibinin rızasının olmaması, bu suçun bir unsurunu oluşturmaktadır. Konut dokunulmazlığını ihlâl suçunun hukuka aykırılık vasfını ortadan kaldıran rızanın, hukuken geçerli rıza olması gerekir. Kişinin konuta girme konusunda rıza açıklamaya yetkili olmasının yanı sıra, açıklanan rızanın da örneğin hile dolayısıyla sakatlanmamış olması gerekir. Maddenin ikinci fıkrası, söz konusu suçun hukuka aykırılık vasfını ortadan kaldıran rıza ile ilgili bazı durumlara ilişkin hükümler içermektedir. Buna göre, evlilik birliğinde aile bireylerinden birinin rızasının olması, söz konusu suça ilişkin hukuka aykırılık vasfını ortadan kaldırır. Keza, konutun birden fazla kişi tarafından ortak kullanılması durumunda bu kişilerden birinin konuta girme konusunda rıza göstermesi, fiilin hukuka uygun hâle getirir. Ancak bu hâllerde konuta girişin hukuka uygun sayılabilmesi için, rıza açıklamasının meşru bir amaca yönelik olması gerekir. Bu bakımdan örneğin, konuttaki teknik bir arızanın tamiri için, diğerinin bilgisi olmaksızın, eşlerden birinin tamircinin konuta girmesine rıza göstermesi hâlinde, bu rıza geçerli bir rıza olarak kabul edilmelidir. Buna karşılık, eşlerden birinin bir başkasını zina yapmak üzere konuta kabul etmesi durumunda, bu kişinin konuta girmesine gösterilen rızanın, geçerli bir rıza olarak kabul edilmesi imkânsızdır ve bu durumda diğer eşe karşı işlenmiş konut dokunulmazlığını ihlâl suçu söz konusudur. Maddeye göre, girilen veya çıkılmayan yerin bir konut veya bunun eklentisi olması gerekir. Konut dokunulmazlığını ihlâl suçunun soruşturma ve kovuşturması mağdurun şikâyetine bağlı kılınmıştır. Maddenin üçüncü fıkrası suçun konusu bakımından farklı bir hüküm içermektedir. Buna göre, birinci fıkrada tanımlanan fiillerin, açık bir rızaya gerek duyulmaksızın girilmesi mutat olan yerler dışında kalan işyerleri ve eklentileri hakkında işlenmesi, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Bu fıkranın uygulanmasında, birinci fıkrada söz konusu olan koşullar aranacaktır. Niteliği itibarıyla açık bir rızaya gerek duyulmaksızın girilmesi alışılmış (mutat) olan yerler dışında kalan yerlere rıza olmaksızın girilmesi bu suçu oluşturacaktır. Avukatlık bürosu ve özel muayenehane, bu gibi izinle girilmesi gereken yerlere örnek olarak gösterilebilir. Keza, herkesin herhangi bir koşulu yerine getirmeksizin girebileceği yerlere, söz gelimi süper marketlere, dükkânlara, mağazalara halka açık olmadıkları zamanlarda, meselâ mesai saatleri dışında rıza hilafına girilmesi hâlinde de bu suç oluşacaktır. Ancak, halka açık oldukları sırada girildiği takdirde suç oluşmayacaktır. Zira hak sahipleri bu gibi yerlere isteyenin girmesi hususunda daha başlangıçta rızalarını örtülü olarak açıklamış sayılırlar. Dördüncü fıkrada, bu madde kapsamında tanımlanan suçların cebir veya tehdit kullanılarak ya da gece vakti işlenmesi, cezanın artırılmasını gerektiren nitelikli hâller olarak belirlenmiştir. Burada söz konusu olan cebir, kasten yaralama suçunun daha az cezayı gerektiren hâli olarak düşünülmelidir. Bu nedenle, kullanılan cebir kişide basit bir tıbbî müdahaleyle giderilebilecek ölçünün ötesinde bir etki meydana getirmiş ise, hem konut dokunulmazlığını ihlâl suçundan hem de kasten yaralama suçundan dolayı ayrı ayrı cezaya hükmolunur. Konut Eklentisi Sayılan Depoya Girilmesi Halinde Konut Dokunulmazlığının İhlali Suçundan Ceza Verilir mi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2014/418 Karar No: 2017/517 Karar Tarihi: 05.12.2017 Kararı veren Yargıtay Dairesi: 6. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi İçtihat Metni Sanıklar … ve …\’ın konut dokunulmazlığının ihlâli suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 116/1, 53 ve 63. maddeleri uyarınca 1 yıl 6 ay hapis cezasıyla cezalandırılmalarına, hak yoksunluğuna ve mahsuba ilişkin İzmir 28. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 22.05.2008 gün ve 391-327 sayılı hükümlerin, sanıklar müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 6. Ceza Dairesince 16.01.2014 gün ve 14540-507 sayı ile; \”Konut dokunulmazlığını bozma suçunun birden fazla kişi tarafından birlikte işlenmesine karşın sanıklar hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 119/1-c maddesinin uygulanmaması karşı temyiz olmadığından bozma nedeni yapılmamıştır.\” eleştirisiyle yargılama giderleri ve TCK’nın 53. maddesinin uygulanması yönünden düzeltilerek onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 22.05.2014 gün ve 164668 - [Hırsızlık Amacıyla Belediye Binasına Girilmesi Halinde İşyeri Dokunulmazlığını İhlal Suçu Oluşur mu](https://kayseriavukat.org.tr/isyeri-dokunulmazliginin-ihlali-belediye/): İşyeri Dokunulmazlığını İhlal Suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Konut dokunulmazlığının ihlali – Madde 116 (1) Bir kimsenin konutuna, konutunun eklentilerine rızasına aykırı olarak giren veya rıza ile girdikten sonra buradan çıkmayan kişi, mağdurun şikayeti üzerine, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Birinci fıkra kapsamına giren fiillerin, açık bir rızaya gerek duyulmaksızın girilmesi mutat olan yerler dışında kalan işyerleri ve eklentileri hakkında işlenmesi hâlinde, mağdurun şikâyeti üzerine altı aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur. (3) Evlilik birliğinde aile bireylerinden ya da konutun veya işyerinin birden fazla kişi tarafından ortak kullanılması durumunda, bu kişilerden birinin rızası varsa, yukarıdaki fıkralar hükümleri uygulanmaz. Ancak bunun için rıza açıklamasının meşru bir amaca yönelik olması gerekir. (4) Fiilin, cebir veya tehdit kullanılmak suretiyle ya da gece vakti işlenmesi halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Madde Gerekçesi Madde, Anayasanın 21 inci maddesinde güvence altına alınan konut dokunulmazlığını ihlâl fiillerini suç olarak tanımlamaktadır. Konut dokunulmazlığının ihlâli, kişinin kendisine özgü barış ve sükununu ve yuvasındaki yaşamının sulh ve selametle cereyanı için varolması gerekli güvenlik duygusunun sarsılmasını ifade etmektedir. Bireylere karşı işlenen ve aynı zamanda onların muhtaç oldukları güvenlik ve sükunu ihlâl eyleyen bu fiillerin, hürriyete karşı işlenen suçlar arasında bir suç olarak tanımlanması uygun görülmüştür. Maddenin birinci fıkrasında konut dokunulmazlığını ihlâl suçunun temel şekli düzenlenmiştir. Buna göre; bir kimsenin konutuna, konutunun eklentilerine rızasına aykırı olarak girilmesi veya rıza ile girildikten sonra buradan çıkılmaması konut dokunulmazlığını ihlâl suçunun temel şeklini oluşturmaktadır. Bu suç, herkes tarafından işlenebilir. Bu suç, icraî bir davranışla işlenebileceği gibi, ihmali davranışla da işlenebilir. Başkasının konutuna veya konutun eklentilerine rıza ile girdikten sonra, çıkmama hâlinde, konut dokunulmazlığı ihmali davranışla ihlâl edilmektedir. Konut dokunulmazlığını ihlâl suçunun oluşabilmesi için, yetkili kişinin konuta girme konusunda rızasının olmaması gerekir. Konut sahibinin konuta girildiğinden haberdar olmaması, aynı zamanda rızasının da olmaması anlamına gelir. Bu nedenle, konuta gizlice veya hileyle girilmiş olması hâlinde, bu suç oluşur. Sahibinin rızasına dayalı olarak konuta girildikten sonra, bu rızanın geri alınması hâlinde konutun terk edilmesi gerekir. Aksi takdirde söz konusu suç oluşur. Belirtilen nedenlerle, konut sahibinin rızasının olmaması, bu suçun bir unsurunu oluşturmaktadır. Konut dokunulmazlığını ihlâl suçunun hukuka aykırılık vasfını ortadan kaldıran rızanın, hukuken geçerli rıza olması gerekir. Kişinin konuta girme konusunda rıza açıklamaya yetkili olmasının yanı sıra, açıklanan rızanın da örneğin hile dolayısıyla sakatlanmamış olması gerekir. Maddenin ikinci fıkrası, söz konusu suçun hukuka aykırılık vasfını ortadan kaldıran rıza ile ilgili bazı durumlara ilişkin hükümler içermektedir. Buna göre, evlilik birliğinde aile bireylerinden birinin rızasının olması, söz konusu suça ilişkin hukuka aykırılık vasfını ortadan kaldırır. Keza, konutun birden fazla kişi tarafından ortak kullanılması durumunda bu kişilerden birinin konuta girme konusunda rıza göstermesi, fiilin hukuka uygun hâle getirir. Ancak bu hâllerde konuta girişin hukuka uygun sayılabilmesi için, rıza açıklamasının meşru bir amaca yönelik olması gerekir. Bu bakımdan örneğin, konuttaki teknik bir arızanın tamiri için, diğerinin bilgisi olmaksızın, eşlerden birinin tamircinin konuta girmesine rıza göstermesi hâlinde, bu rıza geçerli bir rıza olarak kabul edilmelidir. Buna karşılık, eşlerden birinin bir başkasını zina yapmak üzere konuta kabul etmesi durumunda, bu kişinin konuta girmesine gösterilen rızanın, geçerli bir rıza olarak kabul edilmesi imkânsızdır ve bu durumda diğer eşe karşı işlenmiş konut dokunulmazlığını ihlâl suçu söz konusudur. Maddeye göre, girilen veya çıkılmayan yerin bir konut veya bunun eklentisi olması gerekir. Konut dokunulmazlığını ihlâl suçunun soruşturma ve kovuşturması mağdurun şikâyetine bağlı kılınmıştır. Maddenin üçüncü fıkrası suçun konusu bakımından farklı bir hüküm içermektedir. Buna göre, birinci fıkrada tanımlanan fiillerin, açık bir rızaya gerek duyulmaksızın girilmesi mutat olan yerler dışında kalan işyerleri ve eklentileri hakkında işlenmesi, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Bu fıkranın uygulanmasında, birinci fıkrada söz konusu olan koşullar aranacaktır. Niteliği itibarıyla açık bir rızaya gerek duyulmaksızın girilmesi alışılmış (mutat) olan yerler dışında kalan yerlere rıza olmaksızın girilmesi bu suçu oluşturacaktır. Avukatlık bürosu ve özel muayenehane, bu gibi izinle girilmesi gereken yerlere örnek olarak gösterilebilir. Keza, herkesin herhangi bir koşulu yerine getirmeksizin girebileceği yerlere, söz gelimi süper marketlere, dükkânlara, mağazalara halka açık olmadıkları zamanlarda, meselâ mesai saatleri dışında rıza hilafına girilmesi hâlinde de bu suç oluşacaktır. Ancak, halka açık oldukları sırada girildiği takdirde suç oluşmayacaktır. Zira hak sahipleri bu gibi yerlere isteyenin girmesi hususunda daha başlangıçta rızalarını örtülü olarak açıklamış sayılırlar. Dördüncü fıkrada, bu madde kapsamında tanımlanan suçların cebir veya tehdit kullanılarak ya da gece vakti işlenmesi, cezanın artırılmasını gerektiren nitelikli hâller olarak belirlenmiştir. Burada söz konusu olan cebir, kasten yaralama suçunun daha az cezayı gerektiren hâli olarak düşünülmelidir. Bu nedenle, kullanılan cebir kişide basit bir tıbbî müdahaleyle giderilebilecek ölçünün ötesinde bir etki meydana getirmiş ise, hem konut dokunulmazlığını ihlâl suçundan hem de kasten yaralama suçundan dolayı ayrı ayrı cezaya hükmolunur. Hırsızlık Amacıyla Belediye Binasına Girilmesi Halinde İşyeri Dokunulmazlığını İhlal Suçundan da Ceza Verilir mi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2014/287 Karar No: 2015/433 Karar Tarihi: 01.12.2015 Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi İçtihat Metni İşyeri dokunulmazlığının ihlali suçundan sanık …\’in 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 116/4, 53/1 ve 58/6. maddeleri uyarınca 2 yıl hapis cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve hapis cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ilişkin, … Asliye Ceza Mahkemesince verilen … gün ve … sayılı hükmün, sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay … Ceza Dairesince … gün ve … sayı ile; \”Sanığın belediye binasına hırsızlık amacıyla girerek işyeri dokunulmazlığını ihlal ettiğinin iddia edildiği olayda; girilen binanın kamuya açık resmi bir yer olması karşısında konut veya işyeri olarak kabul edilemeyeceğinden, unsurları oluşmayan işyeri dokunulmazlığının ihlali suçundan beraat kararı verilmesi gerektiği gözetilmeden, yazılı şekilde mahkûmiyet kararı verilmesi\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise … gün ve … sayı ile; \”Suçun oluşması için, sahibinin rızası olmadan girilen ya da rızayla girildikten sonra istendiği halde dışarı çıkılmayan konut veya eklentisi olmalıdır. Konut, bir kimsenin geçici de olsa oturmak için sığındığı her nevi yer olarak tanımlanabilir. Kişinin ihtiyaçlarından bir veya bir kısmının yerine getirildiği yani yaşamsal faaliyetlerini geçirdikleri yer konuttur. Konutun bir bina olması şart değildir. Rızaya aykırı olarak girme veya rıza ile girildikten sonra çıkması istenilmesine rağmen çıkmayan kişi bu eylemini, açık bir rızaya gerek olmaksızın girilmesi mutat olan yerler dışında kalan işyerleri ve eklentilerinde işlemesi - [Kişiyi Hürriyetinden Yoksun Kılma Suçunda Çocuğun Rızası Hukuka Uygunluk Nedeni Sayılır mı](https://kayseriavukat.org.tr/kisiyi-hurriyetinden-yoksun-kilma/): Kişiyi Hürriyetinden Yoksun Kılma Suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma – Madde 109 (1) Bir kimseyi hukuka aykırı olarak bir yere gitmek veya bir yerde kalmak hürriyetinden yoksun bırakan kişiye, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir. (2) Kişi, fiili işlemek için veya işlediği sırada cebir, tehdit veya hile kullanırsa, iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (3) Bu suçun; a) Silahla, b) Birden fazla kişi tarafından birlikte, c) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle, d) Kamu görevinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle, e) Üstsoy, altsoy veya eşe ya da boşandığı eşe karşı,(3) f) Çocuğa ya da beden veya ruh bakımından kendini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı, İşlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza bir kat artırılır. (4) Bu suçun mağdurun ekonomik bakımdan önemli bir kaybına neden olması halinde, ayrıca bin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. (5) Suçun cinsel amaçla işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek cezalar yarı oranında artırılır. (6) Bu suçun işlenmesi amacıyla veya sırasında kasten yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hallerinin gerçekleşmesi durumunda, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır. Kişiyi Hürriyetinden Yoksun Kılma Suçunda Onbeş Yaşından Küçük Çocuğun Rızası Hukuka Uygunluk Nedeni Sayılır mı Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2014/14-678 Karar No: 2015/267 Karar Tarihi: 30.06.2015 Özet: Sanığın komşusunun kızı olan on beş yaşından küçük katılanı cinsel amaçlı ve kendi rızası dahilinde bir süre alıkoymak eyleminde, katılanın rızası hukuken üzerinde mutlak surette tasarruf edebileceği bir hakka ilişkin olmadığından hukuka uygunluk nedeni olarak kabul edilemeyecektir. Dolayısıyla on beş yaşından küçük katılanın rızasıyla bile gerçekleşmiş olsa bu eylem 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun maddelerinde düzenlenen kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunu oluşturmaktadır. Bu nedenle, yerel mahkeme hükmünün, Özel Dairece mağdurenin sanıkla gönüllü olarak gitmesi, sanığın katılana yönelik hukuka aykırı herhangi bir eyleminin olmaması gerekçeleriyle eylemin çocuğun kaçırılması ve alıkonulması suçunu oluşturduğundan bahisle bozulmasına karar verilmesi isabetli değildir. (5237 S. K. m. 103, 109, 234) (5271 S. K. m. 308) (4721 S. K. m. 339) İçtihat Metni Dava Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan sanık H. K. S.\’nın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 109/1, 109/3-f, 109/5, 62 ve 53. maddeleri uyarınca 5 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin, Türkoğlu Asliye Ceza Mahkemesince verilen 15.07.2010 gün ve 99-142 sayılı hükmün sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 14. Ceza Dairesince 24.02.2014 gün ve 4062-2147 sayı ile; “… Mağdurenin cebir, tehdit veya hile kullanılmaksızın sanıkla gönüllü olarak birlikte kaçması, sanığın mağdureye yönelik hukuka aykırı herhangi bir eyleminin bulunmaması ve soruşturmanın mağdurenin annesi müşteki Ü.\’nin ihbarı üzerine başladığının anlaşılması karşısında, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunun unsurları oluşmayıp, eylemin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 234/3. maddesine düzenlenen çocuğun kaçırılması ve alıkonulması suçunu oluşturduğunun gözetilmemesi…” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 12.05.2014 gün ve 297854 sayı ile; “… Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunu düzenleyen, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 109. maddesinde; “(1) Bir kimseyi hukuka aykırı olarak bir yere gitmek veya bir yerde kalmak hürriyetinden yoksun bırakan kişiye, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir. (2) Kişi, fiili işlemek için veya işlediği sırada cebir, tehdit veya hile kullanırsa, iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (3) Bu suçun; a) Silahla, b) Birden fazla kişi tarafından birlikte, c) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle, d) Kamu görevinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle, e) Üstsoy, altsoy veya eşe karşı, f) Çocuğa ya da beden veya ruh bakımından kendini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı, İşlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza bir kat artırılır. (4) Bu suçun mağdurun ekonomik bakımdan önemli bir kaybına neden olması halinde, ayrıca bin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. (5) Suçun cinsel amaçla işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek cezalar yarı oranında artırılır. (6) Bu suçun işlenmesi amacıyla veya sırasında kasten yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hallerinin gerçekleşmesi durumunda, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır” şeklinde düzenlenmiştir. Bilindiği üzere 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 103 ve 109. maddelerinde, onbeş yaşından küçük mağdurların iradelerinin gözetilmemiş olması karşısında, onbeş yaşını bitirmemiş bu kişilere karşı işlenen çocuğun basit cinsel istismarı ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma eylemleri mağdur çocukların rızaları bulunsa bile anılan suçları oluşturacaktır. Bu itibarla rızaları fiili hukuka uygun hale getirmez. Yüksek Yargıtay Ceza Genel Kurulunun bir çok kararında bu husus vurgulanmıştır. Bu açıklamalar ışığında somut olayımız değerlendirildiğinde; Yüksek Yargıtay 14. Ceza Dairesi bozma ilamında mağdurenin cebir, tehdit veya hile kullanılmaksızın sanıkla gönüllü olarak birlikte kaçtığı, sanığın mağdureye yönelik hukuka aykırı herhangi bir eyleminin bulunmadığı ve soruşturmanın velisinin ihbarı üzerine başladığı gerekçesiyle sanığın eyleminin çocuğun kaçırılması ve alıkonulması suçunu oluşturduğunu kabul etmekte ise de suç tarihi itibariyle mağdure 15 yaşı içerisinde olup henüz bitirmemiştir. Bu nedenle sanığın eylemi kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunu oluşturur. Diğer taraftan çocuğun kaçırılması ve alıkonulması suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 234/3. maddesinde düzenlenmekte olup, bu suçun mağduru velayet hakkına sahip anne ve babadır. Sanık hakkında düzenlenen iddianamede ise bu suça ilişkin bir anlatım sözkonusu olmadığından açılmış bir davanın bulunduğunun kabulüne de imkan yoktur. Arz edilen nedenlerle usul ve kanuna uygun olan yerel mahkeme hükmünün onanması gerekmektedir…\” Görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurarak, Özel Daire bozma kararının kaldırılmasına ve yerel mahkeme hükmünün onanmasına karar verilmesi talebinde bulunmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 14. Ceza Dairesince 22.09.2014 gün ve 5348-10245 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır: Karar Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; 15 yaşından küçük olan mağdureyi cebir, tehdit veya hile olmaksızın alıkoyan ve alıkoyma süresi içinde mağdureye yönelik suç teşkil edecek bir fiil gerçekleştirmeyen sanığın eyleminin, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunu mu, yoksa 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 234/3. maddesi uyarınca çocuğun kaçırılması ve alıkonulması suçunu mu oluşturduğunun belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; 05.03.1996 doğumlu katılan E. D.\’in suç tarihi itibariyle 14 yaş 3 ay 9 günlük, sanığın ise 01.01.1940 doğumlu olup 70 yaşında olduğu, 14.06.2010 günü saat 08.00 sıralarında sanığın bakkala ekmek almaya giden komşusunun kızı olan katılan ile karşılaştığı, ona Kahramanmaraş\’a gitmeyi teklif ettiği, katılanın ailesinin kızacağını - [Adil Yargılanma Hakkı Kapsamındaki Silahların Eşitliği ve Çelişmeli Yargılama İlkelerinin İhlali](https://kayseriavukat.org.tr/silahlarin-esitligi-ve-celismeli-yargilama/): Adil Yargılanma Hakkı Kapsamında Silahların Eşitliği ve Çelişmeli Yargılama Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Harun Evren Başvurusu Başvuru Numarası: 2020/17037 Karar Tarihi: 13/4/2022 Başkan Y.: Hicabi Dursun Üyeler: Muammer Topal, Recai Akyel, Selahaddin Menteş, İrfan Fidan Raportör: Habip Oğuz Başvurucu: Harun Evren BİRİNCİ BÖLÜM -KARAR I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, ceza davasında delil toplatma taleplerinin karşılanmaması sonucu başvurucunun usule ilişkin imkânlar noktasında iddia makamına nazaran dezavantajlı bir konuma düşürülmesi nedeniyle silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 19/6/2020 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, adli yardım talebinin kabulüne ve hakkaniyete uygun yargılanma hakkı ile gerekçeli karar hakkı dışındaki şikâyetlerin kabul edilemez olduğuna, anılan haklara ilişkin şikâyetlerin kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. 3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. III. OLAY VE OLGULAR 4. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir: 5. Türkiye 15 Temmuz 2016 tarihinde askerî bir darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmış, bu nedenle 21/7/2016 tarihinde ülke genelinde olağanüstü hâl ilan edilmesine karar verilmiş ve olağanüstü hâl 19/7/2018 tarihine kadar birçok kez uzatılmıştır. Kamu makamları ve yargı organları -olgusal temellere dayanarak- bu teşebbüsün arkasında Türkiye\’de çok uzun yıllardır faaliyetlerine devam eden ve son yıllarda Fetullahçı Terör Örgütü ve/veya Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) olarak isimlendirilen bir yapılanmanın olduğunu değerlendirmiştir (Aydın Yavuz ve diğerleri [GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, §§ 12-25). 6. Darbe teşebbüsü sırasında ve sonrasında ülke genelinde darbe girişimiyle bağlantılı ya da doğrudan darbe girişimiyle bağlantılı olmasa bile FETÖ/PDY\’nin kamu kurumlarındaki örgütlenmesinin yanı sıra eğitim, sağlık, ticaret, sivil toplum ve medya gibi farklı alanlardaki yapılanmasına yönelik olarak Cumhuriyet başsavcılıkları tarafından soruşturmalar yürütülmüş; çok sayıda kişi hakkında gözaltı ve tutuklama tedbirleri uygulanmıştır (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 51; Mehmet Hasan Altan (2) [GK], B. No: 2016/23672, 11/1/2018, § 12). 7. Ceyhan İlçe Emniyet Müdürlüğü bünyesinde polis memuru olarak görev yapan başvurucu hakkında Ceyhan Cumhuriyet Başsavcılığınca FETÖ/PDY silahlı terör örgütü üyesi olma suçundan soruşturma başlatılmıştır. Soruşturma kapsamında 23/7/2016 tarihinde gözaltına alınan ve 26/7/2016 tarihinde tutuklanan başvurucu, Ceyhan M Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna sevk edilmiştir. 8. Adana Cumhuriyet Başsavcılığının (Başsavcılık) 9/11/2016 tarihli iddianamesi ile başvurucunun silahlı terör örgütü üyesi olma suçundan cezalandırılması talebiyle kamu davası açılmıştır. İddianamede başvurucunun Bank Asya kredi kartının ve hakkında yapılan ihbarın olduğu iddialarına yer verilmiştir. 9. Başsavcılığın iddianamesinin Adana 11. Ağır Ceza Mahkemesince (Mahkeme) kabulü ile başvurucu hakkında yargılamaya başlanmıştır. Mahkemece 25/11/2016 tarihinde duruşma hazırlığı işlemleri yapılmıştır. Tensip Tutanağı\’nda duruşmanın 4/1/2017 tarihinde yapılmasına ve başvurucunun duruşmada hazır edilmesi için tutuklu bulunduğu infaz kurumuna müzekkere yazılmasına karar verilmiştir. 10. Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) kayıtlarına göre 30/12/2016 tarihinde tutuklu bulunduğu ceza infaz kurumundan tahliye edilen başvurucu, 4/1/2017 tarihinde gerçekleştirilen birinci celseye katılmış ve mahkeme nezdinde müdafii eşliğinde savunmasını yapmıştır. 11. Mahkemenin 27/9/2017 tarihli sekizinci celsesine kadar başvurucu hakkında esaslı bir işlem yapılmamış, sekizinci celsede başvurucu hakkında ByLock tespiti yapıldığı gerekçesiyle tutuklanmasına karar verilmiştir. Bu celsede başvurucu ve müdafii ByLock Tespit ve Değerlendirme Tutanağı\’ndaki ID\’lerin kimler tarafından kullanıldığının araştırılmasını istemiş, Mahkemece bu yöndeki talepleri reddedilmiştir. 12. UYAP kayıtlarına göre ByLock Tespit ve Değerlendirme Tutanağı Başsavcılık tarafından Mahkemeye 29/6/2017 tarihli üst yazı ile gönderilmiş, user-ID\’sinin 141200, kullanıcı adının hasanvatansever, şifresinin 256723*PI, tespit edilen GSM/ADSL\’nin 27526285@dsmart, 141200 ID\’sini ekleyenlerin T.C. kimlik numaraları da gösterilmek suretiyle İ.T., Y.A., M.K. ve H.Ü. olduğu tespit edilmiştir. Tutanağın son sayfasında \”141200 ID ile İlgili Genel Değerlendirme\” başlığı altında, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca yapılan çalışmalarda bahse konu user ID\’ye ait tüm verilerin sistem üzerinden herhangi bir müdahale ve tespit yapılmaksızın çıktısı alınarak değerlendirme yapılmak üzere gönderildiği belirtilmiş ve başvurucu ile ilgili herhangi bir somut değerlendirme yapılmamıştır. 13. 4/12/2017 tarihli onuncu celsede iddia makamı tarafından esas hakkında mütalaa sunulmuştur. Başvurucu müdafii esas hakkındaki mütalaaya karşı savunmada bulunmak için süre istemiştir. 13/12/2017 tarihli karar duruşmasında başvurucu ve müdafii esas hakkındaki mütalaaya karşı savunmalarını yapmıştır. Mahkeme, başvurucunun silahlı terör örgütü üyeliği suçundan hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar vermiştir. 14. Mahkemenin gerekçeli kararının ilgili kısmı şöyledir: \”Sanık Harun Evren hakkında Adana CBS tarafından gönderilen Bylock Tespit ve Değerlendirme Tutanağı içeriğinde; id kısmında 141200, kullanıcı adı hasanvatansever, şifre kısmında 256723*PI, son online tarihi kısmında 04/06/2015 yazdığı, Tespit edilen ADSL kısmında 27526285@dsmart, Tespit edilen ilk log tarihi kısmında 08/11/2014 yazdığı, Id\’ye Bağlı İstatistik kısmında gelen arama sayısı 4, giden arama sayısı 1 yazdığı, İd\’yi ekleyenlerin verdikleri isimler kısmında [İ.T.], [Y.A.], [M.K.], [H.Ü.nün] isimlerinin bulunduğu, İd\’nin eklediklerine verdiği isimler kısmında [İ.T.], [Y.A.], [M.K.], [H.Ü.nün] isimlerinin bulunduğu, İd\’ye bağlı kişi listesi kısmında [İ.T.], [Y.A.], [M.K.], [H.Ü.nün] isimlerinin bulunduğu, İd\’ye bağlı mail listesi kısmında [Y.A.], [M.K.] isimlerinin bulunduğu anlaşılmıştır.  Sanık Harun Evren\’in; sadece silahlı FETÖ/PDY terör örgütü üyelerince gizlilik içerisinde kullanılan Bylock programını ADSL hattından 27526285@dsmart ile kullandığı, örgütün finans kuruluşu olan Bank Asya\’da hesabının bulunduğu…\” 15. Gerekçeli kararda, başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan cezalandırılmasına dayanak teşkil eden delillerin başvurucunun ADSL hattı üzerinden ByLock kullanması ve örgütün finans kuruluşu olan Bank Asya’da hesabının bulunması olduğu belirtilmiştir. 16. Başvurucu 18/12/2017 tarihli dilekçesi ile mahkemeden süre tutum talebinde bulunmuştur. UYAP ortamında yapılan incelemede, ayrıca gerekçeli istinaf dilekçesi sunmadığı görülmüştür. 17. Başvurucunun istinaf talebi, Adana Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesinin 26/3/2018 tarihli kararı ile esastan reddedilmiştir. 18. Başvurucu 26/4/2018 tarihli temyiz dilekçesinde de -diğerlerinin yanı sıra- gerekçeli kararların dosya kapsamı ile örtüşmediğini, ByLock Tespit ve Değerlendirme Tutanağı\’nda ID\’ye ekli kişileri tanımadığını, buna ilişkin taleplerinin reddedildiğini ileri sürerek temyiz talebinde bulunmuştur. Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 6/2/2020 kararı ile hüküm onanmıştır. IV. İLGİLİ HUKUK 19. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 27/6/2019 tarihli ve E.2018/16-418, K.2019/513 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir: \”… ByLock sunucularına ait IP\’lere bağlantısı saptanan IP adreslerinin ait olduğu sanık adına kayıtlı GSM ya da ADSL aboneliğinin veya bu abonelikler üzerinden internete bağlanan cihazların sanığın bilgisi ve rızası dahilinde ya da haricinde daimi veya geçici süreyle bir başkası tarafından kullanıldığına, bu abonelikler üzerinden kurulan internet bağlantısı için gerekli şifre gibi bilgilerin başkalarıyla paylaşıldığına ya da haksız olarak ele geçirildiğine vb. yönelik savunmalar karşısında ya da dosya kapsamına göre User-ID numarasının tespit edilenden farklı bir kişiye ait olduğuna yönelik bir şüphe oluşması durumunda, User-ID bilgisi - [AYM Raziye Akçay Kararı: Bank Asya'daki Mutat Hesap Hareketleri, Örgütsel Faaliyet Olarak Kabul Edilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/aym-raziye-akcay-karari-bank-asya/): AYM Raziye Akçay Kararı: Bank Asya\’daki Mutat Hesap Hareketleri, Örgütsel Faaliyet Olarak Kabul Edilir mi? Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Raziye Akçay Başvurusu (Başvuru Numarası: 2019/1665) Karar Tarihi: 28/6/2022 R.G. Tarih ve Sayı: 2/9/2022 – 31941 İKİNCİ BÖLÜM – KARAR Başkan: Kadir Özkaya Üyeler: Engin Yıldırım, Rıdvan Güleç, Yıldız Seferinoğlu, Kenan Yaşar Raportör: Yüksel Günarslan Başvurucu: Raziye Akçay I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, karar sonucunu değiştirebilecek nitelikteki esaslı bir iddianın karşılanmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II.    BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 11/1/2019 tarihinde yapılmıştır. Komisyon; hakkaniyete uygun yargılanma hakkı dışındaki şikâyetlerin kabul edilemez olduğuna, anılan hakka ilişkin şikâyetin kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. 3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. III. OLAY VE OLGULAR 4. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla ulaşılan bilgi ve belgelere göre ilgili olaylar özetle şöyledir: 5. Türkiye\’de Fetullah Gülen tarafından kurulan, 1960\’lı yıllardan itibaren faaliyette bulunan ve uzun yıllar boyunca dinî bir grup olarak nitelenen bir yapılanma mevcuttur. Bu yapılanma; süreç içinde cemaat, Gülen cemaati, Fetullah Gülen cemaati, hizmet hareketi, gönüllüler hareketi ve camia gibi isimlerle anılmıştır (Aydın Yavuz ve diğerleri [GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, § 22). 6. Anılan yapılanma, süreç içinde özellikle kamu kurum ve kuruluşlarında örgütlenmiş; bunun yanı sıra başta eğitim ve din olmak üzere farklı sosyal, kültürel ve ekonomik alanlarda yasal faaliyetlerde bulunmuş; bu faaliyetler dolayısıyla sahip olduğu dershaneler, okullar, üniversiteler, dernekler, vakıflar, sendikalar, meslek odaları, iktisadi kuruluşlar, finans kuruluşları, gazeteler, dergiler, televizyon ve radyo kanalları, internet siteleri, hastaneler aracılığıyla sivil alanda önemli bir etkinliğe ulaşmıştır. Bu faaliyetlerin yanında bazen bu yasal kuruluşların içinde gizlenmiş olan, bazen de yasal yapıdan tamamen farklı şekilde konumlanan ve hareket eden, özellikle de kamusal alana yönelik faaliyetlerde bulunan illegal bir yapılanma söz konusudur (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 26; Mustafa Baldır, B. No: 2016/29354, 4/4/2018, § 75). 7. Buna karşılık hareket tarzı ve icraatları öteden beri toplumda tartışma konusu olan bu yapılanmanın örgütlenmesine ve faaliyetlerine ilişkin olarak özellikle 2013 yılı sonrasında pek çok soruşturma ve kovuşturma yürütülmüştür. Bu kapsamda bu yapılanmaya mensup kişilerin -yapılanmanın amaçları doğrultusunda- suç delillerini yok etme, devlet kurumlarının ve üst düzey devlet görevlilerinin telefonlarını dinleme, devletin istihbarat faaliyetlerini deşifre etme, kamu görevine giriş veya görevde yükselme sınavlarına ilişkin soruları önceden elde edip mensuplarına verme gibi eylemlerde bulundukları belirlenmiştir. Soruşturma ve kovuşturma belgelerinde, yapılanma Fetullahçı Terör Örgütü ve/veya Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) olarak isimlendirilmiştir (Aydın Yavuz ve diğerleri, §§ 22, 27). 8. Türkiye 15 Temmuz 2016 tarihinde askerî bir darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmış, bu nedenle 21/7/2016 tarihinde ülke genelinde olağanüstü hâl ilan edilmesine karar verilmiş ve olağanüstü hâl 19/7/2018 tarihinde -yeniden uzatılmayarak- son bulmuştur. Kamu makamları ve yargı organları -olgusal temellere dayanarak- bu teşebbüsün arkasında FETÖ/PDY olduğunu değerlendirmiştir (darbe teşebbüsü ve arkasındaki yapılanmaya ilişkin ayrıntılı bilgi için bkz. Aydın Yavuz ve diğerleri, §§ 12-25). Darbe teşebbüsü sırasında ve sonrasında ülke genelinde darbe girişimiyle bağlantılı ya da doğrudan darbe girişimiyle bağlantılı olmasa bile FETÖ/PDY\’nin kamu kurumlarındaki örgütlenmesinin yanı sıra eğitim, sağlık, ticaret, sivil toplum ve medya gibi farklı alanlardaki yapılanmasına yönelik olarak Cumhuriyet başsavcılıkları tarafından soruşturmalar yürütülmüş; çok sayıda kişi hakkında gözaltı ve tutuklama tedbirleri uygulanmıştır (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 51; Mehmet Hasan Altan (2) [GK], B. No: 2016/23672, 11/1/2018, § 12). 9. Darbe teşebbüsü öncesinde de FETÖ/PDY ile irtibatlı olduğu değerlendirilen bazı ticari kuruluşlar ve finans kuruluşları için idari birtakım tedbirlere başvurulmuştur. Bu kapsamda Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) 3/2/2015 tarihinde Asya Katılım Bankasının (Bank Asya) yönetimine el koymuş, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) ise anılan Bankayı 29/5/2015 tarihinde TMSF\’ye devretmiştir (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 35). 10. 15 Temmuz 2016 tarihinden önce de kamu makamlarınca FETÖ/PDY\’nin finans kaynaklarından biri olarak değerlendirilen Bank Asya, 2013 yılı Aralık ayı sonrasında mali olarak zor duruma düşmüştür. Bunun üzerine     Bank Asyanın finansal olarak iyi durumda olduğunu göstermek ve böylece örgüte para aktarımının sürekliliğini temin etmek amacıyla Bank Asyaya para yatırılmasına yönelik olarak 25/12/2013 tarihinde bizzat örgüt lideri tarafından çağrıda bulunulmuştur. Anılan çağrı doğrultusunda, bu çağrıya uyan kişilerce özellikle 2014 yılının başından itibaren gerek bir kısım mal varlıkları elden çıkarılarak gerekse başka finans kuruluşlarından kredi çekilerek, tasarruf ve kâr amacı gözetilmeksizin örgüt yararına para yatırılması, katılım hesapları açılması, döviz ve altın alınıp satılması gibi işlemler yapıldığı tespit edilmiştir (Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 20/12/2018 tarihli ve E.2018/16-419, K.2018/661 sayılı kararı). 11. Başvurucu, olay tarihinde Elâzığ \’da Özel Yavuz Selim Kolejinde öğretmen olarak çalışmaktadır. 12. C.A. isimli kişi 11/8/2016 tarihinde Elâzığ Cumhuriyet Başsavcılığına (Başsavcılık) giderek FETÖ/PDY üyesi olduğunu düşündüğü kişiler hakkında ihbarda bulunmuştur. C.A. aynı tarihte alınan ifadesinde başvurucu ve eşinin de örgütle bağlantılı olduğunu ileri sürmüştür. Söz konusu ihbar üzerine başvurucu ve eşi hakkında FETÖ/PDY\’ye üye olma suçundan soruşturma başlatılmıştır. Söz konusu İfade Tutanağı\’nın ilgili kısmı şöyledir: \”…Raziye Akçay [başvurucu] ve [M.A.] isimli kişilerde daha önce cemaate ait olan Yavuz Selim Lisesinde öğretmen olarak görev yapıyorlardı, darbe sürecinden bir kaç ay kadar önce yanılmıyorsam Doğa Kolejine geçtiler, geçtikten sonra Yavuz Selim\’de okuyan ve kendilerine yakın olan öğrencileri arayarak kendilerine Doğa Kolejine gelmelerini, kayıtlarını yaptırmalarını daha sonra da buradan başka bir düz liseye kayıtlarını yaptırarak izlerini kaybettirmelerini sağlamaya çalıştıklarını biliyorum, benim kanaatimce söz konusu kişiler Doğa Kolejine geçerek kendilerini kamufle etmeye çalışmaktadırlar, cemaatten koptuklarını zannetmiyorum…\” 13. 21/12/2016 tarihinde gözaltına alınan başvurucu; kolluk ifadesinde özetle 1997-2016 yılları arasında örgüte ait kurumlarda çalıştığını, darbe girişimine kadar bu yapının terör örgütü olduğunu bilmediğini, çocuklarını bu yapıya ait okullara gönderdiğini, maaşının Bank Asya hesabına yattığını, kendisinin de bu hesaba yatan parayı kullandığını, eşi ve kendi hesabı arasındaki para transferlerine ilişkin bilgisinin olmadığını, annesinin 5.000 avro tutarındaki hac parasının kendi hesabında bulunduğunu, bankacılık işlemlerini talimat üzerine gerçekleştirmediğini, 2015 yılına kadar Zaman gazetesi ve Sızıntı dergisine abone olduğunu beyan etmiştir. Başvurucu; Elâzığ 1. Sulh Ceza Hâkimliği önündeki 28/12/2016 tarihli sorgusunda kolluk beyanını tekrarladığını, banka hesap hareketleriyle kendisinin değil eşinin ilgilendiğini ifade etmiştir. 14. Soruşturma sonucunda Başsavcılık tarafından başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan cezalandırılması talebiyle 3/2/2017 tarihli iddianame düzenlenmiştir. İddianamede özetle başvurucunun çocuklarını kanun hükmünde kararname (KHK) ile kapatılan eğitim kurumlarına gönderdiği, - [Tek Fiille Farklı Mağdurlara Karşı Tehdit Suçunda Zincirleme Suç Hükümleri Uygulanır mı?](https://kayseriavukat.org.tr/tek-fiille-farkli-magdurlara-karsi-tehdit/): Tek Fiille Farklı Mağdurlara Karşı Tehdit 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Tehdit – Madde 106 (1) Bir başkasını, kendisinin veya yakınının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı gerçekleştireceğinden bahisle tehdit eden kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun kadına karşı işlenmesi hâlinde cezanın alt sınırı dokuz aydan az olamaz. Malvarlığı itibarıyla büyük bir zarara uğratacağından veya sair bir kötülük edeceğinden bahisle tehditte ise, mağdurun şikayeti üzerine, altı aya kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur. (2) Tehdidin; a) Silahla, b) Kişinin kendisini tanınmayacak bir hale koyması suretiyle, imzasız mektupla veya özel işaretlerle, c) Birden fazla kişi tarafından birlikte, d) Var olan veya var sayılan suç örgütlerinin oluşturdukları korkutucu güçten yararlanılarak, İşlenmesi halinde, fail hakkında iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (3) Tehdit amacıyla kasten öldürme, kasten yaralama veya malvarlığına zarar verme suçunun işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ceza verilir. Tek Fiille Farklı Mağdurlara Karşı Tehdit Suçunun İşlenmesi Halinde Zincirleme Suç Hükümleri Uygulanır mı Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2015/100 Karar No: 2018/541 Karar Tarihi: 15.11.2018 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 4. Ceza Dairesi Mahkemesi: Sulh Ceza Mahkemesi İçtihat Metni Tehdit suçundan sanık …’ün 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 106/1. maddesinin ilk cümlesi, 43, 62 ve 58. maddeleri uyarınca 6 ay 7 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına ve cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ilişkin Karaman (Kapatılan) 2. Sulh Ceza Mahkemesince verilen 26.01.2010 tarihli ve 281-36 sayılı hükmün Cumhuriyet savcısı ve sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yüksek 4. Ceza Dairesince 08.04.2014 tarih ve 33606-11240 sayı ile hükmün onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 16.05.2014 tarih ve 209383 sayı ile; \’\’5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun \’zincirleme suç\’ başlıklı 43. maddesinin 1. fıkrasında; \’ Bir suç işleme kararının icrası kapsamında, değişik zamanlarda bir kişiye karşı aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunda, bir cezaya hükmedilir. Ancak bu ceza, dörtte birinden dörtte üçüne kadar artırılır. Bir suçun temel şekli ile daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli şekilleri aynı suç sayılır. Mağduru belli bir kişi olmayan suçlarda da bu fıkra hükmü uygulanır.\’ şeklinde zincirleme suç tanımlanmış, ikinci fıkrasında ise; \’Aynı suçun birden fazla kişiye karşı tek bir fiille işlenmesi durumunda da, birinci fıkra hükmü uygulanır\’ denilmek suretiyle zincirleme suçtan farklı bir müessese olan, aynı neviden fikri içtima kuralı düzenlenmiştir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu sistematiğinde, kural olarak yasadaki suç tanımına uygun her bir netice ayrı bir suç oluşturmasına karşın, bu kuralın istisnaları olarak, TCK’nın \’Suçların içtimaı\’ bölümünde, 42, 43 ve 44. maddelerine yer verilmiştir. Aynı neviden fikri içtima hâlinde, fiil hukuksal anlamda tektir ve bu fiille aynı suç birden fazla kişiye karşı işlenmektedir. Bu durumda fiil tek olduğu için, fail hakkında tek bir ceza verilecek, ancak bu ceza mağdur sayısı fazla olduğu için, TCK’nın 43/2. maddesine göre artırılacaktır. (Ceza Genel Kurulunun 05/06/2012 tarihli ve 15/491-219 sayılı ilamı da bu doğrultudadır.) Zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi için, a- Aynı suçun değişik zamanlarda birden fazla işlenmesi, b- İşlenen suçların mağdurlarının aynı kişi olması, c- Bu suçların aynı suç işleme kararı altında işlenmesi gerekmektedir. Maddenin açıklığı karşısında, öğretide zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi için suçların farklı zamanlarda işlenmesi gerektiği konusunda görüş birliği bulunmaktadır. Ceza muhakemesi hukukumuzda serbest ve vicdani delil sistemi benimsenmiş olup, bu sistemle ifade edilmek istenen, delillerin bağımsız, tarafsız ve tam bir vicdani sorumluluk içerisinde değerlendirilmesi serbestliğidir. Ceza yargılamasında somut gerçek arandığından, hâkimi bu gerçeğe götürebilecek kanuni sınırlar içindeki her şey delil olabilecektir. Ancak, hükme dayanak alınan delillerin gerçekçi, akılcı, dosya içeriğiyle uyumlu, olayı ayrıntılarıyla yansıtmaya ve ispatlamaya elverişli olmaları, öte yandan hukuka uygun yol ve yöntemlerle elde edilmiş bulunmaları gerekmektedir. Bu belirleme ceza muhakemesinde şekli bir duruma değil, maddi gerçeğe itibar edileceğini ortaya koymaktadır. Aksinin kabulü, hak ve adalet duygularını da zedeleyecektir. Maddi olayda, sanık Mural ….ile mağdur … Bülbül\’ün evli oldukları, olay tarihinden yaklaşık bir buçuk yıl kadar önce sanık …\’ın bir suçtan dolayı tutuklanması nedeniyle Karaman Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda bulunduğu, mağdur … Bülbül\’ün sanık …\’tan boşanmak için dava açması üzerine sanığın, mağdur eşi Esma Bülbül\’e göndermiş olduğu mektupta \’Ben düşmanlarımı hiç bir zaman basit görmedim, ama sen beni basit gör, ama yanıldığını çok yakında anlayacaksın, birinci ayın on beşinin sonuçlarını bekleyeceğim, ondan sonraki sonuca göre sana kendimi tekrar tanıtma atağına geçeceğim… Hep tepende olacağım… Senin elinden tutmaya cesaret edecek ellerin sonu ben bile hayal edemiyorum…\’ şeklinde sözlere mağdur …\’yı tehdit ettiği, sanık …\’ın aynı zarf ile kaynı olan diğer mağdur …\’e göndermiş olduğu mektupta \’…Ablanın onun bunun lafına bakıp boşanma davası açtığına mı yanayım? Bir geçmişim var oraya geri döndüğümde işte o zaman kabus başlayacak, o da ablanın elinde, mahkemeden önce görüşe gelip davayı geri alır ve hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam eder ya da kaderinize razı olursunuz… Ablana da kendine de iyi bak, ayağın kaymasın\’ şeklinde sözlerle mağdur …\’i tehdit ettiği ve sanığın her iki mağdura yönelik sarf ettiği sözlerin ayrı ayrı olduğu, ayrı suç oluşturduğu sanığın, aynı adreste oturan iki ayrı mağdura hitaben yazılan iki ayrı mektubun tek zarf içerisinde aynı adrese gönderilmesi suretiyle tehdit suçunun tek eylemle birden fazla kişiye karşı işlenmesi olarak kabul edilemeyeceği, sanığın iki ayrı mağdura ayrı ayrı sözlerle tehditte bulunduğu ve eylemin zincirleme suç hükümlerini oluşturmadığı ve sanık hakkında gerçek içtima hükümlerinin uygulanması gerektiği\” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 4. Ceza Dairesince 27.11.2014 tarih ve 26659-34495 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın aynı evde ikamet eden mağdurlara tek bir zarf içerisinde iki ayrı mektup göndermek suretiyle işlediği tehdit suçunda zincirleme suç hükümlerinin uygulanıp uygulanamayacağına ilişkin olup, iki ayrı suç oluştuğu sonucuna ulaşılması hâlinde suç ve karar tarihinden sonra 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 253 ve 254. maddelerinde 6763 sayılı Kanun’la yapılan değişiklikler uyarınca uzlaştırma hükümlerinin uygulanıp uygulanamayacağı hususunun da değerlendirilmesi gerekmektedir. İncelenen dosya kapsamından; Dosya içerisinde bulunan suça konu iki adet mektubun fotokopileri üzerinde yapılan incelemeye göre; her - [Silahla Tehdit Suçuna İştirak: Silahla Tehdit Suçunun Birden Fazla Kişi Tarafından Birlikte İşlenmesi](https://kayseriavukat.org.tr/silahla-tehdit-sucuna-istirak/): Silahla Tehdit Suçuna İştirak 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Tehdit – Madde 106 (1) Bir başkasını, kendisinin veya yakınının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı gerçekleştireceğinden bahisle tehdit eden kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun kadına karşı işlenmesi hâlinde cezanın alt sınırı dokuz aydan az olamaz. Malvarlığı itibarıyla büyük bir zarara uğratacağından veya sair bir kötülük edeceğinden bahisle tehditte ise, mağdurun şikayeti üzerine, altı aya kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur. (2) Tehdidin; a) Silahla, b) Kişinin kendisini tanınmayacak bir hale koyması suretiyle, imzasız mektupla veya özel işaretlerle, c) Birden fazla kişi tarafından birlikte, d) Var olan veya var sayılan suç örgütlerinin oluşturdukları korkutucu güçten yararlanılarak, İşlenmesi halinde, fail hakkında iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (3) Tehdit amacıyla kasten öldürme, kasten yaralama veya malvarlığına zarar verme suçunun işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ceza verilir. Silahla Tehdit Suçuna İştirak: Silahla Tehdit Suçunun Birden Fazla Kişi Tarafından Birlikte İşlenmesi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2014/840 Karar No: 2017/35 Karar Tarihi: 31.01.2017 Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi İçtihat Metni Sanık …’ün silahla tehdit suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 106/2-a ve 62. maddeleri uyarınca 2 yıl 1 ay hapis cezası ile, mala zarar verme suçundan TCK’nın 151/1 ve 62. maddeleri uyarınca 5 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, her iki suç yönünden TCK\’nın 53, 58 ve 63. maddeleri gereğince hak yoksunluğuna, cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve mahsuba, sanıklar …, … ve …’ın silahla tehdit suçuna yardımdan 5237 sayılı TCK’nın 106/2-a, 39/1, 62, 53 ve 63. maddeleri uyarınca 1’er yıl 15’er gün hapis cezası ile cezalandırılmalarına, hak yoksunluğuna ve mahsuba, mala zarar verme suçuna yardımdan TCK’nın 151/1, 39/1, 62, 53 ve 63. maddeleri uyarınca 2’şer ay 15’er gün hapis cezası ile cezalandırılmalarına, hak yoksunluğuna ve mahsuba ilişkin, Uşak Ağır Ceza Mahkemesince verilen 20.04.2012 gün ve 351-130 sayılı hükümlerin sanıklar müdafileri ve katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 30.04.2014 gün ve 1208-2787 sayı ile; sanık … hakkında tehdit suçundan, sanıklar …,… ve … hakkında tehdit suçuna yardımdan kurulan mahkûmiyet hükümlerinin onanmasına, sanık … hakkında mala zarar verme, sanıklar …,… ve … hakkında mala zarar verme suçuna yardımdan kurulan mahkûmiyet hükümlerinin ise; \”Oluşa ve dosya içeriğine göre; olay tarihinde sanıklar …,…,… ve …\’in aralarında husumet bulunan mağdur …\’in, Eynal Kaplıcalarından dönüşünde kullanacağını bildikleri yol üzerinde birlikte mağdurun geçişini beklemeye başladıkları, saat 15.00 sıralarında mağdur …\’in kendisine ait araç ile yoldan geçişi sırasında sanık …\’in av tüfeğiyle tehdit amaçlı olarak mağdurun aracının ön kısmına ateş etmesi sonucu araç kaportasında saçma girişlerine bağlı olarak hasar meydana geldiği, mağdurun aracı ile durmayarak olay yerinden kaçtığı ve av tüfeği atışı nedeniyle yara almadığı olayda; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 44. maddesi de dikkate alındığında eylemin kül halinde tehdit suçunu oluşturduğu ve mala zarar verme suçunun yasal unsurları itibari ile oluşmadığı gözetilmeden, sanıklar hakkında ayrıca mala zarar verme ve bu suça yardımdan mahkûmiyet hükmü kurulması\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 31.05.2014 gün ve 196062 sayı ile; “…Sanıklar …, …, … ve … hakkında tehdit suçundan verilen mahkûmiyet kararının onanmasına karar verilmesi hukuka aykırı niteliktedir. Sanık … ve diğer sanıkların aralarında önceden varolan fikir ve eylem birliği içinde hareket ederek katılan …\’in aracının önüne geçerek durdurmaya ve hızını kesmeye çalışmaları, sanık …\’in av tüfeğiyle katılanın aracının önüne ateş etmesi ve katılanın aracı durdurmayarak olay yerinde kaçması şeklinde gerçekleşen eylemde, sanık … ve diğer sanıkların 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 106/2-c maddesi kapsamında birlikte tehdit suçunu işledikleri, sanık …\’in eyleminin TCK 106/2-a-c maddesi, diğer sanıklar Niyazi, Kamil ve Hikmet\’in eylemlerinin TCK 106/2-c maddesi kapsamında bulunduğu, sanık …\’in eylemine iştirak eden diğer sanıkların eylemi fikir ve eylem birliği içinde müştereken işledikleri ve sanıklar hakkında TCK 37 maddesi uyarınca müşterek faillik kapsamında uygulama yapılması gerekirken, TCK 39 maddesince uygulama yapılması hukuka aykırı niteliktedir. Bunun dışında … sanıklar …, …, … ve … hakkında mala zarar verme suçundan yapılan incelemede, sanık …\’in av tüfeğiyle tehdit amaçlı olarak mağdurun aracının ön kısmına ateş etmesi sonucu araç kaportasında saçma girişlerine bağlı olarak hasar meydana geldiği, mağdurun aracı ile durmayarak olay yerinden kaçtığı ve av tüfeği atışı nedeniyle yara almadığı olayda; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 44. maddesi de dikkate alındığında eylemin kül halinde tehdit suçunu oluşturduğu ve mala zarar verme suçunun yasal unsurları itibari ile oluşmadığı\’ şeklindeki kabulün hukuka aykırı nitelikte olduğu ve sanıkların eylemlerinin TCK 106/3 maddesi kapsamında suçun tehdit amacıyla işlendiğinin kabul edilmesi karşısında, özel içtima hükümleri çerçevesinde, mala zarar verme suçlarından da ayrıca hüküm kurulması gerekmektedir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 106/1. maddesinde tehdit suçu düzenlenmiştir. \”Madde 106- (1) Bir başkasını, kendisinin veya yakınının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı gerçekleştireceğinden bahisle tehdit eden kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Malvarlığı itibarıyla büyük bir zarara uğratacağından veya sair bir kötülük edeceğinden bahisle tehditte ise, mağdurun şikayeti üzerine, altı aya kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur. (2) Tehdidin; a) Silahla, b) Kişinin kendisini tanınmayacak bir hale koyması suretiyle, imzasız mektupla veya özel işaretlerle, c) Birden fazla kişi tarafından birlikte, d) Var olan veya var sayılan suç örgütlerinin oluşturdukları korkutucu güçten yararlanılarak, İşlenmesi halinde, fail hakkında iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (3) Tehdit amacıyla kasten öldürme, kasten yaralama veya malvarlığına zarar verme suçunun işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ceza verilir.\” Tehdit fiili, kişinin ruh dinginliğini bozan, iç huzurunu, bilinç ve irade özgürlüğünü ihlal eden bir olgudur. Fiilin mağdur üzerinde ciddi bir korku yaratabilmesi açısından sonuç almaya objektif olarak elverişli, yeterli ve uygun olması gerekir. Ayrıca tehdidin somut olayda muhatap üzerinde etkili olması şart değildir. Bu nedenle mağdurun korkup korkmadığının araştırılması gerekmez. Tehdit suçunun manevi öğesi genel kasttan ibaret olup suçun yasal tanımındaki unsurlarının bilerek ve istenerek işlenmesini ifade eder. Olayda tasarlamanın varlığı aranmadığı gibi, saikin de önemi yoktur. Tehdit suçu, silahla işlenmesi halinde, mağdur üzerinde korkutucu etkisini artırdığı ve eylemin icrasını kolaylaştırdığı ve faile cesaret verdiği nedenle, nitelikli hal sayılmıştır. Silah tanımı 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 6/1-f maddesinde düzenlenmiştir. Silahın artırım nedeni olarak kabul edilmesi için, mutlaka - [Polis Memurlarına Söylenen “Hepinizi Sürdürürüm” Sözü Tehdit Suçu Kapsamında Değerlendirilebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/hepinizi-surdururum-sozu-tehdit-mi/): “Hepinizi Sürdürürüm” Sözü Tehdit olarak Kabul Edilebilir mi? 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Tehdit – Madde 106 (1) Bir başkasını, kendisinin veya yakınının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı gerçekleştireceğinden bahisle tehdit eden kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun kadına karşı işlenmesi hâlinde cezanın alt sınırı dokuz aydan az olamaz. Malvarlığı itibarıyla büyük bir zarara uğratacağından veya sair bir kötülük edeceğinden bahisle tehditte ise, mağdurun şikayeti üzerine, altı aya kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur. (2) Tehdidin; a) Silahla, b) Kişinin kendisini tanınmayacak bir hale koyması suretiyle, imzasız mektupla veya özel işaretlerle, c) Birden fazla kişi tarafından birlikte, d) Var olan veya var sayılan suç örgütlerinin oluşturdukları korkutucu güçten yararlanılarak, İşlenmesi halinde, fail hakkında iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (3) Tehdit amacıyla kasten öldürme, kasten yaralama veya malvarlığına zarar verme suçunun işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ceza verilir. Madde Gerekçesi Maddeyle, \”tehdit\” bizatihi suç hâline getirilmiş bulunmaktadır. Bilindiği üzere tehdit diğer bazı suçlarda ayrıca unsur olarak öngörülmüştür. Burada tehdidin koruduğu hukukî değer, kişilerin huzur ve sükunudur; böylece kişilerde bir güvensizlik duygusunun meydana gelmesi engellenmektedir. Bu nedenle, söz konusu madde ile, insanın kendisine özgü sulh ve sükununa karşı işlenen saldırılar cezalandırılmış olmaktadır. Fakat, tehdidin bu maddeyle korumak istediği esas değer, kişinin karar verme ve hareket etme hürriyetidir. Tehdit, çoğu zaman başka bir suçun unsurunu oluşturmaktadır. Ancak, bu suç tanımında, tehdidin kendisi bağımsız bir suç olarak tanımlanmıştır. Bu bakımdan tehdit suçu, genel ve tamamlayıcı bir suçtur. Tehdit hâlinde, gerçekleşmesi failin isteğinin yerine getirilmemesi kaydına bağlı bir tecavüz, kötülük mağdura bildirilmektedir. Tehdidin konusunu, kişinin hayatının veya vücut bütünlüğünün tehlikeye maruz bırakılacağının, suç teşkil eden belli bir fiilin işleneceğinin, genel olarak kuvvet kullanılacağının veya herhangi bir kötülüğün, haksızlığın gerçekleştirileceğinin bildirilmesi oluşturmaktadır. Tehdidin özelliği, kötülüğün gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinin, tehdit edenin iradesine bağlı olmasıdır. Tehdit konusu kötülüğün gerçekleşip gerçekleşmemesi, gerçekten veya en azından görünüş itibarıyla failin takdirine bağlıdır. Fakat bu, kötülüğün mutlaka tehdit eden tarafından gerçekleştirileceği anlamına gelmez; bir üçüncü kişi vasıtasıyla bu kötülüğün gerçekleştirileceğinin bildirilmesi ile de, tehditte bulunulabilir. Suçun oluşması bakımından tehdit konusu kötülüğün gerçekleşip gerçekleşmemesi, önemli değildir. Tehdidin objektif olarak ciddî bir mahiyet arzetmesi gerekir. Yani, istenilenin yerine getirilmemesi hâlinde tehdit konusu kötülüğün gerçekleşeceği ihtimali objektif olarak mevcut olmalıdır. Sarfedilen sözler, gerçekleştirilen davranış muhatap alınan kişi üzerinde ciddî bir korku yaratma açısından sonuç almaya elverişli, yeterli ve uygun değilse, tehdidin oluştuğu ileri sürülemez. Failin söz ve davranışlarının muhatabı üzerinde ciddî şekilde korku ve endişe yaratacak uygunluk ve yeterlilik içerip içermediğinin her somut olayda araştırılması gerekir. Objektif olarak ciddî bir mahiyet arzeden tehdidin somut olayda muhatabı üzerinde etkili olması şart değildir. Kişi, fail, objektif olarak ciddî bir mahiyet arzeden söz ve davranışlarla mağduru tehdit etmek istemiş olmasına rağmen; mağdur, bu söz ve davranışları ciddiye almamış olabilir. Bu durumda tehdit yine gerçekleşmiştir. Tehdidin gerçekleşip gerçekleşmemesi, muhatabı üzerinde etkili olup olmamasına bağlı tutulmamalıdır. Failin de kendisinin tehdit konusu tecavüzü gerçekleştirebilecek imkân ve iktidara sahip olduğu kanaatini karşı tarafta uyandırdığını bilmesi gerekir. Mağdurda bu kanaat uyandırıldıktan sonra, failin tehdit konusu tecavüzü gerçekleştirebilecek imkân ve iktidara gerçekte sahip olmamasının bir önemi yoktur. Mağdur tehdit konusu tecavüzün ciddî olduğuna hile kullanılmak suretiyle inandırılmış olabilir. Fakat, batıl inançlara dayanılarak bir kötülüğe maruz bırakılabileceği beyanıyla, bir kimse tehdit edilmiş olmaz. Tehdit konusu kötülük, mağdura değil de, bir üçüncü şahsa yönelik olabilir. Ancak, bu durumda mağdur ile üçüncü kişi arasında belli bir akrabalık, yakınlık ilişkisi mevcut olmalıdır. Tehdit hâlinde kişi, tehdit konusu tecavüzün ileride vuku bulacağı beyanıyla korkutularak, belli bir davranışta bulunmaya zorlanmaktadır, mecbur edilmektedir. Maddenin birinci fıkrasında yapılan tanımda, tehdidin yöneldiği hukukî değere göre bir ayırım yapılmıştır. Buna göre, tehdidin, mağdurun kendisinin veya yakınının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı gerçekleştireceğinden bahisle yapılması, söz konusu suçun temel şeklini oluşturmaktadır. Buna karşılık, tehdidin, mağduru malvarlığı itibarıyla büyük bir zarara uğratacağından veya sair bir kötülük edeceğinden bahisle yapılması ise, suçun temel şekline göre daha az cezayı gerektirmektedir. Ayrıca, bu suçtan dolayı soruşturma ve kovuşturma yapılması, mağdurun şikâyetine bağlı kılınmıştır. Maddenin ikinci fıkrasında tehdidin daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hâlleri gösterilmiştir. Bu hâller, tehdidin kapsadığı korkutma gücünün ciddîliği ve yoğunluğu hususunda mağdurda ciddî kaygılar meydana getirmeye elverişli durumlardır. Tehdit silâhla icra olunursa bunun ciddîliği hususunda bir korkunun meydana gelmesi çok daha kolay olur. Aynı suretle kendisini tanınmayacak bir hâle getiren kişinin veya bir kaç kişinin birlikte olarak tehdit icra etmeleri hâlinde meydana gelen korku çok yoğun olur. İmzasız bir mektup veya özel işaretler kullanarak bir kişinin tehdit edilmesi hâlinde de meydana gelen korku bakımından bir duraksama meydana gelmez. Söz gelimi bir kimseye gönderilmiş olan imzasız mektup kişinin kendisini savunma olanağını gidereceğinden ağır tehdidi oluşturacaktır. Yine bir kimseye karşı gönderilmiş olan mektuplarda ucundan kan damlayan bıçak resimlerinin yapılması yani böylece özel işaret kullanılması korkuyu yoğunlaştırabilir. Gizli veya açık, var olan veya var sayılan suç örgütlerinin oluşturdukları tehdit gücünün de, kişileri paniğe kapılacak surette korkutabilmesi dolayısıyla, suçun nitelikli hâli olarak sayılması uygun görülmüştür. Maddenin üçüncü fıkrasında, tehdit amacıyla kasten öldürme, kasten yaralama veya mala zarar verme suçunun işlenmesi hâlinde, ayrıca bu suçlardan dolayı cezaya hükmedileceği belirtilmiştir. Kişi tehdidinin ciddiliğini vurgulamak için, bir başkasını öldürmüş veya yaralamış ya da malına zarar vermiş olabilir. Bu gibi durumlarda gerçek içtima hükümleri uygulanarak ayrıca bu suçlardan dolayı da cezaya hükmedilmelidir. Polis Memurlarına Söylenen “Hepinizi Sürdürürüm” Sözü Tehdit Suçu Kapsamında Değerlendirilebilir mi? Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2014/660 Karar No: 2017/557 Karar Tarihi: 19.12.2017 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 4. Ceza Dairesi Mahkemesi: Sulh Ceza Mahkemesi İçtihat Metni Tehdit suçundan sanık …\’ın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 106/1-2. cümle, 43, 62 ve 52/2-4. maddeleri uyarınca 600 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına ilişkin Şanlıurfa (Kapatılan) 1. Sulh Ceza Mahkemesince verilen 16.12.2010 gün ve 19-1620 sayılı hükmün, sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 4. Ceza Dairesince 04.12.2013 gün ve 16043-30718 sayı ile; \”Tehdit suçunun özelliğinin, kötülüğün gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinin, tehdit edenin iradesine bağlı olmasını gerektirmesi ve sanığın, şikâyetçi polis memurlarına sarfettiği, \’…hepinizi sürdürürüm…\’ sözünün, sanığın iradesine bağlı olmayan bir eylemi içermesi karşısında, tehdit suçunun unsurları itibarıyla oluşmayacağı gözetilmeden, kanuni olmayan gerekçe ile mahkûmiyet kararı verilmesi\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı - [Tehdit Amacıyla Kasten Yaralama Suçunun İşlenmesi Halinde, Her İki Suçtan Dolayı da Ceza Verilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/tehdit-amaciyla-kasten-yaralama/): Tehdit Amacıyla Kasten Yaralama 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Tehdit – Madde 106 (1) Bir başkasını, kendisinin veya yakınının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı gerçekleştireceğinden bahisle tehdit eden kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun kadına karşı işlenmesi hâlinde cezanın alt sınırı dokuz aydan az olamaz. Malvarlığı itibarıyla büyük bir zarara uğratacağından veya sair bir kötülük edeceğinden bahisle tehditte ise, mağdurun şikayeti üzerine, altı aya kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur. (2) Tehdidin; a) Silahla, b) Kişinin kendisini tanınmayacak bir hale koyması suretiyle, imzasız mektupla veya özel işaretlerle, c) Birden fazla kişi tarafından birlikte, d) Var olan veya var sayılan suç örgütlerinin oluşturdukları korkutucu güçten yararlanılarak, İşlenmesi halinde, fail hakkında iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (3) Tehdit amacıyla kasten öldürme, kasten yaralama veya malvarlığına zarar verme suçunun işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ceza verilir. Madde Gerekçesi Maddeyle, \”tehdit\” bizatihi suç hâline getirilmiş bulunmaktadır. Bilindiği üzere tehdit diğer bazı suçlarda ayrıca unsur olarak öngörülmüştür. Burada tehdidin koruduğu hukukî değer, kişilerin huzur ve sükunudur; böylece kişilerde bir güvensizlik duygusunun meydana gelmesi engellenmektedir. Bu nedenle, söz konusu madde ile, insanın kendisine özgü sulh ve sükununa karşı işlenen saldırılar cezalandırılmış olmaktadır. Fakat, tehdidin bu maddeyle korumak istediği esas değer, kişinin karar verme ve hareket etme hürriyetidir. Tehdit, çoğu zaman başka bir suçun unsurunu oluşturmaktadır. Ancak, bu suç tanımında, tehdidin kendisi bağımsız bir suç olarak tanımlanmıştır. Bu bakımdan tehdit suçu, genel ve tamamlayıcı bir suçtur. Tehdit hâlinde, gerçekleşmesi failin isteğinin yerine getirilmemesi kaydına bağlı bir tecavüz, kötülük mağdura bildirilmektedir. Tehdidin konusunu, kişinin hayatının veya vücut bütünlüğünün tehlikeye maruz bırakılacağının, suç teşkil eden belli bir fiilin işleneceğinin, genel olarak kuvvet kullanılacağının veya herhangi bir kötülüğün, haksızlığın gerçekleştirileceğinin bildirilmesi oluşturmaktadır. Tehdidin özelliği, kötülüğün gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinin, tehdit edenin iradesine bağlı olmasıdır. Tehdit konusu kötülüğün gerçekleşip gerçekleşmemesi, gerçekten veya en azından görünüş itibarıyla failin takdirine bağlıdır. Fakat bu, kötülüğün mutlaka tehdit eden tarafından gerçekleştirileceği anlamına gelmez; bir üçüncü kişi vasıtasıyla bu kötülüğün gerçekleştirileceğinin bildirilmesi ile de, tehditte bulunulabilir. Suçun oluşması bakımından tehdit konusu kötülüğün gerçekleşip gerçekleşmemesi, önemli değildir. Tehdidin objektif olarak ciddî bir mahiyet arzetmesi gerekir. Yani, istenilenin yerine getirilmemesi hâlinde tehdit konusu kötülüğün gerçekleşeceği ihtimali objektif olarak mevcut olmalıdır. Sarfedilen sözler, gerçekleştirilen davranış muhatap alınan kişi üzerinde ciddî bir korku yaratma açısından sonuç almaya elverişli, yeterli ve uygun değilse, tehdidin oluştuğu ileri sürülemez. Failin söz ve davranışlarının muhatabı üzerinde ciddî şekilde korku ve endişe yaratacak uygunluk ve yeterlilik içerip içermediğinin her somut olayda araştırılması gerekir. Objektif olarak ciddî bir mahiyet arzeden tehdidin somut olayda muhatabı üzerinde etkili olması şart değildir. Kişi, fail, objektif olarak ciddî bir mahiyet arzeden söz ve davranışlarla mağduru tehdit etmek istemiş olmasına rağmen; mağdur, bu söz ve davranışları ciddiye almamış olabilir. Bu durumda tehdit yine gerçekleşmiştir. Tehdidin gerçekleşip gerçekleşmemesi, muhatabı üzerinde etkili olup olmamasına bağlı tutulmamalıdır. Failin de kendisinin tehdit konusu tecavüzü gerçekleştirebilecek imkân ve iktidara sahip olduğu kanaatini karşı tarafta uyandırdığını bilmesi gerekir. Mağdurda bu kanaat uyandırıldıktan sonra, failin tehdit konusu tecavüzü gerçekleştirebilecek imkân ve iktidara gerçekte sahip olmamasının bir önemi yoktur. Mağdur tehdit konusu tecavüzün ciddî olduğuna hile kullanılmak suretiyle inandırılmış olabilir. Fakat, batıl inançlara dayanılarak bir kötülüğe maruz bırakılabileceği beyanıyla, bir kimse tehdit edilmiş olmaz. Tehdit konusu kötülük, mağdura değil de, bir üçüncü şahsa yönelik olabilir. Ancak, bu durumda mağdur ile üçüncü kişi arasında belli bir akrabalık, yakınlık ilişkisi mevcut olmalıdır. Tehdit hâlinde kişi, tehdit konusu tecavüzün ileride vuku bulacağı beyanıyla korkutularak, belli bir davranışta bulunmaya zorlanmaktadır, mecbur edilmektedir. Maddenin birinci fıkrasında yapılan tanımda, tehdidin yöneldiği hukukî değere göre bir ayırım yapılmıştır. Buna göre, tehdidin, mağdurun kendisinin veya yakınının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı gerçekleştireceğinden bahisle yapılması, söz konusu suçun temel şeklini oluşturmaktadır. Buna karşılık, tehdidin, mağduru malvarlığı itibarıyla büyük bir zarara uğratacağından veya sair bir kötülük edeceğinden bahisle yapılması ise, suçun temel şekline göre daha az cezayı gerektirmektedir. Ayrıca, bu suçtan dolayı soruşturma ve kovuşturma yapılması, mağdurun şikâyetine bağlı kılınmıştır. Maddenin ikinci fıkrasında tehdidin daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hâlleri gösterilmiştir. Bu hâller, tehdidin kapsadığı korkutma gücünün ciddîliği ve yoğunluğu hususunda mağdurda ciddî kaygılar meydana getirmeye elverişli durumlardır. Tehdit silâhla icra olunursa bunun ciddîliği hususunda bir korkunun meydana gelmesi çok daha kolay olur. Aynı suretle kendisini tanınmayacak bir hâle getiren kişinin veya bir kaç kişinin birlikte olarak tehdit icra etmeleri hâlinde meydana gelen korku çok yoğun olur. İmzasız bir mektup veya özel işaretler kullanarak bir kişinin tehdit edilmesi hâlinde de meydana gelen korku bakımından bir duraksama meydana gelmez. Söz gelimi bir kimseye gönderilmiş olan imzasız mektup kişinin kendisini savunma olanağını gidereceğinden ağır tehdidi oluşturacaktır. Yine bir kimseye karşı gönderilmiş olan mektuplarda ucundan kan damlayan bıçak resimlerinin yapılması yani böylece özel işaret kullanılması korkuyu yoğunlaştırabilir. Gizli veya açık, var olan veya var sayılan suç örgütlerinin oluşturdukları tehdit gücünün de, kişileri paniğe kapılacak surette korkutabilmesi dolayısıyla, suçun nitelikli hâli olarak sayılması uygun görülmüştür. Maddenin üçüncü fıkrasında, tehdit amacıyla kasten öldürme, kasten yaralama veya mala zarar verme suçunun işlenmesi hâlinde, ayrıca bu suçlardan dolayı cezaya hükmedileceği belirtilmiştir. Kişi tehdidinin ciddiliğini vurgulamak için, bir başkasını öldürmüş veya yaralamış ya da malına zarar vermiş olabilir. Bu gibi durumlarda gerçek içtima hükümleri uygulanarak ayrıca bu suçlardan dolayı da cezaya hükmedilmelidir. Tehdit Amacıyla Kasten Yaralama Halinde Her İki Suçtan da Ceza Verilir mi? Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2014/345 Karar No: 2017/345 Karar Tarihi: 20.06.2017 Yargıtay Dairesi: 1. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi İçtihat Metni Sanık …\’ın tehdit suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 106/1, 62, 53, 63 ve 54. maddeleri uyarınca 5 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, mahsuba ve müsadereye ilişkin Osmaniye 1. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 02.11.2010 gün ve 151-185 sayılı hükmün, sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 25.02.2014 gün ve 984-1075 sayı ile; \”…Oluşa ve dosya kapsamına göre; kardeş olan sanık ile mağdur arasında mal paylaşımı nedeniyle ihtilaf bulunduğu, İstanbul\’da ikamet eden mağdurun geldiğini gören sanığın \’Buradan git, seni keserim, öldürürüm\’ dedikten hemen sonra bıçakla mağduru yaraladığı olayda; sanığın sarf ettiği sözlerin yaralama kastını gösterdiği, bu sözleri söylemesinin hemen ardından mağdura bıçakla vurmak suretiyle kastını ortaya koyduğu ve - [Cinsel Taciz Suçu: Sürekli Telefonla Taciz Halinde Zincirleme Suç Hükümleri Uygulanır mı?](https://kayseriavukat.org.tr/zincirleme-cinsel-taciz-sucu/): Zincirleme Cinsel Taciz Suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Cinsel taciz – Madde 105 (1) Bir kimseyi cinsel amaçlı olarak taciz eden kişi hakkında, mağdurun şikayeti üzerine, üç aydan iki yıla kadar hapis cezasına veya adlî para cezasına fiilin çocuğa karşı işlenmesi hâlinde altı aydan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (2) Suçun; a) Kamu görevinin veya hizmet ilişkisinin ya da aile içi ilişkinin sağladığı kolaylıktan faydalanmak suretiyle, b) Vasi, eğitici, öğretici, bakıcı, koruyucu aile veya sağlık hizmeti veren ya da koruma, bakım veya gözetim yükümlülüğü bulunan kişiler tarafından, c) Aynı işyerinde çalışmanın sağladığı kolaylıktan faydalanmak suretiyle, d) Posta veya elektronik haberleşme araçlarının sağladığı kolaylıktan faydalanmak suretiyle, e) Teşhir suretiyle, işlenmesi hâlinde yukarıdaki fıkraya göre verilecek ceza yarı oranında artırılır. Bu fiil nedeniyle mağdur; işi bırakmak, okuldan veya ailesinden ayrılmak zorunda kalmış ise verilecek ceza bir yıldan az olamaz. Zincirleme suç – Madde 43 (1) Bir suç işleme kararının icrası kapsamında, değişik zamanlarda bir kişiye karşı aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunda, bir cezaya hükmedilir. Ancak bu ceza, dörtte birinden dörtte üçüne kadar artırılır. Bir suçun temel şekli ile daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli şekilleri, aynı suç sayılır. Mağduru belli bir kişi olmayan suçlarda da bu fıkra hükmü uygulanır. (2) Aynı suçun birden fazla kişiye karşı tek bir fiille işlenmesi durumunda da, birinci fıkra hükmü uygulanır. (3) Kasten öldürme, kasten yaralama, işkence ve yağma suçlarında bu madde hükümleri uygulanmaz. Cinsel Taciz Suçu: Sürekli Olarak Telefonla Taciz Halinde Zincirleme Suç Hükümleri Uygulanır mı? Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2017/14-244 Karar No: 2018/601 Karar Tarihi: 04.12.2018 Özet: 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 105. maddesinde düzenlenen cinsel taciz suçu \’kişinin vücut dokunulmazlığının ihlali niteliğini taşımayan, cinsel yönden ahlak temizliğine aykırı olarak mağdurun rahatsız edilmesidir\’. Öğretide yapılan tanımlara göre ise cinsel taciz \’bir kişinin bir başkasını rızası olmadan sözle, gözleriyle veya bedeniyle, cinselliğini hedefleyerek rahatsız etmesi\’, \’bireylerin edep ve iffetlerine yönelik, rahatsız edici nitelikteki hareketlerde bulunması\’ ya da \’mağdurda rahatsızlık yaratacak nitelikte yapılan her türlü cinsel davranıştır. (Özbek, Özer Veli TCK İzmir Şerhi Yeni Türk Ceza Kanununun Anlamı Cilt II sh 62). Cinsel tacizi oluşturan hareket madde metnine göre mutlaka cinsel amaçlı olarak yapılmalıdır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 105. maddesinde fail açıkça \’cinsel amaçlı olarak taciz eden kişi\’ olarak belirtildiği için sanığın özel bir saik olan \’cinsel amaç\’ ile hareket etmesi gerekir. (5237 s. K. m. 26, 43, 105) (5320 s. K. Geç. m. 10) (14. CD. 06.03.2017 T. 2017/375 E. 2017/1186 K.) İçtihat Metni Sanık …\’nın cinsel taciz suçundan beraatine ilişkin Çeşme Sulh Ceza Mahkemesince verilen 05.04.2012 tarihli ve 172-121 sayılı hükmün, Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yüksek 14. Ceza Dairesince 23.06.2015 tarih ve 10886-7569 sayı ile; \”Sanıkla arasında dosyaya yansıyan herhangi bir husumet bulunmayan müştekinin soruşturma evresinde verdiği ayrıntılı ifadesi ile tanık …\’nin aşamalardaki beyanları nazara alındığında sanığın bir suç işleme kararının icrası kapsamında değişik tarihlerde müştekinin kullandığı cep telefonundan arayıp ilk aramasında hoşlandığını, sevdiğini, kanının kaynadığını söylediği, ertesi gün gerçekleştirdiği ikinci aramasında ise yürekten sevdiğini söylemek suretiyle üzerine atılı suçu işlediği tüm dosya içeriğinden anlaşıldığından, sanığın müsnet suçtan eylemine uyan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 105/1,43/1. maddeleri gereğince cezalandırılması yerine oluşa uygun düşmeyen yazılı gerekçeyle beraatine karar verilmesi\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Direnme Kararı Çeşme 2. Asliye Ceza Mahkemesi ise 11.02.2016 tarih ve 537-48 sayı ile; \”…Sanığın müştekiye sarf ettiği sözlerin duygu açıklaması niteliğinde olduğu, kanunun aradığı anlamda cinsel amaçlı sarf edilmediği, sanık ile müşteki arasındaki yaş farkı dikkate alındığında sözlerin ahlaken eleştirilebilir nitelikte olduğu kabul edilse dahi, bu sözlerin cinsel taciz suçuna vücut vermeyeceği kabul edilmelidir…\” şeklindeki gerekçe ile bozmaya direnerek önceki hüküm gibi sanığın beraatine karar vermiştir. Bu hükmün de Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 30.05.2016 tarihli ve 187118 sayılı \”onama\” istekli tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya, Ceza Genel Kurulunca 14.12.2016 tarih ve 873-1723 sayı ile; 6763 sayılı Kanun\’un 38. maddesi ile 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun\’a eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 14. Ceza Dairesince 06.03.2017 tarih ve 375-1186 sayı ile, direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar; 1- Sanığa atılı cinsel taciz suçunun yasal unsurları itibarıyla oluşup oluşmadığının, 2- Suçun unsurlarının oluştuğu sonucuna ulaşılırsa, zincirleme suç hükmünün uygulanma koşullarının bulunup bulunmadığının, Belirlenmesine ilişkindir. Şikâyetçi …’un suç tarihi itibarıyla 27 yaşında ve bekar, sanık …’nın ise 50 yaşında ve evli olduğu, Şikâyetçinin 25.07.2005 tarihinde Çeşme Cumhuriyet Başsavcılığına müracaat ederek sanığın kendisini taciz ettiğini beyan etmesi üzerine sanık hakkındaki soruşturmanın başladığı, Çeşme Cumhuriyet Başsavcılığının 27.10.2009 tarihli ve 875-415 sayılı iddianamesinde \”Müşteki ve şüphelinin ailecek tanıştıkları, olay tarihinde şüphelinin akşam 23.00 sıralarında müştekiyi telefonla arayarak kendisinden hoşlandığını, gönülden sevdiğini, kanının kaynadığını söylediği,…bir süre sonra şüphelinin telefonla yine müştekiyi aradığı, müştekinin telefonunun hoparlörünü dışarı açması üzerine tanık …\’nin de hazır olduğu ortamda müştekiye hitaben \’bir insan yürekten sevemez mi, ben seni yürekten sevdim, ortalık çok karıştı, ailene yanlış anladığını söyle\’ şeklinde sözler söylediği…\” biçiminde anlatımlara yer verilerek sanığın cinsel taciz suçundan cezalandırılmasının talep edildiği, Anlaşılmıştır. Şikâyetçi … Çeşme Cumhuriyet Başsavcılığına sunduğu 25.07.2008 havale tarihli dilekçede; aile dostu olan sanığın, 22.07.2008 tarihinde saat 23.06\’da telefonla arayıp kendisinden hoşlandığını, fakat yanaşamadığını, kendisini evli olan oğlu M. Çokbaşarıcı\’ya istediğini söylediğini, bunu kabul etmemesi üzerine \”Sana içim kıpırdıyor, kanım kaynıyor, seni gönülden seviyorum\” dediğini, bu durumu sanığın eşine iletmesinin ardından sanığın kendisini ertesi gün 11.16\’da tekrar arayarak \”Ortalık çok karıştı, beni yanlış anladığını söyle\” dediğini, kendisini taciz eden sanıktan şikayetçi olduğunu, Savcılıkta; sanığın aile dostu olduğunu ve İzmit’te ikamet ettiğini, kendisiyle telefonla da görüştüğünü, aile dostu olması ve 55-60 yaşlarında olması nedeniyle konuşmalarında bir art niyet aramadığını, ancak sanığın 22.07.2008 tarihinde saat 23.06\’da telefon açıp kendisinden hoşlandığını, gönülden sevdiğini, kanının kaynadığını söylediğini, bunun üzerine “Siz benim amcamsınız, kızım derken nasıl böyle düşünürsünüz” diyerek telefonu kapattığını, bu durumu ertesi gün kendi ailesine söylediğini, ailesinin ise durumu sanığın eşine bildirdiğini, sanığın 23.07.2008 tarihinde kızına ait - [Eşe Karşı Nitelikli Cinsel Saldırı Suçunda Soruşturma ve Kovuşturma Mağdur Eşin Şikâyetine Bağlıdır](https://kayseriavukat.org.tr/ese-karsi-nitelikli-cinsel-saldiri-sucu/): Eşe Karşı Nitelikli Cinsel Saldırı Suçunda Mağdur Eşin Tehdit Sonucu Şikâyetinden Vazgeçmesi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2017/938 Karar No: 2018/119 Karar Tarihi: 27.03.2018 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 14. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Nitelikli cinsel saldırı suçundan sanıklar … ve …’ın beraatlerine ilişkin Seydişehir Ağır Ceza Mahkemesince verilen 26.12.2008 gün ve 4-639 sayılı hükümlerin, katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 14. Ceza Dairesince 20.06.2013 gün ve 4626-7958 sayı ile; “Dosyada bulunan onaylı nüfus kayıt örneğine göre 22 yaşı içerisinde bulunan katılanın tehdit altında alındığı anlaşılan 31.08.2006 günlü beyanı dışındaki özde değişmeyen ve istikrarlı anlatımları, doktor raporları, savunmalar, tanık beyanları ve tüm dosya içeriğine göre, sanık …’ın 22.03.2006 tarihinde katılan ile resmî olarak evlenmelerine rağmen henüz bir arada yaşamaya başlamadan, suç tarihinden önce sanık … aleyhine katılan tarafından boşanma davası açıldığı, olayın hemen öncesinde sanık …’yi telefonla arayarak olay yerine gelmesini söyleyen sanık …’ın, ağabeyi olan diğer sanık … yönetimindeki araçla, kardeşi … ile pazaryerinden dönmekte olan katılanın önünü kesip, mağdureyi kucağına almak suretiyle sanık …’nin de fiil üzerinde ortak hakimiyet kurmak suretiyle araca bindirme konusunda müşterek fail olarak katılımı ile zorla araca bindirdiği, engel olmak isteyen katılan, kardeşi … ile tanıkları biber gazı sıkmak suretiyle etkisiz hale getirdiği, aracın hareket etmesi üzerine sanık …’in ‘çabuk ol işini bitir’ demesi üzerine sanık …’ın katılanın giydiği eteğin alt tarafından elini sokup, giydiği taytını yırtarak parmağını vajinasına sokmak suretiyle cinsel saldırıda bulunduğu, Meram Tıp Fakültesinin 05.09.2006 günlü raporuna göre mağdurenin kızlık zarının yırtıldığı, sanık …’in bu eyleme 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 37. maddesi kapsamında doğrudan fail olarak katıldığı, daha sonra 02.09.2006 gününe kadar değişik yerlere götürerek zorla alıkoyduğu, katılanın kendisi ile evli kalacağını söyleyerek ikna etmesi üzerine saat 04.00 sıralarında katılanın babasının evinin önüne bırakarak ayrıldığının sübut bulması karşısında, sanık …’a atılı tehdit ve kasten yaralama suçlarının diğer atılı suçların unsurunu oluşturduğunun kabulü ile yasal unsurları oluşan kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan sanıkların, nitelikli cinsel saldırı suçundan sanıklar … ve …’in mahkûmiyetlerine karar vermek gerekirken, delillerin takdirinde yanılgıya düşülerek yazılı gerekçeyle düşme ve beraat kararı verilmesi” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Bozmaya uyan yerel mahkemece 20.11.2013 gün ve 145-187 sayı ile; sanıkların 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 102/2, 102/3-d, 53, 62 ve 63. maddeleri uyarınca 8 yıl 9 ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına, hak yoksunluğuna ve mahsuba karar verilmiş, bu hükümlerin de sanıklar müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 14. Ceza Dairesince 04.10.2016 gün ve 5706-6832 sayı ile onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 20.02.2017 gün ve 7080 sayı ile; “İtirazlarımız cinsel saldırı eylemine sanık …’in iştirak ettiğine ilişkin her türlü şüpheden uzak mahkûmiyete yeterli bir delil bulunmadığı, bu nedenle hakkında beraat kararı verilmesi gerektiği, ayrıca diğer sanık … hakkında eylemin birden fazla kişi tarafından gerçekleştirilmesi nedeniyle hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 102/3-d maddesinin uygulama alanının kalmayacağı konusunda toplanmaktadır. Sanıkların katılan …’ın halasının oğulları oldukları, ayrıca sanık … ile katılanın 22.03.2006 tarihinde resmi nikahla evlendikleri, daha öncesinde ise yaklaşık 2,5 yıl süre ile nişanlı kaldıkları, sonrasında aileler arasında çıkan anlaşmazlık nedeniyle katılanın 2006 yılı Haziran ayında boşanma davası açtığı, fakat sanığın ayrılmak istemediği, suç tarihi öncesinde henüz dava duruşmasının yapılmadığı anlaşılmıştır. Olay tarihinde her iki sanığın kasabada bulunan pazar yeri çıkışından katılanı rızası dışında zorla biber gazı ya da başkaca bir gaz sıkarak kaçırdıkları yönünde bir kuşku bulunmamaktadır. Ancak kaçırılma olayının meydana gelmesinden sonra, katılanın aynı günün gecesinde 31.08.2006 günü saat 01.30 civarında katılanın Serik Polis Merkezine giderek, burada müdafii huzurunda alınan beyanında, şikâyetçi olmadığını, kendi rızası ile kaçtığını söylediği anlaşılmıştır. Daha sonra ifadeyi alan görevlilerin ve zorunlu vekilin alınan beyanlarında, ifadenin kanunlara uygun olarak alındığı, katılanın herhangi bir baskı altında kalmadan ifade verdiğini açıklamışlardır. Katılan ve sanık …’ı araç ile Serik ilçesine götüren diğer sanık … buradan ayrılarak tekrar evine dönmüştür. Bu aşamadan sonra sanık …’in gelişen olaylara katılımı bulunmamaktadır. Katılan 02.09.2006 tarihinde ailesinin yanına sanık … tarafından bırakıldıktan sonra aynı gün Cumhuriyet Başsavcılığına başvurarak eylemlerin zorla gerçekleştiğine ilişkin ayrıntılı beyanda bulunduğu, bu beyanında ve yargılama aşamasında alınan beyanlarında, aracın içine bindikten sonra sanık … ile mücadele ettiği esnada kasaba çıkışında diğer sanık …’in ‘çabuk ol, işini bitir’ şeklindeki telkini üzerine, sanığın parmaklarını cinsel bölgesine sokarak kızlığını bozduğunu belirtmiştir. Sanıklar ile katılan arasında yakın akrabalık bulunması, örf adet kuralları, katılanın sanık … ile 3 yıllık nişanlı ve resmi olarak evli bulunması dikkate alındığında, mevcut eylemin diğer sanık …’in azmettirmesi ile ve yanında gerçekleştiğinin kabulünün mümkün olmadığı, katılanın ailesinin yanına gittikten sonra arada oluşan husumetin derinleşmesi nedeniyle telkin ve tavsiye ile sanık …’i de olayın için çekmek için ifade verme ihtimalinin bulunduğu, aksine kabule yeterli şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı bir delil bulunmadığı kabul edilmelidir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda cinsel saldırı suçunun düzenlendiği 102’inci maddesinin suç tarihinde yürürlükte bulunan halinde; birinci fıkrasında cinsel saldırı suçunun temel şekli, ikinci fıkrasında da nitelikli hali, üçüncü fıkrasında ise ceza artırımını gerektiren suçun nitelikli hallerinin düzenlendiği 102’nci maddesinin ikinci fıkrasının ikinci cümlesinde de, vücuda organ veya sair cisim sokulması suretiyle gerçekleştirilen fiilin eşe karşı işlenmesi halinde soruşturma ve kovuşturmanın yapılmasının mağdurun şikâyetine bağlı olduğu düzenlenmiş bulunmaktadır. Bu nedenlerle sanıklardan …’in cinsel saldırı eylemine iştirak ettiğine ilişkin hakkında mahkûmiyete yeterli bir delil bulunmadığından beraat kararı verilmesi gerektiği, diğer sanık …’ın eyleminin ise 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 102/2. maddesi kapsamında kalacağı, atılı suçun eşler arasında takibinin şikâyete tabi olduğu, ayrıca suç tarihi itibariyle uzlaşmaya tabi olduğu, katılanın iddia edilen cinsel saldırı olayından sonra Serik Polis Merkezinde müdafii huzurunda alınan beyanında şikâyetçi olmadığını söylemesi karşısında sanık hakkında düşme kararı verilmesinin değerlendirilmesi gerekir.” düşüncesiyle itiraz kanun yoluna müracaat etmiştir. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu‘nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 14. Ceza Dairesince 08.06.2017 gün ve 1647-3207 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanıklar …, … ve … hakkında kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan verilen mahkûmiyet hükümleri Özel Dairece onanmak suretiyle kesinleşmiş olup, itirazın kapsamına göre inceleme, sanıklar …ve … hakkında nitelikli cinsel saldırı suçundan kurulan mahkûmiyet hükümleri ile sınırlı olarak yapılmıştır. - [Çocuğun Cinsel İstismarı Suçunun Birden Fazla Kişi Tarafından Birlikte Gerçekleştirilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/cocugun-cinsel-istismari-sucu-2/): Birden Fazla Kişi Tarafından Çocuğun Cinsel İstismarı 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Çocukların cinsel istismarı – Madde 103 (1) Çocuğu cinsel yönden istismar eden kişi, sekiz yıldan on beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Cinsel istismarın sarkıntılık düzeyinde kalması hâlinde üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Mağdurun on iki yaşını tamamlamamış olması hâlinde verilecek ceza, istismar durumunda on yıldan, sarkıntılık durumunda beş yıldan az olamaz. Sarkıntılık düzeyinde kalmış suçun failinin çocuk olması hâlinde soruşturma ve kovuşturma yapılması mağdurun, velisinin veya vasisinin şikâyetine bağlıdır. Cinsel istismar deyiminden; a) On beş yaşını tamamlamamış veya tamamlamış olmakla birlikte fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan çocuklara karşı gerçekleştirilen her türlü cinsel davranış, b) Diğer çocuklara karşı sadece cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir nedene dayalı olarak gerçekleştirilen cinsel davranışlar, anlaşılır. (2) Cinsel istismarın vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle gerçekleştirilmesi durumunda, on altı yıldan aşağı olmamak üzere hapis cezasına hükmolunur. Mağdurun on iki yaşını tamamlamamış olması hâlinde verilecek ceza on sekiz yıldan az olamaz. (3) Suçun; a) Birden fazla kişi tarafından birlikte, b) İnsanların toplu olarak bir arada yaşama zorunluluğunda bulunduğu ortamların sağladığı kolaylıktan faydalanmak suretiyle, c) Üçüncü derece dâhil kan veya kayın hısımlığı ilişkisi içinde bulunan bir kişiye karşı ya da üvey baba, üvey ana, üvey kardeş veya evlat edinen tarafından, d) Vasi, eğitici, öğretici, bakıcı, koruyucu aile veya sağlık hizmeti veren ya da koruma, bakım veya gözetim yükümlülüğü bulunan kişiler tarafından, e) Kamu görevinin veya hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle, işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır. (4) Cinsel istismarın, birinci fıkranın (a) bendindeki çocuklara karşı cebir veya tehditle ya da (b) bendindeki çocuklara karşı silah kullanmak suretiyle gerçekleştirilmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır. (5) Cinsel istismar için başvurulan cebir ve şiddetin kasten yaralama suçunun ağır neticelerine neden olması hâlinde, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır. (6) Suç sonucu mağdurun bitkisel hayata girmesi veya ölümü hâlinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur. Çocuğun Cinsel İstismarı Suçunun Zincirleme Suç Şeklinde Birden Fazla Kişi Tarafından Birlikte Gerçekleştirilmesi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2016/1430 Karar No: 2018/602 Karar Tarihi: 04.12.2018 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 14. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi İçtihat Metni Sanıklar …, … ve …\’nın çocuğun nitelikli cinsel istismarı suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 103/1-a, 103/2, 103/3, 103/6, 43 ve 31/3-son maddeleri uyarınca 12 yıl hapis cezası ile cezalandırılmalarına ilişkin Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 03.04.2014 tarihli ve 72-99 sayılı hükümlerin, mağdure vekili ve sanıklar müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yüksek 14. Ceza Dairesince 26.10.2015 tarih ve 1320-9782 sayı ile onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 25.03.2016 tarih ve 41099 sayı ile; “…İtirazımız zora dayalı olmaksızın, mağdurun rızasının yaş küçüklüğü veya akli arıza nedeniyle hukuken geçerli bulunmadığı ve birden fazla sanık tarafından peş peşe gerçekleştirilen cinsel istismar eylemlerinde 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 103/3 ve 43. maddelerinin uygulama yerinin bulunmadığına ilişkindir. Yasal mevzuat çerçevesinde itiraza konu husus irdelendiğinde; Suçun birden fazla kişi tarafından birlikte işlenmesinden, suçun icra hareketlerinin müşterek fail olarak sorumluluğu gerektirecek şekilde gerçekleştirilmiş olması anlaşılır. Suçun ağırlaştırıcı nedeninin oluşması için birden fazla kişinin birlikte hareket etmek yönünde anlaşmış olması gerekmez, suçu işlerken birlikte hareket etmeleri yeterlidir. Kanaatimizce madde metnindeki suçun birlikte işlenmesi hali 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 37/1. maddesi anlamında müşterek faillik kurumunu kapsar. Yani faillerden her biri suçun icrai hareketlerinden birini gerçekleştirmeleri hali veya fiil üzerinde ortak bir hakimiyet söz konusu olmalıdır. Diğer bir anlatımla fiilin icrası veya sonuçsuz kalması ortak faillerden her birinin elinde bulunmaktadır. Bu durum, örneğin faillerden birinin mağdura organ soktuğu sırada, diğerinin ellerinden tutması, tehdit etmesi, diğerinin eyleminin sonuçsuz kalmaması veya yakalanmaması için gözcülük yapması, kapıyı kilitlemesi ve bunun gibi hallerde ortaya çıkabilir. Ancak mağdurun yaş küçüklüğü veya zeka geriliği nedeniyle rızası kabul edilmeyip suçun oluştuğu durumlarda mağdureyle ard arda ilişkiye giren failler yönünden müşterek faillik kurumunun söz konusu olmadığı düşüncesindeyiz. Zira fail burada mağdura yönelik suçun icra hareketlerinden herhangi birini doğrudan gerçekleştirmediği gibi diğer failin eylemini icra etmesinde mağdurun direncinin kırılması yönünde bir katkısı da bulunmamaktadır. Keza ortada mağdurun direncinin kırılması da söz konusu değildir. Herkes sırayla kendi eylemini icra etmektedir. Yine öte yandan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 103. maddesinin üçüncü fıkrasındaki ağırlaştırıcı nedenler bir bütün olarak ve kanunun sistematiği nazara alınarak değerlendirildiğinde, fıkra metninin bendlerinde sayılan hallerin failin eylemini gerçekleştirmesine dönük olarak mağdurun içinde bulunduğu halin onun eyleme direnebilme yönünden elverişsizliğinin, failin eylemini daha kolaylıkla gerçekleştirmesinin daha ağır bir yaptırıma bağlanması gerektiği düşüncesinden kaynaklandığı oldukça açıktır. Zira bendlerde sayılan hususların ortak noktası budur. Bu sebepledir ki tamamı aynı fıkrada farklı başlıklar halinde düzenlenmiştir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 43. maddesinin ise ancak suçun birlikte işlenmesi halinde ve her bir sanığın diğer sanığın eylemine TCK\’nın 37. maddesi anlamında asli fail olarak katılması durumunda tatbikinin mümkün olacağında tereddüt bulunmamaktadır. Buradan hareketle kamu davasına konu somut olay irdelendiğinde; Sanıklar … ve … yönünden bahsi geçen nitelikli hal gerçekleşmemiştir. Şöyle ki; Suç tarihinde 15- 18 yaş grubu içinde bulunan mağdurenin aşamalardaki anlatımlarıyla anlaşıldığı şekilde 23/10/2008 tarihinde sanık …\’in evinde mağdura cebir ve tehdit uygulanmaksızın ancak zeka geriliği nedeniyle rızası hukuka uygun kabul edilmeyen mağdureye yönelik olarak sanıklar sırayla odaya girerek mağdureyle ilişkiye girmişlerdir. Mağdure soruşturmadaki beyanında oradaki herkesle sırayla ilişkiye girdikten sonra sanıklar Gökhan\’ın önden, sanık … ve adını bilmediği diğer bir sanığın arkadan kendisine eylemde bulunduklarını ifade etmiş ise de duruşmada bu yönde bir beyanının bulunmadığı sadece tüm sanıkların sırayla kendisiyle ilişkiye girdiğini belirtttiği, kaldı ki itiraza konu edilen bu olayın öncesinde mağdureye yönelik itiraza konu olmayan 12/10/2008 tarihinde bu kez zorla istismar eylemi gerçekleştiren sanıklar …ve …\’in, sanık …\’in evinde ve mağdurun sırayla tüm sanıklarla ilişkiye girmesinden sonra adı geçen iki sanığın birlikte gerçekleştirdikleri eylemde yanlarında bulunan üçüncü kişinin kim olduğu hususu da dosya kapsamıyla tespit olunamamıştır. Bu durumda sanıklar …, … ve …\’in mağdureyle sırasıyla cinsel ilişkiye girdikleri dosya kapsamıyla sübut bulmuştur. Ancak yukarıda bahsedilen gerekçelerle mağdurun hukuken kabul olunmayan rızasıyla ilişkiye giren sanıklar hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 103/3 ve 43. maddelerinin uygulanması imkanı bulunmamaktadır. Zira sanıklar eylemleri ile mağdur - [Vücuda Organ Sokulması Suretiyle Zincirleme Şekilde Çocuğun Nitelikli Cinsel İstismarı Suçu ve Cezası](https://kayseriavukat.org.tr/cinsel-istismarda-vucuda-organ-sokulmasi/): Vücuda Organ Sokulması Suretiyle Çocuğun Nitelikli Cinsel İstismarı 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Çocukların cinsel istismarı – Madde 103 (1) Çocuğu cinsel yönden istismar eden kişi, sekiz yıldan on beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Cinsel istismarın sarkıntılık düzeyinde kalması hâlinde üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Mağdurun on iki yaşını tamamlamamış olması hâlinde verilecek ceza, istismar durumunda on yıldan, sarkıntılık durumunda beş yıldan az olamaz. Sarkıntılık düzeyinde kalmış suçun failinin çocuk olması hâlinde soruşturma ve kovuşturma yapılması mağdurun, velisinin veya vasisinin şikâyetine bağlıdır. Cinsel istismar deyiminden; a) On beş yaşını tamamlamamış veya tamamlamış olmakla birlikte fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan çocuklara karşı gerçekleştirilen her türlü cinsel davranış, b) Diğer çocuklara karşı sadece cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir nedene dayalı olarak gerçekleştirilen cinsel davranışlar, anlaşılır. (2) Cinsel istismarın vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle gerçekleştirilmesi durumunda, on altı yıldan aşağı olmamak üzere hapis cezasına hükmolunur. Mağdurun on iki yaşını tamamlamamış olması hâlinde verilecek ceza on sekiz yıldan az olamaz. (3) Suçun; a) Birden fazla kişi tarafından birlikte, b) İnsanların toplu olarak bir arada yaşama zorunluluğunda bulunduğu ortamların sağladığı kolaylıktan faydalanmak suretiyle, c) Üçüncü derece dâhil kan veya kayın hısımlığı ilişkisi içinde bulunan bir kişiye karşı ya da üvey baba, üvey ana, üvey kardeş veya evlat edinen tarafından, d) Vasi, eğitici, öğretici, bakıcı, koruyucu aile veya sağlık hizmeti veren ya da koruma, bakım veya gözetim yükümlülüğü bulunan kişiler tarafından, e) Kamu görevinin veya hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle, işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır. (4) Cinsel istismarın, birinci fıkranın (a) bendindeki çocuklara karşı cebir veya tehditle ya da (b) bendindeki çocuklara karşı silah kullanmak suretiyle gerçekleştirilmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır. (5) Cinsel istismar için başvurulan cebir ve şiddetin kasten yaralama suçunun ağır neticelerine neden olması hâlinde, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır. (6) Suç sonucu mağdurun bitkisel hayata girmesi veya ölümü hâlinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur. Vücuda Organ Sokulması Suretiyle Zincirleme Şekilde Çocuğun Nitelikli Cinsel İstismarı Suçu ve Cezası Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2015/574 Karar No: 2015/338 Karar Tarihi: 20.10.2015 Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi İçtihat Metni Çocuğun nitelikli cinsel istismarı suçundan sanığın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 103/2, 43/1, 62, 53/1 ve 63. maddeleri uyarınca 8 yıl 4 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba ilişkin, … Ağır Ceza Mahkemesince verilen … gün ve … sayılı hükmün, sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay … Ceza Dairesince … gün ve … sayı ile; \”…Yerinde görülmeyen sair temyiz itirazlarının reddine, ancak; Mağdure ile sanığın aşamalarda mağdureye organ sokulduğuna ilişkin çelişkili anlatımları, … Üniversitesi Sağlık ve Uygulama Merkezinden alınan 16.09.2013 tarihli raporda mağdurenin hymen muayenesinde saat 5 ve 7 hizalarında doğal çentik izlendiği ve bakire olduğunun belirtilmesi yine Samsun Adli Tıp Şube Müdürlüğünden alınan 26.09.2013 günlü raporda mağdurenin vajinal muayenesinde hymenin duhule müsait olmadığının tespit edilmesi ve tüm dosya içeriğine göre, sanığın mağdure ile vajinal yoldan organ sokmak suretiyle ilişkiye girdiğine dair yeterli delil bulunmayıp mevcut haliyle eylemin basit cinsel istismar düzeyinde kaldığı gözetilmeden, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 103/1. maddesi gereğince cezalandırılması yerine suç vasfının tayininde yanılgıya düşülerek yazılı şekilde TCK’nın 103/2. maddesi ile hüküm kurulması suretiyle fazla ceza tayini\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Direnme Kararı Ağır Ceza Mahkemesi ise … gün ve … sayı ile; \”Sanık ….\’un 20.05.2013 ve 22.05.2013 tarihlerinde cinsel organını mağdur …\’ün cinsel organına sokarak mağdur … ile cinsel ilişkiye girdikleri ancak sanık ….\’un cinsel organını mağdur …\’ün kızlık zarının bozulmaması için cinsel organına tam olarak sokmadığı, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 103/2. fıkrasında düzenlenen suçun oluşabilmesi için sanığın cinsel organının tam olarak mağdurun cinsel organına girmesi gerekmediği gibi mağdurun kızlık zarının da bozulmasının gerekmediği, ayrıca Yargıtay\’ın bozma ilamında her ne kadar sanık ….\’un cinsel organını mağdur …\’ün cinsel organına soktuğu yönünde şüphe oluştuğu, \’şüpheden sanık yararlanır\’ ilkesi gereğince şüpheli durumun sanık ….\’un lehine değerlendirilmesi gerektiğinden bahsedilmiş ise de; sanık ….\’un üzerine atılı suçu işlediğinin Cumhuriyet Başsavcılığında alınan ifadesi, mağdur …\’ün kollukta ve Cumhuriyet Başsavcılığında alınan beyanları, tanık …\’in kollukta ve Cumhuriyet Başsavcılığında alınan beyanları ve … Devlet Hastanesinden alınan rapor karşısında açık ve net olduğu, Sonuç olarak; sanık ….\’un 20.05.2013 ve 22.05.2013 tarihlerinde 14 yaşında olması nedeniyle rızası geçerli sayılmayan mağdur … ile kaldığı evde cinsel ilişkiye girerek çocuğun cinsel istismarı suçunu işlemiş olduğundan, cinsel istismar suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 103/2 ve 43. maddeleri uyarınca cezalandırılması yoluna gidildiği\” gerekçesiyle direnerek, sanığın ilk hükümdeki gibi cezalandırılmasına karar vermiştir. Bu hükmün de, sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 18.06.2015 gün ve 200090 sayılı \”bozma\” istekli tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanık hakkında kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan kurulan mahkûmiyet hükmü Özel Dairece onanmak suretiyle kesinleşmiş olup, direnmenin ve temyizin kapsamına göre inceleme, çocuğun nitelikli cinsel istismarı suçundan kurulan hükümle sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözülmesi gereken uyuşmazlık; sanığın eyleminin, çocuğa karşı işlenen basit cinsel istismar suçunu mu, yoksa nitelikli cinsel istismar suçunu mu oluşturduğunun belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Suç tarihi itibariyle onbeş yaşı içerisinde bulunan mağdure …’ün … Yatılı Bölge İlköğretim Okulu 7. sınıf öğrencisi olduğu, sanık ….’un ise 19 yaşında olup aynı ilçede … Fırınında işçi olarak çalıştığı, 22.05.2013 tarihli tutanağa göre; aynı gün sabah saatlerinde … Eczanesine gelen sanığın doğum kontrol hapı aldığı, eczane sahibi … …’ın konuyu merak ederek fırında çalışan ve mağdure ile aynı okula giden tanık …’e sorduğunda, …’in, sanığın mağdure ile ilişkisi olduğunu söylemesi üzerine … …’ın olayı okul yönetimine bildirmesi sonucunda soruşturmaya başlanıldığı, Devlet Hastanesince düzenlenen 22.05.2013 tarihli raporda, mağdurenin genital muayenesinde labio major iç kısımlarında hafif incelme, erozyon ve hymende saat 5 hizasında çentiğin izlendiğinin, çentik alanında ekimoz ya da kanamaya rastlanmadığının, anal bölgenin normal olduğunun belirtildiği, Ankara Adli Tıp Kurumu Başkanlığı\’nın 24.06.2013 tarihli raporunda; mağdureye ait sürüntü örneklerinde sperm hücresi görülmediğinin, Prostat Spesifik Antijen örneğinden negatif sonuç alındığının, kadın cinsiyetli DNA profilinin tespit edildiğinin bildirildiği, Mayıs Üniversitesi Sağlık - [15 Yaşından Küçük Çocuğun Nitelikli Cinsel İstismarı Suçu ve Mağdur Çocuğun Ruh Sağlığının Bozulması](https://kayseriavukat.org.tr/magdur-cocugun-ruh-sagliginin-bozulmasi/): 15 Yaşından Küçük Çocuğun Nitelikli Cinsel İstismarı Suçu ve Mağdur Çocuğun Ruh Sağlığının Bozulması Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2015/285 Karar No: 2018/491 Karar Tarihi: 30.10.2018 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 14.Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi İçtihat Metni Çocuğun nitelikli cinsel istismarı suçundan sanık …’ın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 103/2, 103/6, 62, 53 ve 63. maddeleri uyarınca 12 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba ilişkin Ödemiş Ağır Ceza Mahkemesince verilen 05.05.2011 tarihli ve 70-143 sayılı hükmün, sanık müdafisi ve katılanlar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 14. Ceza Dairesince 21.10.2014 tarihli 499 -11360 sayı ile; “… Sair temyiz itirazlarının reddine, Ancak; Yapılan yargılama sırasında İstanbul Adli Tıp Kurumu 6. İhtisas Kuruluna sevk edilerek muayenesi yapılan mağdure hakkında düzenlenen 18.11.2009 tarihli raporda maruz kaldığı olaydan dolayı ruh sağlığını bozacak mahiyet ve derecede travma sonrası stres bozukluğu gelişmesi nedeniyle ruh sağlığının bozulduğunun bildirildiği rapor esas alınarak sanığın cezası 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 103/6. maddesi uyarınca artırılmış ise de, cebir ve tehdit olmaksızın gerçekleştirilen eylem nedeniyle sanığın kastettiğinden daha farklı ve ağır bir neticenin meydana geldiği, Türk Ceza Kanunu’nun 23. maddesi uyarınca gerçekleşen fakat kastetmediği bu neticeden sanığın sorumlu tutulabilmesi için en azından taksirle hareket etmiş olması gerektiği, somut olayda 14 yaş içerisinde olan mağdurenin, aralarında pek fazla yaş farkı bulunmayan 19 yaşındaki bekar sanıkla arkadaşlık yapması, cebir, tehdit ve hile olmaksızın birlikte kaçıp bu müddet zarfında cinsel ilişkiye girmeleri şeklindeki eylem ile ilgili olarak sanığın dosyaya yansıyan sosyal ve kültürel durumu, eğitim düzeyi, kişisel özellikleri, tarafların yaşları ve olayın gerçekleşme biçimi nazara alındığında ağır netice olarak ortaya çıkan mağdurenin ruh sağlığındaki bozulmanın sanık tarafından öngörülemeyeceği ve taksirle dahi hareket etmesinin söz konusu olmadığı, meydana gelen bu zararın ancak TCK’nın 61. maddesi kapsamında cezanın bireyselleştirilmesinde alt sınırdan uzaklaşmada dikkate alınabileceği gözetilerek sanık hakkında hüküm kurulması gerekirken yazılı şekilde TCK’nın 103/6. maddesinin uygulanması suretiyle fazla ceza tayini, Hükümden sonra 28.06.2014 tarihinde yürürlüğe giren 6545 sayılı Kanunun 58, 59, 60 ve 61. maddeleri ile 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 102, 103, 104 ve 105. maddelerinde yer alan cinsel dokunulmazlığa karşı suçların yeniden düzenlenmesi karşısında; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 7/2. madde-fıkrasındaki “Suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise, failin lehine olan kanun uygulanır ve infaz olunur.” hükmü gözetilerek, lehe olan hükmün, önceki ve sonraki kanunların bütün hükümleri olaya uygulanarak ortaya çıkan sonuçların birbirleriyle karşılaştırılması suretiyle belirlenmesi ve her iki kanunla ilgili uygulamanın, denetime imkân verecek şekilde kararda gösterilmesi suretiyle yeniden değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması,” isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 10.12.2014 tarih ve 352019 sayı ile; “… İtirazlarımız ruh sağlığını bozacak şekilde çocuğun basit cinsel istismarı suçunda 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 23. maddesinin uygulama alanının bulunmadığı konusunda toplanmaktadır. Öncelikle konuya ilişkin yasa metinlerinin incelenmesinde; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Taksir” başlıklı 22. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “(1) Taksirle işlenen fiiller, kanunun açıkça belirttiği hâllerde cezalandırılır. (2) Taksir, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın suçun kanunî tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesidir.” Türk Ceza Kanunu’nun “Netice Sebebiyle Ağırlaşmış Suç” başlıklı 23. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “(1) Bir fiilin, kastedilenden daha ağır veya başka bir neticenin oluşumuna sebebiyet vermesi hâlinde, kişinin bundan dolayı sorumlu tutulabilmesi için bu netice bakımından en azından taksirle hareket etmesi gerekir. Türk Ceza Kanunu’nun “Çocukların Cinsel İstismarı” başlıklı 103. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “(1) Çocuğu cinsel yönden istismar eden kişi, üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Cinsel istismar deyiminden; a) Onbeş yaşını tamamlamamış veya tamamlamış olmakla birlikte fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan çocuklara karşı gerçekleştirilen her türlü cinsel davranış, b) Diğer çocuklara karşı sadece cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir nedene dayalı olarak gerçekleştirilen cinsel davranışlar, anlaşılır. (2) Cinsel istismarın vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle gerçekleştirilmesi durumunda, sekiz yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (3) (Değişik fıkra: 29/06/2005-5377 S.K./12.mad) Cinsel istismarın üstsoy, ikinci veya üçüncü derecede kan hısmı, üvey baba, evlat edinen, vasi, eğitici, öğretici, bakıcı, sağlık hizmeti veren veya koruma ve gözetim yükümlülüğü bulunan diğer kişiler tarafından ya da hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle veya birden fazla kişi tarafından birlikte gerçekleştirilmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır. (4) Cinsel istismarın, birinci fıkranın (a) bendindeki çocuklara karşı cebir veya tehdit kullanmak suretiyle gerçekleştirilmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır. (5) Cinsel istismar için başvurulan cebir ve şiddetin kasten yaralama suçunun ağır neticelerine neden olması hâlinde, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır. (6) Suçun sonucunda mağdurun beden veya ruh sağlığının bozulması hâlinde, onbeş yıldan az olmamak üzere hapis cezasına hükmolunur. (7) Suçun mağdurun bitkisel hayata girmesine veya ölümüne neden olması durumunda, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur. İlgili kanun maddesinin metninden açıkça anlaşıldığı ve doktrinde de benimsendiği üzere; ağır veya başka bir neticenin ortaya çıkması bakımından failin en azından taksirle hareket etmesi gerekir. Kişinin taksirinin bulunduğunun kabul edilebilmesi için ise, ‘neticenin öngörülebilir olması’ zorunludur. Ancak somut olay kusurluluk yönünden ortaya konulurken failden uyması beklenen davranış kalıbının kaynağının saptanıp buna göre değerlendirilmesinde zorunluluk bulunmaktadır. Yargıtay 14. Ceza Dairesinin kararında vurguladığı ‘…sanığın dosyaya yansıyan sosyal ve kültürel durumu, eğitim düzeyi, kişisel özellikleri, tarafların yaşları ve olayın gerçekleşme biçimi…’ şeklinde ortaya koyduğu kriterler, esas olarak yazılı olmayan toplumsal deneyim ve kurallar nazara alınarak ortaya konacak öngörülebilirlik ölçütüne dayanmaktadır. Elbette ki 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu sisteminde objektif sorumluluk anlayışı terk edilmiştir ve bu itibarla failin ağır neticeye ilişkin kusurunun saptanmasına ilişkin olarak onun subjektif özellikleri nazara alınacak, ancak her durumda sanığın özelliklerine benzer durumdaki kişilerden beklenen davranış ve düşünce özellikleri, ihlal olunan davranış kalıbı ile ilişkilendirilmek suretiyle ortaya konulacaktır ki, bu da; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 103/2. maddesinde düzenlenen normun ortaya koyduğu eylemin ve bunun suç haline getirilmiş olmasıyla önlenmek istenen sonucun, failin psişik aleminde onun kınanabilirliğini mümkün kılacak mahiyet ve derecesinin nerede başlayıp nerede sonlandığı ile doğrudan ilişkilidir. Bu durum da, failin temel ceza normunun emrettiği davranış kalıbına ilişkin dikkat ve özen yükümlülüğünün tespitini hiç şüphesiz toplumsal yaşayıştan kaynaklanan ve ceza hukukuna ilişkin normların dışında kalan davranış kalıplardan - [Çocuğun Basit Cinsel İstismarı Suçu: Cinsel Tatmin Amacıyla Çocuğa Fiziksel Temasta Bulunulması](https://kayseriavukat.org.tr/cocugun-basit-cinsel-istismari-sucu/): Çocuğun Basit Cinsel İstismarı Suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Çocukların cinsel istismarı – Madde 103 (1) Çocuğu cinsel yönden istismar eden kişi, sekiz yıldan on beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Cinsel istismarın sarkıntılık düzeyinde kalması hâlinde üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Mağdurun on iki yaşını tamamlamamış olması hâlinde verilecek ceza, istismar durumunda on yıldan, sarkıntılık durumunda beş yıldan az olamaz. Sarkıntılık düzeyinde kalmış suçun failinin çocuk olması hâlinde soruşturma ve kovuşturma yapılması mağdurun, velisinin veya vasisinin şikâyetine bağlıdır. Cinsel istismar deyiminden; a) On beş yaşını tamamlamamış veya tamamlamış olmakla birlikte fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan çocuklara karşı gerçekleştirilen her türlü cinsel davranış, b) Diğer çocuklara karşı sadece cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir nedene dayalı olarak gerçekleştirilen cinsel davranışlar, anlaşılır. (2) Cinsel istismarın vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle gerçekleştirilmesi durumunda, on altı yıldan aşağı olmamak üzere hapis cezasına hükmolunur. Mağdurun on iki yaşını tamamlamamış olması hâlinde verilecek ceza on sekiz yıldan az olamaz. (3) Suçun; a) Birden fazla kişi tarafından birlikte, b) İnsanların toplu olarak bir arada yaşama zorunluluğunda bulunduğu ortamların sağladığı kolaylıktan faydalanmak suretiyle, c) Üçüncü derece dâhil kan veya kayın hısımlığı ilişkisi içinde bulunan bir kişiye karşı ya da üvey baba, üvey ana, üvey kardeş veya evlat edinen tarafından, d) Vasi, eğitici, öğretici, bakıcı, koruyucu aile veya sağlık hizmeti veren ya da koruma, bakım veya gözetim yükümlülüğü bulunan kişiler tarafından, e) Kamu görevinin veya hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle, işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır. (4) Cinsel istismarın, birinci fıkranın (a) bendindeki çocuklara karşı cebir veya tehditle ya da (b) bendindeki çocuklara karşı silah kullanmak suretiyle gerçekleştirilmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır. (5) Cinsel istismar için başvurulan cebir ve şiddetin kasten yaralama suçunun ağır neticelerine neden olması hâlinde, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır. (6) Suç sonucu mağdurun bitkisel hayata girmesi veya ölümü hâlinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur. Çocuğun Basit Cinsel İstismarı Suçu: Cinsel Arzuların Tatmini Amacıyla Çocuğua Fiziksel Temasta Bulunulması Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2014/342 Karar No: 2017/476 Karar Tarihi: 14.11.2017 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 14. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi İçtihat Metni Çocuğun cinsel istismarı suçundan sanık ….\’un 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanunu’nun 421/ikinci cümle ve 80 ile 647 sayılı Kanunun 4. maddesi uyarınca 2310 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına ilişkin … Asliye Ceza Mahkemesince verilen 17.06.2010 gün ve 13-500 sayılı hükmün, sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 14. Ceza Dairesince 23.12.2013 gün ve 4359-13704 sayı ile; “Sanığın suç tarihlerinde mağdurenin farklı günlerde kolundan tutması şeklindeki eylemlerinin cinsel arzularını tatmin amacına yönelik olmadığı ancak eylemleri gerçekleştirdiği sırada mağdureden hoşlandığını söylemesinin zincirleme şekilde cinsel taciz suçunu oluşturduğu gözetilmeksizin suç tarihinde yürürlükte bulunan Türk Ceza Kanunu’nun 105/1, 43. maddesi yerine sarkıntılık suçundan hüküm kurulması” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 02.03.2014 gün ve 3281 sayı ile; \”İtirazlarımız sanığın oluştuğu kabul edilen eylemlerinin Türk Ceza Kanunu’nun 105. maddesinde düzenlenen cinsel taciz suçunu mu yoksa aynı kanunun 103. maddesinde düzenlenen çocuğun basit cinsel istismarı suçunu mu oluşturduğuna ilişkindir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 103. maddesinde, çocuklara yönelik cinsel istismar suçu düzenlenmiştir. Kanunda erişkin kişilere karşı işlenen eylemler yönünden \’cinsel saldırı\’ terimi, çocuklara yönelik cinsel içerikli eylemler için ise \’cinsel istismar\’ ifadesi kullanılmıştır. Bu suçla korunan hukuksal yarar, kişinin cinsel özgürlük ve dokunulmazlığıdır. Maddenin 1. fıkrasında, cinsel istismar suçunun temel şekli açısından cezai yaptırım düzenlenmiştir. Maddede cinsel istismar olarak kabul edilen \’cinsel davranışların\’ neler olduğu belirtilmemiştir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 102. maddesinin gerekçesinde de belirtildiği üzere, cinsel davranış, kişinin vücudu üzerinde gerçekleştirilen, cinsel arzuları tatmin amacına yönelik, ancak cinsel ilişki boyutuna varmayan davranışlardır. 103. maddenin 2. fıkrasında, bu suçun işleniş tarzı itibarıyla nitelikli hâli tanımlanmıştır. Buna göre, cinsel istismarın vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle gerçekleştirilmesi, suçun temel şekline nazaran daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 103. maddesi bağlamında çocuğun cinsel istismarı suçunu, çocuğa karşı bedensel temas içeren her türlü cinsel hareket olarak tanımlanabilir. Bu açıklamalar ışığında dava konusu olayımız incelendiğinde; Yüksek 14. Ceza Dairesi ile Başsavcılığımız arasında suçun sübutuna ve oluşumuna ilişkin bir ihtilaf bulunmamaktadır. Sanık 2004 yılı Mayıs ayında mağdureye karşı sırnaşıkça söz atması nedeniyle sarkıntılık suçundan cezalandırılmış, ancak bu hüküm zamanaşımına uğraması nedeniyle Yüksek Dairece kamu davasının düşmesine karar verilmiştir. Sanık bu tarihten sonra 2005 yılı Aralık ayında mağdurenin yanına giderek ‘Ya ben senden vazgeçemiyorum, anlasana’ şeklinde sözler söylemiş, sonraki bir günde de mağdure voleybol maçına giderken arkasından ‘yanıma gel, yanıma gel’ diye bağırarak kolunu tutmuş, mağdure korkarak panik halinde elindeki ayakkabı poşetini sanığın kafasına vurup olay yerinden kaçarak ve tanımadığı birinden yardım istemek suretiyle kurtulabilmiştir. Bu olayın ertesi gününde de mağdure okuldan çıktığı ve ileride yürüyen dedesine doğru gittiği sırada sanık yaklaşarak bir şey söylemeden kolundan tutup kendisine doğru çektiği, mağdurenin dedesine beni kurtar diyerek bağırması üzerine sanık mağdureyi bırakmış ve dedesi ile amcası tarafından yakalanmıştır. Özet halinde anlatılan bu oluş karşısında sanığın çok uzun bir süreye yayılan ve söylediği sözlere ve yaptığı hareketlere yansıyan ısrarlı bir kastı gözükmektedir. Eylemlerinde bedensel temas içerecek şekilde cinsel tatmin amacı açık olarak anlaşılmaktadır. Bu itibarla sanığın eylemleri çocuğun basit cinsel istismarı suçunu oluşturduğu halde Yüksek Dairenin cinsel taciz suçundan cezalandırılması gerekeceği şeklindeki bozma kararının yerinde olmadığı değerlendirilmiştir.” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 14. Ceza Dairesince 18.03.2014 gün ve 3233-3548 sayı ile itiraz nedeni yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanığın 2004 yılı Mayıs ayında işlediği iddia olunan sarkıntılık suçundan kurulan mahkûmiyet hükmü hakkında Özel Dairece zamanaşımı sebebiyle düşme kararı verilmiş olup itirazın kapsamına göre inceleme, sanığın 25.12.2005-28.12.2005 tarihleri arasındaki eylemlerine ilişkin kurulan mahkûmiyet hükmü ile sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; suç niteliğinin belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Mağdure …\’in 03.02.1993 doğumlu olup suç tarihi itibarıyla 13 yaşının içinde bulunduğu - [Cinsel Saldırı Fiilini Kaydeden Sanık Nitelikli Cinsel Saldırı Suçunda Müşterek Fail Olarak Cezalandırılır](https://kayseriavukat.org.tr/cinsel-saldiri-sucunda-musterek-fail/): Nitelikli Cinsel Saldırı Suçunda Müşterek Fail 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Cinsel saldırı – Madde 102 (1) Cinsel davranışlarla bir kimsenin vücut dokunulmazlığını ihlâl eden kişi, mağdurun şikâyeti üzerine, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Cinsel davranışın sarkıntılık düzeyinde kalması hâlinde iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir. (2) Fiilin vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle gerçekleştirilmesi durumunda, on iki yıldan az olmamak üzere hapis cezasına hükmolunur. Bu fiilin eşe karşı işlenmesi hâlinde, soruşturma ve kovuşturmanın yapılması mağdurun şikâyetine bağlıdır. (3) Suçun; a) Beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı, b) Kamu görevinin, vesayet veya hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle, c) Üçüncü derece dâhil kan veya kayın hısımlığı ilişkisi içinde bulunan bir kişiye karşı ya da üvey baba, üvey ana, üvey kardeş, evlat edinen veya evlatlık tarafından, d) Silahla veya birden fazla kişi tarafından birlikte, e) İnsanların toplu olarak bir arada yaşama zorunluluğunda bulunduğu ortamların sağladığı kolaylıktan faydalanmak suretiyle, işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilen cezalar yarı oranında artırılır. (4) Cinsel saldırı için başvurulan cebir ve şiddetin kasten yaralama suçunun ağır neticelerine neden olması hâlinde, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır. (5) Suç sonucu mağdurun bitkisel hayata girmesi veya ölümü hâlinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur. Cinsel Saldırı Fiilini Kaydeden Sanık Nitelikli Cinsel Saldırı Suçunda Müşterek Fail Olarak Cezalandırılır Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2017/975 Karar No: 2018/568 Karar Tarihi: 27.11.2018 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 14. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi İçtihat Metni Nitelikli cinsel saldırı suçundan sanık …\’nın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 102/2, 58, 63 ve 53. maddeleri uyarınca 12 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve mahsuba ilişkin Sivas 2. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 04.04.2016 tarihli ve 36-59 sayılı hükmün sanık ile müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 14. Ceza Dairesince 31.01.2017 tarih ve 10215-359 sayı ile; \”Dosya içeriğine göre, sanık …\’in, diğer sanık …\’la birlikte suç işleme kararı alıp beraber hareket ettiğine ve eyleme birlikte fail, yardım eden ya da azmettiren olarak iştirak ettiğine dair, sanık …\’in inkâra yönelik savunmasının aksini kanıtlayan, cezalandırmaya yeter, her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil bulunmadığı gözetilmeden, sanığın nitelikli cinsel saldırı suçundan beraati yerine delillerin değerlendirilmesinde hataya düşülerek yazılı şekilde mahkûmiyetine karar verilmesi\” isabetsizliğinden bozulmasına oy çokluğuyla karar verilmiş, Karşı Oy Gerekçesi Daire Üyeleri B. Şahin ve …; “Sayın çoğunluk ile aramızdaki görüş farklılığı ve somut olayda çözülmesi gereken sorun, sanık …’ın işlediği nitelikli cinsel saldırı suçuna sanık …’in katılıp katılmadığı ve katıldı ise iştirak düzeyinin belirlenmesi hususundadır. Dosya içeriğine ve mevcut kanıtlara göre olay günü sanıklar ve mağdurun sanık …’in evinde birlikte alkol aldıkları, ilerleyen saatlerde mağdur istirahat etmek için odaya geçtiğinde, sanık …’in azmettirmesi ile ….’ın nitelikli cinsel saldırıda bulunmaya karar verdiği, sanık …’ın bedensel olarak kendisinden zayıf ve alkollü olan mağdurun sözlü ve fiziki olarak karşı koymasına rağmen, sanık …’in de desteği ile zorla anal yoldan vücuduna organ ithal etmesi suretiyle nitelikli cinsel saldırı suçunu, ayrıca sanık … zora dayanan eylemini diğer sanık …’in cep telefonu ile videoya çektiği ve daha sonra bu görüntüleri Facebook sayfasında herkese açık olarak yayımlayarak 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 226/4. maddesine uyan müstehcenlik suçunu işledikleri sabittir. Yine görüntülerin bazen kesintiye uğradığı, bu sırada çekim yapmayı bırakan sanık …’in diğer sanık …’a mağdurun direncinin kırılmasında yardımcı olduğu ve bu kapsamda külodunun Engin tarafından çıkarıldığı hazırlık savunmalarında açıkça anlaşılmaktadır. Öte yandan fiilin icrası sırasında video çekimi yapan sanık …’in bundan keyif alarak güldüğü görüntü içeriğinden ve soruşturmadaki ikrarından anlaşılmaktadır. Oluş mahkemece de bu şekilde kabul edilmiştir. Kanaatimizce mahkemenin sanık …’in suça katılım biçimi konusundaki kabulü aşağıda belirteceğimiz nedenlerle dosyadaki kanıtlara ve yargılama sonuçlarına uygundur. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’ndaki iştirak hükümlerine, bunların gerekçesine ve Yargıtay\’ın uygulamalarına göre iştirak şekilleri ve düzeyi, fiilin işlenişi üzerinde kurulan hakimiyet ölçü alınarak belirlenmektedir. Ceza Yasası sisteminde birer sorumluluk statüsü olarak öngörülen iştirak şekilleri, faillik, azmettirme ve yardım etme biçiminde düzenlenmiştir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 37. maddesinin 1. fıkrasındaki \’suçun kanuni tanımında yer alan fiili birlikte gerçekleştiren kişilerden her biri, fail olarak sorumlu olur\’ ifadesiyle faillik kavramının kapsamı oldukça geniş tutulmuş, suçun işlenmesini sağlayan hareket üzerinde hakimiyet kuran herkes fail sayılmıştır. Hareket üzerinde hakimiyet kurmak, birlikte irtikap etme şeklinde gerçekleşebileceği gibi, zımni veya açık bir iş bölümüne dayalı olarak hareketi birlikte gerçekleştirmeyi de kapsamaktadır. Buna göre suçu sonuçlayan hareketi yapmayan, fakat bir başkasının bu hareketi yapması için gerekli ortamı hazırlayanlardan her birisi de fail sayıldığından, suçun işlenmesi sırasında mağdura yönelik olarak yapılacak hareketlerin bir çoğunun 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 37. maddesine uyan faillik olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. Kişinin eyleminin, bir suça katılma aşamasına ulaşıp ulaşmadığı, ulaşmışsa suça katılma düzeyinin saptanması için, eylemin bir evresindeki durumunun değil, eylemin yapılması için verilen kararın, bu kararın icra ediliş biçiminin, olay öncesi, sırası ve sonraki davranışların da dikkate alınıp, tüm kanıtların birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir. Zira, suç kastının suç tamamlanıncaya kadar her aşamada oluşması olanaklıdır. İştirak iradesi suçun her aşamasında oluşabilir. Bu açıklamalara ve TCK 37. madde hükümlerine nazaran müşterek faillik için birden çok kişinin birlikte suç işleme kararı vermesi, bu kararın gerçekleştirilmesi için suçun icra hareketlerinin, diğer deyimle maddi unsurunun birlikte gerçekleştirilmesi ve fiilin icrası üzerinde müşterek hakimiyet kurulması şarttır. İştirak iradesi ve kast insanın iç dünyası ile ilgili bir kavram olduğundan, bunların açıkça ifade edilmediği durumlarda, iç dünyaya ait bu olgunun dış dünyaya yansıyan davranışlara bakılarak belirlenmesi gerekmektedir. Bu açıklamalar ışığında somut olaya bakıldığında; Sanık …’ın cebir ve şiddet kullanarak cinsel saldırı suçunun işlediği ve fiili esnasında aralıksız olarak arkadaşı olan diğer sanık …’in yanında bulunarak görüntüleri kaydettiği hususlarında tartışma yoktur. Engin’in, cinsel saldırı eylemini ika eden ….’ın yanında bulunması, herhangi bir güçlük doğduğunda yardım edeceği, destek olacağı düşüncesi yarattığı için ….’ın cesaretini ve suç işleme kararlılığını artırmakta, dolayısıyla eylemini kolaylaştırmaktadır. Nitekim mağdurun direnmesi üzerine çekimlere ara veren Engin yardımda bulunduktan sonra çekimi sürdürmüştür. Öte yandan Engin’in aynı ortamda bulunup fiili destekleyerek kayda alması, arkadaşı ….\’ın eylemine direnen mağdur bakımından da birden fazla kişiyi karşısında gördüğü için korkutucu, direncini kırıcı, mukavemetini engelleyici ve teslim olmaya zorlayıcı etki yaratmaktadır. Özetle mağdura cinsel saldırıda bulunmamış olsa da - [İşkence Suçu: İnsan Onuruyla Bağdaşmayacak Surette Kişinin Acı Çekmesine Yol Açmak](https://kayseriavukat.org.tr/iskence-sucu/): İşkence Suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu İşkence – Madde 94 (1) Bir kişiye karşı insan onuruyla bağdaşmayan ve bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine, aşağılanmasına yol açacak davranışları gerçekleştiren kamu görevlisi hakkında üç yıldan oniki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (Ek cümle:12/5/2022-7406/4 md.) Suçun kadına karşı işlenmesi hâlinde cezanın alt sınırı beş yıldan az olamaz. (2) Suçun; a) Çocuğa, beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye ya da gebe kadına karşı, b) Avukata veya diğer kamu görevlisine karşı görevi dolayısıyla, İşlenmesi halinde, sekiz yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (3) Fiilin cinsel yönden taciz şeklinde gerçekleşmesi halinde, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (4) Bu suçun işlenişine iştirak eden diğer kişiler de kamu görevlisi gibi cezalandırılır. (5) Bu suçun ihmali davranışla işlenmesi halinde, verilecek cezada bu nedenle indirim yapılmaz. İşkence Suçu: İnsan Onuruyla Bağdaşmayacak Surette Kişinin Acı Çekmesine Yol Açmak İşkence suçu için kamu görevlisinin, insan onuruyla bağdaşmayacak surette kişinin bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine ya da aşağılanmasına yol açacak davranışlar yaptığını bilmesi ve istemesinin yeterlidir. Kanuni düzenlemede işkencenin belirli bir saik ile işlenmesinin suçun unsuru olarak sayılmamış olması karşısında bir kişiye karşı insan onuru ile bağdaşmayan ve bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine, aşağılanmasına yol açacak davranışların korkutmak, otoritesini göstermek, ayrımcılık yapmak, cezalandırmak ya da benzer sebeplerle işlenmesi hâlinde dahi işkence suçunun oluşacağını kabul edilmelidir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2017/8-753 Karar No: 2019/497 Karar Tarihi: 25.06.2019 Özet: Sanığın, olay tarihinde yapılmakta olan soruşturmaya ilişkin şüpheli olarak gözaltına alınan ve elleri kelepçeli olan mağdura, Devletin güvencesi altında olması gereken karakolda bulunduğu sırada, güç kullanımını gerektirecek herhangi bir olumsuz davranışı bulunmadığı hâlde, insan onuru ile bağdaşmayacak şekilde ve cezalandırmak amacıyla tokatla vurmaya başlaması, bu duruma tepki gösteren mağdurun kendisini itmesi üzerine de mağduru iş yerinde birlikte çalıştığı tanıkların yanından alarak onların görebileceği ayrı bir koridora götürüp otoritesini göstermek ve aşağılamak amacıyla mağdurdan yere yatmasını istemesi, mağdurun bunu kabul etmemesi üzerine de elinde bulunan tahta sopa ile mağdurun vücudunun değişik yerlerine vurmaya başlaması, bu esnada da ısrarla mağdurdan yere yatmasını istemeye devam etmesi, mağdurun yere yatmaması üzerine de iradesini kırmak amacıyla elindeki tahta sopa kırılıncaya dek mağdura vurmaya devam etmesi şeklindeki insan onuru ile bağdaşmayan ve mağdurun bedensel yönden acı çekmesine, aşağılanmasına ve irade yeteneğinin etkilenmesine yol açan eyleminin, mağdurun vücudunda bulunan yaraların yerleri, sayıları ve nitelikleri de gözetildiğinde, ani olarak işlenmediğinin, belli bir süreç içinde gerçekleşen sistematik bir uygulama hâlini aldığının; öte yandan işkence suçu için kamu görevlisinin, insan onuruyla bağdaşmayacak surette kişinin bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine ya da aşağılanmasına yol açacak davranışlar yaptığını bilmesi ve istemesinin yeterli olması, kanuni düzenlemede işkencenin belirli bir saik ile işlenmesinin suçun unsuru olarak sayılmaması, bu anlamda bir kişiye karşı insan onuru ile bağdaşmayan ve bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine, aşağılanmasına yol açacak davranışların korkutmak, otoritesini göstermek, ayrımcılık yapmak, cezalandırmak ya da benzer sebeplerle işlenmesi hâlinde dahi işkence suçunun oluşacağının anlaşılması karşısında sanığın eyleminin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 86. maddesinde düzenlenen kasten yaralama suçunu değil aynı Kanun’un 94. maddesinde düzenlenen işkence suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir. (5237 s. K. m. 53, 62, 86) Yargıtay Kararı Sanık … hakkında işkence suçundan açılan kamu davasında, yapılan yargılama sonucunda sanığın eyleminin kasten yaralama suçunu oluşturduğu kabul edilerek 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 86/1, 86/3-d-e, 62 ve 53. maddeleri uyarınca 2 yıl 2 ay 7 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin İstanbul 20. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 09.11.2012 tarihli ve 1-264 sayılı hükmün bozmadan sonra şikâyetinden vazgeçen katılan vekili ve sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 8. Ceza Dairesince 12.12.2013 tarih ve 15875-29039 sayı ile; \”Yerinde görülmeyen sair itirazların reddine, ancak; İşkence, ulusal hukukta olduğu gibi uluslararası sözleşmelerle de yasaklanmıştır. T.C. Anayasası\’nın 17. maddesinde herkesin, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu belirtildikten sonra, \’Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tâbi tutulamaz.\’ denilmiştir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi\’nin 3. maddesi uyarınca; \’Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı yahut haysiyet kırıcı ceza veya muameleye tâbi tutulamaz.\’ ve 15/2. maddesi gereğince de bu yasak olağanüstü durumlarda bile ortadan kaldırılamaz. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 5. maddesi ile de; hiç kimsenin işkenceye, zalimane, gayriinsani, haysiyet kırıcı cezalara veya muameleye tâbi tutulamayacağı kabul edilmiştir. İşkence olarak, bir kişiye karşı insan onuru ile bağdaşmayan ve bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine, aşağılanmasına yol açacak davranışlarda bulunulması gerekir. İşkence teşkil eden fiiller aslında kasten yaralama, hakaret, tehdit, cinsel taciz niteliği taşıyan fiillerdir. Ancak bu fiiller ani olarak değil, sistematik bir şekilde ve belli bir süreç içinde işlenmektedir. Bir süreç içinde süreklilik arz eder bir tarzda işlenen işkencenin en önemli özelliği, kişinin psikolojisi, ruh sağlığı, algılama ve irade yeteneği üzerindeki tahrip edici etkilerinin olmasıdır. Bu etkilerin uzun bir süre ve hatta hayat boyu devam etmesi, işkencenin bu kapsamda işlenen fiillere nazaran daha ağır ceza yaptırımı altına alınmasını gerektirmiştir (TCK\’nın 94. maddesinin gerekçesi). Somut olayda; polis olan sanığın bir suç nedeniyle karakola götürülen şikâyetçinin kollarına, bacaklarına ve vücudunun değişik yerlerine copla vurması, küfür, hakaret ve tehditte bulunması belli bir süreç içerisinde süreklilik gösteren ve dolayısıyla sistematik bir şekilde işlenen, insan onuru ile bağdaşmayan, mağdurun bedensel ve özellikle ruhsal yönden acı çekmesine neden olan, algılama ve irade yeteneğini ve buna bağlı olarak da hiçbir şekilde etkilenmeden özgür iradesiyle ifade vermesini etkileyen, aşağılanmasına yol açan davranışlar olup işkence suçunun oluştuğu gözetilmeden yazılı şekilde kasten yaralama suçundan hüküm kurulması,\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Direnme Kararı İstanbul 20. Ağır Ceza Mahkemesi ise 12.09.2014 tarih ve 65-213 sayı ile; \”…10 Şubat 1984 tarihli İşkenceye ve Diğer Zalimane, Gayriinsani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi\’nin 1. maddesinde işkence kavramı tanımlanmış ve kapsamı belirlenmiştir. Buna göre; \’İşkence terimi, bir şahsa veya bir üçüncü şahsa, bu şahsın veya üçüncü şahsın işlediği veya işlediğinden şüphe edilen bir fiil sebebiyle, cezalandırmak amacıyla, bilgi veya itiraf elde etmek için veya ayrım gözeten herhangi bir sebep dolayısıyla bir kamu görevlisinin - [Nitelikli Cinsel Saldırı Suçunda Mağdurenin Ruh Sağlığının Bozulup Bozulmadığının Tespiti](https://kayseriavukat.org.tr/nitelikli-cinsel-saldiri-sucu-ruh-sagligi/): Nitelikli Cinsel Saldırı Suçunda Mağdurenin Ruh Sağlığının Bozulup Bozulmadığının Tespiti Cinsel saldırı 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu – Madde 102 (1) Cinsel davranışlarla bir kimsenin vücut dokunulmazlığını ihlâl eden kişi, mağdurun şikâyeti üzerine, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Cinsel davranışın sarkıntılık düzeyinde kalması hâlinde iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir. (2) Fiilin vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle gerçekleştirilmesi durumunda, on iki yıldan az olmamak üzere hapis cezasına hükmolunur. Bu fiilin eşe karşı işlenmesi hâlinde, soruşturma ve kovuşturmanın yapılması mağdurun şikâyetine bağlıdır. (3) Suçun; a) Beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı, b) Kamu görevinin, vesayet veya hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle, c) Üçüncü derece dâhil kan veya kayın hısımlığı ilişkisi içinde bulunan bir kişiye karşı ya da üvey baba, üvey ana, üvey kardeş, evlat edinen veya evlatlık tarafından, d) Silahla veya birden fazla kişi tarafından birlikte, e) İnsanların toplu olarak bir arada yaşama zorunluluğunda bulunduğu ortamların sağladığı kolaylıktan faydalanmak suretiyle, işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilen cezalar yarı oranında artırılır. (4) Cinsel saldırı için başvurulan cebir ve şiddetin kasten yaralama suçunun ağır neticelerine neden olması hâlinde, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır. (5) Suç sonucu mağdurun bitkisel hayata girmesi veya ölümü hâlinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur. Özet: Sanıklarla arasında iftira atmasını gerektiren bir neden veya husumet bulunmayan katılanın, içtiği alkol nedeniyle durumundan faydalanan sanıkların cinsel saldırısına maruz kaldığına ve kendisine geldiği anda tepki gösterdiğine dair aşamalardaki samimi beyanları, bu beyanları destekleyen katılanın 149 promil alkollü olduğuna dair rapor, evdeki kapı camlarının kırık olduğuna ilişkin olay yeri tutanağı ve sanıkların savunmalarında kendileri ile rızasıyla seviştiğini belirttikleri katılanın birden bağırmaya ve saldırmaya başladığına ilişkin davranışını izah edemeyen çelişkili savunmaları birlikte değerlendirildiğinde; sanıkların katılanın cinsel dokunulmazlığını rızası hilafına ihlal ettiklerinin kabul edilmesi gerekmektedir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2017/394 Karar No: 2018/555 Karar Tarihi: 22.11.2018 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 14. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi İçtihat Metni Sanıklar …, … ve …’in beden veya ruh sağlığını bozacak şekilde nitelikli cinsel saldırı suçundan beraatlerine ilişkin Eskişehir 1. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 22.02.2007 tarihli ve 456-64 sayılı hükümlerin, katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yüksek 14. Ceza Dairesince 02.05.2012 tarih ve 3673-4979 sayı ile; \”Mağdurenin aşamalardaki ifadelerinde olay öncesi bir barda alkol alıp, sanıkların evine birlikte gittiklerini, alkollü olduğunu ve bu nedenle kendinde olmadığını, ancak sanıkların bedeni üzerinde yaptıkları hareketleri hissedebildiğini belirtip, ani bir tepki ile karşı koyduğunu ifade etmesi, sanıkların savunmalarında kendileri ile rızasıyla seviştiğini belirttikleri mağdurenin birden saldırmaya başladığına ilişkin davranışının sebebini izah edemedikleri ve hayatın olağan akışına aykırı bu durumun açıklanamadığı gözetildiğinde, eylemlerinin, olayların gelişimine ve tüm dosya içeriğine bakıldığında mağdurenin rızası dışında, onun kendisini alkol nedeniyle savunamamasından dolayı gerçekleştirildiği ve cinsel saldırı niteliği taşıyıp 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 102/1. maddesinde öngörülen suçu oluşturduğu düşünülmeden eksik ve yerinde olmayan gerekçelerle beraatlerine hükmolunması\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Direnme Kararı Yerel mahkeme ise 27.11.2012 tarih ve 245-420 sayı ile; \”…Mağdure 149 promil alkollüdür. Sanıklar mağdurenin rızası ile seviştiklerini ifade etmişlerdir. Bu derece alkollü olan birinin durup dururken bağırmaya başlaması, sağa sola vurmasının sanıklarca sebebinin izah edilememesi sanıkların eylemleri zorla gerçekleştirdiği anlamına gelmez. Aşırı derecede alkollü, henüz 18 yaşında olan bir bayanın 3 erkekle bir evde bulunması sanıkların rızası ile seviştiklerine dair samimi ikrarları göz önüne alındığında mağdurenin tepkisel davranışlarının durup dururken başlaması ve bağırıp çağırmaya başlamasının sanıklarca izah edilememiş olması sırf bu sebeple eylemin zorla meydana getirildiği anlamına gelmez. Mağdure aşırı alkollüdür. O derece alkollü birinin bağırıp çağırması ve tepki vermesinin onlarca sebebi olabilir, sarhoş olan biri olağan hayatta da görüldüğü üzere hiç sebep yokken yoldan geçen birine küfür edebilir, nara atabilir, olmadık laflar edebilir, beyin fonksiyonlarının alkolün etkisiyle durduğu bir durumda anormal davranışların belli bir sebebe bağlanması beklenemez, sanıkların da mağdurenin tepkisel davranışlarını açıklayamamaları normaldir. Sırf bu sebepten sanıkların zorla basit cinsel saldırıda bulundukları kabul edilemez. Mahkememiz sanıkların mağdure ile rızaya dayalı olarak seviştiklerini, mağdurenin reşit olması sebebiyle beraat kararı verilmesi gerekir\” şeklindeki gerekçe ile bozmaya direnerek önceki hükümler gibi sanıkların beraatine karar vermiştir. Bu hükümlerin de katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 26.06.2014 tarihli ve 27209 sayılı \”bozma\” istekli tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya, Ceza Genel Kurulunca 14.12.2016 tarih ve 443-1637 sayı ile; 6763 sayılı Kanun\’un 38. maddesi ile 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun\’a eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 14. Ceza Dairesince 14.03.2017 tarih ve 373-1303 sayı ile, direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar; 1-Katılanın, sanıkların kendisine yönelik eylemlerine rızasının bulunup bulunmadığının, 2-Rızasının bulunmadığı sonucuna ulaşılırsa; a- Sanıkların eylemlerinin organ sokmak suretiyle nitelikli cinsel saldırı suçunu oluşturup oluşturmadığı, b- Eylemler nedeniyle katılanın ruh sağlığının bozulup bozulmadığı, Hususlarının tespiti bakımından eksik araştırma ile hüküm kurulup kurulmadığının, Belirlenmesine ilişkindir. Katılan …’ın suç tarihi olan 18.09.2005 tarihi itibarıyla 19 yaşının içinde bulunduğu ve üniversite birinci sınıfta öğrenim gördüğü, Kolluk tarafından düzenlenen tutanaklara göre; 18.09.2005 tarihinde haber merkezinin kavga olayını bildirmesi üzerine görevli ekiplerin suç yerine gittiği, katılanın gelen kolluk görevlilerine sanıklar …, … ve …’i göstererek kendisine tecavüz ettiklerini söylemesi üzerine durumun nöbetçi Cumhuriyet savcısına bildirildiği ve sanıklar hakkındaki soruşturmanın başladığı, 18.09.2005 tarihinde saat 01.50\’de düzenlenen olay yeri kroki görgü ve tespit tutanağına göre; ev içerisinde salon giriş kapısı ile mutfak kapısının camlarının kırık olduğu, yerlerde ve koltuk üzerinde cam kırıkları bulunduğu, salonda yatak ve battaniye bulunduğu, yerde iki adet yastık olduğu, mutfak kapısının önünde ve banyo küveti içerisinde kan izlerinin bulunduğu, Eskişehir Devlet Hastanesince 18.09.2005 tarihinde saat 02.00’da düzenlenen rapora göre; katılanın 149 promil alkollü olduğu; sağ meme üzerinde, umbilicusun 12 cm sağında, toraks sağ tarafta midaksiller hatta milimetrik sıyrıklar, sol humerus orta hat posteriorda yaklaşık 2,5 cm, sağ el bileği anteriorda 1 cm. ve 1,5 cm.’lik 2 bölge ve sağ el post yüzde 3×3 cm.’lik alanda sıyrık şeklinde cilt kesileri bulunduğu, Eskişehir Adli Tıp Şube Müdürlüğünce - [Uyuşturucu Ticareti Suçunda Etkin Pişmanlık Hükmünün Uygulanma Koşulları](https://kayseriavukat.org.tr/uyusturucu-ticareti-sucunda-etkin-pismanlik/): Uyuşturucu Ticareti Suçunda Etkin Pişmanlık Hükmünün Uygulanması ve Cezada İndirim Yapılması Mümkün mü? Etkin pişmanlık 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu – Madde 192 (1) Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçlarına iştirak etmiş olan kişi, resmi makamlar tarafından haber alınmadan önce, diğer suç ortaklarını ve uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin saklandığı veya imal edildiği yerleri merciine haber verirse, verilen bilginin suç ortaklarının yakalanmasını veya uyuşturucu veya uyarıcı maddenin ele geçirilmesini sağlaması halinde, hakkında cezaya hükmolunmaz. (2) Kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın alan, kabul eden veya bulunduran kişi, resmi makamlar tarafından haber alınmadan önce, bu maddeyi kimden, nerede ve ne zaman temin ettiğini merciine haber vererek suçluların yakalanmalarını veya uyuşturucu veya uyarıcı maddenin ele geçirilmesini kolaylaştırırsa, hakkında cezaya hükmolunmaz. (3) Bu suçlar haber alındıktan sonra gönüllü olarak, suçun meydana çıkmasına ve fail veya diğer suç ortaklarının yakalanmasına hizmet ve yardım eden kişi hakkında verilecek ceza, yardımın niteliğine göre dörtte birden yarısına kadarı indirilir. (4) Uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanan kişi, hakkında kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın almak, kabul etmek veya bulundurmaktan dolayı soruşturma başlatılmadan önce resmi makamlara veya sağlık kuruluşlarına başvurarak tedavi ettirilmesini isterse, cezaya hükmolunmaz. (Ek cümle: 24/11/2016-6763/16 md.) Bu durumda kamu görevlileri ile sağlık mesleği mensuplarının 279 uncu ve 280 inci maddeler uyarınca suçu bildirme yükümlülüğü doğmaz. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2017/10-2 Karar No: 2019/42 Karar Tarihi: 22.01.2019 Özet: Olay tutanağında, yurt dışından gelen kişilere yönelik kolluk görevlilerince yapılmakta olan profilleme çalışmalarının, midesinde uyuşturucu madde taşıması muhtemel kuryelere yönelik olarak gerçekleştirildiğinin özellikle belirtilmesi, tutanakta yer alan bu ibarenin yurt dışından gelen yolculara yönelik yapılan çalışmanın mutad bir uygulama olduğunu göstermesi, görevlilerce sanığın \”gözlerinde kızarıklık olduğunun, aşırı terlediğinin ve sürekli sağa sola bakınarak tedirgin hareketlerle hızlı bir şekilde ilerlediğinin\” görülmesi üzerine durdurulması, yapılan mülakatta sanığın midesinde uyuşturucu madde getirdiğini söylediğinin anlaşılması karşısında; sanık midesinde uyuşturucu madde getirdiğini söylememiş olsa dahi, yurt dışından gelen kişilere yönelik yapılan profilleme çalışmalarının midesinde uyuşturucu madde taşıması muhtemel kuryelere yönelik olarak gerçekleştirildiği ve gözlerinde kızarıklık, aşırı terleme ve tedirgin hareketleri gözlemlenen sanığın, bu yönde oluşan şüphe nedeniyle iç beden muayenesi kararı alınarak midesinde uyuşturucu madde bulunup bulunmadığının zaten belirleneceği dikkate alındığında, sanığın kolluk görevlilerine midesinde uyuşturucu madde taşıdığını söylemesinin sonuca etkisinin bulunmadığı, dolayısıyla sanık hakkında etkin pişmanlık hükmünün uygulanma koşullarının oluşmadığı kabul edilmelidir. (5237 S. K. m. 53, 54, 62, 188, 192) (5237 S. K. m. 22, 40) (5271 S. K. m. 127, 308) Uyuşturucu madde ithal etme suçundan sanık …\’nın, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 188/1-4, 62, 52, 53, 54 ve 63. maddeleri uyarınca 25 yıl hapis ve 100 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, müsadereye ve mahsuba ilişkin Bakırköy 5. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 11.03.2016 tarihli ve 257-74 sayılı resen de temyize tabi olan hükmün, Cumhuriyet savcısı ile sanık ve müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 10. Ceza Dairesince 25.10.2016 tarih ve 2643-3252 sayı ile \”01.06.2015 günü saat 08.35\’te Atatürk Havalimanı\’na inen Kotonou uçağı yolcuları üzerinde yapılan profilleme çalışmasında, gözlerinde kızarıklık olduğu, aşırı terlediği ve sürekli sağa sola baktığı tespit edilen sanığın oluşan şüphe üzerine durdurulduğu ve suç konusu kokainin ele geçirildiği anlaşıldığından, tebliğnamedeki bozma düşüncesine iştirak edilmemiştir.\” açıklamasıyla onanmasına karar vermiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 30.11.2016 tarih ve 179402 sayı ile; \”…Sanık 01.06.2015 tarihinde, İstanbul\’a uçak ile gelmiş, vücudu içinde taşıdığı 50 kapsül net 450.33 gr kokaini ülkemize ithal etmiştir. Suçun sübut sabittir. Ancak; Yüksek Dairenin onama ilamındaki, \’01.06.2015 günü saat 08.35\’te Atatürk hava limanına inen Kotonou uçağı yolcuları üzerinde yapılan profilleme çalışmasında, gözlerinde kızarıklık olduğu, aşırı terlediği ve sürekli sağa sola baktığı tespit edilen sanığın oluşan şüphe üzerine durdurulduğu ve suç konusu kokainin ele geçirildiği anlaşıldığından, tebliğnamedeki bozma düşüncesine iştirak edilmemiştir\’ yazısının somut olayda uygulanacak yasa maddelerinin tespiti açısından yetersiz kalacağı düşünülmüş, eksik inceleme sonucunda mahkumiyet hükmü kurulduğu kanaatine varılmıştır. Şöyle ki; İthal eyleminden önce, resmi makamların, sanık suçuna ilişkin haberleri olduğuna dair, dosyada yazılı bir bilgi yoktur. Ayrıca, yakalama tutanağında sanığın, gözlerinde kızarıklık olduğu, aşırı terlediği, sürekli sağa sola baktığı oluşan şüphe üzerine durdurulduğu, uygun yerde üstünün, bir adet el bagajının, bir adet laptop çantasının arandığı, aramada herhangi bir suç unsuruna rastlanmadığı, google tercüme programı vasıtasıyla yapılan mülakatta, şahsın midesinde kapsüller halinde uyuşturucu madde taşıdığını görevlilere beyan ettiği belirtilmiştir. Sanık, 14.12.2015 tarihli savunmasında da, sivil polise, midesinde ne olduğunu bilmediği bir madde taşıdığını söylemiştir. Şahsın midesinde kapsüller halinde uyuşturucu madde taşıdığını görevlilere beyan ettiği belirtilerek, 01.06.2015 tarihli Emniyet Müdürlüğü ve Cumhuriyet savcısının talep yazısı üzerine, 01.06.2015 tarihli Bakırköy 1 inci Sulh Ceza Hakimliğince şahıstan ele geçirilecek muhtemel uyuşturucu maddeler hakkında 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 127. maddesine göre el koyma ve inceleme izni verildiği, 01.06.2015 saat 13.04 ile 06.06.2015 tarih saat 17.00 arasında hastanede doğal yollardan sanığın 50 adet kapsül çıkardığı, 08.06.2015 tarihli ekspertiz raporuna göre, maddelerin 450.33 gr saf kokain olduğu anlaşılmıştır. Bu bilgiler karşısında, sanık beyanı suçunun ortaya çıkmasına hizmet ve yardım sayılır mı, sanık hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 192/3 üncü maddesi uygulanmalı mıdır? Bunun için, yakalama zabtı düzenleyicilerden yeterli sayıda kişi dinlenip, arama sırasında sanığın, midesinde kapsüller halinde uyuşturucu madde taşıdığını görevlilere açıklamasından önce, zabıtanın sanığın iç organlarında taşıyarak uyuşturucu madde ithal edeceği bilgisine sahip olup olmadıklarına dair beyanları saptanıp, varsa bu hususa ait yazılı belgenin evraka eklenmesi sağlanıp, sonrasında sanığın hukuki durumu değerlendirilerek, uygulanacak yasa maddelerinin belirlenmesi gerekeceği kabul edilmelidir. Eksik inceleme ile karar verildiğinden hükmün bozulmasına karar verilmesi gerektiği\” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 10. Ceza Dairesince 07.12.2016 tarih ve 3445-4053 sayı ile; itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanık hakkında TCK\’nın 192. maddesinin üçüncü fıkrasında düzenlenen etkin pişmanlık hükmünün uygulanma koşullarının bulunup bulunmadığının tespiti bakımından eksik araştırma ile hüküm kurulup kurulmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Olay, Yakalama, Cumhuriyet savcısı Görüşme, Muhafaza Altına Alma ve Tartı Tutanağına göre; Narkotik Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü Hudut Kapıları Büro Amirliği görevlilerince, 01.06.2015 tarihinde saat - [Uyuşturucu Madde Bulundurmanın Kişisel Kullanım Amacına Yönelik Olup Olmadığının Değerlendirilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/uyusturucu-madde-bulundurma/): Uyuşturucu Madde Bulundurmanın Kişisel Kullanım Amacına Yönelik Olup Olmadığının Değerlendirilmesi Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu – Madde 188 (1) Uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak imal, ithal veya ihraç eden kişi, yirmi yıldan otuz yıla kadar hapis ve ikibin günden yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (2) Uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı fiilinin diğer ülke açısından ithal olarak nitelendirilmesi dolayısıyla bu ülkede yapılan yargılama sonucunda hükmolunan cezanın infaz edilen kısmı, Türkiye\’de uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı dolayısıyla yapılacak yargılama sonucunda hükmolunan cezadan mahsup edilir. (3) Uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satan, satışa arz eden, başkalarına veren, sevk eden, nakleden, depolayan, satın alan, kabul eden, bulunduran kişi, on yıldan az olmamak üzere hapis ve bin günden yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (Ek cümle: 18/6/2014 – 6545/66 md.) Ancak, uyuşturucu veya uyarıcı madde verilen veya satılan kişinin çocuk olması hâlinde, veren veya satan kişiye verilecek hapis cezası on beş yıldan az olamaz. (4) (Değişik: 27/3/2015-6638/11 md.) a) Yukarıdaki fıkralarda belirtilen uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin eroin, kokain, morfin, sentetik kannabinoid ve türevleri veya bazmorfin olması, b) Üçüncü fıkradaki fiillerin; okul, yurt, hastane, kışla veya ibadethane gibi tedavi, eğitim, askerî ve sosyal amaçla toplu bulunulan bina ve tesisler ile bunların varsa çevre duvarı, tel örgü veya benzeri engel veya işaretlerle belirlenen sınırlarına iki yüz metreden yakın mesafe içindeki umumi veya umuma açık yerlerde işlenmesi, hâlinde verilecek ceza yarı oranında artırılır. (5) (Değişik: 18/6/2014 – 6545/66 md.) Yukarıdaki fıkralarda gösterilen suçların, üç veya daha fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi hâlinde verilecek ceza yarı oranında, suç işlemek için teşkil edilmiş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, verilecek ceza bir kat artırılır. (6) Üretimi resmi makamların iznine veya satışı yetkili tabip tarafından düzenlenen reçeteye bağlı olan ve uyuşturucu veya uyarıcı madde etkisi doğuran her türlü madde açısından da yukarıdaki fıkralar hükümleri uygulanır. (Ek cümle: 29/6/2005 – 5377/22 md.) Ancak, verilecek ceza yarısına kadar indirilebilir. (7) Uyuşturucu veya uyarıcı etki doğurmamakla birlikte, uyuşturucu veya uyarıcı madde üretiminde kullanılan ve ithal veya imali resmi makamların iznine bağlı olan maddeyi ülkeye ithal eden, imal eden, satan, satın alan, sevk eden, nakleden, depolayan veya ihraç eden kişi, sekiz  yıldan az olmamak üzere hapis ve bin günden yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (8) Bu maddede tanımlanan suçların tabip, diş tabibi, eczacı, kimyager, veteriner, sağlık memuru, laborant, ebe, hemşire, diş teknisyeni, hastabakıcı, sağlık hizmeti veren, kimyacılıkla veya ecza ticareti ile iştigal eden kişi tarafından işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır. Kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın almak, kabul etmek veya bulundurmak ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanmak 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu – Madde 191 (Değişik: 18/6/2014 – 6545/68 md.) (1) Kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın alan, kabul eden veya bulunduran ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Bu suçtan dolayı başlatılan soruşturmada şüpheli hakkında 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 171 inci maddesindeki şartlar aranmaksızın, beş yıl süreyle kamu davasının açılmasının ertelenmesine karar verilir. Cumhuriyet savcısı, bu durumda   şüpheliyi, erteleme süresi zarfında kendisine yüklenen yükümlülüklere uygun davranmadığı veya yasakları ihlal ettiği takdirde kendisi bakımından ortaya çıkabilecek sonuçlar konusunda uyarır. (3) Erteleme süresi zarfında şüpheli hakkında asgari bir yıl süreyle denetimli serbestlik tedbiri uygulanır. Bu süre Cumhuriyet savcısının kararı ile üçer aylık sürelerle en fazla bir yıl daha uzatılabilir. Hakkında denetimli serbestlik tedbiri verilen kişi, gerek görülmesi hâlinde denetimli serbestlik süresi içinde tedaviye tabi tutulabilir. (4) Kişinin, erteleme süresi zarfında; a) Kendisine yüklenen yükümlülüklere veya uygulanan tedavinin gereklerine uygun davranmamakta ısrar etmesi, b) Tekrar kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın alması, kabul etmesi veya bulundurması, c) Uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanması, hâlinde, hakkında kamu davası açılır. (5) Erteleme süresi zarfında kişinin kullanmak için tekrar uyuşturucu veya uyarıcı madde satın alması, kabul etmesi veya bulundurması ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanması, dördüncü fıkra uyarınca ihlal nedeni sayılır ve ayrı bir soruşturma ve kovuşturma konusu yapılmaz. (6) Dördüncü fıkraya göre kamu davasının açılmasından sonra, birinci fıkrada tanımlanan suçun tekrar işlendiği iddiasıyla açılan soruşturmalarda ikinci fıkra uyarınca kamu davasının açılmasının ertelenmesi kararı verilemez. (7) Şüpheli erteleme süresi zarfında dördüncü fıkrada belirtilen yükümlülüklere aykırı davranmadığı ve yasakları ihlal etmediği takdirde, hakkında kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilir. (8) Bu Kanunun; a) 188 inci maddesinde tanımlanan uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti, b) 190 ıncı maddesinde tanımlanan uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırma, suçundan dolayı yapılan kovuşturma evresinde, suçun münhasıran bu madde kapsamına girdiğinin anlaşılması hâlinde, sanık hakkında bu madde hükümleri çerçevesinde hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilir. (9) Bu maddede aksine düzenleme bulunmayan hâllerde, Ceza Muhakemesi Kanununun kamu davasının açılmasının ertelenmesine ilişkin 171 inci maddesi veya hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin 231 inci maddesi hükümleri uygulanır. (10) (Ek: 27/3/2015-6638/12 md.) Birinci fıkradaki fiillerin; okul, yurt, hastane, kışla veya ibadethane gibi tedavi, eğitim, askerî ve sosyal amaçla toplu bulunulan bina ve tesisler ile bunların varsa çevre duvarı, tel örgü veya benzeri engel veya işaretlerle belirlenen sınırlarına iki yüz metreden yakın mesafe içindeki umumi veya umuma açık yerlerde işlenmesi hâlinde verilecek ceza yarı oranında artırılır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2017/378 Karar No: 2018/618 Karar Tarihi: 06.12.2018 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 9. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan sanık …\’nun, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 188/3-4, 62, 52, 53, 54, 58 ve 63. maddeleri uyarınca 12 yıl 6 ay hapis ve 100 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, hapis cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine, müsadereye ve mahsuba ilişkin … Ağır Ceza Mahkemesince verilen 15.09.2015 tarihli ve 206-299 sayılı hükmün, sanık ve müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesince 21.01.2016 tarih ve 17103-271 sayı ile; \”…Sanıkta ele geçirilen 0,2 gramdan ibaret suça konu eroin maddesini kullanma dışında satma veya başkasına vermek amacıyla bulundurduğuna dair …\’nın sonradan döndüğü beyanı dışında, savunmasının aksine kuşku sınırlarını aşan yeterli ve kesin delil bulunmadığı, sabit olan fiilin kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçunu oluşturduğu, hukuki durumunun - [Tek Parça Halinde Ele Geçirilen Esrarın Miktar İtibarıyla Uyuşturucu Kullanma Sınırı İçinde Kalması](https://kayseriavukat.org.tr/uyusturucu-kullanma-siniri/): Tek Parça Halinde Ele Geçirilen Esrarın Miktar İtibarıyla Uyuşturucu Kullanma Sınırı İçinde Kalması Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu – Madde 188 (1) Uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak imal, ithal veya ihraç eden kişi, yirmi yıldan otuz yıla kadar hapis ve ikibin günden yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (2) Uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı fiilinin diğer ülke açısından ithal olarak nitelendirilmesi dolayısıyla bu ülkede yapılan yargılama sonucunda hükmolunan cezanın infaz edilen kısmı, Türkiye\’de uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı dolayısıyla yapılacak yargılama sonucunda hükmolunan cezadan mahsup edilir. (3) Uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satan, satışa arz eden, başkalarına veren, sevk eden, nakleden, depolayan, satın alan, kabul eden, bulunduran kişi, on yıldan az olmamak üzere hapis ve bin günden yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (Ek cümle: 18/6/2014 – 6545/66 md.) Ancak, uyuşturucu veya uyarıcı madde verilen veya satılan kişinin çocuk olması hâlinde, veren veya satan kişiye verilecek hapis cezası on beş yıldan az olamaz. (4) (Değişik: 27/3/2015-6638/11 md.) a) Yukarıdaki fıkralarda belirtilen uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin eroin, kokain, morfin, sentetik kannabinoid ve türevleri veya bazmorfin olması, b) Üçüncü fıkradaki fiillerin; okul, yurt, hastane, kışla veya ibadethane gibi tedavi, eğitim, askerî ve sosyal amaçla toplu bulunulan bina ve tesisler ile bunların varsa çevre duvarı, tel örgü veya benzeri engel veya işaretlerle belirlenen sınırlarına iki yüz metreden yakın mesafe içindeki umumi veya umuma açık yerlerde işlenmesi, hâlinde verilecek ceza yarı oranında artırılır. (5) (Değişik: 18/6/2014 – 6545/66 md.) Yukarıdaki fıkralarda gösterilen suçların, üç veya daha fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi hâlinde verilecek ceza yarı oranında, suç işlemek için teşkil edilmiş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, verilecek ceza bir kat artırılır. (6) Üretimi resmi makamların iznine veya satışı yetkili tabip tarafından düzenlenen reçeteye bağlı olan ve uyuşturucu veya uyarıcı madde etkisi doğuran her türlü madde açısından da yukarıdaki fıkralar hükümleri uygulanır. (Ek cümle: 29/6/2005 – 5377/22 md.) Ancak, verilecek ceza yarısına kadar indirilebilir. (7) Uyuşturucu veya uyarıcı etki doğurmamakla birlikte, uyuşturucu veya uyarıcı madde üretiminde kullanılan ve ithal veya imali resmi makamların iznine bağlı olan maddeyi ülkeye ithal eden, imal eden, satan, satın alan, sevk eden, nakleden, depolayan veya ihraç eden kişi, sekiz  yıldan az olmamak üzere hapis ve bin günden yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (8) Bu maddede tanımlanan suçların tabip, diş tabibi, eczacı, kimyager, veteriner, sağlık memuru, laborant, ebe, hemşire, diş teknisyeni, hastabakıcı, sağlık hizmeti veren, kimyacılıkla veya ecza ticareti ile iştigal eden kişi tarafından işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır. Kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın almak, kabul etmek veya bulundurmak ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanmak 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu – Madde 191 (Değişik: 18/6/2014 – 6545/68 md.) (1) Kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın alan, kabul eden veya bulunduran ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Bu suçtan dolayı başlatılan soruşturmada şüpheli hakkında 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 171 inci maddesindeki şartlar aranmaksızın, beş yıl süreyle kamu davasının açılmasının ertelenmesine karar verilir. Cumhuriyet savcısı, bu durumda   şüpheliyi, erteleme süresi zarfında kendisine yüklenen yükümlülüklere uygun davranmadığı veya yasakları ihlal ettiği takdirde kendisi bakımından ortaya çıkabilecek sonuçlar konusunda uyarır. (3) Erteleme süresi zarfında şüpheli hakkında asgari bir yıl süreyle denetimli serbestlik tedbiri uygulanır. Bu süre Cumhuriyet savcısının kararı ile üçer aylık sürelerle en fazla bir yıl daha uzatılabilir. Hakkında denetimli serbestlik tedbiri verilen kişi, gerek görülmesi hâlinde denetimli serbestlik süresi içinde tedaviye tabi tutulabilir. (4) Kişinin, erteleme süresi zarfında; a) Kendisine yüklenen yükümlülüklere veya uygulanan tedavinin gereklerine uygun davranmamakta ısrar etmesi, b) Tekrar kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın alması, kabul etmesi veya bulundurması, c) Uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanması, hâlinde, hakkında kamu davası açılır. (5) Erteleme süresi zarfında kişinin kullanmak için tekrar uyuşturucu veya uyarıcı madde satın alması, kabul etmesi veya bulundurması ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanması, dördüncü fıkra uyarınca ihlal nedeni sayılır ve ayrı bir soruşturma ve kovuşturma konusu yapılmaz. (6) Dördüncü fıkraya göre kamu davasının açılmasından sonra, birinci fıkrada tanımlanan suçun tekrar işlendiği iddiasıyla açılan soruşturmalarda ikinci fıkra uyarınca kamu davasının açılmasının ertelenmesi kararı verilemez. (7) Şüpheli erteleme süresi zarfında dördüncü fıkrada belirtilen yükümlülüklere aykırı davranmadığı ve yasakları ihlal etmediği takdirde, hakkında kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilir. (8) Bu Kanunun; a) 188 inci maddesinde tanımlanan uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti, b) 190 ıncı maddesinde tanımlanan uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırma, suçundan dolayı yapılan kovuşturma evresinde, suçun münhasıran bu madde kapsamına girdiğinin anlaşılması hâlinde, sanık hakkında bu madde hükümleri çerçevesinde hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilir. (9) Bu maddede aksine düzenleme bulunmayan hâllerde, Ceza Muhakemesi Kanununun kamu davasının açılmasının ertelenmesine ilişkin 171 inci maddesi veya hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin 231 inci maddesi hükümleri uygulanır. (10) (Ek: 27/3/2015-6638/12 md.) Birinci fıkradaki fiillerin; okul, yurt, hastane, kışla veya ibadethane gibi tedavi, eğitim, askerî ve sosyal amaçla toplu bulunulan bina ve tesisler ile bunların varsa çevre duvarı, tel örgü veya benzeri engel veya işaretlerle belirlenen sınırlarına iki yüz metreden yakın mesafe içindeki umumi veya umuma açık yerlerde işlenmesi hâlinde verilecek ceza yarı oranında artırılır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2017/9-623 Karar No: 2019/123 Karar Tarihi: 21.02.2019 Özet: Kadirli ilçesinde oturan sanıkların, Kırıkhan ilçesine giderek suç konusu esrarı aldıktan sonra tekrar ikamet ettikleri ilçeye döndükleri sırada yakalanmaları, ele geçirilen net 330,4 gram ağırlığındaki suç konusu esrarın miktar itibarıyla uyuşturucu kullanma sınırı içinde kalması, söz konusu uyuşturucu maddenin tek parça hâlinde ele geçirilmesi, uyuşturucu madde kullandıklarını söyleyen sanıkların savunmalarının aksine, birlikte satın aldıkları suç konusu esrarı başkalarına satacaklarına, devredeceklerine veya vereceklerine ilişkin herhangi bir davranış içinde oldukları hususunda bir tespit bulunmadığı gibi kullanma dışında bir amaçla bulundurduklarına ilişkin delil de olmaması, sanık …\’ın, diğer sanık …\’ın suç konusu esrarı isteyenlere sattığı şeklindeki soyut ve suç atma niteliğinde kalabilecek kolluktaki beyanından dönmesi karşısında, sanıkların sabit olan eylemlerinin kullanmak için uyuşturucu madde satın alma suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir. Bu itibarla, Yerel Mahkemenin direnme kararına konu hükümlerinin bozulmasına karar verilmelidir. (5237 S. K. m. - [Uyuşturucu Madde Kullanma Suçunda Verilen Tedavi ve Denetimli Serbestlik Tedbirine Uyulmaması](https://kayseriavukat.org.tr/tedavi-ve-denetimli-serbestlik-tedbiri/): Uyuşturucu Madde Bulundurma Suçunda Verilen Tedavi ve Denetimli Serbestlik Tedbirine Uyulmamasında Israr Şartı 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın almak, kabul etmek veya bulundurmak ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanmak Madde 191– (Değişik: 18/6/2014 – 6545/68 md.) (1) Kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın alan, kabul eden veya bulunduran ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Bu suçtan dolayı başlatılan soruşturmada şüpheli hakkında 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 171 inci maddesindeki şartlar aranmaksızın, beş yıl süreyle kamu davasının açılmasının ertelenmesine karar verilir. Cumhuriyet savcısı, bu durumda   şüpheliyi, erteleme süresi zarfında kendisine yüklenen yükümlülüklere uygun davranmadığı veya yasakları ihlal ettiği takdirde kendisi bakımından ortaya çıkabilecek sonuçlar konusunda uyarır. (3) Erteleme süresi zarfında şüpheli hakkında asgari bir yıl süreyle denetimli serbestlik tedbiri uygulanır. Bu süre Cumhuriyet savcısının kararı ile üçer aylık sürelerle en fazla bir yıl daha uzatılabilir. Hakkında denetimli serbestlik tedbiri verilen kişi, gerek görülmesi hâlinde denetimli serbestlik süresi içinde tedaviye tabi tutulabilir. (4) Kişinin, erteleme süresi zarfında; a) Kendisine yüklenen yükümlülüklere veya uygulanan tedavinin gereklerine uygun davranmamakta ısrar etmesi, b) Tekrar kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın alması, kabul etmesi veya bulundurması, c) Uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanması, hâlinde, hakkında kamu davası açılır. (5) Erteleme süresi zarfında kişinin kullanmak için tekrar uyuşturucu veya uyarıcı madde satın alması, kabul etmesi veya bulundurması ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanması, dördüncü fıkra uyarınca ihlal nedeni sayılır ve ayrı bir soruşturma ve kovuşturma konusu yapılmaz. (6) Dördüncü fıkraya göre kamu davasının açılmasından sonra, birinci fıkrada tanımlanan suçun tekrar işlendiği iddiasıyla açılan soruşturmalarda ikinci fıkra uyarınca kamu davasının açılmasının ertelenmesi kararı verilemez. (7) Şüpheli erteleme süresi zarfında dördüncü fıkrada belirtilen yükümlülüklere aykırı davranmadığı ve yasakları ihlal etmediği takdirde, hakkında kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilir. (8) Bu Kanunun; a) 188 inci maddesinde tanımlanan uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti, b) 190 ıncı maddesinde tanımlanan uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırma, suçundan dolayı yapılan kovuşturma evresinde, suçun münhasıran bu madde kapsamına girdiğinin anlaşılması hâlinde, sanık hakkında bu madde hükümleri çerçevesinde hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilir. (9) Bu maddede aksine düzenleme bulunmayan hâllerde, Ceza Muhakemesi Kanununun kamu davasının açılmasının ertelenmesine ilişkin 171 inci maddesi veya hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin 231 inci maddesi hükümleri uygulanır. (10) (Ek: 27/3/2015-6638/12 md.) Birinci fıkradaki fiillerin; okul, yurt, hastane, kışla veya ibadethane gibi tedavi, eğitim, askerî ve sosyal amaçla toplu bulunulan bina ve tesisler ile bunların varsa çevre duvarı, tel örgü veya benzeri engel veya işaretlerle belirlenen sınırlarına iki yüz metreden yakın mesafe içindeki umumi veya umuma açık yerlerde işlenmesi hâlinde verilecek ceza yarı oranında artırılır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2018/10-172 Karar No: 2019/373 Karar Tarihi: 02.05.2019 Özet: Denetim planının uygulanması sırasında da benzer bir olumsuzlukla karşılaşan sanık ya da hükümlüye plana uymama nedeniyle bir uyarı yapılmasının ve mani halini belirten yükümlüye planın uygulanmasını sağlayacak imkânının tanınması amaçlanmıştır. Yani plan gereği yapılması gereken işlem ya da uygulamalar engelin ortadan kalkması sonrasına ertelenebilecek, böylece yükümlünün tedbirin gereklerine uyması sağlanacaktır. (5237 S. K. m. 53, 58, 62, 191) Kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda İzmir 16. Sulh Ceza Mahkemesince 22.02.2012 tarih ve 991-321 sayı ile sanık … hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 191/2-3-4 ve 5. maddeleri uyarınca tedavi ve denetimli serbestlik tedbiri uygulanmasına karar verilmiş, söz konusu karar itiraz edilmeksizin kesinleşmiştir. Tedavi ve denetimli serbestlik tedbirinin gereklerine uygun davranmadığının bildirilmesi üzerine sanık hakkında yargılamaya devam eden İzmir 16. Sulh Ceza Mahkemesince 06.12.2012 tarih ve 1198-1859 sayı ile sanığın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 191/1, 62, 53 ve 58. maddeleri uyarınca 10 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ilişkin hükmün sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 10. Ceza Dairesince 12.06.2017 tarih ve 3857-2595 sayı ile onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 29.12.2017 tarih ve 65075 sayı ile; \”…28.06.2014 tarihinde yürürlüğe giren 6545 sayılı Kanun\’la 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 191. maddesinde yapılan değişiklik sonucu TCK\’nın 191/4. fıkrasının (a) bendinde yer alan \’Kişinin, erteleme süresi zarfında; kendisine yüklenen yükümlülüklere veya uygulanan tedavinin gereklerine uygun davranmamakta ısrar etmesi halinde, hakkında kamu davası açılır\’ hükmü gereğince, sanığa Uşak Denetimli Serbestlik Müdürlüğünün 19.06.2012 tarihli çağrı yazısı ile 10 gün içinde adı geçen müdürlüğe gelmesi hususunda çağrıda bulunulduğu, çağrı yazısının 22.06.2012 tarihinde tebliğ edildiği, ancak sanığın yasal sürede herhangi bir başvuru yapmaması üzerine sanığa tekrar yeni bir süre verilerek başvuru yapması konusunda ihtaratta bulunulmadığının anlaşılması karşısında, sanığın ilk çağrıya uymamasının, kendisine yüklenen yükümlülüklere uygun davranmamakta ısrar etmesi olarak kabul edilip edilemeyeceği hususu itirazımızın özünü oluşturmaktadır. Konumuz açısından 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 191. maddesi aşağıdaki şekilde düzenlenmiştir. “Madde 191– (Değişik: 18/6/2014 – 6545/68 md.) (1) Kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın alan, kabul eden veya bulunduran ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Bu suçtan dolayı başlatılan soruşturmada şüpheli hakkında 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 171 inci maddesindeki şartlar aranmaksızın, beş yıl süreyle kamu davasının açılmasının ertelenmesine karar verilir. Cumhuriyet savcısı, bu durumda şüpheliyi, erteleme süresi zarfında kendisine yüklenen yükümlülüklere uygun davranmadığı veya yasakları ihlal ettiği takdirde kendisi bakımından ortaya çıkabilecek sonuçlar konusunda uyarır. (3) Erteleme süresi zarfında şüpheli hakkında asgari bir yıl süreyle denetimli serbestlik tedbiri uygulanır. Bu süre Cumhuriyet savcısının kararı ile üçer aylık sürelerle en fazla bir yıl daha uzatılabilir. Hakkında denetimli serbestlik tedbiri verilen kişi, gerek görülmesi hâlinde denetimli serbestlik süresi içinde tedaviye tabi tutulabilir. (4) Kişinin, erteleme süresi zarfında; a) Kendisine yüklenen yükümlülüklere veya uygulanan tedavinin gereklerine uygun davranmamakta ısrar etmesi, b) Tekrar kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın alması, kabul etmesi veya bulundurması, c) Uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanması, hâlinde, hakkında kamu davası açılır. (5) Erteleme süresi zarfında kişinin kullanmak için tekrar uyuşturucu veya uyarıcı madde satın alması, kabul etmesi veya bulundurması ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanması, dördüncü fıkra uyarınca ihlal nedeni sayılır ve ayrı bir soruşturma ve kovuşturma konusu yapılmaz. (6) Dördüncü fıkraya - [Arama Kararı Olmadan Ele Geçirilen Uyuşturucu Madde Hukuka Uygun Delil Olarak Kabul Edilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/arama-karari-olmadan-uyusturucu-madde/): Arama Kararı Olmadan Ele Geçirilen Uyuşturucu Madde Hukuka Uygun Delil Olarak Kabul Edilir mi? Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2016/732 Karar No: 2019/439 Karar Tarihi: 16.05.2019 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 20. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan sanık …\’nın 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 188/3, 62, 52, 53, 54 ve 63. maddeleri uyarınca 12 yıl 6 ay hapis ve 80 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, müsadereye ve mahsuba ilişkin Gebze 2. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 02.03.2015 tarihli ve 4-96 sayılı hükmün, sanık ve müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 20. Ceza Dairesince 02.12.2015 tarih ve 13981-4940 sayı ile; \”Olay tutanağının içeriğine göre, ihbar üzerine olay yerinde tertibat alan emniyet güçlerince fiziki takip sonucu, hakkında ayrı soruşturma yapılan 18 yaşından küçük … ve sanık …’nın yakalandığı, Gebze Sulh Ceza Hakimliği’nin 03.09.2014 tarih ve 2014/499 D.İş sayılı ‘Önleme Arama Kararına’ dayanılarak … ile sanığın üstünde ve sanığın aracında yapılan aramada uyuşturucu madde ele geçirildiği anlaşılmaktadır. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 116 ve 119. maddelerine göre \’adli arama\’ şüphelinin veya sanığın yakalanması ya da suç delillerinin elde edilmesi için yapılan aramadır. Somut bir suçun işlendiği şüphesi varsa adli arama yapılabilir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu\’nun 2013/610-2014/512, 2013/841-2014/513 ve 2014/166-514 sayılı kararlarında da belirtildiği üzere; adli arama kararı gerektiren olayda arama kararı alınmadan arama yapılması hukuka aykırıdır. Böyle bir arama sonucu bulunan deliller ya da suçun maddi konusu \’hukuka aykırı yöntemlerle elde edilmiş\’ olacağından, Anayasa\’nın 38. maddesinin 6. fıkrası ile 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 206. maddesinin 2. fıkrasının (a) bendi, 217. maddesinin 2. fıkrası, 230. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendi ve 289. maddesinin 1. fıkrasının (i) bendi uyarınca hükme esas alınamaz. Somut olayda sanığın, ihbar üzerine fiziki takip sonucu yakalanması nedeniyle faili belli olan bir suçun işlendiği konusunda şüphe oluşmuştur. CMK\’nın 116, 117 ve 119. maddelerine uygun şekilde \’adli arama kararı\’ alınmadan, hakkında ayrı soruşturma yapılan 18 yaşından küçük … ile sanığın üzerinde ve aracında arama yapılması hukuka aykırıdır. Bu arama sonucu bulunan uyuşturucu madde ise hem \’suçun maddi konusu\’ hem de \’suçun delili\’ olup hukuka aykırı yöntemle elde edildiğinden hükme esas alınamaz. Sanık açısından hukuka uygun olarak elde edilmiş bir uyuşturucu veya uyarıcı madde olmadığından, suçun maddi konusunun da bulunmadığı kabul edilmelidir. İsnat olunan suçun maddi konusunu teşkil eden, sanığın üzerinde ve aracında yapılan arama sonucu ele geçirilen uyuşturucu madde ve yaşı küçük …\’in üzerinde ele geçirilen uyuşturucu maddenin hukuka aykırı yöntemle elde edilmesi nedeniyle hükme esas alınamayacağı ve buna bağlı olarak suçun unsuru oluşmadığı gözetilmeden, sanık hakkında beraat yerine mahkûmiyet hükmü kurulması\” isabetsizliğinden bozulmasına oy çokluğuyla karar verilmiş, Karşı Oy Gerekçesi Daire üyesi E. Şener; “Sanık …\’nın uyuşturucu madde sattığı yönünde ihbar ve bilgi edinilmesi üzerine kolluk görevlilerince…\’nın fiziki takibe alındığı, takip sırasında Erdal\’ın, yakalandıktan sonra kimlikleri tespit edilen … ve … ile buluştuğu ve bir şeyler alıp verdikleri görülmesi üzerine, Erdal\’dan uyuşturucu madde aldıkları değerlendirilen … ve Müslüm\’ün, Erdal\’ın yanından ayrıldıklarında yakalandıkları, KOM Grup Amirliği\’ne intikal ettirildikleri, Erdal\’ın ise hemen yakalanmadığı, Gebze Devlet Hastanesi giriş ve çıkış kısımlarında bulunan işlettiği simit tezgahına geri geleceği düşüncesiyle simit tezgahları civarında gerekli tertibat alındığı yaklaşık 2 saat sonra hastanenin çıkış tarafındaki tezgah yanına geldiğinde yakalandığı, Erdal hakkında \’adli arama kararı\’ ya da \’yazılı arama emri\’ alınmadan \’önleme araması\’ kararına dayanılarak yapılan üst ve araç aramasında bonzai tabir edilen \’sentetik cannabinoid\’lerin ele geçirildiği; Erdal\’dan uyuşturucu madde aldığı belirtilen 18 yaşından küçük S. Serbest hakkında soruşturmanın ayrıldığı anlaşılmıştır. Soruşturma sırasında … tanık sıfatıyla Cumhuriyet savcılığında müdafii ile birlikte verdiği ifadesinde Erdal\’dan 15 TL \’ye uyuşturucu madde aldığını beyan etmiştir. …\’ın, Erdal\’dan uyuşturucu madde aldığı sırada yanında bulunan tanık sıfatıyla kollukta ifadesine başvurulan … da müdafii huzurunda verdiği ifadesinde, …\’ın, Erdal\’dan 15 TL\’ye uyuşturucu madde aldığını, yakalandıklarında …\’ın elinde bulunan uyuşturucu maddeyi kolluk görevlilerine verdiğini beyan etmiştir. Sanık … hakkında uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan dava açılmış ve 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 188. maddesinin 3. fıkrasına eklenen ek cümle uyarınca mahkûmiyetine karar verilmiştir. Sanık müdafii tarafından temyiz edilen hüküm \’isnat olunan suçun maddi konusunu teşkil eden, sanığın üzerinde ve aracında yapılan arama sonucu ele geçirilen uyuşturucu madde ve yaşı küçük …\’in üzerinde ele geçirilen uyuşturucu maddenin hukuka aykırı yöntemle elde edilmesi nedeniyle hükme esas alınamayacağı ve buna bağlı olarak suçun unsuru oluşmadığı gözetilmeden sanık hakkında beraat yerine mahkumiyet hükmü kurulması\’ nedeniyle Daire çoğunluğunca bozulmasına ve sanığın tahliyesine karar verilmiştir. Dosya içinde …\’dan elde edilen maddenin uyuşturucu ya da uyuşturucu madde olduğuna ilişkin bir uzmanlık raporu bulunmamaktadır. Öncelikle … hakkındaki soruşturma/kovuşturma dosyası getirilerek ele geçen maddenin niteliğine ilişkin uzmar bir kurum ya da kuruluş tarafından düzenlenen bir rapor bulunup bulunmadığı araştırılmalı, uyuşturucu ya da uyarıcı madde olduğunu belirten bir rapor varsa, maddi delilin varlığı kabul edilmelidir. Yoksa buna ilişkin bir araştırma yapılması için kararın bozulması gerekir. Oysa sayın çoğunluk tarafından bu araştırmaya gerek görülmemiştir. Bu haliyle …\’da ele geçen maddenin uyuşturucu madde olduğu kabul edilmiştir. Bu duruma göre de sanık …\’ın, Erdal\’dan uyuşturucu madde satın alma eyleminde … yönünden CMK\’nın 2. maddesinin (j) bendi ve Adli Önleme Aramaları Yönetmeliği\’nin 4. maddesinde yer alan suçüstü hâli vardır. Soruşturma başladığında … hakkında hiçbir bilgi, hatta suç şüphesi dahi yoktur, takip edilen Erdal\’dır. Erdal\’ın suçun belirlenmesi için … ve yanındaki Müslüm\’ün izleme sırasında Erdal ile buluşmaları ve bir şeyler alıp verdikleri görülmesi üzerine yakalanmış, yakalanınca …\’ın elindeki madde ele geçirilmiştir. … ve Müslüm bu uyuşturucu maddeyi Erdal\’dan aldıklarını beyan etmişlerdir. …\’da ele geçirilen madde hukuka aykırı yöntemle elde edilmemiştir. Bu maddeyi Erdal\’dan aldıklarını beyan eden …\’ın müdafii huzurunda Cumhuriyet savcılığında verdiği beyan ile onunla birlikte yakalanan Müslüm\’ün kollukta müdafii huzurunda alınan beyanları hukuken geçerli beyanlar olup Erdal\’ın mahkûmiyetine karar verilmesi gerektiği kanısını taşıdığımdan sayın çoğunluğun görüşüne katılmıyorum.\’ düşüncesiyle karşı oy kullanmıştır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 15.01.2016 tarih ve 132986 sayı ile; \”…Yüksek Daire\’nin bozma kararının yerinde olmadığı değerlendirilmektedir. Zira; incelenen yargılamaya konu dosya kapsamına göre; \’…Sanık …\’nın, Fatih Devlet Hastanesi girişindeki simit tezgâhı civarında uyuşturucu madde sattığı yönünde alınan ihbar ve bilgi üzerine, Gebze Emniyet Müdürlüğü kolluk görevlilerince fiziki takibe alındığı, takip sırasında Erdal\’ın, yakalandıktan sonra kimlikleri tespit edilen … ve … ile buluştuğu - [Uyuşturucu Kullanım Sınırının Üzerinde Esrar ve Uyuşturucu Madde Bulundurma](https://kayseriavukat.org.tr/uyusturucu-kullanim-siniri/): Uyuşturucu Kullanım Sınırı ve Bu Sınırın Üzerinde Esrar ve Uyuşturucu Madde Bulundurma Halinde Verilecek Ceza Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu – Madde 188 (1) Uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak imal, ithal veya ihraç eden kişi, yirmi yıldan otuz yıla kadar hapis ve ikibin günden yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (2) Uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı fiilinin diğer ülke açısından ithal olarak nitelendirilmesi dolayısıyla bu ülkede yapılan yargılama sonucunda hükmolunan cezanın infaz edilen kısmı, Türkiye\’de uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı dolayısıyla yapılacak yargılama sonucunda hükmolunan cezadan mahsup edilir. (3) Uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satan, satışa arz eden, başkalarına veren, sevk eden, nakleden, depolayan, satın alan, kabul eden, bulunduran kişi, on yıldan az olmamak üzere hapis ve bin günden yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (Ek cümle: 18/6/2014 – 6545/66 md.) Ancak, uyuşturucu veya uyarıcı madde verilen veya satılan kişinin çocuk olması hâlinde, veren veya satan kişiye verilecek hapis cezası on beş yıldan az olamaz. (4) (Değişik: 27/3/2015-6638/11 md.) a) Yukarıdaki fıkralarda belirtilen uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin eroin, kokain, morfin, sentetik kannabinoid ve türevleri veya bazmorfin olması, b) Üçüncü fıkradaki fiillerin; okul, yurt, hastane, kışla veya ibadethane gibi tedavi, eğitim, askerî ve sosyal amaçla toplu bulunulan bina ve tesisler ile bunların varsa çevre duvarı, tel örgü veya benzeri engel veya işaretlerle belirlenen sınırlarına iki yüz metreden yakın mesafe içindeki umumi veya umuma açık yerlerde işlenmesi, hâlinde verilecek ceza yarı oranında artırılır. (5) (Değişik: 18/6/2014 – 6545/66 md.) Yukarıdaki fıkralarda gösterilen suçların, üç veya daha fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi hâlinde verilecek ceza yarı oranında, suç işlemek için teşkil edilmiş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, verilecek ceza bir kat artırılır. (6) Üretimi resmi makamların iznine veya satışı yetkili tabip tarafından düzenlenen reçeteye bağlı olan ve uyuşturucu veya uyarıcı madde etkisi doğuran her türlü madde açısından da yukarıdaki fıkralar hükümleri uygulanır. (Ek cümle: 29/6/2005 – 5377/22 md.) Ancak, verilecek ceza yarısına kadar indirilebilir. (7) Uyuşturucu veya uyarıcı etki doğurmamakla birlikte, uyuşturucu veya uyarıcı madde üretiminde kullanılan ve ithal veya imali resmi makamların iznine bağlı olan maddeyi ülkeye ithal eden, imal eden, satan, satın alan, sevk eden, nakleden, depolayan veya ihraç eden kişi, sekiz  yıldan az olmamak üzere hapis ve bin günden yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (8) Bu maddede tanımlanan suçların tabip, diş tabibi, eczacı, kimyager, veteriner, sağlık memuru, laborant, ebe, hemşire, diş teknisyeni, hastabakıcı, sağlık hizmeti veren, kimyacılıkla veya ecza ticareti ile iştigal eden kişi tarafından işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır. Kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın almak, kabul etmek veya bulundurmak ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanmak 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu – Madde 191 (Değişik: 18/6/2014 – 6545/68 md.) (1) Kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın alan, kabul eden veya bulunduran ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Bu suçtan dolayı başlatılan soruşturmada şüpheli hakkında 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 171 inci maddesindeki şartlar aranmaksızın, beş yıl süreyle kamu davasının açılmasının ertelenmesine karar verilir. Cumhuriyet savcısı, bu durumda   şüpheliyi, erteleme süresi zarfında kendisine yüklenen yükümlülüklere uygun davranmadığı veya yasakları ihlal ettiği takdirde kendisi bakımından ortaya çıkabilecek sonuçlar konusunda uyarır. (3) Erteleme süresi zarfında şüpheli hakkında asgari bir yıl süreyle denetimli serbestlik tedbiri uygulanır. Bu süre Cumhuriyet savcısının kararı ile üçer aylık sürelerle en fazla bir yıl daha uzatılabilir. Hakkında denetimli serbestlik tedbiri verilen kişi, gerek görülmesi hâlinde denetimli serbestlik süresi içinde tedaviye tabi tutulabilir. (4) Kişinin, erteleme süresi zarfında; a) Kendisine yüklenen yükümlülüklere veya uygulanan tedavinin gereklerine uygun davranmamakta ısrar etmesi, b) Tekrar kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın alması, kabul etmesi veya bulundurması, c) Uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanması, hâlinde, hakkında kamu davası açılır. (5) Erteleme süresi zarfında kişinin kullanmak için tekrar uyuşturucu veya uyarıcı madde satın alması, kabul etmesi veya bulundurması ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanması, dördüncü fıkra uyarınca ihlal nedeni sayılır ve ayrı bir soruşturma ve kovuşturma konusu yapılmaz. (6) Dördüncü fıkraya göre kamu davasının açılmasından sonra, birinci fıkrada tanımlanan suçun tekrar işlendiği iddiasıyla açılan soruşturmalarda ikinci fıkra uyarınca kamu davasının açılmasının ertelenmesi kararı verilemez. (7) Şüpheli erteleme süresi zarfında dördüncü fıkrada belirtilen yükümlülüklere aykırı davranmadığı ve yasakları ihlal etmediği takdirde, hakkında kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilir. (8) Bu Kanunun; a) 188 inci maddesinde tanımlanan uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti, b) 190 ıncı maddesinde tanımlanan uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırma, suçundan dolayı yapılan kovuşturma evresinde, suçun münhasıran bu madde kapsamına girdiğinin anlaşılması hâlinde, sanık hakkında bu madde hükümleri çerçevesinde hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilir. (9) Bu maddede aksine düzenleme bulunmayan hâllerde, Ceza Muhakemesi Kanununun kamu davasının açılmasının ertelenmesine ilişkin 171 inci maddesi veya hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin 231 inci maddesi hükümleri uygulanır. (10) (Ek: 27/3/2015-6638/12 md.) Birinci fıkradaki fiillerin; okul, yurt, hastane, kışla veya ibadethane gibi tedavi, eğitim, askerî ve sosyal amaçla toplu bulunulan bina ve tesisler ile bunların varsa çevre duvarı, tel örgü veya benzeri engel veya işaretlerle belirlenen sınırlarına iki yüz metreden yakın mesafe içindeki umumi veya umuma açık yerlerde işlenmesi hâlinde verilecek ceza yarı oranında artırılır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2018/10 Karar No: 2018/57 Karar Tarihi: 20.02.2018 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 10. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan sanık …\’in 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 188/3, 62, 52/2-4, 53 ve 54. maddeleri gereğince 4 yıl 2 ay hapis ve 3.000 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına, taksitlendirmeye, hak yoksunluğuna ve müsadereye ilişkin Gaziantep 4. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 26.09.2013 gün ve 86-300 sayılı hükmün, sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 10. Ceza Dairesince 10.07.2017 gün ve 14986-3397 sayı ile onanmasına karar verilmiş, Karşı Oy Gerekçesi Daire üyeleri M. İsmet Yörük ve R. Başkaya; \”Olay günü evinde esrar bulundurduğu bilgisi alınması üzerine, Cumhuriyet savcısından alınan yazılı arama emrine istinaden sanığın evinde yapılan aramada toplam net 477 gr esrar bulunmuştur. Sanık savunmasında; uzun zamandır uyuşturucu kullandığını, evinde bulunan esrarı da içmek amacıyla bulundurduğunu - [Kullanmak İçin Uyuşturucu Madde Bulundurma Suçu ile Uyuşturucu Madde Ticareti Yapma Suçu Ayrımı](https://kayseriavukat.org.tr/uyusturucu-madde-ticareti-yapma-sucu/): Kullanmak İçin Uyuşturucu Madde Bulundurma Suçu ile Uyuşturucu Madde Ticareti Yapma Suçu Ayrımı 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti – Madde 188 (1) Uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak imal, ithal veya ihraç eden kişi, yirmi yıldan otuz yıla kadar hapis ve ikibin günden yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (2) Uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı fiilinin diğer ülke açısından ithal olarak nitelendirilmesi dolayısıyla bu ülkede yapılan yargılama sonucunda hükmolunan cezanın infaz edilen kısmı, Türkiye\’de uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı dolayısıyla yapılacak yargılama sonucunda hükmolunan cezadan mahsup edilir. (3) Uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satan, satışa arz eden, başkalarına veren, sevk eden, nakleden, depolayan, satın alan, kabul eden, bulunduran kişi, on yıldan az olmamak üzere hapis ve bin günden yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. Ancak, uyuşturucu veya uyarıcı madde verilen veya satılan kişinin çocuk olması hâlinde, veren veya satan kişiye verilecek hapis cezası on beş yıldan az olamaz. (4) a) Yukarıdaki fıkralarda belirtilen uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin eroin, kokain, morfin, sentetik kannabinoid ve türevleri veya bazmorfin olması, b) Üçüncü fıkradaki fiillerin; okul, yurt, hastane, kışla veya ibadethane gibi tedavi, eğitim, askerî ve sosyal amaçla toplu bulunulan bina ve tesisler ile bunların varsa çevre duvarı, tel örgü veya benzeri engel veya işaretlerle belirlenen sınırlarına iki yüz metreden yakın mesafe içindeki umumi veya umuma açık yerlerde işlenmesi, hâlinde verilecek ceza yarı oranında artırılır. (5) Yukarıdaki fıkralarda gösterilen suçların, üç veya daha fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi hâlinde verilecek ceza yarı oranında, suç işlemek için teşkil edilmiş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, verilecek ceza bir kat artırılır. (6) Üretimi resmi makamların iznine veya satışı yetkili tabip tarafından düzenlenen reçeteye bağlı olan ve uyuşturucu veya uyarıcı madde etkisi doğuran her türlü madde açısından da yukarıdaki fıkralar hükümleri uygulanır. Ancak, verilecek ceza yarısına kadar indirilebilir. (7) Uyuşturucu veya uyarıcı etki doğurmamakla birlikte, uyuşturucu veya uyarıcı madde üretiminde kullanılan ve ithal veya imali resmi makamların iznine bağlı olan maddeyi ülkeye ithal eden, imal eden, satan, satın alan, sevk eden, nakleden, depolayan veya ihraç eden kişi, sekiz  yıldan az olmamak üzere hapis ve bin günden yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (8) Bu maddede tanımlanan suçların tabip, diş tabibi, eczacı, kimyager, veteriner, sağlık memuru, laborant, ebe, hemşire, diş teknisyeni, hastabakıcı, sağlık hizmeti veren, kimyacılıkla veya ecza ticareti ile iştigal eden kişi tarafından işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır. Kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın almak, kabul etmek veya bulundurmak ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanmak – Madde 191 (1) Kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın alan, kabul eden veya bulunduran ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Bu suçtan dolayı başlatılan soruşturmada şüpheli hakkında 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 171 inci maddesindeki şartlar aranmaksızın, beş yıl süreyle kamu davasının açılmasının ertelenmesine karar verilir. Cumhuriyet savcısı, bu durumda   şüpheliyi, erteleme süresi zarfında kendisine yüklenen yükümlülüklere uygun davranmadığı veya yasakları ihlal ettiği takdirde kendisi bakımından ortaya çıkabilecek sonuçlar konusunda uyarır. (3) Erteleme süresi zarfında şüpheli hakkında asgari bir yıl süreyle denetimli serbestlik tedbiri uygulanır. Bu süre Cumhuriyet savcısının kararı ile üçer aylık sürelerle en fazla bir yıl daha uzatılabilir. Hakkında denetimli serbestlik tedbiri verilen kişi, gerek görülmesi hâlinde denetimli serbestlik süresi içinde tedaviye tabi tutulabilir. (4) Kişinin, erteleme süresi zarfında; a) Kendisine yüklenen yükümlülüklere veya uygulanan tedavinin gereklerine uygun davranmamakta ısrar etmesi, b) Tekrar kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın alması, kabul etmesi veya bulundurması, c) Uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanması, hâlinde, hakkında kamu davası açılır. (5) Erteleme süresi zarfında kişinin kullanmak için tekrar uyuşturucu veya uyarıcı madde satın alması, kabul etmesi veya bulundurması ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanması, dördüncü fıkra uyarınca ihlal nedeni sayılır ve ayrı bir soruşturma ve kovuşturma konusu yapılmaz. (6) Dördüncü fıkraya göre kamu davasının açılmasından sonra, birinci fıkrada tanımlanan suçun tekrar işlendiği iddiasıyla açılan soruşturmalarda ikinci fıkra uyarınca kamu davasının açılmasının ertelenmesi kararı verilemez. (7) Şüpheli erteleme süresi zarfında dördüncü fıkrada belirtilen yükümlülüklere aykırı davranmadığı ve yasakları ihlal etmediği takdirde, hakkında kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilir. (8) Bu Kanunun; a) 188 inci maddesinde tanımlanan uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti, b) 190 ıncı maddesinde tanımlanan uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırma, suçundan dolayı yapılan kovuşturma evresinde, suçun münhasıran bu madde kapsamına girdiğinin anlaşılması hâlinde, sanık hakkında bu madde hükümleri çerçevesinde hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilir. (9) Bu maddede aksine düzenleme bulunmayan hâllerde, Ceza Muhakemesi Kanununun kamu davasının açılmasının ertelenmesine ilişkin 171 inci maddesi veya hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin 231 inci maddesi hükümleri uygulanır. (10) Birinci fıkradaki fiillerin; okul, yurt, hastane, kışla veya ibadethane gibi tedavi, eğitim, askerî ve sosyal amaçla toplu bulunulan bina ve tesisler ile bunların varsa çevre duvarı, tel örgü veya benzeri engel veya işaretlerle belirlenen sınırlarına iki yüz metreden yakın mesafe içindeki umumi veya umuma açık yerlerde işlenmesi hâlinde verilecek ceza yarı oranında artırılır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2017/10-972 Karar No: 2019/114 Karar Tarihi: 19.02.2019 Özet: Kendisinden ayrı ayrı kâğıda sarılı paketlerde, satışa hazır ve 13 parça hâlinde uyuşturucu madde ele geçirilen sanığın, uyuşturucu madde kullandığını açıklaması nedeniyle, hakkında ayrıca \”Kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma\” suçundan dava açılmış ise de uyuşturucu madde kullanımının teknik yöntemlerle saptanmadığı da dikkate alındığında, suç konusu uyuşturucu maddeyi içmek için bulundurduğuna yönelik savunmasının, uyuşturucu madde ticareti yapma suçunu gizlemeye ve bu suçun cezasından kurtulmaya yönelik olduğunun, bu bağlamda kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçunun sübut bulmadığının kabulü gerekmektedir. Bu itibarla, Özel Dairenin onama kararları isabetli olup haklı nedene dayanmayan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmiştir. (5237 S. K. m. 52, 53, 62, 188, 191) Dava: Sanık …\’nin, uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 188/3, 62, 52/2 ve 53. maddeleri uyarınca 4 yıl 2 ay hapis ve 500 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna, \”Kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma\” suçundan ise beraatine ilişkin İstanbul Anadolu 7. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 18.02.2014 tarihli ve 348-37 sayılı hükümlerin, Cumhuriyet savcısı ile sanık ve - [Uyuşturucu Madde Ticareti Suçunda Zincirleme Suç Hükümleri Uygulanabilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/uyusturucu-madde-ticareti-zincirleme-suc/): Uyuşturucu Madde Ticareti Suçunda Zincirleme Suç Hükümleri Uygulanması ve Gizli Soruşturmacı Görevlendirilmesi Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu – Madde 188 (1) Uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak imal, ithal veya ihraç eden kişi, yirmi yıldan otuz yıla kadar hapis ve ikibin günden yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (2) Uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı fiilinin diğer ülke açısından ithal olarak nitelendirilmesi dolayısıyla bu ülkede yapılan yargılama sonucunda hükmolunan cezanın infaz edilen kısmı, Türkiye\’de uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı dolayısıyla yapılacak yargılama sonucunda hükmolunan cezadan mahsup edilir. (3) Uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satan, satışa arz eden, başkalarına veren, sevk eden, nakleden, depolayan, satın alan, kabul eden, bulunduran kişi, on yıldan az olmamak üzere hapis ve bin günden yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (Ek cümle: 18/6/2014 – 6545/66 md.) Ancak, uyuşturucu veya uyarıcı madde verilen veya satılan kişinin çocuk olması hâlinde, veren veya satan kişiye verilecek hapis cezası on beş yıldan az olamaz. (4) (Değişik: 27/3/2015-6638/11 md.) a) Yukarıdaki fıkralarda belirtilen uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin eroin, kokain, morfin, sentetik kannabinoid ve türevleri veya bazmorfin olması, b) Üçüncü fıkradaki fiillerin; okul, yurt, hastane, kışla veya ibadethane gibi tedavi, eğitim, askerî ve sosyal amaçla toplu bulunulan bina ve tesisler ile bunların varsa çevre duvarı, tel örgü veya benzeri engel veya işaretlerle belirlenen sınırlarına iki yüz metreden yakın mesafe içindeki umumi veya umuma açık yerlerde işlenmesi, hâlinde verilecek ceza yarı oranında artırılır. (5) (Değişik: 18/6/2014 – 6545/66 md.) Yukarıdaki fıkralarda gösterilen suçların, üç veya daha fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi hâlinde verilecek ceza yarı oranında, suç işlemek için teşkil edilmiş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, verilecek ceza bir kat artırılır. (6) Üretimi resmi makamların iznine veya satışı yetkili tabip tarafından düzenlenen reçeteye bağlı olan ve uyuşturucu veya uyarıcı madde etkisi doğuran her türlü madde açısından da yukarıdaki fıkralar hükümleri uygulanır. (Ek cümle: 29/6/2005 – 5377/22 md.) Ancak, verilecek ceza yarısına kadar indirilebilir. (7) Uyuşturucu veya uyarıcı etki doğurmamakla birlikte, uyuşturucu veya uyarıcı madde üretiminde kullanılan ve ithal veya imali resmi makamların iznine bağlı olan maddeyi ülkeye ithal eden, imal eden, satan, satın alan, sevk eden, nakleden, depolayan veya ihraç eden kişi, sekiz  yıldan az olmamak üzere hapis ve bin günden yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (8) Bu maddede tanımlanan suçların tabip, diş tabibi, eczacı, kimyager, veteriner, sağlık memuru, laborant, ebe, hemşire, diş teknisyeni, hastabakıcı, sağlık hizmeti veren, kimyacılıkla veya ecza ticareti ile iştigal eden kişi tarafından işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2014/843 Karar No: 2015/280 Karar Tarihi: 15.09.2015 Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Uyuşturucu madde ticareti suçundan sanık M.. K..\’ın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 188/3, 188/4, 43/1, 62, 52/2, 53, 58 ve 63. maddeleri uyarınca 7 yıl 9 ay 22 gün hapis ve 1.860 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve mahsuba ilişkin, Adana 2. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 12.06.2013 gün ve 274-292 sayılı hükmün, sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 10. Ceza Dairesince 18.09.2014 gün ve 13153-8383 sayı ile onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 17.11.2014 gün ve 341857 sayı ile; “…5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 139/1. maddesinde \’soruşturma konusu suçun işlendiği konusunda kuvvetli şüphe sebeplerinin bulunması ve başka suretle delil elde edilememesi halinde hakim ve gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet savcısının kararı ile kamu görevlileri gizli soruşturmacı olarak görevlendirilebilir\’ demektedir. Kanunun bu hükmünden de anlaşılacağı gibi sanık hakkında delil elde edilmesi halinde gizli soruşturmacının görevi sona erecektir. Olayımızda gizli soruşturmacının ilk uyuşturucu alım satımını gerçekleştirmesi ve kayda alması ile bu görevi sona ermiştir. Devletin güvenlik kuvvetlerinin görevi, suç işlendiğinin tespiti halinde sanığın yakalanması ve gerekli soruşturmaya başlanılmasıdır. Suçun işlenmesinin devam etmesi ve sanığın cezasının artırımına yönelik bir görev gizli soruşturmacıya verilmemiştir. Bu nedenle sanık hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 43/1. maddesinin uygulama şartları oluşmadığı halde bu madde gereğince artırım yapılmak suretiyle ceza tayin edilmesi ve verilen bu cezanın da Yüksek Daire tarafından onanmasına karar verilmesi yasanın lafzına ve ruhuna aykırıdır.\” görüşüyle itiraz kanun yoluna müracaat ederek, Özel Dairenin onama kararının kaldırılmasına ve yerel mahkeme hükmünün bozulmasına karar verilmesi talebinde bulunmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 10. Ceza Dairesince 26.11.2014 gün ve 13831-13069 sayı ile; itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanıklar M.. K.., A. Adıyaman, H. Ay. ve O. D. hakkında uyuşturucu madde ticareti suçundan açılan davada, sanık M.. K.. hakkındaki davanın ayrılmasına karar verilmiş, tefrik edilen diğer dosyada sanık A. Adıyaman hakkında uyuşturucu madde ticareti suçundan kurulan beraat hükmü temyiz edilmeksizin, sanık H..A. hakkında uyuşturucu madde ticareti suçundan kurulan mahkûmiyet hükmü Özel Dairece onanmak suretiyle kesinleşmiş, sanık O. D. hakkında uyuşturucu madde ticareti suçundan kurulan mahkûmiyet hükmüne ilişkin dosya ise temyiz nedeniyle incelenmek üzere Özel Dairede olup, itirazın kapsamına göre inceleme sanık M.. K.. hakkında uyuşturucu madde ticareti suçundan kurulan hükümle sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daireyle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; uyuşturucu madde ticareti suçundan sanık hakkında zincirleme suç hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağının tespitine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Kolluk görevlilerince, Adana\’da uyuşturucu madde sattığı değerlendirilen kişilerle ilgili olarak yapılan çalışmalarda, bu kişilerin uyuşturucu madde satışı yaparken yakalanmayı zorlaştırmak amacıyla uyguladıkları yöntemler nedeniyle, normal polisiye önlemler ve teknik tedbirlerle suçun açığa çıkarılmasının mümkün olmadığının tespit edilmesi üzerine, Adana 3. Sulh Ceza Mahkemesince 30.05.2012 gün ve 1574 sayı ile, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 139. maddesi uyarınca kolluk görevlilerinin gizli soruşturmacı olarak görevlendirilmesine karar verildiği, Alıcı rolündeki görevlilerce 02.06.2012, 04.06.2012, 08.06.2012 ve 15.06.2012 tarihlerinde toplam ağırlığı 0,29 gram olan eroinin sanıktan alındığı, 09.10.2012 tarihinde sanığın evinde yapılan aramada, herhangi bir uyuşturucu veya uyarıcı madde ele geçirilmediği, Anlaşılmaktadır. Hakkında uyuşturucu madde ticareti suçundan verilen mahkûmiyet hükmü kesinleşen H.. A. 08.06.2012 tarihli olayla ilgili CD görüntülerine ilişkin olarak; sanık Müslüm\’ün uyuşturucu madde satışı ile uğraştığını, sanığa yardım etmek için yaklaşık on kişiye - [Ayıplı İfa Nedeniyle Ödenen Bedelin İadesine İlişkin Alacak Davasında Bilirkişi Ücretinin Yatırılmaması](https://kayseriavukat.org.tr/alacak-davasinda-bilirkisi-ucreti/): Ayıplı İfa Nedeniyle Ödenen Bedelin İadesine İlişkin Alacak Davasında Bilirkişi Ücretinin Yatırılmaması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/249 Karar No: 2018/252 Karar Tarihi: 21.02.2018 Mahkemesi: Ticaret Mahkemesi Taraflar arasındaki alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Karşıyaka Asliye Ticaret Mahkemesi’nce davanın reddine dair verilen 21.09.2012 gün ve 2011/189 E., 2012/284 K. sayılı karar davacı vekilince temyiz edilmekle, Yargıtay 15. Hukuk Dairesinin 10.02.2014 gün ve 2013/600 E., 2014/782 K. sayılı kararı ile, \”…1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalı vekilinin temyiz itirazları yerinde görülmemiş, reddi gerekmiştir. 2- Davacının temyiz istemine gelince; taraflar arasında 08.10.2009 tarihinde bilgisayar yazılım programı kurulumu ile belirtilen nitelikle ve özelliklerde çalışır vaziyette teslimi hususunda eser sözleşmesi ilişkisi kurulmuştur. Davacı davasında yazılımın verimli bir şekilde çalışmadığı, istenilen verime ulaşılamadığı ve sistemde uzun süren donmalar yaşandığını, bu hususun delil tespit raporuyla belirlendiğini ileri sürerek ayıplı mal nedeniyle yapılan ödemelerin istirdadını talep etmiştir. Davalı aşamalardaki savunmalarında zamanaşımı def\’inde bulunmakla birlikte davacının yazılım programını yaklaşık 2 yıldır kullanmakta olup ayıplı olmadığı ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu\’ndaki zamanaşımı süreleri içinde dava açılmadığını ileri sürerek davanın reddini savunmuştur. Davanın niteliği itibariyle özel ve teknik bilgiyi gerektirdiğinden davalının imâl, kurulum ve teslimini yaptığı bilgisayar yazılımının ayıplı olup olmadığı, ayıbın niteliği ve giderim ile ilgili iddiaların araştırılması için bilirkişi incelemesi yaptırılması zorunludur. Türk Medeni Kanunu\’nun 6. maddesindeki genel ispat kuralı gereğince iki taraftan her biri iddiasını ispatla mecbur olduğundan davacı iddiasını ispat ve bu arada bu konunun araştırılması için gerekli masrafları yapmak zorundadır. Yatırılacak ücretin miktarına gelince; tamamlanmış işlem söz konusu olmadığından, somut olaya uygulanması gerekli olan “Bilirkişi Gider ve Ücreti” başlıklı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 283. maddesi gereğince, bilirkişiye sarf etmiş olduğu emek ve mesai ile orantılı bir ücretle inceleme, ulaşım, konaklama ve diğer giderleri ödenecektir. Bu konuda Adalet Bakanlığınca çıkarılacak ve her yıl güncellenecek olan tarife esas alınacaktır. Buna göre maddede belirtilen hususlar göz önünde bulundurulmak suretiyle bilirkişi ücreti mahkemece tayin ve takdir edilecektir. Somut olaya gelince; mahkemece re\’sen seçilen bilirkişi heyeti 03.07.2012 tarihli ek raporlarında 43.660,00 TL test ücreti yatırılması gerektiğini belirtmiş, mahkemece davacı tarafça ek raporda belirtilen gerekli masraf kesin süreye rağmen yatırılmadığından bilgisayar yazılımının ayıplı olduğunun ispat edilememesi sebebiyle davanın reddine karar verilmiştir. Mahkemece seçilen teknik bilirkişi konusunda uzman olmakla birlikte dava konusu yazılımla ilgili bilirkişi incelemesi yapmakla görevlendirilmiş resmî bir kurum olmadığı gibi bu konuda inceleme yapılabilecek ve başka bir şekilde temin edilemeyecek bilirkişi ya da kurul da değildir. Yatırılması istenilen 43.660,00 TL davada talep edilen miktar dikkate alındığında çok fahiş ve yüksektir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 30/1. maddesi gereğince hakim yargılamanın makul süre içinde ve düzenli bir biçimde yürütülmesi ve gereksiz gider yapılmamasını sağlamakla da yükümlüdür. Bu durumda mahkemece bilirkişilerin ek raporunda tamamlanmasını istediği avans başka bir ifadeyle ek ücret fahiş ve çok fazla olduğu, hakim gereksiz yargılama gideri yapılmamasını sağlamakla yükümlü olduğu, bilirkişi ücreti de mahkemece takdir edilmesi gerektiğinden rapor ve ek raporu veren bilirkişiler dışında konusunda uzman yeniden bilirkişi seçimi ya da bilirkişi kurulu oluşturularak Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 283. maddesi gereğince Adalet Bakanlığınca çıkarılıp güncellenecek tarife esas alınmak suretiyle bilirkişinin sarf edeceği emek ve mesaiyle orantılı ve dosya kapsamına uygun bilirkişi ücreti tespit ve takdir edilip bu miktar giderin yatırılması konusunda iddiasını ispatla yükümlü davacı tarafa Kanuna uygun süreler verilip yargılamaya devamla sonucuna uygun bir karar verilmesi gerekirken, bu husus gözden kaçırılarak davanın reddi doğru olmamış, kararın bozulması uygun bulunmuştur.\” gerekçesiyle ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava eser sözleşmesi kapsamında ayıplı ifa nedeniyle ödenen iş bedelinin iadesi, delil tespiti ve noter masraflarının davalıdan tahsili istemine ilişkindir. Davacı vekili, taraflar arasında imzalanan 08.10.2009 tarihli sözleşme ile müvekkiline ait akaryakıt istasyonu satış şubesi, lojistik, merkez şubesi ve pazarlama departmanları arasında davalı şirketin bilgisayar yazılım programını kurup sözleşmede belirtilen şekilde çalışır vaziyette teslimi konusunda anlaştıklarını ancak program ve yazılımdaki eksiklikler nedeniyle yazılım programından beklenen faydanın sağlanamadığını, şirketin çalışamaz duruma geldiğini, işin ayıplı yapıldığına ilişkin alınan tespit raporunun davalıya gönderildiğini, buna rağmen iş bedelinin iade edilmediğini ileri sürerek ödenen 34.500,00 TL iş bedelinin, 380,00 TL tespit giderinin ve 168,00 TL noter masrafının ödeme tarihlerinden itibaren avans faizi ile davalıdan tahsili isteğinde bulunmuştur. Davalı vekili, tarafların tacir olduğunu ve gizli ayıplara ilişkin 6 aylık zamanaşımı süresinin dolduğunu, davacının sözleşme gereği kurulan yazılımı iki yıldır kullandığını, bu süreçte kullanım sırasında ortaya çıkan rutin sorunların kendileri tarafından çözüldüğünü, davaya dayanak olarak gösterilen bilirkişi raporunun yetersiz olduğunu belirterek, öncelikle davanın zamanaşımı nedeniyle reddini olmadığı takdirde davanın esastan reddini savunmuştur. Mahkemece sözleşmeye konu yazılımın davacının bilgisayarlarında korunmamış ve sonradan aynı bilgisayarlara başka yazılımların yüklenmiş olması nedeni ile hali hazırda davacının ortamında test edilmesinin de imkânsız hâle geldiği, bilgisayar yazılımının ayıplı olduğunu iddia eden davacının bu iddiasını ispatlaması gerektiği, alınan bilirkişi raporuna göre davacı tarafından bilirkişi incelemesi yaptırılmasına ilişkin masrafların karşılanmadığı, davacı vekilinin itirazı üzerine alınan ek raporda iddia edilen ayıpların araştırılması ve sonuçlandırılması için 43.660,00 TL masraf gerektirdiğinin belirtildiği, davacı vekilinin 20.07.2012 tarihli dilekçesinde ve 21.09.2012 tarihli celsede tespit edilen masrafları yatırmayacaklarını bildirdiği, tespit dosyasına sunulan bilirkişi raporunun yetersiz olduğu, davacının teslim aldığı bilgisayar yazılımının ayıplı olduğunu ispat edemediği gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir. Taraf vekillerinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece, bilirkişi incelemesine ilişkin giderlerin medeni usul hukuku anlamında bilirkişi gideri niteliğinde olmayıp, sözleşme konusu bilgisayar yazılımının kurulumunun sağlanmasına yönelik olduğu, ek raporda belirtilen masraflar ile ilgili işlemler yapıldıktan sonra taraflar arasındaki sözleşmeye konu bilgisayar yazılımının ortaya çıkacağı ve sonrasında bilirkişi tarafından yazılımın sözleşmeye ve tekniğe uygun olup olmadığı yönünden inceleme yapılacağı, bilirkişilerin ek raporunda belirttiği 43.660,00 TL giderin, bilirkişi ücreti olmayıp, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 323/1-h.maddesinde belirtilen yargılama sırasında yapılan diğer giderler kapsamında kaldığı, gerekçesiyle ilk kararında direnmiş, direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, taraflar arasında imzalanan sözleşme konusu yazılımın ayıplı olup olmadığı noktasında ispat yükü kendisinde olan davacı tarafından mahkemece yatırılması istenen masrafın, bilirkişi ücreti mi yoksa yargılama - [375 Sayılı KHK Kapsamında Yapılan Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırmasına İlişkin Hak İhlali](https://kayseriavukat.org.tr/375-sayili-khk-guvenlik-sorusturmasi/): 375 Sayılı KHK Kapsamında Yapılan Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırmasına İlişkin Hak İhlali Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Gökhan İşçimen ve Diğerleri Kararı (Başvuru Numarası: 2019/27140) Karar Tarihi: 19/1/2022 Başkan: Kadir ÖZKAYA Üyeler: Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Basri BAĞCI Raportör: Eren Can BENAKAY Başvurucular: Gökhan İŞÇİMEN ve diğerleri I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının olumsuz sonuçlandığı gerekçesiyle sürekli işçi kadrosuna atanmama işlemine karşı açılan iptal davasında silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkesinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvurular muhtelif tarihlerde yapılmıştır. 3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. 4. Ekli tablonun (A) sütununda numaraları belirtilen başvuruların konu yönünden irtibatları nedeniyle 2019/27140 numaralı başvuru ile birleştirilmesine ve incelemenin 2019/27140 numaralı başvuru üzerinden sürdürülmesine karar verilmiştir. 5. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 6. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. 7. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. III. OLAY VE OLGULAR 8. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 9. Başvurucular 30/6/1989 tarihli ve 20211 mükerrer sayılı Resmî Gazete\’de yayımlanan 375 sayılı 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu, 926 Sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu, 2802 Sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu, 2914 Sayılı Yükseköğretim Personel Kanunu, 5434 Sayılı T.C. Emekli Sandığı Kanunu ile Diğer Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması, Devlet Memurları ve Diğer Kamu Görevlilerine Memuriyet Taban Aylığı ve Kıdem Aylığı ile Ek Tazminat Ödenmesi Hakkında Kanun Hükmünde Kararname (375 sayılı KHK) uyarınca personel çalıştırılmasına dair hizmet sözleşmesi kapsamında çalıştırılan sürekli işçi kadrolarına atanmak için başvuruda bulunmuştur. 10. Başvurucular hakkında 3/10/2016 tarihli ve 676 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname\’nin (676 sayılı KHK) 74. maddesiyle 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 48. maddesinin birinci fıkrasının (A) bendine eklenen (8) numaralı alt bent uyarınca güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yaptırılmıştır. Güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının olumsuz sonuçlanması nedeniyle başvurucuların sürekli işçi kadrosuna geçme talepleri reddedilmiştir. 11. Başvurucular söz konusu idari işlemlere karşı ayrı ayrı iptal davası açmıştır. Dilekçelerinde güvenlik soruşturmalarına ilişkin bilgilere ulaşamadıklarını ve işleme karşı savunma yapamadıklarını belirtmiştir. 12. Savunma dilekçelerinde, başvurucular hakkında güvenlik soruşturması yapılmasının 676 sayılı KHK\’nın 74. maddesiyle 657 sayılı Kanun\’un 48. maddesinin birinci fıkrasının (A) bendine eklenen (8) numaralı alt bende dayandığı ve hukuka uygun olduğu belirtilmiştir. Başvurucular hakkında yapılan güvenlik soruşturması neticesinde elde edilen bilgilerin değerlendirilmesi sonucunda atamasının gerçekleştirilmediği ifade edilmiştir. 13. Ekli tablonun (C) sütununda belirtilen mahkemelerin bir kısmı bakılan davaları reddetmiştir. Kararların gerekçesinde 24/12/2017 tarihli ve 30280 sayılı Resmî Gazete\’de yayımlanan 696 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname\’nin (696 sayılı KHK) 127. maddesiyle 375 sayılı KHK\’ya eklenen geçici 23. ve 24. maddesinden söz edilmiş ve buna göre güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yapılmış olmanın sürekli işçi kadrosuna geçebilmek için aranan şart hâline getirildiği ifade edilmiştir. Kararda, başvurucular hakkında elde edilen verilerin ara karar ile istenildiği belirtilmiş; verilerin değerlendirmesi neticesinde başvurucuların güvenlik soruşturmasının olumsuz değerlendirilerek atamasının yapılmaması yolunda tesis edilen idari işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı kanaatine varılmıştır. 14. Başvurucular, mahkeme kararına karşı istinaf yoluna başvurmuştur. İstinaf talebi Ankara ve İstanbul Bölge İdare Mahkemelerince kesin olarak reddedilmiştir. 15. Öte yandan ekli tablonun (C) sütununda belirtilen mahkemelerin bir kısmı ise dava konusu işlemin iptaline karar vermiştir. Kararlarda; başvurucunun kolluk kuvvetleri tarafından aranmadığı, kolluk kuvvetleri ve istihbarat ünitelerinde ilişiğinin olmadığı, adli sicil kaydının bulunmadığı ve hakkında devam eden herhangi bir tahkikat da olmadığı ifade edilerek salt istihbari bilgi notu nedeniyle arşiv araştırmasının olumsuz sonuçlanamayacağı belirtilmiştir. 16. Anılan kararlara karşı istinaf yoluna başvurulması üzerine İstanbul Bölge İdare Mahkemesi, mahkeme kararlarını kaldırarak davaları kesin bir şekilde reddetmiştir. Kararların gerekçesinde, başvurucu hakkında elde edilen bilgilerin idarenin takdir yetkisi kapsamında değerlendirilmesi neticesinde kamu hizmetinin güvenli ve sağlıklı yürütülmesinin gereği olarak tesis edilen dava konusu işlemde hukuka aykırılık, aksi yöndeki mahkeme kararında ise hukuki isabet bulunmadığı belirtilmiştir. 17. Nihai kararın başvuruculara tebliğ edilmesi üzerine başvurucular muhtelif tarihlerde bireysel başvuruda bulunmuştur. IV. İLGİLİ HUKUK 18. İlgili hukuk için bkz. Rıdvan Batur, B. No: 2018/17680, 3/12/2020, §§ 20-25. V. İNCELEME VE GEREKÇE 19. Anayasa Mahkemesinin 19/1/2022 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü: A. Başvurucuların İddiaları 20. Başvurucular; sadece idarenin sunduğu belgeler dayanak alınarak karar verildiğini, söz konusu belgelerin kendileri ile paylaşılmadığını belirtmiştir. Güvenlik soruşturmalarının neden olumsuz sonuçlandığını bilmediklerinden bunlara karşı savunma yapamadıklarından yakınmıştır. Sonuç itibarıyla başvurucular adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ve adil yargılanma hakkı dışında anayasada güvence altına alınan diğer bir kısım ilke ve hakların da ihlal edildiğini ileri sürmüştür. B. Değerlendirme 21. Anayasa’nın “Hak arama hürriyeti” kenar başlıklı 36. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:  “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” 22. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder (Tahir Canan, B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16). Başvurucuların sadece idarenin sunduğu belgeler dayanak alınarak Mahkemece karar verildiğine, söz konusu belgelerin hukuki temelinin bulunmadığına ve işleme dayanak olarak gösterilen belgelerin taraflarına gönderilmediğine ilişkin şikâyetleri silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkeleri kapsamında incelenmiştir. 1. Kabul Edilebilirlik Yönünden 23. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir. 2. Esas Yönünden a. Genel İlkeler 24. Anayasa\’nın 36. maddesi uyarınca herkes iddia, savunma ve adil yargılanma hakkına sahiptir. Anayasa\’nın anılan maddesinde adil yargılanma hakkından ayrı olarak iddia ve savunma hakkına birlikte yer verilmesi, taraflara iddia ve savunmalarını mahkeme önünde dile getirme fırsatı tanınması gerektiği anlamını da içermektedir (Mehmet Fidan, B. No: 2014/14673, 20/9/2017, § 37). 25. Anayasa\’nın 36. maddesine \”adil yargılanma\” ibaresinin eklenmesine ilişkin gerekçede, Türkiye\’nin tarafı olduğu uluslararası sözleşmelerle de güvence altına alınan adil yargılama hakkının madde metnine dâhil edildiği vurgulanmıştır. Nitekim Anayasa Mahkemesi de Anayasa’nın 36. maddesi uyarınca inceleme yaptığı birçok kararında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihadıyla adil yargılanma hakkının kapsamına dâhil edilen silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerine Anayasa’nın 36. maddesi kapsamında yer vermektedir. Bu itibarla anılan ilkenin - [Yüzde Sabit İze Neden Olan Nitelikli Kasten Yaralama Suçunda Ceza Miktarının Belirlenmesi](https://kayseriavukat.org.tr/nitelikli-kasten-yaralama-sucunda-ceza/): Yüzde Sabit İze Neden Olan Nitelikli Kasten Yaralama Suçunda Ceza Miktarının Belirlenmesi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2017/795 Karar No: 2018/309 Karar Tarihi: 26.06.2018 Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Kasten yaralama suçundan sanıklar … ve …\’un, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 86/1, 86/3-6, 87/1-c, 87/1-son, 62/1 ve 53/1. maddeleri uyarınca 4 yıl 2 ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına ve hak yoksunluklarına ilişkin Aksaray Ağır Ceza Mahkemesince verilen 19.04.2013 gün ve 287-161 sayılı hükümlerin, sanıklar müdafileri ve katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 08.04.2015 gün ve 5376-2142 sayı ile; “a) Sanıklar hakkında mağduru yüzde sabit ize neden olacak ve basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek nitelikte yaralamaları nedeniyle temel cezaların 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 86/2. maddesi yerine, 86/1. maddesi uyarınca belirlenmesi, b) Cezaların silah nedeniyle artırılması sırasında uygulama maddesinin TCK’nun 86/3-e yerine, 86/3-6 olarak yazılması, c) Sanıkların savunmalarında geçen mağdurun kendilerine yönelik söz ve davranışları değerlendirilerek TCK’nun 29. maddesi gereğince haksız tahrik hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağının karar yerinde tartışılmaması, d) Kabule göre de, TCK\’nun 87/1-c maddesi gereğince cezaların bir kat artırılması sırasında 2 yıl 12 ay hapis cezaları yerine, 3 yıl hapis şeklinde cezalar tayini” isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir. Yerel mahkeme ise 15.09.2015 gün ve 162-420 sayı ile; Özel Dairenin bozma kararındaki (b), (c) ve (d) bentlerinde yazılı bozma nedenlerine uymuş, diğer bozma nedenine ise; \”…Yüzde sabit ize neden olacak şekilde kasten yaralama eyleminin, nitelikli kasten yaralama olarak kabulü gerektiğine ilişkin Yargıtayın istikrarlı uygulamaları göz önüne alındığında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 86/1. maddesi hükümlerinin uygulanması gerektiği\” gerekçesiyle direnmiştir. Bu hükümlerin de sanıklar müdafileri ve katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 08.03.2016 gün ve 86489 sayılı \”düzeltilerek onama\” istekli tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca 07.12.2016 gün ve 401-1217 sayı ile; 6763 sayılı Kanunun 38. maddesi ile 5320 sayılı Kanun’a eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 1. Ceza Dairesince 09.05.2017 gün ve 40-1535 sayı ile, direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanıklar … ve … hakkında kasten basit yaralama suçundan verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin kararlar itiraz merciince itirazın reddine karar verilmek suretiyle, katılan sanık … hakkında kasten yaralama suçundan verilen beraat kararı Özel Dairece temyiz isteminin reddine karar verilmek suretiyle, sanık … hakkında kasten öldürme suçundan verilen mahkûmiyet kararı Özel Dairece onanmak suretiyle kesinleşmiş olup, direnmenin kapsamına göre inceleme, sanıklar … ve … hakkında kasten yaralama suçundan kurulan mahkûmiyet hükümleriyle sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; Adli Tıp Şube Müdürlüğünün raporlarına göre basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte ve yüzde sabit ize neden olacak şekilde meydana gelen kasten yaralama suçunda, temel ceza tayin edilirken 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 86. maddesinin birinci fıkrasının mı, yoksa ikinci fıkrasının mı uygulanması gerektiğinin belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; 28.07.2010 günü kahvehanede oyun oynayan sanık … ile katılan … arasında tartışma yaşandığı, aynı gün akşam saatlerinde katılanın kahvehaneden çıkarak evine gittiği sırada, sanıkların araçla katılanın yanına gelip gün içerisinde yaşanan tartışma nedeniyle katılanı ele geçirilemeyen sopalarla yaraladıkları, Aksaray Devlet Hastanesince düzenlenen 29.07.2010 tarihli ilk raporda; katılanın beyin cerrahi polikliniğinde hâlen tedavisinin ayakta devam etmesi nedeniyle kesin raporun yedi gün sonra yapılacak muayene sonucu verilebileceği, 17.09.2010 tarihinde düzenlenen raporda; katılanın yaralanmasının yaşamını tehlikeye sokan bir duruma neden olmadığı, basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olduğu ve yüzde sabit ize neden olup olmadığı bakımından 6 ay sonra değerlendirme yapılması gerektiğinin belirtildiği, Konya Adli Tıp Şube Müdürlüğünce düzenlenen 12.03.2013 tarihli raporda ise; katılanda yumuşak doku lezyonlarına neden olan yaralanmanın, basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte ve yüzde sabit iz niteliğinde olduğu kanaatine yer verildiği, Anlaşılmaktadır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Kasten Yaralama” başlıklı 86. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “(1) Kasten başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Kasten yaralama fiilinin kişi üzerindeki etkisinin basit bir tıbbi müdahaleyle giderilebilecek ölçüde hafif olması halinde, mağdurun şikayeti üzerine, dört aydan bir yıla kadar hapis veya adli para cezasına hükmolunur. (3) Kasten yaralama suçunun;… e) Silâhla, İşlenmesi hâlinde, şikâyet aranmaksızın, verilecek ceza yarı oranında artırılır” Aynı Kanunun “Neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama” başlıklı 87. maddesinde ise; “(1) Kasten yaralama fiili, mağdurun; … c) Yüzünde sabit ize,… Neden olmuşsa, yukarıdaki maddeye göre belirlenen ceza, bir kat artırılır. Ancak, verilecek ceza, birinci fıkraya giren hâllerde üç yıldan, üçüncü fıkraya giren hâllerde beş yıldan az olamaz.” Buna göre, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 86. maddesinin 1. fıkrasında suçun temel şekli düzenlenerek bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası öngörülmüş, 3. fıkrasında ise nitelikli hâller sıralandıktan sonra, bu fıkrada sayılan nitelikli hâl veya hâller gerçekleştiğinde, “cezanın yarı oranında” artırılacağı, 87. maddenin 1 ve 2. fıkralarında ise, belirtilen hâllerin gerçekleşmesi durumunda, 86. maddeye göre belirlenen cezaların bir ila iki kat artırılacağı, ancak bu cezaların belirli miktarlardan az olamayacağı hükmüne yer verilmiştir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 86. maddesinin 3. fıkrasındaki ve 87. maddesindeki düzenlemelerin nitelikli hâl oluşturduğuna ilişkin olarak TCK\’nun 86. maddesinin gerekçesinde; “Maddenin birinci fıkrasında kasten yaralama suçunun temel şekli tanımlanmıştır. …İkinci fıkrada ise, kasten yaralama suçunun nitelikli şekilleri gösterilmiştir. Söz konusu suçun seçimlik olarak belirlenen bu nitelikli şekilleri, bentler hâlinde sıralanmıştır. …Fıkranın (e) bendinde, kasten yaralama suçunun silâhla işlenmesi, bir nitelikli hâl olarak kabul edilmiştir. Silâh deyimi için, Tanımlar başlıklı madde hükmüne bakılmalıdır” biçimindeki açıklama ile maddenin 5328 sayılı Kanun ile değişiklik yapılmadan önceki ilk hâlindeki ikinci fıkrasının (5328 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikle hâlen yürürlükteki Kanun maddesinin 3. fıkrasının) suçun nitelikli hâlini oluşturduğu açıkça belirtilmiştir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 87. maddesinin gerekçesinde ise; “…Fıkranın (c) bendine göre, kasten yaralama suçunun yüzde sabit ize neden olması, bu suçtan dolayı daha ağır bir ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. Burada geçen yüz deyimi, çehre karşılığında kullanılmıştır ve kişinin boyun ve kulakları dâhil, başın ön kısmını ifade eder…” açıklamaları yer almakta olup, “Neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama” başlıklı - [Sanığın Kusurunun Bulunmaması Halinde "Taksirle Bir Kişinin Ölümüne Neden Olma"dan Ceza Verilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/sanigin-kusurunun-bulunmamasi/): Sanığın Kusurunun Bulunmaması Halinde Taksirle Bir Kişinin Ölümüne Neden Olma Suçundan Ceza Verilebilir mi? Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2017/698 Karar No: 2017/515 Karar Tarihi: 05.12.2017 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 12. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Taksirle bir kişinin ölümüne neden olma suçundan sanık …\’ın beraatine ilişkin Manisa 2. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 08.03.2010 gün ve 643-132 sayılı hükmün, katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 12. Ceza Dairesince 27.09.2012 gün ve 2083-20106 sayı ile; \”Olay yeri meskun mahalde, gidiş ve geliş trafiği orta refüjle ayrılmış, çift platformlu, asfalt kaplamalı, yedi metre genişlikteki gidiş yönünde, iki şeritli, şerit çizgileri ve yaya kaldırımları bulunan, görüşe açık, düz, yaya ve ağır taşıt trafiği yoğun bölünmüş yoldur. Orta refüj kenarına orta refüje girişi engellemek için zincir çekilmiştir. Çarpma noktasından önce kavşak ve kavşak öncesinde trafik işareti ile belirtilmiş ve kaplama üzerine çizilmiş çarpma noktasına 20 metre mesafede yaya geçidi ve levhası mevcut, yolun sanığın gidiş yönündeki platformun sağ şeridinde şerit çizgisi yakınında bir metre genişlikte rögar kapağı ile ilgili çalışma yapılmakta olup yolda bu durumu belirten trafik işaret levhası mevcuttur. Kamyon üzerinde çarpma ile ilgili herhangi bir iz saptanmadığı gibi orta refüjdeki bordür taşlarında ve zincir üzerinde de çarpma izi görülmemiştir. 30.09.2009 tarihinde saat 16.10 sıralarında tutulan tutanakta, kamyonun olay yerinde 100-150 metre ileride yolun sağ tarafında bırakılmış vaziyette olduğu tespit edilmiştir. Sanık savunmasında özetle; rögarın yanında iki çocuğun durmakta olduğunu gördüğünü, ışıklardan yeni hareket ettiği için hızının 30 kilometre kadar olduğunu, rögara yaklaştığında ölenin kontrolsüzce karşıya koşarak geçtiğini ve kendisinin kamyon ile yanından geçerken sol dikiz aynasından aynı zamanda çocuğu kontrol ettiğini, çocuğun orta refüjdeki çimlere basılmaması için yapılan korumalığa takılarak bir anda kullandığı kamyonunun arka sol tamponuna geriye doğru dengesini kaybederek düştüğünü görünce hemen aracını sağa çekerek durduğunu beyan etmiştir. Tanık olarak dinlenilen B. Yüzgül mahkemedeki beyanında \’ölenin marketten bir şey almak amacıyla karşıdan karşıya geçerken orta kısımdaki kaldırıma geçtiğini, kamyonun süratli gelerek yolun ortasında kaldırımda iken ölene kamyonun ön kısmının çaptığını\’ ifade etmiştir. Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde, sanığın yolun sol kenarından yola çıktığını gördüğü yayaya çarpmamak için erken fren tedbirine başvurmadığı ve klakson çalarak uyarmadığı olayda tali kusurlu olarak çarpıp ölümüne neden olduğunun kabulü gerektiği gözetilmeyerek sanığı kusursuz bulan bilirkişi raporlarına dayanılarak yazılı şekilde beraat kararı verilmesi\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Direnme Kararı Yerel mahkeme ise 12.09.2013 gün ve 863-340 sayı ile; \”…Yargıtay 12. Ceza Dairesi kendisini bilirkişi yerine koyarak yapmış olduğu tespitlerle, sanığın tali kusurlu olduğu yönünde kanaat belirtmesi neticesinde bozma kararı vermiş ise de; mahkememizce yapılan keşfi takiben alınan bilirkişi raporları içeriği dikkate alındığında suç tarihinde ölen yaya …\’ün yoldan karşıdan karşıya geçmek için olay yerine takriben 20 metre mesafede bulunan yaya geçidini kullanmadığı ve tehlikeyi idrak edecek yaşta olmasına rağmen yaya geçidi dışındaki bir kesimde yoldan karşıdan karşıya geçmek istediği sırada orta refüje çıkmak isterken ayağının zincire takılması sonucunda sanık idaresindeki kamyonun sol yanına doğru düştüğü, ölen yayanın kamyonun ön hizasını geçtikten sonra kamyona doğru düşmüş olması nedeniyle sanık …\’ın olayı önleme olanağının bulunmadığı ve bir kusurunun tespit edilemediği, Ayrıca dosyamızdaki İstanbul Teknik Üniversitesi Ulaştırma Anabilim Dalı Karayolları ve Trafik Öğretim Üyelerinden oluşan yeminli bilirkişiler kurulu tarafından tanzim olunan 11.01.2010 tarihli raporda da özetle, ölen yaya …\’ün \’asli ve tam kusurlu\’ olduğunun tespit edilmesi karşısında mahkememizce verilen 08.03.2010 tarih ve 643-132 sayılı beraat kararında herhangi bir isabetsizlik bulunmadığı…\” gerekçesiyle ilk hükümde direnmiştir. Bu hükmün de katılan ve şikâyetçi vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 03.04.2014 gün ve 376626 sayılı “onama” istekli tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca 07.12.2016 gün ve 521-782 sayı ile; 6763 sayılı Kanunun 38. maddesi ile 5320 sayılı Kanun’a eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 12. Ceza Dairesince 15.03.2017 gün, 96-2019 sayı ve oyçokluğu ile, direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Ölen …\’ün annesi olan şikâyetçi …\’ü davalarda temsile yetkili vekilinin, 08.03.2010 ile 12.09.2013 tarihli oturumlarda sanığın cezalandırılmasını talep etmesinin, sanık hakkında taksirle bir kişinin ölümüne neden olma suçundan açılan kamu davasına katılma talebi niteliğinde olduğu halde, katılma konusunda yerel mahkeme tarafından olumlu ya da olumsuz bir karar verilmediği, şikâyetçi vekilinin temyiz dilekçesinde davaya katılma konusunda açık bir isteği olmamakla birlikte katılan vekili olarak hükmü temyiz ettiğini belirttiği, tüm aşamalarda sanığın cezalandırılmasını talep eden vekilinin yerel mahkeme hükmünü temyiz etmiş olmasının, kanun yolunda davayı takip iradesini eylemli olarak ortaya koyduğu ve bu davranışın şikâyetçi…\’ün katılma talebini de içerdiği anlaşıldığından, Ceza Genel Kurulunun 24.02.2015 gün ve 622-16; 18.11.2014 gün ve 595-497, 28.05.2013 gün ve 238-271, 07.05.2013 gün ve 1466-246 ile 19.06.2012 gün ve 638-238 sayılı kararlarında belirtilen ilkeler ve istikrarlı uygulamalar da dikkate alınarak, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 260. maddesi uyarınca katılan sıfatını alabilecek surette suçtan zarar gören, vekili aracılığıyla 08.03.2010 ve 12.09.2013 tarihli oturumlarda sanığın cezalandırılmasını talep edip hükmü temyiz etmek suretiyle katılma iradesini ortaya koyan ölenin annesi şikâyetçi…\’ün, aynı Kanunun 237/2. maddesi uyarınca sanık hakkında açılan kamu davasına katılmasına oybirliği ile karar verilerek inceleme yapılmıştır. Özel Daire çoğunluğu ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar; 1- Bir kişinin ölümü ile neticelenen olayda sanığın kusurunun bulunup bulunmadığının, 2- Kusurunun bulunmadığı sonucuna ulaşılırsa, yerel mahkemece sanığın 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 223/2-c maddesi yerine aynı Kanunun 223/2-e maddesi gereğince beraatine karar verilmesinin isabetli olup olmadığının, Belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Manisa Cumhuriyet Başsavcılığınca; sanığın, sevk ve idaresindeki kamyon ile geldiği ışıklı kavşakta yeşil ışığın yanması ile hareket ettiği, kavşağın hemen ilerisinde sağ şeritte rögar çalışması yapılması nedeniyle sol şeritte 30 kilometre hızla seyir halindeyken, yolu karşıdan karşıya geçmeye çalışan yayaya çarparak ölümüne neden olduğu iddiasıyla, hakkında taksirle bir kişinin ölümüne neden olma suçundan kamu davası açıldığı, Yerel mahkemece yapılan yargılama sonucunda; ölenin, 20 metre geride bulunan yaya geçidini kullanmayıp taşıt yolunda karşıdan karşıya geçmek istediği sırada, orta refüje çıkarken ayağının zincire takılması sonucunda sanığın yönetimindeki kamyonun sol yanına doğru düştüğü, ölenin kamyonun ön hizasını geçtikten sonra kamyona doğru düşmüş olması nedeniyle sanığın olayı önleme imkânı bulunmadığı kabul edilerek sanığın 5271 sayılı - [Çok Sayıda Bıçak Darbesi ile Öldürme, Eziyet Çektirerek Kasten Öldürme Olarak Kabul Edilebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/cok-sayida-bicak-darbesi-ile-oldurme/): Çok Sayıda Bıçak Darbesi ile Öldürme, Canavarca Hisle veya Eziyet Çektirerek Kasten Öldürme Olarak Kabul Edilir mi? Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2017/659 Karar No: 2018/668 Karar Tarihi: 20.12.2018 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 1. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Sanık … hakkında kasten öldürme suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda, sanığın eyleminin kasten nitelikli öldürme suçunu oluşturduğu kabul edilerek 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 82/1-b, 29/1, 53, 63 ve 54. maddeleri uyarınca 24 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, mahsuba ve müsadereye ilişkin İzmir 11. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 28.11.2013 tarihli ve 326-342 sayılı resen temyize tabi hükmün, sanık müdafisi tarafından da temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 10.06.2015 tarih ve 1332-3789 sayı ile; \”Oluşa, dosya içeriğindeki delillere ve sanık …\’nin aksi sabit olmayan savunmasının içeriğine göre; olay tarihinde sanığın maktulle birlikte bağ evinde alkol aldıkları, içkilerinin bitmesi üzerine maktulün sanığa küfrederek rakı alıp gelmesini söylediği, sanığın da maktulü küfretmemesi konusunda uyararak bağ evinden ayrıldığı, sanığın alkol almaya devam ettiği, parası bitince rakı yerine şarap alarak bağ evine geri döndüğü, maktulün sanığa şarap getirmesi nedeniyle yine küfrettiği, ayrıca aşırı derecede alkollü olan maktulün meyve bıçağı ile sanığa doğru hamle yaparak saldırmasının yarattığı hiddetin etkisinde kalan sanığın, maktulün elinden aldığı bıçakla alın, boyun, göğüs, karın, sol kol, sol el parmakları, sağ omuz, sağ koltuk altı, sağ kol, sağ el, sağ uyluk, sol uyluk ve kalça sol taraftan toplam 23 darbeyle yaralamak suretiyle maktulün ölümüne sebebiyet verdiği olayda; sanığın kendisine hakaret edilip bıçakla saldırılmasına sinirlenerek art arda gerçekleştirdiği bıçak darbeleriyle maktulü öldürmüş olması karşında, canavarca hisle ve eziyet çektirerek öldürme suçunun unsurları oluşmadığı anlaşıldığı hâlde, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 81/1. maddesi yerine vasıfta yanılgıya düşülerek TCK\’nın 82/1-b maddesi uyarınca hüküm kurulması,\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Direnme Kararı Yerel Mahkeme ise 16.11.2015 tarih ve 275-280 sayı ile; \”…Sanık … ile maktul …\’un önceye dayalı arkadaşlıkları bulunduğu, zaman zaman bir araya geldikleri, maktulün belediyeye ait köpek çiftliğinde çalıştığı, sanığın ise devamlı işi olmayan ancak ara sıra garsonluk yaparak geçici işlerde çalışan kişi olduğu, olay günü bağ evindeki kulübede bir araya gelip birlikte alkol aldıkları, belli bir miktar içtikten sonra biten alkolün yenilenmesini maktulün istemesi üzerine sanığın ilçe merkezine gidip gece saat 24.00 sularını aşkın bir zamanda parasının ancak şaraba yetmesi üzerine şarap aldığı eve geldiğinde maktulün alkolün de etkisiyle sızdığı kendisinin uyandırmaya çalıştığı, uyanan maktulün sanığa küfretmesi üzerine sanığın da kendisine tokatla karşılık verdiği sabit kabul edilmiştir. Uzayan tartışmanın kavgaya dönüşmesi sonucu maktulün orada bulunan bıçak ile sanık tarafından 18.06.2013 tarihli otopsi raporunda belirtildiği gibi vücudunun birçok bölgesinde bıçak darbelerine bağlı yaralanmalar olduğu, bu yaraların ağırlıklı olarak boyun, göğüs, sağ ve sol uyluk, büyük damarın geçtiği kalça, sağ omuz, sağ koltuk altı gibi önemli yerler olmak üzere 23 adet bıçağa bağlı kesici, delici darbe bulunduğu, buna bağlı olarak iç organ kesilmesinden meydana gelen iç kanamaya bağlı ölüm olayının gerçekleştiği anlaşılmıştır. Mahkememiz önceki kararında sanığın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 82/1-b bendindeki canavarca hisle öldürme olarak kabul edip, TCK 82/1-b, 29/1, 53, ve 63 gereğince neticeten 24 yıl hapis cezası vermiş olup, temyiz edilmesi ve resen de temyize tabi olduğundan Yargıtay 1. Ceza Dairesince inceleme yapılıp suçun TCK 81. maddesi kapsamında değerlendirilmesinin gerekeceğinden bahisle bozularak Mahkememize gönderilmiştir… 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 81 ve 82. maddeleri kasten öldürme suçlarına ilişkin müeyyideleri düzenlemiş olup, 01.06.2005 tarihinden önce yürürlükte olan önceki 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanunu\’nun 448. maddesi normal öldürmeleri, 449 ve 450 . maddeleri de nitelikli daha ağır müeyyideyi gerektiren öldürmeleri düzenlemiş olup, 450. maddenin 3. fıkrasında canavarca bir his sevki ile düzenlemesini getirmiştir. Her iki Kanun\’da da canavar his sevkinin ne olduğu hususunda herhangi bir tanımlama yoktur. Kanun koyucu bu hususu her olaya göre mahkemeye bırakmıştır. Zaman içinde uygulama birliğini de sağlamak açısından öldürme suçlarına bakan Yargıtay 1. Ceza Dairesi doktrindeki düşünceleri de dikkate alarak (Doktrinde de ne gibi hislerin canavarca olduğunun tanımının yapılmasının imkânsız olduğunu, bu hususun ancak örnek yoluyla gösterilebileceği bildirilmiştir ve canavarca his sevkiyle adam öldürme suçuna örnek olarak, sırf öldürmek için öldürmek, mağdurun ızdırabından zevk duymak için öldürmek, silahını tecrübe için öldürmek durumlarını örnek olarak verilebileceği bildirilmiştir. Eren/Toroslu\’dan alıntı… Osman Yaşar, Hasan Tahsin Gökcen, Mustafa Artuç Yorumlu Uygulamalı TCK.) uygulama birliği sağlamaya çalışmıştır. Yargıtayımız 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanunu\’nun uygulandığı dönemde canavarca his sevkini kanunda tanımlanmadığı için mecazi olarak kabul edilmesi gerekeceğini, canavarca his sevki ile canavarca işlenmiş olmasının başka olduğunun vurgulamıştır. Keza kanunda tanım yapılmadığı için bu sözcüklerin psikolojik bir olgu olduğunun kabulü ile ağırlıklı olarak canavarca his sevkinin toplumun ortak bilincinin duygusunun ve vicdanının hiçbir zaman onaylamayacağı, alçakça bir içgüdü/içtepi olacağının gözden uzak tutulmamasının gerekeceği…Eylemin ağırlığı ile eyleme iten neden arasında oransızlık, failin tehlikeliliği ve kötülüğünü sergileyen ölçütlerle ortaya konulması gerekeceği, sonuç olarak toplum bilinci ve ahlakının geniş tepkisini çeken amacı itibarıyla tehlikeli ve vahşi kötülük eylemi sergileyen psikolojik bir içgüdüyü ifade eden kavram olarak algılanması gerektiği sonucuna varılmalıdır (Yukarıda belirtilen adı geçen eser ve Prof. Sami Selçuk\’un 17.12.2002 tarih ve 1-294/425 sayılı Ceza Genel Kurulu kararındaki açıklaması) . Bu açıklamalarla birlikte sanıkla maktul arasındaki olayı değerlendirdiğimizde birbirini tanıyan sanıkla maktulün olay günü gece geç saatlerde alkol aldıkları, alkolün bitmesi üzerine sanığın tekrar alkol olmak üzere ilçe merkezine gittiği, parası yetmemesi sebebiyle daha önce içtiklerini değil, daha ucuz şarabı alıp tekrar kulübeye geldiğinde maktulün kendisine küfretmesiyle başlayan tartışma sonucu otopsi raporunda belirtildiği gibi toplam 23 adet bıçak darbesi ile öldürdüğü olayda maktulden kaynaklandığı kabul edilen aksi yönde delil elde edilemeyen tartışmada sosyal ve ekonomik seviyesi toplumun alt katmanında bulunan ve günlük hayatta da cümle tamamlama olarak küfür kullanan maktul ve sanığın basit bir küfrünün 23 bıçak darbesi ile ölümünü gerektirir şekilde olmaması gerektiği, sanığın alkolün de verdiği rahatlığın etkisiyle maktule vurduğu bıçak darbelerinin toplum vicdanının kabul edemeyeceği bir uygulamaya dönüştüğü, bu sebeple davranışının normal bir öldürme hareketinin ötesinde eziyet ve canavarca his sevkine dönüştüğü\” gerekçesiyle bozmaya direnerek önceki hüküm gibi sanığın kasten nitelikli öldürme suçundan mahkûmiyetine karar vermiştir. Direnme kararına konu resen temyize tabi bu hükmün sanık müdafisi ve Cumhuriyet savcısı tarafından da temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 26.09.2016 tarihli ve 238806 sayılı “bozma” istekli tebliğnamesiyle Yargıtay - [Ziynet Alacağı Davası: İspat Yükü, Ziynet Eşya Bedelinin Belirlenmesi ve İcra Takibi](https://kayseriavukat.org.tr/ziynet-alacagi-davasi/): Ziynet Alacağı Davası: İspat Yükü, Ziynet Eşya Bedelinin Belirlenmesi ve İcra Takibi Ziynet Alacağı Davasında İspat Yükü: Ziynet eşyası rahatlıkla saklanabilen, taşınabilen, götürülebilen türden eşyalardandır. Bu nedenle evden ayrılmayı tasarlayan kadının bunları önceden götürmesi, gizlemesi her zaman mümkün olduğu gibi, evden ayrılırken üzerinde götürmesi de mümkündür. Bunun sonucu olarak, normal koşullarda ziynet eşyalarının kadının üzerinde olduğunun kabulü gerekir. Bu durumda, ziynet eşyasının varlığını, evi terk ederken bunların zorla elinden alındığını ve götürülmesine engel olunduğunu, evde kaldığını, kadının ispatlaması gerekir. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi Esas No: 2016/14152 Karar No: 2018/3189 Karar tarihi: 29.03.2018 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki eşya alacağı davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü. YARGITAY KARARI Davacı; davalı ile boşanmalarına karar verildiğini ancak henüz hükmün kesinleşmediğini, düğünleri sırasında kendisine 100 adet çeyrek altın, 16 adet burma (20’şer gram ağırlığında) bilezik, 1 adet küpe, yüzük ve gerdanlıktan oluşan takı seti takıldığını ve davalının kendisine ait takıların tamamına iş kurma gerekçesi ile el koyup şahsi harcamalarında kullandığını ileri sürerek iade edilmeyen ziynetlerin bedeline yönelik şimdilik 20.000 TL’nin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile davalıdan alınmasını talep ve dava etmiştir. Davalı; davacı tarafından düğünde takılan takıların adet ve türünün yanlış ifade edildiğini, düğün merasimi sırasında iki adet bileziğin davacının akrabalarından …’dan emanet olarak alınıp takıldığını ve düğün merasimi sonrasında aynı şahsa iade edildiğini, düğünün 2010 yılında olmasına rağmen işyerinin 2009 yılında henüz evlilik olmadan açıldığını, davacının ziynetlerin hem tarafından saklandığını ileri sürüp hem de harcandığını ileri sürmesinin çelişkili olduğunu, evlilik birliği sırasında davacının sadakatsiz davranışlarda bulunarak kendi isteği ile evden ayrılırken takı ve kişisel eşyalarını yanına almış olduğunu belirterek davanın reddine karar verilmesini dilemiştir. Mahkemece; davacının, talebine konu ziynet eşyalarının götürülmesine engel olunduğunu, zorla elinden alındığını, daha önce götürme fırsatı elde edemediği veya mevcut olan ziynet eşyalarının davalı tarafından bozdurulduğu, harcandığı, yedinde kalarak iade edilmediğine ilişkin iddiası dışında ispata yönelik bir delil getirilemediği gibi yemin deliline de dayanılmadığından bu eşyaların bozdurulduğu ve kadına iade edilmediğine ilişkin görgüye dayalı tanık anlatımı da mevcut olmadığı anlaşılmakla davanın reddine karar verilmiş, hüküm süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dava, kişisel eşya niteliğinde olan ziynet eşyalarının bedelinin tahsili istemine ilişkindir. 1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, davacı vekilinin sair temyiz itirazları yerinde değildir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 6.maddesi hükmü uyarınca; kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri hakkını dayandırdığı olguların varlığını kanıtlamakla yükümlüdür. Gerek doktrinde, gerek Yargıtay içtihatlarında kabul edildiği üzere ispat yükü hayatın olağan akışına aykırı durumu iddia eden ya da savunmada bulunan kimseye düşer. Öte yandan, ileri sürdüğü bir olaydan kendi yararına haklar çıkarmak isteyen kimse iddia ettiği olayı kanıtlaması gerekir. Ziynet eşyası rahatlıkla saklanabilen, taşınabilen, götürülebilen türden eşyalardandır. Bu nedenle evden ayrılmayı tasarlayan kadının bunları önceden götürmesi, gizlemesi her zaman mümkün olduğu gibi, evden ayrılırken üzerinde götürmesi de mümkündür. Bunun sonucu olarak, normal koşullarda ziynet eşyalarının kadının üzerinde olduğunun kabulü gerekir. Bu durumda, ziynet eşyasının varlığını, evi terk ederken bunların zorla elinden alındığını ve götürülmesine engel olunduğunu, evde kaldığını, kadının ispatlaması gerekir. Bunların davalı tarafın zilyetlik ve korumasına terk edilmesi olağan durumla bağdaşmaz. Diğer taraftan, düğün sırasında takılan ziynet eşyaları kim tarafından takılırsa takılsın, aksine bir anlaşma bulunmadıkça kadına bağışlanmış sayılır ve artık onun kişisel malı niteliğini kazanır. Ziynet eşyaların iade edilmemek üzere kocaya verildiği, kadının isteği ve onayı ile bozdurulup müşterek ihtiyaçlar için harcandığı hususu davalı tarafça kanıtlandığı takdirde, koca bunları iadeden kurtulur. Somut olayda davacı kadının iddiası, dava konusu ziynet eşyalarının davalı tarafından alındığı ve iade edilmediği yönündedir. Davacı bu iddiasını ispat etmekle yükümlüdür. … Cumhuriyet Başsavcılığının 2013/23915 Esas, 2013/9840 Karar sayılı soruşturma dosyasında davalının babası … …’ın verdiği ifadesinde; davacının babasının kendisini telefonla arayarak “… ile … ayrılıyor, benim takılarımın bana düşen kısmını gönder” dediğini, kendisinin “Hicabi ben seni 2 kere uyardım kızın oğlumu da beni de saymıyor, … mahkemeye verdik mahkeme ne karar verirse ona göre hareket edeceğiz” demesi üzerine de Hicabi’nin “… abi mahkemenin sonunda takıları bile versen ben oğlunu öldürürüm o takıların hepsini de versen oğlunu kurtaramazsın” şeklinde kendisini tehdit ettiğini beyan ettiği, davacının babasının ise kendisinin sadece “…kızımın özel eşya ve takılarını da gönder, anlaşmalı olarak boşansınlar” dediğini, bunun üzerine müştekinin mahkeme ne karar verirse ona göre hareket ederiz diyerek telefonu kapattığını kendisini tehdit etmediğini savunduğu görülmektedir. Davalının babası … …’ın soruşturma dosyasındaki beyanından düğünde takılan altınların davalının elinde olduğu anlaşılmaktadır. Kaldı ki davalı da düğünde takılan 2 adet bileziği ödünç aldığını ve düğünden sonra iade ettiğini beyan etmiştir. O halde mahkemece, yukarıdaki ilkeler gözetilerek, davacı tarafça varlığı ve davalıda kaldığı ispatlanan, (kuyumcu bilirkişi tarafından düğün görüntüleri üzerinde yapılan incelemede varlığı tespit edilen) ziynetler yönünden davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile davanın tümden reddi doğru görülmemiş bozmayı gerektirmiştir. Sonuç: Yukarıda birinci bendde açıklanan nedenlerle davacı tarafın sair temyiz itirazlarının reddine, ikinci bendde açıklanan nedenlerle hükmün HUMK’nun 428. maddesi gereğince davacı yararına BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici Madde 3 atfıyla 1086 sayılı HUMK’nun 440. maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren 15 günlük süre içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 29.03.2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi. Ziynet Alacağı Davasında Ziynet Bedelinin Belirlenmesi Ziynet Alacağı Davasında Dava Tarihi İtibariyle Belirlenen Ziynet Eşya Bedeli Dikkate Alınmalıdır Yargıtay 3. Hukuk Dairesi Esas No: 2015/15994 Karar No: 2015/20564 Karar tarihi: 17.12.2015 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki ziynet alacağı davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın kısmen kabulüne yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü: YARGITAY KARARI Davacı vekili dilekçesinde; tarafların boşandıklarını, 2. Aile Mahkemesi’nin … K. sayılı ziynet eşyalarına ilişkin davada 6000 TL ziynet eşya bedelinin davalıdan tahsiline hükmedildiğini, bu davada fazlaya ilişkin hakların saklı tutularak talepte bulunulduğunu, daha önce açılan davada 6000 TL dışındaki ıslah edilmeyen kısma ilişkin 5000 TL ziynet eşya bedelinin davalıdan tahsilini (ıslah ile 27.450 TL ) talep etmiştir. Davalı vekili cevabında; derdestlik ve zamanaşımı itirazında bulunarak davanın reddini dilemiştir. Mahkemece; ilk - [İş Kazasında İşverenin Sorumluluğu: Taksirle Bir Kişinin Yaralanmasına Neden Olma](https://kayseriavukat.org.tr/is-kazasinda-isverenin-sorumlulugu/): İş Kazasında İşverenin Sorumluluğu: Taksirle Bir Kişinin Yaralanmasına Neden Olma Suçundan Ceza Verilmesi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2017/461 Karar No: 2017/549 Karar Tarihi: 19.12.2017 Yargıtay Dairesi: 12. Ceza Dairesi Taksirle bir kişinin yaralanmasına neden olma suçundan sanık …\’ın beraatine ilişkin Manisa 1. Sulh Ceza Mahkemesince verilen 12.03.2012 gün ve 434-478 sayılı hükmün, katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 12. Ceza Dairesince 03.10.2013 gün ve 3286-22589 sayı ile; \”Mağdurun polisaj işçisi olarak çalıştığı sanığa ait işyerinde 6 ay önce işe başladığı, olay günü çalışırken kullanmak üzere sağ eline eldiven giydiği, başka eldiven bulunmaması nedeniyle ve sol eli için kullanacağı eldivenin ıslak olmasından dolayı sol eline bez sarıp fazlalık kısmını zımpara makinesinde keserken kolunu yaraladığı olay nedeni ile kazadan yaklaşık bir ay sonra düzenlenen olay yeri görgü ve tespit tutanağı, soruşturma aşamasında bilirkişiden alınan 25.04.2011 tarihli rapor ile sanığın gerekli iş güvenliği eğitimini vermemesi, gerektiğinde kişisel koruyucu malzemeleri vermemesi ve kullanılıp kullanılmadığını denetlememesi nedeniyle tali kusurlu bulunmasına, kovuşturma evresinde tanık …\’in de katılımı ile icra edilen keşiften sonra alınan 28.01.2012 tarihli bilirkişi raporu ile sanığın iş yerinde çalışan işçilere iş sağlığı ve güvenliği eğitimi vermediğinden ve işyerinde herhangi bir kontrol mekanizması kurmadığından ve gerekli kontrolleri yaptırmadığından kaza olayının meydana gelmesinde asli kusurlu bulunmasına ve ilgili işyerinde idari yönden yapılan denetim sonrası da iş müfettişi tarafından işverenin işyerinde sağlıklı ve güvenli çalışma ortamının tesisi için gerekli önlemleri almadığından ve işçilere uygun iş eldiveni vermediğinden %100 kusurlu bulunmasına karşın, mahkemece \’sanığa iş güvenliği mevzuatına aykırı olarak gerekli eğitimin verilmemiş olması, mevzuat uyarınca zaman zaman yapılması gereken denetimlerin yapılmamış olması, çalışma esnasında işin gereğine uygun biçimde yürütülmesi için lüzum eden direktiflerin verilmemiş olması, çalışma esnasında iş için gereken uygun teçhizatın seçilmemiş olması gibi nedenlerle cezai müeyyideyi sonuçlayacak kusurluluktan bahsedilemeyecek olmasına, kazaya müştekinin sebebiyet verdiğine\’ ilişkin isabetsiz gerekçeyle sanığın beraatine karar verilmesi\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Yerel mahkeme ise 01.04.2014 gün ve 884-414 sayı ile; \”…Müştekinin, …\’ın sahibi olduğu Dako Isı Sist. San. ve Tic. Ltd. Şti. Havlu Kurutucu Radyatör İmalatı adlı işyerinde polisaj bölümünde işçi olarak çalıştığı, olay günü de eline sarmak için polisaj makinesinde bez kesmek istediği, polisaj makinesine sürdüğü bezin makinenin döngüsüne dolanarak müştekiyi makineye çektiği ve geçirdiği sarsıntı sonucu kolunun kırıldığı anlaşılmış, Her ne kadar kovuşturma aşamasında yapılan keşif neticesinde düzenlenen bilirkişi raporu ile sanığın yine mezkûr biçimde kusurlu olduğunun tespit olunduğu, böylece sanığın taksiri ile katılanın yaralanmasına neden olduğundan bahisle cezalandırılması talep olunmuş ise de; öncelikle bu ve benzer davalarda kusur ve illiyet bağının tespiti işinin davaya bakan hâkimin işi olup bilirkişinin ancak hâkimin bilgisi dışında kalabilecek olayın meydana geliş şekline ilişkin teknik ayrıntıları hâkimin kararını verirken ona yardımcı olacak biçimde ortaya koymak ve açıklamaktan ibaret bulunmasına, dosyamızda bilirkişilerin özellikle iş mevzuatına atıf yaparak kendilerince tespit olunan hususlara dayanmak suretiyle kusuru belirlemiş olmalarının mahkememizce illiyet bağı ve kusur yönünden bağlayıcı bulunmamasına, Tazminat Hukuku ilkeleri bakımından sorumluluğu doğuran kusurluluk ile Ceza Hukuku İlkeleri bakımından mahkûmiyet sonucunu doğuran kusurluluğun birbirinden ayrı olarak değerlendirilmesinin gerekmesine, özellikle taksirli suçlar yönünden meydana gelen netice ile fail ya da faillere atfolunabilecek eylem ya da eylemsizlikleri arasında illiyet bağının kurulabilmesinin kusurluluğun tespiti bakımından gerekli olmasına, iş kazası şeklinde gerçekleşen dosyaya konu olayda, her ne kadar sanığa iş güvenliği mevzuatı uyarınca tazminat hukuku bakımından kusur izafe olunabilecek ise de, sırf iş güvenliği mevzuatına aykırı olarak gerekli eğitimin verilmemiş olması, mevzuat uyarınca zaman zaman yapılması gereken denetimlerin yapılmamış olması, çalışma esnasında işin gereğine uygun biçimde yürütülmesi için lüzum eden direktiflerin verilmemiş ve dahası iş için gereken uygun teçhizatın seçilmemiş olması gibi nedenlerle cezai müeyyideyi sonuçlayacak kusurluluktan bahsedilemeyecek olmasına zira gereken tüm bu önlemler alınmış olsa idi dahi neticenin meydana gelmeyeceğinin kesin olarak söylenemeyecek olması karşısında kusurluluğu doğuracak illiyet bağının kurulamayacak olmasına, kendisi de bizzat kazanın meydana geldiği çalışmada var olan ve bilirkişi raporlarında belirtildiği üzere uzmanlık alanı ve tecrübesiyle bağdaşmayacak biçimde gerekli dikkat ve itinayı göstermeyen müştekinin kendi eyleminin de kazanın meydana gelmesinde etkin olmasına, müştekiye polisaj makinesinde eldiven kesmemesi direktifinin iş güvenliği eğitimini gerektirmeyecek olmasına, müştekinin eyleminin tehlikeliliği konusunda değerlendirmenin o makinede çalışan tecrübe sahibi bir işçiden başka olağan koşullarda olan herkesin yapabileceği ve algısında olması gereken bir husus olmasına, gelişen teknoloji ile birlikte iş ve işçi güvenliğini daha iyi sağlayabilecek donanıma sahip makinelerin piyasada bulunmasının işletme çapı ve mali imkânları ölçüsünde bu makineyi temin etmeyen ve üretim prosesinde kullanmayan işveren ve temsilcilerinin sırf bu nedenle kusurlu sayılmalarının kabul edilebilir olmamasına, dosyamıza konu olayda müştekinin dağıtılmış eldivenler olduğu halde ıslak olduğu için kullanmayı reddederek eline sarmak için bir bez parçasını polisaj makinesinde kesmeye çalıştığı, polisaj makinesinde bez kesilmeyeceğini bilmesi gerektiği halde yetkililerden yeni eldiven istemeyerek onun yerine eline bez sararak tedbirsiz çalışma sergilediğinden kazaya asıl müştekinin sebebiyet vermiş olduğu anlaşıldığından sanığa isnat olunan suçun unsurlarının oluşmadığı kanaatine varıldığı…\” gerekçesiyle ilk hükümde direnmiştir. Direnme hükmünün de katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 11.11.2014 gün ve 248982 sayılı “bozma” istekli tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca 07.12.2016 gün ve 715-791 sayı ile; 6763 sayılı Kanunun 38. maddesi ile 5320 sayılı Kanuna eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 12. Ceza Dairesince 13.03.2017 gün ve 74-1886 sayı ile, direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; taksirle bir kişinin yaralanması ile neticelenen olayda sanığın kusurunun bulunup bulunmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Sanığın sahibi olduğu iş yerinde, olay tarihinden altı ay önce polisaj işçisi olarak çalışmaya başlayan katılanın, 19.02.2011 günü çalışırken kullanmak üzere sağ eline eldiven giydiği, sol eli için kullanacağı eldivenin ıslak olması ve başka eldiven de bulunmaması nedeniyle sol eline sardığı bezin ucunu zımpara (polisaj) makinesinde kesmek istediği, bu esnada kolunun makineye sıkışması sonucunda parçalı kırık oluşacak şekilde yaralandığı, 16.03.2011 tarihinde kolluk tarafından düzenlenen olay yeri görgü tespit tutanağına göre; kazanın meydana geldiği zımpara makinesinin çalışır vaziyette olduğu, makinede çalışan işçilerin eldiven kullanmadıkları, işyerinde uyarıcı levha ve tabelanın olmadığı, işçilerin yapılan görüşmede; işletmede herhangi bir emniyet ve kaza önleme eğitimi - [Kemik Kırıklarına Neden Olması Halinde Kasten Yaralama Suçunda Cezada Artırım Yapılması](https://kayseriavukat.org.tr/kasten-yaralama-sucunda-cezada-artirim/): Kemik Kırıklarına Neden Olması Halinde Kasten Yaralama Suçunda Cezada Artırım Yapılması Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2017/420 Karar No: 2018/636 Karar Tarihi: 13.12.2018 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 3. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Özet: Kemik kırığı doğuran yaralanmalarda kırığın derecesine göre sanığın cezasında yarı oranına kadar artırım öngören TCK’nın 87/3. maddesi gereğince uygulama yapılırken bilimsel verilere dayanan ve kemik kırıklarını hafif (1), orta (2-3) ve ağır (4-5-6) olarak sınıflandıran istikrar kazanmış adli tıp uygulamaları doğrultusunda Adli Tıp Kurumunca düzenlenen raporda yer alan, katılanın vücudundaki kemik kırıklarının müştereken yaşam fonksiyonlarına orta (2) derecede etkili olduğu yönündeki tespitler gözetilerek kırığın yaşamsal fonksiyonlara etkisine göre makul bir oranda artırım yapılması gerekir. İçtihat Metni Kasten yaralama suçundan sanık …\’ın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 37. maddesi delaletiyle aynı Kanun\’un 86/1, 86/3-e, 87/3 ve 31/3. maddeleri uyarınca 1 yıl 4 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, 5095 sayılı Kanun\’un 23. maddesi uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin Ankara 12. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 23.02.2012 tarihli ve 620-50 sayılı kararın kesinleşmesinden sonra, sanığın denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlemesi nedeniyle dosyayı ele alan Ankara 12. Asliye Ceza Mahkemesince 25.10.2013 tarih ve 620-50 sayı ile 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 231/11. maddesi uyarınca hükmün açıklanmasına, sanığın TCK\’nın 37. maddesi delaletiyle aynı Kanun\’un 86/1, 86/3-e, 87/3 ve 31/3. maddeleri uyarınca 1 yıl 4 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiş, hükmün sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 3. Ceza Dairesince 23.02.2016 tarih ve 19422-4291 sayı ile; \”…Adli tıp kriterleri açısından kemik kırıklarının hayat fonksiyonlarına etkisinin hafif (1) ile ağır (6) derece şeklinde sınıflandırılması ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 87/3. maddesinde kemik kırığının hayat fonksiyonlarına etkisine göre cezanın en fazla 1/2 oranında artırılması öngörülmüş olması karşısında, mağdurun adli raporunda vücudundaki kemik kırığının hayat fonksiyonlarına etkisinin orta (2) derece olduğunun belirtilmesine rağmen, TCK\’nın 3. maddesine göre orantılılık ilkesine aykırı olarak 1/3 oranında artırım yapılması suretiyle suça sürüklenen çocuğa fazla ceza verilmesi\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Direnme Kararı Ankara 12. Asliye Ceza Mahkemesi ise 30.06.2016 tarih ve 237-339 sayı ile; \”…Yargıtay bozma ilamında da açıklandığı üzere Adli Tıp kriterlerinde kemik kırıklarının yaşam fonksiyonlarına etkisine göre 1. derecede kırıkların hafif, 2 ve 3. derece kırıkların orta, 4, 5 ve 6. dereceli kırıkların ise ağır biçimde yaşam fonksiyonlarını etkileyeceği kabul edilmiş olup Adli Tıp Kurumunun bu kabulüne göre 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 87/3. maddesindeki 1/2 oranındaki kırığın derecesine göre artırma ile bir paralellik kurmak gerekirse hafif derecedeki kırıklar için 1/6 oranında, orta derecedeki kırıklar için 2/6 oranında, ağır derecedeki kırıklar için de 3/6 oranında (sadeleştirme yapılmakla; 1/2 oranında) artırma yapılması suretiyle kemik kırığının yaşam fonksiyonlarına etkisi oranında artırma yapılmış olacağı ve buna bağlı olarak da TCK\’nın 3. maddesine göre orantılılık ilkesine uygun artırım yapılmış olacağını kabul gerekir. Özel olayımızda sanığın eylemi sonucu katılan müştekide oluşan kemik kırığının yaşam fonksiyonlarını orta (2) derecede etkileyecek biçimde olmasına göre yukarıda açıklanan oranlar itibarıyla 1/3 oranında diğer bir ifadeyle 2/6 oranında artırma yapılmasında orantılılık ilkesine aykırı davranılmamış olacağı…\” gerekçesiyle bozmaya direnerek önceki hükümdeki gibi sanığın cezalandırılmasına karar vermiştir. Direnme kararına konu bu hükmün de sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 01.12.2016 tarihli ve 363703 sayılı \”bozma\” istekli tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya, Ceza Genel Kurulunca 14.12.2016 tarih ve 1423-2099 sayı ile 6763 sayılı Kanun\’un 38. maddesi ile 5320 sayılı Kanun\’a eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen Daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 3. Ceza Dairesince 21.03.2017 tarih ve 468-3052 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanık … hakkında …\’ya yönelik kasten yaralama, sanıklar …, … ve … hakkında katılan …\’a yönelik kasten yaralama suçundan verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin kararlar itiraz edilmeksizin, sanık … hakkında, … ve …\’a yönelik kasten yaralama, …\’a yönelik hakaret suçlarından verilen beraat hükümleri ise temyiz edilmeksizin kesinleşmiş olup direnme kararının kapsamına göre inceleme sanık … hakkında katılan …\’a yönelik kasten yaralama suçundan kurulan mahkûmiyet hükmü ile sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanık hakkında, katılanın hayat fonksiyonlarına orta (2) derecede etkili kemik kırıklarına neden olacak şekilde kasten yaralama suçundan, cezada yarı oranına kadar artırım öngören 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 87/3. maddesi gereğince uygulama yapılırken artırım oranının üçte bir olarak tespitinin isabetli olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Ankara Adli Tıp Şube Müdürlüğünce katılan … hakkında düzenlenen 25.06.2010 raporda; frontal solunda ödem, sol omuz arka bölümde 3×2 cm boyutlarında sıyrık, sırtta, sol kürek kemiği üzerinde, sağ kürek kemiği hizasında 20×3 cm boyutlarında, göğüs omuru üzerinde ve sağ kürek kemiği alt bölümünde 10×2 cm boyutlarında 2 adet yüzeysel sıyrık, sol frontal sinüs ön duvarında kırık, frontal kemik solunda kırık saptanan katılandaki yaralanmanın kişinin yaşamını tehlikeye soktuğu, basit bir tıbbi müdahale ile giderilemez nitelikte olduğu, katılanda tespit edilen frontal kemik kırığı ile frontal sinüs ön duvarı kırığının yaşam fonksiyonlarını etkileme derecesinin ayrı ayrı 2. derece, mevcut kırıkların müştereken yaşam fonksiyonlarını (3) orta derecede etkilediği bilgilerine yer verildiği, Mahkemece kesin rapor talep edilmesi üzerine Adli Tıp Kurumu Başkanlığı 2. İhtisas Kurulunca düzenlenen 08.07.2011 tarihli raporda; frontal sinüs ön duvarında kırık ve yumuşak doku lezyonlarına neden olan yaralanmanın, kişinin yaşamını tehlikeye sokmadığı, basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olmadığı, vücuttaki kemik kırıklarının ve çıkıklarının hayat fonksiyonlarına etkisi hafif (1), orta (2, 3), ağır (4, 5, 6) olarak sınıflandırıldığında birden fazla olması nedeniyle skorlama yapılarak şahısta saptanan kırıkların müştereken hayat fonksiyonlarını orta (2) derecede etkileyecek nitelikte olduğunun belirtildiği, Ankara Adli Tıp Şube Müdürlüğünce sanık … hakkında düzenlenen 25.06.2010 tarihli raporda; saçlı deride, sol parietalde 4 cm uzunluğunda raddi yaranın basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olduğunun ifade edildiği, Anlaşılmaktadır. Katılan …; Ankara ili, Yenimahalle ilçesi, OSTİM Mahallesinde …\’ya ait iş yerinde işçi olarak çalıştığını, aynı iş yerinde çalışıp bir süre önce işten ayrılan sanığın babası …\’ın yanında sanık … ve … olduğu hâlde olay günü iş yerine gelerek iş yeri sahibi … ile ofisinde tartışmaya başladıklarını, sanık ve - [Nitelikli Kasten Öldürme Suçuna Teşebbüs: Ateş Ederken Hayati Bölgenin Hedef Alınması](https://kayseriavukat.org.tr/nitelikli-kasten-oldurme-sucuna-tesebbus/): Ateş Ederken Hayati Bölgenin Hedef Alınması, Nitelikli Kasten Öldürme Suçuna Teşebbüs Olarak Değerlendirilmelidir Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2017/406 Karar No: 2018/458 Karar Tarihi: 23.10.2018 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 1. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Sanık … hakkında nitelikli kasten öldürme suçuna teşebbüsten açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda, eylemin kasten yaralama suçunu oluşturduğu kabul edilerek sanığın, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 86/1, 86/3-a, e, 87/3, 62, 53, 63 ve 54 maddeleri uyarınca 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğunda, mahsuba ve müsadereye ilişkin Adana 5. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 12.11.2009 tarihli ve 125-356 sayılı hükmün sanık müdafisi ve katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 15.04.2013 tarih ve 4465-3178 sayı ile; \”Oluşa ve dosya içeriğine göre; katılan …’in Adana İcra Dairesinde diğer kardeşi ….’ın kiracı olarak oturduğu gayrimenkulün satış ihalesine girmek istediği, tarafların ağabeyi olan sanık …’in bu ihaleye kardeşi ….’ın tek başına girmesi gerektiğini katılana söylediği, olay günü bu teklifini kabul etmeyen ve arabasıyla iş yerinden ayrılan katılanın önüne pompalı av tüfeğiyle çıktığı, sanığın etkili mesafeden katılanı hedef gözeterek yaklaşık yedi el ateş ettiği, katılanı sol ön kol proksimal ve sol kol distalden üç isabetle sol ulna distal diafiz şaft kırığına sebebiyet verecek şekilde yaraladığı, yaralanmanın basit tıbbi müdahaleyle giderilemeyecek ve kemik kırıklarının hayat fonksiyonlarını orta (3) derecede etkiler nitelikte olduğu olayda; atış sayısı, atış mesafesi, hedef alınan bölge, isabet yerleri, olayda kullanılan silahın niteliği ve olayın bütünlüğü dikkate alındığında sanığın kardeşi katılana yönelik kastının öldürme olduğu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 82/1-d, 35, 62 ve 53. maddeleri uyarınca cezalandırılması gerektiği düşünülmeden, yazılı şekilde kasten yaralama suçundan hüküm kurulması,\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Yerel Mahkeme ise 09.10.2013 tarih ve 239-423 sayı ile; bozma kararına direnerek önceki hükümdeki gibi sanığın kasten yaralama suçundan cezalandırılmasına karar vermiştir. Direnme kararına konu bu hükmün de sanık müdafileri ve katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 13.01.2015 tarihli ve 392872 sayılı \”düzeltilerek onama\” istekli tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca 07.12.2016 tarih ve 56-510 sayı ile; 6763 sayılı Kanun\’un 38. maddesi ile 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun\’a eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 1. Ceza Dairesince 07.03.2017 tarih ve 268-680 sayı ile; direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın eyleminin nitelikli kasten öldürme suçuna teşebbüsü mü, yoksa kasten yaralama suçunu mu oluşturduğunun belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; 16.03.2009 tarihli olay yeri inceleme, görgü ve tespit tutanağında; saat 13.15 sıralarında Güzelevler Mahallesi, Şehit Fikret Aslan Caddesinde bulunan \”Ankara Mobilya\” adlı iş yerinin önünde bir aracın kurşunlandığı ve sürücüsünün vurulduğunun anons edilmesi üzerine olay yerinde yapılan incelemelerde, 33 AJP 84 plaka sayılı BMW marka aracın yol üzerinde durduğu, ön camında on yedi adet kurşun deliği olduğu, deliklerin yolcu koltuğunun hizasında olup yolcu koltuğu ve arka koltukta da kurşun delikleri olduğu, aracın şoför tarafındaki kapı camının ve dikiz aynasının kırık olduğu, yerde cam kırıklarının bulunduğu, şoför kapısının yanında yerde ve yol kenarında kan damlalarının görüldüğü, yol içinde araçtan 10 metre ileride yerde beş adet boş kartuş, bir adet dolu kartuş, şoför kapısının yanında 2 metre uzakta bir adet boş kartuş bulunduğunun belirtildiği, 16.03.2009 tarihli olay yeri inceleme ve tespit tutanağında ise; 33 AJP 84 plaka sayılı aracın ön camında sol taraftan 62 cm sağında on yedi adet 1×3 cm ebadında mermi giriş çıkış delikleri olduğu, buradan giriş çıkış yapan mermilerin ön sağ koltuk üzerinde altı adet giriş deliği oluşturduğu, sağ arka koltuk üzerinde sekiz adet giriş deliği ve sağ ön koltuk üzerinde pompalı tüfek fişeğinden çıkan altı adet metal bilye ve plastik tapa görüldüğü, sol ön kapı üzerinde, orta kapı direğine 63 cm mesafede kapı camı fitiline bitişik 2×3 cm ve bitişiğinde 3×4 cm ebadında iki adet giriş deliği olduğu, sol ön kapı camının kırılmış hâlde bulunduğu ve cam kırıklarının araç içerisine ve yol üzerine dağıldığı, asfalt yol üzerinde 12 numara altı adet boş, bir adet dolu av tüfeği kartuşu bulunduğu, olay yerinde yapılan incelemelerden sonra Yüreğir Devlet Hastanesine gidilerek katılan …’in her iki elinin iç ve dış svaplarının alındığı bilgilerine yer verildiği, Başkent Üniversitesi Adana Uygulama ve Araştırma Merkezince düzenlenen 16.03.2009 tarihli raporda; katılanın genel durumunun iyi olduğu, sol ön kol 1/3 proksimalde dış yüzde 10 cm çaplı hematom, birer adet ateşli silah giriş ve çıkış deliği, yine sol kol distalde dış yüzde iki adet kurşun giriş deliği olduğu, aynı yerde kemik deformasyonu görüldüğü, ön kol dirsek grafisinde ulna kemiği, distalde parçalı kırık bulunduğu, hayati tehlikesinin olmadığı; Adana Adli Tıp Şube Müdürlüğünce düzenlenen 26.03.2009 tarihli raporda ise; sol ulna distal diafiz şaft kırığı saptanan ve sirküler alçı uygulanan katılanın yaralanmasının yaşamsal tehlike oluşturmadığı, basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olmadığı, kırığın hayat fonksiyonlarına etkisinin orta (3) derecede olduğu tespitlerine yer verildiği, Ortadoğu Özel Sağlık Hastanesinde bulunan polis memuru ve güvenlik görevlisince düzenlenen 28.03.2009 tarihli tutanakta; hastaneye getirilen katılanın kolundan ameliyat esnasında çıkartılan iki adet mermi çekirdeğinin (doğrusu iri saçma tanesinin) görevli polis memurlarına teslim edildiğinin bildirildiği, 25.03.2009 tarihli tutanakta; karakola gelerek teslim olan sanığın, suçta kullandığı 3400 seri numaralı, Zümrüt marka, 12 kalibre pompalı av tüfeği ile bu tüfeğe ait üç adet dolu fişeği görevlilere teslim ettiğinin belirtildiği; fotokopisi çekilerek dosya içerisine alınan 01.11.1995 tarihli av tezkeresinin 01.11.2000 tarihinde süresinin dolduğunun görüldüğü, Sanığın kollukta savunması alınırken düzenlenen 25.03.2009 tarihli ifade tutanağında; sanığın cep telefonunun mesajlar bölümünün incelenmesinde, katılan tarafından gönderildiği tespit edilen 16.10.2008 tarihli mesajda “Hani erkek sözü gelecektin seni borcunu ödemek uyarıyorum bilmiş ol”, 15.10.2008 tarihli mesajda ise “Erkek adam yalan söylemez kaçmaz ve borcunu öder” şeklinde ibareler bulunduğunun belirtildiği, Adana Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğünce düzenlenen 26.03.2009 tarihli raporda; katılan …’e ait svap bantlarının tamamında, atış artıklarından \”antimon\”un mevcut olduğunun; aynı kurum tarafından düzenlenen 20.04.2009 tarihli raporda ise, 12 numara av fişeği atan, Zümrüt marka, sabit ağaç dipçikli, tüp şarjörlü, yivsiz tek - [Eşe Karşı Kasten Yaralama Suçunda Evlilik ve Aile Yapısının Bozulmaması için Beraat Kararı Verilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/ese-karsi-kasten-yaralama-sucu/): Eşe Karşı Kasten Yaralama Suçunda Evlilik ve Aile Yapısının Bozulmaması için Beraat Kararı Verilebilir mi? Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2017/234 Karar No: 2019/418 Karar Tarihi: 14.05.2019 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 3. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Kasten yaralama suçundan sanık …’nun beraatine ilişkin Ankara (Kapatılan) 13. Sulh Ceza Mahkemesince verilen 11.06.2014 tarihli ve 282-664 sayılı hükmün, Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 3. Ceza Dairesince 10.09.2015 tarih ve 9867-25151 sayı ile; “…Mağdurun soruşturma aşamasındaki beyanı, anlatımı ile uyumlu doktor raporu karşısında yetersiz gerekçe ile sanığın üzerine atılı suçla ilgili mahkûmiyeti yerine yazılı şekilde beraatine karar verilmesi,” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Direnme Kararı 6545 sayılı Kanun’un 84. maddesiyle 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun‘a eklenen geçici 6. maddenin 1. fıkrası uyarınca sulh ceza mahkemelerinin kaldırılması nedeniyle bozmadan sonra yargılama yapan Ankara 38. Asliye Ceza Mahkemesi ise 08.12.2015 tarih ve 749-926 sayı ile; “…Hukukun amacı konusundaki görüşleri, iki ana grupta özetlemek mümkündür. 1) Hukukun amacı objektif nitelikteki mutlak idedir. 2) Hukukun amacı değişik bireylerin sayısız farklı amaçlarına hizmettir. Belirli bir yer ve zamanda uygulanmakta olan değil de uyuşmazlık ve sosyal gereksinimleri adalete en uygun şekilde karşılayacağı düşünülen hukuka ideal hukuk veya doğal hukuk adı verilmektedir. Doğal hukukun düşüncesi hukuk felsefesi literatürünün ağırlıklı kısmında varlığını sürdürmekte ise de bu düzenin kesin biçimde formüle edilmesi çok güçtür. Hukukun bazı olgusal durumları hedeflediği veya bazı olgusal durumların yalnızca eğer bazı davranış kurallarını genel olarak itaat edilirse belireceği fikrini, özellikle yakın dönem bilim adamlarının ‘şeylerin tabiatı’ tarafından belirlenmiş hukuk kavramında açıklanmış buluruz. Bu, hukukun ‘ampirik’ veya tecrübi bir bilim oluşu temel varsayımı üzerindeki ısrardan kaynaklanmaktadır. Fakat özgül hâlini hiç kimsenin tahmin edemeyeceği ve hiç kimsenin kesin olarak tanımlanamayacağı özellikler tarafından belirlenen böylesi bir soyut düzeni bir gaye olarak tasavvur etmek çoğu kişinin uygun ve rasyonel eylem hedefi olarak düşündüğü şey ile uyumsuzdu. İnsanlar arası ilişkilerin soyut olduğu veya sürekli değiştiği böylesi bir kozmos düzeninin idamesi, insanların tasarımlı eyleminin amacı, hedefi veya sonucundan anladıkları şeye uymadı. Amaç kavramından; hukukun değişik bireylerin sayısız amaçlarına hizmet ettiğini anlıyoruz. O, önceden öngörülemeyen çok sayıda farklı amaçlar için araçlar sağlar. Hukuk herhangi bir amacın aracı değildir. Sadece çok sayıdaki amacın başarıyla izlenmesinin bir şartıdır. O, muhtemelen lisanın ardından, en çok sayıdaki farklı amaca hizmet eden ikinci araçtır. Hukuk kesinlikle bilinen bir amaç için yapılmamıştır. Ona göre hareket eden insanları amaçlarının takibini daha başarılı kılması sayesinde gelişmiştir. Bu durumda; yargıçtan muhafaza etmesi beklenen, faaliyet hâlindeki bireylerin kimi beklentilerinin, başkalarının müdahalesinden korunuyor olmasına dayanan bir düzenin varlığıdır. Yargıcın genellikle insanların adil olarak düşündüğü şeye karşılık gelecek şekilde karar vermesi beklenir. Fakat o bazen Prima Facie (görünüşte) adil olanın meşru beklentileri hayal kırıklığına uğratması yüzünden, adil olmayabildiğine de karar vermek zorunda kalabilir. Bu durumda o hükümlerini münhasıran ifade edilmiş kaziyelere değil, sosyal düzenin gereklerine dayanan ve toplum tarafından genel kabul görmüş adalet anlayışının sonucu olan bir tür ‘durumsal mantığa’ dayandırmak zorundadır. Yargıcın başlama noktası hâlihazırda yerleşik kurallara dayalı beklentiler olacakken, çoğu defa aynı derecede iyi niyetle benimsenen ve kabul edilen, kurallar tarafından eşit derecede tavsif edilmiş, çatışma hâlindeki beklentilerden hangilerinin meşru telakki edileceklerine karar vermek mecburiyetinde olacaktır. Ancak bu gibi durumlarda ona yol gösterecek hiçbir bilinen kural olmayacak olmasına rağmen yargıç yine de istediği tarzda karar vermekte serbest olmayacaktır. Karar, kabul edilmiş kurallardan mantıki olarak çıkarılmasa dahi yine de mevcut yerleşik kurallar heyeti ile bu kuralların hizmet ettiği düzenin aynısına hizmet etme anlamında tutarlı olmalıdır. Eğer yargıç bir davacının bir kuralın o kural yaygın bir şekilde kabul edilmiş ve hatta ifade edildi ise, cihanşümul olarak tasdik edilmiş olsa da kendisinin beklentilerini şekillendirmekte yanlış olduğunu düşündüğünü görürse bu, yargıcın o kuralın bazı durumlarda diğer kurallara dayanan beklentilerle çatıştığını keşfetmesi sayesinde olacaktır. ‘Biz hepimiz bunun adil bir kural olduğunu düşünmüştük fakat şimdi gayriadil olduğu ortaya çıkmaktadır.’ ifadesi için de bizim bir kuralın adilliği veya gayriadilliği mefhumumuzun sadece bir kanaat ya da hissediş meselesinden ibaret olmadığını fakat bağlı olduğumuz bir var olan düzeni icaplarına bağlı olduğunu açıkça ortaya çıktığı bir tecrübeyi tasvir eder anlamında bir ifadedir. Böyle bir durumda davacıların güvendiği kurallarının birinin veya hatta her ikisinin tadil edilmesinin gerekecek olmasının sebebi onların belirli bir durumda uygulanmasının meşakkatli olması veya belirli bir durumda başka bir sonucun daha arzuya şayan olması değildir, fakat kuralların çatışmayı önlemeye yetersiz olduğunun ispatlanmasıdır. (Friedrich A. Hayek, Hukuk, Yasama ve Özgürlük, İş Bankası Kültür Yayınları s. 146 vd.) Burada tadil edilmesi gereken kural hukuk sistemimizde şüphesiz emredici hukuk normları olmayacaktır. Çünkü altyapısı itibarıyla Kıta Avrupası hukuk sistemine dayalı kodifike edilmiş hukuk sistemimiz buna uygun değildir. Türk Yargıcının yapması gereken buyurucu normun çerçevesinde kalmak kaydı ile uyuşmazlığı ‘adil’ olana en uygun şekilde çözmektir. Maalesef hukuk sistemimizde biz yargıçlar; mahkemelerin üzerinde bulunan aşırı iş yoğunluğu, görülecek dosya sayısının fazlalığı ve zaman darlığı gibi nedenlerden dolayı mahkemeler ve Yüksek mahkemede, önüne gelen işi oluşturulmuş bir takım şablonların içerisine hapsedip karşımızda bulunanların insan olduğunu ve bizim verip akşama unuttuğumuz kararların karşımızdaki bireyler üzerinde derin sonuçları olabileceğini zaman zaman gözden kaçırabiliyoruz. Oysa Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin dediği gibi ‘Hâkim, insana, tabiata, gerçeğe, olağana sırt çevirmeden ve katı kalıplar içerisine sıkışıp kalmadan uyuşmazlığa insan kokusu taşıyan bir çözüm getirmek zorunluluğundadır.‘ (Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 31.12.1976 tarihli ve 9370-13138 sayılı ilamı.) Somut olayımıza gelirsek; Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 19.01.2014 tarihinde meydana gelen eşe karşı kasten yaralama olayı nedeni ile mahkememizde sanık hakkında bir dava açılmıştır. Müşteki … 19.01.2014 tarihinde poliste vermiş olduğu ifadesinde sanık …’ndan şikâyetçi olmuş ise de 23.01.2014 tarihinde poliste vermiş olduğu ek ifadesinde sanık …’nun kendisi hakkında yapmış olduğu şikâyete istinaden kendisinin de şikâyette bulunduğunu eski beyanlarına ek olarak sanık … ile daha sonra aralarında bir yanlış anlaşılma olduğunu anlayarak anlaştıklarını ve şikâyetçi olmadığını beyan etmiştir. Müşteki Mahkememizde 11.06.2014 tarihinde verdiği ifadesinde ‘Olay tarihinde eşim ile aramızda boşanma davası vardı. İkimiz de birbirimize karşı öfkeli ve tavırlı idik. Olayın olduğu gün eşim ile boşanma konusunu konuşurken yüzümü tuttu ve ‘Ne yapıyorsun, yuvamız yıkılıyor’ dedi ve bu sırada kuvvetlice sıktığı için yüzümde tırnak izleri oluştu. Her ne kadar eski ifademde bana saldırdığını söylemiş isem de eşim bana saldırmamıştır. Bir araya geldik boşanma süreci sona ermiştir. Eşim ile mutluyum - [Sanığın Eyleminin Kasten Öldürmeye Teşebbüs mü Yoksa Kasten Yaralama mı Sayılacağının Belirlenmesi](https://kayseriavukat.org.tr/oldurmeye-tesebbus-ve-kasten-yaralama/): Sanığın Eyleminin Kasten Öldürmeye Teşebbüs mü Yoksa Kasten Yaralama mı Sayılacağının Belirlenmesi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2017/145 Karar No: 2018/286 Karar Tarihi: 19.06.2018 Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Sanık … hakkında kasten öldürme suçuna teşebbüsten açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda, sanığın eyleminin kasten yaralama suçunu oluşturduğu kabul edilerek, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 86/1, 86/3-e, 87/1-d, 87/1-son, 29/1, 62, 53 ve 63. maddeleri uyarınca 2 yıl 1 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba ilişkin Afyonkarahisar 2. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 10.10.2008 gün ve 127-140 sayılı hükmün, sanık müdafii ve katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 21.02.2013 gün ve 4431-1318 sayı ile; \”…Oluşa ve dosya kapsamına göre; olay günü saat 22.00 sıralarında çorba içmek için yanındaki iki arkadaşı ile mağdurun sahibi olduğu lokantaya giden sanığın burada garson ile tartıştığı, çıkan tartışmada garson tarafından kendisine yumruk atıldığı, daha sonra iş yerinde bulunan diğer garsonlar ve mağdur tarafından sanığın darbedildiği, sanığın ise üzerinde bulunan tabancasını çekerek mağdura yakın mesafeden ateş ettiği, açılan ateş nedeniyle mağdurun tek mermi isabetiyle sol ön aksiller hatta, göbek seviyesinden giren ve on santimetre uzunluğunda ince bağırsak alınmasına, peritonda delinmeye ve hayati tehlike geçirmesine neden olacak şekilde mağdurun yaralandığı olayda; kullanılan silahın niteliği, hedef alınan vücut bölgesi ve meydana gelen harabiyet dikkate alındığında, sanığın ortaya çıkan kastının öldürmeye yönelik olduğu ve bu nedenle öldürmeye teşebbüs suçundan cezalandırılmasına karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde suç niteliğinde hataya düşülerek yaralama suçundan hüküm kurulması\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Yerel mahkeme ise 03.05.2013 gün ve 74-117 sayı ile; \”… Öğreti ve uygulamada kasten öldürmeye teşebbüs ve kasten yaralama suçlarını kasıt yönünden ayırmada, suç nedeni, kullanılan vasıtanın cinsi, kullanılış şekli, isabet alınan bölge, darbe adedi ve şiddeti, failin suçtan önceki ve sonraki davranışları, aradaki husumet, suçun işleniş biçimi gibi ölçütlere başvurulduğu görülmektedir. Ayrıca Yargıtayın süregelen ve uyum gösteren uygulamalarına göre yaşamsal bölgedeki yaralamalar başkaca bir delil bulunmadığı takdirde başlı başına öldürme kastının kanıtı sayılamaz. Arada öldürmeyi gerektirir ciddi bir husumetin bulunmadığı, öldürmeye elverişli aletin sonuç alıcı şiddet ve derecede ve çok sayıda kullanılması olanağı var iken, kullanılmadığı durumlarda veya sanığın toplu bir saldırıya maruz kalması, kavga, boğuşma, mücadele ortamlarında hedef almadan yapılan atışlarda Yargıtayca eylemin yaralama niteliğinde bulunduğu kabul edilmektedir. Bu değerlendirmeler ışığında; suça konu olaya bakıldığında, her ne kadar katılan-müşteki … ile lokantasında çalışan garson tanıklar, sanığın herhangi bir kavga ortamı olmadan dışarı çıkarıldığında müştekiye yakın mesafeden ve hedef gözeterek ateş ettiğini belirtmiş iseler de; gerek bu anlatımlarının, gerekse olayın başlangıcındaki lokanta içerisindeki olaylara ilişkin anlatımlarının izlenen güvenlik kamerası görüntüleri ile bağdaşmaması karşısında, gerçeği yansıtmadığı ve inandırıcı olmadığından dolayı itibar edilmemiş olup, gerek izlenen güvenlik kamerası görüntüleri, gerekse olayın tarafsız tanıklarının anlatımından sanık …\’un hesabı ödeyip lokantadan çıkacağı esnada garson .. tarafından kendisine yumruk atılması ve akabinde iş yerinde bulunan yaklaşık 15 civarında garsonun ve müştekinin bizzat kendisinin sanık ve arkadaşlarına vurarak ve tartaklayarak dışarı çıkarmaları ve akabinde dışarıda da sanık ve arkadaşlarına saldırmaları ve vurmalarının devam etmesi karşısında, sanığın maruz kaldığı ve devam eden toplu saldırı, mücadele ortamında hedef alarak ateş etmesinin de mümkün görünmediği, Bu bağlamda sanığın gerek müşteki, gerekse çalışan garsonlarının kendisini tartaklaması ve vurması üzerine bu toplu saldırı karşısında eylem ve öfkenin tesiriyle hedef gözetmeksizin tabancasını ateşlemek suretiyle müştekiyi yaraladığı ve olayın aniden gelişmesi, müşteki ve sanık arasında önceden öldürmeyi gerektiren herhangi bir husumetin bulunmaması ve ayrıca olaydan sonra düzenlenen 07.04.2007 tarihli tutanakta da belirtildiği üzere tabancanın şarjöründe 1 adet daha atılmamış dolu fişek olduğu ve atışlarını çok kısa bir süre içinde peş peşe yapması ihtimali mevcut iken eylemini devam ettirmemesi, yaralanan müştekinin tabancayı elinden almasına yönelik engel bir harekette bulunmaması karşısında, sanığın eyleminin yaşamsal tehlike oluşturacak şekilde silahla kasten yaralama suçunu oluşturduğu\” gerekçesiyle direnerek, sanığın önceki hükümdeki gibi kasten yaralama suçundan mahkûmiyetine karar vermiştir. Hükmün sanık müdafii ve katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 20.05.2014 gün ve 211408 sayılı “bozma” istekli tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca 07.12.2016 gün ve 339-665 sayı ile; 6763 sayılı Kanunun 38. maddesi ile 5320 sayılı Kanun’a eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 1. Ceza Dairesince 20.02.2017 gün ve 209-477 sayı ile, direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanık hakkında 6136 sayılı Kanuna muhalefet suçundan verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair karar, bu karara yönelik itirazın merci tarafından reddedilmesi üzerine kesinleşmiş olup, katılan … vekilinin 03.05.2013 günü yüzüne karşı açıklanan hükme yönelik 13.05.2013 tarihli temyiz isteminin bir haftalık kanuni süreden sonra yapıldığı anlaşıldığından, 1412 sayılı (mülga) Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu\’nun 5320 sayılı Kanun\’un 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 317. maddesi gereğince temyiz isteminin reddine karar verilerek, direnme kararının kapsamına göre inceleme, sanık müdafiinin sanık hakkında kasten yaralama suçundan kurulan mahkûmiyet hükmüne yönelen temyiz istemi ile sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın eyleminin kasten öldürme suçuna teşebbüsü mü, yoksa kasten yaralama suçunu mu oluşturduğunun belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; 07.04.2007 tarihli olay yeri inceleme raporunda; Afyonkarahisar ili, Cumhuriyet Mahallesi, İnönü Bulvarı üzerinde bulunan H. Lokantası adlı iş yerinin önünde ateşli silahla yaralama olayının meydana geldiğinin bildirilmesi üzerine, olay yerine gidildiğinde yol üzerinde 2 adet 8 mm çapında boş kovan, 1 adet 8 mm çapında dolu fişek bulunduğu bilgilerine yer verildiği, Aynı tarihli tutanakta; olay yerine gidildiğinde, lokanta çalışanlarından öğrenildiğine göre, silahla yaralanan katılan …\’ın tedavi için hastaneye kaldırıldığı, sanığın olay yerinden kaçtığı, lokanta çalışanı tanık Mehmet Şepik tarafından suçta kullanıldığı belirtilen tabancanın görevlilere teslim edildiği, silahın namlusunda bir adet boş kovan ile şarjöründe 1 adet dolu fişeğin bulunduğu bilgilerine yer verildiği, 06.08.2007 tarihli uzman raporunda; incelemeye konu silahın, 8 mm çapına gaz ve ses fişekleri atmak için yapılmış bir tabanca iken, sonradan namlusu içerisinde bulunan gaz ayırıcı parçası çıkartılarak, özel yapılmış ateşli fişekleri atar hâle getirilmiş, yarı otomatik bir tabanca olduğu, atışa engel herhangi bir arızasının bulunmadığı, incelemeye konu 2 adet fişek ile 5-170315 numaralı tabancanın, 6136 sayılı Kanun kapsamında yasak niteliği haiz - [Taksir ile Bir Kişinin Ölümüne Neden Olma: Trafik Kazasında Tarafların Kusur Durumlarının Belirlenmesi](https://kayseriavukat.org.tr/taksir-ile-bir-kisinin-olumune-neden-olma/): Taksir ile Bir Kişinin Ölümüne Neden Olma Suçu: Trafik Kazasında Tarafların Kusur Durumlarının Belirlenmesi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2017/12-704 Karar No: 2019/75 Karar Tarihi: 07.02.2019 Özet: Olaya bağlı olarak ölenin vücudundaki yaralanmaların ağırlığı, bisikletin direksiyon uçlarının seyir istikametinin sağındaki boş arsadan çıktığını görmesine rağmen sanığın fren ve direksiyon tedbirlerine başvurmakta geç kalması hususları birlikte dikkate alındığında, sanığın kavşağa yaklaşırken hızını azaltmadığı, yine çocukların etrafındaki boş alanlarda oyun oynayıp bisiklet sürdükleri sokakta seyir hâlinde iken aracının hızını yol durumunun gerektirdiği şartlara uydurmadığı, bu şekilde 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu\’nun 52. maddesinin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentlerinde öngörülen yükümlülüklerini yerine getirmeyip dikkat ve özen yükümlülüğüne de aykırı davranan sanığın, yerleşim yeri içerisinde seyir hâlinde iken yolun çevresinden birilerinin yola çıkabileceğini ve zarar görebileceğini öngörebileceği, bu nedenle …\’ın ölümüyle neticelenen trafik kazasında tali derecede kusurlu olduğu, meydana gelen kazada sanığın kusuru bulunmadığı yönünde görüş bildiren Adli Tıp Kurumu Ankara Trafik İhtisas Dairesince düzenlenen … tarihli rapora itibar edilemeyeceği kabul edilmelidir. Bu itibarla, Yerel Mahkemenin direnme gerekçesi isabetli olduğundan dosyanın uygulamanın denetlenmesi için Özel Daireye gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına tevdi edilmesine karar verilmelidir. (5237 S. K. m. 51, 53, 62, 85) Taksir ile bir kişinin ölümüne neden olma suçundan sanık …\’in 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 85/1, 62/1, 51/1 ve 53/6. maddeleri uyarınca 1 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, ertelemeye ve sürücü belgesinin 6 ay süreyle geri alınmasına ilişkin Eskişehir 3. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 30.04.2013 tarihli ve 468-321 sayılı hükmün, sanık müdafisi ve katılanlar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesince 23.05.2014 tarih ve 21584-12649 sayı ile; \”Sanığın idaresindeki minibüsle, çift yönlü sokakta seyrederken, sağdaki boş arsadan yola bisikletle giren mağdura çarpması sonucu, bisikletli mağdurun öldüğü olayda; sanığın savunmasında bisikletli çocuğun yola aniden çıktığını beyan ettiği, kaza tespit tutanağı ve ekindeki krokiye göre, çarpmanın yolun 2,6 metre içinde, kavşağa 15 metre mesafede meydana geldiği, sanığa ait fren izi bulunmadığı, sanığın çarpma noktasından 3,5 metre sonra durduğu ve sanığın hızının teknik olarak belirlenmemiş olması karşısında; Ankara Adli Tıp Kurumu Trafik İhtisas Dairesinin 02.12.2011 tarihli raporunda da belirtildiği gibi, sanığın olayı önleyebilme imkânı olmadığı, bu itibarla sanığa yüklenebilecek kusur bulunmadığı gözetilmeksizin, sanığın beraati yerine, yazılı şekilde mahkûmiyet kararı verilmesi,\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Eskişehir 3. Asliye Ceza Mahkemesi ise 25.12.2014 tarih ve 662-848 sayı ile; \”…Yargıtay 12. Ceza Dairesinin 2013/21584 esas 2014/12649 karar sayılı ilamı ile Ankara Adli Tıp Kurumu Trafik İhtisas Dairesi raporuna atıfla olayda kusuru bulunmayan ve olayı önleyebilme imkânı olmayan sanığın beraatine karar verilmesi gerektiği belirtilmiş ise de Ankara Adli Tıp Kurumu Trafik İhtisas Dairesi raporu ile birlikte diğer tüm raporların da hüküm kurulması ve bilirkişi raporlarından faydalanılarak kusurun tespiti sırasında değerlendirildiği, sanığın ….. Sokağını takiben ilerlediği sırada kavşağa yaklaşırken yaklaşık 15 metre mesafe kaldığı sırada hızını oldukça azaltması ve dikkatli bir şekilde seyretmesi gerekirken gerekli dikkat ve özeni göstermediği, her ne kadar müteveffa …\’ın olayda asli kusuru bulunduğu, katılanların çocuklarının gözetim ve denetiminde ihmal gösterdikleri anlaşılmış ise de sanığın mevcut şartlara göre kazayı önleme imkânının bulunduğu, otopsi raporunda yüz bölgesinin tamamen kanla kaplı olduğunun, sol fronto temporal bölge, zigomatik bölgede sol kulağı da içine alan bölgenin saçlı derisinin ve deri bölgesinin tamamen sıyrılmış olduğunun, sol temporal kemikte lineer kırık hattı izlendiği, kafa tepe bölgesinde skalp kesisi olduğu, boyun sol yanda kanama izlenen laserasyon bulunduğu, diğer bölgelerde de benzer izlerin bulunduğu, göğüs bölgesi sol tarafta ikinci ve üçüncü kotlarda … kırık olduğunun belirlendiği, ölüm nedeninin genel beden travmasına bağlı kafa kemiklerinde kırık, beyin doku harabiyeti ve iç organ yaralanması ve iç kanama olduğunun tespit edildiği, tüm bu hususlar dikkate alındığında sanığın dikkatli bir şekilde ve kavşağa yaklaşması nedeniyle hızını oldukça azaltarak seyretmesi durumunda bisikletli çocuğa teması olsa dahi kazayı bu şartlarda önleme imkânının bulunduğu, en azından daha hafif oranda bir yaralanma durumunun söz konusu olabileceği dikkate alınarak sanığın olayda tali kusurlu bulunduğu,\” gerekçesiyle bozmaya direnerek önceki hüküm gibi sanığın cezalandırılmasına karar vermiştir. Direnme kararına konu bu hükmün de sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 16.02.2015 tarihli ve 42795 sayılı \”bozma\” istekli tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya, Ceza Genel Kurulunca 07.12.2016 tarih ve 196-809 sayı ile; 6763 sayılı Kanun\’un 38. maddesi ile 5320 sayılı Kanun\’a eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen Daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 12. Ceza Dairesince 19.04.2017 tarih ve 64-3340 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; bir kişinin ölümüyle neticelenen trafik kazasında sanığın kusurunun bulunup bulunmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; 14.08.2010 tarihli trafik kazası tespit tutanağında; …\’ın bisikleti ile ….. Sokak kenarında bulunan boş arsadan ani olarak sokağa çıkış yaptığı sırada aynı sokak üzerinden ….. Caddesi istikametine seyir hâlinde olan sürücü sanık … idaresindeki 26 .. 343 plaka sayılı minibüsün ön kısmı ile çarpıştığı ve minibüsün altında kalan bisikletin sürüklenmesi sonucu meydana gelen yaralamalı ve maddi hasarlı trafik kazasının oluşumunda bisiklet sürücüsü …\’ın 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu\’nun 84. maddesinde sayılan \”doğrultu değiştirme manevralarını yanlış yapma\” asli kusurunu işlediğinden %100 oranında kusurlu olduğu yönünde açıklamalara yer verilerek kazanın gündüz vakti, yerleşim yerinde, açık havada, 7,5 metre genişliğinde, bölünmemiş, parke kaplı, iki yönlü, kuru ve düz yolda meydana geldiğinin işaretlendiği, krokide; çarpma noktası ile minibüsün gidiş istikametine göre yolun sağ kenarı arasındaki mesafenin 2,6 metre, minibüsün arka kısmı ile çarpma noktası arasındaki mesafenin 3,5 metre olduğunun, minibüsün sol ön hizasında yerde kan izlerinin, sol yan alt kısmında bisikletin, aracın ön kısmından 15,5 metre sonra sokağın ….. Caddesiyle kesiştiğinin gösterildiği, tutanakta minibüse ait fren izine rastlandığına dair bir belirlemenin olmadığı, 14.08.2010 tarihli genel adli muayene raporunda; …\’ın aynı tarihte saat 18.35 sıralarında ambulansla getirildiği, yapılan muayenesinde bilincinin kapalı olduğu, spontan solunumunun ve kalp tepe atımının olmadığı, ışık refleksinin alınamadığı, entübe edilerek kalp masajına başlandığı, kafatası arkasında skalpte (saçlı deride) 10 cm uzunluğunda kesi, sol temporalde saçlı derinin olmadığı, kafatası kemiklerinin izlendiği, sağ dış kulak yolunda aktif kanama olduğu, sol omuzda 3×3 cm ebadında derin - [Canavarca Hisle veya Eziyet Çektirerek Öldürme Suçu: Maktulün Üzerine Benzin Döküp Vahşice Öldürülmesi](https://kayseriavukat.org.tr/canavarca-hisle-eziyet-cektirerek-oldurme/): Canavarca Hisle veya Eziyet Çektirerek Öldürme Suçu: Maktulün Üzerine Benzin Döküp Vahşice Öldürülmesi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2017/1-905 Karar No: 2019/146 Karar Tarihi: 05.03.2019 Özet: Sanığın fiilden sonraki davranışlarının saikini veya kendisini bu şekilde suç işlemeye iten hissini değiştirmeyecek oluşu, suç yoluna giren sanığın netice alıncaya kadar canavarca his saikinin devamının zorunlu olmayacağı, netice almaya elverişli hareketleri bu saikle işlemesinin yeterli olması, bu saiki netice alınmadan sona erse dahi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 36. maddesine benzer bir düzenleme bulunmadığı için burada sanığın canavarca saikle maktulü yakması sonucu gerçekleşen ölümden sorumlu tutulmasının hakkaniyete de uygun olacağı, evli olan sanığın, duygusal ilişki içerisinde olduğu maktulün Facebook hesabına girerek eski bir erkek arkadaşıyla yaptığı yazışmaları görmesi üzerine gerçekleştirdiği eyleminin ağırlığıyla onu bu eyleme iten neden arasında aşırı derecede ölçüsüzlük-oransızlık bulunması, sanığın eyleminin toplumun ortak bilinci, duygusu ve vicdanınca hiçbir zaman onaylamayacak oluşu bir bütün olarak değerlendirildiğinde; maktulün üzerine benzin döküp tutuşturmak suretiyle vahşi bir yöntem kullanan sanığın, öldürme suçunu canavarca hisle işlediğinin kabul edilmesi gerekmektedir. (5237 S. K. m. 53, 58, 62, 63, 82) Sanık …\’in canavarca hisle veya eziyet çektirerek öldürme suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 82/1-b, 62, 53/1, 58 ve 63. maddeleri uyarınca müebbet hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve mahsuba ilişkin Antalya 4. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 13.06.2014 tarihli ve 335-191 sayılı resen temyize tabi hükmün katılanlar … ve … vekili, katılan …, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı vekili ile sanık müdafisi tarafından da temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 20.03.2017 tarih ve 6284-836 sayı ile hak yoksunluğu, tekerrür ve vekâlet ücreti yönünden düzeltilmesi suretiyle onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 27.04.2017 tarih ve 341916 sayı ile; “…Hükümlü …’in evli olmasına rağmen maktule … ile duygusal birlikteliğe varan bir arkadaşlık içinde olduğu, olay tarihi olan 22.08.2013\’ten bir hafta önce hükümlü, maktule … kız kardeşi … ile rüşvetten hükümlü …\’ın birlikte tatil yapmak için …..\’nin kullandığı araçla Ankara\’dan Antalya ili, Çıralı beldesine tatil yapmaya geldikleri, olaydan iki gün önce ….. ve …\’nın iş nedeni ile Ankara\’ya geldikten bir gün sonra …..\’nin tekrar Çıralı\’ya dönüp …\’nın Ankara\’da kaldığı, hükümlü … ile maktule arasında maktulenin \’Facebook\’ sosyal paylaşım sitesi üzerinden ….. isimli şahısla görüşmelerini öğrenmesi nedeniyle tartışma başladığı, bu tartışma nedeniyle …..\’nin tatili bitirerek Ankara\’ya dönmek istediği ancak …’in kardeşi ….. gelmek istemeyince tartışmanın daha da büyüdüğü, …..\’nın Kemer\’de kalıp hükümlünün, içinde maktulenin de bulunduğu yönetimindeki araçla yola çıktıkları, yolda da tartışmanın sürdüğü, hükümlünün saat 19.00 sıralarında Ankara-Burdur kara yolunun 27. kilometresinde aracı yolun kenarındaki park alanına çektiği, her ikisinin de araçtan inerek tartışmaya devam ettikleri, maktulenin aracın bagajında bulunan çantasını almak istediği, ancak hükümlünün maktuleye sarılarak engellediği, sonrasında aracın açılan bagajındaki içerisinde benzin bulunan bidonu alarak benzini maktulenin üzerine serptikten sonra da tartışmaya devam ettikleri, tartışma sırasında hükümlünün elindeki çakmakla peçete ya da bez benzeri nesneyi yakarak maktulenin üstüne doğru attığı, yanan nesnenin isabet etmeyip yere düştüğü, önünde kısa bir süre yanan ateşi maktulenin ayaklarıyla basarak söndürdüğü, karşılıklı tartışma devam ederken hükümlünün maktuleyi arabaya bindirmek istediği fakat maktulenin binmediği, bunun üzerine hükümlünün yeniden yaktığı peçete ya da benzeri nesneyi maktulenin üzerine fırlattığı, maktulenin birden alev alarak yanmaya başladığı, hükümlünün bu durumu görünce panikle yanmakta olan maktulenin üzerindeki ateşi söndürebilmek için araçtan paspasları alıp üzerine kapatarak ve maktuleye sarılıp yerde yuvarlanarak ateşi söndürmek için yoğun çaba harcamak suretiyle ateşi söndürmeyi başardığı, ancak maktulenin üzerindeki giysilerin hemen hemen tamamının yandığı, hükümlünün de elleri ve kollarının yandığı, hükümlünün, yanma sonucu ağır şekilde yaralanan maktuleyi alıp aracına bindirerek Antalya Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine götürdüğü, burada yapılan müdahalenin ardından 23.08.2013 günü saat 10.00 sıralarında ambulans uçakla İzmir Bozyaka Hastanesine sevk edilen maktulenin, aynı gün saat 17.20\’de vefat ettiği değerlendirildiğinde; Hükümlünün, maktulenin alev almasından sonra, yanmasını beklemek, durup seyretmek veya maktuleyi kendi hâlinde bırakarak gitmek yerine, o anda pişmanlık duyup büyük çaba göstererek maktuleyi söndürmek ve sonrasında hastaneye götürüp tedavi ettirmeye çalışmak suretiyle yoğun çaba harcadığının anlaşılması karşısında, canavarca hisle veya eziyet çektirerek öldürme kastıyla hareket ettiğinin kabulüne olanak bulunmadığı gibi başkaca canavarca hisle hareket ederek maktulenin ölüme sebebiyet verdiği yönünde cezalandırılmasını gerektirir yeterli kanıt bulunmadığı, bu yönüyle eyleminin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 82/1-b maddesindeki canavarca hisle veya eziyet çektirerek öldürme suçunu değil TCK\’nın 81/1. maddesindeki kasten öldürme suçunu oluşturduğu dikkate alınarak hükümlünün eylemini nitelikli kasten öldürme olarak vasıflandıran Yerel Mahkeme kararının bozulması yerine onanmasına karar verilmesinin Yasa\’ya aykırı olduğu\” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Özel Dairece, 15.05.2017 tarih ve 1253-1699 sayı ile itiraz nedeninin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanıklar … ve … hakkında rüşvet suçundan verilen mahkûmiyet hükümleri Özel Dairece düzeltilerek onanmak suretiyle kesinleşmiş, sanıklar … ve … hakkında rüşvet ve yalan tanıklık suçlarından kurulan mahkûmiyet kararları ise Özel Dairece bozulmuş olup itirazın kapsamına göre inceleme sanık … hakkında canavarca hisle veya eziyet çektirerek öldürme suçundan verilen mahkûmiyet hükmüyle sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın eyleminin, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 81/1. maddesi kapsamındaki kasten öldürme suçunu mu, yoksa TCK\’nın 82/1-b maddesi kapsamındaki canavarca hisle veya eziyet çektirerek öldürme suçunu mu oluşturduğunun belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; 22.08.2013 tarihinde Kemer Polis Merkezince saat 18.15\’te düzenlenen tutanakta; aynı gün saat 17.45 sıralarında Yunus Gösteri Merkezi önünde bulunan katılan …\’in polise müracaat etmek istediğinin öğrenilmesi üzerine, görevlilerce ekip aracıyla katılanın yanına gidildiği, katılan …\’in, görevlilere ablası maktul …\’in erkek arkadaşı sanık Abdullah Gazi Göçer ile birlikte Antalya ili, Çıralı beldesine tatil amaçlı geldiklerini, 22.08.2013 tarihinde ise saat 06.00 sıralarında … plaka sayılı araçla Kemer ilçesine geldiklerini, burada ablasının erkek arkadaşı tarafından zorla araca bindirilerek götürüldüğünü, ablasının hayatından endişe ettiğini beyan etmesi üzerine katılanın polis merkezine getirilerek ifadesi alındığının belirtildiği, 22.08.2013 tarihli olay yeri tespit tutanağında; aynı gün saat 19.00 sıralarında Antalya-Burdur kara yolu 35. km’de Antmos Asfalt Taş Ocağı mevkisinde … plakalı Volkswagen marka aracın yol kenarına park ettiği, araçtan inen sanık … ile kız arkadaşı …\’in aralarında - [Kasten Öldürme Suçuna Teşebbüs: Sanığın İradesi Dışında Eylemine Son Vermek Zorunda Kalması](https://kayseriavukat.org.tr/kasten-oldurme-sucuna-tesebbus/): Kasten Öldürme Suçuna Teşebbüs: Öldürme Kastıyla Hareket Eden Sanığın Eylemine Son Vermek Zorunda Kalması Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2017/1-179 Karar No: 2019/60 Karar Tarihi: 05.02.2019 Özet: Şikâyetçinin göğsüne isabet eden bir kesici delici alet yarasının ise batın boşluğuna girerek karaciğer ön yüzde kesi oluşturup şikâyetçinin yaşamsal tehlike geçirmesine neden olduğu, sanığın olay yerinde bulunan ve şikâyetçinin bağırarak yardım istemesi üzerine tanıklar .., … ve …\’in müdahaleleri üzerine eylemine son verdiği anlaşılan olayda; suçta kullanılan kesici delici aletin niteliği, sanığın şikâyetçinin batın ve göğüs bölgesini hedefleyerek şikâyetçiye beş kez bıçakla vurması, şikâyetçinin göğsüne isabet eden bir kesici delici alet yarasının batın boşluğuna girerek karaciğer ön yüzde kesi oluşturup şikâyetçinin yaşamsal tehlike geçirmesine neden oluşu, şikâyetçinin etkin direnmesi ve etrafta bulunan tanıkların müdahalesi üzerine, engel hâl nedeniyle sanığın eylemine son vermek zorunda kalmış olması hususları birlikte değerlendirildiğinde, sanığın eyleme bağlı olarak ortaya çıkan kastının öldürmeye yönelik olduğunun kabulü gerekmektedir. Bu nedenle, sanığın kastının yaralama olduğunu kabul eden Yerel Mahkemenin direnme kararında isabet bulunmamaktadır. Bu itibarla Yerel Mahkemenin direnme kararına konu mahkûmiyet hükmünün bozulmasına karar verilmelidir. (5237 s. K. m. 6, 21, 52, 53, 62, 82) (5271 s. K. m. 147, 216, 289) Yargıtay Kararı Sanık … hakkında kasten öldürme suçuna teşebbüsten açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda sanığın, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 81/1, 35/2, 62/1, 53 ve 63. maddeleri uyarınca 12 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba ilişkin İzmir 3. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 02.06.2008 tarihli ve 170-188 sayılı hükmün sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 08.02.2010 tarih ve 10803-630 sayı ile; \”…1) 02.06.2008 tarihli celsede Cumhuriyet savcısının esas hakkındaki görüşünü bildirmesinden sonra esas hakkındaki savunmasını hazırlayabilmek için süre talep eden sanık müdafisi Av. …..’ün talebi dikkate alınarak, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 147, 216 ve 289. maddeleri ile 1982 Anayasası\’nın 90. maddesinde dayanağını bulan 19.03.1954 tarihinde Resmî Gazete\’de yayımlanan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi\’nin \’Adil Yargılanma Hakkı\’ başlıklı 6/3-b maddesinin \’müdafaasını hazırlamak için gerekli zamana ve kolaylıklara malik olmak\’ hükmü uyarınca kendisine makul bir süre tanınması gerekirken, hükmün hemen tefhimi suretiyle savunma hakkının kısıtlanması, 2) Yabancı uyruklu olan mağdur …’ın doğum tarihinin gerekçeli karar başlığında 1989, kolluk ifadesinde 28.10.1989 ve Mahkemedeki beyanı sırasında 1985 olarak gösterildiği anlaşılmakla, mağdurun suç tarihi itibarıyla çocuk sayılıp sayılamayacağı ve buna dayalı olarak 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 6 ve 82/1-e maddelerinin değerlendirilmesi bakımından pasaportundan veya bağlı olduğu ülkenin konsolosluğundan gerçek doğum tarihinin tespit edilmesi gerektiğinin düşünülmemesi, 3) Mağdur …’la ile ilgili hasta müşahede ve tedavi belgelerinin, röntgen ve grafilerin eklenmesi suretiyle mağdurdaki yara adedi ve her bir yara ayrı değerlendirilmek suretiyle bu yaraların kaç tanesinin yaşamsal tehlike doğurduğu, göğüs ve batın boşluğuna nafiz olup olmadığı kuşkuya yer vermeyecek şekilde belirlenmek üzere Adli Tıp Kurumu ilgili İhtisas Kurulundan rapor alındıktan sonra, sanığın eyleminin nitelendirilmesi gerekirken eksik soruşturmayla hüküm kurulması,\” isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir. Direnme Kararı Yerel Mahkeme ise 28.07.2010 tarih ve 154-288 sayı ile; (1) ve (2) numaralı bozma nedenlerine uymuş, (3) numaralı bozma nedenine ise; \”…Mahkememizce dosyada mevcut şikâyetçi ile ilgili Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisince düzenlenen geçici rapor ile Adli Tıp Uzmanı Dr. ….. tarafından düzenlenen 11.04.2008 tarihli bilirkişi raporu içeriğine, bilirkişi raporunun ayrıntılı oluşu, sanığın eylemi nedeni ile şikâyetçi …\’in yaralarının adedi genel cerrahi tarafından operasyona alındığı kesici delici alet yaralanmalarının kişinin yaşamını tehlikeye soktuğu, yaralanmanın kişinin üzerindeki etkisinin basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olmadığı, dinlenen tanık beyanları, şikâyetçinin beyanı ve bilirkişi raporu göz önüne alındığında sanığın öldürmek kastı ile hareket ettiğini gösterdiği anlaşılmış bu yöndeki bozmaya Mahkememizce uyulmamış ve Adli Tıp İhtisas Kurulundan rapor alınmasına gerek görülmediği\” gerekçesiyle direnerek önceki hüküm gibi sanığın cezalandırılmasına karar vermiştir. Bozma Kararı Sonrası Yargılama Süreci Direnme kararına konu bu hükmün de sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay Ceza Genel Kurulunca 05.07.2011 tarih ve 95-163 sayı ile; \”…Hükme esas alınan ve dosya içerisinde bulunan geçici rapor, ameliyat notu ve epikrize dayalı olarak Adli Tıp Uzmanı Dr. ….. tarafından düzenlenen bilirkişi raporunda tıbbi belgelerdeki veriler sıralandıktan sonra meydana gelen olay nedeniyle şikâyetçinin yaşamsal tehlike geçirecek şekilde yaralandığının belirtildiği, ancak şikâyetçide kaç kesici delici alet yarası olduğu, bunlardan kaçının göğse ve batına nafiz olduğu ile her bir yaranın şikâyetçide yaşamsal tehlike oluşturup oluşturmadığının duraksamaya yer bırakmayacak şekilde belirtilmediği anlaşılmaktadır. Sanığın eyleminin kasten yaralama suçunu mu yoksa kasten öldürme suçuna teşebbüsü mü oluşturduğu konusunda doğru nitelendirme yapılabilmesi için olay nedeniyle şikâyetçide oluşan yaraların sayısı, yeri ve her birinin yaşamsal tehlike oluşturup oluşturmadığının ayrıntılı ve duraksamaya yer bırakmayacak şekilde belirlenmesi gerektiği,\” gerekçesiyle direnme kararına konu hükmün bozulmasına karar verilmiştir. Bozmaya uyan İzmir 3. Ağır Ceza Mahkemesince 20.09.2012 tarih ve 395-275 sayı ile; sanığın eyleminin kasten yaralama suçunu oluşturduğu kabul edilerek 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 86/1, 86/3-e, 87/1-d-son, 62, 53 ve 63. maddeleri uyarınca 7 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba karar verilmiş, hükmün Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 01.12.2014 tarih ve 4775-5742 sayı ile; \”…Oluşa ve dosya içeriğine göre; sanık …\’ın mağdur …\’tan kısa bir süre binmek için motosikletini istediği, B.\’ın motosikleti vermemesi üzerine A.’ın hakaret içeren sözler söylemeye başladığı, başlayan kavgada birbirlerine yumrukla vurdukları, A.\’ın yanında bulunan bıçakla B.\’ın vücut ön yüzde batın ve göğüs bölgelerine dört, sol ön kol bölgesine bir olmak üzere toplam beş kere vurduğu, göğüs kemiğinin sağındaki yaranın batına nafiz olup karaciğer kesisi nedeniyle hayati tehlikeye neden olduğu, diğer dört yaranın basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilir nitelikte olduğu, B.\’ın arkadaşlarının araya girmesi üzerine kavganın sonlandığı olayda; Kullanılan silahın elverişliliği, darbe sayısı ve hedef alınan vücut bölgeleri, kavganın araya girenlerce sonlandırılmış olması birlikte dikkate alındığında, sanığın eylemine bağlı olarak ortaya çıkan kastının, öldürmeye yönelik olduğu anlaşıldığı hâlde, suçun niteliğinde yanılgıya düşülerek öldürmeye teşebbüs yerine yazılı şekilde kasten yaralama suçundan hüküm kurulması,\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Direnme Kararı İzmir 3. Ağır Ceza Mahkemesi ise 26.05.2015 tarih ve 394-166 sayı ile; \”…Mahkememizce yapılan yargılama sonucunda sanık … ile mağdurun suç tarihinden önce de birbirlerini tanıyıp arkadaş oldukları, olay tarihinde yanlarında diğer arkadaşlarının da bulunduğu sırada sohbet ettikleri, bu sohbet sırasında sanığın mağdurdan motosikletini gezmek - [Göçmen Kaçakçılığı Suçunun Bir Örgütün Faaliyeti Çerçevesinde İşlenmesi](https://kayseriavukat.org.tr/gocmen-kacakciligi-sucu/): Göçmen Kaçakçılığı Suçunun Bir Örgütün Faaliyeti Çerçevesinde İşlenmesi: Suça İştirak ve Suça Yardım Etme Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2016/1174 Karar No: 2019/378 Karar Tarihi: 07.05.2019 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 18. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Yargıtay Kararı Göçmen kaçakçılığı suçundan sanık …’ün 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 79/1-b, 62, 52 ve 53. maddeleri uyarınca 2 yıl 9 ay 10 gün hapis ve 1.660TL adli para cezası, sanık …’ın ise anılan Kanun’un 79/1-b, 52 ve 53. maddeleri uyarınca 3 yıl 4 ay hapis ve 2.000TL adli para cezası ile cezalandırılmalarına ve hak yoksunluklarına ilişkin Hatay 2. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 02.04.2013 tarihli ve 511-305 sayılı hükümlerin, sanık … müdafisi ile sanık … tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yüksek 18. Ceza Dairesince 09.04.2015 tarih ve 26-114 sayı ile onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 13.02.2016 tarih ve 21254 sayı ile; \”… 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun \”Göçmen Kaçakçılığı\” başlıklı 79 maddesine göre; \”(1) Doğrudan doğruya veya dolaylı olarak maddî menfaat elde etmek maksadıyla, yasal olmayan yollardan; a) Bir yabancıyı ülkeye sokan veya ülkede kalmasına imkân sağlayan, b) Türk vatandaşı veya yabancının yurt dışına çıkmasına imkân sağlayan, kişi, üç yıldan sekiz yıla kadar hapis ve onbin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. (2) Bu suçun bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, verilecek cezalar yarı oranında artırılır. (3) Bu suçun bir tüzel kişinin faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, tüzel kişi hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur.\” Söz konusu maddenin gerekçesinde, Türkiye tarafından da onaylanan ‘Sınıraşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ ve ‘Sınıraşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesine Ek Kara, Deniz ve Hava Yoluyla Göçmen Kaçakçılığına Karşı Protokol’ hükümlerinin gereğini yerine getirmek üzere ceza kanununda yer almıştır. Maddî menfaat sağlamak üzere, genellikle suç örgütleri marifetiyle göçmenler başka ülkelere kaçırılmakta, yasal olmayan yollarla ülkeye sokulmakta ve bu örgütlerin eline düşen çaresiz insanlar, büyük ve bazen yaşam ve beden bütünlükleri bakımından onarılamayan zararlara uğrayabilmektedirler. Maddenin birinci fıkrası göçmen kaçakçılığı suçunu oluşturan seçimlik hareketler tanımlamaktadır: Tanıma göre, doğrudan doğruya veya dolaylı olarak maddî menfaat elde etmek maksadıyla, yasal olmayan yollarla bir yabancıyı ülkeye sokmak veya ülkede kalmasına imkân sağlamak ya da Türk vatandaşı veya yabancının ülke dışına çıkmasına imkân sağlamak, seçimlik hareketli suç olarak tanımlanmıştır.  Bu itibarla, yasal olarak yurda girmiş olmakla beraber, Türkiye’de sürekli olarak oturmalarına yetkili mercilerce karar verilmemiş yabancıların ülkede kalmalarına imkân sağlamak da, bu suçu oluşturacaktır. Suçun manevî unsuru, fiilin ‘Doğrudan doğruya veya dolaylı olarak maddî bir yarar elde etmek maksadıyla’ işlenmesidir. Suçun oluşması için, bu maksadın varlığı gerekli ve yeterlidir; ancak menfaatin elde edilmiş olması gerekmez. Bu unsur, suçu örneğin terör maksadıyla bazı kişileri ülkeye sokmak fiillerinden ayırmak olanağını vermektedir. Kaldı ki, bu suçta asıl mağdurlar, çaresizlik ve yoksullukları nedeniyle kendilerine bir ekmek kapısı açmak için çabalayan insanlardır. İkinci fıkrada, göçmen kaçakçılığı suçunun bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, verilecek cezaların yan oranında artırılması öngörülmüştür. Maddenin son fıkrasında, bu suçun bir tüzel kişinin faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, tüzel kişi hakkında da bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunacağı öngörülmüştür. Bu suç ile, korunmak istenen hukuki yarar karma nitelik taşır. Bir taraftan mağdur veya mağdurların malvarlığı ve vücut bütünlükleri korunurken, diğer taraftan kamu düzeni, kamu ekonomisi ve uluslararası toplum düzeni, insan haysiyetinin dokunulmazlığı ve kişi hürriyeti korunmaktadır. Göçmen Kaçakçılığı suçunun maddi unsuru, doğrudan doğruya veya dolaylı olarak maddî menfaat elde etmek amacıyla, yasal olmayan yollardan; Bir yabancıyı ülkeye sokmak veya, Ülkede kalmasına imkân sağlamak veya Türk vatandaşı veya yabancının yurt dışına çıkmasına imkân sağlamaktan ibarettir. Göçmen kaçakçılığı suçu seçimlik hareketli bir suçtur. Bu fiillerden birinin gerçekleştirilmesi suçun oluşması için yeterlidir. Anılan hareketlerden birden fazlasını gerçekleştirilmesi de bir suç oluşturur. Ayrıca bu suç, serbest hareketli bir suçtur. Fiilin gerçekleştirilme şekli önemli değildir. Bu maddede geçen ülke, Türkiye’dir. Türkiye ülkesi, Türk topraklarından (kara ülkesi), nehir, göl, içdeniz liman gibi iç sulardan, kara sulardan (deniz ülkesi), ve bunların üzerinde bulunan hava tabakasından (hava ülkesi) oluşur. Farazi anlamda ülkeyi oluşturan yerler, göçmen kaçakçılığı anlamında ülke sayılmayacak, buraya yabancının getirilmesi ile suç oluşmayacaktır. Göçmen kaçakçılığında maddi unsur olarak belirlenen ülkeye sokmak, 5682 sayılı Pasaport Kanunu hükümlerine göre, elinde giriş için gerekli (pasaport ve pasaport yerine geçen ve bunlara ilaveten vize gibi alınması gereken) belge olmadan ve/veya ülkeye giriş için açılmış bulunan kapılar kullanmadan bir başkasını ülkeye dâhil etmek, almak, getirmek hususlarım ifade eder. Suçun diğer bir öğesi de Ülkede kalmasına imkân sağlamaktır, usulüne uygun olarak ülkeye girmeyenler için ya da ülkeye mevzuata uygun olarak girmiş olup, ülkede kalma için gerekli izinler alınmadan, çalışma veya ikamet tezkeresi bulunmadan, ülkeden sınır dışı edilmemelerini sağlamak için kaçak göçmenlere yönelik yapılan her türlü faaliyeti kapsamaktadır. Yasal olarak yurda girmiş olmakla beraber, Türkiye’de sürekli olarak oturmalarına yetkili makamlarca karar verilmemiş yabancıların ülkede kalmalarına imkân sağlamak için örneğin, yasal olmayan yollardan oturma izni, kimlik vb. belgelerin temin edilmesi, göçmenlerin yakalanmamaları için saklanma veya barınmalarının temin edilmesi, iş verilmesi diğer koşulların da varlığı halinde bu suçu oluşturabilecektir. Bu seçimlik hareketin konusunu, yalnızca yabancılar oluşturur, Türk vatandaşı olan bir kimsenin, ülkemizde kalmasına imkân sağlama suçunu oluşturmasına olanak yoktur. Çıkmaya imkân sağlamak da bir Türk veya yabancının Pasaport Kanunu hükümlerine göre elinde çıkış için belge olmadan veya ülkeden çıkış için açılmış bulunan kapılar kullanılmadan veya Pasaport Kanunu’nun 22. maddesi veya 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu hükümlerine göre ülkeden çıkması yasaklanan bir kimseyi ülke dışına çıkarmaktır. Örneğin, göçmenlerin tekneye bindikleri sırada veya Meriç Nehrine yakın bir noktada, tıra kaçak olarak bineceği gümrük sahasında veya bindiği gemi henüz hareket etmeden yakalanması şeklinde gerçekleşen eylemler atılı suçu oluşturacaktır. Bu suçun oluşması için, suça konu göçmenlerin herhangi bir zarar görmeleri, ölmeleri, yaralanmaları, fiziksel acı çekmeleri gerekli değildir. Bu nedenle anılan suç, bir zarar suçu değil, soyut tehlike suçu görünümündedir. Göçmen kaçakçılığı, ‘Doğrudan doğruya veya dolaylı olarak maddî menfaat elde etmek maksadıyla,’ ya da bir başka anlatımla, kastla işlenebilen bir suçtur. Sözü edilen maksadın maddi menfaat elde etme olması, bu suçu başka suçlardan ayıran bir özelliktir. Suçun tamamlanması için maddi menfaatin temin edilmesi gerekli değildir, anlaşmanın bulunması yeterlidir. Ayrıca maddi menfaatin bizzat faile yapılmış olması da zorunlu değildir, bir başkasına maddi menfaat temin edilmesi durumunda da bu suç oluşur. Göçmen kaçakçılığı suçunun taksirle işlenmesini Kanun açıkça düzenlemediği - [Kasten Yaralama Fiilinin Yüzde Sabit İze Neden Olup Olmadığına İlişkin Rapor Alınma Süresi](https://kayseriavukat.org.tr/kasten-yaralama-yuzde-sabit-iz/): Kasten Yaralama Fiilinin Yüzde Sabit İze Neden Olup Olmadığının Tespit Edilmesi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2016/626 Karar No: 2018/288 Karar Tarihi: 19.06.2018 Kararı veren Yargıtay Dairesi: 3. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Özet: Katılanın yüzündeki kesilerin TCK’nın 87/1-c maddesinde belirtilen şekilde yüzde sabit iz oluşturup oluşturmadığının özel ve teknik bilgiyi gerektiren bir konu olup, katılanın duruşmadaki beyanıyla veya hâkimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgiyle çözümlenme ihtimalinin bulunmadığı, böyle bir değerlendirmenin ancak bilimsel verilere dayanan ve istikrar kazanmış adli tıp uygulamaları doğrultusunda, olay tarihinden itibaren en az 6 ay geçtikten ve iyileşme süreci tamamlandıktan sonra yapılacak muayene sonucu düzenlenecek rapora göre yapılabileceği göz önüne alındığında, bu süre geçmeden alınan rapora dayanılarak katılandaki yaralanmaların yüzde sabit iz oluşturduğunun kabulü ile hüküm kurulmasında isabet bulunmamaktadır. İçtihat Metni Kasten yaralama suçundan sanık …\’ın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 86/1, 86/3-e, 87/1-c-son, 53 ve 58/6-7 maddeleri uyarınca 5 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ilişkin Kütahya 2. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 06.05.2008 gün ve 55-270 sayılı hükmün, sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 3. Ceza Dairesince 15.02.2012 gün ve 25535-5035 sayı ile onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 15.02.2016 gün ve 23603 sayı ile; \”… Sanık tarafından cam bira bardağı ile yüzüne vurulan mağdur …\’in Kütahya Adli Tıp Şube Müdürlüğünün 08.01.2007 gün ve 2007/27 sayılı raporuna göre yüzde sabit iz kalacak şekilde yaralandığı, raporun olay tarihi olan 27.07.2006 tarihinden itibaren 5 ay 11 gün geçtikten sonra 08.01.2007 tarihinde yapılan muayene sonucu düzenlendiği, yerleşik adli tıp uygulamaları ve Yargıtay kararları doğrultusunda yüzde sabit ize ilişkin raporların olay tarihinden itibaren altı (6) ay geçtikten sonra yapılacak muayene ile verilmesi gerektiğinden bu süre geçmeden alınan rapora dayanılarak hüküm kurulması nedeniyle hükmün bozulması gerektiği\” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 3. Ceza Dairesince 09.03.2016 gün ve 3022-6181 sayı ile, itiraz nedenleri yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanık hakkında tehdit ve hakaret suçlarından kurulan mahkûmiyet hükümleri Özel Dairece onanmak suretiyle kesinleşmiş olup, itirazın kapsamına göre inceleme, kasten yaralama suçundan kurulan mahkûmiyet hükmü ile sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; olay tarihi üzerinden 6 aylık süre geçmeden düzenlenen ve yaralama sonucu katılanın yüzünde sabit iz kaldığına ilişkin rapora dayanılarak, sanık hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 87/1-c fıkrası uyarınca mahkûmiyet hükmü kurulmasının isabetli olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Kütahya Emniyet Müdürlüğü görevlilerince düzenlenen 27.07.2006 tarihli olay yeri görgü ve tespit tutanağında; il merkezinde bulunan Kibar Bar isimli iş yerinde kasten yaralama ve mala zarar verme suçlarının işlendiğinin ihbar edilmesi üzerine olay yerine gidildiği, olay yerinin temizlenmiş olduğu, herhangi bir cam kırığına ve suç unsuruna rastlanılmadığı, barın iç kısmından dış kapıya kadar, zeminde kan damlalarının bulunduğu tespitlerine yer verildiği, Katılan … hakkında Kütahya Devlet Hastanesince hazırlanan 27.07.2006 günlü raporda; katılanın sol yanağında iki adet 3-4 santimetre uzunluğunda, sol göz dış yanda iki adet 2 santimetre uzunluğunda, sol göz üst kapakta 2 santimetre uzunluğunda, yine sol frontal bölgede 1 ve 2 santimetre uzunluğunda kesiler bulunduğunun bildirildiği, Adli Tıp Kurumu Kütahya Şube Müdürlüğünce düzenlenen 31.07.2006 tarihli raporda; önceki rapordaki tespitler tekrarlandıktan sonra, mevcut yaralanmanın basit bir tıbbi müdahale ile giderilemeyecek nitelikte olduğu, yaralanmanın şahsın yaşamını tehlikeye sokmadığı, olay tarihinden 6 ay sonra, yüzde sabit iz açısından değerlendirme yapılması gerektiği kanaatinin bildirildiği, Adli Tıp Kurumu Kütahya Şube Müdürlüğünce olay tarihinden 5 ay 11 gün sonra düzenlenen 08.01.2007 günlü raporda ise; katılanın yapılan muayenesinde, sol zigomatik bölge üst kısımda 1,5 santimetre, sol yanakta 3,5 santimetre, sol zigomatik bölge alt kısımda 2,5 santimetre, sol kaş altında 1 santimetre uzunluğunda cilt seviyesine yakın, ilk bakışta dikkati çeker özellikte yara izleri gözlendiğinin, tarif edilen bu yara izlerinin şahsın yüzünde sabit iz niteliğinde olduğunun bildirildiği, Anlaşılmaktadır. Katılan … aşamalarda; Kütahya il merkezinde bulunan Kibar Bar isimli iş yerinde sorumlu müdür olarak görev yaptığını, kiracı olarak faaliyet gösterdikleri iş yerinin bulunduğu taşınmazın sahibi sanık …\’ın olay gecesi saat 01.00 sıralarında bara geldiğini, oturup konuştukları sırada sanığın kendisinden dükkânı boşaltmasını istediğini, durumu kocası ile konuşması gerektiğini söylemesi üzerine sanığın kendisine hakaret ettiğini, tehdit içerikli sözler sarf ettiğini, elinde bulunan bira bardağını masaya çarpıp kırdıktan sonra yüzüne savurduğunu, sanıktan şikâyetçi olduğunu, olay tarihinden 9 ay 25 gün sonra 22.05.2007 günlü oturumda; sol kulak memesinin etrafında iz kaldığını, Tanık …; barda zaman zaman katılana yardımcı olduğunu, sanığın olay gecesi tartıştığı katılanın yüzüne elindeki bira bardağını fırlattığını, Tanık …; katılanın kızı olduğunu, sanığın olay gecesi katılan ile tartışmaya başladığını, hakaret ve tehdit içerikli sözler sarf ettiğini, daha sonra elinde bulunan bira bardağını kırarak katılanın yüzüne fırlattığını, İfade etmişlerdir. Sanık … aşamalarda; sahibi olduğu yeri katılanın eşine kiraladığını, ancak kira bedelinin ödenmediğini, bu hususu konuşmak için olay gecesi Kibar Bar isimli iş yerine gittiğini, katılanla bu hususu konuştuğu sırada tartışma çıktığını, sinirlenerek masaya vurunca, masadan fırlayan bira bardağının katılanın yüzüne kaza sonucu çarptığını, suçsuz olduğunu savunmuştur. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Kasten Yaralama” başlıklı 86. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “(1) Kasten başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Kasten yaralama fiilinin kişi üzerindeki etkisinin basit bir tıbbi müdahaleyle giderilebilecek ölçüde hafif olması hâlinde, mağdurun şikâyeti üzerine, dört aydan bir yıla kadar hapis veya adli para cezasına hükmolunur. (3) Kasten yaralama suçunun; … e) Silâhla, İşlenmesi hâlinde, şikayet aranmaksızın, verilecek ceza yarı oranında artırılır.” Aynı Kanunun “Neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama” başlıklı 87. maddesinin birinci fıkrasının (c) bendinde ise; “(1) Kasten yaralama fiili, mağdurun; … c) Yüzünde sabit ize, … Neden olmuşsa, yukarıdaki maddeye göre belirlenen ceza, bir kat artırılır. Ancak, verilecek ceza, birinci fıkraya giren hâllerde üç yıldan, üçüncü fıkraya giren hâllerde beş yıldan az olamaz…” Buna göre, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 86. maddesinin 1. fıkrasında suçun temel şekli düzenlenerek bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası öngörülmüş, 3. fıkrasında ise nitelikli hâller - [Yapılan İhbar ve Şikayetin Asılsız Çıkması Halinde İftira Suçundan Ceza Verilebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/ihbar-ve-sikayet-hakki-ve-iftira-sucu/): Maddi Vakalara Dayanarak Yapılan İhbar ve Şikayetin Asılsız Çıkması Halinde İftira Suçundan Ceza Verilir mi? Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2016/193 Karar No: 2019/351 Karar tarihi: 30.04.2019 Kararı veren Yargıtay Dairesi: 16. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Yargıtay Kararı İftira suçundan sanık …\’nın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 267/1, 62 ve 53. maddeleri uyarınca 10 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 231/5. maddesi uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ve 5 yıl denetim süresine tabi tutulmasına ilişkin … Asliye Ceza Mahkemesince verilen 24.09.2008 tarihli ve 3-34 sayılı kararın kesinleşmesinden sonra, sanığın denetim süresi içerisinde kasten yeni bir suç işlemesi nedeniyle dosyayı ele alan … Asliye Ceza Mahkemesince 28.05.2013 tarih ve 45-79 sayı ile, açıklanması geri bırakılan hükmün açıklanması suretiyle sanığın TCK\’nın 267/1, 62, 50/1-a ve 52/2-4. maddeleri uyarınca 6000 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına ve taksitlendirmeye ilişkin hükmün, sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 16. Ceza Dairesince 24.03.2015 tarih ve 501-282 sayı ile; \”Oluşa, dosya kapsamına, mahkemenin karar gerekçesine göre; sanığın, makbuz kesmeden köylüden fazla para topladığı, kendisine kesim alanı dışında ormandan satmak üzere odun hazırlattığından bahisle muhtar olan katılandan şikayetçi olduğu, sanığın şikayeti üzerine görevi kötüye kullanma suçundan başlatılan soruşturmada atılı suçun işlenmediği gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilen olayda, suçun sübutunun varlığı kabul edilerek, sanık hakkında mahkumiyet hükmü kurulmasında isabetsizlik görülmediğinden tebliğnamede şikayet hakkının kullanıldığından bahisle beraat kararı verilmesi yolundaki bozma düşüncesi benimsenmemiştir. İftira suçundan yargılandığı davada hakkındaki hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilen sanığın denetim süresi içinde işleyerek mahkum olduğu kasıtlı suç nedeniyle CMK\’nın 231/11. maddesi uyarınca açıklanan hükümdeki cezanın seçenek yaptırımlara çevirilmesine yasal olanak bulunmadığı, aynı fıkranın ikinci cümlesi uyarınca cezanın kısmen infazı, ertelenmesi veya seçenek yaptırımlara çevrilmesine karar vermenin ancak yükümlülüklerini yerine getiremeyen sanıklar yönünden mümkün bulunduğu gözetilmeden, hükmolunan kısa süreli hapis cezasının adli para cezasına çevrilmesine karar verilmesi aleyhe temyiz bulunmadığından bozma nedeni yapılmamıştır…\” eleştirisi ve açıklamasıyla onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca ise 24.06.2015 tarih ve 285247 sayı ile; \”Dosya kapsamından sanığın aynı zamanda muhtar olan katılan hakkında 04.09.2007 tarihinde Ladik Cumhuriyet Başsavcılığına vermiş olduğu dilekçe ve beyanında \’Orman köylüsüne yakacak ihtiyacı olarak yıllık odun verildiğini, kendi ailesine düşen miktarın 10 ster olduğunu, odun teslim alınmadan önce orman işletme şefliğine 29.5 YTL. ödeme yapılması gerektiği halde muhtar olan sanığın tüm köylülerden 30 YTL. toplayıp artan 0.5 YTL\’yi harcama olarak gösteren belge ibraz etmediği gibi toplanan paralar için de herhangi bir makbuz kesmediğini, yine kendi işinde kullanmak için kesim alanı dışında tahminen 30 ton civarında odun hazırlatarak görevini kötüye kullandığını\’ beyan ederek ihbar ve şikayette bulunduğu, yapılan idari soruşturma sırasında 02.10.2007 tarihli beyanında ise iddialarını tekrarla \’30 ster odunu her ne kadar orman işletme şefliği kabullense de muhtar tarafından satmak amaçlı köy işçilerine hazırlatıldığını\’ beyan ettiği, hakkında iftira suçundan yapılan soruşturma sırasında Ladik C. Başsavcılığına vermiş olduğu 24.01.2008 tarihli savunmasında ise \’Kendisinin yokluğunda orman işletme şefliği tarafından 10 ster odun aldığına dair nakliye tezkeresinin kesildiğini, söz konusu odunları almadığını, tezkeredeki ismi altında yer alan imzanın kendisine ait olmadığını, imzayı kimin attığını bilmediğini, adının kullanılarak odun getirildiği düşüncesine kapıldığını, kesilen 30 ster odunun orman idaresine ait olamayacağını, kesim yeri ile odunun toplandığı yerin çok uzak olduğunu, bu işte muhtarın parmağı olabileceğini düşündüğünü, muhtar tarafından köy karar defterinde fazladan toplanan paranın köye gelir kaydedileceğine dair bir ibare bulunmadığından ve bu paranın değişik işlerde kullanıldığını düşündüğünden, görevini kötüye kullanan muhtar hakkında şikayetçi olduğunu\’ beyan ettiği anlaşılmıştır. Sanığın şikayeti üzerine yapılan soruşturma neticesinde jandarma görevlileri tarafından 04.09.2007 tarihinde düzenlenen olay yeri, görgü, tespit tutanağı ile teslim tesellüm tutanağı adı altında \’Çatalca mevkiinde sıralı halde yaklaşık 30 ster damgasız odunların bulunarak orman muhafaza memurlarına teslim edildiğine\’ ilişkin tutanakların düzenlendiği, \’söz konusu yaklaşık 30 ster odunun orman işletme şefi … tarafından kendisine ve işçilerine yaptırıldığını, odunların orman idaresinin teslim edeceği miktarda meydana gelen açıktan kaynaklandığına\’ ilişkin olarak 04.09.2007 tarihinde … isimli şahsın bilgisin alındığı, 05.09.2007 tarihli tutanaktan orman muhafaza memurlar olduğu anlaşılan… ve …\’in yaklaşık 500 ster kesimden kalan yaklaşık 30 ster kesilmiş odunların orman işletme müdürlüğüne ait olduğuna ilişkin tutanak, Ladik Orman İşletme Şefliğinin 06.09.2007 tarihli üst yazılarından zati ihtiyaç için hane başı 29,50 YTL\’nin makbuz karşılığında tahsil edildiğinin yazılı olduğu ancak ekindeki orman işletme şefliği sayman mutemedi alındısında fiyatın 2,50 YTL olarak üst yazıdan farklı bir miktarın yazılı olduğu, yine zati yakacak ihtiyaçları tespit tutanağında sanık ve …isimleri karşısında düşünceler kısmındaki imzaların aynı olduğu, sanığın imzasına ait olmadığının daha sonra katılan ve tanık beyanlarınca da doğrulandığı, sanığın o tarihlerde il dışında olduğuna dair belgeyi de dosyaya ibraz ettiği, 05.07.2007 tarihli köy karar defterinde hane başına 30 YTL alınıp makbuz karşılığında orman idaresine yatırılacağının yazılı olduğu, yakacak kül parasından arta kalan 97 haneden toplanan 0.50×97: 48.50 YTL\’ye ilişkin köy tahsilat makbuz tarihinin ise şikayet tarihinden sonraki 07.09.2007 olduğu, Kaymakamlık makamı tarafından soruşturma izni verilmemesine üzerine Ladik C. Başsavcılığı ve sanık tarafından anılan karara itiraz edilmeyerek 4483 sayılı Kanun\’un 15/1. maddesi gereğince kovuşturma yapılmasına yer olmadığına dair karar verilerek sanık hakkında iftira suçundan kamu davası açıldığı, açılan kamu davasında söz konusu odunların orman idaresine ait olup olmadığı hususunda orman işletme şefliğini temsile yetkili herhangi bir kişi dinlenmeden ve söz konusu durum ilgili idareden sorulmadan yetkili memur olmadığı anlaşılan orman muhafaza memuru …\’in odunların orman idaresine ait olduğuna ilişkin beyanı esas alınmak suretiyle hüküm kurulduğu anlaşılmıştır. Bu durumda sanığın dilekçe ve beyanlarındaki; 1- Hane başı 29.50 YTL toplanması gereken paranın 30 YTL olarak toplandığı hususunun doğru olduğu, 2- Aradaki 0.50 YTL\’nin gelir kaydedileceğine ilişkin herhangi bir karar alınmadığı hususunun da doğru olduğu, şikayet tarihinden daha sonraki bir tarihte aradaki farkın köy tahsilat makbuzu ile kayıt altına alındığı ancak nereye harcanacağı hususunda da herhangi bir kaydın bulunmadığı, 3- Muhtar olan katılanın 30 ster odunu kendisi için kestirdiğine ilişkin iddiasının ise yukarıda izah edilen delillerin toplanmaması karşısında tam olarak açığa çıkarılmadığı, ancak sanığın ihbar ve şikayeti üzerine söz konusu damgasız odunların jandarma görevlileri tarafından tespit edildiği, 4- Sanığın odunları teslim almadığına, yerine atılan imzanın kendisine ait olmadığına ilişkin iddiasının da doğrulandığı anlaşılmıştır. Tüm bunların ışığında somut olay değerlendirildiğinde; İftira suçunun oluşabilmesi için, yetkili makamlara ihbar veya şikayette - [Kasten Yaralama Sonucu Ölüme Neden Olma ile Taksirle Bir Kişinin Ölümüne Neden Olma Suçu Ayrımı](https://kayseriavukat.org.tr/taksirle-bir-kisinin-olumune-neden-olma/): Kasten Yaralama Sonucu Ölüme Neden Olma ile Taksirle Bir Kişinin Ölümüne Neden Olma Suçu Ayrımı Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2015/1254 Karar No: 2018/354 Karar Tarihi: 18.09.2018 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 12. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Yargıtay Kararı Sanık … hakkında kasten yaralama sonucu ölüme neden olma suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda, İstanbul 3. Ağır Ceza Mahkemesince sanığın eyleminin taksirle bir kişinin ölümüne neden olma suçunu oluşturduğu kabul edilerek 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 23 ve 86/2. maddeleri delaletiyle 85/1, 29 ve 62/1. maddeleri uyarınca 1 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ilişkin İstanbul 3. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 27.09.2007 tarihli ve 105-275 sayılı hükmün, sanık müdafisi ve Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesince 17.10.2012 tarih ve 7196-22236 sayı ile; \”Olay günü sanığın iş arkadaşı olan ölen … ile tartıştığı sırada, ölene vurması üzerine kalp hastası olan …\’nin kısa süre sonra fenalaşıp, yaşadığı üzüntü nedeniyle geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybettiği olayda, Adli Tıp Kurumu Birinci İhtisas Kurulunun 16.07.2008 tarihli raporunda, meydana gelen olay ile ölüm arasında illiyet bağının bulunduğunun belirtildiği, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 86/1 ve 87/4. maddesinde kasten yaralama sonucunda, ölümün meydana gelmesi hâlinde sanığın cezalandırılacağının belirtilmiş olması karşısında, sanığın 5237 sayılı TCK\’nın 86/1 ve 87/4. maddesi gereğince cezalandırılması gerekirken, suç vasfında yanılgıya düşülerek yazılı şekilde hüküm kurulması\” isabetsizliğinden bozulmasına oy çokluğu ile karar verilmiş, Karşıoy Gerekçesi Daire Üyesi M. Albayrak; \”…Dairemizin 23.2.2012 tarih ve 2011/15869 Esas ve 2012/5011 sayılı kararında belirtildiği gibi; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 23. maddesinde, kastı aşan suçlarda veya neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçlarda cezalandırılabilmek için failin meydana gelen sonuç açısından en azından taksirle hareket etmesi gerektiği belirtilmiş, madde gerekçesinde de, hükmün konuluş amacının, objektif sorumluluk anlayışını terk etmek olduğu, bu tür sorumluluğun, ortaçağ kanonik hukukunun kalıntısı olan \’versari in re ilicita\’ yani hukuka aykırı bir durumda olan bunun bütün neticelerine katlanır anlayışının ürünü olduğu, çağdaş ceza hukukunun bu anlayışı çoktan terk ettiği, düzenlemeyle meydana gelen ağır netice açısından sorumluluk için neticeye ilişkin olarak en azından taksir dolayısıyla kusurlu olunması gerektiği belirtilmiştir. Kanun\’un 87/4. maddesinde ise, kasten yaralama sonucunda ölümün meydana gelmesi hâlinde failin nasıl cezalandırılacağı hüküm altına alınmıştır. Ancak maddedeki atfın 86. maddenin 1. ve 3. fıkralarına yapılmış olması nedeniyle, bu hükmün aynı maddenin 2. fıkrasında kalan yaralanma eylemleri açısından uygulanması mümkün değildir. Basit bir tıbbi müdahaleyle giderilebilir nitelikte yaralanma sonucunda mağdurun ölmesi hâlinde, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 23 ve 87/4. maddelerinin uygulanması imkânı bulunmadığından, failin sorumluluğunun genel hükümler kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir. Meydana gelen sonuç, (ölüm) öngörülebilir ise ve fail bu sonucu öngörmeksizin hareket etmişse, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 22/2. maddesi uyarınca taksirle öldürme suçunu düzenleyen 85. maddesi uyarınca, öngörülebilir sonuç fail tarafından da öngörülmüş ancak istenmemiş ise fail bilinçli taksirle öldürme suçundan; Kanun\’un 85 ve 22/3. maddeleri uyarınca, fail öngördüğü sonucu kabullenerek fiilini icra etmiş ise bu kez de, olası kastla öldürme suçundan sorumlu tutulmalıdır. Failin ölüm sonucunu öngörmesi mümkün olmakla birlikte, gerekli özeni göstermeyerek ölüme neden olması hâlinde faili taksirle öldürmekten sorumlu tutmak mümkün ise de, ölüm sonucunun meydana gelmesinin öngörülmesi mümkün değilse failin taksirle öldürmeden sorumlu tutulması mümkün değildir. Neticenin öngörülebilir olmaması hâlinde, faili meydana gelen ağır sonuçtan sorumlu tutmak, yeniden objektif sorumluluğun kabulü anlamına gelecektir ki, böyle bir kabul kusur sorumluluğunu benimseyen ceza kanununun sistematiğine de aykırıdır. Bu olayımızda da sanığın basit tıbbi müdahalelik yaralaması sonrası Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulunca, ölümün travmanın eforu ve stresiyle kendinde mevcut kalp damar hastalığının aktif hâle geçmesine bağlı solunum dolaşım durmasından ileri geldiği, olay ile ölüm arasında illiyet bağı bulunduğu, ancak saptanan travmatik değişimlerin başlı başına ölümü tevlit eder nitelikte olmadıkları ve mevcut yaralanmanın basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek nitelikte olduğu belirtilmesi karşısında sanığın taksirle öldürme suçundan cezalandırılması gerekmektedir. Çünkü; TCK’nın 22/2. maddesi taksiri, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesi olarak tanımlanmaktadır. Bilimsel görüşlere baktığımızda da dikkat ve özen yükümlülüğü ile ilgili şu açıklamaları görmekteyiz. \’Dikkat ve özen yükümlülüğünden, Kanun veya müşterek tecrübenin sonucu olarak kendisine toplum tarafından yüklenen dikkat ve ihtimam vazifesini ihmal eden ve zararlı neticeye sebep olan fert sorumludur. Taksir zorunlu ve gerekli özenin gösterilmemesi sebebiyle öngörülmesi mümkün olan neticenin öngörülmemesidir. Taksirin cezalandırılmasının sebebi, failin neticeyi öngörmesi mümkün iken, özen vazifesine aykırı olarak, bu neticeyi öngörmemiş olması esasına dayanır. Failin öngörülebilir bir neticeyi öngörmesi gerekirken bunu yapmaması, toplumun kendisini kınamasının sebebidir.\’ Dosyamıza konu olayda sanığın basit tıbbi müdahalelik bir yaralaması sonucunda mağdur ölmüştür. Bu olayda yukarıda açıkladığımız gibi sanığı 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 87/4.maddesi gereğince sorumlu tutmak mümkün değildir. Ancak oluşan bu netice öngörülebilir bir neticedir. Dolayısıyla sanık hakkında TCK’nın 23 ve 86/2. maddelerini nazara almadan aynı Kanun\’un 85/1.maddesi gereğince taksirle öldürme suçundan cezalandırılmalıdır. Mahkemenin TCK’nın 23 ve 86/2. maddeleri delaletiyle aynı Kanun\’un 85/1. maddesiyle hüküm kurması sonuca etkili olmayan uygulama olduğundan kararın onanması gerekir. Sonuç olarak somut olayda günlük hayat tecrübelerine göre bu netice öngörülebilir bir neticedir. Öngörülebilen bu netice bakımından dikkat ve özen yükümlülüğüne uymayan sanık bakımından taksirle öldürme suçunun oluştuğu kanaatinde olduğumuz için sayın çoğunluğun görüşüne katılmıyoruz.\” düşüncesiyle karşı oy kullanmıştır. Bozma Sonrası Yargılama Süreci Bozmaya uyularak yapılan yargılama sonucunda Yerel Mahkemece 12.12.2013 tarih ve 40-424 sayı ile; sanığın kasten yaralama sonucu ölüme neden olma suçundan TCK\’nın 86/1. maddesi delaletiyle 87/4, 29/1, 62/1, 53/1 ve 63. maddeleri uyarınca 3 yıl 4 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba karar verilmiştir. Bu hükmün de sanık müdafisi ve Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesince 17.06.2015 tarih, 2252-11034 sayı ve oy çokluğuyla onanmasına karar verilmiş, Karşı Oy Gerekçesi Daire Başkanı A. Doğan ve Daire Üyesi M. Albayrak genel olarak Özel Dairenin ilk bozma kararında kullanılan karşı oyda belirtilen düşünceyle ve ek olarak; \”…Kanun\’un 87/4. maddesinde ise, kasten yaralama sonucunda ölümün meydana gelmesi hâlinde failin nasıl cezalandırılacağı hüküm altına alınmıştır. Ancak maddedeki atfın 86. maddenin 1. ve 3. fıkralarına yapılmış olması nedeniyle, bu hükmün aynı maddenin 2. fıkrasında kalan yaralanma eylemleri açısından uygulanması mümkün olmadığı gibi 2. fıkra kapsamındaki yaralanmaların 3. fıkradaki artırım nedenleri bulunsa da uygulanma imkânı bulunmamaktadır… Bunun yanında basit tıbbi müdahalelik bir - [Hapis Cezasının Seçenek Yaptırıma Çevrilmesi Kararı Kanun Yararına Bozma Konusu Yapılabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/secenek-yaptirim-kanun-yararina-bozma/): Hapis Cezasının Seçenek Yaptırıma Çevrilmesi Kararı Kanun Yararına Bozma Konusu Yapılabilir mi? Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2015/1184 Karar No: 2018/614 Karar Tarihi: 06.12.2018 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 3. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Kasten yaralama suçundan sanık …\’ın, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 86/2, 86/3-a ve 62. maddeleri uyarınca 6 ay 7 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına ve aynı Kanun\’un 50/1-f maddesi uyarınca hapis cezasının 6 ay 7 gün süreyle kamuya yararlı bir işte çalıştırılma seçenek yaptırımına çevrilmesine ilişkin İnebolu (Kapatılan) Sulh Ceza Mahkemesince verilen 23.01.2013 tarihli ve 295-23 sayılı hüküm, temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir. İnebolu Denetimli Serbestlik Şube Müdürlüğünün yazıları ile sanık …’un talebi doğrultusunda sanık hakkındaki kamuya yararlı bir işte çalıştırılma seçenek tedbiri, İnebolu (Kapatılan) Sulh Ceza Mahkemesince 26.03.2013 tarih ve 295-23 sayı ile 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 50/7. maddesi uyarınca aynı Kanun’un 50/1-c maddesinde düzenlenen bir eğitim kurumuna devam etme seçenek tedbirine çevrilmiş ve dosya üzerinden verilen bu ek karar da itiraz edilmeksizin kesinleşmiştir. Hükmün infazı sırasında, sanığın yapılan yazılı uyarılara rağmen tedbirin gereklerini yerine getirmediğinin anlaşılması üzerine, İnebolu Asliye Ceza Mahkemesince 26.11.2014 tarih ve 321-251 sayı ile 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 50/6. maddesi uyarınca belirlenen hapis cezasının kısmen infaz edilmek suretiyle 5 aylık kısmının derhal infazına ve sanık hakkında TCK’nın 53/1. maddesi uyarınca hak yoksunluğuna karar verilmiş, dosya üzerinden yapılan inceleme sonucu verilen bu ek karar da itiraz edilmeksizin kesinleşmiştir. Temyiz edilmeden kesinleşen 23.01.2013 tarihli asıl hüküm ile 26.11.2014 tarihli ek karara yönelik Adalet Bakanlığının 29.01.2015 tarihli ve 6867 sayılı kanun yararına bozma talebi ve bu talep üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 10.02.2015 tarih ve 44437 sayılı ihbarnamede; \”Dosyada mevcut nüfus kaydına göre, sanığın mağdurenin evlatlığı olduğu, evlatlık olan sanığın mağdurenin altsoyu olmaması nedeni ile hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 86/3-a maddesinin uygulanamayacağı gözetilmeden mağdurenin sanığın üstsoyu olduğu gerekçesi ile yazılı şekilde karar verilmesinde ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun \’Kısa süreli hapis cezasına seçenek yaptırımlar\’ başlıklı 50. maddesinin 1-f bendinde kısa süreli hapis cezasının, suçlunun kişiliğine, sosyal ve ekonomik durumuna, yargılama sürecinde duyduğu pişmanlığa ve suçun işlenmesindeki özelliklere göre, \’mahkûm olunan cezanın yarısından bir katına kadar süreyle ve gönüllü olmak koşuluyla kamuya yararlı bir işte çalıştırılma\’ tedbirine çevrilebileceği nazara alınmaksızın infazı kısıtlar şekilde (temizlik işleri) seçenek yaptırımına çevrilmesine karar verilmesinde isabet görülmediği,\” gerekçesiyle hükümlerin kanun yararına bozulmasının istenmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 3. Ceza Dairesince 25.03.2015 tarih ve 7104-10797 sayı ile; \”Adalet Bakanlığının kanun yararına bozma isteyen yazısına dayanan tebliğnamede ileri sürülen düşünce yerinde görüldüğünden; İnebolu (Kapatılan) Sulh Ceza Mahkemesinin 23.01.2013 tarihli ve 2012/295 esas, 2013/23 sayılı kararı ile İnebolu Asliye Ceza Mahkemesinin 26.11.2014 tarihli ve 2012/321 esas, 2013/251 sayılı kararının 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 309/4. maddesi gereğince kanun yararına bozulmasına, müteakip işlemlerin mahkemesince yerine getirilmesine,\” karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 09.09.2015 tarih ve 285814 sayı ile; “…Dosya kapsamındaki mevcut nüfus kaydına göre, sanığın mağdurenin evlatlığı olduğu, evlatlık olan sanığın mağdurenin altsoyu olmaması nedeni ile hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 86/3-a maddesinin uygulanamayacağı gözetilmeden mağdurenin sanığın üstsoyu olduğu gerekçesi ile yazılı şekilde karar verilmesinde maddi hukuka aykırılık bulunduğundan hükmün kanun yararına bozulması ile 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 309/4-d maddesindeki \’Hükümlünün cezasının kaldırılmasını gerektiriyorsa cezanın kaldırılmasına, daha hafif bir cezanın verilmesini gerektiriyorsa bu hafif cezaya Yargıtay ceza dairesi doğrudan hükmeder.\’ amir hükmü karşısında soruşturması şikâyete tabi olan yargılama sırasında vazgeçme nedeni ile kovuşturma şartı geçekleşmeyen eylem nedeni ile yargılamanın tekrarlanması yasağı da gözetilerek Yüksek Dairece hükmün bozulması ile yetinilmeyip gereken kararın doğrudan verilmesi gerektiğinin düşünülmemesi sureti ile kanuna muhalefet edildiği” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 3. Ceza Dairesince 11.11.2015 tarih ve 25277-31961 sayı ile; \”Sanığın eylemini silahtan sayılan kaşık ile işlediği, iddianame ile sanığın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 86/3-a-e maddeleri gereğince cezalandırılması istemiyle kamu davası açıldığı, mahkemece 86/2. maddesi gereğince temel ceza belirlenirken eylemin silahtan sayılan kaşık ile işlenmesi ve iki nitelikli hâlin bir arada gerçekleşmesi nedeniyle alt sınırdan uzaklaşılarak ceza tayin edildiği, her ne kadar mağdurun sanığın üvey annesi olması nedeniyle, TCK\’nın 86/3-a maddesi gereğince sanığın cezasında artırım yapılamayacaksa da, suçun işlenmesinde silahtan sayılan kaşık kullanıldığından şikâyetten vazgeçme nedeniyle kamu davasının düşürülmesine karar verilemeyeceği\” gerekçesiyle itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; kanun yararına bozma konusu yapılan hukuka aykırılıkların sanık hakkında daha az cezaya hükmedilmesini gerektirmesi hâlinde, Özel Dairece 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 309/4. maddesinin (b) fıkrası mı yoksa (d) fıkrası uyarınca mı uygulama yapılması gerektiğinin belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya içeriğinden; Sanık …’ın, kendisine verilen harçlıkları nerede harcadığı hususunda çıkan tartışmada mağdur …’ye tokat atıp ele geçirilemeyen demir kaşıkla da başına vurarak mağduru basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte yaraladığı iddiasıyla üstsoya karşı silahla kasten yaralama suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda, İnebolu (Kapatılan) Sulh Ceza Mahkemesince 23.01.2013 tarihli ve 295-23 sayılı karar ile sanığın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 86/3. maddesinin (a) ve (e) fıkralarını aynı anda ihlal ettiği gerekçesiyle temel cezanın belirlenmesi sırasında alt sınırdan uzaklaşılmak suretiyle TCK’nın 86/2, 86/3-a ve 62. maddeleri uyarınca 6 ay 7 gün hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verildiği, kısa süreli hapis cezasının, “sanığın kişiliğine, sosyal ve ekonomik durumuna, yargılama sürecinde duyduğu pişmanlığa ve suçun işlenmesindeki özelliklere göre” aynı Kanun’un 50/1-f maddesi uyarınca “6 ay 7 gün süreyle kamuya yararlı bir işte çalıştırılma” seçenek yaptırımına çevrildiği, hükmün temyiz edilmeksizin kesinleştiği, Hükmün gerekçesinde; sanık hakkında verilen kısa süreli hapis cezasının seçenek yaptırıma çevrilmiş olması nedeniyle, şartları oluşmadığından hapis cezasının ertelenmesine veya hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verildiğinin belirtildiği, İnebolu Denetimli Serbestlik Şube Müdürlüğünün yazıları ile sanık …’un talebi üzerine İnebolu (Kapatılan) Sulh Ceza Mahkemesince dosya üzerinden yapılan inceleme sonucunda 26.03.2013 tarihli ve 295-23 sayılı ek kararla 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 50/7. maddesi uyarınca seçenek tedbirin değiştirilmesine karar verilerek aynı Kanun’un 50/1-c maddesinde düzenlenen eğitim kurumuna devam etme tedbirine hükmedildiği; sanığın bu tedbirin gereklerini yerine getirmemesi üzerine yine dosya üzerinden yapılan inceleme sonucunda İnebolu Asliye Ceza Mahkemesince 26.11.2014 tarihli - [Askerin Silah Kullanma Yetkisi ve Sınırı Aşarak Kasten Yaralama Sonucu Ölüme Neden Olması](https://kayseriavukat.org.tr/askerin-silah-kullanma-yetkisi-ve-siniri/): Askerin Silah Kullanma Yetkisi ve Sınırı Aşarak Kasten Yaralama Sonucu Ölüme Neden Olması Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2015/705 Karar No: 2019/59 Karar Tarihi: 05.02.2019 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 1. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Özet: Askerlik hizmetini yerine getirmek için silâh altında bulunan sanık ile maktulün olaydan önce birbirlerini tanımamaları, aralarında öldürmeyi gerektirecek bir husumetin bulunmaması, maktulün tanık U.’yu kovaladığı sırada sanığın maktule yumruk atması üzerine yere düşen maktulün sanığa doğru hamle yapması üzerine sanığın tüfeğinin ucuna takılı süngüyle maktulün göğüs bölgesine bir kez vurması, maktulün göğüs bölgesinden kan geldiğini görünce herhangi bir engel durum bulunmamasına karşın eylemine kendiliğinden son vermesi, olay günü saat 20.17’de güneşin battığı göz önüne alındığında havanın kararmaya başladığı ortamda çıkan arbede sırasında sanığın özellikle maktulün hayati önem taşıyan göğüs bölgesini hedef alarak hareket ettiğinin saptanamaması, maktulün vücudundaki ikinci kesici delici alet yarasının bacakta yer alması ve sanığın olaydan hemen sonra yardım getirmesi için tanık U.’yu karakola göndermesi karşısında; olay öncesi, esnası ve sonrasındaki davranışları bir bütün olarak değerlendirildiğinde, sanığın öldürme kastıyla değil yaralama kastıyla hareket ettiği, yaralama eylemiyle maktulün ölümü arasında illiyet bağı bulunduğu anlaşıldığından eyleminin kasten yaralama sonucu öldürme suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir. Sanık … hakkında kanunun ya da zaruretin tayin ettiği sınırı tecavüz etmek suretiyle adam öldürme suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sırasında, Kara Kuvvetleri Komutanlığı İkinci Kolordu Komutanlığı Askeri Mahkemesince 30.12.2002 tarih ve 255-1248 sayı ile sanığın terhis olması nedeniyle Askeri Mahkemede yargılanmasını gerektiren ilginin kesilmiş olduğu gerekçesiyle verilen görevsizlik kararı üzerine dosyanın gönderildiği Edirne 2. Ağır Ceza Mahkemesince 26.11.2008 tarih ve 191-256 sayı ile; sanığın eylemini meşru savunma sınırının mazur görülebilecek bir heyecan, korku ve telaş nedeniyle işlediği kabul edilerek 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 27/2 ile 5271 sayılı Ceza Muhakemeleri Kanunu\’nun 223/3-c maddeleri uyarınca ceza verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. Hükmün katılan … vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 15.06.2010 tarih ve 5332-4528 sayı ile; \”…Oluşa ve dosya içeriğine göre; askerlik görevini yapan sanığın, olay günü arkadaşı … ile birlikte nöbet yerinden karakola dönerken askeri yasak bölge içerisinde kaçak göçmenlerin bulunduğunun ihbar edilmesi ve tanık … tarafından bunların saklandığı yerin gösterildiği sırada, kaçak göçmenlerin sınırdan geçmesine aracılık eden maktul …\’un dövmek amacıyla tanık …\’un üzerine saldırdığı,…\’un arkasına saklandığı hâlde maktulün yeniden adı geçen tanığın üzerine yürüdüğü sırada, sanık …\’ın maktule tokat atarak yere düşürdüğü, maktulün düştüğü yerden kalkarak sanığa saldırması üzerine boğuşmaya başladıkları, sanığın elindeki tüfeğin kasaturası ile maktulü yaraladığı, sağ akciğer üst lobda meydana gelen kesi nedeniyle oluşan hemotoraks ve gelişen hipovolemik şok sonucu maktulün hayatını kaybettiği olayda; maktulde oluşan yaraların tek hamleyle meydana gelemeyecek nitelikte olduğuna ilişkin Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulunun raporu ve her iki yaranın da yukarıdan aşağı seyirli olması hususu gözetildiğinde, sanığın eyleminin tahrik altında kasten öldürme suçunu oluşturduğu düşünülmeden, yazılı şekilde 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun  27/2 ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 223/2-c maddesi gereğince ceza verilmesine yer olmadığına ilişkin karar verilmesi,\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Bozmaya uyan Edirne 2. Ağır Ceza Mahkemesince 07.06.2013 tarih ve 148-113 sayı ile; sanığın kasten öldürme suçundan, lehe olduğu kabul edilen 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 81, 29, 62, 53 ve 63. maddeleri uyarınca 15 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba karar verilmiş, bu hükmün de sanık müdafisi ve Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 25.02.2015 tarih ve 5794-972 sayı ile; \”…Oluşa ve dosya içeriğine göre; askerlik görevini yapan sanığın, olay günü arkadaşı… ile birlikte nöbet yerinden karakola dönerken askeri yasak bölge içerisinde kaçak göçmenlerin bulunduğunun ihbar edilmesi ve tanık … tarafından bunların saklandığı yerin gösterildiği sırada, kaçak göçmenlerin sınırdan geçmesine aracılık eden maktul …\’un, dövmek amacıyla tanık …\’un üzerine saldırdığı,…\’un arkasına saklandığı hâlde maktulün yeniden adı geçen tanığın üzerine yürüdüğü sırada, sanık …\’ın maktule tokat atarak yere düşürdüğü, yere düşen maktulün saldırgan tavrını sürdürerek sanığa saldırması üzerine boğuşmaya başladıkları, sanığın elindeki tüfeğin kasaturası ile maktulü yaraladığı, sağ akciğer üst lobda meydana gelen kesi nedeniyle oluşan hemotoraks ve gelişen hipovolemik şok sonucu maktulün hayatını kaybettiği olayda; maktulden gelen ve haksız tahrik oluşturan davranışların niteliği ve sürekliliği göz önüne alınarak makul bir indirim yapılması, Yargıtay denetimine imkân verecek şekilde 765 sayılı TCK\’nın ile 5237 sayılı TCK\’nın tüm hükümlerinin olaya uygulanarak somut karşılaştırma yapıldıktan sonra karar verilmesi gerektiği gözetilmeden, yazılı biçimde asgari düzeyde tahrik indirimi yapılmak suretiyle fazla ceza verilmesi,\” isabetsizliğinden bozulmasına oy çokluğu ile karar verilmiş; Karşı Oy Gerekçesi Daire Üyeleri D. Kahveci ve C. Topaktaş; \”Göçmen kaçakçılığı yapan maktulün, olay günü yabancı uyruklu 26 mültecinin bir kamyonla olay yerine getirilmesini sağladığı, mültecileri kimsenin görmemesi için sazlıkların içine gizlediği, ancak, koyun otlatmakta olan tanıklar … ve  …\’nin mültecileri gördükleri, çeltik tarlalarına zarar verileceğini düşünen tanıkların sınır devriyelerine haber vermek istedikleri, bu amaçla tanık …\’in askerlere haber vermek için gittiği, tanık …\’in 12. Hudut Tabur Komutanlığı emrinde sınır devriye görevini yapmakta olan sanık Piyade Er … ve tanık Piyade Onbaşı… İkizioğlu ile yolda karşılaştığı, durumu sanık … ve tanık …\’a söylediği, askerlerin hemen olay yerine intikal ederek mültecileri yakaladıkları, mültecileri üçerli gruplar hâlinde sıraya dizdikleri, bu sırada tanıklardan …\’in koyunlarını köye götürmek üzere olay yerinden uzaklaştığı, tanık …\’nin ise olay yerinde kaldığı, asker olan sanık ve asker olan tanığın mültecileri karakola doğru götürmek istedikleri sırada, çeltik tarlasının içindeki kulübenin yanından çıkan maktulün, kendilerini ihbar ettiğini düşünen tanık …\’ye saldırdığı, tanık …\’un sanık Piyade Er …\’ye sığındığı, sanık …\’ın tanık …\’u kendisinden arkada olan tanık Piyade Onbaşı … İkizoğlu\’nun yanına gönderdiği, tanık …\’un, tanık…\’un yanına geldiği, sanık Piyade Er …\’ın maktule \’Dur\’ diye bağırdığı, buna rağmen maktulün saldırısını devam ettirdiği, sanığın sol elinde tüfek olduğu hâlde başlangıçta tüfeğini kullanmaksızın sağ elini yumruk yaparak maktulün ağzına bir kez vurduğu, maktulün bu darbe üzerine yere düştüğü, ancak tekrar yerden kalktığı, sanığın tekrar \’Dur, dur\’ diye bağırdığı, ancak maktulün bu ikazı dinlemeyerek saldırısını sürdürdüğü sırada, şarjör takılı ve içinde 30 adet dolu mermi bulunan, ucunda süngü takılı tüfeğini sağ koltuk altına alarak o anda oluşan kasıtla doğrultarak hareketli ortamda maktulün göğüs kısmına doğru vurduğu, bu sırada maktulün yere düştüğü, sanığın kan aktığını görmesi üzerine eylemine devam etmediği, asker olan sanık ve tanığın karakola - [Yaya Geçidinden Geçen Yayaya Çarpan Sürücüye Taksirle Yaralama Suçundan Ceza Verilebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/yayaya-carpan-surucu-taksirle-yaralama-sucu/): Yaya Geçidinden Karşıya Geçen Yayaya Çarpan Sürücüye Taksirle Yaralama Suçundan Ceza Verilebilir mi? 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Taksirle yaralama – Madde 89 (1) Taksirle başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, üç aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. (2) Taksirle yaralama fiili, mağdurun; a) Duyularından veya organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflamasına, b) Vücudunda kemik kırılmasına, c) Konuşmasında sürekli zorluğa, d) Yüzünde sabit ize, e) Yaşamını tehlikeye sokan bir duruma, f) Gebe bir kadının çocuğunun vaktinden önce doğmasına, Neden olmuşsa, birinci fıkraya göre belirlenen ceza, yarısı oranında artırılır. (3) Taksirle yaralama fiili, mağdurun; a) İyileşmesi olanağı bulunmayan bir hastalığa veya bitkisel hayata girmesine, b) Duyularından veya organlarından birinin işlevinin yitirilmesine, c) Konuşma ya da çocuk yapma yeteneklerinin kaybolmasına, d) Yüzünün sürekli değişikliğine, e) Gebe bir kadının çocuğunun düşmesine, Neden olmuşsa, birinci fıkraya göre belirlenen ceza, bir kat artırılır. (4) Fiilin birden fazla kişinin yaralanmasına neden olması halinde, altı aydan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (5) Taksirle yaralama suçunun soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlıdır. Ancak, birinci fıkra kapsamına giren yaralama hariç, suçun bilinçli taksirle işlenmesi halinde şikâyet aranmaz. Madde Gerekçesi Madde metninde, taksirle yaralama suçu tanımlanmıştır. \”Genel Hükümler\” başlıklı Birinci Kitapta yer alan taksire ilişkin hükümler, bu suç açısından da geçerlidir. Yaralama kavramının içeriği bakımından, kasten yaralama suçuna ilişkin gerekçeye bakılmalıdır. Maddenin iki ve üçüncü fıkralarında taksirle yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâlleri düzenlenmiştir. Bu hususlarla ilgili açıklamalar için, kasten yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâllerine ilişkin madde gerekçesine bakılmalıdır. Dördüncü fıkrada, birden fazla kişinin yaralanmasına neden olunması hâlinde, verilecek cezanın alt ve üst sınırı belirlenmiştir. Yaya Geçidinden Karşıya Geçen Yayaya Çarpan Sürücüye Taksirle Yaralama Suçundan Ceza Verilebilir mi? Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2015/511 Karar No: 2018/19 Karar Tarihi: 23.01.2018 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 12. Ceza Dairesi Mahkemesi: Sulh Ceza Mahkemesi Taksirle bir kişinin yaralanmasına neden olma suçundan sanık …\’nun 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 89/1, 89/2-b, 62 ve 52/2-4. maddeleri gereğince 4.500 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına ve taksitlendirmeye ilişkin … Sulh Ceza Mahkemesince verilen 27.09.2013 gün ve 210-1056 sayılı hükmün, sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesince 14.01.2015 gün ve 8013-340 sayı ile; \”Dosya kapsamına ve içeriğindeki kamera kaydına göre; olay günü, gündüz vakti, idaresindeki kamyonet ile, meskun mahalde, orta refüj ile bölünmüş tek yönlü, 7 metre genişliğindeki yolda, sol şeritte seyir halinde olan sanığın, seyir yönüne göre ileride sağda yolcu indirip bindirmek için duraklayan yolcu otobüsünün yanından geçtiği sırada, duraklayan otobüsün önünden karşıdan karşıya geçmek üzere aniden kaplamaya giren yayanın tam kusurlu halde sanığın idaresindeki aracın sağ ön yan kısmına çarparak yaralanması şeklinde gerçekleşen olaydan hemen sonra duruşa geçen sanığa hızının da fazla olduğundan bahsedilemeyeceğinden kusur atfedilemeyeceği, bu itibarla oluşa ve dosya kapsamına uygun düşmeyen bilirkişi raporlarına itibarla sanığın beraati yerine yazılı şekilde mahkûmiyetine karar verilmesi\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiş, Karşı Oy Gerekçesi Daire üyesi M. Albayrak; \”Birçok dosyada birbirini tutmayan beyanlara dayanılarak bir kanaate varılmaya çalışılırken bu dosyada mevcut MOBESE kayıtlarına göre sanığın kusurlu olduğu anlaşılmaktadır. Şöyle ki; Olayın meydana geldiği yerde, orta refüjde yaya geçidi levhası, kaplama alanında yaya geçidini gösterir yer işaretlemeleri ve sağ tarafta durakta yolcu indiren bir belediye otobüsü bulunmaktadır. Sanık, yaya geçit levhasının bulunduğu yere yaklaşırken, orta refüjden veya yolcu indiren otobüsün önünden bir yayanın her an çıkabileceğini öngörmesi gerekirdi. Olay, halkın yaya olarak yoğun olarak bulunduğu bir yerde meydana gelmiştir. İdaresindeki kamyonetle meskun mahaldeki tek yönlü yolda seyir halindeyken, kavşak başında yer alan trafik işaret levhası ve çizgilerle belirgin şekildeki yaya geçidini kullanarak karşıdan karşıya geçmek üzere bir yayanın her an kaplamaya girebileceğini öngörerek, yine levha ile belirgin durak bölümünde duraklayan yolcu otobüsünün yanından geçerken otobüsten inen bir yolcunun ya da otobüsün önündeki yaya geçidini kullanmayı düşünen yayanın karşıdan karşıya geçmek üzere yola girebileceğini düşünerek her an durabilecek hızda ve teyakkuzda seyrini sürdürmeyen sanığın tali kusurlu kabul edilmesi gerekeceğinden mahkemenin uygulamasının yerinde olduğunu düşündüğümüzden sayın çoğunluğun bozma yönündeki düşüncesine katılmıyoruz\” görüşüyle karşı oy kullanmıştır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 12.03.2015 gün ve 379829 sayı ile; \”İtiraza konu uyuşmazlık; sanık …\’nun kullandığı araç ile seyir halinde iken, yoldan karşıdan karşıya geçmekte olan, katılan …\’a çarpmak suretiyle kemik kırığı oluşacak şekilde taksirle yaralama suçunu işlemekten ibaret eyleminde sanığın kusurlu olup olmadığı ve eyleminin taksirle yaralama suçunu oluşturup oluşturmadığına ilişkindir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun \’Taksirle yaralama\’ başlıklı, 89. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; (1) Taksirle başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, üç aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. (2) Taksirle yaralama fiili, mağdurun; a) Duyularından veya organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflamasına, b) Vücudunda kemik kırılmasına, c) Konuşmasında sürekli zorluğa, d) Yüzünde sabit ize, e) Yaşamını tehlikeye sokan bir duruma, f) Gebe bir kadının çocuğunun vaktinden önce doğmasına, Neden olmuşsa, birinci fıkraya göre belirlenen ceza, yarısı oranında artırılır. (3) Taksirle yaralama fiili, mağdurun; a) İyileşmesi olanağı bulunmayan bir hastalığa veya bitkisel hayata girmesine, b) Duyularından veya organlarından birinin işlevinin yitirilmesine, c) Konuşma ya da çocuk yapma yeteneklerinin kaybolmasına, d) Yüzünün sürekli değişikliğine, e) Gebe bir kadının çocuğunun düşmesine, Neden olmuşsa, birinci fıkraya göre belirlenen ceza, bir kat artırılır. (4) Fiilin birden fazla kişinin yaralanmasına neden olması halinde, altı aydan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (5) (Değişik: 6/12/2006 – 5560/5 md.) Taksirle yaralama suçunun soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlıdır. Ancak, birinci fıkra kapsamına giren yaralama hariç, suçun bilinçli taksirle işlenmesi halinde şikâyet aranmaz. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 89. maddesinin birinci fıkrasına göre, taksirle bir başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacaktır. Maddenin iki ve üçüncü fıkralarında suçun nitelikli halleri belirtilmiş olup buna göre, mağdurun ikinci fıkrada gösterilen şekilde yaralanması durumunda birinci fıkra uyarınca belirlenen ceza yarı oranında, üçüncü fıkrada gösterilen şekilde yaralanması durumunda ise birinci fıkra uyarınca belirlenen ceza bir kat artırılacaktır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 22. maddesinde yer alan taksirin tanımı, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın, neticenin öngörülmeyerek gerçekleşmesi olarak tanımlanmaktadır. Taksirin unsurları, a- Eylemin - [375 sayılı KHK Kapsamında Rütbenin Geri Alınmasına Karşı Açılan İptal Davası Temyiz Edilebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/375-sayili-khk-rutbenin-geri-alinmasi/): 375 sayılı KHK Kapsamında Rütbenin Geri Alınmasına Karşı Açılan İptal Davası Temyiz Edilebilir mi? 15 Temmuz 2016 tarihinden sonra ilan olağanüstü hal döneminde ihraç işlemleri Resmi Gazete’de yayımlanan KHK listeleri aracılığıyla gerçekleştirilmiştir. Olağanüstü Hal dönemi sonrasında 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’ye eklenen geçici 35. maddeyle 3 yıl süreyle kamu görevinden çıkarma ve rütbenin geri alınması işlemleri için bakanlıklara yetki verilmiş, daha sonra 7333 sayılı Kanunun 23 üncü maddesiyle bu süre 1 yıl daha uzatılmıştır. Bu bağlamda Bakanlıklar ve kurumlar tarafından 31/7/2022 tarihine kadar 375 sayılı KHK kapsamında meslekten çıkarma ve rütbenin geri alınması işlemleri gerçekleştirilmiştir. 375 sayılı KHK geçici 35. maddesinde belirtilen milli güvenliğe karşı faaliyette bulunduğu iddia edilen ve özellikle hakkında ceza yargılaması bulunan kamu görevlileri hakkında ayrıca idari soruşturma açılmaktadır. Bakanlıklar tarafından gerçekleştirilen bu soruşturmalar sonucunda kamu personeli hakkında kamu görevinden çıkarma, rütbenin geri alınması, görevden uzaklaştırma veya açığa alınma kararları verilmektedir. İdare hukuku alanında yetkin avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz; 375 sayılı KHK geçici 35. madde kapsamında kamu görevinden çıkarma, rütbenin alınması, görevden uzaklaştırma veya açığa alma kararlarına karşı açılacak iptal davasında savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek taraflara avukatlık ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Hukuk Büromuz, ayrıca Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) başvuru sürecinde taraflara hukuki yardım sunmaktadır. 375 sayılı KHK\’nın geçici 35. maddesinin (D) fıkrasında yer alan rütbenin geri alınmasına ilişkin düzenlemeye göre; 375 sayılı KHK Geçici Madde 35- (Ek: 25/7/2018-7145/26 md.) D) Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren dört yıl süreyle; 1) Türk Silahlı Kuvvetlerinden emekliye sevk edilen, kendi isteğiyle emekli olan, 31/1/2013 tarihli ve 6413 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Disiplin Kanunu hükümlerine göre Silahlı Kuvvetlerden ayırma cezası alan, Devlet memurluğundan çıkarılan, sözleşmeleri feshedilen, müstafi sayılan veya istifa eden subay, sözleşmeli subay, astsubay, sözleşmeli astsubay, Devlet memuru, işçi, uzman erbaş, sözleşmeli erbaş ve erler ile 926 sayılı Kanunun geçici 32 nci maddesi kapsamında haklarında işlem tesis edilenlerden, 2) Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığından emekliye sevk edilen, kendi isteğiyle emekli olan, ilişiği kesilen, disiplin hükümlerine göre meslekten veya Devlet memurluğundan çıkarılan, sözleşmeleri feshedilen, müstafi sayılan, istifa eden veya çekilmiş sayılan subay, sözleşmeli subay, astsubay, sözleşmeli astsubay, uzman jandarma, Devlet memuru, işçi, uzman erbaş, sözleşmeli erbaş ve erlerden, 3) 4/6/1937 tarihli ve 3201 sayılı Emniyet Teşkilat Kanununun 55 inci maddesinin ondokuzuncu ve yirminci fıkraları ile geçici 27 nci maddesi uyarınca resen emekliye sevk edilen, kendi isteğiyle emekli olan veya disiplin hükümlerine göre meslekten veya Devlet memurluğundan çıkarılanlar ile müstafi sayılanlardan, terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu değerlendirilenlerin rütbeleri ilgili bakanın onayıyla alınır. Bu kişiler görev yaptıkları teşkilata ve kamu görevine yeniden kabul edilmez, doğrudan veya dolaylı görevlendirilemez ve bu kişiler on beş gün içinde Devlet Personel Başkanlığına bildirilir. Ayrıca bunlar uhdelerinde taşımış oldukları mesleki unvanları ve sıfatlarını kullanamaz ve bu unvan ve sıfatlarına bağlı olarak sağlanan haklardan yararlanamaz. Bu kişilerin uhdelerinde bulunan her türlü mütevelli heyet, kurul, komisyon, yönetim kurulu, denetim kurulu, tasfiye kurulu üyeliği ve sair görevleri de sona ermiş sayılır. Bunların silah ruhsatları, emekli kimlikleri, gemi adamlığına ilişkin belgeleri, pilot lisansları ve ilgili pasaport birimlerince pasaportları iptal edilir. Bu kişiler özel güvenlik şirketlerinin kurucusu, ortağı ve çalışanı olamaz. Danıştay 5. Daire Esas No: 2022/1847 Karar No: 2022/2857 Karar Tarihi: 28.04.2022 Danıştay Kararı İstemin Konusu: … Bölge İdare Mahkemesi … İdare Dava Dairesinin … tarih ve E:…, K:… sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir. Yargılama Süreci Dava konusu istem: … Valiliği … Müdürlüğünde 3. sınıf emniyet müdürü rütbesinde görev yapmakta iken 13/04/2015 tarihinde istifa ederek görevinden ayrılan davacı tarafından, 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname\’nin geçici 35/D maddesi uyarınca rütbesinin geri alınmasına ilişkin … Bakanlığının … tarih ve … sayılı işleminin iptali istenilmektedir. İlk Derece Mahkemesi kararının özeti: … İdare Mahkemesinin … tarih ve E:…, K:… sayılı kararında; … Cumhuriyet Başsavcılığınca … yılına ilişkin … ve … yılına ilişkin … sayılı soruşturma kapsamında davacı hakkında takipsizlik kararı verildiği, diğer taraftan, Devletin güvenliğini tehlikeye düşürebilecek yasa dışı ideolojik bir görüşü benimsediği, terör örgütleriyle iltisaklı olduğu veya kurumun güvenliğini ihlal edebilecek tutum ve davranışlar içerisinde bulunduğunu ortaya koyan hukuken kabul edilebilir somut bir tespite yer verilemediği, öte yandan, gerek taraflarca dava dosyasına sunulan bilgi ve belgelerin incelenmesi gerekse UYAP ortamında yapılan sorgulama sonucunda davacı hakkında devam eden herhangi bir soruşturma veya kovuşturma kaydına rastlanmadığı, yine davacı hakkında mahkumiyet kararının da bulunmadığı dikkate alındığında, davacının rütbesinin geri alınmasına ilişkin olarak tesis edilen dava konusu işlemde hukuka uyarlık bulunmadığı gerekçesiyle dava konusu işlemin iptaline karar verilmiştir. Bölge İdare Mahkemesi kararının özeti: … Bölge İdare Mahkemesi … İdare Dava Dairesinin … tarih ve E:…, K:… sayılı kararında; davacı hakkında terör örgütüne üyelik suçundan İzmir Cumhuriyet Başsavcılığınca verilen kovuşturma yapılmasına yer olmadığına ilişkin kararın, doğrudan 375 sayılı KHK hükmü uyarınca yapılan değerlendirmeyi dayanaksız kılmayacağı, bir diğer ifadeyle yapılan değerlendirmeye esas alınan tespitlerin mahkumiyete yeter derecede delil kabul edilmemiş olmasının doğrudan kişinin bulunmuş olduğu kamu görevi nedeniyle sahip olduğu haklardan yararlanmaya devam etmesinin uygun görülmesi sonucunu da doğurmayacağı, dava dosyasında bilgi ve belgelere göre davacının FETÖ/PDY ile iltisakının bulunduğu, dava konusu işlemde hukuka aykırılık, aksi yönde verilen idare mahkemesi kararında ise hukuki isabet bulunmadığı sonucuna varılmıştır. Belirtilen gerekçelerle istinaf başvurusunun kabulüne, İdare Mahkemesi kararının kaldırılmasına ve davanın reddine Danıştay\’a temyiz yolu açık olmak üzere karar verilmiştir. Temyiz Edenin İddiaları: Dava konusu işlemin hukuka aykırı olduğu ileri sürülmektedir. Karşı Tarafın Savunması: Temyiz isteminin reddi gerektiği savunulmaktadır. Danıştay Tetkik Hâkiminin Düşüncesi: 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu\’nun 46. maddesinde tahdidi olarak sayılan uyuşmazlıklardan olmadığı anlaşılan dava konusu uyuşmazlık hakkında temyiz incelemesi yapılmasına olanak bulunmadığından, Bölge İdare Mahkemesince verilen istinaf başvurusunun kabulüne, İdare Mahkemesi kararının kaldırılmasına ve davanın reddine dair kararın temyiz isteminin incelenmeksizin reddedilmesi gerektiği düşünülmektedir. TÜRK MİLLETİ ADINA Karar veren Danıştay Beşinci Dairesince, Tetkik Hakiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra, dosya tekemmül ettiğinden yürütmenin durdurulması istemi hakkında ayrıca bir karar verilmeksizin gereği görüşüldü: İnceleme ve Gerekçe İlgili Mevzuat: 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu\’nun 6545 sayılı Kanun\’un 20. maddesiyle değiştirilen Temyiz başlıklı 46. maddesinde, “Danıştay dava dairelerinin nihai kararları ile bölge idare mahkemelerinin - [Tekerrür Hükümleri ve Mükerrirlere Özgü İnfaz Rejimi Uygulaması](https://kayseriavukat.org.tr/tekerrur-hukumleri/): Tekerrür Hükümleri ve Mükerrirlere Özgü İnfaz Rejimi Uygulaması Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2015/38 Karar No: 2018/689 Karar Tarihi: 25.12.2018 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 15. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Dolandırıcılık suçundan hükümlü …\’ün 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 503/1, 81/2 ve 40. maddeleri uyarınca 1 yıl 2 ay hapis ve 855.000.000 TL ağır para cezası ile cezalandırılmasına ve mahsuba ilişkin Bakırköy 6. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 19.02.2004 tarihli ve 69-17 sayılı hüküm temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir. Hükmün infazı sırasında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe girmesi nedeniyle Silivri Cumhuriyet Başsavcılığınca 02.03.2012 tarih ve 7-3496 sayı ile; hükümlünün hukuki durumunun 5237 sayılı TCK kapsamında değerlendirilmesi yönünde talepte bulunulması üzerine dosyayı yeniden ele alıp duruşmalı olarak uyarlama yargılaması yapan Bakırköy 6. Ağır Ceza Mahkemesince 11.09.2012 tarih ve 69-17 sayı ile; hükümlünün, 5237 sayılı TCK’nın 157/1, 52/2, 53/1 ve 58/7. maddeleri uyarınca 1 yıl hapis ve 100 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve hapis cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine, ayrıca hükümlü hakkında aynı Kanun\’un 63. maddesinin uygulanmasına yer olmadığına karar verilmiştir. Hükmün, hükümlü müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 15. Ceza Dairesince 07.05.2014 tarih ve 7694-9093 sayı ile onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 26.11.2014 tarih ve 2014/371893 sayı ile; “…Benzer bir olayda Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 05.06.2012 tarih 2012/6-318 E.-2012/217 K. sayılı kararında \’25.11.2003 tarihinde işlenen nitelikli yağma suçundan hüküm kurulurken 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu hükümleri lehe kabul edilerek yapılan uygulamada, suç tarihinde yürürlükte bulunmayan, aleyhe olan ve infazı ilgilendiren 58. maddenin uygulama olanağı bulunmadığından, sanık hakkında mükerrirlere özgü infaz rejiminin uygulanmasına dair yerel mahkeme hükmü ile bu hükmün onanmasına ilişkin Özel Daire kararı isabetli olmadığından kaldırılmasına\’ karar verilmiş olması karşısında, Bakırköy İlamat ve İnfaz Savcılığının talebi yerinde görülmüş, ayrıca mahkemenin yine aynı Ek kararında \’Sanığın tutuklu kaldığı sürelerin Bakırköy 8. Asliye Ceza Mahkemesi\’nin 2002/608 Esas sayılı dosyasından mahsup edildiği anlaşılmakla sanık hakkında TCK\’nın 63. maddesinin uygulanmasına yer olmadığına\’ denilmiş ise de, bu hususun infaz aşamasını ilgilendirmesi, infaz ve mahsup işlemlerinin karmaşıklığı ve hatalı hesaplama yapılabilmesinin her zaman mümkün olması karşısında, hükümlü aleyhine bir sonuç doğmaması için, infaz aşamasındaki işlemler yönüyle bağlayıcı olacak tarzdaki bu cümlenin de hükümden çıkartılmasının uygun olacağı düşünülmüş, Bakırköy İlamat ve İnfaz Savcılığının bu yöndeki talebi de yerinde görülerek itiraz yoluna gidilmesine karar verilmiştir. Açıklanan nedenlerle; …Yargıtay 15. CD\’nin 07.05.2014 tarih ve 2014/7694 E- 2014/9093 K. sayılı onama kararının kaldırılarak, Bakırköy 6. Ağır Ceza Mahkemesi\’nin 11.09.2012 tarih ve 2003/69 E- 2004/17 K. sayılı Ek kararındaki \’Sanığın sabıkasında geçen Bakırköy 6. Asliye Ceza Mahkemesinin 2002/615 Esas ve 2002/521 Karar sayılı ilamı ile mükerrir olduğu anlaşılmakla TCK\’nın 58/7. maddesi gereğince mükerrirlere özgü infaz rejiminin ve cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbirinin uygulanmasına\’ cümlesi ile devamındaki \’Mahkememiz dosyasında tutuklu kaldığı sürelerin Bakırköy 8. Asliye Ceza Mahkemesinin 2002/608 Esas sayılı dosyasından mahsup edildiği anlaşılmakla sanık hakkında TCK 63. madde uygulanmasına yer olmadığına\’ cümlesi çıkartılmak suretiyle, hükmün düzeltilerek onanmasına karar verilmesi gerektiği,” görüşüyle, itiraz kanun yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemeleri Kanunu\’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 15. Ceza Dairesince 22.12.2014 tarih ve 22577-21744 sayı ile; itirazın yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; 04.04.2003 tarihinde işlenen dolandırıcılık suçundan uyarlama yargılaması sonucunda hüküm kurulurken; 1- 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun lehe olduğunun kabul edilmesi hâlinde, hükümlü hakkında aynı Kanun\’un 58/7. maddesi uyarınca mükerrirlere özgü infaz rejiminin uygulanma imkânının bulunup bulunmadığının, 2- 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 63. maddesinin uygulanmasına yer olmadığına karar verilmesinin infazda karışıklık oluşturup oluşturmayacağının, buna bağlı olarak mahsubun kararda mı gösterilmesi, yoksa kararda bu hususun infaz aşamasında gözetilebileceğine temas edilmesiyle mi yetinilmesi gerektiğinin, Belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya içeriğinden; Yargılama konusu suçun 04.04.2003 tarihinde işlendiği, Hükümlünün adli sicil kaydında mevcut olup Yerel Mahkemece tekerrüre esas alınan, dolandırıcılık suçundan Bakırköy 6. Asliye Ceza Mahkemesince 24.06.2002 tarih ve 615-521 sayı ile, 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 503/1, 522, 523/1 ve 40. maddeleri uyarınca verilen 2 ay hapis ve 45.000.000 TL ağır para cezasına ilişkin ilamın 01.07.2002 tarihinde kesinleştiği, bu ilamın 10.07.2002 tarihinde infaz edildiği, Soruşturma aşamasında, Bakırköy 5. Sulh Ceza Mahkemesince 14.05.2003 tarih ve 2003/140 sayı ile tutuklanmasına karar verilen hükümlünün yargılama aşamasında 13.11.2003 tarihli duruşmada tahliye edildiği, Bakırköy 8. Asliye Ceza Mahkemesince 27.04.2004 tarihli ve 2004/23 sayılı müteferrik karar ile hükümlünün tutuklu kaldığı sürelerin Bakırköy 8. Asliye Ceza Mahkemesinin 2002/608 esas sayılı dosyasından verilen cezasından mahsubuna karar verildiği, Yerel Mahkemece uyarlama yargılaması sonucunda hüküm kurulurken, suç tarihinden sonra yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu hükümleri lehe kabul edilerek uygulama yapıldığı ve hükümlünün sabıkasında yer alan ilamın tekerrüre esas alınarak cezasının anılan Kanun\’un 58/7. maddesi uyarınca mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine; ayrıca hükümlünün tutuklu kaldığı sürelerin Bakırköy 8. Asliye Ceza Mahkemesinin 2002/608 esas sayılı dosyasından mahsup edildiği gerekçesiyle de hükümlü hakkında aynı Kanun\’un 63. maddesinin uygulanmasına yer olmadığına hükmedildiği, Anlaşılmıştır. Uyuşmazlık konularının ayrı ayrı açıklanmasında yarar bulunmaktadır. 1- Uyarlama yargılaması sonucunda hüküm kurulurken 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun lehe olduğunun kabul edilmesi hâlinde, hükümlü hakkında aynı Kanun\’un 58/7. maddesi uyarınca mükerrirlere özgü infaz rejiminin uygulanma imkânının bulunup bulunmadığı; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Suçta tekerrür ve özel tehlikeli suçlular” başlıklı 58. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “(1) Önceden işlenen suçtan dolayı verilen hüküm kesinleştikten sonra yeni bir suçun işlenmesi hâlinde, tekerrür hükümleri uygulanır. Bunun için cezanın infaz edilmiş olması gerekmez. (2) Tekerrür hükümleri, önceden işlenen suçtan dolayı; a) Beş yıldan fazla süreyle hapis cezasına mahkûmiyet hâlinde, bu cezanın infaz edildiği tarihten itibaren beş yıl, b) Beş yıl veya daha az süreli hapis ya da adlî para cezasına mahkûmiyet hâlinde, bu cezanın infaz edildiği tarihten itibaren üç yıl, Geçtikten sonra işlenen suçlar dolayısıyla uygulanmaz. (3) Tekerrür halinde, sonraki suça ilişkin kanun maddesinde seçimlik olarak hapis cezası ile adlî para cezası öngörülmüşse, hapis cezasına hükmolunur… (6) Tekerrür halinde hükmolunan ceza, mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilir. Ayrıca, mükerrir hakkında cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbiri uygulanır…” Buna göre, tekerrür hükümlerinin uygulanabilmesi için önceki hükmün kesinleşmesi ve - [Tasarlayarak Kasten Öldürme Suçunda Tasarlamanın Şartlarının Oluşup Oluşmadığının Araştırılması](https://kayseriavukat.org.tr/tasarlayarak-kasten-oldurme-sucu/): Tasarlayarak Kasten Öldürme Suçunda Tasarlamanın Şartlarının Oluşup Oluşmadığının Araştırılması Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2015/1-1222 Karar No: 2016/189 Karar Tarihi: 12.04.2016 Özet: Sanık …\’in, öldürme kararını tekrar gözden geçirmek için yeterli bir süre bulunmadan öldürme kararını verip akabinde babası ile fikir ve eylem birliği içerisinde hareket ederek maktulü yirmi bıçak darbesiyle öldürdüğü anlaşıldığından, tasarlamanın şartlarının oluşmadığının kabulü gerekmektedir. (5237 S. K. m. 29, 53, 62, 63, 81, 82) (ANY. MAH. 08.10.2015 T. 2014/140 E. 2015/85 K.) (YCGK. 09.07.2002 T. 2002/1-138 E. 2002/301 K.) (YCGK. 03.12.2002 T. 2002/1-247 E. 2002/414 K.) (YCGK. 12.06.2012 T. 2012/1-560 E. 2012/227 K.) (YCGK. 25.01.2011 T. 2011/1-222 E. 2011/7 K.) (YCGK. 16.02.2010 T. 2010/1-251 E. 2010/25 K.) (YCGK. 02.02.2010 T. 2009/1-239 E. 2010/14 K.) (YCGK. 15.12.2009 T. 2009/1-200 E. 2009/290 K.) (YCGK. 13.11.2001 T. 2001/1-239 E. 2001/247 K.) Dava ve Karar: Tasarlayarak kasten öldürme suçundan sanık …’ın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 82/1-a, 29, 62/1, 53/1 ve 63. maddeleri uyarınca 17 yıl 6 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba ilişkin, Çorlu 1. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 09.12.2011 gün ve 21-304 sayılı resen temyize tabi olan hükmün katılan … vekili ile sanık müdafii tarafından da temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 04.12.2013 gün ve 3379-7454 sayı ile; “Toplanan deliller karar yerinde incelenip, sanık …\’ın kasten öldürme suçunun sübutu kabul, takdire ve tahrike ilişen cezayı azaltıcı sebeplerin niteliği ve derecesi takdir kılınmış, savunması inandırıcı gerekçelerle değerlendirilerek reddedilmiş, incelenen dosyaya göre verilen hükümde bozma nedeni dışında bir isabetsizlik görülmemiş olduğundan, sanık müdafilerinin eksik incelemeye, sübuta yönelen, katılan …vekilinin usule, tahrik bulunmadığına ilişen ve yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddine, Ancak; Oluşa ve dosya içeriğine göre; sanık …\’in, hakkında verilen mahkûmiyet hükmü kesinleşen babası olan sanık … ile birlikte fikir ve eylem birliği içerisinde hareket ederek maktul …\’ü yirmi bıçak darbesiyle öldürdüğü olayda, olay gününden bir gün önce sanığın babasının evine geldiğinde eşi … ile maktulü uygunsuz vaziyette bulduğu, maktulün bir şekilde evden kaçmayı başardığı ancak kıyafetlerinin evde kaldığı, bu nedenle aynı günün akşamı ve olay gününe bağlayan gece boyunca …\’e ait telefona mesajlar göndererek eşyalarını belirttiği yere getirmesini istediği, dosyada mevcut kayıtların incelenmesinde, maktule ait telefondan sanığın annesi …\’e ait telefona yönelik olarak 20.06.2005 gecesi saat 23.00 ve 23.05\’te, 21.06.2005 tarihinde ise saat 02.09, 07.11 ve 09.14\’te iletişim kaydı tespit edildiği anlaşılmakla, Dairemizin yerleşik uygulamasına göre; tasarlama halinin kabulü için, sanığın önceden koşula bağlı olmaksızın öldürme kararı vermesi, kararla eylem arasında tasarlamayı kabule elverişli makul bir sürenin geçmesi, sanığın bu süre içinde verdiği kararda sebat ve ısrar ederek, maktulü öldürmesi gerekmekte olup, somut olayda bir önceki akşam yaşanan olay sonrası maktulün gece boyunca sanığın annesine ait telefona mesaj göndermeye devam ettiği, bu durum karşısında tehevvür halinden çıkamayan sanığın öldürme kararını verip daha sonra da yerine getirirken makul bir süre geçmediği için soğukkanlı şekilde hareket edemediği ve bu nedenle sanık … açısından tasarlamanın koşullarının oluştuğuna ilişkin yeterli ve inandırıcı deliller bulunmadığı gözetilmeden suç vasfında yanılgıya düşülerek tasarlayarak öldürme suçundan yazılı şekilde cezalandırılmasına karar verilmesi” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Direnme Kararı Çorlu 1. Ağır Ceza Mahkemesi ise 19.03.2014 gün ve 18-197 sayı ile; “Aynı suç ile ilgili …\’ü kasten öldürmekten sanık …\’ın yapılan yargılanması sonunda hükümlülüğüne ilişkin Çorlu 1. Ağır Ceza Mahkemesinden verilen 07.03.2008 gün ve 22/32 sayılı hüküm Yargıtay 1. Ceza Dairesi Esas No:2009/2607 Karar No:2010/6075, 27.09.2010 gününde oybirliği ile onamasına karar verilmesine rağmen evrakı tefrik edilen ve suçu birlikte işleyen sanık … ile ilgili oluşa ve dosya içeriğine göre; sanık …\’in hakkında verilen mahkûmiyet hükmü kesinleşen babası olan sanık … ile birlikte fikir ve eylem birliği içerisinde hareket ederek maktul …\’ü yirmi bıçak darbesiyle öldürdüğü olayda Yargıtay 1. Ceza Dairesi Esas No: 2013/3379 Karar No: 2013/7454 bozma kararı aynı eylemle ile ilgili iştirak halinde işleyen sanıklardan biri için tasarlayarak öldürme diğer sanık için ise tasarlamanın şartları oluşmadığından bahisle sadece kasten öldürme suçundan hüküm kurulması yönündeki bozma gerekçesi aynı olay ve eylem ile ilgili birbiriyle çelişkili karar olacağından ve adalete olan güven duygusuna da zarar vereceğinden bozma ilamı usul ve yasaya uygun görülmediği\” gerekçesiyle direnerek önceki hükmünde olduğu gibi sanığın tasarlayarak kasten öldürme suçundan cezalandırılmasına karar vermiştir. Resen temyize tâbi olan bu hükmün sanık müdafii tarafından da temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 14.12.2015 gün, 361491 sayı ve \”bozma\” istekli tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanık … hakkında tasarlayarak kasten öldürme suçundan kurulan hüküm onanmak suretiyle kesinleşmiş olup direnmenin kapsamına göre inceleme, sanık … hakkında tasarlayarak kasten öldürme suçundan kurulan mahkûmiyet hükmüyle sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanık …’ın hükümlü … ile birlikte müşterek fail olarak gerçekleştirdiği kasten öldürme suçunu tasarlayarak işleyip işlemediğinin belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Hakkında tasarlayarak kasten öldürme suçundan kurulan mahkûmiyet hükmü kesinleşen … ile tanık … Şahan’ın olay tarihi itibarıyla 20 yıldır evli olup Çerkezköy’de oturdukları, hükümlü …’in Çorlu’daki bir fabrikada, tanık …’ün ise Çerkezköy’deki bir lokantada işçi olarak çalıştıkları, sanık …’in müşterek çocukları olduğu, Suç tarihi itibarıyla 27 yaşında olan maktul …’ün ise Muş ili Varto ilçesinden gelip Çorlu’daki bir fabrikada işçi olarak çalışmakta olduğu, 20.06.2005 günü hükümlü …’in 16.00-24.00 vardiyasında çalışmak için fabrikaya gittiğinde çalışma saatinin değiştiğini öğrenmesi üzerine Çerkezköy’e dönerek eşinin çalıştığı lokantaya vardığı, yaklaşık 15-20 dakika önce eşinin lokantadan ayrıldığını öğrenerek saat 17.00 sularında eve gittiği, kapı zilini çalmasına rağmen kapının açılmadığı, kendisinde bulunan anahtarla kapıyı açıp eve girdiğinde yatak odasından sesler geldiğini duyarak oraya yöneldiği, eşi …’ü yatağın üzerinde çıplak ve ağlar vaziyette görünce ne olduğunu sorduğu sırada evin kapısının açılıp dışarıya birisinin çıktığını fark ettiği, …’ün, eve girdiği sırada arkasından gelerek zorla eve giren tanımadığı bir şahıs tarafından tecavüze uğradığını söylediği, …’in evden kaçan kişinin … olduğunu maktulün evde kalan eşyaları arasında bulunan fabrika giriş kartından tespit ettiği, eşi …’ün telefon kartını kendi cep telefonuna taktığı, HTS kayıtlarına göre, maktulün bu olaydan sonra gece saat 23.00’de, cep telefonu ile …’ün telefon hattını arayıp iki saniyelik görüşme süresi sonrasında kapattığı, saat 23.05’de, 02.09’da, 07.11 ve 09.14’de mesajlar gönderdiği, …’in savunmasına göre maktulün bu mesajlarda - [Tutuklama, Dava Zamanaşımını Kesen Neden Olarak Kabul Edilebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/dava-zamanasimini-kesen-neden-tutuklama/): Yakalama Emri Üzerine Tutuklama Kararı Verilmesi, Dava Zamanaşımını Kesen Neden Olarak Kabul Edilebilir mi? Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2014/478 Karar No: 2016/347 Karar Tarihi: 11.10.2016 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: Ceza Dairesi Mahkemesi: Çocuk Ağır Ceza Mahkemesi Yağma suçundan sanık …\’ın beraatine ilişkin, … Çocuk Ağır Ceza Mahkemesince verilen 17.09.2008 gün ve 177-147 sayılı hükmün Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 6. Ceza Dairesince 18.04.2012 gün ve 2345-7937 sayı ile; \”Gece sayılan saat 23.00 sıralarında yürümekte olan mağdurun yanına gelen ve yanında arkadaşları olduğu halde elinde bıçak olan sanığın ‘biz sokak çocuğuyuz’ diyerek para istediği, yakınanın \’param yok\’ demesi üzerine sanığın ‘param yok deme, bıçak anlamaz, sokarız’ diyerek tehdit etmesi nedeniyle korkan mağdurun ‘param yok ama sigaram var’ diyerek cebinden çıkardığı sigara paketini sanığa verdiğinin anlaşılması karşısında, eylemin nitelikli yağma suçunu oluşturduğu gözetilmeden, kanıtların takdirinde yanılgıya düşülerek yazılı biçimde sanık hakkında beraat kararı verilmesi\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. İstanbul Çocuk 2. Ağır Ceza Mahkemesi ise 05.09.2013 gün ve 83-168 sayı ile; \”Mağdurun ‘sanık ve arkadaşı tarafından bıçak tehdidiyle yarım sigara paketinin yağmalandığı’ iddiası, tutarsız ve tespitsiz kalan şikâyet beyanları dışında, vicdani kanaat oluşmasına yeter kesin, duraksamasız kanıtlarla desteklenerek kanıtlanamamıştır. Bu hâliyle, sanık ve arkadaşının aşamalarda değişmeyen ve birbirini doğrulayan, ‘yolda yürüdükleri sırada sanığın mağdura çarpması üzerine aralarında itişme, tartışma ve karşılıklı küfürleşme yaşandığı’ yolundaki savunmalarının, şüphenin sanık lehine değerlendirilmesi ilkesi gereği olabileceğinin mümkün görülmesi gerektiği, olayda bıçak kullanıldığının, sigara paketinin alındığının, dolayısıyla açılan kamu davasının konusunu oluşturan ve şikâyete tâbi bulunmayan atılı yağma suçunun işlendiğinin, her türlü kuşkudan uzak biçimde vicdani kanaat oluşacak şekilde sabit olmadığı sonuç ve kanaatini varıldığı\” şeklindeki gerekçelerle ilk hükmünde direnmiştir. Direnme hükmünün de Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 07.07.2014 gün, 340671 sayı ve \”bozma\” istekli tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın üzerine atılı yağma suçunu işlediğinin sabit olup olmadığının tespitine ilişkin ise de; Yargıtay İç Yönetmeliğinin 27. maddesi gereğince öncelikle, 6526 sayılı Kanun ile yapılan değişiklik öncesi 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 94. maddesi gereğince yapılan tutuklamanın, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 67/2-b maddesi uyarınca dava zamanaşımını kesen neden olarak kabul edilip edilmeyeceği, bu bağlamda somut olayda aynı Kanunun 66 ve 67. maddeleri gereğince dava zamanaşımının gerçekleşip gerçekleşmediğinin belirlenmesi gerekmektedir. İncelenen dosya kapsamından; Sanık …\’ın, 13.12.2001 tarihinde saat 23.00 sıralarında yanında inceleme dışı sanık Hüseyin Keleş de olduğu halde, karşılaştığı mağdura elindeki bıçak ile yaklaşarak mağdurdan para istediği, mağdurun parasının olmadığını söylemesi üzerine sanığın \”param yok deme, bıçak anlamaz, takarız” diyerek mağduru tehdit ettiği, mağdurun korkarak para yerine üzerindeki yarım paket sigarayı sanığa verdiği iddia edilen olayda; Sanık … ve ….. hakkında teşebbüs aşamasında kalan yağma suçundan 11.01.2002 tarihinde kamu davası açıldığı, yargılamayı yapan Eyüp 2. Ağır Ceza Mahkemesince 01.08.2003 tarihinde sanığın sorgusunun yapıldığı, daha sonra 2253 sayılı Çocuk Mahkemelerinin Kuruluşu, Görev ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun gereğince yargılamanın çocuk mahkemesi tarafından yapılması gerektiği gerekçesi ile görevsizlik kararı verildiği, yargılamaya devam eden Beyoğlu Çocuk Ağır Ceza Mahkemesince sanığın adresinde bulunamaması nedeniyle, savunmasının alınması amacıyla 12.06.2006 tarihinde 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 98. maddesi gereğince yakalama emri düzenlendiği, sanığın 29.11.2007 tarihinde Kütahya\’da yakalandığı, aynı tarihte Kütahya 1. Sulh Ceza Mahkemesince sanığın savunmasının yargılamayı yapan mahkeme tarafından alınması gerektiğinden bahisle CMK’nın 94. maddesi gereğince tutuklandığı, Beyoğlu Çocuk Ağır Ceza Mahkemesince 07.12.2007 tarihinde savunması alınan sanığın, 17.09.2008 tarihinde atılı suçtan beraatine karar verildiği, Cumhuriyet savcısının temyiz talebi üzerine inceleme yapan Özel Dairece beraat hükmünün bozulduğu, bozma üzerine yapılan yargılama sonucunda yerel mahkeme, 05.09.2013 tarihinde önceki hükmünde direnerek yeniden sanığın beraatine karar verdiği, sanığın birlikte suç işlediği iddia edilen H. Keleş hakkında Eyüp 2. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılamada ise, adı geçenin 15.03.2006 tarihinde savunmasının alındığı ve 30.11.2006 tarihinde atılı suçtan beraatine karar verildiği, Anlaşılmaktadır. Uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde çözülebilmesi için öncelikle \”dava zamanaşımını kesen nedenler\” üzerinde durulmalıdır. Suç tarihinde yürürlükte bulunan 765 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 104. maddesinin birinci fıkrasında dava zamanaşımını kesen nedenler; \”Hukuku amme davasının müruru zamanı, mahkûmiyet hükmü, yakalama, tevkif, celb veya ihzar müzekkereleri, adli makamlar huzurunda maznunun sorguya çekilmesi, maznun hakkında son tahkikatın açılmasına dair olan karar veya C. müddeiumumisi tarafından mahkemeye yazılan iddianame ile kesilir\” şeklinde düzenlenmiştir. Görüldüğü üzere, 765 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 104. maddesinde dava zamanaşımını kesen nedenler, mahkûmiyet hükmü, yakalama, tevkif, celb veya ihzar müzekkereleri, sorgu, son soruşturmanın açılması kararı veya iddianame ile dava açılması olarak belirlenmiştir. 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun “Dava zamanaşımı süresinin durması veya kesilmesi” başlıklı 67. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan düzenlemeye göre; “Bir suçla ilgili olarak; a) Şüpheli veya sanıklardan birinin savcı huzurunda ifadesinin alınması veya sorguya çekilmesi, b) Şüpheli veya sanıklardan biri hakkında tutuklama kararının verilmesi, c) Suçla ilgili olarak iddianame düzenlenmesi, d) Sanıklardan bir kısmı hakkında da olsa, mahkûmiyet kararı verilmesi, Halinde, dava zamanaşımı kesilir” Anılan maddede; dava zamanaşımını kesen nedenler, bir suçla ilgili olarak; şüpheli veya sanıklardan birinin Cumhuriyet savcısı huzurunda ifadesinin alınması veya sorguya çekilmesi, şüpheli veya sanıklardan biri hakkında tutuklama kararının verilmesi, suçla ilgili olarak iddianame düzenlenmesi ve sanıklardan bir kısmı hakkında da olsa, mahkûmiyet kararı verilmesi olarak belirtilmiştir. Dava zamanaşımını kesen nedenlere ilişkin bu genel açıklamalardan sonra uyuşmazlığın çözümüne katkısı bakımından \”tutuklama\” kavramı ile \”CMK\’nun 100 vd maddeleri gereğince yapılan tutuklama\” ve \”6526 sayılı Kanun ile yapılan değişiklik öncesinde CMK’nun 94. maddesi gereğince yapılan tutuklama\” konuları üzerinde de durulması gerekmektedir. Tutuklama, şüpheli veya sanığın suç işlediğine ilişkin kuvvetli şüphenin varlığını gösteren somut deliller ile birlikte bir tutuklama nedeninin bulunması halinde kaçmasını veya delilleri karartmasını engellemek amacı ile özgürlüğünün kesin hükümden önce, hâkim kararı ile kısıtlanmasıdır. (Kunter/Yenisey/Nuhoğlu, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku, Beta Yayınları, 18. Baskı, s.919, Yenisey/Nuhoğlu, Ceza Muhakemesi Hukuku, Seçkin Yayınları, 4. Baskı, s. 346) Tutuklama, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun \”Koruma Tedbirleri\”nin yer aldığı dördüncü kısmının ikinci bölümünde düzenlenmiş olup, 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren CMK’nun \”Tutuklama nedenleri\” başlıklı 100. maddesi; \”(1) Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların ve bir tutuklama nedeninin bulunması halinde, şüpheli veya sanık hakkında tutuklama kararı verilebilir. İşin - [Doktor veya Sağlık Memurunun Görev ve Yetkisini Kötüye Kullanarak Gerçeğe Aykırı Belge Düzenlemesi](https://kayseriavukat.org.tr/doktorun-gercege-aykiri-belge-duzenlemesi/): Doktor, Eczacı veya Sağlık Memurunun Görev ve Yetkisini Kötüye Kullanarak Gerçeğe Aykırı Belge Düzenlemesi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2014/196 Karar No: 2016/2107 Karar Tarihi: 20.12.2016 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 11. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Sanık hakkında resmi belgede sahtecilik suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucu, eylemin 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanunu\’nun 354. maddesi kapsamında kaldığı kabul edilerek 765 sayılı TCK\’nın 102/4 ve 104/2. maddeleri gereğince gerçekleşen dava zamanaşımı nedeniyle kamu davasının ortadan kaldırılmasına ilişkin, … Asliye Ceza Mahkemesince verilen 01.07.2010 gün ve 277-611 sayılı hükmün katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 11. Ceza Dairesince 07.10.2013 gün ve 3682-14502 sayı ile; \”5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 225. maddesi uyarınca hükmün konusu, duruşmanın neticesine göre iddianamede gösterilen fiilden ibaret olup, Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığının 27.03.2009 tarihli iddianamesinde sahte reçete düzenlediğinin iddia olunması ve katılan kuruma bu reçetelerin ibraz edildiğine ilişkin bir anlatımın da bulunmadığı cihetle tebliğnamedeki düşünceye iştirak edilmemiştir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 7. maddesi ve 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 9. maddesi hükmü karşısında; yüklenen \’özel sağlık kuruluşunda çalışan doktorun gerçeğe aykırı reçete düzenlemesi\’ suçunun cezasının türü ve üst sınırı itibarıyla tabi olduğu ve sanık lehine olan 765 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 102/4 ve 104/2. maddelerinde öngörülen dava zamanaşımının, suçun işlendiği 17.04.2002 tarihinden hüküm tarihine kadar gerçekleştiği gerekçeleri gösterilerek mahkemece kabul ve takdir kılınmış olduğundan katılan vekilinin zamanaşımının gerçekleşmediğine ilişen ve yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle hükmün onanmasına\” oyçokluğuyla karar verilmiştir. Karşı Oy Gerekçesi Daire Üyesi M. Budak; \”İncelenen dosyada sayın çoğunlukla aramızdaki görüş farklılığı, sanığın eyleminin \’gerçek kişinin resmi belgede sahteciliği\’ suçunu oluşturacağı gerekçesi ile bozulması gerektiğine ilişkindir. Sanık … hakkında; Özel İstanbul Kızılay Bosna Tıp Merkezi\’nde hekim olarak görev yapmakta iken, … Eczanesi sahibi ve mesul müdürü olan eczacı … ile ilaç mümessilleri tarafından kendisine getirilen üç adet değişik kişiye ait sağlık karnelerine muayeneye dayanmayan yüksek meblağlı reçete yazarak bu reçeteler üzerine Dr. M. Çöl\’ün kaşesini basıp poliklinik kayıtlarının da sağlanması suretiyle gerçeğe aykırı rapor düzenlendiğinden bahisle hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 210/2. delaletiyle 204/1, 43/1. maddelerinde cezalandırılması talebi ile dava açılmış, mahkemece yapılan yargılama neticesinde eyleminin 765 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 354/1, 350/1-3. maddeleri kapsamında kaldığı ve aynı Yasanın 102/4, 104/2. maddelerindeki zamanaşımı süreleri gerçekleştiğinden bahisle kamu davasının düşmesine karar verilmiştir. Dairemizce yapılan temyiz incelemesi neticesinde ise sayın çoğunluk tarafından mahkemece yapılan suçun nitelendirilmesi isabetli kabul edilerek onama kararı verilmiştir. Bu karar aşağıda belirtilen nedenlerden dolayı yasaya ve Dairemizin yerleşik içtihatlarına aykırıdır: 1- Öncelikle mahkemece ve sayın çoğunluk tarafından sanık doktorun eyleminin vasıflandırılmasında hata bulunmaktadır. Şöyle ki; mahkemece sanık dokturun özel bir sağlık polikliniğinde çalışması nedeniyle üç ayrı hasta adına \’resmi belge\’ olduğunda bir tereddüt bulunmayan suç tarihi itibarıyla Emekli Sandığı Genel Müdürlüğü\’nce bastırılarak verilen sağlık karnelerindeki reçetelere karne sahiplerinin bilgisi dışında, muayene etmeden, yüksek meblağlı ve karne sahipleri tarafından alınıp kullanılmayan ilaçlar yazmak şeklindeki eylemi, hatalı olarak vasıflandırılarak 765 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 354. maddesi kapsamında kabul edilmiştir. Halbuki 765 sayılı TCK\’nun 354. maddesi \’Sahte rapor vermek ve kullanmak\’ başlıklı olup maddede \’hekim, eczacı ve sıhhiye memurunun hatıra binaen rapor düzenlemesi, bu kimseler tarafından verilmiş olan bu şekildeki bir sahte raporun kullanılması bu kimseler tarafından, bu şekilde bir sahte raporun verilmesi için para veya çıkar vaad ve sağlanması” halleri düzenlenmiştir. Somut olayımızda; sahte rapor düzenlenmesi söz konusu olmayıp üç adet sahte reçete düzenlenmiştir. Halbuki 354. madde \’gerçeğe aykırı rapor düzenlenmesi\’ ile ilgili olup, dosyadaki eylemlere uymamaktadır. Ayrıca suça konu reçeteler Türk Ceza Kanunu\’nun 350. maddesi kapsamında kalan belgelerden de değildir. Çünkü somut olayımızda sağlık karnesinde bulunan reçetelere muayene etmeden, gerçeğe aykırı ve yüksek meblağlı ilaçlar yazılıp poliklinik kayıtlarında resmileştirmek suretiyle, suça azmettirdiği ileri sürülen eczacı sanık tarafından Emekli Sandığı Kurumu\’ndan tahsil edilmiştir. Bu tür eylemlerin tamamı bir bütün olarak bugüne kadar Dairemizce \’resmi belgede sahtecilik suçu\’ olarak tavsif edilmektedir. Örneğin; Dairemizin 01.04.2008 gün ve 2007/1425 2008/2321 sayılı kararında “Emekli Sandığına tabi hastalardan değişik bahanelerle alarak gönderdiği sağlık karnelerine, 21.08.2000-13.11.2000 tarihleri arasında hasta muayene etmeden toplam 33 adet reçeteyi düzenleyip, poliklinik defterinde reçete tarihleri ile protokol numaralarının birbirini izleyen tarih ve protokol numarası şeklinde olması gerektiği halde bu hususa da riayet etmeden tenakuzlu şekilde suça konu reçetelerle ilgili bilgileri poliklinik defterine bizzat kaydedip reçete prosedürünü tamamlayarak resmileştirmek suretiyle yüklenen \’resmi belgede sahtecilik\’ suçlarını işlediği gözetilmeden, isabetsiz gerekçe ile yazılı şekilde görevi kötüye kullanmak suçundan mahkûmiyetine karar verilmesi,\’ şeklindeki ve benzer bir çok kararında sağlık karnelerindeki reçetelere muayene etmeden ilaç yazılması eylemlerini \’resmi belgede sahtecilik\’ suçu olarak kabul edilmiştir. Nitekim somut olayımızda da; özel bir klinikte doktor olarak görev yapan sanığımıza isnat olunan eylem \’usulsüz bir rapor vermek\’ değil \’muayene etmeden gerçeğe aykırı reçete düzenlemek\’ olup bu eylemi de 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanunu\’nun 350 veya 354. maddesindeki suçu değil resmi kurumda görevli doktor olmadığından aynı Yasanın 342/1. maddesindeki (5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 210/2. madde delaletiyle 204/1.) suçu oluşturmaktadır. Zaten 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu döneminde işlenen suçlarda artık 210. maddenin 2. fıkrasının son cümlesi uyarınca resmi bir kurumda çalışmayan sağlık görevlilerince düzenlenen belge ile haksız bir yarar sağlanması veya kamunun veya kişilerin zararına bir sonuç gerçekleşmiş olması hallerinde \’resmi belgede sahtecilik\’ hükümlerine göre cezaya hükmolunacağı hüküm altına alınmıştır. 2- Ayrıntıları Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 27.04.2010 gün ve 2009/11-174 Esas, 2010/92 sayılı kararında da açıklandığı ve Dairemizce de istikrarlı bir şekilde uygulandığı üzere, karne sahiplerini özel muayenehanesinde ve başka bir yerde muayene ettikten sonra reçete düzenlenmesi ve bu reçetenin poliklinik kayıtlarına intikalinin sağlanması şeklinde gerçekleşen eylemlerin \’görevi kötüye kullanma\’ suçunu, ancak hiçbir şekilde karne sahibini görüp muayene etmeden reçete düzenlenmesi eylemlerinin ise her ne kadar reçete gerçek olup üzerinde silinti, kazıntı veya karalama gibi tahrifat yapılmadan düzenlenmiş olsa bile içerik itibarıyla sahte olduğundan yani \’fikri sahtecilik\’ gerçekleşmiş olduğundan \’resmi belgede sahtecilik\’ suçunu oluşturacağı kabul edilmektedir. Bu gerekçelerle; sanık olan doktorun üç ayrı karne sahibini muayene etmeden ve hastalıkları hakkında bilgi sahibi olmadan suça konu reçeteleri düzenlemesi şeklindeki eyleminin; sağlık karnesi sahiplerinin müfettiş huzurundaki; reçetelerde yazılı ilaçları almadıkları ve böyle bir hastalıklarının da bulunmadığına dair beyanları ile suça konu reçetelerdeki yazıların kendisi tarafından yazıldığına dair sanığın ikrarı da dikkate alınmak suretiyle - [Sanığın Yararına Olan Hukuka Aykırılık Halinde Hükmün Sanık Aleyhine Bozulması Mümkün mü?](https://kayseriavukat.org.tr/hukmun-sanik-aleyhine-bozulmasi/): Sanığın Yararına Olan Hukuka Aykırılık Halinde C. Savcısı Hükmün Sanık Aleyhine Bozulması için Temyize Başvurabilir mi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2013/481 Karar No: 2015/519 Karar Tarihi: 15.12.2015 Mahkemesi: Sulh Ceza Mahkemesi Kasten yaralama suçundan sanık hakkında açılan kamu davasının şikayetten vazgeçme nedeniyle düşmesine ilişkin, … Sulh Ceza Mahkemesince verilen … gün ve … sayılı hükmün Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay … Ceza Dairesince … gün ve … sayı ile; \”Sanığın mağdura yönelik Türk Ceza Kanunu\’nun 6/1-f maddesine göre silahtan sayılan taşla yaralama eyleminin şikayete bağlı olmadığı ve açılan davanın vazgeçmeyle düşmeyeceği gözetilmeden hatalı değerlendirme ile düşme kararı verilmesi\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise … gün ve … sayı ile; \”Cumhuriyet savcısının temyiz istemi, suçun sübutuna, niteliğine ya da işlenme şekline ilişkin olmayıp, sadece sanık lehine getirilmiş bir hukuk kuralına aykırı davranılmak suretiyle verilen düşme kararına yöneliktir. Mahkemece bu hukuk kuralına aykırı davranılsa bile sonuçta sanık lehine bir karar verilmiş ve verilen bu karara karşı sanık tarafından bir itiraz yapılmamıştır. Bu aşamada sanıktan vazgeçmeye karşı diyeceklerinin sorulması gerektiğine ilişkin bir bozmanın hiçbir fayda sağlamayacağı da ortadadır. Ayrıca Cumhuriyet savcısının temyizi düşme kararı verilmemesi gerektiğine ilişkin değil, sanıktan sorulmadan ve rızası alınmadan verilmesine ilişkindir. Her ne kadar temyiz istemi düşme kararına yönelik olsa bile, sanık aleyhine bir temyiz olmadığından bozmadan sonra da sanık aleyhine sonuç doğuracak bir karar verilmesi de mümkün görülmemektedir. Özel Dairenin Cumhuriyet savcısının sanık lehine getirilen hukuk kuralına aykırı uygulamadan dolayı hükmün sanık aleyhine bozulmasını isteyemeyeceğini gözetmeden, temyiz isteminin reddine karar vermesi yerine sanığın mağdura yönelik fiilini silahtan sayılan taşla işlemesi nedeniyle suçun takibinin şikayete bağlı olmadığı, kamu davasının vazgeçme nedeniyle düşürülmesine karar verilemeyeceği gerekçesiyle hükmün bozulmasına karar verilmesi isabetli değildir\” düşüncesiyle itiraz kanun yoluna başvurarak, Özel Dairenin bozma kararının kaldırılmasına ve temyiz isteminin reddine karar verilmesi talebinde bulunmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Özel Daire tarafından 02.05.2013 gün ve 12834-17831 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; şikayetten vazgeçme nedeniyle düşme kararı verilen davada, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 73/6. maddesinde düzenlenmiş bulunan \”kanunda aksi yazılı olmadıkça, vazgeçme onu kabul etmeyen sanığı etkilemez\” şeklindeki kuralın, 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu\’nun 309. maddesi kapsamında sadece sanık lehine konulmuş bir kural olup olmadığı ve şikayetten vazgeçmeyi kabul edip etmediğinin sanıktan sorulması gerektiği kuralına aykırı davranılması hâlinde, bu aykırılıktan bahisle Cumhuriyet savcısının hükmü sanık aleyhine temyiz edip edemeyeceğinin belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Sanık ile mağdurenin aynı köyde yaşadıkları, aralarında önceye dayalı anlaşmazlıklar bulunduğu, mağdurenin sanığın taş atarak kendisini yaraladığını ileri sürüp şikayetçi olduğu, bunun üzerine başlatılan soruşturma neticesinde, sanık hakkında kasten yaralama suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 86/2. maddesi uyarınca cezalandırılması istemiyle kamu davası açıldığı, … tarihli, sanığın hazır bulunmadığı duruşmada mağdurenin sanık hakkındaki şikayetinden vazgeçtiği, aynı celsede şikayetten vazgeçme nedeniyle kamu davasının düşmesine karar verildiği, Cumhuriyet savcısınca kararın; sanığa hakkındaki şikayetten vazgeçmeyi kabul edip etmediğinin sorulması gerektiği gözetilmeden yokluğunda düşme kararı verilmesinin kanuna aykırı olduğundan bahisle temyiz edildiği, Gerekçeli kararın tebliğ edildiği sanığın herhangi bir temyiz talebinde bulunmadığı, Anlaşılmaktadır. Uyuşmazlık konusunda isabetli bir hukuki çözüme ulaşılabilmesi için, konuya ilişkin kanuni düzenlemelerin incelenmesinde yarar bulunmaktadır. 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu\’nun 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi uyarınca yürürlükte olan 309. maddesi; \”Maznunun lehine olan hukuki kaidelere muhalefet, maznunun aleyhine hükmün bozdurulması için Cumhuriyet Müddeiumumîliğine bir hak vermez\” şeklinde hüküm altına alınmıştır. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 290. maddesinde de; \”Sanığın yararına olan hukuk kurallarına aykırılık sanık aleyhine hükmün bozdurulması için Cumhuriyet savcısına bir hak vermez\” şeklinde hüküm altına alınmıştır. Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 290. maddesinin gerekçesinde ise; \”Cumhuriyet savcısı gerçeğin araştırılması amacına yönelik veya kamu yararına ilişkin olmayan, yalnızca sanık yararına kabul edilmiş hukuk kuralının uygulanmaması, eksik veya yanlış uygulanmış olması nedeniyle hükmün sanık aleyhine bozulması için temyiz yoluna başvuramaz\” denilmiştir. Bu düzenlemeler uyarınca Cumhuriyet savcısı, amacı yalnızca sanığın hak ve menfaatlerini korumak olan bir hukuk kuralının ihlal edilmiş bulunması durumunda sanığın lehine olan bu ihlali ileri sürerek, temyiz kanun yoluna müracaat edip hükmün sanık aleyhine bozulmasını isteyemeyecektir. Her iki hüküm de sanıkların haklarını korumak ve lehlerine doğmuş olan bir durumun, aleyhlerine olacak şekilde ortadan kaldırılmasını önlemek amacıyla kabul edilmiş olup, maddedeki \”sanık yararına\” sözcüğünün; \”sadece sanık yararına konulmuş olan\” örneğin; sanığa ek savunma hakkı verilmemesi, önceden kendisine tebliğ olunan iddianamenin sorgudan önce okunmaması gibi \”hukuki kaideler\” ibaresinin \”usul hükümleri\” olarak anlaşılması gerektiği öğreti ve uygulamada kabul edilmektedir. Sadece sanık yararına değil, aynı zamanda kamu düzenine veya yargılamanın işleyişine ilişkin usul kurallarının ihlali halinde bu hüküm uygulanmayacaktır. Yalnız sanık yararına kabul edilmiş usul kurallarına aykırılık halinde sanık aleyhine bir netice meydana gelmişse Cumhuriyet savcısının hükmü sanık lehine temyiz etmesinin önünde ise herhangi bir hukuki engel bulunmamaktadır. Öğretide yer verilen görüşlere göre;  \”Ceza muhakemesi normları iki çeşittir. Çoğunluğu oluşturan normların amacı hakikatin araştırılmasıdır. Azınlıkta olanlar, şüpheden yararlanması gereken sanığın lehine kabul edilmişlerdir. Hakikatin araştırılması için ve dolayısı ile sanık dâhil herkesin yani toplumun lehine kabul edilmiş norma aykırılık elbet bozma nedeni olacaktır. Fakat sadece sanık yararlansın diye konulmuş norma aykırı hareket edildi diye hükmün sanık aleyhine bozulmasının amaca ters düşeceği açıktır. Bu konuda bütün güçlük, normun hakikatin araştırılması için mi, yoksa yalnızca sanık lehine mi konulmuş olduğunun tayininde ortaya çıkmaktadır. Suçun mahiyeti değişince sanığın müdafaasını yapabilecek halde bulundurulması, sanık lehine temyizde cezanın ağırlaştırılmaması normlarının sanık lehine konuldukları şüphe götürmez. Buna karşılık kısmen de olsa hakikatin araştırılması için kabul edilmiş normlar sadece sanık lehine kabul edilmiş sayılmaz.\” (Nurullah Kunter-Feridun Yenisey-Ayşe Nuhoğlu, Ceza Muhakemesi Hukuku, Onaltıncı Bası, Beta Yayınevi, İstanbul 2007, s. 1427) \”Madde, sırf maznun lehine bir hüküm tesis etmiştir. Yalnız maznunun menfaati değil, umumi menfaat düşüncesi ile konulmuş olan hükümler buraya dâhil değildir.\” (Muhtar Çağlayan, Ceza Muhakemesi Usulü, 1980, s. 105) \”Sanık lehine olan kaidelere aykırılık, hükmün sanık aleyhine bozulması için hak vermez. Örneğin; sanık beraat etmişse karar sanığa son söz verilmedi diye bozulamaz. Son sözün sanığa verilmesinin sebebi, kendi lehine bulup çıkaracağı bir delil ile lehinde karar verebilmektir. Burada en lehe - [Kasten Yaralama Suçunda Müşterek Fail: Birlikte Suç İşleyenlerden Her Biri Fail Olarak Cezalandırılır mı?](https://kayseriavukat.org.tr/kasten-yaralama-sucunda-musterek-fail/): Kasten Yaralama Suçunda Müşterek Fail: Birlikte Suç İşleyen Kişilerden Her Biri Fail Olarak Cezalandırılır mı? Özet: Suç tarihi itibarıyla 65 yaşında olan sanığın katılana yönelik etkili eylemde bulunmadığı hususunda tereddüt bulunmamakla birlikte, daha önceden vermiş olduğu yemlik ve sulukların bir kısmını geri almak üzere kendisinden yaşça daha küçük olan katılanın çiftliğine giderken inceleme dışı sanığı da beraberinde götürdüğü, katılana borcu bulunmasına rağmen katılandan yemlik ve suluklarını geri istemesi nedeniyle gelişen tartışmanın kavgaya dönüşmesi üzerine sanık ile inceleme dışı sanığın birlikte suç işleme kararı alıp katılana karşı aynı tarafta yer aldıkları, sanığın, inceleme dışı sanığın katılana yumruk atmasına taraftar olmadığını gösterecek şekilde engelleyici bir söz söylemediği ve bu yönde bir davranışta bulunmadığı gibi aksine inceleme dışı sanığın yanında yer alarak sayıca üstünlük sağlayıp katılanın savunmasını zaafa uğratmak suretiyle kasten yaralama suçunun işlenişi üzerinde ortak hâkimiyet kurduğu anlaşıldığından, inceleme dışı sanığın kasten yaralama eylemine TCK’nın 37/1. maddesi anlamında müşterek fail olarak katıldığının kabulü gerekmektedir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2017/197 Karar No: 2019/381 K. Tarihi: 07.05.2019 İçtihat Metni Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 3. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Kasten yaralama suçundan sanık …\’ın, CMK\’nın 223/2-e maddesi uyarınca beraatine ilişkin … Sulh Ceza Mahkemesince verilen 29.03.2012 tarihli ve 159-93 sayılı hükmün Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 3. Ceza Dairesince 26.05.2014 tarih ve 2116-20533 sayı ile; \”Müştekinin aşamalarda değişmeyen anlatımı, beyanları ile uyumlu doktor raporu, oluş ve dosya kapsamına göre sanığın üzerine atılı suçla ilgili delillerin takdir ve değerlendirilmesinde hataya düşülerek mahkûmiyeti yerine yazılı şekilde beraatine karar verilmesi,\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. 6545 sayılı Kanun\’un 84. maddesiyle 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun\’a eklenen geçici 6. maddenin 1. fıkrası uyarınca sulh ceza mahkemelerinin kaldırılması nedeniyle bozmadan sonra yargılama yapan … Asliye Ceza Mahkemesi ise 04.11.2015 tarih ve 191-357 sayı ile; \”…Bozma sonrası alınan katılan …\’in \’Burada asıl suçlu …\’i azmettirerek beni darp etmesini sağlayan …\’tır. Ancak … sadece …\’i azmettirmiştir. Bana karşı herhangi bir eylemi bulunmamaktadır.\’ şeklindeki beyanı ile sanık …\’in kendisine herhangi bir eylemde bulunmadığını ancak diğer sanığı azmettirdiğini belirtmiştir. Katılanın bozma öncesi diğer beyanlarının incelenmesinde ise ısrarla sanık …\’in de kendisine vurduğunu belirttiği anlaşılmıştır. Bu bağlamda katılanın bozma öncesi ve sonrası ifadeleri birlikte değerlendirildiğinde ilk kararımızın gerekçesi olan sanık hakkında atılı suçu işlediğine dair şüphe bulunması hususu katılan beyanlarıyla daha da şüpheli hâle gelmekle ilk kararımızın doğru olduğu ve sanığın diğer sanık …\’i azmettirdiğine dair de herhangi bir delil bulunmadığı ve bu bağlamda Yargıtay 3. Ceza Dairesinin 2014/2116 esas, 2015/20533 karar sayılı bozma ilamının usul ve yasaya uygun olmadığı,\” gerekçesiyle bozmaya direnerek önceki hüküm gibi sanığın beraatine karar vermiştir. Direnmeye konu bu hükmün de Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 02.03.2016 tarihli ve 48536 sayılı \”bozma\” istekli tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya, Ceza Genel Kurulunca 07.12.2016 tarih ve 390-724 sayı ile; 6763 sayılı Kanun\’un 38. maddesi ile 5320 sayılı Kanun\’a eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen Daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 3. Ceza Dairesince 27.02.2017 tarih ve 535-1914 sayı ile; direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanık … Uzun hakkında kasten yaralama suçundan verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı itiraz edilmeksizin kesinleşmiş olup direnmenin kapsamına göre inceleme, sanık … hakkında kasten yaralama suçundan verilen beraat hükmüyle sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa atılı kasten yaralama suçunun sabit olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; 26.03.2011 tarihli olay yeri görgü tespit tutanağında; olayın meydana geldiği tavuk kümesinin iki bölümden oluştuğu, yem deposu olarak kullanılan yer ile tavukların bulunduğu bölüme geçilen yerdeki kapının üst kısmında bulunan camın kırılmış ve cam kırıklarının yerde olduğunun belirtildiği, Kocaali İlçe Hastanesince düzenlenen 26.03.2011 tarihli genel adli muayene raporunda; katılanın sol kaş içi dış kısmında 1 cm uzunluğunda, 0,5 cm derinliğinde kesi ve gözünün dış kısmında morluk olduğu, sırtının sağ kürek kemiğinin üstünde sıyrık ve kızarıklık bulunduğu, hayati tehlikesinin olmadığı ve yaralanmasının basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olduğunun ifade edildiği, 26.03.2011 ve 13.04.2011 tarihli uzlaşma formlarında; sanık ve katılanın kolluk görevlisi tarafından yapılan uzlaşma teklifini kabul etmediklerine dair kayıtlar bulunduğu, Anlaşılmaktadır. Katılan … Kollukta; Kocaali ilçesinde bulunan bir tavuk çiftliğinde işçi olarak çalıştığını, olay günü saat 19.00 sıralarında çiftlikte tek başına bulunuyorken Hendek ilçesinden tanıdığı olan ve daha önceden iş ortaklığı yaptığı sanık … ile arkadaşı olan inceleme dışı sanık … Uzun’un birlikte çiftliğe geldiklerini, sanık …’in kendisine 17.000 TL borcu olduğunu, ancak sanığın kendisine sadece 10.000 TL borcu bulunduğunu söylediğini ve bu parayı da ödemediğini, bu nedenle sanıkla aralarında tartışma çıktığını, tartışmanın büyümesi üzerine sanık … ve inceleme dışı sanık …’in birlikte kendisini tavuk çiftliğinin içinde darp ettiklerini, plastik doğrama kapıdaki cam bölmenin de kırıldığını, yaklaşık üç ay önce yine sanık … ile aralarında aynı meseleden tartışma çıktığını, sanığın o zaman da borcunu ödemeyeceğini söylediğini, sanıktan şikâyetçi olduğunu, uzlaşmak istemediğini, Mahkemede; sanıkların alacak verecek meselesi nedeniyle kendisini darp ettiklerini, şikâyetçi olduğunu ve davaya katılma talebinin bulunduğunu, bozma sonrasında istinabe olunan Mahkemede; olayda asıl suçlunun sanık … olduğunu, sanık …’in kendisine karşı herhangi bir darp eylemi olmadığını ancak inceleme dışı sanık …’i azmettirdiğini, şikâyetinin devam ettiğini, İnceleme dışı sanık … Kollukta; sanık … ile katılan …’nin arkadaşları olduğunu, ikisinin de tavuk çiftliklerinin bulunduğunu, aralarındaki alacak verecek ilişkisinden haberi olmadığını, olay günü sanık … ile birlikte katılan …’nin çiftliğine yemlik almaya gittiklerini, çiftlikte sanıkla katılan arasında tartışma çıktığını ve katılanın sanığa küfrettiğini, bunun üzerine katılana küfretmemesi için kızdığını ancak katılanın kendisini dinlemeyerek küfretmeye devam ettiğini, bu nedenle katılana bir kez yumruk attığını, cam kırmadığını, tartışmadan kısa bir süre sonra çiftlikten ayrıldıklarını, katılanı aşırı derecede darp etmediğini, sanık …’in katılana vurmadığını, Mahkemede; sanık …’in daha önce katılana vermiş olduğu yem suluğunu geri almak için sanıkla birlikte katılanın tavuk çiftliğine gittiklerini, sanık …’in bir ara dışarıya çıktığını, katılanın sanık …’in yem suluğunu geri istemesi nedeniyle küfretmeye başladığını, kendisinin de katılana “Adam sana yem suluğunu vermiş, bir de küfrediyorsun, böyle küfretme” dediğini, hemen arkasından sanık - [Heyecan, Korku ve Telaş ile Meşru Savunmada Sınırı Aşan Sanığa Ceza Verilebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/mesru-savunmada-sinir/): Mazur Görülebilecek Bir Heyecan, Korku ve Telaş ile Meşru Savunmada Sınırı Aşan Sanığa Ceza Verilebilir mi? Yargıtay Ceza Genel Kurulu         Esas No: 2015/1039 Karar No: 2016/96 Karar Tarihi: 01.03.2016 Özet: Sanığı silahla yaralayan, sanığın darbedilmiş vaziyette yerde yatmakta olan kardeşine ise silahla dört el ateş eden maktulün haksız saldırısını bertaraf etmek maksadıyla, o anki hâl ve koşullara göre başka türlü hareket etme imkânı bulunmayan sanığın, hamili bulunduğu silahıyla ateş ederek maktulün ölümüne neden olma eylemini meşru savunma şartları altında gerçekleştirdiği kabul edilmelidir. Üç oğlu ile birlikte olay yerine gelen ve oğullarında da silah bulunan maktul tarafından silahla yaralanan ve darp edilmiş vaziyette yerde yatan kardeşine maktul tarafından ateş edildiğini gören sanığın, olayın gelişimi ve gerçekleşme biçimi de nazara alındığında meşru savunmada sınırı mazur görülebilecek bir heyecan, korku ve telaş ile aştığının ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 27/2. maddesinin uygulanma şartlarının gerçekleştiğinin kabulü gerekir. İçtihat Metni Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Sanık …\’un; …\’yı kasten öldürme suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 81/1, 29, 62, 53, 63. maddeleri gereğince on yıl hapis cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba; …\’yı kasten yaralama suçundan TCK\’nın 86/1, 86/3-e, 29, 62, 53. maddeleri uyarınca beş ay onsekiz gün hapis, …\’yı kasten yaralama suçundan TCK\’nın 86/1, 86/3-e, 29, 62, 53. maddeleri uyarınca üç ay yirmiiki gün hapis cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, ruhsatsız silah taşımak suçundan 6136 sayılı Kanunun 13/1, TCK\’nın 62, 52/2, 53. maddeleri uyarınca on ay hapis ve 500 Lira adli para cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, müsadereye ve her üç suçtan kurulan hükümlerin 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 231/5. maddesi uyarınca açıklanmasının geri bırakılmasına, …\’u kasten yaralama suçundan ise beraatine, Sanık …\’nın; …\’u kasten yaralama suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 86/1, 86/3-e, 62, 53. maddeleri uyarınca bir yıl on ay onbeş gün hapis cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, ruhsatsız silah taşımak suçundan 6136 sayılı Kanunun 13/1, TCK\’nın 62, 52/2, 53 ve 54. maddeleri uyarınca on ay hapis ve 500 Lira adli para cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, müsadereye, Sanık …\’nın; …\’u kasten yaralama suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 86/1, 62, 53. maddeleri uyarınca bir yıl on ay onbeş gün hapis cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 231/5. maddesi uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin, …. Ağır Ceza Mahkemesince verilen … gün ve … sayılı hükmün sanıklar müdafileri ile katılanlar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince … gün ve …-… sayı ile; \”1- a) Sanık …’un mağdur … ve …’i kasten yaralama ile 6136 sayılı Kanuna muhalefet suçları yönünden 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 231. maddesi uyarınca verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin kararlar aynı kanunun 231/12. maddesi uyarınca itiraz kanun yoluna tabi olduğundan, itiraz merciince incelenmek üzere kararların inceleme dışı tutulmasına karar verilmiştir. b) Dosya içeriğine ve gösterilen gerekçeye göre; sanık … hakkında ağır tahrik altında kasten maktul …’yı öldürme suçunun kabulünde ve mahkûmiyet hükmü kurulmasında isabetsizlik görülmemiş, tebliğnamedeki eylemin yasal savunma şartlarında işlendiğine dair bozma öneren düşünceye iştirak edilmemiştir. 2- Sanık …’nın mağdur …’i kasten yaralama ve 6136 sayılı Kanuna aykırılık, sanık …’un …’yı kasten öldürme suçlarından kurulan hükümlerin incelenmesinde; a- Sanık … hakkında kurulan hüküm yönünden; Suçtan zarar gören ve maktulün oğulları olan mağdur sanıklar … ve … vekillerinin sanık … hakkında adam öldürme suçundan açılan davayla ilgili olarak duruşmada sanığın cezalandırılması talebi ile katılma talebinde bulunduğu halde katılmaları konusunda bir karar verilmediği anlaşılmış ise de, Dairemizce benimsenen Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 19.10.2010 tarih ve 2010/149-205 sayılı kararında belirtildiği üzere, ilk derece mahkemesinde ileri sürülüp karara bağlanmayan katılma isteğinin temyiz incelemesi sırasında herhangi bir inceleme ve araştırmayı gerektirmiyorsa karara bağlanması mümkün olduğundan, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 237/2. maddesi uyarınca, suçtan zarar gören ve maktulün oğulları olan … ve …’nın, sanık … hakkında …’yı öldürme suçundan açılan kamu davasına katılan olarak kabullerine karar verilerek yapılan inceleme sonucunda; Toplanan deliller karar yerinde incelenip, sanık …’un …’yı öldürme suçunun sübutu kabul, oluş ve soruşturma sonuçlarına uygun şekilde suç niteliği tayin, cezayı azaltıcı tahrike ve takdire ilişen sebeplerin nitelik ve derecesi takdir kılınmış, savunması inandırıcı gerekçelerle reddedilmiş, incelenen dosyaya göre verilen hükümde isabetsizlik görülmemiş olduğundan sanık … müdafiinin eksik incelemeye, yasal savunma şartlarının varlığına ve sair nedenlere yönelen, müdahiller … ve … vekillerinin ağır tahrikin bulunmadığına ilişen ve yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle, Sanık … hakkında …’yı öldürme suçundan kurulan hükmün tebliğnamedeki düşünceye aykırı olarak onanmasına, tayin olunan cezanın miktarı ve tutuklu kaldığı süre dikkate alınarak sanık … müdafiinin tahliye talebinin reddine, b) Sanık … hakkında kurulan hükümler yönünden; aa) Sanık …\’nın mağdur …’e yönelik eyleminde; Mağdur …\’in tedavisi sırasında vücudundan çıkarılarak tutanakla teslim edilen üç adet mermi çekirdeği parçaları ile ele geçen üç tabancanın Adli Tıp Kurumunun ilgili ihtisas dairesine gönderilerek söz konusu mermi çekirdeği parçalarının hangi tabancadan atıldığının, sanık …’te ele geçen tabancanın olayda kullanılıp kullanılmadığının tespiti yapıldıktan sonra sanığın hukuki durumunun tayini gerektiği gözetilmeksizin eksik inceleme ile hüküm kurulması, bb) Sanık … hakkında 6136 sayılı Kanuna aykırılık suçundan kurulan hükümde; Sanık …’nın ve tanığın ifadesine göre sanıkların olay yerine gelmeden önce araçtan indikten sonra sanık …’in babası olan maktulün üzerinde bulunan dokuz mm\’lik tabancayı olay çıkmaması için aldığı ve bu tabancayı olay yerine kadar olan kısa mesafede taşıdığı anlaşılmakla, sanığın suç kastının bulunup bulunmadığının ve 6136 sayılı Kanuna aykırılık suçunun unsurlarının oluşup oluşmadığının karar yerinde tartışmasız bırakılması\” isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise … gün ve … sayı ile; \”Gayrimenkul ihtilafından dolayı olaydan bir gün evvel, katılan sanık …’nın telefonda sanık …’a sarfettiği \’bizimle dalga mı geçiyorsunuz, arsaların metrekare birim fiyatları 1.000-1.300 TL arasındadır, bu işi sinkaf ederim, en fazla on seneme malolur\’ tarzındaki sözlerin mevcudiyeti ve ertesi gün de …’nın oğulları … ve … ile birlikte sanık …’in işyerine giderek sanık …\’in boğazına sarılmak ve omzundan yere çökerterek silahını çekmek ve olay yerinde bulunan sanık …’in müdahalesi nedeniyle elinin aşağıya indirilmesinin sağlanması sayesinde, sanık …’in sol uyluğundan yaralandığı, ayrıca ekspertiz raporuyla belirtildiği üzere vücuda isabet etmeyen ancak pantolonuna isabet etmiş üç adet daha kurşun deliğinin bulunduğunun tespit edildiği, maktul tarafın bununla da yetinmeyerek, maktul …’nın oğulları … ve …’nın tekme tokatla saldırdıkları, sanık …’un kardeşi …’a - [Kişiyi Hürriyetinden Yoksun Kılma Suçunda Haksız Tahrik Hükümlerinin Uygulanma Koşulları](https://kayseriavukat.org.tr/kisiyi-hurriyetinden-yoksun-kilma-sucu/): Kişiyi Hürriyetinden Yoksun Kılma Suçunda Haksız Tahrik Hükümlerinin Uygulanma Koşulları Özet: Mağdurun sanıklara ait iş yerinden rızaları dışında kontör kartı alması, sanıklar lehine 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 29. maddesi kapsamında tahrik hükmünün uygulanmasını gerektiren haksız bir davranış olup, oluşan zararı tespit amacıyla mağduru iş yerinin üst katında zorla alıkoyan sanıkların, mağdurdan kaynaklanan bu haksız fiilin oluşturduğu hiddetin etkisi altında hareket ederek kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunu işlediklerinin kabulü gerekmektedir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu         Esas No: 2017/913 Karar No: 2018/630 Karar Tarihi: 11.12.2018 İçtihat Metni Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 6. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan sanıklar …, … ve …’ın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 109/2, 109/3-b, 62 ve 53 maddeleri uyarınca 3 yıl 4 ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına, hak yoksunluklarına, sanıklar … ve … hakkında ayrıca TCK\’nın 58. maddesi uyarınca cezalarının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ilişkin Denizli 2. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 06.07.2010 tarihli ve 120-229 sayılı hükümlerin, sanıkların müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 6. Ceza Dairesince 07.04.2015 tarih ve 26226-39259 sayı ile; “Kendilerine ait iş yerinde çalışan …\’ü buradan telefon kontörü çalarken yakalayan sanıklar …, … ve …\’ın, o güne kadar aldığı tüm para ve kontörlerin miktarını tespit ve bunların iadesini temin amacıyla, haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddetin etkisi altında gerçekleştirdikleri kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunda, haklarında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 29. maddesinde düzenlenen haksız tahrik hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağı hususunun tartışılmaması,” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Yerel Mahkeme ise 30.06.2015 tarih ve 138-220 sayı ile; \”İddia, savunma, tanık anlatımı, mağdur sanık …\’e ait rapor ve tüm dosya kapsamından; mağdur sanık …\’ün diğer sanıklara ait cep telefonu satışı yapan dükkanda çalıştığı, sanığın kendisine teslim edilen dükkan ve paranın bir kısmını alıp dükkandan götürdüğü, olay günü mağdur sanık …\’in kontör aldığını gören mağdur sanık …\’ın duruma müdahale ettiği, aralarında tartışma çıktığı, daha sonra olay yerine sanık … ve …\’ın da geldikleri, mağdur sanık …\’den aldığı para ve kontörleri iade etmesini istedikleri, bu amaçla dövdükleri ve mağdur sanık …\’i BTM ile giderilemez hayat fonksiyonlarını orta derecede etkileyecek kemik kırığı oluşturacak şekilde yaraladıkları, ayrıca sanıkların İsmail\’den parayı ödemesi için senet vermesini isteyip ona yönelik tehditte bulundukları, mağdur sanık …\’in kontör bedelleri ile aldığı paraları soruşturma sırasında iade ettiği anlaşılmakla, Mahkememizce 06/07/2010 tarih 2010/120 esas, 2010/229 sayılı karar, Yargıtay 6. Ceza Dairesinin 2012/26226 esas, 2015/39259 sayılı kararı ile sanıklar …, … ve … hakkında mağdur sanık …\’e yönelik tehdit ve kasten yaralama suçlarından cezalandırmaya yönelik hükümler yönünden onanmasına rağmen aynı anda ve aynı sanık …\’e yönelik olarak işlenen kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçu yönünden 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 29. maddesi yönünden sanıklar lehine uygulanmadığından bahisle bozulmuş ise de ; aynı anda ve aynı sanığa yönelik olarak işlenen tehdit ve kasten yaralama suçları yönünden de aynı kasıt altında ve aynı sebeplerle işlenmiş olmasına rağmen tahrik hükümlerinin uygulanması gerekmeden hükmün onanması sebebiyle hükümde direnme kararı vermek gerekmiştir.\” gerekçesiyle direnerek önceki hükümde olduğu gibi sanıkların mahkûmiyetlerine karar vermiştir. Direnme kararına konu bu hükümlerin de sanıkların müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 30.11.2015 tarihli ve 302924 sayılı \”bozma\” istekli tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya, Ceza Genel Kurulunca 07.12.2016 tarih ve 1135-879 sayı ile; 6763 sayılı Kanun\’un 38. maddesi ile 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun\’a eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 6. Ceza Dairesince 12.06.2017 tarih ve 13-2015 sayı ile, direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanıklar …, … ve … hakkında tehdit ve kasten yaralama suçlarından verilen mahkûmiyet hükümleri ile mağdur …\’ün sanık sıfatıyla yargılandığı hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanmak suçundan kurulan mahkumiyet hükmü Özel Dairece onanmak suretiyle kesinleşmiş olup direnmenin kapsamına göre inceleme sanıklar hakkında kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan kurulan mahkûmiyet hükümleri ile sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanıklar hakkında haksız tahrik hükmünün uygulanma koşullarının bulunup bulunmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Sanıklar Sayim ve Metin\’in ortak oldukları iş yerinde çalışan mağdurun, iş yerinden gizlice kontör kartı aldığı sırada sanık …\’in onu görerek kartları geri almaya çalıştığı ve aralarında boğuşma yaşandığı, bu boğuşma sırasında her ikisinin de yaralandığı, olay yerine gelen sanık …\’in, karşı koymasına rağmen mağduru dükkânın üst katına çıkartarak orada zorla tuttuğu ve iş yerinden ne kadar kontör aldığı konusunda sorgulamaya başladığı, sanık …\’in de daha sonradan iş yerine geldiği ve sanıkların birlikte mağdura elleriyle rastgele vurarak kemik kırığı oluşacak şekilde yaraladıkları ve bu şekilde mağduru iradesi dışında uzun süre iş yerinde tutarak hürriyetinden yoksun bıraktıkları iddiası ile sanıklar hakkında kamu davası açıldığı, Mağdur hakkında düzenlenen 24.02.2010 tarihli adli muayene raporunda; nazal travma, sol kulak travması, nazal kanama, sol tibiada ağrı bulunduğu ve hayati tehlikesinin bulunmadığının, kati raporun adli tabiplikçe verileceğinin belirtildiği, Mağdur hakkında KBB uzmanı tarafından düzenlenen 26.02.2010 tarihli adli raporda; nazar fraktür tespit edildiğinin, hayati tehlike bulunmadığının ve kırığın hayat fonksiyonlarını 1. derecede etkilediğinin belirtildiği, Mağdur hakkında Denizli Adli Tıp Şube Müdürlüğünce düzenlenen 17.06.2010 tarihli raporda; yaralamanın kişinin hayatını tehlikeye sokmayacağının ve müştekide saptanan deplase nazal kemik kırığının hayat fonksiyonlarını orta(2) derecede etkileyecek nitelikte olduğunun belirtildiği, Sanık … hakkında düzenlenen 24.02.2010 tarihli adli muayene raporunda; basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek şekilde yaralandığının belirtildiği, Aktürk Elektronik Ltd. Şti. adına düzenlenen 04.05.2010 tarihli suret belgede; Dağ İlet. Day. Elektr. Büro Malz. San. Tic. Ltd. Şirketinin bayileri olup iş ortaklıklarının devam ettiğinin ve çalınan mallarının olmadığının bildirildiği, Sar Elektronik Ltd. Şti. adına düzenlenen tarihsiz belgede; Dağ İletişim Day. Tük. Mal. Elekt. Büro Malz. San. Tic. Ltd. Şirketinin 21.04.2009 tarihi itibarıyla bayileri olup iş ortaklıklarının devam ettiğinin, çalınan mallarının bulunmadığının bildirildiği, Hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçundan mağdur …’ün 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 155/2, 43, 168/1, 62, 52/2 ve 53. maddeleri uyarınca 4 ay 5 gün hapis ve 820 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin Denizli 2. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 30.06.2015 tarihli ve 138-220 sayılı hükmün, sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 6. - [Önalım Hakkına Dayalı Tapu İptali ve Tescil Davasında Dava Konusunun Üçüncü Kişiye Devri](https://kayseriavukat.org.tr/dava-konusunun-ucuncu-kisiye-devri/): Önalım Hakkına Dayalı Tapu İptali ve Tescil Davasında Dava Konusunun Üçüncü Kişiye Devri Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2262 Karar No: 2019/649 Karar tarihi: 13.06.2019 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasında birleştirilerek görülen önalım hakkına dayalı tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Asliye Hukuk Mahkemesince asıl ve birleşen davanın kabulüne dair verilen 16.05.2013 tarihli ve 2010/864 E., 2013/180 K. sayılı karar davalılar vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 14. Hukuk Dairesinin 24.06.2014 tarihli ve 2014/6863 E., 2014/8456 K. sayılı kararı ile bozulmuş ise de bu kez davacı vekilinin karar düzeltme talep etmesi üzerine Özel Dairenin 15.12.2014 tarihli ve 2014/15483 E., 2014/14359 K. sayılı kararı ile: “…Davacı, paydaş olduğu 5 parsel sayılı taşınmazda dava dışı önceki paydaşların paylarını satış yoluyla davalılara devrettiklerini, bildirim yapılmadığını, gerçek pay satış değerinin toplamı 532.000,00 TL olmasına rağmen önalım hakkına engel olmak için tapuda yüksek gösterildiğini ileri sürerek, gerçek değer üzerinden davalılar adına kayıtlı payların önalım nedeniyle adına tescilini istemiştir. Davalılar vekili davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, bedelde muvazaa iddiası kabul edilerek satılan kısmın belirlenen değeri ve tapu masrafları dahil olmak üzere toplam 594.076,00 TL bedel depo ettirilip, davanın kabulüne karar verilmiştir. Hükmü, davalılar vekili temyiz etmiştir. Dairemizin 24.06.2014 tarihli 2014/6863 Esas 2014/8456 Karar sayılı ilamı ile “davalılar vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışındaki temyiz itirazlarının reddine, ancak soyut tanık anlatımları bedelde muvazaa iddiasını kanıtlamaya tek başına yeterli bulunmadığından, davacının muvazaa iddiasına itibar edilmemelidir. Bu durumda, davacıya dava konusu payların satış bedeli ile ödenmesi zorunlu harç ve masrafın toplamından oluşan önalım bedelinin depo edilmesi için süre verilerek sonucuna göre bir karar verilmesi” gerektiği yönünden bozulmuştur. Davacı vekili karar düzeltme isteminde bulunmuştur. 1- Yapılan yargılamaya toplanan delillere ve dosya kapsamına göre davacı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışındaki karar düzeltme itirazları yerinde görülmemiş, reddi gerekmiştir. 2- Ancak, dava önalım hakkı nedeniyle bedelde muvazaa iddiasına dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Davacının bedelde muvazaa iddiası kanıtlanamadığından önalım bedeli 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 734/2. maddesi uyarınca resmi senetlerde gösterilen bedellerin toplamı olan 1.500.000,00 TL satış bedeli ile davalılar tarafından ödenen harç ve tapu giderlerinin toplamından ibaret ise de davalılar vekili 07.02.2013 tarihli celsedeki beyanında ve 04.10.2013 tarihli temyiz dilekçesinde davaya konu olan paylara ilişkin önalım bedelinin açıkça keşifte belirlenen 921.000,00 TL olduğunu kabul ettiğinden bu bedel ve bu bedel yönünden davalılar tarafından ödenmesi gereken tapu harç ve masraflarının toplamını depo edip etmeyeceği davacıya sorularak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekir. Kararın, açıklanan bu nedenle bozulması gerekirken farklı nedenle bozulması maddi hataya dayalı olduğundan, karar düzeltme isteminin kabulü ile hükmün bozulmasına karar vermek gerekmiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle 1086 sayılı (mülga) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 2494 sayılı Kanun ile değişik 438/II. fıkrası hükmü gereğince direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağından duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Asıl ve birleşen dava, önalım hakkına dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir. Davacı vekili asıl ve birleşen davada; müvekkilinin 334 ada 5 parsel sayılı taşınmazda kayden paydaş olup, ayrıca pay sahibi olan Leman (Lamia) Öztürk’ün de mirasçısı olduğunu, önceki paydaşlar tarafından davalılara yapılan pay satışları sırasında satış bedellerinin gerçek dışı ve son derece yüksek olarak gösterildiğini, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 733. maddesi uyarınca noter aracılığıyla bildirim yapılmadığını ileri sürerek, gerçek satış bedeli ile tapu masrafları toplamı olan 577.000TL’nin depo edilmesi koşuluyla taşınmazda asıl ve birleşen dosya davalılarına ait payların tapu kaydının iptali ile davacı adına tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalılar vekili; tapuda gösterilen bedelin gerçek satış bedeli olduğunu pay satışından haberi olan davacının taşınmazı düşük bedel ile satın almak için bu davayı açtığını, iyi niyetli olmadığını belirterek; asıl ve birleşen davanın ayrı ayrı reddine karar verilmesini savunmuştur. Mahkemece, “344 ada 5 parsel sayılı taşınmazın korunması gerekli kültür varlığı olduğu, 27.04.2010 ilâ 13.07.2010 tarihleri arasında yapılan pay satışları arasında fahiş fiyat farkı bulunduğu, bu kadar kısa süre içinde yapılan pay satışlarındaki fiyat farklılığının hayatın olağan akışına aykırı olduğu, dinlenen tanıklardan bir kısmının taşınmazın tamamının değerinin 1.150.000TL olarak belirlenip bu bedel üzerinden satın alma tekliflerinin yapıldığına dair beyanda bulunduğu, bu hususunun banka kayıtları ile de doğrulandığı, dolayısıyla davacının bedelde muvazaa iddiasının kanıtlandığı” gerekçesiyle satış bedeli ve tapu masrafları toplamı olarak 594.076TL bedel depo ettirilmek suretiyle asıl ve birleşen davaların kabulüne karar verilmiştir. Davalılar vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece “davalılar vekilinin sair temyiz itirazlarının reddiyle, davacının bedelde muvazaa iddiası bakımından dinlenilen tanıkların görgüye dayalı bilgileri olmadığı gibi, tanık anlatımlarının bilirkişi raporu ile çelişen soyut beyanlar olduğu, tanık beyanı dışında başkaca bir kanıt da sunulmadığı; soyut tanık ifadeleri bedelde muvazaa iddiasını kanıtlamaya tek başına yeterli bulunmadığından davacının anılan iddiasına itibar edilemeyeceği; bu durumda, dava konusu payların satış bedeli ve tapu masrafları toplamından oluşan önalım bedelinin hükümden önce belirlenecek uygun bir zaman içinde depo edilmesi için davacıya süre verilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerektiği” gerekçesiyle bozulmuştur. Davacı vekilinin karar düzeltme talep etmesi üzerine hüküm, Özel Dairece bu kez yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece, önceki gerekçelerle ve özellikle davacının bedelde muvazaa iddiasını doğrulayan tanık beyanlarının banka kayıtları ile desteklendiği gibi satış senedinde taşınmazın gerçek değerinin gösterilmediği hususunun bilirkişi raporu ile doğrulandığı vurgulanmak suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı taraf vekillerince temyize getirilmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; eldeki davada davacının bedelde muvazaa iddiasının kanıtlanıp kanıtlanmadığı noktasında toplanmaktadır. 1- Davalılar … ve N. Ece E. vekillerinin temyizi yönünden; Bilindiği üzere, paylı mülkiyette paydaşlar arasında ortak idare ve kullanma durumu söz konusu olduğundan paydaşların birbirlerini bilmeleri ve tanımaları önem taşımaktadır. Bu ihtiyacın gereği olarak paydaşlar arasına yabancı bir kişinin girişini engellemek, taşınmazın daha küçük parçalara ayrılmasını önleyebilmek, hisselerin mümkün olduğu kadar az sayıda hissedar elinde toplanmasını temin etmek amacıyla paylı taşınmazlarda hissedarların temlik hakkı sınırlandırılarak kanuni önalım hakkı tanınmıştır. Önalım hakkı; taşınmaz mal mülkiyetinin kanundan doğan takyitlerinden biri olup 26.12.1951 tarihli ve 1/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında “16.05.1951 tarih ve 19/6 esas 3 karar sayılı tevhidi içtihat kararıyla da teyit olunduğu üzere şufa hakkının inşai bir hak olduğu” belirtilmiştir. Öte - [Muarazanın Giderilmesi ve İrtifak Hakkına ilişkin Davalar Hangi Mahkemede Açılmalıdır?](https://kayseriavukat.org.tr/irtifak-hakki-ve-murazanin-giderilmesi/): Muarazanın Giderilmesi ve İrtifak Hakkına ilişkin Davalarda Yetkili Mahkeme Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2260 Karar No: 2018/1191 Karar Tarihi: 13.06.2018 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasında birleştirilerek görülen borçlu olmadığının tespiti, irtifak hakkı sözleşmesinin aynen ifası, muarazanın giderilmesi davalarından dolayı yapılan yargılama sonunda … Asliye Hukuk Mahkemesince asıl davanın kabulüne birleşen davanın reddine dair verilen 14.06.2012 sayılı gün ve 2010/175 E., 2012/311 K. sayılı kararın taraflarca temyizi üzerine Yargıtay 14. Hukuk Dairesinin 12.03.2013 gün ve 2012/13634 E., 2013/3585 K. sayılı kararı ile: “…Davacı kurum vekili, davalı Hazineye ait taşınmazlarda 49 yıl süreyle tesis edilen 14.10.1998 günlü intifa hakkı uyarınca taşınmazlarda tasarrufta bulunduklarını, davalı Hazinenin 26.11.2009 ve 19.03.2010 tarihli yazılarıyla davacının intifa hakkı sözleşmesine aykırı davrandığını belirterek hasılat payı ödenmesini ve intifa hakkının terkinini istemek suretiyle muaraza yarattığını ileri sürerek hasılat payı ile gecikme zammı nedeniyle davalıya borçlu olmadığının tespitini, irtifak hakkı sözleşmesinin aynen ifasını ve 26.11.2009 ile 19.03.2010 tarihli işlemlerle haksız, hukuka aykırı olarak yaratılan muarazanın giderilmesini ve tahliyeye kalkışılmaması için ihtiyati tedbir kararı verilmesini istemiştir. Birleştirilen davada da, davalı Hazineye ait 885 parsel sayılı taşınmazda 21.08.1996 günü tesis edilen irtifak hakkının davalının imar işlemi yapılacağı ve sonrasında yeni oluşacak imar parsellerinde irtifak hakkı kurulmasını taahhüt etmesi üzerine terkin edildiğini, davalının imar sonucu oluşan 944 ve 946 parsel sayılı taşınmazlarda yeniden irtifak hakkı kurmadığı gibi tahliye davası açtığını ileri sürerek taşınmazlarda irtifak hakkının yeniden kurulmasını istemiştir. Davalı Hazine, Sincan mahkemelerinin yetkili olduğunu, tarafına husumet yöneltilemeyeceğini, davacının irtifak hakkı sözleşmesine aykırı davrandığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, asıl davanın kabulüne, birleştirilen davanın reddine karar verilmiştir. Hükmü, taraf vekilleri temyiz etmiştir. Dava, irtifak hakkı ile davacı kurumun kullanımına bırakılan taşınmazlarda çıkartılan muarazanın giderilmesi, birleştirilen dava ise kaldırılan irtifak hakkının yeniden tesis edilmesi istemlerine ilişkindir. Taşınmazın aynına ilişkin davalarda kesin yetki kuralı uyarınca taşınmazın bulunduğu yer mahkemeleri yetkilidir. Dava tarihi itibariyle yürürlükte bulunan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu‘nun 13/2 maddesi gereğince “İrtifak hakkına ilişkin davalar, üzerinde irtifak hakkı kurulan taşınmazın bulunduğu yer mahkemesinde açılır.” Benzer nitelikteki Harçlar Kanunu’nun 16. maddesinde de “Müdahalenin meni, tescil ve tapu kayıt iptali gibi gayrimenkulün aynını taalluk eden davalarda gayrimenkulün değeri nazara alınır.” hükmüne yer verilmiştir. Somut uyuşmazlıkta; davacı, davalı Hazinenin irtifak hakkı ile tasarruflarına bırakılan taşınmazlarda irtifak hakkının kaldırılması istemini de içeren talepleri ile muaraza yarattığını belirterek muarazanın giderilmesini, birleştirilen davada da kaldırılan irtifak hakkının yeniden tesis edilmesini istemiştir. Tapu kayıtlarının incelenmesinden dava konusu taşınmazların Sincan ilçesi yargı çevresine bağlı Etimesgut’ta bulunduğu anlaşılmaktadır. 1086 sayılı HUMK’nın 13/2 maddesi gereğince irtifak hakkına ilişkin uyuşmazlıkların taşınmazın bulunduğu yer mahkemesinde çözülmesi hususunda kesin yetki söz konusu olduğundan davanın Sincan Mahkemesinde görülmesi gerekir. Bu durumda mahkemece yetkisizlik kararı verilmesi gerekirken davanın esasının incelenmesi doğru görülmemiş, bu sebeple hükmün bozulması gerekmiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava menfi tespit ve muarazanın önlenmesi istemine ilişkindir. Davacı vekili asıl davasında müvekkili ile davalı Hazine arasında 1996 ve 1998 yıllarında, mülkiyeti davalı Hazineye ait olan ve Etimesgut ilçesi sınırlarında yer alan çeşitli taşınmazların üzerinde irtifak hakkı tesis edildiğini, davacı üniversitenin söz konusu taşınmazlar üzerinde ağaçlandırma ve üniversitede kullanılmak üzere çeşitli binaları yapma taahhüdü altına girdiğini, davalı Hazinenin 26.11.2009 ve 19.03.2010 tarihli yazılarıyla davacının taşınmazların irtifak hakkı sözleşmesine aykırı kullanıldığı gerekçesiyle hasılat payı ödenmesini aksi hâlde taşınmazlar üzerindeki irtifak hakkının terkininin talep edileceğini bildirmek suretiyle muaraza yarattığını ileri sürerek, hasılat payı ile gecikme zammı nedeniyle davalıya borçlu olmadığının tespitini, irtifak hakkı sözleşmesinin aynen ifasını ve 26.11.2009 ile 19.03.2010 tarihli işlemlerle haksız, hukuka aykırı olarak yaratılan muarazanın giderilmesini ve tahliyeye kalkışılmaması için ihtiyati tedbir kararı verilmesini istemiştir. Birleşen davada ise davalı Hazineye ait 885 parsel sayılı taşınmazda 21.08.1996 günü tesis edilen irtifak hakkının davalının imar işlemi yapılacağı ve sonrasında yeni oluşacak imar parsellerinde irtifak hakkı kurulmasını taahhüt etmesi üzerine terkin edildiğini, davalının imar sonucu oluşan 944 ve 946 parsel sayılı taşınmazlarda yeniden irtifak hakkı kurmadığı gibi tahliye davası açtığını ileri sürerek, dava konusu parseller yönünden davalının yarattığı muarazanın menine, taşınmazların üniversite uhdesinde ağaçlandırılacak alan olarak kullanımına devam edilmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı Hazine vekili, Sincan mahkemelerinin yetkili olduğunu, davacının müstakilen tüzel kişiliği bulunmayan Maliye Bakanlığı bünyesinde yer alan Milli Emlak Genel Müdürlüğü ile yine tüzel kişiliği olmayan Milli Emlak Dairesi Başkanlığını davalı göstererek açılan davanın öncelikle ehliyet yokluğu ve dava şartı yokluğu nedeniyle reddi gerektiğini, ayrıca davacı tarafından yapılması gereken ağaçlandırmanın tamamen yapılmadığını, bir kısım yerin boş bırakıldığını, üniversite tarafından sözleşmeye aykırı olarak televizyon kanalı kurulup işletildiğini, iki banka ile anlaşarak ATM cihazı konulduğunu yine kantin ve kafeterya işlerinin izinsiz olarak devredildiğini, tüm bunların irtifak sözleşmesine aykırılık oluşturduğunu ileri sürerek, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. Mahkemece asıl davada taşınmazların irtifak hakkının amacına uygun olarak kullanıldığı, amaç dışında bir kullanımın tespit edilemediği gerekçesiyle asıl davada davanın kabulü ile davalı tarafından 26.11.2009 tarih. 48605 sayılı ve 19.03.2010 tarih 15871 sayılı işlem ile yarattığı muarazanın meni ile davalı tarafından istenilen hasılat payları ve bunların gecikmelerinden dolayı davacının davalıya borçlu olmadığının tespitine, irtifak hakkı sözleşmesinin aynen ifasına; birleşen davanın ise 885 sayılı parsel iken imar uygulaması ile 944 ve 946 parsel numarası alan taşınmazlar üzerinde davacı lehine kurulan bir irtifak hakkı bulunmadığı gerekçesiyle reddine karar verilmiştir. Taraf vekillerinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde yer alan gerekçeyle bozulmuştur. Mahkemece birleşen davada bozma kararına uyularak mahkemenin yetkisizliği nedeniyle davanın usulden reddine karar verilmiş; asıl davada ise somut olayda irtifak hakkının varlığı konusunda bir uyuşmazlık bulunmadığı, uyuşmazlığın irtifak sözleşmesinin şartlarına uygun davranılıp davranılmadığına ilişkin olması nedeniyle davanın, davalının ikametgâhı mahkemesinin de yetkili olduğu belirtilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Karar taraf vekillerince temyiz edilmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık: somut olay bakımından davalının ikametgâhının bulunduğu yer mahkemesinin mi yoksa üzerinde irtifak hakkı kurulan taşınmazın bulunduğu yer mahkemesinin mi yetkili olduğu noktasında toplanmaktadır. I- Yerel mahkemenin verdiği direnme kararı yönünden yapılan incelemede; Yetki kural olarak bir yerin mahkemesinde dâva açmak zorunluluğunu değil, aksine o mahal mahkemesinde dâva açmak imkânını ifade eder. Anayasamıza göre mahkemelerin kesin yetkisi kanunla belirlenir (m. 142). Anayasa - [Başkasına Ait Taşınmaz Üzerine Yapı Yapan Malzeme Sahibinin Tescil ve Tazminat Talebinde Bulunması](https://kayseriavukat.org.tr/malzeme-sahibinin-tescil-ve-tazminat-talebi/): Başkasına Ait Taşınmaz Üzerine Yapı Yapan Malzeme Sahibinin Tescil ve Tazminat Talebinde Bulunması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1759 Karar No: 2018/466 Karar Tarihi: 14.03.2018 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasında görülen temliken tescil, olmadığı takdirde tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Asliye Hukuk Mahkemesince tapu iptali ve tescil isteminin reddine, tazminat isteminin kabulüne dair verilen 25.12.2012 gün ve … sayılı karar taraf vekiller tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 14. Hukuk Dairesinin 05.11.2013 gün ve 2013/8395 E., 2013/13809 K. sayılı kararı ile: “…Davacı, 67 parsel sayılı taşınmazdaki metruk binayı 14.11.1997 tarihinde dava dışı ablası Bedriye’den satın aldığını, binayı yıkarak yeni bina yapımına başladığını, davalının açtığı tapu iptali ve tescil davası sonucunda taşınmazın davalı adına tesciline karar verildiğini, bu davadan süresinde haberi olmadığından binayı bitirdiğini, iyiniyetle yaptığı bina değerinin zemin değerinden fazla olduğunu ileri sürerek, taşınmazın adına tescilini veya bina bedeli olarak şimdilik 100.000 TL’nin faiziyle davalıdan alınmasını istemiştir. Davalı, hükmen tescil edilen taşınmaza tescil davasının açılmasından sonra bina yapımına başlandığını, davacının kötüniyetli olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, tapu iptali ve tescil isteminin reddiyle 180.000 TL tazminatın davalıdan alınmasına karar verilmiştir. Hükmü, davalı vekili ile davacı vekili temyiz etmiştir. 1-Yapılan yargılamaya, toplanan deliller ve tüm dosya içeriğine göre davacı vekilinin tüm temyiz itirazları yerinde görülmemiş, reddi gerekmiştir. 2-Davalı vekilinin temyiz itirazlarına gelince; Dava, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 724. maddesine dayalı tapu iptali ve tescil; ikinci kademede tazminat istemlerine ilişkindir. Bir kimsenin kendi malzemesi ile başkasının tapulu taşınmazına sürekli, esaslı ve mütemmim cüzü (tamamlayıcı parçası) niteliğinde yapı yapması halinde diğer koşullar da mevcutsa malzeme sahibi yapının bulunduğu alan ile yapının kullanılması için zorunlu arazi parçasının tescilini mülkiyet hakkı sahibinden isteyebilir. Malzeme sahibinin 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 724. maddesine dayanarak tescil talebinde bulunabilmesi için birinci koşul, malzeme sahibinin iyiniyetli olması; ikinci koşul, yapı kıymetinin taşınmazın değerinden açıkça fazla olmasıdır. Üçüncü koşul ise, yapıyı yapanın (malzeme sahibinin), taşınmaz malikine uygun bir bedel ödemesidir. Bu üç koşulun yanı sıra, yapının bulunduğu arazi parçası davalıya ait taşınmazın bir kısmını kapsıyor ise tescile konu olacak yer, inşaat alanı ile zorunlu kullanım alanını kapsayacağından mahkemece iptal ve tescile karar verebilmek için bu kısmın ana taşınmazdan ifrazının da mümkün olması gereklidir. Somut uyuşmazlıkta, tapu kaydından davalı …’nın dava dışı annesi Bedriye adına kayıtlı 67 parsel sayılı taşınmazı davacı …’a 14.11.1997 günü satış yoluyla devrettiği anlaşılmaktadır. Çekişme konusu taşınmazda bulunan binanın yapımına 23.10.2009 günlü ve 359 sayılı inşaat ruhsatına dayanılarak başlandığı görülmektedir. Davalı …, 31.07.2009 tarihinde davacı …’a yönelttiği Akhisar 2.Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2009/360 Esas sayılı davasında taşınmazın adına tescilini talep etmiştir. Anılan davada taşınmazın tapu kaydına 18.08.2009 tarihinde ihtiyati tedbir kararı işlenmiştir. Hükme esas alınan 10.12.2012 günlü inşaat bilirkişi raporunda binanın %82 oranında tamamlandığı belirtilmiştir. Görülüyor ki, taşınmazdaki binanın yapımı için ihtiyatı tedbir kararının taşınmazın tapu kaydına işlenmesinden sonra yapı ruhsatı alınmıştır. Dolayısıyla davacının binayı yapmaya başladığı tarihte iyiniyetli olduğundan söz edilemez. Bu nedenle, tapu iptali ve tescil isteminin reddine karar verilmesinde hukuka aykırı bir yön bulunmamaktadır. Davacının %82 oranında tamamlandığı anlaşılan binası, zeminin ayrılmaz parçası haline gelmiş ve sökülüp götürülebilir yapılardan değildir. Bu nedenle, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 723. maddesinin 3. fıkrası gereğince yapıların imalinde kullanılan malzemenin en az değerinin davacıya ödenmesi gerekir. Dosya içerisinde asgari levazım bedeline ilişkin olarak düzenlenmiş yeterli bir rapor mevcut bulunmadığından mahkemece bu konuda rapor alınarak bu bedelin tahsiline karar verilmelidir. Mahkemece, yukarıda yapılan saptamalar bir yana bırakılarak, yazılı gerekçeyle istemin kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiş, kararın bu nedenlerle bozulması gerekmiştir.” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 724. maddesi gereğince tapu iptali ve tescil, mümkün olmadığı takdirde tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili müvekkilinin 430 ada 7 parsel sayılı taşınmazı, üzerindeki evle birlikte davalının murisi olan ablası Bedriye Ö.’den satın aldığını; satış işleminin davalı tarafından bilinmesine rağmen uzun yıllar boyunca hiçbir şekilde itirazda bulunmadığını ancak davalı tarafından aleyhine Akhisar 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2009/360 Esas sayılı dosyası ile muris muvazaası bulunduğu iddiası ile açılan davanın kabulüne karar verildiğini, bu davada davalının yanlış adres göstererek müvekkilinin davadan haberdar olmasını engellediğini ve dava açıldığından haberi olmayan müvekkilinin geçen süre içerisinde eski evi yıkarak arsa üzerine iyi niyetle inşaat yaptığını, dava konusu taşınmaz üzerine inşa edilen binanın taşınmaz değerinden fazla olduğunu ileri sürerek taşınmazın muhik bir tazminat karşılığında davalı adına olan tapu kaydının iptali ile müvekkili adına tescilini, olmadığı taktirde iyi niyetle yapılan bina bedelinin davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir Davalı vekili davacının 24.7.2009 tarihinde Akhisar Asliye Hukuk Mahkemesinde aleyhine tapu iptali ve tescil istemli dava açıldığını bilmesine rağmen 06.10.2009 tarihinde bina inşasına başladığını, tebliğ tarihine kadar inşaata devam etmek amacıyla bilinen adresine çıkarılan tebligatı almaktan imtina ettiğini fakat dava açılması sonrası 18.08.2009 tarihinde taşınmaz üzerine tedbir konulmasına rağmen inşaata devam etmesinin davacının kötü niyetinin ispatı olduğunu bildirerek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece davacı binayı iyi niyetle inşa etmiş ise de TMK’nın 724. maddesinin sağladığı hakların taşınmaz ile mülkiyet ilişkisi olmayan üçüncü kişilere ait olduğu, inşaatın başladığı tarihte taşınmazın davacı adına kayıtlı olması nedeniyle temliken tescil koşullarının oluşmadığı gerekçesiyle tapu iptali ile tescil talebinin reddine, yapı bedeli olan 180.000TL’nin davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Karar, vekillerinin temyiz etmesi üzerine Özel Dairece yukarıda gösterilen gerekçe ile bozulmuş, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Direnme kararını davalı vekili temyiz etmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; inşaata başlandığı anda ve sonrasında davacının iyi niyetli olup olmadığı; burada varılacak sonuca göre davacının 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 723/3. maddesi uyarınca asgari levazım bedelini mi yoksa TMK’nın 723/2. maddesi uyarınca uğradığı zararın tamamını mı talep edebileceği noktalarında toplanmaktadır. Hemen belirtmek gerekir ki, Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 684’üncü maddesinin birinci fıkrası “Bir şeye malik olan kimse, hukuk düzeninin sınırları içinde, o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisine sahiptir.” şeklindedir. Bu yasal düzenleme ile asıl şey (eşya) üzerinde bir kişinin, bütünleyici parça üzerinde başka kişinin mülkiyet hakkına sahip olması engellenmiştir. Bütünleyici parçanın ne olduğu ise Türk Medeni Kanunu’nun 684’üncü maddesinin ikinci fıkrasında açıklanmış ve “Bütünleyici parça, yerel - [Tapu Tahsis Belgesine Dayalı Tapu İptali ve Tescil Davasında Yargı Yolu ve Görevli Mahkeme](https://kayseriavukat.org.tr/tapu-iptali-ve-tescil-gorevli-mahkeme/): Tapu Tahsis Belgesine Dayalı Tapu İptali ve Tescil Davasında Yargı Yolu ve Görevli Mahkeme Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1754 Karar No: 2018/1891 Karar Tarihi: 11.12.2018 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki tapu tahsis belgesine dayalı tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Asliye Hukuk Mahkemesince dava dilekçesinin yargı yolu yönünden reddine dair verilen 21.02.2014 tarihli ve 2013/267 E. ve 2014/118 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmekle Yargıtay 14. Hukuk Dairesinin 02.02.2015 tarihli ve 2014/9437 E.-2015/975 K. sayılı kararı ile: “…Dava, tapu tahsis belgesine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Davalı, yargı yolu ve esas yönünden davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, davanın idari yargıda görülmesi gerektiği gerekçesiyle davanın yargı yolu bakımından reddine karar verilmiştir. Hükmü, davacı vekili temyiz etmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 04.12.1996 tarihli ve 1996/14-763-864 sayılı kararında da belirtildiği gibi, tapu tahsis belgesi bir mülkiyet belgesi olmayıp yalnızca fiili kullanmayı belirleyen ve ilgilisine kişisel hak sağlayan bir zilyetlik belgesidir. Tapu tahsis belgesinin varlığı tahsis edilen yerin adına tahsis yapılan kişi veya mirasçıları adına tescili için yeterli değildir. Tahsis kapsamındaki yerin hak sahibi adına tescil edilebilmesi için bazı koşulların gerçekleşmesi gerekir. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu‘nun “idari dava türleri ve idari yargı yetkisinin sınırı” başlıklı 2. maddesinde idari dava türleri ve idari yargı yetkisi açıkça düzenlenmiştir. Bu düzenlemeye göre idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için açılan iptal davaları, idari eylem ve işlemlerden dolayı açılan tam yargı davaları ve idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan anlaşmazlıklara ilişkin davalar olarak gösterilmiştir. Yargı yetkisinin ise idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olduğu belirtilmiş, yürütme görevinin kanunlarda gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayarak, idari eylem ve işlem niteliğinde veya idarenin takdir yetkisini kaldıracak biçimde karar vereceğine ilişkin bir düzenleme mevcut değildir. Bu ilkeler ışığında somut olaya bakıldığında; davacı, tapu tahsis belgesine dayanarak tapu iptali ve tescil kararı verilmesini istemiş olup yukarıda açıklandığı gibi idari bir işlem ve kararın iptali istenmediğinden uyuşmazlığın adli yargıda çözümlenmesi gerekir. Mahkemece, tarafların göstermiş olduğu deliller değerlendirilerek davanın esası hakkında bir karar verilmesi gerekirken olayına özgü olarak verilen Uyuşmazlık Mahkemesi kararından söz edilerek idari yargının görevli olduğundan bahisle davanın reddi doğru görülmemiş, bu nedenle kararın bozulması gerekmiştir…” gerekçesi ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava tapu tahsis belgesine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir. Davalı vekili davada idari yargının görevli olduğunu ileri sürerek yargı yolu itirazında bulunmuştur. Yerel mahkemece Uyuşmazlık Mahkemesinin 30.12.2013 tarihli ve 2013/1810 E., 2013/2015 K. sayılı kararına göre 2981 sayılı Kanun gereğince düzenlenen tapu tahsis belgesine dayalı olarak açılan davalara bakma görevinin idari yargı yerinde olduğu gerekçesiyle dava dilekçesinin yargı yolu nedeniyle reddine karar verilmiştir. Karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiş, Özel Dairece yukarıda gösterilen gerekçe ile bozulmuş, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, 2981 sayılı Kanun’a göre düzenlenen tapu tahsis belgesine dayalı olarak açılan tapu iptali ve tescil istemine ilişkin davaların adli yargı yerinde mi yoksa idari yargı yerinde mi görüleceği noktasında toplanmaktadır. Öncelikle konuya ilişkin yasal düzenlemelerin açıklanmasında yarar vardır. Ülkemizde yargı yolları anayasa yargısı, idari yargı ve adli yargı şeklinde üç ana grupta sınıflandırılmış olup, idari yargı; idarenin, idare hukuku alanındaki idari faaliyetlerinden doğan uyuşmazlıkların çözümü ile ilgili karar veren veya bireyler ile idare arasındaki hukuki anlaşmazlıkları çözmeye çalışan yargı birimi olarak tanımlanabilir. 2576 sayılı Bölge İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemelerinin Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki Kanun ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda, bölge idare mahkemesi, idare mahkemesi ve vergi mahkemelerinin işleyişi ile ilgili genel hükümler düzenlenmiş, idari dava türleri idari yargı yetkisinin sınırı ile idare mahkemesinin görevlerinin ne olduğu açıkça belirlenmiştir. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu‘nun “İdari dava türleri ve idari yargı yetkisinin sınırı” başlıklı 2. maddesinde idari dava türleri sayılmıştır. Bu hükme göre idari davalar; idari işlemler hakkında açılan iptal davaları, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları ve tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar ve diğer kanunlarla verilen işlerden ibarettir. Şu hâle göre idari eylem ve işlemlerden dolayı zarar gören kişiler tarafından açılacak “tam yargı” davaları idari yargı yerinde görülür ve çözümlenir. İdari eylem, kamu idare ve kurumlarının kamu görevine ilişkin, idare hukuku kural ve gereklerine göre yaptığı olumlu veya olumsuz davranış ve fiillerden ibarettir. İdari işlem ise idari kanunlara dayanılarak yapılan muamelelerdir. İdarenin eylem ve işlemleri, onun kamu hukuku alanındaki kamu gücünü (kamu otoritesini) kullanarak, idare hukuku kural ve gerekleri uyarınca yaptığı faaliyetlerin, hukuki ve maddi hayattaki görünümleridir. İdari yargı yetkisi, idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlıdır. İdare mahkemeleri yerindelik denetimi yapamazlar. Yürütme görevinin kanunlarda gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak, idari eylem ve işlem niteliğinde veya idarenin takdir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı veremezler. (2577 sayılı Kanun md.2/2) Diğer taraftan 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu‘nun 15/1-a maddesinde adli yargının görevli olduğu konularda açılan davaların reddine karar verileceği hükme bağlanmıştır. Böylece kanunların açıkça adli yargıyı görevli saydığı hâller idari yargının kapsamı dışında bırakılmış; bu hâllerde davanın, davaya konu işlemin niteliğine bakılmaksızın adli yargıda görüleceği benimsenmiştir. Bu ilke ve açıklamalar ışığında somut olaya bakıldığında; davacının talebi idari işlem sonucu oluşan ve ilgilisine şahsi hak tanıyan bir zilyetlik belgesi olan tapu tahsis belgesi dayanak yapılarak tapu kaydının iptali ile davacı adına tesciline ilişkindir. Eldeki davada tapu tahsis belgesi verilmesine ilişkin bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Zira dosya içinde … tarafından davacı … adına düzenlenmiş olan tapu tahsis belgesi bulunmaktadır. O hâlde 2981 sayılı Kanun uyarınca tapu tahsis belgeli yerlerde, idarenin eylem ve işleminin tapu tahsis belgesinin verilmesi ile sona ermesi, dava konusu taşınmazın aynına yönelik kararlardan olan tapu iptali ve tescile ancak adli yargıda karar verilmesinin mümkün olması hususları birlikte değerlendirildiğinde; tapu tahsis belgesine dayalı - [İmar Affı Kapsamında Düzenlenen Tapu Tahsis Belgesine Dayalı Tapu İptali ve Tescil Davası Açılması](https://kayseriavukat.org.tr/tapu-tahsis-belgesine-dayali-tapu-iptali/): İmar Affı Kanunu Kapsamında Düzenlenen Tapu Tahsis Belgesine Dayalı Tapu İptali ve Tescil Davası Açılması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1752 Karar No: 2019/499 Karar Tarihi: 30.04.2019 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescil olmadığı takdirde tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İstanbul 16. Asliye Hukuk Mahkemesince terditli istemlerden tapu iptali ve tescil isteminin reddine, tazminat isteminin ise kabulüne dair verilen 21.01.2014 tarihli ve 2011/105 E., 2014/6 K. sayılı karar davalı vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 14. Hukuk Dairesinin 25.06.2014 tarihli ve 2014/4477 E., 2014/8504 K. sayılı kararı ile, “…Dava, tapu tahsis belgesine dayalı tapu iptali ve tescil, mümkün olmadığı takdirde davacı tarafından ödenen tahsis bedelinin tahsili isteğine ilişkindir. Davacı, 24.06.1985 tarihli tapu tahsis belgesi ile kendisine tapuda Hazine adına kayıtlı 221 pafta, 1212 ada, 5 parsel sayılı taşınmazdan 390 m2 yer tahsis edildiğini, daha sonra gecekondusunun bulunduğu alanda imar ıslah planı yapıldığını ancak tahsis bedelini ödemesine rağmen taşınmazın adına tescilinin yapılmadığını belirterek davalı Hazine adına olan tapu kaydının iptali adına tesciline, uygun görülmediği takdirde “davalı hesabına yatırılan bedelin günümüz rayiç bedeline uyarlanarak tespitine, tespit edilen miktarın ödeme tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte tahsiline” karar verilmesini istemiştir. Davalı Hazine vekili, taşınmazın 13.02.2008 tarihli revizyon uygulama imar planında İSKİ Dere Koruma Kuşağı ve Yeşil Alanında kaldığını, tescilinin mümkün bulunmadığını, davalı idareye husumet yöneltilemeyeceğini, davacıya tahsis edilen taşınmaza karşılık başka bir yer verilmesi gerektiğini, davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, taşınmazın bulunduğu yerde Üsküdar Belediyesi tarafından 1990 yılında ıslah imar uygulaması yapıldığı, pek çok ada ve parsellerin oluşturulduğu, davacıya herhangi bir yer tahsis edilmediği, davacının gecekondusunun imar uygulaması sonucu 2557 ada 7 sayılı imar parseli içinde kaldığı ancak bu parselin kısmen İSKİ koruma bandında, kısmen de yeşil alanda kalması nedeni ile tescil isteminin reddine, davacı arsa bedelini ödediği halde imar uygulaması sonucu kendisine herhangi bir yer tahsis edilmediği, hissesinin bedele dönüştürülüp bu bedelin de ödenmediği gerekçesiyle davacının hak ettiği arsanın rayiç bedelinin ödenmesine karar verilmiştir. Hükmü davalı idare vekili temyiz etmiştir. Uygulamada kısaca, İmar Affı Kanunu olarak bilinen ve 08.03.1984 tarihinde yürürlüğe giren 2981 sayılı İmar ve Gecekondu Mevzuatına Aykırı Yapılara Uygulanacak Bazı İşlemler ve 6785 sayılı İmar Kanunu’nun Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun’un 1. maddesi hükmüne göre kanunun amacı imar ve gecekondu mevzuatına aykırı olarak inşa edilmiş ve inşa halindeki bütün yapılar hakkında uygulanacak işlemleri düzenlemek ve bu işlemlere dair müracaat, tespit, değerlendirme, uygulama ve duyuru esaslarını ve ilgili diğer hususları belirlemektir. Kanunda ayrıca bu arsa veya arazilerin üzerine yapılmış gecekonduların arsa bedelinin ilgili kuruluşa peşin veya en geç 4 yıl içinde on iki eşit taksitle ödeneceği, gecekondu sahiplerine en fazla 400 m² arsa tahsis edilebileceği belirtilmektedir. Arsa veya araziler üzerinde, gecekondu sahiplerince yapılmış yapılar tespit edildikten sonra, kayıt maliki kamu kuruluşunca bu yer hak sahibine tahsis edilir ve bu tahsisin yapıldığı tapu sicilinin beyanlar hanesinde gösterilerek ilgilisine “Tapu Tahsis Belgesi” verilir. Tapu tahsis belgesi, ıslah imar planı veya kadastro planları yapıldıktan sonra hak sahiplerine verilecek tapuya esas teşkil eder. Ancak ıslah imar planı veya kadastro planları ile belirlenen alanlarda tapu tahsis belgesi yerine hak sahiplerine doğrudan tapuları verilebilir. (m. 10) 2981 sayılı Kanun gereğince arsa tahsis edilecek kimselerin kendisinin veya eşinin veya reşit olmayan çocuğunun oturduğu belediye ve mücavir alan sınırı içinde ev yapmaya müsait arsaya veya bir eve veya apartmanın bağımsız bir bölümüne veya bir bölümü iş yeri olarak kullanılan bir yapıya sahip bulunmaması gerekir. Islah imar planları ile meydana getirilen imar parselleri içinde hak sahiplerine, yapılarının işgal ettiği arazi de dikkate alınarak ıslah imar planında getirilen ölçülere uygun şekilde arsa veya hisse tahsis edilir. Gecekondusu muhafaza edilemeyen hak sahiplerine aynı bölgede veya diğer gecekondu ıslah veya önleme bölgesinde başka bir arsa veya hisse verilir. (m. 13) Görülüyor ki; 2981 sayılı Kanun, büyük şehirlere göç ederek kamu arazilerine kaçak gecekondu inşa eden dar gelirli kişilerin korunmaları, başka bir deyişle sosyal amaçlı bir projenin gerçekleştirilmesi amacına yönelik olarak çıkarılmış olup bu kanunda yazılanlar dışındaki kişilerin İmar Affı Kanununa dayanarak istemde bulunma olanakları yoktur. Hak sahiplerine tahsis edilen gecekonduları satış sözleşmesiyle temlik alan kişilerin de kanun gereğince aynı koşulları taşımaları gerekmektedir. Somut olayda; davacı tarafından tescil mümkün olmadığı takdirde ikinci kademede tazminat talebinde bulunulmuştur. Gerçekten, davacı akidi olan borçludan Borçlar Kanunu’nun 96. maddesine dayanarak ademi ifa sebebiyle tazminat isteyebilir. Ancak, tescilin gerçekleşmemesi hallerinde davacı adına taşınmazın rayiç bedelinin ödenebilmesi için 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 96. maddesindeki “borçlunun taahhüdünü ihlal” koşulunun gerçekleşmesi gerekir. Halbuki, tahsisi yapan Hazine tarafından satış vaadi sözleşmelerinde olduğu gibi davacıya tahsis bedelinin ödenmesi karşılığında taşınmazın kendisi adına şartsız olarak tapudan devredileceği vaat edilmiş değildir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 04.12.1996 tarihli ve 1996/14-763-864 sayılı kararında da belirtildiği gibi, tapu tahsis belgesi bir mülkiyet belgesi olmayıp yalnızca fiili kullanmayı belirleyen ve ilgilisine kişisel hak sağlayan bir zilyetlik belgesidir. Tapu tahsis belgesinin varlığı tahsis edilen yerin adına tahsis yapılan kişi veya mirasçıları adına tescili için yeterli görülmemekte, tahsis sahibi adına tescil edilebilmesi için aşağıda sayılan birçok şartın gerçekleşmesi de gerekmektedir. Tahsis kapsamındaki yerin hak sahibi adına tescil edilebilmesi için; – Hukuki yönden geçerliliğini koruyan bir tapu tahsis belgesinin bulunması, – Tahsise konu yerde 3194 sayılı Yasanın 18.maddesi uyarınca imar planı veya 3290 sayılı yasa ile değişik 2981 sayılı Kanun uyarınca ıslah-imar planlarının yapılmış olması, – İlgilisine, tapu tahsis belgesi gereğince bir başka yerden tahsis yapılmamış olması, – Tahsise konu yerin kamu hizmetine ayrılmamış ve imar planına göre konut alanında kalmış olması, – Tahsise konu yer ile tescili istenilen taşınmazın aynı yer olup olmadığı ve taşınmazın niteliklerinin belirlenmesi amacıyla mahallinde uzman bilirkişiler aracılığı ile keşif yapılması, – Tahsise konu arsa bedelinin ödenmiş olması, ödenmemiş ise taşınmazın dava tarihindeki rayiç değerinin uzman bilirkişiler aracılığı ile saptanarak hükümden önce mahkeme veznesine veya belirlenecek tevdi mahalline depo edilmiş olması. – İmar parsellerinin oluşturulması sırasında, şuyulandırmaya tabi tutulan parselden 3290 sayılı yasa ile değişik 2981 sayılı Kanun’un 18/b-c maddesi uyarınca düzenleme ortaklık payı kesilip kesilmediğinin, kesilmiş ise uygulanan oranın saptanması gerekir, – Mahkemece, yukarıda belirtilen koşullar doğrultusunda yapılacak inceleme sonucunda, tescil isteğinin kabulü için yasal koşulların oluştuğu kabul edildiği takdirde, tahsis miktarından belli bir oranda yapılacak DOP indiriminden sonra kalan miktarın hak sahibi adına tesciline karar verilebilir. Yukarıda yapılan açıklamalar doğrultusunda tahsis - [Geçit Hakkı Kurulması: Taşınmazın Kullanım Şekli ve Ekonomik Kullanım Bütünlüğünün Bozulmaması](https://kayseriavukat.org.tr/gecit-hakki-kurulmasi/): Geçit Hakkı Kurulması: Taşınmazın Kullanım Şekli ve Ekonomik Kullanım Bütünlüğünün Bozulmaması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1746 Karar No: 2018/981 Karar Tarihi: 25.04.2018 Mahkemesi: Sulh Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescil, olmadığı takdirde geçit hakkı kurulması davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Sulh Hukuk Mahkemesince geçit hakkı kurulması isteminin kabulüne dair verilen 07.01.2014 gün ve … sayılı karar davalı vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 14. Hukuk Dairesinin 08.07.2014 gün ve 2014/8131 E., 2014/9165 K. sayılı kararı ile: “… Dava, zilyetliğe dayalı tapu iptali ve tescil ikinci kademede davacının maliki olduğu 286 ada 19 parsel numaralı taşınmaz yararına davalıya ait 286 ada 17 parselden geçit tesisi istemine ilişkindir. Davalı, davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, tapu iptali ve tescil isteminin reddine, geçit isteminin kabulü ile 286 ada 19 parsel numaralı taşınmaz yararına 27.02.2012 tarihli bilirkişi rapor ve krokisinde 286 ada 17 parsel üzerinden (A) ve (B) harfleri ile gösterilen toplam 53,88 m2’lik kısımdan geçit tesisine karar verilmiştir. Hükmün taraf vekillerince temyizi üzerine, Dairemizin 14.01.2013 tarihli bozma ilamı ile özetle; “1- Yapılan yargılamaya, toplanan delillere ve tüm dosya kapsamına göre davacı vekilinin tüm temyiz itirazları, davalı vekilinin ise aşağıdaki bendin kapsamı dışındaki sair temyiz itirazları yerinde görülmemiş ve reddi gerekmiştir… 2- …Mahkemece, davalının 286 ada 17 parsel numaralı taşınmazını ikiye bölecek, kullanım şekli ve ekonomik bütünlüğü bozulacak şekilde hüküm kurulması doğru olmamıştır. Bu durumda mahkemece, yeniden keşif yapılarak 286 ada 19 parsel sayılı taşınmazın kuzeyindeki 286 ada 23 ve 24 parsel numaralı taşınmazlardan genel yola ulaşacak şekilde parseller bölünmeksizin geçit kurulmasının mümkün olup olmadığı araştırılmalı…” gerekçeleriyle hükmün bozulmasına karar verilmiştir. Bozma ilamı sonrasında mahkemece, 286 ada 23 ve 24 sayılı parseller ile yol arasında yaklaşık 10 metre kot farkı bulunduğundan bu parsellerden geçit tesisinin mümkün olmadığı belirtilerek davacıya ait 286 ada 19 sayılı parsel yararına, fen bilirkişilerinin 27.12.2013 tarihli rapor ve ekli krokide gösterdikleri 286 ada 17 parsel numaralı taşınmazın 53,88 m2’lik kısmı üzerinden 161,40 TL bedel karşılığında geçit hakkı kurulmuştur. Hükmü, davalı vekili temyiz etmiştir. Bozma ilamında davalıya ait 286 ada 17 sayılı parseli ikiye bölecek şekilde geçit tesisinin doğru olmadığı belirtilmesine rağmen, hükme esas alınan bilirkişi raporunun bozma öncesi 27.02.2012 tarihli bilirkişi rapor ve krokisinde olduğu gibi 17 sayılı parsel üzerinden (A) ve (B) harfleri ile gösterilen toplam 53,88 m2’lik yerden geçit tesisine karar verilmiştir. Davalıya ait 286 ada 17 parsel 458,26 m2 miktarında bahçe niteliği ile tapuda kayıtlıdır. Taşınmazı ikiye bölecek şekilde geçit tesisi halinde 53,88 m2’lik kısım yanında (C) harfli 44,49 m2 ve (E) harfli 5,73 m2’lik kısımlar artık kısım olarak kalacak ve taşınmazın ekonomik kullanım bütünlüğü bozulacaktır. Bu durumda komşuluk hukuku ilkelerine ve taşınmaz mülkiyetinin sınırlandırılması konusunda genel bir ilke olan fedakârlığın denkleştirilmesi prensibine aykırıdır. Hal böyle olunca; mahallinde yeniden keşif yapılarak 17 sayılı parseli ikiye bölmeden parselin doğu sınırından ve geçitin genişliği de belirtilecek şekilde ayrıca bu kısma ilişkin geçit bedeli karar tarihine yakın rayiçlere göre hesaplattırılarak ve mahkeme veznesine depo ettirilmesi sağlandıktan sonra geçit tesisine karar verilmesi gerekir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava zilyetliğe dayalı tapu iptali ve tescil, olmadığı takdirde geçit hakkı kurulması istemine ilişkindir. Davacı vekili, müvekkilinin 19, davalının ise komşu 17 parsel sayılı taşınmazların maliki olduklarını, müvekkilinin ve murislerinin yol olarak kullandığı ve hatta üzerinde müvekkiline ait sadece bir adet zeytin ağacı bulunan 17 sayılı parsel sayılı taşınmazın kadastro sırasında davalı adına tespit edildiğini yapılan tescilin hatalı olduğunu, davalının anılan parselde zilyetliğinin bulunmadığını ileri sürerek davalı adına olan tapu kaydının iptali ile davacı adına tescilini, bunun mümkün olmaması hâlinde geçit ihtiyacı bulunduğundan 17 parsel sayılı taşınmazdan davacı taşınmazı yararına geçit hakkı tesis edilmesini talep ve dava etmiştir Davalı vekili davanın reddine karar verilmesinin istemiştir. Yerel Mahkeme ilk kararında tapu iptali ve tescil isteminin reddine, 286 ada 19 parsel sayılı taşınmaz lehine, davalı adına kayıtlı 286 ada 17 parsel sayılı taşınmazın, fen bilirkişilerinin 27.02.2012 tarihli raporunda ve rapora ekli krokide (A) ve (B) harfleri ile gösterdikleri 53,88 m2’lik kısmı üzerinden 161,40 TL bedel karşılığında geçit hakkı tesis edilmesine karar verilmiştir. Hükmün taraf vekillerince temyiz edilmesi üzerine, Özel Dairece davacı vekilinin tüm, davalı vekilinin sair temyiz itirazlarının reddine karar verildikten sonra, davacının geçit ihtiyacı içinde olduğunu ancak 17 parsel sayılı taşınmaz üzerinde kurulan geçidin taşınmazın parsel bütünlüğünü böldüğünü, fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesi gereği parsel bütünlüğünü böler şekilde geçit kurulmasının doğru olmadığı, bu nedenle yeniden keşif yapılarak 286 ada 19 parsel sayılı taşınmazın kuzeyindeki 286 ada 23 ve kuzey doğusundaki 286 ada 24 parsel sayılı taşınmazlardan genel yola ulaşacak şekilde ve parseller bölünmeksizin geçit kurulmasının mümkün olup olmadığının belirlenmesi amacıyla bilirkişilerden rapor alınması, mümkün değil ise yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda alternatifler belirlendikten sonra sonucuna göre karar verilmesi gerekçesiyle karar bozulmuştur. Yerel Mahkemece bozma kararına uyulmuş ve yapılan inceleme sonucunda 286 ada 23 ve 24 sayılı parseller ile yol arasında yaklaşık 10 metre kot farkı bulunduğu dolayısıyla bu parsellerden geçit tesisinin mümkün olmadığından, 286 ada 17 parsel numaralı taşınmazın fen bilirkişilerinin 27.12.2013 tarihli rapor ve ekli krokide gösterdikleri 53,88 m2’lik kısmı üzerinden 161,40 TL bedel karşılığında geçit hakkı kurulmuştur. Davalı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda gösterilen gerekçe ile bozulmuş, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Direnme kararını davacı vekili temyiz etmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık: somut olay bakımından mahkemece 17 parsel sayılı taşınmaz üzerinde 19 parsel sayılı taşınmaz yararına kurulan geçit hakkının yükümlü taşınmazın işletim şekline engel oluşturup oluşturmadığı; 17 parsel sayılı taşınmazın kullanım şekli ve ekonomik kullanım bütünlüğünün bozulmaması için yeniden keşif yapmak suretiyle taşınmazı bölmeden doğu sınırından geçecek şekilde yeni bir geçit güzergâhı belirleyerek, bu bölüm üzerinden geçit hakkı kurulmasının gerekip gerekmediği noktalarında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle geçit hakkına ilişkin kısa bir açıklama yapılmasında fayda vardır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun “Zorunlu geçit” başlıklı 747’nci maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “Taşınmazından genel yola çıkmak için yeterli geçidi bulunmayan malik, tam bir bedel karşılığında bir geçit hakkı tanınmasını komşularından isteyebilir.” Geçit hakkı kurulabilmesi için geçit ihtiyacı duyulan taşınmazın genel yola hiç veya yeteri kadar bağlantısının bulunmaması gerekmektedir. İlk - [İpoteğin Kaldırılması Davasında Davacıya Davayı Mirasçılara Yöneltme İmkanı Verilebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/davayi-mirascilara-yoneltme/): İpoteğin Kaldırılması Davasında Davacıya Davayı Mirasçılara Yöneltme İmkanı Verilebilir mi? İpoteğin Kaldırılması Davasında Davayı Mirasçılara Yöneltme: Mahkemece davacıya davayı mirasçılara yöneltme imkanı tanınmadan ve yöneltmek istediği takdirde de mirasçılarının tespiti ile bunlara tebligat çıkartma fırsatı verilmeden hatalı değerlendirme sonucu yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiştir. Hal böyle olunca Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırı görülmüş, direnme kararının bozulması gerekmiştir. (4721 s. K. m. 28) (6100 s. K. m. 30, 50, 55, 124) (1086 s. K. m. 41) (1136 s. K. m. 2) (YHGK. 11.09.2013 T. 2013/14-612 E. 2013/1297 K.) (14. HD. 01.04.2014 T. 2014/564 E. 2014/4309 K.) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/14-2535 Karar No: 2018/778 Karar Tarihi: 11.04.2018 Taraflar arasındaki ipoteğin kaldırılması davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın usulden reddine dair verilen 22.11.2013 gün ve … sayılı kararın temyizen incelenmesi davacılar vekili tarafından istenilmekle Yargıtay 14. Hukuk Dairesinin 01.04.2014 gün ve 2014/564 E., 2014/4309 K. sayılı kararı ile: “…Davacılar, 10.11.1958 tarihinde davacı …’nın malik olduğu 156 parsel sayılı taşınmazda; yine aynı tarihte davacı …’ın malik olduğu 162 parsel sayılı taşınmazda davalılar yararına ipotek tesis edildiğini, davalılara ulaşamadığından ipotek bedelini ödeyemediğini, ipotek bedelini depo etmeye hazır olduğunu ileri sürerek, ipoteklerin fekkini istemişlerdir. Mahkemece, ölü kişiler aleyhine dava açılamayacağı gerekçesiyle davanın tensiben reddine karar verilmiştir. Hükmü, davacılar vekili temyiz etmiştir. Dava, ipoteğin kaldırılması istemine ilişkindir. Dava ehliyeti davada taraf olma ehliyetidir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 50. maddesinde medeni haklardan yararlanma ehliyetine sahip olanların, davada taraf ehliyetine de sahip olacağı hüküm altına alınmıştır. Yasa hükmünde belirtildiği üzere taraf ehliyeti, medeni hukuktaki hak ehliyetinin usul hukukunda büründüğü şekildir. Maddede gerçek ve tüzel kişi ayırımı yapılmaksızın, medeni haklardan yararlanma ehliyetine sahip olanların davada taraf ehliyetine de sahip olacağı belirtilmiştir. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Tarafta iradi değişiklik” başlıklı 124. maddesi gereğince; Bir davada taraf değişikliği, ancak karşı tarafın açık rızası ile mümkündür. Ancak, maddi bir hatadan kaynaklanan veya dürüstlük kuralına aykırı olmayan taraf değişikliği talebi, karşı tarafın rızası aranmaksızın hâkim tarafından kabul edilir. Dava dilekçesinde tarafın yanlış veya eksik gösterilmesi kabul edilebilir bir yanılgıya dayanıyorsa, hâkim karşı tarafın rızasını aramaksızın taraf değişikliği talebini kabul edebilir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 28. maddesinde ise; gerçek kişinin ölümüyle medeni haklardan yararlanma ehliyeti ve buna bağlı olarak da taraf ehliyetinin sona ereceği belirtilmiştir. Dava tarihinden önce ölüm nedeniyle şahsiyeti son bulan kişi taraf ehliyetini yitireceğinden aleyhine dava açılamaz ise de; yukarıda belirtildiği üzere maddi hatadan dolayı muhatabın yanlış gösterilmesi, davacının tüm özeni göstermesine rağmen dava açacağı kişiyi doğru tespit edememesi, kısa süre önce kendisiyle işlem yapılmış ya da sadece vekiliyle muhatap olunmuş bir işlemden sonra muhatabın ölmesi durumlarında yanlış taraf gösterilmesi dürüstlük kuralına aykırı değilse ortaya çıkan dava ilişkisi sebebiyle daha üstün bir yarar dikkate alınarak yargılamaya gerçek tarafla devam edilmelidir. Bu durumda mahkemece, ölen kişinin veraset belgesi ile belirlenen tüm mirasçılarına dava dilekçesi tebliğ edilerek taraf teşkili sağlanmak suretiyle davanın esasına girilmesi gerekir. Somut uyuşmazlıkta; dava konusu 156 ve 162 parsel sayılı taşınmazlarda 10.11.1958 tarihinde …, R. R., …, O. karısı K., O. oğlu Ali, O. kızı N., A. karısı H., A. oğlu İ., A. kızı S., A. kızı E., A. kızı F. ve A. kızı S. yararına ipotek tesis edilmiştir. Davacılar anılan bu ipoteğin kaldırılması için açılan davada tarafların sağ olanların MERNİS adreslerinin, ölü olanların ise mirasçılarının tespit edilmesi gerektiğini belirtmiştir. İpoteğin tesis tarihi dikkate alındığında davacıların ipotek alacaklılarının adreslerini, sağ olup olmadıklarını ölü ise mirasçılarının kimler olduğunu bilmelerinin gerektiğinin kabulü hayatın olağan akışına aykırıdır. Bu nedenle, davacının ölü kişiler aleyhine dava açmasında 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 124/2. maddesinde açıklanan dürüstlük kuralına aykırılık bulunmamaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 11.09.2013 günlü ve 2013/14-612 Esas 2013/1297 Karar sayılı kararı da bu doğrultudadır. Dolayısıyla, dava konusu taşınmazlarda yararına ipotek tesis edilen taraflardan ölü olanların mirasçılarının tespitiyle davaya dâhil edilerek, sağ olanların ise MERNİS adresleri belirlenerek usulünce dava dilekçesinin tebliği ile taraf teşkili sağlanarak işin esası hakkında bir karar verilmesi gerekir. Mahkemece, yukarıda açıklanan hususlar bir yana bırakılarak yazılı gerekçeyle davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiş, bu sebeple hükmün bozulması gerekmiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava ipoteğin kaldırılması istemine ilişkindir. Mahkemece ölü kişi aleyhine dava açılamayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Davacılar vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda yazılı gerekçeyle bozulmuştur. Mahkemece davacılar vekilinin Avukatlık Kanununun 2’nci maddesi uyarınca Tapu Sicil Müdürlüklerinden ve Nüfus Müdürlüklerinden ilgili kişilere ait bilgileri temin edebileceği hâlde bunu yapmadığı, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun ilgili hükümleri gereği davalıların nüfus kayıtları ve diğer belgelerinin dava dilekçesine eklenmesi gerektiği, bu belgeleri tamamlama görevinin hâkime yüklenmesinin 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 2’nci maddesine ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde öngörülen “adil ve hızlı yargılama” ilkesine uygun şekilde düzenlenen HMK’nın ilgili maddelerindeki düzenlemeye uygun olmadığı gibi ölü kişi aleyhine dava açılamayacağı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını davacılar vekili temyiz etmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık: vekil ile takip edilen eldeki davada vefat eden ipotek lehtarının mirasçılarının kim oldukları ve bu kişilerin adresinin tespitine ilişkin belgelerin dava açılmadan önce temin edilerek husumetin bu kişilere yöneltilmesinin gerekip gerekmediği; davalıların ölü olduğunun davacı tarafından bilinmemesinin maddi hatadan kaynaklanan ve dürüstlük kuralına aykırı bir durum olup olmadığı ve burada varılacak sonuca göre ölü kişi aleyhine dava açılması hâlinde 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 124’üncü maddesi uyarınca ölenin mirasçılarının dâhil edilmesi suretiyle davaya devam edilip edilemeyeceği noktalarında toplanmaktadır. Bilindiği üzere, bir davada taraf ehliyeti medeni haklardan yararlanma ehliyetine sahip olmakla mümkündür (HMK m.50). Medeni haklardan yararlanma, yani hak ehliyeti tam ve sağ doğum koşuluyla ana rahmine düşme anında başlayıp, kişinin ölümüne kadar devam eder (TMK m.28). Bu nedenle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda taraflardan birinin ölümü hâlinde, mirasçılar mirası kabul veya reddetmemişse bu hususta kanunla belirlenen süreler geçinceye kadar davanın erteleneceği; bununla beraber hâkimin, gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde, talep üzerine davayı takip için kayyım atanmasına karar verebileceği öngörülmüştür (HMK m.55; HUMK m.41). Ne var ki, Kanun’da ölü kişiye karşı dava açılması hâlinde nasıl - [Tapu İptali ve Tescil Davasında Taraf Sıfatı: Husumet Yokluğu Nedeniyle Dava Usulden Reddedilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/davada-taraf-sifati-ve-husumet-yoklugu/): Tapu İptali ve Tescil Davasında Taraf Sıfatı: Husumet Yokluğu Nedeniyle Dava Usulden Reddedilebilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/14-2261 Karar No: 2018/777 Karar Tarihi: 11.04.2018 Özet: Mahkemece öncelikle tapu iptali ve tescil istemi yönünden araştırma yapılması, bunun mümkün olmaması hâlinde davacının tazminat talepleri hakkında bir karar vermek üzere işin esası incelenmelidir. Yerel mahkemenin taraf sıfatını dava şartı olarak kabul etmesi de isabetsizdir. Zira yukarıda da belirtildiği üzere taraf sıfatı usul hukukuna değil maddi hukuka ilişkin bir sorundur ve dolayısıyla dava şartı olarak değerlendirilmemelidir. (3194 S. K. m. 18) (2981 S. K. m. 10, 18) (YHGK. 04.12.1996 T. 1996/14-763 E. 1996/864 K.) Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil olmadığı takdirde tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Gebze 2. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın usulden reddine dair verilen 04.09.2012 gün ve 2011/332 E., 2012/347 K. sayılı karar davacı vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 14. Hukuk Dairesinin 27.05.2013 gün ve 2013/6634 E., 2013/7994 K. sayılı kararı ile: “…Dava, tapu tahsis belgesine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Davalılar, pasif husumet yokluğundan davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, husumet yokluğundan davanın reddine karar verilmiştir. Hükmü davacı vekili temyiz etmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 04.12.1996 tarihli ve 1996/14-763-864 sayılı kararında da belirtildiği gibi, tapu tahsis belgesi bir mülkiyet belgesi olmayıp yalnızca fiili kullanmayı belirleyen ve ilgilisine kişisel hak sağlayan bir zilyetlik belgesidir. Tapu tahsis belgesinin varlığı tahsis edilen yerin adına tahsis yapılan kişi veya mirasçıları adına tescili için yeterli değildir. Tahsis kapsamındaki yerin hak sahibi adına tescil edilebilmesi için; – Hukuki yönden geçerliliğini koruyan bir tapu tahsis belgesinin bulunması, – Tahsise konu yerde 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 18. maddesi uyarınca imar planı veya 3290 sayılı Kanun ile değişik 2981 sayılı Kanun uyarınca ıslah-imar planlarının yapılmış olması, – İlgilisine, tapu tahsis belgesi gereğince bir başka yerden tahsis yapılmamış olması, – Tahsise konu yerin kamu hizmetine ayrılmamış ve imar planına göre konut alanında kalmış olması, – Tahsise konu yer ile tescili istenilen taşınmazın aynı yer olup olmadığı ve taşınmazın niteliklerinin belirlenmesi amacıyla mahallinde uzman bilirkişiler aracılığı ile keşif yapılması, – Tahsise konu arsa bedelinin ödenmiş olması, ödenmemiş ise taşınmazın dava tarihindeki rayiç değerinin uzman bilirkişiler aracılığı ile saptanarak hükümden önce mahkeme veznesine veya belirlenecek tevdi mahalline depo edilmiş olması, – İmar parsellerinin oluşturulması sırasında, şuyulandırmaya tabi tutulan parselden 3290 sayılı Kanun ile değişik 2981 sayılı Kanun’un 18/b-c maddesi uyarınca düzenleme ortaklık payı kesilip kesilmediğinin, kesilmiş ise uygulanan oranın saptanması gerekir, – Mahkemece, yukarıda belirtilen koşullar doğrultusunda yapılacak inceleme sonucunda, tescil isteğinin kabulü için yasal koşulların oluştuğu kabul edildiği takdirde, 3290 sayılı Kanun ile değişik 2981 sayılı Kanun’un 10/C-2 maddesi gereğince tahsise konu yerde uygulanan düzenleme ortaklık payının (DOP) davacıyı da bağlayıcı nitelikte olduğu dikkate alınarak tahsis miktarından bu oranda yapılacak indirimden sonra kalan miktarın tesciline karar verilmelidir. Bu ilkeler ışığında somut olaya bakıldığında; Mahkemece, yukarıda açıklanan esaslar çerçevesinde işin esasının incelenerek taraf delilleri toplanıp değerlendirildikten sonra sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, somut olaya uygun olmayan yazılı gerekçe ile davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiş, hükmün bozulması gerekmiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava tapu tahsis belgesine dayalı tapu iptali ve tescil olmadığı takdirde tazminatın tahsili istemine ilişkindir. Davacı vekili Gebze ilçesi, Hacı Halil Mahallesinde yer alan 168 ada 13 parsel sayılı taşınmazda 400 m2 yerin müvekkiline 01.10.1985 tarih ve 255 no’lu tapu tahsis belgesi ile 2981 sayılı Kanun uyarınca tahsis edilip, bedeli müvekkili tarafından ödendiği hâlde dava konusu taşınmazın tapu devrinin gerçekleştirilmediğini ileri sürerek tapu iptali ve tescil, bunun mümkün olmaması hâlinde aynı değerde, aynı nitelikte ve aynı genişlikle bir başka taşınmazın davacı adına tesciline; bunun da mümkün olmaması hâlinde arsanın dava tarihi itibariyle rayiç bedeli ile gecekondunun enkaz bedelinin davalılardan tahsiline karar verilmesi talep ve dava etmiştir. Davalı Hazine vekili, müvekkilinin bu dava bakımından sıfatının olmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Davalı … vekili, müvekkilinin tapu kayıt maliki olmadığı gibi tapu tahsis belgesinin Gebze Mal Müdürlüğü tarafından verildiğini ve ödemenin de Mal Müdürlüğüne yapılması nedeniyle müvekkilinin sıfatının bulunmadığını, kaldı ki dava konusu taşınmazın davacı adına tescil şartlarının oluşmadığını çünkü taşınmazın uygulama imar plânında kentsel park alanında kaldığını ve dava konusu taşınmazın belediye tarafından kamulaştırılacağını belirterek davanın reddini istemiştir. Mahkemece dava konusu taşınmazda davalıların payının bulunmaması, dayanılan tapu tahsis belgesinin dava konusu taşınmaza ait olmaması ve dava konusu binanın dava dışı Kocaeli Belediyesince kamulaştırılması sonrasında Gebze 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2011/417 Esas, 2011/831 Karar sayılı dosyasında taşınmaz üzerinde bulunan bina ve ağaçlara ait kamulaştırma bedelinin tespiti ile bunların belediyeye teslimine karar verilmesi ve dosya içinde bulunan bilirkişi raporları birlikte değerlendirildiğinde tüm talepler ve her iki davalı yönünden “dava şartı niteliğindeki husumet yokluğu” nedeniyle davanın usulden reddine karar verilmiştir. Davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle oy çokluğu ile bozulmuştur. Yerel Mahkemece önceki gerekçelerle direnme kararı verilmiş; direnme kararı davacı vekilince temyiz edilmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davalıların taraf sıfatının bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır. Bu aşamada uyuşmazlığın çözümü için taraf sıfatı kavramı üzerinde durulmasında yarar bulunmaktadır. Sıfat, dava konusu sübjektif hak (dava hakkı) ile taraflar arasındaki ilişkidir. Taraf ehliyeti, dava ehliyeti ve davayı takip yetkisi, davanın taraflarının kişilikleriyle ilgili olduğu hâlde, taraf sıfatı (dava konusu sübjektif hakka ilişkindir. Dava dilekçesinde davacı ve davalı olarak gösterilen (nitelendirilen) kişiler, şeklen (biçimsel açıdan) o davanın taraflarıdır. Ancak mahkemenin taraflar arasında dava konusu hakkın esası hakkında bir karar verebilmesi için, bu kişilerin o davada gerçekten davacı ve davalı sıfatına sahip olmaları gerekir. Bir davada taraf olarak gösterilen kişiler, taraf ve dava ehliyetine ve davayı takip yetkisine sahip olsalar bile, bu kişilerden birinin o davada gerçekten davacı veya davalı olmak sıfatı yoksa dava konusu hakkın esasına ilişkin bir karar verilemez. Dava sıfat yokluğundan reddedilir. Hemen belirtmek gerekir ki usul kanununda “husumet” olarak ifade edilen bir terim de bulunmamaktadır. Bir subjektif hakkı dava etme yetkisi (dava hakkı) kural olarak o hakkın sahibine aittir. Bu nedenle, o hakka ilişkin bir davada davacı olma sıfatı da o hakkın sahibine aittir. Meselâ, bir - [İşlemden Kaldırıldıktan Sonra Yenilenen Davanın Takipsiz Bırakılması ve Davanın Açılmamış Sayılması](https://kayseriavukat.org.tr/davanin-takipsiz-birakilmasi/): İşlemden Kaldırıldıktan Sonra Yenilenen Davanın Takipsiz Bırakılması ve Davanın Açılmamış Sayılması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/14-1760 Karar No: 2018/43 Karar Tarihi: 17.01.2018 Özet: Duruşma gününün UYAP\’tan öğrenilmesi usulünün uygulanabileceğine yönelik bir düzenleme bulunmaması sebebiyle davacı vekilinin usulüne uygun davetiye ile duruşma gününden haberdar edilmediğinin kabulüyle, davacı vekiline yeniden duruşma günü bildirilerek yargılamaya devam edilmesi, usulüne uygun tebliğe rağmen gelmez ise davanın işlemden kaldırılması gerekirken 18.01.2013 tarihli celseye tarafların katılmaması nedenleriyle takipsiz bırakılan davanın 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 150. maddesi uyarınca açılmamış sayılmasına karar verilmesinin doğru değildir. Diğer taraftan eldeki davanın ilk defa HUMK zamanında işlemden kaldırılması sebebiyle bu davada HMK\’nın değil HUMK hükümleri uygulanması gerektiği ve dolayısıyla HUMK\’nın 409. Maddesi gereğince davanın açılmamış sayılmasına karar verilebilmesi için üç kez takipsiz bırakılması gerektiği görüşü Kurul çoğunluğunca benimsenmiştir. (6100 S. K. m. 27, 150) (7201 S. K .m. 1, 7/A) Dava Taraflar arasında görülen ortaklığın giderilmesi davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Sulh Hukuk Mahkemesince davanın açılmamış sayılmasına dair verilen 18.01.2013 gün ve 2007/246 E. ve 2013/17 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davacılar vekili tarafından istenilmekle Yargıtay 14. Hukuk Dairesinin 26.11.2013 gün ve 2013/13146 E.-2013/14632 K. sayılı kararı ile: “…Dava, ortaklığın giderilmesi istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın bir defadan fazla takipsiz bırakılması sebebiyle HMK\’nın 150/6. maddesi gereğince açılmamış sayılmasına karar verilmiştir. Hükmü, davacı vekili temyiz etmiştir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 150. maddesinin 1. bendinde usulüne uygun şekilde davet edilmiş olan taraflar, duruşmaya gelmedikleri veya gelip de davayı takip etmeyeceklerini bildirdikleri takdirde dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verileceği, 6. bendinde ise işlemden kaldırılmasına karar verilmiş ve sonradan yenilenmiş olan davanın, ilk yenilenmeden sonra bir defadan fazla takipsiz bırakılamayacağı, aksi hâlde davanın açılmamış sayılacağı hükme bağlanmıştır. Mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 409/6. maddesi hükmü gereğince de işlemden kaldırılmasına karar verilmiş ve sonradan yenilenmiş olan dava ilk yenilemeden sonra bir defadan fazla takipsiz bırakılamaz. Aksi halde, dava açılmamış sayılır. Somut olaya gelince; tarafların 02.05.2008 tarihli oturuma katılmamaları üzerine HUMK\’nın 409. maddesi gereğince dosyanın yenileninceye kadar işlemden kaldırılmasına karar verilmiş, davacı vekili tarafından 30.05.2008 tarihli dilekçeyle dosya yenilenmiştir. Tayin edilen 23.11.2012 tarihli oturuma taraflar gelmemiş, mahkemece davacı vekilinin mazeretinin kabulüne karar verilerek duruşma 18.01.2013 tarihine ertelenmiştir. Ancak verilen duruşma gününün davacı vekiline usulüne uygun biçimde tebliğ edilmediği anlaşılmıştır. 18.01.2013 tarihli oturumda davacı vekilinin mazeret bildirmemesi, davalıların da oturumda hazır bulunmamaları üzerine birden fazla takipsiz bırakılan davanın HMK\’nın 150/6. maddesi gereğince açılmamış sayılmasına karar verilmiştir. Mahkemece davacılar vekiline duruşma gün ve saatini bildirir usulüne uygun şekilde davetiye tebliğ ettirilerek üçüncü defa duruşmaya gelmediği takdirde davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi gerekirken usul hükümlerine aykırı olarak yazılı şekilde hüküm tesisi doğru görülmemiş, bu sebeple kararın bozulması gerekmiştir. Kabule göre de gerek 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 409/son, gerekse 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 150/6. maddesi uyarınca yenilenmiş olan dava ilk yenilenmeden sonra bir defadan fazla takipsiz bırakılamaz. Aksi halde dava açılmamış sayılır. Somut olayda, dava ilk kez 02.05.2008 tarihinde takipsiz bırakılmış ve yenilenmiştir. İlk yenilenmeden sonra dosyanın 18.01.2013 tarihinde ikinci kez takipsiz bırakılmasında bu defa da dosyanın işlemden kaldırılmasına karar vermek gerekirken, davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi de doğru değildir.” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Karar  Dava ortaklığın giderilmesi istemine ilişkindir. Mahkemece basit yargılama usulüne tabi olan davanın bir defadan fazla takipsiz bırakılması sebebiyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 150/6. maddesi gereğince açılmamış sayılmasına karar verilmiştir. Davacılar vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece yukarda belirtilen gerekçe ile bozulmuştur. Mahkemece önceki kararda direnilmiş, direnme kararını davacılar vekili temyiz etmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; mazeret dilekçesinde duruşma gününü UYAP\’tan öğreneceğine dair beyanda bulunan davacı tarafa yeni duruşma gün ve saatini gösterir tebligatın gönderilmesinin gerekli olup olmadığı; basit yargılama usulünün uygulandığı sulh hukuk mahkemelerinde 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun (HMK) yürürlüğe girdiği 01.10.2011 tarihinden önce açılmış ve anılan tarihten önce bir kez işlemden kaldırılmasına karar verilmiş olan davalarda, dosyanın bir kez daha 01.10.2011 tarihinden sonra takipsiz bırakılması hâlinde eldeki davada, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun mı yoksa 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun hükümlerinin mi uygulanacağı noktalarında toplanmaktadır. Öncelikle tebligatın amacı ve tebligat usulü hakkında açıklama yapılmasında fayda bulunmaktadır. 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu\’nun (HUMK) 73. maddesi ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun (HMK) “hukuki dinlenilme” başlıklı 27. maddesi, T.C. Anayasası\’nın hak arama hürriyetini düzenleyen 36. maddesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin adil yargılanma hakkına dair 6. maddesi nazara alındığında davanın tarafları, müdahiller ve yargılamanın diğer ilgilileri, kendi hakları ile bağlantılı olarak hukuki dinlenilme hakkına sahiptirler. Yargılama ile ilgili bilgi sahibi olunmasını, açıklama ve ispat hakkını mahkemenin açıklamaları dikkate alarak değerlendirmesini içeren bu hakkın ve yargılamanın aleniliği ilkelerinin gerçekleşmesinin en önemli aracı duruşma yapılmasıdır. Duruşma günü celseye katılma imkânı olmayan taraf buna dair mazeretini bildirip, belgeleyerek, bildirim giderlerini de yatırarak duruşmanın ertelenmesini isteme olanağına sahiptir. O hâlde duruşma tayin edilerek, usulüne uygun şekilde davet edilmiş olan taraflardan yalnız biri duruşmaya katılırsa gelmeyen tarafın geçerli mazeret gönderip göndermediği, gerekli masrafın karşılanıp karşılanmadığı incelenerek; gelen tarafın bu mazeret dilekçesine karşı beyanına göre, dosyanın işlemden kaldırılmasına ya da kaldırılmamasına karar verilecektir. Anılan hususların uygulanabilmesi için, her şeyden önce tarafların usulüne uygun davet edilmiş olmaları gerekmektedir. Bu bağlamda tebligat, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile güvence altına alınan iddia ve savunma hakkının tam olarak kullanılmasının zorunlu unsurudur. Savunma hakkının temelini teşkil eden hukuki dinlenilme hakkı, adil yargılanma ilkesinin ayaklarından biridir. Bu hakkın ihlal edilmemesi için yapılan bildirimin tebligat hukukuna uygun olması gerekir. Muhatap usulüne uygun olarak yapılacak tebligat ile açılan davadan zamanında ve tam olarak haberdar olur. Bu sebeple tebligat, yapıldığı tarihte yürürlükteki tebligat mevzuatına aykırı yapılmışsa, sadece tebligat hukukuna aykırı davranış söz konusu olmaz, aynı zamanda hukuki dinlenilme hakkı da ihlal edilmiş olur. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun uygulama alanını, adli yargı ilk derece hukuk mahkemeleri ve bölge adliye mahkemeleri hukuk dairelerinde tutulacak kayıtlar ile yazı işleri hizmetlerinin yürütülmesi ve bu işlemlerde UYAP\’ın kullanılmasına dair usul ve esasları düzenlemek amacıyla çıkartılan Hukuk Muhakemeleri Kanunu Yönetmeliğinin 52. maddesi gereğince tebligat işlemlerinin 7201 sayılı Tebligat Kanunu - [Taşkın Yapı Nedeniyle Tapu İptali ve Tescil Davasında İyiniyet Koşulu](https://kayseriavukat.org.tr/taskin-yapi-nedeniyle-tapu-iptali-ve-tescil/): Taşkın Yapı Nedeniyle Tapu İptali ve Tescil Davasında İyiniyetli Olma Koşulunun Mahkemece Araştırılması Taşkın Yapı Nedeniyle Tapu İptali ve Tescil Davasında İyiniyet: Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, somut olayda Türk Medeni Kanunu’nun 725’inci maddesindeki şartların gerçekleşip gerçekleşmediği, burada varılacak sonuca göre taşınmazın davalı adına tesciline karar verilmesinin mümkün olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Davacı basit bir ölçümle davaya konu binanın davalı taşınmazına taşkın olduğunu öğrenebilecek durumdadır. Bu durumda 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu kapsamında iyiniyetli olma koşulu gerçekleşmemiş olup diğer koşulların gerçekleşip gerçekleşmediğinin araştırılmasına da gerek bulunmamaktadır. Bu nedenle yerel mahkemece davanın reddi yerine kabulüne karar verilmesi doğru değildir. (4721 s. K. m. 684, 718, 725) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/14-1749 Karar No: 2019/414 Karar Tarihi: 09.04.2019 Taraflar arasındaki taşkın yapı nedeniyle tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Bursa 7.Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 18.06.2013 tarihli ve 2012/425 E., 2013/330 K. sayılı karar davalı vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 14. Hukuk Dairesinin 02.05.2014 tarihli ve 2014/1943 E., 2014/5644 K. sayılı kararı ile, “…Dava, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 725. maddesine dayalı tapu iptali tescil isteğine ilişkindir. Davalı, davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, davanın kabulü ile bilirkişi raporunda A harfi ile gösterilen 9,77 m2 lik kısmının davalıya ait 34 sayılı parselden ifraz ile davacıya ait 36 parsel ile tevhit edilmesine karar verilmiştir. Hükmü, davalı vekili temyiz etmiştir. Yasal ayrıcalıklar dışında, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 684/1 ve 718/2 maddeleri hükümlerine göre, arazinin mülkiyeti ve buna bağlı olan tasarruf hakkı o arazide kalıcı olmak koşuluyla yapılan şeyleri de kapsar. Türk Medeni Kanunu’nun 725. maddesinde bu kuralın istisnalarından birisi düzenlenmiş olup anılan hükme göre; “Bir yapının başkasına ait araziye taşırılan kısmı, eğer yapıyı yapan malik taşırılan arazi üzerinde bir irtifak hakkına sahip bulunuyorsa, ona ait taşınmaz bütünleyici parçası olur. Böyle bir irtifak hakkı yoksa zarar gören malik taşmayı öğrendiği tarihten başlayarak onbeş gün içinde itiraz etmediği, aynı zamanda durum ve koşullar da haklı gösterdiği takdirde, taşkın yapıyı iyi niyetle yapan kimse, uygun bir bedel karşılığında taşan kısım için bir irtifak hakkı kurulmasını veya bu kısmın bulunduğu arazi parçasının mülkiyetinin kendisine devrini isteyebilir.” Böylece, muhdesatla arasındaki bağlantı kesilmiş bina sahibine aşağıdaki koşulların oluşması halinde ayrılmaz parça niteliğindeki taşkın yapı için üzerinde bulunduğu taşınmaza malik olabilme olanağı tanınmıştır. Bunun için: 1- Tapuya kayıtlı özel mülkiyete konu bir taşınmaz üzerinde, temelli kalması amacıyla yapılan binanın ayrılmaz parçası yine tapuda kayıtlı üçüncü kişiye ait taşınmaza taşkın yapılmış olmalıdır. 2- Taşkın inşaat, taşkın yapı ile iki komşu taşınmazı fiilen birleştirmekte, ekonomik bir bütünlük oluşturmaktadır. Bu özelliğinden dolayı taşkın yapıya dayanan temliken tescil isteği taşınmaza bağlı kişisel hak niteliğindedir. Taşılan arazi malikinin devir borcu eşyaya bağlı bir borç olduğundan inşaat maliki hakkını taşılan arazinin her malikine karşı kullanabilir. Yeni malikler de Türk Medeni Kanunu’nun 725. maddesinde belirtilen haklardan yararlanabilecekleri gibi borçlardan da sorumlu olur. 3- Bu inşaatı kendi malzemesi ile yapan kişinin iyiniyetli olması, diğer bir anlatımla zeminin kendisine ait olduğu, ya da 5.7.1944 tarihli ve 12/26 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında da belirtildiği gibi mülkiyetin ileride kendisine geçirileceği inancıyla hareket etmesi gereklidir. 14.2.1951 tarihli ve 17/1 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca, iyiniyetin ispatı taşkın yapı malikine ait ise de iyiniyet iddia ve savunması def’i olmayıp itiraz niteliği taşıdığından ve kamu düzeni ile ilgili bulunduğundan mahkemece kendiliğinden göz önünde tutulmalıdır. Taşkın binanın bulunduğu taşınmaz maliki veya o taşınmazda mülkiyetten başka ayni hak sahibi olup da zarar gören kimselerin, taşınmaza elatıldığını öğrendikleri tarihten itibaren on beş gün içerisinde itiraz etmeleri, yapı malikinin iyiniyetli sayılması olanağını ortadan kaldırır. İtiraz hiçbir şekle bağlı değildir. Yapının ilerlemesini, zararın büyümesini önlemek için konan bu sürenin başlangıcını objektif olarak saptamak, yapının görünebilir hale gelme tarihinden başlatmak, taşırılan taşınmaz malikinin öğrenmesine engel olan sübjektif (öznel) nedenleri dikkate almamak gerekir. Aksine düşünce bu yöndeki yasa koyucunun amacını ortadan kaldırır. (Sübjektif koşul) 4- Bu tür davalarda üzerinde önemle durulması gereken diğer bir koşul da halin icabından taşkın inşaatın yıkılması gerekip gerekmediğinin saptanmasıdır. Uygulama ve doktrinde “durum ve koşulların haklı kılması” şeklinde ifade edilen bu şarttan inşaatın yıkılması ile inşaat sahibinin uğrayacağı zarar veya yıkılmaması halinde arsa malikinin arsasının uğrayacağı değer kaybının mukayese edilmesi anlaşılmalıdır. Değer kaybı, sadece taşılan arazinin değerinden ibaret değildir. Bu değerin içinde arazi sahibinin taşılan kısım dışında kalan arazisinin uğrayacağı değer kaybı da vardır. Arsa malikinin arsasının uğrayacağı değer kaybı uzman bilirkişilerden rapor alınmak suretiyle 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 4. maddesi, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 50. maddesi uyarınca ve aynı zamanda sebepsiz zenginleşmeyi önleyecek biçimde en uygun şekilde tespit ve takdir edilmeli, önceden ödenen bedel var ise mahsup edilmek suretiyle arsa sahibine ödenmek üzere depo ettirilmelidir. 5- Aranacak diğer bir koşulda taşkın kısmın ana taşınmazdan ayrılarak müstakil parsel oluşturacak şekilde veya ait olduğu taşınmazla birleştirilerek ifrazen tescilinin mümkün olması koşuludur. Somut uyuşmazlıkta, dava konusu 5564 ada 34 parsel sayılı taşınmaz 30.06.2008 tarihinde davalı adına tescil edilmiştir. 5564 ada 36 parsel sayılı taşınmaz ise 28.12.1995 tarihi itibariyle davacı adına tapuda kayıtlıdır. Davacının binasının ise 5564 ada 34 parsel sayılı taşınmazın çapa bağlanmasından sonra yaptırıldığı ve yapım esnasında binanın ruhsatsız olmasından dolayı 1998 ve 2000 yıllarında yapı tatil zaptı düzenlendiği anlaşılmaktadır. Temliken tescil nedenine dayalı olarak tapu iptali ve tescil isteminde bulanabilmek için öncelikli koşul malzeme sahibinin iyiniyetli olmasıdır. Malzeme sahibinin, elattığı taşınmazın başkasının mülkü olduğunu bilmemesi veya beklenen tüm dikkat ve özeni göstermesine karşılık bilebilecek durumda olmaması ya da yapıyı yapmakta haklı bir sebebinin bulunması gerekir. 14.02.1951 tarihli ve 17/1 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında belirtildiği gibi olay ve karinelerden, durumun özelliklerine göre kendisinden beklenen dikkat ve özeni göstermemiş olduğu açık bulunan malzeme sahibinin temliken tescil talebinde bulunması mümkün değildir. Çünkü bu gibi durumlarda kötüniyet karşı tarafın ispatı gerekmeden belirlenmiş olur. Dosya kapsamına ve toplanan delillere göre davacının iyiniyetli olarak bina yaptığı ispatlanamadığından mahkemece davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçeyle kabulü doğru görülmemiş, bu sebeple hükmün bozulması gerekmiştir.…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, taşkın yapı nedeniyle tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir. Davacı - [Paylı Mülkiyette Paydaşlar Arasında Fiili Taksim ve Önalım Hakkına Dayalı Tapu İptali ve Tescil Davası](https://kayseriavukat.org.tr/payli-mulkiyette-onalim-hakki/): Paylı Mülkiyette Paydaşlar Arasında Fiili Taksim Olması Halinde Önalım Hakkına Dayalı Tapu İptali ve Tescil Davası Açılabilir mi Fiili Taksim Halinde Önalım Hakkına Dayalı Tapu İptali ve Tescil Davası: Doğru sonuca ulaşılabilmek için, mahkemece mahallinde davalının tüm tanıklarının katılımı ile yeniden keşif yapılmalı; yapılacak keşif sırasında ilk keşifte dinlenen tanıkların yanında davalının dinlenmesini talep ettiği diğer tanıklar da dinlenerek davacı ve davalıların taşınmazda kullandıkları bölüm bulunup bulunmadığı somut ve maddi olaylara dayalı olarak açıklattırılmalı, beyanlar arasındaki çelişkiler gerektiğinde yüzleştirme yapılmak suretiyle giderilmeli, taşınmazda var olan fiili taksime ilişkin mahkeme gözlemi keşif tutanağına yansıtılıp, harita mühendisi bilirkişiden keşfi izlemeye ve tanık beyanlarını denetlemeye elverişli kroki ve rapor alınarak, tüm deliller birlikte değerlendirildikten sonra sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, açıklanan bu hususlar göz ardı edilerek, eksik inceleme ve hüküm kurmaya elverişsiz ve denetime de açık olmayan, yetersiz bilirkişi raporuna dayanılarak karar verilmesi doğru değildir. (4721 s. K. m. 2, 732) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/14-1748 Karar No: 2018/1329 Karar Tarihi: 19.09.2018 Taraflar arasında görülen önalım hakkına dayalı tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 13.03.2013 gün ve … sayılı karar davalılar vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 14. Hukuk Dairesince onanmış ise de davalılar vekilinin karar düzeltme isteminde bulunulması üzerine 03.04.2014 gün ve 2014/2404 E. ve 2014/4419 K. sayılı kararı ile: “…Davacı, paydaş olduğu 1102 parsel sayılı taşınmazın dava dışı paydaşları D. ve A.’in payını 18.12.2009 tarihinde satış yoluyla davalılara devrettiklerini, önalım hakkını kullanmak istediğini ileri sürerek, davalılara ait payın adına tescilini istemiştir. Davalı, taşınmazın fiilen paylaşıldığını, payına karşılık gelen yere ev ve köprü yaptığını, toprak döktüğünü, davacının sınır komsusu olduğunu, davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, fiili taksimin kanıtlanamadığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Hükmü, davalılar vekili temyiz etmiş ve karar Dairemizce onanmıştır. Bu kez davalılar vekili karar düzeltme isteminde bulunmuştur. Dava, önalım hakkı nedeniyle tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir. Önalım hakkı, paylı mülkiyet hükümlerine tabi taşınmazlarda bir paydaşın taşınmazdaki payını kısmen veya tamamen üçüncü kişiye satması halinde, diğer paydaşlara, satılan bu payı öncelikle satın alma yetkisi veren bir haktır. Bu hak, paylı mülkiyet ilişkisi kurulduğu anda doğar ve pay satışı yapılmasıyla kullanılabilir hale gelir. Önalım davasına konu payın ilişkin bulunduğu taşınmaz paydaşlarca özel olarak kendi aralarında taksim edilip her bir paydaş belirli bir kısmı kullanırken bunlardan biri kendisinin kullandığı yeri ve bu yere tekabül eden payı bir üçüncü şahsa satarsa, satıcı zamanında bu yerde hak iddia etmeyen davacının tapuda yapılan satış nedeniyle önalım hakkını kullanması 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesinde yer alan dürüst davranma kuralı ile bağdaşmaz. Kötüniyet iddiası 14.02.1951 tarihli ve 17/1 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca davanın her aşamasında ileri sürülebileceği gibi mahkemece de kendiliğinden nazara alınması gerekir. Bu gibi halde savunmanın genişletilmesi söz konusu değildir. Eylemli paylaşmanın varlığı halinde davanın reddi gerekir. Somut uyuşmazlıkta, tarla niteliğinde 105099 metrekare yüzölçümündeki taşınmazın tapu kaydından davacı ve davalılar dışında başka paydaşların bulunduğu anlaşılmaktadır. Davalılar 08.02.2012 günlü dilekçede ileri sürdükleri eylemli paylaşım iddiasını kanıtlamak için keşif, bilirkişi incelemesi, tanık ve her türlü delile dayanmışlardır. Mahkemece paylaşım hususunda yapılan araştırma yeterli görülmemiştir. Mahallinde yapılan keşif sonucunda alınan bilirkişi raporundan ve ekli krokiden davacının veya ona teban yer kullanan bir kişinin bulunup bulunmadığı anlaşılamamaktadır. Davalının fiili taksim yapıldığına ilişkin delilleri toplanarak özellikle zeminde davacının ve davalıların veya davalılara pay satan kişilerin kullandığı yer olup olmadığının belirlenmesi ve davacının taşınmazın belli bir yerini kullandığı ve önceki paydaş zamanında hak iddia etmediği yere karşılık gelen payın satılması üzerine önalım hakkını kullanıp kullanmadığı araştırılarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken eksik araştırma ve inceleme ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş, hükmün bu nedenle bozulması gerekmiş ise de Dairemizce sehven onandığı anlaşılmış, davalılar vekilinin karar düzeltme istemi kabul edilmiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava önalım hakkına dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir. Davacı, kayden paydaşı olduğu 1102 parsel sayılı taşınmazda davalıların önceki paydaşlardan …. ve ….’e ait payı 18.12.2009 tarihinde toplam 11.500 TL’ye satın ileri sürerek davalılar adına kayıtlı 1/32’şer payın önalım nedeniyle iptal edilerek adına tescilini istemiştir. Davalılar vekili dava konusu taşınmazın fiilen taksim edildiğini, her paydaşın fiili taksime uygun şekilde yerini kullandığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece dava konusu taşınmazda fiili taksim bulunması için tüm paydaşların katılımı ile yapılmış bir taksimin bulunması gerektiği, davalıların taşınmazda fiili taksim yapıldığına dair iddialarını kanıtlayamadıkları gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Davalılar vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece önce onanmış ise de karar düzeltme isteminde bulunulması üzerine bu kez yukarıda gösterilen gerekçe ile bozulmuştur. Yerel mahkemece aynı gerekçelerle önceki kararda direnilmiştir. Direnme kararını davalılar vekili temyiz etmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, dava konusu edilen taşınmaz üzerindeki paydaşların geçmişten gelen kullanımlarının eylemli taksim niteliğinde olup olmadığının belirlenmesi için mahkemece yapılan incelemenin ve keşif sonrası düzenlenen bilirkişi raporunun hüküm kurmaya yeterli olup olmadığı; dava konusu taşınmazda eylemli taksimin bulunup bulunmadığı, burada varılacak sonuca göre davacının önalım hakkını kullanmasının dürüstlük kurallarına aykırı olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Yasal önalım hakkı, paylı mülkiyette bir paydaşın, taşınmaz mal üzerindeki payını tamamen veya kısmen üçüncü bir kişiye satması hâlinde, diğer paydaş veya paydaşlara aynı şartlarla bu payı öncelikle satın alma yetkisi veren, eşyaya bağlı, yenilik doğurucu (inşai) bir dava ile kullanılan bir haktır. Nitekim 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 732. maddesi “Paylı mülkiyette bir paydaşın taşınmaz üzerindeki payını tamamen veya kısmen üçüncü kişiye satması hâlinde, diğer paydaşlar önalım hakkını kullanabilirler.” hükmünü içermektedir. Bu hak ile kanun koyucu, mülkiyet birliği yapan kişilerin ellerinde bulundurdukları hakkın parçalanmamasını ve üçüncü kişilerin ortaklığa girmemesi amacı ile hareket etmektedir. Yasal önalım hakkının, devir hakkının kısıtlamalarından biri olduğu açıktır. Yasadan kaynaklanan bu kısıtlama ancak hakkın kullanılması ile ortaya çıkacaktır. Önalım hakkı kullanılmadığı sürece devir hakkının kısıtlanması söz konusu olmayacaktır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nda paydaşlar arasında fiili taksim hususu düzenlenmediği gibi önalım hakkının kullanımına olan etkisine dair bir düzenleme de bulunmamaktadır. Bu kavram uygulamamıza Yargıtay içtihatları ile girmiştir. Yargısal içtihatlarda yapılan tanıma göre; Paydaşlar arasında fiili taksim bulunduğu takdirde önalım hakkının kullanılmasının - [Asgari İşçilik Tutarı Üzerinden Tahakkuk Ettirilen Prim Borcuna İtiraz: Davada Hak Düşürücü Süre](https://kayseriavukat.org.tr/prim-borcuna-itiraz/): Asgari İşçilik Tutarı Üzerinden Tahakkuk Ettirilen Prim Borcuna İtiraz: Davada Hak Düşürücü Süre Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2016/10-409 Karar No: 2020/199 Karar Tarihi 25.02.2020 Özet: Davacıya usulüne uygun bir borç bildirim belgesinin tebliği bulunmadığından davacı yönünden 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 79/13. maddesi uyarınca bir aylık hak düşürücü sürenin geçtiğinin kabulü mümkün değildir. Kurum tarafından dosyaya sunulan tüm belgeler incelendiğinde davacıya itiraz edebilmesi için yapılan işlemin mahiyetine dair usulüne uygun tebliğ yapıldığına dair belge bulunmamaktadır. Kurum her ne kadar 08.01.2010 ve 11.03.2010 tarihli belgeler ile davacıya Kurum işlemini bildirdiğini iddia etmiş ise de, yapılan incelemeler neticesinde bu evrakın davacıya ne zaman tebliğ edildiğine dair tebligat parçası, tebliğ zarfı veya tebellüğ mazbatası yoktur. Bu durumda davacının bir aylık hak düşürücü süre içerisinde davayı açtığının kabul edilmesi ve hak arama özgürlüğünün kısıtlanmaması gerekmektedir. Hâl böyle olunca, yerel mahkemece davacının bir aylık hak düşürücü süre içerisinde davayı açtığını kabul edilerek işin esasının incelenmesi gerektiğine dair verilen direnme kararı yerindedir. Ne var ki, esasa yönelik temyiz incelemesi yapılmadığından dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir. (2709 S. K. m. 40) (506 S. K. m. 79) (4958 S. K. m. 37) 1. Taraflar arasındaki asgari işçiliğe dayalı Kurum işleminin iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … İş Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar davalı … vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 10. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı … vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü. I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili 13.04.2010 harç tarihli dava dilekçesinde; Manavgat ilçesi Çolaklı beldesinde faaliyet gösteren müvekkili otelde çalışan tüm işçilerin sigortalı olduğunu ve primlerinin yatırıldığını, Kurum tarafından 04.02.2010 tarihinde tebliğ edilen yazıda 11.12.2007/5/GD/4 sayılı müfettiş raporu ile işyerinden bildirilen işçiliğin yeterli olmadığı gerekçesiyle 2006/1-12 ayları arası için asgari işçilik tespiti yapıldığını ve prim borcu tahakkuk ettirildiğini, 15.02.2010 tarihinde Kuruma başvurularak raporun bir örneğinin istendiğini ve yapılan tahakkuka itiraz edildiğini, ancak Kurum tarafından olumlu veya olumsuz bir cevap verilmeyerek savunma hakkının kısıtlandığını, 12.03.2010 tarihinde kanunun getirdiği indirimden yararlanabilmek için ödeme yapıldığını, oysa müvekkilinin işin yürütümü açısından gerekli sayıda işçi çalıştırdığını ileri sürerek Kurum tarafından gerçekleştirilen prim ve gecikme cezasına ilişkin tahakkuk işleminin iptali ile zorunlu olarak ödenen 248.947.60TL\’nin şimdilik 100.000.00TL\’sinin ödeme tarihinden itibaren yasal faiziyle tahsilini talep etmiştir. Davacı vekili tarafından 27.07.2012 tarihinde ıslah harcı yatırılarak iadesi istenen miktarı 202.030.67TL olarak belirtilmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı … vekili 22.11.2010 tarihli cevap dilekçesinde; Ankara Grup Başkanlığının 20.03.2007 tarihli ve 754 sayılı görev emri doğrultusunda davacı işyerine ait yasal defterlerin incelendiğini ve ilgililerin ifadelerine başvurularak 11.12.2007 tarihli ve 5GD04 sayılı asgari işçilik incelenerek rapor düzenlendiğini, yapılan denetimler sonucu 506 sayılı Kanun\’un 80. maddesi uyarınca fark tahakkuk tutarlarının tespit edilip, Kanundan doğan yükümlülüklerin yerine getirilmemesi nedeniyle idari para cezası uygulandığını bu nedenlerle yapılan işlemin hukuka uygun olduğunu belirterek davanın reddinin gerektiğini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesinin Kararı: 6. Antalya 4. İş Mahkemesinin 15.10.2012 tarihli ve 2010/196 E., 2012/655 K. sayılı kararı ile; müfettişin yaptığı incelemenin yöntem ve sonucunun kanun hükümlerine uygun olmadığı ve davacının ödemek zorunda kaldığı meblağı geri isteme hakkı bulunduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Özel Dairenin Bozma Kararı: 7. Antalya 4. İş Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı … vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 10. Hukuk Dairesince 17.12.2013 tarihli, 2012/23660 E., 2013/24824 K. sayılı geri çevirme kararında 11.12.2007/5/GD/4 sayılı müfettişlik raporuna istinaden davacı şirket aleyhine S.. Saray Otel isimli işyerinin 2006/1-12 aylarına ait eksik işçilik nedeniyle ek prim tahakkukunun davacı şirkete hangi tarihte tebliğ edildiğine, itiraz vaki olmuşsa itiraz tarihinin tespitine ve Kurum tarafından itirazın reddine dair belgenin, davacı şirkete hangi tarihte tebliğ edildiğine ilişkin tüm bilgi ve belgelerin, davacı şirketten ve davalı Kurumdan gerekirse ilgili PTT şubesinden sorularak, celbedilip, dosya içerisine alındıktan sonra gönderilmek üzere geri çevirme kararı verilmiş ve geri çevirme kararının gereği mahkemece yerine getirilmiştir. 9. Yargıtay 10. Hukuk Dairesince 25.11.2014 tarihli ve 2014/14651 E., 2014/24799 K. sayılı kararı ile; \”Davacı, Kurumca ölçümleme sonucu resen tahakkuk ettirilen ve ödenmek zorunda kalınan fark işçilik prim borcunun ödeme tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte tahsilini istemiştir. Mahkemece, ilâmında belirtilen gerekçelerle, davanın kabulüne karar verilmiştir. Davanın yasal dayanağının 506 sayılı Kanun\’un 79. maddesinin 12 ve 13. fıkraları olduğu belirgindir. Anılan maddenin 13’üncü fıkrasında, “Sigorta müfettişi tarafından, Kuruma bildirilmediği tespit edilen asgari işçilik tutarı üzerinden Kurumca re\’sen tahakkuk ettirilen sigorta primleri bu Kanunun 80\’inci maddesi de nazara alınarak işverene tebliğ olunur. İşveren, tebliğ edilen prim borcuna karşı tebliğ tarihinden itibaren bir ay içinde Kuruma itiraz edebilir. İtiraz takibi durdurur. Kurumca itirazın reddi halinde, işveren, kararın tebliğ tarihinden itibaren bir ay içinde yetkili iş mahkemesine başvurabilir.” hükmü mevcuttur. 506 sayılı Kanun\’un 79/13 maddesindeki bir aylık süre, hak düşürücü süre niteliğinde olup, Kurum işleminin tebliğinden itibaren bir aylık süre içinde itiraz edilmemesi hâlinde, Kurumun işleminin kesinleştiğinin kabulü gerekir. Eldeki davada, mahkemece yukarıda yapılan açıklamalar çerçevesinde dava açılmadan önce, davalı Kurumca değinilen prosedür çerçevesinde yapılan işlemlere karşı davacı tarafından itiraz edilip edilmediği ve bu kapsamda, davanın, Kurumca itirazın reddine dair işlemin, davacıya tebliğini takiben yasal bir aylık hak düşürücü süre içerisinde açılıp açılmadığı irdelenmeli, öte yandan davalı Kurum vekilinin temyizinde belirtilen Antalya 1. İş Mahkemesinin 2011/12. E. sayılı dosyası celbedilip incelenmeli, kesin hüküm oluşturup oluşturmadığı irdelenmeli ve sonucuna göre karar verilmelidir. O hâlde, davalı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm sair yönleri incelenmeksizin bozulmalıdır.\” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 10. Antalya 4. İş Mahkemesinin 30.04.2015 tarihli ve 2015/122 E., 2015/248 K. sayılı kararı ile; Özel Dairenin geri çevirme kararı gereğince yazılan yazıya Kurum tarafından 15.05.2014 tarihli yazı ile ek prim tahakkukunun davacı şirkete 08.01.2010 tarihli ve 365452 sayı ile gönderildiği şeklinde cevap verildiği ancak PTT ile yapılan yazışmaya rağmen tebliğ tarihinin tespit edilemediği ve buna ilişkin PTT ile yapılan yazışma örneğinin ekli olduğu, Kurumun bu yazısına davacı tarafından 15.02.2010 tarihli ve 2390081 sayı ile itiraz dilekçesi verildiği, itirazın reddine karar verildiği, kararın 11.03.2010 tarihinde tebliğ edildiği şeklinde cevap verildiği, bu nedenlerle davanın hak düşürücü süre içerisinde açıldığı kabul edilerek inceleme yapıldığı, Özel Daire tarafından ise hak düşürücü sürenin geçip geçmediği yönünden inceleme yapılması - [375 sayılı KHK Kapsamında Kadrolu İşçinin Kamu Görevinden Çıkarılması- Görevli Mahkeme](https://kayseriavukat.org.tr/kadrolu-iscinin-kamu-gorevinden-cikarilmasi/): 375 sayılı KHK Kapsamında Kadrolu İşçinin Kamu Görevinden Çıkarılması: İptal Davasında Görevli Mahkeme Belediye Başkanlıklarında çalışan belediye personeli ile kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan sürekli, daimi ve kadrolu işçilerin kamu görevinden çıkarılmasına ilişkin 375 sayılı KHK kapsamında İçişleri Bakanlığı kararıyla tesis edilen işlemin iptali istemiyle idare mahkemesinde mi yoksa İş Kanunu hükümlerine göre iş mahkemelerinde mi dava açılacağı hususu merak edilmektedir. Kamu görevinden çıkarma kararlarına dayanak teşkil eden 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname\’nin Geçici 35. Maddesinde yer alan düzenlemeye göre; \’\’B) Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç yıl süreyle; terör örgütlerine veya Millî Güvenlik Kurulunca Devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu değerlendirilen; … 8) Mahalli idareler personeli, valinin başkanlığında toplanan ve vali tarafından belirlenen kurulun teklifi üzerine İçişleri Bakanının onayıyla kamu görevinden çıkarılır. 9) 657 sayılı Kanuna ve diğer mevzuata tabi her türlü kadro, pozisyon ve statüde (işçi dâhil) istihdam edilen personel, ilgili kurum veya kuruluşun en üst yöneticisi başkanlığında bağlı, ilgili veya ilişkili olunan bakan tarafından oluşturulan kurulun teklifi üzerine ilgili bakan onayıyla kamu görevinden çıkarılır. Bu maddenin (A) fıkrasında belirtilenlerin işlemleri ise söz konusu fıkradaki usule göre yapılır.\’\’ 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu\’nun 2. maddesinde; idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptali için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan iptal davaları, idari dava türleri arasında sayılmıştır. Belediye Başkanlıklarında çalışan belediye personeli ile kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan sürekli, daimi ve kadrolu işçilerin kamu görevinden çıkarılmasına ilişkin 375 sayılı KHK geçici 35. madde kapsamında İçişleri Bakanlığı kararıyla tesis edilen işlemin; kamu gücüne dayalı ve tek taraflı tesis edilmiş bir idari işlem olması nedeniyle kadrolu işçinin kamu görevinden çıkarılmasına ilişkin işlemin iptali istemiyle açılacak iptal davasının görüm ve çözümünde idari yargı yerlerinin görevli olduğu kabul edilmektedir. Kadrolu İşçinin Kamu Görevinden Çıkarılması – Emsal Danıştay Kararları Danıştay 5. Daire Esas No: 2021/11857 Karar No: 2022/1657 Karar Tarihi: 30.03.2022 DANIŞTAY KARARI İstemin Konusu: … Bölge İdare Mahkemesi … İdare Dava Dairesinin … tarih ve E:… , K:… sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir. Yargılama Süreci Dava konusu istem: … Büyükşehir Belediye Başkanlığı bünyesinde kadrolu (sürekli/daimi) işçi olarak görev yapan davacının, 375 sayılı KHK geçici 35. madde uyarınca kamu görevinden çıkarılmasına ilişkin İçişleri Bakanlığının … tarih ve … sayılı işleminin iptali ile iş akdinin askıya alındığı 14/02/2018 tarihinden itibaren yoksun kaldığı tüm özlük haklarının iadesine ve parasal haklarının yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istenilmiştir. İlk Derece Mahkemesi kararının özeti: … İdare Mahkemesinin … tarih ve E:… , K:… sayılı kararında; 4857 sayılı İş Kanunu kapsamında davalı idare ile imzalamış olduğu iş sözleşmesi ile özel hukuk hükümlerine tabi olarak görev yapan davacının, kamu görevinden çıkarılmasına ilişkin işlemin, İş Kanunu\’na ve imzalanan iş akdine göre değerlendirilmesinin İş Mahkemelerinin görev alanında bulunduğundan, açılan bu davanın görüm ve çözümünde adli yargı yerlerinin (İş Mahkemesinin) görevli olduğu sonucuna varılmıştır. Belirtilen gerekçelerle davanın görev yönünden reddine karar verilmiştir. Bölge İdare Mahkemesi kararının özeti: Davacının istinaf başvurusunda bulunması üzerine … Bölge İdare Mahkemesi … İdare Dava Dairesinin … tarih ve E:… , K:… sayılı kararıyla; istinaf başvurusuna konu İdare Mahkemesi kararının hukuka ve usule uygun olduğu belirtilerek 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu\’nun 45. maddesinin 3. fıkrası uyarınca istinaf başvurusunun reddine karar verilmiştir. Temyiz Edenin iddiaları: Davacı tarafından; kamu görevinden çıkarılmasına dair işlemin bir idari işlem olduğu, uyuşmazlığın İş Mahkemelerinde görüm ve çözümünün mümkün olmadığı, kamu görevinden çıkarılmasına ilişkin işlemin yargı denetiminin idari yargı yerince yapılması gerektiği, benzer nitelikte davalarda İdare Mahkemelerince uyuşmazlığın esası hakkında karar verildiği, davanın görev yönünden reddine karar verilmesinin hukuka aykırı olduğu, Bölge İdare Mahkemesi kararının bozulması gerektiği ileri sürülmektedir. Karşı Tarafın Savunması: Davalı idare İçişleri Bakanlığı tarafından; Davanın görev yönünden reddine karar verilmesinin hukuka uygun olduğu belirtilerek temyiz isteminin reddi ile Bölge İdare Mahkemesi kararının onanması gerektiği savunulmaktadır. Davalı idare Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanlığı tarafından savunma verilmemiştir. Danıştay Tetkik Hâkiminin Düşüncesi: Temyiz isteminin kabulü ile davanın görev yönünden reddine ilişkin İdare Mahkemesi kararına yönelik olarak yapılan istinaf başvurusunun reddi yolundaki temyize konu … Bölge İdare Mahkemesi … İdare Dava Dairesi kararının bozulması gerektiği düşünülmektedir. TÜRK MİLLETİ ADINA Karar veren Danıştay Beşinci Dairesince, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra, dosya tekemmül ettiğinden yürütmenin durdurulması istemi hakkında ayrıca bir karar verilmeksizin gereği görüşüldü: İnceleme ve Gerekçe Maddi Olay: … Büyükşehir Belediye Başkanlığı bünyesinde kadrolu (sürekli/daimi) işçi olarak görev yapan davacı, 375 sayılı KHK geçici 35. madde uyarınca İçişleri Bakanlığının … tarih ve … sayılı işlemiyle kamu görevinden çıkarılmıştır. Bunun üzerine, anılan işlemin iptali ile iş akdinin askıya alındığı 14/02/2018 tarihinden itibaren yoksun kaldığı tüm özlük haklarının iadesine ve parasal haklarının yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle temyizen incelenen davayı açmıştır. İlgili Mevzuat 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu\’nun 2. maddesinde, idari dava türleri olarak; idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptali için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan iptal davaları, idari eylem ve işlemlerinden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları, kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davaların sayıldığı ve idari yargının, idari eylem ve işlemlerin hukuki denetimini yapmakla görevli olduğu kurala bağlanmıştır. 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname\’nin geçici 35. maddesinin B fıkrasında yer alan düzenlemeye göre; Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren dört yıl süreyle; terör örgütlerine veya Millî Güvenlik Kurulunca Devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu değerlendirilen; … 8) Mahalli idareler personeli, valinin başkanlığında toplanan ve vali tarafından belirlenen kurulun teklifi üzerine İçişleri Bakanının onayıyla kamu görevinden çıkarılır. Hukuki Değerlendirme Görev uyuşmazlığının çözümünde tarafların hukuki statüsünün yanında dava konusu edilen işlemin niteliği de önem arz etmektedir. Kamu tüzel kişileri ile gerçek kişiler arasındaki ilişki özel hukuktaki eşitler arası ilişkiden farklıdır. Kimi zaman kamu tüzel kişisi ile gerçek kişi arasında tamamen özel hukuk kurallarına göre bir ilişki tesisi mümkün ise de çoğunlukla kamu otoritesinin üstün yetkiyle donatıldığı, tek taraflı irade beyanı ile karşı tarafın hukuki durumunda değişiklik yapabildiği bir hukuki ilişki söz konusudur. İdare; İdare hukuku alanında, - [375 sayılı KHK Kapsamında Kamu Görevinden Çıkarma İşleminin İptali: Örnek Mahkeme Kararları](https://kayseriavukat.org.tr/kamu-gorevinden-cikarma-isleminin-iptali/): 375 sayılı KHK Kapsamında Kamu Görevinden Çıkarma İşleminin İptali Davası – Örnek Mahkeme Kararları Erzurum Bölge İdare Mahkemesi: Kamu Görevinden Çıkarma Kararının İptali Davasında Yürütmenin Durdurulması Karar veren Erzurum Bölge İdare Mahkemesi 1. İdari Dava Dairesince, itiraz dilekçesi ile dosyadaki bilgi ve belgeler incelenerek işin gereği görüşüldü: Dava; Davacı tarafından, Hakkâri İl Emniyet Müdürlüğü emrinde polis memuru olarak görev yapmakta iken, 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin geçici 35. maddesi uyarınca kamu görevinden çıkarılmasına ilişkin 22/09/2020 tarih ve 2020/.. sayılı işlemin iptali ve yürütmenin durdurulması ile işlem nedeniyle mahrum kaldığı maddi ve özlük haklarının kamu görevinden çıkarıldığı tarihten itibaren hesaplanacak yasal faiziyle birlikte ödenmesine ve … TL manevi tazminatın tazminine karar verilmesi istemiyle açılmıştır. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 27. maddesinin 2. fıkrasında, “Danıştay veya idari mahkemeler, idari işlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkânsız zararların doğması ve idari işlemin açıkça hukuka aykırı olması şartlarının birlikte gerçekleşmesi durumunda, davalı idarenin savunması alındıktan veya savunma süresi geçtikten sonra gerekçe göstererek yürütmenin durdurulmasına karar verebilirler…” hükmüne yer verilmiştir. 7145 sayılı Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 26’ncı maddesiyle, 27 Haziran 1989 tarihli 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname\’ye eklenen ve 31/07/2018 tarihinde yürürlüğe giren geçici 35. maddesinde, “(Ek: 25/7/2018-7145/26 md.) … B) Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç yıl süreyle; terör örgütlerine veya Millî Güvenlik Kurulunca Devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu değerlendirilen; … 6) Jandarma Genel Komutanlığı, Sahil Güvenlik Komutanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü personeli İçişleri Bakanının onayı ile kamu görevinden çıkarılır.” hükmüne yer verilmiştir. Aynı maddenin son fıkrasında da, “Bu maddenin (A) ve (B) fıkraları uyarınca haklarında işlem tesis edilecek olanlara yedi günden az olmamak üzere ilgili kurum tarafından uygun vasıtalarla savunma hakkı verilir. Verilen süre içinde savunmasını yapmayanlar, savunma hakkından vazgeçmiş sayılır.” hükmüne yer verilmiştir. Diğer taraftan yukarıya açık metni aktarılan maddeye göre kamu görevinden çıkarma işleminin tesis edilebilmesi için söz konusu bağın yapıya, oluşuma veya gruba “üyelik” veya “mensubiyet” şeklinde olması zorunlu olmayıp “iltisak” ya da “irtibat” şeklinde olması da yeterlidir. Dava dosyasının incelenmesinden, Hakkari İl Emniyet Müdürlüğü emrinde polis memuru olarak görev yapan davacı hakkında yapılan araştırma, ilgili kurumlardan elde edilen bilgiler neticesinde FETÖ/PDY terör örgütüyle iltisaklı olduğundan bahisle dava konusu 22/09/2020 tarih ve 2020/.. sayılı işlemle 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin geçici 35. maddesi uyarınca kamu görevinden çıkarılmasına karar verildiği, davacı tarafından bu işlemin iptali istemiyle bakılmakta olan davanın açıldığı anlaşılmaktadır. Dava dosyasındaki bilgi ve belgelerin değerlendirilmesi neticesinde, davacı hakkında, silahlı terör örgütüne üye olmak suçundan dolayı açılan ceza davası neticesinde … 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 06/03/2019 gün, E:2018/… K:2019/.. sayılı kararı ile davacının atılı suçtan beraatine karar verildiği ve bu kararın istinaf edilmeksizin kesinleştiği, UYAP kayıtları üzerinde yapılan inceleme neticesinde davacı hakkında başkaca bir dava ve soruşturma bulunmadığı, davacı hakkında bu yönde disiplin soruşturması da bulunmadığı, davacının FETÖ/PDY terör örgütüyle iltisaklı olduğuna ilişkin davalı idarece somut bir tespit ve delil ibraz edilmediği, ceza mahkemesinin beraat kararının içeriği incelendiğinde, davacının 2013 yılında FETÖ’ye müzahir bir evde 2 ay kaldığı sonrasında devlet yurdunda kaldığı, örgüt evinde kaldığı süre içinde örgütsel faaliyetlere katılmadığı, davacının örgüt hiyerarşisi içinde bulunduğuna dair delil bulunmadığı, tanık beyanlarında da davacının örgütsel faaliyetlere katıldığına ilişkin ifade bulunmadığı, ayrıca davacının eşinin çalıştığı özel şirketten aldığı ücretin Bank Asya üzerinden ödenmesi sebebiyle bu bankada hesap açtığı ancak hesap hareketleri incelendiğinde, maaş ve harcama dışında bu hesapta bir hareketlilik olmadığı, ayrıca davacının eşi hakkında herhangi bir soruşturma da bulunmadığı, bu durumda terör örgütleriyle irtibatlı ve iltisaklı olduğu kanıtlanmayan davacının 375 sayılı Yasanın geçici 35. maddesine istinaden kamu görevinden çıkarılmasına ilişkin dava konusu işlemde hukuka uyarlık bulunmadığı sonucuna varılmıştır. Diğer yandan dava konusu işlemin uygulanması halinde davacının kamu görevini yerine getiremeyeceği bunun da davacının mesleki kariyeri ve maddi yönden mağduriyetine sebep olacağı açıktır. Açıklanan nedenlerle; itirazın kabulüne, Van 2. İdare Mahkemesi’nin ../../2020 gün ve E:2020/… sayılı kararının kaldırılmasına, olayda 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 27. maddesinin 2. fıkrasında öngörülen şartların birlikte gerçekleştiği anlaşıldığından teminat aranmaksızın davaya konu işlemin yürütmesinin durdurulmasına, bu kararın kesin olduğunun taraflara tebliğine, 12/01/2021 tarihinde oy birliğiyle karar verildi. Samsun 1. İdare Mahkemesi: 375 Sayılı KHK Kapsamında Kamu Görevinden Çıkarma İşleminin İptali Dava dosyasının incelenmesinden; davacının, Samsun Halk Sağlığı Müdürlüğü’nde veri hazırlama ve kontrol işletmeni olarak görev yaptığı, 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin geçici 35. maddesinin (B) fıkrasının 9. alt bendinde yer alan düzenlemeye istinaden 05.04.2019 tarih ve 70… sayılı Bakanlık Olur’u ile kamu görevinden çıkarıldığı, bu işlemin iptali ile yoksun kaldığı özlük haklarının yasal faizi ile birlikte tazmini istenmektedir. Olayda, davacının İzmir … Ağır Ceza Mahkemesinin E:2017/.. K:2018/.. sayılı kararı ile terör örgütüne üye olma suçu ile 9 yıl 9 ay hapis cezası ile cezalandırıldığı, verilen hükme karşı istinaf isteminde bulunulduğu, İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dava Dairesi’nin E:2018/.. K:2019/.. sayılı kararı ile “…2009 yılına kadar tüm eylemlerini anlatmış olduğu, 2009 yılından devlet memuriyetine geçmiş olduğu, memuriyeti safahatında örgütle irtibatını devam ettirdiğini gösterir dosya kapsamında hiçbir delilin bulunmadığı, örgüte ait dernekte geçimini temin etmek için maaşlı olarak çalıştığı, çalışmış olduğu yıllar itibariyle cemaat olarak adlandırılan yapının sonradan terör örgütü olacağını ve anayasal düzeni bozmak amacıyla hareket edeceğini bilebilecek durumda ve konumda olmadığı, Bank Asya’da 2005 yılında açtırmış olduğu hesabında birikimlerini değerlendirmek üzere para yatırdığı, çeşitli tarihlerde yatırım hesabı açmış olduğu, her ne kadar 16/01/2004 tarihinde 3500,00 TL’lik bir katılım hesabı açmış ise de sanığın hesap hareketleri incelendiğinde, öncesinde de katılım hesaplarının bulunması, birden fazla temdit işleminin bulunması, sanığın 2014 yılı nisan ayı başında Bank Asya’da bulunan yaklaşık 150.000 TL’yi çektiği, bu şekliyle örgüt liderinin talimatları doğrultusunda hareket etmediği… suçun unsurlarının oluşmadığı… ” gerekçesiyle incelemeye konu hüküm kaldırılarak, beraat kararı verildiği görülmüştür. Davacının kamu görevinden çıkarılmasına gerektirecek başkaca herhangi bir sebep bulunmadığı görülmekte olup, dava konusu işlemde hukuka uyarlık bulunmamaktadır. Davacının özlük haklarının ödenmesine ilişkin kısma gelince; 375 sayılı KHK’ya eklenen geçici 35. maddesinde, “… görevine iade edilenlerin görevinden çıkarıldıkları tarihten göreve başladıkları tarihe kadar geçen süreye tekabül eden mali ve sosyal haklar ödenir” hükmü gereğince davacının yoksun kaldığı mali ve sosyal haklarına ilişkin kısmın da kabulü gerekmektedir. Ankara 5. İdare Mahkemesi: 375 sayılı KHK Kapsamında Kamu - [375 sayılı KHK Geçici 35. Madde Kapsamında Kamu Görevinden Çıkarılma ve İptal Davası Açılması](https://kayseriavukat.org.tr/375-sayili-khk-gecici-35-madde/): 375 sayılı KHK Geçici 35. Madde Kapsamında Kamu Görevinden Çıkarılma Kararına Karşı İptal Davası Açılması 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin geçici 35. maddesi, “terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu” iddia edilen kamu görevlilerinin ihraç edilmesi veya rütbelerinin alınması suretiyle kamu görevinden çıkarılmasına yönelik düzenlemeler içermektedir. Anayasa’nın 129. maddesinde yer alan “Memurlar ve diğer kamu görevlileri Anayasa ve kanunlara sadık kalarak faaliyette bulunmakla yükümlüdürler.” hükmü ile, devlet memurlarının ve kamu görevlilerinin bu kamu hizmetlerini yürütürken Anayasa ve kanunlara sadık kalmasını hedeflenmiştir. 375 sayılı KHK kapsamında kamu personelinin ihraç edilebilmesi için; Yazılı olarak soruşturma başlatılması, Bilgi/belge toplamaya yönelik soruşturmacı görevlendirilmesi, Soruşturmanın gizliliğinin sağlanması, Savunma hakkı kapsamında kamu görevlisine en az 7 günlük savunma süresi verilmesi, Onaya sunulan ihraç talebinin somut bilgi, belge ve bulgu ile temellendirilmesi gerekir. 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname\’nin geçici 35. maddesi gereği özellikle FETÖ/PYD terör örgütü ile ilişkisi olduğu iddiasıyla meslekten ihraç edilen kamu görevlileri arasında ceza veya HAGB alanlarla birlikte ceza yargılaması devam eden ya da hakkında KYOK, SYOK ve beraat kararı verilmiş olanlar, hatta hakkında herhangi bir ceza soruşturması bulunmayanlar da mevcuttur. 15 Temmuz 2016 tarihinden sonra ilan olağanüstü hal döneminde ihraç işlemleri Resmi Gazete’de yayımlanan KHK listeleri aracılığıyla gerçekleştirilmiştir. Olağanüstü Hal dönemi sonrasında 375 sayılı KHK (Kanun Hükmünde Kararname)’ye eklenen geçici 35. maddeyle 3yıl süreyle kamu görevinden çıkarma işlemleri için bakanlıklara yetki verilmiş, daha sonra 7333 sayılı Kanunun 23 üncü maddesiyle bu süre 1 yıl daha uzatılmıştır. Bu bağlamda Bakanlıklar ve kurumlar tarafından 31/7/2022 tarihine kadar 375 sayılı KHK kapsamında meslekten çıkarma işlemleri gerçekleştirilmiştir. 375 sayılı KHK geçici 35. maddesinde belirtilen milli güvenliğe karşı faaliyette bulunduğu iddia edilen ve özellikle hakkında ceza yargılaması bulunan kamu görevlileri hakkında ayrıca idari soruşturma açılmaktadır. Bakanlıklar tarafından gerçekleştirilen bu soruşturmalar sonucunda kamu personeli hakkında kamu görevinden çıkarma, rütbenin alınması, görevden uzaklaştırma veya açığa alınma kararları verilmektedir. İdare hukuku alanında yetkin avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz; 375 sayılı KHK geçici 35. madde kapsamında kamu görevinden çıkarma, rütbenin alınması, görevden uzaklaştırma veya açığa alma kararlarına karşı açılacak iptal davasında savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek taraflara avukatlık ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Hukuk Büromuz, ayrıca Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) başvuru sürecinde taraflara hukuki yardım sunmaktadır. 375 sayılı KHK Geçici Madde 35- (Ek: 25/7/2018-7145/26 md.) A) Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren dört yıl süreyle; terör örgütlerine veya Millî Güvenlik Kurulunca Devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu değerlendirilen Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında Anayasa Mahkemesi Genel Kurulunun salt çoğunluğunca; Yargıtay daire başkanı ve üyeleri hakkında Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunca; Danıştay daire başkanı ve üyeleri hakkında Danıştay Başkanlık Kurulunca; hâkim ve savcılar hakkında Hâkimler ve Savcılar Kurulu Genel Kurulunca, askeri hâkimler hakkında Milli Savunma Bakanının başkanlığında, Milli Savunma Bakanı tarafından birinci sınıf askeri hâkimler arasından seçilecek iki askeri hâkimden oluşan komisyonca ve Sayıştay meslek mensupları hakkında Sayıştay Başkanının başkanlığında, başkan yardımcıları ile Sayıştay Başkanı tarafından belirlenecek bir daire başkanı ve bir üyeden oluşan komisyonca meslekte kalmalarının uygun olmadığına ve meslekten çıkarılmalarına karar verilir. Bu kararlar, Resmî Gazetede yayımlanır ve yayımı tarihinde ilgililere tebliğ edilmiş sayılır. Meslekten çıkarma kararlarına karşı ilgili kanunlarda yer alan hükümler uyarınca itiraz edilmesi veya yeniden inceleme talebinde bulunulması üzerine verilen kararlar da Resmî Gazetede yayımlanır ve yayımı tarihinde ilgililere tebliğ edilmiş sayılır. Bu kişiler hakkında alınan kararlar on beş gün içinde Devlet Personel Başkanlığına bildirilir. Görevden uzaklaştırılanlar veya görevlerine son verilenlerin silah ruhsatları ve pasaportları iptal edilir ve bu kişiler oturdukları kamu konutlarından veya vakıf lojmanlarından on beş gün içinde tahliye edilir. Bu fıkranın birinci paragrafı uyarınca görevine son verilenler hakkında bu maddenin (B) fıkrasının ikinci paragrafı hükümleri uygulanır. Ayrıca askeri hâkimlerin askeri rütbeleri, mahkûmiyet kararı aranmaksızın alınır. B) Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren dört yıl süreyle; terör örgütlerine veya Millî Güvenlik Kurulunca Devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu değerlendirilen; 1) 27/7/1967 tarihli ve 926 sayılı Türk Silâhlı Kuvvetleri Personel Kanununa tabi personel Milli Savunma Bakanının onayı ile kamu görevinden çıkarılır. 2) 18/3/1986 tarihli ve 3269 sayılı Uzman Erbaş Kanununa tabi personelden Türk Silahlı Kuvvetlerinde istihdam edilenler Milli Savunma Bakanının onayı ile kamu görevinden çıkarılır. 3) 13/6/2001 tarihli ve 4678 sayılı Türk Silâhlı Kuvvetlerinde İstihdam Edilecek Sözleşmeli Subay ve Astsubaylar Hakkında Kanuna tabi personelden Türk Silahlı Kuvvetlerinde istihdam edilenler Milli Savunma Bakanının onayı ile kamu görevinden çıkarılır. 4) 10/3/2011 tarihli ve 6191 sayılı Sözleşmeli Erbaş ve Er Kanununa tabi personelden Türk Silahlı Kuvvetlerinde istihdam edilenler Milli Savunma Bakanının onayı ile kamu görevinden çıkarılır. 5) Milli Savunma Bakanına bağlı personel Milli Savunma Bakanının onayı ile kamu görevinden çıkarılır. 6) Jandarma Genel Komutanlığı, Sahil Güvenlik Komutanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü personeli İçişleri Bakanının onayı ile kamu görevinden çıkarılır. 7) 11/10/1983 tarihli ve 2914 sayılı Yükseköğretim Personel Kanununa tabi personel, Yükseköğretim Kurulu Başkanının teklifi üzerine Yükseköğretim Kurulunun kararıyla; yükseköğretim kurumları ile yükseköğretim üst kuruluşlarındaki 657 sayılı Kanuna tabi personel ise yükseköğretim kurumları ile yükseköğretim üst kuruluşlarının en üst yöneticisinin teklifi üzerine, yükseköğretim kurumlarında üniversite yönetim kurulunun, yükseköğretim üst kuruluşlarında ise Yükseköğretim Kurulunun kararıyla kamu görevinden çıkarılır. 8) Mahalli idareler personeli, valinin başkanlığında toplanan ve vali tarafından belirlenen kurulun teklifi üzerine İçişleri Bakanının onayıyla kamu görevinden çıkarılır. 9) 657 sayılı Kanuna ve diğer mevzuata tabi her türlü kadro, pozisyon ve statüde (işçi dâhil) istihdam edilen personel, ilgili kurum veya kuruluşun en üst yöneticisi başkanlığında bağlı, ilgili veya ilişkili olunan bakan tarafından oluşturulan kurulun teklifi üzerine ilgili bakan onayıyla kamu görevinden çıkarılır. Bu maddenin (A) fıkrasında belirtilenlerin işlemleri ise söz konusu fıkradaki usule göre yapılır. 10) Bir bakanlığa bağlı, ilgili veya ilişkili olmayan diğer kurumlarda her türlü kadro, pozisyon ve statüde (işçi dâhil) istihdam edilen personel, birim amirinin teklifi üzerine atamaya yetkili amirin onayıyla kamu görevinden çıkarılır. Bu fıkranın birinci paragrafı uyarınca görevine son verilenler bir daha kamu hizmetinde istihdam edilemez, doğrudan veya dolaylı olarak görevlendirilemez; görevinden çıkarılanların uhdelerinde bulunan her türlü mütevelli heyet, - [Boşanma Davasındaki Feragat Beyanı, Daha Sonra Açılan Mal Rejimi Davasında da Dikkate Alınır mı?](https://kayseriavukat.org.tr/mal-rejimi-davasi-feragat-beyani/): Boşanma Davasındaki Feragat Beyanı, Daha Sonra Açılan Mal Rejimi Davasında da Dikkate Alınır mı? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1673 Karar No: 2018/251 Karar Tarihi: 21.02.2018 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki mal rejiminden kaynaklanan alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda (Kapatılan) Kartal 3. Aile Mahkemesince davanın reddine dair verilen 03.05.2012 gün ve 2010/623 E., 2012/455 K. sayılı karar davacı vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 28.03.2013 gün ve 2012/9614 E., 2013/4584 K. sayılı kararı ile, “…Davacı … Kılıçlı vekili dava dilekçesinde, vekil edeni ile davalının 31.10.2005 tarihinde evlendiklerini, Kartal 3. Aile Mahkemesi’nin 2008/705 Esas 2010/200 Karar sayılı kararı ile 17.02.2010 tarihinde boşandıklarını, taraflar arasındaki mevcut edinilmiş mallara katılma rejiminin sona erdiğini, tarafların evlenmelerinden kısa bir süre sonra davalının borcu olduğunu belirterek para istediğini vekil edeninin de adına kayıtlı dairelerden birini satarak parayı kendisine gönderdiğini, davacının 160 ada 470 sayılı parselde 50/660 arsa paylı 3 nolu daireyi 12.12.2005 tarihinde satarak bedelinin tamamı olan 149.000,00 TL’yi 13.12.2005 tarihinde Ziraat Bankası Küçükyalı Şubesi’nden davalının Ziraat Bankası Kaş/Antalya Şubesi’nde hesabına gönderdiğini, davalının bu parayla Alanya’da 18 nolu bağımsız bölümü aldığını ve adına tapuya bağladığını, 1-2 ay sonra davalının yine borçlarının bulunduğunu açıklayarak vekil edeninden kendisine ait dairelerden birini daha satmaya ikna ettiğini, vekil edeninin bu isteği de yerine getirdiğini, yine 160 ada 470 sayılı parselde 50/660 arsa paylı 4 nolu daireyi 17.07.2006 tarihinde sattığını, bedeli olan 157.000,00 TL’yi aynı tarihte davalı ile ortak hesaplarının bulunduğu İş Bankası Alanya Şubesi’ndeki hesaba yatırdığını, davalının bu parayı 20.07.2006 tarihinde çektiğini, paranın bir kısmı ile … plakalı 2007 model Passat marka bir otomobili kendisinin aldığını, kalan parayı da peyderpey harcadığını, davalının açıklandığı biçimde edinilen taşınır ve taşınmazlarla bir ilgisinin bulunmadığını, gerek Alanya’daki 18 nolu dairenin gerekse Passat marka aracın edinilmesinde davalının hiçbir katkıda bulunmadığını, haksız yere kendi adına tescil ettiğini, toplam 350.000,00 TL’ye ulaşan transferlerin davalı adına yapıldığını, evlilik birliği süresince edinildiği malların edinilmesine doğrudan vekil edeninin katkı sağladığını açıklayarak vekil edeninin mal rejiminin sona ermesinden kaynaklanan fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak koşuluyla şimdilik 150.000,00 TL alacağını mal rejiminin sona erme tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı … vekili 28.06.2010 tarihli cevap dilekçesinde; davacı ile davalının Alanya’da ikamet ettiklerini, davanın bu nedenle davalının ikametgâhı olan Alanya yetkili Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesi’nde açılması gerektiğini, açılan boşanma davasının henüz kesinleşmediğini, bu nedenle eldeki davanın boşanma davası bakımından bekletici mesele yapılmasının zorunlu olduğunu, davayı kabul etmediklerini, vekil edeninin mali durumunun iyi olduğunu, uzun yıllar çalışması sonucu hayli birikime sahip bulunduğunu, vekil edenin evlenmeden önce ve evlendikten sonraki birimleri ile araç ve taşınmazın satın alındığını, evin alımında davacı tarafından 10.000,00 TL bir katkı sağlandığını, bu miktarda eşine yardımcı olmak amacıyla davacı tarafından davalıya yapılan bağış olarak değerlendirilmesi gerektiğini, bankadaki hesaplarda bulunan paranın da vekil edenine ait olduğunu, sözü edilen aracın parasının davalı tarafından karşılandığını belirterek davanın reddine karar verilmesini savunmuştur. Mahkemece; “…davacı tarafından davalı aleyhine açılan Alanya 4. Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesi’nin 2006/214 Esas, 2007/79 Karar sayılı dosya ile davacının boşanma davası ile birlikte aynı zamanda taşınmaz ve aracın kaydının iptali ile adına tesciline, olmazsa araç ve taşınmazın bedelinin %50’sinin aralarında taksimini istediğini, ancak, mahkemeye sunduğu 24.11.2007 tarihli dilekçe ile davalının banka hesabında bulunan paranın davalıya ait olması, aracın davalının kendi parası ile alınmış bulunması, ev için ödenen bedelin bir kısmının davalının parası olması ve kalan miktar olan 10.000,00 TL’nin davalıya bağış olarak verilmiş olması nedeniyle bu yöndeki dava ve talebinden feragat ettiğini, tedbirlerinde kaldırılmasını istediğini, kimlik tespitlerinin yapıldığını, mahkemece 28.02.2007 tarihinde davalının (davacının olacak) feragati nedeniyle davanın reddine karar verildiğini, davanın 08.03.2007 tarihli dilekçesinde de temyiz isteminden vazgeçtiğini, kararın kesinleştirildiğini, kesinleşme tarihinin 10.05.2007 olduğunu, davacının dava dilekçesinde; feragat dilekçesini okumadan imzaladığını, yaşlı olduğunu, bu nedenle muteber olmadığı iddialarının inandırıcı bulunmadığını, çünkü davacının söz konusu dosyada vekilinin bulunduğu fikri ve ruhi yönden sağlıklı olduğunun gözlendiğini, imzalanan evrakın iptali için herhangi bir hukuki başvuruda bulunmadığının görüldüğünü, aynı konuda yeniden dava açılamayacağını, feragatin kesin hükmün sonuçlarını doğurduğunu, davacının bu mallarda hak sahibi olmadığını beyan ettiğinden ve haklarından vazgeçtiğinden davanın reddine..” karar verilmesi üzerine hüküm davacı vekili tarafından süresinde temyiz edilmiştir. Dava, yasal mal rejimi olarak kabul edilen edinilmiş mallara katılma rejimi döneminde edinilen mallardan kaynaklanan ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 202, 219, 225, 229, 230, 231, 232, 235 ve 236. maddeleri gereğince açılan katılma alacağı isteğine ilişkindir. Davacı vekili dava dilekçesinde; fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak koşuluyla taşınmaz ve araçtan kaynaklanan 150.000,00 TL’nin yasal faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesi isteğinde bulunmuştur. Taraflar, 31.10.2005 tarihinde evlenmişler, 22.07.2008 tarihinde açılan ve 25.07.2011 tarihinde kesinleşen boşanma davasının kabulle sonuçlanması ile boşanmışlardır. Eşler arasında evlendikleri 31.10.2005 tarihinde boşanma davasının açıldığı 22.07.2008 tarihine kadar başka bir mal rejimide seçtikleri ileri sürmediklerinden edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir. (TMK.m.202, 4722 s.K.m.10). Eşler arasındaki mal rejimi boşanma davasının açıldığı 22.07.2008 tarihinde sona ermiştir. (TMK.m.225/2) Mahkemece, yazılı gerekçeyle davanın reddine karar verilmiş ise de mahkemenin bu görüşüne katılma olanağı bulunmamaktadır. Davacı … birinci boşanma davasını 18.10.2006 tarihinde Alanya 4. Asliye Hukuk (Aile Mahkemesi sıfatıyla) Mahkemesi’nde açmış, boşanma dava dilekçesi ile birlikte aynı zamanda aynı gerekçelerle davalı tarafından davacının gönderdiği paralarla alındığı iddia edilen Alanya’daki 18 nolu bağımsız bölüm ile davalı adına trafikte kayıtlı bulunan … plakalı aracın maddi değerlerinin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte dava tarihindeki % 50 pay bedelinin davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davacı … bizzat Alanya 4. Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesi’ne hitaben yazdığı 24.01.2007 havale tarihli dilekçesiyle “.. açmış olduğu davadan ve boşanma isteğinden feragat ettiğini, yine davalının banka hesabında bulunan paranın davalıya ait olduğunu, aracın davalının kendi parasıyla alındığını, ev için ödenen bedelinde büyük bir kısmının davalının parası olduğunu, kalan miktarın da (10.000,00 YTL) tarafından kendisine hibe olarak verildiğini, bu nedenle bu yönlerdeki dava ve talebinden de feragat ettiğini, davalıdan vekalet ücreti, dava harç ve masraflarını istemediğini, feragat talebinin kabulü ile taşınmaz, banka hesabı ve araç üzerine konmuş olan tedbirin kaldırılmasına karar verilmesini istediğini…” açıklamıştır. Mahkemece kimliği tespit edilmiş Yazı İşleri Müdürü ve katip tarafından imzalanmıştır. Aynı biçimde davacı … 08.03.2007 tarihli dilekçesinde de, mahkeme kararını temyiz etmeyeceğini bildirmiştir. Yine kimlik tespiti aynı şekilde yapılmıştır. Bu nedenle Alanya 4. Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesi’nin - [Tapu Sicilinin Tutulmasından Dolayı Devletin Sorumluluğuna Dayalı Maddi Tazminat İstemi](https://kayseriavukat.org.tr/tapu-sicilinin-tutulmasi/): Tapu Sicilinin Tutulmasından Dolayı Devletin Sorumluluğu Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2025 Karar No: 2018/1189 Karar Tarihi: 13.06.2018 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın zamanaşımı nedeniyle reddine dair verilen 20.09.2011 gün ve … sayılı karar, davacılar vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 5. Hukuk Dairesinin 19.12.2012 gün ve 2012/19256 E., 2012/27445 K. sayılı kararı ile; “…Dava, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1007. maddesinde düzenlenmiş bulunan tapu sicilinin tutulmasından dolayı devletin sorumluluğuna dayalı maddi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiş; hüküm, davacılar vekilince temyiz edilmiştir. Dosyada bulunan belgelerden; Maliye Hazinesi tarafından açılan tapu iptali ve tescil davasında kıyı kenar çizgisi içinde kaldığı saptanarak dava konusu taşınmazın tapusunun iptaline karar verildiği, kararın Yargıtay denetiminden geçmeden 31.01.2008 tarihinde kesinleştiği, bunun üzerine davacının 01.12.2008 tarihinde 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nun 60. maddesinde öngörülen 10 yıllık genel zaman aşımı süresi içinde işbu davayı açtığı anlaşıldığından işin esasına girilerek hüküm kurulması gerekirken yazılı gerekçelerle davanın reddine karar verilmesi, Doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, tapu kaydının mahkeme kararı ile iptal edilmesi nedeniyle uğranılan zararın 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1007. maddesi uyarınca tazmini istemine ilişkindir. Davacılar vekili, müvekkillerinin mülkiyetinde bulunan 1662 parsel sayılı taşınmazın tapu kaydının, kıyı kenar çizgisi içerisinde kaldığından bahisle Samandağ Asliye Hukuk Mahkemesinin 2004/394 E., 2006/83 K sayılı kararı ile taşınmaz maliklerine tazminat ödenmeksizin iptaline karar verildiğini, ancak bu kararın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin malvarlığı haklarını güvence altına alan 1 numaralı ek protokolünün 1. maddesine aykırılık teşkil ettiğini ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 126.500,00-TL tazminatın, tespit tarihi olan 10.10.2008 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı … Hazinesinden tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davacılar vekili 18.08.2011 harç tarihli ıslah dilekçesi ile fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 1662 parselin ağaç bedelleri ile birlikte 110.790,50-TL tazminatın tapu iptal tarihi olan 16.01.2007 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı … Hazinesinden tahsilini istemiştir. Davalı … Hazinesi vekili devletin hüküm ve tasarrufu altında olan yerlerin 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 43. maddesi ile 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 16. maddesinde düzenlendiğini, bu gibi yerlerin özel mülkiyete konu olamayacağını ve herkesin eşit olarak ve serbestçe yararlanmasına açık yerlerden olduğunu; dava konusu yerin de kıyı kenar çizgisi içerisinde kaldığını, dolayısıyla ayni hakka konu olamayan, bu nedenle alım ve satım konusu yapılamayan ve rayiç değeri olmayan yerler içerisinde bulunduğunu, kaldı ki davanın zamanaşımına uğradığını belirterek davanın reddinin gerektiğini savunmuştur. Mahkemece davanın tapu kaydının iptalinden kaynaklanan tazminat istemine ilişkin olduğu, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1007. maddesi gereğince tapu sicillerinin tutulmasından doğan zararlardan devletin sorumlu olduğu, buradaki sorumluluğun kusur aramayan bir sorumluluk niteliğinde bulunduğu, yani tapu kaydının yanlış tutulması veya tapu işlemlerinde görevli olan kimselerin hukuka aykırı eylemleri nedeni ile güvenerek işlem yapan üçüncü kişilerin uğrayacakları zararlar nedeniyle devletin kusursuz sorumluluğunun olduğu, sorumluluğun esasının tapu kayıtlarının aleni olması ve bu kayıtlara güven duyulmasındaki zorunluluktan kaynaklandığı, buradaki zamanaşımının 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nun haksız fiile ilişkin 60. maddesine tabi bulunduğu, buna göre zararın ve sorumlunun öğrenilmesinden itibaren 1 yıl ve her durumda zarara yol açan olay tarihinden itibaren 10 yıl içerisinde davanın açılmasının gerektiği, tapu sicilinin tutulmasında muhafızın hukuka aykırı işlemi ve bununla zararlı sonuç arasında nedensellik bağının varlığı gerekmekte ise de eylemin kusura dayanıp dayanmamasının bir öneminin bulunmadığı, bir başka anlatımla devletin sorumluluğunun kusursuz sorumluluk olduğunun unutulmamasının yerinde olacağı ve zararın tapu sicilinin tutulmasından doğmuş olmasının aranacağı, dolayısıyla bu maddeye dayanan sorumluluk nedeni ile Devlete karşı yöneltilecek dava için 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nun 60. maddesindeki zamanaşımının uygulanacağı, Borçlar Kanunu’nun “İstihdam Edenlerin Mesuliyeti” başlıklı 55. maddesindeki düzenlemeye göre istihdam edenin sorumluluğunun da bir haksız fiil sorumluluğu türü olduğu, ancak burada sorumluluk için sadece kusur koşulunun aranmayacağı, aynı Kanun’un “Müruru Zaman” başlığını taşıyan 60. maddesinin de haksız fiil nedeni ile doğan borçlarda zamanaşımı süresini düzenlediği, Borçlar Kanunu’nun 125. maddesinde ise “Bu kanunda başka suretle hüküm mevcut olmadığı takdirde, her dava on senelik müruru zamana tabidir.” şeklinde bir hükmün yer aldığı, bu yasal çerçevede Borçlar Kanunu’nun 125. maddesinde belirtilen genel zamanaşımı süresinin başka hüküm bulunmadığı hallerde uygulanacağı sonucuna varıldığı, eldeki davada davalı Hazineye yüklenen sorumluluğun 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1007. maddesi kapsamında tapu sicilinin tutulmasından doğan zararlarda devletin sorumluluğu kapsamında değerlendirilmesinde bir görüş ayrılığının bulunmadığı ve dosya kapsamından TMK’nın 1007. maddesinde belirtilen sorumluluğun bir haksız fiil sorumluluğu olduğu, bu nedenle haksız fiilden kaynaklanan sorumluluğun tabi olduğu ve Borçlar Kanunu’nun 60. maddesinde düzenlenen 1 ve 10 yıllık zamanaşımı sürelerinin geçerli bulunduğu, 15.03.1944 gün, 1943/13 E., 1944/8 K. sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında belirtildiği gibi, tapuda yapılan bir yanlışlığın başlı başına hukukî bir varlık ifade etmeyeceği, ancak neden olduğu zarar itibariyle hukukî bir varlık kazanacağı, zarar doğmadıkça Hazinenin sorumluluğunun olmayacağı ve tapu kaydının düzeltilmesi olanak içinde bulundukça zarardan söz edilemeyeceği, eldeki davada zararın bulunduğu, bu itibarla Hazineye karşı tazminat davası açılabileceği, zararın ise tapu kaydının düzeltilmesi imkânının ortadan kalktığı, dolayısıyla somut olayda tapu kaydının iptali istemi ile Hazine tarafından açılan davanın kesinleştiği tarihte doğmuş olacağı, tazminat istemine dayanak teşkil eden Samandağ Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2004/394 E., 2006/83 K. sayılı kararının temyiz edilmeksizin 16.01.2007 tarihinde kesinleştiği, zararın doğduğu tarih olan 16.01.2007 tarihinden itibaren tazminat davasının açıldığı tarih olan 01.12.2008 tarihine geçen süre dikkate alındığında 1 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğu gerekçesiyle davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiştir. Davacılar vekilinin temyizi üzerine hüküm Özel Dairece, yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece dava konusu ile ilgili olarak benzer mahiyette olan ve aynı mahkemede görülen dosyalarının bir kısmının temyiz incelemesini yapan Yargıtay 4. Hukuk Dairesi kararlarında tapu sicilinin tutulmasından dolayı uğranılan zararın 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1007. maddesi gereğince ödetilmesi istemine ilişkin davalarda zararın, kamu tüzel kişisi olan davalının suç sayılan bir eyleminden doğmadığının, bu durumda uygulanacak olan zamanaşımı süresinin bir yıl olduğunun ve (uzamış) ceza zamanaşımının uygulanmayacağının ifade edildiği; temyiz mercinin değişmesi ve inceleme yapma görevinin Yargıtay 1. Hukuk Dairesine geçmesinden sonra 1. Hukuk Dairesince TMK’nın 1007. maddesinden kaynaklanan sorumlulukta bu tür bir davanın - [Seçim Döneminde Parti ve Adayların Leh veya Aleyhinde Memurların Propaganda Yapması Suç mu](https://kayseriavukat.org.tr/memurlarin-propaganda-yapmasi-suc-mu/): Seçim Döneminde Memurların Propaganda Yapması Suç mu 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun Adaylık hükümlerine aykırı hareketler ve propaganda yapamayacak olanlar – Madde 154 Özel kanunların adaylık koyma hususunda kabul ettiği esas ve şekillere uymaksızın adaylıklarını koyan memurlar ve yargıçlarla, adaylığını koymak için ordudan ayrılma isteğinde bulunmuş ve bu istekleri kabul edilmiş olmasına rağmen herhangi bir sebeple görevinden fiilen ayrılmadan veya resmi elbisesiyle propaganda yapan veya bu mahiyette herhangi bir harekette bulunan subaylar, askerî memurlar ve astsubaylar yüz günden az olmamak üzere adlî para cezası ile cezalandırılır. Yargıç ve yargıç sınıfından sayılanlarla, askerî şahıslar ve bu Kanunun 62 nci maddesinin ikinci fıkrasında yazılı memur ve hizmetlilerin özel kanunlarına göre ilan olunan seçimin başlangıç tarihinden oy vermenin sona ermesine kadar bir siyasi parti veya bağımsız adayların leh veya aleyhinde propaganda yapmaları veya herhangi bir suretle telkin ve tesirde bulunmaları halinde, fiili daha ağır cezayı gerektiren bir suç oluşturmadığı takdirde, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılırlar. 63 üncü maddede belirtilen yasaklara uymayanlar altı aydan bir seneye kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Matbua dağıtımı – Madde 62 El ilanı mahiyetindeki matbuaları dağıtacak kimselerin seçme yeterliğini haiz olmaları şarttır. Devlet, katma bütçeli idareler, il özel idareleri, belediyelerle bunlara bağlı daire ve müesseseler, İktisadi Devlet teşekkülleri ve bunların kurdukları müesseseler ve ortaklıkları ile diğer kamu tüzel kişiliklerinde memur ve hizmetli olarak çalışanlar, ilan dağıtamazlar. Seçim süresince yapılamıyacak işler – Madde 63 62 nci maddede sayılanlarla, umumi menfaatlere hadim cemiyetler ve bunlarda görev almış bulunan memur ve hizmetliler seçimlerde de tarafsızlıklarını muhafaza etmek zorundadırlar. Yukarıda yazılı olanların, 5830 sayılı Kanunda yazılı yasak hükümleri saklı kalmak üzere seçim süresince : a) Siyasi partilere veya adaylara her ne nam ile olursa olsun bağış ve yardımlarda bulunmaları, b) Memur ve hizmetlileriyle her türlü araç ve gereç ve imkanlarını siyasi bir partinin veya adayın emrinde veya her hangi bir siyasi faaliyette çalıştırmaları, kullanmaları veya kullandırmaları yasaktır. Birinci fıkrada yazılı olanlarla, Bankalar Kanununa tabi teşekküllerin, siyasi bir partinin lehinde veya aleyhinde veya vatandaşın oyuna tesir etmek maksadiyle her türlü yayınlarda bulunmaları yasaktır. Daha önce basılmış ve yayınlanmış ve yukarıki fıkradaki mahiyeti taşıyan her türlü kitap, broşür, afiş ve bunlara benzer yayınlar da aynı hükme tabidir. Seçim Döneminde Parti ve Adayların Leh veya Aleyhinde Memurların Propaganda Yapması Suç mu Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2015/625 Karar No: 2018/118 Karar Tarihi: 27.03.2018 Mahkemesi: Ceza Dairesi İçtihat Metni İlk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Yargıtay 19. Ceza Dairesince 11.05.2015 gün ve 1-1 sayı ile sanık …\’ın 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun’a muhalefet suçundan beraatine oyçokluğuyla karar verilmiş, Karşı Oy Gerekçesi Daire Üyesi S. Pehlivan; \”Sanık hakkında 2972 sayılı Mahalli İdareler ile Mahalle Muhtarlıkları ve İhtiyar Heyetleri Seçimi Hakkında Kanun’un 8/1. maddesi gereğince, 5 yılda bir yapılması gereken ve 30 Mart 2014 Pazar günü yapılacak olan mahalli idareler seçimlerine ilişkin, Yüksek Seçim Kurulunun 22.12.2013 gün ve 28859 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 576 sayılı kararında, mahalli idareler seçiminin başlangıç tarihinin 1 Ocak 2014 Çarşamba günü, seçim propagandası serbestliğinin başlangıç tarihinin ise 20 Mart 2014 Perşembe günü olarak belirlendiği, Kütahya Valisi olan şüphelinin seçimin başlangıç tarihinden sonra 11.03.2014 tarihinde, Sağlık Bakanlığı tarafından gönderilen ambulansların dağıtım töreninde yaptığı konuşmada; “Simav ilçemizde hastane yapmakla ilgili süreci başlattık ama maalesef bunu da buradan söylemek zorundayım artık, Simav Belediye Başkanının karşı çıkması nedeniyle Simav\’da bugüne kadar hala hastane inşaatına başlayamadık.” şeklinde beyanda bulunduğu, bu beyanın yerel televizyon ve gazatelerde yayımlandığı, yerel seçimlerin hemen öncesinde vali tarafından yapılan bu açıklamanın yerel seçimlerde oy kullanacak seçmen üzerinde şikâyetçi aleyhine etki yaratacak nitelikte olduğu, nitekim belediye başkanı olan şikâyetçinin seçimi kaybettiği, böylece seçim süresince tarafsızlığını korumak zorunda olan ve hiçbir parti veya bağımsız adayın leh ve aleyhinde herhangi bir suretle telkin ve tesirde bulunmaması gereken şüpheli valinin bu açıklamasıyla seçim yasaklarına uymayarak 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun’a aykırı hareket ettiği iddiasıyla kamu davası açılmıştır. Kütahya Valisi olarak görev yapan sanığın iddianamede belirtilen fiili işlediği hususunda bir tereddüt bulunmamakta olup, sanığın fiilin sübutuna yönelik herhangi bir itirazı da mevcut değildir. Burada tartışılması gereken husus fiilin hukuki niteliğinin tesbiti ve sanığa atılı suçun manevi unsurunun oluşup oluşmadığına ilişkindir. Öncelikle bu suçun faili 298 sayılı Kanun’un 154/2. maddesinde yazılı kişiler yani \’askeri şahıslar ile aynı kanunun 62. maddesinin 2. fıkrasında yazılı memur ve hizmetliler\’ olabilecektir. Suç tarihinde Kütahya Valisi olan sanığın bu kapsamdaki kamu görevlilerinden olduğu hususunda bir tereddüt yoktur. 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun’un 154/2. maddesinde “Yargıç ve yargıç sınıfından sayılanlarla, askerî şahıslar ve bu Kanunun 62. maddesinin ikinci fıkrasında yazılı memur ve hizmetlilerin özel kanunlarına göre ilan olunan seçimin başlangıç tarihinden oy vermenin sona ermesine kadar bir siyasi parti veya bağımsız adayların leh veya aleyhinde propaganda yapmaları veya herhangi bir suretle telkin ve tesirde bulunmaları halinde, fiili daha ağır cezayı gerektiren bir suç oluşturmadığı takdirde, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılırlar.” hükmüne yer verilmiştir. Madde metninde yer alan; Propaganda; çok sayıda insanın düşünce ve davranışlarını etkilemek amacını taşıyan önceden planlanmış bir mesajlar bütünü olup, bir fikrin her çeşit vasıtayla hedef kitleye telkin edilmesi şeklinde tarifi mümkündür. Telkin: Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama, birisinin zihnine bir şeyler yerleştirme, bir fikri aşılamaya çalışma anlamlarını içermektedir. Tesir: Bir kimse veya nesnenin başka bir kişi veya şey üzerindeki gücü, bir şeyin verdiği izlenim gibi anlamları muhtevidir. Suç tarihinde Kütahya Valisi olan sanığın, seçim takvimi içinde kalan zamanda ve bir sonraki mahalli idareler seçiminde Demokrat Parti\’den Belediye Başkanı adayı ve o tarih itibariyle görevdeki belediye başkanı olan müdahille ilgili olarak, Simav İlçesine Devlet Hastanesi yapılmamasından müdahili sorumlu tuttuğu, bu konudaki konuşmayı Kütahya ilinde yaptığı ve daha sonra Tunçbilek beldesinde de aynı konuşmayı tekrarladığı anlaşılmaktadır. Sanığın yaptığı konuşmanın yapılacak seçimi etkilemeye yönelik olduğu, tanımları verilen propaganda, etki veya tesirde bulunma fiillerinin unsurları itibarıyle oluştuğu görülmektedir. Bu kapsamda, sanığın müdahille ilgili yaptığı konuşma seçmen iradesi üzerinde tesir gücü olduğu değerlendirilerek, bir siyasi parti tarafından seçim broşürüne konu edilmiştir. Bu da başlı başına sanığın beyanlarının, tarafsızlığıyla bağdaşmadığını, bir adayın aleyhinde tesir ve telkin mahiyetinde olduğunu ortaya koymaktadır. 298 sayılı Kanun’un 154/2. maddesi sanığın da içinde bulunduğu - [Kaçakçılık Suçları: Ticari Amaçla Kaçak Çay ile Bandrolsüz Sigara ve Alkollü İçki Bulundurma](https://kayseriavukat.org.tr/kacakcilik-suclari/): Kaçakçılık Suçları ve Cezası 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu Kaçakçılık suçları – Madde 3 (1) Eşyayı, gümrük işlemlerine tabi tutmaksızın ülkeye sokan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis ve on bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. Eşyanın, gümrük kapıları dışından ülkeye sokulması halinde, verilecek ceza üçte birinden yarısına kadar artırılır. (2) Eşyayı, aldatıcı işlem ve davranışlarla gümrük vergileri kısmen veya tamamen ödenmeksizin ülkeye sokan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis ve on bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (3) Transit rejimi çerçevesinde taşınan serbest dolaşımda bulunmayan eşyayı, rejim hükümlerine aykırı olarak gümrük bölgesinde bırakan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (4) Belli bir amaç için kullanılmak veya işlenmek üzere ülkeye geçici ithalat ve dahilde işleme rejimi çerçevesinde getirilen eşyayı, hile ile yurt dışına çıkarmış gibi işlem yapan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (5) Birinci ila dördüncü fıkralarda tanımlanan fiillerin işlenmesine iştirak etmeksizin, bunların konusunu oluşturan eşyayı, bu özelliğini bilerek ve ticarî amaçla satın alan, satışa arz eden, satan, taşıyan veya saklayan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (6) Özel kanunları gereğince gümrük vergilerinden kısmen veya tamamen muaf olarak ithal edilen eşyayı, ithal amacı dışında başka bir kullanıma tahsis eden, satan veya devreden ya da bu özelliğini bilerek satın alan veya kabul eden kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (7) İthali kanun gereği yasak olan eşyayı ülkeye sokan kişi, fiil daha ağır bir cezayı gerektiren suç oluşturmadığı takdirde, iki yıldan altı yıla kadar hapis ve yirmi bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. İthali yasak eşyayı, bu özelliğini bilerek satın alan, satışa arz eden, satan, taşıyan veya saklayan kişi, aynı ceza ile cezalandırılır. (8) İhracı kanun gereği yasak olan eşyayı ülkeden çıkaran kişi, fiil daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmadığı takdirde bir yıldan üç yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (9) İlgili kanun hükümlerine göre teşvik, sübvansiyon veya parasal iadelerden yararlanmak amacıyla ihracat gerçekleşmediği hâlde gerçekleşmiş gibi gösteren ya da gerçekleştirilen ihracata konu malın cins, miktar, evsaf veya fiyatını değişik gösteren kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis ve on bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. Beyanname ve eki belgelerde gösterilen ile gerçekte ihraç edilen eşya arasında yüzde onu aşmayan bir fark bulunması halinde, sadece 27/10/1999 tarihli ve 4458 sayılı Gümrük Kanunu hükümlerine göre işlem yapılır. (10) Kaçakçılık suçunun konusunu oluşturan eşyanın akaryakıt ile tütün, tütün mamulleri, makaron, yaprak sigara kâğıdı, etil alkol, metanol ve alkollü içkiler olması halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek cezalar yarısından iki katına kadar artırılır, ancak bu fıkranın uygulanması suretiyle verilecek ceza üç yıldan az olamaz. (11) Ulusal marker uygulamasına tabi olup da, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumunun belirlediği seviyenin altında ulusal marker içeren veya hiç içermeyen akaryakıtı; a) Ticari amaçla üreten, bulunduran veya nakleden, b) Satışa arz eden veya satan, c) Bu özelliğini bilerek ve ticari amaçla satın alan, kişi iki yıldan beş yıla kadar hapis ve yirmi bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. Ancak, marker içermeyen veya seviyesi geçersiz olan akaryakıtın kaçak olarak yurda sokulduğunun anlaşılması hâlinde, onuncu fıkra hükmüne istinaden cezaya hükmolunur. (12) Enerji Piyasası Düzenleme Kurumundan izin alınmadan; akaryakıt haricinde kalan solvent, madenî yağ, baz yağ, asfalt ve benzeri petrol ürünlerinden akaryakıt üreten veya bunları doğrudan akaryakıt yerine ikmal ederek üreten, satışa arz eden, satan, bulunduran, bu özelliğini bilerek ticarî amaçla satın alan, taşıyan veya saklayan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis ve yirmi bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. Akaryakıt yerine kullanılan diğer ürünler yönünden de bu fıkra uyarınca cezaya hükmolunur. (13) Her türlü üretim, iletim ve dağıtım hatları dahil olmak üzere sıvı veya gaz halindeki hidrokarbonlarla, hidrokarbon türevi olan yakıtları nakleden boru hatlarından, depolarından veya kuyulardan kanunlara aykırı şekilde alınan ürünleri satışa arz eden, satan, bulunduran, bu özelliğini bilerek ticarî amaçla satın alan, taşıyan veya saklayan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis ve yirmi bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (14) Kaçak akaryakıt veya sahte ulusal marker elde etmeye, satmaya ya da herhangi bir piyasa faaliyetine konu etmeye yarayacak şekilde lisansa esas teşkil eden belgelerde belirlenenlere aykırı olarak sabit ya da seyyar tank, düzenek veya ekipman bulunduranlar iki yıldan beş yıla kadar hapis ve yirmi bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (15) Ulusal markeri yetkisiz olarak üreten, satışa arz eden, satan, yetkisiz kişilerden satın alan, kabul eden, bu özelliğini bilerek nakleden veya bulunduranlar, iki yıldan beş yıla kadar hapis ve yirmi bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. Ulusal markerin kimyasal özelliklerini taşımasa bile, bu madde yerine kullanılmak amacıyla üretilen kimyasal terkipler hakkında da bu fıkra hükmü uygulanır. (16) Tütün mamulleri, makaron, yaprak sigara kâğıdı, etil alkol, metanol ve alkollü içkilerin ambalajlarına kamu kurumlarınca uygulanan bandrol, etiket, hologram, pul, damga veya benzeri işaretlerin taklitlerini imal eden veya ülkeye sokanlar ile bunları bilerek bulunduran, nakleden, satan ya da kullananlar üç yıldan altı yıla kadar hapis ve yirmi bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (17) Tütün mamulleri, makaron, yaprak sigara kâğıdı, etil alkol, metanol ve alkollü içkilerin ambalajlarına kamu kurumlarınca uygulanan bandrol, etiket, hologram, pul, damga veya benzeri işaretleri; ilgili mevzuatta belirlenen şekilde temin etmesine rağmen belirlenen ürünlerde kullanmaksızın bedelli veya bedelsiz olarak yayanlar, bunları alma veya kullanma hakkı olmadığı halde sahte evrak veya dokümanlarla veya herhangi bir biçimde ilgili kurum ve kuruluşları yanıltarak temin edenler, bunları taklit veya tahrif ederek ya da konulduğu üründen kaldırarak, değiştirerek ya da her ne suretle olursa olsun tedarik ederek amacı dışında kullananlar üç yıldan altı yıla kadar hapis ve yirmi bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (18) Ambalajlarında bandrol, etiket, hologram, pul, damga veya benzeri işaret bulunmayan ya da taklit veya yanıltıcı bandrol, etiket, hologram, pul, damga veya benzeri işaretleri taşıyan tütün mamulleri, makaron, yaprak sigara kâğıdı, etil alkol, metanol ve alkollü içkileri; a) Ticari amaçla üreten, bulunduran - [Devletin Birliğini ve Ülke Bütünlüğünü Bozma Suçunun İşlenmesi Sırasında Başka Suçların İşlenmesi](https://kayseriavukat.org.tr/ulke-butunlugunu-bozma-sucu/): Devletin Birliğini ve Ülke Bütünlüğünü Bozma Suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak – Madde 302 (1) Devlet topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin egemenliği altına koymaya veya Devletin bağımsızlığını zayıflatmaya veya birliğini bozmaya veya Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmaya yönelik bir fiil işleyen kimse, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Bu suçun işlenmesi sırasında başka suçların işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ilgili hükümlere göre cezaya hükmolunur. (3) Bu maddede tanımlanan suçların işlenmesi dolayısıyla tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur. Madde Gerekçesi Madde, Devletin ülkesine, egemenliğine ve birliğine karşı cürümlerden en ağırını cezalandırmaktadır; korunan hukukî yarar Devletin ülkesinin bütünlüğü ve egemenliğidir. Söz konusu suç, serbest hareketli bir suçtur. Bu suçun oluşabilmesi için belli amaca yönelik fiillerin işlenmesi gerekir. Bu amaç, madde metninde, 1. Devletin topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin egemenliği altına koymak, 2. Devletin birliğini bozmak, 3. Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmak, 4. Devletin bağımsızlığını zayıflatmak olarak belirlenmiştir. Söz konusu suçun oluşabilmesi için, işlenen fiilin bu amaçları gerçekleştirmeye elverişli olması gerekir. Bu bakımdan, fiillerin söz konusu neticeleri yaratabilecek nitelikte bulunması, suçun oluşması için şarttır. Devletin birliğini bozmak, topraklarının bir kısmını veya tamamını başka bir devletin egemenliği altına koymak, topraklarından bir kısmını Devlet egemenliğinden ayırmak, Devletin bağımsızlığını azaltmak sonuçlarını doğurması mümkün bulunmayan bir fiil, suçun maddî unsurunu oluşturmayacaktır. Fiilin bu niteliği taşıyıp taşımadığı ise olayların özelliğine göre takdir edilecektir. Bu fiillerin, cebrî nitelikli olması gerekir. Maddede ayrıca \”yönelik cebrî fiiller\” denilmesi gereksiz (lüzumsuz, zait) sayılmıştır; zira maddede belirtilen maksatlar çerçevesinde, fiillerin kendisinin nitelikleri gereği cebrî olması icap ettiği aşikârdır. Suçun oluşabilmesi için, maddede yazılı hedeflerin gerçekleşmiş bulunmasına ihtiyaç yoktur. Belirtilen amaçlara yönelik fiillerin işlenmiş bulunması yeterlidir. Bu suçun işlenmesi sırasında örneğin kişiler öldürülmüş, kasten yaralanmış ya da kişilerin veya kamu mallarına zarar verilmiş olabilir. Maddenin ikinci fıkrasında, bu suçlardan dolayı da ayrıca cezaya hükmolunacağı kabul edilmiştir. Maddenin üçüncü fıkrasına göre, bir ve ikinci fıkrada yer alan suçların işlenmesi dolayısıyla tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunacaktır. Silâhlı örgüt – Madde 314 (1) Bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları işlemek amacıyla, silahlı örgüt kuran veya yöneten kişi, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Birinci fıkrada tanımlanan örgüte üye olanlara, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir. (3) Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuna ilişkin diğer hükümler, bu suç açısından aynen uygulanır. Madde Gerekçesi Maddenin birinci fıkrasında, bu fıkra kapsamına giren suçları işlemek amacıyla silâhlı örgüt kurmak veya yönetmek, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. İkinci fıkrada ise, bu nitelikleri taşıyan örgüte üye olmak, ayrı bir suç olarak yaptırım altına alınmıştır. Maddede geçen temel kavram örgüttür. Dikkat edilmelidir ki, genel olarak suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, yönetmek veya bu örgüte üye olmak, kanunda yaptırım altına alınmış olmasına rağmen; bu maddede, işlenmesi amaçlanan suçlar bakımından bir sınırlama getirilmiştir. Keza, her iki suç arasında örgütün niteliği bakımından da farklılık bulunmaktadır. Bu madde kapsamına giren örgütün silâhlı olması gerekmektedir. Başka bir deyişle, silâh, bu suçun bir unsurunu oluşturmaktadır. Ancak, örgütün bütün mensuplarının silâhlı olmaları zorunlu değildir; hedeflenen suçların işlenmesini sağlayabilecek derecede olmak üzere bazı üyelerin silâhlı olmaları, suçun oluşması için yeterlidir. Her hâlde silâh sayısının suçun oluşması bakımından yeterli olup olmadığının takdiri de hâkime aittir. Maddenin üçüncü fıkrasında, suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuna ilişkin diğer hükümlerin, bu suç açısından da aynen uygulanacağı kabul edilmiştir. Bu suça ilişkin diğer hususlar hakkında, suç işlemek amacıyla örgüt kurmak suçuna ilişkin madde gerekçesi ile bu suçla bağlantılı etkin pişmanlık hükmünün gerekçesine bakılmalıdır.  Tehlikeli maddelerin izinsiz olarak bulundurulması veya el değiştirmesi – Madde 174 (1) Yetkili makamlardan gerekli izni almaksızın, patlayıcı, yakıcı, aşındırıcı, yaralayıcı, boğucu, zehirleyici, sürekli hastalığa yol açıcı nükleer, radyoaktif, kimyasal, biyolojik maddeyi imal, ithal veya ihraç eden, ülke içinde bir yerden diğer bir yere nakleden, muhafaza eden, satan, satın alan veya işleyen kişi, dört yıldan sekiz yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. Yetkili makamların izni olmaksızın, bu fıkra kapsamına giren maddeleri imal etmek, işlemek veya kullanmak amacıyla, gerekli olan malzeme ve teçhizatı ithal eden, ihraç eden, satışa arz eden, başkalarına veren, nakleden, depolayan, satın alan, kabul eden veya bulunduran kişi de aynı ceza ile cezalandırılır. (2) Bu fiillerin suç işlemek için teşkil edilmiş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde, verilecek ceza bir kat artırılır. (3) Önemsiz tür ve miktarda patlayıcı maddeyi satın alan, kabul eden veya bulunduran kişi hakkında, kullanılış amacı gözetilerek, bir yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Madde Gerekçesi Maddenin birinci fıkrası hükmüyle, yetkili makamlardan gerekli izin alınmaksızın, patlayıcı, yakıcı, aşındırıcı, yaralayıcı, boğucu, zehirleyici, sürekli hastalığa yol açıcı nükleer, radyoaktif, kimyasal, biyolojik maddeyi ülkeye sokmak, ülke içinde bir yerden diğer bir yere nakletmek, muhafaza etmek, satmak, satın almak veya üretmek, suç hâline getirilmiştir. Bu bakımdan söz konusu suç, seçimlik hareketli bir suç niteliği taşımaktadır. Bu madde, toplumu genel tehlikelere karşı korumanın yanı sıra; Uluslararası Nükleer Silâhların Yayılmasının Önlenmesi Andlaşması ve Nükleer Maddelerin Fiziksel Korunması Hakkındaki Sözleşme ile Türkiye\’nin üstlenmiş bulunduğu yükümlülüklerin yerine getirilmesi amacını taşımaktadır. Maddenin ikinci fıkrasına göre; birinci fıkrada yer alan fiillerin suç işlemek için teşkil edilmiş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi, cezanın artırılması sebebini oluşturmaktadır. Üçüncü fıkrada, ise, özellikle köy veya kırsal alanda yaşayan insanların çeşitli meşru ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla, önemsiz tür ve miktarda patlayıcı madde satın alması, kabul etmesi veya bulundurması hâlleri göz önünde bulundurularak, hükmedilecek cezada önemli ölçüde indirim yapabilmek hususunda mahkemeye takdir yetkisi tanınmıştır. Devletin Birliğini ve Ülke Bütünlüğünü Bozma Suçunun İşlenmesi Sırasında Başka Suçların İşlenmesi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2015/207 Karar No: 2017/351 Karar Tarihi: 04.07.2017 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 9. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi İçtihat Metni Sanık …\’nın devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 302/1 maddesi ile 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 5/1. maddesi uyarınca ağırlaştırılmış müebbet hapis, tehlikeli maddelerin izinsiz olarak bulundurulması veya el değiştirmesi suçundan TCK\’nın 37/1. maddesi delaletiyle aynı Kanunun 174/1-2 ve 3713 sayılı Kanunun 5/2. maddeleri uyarınca 10 yıl hapis, maktuller … ve …\’a yönelik nitelikli kasten öldürme suçundan TCK\’nın 37/1. maddesi delaletiyle aynı Kanunun - [Nitelikli Fuhuş Suçu: Hile ile Bir Kimseyi Fuhşa Sevk Etme ve Fuhşa Aracılık Etme](https://kayseriavukat.org.tr/nitelikli-fuhus-sucu/): Nitelikli Fuhuş Suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Fuhuş – Madde 227 (1) Çocuğu fuhşa teşvik eden, bunun yolunu kolaylaştıran, bu maksatla tedarik eden veya barındıran ya da çocuğun fuhşuna aracılık eden kişi, dört yıldan on yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. Bu suçun işlenişine yönelik hazırlık hareketleri de tamamlanmış suç gibi cezalandırılır. (2) Bir kimseyi fuhşa teşvik eden, bunun yolunu kolaylaştıran ya da fuhuş için aracılık eden veya yer temin eden kişi, iki yıldan dört yıla kadar hapis ve üçbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. Fuhşa sürüklenen kişinin kazancından yararlanılarak kısmen veya tamamen geçimin sağlanması, fuhşa teşvik sayılır. (3) Fuhşu kolaylaştırmak veya fuhşa aracılık etmek amacıyla hazırlanmış görüntü, yazı ve sözleri içeren ürünleri veren, dağıtan veya yayan kişi bir yıldan üç yıla kadar hapis ve iki yüz günden iki bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. (4) Cebir veya tehdit kullanarak, hile ile ya da çaresizliğinden yararlanarak bir kimseyi fuhşa sevk eden veya fuhuş yapmasını sağlayan kişi hakkında yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarısından iki katına kadar artırılır. (5) Yukarıdaki fıkralarda tanımlanan suçların eş, üstsoy, kayın üstsoy, kardeş, evlat edinen, vasi, eğitici, öğretici, bakıcı, koruma ve gözetim yükümlülüğü bulunan diğer kişiler tarafından ya da kamu görevi veya hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır. (6) Bu suçların, suç işlemek amacıyla teşkil edilmiş örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır. (7) Bu suçlardan dolayı, tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur. (8) Fuhşa sürüklenen kişi, tedaviye veya psikolojik terapiye tâbi tutulabilir. Madde Gerekçesi Madde metninde, kişilerin ve özellikle çocukların fuhuşa teşviki, sürüklenmesi fiillerinin hangi koşullarda suç oluşturduğu hususunda düzenlemeler yapılmıştır. Bu düzenlemeler yapılırken, Türkiye\’nin fuhuşla mücadele ile ilgili olarak milletlerarası sözleşmelerden kaynaklanan yükümlülükleri göz önünde bulundurulmuştur. Türkiye\’nin fuhuşla mücadele konusundaki milletlerarası yükümlülüklerini ihtiva eden anlaşmalardan 4 Mayıs 1910 tarihinde Paris\’te imzalanmış olan \”Beyaz Kadın Ticaretinin Zecren Men\’ine Dair Milletlerarası Sözleşme\”ye göre; \”Başkasının ihtiraslarını tatmin için, fuhuş maksadile, hatta suç kurbanının rızası ile olsa bile, bir kadın yahut küçük bir kızın fuhuş için hizmetlerini taahhüt eden (embaucher), böyle birisini kendisile beraber ve kendisinden sonra götüren (entrainer), veya bir yandan diğer bir yere sevkeden (détourner) kimseler, suçun kurucu unsurları çeşitli ülkelerde işlenmiş bulunsalar da, cezalandırılırlar.\” (madde 1). Keza, \”Başkasının ihtiraslarını tatmin için, fuhuş maksadile, reşit bir kadın veya kızın cebir ve şiddet, tehdit, hile veya nüfuzun kötüye kullanılması ya da diğer herhangi bir cebir aracı ile fuhuş için hizmetlerini taahhüt eyleyen (embaucher), böyle birisini kendisile beraber ve kendisinden sonra götüren (entrainer), veya bir yerden diğer bir yere sevkeden (détourner) kimseler, suçun unsurlarını teşkil eden hareketler çeşitli memleketlerde işlenmiş bulunsalar da, cezalandırılırlar.\” (madde 2). 30 Eylül 1921 tarihli \”Kadın ve Çocuk Ticaretinin Men ve Zecrine Dair Beynelmilel Cenevre Mukavelesi\”ne göre, \”Yüksek âkit taraflar, hangi cinsiyetten olurlarsa olsunlar, çocuk ticaretile meşgul şahısların araştırılması ve tecziyesi için bütün tedbirleri almak hususunda uyuşmuşlardır. Bu suç, 1910 Mukavelesinin 1. maddesinde yazılı fiildir.\” (madde 1). Keza, \”Yüksek âkit taraflar, suçun teşebbüsünü ve kanunî hudutlar dahilinde, 1910 Mukavelesinin 1 ve 2. maddelerinde ifade olunan hazırlık hareketlerini tecziye eylemek için zaruri bulunan tedbirleri almak hususunda uyuşmaktadırlar.\” (madde 3). Türkiye, bu Sözleşmeleri, Lozan Andlaşması ile birlikte, Bu Andlaşmanın 99 ve 100. maddelerinde sayılan milletlerarası anlaşmalar kapsamında kabul ederek onaylamıştır. Keza, 11 Ekim 1933 tarihinde \”Reşit Kadın Ticaretinin Men\’ine Dair Beynelmilel Cenevre Mukavelesi\” hazırlanarak devletlerin imzasına açılmıştır. Türkiye, bu Sözleşmenin 15 Nisan 1935 tarih ve 2693 sayılı Kanunla onaylamıştır. Bu Sözleşmeye göre; \”Bir başkasının ihtiraslarını tatmin etmek üzere reşit bir kadın veya kızı, kendi rızasile olsa bile, başka bir memlekette icrayı fuhuş maksadile kullanan, sürükleyen veya baştan çıkaran kimse, suçun unsurlarını teşkil eden fiillerin her biri ayrı ayrı memleketlerde yapılmış bulunsa bile, cezalandırılacaktır. Teşebbüs ve kanunî hudutlar içinde kalmak şartile ihzarî fiiller dahi cezalandırılır. …\” (madde 1). Nihayet, 2 Aralık 1949 tarihinde \”İnsan Ticaretinin ve Başkasının Fuhşunu Sömürmenin İlgası Hakkında Sözleşme\”, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunca kabul edilerek üye devletlerin imza ve onayına sunulmuştur. Bu Sözleşmenin başlangıcında, fuhşun insan kişiliğinin haysiyet ve değeriyle bağdaşmadığı, toplum, aile ve kişinin selametiyle bağdaşmadığı ve bütün bunları tehlikeye soktuğu ifade edilmiştir. Keza, Sözleşmede; rızası olsa bile, bir kimseyi fuhuş icrası maksadıyla kullanan, fuhşa sürükleyen, diğer bir kişinin fuhşunu rızasıyla da olsa sömüren, genelevi işleten, işlettiren, işletilmesine tavassut eden, bu tür faaliyetleri finanse eden kimselerin cezalandırılması gerektiği hüküm altına alınmıştır. Bu suçlara teşebbüs ve hatta, hazırlık hareketlerinin de cezalandırılması öngörülmüştür. Sözleşme ayrıca taraf devletlere, fuhşu bir ticari kazanç aracı olarak yani meslek olarak icrasını ve bunun şartlarını düzenleyen yürürlükteki mevzuatının ilga edilmesini de bir yükümlülük olarak tahmil etmektedir. Maddenin birinci fıkrasında, çocuğu fuhşa teşvik etmek, çocuğa fuhşun yolunu kolaylaştırmak, bu maksatla çocuk tedarik etmek veya barındırmak ya da çocuğun fuhşuna aracılık etmek, suç olarak tanımlanmıştır. Hatta, söz konusu milletlerarası sözleşmelerde de öngörüldüğü gibi, bu suçun işlenişine yönelik hazırlık hareketlerinin de tamamlanmış suç gibi cezalandırılması kabul edilmiştir. Bu suçun işlenmesi suretiyle bir kazanç elde edilebileceği için, karşılığında hapis cezasının yanı sıra adlî para cezası da öngörülmüştür. İkinci fıkraya göre; bir kimseyi fuhşa teşvik etmek, bunun yolunu kolaylaştırmak ya da fuhuş için aracılık etmek veya yer temin etmek, ayrı bir suç oluşturmaktadır. Bu bağlamda, fuhşa sürüklenen kişinin kazancından yararlanılarak kısmen veya tamamen geçimin sağlanmasının, fuhşa teşvik sayılacağı kabul edilmiştir. Keza, bu suçun işlenmesi suretiyle bir kazanç elde edilebileceği için, karşılığında hapis cezasının yanı sıra adlî para cezası da öngörülmüştür. Üçüncü fıkrada, fuhuş amacıyla ülkeye insan sokulması veya insanların ülke dışına çıkmasının sağlanması da suç olarak tanımlanmıştır. Ancak, bu suç dolayısıyla hükmolunacak cezanın belirlenmesinde, suçun mağdurunun çocuk veya erişkin olmasına göre bir ayırım yapılmıştır. Bu itibarla, suçun mağdurunun çocuk olması hâlinde, birinci fıkra hükmüne göre; erişkin olması hâlinde ise, ikinci fıkra hükmüne göre cezaya hükmolunacaktır. Dördüncü fıkrada ise, cebir, tehdit veya hile ile ya da çaresizliğinden yararlanılarak bir kimsenin fuhşa sevkedilmesi veya fuhuş yapmasının sağlanması, bir, iki ve üçüncü fıkralarda tanımlanan suçların daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hâli olarak kabul edilmiştir. Beşinci fıkraya göre, yukarıdaki fıkralarda tanımlanan suçların, eş, üstsoy, kayın üstsoy, kardeş, evlât edinen, vasi, eğitici, öğretici, bakıcı, koruma ve gözetim yükümlülüğü bulunan diğer kişiler tarafından - [Çocuğun Soybağını Değiştirme: Evlilik Dışı Doğan Çocuğu Nikahlı Eşten Olmuş gibi Nüfusa Kayıt Etme](https://kayseriavukat.org.tr/cocugun-soybagini-degistirme/): Çocuğun Soybağını Değiştirme Suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Çocuğun soybağını değiştirme – Madde 231 (1) Bir çocuğun soybağını değiştiren veya gizleyen kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Özen yükümlülüğüne aykırı davranarak, sağlık kurumundaki bir çocuğun başka bir çocukla karışmasına neden olan kişi, bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Madde Gerekçesi Madde, bir çocuğun soybağının değiştirilmesini veya gizlenmesini suç hâline getirmiştir. Bu netice, yetkili mercilere gerekli bilgileri vermemek veya yanlış bilgiler vermek suretiyle gerçekleştirilecektir. Kişilerin aileleriyle olan ilişkileri, doğum, evlât edinme, tanıma veya babalığa hükmolunması yolları ile hukuken oluşur. Doğumla meydana gelen ilişkinin maddede belirtilen suretlerle değiştirilmesi suç hâline getirilmiştir. Suçun oluşması için failde, çocuğu soybağını değiştirme veya gizleme kastının varlığı esastır. Maddenin ikinci fıkrasında ise, bu fiillerin taksirle işlenmesi suç olarak tanımlanmıştır. Bu suçun, sağlık kurumu bünyesinde kurum görevlileri tarafından işlenebileceğinin gözden uzak tutulmaması gerekir. Resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyan – Madde 206 (1) Bir resmi belgeyi düzenlemek yetkisine sahip olan kamu görevlisine yalan beyanda bulunan kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. Madde Gerekçesi Madde, doktrinde \”fikrî sahtecilik\” olarak adlandırılan bir suç tipini düzenlemektedir. Kişi, kendi beyanıyla, sahte bir resmî belgenin düzenlenmesine neden olmak hakkına sahip değildir. Kişinin açıklamaları üzerine düzenlenen resmî belgenin bu beyanın doğruluğunu ispat edici bir güce sahip olması suçun oluşması için gereklidir. Aksi takdirde düzenlenen belge, yapılan beyanın doğruluğunu ispat edemeyeceğinden, kişi kendi beyanı ile böyle bir belgenin düzenlenmesine etmen olmuş sayılamaz ve kendisinin bu madde uyarınca cezalandırılmasının neden ve hikmeti kalmaz. O hâlde bakılacak husus şudur: Beyanın doğruluğu düzenlenen resmî belgeyle ispat edilecek ise, madde uygulanacaktır; buna karşılık beyanı alan memur, beyanın doğruluğunu tahkik edip, buna kanaat getirdikten sonra resmî belgeyi düzenlemek durumunda ise yani resmî belge sadece kişinin beyanı üzerine değil de, memurca yapılacak inceleme sonucuna göre meydana getirilmekte ise, bu maddedeki suç oluşmaz. Nitekim, kişiyi çok geniş bir surette \”doğruyu söylemek\”le yükümleyen İtalyan Ceza Kanununun 483 üncü maddesi de aynı esası kabul etmiş ve İtalyan Yargıtayının yerleşmiş içtihadı da bu yönde olmuştur. Bu nedenle, gümrük muayene memuruna, belirli bir malı ithal veya ihraç edeceği yolunda yalan beyanda bulunan kişi, bu maddedeki suçu işlemiş olmaz; zira beyanı alan gümrük muayene memuru sırf bu beyanla yetinmeyip, beyanın doğruluğunu incelemekle yükümlüdür. Resmî belge ile doğruluğu ispat edilecek olayların ne olduğu, belgenin niteliğine göre belirir. Hâkime, değişik olaylar karşısında, yalan beyanın niteliğine göre temel cezayı belirlemek bakımından takdir yetkisi sağlamak maksadıyla maddedeki ceza üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası olarak saptanmıştır. 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu Gerçek dışı beyan – Madde 67 (1) Gerçeğe aykırı yerleşim yeri veya cüzdan talep belgesi veren köy veya mahalle muhtarları ile herhangi bir işlem sebebiyle nüfus müdürlüğüne gerçek dışı beyanda bulunanlar ve bunlara tanıklık edenler altı aydan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Adrese ilişkin yükümlülükleri yerine getirmeyen ve yasaklara aykırı hareket eden kamu görevlileri 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun kamu idaresinin güvenirliğine ve işleyişine karşı suçlara ilişkin hükümlerine göre cezalandırılır. Madde Gerekçesi Madde, sahteciliğin ve dolayısıyla işlemlerde yapılacak yanlışlıkların önlenebilmesi amacıyla, yeterli inceleme yapmaksızın gerçeğe aykırı ikâmetgâh veya cüzdan talep belgesi veren köy veya mahalle muhtarları ile herhangi bir işlem sebebiyle nüfus müdürlüğüne gerçek dışı beyanda bulunanlar ve bunlara tanıklık eden kişilere cezai hükümler uygulanmasına imkan sağlanmaktadır. Adrese ilişkin yükümlülükleri yerine getirmeyen ve yasaklara aykırı hareket eden kamu görevlilerinin 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun kamu idaresinin güvenirliliğine ve işleyişine karşı suçlara ilişkin hükümlere göre cezalandırılması düzenlenmiştir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu Genel olarak soybağının kurulması – Madde 282 Çocuk ile ana arasında soybağı doğumla kurulur. Çocuk ile baba arasında soybağı, ana ile evlilik, tanıma veya hâkim hükmüyle kurulur. Soybağı ayrıca evlât edinme yoluyla da kurulur. Madde Gerekçesi Yürürlükteki Kanunda mevcut olmayan bu madde yazılırken, kaynak İsviçre Medenî Kanununda yapılan 1976 tarihli değişiklik örnek alınmıştır (md.252). Hüküm, çocuk ile ana ve baba arasındaki soybağının hukuken nasıl kurulacağını düzenleyen ve ayrıca evlât edinen ile evlât edinilen arasında da sözleşmeden doğan bir soybağının kurulabileceğine işaret eden, genel bir giriş hükmüdür. Maddenin birinci fıkrası, aslında doğal ve hukukî bir gerçeği dile getirmekle birlikte, bir medenî kanunun soybağını düzenleyen hükümlerinde, çocuk ile baba arasında olduğu gibi, çocuk ile ana arasındaki soybağının da nasıl kurulduğunu açıklayan bir hükmün bulunması gerekliliğini yerine getirmektedir. Maddenin kenar başlığı da zaten \”Genel olarak soybağının kurulmasıdır ve bu genel hükümde, çocuk ile baba arasındaki soybağının nasıl kurulduğu meselesinden önce, çocuk ile ana arasındaki soybağının nasıl kurulduğu meselesinin açıklanması uygun görülmüştür. Böylece birinci fıkra, \”çocuğun anası, onu doğuran kadındır\” şeklindeki doğal hukuk ilkesinin Kanunun soybağına ilişkin hükümlerinin en başında açıkça ifade edilmesini sağlamaktadır. Bu ilke, yürürlükteki Kanunda, \”sahih olmayan nesep\” açısından 290 inci maddede zikredilmektedir. İkinci fıkrada, çocuk ile baba arasındaki soybağının kurulmasını sağlayan hukukî olaylar sayılmaktadır. Buna göre, çocuk ile babası arasındaki soybağının hukuken doğmasına veya kurulmasına kaynaklık eden hukukî olaylar, seçenek olarak, evlilik, tanıma veya hâkim kararıdır. Fıkradaki \”evlilik\” terimi, hem çocuğun doğduğu sırada ana ile baba (veya babalığı karine olarak kabul edilen koca) arasında mevcut olan evliliği, hem de çocuk doğduktan sonra ana ve baba arasında yapılan evliliği kapsamakta ve \”Kocanın Babalığı\” başlığını taşıyan ikinci Ayırımda düzenlenmektedir. Baba ile çocuk arasında soybağının kurulmasını sağlayan diğer hukukî olaylar, bir başka ifadeyle tanıma ve hâkim kararı (babalık hükmü) ise Üçüncü Ayırımda düzenlenmektedir. Maddenin üçüncü fıkrasında ise, sözleşmeden doğan (akdî) soybağının kurulmasını sağlayan \”evlât edinme\”, soybağının kurulmasını sağlayan bir başka kaynak olarak zikredilmektedir. Çocuğun Soybağını Değiştirme Suçu: Evlilik Dışı Doğan Çocuğun Nikahlı Eşten Olmuş gibi Nüfusa Kaydettirilmesi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2015/412 Karar No: 2015/286 Karar Tarihi: 29.09.2015 Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Resmi belgede sahtecilik suçundan açılan kamu davasının yapılan yargılaması sonucunda sanığın eyleminin çocuğun soybağını değiştirme suçunu oluşturduğu kabul edilerek 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 231/1, 62, 50/1-a ve 52. maddeleri uyarınca 6.000 Lira adli para cezasıyla cezalandırılmasına ilişkin, …. Asliye Ceza Mahkemesince verilen … gün ve … sayılı hükmün sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay … Ceza Dairesince … gün ve… sayı ile; “Sanığın, gayri resmi evliliğinden doğan çocuğunu, annesi resmi nikâhlı eşi … olarak nüfusa tescil ettirmekten ibaret eyleminin 5237 sayılı - [Nitelikli Zimmet Suçu: Zimmetin Açığa Çıkmamasını Sağlamaya Yönelik Hileli Davranışlarla İşlenmesi](https://kayseriavukat.org.tr/nitelikli-zimmet-sucu/): Nitelikli Zimmet Suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Zimmet – Madde 247 (1) Görevi nedeniyle zilyedliği kendisine devredilmiş olan veya koruma ve gözetimiyle yükümlü olduğu malı kendisinin veya başkasının zimmetine geçiren kamu görevlisi, beş yıldan oniki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Suçun, zimmetin açığa çıkmamasını sağlamaya yönelik hileli davranışlarla işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır. (3) Zimmet suçunun, malın geçici bir süre kullanıldıktan sonra iade edilmek üzere işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranına kadar indirilebilir. Madde Gerekçesi Kamu görevlisi, bu görevi dolayısıyla zilyetliği kendisine devredilmiş olan veya koruma ve gözetimiyle yükümlü olduğu mallar üzerinde ancak görevinin gerektirdiği şekilde tasarrufta bulunabilir. Madde metninde, kamu görevlisinin bu mallar üzerinde görevinin gerekleriyle bağdaşmayan bir surette tasarrufta bulunması, bu malları kendisinin veya başkasının zimmetine geçirmesi suç olarak tanımlanmıştır. Zimmet suçunun konusu, taşınır veya taşınmaz maldır. Bu malın zilyetliğinin kamu görevlisine devredilmiş olması veya kamu görevlisinin bu mal üzerinde koruma ve gözetim yükümlülüğünün bulunması gerekir. Bu malın mülkiyetinin devlete, herhangi bir kamu kurumuna ya da herhangi bir kişiye ait olması arasında fark bulunmamaktadır. Zimmet suçunun oluşabilmesi için, suç konusu malın zimmete geçirilmesi gerekir. Zimmete geçirme, suç konusu mal üzerinde malikmiş gibi tasarrufta bulunmayı ifade eder. Bu tasarruflar, suç konusu şeyin mal edinilmesi, amacı dışında kullanılması, tüketilmesi şeklinde olabileceği gibi, bir başkasına satılması, verilmesi şeklinde de gerçekleşebilir. Zimmete geçirme olgusu, icraî bir davranışla gerçekleşebileceği gibi, ihmalî bir davranışla da gerçekleştirilebilir. Zimmet suçunun oluşabilmesi için, suç konusu malın kamu görevlisinin şahsının veya bir başkasının zimmetine geçirilmiş olması arasında fark bulunmamaktadır. Zimmet suçunun faili, kamu görevlisidir. Kişinin kamu görevlisi olup olmadığını belirlerken, ifa ettiği görevin niteliği göz önünde bulundurulmak gerekir. Maddenin ikinci fıkrasında, suçun, zimmetin açığa çıkmamasını sağlamaya yönelik hileli davranışlarla işlenmesi hâlinde, verilecek cezanın artırılması öngörülmüştür. Zimmet suçunda, suç konusu mal kamu görevlisinin zilyetliğinde veya koruma ve gözetim sorumluluğunda olduğu için, bunun zimmete geçirilmesi için herhangi bir kişinin aldatılmış olması gerekmez. Burada hile, sadece zimmet olgusunun sonradan anlaşılmasının önüne geçilmek amacıyla gerçekleştirilmektedir. Bu bakımdan, zimmet suçundaki hile, suçun delillerini gizlemeye yönelik bir davranıştır. Maddenin son fıkrasında, kullanma zimmetine ilişkin hükme yer verilmiştir. Bu hükümde, zimmet suçunun, malın geçici bir süre kullanıldıktan sonra iade edilmek üzere işlenmesi hâlinde, verilecek cezada indirim yapılması öngörülmüştür. Suç konusu mal üzerinde malikin bulunabileceği tasarruflarla zimmet olgusu ortaya çıktığına göre; kullanmanın malikin bulunabileceği tasarruf niteliğinde olup olmadığına bakmak gerekir. Bu nedenle, her bir kullanmanın, ilgili somut olayın koşulları göz önünde bulundurularak yapılacak bir değerlendirmeyle, zimmeti oluşturup oluşturmadığının belirlenmesi gerekir. Bu bakımdan, kullanmanın salt belli bir süreyle sınırlı olması, zimmetin oluşumuna engel değildir. 5411 sayılı Bankacılık Kanunu Zimmet – Madde 160 Görevi nedeniyle zilyetliği kendisine devredilmiş olan veya koruma ve gözetimiyle yükümlü olduğu para veya para yerine geçen evrak veya senetleri veya diğer malları kendisinin ya da başkasının zimmetine geçiren banka yönetim kurulu başkan ve üyeleri ile diğer mensupları, altı yıldan oniki yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılacakları gibi bankanın uğradığı zararı tazmine mahkûm edilirler. Suçun, zimmetin açığa çıkmamasını sağlamaya yönelik hileli davranışlarla işlenmesi hâlinde faile on iki yıldan az olmamak üzere hapis ve yirmibin güne kadar adli para cezası verilir; ancak, adli para cezasının miktarı bankanın uğradığı zararın üç katından az olamaz. Ayrıca meydana gelen zararın ödenmemesi hâlinde mahkemece re\’sen ödettirilmesine hükmolunur. Faaliyet izni kaldırılan veya Fona devredilen bir bankanın; hukuken veya fiilen yönetim ve denetimini elinde bulundurmuş olan gerçek kişi ortaklarının, kredi kuruluşunun kaynaklarını, kredi kuruluşunun emin bir şekilde çalışmasını tehlikeye düşürecek şekilde doğrudan veya dolaylı olarak kendilerinin veya başkalarının menfaatlerine kullandırmak suretiyle, kredi kuruluşunu her ne suretle olursa olsun zarara uğratmaları zimmet olarak kabul edilir. Bu fiilleri işleyenler hakkında on yıldan yirmi yıla kadar hapis ve yirmibin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur; ancak, adlî para cezasının miktarı bankanın uğradığı zararın üç katından az olamaz. Ayrıca, meydana gelen zararın müteselsilen ödettirilmesine karar verilir. Bankacılık mevzuatı ile bankacılık usul ve prensiplerine uygun kredi kullandırma, bu kredileri temdit etme veya ek kredi kullandırma, taksitlendirme, teminata bağlama yahut sair yöntemlerle yeniden yapılandırma işlemleri zimmet suçunu oluşturmaz. Soruşturma başlamadan önce, zimmete geçirilen para veya para yerine geçen evrak veya senetlerin veya diğer malların aynen iade edilmesi veya uğranılan zararın tamamen tazmin edilmesi hâlinde, verilecek cezanın üçte ikisi indirilir. Kovuşturma başlamadan önce, gönüllü olarak, zimmete geçirilen para veya para yerine geçen evrak veya senetlerin veya diğer malların aynen iade edilmesi veya uğranılan zararın tamamen tazmin edilmesi hâlinde, verilecek cezanın yarısı indirilir. Bu durumun hükümden önce gerçekleşmesi hâlinde, verilecek cezanın üçte biri indirilir. Zimmet suçunun konusunu oluşturan para veya para yerine geçen evrak veya senetlerin veya diğer malların değerinin azlığı nedeniyle, verilecek ceza üçte birden yarıya kadar indirilir. Nitelikli Zimmet Suçu: Zimmetin Açığa Çıkmamasını Sağlamaya Yönelik Hileli Davranışlarla İşlenmesi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2014/643 Karar No: 2018/368 Karar Tarihi: 25.09.2018 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 7. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi İçtihat Metni Bankacılık zimmeti suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda, sanık …\’ın 5411 sayılı Bankacılık Kanunu\’nun 160/1 maddesi ile 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 43, 62, 53 ve 63. maddeleri uyarınca 6 yıl 3 ay hapis ve 3.320 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, mahsuba ve suç nedeniyle bankanın uğradığı 206.799,50 TL zararın 5411 sayılı Kanun\’un 160/1. maddesi uyarınca sanıktan tazminine ilişkin İstanbul 8. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 20.04.2010 tarihli ve 2-16 sayılı hükmün, katılan vekili ve sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 7. Ceza Dairesince 20.05.2014 tarih ve 8233-9949 sayı ile hükmün onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 17.07.2014 tarih ve 14162 sayı ile; \”1-Yasal mevzuatımız incelendiğinde; Suç ve hüküm tarihinde yürürlükte bulunan 5411 sayılı Bankacılık Kanunu\’nun 160/1-2. maddesi şöyledir; “Görevi nedeniyle zilyetliği kendisine devredilmiş olan veya koruma ve gözetimiyle yükümlü olduğu para veya para yerine geçen evrak veya senetleri veya diğer malları kendisinin ya da başkasının zimmetine geçiren banka yönetim kurulu başkan ve üyeleri ile diğer mensupları, altı yıldan oniki yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılacakları gibi bankanın uğradığı zararı tazmine mahkum edilirler. Suçun, zimmetin açığa çıkmamasını sağlamaya yönelik hileli davranışlarla işlenmesi halinde faile on iki yıldan az olmamak üzere hapis ve yirmibin güne kadar - [Sendikal Nedenlerle İş Akdinin Feshedilmesi Halinde Sendikal Hakların Engellenmesi Suçu Oluşur mu](https://kayseriavukat.org.tr/sendikal-haklarin-engellenmesi-sucu/): Sendika Faaliyetleri ile Sendikal Hakların Engellenmesi Suçu Türkiye Cumhuriyeti Anayasası Sendika kurma hakkı – Madde 51 Çalışanlar ve işverenler, üyelerinin çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahiptir. Hiç kimse bir sendikaya üye olmaya ya da üyelikten ayrılmaya zorlanamaz. Sendika kurma hakkı ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâk ile başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebepleriyle ve kanunla sınırlanabilir. Sendika kurma hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir. İşçi niteliği taşımayan kamu görevlilerinin bu alandaki haklarının kapsam, istisna ve sınırları gördükleri hizmetin niteliğine uygun olarak kanunla düzenlenir. Sendika ve üst kuruluşlarının tüzükleri, yönetim ve işleyişleri, Cumhuriyetin temel niteliklerine ve demokrasi esaslarına aykırı olamaz. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Sendikal hakların kullanılmasının engellenmesi – Madde 118 (1) Bir kimseye karşı bir sendikaya üye olmaya veya olmamaya, sendikanın faaliyetlerine katılmaya veya katılmamaya, sendikadan veya sendika yönetimindeki görevinden ayrılmaya zorlamak amacıyla, cebir veya tehdit kullanan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Cebir veya tehdit kullanılarak ya da hukuka aykırı başka bir davranışla bir sendikanın faaliyetlerinin engellenmesi halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Madde Gerekçesi Madde metninde, sendikal hakların kullanılmasını engelleme fiilleri suç olarak tanımlanmıştır. Söz konusu suç tanımında çeşitli seçimlik hareketlere yer verilmiştir. Maddenin birinci fıkrasına göre, bir kimseye karşı cebir veya tehdit kullanılarak, bir sendikaya üye olmaya veya olmamaya, sendikanın faaliyetlerine katılmaya veya katılmamaya ya da sendikadan veya sendika yönetimindeki görevinden ayrılmaya zorlanması, suç oluşturmaktadır. Bu suçun tamamlanmış şekline göre cezaya hükmedilebilmesi için, cebir veya tehdide maruz kalan kişinin sendikaya üye olması veya olmaktan vazgeçmesi, sendikanın faaliyetlerine katılması veya katılmaktan vazgeçmesi ya da sendikadan veya sendika yönetimindeki görevinden ayrılması gerekmemektedir. Bu amaçlarla, kişiye karşı cebir veya tehdit kullanılması, söz konusu suç tamamlanmış gibi cezalandırılabilmek için yeterlidir. Bu bakımdan söz konusu suç, bir teşebbüs suçu niteliği taşımaktadır. Maddenin ikinci fıkrasında cebir veya tehdit kullanılarak ya da hukuka aykırı başka bir davranışla bir sendikanın faaliyetlerinin engellenmesi ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Bir sendikanın faaliyetlerinin cebir veya tehditle ya da hukuka aykırı başka bir davranışla engellenmiş olması hâlinde, suç tamamlanmış olur. Sendikal Nedenlerle İş Akdinin Feshedilmesi Halinde Sendikal Hakların Engellenmesi Suçu Oluşur mu Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2019/285 Karar No: 2019/554 Karar Tarihi: 17.09.2019 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 18. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi İçtihat Metni Sendikal hakların kullanılmasının engellenmesi suçundan sanıklar … ve …’nun beraatlerine ilişkin İzmir (Kapatılan) 9. Sulh Ceza Mahkemesince verilen 29.03.2012 tarihli ve 796-668 sayılı kararın katılanlar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yüksek 18. Ceza Dairesince 10.02.2016 tarih ve 7995-2433 sayı ile; \”… Bireyin bir sendikaya girme veya girmeme, sendikal faaliyete katılıp katılmama iradesi Anayasa\’nın 51., Siyasal ve Medeni Haklar Uluslararası Sözleşmesi\’nin 22., Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi\’nin 11. maddeleri ile güvence altına alınmıştır. Yasa koyucu da çağdaş bir yaklaşımla Anayasa ve uluslararası sözleşmelerle koruma altına alınan bu hakkın, cebir veya tehdit kullanılarak engellenmesi eylemini, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 118. maddesinde yeni bir suç tipi olarak düzenlemiştir. Anılan Kanun maddesinin 1. fıkrasıyla bireysel sendika özgürlüğü, 2. fıkrasıyla da kolektif sendika özgürlüğü güvence altına alınmıştır. Ancak unsurları farklı olmakla beraber her iki suçun da sendikal özgürlüğe ilişkin aynı hukuksal değeri koruduğu kabul edilmelidir. Anayasa’nın 51. maddesinde, ‘Çalışanlar ve İşverenler üyelerinin çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahiptir. Hiç kimse bir sendikaya üye olmaya ya da üyelikten ayrılmaya zorlanamaz.’ Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi\’nin 11. maddesinde, ‘Herkes barışçıl olarak toplanma ve dernek kurma hakkına sahiptir. Bu hak, çıkarlarını korumak amacıyla başkalarıyla birlikte sendikalar kurma ve sendikalara üye olma hakkını da içerir.’ Siyasal ve Medeni Haklar Uluslararası Sözleşmesi\’nin 22. maddesinde ise ‘Herkesin, kendi çıkarlarını korumak için sendikalar kurmak ya da bunlara girmek hakkı da dahil olmak üzere, başkalarıyla bir araya gelip dernek kurma hakkı vardır.’ hükümleri yer almaktadır. Anılan özgürlüğe yönelik kanuni ve meşru amaçla yapılan müdahaleler bile AİHM kararlarında demokratik bir toplumda gereklilik yönünden irdelenmiştir. AİHM\’nin 27/03/2007 tarih ve B. No: 6615/03 sayılı Karaçay/Türkiye kararında; ‘c) Demokratik toplumda gerekli olması; Başvuran, KESK’e bağlı bir sendikaya üye olmaması halinde kendisine benzeri bir disiplin cezasının verilmeyeceğini savunmaktadır. Başvuran, Valiliğin gönderdiği 5 Eylül 2002 tarihli yazıya atıfta bulunarak, yasal olarak tanınan bir sendikanın yürüttüğü faaliyetleri engellemeye ve eylem gününden önce ve sonra tedbirler alarak sendikanın etkililiğini azaltmaya yönelik idari bir uygulamanın bulunduğunu ileri sürmektedir. Başvuran, Valiliğin önce eylemi engellemeye çalışarak ve daha sonra bu eylem gününe katılan devlet memurları aleyhinde ceza kararlarının alınması yönünde talimat vererek, idarenin keyfi olarak hareket etmesini eleştirmektedir. İdare, başvurana uyarma cezasını verirken, böyle bir disiplin cezasının hukuki denetiminin yapılmadığını bilmekteydi. Hükümet, başvuranın hâlâ söz konusu sendikanın üyesi olduğunu hatırlatmaktadır. Hükümet’e göre 11. madde, disiplin tedbirine konu teşkil eden sendika üyesi devlet memurlarına dokunulmazlık tanımamaktadır. Başvuran, 5 Haziran 2002 tarihinde işine gitmemesi nedeniyle disiplin cezası almıştır. Başvuran izin almadan sendika eylemine katılmış ve görevlerini yerine getirmediği gerekçesiyle disiplin cezası almıştır. AİHM öncelikle, başvuranın bu eyleme katıldığını ulusal makamlar önünde inkar ettiğini not etmektedir. Başvuran, sunduğu savunma layihasında, söz konusu disiplin tedbirinin, Türkiye’nin ulusal ve uluslararası taahhütnameleri tarafından öngörüldüğü sekliyle sendikal haklarını ihlal ettiğini belirttiği açıkça ortadadır. Bundan dolayı başvuran, AİHS’nin 11. maddesine dayanarak yaptığı şikâyetini ulusal mahkemeler önünde ileri sürdüğünden dolayı, AİHM, olaylara itiraz etmesine rağmen şikâyetin esasını da inceleyecektir. Daha sonra AİHM, dava konusu eylem gününün ulusal düzeyde önceden bildirildiğini ve eylem yapılmasına itiraz edilmediğini tespit etmektedir. Başvuran bu eyleme katılarak toplantı yapma özgürlüğünü kullanmıştır (Ezelin-Fransa, 26 Nisan 1991 tarihli karar). AİHM, toplantı yapma özgürlüğünün önemini göz önünde bulundurarak, özellikle amaçlanan meşru amaçla orantılı olup olmadığını tespit etmek amacıyla dava konusu disiplin cezasını dosyanın tamamı ışığında incelemiştir. AİHM, devlet memurlarının maaşlarına yapılan düşük zammı protesto etmek amacıyla üyesi olduğu KESK’in düzenlediği eyleme katılması nedeniyle disiplin cezası adı altında başvurana uyarma cezasının verildiğini not etmektedir. Oysa verilen ceza, her ne kadar düşük olsa da kendisi gibi sendikaya üye kişilerin çıkarlarını savunmak amacıyla sendika üyelerinin grev ve - [Zincirleme Biçimde Görevi Kötüye Kullanma Suçunda Kişilere Haksız Menfaat Sağlanması Gerekir mi](https://kayseriavukat.org.tr/zincirleme-bicimde-gorevi-kotuye-kullanma/): Zincirleme Biçimde Görevi Kötüye Kullanma Suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Görevi kötüye kullanma – Madde 257 (1) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan haller dışında, görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir menfaat sağlayan kamu görevlisi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan haller dışında, görevinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme göstererek, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir menfaat sağlayan kamu görevlisi, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Madde Gerekçesi Bir kamu göreviyle görevlendirilen kişi, bu kamu faaliyetinin yürütülmesi sırasında, görevinin gerekli kıldığı yükümlülüklere uygun hareket etmek zorundadırlar. Öyle ki; kamu faaliyetlerinin gerek eşitlik gerek liyakatlilik açısından adalet ilkelerine uygun yürütüldüğü hususunda toplumda hâkim olan güvenin, inancın sarsılmaması gerekir. Bu yükümlülükle bağdaşmayan davranışlar, belli koşullar altında suç olarak tanımlanmıştır. Görevi kötüye kullanma suçu, bu bakımdan genel, tali ve tamamlayıcı bir suç olarak tanımlanmıştır. Görevi kötüye kullanma suçunun oluşabilmesi için, gerçekleştirilen fiilin, kamu görevlisinin görevi alanına giren bir hususla ilgili olması gerekir. Kamu görevinin gereklerine aykırı olan her fiili cezai yaptırım altına almak, suç ve ceza siyasetinin esaslarıyla bağdaşmamaktadır. Bu nedenle, görevin gereklerine aykırı davranışın belli koşulları taşıması hâlinde, görevi kötüye kullanma suçunun oluşturabileceği kabul edilmiştir. Buna göre, kamu görevinin gereklerine aykırı davranışın, kişilerin mağduriyetiyle sonuçlanmış olması veya kamunun ekonomik bakımdan zararına neden olması ya da kişilere haksız bir kazanç sağlamış olması hâlinde, görevi kötüye kullanma suçu oluşabilecektir. Görevin gereklerine aykırı davranışın, kişinin mağduriyetine neden olması gerekir. Bu mağduriyet, sadece ekonomik bakımdan uğranılan zararı ifade etmez. Mağduriyet kavramı, zarar kavramından daha geniş bir anlama sahiptir. Örneğin kişi, tabi tutulduğu sınavda başarılı olmasına rağmen, başarısız gösterilmiş olabilir. Bir imar planı uygulamasında, belli bir parsel, sahibine duyulan husumet dolayısıyla, plan tekniğine aykırı olarak, yeşil alan olarak gösterilmiş olabilir. Kişinin, kamusal bir finans kaynağından yararlanması için gerekli şartları taşıdığı hâlde, yararlanması engellenmiş olabilir. Kişinin, belli bir sınai veya ticari faaliyetle ilgili olarak gerekli izin koşullarını taşıdığı hâlde, bu faaliyeti engellenmiş olabilir. Haklı olan işin görülmesinden sonra kişilerden yarar sağlanması da, görevi kötüye kullanma suçunu oluşturur. Çünkü, bu yarar, kamu görevlisi sıfatını taşıması ve işi görmüş olması dolayısıyla kişiye sağlanmaktadır. Bu gibi durumlarda, kişiler hakkının teslim edilmesi konusunda en azından bir kaygıyla hareket etmektedirler. Kamu görevlisine yarar sağlanması görünüşte rızaya dayalı olsa bile; kamusal görevlerin eşitlik ve liyakat esasına göre yürütüldüğü hususunda taşınan kaygı dolayısıyla, burada da bir mağduriyetin varlığını kabul etmek gerekir. Görevin gereklerine aykırı davranış dolayısıyla, kamu açısından bir zarar meydana gelmiş olabilir. Örneğin orman alanında veya kamu arazisinin işgaliyle yapılan işyeri veya konutlara elektrik, su, gaz, telefon ve yol gibi alt yapı hizmetleri götürülmekle, görevin gereklerine aykırı davranılmış olabilir. Görevin gereklerine aykırı davranmak suretiyle kişilere haksız bir kazanç sağlanmış olabilir. Örneğin kişi, kamusal bir finans kaynağından yararlanması için gerekli şartları taşımadığı hâlde, yararlandırılmış olabilir. Kişiye, belli bir sınai veya ticari faaliyetle ilgili olarak gerekli izin koşullarını taşımadığı hâlde, bu faaliyetin icrasına yönelik olarak izin verilmiş olabilir. Bir imar planı uygulamasında, belli bir parsel üzerinde, plan tekniğine veya imar planına aykırı olarak yapılaşmaya imkân sağlanmış olabilir. Böylece, İtalyan hukukunun etkisiyle gerek doktrinimizde gerek Yargıtay\’ın kimi kararlarında kabul gören sübjektif sınırlama ölçütü terkedilmiştir. Görevi kötüye kullanma suçunun oluşabilmesi için, görevin gereklerine aykırı davranışın mutlaka icrai davranış olması gerekmemektedir. Görevin gereklerine aykırı davranışın, ihmalî bir hareket olması hâlinde de, görevi kötüye kullanma suçu oluşabilecektir. Görevi kötüye kullanma suçunun icrai veya ihmali davranışla işlenmesinin sadece ceza miktarı üzerinde bir etkisi olabilecektir. Bu düzenlemeyle, 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanununda yer verilen keyfi muamele, görevi kötüye kullanma ve görevi ihmal suçları ayırımından vazgeçilmiştir. Görevin gereklerine aykırı davranış sonucunda, bir insan ölmüş veya yaralanmış olabilir. Bu durumda; kamu görevlisinin görevinin gereği olan belli bir icraî davranışta bulunmak yönündeki yükümlülüğünü yerine getirmemesi dolayısıyla, görevi kötüye kullanma suçunun oluştuğunda kuşku yoktur. Ancak, bu durumda aynı zamanda ihmalî davranışla öldürme veya yaralama suçu oluşmaktadır. Görevi kötüye kullanma suçu, genel, tali ve tamamlayıcı bir suç tipidir. Bu nedenle, görevin gereklerine aykırı davranışın başka bir suçu oluşturmadığı hâllerde, kamu görevlisini bu suça istinaden cezalandırmak gerekir. Buna karşılık, görevle bağlantılı yükümlülüğün ihmali sonucunda şayet bir kişi ölmüş veya yaralanmış ise, kişi artık görevi kötüye kullanma suçundan dolayı cezalandırılamaz. Bu durumda, ihmalî davranışla işlenmiş öldürme veya yaralama suçunun oluştuğunu kabul etmek gerekir. Zincirleme suç – Madde 43 (1) Bir suç işleme kararının icrası kapsamında, değişik zamanlarda bir kişiye karşı aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunda, bir cezaya hükmedilir. Ancak bu ceza, dörtte birinden dörtte üçüne kadar artırılır. Bir suçun temel şekli ile daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli şekilleri, aynı suç sayılır.  Mağduru belli bir kişi olmayan suçlarda da bu fıkra hükmü uygulanır. (2) Aynı suçun birden fazla kişiye karşı tek bir fiille işlenmesi durumunda da, birinci fıkra hükmü uygulanır. (3) Kasten öldürme, kasten yaralama, işkence ve yağma suçlarında bu madde hükümleri uygulanmaz. Madde Gerekçesi \”Müteselsil suç\” yerine zincirleme suç kavramı benimsenmiştir. Zincirleme suç hâlinde aynı suçun birden fazla işlenmiş olması söz konusudur. Ancak, bu suçlar, aynı suç işleme kararı kapsamında işlenmektedirler, yani, bu suçlar arasında sübjektif bir bağ bulunmaktadır. Bu nedenle, kişiye bu suçların her birinden dolayı ayrı ayrı değil, bir ceza verilmekte ve fakat cezanın miktarı artırılmaktadır. Ancak, bu durumda cezanın artırım oranları Tasarıya göre yükseltilmiştir. Bir suçun aynı suç işleme kararı kapsamında olsa da değişik kişilere karşı birden fazla işlenmesi hâlinde, zincirleme suç hükümleri uygulanamaz. Buna göre, örneğin, bir otoparkta bulunan otomobillerin camları kırılarak radyo teyplerin çalınması durumunda, her bir kişiye ait otomobildeki hırsızlık, bağımsız bir suç olma özelliğini korur ve olayda cezaların içtimaı hükümleri uygulanır. Maddenin ikinci fıkrasında, bir fiille birden fazla kişiye karşı işlenen suçlardan dolayı sorumlulukla ilgili bir içtima hükmüne yer verilmiştir. Bu hükümle, uygulamamızda karşılaşılan tereddütlerin önüne geçilmek amaçlanmıştır. Örneğin bir sözle birden fazla kişiye sövülmüş olması durumunda, her bir mağdur bakımından ayrı sövme suçları değil, bir sövme suçu oluşur. Ancak, bu durumda suçun cezası birinci fıkrada belirtilen oranlarda artırılır. Maddenin üçüncü fıkrasında, zincirleme suç hükümlerinin uygulanamayacağı suçlar belirtilmiştir. Zincirleme Biçimde Görevi Kötüye Kullanma Suçunda Kişilere Haksız Menfaat Sağlanması Gerekir mi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: - [Özel Beceriyle Hırsızlık Suçu: Uyumakta Olan Kişinin Üzerindeki Eşyayı Almak Suretiyle Nitelikli Hırsızlık](https://kayseriavukat.org.tr/ozel-beceriyle-hirsizlik-sucu/): Özel Beceriyle Hırsızlık Suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Hırsızlık – Madde 141 (1) Zilyedinin rızası olmadan başkasına ait taşınır bir malı, kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla bulunduğu yerden alan kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir. Madde Gerekçesi Madde metninde, hırsızlığın temel şekli tanımlanmıştır. Buna göre, taşınır malın alınmasının suç oluşturabilmesi için, zilyedinin rızasının bulunmaması gerekir. Rızanın geçerli olması için bulunması gereken koşulların varlığı hâlinde zilyedin rızası bir hukuka uygunluk nedeni teşkil edecek ve suç oluşmayacaktır. Hırsızlık suçunun oluşabilmesi için, failin kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla hareket etmesi yeterli olup, bunun fiilen temini şart değildir. Bu yarar, maddî veya manevî olabilir. Almak fiilinden maksat, suçun konusunu oluşturan mal üzerinde mağdurun zilyetliğine son verilmesi, mağdurun suç konusu eşya üzerinde zilyetlikten doğan tasarruf haklarını kullanmasının olanaksız hâle gelmesidir. Bu tasarruf olanağı ortadan kaldırılınca suç da tamamlanır. Nitelikli hırsızlık – Madde 142 (1) Hırsızlık suçunun; a) Kime ait olursa olsun kamu kurum ve kuruluşlarında veya ibadete ayrılmış yerlerde bulunan ya da kamu yararına veya hizmetine tahsis edilen eşya hakkında, b) (Mülga: 18/6/2014-6545/62 md.) c) Halkın yararlanmasına sunulmuş ulaşım aracı içinde veya bunların belli varış veya kalkış yerlerinde bulunan eşya hakkında, d) Bir afet veya genel bir felaketin meydana getirebileceği zararları önlemek veya hafifletmek maksadıyla hazırlanan eşya hakkında, e) Adet veya tahsis veya kullanımları gereği açıkta bırakılmış eşya hakkında, İşlenmesi hâlinde, üç yıldan yedi yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (2) Suçun; a) Kişinin malını koruyamayacak durumda olmasından veya ölmesinden yararlanarak, b) Elde veya üstte taşınan eşyayı çekip almak suretiyle ya da özel beceriyle, c) Doğal bir afetin veya sosyal olayların meydana getirdiği korku veya kargaşadan yararlanarak, d) Haksız yere elde bulundurulan veya taklit anahtarla ya da diğer bir aletle kilit açmak veya kilitlenmesini engellemek suretiyle, e) Bilişim sistemlerinin kullanılması suretiyle, f) Tanınmamak için tedbir alarak veya yetkisi olmadığı halde resmi sıfat takınarak, g) Büyük veya küçük baş hayvan hakkında, h) Herkesin girebileceği bir yerde bırakılmakla birlikte kilitlenmek suretiyle ya da bina veya eklentileri içinde muhafaza altına alınmış olan eşya hakkında, İşlenmesi hâlinde, beş yıldan on yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Suçun, bu fıkranın (b) bendinde belirtilen surette, beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda olan kimseye karşı işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte biri oranına kadar artırılır. (3) Suçun, sıvı veya gaz hâlindeki enerji hakkında ve bunların nakline, işlenmesine veya depolanmasına ait tesislerde işlenmesi halinde, beş yıldan oniki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Bu fiilin bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde, ceza yarı oranında artırılır ve onbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. (4) Hırsızlık suçunun işlenmesi amacıyla konut dokunulmazlığının ihlâli veya mala zarar verme suçunun işlenmesi halinde, bu suçlardan dolayı soruşturma ve kovuşturma yapılabilmesi için şikâyet aranmaz. (5)  Hırsızlık suçunun işlenmesi sonucunda haberleşme, enerji ya da demiryolu veya havayolu ulaşımı alanında kamu hizmetinin geçici de olsa aksaması hâlinde, yukarıdaki fıkralar hükümlerine göre verilecek ceza yarısından iki katına kadar artırılır. Madde Gerekçesi Maddede, hırsızlık suçunun nitelikli şekilleri tanımlanmıştır. Bu nitelikli unsurlar, üç fıkra hâlinde tasnif edilmiştir. Birinci fıkranın (a) bendine göre; hırsızlık suçunun, kime ait olursa olsun, kamu kurum ve kuruluşlarında veya ibadete ayrılmış yerlerde bulunan ya da kamu yararına veya hizmetine tahsis edilen eşya hakkında işlenmesi, suçun temel şekline nazaran daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. Eşyanın kurum ve kuruluş veya ibadet yerine ait bulunması veya buralarda özel muhafaza altına alınmış olması koşulu aranmamış, görevlilerin veya ibadet edenlerin özel eşyası hakkında suçun işlenmesi hâlinde de bu nitelikli unsurun oluşacağı kabul edilmiştir. Kamu yararı veya hizmetine tahsis edilen eşyanın bulunduğu yer önemli değildir. Fıkranın (b) bendinde, hırsızlık suçunun herkesin girebileceği bir yerde bırakılmakla birlikte kilitlenmek suretiyle ya da bina veya eklentileri içinde muhafaza altına alınmış olan eşya hakkında işlenmesi, suçun diğer bir nitelikli şekli olarak tanımlanmıştır. Bina veya etrafı çevrili eklentilerinde yapılan hırsızlığın cezası artırılırken bu gibi yerlere giriş şekline önem verilmemiştir. Tarlada tarım araçlarının korunması için yapılan kulübelerde işlenen hırsızlığın da madde hükmüne girmesi sağlanmıştır. Ancak bina tanımına girmeyen bir yerde, örneğin otomobilde bulunan eşya hakkında muhafaza altına alınma koşulu aranmış; böylece kapıları kilitli olmayan veya camları kapatılmamış bir otomobildeki eşyanın çalınması hâlinde nitelikli hırsızlık kabul edilmemiştir. Fıkranın (c) bendi ile, halkın yararlanmasına sunulmuş ulaşım araçlarında ve bunların belli kalkış ve varış yerlerinde yani istasyonlarda bulunan eşya korunmaktadır. Bu gibi eşyanın yolcu veya araç personeline ait bulunması, keza yolcu veya personelin beraberinde bulunması gerekli değildir. Kargo ile nakledilen veya araçtan indirilen yahut yüklenmek üzere hazırlanan eşya da bu kapsama alınmıştır. Eşyanın muhafaza altına alınmış olması koşulu aranmamıştır. Aracın türü önemli değilse de, umuma tahsis edilmiş olması zorunludur. Bir vasıtanın umuma tahsis edildiği, bir bedel karşılığında herkes tarafından kullanılabilir olması ile değil, belirli bir yöne giden yolcuları ve eşyayı nakletmesiyle anlaşılır. Fıkranın (d) bendinde, hırsızlık suçunun bir afet veya genel bir felâketin meydana getirebileceği zararları önlemek veya hafifletmek maksadıyla hazırlanan eşya hakkında işlenmesi, bir nitelikli unsur olarak belirlenmiştir. Deprem, sel, su baskını, yangın ve savaş gibi afet veya genel felâketin sebebiyet verebileceği zararları önlemek, bu afet veya felaketlere maruz kalan insanların ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla hazırlanmış olan eşya, bu bent kapsamına giren hırsızlık suçunun konusunu oluşturmaktadır. Eşyanın bulunduğu yer önemli değildir; bunların bina içerisinde veya açıkta depolanmış olması mümkündür. Bunun gibi, eşyanın afet ve felâket bölgesine gittikten sonra ve henüz afetten zarar görenlere dağıtılmadan önce çalınması hâlinde de bent uygulanacaktır. Fıkranın (e) bendinde, âdet veya tahsis ve kullanım gereği açığa bırakılmış olan eşya hakkında hırsızlık suçunun işlenmesi, bir nitelikli unsur olarak kabul edilmiştir. Tarlalarda bırakılan tarım araçları, inşaat yerine yığılan malzeme, bu kapsama giren eşyaya örnek olarak gösterilebilir. Bunların çalınmalarında kolaylık bulunması, bu nitelikli hâlin kabulünde etken olmuştur. Fıkranın (f) bendine göre, hırsızlık suçunun elektrik enerjisi hakkında işlenmesi, bir nitelikli hâli oluşturmaktadır. Suçun temadi hâlinde işlenmesi, bu nitelikli hâlin kabulünde etkili olmuştur. Maddenin ikinci fıkrasında, hırsızlık suçunun birinci fıkraya nazaran daha ağır cezayı gerektiren nitelikli şekilleri düzenlenmiştir. İkinci fıkranın (a) bendine göre, hırsızlık suçunun kişinin malını koruyamayacak durumda olmasından veya ölmesinden yararlanılarak işlenmesi, suçun temel şekline nazaran daha ağır ceza ile cezalandırılmasını gerektirmektedir. Mağdurun trafik kazası geçirmiş olması, aklî veya bedensel bir hastalık veya sakatlıkla malul olması, malını koruyamayacak durumda olmasının örneklerini oluşturmaktadır. Hatta, bir yakınının ölüm haberini - [Doğrudan Temin Yoluyla Hizmet Alımı Sürecinde İhaleye Fesat Karıştırma ve Görevi Kötüye Kullanma](https://kayseriavukat.org.tr/dogrudan-temin-yoluyla-hizmet-alimi/): Doğrudan Temin Yoluyla Hizmet Alımı Sürecinde İhaleye Fesat Karıştırma ve Görevi Kötüye Kullanma Suçu 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu Doğrudan temin – Madde 22 Aşağıda belirtilen hallerde ihtiyaçların ilân yapılmaksızın ve teminat alınmaksızın doğrudan temini usulüne başvurulabilir: a) İhtiyacın sadece gerçek veya tüzel tek kişi tarafından karşılanabileceğinin tespit edilmesi. b) Sadece gerçek veya tüzel tek kişinin ihtiyaç ile ilgili özel bir hakka sahip olması. c) Mevcut mal, ekipman, teknoloji veya hizmetlerle uyumun ve standardizasyonun sağlanması için zorunlu olan mal ve hizmetlerin, asıl sözleşmeye dayalı olarak düzenlenecek ve toplam süreleri üç yılı geçmeyecek sözleşmelerle ilk alım yapılan gerçek veya tüzel kişiden alınması. d) Büyükşehir belediyesi sınırları dahilinde bulunan idarelerin onbeş milyar, diğer idarelerin beşmilyar Türk Lirasını aşmayan ihtiyaçları ile temsil ağırlama faaliyetleri kapsamında yapılacak konaklama, seyahat ve iaşeye ilişkin alımlar. e) İdarelerin ihtiyacına uygun taşınmaz mal alımı veya kiralanması. f) Özelliğinden ve belli süre içinde kullanılma zorunluluğundan dolayı stoklanması ekonomik olmayan veya acil durumlarda kullanılacak olan ilaç, aşı, serum, anti-serum, kan ve kan ürünleri ile ortez, protez gibi uygulama esnasında hastaya göre belirlenebilen ve hastaya özgü tıbbî sarf malzemeleri, test ve tetkik sarf malzemeleri alımları. g) Milletlerarası tahkim yoluyla çözülmesi öngörülen uyuşmazlıklarla ilgili davalarda, Kanun kapsamındaki idareleri temsil ve savunmak üzere Türk veya yabancı uyruklu avukatlardan ya da avukatlık ortaklıklarından yapılacak hizmet alımları. h) 8/1/1943 tarihli ve 4353 sayılı Kanunun 22 ve 36 ncı maddeleri uyarınca Türk veya yabancı uyruklu avukatlardan hizmet alımları ile fikri ve sınai mülkiyet haklarının ulusal ve uluslararası kuruluşlar nezdinde tescilini sağlamak için gerçekleştirilen hizmet alımları. ı) Türkiye İş Kurumunun, 25/6/2003 tarihli ve 4904 sayılı Kanunun 3 üncü maddesinin (b) ve (c) bentlerinde sayılan görevlerine ilişkin hizmet alımları ile 25/8/1999 tarihli ve 4447 sayılı İşsizlik Sigortası Kanununun 48 inci maddesinin yedinci fıkrasında sayılan görevlerine ilişkin hizmet alımları, i) Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi, Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunların halkoyuna sunulması, milletvekili genel ve ara seçimleri, mahalli idareler ile mahalle muhtarlıkları ve ihtiyar heyetleri genel ve ara seçimi dönemlerinde Yüksek Seçim Kurulunun ihtiyacı için yapılacak filigranlı oy pusulası kâğıdı ile filigranlı oy zarfı kâğıdı alımı, oy pusulası basımı, oy zarfı yapımı hizmetleri ile bu seçimlere yönelik her türlü seçim malzemelerinin alımı ile yurt dışı seçim harcamaları, il seçim kurulu başkanlıkları tarafından alınacak oy pusulası basım hizmeti alımı. Bu maddeye göre yapılacak alımlarda, ihale komisyonu kurma ve 10 uncu maddede sayılan yeterlik kurallarını arama zorunluluğu bulunmaksızın, ihale yetkilisince görevlendirilecek kişi veya kişiler tarafından piyasada fiyat araştırması yapılarak ihtiyaçlar temin edilir. Madde Gerekçesi İşin doğası gereği ilan yapılmaksızın ihtiyacın belirli bir istekliden karşılanmasının kaçınılmaz olduğu durumlar dikkate alınarak bu usul düzenlenmiştir. Bu usulün (a), (b), (c) ve (d) bentleri uluslararası mevzuat paralelinde hazırlanmıştır. Bu bentlerin uygulanmasında, idarelerin ihtiyaçlarını en uygun şekilde karşılamasını sağlamak üzere, isteklilerle teknik şartlar ve fiyat üzerinde görüşme yapması mümkün kılınmıştır. (e) bendinde, belirlenen tutara kadar özellikle kâğıt, kırtasiye, elektrik malzemeleri gibi küçük ölçekli günlük ihtiyaçların karşılanması ile küçük bakım onarım işlerinin yaptırılmasında kolaylık sağlamak üzere, ihale yetkilisince görevlendirilecek kişiler tarafından piyasada fiyat araştırması yapılarak temin yöntemi benimsenmiştir. Ayrıca idarelerin yabancı ülkelerdeki kuruluşlarının yapım işleri ile yapımla ilgili hizmet alımları hariç (e) bendinde belirtilen tutarı aşan yerel ihtiyaçlarına yönelik mal veya hizmet alımlarının bulundukları ülkeden piyasadan fiyat araştırması yapılmak suretiyle karşılanabilmesine imkân tanınmıştır. 5393 sayılı Belediye Kanunu Başkan ve meclis üyelerinin yükümlülükleri – Madde 28 Belediye başkanı görevi süresince ve görevinin sona ermesinden itibaren iki yıl süreyle, meclis üyeleri ise görevleri süresince ve görevlerinin sona ermesinden itibaren bir yıl süreyle, belediye ve bağlı kuruluşlarına karşı doğrudan doğruya veya dolaylı olarak taahhüde giremez, komisyonculuk ve temsilcilik yapamaz. Madde Gerekçesi Belediye başkanı ve belediye meclis üyelerinin, görevleri süresince ve görevlerinin sona ermesinden itibaren iki yıl süreyle belediye ve bağlı kuruluşlarından doğrudan veya dolaylı olarak iş alamaması, belediye nezdinde komisyonculuk ve temsilcilik yapamaması hükme bağlanarak nüfuz istismarının önlenmesi amaçlanmaktadır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu İhaleye fesat karıştırma – Madde 235 (1) Kamu kurumu veya kuruluşları adına yapılan mal veya hizmet alım veya satımlarına ya da kiralamalara ilişkin ihaleler ile yapım ihalelerine fesat karıştıran kişi, üç yıldan yedi yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Aşağıdaki hallerde ihaleye fesat karıştırılmış sayılır: a) Hileli davranışlarla; 1. İhaleye katılma yeterliğine veya koşullarına sahip olan kişilerin ihaleye veya ihale sürecindeki işlemlere katılmalarını engellemek, 2. İhaleye katılma yeterliğine veya koşullarına sahip olmayan kişilerin ihaleye katılmasını sağlamak, 3. Teklif edilen malları, şartnamesinde belirtilen niteliklere sahip olduğu halde, sahip olmadığından bahisle değerlendirme dışı bırakmak, 4. Teklif edilen malları, şartnamesinde belirtilen niteliklere sahip olmadığı halde, sahip olduğundan bahisle değerlendirmeye almak. b) Tekliflerle ilgili olup da ihale mevzuatına veya şartnamelere göre gizli tutulması gereken bilgilere başkalarının ulaşmasını sağlamak. c) Cebir veya tehdit kullanmak suretiyle ya da hukuka aykırı diğer davranışlarla, ihaleye katılma yeterliğine veya koşullarına sahip olan kişilerin ihaleye, ihale sürecindeki işlemlere katılmalarını engellemek. d) İhaleye katılmak isteyen veya katılan kişilerin ihale şartlarını ve özellikle fiyatı etkilemek için aralarında açık veya gizli anlaşma yapmaları. (3) İhaleye fesat karıştırma suçunun; a) Cebir veya tehdit kullanmak suretiyle işlenmesi hâlinde temel cezanın alt sınırı beş yıldan az olamaz. Ancak, kasten yaralama veya tehdit suçunun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hâllerinin gerçekleşmesi durumunda, ayrıca bu suçlar dolayısıyla cezaya hükmolunur. b) İşlenmesi sonucunda ilgili kamu kurumu veya kuruluşu açısından bir zarar meydana gelmemiş ise, bu fıkranın (a) bendinde belirtilen hâller hariç olmak üzere, fail hakkında bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (4) İhaleye fesat karıştırma dolayısıyla menfaat temin eden görevli kişiler, ayrıca bu nedenle ilgili suç hükmüne göre cezalandırılırlar. (5) Yukarıdaki fıkralar hükümleri, kamu kurum veya kuruluşları aracılığı ile yapılan artırma veya eksiltmeler ile kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, kamu kurum veya kuruluşlarının ya da kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının iştirakiyle kurulmuş şirketler, bunların bünyesinde faaliyet icra eden vakıflar, kamu yararına çalışan dernekler veya kooperatifler adına yapılan mal veya hizmet alım veya satımlarına ya da kiralamalara fesat karıştırılması halinde de uygulanır. Madde Gerekçesi Madde metninde ihaleye fesat karıştırma suçu tanımlanmıştır. Bu hükümle korunmak istenen hukukî değer, kamusal faaliyetlerin dürüstlük ilkesine uygun olarak yürütüldüğüne dair ve özellikle, kamu adına yapılan mal veya hizmet alım veya satımı gibi ihale işlemlerinin yapılmasıyla ilgili olarak, kamu görevlilerine duyulan güvendir. Suçun konusu, mal veya hizmet alım veya satımına ilişkin - [Suçun Niteliğinin Değişmesi: Yargılamanın Sınırlılığı İlkesi ve Suçu Değerlendirmede Mahkemenin Yetkisi](https://kayseriavukat.org.tr/sucun-niteliginin-degismesi/): Suçun Niteliğinin Değişmesi ve Yargılamanın Sınırlılığı İlkesi 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu Hükmün konusu ve suçu değerlendirmede mahkemenin yetkisi – Madde 225 (1) Hüküm, ancak iddianamede unsurları gösterilen suça ilişkin fiil ve faili hakkında verilir. (2) Mahkeme, fiilin nitelendirilmesinde iddia ve savunmalarla bağlı değildir. Madde Gerekçesi Mahkeme dava edilmeyen bir fiil hakkında kendiliğinden yargılama yapamaz ve hüküm veremez. Bunun doğal sonucu, iddianamede gösterilen fiil hakkında hüküm kurulmasıdır. Hükmün konusunu, iddianamede sınırları belirtilerek dava nedeni yapılan maddî olay (fiil) oluşturur. Diğer bir anlatımla, kamu davasının konusu ile hükmün konusu maddî olay (fiil) bakımından aynıdır. Hüküm, iddianamede gösterilen sanık ve ona yükletilen fiil hakkında kurulur. Ancak mahkeme, fiilin hukukî yorumunda, değerlendirmede tamamen serbesttir; iddia, savunma mahkemeyi bağlamaz. Mahkeme aynı fiili başka suretle yorumlayabilir. Suçun niteliğinin değişmesi – Madde 226 (1) Sanık, suçun hukukî niteliğinin değişmesinden önce haber verilip de savunmasını yapabilecek bir hâlde bulundurulmadıkça, iddianamede kanunî unsurları gösterilen suçun değindiği kanun hükmünden başkasıyla mahkûm edilemez. (2) Cezanın artırılmasını veya cezaya ek olarak güvenlik tedbirlerinin uygulanmasını gerektirecek hâller, ilk defa duruşma sırasında ortaya çıktığında aynı hüküm uygulanır. (3) Ek savunma verilmesini gerektiren hâllerde istem üzerine sanığa ek savunmasını hazırlaması için süre verilir. (4) Yukarıdaki fıkralarda yazılı bildirimler, varsa müdafie yapılır. Müdafii sanığa tanınan haklardan onun gibi yararlanır. Madde Gerekçesi İddianamede gösterilen fiilin hukuk yönünden değerlendirilmesini yaparken iddia ve savunma ile bağlı olmayan, tümüyle serbest bulunan mahkeme, suçun hukukî niteliğinin değişmesini veya cezanın artırılmasını veya cezaya ek olarak güvenlik tedbirlerinin uygulanmasını gerektiren nedenlerin ilk defa duruşmada ortaya çıkması hâlinde sanığı haberdar edecek ve ona bu konuda savunma olanağı sağlayacaktır. Bu kurala, ilke olarak, suçun hukukî niteliğindeki değişme sanığın yararına da olsa uyulur. Sanık istemde bulunursa ek savunmasını hazırlaması için kendisine süre verilir. Ayrıca duruşma aşamasında meydana gelen fiilî ve hukukî değişiklikler nedeniyle iddia ve savunmanın gerektiği şekilde hazırlanabilmesi için de istem üzerine veya mahkemece re\’sen, duruşmaya ara verilebilir. Ek savunmaya ilişkin bildirimler, varsa sanığın avukatına yapılır. Sanığa tanınmış haklardan avukatı da yararlanır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Kasten yaralama – Madde 86 (1) Kasten başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Kasten yaralama fiilinin kişi üzerindeki etkisinin basit bir tıbbî müdahaleyle giderilebilecek ölçüde hafif olması hâlinde, mağdurun şikâyeti üzerine, dört aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur. Suçun kadına karşı işlenmesi hâlinde cezanın alt sınırı altı aydan az olamaz. (3) Kasten yaralama suçunun; a) Üstsoya, altsoya, eşe, boşandığı eşe veya kardeşe karşı, b) Beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı, c) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle, d) Kamu görevlisinin sahip bulunduğu nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle, e) Silahla, f) Canavarca hisle, İşlenmesi halinde, şikâyet aranmaksızın, verilecek ceza yarı oranında, (f) bendi bakımından ise bir kat artırılır. Madde Gerekçesi Maddenin birinci fıkrasında kasten yaralama suçunun temel şekli tanımlanmıştır. Madde metninde yapılan değişiklikle, Hükümet Tasarısında benimsenen ve \”müessir fiil\” karşılığı olan \”etkili eylem\” ifadesi terk edilerek, genel olarak yaralama kavramı benimsenmiştir. Bu nedenle, kişinin vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan her davranış, yaralama olarak kabul edilmiştir. İkinci fıkrada ise, kasten yaralama suçunun nitelikli şekilleri gösterilmiştir. Söz konusu suçun seçimlik olarak belirlenen bu nitelikli şekilleri, bentler hâlinde sıralanmıştır. Fıkranın (a) bendinde, kasten yaralama suçunun üstsoy veya altsoydan birine ya da eş veya kardeşe karşı işlenmesi, bu suçun bir nitelikli hâli olarak kabul edilmiştir. Bu kavramlar hakkında açıklama için, kasten öldürme suçunun nitelikli hâllerine ilişkin hükmün gerekçesine bakılmalıdır. Fıkranın (b) bendine göre, kasten yaralamanın beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı işlenmesi, suçun temel şekline göre daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. Bu hususa ilişkin açıklama için, kasten öldürme suçunun nitelikli hâllerine ilişkin hükmün gerekçesine bakılmalıdır. Fıkranın (c) bendinde, suçun kişinin yerine getirdiği kamu görevi dolayısıyla işlenmesi, bir nitelikli hâl olarak öngörülmüştür. Bu hususa ilişkin açıklama için, kasten öldürme suçunun nitelikli hâllerine ilişkin hükmün gerekçesine bakılmalıdır. Kasten yaralama suçu, kamu görevlisinin sahip bulunduğu nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle de işlenebilir. Fıkranın (d) bendinde, bu durum, söz konusu suçun bir nitelikli hâli olarak kabul edilmiştir. Bunun için kamu görevlisinin zor kullanma yetkisine sahip bulunması gerekmemektedir. Burada önemli olan, kamu görevlisinin sahip bulunduğu nüfuzun kötüye kullanılması suretiyle, kasten yaralama suçunun işlenmesidir. Örneğin bir hâkim veya savcının sanık veya tanığa karşı kasten yaralama suçunu işlemesi hâlinde, bu nitelikli hâlin gerçekleştiğini kabul etmek gerekir. Buna karşılık, zor kullanma yetkisine sahip kamu görevlisi tarafından kasten yaralama suçunun işlenmesi hâli, kanunda ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Fıkranın (e) bendinde, kasten yaralama suçunun silâhla işlenmesi, bir nitelikli hâl olarak kabul edilmiştir. Silâh deyimi için, Tanımlar başlıklı madde hükmüne bakılmalıdır. Neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama – Madde 87 (1) Kasten yaralama fiili, mağdurun; a) Duyularından veya organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflamasına, b) Konuşmasında sürekli zorluğa, c) Yüzünde sabit ize, d) Yaşamını tehlikeye sokan bir duruma, e) Gebe bir kadına karşı işlenip de çocuğunun vaktinden önce doğmasına, Neden olmuşsa, yukarıdaki maddeye göre belirlenen ceza, bir kat artırılır. Ancak, verilecek ceza, birinci fıkraya giren hallerde üç yıldan, üçüncü fıkraya giren hallerde beş yıldan az olamaz. (2) Kasten yaralama fiili, mağdurun; a) İyileşmesi olanağı bulunmayan bir hastalığa veya bitkisel hayata girmesine, b) Duyularından veya organlarından birinin işlevinin yitirilmesine, c) Konuşma ya da çocuk yapma yeteneklerinin kaybolmasına, d) Yüzünün sürekli değişikliğine, e) Gebe bir kadına karşı işlenip de çocuğunun düşmesine, Neden olmuşsa, yukarıdaki maddeye göre belirlenen ceza, iki kat artırılır. Ancak, verilecek ceza, birinci fıkraya giren hallerde beş yıldan, üçüncü fıkraya giren hallerde sekiz yıldan az olamaz. (3) Kasten yaralamanın vücutta kemik kırılmasına veya çıkığına neden olması halinde, yukarıdaki maddeye göre belirlenen ceza, kırık veya çıkığın hayat fonksiyonlarındaki etkisine göre, yarısına kadar artırılır. (4) Kasten yaralama sonucunda ölüm meydana gelmişse, yukarıdaki maddenin birinci fıkrasına giren hallerde sekiz yıldan oniki yıla kadar, üçüncü fıkrasına giren hallerde ise oniki yıldan onsekiz yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Madde Gerekçesi Madde metninde kasten yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâlleri belirlenmiştir. Birinci fıkranın (a) bendinde, kasten yaralama suçunun mağdurun duyularından veya organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflamasına neden olması, bu suçun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâli olarak öngörülmüştür. Bunun için duyu veya organlardan birinin işlevinin sürekli - [Hırsızın Binadan Çıkmadan Yakalanması Halinde Sanığa Hırsızlık Suçuna Teşebbüsten mi Ceza Verilir](https://kayseriavukat.org.tr/hirsizin-binadan-cikmadan-yakalanmasi/): Hırsızın Binadan Çıkmadan Yakalanması ve Hırsızlık Suçuna Teşebbüs 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Hırsızlık – Madde 141 (1) Zilyedinin rızası olmadan başkasına ait taşınır bir malı, kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla bulunduğu yerden alan kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir. Madde Gerekçesi Madde metninde, hırsızlığın temel şekli tanımlanmıştır. Buna göre, taşınır malın alınmasının suç oluşturabilmesi için, zilyedinin rızasının bulunmaması gerekir. Rızanın geçerli olması için bulunması gereken koşulların varlığı hâlinde zilyedin rızası bir hukuka uygunluk nedeni teşkil edecek ve suç oluşmayacaktır. Hırsızlık suçunun oluşabilmesi için, failin kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla hareket etmesi yeterli olup, bunun fiilen temini şart değildir. Bu yarar, maddî veya manevî olabilir. Almak fiilinden maksat, suçun konusunu oluşturan mal üzerinde mağdurun zilyetliğine son verilmesi, mağdurun suç konusu eşya üzerinde zilyetlikten doğan tasarruf haklarını kullanmasının olanaksız hâle gelmesidir. Bu tasarruf olanağı ortadan kaldırılınca suç da tamamlanır. Nitelikli hırsızlık – Madde 142 (1) Hırsızlık suçunun; a) Kime ait olursa olsun kamu kurum ve kuruluşlarında veya ibadete ayrılmış yerlerde bulunan ya da kamu yararına veya hizmetine tahsis edilen eşya hakkında, b) (Mülga: 18/6/2014-6545/62 md.) c) Halkın yararlanmasına sunulmuş ulaşım aracı içinde veya bunların belli varış veya kalkış yerlerinde bulunan eşya hakkında, d) Bir afet veya genel bir felaketin meydana getirebileceği zararları önlemek veya hafifletmek maksadıyla hazırlanan eşya hakkında, e) Adet veya tahsis veya kullanımları gereği açıkta bırakılmış eşya hakkında, İşlenmesi hâlinde, üç yıldan yedi yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (2) Suçun; a) Kişinin malını koruyamayacak durumda olmasından veya ölmesinden yararlanarak, b) Elde veya üstte taşınan eşyayı çekip almak suretiyle ya da özel beceriyle, c) Doğal bir afetin veya sosyal olayların meydana getirdiği korku veya kargaşadan yararlanarak, d) Haksız yere elde bulundurulan veya taklit anahtarla ya da diğer bir aletle kilit açmak veya kilitlenmesini engellemek suretiyle, e) Bilişim sistemlerinin kullanılması suretiyle, f) Tanınmamak için tedbir alarak veya yetkisi olmadığı halde resmi sıfat takınarak, g) Büyük veya küçük baş hayvan hakkında, h) Herkesin girebileceği bir yerde bırakılmakla birlikte kilitlenmek suretiyle ya da bina veya eklentileri içinde muhafaza altına alınmış olan eşya hakkında, İşlenmesi hâlinde, beş yıldan on yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Suçun, bu fıkranın (b) bendinde belirtilen surette, beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda olan kimseye karşı işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte biri oranına kadar artırılır. (3) Suçun, sıvı veya gaz hâlindeki enerji hakkında ve bunların nakline, işlenmesine veya depolanmasına ait tesislerde işlenmesi halinde, beş yıldan oniki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Bu fiilin bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde, ceza yarı oranında artırılır ve onbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. (4) Hırsızlık suçunun işlenmesi amacıyla konut dokunulmazlığının ihlâli veya mala zarar verme suçunun işlenmesi halinde, bu suçlardan dolayı soruşturma ve kovuşturma yapılabilmesi için şikâyet aranmaz. (5)  Hırsızlık suçunun işlenmesi sonucunda haberleşme, enerji ya da demiryolu veya havayolu ulaşımı alanında kamu hizmetinin geçici de olsa aksaması hâlinde, yukarıdaki fıkralar hükümlerine göre verilecek ceza yarısından iki katına kadar artırılır. Madde Gerekçesi Maddede, hırsızlık suçunun nitelikli şekilleri tanımlanmıştır. Bu nitelikli unsurlar, üç fıkra hâlinde tasnif edilmiştir. Birinci fıkranın (a) bendine göre; hırsızlık suçunun, kime ait olursa olsun, kamu kurum ve kuruluşlarında veya ibadete ayrılmış yerlerde bulunan ya da kamu yararına veya hizmetine tahsis edilen eşya hakkında işlenmesi, suçun temel şekline nazaran daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. Eşyanın kurum ve kuruluş veya ibadet yerine ait bulunması veya buralarda özel muhafaza altına alınmış olması koşulu aranmamış, görevlilerin veya ibadet edenlerin özel eşyası hakkında suçun işlenmesi hâlinde de bu nitelikli unsurun oluşacağı kabul edilmiştir. Kamu yararı veya hizmetine tahsis edilen eşyanın bulunduğu yer önemli değildir. Fıkranın (b) bendinde, hırsızlık suçunun herkesin girebileceği bir yerde bırakılmakla birlikte kilitlenmek suretiyle ya da bina veya eklentileri içinde muhafaza altına alınmış olan eşya hakkında işlenmesi, suçun diğer bir nitelikli şekli olarak tanımlanmıştır. Bina veya etrafı çevrili eklentilerinde yapılan hırsızlığın cezası artırılırken bu gibi yerlere giriş şekline önem verilmemiştir. Tarlada tarım araçlarının korunması için yapılan kulübelerde işlenen hırsızlığın da madde hükmüne girmesi sağlanmıştır. Ancak bina tanımına girmeyen bir yerde, örneğin otomobilde bulunan eşya hakkında muhafaza altına alınma koşulu aranmış; böylece kapıları kilitli olmayan veya camları kapatılmamış bir otomobildeki eşyanın çalınması hâlinde nitelikli hırsızlık kabul edilmemiştir. Fıkranın (c) bendi ile, halkın yararlanmasına sunulmuş ulaşım araçlarında ve bunların belli kalkış ve varış yerlerinde yani istasyonlarda bulunan eşya korunmaktadır. Bu gibi eşyanın yolcu veya araç personeline ait bulunması, keza yolcu veya personelin beraberinde bulunması gerekli değildir. Kargo ile nakledilen veya araçtan indirilen yahut yüklenmek üzere hazırlanan eşya da bu kapsama alınmıştır. Eşyanın muhafaza altına alınmış olması koşulu aranmamıştır. Aracın türü önemli değilse de, umuma tahsis edilmiş olması zorunludur. Bir vasıtanın umuma tahsis edildiği, bir bedel karşılığında herkes tarafından kullanılabilir olması ile değil, belirli bir yöne giden yolcuları ve eşyayı nakletmesiyle anlaşılır. Fıkranın (d) bendinde, hırsızlık suçunun bir afet veya genel bir felâketin meydana getirebileceği zararları önlemek veya hafifletmek maksadıyla hazırlanan eşya hakkında işlenmesi, bir nitelikli unsur olarak belirlenmiştir. Deprem, sel, su baskını, yangın ve savaş gibi afet veya genel felâketin sebebiyet verebileceği zararları önlemek, bu afet veya felaketlere maruz kalan insanların ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla hazırlanmış olan eşya, bu bent kapsamına giren hırsızlık suçunun konusunu oluşturmaktadır. Eşyanın bulunduğu yer önemli değildir; bunların bina içerisinde veya açıkta depolanmış olması mümkündür. Bunun gibi, eşyanın afet ve felâket bölgesine gittikten sonra ve henüz afetten zarar görenlere dağıtılmadan önce çalınması hâlinde de bent uygulanacaktır. Fıkranın (e) bendinde, âdet veya tahsis ve kullanım gereği açığa bırakılmış olan eşya hakkında hırsızlık suçunun işlenmesi, bir nitelikli unsur olarak kabul edilmiştir. Tarlalarda bırakılan tarım araçları, inşaat yerine yığılan malzeme, bu kapsama giren eşyaya örnek olarak gösterilebilir. Bunların çalınmalarında kolaylık bulunması, bu nitelikli hâlin kabulünde etken olmuştur. Fıkranın (f) bendine göre, hırsızlık suçunun elektrik enerjisi hakkında işlenmesi, bir nitelikli hâli oluşturmaktadır. Suçun temadi hâlinde işlenmesi, bu nitelikli hâlin kabulünde etkili olmuştur. Maddenin ikinci fıkrasında, hırsızlık suçunun birinci fıkraya nazaran daha ağır cezayı gerektiren nitelikli şekilleri düzenlenmiştir. İkinci fıkranın (a) bendine göre, hırsızlık suçunun kişinin malını koruyamayacak durumda olmasından veya ölmesinden yararlanılarak işlenmesi, suçun temel şekline nazaran daha ağır ceza ile cezalandırılmasını gerektirmektedir. Mağdurun trafik kazası geçirmiş olması, aklî veya bedensel bir hastalık veya sakatlıkla malul olması, malını koruyamayacak durumda olmasının örneklerini oluşturmaktadır. Hatta, - [Otoparktaki Araçların Çalınması: Otopark Görevlilerine Güveni Kötüye Kullanma Suçundan Ceza Verilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/otoparktaki-araclarin-calinmasi/): Otoparktaki Araçların Çalınması: Güveni Kötüye Kullanma Suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Güveni kötüye kullanma – Madde 155 (1) Başkasına ait olup da, muhafaza etmek veya belirli bir şekilde kullanmak üzere zilyedliği kendisine devredilmiş olan mal üzerinde, kendisinin veya başkasının yararına olarak, zilyedliğin devri amacı dışında tasarrufta bulunan veya bu devir olgusunu inkar eden kişi, şikayet üzerine, altı aydan iki yıla kadar hapis ve adlî para cezası ile cezalandırılır. (2) Suçun, meslek ve sanat, ticaret veya hizmet ilişkisinin ya da hangi nedenden doğmuş olursa olsun, başkasının mallarını idare etmek yetkisinin gereği olarak tevdi ve teslim edilmiş eşya hakkında işlenmesi halinde, bir yıldan yedi yıla kadar hapis ve üçbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. Madde Gerekçesi Madde metninde güveni kötüye kullanma suçu tanımlanmıştır. Söz konusu suçla korunan hukukî değer kişilerin mülkiyet hakkıdır. Bu suçla mülkiyetin korunması amaçlanmaktadır. Ancak, söz konusu suçun oluşabilmesi için eşya üzerinde mülkiyet hakkına sahip olan kişi ile lehine zilyedlik tesis edilen kişi (fail) arasında bir sözleşme ilişkisi mevcuttur. Bu ilişkinin gereği olarak taraflar arasında mevcut olan güvenin korunması gerekmektedir. Bu mülahazalarla, eşya üzerinde mevcut sözleşme ilişkisiyle bağdaşmayan kasıtlı tasarruflar, cezai yaptırım altına alınmıştır. Güveni kötüye kullanma suçunun konusu, taşınır veya taşınmaz maldır. Bu mal üzerinde fail lehine zilyedlik tesis edilmiş olmalıdır. Güveni kötüye kullanma suçunda fail, suç konusu malın maliki değildir. Bu nedenle, müşterek veya iştirak hâlinde mülkiyete konu olan mallarla ilgili olarak, müşterek veya iştirak hâlinde malik olanlar birbirlerine karşı güveni kötüye kullanma suçunu işleyemezler. Fail, suç konusu şey üzerinde lehine zilyedlik tesis edilmiş olan kişidir. Ancak, bu zilyedliğin mutlaka malik tarafından tesis edilmesi gerekmez. Suçun konusunu oluşturan mal üzerinde belirli bir şekilde kullanmak üzere fail lehine zilyedlik tesisi gerekir. Bu nedenle, güveni kötüye kullanma suçunun oluşabilmesi için hukuken geçerli bir sözleşme ilişkisinin varlığı gereklidir. Bu hukukî ilişki, örneğin kira sözleşmesi, ariyet sözleşmesi, karz sözleşmesi, vedia sözleşmesi, istisna sözleşmesi, vekalet sözleşmesi, kefalet sözleşmesi, hizmet sözleşmesi, rehin sözleşmesi ile tesis edilmiş olabilir. Bu akdi ilişki, karma veya sui generis bir sözleşme ile de tesis edilmiş olabilir. Örneğin, bir bankada açılan carî hesaba veya bir \”özel finans kurumu\”nda açılan \”katılım ortaklığı hesabı\”na ilişkin sözleşme ile de bu hukukî ilişki tesis edilmiş olabilir. Keza, örneğin bir anonim şirket yönetim kurulu üyeleri ile şirket tüzelkişiliği arasındaki hukukî ilişki, hizmet ve/veya vekalet sözleşmesine dayanmaktadır. Hatta, mülkiyeti muhafaza kaydıyla satın alınmış olan eşyanın meselâ bir üçüncü kişiye satılması durumunda dahi, güveni kötüye kullanma suçunun oluştuğu kabul edilmelidir. Bu zilyedlik devri, malik olmayan kişiye, aradaki hukukî ilişkinin niteliğine göre, şey üzerinde belli bazı tasarruflarda bulunma hak ve yetkisini vermektedir. Söz konusu suçun oluşabilmesi için, failin suç konusu mal üzerinde, kendisinin veya başkasının yararına olarak, zilyedliğin devri amacı dışında tasarrufta bulunması veya bu devir olgusunu inkar etmesi gerekir. Güveni kötüye kullanma suçunun soruşturma ve kovuşturması mağdurun şikâyetine bağlı kılınmıştır. Söz konusu suçun işlenmesi suretiyle bir yarar elde edilebileceği düşüncesiyle, yaptırım olarak hapis cezasının yanı sıra adlî para cezası da öngörülmüştür. Maddenin ikinci fıkrasında güveni kötüye kullanma suçunun nitelikli hâli düzenlenmiştir. Buna göre, söz konusu suçun, meslek ve sanat, ticaret veya hizmet ilişkisinin ya da, hangi nedenden doğmuş olursa olsun, başkasının mallarını idare etmek yetkisinin gereği olarak tevdi ve teslim edilmiş eşya hakkında işlenmesi hâlinde, failin suçun temel şekline nazaran daha ağır ceza ile cezalandırılması gerekmektedir. Kast – Madde 21 (1) Suçun oluşması kastın varlığına bağlıdır. Kast, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir. (2) Kişinin, suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi halinde olası kast vardır. Bu halde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda müebbet hapis cezasına, müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmi yıldan yirmibeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur; diğer suçlarda ise temel ceza üçte birden yarısına kadar indirilir. Madde Gerekçesi Kast, kişi ile işlediği suçun maddî unsurları arasındaki psikolojik bağı ifade etmektedir. Suçun kanuni tanımındaki maddî unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesi, kastın varlığı için zorunludur. Suç tanımında yer almakla birlikte, fiilin ifade ettiği haksızlık üzerinde etkili olmayan koşulların gerçekleştiğinin bilinip bilinmemesi, kastın varlığı açısından önem taşımamaktadır. Örneğin objektif cezalandırılabilme koşulunun arandığı suçlarda bu koşulun veya şahsî cezasızlık sebebinin fail tarafından bilinmesi gerekmez. Madde metninde doğrudan kasttan ayrı olarak olası kast da tanımlanmıştır. Olası kast durumunda suçun kanuni tanımında yer alan unsurlardan birinin somut olayda gerçekleşebileceği öngörülmesine rağmen, kişi fiili işlemektedir. Diğer bir deyişle, fail unsurların meydana gelmesini kabullenmektedir. Mevzuatımıza giren yeni bir kavram olan olası kastla ilgili uygulamadan bazı örnekler vermek yararlı olacaktır. Yolda seyreden bir otobüs sürücüsü, trafik lambasının kendisine kırmızı yanmasına rağmen, kavşakta durmadan geçmek ister; ancak kendilerine yeşil ışık yanan kavşaktan geçmekte olan yayalara çarpar ve bunlardan bir veya birkaçının ölümüne veya yaralanmasına neden olur. Trafik lambası kendisine kırmızı yanan sürücü, yaya geçidinden her an birilerinin geçtiğini görmüş; fakat, buna rağmen kavşakta durmamış ve yoluna devam etmiştir. Bu durumda otobüs sürücüsü, meydana gelen ölüm veya yaralama neticelerinin gerçekleşebileceğini öngörerek, bunları kabullenmiştir. Düğün evinde törene katılanların tabancaları ile odanın tavanına doğru ardı ardına ateş ettikleri sırada, bir kişinin aldığı alkolün de etkisi ile elinin seyrini kaybetmesi sonucu, yere paralel olarak yaptığı atışlardan bir tanesinden çıkan kurşun, törene katılanlardan birinin alnına isabet ederek ölümüne neden olur. Bu örnek olayda kişi yaptığı atışlardan çıkan kurşunların orada bulunan herhangi birine isabet edebileceğini öngörmüş; fakat, buna rağmen silâhıyla atışa devam etmiştir. Burada da fail silâhıyla ateş ederken ortaya çıkacak yaralama veya ölüm neticelerini kabullenmiştir. Verilen bu örneklerde kişinin olası kastla hareket ettiğinin kabulü gerekir. Suçun olası kastla işlenmesi durumunda temel cezada indirim yapılması öngörülmüştür. Kasten işlenebilen suçlar, ilke olarak hem doğrudan hem de olası kastla işlenebilir. Ancak, kanundaki tanımında \”bilerek\” ifadesine yer verilmiş olan suçlar sadece doğrudan kastla işlenebilir. Örneğin iftira suçunda, failin suçsuz olduğunu \”bilerek\” kişiye suç isnad etmesi gerektiğinden, bu suç ancak doğrudan kastla işlenebilir. Taksir – Madde 22 (1) Taksirle işlenen fiiller, kanunun açıkça belirttiği hallerde cezalandırılır. (2) Taksir, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesidir. (3) Kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi halinde bilinçli taksir vardır; bu halde taksirli suça ilişkin ceza üçte birden yarısına kadar artırılır. (4) Taksirle işlenen suçtan dolayı verilecek olan ceza failin kusuruna göre belirlenir. (5) Birden fazla kişinin taksirle işlediği - [Görevi Yaptırmamak için Direnme Suçu: Kamu Görevlisine Karşı Cebir veya Tehdit Kullanılması](https://kayseriavukat.org.tr/gorevi-yaptirmamak-icin-direnme-sucu/): Görevi Yaptırmamak için Direnme Suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Görevi yaptırmamak için direnme – Madde 265 (1) Kamu görevlisine karşı görevini yapmasını engellemek amacıyla, cebir veya tehdit kullanan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Suçun yargı görevi yapan kişilere karşı işlenmesi halinde, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (3) Suçun, kişinin kendisini tanınmayacak bir hale koyması suretiyle veya birden fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte biri oranında artırılır. (4) Suçun, silahla ya da var olan veya var sayılan suç örgütlerinin oluşturdukları korkutucu güçten yararlanılarak işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır. (5) Bu suçun işlenmesi sırasında kasten yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hallerinin gerçekleşmesi durumunda, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır. Madde Gerekçesi Madde metninde, görevini yaptırmamak için kamu görevlisine direnme fiilleri suç olarak tanımlanmıştır. Birinci fıkrada, kamu görevlisine karşı görevini yapmasını engellemek amacıyla, cebir veya tehdit kullanılması hâlinde verilecek ceza belirlenmiştir. Bu suçun oluşması için kullanılan cebrin kasten yaralama suçunun temel şekli veya daha az cezayı gerektiren hâli kapsamında değerlendirilebilecek boyutta olması gerekir. Aksi takdirde, dördüncü fıkra hükmüne göre uygulama yapmak gerekir. Maddenin ikinci fıkrasında ise, direnilen kamu görevlisinin yargı görevi yapan kişi olması, bu suç açısından daha ağır cezayı gerektiren nitelikli unsur olarak kabul edilmiştir. Üçüncü fıkraya göre, suçun, kişinin kendisini tanınmayacak bir hâle koyması suretiyle veya birden fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi hâlinde, verilecek ceza artırılacaktır. Keza, dördüncü fıkrada, suçun, silâhla ya da var olan veya var sayılan suç örgütlerinin oluşturdukları korkutucu güçten yararlanılarak işlenmesi hâli, cezanın artırılması sebebi olarak kabul edilmiştir. Son fıkraya göre, bu suçun işlenmesi sırasında kasten yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâllerinin gerçekleşmesi durumunda, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanacaktır. Suçta tekerrür ve özel tehlikeli suçlular – Madde 58 (1) Önceden işlenen suçtan dolayı verilen hüküm kesinleştikten sonra yeni bir suçun işlenmesi halinde, tekerrür hükümleri uygulanır. Bunun için cezanın infaz edilmiş olması gerekmez. (2) Tekerrür hükümleri, önceden işlenen suçtan dolayı; a) Beş yıldan fazla süreyle hapis cezasına mahkûmiyet halinde, bu cezanın infaz edildiği tarihten itibaren beş yıl, b) Beş yıl veya daha az süreli hapis ya da adlî para cezasına mahkûmiyet halinde, bu cezanın infaz edildiği tarihten itibaren üç yıl, geçtikten sonra işlenen suçlar dolayısıyla uygulanmaz. (3) Tekerrür halinde, sonraki suça ilişkin kanun maddesinde seçimlik olarak hapis cezası ile adlî para cezası öngörülmüşse, hapis cezasına hükmolunur. (4) Kasıtlı suçlarla taksirli suçlar ve sırf askerî suçlarla diğer suçlar arasında tekerrür hükümleri uygulanmaz. Kasten öldürme, kasten yaralama, yağma, dolandırıcılık, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti ile parada veya kıymetli damgada sahtecilik suçları hariç olmak üzere; yabancı ülke mahkemelerinden verilen hükümler tekerrüre esas olmaz. (5) Fiili işlediği sırada onsekiz yaşını doldurmamış olan kişilerin işlediği suçlar dolayısıyla tekerrür hükümleri uygulanmaz. (6) Tekerrür halinde hükmolunan ceza, mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilir. Ayrıca, mükerrir hakkında cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbiri uygulanır. (7) Mahkûmiyet kararında, hükümlü hakkında mükerrirlere özgü infaz rejiminin ve cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbirinin uygulanacağı belirtilir. (8) Mükerrirlerin mahkûm olduğu cezanın infazı ile denetimli serbestlik tedbirinin uygulanması, kanunda gösterilen şekilde yapılır. (9) Mükerrirlere özgü infaz rejiminin ve cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbirinin, itiyadi suçlu, suçu meslek edinen kişi veya örgüt mensubu suçlu hakkında da uygulanmasına hükmedilir. Madde Gerekçesi Kişinin daha önce işlediği suç nedeniyle belli bir cezaya mahkûm edilmiş olmasına rağmen suç işlemede gösterdiği kararlılıkla toplum açısından tehlikeliliğini ifade eden tekerrür, kişi hakkında hükmolunan cezanın infazı sırasında dikkate alınacak bir neden ve hatta, infazdan sonra denetimli serbestlik tedbiri uygulanmasının nedeni olarak görülmüştür. Bu nedenle, tekerrür dolayısıyla kişinin cezasında artırma yapan sistemden vazgeçilmiştir. Tekerrür hükümlerinin uygulanabilmesi için, önceki mahkûmiyetin infaz edilmiş olması gerekmemekle birlikte; tekerrüre ilişkin sürelerin işlemeye başlaması bakımından önceki mahkûmiyetin infaz edilmiş olması aranmış ve böylece Tasarıdan farklı bir düzenleme yapılmıştır. Ayrıca, Tasarıya göre yapılan değişiklikle, yabancı mahkeme kararlarının tekerrüre etki alanı genişletilmiştir. Maddenin son fıkrasında mükerrirlere özgü infaz rejiminin ve cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbirinin, itiyadi suçlu, suçu meslek edinen kişi veya örgüt mensubu suçlu hakkında da uygulanabileceği öngörülmüştür. Görevi Yaptırmamak için Direnme Suçunda Kamu Görevlisine Karşı Cebir veya Tehdit Kullanılması Gerekir mi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2014/448 Karar No: 2017/288 Karar Tarihi: 23.05.2017 Kararı veren Yargıtay Dairesi: 8. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi İçtihat Metni Görevi yaptırmamak için direnme suçundan sanık …\’ın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 265/1-4, 53, 54 ve 58/6-7 maddeleri uyarınca 3 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, müsadereye ve cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ilişkin Şanlıurfa 1. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 22.06.2010 gün ve 46-568 sayılı hükmün, sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 8. Ceza Dairesince 25.02.2014 gün ve 15986-4504 sayı ile; \”31.10.2009 tarihli olay tutanağında, çatı katına çıkan sanığın elindeki silahı kafasına dayayıp \’kendime sıkacağım, bana yol verin, teslim olmayacağım\’ diyerek bir odaya girdiği ve kendisini yaraladıktan sonra ikna çalışmaları sonucu teslim olduğunun belirtilmesi karşısında, sanığın görevlerini yapmalarını engellemek amacıyla polis memurlarına ne şekilde cebir ve tehditte bulunduğunun duraksamaya yer vermeyecek şekilde karar yerinde açıklanıp delilleri gösterilmek suretiyle hüküm kurulması gerektiği gözetilmeden yazılı şekilde mahkûmiyet kararı verilmesi\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 20.03.2014 gün ve 277405 sayı ile; \”…Sanık …\’ın polis memurları tarafından yakalanmasını engellemek amacıyla elinde bulunan silah ile görevlilere karşı \’İçeri girmeyin yoksa ateş ederim\’ diyerek görevlileri durdurduğu ve eylemlerinin görevli polis memurlarını durdurmaya ve görev yapamaz hale getirmeye elverişli olduğu, her ne kadar sanık görevlilere karşı, şiddet kullanmamış ve tehditte bulunmamış ise de, sanığın elinde bulunan silahla görevlilere karşı manevi cebirde bulunduğu ve görevlilere sorumlulukları çerçevesinde, baskı ve manevi şiddet uyguladığı, 1 saat 45 dakika teslim olmayarak görevlilere karşı geldiği ve eylemlerinin bir bütün olarak 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 265/1 maddesinde yazılı görevli memura etkin direnme suçunu oluşturduğu\” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurarak, Özel Daire bozma kararının kaldırılmasına ve yerel mahkeme hükmünün onanmasına karar verilmesi talebinde bulunmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 8. Ceza Dairesince 28.05.2014 gün ve 9412-13088 sayı ile; itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK - [Yediemine Bırakılan Hacizli Aracın Sahibi Tarafından Çalınması Halinde Cezada İndirim Yapılır mı](https://kayseriavukat.org.tr/hacizli-aracin-sahibi-tarafindan-calinmasi/): Yediemine Bırakılan Hacizli Aracın Sahibi Tarafından Çalınması 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Hırsızlık – Madde 141 (1) Zilyedinin rızası olmadan başkasına ait taşınır bir malı, kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla bulunduğu yerden alan kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir. Madde Gerekçesi Madde metninde, hırsızlığın temel şekli tanımlanmıştır. Buna göre, taşınır malın alınmasının suç oluşturabilmesi için, zilyedinin rızasının bulunmaması gerekir. Rızanın geçerli olması için bulunması gereken koşulların varlığı hâlinde zilyedin rızası bir hukuka uygunluk nedeni teşkil edecek ve suç oluşmayacaktır. Hırsızlık suçunun oluşabilmesi için, failin kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla hareket etmesi yeterli olup, bunun fiilen temini şart değildir. Bu yarar, maddî veya manevî olabilir. Almak fiilinden maksat, suçun konusunu oluşturan mal üzerinde mağdurun zilyetliğine son verilmesi, mağdurun suç konusu eşya üzerinde zilyetlikten doğan tasarruf haklarını kullanmasının olanaksız hâle gelmesidir. Bu tasarruf olanağı ortadan kaldırılınca suç da tamamlanır. Maddenin ikinci fıkrasında, ekonomik bir değer taşıyan her türlü enerji, taşınır mal sayılmıştır. Buna göre, elektrik enerjisi, gazlar, tabiî veya sun\’i buharlar da hırsızlık suçunun konusunu oluşturabilecektir. Nitelikli hırsızlık – Madde 142 (1) Hırsızlık suçunun; a) Kime ait olursa olsun kamu kurum ve kuruluşlarında veya ibadete ayrılmış yerlerde bulunan ya da kamu yararına veya hizmetine tahsis edilen eşya hakkında, b) (Mülga: 18/6/2014-6545/62 md.) c) Halkın yararlanmasına sunulmuş ulaşım aracı içinde veya bunların belli varış veya kalkış yerlerinde bulunan eşya hakkında, d) Bir afet veya genel bir felaketin meydana getirebileceği zararları önlemek veya hafifletmek maksadıyla hazırlanan eşya hakkında, e) Adet veya tahsis veya kullanımları gereği açıkta bırakılmış eşya hakkında, İşlenmesi hâlinde, üç yıldan yedi yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (2) Suçun; a) Kişinin malını koruyamayacak durumda olmasından veya ölmesinden yararlanarak, b) Elde veya üstte taşınan eşyayı çekip almak suretiyle ya da özel beceriyle, c) Doğal bir afetin veya sosyal olayların meydana getirdiği korku veya kargaşadan yararlanarak, d) Haksız yere elde bulundurulan veya taklit anahtarla ya da diğer bir aletle kilit açmak veya kilitlenmesini engellemek suretiyle, e) Bilişim sistemlerinin kullanılması suretiyle, f) Tanınmamak için tedbir alarak veya yetkisi olmadığı halde resmi sıfat takınarak, g) Büyük veya küçük baş hayvan hakkında, h) Herkesin girebileceği bir yerde bırakılmakla birlikte kilitlenmek suretiyle ya da bina veya eklentileri içinde muhafaza altına alınmış olan eşya hakkında, İşlenmesi hâlinde, beş yıldan on yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Suçun, bu fıkranın (b) bendinde belirtilen surette, beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda olan kimseye karşı işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte biri oranına kadar artırılır. (3) Suçun, sıvı veya gaz hâlindeki enerji hakkında ve bunların nakline, işlenmesine veya depolanmasına ait tesislerde işlenmesi halinde, beş yıldan oniki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Bu fiilin bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde, ceza yarı oranında artırılır ve onbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. (4) Hırsızlık suçunun işlenmesi amacıyla konut dokunulmazlığının ihlâli veya mala zarar verme suçunun işlenmesi halinde, bu suçlardan dolayı soruşturma ve kovuşturma yapılabilmesi için şikâyet aranmaz. (5) Hırsızlık suçunun işlenmesi sonucunda haberleşme, enerji ya da demiryolu veya havayolu ulaşımı alanında kamu hizmetinin geçici de olsa aksaması hâlinde, yukarıdaki fıkralar hükümlerine göre verilecek ceza yarısından iki katına kadar artırılır. Madde Gerekçesi Maddede, hırsızlık suçunun nitelikli şekilleri tanımlanmıştır. Bu nitelikli unsurlar, üç fıkra hâlinde tasnif edilmiştir. Birinci fıkranın (a) bendine göre; hırsızlık suçunun, kime ait olursa olsun, kamu kurum ve kuruluşlarında veya ibadete ayrılmış yerlerde bulunan ya da kamu yararına veya hizmetine tahsis edilen eşya hakkında işlenmesi, suçun temel şekline nazaran daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. Eşyanın kurum ve kuruluş veya ibadet yerine ait bulunması veya buralarda özel muhafaza altına alınmış olması koşulu aranmamış, görevlilerin veya ibadet edenlerin özel eşyası hakkında suçun işlenmesi hâlinde de bu nitelikli unsurun oluşacağı kabul edilmiştir. Kamu yararı veya hizmetine tahsis edilen eşyanın bulunduğu yer önemli değildir. Fıkranın (b) bendinde, hırsızlık suçunun herkesin girebileceği bir yerde bırakılmakla birlikte kilitlenmek suretiyle ya da bina veya eklentileri içinde muhafaza altına alınmış olan eşya hakkında işlenmesi, suçun diğer bir nitelikli şekli olarak tanımlanmıştır. Bina veya etrafı çevrili eklentilerinde yapılan hırsızlığın cezası artırılırken bu gibi yerlere giriş şekline önem verilmemiştir. Tarlada tarım araçlarının korunması için yapılan kulübelerde işlenen hırsızlığın da madde hükmüne girmesi sağlanmıştır. Ancak bina tanımına girmeyen bir yerde, örneğin otomobilde bulunan eşya hakkında muhafaza altına alınma koşulu aranmış; böylece kapıları kilitli olmayan veya camları kapatılmamış bir otomobildeki eşyanın çalınması hâlinde nitelikli hırsızlık kabul edilmemiştir. Fıkranın (c) bendi ile, halkın yararlanmasına sunulmuş ulaşım araçlarında ve bunların belli kalkış ve varış yerlerinde yani istasyonlarda bulunan eşya korunmaktadır. Bu gibi eşyanın yolcu veya araç personeline ait bulunması, keza yolcu veya personelin beraberinde bulunması gerekli değildir. Kargo ile nakledilen veya araçtan indirilen yahut yüklenmek üzere hazırlanan eşya da bu kapsama alınmıştır. Eşyanın muhafaza altına alınmış olması koşulu aranmamıştır. Aracın türü önemli değilse de, umuma tahsis edilmiş olması zorunludur. Bir vasıtanın umuma tahsis edildiği, bir bedel karşılığında herkes tarafından kullanılabilir olması ile değil, belirli bir yöne giden yolcuları ve eşyayı nakletmesiyle anlaşılır. Fıkranın (d) bendinde, hırsızlık suçunun bir afet veya genel bir felâketin meydana getirebileceği zararları önlemek veya hafifletmek maksadıyla hazırlanan eşya hakkında işlenmesi, bir nitelikli unsur olarak belirlenmiştir. Deprem, sel, su baskını, yangın ve savaş gibi afet veya genel felâketin sebebiyet verebileceği zararları önlemek, bu afet veya felaketlere maruz kalan insanların ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla hazırlanmış olan eşya, bu bent kapsamına giren hırsızlık suçunun konusunu oluşturmaktadır. Eşyanın bulunduğu yer önemli değildir; bunların bina içerisinde veya açıkta depolanmış olması mümkündür. Bunun gibi, eşyanın afet ve felâket bölgesine gittikten sonra ve henüz afetten zarar görenlere dağıtılmadan önce çalınması hâlinde de bent uygulanacaktır. Fıkranın (e) bendinde, âdet veya tahsis ve kullanım gereği açığa bırakılmış olan eşya hakkında hırsızlık suçunun işlenmesi, bir nitelikli unsur olarak kabul edilmiştir. Tarlalarda bırakılan tarım araçları, inşaat yerine yığılan malzeme, bu kapsama giren eşyaya örnek olarak gösterilebilir. Bunların çalınmalarında kolaylık bulunması, bu nitelikli hâlin kabulünde etken olmuştur. Fıkranın (f) bendine göre, hırsızlık suçunun elektrik enerjisi hakkında işlenmesi, bir nitelikli hâli oluşturmaktadır. Suçun temadi hâlinde işlenmesi, bu nitelikli hâlin kabulünde etkili olmuştur. Maddenin ikinci fıkrasında, hırsızlık suçunun birinci fıkraya nazaran daha ağır cezayı gerektiren nitelikli şekilleri düzenlenmiştir. İkinci fıkranın (a) bendine göre, hırsızlık suçunun kişinin malını koruyamayacak durumda olmasından veya ölmesinden yararlanılarak işlenmesi, suçun temel şekline nazaran daha ağır - [Pazar Tezgahında Açıkta Bırakılmış Eşyanın Çalınması Halinde Nitelikli Hırsızlık Suçundan Ceza Verilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/acikta-birakilmis-esyanin-calinmasi/): Pazar Tezgahında Açıkta Bırakılmış Eşyanın Çalınması 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Hırsızlık – Madde 141 (1) Zilyedinin rızası olmadan başkasına ait taşınır bir malı, kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla bulunduğu yerden alan kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir. Madde Gerekçesi Madde metninde, hırsızlığın temel şekli tanımlanmıştır. Buna göre, taşınır malın alınmasının suç oluşturabilmesi için, zilyedinin rızasının bulunmaması gerekir. Rızanın geçerli olması için bulunması gereken koşulların varlığı hâlinde zilyedin rızası bir hukuka uygunluk nedeni teşkil edecek ve suç oluşmayacaktır. Hırsızlık suçunun oluşabilmesi için, failin kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla hareket etmesi yeterli olup, bunun fiilen temini şart değildir. Bu yarar, maddî veya manevî olabilir. Almak fiilinden maksat, suçun konusunu oluşturan mal üzerinde mağdurun zilyetliğine son verilmesi, mağdurun suç konusu eşya üzerinde zilyetlikten doğan tasarruf haklarını kullanmasının olanaksız hâle gelmesidir. Bu tasarruf olanağı ortadan kaldırılınca suç da tamamlanır. Maddenin ikinci fıkrasında, ekonomik bir değer taşıyan her türlü enerji, taşınır mal sayılmıştır. Buna göre, elektrik enerjisi, gazlar, tabiî veya sun\’i buharlar da hırsızlık suçunun konusunu oluşturabilecektir. Nitelikli hırsızlık – Madde 142 (1) Hırsızlık suçunun; a) Kime ait olursa olsun kamu kurum ve kuruluşlarında veya ibadete ayrılmış yerlerde bulunan ya da kamu yararına veya hizmetine tahsis edilen eşya hakkında, b) (Mülga: 18/6/2014-6545/62 md.) c) Halkın yararlanmasına sunulmuş ulaşım aracı içinde veya bunların belli varış veya kalkış yerlerinde bulunan eşya hakkında, d) Bir afet veya genel bir felaketin meydana getirebileceği zararları önlemek veya hafifletmek maksadıyla hazırlanan eşya hakkında, e) Adet veya tahsis veya kullanımları gereği açıkta bırakılmış eşya hakkında, İşlenmesi hâlinde, üç yıldan yedi yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (2) Suçun; a) Kişinin malını koruyamayacak durumda olmasından veya ölmesinden yararlanarak, b) Elde veya üstte taşınan eşyayı çekip almak suretiyle ya da özel beceriyle, c) Doğal bir afetin veya sosyal olayların meydana getirdiği korku veya kargaşadan yararlanarak, d) Haksız yere elde bulundurulan veya taklit anahtarla ya da diğer bir aletle kilit açmak veya kilitlenmesini engellemek suretiyle, e) Bilişim sistemlerinin kullanılması suretiyle, f) Tanınmamak için tedbir alarak veya yetkisi olmadığı halde resmi sıfat takınarak, g) Büyük veya küçük baş hayvan hakkında, h) Herkesin girebileceği bir yerde bırakılmakla birlikte kilitlenmek suretiyle ya da bina veya eklentileri içinde muhafaza altına alınmış olan eşya hakkında, İşlenmesi hâlinde, beş yıldan on yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Suçun, bu fıkranın (b) bendinde belirtilen surette, beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda olan kimseye karşı işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte biri oranına kadar artırılır. (3) Suçun, sıvı veya gaz hâlindeki enerji hakkında ve bunların nakline, işlenmesine veya depolanmasına ait tesislerde işlenmesi halinde, beş yıldan oniki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Bu fiilin bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde, ceza yarı oranında artırılır ve onbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. (4) Hırsızlık suçunun işlenmesi amacıyla konut dokunulmazlığının ihlâli veya mala zarar verme suçunun işlenmesi halinde, bu suçlardan dolayı soruşturma ve kovuşturma yapılabilmesi için şikâyet aranmaz. (5) Hırsızlık suçunun işlenmesi sonucunda haberleşme, enerji ya da demiryolu veya havayolu ulaşımı alanında kamu hizmetinin geçici de olsa aksaması hâlinde, yukarıdaki fıkralar hükümlerine göre verilecek ceza yarısından iki katına kadar artırılır. Madde Gerekçesi Maddede, hırsızlık suçunun nitelikli şekilleri tanımlanmıştır. Bu nitelikli unsurlar, üç fıkra hâlinde tasnif edilmiştir. Birinci fıkranın (a) bendine göre; hırsızlık suçunun, kime ait olursa olsun, kamu kurum ve kuruluşlarında veya ibadete ayrılmış yerlerde bulunan ya da kamu yararına veya hizmetine tahsis edilen eşya hakkında işlenmesi, suçun temel şekline nazaran daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. Eşyanın kurum ve kuruluş veya ibadet yerine ait bulunması veya buralarda özel muhafaza altına alınmış olması koşulu aranmamış, görevlilerin veya ibadet edenlerin özel eşyası hakkında suçun işlenmesi hâlinde de bu nitelikli unsurun oluşacağı kabul edilmiştir. Kamu yararı veya hizmetine tahsis edilen eşyanın bulunduğu yer önemli değildir. Fıkranın (b) bendinde, hırsızlık suçunun herkesin girebileceği bir yerde bırakılmakla birlikte kilitlenmek suretiyle ya da bina veya eklentileri içinde muhafaza altına alınmış olan eşya hakkında işlenmesi, suçun diğer bir nitelikli şekli olarak tanımlanmıştır. Bina veya etrafı çevrili eklentilerinde yapılan hırsızlığın cezası artırılırken bu gibi yerlere giriş şekline önem verilmemiştir. Tarlada tarım araçlarının korunması için yapılan kulübelerde işlenen hırsızlığın da madde hükmüne girmesi sağlanmıştır. Ancak bina tanımına girmeyen bir yerde, örneğin otomobilde bulunan eşya hakkında muhafaza altına alınma koşulu aranmış; böylece kapıları kilitli olmayan veya camları kapatılmamış bir otomobildeki eşyanın çalınması hâlinde nitelikli hırsızlık kabul edilmemiştir. Fıkranın (c) bendi ile, halkın yararlanmasına sunulmuş ulaşım araçlarında ve bunların belli kalkış ve varış yerlerinde yani istasyonlarda bulunan eşya korunmaktadır. Bu gibi eşyanın yolcu veya araç personeline ait bulunması, keza yolcu veya personelin beraberinde bulunması gerekli değildir. Kargo ile nakledilen veya araçtan indirilen yahut yüklenmek üzere hazırlanan eşya da bu kapsama alınmıştır. Eşyanın muhafaza altına alınmış olması koşulu aranmamıştır. Aracın türü önemli değilse de, umuma tahsis edilmiş olması zorunludur. Bir vasıtanın umuma tahsis edildiği, bir bedel karşılığında herkes tarafından kullanılabilir olması ile değil, belirli bir yöne giden yolcuları ve eşyayı nakletmesiyle anlaşılır. Fıkranın (d) bendinde, hırsızlık suçunun bir afet veya genel bir felâketin meydana getirebileceği zararları önlemek veya hafifletmek maksadıyla hazırlanan eşya hakkında işlenmesi, bir nitelikli unsur olarak belirlenmiştir. Deprem, sel, su baskını, yangın ve savaş gibi afet veya genel felâketin sebebiyet verebileceği zararları önlemek, bu afet veya felaketlere maruz kalan insanların ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla hazırlanmış olan eşya, bu bent kapsamına giren hırsızlık suçunun konusunu oluşturmaktadır. Eşyanın bulunduğu yer önemli değildir; bunların bina içerisinde veya açıkta depolanmış olması mümkündür. Bunun gibi, eşyanın afet ve felâket bölgesine gittikten sonra ve henüz afetten zarar görenlere dağıtılmadan önce çalınması hâlinde de bent uygulanacaktır. Fıkranın (e) bendinde, âdet veya tahsis ve kullanım gereği açığa bırakılmış olan eşya hakkında hırsızlık suçunun işlenmesi, bir nitelikli unsur olarak kabul edilmiştir. Tarlalarda bırakılan tarım araçları, inşaat yerine yığılan malzeme, bu kapsama giren eşyaya örnek olarak gösterilebilir. Bunların çalınmalarında kolaylık bulunması, bu nitelikli hâlin kabulünde etken olmuştur. Fıkranın (f) bendine göre, hırsızlık suçunun elektrik enerjisi hakkında işlenmesi, bir nitelikli hâli oluşturmaktadır. Suçun temadi hâlinde işlenmesi, bu nitelikli hâlin kabulünde etkili olmuştur. Maddenin ikinci fıkrasında, hırsızlık suçunun birinci fıkraya nazaran daha ağır cezayı gerektiren nitelikli şekilleri düzenlenmiştir. İkinci fıkranın (a) bendine göre, hırsızlık suçunun kişinin malını koruyamayacak durumda olmasından veya ölmesinden yararlanılarak işlenmesi, suçun temel şekline nazaran daha ağır ceza - [Çoban Köpeğinin Çalınması, Açıkta Bırakılmış Eşya Hakkında Nitelikli Hırsızlık Olarak Kabul Edilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/coban-kopeginin-calinmasi/): Çoban Köpeğinin Çalınması Nitelikli Hırsızlık Olarak Kabul Edilebilir mi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Hırsızlık – Madde 141 (1) Zilyedinin rızası olmadan başkasına ait taşınır bir malı, kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla bulunduğu yerden alan kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir. Madde Gerekçesi Madde metninde, hırsızlığın temel şekli tanımlanmıştır. Buna göre, taşınır malın alınmasının suç oluşturabilmesi için, zilyedinin rızasının bulunmaması gerekir. Rızanın geçerli olması için bulunması gereken koşulların varlığı hâlinde zilyedin rızası bir hukuka uygunluk nedeni teşkil edecek ve suç oluşmayacaktır. Hırsızlık suçunun oluşabilmesi için, failin kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla hareket etmesi yeterli olup, bunun fiilen temini şart değildir. Bu yarar, maddî veya manevî olabilir. Almak fiilinden maksat, suçun konusunu oluşturan mal üzerinde mağdurun zilyetliğine son verilmesi, mağdurun suç konusu eşya üzerinde zilyetlikten doğan tasarruf haklarını kullanmasının olanaksız hâle gelmesidir. Bu tasarruf olanağı ortadan kaldırılınca suç da tamamlanır. Maddenin ikinci fıkrasında, ekonomik bir değer taşıyan her türlü enerji, taşınır mal sayılmıştır. Buna göre, elektrik enerjisi, gazlar, tabiî veya sun\’i buharlar da hırsızlık suçunun konusunu oluşturabilecektir. Nitelikli hırsızlık – Madde 142 (1) Hırsızlık suçunun; a) Kime ait olursa olsun kamu kurum ve kuruluşlarında veya ibadete ayrılmış yerlerde bulunan ya da kamu yararına veya hizmetine tahsis edilen eşya hakkında, b) (Mülga: 18/6/2014-6545/62 md.) c) Halkın yararlanmasına sunulmuş ulaşım aracı içinde veya bunların belli varış veya kalkış yerlerinde bulunan eşya hakkında, d) Bir afet veya genel bir felaketin meydana getirebileceği zararları önlemek veya hafifletmek maksadıyla hazırlanan eşya hakkında, e) Adet veya tahsis veya kullanımları gereği açıkta bırakılmış eşya hakkında, İşlenmesi hâlinde, üç yıldan yedi yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (2) Suçun; a) Kişinin malını koruyamayacak durumda olmasından veya ölmesinden yararlanarak, b) Elde veya üstte taşınan eşyayı çekip almak suretiyle ya da özel beceriyle, c) Doğal bir afetin veya sosyal olayların meydana getirdiği korku veya kargaşadan yararlanarak, d) Haksız yere elde bulundurulan veya taklit anahtarla ya da diğer bir aletle kilit açmak veya kilitlenmesini engellemek suretiyle, e) Bilişim sistemlerinin kullanılması suretiyle, f) Tanınmamak için tedbir alarak veya yetkisi olmadığı halde resmi sıfat takınarak, g) Büyük veya küçük baş hayvan hakkında, h) Herkesin girebileceği bir yerde bırakılmakla birlikte kilitlenmek suretiyle ya da bina veya eklentileri içinde muhafaza altına alınmış olan eşya hakkında, İşlenmesi hâlinde, beş yıldan on yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Suçun, bu fıkranın (b) bendinde belirtilen surette, beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda olan kimseye karşı işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte biri oranına kadar artırılır. (3) Suçun, sıvı veya gaz hâlindeki enerji hakkında ve bunların nakline, işlenmesine veya depolanmasına ait tesislerde işlenmesi halinde, beş yıldan oniki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Bu fiilin bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde, ceza yarı oranında artırılır ve onbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. (4) Hırsızlık suçunun işlenmesi amacıyla konut dokunulmazlığının ihlâli veya mala zarar verme suçunun işlenmesi halinde, bu suçlardan dolayı soruşturma ve kovuşturma yapılabilmesi için şikâyet aranmaz. (5) Hırsızlık suçunun işlenmesi sonucunda haberleşme, enerji ya da demiryolu veya havayolu ulaşımı alanında kamu hizmetinin geçici de olsa aksaması hâlinde, yukarıdaki fıkralar hükümlerine göre verilecek ceza yarısından iki katına kadar artırılır. Madde Gerekçesi Maddede, hırsızlık suçunun nitelikli şekilleri tanımlanmıştır. Bu nitelikli unsurlar, üç fıkra hâlinde tasnif edilmiştir. Birinci fıkranın (a) bendine göre; hırsızlık suçunun, kime ait olursa olsun, kamu kurum ve kuruluşlarında veya ibadete ayrılmış yerlerde bulunan ya da kamu yararına veya hizmetine tahsis edilen eşya hakkında işlenmesi, suçun temel şekline nazaran daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. Eşyanın kurum ve kuruluş veya ibadet yerine ait bulunması veya buralarda özel muhafaza altına alınmış olması koşulu aranmamış, görevlilerin veya ibadet edenlerin özel eşyası hakkında suçun işlenmesi hâlinde de bu nitelikli unsurun oluşacağı kabul edilmiştir. Kamu yararı veya hizmetine tahsis edilen eşyanın bulunduğu yer önemli değildir. Fıkranın (b) bendinde, hırsızlık suçunun herkesin girebileceği bir yerde bırakılmakla birlikte kilitlenmek suretiyle ya da bina veya eklentileri içinde muhafaza altına alınmış olan eşya hakkında işlenmesi, suçun diğer bir nitelikli şekli olarak tanımlanmıştır. Bina veya etrafı çevrili eklentilerinde yapılan hırsızlığın cezası artırılırken bu gibi yerlere giriş şekline önem verilmemiştir. Tarlada tarım araçlarının korunması için yapılan kulübelerde işlenen hırsızlığın da madde hükmüne girmesi sağlanmıştır. Ancak bina tanımına girmeyen bir yerde, örneğin otomobilde bulunan eşya hakkında muhafaza altına alınma koşulu aranmış; böylece kapıları kilitli olmayan veya camları kapatılmamış bir otomobildeki eşyanın çalınması hâlinde nitelikli hırsızlık kabul edilmemiştir. Fıkranın (c) bendi ile, halkın yararlanmasına sunulmuş ulaşım araçlarında ve bunların belli kalkış ve varış yerlerinde yani istasyonlarda bulunan eşya korunmaktadır. Bu gibi eşyanın yolcu veya araç personeline ait bulunması, keza yolcu veya personelin beraberinde bulunması gerekli değildir. Kargo ile nakledilen veya araçtan indirilen yahut yüklenmek üzere hazırlanan eşya da bu kapsama alınmıştır. Eşyanın muhafaza altına alınmış olması koşulu aranmamıştır. Aracın türü önemli değilse de, umuma tahsis edilmiş olması zorunludur. Bir vasıtanın umuma tahsis edildiği, bir bedel karşılığında herkes tarafından kullanılabilir olması ile değil, belirli bir yöne giden yolcuları ve eşyayı nakletmesiyle anlaşılır. Fıkranın (d) bendinde, hırsızlık suçunun bir afet veya genel bir felâketin meydana getirebileceği zararları önlemek veya hafifletmek maksadıyla hazırlanan eşya hakkında işlenmesi, bir nitelikli unsur olarak belirlenmiştir. Deprem, sel, su baskını, yangın ve savaş gibi afet veya genel felâketin sebebiyet verebileceği zararları önlemek, bu afet veya felaketlere maruz kalan insanların ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla hazırlanmış olan eşya, bu bent kapsamına giren hırsızlık suçunun konusunu oluşturmaktadır. Eşyanın bulunduğu yer önemli değildir; bunların bina içerisinde veya açıkta depolanmış olması mümkündür. Bunun gibi, eşyanın afet ve felâket bölgesine gittikten sonra ve henüz afetten zarar görenlere dağıtılmadan önce çalınması hâlinde de bent uygulanacaktır. Fıkranın (e) bendinde, âdet veya tahsis ve kullanım gereği açığa bırakılmış olan eşya hakkında hırsızlık suçunun işlenmesi, bir nitelikli unsur olarak kabul edilmiştir. Tarlalarda bırakılan tarım araçları, inşaat yerine yığılan malzeme, bu kapsama giren eşyaya örnek olarak gösterilebilir. Bunların çalınmalarında kolaylık bulunması, bu nitelikli hâlin kabulünde etken olmuştur. Fıkranın (f) bendine göre, hırsızlık suçunun elektrik enerjisi hakkında işlenmesi, bir nitelikli hâli oluşturmaktadır. Suçun temadi hâlinde işlenmesi, bu nitelikli hâlin kabulünde etkili olmuştur. Maddenin ikinci fıkrasında, hırsızlık suçunun birinci fıkraya nazaran daha ağır cezayı gerektiren nitelikli şekilleri düzenlenmiştir. İkinci fıkranın (a) bendine göre, hırsızlık suçunun kişinin malını koruyamayacak durumda olmasından veya ölmesinden yararlanılarak işlenmesi, suçun temel şekline nazaran - [Muhafaza Görevini Kötüye Kullanma Suçu: Hacizli Mal Üzerinde Teslim Amacı Dışında Tasarrufta Bulunma](https://kayseriavukat.org.tr/muhafaza-gorevini-kotuye-kullanma-sucu/): Muhafaza Görevini Kötüye Kullanma Suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Muhafaza görevini kötüye kullanma – Madde 289 (1) Muhafaza edilmek üzere kendisine resmen teslim olunan rehinli veya hacizli veya herhangi bir nedenle elkonulmuş olan mal üzerinde teslim amacı dışında tasarrufta bulunan kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis ve üç bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. Kişinin bu malın sahibi olması halinde, verilecek ceza yarı oranında indirilir. (2) Birinci fıkrada tanımlanan suçun konusunu oluşturan eşyayı kovuşturma başlamadan önce geri veren veya bunun mümkün olmaması halinde bedelini ödeyen kişi hakkında verilecek cezaların beşte dördü indirilir. (3) Muhafaza edilmek üzere kendisine resmen teslim olunan rehinli veya hacizli veya herhangi bir nedenle elkonulmuş olan malın dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranması nedeniyle kaybolmasına veya bozulmasına neden olan kişi, adlî para cezası ile cezalandırılır. (4) Bir suça ilişkin soruşturma veya kovuşturma kapsamında elkonulan eşyayı amacı dışında kullanan kimse, bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Madde Gerekçesi Madde metninde tanımlanan suç, esas itibarıyla güveni kötüye kullanma suçunun özel bir şeklini oluşturmaktadır. Ancak, malın kişiye özel bir görevin gereği olarak teslim edilmiş ve kişinin bunları olduğu gibi muhafaza ile ödevlendirilmiş olması nedeniyle, fiil aynı zamanda bir görevin kötüye kullanılmasını da ifade etmektedir. Birinci fıkraya göre, suçun konusunu oluşturan mal üzerinde teslim amacı dışında tasarrufta bulunulması, bu suçu oluşturacaktır. Teslim amacı muhafaza olduğuna göre, suçun konusunu oluşturan malın örneğin satılması, başkasına verilmesi gibi, bu amaçla bağdaşmayan davranışlar, söz konusu suçun oluşumuna neden olacaktır. Bu bakımdan, söz konusu suç, serbest hareketli suç görüntüsü arzetmektedir. Failin suç konusu eşyanın sahibi olması, cezanın indirilmesini gerektiren bir neden olarak kabul edilmiştir. Maddenin ikinci fıkrasında bu suçla ilgili olarak etkin pişmanlık hükmüne yer verilmiştir. Bu suçun konusunu oluşturan eşyanın kovuşturma başlamadan önce geri verilmesi veya bunun mümkün olmaması hâlinde bedelinin ödenmesi, etkin pişmanlığı gösteren kişi açısından cezada indirim yapılmasını gerektiren bir şahsî sebep olarak kabul edilmiştir. Üçüncü fıkrada ise, birinci fıkranın konusunu oluşturan eşya ile ilgili olarak bir taksirli suç tanımına yer verilmiştir. Bu eşyanın kendisine teslim edilen kişinin dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranması nedeniyle kaybolmasına veya bozulmasına neden olması, suç olarak tanımlanmıştır. Dördüncü fıkrada, ayrı bir suç tanımlaması yapılmıştır. Bir suça ilişkin soruşturma veya kovuşturma kapsamında elkonulan eşyanın amacı dışında kullanılması, bu suçu oluşturacaktır. 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu Talep için müddetler ve giderlerin yatırılması – Madde 106 Alacaklı veya borçlu, hacizden itibaren bir yıl içinde haczolunan malın satışını isteyebilir. Borçlunun üçüncü şahıslardaki alacağı da bu hükme tabidir. Bir yıllık süre içinde satışı istenip de artırma sonucu satışı gerçekleştirilemeyen mahcuz hakkındaki satış isteme süresi, satış isteyen alacaklı bakımından birinci fıkrada belirtilen sürenin sona ermesinden itibaren bir yıl daha uzar. Satış talebiyle birlikte kıymet takdiri ve satış giderlerinin tamamının peşin olarak yatırılması zorunludur. Sicile kayıtlı motorlu kara araçları bakımından muhafaza, kıymet takdiri ve satış talebinin birlikte yapılması ve bunlara ilişkin giderlerin tamamının birlikte ve peşin olarak yatırılması zorunludur. Kıymet takdiri ve satış giderlerinin, sicile kayıtlı motorlu kara araçları bakımından ilaveten muhafaza giderinin tamamı, satış talebiyle birlikte peşin olarak yatırılmazsa satış talebi vaki olmamış sayılır. Yukarıdaki fıkralar uyarınca satış talebiyle birlikte peşin olarak yatırılan miktarın satış işlemleri sırasında yetersiz kaldığı anlaşılırsa icra müdürü tarafından satış isteyene on beş günlük süre verilir ve bu sürede eksik miktar tamamlanmazsa satış talebi vaki olmamış sayılır. Bu maddede belirtilen giderler Adalet Bakanlığınca her yıl yürürlüğe konulan tarifede belirlenir. Muhafaza Görevini Kötüye Kullanma Suçu: Hacizli Mal Üzerinde Teslim Amacı Dışında Tasarrufta Bulunma Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2014/346 Karar No: 2017/242 Karar Tarihi: 18.04.2017 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 9. Ceza Dairesi Mahkemesi: Sulh Ceza Mahkemesi İçtihat Metni Muhafaza görevini kötüye kullanma suçundan sanık …\’un 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 289/1-son, 62, 52/2 ve 51/1-3. maddeleri uyarınca 1 ay 7 gün hapis ve 740 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına ve hapis cezasının ertelenmesine ilişkin Gaziantep 4. Sulh Ceza Mahkemesince verilen 07.12.2012 gün ve 860-1454 sayılı hükmün, sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesince 11.10.2013 gün ve 9043-12780 sayı ile; “29.09.2005 tarihinde haczedilerek yediemin olarak sanığa teslim edilen mahcuzlar ile ilgili olarak 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 106/1. maddesinde öngörülen bir yıllık satış isteme süresinin suç tarihi itibariyle dolmadığı ve haczin geçerliliğini koruduğunun anlaşılması karşısında, tebliğnamedeki bozma görüşüne iştirak edilmemiştir…” açıklamasıyla \”onanmasına\” karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 18.02.2014 gün ve 155777 sayı ile; \”Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığımız ile Yüksek Daire arasındaki uyuşmazlık, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 106/1. maddesindeki haczedilen menkul mallar için 1 yıllık satış isteme süresinin dolup dolmadığına, dolmuş ise haczin kalkıp kalkmayacağına, buna bağlı olarak ise atılı suçun oluşup oluşmayacağına ilişkindir. Bu kapsamda somut olay incelendiğinde, sanığın yetkilisi olduğu …Pazarlama Ticaret Limited Şirketinin katılana yönelik borcundan dolayı Gaziantep 4. İcra Müdürlüğünün 2005/8439 sayılı icra takibi sırasında 29.09.2005 tarihinde bir kısım menkul malların haczedilip sanığa yediemin olarak teslim edildiği ancak 10.10.2005 tarihli haciz tutanağına göre ise borçlu şirket yetkililerinin eşyaları taşıdığı, haczedilen menkul malların yerinde olmadığının tespiti üzerine sanık hakkında 08.11.2007 tarihli iddianame ile muhafaza görevini kötüye kullanma suçundan kamu davasının açıldığı anlaşılmaktadır. Muhafaza görevini kötüye kullanma suçunun dayanağı somut olayda yapılan icra takibi sırasında menkul malların haczedilmesidir. Bu durumda ilgili yasal mevzuatın incelenmesinde zorunluluk bulunmaktadır. Kural olarak 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 106/1. maddesine göre, alacaklı haczedilen taşınır malın satışını hacizden itibaren bir yıl içinde istemek zorundadır. (02/07/2012-6352 S.K./21. maddesi ile bu süre 6 ay olarak değiştirilmiştir.) Aksi halde mal üzerindeki haciz kendiliğinden kalkar (…md.110). Ne var ki, haczedilen mal hakkında istihkak davası açılır (…md.97/8) veya alacaklı ile borçlu arasında borcun taksitle ödenmesi konusunda bir sözleşme yapılırsa (…md.111) yasada öngörülen satış isteme süresi işlemez. Olayımızda haczin 29.09.2005 tarihinde yapıldığına ilişkin bir ihtilaf bulunmamaktadır. Bu durumda yapılması gereken 29.09.2005 tarihinden itibaren 1 yıl içinde alacaklı tarafından satış isteminde bulunulması gerekmektedir. (Bu süre 6352 sayılı Kanunun 21. maddesi ile 6 ay olarak değiştirilmiştir) İncelenen dosya ve iddianame kapsamından suça konu 2005/8439 sayılı icra dosyasındaki hacze ilişkin herhangi bir satış isteminde bulunulmadığı anlaşılmaktadır. Dosya arasında bulunan Gaziantep 1. İcra Müdürlüğünün 2005/9264 sayılı icra takibinde satış talebinde bulunulduğu ancak söz konusu icra dosyasının taraflarının, haczin farklı olduğu suça konu dosya ile - [Mağdurenin Yaşında Yanılma Halinde Çocuğun Cinsel İstismarı Suçunda Hata Hükümleri Uygulanır mı](https://kayseriavukat.org.tr/magdurenin-yasinda-yanilma-cinsel-istismar/): Çocuğun Cinsel İstismarı Suçunda Mağdurenin Yaşında Yanılma 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Çocukların cinsel istismarı – Madde 103 (1) Çocuğu cinsel yönden istismar eden kişi, sekiz yıldan on beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Cinsel istismarın sarkıntılık düzeyinde kalması hâlinde üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Mağdurun on iki yaşını tamamlamamış olması hâlinde verilecek ceza, istismar durumunda on yıldan, sarkıntılık durumunda beş yıldan az olamaz. Sarkıntılık düzeyinde kalmış suçun failinin çocuk olması hâlinde soruşturma ve kovuşturma yapılması mağdurun, velisinin veya vasisinin şikâyetine bağlıdır. Cinsel istismar deyiminden; a) On beş yaşını tamamlamamış veya tamamlamış olmakla birlikte fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan çocuklara karşı gerçekleştirilen her türlü cinsel davranış, b) Diğer çocuklara karşı sadece cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir nedene dayalı olarak gerçekleştirilen cinsel davranışlar, anlaşılır. (2) Cinsel istismarın vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle gerçekleştirilmesi durumunda, on altı yıldan aşağı olmamak üzere hapis cezasına hükmolunur. Mağdurun on iki yaşını tamamlamamış olması hâlinde verilecek ceza on sekiz yıldan az olamaz. (3) Suçun; a) Birden fazla kişi tarafından birlikte, b) İnsanların toplu olarak bir arada yaşama zorunluluğunda bulunduğu ortamların sağladığı kolaylıktan faydalanmak suretiyle, c) Üçüncü derece dâhil kan veya kayın hısımlığı ilişkisi içinde bulunan bir kişiye karşı ya da üvey baba, üvey ana, üvey kardeş veya evlat edinen tarafından, d) Vasi, eğitici, öğretici, bakıcı, koruyucu aile veya sağlık hizmeti veren ya da koruma, bakım veya gözetim yükümlülüğü bulunan kişiler tarafından, e) Kamu görevinin veya hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle, işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır. (4) Cinsel istismarın, birinci fıkranın (a) bendindeki çocuklara karşı cebir veya tehditle ya da (b) bendindeki çocuklara karşı silah kullanmak suretiyle gerçekleştirilmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır. (5) Cinsel istismar için başvurulan cebir ve şiddetin kasten yaralama suçunun ağır neticelerine neden olması hâlinde, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır. (6) Suç sonucu mağdurun bitkisel hayata girmesi veya ölümü hâlinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur. Madde Gerekçesi Madde metninde çocukların cinsel istismarı fiilleri suç olarak tanımlanmıştır. Erişkin kişilere karşı işlenen fiiller açısından cinsel saldırı ifadesi kullanılmasına rağmen, çocuklar açısından cinsel istismar ifadesi kullanılmıştır. Erişkin kişilere karşı gerçekleştirilen cinsel davranışların kişinin rızasına aykırı olması gerekir. Aksi takdirde, yani kişinin rızasının bulunması hâlinde, ceza hukuku sorumluluğunu gerektiren davranışlardan söz edilemez. Erişkin kişilere karşı gerçekleştirilen cinsel davranışlar açısından rızanın varlığı, ceza sorumluluğunu ortadan kaldırmaktadır. Buna karşılık, onbeş yaşını tamamlamamış veya tamamlamış olmakla birlikte fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan çocuklara karşı gerçekleştirilen cinsel davranışlar açısından, rızanın varlığı ceza sorumluluğunu ortadan kaldırmamaktadır. Başka bir deyişle, kendisine karşı gerçekleştirilen cinsel davranışlar açısından bu çocuğun rıza açıklamasında bulunması, fiili suç olmaktan çıkarmayacak ve kişinin ceza sorumluluğunu ortadan kaldırmayacaktır. Bu bakımdan, onbeş yaşını tamamlamamış veya tamamlamış olmakla birlikte maruz kaldığı fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan kişilere karşı gerçekleştirilen her türlü cinsel davranış, cinsel istismar olarak kabul edilmiştir. Onbeş yaşını tamamlamış ve maruz kaldığı fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmiş olan çocuklara karşı gerçekleştirilen cinsel davranışların cinsel istismar olarak nitelendirilebilmesi için, bunların cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir nedene dayalı olarak gerçekleştirilmesi gerekir. Bu nitelendirme, cinsel saldırı ve cinsel istismar fiilleri açısından ortaya konan ayırım ölçütüne aykırı olmakla birlikte; suçun mağdurunun çocuk olması ve bu fiiller karşısında direncinin zayıflığı göz önünde bulundurularak, söz konusu fiillerin de bu madde kapsamında suç olarak tanımlanması yoluna gidilmiştir. Fıkranın (b) bendinde söz konusu edilen cinsel istismar bakımından, çocuğun iradesinin ortadan kaldırılmış olması değil, \”iradeyi etkileyen neden\” ifadesi kullanılmıştır. Maddenin birinci fıkrasında, cinsel istismar suçunun temel şekli açısından ceza yaptırımı belirlenmiştir. İkinci fıkrada ise, bu suçun işleniş tarzı itibarıyla nitelikli hâli tanımlanmıştır. Buna göre, cinsel istismarın vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle gerçekleştirilmesi, suçun temel şekline nazaran daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. Suçun bu nitelikli hâline ilişkin açıklama için, cinsel saldırı suçunun gerekçesine bakılmalıdır. Üçüncü fıkraya göre; cinsel istismarın çocukla aralarında belli akrabalık ilişkisi bulunan kişiler tarafından, çocuğun vasisi, eğiticisi, öğreticisi, bakıcısı, çocuğa sağlık hizmeti veren, çocuğa karşı koruma ve gözetim yükümlülüğü altında bulunan diğer bir kişi tarafından veya hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle gerçekleştirilmesi, daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. Dördüncü fıkrada, cinsel istismarın, onbeş yaşını tamamlamamış veya tamamlamış olmakla birlikte maruz kaldığı fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan kişilere karşı cebir veya tehdit kullanmak suretiyle gerçekleştirilmesi, cezanın artırılmasını gerektiren bir nitelikli hâl olarak kabul edilmiştir. Ancak, bunun için, uygulanan cebrin en fazla kasten yaralama suçunun temel şeklini oluşturacak boyutta olması gerekir. Bu bakımdan, beşinci fıkraya göre, cinsel istismar için başvurulan cebir ve şiddetin kasten yaralama suçunun ağır neticelerine neden olması hâlinde, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanacaktır. Altı ve yedinci fıkralarda söz konusu suçun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâlleri düzenlenmiştir. Bu itibarla, söz konusu suçun işlenmesi suretiyle mağdurun beden veya ruh sağlığının bozulmasına neden olunması, daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. Keza, söz konusu suçun işlenmesi sonucunda mağdurun bitkisel hayata girmesi veya ölümü hâlinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunacaktır. Ancak, bu durumlarda, netice sebebiyle ağırlaşmış suçlar dolayısıyla sorumluluk için aranan koşulların gerçekleşmesi gerekir. Hata – Madde 30 (1) Fiilin icrası sırasında suçun kanuni tanımındaki maddi unsurları bilmeyen bir kimse, kasten hareket etmiş olmaz. Bu hata dolayısıyla taksirli sorumluluk hali saklıdır. (2) Bir suçun daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli hallerinin gerçekleştiği hususunda hataya düşen kişi, bu hatasından yararlanır. (3) Ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenlere ait koşulların gerçekleştiği hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, bu hatasından yararlanır. (4) İşlediği fiilin haksızlık oluşturduğu hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, cezalandırılmaz. Madde Gerekçesi Madde metninde çeşitli hata hâlleri düzenlenmiştir. Birinci fıkrada suçun maddî unsurlarında hataya ilişkin hükme yer verilmiştir. Kast, suçun kanuni tanımındaki maddî unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir. Bu unsurlara ilişkin bilgisizlik, eksik veya yanlış bilgi sahibi olunması durumu ise, maddî unsurlarda hata olarak adlandırılır. Böyle bir hata kastın varlığına engel olur. Örneğin, kişi vestiyerden kendisininki zannederek başkasının paltosunu alır. Keza, kişi gece karanlığında vahşi bir hayvan zannıyla hareketli bir cisme ateş eder. Ancak, gerçekte bu hareket eden cisim bir insandır ve dolayısıyla; bu insan ölür - [Haksız Tahrikte İlk Haksız Hareketin Kimden Kaynaklandığının Belirlenememesi](https://kayseriavukat.org.tr/haksiz-tahrikte-ilk-haksiz-hareket/): Haksız Tahrikte İlk Haksız Hareketin Kimden Kaynaklandığının Belirlenememesi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Haksız tahrik – Madde 29 (1) Haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında suç işleyen kimseye, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine onsekiz yıldan yirmidört yıla ve müebbet hapis cezası yerine oniki yıldan onsekiz yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hallerde verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir. Madde Gerekçesi Maddede ceza sorumluluğunu azaltan bir neden olarak haksız tahrik hâli düzenlenmiştir. Haksız tahrikin ana koşulu, yapılan haksız hareketin fail üzerinde bir hiddet veya şiddetli elem meydana getirmesi ve suçun işlendiği anda failin bu durumda bu etki altında bulunması olduğundan, madde söz konusu psikolojik hâlleri belirtecek biçimde kaleme alınmıştır. Gazap, aslında hiddetlenmeyi ifade eder; şedit bir elem deyimi psikolojik bakımdan aslında hareketsizliğe, pasifliğe yöneltici bir ruh hâli ise de, burada söz konusu olan hiddete yönelten bir elemdir. Bu itibarla sadece hiddet sözcüğünün kullanılması bu hâli de kapsar idi. Ancak uygulamada duraksamalara neden olmamak için metinde her iki sözcüğün kullanılması uygun sayılmıştır. Hiddet veya şiddetli elemin haksız bir fiil sonucu ortaya çıkması gerekir. Maddeye bu ibarenin eklenmesinin amacı, ülkemizde özellikle \”töre veya namus cinayeti\” olarak adlandırılan akraba içi öldürme suçlarında haksız tahrik indiriminin yanlış biçimde uygulanmasının önüne geçmektir. Maddedeki düzenleme nedeniyle bir suçun mağduruna yönelik olarak gerçekleştirilen fiiller dolayısıyla fail haksız tahrik indiriminden yararlanamayacaktır. Örneğin cinsel saldırıya maruz kalmış kadına karşı babanın veya erkek kardeşin işlediği öldürme fiilinde, haksız tahrike dayalı olarak ceza indirimi yapılamayacaktır. Maddedeki haksız fiil terimi, bir davranışın hukuk düzenince tasvip edilmediği anlamına gelmektedir. Ancak böyle bir haksız fiili yapan kişiye karşı yönelik fiilin varlığı durumunda maddenin uygulanması söz konusu olabilecektir. Bu düzenlemede ayrıca 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanununda yer alan adi ve ağır tahrik ayırımı kaldırılmıştır. Tahrik hâlinde verilecek ceza bakımından aşağı ve yukarı sınırlar kabul edilmek suretiyle olayın özelliğine göre uygulamada takdir olanağı tanınması amaçlanmıştır. Hâkim tahrikin ağırlık derecesine göre yapılacak indirimi saptayabilecektir. Ancak bu inirimin yapılabilmesi için haksız fiilin bir hiddet veya şiddetli elem etkisi doğurabilecek ağırlıkta olması gerekir. Bu nedenle böyle bir etkiyi meydana getirebilecek ağırlıkta olmayan haksız fiiller bakımından hükmün uygulanması söz konusu olmayacaktır. Tehdit – Madde 106 (1) Bir başkasını, kendisinin veya yakınının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı gerçekleştireceğinden bahisle tehdit eden kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun kadına karşı işlenmesi hâlinde cezanın alt sınırı dokuz aydan az olamaz. Malvarlığı itibarıyla büyük bir zarara uğratacağından veya sair bir kötülük edeceğinden bahisle tehditte ise, mağdurun şikayeti üzerine, altı aya kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur. (2) Tehdidin; a) Silahla, b) Kişinin kendisini tanınmayacak bir hale koyması suretiyle, imzasız mektupla veya özel işaretlerle, c) Birden fazla kişi tarafından birlikte, d) Var olan veya var sayılan suç örgütlerinin oluşturdukları korkutucu güçten yararlanılarak, İşlenmesi halinde, fail hakkında iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (3) Tehdit amacıyla kasten öldürme, kasten yaralama veya malvarlığına zarar verme suçunun işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ceza verilir. Madde Gerekçesi Maddeyle, \”tehdit\” bizatihi suç hâline getirilmiş bulunmaktadır. Bilindiği üzere tehdit diğer bazı suçlarda ayrıca unsur olarak öngörülmüştür. Burada tehdidin koruduğu hukukî değer, kişilerin huzur ve sükunudur; böylece kişilerde bir güvensizlik duygusunun meydana gelmesi engellenmektedir. Bu nedenle, söz konusu madde ile, insanın kendisine özgü sulh ve sükununa karşı işlenen saldırılar cezalandırılmış olmaktadır. Fakat, tehdidin bu maddeyle korumak istediği esas değer, kişinin karar verme ve hareket etme hürriyetidir. Tehdit, çoğu zaman başka bir suçun unsurunu oluşturmaktadır. Ancak, bu suç tanımında, tehdidin kendisi bağımsız bir suç olarak tanımlanmıştır. Bu bakımdan tehdit suçu, genel ve tamamlayıcı bir suçtur. Tehdit hâlinde, gerçekleşmesi failin isteğinin yerine getirilmemesi kaydına bağlı bir tecavüz, kötülük mağdura bildirilmektedir. Tehdidin konusunu, kişinin hayatının veya vücut bütünlüğünün tehlikeye maruz bırakılacağının, suç teşkil eden belli bir fiilin işleneceğinin, genel olarak kuvvet kullanılacağının veya herhangi bir kötülüğün, haksızlığın gerçekleştirileceğinin bildirilmesi oluşturmaktadır. Tehdidin özelliği, kötülüğün gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinin, tehdit edenin iradesine bağlı olmasıdır. Tehdit konusu kötülüğün gerçekleşip gerçekleşmemesi, gerçekten veya en azından görünüş itibarıyla failin takdirine bağlıdır. Fakat bu, kötülüğün mutlaka tehdit eden tarafından gerçekleştirileceği anlamına gelmez; bir üçüncü kişi vasıtasıyla bu kötülüğün gerçekleştirileceğinin bildirilmesi ile de, tehditte bulunulabilir. Suçun oluşması bakımından tehdit konusu kötülüğün gerçekleşip gerçekleşmemesi, önemli değildir. Tehdidin objektif olarak ciddî bir mahiyet arzetmesi gerekir. Yani, istenilenin yerine getirilmemesi hâlinde tehdit konusu kötülüğün gerçekleşeceği ihtimali objektif olarak mevcut olmalıdır. Sarfedilen sözler, gerçekleştirilen davranış muhatap alınan kişi üzerinde ciddî bir korku yaratma açısından sonuç almaya elverişli, yeterli ve uygun değilse, tehdidin oluştuğu ileri sürülemez. Failin söz ve davranışlarının muhatabı üzerinde ciddî şekilde korku ve endişe yaratacak uygunluk ve yeterlilik içerip içermediğinin her somut olayda araştırılması gerekir. Objektif olarak ciddî bir mahiyet arzeden tehdidin somut olayda muhatabı üzerinde etkili olması şart değildir. Kişi, fail, objektif olarak ciddî bir mahiyet arzeden söz ve davranışlarla mağduru tehdit etmek istemiş olmasına rağmen; mağdur, bu söz ve davranışları ciddiye almamış olabilir. Bu durumda tehdit yine gerçekleşmiştir. Tehdidin gerçekleşip gerçekleşmemesi, muhatabı üzerinde etkili olup olmamasına bağlı tutulmamalıdır. Failin de kendisinin tehdit konusu tecavüzü gerçekleştirebilecek imkân ve iktidara sahip olduğu kanaatini karşı tarafta uyandırdığını bilmesi gerekir. Mağdurda bu kanaat uyandırıldıktan sonra, failin tehdit konusu tecavüzü gerçekleştirebilecek imkân ve iktidara gerçekte sahip olmamasının bir önemi yoktur. Mağdur tehdit konusu tecavüzün ciddî olduğuna hile kullanılmak suretiyle inandırılmış olabilir. Fakat, batıl inançlara dayanılarak bir kötülüğe maruz bırakılabileceği beyanıyla, bir kimse tehdit edilmiş olmaz. Tehdit konusu kötülük, mağdura değil de, bir üçüncü şahsa yönelik olabilir. Ancak, bu durumda mağdur ile üçüncü kişi arasında belli bir akrabalık, yakınlık ilişkisi mevcut olmalıdır. Tehdit hâlinde kişi, tehdit konusu tecavüzün ileride vuku bulacağı beyanıyla korkutularak, belli bir davranışta bulunmaya zorlanmaktadır, mecbur edilmektedir. Maddenin birinci fıkrasında yapılan tanımda, tehdidin yöneldiği hukukî değere göre bir ayırım yapılmıştır. Buna göre, tehdidin, mağdurun kendisinin veya yakınının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı gerçekleştireceğinden bahisle yapılması, söz konusu suçun temel şeklini oluşturmaktadır. Buna karşılık, tehdidin, mağduru malvarlığı itibarıyla büyük bir zarara uğratacağından veya sair bir kötülük edeceğinden bahisle yapılması ise, suçun temel şekline göre daha az cezayı gerektirmektedir. Ayrıca, bu suçtan dolayı soruşturma ve kovuşturma yapılması, mağdurun şikâyetine bağlı kılınmıştır. Maddenin ikinci fıkrasında tehdidin daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hâlleri gösterilmiştir. Bu hâller, tehdidin - [Ceza Davasında Alınan Kusur Raporu, Tazminat Davasında Hukuk Hâkimini Bağlar mı](https://kayseriavukat.org.tr/ceza-davasinda-alinan-kusur-raporu/): Ceza Davasında Alınan Kusur Raporu Maddi ve Manevi Tazminat Davasında Hukuk Hâkimini Bağlar mı 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Ölüm ve bedensel zarar: Belirlenmesi – Madde 55 Destekten yoksun kalma zararları ile bedensel zararlar, bu Kanun hükümlerine ve sorumluluk hukuku ilkelerine göre hesaplanır. Kısmen veya tamamen rücu edilemeyen sosyal güvenlik ödemeleri ile ifa amacını taşımayan ödemeler, bu tür zararların belirlenmesinde gözetilemez; zarar veya tazminattan indirilemez. Hesaplanan tazminat, miktar esas alınarak hakkaniyet düşüncesi ile artırılamaz veya azaltılamaz. Bu Kanun hükümleri, her türlü idari eylem ve işlemler ile idarenin sorumlu olduğu diğer sebeplerin yol açtığı vücut bütünlüğünün kısmen veya tamamen yitirilmesine ya da kişinin ölümüne bağlı zararlara ilişkin istem ve davalarda da uygulanır. Madde Gerekçesi \”Borçlar Kanununda, ölüme ve vücut sakatlığına bağlı zararlar ayrı hükümler hâlinde düzenlenmiştir. Ayrı düzenleme, kodifikasyon tarihi itibariyle bu zararların mahiyetinden, yeni kanunumuz bakımından ise, ek-olarak bu zararların insan hakkı niteliklerinden kaynaklanmaktadır. \”İnsan Zararları\” olarak da kavramlaştırılabilecek olan bu zararların hesabında Borçlar Kanunu, özellikle yeni 49-52 madde hükümleri, diğer özel yasalar ve sorumluluk hukuku ilkeleri gözetilecektir. Destekten yoksun kalma ve iş-göremezlik tazminatları, bu yönüyle takdir temelinden daha çok, bağımsız bir yapı özelliği kazanmış metrik temele (tazminat metriğine) dayanır (YHGK. 21.3.1990 t, 4-586/199-E/K; YHGK. 21.3.1990 t, 10-688/191-E/K. Any. m.19/ son fıkra,\”…tazminat hukukunun genel prensipleri…\” ibaresi). Bu zararların belirlenmesinde ortaya çıkan farklı uygulamaları yeknesaklaştırıcı yeni ve özel hükümler öngörülmüştür. Bu hükümlerin sevkinde tazminatın önleyici işlevi, insan hakkı karakteri, zarar vereni ödüllendirme sonucunu doğuracak yöntemlerden kaçınma ve sorumluluk hukukunun diğer ilkeleri esas alınmıştır. Sosyal güvenlik ödemelerinin, denkleştirme (indirim) işlevi görebilmesi, onun sorumluluğu doğuran olaya sebebiyet verenlere rücu edilebilmesine bağlıdır. Bir kural gereği rücu edilemeyen (emekli sandığı maaşı, malüllük aylığı, ölüm sigortası aylığı) sosyal güvenlik ödemeleri; teknik arıza, tam-kaçınılmazlık hâlindeki ödemeler ve benzeri ödemeler bu tazminatlardan indirilemeyecektir. Aynı şekilde prensip olarak rücu edilebilen sosyal güvenlik ödemelerinden bir kısmı rücu edilemeyen miktar dahi denkleştirilemeyecektir. Zarar görenin kusuruna (müterafik kusura) yansıyan sosyal güvenlik ödemeleri, tahsis tarihinden sonra meydana gelen sosyal güvenlik ödemelerindeki artışlar, kısmi kaçınılmazlık ve teknik arıza hâlindeki ödemeler ve benzerleri rücu edilemediğinden bu miktarlar dahi denkleştirilemeyecektir. İnsan zararlarına ilişkin tazminat hakkının, rücu edilemeyen sosyal güvenlik ödemeleri ile ve ifa amacını taşımayan diğer edinimlerle bir bağı ve bağlantısı yoktur. Bu nevi ödemelerin denkleştirilmesi, zarar vereni ödüllendirme anlamına gelir. Rücu edilemeyen sosyal güvenlik ödemelerinin, sorumluluk hukuku ile koruma altına alınan tazminatı ikame veya telafi fonksiyonları bulunmamaktadır. Tazminata, rücu edilemeyen sosyal güvenlik ödemeleri ile yahut ifa amacı taşımayan diğer ödemelerle karşılanmayan zarar biçiminde bir yaklaşım, ne onun kaynağı ile ve ne de onun işlevi ile bağdaşmaz. Bu yönüyle sorumluluk (tazminat) hukuku ile sosyal güvenlik hukuku arasında bir mahiyet farkı bulunmaktadır. Öte yandan rücu edilemeyen sosyal güvenlik hak ve ödemelerinin oluşmasında zarar verenin bir katkısı olmadıktan başka, rücu edilen ödemelere nazaran zarar verenin mükerrer ödemesi de yoktur. Rücu edilememe durumunda denkleştirmenin kurucu unsuru olarak illiyet bağı koşulu da gerçekleşmemektedir. İfa amacı taşımayan ödemeler, tazminattan indirilemeyecektir. Zarar veren yahut üçüncü kişi tarafından ödeme kastı dışında kalan saiklerle yapılan ödemeler (sözgelimi yardımlar ve benzerleri) denkleştirilemeyecektir. Zarar görenin mamelekine yukarıda belirtilen türden dâhil olan ödemelere, tazminat hakkını veya destek ilişkisini çökerten bir etki tanınamaz. Tersine bir yaklaşım, sorumluluk hukukunun önleyici (tenkil) karakteri ile de bağdaşmaz. Yasa koyucu bu tercihi ile farklı uygulamaları hak ekseninde bütünleştirmiştir. Tasarının 49-52 hükümlerine ve sorumluluk hukuku ilkelerine göre hesaplanan insan zararı kökenli tazminata, hâkim, genel takdir hakkı (TMK m.4) yahut hakkaniyet (818 sayılı BK m.43) kurallarına dayanarak müdahale edemeyecektir. Tazminat, azlığından bahisle takdiren artırılamayacak, çokluğundan bahisle takdiren indirilemeyecektir. Zarar görenin hafif kusuru ile müzyakaya düşme (yoksullaşma)nin bir arada gerçekleşmiş olması (Tasarının 52/II, 818 sayılı BK m.44) hâli ve Tasarının m.52/I hükmündeki özel hâller ile denkleştirme dışında, uygulamada adlandırıldığı şekliyle \”çokluk indirimi/hakkaniyet indirimi yahut azlık artırımı/hakkaniyet artırım\” yolu kapatılmıştır. Yürürlükteki hukuka göre objektif veri ve ölçütler temelinde belirlenen tazminat (hakkı), iktisadi görünümü itibarıyla ayrıca bir mülkiyet hakkı karakterindedir. Bu yönüyle tazminat, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 1 Nolu ek-protokolün 1 inci maddesi kapsamında özel koruma görmektedir (Any.m.90). Yasaya ve hesaplama ilkelerine uygun olarak belirlenen ve denkleştirilen tazminata artırıcı veya azaltıcı yönde bir müdahale, bu hakkın ve nesafet hukukunun mahiyeti ile bağdaşmaz. Tazminatın hesaplama sonunda az veya çok çıkması, yargının yahut yargıcın sorunu değildir. Tazminatın önleyici işlevi, kriterlere ve verilere uygun olarak belirlenen sonuca (miktara), alacaklı ve borçlu dışında bir özne tarafından dokunulmamasına bağlıdır. Bu, hâkim de olsa… Vücut bütünlüğünün bozulmasına veya ölüme bağlı zararların idarenin sorumluluk sebeplerinden doğmuş olması hâlinde dahi bu Kanun hükümleri uygulanacaktır. Doğrusu, insan zararlarında farklı hukuk düzenlemelerinden bütüncül bir düzenlemeye ve yargı birliğine geçmektir. Teklif, bu amaca yönelik ön-adım niteliğindedir.\” Bu Maddenin birinci fıkrasının son cümlesinde öngörülen artırma veya azaltma yasağı, sorumluluk hukukunun öngördüğü hesaplama yöntemiyle ortaya çıkan miktarla ilgilidir. Başka deyimle yöntemine göre belirlenen tazminatın çok az çıkması hâlinde artırılması, çok yüksek çıkması hâlinde azaltılması, hâkimin bu yolla belirlenen miktara müdahale yetkisinin bulunmadığı vurgulanmaktadır. Bünyevi istidat, kaçınılmazlık, hatır taşıması gibi hesaplama yöntemiyle ilgili bulunmayan nedenler, hakkaniyet hukukunun gerekleri içinde elbette ki birer indirim nedenleridir. Hâkimin, bu hâllerde 818 sayılı Borçlar Kanununun 43 (Tasarı m.51) ve Türk Medenî Kanununun 4 üncü maddeleri kapsamında takdir hakkı vardır. Düzenleme ile amaçlanan husus, yöntemince belirlenen tazminatın miktarı esas alınarak, azlığı yahut çokluğuna dayalı bir takdir hakkının bulunmadığı hususudur. Önergenin gerekçesinde vurgulandığı üzere yasa, yüksek bir miktar içermesi hâlinde tazminattan indirimi, borçluyu aşırı ekonomik zorluğa düşürmüş olması hâli ile sınırlamıştır. Bu hâlde dahi borçlunun kusurunun hafif olması ve hakkaniyetin indirimi gerekli kılması kurucu unsurdur (818 sayılı Borçlar Kanunu m.44/II, Tasarı m.52/II). Yoksullaşmaya dayalı indirim kuralının insan zararlarında da (m.55) uygulanacağı tabiidir (m. 52/II). Bilirkişi raporlarının sorumluluk davalarındaki delil işlevi diğer davalardakinden farklı değildir. Hâkim tazminat hesabında temel alınan varsayımları, yöntemleri ve hesap işlemini denetleyebilir. Ayrıca tazminat hesabına ilişkin bilirkişi raporu, diğer davalarda olduğu gibi sorumluluk davalarında da hâkimi bağlamaz. Manevi tazminat – Madde 56 Hâkim, bir kimsenin bedensel bütünlüğünün zedelenmesi durumunda, olayın özelliklerini göz önünde tutarak, zarar görene uygun bir miktar paranın manevi tazminat olarak ödenmesine karar verebilir. Ağır bedensel zarar veya ölüm hâlinde, zarar görenin veya ölenin yakınlarına da manevi tazminat olarak uygun bir miktar paranın ödenmesine karar verilebilir. Madde Gerekçesi Tasarının manevi tazminat başlıklı 56 ncı maddesi, yürürlükteki yasada yer alan \”aile\” kavramını, içtihat, doktrin - [Terekenin Taksim Edilmesi ve Elbirliği Mülkiyetinde Diğer İştirakçilere Hisse Devri ve Temliki](https://kayseriavukat.org.tr/terekenin-taksim-edilmesi/): Terekenin Taksim Edilmesi ve Elbirliği Mülkiyetinde Diğer İştirakçilere Hisse Devri ve Temliki Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2018/643 Karar No: 2019/888 Karar Tarihi: 17.09.2019 Mahkemesi: Kadastro Mahkemesi Taraflar arasındaki kadastro tespitine itiraz davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Karabük Kadastro Mahkemesince davanın reddine dair verilen 28.10.2013 tarihli ve 2013/106 E., 2013/141 K. sayılı kararın davacı …terekesi temsilcisi … vekili tarafından temyizi üzerine, Yargıtay 16. Hukuk Dairesinin 16.06.2014 tarihli ve 2014/7840 E., 2014/8430 K. sayılı kararı ile: “…Kadastro sırasında Safranbolu İlçesi Sarıköy Köyü çalışma alanında bulunan 137 ada 4 parsel sayılı taşınmaz Asliye Hukuk Mahkemesinde dava konusu olduğundan söz edilerek yüzölçümü ve malik hanesi açık bırakılmak suretiyle tespit edilmiştir. Davacı … ve müşterekleri tarafından davalılar … ve müşterekleri aleyhine Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan tapu iptal ve tescil davası, davaya konu olan parsel hakkında tutanak düzenlenmiş olması nedeniyle Kadastro Mahkemesine aktarılmıştır. Kadastro Mahkemesinde, çekişmeli parsel tutanağı ile aktarılan dava dosyası birleştirilerek yapılan yargılama sonunda davanın reddine, çekişmeli 137 ada 4 parsel sayılı taşınmazın eşit paylarla… mirasçıları …, …, … ve … adlarına tesciline karar verilmiş; hüküm, …terekesi temsilcisi … vekili tarafından temyiz edilmiştir. Mahkemece, Asliye Hukuk Mahkemesinin 1991/101-119 sayılı kararı ile davacılar miras bırakanı … terekesinin taksim edildiğinin hükmen kabul edildiği, onama ile kararın kesinleştiği gerekçesi ile yazılı şekilde karar verilmiş ise de, yapılan araştırma, inceleme ve uygulama hüküm için yeterli bulunmamaktadır. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1991/101-119 sayılı dosyası ile eldeki dosyada davalı durumunda olan … ve müştereklerinin murisi… tarafından …, … ve … aleyhine, eldeki dosyanın davacıları ve aynı zamanda tereke sahibi olan …’nın bir diğer mirasçısı olan …’ten taşınmazı 27.05.1990 tarihli senet ile satın aldığı iddiası ile meni müdahale davası açılmış, … terekesinin taksim edilerek taşınmazın …’e kaldığı ve … tarafından da…’a satıldığı gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir. Daha sonra… mirasçısı tarafından Hazine ve Köy Tüzel Kişiliği aleyhine Asliye Hukuk Mahkemesinde 2001/98-2002/38 sayılı tescil davası açılmış ve benzer gerekçe ile kabul edilerek… mirasçıları adına tapu kaydı oluşturulmuştur. Akabinde, …, … ve daha sonradan muris … terekesine temsilci olarak tayin edilen … tarafından oluşan bu tapu kaydının iptali ve muris … mirasçıları adlarına tescili talebi ile Asliye Hukuk Mahkemesinde tapu iptali ve tescil davası açılmış, taşınmaz hakkında kadastro tutanağı düzenlenmesi üzerine dava Kadastro Mahkemesine aktarılmıştır. Taşınmazın evvelinde muris …’ya ait olduğu konusunda taraflar arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır. Uyuşmazlık, taşınmazın taksim ile … mirasçısı …’e kalıp kalmadığı noktasında toplanmaktadır. Dava şartları arasında sayılan “kesin hüküm” davanın taraf, sebep ve konusunun aynı olması halinde mümkündür. Gerek meni müdahale gerekse tescil dosyalarında muris …’ın tüm mirasçıları dava da taraf olmadıklarından tescil ve meni müdahale ilamları … terekesi aleyhine kesin hüküm oluşturmayacaktır. Öte yandan iş bu dava dosyasında da… mirasçıları tarafından … terekesinin taksim edildiğini kanıtladıkları hususunda yeterli delil bulunmamaktadır. Hem asliye hukuk mahkemesi dosyalarında hem de eldeki dosyada dinlenilen yerel bilirkişilerin bir kısmı … terekesinin taksim olmadığını beyan ettikleri gibi davacı tarafça muris … adına tescil edilmiş 17 adet tapu kaydı sunulmuş, ancak mahkemece bu taşınmazların tespit tutanakları getirtilmemiş, ne sebeple bu şekilde tespit yapıldığı üzerinde durulmamıştır. Hal böyle olunca; malik hanesi açık bulunan taşınmaz yönünden, 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 30. maddesi uyarınca mahkemece gerçek hak sahibinin re’sen belirlenmesi zorunlu göz önüne alınarak, davacı tarafça sunulan 17 adet tapu kaydının tespit tutanakları getirtilerek tespit kişileri belirlenmeli, tarafların tanık listelerinde yer almayan üç kişilik yerel bilirkişi kurulu ve taraf tanıkları ile önceki keşifte, meni müdahale ve tescil dosyalarında dinlenilen yerel bilirkişi ve tanıklar, davalı tarafın dayanağı 27.5.1990 tarihli senet tanıkları ile bahsi geçen 17 adet taşınmazın tespitinde görev yapan tespit bilirkişilerinin katılımıyla yeniden yapılacak keşifte … terekesinin usulüne uygun olarak taksim edilmiş olup olmadığı tereddüte yer bırakmayacak şekilde kesin olarak belirlenmeli, tereke taksim olmuş ise 17 adet taşınmazın neden muris … terekesinde bırakıldığı hususundaki çelişki giderilmeli, tespite aykırı sonuca ulaşılması halinde tespit bilirkişileri de tanık olarak dinlenilmek suretiyle aykırılığın giderilmesine çalışılmalı, bundan sonra toplanmış ve toplanacak tüm deliller birlikte değerlendirilerek sonucuna göre bir karar verilmelidir.” gerekçeleriyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, kadastro tespitine itiraza ilişkindir. Davacı … ve müşterekleri vekili Asliye Hukuk Mahkemesine sunduğu dilekçesinde, Gökpınar köyü Yurtcuvaz mevkiinde kain tarla vasfındaki taşınmazın müvekkillerinin murisi …’dan intikal ettiğini, muris …’nın terekesinin taksim edilmediğini, çekişme konusu taşınmaz mirasçılardan … tarafından 27.05.1990 tarihli senet ile davalıların murisi A.. Yılmaz’a satılmış ise de tereke iştirak halinde mülkiyet hükümlerine tabi olduğu için satışın geçersiz olduğunu ileri sürerek davalılar adına 134 cilt no 1 de kayıtlı taşınmazın tapu kaydının iptali ile …mirasçıları adlarına tesciline karar verilmesini istemiştir. Yargılama sırasında dava konusu taşınmazın bulunduğu bölgede kadastro çalışmalarına başlanılmış, davaya konu taşınmaz hakkında 137 ada 4 parsel numarası ile davalı olduğu belirtilmek suretiyle kadastro tutanağının düzenlenmesi üzerine dosya görevsizlik kararı verilerek Kadastro Mahkemesine devredilmiştir. Davalı … vekili; çekişme konusu yerin davalıların murisi tarafından satın alındığını, davacılar aleyhine açılan el atmanın önlenmesi davası neticesinde davacıların taşınmazda hakkı bulunmadığından el atmalarının önlenmesine karar verildiğini, akabinde açılan tescil davası ile de taşınmazın davalılar adlarına tesciline karar verildiğini, her iki hükmün de Yargıtay incelemesinden geçerek kesinleştiğini belirterek davanın kesin hüküm nedeniyle reddine karar verilmesini savunmuş, diğer davalılar savunmada bulunmamışlardır. Yerel mahkemece; dava konusu taşınmazın…’a satılmadan evvel …’nın terekesine ait olduğu konusunda taraflar arasında uyuşmazlık bulunmadığı ancak uyuşmazlığın bu taşınmazın …mirasçısı … tarafından satışının geçerli olup olmadığı ya da bu taşınmazın harici taksim neticesinde satışı yapan …’ ya isabet edip etmediği ve …’nın bu nedenle yapmış olduğu tasarrufun geçerli olup olmadığı noktasında toplandığı, Safranbolu Asliye Hukuk Mahkemesinde …’nın mirasçıları …, … ve …’nın taşınmaza el atmalarının önlenmesine karar verildiği, o davada davalı olarak bulunan …’nın …mirasçılarından Ahmet … dolayısı ile eşi …’nın, … dolayısı ile ve yine …’nın mirasçıları bakımından kararın taraflar arasında kesin hüküm teşkil ettiği, …’nın bir kısım mirasçıları açısından kesin hüküm teşkil eden Safranbolu Asliye Hukuk Mahkemesinin 1992/101 E., 1992/119 K. sayılı ilamının Mahkeme açısından bağlayıcı olduğu, ayrıca diğer …mirasçıları bakımından ise kuvvetli delil teşkil ettiği, kuvvetli delile karşı mahallinde yapılan keşifte alınan beyanlar birlikte değerlendirildiğinde …mirasının paylaşılıp paylaşılmadığı hususunun bilinmediği, zaten dava dosyası - [Tapu Kayıtlarına Kapsam Tayini: Plan ve Krokiye Dayanmayan Kayıt ve Belgelerdeki Sınırların Tespiti](https://kayseriavukat.org.tr/tapu-kayitlarina-kapsam-tayini/): Tapu Kayıtlarına Kapsam Tayini: Plan ve Krokiye Dayanmayan Kayıt ve Belgelerde Belirtilen Sınırlara İlişkin Kadastro Tespitine İtiraz Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/3024 Karar No: 2019/708 Karar Tarihi: 18.06.2019 Mahkemesi: Kadastro Mahkemesi Taraflar arasındaki kadastro tespitine itiraz davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Marmaris Kadastro Mahkemesince davanın reddine dair verilen 14.01.2015 tarihli ve 2013/1 E., 2015/9 K. sayılı kararın davacılar vekili tarafından temyizi üzerine, Yargıtay 16. Hukuk Dairesinin 15.12.2015 tarihli ve 2015/7649 E., 2015/15397 K. sayılı kararı ile: “…Yargıtay bozma ilamında özetle; “dosya içinde mevcut nüfus kayıtları ve veraset ilamından karar tarihinden önce ve yargılama sırasında öldüğü anlaşılan davacı …’nin tüm mirasçılarına tebligat çıkarılmadan ve bu şekilde yöntemince taraf teşkili sağlanmadan karar verilmesinde isabet bulunmadığına” değinilmiştir. Mahkemece bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonunda davacı … ve müştereklerinin davasının reddi ile Çamlı Köyü çalışma alanında bulunan çekişmeli 660 parsel sayılı taşınmazın tespit gibi tesciline, müdahillerin davalarının görevsizlik nedeniyle reddine karar verilmiş; hüküm, davacı … ve müşterekleri vekili tarafından temyiz edilmiştir. Çekişmeli taşınmaz, kadastro tespiti sırasında irsen intikal ve kazandırıcı zamanaşımı zilyetliği nedeniyle… adına tespit edilmiştir. İtirazları kadastro komisyonunca reddedilen davacılar … ve müşterekleri tarafından davalı … aleyhine Kadastro Mahkemesinde Mart 1290 tarih 9/18 defter varak sayılı Hisarönü Mevkiindeki 4000 dönüm yüzölçümlü çiftlik hakkında oluşturulan tarafları; “Mezar Gediği” ve “Kırvasil Beli” ve “Dikilitaş” ve “Löngöz Çiftliği” sınırlı; Mart 1290 tarih 9/19 defter varak sayılı, Öküz (Löngöz) Çiftliği Mevkiindeki 3000 dönüm yüzölçümlü çiftlik hakkında oluşturulan, tarafları; “Mezar Gediği” ve “İnbükü” ve “Dikilitaş” ve “Gülenya Beli” ve “Löngöz çiftliği” sınırlı; Mart 1290 tarih 9/20 defter varak sayılı, Gelibolu-Söğüt Çiftliği Mevkili 7000 dönüm yüzölçümlü çiftlik hakkında oluşturulan, tarafları “Kocaalan ve Balandağı”, “Taşbük” ve “Löngöz”, “Gökbel”, “Karadağ” ve “Mezar Gediği” ve “Çilecik Gediği” sınırlı tapu kayıtları ile bu kayıtlardan gelme Ağustos 1326 tarih 2, 3 ve 4 numaralı ve Şubat 1962 tarih 1, 2 ve 3 numaralı tapu kayıtlarına dayanılarak dava açılmıştır. Kadastro Mahkemesinde yapılan yargılama sonunda verilen önceki karar davacı … ve müşterekleri vekili taraflarınca temyiz edilmekle Dairemizin yukarıda özetli kararıyla usulden bozulmuştur. Bozmaya uyularak yapılan yargılama sonunda; davalı ve öncüllerinin çekişmeli taşınmaz üzerinde Medeni Kanun’un yürürlüğe girdiği 1926 yılından önce 10 yılı aşkın süre ile aralıksız, çekişmesiz ve malik sıfatıyla zilyetliğinin sürdüğü, malik sıfatıyla süren zilyetliklerinin Medeni Kanun’un yürürlüğünden sonra ve kadastro tespitine kadar kesintisiz olarak devam ettiği, bu suretle Arazi Kanunnamesi’nin 20 ve 78. maddeleri gereğince davacı … ve müştereklerinin dayanağını oluşturan ve uygulama yeteneği bulunmayan tapu kayıtlarının hukuki kıymetini kaybettiği, davalı taraf yararına edinme koşullarının oluştuğu kabul edilmek suretiyle çekişmeli taşınmazın davalı taraf adına tapuya tesciline karar verilmiştir. Yukarıda belirtildiği ve dosya kapsamından da anlaşılacağı üzere; davacı … ve müşterekleri vekili tarih ve numarası yazılı tapu kayıtlarına dayanmış, davalı taraf ve öncüllerinin arazi üzerindeki zilyetliklerinin malik sıfatı ile değil, kiracılık ilişkisine dayalı olduğunu ileri sürmüşler, Medeni Kanun’un yürürlüğe girmesi ile Arazi Kanunnamesi yürürlükten kalktığı için, Arazi Kanunnamesinin 20 ve 78. maddeleri hükümlerinin davalı taraf yararına uygulanma imkanının bulunmadığını iddia etmişlerdir. Davacı … ve müştereklerinin bu iddialarına karşılık olarak karşı taraf; dayanılan tapu kayıtlarının çekişmeli taşınmazı kapsamadığını, Kadastro Mahkemesinin 1996/11 Esas sayılı dosyasında yapılan kapsam belirlemesinin kendileri yönünden bağlayıcı olamayacağını, kayıt maliki ile davacılar arasında akdi veya ırsi bir ilişkinin kurulamaması sebebiyle davanın sıfat yokluğu nedeniyle reddedilmesi gerektiğini, taşınmaz üzerindeki çok uzun süreli zilyetliğin kiracılık değil malik sıfatıyla sürdüğünü, davacı … ve müştereklerinin dayanağını oluşturan tapu kayıtları taşınmaza uysa dahi uzun süreli nizasız kullanma nedeniyle kaydın hukuki kıymetini kaybettiğini, kendileri adına edinme koşullarının oluştuğunu ileri sürmüştür. Bu iddia ve savunma çerçevesinde yerel mahkemece yapılan araştırma, inceleme ve uygulamanın yeterli olup olmadığı, delillerin değerlendirilmesinde hataya düşülüp düşülmediği, varılan sonucun usul ve yasaya uygun bulunup bulunmadığı konularında yargıya varmadan önce, tarafların iddia ve savunmaları ile ilgili olarak ileri sürdükleri yukarıda özetlenen tüm vakıa ve delillerin ayrı ayrı tahlillerinin yapılıp buna göre bir sonuca ulaşılması uygun olacaktır. Şöyle ki; 1- Davacı … ve müştereklerinin kök kayıt malikinin mirasçısı olup olmadığı: Karşı taraf, kayıt maliki ile davacı … ve müşterekleri ile murisi … arasında irs ilişkisi olmadığını ileri sürmüşlerse de; davacı … ve müştereklerinin …’ın mirasçısı oldukları hususunda bir tereddüt bulunmamaktadır. Tereddüt, karşı tarafın iddia ettiği gibi …’ın tapu maliki…’nin kızı olup olmadığı konusundadır. Dosyada …’ın nüfus kaydı mevcut olup, bu kayıtta baba adı …’dir. Tapu kayıtlarında ise “Hacı Fevzi kızı” olarak geçmektedir. Ancak ibraz edilen ve Osmanlı arşivleri ile şer’i sicil kayıtları üzerinde yapılan araştırmanın yer aldığı klasör içindeki belgeler arasında yer alan 1303 tarihli vekaletnamede; vekil eden olarak “Muğla, Şeyh Bedrettin Mahallesi sakinlerinden… Efendi Zade Şevket Ağa İbn-i … Efendi adı geçmektedir. Şevket Ağanın …’ın kardeşi olduğu sabittir. Yine şer’i sicil defterinde kayıtlı Şevket Ağaya ait bir dilekçede “Hacı Fevzi Efendi Zade Şevket Ağa İbn-i Mustafa Efendi, İbn-i Hacı Osman” ve “kız kardeşim … İbnetü Mustafa Fevzi Efendi İbn-i Hacı Osman” yazılıdır. Yine aynı belgeler içerisinde yer alan Orman ve Maadin Nezaretinin Sadaret Makamına sunduğu 4 Nisan 1311 tarihli tezkerede “Muğlalı Mütevefta… Efendi Kerimesi Habibe Hanımın uhdei tasarrufunda bulunan Gelibolu Erköz “Hisarönü Nam Çiftliklerin” ifadeleri yer almaktadır. Bu ve benzeri kayıtlardan… ile …’nin aynı kişi ve …’ın Hacı (Mustafa) Fevzi’nin kızı olduğu anlaşılmaktadır. Bu itibarla karşı tarafın kayıt maliki ile davacı … ve müştereklerinin murisi … arasında irs ilişkisi olmadığına ilişkin iddiasında isabet bulunmamaktadır. 2- Çiftlik tapu kayıtlarının nitelikleri ile Arazi Kanunnamesinin uygulanıp uygulanamayacağı: Dosya kapsamına, tapu kayıtlarının cinsine, niteliğine ve bilirkişi raporlarına göre çiftlik tapu kayıtlarının oluşumunda geçen Mihrişah Valide Sultan Vakfı; bir hanedan vakfı olup, bu gibi vakıflar çerçevesinde yapılan tahsisler, bugünkü anlamı ile mülkiyetin (eski tabirle rakabenin) tahsisi değil, miri arazinin gelirinin tahsisi niteliğindedir. Osmanlı İmparatorluğunda ilke olarak Padişah tarafından; arazinin özel mülkiyete geçirilerek vakıf kurulmasına (sahih vakıf) izin verilmemiş, arazinin gelirinin vakıf amacına tahsis edilmesine (gayrisahih vakıf) izin verilmiştir. Yani; dava konusu taşınmazlar miri arazi niteliğindeki arazilerden olup, kurulan vakıf da gayrisahih nitelikli vakıflardandır ve olayda 1858 tarihli Arazi Kanunnamesinin uygulanmasına, tapu kayıtlarının oluşum şekli itibariyle bir engel bulunmamaktadır. Yine, Arazi Kanunnamesinin uygulanma koşullarının oluşup oluşmadığını saptamak amacıyla, davacı … ve müştereklerinin dayanaklarını oluşturan çiftlik tapu kayıtlarının hukuki değerlerini kaybedip kaybetmedikleri yönünden yapılacak değerlendirmenin her bir taşınmaz yönünden ayrı ayrı yapılması zorunludur. Bir parsel ve zilyet yönünden hukuki değerini koruyan - [Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa Muhalefet Suçunda Lehe Kanun ve Tekerrür Hükümleri Uygulanabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/fikir-ve-sanat-eserleri-kanununa-muhalefet/): Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa Muhalefet Suçu 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu Manevi, mali veya bağlantılı haklara tecavüz – Madde 71 Bu Kanunda koruma altına alınan fikir ve sanat eserleriyle ilgili manevi, mali veya bağlantılı hakları ihlal ederek: 1. Bir eseri, icrayı, fonogramı veya yapımı hak sahibi kişilerin yazılı izni olmaksızın işleyen, temsil eden, çoğaltan, değiştiren, dağıtan, her türlü işaret, ses veya görüntü nakline yarayan araçlarla umuma ileten, yayımlayan ya da hukuka aykırı olarak işlenen veya çoğaltılan eserleri satışa arz eden, satan, kiralamak veya ödünç vermek suretiyle ya da sair şekilde yayan, ticarî amaçla satın alan, ithal veya ihraç eden, kişisel kullanım amacı dışında elinde bulunduran ya da depolayan kişi hakkında bir yıldan beş yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur. 2. Başkasına ait esere, kendi eseri olarak ad koyan kişi altı aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezasıyla cezalandırılır. Bu fiilin dağıtmak veya yayımlamak suretiyle işlenmesi hâlinde, hapis cezasının üst sınırı beş yıl olup, adlî para cezasına hükmolunamaz. 3. Bir eserden kaynak göstermeksizin iktibasta bulunan kişi altı aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezasıyla cezalandırılır. 4. Hak sahibi kişilerin izni olmaksızın, alenileşmemiş bir eserin muhtevası hakkında kamuya açıklamada bulunan kişi, altı aya kadar hapis cezası ile cezalandırılır. 5. Bir eserle ilgili olarak yetersiz, yanlış veya aldatıcı mahiyette kaynak gösteren kişi, altı aya kadar hapis cezası ile cezalandırılır. 6. Bir eseri, icrayı, fonogramı veya yapımı, tanınmış bir başkasının adını kullanarak çoğaltan, dağıtan, yayan veya yayımlayan kişi, üç aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasıyla cezalandırılır. Bu Kanunun ek 4 üncü maddesinin birinci fıkrasında bahsi geçen fiilleri yetkisiz olarak işleyenler ile bu Kanunda tanınmış hakları ihlâl etmeye devam eden bilgi içerik sağlayıcılar hakkında, fiilleri daha ağır cezayı gerektiren bir suç oluşturmadığı takdirde,  üç aydan iki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Hukuka aykırı olarak üretilmiş, işlenmiş, çoğaltılmış, dağıtılmış veya yayımlanmış bir eseri, icrayı, fonogramı veya yapımı satışa arz eden, satan veya satın alan kişi, kovuşturma evresinden önce bunları kimden temin ettiğini bildirerek yakalanmalarını sağladığı takdirde, hakkında verilecek cezadan indirim yapılabileceği gibi ceza vermekten de vazgeçilebilir. Teknolojik önlemleri etkisiz kılma – Madde 72 Bu Kanunda yer alan hakların korunması amacıyla eser, icra, fonogram, yapım ve yayınların kullanımının kontrolünü sağlamak üzere erişim kontrolü veya şifreleme gibi koruma yöntemi ya da çoğaltım kontrol mekanizması uygulamalarıyla sağlanan etkili teknolojik önlemleri etkisiz kılmaya yönelik; a) Ürün ve araçları imal veya ithal eden, dağıtan, satan, kiraya veren veya ticari amaçla elinde bulunduranlar, b) Ürün ve araçların reklam, pazarlama, tasarım veya uygulama hizmetlerini sunanlar, altı aydan iki yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır. Soruşturma ve kovuşturma – Madde 75 71 ve 72 nci maddelerde sayılan suçlardan dolayı soruşturma ve kovuşturma yapılması şikâyete bağlıdır. Yapılan şikâyetin geçerli kabul edilebilmesi için hak sahiplerinin veya üyesi oldukları meslek birliklerinin haklarını kanıtlayan belge ve sair delilleri Cumhuriyet başsavcılığına vermeleri gerekir. Bu belge ve sair delillerin şikâyet süresi içinde Cumhuriyet başsavcılığına verilmemesi hâlinde kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilir. Bu Kanunda yer alan soruşturma ve kovuşturması şikâyete bağlı suçlar dolayısıyla başta Millî Eğitim Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı yetkilileri olmak üzere ilgili gerçek ve tüzel kişiler tarafından, eser üzerinde manevi ve malî hak sahibi kişiler şikâyet haklarını kullanabilmelerini sağlamak amacıyla durumdan haberdar edilirler. Şikâyet üzerine Cumhuriyet savcısı suç konusu eşya ile ilgili olarak 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu hükümlerine göre elkoyma koruma tedbirinin alınmasına ilişkin gerekli işlemleri yapar. Cumhuriyet savcısı ayrıca, gerek görmesi hâlinde, hukuka aykırı olarak çoğaltıldığı iddia edilen eserlerin çoğaltılmasıyla sınırlı olarak faaliyetin durdurulmasına karar verebilir. Ancak, bu karar yirmidört saat içinde hâkimin onayına sunulur. Hâkim tarafından yirmidört saat içinde onaylanmayan karar hükümsüz kalır. Haklara tecavüzün önlenmesi – Madde 81 Musiki ve sinema eserlerinin çoğaltılmış nüshaları ile süreli olmayan yayınlara bandrol yapıştırılması zorunludur. Ayrıca, kolay kopyalanmaya müsait diğer eserlerin çoğaltılmış nüshalarına da eser veya hak sahibinin talebi üzerine bandrol yapıştırılması zorunludur. Bandroller, Bakanlıkça bastırılır ve satılır. Bakanlıkça belirlenen satış fiyatı üzerinden meslek birlikleri aracılığı ile de bandrol satışı yapılabilir. Bandrol alınabilmesi için, bandrol talebinde bulunanın yasal hak sahibi olduğunu beyan eden bir taahhütnameyi doldurması zorunludur. Bakanlıkça tespit edilen diğer evrak ve belgelerle birlikte başvuru yapılır. Bakanlık, bu başvuru üzerine başka bir işleme gerek kalmaksızın on iş günü içinde bandrol vermek mecburiyetindedir. Beyana müstenit yapılan bu işlemlerden Bakanlık sorumlu tutulamaz. Bandrol yapıştırılması zorunlu nüshaların tespit edilmesi ve çoğaltılmasına ilişkin materyalleri üreten veya bu materyallerin dolum ve çoğaltımını yapan yerler, bu maddede belirtilen taahhütnamenin bir kopyasını almak, saklamak ve istendiğinde yetkili makamlara ibraz etmekle yükümlüdür. Bandrol yükümlülüğüne aykırı ya da bandrolsüz olarak bir eseri çoğaltıp satışa arz eden, satan, dağıtan veya ticarî amaçla satın alan ya da kabul eden kişi bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezasıyla cezalandırılır. Bakanlık ile mülkî idare amirleri bandrollenmesi zorunlu olan nüshaların ve süreli olmayan yayınların, bandrollü olup olmadıklarını her zaman denetleyebilir. Gerekli görüldüğünde, mülkî idare amirleri re’sen veya Bakanlığın talebi ile bu denetimi gerçekleştirmek üzere illerde denetim komisyonu oluşturabilir. İhtiyaç hâlinde, bu komisyonlarda Bakanlık ve ilgili alan meslek birlikleri temsilcileri de görev alabilirler. Bu denetimler sırasında bu Kanunda koruma altına alınan hakların ihlal edildiğinin tespiti hâlinde 75 inci maddenin üçüncü fıkrası uyarınca işlem yapılır. Bu Kanun kapsamında korunan, yasal olarak çoğaltılmış, bandrollü nüshaların da yol, meydan, pazar, kaldırım, iskele, köprü ve benzeri yerlerde satışı yasaktır. Bu yasağa aykırı hareket edenler, Kabahatler Kanununun 38 inci maddesinin birinci fıkrasına göre cezalandırılır. Bu maddede belirtilen hususların uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar Bakanlık tarafından çıkarılacak bir yönetmelikle düzenlenir. Sahte bandrol üreten, satışa arz eden, satan, dağıtan, satın alan, kabul eden veya kullanan kişi üç yıldan yedi yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezasıyla cezalandırılır. Bir eserle ilgili olarak usulüne uygun biçimde temin edilmiş bandrolleri başka bir eser üzerinde tatbik eden kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis ve binbeşyüz güne kadar adlî para cezasıyla cezalandırılır. Yetkisi olmadığı hâlde, hileli davranışlarla bandrol temin eden kişi bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır. Yetkisi olmayan kişilere bandrol temin eden kişi iki yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezasıyla cezalandırılır. Bu Kanunda tanımlanan suçların bir tüzel kişinin faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, ilgili - [Banka ve Kamu Kurumunun Araç Olarak Kullanılması Suretiyle Nitelikli Dolandırıcılık Suçu](https://kayseriavukat.org.tr/kamu-kurumunun-arac-olarak-kullanilmasi/): Nitelikli Dolandırıcılık Suçunun Hem Banka Hem de Kamu Kurumunun Araç Olarak Kullanılması Suretiyle İşlenmesi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2014/290 Karar No: 2015/494 Karar Tarihi: 08.12.2015 Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Nitelikli dolandırıcılık suçundan sanık …’ın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 158/1-f, 168/1, 51, 52/2 ve 62. maddeleri gereğince 10 ay hapis ve 3.420 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına ve ertelemeye ilişkin, … Ağır Ceza Mahkemesince verilen … gün ve … sayılı hükmün sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay … Ceza Dairesince … gün ve … sayı ile; “Sanığın şikayetçinin akrabası olduğu, şikayetçiye ait … Bankasına yatırılan parayı hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilen sanıklardan …’ı şikayetçi … olarak tanıtarak, şikayetçinin bir şekilde ele geçirdiği nüfus cüzdanını ibraz etmek suretiyle banka görevlisine … olduğunu inandırarak, parayı çekmek suretiyle menfaat temin ettiği olayda, Sanığın eyleminde bankanın ödeme aracı olarak kullanıldığı, şikayetçiye ait nüfus cüzdanının kullanılması suretiyle eylemin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 158/1-d maddesinde düzenlenen ‘kamu kurum ve kuruluşlarının araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık’ suçunun oluştuğu gözetilmeden, aynı Kanunun 158/1-f maddesi gereğince sanık hakkında yazılı şekilde fazla ceza tayini” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise … gün ve … sayı ile; “Sanığın eyleminin şikayetçiye ait nüfus cüzdanının kullanılması suretiyle 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 158/1-d maddesinde düzenlenen ‘kamu kurum ve kuruluşlarının araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık’ suçunu mu yoksa, aynı Kanunun 158/1-f maddesinde düzenlenen ‘bankanın araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık’ suçunu mu oluşturacağı hususu itirazımızın özünü oluşturmaktadır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 158/1-d maddesinde, dolandırıcılık suçunun kamu kurum ve kuruluşlarının, kamu meslek kuruluşlarının, siyasi parti, vakıf veya dernek tüzel kişiliklerinin araç olarak kullanılması suretiyle işlenmesi, bu suçun bir nitelikli unsuru olarak tanımlanmıştır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 158/1-d maddesinde tanımlanan nitelikli dolandırıcılık halinin gerçekleşebilmesi için bentte sayılan kuruluşların, yani bunların tüzel kişiliklerinin araç olarak kullanılması yeterli olup bu kuruluşların ayrıca işlenen suçtan zarar görmüş olmaları zorunlu değildir. Diğer yandan bu kurum ve kuruluşların veya bunların üst birliklerinin suçta araç olarak kullanılmaları arasında suçun oluşması bakımından bir fark gözetilmemiştir. Bu kuruluşların ve üst birliklerinin, isim, kayıt, belge, flama, rozet gibi alametlerinin kullanılarak suçun işlenmesi mümkündür. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 158/1-f maddesinde, bilişim sistemlerinin ya da birer güven kurumu olan banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılmasının dolandırıcılık suçunun işlenmesi açısından önemli bir kolaylık sağlaması nedeniyle bu durumlar suçun nitelikli unsuru olarak kabul edilmiştir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 158 1-f maddesindeki banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle işlenen dolandırıcılık fiilleri 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanunu’nun 504/3. maddesinin karşılığı olarak aynen yeni kanun metnine alınmıştır. Burada araç olarak kullanılan kurumlar, işlenen dolandırıcılık suçundan dolayı zarar gören konumda değildirler. Banka faizle para alıp veren, kredi, iskonto, kambiyo işlemleri yapan, kasalarında değerli belge, eşya saklayan ve daha başka ekonomik etkinliklerde bulunan kuruluştur… Sanığın şikayetçiye ait … Bankasına yatırılan parayı hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilen sanıklardan …’ı şikayetçi … olarak tanıtarak, şikayetçinin bir şekilde ele geçirdiği nüfus cüzdanını ibraz etmek suretiyle banka görevlisine … olduğunu inandırarak, parayı çekmek suretiyle menfaat temin ettiği olayda, banka kayıtlarından yararlanılması ve nüfus cüzdanının kullanılması nedeniyle hem banka aracı kılarak dolandırıcılık, hem de kamu kurumu aracı kılarak dolandırıcılık suçunun oluştuğu, sanığın Türk Ceza Kanunu’nun 158/1-d-f bentleri uyarınca cezalandırılması gerektiği…” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu‘nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 15. Ceza Dairesince 28.04.2014 gün ve 8136-8236 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanıklar … ve … hakkında bankayı aracı kılmak suretiyle dolandırıcılık suçundan verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı itiraz edilmeksizin kesinleşmiş olup, itirazın kapsamına göre inceleme sanık …’ın eylemi ile sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın üzerine atılı nitelikli dolandırıcılık eyleminin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 158/1-d mi, yoksa hem 158/1-d hem de 158/1-f maddesi kapsamında mı kaldığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Sanık …’ın mağdure …’in akrabası olduğu, mağdurenin 15 yıl önce Tarlabaşı Köyünde oturduğu ve terör olayları nedeni ile köyünden ayrılarak Aralık İlçesine taşındığı, bu nedenle zarara uğrayan mağdurenin 5233 sayılı Kanun hükümleri uyarınca zararının giderilmesi için … İdaresine başvurduğu, … İdaresince mağdure ile 6.200 Lira tazminat konusunda anlaşmaya varıldığı, 03.03.2007 tarihinde … İdaresince mağdurenin tazminat parası olan 6.200 Lirayı alması için … Bankası … şubesine yazı yazıldığı, belgenin mağdure tarafından parmak izi ile imzalandığı ve komisyon başkanının imzası için valiliğe gönderildiği, yazının imzadan dönüşünü beklemeden mağdurenin … İdaresinden ayrıldığı, sanığın ise bu durumu öğrenip bir şekilde mağdurenin kimliğini ele geçirip inceleme dışı sanıklar … ve …’ı da yanına alarak 10.04.2007 günü … İdaresine gelerek mağdureye ait paranın ödenmesini içeren yazıyı istediği, mağdureye ait kimliğinin fotokopisini alan görevlinin yazı üzerindeki tarihi düzelterek sanıklara ilgili yazıyı verdiği, yazıyı alan sanıkların bankaya gidip mağdurenin kimliğini ibraz edip sanık …’ı hak sahibi mağdure olarak tanıtarak 6.200 Lira parayı çektikleri, mağdurenin kendi adına ödenmesine karar verilen tazminatı almak üzere 19.04.2007 tarihinde … İdaresine başvurduğunda tazminatın 10.04.2007 tarihinde … Bankası … şubesinden çekilmiş olduğunu öğrendiği, Türkiye … Bankası … şubesince yapılan ödeme ile ilgili gönderilen dekont ve evrakta; … adına 5233 sayılı Kanun hükümleri uyarınca … Valiliğince verilen ödeme emri üzerine mağdure … olduğunu beyan eden bir bayana … İdaresinin 2011… nolu “Terörden Zarar Görenler” hesabından 10.04.2007 tarihinde 6.200 Liranın ödendiğinin belirtildiği, Anlaşılmaktadır. Mağdure aşamalarda; 15 yıl önce terör nedeniyle köyden taşınmak zorunda kaldığını, bu nedenle tazminat almak için … İdaresine başvurduğunu, hak ettiği parayı almak için 19.04.2007 tarihinde … İdaresine gittiğinde paranın çekildiğini öğrendiğini, bankadaki kamera kayıtlarından parayı çekenin akrabası … olduğunu anladığını, kimliğini bir ara oğlu Necmettin’e verdiğini, sanığın eline nasıl geçtiğini bilmediğini, paranın dört ay sonra tamamının ödendiğini, kimseden şikayetçi olmadığını beyan etmiş, … İdaresinde çalışan tanık …; … isimli yaşlı kadının zarar tazmini için valiliğe müracaat ettiğini, zarar tespit komisyonu tarafından kendisine ödeme yapılmasına karar verildiğini, bu sebeple mağdureye ödeme yapılmasına ilişkin tanzim edilen çekin 03.03.2007 tarihinde mağdure tarafından parmak izi ile imzalandığını, çekin komisyon başkanı vali yardımcısı tarafından imzalanması için - [Tehdit Suçunda İlk Haksız Hareketin Sanıktan Gelmesi Halinde Haksız Tahrik Hükümleri Uygulanabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/ilk-haksiz-hareketin-saniktan-gelmesi/): Silahla Tehdit Suçunda İlk Haksız Hareketin Sanıktan Gelmesi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Haksız tahrik – Madde 29 (1) Haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında suç işleyen kimseye, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine onsekiz yıldan yirmidört yıla ve müebbet hapis cezası yerine oniki yıldan onsekiz yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hallerde verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir. Madde Gerekçesi Maddede ceza sorumluluğunu azaltan bir neden olarak haksız tahrik hâli düzenlenmiştir. Haksız tahrikin ana koşulu, yapılan haksız hareketin fail üzerinde bir hiddet veya şiddetli elem meydana getirmesi ve suçun işlendiği anda failin bu durumda bu etki altında bulunması olduğundan, madde söz konusu psikolojik hâlleri belirtecek biçimde kaleme alınmıştır. Gazap, aslında hiddetlenmeyi ifade eder; şedit bir elem deyimi psikolojik bakımdan aslında hareketsizliğe, pasifliğe yöneltici bir ruh hâli ise de, burada söz konusu olan hiddete yönelten bir elemdir. Bu itibarla sadece hiddet sözcüğünün kullanılması bu hâli de kapsar idi. Ancak uygulamada duraksamalara neden olmamak için metinde her iki sözcüğün kullanılması uygun sayılmıştır. Hiddet veya şiddetli elemin haksız bir fiil sonucu ortaya çıkması gerekir. Maddeye bu ibarenin eklenmesinin amacı, ülkemizde özellikle \”töre veya namus cinayeti\” olarak adlandırılan akraba içi öldürme suçlarında haksız tahrik indiriminin yanlış biçimde uygulanmasının önüne geçmektir. Maddedeki düzenleme nedeniyle bir suçun mağduruna yönelik olarak gerçekleştirilen fiiller dolayısıyla fail haksız tahrik indiriminden yararlanamayacaktır. Örneğin cinsel saldırıya maruz kalmış kadına karşı babanın veya erkek kardeşin işlediği öldürme fiilinde, haksız tahrike dayalı olarak ceza indirimi yapılamayacaktır. Maddedeki haksız fiil terimi, bir davranışın hukuk düzenince tasvip edilmediği anlamına gelmektedir. Ancak böyle bir haksız fiili yapan kişiye karşı yönelik fiilin varlığı durumunda maddenin uygulanması söz konusu olabilecektir. Bu düzenlemede ayrıca 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanununda yer alan adi ve ağır tahrik ayırımı kaldırılmıştır. Tahrik hâlinde verilecek ceza bakımından aşağı ve yukarı sınırlar kabul edilmek suretiyle olayın özelliğine göre uygulamada takdir olanağı tanınması amaçlanmıştır. Hâkim tahrikin ağırlık derecesine göre yapılacak indirimi saptayabilecektir. Ancak bu inirimin yapılabilmesi için haksız fiilin bir hiddet veya şiddetli elem etkisi doğurabilecek ağırlıkta olması gerekir. Bu nedenle böyle bir etkiyi meydana getirebilecek ağırlıkta olmayan haksız fiiller bakımından hükmün uygulanması söz konusu olmayacaktır. Kasten yaralama – Madde 86 (1) Kasten başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Kasten yaralama fiilinin kişi üzerindeki etkisinin basit bir tıbbî müdahaleyle giderilebilecek ölçüde hafif olması hâlinde, mağdurun şikâyeti üzerine, dört aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur. Suçun kadına karşı işlenmesi hâlinde cezanın alt sınırı altı aydan az olamaz. (3) Kasten yaralama suçunun; a) Üstsoya, altsoya, eşe, boşandığı eşe veya kardeşe karşı, b) Beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı, c) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle, d) Kamu görevlisinin sahip bulunduğu nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle, e) Silahla, f) Canavarca hisle, İşlenmesi halinde, şikâyet aranmaksızın, verilecek ceza yarı oranında, (f) bendi bakımından ise bir kat artırılır. Madde Gerekçesi Maddenin birinci fıkrasında kasten yaralama suçunun temel şekli tanımlanmıştır. Madde metninde yapılan değişiklikle, Hükümet Tasarısında benimsenen ve \”müessir fiil\” karşılığı olan \”etkili eylem\” ifadesi terkedilerek, genel olarak yaralama kavramı benimsenmiştir. Bu nedenle, kişinin vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan her davranış, yaralama olarak kabul edilmiştir. İkinci fıkrada ise, kasten yaralama suçunun nitelikli şekilleri gösterilmiştir. Söz konusu suçun seçimlik olarak belirlenen bu nitelikli şekilleri, bentler hâlinde sıralanmıştır. Fıkranın (a) bendinde, kasten yaralama suçunun üstsoy veya altsoydan birine ya da eş veya kardeşe karşı işlenmesi, bu suçun bir nitelikli hâli olarak kabul edilmiştir. Bu kavramlar hakkında açıklama için, kasten öldürme suçunun nitelikli hâllerine ilişkin hükmün gerekçesine bakılmalıdır. Fıkranın (b) bendine göre, kasten yaralamanın beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı işlenmesi, suçun temel şekline göre daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. Bu hususa ilişkin açıklama için, kasten öldürme suçunun nitelikli hâllerine ilişkin hükmün gerekçesine bakılmalıdır. Fıkranın (c) bendinde, suçun kişinin yerine getirdiği kamu görevi dolayısıyla işlenmesi, bir nitelikli hâl olarak öngörülmüştür. Bu hususa ilişkin açıklama için, kasten öldürme suçunun nitelikli hâllerine ilişkin hükmün gerekçesine bakılmalıdır. Kasten yaralama suçu, kamu görevlisinin sahip bulunduğu nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle de işlenebilir. Fıkranın (d) bendinde, bu durum, söz konusu suçun bir nitelikli hâli olarak kabul edilmiştir. Bunun için kamu görevlisinin zor kullanma yetkisine sahip bulunması gerekmemektedir. Burada önemli olan, kamu görevlisinin sahip bulunduğu nüfuzun kötüye kullanılması suretiyle, kasten yaralama suçunun işlenmesidir. Örneğin bir hâkim veya savcının sanık veya tanığa karşı kasten yaralama suçunu işlemesi hâlinde, bu nitelikli hâlin gerçekleştiğini kabul etmek gerekir. Buna karşılık, zor kullanma yetkisine sahip kamu görevlisi tarafından kasten yaralama suçunun işlenmesi hâli, kanunda ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Fıkranın (e) bendinde, kasten yaralama suçunun silâhla işlenmesi, bir nitelikli hâl olarak kabul edilmiştir. Silâh deyimi için, Tanımlar başlıklı madde hükmüne bakılmalıdır. Tehdit – Madde 106 (1) Bir başkasını, kendisinin veya yakınının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı gerçekleştireceğinden bahisle tehdit eden kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun kadına karşı işlenmesi hâlinde cezanın alt sınırı dokuz aydan az olamaz. Malvarlığı itibarıyla büyük bir zarara uğratacağından veya sair bir kötülük edeceğinden bahisle tehditte ise, mağdurun şikayeti üzerine, altı aya kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur. (2) Tehdidin; a) Silahla, b) Kişinin kendisini tanınmayacak bir hale koyması suretiyle, imzasız mektupla veya özel işaretlerle, c) Birden fazla kişi tarafından birlikte, d) Var olan veya var sayılan suç örgütlerinin oluşturdukları korkutucu güçten yararlanılarak, İşlenmesi halinde, fail hakkında iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (3) Tehdit amacıyla kasten öldürme, kasten yaralama veya malvarlığına zarar verme suçunun işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ceza verilir. Madde Gerekçesi Maddeyle, \”tehdit\” bizatihi suç hâline getirilmiş bulunmaktadır. Bilindiği üzere tehdit diğer bazı suçlarda ayrıca unsur olarak öngörülmüştür. Burada tehdidin koruduğu hukukî değer, kişilerin huzur ve sükunudur; böylece kişilerde bir güvensizlik duygusunun meydana gelmesi engellenmektedir. Bu nedenle, söz konusu madde ile, insanın kendisine özgü sulh ve sükununa karşı işlenen saldırılar cezalandırılmış olmaktadır. Fakat, tehdidin bu maddeyle korumak istediği esas değer, kişinin karar verme ve hareket etme hürriyetidir. Tehdit, çoğu zaman başka bir suçun unsurunu oluşturmaktadır. Ancak, bu suç tanımında, tehdidin kendisi - [Haksız Tahrikin Varlığı Konusunda Hataya Düşen Sanık Haksız Tahrik Hükümlerinden Yararlanabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/haksiz-tahrikin-varligi-konusunda-hata/): Haksız Tahrikin Varlığı Konusunda Hataya Düşülmesi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Haksız tahrik – Madde 29 (1) Haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında suç işleyen kimseye, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine onsekiz yıldan yirmidört yıla ve müebbet hapis cezası yerine oniki yıldan onsekiz yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hallerde verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir. Madde Gerekçesi Maddede ceza sorumluluğunu azaltan bir neden olarak haksız tahrik hâli düzenlenmiştir. Haksız tahrikin ana koşulu, yapılan haksız hareketin fail üzerinde bir hiddet veya şiddetli elem meydana getirmesi ve suçun işlendiği anda failin bu durumda bu etki altında bulunması olduğundan, madde söz konusu psikolojik hâlleri belirtecek biçimde kaleme alınmıştır. Gazap, aslında hiddetlenmeyi ifade eder; şedit bir elem deyimi psikolojik bakımdan aslında hareketsizliğe, pasifliğe yöneltici bir ruh hâli ise de, burada söz konusu olan hiddete yönelten bir elemdir. Bu itibarla sadece hiddet sözcüğünün kullanılması bu hâli de kapsar idi. Ancak uygulamada duraksamalara neden olmamak için metinde her iki sözcüğün kullanılması uygun sayılmıştır. Hiddet veya şiddetli elemin haksız bir fiil sonucu ortaya çıkması gerekir. Maddeye bu ibarenin eklenmesinin amacı, ülkemizde özellikle \”töre veya namus cinayeti\” olarak adlandırılan akraba içi öldürme suçlarında haksız tahrik indiriminin yanlış biçimde uygulanmasının önüne geçmektir. Maddedeki düzenleme nedeniyle bir suçun mağduruna yönelik olarak gerçekleştirilen fiiller dolayısıyla fail haksız tahrik indiriminden yararlanamayacaktır. Örneğin cinsel saldırıya maruz kalmış kadına karşı babanın veya erkek kardeşin işlediği öldürme fiilinde, haksız tahrike dayalı olarak ceza indirimi yapılamayacaktır. Maddedeki haksız fiil terimi, bir davranışın hukuk düzenince tasvip edilmediği anlamına gelmektedir. Ancak böyle bir haksız fiili yapan kişiye karşı yönelik fiilin varlığı durumunda maddenin uygulanması söz konusu olabilecektir. Bu düzenlemede ayrıca 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanununda yer alan adi ve ağır tahrik ayırımı kaldırılmıştır. Tahrik hâlinde verilecek ceza bakımından aşağı ve yukarı sınırlar kabul edilmek suretiyle olayın özelliğine göre uygulamada takdir olanağı tanınması amaçlanmıştır. Hâkim tahrikin ağırlık derecesine göre yapılacak indirimi saptayabilecektir. Ancak bu inirimin yapılabilmesi için haksız fiilin bir hiddet veya şiddetli elem etkisi doğurabilecek ağırlıkta olması gerekir. Bu nedenle böyle bir etkiyi meydana getirebilecek ağırlıkta olmayan haksız fiiller bakımından hükmün uygulanması söz konusu olmayacaktır. Hata – Madde 30 (1) Fiilin icrası sırasında suçun kanuni tanımındaki maddi unsurları bilmeyen bir kimse, kasten hareket etmiş olmaz. Bu hata dolayısıyla taksirli sorumluluk hali saklıdır. (2) Bir suçun daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli hallerinin gerçekleştiği hususunda hataya düşen kişi, bu hatasından yararlanır. (3) Ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenlere ait koşulların gerçekleştiği hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, bu hatasından yararlanır. (4) İşlediği fiilin haksızlık oluşturduğu hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, cezalandırılmaz. Madde Gerekçesi Madde metninde çeşitli hata hâlleri düzenlenmiştir. Birinci fıkrada suçun maddî unsurlarında hataya ilişkin hükme yer verilmiştir. Kast, suçun kanuni tanımındaki maddî unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir. Bu unsurlara ilişkin bilgisizlik, eksik veya yanlış bilgi sahibi olunması durumu ise, maddî unsurlarda hata olarak adlandırılır. Böyle bir hata kastın varlığına engel olur. Örneğin, kişi vestiyerden kendisininki zannederek başkasının paltosunu alır. Keza, kişi gece karanlığında vahşi bir hayvan zannıyla hareketli bir cisme ateş eder. Ancak, gerçekte bu hareket eden cisim bir insandır ve dolayısıyla; bu insan ölür veya yaralanır. Örnek olarak verilen bu olaylarda failin bilgisi gerçeğe uysaydı; işlediği fiil haksızlık teşkil etmeyecekti. Bu nedenle hata hâlinde kasten işlenmiş bir suçtan söz etmek mümkün değildir. Fıkrada ayrıca, maddî unsurlarda hata hâlinde, taksirle sorumluluğa ilişkin hükme yer verilmiştir. Buna göre, meydana gelen neticeye ilişkin olarak gerekli dikkat ve özen gösterilmiş olsaydı böyle bir netice ile karşılaşılmazdı şeklinde bir yargıya ulaşılabiliyorsa; taksirle işlenmiş bir suç söz konusu olur. Ancak bu durumda neticenin taksirle gerçekleştirilmesinin kanunda suç olarak tanımlanmış olması gerekir. Bu nedenle, kendisinin sanarak başkasının çantasını alan kişinin yanılgısında taksirin varlığı kabul edilse bile; kanunda hırsızlık fiilinin ancak yararlanma kasdıyla işlenebileceği belirtildiği için; böyle bir olay dolayısıyla ceza sorumluluğu doğmayacaktır. Buna karşılık, av hayvanı zannederek gerçekte bir insana ateş edip onun ölümüne neden olan kişinin bu hatasında taksiri varsa, adam öldürme kanunda taksirle işlenen bir suç olarak da tanımlandığı için, böyle bir olayda fail, taksirle adam öldürme suçundan dolayı sorumlu tutulacaktır. Kastın varlığına engel olan hata, suçun sadece temel şekline ilişkin unsurlar hakkında değil, aynı zamanda failin daha ağır veya hafif ceza ile cezalandırılmasını gerektiren nitelikli unsurları bakımından da ortaya çıkabilir. İkinci fıkra ile kişinin, suçun nitelikli unsurlarına ilişkin hatasından yaralanması öngörülmüştür. Hükûmet Tasarısında 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanununun 52. maddesinde düzenlemeye paralel olarak şahısta hata ve hedefte sapma hâli düzenlenmiştir. \”Şahısta hata\” aslında bir ve ikinci fıkra hükümleri bağlamında düşünülmesi gereken bir durum olduğu için, bu hususa ilişkin ayrı bir hükme yer verilmesi gereksiz görülmüştür. Keza, hedefte sapma hâli ile ilgili olarak bu madde kapsamında düzenleme yapılmasına gerek görülmemiştir. Çünkü hedefte sapma hâlinde bir hata söz konusu değildir. Bu durumda suçların içtimaı hükümleri kapsamında değerlendirilmesi gereken bir sorun söz konusudur. Nitekim, uygulamada da hedefte sapma, suçların içtimaı ve özellikle fikri içtima bağlamında ele alınmaktadır. Hükûmet Tasarısında düzenlenen \”hukuka uygunluk nedenlerinde hata\” ile ilgili hüküm, bölüm başlığına paralel olarak değiştirilmiştir. Madde metnindeki \”hukuka uygunluk nedenleri\” yerine, \”ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenler\” ibaresi konulmuştur. Somut olayda söz konusu nedenlere ait koşulların gerçekleştiği hususunda hataya düşen kişi, bu hatasından yararlanabilecektir. Ancak, bunun için hatanın kaçınılmaz olması gerekir. Hatanın kaçınılabilir olması durumunda ise, kişi işlediği fiilden dolayı sorumlu tutulacak ve fakat bu hata, temel cezanın belirlenmesinde göz önünde bulundurulacaktır. Kasten öldürme – Madde 81 (1) Bir insanı kasten öldüren kişi, müebbet hapis cezası ile cezalandırılır. Madde Gerekçesi Maddede kasten öldürme suçunun temel şekli tanımlanmıştır. Maddede yapılan düzenlemeyle, 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanunundan farklı olarak, suçun temel şekli açısından müebbet hapis cezası öngörülmüştür. Bu düzenlemeyle, kişinin hayat hakkına verilen önem vurgulanmıştır. Kasten yaralama – Madde 86 (1) Kasten başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Kasten yaralama fiilinin kişi üzerindeki etkisinin basit bir tıbbî müdahaleyle giderilebilecek ölçüde hafif olması hâlinde, mağdurun şikâyeti üzerine, dört aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur. Suçun kadına karşı işlenmesi hâlinde cezanın alt sınırı altı aydan az olamaz. (3) Kasten yaralama suçunun; a) Üstsoya, altsoya, - [12-15 Yaş Grubunda Bulunan Çocukların Ceza Sorumluluğu: Sosyal İnceleme Raporu Alınması](https://kayseriavukat.org.tr/12-15-yas-grubu-cocuklarin-ceza-sorumlulugu/): 12-15 Yaş Grubunda Bulunan Çocukların Ceza Sorumluluğu: Sosyal İnceleme Raporu Alınmadan Ceza Verilebilir mi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2017/652 Karar No: 2019/265 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 6. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Özet: Suç tarihinde 12-15 yaş grubunda bulunan sanık hakkında işlediği fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılama ve bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneğinin olup olmadığının takdir yetkisinin hâkime ait olması ve bu takdir yetkisini kullanırken hâkimin sanık hakkında sosyal inceleme raporu aldırmasında zorunluluk bulunması karşısında; Yerel Mahkemece, 12-15 yaş grubunda bulunan sanık hakkında sosyal inceleme raporu alınmadan mahkûmiyet hükümleri kurulmasının hukuka kesin aykırılık niteliğinde ve başlı başına bir bozma sebebi olduğu kabul edilmelidir. İçtihat Metni Sanık …’in kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 109/2, 109/3-a-f, 31/2 ve 62. maddeleri uyarınca beş kez 1 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, mağdur …’e yönelik nitelikli yağma suçundan ise aynı Kanun’un 149/1-a, 31/2, 168/1-3 ve 62. maddeleri uyarınca 2 yıl 1 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ilişkin … Ağır Ceza Mahkemesince verilen 19.04.2011 tarihli ve … sayılı hükümlerin, sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 6. Ceza Dairesince 17.11.2015 tarih ve 14663-44944 sayı ile onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 06.02.2017 tarih ve … sayı ile; “1- Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçu bakımından; sanığın, suç tarihinde önce olay yerinde karşılaştıkları mağdurlardan … ve M… Yaşar’ı, kısa bir süre sonra … ve …’ı, daha sonra …’i kümeste alıkoyduğu sabit ise de sanığın mağdurları ayrı ayrı kümese soktuğu zaman aralığının kısa oluşu da dikkate alındığında, aynı zaman diliminde birden fazla mağdura karşı kişiyi hürriyetinden yoksun kılmak eylemini gerçekleştiren sanık hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 43. maddesi uyarınca zincirleme suç hükümlerinin uygulanması yerine mağdur sayısınca ayrı ayrı hüküm tesisi, 2- Sanığa yüklenen mağdur …’e karşı yağma suçu bakımından; sanığın savunmaları, mağdur anlatımları ve tüm dosya kapsamına göre, kümeste bulundukları sırada mağdurdan aldığı cep telefonunu olay yerinden ayrılırken mağdura geri verdiği, dolayısıyla suç kastının bulunmadığı gözetilmeksizin beraatı yerine yağma suçundan mahkumiyetine hükmolunması,” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 6. Ceza Dairesince 10.04.2017 tarih ve 1154-847 sayı ile, itiraz nedenleri yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığı’na gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanık … hakkında mağdurlar …, …, … ve …’a karşı gerçekleştirdiği yağma suçundan kurulan mahkûmiyet hükümleri Özel Dairece onanmak suretiyle kesinleşmiş olup itirazın kapsamına göre inceleme sanık hakkında mağdur …’e yönelik yağma suçundan kurulan mahkûmiyet hükmü ile tüm mağdurlara yönelik kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan kurulan mahkûmiyet hükümleri ile sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar; 1- Sanık hakkında, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçu açısından zincirleme suç hükümlerinin uygulanma koşullarının bulunup bulunmadığının, 2- Sanığa atılı mağdur …’e yönelik nitelikli yağma suçunun unsurları itibarıyla sabit olup olmadığının, 3- Suç tarihi itibarıyla 12-15 yaş grubunda bulunan sanık hakkında sosyal inceleme raporu alınmaksızın hüküm kurulmasının isabetli olup olmadığının, Belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; 30.04.2010 tarihli yakalama tutanağında; 30.04.2010 tarihinde saat 17.00 sıralarında haber merkezi tarafından yaşı küçük çocuklar arasında bıçak çekme olayı meydana geldiğinin anons edilmesi üzerine bahse konu yere görevlilerce intikal edildiğinde, terk edilmiş vaziyetteki bir minibüsün içerisinde mağdurlar …, …ve… ile sanığın olduğunun görüldüğünün, mağdurların sanığın kendilerine bıçak çektiğini ve tehdit ettiğini beyan ettikleri, bıçağın nerede olduğu sorulan sanığın terk edilmiş minibüsün yanında bulunan briketten yapılma kümes şeklindeki yerden tahta saplı, kesici kısmı ile sap kısmı 12’şer cm. olan ekmek bıçağını çıkartarak görevlilere teslim ettiğinin ve sanığın yapılan üst aramasında başkaca bir suç unsuruna rastlanılmadığının belirtildiği, Mağdur … hakkında düzenlenen 30.04.2010 tarihli genel adli muayene raporunda; alt dudak mukozasında basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek düzeyde ekimozun olduğunun ve hayati tehlikesinin bulunmadığının belirtildiği, Mağdur … hakkında düzenlenen 30.04.2010 tarihli genel adli muayene raporunda; sağ diz üzerinde basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek düzeyde 0.5×0.5 cm boyutunda yüzeyel ekimoz olduğunun ve hayati tehlikesinin bulunmadığının tespit edildiği, Mağdurlar …, … ve … hakkında düzenlenen genel adli muayene raporlarında; darp ve cebir izinin bulunmadığının bildirildiği, Sanık … hakkında … Adli Tıp Şube Müdürlüğünce düzenlenen 20.05.2010 tarihli raporda; şahsın bedensel, zihinsel ve ruhsal gelişimi doğal olduğu anlaşılmakla; olayın öyküde ve tahkikat evraklarında belirtildiği üzere gelişimi göz önüne alındığında 30.04.2010 tarihinde işlediği iddia edilen yağmaya teşebbüs, tehdit ve kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma suçlarının hukuki anlam ve sonuçlarını algılayabilecek durumda olduğu ve davranışlarını yönlendirme yeteneğinin yeterince gelişmiş olduğunun belirtildiği, 10.02.2011 tarihli dördüncü oturumda mağdur …’in 15 TL’lik zararının sanık müdafisi tarafından giderildiği, Sanık hakkında … Adli Tıp Şube Müdürlüğünce düzenlenen 01.03.2011 tarihli raporda; suçun dosya mündericatında mevcut tüm adli evraklarda belirtildiği üzere gelişimi, suçun nevi ve işleniş tarzı göz önüne alındığında 30.04.2010 tarihinde işlediği iddia edilen başkasını bir malın teslimi veya alınmasına karşı koymamaya mecbur kılmak suretiyle yağma suçunun hukuki anlam ve sonuçlarını algılayabilecek durumda olduğu ve davranışlarını yönlendirme yeteneğinin yeterince gelişmiş olduğunun belirtildiği, Anlaşılmaktadır. Mağdur … kollukta; olay günü saat 16.00 sıralarında mağdur … ile gezerken daha önceden gördüğü ve ismini bildiği sanığın kendilerini yanına çağırıp para istediğini, paralarının olmadığını söyleyince kendilerini orada bulunan tavuk kümesine götürdüğünü, kümese girdiklerinde sanığın üzerlerini aradığını, daha sonra mağdur … ile birbirlerine tokat attırdığını, sanığın oradan geçmekte olan mağdurlar … ve…’yi de zorla kümese soktuğunu, onlara da birbirlerine tokat attırdığını, ardından sanığın da mağdurlara tokat attığını, yine sanığın oradan geçmekte olan mağdur …’ı çağırarak ona da tokat attığını ve üzerini aradığını, daha sonra yerde bulunan ekmek bıçağını alarak mağdur …’nin önce kulağına sonra ayaklarına bıçağı dokundurarak mağduru dürttüğü ve hepsinin üstünü aradığını, mağdurlar … ve …’ı minibüse gönderdiğini, mağdur … ve kendisinin ise olay yerinden kaçtıklarını, mahkemede; olay günü birlikte dersten kaçtıkları mağdur …’in bahsettiği gizli bir kulübeye gittiklerini, biraz oturduktan sonra çantalarını bırakıp gezmeye çıktıklarını, bu sırada gördükleri sanığın kendilerine ne yaptıklarını sorması üzerine okula gideceklerini söylediklerini ancak yanlarında çanta olmadığı için sanığın inanmadığını, sanık ile birlikte geri döndükleri kulübede sigara içtiklerini, bir müddet sonra mağdurlar … ve…’ın de buraya geldiklerini, bir müddet sonra mağdur …’ın sesini duyduklarını, sanığın kendisine “Git çağır.” demesi üzerine - [Değişik Zamanlarda Birden Fazla Uyuşturucu Madde Ticareti Yapan Sanığa Ayrı Ayrı Ceza Verilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/birden-fazla-uyusturucu-madde-ticareti/): Değişik Zamanlarda Birden Fazla Uyuşturucu Madde Ticareti Yapma 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti – Madde 188 (1) Uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak imal, ithal veya ihraç eden kişi, yirmi yıldan otuz yıla kadar hapis ve ikibin günden yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (2) Uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı fiilinin diğer ülke açısından ithal olarak nitelendirilmesi dolayısıyla bu ülkede yapılan yargılama sonucunda hükmolunan cezanın infaz edilen kısmı, Türkiye\’de uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı dolayısıyla yapılacak yargılama sonucunda hükmolunan cezadan mahsup edilir. (3) Uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satan, satışa arz eden, başkalarına veren, sevk eden, nakleden, depolayan, satın alan, kabul eden, bulunduran kişi, on yıldan az olmamak üzere hapis ve bin günden yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. Ancak, uyuşturucu veya uyarıcı madde verilen veya satılan kişinin çocuk olması hâlinde, veren veya satan kişiye verilecek hapis cezası on beş yıldan az olamaz. (4) a) Yukarıdaki fıkralarda belirtilen uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin eroin, kokain, morfin, sentetik kannabinoid ve türevleri veya bazmorfin olması, b) Üçüncü fıkradaki fiillerin; okul, yurt, hastane, kışla veya ibadethane gibi tedavi, eğitim, askerî ve sosyal amaçla toplu bulunulan bina ve tesisler ile bunların varsa çevre duvarı, tel örgü veya benzeri engel veya işaretlerle belirlenen sınırlarına iki yüz metreden yakın mesafe içindeki umumi veya umuma açık yerlerde işlenmesi, hâlinde verilecek ceza yarı oranında artırılır. (5) Yukarıdaki fıkralarda gösterilen suçların, üç veya daha fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi hâlinde verilecek ceza yarı oranında, suç işlemek için teşkil edilmiş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, verilecek ceza bir kat artırılır. (6) Üretimi resmi makamların iznine veya satışı yetkili tabip tarafından düzenlenen reçeteye bağlı olan ve uyuşturucu veya uyarıcı madde etkisi doğuran her türlü madde açısından da yukarıdaki fıkralar hükümleri uygulanır. Ancak, verilecek ceza yarısına kadar indirilebilir. (7) Uyuşturucu veya uyarıcı etki doğurmamakla birlikte, uyuşturucu veya uyarıcı madde üretiminde kullanılan ve ithal veya imali resmi makamların iznine bağlı olan maddeyi ülkeye ithal eden, imal eden, satan, satın alan, sevk eden, nakleden, depolayan veya ihraç eden kişi, sekiz yıldan az olmamak üzere hapis ve bin günden yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (8) Bu maddede tanımlanan suçların tabip, diş tabibi, eczacı, kimyager, veteriner, sağlık memuru, laborant, ebe, hemşire, diş teknisyeni, hastabakıcı, sağlık hizmeti veren, kimyacılıkla veya ecza ticareti ile iştigal eden kişi tarafından işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır. Madde Gerekçesi Bu maddede, uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin imal ve ticareti suçuna ilişkin hükümler düzenlenmiştir. Burada uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin nelerden ibaret bulunduğu tanımlanmadığı gibi, bunların teker teker gösterilmesi yoluna da gidilmemiştir. Bunun nedeni, uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin ve aynı etkiyi yapan ilâç ve sentetiklerin kötüye kullanılmalarının yaptırım altına alınarak güçlü bir sosyal savunmanın sağlanmasıdır. Böylece, psikotrop madde olarak, uyuşturucu veya uyarıcı etkisi yapan ve kişilerde bağımlılık meydana getiren bütün maddelerin, bu suçun konusunu oluşturacağı kabul edilmiştir. Maddenin birinci fıkrasında, uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak imal, ithal veya ihraç edilmesi, suç olarak tanımlanmıştır. Bu suç, bir kazanç elde etmek için işlenmektedir. Ancak, çoğu zaman bu suçun işlenmesi suretiyle ne kadar kazanç elde edildiği belirlenemediği gibi, elde edilen kazancın müsaderesi de mümkün olamamaktadır. Bu nedenle, söz konusu suçun işlenmesi dolayısıyla, hapis cezasının yanı sıra, adlî para cezasına da hükmedilmesi uygun görülmüştür. İkinci fıkrada, uyuşturucu veya uyarıcı madde suçlarıyla ilgili olarak bir milletlerarası ceza hukuku kuralına yer verilmiştir. Buna göre, uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı fiilinin diğer ülke açısından ithal olarak nitelendirilmesi dolayısıyla bu ülkede yapılan yargılama sonucunda hükmolunan cezanın infaz edilen kısmı, Türkiye\’de uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı dolayısıyla yapılacak yargılama sonucunda hükmolunan cezadan mahsup edilecektir. Türkiye\’den yapılan uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı, karşı ülke açısından ithal oluşturmaktadır. Bu ülkede uyuşturucu veya uyarıcı madde ithali nedeniyle yargılama yapılması veya bir cezaya mahkûm olunması, Türkiye\’de uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı dolayısıyla yargılama yapılmasına engel teşkil etmemektedir. Böylece, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal veya ticareti suçlarıyla ilgili olarak non bis in idem kuralına milletlerarası sahada geçerlilik tanınmamıştır. Ancak, Türkiye\’den yapılan uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı karşı ülke açısından ithal oluşturduğu için, bu ülkede yapılan yargılama sonucunda mahkûm olunan hapis cezasının kurumda infaz edilen kısmının, Türkiye\’de uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı dolayısıyla yapılan yargılama sonucunda mahkûm olunan hapis cezasından mahsup edilmesi gerekmektedir. Üçüncü fıkrada, uyuşturucu veya uyarıcı madde ticaretine ilişkin çeşitli fiiller, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Buna göre; uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satışı, satışa arzı, başkalarına verilmesi, nakli, depolanması ya da kazanç amacıyla satın alınması, kabul edilmesi veya bulundurulması, bir ve ikinci fıkralara göre ayrı bir suç oluşturmaktadır. Bu suç dolayısıyla da, bir ve ikinci fıkralarda tanımlanan suçlarda olduğu gibi, hapis cezasının yanı sıra adlî para cezası öngörülmüştür. Maddenin dördüncü fıkrasına göre, uyuşturucu maddenin eroin, kokain, morfin veya bazmorfin olması, bir ve üçüncü fıkralarda tanımlanan suçların konu bakımından nitelikli unsurunu oluşturmaktadır ve bu fıkralara göre verilecek cezaların artırılmasını gerektirmektedir. Beşinci fıkraya göre, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal veya ticareti suçlarının suç işlemek için teşkil edilmiş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek cezaların artırılması gerekmektedir. Dikkat edilmelidir ki, bu durumda, suç işlemek amacına yönelik örgüt teşkil etmekten, kurulmuş örgütü yönetmekten, bu örgüte üye olmaktan dolayı ayrıca cezaya hükmedilmelidir. Maddenin altıncı fıkrasında, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçlarına ilişkin olarak yukarıdaki fıkralarda yer alan bütün hükümlerin, üretimi resmî makamların iznine veya satışı yetkili tabip tarafından düzenlenen reçeteye bağlı olan ve uyuşturucu veya uyarıcı madde etkisi doğuran her türlü madde açısından da uygulanacağı kabul edilmiştir. Yedinci fıkraya göre, uyuşturucu veya uyarıcı etki doğurmamakla birlikte, uyuşturucu veya uyarıcı madde üretiminde kullanılan ve ithal veya imali resmî makamların iznine bağlı olan maddenin ülkeye sokulması, imal edilmesi, satılması, satın alınması, nakledilmesi, depolanması veya ihraç edilmesi, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Dikkat edilmelidir ki, bu suçun konusu, uyuşturucu veya uyarıcı madde üretiminde kullanılan maddelerdir ve bunlar uyuşturucu veya uyarıcı etki doğurmazlar; ancak bu maddelerin ithal ve imalinin resmî makamların iznine bağlı olması gerekir. Söz konusu suç, seçimlik hareketli bir suçtur ve bu seçimlik hareketlerden birinin gerçekleşmesiyle suç oluşacaktır. Ancak bunlardan birkaçının bir olayda gerçekleşmesi - [Cinsel İstismar Sonucu Mağdurenin Ruh Sağlığının Bozulması Halinde Cezada Artırım Yapılır mı](https://kayseriavukat.org.tr/magdurenin-ruh-sagliginin-bozulmasi/): Çocuğun Cinsel İstismarı Sonucu Mağdurenin Ruh Sağlığının Bozulması 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Çocukların cinsel istismarı – Madde 103 (1) Çocuğu cinsel yönden istismar eden kişi, sekiz yıldan on beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Cinsel istismarın sarkıntılık düzeyinde kalması hâlinde üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Mağdurun on iki yaşını tamamlamamış olması hâlinde verilecek ceza, istismar durumunda on yıldan, sarkıntılık durumunda beş yıldan az olamaz. Sarkıntılık düzeyinde kalmış suçun failinin çocuk olması hâlinde soruşturma ve kovuşturma yapılması mağdurun, velisinin veya vasisinin şikâyetine bağlıdır. Cinsel istismar deyiminden; a) On beş yaşını tamamlamamış veya tamamlamış olmakla birlikte fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan çocuklara karşı gerçekleştirilen her türlü cinsel davranış, b) Diğer çocuklara karşı sadece cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir nedene dayalı olarak gerçekleştirilen cinsel davranışlar, anlaşılır. (2) Cinsel istismarın vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle gerçekleştirilmesi durumunda, on altı yıldan aşağı olmamak üzere hapis cezasına hükmolunur. Mağdurun on iki yaşını tamamlamamış olması hâlinde verilecek ceza on sekiz yıldan az olamaz. (3) Suçun; a) Birden fazla kişi tarafından birlikte, b) İnsanların toplu olarak bir arada yaşama zorunluluğunda bulunduğu ortamların sağladığı kolaylıktan faydalanmak suretiyle, c) Üçüncü derece dâhil kan veya kayın hısımlığı ilişkisi içinde bulunan bir kişiye karşı ya da üvey baba, üvey ana, üvey kardeş veya evlat edinen tarafından, d) Vasi, eğitici, öğretici, bakıcı, koruyucu aile veya sağlık hizmeti veren ya da koruma, bakım veya gözetim yükümlülüğü bulunan kişiler tarafından, e) Kamu görevinin veya hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle, işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır. (4) Cinsel istismarın, birinci fıkranın (a) bendindeki çocuklara karşı cebir veya tehditle ya da (b) bendindeki çocuklara karşı silah kullanmak suretiyle gerçekleştirilmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır. (5) Cinsel istismar için başvurulan cebir ve şiddetin kasten yaralama suçunun ağır neticelerine neden olması hâlinde, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır. (6) Suç sonucu mağdurun bitkisel hayata girmesi veya ölümü hâlinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur. Madde Gerekçesi Madde metninde çocukların cinsel istismarı fiilleri suç olarak tanımlanmıştır. Erişkin kişilere karşı işlenen fiiller açısından cinsel saldırı ifadesi kullanılmasına rağmen, çocuklar açısından cinsel istismar ifadesi kullanılmıştır. Erişkin kişilere karşı gerçekleştirilen cinsel davranışların kişinin rızasına aykırı olması gerekir. Aksi takdirde, yani kişinin rızasının bulunması hâlinde, ceza hukuku sorumluluğunu gerektiren davranışlardan söz edilemez. Erişkin kişilere karşı gerçekleştirilen cinsel davranışlar açısından rızanın varlığı, ceza sorumluluğunu ortadan kaldırmaktadır. Buna karşılık, onbeş yaşını tamamlamamış veya tamamlamış olmakla birlikte fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan çocuklara karşı gerçekleştirilen cinsel davranışlar açısından, rızanın varlığı ceza sorumluluğunu ortadan kaldırmamaktadır. Başka bir deyişle, kendisine karşı gerçekleştirilen cinsel davranışlar açısından bu çocuğun rıza açıklamasında bulunması, fiili suç olmaktan çıkarmayacak ve kişinin ceza sorumluluğunu ortadan kaldırmayacaktır. Bu bakımdan, onbeş yaşını tamamlamamış veya tamamlamış olmakla birlikte maruz kaldığı fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan kişilere karşı gerçekleştirilen her türlü cinsel davranış, cinsel istismar olarak kabul edilmiştir. Onbeş yaşını tamamlamış ve maruz kaldığı fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmiş olan çocuklara karşı gerçekleştirilen cinsel davranışların cinsel istismar olarak nitelendirilebilmesi için, bunların cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir nedene dayalı olarak gerçekleştirilmesi gerekir. Bu nitelendirme, cinsel saldırı ve cinsel istismar fiilleri açısından ortaya konan ayırım ölçütüne aykırı olmakla birlikte; suçun mağdurunun çocuk olması ve bu fiiller karşısında direncinin zayıflığı göz önünde bulundurularak, söz konusu fiillerin de bu madde kapsamında suç olarak tanımlanması yoluna gidilmiştir. Fıkranın (b) bendinde söz konusu edilen cinsel istismar bakımından, çocuğun iradesinin ortadan kaldırılmış olması değil, \”iradeyi etkileyen neden\” ifadesi kullanılmıştır. Maddenin birinci fıkrasında, cinsel istismar suçunun temel şekli açısından ceza yaptırımı belirlenmiştir. İkinci fıkrada ise, bu suçun işleniş tarzı itibarıyla nitelikli hâli tanımlanmıştır. Buna göre, cinsel istismarın vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle gerçekleştirilmesi, suçun temel şekline nazaran daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. Suçun bu nitelikli hâline ilişkin açıklama için, cinsel saldırı suçunun gerekçesine bakılmalıdır. Üçüncü fıkraya göre; cinsel istismarın çocukla aralarında belli akrabalık ilişkisi bulunan kişiler tarafından, çocuğun vasisi, eğiticisi, öğreticisi, bakıcısı, çocuğa sağlık hizmeti veren, çocuğa karşı koruma ve gözetim yükümlülüğü altında bulunan diğer bir kişi tarafından veya hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle gerçekleştirilmesi, daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. Dördüncü fıkrada, cinsel istismarın, onbeş yaşını tamamlamamış veya tamamlamış olmakla birlikte maruz kaldığı fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan kişilere karşı cebir veya tehdit kullanmak suretiyle gerçekleştirilmesi, cezanın artırılmasını gerektiren bir nitelikli hâl olarak kabul edilmiştir. Ancak, bunun için, uygulanan cebrin en fazla kasten yaralama suçunun temel şeklini oluşturacak boyutta olması gerekir. Bu bakımdan, beşinci fıkraya göre, cinsel istismar için başvurulan cebir ve şiddetin kasten yaralama suçunun ağır neticelerine neden olması hâlinde, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanacaktır. Altı ve yedinci fıkralarda söz konusu suçun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâlleri düzenlenmiştir. Bu itibarla, söz konusu suçun işlenmesi suretiyle mağdurun beden veya ruh sağlığının bozulmasına neden olunması, daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. Keza, söz konusu suçun işlenmesi sonucunda mağdurun bitkisel hayata girmesi veya ölümü hâlinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunacaktır. Ancak, bu durumlarda, netice sebebiyle ağırlaşmış suçlar dolayısıyla sorumluluk için aranan koşulların gerçekleşmesi gerekir. Netice sebebiyle ağırlaşmış suç – Madde 23 (1) Bir fiilin, kastedilenden daha ağır veya başka bir neticenin oluşumuna sebebiyet vermesi halinde, kişinin bundan dolayı sorumlu tutulabilmesi için bu netice bakımından en azından taksirle hareket etmesi gerekir. Madde Gerekçesi Kişi suç teşkil eden bir fiili işlerken, kastettiği neticeden daha ağır veya başka bir netice gerçekleşmiş olabilir. Bu gibi durumlarda netice sebebiyle ağırlaşmış suç söz konusudur. Örneğin, basit yaralamada bulunulmak istenirken, kişi görme, işitme yeteneğini yitirmiş olabilir. Yaralama fiili gerçekleştirilirken, genellikle bunun sonucunda ağır bir neticenin meydana gelebileceği düşünülür. Örneğin gözün, kulağın üzerine sert bir biçimde vuran kişi, bu yumruk neticesinde mağdurun görme veya işitme yeteneğini yitirebileceği olasılığını göz önünde bulundurur. Ağır neticenin ortaya çıkacağının bu şekilde öngörüldüğü durumlarda, meydana gelen ağır netice açısından fail olası kastla hareket etmektedir. Buna karşılık, yaralama fiili sonucunda kişinin öngörmediği ağır bir netice de meydana gelmiş olabilir. Örneğin canının biraz yanması için mağdurun karın boşluğuna hafif bir biçimde vurulması hâlinde mağdur inhibisyon sonucu ölebilir. Bu gibi durumlarda ise fail, - [Olası Kastla Öldürme Suçu ile Kasten Yaralama Sonucu Ölüme Neden Olma Suçunun Farkları](https://kayseriavukat.org.tr/olasi-kastla-oldurme-sucu/): Olası Kastla Öldürme Suçu ile Kasten Yaralama Sonucu Ölüme Neden Olma 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Kast – Madde 21 (1) Suçun oluşması kastın varlığına bağlıdır. Kast, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir. (2) Kişinin, suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi halinde olası kast vardır. Bu halde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda müebbet hapis cezasına, müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmi yıldan yirmibeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur; diğer suçlarda ise temel ceza üçte birden yarısına kadar indirilir. Madde Gerekçesi Kast, kişi ile işlediği suçun maddî unsurları arasındaki psikolojik bağı ifade etmektedir. Suçun kanuni tanımındaki maddî unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesi, kastın varlığı için zorunludur. Suç tanımında yer almakla birlikte, fiilin ifade ettiği haksızlık üzerinde etkili olmayan koşulların gerçekleştiğinin bilinip bilinmemesi, kastın varlığı açısından önem taşımamaktadır. Örneğin objektif cezalandırılabilme koşulunun arandığı suçlarda bu koşulun veya şahsî cezasızlık sebebinin fail tarafından bilinmesi gerekmez. Madde metninde doğrudan kasttan ayrı olarak olası kast da tanımlanmıştır. Olası kast durumunda suçun kanuni tanımında yer alan unsurlardan birinin somut olayda gerçekleşebileceği öngörülmesine rağmen, kişi fiili işlemektedir. Diğer bir deyişle, fail unsurların meydana gelmesini kabullenmektedir. Mevzuatımıza giren yeni bir kavram olan olası kastla ilgili uygulamadan bazı örnekler vermek yararlı olacaktır. Yolda seyreden bir otobüs sürücüsü, trafik lambasının kendisine kırmızı yanmasına rağmen, kavşakta durmadan geçmek ister; ancak kendilerine yeşil ışık yanan kavşaktan geçmekte olan yayalara çarpar ve bunlardan bir veya birkaçının ölümüne veya yaralanmasına neden olur. Trafik lambası kendisine kırmızı yanan sürücü, yaya geçidinden her an birilerinin geçtiğini görmüş; fakat, buna rağmen kavşakta durmamış ve yoluna devam etmiştir. Bu durumda otobüs sürücüsü, meydana gelen ölüm veya yaralama neticelerinin gerçekleşebileceğini öngörerek, bunları kabullenmiştir. Düğün evinde törene katılanların tabancaları ile odanın tavanına doğru ardı ardına ateş ettikleri sırada, bir kişinin aldığı alkolün de etkisi ile elinin seyrini kaybetmesi sonucu, yere paralel olarak yaptığı atışlardan bir tanesinden çıkan kurşun, törene katılanlardan birinin alnına isabet ederek ölümüne neden olur. Bu örnek olayda kişi yaptığı atışlardan çıkan kurşunların orada bulunan herhangi birine isabet edebileceğini öngörmüş; fakat, buna rağmen silâhıyla atışa devam etmiştir. Burada da fail silâhıyla ateş ederken ortaya çıkacak yaralama veya ölüm neticelerini kabullenmiştir. Verilen bu örneklerde kişinin olası kastla hareket ettiğinin kabulü gerekir. Suçun olası kastla işlenmesi durumunda temel cezada indirim yapılması öngörülmüştür. Kasten işlenebilen suçlar, ilke olarak hem doğrudan hem de olası kastla işlenebilir. Ancak, kanundaki tanımında \”bilerek\” ifadesine yer verilmiş olan suçlar sadece doğrudan kastla işlenebilir. Örneğin iftira suçunda, failin suçsuz olduğunu \”bilerek\” kişiye suç isnad etmesi gerektiğinden, bu suç ancak doğrudan kastla işlenebilir. Taksir – Madde 22 (1) Taksirle işlenen fiiller, kanunun açıkça belirttiği hallerde cezalandırılır. (2) Taksir, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesidir. (3) Kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi halinde bilinçli taksir vardır; bu halde taksirli suça ilişkin ceza üçte birden yarısına kadar artırılır. (4) Taksirle işlenen suçtan dolayı verilecek olan ceza failin kusuruna göre belirlenir. (5) Birden fazla kişinin taksirle işlediği suçlarda, herkes kendi kusurundan dolayı sorumlu olur. Her failin cezası kusuruna göre ayrı ayrı belirlenir. (6) Taksirli hareket sonucu neden olunan netice, münhasıran failin kişisel ve ailevi durumu bakımından, artık bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açmışsa ceza verilmez; bilinçli taksir halinde verilecek ceza yarıdan altıda bire kadar indirilebilir. Madde Gerekçesi Madde metninde taksire ilişkin hükümlere yer verilmiştir. Suçlar, kural olarak kasten işlenirler. Ancak, istisnaen taksirle işlenen belli fiiller de kanunlarda suç olarak tanımlanmaktadır. Taksirli suçların belirgin özelliği, icrai veya ihmali şekilde olabilen iradi hareketin varlığı ve kanunî tanımda yer alan unsurlardan birinin öngörülmemiş olmasıdır. Fakat bu öngörmemenin, \”gerekli dikkat ve özen\” yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla ortaya çıkması gerekir. Çünkü, gerekli dikkat ve özen gösterilmediği için kanunda tanımlanmış olan neticenin gerçekleşeceği öngörülmemiştir. Bu dikkat ve özen yükümlülüğünün belirlenmesinde, failin kişisel yetenekleri göz önünde bulundurulmaksızın, objektif esastan hareket edilir. Nitekim toplum hâlinde yaşamanın güvenli bir biçimde sürdürülebilmesi için, çeşitli alanlarda kişilerin dikkat ve özenli davranmalarıyla ilgili kurallar konmaktadır. İnşaat faaliyeti, sağlık hizmetlerinin yürütülmesi ve trafik düzeniyle ilgili kurallar, dikkat ve özen yükümlülüğüne örnek olarak gösterilebilir. Taksirli suçlarda fail, kendi yetenekleri, algılama gücü, tecrübeleri, bilgi düzeyi ve içinde bulunduğu koşullar altında, objektif olarak varolan dikkat özen yükümlülüğünü öngörebilecek ve yerine getirebilecek durumda olmalıdır. Bütün bu yeteneklere sahip olmasına rağmen bu yükümlülüğe aykırı davranan kişi, suç tanımında belirlenen neticenin gerçekleşmesine neden olması durumunda, taksirli suçtan dolayı kusurlu sayılarak sorumlu tutulacaktır. Taksirle işlenen suçlardan dolayı kusurluluk, bir değerlendirmeyle ancak olay hâkimi tarafından yapılabilir. Bu nedenle, taksirden dolayı kusurluluğun matematiksel olarak ifadesi mümkün değildir. Ancak, normatif değerlendirmeyle hâkim tarafından belirlenen kusurluluk göz önünde bulundurulmak suretiyle, suçun cezasında belli bir oranda indirim yapılabilir. Taksir dolayısıyla kusurun belirlenmesi normatif bir değerlendirmeyle mümkün olmakla birlikte, somut olayda dikkat ve özen yükümlülüğünün ihlâl edilip edilmediğinin belirlenmesi açısından bilirkişi incelemesi yaptırılabilir. Örneğin ölümle sonuçlanan bir ameliyat sırasında hastaya yapılan tıbbi müdahalenin tekniğine uygun olarak yapılmış olup olmadığının belirlenmesi açısından bilirkişi incelemesine gerek bulunduğu muhakkaktır. Keza, ölüm veya yaralanma ile sonuçlanan bir trafik kazasında, sürücülerin trafik kurallarına uyup uymadıklarının, hangi trafik kuralının ne suretle ihlâl edildiğinin, trafiğe çıkarılan aracın teknik bakımdan herhangi bir arızasının olup olmadığının belirlenmesi açısından da bilirkişi incelemesi yapılabilir. Ancak, bu durumlarda, bilirkişinin yapacağı inceleme, işin tekniği ile sınırlı olmalıdır. Bunun dışında, bilirkişi tarafından münhasıran hâkimin yetkisinde bulunan kusurluluk konusunda herhangi bir değerlendirme yapılmamalıdır. Aksi yöndeki tutum, bilirkişilik görevinin sınırını aşmayı ve hâkimin yerine geçmeyi ifade eder. Hâkim, bu teknik veriler çerçevesinde somut olayda failin kusurlu olup olmadığını takdir edecektir. Failin kusurlu bulunması durumunda, kusurun ağırlığı ve diğer sebepleri de göz önünde bulundurmak suretiyle suçun kanuni tanımındaki cezanın alt ve üst sınırı arasında bir cezaya hükmedecektir. Birden fazla kişinin taksirle işlediği suçlarda herkes kendi kusuru göz önünde bulundurulmak suretiyle sorumlu tutulur. Taksirli suçun kanuni tanımında belirlenen netice birden fazla kişinin karşılıklı olarak işledikleri taksirli fiiller sonucunda gerçekleşmiş olabilir. Örneğin bir trafik kazasında sürücü ile yaya veya her iki sürücü de taksirle hareket etmiş olabilir. Bu gibi durumlarda neticenin oluşumu açısından her kişinin taksirli fiili dolayısıyla kusurluluğu bir diğerinden bağımsız olarak belirlenmelidir. Aynı şekilde birden fazla kişinin katılımıyla gerçekleştirilen bir ameliyatın ölüm veya sakatlıkla sonuçlanması durumunda, ameliyata katılan kişiler müştereken hareket etmektedirler. Ancak - [Nitelikli Cinsel Saldırı Suçunda Gönüllü Vazgeçme Halinde Sanığa Teşebbüsten Dolayı Ceza Verilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/cinsel-saldiri-sucunda-gonullu-vazgecme/): Nitelikli Cinsel Saldırı Suçunda Gönüllü Vazgeçme 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Suça teşebbüs – Madde 35 (1) Kişi, işlemeyi kastettiği bir suçu elverişli hareketlerle doğrudan doğruya icraya başlayıp da elinde olmayan nedenlerle tamamlayamaz ise teşebbüsten dolayı sorumlu tutulur. (2) Suça teşebbüs halinde fail, meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığına göre, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine onüç yıldan yirmi yıla kadar, müebbet hapis cezası yerine dokuz yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Diğer hallerde verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir. Madde Gerekçesi Suça teşebbüste fail suçu tamamlamak amacıyla hareket etmesine rağmen, elinde olmayan nedenlerden dolayı bunu gerçekleştirememektedir. Bu durumda ise kişiye tamamlanmış suça oranla daha az bir ceza verilmektedir. Ancak teşebbüs hâlinde karşılaşılan en önemli sorunlardan biri, cezanın belirlenmesinde \”eksik teşebbüs\”-\”tam teşebbüs\” ayrımının esas alınmasıdır. Çünkü, \”eksik teşebbüs\”-\”tam\” teşebbüs ayırımında her olaya uygulanabilen ve duraksamaya yer bırakmayan objektif bir ölçüt bulunamamaktadır. Bu nedenle suçun tamamlanamadığı durumlarda ceza miktarı belirlenirken, yapılan hareketin ulaştığı gerçekleşme aşamasından ziyade, fiilin doğurduğu zarar veya tehlikenin ağırlığı dikkate alınmalıdır. Çünkü bir olayda icra hareketleri bitmemesine rağmen ortaya çıkan zarar veya tehlike, icra hareketlerinin bitmesinden sonra meydana gelen zarar veya tehlikeden daha ağır olabilir. Özellikle silâhla yapılan ve tekrarlanan hareketlerle gerçekleştirilmek istenen adam öldürme suçunda bu durum söz konusu olmaktadır. Örneğin tabancasındaki mermilerden sadece birini atıp mağduru yaraladıktan sonra engellenen fail, icra hareketleri bitmediği için adam öldürmeye \”eksik teşebbüs\”ten dolayı, buna karşılık silâhındaki tek kurşunu atıp mağdura isabet ettiremeyen fail, icra hareketleri bittiği için \”tam teşebbüs\”ten dolayı cezalandırılmaktadır. Görüldüğü üzere 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanunu ve Hükûmet Tasarısında yer alan \”eksik teşebbüs\”-\”tam teşebbüs\” ayırımı adil olmayan bir cezalandırmanın ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Ayrıca belirtmek gerekir ki, bu ayırım, sırf hareket suçlarında uygulanamamaktadır. Belirtilen bu sorunların giderilmesi için, yabancı bir çok ceza kanununda olduğu gibi suça teşebbüste cezanın tespit edilmesinde, \”eksik teşebbüs\”-\”tam teşebbüs\” ayırımına maddede yer verilmemiş, adil ve eşit bir cezalandırma bakımından, teşebbüs hareketinin meydana getirdiği zarar veya tehlikenin ağırlığının esas alınması öngörülmüştür. Buna göre, suça teşebbüs durumunda hâkim, önce cezanın belirlenmesindeki ölçülere göre temel cezayı saptayacak; daha sonra, bu konuya ilişkin hükümdeki sırayı takip ederek teşebbüs hükmünü uygulayacaktır. Bu hüküm uygulanırken, somut olayda ortaya çıkan zarar veya tehlikenin ağırlığı dikkate alınarak, teşebbüse ilişkin hükümde belirtilen sınırlar arasında ceza belirlenecektir. Suça teşebbüs düzenlemesinde getirilen diğer bir yenilik, icra hareketlerinin başlangıcına ilişkindir. Bilindiği üzere icra hareketlerinin ne zaman başladığının belirlenmesi kişi hak ve özgürlüklerinin korunmasıyla yakından ilgilidir. Eğer failin kastının şüpheye yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkmasıyla icranın başlayacağı yolundaki sübjektif ölçüt kabul edilirse, kişinin düşüncesi ve yaşam tarzı dolayısıyla cezalandırılmasına varabilecek bir uygulamaya yol açılacaktır. Çünkü hazırlık hareketleri aşamasında da kastın varlığının şüpheye yer vermeyecek biçimde tespit edilebilmesi mümkün olup, böyle bir ölçüt hazırlık-icra hareketleri ayrımı konusunu bir kanıtlama sorunu hâline getirmektedir. Diğer bir deyişle, suçun icrasıyla ilgisiz davranışlar dahi, suç kastını ortaya koyduğu gerekçesiyle cezalandırılabilecektir. Açıklanan bu nedenlerle, Tasarıdaki \”kastı şüpheye yer bırakmayacak\” ölçütü madde metninden çıkartılmış ve bunun yerine \”doğrudan doğruya icraya başlama\” ölçütü kabul edilmiştir. Böylece işlenmek istenen suç tipiyle belirli bir yakınlık ve bağlantı içindeki hareketlerin yapılması durumunda suçun icrasına başlanılmış sayılacaktır. Ayrıca belirtilmelidir ki, anayasal düzeni zorla değiştirmeye teşebbüs gibi, teşebbüs hareketlerinin bağımsız suç tipi olarak düzenlendiği suçlara teşebbüs mümkün değildir. Suça teşebbüste kullanılan araç suçun kanuni tanımında öngörülen fiili meydana getirmeye elverişli olmalıdır. Ancak elverişlilik sadece kullanılan araç bakımından değil, suçun konusu da dahil olmak üzere bütün fiil yönünden bulunmalıdır. Nitekim uygulamada da elverişlilik bu şekilde anlaşılmaktadır. Bu nedenle maddeye, suça teşebbüsün bu unsurunu tam anlamıyla ifade eden \”uygun hareketler\” kavramı dahil edilmiştir. Gönüllü vazgeçme – Madde 36 (1) Fail, suçun icra hareketlerinden gönüllü vazgeçer veya kendi çabalarıyla suçun tamamlanmasını veya neticenin gerçekleşmesini önlerse, teşebbüsten dolayı cezalandırılmaz; fakat tamam olan kısım esasen bir suç oluşturduğu takdirde, sadece o suça ait ceza ile cezalandırılır. Madde Gerekçesi Gerek icra hareketleri aşamasında gerekse icra hareketlerinin bitmesinden sonra, failin suçu tamamlamaktan gönüllü olarak vazgeçmesini teşvik etmek modern suç politikasının temel araçlarından biridir. 765 sayılı Türk Ceza Kanununda sadece icra hareketlerinin devamı aşamasında kabul edilen gönüllü vazgeçme, icra hareketlerinin bittiği ancak neticenin meydana gelmediği olaylar bakımından da öngörülmüştür. Böylece suçun icrası sürecindeki bütün aşamalarda gönüllü vazgeçme mümkün hâle gelmektedir. Ancak icra hareketlerinin bitmesinden sonra gönüllü vazgeçmenin kabulü için, vazgeçenin suçun tamamlanmasını önlemek bakımından ciddi bir çaba göstermesi gerekmektedir. Gönüllü vazgeçme hâlinde kişiye ceza verilmemekte, ancak o ana kadar yapılan hareketler ayrıca bir suç oluşturuyorsa sadece o suçtan sorumlu tutulmaktadır. Suç bütün unsurlarıyla tamamlandıktan sonra örneğin çalınan eşyanın geri verilmesi veya kaçırılan kişinin serbest bırakılması hâllerinde, artık vazgeçme değil etkin pişmanlık söz konusudur. Bazı suçlarla ilgili olarak yapılan düzenlemeler bağlamında özel hükümler olarak etkin pişmanlığa yer verilmesinin daha doğru olacağı düşüncesiyle; Hükûmet Tasarısında \”tam teşebbüs\” aşamasındaki gönüllü vazgeçme karşılığında kullanılan etkin pişmanlıkla ilgili hüküm, Tasarı metninden çıkarılmıştır. Cinsel saldırı – Madde 102 (1) Cinsel davranışlarla bir kimsenin vücut dokunulmazlığını ihlâl eden kişi, mağdurun şikâyeti üzerine, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Cinsel davranışın sarkıntılık düzeyinde kalması hâlinde iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir. (2) Fiilin vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle gerçekleştirilmesi durumunda, on iki yıldan az olmamak üzere hapis cezasına hükmolunur. Bu fiilin eşe karşı işlenmesi hâlinde, soruşturma ve kovuşturmanın yapılması mağdurun şikâyetine bağlıdır. (3) Suçun; a) Beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı, b) Kamu görevinin, vesayet veya hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle, c) Üçüncü derece dâhil kan veya kayın hısımlığı ilişkisi içinde bulunan bir kişiye karşı ya da üvey baba, üvey ana, üvey kardeş, evlat edinen veya evlatlık tarafından, d) Silahla veya birden fazla kişi tarafından birlikte, e) İnsanların toplu olarak bir arada yaşama zorunluluğunda bulunduğu ortamların sağladığı kolaylıktan faydalanmak suretiyle, işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilen cezalar yarı oranında artırılır. (4) Cinsel saldırı için başvurulan cebir ve şiddetin kasten yaralama suçunun ağır neticelerine neden olması hâlinde, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır. (5) Suç sonucu mağdurun bitkisel hayata girmesi veya ölümü hâlinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur. Madde Gerekçesi Cinsel dokunulmazlık, kişilerin vücudu üzerinde cinsel davranışlarda bulunulması suretiyle ihlâl edilir. Bu bölümde yer alan suçlarla korunan ortak hukukî değer, kişilerin cinsel dokunulmazlığıdır. Bu Bölümde yer alan - [Tekerrür Hükümlerinin Uygulanmaması, Aleyhe Temyiz Bulunmadığında Bozma Nedeni Yapılabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/tekerrur-hukumlerinin-uygulanmamasi/): Aleyhe Temyiz Bulunmaması Halinde Tekerrür Hükümlerinin Uygulanmaması Bozma Nedeni Yapılabilir mi 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu Davaya yeniden bakacak mahkemenin işlemleri -Madde 307 (1) Yargıtaydan verilen bozma kararı üzerine davaya yeniden bakacak bölge adliye veya ilk derece mahkemesi, ilgililere bozmaya karşı diyeceklerini sorar. (2) Sanık, müdafii, katılan ve vekilinin dosyada varolan adreslerine de davetiye tebliğ olunamaması veya davetiye tebliğ olunmasına rağmen duruşmaya gelmemeleri nedeniyle bozmaya karşı beyanları saptanmamış olsa da duruşmaya devam edilerek dava yokluklarında bitirilebilir. Ancak, sanık hakkında verilecek ceza, bozmaya konu olan cezadan daha ağır ise, her hâlde dinlenmesi gerekir. (3) Yargıtaydan verilen bozma kararına uyulması hâlinde ilk derece mahkemesi tarafından verilen karara karşı, istinaf veya temyiz sınırlarına bakılmaksızın sadece temyiz yoluna başvurulabilir. (4) Yargıtaydan verilen bozma kararına bölge adliye veya ilk derece mahkemesinin direnme hakkı vardır. Direnme kararları, kararına direnilen daireye gönderilir. Daire, mümkün olan en kısa sürede direnme kararını inceler ve yerinde görürse kararını düzeltir; görmezse dosyayı Yargıtay Ceza Genel Kuruluna gönderir. Direnme üzerine Yargıtay Ceza Genel Kurulunca verilen kararlara karşı direnilemez. (5) Hüküm yalnız sanık tarafından veya onun lehine Cumhuriyet savcısı veya 262 nci maddede gösterilen kimselerce temyiz edilmişse, yeniden verilen hüküm, önceki hükümle belirlenmiş olan cezadan daha ağır olamaz. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Suçta tekerrür ve özel tehlikeli suçlular – Madde 58 (1) Önceden işlenen suçtan dolayı verilen hüküm kesinleştikten sonra yeni bir suçun işlenmesi halinde, tekerrür hükümleri uygulanır. Bunun için cezanın infaz edilmiş olması gerekmez. (2) Tekerrür hükümleri, önceden işlenen suçtan dolayı; a) Beş yıldan fazla süreyle hapis cezasına mahkûmiyet halinde, bu cezanın infaz edildiği tarihten itibaren beş yıl, b) Beş yıl veya daha az süreli hapis ya da adlî para cezasına mahkûmiyet halinde, bu cezanın infaz edildiği tarihten itibaren üç yıl, geçtikten sonra işlenen suçlar dolayısıyla uygulanmaz. (3) Tekerrür halinde, sonraki suça ilişkin kanun maddesinde seçimlik olarak hapis cezası ile adlî para cezası öngörülmüşse, hapis cezasına hükmolunur. (4) Kasıtlı suçlarla taksirli suçlar ve sırf askerî suçlarla diğer suçlar arasında tekerrür hükümleri uygulanmaz. Kasten öldürme, kasten yaralama, yağma, dolandırıcılık, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti ile parada veya kıymetli damgada sahtecilik suçları hariç olmak üzere; yabancı ülke mahkemelerinden verilen hükümler tekerrüre esas olmaz. (5) Fiili işlediği sırada onsekiz yaşını doldurmamış olan kişilerin işlediği suçlar dolayısıyla tekerrür hükümleri uygulanmaz. (6) Tekerrür halinde hükmolunan ceza, mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilir. Ayrıca, mükerrir hakkında cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbiri uygulanır. (7) Mahkûmiyet kararında, hükümlü hakkında mükerrirlere özgü infaz rejiminin ve cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbirinin uygulanacağı belirtilir. (8) Mükerrirlerin mahkûm olduğu cezanın infazı ile denetimli serbestlik tedbirinin uygulanması, kanunda gösterilen şekilde yapılır. (9) Mükerrirlere özgü infaz rejiminin ve cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbirinin, itiyadi suçlu, suçu meslek edinen kişi veya örgüt mensubu suçlu hakkında da uygulanmasına hükmedilir. Madde Gerekçesi Kişinin daha önce işlediği suç nedeniyle belli bir cezaya mahkûm edilmiş olmasına rağmen suç işlemede gösterdiği kararlılıkla toplum açısından tehlikeliliğini ifade eden tekerrür, kişi hakkında hükmolunan cezanın infazı sırasında dikkate alınacak bir neden ve hatta, infazdan sonra denetimli serbestlik tedbiri uygulanmasının nedeni olarak görülmüştür. Bu nedenle, tekerrür dolayısıyla kişinin cezasında artırma yapan sistemden vazgeçilmiştir. Tekerrür hükümlerinin uygulanabilmesi için, önceki mahkûmiyetin infaz edilmiş olması gerekmemekle birlikte; tekerrüre ilişkin sürelerin işlemeye başlaması bakımından önceki mahkûmiyetin infaz edilmiş olması aranmış ve böylece Tasarıdan farklı bir düzenleme yapılmıştır. Ayrıca, Tasarıya göre yapılan değişiklikle, yabancı mahkeme kararlarının tekerrüre etki alanı genişletilmiştir. Maddenin son fıkrasında mükerrirlere özgü infaz rejiminin ve cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbirinin, itiyadi suçlu, suçu meslek edinen kişi veya örgüt mensubu suçlu hakkında da uygulanabileceği öngörülmüştür. 213 sayılı Vergi Usul Kanunu Kaçakçılık Suçları ve Cezaları -Madde 359 a) Vergi kanunlarına göre tutulan veya düzenlenen ve saklanma ve ibraz mecburiyeti bulunan; 1) Defter ve kayıtlarda hesap ve muhasebe hileleri yapanlar, gerçek olmayan veya kayda konu işlemlerle ilgisi bulunmayan kişiler adına hesap açanlar veya defterlere kaydı gereken hesap ve işlemleri vergi matrahının azalması sonucunu doğuracak şekilde tamamen veya kısmen başka defter, belge veya diğer kayıt ortamlarına kaydedenler, 2) Defter, kayıt ve belgeleri tahrif edenler veya gizleyenler veya muhteviyatı itibariyle yanıltıcı belge düzenleyenler veya bu belgeleri kullananlar, Hakkında on sekiz aydan beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Varlığı noter tasdik kayıtları veya sair suretlerle sabit olduğu halde, inceleme sırasında vergi incelemesine yetkili kimselere defter ve belgelerin ibraz edilmemesi, bu fıkra hükmünün uygulanmasında gizleme olarak kabul edilir. Gerçek bir muamele veya duruma dayanmakla birlikte bu muamele veya durumu mahiyet veya miktar itibariyle gerçeğe aykırı şekilde yansıtan belge ise, muhteviyatı itibariyle yanıltıcı belgedir. b) Vergi kanunları uyarınca tutulan veya düzenlenen ve saklama ve ibraz mecburiyeti bulunan defter, kayıt ve belgeleri yok edenler veya defter sahifelerini yok ederek yerine başka yapraklar koyanlar veya hiç yaprak koymayanlar veya belgelerin asıl veya suretlerini tamamen veya kısmen sahte olarak düzenleyenler veya bu belgeleri kullananlar, üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Gerçek bir muamele veya durum olmadığı halde bunlar varmış gibi düzenlenen belge, sahte belgedir. c) Bu Kanun hükümlerine göre ancak Maliye Bakanlığı ile anlaşması bulunan kişilerin basabileceği belgeleri, Bakanlık ile anlaşması olmadığı halde basanlar veya bilerek kullananlar iki yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. ç) Hazine ve Maliye Bakanlığınca yetkilendirilmediği halde, ödeme kaydedici cihaz mührünü kaldıran, donanım veya yazılımını değiştiren veya yetkilendirilmiş olsun ya da olmasın ödeme kaydedici cihazın hafıza birimlerine, elektronik devre elemanlarına veya harici donanım veya yazılımlarla olan bağlantı sistemine ya da kayıt dışı satışın önlenmesi için kurulan elektronik kontrol ve denetim sistemleri veya ilgili diğer sistemlere fiziksel veya bilişim yoluyla müdahale ederek; gerçekleştirilen satışlara ait mali belge veya bilgilerin cihazda kayıt altına alınmasını engelleyen, cihazda kayıt altına alınan bilgileri değiştiren veya silen, ödeme kaydedici cihaz veya bağlantılı diğer donanım ve sistemler ya da kayıt dışı satışın önlenmesi için kurulan elektronik kontrol ve denetim sistemleri veya ilgili diğer sistemler tarafından Hazine ve Maliye Bakanlığı veya diğer kamu kurum ve kuruluşlarına elektronik ortamda iletilmesi gereken belge, bilgi veya verilerin iletilmesini önleyen veya bunların gerçeğe uygun olmayan şekilde iletilmesine sebebiyet verenler üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. 371 inci maddedeki pişmanlık şartlarına uygun olarak durumu ilgili makamlara bildirenler hakkında bu madde hükmü uygulanmaz. Bu maddede yazılı fiillerle verginin ziyaa uğratıldığının tespit edilmesine bağlı - [Örgüte Yardım Etme Suçu: Cezanın Mükerrirlere Özgü İnfaz Rejimine Göre Çektirilmesine Karar Verilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/orgute-yardim-etme-sucu/): Örgüte Yardım Etme Suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Tanımlar – Madde 6 (1) Ceza kanunlarının uygulanmasında; … j) Örgüt mensubu suçlu deyiminden; bir suç örgütünü kuran, yöneten, örgüte katılan veya örgüt adına diğerleriyle birlikte veya tek başına suç işleyen kişi, anlaşılır. Suç işlemek amacıyla örgüt kurma – Madde 220 (1) Kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla örgüt kuranlar veya yönetenler, örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye elverişli olması halinde, dört yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Ancak, örgütün varlığı için üye sayısının en az üç kişi olması gerekir. (2) Suç işlemek amacıyla kurulmuş olan örgüte üye olanlar, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) Örgütün silahlı olması halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza dörtte birinden yarısına kadar artırılır. (4) Örgütün faaliyeti çerçevesinde suç işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı da cezaya hükmolunur. (5) Örgüt yöneticileri, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen bütün suçlardan dolayı ayrıca fail olarak cezalandırılır. (6) Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi, ayrıca örgüte üye olmak suçundan da cezalandırılır. Örgüte üye olmak suçundan dolayı verilecek ceza yarısına kadar indirilebilir. Bu fıkra hükmü sadece silahlı örgütler hakkında uygulanır. (7) Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişi, örgüt üyesi olarak cezalandırılır. Örgüt üyeliğinden dolayı verilecek ceza, yapılan yardımın niteliğine göre üçte birine kadar indirilebilir. (8) Örgütün cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını yapan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun basın ve yayın yolu ile işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır. Madde Gerekçesi Kanunlarda suç olarak tanımlanan fiillerin işlenmesi amacıyla örgüt kurmak veya yönetmek ile, bu amaçla kurulmuş örgüte üye olmak, işlenmesi amaçlananlardan ayrı suçlar olarak tanımlanmıştır. Örgüt kurmak, işlenmesi amaçlanan suçlar açısından sadece bir araç niteliğindedir. Suç işlemek için örgüt kurmak, toplum düzenini tehlikeye sokmaktadır. Ayrıca belirtilmelidir ki, suç örgütü, amaçlanan suçları işlemede bir kolaylık sağlamaktadır. Bu nedenlerle, işlenmesi amaçlan suçlar açısından hazırlık hareketi niteliğinde olan bu fiiller, ayrı suçlar olarak tanımlanmıştır. Bu suç tanımı ile korunan hukukî değer, kamu güvenliği ve barışıdır. Kamu güvenliği ve barışının bozulması ise, bireyin güvenli, barış içinde yaşamak hakkını da zedeleyecektir. Bu nedenle söz konusu düzenlemeyle aynı zamanda bireyin, Anayasada güvence altına alınmış olan hak ve özgürlüklerine yönelik fiillere karşı da korunması amaçlanmaktadır. Maddenin birinci fıkrasında, suç işlemek amacıyla örgüt kurmak veya yönetmek suçu tanımlanmıştır. Bu bakımdan, söz konusu suç, seçimlik hareketli bir suçtur. Bu seçimlik hareketler, suç işlemek için örgüt kurmak veya yönetmektir. Örgüt, soyut bir birleşme değildir, bünyesinde hiyerarşik bir ilişki hâkimdir. Bu hiyerarşik ilişki, bazı örgüt yapılanmalarında gevşek bir nitelik taşıyabilir. Bu ilişki dolayısıyla örgüt, mensupları üzerinde hâkimiyet tesis eden bir güç kaynağı niteliğini kazanmaktadır. Örgütün varlığı için suç işlemek amacı etrafındaki fiilî birleşme yeterlidir. Örgüt, niteliği itibarıyla, devamlılık arzeder. Bu itibarla, kişilerin belli bir suçu işlemek için bir araya gelmesi hâlinde, örgüt değil, iştirak ilişkisi mevcuttur. İştirak ilişkisinden bahsedebilmek için, suç ortakları nezdinde suçun, konu veya mağdur bakımından somutlaşması gerekir. Buna karşılık, örgüt yapılanmasında, işlenmesi amaçlanan suçların konu veya mağdur itibarıyla somutlaştırılması zorunlu değildir. Madde metninde, suç işlemek amacına yönelik örgütün varlığı için asgari üye sayısı belirlenmemiştir. Suç işlemek için örgüt kurulması bir somut tehlike suçudur. Her ne kadar en az iki kişinin belli amaç etrafında suç işlemek üzere devamlı surette fiilen birleşmesi suretiyle örgüt meydana gelebilirse de; kurulan örgüt, güdülen amaç bakımından somut bir tehlike oluşturmayabilir. Bu nedenle, örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından, amaçlanan suçları işlemeye elverişli olması aranmalıdır. Bu bakımdan, örneğin sadece üç kişinin bir araya gelmesi, devletin ülke bütünlüğünü bozmaya yönelik suçları işleme açısından somut bir tehlike taşımayabilir; buna karşılık, ekonomik çıkar sağlamaya yönelik suçlar açısından elverişli olabilir. Bu suç, bir amaç suç niteliği taşımaktadır. Bu nedenle, söz konusu suç, ancak doğrudan kastla işlenebilir. Kişiler, suç işlemek amacıyla bir örgütlenme yapısı içinde bulunmalıdırlar. İşlenmesi amaçlanan suçların türü veya niteliği, sadece bu suç için öngörülmüş olan alt ve üst sınırlar arasında somut cezanın belirlenmesinde dikkate alınabilir. İkinci fıkrada, suç işlemek amacıyla kurulmuş olan örgüte üye olmak, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Örgüte üye olmak, fiilî bir katılmadır. Örgüte üye olmak için örgüt yöneticilerinin rızasının varlığına gerek yoktur. Tek taraflı iradeyle de katılmak mümkündür. Üçüncü fıkraya göre, örgütün silâhlı olması, bir ve ikinci fıkrada tanımlanan suçların daha ağır ceza ile cezalandırılmasını gerektiren nitelikli unsurunu oluşturmaktadır. Suç örgütünün silâhlı olup olmaması veya sahip olunan silâhların cins, nitelik ve miktarı, somut tehlikenin belirlenmesi veya var olan somut tehlikenin ağırlığı bakımından dikkate alınmalıdır. Dördüncü fıkraya göre, örgütün faaliyeti çerçevesinde suç işlenmesi hâlinde, ayrıca bu suçlardan dolayı da cezaya hükmolunacaktır. Bir veya ikinci fıkrada tanımlanan suçlardan dolayı cezaya hükmedilebilmesi için, ayrıca örgütün amacı çerçevesinde bir suçun işlenmesi gerekmez. Örgütün faaliyeti çerçevesinde ayrıca suç işlenmesi hâlinde, hem bir veya ikinci fıkrada tanımlanan suçtan hem de amacı oluşturan suçtan dolayı gerçek içtima kurallarına göre cezaya hükmedilmelidir. Maddenin beşinci fıkrasında, örgüt yöneticilerinin, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen bütün suçlardan dolayı ayrıca fail olarak cezalandırılması gerektiği kabul edilmiştir. Örgüt yapısı içinde, kendisine suç işlemek gibi örgütün amacına uygun bir görev verilen kişi bu görevini yerine getirmezse, hemen yerine bir diğeri rahatlıkla ikame edilebilmektedir. Bu nedenle, örgütün yöneticisi konumunda olan kişiler, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen bütün suçlardan dolayı ayrıca fail olarak sorumlu tutulmalıdırlar. Altıncı fıkraya göre, örgüte hâkim olan hiyerarşik ilişki içinde olmamakla beraber, örgüt adına suç işleyen kimsenin örgüt üyesi olarak kabul edilmesi ve bu nedenle de sorumlu tutulması gerekir. Yedinci fıkrada, örgüte hâkim olan hiyerarşik ilişki içinde olmamakla beraber, örgütün amacına bilerek ve isteyerek hizmet eden kişinin, örgüt üyesi kabul edilerek cezalandırılması öngörülmüştür. Bu nedenle, \”örgüte yardım ve yataklık\” adıyla ayrı bir suç tanımlaması yapılmamıştır. Bu kavram altında söz konusu edilen fiiller, nitelik bakımından örgüte üye olmak dolayısıyla sorumluluğu gerektirmektedir. Maddenin sekizinci fıkrasında, örgütün veya amacının propagandasının yapılması suç olarak tanımlanmıştır. Bu propagandanın basın ve yayın yolu ile işlenmesi, suçun temel şekline göre daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. Suçta tekerrür ve özel tehlikeli suçlular – Madde 58 (1) Önceden işlenen suçtan dolayı verilen hüküm kesinleştikten sonra yeni - [Suçta Tekerrür Halinde Cezanın İnfazından Sonra Denetimli Serbestlik Tedbirine Hükmedilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/cezanin-infazindan-sonra-denetimli-serbestlik/): Suçta Tekerrür: Cezanın İnfazından Sonra Denetimli Serbestlik Tedbiri Uygulanması 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Suçta tekerrür ve özel tehlikeli suçlular – Madde 58 (1) Önceden işlenen suçtan dolayı verilen hüküm kesinleştikten sonra yeni bir suçun işlenmesi halinde, tekerrür hükümleri uygulanır. Bunun için cezanın infaz edilmiş olması gerekmez. (2) Tekerrür hükümleri, önceden işlenen suçtan dolayı; a) Beş yıldan fazla süreyle hapis cezasına mahkûmiyet halinde, bu cezanın infaz edildiği tarihten itibaren beş yıl, b) Beş yıl veya daha az süreli hapis ya da adlî para cezasına mahkûmiyet halinde, bu cezanın infaz edildiği tarihten itibaren üç yıl, geçtikten sonra işlenen suçlar dolayısıyla uygulanmaz. (3) Tekerrür halinde, sonraki suça ilişkin kanun maddesinde seçimlik olarak hapis cezası ile adlî para cezası öngörülmüşse, hapis cezasına hükmolunur. (4) Kasıtlı suçlarla taksirli suçlar ve sırf askerî suçlarla diğer suçlar arasında tekerrür hükümleri uygulanmaz. Kasten öldürme, kasten yaralama, yağma, dolandırıcılık, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti ile parada veya kıymetli damgada sahtecilik suçları hariç olmak üzere; yabancı ülke mahkemelerinden verilen hükümler tekerrüre esas olmaz. (5) Fiili işlediği sırada onsekiz yaşını doldurmamış olan kişilerin işlediği suçlar dolayısıyla tekerrür hükümleri uygulanmaz. (6) Tekerrür halinde hükmolunan ceza, mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilir. Ayrıca, mükerrir hakkında cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbiri uygulanır. (7) Mahkûmiyet kararında, hükümlü hakkında mükerrirlere özgü infaz rejiminin ve cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbirinin uygulanacağı belirtilir. (8) Mükerrirlerin mahkûm olduğu cezanın infazı ile denetimli serbestlik tedbirinin uygulanması, kanunda gösterilen şekilde yapılır. (9) Mükerrirlere özgü infaz rejiminin ve cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbirinin, itiyadi suçlu, suçu meslek edinen kişi veya örgüt mensubu suçlu hakkında da uygulanmasına hükmedilir. Madde Gerekçesi Kişinin daha önce işlediği suç nedeniyle belli bir cezaya mahkûm edilmiş olmasına rağmen suç işlemede gösterdiği kararlılıkla toplum açısından tehlikeliliğini ifade eden tekerrür, kişi hakkında hükmolunan cezanın infazı sırasında dikkate alınacak bir neden ve hatta, infazdan sonra denetimli serbestlik tedbiri uygulanmasının nedeni olarak görülmüştür. Bu nedenle, tekerrür dolayısıyla kişinin cezasında artırma yapan sistemden vazgeçilmiştir. Tekerrür hükümlerinin uygulanabilmesi için, önceki mahkûmiyetin infaz edilmiş olması gerekmemekle birlikte; tekerrüre ilişkin sürelerin işlemeye başlaması bakımından önceki mahkûmiyetin infaz edilmiş olması aranmış ve böylece Tasarıdan farklı bir düzenleme yapılmıştır. Ayrıca, Tasarıya göre yapılan değişiklikle, yabancı mahkeme kararlarının tekerrüre etki alanı genişletilmiştir. Maddenin son fıkrasında mükerrirlere özgü infaz rejiminin ve cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbirinin, itiyadi suçlu, suçu meslek edinen kişi veya örgüt mensubu suçlu hakkında da uygulanabileceği öngörülmüştür. Suçta Tekerrür Halinde Cezanın İnfazından Sonra Denetimli Serbestlik Tedbiri Uygulanmasına Karar Verilmesi Yargıtay Ceza Genel Kurulu         Esas No: 2013/451 Karar No: 2015/6 Karar Tarihi: 17.02.2015 Özet: Adli sicil kaydında tekerrüre esas hükümlülüğü bulunan sanık hakkında Yerel Mahkemece cezanın mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine karar verilmesi yeterli olup, infazdan sonra denetimli serbestlik tedbiri uygulanmasına açıkça hükmolunmaması, aleyhe bozma yasağı kapsamında değerlendirilemez. İçtihat Metni 6136 sayılı Kanuna muhalefet suçundan sanık N.. A..\’ın aynı Kanunun 13/1, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 62, 52 ve 58. maddeleri uyarınca 10 ay hapis ve 500 Lira adli para cezasıyla cezalandırılmasına ve cezanın mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ilişkin, Samsun 1. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 30.06.2010 gün ve 1423-611 sayılı hükmün sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 8. Ceza Dairesince 29.11.2012 gün ve 9472-36570 sayı ile; \”Sanık hakkında hükmolunan hapis cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine karar verilirken ayrıca denetimli serbestliğe hükmedilmesi gerektiğinin gözetilmemesi aleyhe temyiz olmadığından bozma nedeni sayılmamıştır. Sanığın bir sebebe dayanmayan temyiz itirazları yerinde görülmediğinden reddine, ancak: 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 53. maddesinin 3. fıkrası uyarınca, 1. fıkranın (c) bendinde yazılı sanığın kendi altsoyu üzerindeki velayet hakkı ile vesayet veya kayyımlığa ait bir hizmette bulunmaktan koşullu salıverilmeye, altsoyu dışında kalanlarla ilgili hak ve yetkilerden ise cezanın infazı tamamlanıncaya kadar yoksun bırakılmasına karar verilmesi gerektiği gözetilmeden yazılı şekilde hiçbir ayrım yapılmaksızın koşullu salıvermeye kadar hak yoksunluğuna hükmolunması, Yasaya aykırı ise de, yeniden yargılama yapılmasını gerektirmeyen bu hususun, 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi uyarınca uygulanması gereken 1412 sayılı (mülga) CMUK\’nun 322. maddesi gereğince düzeltilmesi mümkün bulunduğundan, hükümden 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 53. maddesinin uygulanmasına ilişkin bölüm çıkarılarak yerine \’TCK\’nın 53. maddesinin 3. fıkrası uyarınca 1. fıkranın (c) bendinde yazılı sanığın kendi altsoyu üzerindeki velayet hakkından, vesayet veya kayyımlığa ait bir hizmette bulunmaktan koşullu salıverme tarihine, 1. fıkrada yazılı diğer haklardan ise 2. fıkra gereğince cezanın infazı tamamlanıncaya kadar yoksun bırakılmasına\’ denilmek suretiyle sair yönleri usul ve yasaya uygun olan hükmün düzeltilerek onanmasına\” oybirliğiyle karar verilmiştir. Karşı Oy Gerekçesi Daire üyesi C.A..; \”Sanık hakkında hükmolunan cezanın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 58. maddesi uyarınca mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine karar verildiği halde denetimli serbestlik tedbirine hükmolunmaması kazanılmış hak teşkil etmez\” görüşüyle eleştiriye yönelik olarak karşı oy kullanmıştır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 18.01.2013 gün ve 290083 sayı ile; \”5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 58. maddesinde düzenlenmiş bulunan ve güvenlik tedbirlerine ilişkin bölümde yer alan \’tekerrür\’ infaz hukukundan daha çok maddi ceza hukukuna ilişkin bir kurumdur. Hükümlülüğün yasal sonucu olmaması nedeniyle 5275 sayılı Kanunun 98 ve devamı maddeleri uyarınca infaz aşamasında bu konuda karar alınması mümkün değildir. Tekerrür hükümlerinin uygulanmasına karar verilmesinin sonucu olarak; hükmolunan cezanın mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesi ve hükümlü hakkında cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbiri uygulanması gerekmektedir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 58/6. maddesine göre; \’Sanık hakkında tayin olunan cezanın mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine\’ şeklinde bir ifade yazılmasından sonra, kararın devamında \’Mükerrir sanık hakkında cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbiri uygulanmasına\’ şeklinde bir ifadenin yazılmamış olması sanık açısından kazanılmış hak oluşturmaz. Hükmü aleyhe değiştirememe ilkesinine değinecek olursak; Ayrıntılarına Ceza Genel Kurulunun 06.04.2010 gün ve 48-74, 17.04.2007 gün ve 71-98 sayılı kararlarında da yer verildiği üzere: Cezayı aleyhe değiştirmeme ilkesinin amacı; hükmün aleyhe de bozulabileceğini düşünen sanığın, bazı olaylarda Yargıtay’a başvurmaktan çekinmesinin önüne geçmek, yasa yoluna başvurma hakkını daha özgürce kullanabilmesini sağlamaktır. Bu kural, 1412 sayılı (mülga) CMUK\’nun, 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 326. maddesinin son fıkrasında; \’Hüküm yalnız sanık tarafından veya onun lehine Cumhuriyet savcısı veya 291. maddede gösterilen kimseler tarafından temyiz edilmişse yeniden verilen hüküm, evvelki hükümle tayin edilmiş olan cezadan daha ağır olamaz\’ şeklinde ifade edilmiştir. Şu halde, \’tekerrür hükümlerinin uygulanmasına karar verilmediği\’ durumda, \’aleyhe - [İnfaz Kurumuna Yasak Eşya Sokma: Suç İşlenmesinde Kullanılan Eşyanın Müsaderesine Karar Verilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/infaz-kurumuna-yasak-esya-sokma/): Tutukevi veya İnfaz Kurumuna Yasak Eşya Sokma 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu İnfaz kurumuna veya tutukevine yasak eşya sokmak – Madde 297 (1) İnfaz kurumuna veya tutukevine silah, uyuşturucu veya uyarıcı madde veya elektronik haberleşme aracı sokan veya bulunduran kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun konusunu oluşturan eşyanın, temin edilmesi veya bulundurulması ayrı bir suç oluşturduğu takdirde; fikri içtima hükümlerine göre belirlenecek ceza yarı oranında artırılır. (2) Birinci fıkra kapsamı dışında kalan; a) Firarı kolaylaştırıcı her türlü alet ve malzemeyi, b) Her türlü saldırı ve savunma araçları ile yangın çıkarmaya yarayan malzemeyi, c) Alkol içeren her türlü içeceği, d) Kumar oynanmasına olanak sağlayan eşya ve malzemeyi, e) 188 inci maddede tanımlanan suçlar saklı kalmak üzere, yeşil reçeteye tabi ilaçları, f) Kurum idaresince incelenmek üzere alınanlar hariç, mahkemelerce yasaklanmış veya suç örgütlerini temsil eden yayın, afiş, pankart, resim, sembol, işaret, doküman ve benzeri malzemeler ile örgütsel haberleşme araçlarını, g) Yetkili makamlarca izin verilenler hariç, ses ve görüntü almaya yarayan araçları, ceza infaz kurumuna veya tutukevine sokan, buralarda bulunduran veya kullanan kişi bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) Bir ve ikinci fıkralarda tanımlanan suçların hükümlü veya tutukluların muhafazasıyla görevli kişiler tarafından işlenmesi halinde, verilecek ceza bir kat artırılır. (4) Bir ve ikinci fıkralarda tanımlanan suçların konusunu oluşturan eşyayı yanında bulunduran veya kullanan hükümlü veya tutuklu, bunu kimden ve ne suretle elde ettiği hususunda bilgi verirse, verilecek ceza yarı oranında indirilir. Madde Gerekçesi Madde metninde bazı eşyaların yetkisiz olarak ceza infaz kurumlarına sokulması veya bulundurulması, suç hâline getirilmiştir. Birinci fıkrada, infaz kurumu veya tutukevine sokulan veya bulundurulan eşyanın silâh, uyuşturucu veya uyarıcı madde veya elektronik haberleşme aracı olması hâlinde verilecek ceza belirlenmiştir. Ancak, bunlardan silâhın, uyuşturucu veya uyarıcı maddenin temin edilmesi ya da bulundurulması esasen suç teşkil etmektedir. Bu durumda fikri içtima hükümlerine göre fail daha ağır cezayı gerektiren suçtan dolayı cezalandırılacaktır. Ancak, bu şekilde belirlenen ceza, fıkrada belirtilen oranda artırılacaktır. İkinci fıkrada ise, uyuşturucu veya uyarıcı madde veya elektronik haberleşme aracı dışında kalıp da, kanuna uygun olarak yasaklanmış olan her türlü eşya, araç, gereç veya malzemeleri ceza infaz kurumları ve tutukevlerine sokanlar hakkında uygulanacak cezalar öngörülmüştür. Ancak, bu suçun oluşabilmesi için, suç konusu eşyanın infaz kurumuna veya tutukevine sokulmasının mevzuat çerçevesinde yasaklanmış olduğunun fail tarafından bilinmesi gerekir. Yani bu suç, ancak doğrudan kastla işlenebilir. Maddenin üçüncü fıkrasında, ceza infaz kurumu veya tutukevine yasak eşya sokma suçlarının tutuklu veya hükümlülerin muhafazasıyla görevli kişiler tarafından işlenmesi, bu suçlar açısından daha ağır cezayı gerektiren nitelikli unsur olarak kabul edilmiştir. Dördüncü fıkrada ise, suç konusu yasak eşyayı infaz kurumu veya tutukevinde bulunduran kişiler açısından bir etkin pişmanlık hükmüne yer verilmiştir. Eşya müsaderesi – Madde 54 (1) İyiniyetli üçüncü kişilere ait olmamak koşuluyla, kasıtlı bir suçun işlenmesinde kullanılan veya suçun işlenmesine tahsis edilen ya da suçtan meydana gelen eşyanın müsaderesine hükmolunur. Suçun işlenmesinde kullanılmak üzere hazırlanan eşya, kamu güvenliği, kamu sağlığı veya genel ahlak açısından tehlikeli olması durumunda müsadere edilir. Eşyanın üzerinde iyiniyetli üçüncü kişiler lehine tesis edilmiş sınırlı ayni hakkın bulunması hâlinde müsadere kararı, bu hak saklı kalmak şartıyla verilir. (2) Birinci fıkra kapsamına giren eşyanın, ortadan kaldırılması, elden çıkarılması, tüketilmesi veya müsaderesinin başka bir surette imkansız kılınması halinde; bu eşyanın değeri kadar para tutarının müsaderesine karar verilir. (3) Suçta kullanılan eşyanın müsadere edilmesinin işlenen suça nazaran daha ağır sonuçlar doğuracağı ve bu nedenle hakkaniyete aykırı olacağı anlaşıldığında, müsaderesine hükmedilmeyebilir. (4) Üretimi, bulundurulması, kullanılması, taşınması, alım ve satımı suç oluşturan eşya, müsadere edilir. (5) Bir şeyin sadece bazı kısımlarının müsaderesi gerektiğinde, tümüne zarar verilmeksizin bu kısmı ayırmak olanaklı ise, sadece bu kısmın müsaderesine karar verilir. (6) Birden fazla kişinin paydaş olduğu eşya ile ilgili olarak, sadece suça iştirak eden kişinin payının müsaderesine hükmolunur. Madde Gerekçesi Müsadere ve \”suç nedeniyle mülkiyetin devlete geçmesi\” başlığını taşıyan yaptırımlar Tasarıda \”fer\’i ceza\” olarak düzenlenmiştir. Bilindiği üzere müsadere, bir şeyin mülkiyetinin devlete geçmesini sonuçlayan bir yaptırımdır. Bu nedenle müsadere yanında \”suç nedeniyle mülkiyetin devlete geçmesi\” adıyla ayrı bir yaptırım düzenlemesi, bilimsel açıdan doğru olmadığı gibi, kavram karışıklığına da yol açabilecektir. Ayrıca, Tasarıda müsadere yaptırımı bir \”ceza\” olarak öngörülmesine rağmen, \”suç dolayısıyla hiç kimse mahkûm edilmese de\” müsadereye hükmedilebilmesi kabul edilmiştir. Ceza niteliğindeki bir yaptırıma, bir kimsenin mahkûmiyeti olmadan başvurulamayacağı açıktır. Belirtilen bu sakıncaların giderilmesi ve müsaderenin Anayasada yer alan mülkiyet hakkını zedelememesi için, suçun işlenmesinde kullanılan veya suçun işlenmesine tahsis edilen eşyanın müsaderesine karar verileceği kabul edilmiştir. Ancak, bunun için, eşyanın iyiniyetli üçüncü kişilere ait olmaması gerekir. Başka bir deyişle, kişinin suçun işlenmesine iştirak etmemesi, suçun işlenişinden haberdar olmaması durumunda, sahibi bulunduğu eşya bir suçun işlenmesinde kullanılmış olsa bile, müsadereye hükmedilemeyecektir. Suçun işlenmesinde kullanılmak üzere hazırlanmış olan eşya ise, suçun icra hareketlerine henüz başlanmamış ise, sadece bu nedenle müsadere edilemeyecektir. Ancak bu eşyanın niteliği itibarıyla kamu güvenliği, kamu sağlığı veya genel ahlâk açısından tehlikeli olması durumunda müsaderesine hükmedilecektir. Yapılan yeni düzenleme ile getirilen temel değişiklik, müsaderenin hukukî niteliğinin bir güvenlik tedbiri olduğunun kabul edilmesidir. İşte bu nedenledir ki, müsadereye hükmedilmesi için bir suçun işlenmesi zorunlu olmakla birlikte, bu suçtan dolayı bir kimsenin cezaya mahkûm edilmesi gerekmemektedir. Örneğin suç işlenmesinde kullanılan tehlikeli eşya, bunu kullanan fail çocuk veya akıl hastası olması nedeniyle cezalandırılamasa dahi, müsaderesine hükmedilebilecektir. İkinci fıkraya göre, müsadere konusu eşyanın ortadan kaldırılması, elden çıkarılması, tüketilmesi veya müsaderesinin başka bir surette imkânsız kılınması hâlinde; bunun değeri kadar para tutarının müsaderesine hükmedilecektir. Üçüncü fıkrada ise, müsaderede orantılılık kuralı kabul edilmiştir. Buna göre, suçta kullanılan eşyanın müsadere edilmesinin işlenen suça nazaran daha ağır sonuçlar doğuracağı ve bu nedenle hakkaniyete aykırı olacağı anlaşıldığında, müsaderesine hükmedilmeyecektir. Maddenin dördüncü fıkrasında, yasak olan eşyanın müsaderesine ilişkin hükme yer verilmiştir. Üretimi, bulundurulması, kullanılması, taşınması, alım ve satımı suç oluşturan eşyanın, her hâlde müsaderesine hükmolunacaktır. Beşinci fıkrada, kısmi müsadere; altıncı fıkrada ise, müşterek veya iştirak hâlinde mülkiyete konu olan eşyanın müsaderesi düzenlenmiştir. İnfaz Kurumuna Yasak Eşya Sokma: Suç İşlenmesinde Kullanılan Eşyanın Müsaderesine Karar Verilebilir mi Yargıtay Ceza Genel Kurulu         Esas No: 2016/1161 Karar No: 2019/126 Karar Tarihi: 21.02.2019 Kararı veren Yargıtay Dairesi: 16. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Özet: Sanığın nakil nedeniyle E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna alınırken yanında getirdiği eşyanın X-ray cihazından geçişi sırasında şampuan kutusunun içerisinde - [Cezaevine Yasak Eşya Sokmak: Temin Edilmesi veya Bulundurulması Ayrı Bir Suç Oluşturmayan Eşya](https://kayseriavukat.org.tr/cezaevine-yasak-esya-sokma/): Cezaevine Yasak Eşya Sokma 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu İnfaz kurumuna veya tutukevine yasak eşya sokmak – Madde 297 (1) İnfaz kurumuna veya tutukevine silah, uyuşturucu veya uyarıcı madde veya elektronik haberleşme aracı sokan veya bulunduran kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun konusunu oluşturan eşyanın, temin edilmesi veya bulundurulması ayrı bir suç oluşturduğu takdirde; fikri içtima hükümlerine göre belirlenecek ceza yarı oranında artırılır. (2) Birinci fıkra kapsamı dışında kalan; a) Firarı kolaylaştırıcı her türlü alet ve malzemeyi, b) Her türlü saldırı ve savunma araçları ile yangın çıkarmaya yarayan malzemeyi, c) Alkol içeren her türlü içeceği, d) Kumar oynanmasına olanak sağlayan eşya ve malzemeyi, e) 188 inci maddede tanımlanan suçlar saklı kalmak üzere, yeşil reçeteye tabi ilaçları, f) Kurum idaresince incelenmek üzere alınanlar hariç, mahkemelerce yasaklanmış veya suç örgütlerini temsil eden yayın, afiş, pankart, resim, sembol, işaret, doküman ve benzeri malzemeler ile örgütsel haberleşme araçlarını, g) Yetkili makamlarca izin verilenler hariç, ses ve görüntü almaya yarayan araçları, ceza infaz kurumuna veya tutukevine sokan, buralarda bulunduran veya kullanan kişi bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) Bir ve ikinci fıkralarda tanımlanan suçların hükümlü veya tutukluların muhafazasıyla görevli kişiler tarafından işlenmesi halinde, verilecek ceza bir kat artırılır. (4) Bir ve ikinci fıkralarda tanımlanan suçların konusunu oluşturan eşyayı yanında bulunduran veya kullanan hükümlü veya tutuklu, bunu kimden ve ne suretle elde ettiği hususunda bilgi verirse, verilecek ceza yarı oranında indirilir. Madde Gerekçesi Madde metninde bazı eşyaların yetkisiz olarak ceza infaz kurumlarına sokulması veya bulundurulması, suç hâline getirilmiştir. Birinci fıkrada, infaz kurumu veya tutukevine sokulan veya bulundurulan eşyanın silâh, uyuşturucu veya uyarıcı madde veya elektronik haberleşme aracı olması hâlinde verilecek ceza belirlenmiştir. Ancak, bunlardan silâhın, uyuşturucu veya uyarıcı maddenin temin edilmesi ya da bulundurulması esasen suç teşkil etmektedir. Bu durumda fikri içtima hükümlerine göre fail daha ağır cezayı gerektiren suçtan dolayı cezalandırılacaktır. Ancak, bu şekilde belirlenen ceza, fıkrada belirtilen oranda artırılacaktır. İkinci fıkrada ise, uyuşturucu veya uyarıcı madde veya elektronik haberleşme aracı dışında kalıp da, kanuna uygun olarak yasaklanmış olan her türlü eşya, araç, gereç veya malzemeleri ceza infaz kurumları ve tutukevlerine sokanlar hakkında uygulanacak cezalar öngörülmüştür. Ancak, bu suçun oluşabilmesi için, suç konusu eşyanın infaz kurumuna veya tutukevine sokulmasının mevzuat çerçevesinde yasaklanmış olduğunun fail tarafından bilinmesi gerekir. Yani bu suç, ancak doğrudan kastla işlenebilir. Maddenin üçüncü fıkrasında, ceza infaz kurumu veya tutukevine yasak eşya sokma suçlarının tutuklu veya hükümlülerin muhafazasıyla görevli kişiler tarafından işlenmesi, bu suçlar açısından daha ağır cezayı gerektiren nitelikli unsur olarak kabul edilmiştir. Dördüncü fıkrada ise, suç konusu yasak eşyayı infaz kurumu veya tutukevinde bulunduran kişiler açısından bir etkin pişmanlık hükmüne yer verilmiştir. Cezaevine Yasak Eşya Sokmak: Temin Edilmesi veya Bulundurulması Ayrı Bir Suç Oluşturmayan Eşya Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2016/706 Karar No: 2018/266 Karar Tarihi: 05.06.2018 Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Özet: Sanığın hükümlü olarak kaldığı ceza infaz kurumundaki koğuşta bulundurduğu uç kısmı 2.2 cm, sap kısmı 12,5 cm uzunluğunda olan kalem içine monte edilmiş ve tığ olarak kullanılan aletin, bilirkişi tarafından yapılan inceleme sonucunda savunma ve saldırıya elverişli, delici nitelikte, temin edilmesi veya bulundurulması ayrı bir suç oluşturmayan ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 6/1. maddesinin (f) bendinin 3. alt bendi kapsamındaki silahlardan olduğunun anlaşılması karşısında; sanığın eyleminin TCK’nın 297. maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesi kapsamında kaldığının ve sanığa atılı infaz kurumuna veya tutukevine yasak eşya sokmak suçunun oluştuğunun kabulü gerekmektedir. İçtihat Metni İnfaz kurumuna veya tutukevine yasak eşya sokmak suçundan sanık …\’nun 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 297/1, 62, 53 ve 58. maddeleri uyarınca 1 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ilişkin Akşehir 2. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 05.03.2015 gün ve 51-232 sayılı hükmün, sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 16. Ceza Dairesince 13.10.2015 gün ve 4581-3237 sayı ile; \”Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre sanığın yerinde görülmeyen diğer temyiz itirazlarının reddine, ancak; Aşamalardaki savunmalarında suça konu tığı nasıl temin ettiği yönünde bilgi verdiği kabul edilen sanık hakkında TCK\’nın 297/4. maddesi hükmünün uygulanması suretiyle cezasında indirim yapılması ve suça konu edilen eşyanın müsadere edilmesi gerektiğinin gözetilmemesi, Kanuna aykırı olup hükmün bu sebepten dolayı bozulmasına, bu hususun yeniden yargılama yapılmaksızın 1412 sayılı (mülga) CMUK’nın 322. maddesine göre düzeltilmesi mümkün bulunduğundan, sanık hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 297/1-birinci ve ikinci cümle uyarınca hükmedilen 2 yıl hapis cezasından anılan Kanunun 297/4. maddesi uyarınca 1/2 oranında indirim yapılarak 1 yıl hapis cezası ile cezalandırılması, bu cezadan da aynı Kanunun 62/1. maddesi uyarınca 1/6 oranında indirim yapılarak sonuç hapis cezasının 10 aya indirilmesi ve hükmün son fıkrasına \’Adli emanetin 2015/16 sırasına kayıtlı 1 adet siyah kapaklı pilot kalem ucuna eritilerek yapıştırılmış tığın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 54. maddesi uyarınca müsaderesine\’ cümlesinin eklenmesi\” suretiyle düzeltilerek onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 16.12.2015 gün ve 108747 sayı ile; \”…Bilirkişi raporu, suça konu \’sap kısmı 12,5 cm plastik pilot kalem gövdesinden oluşan uç kısmı 2,2 cm metal tığ ucu pilot kalem gövdesine eritilerek sabitlenmiş\’ aletin metal ucunun kalınlığı hususunda bir bilgi içermemesi itibarıyla yeterli değil ise de; bilinen kalınlığı 1-2 mm\’den fazla olmayan 2,2 cm uzunluğundaki bir metal tığın, sanığın savunmasında belirttiği el işi yapımı dışında, cezaevinde de olsa insanın çevresinde bulunan ve kullanımı serbest olan diğer birçok eşyadan daha fazla savunma ve saldırıya elverişliliği bulunmadığı gözetilerek silah vasfını taşımadığının kabul edilmesi gerekirken, alete kabiliyetinden çok fazla bir önem ve vahamet yüklenerek hakkaniyete aykırı bir neticeye varılması ve hakkında ancak Ceza İnfaz Kurumlarında Bulundurulabilecek Eşya ve Maddeler Hakkında Yönetmeliğin 14. maddesine aykırı davranması nedeniyle Cezaevi Müdürlüğünce disiplin takibatı uygulanması gereken sanığın Akşehir 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 05.03.2015 gün ve 2015/51 E. 2015/232 K. sayılı kararıyla infaz kurumuna veya tutukevine yasak eşya sokmak suçundan 1 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmasının yasaya aykırı görüldüğü\” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 16. Ceza Dairesince 02.02.2016 gün ve 8763-405 sayı ile, itiraz nedeninin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca - [Yapı Tatil Tutanağı Sonrası Ruhsatsız İnşaata Devam Edilmesi Halinde Zincirleme Suç Hükmü Uygulanır mı](https://kayseriavukat.org.tr/ruhsatsiz-insaata-devam-edilmesi/): Yapı Tatil Tutanağı Sonrası Ruhsatsız İnşaata Devam Edilmesi Halinde Zincirleme Suç Hükmü Uygulanır mı Ruhsatsız İnşaata Devam Edilmesi: 25.12.2008 tarihli yapı tespit ve tatil tutanağı uyarınca açılan kamu davasında suç tarihinin, sanığın ilk eylemi nedeniyle düzenlenen 14.04.2011 tarihli iddianamenin düzenlenmesinden önce olması dolayısıyla hukuki kesintinin oluşmadığı ve imar kirliliğine neden olma suçunun işleniş biçimi ve özellikleri gözetilip, sanığın gerçekleştirdiği iki eylem arasındaki zaman aralığı ve her iki yapı tatil tutanağının, inşaatın farklı yapım aşamalarına ait bulunduğu hususları birlikte değerlendirildiğinde, sanığın aynı suç işleme kararının icrası kapsamında, atılı imar kirliliğine neden olma suçunu değişik zamanlarda ve birden fazla işlemesi nedeniyle 21.02.2012 tarihli iddianameyle açılan kamu davasının mükerrer olmadığı ve eylemlerin zincirleme imar kirliliğine neden olma suçunu oluşturduğu anlaşıldığından kamu davasının reddine karar verilemeyeceği kabul edilmelidir. Ulaşılan sonuç karşısında, hükümden sonra 18.05.2018 tarihli ve 30425 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak aynı tarihte yürürlüğe giren 7143 sayılı Vergi ve Diğer Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılması ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun’un 16. maddesi ile 3194 sayılı İmar Kanunu’na eklenen geçici 16. madde uyarınca sanığın hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesinde zorunluluk bulunmaktadır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu         Esas No: 2015/270 Karar No: 2019/257 Karar Tarihi: 26.03.2019 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 4. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Sanık … hakkında imar kirliliğine neden olma suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda, mükerrer açılan kamu davasının 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu‘nun 223/7. maddesi uyarınca reddine ilişkin Bursa 13. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 14.06.2012 tarihli ve 359-821 sayılı hükmün, katılan … vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yüksek 4. Ceza Dairesince 31.10.2014 tarih ve 26255-31318 sayı ile; “Sanık hakkında, suça konu yer ile ilgili olarak düzenlenen 24/04/2008 tarihli yapı tatil zabtını esas alan 14/04/2011 tarihli iddianame üzerine yapılan yargılamada, Bursa 14. Asliye Ceza Mahkemesinin 2011/489 Esas sayılı dosyasında verilen kararın kesinleşmesi, aynı yer ile ilgili olarak 25/12/2008 tarihli yapı tatil zaptı uyarınca açılan davada suç tarihinin, ilk iddianame tarihinden önce olması nedeniyle hukuki kesintinin oluşmaması ve ilk tutanaktan sonra da inşaata devam edilmesi karşısında, ‘zincirleme suç’ hükümlerinin uygulanması gerektiği” gerekçesiyle bozulmasına karar verilmiş, Karşı Oy Gerekçesi Daire üyesi N. Meran; “5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 184. maddesinde yapı ruhsatiyesi alınmadan veya ruhsata aykırı olarak bina yapan veya yaptıran kişinin cezalandırılması öngörülmüştür. 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 5. maddesinde, bina, ‘Kendi başına kullanılabilen, üstü örtülü ve insanların içine girebilecekleri ve insanların oturma, çalışma, eğlenme veya dinlenmelerine veya ibadet etmelerine yarıyan, hayvanların ve eşyaların korunmasına yarayan yapılar’ olarak tanımlanmış, ‘Yapı’ kavramı ise, ‘Karada ve suda, daimi veya muvakkat, resmi ve hususi yeraltı ve yerüstü inşaatı ile bunların ilave, değişiklik ve tamirlerini içine alan sabit ve müteharrik (hareketli) tesisler’ olarak ifade edilmiştir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 43. maddesinde ise, bir suç işleme kararının icrası kapsamında, değişik zamanlarda bir kişiye karşı aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunda, bir cezaya hükmedileceği öngörülmüştür. Sanığın kastı ruhsatsız bina yapmaktır. Bina yapılıncaya kadar, binayı tamamlamaya yönelik gerçekleştirilen her inşa faaliyeti, aslında ruhsatsız bir binanın yapım eylemidir. Ortada ruhsatsız bina yapılması kararının icrası kapsamında işlenen birden fazla binanın tamamlanması değil, bir binanın tamamlanmasına yönelik inşa işlemleri vardır. Belediye ya da yetkili merciler tarafından tutulan yapı tatil tutanakları, Kanuna aykırı olarak yapılan bir eylemin tespit işlemi ve bunun belgelendirilmesidir. Yapı tatil tutanağı tutulmuş olmasa bile binanın yapımı aşamasındaki her inşa faaliyeti zaten belli bir sürece yayılmış olacağından, örneğin temel ile duvarların çıkılması, çatının yapılması bile değişik zaman kavramı içinde işlenmiş ayrı birer bir suç hareketi olarak kabul edilebileceğinden, zincirleme suç hükümlerinin yapı tatil tutanaklarından sonra faaliyete devam edilmesi ile nitelenmeden her tamamlanmış bina hakkında uygulanması gerekir ki bu mümkün değildir. Zira ortada 184/1. madde hükmünde öngörüldüğü üzere bir binanın yapımı suç kabul edilmiş olduğundan, bina tamamlanıncaya kadar her yapı ve inşa faaliyeti tek suça vücut verir. Ancak yapı tatil tutanağı ya da tutanaklarından sonra, iddianame ile dava açılıp belli bir hukuki kesinti oluşmaksızın binanın yapımına devam edilmişse, bu durumda sanık hakkında, suç işlemeye yönelik ısrarı nedeniyle 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 61/1. maddesinde öngörülen ölçütlerden ‘Suçun işleniş şekli ve failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığı’na dayanılarak cezanın belirlenmesi ve alt sınırdan uzaklaşılarak verilmesi söz konusu olabilir. Ayrıca, sanığın ruhsatsız bina yapma suçuna ilişkin yapı tatil tutanaklarından sonuncusuna/sonraki tutanağa dayanılarak açılan kamu davasının yargılaması sonucunda verilen hüküm kesinleştikten sonra, aynı binanın yapımı sırasında düzenlenen önceki tutanaklar hakkında açılmış davalardan ayrıca 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 184. maddesi uyarınca ceza verilip 43. madde uygulandıktan sonra, cezanın yalnızca 43. madde artırımı kadar verilmesi, aslında tek suç oluşturan eylemden, suçun zincirleme işlendiği kanaatiyle birden fazla cezalandırılması anlamına gelecektir. Bu yaklaşımın hukuka uygun olmadığını, bina tamamlanıncaya kadar yapılan inşa faaliyetlerinin değişik ya da aralıklı zamanlarda olsa dahi tek suç oluşturacağını, inşa faaliyetleri hakkında iddianame ile dava açılıp hukuki kesintiden sonra gerçekleşen binanın yapımına devam eylemlerinin ise ayrı suç oluşturacağı,” düşüncesiyle karşı oy kullanmıştır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 21.12.2014 tarih ve 242565 sayı ile; “Uyuşmazlığın konusu sanığın ruhsatsız ya da ruhsata aykırı nitelikte yaptığı inşaatın suçun oluşması ile tamamlanmasının ne zaman gerçekleştiği ve imar kirliliği suçunda birden fazla düzenlenen yapı tatil tutanağının zincirleme suçu oluşturup oluşturmadığına ilişkindir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun “İmar kirliliğine neden olma” başlıklı 184. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; ‘(1) Yapı ruhsatiyesi alınmadan veya ruhsata aykırı olarak bina yapan veya yaptıran kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Yapı ruhsatiyesi olmadan başlatılan inşaatlar dolayısıyla kurulan şantiyelere elektrik, su veya telefon bağlantısı yapılmasına müsaade eden kişi, yukarıdaki fıkra hükmüne göre cezalandırılır. (3) Yapı kullanma izni alınmamış binalarda herhangi bir sınai faaliyetin icrasına müsaade eden kişi iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (4) Üçüncü fıkra hariç, bu madde hükümleri ancak belediye sınırları içinde veya özel imar rejimine tabi yerlerde uygulanır. (5) Kişinin, ruhsatsız ya da ruhsata aykırı olarak yaptığı veya yaptırdığı binayı imar planına ve ruhsatına uygun hale getirmesi halinde, bir ve ikinci fıkra hükümleri gereğince kamu davası açılmaz, açılmış olan kamu davası düşer, mahkum olunan ceza bütün sonuçlarıyla ortadan kalkar. (6) İkinci ve üçüncü fıkra hükümleri, 12 Ekim 2004 tarihinden önce yapılmış yapılarla ilgili olarak uygulanmaz.’ İmar kirliliğine neden olma suçuyla imar mevzuatıyla belirlenen usul ve esaslara aykırı olarak - [Neticesi Sebebiyle Ağırlaşmış İşkence Suçu ve Polisin Zor Kullanma Yetkisine ilişkin Sınırın Aşılması](https://kayseriavukat.org.tr/neticesi-sebebiyle-agirlasmis-iskence-sucu/): Neticesi Sebebiyle Ağırlaşmış İşkence Suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu İşkence – Madde 94 (1) Bir kişiye karşı insan onuruyla bağdaşmayan ve bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine, aşağılanmasına yol açacak davranışları gerçekleştiren kamu görevlisi hakkında üç yıldan oniki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Suçun kadına karşı işlenmesi hâlinde cezanın alt sınırı beş yıldan az olamaz. (2) Suçun; a) Çocuğa, beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye ya da gebe kadına karşı, b) Avukata veya diğer kamu görevlisine karşı görevi dolayısıyla, İşlenmesi halinde, sekiz yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (3) Fiilin cinsel yönden taciz şeklinde gerçekleşmesi halinde, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (4) Bu suçun işlenişine iştirak eden diğer kişiler de kamu görevlisi gibi cezalandırılır. (5) Bu suçun ihmali davranışla işlenmesi halinde, verilecek cezada bu nedenle indirim yapılmaz. (6) Bu suçtan dolayı zamanaşımı işlemez. Neticesi sebebiyle ağırlaşmış işkence – Madde 95 (1) İşkence fiilleri, mağdurun; a) Duyularından veya organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflamasına, b) Konuşmasında sürekli zorluğa, c) Yüzünde sabit ize, d) Yaşamını tehlikeye sokan bir duruma, e) Gebe bir kadına karşı işlenip de çocuğunun vaktinden önce doğmasına, Neden olmuşsa, yukarıdaki maddeye göre belirlenen ceza, yarı oranında artırılır. (2) İşkence fiilleri, mağdurun; a) İyileşmesi olanağı bulunmayan bir hastalığa veya bitkisel hayata girmesine, b) Duyularından veya organlarından birinin işlevinin yitirilmesine, c) Konuşma ya da çocuk yapma yeteneklerinin kaybolmasına, d) Yüzünün sürekli değişikliğine, e) Gebe bir kadına karşı işlenip de çocuğunun düşmesine, Neden olmuşsa, yukarıdaki maddeye göre belirlenen ceza, bir kat artırılır. (3) İşkence fiillerinin vücutta kemik kırılmasına neden olması halinde, kırığın hayat fonksiyonlarındaki etkisine göre sekiz yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (4) İşkence sonucunda ölüm meydana gelmişse, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur. Eziyet – Madde 96 (1) Bir kimsenin eziyet çekmesine yol açacak davranışları gerçekleştiren kişi hakkında iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Suçun kadına karşı işlenmesi hâlinde cezanın alt sınırı iki yıl altı aydan az olamaz. (2) Yukarıdaki fıkra kapsamına giren fiillerin; a) Çocuğa, beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye ya da gebe kadına karşı, b) Üstsoy veya altsoya, babalık veya analığa ya da eşe veya boşandığı eşe karşı, İşlenmesi halinde, kişi hakkında üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Zor kullanma yetkisine ilişkin sınırın aşılması – Madde 256 (1) Zor kullanma yetkisine sahip kamu görevlisinin, görevini yaptığı sırada, kişilere karşı görevinin gerektirdiği ölçünün dışında kuvvet kullanması halinde, kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır. İhmal Suretiyle Neticesi Sebebiyle Ağırlaşmış İşkence Suçu ve Polisin Zor Kullanma Yetkisine ilişkin Sınırın Aşılması Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2014/269 Karar No: 2017/108 Karar Tarihi: 28.02.2017 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 8. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi İçtihat Metni Sanık … hakkında katılan …\’a yönelik eziyet suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama neticesinde sanığın eyleminin işkence suçunu oluşturduğunun kabulü ile 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 94/1, 62 ve 53/1. maddeleri gereğince 2 yıl 6 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna; sanık … hakkında katılan …\’ya yönelik zor kullanma yetkisine ilişkin sınırın aşılması suretiyle kasten yaralama suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama neticesinde sanığın beraatine; sanık …\’nun maktul …\’e yönelik ihmal suretiyle neticesi sebebiyle ağırlaşmış işkence suçundan TCK\’nın 94/5. maddesi yollamasıyla aynı Kanunun 95/4, 62, 53/1 ve 63. maddeleri gereğince müebbet hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba ilişkin Bakırköy 14. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 01.06.2010 gün ve 337-104 sayılı kısmen resen de temyize tabi olan hükümlerin; sanıklar müdafileri, katılanlar vekilleri, bir kısım baro başkanlıkları ve sanık …\’nun eşi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 8. Ceza Dairesince 28.09.2011 gün ve 8725-10163 sayı ile; baro başkanlıklarının temyize hak ve yetkileri olmadığından temyiz taleplerinin reddiyle, aralarında menfaat çatışması bulunan bazı sanıkların savunmalarının farklı müdafiler tarafından üstlenilmesinin sağlanması gerektiğinin gözetilmemesi isabetsizliğinden sair yönleri incelenmeksizin bozulmasına karar verilmiştir. Yerel mahkemece bozmaya uyularak yapılan yargılama sonucunda 01.10.2012 gün ve 501-268 sayı ile; sanık …\’ın eyleminin zor kullanma yetkisine ilişkin sınırın aşılması suretiyle kasten yaralama suçunu oluşturduğunun kabulü ile 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 256/1. maddesi delaletiyle aynı Kanunun 86/2-3-d, 62 ve 51. maddeleri gereğince 5 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve cezasının ertelenmesine; sanık …\’in atılı suçtan beraatine; sanık …\’nun ihmal suretiyle neticesi sebebiyle ağırlaşmış işkence suçundan TCK\’nın 94/5. maddesi yollamasıyla 95/4, 62, 53/1 ve 63. maddeleri gereğince müebbet hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba karar verilmiştir. Kısmen resen de temyize tâbi olan hükümlerin sanıklar müdafileri, sanık … ile eşi, katılanlar vekilleri, Cumhuriyet savcısı ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 8. Ceza Dairesince 06.11.2013 gün ve 13411-26551 sayı ile; \”I- Sanıklara atılı suçlardan doğrudan zarar görmeyen, bu nedenle davaya katılma hakkı bulunmayan ve bu yöndeki isteği mahkeme tarafından da reddedilen Türkiye İnsan Hakları Vakfının hükmü temyiz hakkı olmadığından, temsilcisinin vaki temyiz isteminin 5320 sayılı Kanun’un 8/1. maddesi uyarınca uygulanması gereken CMUK\’nun 317. maddesi uyarınca oybirliğiyle reddine, Sanıklar … ve …haklarında maktul … ile katılanlar …ve …\’ya yönelik işkence, sanık … hakkında resmi belgede sahtecilik, sanık … hakkında katılan …\’e işkence, sanıklar … , … , … ve … haklarında maktul …\’e yönelik işkence suçlarından kurulan hükümlere yönelik temyiz itirazlarının incelenmesinde; İşkence, ulusal hukukta olduğu gibi uluslararası sözleşmelerle de yasaklanmıştır. Anayasa’nın 17. maddesinde herkesin, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu belirtildikten sonra, “Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tâbi tutulamaz.” denilmiştir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesi uyarınca; “Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı yahut haysiyet kırıcı ceza veya muameleye tâbi tutulamaz” ve 15/2. maddesi gereğince de bu yasak olağanüstü durumlarda bile ortadan kaldırılamaz. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 5. maddesi ile de, “Hiç kimsenin işkenceye, zalimane, gayriinsani, haysiyet kırıcı cezalara veya muameleye tâbi tutulamayacağı” kabul edilmiştir. İşkenceye ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı ya da Küçültücü Muamele ya da Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesinde ve İşkencenin ve İnsanlık Dışı ya da Onur Kırıcı Ceza ya da Davranışın Önlenmesine İlişkin Avrupa Sözleşmesinde işkence yasaklanmış ve işkencenin önlenmesi için alınacak önlemler hükme bağlanmıştır. İşkenceye ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı ya da Küçültücü (Onur Kırıcı) Muamele ya da Cezaya Karşı Birleşmiş - [Hizmet Tespiti Davasında Hak Düşürücü Süre: Sigortalılık Bildirimlerinin Kısmi veya Eksik Yapılması](https://kayseriavukat.org.tr/hizmet-tespiti-davasinda-hak-dusurucu-sure/): Hizmet Tespiti Davasında Hak Düşürücü Süre 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu Prim belgeleri ve işyeri kayıtları – Madde 86 Bu Kanunun 4 üncü ve 5 inci maddesine tabi sigortalılar ile sosyal güvenlik destek primine tabi sigortalılar için işverenlerce Kuruma verilmesi gereken aylık prim ve hizmet belgelerinin şekli, içeriği, ekleri, ilgili olduğu dönemi, verilme süresi ve diğer hususlar Kurum tarafından çıkarılan yönetmelikle belirlenir. İşveren, işyeri sahipleri; işyeri defter, kayıt ve belgelerini ilgili olduğu yılı takip eden yıl başından başlamak üzere on yıl süreyle, kamu idareleri otuz yıl süreyle, tasfiye ve iflâs idaresi memurları ise görevleri süresince, saklamak ve Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilen memurlarınca istenilmesi halinde onbeş gün içinde ibraz etmek zorundadır. İşverenin, sigortalıyı, 4857 sayılı İş Kanununun 7 nci maddesine göre başka bir işverene iş görme edimini yerine getirmek üzere geçici olarak devretmesi halinde, sigortalıyı devir alan, geçici iş ilişkisi süresine ilişkin birinci fıkrada belirtilen belgelerin aynı süre içinde işverene ait işyerinden Kuruma verilmesinden, işveren ile birlikte müteselsilen sorumludur. Ay içinde bazı iş günlerinde çalıştırılmayan ve ücret ödenmeyen sigortalıların eksik gün nedeni ve eksik gün sayısı, işverence ilgili aya ait aylık prim ve hizmet belgesinde veya muhtasar ve prim hizmet beyannamesiyle beyan edilir. Sigortalıların otuz günden az çalıştıklarını gösteren eksik gün nedenleri ile bu nedenleri ispatlayan belgelerin şekli, içeriği, ekleri, ilgili olduğu dönemi, saklanması ve diğer hususlar Kurumca çıkarılan yönetmelikle belirlenir. Sigortalıların otuz günden az çalıştığını gösteren bilgi ve belgelerin Kurumca istenilmesine rağmen ibraz edilmemesi veya ibraz edilen bilgi ve belgelerin geçerli sayılmaması halinde otuz günden az bildirilen sürelere ait aylık prim ve hizmet belgesi veya muhtasar ve prim hizmet beyannamesi, yapılan tebligata rağmen bir ay içinde verilmemesi veya noksan verilmesi halinde Kurumca re’sen düzenlenir ve muhteviyatı primler, bu Kanun hükümlerine göre tahsil olunur. Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş memurlarınca, fiilen yapılan denetimler sonucunda veya işyeri kayıtlarından yapılan tespitlerden ya da kamu idarelerinin denetim elemanlarınca kendi mevzuatı gereğince yapacakları soruşturma, denetim ve incelemeler neticesinde veya kamu kurum ve kuruluşları ile bankalar tarafından düzenlenen belge veya alınan bilgilerden çalıştığı anlaşılan sigortalılara ait olup, bu Kanun uyarınca Kuruma verilmesi gereken belgelerin yapılan tebligata rağmen bir ay içinde verilmemesi veya noksan verilmesi halinde, bu belgeler Kurumca re’sen düzenlenir ve muhteviyatı sigorta primleri Kurumca tespit edilerek işverene tebliğ edilir. İşveren, bu maddeye göre tebliğ edilen prim borcuna karşı tebliğ tarihinden itibaren bir ay içinde, ilgili Kurum ünitesine itiraz edebilir. İtiraz, takibi durdurur. İtirazın reddi halinde, işveren kararın tebliğ tarihinden itibaren bir ay içerisinde yetkili iş mahkemesine başvurabilir. Yetkili mahkemeye başvurulması, prim borcunun takip ve tahsilini durdurmaz. Mahkemenin Kurum lehine karar vermesi halinde, 88 inci ve 89 uncu maddelerin prim borcuna ilişkin hükümleri uygulanır. Kurumun denetim ve kontrolle görevli memurlarınca işyerinde fiilen yapılan tespitlerden ve kamu idarelerinin denetim elemanlarınca kendi mevzuatı gereğince yapacakları soruşturma, denetim ve incelemelerden kayıt ve belgelere dayanmaksızın çalıştığı belirlendiği halde, hizmetlerinin veya prime esas kazançlarının Kuruma bildirilmediği anlaşılan veya eksik bildirildiği tespit edilen sigortalıların geriye yönelik hizmetlerinin veya prime esas kazançlarının, en fazla tespitin yapıldığı tarihten geriye yönelik bir yıllık süreye ilişkin kısmı dikkate alınır. Aylık prim ve hizmet belgesi veya muhtasar ve prim hizmet beyannamesi işveren tarafından verilmeyen veya çalıştıkları Kurumca tespit edilemeyen sigortalılar, çalıştıklarını hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak beş yıl içerisinde iş mahkemesine başvurarak, alacakları ilâm ile ispatlayabilirlerse, bunların mahkeme kararında belirtilen aylık kazanç toplamları ile prim ödeme gün sayıları dikkate alınır. Sigortalının çalıştığı bir veya birden fazla işte, bu Kanunda yazılı şartları yerine getirmiş olmasına rağmen, kendisi için verilmesi gereken aylık prim ve hizmet belgesinin veya muhtasar ve prim hizmet beyannamesinin işveren tarafından verilmediği veya verilen aylık prim ve hizmet belgesinde veya muhtasar ve prim hizmet beyannamesinde kazançların veya prim ödeme gün sayılarının eksik gösterildiği Kurumca tespit edilirse, hastalık ve analık sigortalarından gerekli ödemeler yapılır. Bu maddede belirtilen yükümlülüklerin yerine getirilmemesi halinde, 102 nci maddeye göre işlem yapılır. Kamu idarelerinde işyerinin özelliği nedeniyle prim belgelerinin farklı sürelerde verilme zamanını belirlemeye, Kurum yetkilidir. Muhtasar beyanname ile bu Kanun uyarınca verilmesi gereken aylık prim ve hizmet belgesinin birleştirilerek verilmesi durumunda beyannamenin; şekil, içerik, ekleri, ilgili olduğu dönem, verilme süresi ve diğer hususlar Bakanlık ile Maliye Bakanlığı tarafından çıkarılan müşterek tebliğ ile belirlenir. İşveren sigortalı çalıştırmadığı takdirde, bu hususu sigortalı çalıştırmaya son verdiği tarihten itibaren on beş gün içinde Kuruma bildirmekle yükümlüdür. Sigortalılık Bildirimlerinin Eksik Yapılması Halinde Hizmet Tespiti Davasında Hak Düşürücü Süre Dikkate Alınır mı Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2019/21-688 Karar No: 2022/602 Karar Tarihi: 26.04.2022 Özet: Somut olay değerlendirildiğinde hizmet tespiti talep edilen dönemde davacı adına hizmet bildiriminde bulunulan dava dışı işyerleri ile davalı işyeri arasında organik bağ bulunup bulunmadığı araştırılarak araştırma sonucuna göre hak düşürücü süre yönünden değerlendirme yapmak; Kurum denetmenlerince incelemelerinin devam ettiği belirtilen … sicil sayılı … Turizm İnş. ve Tic. Ltd. Şti. işyeri ve … sicil sayılı … unvanlı işyerine ilişkin soruşturmaların akıbetini sorularak anılan işyerlerinden bildirilen çalışma iptal edilmeden aynı tarihlerde davalı işyerinde çalışmanın tespit edilmeyeceği de dikkate alınarak karar verilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır. (6100 s. K. m. 124) (5510 s. K. m. 4, 59, 86, 92, Geç. m. 7) (506 s. K. m. 2, 6, 79, Geç. m. 81) (Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliği m. 16, 17, 18) (21. HD. 09.04.2019 T. 2019/153 E. 2019/2743 K.) (YHGK 23.06.2004 T. 2004/21-369 E. 2004/371 K.) Dava: Taraflar arasındaki Kurum işleminin iptali ve tespit davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 10. Hukuk Dairesince ilk derece mahkemesi kararı kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın kısmen kabulüne dair verilen karar davalı Sosyal Güvenlik Kurumu vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 21. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davalı Sosyal Güvenlik Kurumu vekili tarafından temyiz edilmiştir. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin 2009 yılı Mayıs ayından 2010 yılı Mart ayı sonuna kadar davalı …’e ait araba kiralama ve pvc teşhir salonu olarak faaliyet gösteren Uğur Mumcu Cad. İzmir adresindeki işyerinde kesintisiz çalışmasına rağmen bilgisi olmaksızın dava dışı … Tur. Ltd. Şti. ile … ve …’a ait işyerlerinden sigortalı gösterildiğini, - [İşçilik Ücretlerinin Ödenmemesi Sebebiyle Haklı Nedenle Fesih: İkinci Tanık Listesi Verilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/iscilik-ucretlerinin-odenmemesi-hakli-fesih/): İşçilik Ücretlerinin Ödenmemesi Sebebiyle Haklı Nedenle Fesih 4857 sayılı İş Kanunu İşçinin haklı nedenle derhal fesih hakkı – Madde 24 Süresi belirli olsun veya olmasın işçi, aşağıda yazılı hallerde iş sözleşmesini sürenin bitiminden önce veya bildirim süresini beklemeksizin feshedebilir: I. Sağlık sebepleri: a) İş sözleşmesinin konusu olan işin yapılması işin niteliğinden doğan bir sebeple işçinin sağlığı veya yaşayışı için tehlikeli olursa. b) İşçinin sürekli olarak yakından ve doğrudan buluşup görüştüğü işveren yahut başka bir işçi bulaşıcı veya işçinin işi ile bağdaşmayan bir hastalığa tutulursa. II. Ahlak ve iyiniyet kurallarına uymayan haller ve benzerleri: a) İşveren iş sözleşmesi yapıldığı sırada bu sözleşmenin esaslı noktalarından biri hakkında yanlış vasıflar veya şartlar göstermek yahut gerçeğe uygun olmayan bilgiler vermek veya sözler söylemek suretiyle işçiyi yanıltırsa. b) İşveren işçinin veya ailesi üyelerinden birinin şeref ve namusuna dokunacak şekilde sözler söyler, davranışlarda bulunursa veya işçiye cinsel tacizde bulunursa. c) İşveren işçiye veya ailesi üyelerinden birine karşı sataşmada bulunur veya gözdağı verirse, yahut işçiyi veya ailesi üyelerinden birini kanuna karşı davranışa özendirir, kışkırtır, sürükler, yahut işçiye ve ailesi üyelerinden birine karşı hapsi gerektiren bir suç işlerse yahut işçi hakkında şeref ve haysiyet kırıcı asılsız ağır isnad veya ithamlarda bulunursa. d) İşçinin diğer bir işçi veya üçüncü kişiler tarafından işyerinde cinsel tacize uğraması ve bu durumu işverene bildirmesine rağmen gerekli önlemler alınmazsa. e) İşveren tarafından işçinin ücreti kanun hükümleri veya sözleşme şartlarına uygun olarak hesap edilmez veya ödenmezse, f) Ücretin parça başına veya iş tutarı üzerinden ödenmesi kararlaştırılıp da işveren tarafından işçiye yapabileceği sayı ve tutardan az iş verildiği hallerde, aradaki ücret farkı zaman esasına göre ödenerek işçinin eksik aldığı ücret karşılanmazsa, yahut çalışma şartları uygulanmazsa. III. Zorlayıcı sebepler: İşçinin çalıştığı işyerinde bir haftadan fazla süre ile işin durmasını gerektirecek zorlayıcı sebepler ortaya çıkarsa. Ücret ve ücretin ödenmesi – Madde 32 Genel anlamda ücret bir kimseye bir iş karşılığında işveren veya üçüncü kişiler tarafından sağlanan ve para ile ödenen tutardır. Ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkak kural olarak, Türk parası ile işyerinde veya özel olarak açılan bir banka hesabına ödenir. Ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkak, yabancı para olarak kararlaştırılmış ise ödeme günündeki rayice göre Türk parası ile ödeme yapılabilir. Çalıştırılan işçilerin ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkakının özel olarak açılan banka hesabına yatırılmak suretiyle ödenmesi hususunda; tabi olduğu vergi mükellefiyeti türü, işletme büyüklüğü, çalıştırdığı işçi sayısı, işyerinin bulunduğu il ve benzeri gibi unsurları dikkate alarak işverenleri veya üçüncü kişileri zorunlu tutmaya, banka hesabına yatırılacak ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkakının, brüt ya da kanuni kesintiler düşüldükten sonra kalan net miktar üzerinden olup olmayacağını belirlemeye Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Maliye Bakanlığı ve Hazine Müsteşarlığından sorumlu Devlet Bakanlığı müştereken yetkilidir. Çalıştırdığı işçilerin ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkakını özel olarak açılan banka hesapları vasıtasıyla ödeme zorunluluğuna tabi tutulan işverenler veya üçüncü kişiler, işçilerinin ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkaklarını özel olarak açılan banka hesapları dışında ödeyemezler. İşçinin ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkakının özel olarak açılan banka hesaplarına yatırılmak suretiyle ödenmesine ilişkin diğer usûl ve esaslar anılan bakanlıklarca müştereken çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir. Emre muharrer senetle (bono ile), kuponla veya yurtta geçerli parayı temsil ettiği iddia olunan bir senetle veya diğer herhangi bir şekilde ücret ödemesi yapılamaz. Ücret en geç ayda bir ödenir. İş sözleşmeleri veya toplu iş sözleşmeleri ile ödeme süresi bir haftaya kadar indirilebilir. İş sözleşmelerinin sona ermesinde, işçinin ücreti ile sözleşme ve Kanundan doğan para ile ölçülmesi mümkün menfaatlerinin tam olarak ödenmesi zorunludur. Meyhane ve benzeri eğlence yerleri ve perakende mal satan dükkan ve mağazalarda, buralarda çalışanlar hariç, ücret ödemesi yapılamaz. Ücret alacaklarında zamanaşımı süresi beş yıldır. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Taraflarca getirilme ilkesi – Madde 25 (1) Kanunda öngörülen istisnalar dışında, hâkim, iki taraftan birinin söylemediği şeyi veya vakıaları kendiliğinden dikkate alamaz ve onları hatırlatabilecek davranışlarda dahi bulunamaz. (2) Kanunla belirtilen durumlar dışında, hâkim, kendiliğinden delil toplayamaz. Tanık gösterme şekli – Madde 240 (1) Davada taraf olmayan kişiler tanık olarak gösterilebilir. (2) Tanık gösteren taraf, tanık dinletmek istediği vakıayı ve dinlenilmesi istenen tanıkların adı ve soyadı ile tebliğe elverişli adreslerini içeren listeyi mahkemeye sunar. Bu listede gösterilmemiş olan kimseler tanık olarak dinlenemez ve ikinci bir liste verilemez. (3) Tanık listesinde adres gösterilmemiş veya gösterilen adreste tanık bulunamamışsa, tarafa adres göstermesi için, işin niteliğine uygun kesin süre verilir. Bu süre içinde adres gösterilmez veya gösterilen yeni adres de doğru değilse, bu tanığın dinlenilmesinden vazgeçilmiş sayılır. İşçilik Ücretlerinin Ödenmemesi Sebebiyle Haklı Nedenle Fesih: İkinci Tanık Listesindeki Tanıklar Dinlenmesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2015/1838 Karar No: 2018/59 Karar Tarihi: 17.01.2018 Mahkemesi: İş Mahkemesi Taraflar arasındaki işçilik alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Kahramanmaraş İş Mahkemesince davanın reddine dair verilen 15.03.2012 gün ve 2010/230 E., 2012/107 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 22. Hukuk Dairesinin 01.02.2013 gün ve 2012/11053 E., 2013/1530 K. sayılı kararı ile; “…Davacı vekili; davacının, davalı işverene ait işyerinde 03.03.2007 tarihinde işe başladığını,02.07.2007 tarihine kadar Sosyal Güvenlik Kurumuna bildirim yapılmadığını, davacının ücretlerinin sürekli olarak bir ay gecikmeli şekilde ödendiğini, işyerindeki çalışma şartlarının ağır ve verilen yemeğin de kalitesiz olduğunu ve işçilik ücretlerinin ödenmediğini, bu sebeplerle iş sözleşmesini haklı olarak feshettiğini ileri sürerek, kıdem tazminatı, yıllık ücretli izin, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil, fazla çalışma ücretler ile eksik ücret alacaklarının, faizleri ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiş, 20.06.2011 tarihli ıslah dilekçesi ile taleplerini artırmıştır. Davalı vekilini; davacının 02.07.2007 tarihinde işe başladığını, 09.03.2010 ve 10.03.2010 tarihlerindeki devamsızlıkları sebebi ile iş sözleşmesinin haklı olarak feshedildiğini, yapılan ihtara cevap vermediğini, işyerinde üçlü vardiya uygulaması olduğunu, yıllık ücretli izinlerini ve hafta tatillerini kullanmış olduğunu, işyerinde resmi tatil günlerinde çalışma yapılmadığını ve davacının ücret alacağı bulunmadığını belirterek davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. Mahkemece davanın reddine karar verilmiştir. Kararı kanuni süresi içinde davacı temyiz etmiştir. 1- Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davacının aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir. 2- Davacı işçinin ödenmeyen işçilik hakları sebebiyle iş sözleşmesini haklı olarak feshedip feshetmediği, fazla çalışma yapıp yapmadığı, hafta tatili ile ulusal bayram - [Karşılıksız Kaldığı Belli Olmayan Çekler ile Teminat Alacakları için İhtiyati Haciz Kararı Verilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/teminat-alacaklari-icin-ihtiyati-haciz/): Karşılıksız Kalıp Kalmadığı Belli Olmayan Çekler ile Teminat Alacakları için İhtiyati Haciz Kararı Verilebilir mi Çekler ile Teminat Alacakları için İhtiyati Haciz: İhtiyati haciz; icra işlemi değil, özel geçici hukuki koruma müessesesi olduğundan, ancak 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu‘nun 257’nci maddesindeki şartlar çerçevesinde karar verilebilir. O hâlde, teminatın depo edilmesi için ihtiyati haciz kararı verilemez. Teminat gösterme borcu için ihtiyati haciz kararı verilemeyeceğine dair karar verilmiştir. (5941 s. K. m. 3) (2004 s. K. m. 42, 257) (5411 s. K. m. 48) (818 s. K. m. 110) (6098 s. K. m. 128) (11. HD. 22.02.2012 T. 2012/935 E. 2012/2567 K.) (11. HD. 22.10.2012 T. 2012/14297 E. 2012/16782 K.) (11. HD. 10.10.2016 T. 2016/8593 E. 2016/7926 K.) (YİBK 13.12.1967 T. 1966/16 E. 1967/7 K.) (YİBK 11.06.1969 T. 1969/4 E. 1969/6 K.) Yargıtay Büyük Genel Kurul – İçtihadı Birleştirme Kararı Esas No: 2016/1 Karar No: 2017/6 Karar Tarihi: 27.12.2017 I- Giriş A- İçtihatları Birleştirme Başvurusu Av. H. Ö. 16.05.2013 havale tarihli dilekçesi ile meri teminat mektuplarının bedelleri ve henüz ibraz edilmemiş çek yapraklarının kanuni karşılıkları yönünden bankanın talebi üzerine, ihtiyati haciz kararı verilip verilemeyeceği konusunda Yargıtay 11. ve 19. Hukuk Dairelerinin içtihatları arasında çelişki bulunduğunu belirterek içtihatların birleştirilmesi verilmesini talep etmiştir. B- İçtihatları Birleştirmenin Konusu İçtihatların Birleştirilmesi Hukuk Genel Kurulunda yapılan ön görüşmeler sonucunda içtihatları birleştirmenin konusu “teminat gösterme borcu için ihtiyati haciz kararı verilip verilemeyeceği” şeklinde belirlenmiştir. C- Görüş Aykırılığının Giderilmesi İstemine Konu Kararlar 11. Hukuk Dairesi Kararları; – 22.02.2012 gün ve 935/2567 E.K. – 22.10.2012 gün ve 14297/16782 E.K. – 06.11.2012 gün ve 17303/20159 E.K. – 05.12.2012 gün ve 16721/19916 E.K. – 06.12.2012 gün ve 16708/20135 E.K. – 22.03.2013 gün ve 4061/5666 E.K. – 12.11.2014 gün ve 16182/17386 E.K. – 10.10.2016 gün ve 10144/7925 E.K. – 10.10.2016 gün ve 8593/7926 E.K. 19. Hukuk Dairesi Kararları; – 13.12.2007 gün ve 11443/11273 E.K. – 15.03.2010 gün ve 1520/2849 E.K. D- Dairelerin Görüş Özetleri İçtihatların birleştirilmesi talebinin ön değerlendirmesi safhasında kararları arasında içtihat aykırılığı bulunan her iki Özel Dairenin görüşleri alınmıştır. 1. İhtiyati haciz kararı verilebileceğine dair 11. Hukuk Dairesi görüşü Yargıtay 11. Hukuk Dairesi görüş yazısında meri teminat mektubu bedeli bakımından banka ile lehtar arasındaki ilişki ve henüz ibraz edilmemiş çek yapraklarına ait kanuni sorumluluk tutarı bakımından banka ile çek hesabı sahibi arasındaki ilişkinin öncelikle sözleşme hükümleri çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiği, gerek bankacılık uygulaması ve gerek çekler bakımından 5941 sayılı Çek Kanunu’nun 3/3-2 maddesi uyarınca bu iki talebin dayanağının gayri nakdi kredi niteliğinde kredi alacakları ile ilgili olarak da 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu‘nun 257’nci maddesindeki koşulların varlığı hâlinde ihtiyati haciz istenebileceği, bankalar ile meri teminat mektubu lehtarı ve çek hesabı sahipleri arasındaki sözleşmelerdeki alacakların muacceliyeti konusundaki düzenlemeler esas alınarak, bu alacakların muaccel olup olmadığı değerlendirilerek sonuca varılması gerektiği, bu nedenle başvuru dilekçesi ekinde 19. Hukuk Dairesinin 15.03.2010 gün ve 1520/2899 E.K. sayılı kararı ile kendi kararlan arasında bir çelişkinin mevcut olmadığı, yine dilekçe ekindeki 19. Hukuk Dairesinin 13.12.2007 gün ve 11443/11273 E.K. sayılı kararında teminat mektubunun nakde çevrilmediği ve dolayısıyla alacağın da muaccel olmadığı belirtilmiş olduğundan ilke bazında muaccel bir alacak bulunması koşulu yönünde bir farklılık bulunmadığı; sonuç olarak meri teminat mektubu ve açık çek yaprakları sorumluluk tutarlarının muacceliyeti yönünden, sözleşme koşullan değerlendirilerek sonuca varılması gerektiği, 19. Hukuk Dairesinin muacceliyetin ancak bankaların ödemesi ile gerçekleşeceği yolunda aksi yönde istikrar kazanmış uygulaması var ise de içtihatların 11. Hukuk Dairesi görüşü doğrultusunda birleştirilmesi gerektiği belirtilmiştir. 2. İhtiyati haciz kararı verilemeyeceğine dair 19. Hukuk Dairesi görüşü Yargıtay 19. Hukuk Dairesi görüş yazısında 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu‘nun 42’nci maddesinde, “Bir paranın ödenmesine veya bir teminatın verilmesine dair olan cebri icraların icra takibiyle başladığı ve haciz yoluyla veya rehnin paraya çevrilmesi yahut iflas suretiyle cereyan edeceği”nin belirtildiği; bu hüküm esas alındığında, ilamsız icra takibinin konusunun para alacakları ve teminat verilmesi olduğunu, meri teminat mektubunun depo edilmesi için açılan davaya depo davası denildiği, bu nedenlerle riski gerçekleşmeyen meri teminat mektupları bedeli ile bankanın ödemek zorunda olduğu ancak henüz ödemediği asgari çek bedelleri yönünden İcra ve İflas Kanunu’nun 257’nci maddesine göre ihtiyati haciz istenemeyeceği, zira anılan maddede sadece para borcundan bahsedildiği, teminat alacağı için de ihtiyati hacze imkân tanıyan ibarenin 4949 sayılı Kanunla madde hükmünden çıkarıldığı, dolayısıyla meri teminat mektubu veya çek bedeli yönünden muaccel alacak bulunmadığı, teminat mektubu bedelinin paraya çevrilmediği ve asgari çek tutarının ödenmediği gözetilerek, ihtiyati haciz talebinin kabul edilmemesi gerektiği, II. Hukuk Dairesi kararlarının istikrarlı olması durumunda içtihatların 19. Hukuk Dairesi görüşü doğrultusunda birleştirilmesi gerektiği belirtilmiştir. 3. İçtihatları Farklı Olan İki Dairenin Uzlaştıkları ve Uzlaşamadıkları Konu Yargıtay 11. Hukuk Dairesi ve 19. Hukuk Dairesi sundukları görüşlerinde ve içtihatlarında özetle, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu‘nun 257’nci maddesine göre ihtiyati haciz kararı verilebilmesi için alacağın muaccel olması gerektiği konusunda hem fikirlerdir. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, henüz risk gerçekleşmediği için ödenmemiş teminat mektubu veya karşılıksız çek için kanunen ödenmesi zorunlu meblağ ile ilgili olarak, banka ile lehtar arasındaki sözleşmelerde, “risk gerçekleşmeden bankanın teminat mektubu veya karşılıksız çekle ilgili ödenecek risk bedelini depo ettirebileceği” hükmü varsa, depo ettirme yetkisinin ihtiyati haciz isteme yetkisini de içerdiğini kabul ederek ihtiyati haciz kararı verilebileceğini; buna karşılık 19. Hukuk Dairesi, bankanın teminat mektubu veya karşılıksız çekle ilgili ödeme yapmadığı sürece alacağın muaccel olmayacağını dolayısıyla ihtiyati haciz kararı verilemeyeceğini belirtmektedir. II- İçtihadı Birleştirme ile ilgili Kavram, Kurum ve Yasal Düzenlemeler A- İhtiyati Haczin Tanımı ve Niteliği 1. Tanım İhtiyati haciz, alacaklının bir para alacağının zamanında ödenmesini güvence altına almak için, mahkeme kararı ile borçlunun mallarına önceden ve geçici olarak el konulmasıdır. İhtiyati haciz ihtiyati tedbirin özel bir türü olarak 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu‘nda düzenlenmiştir (Kuru, B.: İcra ve İflas Hukuku El Kitabı, 2.b., Ankara 2013. s. 1033-1034). 2. Yasal Düzenleme 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu‘nun “İhtiyati haciz şartları” başlıklı 257’nci maddesinde yer alan düzenlemeye göre: “Rehinle temin edilmemiş ve vadesi gelmiş bir para borcunun alacaklısı, borçlunun yedinde veya üçüncü şahısta olan taşınır ve taşınmaz mallarını ve alacaklarıyla diğer haklarını ihtiyaten haczettirebilir. Vadesi gelmemiş borçtan dolayı yalnız aşağıdaki hallerde ihtiyati haciz istenebilir: 1- Borçlunun muayyen yerleşim yeri yoksa; 2- Borçlu taahhütlerinden kurtulmak maksadıyla mallarını gizlemeğe, kaçırmağa veya kendisi kaçmağa hazırlanır yahut kaçar ya da bu maksatla - [Taşıma Aktinin İfası Sonunda Teminat Mektubunun İadesi için Açılan Davada Zamanaşımı İtirazı](https://kayseriavukat.org.tr/teminat-mektubunun-iadesinde-zamanasimi/): Teminat Mektubunun İadesi için Açılan Davada Zamanaşımı 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu Taşıma İşleri: Zamanaşımı – Madde 855 (1) Bu Kitap hükümlerine tabi taşımalarda, yolcunun bir kaza sonucu ölmesi veya bedensel bütünlüğü zedeleyen bir zarara uğraması hâlinde istem hakları on yılda; diğer zararlarda ise bir yılda zamanaşımına uğrar. (2) Bu süre, eşya taşımasında, eşyanın gönderilene teslimi; yolcu taşımasında, yolcunun varma yerine ulaşma tarihinden başlar. Eşya tamamen zayi olmuş veya yolcu gideceği yere ulaşamamış ise, zamanaşımı süresi, eşyanın teslimi ve yolcunun ulaşması gereken tarihten itibaren işlemeye başlar. (3) Rücu haklarına ilişkin zamanaşımı, rücu alacaklısının, zararı ve rücu borçlusunu öğrendiği tarihten itibaren, üç ay içinde zarar hakkında rücu borçlusuna bildirimde bulunmuş olması şartıyla; rücu alacaklısına karşı mahkeme kararının kesinleştiği günden, kesinleşmiş mahkeme kararı bulunmayan hâllerde ise, rücu alacaklısının borcu ifa ettiği tarihten itibaren işlemeye başlar. (4) Gönderen veya gönderilen, taşıyıcıya karşı olan haklarını, bir yıl içinde 18 inci maddenin üçüncü fıkrasına uygun şekilde istemiş olmaları şartıyla, def’i olarak her zaman ileri sürebilirler. (5) Taşıyıcının kastından veya pervasızca bir davranışıyla ve böyle bir zararın meydana gelmesi ihtimalinin bilinciyle işlenmiş bir fiilinden veya ihmalinden dolayı; a) Eşya zıyaa, hasara uğramış veya geç teslim edilmişse, b) Yolcu geç ulaşmışsa, taşıyıcının sorumluluğu üç yılda zamanaşımına uğrar. (6) 13/10/1983 tarihli ve 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunundaki zamanaşımı hükümleri saklıdır. Taşıma Aktinin İfası Sonunda Teminat Mektubunun İadesi için Açılan Davada Zamanaşımı İtirazı İleri Sürülebilir mi Yargıtay Büyük Genel Kurul Esas No: 1966/16 Karar No: 1967/7 Karar Tarihi: 13.12.1967 Özet: Taşıma aktinin teminatı olarak verilen ve akit ifa edilmiş olmasına rağmen iade edilmemiş bulunan teminat mektubunun iadesi hakkında taşıyıcının taşıtan aleyhine açtığı davada zamanaşımı defi ileri sürülmemesine karar verilmiştir. (6762 S. K. m. 767) Dava: Taşıma aktinin teminatı olarak verilen ve akit ifa edilmiş olmasına rağmen iade edilmeyen teminat mektubunun geri verilmesi konusunda açılan davada taşıtan tarafından ileri sürülen zamanaşımı defi sebebiyle Türk Ticaret Kanununun 767. ve eski Ticaret Kanununun 889. maddesinin tatbikinin mümkün olup olamayacağı hususunda dairenin iki ilamı arasında içtihat ihtilafı bulunduğundan söz edilerek içtihadı birleştirme yolu ile ihtilafın giderilmesi Yargıtay Ticaret Dairesi Başkanlığının 26.9.1966 tarih ve 66/266 sayılı yazısı ile istenilmesi üzerine toplanan Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Kısmı Genel Kurulunda durum görüşüldü: Karar: Yargıtay Ticaret Dairesinin 21.11.1952 gün ve 6156/5132 sayılı ilamı teminatın geri verilmesi davasının zamanaşımından dolayı reddi yolundaki hüküm ile ilgili olup bu ilamda; (Taraflar arasındaki nakil mukavelesi hükmünün 31.7.1943 tarihinde sona erdiği taraflarca kabul ve işbu dava 13.3.1950 tarihinde ikame edilmiş bulunmasına ve Ticaret Kanununun 889. maddesinde nakil mukavelesinden mütevellit bilumum hukuk davalarının bir sene geçmesiyle sakıt olacağı yazılı olup teminatın iadesi talebinin de sözü geçen nakil mukavelesine müteferri alacaklardan bulunmasına ve nakil ücretinin fazla ödendiği beyanıyla 10.5.1945 tarihinde davacıdan kesilen meblağın istirdadı talebi de aynı hükme tabi görülmesine binaen davacının yerinde olmayan temyiz itirazlarının reddiyle hükmün onanmasına) karar verildiği ve aynı dairenin benzeri konu ile ilgili 16.11.1965 tarih, 63/6171 E.65/95 sayılı ilamında ise (Dava, davacı nakliyecinin davalı taşıtana karşı taahhüt ettiği taşıma işi dolayısıyla ve bu taşıma işinin yerine getirilmesini teminen davalıya verdiği teminat mektubunun geri alınması davasıdır. Teminat mektuplarının esas sözleşmenin teferruatı olarak kabulü ve esas sözleşmenin tabi olacağı zamanaşımının onun hakkında da uygulanması teminat mektubu ve kefalet müesseselerinin mahiyet ve gayesine de uygun düşmez. Dava, teminat mektubunun aynına teveccüh eden bir istekte davacı nakliyeci davalıya teminat olarak ipotek verebilir veya şahsi kefalet gösterebilirdi. Bu takdirde ve aynı prensibin kabulü halinde bir senelik zamanaşımı süresinin veya şahsi kefalete de tatbiki gibi uygulanması mümkün olmayan bir sonuca gidilmesi icap eder ki, bu hal, teminat müessesesinin maksat ve gayesiyle bağdaşamaz. Hükmün davacı yararına bozulmasına) karar verildiği görülmüş ve bu suretle içtihat aykırılığının mevcudiyetine ve bu aykırılığın birleştirilmesine oyçokluğu ile karar verildikten sonra esasa geçilmiştir. 1) Taahhütleri ihtiva eden sözleşmelerde çok defa taraflardan biri, karşı tarafın vecibesini yerine getireceği konusunda geçerli bir banka teminatı istemekte ve bankalarca verilen bu gibi taahhüt belgelerine teminat mektubu denilmektedir. Banka teminat mektupları bir bakımdan üçüncü şahsın fiilini taahhüt niteliğinde olup daima yazılı şekilde düzenlenmektedir. Bu mektupta genellikle bankanın sorumlu olacağı en yüksek miktar rakamla gösterilmektedir. Bankanın sıfatı, teminatı veren olduğundan, taahhüdü; esas sözleşmeyi yapan taraflardan ve esas akitten ayrı ve tamamıyla müstakildir. Bankanın taahhüdü lehdarın borcunun geçerliliğine ve varlığına bağlı olmaksızın garanti taahhüdü olarak tecessüm eder. Banka bu teminat mektubu ile bir sözleşmeye bağlanmış şahsın vecibesini yerine getirmesini ve yerine getirmediği takdirde teminatı alan şahıs için doğacak tehlikeleri kısmen veya tamamen üzerine alır. Bir kimse, asıl borçlunun ileri sürebileceği itirazlara bakılmaksızın borcun yerine getirilmemesinden doğan zararın tazmini kabul etmesi halinde, o kimse garanti veren durumundadır. Üçüncü şahsın fiilini garanti eden, yani bu şahsın bir şey yapacağını başkasına vaat eden şahıs müstakil bir taahhüt altına girmiş olup, o şeyin yerine getirilmemesi halinde müspet ve karşılık mahiyette zarar ve ziyan tediyesine mecburdur. Garanti aktinin kefaletten farkı; kefilin borcu feri mahiyeti haiz, yani asıl borca munzam ikinci derecede bir taahhüt olduğu, kefil borcun tediye edilmemesi halinde tazminat vermeyi değil asıl borçluca icrası lazım olan taahhüdün ifasını, yani borcu ödemeyi üzerine aldığı halde; garanti veren kimsenin borcu, feri değil müstakil niteliği taşımış olmasıdır. Garanti veren, asıl taahhüdün icrasıyla değil, zarar ve ziyan tediyesiyle yükümlüdür. Teminat mektubunu veren banka, bir borç yüklendiğinden bu aktin borçlusu ve teminatı alan ise alacaklısı durumundadır. Sözleşme hükümlerini yerine getirme yönünden fiili taahhüt edilen üçüncü şahıs ise bu garanti sözleşmesinin taraflarından değildir. Bu garantinin geçerli olabilmesi için, bu fiilin üçüncü şahıs tarafından yapılabileceğinin düşünülmesi yeterlidir. Teminat altına alınan sonucun gerçekleşmesi halinde bu taahhüt ortadan kalkar. 2) İçtihat aykırılığı bulunan olaylarda taşıyıcının taşıma sözleşmesinin gereklerini yerine getireceği konusu banka tarafından verilen teminat mektubu ile taşıtan lehine teminat altına alınmış, taşıma akti yerine getirilmiş, teminat altına alınan fiiller gerçekleşmiş, teminat mektubunun iadesi gerektiği halde verilmediğinden, bu mektubun geri verilmesi hakkında dava açılmıştır. Davada taşıtan zamanaşımı definde bulunmuştur. Çözümlenmesi gereken konu; teminat mektubunu taşıyıcıya iade etmeyen davalı taşıtanın Türk Ticaret Kanunu’nun 767. maddesi ve kaldırılan 865 sayılı Ticaret Kanununun 889. maddelerine dayanmak suretiyle zamanaşımı definde bulunup bulunmayacağı ve böyle bir konuda sözü edilen zamanaşımının uygulanıp uygulanamayacağı üzerinde toplanmaktadır. Taşıma sözleşmesinin tarafları (taşıtan) ve (taşıyıcı); teminat mektubu ile taahhüt edilen garanti aktinin tarafları ise (taşıtan) ile (Banka)’dır. Kendi fiili taahhüt edilen - [Aynı Yerde Birden Fazla Ruhsatsız Bina İnşa Edilmesi Halinde Sanığa Her Bina için Ayrı Ceza Verilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/birden-fazla-ruhsatsiz-bina-insa-edilmesi/): İmar Kirliliğine Neden Olma Suçu: Birden Fazla Ruhsatsız Bina İnşa Edilmesi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu İmar kirliliğine neden olma – Madde 184 (1) Yapı ruhsatiyesi alınmadan veya ruhsata aykırı olarak bina yapan veya yaptıran kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Yapı ruhsatiyesi olmadan başlatılan inşaatlar dolayısıyla kurulan şantiyelere elektrik, su veya telefon bağlantısı yapılmasına müsaade eden kişi, yukarıdaki fıkra hükmüne göre cezalandırılır. (3) Yapı kullanma izni alınmamış binalarda herhangi bir sınai faaliyetin icrasına müsaade eden kişi iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (4) Üçüncü fıkra hariç, bu madde hükümleri ancak belediye sınırları içinde veya özel imar rejimine tabi yerlerde uygulanır. (5) Kişinin, ruhsatsız ya da ruhsata aykırı olarak yaptığı veya yaptırdığı binayı imar planına ve ruhsatına uygun hale getirmesi halinde, bir ve ikinci fıkra hükümleri gereğince kamu davası açılmaz, açılmış olan kamu davası düşer, mahkum olunan ceza bütün sonuçlarıyla ortadan kalkar. (6) İkinci ve üçüncü fıkra hükümleri, 12 Ekim 2004 tarihinden önce yapılmış yapılarla ilgili olarak uygulanmaz. 3194 sayılı İmar Kanunu Ruhsatsız veya ruhsat ve eklerine aykırı olarak başlanan yapılar – Madde 32 Bu Kanun hükümlerine göre; ruhsat alınmadan yapıya başlandığı veya ruhsat ve eklerine veya ruhsat alınmadan yapılabilecek yapılarda projelerine ve ilgili mevzuatına aykırı yapı yapıldığı ilgili idarece tespiti, fenni mesulce tespiti ve ihbarı veya herhangi bir şekilde bu duruma muttali olunması üzerine, belediye veya valiliklerce o andaki inşaat durumu tespit edilir. Yapı mühürlenerek inşaat derhal durdurulur. Yapının imar mevzuatına aykırı olduğuna dair bilgi, tapu kayıtlarının beyanlar hanesine kaydedilmek üzere ilgili idaresince tapu dairesine en geç yedi gün içinde yazılı olarak bildirilir. Aykırılığın giderildiğine dair ilgili idaresince tapu dairesine bildirim yapılmadan beyanlar hanesindeki kayıt kaldırılamaz. Durdurma, yapı tatil zaptının yapı yerine asılmasıyla yapı sahibine tebliğ edilmiş sayılır. Bu tebligatın bir nüshası muhtara bırakılır, bir nüshası da Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğüne gönderilir. Bu tarihten itibaren en çok bir ay içinde yapı sahibi, yapısını ruhsata uygun hale getirerek veya ruhsat alarak, belediyeden veya valilikten mühürün kaldırılmasını ister. Ruhsata aykırılık olan yapıda, bu aykırılığın giderilmiş olduğu veya ruhsat alındığı ve yapının bu ruhsata uygunluğu, inceleme sonunda anlaşılırsa, mühür, belediye veya valilikçe kaldırılır ve inşaatın devamına izin verilir. Aksi takdirde, ruhsat iptal edilir, ruhsata aykırı veya ruhsatsız yapılan bina, belediye encümeni veya il idare kurulu kararını müteakip, belediye veya valilikçe yıktırılır ve masrafı yapı sahibinden tahsil edilir. Yapı tatil tutanağının düzenlendiği tarihten itibaren bir ay içinde yapı sahibi tarafından yapının ruhsata uygun hale getirilmediğinin veya ruhsat alınmadığının ilgili idaresince tespit edilmesine rağmen iki ay içinde hakkında yıkım kararı alınmayan yapılar ile hakkında yıkım kararı alınmış olmasına rağmen altı ay içinde ilgili idaresince yıkılmayan yapılar, yıkım maliyetleri döner sermaye işletmesi gelirlerinden karşılanmak üzere Bakanlıkça yıkılabilir veya yıktırılabilir. Yıkım maliyetleri %100 fazlası ile ilgili idaresinden tahsil edilir. Bu şekilde tahsil edilememesi halinde ilgili idarenin 5779 sayılı Kanun gereğince aktarılan paylarından kesilerek tahsil olunur. Tahsil olunan tutarlar, Bakanlığın döner sermaye işletmesi hesabına gelir olarak kaydedilir. İdare tarafından ruhsata bağlanamayacağı veya aykırılıkların giderilemeyeceği tespit edilen yapıların ruhsatı üçüncü fıkrada düzenlenen bir aylık süre beklenmeden iptal edilir ve mevzuata aykırı imalatlar hakkında beşinci fıkra hükümleri uygulanır. Aynı Parsel Üzerinde Birden Fazla Ruhsatsız Bina İnşa Edilmesi Halinde Sanığa Her Bina için Ayrı Ceza Verilir mi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2014/268 Karar No: 2017/561 Karar Tarihi: 19.12.2017 Kararı veren Yargıtay Dairesi: 4. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi İçtihat Metni İmar kirliliğine neden olma suçundan sanık …\’nın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 184/1, 62 ve 53. maddeleri uyarınca iki kez 1 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin Silivri 1. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 22.07.2010 gün ve 269-664 sayılı hükümlerin, sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 4. Ceza Dairesince 26.06.2013 gün ve 27262-20360 sayı ile onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 08.10.2013 gün ve 187400 sayı ile; \”…Sanığın Hazineye ait aynı parsel üzerine aynı zamanda iki ayrı bina inşaa ettiği, binaların inşası devam ederken her iki bina ile ilgili olarak 30.04.2009 tarihli tek yapı tatil tutanağının düzenlendiği, suç duyurusu üzerine de kamu davası açıldığı, Sanık tarafından aynı zamanda aynı parsel üzerinde iki ayrı bina inşa edilmesi, tespitin de bu aşamada yapılması, tespitten sonra yeni bir binanın inşa edilmemesi ve aynı suç işleme kararıyla değişik zamanlarda bina inşasının söz konusu olmaması karşısında, sanığın eyleminin bir tek suçu oluşturduğu gözetilmeden aynı suçtan dolayı her bir bina için ayrı ayrı cezalandırılmasına karar verilmesinin usul ve kanuna aykırı olduğu…\” düşüncesiyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 4. Ceza Dairesince 20.03.2014 gün ve 32071-8649 sayı ile; itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; aynı parsel üzerinde ruhsatsız iki ayrı bina inşa ederek imar kirliliğine neden olma suçunu işleyen sanığın eyleminin tek suç mu yoksa iki ayrı suç mu oluşturduğunun belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; 30.04.2009 tarihli yapı tatil tutanağına göre; yapılan kontrolde kaba inşaatı yapılmış, tuğlaları örülü hâlde iki adet zemin kat üzeri çatı katı seviyesinde kaçak inşaat tespit edildiği, 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 32. maddesine dayanılarak yapının durdurularak mühürlendiği, Suça konu binalar hakkında belediye görevlilerince yapı tatil tutanağı düzenlenip sanık … hakkında suç duyurusunda bulunulması üzerine soruşturmanın başladığı, Silivri Kaymakamlığı Tapu Sicil Müdürlüğünün 08.04.2010 tarihli yazısı ile ekli tapu kaydına göre; Silivri ilçesi Sayalar köyü Güngörmez mevkii 3 pafta 268 parsel üzerinde bulunan 2400 metrekare yüzölçümlü tarla niteliğindeki taşınmazın mülkiyetinin Maliye Hazinesine ait olduğu ve sanık … tarafından işgal edildiği, 02.07.2010 tarihli keşif tutanağına göre; suça konu binaların Silivri ilçesi Sayalar köyü 268 parsel sayılı yer üzerinde bulunduğu, sanığın kullanımında olan yerin tel çit ile çevrildiğinin görüldüğü, kullanım alanı yaklaşık 2,5 dönüm olan taşınmazın baş tarafında tek katlı çatılı bir yapının, bu yapıya yaklaşık 30 metre mesafede ise ikinci bir yapının bulunduğu, kaba inşaatı biten bu yapıların oturulabilir nitelikte olmadıkları ve taşınmazın diğer kısımlarında ekili sebzelerin ve meyve ağaçlarının bulunduğu, Mahkemece yapılan keşif sonrası tanzim edilen 21.07.2010 tarihli bilirkişi - [Sigortalıya Ödenen Bedelin Rücuen Tahsili için Başlatılan Takibe ilişkin İtirazın İptali Davası Açılması](https://kayseriavukat.org.tr/sigortaliya-odenen-bedelin-rucuen-tahsili/): Sigortalıya Ödenen Bedelin Rücuen Tahsili Amacıyla Başlatılan Takibe ilişkin İtirazın İptali Davası Açılabilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2110 Karar No: 2018/1354 Karar Tarihi: 25.09.2018 Mahkemesi: Sulh Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki itirazın iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ümraniye 2. Sulh Hukuk Mahkemesince “davalı … yönünden davanın reddine, diğer davalı yönünden davanın kısmen kabulü ile itirazın kısmen iptaline” dair verilen 13.10.2012 tarihli ve 2010/1346 E., 2012/1193 K. sayılı karar davalı … vekili tarafından temyiz edilmekle; Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 25.11.2013 tarihli ve 2013/15467 E., 2013/16535 K. sayılı kararı ile; “…Davacı vekili; müvekkiline ait kasko sigortalı araca davalının sürücüsünün kusuru ile çarpması sonucu meydana gelen hasarın sigortalısına ödendiğine, ödenen bedelin rücuen tahsili amacıyla başlatılan takibe davalıların itiraz ettiklerini belirterek itirazın iptali ile takibin devamına ve davalıların %40 dan az olmamak üzere inkar tazminatıyla sorumlu tutulmalarına karar verilmesini talep etmiştir. Davalı … vekili; poliçe priminin ödenmemesi nedeniyle poliçenin daha sonra iptal edildiğini, kaza tarihi itibariyle geçerli bir sigorta poliçesi bulunmadığını bildirerek davanın reddini savunmuştur. Davalı … vekili, aracın diğer davalıya olay tarihi itibariyle ZMSS poliçesi ile sigortalandığını, primin poliçeyi düzenleyen acenteye peşin olarak ödendiğini, poliçe aslının kendisinde bulunduğunu, zararın davalı … şirketinden tahsil edilmesi gerektiğini savunmuştur. Mahkemece, davalı Birlik Sigorta AŞ. yönünden davanın reddine, diğer davalı yönünden itirazın iptali davasının kısmen kabulü ile itirazın kısmen iptali ile takibin 4183 TL asıl alacak, ve 542,63 TL işlemiş faiz ile birlikte toplam 4.725,63 TL üzerinden ve asıl alacağa takip tarihinden itibaren yasal faiz işletilmek sureti ile takibin devamına karar verilmiş; hüküm, davalı … vekilince temyiz edilmiştir. Dava, davacıya kasko sigorta poliçesi ile sigortalı araca, davalıların sürücü-işleten ve ZMSS sigortacısı olduğu aracın çarparak hasar vermesi sonucu sigortalıya ödenen tazminatın davalılardan rücuen tahsili istemine ilişkindir. Davalı Birlik Sigorta AŞ zarara neden olan aracın Trafik (ZMSS) Sigortacısı olup, bu davalı hakkındaki davanın reddi yönünde verilen hüküm davacı tarafından temyiz edilmeyip, bu durumda esasen bir davalının diğer davalı lehine verilmiş olan hükmü o davalı aleyhine temyiz etme hakkı yok ise de; zarara neden olan aracın işleten, sürücü ve sigortacısı olan davalıların sorumluluğu yasadan kaynaklanan müteselsil sorumluluk ve aralarındaki münasebetle ihtiyari dava arkadaşlığıdır. Müteselsil borçluluk niteliği itibariyle bölünebilen bir edimin birden fazla borçlusundan her birinin edimin tamamını ifa etmekle yükümlü olduğu bir borçluluk türü olup, borçlulardan birinin edimin tümünü ifa ederek alacaklıyı tatmin etmesi halinde, evvelce mevcut olmasa dahi ifayı gerçekleştiren borçlu ile diğer borçlular arasında bir hukuki ilişki doğacaktır. Alacaklıyı tatmin eden bir borçlu, kendisine isabet eden paydan daha fazla bir ödemede bulunduğu takdirde bu fazlalık ölçüsünde diğer borçlulara başvurabilecektir. Bu durum bir borçlunun alacaklıyı tatmin etmesi halinde diğer borçlularında alacaklı karşısında alacaklının tatmin edilmesi ölçüsünde borçtan kurtulmalarının (BK 145/1md.) doğal bir sonucudur. Buna bağlı olarak yasa koyucu da alacaklıyı tatmin eden borçlunun kendi payından fazla ödemede bulunması durumunda bu fazlalık ölçüsünde diğer borçlulara başvurabileceğini açıkça düzenlemiştir. (BK 146/1md.) Bu şekilde belirlenen hak o borçlunun rücu hakkıdır. Yasa koyucu kendi payından fazla ödemede bulunan bir borçluya tanıdığı rücu hakkını kuvvetlendirmek amacıyla (BK md.146/1) halefiyete de yer vermiştir. Açıklanan maddi hukuk hükümleri usul hukukunda dava olarak tezahür etmektedir. Müteselsil borçlular arasındaki ihtiyari dava arkadaşlığı nedeniyle hükmü temyiz etmeyenler hakkında lehe ya da aleyhe verilen kararın kesinleştiği düşünülebilirse de, kesinleşme sorumluluk davasına ilişkin olup, ardından görülecek rücu davası yönünden, yani borçlular arasındaki iç ilişki yönünden hüküm ifade etmez. Rücu davası dikkate alındığında temyiz eden davalıların davalı Birlik Sigorta AŞ hakkındaki hükmü temyizde hukuki yararı bulunduğu aşikardır. Zira sorumluluk davasındaki karar kesin hüküm oluşturmaz ise de rücu davası yönünden sorumluluk davasının kararı güçlü delil oluşturmaktadır. Hakkında güçlü delil oluşan davalının rücu davası yönünden sorumluluk davası hükmünü diğer müteselsil borçlu aleyhine temyiz etmesinde hukuki yararı vardır. İhtiyari dava arkadaşlarının sonradan birbirlerine karşı açacakları rücu davasında, esas alınacak mahkeme kararı, ihtilaf henüz önünde iken doğru olarak oluşmalı ve mahkeme davalıların ne oranda sorumlu tutulup tutulmayacaklarını sorumluluk davası sırasında halletmelidir. Bu kabul tarzı rücu davasında haksız yere temyiz edenler aleyhine güçlü delil oluşturmaması yönünden doğru olduğu gibi, usul ekonomisi yönünden de tarafları tatmin edecektir. Temyiz etmeyen tarafların usulü müktesep hakları da mahkemece icrai nitelikte bir hüküm kurulmayacağı, bozma sonrası kararın gerekçesinde, haklarındaki karar temyiz edilmediğinden kesinleşen davalılarında sorumluluk derecesinin tespit edilmesiyle yetinileceği dikkate alındığında ihlal edilmemiş olacaktır. (Yargıtay HGK 2009/16-428-483 sayılı ilamı) Yukarıdaki açıklamalar göz önüne alınarak somut olaya bakıldığında; davacı maddi tazminatın müteselsil sorumluluk hükümlerine göre davalılardan tahsili istemiyle işbu davayı açmış olup, mahkemece davalı Birlik Sigorta AŞ hakkındaki davanın reddine karar verilmiş, bu davalı hakkındaki hüküm davacı yanca temyiz edilmeyip sadece müteselsil sorumlu davalı vekili tarafından temyiz edilmiş olup, hükmü temyize gelmeyen davacı ile davalı sigortacı yönünden hüküm kesinleşmiş ve davalı … lehine, usulü müktesep hak oluşmuş ise de; temyiz eden davalı taraf davalı … şirketinden aralarındaki iç ilişkiye göre bunu rücu edebilir. Açıklanan nedenlerle, rücu davası ile borçlular arasındaki iç ilişki ve usul ekonomisi dikkate alındığında kararın temyizinde davalının hukuki yararının bulunduğunun kabulü zorunlu olduğu gibi, hakkındaki karar kesinleşen davalı … şirketinin hükmedilen maddi tazminat yönünden sorumluluğuna ilişkin değerlendirme yapılarak ve taraflar arasındaki iç ilişkide geçerli olmak üzere; mahkemece (sigorta şirketi yönünden usuli kazanılmış hakkın ihlal edilmemesi gerektiğinden) davalı … yönünden icrai nitelikte bir hüküm kurulmayarak, sadece, sorumlu olduğu hususunun tespitine yönelik hüküm kurulması gerektiğinden, hükmün bozulması gerekmiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; dosya kendisine gönderilen İstanbul Anadolu 13. Sulh Hukuk Mahkemesince önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava itirazın iptali istemine ilişkindir. Davacı vekili müvekkili şirkete kasko sigortalı olan araca davalıların işleteni ve zorunlu trafik sigorta şirketi oldukları aracın çarpması sonucu yaşanan kazada kaskolu aracın hasarlandığını, sigortalıya ödenen hasar bedelinin kazanın oluşunda tam kusurlu olan davalı taraftan rücuen tahsili amacıyla başlatılan icra takibine davalıların itiraz ettiklerini belirterek, vaki itirazın iptali ile davalıların icra inkâr tazminatıyla sorumlu tutulmalarını talep ve dava etmiştir. Davalı … vekili müvekkilinin aracının diğer davalı şirkete zorunlu trafik sigortası ile sigortalandığını, primin de poliçeyi düzenleyen acenteye peşin olarak ödendiğini ve poliçe aslının müvekkilinde bulunduğunu, zararın davalı … şirketinden tahsilinin gerektiğini belirterek davanın reddinin gerektiğini istemiştir. Davalı Birlik Sigorta A.Ş. vekili poliçenin - [Hakimin Reddine ilişkin Kararların Temyizi: Yargıtay Kararlarına Karşı Direnme Kararı Verilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/hakimin-reddine-iliskin-kararlarin-temyizi/): Hakimin Reddine ilişkin Kararların Temyizi 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Ret talebinin incelenmesi – Madde 42 (1) Hâkimin reddi talebine ilişkin karar, dosya üzerinden inceleme yapılarak da verilebilir. (2) Ret sebebi sabit olmasa bile, merci bunu muhtemel görürse, ret talebini kabul edebilir. (3) Ret sebepleri hakkında yemin teklif olunamaz. (4) Reddi istenen hâkim, ret hakkında merci tarafından karar verilinceye kadar o davaya bakamaz. Şu kadar ki, gecikmesinde sakınca bulunan iş ve davalar bunun dışındadır. Daha önce hakkındaki ret talebi mercice reddolunan hâkimin, aynı durum ve olaylara dayanarak yeniden reddedilmesi hâli, hâkimin davaya bakmasına engel oluşturmaz. (5) Ret talebinin merci tarafından kabul edilmemesi hâlinde, reddi istenen hâkim davaya bakmaya devam eder. (6) Ret talebinin, kötüniyetle yapıldığının anlaşılması ve esas yönünden kabul edilmemesi hâlinde, talepte bulunanların her biri hakkında beşyüz Türk Lirasından beşbin Türk Lirasına kadar disiplin para cezasına hükmolunur. (7) Hâkim hakkında aynı davada aynı tarafça ileri sürülen ret talebinin reddi hâlinde verilecek disiplin para cezası, bir önceki disiplin para cezasının iki katından az olamaz. (8) Disiplin para cezasının tahsili için, davaya bakan mahkeme, dosyanın geliş tarihinden başlayarak iki hafta içinde gereğini yapar. Ret talebine ilişkin kararlara karşı istinaf – Madde 43 (1) Esas hüküm bakımından istinaf yolu kapalı bulunan dava ve işlerde, hâkimin reddi talebiyle ilgili merci kararları kesindir. (2) Esas hüküm bakımından istinaf yolu açık bulunan dava ve işlerde ise ret talebi hakkındaki merci kararlarına karşı tefhim veya tebliği tarihinden itibaren bir hafta içinde istinaf yoluna başvurulabilir; bu hâlde 347 nci madde hükmü uygulanmaz. Bölge adliye mahkemesinin bu husustaki kararları kesindir. (3) Ret talebinin reddine ilişkin merci kararının bölge adliye mahkemesince uygun bulunmayarak kaldırılması veya ret talebinin kabulüne ilişkin merci kararının bölge adliye mahkemesince uygun bulunması hâlinde, ret sebebinin doğduğu tarihten itibaren reddedilen hâkimce yapılmış olan ve ret talebinde bulunan tarafça itiraz edilen esasa etkili işlemler, davaya daha sonra bakacak hâkim tarafından iptal olunur. Ret talebine ilişkin kararların temyizi – Madde 44 (1) Esas hüküm bakımından temyiz yolu kapalı bulunan dava ve işlerde, bölge adliye mahkemesi başkan ve üyelerinin reddine ilişkin bölge adliye mahkemesi kararları kesindir. (2) Esas hüküm bakımından temyiz yolu açık bulunan dava ve işlerde ise ret talebi hakkındaki karar, tefhim veya tebliği tarihinden itibaren bir hafta içinde temyiz edilebilir. Bu hâlde 347 nci madde hükmü uygulanmaz. Yargıtayın bu husustaki kararı kesindir. (3) Bölge adliye mahkemesi hâkiminin reddine ilişkin talebin reddi konusundaki kararın temyizi üzerine Yargıtayca bozulması veya ret talebinin kabulüne ilişkin kararın Yargıtayca onanması hâlinde, ret sebebinin doğduğu tarihten itibaren reddedilen hâkimce yapılmış olan ve ret talebinde bulunan tarafça itiraz edilen esasa ilişkin işlemler, davaya daha sonra bakacak olan bölge adliye mahkemesi tarafından iptal olunur. Hakimin Reddine ilişkin Kararların Temyizi Üzerine Verilen Yargıtay Kararlarına Karşı Direnme Kararı Verilebilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1550 Karar No: 2017/1406 Karar Tarihi: 22.11.2017 Mahkemesi: Sulh Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki hakimin reddi isteminden dolayı yapılan yargılama sonunda Konya 3. Sulh Hukuk Mahkemesince (merci), redd-i hakim talebinin kabulüne dair verilen 27.04.2015 gün ve 2015/31 D.İş., 2015/33 K. sayılı kararın incelenmesinin davacılar vekili ve yaşı küçük davacılar kayyımı tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 20. Hukuk Dairesi’nin 12.11.2015 gün ve 2015/9006 E., 2015/11052 K. sayılı kararı ile, \”…Taraflar arasında görülen dava sırasında davalılar vekili tarafından sunulan 10.04.2015 tarihli dilekçede özetle; \”…davaya konu uyuşmazlığın, yaşı küçükler …, … ve …\’ı temsilen kayyum … tarafından yapılan şirket hisse devir ve tapu devir işlemlerine onay verilip verilmemesi olmasına rağmen, mahkemece çekişmesiz yargıya tâbi bu uyuşmazlığın çekişmeli yargı işi haline getirildiği, kanuna açıkça aykırı görev ve yetki sınırını aşacak şekilde ara karar kurularak, tapu iptali ve tescil kararı verildiği, feragatle sona ermiş ve kesin hükümle sabit olan hususların kanuna açıkça aykırı olacak şekilde inceleme konusu yapıldığı, küçükler için yeni kayyum atandığı halde, dava da taraf olmayan Belma, Elif ve avukatlarının davaya kabul edildiğini…\” ileri sürerek reddi hâkim talebinde bulunmuştur. Reddedilen hâkim tarafından, hâkimin reddi talebinin reddi gerektiği yönünde görüş belirtilmesi üzerine, dosyayı inceleyen merci tarafından reddi hâkim talebinin kabulüne ilişkin verilen karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiş, Konya 3. Sulh Hukuk Mahkemesinin 02.06.2015 tarihli ek kararı ile; temyiz isteminde bulunanların hukukî yararı olmadığından temyiz isteminin reddine karar verilmiştir. Temyiz isteminin hukukî yarar yokluğundan reddine ilişkin ek karar ile birlikte merci tarafından verilen reddi hâkim talebinin kabulüne ilişkin hüküm, davacı vekilleri ve yaşı küçük davacılara atanan yeni kayyum tarafından temyiz edilmiştir. Dosyayı inceleyen mercii tarafından verilen 27.04.2015 tarihli reddi hâkim talebinin kabulüne ilişkin kararın yaşı küçük davacılara velayeten, anneye asaleten vekil tarafından temyiz edilmesi üzerine merci tarafından 02.06.2015 tarihinde; temyiz edenlerin hukukî yararı olmadığından temyiz taleplerinin reddine karar verilmişse de; Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun kanun yollarına ilişkin düzenlemesi incelendiğinde mahkemelerin temyiz isteminde bulunanların hukukî yararı olup olmadığını inceleme ve bu gerekçe ile istemi ret etme görev ve yetkisinin bulunmadığı anlaşıldığından mahkemece verilen temyiz talebinin reddine dair kararın kaldırılmasına karar verildikten sonra işin esasının incelenmesine geçildi; İncelenen dosya kapsamına göre, hâkimin reddi için ileri sürülen hususlar Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 36. maddesinde tanımı yapılan sebeplerden olmamasına rağmen, mercii tarafından, “2. Sulh Hukuk Mahkemesi hâkimliğince tesis edilen işlemlerin küçüklerin menfaatlerini korumak amacıyla hareket edildiği, bu konuda fazla hassasiyet gösterilmesi nedenleriyle hâkimlikçe bir başka olgunun amaçlanmadığı” kanaati ile hakimin reddi talebinin kabulüne karar verilmişse de, maddî bulgu ve delillerle desteklenmeyen soyut iddialar nedeni ile, hâkimin reddi talebinin kabulüne karar verilmesi, ileride giderilmesi mümkün olmayacak zararlara yol açacağından kabul edilemez. Aksi halde bir yerde görev yapan hâkimlerin, aynı yöntemle reddedilmesi sağlanarak, tabiî hâkim ilkesinin zedelenmesine yol açılacağı unutulmamalıdır. Hal böyle olunca, merciin, hâkimin reddi talebini kabul eden kararı usûl ve kanuna aykırıdır…\” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda merci tarafından önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava redd-i hâkim talebine ilişkindir. Taraflar arasında görülen dava sırasında davalılar vekili davaya konu uyuşmazlığın yaşı küçükler …, … ve …\’ı temsilen kayyım … tarafından yapılan şirket hisse devir ve tapu devir işlemlerine onay verilip verilmemesi olmasına rağmen, mahkemece çekişmesiz yargıya tabi bu uyuşmazlığın çekişmeli yargı işi haline getirildiği, kanuna açıkça aykırı görev ve yetki sınırını aşacak şekilde ara karar kurularak tapu iptali ve tescil kararı verildiğini, feragatle - [Destekten Yoksun Kalma Tazminatında Dul Kalan Eşin Yeniden Evlenme İhtimalinin Hesaplanması](https://kayseriavukat.org.tr/dul-kalan-esin-yeniden-evlenme-ihtimali/): Destekten Yoksun Kalma Tazminatında Dul Kalan Eşin Yeniden Evlenme İhtimalinin Hesaplanması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2038 Karar No: 2019/979 Karar Tarihi: 01.10.2019 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İstanbul Anadolu 11. Asliye Hukuk Mahkemesince maddi tazminat davasının kabulüne, manevi tazminat davasının kısmen kabulüne dair verilen 11.06.2013 tarihli ve 2011/304 E., 2013/207 K. sayılı karar davalılar Dubai Group Sigorta A.Ş., … Türk ve … vekilleri tarafından temyiz edilmekle; Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 19.01.2015 tarihli ve 2013/13891 E., 2015/456 K. sayılı kararı ile; “…Davacılar vekili, davalıların trafik sigortacısı, işleteni ve sürücüsü olduğu aracın tam kusurlu hareketi ile 04/05/2011 tarihinde müvekkillerinin eşi/babası/oğlu olan …’in içinde bulunduğu araca çarparak murisin ölümüne sebebiyet ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere davacı eş … ve davacı çocuk… için ayrı ayrı 1.000,00 TL destekten yoksun kalma tazminatının tüm davalılardan, davacı eş … ve davacı anne… için ayrı ayrı 50.000,00 TL, davacı çocuk için 25.000,00 TL manevi tazminatın sigorta şirketi dışındaki davalılardan kaza tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte müteselsilen tahsilini talep ve dava etmiş, ıslah dilekçesiyle maddi tazminat talebini 148.164,90 TL’ye yükseltmiştir. Davalılar, davanın reddini istemiştir. Mahkemece, toplanan delillere ve benimsenen bilirkişi raporuna dayanılarak, kazada davalı sürücü Ahmet’in tam kusurlu olduğu gerekçesiyle davacı eş … için 146.170,74 TL, davacı çocuk… için 1.994,16 TL destekten yoksun kalma tazminatının davalılardan (davalı … şirketi için poliçe limitiyle sınırlı ve dava tarihinden itibaren), davacı eş … ve davacı anne… için ayrı ayrı 25.000,00 TL, davacı çocuk için 10.000,00 TL manevi tazminatın davalılar … ve Ahmet’ten olay tarihinden işleyecek yasal faizi ile birlikte tahsiline karar verilmiş; hüküm, davalılar … Türk ve … vekili ile davalı …vekili tarafından temyiz edilmiştir. 1) Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillere, özellikle, oluşa ve dosya içeriğine uygun olarak düzenlenen uzman bilirkişi raporunda belirtilen kusur oranının hükme esas alınmasında bir usulsüzlük bulunmamasına ve manevi tazminatın takdirinde 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nun 47.maddesindeki (6098 sayılı TBK m. 56) özel haller dikkate alınarak hak ve nesafet kuralları çerçevesinde hüküm kurulmuş olmasına göre, davalıların aşağıdaki bendin dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir. 2) Dava, trafik kazasından kaynaklanan destek tazminatı ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Olay tarihi itibariyle 39 yaşında olan davacı eş …’in, yaşadığı çevre, sosyal ekonomik durumu itibariyle AYİM tablosuna göre yeniden evlenme ihtimali % 9 olup, davacının 18 yaşın altında bir çocuğunun bulunması dikkate alındığında ve çocuk için % 5 oranında indirim yapıldığında davacının yeniden evlenme ihtimali % 4 olmasına karşın, hükme esas alınan 11.02.2013 tarihli aktüer bilirkişi raporunda davacı eş …’ın rapor tarihi itibarıyla 41 yaşında olduğu ve çocuk sayısı gözetildiğinde evlenme şansı bulunmadığı belirtilerek tazminat hesaplanması doğru bulunmamıştır. Mahkemece, Dairemizin yerleşmiş uygulamasına göre eşin evlenme ihtimalinin olay tarihi itibarıyla AYİM tablosuna göre değerlendirilmesi suretiyle tazminatın hesaplanması için bilirkişiden ek rapor alınarak sonucuna göre karar verilmek üzere hükmün bozulması gerekmiştir…” gerekçesiyle ve oy çokluğu ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, trafik kazasından kaynaklanan maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacılar vekili; davalıların zorunlu trafik sigortacısı, işleteni ve sürücüsü olduğu aracın müvekkillerinin desteği …’in içinde bulunduğu araca çarparak ölümüne neden olduğunu, kazanın davalı tarafın kusuruyla meydana geldiğini ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere davacı eş … ve davacı çocuk… için 1.000,00’er TL destekten yoksun kalma tazminatının tüm davalılardan, davacı eş … ve davacı anne… için 50.000,00’er TL, davacı çocuk için 25.000,00TL manevi tazminatın sigorta şirketi dışındaki davalılardan kaza tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiş iken; ıslah dilekçesiyle maddi tazminat talebi 148.164,90TL’ye yükseltilmiştir. Davalı …Ş. vekili; müvekkili şirketin kusur oranı ve poliçe teminatındaki limit ile sınırlı olarak sorumluluğunun bulunduğunu, kusur oranını kabul etmediklerini, manevi tazminat taleplerinin poliçe teminatının kapsamı dışında kaldığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Davalı … Türk ve … vekili; kazanın meydana gelmesinde kendilerine atfedilebilecek bir kusur bulunmadığını belirterek davanın reddini istemiştir. Mahkemece; toplanan delillere ve benimsenen bilirkişi raporuna dayanılarak, kazada davalı sürücü Ahmet’in tam kusurlu olduğu gerekçesiyle davacı eş … için 146.170,74TL, davacı çocuk… için 1.994,16TL destekten yoksun kalma tazminatının davalılardan (davalı … şirketi için poliçe limitiyle sınırlı ve dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte), davacı eş … ve davacı anne… için 25.000,00’er TL, davacı çocuk için 10.000,00TL manevi tazminatın davalılar … ve Ahmet’ten olay tarihinden işleyecek yasal faizi ile birlikte tahsiline karar verilmiştir. Davalı …Ş. vekili ve davalılar … Türk ile … vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle oy çokluğu ile bozulmuştur. Yerel Mahkemece; 11.06.2013 tarihli karara esas alınan bilirkişi raporuna göre eşin evlenme şansı bulunmadığı kabul edildiğinden önceki kararda ısrar edilmesinin gerektiği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davalı …Ş. vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; destekten yoksun kalma tazminatı hesabında yeniden evlenme ihtimali oranı belirlenirken sağ kalan eşe ilişkin olarak olay tarihindeki verilerin mi yoksa rapor tarihindeki verilerin mi esas alınması gerektiği, burada varılacak sonuca göre mahkemece benimsenen bilirkişi raporunun hükme esas alınıp alınamayacağı noktasında toplanmaktadır. I) Ön Sorun Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında, işin esasının incelenmesinden önce; mahkemece “eşin olay tarihinde 39, hâlen (rapor tarihinde) 41 yaşında ve çocuk sayısına nazaran, yeniden evlenme şansı bulunmadığı” şeklinde görüş beyan eden bilirkişi raporu benimsenerek hüküm kurulduğu, kararın Özel Dairece; “dul kalan eşin yeniden evlenme ihtimalinin hesaplanmasında eşin olay tarihindeki yaşının nazara alınmasının ve AYİM tablosuna göre eşin %4 oranında evlenme ihtimali bulunduğundan bilirkişiden bu yönde ek rapor alınmasının gerektiği” gerekçesi ile bozulduğu, direnme adı altında verilen kararda ise “11.06.2013 günlü kararına esas alınan bilirkişi raporuna göre eşin evlenme şansı bulunmadığı kabul edildiğinden önceki kararda ısrar edilmesinin gerektiğinin belirtildiği”, direnme adı altında verilen bu karara karşı davalı …Ş. vekilince “hükmün gerekçe içermediği” de ileri sürülmek suretiyle temyiz yoluna başvurduğu dikkate alındığında; temyize konu direnme kararının, 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa) 141. maddesinin 3. fıkrası ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 297. maddeleri anlamında, direnme gerekçesi ihtiva edip etmediği dolayısıyla usulüne uygun bir direnme kararının bulunup bulunmadığı hususu ön - [Kesin Aciz Belgesinin Sunulmaması Halinde Tasarrufun İptali Davası Reddedilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/kesin-aciz-belgesinin-sunulmamasi/): Tasarrufun İptali Davasında Kesin Aciz Belgesinin Sunulmaması 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu Haciz tutanağı tanzimi – Madde 102 Taşınır bir malı haciz için mahallinde bir tutanak tutulur. Tutanakta alacaklı ve borçlunun isim ve şöhretleri, alacağın miktarı, haczin hangi gün ve saatte yapıldığı, haczedilen mallar ve takdir edilen kıymetleri ve varsa üçüncü şahısların iddiaları yazılır ve haczi icra eden memur tarafından imza edilir. Haczi talep edilen mal taşınmaz ise icra dairesi 91 inci madde mucibince haczi ait olduğu daireye tebliğ eder ve mahallinde tutulacak tutanakta taşınmazın nevi ve mahiyeti ve hududu ve lüzumlu vasıfları dercolunur. Evvelce ihtiyaten haczedilen şeylere icra haczi vazedildiği surette tutanağa ihtiyati haciz sahibinin dahi iştirak hakkı işaret olunur. Haczi kabil mallar kafi gelmezse veya hiç bulunmazsa bu hal tutanağa kaydolunur. Borç ödemeden aciz vesikası -Madde 105 Haczi kabil mal bulunmazsa haciz tutanağı 143 üncü maddedeki aciz vesikası hükmündedir. İcraca takdir edilen kıymete göre haczi kabil malların kifayetsizliği anlaşıldığı surette dahi tutanak muvakkat aciz vesikası yerine geçerek alacaklıya 277 nci maddede yazılı hakları verir. Borç ödemeden aciz vesikası – Madde 143 Alacaklı alacağının tamamını alamamış ve aciz vesikası düzenlenmesi için gerekli şartlar yerine gelmişse, icra dairesi kalan miktar için hemen bir aciz vesikası düzenleyip alacaklıya ve bir suretini de borçluya verir; bu belgeler hiçbir harç ve vergiye tâbi değildir. Aciz vesikasının bir nüshası da her il merkezinde Adalet Bakanlığınca tespit edilen icra dairesi tarafından tutulan özel sicile kaydedilmek üzere bu icra dairesine gönderilir. Aciz vesikası sicili aleni olup ne şekilde tutulacağı ve hangi hususları içereceği Adalet Bakanlığı tarafından hazırlanan yönetmelikle belirlenir. Bu vesika ile 105 inci maddedeki vesika borcun ikrarını mutazammın senet mahiyetinde olup alacaklıya 277 nci maddede yazılı hakları verir. Alacaklı aciz vesikasını aldığı tarihten bir sene içinde takibe teşebbüs ederse yeniden ödeme emri tebliğine lüzum yoktur. Aciz vesikasında yazılı alacak miktarı için faiz istenemez. Kefiller, müşterek borçlular ve borcu tekeffül edenler bu miktar için vermeğe mecbur oldukları faizlerden dolayı borçluya rücü edemezler. Bu borç, borçluya karşı, aciz vesikasının düzenlenmesinden itibaren yirmi yıl geçmesiyle zamanaşımına uğrar. Borçlunun mirasçıları, mirasın açılmasından itibaren bir sene içinde alacaklı hakkını aramamışsa, borcun zamanaşımına uğradığını ileri sürebilirler. Borçlu, aciz vesikasını düzenlemiş olan icra dairesine borcunu işlemiş faizleriyle birlikte her zaman ödeyebilir. İcra dairesi ödenen parayı alacaklıya verir veya gerektiğinde 9 uncu madde hükümleri dahilinde bir bankaya yatırır. Borcun bu şekilde tamamının ödenmesinden sonra aciz vesikası sicilden terkin edilir ve borçluya borcunu ödeyerek aciz vesikasını sicilden terkin ettirdiğine dair bir belge verilir. Aynı şekilde, icra takibi batıl ise veya iptal edilirse yahut borçlunun borçlu olmadığı mahkeme kararıyla sabit olursa ya da alacaklı icra takibini geri alırsa, aciz vesikası sicilden terkin edilir ve borçluya buna ilişkin bir belge verilir. İptal davası ve davacılar – Madde 277 İptal davasından maksat 278, 279 ve 280 inci maddelerde yazılı tasarrufların butlanına hükmettirmektir. Bu davayı aşağıdaki şahıslar açabilirler: 1 – Elinde muvakkat yahut kati aciz vesikası bulunan her alacaklı, 2 – İflas idaresi yahut 245 inci maddede ve 255 inci maddenin 3 üncü fıkrasında yazılı hallerde alacaklıların kendileri. Verilen Süreye Rağmen Kesin Aciz Belgesinin Sunulmaması Halinde Tasarrufun İptali Davası Reddedilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1791 Karar No: 2019/498 Karar Tarihi: 30.04.2019 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki tasarrufun iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ankara 22. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın usulden reddine dair verilen 13.12.2012 tarihli ve 2011/473 E., 2012/534 K. sayılı karar davacı vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 27.05.2014 tarihli ve 2013/4429 E., 2014/8417 K. sayılı kararı ile; \”…Davacı vekili, davalı borçlu Er-Ankara İnşaat Taah. Tem. …Tur. Elektr. Mim. Müh. San ve Tic. Ltd. Şti.\’nin alacaklılarından mal kaçırmak amacıyla 06 E… plakalı aracını 8.6.2011 tarihinde davalı …\’a sattığını, aracın halen dava dışı borçlu kooperatif başkanı ve eşi tarafından kullanıldığını belirterek davalılar arasındaki tasarrufların iptaline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı borçlu şirket vekili, aciz belgesi sunulmadığını, dava konusu aracı 46.400,00 TL bedelle sattıklarını belirterek davanın reddini savunmuştur. Davalı …, dava konusu aracı iyiniyetle ve 46.400,00 TL bedelle aldığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece iddia, savunma toplanan delillere göre, dava şartı niteliğindeki kesin aciz belgesi ibraz edilemediğinden ve edilemeyeceği anlaşıldığından davanın usulden reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dava 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 277 ve devamı maddeleri gereğince açılmış tasarrufun iptali istemine ilişkindir. Bu tür davaların dinlenebilmesi Mahkemenin de kabulünde olduğu gibi borçlu hakkında düzenlenmiş kati (İİK 143) veya geçici aciz belgesinin (İİK 105) sunulmuş olması şartına bağlıdır. Somut olayda davalı borçlu adına tapu sicil müdürlüğü, bankalara ve 3.kişilere yazılan haciz yazılarından borçlunun malı olmadığı, adına kayıtlı ve davacı tarafından haciz konulan 06 B… plakalı araç üzerinde de davacı haczinden önce banka rehni ve başka haciz bulunduğu, borçlunun ticaret sicil adresinde yapılan 23.8.2011 tarihli haciz tutanağından da borçlunun haczi kabil malının bulunmadığının belirlendiği anlaşıldığından 23.8.2011 tarihli haciz tutanağının 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 105. maddesi anlamında geçici aciz belgesi niteliğinde olduğu kabul edilerek taraf delillerinin toplanması ve dava konusu tasarrufun İİK 278, 279, 280 maddeler kapsamında iptale tabi olup olmadığı değerlendirilerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken eksik incelemeye dayalı hüküm tesisi isabetli görülmemiştir. Kabule göre de, kendisini vekille temsil ettiren davalı yararına AAÜT\’nin 7/2 maddesi gereğince maktu vekalet ücreti takdiri gerekirken nispi vekalet ücreti takdiri de doğru görülmemiştir…\” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 277 vd. maddelerine dayalı olarak açılan tasarrufun iptali istemine ilişkindir. Davacı vekili; 150.000,00TL alacağın tahsili amacıyla 16.09.2010 tarihinde Ankara 6. İcra Müdürlüğünün 2010/13490 sayılı takip dosyası ile davalı borçlu şirkete ve dava dışı Yapı Kooperatifine yönelik olarak icra takibi başlatıldığını, uzun süre borçlu şirketin tebliğe yarar adresinin bulunamadığını, en sonunda şirkete 7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun 35. maddesine göre tebliğ yapıldığını, takip kesinleştikten sonra borçlu şirketin ticaret sicilinde belirtilen adresine gidildiğinde de adresin kapalı olduğunun görüldüğünü, borçlu şirketin kayıtlı taşınmazının bulunmadığının anlaşıldığını, yapılan araştırmalara göre borçlu şirket adına kayıtlı olan 06 B… araca haciz işlemi uygulandığını, davalı borçlunun borca yetecek malı bulunmadığını, adına kayıtlı olan 06 - [Tazminat Davasında Yetkili Mahkeme: Trafik Kazasının Meydana Geldiği Yer Mahkemesi Kesin Yetkili midir](https://kayseriavukat.org.tr/tazminat-davasinda-yetkili-mahkeme/): Tazminat Davasında Yetkili Mahkeme 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Genel yetkili mahkeme – Madde 6 (1) Genel yetkili mahkeme, davalı gerçek veya tüzel kişinin davanın açıldığı tarihteki yerleşim yeri mahkemesidir. (2) Yerleşim yeri, 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu hükümlerine göre belirlenir. Davalının birden fazla olması hâlinde yetki – Madde 7 (1) Davalı birden fazla ise dava, bunlardan birinin yerleşim yeri mahkemesinde açılabilir. Ancak, dava sebebine göre kanunda, davalıların tamamı hakkında ortak yetkiyi taşıyan bir mahkeme belirtilmişse, davaya o yer mahkemesinde bakılır. (2) Birden fazla davalının bulunduğu hâllerde, davanın, davalılardan birini sırf kendi yerleşim yeri mahkemesinden başka bir mahkemeye getirmek amacıyla açıldığı, deliller veya belirtilerle anlaşılırsa, mahkeme, ilgili davalının itirazı üzerine, onun hakkındaki davayı ayırarak yetkisizlik kararı verir. Haksız fiilden doğan davalarda yetki – Madde 16 (1) Haksız fiilden doğan davalarda, haksız fiilin işlendiği veya zararın meydana geldiği yahut gelme ihtimalinin bulunduğu yer ya da zarar görenin yerleşim yeri mahkemesi de yetkilidir. 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu Görevli ve Yetkili Mahkeme – Madde 110 İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer kamu kuruluşları olan araçların sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları dâhil, bu Kanundan doğan sorumluluk davaları, adli yargıda görülür. Zarar görenin kamu görevlisi olması, bu fıkra hükmünün uygulanmasını önlemez. Hemzemin geçitte meydana gelen tren-trafik kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır. Motorlu araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar, sigortacının merkez veya şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu yer mahkemelerinden birinde açılabileceği gibi kazanın vuku bulduğu yer mahkemesinde de açılabilir. Tazminat Davasında Yetkili Mahkeme: Trafik Kazasının Meydana Geldiği Yer Mahkemesi Kesin Yetkili midir Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1100 Karar No: 2019/593 Karar Tarihi: 21.05.2019 Mahkemesi: Ticaret Mahkemesi Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ankara 6. Asliye Ticaret Mahkemesi’nce “mahkemenin yetkisizliğine” dair verilen 12.11.2012 tarihli ve 2012/229 E., 2012/524 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davacılar vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 17. Hukuk Dairesi’nin 24.03.2014 tarihli ve 2013/893 E., 2014/4270 K. sayılı kararı ile; \”… Davacı vekili, müvekkillerin murisi ve desteği …\’ın davalının işleteni ve trafik sigortacısı olduğu aracın karıştığı trafik kazası sonucu hayatını kaybettiğini belirterek davacı eş ve çocuklar için 140.000,00 TL manevi tazminat talep etmiştir. Davalı Has Diyarbakır vekili, olayda davalıların ikametgahı yerine, yetkisiz Ankara Ticaret Mahkemesinde davanın açılması nedeni ile yetki itirazında bulunduklarını, davanın kazanın meydana geldiği yer mahkemesi olan Ağrı Tutak Asliye Hukuk Mahkemesinde görülmesi gerektiğini belirtip, davanın reddi gerektiğini savunmuştur. Davalı Zürich sigorta vekili, yetkili mahkemenin İstanbul mahkemeleri olduğunu belirterek, davanın reddi gerektiğini savunmuştur. Mahkemece, toplanan delillere göre, davalıların tamamı hakkında, haksız fiilin işlendiği yer olan Ağrı Tutak mahkemelerinin ortak yetkiyi taşıyan yer olması nedeni ile mahkemenin yetkisizliğine karar verilmiş, hüküm; davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dava, trafik kazası nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. 1086 sayılı (mülga) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 9. maddesinin 2. fıkrası; \”Davalı birden fazla ise, dava bunlardan birisinin ikametgahı mahkemesinde açılır. Şu kadar ki, kanunda dava sebebine göre, davalıların tamamı hakkında ortak yetkiyi taşıyan bir mahkeme kabul edilmiş ise, davaya o mahkemede bakılır. Ancak davanın sırf davalılardan birini kendi mahkemesinden başka bir mahkemeye getirmek amacıyla açıldığı belirtilen veya başka delillerle anlaşılırsa mahkeme onun hakkındaki davayı ayırarak yetkisizlik kararı verir\” hükmünü içermektedir (6100 sayılı HMK m. 6, 7). Yine aynı Kanun\’un 21. maddesinde ise \”Haksız bir fiilden mütevellit dava o fiilin vuku bulduğu mahal mahkemesinde ikame olunabilir\” hükmü yer almaktadır (HMK m. 16). Diğer taraftan, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun \”Hukuki Sorumluluk ve Sigorta\” başlıklı sekizinci kısmının beşinci bölümünde \”Ortak Hükümler\” ana başlığı altında \”Yetkili Mahkeme\” alt başlıklı 110. maddesinde ise; \”Motorlu araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar, sigortacının merkez veya şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu yer mahkemelerinden birinde açılabileceği gibi, kazanın vuku bulduğu yer mahkemesinde de açılabilir\” ifadesine yer verilmiştir. Bilindiği gibi ilke olarak bir davada, davalı sayısı birden fazla ise, dava bunlardan birisinin ikametgahı mahkemesinde açılabileceği gibi (HUMK md. 9/II.c.1), aynı Kanun\’un 21. maddesi uyarınca haksız fiilin vuku bulduğu yer mahkemesinde de açılabilir. Bunların yanında ve öncelikle 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 110. maddesi uyarınca, motorlu araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar, ihtiyari ve zorunlu sorumluluk sigortası yapan şirketler aleyhine de işleten ve sürücü ile birlikte açılması halinde hem bu kanun hem de 1086 sayılı (mülga) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 9. maddesi uyarınca bu davalılardan birinin ikametgahı mahkemesinde de açılabilir. Karayolları Trafik Kanunu’nun 110. madde son cümlesinde yer alan kazanın vuku bulduğu yer mahkemesinde de, dava açılabileceği kuralı kesin yetki kuralı olmayıp, davacıya tanınan bir seçimlik haktır. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun haksız fiillerde yetkiyi düzenleyen 16. maddesinde de esasen HMK\’nın 7/I-2. cümlesindeki düzenleme anlamında kesin yetki söz konusu değildir. Bir dava için birden fazla (genel ve özel) yetkili mahkeme varsa, davacı, bu mahkemelerden birinde dava açmak hususunda bir seçimlik hakka sahiptir. Davacı, davasının bu genel ve özel yetkili mahkemelerden hiç birisinde açmaz ve yetkisiz bir mahkemede açar ise, o zaman seçme hakkı davalılara geçer. Somut olayda, işleten ve kazaya karışan aracın trafik sigortasına yöneltilen davada, dava davalılardan sigorta şirketinin acentasının bulunduğu yerde açılmış olması bakımından yetki itirazının reddiyle işin esasına girilerek tarafların iddia ve savunmalarıyla delillerinin toplanması sonucu varılacak sonucu göre karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu şekilde yetkisizlik kararı verilmesi doğru olmamış, bozmayı gerektirmiştir…\” gerekçesiyle oy çokluğu ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, trafik kazasından kaynaklanan tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili, müvekkillerinin murisi/desteği olan …\’ın davalılardan birinin işleteni diğerinin ihtiyari mali mesuliyet sigortacısı olduğu 34 YJG 21 plaka sayılı aracın karıştığı tek yanlı trafik kazasında yaşamını yitirdiğini belirterek toplam 140.000,00TL manevi tazminatın tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı Has Diyarbakır Seyahat Turizm İnşaat Petrol Market Tic. Ltd. Şti. vekili, olayda davalıların ikametgâhı yerine, yetkisiz Ankara Ticaret Mahkemesinde davanın açılması nedeni ile yetki itirazında bulunduklarını, davanın kazanın meydana geldiği yer mahkemesi olan Ağrı Tutak Asliye Hukuk Mahkemesinde görülmesi gerektiğini belirtip, davanın reddi gerektiğini savunmuştur. Davalı Zürich Sigorta A.Ş. vekili, yetkili mahkemenin İstanbul Mahkemeleri olduğunu belirterek, davanın reddini talep etmiştir Mahkemece, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 7. maddesi gereğince davalılar birden fazla ise davanın - [Otoparka Bırakılan Aracın Çalınması Halinde Otopark Görevlilerinden Rücuen Tazminat Talep Edilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/otoparka-birakilan-aracin-calinmasi/): Otoparka Bırakılan Aracın Çalınması 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu Halefiyet – Madde 1472 (1) Sigortacı, sigorta tazminatını ödediğinde, hukuken sigortalının yerine geçer. Sigortalının, gerçekleşen zarardan dolayı sorumlulara karşı dava hakkı varsa bu hak, tazmin ettiği bedel kadar, sigortacıya intikal eder. Sorumlulara karşı bir dava veya takip başlatılmışsa, sigortacı, mahkemenin veya diğer tarafın onayı gerekmeksizin, halefiyet kuralı uyarınca, sigortalısına yaptığı ödemeyi ispat ederek, dava veya takibi kaldığı yerden devam ettirebilir. (2) Sigortalı, birinci fıkraya göre sigortacıya geçen haklarını ihlal edici şekilde davranırsa, sigortacıya karşı sorumlu olur. Sigortacı zararı kısmen tazmin etmişse, sigortalı kalan kısımdan dolayı sorumlulara karşı sahip olduğu başvurma hakkını korur. 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu İtirazın iptali – Madde 67 Takip talebine itiraz edilen alacaklı, itirazın tebliği tarihinden itibaren bir sene içinde mahkemeye başvurarak, genel hükümler dairesinde alacağının varlığını ispat suretiyle itirazın iptalini dava edebilir. Bu davada borçlunun itirazının haksızlığına karar verilirse borçlu; takibinde haksız ve kötü niyetli görülürse alacaklı; diğer tarafın talebi üzerine iki tarafın durumuna, davanın ve hükmolunan şeyin tahammülüne göre, red veya hükmolunan meblağın yüzde yirmisinden aşağı olmamak üzere, uygun bir tazminatla mahkum edilir. İtiraz eden veli, vasi veya mirasçı ise, borçlu hakkında tazminat hükmolunması kötü niyetin sübutuna bağlıdır. Birinci fıkrada yazılı itirazın iptali süresini geçiren alacaklının umumi hükümler dairesinde alacağını dava etmek hakkı saklıdır. Bu Kanunda öngörülen icra inkar tazminatı, kötü niyet tazminatı ve benzeri tazminatların tespitinde, takip talebi veya davadaki talep esas alınır. Otoparka Bırakılan Aracın Çalınması Halinde Otopark Görevlilerinden Rücuen Tazminat Talep Edilebilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/17-3076 Karar No: 2018/498 Karar Tarihi: 21.03.2018 Özet: Davalıların, Borçlar Kanunu hükümleri gereğince teslim alınan aracın başkaları tarafından götürülmemesi veya çalınmaması için her türlü tedbiri alma yükümlülüğü vardır. Otopark görevlisi dışındaki davalılar da istihdam eden konumundadır. Dosya kapsamındaki belgelerden otopark alanının işletmenin hakimiyet alanı içinde olduğu belirlenmiştir. Bu durumda, aracın park edilmek üzere görevliye tesliminden sonra otopark görevlisinin aracı uygun şekilde park edip, vedia akdinin de gerektirdiği şekilde özen gösterip aracı kilitlemek ve hatta kapıların kilitli olduğunu kontrolünü müteakip anahtarın kendisi dışında başka bir kişi ya da kişilerin ulaşamayacağı bir yerde muhafazasını sağladıktan sonra diğer müşterilerin araçları ile ilgilenmesi gerekir. Nitekim sigortalı araç maliki de bu saik ile hareket ederek, aracın güvenli bir yere park edileceği ve anahtarlarının da güvenli bir şekilde muhafaza edileceği inancıyla aracını emin sıfatı ile davalı otopark görevlisine teslim ettiğinin kabulü gerekmekte olup, aracın teslimi takiben 45 dakika sonra çalınması nedeniyle araç malikinin aracın çalındığı andaki konumunu bilmesi kendisinden beklenemez. Anahtarları üzerinde 45 dakika süre ile aracın bekletilmesi hayatın olağan akışına aykırıdır. Eş anlatımla, araç teslim edildiğinde poliçedeki özel şart ihlal edilmemiştir. Bu özel şartı ihlal etmeyeceği düşüncesi ile hareket edilerek taraflar arasında vedia akdi kurulmuştur. Araç işleteninin aracın yeterli muhafazası sağlanmadan 45 dakika boyunca anahtarları üzerinde, her an çalınabilecek şekilde bırakılmasına rıza gösterdiğinin kabulü mümkün değildir. Taraflar arasındaki bu sözleşmesel sorumluluklar ve halefiyete ilişkin düzenlemeler gereğince davalılar meydana gelen zarardan sorumludurlar. Bu nedenle de mahkemece zarar kapsamı araştırılıp sonucuna göre bir karar verilmedir. (2004 s. K. md. 67) (818 s. K. md. 55, 463, 464, 481) (6762 s. K. md. 1278, 1301) Taraflar arasındaki itirazın iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İstanbul 20. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 27.09.2011 gün ve 2008/61 E., 2011/320 K. sayılı karar davacı vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 11.06.2012 gün ve 2012/3749 E., 2012/7627 K. sayılı kararı ile, “…Davacı vekili, tüm araç sigortası ile sigortalı aracın davalıların işlettikleri otoparkta çalınması nedeni ile araç malikine ödenen tazminatın tahsili için yapılan icra takibine itirazın iptaline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı … ile … vekili, müvekkilinin işlettiği işyerinin otopark hizmeti olmadığını ancak arabası ile gelen müşterilerine park yeri gösterdiklerini, davacıya sigortalı araç sürücünün aracı kendilerine teslim etmediğini, aracın anahtarını üzerinde bırakan sürücünün kusurlu olduğunu, sigorta bedeli 64.000 TL olan araç için 74.000 TL olarak yapılan lütuf ödemesinden sorumluluğun kendilerine yüklenemeyeceğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Diğer davalı …, davaya cevap vermemiştir. Mahkemece, sigortalı araç sahibinin aracı kendi rızası ile otopark görevlisi davalıya teslimi ile taraflar arasında vedia sözleşmesi kurulmuş olsa da, aracın çalındığı anda otopark görevlisi davalı …\’ün fiili sorumluluğu altında olduğundan adı geçen davalı, dava dışı sigortalının \”sigortalının fiillerinden sorumlu bulunduğu kişiler\” konumunda olduğu gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dava, kasko sigorta sözleşmesinden kaynaklanan rücuen tazminat talebine ilişkindir. Dosya kapsamına göre davalı …’ın işlettiği lokantaya müşteri olarak gelen dava dışı sigortalının aracı, lokantanın otopark görevlisinin yedine terk edildikten sonra otoparktan çalındığı, dolayısı ile vedia sözleşmesinin kurulduğu hususunda ihtilaf yoktur. Sorun araç yedine terk edilen otopark görevlisinin hangi tarafın \”fiillerinden sorumlu bulunduğu kişi\” konumunda olduğunun tespitindedir. Vedia, bir akittir ki onunla tevdi edilen şeyi alan, mudi tarafından verilen şeyi kabul ve onu emin bir mahalde korumayı deruhte eder. Saklayan, mudinin talebi üzerine, saklananı geri vermekle yükümlüdür. (BK md.463 vd.) Umumi ahırları ve garajları idare edenler içerilerine konulan veya getirilen veya kendileri veya müstahdemleri tarafından kabul olunan otomobil, hayvanat ve araba ve koşum ve sair teferruatının ziya ve hasarından ve çalınmasından zararın müdi veya onu ziyaret veya ona refakat eden veya onun hizmetinde bulunan kimseye isnadı kabil olduğunu veya mücbir sebeplerden veya tevdi olunan eşyanın mahiyetinden neşet ettiğini ispat etmedikçe, mes\’ul olur. Şu kadar ki kabul edilen otomobil ve hayvanlar ve arabalar ve onların teferruatı hakkındaki mes’uliyet, garaj ve ahır sahibine veya müstahdemlerine bir kusur isnat olunamazsa, beher müdi için yüz lirayı tecavüz edemez. (BK md.481) Mukavelede aksine hüküm olmadıkça sigortacı, sigorta ettiren veya sigortadan faydalanan kimsenin yahut fiillerinden hukuken mesul bulundukları kimselerin kusurlarından doğan hasarları tazmin ile mükelleftir. (Ticaret Kanunu md.1278) Somut olayda; davalı …\’ın işlettiği lokantaya gece saatlerinde gelen sigortalı araç maliki, aracı, lokantanın müşterilerine \”ait araçları otoparkına yerleştirme görevli davalı …\’ün yedine terk edip yemek yenilen alana girmiş, anahtarı üzerinde olan araç otopark görevlisinin bir başka müşteriye ait araçla ilgilenir iken 45 dakika kadar sonra kimliği meçhul kişilerce çalınmıştır. Olayı takiben kolluk görevlilerine ifade veren davalı otopark görevlisi aracın kendilerine tesliminden 45 dakika kadar sonra otoparktan çalındığını ifade etmiştir. Keza işletmenin idaresinden sorumlu davalı … de aracın otoparktan çalındığını ifade etmiştir. Yukarıda yazılı kanun hükümleri gereğince; teslim alan aynı zamanda aracın başkaları tarafından - [Menfi Tespit Davası, Tasarrufun İptali Davasında Bekletici Sorun Yapılabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/tasarrufun-iptali-davasinda-bekletici-sorun/): Tasarrufun İptali Davasında Bekletici Sorun 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu İptal davası ve davacılar – Madde 277 İptal davasından maksat 278, 279 ve 280 inci maddelerde yazılı tasarrufların butlanına hükmettirmektir. Bu davayı aşağıdaki şahıslar açabilirler: 1 – Elinde muvakkat yahut kati aciz vesikası bulunan her alacaklı, 2 – İflas idaresi yahut 245 inci maddede ve 255 inci maddenin 3 üncü fıkrasında yazılı hallerde alacaklıların kendileri. İvazsız tasarrufların butlanı – Madde 278 Mütat hediyeler müstesna olmak üzere, hacizden veya haczedilecek mal bulunmaması sebebiyle acizden yahut iflasın açılmasından haczin veya aciz vesikası verilmesinin sebebi olan yahut masaya kabul olunan alacaklardan en eskisinin tesis edilmiş olduğu tarihe kadar geriye doğru olan müddet içinde yapılan bütün bağışlamalar ve ivazsız tasarruflar batıldır. Ancak, bu müddet haciz veya aciz yahut iflastan evvelki iki seneyi geçemez. Aşağıdaki tasarruflar bağışlama gibidir. 1. Karı ve koca ile usul ve füru, sıhren üçüncü dereceye kadar (bu derece dahil) hısımlar, evlat edinenle evlatlık arasında yapılan ivazlı tasarruflar, 2. Akdin yapıldığı sırada, kendi verdiği şeyin değerine göre borçlunun ivaz olarak pek aşağı bir fiyat kabul ettiği akitler, 3. Borçlunun kendisine yahut üçüncü bir şahıs menfaatine kaydı hayat şartiyle irat ve intifa hakkı tesis ettiği akitler ve ölünceye kadar bakma akitleri, Acizden dolayı butlan – Madde 279 Aşağıdaki tasarruflar borcunu ödemiyen bir borçlu tarafından hacizden veya mal bulunmaması sebebile acizden yahut iflasın açılmasından evvelki bir sene içinde yapılmışsa yine batıldır: 1– Borçlunun teminat göstermeği evvelce taahhüt etmiş olduğu haller müstesna olmak üzere borçlu tarafından mevcut bir borcu temin için yapılan rehinler; 2– Para veya mutat ödeme vasıtalarından gayrı bir suretle yapılan ödemeler; 3– Vadesi gelmemiş borç için yapılan ödemeler. 4-  Kişisel hakların kuvvetlendirilmesi için tapuya verilen şerhler. Bu tasarruflardan istifade eden kimse borçlunun hal ve vaziyetini bilmediğini ispat eylerse iptal davası dinlenmez. Zarar verme kastından dolayı iptal – Madde 280 Malvarlığı borçlarına yetmeyen bir borçlunun, alacaklılarına zarar verme kastıyla yaptığı tüm işlemler, borçlunun içinde bulunduğu malî durumun ve zarar verme kastının, işlemin diğer tarafınca bilindiği veya bilinmesini gerektiren açık emarelerin bulunduğu hâllerde iptal edilebilir. Şu kadar ki, işlemin gerçekleştiği tarihten itibaren beş yıl içinde borçlu aleyhine haciz veya  iflâs yoluyla takipte bulunulmuş olmalıdır. Üçüncü şahıs, borçlunun karı veya kocası, usul veya füruu ile üçüncü dereceye kadar (bu derece dahil) kan ve sıhri hısımları, evlat edineni veya evlatlığı ise borçlunun birinci fıkrada beyan olunan durumunu bildiği farz olunur. Bunun hilafını üçüncü şahıs, ancak 279  uncu maddenin son fıkrasına göre isbat edebilir. Ticari işletmenin veya işyerindeki mevcut ticari emtianın tamamını veya mühim bir kısmını devir veya satın alan yahut bir kısmını iktisapla beraber işyerini sonradan işgal eden şahsın, borçlunun alacaklılarını ızrar kasdını bildiği ve borçlunun da bu hallerde ızrar kasdiyle hareket ettiği kabul olunur. Bu karine, ancak iptal davasını açan alacaklıya devir, satış veya terk tarihinden en az üç ay evvel keyfiyetin yazılı olarak bildirildiğini veya ticari işletmenin bulunduğu yerde görülebilir levhaları asmakla beraber Ticaret Sicili Gazetesiyle; bu mümkün olmadığı takdirde bütün alacaklıların ıttılaını temin edecek şekilde münasip vasıtalarla ilan olunduğunu ispatla çürütülebilir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Bekletici sorun – Madde 165 (1) Bir davada hüküm verilebilmesi, başka bir davaya, idari makamın tespitine yahut dava konusuyla ilgili bir hukuki ilişkinin mevcut olup olmadığına kısmen veya tamamen bağlı ise mahkemece o davanın sonuçlanmasına veya idari makamın kararına kadar yargılama bekletilebilir. (2) Bir davanın incelenmesi ve sonuçlandırılması başka bir davanın veya idari makamın çözümüne bağlı ise mahkeme, ilgili tarafa görevli mahkemeye veya idari makama başvurması için uygun bir süre verir. Bu süre içinde görevli mahkemeye veya idari makama başvurulmadığı takdirde, ilgili taraf bu husustaki iddiasından vazgeçmiş sayılarak esas dava hakkında karar verilir. Alacağın Varlığına İlişkin Menfi Tespit Davası Tasarrufun İptali Davasında Bekletici Sorun Yapılabilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/17-2361 Karar No: 2017/1371 Karar Tarihi: 15.11.2017 Özet: Tasarrufun iptali davasına dayanak olan takiplere konu senetler nedeniyle, diğer bir anlatımla alacağın varlığı konusunda açılmış bulunan bir menfi tespit davası bulunduğuna ve bu dava sonucunda verilecek olan kararın alacağın varlığı ya da yokluğu hususunda bir hüküm içereceği sabit olduğuna göre eldeki davanın sonucunu etkileyeceği tartışmasızdır. Kaldı ki açılan menfi tespit davasında icra takibine konu 10.000,00 TL bedelli senet yönünden verilen kabul kararı alacaklı tarafından temyiz edilmemiş, 80.000,00 TL bedelli senet yönünden verilen ret kararı da Yargıtay 19. Hukuk Dairesi tarafından istemin kabulü gerektiğinden bahisle bozulmuştur. O hâlde, mahkemece belirtilen menfi tespit davasının bekletici sorun yapılması Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 165. maddesi gereğidir. Bu durumda, somut uyuşmazlıkta bozma kararı sonrasında açılan menfi tespit davasının sonucunun beklenerek, oluşacak duruma göre bir karar verilmesi gerekir. (2004 S. K. m. 277, 278, 279, 280) (6100 S. K. m. 114, 115, 165) Taraflar arasındaki tasarrufun iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Aksaray 2. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 29.06.2011 gün ve 2010/192 E., 2012/279 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davalılar …, H. C. ve … vekillerince ayrı ayrı istenilmesi üzerine, Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 19.11.2013 gün ve 2012/13280 E., 2013/16004 K. sayılı kararı ile: “…Davacı vekili davalı …\’ın müvekkiline olan borcu nedeniyle hakkında yaptıkları icra takibi sırasında borcuna yetecek haczi kabil malının bulunmadığını ancak alacaklılardan mal kaçırmak amacı ile kendisine ait 2298 ada 8 sayılı parsel üzerindeki 5 nolu bağımsız bölümü davalı …\’a, 11 nolu bağımsız bölümü davalı …\’a onun da diğer davalı …\’a sattığını öne sürerek yapılan tasarrufların iptalini talep etmiştir. Davalılar davanın reddini savunmuşlardır. Mahkemece ivazlar arasında fahiş fark olması ve davalıların birbirini tanımaları nedeniyle davanın kabulüne karar verilmiş; hüküm, davalılar …, … ve … vekilleri tarafından ayrı ayrı temyiz edilmiştir. Dava İcra ve İflas Kanunu\’nun 277 ve devamı maddeleri uyarınca açılan tasarrufun iptali istemine ilişkindir. İptal davasından maksat 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu\’nun 278, 279 ve 280. maddelerinde yazıldığı gibi alacağın tahsilini temin için borcun doğumundan sonra yapılan tasarrufların iptaline hükmettirmektir. Bu davanın önkoşulu ise, borçlu hakkında alınmış kesin veya geçici aciz belgesinin (İİK 277 md) bulunmasıdır. Ön koşulun bulunması halinde ise İcra ve İflas Kanunu\’nun 278, 279 ve 280. maddelerinde yazılı iptal şartlarının bulunup bulunmadığı araştırılmalıdır. Özellikle İcra ve İflas Kanunu\’nun 278. maddede akdin yapıldığı sırada kendi verdiği şeyin değerine göre borçlunun ivaz olarak pek aşağı bir fiyat kabul ettiği ve yasanın bağışlama - [Manevi Tazminat Miktarının Belirlenmesi: Tarafların Sosyal Durumu ile Paranın Alım Gücünün Gözetilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/manevi-tazminat-miktarinin-belirlenmesi/): Manevi Tazminat Miktarının Belirlenmesi 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Manevi tazminat – Madde 56 Hâkim, bir kimsenin bedensel bütünlüğünün zedelenmesi durumunda, olayın özelliklerini göz önünde tutarak, zarar görene uygun bir miktar paranın manevi tazminat olarak ödenmesine karar verebilir. Ağır bedensel zarar veya ölüm hâlinde, zarar görenin veya ölenin yakınlarına da manevi tazminat olarak uygun bir miktar paranın ödenmesine karar verilebilir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu Hâkimin takdir yetkisi – Madde 4 Kanunun takdir yetkisi tanıdığı veya durumun gereklerini ya da haklı sebepleri göz önünde tutmayı emrettiği konularda hâkim, hukuka ve hakkaniyete göre karar verir. Manevi Tazminat Miktarının Belirlenmesi: Tarafların Ekonomik ve Sosyal Durumu ile Paranın Alım Gücünün Gözetilmesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/17-1096 Karar No: 2018/1384 Karar Tarihi: 02.10.2018 Özet: Hâkim belirlemeyi yaparken somut olayın özelliğini, zarar görenin ve zarara yol açanın ekonomik ve sosyal durumunu, paranın alım gücünü, maluliyet oranını, ölüm ya da beden gücü kaybı nedeniyle duyulan ve ileride duyulacak elem ve ızdırabı gözetmelidir. Davalının aracı ile seyir hâlindeyken olay yerine geldiğinde direksiyon hâkimiyetini kaybederek gidişe göre sağ kaldırım üzerindeki ağaca, ardından kaldırımda yürüyen Duran Aslan’a arkadan çarptığı ve ilerleyerek evin bahçe duvarına çarparak ancak aracı durdurabildiği, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 84. maddesini ihlal ettiği, doğrultu değiştirdiği ve manevraları yanlış yaptığı anlaşılmaktadır. Kazanın meydana gelmesinde %100 oranda kusurlu olduğu hususlarında bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Buna göre, tarafların karşılıklı iddia ve savunmaları, olayın meydana geliş şekli, dosyadaki tutanak ve kanıtlar, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenler ve olayın meydana geldiği tarihteki paranın alım gücü dikkate alındığında davacılar yararına hükmedilen manevi tazminat miktarları çok düşüktür. (6098 S. K. m. 56) (818 S. K. m. 47) Taraflar arasındaki manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ankara 22. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 15.04.2014 tarihli ve 2014/128 E., 2014/198 K. sayılı karar davacılar …, …, … vekili tarafından temyiz edilmekle; Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 16.09.2014 tarihli ve 2014/12985 E., 2014/11911 K. sayılı kararı ile; \”…Hükmüne uyulan Yargıtay bozma ilamında; davacılar için takdir olunan manevi tazminatların çok düşük olduğu, hakkaniyet uygun bir manevi tazminata hükmedilmesi gereğine değinilmiştir. Mahkemece bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonunda davanın kısmen kabulüne, davacı … için 10.000 TL, davacı … ve Mustafa için 4.000\’er TL manevi tazminatın tahsiline karar verilmiş; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dava, trafik kazasından kaynaklanan destekten yoksun kalma tazminatı ve manevi tazminat istemine ilişkindir. 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu\’nun 47. maddesi hükmüne göre (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu md. 56), hakimin özel halleri göz önünde tutarak manevi zarar adı ile hak sahibine verilmesine karar vereceği bir para tutarı adalete uygun olmalıdır. Manevi tazminat, zarara uğrayanda manevi huzuru gerçekleştirecek ve tazminata benzer bir fonksiyonu da olan özgün bir nitelik taşır. Manevi tazminat bir ceza olmadığı gibi, mamelek hukukuna ilişkin zararın karşılanmasını da amaç edinmemiştir. Zarar görenin zenginleşmemesi, zarar sorumlusunun da fakirleşmemesi gerekmektedir. Takdir edilecek miktarın, mevcut halde elde edilmek istenen tatmin duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olan kadar olmalıdır. 22.6.1976 günlü ve 7/7 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı’nın gerekçesinde de takdir edilecek manevi tazminatın tutarını etkileyecek özel hal ve şartlar da açıkça gösterilmiştir. Bunlar her olaya göre değişebileceğinden, hakim bu konuda takdir hakkını kullanır iken ona etkili olan nedenleri de karar yerinde objektif ölçülere göre isabetli bir biçimde göstermelidir. Mahkemece davacının manevi tazminat talebi yönünden yazılı şekilde hüküm kurulmuş ise de; somut olayda, davacıların desteği kusursuz olup, meydana gelen olay sebebiyle duyulan acı ve elemin kısmen de olsa giderilmesi amacıyla tarafların sosyal ve ekonomik durumları ile birlikte olayın meydana geliş şekli, davalının sorumluluğun niteliği de göz önünde tutularak, davacılar için hak ve nesafet kuralları çerçevesinde daha yüksek manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken, somut olay ile bağdaşmayan çok düşük miktarda manevi tazminata hükmedilmesi doğru görülmemiştir…\” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava trafik kazasından kaynaklanan destekten yoksun kalma tazminatı ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacılar vekili davalıların işleteni (sürücüsü) ve zorunlu trafik sigorta şirketi olan aracın davacıların kaldırımda yürümekte olan desteğine çarparak ölümüne sebebiyet verdiğini, kazanın davalı tarafın kusurundan kaynaklandığını ileri sürerek davacı eş A. için 1.000,00TL destekten yoksun kalma tazminatı ile 40.000,00TL manevi tazminatın, davacı … ve M. için ise 30.000,00’er TL manevi tazminatın kaza tarihinden işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiş iken, ıslah dilekçesi ile maddi tazminat talebini yükseltmiştir. Davalı sigorta şirketi vekili müvekkilinin sorumluluğunun işletenin kusuru oranında ve poliçe limitleri dâhilinde olduğunu, manevi tazminat taleplerinin sigorta poliçesi kapsamı dışında bulunduğunu belirterek davanın reddinin gerektiğini savunmuştur. Davalı … vekili kazanın araçtaki teknik arızadan kaynaklandığını, müvekkilinin kusurunun bulunmadığını, talep edilen miktarların fazla olduğunu öne sürerek davanın reddinin gerektiğini savunmuştur. Mahkemece maddi tazminat davasının kabulü ile, 51.373,00TL maddi tazminatın kaza tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline, manevi tazminat davasının kısmen kabulü ile, eş A. için 5.000,00TL, Ç. ve M. için ayrı ayrı 2.000,00TL toplam 9.000,00TL manevi tazminatın kaza tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı …\’dan tahsiline karar verilmiştir. Hükmün davacılar vekili tarafından temyizi üzerine hüküm, Özel Dairece davacılar için hükmedilen manevi tazminat miktarlarının çok düşük olduğu, hakkaniyete uygun bir manevi tazminata hükmedilmesi gerektiği gerekçesi ile bozulmuştur. Mahkemece uyulan bozma ilamı sonucu yapılan yargılamada davanın kısmen kabulü ile davacı … için 10.000,00TL davacı … için 4.000,00TL, davacı … için 4.000,00TL olmak üzere toplam 18.000,00TL manevi tazminatın olay tarihi olan 08.09.2009 tarihinden itibaren işleyen yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Davacılar vekilinin temyizi üzerine hüküm, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece 15.04.2014 tarihli kararında hüküm altına alınan 18.000,00TL manevi tazminat tutarının 08.09.2009 tarihinden itibaren işleyen faiziyle birlikte aylık 810,00TL gelire sahip olduğu anlaşılan ve bu gelirle geçinmeye çalışan davalı … tarafından ödenmesinin mevcut ekonomik imkânlarıyla yeterince zor olacağı, davacıların tatmin duygusunu karşılamak amacıyla daha yüksek miktara hükmedilmesinin davalı …\’in ekonomik mahvına sebep olacağı gerekçesi ile direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davacılar …, …, … vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; mahkemece hükmedilen manevi tazminat miktarlarının çok düşük olup olmadığı noktasında - [Nüfus Kaydının Düzeltilmesi Davasında Külli Halefiyet: Çekişmesiz Yargı Kararları Kesin Hüküm Teşkil Eder mi](https://kayseriavukat.org.tr/kulli-halefiyet-ve-kesin-hukum/): Nüfus Kaydının Düzeltilmesi Davasında Külli Halefiyet: Çekişmesiz Yargı Kararları Kesin Hüküm Teşkil Eder mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2697 Karar No: 2019/318 Karar Tarihi: 19.03.2019 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki nüfus kaydının düzeltilmesi davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Körfez 2. Asliye Hukuk Mahkemesince, davanın usulden reddine dair verilen 19.03.2014 tarihli ve 2013/374 E., 2014/158 K. sayılı karar, davacı … vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay (Kapatılan) 18. Hukuk Dairesinin 26.03.2015 tarihli ve 2014/18500 E., 2015/4383 K. sayılı kararı ile; “…Davacı vekili dava dilekçesinde, davacının dedesi 01.07.1891 doğumlu …’in 15.05.1967 tarihinde ölümünden sonra, mahkemeden aldıkları 30.05.1967 gün 1967/390-446 sayılı veraset ilamında, 01.05.1917 doğumlu… adlı kızı olmadığı halde, yanlış bilgi ve beyanlarla dedesinin hanesine Ayşe’den doğma 01.05.1917 doğum tarihli …l’in kaydının yapıldığını, aslında adı geçen…’nin … ile ilgisinin bulunmadığını, …’nin aslında Ali ve Tayyibe kızı Ayşe B..’ın Hüseyin A.. ile evliliğinden olduğunu ve Hüseyin A.. nüfusuna kayıtlı bulunduğunu, Hüseyin A.. ölümcül hastayken, yakınları tarafından, Ayşe ve…’nin Hüseyin A..’nun mirasından yararlanmasını önlemek için boşanmanın gerçekleştirildiği, Ayşe ve Kızı …’nin evden uzaklaştırıldığı daha sonra da ikisinin de nüfus kayıtlarına ölüm şerhlerinin düşüldüğü, bu kez kızı ile birlikte gidecek yeri bulunmayan Ayşe’nin, Mehmet Ekşi ile birlikte Çorum’a gittiği ve 1956 yılında da yanıltıcı isimle (Ayşe Boran yerine Ayşe Gümüş adı ile) müracaat ederek kızı …’yi Af Kanunundan yararlanarak nüfusa kaydettirdiğini bildirerek, davacının dedesi üzerindeki Hüseyin kızı Ayşe’den olma Yarımca 01.05.1917 doğumlu …l’in nüfus kaydından çıkartılması suretiyle kaydın düzeltilmesini istemiştir. Mahkemece, …303/1. maddesine göre bir davaya ait şekli anlamda kesinleşmiş hükmün diğer bir davada maddi anlamda kesin hüküm oluşturabilmesi için her iki davanın taraflarının, dava sebeplerinin ve ilk davanın hüküm fıkrası ile ikinci davaya ait talep sonucunun aynı olması gerekir. Aynı maddenin 3. fıkrasına göre de kesin hüküm, tarafların külli haleflere sirayeti prensibi gereğince …’in mirasçısı olan herhangi bir kişinin …l’in mirasçısı olan diğer bir kişiye karşı açtığı davada verilecek hüküm o davanın tarafı olmayan, ancak tarafların mirasçısı olan kişileri de bağlayacağından 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2009/118 Esas 2010/207 Karar sayılı dosyasının tarafları ile bu dava dosyasının taraflarını aynı kabul etmek gerektiği gerekçesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 114/1-i maddesi uyarınca dava şartı yokluğu nedeni ile davanın usulden reddine karar verilmiştir. Dosya içerisindeki bilgi ve belgelerden, 01.05.1917 doğumlu …l’in, 13.04.1956 tarihli evli erkeğin başka kadınla birleşmesinden doğan çocuklara ait ilmuhaberle, anne adı Ayşe Gümüş olarak, babası Kocaeli İli, İzmit İlçesi, Yarımca Bucağı Bala Köyü ev:8, c:72, sıra no:32 deki … nüfusuna kaydedilmek üzere anne Ayşe Gümüş tarafından Çorum İli İskilip İlçesi, Bayat Nahiyesi Nüfus Müdürlüğünden 13.04.1956 tarihinde talepte bulunulduğu, evrakın ilgili Kocaeli Nüfus Müdürlüğüne 18.04.1956 tarihinde gönderildiği, işlemin gerçekleştirilmesi üzerine Bayat Nüfus Müdürlüğünün de durumdan 08.05.1956 gün 56/2001 sayılı yazı ile bilgilendirildiği, bu kaydın iptal edilmesi için dosya arasında fotokopisi mevcut Kocaeli 2. Asliye Hukuk Mahkemesi 2009/118-2010/207 E.K. ile davacılar …,  ve… tarafından davalılar Nüfus Müdürlüğü, …, … ve … aleyhine bu davadaki sebeplerle ve aynı istemle nüfus kaydının iptali davası açıldığı, yeterli kanıt bulunmaması nedeni ile davanın reddine karar verildiği, kararın 2. Hukuk Dairesince onandığı (2.H.D. 24.09.2012 gün 2012/15781-22272 sayılı) ve karar düzeltme isteminin de reddedildiği (2.H.D 10.12.2012 gün 2012/25091-29663 sayılı) anlaşılmışsa da, temyiz incelemesi için Dairemize gelen bu davada ise ordaki davada taraf olmayan …’in davacı olduğu, Yurdanur’un davacıların alt soyu olmadığı bu nedenle önceki davanın taraflarının külli halefi olamayacağından kesin hükmün koşulları oluşmadığından işin esasına girilerek toplanacak kanıtlara göre bir karar verilmesi gerekirken, yerinde olmayan gerekçe ile davanın reddi doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle karar bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, …l’in nüfus kaydının gerçeğe uygun hâle getirilmesi ve …’in nüfus kaydından çıkartılması istemine ilişkindir. Davacı vekili; kök muris …’in 15.05.1967 tarihinde vefat ettiğini, yine murisin ilk eşinden olan 1911 doğumlu çocuğu …l’in ise bebekken vefat ettiğini ve murisin 4 çocuğunun varis olarak kaldığını, buna karşın …’in nüfus kaydında 01.05.1917 doğumlu Ayşe ve Hüseyin kızı… isminde bir kaydın daha bulunduğunu ancak bu kaydın gerçeği yansıtmadığını, kaydın yanlış bilgilerle oluşturulan ilmuhabere ve sahte başvurulara dayanılarak eklendiğini, yapılan tescilin yolsuz olduğunu ileri sürerek kaydın düzeltilmesine karar verilmesini talep etmiştir. Yerel Mahkemece (Kocaeli 4. Asliye Hukuk Mahkemesi) 26.11.2012 tarihli karar ile; (Davalılar adına tebligat çıkartılmadan ön inceleme aşamasında davacının adresinin Yarımca-Körfez/Kocaeli olduğu anlaşılmıştır.) 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 36. maddesi uyarınca nüfus kaydının iptali veya düzeltilmesine ilişkin davaların ilgilinin yerleşim yeri Asliye Hukuk Mahkemesinde görülmesi gerektiği, davacının adresinin Körfez olduğu dikkate alındığında yetkili mahkemenin Körfez Asliye Hukuk Mahkemesi olduğu gerekçesiyle mahkemenin yetkisizliğine karar verilmiştir. Yetkisizlik kararı sonrasında davacı vekilinin talebi üzerine dosya Körfez Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilmiş olup, yetkili mahkemece yargılamaya başlanmıştır. Davalı … ve arkadaşları vekili; aynı konuyla ilgili Kocaeli 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde dava açıldığını ve yapılan yargılama neticesinde davanın reddine karar verildiğini, bu nedenle eldeki davanın da kesin hüküm yönünden reddinin gerektiğini, diğer yandan nüfus kaydının tescilinden sonra 5 yıllık kesin süre içerisinde itirazda bulunulmadığını, bu yönüyle de davanın zamanaşımına uğradığını, kaldı ki davacının iddialarının yersiz ve hukuka aykırı olduğunu savunmuştur. Davalı …; kendisinin konuya ilişkin bir şey duymadığını, aradan çok uzun bir süre geçtiğini, Ayşe isminde bir halasının olup olmadığını bilmediğini ancak Ankara’da evlatlık verilen bir halasının olduğunu duyduğunu ifade etmiştir. Davalı …; dava dilekçesinde ileri sürülen hususlara yönelik olarak babasından ve dedesinden bir şey duymadığını, Ayşe isminde bir halasının olup olmadığını bilmediğini, ancak Ankara’da evlatlık verilen bir halasının olduğunu duyduğunu belirtmiştir. Davalı …; Ayşe İkiz isminde bir halasının bulunduğunu, ancak Yarımca’da yaşadığını, halasının vefat ettiğini, bunun dışında Ankara’da evlatlık verilen bir halasının olup olmadığını bilmediğini anlatmıştır. Davalı Körfez Nüfus Müdürlüğü temsilcisi; yapılan araştırmada iki … arasında isim benzerliği olduğunu, bunun dışında akrabalık ilişkilerinin bulunmadığını beyanla takdirin mahkemeye ait olduğunu ifade etmiştir. Davalılar …’na, …’na, …’na ve …’na duruşma gününü bildirir tebligatlar çıkartılmış olup, davalılar duruşmaya gelmemişler, esas hakkında bir beyanda da bulunmamışlardır. Yerel Mahkemece (Körfez Asliye Hukuk Mahkemesi) 19.03.2014 tarihli karar ile; Kocaeli 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2009/118 E., 2010/207 K. sayılı dosyasının incelenmesinde;…, …,… ve… tarafından muris …’in nüfus kaydına sehven yazılan …l’e ait kaydın silinmesi istemiyle Kocaeli Nüfus - [Maliki Yirmi Yıl Önce Ölmüş Taşınmazı Zilyetliğinde Bulunduran Kişi Tapu İptali ve Tescil Davası Açabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/maliki-yirmi-yil-once-olmus-tasinmaz/): Maliki Yirmi Yıl Önce Ölmüş Taşınmazı Zilyetliğinde Bulunduran Kişi Tapu İptali ve Tescil Davası Açabilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1671 Karar No: 2019/973 Karar Tarihi: 01.10.2019 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Sakarya 1. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 04.04.2013 tarihli ve 2011/945 E., 2013/138 K. sayılı kararın davacı vekili tarafından temyizi üzerine, Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 12.05.2014 tarihli ve 2013/14740 E., 2014/9253 K. sayılı kararı ile: “…Davacı … vekili, dava konusu 527 parsel sayılı taşınmazın tamamının tapuda ½ pay maliki olan vekil edeninin zilyet ve tasarrufunda olduğunu, davalıların mirasbırakanı olan diğer ½ pay maliki …’un 13.10.1968 tarihinde öldüğünü, tapu kaydının intikal görmediğini ileri sürerek ½ tapu payının iptali ile tamamının davacı adına tesciline karar verilmesini istemiştir. Davalılar … ve arkadaşları vekili, davacının malik sıfatıyla zilyet olmadığını belirterek davanın reddine karar verilmesini savunmuştur. Mahkemece, Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 713/2. maddesinde “ölüm” nedenine dayanılarak tescil davasının açılamayacağı, diğer yandan tapu kütüğünden malikinin kim olduğunun anlaşıldığı gerekçeleriyle açılan davanın reddine karar verilmiştir. Hüküm, süresinde davacı vekili tarafından dilekçede belirtilen nedenlerle temyiz edilmiştir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 24/1.maddesine göre; Hakim, iki taraftan birinin talebi olmaksızın, kendiliğinden bir davayı inceleyemez ve karara bağlayamaz. Aynı kanunun 25/1.maddesi hükmüne göre ise; Hakim iki taraftan birinin söylemediği şeyi veya vakıaları kendiliğinden dikkate alamaz ve onları hatırlatabilecek davranışlarda dahi bulunamaz. Somut olayda; dosyanın içeriğine, dava dilekçesine ve iddianın ileri sürülüş şekline göre dava, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 713/2. maddesinde düzenlenen “ölüm” nedenine dayalı iptal ve tescil isteğine ilişkindir. Davacı, temyize konu davada aynı kanun maddesinde düzenlenen “…maliki tapu kütüğünden anlaşılamayan” nedenine dayanarak iptal ve tescil isteğinde bulunmadığından mahkemenin açıklanan gerekçesi yerinde görülmemiştir. Hükmün, kanun maddesindeki “ölüm” nedeniyle açılan davanın reddine ilişkin bölümüne yönelik temyiz itirazlarına gelince; üzerinde durulması gereken husus, eldeki temyiz incelemesinin yapıldığı aşamada yerel mahkemenin kararına dayanak oluşturan (Türk Medeni Kanunu’nun 713/2. fıkrasındaki; “…ölmüş…”) sözcüğün Anayasa Mahkemesi’nce iptaline ilişkin kararı ve bu karar yayımlanana kadar hükmün yürürlüğünün durdurulması kararının eldeki davaya etkisinin ne olacağıdır. Davaya dayanak oluşturan 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 713/2. fıkrasında yer alan “…ölmüş…” sözcüğünün, “Anayasa Mahkemesi’nin 17.03.2011 gün ve 2009/58 Esas, 2011/52 Karar sayılı kararıyla iptaline, bu sözcüğün uygulamasından doğacak sonradan giderilmesi güç veya olanaksız durum ve zararların önlenmesi ve iptal kararının sonuçsuz kalmaması için kararın Resmi Gazete’de Yayımlanacağı güne kadar yürürlüğünün durdurulmasına 17.03.2011 gününde karar verilmiştir.” Anayasa Mahkemesi İptal Kararlarının Özelliği ve Geriye Yürümezliğinin İrdelenmesi; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası‘nın 153/2 fıkrasında; Anayasa Mahkemesi’nin, bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken kanun koyucu gibi hareketle, yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemeyeceği vurguladıktan sonra aynı maddenin 5. fıkrasında da “iptal kararlarının geriye yürüyemeyeceği” açıklanmıştır. Anayasa Mahkemesi’nin verdiği iptal kararları, İdari Yargı’da verilen iptal kararlarından farklı bir özelliğe sahiptir. İdari Yargı’da asıl olan iptal kararlarının geriye yürümesi yani iptal edilen idari işlemin doğduğu andan itibaren yok sayılması esas alınmasına karşın, Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının geriye yürümemesi asıldır. Bu bakımdan İdari Yargı’daki iptal kararları beyan edici, açıklayıcı nitelikte olduğu halde Türk Anayasa Yargısı’ndaki iptal kararları genelde kurucu (inşai-yenilik doğurucu) niteliktedir. Türk Anayasa sisteminde benimsenen iptal kararının geriye yürümezliği kuralının getiriliş amacı, kazanılmış hakları ve hukuksal güvenliği ortadan kaldırıcı ya da toplumun adalet anlayışını zedeleyici sonuçlar doğurmasından kaygı duyulmasını önlemek, devlete olan güven duygularını sarsmamak, devlet yaşamında hukuk kargaşasına neden olmamak, hukuk güvenliğini ve istikrarını sağlamak olarak özetlenebilir. Bu bakımdan iptal kararlarının geriye yürümezliği ilkesi, kabul edilen önemli bir ilkedir. Nitekim Anayasa Mahkemesi; 12.12.1989 gün ve 1989/11 Esas, 1989/48 sayılı kararında, “Türk Anayasa sisteminde devlete güven ilkesini sarsmamak ve ayrıca devlet yaşamında bir karmaşaya neden olmamak için iptal kararlarının geriye yürümezliği kuralı kabul edilmiştir. Böylece hukuksal ve nesnel alanda sonuçlarını doğurmuş bulunan durumların iptal kararlarının yürürlüğe gireceği güne kadar ki dönem için geçerli sayılması sağlanmıştır.” denilmek suretiyle konunun önemi vurgulanmıştır. Esasen bir hukuk kuralının yürürlüğü sırasında, bu kurala uygun biçimde, tüm sonuçları ile kesin olarak edinilmiş hakların (kazanılmış hakların) korunması hukuk devletinin bir gereğidir. O nedenle hukuksal ve maddi alanda etkisini göstermiş hukuk kuralları uyarınca tamamlanmış ve sonuçlarını doğurmuş bulunan kazanılmış haklara Anayasa Mahkemesi iptal hükmünün geriye yürüyemeyeceğinin (ceza mahkûmiyetlerinde durum farklıdır) kabulü kaçınılmazdır. Bu durumda kazanılmış haklar kavramı hukuk devleti kavramının temelini oluşturan unsurlardan biri olarak kabul edilmektedir. Kazanılmış hakları ortadan kaldırıcı nitelikte sonuçlara yol açan yorumlar, Anayasa’nın 2. maddesinde ifadesini bulan “Türkiye Cumhuriyeti sosyal bir hukuk devletidir.” hükmüne aykırılık oluşturacağı gibi toplumsal kararlılığı, hukuksal güvenceyi ortadan kaldırır, belirsizlik ortamına neden olur ve bu nedenle kabul edilemez. Anayasa Mahkemesi, 09.12.1989 gün ve 1989/14 Esas, 1989/49 Karar sayılı kararında aynen; “bir hukuk kuralının yürürlüğü sırasında, bu kurala uygun bir biçimde tüm sonuçlarıyla kesin olarak edinilmiş hakların korunması hukuk devletinin bir gereği olduğunu” vurgulamaktadır. Bu karara paralel olarak Danıştay da; 16.12.1966 tarih ve 1963/386 Esas, 1966/1642 Karar sayılı kararında; “iptal kararları geriye yürümez.” kuralının kazanılmış hakları saklı tutmak, hukuk kararlılığı ve dolayısıyla kamu düzenini korumak amacıyla getirildiği görüşü benimsemiştir. Anayasa Mahkemesinin iptal kararları, kural olarak Resmi Gazete’de yayımlandıkları tarihten itibaren ve geleceğe dönük olarak hukuki sonuçlar doğurmaktadırlar. Bu nedenledir ki, Anayasa Mahkemesinin iptal kararından önce iptal edilen yasa kuralına dayanılarak verilen ve kesinleşmiş mahkeme kararının Anayasa Mahkemesi kararından etkilenemeyeceği açıktır. Yani Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının, iptal edilen yasa kuralına dayanılarak daha önce verilip kesinleşmiş olan hükme etkili olması olanaklı değildir. Saptanan bu olgular karşısında Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının ya da kanunların geriye yürümezliği ilkesinin istisnaları kamu düzeni, genel ahlak kuralları ile kazanılmış hak ilkesi oluşturmaktadır. Kazanılmış (müktesep) hakkın söz konusu olduğu durumlarda Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının uygulanamayacağı kabul edilmektedir. Eldeki dosyada söz konusu olan somut olaya gelince: 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 713/2. fıkrasında açıklanan üç ayrı hukuki sebepten biri olan “…ölmüş…” sözcüğünün Anayasa Mahkemesi’nce iptalinden sonra elde bulunan veya açılacak olan davalara etkisinin ne olacağı üzerinde durulması gerekmektedir. Türk Medeni Kanunu’nun 713/1. fıkrasında; “tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı davasız ve aralıksız olarak 20 yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir.” denilmiştir. Aynı maddenin 2. fıkrasında ise; “aynı - [Miras Payının Karşılıklı Devri: İştirak Halinde Mülkiyette Taşınmaz Devir ve Temlikinin İspatı](https://kayseriavukat.org.tr/miras-payinin-karsilikli-devri/): Miras Payının Karşılıklı Devri: İştirak Halinde Mülkiyette Devir ve Temlikin Yazılı Delille İspatı Zorunlu mu Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2143 Karar No: 2018/1551 Karar Tarihi: 23.10.2018 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Rize 2. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 01.03.2012 tarihli ve 2009/125 E., 2012/111 K. sayılı karar davacılar vekilinin temyiz istemi üzerine Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 27.11.2012 tarihli ve 2012/7416 E., 2012/11258 K. sayılı kararı ile onanmış ise de davacılar vekilinin karar düzeltme isteminde bulunması üzerine Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 30.05.2013 tarihli ve 2013/4297 E., 2013/8214 K. sayılı kararı ile; “… Davacılar vekili dava dilekçesinde; 102 ada 9, 103 ada 8, 104 ada 2, 107 ada 1, 2, 110 ada 5, 112 ada 1, 136 ada 10, 137 ada 5 ve 10 parsel sayılı taşınmazların ortak murise ait iken ölümü ile mirasçılara intikal ettiğini, murisin ölümünden sonra davacılar yakın murisi … ile davalılar yakın murisi …’in aralarında yapmış oldukları rızai taksim sonucunda … Köyü’nde bulunan dava konusu taşınmazların …’a İncesu Köyü’nde bulunan taşınmazların ise …’e düştüğünü, diğer mirasçılar … ve …’nin ise taksime katılmadıklarından her iki köydeki taşınmazlarda da hak sahibi olduğunu açıklayarak davalılar üzerindeki kaydın iptali ile vekil edenleri adına tesciline karar verilmesini istemiş, yine 28.02.2012 tarihli dilekçesiyle önceki beyanlarına ek olarak dava dilekçesinde taksim olarak bildirdikleri … ve … arasındaki işlemin, iki mirasçı arasındaki miras payının karşılıklı olarak takası niteliğinde olduğunu, bu takasa göre …’ın İncesu Köyü’nde ve …’in … Köyü’ndeki ortak muristen intikal eden paylarını karşılıklı olarak değiş tokuş ederek el çektiklerini açıklamış mahkemece davanın reddine karar verilmesinden sonra, davacılar vekilinin temyizi üzerine, Daire’nin 27.11.2012 tarih ve 2012/7416 – 11258 Esas ve Karar sayılı ilamı ile hükmün onanmasına karar verilmişti. Davacılar vekili, süresinde karar düzeltme isteğinde bulunmuştur. Toplanan deliller ve dosya kapsamından; dava konusu taşınmazlar senetsizden 22.08.2006’da ortak muris … adına tespit edilmiş ve tutanağın itirazsız olarak 22.12.2006 tarihinde kesinleşmesiyle tapuya tescil edilmişlerdir. Mahkemece mirasçılar arasında yöntemine uygun taksim sözleşmesi bulunmadığından davanın reddine karar verilmiştir. Mahallinde 28.10.2011 tarihli keşifte dinlenen yerel bilirkişi ve tanıklar ile taraf tanıkları benzer beyanlarında taşınmazların ortak muris …’ye ait iken ölümü ile mirasçılarına intikal ettiğini, mirasçılardan erkek çocuklar arasında yapılan taksime göre dava konusu taşınmazların …’a düştüğünü ve … tarafından kullanıldığını, buna karşılık İncesu Köyü’nde bulunan taşınmazların ise …’e bırakıldığını bildirmişlerdir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 676. maddesine göre bütün mirasçıların katılımı ile mirasçılar arasında yapılacak taksim sözleşmeleri geçerlidir. Somut olayda mirasçılardan … ve Fatma’nın davacılar yakın murisi ile davalılar yakın murisi arasındaki paylaşıma katılımı bulunmadığından mahkemenin de kabulünde olduğu üzere usulüne uygun bir taksimden söz edilemez. Bununla birlikte davacı gerek dava dilekçesinde gerekse de isteğini açıklayıcı 28.10.2011 tarihli dilekçesinde, muris Şevket’in diğer mirasçıları … ve …’nin her iki köydeki taşınmazda da pay sahibi olduğunu, bu kişilerin taşınmazdaki hissesine yönelik herhangi bir talebi olmadığını bildirmiştir. Dava konusu taşınmazların tamamı tapuda ortak muris adına kayıtlı olduğuna göre, … ve … mirasçılarının bu taşınmazlardaki payı halen mevcut olup davacının isteğinin miras taksim sözleşmesi niteliğinde olmayıp 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 677. maddesi kapsamında bir miras payının karşılıklı olarak devri niteliğinde olduğu kabul edilmelidir. TMK’nın 677. maddesine göre öncesi tapusuz olan taşınmazlarda mirasçılar arasındaki miras payının devri için bütün mirasçıların katılımı ve rızasının bulunması gerekli olmayıp mirasçıların bu amaçla kendi aralarında anlaşmış olması yeterlidir. Bu açıklamalar ışığında somut olaya dönülecek olursa; davacılar yakın murisi ile davalılar yakın murisinin kendi aralarında yapmış oldukları şifahi sözleşme uyarınca ortak muristen kalan taşınmazlardaki miras payları köy sınırları esas alınmak üzere taraflar arasında trampa edilmiştir. Sözleşme uyarınca davalılar yakın murisi … Köyü’nde bulunan dava konusu taşınmazlardaki miras hissesini davacılar yakın murisi …’a, davacılar yakın murisinin de İncesu Köyü’nde bulunan 150 ada 120, 118, 11, 65, 19, 134 ada 26, 132 ada 14, 5 ve 110 ada 5 parsellerdeki miras payını davalılar yakın murisi …’e devretmiştir. Gerek dava konusu taşınmazlar gerekse de kadastro tespitleri sonucunda davalılar adına tespit ve tapuya tescil edilen İncesu Köyü’nde bulunan taşınmazların bu devirler esas alınmak üzere 20 yılı aşkın bir süredir kullanılageldiği dikkate alındığında usulüne uygun pay devri uyarınca davacıların davasının kabulü yerine yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesi doğru değildir…” gerekçesiyle ile onama kararı kaldırılmak suretiyle oy çokluğu ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir. Davacılar vekili Rize İli, Merkez … Köyünde bulunan 102 ada 9 parsel, 103 ada 8 parsel, 104 ada 2 parsel, 107 ada 1 ve 2 parseller, 110 ada 5 parsel, 112 ada 1 parsel, 136 ada 10 parsel, 137 ada 5 ve 10 parsel sayılı taşınmazların müvekkillerine muristen intikal ettiğini, 22.12.2006 tarihinde yapılan kadastro tespit çalışmaları sırasında davalıların hak sahibi olmadıkları hâlde taşınmazların hissedarı olarak gösterildiğini ve adlarına tespit yapıldığını, müvekkillerinin dedesi …’nin 1977 yılında öldüğünü ve mirasının çocuklarına intikal ettiğini, 1980-1981 yıllarında tarafların murisleri … ve …’ın bir araya gelerek …’den kendilerine intikal eden mirası rızaen taksim ettiklerini, bu taksim neticesinde … Köyündeki bütün taşınmazların …’ye kaldığını, İncesu Köyündeki bütün taşınmazlar ile …’den intikal eden ve o tarihe kadar iki kardeşin ortak tasarruf ettikleri yüzlerce baş hayvandan oluşan büyükbaş ve küçükbaş hayvan sürüsünün de davalıların murisi …’e kaldığını, bu taksimin özellikle davalıların murisi …’in isteği ile olduğunu, bu rızai taksimden sonra davalıların murisi … ile davalıların … Köyü ile olan ilişkilerini tamamen kestiklerini, köyü terk ettiklerini, köydeki taşınmazlarda aradan geçen 29 yıl boyunca hiçbir tasarrufta bulunmadıklarını, köye dahi gelmediklerini, …’nin kızları … ve …’nin ise bu taksimde taraf olmadıkları için her iki köydeki taşınmazlarda da hissedar olduklarını, … Köyünde yapılan kadastro tespit çalışmaları neticesinde taşınmazın bir kısım hisselerinin sanki hiç taksim yapılmamış gibi davalılar adına tescil edildiğini ileri sürerek dava konusu taşınmazlarda davalılar adına olan hisselerin iptali ile müvekkilleri adına tesciline karar verilmesini talep etmiştir. Bir kısım davalılar (Ahmet, …, Hamza) vekili davacıların iddialarının hukuki geçerliliği olmadığını, kök murisleri olan …’nin çok geniş arazileri ve hem de hayvancılıkla uğraşan bir kimse olduğundan her iki taraftaki arazileri kullandığını, …’nin tarafların - [Boşandığı Eşiyle Birlikte Yaşayan Kadına Bağlanan Ölüm Aylığının Kesilmesi ve Yapılan Ödemelerin Geri Alınması](https://kayseriavukat.org.tr/bosandigi-esiyle-birlikte-yasayan-kadin/): Boşandığı Eşiyle Birlikte Yaşayan Kadına Bağlanan Ölüm Aylığının Kesilmesi ve Yapılan Ödemelerin Geri Alınması Boşandığı Eşiyle Birlikte Yaşayan Kadına Yapılan Ölüm Aylığı Ödemelerinin Geri Alınması: Davacının boşandığı hâlde eşiyle birlikte yaşamaya devam ederek hak sahibi kız çocuğu sıfatıyla hak etmemesine rağmen 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu uyarınca Genel Sağlık Sigortasından yararlandığı, bu hâliyle 5510 sayılı Kanun’un Geçici 45. maddesi kapsamına girdiği açıktır. Ancak davacının hakkını kullanırken hakkın tanınmasındaki amaca uygun davrandığından bahsetmek mümkün değildir. Davacının 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 2’nci maddesi kapsamında hakkını açıkça kötüye kullandığının kabulü gerekir. Sonuç itibariyle 4721 sayılı Kanun’un 2’nci maddesi kapsamında hakkını kötüye kullanan davacının 5510 sayılı Kanun’un Geçici 45. maddesinden yararlandırılması mümkün bulunmamaktadır. Kurumca tahakkuk ettirilen sağlık giderlerinin iadesi gerekmektedir. (5510 s. K. m. 56) (6100 s. K. m. 6, 24, 33, 189, 190, 191) (4721 s. K. m. 6, 19, 20) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2015/10-2743 Karar No: 2019/275 Karar Tarihi: 12.03.2019 Taraflar arasındaki itirazın iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Karaman İş Mahkemesince davanın reddine dair verilen 15.05.2014 tarihli ve 2013/115 E., 2014/155 K. sayılı karar davacı … vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 03.11.2014 tarihli ve 2014/16611 E., 2014/22021 K. sayılı kararı ile; “…Hakkında verilen boşanma kararı 24.9.2004 tarihinde kesinleşen davalı …’ya 5.1.1993 günü yaşamını yitiren sigortalı annesi üzerinden hak sahibi kız çocuğu sıfatıyla bağlanan ölüm aylığının, boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığının belirlendiği gerekçesiyle davalı Kurumca gerçekleştirilen işlemle 1.10.2008 tarihi itibarıyla kesildiği, aynı zamanda vefat eden annesi üzerinde sağlık yardımı yapıldığı, yapılan sağlık yardımının ödenmemesi sebebiyle davalı hakkında sağlık giderinin tahsili için Karaman 4.İcra Müdürlüğünün 2012/3403 sayılı dosyası üzerinden icra takibi yapıldığı, ödeme emrinin davalıya tebliği edildiği ve davalının süresi içerisinde 30.7.2012 tarihinde borca itiraz ettiği ve takibin durdurulduğu anlaşılmaktadır. Davanın yasal dayanağı olan 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 56. maddesinin ikinci fıkrasında, eşinden boşandığı halde, boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığı belirlenen eş ve çocukların, bağlanmış olan gelir ve aylıklarının kesileceği, bu kişilere ödenmiş olan tutarların, 96. madde hükümlerine göre geri alınacağı yönünde düzenleme yapılmıştır. Anılan maddeye dayalı açılan bu tür davalarda eylemli olarak birlikte yaşama olgusunun tüm açıklığıyla ve taraflar arasındaki uyuşmazlık konusu dönem yönünden ortaya konulması önem arz etmektedir. Bu aşamada, özellikle Anayasa’nın 20., 5510 sayılı Kanun’un 59., 100., 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunun 28., 45., 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanununun 3., 45 – 53., 4857 sayılı İş Kanununun 32., 01.10.2011 günü yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 6., 24 – 33., 189., 190., 191., 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 6., 19., 20., maddeleri ve diğer ilgili mevzuat hükümleri göz önünde bulundurulmak suretiyle yöntemince araştırma yapılmalı, tarafların göstereceği tüm kanıtlar toplanmalı, bildirilen ve dinlenilmesi istenilen tanıkların ifadeleri alınmalı, davacı ile boşandığı eşinin yerleşim yerlerinin saptanmasına ilişkin olarak; muhtarlıktan ikametgah senetleri elde edilmeli, ilgili Nüfus Müdürlüklerinden sağlanan nüfus kayıt örnekleri ile yerleşim yeri ve diğer adres belgelerinden yararlanılmalı, adres değişiklik ve nakillerine ilişkin bilgilere ulaşılmalı, özellikle ilgili Nüfus Müdürlüğü’nden adres hareketleri, tarihleriyle birlikte istenilmeli, ilgililerin su, elektrik, telefon aboneliklerinin hangi adreste kimin adına tesis edildiği saptanmalı, seçmen bilgi kayıtları getirtilmeli, varsa çalışmaları nedeniyle resmi/özel kurum ve kuruluşlara verilen belgelerde yer alan adresler dikkate alınmalı, medula sisteminde kayıtlarda görülen adresler ilgili sağlık kuruluşlarından araştırılmalı, eşlerin boşanma sebebi, boşanma ilamında velâyet, çocukla kişisel ilişki, nafaka, tazminat hükümleri varsa nasıl yerine getirildikleri belirlenmeli, boşanılan eş 4857 sayılı Kanun hükümleri kapsamında yer almakta ise ödeme için adına açılan banka hesabında kayıtlı yerleşim yeri saptanmalı, boşanan eşlerin kayıtlı oldukları bölge/bölgeler yönünden geniş kapsamlı Emniyet Müdürlüğü/Jandarma Komutanlığı araştırması yapılmalı, anılan mahallelerde görev yapmış/yapmakta olan muhtar ve azalardan istem hakkında düşünce edinmeye yetecek kadarının tanık sıfatıyla bilgi ve görgülerine başvurulmalı, böylelikle boşanılan eşle fiilen birlikte yaşamanın gerçekleşip gerçekleşmediği, toplanan kanıtlar ışığında değerlendirildikten sonra elde edilecek sonuca göre hüküm kurulmalıdır. İnceleme konusu davaya ilişkin olarak; davacı, süresi içerisinde itirazın iptali davası açarak vefat eden annesi üzerinden davalı adına ödenen sağlık giderlerinin iadesinin talep edildiği mahkemece, boşandığı eşi …’in 4/a kapsamında zorunlu sigortalı olduğu, sağlık hizmetlerinden yararlandığı gerekçesinde davanın reddine karar verildiği, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 60. maddesi gereğince davalının boşandığı eşinden sağlık yardımı alması mümkün bulunmadığı, talebin boşanılan eşle filen birlikte yaşamanın gerçekleşmesi sebebiyle yersiz ödenen sağlık giderlerinin 5510 sayılı Kanunun 96. maddesine dayanılarak iadesi istemine ilişkin olduğu, boşanılan eşle fiilen birlikte yaşamanın gerçekleştiği gerekçesiyle yersiz ödenen aylıkların iadesine yönelik Karaman İş Mahkemesinin 2012/322 Esas ve 2014/154 karar sayılı kararının 10. Hukuk Dairesinin 2014/16050 Esas ve 2014/21820 karar sayılı kararı ile 31.10.2014 tarihinde onandığı, davalının boşandığı eşi ile birlikte yaşadığının tespit edildiği bu sebeple davalının annesinin üzerinden davalı adına ödenen sağlık giderlerinin iadesi gerektiği, bu maddi ve hukuki olgular göz önünde bulundurulmaksızın, mahkemece eksik inceleme ve araştırma sonucu davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir. O halde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, itirazın iptali istemine ilişkindir. Davacı … vekili; hakkında verilen boşanma kararı 24.09.2004 tarihinde kesinleşen davalı …’ya 05.01.1993 günü yaşamını yitiren sigortalı annesi…üzerinden hak sahibi kız çocuğu sıfatıyla ölüm aylığı bağlandığını, ancak Kurum tarafından yapılan denetim sonucu düzenlenen rapor ile davalının boşandıktan sonra eski eşiyle fiilen birlikte yaşamaya devam ettiğinin tespit edildiğini, bu nedenle Kurum tarafından yapılan 2.377,46TL yersiz hastane ve reçete ödemelerinin tahsili amacıyla Karaman 4. İcra Müdürlüğünün 2012/3403 sayılı dosyası üzerinden icra takibi başlatıldığını, borçlu davalının ise takibe haksız ve kötü niyetli olarak itiraz ettiğini ileri sürerek, itirazın iptaline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı …’ya usulüne uygun davetiye tebliğ edilmesine rağmen cevap dilekçesi vermemiş, duruşmalara da katılmamıştır. Mahkemece; somut olayda davacının muvazaalı olarak boşanmış olsa bile Kurumun sağlık hizmetlerinden faydalanabileceği, zira davalının boşandığı eşi …’in 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 4/1-a maddesi kapsamında zorunlu sigortalı olup, sağlık hizmetlerinden de yararlanabildiği, 5510 sayılı Kanun’un 73’üncü maddesi uyarınca sigortalının ve bakmakla yükümlü olduğu kişilerin sağlık hizmetlerinin ödemesinin - [Ödeme Emrinin İptali: Şirket Adına Düzenlenen Ödeme Emrinin Şirket Ortaklarına Gönderilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/odeme-emrinin-iptali/): Şirket Ortaklarına Gönderilen Ödeme Emrinin İptali 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun Limited şirketlerin amme borçları – Madde 35 Limited şirket ortakları, şirketten tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen veya tahsil edilemeyeceği anlaşılan amme alacağından sermaye hisseleri oranında doğrudan doğruya sorumlu olurlar ve bu Kanun hükümleri gereğince takibe tabi tutulurlar. Ortağın şirketteki sermaye payını devretmesi halinde, payı devreden ve devralan şahıslar devir öncesine ait amme alacaklarının ödenmesinden birinci fıkra hükmüne göre müteselsilen sorumlu tutulur. Amme alacağının doğduğu ve ödenmesi gerektiği zamanlarda pay sahiplerinin farklı şahıslar olmaları halinde bu şahıslar, amme alacağının ödenmesinden birinci fıkra hükmüne göre müteselsilen sorumlu tutulur. Kanuni Temsilcilerin Sorumluluğu – Mükerrer Madde 35 Tüzel kişilerle küçüklerin ve kısıtlıların, vakıflar ve cemaatler gibi tüzel kişiliği olmayan teşekküllerin mal varlığından tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen veya tahsil edilemeyeceği anlaşılan amme alacakları, kanuni temsilcilerin ve tüzel kişiliği olmayan teşekkülü idare edenlerin şahsi mal varlıklarından bu Kanun hükümlerine göre tahsil edilir. Bu madde hükmü, yabancı şahıs veya kurumların Türkiye’deki mümessilleri hakkında da uygulanır. Tüzel kişilerin tasfiye haline girmiş veya tasfiye edilmiş olmaları, kanuni temsilcilerin tasfiyeye giriş tarihinden önceki zamanlara ait sorumluluklarını kaldırmaz. Temsilciler, teşekkülü idare edenler veya mümessiller, bu madde gereğince ödedikleri tutarlar için asıl amme borçlusuna rücu edebilirler. Tahsil zamanaşımı – Madde 102 Amme alacağı, vadesinin rasladığı takvim yılını takip eden takvim yılı başından itibaren 5 yıl içinde tahsil edilmezse zamanaşımına uğrar. Para cezalarına ait hususi kanunlarındaki zamanaşımı hükümleri mahfuzdur. Zamanaşımından sonra mükellefin rızaen yapacağı ödemeler kabul olunur. Şirket Adına Düzenlenen Ancak Şirket Ortaklarına Gönderilen Ödeme Emrinin İptali İstenebilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2015/10-1382 Karar No: 2019/352 Karar Tarihi: 26.03.2019 Özet: Somut olay değerlendirildiğinde, dava konusu … nolu ödeme emrinin … İnş. ve Tic. A.Ş. adına düzenlendiği, ancak bir dönem şirketin ortakları olan davacılara tebliğ edildiği, bu nedenle Kurumca şirket adına düzenlenen ödeme emrinin davacıların adlarının yazılı olduğu tebligat parçası ile davacıların adresine gönderilmesinin davacıların hukuki durumunun güncel (halihazır) ve ciddi bir tehlike ile tehdit edilmesine sebep olduğu, öte yandan Kurum tarafından mahkemeye verilen cevap dilekçesi ile prim alacağının davacıların şahsi mal varlığından karşılanacağına vurgu yapıldığı, bu haliyle davacıların hukuki durumu tereddüt içinde olup kendilerine ödeme emri gönderilmesinin davacılara zarar verebilecek nitelikte bulunduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla davacıların menfi tespit talebi yönünden dava açmalarında hukuki yararları bulunmaktadır. Şu halde yukarıda açıklanan nedenler gözetildiğinde direnme kararı yerindedir. Ne var ki, Özel Dairece bozma nedenine göre işin esasına yönelik temyiz incelemesi yapılmamıştır. (506 S. K. m. 80) (6183 S. K. m. 102) Taraflar arasındaki borçlu olmadığının tespiti ile ödeme emrinin iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Kayseri 1. İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 05.12.2012 tarihli ve 2012/475 E., 2012/679 K. sayılı karar davalı Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 08.10.2013 tarihli ve 2013/599 E., 2013/18701 K. sayılı kararı ile; \”…1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, davalı Kurum vekilinin sair temyiz itirazlarının reddi gerekir. 2- Hukuk Genel Kurulu\’nun 14.11.2007 tarih ve 2007/13-848 E. 2007/840 K. sayılı ilamında belirtildiği üzere, açılmış bir davanın esasının incelenebilmesi (davanın mesmu, yani dinlenebilir olabilmesi) bazı şartların tahakkukuna bağlı olup, bunlara dava şartları denir. Dava şartlarından bir kısmı olumlu (varlığı mutlaka gerekli); diğer bir kısmı da, olumsuz (yokluğu mutlaka gerekli) niteliktedir. Hakim, önüne gelen bir davada, dava şartlarının mevcut olup olmadığını re\’sen gözetmelidir. Olumlu dava şartlarından biri de, davacının o davayı açmakta hukuki yararının bulunmasıdır. Açılmasında davacısı yönünden hukuki yarar bulunmayan bir dava, dava şartının yokluğundan dolayı reddedilmelidir. Yapılan incelemede, davaya konu 2010/17 numaralı takip dosyasına ait ödeme emirlerinin başlık kısmında takip borçlusunun, dava dışı \”Ay-Su İnş ve Tic. A.Ş.\” olduğunun yazılı olduğu; Bu çerçevede, davacılar hakkında Kurumca düzenlenen bir ödeme emri bulunmadığından, açmış oldukları davanın hukuki yarar yokluğu nedeniyle reddine karar verilmesi gerekirken, davacıların menfi tespit talebi yönünden yazılı şekilde davanın kabulüne karar verilmiş olması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir. O halde, davalı Kurum vekilinin, bu yönlerini amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…\” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, Kuruma borçlu olunmadığının tespiti ile ödeme emrinin iptali istemine ilişkindir. Davacılar vekili;… İnş. ve Tic. A.Ş.’nin 1997/5 dönemine ait prim borçları nedeniyle müvekkillerine 1.481,41TL asıl, 34.578,21TL gecikme zammı olmak üzere toplam 36.059,52TL prim borcunu içeren ödeme emri tebliğ edildiğini, ancak müvekkillerinin bir dönem borçlu şirketin ortağı iken 1996 yılında hisselerini devrettiklerini, bu nedenle ödeme emrine konu 1997/05 dönemine ait prim borcu nedeniyle müvekkillerinin borçlu olmasının söz konusu olmadığını, kaldı ki ödeme emrine konu alacağın da zamanaşımına uğradığını ileri sürerek ödeme emrinden dolayı müvekkillerinin borçlu olmadıklarının tespiti ile ödeme emrinin iptaline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı SGK vekili; … İnş. ve Tic. A.Ş.’nin hacze kabil malvarlığının bulunmaması ve borcun ödenmemesi nedeniyle şirket ortağı olan davacılara iptali istenen 25.02.2010 tarihli ve 3115606 sayılı ödeme emri tebliğ edildiğini, her ne kadar davacılar vekili müvekkillerinin 1996 yılında şirketle olan ilişiğinin kesildiğini iddia etse de şirket ortağı olarak görevlerinin son bulduğuna dair sicil müdürlüğünce Kuruma gönderilen bir belge bulunmadığını, bu nedenle itiraza konu ödeme emrinin davacıların şirket üst düzey yöneticisi olarak görev yaptığı döneme ilişkin prim ve gecikme zammından oluşan borç olduğunun kabulünün gerektiğini, diğer taraftan prim borcunun zamanaşımına da uğramadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece; dava konusu 2010/17 nolu ödeme emrine konu olan prim borcunun ait olduğu döneme göre 506 sayılı Kanun’un 80. maddesinde 3917 sayılı Kanun ile yapılan değişiklik uyarınca 6183 sayılı Kanun’un 102. maddesinde düzenlenen zamanaşımı hükümlerinin uygulanmasının gerektiği, ilgili maddeye göre zamanaşımı süresinin prim borcunun vadesini takip eden takvim yılı başından itibaren 5 yıl olduğu, ödeme emri davacılara tebliğ edilmediğinden zamanaşımı süresinin kesilmediği gerekçesiyle davacıların bu borçtan dolayı borçlu olmadığının tespitine, ödeme emri şirket hakkında düzenlenmiş olup davacılar hakkında usulüne uygun düzenlenmiş ödeme emri bulunmadığından davacıların ödeme emrinin iptalini talep etmekte hukuki yararlarının bulunmadığına karar verilmiştir. Davalı Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı vekilinin temyizi üzerine hüküm, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece; davalı Kurum vekilinin dosyaya sunduğu cevap dilekçesinde borçlu şirketin borcunu ödememesi ve hacze kabil malvarlığının bulunmaması - [Kurumca Yapılan Yersiz Ödemelerin Geri Alınmasında Sebepsiz Zenginleşme Hükümleri Uygulanabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/sgk-yersiz-odemelerin-geri-alinmasi/): SGK Tarafından Yapılan Yersiz Ödemelerin Geri Alınması 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu Yersiz ödemelerin geri alınması – Madde 96 Kurumca işverenlere, sigortalılara, isteğe bağlı sigortalılara gelir veya aylık almakta olanlara ve bunların hak sahiplerine, genel sağlık sigortalılarına ve bunların bakmakla yükümlü olduğu kişilere, fazla veya yersiz olarak yapıldığı tespit edilen bu Kanun kapsamındaki her türlü ödemeler; a) Kasıtlı veya kusurlu davranışlarından doğmuşsa, hatalı işlemin tespit tarihinden geriye doğru en fazla on yıllık sürede yapılan ödemeler, bu ödemelerin yapıldığı tarihlerden, b) Kurumun hatalı işlemlerinden kaynaklanmışsa, hatalı işlemin tespit tarihinden geriye doğru en fazla beş yıllık sürede yapılan ödemeler toplamı, ilgiliye tebliğ edildiği tarihten itibaren yirmidört ay içinde yapılacak ödemelerde faizsiz, yirmidört aylık sürenin dolduğu tarihten sonra yapılacak ödemelerde ise bu süre sonundan, itibaren hesaplanacak olan kanunî faizi ile birlikte, ilgililerin Kurumdan alacağı varsa bu alacaklarından mahsup edilir, alacakları yoksa genel hükümlere göre geri alınır. Alacakların yersiz ödemelere mahsubu, en eski borçtan başlanarak borç aslına yapılır, kanunî faiz kalan borca uygulanır. Bu hüküm ilgili hak sahiplerinin muvafakat etmeleri kaydıyla, aynı dosyadan diğer bir hak sahibine yapılan yersiz ödemelere mahsubunda da uygulanır. Yersiz ödemenin gelir ve aylıklardan kesilmesinde, kesintinin başlayacağı ödeme dönemi başı itibarıyla kanunî faizi ile birlikte hesaplanan borç tutarı, gelir ve aylıktan % 25 oranında kesilmek suretiyle uygulanır. Yersiz ödemelerin tespiti ile geri alınmasına ve bu maddenin uygulanmasına ilişkin usûl ve esaslar, Kurum tarafından çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir. SGK Tarafından Yapılan Yersiz Ödemelerin Geri Alınmasında Sebepsiz Zenginleşme Hükümleri Uygulanabilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2015/10-536 Karar No: 2019/388 Karar Tarihi: 02.04.2019 Özet: Somut olay değerlendirildiğinde; uyuşmazlığın çözümünde genel nitelikteki 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 63. maddesi hükmüne nazaran uygulama önceliğine sahip özel kanun niteliğindeki 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 96/b. maddesinin uygulanması gerekmekte olup davacıya 01.05.1999 yılı itibariyle bağlanması gereken yaşlılık aylığı belirlenmeli, 5510 sayılı Kanun’un 96/b bendi uygulanmak suretiyle davacının iade ile yükümlü olduğu ödemeler ve faiz süresi ve miktarı da belirlenmek suretiyle davacının sorumlu olduğu kısmın hesaplanarak bir karar verilmelidir. (5510 S. K. m. 96) Taraflar arasındaki Kurum işleminin iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İstanbul Anadolu 13.İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 19.02.2013 tarihli ve 2013/323 E., 2013/18 K. sayılı karar davalı Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 13.03.2014 tarihli ve 2013/8965 E.,2014/5705 K. sayılı kararı ile; “…Dava, 01.05.1999 tarihi itibariyle yaşlılık aylığı bağlanan davacıya 16.06.2011 tarihinde Bağ-Kur\’a tabi hizmetlerinin 875 gününün iptali edilmesi sonucu aylık bağlama koşullarını kaybettiği gerekçesiyle aylığı iptali edilip, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 96/a bendi gereğince 18.01.2001- 17.06.2011 arası yersiz ödenen 57.161,58 TL\’den aylığın 01.02.2008 tarihinde tekrar bağlanması sonucu davacının birikmiş aylık alacaklarının mahsubu sonucu bakiye 23.673,85 TL\’nin tahsili amacıyla başlatılan icra takibi dolayısıyla Kuruma borçlu olmadığının tespiti ile icra takibinin iptali istemine yöneliktir. Mahkemece, davacının Kurumu aldatıcı hareketi bulunmadığı dolayısıyla, iyi niyetli olduğu anlaşıldığından icra takibinin iptaline ve yaşlılık aylığını iptali eden Kurum işleminin iptaline karar verilmiştir. 1-) Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, davalı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazlarının reddi gerekir. 2-) Hak sahibi konumundaki davacıya yersiz ödendiği ileri sürülen yaşlılık aylıklarının yasal faiziyle birlikte kendisinden geri alınmasına yönelik davanın yasal dayanaklarından olan 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 96. maddesinin birinci fıkrasının 25.02.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6111 sayılı Kanunun 44. maddesiyle değişik (b) bendi gereğince, Kurumca hak sahiplerine fazla veya yersiz olarak yapıldığı belirlenen bu Kanun kapsamındaki her türlü ödemeler Kurumun hatalı işlemlerinden kaynaklanmışsa, hatalı işlemin tespit tarihinden geriye doğru en fazla (5) yıllık sürede yapılan ödemeler toplamının, ilgiliye tebliğ edildiği tarihten itibaren (24) ay içinde yapılacak ödemelerde faizsiz, (24) aylık sürenin dolduğu tarihten sonra yapılacak ödemelerde ise bu süre sonundan itibaren hesaplanacak olan yasal faizi ile birlikte geri alınması gerekmektedir. Yukarıdaki açıklamalar ışığında; davacıya 01.05.1999 yılı itibariyle bağlanması gereken yaşlılık aylığı belirlenip, 5510 sayılı Kanunun 96/b bendi uygulanmak suretiyle davacını iade ile yükümlü olduğu ödemeler ve faiz süresi ve miktarı da belirlenmek suretiyle davacının sorumlu olduğu kısmın hesaplanarak karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ve hatalı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmiş olması, usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir. O hâlde, davalı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, 01.05.1999 tarihinden itibaren tahsis talebinin kabulü, aksine Kurum işleminin, icra takibinin ve ödeme emrinin iptali, ödemesi durdurulan yaşlılık aylıklarının tahsili istemine ilişkindir. Davacı vekili; müvekkilinin talebi üzerine 01.05.1999 tarihinde tarafına yaşlılık aylığı bağlandığını, ancak sonrasında Kurum tarafından müvekkilinin prim borcu bulunduğundan bahisle hizmet cetvelinde 928 gün olarak görünen Bağ-Kur hizmetinin 53 gün olarak düzeltildiğini ve 16.06.2011 tarihinde gönderilen yazı ile “2103010987 tahsis numarası ile aylık almakta iken Bağ-Kur hizmetinin 53 gün olarak değişmesi sonucu, aylığınızın bağlandığı tarihte 500 gün prim ödeme şartını yerine getirmediğiniz anlaşılmış olup aylığınız iptal edilmiştir. Bu durumun tespit edilmesi nedeniyle tarafınıza 18.01.2001-17.06.2011 süresi için 57.161,58TL borç çıkarılmıştır.” denildiğini, Kurumun aylığın iptaline ilişkin işleminde müvekkiline atfedilecek herhangi bir kasıt ve kusur bulunmadığını, kötü niyetli davranarak Kurumu yanıltmadığını, Kurum tarafından yeterli incelenmiş olsaydı prim borcunun bulunduğunun tahsis talep tarihinde de tespit edilebileceğini, kaldı ki tahsis talep tarihinde Kurum tarafından prim borcunun tahsil edilebileceğini, Kurumun hatalı işleminden müvekkilinin sorumlu tutulmasının hak ve adalet duyguları ile bağdaşmayacağını, diğer taraftan yaşlılık aylığı bağlanmasında hatanın Kuruma ait olduğunu, bu nedenle 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 96. maddesinin “b” fıkrası gereği hatanın tespit tarihinden geriye doğru en fazla beş yıllık süre içinde yapılan ödemeler toplamının talep edilebileceğini ileri sürerek davacının Kuruma borçlu olmadığının tespitine, 01.05.1999 tarihinden itibaren tahsis talebinin kabulüne, aksine Kurum işleminin, icra takibinin ve ödeme emrinin iptaline, ödemesi durdurulan yaşlılık aylıklarının yasal faizleriyle birlikte davalı Kurumdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı vekili, Kurum tarafından yapılan işlemlerin usul ve yasaya uygun olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 96. maddesinin “b” bendine göre yapılan yersiz ödeme - [Muhdesatın Tespiti Davası: Davacının Dava Açmakta Güncel Bir Hukuki Yararı Bulunması Ne Demektir](https://kayseriavukat.org.tr/muhdesatin-tespiti-davasinda-hukuki-yarar/): Muhdesatın Tespiti Davasında Davacının Güncel Bir Hukuki Yararının Bulunması Gerekir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1854 Karar No: 2019/1096 Karar Tarihi: 22.10.2019 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki muhdesatın tespiti davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ordu 2. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 14.02.2013 tarihli ve 2011/36 E., 2013/74 K. sayılı kararın davalı vekili tarafından temyizi üzerine, Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 03.07.2014 tarihli ve 2013/20277 E., 2014/14100 K. sayılı kararı ile: “…Davacı … vekili, 291 parsel sayılı taşınmazın tapuda davalı adına kayıtlı olduğunu, parselin daha önce tarafların annesi G. Öztürk’ün adına kayıtlı iken 11.11.2010 tarihinde davalıya satış yoluyla devredildiğini, anılan parsel üzerinde bodrum kat ve üzerinde iki kattan ibaret bina bulunduğunu, binanın ikinci yani son katının o dönemdeki malik G. Öztürk’ün muvafakatiyle davacı tarafından yaptırıldığını ileri sürerek 291 parsel sayılı taşınmaz üzerindeki binanın bodrum hariç ikinci katının davacı tarafından yaptırıldığının ve davacıya aidiyetinin tespitine, tapuda beyanlar hanesine bu şekilde şerh verilmesine karar verilmesini istemiştir. Davalı …, davanın reddine karar verilmesini savunmuştur. Mahkemece, davanın kabulü ile 291 nolu taşınmazın üzerinde yapılan bodrum ve iki kattan ibaret kargir evin sadece ikinci katının davacı … tarafından meydana getirildiğinin tespitine karar verilmiştir. Hüküm, süresi içerisinde davalı … vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dava, muhdesatın aidiyetinin tespiti istemine ilişkindir. Aidiyet tespiti davası, kendine özgü davalardan olup dava sonucunda istihsal edilecek ilamın icra ve infaz kabiliyeti bulunmamaktadır. Bunun doğal sonucu olarak bu davaların uygulama alanı sınırlıdır. Bilindiği üzere ve kural olarak; tespit davasında tespit davası açanın hukuki yararının varlığı gerekir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 106. maddesinin 2. fıkrasında “tespit davası açanın, kanunlarda belirtilen istisnai durumlar dışında, bu davayı açmakta hukuken korunmaya değer güncel bir yararı olması bulunmalıdır.” denilmektedir. Bu nedenle taşınmaz üzerinde bulunan muhdesat yönünden derdest ortaklığın giderilmesi davası ya da kamulaştırma işlemi bulunmadığı takdirde bu dava görülemez. Kural olarak, öğretide ve yerleşik Yargıtay uygulamasında eda davası açılmasının mümkün olduğu hallerde, tespit davası açılmasında hukuki bir yararın bulunmadığı kabul edilmiştir. Bu hukuksal olguların ışığı altında duraksamasız belirtmek gerekirse hukuki yarar dava koşuludur. Hal böyle olunca; dava konusu taşınmaz hakkında yapılan bir kamulaştırma işlemi veya açılmış bir ortaklığın giderilmesi davası bulunmadığı, tespit davası açılabilmesine imkan tanıyan 1086 sayılı (mülga) Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 567. maddesi ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu‘nun 19. maddesi hükmünün somut olayda uygulanmasına imkan olmadığı gözetildiğinde, davacının tespit davası açmakta hukuki yararının olmadığı kuşkusuzdur. Bu durumda Mahkemece, hukuki yarar bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi gerekirken, işin esası incelenerek yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsizdir…” gerekçeleriyle hüküm oy çokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, muhdesatın tespiti istemine ilişkindir. Davacı vekili; çekişme konusu Ordu ili Akçatepe mahallesi Karamanlı mevkiinde bulunan 291 parsel sayılı taşınmazın tarafların anneleri adına kayıtlı iken satış yoluyla davalıya devredildiğini, dava konusu taşınmazın anneleri adına kayıtlı olduğu dönemde üzerindeki bodrum kat ve iki kattan ibaret bulunan binanın ikinci katının müvekkili tarafından yaptırıldığını ileri sürerek davaya konu 291 parsel sayılı taşınmaz üzerinde bulunan bodrum hariç ikinci katının müvekkili tarafından yaptırıldığının ve ona aidiyetinin tespiti ile tapunun beyanlar hanesine şerh verilmesine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı; davacının dava konusu ettiği muhdesatta hiçbir katkısının olmadığını, binanın annelerinin ve kendisinin emek ve sermayesi ile inşa edildiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Y. Akata, H. N. Akata ve … (kendi adına asaleten E. Akata’ya velayeten) davaya müdahil olarak katılma talebinde bulunmuşlar, Mahkemece 13.09.2011 tarihli ara karar ile; müdahale talep eden H. N. Akata ve … tarafından usulüne uygun harcı yatırılıp asli müdahale talebinde bulunulmadığı, dava konusu muhdesatın bulunduğu taşınmazın davalı adına kayıtlı olduğu ve katılmak isteyenlerin hukuki yararının bulunmadığı gerekçesiyle müdahale taleplerinin reddine karar verilmiştir. Yerel mahkemece; çekişme konusu taşınmazın üzerinde bulunan binanın ikinci katının davacı tarafından önceki malik olan annesinin bilgisi ve izni dahilinde yaptırıldığı, bu hususun da dosyaya sunulan fotoğraflarla sabit olduğu, ayrıca davacı tanıkları, tanık olarak dinlenen köy sakinleri, her iki tarafın kardeşleri ve en önemlisi evi yapan ustaların da davacının iddiasını doğruladıkları gerekçeleriyle davanın kabulü ile 291 nolu taşınmazın üzerinde yapılan bodrum ve iki kattan ibaret kargir evin sadece ikinci katının davacı tarafından meydana getirildiğinin tespitine, fen bilirkişisinin 06.12.2011 tarihli raporunun karar eki olarak sayılmasına karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle oy çokluğuyla bozulmuştur. Yerel mahkemece önceki gerekçelere ek olarak, bozma kararında bulunan karşı oy yazısında da belirtildiği üzere davacının bu davayı açarken ortaklığın giderilmesi veya kamulaştırma davası yoksa da davayı açmakta hukuki yararı bulunduğu, çünkü davalı ile sürekli bir niza ve çekişme içinde oldukları, bu hususun dosyada bulunan evrak ile de sabit olduğu, davacının ortaklığın giderilmesi veya kamulaştırma davası açılana kadar bu davayı açamaması hâlinde bir daha bu davayı kanıtlama imkânı olan tanık delilinin ortadan kalkma ihtimaline binaen davayı açmada hukuki yararı olduğu gerekçeleriyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda, çekişme konusu davalı adına kayıtlı taşınmaz üzerinde bulunan binanın ikinci katı hakkında davacının muhdesatın tespiti davası açmakta hukuki yararının bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır. Öncelikle hukuk yargılamasının amacı ve hukuki yarar kavramları hakkında açıklama yapılmasında yarar bulunmaktadır. Medeni usul hukukunda hukuki yarar, mahkemeden hukuksal korunma istemi ile bir davanın açılabilmesi için davacının bu davayı açmakta (veya mahkemeden hukuksal korunma istemekte) bir çıkarının bulunmasıdır. Davacının dava açmakta hukuk kuralları tarafından haklı bulunan (korunan) bir yararı olmalı, hakkını elde edebilmesi için mahkeme kararına ihtiyacı bulunmalı ve davacı mahkemeyi gereksiz yere uğraştırmamalıdır (Hanağası, E.: Davada Menfaat, Önsözler-Ramazan Arslan, Ankara 2009, s. VII). Hukuk Genel Kurulunun 24.06.1992 tarihli ve 1992/1-347 E., 1992/396 K. ve 30.05.2001 tarihli ve 2001/14-443 E., 2001/458 K. sayılı kararlarında da belirtildiği üzere buna hukuki korunma (himaye) ihtiyacı da denir (Rechts-schutzbedürfnis). Mahkemelerden hukuki himaye istenmesinde, himayeye değer bir yarar olmalıdır. Öte yandan, bu hukuksal yararın, “hukuki ve meşru”, “doğrudan ve kişisel”, “doğmuş ve güncel” olması gerekir (Hanağası, s. 135). Öğreti ve yargısal kararlar, dava açarken hukuki yararın bulunması gereğini, “dava şartı” olarak kabul etmiştir. Bu şart, “dava konusuna ilişkin genel dava şartlarından biri” olup, davanın esası hakkında inceleme yapılabilmesi ve esası - [İstinaf Süresinin Kaçırılması: Gerekçeli Karar Açıklanmadan İstinaf Süresi Tefhim ile Başlatılabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/istinaf-suresinin-kacirilmasi/): İstinaf Süresinin Kaçırılması Türkiye Cumhuriyeti Anayasası Duruşmaların açık ve kararların gerekçeli olması –Madde 141  Mahkemelerde duruşmalar herkese açıktır. Duruşmaların bir kısmının veya tamamının kapalı yapılmasına ancak genel ahlakın veya kamu güvenliğinin kesin olarak gerekli kıldığı hallerde karar verilebilir. Küçüklerin yargılanması hakkında kanunla özel hükümler konulur. Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır. Davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması, yargının görevidir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Başvuru süresi – Madde 345 (1) İstinaf yoluna başvuru süresi iki haftadır. Bu süre, ilamın usulen taraflardan her birine tebliğiyle işlemeye başlar. İstinaf yoluna başvuru süresine ilişkin özel kanun hükümleri saklıdır. Hükmün kapsamı – Madde 297 (1) Hüküm “Türk Milleti Adına” verilir ve bu ibareden sonra aşağıdaki hususları kapsar: a) Hükmü veren mahkeme ile hâkim veya hâkimlerin ve zabıt kâtibinin ad ve soyadları ile sicil numaraları, mahkeme çeşitli sıfatlarla görev yapıyorsa hükmün hangi sıfatla verildiğini. b) Tarafların ve davaya katılanların kimlikleri ile Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası, varsa kanuni temsilci ve vekillerinin ad ve soyadları ile adreslerini. c) Tarafların iddia ve savunmalarının özetini, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususları, çekişmeli vakıalar hakkında toplanan delilleri, delillerin tartışılması ve değerlendirilmesini, sabit görülen vakıalarla bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebepleri. ç) Hüküm sonucu, yargılama giderleri ile taraflardan alınan avansın harcanmayan kısmının iadesi, varsa kanun yolları ve süresini. d) Hükmün verildiği tarih ve hâkim veya hâkimlerin ve zabıt kâtibinin imzalarını. e) Gerekçeli kararın yazıldığı tarihi. (2) Hükmün sonuç kısmında, gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında; açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir. İstinaf Süresinin Kaçırılması: Gerekçeli Karar Açıklanmadan İstinaf Süresi Tefhim Tarihinden İtibaren Başlatılabilir mi ANAYASA MAHKEMESİ BİREYSEL BAŞVURU İHSAN YÜCEL VE NECMİYE ANAÇ BAŞVURUSU (Başvuru Numarası: 2019/12803) Karar Tarihi: 14/9/2022 R.G. Tarih ve Sayı: 25/10/2022-31994 BİRİNCİ BÖLÜM KARAR Başkan: Hasan Tahsin GÖKCAN Üyeler: Muammer TOPAL, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, İrfan FİDAN Raportör: Tuğba YILDIZ Başvurucular: 1. İhsan YÜCEL 2. Necmiye ANAÇ I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, istinaf başvurusunun süre aşımı gerekçesiyle reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvurular, muhtelif tarihlerde yapılmıştır. 3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. 4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 5. Konularının aynı olması sebebiyle 2019/37248 başvuru numaralı dosyanın 2019/12803 numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmesine, incelemenin 2019/12803 numaralı dosya üzerinden yapılmasına ve 2019/37248 başvuru numaralı dosyanın kapatılmasına karar verilmiştir. 6. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. 7. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. III. OLAY VE OLGULAR 8. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 9. Başvurucular, icra mahkemelerinde icra hukukundan kaynaklanan uyuşmazlıklarla ilgili dava açmıştır. 10. İcra Mahkemeleri (Seferihisar İcra Hukuk Mahkemesi ve Serik İcra Hukuk Mahkemesi) tarafların katıldığı duruşmada kısa kararla davanın reddine karar vermiştir. Kısa kararda hazır bulunanlar yönünden tefhim, yokluklarında karar verilenler yönünden tebliğ tarihinden itibaren l0 gün içinde istinaf yolunun açık olduğu, kararın ayrıntılarının gerekçeli kararda gösterileceği belirtilmiştir. 11. 2019/12803 başvuru numaralı dosyada, Seferihisar İcra Hukuk Mahkemesinin gerekçeli kararı başvurucuya 21/1/2019 tarihinde tebliğ edilmiş; başvurucu 30/1/2019 tarihinde istinaf talebinde bulunmuştur. İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 8. Hukuk Dairesi, İcra Mahkemesince kısa kararın 21/12/2018 tarihinde başvurucu vekilinin yüzüne karşı verildiği, buna göre 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu\’nun 363. maddesi gereğince tefhimden itibaren on günlük sürede başvurulmadığı, süre tutum dilekçesi de verilmediği dikkate alındığında istinaf başvurusunun süresinde olmadığına karar vermiştir. 12. 2019/37248 başvuru numaralı dosyada, Serik İcra Hukuk Mahkemesinin gerekçeli kararı başvurucuya 10/4/2019 tarihinde tebliğ edilmiş; başvurucu 17/4/2019 tarihinde istinaf talebinde bulunmuştur. Serik İcra Mahkemesi başvurucunun istinaf istemini değerlendirmiş ve kısa kararın 13/3/2019 tarihinde başvurucu vekilinin yüzüne karşı verildiği, buna göre tefhimden itibaren on günlük sürede başvurulmadığı, süre tutum dilekçesi de verilmediği dikkate alındığında istinaf başvurusunun süresinde olmadığına karar vermiştir. Bu karara karşı başvurucu istinaf talebinde bulunmuş, Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 12. Hukuk Dairesi bu talebi esastan reddetmiştir. 13. Başvurucular süresinde bireysel başvuruda bulunmuştur. IV. İLGİLİ HUKUK 14. İlgili hukuk için bkz. Nihal Uslukol, B. No: 2016/73086, 25/9/2019, §§ 16-22; Mahmut Macit, B. No: 2017/27177, 13/2/2020, § 14; Abdullah Yıldırım ve diğerleri, B. No: 2015/7007, 22/7/2020, § 13; A.Ç. ve diğerleri, B. No: 2018/19263, 8/9/2021, § 13; Mehmet Hanifi Şelem, B. No: 2018/24557, 19/10/2021, §§ 17-26; Ali Bekdemir ve diğerleri, B. No: 2018/25694, 24/11/2021, § 12. V. İNCELEME VE GEREKÇE 15. Anayasa Mahkemesinin 14/9/2022 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü: A. Mahkemeye Erişim Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia 1. Başvurucuların İddiaları 16. Başvurucular, tefhimle istinafa başvurma süresinin başlayabilmesi için hükme ilişkin tüm hususların kısa kararda açıklanmış olması gerektiğini belirtmiştir. Somut olayda başvurucular; kısa kararın gerekçe içermediğini, karara gerekçeli kararın tebliğ edilmesiyle vâkıf olduklarını belirterek kısa karardan itibaren sürenin başlatılarak istinaf başvurusunun süreden reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim haklarının ihlal edildiğini iddia etmiştir. 2. Değerlendirme 17. Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:  “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” 18. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucular tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp, olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder (Tahir Canan, B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16). Başvurucuların şikâyetinin özünün istinaf talebinin süreden reddedilmesine yönelik olması dolayısıyla iddia, adil yargılanma hakkının güvenceleri arasında yer alan mahkemeye erişim hakkı kapsamında incelenmiştir. a. Kabul Edilebilirlik Yönünden 19. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir. b. Esas Yönünden i. Müdahalenin Varlığı ve Hakkın Kapsamı 20. Anayasa\’nın 36. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddiada bulunma ve savunma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Dolayısıyla mahkemeye erişim hakkı, Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğünün bir unsurudur. Diğer yandan Anayasa\’nın 36. maddesine \”adil yargılanma\” ibaresinin eklenmesine ilişkin gerekçede, Türkiye\’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerce de güvence altına alınan adil yargılanma hakkının madde metnine dâhil edildiği vurgulanmıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi\’ni (Sözleşme) yorumlayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Sözleşme\’nin 6. maddesinin - [Kamu Görevinden Çıkarılan Hukukçunun Baro Levhasına Yazılması Kararının İptal Edilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/baro-levhasina-yazilma-kararinin-iptali/): Kamu Görevinden Çıkarılan Hukukçunun Baro Levhasına Yazılması 1136 sayılı Avukatlık Kanunu Avukatlığa kabulde engeller -Madde 5 Aşağıda yazılı durumlardan birinin varlığı halinde, avukatlık mesleğine kabul istemi reddolunur: a) (Değişik : 23/1/2008-5728/326 md.) Türk Ceza Kanununun 53 üncü maddesinde belirtilen süreler geçmiş olsa bile; kasten işlenen bir suçtan dolayı iki yıldan fazla süreyle hapis cezasına ya da Devletin güvenliğine karşı suçlar, Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar, (…)(1) zimmet, irtikâp, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, güveni kötüye kullanma, hileli iflas, ihaleye fesat karıştırma, edimin ifasına fesat karıştırma, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama veya kaçakçılık suçlarından mahkûm olmak, b) (Değişik: 22/1/1986 – 3256/2 md.) Kesinleşmiş bir disiplin kararı sonucunda hakim, memur veya avukat olma niteliğini kaybetmiş olmak, c) (İptal: Anayasa Mahkemesi’nin 28/2/2013 tarihli ve E.: 2012/116, K.: 2013/32 sayılı Kararı ile.) d) Avukatlık mesleği ile birleşemiyen bir işle uğraşmak, e) Mahkeme kararı ile kısıtlanmış olmak, f) İflas etmiş olup da itibarı iade edilmemiş bulunmak (Taksiratlı ve hileli müflisler itibarları iade edilmiş olsa dahi kabul olunmazlar), g) Hakkında aciz vesikası verilmiş olup da bunu kaldırmamış bulunmak, h) Avukatlığı sürekli olarak gereği gibi yapmaya engel vücut veya akılca malul olmak. Birinci fıkranın (a) bendinde sayılan yüz kazırtıcı suçlardan biri ile hüküm giymiş olanların cezası ertelenmiş, paraya çevrilmiş veya affa uğramış olsa da avukatlığa kabul edilmezler. Adayın birinci fıkranın (a) bendinde yazılı cezalardan birini gerektiren bir suçtan dolayı hakkında kamu davası açılmış olması halinde, avukatlığa alınması isteği hakkındaki kararın bu kovuşturmanın sonuna kadar bekletilmesine karar verilebilir. Şu kadar ki, ceza kovuşturmasının sonucu ne olursa olsun avukatlığa kabul isteğinin geri çevrilmesi gereken hallerde, sonuç beklenmeden istek karara bağlanır. Karar – Madde 7 Baro yönetim kurulu, levhaya yazılma istemi hakkında başvurma dilekçesinin varış tarihinden itibaren bir ay içinde gerekçeli olarak karar vermekle ödevlidir. Süresi içinde karar verilmediği takdirde, adayın avukatlığa kabul istemi reddedilmiş sayılır. Bu halde aday bir aylık sürenin bitiminden itibaren onbeş gün içinde Türkiye Barolar Birliğine itiraz edebilir. İtiraz üzerine 8 inci madde hükmü kıyas yolu ile uygulanır. Redde veya kovuşturma sonuna kadar beklenmesine dair karara itiraz – Madde 8 Baro Yönetim Kurulu, avukatlığa kabul istemini reddettiği veya kovuşturma sonuna kadar beklenmesine karar verdiği takdirde bunun gerekçesini kararında gösterir. Gerekçeli karar adaya tebliğ olunur. Aday, bu karara karşı, tebliğ tarihinden itibaren onbeş gün içinde, kararı veren baro vasıtasiyle Türkiye Barolar Birliğine itiraz edebilir. Baro tarafından adaya, itiraz tarihini tesbit eden bir belge verilir. Bu belge hiçbir vergi, harç ve resme tabi değildir. Türkiye Barolar Birliği, itiraz üzerine dosya üzerinde gerekli incelemeleri yaptıktan sonra, itirazı kabul veya reddeder. Türkiye Barolar Birliği itiraz tarihinden itibaren bir ay içinde bir karar vermezse, itiraz reddedilmiş sayılır. Baro yönetim kurullarının adayın levhaya yazılması hakkındaki kararları, karar tarihinden itibaren onbeş gün içinde Türkiye Barolar Birliğine gönderilir. Türkiye Barolar Birliği kararın kendisine ulaştığı tarihten itibaren bir ay içinde uygun bulma veya bulmama kararını ve itirazın kabul veya reddi hakkındaki kararlarını onaylamak üzere karar tarihinden itibaren bir ay içinde Adalet Bakanlığına gönderir. Bu kararlar Adalet Bakanlığına ulaştığı tarihten itibaren iki ay içinde Bakanlıkça karar verilmediği veya karar onaylandığı takdirde kesinleşir. Ancak Adalet Bakanlığı uygun bulmadığı kararları bir daha görüşülmek üzere, gösterdiği gerekçesiyle birlikte Türkiye Barolar Birliğine geri gönderir. Geri gönderilen bu kararlar, Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulunca üçte iki çoğunlukla aynen kabul edildiği takdirde onaylanmış, aksi halde onaylanmamış sayılır; sonuç Türkiye Barolar Birliği tarafından Adalet Bakanlığına bildirilir. Baro yönetim kurulunun, avukatlığa kabul isteminin reddi veya kovuşturma sonuna kadar beklenmesi hakkındaki kararları, süresi içinde itiraz edilmediği takdirde kesinleşir. Adalet Bakanlığının dördüncü fıkra uyarınca verdiği kararlara karşı, Türkiye Barolar Birliği, aday ve ilgili baro; Adalet Bakanlığının uygun bulmayıp bir daha görüşülmek üzere geri göndermesi üzerine Türkiye Barolar Birliğince verilen kararlara karşı ise, Adalet Bakanlığı, aday ve ilgili baro idari yargı merciine başvurabilir. Barolar, kesinleşen kararları derhal yerine getirmeye mecburdurlar. Kamu Görevinden Çıkarılan Hukukçunun Baro Levhasına Yazılması Kararının İptal Edilmesine İlişkin Hak İhlali Kararı ANAYASA MAHKEMESİ BİREYSEL BAŞVURU B.A.Y. BAŞVURUSU Başvuru Numarası: 2019/19788 Karar Tarihi: 5/7/2022 R.G. Tarih ve Sayı: 18/10/2022-31987 GENEL KURUL KARARI Başkan: Zühtü ARSLAN Başkanvekili: Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA Üyeler: Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR Raportör: Ali KOZAN Başvurucu: B.A.Y. I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, kamudaki görevinden çıkarılan hukukçunun baro levhasına yazılmasına ilişkin olarak verilen kararın mahkemece iptal edilmesi nedeniyle özel hayata saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 29/5/2019 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. 3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. 4. Bölüm, başvurunun Genel Kurul tarafından incelenmesine karar vermiştir. III. OLAY VE OLGULAR 5. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle başvuru tarihi itibarıyla ilgili olaylar özetle şöyledir: 6. Başvurucu, hukuk fakültesini bitirdikten sonra avukatlık stajını tamamlayarak 2002 yılında bir baroya kaydolmuştur. Başvurucunun 2006 yılında hâkimlik görevine başlaması nedeniyle barodan kaydı silinmiştir. 7. Başvurucu, Danıştayda tetkik hâkimi olarak görev yaparken Fetullahçı Terör Örgütü ve/veya Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) ile irtibat ya da iltisak içinde olduğu gerekçesiyle 22/7/2016 tarihli ve 667 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararname\’ye (667 sayılı KHK) dayanılarak Hâkimler ve Savcılar Kurulu tarafından meslekten çıkarılmıştır. 8. Kamu görevinden çıkarılmasının ardından başvurucu, baro levhasına avukat olarak yazılma talebiyle 27/7/2017 tarihinde bir baroya başvurmuştur. Başvurucunun talebi baro yönetim kurulunun 16/10/2017 tarihli kararıyla kabul edilerek başvurucunun baro levhasına yazılmasına karar verilmiştir. Kararın gerekçesinde; başvurucunun avukatlığa kabulünde bir engel bulunmadığı, baro levhasına yeniden yazılma şartlarını taşıdığı belirtilmiştir. Baro kararı Türkiye Barolar Birliğinin (TBB) incelemesine sunulmuştur. TBB Yönetim Kurulu 19/10/2017 tarihinde baronun kararının uygun olduğuna karar vermiştir. 9. Söz konusu karar, Bakanlık tarafından bir daha görüşülmek üzere TBB\’ye geri gönderilmiştir. Geri gönderme kararının gerekçesinde; avukatlık mesleğinin kamu hizmeti olduğu, 667 sayılı KHK kapsamında kamu görevinden çıkarılanların kamu hizmetinde istihdam edilemeyeceklerinin belirlendiği, bu düzenlemenin avukatlık mesleğinin önem ve özelliği ile kamu hizmeti niteliği gözetilerek değerlendirilmesi gerektiği vurgulanmıştır. 19/3/1969 tarihli ve 1136 sayılı Avukatlık Kanunu\’nun 5. maddesinin üçüncü fıkrasında belirtilen suçlardan soruşturma ve kovuşturma altında bulunması hâlinde avukatlığa alınması isteği hakkındaki kararın bu soruşturma ve kovuşturmanın sonuna kadar - [Davalısı Apartman Yönetimi Olan İlamlı İcra Takibinde Doğrudan Kat Malikleri Aleyhine Takip Yapılabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/dogrudan-kat-malikleri-aleyhine-takip/): İlamlı İcra Takibinde Apartman Yönetimi Yerine Doğrudan Kat Malikleri Aleyhine Takip Yapılması 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu Anagayrimenkulün genel giderlerine katılma – Madde 20 Kat maliklerinden her biri aralarında başka türlü anlaşma olmadıkça: a) Kapıcı, kaloriferci, bahçıvan ve bekçi giderlerine ve bunlar için toplanacak avansa eşit olarak; b) Anagayrimenkulün sigorta primlerine ve bütün  ortak yerlerin bakım, koruma,  güçlendirme ve onarım giderleri ile yönetici aylığı gibi diğer giderlere ve ortak tesislerin işletme giderlerine ve giderler için toplanacak avansa kendi arsa payı oranında; Katılmakla yükümlüdür. c) Kat malikleri ortak yer veya tesisler üzerindeki kullanma hakkından vazgeçmek veya kendi bağımsız bölümünün durumu dolayısıyla bunlardan faydalanmaya lüzum ve ihtiyaç bulunmadığını ileri sürmek suretiyle bu gider ve avans payını ödemekten kaçınamaz. Gider veya avans payını ödemeyen kat maliki hakkında, diğer kat maliklerinden her biri veya yönetici tarafından, yönetim planına, bu Kanuna ve genel hükümlere göre dava açılabilir, icra takibi yapılabilir. Gider ve avans payının tamamını ödemeyen kat maliki ödemede geciktiği günler için aylık yüzde beş hesabıyla gecikme tazminatı ödemekle yükümlüdür. Birinci fıkradaki giderlere, kat maliklerinden birinin veya onun bağımsız bölümünden herhangi bir suretle faydalanan kişinin kusurlu bir hareketi sebep olmuşsa, gidere katılanların yaptıkları ödemeler için o kat malikine veya gidere sebep olanlara rücu hakları vardır. Yönetici:  Atanması – Madde 34 Kat malikleri, anagayrimenkulün yönetimini kendi aralarından veya dışardan seçecekleri bir kimseye veya üç kişilik bir kurula verebilirler; bu kimseye (Yönetici), kurula da (Yönetim kurulu) denir. Anagayrimenkulün sekiz veya daha fazla bağımsız bölümü varsa, yönetici atanması mecburidir. Anagayrimenkulün bütün bölümleri bir kişinin mülkiyetinde ise, malik kanunen yönetici durumundadır. Yönetici, kat maliklerinin, hem sayı hem arsa payı bakımından çoğunluğu tarafından atanır. Yönetici her yıl kat malikleri kurulunun kanuni yıllık toplantısında yeniden atanır; eski yönetici tekrar atanabilir. Kat malikleri anagayrimenkulün yönetiminde anlaşamaz veya toplanıp bir yönetici atayamazlarsa, o gayrimenkulün bulunduğu yerin sulh mahkemesince, kat maliklerinden birinin müracaatı üzerine ve mümkünse diğerleri de dinlendikten sonra, gayrimenkule bir yönetici atanır. Bu yönetici, aynen kat maliklerince atanan yöneticinin yetkilerine sahip ve kat maliklerine karşı sorumlu olur. Sulh mahkemesince atanan yönetici, bu atanma üzerinden altı ay geçmedikçe, kat malikleri kurulunca değiştirilemez Ancak haklı bir sebep çıkarsa, onu atamış olan sulh mahkemesi, değiştirmeye müsaade edebilir. Yönetici atanırken kendisiyle yapılan sözleşmede, teminat göstermesi şart edilebilir; sözleşmede böyle bir şart olmasa bile, haklı bir sebebin çıkması halinde, kat malikleri kurulu, yöneticiden teminat göstermesini istiyebilir.   Yöneticinin ad ve soyadı ile iş ve ev adresinin anagayrimenkulün kapısı yanına veya girişte görülecek bir yere çerçeve içinde asılması mecburidir. Bu yapılmazsa, yöneticiden veya yönetim kurulu üyelerinin her birine, ilgilinin başvurması üzerine aynı mahkemece, elli Türk Lirasından ikiyüzelli Türk Lirasına kadar idarî para cezası verilir. Yöneticinin görevleri: Genel yönetim işlerinin görülmesi -Madde 35 Yöneticinin görevleri, yönetim planında belirtilir; yönetim planında aksine hüküm olmadıkça, yönetici aşağıdaki işleri görür: a) Kat malikleri kurulunca verilen kararların yerine getirilmesi; b) Anagayrimenkulün gayesine uygun olarak kullanılması, korunması, bakımı ve onarımı için gereken tedbirlerin alınması; c) Anagayrimenkulün sigorta ettirilmesi; d) Anagayrimenkulün genel yönetim işleriyle korunma, onarım, temizlik gibi bakım işleri ve asansör ve kalorifer, sıcak ve soğuk hava işletmesi ve sigorta için yönetim planında gösterilen zamanda, eğer böyle bir zaman gösterilmemişse, her takvim yılının ilk ayı içinde, kat maliklerinden avans olarak münasip miktarda paranın toplanması ve bu avansın harcanıp bitmesi halinde, geri kalan işler için tekrar avans toplanması; e) Anagayrimenkulün yönetimiyle ilgili diğer bütün ödemelerin kabulü, yönetim dolayısiyle doğan borçların ödenmesi ve kat malikleri tarafından ayrıca yetkili kılınmışsa, bağımsız bölümlere ait kiraların toplanması; f) Anagayrimenkulün tümünü ilgilendiren tebligatın kabulü; g) Anagayrimenkulü ilgilendiren bir sürenin geçmesinden veya bir hakkın kaybına meydan vermiyecek gerekli tedbirlerin alınması; h) Anagayrimenkulün korunması ve bakımı için kat maliklerinin yararına olan hususlarda gerekli tedbirlerin, onlar adına alınması; i) Kat mülkiyetine ilişkin borç ve yükümlerini yerine getirmiyen kat maliklerine karşı dava ve icra takibi yapılması ve kanuni ipotek hakkının kat mülkiyeti kütüğüne tescil ettirilmesi; j) Topladığı paraları ve avansları yatırmak ve gerektiğinde almak üzere muteber bir bankada kendi adına ve fakat anagayrimenkulün yönetici sıfatı gösterilmek suretiyle, hesap açtırılması; k) Kat malikleri kurulunun toplantıya çağırılması. l) Anagayrimenkulde bulunan asansörlerin güvenli bir şekilde işletilmesinin sağlanması amacıyla aylık bakımları ile yıllık kontrollerinin ilgili teknik düzenlemelere uygun şekilde yaptırılması ve bu işlemlere ilişkin ücretlerin ödenmesi. Bu Kanunun 34 üncü maddesinde belirtilen şartları taşımasına rağmen yönetici ataması yapılmayan anagayrimenkulde, birinci fıkrada sayılan işlerin yaptırılmasından kat malikleri müştereken sorumludur. Sorumluluğu: Genel kural – Madde 38 Yönetici, kat maliklerine karşı aynen bir vekil gibi sorumludur. Kat malikleri kurulu, ada temsilciler kurulu veya toplu yapı temsilciler kurulu kararlarının iptaline ilişkin davalar, kat maliklerini temsilen yöneticiye, toplu yapılarda ise ada temsilciler kurulu veya toplu yapı temsilciler kurulunca seçilen yöneticiye husumet yöneltilmesi suretiyle açılabilir. Yönetici, açılan davayı bütün kat maliklerine ve ada veya toplu yapı temsilciler kuruluna duyurur. Kurul kararının iptali halinde bu konudaki yargılama giderleri ortak giderlerden karşılanır. Hakları – Madde 40 Yönetici, kaide olarak vekilin haklarına sahiptir. Kat malikleri, kendilerine düşen borçları ve yükümleri yönetici tarafından noterlikçe yaptırılan ihtara rağmen vaktinde  ve tamamen yerine getirmezlerse, yönetici, hiçbir tazminat ödemeye mecbur olmaksızın, kendine ait sözleşmeyi feshedip yöneticilikten çekilerek bu yüzden uğradığı zararın tazminini kat maliklerinden istiyebilir. Yönetici, yönetim planında veya kendisiyle yapılan sözleşmede bir ücret tayin edilmemiş olsa bile, kat maliklerinden uygun bir ücret istiyebilir. Kat malikleri kurulu, kat malikleri arasından atanmış yöneticinin normal yönetim giderlerine katılıp katılmayacağı, katılacaksa, ne oranda katılacağını kararlaştırır. Bu yolda, bir karar alınmamış ise, yönetici yönetim süresince kendisine düşen normal yönetim giderlerinin yarısına katılmaz. 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu İlam mahiyetini haiz belgeler – Madde 38 Mahkeme huzurunda yapılan sulhlar, kabuller ve para borcu ikrarını havi re’sen tanzim edilen noter senetleri, istinaf ve temyiz kefaletnameleri ile icra dairesindeki kefaletler, ilamların icrası hakkındaki hükümlere tabidir. Bu maddedeki icra kefaletleri müteselsil kefalet hükmündedir. İcranın iadesi – Madde 40 Bir ilâmın bölge adliye mahkemesince kaldırılması veya temyizen bozulması icra muamelelerini olduğu yerde durdurur. Bir ilâm hükmü icra edildikten sonra bölge adliye mahkemesince kaldırılır veya yeniden esas hakkında karar verilir ya da Yargıtayca bozulup da aleyhine icra takibi yapılmış olan kimsenin hiç veya o kadar borcu olmadığı kesin bir ilâmla tahakkuk ederse, ayrıca hükme hacet kalmaksızın icra tamamen veya kısmen eski hâline iade olunur. Ancak üçüncü şahısların hüsnü niyetle kazandıkları - [Nüfus Kaydındaki Anne ve Baba İsimlerinin İptali ile Haneden Terkin Davası Hangi Mahkemede Açılmalı](https://kayseriavukat.org.tr/nufustaki-anne-ve-baba-isimlerinin-iptali/): Nüfus Kaydındaki Anne ve Baba İsimlerinin İptali ile Haneden Terkini Nüfus kaydında yer alan anne ve baba isimlerinin iptali ile haneden terkini için soybağı davası mı yoksa nüfus kaydının düzeltilmesi davası mı açılmalıdır? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1922 Karar No: 2018/1305 Karar Tarihi: 04.07.2018 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki nüfus kaydındaki anne ve baba isimlerinin iptali ile haneden terkini davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Düzce 3. Asliye Hukuk Mahkemesince, mahkemenin görevsizliği nedeniyle davanın dava şartı yokluğundan reddine dair verilen 17.09.2013 gün ve 2013/37 E., 2013/11 K. sayılı karar, davacılar vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 18. Hukuk Dairesinin 13.02.2014 gün ve 2013/19159 E., 2014/2143 K. sayılı kararı ile; “…Davacılar vekili dava dilekçesinde, davalılar … ve …’ün … ile Mehmet Bektaş çocukları olmasına rağmen … ve … çocukları (yani davacılar ile ana-baba bir kardeş) olarak nüfusa kaydedildiklerini bildirerek, davalılar … ile …’ün Hüseyin ve … çocuğu olarak görünen kayıtlarının iptali ile bu haneden terkinlerini istemiştir. Mahkemece davanın kabul edilmesi halinde davalılar Aynur ve Bayram’ın annesi ile babası arasında soybağı kurulacağı, bu hali ile davanın soybağı olarak nitelendirilmesi gerektiği, soybağı davaları da aile mahkemesinin görevinde olduğundan mahkemenin görevsizliğine karar verilmiştir. Dosyada mevcut doğum bildirimi formuna göre, baba … ile anne …’ün evliliği devam ederken 29.09.1971 tarihli beyana göre evlilik içinde, 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanununun Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik’in 22. ve 27. maddeleri ile 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 285. maddesine göre nüfusa tescil edildikleri anlaşılmıştır. Davacılar vekili bu davada, davalılar … ve…’ın … ve … çocukları olmadıkları halde onların çocuğu gibi tescil edildiklerini bildirerek bu hanedeki nüfus kayıtlarının iptalini istemiştir. Davada adı geçenlerin gerçek anne ve babası hanesine tesciline ilişkin bir talep bulunmamaktadır. Dava, usulsüz tescile dayalı, gerçek durumu göstermeyen nüfus kaydının düzeltilmesine ilişkin olup 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 36. maddesine göre asliye hukuk mahkemesi görevlidir. Mahkemece işin esasına girilerek tarafların gösterecekleri kanıtlar toplanıp, davalı … ve Bayram’ın Hasan ve Servi çocuğu olup olmadığının tespiti açısından DNA testi de yaptırılarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken mahkemenin görevsizliğine karar verilmesi doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, nüfus kaydındaki anne ve baba isimlerinin iptali ile haneden terkini istemine ilişkindir. Davacılar vekili müvekkillerinin, …’ün ve …’ün çocukları olduklarını, davalılardan Aynur’un ve Bayram’ın ise davacıların kardeşi olmamalarına karşın Hüseyin ve Servi’nin çocukları olarak nüfusa kaydedildiklerini, davalıların gerçek anne isminin …, baba isminin ise Mehmet Bektaş olduğunu ileri sürerek, davalı …’un ve davalı …’ın nüfus kayıtlarındaki anne ve baba isimlerinin iptali ile haneden terkinine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı … Hüseyin’i babası, Servi’yi annesi, diğer davalı …’yi de ablası olarak bildiğini, 25 yaşından sonra Cemile’nin kendisinin öz annesi olduğunu öğrendiğini, yine gerçek babası olduğu söylenen Mehmet Bektaş’ı hiç tanımadığını, davanın kendisini mirastan mahrum etmek amacıyla açıldığını, davayı kabul etmediğini ve davanın reddine karar verilmesi gerektiğini savunmuştur. Davalı … küçük yaşta babası tarafından Mehmet Bektaş ile evlendirildiğini, bu evlilikten davalılar …’ün ve …’nun dünyaya geldiğini, çocukları doğduktan sonra Mehmet Bektaş’ın ve ailesinin kendisini ve çocuklarını istemediğini, bunun üzerine baba ocağına döndüğünü ve çocuklarını annesi olan …’ün ve babası olan …’ün nüfusuna kaydettirdiğini, kaldı ki Mehmet Bektaş ile resmi nikahının da bulunmadığını, açılan davayı kabul etmediğini ve çocukların kendisinin ve Mehmet Bektaş’ın üzerine yazılmasını istemediğini beyan etmiştir. Davalı … temsilcisi açılan davaya karşı bir diyeceklerinin bulunmadığını ifade etmiştir. Davalı … adına duruşma gününü bildirir tebligat çıkartılmış olup, davalı duruşmaya gelmemiş, esas hakkında da bir beyanda bulunmamıştır. Mahkemece eldeki davanın gerçek anne ve babanın tespitini içerdiği, diğer bir ifadeyle davalıların gerçek anne ve baba ile aralarında soybağı bulunduğunun iddia edildiği, davanın kabul edilmesi durumunda davalı … ve davalı … ile anne ve baba arasında soybağının kurulacağı, bu hâli ile davanın soybağı davası olarak nitelendirilmesinin gerektiği, soybağına ilişkin hükümlerin 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 282. maddesinde ve devamında düzenlendiği, görevli mahkemenin Aile Mahkemesi olduğu, 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 36. maddesinde yer alan nüfus kaydının düzeltilmesi davasının ise Asliye Hukuk Mahkemesinde görüleceği, ancak nüfus kaydının talep gibi düzeltilebilmesi için öncelikle gerçek annenin ve babanın, dolayısıyla soybağının tespit edilmesinin şart olduğu, davanın Türk Medeni Kanunu’nun 301. ve devamı maddelerine dayanan anneliğin ve babalığın tespitine yönelik bulunduğu, 4787 sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun’un 4. maddesi uyarınca 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun ikinci kitabından (üçüncü kısım hariç olmak üzere) kaynaklanan bütün davaların Aile Mahkemesinde bakılacağı gerekçesiyle açılan davanın görevsizlik nedeniyle dava şartı yokluğundan reddine ve dosyanın, kararın kesinleşmesinden itibaren iki hafta içinde ve talep halinde yetkili ve görevli Düzce Nöbetçi Aile Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir. Davacılar vekilinin temyizi üzerine hüküm Özel Dairece, yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece her ne kadar Özel Daire bozma kararında nüfus kayıtlarının iptalinin istendiği, davada adı geçenlerin gerçek anne ve baba hanesine tesciline yönelik bir talebin bulunmadığı vurgulanmış ise de; davacılar vekilinin terkin talebi olmasa dahi talep doğrultusunda davalı …’un ve davalı …’ın, Hüseyin ve Servi’nin çocukları hanesindeki nüfus kayıtlarının iptal edilmesi durumunda zorunlu olarak davalıların gerçek anne ve babasının tespit edilerek çocukların onların hanesine tescil edilmesinin gerektiği, diğer bir anlatımla yalnızca Aynur’un ve Bayram’ın gerçek olmayan anne ve baba hanesinden terkin edilip anne ve baba hanesinin askıda bırakılamayacağı, bu itibarla davalıların gerçek anne ve baba hanesine tescil edilmelerinin zorunlu olduğu, dolayısıyla talebin yalnızca nüfus kaydının iptali olarak görülemeyeceği, ayrı zamanda davacının talebinin iptal ile birlikte gerçek anne ve baba hanesine tescili de kapsayacağı, gerçek anne ve baba hanesine tescil için ayrıca talep aramaya gerek bulunmadığı, bu durumda davada görevli mahkemenin Asliye Hukuk Mahkemesi değil Aile Mahkemesi olduğu belirtilmek ve önceki karardaki gerekçeler tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı, davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, dava dilekçesi dikkate alındığında eldeki davanın soybağı davası mı yoksa kayıt düzeltme davası mı olduğu; burada varılacak hukuki nitelendirmeye göre görevli mahkemenin asliye hukuk mahkemesi mi yoksa aile mahkemesi mi olduğu noktasında toplanmaktadır. Konunun anlaşılabilmesi için öncelikle Kanunda yer alan düzenlemelere, devamında da kavramlar ve soybağı davaları ile nüfus kayıt düzeltim davalarının farklılıkları - [Trafik Sicilinde Üçüncü Kişi Adına Kayıtlı Aracın Edinilmiş Mal Olarak Kabul Edilmesi Mümkün mü](https://kayseriavukat.org.tr/aracin-edinilmis-mal-olarak-kabul-edilmesi/): Trafik Sicilinde Üçüncü Kişi Adına Kayıtlı Aracın Edinilmiş Mal Olarak Kabul Edilmesi Mümkün mü Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1555 Karar No: 2019/561 Karar Tarihi: 14.05.2019 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki katkı payı alacağının tahsili davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ankara 9. Aile Mahkemesince davanın reddine dair verilen 27.03.2012 tarihli ve 2009/1107 E., 2012/499 K. sayılı karar davacı vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 08.05.2014 tarihli ve 2013/10650 E., 2014/8995 K. sayılı kararı ile; “…Davacı vekili, evlilik birliği içinde edinilen aracın davalının tasarrufunda bulunduğunu, vekil edeninin katkısı olduğunu açıklayarak, 10.000 TL. katkı payının davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı, adına kayıtlı araç bulunmadığını, arkadaşına ait aracı zaman zaman ödünç alarak kullandığını bildirerek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, niza konusu aracın davalı adına kayıtlı olmadığı ve aracın varlığının kanıtlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Taraflar 23.06.2000 tarihinde evlenmiş, 09.07.2008 tarihinde açılan boşanma davasının kabulüne ilişkin hükmün 16.09.2009 (boşanma yönünden) da kesinleşmesiyle evlilik birliği son bulmuştur. Dava konusu 2000 model, Toyota Corolla marka 06 … plakalı aracın dava dışı 3.kişi adına kayıtlı olduğu bildirilmiştir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 179. maddesine göre mal rejiminin tasfiyesinde eşlerin bağlı olduğu rejime ilişkin hükümler uygulanır. Taraflar arasında başka bir mal rejimi seçildiği ileri sürülmediğine göre, evlenme tarihinden 01.01.2002 tarihine kadar 743 sayılı (mülga) Türk Kanunu Medenisi’nin 170. maddesi uyarınca “mal ayrılığı”, bu tarihten mal rejiminin sona erdiği boşanma davasının açıldığı tarihe kadar ise 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 202. maddesi hükmü uyarınca yasal edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir. Türk Medeni Kanunu’nun 225/2. maddesi uyarınca eşler arasındaki mal rejimi boşanma davasının açıldığı tarih itibariyle sona ermiştir. Davacı taraf, niza konusu aracın evlilik birliği içinde satın alınmasına rağmen trafik sicilinde devrinin yapılmadığı iddiasıyla talepte bulunmuş; davalı taraf ise arkadaşı adına kayıtlı aracı kullanmak üzere bazı zamanlar aldığını, adına kayıtlı bulunmadığı gibi, satın da alınmadığını savunmuştur. Niza konusu aracın trafik sicilinde davalı adına kayıtlı olmadığı ihtilaf konusu değildir. Temyiz incelemesine konu dava, boşanma davasıyla birlikte açılmış ve tefrik edilmiştir. Tarafların boşanmalarına ilişkin Ankara 9. Aile Mahkemesi’nin 2008/823 Esas ve 2009/1020 Karar sayılı dosyasında mevcut, taraflarla görüşülmek suretiyle hazırlanan psikolog ve pedagog bilirkişilerin 03.02.2009 tarihli raporlarında; “…davalının, araba alırken davacının babasından aldıkları borcu ödemek üzere davacının maaş kartının babasına bırakıldığını…” bildirdiği anlaşılmaktadır. Yine boşanma davasında 11.02.2009 günlü celsede dinlenen davacı tanığı Nermin Bostan “….tarafların aldığı Toyota marka araba nedeniyle borçlandıkları davacının babasına bir süreliğine davacının maaş kartının verildiğini…” davalı tanığı-abisi Erdoğan Şimşekoğlu “…kardeşinin arabası olduğunu kendilerine söylediğini, ruhsatına baktıklarında üzerine kayıtlı olmadığını gördüklerini..”; 20.04.2009 günlü celsede dinlenen davalı tanığı-abisi … “..kardeşinin 5000 dolar istediğini ve bu araba ile geldiklerini, duyduğuna göre 5000 TL de kayınpederinden aldığını…” bildirmiştir. Gerek birbirini doğrulayan bu açıklamalara, gerekse nizalı aracın sigorta poliçesi ödemelerinin davalının kredi kartıyla yapılmış bulunmasına göre, her ne kadar uyuşmazlık konusu araç kayden davalı adına kayıtlı değil ise de, evlilik birliği içinde edinildiği hususu sabit bulunmaktadır. Mahkemece yapılacak iş, uyuşmazlık konusu aracın kayıt dışı alımı tarihinin boşanma dosyası ve incelemeye konu dosyada mevcut beyanların değerlendirilmesi ve gerekirse bu hususta tanıkların yeniden dinlenilmesi suretiyle tespitine çalışılması, saptanacak edinim tarihine göre tarafların tabi olduğu mal rejimi hükümlerine göre talebin değerlendirilmesi, nizalı aracın 01.01.2002 tarihinden önce edinildiğinin belirlenmesi halinde, tarafların evlenme tarihinden edinim tarihine kadar gelir bilgilerinin getirtilerek usule uygun şekilde davacının katkı payı alacağının tespiti, aracın 01.01.2002 tarihinden sonra edinildiğinin saptanması halinde ise davacının katılma alacağının 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 219, 231, 235 ve 236. maddelerine göre belirlenmesi suretiyle sonucuna göre, taleple de bağlı kalınarak bir karar verilmesidir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava katkı payı alacağının tahsili istemine ilişkindir. Davacı vekili, dava dilekçesinde ve duruşmadaki sözlü beyanlarında müvekkili ile davalının 23.06.2000 tarihinde evlendiklerini, davalının davacıya sürekli şiddet uyguladığını ileri sürerek tarafların 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 174/2. maddesi uyarınca boşanmalarına, müşterek çocuğun velayetinin davacıya verilmesini, evlilik birliği içerisinde 2002 yılından sonra edinildiği hâlde davalı adına kayıtlı olmayan 06 … plaka sayılı aracın satın alınmasında katkısı bulunduğunu ileri sürerek 10.000TL katkı payı alacağının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı, dava konusu aracın arkadaşı Selim Demirel adına kayıtlı olup ihtiyacı olduğunda zaman zaman kendisinin kullandığını, evlilik birliği içinde hiçbir birikimleri olmaması ve davacının maaşının tamamını babasına vermesi nedeniyle katkı payı talebinin reddi gerektiğini savunmuştur. Yerel Mahkemece, dava konusu aracın davalı adına kayıtlı olmadığı, üçüncü kişiye ait olduğu ve aracın davalıya ait olduğunun tanık beyanlarından tam olarak anlaşılmadığı, aracın kasko bedelinin birkaç kez araç sahibinin ekonomik sıkıntısı nedeniyle davalı tarafından ödendiğine ilişkin davalı beyanının aksinin davacı tarafından kanıtlanmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece, önceki gerekçelerle ve özellikle 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun  985/1 maddesine göre taşınır malın zilyedinin onun sahibi sayılacağı, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 19. maddesine göre de aracın trafik siciline kaydedilmesi ile malikin kayıtlarda görünen kişi olacağı, dava konusu aracın sicil kaydının aksine davalıya ait olduğunun davacı tarafından kanıtlanmadığı, davalının aracın kendisinin olmadığını arkadaşına ait olduğunu savunduğu, davalının aracı bir süre kullanmasının onun malik olduğunu göstermeyeceği gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir. Direnme kararı, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda üçüncü kişi adına kayıtlı olan 06 … plaka sayılı aracın davalı tarafından evlilik birliği içinde edinildiğinin davacı yanca kanıtlanıp kanıtlanamadığı noktasında toplanmaktadır. Mal rejiminin devamı süresince, bir eşin sahip olduğu edinilmiş malda, diğer eşin artık değerin yarısı oranında katılma alacak hakkı vardır. Artık değere katılma alacağı; eklenecek değerlerden (TMK md. 229) ve denkleştirmeden (TMK md. 230) elde edilen miktarlar da dâhil olmak üzere, eşin edinilmiş mallarının (TMK md. 219) toplam değerinden, bu mallara ilişkin borçlar çıktıktan sonra kalan artık değerin (TMK md. 231) yarısı üzerindeki diğer eşin alacak hakkıdır (TMK md. 236/1). Katılma alacağı, Kanun’dan kaynaklanan bir hak olup, bu hakkı talep eden eşin gelirinin olmasına veya söz konusu mal varlığının edinilmesine, iyileştirilmesine ya da korunmasına katkıda bulunulmasına gerek yoktur. Artık değere katılma alacak miktarı hesaplanırken, mal rejiminin sona - [Değer Artış Payı ve Katılma Alacağı Davası: Evlilik Birliğinde Alınan Taşınmazın Diğer Eş Adına Tescili](https://kayseriavukat.org.tr/deger-artis-payi-ve-katilma-alacagi-davasi/): Değer Artış Payı ve Katılma Alacağı Davası: Evlilik Birliğinde Alınan Taşınmazın Diğer Eş Adına Tescil Edilmesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1614 Karar No: 2018/1550 Karar Tarihi: 23.10.2018 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki değer artış payı ve katılma alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ankara 11. Aile Mahkemesince davanın reddine dair verilen 21.03.2013 tarihli ve 2011/447 E., 2013/348 K. sayılı karar, davacı vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 26.05.2014 tarihli ve 2013/11906 E., 2014/10573 K. sayılı kararı ile, “…Davacı vekili, davalı ile vekil edenin 2000 yılında evlendiklerini, evlilik birliği içerisinde edinilen 2759 ada 7 parsel üzerindeki 2 nolu bağımsız bölümün tamamının vekil edenin gelir ve birikimleriyle satın alındığını, bankada parasal işlemler yapılırken nüfus cüzdanını orada unuttuğundan taşınmazın tapuda eşi adına tescil edildiğini açıklayarak öncelikle tapu kaydının iptali ile adına tesciline, bunun mümkün bulunmaması halinde fazlaya ilişkin haklar saklı kalmak üzere belirlenecek alacağının dava tarihinden geçerli yasal faiziyle birlikte davalılardan alınmasına karar verilmesini istemiştir. Davalı vekili, dava konusu evin vekil edenine ait yüklü miktardaki ziynetlerin satılması ve annesinin maddi yardımı ile alındığını, davacının katkısı bulunmadığını açıklayarak davanın reddine savunmuştur. Mahkemece, dava konusu taşınmazın tüm bedelinin davacı eş tarafından verildiğinden duygusal saikle davalı eş adına tescil edilmesinin bağış niteliğinde olduğu, gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi üzerine; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Taraflar, 06.08.2000 tarihinde evlenmişler, 04.05.2009 tarihinde açılan boşanma davasının kabulüne ilişkin hükmün 13.02.2012 tarihinde kesinleşmesiyle, mal rejimi sona ermiştir (TMK md.225/2). Sözleşmeyle başka mal rejimi seçilmediğinden, eşler arasında 01.01.2002 tarihine kadar mal ayrılığı (TMK md.170), bu tarihten mal rejiminin sona erdiği boşanma davasının açıldığı tarihe kadar ise, yasal edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir (TMK 202, 4722 s.K. 10.m.). Dava konusu 2759 ada 7 parselde kayıtlı 2 nolu bağımsız bölüm satış suretiyle 20.2.2007 tarihinde edinilerek davalı eş adına tapuya tescil edilmiştir. Davacı, evlilik birliği içerisinde edinilen taşınmaza katkısını ileri sürerek katkısı oranında öncelikle dava konusu taşınmazın tapu kaydının iptali ile adına tesciline istemiştir. Dava konusu taşınmaz evlilik birliği içerisinde yasal edinilmiş mallara katılma rejimi döneminde edinilmiş olup 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 706 (mülga Medeni Kanunu md.634) maddesi gereğince düzenlenmiş mülkiyetin aktarımı ile ilgili resmi bir sözleşme bulunmamaktadır. Bu durumda; 7.10.1953 tarih 8/7 sayılı İBK uyarınca taşınmazın alımına katkıda bulunduğunu iddia eden davacı, bu katkısına dayanarak ayın(mülkiyet) talep edemez. Mahkemece tapu iptali ile tescil isteğine ilişkin bir karar verilmemiş ise de, hüküm redde ilişkin olup bu istek bakımından sonucu itibariyle doğru görülmüştür. Davacı vekili, taşınmazın müvekkilinin gelir ve birikimleriyle satın alındığını, ayrıca babasından miras kalan 9388 ada 37 parselde kayıtlı 24 nolu bağımsız bölümün satışından elde edilen paranın, sonraki yıllarda uygun fiyatlı taşınmazlar alıp satmak suretiyle değerlendirilerek bu biçimde elde edilen paranın da dava konusu taşınmazın alımında kullanıldığını, taşınmazın tapuda devir işlemlerinin yapıldığı sırada kimlik belgesinin bankada unutulması sebebiyle, tüm bedelini müvekkilinin karşıladığı bu taşınmazın davalı eş adına tescilinin sağlandığını açıklamıştır. Gerek dava dilekçesinde gerekse yargılama sırasında davacı tarafından sunulan dilekçelerde bağışı çağrıştıracak başka bir kavram, kelime veya söze rastlanılmamıştır. Evlilik birliğinin taraflara yüklediği karşılıklı güven ve sadakat, gerek örf ve adet, aile bütünlüğü kavramı ve gerekse olağan yaşam koşulları gereği eşin birinin diğerine para intikal ettirmek suretiyle mal edinilmeleri mümkündür. Bunda bağış iradesi ve kastının olduğu sonucuna varmak oldukça güçtür. Dava dilekçesindeki açıklamalara göre, Dairemiz ve Yargıtay’ın yerleşmiş uygulamasına göre tek başına davacının gizli bağış iradesinin ortaya konduğunu göstermez. Dava dilekçesinde iddianın ileri sürülüş biçimi, taşınmazın edinildiği tarih, dosya kapsamından; davacının, taraflar arasında edinilmiş mallara katılma rejiminin geçerli olduğu dönemde alınan taşınmazla ilgili değer artış payı ve katılma alacağı isteğinde bulunduğu anlaşılmaktadır (TMK. md.227, 231). Dava konusu taşınmazın edinilmesine davacının evlenmeden evvel sahip olduğu kişisel malı niteliğindeki (TMK md.220) 9388 ada 37 parselde kayıtlı 24 nolu taşınmazın 7.5.2002 tarihinde satışından elde edilen paranın değerlendirilmesi amacıyla, sonraki tarihlerde başkaca taşınmazlar alınıp satıldığı, en son 14.3.2006 tarihinde satın alınan 6135 ada 8 parselde kayıtlı 1 nolu bağımsız bölümün 20.2.2007 tarihinde satıldığı, satış bedelinin yine aynı tarihte (20.2.2007) edinilen dava konusu taşınmazın edinilmesinde kullanıldığı dosya kapsamından anlaşılmaktadır. Şu halde davacının kişisel mal grubundan davalının edinilmiş mal grubuna katkı yapılmış olduğundan, bu katkının yöntemine uygun bir biçimde belirlenmesi gerekmektedir. Davacının kişisel malı olan 37 parselde kayıtlı 24 numaralı taşınmazının satıldığı tarihte, taraflar arasında yasal edinilmiş mallara katılma rejimi geçerli bulunmaktadır. Diğer bir anlatımla taşınmazın satım bedeli edinilmiş mallara katılma rejimine davacı kocanın kişisel malı olarak girmiştir (TMK md.220/2) Edinilmiş mal değildir. Bu bedel kullanılarak ve ayrıca bedel eklenerek 2002’den sonra alınıp satılan taşınmazlar edinilmiş mal niteliğinde iseler de bu taşınmazlara sözü edilen miktarda kişisel mal ile katkı sağlanmış olmaktadır. Buna göre, davacı adına kişisel mal grubundan davalının edinilmiş mal grubuna katkı yapılmış olduğundan, satılarak bedeli katkı olarak verilen taşınmazın (kişisel mal olan taşınmazın satıldığı 7.5.2002 tarihindeki) uzman bilirkişiler aracılığıyla sürüm değerinin (TMK md.232) saptanması, davacının katkı yaptığı bu tarihteki, belirlenecek dava konusu taşınmazın değerine oranının bulunması ve bu oranın dava konusu taşınmazın tasfiye tarihindeki (TMK md.235/1 kapsamında karar tarihine yakın bir tarihteki değer) sürüm değeri ile çarpılarak çıkacak miktarın değer artış payı olarak karar altına alınması gerektiği (TMK md.227), davacının katılma alacağı isteği (TMK md.236 ve 239) bakımından ise; az yukarıda açıklanan esaslar çerçevesinde belirlenecek değer artış payı alacağı miktarının, dava konusu taşınmazın tasfiye tarihindeki sürüm değerinden düşülmesi sonucu kalan artık değerin (TMK md.231) yarısı oranındaki miktara katılma alacağı olarak hükmedilmesi gerekir…” gerekçesiyle ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, değer artış payı ve katılma alacağı istemine ilişkindir. Davacı vekili müvekkili ile davalının 2000 yılında evlendiklerini, tarafların bir süre sonra anlaşamadıklarından dolayı Ankara 10. Aile Mahkemesine boşanma davası açıldığını, evlilik birliği içerisinde edinilen 2759 ada 7 parsel üzerindeki 2 nolu bağımsız bölümün tamamının müvekkilinin gelir ve birikimleriyle satın alındığını, müvekkilinin babasından kendisine miras kalan taşınmazını sattığı ve zaman içerisinde daireleri uygun fiyatla satın alıp, değerinde satarak her seferinde ailesini daha iyi bir evde oturtmaya çalıştığını, en son davaya konu 2759 ada 7 parselde kayıtlı 2 nolu bağımsız bölümde kayıtlı taşınmazı satın aldığını, ancak bankada parasal işlemler yapılırken nüfus cüzdanını bankada unuttuğundan taşınmazın - [İflas Kararının Bozulması: Borçlunun Hiç İflas Etmemiş Gibi İflastan Önceki Duruma Geri Dönülmesi](https://kayseriavukat.org.tr/iflas-kararinin-bozulmasi/): İflas Kararının Bozulması 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu İflas masası – Madde 184 İflas açıldığı zamanda müflisin haczi kabil bütün malları hangi yerde bulunursa bulunsun bir masa teşkil eder ve alacakların ödenmesine tahsis olunur. İflasın kapanmasına kadar müflisin uhdesine geçen mallar masaya girer. Müflis namına gelen mektuplar iflas idaresi tarafından açılır ve sair mevrudelerin de masaya gönderilmesi posta idaresine bildirilir. Takibin durması ve düşmesi – Madde 193 İflasın açılması, borçlu aleyhinde haciz yoluyla yapılan takiplerle teminat gösterilmesine ilişkin takipleri durdurur. İflas kararının kesinleşmesi ile bu takipler düşer. İflasın tasfiyesi müddetince müflise karşı birinci fıkradaki takiplerden hiçbiri yapılamaz. Rehnin paraya çevrilmesi yoluyla yapılan takiplere iflastan sonra da takip alacaklıları tarafından iflas masasına karşı devam edilir ve satış bedeli 151 inci maddeye göre rehinli alacaklılara paylaştırılır. Artan kısım iflas masasına intikal eder. Şu kadar ki, takip alacaklısı, iflastan önce başlamış olduğu rehnin paraya çevrilmesi yolu ile takipten vazgeçerek, rehnin 185 inci maddeye göre satılmasını isteyebilir. Hukuk davalarının tatili -Madde 194 Acele haller müstesna olmak üzere müflisin davacı ve davalı olduğu hukuk davaları durur ve ancak alacaklıların ikinci toplanmasından on gün sonra devam olunabilir. Bu hüküm şeref ve haysiyete tecavüzden, vücut üzerinde ika olunan zararlardan doğan tazminat davaları ile evlenme, ahvali şahsiye veya nafaka işlerine müteallik ihtilaflara, rehnin paraya çevrilmesi yoluyla takiplerle ilgili olarak açılmış olan hukuk davalarına tatbik olunmaz. Dava durduğu müddetçe zamanaşımı ve hakkı düşüren müddetler işlemez. İflas Kararının Bozulması: Borçlunun Hiç İflas Etmemiş Gibi İflastan Önceki Duruma Geri Dönülmesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/12-366 Karar No: 2019/174 Karar Tarihi: 19.02.2019 Özet: Temyiz incelemesi sonucunda, iflas kararının bozulması hâlinde, bozma ile iflastan önceki duruma geri döndüğünden söz edebilmek için, bu bozma kararının kesinleşmiş, yani ya bozma kararına karşı süresi içinde karar düzeltme yoluna başvurulmamış veya başvurulmuş olup da, Yargıtay\’ın karar düzeltme talebini reddetmiş olması gerekir (İflas kararının bozulması (bozmanın kesinleşmesi) ile iflasın açılmış olmasının sonuçları sona erer; yani, iflastan önceki durum geri döner. Buna göre, bozma kararının kesinleşmesi üzerine, icra takiplerine (m.193) kaldıkları yerden devam edilebilir; seçilmiş ise, iflas idaresinin görevi sona erer. Hâl böyle olunca borçlu … Bilgisayar San. Tic. Ltd. Şti. yönünden verilen iflas kararına yönelik bozma kararının kesinleştiği anlaşılmakla, borçlunun hiç iflas etmemiş gibi iflastan önceki duruma geri dönülmesi nedeniyle mahkemenin itirazın durdurulmamasına yönelik verilen direnme kararı uygun ve yerindedir.  (2004 S. K. m. 169, 186, 193, 194, 366) (1086 S. K. m. 429) Dava ve Karar: Taraflar arasındaki imzaya itiraz talebinden dolayı yapılan yargılama sonunda İstanbul 11. İcra (Hukuk) Mahkemesince itirazın reddine dair verilen 27.10.2009 tarihli ve 2009/67 E., 2009/1558 K. sayılı karar, borçlular vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 21.06.2010 tarihli ve 2010/3899 E., 2010/15968 K. sayılı kararı ile; “…1-Tarafların iddia ve savunmalarına, dosya içeriğindeki bilgi ve belgelere ve kararın gerekçesine göre borçlu … vekilinin temyiz itirazlarının REDDİNE, 2- Borçlular … Bilgisayar San ve Tic. A.Ş. ve … Bilgisayar San ve Tic. Ltd. Şti.nin temyiz itirazlarına gelince; İmza itirazının reddine dair mahkeme kararından sonra borçlulardan … Bilgisayar San ve Tic. A.Ş. ile … Bilgisayar San ve Tic. Ltd. Şti.nin, İstanbul 5. Asliye Ticaret ve Kadıköy 1.Asliye Ticaret Mahkemelerince 2.12.2009 ve 22.12.2009 tarihlerinde, iflaslarına karar verilmiştir. 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 194. maddesi gereği; acele haller müstesna olmak üzere, müflisin davacı ve davalı olduğu hukuk davaları, 2.alacaklılar toplantısından 10 gün sonrasına kadar durur. Bu maddenin, henüz kesinleşmemiş olan davalarda da gözönünde bulundurulması gerekir. (…nun 9.11.1988 T.14-631/984) Dolayısıyla 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 194. maddesi gereği müflis borçlular … Bilgisayar San ve Tic. A.Ş. ile … Bilgisayar San ve Tic. Ltd. Şti. hakkında davanın durdurulması kararı verilmesi gerektiğinden, mahkeme kararı sonrası verilen iflas kararları nedeniyle, kararın kısmen bozulmasına karar verilmesi gerekmiştir…” gerekçesi ile karar … Bilgisayar San ve Tic. A.Ş. ve … Bilgisayar San ve Tic. Ltd. Şti. yönünden bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: İstem, kambiyo senetlerine mahsus haciz yoluyla yapılan icra takibinde imzaya itiraz ile takibin iptali istemine ilişkindir. Borçlular vekili; müvekkilleri hakkında 7.000.000 USD meblağlı bonoya dayanılarak icra takibi yapıldığını, takibe konu olan bonodaki müvekkili şirketlerle ilgili borçlu veya avalist olarak vazedilen imzaları kabul etmediklerini, ayrıca E. T. G.’e ait olduğu varsayılan imzanın da kendisine ait olmadığını ileri sürerek itirazın kabulü ile %40 tazminatın alacaklıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Alacaklı vekili, imzaların tamamının E. T. G.’in eli ürünü olup, müvekkil banka yetkilileri huzurunda atıldığını, ayrıca davacı … firmasının iflasına karar verilmesi istemiyle iflas davası açıldığını, iflas dosyasına sunulan alacaklılar listesinde müvekkil banka alacaklı olarak ve huzurdaki davada inkâr ettikleri icra dosyasının da alacak sebebi olarak bildirildiğini, bu nedenle haksız ve kötü niyetli itirazın reddinin gerektiğini savunmuştur. Mahkemece davacının huzurda alınan el yazı ve imzaları ile toplanan diğer medarı tatbik imzaların takibe dayanak senetlerdeki imzalar ile karşılaştırılarak incelenmesi hususunda grafoloji uzmanlarından oluşan üç kişilik bilirkişi kurulundan alınan 20.08.2009 tarihli raporda takip konusu senedin borçlusu ve avalisti \”Ufotek Bilgisayar- … Bilgisayar- Wisco AG ve …\” adına atfen atılı toplam 8 adet imzanın E. T. G.\’in eli ürünü olduğunun saptandığı, raporun denetlenmeye ve hükme elverişli bulunduğu gerekçesiyle borçlunun imzaya itirazının reddine, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 170/3. maddesi koşulları oluşmadığından alacaklının tazminat talebinin reddine karar verilmiştir. Borçlular vekilinin temyiz itirazı üzerine Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde gösterilen nedenlerle yerel mahkeme kararı bozulmuştur. Mahkemece önceki gerekçelere ek olarak; itirazın yapıldığı tarih ve itirazın karara bağlandığı tarihlerde verilmiş bir iflas kararı bulunmadığı gibi borçlunun takibin iptali, borca itiraz, imzaya itiraz gibi 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’na dayalı olarak icra mahkemesine yaptığı başvuruların hukuk davası olarak nitelendirilmesine yasal olanak bulunmadığı, bu itirazların dayanağını teşkil eden icra dosyalarının iflastan sonraki hukuki durumlarının İcra ve İflas Kanunu’nun 193. maddesince belirlendiği, dolayısıyla borçluların imzaya itiraz etmiş olmaları nedeni ile itiraza ilişkin yargılamanın ikinci alacaklılar toplantısından 10 gün sonrasına dek durdurulmasına anılan yasa hükümlerinin engel teşkil ettiği gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir. Direnme kararı borçlular Müflis … Bilgisayar San. Tic. A.Ş. iflas idare memuru, müflis E. T. G. iflas idare memuru ve … Bilgisayar San. Tic. Ltd. - [Duruşmanın Usulüne Uygun Tebliğ Edilmemesi Nedeniyle Tarafların Duruşmaya Gelmemesi](https://kayseriavukat.org.tr/taraflarin-durusmaya-gelmemesi/): Duruşma Gün ve Saatinin Usulüne Uygun Tebliğ Edilmemesi Nedeniyle Tarafların Duruşmaya Gelmemesi 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Tarafların duruşmaya gelmemesi, sonuçları ve davanın açılmamış sayılması – Madde 150 (1) Usulüne uygun şekilde davet edilmiş olan taraflar, duruşmaya gelmedikleri veya gelip de davayı takip etmeyeceklerini bildirdikleri takdirde dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verilir. (2) Usulüne uygun şekilde davet edilmiş olan taraflardan biri duruşmaya gelir, diğeri gelmezse, gelen tarafın talebi üzerine, yargılamaya gelmeyen tarafın yokluğunda devam edilir veya dosya işlemden kaldırılır. Geçerli bir özrü olmaksızın duruşmaya gelmeyen taraf, yokluğunda yapılan işlemlere itiraz edemez. (3) Duruşma gününün belli edilmesi için tarafların başvurması gereken hâllerde gün tespit ettirilmemişse, son işlem tarihinden başlayarak bir ay geçmekle dosya işlemden kaldırılır. (4) Dosyası işlemden kaldırılmış olan dava, işlemden kaldırıldığı tarihten başlayarak üç ay içinde taraflardan birinin dilekçe ile başvurusu üzerine yenilenebilir. Yenileme dilekçesi, duruşma gün, saat ve yeri ile birlikte taraflara tebliğ edilir. Dosyanın işlemden kaldırıldığı tarihten başlayarak bir ay geçtikten sonra yenileme talebinde bulunulursa, yeniden harç alınır, bu harç yenileyen tarafça ödenir ve karşı tarafa yüklenemez. Bu şekilde harç verilerek yenilenen dava, eski davanın devamı sayılır. (5) İşlemden kaldırıldığı tarihten başlayarak üç ay içinde yenilenmeyen davalar, sürenin dolduğu gün itibarıyla açılmamış sayılır ve mahkemece kendiliğinden karar verilerek kayıt kapatılır. (6) İşlemden kaldırılmasına karar verilmiş ve sonradan yenilenmiş olan dava, ilk yenilenmeden sonra bir defadan fazla takipsiz bırakılamaz. Aksi hâlde dava açılmamış sayılır. (7) Hangi sebeple olursa olsun açılmamış sayılan davadaki talep dahi vaki olmamış sayılır. 7201 sayılı Tebligat Kanunu Elektronik tebligat- Madde 7/a Aşağıda belirtilen gerçek ve tüzel kişilere tebligatın elektronik yolla yapılması zorunludur. 1. 10/12/2003 tarihli ve 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanununa ekli (I), (II), (III) ve (IV) sayılı cetvellerde yer alan kamu idareleri ile bunlara bağlı döner sermayeli kuruluşlar. 2. 5018 sayılı Kanunda tanımlanan mahallî idareler. 3. Özel kanunla kurulmuş diğer kamu kurum ve kuruluşları ile kanunla kurulan fonlar ve kefalet sandıkları. 4. Kamu iktisadi teşebbüsleri ile bunların bağlı ortaklıkları, müessese ve işletmeleri. 5. Sermayesinin yüzde ellisinden fazlası kamuya ait diğer ortaklıklar. 6. Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve üst kuruluşları. 7. Kanunla kurulanlar da dahil olmak üzere tüm özel hukuk tüzel kişileri. 8. Noterler. 9. Baro levhasına yazılı avukatlar. 10. Sicile kayıtlı arabulucular ve bilirkişiler. 11. İdareleri, kamu iktisadi teşebbüslerini veya sermayesinin yüzde ellisinden fazlası kamuya ait diğer ortaklıkları; adli ve idari yargı mercileri, icra müdürlükleri veya hakemler nezdinde vekil sıfatıyla temsile yetkili olan kişilerin bağlı bulunduğu birim. Birinci fıkra kapsamı dışında kalan gerçek ve tüzel kişilere, talepleri hâlinde elektronik tebligat adresi verilir. Bu durumda bu kişilere tebligatın elektronik yolla yapılması zorunludur. Birinci ve ikinci fıkra hükümlerine göre elektronik yolla tebligatın zorunlu bir sebeple yapılamaması hâlinde bu Kanunda belirtilen diğer usullerle tebligat yapılır. Elektronik yolla tebligat, muhatabın elektronik adresine ulaştığı tarihi izleyen beşinci günün sonunda yapılmış sayılır. Bu Kanun uyarınca yapılan elektronik tebligat işlemleri, Posta ve Telgraf Teşkilatı Anonim Şirketi tarafından kurulan ve işletilen Ulusal Elektronik Tebligat Sistemi üzerinden yürütülür. Posta ve Telgraf Teşkilatı Anonim Şirketi, sistemin güvenliğini ve bu sistemde kayıtlı verilerin muhafazasını sağlayacak her türlü tedbiri alır. Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar yönetmelikle belirlenir. Tebligat Yapılmayan Tarafların Duruşmaya Gelmemesi Halinde Davanın Açılmamış Sayılmasına Karar Verilebilinir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/12-343 Karar No: 2019/323 Karar Tarihi: 19.03.2019 Özet: 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun uygulama alanını adli yargı ilk derece hukuk mahkemeleri ve bölge adliye mahkemeleri hukuk dairelerinde tutulacak kayıtlar ile yazı işleri hizmetlerinin yürütülmesi ve bu işlemlerde UYAP\’ın kullanılmasına dair usul ve esasları düzenlemek amacıyla çıkartılan Hukuk Muhakemeleri Kanunu Yönetmeliği\’nin 52. maddesi gereğince tebligat işlemleri Tebligat Kanunu ile Tebligat Kanunu uyarınca çıkarılan Yönetmeliğe göre fiziki ya da elektronik ortamda yapılacaktır. Elektronik tebligat usulünün düzenlendiği 7201 sayılı Tebligat Kanunu\’nun 7/A maddesindeki düzenleme ve Elektronik Tebligat Yönetmeliği hükümleri de dâhil olmak üzere, Tebligat Kanunu ve çıkarılan Tebligat Yönetmeliği hükümleri incelendiğinde, duruşma gününün UYAP\’tan öğrenilmesi usulünün uygulanabileceğine yönelik bir düzenlemeye yer verilmediği görülmektedir. O hâlde mahkemece davacı-borçlu vekilinin mazereti kabul edildiğine göre, yeni duruşma gün ve saatinin davacı-borçlu vekiline usulüne uygun davetiye ile bildirilmesi gerekmektedir. (6100 S. K. m. 27, 36, 150) (1086 S. K. m. 73) Dava: Taraflar arasındaki borca ve imzaya itiraz talebinden dolayı yapılan inceleme sonunda İstanbul 9. İcra (Hukuk) Mahkemesince davanın açılmamış sayılmasına dair verilen 31.10.2014 tarihli ve 2012/414 E., 2014/996 K. sayılı karar, davacı-borçlu vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 15.06.2015 tarihli ve 2015/5417 E., 2015/16504 K. sayılı kararı ile; “… Alacaklı … tarafından borçlu Saras Petrol Ürünleri Madencilik Metal Turizm ve Gıda San. Tic. Ltd. Şti aleyhine başlatılan kambiyo senetlerine mahsus takipte borçlunun icra mahkemesine başvurusunda borca ve imzaya itiraz ettiği, mahkemece davanın 26/06/2014 tarihinde 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 150. maddesi gereğince işlemden kaldırıldığı, 25/07/2014 tarihinde yenilendiği, taraflara duruşma gününün tebliğ edildiği ,davacı vekilinin 31/10/2014 tarihli duruşmaya katılmadığı davalı vekilinin de davayı takip etmeyeceğini beyan ettiği gerekçesi ile Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 150/6 maddesi gereğince ikinci kez takip edilmeyen dosyanın açılmamış sayılmasına karar verildiği görülmektedir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 150. maddesinin birinci ve ikinci fıkralarında; tarafların usulüne uygun şekilde davet edilmiş olmaları koşuluyla dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verileceği hükme bağlanmıştır. Somut olayda, dosyanın 26/06/2014 tarihinde işlemden kaldırıldığı, borçlu vekilinin 25/07/2014 tarihli talebi ile yenilendiği ve duruşmasının 23/10/2014 tarihine bırakıldığı, taraflara usulüne uygun tebligatın yapıldığı, davacı vekilinin 23/10/2014 tarihli duruşmaya katılamayacağına ilişkin mazeret dilekçesi verdiği, yenileme sonrası yapılan 23/10/2014 tarihli duruşmada ise taraf vekillerinin mazeretinin kabulü ile duruşma gününü UYAP’tan öğrenmelerine karar verildiği bu kez duruşmanın 31/10/2014 tarihine bırakıldığı, davacı vekiline 31/10/2014 tarihinde yapılacak duruşmaya ilişkin usulüne uygun bir tebligatın yapılmadığı ve davacı vekilinin bu celseye katılmadığı davalı vekilinin de davayı takip etmediklerini bildirmesi üzerine dosyanın açılmamış sayılmasına karar verildiği anlaşılmıştır. Bu durumda, mazereti kabul edilen davacı vekiline başlangıçta gider avansıda yatırılmış olmasına rağmen, duruşma günü tebliğ edilmeden duruşma gününden haberdar olmadığı halde duruşmaya gelmediğinden bahisle davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 150/1. maddesindeki koşullar oluşmadığından isabetsizdir…” gerekçesi ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: İstem, kambiyo - [İcra Takibinin İptali: Kambiyo Senetlerine Mahsus Haciz Yolu ile Takipte İtirazın Duruşmalı İncelenmesi](https://kayseriavukat.org.tr/icra-takibinin-iptali/): İcra Takibinin İptali 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu Haciz yolu ile takip: Ödeme emri -Madde 168 İcra memuru senedin kambiyo senedi olduğunu ve vadesinin geldiğini görürse, borçluya senet sureti ile birlikte hemen bir ödeme emri gönderir. Bu ödeme emrine şunlar yazılır: 1. Alacaklının veya vekilinin banka hesap numarası hariç olmak üzere, takip talebine yazılması lazım gelen kayıtlar, 2. Borcun ve takip masraflarının on gün içinde ödeme emrinde yazılı olan icra dairesine ait banka hesabına ödenmesi ihtarı, 3. Takibin müstenidi olan senet kambiyo senedi vasfını haiz değilse, beş gün içinde icra mahkemesine şikayet etmesi lüzumu, 4. Takip müstenidi kambiyo senedindeki imza kendisine ait olmadığı iddiasında ise bunu beş gün içinde açıkça bir dilekçe ile icra mahkemesine bildirmesi; aksi takdirde kambiyo senedindeki imzanın bu fasıl gereğince yapılacak icra takibinde kendisinden sadır sayılacağı ve imzasını haksız yere inkar ederse sözü edilen senede dayanan takip konusu alacağın yüzde onu oranında para cezasına mahküm edileceği ve icra mahkemesin den itirazının kabulüne dair bir karar getirmediği takdirde cebri icraya devam olunacağı ihtarı. 5. Borçlu olmadığı veya borcun itfa edildiği veya mehil verildiği veya alacağın zaman aşımına uğradığı veya yetki itirazını sebepleri ile birlikte beş gün içinde icra mahkemesine bir dilekçe ile bildirerek icra mahkemesinden itirazın kabulüne dair bir karar getirmediği takdirde cebri icraya devam olunacağı ihtarı. 6. İtiraz edilmediği ve borç ödenmediği takdirde on gün içinde 74 üncü maddeye, itiraz edilip de reddedildiği takdirde ise üç gün içinde 75 inci maddeye göre mal beyanında bulunması ve bulunmazsa hapisle tazyik edileceği, mal beyanında bulunmaz veya hakikate aykırı beyanda bulunursa ayrıca hapisle cezalandırılacağı ihtarı. Borca itiraz – Madde 169 Borçlu, 168 inci maddenin 5 numaralı bendine göre borca karşı yapacağı itirazını bir dilekçe ile icra mahkemesine bildirir. Bu itiraz satıştan başka icra takip muamelelerini durdurmaz. İtirazın incelenmesi – Madde 169/a İcra mahkemesi hâkimi, itiraz sebeplerinin tahkiki için iki tarafı en geç otuz gün içinde duruşmaya çağırır. Hâkim, duruşma sonucunda borcun olmadığının veya itfa veya imhal edildiğinin resmî veya imzası ikrar edilmiş bir belge ile ispatı hâlinde itirazı kabul eder. İcra mahkemesi hâkimi yetki itirazının incelenmesinde taraflar gelmese de gereken kararı verir. İcra mahkemesi hâkimi, borçlunun itiraz dilekçesine ekli olarak ibraz ettiği belgelerden borcun itfa veya imhal edildiği veya senedin metninden zamanaşımına uğradığı veya borçlunun borçlu olmadığı yahut icra dairesinin yetkili olmadığı kanaatine varırsa, daha evvel itirazın esası hakkındaki kararına kadar icra takibinin muvakkaten durdurulmasına karar verebilir. Borçlunun ibraz ettiği belge altındaki imza alacaklı tarafından inkar edilirse, icra mahkemesi hakimi, 68/a maddesindeki usule göre yapacağı inceleme neticesinde imzanın alacaklıya ait olduğuna kanaat getirdiği takdirde, borçlunun itirazının kabulüne karar verir ve alacaklıyı, sözü edilen belgenin taalluk ettiği değer veya miktarın yüzde onu oranında para cezasına mahkum eder. Alacaklı birinci fıkra gereğince çağrıldığı duruşmaya gelmediği takdirde icra mahkemesi hakimi alacağın itiraz edilen kısmı için icranın muvakkaten durdurulmasına karar verir. Bunun üzerine alacaklı en geç altı ay içinde icra mahkemesi önünde duruşma talep ederek makbuz altındaki imzanın kendisine ait olmadığını ispat etmek suretiyle, takibin devamına karar alabilir. İcra mahkemesi, imzanın alacaklıya ait olmadığına karar verirse borçluyu, sözü edilen belgenin taalluk ettiği değer veya miktarın yüzde onu oranında para cezasına mahkum eder. İcra hakimi, borçlunun zamanaşımı itirazını alacaklının ibraz ettiği kambiyo senedindeki tarihe göre varit görür ve alacaklı da zamanaşımının kesildiğini veya tatil edildiğini resmi veya imzası ikrar edilmiş bir belge ile ispat edemezse, itirazın kabulüne; aksi halde reddine karar verir. İtirazın kabulü kararı ile takip durur. Alacaklının genel hükümlere göre dava açmak hakkı mahfuzdur. Alacaklı, genel mahkemede dava açarsa, inkar tazminatı ve para cezasının tahsili dava sonuna kadar tehir olunur ve bu davayı kazanırsa hakkında verilmiş olan inkar tazminatı ve para cezası kalkar. Borçlunun itirazının icra mahkemesince esasa ilişkin nedenlerle kabulü hâlinde kötü niyeti veya ağır kusuru bulunan alacaklı, takip konusu alacağın yüzde yirmisinden aşağı olmamak üzere;  takip muvakkaten durdurulmuş ise bu itirazın reddi hâlinde borçlu, diğer tarafın isteği üzerine takip konusu alacağın yüzde yirmisinden aşağı olmamak üzere tazminata mahkûm edilir. Borçlu, menfi tespit ve istirdat davası açarsa yahut alacaklı genel mahkemede dava açarsa, hükmolunan tazminatın tahsili dava sonuna kadar tehir olunur ve dava lehine sonuçlanan taraf için, daha önce hükmedilmiş olan tazminat kalkar. İtirazın reddi kararına karşı istinaf yoluna başvurulması, hiçbir icra muamelesini durdurmaz. Şu kadar ki, borçlu 33 üncü maddenin üçüncü fıkrasına göre teminat gösterirse icra durur. Borçlunun kambiyo hukuku bakımından şikayeti – Madde 170/a Borçlu, alacaklının bu fasıl hükümlerine göre takip hakkı olmadığını 168 inci maddenin 3 üncü bendine göre şikayet yolu ile ileri sürebilir. İcra mahkemesi müddetinde yapılan şikayet veya itiraz dolayısıyle, usulü dairesinde kendisine intikal eden işlerde takibin müstenidi olan kambiyo senedinin bu vasfı haiz olmadığı veya alacaklının kambiyo hukuku mucibince takip hakkına sahip bulunmadığı hususlarını re’sen nazara alarak bu fasla göre yapılan takibi iptal edebilir. Her ne suretle olursa olsun, imza inkarı itirazı geri alınmış veya borç kısmen veya tamamen kabul edilmiş ise bu madde hükmü uygulanmaz. İcra Takibinin İptali: Kambiyo Senetlerine Mahsus Haciz Yolu ile Takipte İtirazın İncelenmesi Duruşmalı mı Yapılır Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/12-333 Karar No: 2019/416 Karar Tarihi: 09.04.2019 Özet: İcra müdürü takip talebi üzerine 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu\’nun 168. maddesinin 1. fıkrası kapsamında senetten anlaşılmayan bir hususu inceleyemeyeceğinden ve borçlular icra mahkemesine başvurusunda icra müdürünün takip hukuku kurallarına aykırı davrandığını ileri sürmediğinden, borçluların icra mahkemesine başvurusu şikayet mahiyetinde değildir. Borçlular talebini şikayet olarak nitelendirip İcra ve İflas Kanunu\’nun 170/a. maddesinin 2. fıkrasının uygulanmasını talep etmiş ise de hukuki nitelendirme hakime aittir. Borçlular tarafından ileri sürülen maddi vakıa, kambiyo senedi vasfını haiz olan senedin 21.09.2012 tarihli sözleşmenin (ayrı bir belge) teminatı olarak verildiğine ilişkin olduğuna göre talep İcra ve İflas Kanunu\’nun 168. maddesinin 5. fıkrası ile 169. maddesi kapsamında borca itirazın konusu olup, itiraz aynı Kanunun 169/a. maddesine göre duruşmalı olarak incelenmelidir. (2004 S. K. m. 16, 18, 50, 168, 169, 170) (6102 S. K. m. 776, 777) Taraflar arasındaki takibin iptali talebinden dolayı yapılan inceleme sonunda Çorum İcra (Hukuk) Mahkemesince istemin reddine dair verilen 25.02.2014 tarihli ve 2014/119 E., 2014/123 K. sayılı karar, borçlular tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 29.05.2014 tarihli ve 2014/12083 E., 2014/15419 K. sayılı kararı ile; “…Alacaklı tarafından bonoya dayalı olarak kambiyo - [İhalenin Feshi İstemi: Tapu Sicilinde Haciz Şerhi Koyduran Kişi "Tapu Sicilindeki İlgili” Sayılabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/ihalenin-feshi-istemi/): İhalenin Feshi İstemi 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu İhalenin neticesi ve feshi – Madde 134 İcra dairesi tarafından taşınmaz kendisine ihale edilen alıcı o taşınmazın mülkiyetini iktisap etmiş olur.  İhale kesinleşinceye kadar taşınmazın ne şekilde muhafaza ve idare edileceği icra dairesi tarafından kararlaştırılır.  İhale alıcısının talebi üzerine icra dairesi, satışı yapılan taşınmazda kira sözleşmesine bağlı olarak oturan kişiye kira bedelini, diğer hâllerde ise taşınmazı kullanan kişiye bilirkişi marifetiyle tespit edilen aylık kullanım bedelini icra dairesine yatırmasını emreder. İlgili, ihtara rağmen kirayı veya belirlenen bedeli icra dairesine yatırmazsa hakkında 356 ncı madde hükmü kıyasen uygulanır. Bu şekilde depo edilen bedel, ihalenin sonucuna göre hak sahibine ödenir. İhalenin feshini, 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 281 inci maddesinde yazılı sebepler de dâhil olmak üzere yalnız satış isteyen alacaklı, borçlu, mahcuzun resmî sicilinde kayıtlı olan ilgililer ve sınırlı ayni hak sahipleri ile pey sürmek suretiyle ihaleye iştirak edenler yurt içinde bir adres göstermek koşuluyla icra mahkemesinden şikâyet yolu ile ihale tarihinden itibaren yedi gün içinde isteyebilirler. İlgililerin ihale yapıldığı ana kadar cereyan eden muamelelerdeki yolsuzluklara en geç ihale günü ıttıla peyda ettiği kabul ediliri Satış isteyen alacaklı, borçlu, resmî sicilde kayıtlı ilgililer ile sınırlı ayni hak sahipleri dışında kalan kişilerce yapılan ihalenin feshi talebi, ihale bedeli üzerinden nispi harca tabidir. Bu harcın yarısı talepte bulunulurken peşin olarak yatırılmak zorundadır. Talebin kabulü hâlinde bu harç başka bir kimseye yüklenmez ve istem hâlinde iade edilir. Talebin reddi hâlinde ise alınan bu harç iade edilmez ve harcın kalan kısmı ihalenin feshini isteyenden tahsil edilir. Satış isteyen alacaklı, borçlu, resmî sicilde kayıtlı ilgililer ile sınırlı ayni hak sahipleri dışında kalan kişilerce yapılan ihalenin feshi talebinde, talepte bulunulurken, ilgili kişilerin muhtemel zararına karşılık olmak üzere ihale bedelinin yüzde beşi oranında teminat gösterilmesi şarttır. Talebin reddine ilişkin kararın kesinleşmesinden itibaren bir ay içinde genel hükümlere göre tazminat davasının açılmaması hâlinde hükmedilen para cezasının 21/7/1953 tarihli ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümleri uyarınca tahsili için durum mahkemece tahsil dairesine bildirilir. Tahsil dairesi alınan teminattan, bildirimin yapıldığı tarihten itibaren üç ay içinde para cezasını tahsil etmezse talep hâlinde teminat ilgilisine iade edilir. İhalenin feshi talebi üzerine icra mahkemesi talep tarihinden itibaren yirmi gün içinde duruşma yapar ve taraflar gelmeseler bile icap eden kararı verir. Ancak ihalenin feshi talebinin usulden reddi gereken hâllerde duruşma yapılmadan da karar verilebilir. İcra mahkemesi; 1. Satış isteyen alacaklı, borçlu, mahcuzun resmî sicilinde kayıtlı olan ilgililer ve sınırlı ayni hak sahipleri ile pey sürmek suretiyle ihaleye iştirak edenler dışında kalan kişilerce talep edilmesi nedeniyle, 2. Satış isteyen alacaklı, borçlu, mahcuzun resmî sicilinde kayıtlı olan ilgililer ve sınırlı ayni hak sahipleri dışında kalan kişiler bakımından feragat nedeniyle, 3. İşin esasına girerek, talebin reddine karar verirse ihalenin feshini talep edeni feshi istenen ihale bedelinin yüzde onuna kadar para cezasına mahkûm eder. 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 38/A maddesinin birinci fıkrasında tanımlanan konut finansmanından kaynaklanan alacaklar ile Toplu Konut İdaresi Başkanlığının rehinle temin edilmiş alacaklarının takibinde, beşinci fıkrada yer alan oran yüzde yirmi olarak uygulanır. İhalenin feshine ilişkin şikâyet görevsiz veya yetkisiz icra mahkemesi veya mahkemeye yapılırsa, icra mahkemesi veya mahkeme evrak üzerinde inceleme yaparak başvuru tarihinden itibaren en geç on gün içinde görevsizlik veya yetkisizlik kararı verir ve masrafını gider avansından karşılamak suretiyle dosyayı resen görevli veya yetkili icra mahkemesine gönderir. Bu kararlar kesindir. Taşınmazı satın alanlar, ihaleye alacağına mahsuben iştirak etmemiş olmak kaydıyla, ihalenin feshi talep edilmiş olsa bile, satış bedelini derhâl veya 130 uncu maddeye göre verilen süre içinde nakden ödemek zorundadırlar. İcra müdürü, ödenen ihale bedeli ile ilgili olarak, ihalenin feshine yönelik şikâyet sonucunda verilecek karar kesinleşinceye kadar para bankalarda nemalandırılır. İhalenin feshine ilişkin şikâyetin kabulüne veya reddine ilişkin kararın kesinleşmesi üzerine, ihale bedeli nemaları ile birlikte hak sahiplerine ödenir. İhale kesinleşmedikçe ve ihale konusu mal alıcıya teslim edilmedikçe veya teslime hazır hâle getirilmedikçe ihale bedeli alacaklılara ödenmez. İhale konusu malın teslim edilemeyeceği veya teslime hazır hale getirilemeyeceği durumlarda ihale icra müdürü tarafından iptal olunarak ihale bedeli alıcısına ödenir. Satış ilanı tebliğ edilmemiş veya satılan malın esaslı vasıflarındaki hataya veya ihalede fesada bilahare vakıf olunmuşsa şikayet müddeti ıttıla tarihinden başlar. Şu kadar ki, bu müddet ihalenin yapıldığına ilişkin kararın elektronik satış portalında ilan edildiği tarihten itibaren bir seneyi geçemez. İhalenin feshini şikayet yolu ile talep eden ilgili, vakı yolsuzluk neticesinde kendi menfaatlerinin muhtel olduğunu ispata mecburdur. Tescil için tapu idaresine yapılacak tebligat, şikayet için muayyen müddetin geçmesinden veya şikayet edilmişse şikayeti neticelendiren kararın kesinleşmesinden sonra yapılır. Taşınmaz davalarında hükümlerin tapu sicil dairesine tebliği -Madde 28 Taşınmaz davalarında davacının lehine hüküm verildiği takdirde mahkeme davacının talebine hacet kalmaksızın hükmün tefhimi ile beraber hulasasını tapu sicili dairesine bildirir. İlgili daire bu ciheti hükmolunan taşınmazın kaydına şerh verir. Bu şerh, Türk Medeni Kanununun 1010 uncu maddesinin ikinci fıkrası hükmüne tâbidir. Taşınmaz davası üzerine verilen karar ileride davacının aleyhine kesinleşirse mahkeme, derhal bu hükmün hulasasını da tapu sicili dairesine bildirir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu Taşınmaz mülkiyetinin kazanılması: Tescil – Madde 705 Taşınmaz mülkiyetinin kazanılması, tescille olur. Miras, mahkeme kararı, cebrî icra, işgal, kamulaştırma hâlleri ile kanunda öngörülen diğer hâllerde, mülkiyet tescilden önce kazanılır. Ancak, bu hâllerde malikin tasarruf işlemleri yapabilmesi, mülkiyetin tapu kütüğüne tescil edilmiş olmasına bağlıdır. İhalenin Feshi İstemi: Tapu Sicilinde Haciz Şerhi Koyduran Şikayetçi \”Tapu Sicilindeki İlgili\” Sayılabilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2018/77 Karar No: 2019/790 Karar Tarihi: 25.06.2019 Mahkemesi: İcra Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki ihalenin feshi talebinden dolayı yapılan inceleme sonunda Büyükçekmece 2. İcra (Hukuk) Mahkemesince şikayetin kabulüne ve Büyükçekmece 3. İcra Dairesinin 2011/5708 talimat sayılı dosyasında yapılan 22.06.2015 tarihli satışın iptaline dair verilen 14.10.2015 tarihli ve 2015/645 E., 2015/959 K. sayılı karar, alacaklı vekili, ihale alıcısı ve katılma yoluyla şikâyetçi vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 21.12.2015 tarihli ve 2015/29919 E., 2015/32309 K. sayılı kararı ile; \”…Şikayette bulunan …, sair fesih nedenlerinin yanı sıra, ihalesi yapılan ve ½ hissesi takip borçlusu (satış vaadi sözleşmesi borçlusu) A. Arslan adına kayıtlı arsa niteliğindeki taşınmazın, 1/24 hissesine ilişkin olarak açtığı tapu iptali ve tescil davasının kabulüne ilişkin mahkeme kararının, ihale tarihi olan 22/06/2014 tarihinden önce 07/03/2014 tarihinde kesinleştiğini ve dolayısıyla taşınmazın mülkiyetinin tescilden önce uhdesine geçtiğini belirterek ihalenin - [Emekli Maaşının Haczine İlişkin İşlemin Kaldırılması için Şikayet Yoluyla İcra Mahkemesine Başvurulması](https://kayseriavukat.org.tr/emekli-maasinin-haczi/): Emekli Maaşının Haczine İlişkin İşlemin Kaldırılması için Şikayet Yoluyla İcra Mahkemesine Başvurulması 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu Devir, temlik, haciz ve Kurum alacaklarında zamanaşımı – Madde 93 Bu Kanun gereğince sigortalılar ve hak sahiplerinin gelir, aylık ve ödenekleri, sağlık hizmeti sunucularının genel sağlık sigortası hükümlerinin uygulanması sonucu Kurum nezdinde doğan alacakları, devir ve temlik edilemez. Gelir, aylık ve ödenekler; 88 inci maddeye göre takip ve tahsili gereken alacaklar ile nafaka borçları dışında haczedilemez. Bu fıkraya göre haczi yasaklanan gelir, aylık ve ödeneklerin haczedilmesine ilişkin talepler, borçlunun muvafakati bulunmaması halinde, icra müdürü tarafından reddedilir. Kurumun prim ve diğer alacakları ödeme süresinin dolduğu tarihi takip eden takvim yılı başından başlayarak on yıllık zamanaşımına tâbidir. Kurumun prim ve diğer alacakları; mahkeme kararı sonucunda doğmuş ise mahkeme kararının kesinleşme tarihinden, Kurumun denetim ve kontrolle görevli memurlarınca yapılan tespitlerden doğmuş ise rapor tarihinden, kamu idarelerinin denetim elemanlarınca kendi mevzuatı gereğince yapacakları soruşturma, denetim ve incelemelerden doğmuş ise bu soruşturma, denetim ve inceleme sonuçlarının Kuruma intikal ettiği tarihten veya bankalar, döner sermayeli kuruluşlar, kamu idareleri ile kanunla kurulmuş kurum ve kuruluşlardan alınan bilgi ve belgelerden doğmuş ise bilgi ve belgenin Kuruma intikal ettiği tarihten itibaren, zamanaşımı on yıl olarak uygulanır. Bu alacaklar için 89 uncu madde gereğince hesaplanacak gecikme cezası ve gecikme zammı, 88 inci maddede belirtilen ödeme süresinin son gününü takip eden günden itibaren uygulanır. Bu Kanuna dayanılarak Kurumca açılacak tazminat ve rücȗ davaları, on yıllık zamanaşımına tâbidir. Zamanaşımı tarihi; rücû konusu gelir ve aylıklar bakımından Kurum onay tarihinden, masraf ve ödemeler için ise masraf veya ödeme tarihinden itibaren başlar. Zamanaşımından sonra yapılan ödemeler kabul edilir. Ancak, 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (b) bendine tâbi sigortalıların zamanaşımı nedeniyle prim ödenmeyen süreleri, sigortalılık süresinden sayılmaz ve bu süreye ilişkin sigortalılık hak ve yükümlülükleri düşer. 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu İcra mahkemesi – Madde 4 İcra ve iflâs dairelerinin muamelelerine karşı yapılan şikâyetlerle itirazların incelenmesi icra mahkemesi hâkimi yahut kanun gereğince bu görev kendisine verilmiş olan hâkim tarafından yapılır. İş durumunun gerekli kıldığı yerlerde Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun olumlu görüşü ile Adalet Bakanlığınca icra mahkemesinin birden fazla dairesi kurulabilir. Bu durumda icra mahkemesi daireleri numaralandırılır. İcra mahkemesinin birden fazla dairesi bulunan yerlerde iş dağılımı ve buna ilişkin esaslar, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca belirlenir. Her icra mahkemesi hâkimi, kendisine Adlî Yargı Adalet Komisyonu Başkanlığınca dönüşümlü olarak bağlanan icra ve iflâs dairelerinin muamelelerine yönelik şikâyetleri ve itirazları inceler, icra daireleri başkanlığı kurulmayan yerlerde bu dairelerin gözetim ve denetimlerini yapar, idarî işlerine bakar. İcra yetkisini haiz sulh mahkemelerinin muamelelerine karşı vuku bulacak şikayet ve itirazların icra mahkemesi o mahkemenin hakimidir. Şikayet ve şartlar – Madde 16 Kanunun hallini mahkemeye bıraktığı hususlar müstesna olmak üzere İcra ve İflas dairelerinin yaptığı muameleler hakkında kanuna muhalif olmasından veya hadiseye uygun bulunmamasından dolayı icra mahkemesine şikayet olunabilir. Şikayet bu muamelelerin öğrenildiği tarihten yedi gün içinde yapılır. Bir hakkın yerine getirilmemesinden veya sebepsiz sürüncemede bırakılmasından dolayı her zaman şikayet olunabilir. Şikayet üzerine yapılacak muameleler – Madde 17 Şikayet icra mahkemesince, kabul edilirse şikayet olunan muamele ya bozulur, yahut düzeltilir. Memurun sebepsiz yapmadığı veya geciktirdiği işlerin icrası emrolunur. Yargılama usulleri – Madde 18 İcra mahkemesine arzedilen hususlar ivedi işlerden sayılır ve bu işlerde basit yargılama usulü uygulanır. Şu kadar ki, talep ve cevaplar dilekçe ile olabileceği gibi icra mahkemesine ifade zaptettirmek suretiyle de olur. Aksine hüküm bulunmayan hâllerde icra mahkemesi, şikâyet konusu işlemi yapan icra dairesinin açıklama yapmasına ve duruşma yapılmasına gerek olup olmadığını takdir eder; duruşma yapılmasını uygun gördüğü takdirde ilgilileri en kısa zamanda duruşmaya çağırır ve gelmeseler bile gereken kararı verir. Duruşma yapılmayan işlerde icra mahkemesi, işin kendisine geldiği tarihten itibaren en geç on gün içinde kararını verir. Duruşmalar, ancak zorunluluk hâlinde ve otuz günü geçmemek üzere ertelenebilir. 492 sayılı Harçlar Kanunu Maktu harçlarda ödeme zamanı – Madde 27 (1) sayılı tarifede yazılı maktu harçlar ilgili bulunduğu işlemin yapılmasından önce peşin olarak ödenir. Mahiyetleri icabı işin sonunda hesap edilip alınması gerekenler, harç alacağının doğması tarihinden itibaren 15 gün içinde ödenir. Harç peşin veya süresinde ödenmemiş ise, mütaakıp muamelelere ancak harç ödendikten sonra devam olunur.  Harcı ödenmiyen işlemler – Madde 32 Yargı işlemlerinden alınacak harclar ödenmedikçe mütaakıp işlemler yapılmaz. Ancak ilgilisi tarafından ödenmiyen harcları diğer taraf öderse işleme devam olunmakla beraber bu para muhakeme neticesinde ayrıca bir isteğe hacet kalmaksızın hükümde nazara alınır. Emekli Maaşının Haczine İlişkin İşlemin Kaldırılması için Şikayet Yoluyla İcra Mahkemesine Başvurulması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2018/470 Karar No: 2018/1130 Karar Tarihi: 23.05.2018 Mahkemesi: İcra Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki haczedilmezlik şikâyeti nedeniyle yapılan yargılama sonunda Ankara 11. İcra (Hukuk) Mahkemesince şikayetin reddine dair verilen 04.02.2014 gün ve 2012/1229 E., 2014/88 K. sayılı karar şikayetçi-borçlu vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 10.06.2014 gün ve 2014/14791 E., 2014/16896 K. sayılı kararı ile: \”…Borçlu, Ankara 8. İcra Müdürlüğü\’nün 2007/11491 Esas (yeni Esas 2012/14069) ve Ankara 10. İcra Müdürlüğü\’nün 2007/9335 sayılı dosyalarından emekli maaşına konulan haczin kaldırılmasını talep etmiş, mahkemece Ankara 8. İcra Müdürlüğü dosyasında davacı borçlunun emekli maaşına haciz konulması için yazılmış müzekkereye rastlanmadığı ve borçlu tarafından ispatlanamadığı gerekçesiyle Ankara 8. İcra Müdürlüğü\’nün 2007/11491 sayılı dosyası ile ilgili şikayetin bu nedenle reddine, yine Ankara 10. İcra Müdürlüğü dosyası ile ilgili şikayeti inceleme görevinin mahkemenin görev alanına girmediği gerekçesiyle reddine karar verildiği anlaşılmıştır. Şikayet konusu edilen Ankara 8. İcra Müdürlüğü\’nün 2012/14069 Esas (eski Esas 2007/11491) sayılı dosyasının incelenmesinde, borçlunun emekli maaşı üzerine haciz konulması için ilgili kuruma müzekkere yazıldığı ve bu müzekkereye Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı Kırıkkale İl Müdürlüğünce 16.05.2008 tarihinde verilen cevapta, haczin sıraya konulduğunun bildirildiği görülmüştür. O halde mahkemece, Ankara 8. İcra Müdürlüğü\’nün 2012/14069 Esas (eski Esas 2007/11491) sayılı dosyası ile ilgili işin esası incelenerek borçlunun emekli maaşında haciz bulunup bulunmadığı Sosyal Güvenlik Kurumundan sorularak oluşacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir. Öte yandan mahkemenin Ankara 10. İcra Müdürlüğü\’nün 2007/9335 sayılı takip dosyasını iş bölümü nedeniyle tefrik ederek ilgili mahkemeye göndermesi gerekirken, mahkemenin görev alanı kapsamında olmadığı gerekçesiyle bu dosya ile ilgili şikayetin reddi yönünde hüküm tesisi de doğru bulunmamıştır…\” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme - [İcra Memurunun Takdir Yetkisi: Malın Üçüncü Kişiye ait Olduğu Gerekçesiyle Haciz Talebinin Reddedilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/icra-memurunun-takdir-yetkisi/): İcra Memurunun Takdir Yetkisi 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu Haciz: Talep Müddeti – Madde 78 Ödeme emrindeki müddet geçtikten ve borçlu itiraz etmiş ise itirazı kaldırıldıktan sonra mal beyanını beklemeksizin alacaklı, haciz konmasını isteyebilir. Ancak, alacaklı dilerse haciz talebinde bulunmaksızın Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi üzerinden, bu sisteme entegre bilişim sistemleri vasıtasıyla borçlunun mal, hak veya alacağını sorgulayabilir. Sorgulama sonunda Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi, varsa borçlunun mal, hak veya alacağının mahiyeti ve detayı hakkında bilgi verir ve bu durumda sistem üzerinden de haciz talep edilebilir. Bu takdirde icra dairesi, tespit edilen mal, hak veya alacağı elektronik ortamda haczeder. Sorgulama sonunda edinilen bilgiler hukuka aykırı olarak paylaşılamaz. Sorgulama ve haciz işlemlerinin yürütülebilmesi için kamu kurum veya kuruluşları ile 19/10/2005 tarihli ve 5411 sayılı Bankacılık Kanununun 3 üncü maddesinde tanımlanan kredi kuruluşları ve finansal kuruluşlar, Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi ile kendi sistemleri arasında entegrasyonu sağlar. Sorgulamanın tür, kapsam ve sınırı ile diğer hususlar Adalet Bakanlığınca yürürlüğe konulan yönetmelikle belirlenir. Haciz istemek hakkı, ödeme emrinin tebliği tarihinden itibaren bir sene geçmekle düşer. İtiraz veya dava halinde bunların vukuundan hükmün katileşmesine kadar veya alacaklıyla borçlunun icra dairesinde taksit sözleşmeleri yapmaları halinde taksit sözleşmesinin ihlaline kadar geçen zaman hesaba katılmaz. Alacaklı isterse, haciz talebinin vukuuna dair bir vesika verilir. Bu vesika hiç bir harç ve resme tabi değildir. Haciz talebi kanuni müddet içinde yapılmaz veya geri alındıktan sonra bu müddet içinde yenilenmezse dosya muameleden kaldırılır. Yeniden haciz istemek, alacaklı tarafından vukubulan yenileme talebinin borçluya tebliğine mütevakkıftır. İlama müstenit olmayan takiplerde yenileme talebi üzerine yeniden harc alınır. Yenileme masraf ve harcları borçluya tahmil edilmez. Hacze başlama müddeti – Madde 79 İcra dairesi talepten nihayet üç gün içinde haczi yapar. Haczolunacak mallar başka yerde ise haciz yapılmasını malların bulunduğu yerin icra dairesine hemen yazar. Bu halde hacizle ilgili şikayetler, istinabe olunan icra dairesinin tabi bulunduğu icra mahkemesince çözümlenir.  Resmî sicile kayıtlı malların haczi, takibin yapıldığı icra dairesince, kaydına işletilmek suretiyle doğrudan da yapılabilir. Taşınır ve taşınmaz malların haczi – Madde 85 Borçlunun kendi yedinde veya üçüncü şahısta olan taşınır mallariyle taşınmazlarından ve alacak ve haklarından alacaklının ana, faiz ve masraflar da dahil olmak üzere bütün alacaklarına yetecek miktarı haczolunur. Borçlu yahut borçlu ile birlikte malı elinde bulunduran şahıslar, taşınır mal üzerinde üçüncü bir şahsın mülkiyet veya rehin hakkı gibi sınırlı bir ayni hakkının bulunması veya taşınır malın üçüncü şahıs tarafından haczedilmiş olması halinde bu hususu haciz yapan memura beyan etmek ve beyanının haciz tutanağına geçerilmesini talep etmek, haczi yapan memur da borçluyu yahut borçlu ile birlikte malı elinde bulunduran şahısları bu beyana davet etmek zorundadır. Bu tür mallar ile üçüncü şahıs tarafından ihtiyaten haciz veya istihkak iddia edilmiş bulunan malların haczi en sonraya bırakılır. Ancak haczolunan taşınmaz artırmaya çıkarılmadan borçlu borcun itfasına yetecek taşınır mal veya vadesi gelmiş sağlam alacak gösterirse taşınmaz üzerinde haciz baki kalmak üzere önce gösterilen taşınır veya alacak da haczolunur. Şu kadar ki, bu suretle mahcuz kalan taşınmazın idare ve işletmesine ve hasılat ve menfaatlerine icra dairesi müdahale etmez. Hasılatı paraya çevirme masraflarını ve icabında muhafaza ve idare masraflarını tecavüz etmeyeceği muhakkak olan şeyler haczolunmaz. Haczi koyan memur borçlu ile alacaklının menfaatlerini mümkün olduğu kadar telif etmekle mükelleftir. İstihkak iddiasına itiraz: Borçlunun zilyedliği- Madde 96 Borçlu, elinde bulunan bir malı başkasının mülkü veya rehni olarak gösterdiği yahut üçüncü bir şahıs tarafından o mal üzerinde mülkiyet veya rehin hakkı iddia edildiği takdirde, icra dairesi bunu haciz ve icra tutanaklarına geçirir ve keyfiyeti iki tarafa bildirir. İcra dairesi aynı zamanda istihkak iddiasına karşı itirazları olup olmadığını bildirmek üzere alacaklı ve borçluya üç günlük mühlet verir. Sükütları halinde istihkak iddiasını kabul etmiş sayılırlar. Malın haczine muttali olan borçlu veya üçüncü şahıs, ıttıla tarihinden itibaren yedi gün içinde istihkak iddiasında bulunmadığı takdirde, aynı takipte bu iddiayı ileri sürmek hakkını kaybeder. İstihkak iddiasının yapıldığı veya istihkak davasının açıldığı tarihte istihkak müddeisi ile birlikte oturan kimseler yahut bu şahısların iş ortakları, iddianın yapıldığı tarihte veya istihkak davası 97 nci maddenin 9 uncu fıkrası gereğince açılmışsa davanın açıldığı tarihte malın haczine ıttıla kesbetmiş sayılırlar. Üçüncü şahsın zilyetliği – Madde 99 Haczedilen şey, borçlunun elinde olmayıp da üzerinde mülkiyet veya diğer bir ayni hak iddia eden üçüncü kişi nezdinde bulunursa, bu kişi yedieminliği kabul ettiği takdirde bu mal muhafaza altına alınmaz. İcra müdürü, üçüncü kişi aleyhine icra mahkemesinde istihkak davası açması için alacaklıya yedi gün süre verir. Bu süre içinde icra mahkemesine istihkak davası açılmaz ise üçüncü kişinin iddiası kabul edilmiş sayılır. Alacaklı tarafından süresinde açılan dava sonuçlanıncaya kadar, haczedilen malın satışı yapılamaz. Haczin, üçüncü kişinin yokluğunda yapılması ve üçüncü kişi lehine istihkak iddiasında bulunulması halinde de bu fıkra hükmü uygulanır. Haciz tutanağı tanzimi – Madde 102 Taşınır bir malı haciz için mahallinde bir tutanak tutulur. Tutanakta alacaklı ve borçlunun isim ve şöhretleri, alacağın miktarı, haczin hangi gün ve saatte yapıldığı, haczedilen mallar ve takdir edilen kıymetleri ve varsa üçüncü şahısların iddiaları yazılır ve haczi icra eden memur tarafından imza edilir. Haczi talep edilen mal taşınmaz ise icra dairesi 91 inci madde mucibince haczi ait olduğu daireye tebliğ eder ve mahallinde tutulacak tutanakta taşınmazın nevi ve mahiyeti ve hududu ve lüzumlu vasıfları dercolunur. Evvelce ihtiyaten haczedilen şeylere icra haczi vazedildiği surette tutanağa ihtiyati haciz sahibinin dahi iştirak hakkı işaret olunur. Haczi kabil mallar kafi gelmezse veya hiç bulunmazsa bu hal tutanağa kaydolunur. İcra Memurunun Takdir Yetkisi: Malın Üçüncü Kişiye ait Olduğu Gerekçesiyle Haciz Talebinin Reddi Mümkün mü Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/12-347 Karar No: 2019/837 Karar Tarihi: 02.07.2019 İstem, icra memur muamelesinin şikâyet yoluyla iptaline ilişkindir. Somut olayda haciz yapılmasına ilişkin alacaklı vekilinin isteminin yerine getirilmesi konusunda icra memurunun bir takdir yetkisi bulunmamaktadır. İcra memurunun takdir yetkisi 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu\’nun 82. maddesi kapsamında malın haczi kabil olup olmadığı ile sınırlı olup, icra memurunun bunun dışında, haczi istenen menkullerin üçüncü kişiye ait olduğu gerekçesiyle haciz talebini reddetme yetkisi yoktur. İcra memurunun yetkisini aşarak haciz işlemi yapmaması bir hakkın sebepsiz yere sürüncemede bırakılması niteliğinde olup süresiz şikâyete tabidir. İcra memurluğunca yapılması gereken iş haciz işlemi yaparak, üçüncü kişinin istihkak iddiasının tutanağa geçirilip İcra ve İflas Kanunu\’nun 97 ve 99. maddeleri uyarınca istihkak prosedürünü işletmektir. - [İcranın Geri Bırakılması: Zamanaşımı Süresi İçinde Alacaklının İcra Takip İşlemi Yapmaması](https://kayseriavukat.org.tr/icranin-geri-birakilmasi/): İcranın Geri Bırakılması 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu İcranın geri bırakılması – Madde 33 İcra emrinin tebliği üzerine borçlu yedi gün içinde dilekçe ile icra mahkemesine başvurarak borcun  zamanaşımına uğradığı veya imhal veya itfa edildiği itirazında bulunabilir. İtfa veya imhal iddiası yetkili mercilerce re’sen yapılmış veya usulüne göre tasdik edilmiş yahut icra dairesinde veya icra mahkemesinde veya mahkeme önünde ikrar olunmuş senetle tevsik edildiği takdirde icra geri bırakılır. İcra emrinin tebliğinden sonraki devrede tahakkuk etmiş itfa, imhal, veya zamanaşımına dayanan geri bırakma istekleri her zaman yapılabilir. Bunlardan itfa veya imhale dayanan istekler mutlaka noterlikçe re’sen yapılmış veya tasdik olunmuş belgelere veya icra zaptına istinat ettirilmelidir. İcra mahkemesi, geri bırakılma talebini reddettiği takdirde borçlu ancak istinaf veya temyiz yoluna başvuru süresi içinde alacağı karşılıyacak nakit veya icra mahkemesince kabul edilecek taşınır rehin veya esham veya tahvilat veya taşınmaz rehni yahut muteber bir banka kefaleti göstermek şartiyle istinaf veya temyiz yoluna başvurabilir. Borçlunun yeter malı mahcuz ise veya borçlunun talebi üzerine istinaf veya temyiz yoluna başvuru süresi içinde yeter malı haczedilmişse bu fıkrada yazılı teminatı göstermeye lüzum yoktur. Borçlu olmadığı parayı ödemek mecburiyetinde kalan borçlunun 72 nci madde mucibince istirdat davası açarak paranın geriye verilmesini istemek hakkı saklıdır. İcra mahkemesinin karariyle takibin talik veya iptali – Madde 71 Borçlu, takibin kesinleşmesinden sonraki devrede borcun ve ferilerinin itfa edildiğini yahut alacaklının kendisine bir mühlet verdiğini noterden tasdikli veya imzası ikrar edilmiş bir belge ile ispat ederse, takibin iptal veya talikini her zaman icra mahkemesinden istiyebilir. Borçlu, takibin kesinleşmesinden sonraki devrede borcun zamanaşımına uğradığını ileri sürecek olursa, 33 a. Maddesi hükmü kıyasen uygulanır. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu Zamanaşımı: Kesilme Sebepleri – Madde 750 (1) Zamanaşımı; dava açılması, takip talebinde bulunulması, davanın ihbar edilmesi veya alacağın iflas masasına bildirilmesiyle kesilir. Hükümleri – Madde 751 (1) Zamanaşımını kesen işlem, kimin hakkında meydana gelmişse ancak ona karşı hüküm ifade eder. (2) Zamanaşımı kesilince, süresi aynı olan yeni bir zamanaşımı işlemeye başlar. Zamanaşımı Süresi İçinde Alacaklının İcra Takip İşlemi Yapmaması Nedeniyle İcranın Geri Bırakılması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/12-331 Karar No: 2019/425 Karar Tarihi: 09.04.2019 Özet: Takip dosyası incelendiğinde, takibin kesinleşmesinden sonra haciz talebi işlemleri arasında ve son işlem haciz talebi ile şikâyet tarihleri arasında 6 aydan fazla süre ile zamanaşımını kesen icra takip işlemi yapılmadığı görülmüştür. Alacaklının belirtilen tarihler arasında icra takibini sürdürme iradesini gösteren bir takip işlemine rastlanılmadığından ve dolayısıyla 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu\’nun 726. maddesinin 1. fıkrasında yazılı 6 aylık zamanaşımı gerçekleştiğinden, mahkemece borçlunun zamanaşımı şikâyetinin kabul edilerek, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu\’nun 170/b maddesinin göndermesi ile uygulanması gereken aynı Kanun\’un 71/son maddesi yollaması ile 33/a maddesi gereğince icranın geri bırakılmasına karar verilmesi gerekmektedir. (6762 S. K. m. 726, 730) Dava: Taraflar arasındaki icranın geri bırakılması talebinden dolayı yapılan inceleme sonunda Konya 3. İcra (Hukuk) Mahkemesince şikâyetin reddine dair verilen 09.10.2012 tarihli ve 2012/803 E., 2012/886 K. sayılı karar, şikâyetçi-borçlu vekilinin temyiz istemi üzerine Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 28.02.2013 tarihli ve 2012/30196 E., 2013/6641 K. sayılı kararı ile onanmış ise de, şikâyetçi-borçlu vekilinin karar düzeltme isteminde bulunması üzerine Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 12.09.2013 tarihli ve 2013/20783 E., 2013/28331 K. sayılı kararı ile; “…Alacaklı tarafından çeke dayalı olarak kambiyo senetlerine mahsus haciz yolu ile başlatılan icra takibinin kesinleşmesinden sonra oluşan zamanaşımı nedeniyle borçlu tarafından 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu\’nun 71 ve 33-a maddeleri uyarınca icra mahkemesinden icranın geri bırakılmasına karar verilmesinin istendiği, mahkemece, 3 yıllık zamanaşımına tabi olduğu gerekçesi ile istemin reddine karar verildiği; işbu kararın borçlu tarafça temyizi üzerine Dairemizce, takip dosyasında işlem yapılmış olup, dosyada 6 aylık zamanaşımı süresinin dolmadığı, her ne kadar mahkemece 3 yıllık zamanaşımının dolmadığından itirazın reddine karar verilmiş ise de 6 aylık zamanaşımı süresinin dolmadığı anlaşıldığından bahisle sonuçta istem reddedildiğinden sonucu doğru mahkeme kararının onanması gerektiğine karar verildiği anlaşılmaktadır. Takip dayanağı belge kambiyo senedi niteliğinde çek olduğundan çekin ibraz süresinin dolduğu tarih dikkate alındığında olaya 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu\’nun 726 ve 730. maddesi göndermesi ile 662 ve 663. maddelerinin uygulanması gerekir. 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu\’nun 726. maddesi uyarınca hamilin; cirantalarla keşideci ve diğer çek borçlularına karşı haiz olduğu müracaat hakları ibraz müddetinin bitiminden itibaren altı ay geçmekle müruruzamana uğrar. Borçlar Kanunu’nun 133.maddesine nazaran daha özel nitelikte bulunan ve 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu\’nun 730/18. maddesi gereğince çekler hakkında da uygulanması gereken aynı Kanunun 662.maddesinde zamanaşımını kesen sebepler, dava açılması, takip talebinde bulunulması, davanın ihbar edilmesi veya alacağın iflas masasına bildirilmesi şeklinde sınırlı olarak sayılmıştır. Ticari işlemlerin itimat, itibar ve sürat gibi özellikleri nedeniyle Türk Ticaret Kanunu’nda daha kısa süreli zamanaşımı süreleri belirlenmiş olup, Borçlar Kanunu’ndaki zamanaşımı süreleri burada uygulanmaz. Alacaklının yapacağı icra işlemleri ile süre her defasında yenilenir, yeni bir altı aylık süre başlar. Somut olayda, 31.05.2009, 30.06.2009 ve 31.07.2009 keşide tarihli çeklere dayalı olarak 17.10.2009 tarihinde kambiyo takibine başlanmış, ödeme emri 24.10.2009 tarihinde şikayetçi borçluya tebliğ edilmiştir. Takibin kesinleşmesinden sonra alacaklının icra takip dosyasında yapmış olduğu, 15.05.2010 tarihli haciz talebi ile 24.12.2010 tarihli haciz talebi işlemleri arasında ve son işlem olan 06.02.2012 tarihli haciz talebi ile 26.09.2012 şikayet tarihleri arasında 6 aydan fazla süre ile zamanaşımını kesen icra takip işlemi yapılmadığı görülmüştür. Takibe konu çeklerin ibraz süresinin bitim tarihi 6273 Sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden önce olduğundan, çekler 6 aylık zamanaşımı süresine tabidir. İcra takibinin diğer borçlusu hakkında yapılan zamanaşımını kesen işlemlerin şikayetçi borçlu yönünden hüküm ifade etmesi de mümkün olmadığından, 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu\’nun 726. maddesinde yazılı 6 aylık zamanaşımı süresi dolmuştur. Bu durumda açıklanan nedenlerle şikayetçi borçlunun zamanaşımı şikayetinin kabul edilerek, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu\’nun 170/b maddesinin göndermesi ile uygulanması gereken aynı Kanun\’un 71/son maddesi yollaması ile 33/a maddesi gereğince hakkındaki icranın geri bırakılmasına karar verilmesi gerekirken bu eksiklik gözardı edilerek yazılı şekilde sonuca gidilmesi isabetsizdir. Mahkeme kararının bu nedenlerle bozulması gerekirken; Dairemizce onandığı anlaşıldığından, karar düzeltme isteminin kabulüne karar vermek gerekmiştir…” gerekçesi ile onama kararı kaldırılmak suretiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: İstem, takibin kesinleşmesinden sonraki döneme yönelik zamanaşımı nedeniyle icranın geri bırakılmasına ilişkindir. Şikâyetçi-borçlu vekili; müvekkili aleyhine yapılan icra - [Tasarrufun İptali Davasında Komşuluk İlişkisi: Davalı olan Alıcı ve Satıcının Aynı Binada Oturması](https://kayseriavukat.org.tr/tasarrufun-iptali-davasinda-komsuluk/): Tasarrufun İptali Davasında Komşuluk İlişkisi 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu İptal davası ve davacılar – Madde 277 İptal davasından maksat 278, 279 ve 280 inci maddelerde yazılı tasarrufların butlanına hükmettirmektir. Bu davayı aşağıdaki şahıslar açabilirler: 1 – Elinde muvakkat yahut kati aciz vesikası bulunan her alacaklı, 2 – İflas idaresi yahut 245 inci maddede ve 255 inci maddenin 3 üncü fıkrasında yazılı hallerde alacaklıların kendileri. İvazsız tasarrufların butlanı – Madde 278 Mütat hediyeler müstesna olmak üzere, hacizden veya haczedilecek mal bulunmaması sebebiyle acizden yahut iflasın açılmasından haczin veya aciz vesikası verilmesinin sebebi olan yahut masaya kabul olunan alacaklardan en eskisinin tesis edilmiş olduğu tarihe kadar geriye doğru olan müddet içinde yapılan bütün bağışlamalar ve ivazsız tasarruflar batıldır. Ancak, bu müddet haciz veya aciz yahut iflastan evvelki iki seneyi geçemez. Aşağıdaki tasarruflar bağışlama gibidir. 1- Karı ve koca ile usul ve füru, (İptal ibare: Anayasa Mahkemesi’nin 11/7/2018 tarihli ve  E.: 2018/9, K.: 2018/84 sayılı Kararı ile.) sıhren üçüncü dereceye kadar (bu derece dahil) hısımlar, evlat edinenle evlatlık arasında yapılan ivazlı tasarruflar, 2- Akdin yapıldığı sırada, kendi verdiği şeyin değerine göre borçlunun ivaz olarak pek aşağı bir fiyat kabul ettiği akitler, 3- Borçlunun kendisine yahut üçüncü bir şahıs menfaatine kaydı hayat şartiyle irat ve intifa hakkı tesis ettiği akitler ve ölünceye kadar bakma akitleri. Acizden dolayı butlan- Madde 279 Aşağıdaki tasarruflar borcunu ödemiyen bir borçlu tarafından hacizden veya mal bulunmaması sebebile acizden yahut iflasın açılmasından evvelki bir sene içinde yapılmışsa yine batıldır: 1 – Borçlunun teminat göstermeği evvelce taahhüt etmiş olduğu haller müstesna olmak üzere borçlu tarafından mevcut bir borcu temin için yapılan rehinler; 2 – Para veya mutat ödeme vasıtalarından gayrı bir suretle yapılan ödemeler; 3 – Vadesi gelmemiş borç için yapılan ödemeler. 4 – Kişisel hakların kuvvetlendirilmesi için tapuya verilen şerhler. Bu tasarruflardan istifade eden kimse borçlunun hal ve vaziyetini bilmediğini ispat eylerse iptal davası dinlenmez. Zarar verme kastından dolayı iptal – Madde 280 Malvarlığı borçlarına yetmeyen bir borçlunun, alacaklılarına zarar verme kastıyla yaptığı tüm işlemler, borçlunun içinde bulunduğu malî durumun ve zarar verme kastının, işlemin diğer tarafınca bilindiği veya bilinmesini gerektiren açık emarelerin bulunduğu hâllerde iptal edilebilir. Şu kadar ki, işlemin gerçekleştiği tarihten itibaren beş yıl içinde borçlu aleyhine haciz veya  iflâs yoluyla takipte bulunulmuş olmalıdır. Üçüncü şahıs, borçlunun karı veya kocası, usul veya füruu ile üçüncü dereceye kadar (bu derece dahil) kan ve sıhri hısımları, evlat edineni veya evlatlığı ise borçlunun birinci fıkrada beyan olunan durumunu bildiği farz olunur. Bunun hilafını üçüncü şahıs, ancak 279  uncu maddenin son fıkrasına göre isbat edebilir. Ticari işletmenin veya işyerindeki mevcut ticari emtianın tamamını veya mühim bir kısmını devir veya satın alan yahut bir kısmını iktisapla beraber işyerini sonradan işgal eden şahsın, borçlunun alacaklılarını ızrar kasdını bildiği ve borçlunun da bu hallerde ızrar kasdiyle hareket ettiği kabul olunur. Bu karine, ancak iptal davasını açan alacaklıya devir, satış veya terk tarihinden en az üç ay evvel keyfiyetin yazılı olarak bildirildiğini veya ticari işletmenin bulunduğu yerde görülebilir levhaları asmakla beraber Ticaret Sicili Gazetesiyle; bu mümkün olmadığı takdirde bütün alacaklıların ıttılaını temin edecek şekilde münasip vasıtalarla ilan olunduğunu ispatla çürütülebilir. Tasarrufun İptali Davasında Komşuluk İlişkisi: Alıcı ve Satıcının Aynı Binada Oturması, Davanın Kabulü için Yeterli mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2248 Karar No: 2019/998 Karar Tarihi: 08.10.2019 Mahkemesi: Ticaret Mahkemesi Taraflar arasındaki tasarrufun iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İstanbul 4. Asliye Ticaret Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 27.12.2012 tarihli ve 2008/94 E.,2012/308 K. sayılı karar davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 16.12.2014 tarihli ve 2013/8602 E., 2014/18805 K. sayılı kararı ile; “…Davacı vekili, davalı borçlulardan …Et ve Gıda San ve Tic. AŞ.\’nin alacaklılarından mal kaçırmak amacıyla adına kayıtlı taşınmazı 23.1.2007 tarihinde davalı …\’a, borçlu …\’inde adına kayıtlı taşınmazlardan birini 10.10.2007 tarihinde davalı …\’a, diğer taşınmazını da 5.6.2007 tarihinde davalı …\’e sattığını, davalılar İsa ve …\’nın borçluların komşusu, davalı …\’in de hemşehrileri ve iş ortağı olduğunu belirterek davalılar arasındaki tasarrufların iptaline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı borçlular … Et ve Gıda San. ve Tic. AŞ. ile … vekili, tasarrufların borçtan önce yapıldığını, aciz belgesi sunulmadığını, dava konusu taşınmazın davalı …\’ya 285.000 TL bedelle satıldığını, taşınmazda 2008 yılı ocak ayına kadar kira karşılığı oturduklarını, Ahmet\’e satılan taşınmazın ise borca mahsuben devredildiğini, sa \’nın ise dava konusu taşınmazın karşı dükkanında kiracı iken anılan taşınmazı kullanmak amacıyla ve gerçek değeriyle aldığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Davalı … vekili, Kadıköy Mahkemelerinin yetkili olduğunu, müvekkili hakkındaki davanın tefrikini, taşınmazı iyiniyetle ve 90.000 TL bedelle aldığını ödemeyi banka aracılığıyla yaptığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Davalı … vekili, Kadıköy Mahkemelerini yetkili olduğunu aciz belgesi sunulmadığını belirterek davanın reddini istemiştir. Davalı … vekili, müvekkili hakkındaki davanın tefriki gerektiğini, taşınmazı iyiniyetle ve 285.000 TL bedelle aldıklarını 2008 yılı ocak ayına kadar borçluya kiraladıklarını daha sonra müvekkilinin taşınmaza taşındığını belirterek davanın reddini istemiştir. Mahkemece, iddia, savunma, toplanan delillere göre, davalı … ve …\’ya satılan taşınmazlar yönünden tapudaki satış bedeli ile bilirkişi tarafından belirlenen rayiç değer arasında misli fark bulunmadığı, davalı …\’nın tapudaki bedel dışında ödediği 38.000 TL\’yi, davalı …\’nın da tapudaki bedel dışında 140.000 TL ödemeyi banka kaydı ile ispatladığı, adı geçen davalıların kötüniyetli olduğunun ispatlanamadığı gerekçesiyle davalılar İsa ve … yönelik davanın reddine, davalı …\’e satılan taşınmaz yönünden taşınmazın tapudaki satış bedeli olan 60.000 TL ile bilirkişi tarafından belirlenen 113,931 TL rayiç bedel arasında misline yakın fark olduğu gerekçesiyle davalı … yönünden davanın kabulüne karar verilmiş; 11.2.2013 tarihli tavzih kararı ile vekalet ücretine yönelik hüküm tavzih edilmiş hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dava 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 277 ve devamı maddeleri gereğince açılmış tasarrufun iptali istemine ilişkindir. 1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle gerektirici sebeplere, davalı … yönünden delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına, Kadıköy 1.Asliye Ticaret Mahkemesinin 2011/543 Esas 2011/774 Karar sayılı Yargıtay denetiminden geçerek kesinleşen kararının adı geçen davalı yönünden güçlü delil mahiyetinde olmasına göre, davacı vekilinin davalı … yönünden yerinde görülmeyen bütün temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir. 2- Davacı vekilinin davalı … yönünden temyiz itirazları incelendiğinde; 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 280. maddesinde malvarlığı borçlarına yetmeyen bir borçlunun alacaklılarına zarar vermek kastıyla yaptığı tüm işlemler, borçlunun içinde bulunduğu mali durumu ve - [Sigorta Sözleşmesinin Geçerli Olması için Riziko ve Hasardan Önce Primin Ödenmiş Olması Zorunlu mu](https://kayseriavukat.org.tr/hasardan-once-primin-odenmis-olmasi/): Sigorta Sözleşmesinin Geçerli Olması için Riziko ve Hasardan Önce Primin Ödenmiş Olması Zorunlu mu Hasardan Önce Primin Ödenmiş Olması: Riziko anında ve primin sonradan ödendiği sırada sigorta sözleşmesi yürürlükte ise, sigortacı yapılan ödemeyi geri vermekle yükümlü olmaz. Bu olasılıkta, ödenen prim sözleşmeden doğmuş olan ve varlığını aynen sürdüren prim borcuna sayılacaktır. Sigortacının tahsil ettiği primi geri vermemiş olmasına “gerçekleşen riziko için sorumlu olmayı kabul ettiği” gibi bir sonuç bağlamak, bu açıdan da yerinde görünmemektedir. O hâlde, riziko tarihi itibariyle poliçeye ait herhangi bir prim ödemesi bulunmadığı sabit olmakla yasa maddeleri ile Kara Taşıtları Kasko Sigortası Genel Şartlarının C.1. maddesi uyarınca sigorta teminatı başlamadığından mahkemece davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir. (6102 s. K. m. 795, 1282, 1295, 1401, 1451) (6762 s. K. m. 692, 1282, 1294) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2018/17-26 Karar No: 2019/396 Karar Tarihi: 02.04.2019 Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ankara 10. Asliye Ticaret Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 10.12.2013 tarihli ve 2011/264 E., 2013/643 K. sayılı karar taraf vekillerince temyiz edilmekle; Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 31.03.2014 tarihli ve 2014/3829 E.,2014/4685 K. sayılı kararı ile; “…Davacı vekili, davalı şirkete kasko sigortalı aracın mıcırlı yolda kayarak devrildiğini ve hasara uğradığını, davalının ihbara rağmen sigorta tazminatı ödemediğini ileri sürerek, 55.000,00 TL’nın avans faizi ile davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı vekili, riziko tarihi itibariyle poliçe priminin ödenmediğini ve hasar teminat dışında kaldığından davanın reddi gerektiğini savunmuştur. Mahkemece, toplanan delillere göre, davanın 10.350,00 TL. tazminat yönünden kısmen kabulüne karar verilmiş, hüküm taraf vekillerince temyiz edilmiştir. Dava, kasko sigorta sözleşmesinden kaynaklanan tazminat istemine ilişkindir. 1-) Sigorta hukukunda kural olarak sigorta sözleşmesinin meydana gelmiş olması sigortacının sorumluluğunun başlamış olmasını gerektirmez. Sigortacının sorumluluğunun başlaması için Türk Ticaret Kanunu’nun 1282 ve 1295 maddeleri hükmünce rizikodan önce primin tamamının veya ilk taksidinin ödenmiş olması zorunludur. Türk Ticaret Kanunu’nun 1295 nci maddesi emredici nitelikte bir düzenlemedir. Somut olayda, davacıya ait aracın 30.7.2010/30.7.2011 tarihlerini kapsar şekilde kasko poliçesiyle davalı tarafından sigorta teminatına alındığı hususu uyuşmazlık konusu değildir. Taraflar arasındaki çekişme, rizikodan önce primin ödenip ödenmediği, davalının sorumluluğunun başlayıp başlamadığı noktasında toplanmaktadır. Davalı vekili, poliçede primin peşin ödeneceği belirlenmiş olmasına karşın riziko tarihi itibariyle poliçe priminin ödenmediğini ve hasarın teminat dışında kaldığını savunmuştur. Buna karşın davacı vekili poliçe priminin ödendiğini ileri sürmüş ise de; somut olayda poliçede prim tutarı 3.560,31 TL olarak (tek ödeme şeklinde) belirlenmiş ve primin peşin ödeneceği tespit edilmiştir. Dava konusu riziko 31.7.2010 tarihinde gerçekleşmiştir. Davacı vekili yargılama sırasında primin (rizikodan sonra) davalının acentesine keşide edilen 15.250,00 TL bedelli 16.11.2010 tarihli çek ile ödendiğini ve çek bedelinin davalı sigortacı tarafından tahsil edildiğini ileri sürmüştür. Buna göre, davacı vekilinin rizikodan önce ödeme yapıldığı yönünde bir iddiası olmadığı, cevaba cevap dilekçesinde müvekkiline ait başka araçlar için davalı ile yapılan kasko sözleşmeleri nedeniyle primin kredi kartı veya ortalama vadeli çek ile ödenmesi hususunda anlaşma yapıldığını belirtmiştir. Dosya kapsamı itibariyle çek bedelinin davalı sigortacı tarafından rizikodan sonra 22.11.2010 tarihinde tahsil edildiği açıktır. O halde, riziko tarihi itibariyle poliçeye ait herhangi bir prim ödemesi bulunmadığı sabit olmakla yukarıda açıklanan yasa maddeleri ile Kara Taşıtları Kasko Sigortası Genel Şartlarının C.1. maddesi uyarınca sigorta teminatı başlamadığından mahkemece davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir. 2-) Bozma neden ve şekline göre, davacı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesine gerek görülmemiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, kasko sigorta sözleşmesinden kaynaklanan tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili; müvekkili şirkete ait, davalıya Ticari Kasko Poliçesi ile sigortalanan transmikser iş makinesinin yolun bozuk ve mucurlu olması sebebiyle kayarak şarampole yuvarlanıp sağ tarafı üzerine yattığını, aracın sağ tarafının kullanılamaz hâle geldiğini ve araç içinde bulunan betonun da kalıplaşarak donduğunu, kazanın davalı şirkete derhal bildirildiğini, davalı şirket tarafından eksper atanmasına rağmen uzunca bir süre hiçbir inceleme yapılmadığını, araç üzerinde ekspertiz incelemesi yapılmasının sağlanması amacıyla müvekkil şirket tarafından davalıya ihtarname gönderildiğini, davalı şirketin ise hasar bedelini ödememek için hukuka aykırı bir şekilde delil tespiti yaptırdığını, söz konusu tespit raporuna müvekkili şirket tarafından itiraz edildiğini, bu kez davacı tarafça hasar bedelinin ödenmesi talebiyle davalı tarafa ihtarname gönderildiğini, davalı şirketin hasarın belirtilen zamanda ve belirtilen şekilde meydana gelmediğinin tespit edildiği gerekçesiyle tazminat talebinin kabul edilmediğini bildirerek keyfi bir şekilde ödeme yapmaktan kaçındığını ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 55.000,00TL maddi tazminatın riziko tarihinden itibaren değişen oranlardaki avans faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı vekili; riziko tarihinde poliçe priminin yatırılmamış olması nedeniyle hasarın teminat dışında kaldığını, zira poliçenin 30.07.2010 tarihinde düzenlendiğini ve primin de peşin yatırılacağının kararlaştırıldığını, kaza tarihi olan 31.07.2010’da poliçe primlerinin yatırılmamış olduğunu, bunun yanında aracın istiap haddinden daha fazla yük taşıması nedeniyle hasarın teminat dışında kaldığını, aracın motor ve aksamındaki arızalarında aracın yana devrilmesi sonucunda vuku bulmadığını, aracın 13 yıldır trafikte olduğunu ve talep edilen miktarın da bu nedenle çok yüksek olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece; kasko sigorta poliçesinin 30.07.2010 – 30.07.2011 tarihlerini kapsadığı, kazanın 31.07.2010 tarihinde meydana geldiği, poliçede peşin ödenmesi kararlaştırılan 3.560,31TL prim bedeline karşılık olarak davacı şirket tarafından davalı … şirketinin acentesine 16.11.2010 tarihli çek verildiği, bu çekin acentenin cirosunun ardından davalı … şirketi tarafından rizikonun ve ihbarın gerçekleşmesinin ardından 2011 yılı Kasım ayında tahsil edildiği, prim peşinatının rizikodan önce yatırılmaması nedeniyle sigortacının sorumluluğu TTK’nın 1295/2. maddesi uyarınca başlamaz ise de; sigortacının olaydan ve ihbardan, diğer anlatımla rizikoyu öğrendikten sonra primleri tahsil etmesi, sonrasında geri vermemesi ve bir ihtarla da sözleşmeyi feshetmeyerek ayakta tutması karşısında, davalı … şirketinin tahsil öncesi gerçekleşen rizikodan sorumlu olduğu sonucuna varıldığı, davalı … şirketi tarafından davacı şirketin birden fazla aracı yönünden sigorta poliçesi düzenlendiği ve tüm poliçelerin prim bedellerinin davaya konu çek miktarından fazla olduğu savunulmuş ise de, davalı … şirketinin rizikonun ve ihbarın gerçekleşmesinden sonra davaya konu çeki tahsil ederken poliçe bazında bir ayrıma gitmediği, çek bedelini hangi poliçelere istinaden aldığını veya davaya konu rizikoya ilişkin prim bedelini kabul etmedikleri hususunu davacı şirkete bildirmemiş ve bu hususta sessiz kalmış olması nedeniyle çek bedelini davaya konu sigorta poliçesinin de prim - [Servis Hizmeti Sırasındaki Ölümlü Trafik Kazası Sorumluluk Sigortası Teminat Kapsamına Girer mi](https://kayseriavukat.org.tr/sorumluluk-sigortasi-teminat-kapsami/): Servis Hizmeti Sırasında Gerçekleşen Ölümlü Trafik Kazası, Sorumluluk Sigortası Teminat Kapsamında Değerlendirilebilir mi Ölümlü Trafik Kazasında Sorumluluk Sigortası Teminat Kapsamı: Kaza, davalının çalışanı olan sürücü desteğin şirkete ait servis hizmetini yerine getirirken meydana gelmiştir. Belirtildiği gibi servis hizmeti de bir tür destekleyici işletme faaliyetidir. Söz konusu işletmesel faaliyetin doğası gereği işletme sınırları içinde yapılması zorunluluğu da bulunmamaktadır. Öte yandan taraflar arasında düzenlenen poliçede de her türlü işletme faaliyetinin teminat kapsamı içinde olduğu hususu vurgulanmış, trafik kazalarından doğan zararlarında teminat dışı bırakıldığı gibi bir özel şarta da yer verilmemiştir. Söz konusu teminatlar da işletmenin sınırları içinde doğacak zararlarla da sınırlandırılmamıştır. Hal böyle olunca yerel mahkemenin kazanın, sigortalının işletme faaliyeti kapsamında gerçekleştiği ve davalı … şirketinin “Üçüncü Şahıs Mali Mesuliyet ve Mamul Sorumluluk Sigortası” yönünden de sorumluluğunun bulunduğu gerekçesiyle verdiği direnme kararı yerindedir. (6098 s. K. m. 49, 56) (818 s. K. m. 41, 47) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2018/17-38 Karar No: 2018/772 Karar Tarihi: 11.04.2018 Taraflar arasındaki maddi ve manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Mengen Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 08.04.2010 tarih, 2005/10 E., 2010/46 K. sayılı karar davalı …Ş. vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 11.12.2012 gün ve 2012/14949 E., 2012/13886 K. sayılı kararı ile; “…Davacılar vekili; davalıların maliki, sürücüsü, ZMS sigortacısı olduğu aracın sebep olduğu kazada davacıların murisleri … ve …’ın öldüğünü, davacı …’nin ağır biçimde yaralandığını, kazanın oluşumunda davalı sürücünün tam kusurlu olduğunu belirterek, fazlaya ilişkin talep hakları saklı kalmak kaydıyla, davacı …, … ve … ile … için destekten yoksun kalma tazminatı olarak ayrı ayrı 1.000,00 TL olmak üzere toplam 4.000,00 TL, davacı … ‘nin yaralanması nedeniyle 1.000,00 TL maddi tazminatın; Davacıların her biri için ayrı ayrı 10.000,00 TL manevi tazminatın tüm davalılardan kaza tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı …Ş. vekili; … varislerine 03.02.2005 tarihinde 37.348,00 TL, Satılmış İşeri varislerine 40.000,00 TL ödenerek ibraname alındığını, müvekkilinin sorumluluğunun kalmadığını öne sürerek, davanın reddini savunmuştur. Davalı … vekili; Kazada müvekkilinin çalışanı olan sürücünün kusurunun bulunmadığını, talep edilen tazminat miktarlarının fahiş olduğunu öne sürerek, davanın reddini savunmuştur. Davalı … Sanayi ve Tic. AŞ. vekili; Kazaya sebep olan aracın ve sürücüsünün şirketleri ile ilişkisinin bulunmadığını öne sürerek, davanın husumet yönünden reddini talep etmiştir. Davalı … vekili; Kaza tarihinde aracın dava dışı … Turizm Ltd. Şti.’ye kiralanmış olduğunu öne sürerek, davanın reddini talep etmiştir. Mahkemece, iddia, savunma, benimsenen bilirkişi raporuna göre; Davalı …’nin ZMSS. teminat limitinden davacı … mirasçıları için 2.652,00 TL ile sınırlı olmak üzere, …’nin İMSS. teminat limitinden 85.479,00 Euro’nun kaza tarihinden itibaren Euro faizi ile birlikte sorumlu olmak üzere, …’nin üçüncü şahıs mali sorumluluk ve mamul sorumluluğu sigorta poliçesi teminat limitinden 1.000,00 Euro kaza tarihindeki kur üzerinden ve bu miktarla sınırlı olmak üzere davacı … için 110.422,00 TL, …. için 9.767,00 TL, …. için 10.840,00 TL, …. için 50.927,00 TL destekten yoksun kalma tazminatının; davacıların her biri için ayrı ayrı 10.000,00 TL manevi tazminatın kaza tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı … ve … Sanayi ve Tic. AŞ.’den müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmiş, hüküm davalı … vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dava, trafik kazası sonucu ölüm ve cismani zarar nedeniyle maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, sigortalısı … olan üçüncü şahıs mali sorumluluk ve mamul sorumluluğu poliçesinin işletmenin faaliyetleri esnasında meydana gelecek kazaları teminat kapsamına aldığı, sürücünün işletmenin işini yaptığı sırada meydana gelen kazanın işletme faaliyetleri kapsamında değerlendirilmesi gerektiği kabul edilmek suretiyle karar verilmiştir. Mahkemece, davalı …Ş 40265030 nolu ZMSS poliçesi, 76030129 nolu İMSS poliçesi ve 40724980 nolu “3. Şahıs Mali Mesuliyet ve Mamul Sorumluluğu Sigorta poliçesi” nedeniyle sorumlu tutulmuştur. Davalı … şirketinin ZMSS ve İMSS poliçeleri nedeniyle sorumlu tutulmasında bir isabetsizlik bulunmamakla birlikte 40724980 nolu poliçe nedeniyle adı geçen sigorta şirketinin sorumluluğuna hükmedilmesi doğru değildir. Zira, davalılar … Business Services Sistem Hizmetleri A.Ş ile …. Sigorta A.Ş arasında düzenlenen 40724980 nolu poliçe “sigortalının tüm işletme faaliyetleri esnasında meydana gelecek kazalar ve/veya poliçe genel şartlarının 3. maddesi 8-b bendi hilafına adı geçen mamullerin imal dağıtımının kusurlu ve ayıplı olması sebebiyle 3. şahıslar tarafından ileri sürülecek bedeni (ölümlü- ölümsüz) ve maddi zarar ve ziyan taleplerini” teminat altına almaktadır. Somut olayda davalı şirket çalışanı … …’ın 30.11.2004 tarihinde, işletme dışında … plakalı araç ile seyir halinde iken davacıların desteklerinin içinde bulunduğu araca çarpması sonucu desteklerin ölümü ile sonuçlanan olay, işletme faaliyeti dışında gerçekleştiğinden 40724980 nolu poliçe teminatı dışında kalmaktadır. Sözü geçen poliçeden dolayı davalı …’nin sorumluluğu bulunmadığından bu poliçeye dayalı talep yönünden davanın reddine karar verilmesi gerekirken poliçe hükmünün yanılgılı değerlendirilmesi sonucu davalı … şirketinin bu poliçeden de sorumluluğuna hükmedilmesi doğru görülmemiş, kararın bozulması gerekmiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, trafik kazası sonucu ölüm ve cismani zarar nedeniyle maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili asıl ve birleşen davada davalıların maliki, istihdam edeni, işleteni ve sigorta şirketi olan aracın davacıların desteklerine çarparak ölümüne ve davacı …’nin yaralanmasına neden olduğunu, kazanın, davalı tarafın kusurundan kaynaklandığını belirterek, destekten yoksun kalma tazminatı, davacı …’un yaralanması nedeni ile maddi tazminat ve her bir davacı için belirlenen manevi tazminatın davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiş iken; yargılama sırasında … Finansal Kiralama A.Ş.’ye yönelik açılan davadan feragat ettiklerini, davacı … için açılan maddi tazminat davasının takibinden vazgeçtiklerini belirtmiş, ıslah dilekçesi ile de diğer maddi tazminat taleplerini arttırmıştır. Davalılar vekilleri ayrı ayrı davanın reddini savunmuştur. Mahkemece sürücünün işletmenin işini yaptığı sırada meydana gelen kazanın işletme faaliyetleri kapsamında değerlendirilmesi gerektiği kabul edilerek, davalı …Ş’nin, “Zorunlu Mali Mesuliyet Sigorta Poliçesi”, “İhtiyari Mali Mesuliyet Sigorta Poliçesi” ve “Üçüncü Şahıs Mali Mesuliyet ve Mamul Sorumluluğu Sigorta Poliçesi” nedeniyle sorumlu tutulmasına ve davanın, davalı …Ş. ve … Sanayi ve Tic. A.Ş. yönünden kısmen kabulüne karar verilmiştir. Davalı …Ş. vekilinin temyizi üzerine hüküm, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece önceki gerekçeler tekrar edilmek suretiyle verilen direnme kararı davalı …Ş. vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; kazanın sigortalının - [Tasarrufun İptali Davasında “Borçlunun Mal Kaçırma Kastını Bilme veya Bilebilecek Durumda Olma”](https://kayseriavukat.org.tr/tasarrufun-iptali-davasi/): Tasarrufun İptali Davası 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu İptal davası ve davacılar – Madde 277 İptal davasından maksat 278, 279 ve 280 inci maddelerde yazılı tasarrufların butlanına hükmettirmektir. Bu davayı aşağıdaki şahıslar açabilirler: 1 – Elinde muvakkat yahut kati aciz vesikası bulunan her alacaklı, 2 – İflas idaresi yahut 245 inci maddede ve 255 inci maddenin 3 üncü fıkrasında yazılı hallerde alacaklıların kendileri. İvazsız tasarrufların butlanı – Madde 278 Mütat hediyeler müstesna olmak üzere, hacizden veya haczedilecek mal bulunmaması sebebiyle acizden yahut iflasın açılmasından haczin veya aciz vesikası verilmesinin sebebi olan yahut masaya kabul olunan alacaklardan en eskisinin tesis edilmiş olduğu tarihe kadar geriye doğru olan müddet içinde yapılan bütün bağışlamalar ve ivazsız tasarruflar batıldır. Ancak, bu müddet haciz veya aciz yahut iflastan evvelki iki seneyi geçemez. Aşağıdaki tasarruflar bağışlama gibidir. 1- Karı ve koca ile usul ve füru, (İptal ibare: Anayasa Mahkemesi’nin 11/7/2018 tarihli ve  E.: 2018/9, K.: 2018/84 sayılı Kararı ile.) sıhren üçüncü dereceye kadar (bu derece dahil) hısımlar, evlat edinenle evlatlık arasında yapılan ivazlı tasarruflar, 2- Akdin yapıldığı sırada, kendi verdiği şeyin değerine göre borçlunun ivaz olarak pek aşağı bir fiyat kabul ettiği akitler, 3- Borçlunun kendisine yahut üçüncü bir şahıs menfaatine kaydı hayat şartiyle irat ve intifa hakkı tesis ettiği akitler ve ölünceye kadar bakma akitleri. Acizden dolayı butlan- Madde 279 Aşağıdaki tasarruflar borcunu ödemiyen bir borçlu tarafından hacizden veya mal bulunmaması sebebile acizden yahut iflasın açılmasından evvelki bir sene içinde yapılmışsa yine batıldır: 1 – Borçlunun teminat göstermeği evvelce taahhüt etmiş olduğu haller müstesna olmak üzere borçlu tarafından mevcut bir borcu temin için yapılan rehinler; 2 – Para veya mutat ödeme vasıtalarından gayrı bir suretle yapılan ödemeler; 3 – Vadesi gelmemiş borç için yapılan ödemeler. 4 – Kişisel hakların kuvvetlendirilmesi için tapuya verilen şerhler. Bu tasarruflardan istifade eden kimse borçlunun hal ve vaziyetini bilmediğini ispat eylerse iptal davası dinlenmez. Zarar verme kastından dolayı iptal – Madde 280 Malvarlığı borçlarına yetmeyen bir borçlunun, alacaklılarına zarar verme kastıyla yaptığı tüm işlemler, borçlunun içinde bulunduğu malî durumun ve zarar verme kastının, işlemin diğer tarafınca bilindiği veya bilinmesini gerektiren açık emarelerin bulunduğu hâllerde iptal edilebilir. Şu kadar ki, işlemin gerçekleştiği tarihten itibaren beş yıl içinde borçlu aleyhine haciz veya  iflâs yoluyla takipte bulunulmuş olmalıdır. Üçüncü şahıs, borçlunun karı veya kocası, usul veya füruu ile üçüncü dereceye kadar (bu derece dahil) kan ve sıhri hısımları, evlat edineni veya evlatlığı ise borçlunun birinci fıkrada beyan olunan durumunu bildiği farz olunur. Bunun hilafını üçüncü şahıs, ancak 279  uncu maddenin son fıkrasına göre isbat edebilir. Ticari işletmenin veya işyerindeki mevcut ticari emtianın tamamını veya mühim bir kısmını devir veya satın alan yahut bir kısmını iktisapla beraber işyerini sonradan işgal eden şahsın, borçlunun alacaklılarını ızrar kasdını bildiği ve borçlunun da bu hallerde ızrar kasdiyle hareket ettiği kabul olunur. Bu karine, ancak iptal davasını açan alacaklıya devir, satış veya terk tarihinden en az üç ay evvel keyfiyetin yazılı olarak bildirildiğini veya ticari işletmenin bulunduğu yerde görülebilir levhaları asmakla beraber Ticaret Sicili Gazetesiyle; bu mümkün olmadığı takdirde bütün alacaklıların ıttılaını temin edecek şekilde münasip vasıtalarla ilan olunduğunu ispatla çürütülebilir. Tasarrufun İptali Davasında “Borçlunun Mal Kaçırma Kastını Bilme veya Bilebilecek Durumda Olma” Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2018/141 Karar No: 2018/1747 Karar Tarihi: 20.11.2018 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki tasarrufun iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ankara 25. Asliye Hukuk Mahkemesince “asıl ve birleşen davaların kabulüne” dair verilen 23.09.2014 tarihli ve 2012/176 E., 2014/561 K. sayılı karar davalı … vekili, davalı … Veri Oluşturma Temizlik Hizmetleri İnş., Turz. San. İç ve Dış Tic. Ltd. Şti. ve davalı … vekili, davalı … vekili, davalı … vekili, davalı … vekili tarafından ayrı ayrı temyiz edilmekle; Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 16.03.2015 tarihli ve 2015/3228 E., 2015/4297 K. sayılı kararı ile; “…Asıl ve birleşen davanın davacı vekili, davalı borçlu Gökmen aleyhine icra takibi yaptıklarını, borcu karşılayacak mal bulunamadığını ileri sürerek borçlunun, dava konusu taşınmazlarını diğer davalılara satışına ilişkin tasarrufların iptalini talep etmiştir. Davalı … vekili, davalı … Veri Oluşturma Temizlik Hizmetleri İnş Tur. San. İç ve Dış. Tic. Ltd. Şti ve davalı … vekili, davalı … vekili ile davalı … vekili davanın reddini savunmuşlardır. Mahkemece, taşınmazın satış bedeli ile gerçek değeri arasında ciddi bir nispetsizlik bulunduğu ve davalıların taşınmazları üzerlerindeki ipotek ile satın aldıkları, davalıların birbirleri ile gerek ticari gerekse ailevi ilişkileri nedeniyle irtibat bulunduğu, tasarrufun iptali şartlarının oluştuğu gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiş; hüküm, davalı … vekili, davalı … Veri Oluşturma Temizlik Hizmetleri İnş Tur. San. İç ve Dış. Tic. Ltd. Şti ve davalı … vekili, davalı … vekili, davalı … … vekili, davalı … vekili tarafından temyiz edilmiştir. Davalı … vekili tarafından nisbi harcın yatırılmaması nedeniyle verilen temyiz isteminin reddine ilişkin karar da adı geçen vekil tarafından temyiz edilmiştir. Davacılar vekilinin tavzih istemi üzerine verilen karar da davalı … … vekili, davalı … Veri Oluşturma Temizlik Hizmetleri İnş Tur. San. İç ve Dış. Tic. Ltd. Şti. vekili ve davalı … vekili tarafından temyiz edilmiştir. 1- Tavzih kararı üzerine yapılan temyizlerin incelenmesinde, Mahkeme tarafından yapılan düzeltmelerin hepsinin de maddi hatanın giderilmesine yönelik olduğu anlaşılmakla birlikte tavzihe yönelik yapılan temyizlerde de harç yatırılmamış olduğundan davalı … … vekili, davalı … Veri Oluşturma Temizlik Hizmetleri İnş Tur. San. İç ve Dış. Tic. Ltd. Şti. vekili ve davalı … vekili tavzih kararına yönelik temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir. 2- Davalı … vekilinin temyiz isteminin reddine ilişkin ek karara yönelik temyiz itirazlarının incelenmesinde, davalı …’ın tüm davaları temyiz ettiği, davaların birleşmiş olması ihtimalinde dahi harçların ayrı ayrı hesaplanmasında yasaya aykırı bir yön bulunmamasına, Mahkemenin temyiz harcı hesabı yönteminde de bir yanlışlık olmamasına göre ek karara yönelik davalı … vekilinin temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir. 3- Davalı … Veri Oluşturma Temizlik Hizmetleri İnş Tur. San. İç ve Dış. Tic. Ltd. Şti. ve davalı … vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesinde, davalı Şirket’in ortaklık yapısı ve davalı …’in de borçlunun eniştesi olmasından dolayı adı geçen davalıların, borçlu Gökmen’in alacaklılarından mal kaçırmak ya da alacaklılarını ızrar kastı ile hareket ettiğini bilebilecek kişilerden olmaları nedeniyle bu kişilere yapılan tasarrufların iptali gerekeceğine (İİK. 280/II) göre bu davalıların temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir. 4- Davalı … vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesinde, - [Trafik Kazasından Kaynaklanan Daimi İş Göremezlik Tazminatında Hakkaniyet İndirimi Yapılabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/daimi-is-goremezlik-tazminati/): Trafik Kazasından Kaynaklanan Daimi İş Göremezlik Tazminatı 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Tazminat: Belirlenmesi – Madde 51 Hâkim, tazminatın kapsamını ve ödenme biçimini, durumun gereğini ve özellikle kusurun ağırlığını göz önüne alarak belirler. Tazminatın irat biçiminde ödenmesine hükmedilirse, borçlu güvence göstermekle yükümlüdür. İndirilmesi – Madde 52 Zarar gören, zararı doğuran fiile razı olmuş veya zararın doğmasında ya da artmasında etkili olmuş yahut tazminat yükümlüsünün durumunu ağırlaştırmış ise hâkim, tazminatı indirebilir veya tamamen kaldırabilir. Zarara hafif kusuruyla sebep olan tazminat yükümlüsü, tazminatı ödediğinde yoksulluğa düşecek olur ve hakkaniyet de gerektirirse hâkim, tazminatı indirebilir. Ölüm ve bedensel zarar: Belirlenmesi – Madde 55 Destekten yoksun kalma zararları ile bedensel zararlar, bu Kanun hükümlerine ve sorumluluk hukuku ilkelerine göre hesaplanır. Kısmen veya tamamen rücu edilemeyen sosyal güvenlik ödemeleri ile ifa amacını taşımayan ödemeler, bu tür zararların belirlenmesinde gözetilemez; zarar veya tazminattan indirilemez. Hesaplanan tazminat, miktar esas alınarak hakkaniyet düşüncesi ile artırılamaz veya azaltılamaz. Bu Kanun hükümleri, her türlü idari eylem ve işlemler ile idarenin sorumlu olduğu diğer sebeplerin yol açtığı vücut bütünlüğünün kısmen veya tamamen yitirilmesine ya da kişinin ölümüne bağlı zararlara ilişkin istem ve davalarda da uygulanır. Yargılama: Ceza hukuku ile ilişkisinde – Madde 74 Hâkim, zarar verenin kusurunun olup olmadığı, ayırt etme gücünün bulunup bulunmadığı hakkında karar verirken, ceza hukukunun sorumlulukla ilgili hükümleriyle bağlı olmadığı gibi, ceza hâkimi tarafından verilen beraat kararıyla da bağlı değildir. Aynı şekilde, ceza hâkiminin kusurun değerlendirilmesine ve zararın belirlenmesine ilişkin kararı da, hukuk hâkimini bağlamaz. 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu Genel hükümlerin uygulanması – Madde 87 Yaralanan veya ölen kişi, hatır için karşılıksız taşınmakta ise veya motorlu araç, yaralanan veya ölen kişiye hatır için karşılıksız verilmiş bulunuyorsa, işletenin veya araç işleticisinin bağlı olduğu teşebbüs sahibinin sorumluluğu ve motorlu aracın maliki ile işleteni arasındaki ilişkide araca gelen zararlardan dolayı sorumluluk, genel hükümlere tabidir. Zarar görenin beraberinde bulunan bagaj ve benzeri eşya dışında araçta taşınan eşyanın uğradığı zararlardan dolayı işletenin veya araç işleticisinin bağlı olduğu teşebbüs sahibinin sorumluluğu da genel hükümlere tabidir. Trafik Kazasından Kaynaklanan Daimi İş Göremezlik Tazminatında Hakkaniyet İndirimi Yapılabilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2018/142 Karar No: 2018/1625 Karar Tarihi: 06.11.2018 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Kütahya 2. Asliye Hukuk Mahkemesince “davanın kısmen kabulüne” dair verilen 29.03.2012 tarihli ve 2008/252 E., 2012/69 K. sayılı karar davacı … vekili ve davalılar … ve … vekili tarafından temyiz edilmekle; Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 03.06.2013 tarihli ve 2012/12069 E., 2013/8271 K. kararı ile; \”…Davacı vekili, davalıların işleteni, sürücüsü ve trafik sigortacısı olduğu aracın kusurlu olarak sebebiyet verdiği trafik kazası sonucu müvekkilinin yaralandığını, uzun süre tedavi gördüğünü, tedavinin devam ettiğini, maddi ve manevi zararının oluştuğunu ileri sürerek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla, daimi sakatlık (iş göremezlik) 5.000,00 TL ve tedavi gideri olarak 1.000,00 TL. maddi tazminat ile 10.000,00 TL. manevi tazminatın (sigorta yönünden manevi tazminatın poliçe kapsamında kalması halinde) davalılardan faiziyle tahsiline karar verilmesini talep etmiş, 06.04..2011 tarihli ıslah dilekçesiyle maddi tazminat talebini bilirkişi raporuna göre 100,645,12 TL.na yükselttiklerini bildirmiştir. Davalı … vekili, kusur durumu ve gerçek zararın belirlenmesi gerektiğini, manevi tazminattan sorumlu olmadıklarını ve dava açılmasına neden olmadıklarını savunmuştur. Diğer davalılar vekili, davanın reddi gerektiğini savunmuştur. Mahkemece, toplanan delillere göre, bakıma muhtaç hale gelen davacıya aile birliği içerisinde de bakılacağı göz önünde bulundurularak tespit edilen tazminattan 30.000,00 TL indirim yapmak sureti ile, davanın kısmen kabulü kısmen reddine, 70.645,21 TL. Efor tazminatı, 236,00 TL tedavi gideri maddi tazminatın tüm davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline, davalı … şirketinin maddi tazminattan poliçe limiti ile sınırlı olarak ve dava tarihinden itibaren, diğer davalıların ise kaza tarihinden itibaren yasal faizle sorumlu tutulmasına, takdiren 5.000,00 TL. manevi tazminatın kaza tarihinden itibaren yasal faiziyle sigorta dışındaki davalılardan müteselsilen tahsiline, fazlaya dair talebin ve davalı … şirketi hakkındaki manevi tazminat talebinin reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekili ve davalılardan …, … vekili tarafından temyiz edilmiştir. 1- Dosya içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde, dayanılan delillerin tartışılıp değerlendirilmesinde, özellikle oluşa uygun olarak düzenlenen uzman bilirkişi raporunda belirtilen maddi tazminata ilişkin hesaplamanın hükme esas alınmasında bir usulsüzlük bulunmamasına göre, davacı vekilinin ve davalılardan …, … vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir. 2- Davacı vekilinin temyiz itirazları incelendiğinde; Dava, trafik kazasından kaynaklanan tazminat istemine ilişkindir. a) Davacı memur olarak çalışmakta olup yaşadığı maluliyete bağlı olarak efor kaybından dolayı tazminat talep etmiştir. Mahkemece maaşını aynı oranda almaya devam edeceği gelirinde bir düşüş yaşanmayacağı gerekçesi ile hesap edilen tazminat miktarı üzerinden % 30 hakkaniyet indirimi yapılmıştır. Davacı imam olarak çalışmakta olup omurga kırığına bağlı olarak % 18 oranında yaşadığı maluliyet sonucunda mesleğini daha zor koşullarda gerçekleştireceği kuşkusuzdur. Bu durumda belirlenen tazminat miktarının tamamına hükmedilmemiş olması doğru görülmemiştir. b) Davalı … şirketi yönünden faiz başlangıç tarihi dava tarihi olarak belirlenmiştir. Dosya kapsamı incelendiğinde davalı … şirketinin usulüne uygun bir biçimde temerrüde düşürülüp düşürülmediğinin araştırılmadığı anlaşılmaktadır. Mahkemece yapılacak iş kaza ile ilgili düzenlenen dosya getirtilip bir başvuru var mı incelemek ve faiz başlangıç tarihini buna göre belirlemek olmalıdır. 3- Davalı vekilinin temyiz itirazları yönünden; dosya kapsamında bulunan bilirkişi raporları incelendiğinde, ceza yargılaması sırasında alınan bilirkişi raporunda davalı …\’in asli kusurlu davacı …\’ın tali kusurlu olduğunun tespit edildiği, hukuk yargılaması sırasında alınan bilirkişi raporunda ise davalı …\’in % 100 tam kusurlu olduğunun tesbit edildiği ve mahkemece de bu kusur oranına göre hüküm kurulduğu anlaşılmaktadır. Mahkemece, kaza tespit tutanağı ve ceza dosyasından alınan bilirkişi raporu ile yargılama sırasında alınan bilirkişi raporundaki kusur dağılımına ilişkin çelişki giderilmeden anılan kusur oranına göre belirlenen tazminata karar verilmiş olup, dosya bu hali ile hüküm kurmaya elverişli değildir. O halde, mahkemece, dosyanın İTÜ Karayolları Kürsüsü veya Karayolları Genel Müdürlüğü Trafik Fen Heyeti gibi kurumlardan seçilecek konusunda uzman bilirkişi kuruluna tevdii ile tarafların kusur dağılımına ilişkin çelişkilerin giderilmesi yönünden ayrıntılı, gerekçeli ve denetime açık rapor alındıktan sonra varılacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması isabetli görülmemiştir. Kabule göre de; vekalet ücretine ilişkin hüküm kurulurken tespit edilecek tazminat miktarları göz önünde bulundurularak sigortanın limitinin aşılıp aşılmadığı değerlendirilmeli ve red edilen kısım var mı bakılmalı, ona göre vekalet ücreti takdir edilmelidir…\” gerekçesiyle bozulmuştur. Karar Düzeltme Başvurusu Davacı … vekilinin karar - [Okul Servisinin Kaza Yapması Halinde Meydana Gelen Zarardan Okul Yönetimi Sorumlu Tutulabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/okul-servisinin-kaza-yapmasi/): Okul Servisinin Kaza Yapması Halinde Meydana Gelen Zarardan Okul Yönetimi Sorumlu Tutulabilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2018/504 Karar No: 2018/1258 Karar Tarihi: 27.06.2018 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki asıl davada taşıma sözleşmesinden kaynaklanan maddi ve manevi tazminat, birleşen davada ise maddi tazminat fark alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ankara 13. Asliye Hukuk Mahkemesince davalı TED Ankara Koleji yönünden davanın husumetten (sıfat yokluğu) reddine; diğer davalılar İlsev Gür-Gürsan Sanayi Ticaret Taahhüt Taşımacılık ve Araç Kiralama Hizmetleri (Rent a Car) ve … yönünden kısmen kabulüne dair verilen 02.03.2017 gün ve 2016/421 E., 2017/76 K. (21.05.2008 gün ve 2006/136 E., 2008/180 K.) sayılı karar, davacılar vekili ile davalı İlsev Gür-Gürsan Sanayi Ticaret Taahhüt Taşımacılık ve Araç Kiralama Hizmetleri (Rent a Car) vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 15.12.2009 gün ve 2008/13385 E., 2009/12985 K. sayılı kararı ile; “…Davacılar vekili, davalı Elsev Gür Gürsan Tic. A.Ş.nin maliki ve işleteni, davalı …’ın sürücüsü olduğu TED Ankara Koleji okul servisinde müvekkillerinin murisinin yolcu olarak okuluna gitmekte iken, araç sürücüsünün tam kusuru ile neden olduğu kazada vefat ettiğini, müvekkillerinin olay nedeniyle desteklerinden yoksun kaldıkları gibi derin acılar yaşadıklarını ileri sürerek, fazlaya dair talep ve dava hakları saklı kalması kaydıyla şimdilik, müvekkillerinden Müjde için 200.000 YTL.sı manevi ve sigorta tarafından karşılanmayan kısım için 5.000 YTL.sı maddi, Kamil Haldun için 200.000 YTL.sı manevi ve sigorta tarafından karşılanmayan kısım için 5.000 YTL.sı maddi, Caner için 100.000 YTL.sı manevi tazminatın olay tarihinden itibaren avans faizi ile davalılardan müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı İlsev Gür- Gürsan San. Tic. ve Araç Kiralama Hizmetleri (Rent a Car) vekili, dava konusu kazayı yapan aracın malikinin müvekkili olmasına karşın aracın 29.6.2004 tarihinde dava dışı CEM-TUR Tur. Ltd. Şti.ne kiralandığını, olayında bu şirket tarafından aracın işletilmesi sırasında meydana geldiğini, anılan şirketle yapılan sözleşmenin 5.12 maddesi uyarınca trafik kazaları da dahil olmak üzere tüm maddi ve manevi zarar ve ziyandan CEM-TUR Tur. Ltd. Şti.nin sorumlu olacağının düzenlendiğini, keza sürücünün de bu şirketin çalışanı olduğunu, sigorta şirketlerinin maddi tazminat taleplerini karşıladığını, talep edilen manevi tazminat miktarının fahiş olduğunu, yasal faiz istenebileceğini savunarak, davanınusul ve esastan reddine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı TED Ankara Koleji Vakfı Özel İlköğretim Okul Müdürlüğü vekili, öğrenci servisinin veli ile yaptığı taşıma sözleşmesi ile hizmet verdiğini, aracın okula ait olmadığını, Okul Servis Araçları Hizmet Yönetmeliğinin 5. ve 7. maddelerinin olayda uygulanma yerinin bulunmadığını savunarak, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. Mahkemece, iddia, savunma, toplanan kanıtlar, bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre, murisin okutulması bakım ve yetiştirilmesi için yapılan muhtemel masraf ile sigorta şirketleri tarafından ödenen tazminat miktarları indirildikten sonra davacıların karşılanmamış maddi tazminat hakkının kalmadığı, okul servisinin davalı TED Ankara Koleji Vakfı Özel İlköğretim Okul Müdürlüğüne ait olmadığı, aracın okulun kullanımına tahsis edilmediği, servis hizmetinin velilerle yapılan taşıma sözleşmesi gereği yapıldığı, olayda kusursuz sorumluluk hallerinin bulunmadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile, davalı TED Ankara Koleji Vakfı Özel İlköğretim Okul Müdürlüğü aleyhine açılan davanın husumet yönünden reddine, davacı … için 20.000 YTL.sı manevi, davacı … için 20.000 YTL.sı manevi ve kardeş Caner için 10.000 YTL.sı manevi tazminatın olay tarihinden itibaren yasal faizi ile davalılar İlsev Gür- Gürsan San. Tic. ve Araç Kiralama Hizmetleri (Rent a Car) ve …’dan tahsiline, maddi tazminat istemlerinin reddine karar verilmiştir. Kararı, davacılar vekili ve davalı İlsev Gür- Gürsan San. Tic. ve Araç Kiralama Hizmetleri (Rent a Car) vekili temyiz etmiştir. 1- Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına ve davacıların murisinin davalı taşıma şirketine ait araçta yolcu olması nedeniyle kusurunun olmamasına, murisin yetiştiği aile ortamı yüksek tahsil yapmaya yönlendirecek şart ve imkanlara sahip olması nedeniyle asgari ücretin üzerinde tazminata esas gelirin belirlenerek maddi tazminatın hesabında bir usulsüzlük bulunmamasına, taşıma sözleşmesinin davalı İlsev Gür- Gürsan San. Tic. ve Araç Kiralama Hizmetleri (Rent a Car) ile yapılması nedeniyle aracın fiili taşıyana kiralanmasının bu davalının taşıyan olarak sorumluluğunu ortadan kaldırmayacak olmasına ve ayrıca olay tarihinde geçerli Okul Servis Araçları Hizmet Yönetmeliğinin 7. maddesi hükmü uyarınca da TED Ankara Koleji vakfının taşıyan dışında bir başka sıfatla dahi sorumlu tutulması mümkün bulunmadığından hakkındaki davanın husumet yönünden reddinde de bir usulsüzlük bulunmamasına göre, davalı İlsev Gür- Gürsan San. Tic. ve Araç Kiralama Hizmetleri (Rent a Car) vekilinin tüm ve davacılar vekilinin aşağıdaki bent dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir. 2- Davacılar vekilinin temyiz itirazlarına gelince, dava, taşıma sözleşmesinden kaynaklanan maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece karara esas alınan 19.03.2008 tarihli bilirkişi raporunda davacılara Ferdi Kaza Koltuk Sigortası Poliçesinden ödenen 50.000 YTL.sı hesap edilen destekten yoksun kalma tazminatından indirilmiş ise de, Ferdi Kaza Sigorta Sözleşmesinde yolcunun ölümü halinde sigortacı, bir meblağ sigortası bedeli olan ölüm tazminatını can sigortası ilkeleri uyarınca aynen ölenin yasal mirasçılarına ödemek yükümlülüğü altındadır. Bu itibarla mahkemece, Ferdi Kaza Koltuk Sigortası Poliçesinden ödenen 50.000 YTL.sının hesap edilen destekten yoksun kalma tazminatından indirilmek suretiyle ve bu durumda tazminat miktarının negatif bakiye verdiğinden bahisle davacı anne ve baba yönünden maddi tazminat isteminin reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir. Yukarıda (1) nolu bentte açıklanan nedenlerle davalı İlsev Gür- Gürsan San. Tic. ve Araç Kiralama Hizmetleri (Rent a Car) vekilinin tüm ve davacılar vekilinin sair temyiz itirazlarının reddine, (2) nolu bentte açıklanan nedenlerle davacılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın davacılar yararına BOZULMASI…” gerektiği gerekçesiyle karar bozulmuştur. Karar Düzeltme İtirazı Davacılar vekilinin karar düzeltme talepleri üzerine ise bu kez 11. Hukuk Dairesinin 22.12.2010 gün ve 2010/12417 E., 2010/13052 K. sayılı kararı ile ilk bozmaya ilave olarak; “…1- Yargıtay ilamında benimsenen gerektirici sebeplere göre, davacı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair karar düzeltme itirazlarının reddi gerekmiştir. 2- Davalı TED Ankara Koleji Vakfı ile davalı İlsev Gür-Gürsan Sanayi Ticaret Taahhüt Taşımacılık ve Araç Kiralama Hizmetleri arasında önceden 22.08.2003 tarihinde sonradan da bu sözleşme yenilenerek 28.09.2004 tarihinde öğrencilerin taşınması hususunda anlaşma yapıldığı, kazanın 06.06.2005 tarihi itibariyle sözleşme süresi içerisinde meydana geldiği hususları tartışmasızdır. Sözleşme başlığı “Öğrenci, öğretmen ve personel taşıma sözleşmesi” olup sözleşmenin konusu başlıklı 2. maddeye göre “TED Ankara Koleji Vakfı okulları, öğrenci, öğretmen ve personelinin Ankara içi ile İncek kampüsü arasında evden okula, okulda eve götürülüp getirilmesi….” olduğu, 3. maddesinde; - [Ferdi Kaza Koltuk Sigortasından Ödenen Miktar Destekten Yoksun Kalma Tazminatından İndirilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/ferdi-kaza-koltuk-sigortasi-tazminat/): Ferdi Kaza Koltuk Sigortasından Ödenen Miktar, Destekten Yoksun Kalma Tazminatından İndirilebilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2018/504 Karar No: 2018/1258 Karar Tarihi: 27.06.2018 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki asıl davada taşıma sözleşmesinden kaynaklanan maddi ve manevi tazminat, birleşen davada ise maddi tazminat fark alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ankara 13. Asliye Hukuk Mahkemesince davalı TED Ankara Koleji yönünden davanın husumetten (sıfat yokluğu) reddine; diğer davalılar İlsev Gür-Gürsan Sanayi Ticaret Taahhüt Taşımacılık ve Araç Kiralama Hizmetleri (Rent a Car) ve … yönünden kısmen kabulüne dair verilen 02.03.2017 gün ve 2016/421 E., 2017/76 K. (21.05.2008 gün ve 2006/136 E., 2008/180 K.) sayılı karar, davacılar vekili ile davalı İlsev Gür-Gürsan Sanayi Ticaret Taahhüt Taşımacılık ve Araç Kiralama Hizmetleri (Rent a Car) vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 15.12.2009 gün ve 2008/13385 E., 2009/12985 K. sayılı kararı ile; “…Davacılar vekili, davalı Elsev Gür Gürsan Tic. A.Ş.nin maliki ve işleteni, davalı …’ın sürücüsü olduğu TED Ankara Koleji okul servisinde müvekkillerinin murisinin yolcu olarak okuluna gitmekte iken, araç sürücüsünün tam kusuru ile neden olduğu kazada vefat ettiğini, müvekkillerinin olay nedeniyle desteklerinden yoksun kaldıkları gibi derin acılar yaşadıklarını ileri sürerek, fazlaya dair talep ve dava hakları saklı kalması kaydıyla şimdilik, müvekkillerinden Müjde için 200.000 YTL.sı manevi ve sigorta tarafından karşılanmayan kısım için 5.000 YTL.sı maddi, Kamil Haldun için 200.000 YTL.sı manevi ve sigorta tarafından karşılanmayan kısım için 5.000 YTL.sı maddi, Caner için 100.000 YTL.sı manevi tazminatın olay tarihinden itibaren avans faizi ile davalılardan müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı İlsev Gür- Gürsan San. Tic. ve Araç Kiralama Hizmetleri (Rent a Car) vekili, dava konusu kazayı yapan aracın malikinin müvekkili olmasına karşın aracın 29.6.2004 tarihinde dava dışı CEM-TUR Tur. Ltd. Şti.ne kiralandığını, olayında bu şirket tarafından aracın işletilmesi sırasında meydana geldiğini, anılan şirketle yapılan sözleşmenin 5.12 maddesi uyarınca trafik kazaları da dahil olmak üzere tüm maddi ve manevi zarar ve ziyandan CEM-TUR Tur. Ltd. Şti.nin sorumlu olacağının düzenlendiğini, keza sürücünün de bu şirketin çalışanı olduğunu, sigorta şirketlerinin maddi tazminat taleplerini karşıladığını, talep edilen manevi tazminat miktarının fahiş olduğunu, yasal faiz istenebileceğini savunarak, davanınusul ve esastan reddine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı TED Ankara Koleji Vakfı Özel İlköğretim Okul Müdürlüğü vekili, öğrenci servisinin veli ile yaptığı taşıma sözleşmesi ile hizmet verdiğini, aracın okula ait olmadığını, Okul Servis Araçları Hizmet Yönetmeliğinin 5. ve 7. maddelerinin olayda uygulanma yerinin bulunmadığını savunarak, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. Mahkemece, iddia, savunma, toplanan kanıtlar, bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre, murisin okutulması bakım ve yetiştirilmesi için yapılan muhtemel masraf ile sigorta şirketleri tarafından ödenen tazminat miktarları indirildikten sonra davacıların karşılanmamış maddi tazminat hakkının kalmadığı, okul servisinin davalı TED Ankara Koleji Vakfı Özel İlköğretim Okul Müdürlüğüne ait olmadığı, aracın okulun kullanımına tahsis edilmediği, servis hizmetinin velilerle yapılan taşıma sözleşmesi gereği yapıldığı, olayda kusursuz sorumluluk hallerinin bulunmadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile, davalı TED Ankara Koleji Vakfı Özel İlköğretim Okul Müdürlüğü aleyhine açılan davanın husumet yönünden reddine, davacı … için 20.000 YTL.sı manevi, davacı … için 20.000 YTL.sı manevi ve kardeş Caner için 10.000 YTL.sı manevi tazminatın olay tarihinden itibaren yasal faizi ile davalılar İlsev Gür- Gürsan San. Tic. ve Araç Kiralama Hizmetleri (Rent a Car) ve …’dan tahsiline, maddi tazminat istemlerinin reddine karar verilmiştir. Kararı, davacılar vekili ve davalı İlsev Gür- Gürsan San. Tic. ve Araç Kiralama Hizmetleri (Rent a Car) vekili temyiz etmiştir. 1- Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına ve davacıların murisinin davalı taşıma şirketine ait araçta yolcu olması nedeniyle kusurunun olmamasına, murisin yetiştiği aile ortamı yüksek tahsil yapmaya yönlendirecek şart ve imkanlara sahip olması nedeniyle asgari ücretin üzerinde tazminata esas gelirin belirlenerek maddi tazminatın hesabında bir usulsüzlük bulunmamasına, taşıma sözleşmesinin davalı İlsev Gür- Gürsan San. Tic. ve Araç Kiralama Hizmetleri (Rent a Car) ile yapılması nedeniyle aracın fiili taşıyana kiralanmasının bu davalının taşıyan olarak sorumluluğunu ortadan kaldırmayacak olmasına ve ayrıca olay tarihinde geçerli Okul Servis Araçları Hizmet Yönetmeliğinin 7. maddesi hükmü uyarınca da TED Ankara Koleji vakfının taşıyan dışında bir başka sıfatla dahi sorumlu tutulması mümkün bulunmadığından hakkındaki davanın husumet yönünden reddinde de bir usulsüzlük bulunmamasına göre, davalı İlsev Gür- Gürsan San. Tic. ve Araç Kiralama Hizmetleri (Rent a Car) vekilinin tüm ve davacılar vekilinin aşağıdaki bent dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir. 2- Davacılar vekilinin temyiz itirazlarına gelince, dava, taşıma sözleşmesinden kaynaklanan maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece karara esas alınan 19.03.2008 tarihli bilirkişi raporunda davacılara Ferdi Kaza Koltuk Sigortası Poliçesinden ödenen 50.000 YTL.sı hesap edilen destekten yoksun kalma tazminatından indirilmiş ise de, Ferdi Kaza Sigorta Sözleşmesinde yolcunun ölümü halinde sigortacı, bir meblağ sigortası bedeli olan ölüm tazminatını can sigortası ilkeleri uyarınca aynen ölenin yasal mirasçılarına ödemek yükümlülüğü altındadır. Bu itibarla mahkemece, Ferdi Kaza Koltuk Sigortası Poliçesinden ödenen 50.000 YTL.sının hesap edilen destekten yoksun kalma tazminatından indirilmek suretiyle ve bu durumda tazminat miktarının negatif bakiye verdiğinden bahisle davacı anne ve baba yönünden maddi tazminat isteminin reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir. Yukarıda (1) nolu bentte açıklanan nedenlerle davalı İlsev Gür- Gürsan San. Tic. ve Araç Kiralama Hizmetleri (Rent a Car) vekilinin tüm ve davacılar vekilinin sair temyiz itirazlarının reddine, (2) nolu bentte açıklanan nedenlerle davacılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın davacılar yararına BOZULMASI…” gerektiği gerekçesiyle karar bozulmuştur. Karar Düzeltme İtirazı Davacılar vekilinin karar düzeltme talepleri üzerine ise bu kez 11. Hukuk Dairesinin 22.12.2010 gün ve 2010/12417 E., 2010/13052 K. sayılı kararı ile ilk bozmaya ilave olarak; “…1-Yargıtay ilamında benimsenen gerektirici sebeplere göre, davacı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair karar düzeltme itirazlarının reddi gerekmiştir. 2- Davalı TED Ankara Koleji Vakfı ile davalı İlsev Gür-Gürsan Sanayi Ticaret Taahhüt Taşımacılık ve Araç Kiralama Hizmetleri arasında önceden 22.08.2003 tarihinde sonradan da bu sözleşme yenilenerek 28.09.2004 tarihinde öğrencilerin taşınması hususunda anlaşma yapıldığı, kazanın 06.06.2005 tarihi itibariyle sözleşme süresi içerisinde meydana geldiği hususları tartışmasızdır. Sözleşme başlığı “Öğrenci, öğretmen ve personel taşıma sözleşmesi” olup sözleşmenin konusu başlıklı 2. maddeye göre “TED Ankara Koleji Vakfı okulları, öğrenci, öğretmen ve personelinin Ankara içi ile İncek kampüsü arasında evden okula, okulda eve götürülüp getirilmesi….” olduğu, 3. maddesinde; işin süresinin - [Trafik Kazasında Müteselsil Sorumluluk: Zarara Birden Çok Kişinin Birlikte Sebebiyet Vermesi](https://kayseriavukat.org.tr/trafik-kazasinda-muteselsil-sorumluluk/): Trafik Kazasında Müteselsil Sorumluluk 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Müteselsil sorumluluk: Dış ilişkide – Madde 61 Birden çok kişi birlikte bir zarara sebebiyet verdikleri veya aynı zarardan çeşitli sebeplerden dolayı sorumlu oldukları takdirde, haklarında müteselsil sorumluluğa ilişkin hükümler uygulanır. İç ilişkide – Madde 62 Tazminatın aynı zarardan sorumlu müteselsil borçlular arasında paylaştırılmasında, bütün durum ve koşullar, özellikle onlardan her birine yüklenebilecek kusurun ağırlığı ve yarattıkları tehlikenin yoğunluğu göz önünde tutulur. Tazminatın kendi payına düşeninden fazlasını ödeyen kişi, bu fazla ödemesi için, diğer müteselsil sorumlulara karşı rücu hakkına sahip ve zarar görenin haklarına halef olur. Müteselsil borçluluk: Doğuşu – Madde 162 Birden çok borçludan her biri, alacaklıya karşı borcun tamamından sorumlu olmayı kabul ettiğini bildirirse, müteselsil borçluluk doğar. Böyle bir bildirim yoksa, müteselsil borçluluk ancak kanunda öngörülen hâllerde doğar. Borçluların sorumluluğu – Madde 163 Alacaklı, borcun tamamının veya bir kısmının ifasını, dilerse borçluların hepsinden, dilerse yalnız birinden isteyebilir. Borçluların sorumluluğu, borcun tamamı ödeninceye kadar devam eder. 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu İşleten ve araç işleticisinin bağlı olduğu teşebbüs sahibinin hukuki sorumluluğu – Madde 85 Bir motorlu aracın işletilmesi bir kimsenin ölümüne veya yaralanmasına yahut bir şeyin zarara uğramasına sebep olursa, motorlu aracın bir teşebbüsün unvanı veya işletme adı altında veya bu teşebbüs tarafından kesilen biletle işletilmesi halinde, motorlu aracın işleteni ve bağlı olduğu teşebbüsün sahibi, doğan zarardan müştereken ve müteselsilen sorumlu olurlar. Motorlu araç ölüme veya yaralanmaya sebebiyet vermiş ise, kazaya karışan aracın başkalarına devir ve temliki veya üzerinde bir hak tesisini önlemek amacıyla olaya el koyan Cumhuriyet Savcılıklarınca, aracın tescilli olduğu tescil kuruluşuna trafik kaydı üzerine şerh düşülmesi için talimat verilir. Kaza anı ile Cumhuriyet Savcılığınca trafik kaydı üzerine şerh düşülmesi arasında geçen süreler içinde kötü niyetle yapılan araç tescilleri hükümsüz sayılır. Şerhin konulduğu tarihten itibaren bir ay içerisinde, şerhin kaldırıldığına veya devamına ilişkin mahkeme kararı ibraz edilmediği takdirde bu şerh hükümsüz sayılır. İşletilme halinde olmayan bir motorlu aracın sebep olduğu trafik kazasından dolayı işletenin sorumlu tutulabilmesi için, zarar görenin, kazanın oluşumunda işleten veya eylemlerinden sorumlu tutulduğu kişilere ilişkin bir kusurun varlığını veya araçtaki bozukluğun kazaya sebep olduğunu ispat etmesi gerekir. İşleten ve araç işleticisi teşebbüs sahibi, hakimin takdirine göre kendi aracının katıldığı bir kazadan sonra yapılan yardım çalışmalarından dolayı yardım edenin maruz kaldığı zarardan da sorumlu tutulabilir. Ancak, bu durumda işletici teşebbüs sahibinin sorumlu kılınabilmesi için kazadan kendisinin sorumlu olması veya yardımın doğrudan doğruya kendisine veya araçta bulunanlara yahut kazaya taraf olan üçüncü kişilere yapılması gerekir. İşleten ve araç işleticisi teşebbüsün sahibi, aracın sürücüsünün veya aracın kullanılmasına katılan yardımcı kişilerin kusurundan kendi kusuru gibi sorumludur. Zarar verenlerin birden fazla olması – Madde 88 Bir motorlu aracın katıldığı bir kazada, bir üçüncü kişinin uğradığı zarardan dolayı, birden fazla kişi tazminatla yükümlü bulunuyorsa, bunlar müteselsil olarak sorumlu tutulur. Birden fazla kişinin sorumlu olduğu durumlarda, bunlar arasındaki ilişki bakımından zarar, olayın bütün şartları değerlendirilerek paylaştırılır. Özel durumlar ve özellikle araçların işletme tehlikeleri, zararın iç ilişkide başka türlü paylaştırılmasını haklı göstermedikçe, işletenler ve araç işleticisinin bağlı olduğu teşebbüs sahipleri kusurları oranında zarara katlanırlar. Trafik Kazasında Müteselsil Sorumluluk: Kazadan Kaynaklanan Zarara Birden Çok Kişinin Birlikte Sebebiyet Vermesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2019/271 Karar No: 2019/1069 Karar Tarihi: 15.10.2019 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İstanbul 8. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 15.05.2012 tarihli ve 2008/333 E., 2012/220 K. sayılı karar davacılar vekili, davalılar …Taş Akaryakıt Oto. İnş. Malz. Tic. Ltd. Şti. ile … vekili ve ihbar olunan … vekili tarafından temyiz edilmekle; Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 11.03.2014 tarihli ve 2013/3236 E., 2014/3446 K. sayılı kararı ile; “…Davacılar vekili, davalı tarafa ait araç sürücüsünün kusurlu hareketi ile meydana gelen kazada desteklerinin öldüğünü açıklayıp, fazlaya dair haklarını saklı tutarak davacılar için 500\’er TL destek ve 500 TL defin gideri ile 75.000\’er TL manevi tazminatın yasal faizi ile müştereken ve müteselsilen (sigorta limit ve dava tarihinden işleyecek faizi ile) tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davacılar vekili ıslah ile maddi tazminat talebi miktarı toplamını bilirkişi raporu doğrultusunda Gülsün için 182.094,54 TL, Gülşah için 22.344,42 TL\’ye yükseltmiştir. Davalılar vekilleri, davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, iddia, savunma ve toplanan kanıtlara göre; davanın kısmen kabulü ile, davacı … için 45.523,63 TL, Gülşah için 5.586 TL destek ve davacılar için 500 TL defin gideri toplamı olan 51.609,74 TL\’nin kaza tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte (sigorta dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizden limit ile sorumlu olarak) davalılardan müştereken ve müteselsilen, davacılar için 20.000\’er TL manevi tazminatın kaza tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte sigorta şirketi hariç diğer davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline, ihbar olunanlar hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiş, hüküm davacılar vekili, davalı … ve…Akaryakıt Oto. İnş. Malz. Tic. Ltd. Şti. vekili ile ihbar olunan KGM vekili tarafından temyiz edilmiştir. 1- Mahkemece toplanıp değerlendirilen delillere, özellikle oluşa ve dosya içeriğine uygun olarak düzenlenen uzman bilirkişi raporunda belirtilen kusur oranının ve tazminata ilişkin hesaplamanın hükme esas alınmasında bir usulsüzlük bulunmamasına ve manevi tazminatın takdirinde B.K.nun 47. maddesindeki özel haller dikkate alınarak hak ve nesafet kuralları çerçevesinde hüküm kurulmuş olmasına göre, ihbar olunan KGM vekili ile davalı … ve…Akaryakıt Oto. İnş. Malz. Tic. Ltd. Şti. vekillerinin tüm, davacılar vekilinin ise aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir. 2- Dava, trafik kazasından kaynaklanan destekten yoksun kalma ve manevi tazminat istemine ilişkindir. 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 85. maddesi gereği, bir motorlu aracın işletilmesi bir kimsenin ölümüne veya yaralanmasına yahut bir şeyin zarara uğramasına sebep olursa, motorlu aracın bir teşebbüsün unvanı veya işletme adı altında veya bu teşebbüs tarafından kesilen biletle işletilmesi halinde, motorlu aracın işleteni ve bağlı olduğu teşebbüsün sahibi, doğan zarardan müştereken ve müteselsilen sorumlu olurlar. Aynı yasanın 88. maddesi gereği de, bir motorlu aracın katıldığı bir kazada, bir üçüncü kişinin uğradığı zarardan dolayı, birden fazla kişi tazminatla yükümlü bulunuyorsa, bunlar müteselsil olarak sorumlu tutulur. Anılan yasal düzenlemeler gereği davalıların müşterek ve müteselsilen sorumluluk ilkeleri gereği tazminatın tamamından sorumluluğuna hükmetmek gerekir iken yazılı şekilde kusur oranlarına göre belirlenen miktarlardan sorumlu olacakları şekilde karar verilmesi doğru değil bozma nedenidir…” gerekçesiyle oy çokluğu ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK - [Dava ve Haklarından Feragat eden Davacı Hata ve Hile Nedeniyle Feragatin Feshini Talep Edebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/hata-ve-hile-nedeniyle-feragatin-feshi/): Hata ve Hile Nedeniyle Feragatin Feshi Talep Edilebilir mi 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Davadan feragat – Madde 307 (1) Feragat, davacının, talep sonucundan kısmen veya tamamen vazgeçmesidir. Feragat ve kabulün şekli – Madde 309 (1) Feragat ve kabul, dilekçeyle veya yargılama sırasında sözlü olarak yapılır. (2) Feragat ve kabulün hüküm ifade etmesi, karşı tarafın ve mahkemenin muvafakatine bağlı değildir. (3) Kısmen feragat veya kabulde, feragat edilen veya kabul edilen kısmın, dilekçede yahut tutanakta açıkça gösterilmesi gerekir. (4) Feragat ve kabul, kayıtsız ve şartsız olmalıdır. Feragat ve kabulün zamanı – Madde 310 (1) Feragat ve kabul, hüküm kesinleşinceye kadar her zaman yapılabilir. (2) Feragat veya kabul, hükmün verilmesinden sonra yapılmışsa, taraflarca kanun yoluna başvurulmuş olsa dahi, dosya kanun yolu incelemesine gönderilmez ve ilk derece mahkemesi veya bölge adliye mahkemesince feragat veya kabul doğrultusunda ek karar verilir. (3) Feragat veya kabul, dosyanın temyiz incelemesine gönderilmesinden sonra yapılmışsa, Yargıtay temyiz incelemesi yapmaksızın dosyayı feragat veya kabul hususunda ek karar verilmek üzere hükmü veren mahkemeye gönderir. Feragat ve kabulün sonuçları – Madde 311 (1) Feragat ve kabul, kesin hüküm gibi hukuki sonuç doğurur. İrade bozukluğu hâllerinde, feragat ve kabulün iptali istenebilir. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu Sigortanın kapsamı – Madde 1409 (1) Sigortacı, sözleşmede öngörülen rizikonun gerçekleşmesinden doğan zarardan veya bedelden sorumludur. (2) Sözleşmede öngörülen rizikolardan herhangi birinin veya bazılarının sigorta teminatı dışında kaldığını ispat yükü sigortacıya aittir. Riziko gerçekleştiğinde – Madde 1446 (1) Sigorta ettiren, rizikonun gerçekleştiğini öğrenince durumu gecikmeksizin sigortacıya bildirir. (2) Rizikonun gerçekleştiğine ilişkin bildirimin yapılmaması veya geç yapılması, ödenecek tazminatta veya bedelde artışa neden olmuşsa, kusurun ağırlığına göre, tazminattan veya bedelden indirim yoluna gidilir. (3) Sigortacı rizikonun gerçekleştiğini daha önce fiilen öğrenmişse, ikinci fıkra hükmünden yararlanamaz. Dava ve Haklarından Feragat eden Davacı Hata ve Hile Nedeniyle Feragatin Feshini Talep Edebilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/17-1946 Karar No: 2019/27 Karar tarihi: 29.01.2019 Özet: Her ne kadar, davacı vekili, müvekkilinin aracını bulduğunu zannederek bu dilekçeyi davalı … şirketine verdiğini, daha sonra aracın kendisine ait olmadığının soruşturma sonucu anlaşıldığını iddia etmişse de, davacının 19.01.2012 tarihinde Esiroğlu Jandarma Karakol Komutanlığına aracını bulduğuna yönelik müracaatı, davacının sigorta şirketine sunduğu 19.12.2011 tarihli feragat dilekçesinden çok daha sonradır. Eş anlatımla feragat dilekçesi vermesinden yaklaşık bir ay sonra aracını bulduğunu Esiroğlu Jandarma Karakoluna bildirmiştir. Bu durumda davacının feragat dilekçesi vermesinin, aracını bulduğunu düşünmesinden kaynaklanmadığı, ayrıca feragat iradesini sakatlayan başka bir unsurun da iddia ve ispat edilemediği açıktır. O hâlde; tüm bu nedenler gözetilerek davanın reddine karar verilmelidir. (6102 S. K. m. 1409) (YHGK 13.04.2005 T.2005/11-242 E. 2005/249 K.) (YHGK 29.04.2009 T. 2009/13-76 E. 2009/120 K.) (YHGK 29.04.2009 T. 2009/12-112 E. 2009/126 K.) Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Trabzon Asliye Ticaret Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 20.03.2014 tarihli ve 2013/12 E., 2014/85 K. sayılı karar davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 07.07.2014 tarihli ve 2014/12872 E., 2014/10852 K. sayılı kararı ile; “…Davacı vekili, müvekkiline ait, davalıya kasko sigortalı aracın çalındığını, başvuruya rağmen davalı … şirketinin ödeme yapmadığını belirterek şimdilik 10.000,00 TL\’nin davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiş, ıslah dilekçesi ile tazminat taleplerini 14.058,17 TL\’ye yükselttiklerini bildirmiştir. Davalı vekili, dava açılmadan önce davacının araca ilişkin tüm hak ve alacaklarından feragat ettiğini müvekkil şirkete bildirdiğini, feragat nedeniyle davanın reddi gerektiğini savunmuştur. Mahkemece, toplanan deliller ve benimsenen bilirkişi raporuna göre; davacının, aracının bulunduğunu zannederek davalı … şirketine feragat dilekçesi sunduğu, davacının gerçek iradesini yansıtmadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile 14.058,17 TL\’nin davacının davalıya başvuru süresi ve vermiş olduğu ek süre de dikkate alınarak 19.11.2012 tarihinden itibaren işleyecek temerrüt faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiş; hüküm, davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dava, kasko sigorta sözleşmesinden kaynaklanan tazminat istemine ilişkindir. Davacı, 16/11/2011 tarihinde aracının park ettiği pazar yerinden çalındığını ileri sürerek karakola müracaat etmiş, davalı … şirketine olayla ilgili ihbarda bulunmuştur. Davacı, henüz araç bulunmadan ve kendisine davalı … tarafından ödeme yapılmadan, sigorta şirketine sunduğu 19/12/2011 tarihli dilekçede “…Aracımın 16/11/2011 tarihinde çalınmasıyla ilgili olarak kaskodan yararlanmak için şirketinize başvurulmuş ve bu hususta 2011/63135592 sayılı dosya açılmıştır. Ancak gördüğümüz lüzum üzerine aracım ile ilgili olarak talep ettiğim tüm hak ve alacaklarımdan feragat ediyorum. Tüm bu sebeplerle dosyanın işlemden kaldırılmasını saygı ile arz ederim.” şeklinde beyanda bulunmuştur. Her ne kadar, davacı vekili, müvekkilinin aracını bulduğunu zannederek bu dilekçeyi davalı … şirketine verdiğini, daha sonra aracın kendisine ait olmadığının soruşturma sonucu anlaşıldığını iddia etmişse de, davacının, kendisinin olduğunu iddia ettiği araç ile ilgili müracaatı 19/01/2012 tarihinde Esiroğlu Jandarma Karakol Komutanlığı\’na yaptığı ve aracını o gün bir şahısta gördüğünü, incelediğini, plakasının farklı olduğunu ancak aracı bazı yerlerinden tanıdığını, bu aracın kendisinin olduğunu iddia ettiği görülmüştür. Görüldüğü üzere, davacının aracını bulduğuna yönelik karakol müracaatı, davacının sigorta şirketine sunduğu feragat dilekçesinden çok daha sonradır. Bu durumda mahkemece, davacının feragat dilekçesinin, aracını bulduğunu zannetmesinden kaynaklanmadığı, iradesini sakatlayan başka bir unsurun da iddia ve ispat edilemediği gözetilerek feragat nedeniyle davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, kasko sigorta sözleşmesinden kaynaklanan maddi tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili; müvekkilinin davalı şirkete kasko sigorta sözleşmesi ile sigortalanan aracının 16.11.2011 tarihinde çalındığını, konu ile ilgili olarak Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma esnasında bulunan araçta yapılan teknik inceleme sonucu bu aracın müvekkiline ait olmadığının anlaşıldığını, davalı … tarafından hasar dosyası açılmasına rağmen müvekkiline herhangi bir ödeme yapılmadan dosyanın kapatıldığını, poliçe bedelinin ödenmesi konusunda davalı şirkete noter aracılığıyla yapılan ihtarnameye de olumlu cevap verilmediğini ileri sürerek aracın 16.11.2011 tarihi itibari ile tespit edilecek değeri için şimdilik 10.000,00TL’nin olay tarihinden işleyecek yasal faizi ile davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiş iken; ıslah dilekçesi ile 14.058,17TL’nin 13.11.2012 tarihinden itibaren işleyecek temerrüt faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı vekili; davacının kasko sigortası genel şartlarının B.1.5 ve B.1.7 maddelerine aykırı davrandığını, öte yandan davacının poliçe kapsamında tüm hak ve alacaklarından feragat ettiğinden ve dosyanın işlemden kaldırılmasını talep ettiğinden feragat nedeniyle davanın reddine karar verilmesi gerektiğini savunmuştur. Mahkemece; davacı tarafça hasar dosyasına gönderilen feragatin davacıya ait aracın bulunduğunun haber - [Trafik Kazası Sonucu Araçtaki Değer Kaybı Nedeniyle Belirsiz Alacak Davası Açılabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/aractaki-deger-kaybi-belirsiz-alacak-davasi/): Araçtaki Değer Kaybı Nedeniyle Belirsiz Alacak Davası 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Belirsiz alacak davası – Madde 107 (1) Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir. (2) Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesi mümkün olduğunda, hâkim tarafından tahkikat sona ermeden verilecek iki haftalık kesin süre içinde davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın talebini tam ve kesin olarak belirleyebilir. Aksi takdirde dava, talep sonucunda belirtilen miktar veya değer üzerinden görülüp karara bağlanır. Dava şartları – Madde 114 (1) Dava şartları şunlardır: a) Türk mahkemelerinin yargı hakkının bulunması. b) Yargı yolunun caiz olması. c) Mahkemenin görevli olması. ç) Yetkinin kesin olduğu hâllerde, mahkemenin yetkili bulunması. d) Tarafların, taraf ve dava ehliyetine sahip olmaları; kanuni temsilin söz konusu olduğu hâllerde, temsilcinin gerekli niteliğe sahip bulunması. e) Dava takip yetkisine sahip olunması. f) Vekil aracılığıyla takip edilen davalarda, vekilin davaya vekâlet ehliyetine sahip olması ve usulüne uygun düzenlenmiş bir vekâletnamesinin bulunması. g) Davacının yatırması gereken gider avansının yatırılmış olması. ğ) Teminat gösterilmesine ilişkin kararın gereğinin yerine getirilmesi. h) Davacının, dava açmakta hukuki yararının bulunması. ı) Aynı davanın, daha önceden açılmış ve hâlen görülmekte olmaması. i) Aynı davanın, daha önceden kesin hükme bağlanmamış olması. (2) Diğer kanunlarda yer alan dava şartlarına ilişkin hükümler saklıdır. Dava şartları ve ilk itirazlar hakkında karar – Madde 138 (1) Mahkeme, öncelikle dava şartları ve ilk itirazlar hakkında dosya üzerinden karar verir; gerektiği takdirde kararını vermeden önce, bu konuda tarafları ön inceleme duruşmasında dinleyebilir. Trafik Kazası Sonucu Araçtaki Değer Kaybı Nedeniyle Belirsiz Alacak Davası Açılabilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/17-1099 Karar No: 2019/460 Karar Tarihi: 16.04.2019 Özet: Davacının davaya konu taleplerinin belirsiz alacak davasına konu olabilecek nitelikte olduğu ve dava tarihi itibariyle zararın miktar ve değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin davacıdan beklenemeyeceği anlaşılmakla 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 107. maddesine uygun olarak, aradaki hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar veya değeri belirtmek suretiyle dava açabileceği sonucuna varılmıştır. Bunun yanı sıra, somut olayda davacının iddia ettiği zararın varlığının ve miktarının tespiti açısından hukuki korunma sağlanması hususunda mahkemeye başvurmasında hâlihazırda korunmaya değer bir yararı bulunmaktadır. Bir başka ifadeyle, davacı hakkına kavuşmak için bir mahkeme kararına muhtaç konumda bulunduğundan, eldeki davayı açmasında hukuki yararı bulunmadığını kabul etmek mümkün değildir. O hâlde mahkemece davacının aracında değer kaybı bulunup bulunmadığı belirlenmek suretiyle karar verilmesi gerekirken, davacının dava açmakta hukuki yararı olmadığından bahisle istemin reddine karar verilmesi doğru değildir. Hâl böyle olunca direnme kararı yukarıda açıklanan bu değişik gerekçe ile bozulmalıdır. (6100 S. K. m. 107, 114, 138) Taraflar arasında görülen maddi tazminat davasından dolayı yapılan sonunda İzmir 9. Asliye Ticaret Mahkemesince davanın reddine dair 21.01.2014 tarihli ve 2013/244 E. 2014/10 K. sayılı karar davacı vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 29.05.2014 tarihli ve 2014/7125 E. 2014/8526 K. sayılı kararı ile, “…Davacı vekili; müvekkilinin maliki olduğu araca davalılardan Yapım İnş Ltd Şti\’nin maliki, diğer davalı … Akçabalı\’nın sürücü ve diğer davalı … Sigorta AŞ\’nin de zorunlu mali mesuliyet sigorta poliçesi ile sigortacısı olduğu aracın 21/04/2013 tarihinde çarpması sonucunda aracında hasar meydana geldiğini, oluşan hasarın 5.928,47.- TL olup, kendi kasko sigortacısı olan … Sigorta AŞ tarafından hasar bedelinin ödendiğini, ancak araçta meydana gelen hasar ve tamirat nedeniyle aracın değer kaybına da uğradığını, bu nedenlerle fazlaya ilişkin haklar saklı kalmak koşuluyla belirsiz alacak davası açtıklarını ileri sürerek şimdilik 1.000,00.- TL\’nin davalılardan sürücü ve işleten için olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi, davalı sigorta şirketi yönünden ise reeskont faizi ile birlikte müşterek ve müteselsilen tahsiline hükmedilmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalılardan HDI Sigorta A.Ş vekili; davanın belirsiz alacak davası şeklinde açılamayacağını, davacının gerçek zararının karşılandığını, savunarak davanın reddini istemiştir. Davalı Yapım İnşaat Ltd Şti vekili; davanın belirsiz alacak davası şeklinde açılmayacağını, davacının sigorta şirketine yönelik dava açması gerektiğini savunarak davanın reddini istemiştir. Davalı … davaya cevap vermemiştir. Mahkemece iddia, savunma ve tüm dosya kapsamına göre; davacının dava dilekçesinde ve özellikle 10.07.2013 tarihli dilekçesindeki beyanlarında uğradığı zararın kendisi tarafından tam ve kesin olarak belirlendiği, bu konuda dava dışı kasko şirketinin kendisine ödeme yaptığını, ancak “değer kaybına ilişkin” eldeki davayı açtığını, bunun bilirkişi aracılığıyla tespitinin gerekeceğini bu nedenle belirsiz alacak davası açtığını ileri sürmekte ise de; davacının belirttiği teknik uzmanlıkla tespit sorununun HMK md.107\’de belirtilen “objektif belirsizlik” hali olmadığı, eksper raporu ve kendisine dava dışı kasko şirketinin yaptığı kısmi ödemeyle aracında meydana gelen zararı öğrendiği, bu zarara göre, aracın “değer kaybı” tespitinin mümkün olduğu, davacının alacağının tam ve kesin miktarının belirleyebilmesine rağmen belirsiz alacak davası şeklinde eldeki davayı açmasından hukuki yararının olmadığı gerekçesiyle davanın 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 107, 114/h, 138 maddeleri gereğince hukuki yarar dava şartı yokluğundan reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dosya içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre davacı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir. Dava, trafik kazasından kaynaklanan maddi tazminat istemine ilişkindir. İsviçre ve Alman Hukukunda yer alan “belirsiz alacak davası”, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile Hukukumuza kazandırılmıştır. 6100 sayılı HMK\’nın 107/I. maddesi “Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir” hükmünü içermektedir. Madde hükmünden de anlaşıldığı üzere Belirsiz alacak davası davacının, davada talep edeceği miktarı veya değeri tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin objektif şekilde imkânsız olması ya da bunun kendisinden beklenememesi halinde mümkündür. Davacı dava tarihinde davanın miktarını tam ve kesin olarak biliyorsa veya bunu bilebilecek durumda ise, belirsiz alacak davası açılamaz. Sorun, davacının alacağını tam ve kesin olarak belirleyebilecek bir durumda olması halinde alacağının tahsili için kısmi dava açmasının mümkün olup olmadığında toplanmaktadır. Davacının aynı hukuki ilişkiden kaynaklanan alacağının veya hakkının tümünü değil, belirli bir kısmını talep ederek açtığı davaya kısmi dava denir. Diğer bir ifadeyle, bir alacak hakkında daha fazla miktar için tam dava açma imkanı bulunmasına - [Sözleşmelerden Doğan Davalarda Yetki: Trafik Kazası Nedeniyle Tazminat Davasında Yetkili Mahkeme](https://kayseriavukat.org.tr/sozlesmelerden-dogan-davalarda-yetki/): Sözleşmelerden Doğan Davalarda Yetkili Mahkeme 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu Görevli ve Yetkili Mahkeme – Madde 110 İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer kamu kuruluşları olan araçların sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları dâhil, bu Kanundan doğan sorumluluk davaları, adli yargıda görülür. Zarar görenin kamu görevlisi olması, bu fıkra hükmünün uygulanmasını önlemez. Hemzemin geçitte meydana gelen tren-trafik kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır. Motorlu araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar, sigortacının merkez veya şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu yer mahkemelerinden birinde açılabileceği gibi kazanın vuku bulduğu yer mahkemesinde de açılabilir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Davalının birden fazla olması hâlinde yetki – Madde 7 (1) Davalı birden fazla ise dava, bunlardan birinin yerleşim yeri mahkemesinde açılabilir. Ancak, dava sebebine göre kanunda, davalıların tamamı hakkında ortak yetkiyi taşıyan bir mahkeme belirtilmişse, davaya o yer mahkemesinde bakılır. (2) Birden fazla davalının bulunduğu hâllerde, davanın, davalılardan birini sırf kendi yerleşim yeri mahkemesinden başka bir mahkemeye getirmek amacıyla açıldığı, deliller veya belirtilerle anlaşılırsa, mahkeme, ilgili davalının itirazı üzerine, onun hakkındaki davayı ayırarak yetkisizlik kararı verir. Sözleşmeden doğan davalarda yetki – Madde 10 (1) Sözleşmeden doğan davalar, sözleşmenin ifa edileceği yer mahkemesinde de açılabilir. Şubeler ve tüzel kişilerle ilgili davalarda yetki – Madde 14 (1) Bir şubenin işlemlerinden doğan davalarda, o şubenin bulunduğu yer mahkemesi de yetkilidir. (2) Özel hukuk tüzel kişilerinin, ortaklık veya üyelik ilişkileriyle sınırlı olmak kaydıyla, bir ortağına veya üyesine karşı veya bir ortağın yahut üyenin bu sıfatla diğerlerine karşı açacakları davalar için, ilgili tüzel kişinin merkezinin bulunduğu yer mahkemesi kesin yetkilidir. Haksız fiilden doğan davalarda yetki – Madde 16 (1) Haksız fiilden doğan davalarda, haksız fiilin işlendiği veya zararın meydana geldiği yahut gelme ihtimalinin bulunduğu yer ya da zarar görenin yerleşim yeri mahkemesi de yetkilidir. Sözleşmelerden Doğan Davalarda Yetki: Trafik Kazası Sonucu Ölüm Nedeniyle Tazminat Davasında Yetkili Mahkeme Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/17-1092 Karar No: 2018/463 Karar Tarihi: 14.03.2018 Özet: Davacılar davasını aracın zorunlu trafik sigortasını düzenleyen şirkete değil de, zorunlu taşımacılık mali sorumluluk sigortasını ve kasko sigorta poliçesini düzenleyen şirkete yönelttiğinden 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu\’nun eldeki davada uygulanma olanağı bulunmamaktadır. Her ne kadar, 2918 sayılı Kanun’un 110/2. maddesi ile uyumlu olsa dava tarihi dikkate alındığında, dava konusu araç otobüs olduğundan olaya 4925 sayılı Karayolu Taşıma Kanunu’nun ilga edilen 25. maddesi uygulanmalıdır. Ne var ki her iki yasanın da ilgili maddelerinde bölge müdürlüğünün yetkili olduğu yönünde bir düzenlenme bulunmamaktadır. Kanunda bulunmayan bir düzenleme de yorum yolu ile genişletilemez. Bu durumda 4925 sayılı Kanun’un 25. maddesi ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 7. maddesi hükmü uyarınca, bölge müdürlüklerinin bulunduğu yer mahkemelerinin de yetkili mahkeme olarak kabul edilemeyeceği sonucuna ulaşılmıştır. (6098 S. K. m. 53, 56) (2918 S. K. m. 110) (4925 S. K. m. 25) Dava: Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Konya 1. Asliye Ticaret Mahkemesince “dava dilekçesinin yetkisizlik nedeni ile reddine” dair verilen 03.06.2013 gün ve 2013/242 E., 2013/146 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davacılar vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 17. Hukuk Dairesi’nin 19.12.2013 gün ve 2013/20048 E., 2013/18060 K. sayılı kararı ile; \”…Davacı vekili, davalıların malik, sürücü, işleten ve trafik sigortacısı olduğu yolcu otobüsünde bulunan müvekkilleri desteği Arifin meydana gelen kazada vefat ettiğini belirterek destekten yoksun kalma nedeni ile toplam 6.000,00,TL maddi tazminatın ve toplam 100.000,00 TL manevi tazminatın sigorta şirketinden poliçe limiti ile sınırlı olarak temerrüt tarihinden, diğer davalılardan olay tarihinden itibaren işleyecek avans faizi ile tahsilini talep etmiştir. Davalı … Pet. Ür. Oto. Tur. İnş. Taah. Gıda Paz. Tic. San. Ltd. Şti. vekili, yetkili mahkemenin Erzurum Asliye Hukuk Mahkemesi olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. … Tur. Sey. Ve Tic. Ltd. Şti. vekili, yetkili mahkemenin Erzurum Asliye Hukuk Mahkemesi olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, iddia, savunma ve toplanan kanıtlara göre; davalıların yetki itirazlarının 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 7, 10, 14 ve 16. maddeleri uyarınca yerinde bulunduğu, olayın haksız fiilden kaynaklandığı ve Aksaray ilinde meydana geldiği, yetki itirazında bulunan davalılar yönünden dosyanın tefriki ile Erzurum Asliye Hukuk Mahkemesi\’nin yetkili olduğu gerekçesi ile davanın yetkisizlik nedeniyle usulden reddine karar verilmiş, hüküm davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dava 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 53 ve 56. maddeleri gereğince maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili davayı müvekkillerinin murisinin yolcusu olduğu aracın malik, bir unvan altında aracı işleten teşebbüs sahibi, sürücü ve trafik sigortacısına yöneltmiş, mahkemece yetki itirazında bulunun davalılar yönünden dosya tefrik edilmiş ve yetkisizlik kararı verilmiştir. 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu\’nun 110. maddesi ile ZMSS Genel Şartlarının C.7.maddesinde, motorlu araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davaların sigortacının merkez veya şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu yer mahkemelerinden birinde açılabileceği gibi, kazanın vuku bulduğu yer mahkemesinde de açılabileceği düzenlenmiştir. Bunun yanında Dairemiz yerleşik içtihatları uyarınca zorunlu mali sorumluluk sigorta poliçesi ile sigortalı araçların vermiş olduğu zararların tazminine yönelik olarak trafik sigortasını yapan sigorta şirketine yönelik açılan davalarda bir şubeden daha yetkili organı olan Bölge Müdürlüklerinin bulundu yer mahkemesinde de dava açılabileceği kabul edilmektedir. Somut olayda, kaza Aksaray İlinde vuku bulmuş, sigorta poliçesi de Erzurum ilinde tanzim edilmiştir. Davacı vekili davayı, sigortacının bir acenteden daha yetkili organı olan Bölge Müdürlüğünün bulunduğunu düşündüğü Konya\’da açtığı anlaşılmakla birlikte bu konuda mahkemece yeterli araştırma yapılmaksızın yetki itirazında bulunan davalılar yönünden yetki itirazlarının kabulü ile tefrik edilen bu dosya yönünden yetkisizlik kararı verilmiştir. Buna göre mahkemece ….. Sigorta A.Ş.\’nin Konya İlinde Bölge Müdürlüğü’ nün bulunup bulunmadığının bağlı olduğu ticaret sicil müdürlüğü, Türkiye Sigorta, Reasürans ve Emeklilik Şirketleri Birliği ve ….. Sigorta A.Ş.\’den sorularak belirlenmesi ve Bölge Müdürlüğü’nün bulunduğunun belirlenmesi halinde 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu\’nun 110.maddesi gereğince bir şubeden daha yetkili organ olan bölge müdürlüğünün bulunduğu Konya ilinde de dava açılabileceği gözetilerek yetki itirazının reddine karar verilmesi gerekirken eksik araştırma ve inceleme ile yazılı olduğu şekilde karar verilmiş olması doğru görülmemiştir…\” gerekçesiyle oy çokluğu ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava trafik kazasından kaynaklanan destekten yoksun kalma tazminatı ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece yetki itirazının kabulü ile dava dilekçesinin yetkisizlik nedeniyle reddine ve dosyanın Erzurum - [Kazada Ölen Tam Kusurlu Sürücünün Yakınları Destekten Yoksun Kalma Tazminatı Talep Edebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/destekten-yoksun-kalma-tazminati-2/): Destekten Yoksun Kalma Tazminatı 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu İşleten ve araç işleticisinin bağlı olduğu teşebbüs sahibinin hukuki sorumluluğu – Madde 85 Bir motorlu aracın işletilmesi bir kimsenin ölümüne veya yaralanmasına yahut bir şeyin zarara uğramasına sebep olursa, motorlu aracın bir teşebbüsün unvanı veya işletme adı altında veya bu teşebbüs tarafından kesilen biletle işletilmesi halinde, motorlu aracın işleteni ve bağlı olduğu teşebbüsün sahibi, doğan zarardan müştereken ve müteselsilen sorumlu olurlar. Motorlu araç ölüme veya yaralanmaya sebebiyet vermiş ise, kazaya karışan aracın başkalarına devir ve temliki veya üzerinde bir hak tesisini önlemek amacıyla olaya el koyan Cumhuriyet Savcılıklarınca, aracın tescilli olduğu tescil kuruluşuna trafik kaydı üzerine şerh düşülmesi için talimat verilir. Kaza anı ile Cumhuriyet Savcılığınca trafik kaydı üzerine şerh düşülmesi arasında geçen süreler içinde kötü niyetle yapılan araç tescilleri hükümsüz sayılır. Şerhin konulduğu tarihten itibaren bir ay içerisinde, şerhin kaldırıldığına veya devamına ilişkin mahkeme kararı ibraz edilmediği takdirde bu şerh hükümsüz sayılır. İşletilme halinde olmayan bir motorlu aracın sebep olduğu trafik kazasından dolayı işletenin sorumlu tutulabilmesi için, zarar görenin, kazanın oluşumunda işleten veya eylemlerinden sorumlu tutulduğu kişilere ilişkin bir kusurun varlığını veya araçtaki bozukluğun kazaya sebep olduğunu ispat etmesi gerekir. İşleten ve araç işleticisi teşebbüs sahibi, hakimin takdirine göre kendi aracının katıldığı bir kazadan sonra yapılan yardım çalışmalarından dolayı yardım edenin maruz kaldığı zarardan da sorumlu tutulabilir. Ancak, bu durumda işletici teşebbüs sahibinin sorumlu kılınabilmesi için kazadan kendisinin sorumlu olması veya yardımın doğrudan doğruya kendisine veya araçta bulunanlara yahut kazaya taraf olan üçüncü kişilere yapılması gerekir. İşleten ve araç işleticisi teşebbüsün sahibi, aracın sürücüsünün veya aracın kullanılmasına katılan yardımcı kişilerin kusurundan kendi kusuru gibi sorumludur. Maddi ve manevi tazminat – Madde 90 Zorunlu mali sorumluluk sigortası kapsamındaki tazminatlar bu Kanunda öngörülen usul ve esaslara tabidir. Bu tazminatlardan; a) Değer kaybı tazminatı, aracın; piyasa değeri, kullanılmışlık düzeyi, hasara uğrayan parçaları ile hasar tutarı dikkate alınarak, b) Destekten yoksun kalma tazminatı, ulusal doğum ve ölüm istatistikleri kullanılarak hazırlanan hayat tablosu ve zorunlu mali sorumluluk sigortası genel şartlarında yüzde 2’yi geçmemek üzere belirlenen iskonto oranı esas alınarak hayat anüiteleri ile genel kabul görmüş aktüerya kurallarına uygun olarak, c) Sürekli sakatlık tazminatı, ulusal doğum ve ölüm istatistikleri kullanılarak hazırlanan hayat tablosu, zorunlu mali sorumluluk sigortası genel şartlarında yüzde 2’yi geçmemek üzere belirlenen iskonto oranı ve sürekli sakatlık oranı esas alınarak hayat anüiteleri ile genel kabul görmüş aktüerya kurallarına uygun olarak, hesaplanır. Söz konusu tazminatlar ve manevi tazminata ilişkin olarak bu Kanunda düzenlenmeyen hususlar hakkında 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun haksız fiillere ilişkin hükümleri uygulanır. Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar Sigortacılık ve Özel Emeklilik Düzenleme ve Denetleme Kurumu tarafından belirlenir. Mali sorumluluk sigortası yaptırma zorunluluğu – Madde 91 İşletenlerin, bu Kanunun 85 inci maddesinin birinci fıkrasına göre olan sorumluluklarının karşılanmasını sağlamak üzere mali sorumluluk sigortası yaptırmaları zorunludur. Zorunlu mali sorumluluk sigortasına ilişkin primler peşin ödenir. Ancak, Hazine Müsteşarlığının bağlı bulunduğu Bakanlık primlerin taksitler halinde tahsil edilmesine ilişkin düzenleme yapmaya yetkilidir. Sigorta yaptıranların, sigorta şirketlerine ödeyecekleri sigorta priminin % 5’i oranındaki tutar, sigorta şirketi tarafından tahsil edildiği ayı takip eden ayın en geç 20’sine kadar İçişleri Bakanlığı Merkez Saymanlığı hesabına yatırılır. Yatırılan bu tutarlar bütçeye gelir kaydedilir. Geçerli teminat tutarları üzerinden zorunlu mali sorumluluk sigortası bulunmayan araçlar trafikten men edilir. Zorunlu mali sorumluluk sigortası dışında kalan hususlar – Madde 92 Aşağıdaki hususlar, zorunlu mali sorumluluk sigortası kapsamı dışındadırlar. a) İşletenin; bu Kanun uyarınca eylemlerinden sorumlu tutulduğu kişilere karşı yöneltebileceği talepler, b) İşletenin; eşinin, usul ve füruunun, kendisine evlat edinme ilişkisi ile bağlı olanların ve birlikte yaşadığı kardeşlerinin mallarına gelen zararlar nedeniyle ileri sürebilecekleri talepler, c) İşletenin; bu Kanun uyarınca sorumlu  tutulmadığı şeye gelen zararlara ilişkin talepler, d) Bu Kanunun 105 inci maddesinin üçüncü fıkrasına göre zorunlu mali sorumluluk sigortasının teminatı altında yapılacak motorlu araç yarışlarındaki veya yarış denemelerindeki kazalardan doğan talepler, e) Motorlu araçta taşınan eşyanın uğrayacağı zararlar, f) Manevi tazminata ilişkin talepler. g) Hak sahibinin kendi kusuruna denk gelen tazminat talepleri, h) İlgililerin, sigortalının sorumluluk riski kapsamında olmayan tazminat talepleri, i) (İptal: Anayasa Mahkemesinin 17/7/2020 tarihli ve E.:2019/40; K.:2020/40 sayılı Kararı ile) j) Destekten yoksun kalan hak sahibinin, destek şahsının kusuruna denk gelen tazminat talepleri, k) Gelir kaybı, kâr kaybı, iş durması ve kira mahrumiyeti gibi dolaylı zararlar, l) Hasar sebebiyle trafikten çekme veya hurdaya çıkarılma işlemi görmüş araçların değer kaybı tazminatı talepleri, m) 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamındaki terör eylemlerinde ve bu eylemlerden doğan sabotajda kullanılan araçların neden olduğu ve sigortalının sorumluluk riski kapsamında olmayan tazminat talepleri ile aracın terör eylemlerinde kullanıldığını veya kullanılacağını bilerek binen kişilerin ve terör ve sabotaj eyleminde yer alan kişilerin uğradıkları zararlara ilişkin talepler. 31/5/2006 tarihli ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu kapsamında Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından yapılan gelir kaybına ilişkin ödemelerde, 5510 sayılı Kanunun 21 inci maddesi uyarınca sigortacının Sosyal Güvenlik Kurumuna karşı sorumluluğu varsa, bu sorumluluk sigortacının kendi sigortalısının kusuru oranında devam eder. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Ölüm ve Bedensel Zararlar: Belirlenmesi – Madde 55 Destekten yoksun kalma zararları ile bedensel zararlar, bu Kanun hükümlerine ve sorumluluk hukuku ilkelerine göre hesaplanır. Kısmen veya tamamen rücu edilemeyen sosyal güvenlik ödemeleri ile ifa amacını taşımayan ödemeler, bu tür zararların belirlenmesinde gözetilemez; zarar veya tazminattan indirilemez. Hesaplanan tazminat, miktar esas alınarak hakkaniyet düşüncesi ile artırılamaz veya azaltılamaz. Bu Kanun hükümleri, her türlü idari eylem ve işlemler ile idarenin sorumlu olduğu diğer sebeplerin yol açtığı vücut bütünlüğünün kısmen veya tamamen yitirilmesine ya da kişinin ölümüne bağlı zararlara ilişkin istem ve davalarda da uygulanır. Trafik Kazasında Ölen Tam Kusurlu Sürücünün Yakınları Destekten Yoksun Kalma Tazminatı Talep Edebilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/17-1089 Karar No: 2019/294 Karar Tarihi: 14.03.2019 Özet: Davacıların davalı … karşısında üçüncü kişi olarak tazminat talebinde bulunabilecekleri kabul edilerek davacıların destekten yoksun kalma zararının bulunup bulunmadığı usulünce tespit edilip sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ve hatalı değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir. (2918 S. K. m. 85, 86, 91, 92, 105) (818 S. K. m. 41, 45, 51) (1086 S. K. m. 429) (YHGK. 15.06.2011 T. 2011/17-142 E. 2011/411 K.) (YHGK. 22.2.2012 T. 2011/17-787 E. 2012/92 K.) (YHGK. 21.04.1982 T. - [Halefiyet İlkesi Kapsamında Kat Maliklerine Karşı Sigortacının Rücuen Tazminat Davası Açması](https://kayseriavukat.org.tr/sigortacinin-rucuen-tazminat-davasi-acmasi/): Bağımsız Bölüm Maliklerine Karşı Sigortacının Rücuen Tazminat Davası Açmasında Görevli Mahkeme Halefiyet İlkesi Kapsamında Sigortacının Rücuen Tazminat Davası Açması: Sigortalı ile zarar sorumlusu (davalı) arasındaki ilişkiyi belirleyebilmek için riziko adresinin bulunduğu binanın niteliği ortaya konulmalıdır. Nitekim kat mülkiyeti kurulu taşınmazda veya 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 17. maddesinin 3. fıkrası gereğince Kat Mülkiyeti Kanunu’nun uygulanması gereken taşınmazda bağımsız bölüm malikinin diğer bağımsız bölüm maliklerine açtıkları davalar, Kanun’un Ek-1. maddesi gereği Sulh Hukuk Mahkemelerinde görülecek iken; kat irtifakı kurulmuş gayrimenkullerde Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 17. maddesinin 3. fıkrasında yer alan şartlar gerçekleşmemiş ise genel hükümler uygulama alanı bulacaktır. Mahkemece yukarıda açıklanan kanun maddeleri ve İçtihadı Birleştirme Kararları ile halefiyet ilkesi gözetilmeden, rizikonun bulunduğu taşınmazın niteliği kesin ve şüpheye yer vermeyecek biçimde belirlenmeden eksik inceleme ve hatalı değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm kurulmuştur. Görevli mahkemeyi belirleyebilmek için mahkemece yapılması gereken iş; dava tarihi itibari ile taşınmazın bulunduğu bağımsız bölümlerde kat mülkiyetine geçilip geçilmediği, taşınmaz üzerinde kat irtifakı devam etmekte ise, yine dava tarihi itibari ile binanın üçte ikisi fiilen kullanılmaya başlanılıp başlanılmadığını tespit etmek; 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nun Ek-1 maddesi gereği, aynı Kanun’un 19. ve 17. maddenin 3. fıkrasındaki şartların oluştuğunun anlaşılması hâlinde işin esasına girerek sonucuna göre bir karar vermek, bu şartların oluşmadığının tespit edilmesi hâlinde ise genel hükümler uygulanacağından dava dilekçesinin görev yönünden reddine karar vermektir. O hâlde direnme kararı yukarıda açıklanan bu değişik gerekçe ile bozulmalıdır. (6100 s. K. m. 2, Geç m. 3) (6102 s. K. m. 1472) (1086 s. K. m.429) (634 s. K. 16, 17, 19, Ek m. 1) (YİBK. 1970/2 E. 1972/1 K.) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/17-1088 Karar No: 2019/65 Karar tarihi: 05.02.2019 Dava ve Karar: Taraflar arasındaki rücuen tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İstanbul Anadolu 14. Sulh Hukuk Mahkemesince dava dilekçesinin görev yönünden reddine dair verilen 21.06.2013 tarihli ve 2013/382 E., 2013/543 K. sayılı karar davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 26.12.2013 tarihli ve 2013/18405 E., 2013/18401 K. sayılı kararı ile; “…Davacı vekili, müvekkili tarafından konut sigorta poliçesi ile sigortalı dairenin, apartmanın ortak pis su gider borusunun tıkanması sonucu banyo ve tuvaletten geri tepen pis sular nedeniyle hasarlandığını, müvekkilinin sigortalısına 2.091,00 TL hasar bedeli ödediğini, davalı dışındaki kat maliklerinin de daha sonra tespit edilip davaya dahil edileceğini ileri sürerek, 2.048,00 TL hasar bedelinin ödeme tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalıdan müştereken ve müteselsilen tahsilini talep ve dava etmiştir. Mahkemece, davanın sigorta sözleşmesinden kaynaklanan rücuen tazminat mahiyetinde alacak davası olup Asliye Hukuk Mahkemesinde görülmesi gerektiği gerekçesiyle dava dilekçesinin görev yönünden reddine, karar kesinleştiğinde ve talep halinde dosyanın görevli İstanbul Anadolu Nöbetçi Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiş; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dava, konut sigorta poliçesinden kaynaklanan rücuen tazminat istemine ilişkindir. Söz konusu uyuşmazlık niteliği itibariyle ve davalının kat maliki olduğu belirtilerek bu sıfatı nedeniyle husumetin yöneltilmiş olmasına göre 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’ndan kaynaklanmaktadır. 634 sayılı Kanun’un Ek-1. maddesine göre, bu Kanun’un uygulanmasından doğacak her türlü anlaşmazlık sulh hukuk mahkemelerinde çözümlenmesi gerektiğinden, mahkemenin yazılı gerekçeyle dava dilekçesinin görev yönünden reddi doğru olmamış, hükmün bozulması gerekmiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, konut sigorta sözleşmesinden kaynaklanan rücuen tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili; müvekkiline konut sigorta poliçesi ile sigortalanan dairenin, apartmanın ortak pis su gider borusunun tıkanması sonucu banyo ve tuvaletten geri tepen pis sular nedeniyle hasarlandığını, hasar bedelinin sigortalıya ödediğini ileri sürerek şimdilik 2.048.00TL rücuen tazminat alacağının ödeme tarihinden itibaren işleyecek faiziyle birlikte davalıdan ve davaya daha sonra tapu kaydından tespit edilerek dâhil edilecek diğer kat maliklerinden müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Mahkemece; dosya üzerinde yapılan ön inceleme sonucunda, davanın sigorta sözleşmesinden kaynaklanan rücuen tazminat mahiyetinde alacak davası olup asliye hukuk mahkemesinde görülmesi gerektiği gerekçesiyle dava dilekçesinin görev yönünden reddine, karar kesinleştiğinde ve talep hâlinde dosyanın görevli İstanbul Anadolu Nöbetçi Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine hüküm, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece önceki gerekçelere ilave olarak; bu tür rücuen tazminat davalarında davanın nedeninin 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu değil haksız fiil olduğu, sigortacının haksız fiil nedeniyle uğranılan zarar bedelini sigortalısına ödedikten sonra bedeli Kat Mülkiyeti Kanunu gereğince değil, sigorta sözleşmesi gereğince ve haksız fiile neden olan failden talep etmekle yükümlü olduğu, eldeki davada olduğu gibi tesadüfen davalı kişinin oturduğu dairenin kat mülkiyeti kurulu bir apartmanda yer almış olmasının bu davanın dayanağının Kat Mülkiyeti Kanunu olduğunu göstermeyeceği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; Konut Sigorta Sözleşmesinden kaynaklanan rücuen tazminat istemli eldeki davada uyuşmazlığın 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’ndan kaynaklanıp kaynaklanmayacağı, burada varılacak sonuca göre davanın sulh hukuk mahkemesinde mi yoksa asliye hukuk mahkemesinde mi çözümlenmesi gerektiği noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konu ile ilgili yasal kavramların ve ilgili kanun maddelerinin incelenmesi gerekmektedir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Asliye Hukuk Mahkemelerinin Görevi” başlıklı 2. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “(1) Dava konusunun değer ve miktarına bakılmaksızın malvarlığı haklarına ilişkin davalarla, şahıs varlığına ilişkin davalarda görevli mahkeme, aksine bir düzenleme bulunmadıkça asliye hukuk mahkemesidir. (2) Bu Kanunda ve diğer kanunlarda aksine düzenleme bulunmadıkça, asliye hukuk mahkemesi diğer dava ve işler bakımından da görevlidir.” Aynı Kanunu “Sulh Hukuk Mahkemelerinin Görevi” başlıklı 4. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “(1) Sulh hukuk mahkemeleri, dava konusunun değer veya tutarına bakılmaksızın; a) Kiralanan taşınmazların, 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununa göre ilamsız icra yoluyla tahliyesine ilişkin hükümler ayrık olmak üzere, kira ilişkisinden doğan alacak davaları da dâhil olmak üzere tüm uyuşmazlıkları konu alan davalar ile bu davalara karşı açılan davaları, b) Taşınır ve taşınmaz mal veya hakkın paylaştırılmasına ve ortaklığın giderilmesine ilişkin davaları, c) Taşınır ve taşınmaz mallarda, sadece zilyetliğin korunmasına yönelik olan davaları, ç) Bu Kanun ile diğer kanunların, sulh hukuk mahkemesi veya sulh hukuk hâkimini görevlendirdiği davaları görürler.” 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun  1472. maddesinin 1. fıkrasına göre; sigortacı, sigorta tazminatını ödediğinde, hukuken sigortalının yerine geçer. Sigortalının, gerçekleşen zarardan dolayı sorumlulara karşı dava - [Hasarın Teminat Dışı Kalması: Kazanın Alkolün Etkisi Altında Meydana Gelip Gelmediğinin Tespiti](https://kayseriavukat.org.tr/hasarin-teminat-disi-kalmasi/): Hasarın Teminat Dışı Kalması: Kazanın Alkolün Etkisi Altında Meydana Gelip Gelmediğinin Tespiti Hasarın Teminat Dışı Kalması: Somut olayda, mahkemece kazanın münhasıran alkolün etkisi altında meydana gelip gelmediğinin tespiti amacıyla adli tıp uzmanı ve sigorta bilirkişisinden rapor alınmış, bilirkişiler kazanın alkolün etkisi altında meydana gelip gelmediği konusunda değerlendirme yapamamış ve bu konudaki takdiri mahkemeye bıraktıklarını belirtmişlerdir. Bilirkişi raporunun değerlendirme içermediği ve hükme esas alınamayacağı açıktır. Kazanın oluş şekli ve kusur durumu ayrı bir bilirkişi raporuyla belirlenmiştir. O hâlde mahkemece yapılacak iş, yukarıdaki ilkeler ve 6754 sayılı Bilirkişilik Kanunu‘nda yapılan düzenlemeler de dikkate alınarak, bir nöroloji uzmanı ve Karayolları Genel Müdürlüğü fen heyetinden seçilecek iki kusur-hasar uzmanından oluşturulacak üç kişilik bilirkişi kurulundan olayın oluş şekli, yol ve hava durumu ve dosyadaki diğer deliller birlikte değerlendirilip kazanın salt (münhasıran) alkolün etkisi altında gerçekleşip gerçekleşmediğinin, başka unsurların da etkili olup olmadığının tespiti hususlarında ayrıntılı, gerekçeli ve denetime elverişli rapor alınarak sonucuna göre bir karar vermektir. (2918 s. K. m. 48) (Karayolları Trafik Yönetmeliği m. 97) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/17-1082 Karar No: 2019/431 Karar Tarihi: 09.04.2019 Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Bursa 1. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 02.04.2013 tarihli ve 2012/156 E., 2013/275 K. sayılı karar davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 25.11.2013 tarihli ve 2013/15683 E., 2013/16527 K. sayılı kararı ile; “…Davacı vekili, müvekkiline ait, davalıya kasko sigortalı aracın, meydana gelen tek taraflı kaza sonucu pert olduğunu, başvuruya rağmen davalı … şirketince ödeme yapılmadığını belirterek aracın kasko değeri olan 40.500,00 TL’nın ticari faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı vekili, kaza sırasında sigortalı araç sürücüsünün alkollü olduğunu ve salt alkolün etkisiyle kazanın meydana geldiğini, hasarın teminat dışında kaldığını bildirerek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, toplanan delillere ve benimsenen bilirkişi raporuna göre, kazanın alkolün etkisi altında meydana geldiği ve rizikonun sigorta teminatı dışında kaldığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekilince temyiz edilmiştir. Dava, kasko sigortası poliçesinden kaynaklanan tazminat istemine ilişkindir. 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 48. maddesinde; alkollü içki alması nedeniyle güvenli sürme yeteneklerini kaybetmiş kişilerin karayolunda araç sürmelerinin yasak olduğu ifade edilmiştir. Karayolları Trafik Yönetmeliği’nin “Uyuşturucu ve Keyif Verici Maddeler ile İçkilerin Etkisinde Araç Sürme Yasağı” başlıklı 97. maddesinde, alkollü içki almış olması nedeniyle güvenli sürme yeteneğini kaybetmiş kişilerin karayolunda araç sürmelerinin yasak olduğu açıklandıktan sonra, konu ile ilgili olan “b-2” bendinde, “alkollü içki almış olarak kandaki alkol miktarına göre araç sürme yasağı kenar başlığı altında; alkollü içki almış olarak araç kullandığı tespit edilen diğer araç sürücülerinden kandaki alkol miktarı 0.50 promil üstünde olanların araç kullanamayacakları açıklanmıştır. Motorlu Kara Taşıtları Kasko Sigortası Genel Şartları’nın A.5.5. maddesinde; Taşıtın, uyuşturucu maddeler veya 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu uyarınca yasaklanan miktardan fazla içki almış kişiler tarafından kullanılması sırasında meydana gelen zararların sigorta teminatı dışında olduğu belirtilmiştir. Bununla birlikte, Kasko Sigortası Genel Şartları’nın A.5.5. maddesinin dayanağını teşkil eden 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 48. maddesinin yasaklamayı düzenleyen ilk fıkrasında, alkollü içki almış olması nedeniyle güvenli araç sürme yeteneklerini kaybetmiş kişilerin karayolunda araç sürmeleri yasaklanmış olup, aynı maddenin 2. fıkrasındaki yönetmelik düzenlenmesine olanak tanıyan hükümde, yasaklama yetkisi yönetmeliğe bırakılmış olmadığından, Karayolları Trafik Yönetmeliği’nin 97. maddesinde, yukarıda anılan yasa hükmü tekrarlandıktan ve müteakip, uyuşturucu veya keyif verici maddeler ile alkollü içkilerin oranlarının ne şekilde saptanacağı belirlendikten sonra, yasada yer alan hükmü dikkate almadan salt 0.50 promilin üstünde alınan alkol miktarına göre araç kullanma yasağı getirilmesinin yasal dayanağı bulunmadığından geçersiz bulunmaktadır. Geçersiz yönetmelik hükümlerinin yasaya aykırı bir şekilde genel şart olarak kabulü de mümkün değildir. Hasarın teminat dışı kalması için kazanın meydana geliş şekli itibariyle sürücünün salt (münhasıran) alkolün etkisi altında kaza yapmış olması gerekmektedir. Diğer bir anlatımla, sürücünün alkollü olması tek başına hasarın teminat dışı kalmasını gerektirmez. Üstelik, böyle bir durumda hasarın teminat dışı kaldığının ispat yükü Türk Ticaret Kanunu’nun 1281. maddesi hükmü gereğince sigortacıya düşmektedir. Yargıtay’ın yerleşik uygulamalarında; sürücünün aldığı alkolün oranının doğrudan doğruya sonuca etkisi bulunmadığından, mahkemece nöroloji uzmanı, hukukçu ve trafik konusunda uzman bilirkişilerden oluşan bilirkişi kurulu aracılığıyla olayın salt alkolün etkisiyle gerçekleşip gerçekleşmediğinin, alkol dışında başka unsurlarında olayın meydana gelmesinde rol oynayıp oynamadığının saptanması, sonuçta olayın tek başına alkolün etkisiyle meydana geldiğinin saptanması durumunda, oluşan hasar poliçe teminatı dışında kalacağından davanın reddine, aksi halinde kabulüne karar verilmesi gerekeceği ilkesi benimsenmektedir. (YHGK 23.10.2002 gün ve 2002/11-768-840; YHGK 7.4.2004 gün ve 2004/11-257-212; YHGK 2.3.2005 gün ve 2005/11-81-18; YHGK 14.12.2005 gün 2005/11-624-713 sayılı ilamları) Somut olayda; sürücünün davacı … olduğu ve kaza sırasında 0,62 promil alkollü olduğu tespit edilmiştir. Mahkemece hükme esas alınan raporda olayda tüm kusurun 62 promil alkollü araç kullanan araç sürücüsü davacı …’e ait olduğunu bildirilmiş, kazanın salt (münhasıran) alkolün etkisi altında meydana gelip gelmediği hususunda bir değerlendirme yapılmamıştır. Bu nedenle mahkemece alınan rapor hüküm kurmaya yeterli değildir. O halde mahkemece yapılacak iş, bir nöroloji uzmanı ve Karayolları Genel Müdürlüğü Fen Heyetinden seçilecek iki kusur-hasar uzmanından oluşturulacak bilirkişi kurulundan olayın oluş şekli, yol ve hava durumu ve dosyadaki diğer deliller birlikte değerlendirilip kazanın salt (münhasıran) alkolün etkisi altında gerçekleşip gerçekleşmediğinin, başka unsurların da etkili olup olmadığının tespiti hususlarında ayrıntılı, gerekçeli ve denetime elverişli rapor alınarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde eksik inceleme ile hüküm kurulması doğru görülmemiştir.” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, kasko sigorta sözleşmesinden kaynaklanan maddi tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili; davacının işleteni, dava dışı …’nın sürücüsü olduğu davalı şirkete Kasko Sigorta Sözleşmesi ile sigortalı olan aracın seyir hâlindeyken başka bir aracın sıkıştırması ile yaşanan tek taraflı trafik kazasında hasarlandığını, aracın sürücüsü olan dava dışı Mustafa’nın kazanın şokuyla bayılan davacının öldüğünü zannederek panikleyerek olay yerinden uzaklaştığını ve davacının eniştesini arayarak yardım istediğini, yaşadığı pişmanlık sonucu da Karakola giderek ifade verdiğini, bu arada olay yerine gelen trafik polislerinin davacıyı yalnız gördüklerinden kazayı davacı yapmış gibi tutanak düzenlediklerini, davacının sürücü olmadığını ve alkol oranının da doğru olmadığı yönündeki itirazlarının ise polis memurlarınca dikkate alınmadığını, davacının aracın ön yolcu kapısı sıkıştığından sürücü kapısından çıkarak kurtulduğunu ve yaralı olduğundan da polis memurları ile polemiğe girmediğini, hastanede yapılan ölçümlerde alkol - [İkinci Kesin Bozma Kararı Üzerine Verilen Mahkeme Kararlarının Temyiz İncelemesi](https://kayseriavukat.org.tr/ikinci-kesin-bozma-karari-temyiz-incelemesi/): Önceki Bozmayı Ortadan Kaldıracak Şekilde Verilen İkinci Kesin Bozma Kararına ilişkin Temyiz İncelemesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/3073 Karar No: 2019/844 Karar Tarihi: 02.07.2019 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Silifke 2.Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 28.07.2009 tarihli ve 2008/394 E., 2009/337 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davalı Hazine vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 15.12.2011 tarihli ve 2011/3803 E., 2011/7034 K sayılı kararı ile ; “…Davacı vekili, dava konusu 101 ada 690 parsel sayılı taşınmazın kadastro çalışmaları sırasında Hazine adına tespit ve tescil edildiğini, oysa bu yerin 70 – 80 yıldan beri vekil edeni ve onun miras bırakanı ile haricen satıcılarından kaldığını, bu yere ait 1937 tarihli vergi kaydının bulunduğunu açıklayarak kadastroda Hazine adına oluşturulan tapu kaydının iptali ile vekil edeni adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı Hazine, çekişmeli yerde davacı yararına zilyetlikle kazanma koşullarının gerçekleşmediğini, kadastro tespitinin doğru olduğunu ve davanın reddine karar verilmesini savunmuştur. Mahkemece, davacının tutunduğu vergi kaydının dava konusu yere uyduğu, bu yerde davacı ve satıcılarının eklemeli zilyetliğinin 40 – 50 yıldan fazla devam ettiği ve bu yerin kuru tarım arazisi niteliğinde olduğu açıklanarak 19.6.2003 tarihinde davanın kabulüne karar verilmiştir. Davalı Hazine vekilinin temyizi üzerine; mahalli mahkeme kararı, Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 23.03.2004 tarih, 2004/1711-2146 Esas ve Karar sayılı ilamıyla bozulmuştur. Yerel mahkemece bozmaya uyduktan sonra gerekli araştırmalar yapılmış ve 28.12.2006 tarihinde davanın reddine karar vermiştir. Bu karar, davacı tarafından temyiz edilmesi üzerine; Dairenin 06.12.2007 tarih 2007/6737-7016 Esas ve Karar sayılı ilamıyla oyçokluğuyla bozulmuştur. Karar düzeltme isteği de oyçokluğuyla reddedilmiş olup; yerel mahkeme Dairenin ikinci bozma ilamına da uymuştur. Son bozmadan sonra, keşif yapılmış, bilirkişilerden rapor alınmış ve mahkemece davanın kısmen kabul ve kısmen reddine, 03.06.2009 tarihli bilirkişi raporu ve ekli krokide A harfiyle gösterilen kırmızı renkle boyalı 30.000 m2’lik kısma ilişkin Hazine adına olan tapu kaydının iptaliyle son parsel numarası verilerek davacı … tapuya kayıt ve tesciline, fazlaya ilişkin talebin reddine karar verilmiştir. Bu son karar, Hazine vekili tarafından temyiz edilmiştir. Toplanan deliller, tüm dosya kapsamından; dava konusu yere ait tapu kaydı ve kadastro tutanağı getirtilip incelenmiştir. 101 ada 690 parsel sayılı taşınmaz, 131588,47 m2 olarak, susuz tarla niteliğiyle, senetsizden, 05.10.1994 tarihinde, arazi sahipleri bilinemediğinden bahisle Hazine adına tespit görmüş ve itirazsız olarak 27.4.1995 tarihinde kesinleşmiştir. Tapu kaydı halen Hazine üzerindedir. Mahallinde 18.11.2002 tarihinde keşif yapılmıştır. Dinlenen 1937 doğumlu yerel bilirkişi özetle; 25 Kasım 1991 ve 05.01.1990 tarihli haricen düzenlenen senetlerin “hudutları itibariyle dava konusu yerle ilgili olduğunu ve davacının bayilerine ait vergi kaydının dava konusu yere ait olduğunu nizalı taşınmazın bulunduğu yerin sarnıç beleni ve cırıl ini olarak adlandırıldığını, hudutları itibarıyla aynı yere uyduğunu” söylemiştir. Aynı keşifte dinlenen 1930, 1937 ve 1946 doğumlu davacı tanıkları; bu taşınmazın kullanımına ilişkin beyanda bulunmuşlar, ne var ki, harici satış senetleri ve vergi kaydı ile ilgili olarak herhangi bir açıklamaları olmamıştır. Emlakçı bilirkişi ile ziraatçi bilirkişinin 29.11.2002 tarihli ortak raporunda; dava konusu yerin bir kısmının oldukça meyilli, bir bölümünün ise düz ve düze yakın olduğu, 40 – 50 yıldan beri tarım yapıldığı, imar ve ihyasının 30 yıl kadar önce tamamlandığı taşınmaz içerisindeki küçük taşların belirli kısımlara öbek öbek yığıldığı anlaşılmaktadır. Fen bilirkişisi kroki ve raporunu dosyaya sunmuştur. DSİ’den yanıt gelmiş 3083 sayılı Kanun uyarınca sulama alanı dışında kaldığı bildirilmiştir. Dairenin ilk bozma kararında özetle; “..taşınmazın üç tarafının orman niteliğiyle Hazine adına tespiti yapılan 101 ada 713 nolu orman parseliyle çevrili olduğu, güney doğu tarafında ise Yeşilovacık beldesine ait arazilerinin yer aldığı, 6831 sayılı Orman Kanunu’nun 17/2. fıkrası karşısında taşınmazın hukuki durumunun değerlendirilmesi, orman kadastrosu yapılmamış ise, MAH uygulamasının yapılması ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 14. maddesindeki limitlerin gözetilmesi vs…” değinilerek araştırma bozması yapılmıştır. Silifke Orman İşletme Müdürlüğünden dava konusu yere ait orman kadastrosu, haritası, tutanakları, işe başlama ve bitirme tutanağı, askı mazbatası vs. nin gönderildiği belirlenmiştir. Tapu Sicil Müdürlüğünün 15.4.2005 tarih 1350 sayılı yazılarından; 1937 tarih 90/100 nolu vergi kaydının kadastro sırasında herhangi bir parsele revizyon görüp görmediğinin tespit edilemediği bildirilmiştir. İlk bozmadan sonra; ziraatçi, ormancı ve fen bilirkişisi huzuruyla keşif yapılmıştır. 20.7.2005 tarihli fenni bilirkişi raporu ve eki kroki dosya kapsamında bulunmaktadır. Orman yüksek mühendisi dava konusu yerin orman olmadığını ve ormandan dışarı çıkarılmadığını rapor etmiştir. 29.6.2006 tarihli keşifte de, davacının tutunduğu 1937 tarih ve 92 nolu vergi kaydı mahalli bilirkişi ve davacı tanıklarına okunmuş olup, müşterek beyanlarında, “…hudutları itibariyle Meryem, taşlık, dağ ve Ayşe sınırları doğrudur, ancak Meryem ve Ayşe’nin sınırları şu anda orman olmuştur. Davacının babası 30 dönüm yeri kullanırdı. Dağ kuzey batısına düşmektedir. Taşlıkta kuzeyde yer almaktadır..” şeklinde beyanda bulunmuşlardır. Fen bilirkişi Üzeyir Koç 12.10.2006 tarihli 1/5000 ölçekli kroki ve raporunda; 02.01.1948 tarih 1 nolu tapu kaydının uygulaması yapılarak doğusunda; yol ve kah, batısında; kalaycı yurdu ve Hüseyin Uzun tarlası, kuzeyinde; Şaban Sekmez ve taşlık, güneyinde; Tol Ali ve kah olan sınırları göstermiştir. Dairenin ikinci bozma kararında ise, önceki bozmada belirtildiği üzere 6831 sayılı Orman Kanunu‘nun 17. maddesi karşısında herhangi bir incelemenin yapılmadığı, 1937 tarih 92 tahrir numaralı vergi kaydının iki sınırında dağlık ve taşlık alanlar bulunduğu eylemli duruma göre taşınmazın sınırında Devlet ormanı olduğu, bu durumda taşlık ve dağlık alanların orman sözcüğü anlamında kullanıldığının ve böyle sınırları içeren vergi kaydının miktarıyla geçerli olduğu, miktar fazlasının sınırda yer alan ormanlık alandan elde edildiğinin kabulü gerekeceği, tüm bu nedenlerle, vergi kaydına değer verilerek tarım alanlarına bitişik sınırdan miktarı kadar yerin belirlenmesi, bu yer hakkında davanın kabulüne, geriye kalan bölüm hakkında davanın reddine karar verilmesi gerektiğine, değinilmiştir. Mahkemede bu bozma ilamı doğrultusunda belirleme yapılarak hüküm kurulmuştur. Hemen belirtmek gerekir ki, davacının tutunmuş olduğu vergi kaydı bozma ilamı kapsamında da belirtildiği üzere, dağ ve taşlık sınırları itibariyle gayrisabit sınırlı olup, miktarıyla geçerli bir kayıttır. Bu kayda üstünlük tanınması için zilyetliğin vergi kaydıyla örtüşmesi gerekmektedir. Bundan ayrı olarak, vergi kaydında yazılı olan Meryem ve Ayşe sınırlarının zeminde mutlak suretle yerlerinin belirlenmesi gerekir. Ne var ki, ilk keşifte bilgisine müracaat edilen mahalli bilirkişi ile 29.09.2006 tarihli keşifte bu konuyla ilgili beyanları alınan yerel bilirkişi ve davacı tanıklarının hiçbiri gerekli açıklama ve zeminde yer göstermesi yapmaksızın “Meryem, taşlık, dağ ve Ayşe sınırları doğrudur” biçimindeki beyanları uygulama - [Tespit Bilirkişisinin Sorumluluğu: Kadastro Tespiti Sırasında Tutanağı Okumadan İmzalaması](https://kayseriavukat.org.tr/tespit-bilirkisisinin-sorumlulugu/): Kadastro Tespit Tutanağını Okumadan İmzaladığını İddia Eden Tespit Bilirkişisinin Sorumluluğu Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1112 Karar No: 2019/563 Karar Tarihi: 14.05.2019 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kayseri 3.Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 30.09.2013 tarihli ve 2012/804 E., 2013/542 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 16. Hukuk Dairesinin 17.04.2014 tarihli ve 2014/596 E., 2014/4619 K sayılı kararı ile; “…Kadastro sonucunda Alabaş Köyü çalışma alanında bulunan 111 ada 44 parsel sayılı 156.813,43 metrekare yüzölçümündeki taşınmaz mera niteliği ile sınırlandırılmıştır. Davacı … kazandırıcı zamanaşımı zilyetliğine dayanarak çekişmeli taşınmazın bir bölümünün sınırlandırmasının iptali ile adına tescili istemiyle dava açmıştır. Mahkemece yapılan yargılama sonunda davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı … tarafından temyiz edilmiştir. Davacı mera niteliği ile sınırlandırılan taşınmazın bir bölümünün sınırlandırmasının iptali ve adına tescili istemiyle dava açmıştır. Mahkemece davacının kadastro çalışmalarında tespit bilirkişisi olduğu, tutanak altındaki imzasını da ikrar ettiği, davacının imzasını içeren tutanağın aksine bir durumun söz konusu olamayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Ne var ki davacının 30.09.2013 tarihli, tutanak altındaki imzasını ikrar ettiği celse, tutanağı bakmadan imzaladığı yolundaki beyanına mahkemece değer verilmediği gibi kadastro çalışmalarında tespit bilirkişisi olarak çalışılması işin esasına girilmeksizin başlı başına davanın reddi sebebi olamaz. Bu nedenle mahkemenin kabul ve değerlendirmesinde isabet bulunmamaktadır. Hal böyle olunca, davanın esasına girilerek inceleme yapılması, davacıya tutanak hakkındaki beyanlarının yeniden sorularak bundan sonra toplanacak delillere göre bir karar verilmesi gerekirken, mahkemece hatalı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi isabetsizdir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, kadastro öncesi nedenlere dayalı olarak mera olarak sınırlandırılan taşınmazın bir bölümünün sınırlandırılmasının iptali ile davacı adına tescil isteğine ilişkindir. Davacı vekili; kadastro çalışmaları sırasında müvekkiline ait 111 ada 25 parsel sayılı taşınmazın yüzölçümünün hatalı tespit edilerek, bir kısmının çekişme konusu olan 111 ada 44 parsel sayılı taşınmaz içinde Alabaş Köyü Tüzelkişiliği adına tespit ve tescil edildiğini, 44 parsel sayılı taşınmazda müvekkiline ait olan kısmın yüzölçümünün fiili sınırlarla belli olduğunu, davaya konu yerin uzun yıllardır vekil edeni ve mirasbırakanları tarafından ekilip biçilmek suretiyle kullanıldığını ileri sürerek dava konusu 111 ada 44 parsel sayılı taşınmazda müvekkiline ait (Mahkemece yapılacak keşif ve bilirkişi incelemesi neticesinde ortaya çıkacak olan) kısmının tapu kaydının iptali ile müvekkiline ait 111 ada 25 parsele eklenmesi suretiyle tapuya kayıt ve tesciline karar verilmesini istemiş, 14.02.2013 havale tarihli dilekçesinde dava dilekçesini tekrarla Hazineyi dâhili davalı olarak göstermiştir. Davalı Alparslan Köyü Tüzelkişiliği savunmada bulunmamış, davaya dâhil edilen Hazine vekili, dava konusu taşınmazın kadim mera olduğunu ve zilyetlikle iktisabının mümkün olmadığını belirterek davanın reddine karar verilmesini savunmuştur. Mahkemece; davaya konu taşınmaza ait kadastro tutanağında; tutanak tanıkları arasında davacının da yer aldığı ve altındaki imzanın 30.09.2013 tarihli celsede davacı asilin beyanından da anlaşıldığı üzere davacıya ait olduğunun sabit olduğu, davacının imzasını içeren kadastro tutanağının aksine bir durumun söz konusu olamayacağı ve mera niteliği ile köy orta malı vasfının davacı tarafça kabul edildiği gerekçeleriyle davanın reddine karar verilmiştir. Hükmün davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece önceki gerekçelere ek olarak; tutanak bilirkişisi olan davacının tutanağı okumadan imzaladığı yolundaki savunmasının iyi niyetli bir davranış olmadığı, gerekli dikkat ve özeni göstermeyen davacının eyleminden hukuken sorumlu olduğunu, Yasa düzeninin hakkın kötüye kullanılmasına izin vermeyeceği gerekçeleriyle önceki kararda direnilmiştir. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; çekişme konusu yere ilişkin kadastro tespiti sırasında tespit bilirkişisi olarak görev yapan davacının; tutanağı okumadan imzaladığı yönündeki savunması karşısında tutanak altındaki imzasından sorumlu olup olmadığı, bu yöndeki savunmanın iyi niyet kurallarına aykırılık teşkil edip etmediği noktasında toplanmaktadır. Dosya içeriğinden; dava konusu 111 ada 44 parsel sayılı 15.6813,43 metrekare yüzölçümündeki taşınmazın, 20.08.2003 tarihinde yapılan kadastro tespiti sırasında; tapu ve vergi kaydına rastlanmadığı, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Kayseri Tarım İl Müdürlüğü Mera Komisyonunun 18.08.2003 tarih 4478 sayılı yazılarından anlaşıldığı üzere Mera Komisyonu tarafından mera olarak tahdidinin yapıldığı, gönderilen krokideki sınır ve koordinatlara itibar edilerek 3402 sayılı Kadastro Kanunu‘nun 16. maddesi gereğince mera vasfı ile orta malı olarak sınırlandırıldığı, tutanakta davacı …’ün bilirkişi olarak imzasının yer aldığı ve tutanağın itiraz edilmeksizin kesinleşerek taşınmazın 16.01.2004 tarihinde Mera Yaylak ve Kışlak Kütüğüne tescil edildiği anlaşılmaktadır. Davacının, çekişmeli taşınmazın tespit tutanağında bilirkişi olarak imzası bulunmakta ise de; kadastro tespit tutanaklarının toplu olarak imzalatıldığı ve imzalayan kişilerin içeriklerini kontrol etme imkân ve uzmanlığına sahip olmadığı bilinen bir gerçektir. Yargıtay uygulamasında da, bu nitelikteki uyuşmazlıklarda davacının tesbit tutanağını bilirkişi olarak imza etmiş olmasının kendisini bağlamayacağı yönündeki görüş benimsenmektedir. Öte yandan 3402 sayılı Kadastro Kanunu‘nun 3. maddesinde; kadastro ekibi ve komisyonun kuruluşundan bahsedilmiş olup, 7. fıkrasında, seçilen bilirkişilerin kadastro çalışması sırasında kendisine, eşine, usul ve füruuna, kardeşine, kardeşinin çocuklarına ve eşinin usul ve füruuna ait tespitler ile bunların hak ettiği tespitlerde bilirkişi olarak dinlenemeyecekleri düzenlenmiştir. Bu düzenleme karşısında somut uyuşmazlıkta; davacının dava dilekçesinde kendisine ait kısmın fiili sınırlarla belirli olduğu iddiası nazara alındığında, kadastro heyeti tarafından böyle bir ayrıma gidilmeden tespit bilirkişilerin tamamının tüm taşınmazlarda görevlendirildiği ve kadastro tespiti sırasında yerel bilirkişi olarak görev yapacak kişiler belirlenirken gereken özenin gösterilmediği görüldüğünden, davacının mahkeme huzurundaki samimi beyanında da belirttiği üzere tutanakların toplu olarak okunmadan imzalandığının kabulü gereklidir. Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde, Davacının davasına konu ettiği yerin mera olmadığı, zilyetliğe dayalı olarak mülkiyet hakkına sahip olduğu iddiası üzerinde hiç durulmadan, 30.09.2013 tarihli yargılama oturumunda “tutanak altındaki imza bana aittir ancak biz bakmadan imzaladık” yönündeki beyanına değer verilmeden, tutanak altındaki imzanın davacıya ait olduğunun sabit olduğu gerekçe yapılarak, hiçbir araştırma ve inceleme yoluna gidilmeden davanın reddedilmesi isabetli olmamıştır. O hâlde, Mahkemece, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararı gereğince, davanın esasına girilerek, toplanacak delillere göre karar verilmesi gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. Sonuç Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, - [Kadastro Davalarında Keşif Yapılması ve Tanıkların Taşınmazın Başında Dinlenmesi Zorunlu mu](https://kayseriavukat.org.tr/kadastro-davalarinda-kesif-yapilmasi/): Kadastro Davalarında Keşif Yapılması ve Tanıkların Taşınmazın Başında Dinlenmesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/480 Karar No: 2019/981 Karar Tarihi: 01.10.2019 Mahkemesi: Kadastro Mahkemesi Taraflar arasındaki kadastro tespitine itiraz davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Bulancak Kadastro Mahkemesince davanın reddine dair verilen 10.10.2013 tarihli ve 2009/185 E., 2013/130 K. sayılı kararın davacılar vekili tarafından temyizi üzerine, Yargıtay 16. Hukuk Dairesinin 02.12.2014 tarihli ve 2014/4449 E., 2014/14443 K. sayılı kararı ile: “…Kadastro sırasında Ata Köyü çalışma alanında bulunan, 121 ada 2 parsel sayılı 4.709,98 metrekare yüzölçümündeki taşınmaz …, 121 ada 24 ve 51 parsel sayılı sırasıyla 3.109,16 ve 1.408,29 metrekare yüzölçümündeki taşınmazlar …, 121 ada 11 parsel sayılı 3.701,45 metrekare yüzölçümündeki taşınmaz …, 121 ada 4 ve 27 parsel sayılı sırasıyla 1.368,69 ve 3.901 metrekare yüzölçümündeki taşınmazlar … adına tapu kaydına, satın almaya, hibe ve kazandırıcı zamanaşımı zilyetliğine dayanılarak tespit edilmiştir. Davacılar … ve arkadaşları pay tapu kaydına dayanarak tapudaki payları oranında adlarına tapuya tescili için dava açmışlardır. Mahkemece yapılan yargılama sonunda davanın reddine, çekişmeli taşınmazların tespit gibi tescillerine karar verilmiş; hüküm, davacı … ve arkadaşları vekili tarafından temyiz edilmiştir. Mahkemece çekişmeli taşınmazların tespit dayanağı tapu kayıtlarının kapsamında kaldığı, tapu kayıt maliklerinin paylarını haricen davalı tarafa sattığı, davalı taraf lehine 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 13/B-b maddesinde yazılı olan şartların gerçekleştiği kabul edilmek suretiyle hüküm kurulmuş ise de; yapılan araştırma, inceleme uygulama hüküm kurmaya yeterli olmadığı gibi davacı taraf tanıklarını bildirdiği halde tanıklarının dinlenmemesi, bu şekilde davacı tarafın savunma hakkının kısıtlanması da doğru değildir. Tarafların tespit dayanağı tapu kayıtlarının kapsamına ilişkin bir itirazları bulunmamaktadır. Ancak davalı taraf, davacıların tapudaki paylarını kendilerine haricen sattıklarını, tespit dayanağı tapu kayıtlarında davacıların paylarının kalmadığını iddia etmişlerdir. Nitekim dosya arasında davacılar … ile …, … ve …’nin murisi …’nin davalılardan …’ün babası …’e satışına ait 05.12.1993 tarihli senedi, yine davalı taraf dayanağı 17.1.1994 ve 21.11.2005 tarihli senetleri mevcuttur. Diğer yandan dava dışı 121 ada 6 parsel sayılı taşınmazın kadastro tutanağının edinme bölümü dikkate alındığında davacılardan …’nun tespitte tapunun paydaşlarından …’nin paylarını cebri icra yoluyla satın aldığı fakat 2002 yılında …’nin kızı …’ye haricen sattığına dair teknisyen huzurunda muvafakat verdiği, yine dava dışı 121 ada 6, 25, 26, 49 ve 50 parsellerdeki harici satışlara da muvafakat verdiği görülmektedir. Mahkemece tespit dayanağı tapu kayıtları tesisinden itibaren tedavülleri ile birlikte getirtilerek davacıların payları kesin olarak belirlenmeden, davalı taraf dayanağı senetler gereği gibi yerine uygulanmadan ve harici satışlar dikkate alınmadan karar verilmiştir. O halde sağlıklı bir sonuca varılabilmesi için davacı tarafın tutunduğu tapu kayıtları tesisinden itibaren tedavülleri ile birlikte eksiksiz getirtilmeli, davacıların payları kesin olarak belirlenmeli, davacıların tapu kayıt malikleri ile akdi ve irsi ilişkisi konusunda gerekirse bilirkişiden rapor alınmalı, daha sonra mahallinde keşif yapılarak yöreyi iyi bilen yaşlı ve yansız yerel bilirkişiler, taraf tanıkları, senet tanıkları ve fen bilirkişi katılımıyla keşif yapılmalı, senetlerdeki satışların tespit dayanağı tapu kayıtlarındaki paylara ilişkin olup olmadığı ve satın alanlar lehine taşınmaz tespit edilip edilmediği araştırılmalı, aynı davacılar tarafından aynı nedene dayanılarak açılan başka davaların da mevcut olduğu belirlendiği takdirde bu davaların birleştirilmesi gereği nazara alınmalı, bundan sonra toplanan tüm deliller birlikte değerlendirilerek sonucuna göre bir karar verilmelidir. Yazılı olduğu şekilde eksik inceleme ile hüküm kurulması isabetsiz olup, temyiz itirazları açıklanan nedenlerle yerinde görüldüğü…” gerekçeleriyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, kadastro tespitine itiraza ilişkindir. Davacılar vekili; çekişme konusu Bulancak ilçesi Ataköy’de kain 121 ada 1, 2, 4, 11, 24, 27 ve 51 parsel sayılı taşınmazların müvekkillerine ait 17.09.2001 tarih, cilt no: 281, sayfa no: 25 sayılı tapu kaydı kapsamında kalmasına rağmen tapu kayıt sınırları dışında kabul edilerek müvekkilleri adlarına tespitlerinin yapılmadığını, müvekkili …’nun taşınmazlardaki hisselerini Bulancak İcra Müdürlüğünün yapmış olduğu açık arttırma neticesinde satın aldığını ileri sürerek tapu kayıtlarına göre müvekkillerinin hissedarı oldukları çekişme konusu taşınmazların tespitlerinin iptali ile müvekkilleri adına tesciline karar verilmesini talep etmiş, yargılama aşamasında 121 ada 1 parsel sayılı taşınmaza yönelik taleplerinden vazgeçtiklerini bildirmiştir. Davalılar; davaya konusu taşınmazların atalarından intikal ettiğini, sonrasında da satış senetleriyle satın aldıklarını, davacıların dava konusu taşınmazlarda kullanımlarının bulunmadığını beyan ederek davanın reddine karar verilmesini savunmuşlardır. Yerel mahkemece; keşif sırasında alınan ortak ve uyumlu beyanlara göre, dava konusu taşınmazların çok eski zamanlardan beri davalıların dedeleri, babaları ve hâlen davalılar tarafından tespit tarihine kadar malik sıfatı ile zilyet olarak nizasız fasılasız bir şekilde kullanıldığı, taşınmazlara ilişkin tespit tutanaklarının arasında ve dava dosyası içerisinde mevcut olan; keşif sırasında da uygulanan 05.12.1993 ve 17.01.1994 tarihli satış ve devir senetlerinin kadastro tespitinde delil ve muvafakat niteliğinde düzenlendiği, davacıların dava konusu taşınmazlar üzerinde tespit tarihine kadar ve hâlen herhangi bir zilyetliklerinin ve tasarruflarının bulunmadığı, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda tarafların delillerini sunabilecekleri sürelerin belirli ve sınırlı olduğu, dava dosyasının 3402 sayılı Kadastro Kanunu’na göre resen yürüyecek davalardan olmadığı gerekçeleriyle açılan davanın reddine, dava konusu 121 ada 4, 11, 24, 27 ve 51 nolu parsellerin tespit gibi tesciline karar verilmiştir. Davacılar vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel mahkemece; önceki gerekçelere ek olarak, davacı vekilinin 19.04.2013 tarihinde yapılan keşfe ilişkin mazeret dilekçesinin keşif saatinden çok sonra mahkeme kalemine geldiği gibi mazeretin belgelendirilmediği, keşif gün ve saati itibarı ile tebligat süresi dikkate alındığında davacı tanıklarının keşif mahallinde de kendileri tarafından hazır edilmediği, bu nedenle dinlenilemediği, mahkemenin tensip tutanağı ile dava konusu taşınmazların, dava konusu taşınmazlara komşu taşınmazların tapu kayıtları ilk tesisinden itibaren tüm tedavülleri ile birlikte istenildiği, yine davacı tarafın dayandığı, 2001 tarihli 25 sıra nolu tapu kaydının da Bulancak Tapu Müdürlüğüne yazılan müzekkere ile istenildiği, yazı cevaplarının geldiği, mahkemece yapılan keşifte Ocak 1949 tarih ve 40 nolu tapu kaydının ilk tesisinden itibaren tüm tedavülleri ile birlikte yine 05.12.1993 tarihli satış devir senedi, 17.01.1994 tarihli satış devir senedi, 21.11.2005 tarihli gayrimenkul satış senedi ve harici satış hususunun bilirkişilere, tespit bilirkişilerine ayrı ayrı sorulduğu, fen bilirkişisi tarafından gerekli notlar alınarak bilirkişi raporunda belirtildiği, dosyanın 3402 sayılı Kadastro Kanunu’na göre resen görülmesi gereken davalardan olmadığı, tarafların kendi delillerini tanıklarını kendilerinin bildirmesi gerektiği, senet tanıklarının resen kadastro mahkemesince dinlenmesinin bu nedenle yasaya uygun olmadığı gerekçeleriyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı - [İhya Edilen Taşınmazın Kazanılması Amacıyla Kadastro Tespitine İtiraz Davası Açılabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/ihya-edilen-tasinmazin-kazanilmasi/): İhya Edilen Taşınmazın Kazandırıcı Zamanaşımı ile Kazanılması Amacıyla Kadastro Tespitine İtiraz Davası Açılması İhya Edilen Taşınmazın Kazandırıcı Zamanaşımı ile Kazanılması: Önceki bilirkişiler dışında seçilecek 3 kişilik ziraat mühendisinden oluşan ziraatçi bilirkişi kurulu, bir harita mühendisi bilirkişi ve dava sonucunda yararı olmayan elverdiğince yaşlı, yansız yerel bilirkişiler ve tarafların göstereceği tanıkların tümü hazır olduğu hâlde taşınmaz başında yeniden keşif yapılmalı, yerel bilirkişi ve tanıklardan taşınmazın geçmişte ne durumda bulunduğu, ilk olarak ne zaman ve nasıl kullanılmaya başlandığı, kime ait olduğu, kimden nasıl intikal ettiği, taşınmazın öncesinde tespit harici alan olduğu göz önünde bulundurularak imar ve ihyaya konu edilip edilmediği, edilmiş ise ihyanın ne zaman başlayıp bitirildiği etraflıca sorulup maddi olaylara dayalı olarak açıklattırılmalı, dinlenen yerel bilirkişi ve tanık beyanlarının çelişmesi hâlinde gerektiğinde yüzleştirme yapılmak suretiyle çelişki giderilmeye çalışılmalı, harita mühendisi bilirkişiden keşfi takibe elverişli, dava konusu taşınmazı komşularıyla birlikte gösterir krokili rapor alınmalı, üç kişilik ziraat mühendisi bilirkişi kurulundan taşınmazın toprak yapısı ve niteliğini, zirai durumunu, üzerinde sürdürülen zilyetliğin şekli ve süresini, taşınmazlar üzerindeki bitki örtüsü (özellikle bitkilerin aşı yaşları), imar ve ihyaya konu edilmişse imar ve ihyanın tamamlandığı tarihi bildirir ve komşu parsellerle karşılaştırmalı değerlendirmeyi ve taşınmazların değişik yönlerden çekilmiş renkli fotoğraflarını da içerir, önceki bilirkişinin esas ve ek bilirkişi raporlarını irdeler şekilde ayrıntılı ve gerekçeli rapor alınmalı, üç kişilik jeodezi ve fotogrametri uzmanı bilirkişiden yukarıda belirtilen tarihlerde çekilmiş üç adet hava fotoğrafının (özellikle iktisaba elverişli en yakın tarih olan 1995 yılı hava fotoğrafı) stereoskop aletiyle incelenmesi neticesinde taşınmazın sınırlarını ve niteliğini, mümkün olduğu takdirde (1995 yılı öncesine ilişkin) taşınmazda imar ve ihya tamamlanmış ise hangi tarihte tamamlandığını belirtir şekilde rapor alınmalı, böylece tespit tarihine kadar 3402 sayılı Kadastro Kanunu‘nun 14 ve 17. maddelerinde öngörülen koşulların davalı-birleşen davacı yararına gerçekleşmiş olup olmadığına ilişkin olarak tüm deliller değerlendirilmeli ve sonucuna göre karar verilmelidir. (4721 s. K. m. 713, 715) (3402 s. K. m. 14, 17, 33, Geç. m. 8) (YHGK. 24.02.1999 T. 1999/8-84 E. 1999/118 K.) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/16-2744 Karar No: 2018/760 Karar Tarihi: 11.04.2018 Taraflar arasındaki kadastro tespitine itiraz davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İzmir Kadastro Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 18.06.2015 gün ve 2013/322 E., 2015/248 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davalı Hazine vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 16. Hukuk Dairesinin 15.12.2015 gün ve 2015/18021 E., 2015/15434 K. sayılı kararı ile, “…3402 sayılı Kadastro Kanunu‘nun Geçici 8. maddesine istinaden yapılan tescil harici yerlerin kadastrosu sırasında Çileme Köyü çalışma alanında bulunan 102 ada 2 parsel sayılı 4.025,08 metrekare yüzölçümündeki taşınmaz kadastro tutanağının beyanlar hanesinde taşınmaz üzerindeki evin …’e ait olduğu belirtilmek suretiyle içinde ev olan tarla vasfıyla Hazine adına tespit edilmiştir. Davacı …, kazandırıcı zamanaşımı zilyetliğine dayanarak dava açmıştır. Mahkemece yapılan yargılama sonunda davanın kabulüne; çekişmeli 102 ada 2 parsel sayılı taşınmazın … adına tapuya tesciline karar verilmiş; hüküm, davalı Hazine vekili tarafından temyiz edilmiştir. Mahkemece, çekişmeli taşınmazın adına tescil kararı verilen … yönünden kazandırıcı zamanaşımı zilyetliği ile iktisap şartlarının gerçekleştiği kabul edilmek suretiyle hüküm kurulmuş ise de yapılan inceleme ve araştırma hüküm kurmak için yeterli değildir. Sağlıklı sonuca varılabilmesi için taşınmazın tespit tarihinden geriye doğru 15-20-25 yıl öncesine ait üç ayrı tarihte çekilmiş stereoskopik hava fotoğrafları getirtilip dosya ikmal edildikten sonra mahallinde yaşlı, tarafsız, yöreyi iyi bilen, davada yararı bulunmayan şahıslar arasından seçilecek yerel bilirkişiler, taraf tanıkları, üç kişilik ziraatçi bilirkişi kurulu ve fen bilirkişisi huzuruyla yeniden keşif yapılmalıdır. Keşif sırasında; yerel bilirkişi ve tanıklardan taşınmazın tespit tarihinden geriye doğru 20-25 yıl öncesinde kimler tarafından neye istinaden zilyet edildiğine ilişkin maddi olaylara dayalı ayrıntılı bilgi alınmalı, taşınmazın imar ve ihyaya konu edilip edilmediği, imar ve ihyaya konu edilmiş ise ihyanın hangi tarihte başlayıp ne zaman bitirildiği, etraflıca sorulup maddi olaylara dayalı olarak açıklattırılmalı, bilirkişi ve tanık sözleri komşu parsel tutanak ve dayanakları ile denetlenmeli, jeodezi ve fotogrametri mühendisinden oluşacak üç kişilik uzman bilirkişiler kuruluna dosyanın tevdii ile dava konusu taşınmazın tespit tarihine göre 15-20-25 yıl öncesine ait ve üç ayrı tarihte çekilmiş stereoskopik hava fotoğrafları üzerinde uygulama yaptırılarak taşınmazın niteliği ile taşınmaz üzerinde imar ve ihya işlemlerine başlandığı ve tamamlandığı tarih ile tarımsal amaçlı zilyetliğin başlangıç tarihi ayrı ayrı saptanmalı, üç kişilik ziraat bilirkişi kurulundan zeytin ağaçlarının sonradan taşınmaza taşınıp taşınmadığı belirtilerek taşınmazın niteliği ve bitki örtüsüyle ilgili, fen bilirkişisinden ise keşfi takibe elverişli krokili raporlar alınmalı, bundan sonra tüm deliller birlikte değerlendirilerek davacı yararına kazandırıcı zamanaşımı zilyetliği ile iktisap koşullarının gerçekleşip gerçekleşmediği belirlenmeli ve sonucuna göre karar verilmelidir. Mahkemece bu yönler göz ardı edilerek yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsizdir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, 3402 sayılı Kadastro Kanunu‘nun Geçici 8. maddesi uyarınca yapılan kadastro tespitine itiraza ilişkindir. Davacı vekili Menderes İlçesi Çileme Köyünde yapılan kadastro çalışmaları sırasında dava konusu 102 ada 2 parsel sayılı taşınmazın Hazine adına tespiti yapıldığını, müvekkilinin dava konusu taşınmazın 40 yıldır malik sıfatıyla zilyedi olduğunu, taşınmazın içine üç adet ev inşa ettiğini, 20 yaşlarındaki zeytin ağaçlarını aşıladığını, mevcut üç adet evin bir tanesini 40 yıl önce, diğer ikisinin ise 15 yıl kadar önce yapıldığını, çekişmeli taşınmazın haksız olarak Hazine adına tespit edildiğini belirterek kadastro tespitinin iptali ile çekişmeli 102 ada 2 parsel sayılı taşınmazın müvekkili adına tesciline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Hazine vekili çekişmeli taşınmazın 3402 sayılı Kadastro Kanunu‘nun Geçici 8. maddesi hükmü kapsamında işlem gördüğünü, Devletin hüküm ve tasarrufunda bulunan yerlerden olduğunu, kadastro tutanağında yazılan muhdesatların ve belirtilen zilyedin terkin edilmesi gerektiğini, çekişmeli taşınmazın kullanılmadığının açık biçimde tespiti için hava fotoğrafı uygulaması yapılması gerektiği ileri sürerek davanın reddini savunmuştur. Davalı …vekili ile davalı … vekili davanın husumet (sıfat) yokluğundan reddine karar verilmesini istemişlerdir. Yerel Mahkemece davacı tarafından 1970’li yıllarda ikamet amaçlı ev yapmak, zeytin ve meyve ağacı dikmek suretiyle başlatılan imar ve ihyanın yaklaşık 10 yıl sürdükten sonra 1980 yılında tamamlandığı ve bu tarihten sonra davacı tarafından 30-35 yılı aşkın süre ile nizasız ve fasılasız olarak zilyetliğin sürdürüldüğü ve dolayısıyla taşınmazla ilgili olarak davacı yararına 3402 sayılı Kadastro Kanunu‘nun 14 ve 17. maddeleri uyarınca mülk edinme koşullarının gerçekleşmiş olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne, çekişmeli 102 ada 2 - [Tapu İptali ve Tescil Davasında Yemin Teklifinin Eda Edilmesi Halinde Davanın Kabulüne Karar Verilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/tescil-davasinda-yemin-teklifi/): Tapu İptali ve Tescil Davasında Yemin Teklifinin Eda Edilmesi Halinde Davanın Kabulüne Karar Verilir mi Tapu İptali ve Tescil Davasında Yemin Teklifi: Davacıların dayandığı 07.03.1984 tarihli “tarla alım satım senedi” başlıklı senette satıcı olarak yer alan 1333 (1917) doğumlu …’ın 1973 yılında ölmüş olduğu, ayrıca bir kısım mahalli bilirkişi ve tanık beyanlarında çekişme konusu taşınmazın kök muris Hüseyin’den davacı ve davalıların ortak murisi …’a intikal ettiğinin belirtildiği görüldüğünden, Mahkemece yerel bilirkişi ve tanıkların tümü hazır olduğu hâlde taşınmaz başında yeniden keşif yapılmalı, yerel bilirkişi ve tanıklardan, senette satıcı olarak yer alan 1333 (1917) doğumlu …’ın 1973 yılında vefat ettiği ve senet tarihinin de 1984 olduğu nazara alınarak, taşınmazın kime ait olduğunun etraflıca sorulup maddi olaylara dayalı olarak açıklattırılmalı, dinlenen yerel bilirkişi ve tanık beyanlarının çelişmesi hâlinde gerektiğinde yüzleştirme yapılmak suretiyle çelişki giderilmeye çalışılmalı ondan sonra tüm deliller değerlendirilmeli ve sonucuna göre karar verilmelidir. (6100 s. K. m. 187, 190, 225, 227) (4721 s. K. m. 6) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/16-1561 Karar No: 2019/11 Karar Tarihi: 17.01.2019 Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Almus Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 17.12.2013 tarihli ve 2013/27 E., 2013/221 K. sayılı kararın davalılar … ve … vekili tarafından temyizi üzerine, Yargıtay 16. Hukuk Dairesinin 07.04.2015 tarihli ve 2014/13974 E., 2015/3349 K. sayılı kararı ile: “… Kadastro sonucu Kol Köyü çalışma alanında bulunan 157 ada 1 parsel sayılı 3.198,78 metrekare yüzölçümündeki taşınmaz irsen intikal ve kazandırıcı zamanaşımı zilyetliği nedeniyle ölü … ile …, … ve … adına tespit ve tescil edilmiştir Davacılar … ve müşterekleri satın alma, irsen intikal ve kazandırıcı zamanaşımı zilyetliğine dayanarak tapu iptal ve tescil istemiyle dava açmıştır. Mahkemece yapılan yargılama sonunda davanın kabulü ile çekişmeli 157 ada 1 parsel sayılı taşınmazın tapu kaydının iptali ile … mirasçıları adına miras payları oranında tapuya tesciline karar verilmiş; hüküm, davalılar … ve … vekili tarafından temyiz edilmiştir. Mahkemece, çekişmeli taşınmazın 7.3.1984 tarihli “tarla alım satım senedi” başlıklı senet ile davacıların murisi …’a satıldığı, bir kısım tanık ve mahalli bilirkişi beyanlarının da bunu doğruladığı kabul edilmek suretiyle hüküm kurulmuş ise de dairemizin geri çevirme kararı doğrultusunda dosya arasına getirtilen nüfus kayıtlarına göre bahsi geçen senette satıcı olarak yer alan 1333 (1917) doğumlu kök muris …’ın 1973 yılında ölmüş olduğu anlaşılmaktadır. Davacıların dayandığı 1984 tarihli senede göre satıcı konumunda bulunan …’ın ölümünden 11 yıl sonra böyle bir senet düzenleyemeyeceği nazara alınarak ve ayrıca bir kısım mahalli bilirkişi ve tanık beyanlarında kök muris Hüseyin’den davacı ve davalıların ortak murisi …’a intikal ettiğinin belirtilmesine göre mahallinde yeniden keşif yapmak suretiyle beyanlar arasındaki çelişkilerde giderilerek toplanmış ve toplanacak tüm deliller birlikte değerlendirilmek suretiyle oluşacak sonuca göre bir karar verilmelidir.” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, kadastro öncesi satın alma, irsen intikal ve kazandırıcı zamanaşımı zilyetliğine dayalı olarak açılan tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir. Davacılar temsilcisi; çekişme konusu Almus İlçesi, Bağtaşı Köyü 157 ada 1 parsel sayılı taşınmazın, davacılar murisi … tarafından 07.03.1984 tarihli “tarla alım satım senedi” başlıklı senet ile bedeli ödenmek suretiyle kök muris …’dan satın alındığını ve o tarihten bu yana 23 yılı aşkın süredir müvekkillerinin zilyet ve tasarrufunda bulunduğunu ileri sürerek taşınmazın tapu kaydının iptali ile miras payları oranında müvekkilleri adına müştereken tapuya tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalılar … ve … vekili, dava konusu taşınmaz hakkında acele el koyma kararı verildiğini ve el koyma amacına uygun tahsisinin yapıldığını, bu nedenle davanın husumet yokluğu nedeniyle reddi gerektiğini, taşınmazın kök muris…’dan …’a, ondan da taraflara intikal ettiğini, … tarafından satın alındığı iddiasının doğru olmadığını, Osman’ın hiçbir zaman tek başına malik sıfatıyla zilyet olmadığını belirterek davanın reddine karar verilmesini savunmuş, davalı …’a dava dilekçesi ve duruşma günü usulüne uygun tebliğ edildiği hâlde bu davalı cevap dilekçesi sunmamış, yargılama oturumlarına katılmamıştır. Mahkemece, mahalli bilirkişi, davacı tanıkları (senet şahitleri), …’ın beyanları, senet şahitlerinin davacının iddiasına konu senedin içeriğini ve imzalarının kendilerine ait olduğunu doğrulamaları, davalılar tarafından davacı tarafın dayandığı senede ilişkin herhangi bir sahtelik ve imza itirazında bulunulmaması, davalı tarafın dayandığı yemin deliline istinaden davacı asillerin duruşma sırasında alınan yemin metnine ilişkin altı imzalı beyanları karşısında; dava konusu taşınmazın davacıların murisi … tarafından kök muris …’dan satın alındığı ve muris …’ın mirasçıları arasında usulüne uygun tüm mirasçılarının katılımı ile herhangi bir paylaşım bulunmadığı gerekçeleriyle davanın kabulüne, taşınmazın tapu kaydının iptali ile davacılar adına miras payları oranında tapuya tesciline karar verilmiştir. Davalılar … ve … vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda karar başlığında açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece; dava konusu taşınmazın davacıların miras bırakanı tarafından satın alınıp alınmadığı hususunun çekişme konusu olduğu, davalı tarafın satışın olmadığını ispatlayacak bir delil sunamayıp yemin deliline başvurduğu, davacıların da yemin teklifini kabul ederek yemini eda ettikleri, böylece davalı tarafın savunmasını ispat edemediği, bozma kararı veren Özel Dairenin bu hususa değinmeden kararı bozduğu, bu durumun kesin delil olarak kabul edilen ve davayı bitiren yol olan yemin delilini işlevsiz hâle getirdiği, usulüne uygun yapılan yemin teklifinin eda edilmesiyle davanın sona erdiğinin kabulünün gerektiği gerekçeleriyle önceki kararda direnilmiş, direnme kararı davalılar … ve … vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; tapu iptali ve tescil istemine konu eldeki davada, ispat yükünün hangi tarafa ait olduğu, burada varılacak sonuca göre davalılar vekilinin yemin teklifinin davacı asiller tarafından eda edilmesi nedeniyle davanın kabulüne karar verilip verilemeyeceği noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü için ispat yükü ve yemin hususlarına ilişkin yasal düzenleme ve kavramların kısaca açıklanmasında yarar vardır. Hemen belirtmek gerekir ki, dava konusu edilen bir hakkın ve buna karşı yapılan savunmanın dayandığı vakıaların (olguların) var olup olmadıkları hakkında mahkemeye kanaat verilmesi işlemine ispat denir. İspatın konusunu tarafların üzerinde anlaşamadıkları ve uyuşmazlığın çözümüne etkili olabilecek çekişmeli vakıalar oluşturur ve bu vakıaların ispatı için delil gösterilir (6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 187/1 maddesi). Vakıa (olgu) ise, 03.03.2017 tarihli ve 2015/2 E., 2017/1 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında; kendisine hukuki sonuç bağlanmış olaylar şeklinde tanımlanmıştır. İspatı gereken olaylar, olumlu vakıalar olabileceği gibi olumsuz vakıalar da olabilir. - [Olağanüstü Kazandırıcı Zamanaşımı: Zilyetliğin Aralıksız ve Davasız Yirmi Yıl Sürdürülmesi](https://kayseriavukat.org.tr/20-yillik-olaganustu-kazandirici-zamanasimi/): 20 Yıllık Olağanüstü Kazandırıcı Zamanaşımı: Tescil Davasında Zilyetliğin Aralıksız ve Davasız Sürdürülmesi 20 Yıllık Olağanüstü Kazandırıcı Zamanaşımı: Y… Kadastro Müdürlüğünün 15.11.1996 ve 30.10.2001 tarihli yazılarında, dava konusu yerde yapılan kadastro tespit çalışmalarının 12.04.1977 tarihinde kesinleştiği ve davaya konu yerin kadastro çalışmaları sırasında “taşlık ve kayalık” olarak tescil harici bırakıldığının bildirilmesi, … tarafından 27.04.1984 tarihinde kazandırıcı zamanaşımı zilyetliğine dayanılarak taşınmazın adına tescili talebiyle açılan davanın, tespit dışı bırakma işleminin kesinleştiği tarih ile dava tarihi arasında 20 yıllık süre dolmadığı gerekçesiyle reddine ilişkin …. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1996/149 E., 2002/38 K. sayılı kararının 19.09.2002 tarihinde kesinleşmesi, bahsi geçen kararın eldeki birleşen dosya davacıları yönünden az yukarıda açıklanan şekilde kesin hükmün hukuki sonuçlarını doğurması ve birleşen davanın 24.04.2003 tarihinde açılmış olması karşısında; birleşen dosya davacıları yararına gerek kanunda, gerekse Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararında açıklanan şekilde zilyetliğin aralıksız ve davasız yirmi yıl süreyle sürdürülmesi koşulu somut olayda gerçekleşmemiştir. (4721 s. K. m. 713) (6100 s. K. m. 303, Geç. m. 3) (1086 s. K. m. 429) (YİBK. 19.01.2007 T. 2005/1 E. 2007/1 K.) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/16-478 Karar No: 2019/41 Karar tarihi: 29.01.2019 Taraflar arasındaki tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Yahyalı Asliye Hukuk Mahkemesince asıl davanın reddine, birleşen davanın kabulüne dair verilen 21.11.2013 tarihli ve 2003/32 E., 2013/249 K. sayılı kararın davacı-birleşen dosya davalısı Hazine vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 16. Hukuk Dairesinin 16.06.2014 tarihli ve 2014/7838 E., 2014/8429 K. sayılı kararı ile: “…Davacı Hazine, Ağcaşar Köyü çalışma alanında bulunan ve kadastro sırasında tespit harici bırakılan taşınmaz hakkında… tarafından Yahyalı Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan tescil davasının reddedildiği, davaya konu taşınmazın devletin hüküm ve tasarrufu altında olan yerlerden olduğu iddiasıyla Hazine adına tescili istemi ile dava açmıştır. Davacılar… mirasçıları… ve … irsen intikal ve kazandırıcı zamanaşımı zilyetliğine dayanarak adlarına tescil istemiyle dava açmışlardır. Mahkemece dava dosyaları birleştirilerek yapılan yargılama sonunda Hazine’nin davasının reddine, davacılar … ve …’nin davalarının kabulüne uzman teknik bilirkişinin raporuna ekli krokide 18.503 m2 olarak gösterilen taşınmazın yeni bir parsel numarası verilerek davacılar… mirasçıları … ve … adına miras payları oranında tesciline karar verilmiş; hüküm, davacı Hazine vekili tarafından temyiz edilmiştir. Aynı taşınmazla ilgili olarak 1984 yılında eldeki dosyanın davacılarından… ve …’nin miras bırakanları… tarafından Hazine ve Köy Tüzel Kişiliği aleyhine 1984 yılında açılıp, …’nın 1988’de ölümü üzerine mirasçıları … ve … tarafından devam olunan dava, Asliye Hukuk Mahkemesinin 1996/149 – 2002/38 sayılı ilamı ile taşınmazın tespit dışı bırakıldığı 1977 yılı ile dava tarihi arasında 20 yıllık iktisabı sağlayan süre dolmadığı gerekçesi ile reddedilmiş ve ilam 2002 yılında Yargıtay denetiminden geçerek kesinleşmiştir. Bundan sonra davacı Hazine, 22.01.2003 tarihli dilekçesi ile taşınmazın Hazine adına tescili istemi ile dava açmıştır. Davacılar… ve … de 24.04.2003 tarihli dilekçeleri ile tespit dışı bırakıldığı 1977 yılından bu yana taşınmaza zilyet oldukları ve zilyetliklerinin 20 yılı doldurduğu iddiasıyla adlarına tescil istemi ile dava açmışlardır. Mahkemece, yukarıda sözü edilen kesinleşmiş mahkeme ilamının doğru bir tespit hükmü olmadığı, birleşen dosya davacıları… ve … murisi … yararına dava tarihi olan 1984 yılından önce mülkiyet şartlarının oluştuğu gerekçesi ile yazılı şekilde hüküm kurulmuştur. Konusu, tarafları ve sebebinin aynı olması nedeniyle zilyetlik süresinin dolmadığına ilişkin önceki hükmün taraflar arasında kesin hüküm oluşturduğu kuşkusuzdur. Bu ilamla taşınmaz üzerindeki zilyetliğin kesilmesi nedeniyle aynı yerle ilgili olarak açılan ikinci davanın olumlu sonuçlanabilmesi için, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nun 19.01.2007 gün ve 2005/1 Esas, 2007/1 Karar sayılı ilamında da vurgulandığı gibi ilk kararın kesinleşmesinden itibaren taşınmaz üzerindeki zilyetliğin davasız ve aralıksız ve malik sıfatıyla yeniden 20 yıl sürmesi gerekir. Hal böyle olunca, karar tarihinden sonra yürürlüğe girmiş bulunan 6360 sayılı Kanun hükümleri gereğince Kayseri İlinin mülki sınırlarının Büyükşehir Belediyesi sınırları olarak kabul edildiği, davalı Ağcaşar Köyü’nün Tüzel Kişiliğinin kalkmış olduğu göz önüne alınarak Yahyalı Belediyesi ile … davaya dahil edilip, husumet yaygınlaştırılmalı, bundan sonra açılan ilk tescil davasının 19.09.2002 tarihinde kesinleşmesi, görülmekte olan ikinci davanın ise 24.04.2003 tarihinde açılması, ilk davanın kesinleşmesi ile ikinci davanın açılması arasında 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 713. maddesinde öngörülen 20 yıllık yasal kazandırıcı zamanaşımı süresinin dolmamış bulunması karşısında davacılar … ve … davasının reddine, davacı Hazine davasının kabulüne karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulmasının isabetsiz olduğu…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Asıl ve birleşen dava, kadastro çalışmalarında tespit harici bırakılan taşınmazın tescili istemine ilişkindir. Asıl dosya davacısı Hazine vekili; Ağcaşar Köyü çalışma alanında bulunan ve kadastro sırasında tespit harici bırakılan mevki ve sınırları belirtilen çekişme konusu taşınmaz hakkında, Yahyalı Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan tescil davasının reddedildiğini, davaya konu taşınmazın devletin hüküm ve tasarrufu altında olan yerlerden olduğunu ileri sürerek Hazine adına tesciline karar verilmesini talep etmiştir. Birleşen dosya davacıları… ve … vekili; çekişmeli taşınmazın tespit harici bırakılma tarihinden bu yana müvekkillerinin zilyetliklerinde bulunduğunu belirterek irsen intikal ve kazandırıcı zamanaşımı zilyetliğine dayalı olarak müvekkilleri adına tesciline karar verilmesini istemiştir. Davacı- birleşen dosya davalısı Hazine vekili; kesin hüküm nedeniyle birleşen davanın reddine karar verilmesini savunmuştur. Asıl ve birleşen dosya davalısı Ağcaşar Köyü Tüzelkişiliği temsilcisi, davaya konu yerin … tarafından kullanıldığını belirterek davaya diyeceğinin olmadığını bildirmiştir. Mahkemece; 1996/149 E., 2002/38 K. sayılı karar ile taşınmazın taşlık ve kayalık olarak tescil harici bırakıldığı ve kadastro çalışmalarının kesinleştiği tarihten dava tarihine kadar 20 yıllık zamanaşımı süresinin dolmadığı nedenleriyle davanın reddine karar verilmiş ise de, taşınmazın taşlık kayalık olmadığı, 1984 yılından önce de… ve mirasçıları tarafından kullanıldığının sabit olduğu, 1996/149 E., 2002/38 K. sayılı kesinleşmiş mahkeme kararının doğru bir tespit hükmü olmadığı, bahsi geçen karar kesin hüküm teşkil ettiğinden davanın reddi gerekse de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hükümlerinin uygulanması gerektiği gerekçeleriyle asıl davada davacı Hazine’nin davasının reddine, birleşen davada davacılar… ve …’nin davalarının kabulüne, uzman teknik bilirkişinin raporuna ekli krokide 18.503 m2 olarak gösterilen taşınmazın yeni bir parsel numarası verilerek davacılar adına miras payları oranında tesciline karar verilmiştir. Davacı-birleşen dosya davalısı Hazine vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece; önceki gerekçeler tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davacı-birleşen dosya davalısı Hazine vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu - [Kadastro Tespitine İtiraz Davası: Orman Sınırları Dışına Çıkarılan Yerlerin Tescili için Dava Açılabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/kadastro-tespitine-itiraz-davasi/): Orman Sınırları Dışına Çıkarılan Yerlerde Ayni Hak Sahibi Olmayan Kişi Kadastro Tespitine İtiraz Davası Açabilir mi Orman Sınırları Dışına Çıkarılan Yerlerde Kadastro Tespitine İtiraz Davası Açılması: Sahibine herkese karşı ileri sürmek ve doğrudan doğruya bir şey üzerinde mahiyetine göre hakimiyet kurmak yetkisini veren haklara ayni hak denilir. Ayni hakkın kazanılması için gerekli tescili talep yetkisi, üzerinde hak kazanılacak taşınmazın malikine aittir. Ayni hak sahibi olmayan davacı tarafından Hazineye ait taşınmazda mülkiyet değişikliği sonucunu doğuracak türde bir dava açılamaz. Çekişmeli yer öncesinde 2/B uygulaması nedeniyle Hazine adına tapuya kayıtlı 479 parsel iken bu parselin ifrazı sonucu yol olarak ayrılmıştır. Bu nedenle davanın dinlenme olanağı bulunmamaktadır. Öte yandan dosya arasında bulunan bilgi ve belgeler, özellikle de bizzat davacı tarafından dayanılan idari men kararından çekişmeli taşınmazın tespit tarihi itibariyle yol olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır. Mahkemece taşınmaz başında 20.10.2011 tarihinde yapılan keşifte yöntemince dinlenen yerel bilirkişi, tespit bilirkişisi ve tanıklar da bu yolun 20 yıl önce açıldığını ifade etmişlerdir. Bu durumda tespit tarihi olan 13.05.2010 tarihinde çekişmeli taşınmazda 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun Ek 4. maddesi anlamında davacının kullanımının varlığından söz edilemez. (3402 s. K. Ek. m. 4) (6831 s. K. m. 2/B) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/16-474 Karar No: 2018/1435 Karar Tarihi: 16.10.2018 Taraflar arasındaki tespite itiraz davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Bursa 7. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 02.10.2012 tarihli ve 2012/266 E., 2012/31 K. sayılı karar, davalı Hazine vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 16. Hukuk Dairesinin 25.06.2013 tarihli ve 2013/6435 E., 2013/7248 K. sayılı kararı ile, “… 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 5831 sayılı Kanun ile eklenen Ek 4. madde kapsamında 6831 sayılı Orman Kanunu’nun 2/B maddesi gereğince yapılan kullanım kadastrosu sonucu, İnkaya Köyü çalışma alanında bulunan 826 parsel sayılı taşınmaz ile 827 ve 867 parsel sayılı taşınmazlar arasında kalan 607,50 metrekare yüzölçümündeki taşınmaz bölümü, haritasında yol olarak gösterilmiştir. Davacı …, fiili kullanıcı şerhi sahibi olduğu 826 parsel sayılı 270,93 metrekare yüzölçümündeki taşınmazın devamı olan bölümünün paftasında “yol” olarak gösterildiğini ileri sürerek, bu bölümün, 826 parsel sayılı taşınmaza eklenmek suretiyle Hazine adına tapuya tesciline ve beyanlar hanesinde kendi lehine zilyetlik şerhi verilmesi istemiyle Kadastro Mahkemesinde dava açmıştır. Kadastro Mahkemesince yapılan yargılama sonunda, dava konusu taşınmaz bölümü hakkında tutanak düzenlenmediği gerekçesiyle görevsizlik kararı verilmiş ve dosya Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilmiştir. Asliye Hukuk Mahkemesince yapılan yargılama sonunda davanın kabulüne, 26.10.2011 tarihli fen bilirkişi raporunda mavi renk ile gösterilen 607,50 metrekare yüzölçümündeki bölümün, 826 parsel sayılı taşınmaza ilavesi ile 826 parselin 878,43 metrekare yüzölçümlü olarak tarla niteliği ile Hazine adına tesciline, 6831 sayılı Orman Kanunu‘nun 2/B maddesi uyarınca Hazine adına orman sınırları dışına çıkarıldığı ve 1960 yılından beri …’in kullanımında olduğu şerhinin tapu kaydının beyanlar hanesinde gösterilmesine karar verilmiş; hüküm, davalı Hazine vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dava konusu taşınmaz, kullanım kadastrosu sırasında haritasında yol olarak gösterilmiştir. 5831 sayılı Kanun ile 3402 sayılı Kadastro Kanunu’na eklenen Ek 4. maddesinde bu madde gereğince, 6831 sayılı Orman Kanunu’nun 2/B maddesi uyarınca Hazine adına orman sınırları dışına çıkarılan yerlerle ilgili kadastro tespiti sırasında, fiili kullanım durumları dikkate alınmak ve varsa üzerindeki muhdesatın kime veya kimlere ait olduğu ve kim veya kimler tarafından ne zamandan beri kullanıldığı kadastro tutanağının beyanlar hanesinde gösterilmek suretiyle Hazine adına tescil edileceği düzenlenmiş olup; 6831 sayılı Orman Kanunu‘nun 2/B maddesi kapsamında kalan yerlerin tapuya tescilini isteme hakkı ve yetkisi kişilere değil, mülkiyet hakkı sahibi bulunan Hazineye aittir. Öte yandan, dava konusu taşınmazın öncesi, 479 parsel ile bir bütün iken ifrazı neticesinde yol haline getirildiği dosya kapsamı ile sabittir. Dosya içinde bulunan 3091 sayılı Yasa uyarınca davacı tarafından alınan 10.4.2007 tarihli “men kararı” dahi fiili durumu tespit eder nitelikte olup; sözü edilen men kararından sonra da fiili durumun değişmediği, dosya içindeki CD’de yer alan fotoğraflardan da anlaşılmaktadır. Başka bir deyişle, paftasında yol olarak gösterilen çekişmeli taşınmaz bölümü üzerinde, davacının fiili kullanımı bulunmamaktadır. Çekişmeli taşınmazın yol olarak kullanılmaya başlanmadan önce, davacının zilyetliğinin olması mevcut fiili durumu değiştirmeyecektir. Hal böyle olunca, davanın reddine karar vermek gerekirken, delillerin takdirinde yanılgıya düşülerek yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava kullanım kadastrosuna itiraza ilişkindir. Davacı … Bursa İli Osmangazi İlçesi İnkaya Köyünde orman sınırları dışına çıkarılan taşınmazlarla ilgili yapılan kadastro çalışmalarında 826 parsel sayılı taşınmazın Hazine adına tespit gördüğünü, taşınmazın beyanlar hanesine 1960 yılından beri Muzaffer kızı …’in kullanımında olduğu belirtmesinin yapıldığını, taşınmazın evveliyatının eski 479 parsele dayandığını, bu parselin tamamının kendi kullanımında olmasına rağmen bir kısım yerin yol boşluğu olarak bırakıldığını, bu kısmın 826 parsele dahil edilmesi gerektiğini, bu yerle ilgili 3091 sayılı Kanun gereği kaymakamlıkça verilen men kararları bulunduğunu ileri sürerek 826 parsel sayılı taşınmazla birlikte kullanımında olan ve yol boşluğu olarak bırakılan kısmın 826 parsel sayılı taşınmaza ilave edilerek Hazine adına tapuya tesciline ve kendi kullanımında olduğunun beyanlar hanesine şerh edilmesine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Hazine vekili davanın haksız ve hukuki mesnetten yoksun olduğunu, evveliyatının devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlerden olması nedeniyle taşınmazın 6831 sayılı Orman Kanunu‘nun 2/B maddesine göre Hazine adına orman sınırları dışına çıkartıldığını, davacının bu yerle bir ilgisinin bulunmadığını, kullanımının Hazineye ait olduğunu, 826 parsele dahil edilmesinin mümkün olmadığını, yıllardır köy yolu olarak kullanıldığından davacının zilyetliğinin de bulunmadığını ileri sürerek davanın reddini savunmuştur. Yerel Mahkemece davacının taşınmaza 1975 yılından beri zilyet olduğu, 2010 yılında 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun Ek 4. maddesi gereğince yapılan çalışmalarda çekişmeli 479 parselin 826, 827, 828 ve 867 parsellere ayrıldığı, keşifte dinlenen tanık anlatımlarına göre eski köy yolunun, (krokide sarı renk ile gösterilen), güzergâh değişmesi ile şimdiki dava konusu edilen ve krokide mavi renk ile gösterilen kısmının yol hâline geldiği, eski 479 parsel sayılı 2/B taşınmazının fiili kullanım durumu ile vasfının değişip değişmeyeceği hususunun davanın ihtilaf noktası olduğu, her ne kadar davacı taşınmazın maliki olmasa da tapunun beyanlar hanesinde gösterilen 2/B kullanıcısı olduğu, tapuya geçen ayni hakların korunması gerektiği, resmî sicil kayıtlarına göre hareket ve güvenin hukuk devletinin ilkesi olması gerektiği, aksi hâlde yeni fiili oluşum ve ihtilaflara yol açılacağı gerekçesiyle davanın kabulüne; 26.10.2011 tarihli fen bilirkişi raporunda mavi renk ile gösterilen - [Tescil Davasında Husumetin Hazineye ve İlgili Kamu Tüzel Kişiliğine Yöneltilmesi Zorunlu mu](https://kayseriavukat.org.tr/tescil-davasinda-husumet/): Tescil Davasında Husumetin Hazineye ve İlgili Kamu Tüzel Kişiliğine Yöneltilmesi Tescil Davasında Husumetin Hazineye Yöneltilmesi: Davada yasal hasım durumunda bulunan … İli … Köyünün tüzel kişiliğinin 6360 sayılı Kanunun 1. maddesi uyarınca kaldırılarak … İlçesine katıldığı anlaşılmaktadır. Tescil davasının kamusal niteliği gereğince hâkim, yasal hasım durumundaki Hazine ile varsa ilgili kamu tüzel kişilerini kendiliğinden davaya dâhil ederek taraf teşkilini sağlamak zorundadır. (6360 s. K. m. 1) (2709 s. K. m. 36) (3402 s. K. m. 12, 16) (4721 s. K. m. 713) (YHGK. 22.04.2015 T. 2013/8-2061 E. 2015/1256 K.) (YHGK. 30.09.2015 T. 2014/16-102 E. 2015/2026 K.) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/16-472 Karar No: 2018/1620 Karar Tarihi: 06.11.2018 Taraflar arasındaki tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Samsun 2. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 26.12.2013 tarihli, 2013/493 E., 2013/733 K. sayılı karar, davacı vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 16. Hukuk Dairesinin 29.05.2014 tarihli, 2014/6745 E., 2014/7287 K. sayılı kararı ile, “…Davacı …, Düzardıç Köyü çalışma alanında bulunan ve kadastro sonucu paftasında yol olarak bırakılan taşınmazın bir bölümü hakkında kazandırıcı zamanaşımı zilyetliğine dayanarak adına tescili istemiyle dava açmıştır. Mahkemece yapılan yargılama sonunda davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Mahkemece, davanın tespit dışı bırakılma tarihinden itibaren makul sürede açılmadığı, tespitten sonra ise dava tarihine kadar 20 yıllık zilyetlik süresi dolmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir. Dava, kadastro çalışmaları sırasında tescil harici bırakılan yolun tesciline ilişkindir. 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 16. maddesi gereği yollar kadastro tespiti sırasında haritasında gösterilmekle yetinilir. Bu tip yerlerin komşu parselleri hakkında kadastro tespit tutanaklarının düzenlenmesi usulüne uygun olarak sürdürülen zilyetliği kesintiye uğratmaz. Dolayısıyla davacı kadastro tespiti öncesinden beri sürdürdüğü zilyetlik nedenine dayanarak adına tescil talebinde bulunabilir. 3402 sayılı Kanun’un 12/3. maddesinde yalnızca hakkında tutanak düzenlenen taşınmazlarla ilgili olarak 10 yıllık hak düşürücü süre belirlenmiş olup, gerek 3402 sayılı Kanun’da, gerekse de 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun tescil hükümlerini düzenleyen maddelerinde, hakkında tutanak düzenlenmeyen ya da tespit harici bırakılan yerler hakkında kadastro öncesi nedenlere dayanılarak dava açılmasını engelleyen ya da hak düşürücü süre belirleyen yasal düzenleme yoktur. Hal böyle olunca yasal dayanağı bulunmadığı halde makul süre içinde açılmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi yerinde değildir. Ayrıca, 4721 sayılı Kanun’un 713/3. maddesi uyarınca tescil davasında husumetin Hazineye ve ilgili kamu tüzel kişiliğine yöneltilmesi zorunludur. Hüküm tarihinden sonra yürürlüğe giren 6360 sayılı Kanun’un 1. maddesi gereğince Samsun Büyükşehir Belediyesinin sınırları tüm ilin mülki sınırları olarak belirlenmiş ve köylerin tüzel kişiliği kaldırılmış olmakla taşınmazın bulunduğu İlçe Belediyesi ile Samsun Büyükşehir Belediyesine de husumet yöneltilerek davaya devam edilmesi gerekir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava kadastro çalışmaları sırasında tespit harici bırakılan taşınmazın tescili istemine ilişkindir. Davacı Samsun İli Canik İlçesi Düzardıç Köyü 163 ada 3 parsel sayılı taşınmazın adına kayıtlı olduğunu, 2007 yılında kadastro tespiti yapılırken bilgisi ve haberi olmaksızın taşınmazının batı kısmının yol olarak tespit edildiğini ileri sürerek yol olarak bırakılan kısmın iptalini talep etmiştir. Davalı … Müdürlüğünü temsilen Hazine vekili davanın yasal süresi içinde açılmadığını, bu davalarda husumetin Tapu Müdürlüğüne değil, yol hangi kurum adına sicile kaydedilmişse davanın o kurum adına yöneltilmesi gerektiğini, husumet itirazlarının bulunduğunu, taşınmazın niteliğinin kadastro elemanlarınca doğru tespit edildiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Yerel Mahkemece taşınmazın haritasında yol olarak gösterilmesinin bir kadastro işlemi olup kadastro tutanağı düzenlenmediği için böyle bir işlemin tespit dışı bırakma işlemi niteliğinde olduğu, paftasında yol olarak gösterme işleminin yapılması tarihinden itibaren makul süre içerisinde açılmış bulunan davalara bakılmasının mümkün olduğu ancak, makul süre dışında açılan davaların da bu sebebe dayalı olarak reddinin gerekeceği, Yargıtay’ın yerleşmiş uygulamalarına göre, makul sürenin iki yılla sınırlı olduğu, somut olayda davacı tarafın iki yıldan çok uzun zaman sonra bu davayı açtığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine hüküm, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece tapulama dışı bırakma işleminin kadastro işlemi olduğu, tespit dışı bırakılan taşınmaz mal hakkında zilyetlik ve iktisap koşullarının oluşması hâlinde 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun genel hükümlerine göre taşınmazın tescilinin istenebileceği, bu tür zilyetlik ve iktisapta yapılacak işlemin; kadastro ekibince hukuksal durumunun belirlenerek, tespit dışı bırakılan bir taşınmazın, kadastrosunun yapıldığı; diğer bir deyimle paftasının düzenlendiği tarihinin kadastro müdürlüğünden sorularak belirlenmesi ve bu tarihten başlatılarak kazanma süresinin ve koşullarının hesaplanmasının gerektiği, bu ana ilke çerçevesinde somut olaya bakıldığında davacının kazanım için yasa ve hukuk önünde korunur şekilde belirlenen sürelerle dava konusu yerde zilyetliğinin bulunmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, kadastro çalışmaları sırasında tespit harici bırakılan yerler hakkında kadastrodan önceki hukuki nedenlere dayanarak dava açılmasını sınırlayan sürenin (makul süre) bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır. 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 16. maddesi hükmüne göre yollar, paftasında gösterilmekle yetinilir. Dava konusu taşınmaz, davacı adına tespit edilen 163 ada 3 parsel sayılı taşınmaza ait kadastro tutanağına göre 18.04.2007 tarihinde yapılan kadastro çalışmaları sırasında paftasında yol niteliği ile tespit harici bırakılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 36. maddesi uyarınca herkes, yargı mercileri önünde hak arama özgürlüğüne sahip olup, bu özgürlüğün en yaygın kullanılma şekli dava açma hakkıdır. Yine Anayasa’nın 13. maddesi uyarınca “Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir.” Ayni haklar yasal kısıtlama yok ise nitelikleri gereği her zaman ve herkese karşı ileri sürülebilirler. 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12. maddesinin 3. fıkrasında yalnızca hakkında tutanak düzenlenen taşınmazlarla ilgili olarak 10 yıllık hak düşürücü süre belirlenmiş olup, gerek Kadastro Kanunu’nda gerekse 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun tescil hükümlerini düzenleyen maddelerinde, hakkında tutanak düzenlenmeyen ya da tescil harici bırakılan yerler hakkında kadastro öncesi nedenlere dayanarak dava açılmasını sınırlayan bir süre düzenlenmesi bulunmamaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 22.04.2015 tarihli 2013/8-2061 E., 2015/1256 K., 30.09.2015 tarihli 2014/16-102 E., 2015/2026 K., 02.11.2016 tarihli 2014/8-1337 E., 2016/1009 K. sayılı kararlarında da aynı ilkeler benimsenmiştir. Öte yandan 30.03.2014 tarihinde yürürlüğe giren On Dört İlde Büyükşehir Belediyesi ve Yirmi Yedi İlçe Kurulması İle Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair 6360 sayılı Kanunun 1. maddesi gereğince; 1- Aydın, Balıkesir, Denizli, Hatay, - [İftira Nedeniyle Mağdurun Tutuklanması veya Gözaltına Alınması Halinde İftira Edene Ceza Verilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/iftira-nedeniyle-magdurun-tutuklanmasi/): İftira Nedeniyle Mağdurun Tutuklanması veya Gözaltına Alınması 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu İftira – Madde 267 (1) Yetkili makamlara ihbar veya şikayette bulunarak ya da basın ve yayın yoluyla, işlemediğini bildiği halde, hakkında soruşturma ve kovuşturma başlatılmasını ya da idari bir yaptırım uygulanmasını sağlamak için bir kimseye hukuka aykırı bir fiil isnat eden kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Fiilin maddî eser ve delillerini uydurarak iftirada bulunulması halinde, ceza yarı oranında artırılır. (3) Yüklenen fiili işlemediğinden dolayı hakkında beraat kararı veya kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiş mağdurun aleyhine olarak bu fiil nedeniyle gözaltına alma ve tutuklama dışında başka bir koruma tedbiri uygulanmışsa, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır. (4) Yüklenen fiili işlemediğinden dolayı hakkında beraat kararı veya kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiş olan mağdurun bu fiil nedeniyle gözaltına alınması veya tutuklanması halinde; iftira eden, ayrıca kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçuna ilişkin hükümlere göre dolaylı fail olarak sorumlu tutulur. (5) Mağdurun ağırlaştırılmış müebbet hapis veya müebbet hapis cezasına mahkûmiyeti halinde, yirmi yıldan otuz yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (6) Mağdurun mahkûm olduğu hapis cezasının infazına başlanmış ise, beşinci fıkraya göre verilecek ceza yarısı kadar artırılır. (7) (İptal: Anayasa Mahkemesi’nin 17/11/2011 tarihli ve E.: 2010/115, K.: 2011/154 sayılı Kararı ile.) (8) İftira suçundan dolayı dava zamanaşımı, mağdurun fiili işlemediğinin sabit olduğu tarihten başlar. (9) Basın ve yayın yoluyla işlenen iftira suçundan dolayı verilen mahkûmiyet kararı, aynı veya eşdeğerde basın ve yayın organıyla ilan olunur. İlan masrafı, hükümlüden tahsil edilir. Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma – Madde 109 (1) Bir kimseyi hukuka aykırı olarak bir yere gitmek veya bir yerde kalmak hürriyetinden yoksun bırakan kişiye, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir. (2) Kişi, fiili işlemek için veya işlediği sırada cebir, tehdit veya hile kullanırsa, iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (3) Bu suçun; a) Silahla, b) Birden fazla kişi tarafından birlikte, c) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle, d) Kamu görevinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle, e) Üstsoy, altsoy veya eşe ya da boşandığı eşe karşı,[41] f) Çocuğa ya da beden veya ruh bakımından kendini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı, İşlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza bir kat artırılır. (4) Bu suçun mağdurun ekonomik bakımdan önemli bir kaybına neden olması halinde, ayrıca bin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. (5) Suçun cinsel amaçla işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek cezalar yarı oranında artırılır. (6) Bu suçun işlenmesi amacıyla veya sırasında kasten yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hallerinin gerçekleşmesi durumunda, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır. İftira Nedeniyle Mağdurun Tutuklanması veya Gözaltına Alınması Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2014/240 Karar No: 2018/51 Karar Tarihi: 20.02.2018 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 14. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi İçtihat Metni İftira ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarından sanık …\’in 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 267/1, 269/3-a ve 51. maddeleri uyarınca iki kez 4 ay hapis cezası; TCK\’nın 267/4. maddesi yollamasıyla 109/1 ve 51. maddeleri gereğince iki kez 1 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına ve ertelemeye ilişkin Malatya 4. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 09.12.2009 gün ve 154-733 sayılı hükümlerin, sanık müdafi ve katılan … vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 14. Ceza Dairesince 02.12.2013 gün ve 443-12494 sayı ile; \”…Sair temyiz itirazlarının reddine, Ancak; Sanığın atılı suçları birden fazla kişiye karşı tek bir fiille işlediğinin anlaşılması karşısında, sanık hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 109/1 ve 267. maddelerine göre belirlenecek cezadan zincirleme suç hükümleri uyarınca 43/2 yollamasıyla 43/1. maddesine göre ceza tayini gerekirken, sanığın eylemlerinin her bir katılan yönünden ayrı suç olarak kabulüyle iki kez mahkûmiyet karar verilmesi, Kabule göre de; Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 03.02.2009 gün ve 250-13 sayılı ilamında da belirtildiği üzere, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilip verilmeyeceğinin 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 231/5-6. maddesindeki şartlar gözetilmek suretiyle seçenek yaptırımlara çevirme ve erteleme gibi diğer kişiselleştirme nedenlerinden önce hakim tarafından değerlendirilmesinin zorunlu bulunduğu gözetilmeden hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının tartışılmaması” isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 07.02.2014 gün ve 154330 sayı ile; \”İtirazlarımız sanığın kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçuna ilişkin ve iftira suçlarına ilişkin olarak eyleminin iki ayrı suç mu yoksa teselsül eden tek suç mu oluştuğuna ilişkindir. Yasal mevzuatımız incelendiğinde; Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunu düzenleyen, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 109. maddesi; \'(1) Bir kimseyi hukuka aykırı olarak bir yere gitmek veya bir yerde kalmak hürriyetinden yoksun bırakan kişiye, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir. (2) Kişi, fiili işlemek için veya işlediği sırada cebir, tehdit veya hile kullanırsa, iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (3) Bu suçun; a) Silahla, b) Birden fazla kişi tarafından birlikte, c) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle, d) Kamu görevinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle, e) Üstsoy, altsoy veya eşe karşı, f) Çocuğa ya da beden veya ruh bakımından kendini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı, İşlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza bir kat artırılır. (4) Bu suçun mağdurun ekonomik bakımdan önemli bir kaybına neden olması halinde, ayrıca bin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. (5) Suçun cinsel amaçla işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek cezalar yarı oranında artırılır. (6) Bu suçun işlenmesi amacıyla veya sırasında kasten yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hallerinin gerçekleşmesi durumunda, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır\’ şeklinde düzenlenmiştir. Anayasamızda güvence altına alınmış olan kişi özgürlüğünün her türlü saldırıdan korunmasına yönelik önlemler alınması devlete düşen ödevlerin başında gelmektedir. Korunan hukuki yarar özgürlüğün ihlalidir. Özgürlük maddi olmayan bir menfaattir. Geleneksel doktrine göre özgürlük kalınan yeri seçme, istediği yerde kalıp istediği yere gitme ve hareket serbestisidir. Anayasamız 19. maddesi ile kişi özgürlüğü güvence altına almıştır. Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunun gerçekleşmesi bakımından mağdurun önemli bir tehlikeye maruz kalmadan bir yerden çıkmasının imkansızlığı yeterlidir. Bu suçun oluşabilmesi için bireyin hareket özgürlüğü hukuka aykırı olarak kısıtlanmalı veya kaldırılmalıdır. Bu fiil doğrudan, dolaylı veya dolaylı hareketlerle gerçekleştirilebileceği gibi araçlar vasıtasıyla da olabilir. Ancak netice olarak özgürlüğün kısıtlanması veya kaldırılması sonucunu doğurması gerekir. Diğer yandan hürriyetin kısıtlandığı zaman diliminin önemi var mıdır? Diğer bir deyişle suçun oluşabilmesi için bir süre gerekli midir? Türk Ceza Kanununda bu hususta bir süre öngörülmemektedir. Ancak - [Kimlik Kontrolünde Başkasına Ait Kimlik Bilgilerinin Bildirilmesi Halinde Sanığa Ceza Verilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/baskasina-ait-kimlik-bilgileri/): Kimlik Kontrolünde Başkasına Ait Kimlik Bilgilerinin Bildirilmesi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu İftira – Madde 267 (1) Yetkili makamlara ihbar veya şikayette bulunarak ya da basın ve yayın yoluyla, işlemediğini bildiği halde, hakkında soruşturma ve kovuşturma başlatılmasını ya da idari bir yaptırım uygulanmasını sağlamak için bir kimseye hukuka aykırı bir fiil isnat eden kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Fiilin maddî eser ve delillerini uydurarak iftirada bulunulması halinde, ceza yarı oranında artırılır. (3) Yüklenen fiili işlemediğinden dolayı hakkında beraat kararı veya kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiş mağdurun aleyhine olarak bu fiil nedeniyle gözaltına alma ve tutuklama dışında başka bir koruma tedbiri uygulanmışsa, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır. (4) Yüklenen fiili işlemediğinden dolayı hakkında beraat kararı veya kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiş olan mağdurun bu fiil nedeniyle gözaltına alınması veya tutuklanması halinde; iftira eden, ayrıca kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçuna ilişkin hükümlere göre dolaylı fail olarak sorumlu tutulur. (5) Mağdurun ağırlaştırılmış müebbet hapis veya müebbet hapis cezasına mahkûmiyeti halinde, yirmi yıldan otuz yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (6) Mağdurun mahkûm olduğu hapis cezasının infazına başlanmış ise, beşinci fıkraya göre verilecek ceza yarısı kadar artırılır. (7) (İptal: Anayasa Mahkemesi’nin 17/11/2011 tarihli ve E.: 2010/115, K.: 2011/154 sayılı Kararı ile.) (8) İftira suçundan dolayı dava zamanaşımı, mağdurun fiili işlemediğinin sabit olduğu tarihten başlar. (9) Basın ve yayın yoluyla işlenen iftira suçundan dolayı verilen mahkûmiyet kararı, aynı veya eşdeğerde basın ve yayın organıyla ilan olunur. İlan masrafı, hükümlüden tahsil edilir. Başkasına ait kimlik veya kimlik bilgilerinin kullanılması – Madde 268 (1) İşlediği suç nedeniyle kendisi hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılmasını engellemek amacıyla, başkasına ait kimliği veya kimlik bilgilerini kullanan kimse, iftira suçuna ilişkin hükümlere göre cezalandırılır. Kimlik Kontrolünde Başkasına Ait Kimlik Bilgilerinin Bildirilmesi Halinde Sanığa Ceza Verilebilir mi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2014/205 Karar No: 2017/61 Karar Tarihi: 07.02.2017 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 9. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi İçtihat Metni İftira suçundan sanık …\’un 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 267/1 ve 50/1-a. maddeleri uyarınca 7.300 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına ilişkin Bodrum 1. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 23.02.2012 gün ve 158-226 sayılı hükmün, sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesince 14.03.2013 gün ve 11193-3868 sayı ile \”onanmasına\” oyçokluğu ile karar verilmiş, Karşı Oy Gerekçesi Daire Başkanı E. E. ve Daire Üyesi C. Ö. ise; \”Suç tarihinde ihbar üzerine tehlikeli sevk edildiği bildirilen …. plakalı aracın otoparka girdiğinin görülmesi nedeniyle park halindeki araçta polis ekiplerince yapılan kontrolde, aracın sürücü koltuğunda oturan alkollü olduğu anlaşılan sanığa aracı kimin kullandığının sorulması, sanığın ise aracı yan koltukta oturan yine alkollü arkadaşının kullandığını beyan etmesi şeklinde gerçekleşen somut olayda; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 267. maddesinde tanımlanan iftira suçunda yetkili makamlara ihbar veya şikayette bulunma koşulunun gerçekleşmemesi nedeniyle suçun unsurlarının oluşmadığı, sanığın eyleminin yerleşik Yargıtay uygulamaları ile kabul edilen savunma hakkı kapsamında kaldığı…\” düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 10.06.2013 gün ve 130609 sayı ile; \”Somut olayda; ihbar üzerine tehlikeli sevk edildiği bildirilen sanığa ait araca park halinde iken yaklaşıp kimlik kontrolü yapılmak istendiğinde, direksiyon başında bulunan sanığın aracı kendisinin kullanmadığını, ön koltukta oturan müştekinin kullandığını beyan etmesi şeklinde gerçekleşen eyleminin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 268/1 maddesi delaleti ile 267/1 maddesinde hükme bağlanan başkasına ait kimlik veya kimlik bilgilerinin kullanılması suçunu oluşturup oluşturmayacağı hususu, itirazımızın özünü oluşturmaktadır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 268. maddesinde hükme bağlanan \’işlediği suç nedeniyle kendisi hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılmasına engellemek amacıyla bir başka kişiye ait kimliği veya kimlik bilgilerini kullanmak\’ şeklindeki eylem bir yenilik olarak iftira suçunun özel bir işleniş biçimi olarak düzenlenmiştir. Bu hüküm 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanunu\’nun adli işlere ilişkin bulunan \’memura yalan bildirimde bulunma\’ suçunu düzenleyen 343/2. fıkrasının karşılığını oluşturmaktadır. Başkasına ait kimlik veya kimlik bilgilerinin kullanılması suçunda korunmak istenilen hukuksal değer, adliyenin ve kişi haklarının korunmasıdır. Başkasına ait kimlik veya kimlik bilgilerinin kullanılması suçunun faili, işlediği suç nedeniyle hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılırken kendi kimliği veya kimlik bilgisi yerine başkasına ait kimlik veya kimlik bilgisinin kullanan kimsedir. Diğer bir anlatımla fail, kendisi hakkında işlediği suç nedeniyle soruşturma yürütülen ve şüpheli konumunda olan bir kimse veya hakkında kovuşturma yürütülen ve sanık konumunda bulunan kimsedir. Başkasına ait kimlik veya kimlik bilgilerinin kullanılması suçunun mağduru, adliyedir. Geniş anlamda ise fail tarafından hakkında gerçek dışı hukuka aykırı bir fiil isnat edilen masum kişidir. Başkasına ait kimlik veya kimlik bilgilerinin kullanılması suçunun maddi unsuru, işlediği bir suç nedeniyle kendisi hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılmasını engellemek amacıyla başkasına ait kimlik veya kimlik bilgilerini kullanmaktır. Başkasına ait kimlik veya kimlik bilgilerinin kullanılması \’savunma hakkı\’ kapsamına girmez. Zira savunma hakkı, isnat olunan suç ve olaya ilişkin olarak tanınmış olup kimlik açısından böyle bir hak söz konusu değildir. Soruşturma ve kovuşturma makamları önünde kimliği konusunda yalan beyanda bulunan şüpheli ya da sanığın eylemi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 206. maddesindeki suçu oluşturur. Eğer şüpheli ya da sanık başkasına ait kimlik veya kimlik bilgilerini verirse, bu durumda 268. maddesi delaletiyle 267. madde hükmüne göre cezalandırılacaktır. Failin, işlediği veya işlemediği bir suç nedeniyle hayali bir kimsenin kimlik bilgilerini vermesi ya da işlemediği bir suç dolayısıyla yürütülen soruşturma ve kovuşturmada şüpheli veya sanık sıfatıyla ifadesine başvurulurken başkasına ait kimlik veya kimlik bilgilerini vermesi durumlarında 268. madde hükmü uygulanmaz. Bu durumda eylem 206. maddedeki resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyan suçunu oluşturur. Dosyada mevcut, 26/11/2010 tarihli olay tutanağı, …\’un beyanları ve tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde, sanık …\’un olay günü kendi sevk ve idaresi altındaki …. plaka sayılı aracı ile yanında … olduğu halde aşırı derecede alkollü olarak trafikte seyir halinde iken, aracın …. İş Merkezi otoparkına gireceği esnada güvenlik güçleri tarafından durdurulduğu, direksiyon başında sanık …\’un bulunduğu, … savunmasında her ne kadar aracı …\’un kullandığını beyan etmiş ise de, direksiyon başında bizzat sanığın yakalanması ve tutanak tutulması karşısında, sanığın beyanlarının savunma hakkı kapsamında kaldığı, müsnet suçun unsurlarının oluşmadığı ve sanığın beraatine karar verilmesi gerektiği\” düşüncesiyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Özel Dairece, 04.02.2014 gün ve 8853-1338 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay - [Ruhsatsız İnşaat Yapma ve İmar Kirliliğine Neden Olma Suçunda Cezanın Belirlenmesi](https://kayseriavukat.org.tr/ruhsatsiz-insaat-yapma-sucu-ve-cezasi/): Ruhsatsız İnşaat Yapma ve İmar Kirliliğine Neden Olma Suçunda Cezanın Belirlenmesi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2014/132 Karar No: 2018/163 Karar Tarihi: 10.04.2018 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 4. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi İmar kirliliğine neden olma suçundan sanık …’ün 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 184/1, 62 ve 53. maddeleri uyarınca 2 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin Bursa 12. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 10.09.2009 tarihli ve 680-990 sayılı hükmün, sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 4. Ceza Dairesince 21.11.2012 tarih ve 3576-26346 sayı ile onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 29.03.2013 tarih ve 14919 sayı ile; “… Suça konu yapının ne zaman yapıldığı keşif yapılarak tespit edilmediğinden yerel mahkeme kararı eksik araştırma sonucu verilmiştir. Sanık temyiz dilekçesinde binanın ilk iki katını 2004 yılının nisan ve ağustos aylarında inşa ettiğini belirtmiştir. Teşdit sebebi olarak gösterilmesi nedeniyle binanın katlarının ne zaman yapıldığı önem arz etmektedir. Sanık hakkında tayin edilen cezanın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 61 ve 3. maddelerindeki kıstaslara uygun olarak belirlenmediği düşünülmektedir. Zira sanığın savunmasında belirttiği bir durum gerekçe gösterilip, teşdit uygulanması gerektiği belirtilerek hüküm bozulmuştur. Kat sayısına göre teşdit uygulaması çok sayıda kata veya geniş bir alana sahip binalar bakımından geçerliliğini yitirecektir. 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 32. maddesi ‘Bu Kanun hükümlerine göre ruhsat alınmadan yapılabilecek yapılar hariç; ruhsat alınmadan yapıya başlandığı veya ruhsat ve eklerine aykırı yapı yapıldığı ilgili idarece tespiti, fenni mesulce (…) tespiti ve ihbarı veya herhangi bir şekilde bu duruma muttali olunması üzerine, belediye veya valiliklerce o andaki inşaat durumu tespit edilir. Yapı mühürlenerek inşaat derhal durdurulur. Durdurma, yapı tatil zaptının yapı yerine asılmasıyla yapı sahibine tebliğ edilmiş sayılır. Bu tebligatın bir nüshası da muhtara bırakılır. Bu tarihten itibaren en çok bir ay içinde yapı sahibi, yapısını ruhsata uygun hale getirerek veya ruhsat alarak, belediyeden veya valilikten mühürün kaldırılmasını ister. Ruhsata aykırılık olan yapıda, bu aykırılığın giderilmiş olduğu veya ruhsat alındığı ve yapının bu ruhsata uygunluğu, inceleme sonunda anlaşılırsa, mühür, belediye veya valilikçe kaldırılır ve inşaatın devamına izin verilir. Aksi takdirde, ruhsat iptal edilir, ruhsata aykırı veya ruhsatsız yapılan bina, belediye encümeni veya il idare kurulu kararını müteakip, belediye veya valilikçe yıktırılır ve masrafı yapı sahibinden tahsil edilir.’ düzenlemesine yer vererek İdarenin ruhsatsız yapılara ilişkin sahip olduğu görev ve yetkilere vurgu yapmaktadır. Somut olayda, İdare kanunun kendisine vermiş olduğu bu açık görev ve yetkiyi kullanmamıştır. Anılan yetki zamanında kullanılmış ve verilen görevin gereği yerine getirilmiş olsaydı, binanın inşası daha temelden engellenmiş olacaktı. Sanığın belki tüm malvarlığını kullanarak inşa ettiği binanın yıkılması hakkaniyete uygun olmadığı gibi milli ekonomiye de zarar verecektir. İdareler bir takım mülahazalar ile ruhsatsız yapıları yıkmamakta, yargı organlarını da yerine getirmedikleri bu görevleri için araç olarak kullanmaktadırlar. Bu nedenlerle sanık hakkında belirlenen cezanın yerinde olmadığı” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu‘nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 4. Ceza Dairesince, 16.01.2014 tarih ve 15238-1005 sayı ile; itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanık hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 184. maddesinin 1. fıkrasında 1 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası öngörülen imar kirliliğine neden olma suçundan, temel hürriyeti bağlayıcı cezanın alt sınırdan uzaklaşılarak tayin edilmesinin isabetli olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; 19.06.2008 tarihli yapı tespit ve tatil zaptına göre; belediye sınırları içerisinde hisseli kadastral parsel üzerinde ruhsatsız olarak “zemin+ 3 katlı” betonarme karkas inşaatın yapıldığı, 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 32. maddesi uyarınca yapının tatil edilerek mühürlendiği, Yapı sahibi olduğu tespit edilen sanık … hakkında suç duyurusunda bulunulması üzerine soruşturmanın başladığı, 24.06.2008 tarih ve 282 sayılı Encümen kararı ile; mühürlenerek durdurulan inşaatın hisseli parsel içerisinde kalması, revizyon imar plan çalışmalarının devam etmesi ve tapu sicil işlemlerine geçilememesi nedenleriyle sanığa 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 42. maddesi uyarınca 4.150 TL para cezası verilmesine karar verildiği, … İmar ve Şehircilik Müdürlüğünün 20.05.2009 tarihli yazısı ile ekli imar planı örneğine göre; 2775 ada 33 parsel üzerinde bulunmasına karşın yapı tespit ve tatil zaptında 2775 ada 34 parsel üzerinde bulunduğu belirtilen suça konu taşınmazın belediye sınırları dâhilinde kaldığı ve özel imar rejimine tabi yerlerden olmadığı, inşaatın yapı ruhsatının bulunmadığı ve imar planına uygun hâle getirilmediği, Anlaşılmaktadır. Sanık …; 2008 yılının haziran ayında hissedarı olduğu taşınmaz üzerinde ruhsat almadan inşaat yapmaya başladığını, hâlihazırda zemin ve üç kattan ibaret binanın kaba inşaatını bitirdiğini, elektrik ve su aboneliği almadığını, çocuk sayısının fazla olması ve kirada oturması nedenleriyle ruhsat almaksızın inşaata başladığını, ruhsatsız inşaat yapmanın suç olduğunu bilmediğini, zira etrafındaki herkesin bu şekilde bina yaptığını savunmuştur. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 184. maddesinin 1. fıkrasında düzenlenen imar kirliliğine neden olma suçu, 1 yıldan 5 yıla kadar hapis cezasını gerektirecek şekilde yaptırıma bağlanmıştır. Temel cezanın belirlenmesine ilişkin ilkeler ise Türk Ceza Kanunu’nun 61. maddesinin 1. fıkrasında düzenlenmiştir; “(1) Hâkim, somut olayda; a) Suçun işleniş biçimini, b) Suçun işlenmesinde kullanılan araçları, c) Suçun işlendiği zaman ve yeri, d) Suçun konusunun önem ve değerini, e) Meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığını, f) Failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığını, g) Failin güttüğü amaç ve saiki, Göz önünde bulundurarak, işlenen suçun kanuni tanımında öngörülen cezanın alt ve üst sınırı arasında temel cezayı belirler.” 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun “Adalet ve kanun önünde eşitlik ilkesi” başlıklı 3. maddesinin 1. fıkrasındaki, “Suç işleyen kişi hakkında işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunur.” biçimindeki hüküm ile de, işlenen fiil ile hükmolunan ceza ve güvenlik tedbirleri arasında “orantı” bulunması gerektiği vurgulanmıştır. Kanun koyucu, cezaların kişiselleştirilmesinin sağlanması bakımından hâkime, olayın özelliği ve işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı bir şekilde gerekçesini göstererek iki sınır arasında temel cezayı belirleme yetki ve görevi yüklemiştir. Hâkimin temel cezayı belirlerken dayandığı gerekçenin, TCK’nın 61. maddesinin 1. fıkrasına uygun olarak suçun işleniş biçimi, işlenmesinde kullanılan araçlar, işlendiği zaman ve yer, suç konusunun önem ve değeri, meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığı, failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığı, failin güttüğü amaç ve saiki ile ilgili, dosyaya yansıyan bilgi ve belgelerin isabetle - [Avukatın Hapis Hakkı: İcra Dosyasına Yatan Parayı Tahsil Ederek Vekâlet Ücretini Mahsup Etmesi](https://kayseriavukat.org.tr/avukatin-hapis-hakki-ve-ahzu-kabz-yetkisi/): Avukatın Hapis Hakkı 1136 sayılı Avukatlık Kanunu Avukatın hapis hakkı ve avukatlık ücretinin rüçhanlı bulunması – Madde 166 Avukat, müvekkili tarafından verilen veya onun namına aldığı malları, parayı ve diğer her türlü kıymetleri, avukatlık ücreti ve giderin ödenmesine kadar, kendi alacağı nispetinde elinde tutabilir. Avukat, sözleşme ile kararlaştırılan ve hakim tarafından takdir olunan ücretinden dolayı, kendi çalışması sonucunda müvekkilin muhafaza ettiği veya kazandığı mallar ve davadaki diğer taraftan ilam gereğince tahsil edilecek para yahut alınacak mallar üzerinde diğer alacaklılara nazaran rüçhan hakkını haizdir. Rüçhan hakkı, vekaletnamenin düzenlenme tarihine, vekaletname umumi ise iş sahibi adına ücret konusu işten dolayı ilk yapılan resmi baş vurma tarihine göre sıra alır. İş sahibinin iflası halinde avukatın vekâlet ücreti alacağı da rüçhanlıdır. Ancak, 9.6.1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflâs Kanununun 206 ncı maddesinin birinci fıkrası hükmü saklıdır. Bir ilamın cebri icra yoluyla infazına girişildiğinde, icra dairesi, takip talebinde bulunan tarafın ilamda adı yazılı olan avukatına, icra emri ile aynı zamanda düzenliyeceği bir bildiriyi, gideri takip talebinde bulunandan alınmak suretiyle, derhal tebliğ eder. Bu bildiri tebliğ edilmedikçe icranın sonraki safhalarına geçilemez. Avukata yapılacak tebliğin giderleri hakkında 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 59. maddesi hükmü uygulanır. Avukatın ölümü halinde, mirasçılarına intikal eden avukatlık ücreti alacakları da, avukat alacakları gibi rüçhanlıdır. Şu kadar ki, üçüncü fıkrada yazılı bildirim zorunluğu bu kimseler hakkında uygulanmaz. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Güveni kötüye kullanma – Madde 155 (1) Başkasına ait olup da, muhafaza etmek veya belirli bir şekilde kullanmak üzere zilyedliği kendisine devredilmiş olan mal üzerinde, kendisinin veya başkasının yararına olarak, zilyedliğin devri amacı dışında tasarrufta bulunan veya bu devir olgusunu inkar eden kişi, şikayet üzerine, altı aydan iki yıla kadar hapis ve adlî para cezası ile cezalandırılır. (2) Suçun, meslek ve sanat, ticaret veya hizmet ilişkisinin ya da hangi nedenden doğmuş olursa olsun, başkasının mallarını idare etmek yetkisinin gereği olarak tevdi ve teslim edilmiş eşya hakkında işlenmesi halinde, bir yıldan yedi yıla kadar hapis ve üçbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. Görevi kötüye kullanma – Madde 257 (1) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan haller dışında, görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir menfaat sağlayan kamu görevlisi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan haller dışında, görevinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme göstererek, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir menfaat sağlayan kamu görevlisi, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Avukatın Hapis Hakkı ve Ahzu Kabz Yetkisi: İcra Dosyasına Yatan Parayı Tahsil Ederek Vekâlet Ücretini Mahsup Etmesi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2014/131 Karar No: 2017/521 Karar Tarihi: 05.12.2017 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 4. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi İçtihat Metni Görevi kötüye kullanma suçundan sanık …\’ın beraatine ilişkin İzmir 7. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 28.05.2009 gün ve 343-132 sayılı hükmün, katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 4. Ceza Dairesince 06.11.2012 gün ve 1734-23195 sayı ile onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 16.01.2013 gün ve 261336 sayı ile; “…Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 14.06.2011 gün ve 14-121 sayılı kararında da ayrıntılı olarak açıklandığı üzere güveni kötüye kullanma suçu, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 155. maddesinde düzenlenmiştir. Bu düzenleme uyarınca \’Başkasına ait olup da, muhafaza etmek veya belirli bir şekilde kullanmak üzere zilyedliği kendisine devredilmiş olan mal üzerinde, kendisinin veya başkasının yararına olarak, zilyedliğin devri amacı dışında tasarrufta bulunan veya bu devir olgusunu inkâr eden kişi, şikâyet üzerine, altı aydan iki yıla kadar hapis ve adlî para cezası ile cezalandırılır. Suçun, meslek ve sanat, ticaret veya hizmet ilişkisinin ya da hangi nedenden doğmuş olursa olsun, başkasının mallarını idare etmek yetkisinin gereği olarak tevdi ve teslim edilmiş eşya hakkında işlenmesi hâlinde, bir yıldan yedi yıla kadar hapis ve üçbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur\’. Görüldüğü üzere, güveni kötüye kullanma suçunun ön şartı, suça konu olan malın; faile, geri verilmek veya belirli bir şekilde kullanılmak üzere tevdi veya teslim edilmiş olmasıdır. Bu suçun konusunu ancak taşınabilir nitelikteki mallar oluşturmaktadır, suçun oluşabilmesi için suça konu malın zilyetliğinin, mağdurun açık rızasıyla ve tevdi veya teslim yoluyla intikal etmesi ve tevdi yahut teslimin, muhafaza ya da belirli bir şekilde kullanma amacıyla yapılmış olması gerekir. Mağdurun bu yönde açık bir rızasının bulunmaması hâlinde hırsızlık, hileli hareketlerle teslimin sağlanması durumunda ise dolandırıcılık suçu söz konusu olabilecektir. Tevdiin bizzat mağdur tarafından yapılmış olmasına gerek yoktur. Mağdurun rızasıyla, ancak onun yetkilendirdiği başka birisi tarafından gerçekleştirilmesi de olanaklıdır. Mağdur ile fail arasında söz konusu malın mülkiyetinin devrine ilişkin bir sözleşmenin bulunması durumunda güveni kötüye kullanma suçundan bahsedilmesi olanaksızdır. Bu suçun meslek, sanat, ticaret veya hizmet ilişkisinin ya da hangi nedenden doğmuş olursa olsun, başkasının mallarını idare etmek yetkisinin gereği olarak tevdi ve teslim edilmiş eşya hakkında işlenmesi hâlinde, suçun nitelikli hâli gündeme gelecektir. Somut olaya gelince; İzmir 11. Noterliğinin 12.05.2005 tarih ve 11861 yevmiye numaralı ahzu kabz yetkisi içermeyen genel vekaletnamesi uyarınca, katılan İzmir Büyük Şehir Belediyesi Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğünün sözleşmeli vekili olan İzmir Barosu avukatlarından sanık …\’ın, müvekkili İzsu Genel Müdürlüğünce, Gediz Elektrik Dağıtım A.Ş. İzmir Müessese Müdürlüğüne açılan İzmir 6. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2005/290 esas sayılı menfi tespit davasında katılanı kurum avukatı ile birlikte temsil ettiği, mahkemece 24.11.2005 gün ve 290-479 sayı ile; davacının 1.776.945,77 Lira ve eklerinden davalıya borçlu olmadığının tespitine, eksik kalan 71.966.271,58 Lira karar ve ilam harcının davalıdan alınmasına, davacı tarafından yapılan 24.008 Lira tutarındaki giderler ile, davacı kendisini bir vekil ile temsil ettirdiğinden takdir edilen 39.976.945,77 Lira vekalet ücretinin davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verildiği, kararın davalı Gediz A.Ş. vekilince temyizi üzerine Yargıtay 19. Hukuk Dairesince 25.09.2006 gün ve 905-8735 sayı ile onandığı, davalı vekilinin karar düzeltme isteminin aynı Dairenin 21.05.2007 tarihli kararı ile reddedildiği, mahkemenin bu kararının yerine getirilmesi için katılan İzsu Genel Müdürlüğü avukatı olan sanığın 31.01.2007 tarihinde İzmir 22. İcra Müdürlüğünün 2007/4204 esas sayılı dosyası ile icra takibine başladığı, borçlu Gediz A.Ş. tarafından anılan borç nedeniyle 19.02.2007 tarihinde icra müdürlüğü hesabına 165.261,82 Lira ödeme yapıldığı, alacaklı vekili sanık tarafından 26.02.2007 günü 22. İcra Müdürlüğünün 2007/4204 esas sayılı dosyasından - [İhraç Edilen Hakimin Avukatlığa Kabulü Talebi Ceza Kovuşturması Nedeniyle Reddedilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/ihrac-edilen-hakimin-avukatliga-kabulu/): İhraç Edilen Hakimin Avukatlığa Kabulü Talebi Ceza Kovuşturması Nedeniyle Reddedilebilir mi 1136 sayılı Avukatlık Kanunu Avukatlığa kabul şartları – Madde 3 Avukatlık mesleğine kabul edilebilmek için : a) Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak, b) Türk hukuk fakültelerinden birinden mezun olmak veya yabancı memleket hukuk fakültesinden mezun olup da Türkiye hukuk fakülteleri programlarına göre noksan kalan derslerden başarılı sınav vermiş bulunmak, c) Avukatlık stajını tamamlayarak staj bitim belgesi almış bulunmak, d) (Mülga: 28/11/2006-5558/1 md.) e) Levhasına yazılmak istenen baro bölgesinde ikametgahı bulunmak, f) Bu Kanuna göre avukatlığa engel bir hali olmamak gerekir. Avukatlığa kabulde engeller -Madde 5 Aşağıda yazılı durumlardan birinin varlığı halinde, avukatlık mesleğine kabul istemi reddolunur: a) (Değişik : 23/1/2008-5728/326 md.) Türk Ceza Kanununun 53 üncü maddesinde belirtilen süreler geçmiş olsa bile; kasten işlenen bir suçtan dolayı iki yıldan fazla süreyle hapis cezasına ya da Devletin güvenliğine karşı suçlar, Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar, (…)(1) zimmet, irtikâp, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, güveni kötüye kullanma, hileli iflas, ihaleye fesat karıştırma, edimin ifasına fesat karıştırma, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama veya kaçakçılık suçlarından mahkûm olmak, b) (Değişik: 22/1/1986 – 3256/2 md.) Kesinleşmiş bir disiplin kararı sonucunda hakim, memur veya avukat olma niteliğini kaybetmiş olmak, c) (İptal: Anayasa Mahkemesi’nin 28/2/2013 tarihli ve E.: 2012/116, K.: 2013/32 sayılı Kararı ile.) d) Avukatlık mesleği ile birleşemiyen bir işle uğraşmak, e) Mahkeme kararı ile kısıtlanmış olmak, f) İflas etmiş olup da itibarı iade edilmemiş bulunmak (Taksiratlı ve hileli müflisler itibarları iade edilmiş olsa dahi kabul olunmazlar), g) Hakkında aciz vesikası verilmiş olup da bunu kaldırmamış bulunmak, h) Avukatlığı sürekli olarak gereği gibi yapmaya engel vücut veya akılca malul olmak. Birinci fıkranın (a) bendinde sayılan yüz kazırtıcı suçlardan biri ile hüküm giymiş olanların cezası ertelenmiş, paraya çevrilmiş veya affa uğramış olsa da avukatlığa kabul edilmezler. Adayın birinci fıkranın (a) bendinde yazılı cezalardan birini gerektiren bir suçtan dolayı hakkında kamu davası açılmış olması halinde, avukatlığa alınması isteği hakkındaki kararın bu kovuşturmanın sonuna kadar bekletilmesine karar verilebilir. Şu kadar ki, ceza kovuşturmasının sonucu ne olursa olsun avukatlığa kabul isteğinin geri çevrilmesi gereken hallerde, sonuç beklenmeden istek karara bağlanır. İhraç Edilen Hakimin Avukatlığa Kabulü Talebi Devam Eden Ceza Kovuşturması Nedeniyle Reddedilebilir mi Anayasa Mahkemesi Kararı – Bireysel Başvuru B.S. BAŞVURUSU Başvuru Numarası: 2020/8344 Karar Tarihi: 26/7/2022 R.G. Tarih ve Sayı: 6/10/2022 – 31975 I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, baro levhasına yazılma işlemine ilişkin iptal davasında masumiyet karinesinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 5/3/2020 tarihinde yapılmıştır. 3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. 4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. 6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. 7. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. III. OLAY VE OLGULAR A. Genel Bilgiler, Olağanüstü Hâl İlanı ve Bu Süreçte Uygulanan Tedbirler 8. Başvuruya konu olaylara ilişkin genel bilgiler ile olağanüstü hâl ilanı ve bu süreçte uygulanan tedbirler için bkz. M.B. [GK], B. No: 2018/37392, 23/7/2020, §§ 11-19. B. Başvuru Konusu Olaya ilişkin Süreç 9. Başvurucu, Ceyhan hâkimi olarak görev yapmakta iken Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) Genel Kurulunun 31/8/2016 tarihli kararıyla Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) ile bağlantısı bulunduğu gerekçesiyle 23/7/2016 tarihli ve 29779 sayılı Resmî Gazete\’de yayımlanan 667 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararname\’nin 3. maddesine dayanılarak meslekten çıkarılmıştır. 10. Başvurucu, baro levhasına avukat olarak yazılma talebiyle 14/3/2018 tarihinde Gaziantep Barosuna (Baro) başvurmuştur. Başvurucunun talebi, Baro Yönetim Kurulunun 5/4/2018 tarihli kararıyla reddedilmiştir. 11. Başvurucu, Baro tarafından talebinin reddedilmesi üzerine anılan karara karşı 9/5/2018 tarihinde Türkiye Barolar Birliğine (TBB) itiraz etmiştir. TBB Yönetim Kurulu 1/6/2018 tarihli kararı ile itiraza konu Baro kararını uygun bulmuş ve başvurucunun itirazını reddetmiştir. İtirazın reddine ilişkin kararda, başvurucu hakkında Adana 12. Ağır Ceza Mahkemesinde (Ceza Mahkemesi) FETÖ/PDY\’ye üye olma suçundan kamu davası açıldığı belirtilmiştir. Başvurucuya isnat edilen suçun 19/3/1969 tarihli ve 1136 sayılı Avukatlık Kanunu\’nun 5. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde belirtilen avukatlığa kabulde engel hâllerden olduğu gerekçesiyle itirazın reddedilmesi gerektiği ifade edilmiştir. 12. TBB\’nin söz konusu kararı Bakanlığın 11/8/2018 tarihli kararıyla uygun bulunmuştur. Kararda, TBB kararında belirtilen gerekçelerin yanı sıra başvurucunun meslekten çıkarıldığı ve başvurucu hakkında HSYK\’da disiplin dosyasının bulunduğu vurgulanmıştır. 13. Başvurucu, baro levhasına yazılma isteminin reddedilmesi işleminin iptali talebiyle 2/11/2018 tarihinde Ankara 2. İdare Mahkemesinde (İdare Mahkeme) TBB ve Bakanlık aleyhine iptal davası açmıştır. Dava dilekçesinde başvurucu; itirazının reddedildiği TBB kararının hukuka aykırı olduğuna, gerekçe olarak dayanılan 1136 sayılı Avukatlık Kanunu\’nun 5. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde söz konusu suçlardan mahkûmiyet şartının arandığına dikkat çekmiştir. Başvurucu, hakkında verilmiş bir mahkûmiyet kararı olmamasına rağmen ön yargı ile hareket edilerek verilen kararda ceza yargılamasına yönelik süreçle ilgili olarak adli mercilerden önce yargılama yapılıp karar verildiğini ifade etmiştir. 14. İdare Mahkemesi 28/6/2019 tarihinde davanın reddine karar vermiştir. Karar gerekçesinde, başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan yargılandığı Ceza Mahkemesi tarafından 7/2/2019 tarihinde 8 yıl 1 ay 15 gün hapis cezasına mahkûm edildiği ve kararın istinaf aşamasında olduğu belirtilmiştir. Başvurucu hakkında belirtilen bu sürecin 1136 sayılı Avukatlık Kanunu\’na göre avukatlığa kabule engel olan durumlar arasında olduğu ifade edilmiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir: \”… Bu durumda, davacının Adana 12. Ağır Ceza Mahkemesinin E:2017/94 sayısında görülen ceza yargılamasında \’Silahlı Terör Örgütüne Üye Olmak\’ suçundan 8 yıl 1 ay 15 hapis cezasına mahkum edilmesi nedeniyle 1136 sayılı Avukatlık Kanunu\’nun \’avukatlığa kabulde engeller\’ arasında sayılan 5/1-(a) maddesindeki şartı taşımadığından, Ankara Barosu nezdinde staj listesine yazılma talebinin reddine ilişkin Gaziantep Barosunun05.04.2018 tarih ve 16 sayılı kararına karşı yapılan itirazın reddine ilişkin Türkiye Barolar Birliğinin 01.06.2018 tarih ve 2018/571 sayılı kararında hukuka aykırılık bulunmamıştır…\” 15. Başvurucunun istinaf başvurusu Ankara Bölge İdare Mahkemesi 12. İdari Dava Dairesinin 9/1/2020 tarihli kararıyla reddedilmiştir. 16. Nihai karar 4/2/2020 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. 17. Başvurucu 5/3/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. C. Başvurucu Hakkındaki Ceza Yargılamasına İlişkin Süreç 18. Başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan yargılandığı Ceza Mahkemesi tarafından 7/2/2019 tarihli kararla 8 yıl 1 ay 15 gün hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmiştir. Adana Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi tarafından yapılan istinaf incelemesi sonucunda - [Kamu Davasına Katılma: Mağdur ve Katılanlara Karar Tebliğ Edilmeden Temyiz İncelemesi Yapılabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/kamu-davasina-katilma/): Kamu Davasına Katılma 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu Kamu davasına katılma – Madde 237 (1) Mağdur, suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişiler ile malen sorumlu olanlar, ilk derece mahkemesindeki kovuşturma evresinin her aşamasında hüküm verilinceye kadar şikâyetçi olduklarını bildirerek kamu davasına katılabilirler. (2) Kanun yolu muhakemesinde davaya katılma isteğinde bulunulamaz. Ancak, ilk derece mahkemesinde ileri sürülüp reddolunan veya karara bağlanmayan katılma istekleri, kanun yolu başvurusunda açıkça belirtilmişse incelenip karara bağlanır. Katılma usulü – Madde 238 (1) Katılma, kamu davasının açılmasından sonra mahkemeye dilekçe verilmesi veya katılma istemini içeren sözlü başvurunun duruşma tutanağına geçirilmesi suretiyle olur. (2) Duruşma sırasında şikâyeti belirten ifade üzerine, suçtan zarar görenden davaya katılmak isteyip istemediği sorulur. (3) Cumhuriyet savcısının, sanık ve varsa müdafiinin dinlenmesinden sonra davaya katılma isteminin uygun olup olmadığına karar verilir. Suçun mağduru ile şikâyetçinin çağırılması – Madde 233 (1) Mağdur ile şikâyetçi, Cumhuriyet savcısı veya mahkeme başkanı veya hâkim tarafından çağrı kâğıdı ile çağırılıp dinlenir. Kovuşturma evresine geçildiğinde çağrı kâğıdına iddianame eklenir. Ayrıca, iddianameye ilişkin bilgiler ve duruşma tarihi; telefon, telgraf, faks, elektronik posta gibi iletişim bilgilerinin dosyada bulunması hâlinde bu araçlardan yararlanılmak suretiyle de bildirilir. (2) Bu hususta yapılacak çağrı ve zorla getirme bakımından tanıklara ilişkin hükümler uygulanır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Görevi yaptırmamak için direnme – Madde 265 (1) Kamu görevlisine karşı görevini yapmasını engellemek amacıyla, cebir veya tehdit kullanan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Suçun yargı görevi yapan kişilere karşı işlenmesi halinde, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (3) Suçun, kişinin kendisini tanınmayacak bir hale koyması suretiyle veya birden fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte biri oranında artırılır. (4) Suçun, silahla ya da var olan veya var sayılan suç örgütlerinin oluşturdukları korkutucu güçten yararlanılarak işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır. (5) Bu suçun işlenmesi sırasında kasten yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hallerinin gerçekleşmesi durumunda, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır. Kamu Davasına Katılma: Suçun Mağduru ve Katılanlara Karar Tebliğ Edilmeden Temyiz İncelemesi Yapılabilir mi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2014/44 Karar No: 2018/191 Karar Tarihi: 24.04.2018 Kararı veren Yargıtay Dairesi: Ceza Genel Kurulu Mahkemesi: İlk Derece Mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 5. Ceza Dairesi Sanık …\’nın görevi kötüye kullanma suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 257/1, 43 ve 53. maddeleri uyarınca 1 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna; görevi yaptırmamak için direnme suçundan ise beraatine ilişkin ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Yargıtay 5. Ceza Dairesince verilen 11.12.2013 gün ve 4-13 sayılı hükümlerden görevi kötüye kullanma suçundan kurulan hükmün, sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının “onama” istemli 21.01.2014 gün ve 4-13 sayılı tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Temyiz incelemesi yapan Ceza Genel Kurulunca dosya incelenip görüşülerek gereği düşünüldü: Yargıtay Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa yüklenen görevi kötüye kullanma suçunun unsurlarının oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkin ise de; öncelikle, görevi yaptırmamak için direnme suçundan açılan davada, sanığın kendilerine karşı direndiği iddia edilen ve suçun mağduru olup katılan sıfatını alabilecek durumda olmalarına rağmen tanık olarak dinlenen kişilerin yokluklarında hüküm kurulması hâlinde, gerekçeli kararın bu kişilere tebliği sağlanmadan temyiz incelemesi yapılmasının mümkün olup olmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir. İncelenen dosya kapsamına göre; Sanık …\’nın olay tarihinde birinci sınıf hâkim olduğu ve Büyükçekmece Hâkimi olarak görev yaptığı, Sanık hakkında Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu nezdinde yürütülen soruşturma sonucunda, İstanbul 20. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 13.03.2013 gün ve 56-50 sayılı son soruşturmanın açılması kararı ile görevi kötüye kullanma ve görevi yaptırmamak için direnme suçlarından kamu davası açıldığı, Anılan son soruşturmanın açılması kararında görevi yaptırmamak için direnme suçuna konu eylemin; Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığınca … ve arkadaşları hakkında yürütülen soruşturma kapsamında görevli mahkemeden alınan karar doğrultusunda örgüt liderinin kullandığı ve örgüte ait bazı delillerin saklandığı değerlendirilen … Mahallesi, … Sokak, … sayılı adrese gidildiğinde evde bulunan ve görevlilere kapıyı açan sanık …\’nın kendisini Büyükçekmece Hâkimi olarak tanıtıp kimlik belgesini göstererek evde kendisinin kaldığını söylediği, kolluk görevlilerinin arama kararını okumaya başladıkları sırada sanığın polis memurlarına \”benim hakkımda nasıl böyle soruşturma yaparsınız, ben size gösteririm, bunun hesabını sizden sorarım, bu evi ben kullanıyorum\” demesi üzerine polislerin soruşturmayı yürüten Cumhuriyet savcısı ile irtibat kurdukları ve alınan talimat üzerine arama işlemi yapmadan olay yerinden ayrıldıkları, böylelikle sanığın arama kararına konu soruşturmanın kendisi hakkında olmamasına ve koşulların varlığı hâlinde kendisi hakkında da adlî işlem yapılabilecek olmasına rağmen, polisleri tehdit ederek görevlerini yapmalarını engellediği şeklinde anlatıldığı, Özel Dairece ilk derece mahkemesi sıfatıyla yapılan yargılama sırasında, kendilerine yönelik tehdit eyleminin gerçekleştirildiği iddia edilen polis memurları … ve …\’ün tanık olarak ifadelerinin alındığı ve kendilerine sanıktan şikâyetçi olup olmadıklarının sorulmadığı, Yapılan yargılama sonucunda sanığın görevi yaptırmamak için direnme suçundan beraatine karar verildiği ve ilgili polis memurlarının yokluğunda kurulan hükmün kendilerine tebliğ edilmediği, Anlaşılmaktadır. Uyuşmazlık konusunun isabetli bir şekilde çözümlenebilmesi için görevi yaptırmamak için direnme suçu, Anayasa’nın “Hak Arama Hürriyeti” başlıklı 36. maddesi ve “Temel Hak ve Hürriyetlerin Korunması” başlıklı 40. maddesi ile 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “Kamu davasına katılma” başlıklı 237. maddesi ayrı ayrı değerlendirilmelidir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun “Millete ve Devlete Karşı Suçlar ve Son Hükümler” başlıklı dördüncü kısmının, “Kamu İdaresinin Güvenilirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar” başlıklı birinci bölümünde, “Görevi Yaptırmamak için Direnme” başlıklı 265. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “(1) Kamu görevlisine karşı görevini yapmasını engellemek amacıyla, cebir veya tehdit kullanan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Suçun yargı görevi yapan kişilere karşı işlenmesi hâlinde, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (3) Suçun, kişinin kendisini tanınmayacak bir hâle koyması suretiyle veya birden fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi hâlinde, verilecek ceza üçte biri oranında artırılır. (4) Suçun, silâhla ya da var olan veya var sayılan suç örgütlerinin oluşturdukları korkutucu güçten yararlanılarak işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır. (5) Bu suçun işlenmesi sırasında kasten yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâllerinin gerçekleşmesi durumunda, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır” Bu suçun mağduru kendisine karşı direnme eylemi gerçekleştirilen kişi veya kişilerdir. Anayasa’nın “Hak Arama Hürriyeti” başlıklı 36. maddesinde düzenlenen hükme göre; “Herkes, - [İpoteğin Paraya Çevrilmesi Yoluyla İlamlı Takibin İptali Davasında Duruşma Yapılmadan Karar Verilebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/ipotegin-paraya-cevrilmesi-takibin-iptali/): İpoteğin Paraya Çevrilmesi Yoluyla İlamlı Takibin İptali 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu Yargılama usulleri – Madde 18 İcra mahkemesine arzedilen hususlar ivedi işlerden sayılır ve bu işlerde basit yargılama usulü uygulanır. Şu kadar ki, talep ve cevaplar dilekçe ile olabileceği gibi icra mahkemesine ifade zaptettirmek suretiyle de olur. Aksine hüküm bulunmayan hâllerde icra mahkemesi, şikâyet konusu işlemi yapan icra dairesinin açıklama yapmasına ve duruşma yapılmasına gerek olup olmadığını takdir eder; duruşma yapılmasını uygun gördüğü takdirde ilgilileri en kısa zamanda duruşmaya çağırır ve gelmeseler bile gereken kararı verir. Duruşma yapılmayan işlerde icra mahkemesi, işin kendisine geldiği tarihten itibaren en geç on gün içinde kararını verir. Duruşmalar, ancak zorunluluk hâlinde ve otuz günü geçmemek üzere ertelenebilir. Borçlu cari hesap veya kısa, orta, uzun vadeli kredi şeklinde işleyen nakdi kredileri ve gayri nakdi kredileri teminen alınan ipotekler – Madde 150/ı Borçlu cari hesap veya kısa, orta, uzun vadeli kredi şeklinde işleyen nakdî veya gayrinakdi bir krediyi kullandıran tarafın ibraz ettiği ipotek akit tablosu kayıtsız ve şartsız bir para borcu ikrarını ihtiva etmese dahi, krediyi kullandıran taraf, krediyi kullanan tarafa ait cari hesabın kesilmesine veya kısa, orta, uzun vadeli kredi hesabının muaccel kılınmasına ilişkin hesap özetinin veya gayrinakdi kredinin ödenmiş olması nedeniyle tazmin talebinin veya borcun ödenmesine ilişkin ihtarın noter aracılığıyla krediyi kullanan tarafa kredi sözleşmesinde yazılı ya da ipotek akit tablosunda belirtilen adrese gönderilmek suretiyle tebliğ edildiğini veya 68/b maddesi gereğince tebliğ edilmiş sayıldığını gösteren noterden tasdikli bir sureti icra müdürüne ibraz ederse icra müdürü 149 uncu madde uyarınca işlem yapar. Şu kadar ki, krediyi kullanan tarafın hesap özetine ve borcun ödenmesine ilişkin ihtara ya da gayrinakdi kredi nedeniyle tazmin talebine, kendisine tebliğ edildiği veya 68/b maddesi gereğince tebliğ edilmiş sayıldığı tarihten itibaren sekiz gün içinde noter aracılığıyla itiraz etmiş olduğunu ispat etmek suretiyle icra mahkemesine şikâyette bulunmak hakkı saklıdır. Bu takdirde krediyi kullandıran taraf alacağını 68/b maddesi çerçevesinde diğer belgelerle ispatlayabiliyorsa, krediyi kullanan tarafın şikâyeti reddedilir. İcra mahkemesi nde yapılan inceleme sırasında, borçlu, borcun sona erdiğine veya ertelendiğine ilişkin resmî veya imzası ikrar edilmiş bir belge sunmadıkça takibin durdurulmasına karar verilemez. Hesap özetinin, tazmin talebinin veya ihtarın ipotekli taşınmaz maliki üçüncü kişiye tebliğ edilmesi veya tebliğ edilmiş sayılması Türk Medenî Kanununun 887 nci maddesinde öngörülen ödeme istemi yerine geçer. İpoteğin Paraya Çevrilmesi Yoluyla İlamlı Takibin İptali Davasında Duruşma Yapılmadan Karar Verilebilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/8-1872 Karar No: 2019/315 Karar Tarihi: 19.03.2019 Özet: Alacaklı vekilinin temyiz dilekçesi ekinde sunduğu muacceliyet ihtarına ilişkin tebliğ parçası borcu söndüren nitelikte bir belge olmasa da takip şartına ilişkin olduğu ve takip talebinde de anılan belgeye dayanıldığı gözetildiğinde, mahkemece şikâyetin mahiyeti gereği duruşma açılarak, takip şartlarının oluşup oluşmadığının re\’sen araştırılması gerektiği gibi, 10.10.2013 tarihli tensip tutanağı ile muacceliyet ihtarı tebliğ şerhi örneğinin sunulması için alacaklı vekiline verilen kesin sürenin de sonuçları hatırlatılmadığından usulüne uygun değildir. (2004 S. K. m. 18) (4721 S. K. m. 887) Dava: Taraflar arasındaki ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla ilamlı takibin iptali talebinden dolayı yapılan yargılama sonunda … İcra (Hukuk) Mahkemesince şikayetin kabulü ile şikayetçi borçlu yönünden takibin iptaline dair verilen 11.11.2013 tarihli ve 2013/638 E., 2013/784 K. sayılı karar, alacaklı vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 06.11.2014 tarihli ve 2014/1814 E., 2014/20297 K. sayılı kararı ile; “…Alacaklı tarafından başlatılan ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla takipte ipotek borçlusu olan şikayetçi … İcra Mahkemesi\’ne başvurusunda taraflarına ihtar gönderilmediğini ileri sürerek takibin iptalini talep etmiştir. İcra Mahkemesi\’nce 10.10.2013 tarihli tensip tutanağı ile alacaklıya \”davacıya muacceliyet ihtarı veya kat ihtarı gönderilmiş ise tebliğ şerhli örneğinin sunulması\” için 2 haftalık kesin süre verilmiştir. Alacaklı tarafından ipotek borçlusuna ipotek akit tablosundaki adreslerden birine gönderilen ihtar tebligatı sunulmuş ve Mahkemece 2. adrese tebligat çıkartılmadığı gerekçesiyle bu borçlu yönünden takibin iptaline evrak üzerinden karar verilmiştir. Alacaklı vekili temyiz dilekçesinde ihtarın borçlunun ipotek akit tablosunda yer alan 2. adresinde bizzat tebliğ edildiğini ileri sürerek tebligat örneğini sunmuştur. 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu\’nun 18/2. maddesinde \”Aksine hüküm bulunmayan hallerde icra mahkemesi, şikayet konusu işlemi yapan icra dairesinin açıklama yapmasına ve duruşma yapılmasına gerek olmadığını takdir eder, duruşma yapılmasını uygun gördüğü takdirde ilgilileri en kısa zamanda duruşmaya çağırır ve gelmeseler bile gereken kararı verir.\” hükmüne yer verilmiştir. Mahkemece, İcra ve İflas Kanunu\’nun 18/2 maddesi uyarınca duruşma açılarak ve deliller toplanarak uyuşmazlığın esasını tespit ederek sonuca gitmesi gerekirken evrak üzerinden karar verilmesi isabetsiz olduğu gibi, tensip ara kararı ile 2 hafta kesin mehil verilmişse de kesin mehilin sonuçları hatırlatılmamış ve sonuçları gösterilmemiş olduğundan kesin mehilin gereği yerine getirilmediğinin kabulü ile yazılı şekilde karar verilmesi de isabetsizdir…” gerekçesi ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: İstem, ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla ilamlı takibin iptaline ilişkindir. Borçlu vekili; müvekkili aleyhine İstanbul 10. İcra Müdürlüğünün 2010/3479 E. sayılı icra takip dosyasında ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla ilamlı takip başlatıldığını, müvekkilinin ipotekli taşınmaz maliki üçüncü kişi olduğunu, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu\’nun 887. maddesi uyarınca müvekkiline usulüne uygun muacceliyet ihtarı tebliğ edilmediğini ileri sürerek takibin iptaline karar verilmesini talep etmiştir. Alacaklı vekili; cevap dilekçesi ekinde sundukları ihtarnameden anlaşılacağı üzere, şikâyetçi borçluya muacceliyet ihtarının tebliğ edildiğini beyan ederek şikâyetin reddini savunmuştur. Yerel Mahkemece; ipotekli taşınmaz maliki üçüncü kişiye muacceliyet ihtarının gönderilmesinin zorunlu olduğu, ipotek akit tablosunda şikâyetçi borçlunun iki adet adresinin bulunduğu, Üsküdar adresine gönderilen muacceliyet ihtarı tebligatının iade edildiği, alacaklı tarafından bilinen doğru adrese muacceliyet ihtarının tebliğ edilmeksizin icra takibine başlandığı gerekçesiyle şikâyetçi borçlu yönünden takibin iptaline karar verilmiştir. Alacaklı vekilinin temyiz itirazları üzerine Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde gösterilen nedenlerle yerel mahkeme kararı bozulmuştur. Yerel Mahkemece önceki gerekçelere ek olarak; Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 2009/9-586 E, ve 2010/31 K sayılı 27.01.2010 tarihli kararında belirtildiği üzere temyiz aşamasında dava konusu borcu söndüren nitelikte bir belge verilmiş ise bu belge üzerinde gerekli incelemenin yapılabileceği, yargılama aşamasında dayanılıp sunulmayan delillerin temyiz veya karar düzeltme aşamasında sunulamayacağı, sunulmuş olsalar bile bu aşamalardaki incelemeler sırasında dikkate alınamayacağı, somut olayda ise Daire tarafından temyiz aşamasında ileri sürülen delilin dikkate alındığı ve bu çerçevede inceleme yapıldığı, borçlu vekilinin başvurusunun şikâyet mahiyetinde olması - [Basit Yargılama Usulüne Tabi Şikayet ve İstihkak Davası Terditli Olarak Açılabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/terditli-sikayet-ve-istihkak-davasi/): Şikayet ve İstihkak Davasının Terditli Olarak Açılması 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu Şikayet ve şartlar – Madde 16 Kanunun hallini mahkemeye bıraktığı hususlar müstesna olmak üzere İcra ve İflas dairelerinin yaptığı muameleler hakkında kanuna muhalif olmasından veya hadiseye uygun bulunmamasından dolayı icra mahkemesine şikayet olunabilir. Şikayet bu muamelelerin öğrenildiği tarihten yedi gün içinde yapılır. Bir hakkın yerine getirilmemesinden veya sebepsiz sürüncemede bırakılmasından dolayı her zaman şikayet olunabilir. Şikayet üzerine yapılacak muameleler – Madde 17 Şikayet icra mahkemesince, kabul edilirse şikayet olunan muamele ya bozulur, yahut düzeltilir. Memurun sebepsiz yapmadığı veya geciktirdiği işlerin icrası emrolunur. Yargılama usulleri – Madde 18 İcra mahkemesine arzedilen hususlar ivedi işlerden sayılır ve bu işlerde basit yargılama usulü uygulanır. Şu kadar ki, talep ve cevaplar dilekçe ile olabileceği gibi icra mahkemesine ifade zaptettirmek suretiyle de olur. Aksine hüküm bulunmayan hâllerde icra mahkemesi, şikâyet konusu işlemi yapan icra dairesinin açıklama yapmasına ve duruşma yapılmasına gerek  olup  olmadığını  takdir eder; duruşma yapılmasını uygun gördüğü takdirde ilgilileri en kısa zamanda duruşmaya çağırır ve gelmeseler bile gereken kararı verir. Duruşma yapılmayan işlerde icra mahkemesi, işin kendisine geldiği tarihten itibaren en geç on gün içinde kararını verir. Duruşmalar, ancak zorunluluk hâlinde ve otuz günü geçmemek üzere ertelenebilir. Üçüncü şahsın istihkak iddiası – Madde 97 İstihkak iddiasına karşı alacaklı veya borçlu tarafından itiraz edilirse, icra memuru dosyayı hemen icra mahkemesine verir. İcra mahkemesi, dosya üzerinde veya lüzum görürse ilgilileri davet ederek mürafaa ile yapacağı inceleme neticesinde varacağı kanaate göre takibin devamına veya talikıne karar verir. İstihkak davasının sırf satışı geri bırakmak gayesiyle kötüye kullanıldığını kabul etmek için ciddi sebepler bulunduğu takdirde icra mahkemesi takibin talikı talebini reddeder. Takibin talikıne karar verilirse, haksız çıktığı takdirde alacaklının muhtemel zararına karşı davacıdan 36 ncı maddede gösterilen teminat alınır. Teminatın cins ve miktarı mevcut delillerin mahiyetine göre takdir olunur. Takibin devamına dair verilen icra mahkemesi kararı kesindir. Üçüncü şahıs, icra mahkemesi kararının tefhim veya tebliğinden itibaren yedi gün içinde icra mahkemesinde istihkak davası açmaya mecburdur. Bu müddet zarfında dava edilmediği takdirde üçüncü şahıs alacaklıya karşı iddiasından vazgeçmiş sayılır. Kiralanan taşınmaz veya gemilerdeki hapis hakkına tabi eşya ile ilgili istihkak davaları Borçlar Kanununun 268 inci maddesinin 1 inci fıkrasında yazılı hükümlere uygun olmadıkça talik emri verilemez. Dava esnasında 106 ncı maddedeki müddetler cereyan etmez. Yukardaki hükümler dairesinde kendisine istihkak talebinde bulunmak imkanı verilmemiş olan üçüncü şahıs, haczedilen şey hakkında veya satılıp da bedeli henüz alacaklıya verilmemişse bedeli hakkında, hacze ıttıla tarihinden itibaren yedi gün içinde, icra mahkemesinde istihkak davası açabilir. Aksi takdirde aynı takipte bu iddiayı ileri sürmek hakkını kaybeder. Bu halde davacının talebi üzerine icra hakimi takibin talik edilip edilmemesi hakkında yukardaki hükümler dairesinde acele karar vermeye mecburdur. Bu karar diğer taraf dinlenmeksizin de verilebilir. İstihkak davası neticelenmeden mahcuz mal paraya çevrilmiş bulunursa icra hakimi işbu bedelin yargılama neticesine kadar ödenmemesi veya teminat karşılığında veya halin icabına göre teminatsız derhal alacaklıya verilmesi hususunda ayrıca karar verir. İstihkak davasına umumi hükümler dairesinde ve basit yargılama usulüne göre bakılır. Mahcuz eşya ile ilgili olarak icra memuruna dermeyan edilen iddiada üçüncü şahıs ve borçlunun birleşmeleri alacaklıya müessir değildir. Üçüncü şahsın bu iddiasını ispat etmesi lazımdır. Ancak üçüncü şahsın mahcuz eşyanın kendisinin mülkü veya kendisine merhun olduğu hakkındaki iddiasının borçlu tarafından kabulü kendi aleyhine delil teşkil eder ve ileride bu ikrara aykırı hiçbir iddiada bulunamaz. İstihkak davası üzerine takibin talikine karar verilip de neticede dava reddolunursa alacaklının alacağından bu dava dolayısıyla istifası geciken miktarın yüzde yirmisinden aşağı olmamak üzere davacıdan tazminat alınmasına hükmolunur. Davanın reddi hakkındaki karara karşı istinaf veya temyiz yoluna başvuran istihkak davacısı icra dairesinden 36 ncı maddeye göre mühlet isteyebilir. İstihkak davası sabit olur ve birinci fıkra gereğince istihkak iddiasına karşı itiraz eden alacaklı veya borçlunun kötü niyeti tahakkuk ederse haczolunan malın değerinin yüzde onbeşinden aşağı olmamak üzere itiraz edenden tazminat alınmasına asıl dava ile birlikte hükmolunur. Koca aleyhine yapılmış bir hacizde karı şahsi malları üzerindeki haklarını Medeni Kanunun 160 ıncı maddesi hükmüne tabi olmaksızın kendisi takip edebilir. İstihkak davasına karşı haczi yaptıran alacaklı bu kanunun 11 inci babı hükümlerine dayanarak ve muvakkat veya kati aciz belgesi ibrazına mecbur olmaksızın mütekabilen iptal davası açabilir. Dava ve mütekabil davada tarafların gösterecekleri bütün delilleri hakim serbestce takdir eder. İstihkak davaları süratle ve diğer davalardan önce görülerek karara bağlanır. Üçüncü şahsın zilyetıği – Madde 99 Haczedilen şey, borçlunun elinde olmayıp da üzerinde mülkiyet veya diğer bir ayni hak iddia eden üçüncü kişi nezdinde bulunursa, bu kişi yedieminliği kabul ettiği takdirde bu mal muhafaza altına alınmaz. İcra müdürü, üçüncü kişi aleyhine icra mahkemesinde istihkak davası açması için alacaklıya yedi gün süre verir. Bu süre içinde icra mahkemesine istihkak davası açılmaz ise üçüncü kişinin iddiası kabul edilmiş sayılır. Alacaklı tarafından süresinde açılan dava sonuçlanıncaya kadar, haczedilen malın satışı yapılamaz. Haczin, üçüncü kişinin yokluğunda yapılması ve üçüncü kişi lehine istihkak iddiasında bulunulması halinde de bu fıkra hükmü uygulanır. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Terditli dava – Madde 111 (1) Davacı, aynı davalıya karşı birden fazla talebini, aralarında aslilik-ferîlik ilişkisi kurmak suretiyle, aynı dava dilekçesinde ileri sürebilir. Bunun için, talepler arasında hukuki veya ekonomik bir bağlantının bulunması şarttır. (2) Mahkeme, davacının asli talebinin esastan reddine karar vermedikçe, fer’î talebini inceleyemez ve hükme bağlayamaz. Davaların birleştirilmesi – Madde 166 (1) Aynı yargı çevresinde yer alan aynı düzey ve sıfattaki hukuk mahkemelerinde açılmış davalar, aralarında bağlantı bulunması durumunda, davanın her aşamasında, talep üzerine veya kendiliğinden ilk davanın açıldığı mahkemede birleştirilebilir. Birleştirme kararı, ikinci davanın açıldığı mahkemece verilir ve bu karar, diğer mahkemeyi bağlar. (2) Davalar, ayrı yargı çevrelerinde yer alan aynı düzey ve sıfattaki hukuk mahkemelerinde açılmış ise bağlantı sebebiyle birleştirme ikinci davanın açıldığı mahkemeden talep edilebilir. Birinci davanın açıldığı mahkeme, talebin kabulü ile davaların birleştirilmesine ilişkin kararın kesinleşmesinden itibaren, bununla bağlıdır. (3) Birleştirme kararı, derhâl ilk davanın açıldığı mahkemeye bildirilir. (4) Davaların aynı veya birbirine benzer sebeplerden doğması ya da biri hakkında verilecek hükmün diğerini etkileyecek nitelikte bulunması durumunda, bağlantı var sayılır. (5) İstinaf incelemesi ayrı dairelerde yapılması gereken davaların da bu madde hükmüne göre birleştirilmesine karar verilebilir. Bu hâlde istinaf incelemesi, birleştirilen davalarda uyuşmazlığı doğuran asıl hukuki ilişkiye ait kararı inceleyen bölge adliye mahkemesi dairesinde yapılır. Basit Yargılama Usulüne Tabi Şikayet ve İstihkak - [Eser Sözleşmesinden Kaynaklanan Karşılıklı Alacak ve Borçlarda Takas veya Mahsup Yapılması Mümkün mü](https://kayseriavukat.org.tr/borclarda-takas-ve-mahsup/): Karşılıklı Alacak ve Borçlarda Takas veya Mahsup Yapılması 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Takas – Koşulları – Genel olarak – Madde 139 İki kişi, karşılıklı olarak bir miktar para veya özdeş diğer edimleri birbirine borçlu oldukları takdirde, her iki borç muaccel ise her biri alacağını borcuyla takas edebilir. Alacaklardan biri çekişmeli olsa bile takas ileri sürülebilir. Zamanaşımına uğramış bir alacağın takası, ancak takas edilebileceği anda henüz zamanaşımına uğramamış olması koşuluyla ileri sürülebilir. Kefalet hâlinde – Madde 140 Asıl borçlunun takası ileri sürme hakkı bulundukça, kefili de alacaklıya ifada bulunmaktan kaçınabilir. Üçüncü kişi yararına sözleşme hâlinde – Madde 141 Üçüncü kişi yararına borçlanan kişi, bu borcu ile sözleşmenin diğer tarafından olan alacağını takas edemez. Borçlunun iflası hâlinde – Madde 142 Borçlunun iflası hâlinde alacaklılar, muaccel olmasalar bile, alacaklarını, müflise olan borçları ile takas edebilirler. Hükümleri – Madde 143 Takas, ancak borçlunun takas iradesini alacaklıya bildirmesiyle gerçekleşir. Bu durumda her iki borç, takas edilebilecekleri anda daha az olan borç tutarınca sona erer. Cari hesapla ilgili ticarete ilişkin özel teamüller saklıdır. Alacaklının rızasıyla takas edilebilir alacaklar – Madde 144 Aşağıdaki alacaklar takas haklarının doğumundan sonra, ancak alacaklıların rızasıyla takas edilebilir: 1. Tevdi edilmiş eşyanın geri verilmesine veya bedeline ilişkin alacaklar. 2. Haksız olarak alınmış veya aldatma sonucunda alıkonulmuş eşyanın geri verilmesine veya bedeline ilişkin alacaklar. 3. Nafaka ve işçi ücreti gibi, borçlunun ve ailesinin bakımı için zorunlu olup, özel niteliği gereği, doğrudan alacaklıya verilmesi gereken alacaklar. Takastan feragat – Madde 145 Borçlu, takas hakkından önceden de feragat edebilir. Eser Sözleşmesinden Kaynaklanan Karşılıklı Alacak ve Borçlarda Takas veya Mahsup Yapılması Mümkün mü Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2073 Karar No: 2019/479 Karar tarihi: 18.04.2019 Mahkemesi: Ticaret Mahkemesi Taraflar arasındaki menfi tespit davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ankara 1. Asliye Ticaret Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 04.03.2014 tarih ve 2011/57 E., 2014/150 K. sayılı karar taraf vekillerince temyiz edilmekle, Yargıtay 15. Hukuk Dairesinin 16.11.2015 tarih ve 2015/2802 E., 2015/5758 K. sayılı kararı ile; “…Dava, eser sözleşmesi ilişkisi kapsamında teminat olarak verilen ve icra takibine konu edilen çeklerden dolayı ifa nedeniyle borçlu bulunulmadığının tespiti istemine ilişkin olup mahkemece, davanın kısmen kabulüne dair verilen karar, taraf vekillerince temyiz edilmiştir. 1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre taraf vekillerinin aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazları yerinde görülmemiş, reddi gerekmiştir. 2- Davacı vekilinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesinde; 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu\’nun 6. ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 190. maddeleri uyarınca taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür. Yine, gerek doktrinde gerekse Yargıtay içtihatlarında kabul edildiği üzere; ispat yükü, hayatın olağan akışına aykırı durumu iddia eden ya da savunmada bulunan kişiye düşer. Bu kabul, adi karine niteliğindedir. Nitekim; Dairemizin istikrar bulmuş içtihatlarında kabul edildiği üzere, bir sözleşme fesih ya da başka bir nedenle ortadan kaldırılmadıkça, o sözleşme kapsamında kalan işlerin, o sözleşmenin yüklenicisi tarafından yapıldığı kabul edilir. Ancak, sözleşme feshedilmiş ve işin üçüncü kişiye yaptırıldığı ileri sürülmüşse, bu kez karine, üçüncü kişi yararına oluşmaktadır. Elbette, her iki durumda da, bu karinelerin aksini ileri süren tarafın, bu savunmasını kanıtlanması mümkündür. Somut olay incelendiğinde; taraflar arasında akdedilen dört ayrı sözleşmeden sadece 02.01.2009 tarihli “Rize ili Pazar ilçesi Hamidiye Mevkii 150 Yataklı Devlet Hastanesi İnşaatı” işinin elektrik ve mekanik tesisat işlerinin davalı tarafça taşeron olarak üstlenildiği sözleşme 21.12.2009 tarihli noter ihtarnamesi ile feshedilmiş, diğer üç sözleşme konusu işle ilgili olarak işlerin kesin kabulleri yapılarak binalar işletmeye açılmıştır. Kaldı ki, feshedilmiş sözleşme kapsamında verildiği ileri sürülen teminat çeki de, bu davanın konusunu oluşturmamaktadır. Bu nedenle; sözü edilen üç sözleşme feshedilmeyip ayakta kaldığından bu sözleşmeler kapsamında kalan işlerin tümüyle taşeron tarafından ifa edildiği karine olarak kabul edilir. Bu karinenin aksini savunan davalı yüklenicinin, bu savunmasını yasal delillerle ispatlaması gerekir. Davalı taraf, 18.02.2009 tarihli noter ihtarnamesi ile eksik ve kusurlu işlerin tamamlanmasını davacı taşerondan istemiş olmakla birlikte, sonrasında bu işlerin taşeron tarafından tamamlanmadığına dair bir belge ya da tespit bulunmamaktadır. Davalı yüklenici şirketçe bir kısım sözleşme, ödeme evrakı ve teklif ile faturalar sunulmuşsa da, bu belgeler, her zaman temini mümkün belgeler olup, eksik ve kusurlu işlerin taşeron tarafından tamamlanmadığını, bu belgelerde adı geçen taraflarca tamamlandığını ispatlamaya, davacı taşeron yararına oluşan karineyi çürütmeye yeterli delil olarak kabul edilemez. Açıklanan kurallar ve somut olayda gerçekleşen duruma göre, taraflar arasında akdedilmiş ve feshedilmemiş sözleşmeler kapsamında kalan işler tamamlanmış olup, davalı yüklenici tarafça eksik ve kusurlu işlerin davacı taşeron tarafından tamamlanmadığı savunması kanıtlanamadığından, bilirkişiler kurulu raporunda geçici ve kesin kabul tutanaklarında belirlenen ve sonradan giderildiği anlaşılan eksik ve kusurlu işler bedelinin teminat çekleri bedelinden mahsubuna karar verilmesi doğru olmamıştır. 3- Davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarına gelince; davalı yüklenici şirket, dilekçeler aşaması ve ön inceleme duruşmasından sonra bir kısım belgeler sunmuş ve bu belgeler kapsamında davacı taşeronun sorumluluğunda bulunan SGK işçi primlerini taraflarının ödediğini, bu ödemelerin davacı taşeronun alacağından mahsup edilmesi gerektiğini ifade etmiştir. Bu türden belgelerin sunulması takas def\’i ya da mahsup itirazı niteliğinde olabilir. Ancak, meselenin doğru bir şekilde çözümlenmesi için birbirinden farklı kavramlar olan takas ve mahsup kavramlarının netleştirilmesi zorunludur. Takas, bir miktar para ya da konuları itibariyle aynı türden malı birbirine borçlu olan tarafların, borçların muaccel olması ve takas itirazının dermeyan edilmesi kaydıyla, az olan borcun çok olana nazaran sona erdirilmesi olarak tanımlanabilir. Takas, hukuki niteliği itibariyle bozucu yenilik doğuran bir hak olup, sözleşme niteliğinde bulunmadığından, takas iradesinin muhatabına ulaşmasıyla birlikte sonuç doğurmaya başlayacağı kabul edilir. Bu nedenle, takas iradesinin açıklanmamış olması ya da açıklansa bile karşı tarafa varmaması halinde borçların takasından söz edilemez. Tanımdan da anlaşılacağı üzere, takas, borcu sona erdiren nedenlerden biridir. Nitekim; uyuşmazlık tarihi itibariyle olaya uygulanması gereken 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu\’nun \”Borçların Sükutu\” başlığı altında, 118 vd maddelerinde aynı nitelikte düzenlemelere yer verilerek, takasın borcu sona erdiren nedenlerden biri olduğu açıkça kabul edilmiştir. Diğer taraftan; 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu\’nun 139 vd maddelerinde de, 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu\’nun takasa ilişkin hükümleri dili sadeleştirilmek suretiyle aynen korunmuştur. Mahsup, bir alacağı doğuran olayla ilgili olarak, alacaklının elde ettiği bazı menfaatlerin ya da borçlunun katlandığı bazı yükümlülüklerin alacaktan indirilmesidir. Mahsuplaşmada, takastan farklı olarak iki ayrı alacak bulunmamaktadır. Buna göre, alacak miktarından tenzil edilecek değer, karşı alacak olmayıp, gerçek alacağı bulmak üzere - [Hizmet Tespiti Davası: Gerekli Belgelerin İşverence SGK’ya Süresinde Verilmemesi veya Eksik Verilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/sgk-hizmet-tespiti-davasi/): Hizmet Tespiti Davası: Belgelerin Eksik veya Geç Verilmesi 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu Sigortalı bildirimi ve tescili – Madde 8 İşverenler, 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamında sigortalı sayılan kişileri, 7 nci maddenin birinci fıkrasının (a) bendinde belirtilen sigortalılık başlangıç tarihinden önce, sigortalı işe giriş bildirgesi ile Kuruma bildirmekle yükümlüdür. Ancak işveren tarafından sigortalı işe giriş bildirgesi; a) İnşaat, balıkçılık ve tarım işyerlerinde işe başlatılacak sigortalılar için, en geç çalışmaya başlatıldığı gün, b) Yabancı ülkelere sefer yapan ulaştırma araçlarına sefer esnasında alınarak çalıştırılanlar ile Kuruma ilk defa işyeri bildirgesi verilecek işyerlerinde; ilk defa sigortalı çalıştırmaya başlanılan tarihten itibaren bir ay içinde çalışmaya başlayan sigortalılar için, çalışmaya başladıkları tarihten itibaren en geç söz konusu bir aylık sürenin dolduğu tarihe kadar, c) Kamu idarelerince istihdam edilen 4447 sayılı İşsizlik Sigortası Kanununa göre işsizlik sigortasına tabi olmayan sözleşmeli personel ile kamu idarelerince yurt dışı görevde çalışmak üzere işe alınanların, çalışmaya başladıkları tarihten itibaren bir ay içinde, Kuruma verilmesi halinde, sigortalılık başlangıcından önce bildirilmiş sayılır. Sigortalılar, çalışmaya başladıkları tarihten itibaren en geç bir ay içinde, sigortalı olarak çalışmaya başladıklarını Kuruma bildirirler. Ancak, sigortalının kendini bildirmemesi, sigortalı aleyhine delil teşkil etmez. 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (b) bendinin (4) numaralı alt bendinde bulunanlar hariç olmak üzere diğer alt bentleri kapsamında sigortalı sayılan kişilerden köy ve mahalle muhtarları için seçildiklerine ilişkin mazbatalarını ilgili seçim kurulundan aldıkları tarihten, sigortalılıkları vergi mükellefiyetlerinin başladığı tarihten başlayan sigortalılar için vergi mükellefiyeti işleminin tesis tarihinden itibaren iki ayı geçmemek üzere ilgili vergi dairesince vergi mükellefinin işe başlama işlemlerinin tekemmül ettirildiği tarihten ve diğerleri için 7 nci maddenin birinci fıkrasının (b) bendinde belirtilen sigortalılık başlangıcından; (4) numaralı alt bendi kapsamında sigortalı sayılanlar için ise kanunla kurulu meslek kuruluşlarına kayıt tarihinden itibaren kendi mevzuatına göre kayıt veya tescili yapan ilgili kurum, kuruluş ve birlikler, vergi daireleri ve Esnaf ve Sanatkâr Sicil Müdürlüğü sigortalı işe giriş bildirgesi düzenleyerek Kuruma vermekle yükümlüdür. 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (b) bendinin (1), (2) ve (3) numaralı alt bentlerinde sayılanların bildirimleri en geç 15 gün, (4) numaralı alt bendinde sayılanların bildirimleri ise en geç bir ay içinde yapılır. Ayrıca 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (b) bendinin (4) numaralı alt bendinde sayılanların kendileri tarafından da sigortalılık bildirimleri yapılabilir. 4 üncü maddenin üçüncü fıkrasında belirtilenlerin ise çalışmaya başladıkları tarihten itibaren en geç bir ay içinde tescil eden kuruluş tarafından Kuruma bildirilmesi zorunludur. Kurum bu bildirimlerden itibaren bir ay içinde tescili yapılan kişilere, sigortalılık hak ve yükümlülüklerinin başladığını bildirir. 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında sigortalı sayılan kişileri çalıştıracak işverenler, bu kapsamda ilk defa veya tekrar çalıştırmaya başlattıkları kişileri, 7 nci maddenin birinci fıkrasının (c) bendinde belirtilen sigortalılık başlangıcından itibaren, onbeş gün içinde sigortalı işe giriş bildirgesi ile Kuruma bildirmekle yükümlüdürler. Aynı kamu idaresinin farklı birimleri arasındaki naklen tayin ve görevlendirmelerde bildirim yapılmaz. Kamu idareleri ile bankalar, Kurumca sağlanacak elektronik altyapıdan yararlanmak suretiyle, Kurumca belirlenecek işlemlerde, işlem yaptığı kişilerin sigortalılık bakımından tescilli olup olmadığını kontrol etmek ve sigortasız olduğunu tespit ettiği kişileri, Kuruma bildirmekle yükümlüdürler. Bu maddenin ikinci ve beşinci fıkraları hariç olmak üzere, diğer fıkralarında belirtilen yükümlülükleri yerine getirmeyen ilgililer hakkında, 102 nci madde hükümlerine göre idarî para cezası uygulanır. Sigortalı işe giriş bildirgesinin şekli ve içeriği, bildirgenin verilme yöntemleri ve bu maddenin uygulanmasına ilişkin diğer usûl ve esaslar, Kurum tarafından çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir. Prim belgeleri ve işyeri kayıtları – Madde 86 Bu Kanunun 4 üncü ve 5 inci maddesine tabi sigortalılar ile sosyal güvenlik destek primine tabi sigortalılar için işverenlerce Kuruma verilmesi gereken aylık prim ve hizmet belgelerinin şekli, içeriği, ekleri, ilgili olduğu dönemi, verilme süresi ve diğer hususlar Kurum tarafından çıkarılan yönetmelikle belirlenir. İşveren, işyeri sahipleri; işyeri defter, kayıt ve belgelerini ilgili olduğu yılı takip eden yıl başından başlamak üzere on yıl süreyle, kamu idareleri otuz yıl süreyle, tasfiye ve iflâs idaresi memurları ise görevleri süresince, saklamak ve Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilen memurlarınca istenilmesi halinde onbeş gün içinde ibraz etmek zorundadır. İşverenin, sigortalıyı, 4857 sayılı İş Kanununun 7 nci maddesine göre başka bir işverene iş görme edimini yerine getirmek üzere geçici olarak devretmesi halinde, sigortalıyı devir alan, geçici iş ilişkisi süresine ilişkin birinci fıkrada belirtilen belgelerin aynı süre içinde işverene ait işyerinden Kuruma verilmesinden, işveren ile birlikte müteselsilen sorumludur. Ay içinde bazı iş günlerinde çalıştırılmayan ve ücret ödenmeyen sigortalıların eksik gün nedeni ve eksik gün sayısı, işverence ilgili aya ait aylık prim ve hizmet belgesinde veya muhtasar ve prim hizmet beyannamesiyle beyan edilir. Sigortalıların otuz günden az çalıştıklarını gösteren eksik gün nedenleri ile bu nedenleri ispatlayan belgelerin şekli, içeriği, ekleri, ilgili olduğu dönemi, saklanması ve diğer hususlar Kurumca çıkarılan yönetmelikle belirlenir. Sigortalıların otuz günden az çalıştığını gösteren bilgi ve belgelerin Kurumca istenilmesine rağmen ibraz edilmemesi veya ibraz edilen bilgi ve belgelerin geçerli sayılmaması halinde otuz günden az bildirilen sürelere ait aylık prim ve hizmet belgesi veya muhtasar ve prim hizmet beyannamesi, yapılan tebligata rağmen bir ay içinde verilmemesi veya noksan verilmesi halinde Kurumca re’sen düzenlenir ve muhteviyatı primler, bu Kanun hükümlerine göre tahsil olunur. Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş memurlarınca, fiilen yapılan denetimler sonucunda veya işyeri kayıtlarından yapılan tespitlerden ya da kamu idarelerinin denetim elemanlarınca kendi mevzuatı gereğince yapacakları soruşturma, denetim ve incelemeler neticesinde veya kamu kurum ve kuruluşları ile bankalar tarafından düzenlenen belge veya alınan bilgilerden çalıştığı anlaşılan sigortalılara ait olup, bu Kanun uyarınca Kuruma verilmesi gereken belgelerin yapılan tebligata rağmen bir ay içinde verilmemesi veya noksan verilmesi halinde, bu belgeler Kurumca re’sen düzenlenir ve muhteviyatı sigorta primleri Kurumca tespit edilerek işverene tebliğ edilir. İşveren, bu maddeye göre tebliğ edilen prim borcuna karşı tebliğ tarihinden itibaren bir ay içinde, ilgili Kurum ünitesine itiraz edebilir. İtiraz, takibi durdurur. İtirazın reddi halinde, işveren kararın tebliğ tarihinden itibaren bir ay içerisinde yetkili iş mahkemesine başvurabilir. Yetkili mahkemeye başvurulması, prim borcunun takip ve tahsilini durdurmaz. Mahkemenin Kurum lehine karar vermesi halinde, 88 inci ve 89 uncu maddelerin prim borcuna ilişkin hükümleri uygulanır. Kurumun denetim ve kontrolle görevli memurlarınca işyerinde fiilen yapılan tespitlerden ve kamu idarelerinin denetim elemanlarınca kendi mevzuatı gereğince yapacakları soruşturma, denetim ve incelemelerden kayıt ve belgelere dayanmaksızın çalıştığı belirlendiği halde, hizmetlerinin veya prime esas kazançlarının Kuruma bildirilmediği - [Taraf Teşkili Sağlanmadan Görevsizlik Nedeniyle Davanın Usulden Reddine Karar Verilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/gorevsizlik-nedeniyle-davanin-usulden-reddi/): Görevsizlik Nedeniyle Davanın Usulden Reddi 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Dava şartları – Madde 114 (1) Dava şartları şunlardır: a) Türk mahkemelerinin yargı hakkının bulunması. b) Yargı yolunun caiz olması. c) Mahkemenin görevli olması. ç) Yetkinin kesin olduğu hâllerde, mahkemenin yetkili bulunması. d) Tarafların, taraf ve dava ehliyetine sahip olmaları; kanuni temsilin söz konusu olduğu hâllerde, temsilcinin gerekli niteliğe sahip bulunması. e) Dava takip yetkisine sahip olunması. f) Vekil aracılığıyla takip edilen davalarda, vekilin davaya vekâlet ehliyetine sahip olması ve usulüne uygun düzenlenmiş bir vekâletnamesinin bulunması. g) Davacının yatırması gereken gider avansının yatırılmış olması. ğ) Teminat gösterilmesine ilişkin kararın gereğinin yerine getirilmesi. h) Davacının, dava açmakta hukuki yararının bulunması. ı) Aynı davanın, daha önceden açılmış ve hâlen görülmekte olmaması. i) Aynı davanın, daha önceden kesin hükme bağlanmamış olması. (2) Diğer kanunlarda yer alan dava şartlarına ilişkin hükümler saklıdır. Madde Gerekçesi Bu düzenleme, büyük ölçüde İsviçre Federal Medenî Usul Kanunu Tasarısının 57 nci maddesinde yer alan kuraldan esinlenmek suretiyle oluşturulmuştur. Maddenin birinci fıkrasında, tüm davalar bakımından geçerlilik taşıyan dava şartlarının neler olduğu hususu açıkça hükme bağlanmıştır. Bu düzenleme ile 1086 sayılı Kanunun 188 inci maddesinin ikinci cümlesinde sözü edilen hâkim tarafından re’sen gözetilmesi gereken hususların neler olduğuna açıkça işaret edilmiştir. Burada sözü edilen dava şartlarından maksat, davanın esastan görülüp karara bağlanabilmesi için, varlığı ya da yokluğu hâkim tarafından davanın her aşamasında kendiliğinden gözetilen ve taraflarca da noksanlığı davanın her aşamasında ileri sürülebilen hâllerdir. Ayrıca maddede, davanın taraflarına ve davanın konusuna ilişkin dava şartlarının tek tek sayılması yoluna gidilmiştir. Bu bağlamda, Türk mahkemelerinin yargı hakkının bulunması; yargı yolunun caiz olması; mahkemenin görevli olması; kesin yetki hâllerinde, mahkemenin yetkili bulunması; tarafların davada taraf ve dava ehliyetlerinin bulunması; yasal temsilin işlerlik kazandığı hâllerde, yasal temsilcinin, temsil için gerekli nitelikleri taşıyor olması; davayı takip yetkisine sahip olunması; vekilin, davaya vekâlet ehliyetine sahip olması ve usulüne uygun düzenlenmiş bir vekâletnamenin bulunması; davacının yatırması gereken gider avansının yatırılmış olması; davacının dava açmakta hukukî yararının bulunması; aynı davanın daha önceden de açılmış ve hâlen görülmekte olmaması ile aynı davanın daha önceden kesin hükme bağlanmamış bulunması, genel dava şartları olarak belirlenmiştir. Maddenin (ı) ve (i) bentlerinde sayılan hâller diğerlerinden farklı olarak olumlu değil; olumsuz dava şartı konumundadırlar. Maddenin (e) bendinde yer alan düzenleme ile ilk defa hukukumuzda dava takip yetkisi kurumuna yasal bir dayanak oluşturulmuştur. Burada sözü edilen davayı takip yetkisinden maksat, davada taraf olan kişinin o davayı kendi adına yürütebilme ve kendi adına esas hakkında hüküm alabilme yetkisidir. Sözü edilen kurum, şeklî taraf kuramının kabulünün sonucu olarak ortaya çıkmış ve sözü edilen kuramı tamamlamak amacıyla geliştirilmiştir. Davayı takip yetkisi, maddî hukuktaki tasarruf yetkisinin usul hukukundaki karşılığını oluşturur. Ayrıca, bu kavram, davada taraf olmadığı hâlde kanun gereği taraf gibi davranmakla görevli kılınmış olanların hukukî konumlarının açıklanmasında başvurulan bir kavram konumundadır. Yine bu bağlamda, maddenin birinci fıkrasının (g) bendinde davanın sürüncemede kalmasını önlemek amacıyla davacının yatırması gereken gider avansını yatırmış bulunması da bir dava şartı hâline getirilmiştir. Maddenin birinci fıkrasının (ğ) bendinde yapılan düzenlemeyle, Türkiye’de mutad meskeni bulunmayan Türk vatandaşının Türkiye’de dava açması durumunda, göstermesi gereken teminatın gereğini yerine getirmemesi hâlinin dava şartı olarak öngörülmesi suretiyle, mahkemece her zaman gözetilmesi ve taraflarca da her zaman ileri sürülebilmesi olanağı yaratılmıştır. Böylelikle, 1086 sayılı Kanunun 187 nci maddesinin (1) numaralı bendinde yer alan ve Türkiye’de yerleşim yeri bulunmayan Türk vatandaşlarının Türkiye’de dava açması hâlinde bu hususun ilk itiraz olarak ileri sürülmesini öngören düzenlemenin varlığına da son verilmiştir. Maddenin birinci fıkrasının (h) bendinde ise davacının dava açmakta hukukî yararının bulunmasının bir dava şartı olduğu hususu açıkça vurgulanmıştır. Burada sözü edilen hukukî yarardan maksat, davacının sübjektif hakkına hukukî korunma sağlanması hususunda mahkemeye başvurmasında hâli hazırda hukuken korunmaya değer bir yararının bulunmasıdır. Bir başka ifadeyle, davacı hakkına kavuşmak için, hâli hazırda mahkeme kararına muhtaç bir konumda değilse onun hukukî yararının bulunduğundan söz etmek mümkün değildir. Bu şekilde anlam ve içerik yüklenen hukukî yarar kavramına grup davası bağlamında yeni bir açılımın getirilmesi de sağlanmış; hâli hazırda kollektif hukukî himaye ihtiyacı içerisinde bulunma da, bu kapsamda mütalaa edilmiştir. Maddenin birinci fıkrasının (ı) bendinde ise aynı davanın daha önceden açılmış ve hâlen görülmekte olmaması hususu yani teknik bir ifadeyle derdestlik iddiası bir olumsuz dava şartı hâline getirilmiş ve bu suretle derdestlik itirazı ilk itiraz olmaktan çıkartılıp; dava şartına ilişkin usulî bir itiraza dönüştürülmesi sağlanmıştır. Açılmış ve görülmekte olan bir davanın davacısı, hukukî korunma sürecini başlatmıştır. Artık onun aynı davayı yeniden bir başka mahkeme önüne getirmesinde hukuken korunmaya değer güncel bir yararı kalmamıştır; bu bağlamda hukuken korunma ihtiyacı içerisinde bulunmamaktadır ve onun yapacağı tek iş, davanın sonucunu beklemekten ibarettir. Öte yandan, dava açmaktaki yarar hukukî olmalıdır; ideal veya ekonomik yarar tek başına yeterli değildir. Dolayısıyla daha önce açılmış ve hâlen görülmekte olan bir davanın, hangi saikle olursa olsun ikinci kez açılması hâlinde, davacının bu ikinci davayı açmaktaki kararı hukukî değildir. O hâlde derdestlik itirazının korunmasının temelinde, aynı davanın tekrar açılıp görülmesinin sağlanmasında davacının hiçbir hukukî yararının bulunmadığı düşüncesi yatmaktadır. Hukukî yararın ise dava şartı olduğu konusunda, bu düzenlemeden önce dahi doktrin ve yargı uygulaması bağlamında bir görüş birliği mevcuttur. Derdestlik itirazı da hukukî yarar eksikliğinin, somut ve özel plânda bir düzenleniş biçimi olduğuna göre, onun da temelinde yatan bu düşünceye uygun bir işlev görmesinin sağlanabilmesi için ilk itiraz olmaktan çıkartılıp; dava şartına ilişkin usulî bir itiraza dönüştürülmesinde kaçınılmaz bir zorunluluk mevcuttur. Maddenin birinci fıkrasının (i) bendinde ise aynı davanın daha önceden kesin hükme bağlanmamış olmasının bir dava şartı olduğu hususuna yasal çerçevede açıklık kazandırılmıştır. Derdestlik gibi kesin hüküm itirazı da, “ne bis idem” (aynı fiilden ötürü bir kişi ancak bir kez yargılanabilir) kuralını temel alır. Kesin hüküm itirazı, maddî anlamda kesin hükmün menfi etkisiyle ilişkili bir itiraz konumundadır. Burada sözü edilen maddî anlamda kesin hükmün menfi etkisinden maksat, karara konu kılınan uyuşmazlığın yeni bir davanın konusunu oluşturamaması; oluşturmuşsa böyle bir davanın dinlenmeyip usulden reddedilmesidir. Bir davanın konusunu oluşturan uyuşmazlığın, daha önce kesin bir hükümle çözümlenmiş olması nedeniyle, mahkemece yeniden inceleme konusu yapılamayacağını öngören bir usulî itiraz biçiminde tanımlanan kesin hüküm itirazı, maddî anlamda kesin hükmün müspet değil; menfi etkisiyle ilişkilidir. Zaten maddî anlamda kesin hüküm de, müspet değil menfi etkisi itibarıyla bir dava şartı konumundadır. Kesin hüküm itirazını - [Borçlu Olmadığının Tespiti Davası ve Sigorta Prim Borcu Nedeniyle Düzenlenen Ödeme Emrinin İptali](https://kayseriavukat.org.tr/borclu-olmadiginin-tespiti-davasi/): Sigorta Prim Borcu Nedeniyle Düzenlenen Ödeme Emrinin İptali ve Borçlu Olmadığının Tespiti Davası 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu Primlerin ödenmesi – Madde 88 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendinde belirtilen sigortalıları çalıştıran işveren, bir ay içinde çalıştırdığı sigortalıların primlerine esas tutulacak kazançlar toplamı üzerinden bu Kanun gereğince hesaplanacak sigortalı hissesi prim tutarlarını ücretlerinden keserek ve kendisine ait prim tutarlarını da bu tutara ekleyerek en geç Kurumca belirlenecek günün sonuna kadar Kuruma öder. Hak edilen ancak, ödenmemiş olan ücretler üzerinden hesaplanacak primler hakkında da birinci fıkradaki hüküm uygulanır. 60 ıncı maddenin birinci fıkrasının (b), (c), (d) ve (g) bentleri ile aynı maddenin onikinci, onüçüncü ve ondördüncü fıkraları gereği genel sağlık sigortalısı sayılanlar için, her ay otuz tam gün genel sağlık sigortası primi ödenmesi zorunludur. Şu kadar ki, 60 ıncı maddenin birinci fıkrasının (b) bendi kapsamında genel sağlık sigortalısı olanların aynı ay içinde zorunlu sigorta kapsamında prim ödeme gün sayısı bulunması halinde, ayın kalan günleri için isteğe bağlı sigorta gün sayısı kadar genel sağlık sigortası primi ödenir. 3 üncü maddenin üçüncü fıkrası kapsamına girenler hariç olmak üzere; 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamında sigortalı olmakla birlikte, 4857 sayılı Kanunun 13 üncü ve 14 üncü maddelerine göre kısmi süreli veya çağrı üzerine çalışanlar ile ay içerisinde günün bazı saatlerinde çalışıp, çalıştığı saat karşılığında ücret alanlardan (…) ay içerisinde sekiz gün ve daha az çalışanlar için eksik günlerine ait genel sağlık sigortası primlerinin otuz güne tamamlanması zorunludur. Bu durumda olan sigortalıların eksik günlerine ilişkin genel sağlık sigortası primleri, 60 ıncı maddenin birinci fıkrasının (c) bendinin (1) numaralı alt bendi veya (g) bendi kapsamında ödenir. Kamu idaresine ait işyerlerinde çalıştırılan sigortalıların iş sözleşmesinin askıda kaldığı aylara ait genel sağlık sigortası primi, 82 nci maddeye göre belirlenen prime esas günlük kazancın alt sınırının 30 günlük tutarı üzerinden ilgili kamu idaresince ödenir. Ancak, kamu idaresine ait işyerinde çalıştırılan sigortalıların iş sözleşmesinin askıda olduğu sürede 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentlerine tabi çalışmaları ya da isteğe bağlı sigortalı olmaları halinde bu sigortalılar için belirtilen şekilde çalıştıkları veya isteğe bağlı sigortalı olarak prim ödedikleri sürelerle sınırlı olarak ilgili kamu idaresinden genel sağlık sigortası primi alınmaz. 60 ıncı maddenin birinci fıkrasının (c) bendi ile aynı maddenin onikinci, onüçüncü ve ondördüncü fıkraları kapsamına girenler için prim ödeme yükümlülerinin ödeyecekleri genel sağlık sigortası primi; primin tahakkuk ettirileceği ay itibarıyla anılan maddenin birinci fıkrasının (c) bendinin (1) ve (2) numaralı alt bentleri ve onikinci fıkrası ile bakmakla yükümlü oldukları kişiler dahil olmak üzere onüçüncü ve ondördüncü fıkralarında sayılan kişi sayısının üçe bölünmesi suretiyle bulunacak kişi sayısı, aynı maddenin birinci fıkrasının (c) bendinin (3) ila (10) numaralı alt bentlerinde sayılan kişiler için ise kişi sayısı esas alınarak hesaplanır. Ancak 60 ıncı maddenin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamındaki kişilerden aynı zamanda anılan fıkranın diğer bentleri kapsamına girerek genel sağlık sigortalısı sayılanlar, bu fıkraya göre tespit edilecek kişi sayısı hesabına dahil edilmez. Ayrıca 60 ıncı maddenin onikinci fıkrasındaki genel sağlık sigortalılığı kapsamında başlayan tedavilerin 67 nci maddenin dördüncü fıkrasında belirtilen süreyi aşması halinde, bir yıla kadar genel sağlık sigortası primleri, 87 nci maddenin birinci fıkrasının (c) bendi gereği ilgili kamu idaresi tarafından ödenmek suretiyle sağlık hizmetlerinden yararlandırılırlar. 87 nci maddenin birinci fıkrasının (b) bendinde belirtilen yükümlüler, her aya ait primlerini takip eden ayda Kurumca belirlenecek günün sonuna kadar Kuruma öderler. Bu kişiler primlerini en fazla 360 günle sınırlı olmak üzere peşin olarak erken ödeyebilir. Erken ödeme halinde erken ödenen her gün için 21/7/1953 tarihli ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usûlü Hakkında Kanunun ek 1 inci maddesine göre erken ödeme indirimi hükümleri uygulanır. Ancak yapılan erken ödeme indirimi, prime esas kazançtan indirilmez. Erken ödemede sigortalılık süresi, sigorta priminin ait olduğu her ayın ilk gününden itibaren, prim ödeme gün sayısına dahil edilir. Erken ödeme yapılan ve prim ödeme gün sayısına dahil edilmeyen sürede isteğe bağlı sigortalılığın sona ermesi halinde, sigortalılık süresinden sayılmayan günlere ait primler ilgililere iade edilir. 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (b) bendinin (4) numaralı alt bendine tabi sigortalılar için, genel sağlık sigortası primi ile kısa ve uzun vadeli sigorta kolları primlerini ayrı ayrı veya birlikte tahsil edilecek şekilde prim ödeme tarihlerini veya dönemlerini belirlemeye Kurum yetkilidir. 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (b) bendi kapsamında sigortalı sayılanların, her ay için otuz tam gün prim ödemesi zorunludur. 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (c) bendinde belirtilen sigortalıları çalıştıran işverenler, çalıştırdığı sigortalıların primlerine esas tutulacak kazançlar toplamı üzerinden bu Kanun gereğince hesaplanacak prim tutarlarını ücretlerinden keserek ve kendisine ait prim tutarlarını da bu tutara ekleyerek, en geç Kurumca belirlenecek günün sonuna kadar Kuruma öderler. 87 nci maddenin birinci fıkrasının (c) ve (d) bentlerinde belirtilen yükümlüler, her aya ait primleri ilgili ayı takip eden ayın sonuna kadar Kuruma öderler. Kuruma fiilen ödenmeyen prim tutarları, gelir vergisi ve kurumlar vergisi uygulamasında gider yazılamaz. 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (b) bendinin (4) numaralı alt bendi kapsamında sigortalı olarak tescil edilmiş olanların prim borçlarını, sattıkları tarımsal ürün bedellerinden borç tutarını geçmemek şartıyla %1 ilâ %5 oranları arasında olmak üzere kesinti yapılmak suretiyle tahsil etmeye Kurum yetkilidir. Prim borçları katma değer vergisi iade alacağından mahsubu suretiyle de ödenebilir. Bu takdirde katma değer vergisi iade hakkı sahibi kendisinin, mal veya hizmet satın aldığı veya iştirak veya ortaklık ilişkisi içinde bulunduğu işverenlerin prim borçları için de mahsup talep edebilir. Bu işverenlerin mahsup talebinde bulundukları ayda muaccel olan prim borçlarının birinci fıkrada belirtilen ödeme sürelerini izleyen onbeş gün içinde mahsup suretiyle ödenmesi halinde, yasal süresi içinde ödendiği kabul edilir. Ancak prim borçlarının katma değer vergisi iade alacağından mahsup suretiyle ödenmesi talebinde bulunulduğu halde, süresinde mahsup edilemeyen veya eksik mahsup edilen prim borçları için birinci fıkrada belirtilen ödeme sürelerini izleyen günden başlanarak gecikme cezası ve gecikme zammı uygulanır. Kurum, Maliye Bakanlığının uygun görüşü ile bu uygulamadan faydalanacak işverenleri; iştigal konusu, işletme türü ve işletme büyüklüğü itibarıyla belirlemeye ve lehine mahsup talebinde bulunulan işverenlerin prim borcu ödeme süresini otuz günü aşmamak üzere uzatmaya yetkilidir. Kurum, prim ve her türlü alacaklarını, işverenlere olan borçlarından mahsup etmek suretiyle tahsil etmeye yetkilidir. Primlerin özel ödeme şekilleri kullanılmak suretiyle ödenmesi zorunluluğunu getirmeye ve primlerin yatırılacağı tahsilât kuruluşlarını belirlemeye Kurum yetkilidir. Kurumun - [Basit Yargılama Usulüne Tabi Davalar ile Çekişmesiz Yargı İşlerinde Dosya Üzerinden Karar Verilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/basit-yargilama-usulu-ve-cekismesiz-yargi/): Basit Yargılama Usulüne Tabi Davalar ile Çekişmesiz Yargı İşlerinde Dosya Üzerinden Karar Verilebilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1921 Karar No: 2019/1000 Karar Tarihi: 08.10.2019 Mahkemesi: Sulh Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki kayyım tayini isteminden dolayı yapılan yargılama sonunda Kayseri 3. Sulh Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 17.07.2013 tarihli ve 2013/839 E., 2013/1039 K. sayılı kararın kayyım vekili tarafından temyizi üzerine, Yargıtay (Kapatılan) 18. Hukuk Dairesinin 15.09.2014 tarihli ve 2014/10664 E., 2014/12657 K. sayılı kararı ile: “…Davacılar vekili dava dilekçesinde, ortaklığın giderilmesi davasına konu olan 5 parsel sayılı taşınmazın maliklerinden Necmiye, Ayşe ve …’ın açık kimlik ve adreslerine ulaşılamadığını ileri sürerek 3561 sayılı Mal Memurlarının Kayyım Tayin Edilmesine Dair Kanun gereğince Kayseri Defterdarının kayyım tayin edilmesini istemiştir. Mahkemece, duruşma yapılmadan dosya üzerinden davanın kabulüne karar verilmiştir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 33. maddesi uyarınca, olayları açıklamak taraflara, hukuki niteleme hakime aittir. Dava, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 427. maddesi ile 3561 sayılı Kanun’a dayalı, kayyım tayin edilmesi talebine ilişkindir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 431. maddesinde yer alan düzenlemeye göre, “Vasinin atanması usulüne ilişkin kurallar, kayyım ve yasal danışman atanmasında da uygulanır.” Aynı Kanun’un 430. maddesinde de “Temsil kayyımı, kendisine kayyım atanacak kimsenin yerleşim yeri vesayet makamı tarafından atanır. Yönetim kayyımı, malvarlığının büyük bölümünün yönetildiği veya temsil edilen kimsenin payına düşen malların bulunduğu yer vesayet makamı tarafından atanır.” hükümleri getirilmiştir. Vesayete ilişkin hükümler kamu düzenine ilişkindir. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 382/2b-19. maddesinde vesayet işlerinin çekişmesiz yargı işi olduğu, 385. maddesinde niteliğine uygun düştüğü ölçüde basit yargılama usulünün uygulanacağı, 317. maddesinde ise, davalıya tebligat yapılması gerektiği düzenlenmiştir. Aynı Kanunun 320-1 maddesinde: “Mahkeme, mümkün olan hallerde tarafları duruşmaya davet etmeden dosya üzerinden karar verir.” hükmü öngörülmüştür. Mahkemece, bu madde hükmü gözetilerek, dosya üzerinden karar verilmişse de, varılan sonucun maddenin yanlış yorumlanmasından kaynaklandığı anlaşılmıştır. Öncelikle belirtmek gerekir ki; anılan maddeye göre, duruşma yapmadan karar verilebilmesi için, hukuken bunun mümkün olması gerekir. Başka bir anlatımla, ancak hukukun cevaz verdiği hallerde (Örneğin ihtiyati tedbir ve ihtiyati haciz kararları gibi) veya kanunun duruşma açılmadan dosya üzerinden karar verilmesinde hakime takdir hakkı tanıdığı hallerde dosya üzerinden duruşma açmadan karar verilebilir (Örneğin 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 17-18. maddelerinde öngörülen şikayet davası gibi). Kanunun açıkça duruşma açılarak yargılama yapılmasını emrettiği hallerde dosya üzerinden karar verilemez. Bilindiği üzere 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun hukuki dinlenme hakkı başlıklı 27. maddesi uyarınca davanın tarafları, kendi hakları ile bağlantılı olarak hukuki dinlenilme hakkına sahip olup, bu hak yargılama ile ilgili bilgi sahibi olunmasını da içerir. Hukuki dinlenme hakkının gereği olarak, taraflar duruşmaya çağrılmadan hüküm verilememesi, Anayasanın 36. maddesi ile düzenlenen iddia ve savunma hakkının kullanılmasına olanak tanınması ilkesinin doğal bir sonucudur. Aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesinde düzenlenen adil yargılama hakkının da en önemli unsurudur. Gerçekten savunma hakkını güvence altına alan T.C. Anayasası’nın 36. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 27. maddesinde açıkça belirtildiği üzere, mahkemece davanın tarafları, dinlenmek, iddia ve savunmaları alınmak üzere kanuni şekillere uygun olarak davet edilmedikçe hüküm verilmesi mümkün bulunmamaktadır. Bu nedenlerle, duruşma açılmak suretiyle inceleme yapılması gerekirken, dosya üzerinden inceleme yapılarak yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiştir. Hüküm bu nedenle bozulmalıdır…” gerekçeleriyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, 3561 sayılı Mal Memurlarının Kayyım Tayin Edilmesine Dair Kanun uyarınca açılan kayyım tayin edilmesi istemine ilişkindir. Davacılar vekili; Kayseri ili Melikgazi ilçesi Kemeraltı mahallesinde kain 163 ada 5 parselde kayıtlı taşınmazın satış suretiyle ortaklığının giderilmesine yönelik açılan davada taşınmazın hissedarı bulunan, kimliği tam olarak tespit edilemeyen ve adreslerine tebligat yapılamayan Necmiye Yıldız: Naim kızı, Ayşe: Ahmet Duran karısı, …: Salih kızı’na ortaklığın giderilmesi davasında temsil edilebilmeleri ve taraf teşkilinin sağlanabilmesi için 3561 sayılı Kanun hükümleri gereğince Kayseri İl Defterdarlığı’nın kayyım olarak tayinine karar verilmesini talep etmiştir. Yerel mahkemece, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 320. maddesi uyarınca dosya üzerinden yapılan inceleme sonunda; davaya konu taşınmazda, tapu maliklerinden oldukları anlaşılan Necmiye Yıldız, Ahmet Duran karısı Ayşe ve Salih Kızı …’ın açık kimlik bilgileri ve adreslerinin ortaklığın giderilmesi davasında yapılan tüm araştırmalara rağmen tespit edilemediği gerekçeleriyle davanın kabulüne, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 427. maddesi gereğince; Kayseri 1. Sulh Hukuk Mahkemesi’nin 2011/699 Esas sayılı ortaklığın giderilmesi dosyasında temsil etmek üzere dava konusu taşınmazın tapu maliklerinden Necmiye Yıldız, Ahmet Duran karısı Ayşe ve Salih Kızı …’a Kayseri Defterdarı …’nin kayyım olarak atanmasına karar verilmiştir. Kayyım vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel mahkemece; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 320/1 maddesi gereğince bazı basit yargılama usulüne tabi dava ve işlerin dosya üzerinden karar verilmesinin mümkün hâle getirildiği, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 427/1 maddesi ve 3561 sayılı Mal Memurlarının Kayyım Tayin Edilmesine Dair Kanun‘un yasal düzenlemelerde amaçlanan, kimliği tespit edilemeyen taşınmaz malikleri ve bunların mirasçılarının kamusal olarak haklarının korunması olduğu, dolayısıyla resen araştırma yapıldığı, yine Kayseri Defterdarının ve defterdarı temsil eden vekilin görevinin kanundan kaynaklandığı ve yasal hasım niteliğinde olduğundan savunma hakkından ya da savunma hakkının engellenmesinden söz edilemeyeceği, somut dosyada da yetki verilen ortaklığın giderilmesi dosyasındaki taşınmazın malikinin tespitine yönelik araştırmalar yeterli görülerek dosya üzerinden karar verildiği gerekçeleriyle önceki kararda direnilmesine karar verilmiştir. Direnme kararı kayyım vekili tarafından temyiz edilmektedir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; kayyım tayini istemine konu basit yargılama usulüne tabi eldeki davada, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 320. maddesi uyarınca taraflar duruşmaya davet edilmeden dosya üzerinde yapılan inceleme ile karar verilmesinin mümkün olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 431. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “Vasinin atanması usulüne ilişkin kurallar kayyım ve yasal danışman atanmasında da uygulanır.” Aynı Kanunun 430. maddesinde yer alan düzenlemeye göre de; “Temsil kayyımı, kendisine kayyım atanacak kimsenin yerleşim yeri vesayet makamı tarafından atanır. Yönetim kayyımı, malvarlığının büyük bölümünün yönetildiği veya temsil edilen kimsenin payına düşen malların bulunduğu yer vesayet makamı tarafından atanır.” Vesayete ilişkin hükümler kamu düzenine ilişkindir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 382/2b-19. maddesinde vesayet işlerinin çekişmesiz yargı işi olduğu, 385. maddesinde niteliğine uygun düştüğü ölçüde basit yargılama usulünün uygulanacağı, 317. maddesinde ise, davalıya tebligat yapılması gerektiği - [Nafaka Alacaklısı Kadının Çalışmaya Başlaması Halinde Yoksulluk Nafakası Kaldırılabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/kadinin-calismaya-baslamasi-nafaka/): Nafaka Alacaklısı Kadının Çalışmaya Başlaması Halinde Yoksulluk Nafakasının Kaldırılması Talep Edilebilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/445 Karar No: 2019/1129 Karar Tarihi: 05.11.2019 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki yoksulluk nafakasının kaldırılması davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Aile Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 11.06.2013 tarihli ve . sayılı kararın davalı vekilince temyizi üzerine, Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 27.01.2014 tarihli ve 2013/16670 E., 2014/987 K. sayılı kararı ile; “…Davada; yoksulluk nafakası alacaklısı olan davalının sigortalı olarak sürekli bir işte çalışmaya başladığı gerekçesi ile yoksulluğunun ortadan kalktığı belirtilerek; nafakanın kaldırılmasına karar verilmesi talep ve dava edilmiştir. Mahkemece, davanın kabulü cihetine gidilerek; yoksulluk nafakasının kaldırılmasına karar verilmiş, hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir. Dava; yoksulluk nafakasının kaldırılması talebine ilişkindir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 176. maddesine göre; yoksulluğun ortadan kalkması halinde mahkemece nafaka kaldırılabileceği gibi, tarafların mali durumlarının değişmesi veya hakkaniyetin gerektirdiği hallerde iradın arttırılması ya da azaltılmasına da karar verilebilir. Kural olarak asgari ücret düzeyinde sürekli ve güvenceli bir gelire sahip olunması yoksulluğu ortadan kaldırmaz. Somut olayda dosyadaki bilgi ve belgelerden; tarafların İzmir 1. Aile Mahkemesi’nin 20.04.2011 tarih ve … sayılı ilamı ile boşandıkları; davalı kadın lehine aylık 300,00 TL yoksulluk nafakasına hükmedildiği, davalının asgari ücretle ağabeyine ait işyerinde sigortalı olarak çalıştığı, aylık 978 TL geliri bulunduğu; davacının ise emekli öğretmen olduğu anlaşılmaktadır. Mahkemece, her ne kadar davalının işe girdiğinden bahisle yoksulluk nafakasının kaldırılmasına karar verilmiş ise de; davalının aylık kazancının günümüz koşullarında davalının geçinmesine yetip yetmeyeceği tartışılmamıştır. Zira davalının, davacıdan aldığı 300,00 TL yoksulluk nafakası ile geçinmesi günümüz ekonomik koşullarında mümkün değildir. O hâlde, mahkemece, yukarıda açıklanan esaslar çerçevesinde tarafların ekonomik ve sosyal durumları incelenerek yoksulluk nafakasının kaldırılması şartlarının incelenmesine, oluşmaması halinde ise MK. 6.maddesine dayanılarak hakkaniyete uygun bir miktara indirilmek gerekirken, yazılı gerekçe ile davanın kabulü cihetine gidilmesi doğru görülmemiştir…” gerekçesi ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, yoksulluk nafakasının kaldırılması istemine ilişkindir. Davacı vekili, sigortalı olarak çalışmaya başlayan davalının bu durumu gizleyerek yoksulluk nafakası almaya devam ettiğini, müvekkilinin emekli maaşı dışında geliri olmadığını ve nafaka ödeyememesi nedeniyle mahkûm olduğu üç ay tazyik hapsinin infaz edildiğini, maddi durumunun boşanma ile daha da kötüleştiğini, hâlâ tapusu davalıya ait aile konutunda oturduğunu, bu durumun dahi davalının maddi durumunun daha iyi olduğunu gösterdiğini ileri sürerek ödediği aylık 300TL yoksulluk nafakasının kaldırılmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, müvekkilinin ev hanımı olduğunu, boşanma nedeniyle eşinin sağlık imkânlarından yararlanamadığından abisinin ortağı olduğu şirkette sigortalı olarak çalışmaya başladığını, çeşitli sağlık sorunları nedeniyle tam gün çalışması mümkün olmadığından kısa süreli çalışabildiğini, evlilik birliği sona erdiği hâlde davacının müvekkiline ait taşınmazda oturmaya devam etmesi nedeniyle müvekkilinin abisinin yanında kaldığını, kendi taşınmazını kullanamadığını, ayrıca asgari ücretle çalışma hâlinde yoksulluğun ortadan kalktığının kabul edilemeyeceği gibi müvekkilinin sağlık durumu da nazara alındığında ihtiyacının dahi karşılanmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, davalının boşandıktan sonra sigortalı bir işte çalışmaya başladığı, abisi ile yaşayarak kira ödemediği ve bakmakla yükümlü kimsesinin bulunmadığı, aldığı maaşın hayatını idame ettirmeye yeterli olacağı, buna karşılık davacının nafaka borçlarını ödeyememesi nedeniyle hapis cezası aldığı ve bu nedenle cezaevinde yattığı, ekonomik durumunda bu anlamda olumsuz gelişmeler olduğu, davacının dava açmakta haklı olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine karar, yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece, önceki gerekçelerin yanında, davalının aldığı maaşın kendisini yoksulluktan kurtarıp kurtarmayacağının, herkesin yaşadığı sosyal ve ekonomik çevreye göre değerlendirilmesi gerektiği, memleketimizde pek çok kişinin asgari ücret ile çalışıp evini geçindirdiği, çocuklarını büyütüp okuttuğu, kendi şahsi ihtiyaçları dışında hiçbir harcaması olmayan, bakmakla yükümlü olduğu herhangi bir kişi bulunmayan davalının 978TL aylık gelirinin geçinmesi için yeterli olacağı ayrıca davacının da emekli olup 1.300TL maaş aldığı, boşanma nedeniyle verilen maddi ve manevi tazminatlar ile birikmiş ve halen devam eden nafaka nedeniyle oluşan borçları ödemeye çalıştığı, ödeme güçlüğü içine düşmesi nedeniyle de hapis cezası aldığı ve infaz edildiği de düşünüldüğünde davacı ve davalının gelir durumları arasında ciddi bir farkın mevcut olmadığı, tarafların ekonomik durumlarının birbirine denk olduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, somut olayda yoksulluk nafakasının kaldırılması koşullarının oluşup oluşmadığı noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü için konu ile ilgili yasal düzenleme ve kavramların kısaca açıklanmasında yarar vardır. Öncelikle belirtilmelidir ki, yoksulluk nafakası, boşanma ile yoksulluğa düşecek olan eş için verilen bir nafaka türü olup, söz konusu bu nafaka boşanma davası kesinleştikten sonra işlemeye başlar. Yoksulluk nafakası boşanmanın eşlerle ilgili mali sonuçlarından biri olup, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun “Yoksulluk nafakası” başlıklı 175. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan mali gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir. Nafaka yükümlüsünün kusuru aranmaz.” Aynı Kanun’un “Tazminat ve nafakanın ödenmesi” başlıklı 176. maddesinde düzenlenen hükme göre ise; “Maddi tazminat ve yoksulluk nafakasının toptan veya durumun gereklerine göre irat biçiminde ödenmesine karar verilebilir. Manevi tazminatın irat biçiminde ödenmesine karar verilemez. İrat biçiminde ödenmesine karar verilen maddi tazminat veya nafaka, alacaklı tarafın yeniden evlenmesi ya da taraflardan birinin ölümü halinde kendiliğinden kalkar; alacaklı tarafın evlenme olmaksızın fiilen evliymiş gibi yaşaması, yoksulluğunun ortadan kalkması ya da haysiyetsiz hayat sürmesi halinde mahkeme kararıyla kaldırılır. Tarafların mali durumlarının değişmesi veya hakkaniyetin gerektirdiği hâllerde iradın artırılması veya azaltılmasına karar verilebilir. Hâkim, istem hâlinde, irat biçiminde ödenmesine karar verilen maddi tazminat veya nafakanın gelecek yıllarda tarafların sosyal ve ekonomik durumlarına göre ne miktarda ödeneceğini karara bağlayabilir.” 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 175. maddesinde geçen “yoksulluğa düşecek” kavramından ne anlaşılması gerektiği konusunda yasal bir tanımlama olmaması karşısında bu husus yargısal uygulamada kurallara bağlanmıştır. Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 07.10.1998 tarihli ve 1998/2-656 E., 688 K.; 16.05.2007 tarihli ve 2007/2-275 E., 275 K.; 11.03.2009 tarihli ve 2009/2-73 E., 2009/118 K. sayılı kararlarında; “yeme, giyinme, barınma, sağlık, ulaşım, kültür, eğitim” gibi bireyin maddi varlığını geliştirmek için zorunlu ve gerekli görülen harcamaları karşılayacak düzeyde geliri olmayanların “yoksul” kabul edilmesi gerektiği benimsenmiştir. Ayrıca, madde metninden de anlaşıldığı üzere yoksulluk nafakası isteminde bulunan tarafın kusurunun daha ağır olmaması gerekmektedir. Ancak yoksulluk nafakası boşanmadan sonra yoksulluğa düşecek - [Kadının Boşandığı Eşiyle Birlikte Yaşaması Halinde SGK Tarafından Ödenen Yetim Aylığı Geri Alınır mı](https://kayseriavukat.org.tr/kadinin-bosandigi-esiyle-birlikte-yasamasi/): Yetim Aylığı Bağlanan Kadının Boşandığı Eşiyle Birlikte Yaşaması Halinde Ödenen Aylıklar Geri Alınabilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2388 Karar No: 2018/315 Karar Tarihi: 21.02.2018 Mahkemesi: İş Mahkemesi Taraflar arasındaki itirazın iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … İş Mahkemesince davanın reddine dair verilen 19.10.2012 gün ve 2012/291 E.-2012/740 K. sayılı karar temyiz edilmekle davacı … vekili ve davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 19.09.2013 gün ve 2012/25354 E., 2013/16783 K. sayılı kararı ile; “…Dava, hak sahibi konumundaki davalıya yersiz ödendiği ileri sürülen yetim aylıklarının 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu hükümleri gereğince tahsili amacıyla başlatılan icra takibine vaki itirazın iptali ile icra inkar tazminatı istemine ilişkindir. Mahkemece, ilamında belirtildiği şekilde davanın reddine karar verilmiştir. Hakkında verilen boşanma kararı 21.01.1992 tarihinde kesinleşen davalıya, sigortalı babası üzerinden 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanunu hükümlerine göre hak sahibi kız çocuğu sıfatıyla bağlanan yetim aylığının, boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığının belirlendiği gerekçesiyle davalı Kurumca gerçekleştirilen işlemle 01.11.2008 tarihi itibariyle kesilerek, 01.11.2008 – 30.07.2011 döneminde yersiz ödendiği ileri sürülen aylıklar yönünden borç tahakkuk ettirildiği anlaşılmaktadır. 506, 1479, 2925, 2926, 5434 sayılı Kanunlarda yer almamakla birlikte ilk kez 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu‘nun “Gelir ve aylık bağlanmayacak haller” başlığını taşıyan 56. maddesinin ikinci (son) fıkrasında düzenlenen davanın yasal dayanağı niteliğindeki norm 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe girmiş, fıkrada “Eşinden boşandığı halde, boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığı belirlenen eş ve çocukların, bağlanmış olan gelir ve aylıkları kesilir. Bu kişilere ödenmiş olan tutarlar, 96’ncı madde hükümlerine göre geri alınır.” düzenlemesine yer verilmiştir. Öncelikle belirtilmelidir ki, inceleme konusu hükmün Anayasa’ya aykırı olduğu gerekçesiyle iptali istemiyle yapılan başvurunun, Anayasa Mahkemesi’nin 15.12.2011 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 28.04.2011 gün ve 2009/86 Esas – 2011/70 Karar sayılı kararı ile reddedildiği, dolayısıyla iptal edilmeyen fıkranın yürürlükte olduğu belirgindir. Fıkra, oldukça sade biçimde kaleme alınmış, madde başlığında “bağlanmayacak” sözcüğüne yer verildikten sonra fıkra metninde “bağlanmış olan gelir ve aylıkları kesilir” ibareleri kullanılmış, böylelikle, daha önceki sosyal güvenlik kanunlarında yer almayan, boşanılan eşle fiilen (eylemli olarak) birlikte yaşama olgusu, gelir/aylık kesme nedeni olarak düzenlendiği gibi, eylemli olarak birlikte yaşama, aynı zamanda gelir/aylık bağlama engeli olarak da benimsenmiştir. Burada, eylemli olarak birlikte yaşama olgusunun/durumunun tanımlanması, hukuki sınır ve çerçevesinin çizilip ortaya konulması önem arz etmektedir. Taraflar arasında hangi hukuki sebep ve maddi vakıaya dayanmış olursa olsun sona ermiş evlilik birliğinin hak ve yükümlülüklerinin sürdürüldüğü beraberlikler veya kesinleşmiş yargı kararına bağlı olarak gerçekleşmiş boşanmanın var olan/olası sonuçlarını ortadan kaldırıcı/giderici nitelikteki birliktelikler madde kapsamında değerlendirilmeli, ortak çocuk/çocuklar yönünden, boşanma kararına bağlanan veya bağlanmayan kişisel ilişkilerin yürütülmesini sağlamaya yönelik olarak, eşlerin belirli aralıklarda ve günlerde zorunlu şekilde bir araya gelmeleri durumunda ise kanun koyucunun bu türden ilişkinin varlığının gelir/aylık bağlanmaması veya kesilmesi nedeni olarak öngörmediği kabul edilmeli, boşanılan eşle kurulan/yürütülen ilişkinin, eylemli olarak birlikte yaşama kavramı kapsamında yer alıp almadığı dikkatlice irdelenerek saptama yapılmalıdır. Anılan 56. maddede yalın olarak “eşinden boşandığı halde, boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığı belirlenen” ibareleri yer almakta olup, kanun koyucu tarafından örneğin; “sosyal güvenlik kanunları kapsamında ölüm aylığına hak kazanmak amacıyla eşinden boşanan”, “hak sahibi sıfatını haksız yere elde etme amacıyla eşinden boşanan”, “gerçek boşanma iradesi söz konusu olmaksızın (muvazaalı olarak) eşinden boşanan” veya bunlara benzer ifadelere yer verilmemiş, sade olarak kaleme alınan metinle uygulama alanı genişletilmiştir. Maddede boşanma amacına/saikine yönelik herhangi bir düzenlemeye yer verilmediğinden, gerek Kurumca, gerekse yargı organlarınca uygulama yapılırken; eşlerin boşanma iradelerinin gerçekliğinin/samimiliğinin araştırılıp ortaya konulması söz konusu olmamalı, boşanmanın muvazaalı olup olmadığına ilişkin herhangi bir araştırma/irdeleme ve boşanma yönündeki kesinleşmiş yargı kararının geçerliliğinin sorgulaması yapılmamalı, özellikle, kesinleşmiş yargı organının verdiği karara dayanan “boşanma” hukuki durum ve sonucunun eşlerin gerçek iradelerine dayanıp dayanmadığının araştırılmasının bir başka organın yetki ve görevi içerisinde yer almadığı, kaldı ki, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nda “anlaşmalı boşanma” adı altında hukuki bir düzenlemenin de bulunduğu dikkate alınmalıdır. Şu durumda sonuç olarak belirtilmelidir ki, boşanma tarihi itibarıyla gerçek/samimi boşanma iradelerine sahip olan (evlilik birliği temelinden sarsılan) veya olmayan tüm eşlerin, maddenin yürürlük tarihi olan 01.10.2008 tarihinden itibaren her ne sebeple olursa olsun eylemli olarak birlikte yaşadıklarının saptanması durumunda gelirin/aylığın kesilmesi zorunluluğu bulunmaktadır. Gelirin/aylığın kesilme tarihi ile Kurumun geri alım (istirdat) hakkının kapsamına ilişkin olarak; eylemli birlikte yaşama olgusunun gerçekleşme/başlama tarihi esas alınarak bu tarih itibarıyla gelir/aylık kesme veya iptal işlemi tesis edilip ilgiliye, anılan tarihten itibaren yapılan ödemeler yasal dayanaktan yoksun/yersiz kabul edilmeli, ancak, söz konusu madde 01.10.2008 günü yürürlüğe girdiğinden, eylemli birliktelik daha önce başlamış olsa dahi maddenin yürürlük günü öncesine gidilmemeli, başka bir anlatımla 01.10.2008 tarihi öncesine ilişkin borç tahakkuku söz konusu olmamalı, böylelikle açıklığa kavuşturulacak yersiz ödeme dönemine ilişkin olarak 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu‘nun 96. maddesine göre uygulama yapılmalıdır. İnceleme konusu 56. maddede, “eşinden boşandığı halde, boşandığı eşiyle” ibareleri yer aldığından, birden fazla evlilik ve doğal olarak birden fazla boşanmanın gerçekleşmiş olması durumunda, boşanılan herhangi bir eşle eylemli olarak birlikte yaşama durumunda madde hükmünün uygulanacağı gözetilmelidir. 5510 sayılı Kanun, önceki sosyal güvenlik yasalarını birleştiren temel yasa niteliğinde olduğundan, gerek değiştirilen veya yürürlükten kaldırılan, gerekse geçici ve geçiş hükümlerinin yer aldığı maddelerle birlikte ele alınıp değerlendirmeye tabi tutulması gerekmektedir. Bu yönden bakıldığında Kanunun “Malûllük, yaşlılık ve ölüm sigortasına ilişkin bazı geçiş hükümleri” başlığını taşıyan geçici 1. ve “5434 sayılı Kanuna ilişkin geçiş hükümleri” başlıklı geçici 4. maddesinin irdelenmesi zorunluluğu bulunmaktadır. Anılan geçici maddelerle kanun koyucu tarafından, 5510 sayılı Kanunun yürürlüğü öncesinde yukarıda belirtilen beş adet sosyal güvenlik kanunu hükümleri uygulanmak suretiyle hak sahiplerine bağlanan gelirin/aylığın, durum değişikliği sebebine bağlı olarak kesilmesi veya yeniden bağlanmasında, yine anılan kanun hükümlerinin esas alınması gerektiğinin benimsendiği anlaşılmaktadır. Söz konusu kanunlarda, boşanılan eşle eylemli olarak birlikte yaşama olgusu, gelirin/aylığın bağlanması engeli veya kesilmesi nedeni olarak öngörülmediğinden, 56. maddenin zaman bakımından uygulanmasında kuşku ve duraksamaya düşülmesi olasılığı bulunmaktadır. Bu durumda, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun “Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.” hükmünü içeren ve “Dürüst davranma” başlığını taşıyan 2. maddesinde yer alan dürüstlük ( = objektif iyi niyet) kuralı çerçevesinde çözüme gidilmeli, evrensel hukuk ilkeleri arasında yer alan “hiç kimsenin kendi kusurundan yararlanamayacağı” ilkesi sosyal güvenlik hukuku alanında da göz önünde bulundurulmalıdır. Bu bakımdan, - [Çocuğun Açıköğretim Fakültesinde Okuması Halinde Babanın Yardım Nafakası Yükümlülüğü Sona Erer mi](https://kayseriavukat.org.tr/cocugun-acikogretim-fakultesinde-okumasi/): Ergin Çocuğun Açıköğretim Fakültesinde Okuması Halinde Anne ve Babanın Yardım Nafakası Yükümlülüğü Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1012 Karar No: 2019/1145 Karar Tarihi: 07.11.2019 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki yardım nafakası davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Aile Mahkemesince davanın reddine dair verilen 03.07.2015 tarihli ve … sayılı kararın temyizen incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 25.01.2016 tarihli ve 2015/16684 E., 2016/637 K. sayılı kararı ile; “…Davacı vekili dava dilekçesinde; davalının müvekkilinin babası olduğunu, davacının Anadolu Üniversitesi, Açıköğretim Fakültesi, Radyo Televizyon Programcılığı Bölümü öğrencisi olduğunu, ayrıca Karaca Dil Eğitim Merkezine devam ettiğini, davacının hiç bir gelirinin bulunmadığını, bu nedenle davacı lehine aylık 1000,00 TL yardım nafakasının davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili cevap dilekçesinde; davanın reddini istemiştir. Mahkemece; davacının devam mecburiyeti olmayan bir okulda öğrenci olup, çalışmaya engel bir halinin olmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 328/1.maddesinde; “Ana ve babanın bakım borcu, çocuğun ergin olmasına kadar devam eder.” Aynı maddenin 2.fıkrasında ise, “Çocuk ergin olduğu halde eğitimi devam ediyorsa, ana ve baba durum ve koşullara göre kendilerinden beklenebilecek ölçüde olmak üzere, eğitim sona erinceye kadar çocuğa bakmakla yükümlüdürler.” hükmü mevcut bulunmaktadır. Türk Medeni Kanunu’nun 364.maddesine göre; “Herkes, yardım etmediği takdirde yoksulluğa düşecek olan üstsoyu ve altsoyu ile kardeşlerine nafaka vermekle yükümlüdür.” Aynı Kanunun 365/2.maddesinde de; “Dava, davacının geçinmesi için gerekli ve karşı tarafın mali gücüne uygun bir yardım isteminden ibarettir.” düzenlemesi yer almıştır. Hukuk Genel Kurulunun 7.10.1998 gün ve 1998/656-688 sayılı ilamında da; “…yeme, giyinme, barınma, sağlık, ulaşım, kültür (eğitim) gibi bireyin maddi varlığını geliştirmek için zorunlu ve gerekli görülen harcamaları karşılayacak düzeyde geliri olmayanların…” yoksul kabul edilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Yardım nafakası, aile bireylerini yoksulluk ve düşkünlükten kurtarmaya ilişkin bir nevi sosyal yardımlaşma olup, ahlak kuralları ile geleneklerin zorunlu kıldığı bir ödevdir. Aile bağlarının herhangi bir nedenle zayıflamış olması da yükümlülüğü ortadan kaldıran bir neden olarak düzenlenmemiştir. Bu nedenlerle kanun koyucu, yardım nafakasını kişinin ve toplumun vicdanına bırakmamış, kanuni bir ödev olarak düzenlemiştir. Okumakta olan kişi kendi emek ve geliriyle yaşamını sürdürmekten yoksun ise, ana babasından öğrenimini tamamlayıncaya kadar yardım nafakası isteyebilir. Ne var ki, bunu vermekle yükümlü tutulacak kişilerin geçim sıkıntısına düşürülmemesi asıldır. Yukarıda açıklanan ilkeler uyarınca; somut olayda, davalının Petrol İşleri Genel Müdürlüğünde memur olup aylık 2600 TL maaşı olduğu, davacının ise Anadolu Üniversitesi, Açıköğretim Fakültesi, Radyo Televizyon Programcılığı Bölüm öğrencisi olduğu, davacının geçinmesi için yeterli, nafaka yükümlüsünün geliriyle orantılı olacak şekilde Medeni Kanun’un 4.maddesindeki hakkaniyet ilkesi de gözetilerek, bir miktar yardım nafakasına hükmedilmesi gerekirken, yazılı şekilde istemin tümden reddi doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, eğitimin devamı nedeniyle yardım nafakası istemine ilişkindir. Davacı vekili; müvekkilinin açık öğretim fakültesinde okuyup aynı zamanda üniversite sınavlarına hazırlanmak üzere bir eğitim merkezine kaydolduğunu, bu koşullarda ayrıca bir işte çalışmasının mümkün olmadığını, davalı babanın da maddi durumunun yerinde olduğunu belirterek her yıl %20 oranında artış yapılmak üzere aylık 1.000,00TL yardım nafakası talebinde bulunmuştur. Davalı vekili; davacının devam zorunluluğu bulunmayan bir fakültede öğrenci olduğunu, hem okuyup hem çalışmasının mümkün olduğunu, çalışmasına engel sağlık probleminin de bulunmadığını, müvekkilinin evli olup hâlihazırda bakmakla yükümlü olduğu bir ailesinin bulunduğunu, sosyal ve ekonomik durumunun da elverişli olmadığını ileri sürerek davanın reddini istemiştir. Mahkemece; 21 yaşında olan, kendi anlatımına göre önceden bir yıl süreyle bir işte çalışıp ayrılan davacının aylık geliri 3.000,00TL olan annesiyle birlikte oturduğu, devam mecburiyeti olmayan bir okulda öğrenci olduğu, çalışmaya ve gelir elde etmeye bir engelinin bulunmadığı, davalının sosyal ve ekonomik durumu ile yaşam koşulları da göz önüne alındığında davacıya yardım nafakası bağlanması için koşulların oluşmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine hüküm, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece; davacının devam mecburiyeti olmayan açık öğretim programına ve eğitim merkezine kayıtlı olduğu, daha önce belli bir süre bir işte çalışıp ayrıldığı, davanın açıldığı tarih itibariyle 20 yaşında olduğu, davalının ise Petrol İşleri Genel Müdürlüğünde teknisyen olarak görev yaptığı ve aylık 2.582,00TL gelir elde ettiği, maaşının dışında hiçbir gelirinin bulunmadığı, boşanma dosyasından kalan üç adet icra borcunun bulunduğu, birinci sıradaki icra borcunun 15/01/2013 tarihinden itibaren maaşından kesilmeye devam ettiği, diğer borçlarının bir önceki icra borcuna göre sırada beklediği yine davalının boşandıktan sonra yeniden evlilik yapıp yeni bir ev geçindirme yükümlülüğü altına girdiği, daha önce bir süre çalışmış olan davacının yeniden çalışmasına mani bir durumunun bulunmadığı, birlikte kaldığı annesinin davalıdan daha fazla gelir elde ettiğini belirterek davacının devam mecburiyeti olmayan birkaç yere kaydını yaptırmış olmasına dayalı olarak davalıyı zaruret altında bırakacak şekilde aleyhine nafakaya hükmedilmesinin hakkaniyet ilkeleri ile bağdaşmayacağı gerekçesiyle önceki kararda direnilmiş, direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, üniversitede okuyan ve düzenli bir geliri bulunmayan davacı yararına yardım nafakası takdiri gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü için, anayasal bir hak olarak eğitim hakkından kısaca bahsedilecek ve genel olarak nafaka ile 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 328. ve 364. maddeleri ele alınacaktır. Bilindiği gibi, bireyin ve toplumun güncel yaşamı ile birlikte gelecekteki gelişimi için eğitim oldukça önemlidir. Toplumların ilerlemesi ve ülkelerin kalkınması ancak o ülkede yaşayan insanların eğitilmesi, onlara yeteneklerine uygun beceriler kazandırılması ile mümkündür. Kişinin maddi ve manevi varlığını geliştirmesi yine sosyal ve ekonomik yaşantısının devamlılığı için eğitim olanaklarından yararlanması zorunludur. Bu minvalde temel bir insan hakkı olan eğitim hakkı bir dizi uluslararası sözleşmede olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile de doğrudan garanti altına alınmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası‘nın 17/1. maddesinde herkesin, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu, 27/1. maddesinde, herkesin, bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma ve bu alanlarda her türlü araştırma hakkına sahip olduğu, 42. maddesinde, kimsenin eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamayacağı düzenlenmiş, 58. maddesinde de, devletin gençliği korumak için gerekli tedbirleri alacağı vurgulanmıştır. Nafaka alacaklılığı, çocuğun bireyselliğinin bir parçasıdır. Hukukumuzda, çocuk kendisini dünyaya getiren ana ve babasından bakım parası isteyebilir. Bu onun en doğal hakkıdır. Ana ve babanın bu nafaka yükümü sosyal yardım ve dayanışma düşüncesinden kaynaklanır; onların - [İcra Dairesinin Yetkisine Yönelik İtiraz İncelenmeden İtirazın İptali Davasında Karar Verilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/icra-dairesinin-yetkisine-yonelik-itiraz/): İtirazın İptali Davasında İcra Dairesinin Yetkisine Yönelik İtiraz 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu İtirazın iptali – Madde 67 Takip talebine itiraz edilen alacaklı, itirazın tebliği tarihinden itibaren bir sene içinde mahkemeye başvurarak, genel hükümler dairesinde alacağının varlığını ispat suretiyle itirazın iptalini dava edebilir. Bu davada borçlunun itirazının haksızlığına karar verilirse borçlu; takibinde haksız ve kötü niyetli görülürse alacaklı; diğer tarafın talebi üzerine iki tarafın durumuna, davanın ve hükmolunan şeyin tahammülüne göre, red veya hükmolunan meblağın yüzde yirmisinden aşağı olmamak üzere, uygun bir tazminatla mahkum edilir. İtiraz eden veli, vasi veya mirasçı ise, borçlu hakkında tazminat hükmolunması kötü niyetin sübutuna bağlıdır. Birinci fıkrada yazılı itirazın iptali süresini geçiren alacaklının umumi hükümler dairesinde alacağını dava etmek hakkı saklıdır. Bu Kanunda öngörülen icra inkar tazminatı, kötü niyet tazminatı ve benzeri tazminatların tespitinde, takip talebi veya davadaki talep esas alınır. Yetki ve itirazları – Madde 50 Para veya teminat borcu için takip hususunda Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun yetkiye dair hükümleri kıyas yolu ile tatbik olunur. Şu kadar ki, takibe esas olan akdin yapıldığı icra dairesi de takibe yetkilidir. Yetki itirazı esas hakkındaki itirazla birlikte yapılır. İcra mahkemesi tarafından önce yetki meselesi tetkik ve kati surette karara raptolunur. İki icra mahkemesi arasında yetki noktasından ihtilaf çıkarsa Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 25 inci maddesi hükmü tatbik olunur. İtirazın İptali Davasında İcra Dairesinin Yetkisine Yönelik İtiraz İncelenmeden Karar Verilebilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/261 Karar No: 2019/854 Karar Tarihi: 04.07.2019 Mahkemesi: Ticaret Mahkemesi Taraflar arasındaki itirazın iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Konya 1. Asliye Ticaret Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 09.05.2012 tarih ve 2006/229 E., 2012/268 K. sayılı karar davalı vekilinin temyizi üzerine, Yargıtay 15. Hukuk Dairesinin 19.09.2013 tarih ve 2012/7007 E., 2013/5027 K. sayılı kararı ile; “…Dava, eser sözleşmesinden kaynaklandığı iddia edilen alacak ile ilgili yapılan icra takibine itirazın iptâli talebine ilişkin olup, mahkemece davanın kısmen kabulüne dair verilen karar, davalı tarafından temyiz edilmiştir. Davacı davasında davalı ile aralarında düzenlenen sözleşmeye göre üstlendiği edimleri yerine getirdiğini, ancak alacağının ödenmediğini, yapılan icra takibine de itiraz edildiğini belirterek itirazın iptâline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı savunmasında ve icra takibindeki itirazında, davacının dayandığı sözleşmedeki imzanın geçerli olmadığını bu nedenle ifa yeri olarak açıklanan Konya mahkeme ve icra dairelerinin yetkili olmadığını, ikametgahlarının Ankara olduğunu belirterek icra dairesi ve mahkemenin yetkisine itiraz etmiştir. İtirazın iptâli davasını gören mahkemece öncelikle takip dosyasındaki icra dairesinin yetkisine yönelik itirazın incelenmesi gerekir. Mahkemenin yetkisine yönelik bir itirazın var olup olmaması bu incelemenin yapılmasına etkili değildir. Diğer yandan itirazın iptâli davasının görülebilmesi, geçerli bir icra takibinin varlığına bağlıdır. Ortada geçerli takip yoksa itirazın iptâli davasının görülebilmesine usulen olanak yoktur. İcra dairesinin yetkisine itiraz halinde bu itiraz usulünce incelenip sonuçlandırılmadığı sürece geçerli bir takibin varlığından söz edilemez. Emsal HGK\’nın 20.11.2002 tarih 2002/19-900 E 2002/994 K sayılı ilamında bu husus hâkim tarafından re\’sen dikkate alınması gereken dava şartı olarak kabul edilmiştir. Diğer taraftan 20.03.2007 tarihli duruşmada davaya konu alacağın para alacağı olması sebebiyle yetki itirazının reddine karar verilmişse de; 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nun 73/I. maddesinde getirilen düzenlemenin sadece karz akdinden doğan borçlarla sınırlı olduğunun kabulü gerekir. Zira bütün para borcu ilişkilerinden doğan ihtilâflarda bu maddeye göre yetkili mahkeme ve icra müdürlüğünün tayini halinde; para borçlarıyla ilgili tüm ihtilâfların davacının ikametgâhında takibe ve davaya konu olması sonucunu doğurur ki, bu da; 1086 sayılı (mülga) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nda yer alan yetki ile ilgili kuralları adeta istisna haline getirmiş olur. Oysa Borçlar Kanunu’nun 355 ve devamı maddelerinde düzenlenen eser sözleşmeleri, niteliği itibariyle iki tarafa borç yükleyen sözleşmeler olup karşılıklı edimleri içerir. Bu nedenle, eser sözleşmelerinden kaynaklanan bir ihtilâfta yetkili icra müdürlüğü ve mahkemenin tayininde BK’nın 73. maddesi hükmü dikkate alınamaz (Emsal Dairemizin 24.01.2013 T 2012/973 E 2013/345 K sayılı ilamı). O halde mahkemece icra dairesinin yetkisine itiraz edildiği gözetilerek eldeki davada öncelikle bu itiraz incelenerek sonuca varılması yerine esasın incelenerek karar verilmesi doğru olmamış kararın bozulması uygun görülmüştür…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki bilgi ve belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, itirazın iptali istemine ilişkindir. Davacı vekili, yanlar arasında 15.02.2004 tarihli sözleşmenin imzalandığını, müvekkili şirketin edimlerini yerine getirdiğini ancak 31.12.2005 tarihli fatura bedelinin ödenmediğini, bu nedenle icra takibi yapıldığını, davalının borca ve icra dairesinin yetkisine itiraz ettiğini, müvekkili şirket tarafından sözleşmenin ifa edileceği yer icra dairesinde takibin yapıldığını ayrıca yanlar arasında imzalanan sözleşmenin 2. maddesinde ifa yerinin Konya olduğunun belirtildiğini, bu nedenle müvekkili şirketin kendi yerleşim yeri dikkate alındığında Konya mahkemeleri ve icra dairesinin yetkili olduğunu ileri sürerek, itirazın iptali ile %40 oranında icra inkâr tazminatının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, sözleşmeyi müvekkili şirket yetkilisinin imzalamadığını, her ne kadar sözleşmede ifa yerinin Konya olduğu belirtilmiş ise de işin yapılacağı yerin Akşehir olduğunu, müvekkili şirketin yerleşim yerinin Ankara olması nedeniyle yetkisiz mahkemede davanın açıldığını, yetki itirazının kabulü ile mahkemece yetkisizlik kararı verilmesi gerektiğini belirterek davanın reddi ile %40 oranında kötü niyet tazminatına karar verilmesini talep etmiştir. Mahkemece, davalının icra dairesinin ve mahkemenin yetkisine ilişkin yapmış olduğu itirazın 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nun 73. maddesi ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 10. maddesi uyarınca yerinde görülmediği, davacının ticari kayıt ve defterlerine göre 267.031,68TL alacaklı bulunduğunun anlaşıldığı gerekçesiyle, davanın kısmen kabulü ile itirazın 267.031,68TL asıl alacak ve 4.374,92TL işlemiş faiz miktarı üzerinden iptaline karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece, 20.03.2007 tarihli celsede verilen ara karar ile yetki itirazının reddine karar verildiği, sonrasında 03.02.2010 tarihli celsenin 2 nolu ara kararı ile de bozma kararında belirtildiği gibi davalı vekilinin icra dairesinin ve mahkemenin yetkisine yapmış olduğu itirazının daha önceki ara kararında geçtiği gibi reddedildiği ancak bu hususun maddi hata olarak Özel Dairece görülmediği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, somut olayda davalının icra dairesinin yetkisine yönelik itirazının mahkemece değerlendirilip değerlendirilmediği noktasında toplanmaktadır. Öncelikle belirtilmelidir ki itirazın iptali davaları, yapılan takibe itiraz üzerine duran takibin devam etmesini - [Nezaket Dışı ve Kaba Sözler ile Ağır Eleştiri ve Beddua Niteliğindeki Sözler Hakaret Olarak Kabul Edilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/beddua-niteligindeki-sozler-hakaret-mi/): Nezaket Dışı ve Kaba Sözler ile Ağır Eleştiri ve Beddua Niteliğindeki Sözler Hakaret Olarak Kabul Edilebilir mi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Hakaret – Madde 125 (1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. Mağdurun gıyabında hakaretin cezalandırılabilmesi için fiilin en az üç kişiyle ihtilat ederek işlenmesi gerekir. (2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur. (3) Hakaret suçunun; a) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı, b) Dini, siyasi, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı, c) Kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle, İşlenmesi halinde, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz. (4) Hakaretin alenen işlenmesi halinde ceza altıda biri oranında artırılır. (5) Kurul hâlinde çalışan kamu görevlilerine görevlerinden dolayı hakaret edilmesi hâlinde suç, kurulu oluşturan üyelere karşı işlenmiş sayılır. Ancak, bu durumda zincirleme suça ilişkin madde hükümleri uygulanır. Madde Gerekçesi Madde metninde hakaret suçu tanımlanmıştır. Hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukukî değer, kişilerin şeref, haysiyet ve namusu, toplum içindeki itibarı, diğer fertler nezdindeki saygınlığıdır. Bu düzenlemede 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanunu’nda benimsenen hakaret ve sövme suçu ayırımı kaldırılmıştır. Hakaret suçunun oluşabilmesi için, kişiye somut bir fiil veya olgu isnat edilmelidir. Örneğin, kamu görevlisinin bir kişiden bir iş karşılığında belli bir miktar rüşvet aldığı yönünde isnatta bulunulması durumunda hakaret söz konusudur. Kişiye isnad olunan somut fiilin gerçek olup olmamasının, hakaret suçunun oluşması bakımından bir önemi yoktur. Ancak, iddia olunan hususun gerçek olduğunun ispat edildiği durumlarda, fail cezalandırılmayacaktır. Keza, kişiye herhangi bir olayla irtibatlandırmadan, soyut olarak yakıştırmalarda bulunulması hâlinde de, hakaret suçu oluşur. Kötü bir niteliği veya huyu ifade eden sözler, somut bir fiil veya olguyla irtibatlandırılmadıkları hâlde, yine de hakaret suçunu oluştururlar. Örneğin, bir kimseye \”serseri\”, \”alçak\”, \”hayvan\” denmesi hâlinde, somut fiil isnadı söz konusu değildir. Aynı şekilde kişiye soyut olarak \”hırsız\”, \”rüşvetçi\”, \”sahtekâr\”, \”fahişe\” gibi yakıştırmalarda bulunulması hâlinde de hakaret suçu oluşmaktadır. Kişinin bedenî arızasını ifade etmekle veya kişiye bir hastalık izafe etmekle de hakaret suçu işlenmiş olur. Örneğin, kişiye \”kör\”, \”şaşı\”, \”topal\”, \”kambur\”, \”kel\” vs. demekle; kişiye \”psikopat\”, \”frengili\” veya \”aidsli\” demekle, hakaret suçu işlenmiş olur. Dikkat edilmelidir ki; davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleştirilmesi gerekir. Kişiye onu toplum nazarında küçük düşürmek amacına yönelik olarak belli bir siyasî kanaatin isnad edilmesi hâlinde de hakaret suçu oluşur. Örneğin, bir kişiye \”faşist\”, \”komünist\” veya \”mürteci\” demekle, hakaret suçu işlenmiş olur. Bir kişiye izafeten söylenen sözün veya bulunulan davranışın o kişiyi küçük düşürücü nitelikte olup olmadığını tayin ederken, toplumda hâkim olan telâkkileri, örf ve âdetleri göz önünde bulundurmak gerekir. Hakaret suçu, kişi muhatap alınarak işlenebilir. Bu durumda huzurda hakaret söz konusudur. Hakaret suçu, kişinin gıyabında da işlenebilir. Kişiye hazır bulunmadığı bir ortamda veya doğrudan muttali olamayacağı bir surette hakaret edilmesi durumunda, gıyapta hakaret söz konusudur. Ancak, gıyapta hakaretin cezalandırılabilmesi için, fiilin mağdurun gıyabında ve fakat en az üç kişiyle ihtilat ederek işlenmesi gerekir. Bu kişilerin toplu veya dağınık olmalarının suçun oluşumu üzerinde bir etkisi yoktur. Bir veya iki kişiyle ihtilat ederek de mağdura hakaret edilebilir. Bu gibi durumlarda da esasında bir haksızlık gerçekleşmektedir. Ancak, izlenen suç siyaseti gereğince, gıyapta hakaretin cezalandırılabilmesi için, mağdurun gıyabında en az üç kişiyle ihtilat edilerek, yani en az üç kişi muhatap alınarak hakaretin yapılması şart olarak aranmıştır. Maddenin ikinci fıkrasında, hakaretin mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir mesajla yapılması hâlinde, birinci fıkra hükmüne istinaden cezaya hükmedileceği kabul edilmiştir. Buna göre, kişiyi muhatap alan mektup, telgraf, telefon ve benzerî araçlarla yapılan hakaret de, huzurda hakaret olarak cezalandırılmalıdır. Maddenin üçüncü fıkrasında, hakaret suçunun kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenmesi, bu suçun bir nitelikli hâli olarak kabul edilmiştir. Keza, hakaret suçunun dinî, siyasî, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı ya da kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle işlenmesi hâlinde, verilecek cezanın bir yıldan az olamayacağı hüküm altına alınmıştır. Maddenin dördüncü fıkrası hakaret suçunun alenen işlenmesi, bu suçun bir nitelikli şekli olarak kabul edilmiştir. Aleniyet için aranan temel ölçüt, fiilin, gerçekleştiği koşullar itibarıyla belirli olmayan ve birden fazla kişiler tarafından algılanabilir olmasıdır. Keza, aleniyetin basın ve yayın yoluyla gerçekleşmesi durumunda artırma oranı ayrıca düzenlenmektedir. Maddenin son fıkrasında, kurul hâlinde çalışan kamu görevlilerine görevlerinden dolayı hakaret edilmesi hâlinde, suçun kurulu oluşturan üyelere karşı işlenmiş sayılacağı hüküm altına alınmıştır. Soruşturma ve kovuşturma koşulu – Madde 131 (1) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenen hariç; hakaret suçunun soruşturulması ve kovuşturulması, mağdurun şikayetine bağlıdır. (2) Mağdur, şikayet etmeden önce ölürse, veya suç ölmüş olan kişinin hatırasına karşı işlenmiş ise; ölenin ikinci dereceye kadar üstsoy ve altsoyu, eş veya kardeşleri tarafından şikayette bulunulabilir. Madde Gerekçesi Madde ile hakaret suçlarında kovuşturmanın, mağdurun şikâyetine bağlı olduğu hükmü getirilmektedir. Ancak, kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenen hakaret suçunun soruşturması ve kovuşturması şikâyete tâbi kılınmamıştır. Maddenin ikinci fıkrasına göre, mağdur şikâyetten önce vefat ederse, ölenin ikinci dereceye kadar üstsoy ve altsoyunun, eş ve kardeşlerinin şikâyette bulunabilecekleri açıklanmış, bunlar dışındakilere şikâyet hakkı tanınmamıştır. Ölmüş olan kişinin hatırasına hakaret edilmesi hâlinde de, ölenin ikinci dereceye kadar üstsoy ve altsoyu, eş veya kardeşleri tarafından şikâyette bulunulabilir. Beddua Niteliğindeki Sözler Hakaret Olarak Kabul Edilebilir mi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2014/785 Karar No: 2017/34 Karar tarihi: 31.01.2017 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 4. Ceza Dairesi Mahkemesi: Sulh Ceza Mahkemesi İçtihat Metni Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan sanık …\’un 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 125/1-2-3-a, 43/2, 62 ve 52. maddeleri uyarınca 7.600 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına ve taksitlendirmeye ilişkin, Bakırköy 5. Sulh Ceza Mahkemesince verilen 15.12.2009 gün ve 259-1146 sayılı hükmün sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 4. Ceza Dairesince 24.12.2013 gün ve 34727-33480 sayı ile; “…Sanığın oğlunun memurluk için başvurusu üzerine mülakat sonrası elenmesi sonucunda Adalet Bakanlığı\’na hitaben yazdığı ağır eleştiri içerir dilekçesindeki sözler nezaket dışı sözler olmakla beraber, görevlilerin onur, şeref ve saygınlığını rencide edici boyutta olmayıp, hakaret kastını içermediğinin ve - [Mahkeme Heyetine Hakaret: Devletin Kurum ve Organlarını Aşağılama (TCK 301)'dan Ceza Verilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/mahkeme-heyetine-hakaret-tck-301/): Mahkeme Heyetine Hakaret 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Hakaret – Madde 125 (1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. Mağdurun gıyabında hakaretin cezalandırılabilmesi için fiilin en az üç kişiyle ihtilat ederek işlenmesi gerekir. (2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur. (3) Hakaret suçunun; a) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı, b) Dini, siyasi, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı, c) Kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle, İşlenmesi halinde, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz. (4) Hakaretin alenen işlenmesi halinde ceza altıda biri oranında artırılır. (5) Kurul hâlinde çalışan kamu görevlilerine görevlerinden dolayı hakaret edilmesi hâlinde suç, kurulu oluşturan üyelere karşı işlenmiş sayılır. Ancak, bu durumda zincirleme suça ilişkin madde hükümleri uygulanır. Madde Gerekçesi Madde metninde hakaret suçu tanımlanmıştır. Hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukukî değer, kişilerin şeref, haysiyet ve namusu, toplum içindeki itibarı, diğer fertler nezdindeki saygınlığıdır. Bu düzenlemede 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanunu’nda benimsenen hakaret ve sövme suçu ayırımı kaldırılmıştır. Hakaret suçunun oluşabilmesi için, kişiye somut bir fiil veya olgu isnat edilmelidir. Örneğin, kamu görevlisinin bir kişiden bir iş karşılığında belli bir miktar rüşvet aldığı yönünde isnatta bulunulması durumunda hakaret söz konusudur. Kişiye isnad olunan somut fiilin gerçek olup olmamasının, hakaret suçunun oluşması bakımından bir önemi yoktur. Ancak, iddia olunan hususun gerçek olduğunun ispat edildiği durumlarda, fail cezalandırılmayacaktır. Keza, kişiye herhangi bir olayla irtibatlandırmadan, soyut olarak yakıştırmalarda bulunulması hâlinde de, hakaret suçu oluşur. Kötü bir niteliği veya huyu ifade eden sözler, somut bir fiil veya olguyla irtibatlandırılmadıkları hâlde, yine de hakaret suçunu oluştururlar. Örneğin, bir kimseye \”serseri\”, \”alçak\”, \”hayvan\” denmesi hâlinde, somut fiil isnadı söz konusu değildir. Aynı şekilde kişiye soyut olarak \”hırsız\”, \”rüşvetçi\”, \”sahtekâr\”, \”fahişe\” gibi yakıştırmalarda bulunulması hâlinde de hakaret suçu oluşmaktadır. Kişinin bedenî arızasını ifade etmekle veya kişiye bir hastalık izafe etmekle de hakaret suçu işlenmiş olur. Örneğin, kişiye \”kör\”, \”şaşı\”, \”topal\”, \”kambur\”, \”kel\” vs. demekle; kişiye \”psikopat\”, \”frengili\” veya \”aidsli\” demekle, hakaret suçu işlenmiş olur. Dikkat edilmelidir ki; davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleştirilmesi gerekir. Kişiye onu toplum nazarında küçük düşürmek amacına yönelik olarak belli bir siyasî kanaatin isnad edilmesi hâlinde de hakaret suçu oluşur. Örneğin, bir kişiye \”faşist\”, \”komünist\” veya \”mürteci\” demekle, hakaret suçu işlenmiş olur. Bir kişiye izafeten söylenen sözün veya bulunulan davranışın o kişiyi küçük düşürücü nitelikte olup olmadığını tayin ederken, toplumda hâkim olan telâkkileri, örf ve âdetleri göz önünde bulundurmak gerekir. Hakaret suçu, kişi muhatap alınarak işlenebilir. Bu durumda huzurda hakaret söz konusudur. Hakaret suçu, kişinin gıyabında da işlenebilir. Kişiye hazır bulunmadığı bir ortamda veya doğrudan muttali olamayacağı bir surette hakaret edilmesi durumunda, gıyapta hakaret söz konusudur. Ancak, gıyapta hakaretin cezalandırılabilmesi için, fiilin mağdurun gıyabında ve fakat en az üç kişiyle ihtilat ederek işlenmesi gerekir. Bu kişilerin toplu veya dağınık olmalarının suçun oluşumu üzerinde bir etkisi yoktur. Bir veya iki kişiyle ihtilat ederek de mağdura hakaret edilebilir. Bu gibi durumlarda da esasında bir haksızlık gerçekleşmektedir. Ancak, izlenen suç siyaseti gereğince, gıyapta hakaretin cezalandırılabilmesi için, mağdurun gıyabında en az üç kişiyle ihtilat edilerek, yani en az üç kişi muhatap alınarak hakaretin yapılması şart olarak aranmıştır. Maddenin ikinci fıkrasında, hakaretin mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir mesajla yapılması hâlinde, birinci fıkra hükmüne istinaden cezaya hükmedileceği kabul edilmiştir. Buna göre, kişiyi muhatap alan mektup, telgraf, telefon ve benzerî araçlarla yapılan hakaret de, huzurda hakaret olarak cezalandırılmalıdır. Maddenin üçüncü fıkrasında, hakaret suçunun kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenmesi, bu suçun bir nitelikli hâli olarak kabul edilmiştir. Keza, hakaret suçunun dinî, siyasî, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı ya da kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle işlenmesi hâlinde, verilecek cezanın bir yıldan az olamayacağı hüküm altına alınmıştır. Maddenin dördüncü fıkrası hakaret suçunun alenen işlenmesi, bu suçun bir nitelikli şekli olarak kabul edilmiştir. Aleniyet için aranan temel ölçüt, fiilin, gerçekleştiği koşullar itibarıyla belirli olmayan ve birden fazla kişiler tarafından algılanabilir olmasıdır. Keza, aleniyetin basın ve yayın yoluyla gerçekleşmesi durumunda artırma oranı ayrıca düzenlenmektedir. Maddenin son fıkrasında, kurul hâlinde çalışan kamu görevlilerine görevlerinden dolayı hakaret edilmesi hâlinde, suçun kurulu oluşturan üyelere karşı işlenmiş sayılacağı hüküm altına alınmıştır. Soruşturma ve kovuşturma koşulu – Madde 131 (1) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenen hariç; hakaret suçunun soruşturulması ve kovuşturulması, mağdurun şikayetine bağlıdır. (2) Mağdur, şikayet etmeden önce ölürse, veya suç ölmüş olan kişinin hatırasına karşı işlenmiş ise; ölenin ikinci dereceye kadar üstsoy ve altsoyu, eş veya kardeşleri tarafından şikayette bulunulabilir. Madde Gerekçesi Madde ile hakaret suçlarında kovuşturmanın, mağdurun şikâyetine bağlı olduğu hükmü getirilmektedir. Ancak, kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenen hakaret suçunun soruşturması ve kovuşturması şikâyete tâbi kılınmamıştır. Maddenin ikinci fıkrasına göre, mağdur şikâyetten önce vefat ederse, ölenin ikinci dereceye kadar üstsoy ve altsoyunun, eş ve kardeşlerinin şikâyette bulunabilecekleri açıklanmış, bunlar dışındakilere şikâyet hakkı tanınmamıştır. Ölmüş olan kişinin hatırasına hakaret edilmesi hâlinde de, ölenin ikinci dereceye kadar üstsoy ve altsoyu, eş veya kardeşleri tarafından şikâyette bulunulabilir. Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin kurum ve organlarını aşağılama – Madde 301 (1) Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Türkiye Büyük Millet Meclisini, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ve Devletin yargı organlarını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Devletin askerî veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, birinci fıkra hükmüne göre cezalandırılır. (3) Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz. (4) Bu suçtan dolayı soruşturma yapılması, Adalet Bakanının iznine bağlıdır. Madde Gerekçesi Maddenin birinci fıkrasında, Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Türkiye Büyük Millet Meclisini, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ve Devletin yargı organlarını alenen aşağılamak suçu tanımlanmış ve üç yıl olan cezanın üst sınırı, iki yıl olarak değiştirilmiştir. Birinci fıkrada yer alan \”Türklük\” ibaresi, \”Türk Milleti\” olarak değiştirilmiştir. Millet, geçmişten beri bir arada yaşamış, şimdi de bir arada yaşama inancında, istek ve kararında olan; aynı vatana sahip; aralarında kültür, tarih ve ülkü birliği - [Korsan CD Satma: Sinema Filmi ve Müzik CD’lerinin Bandrolsüz Olarak Çoğaltılması ve Satılması](https://kayseriavukat.org.tr/bandrolsuz-ve-korsan-cd-satma/): Korsan CD Satma: Sinema Filmi ve Müzik CD/DVD’lerinin İzinsiz Çoğaltılması ve Bandrolsüz Olarak Satılması Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2017/155 Karar No: 2018/411 Karar Tarihi: 09.10.2018 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 19. Ceza Dairesi Mahkemesi: Fikrî ve Sınaî Haklar Ceza Mahkemesi 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu‘na muhalefet suçundan sanık …’in aynı Kanun’un 5728 sayılı Kanun ile değişik 81/4, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 62, 52/2, 53/1, 58/6-7 ve 54. maddeleri uyarınca 10 ay hapis ve 80 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, hapis cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve müsadereye ilişkin İzmir 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Ceza Mahkemesince verilen 11.07.2011 tarihli ve 561-227 sayılı hükmün, sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 7. Ceza Dairesince 18.11.2013 tarih ve 8423-22169 sayı ile; “Sanığın izinsiz çoğaltılmış ve bandrolsüz CD/DVD satmak şeklindeki eylemi, Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 2005/7-67 Esas, 2005/97 Karar ve 19.07.2005 tarihli kararında da belirtildiği üzere 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu‘nun “manevi, mali veya bağlantılı haklara tecavüz” suçunu düzenleyen 71. maddesi ve “bandrolsüzlüğü” düzenleyen 81. maddesinde tanımlanan suçları oluşturduğundan, sanık hakkında katılanlar vekilinin hak sahipliği belgeleri sunduğu ve katılan olarak kabul edildikleri anlaşıldığından 5846 sayılı Kanun’un 81/13. madde yollamasıyla sanık hakkında aynı Kanun’un 71. madde uyarınca hapis veya adli para cezasından birinin tercih edilerek hüküm kurulması gerekirken suç vasfında hata yapılarak sanığın yazılı şekilde 5846 sayılı Kanun’un 81/4. maddesi uyarınca hapis ve adli para cezası ile cezalandırılmasına karar verilmesi” isabetsizliğinden, sonuç ceza bakımından kazanılmış hakkının saklı tutulması suretiyle bozulmasına karar verilmiştir. Bozmaya uyan İzmir 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Ceza Mahkemesince 27.03.2014 tarih ve 12-128 sayı ile; sanığın 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu‘nun 5728 sayılı Kanun ile değişik 71/1. ve 81/13 maddeleri, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 43/2-1, 62, 53/1, 58/6-7 ve 54/1 maddeleri ile CMUK’nın 326/son maddesi uyarınca 10 ay hapis ve 80 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, hapis cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve müsadereye karar verilmiş, hükmün sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 19. Ceza Dairesince 12.04.2016 tarih ve 34786-15027 sayı ile; “…1- Yargıtay Ceza Genel Kurulunun Dairemizin de benimsediği 08.04.2014 tarih 2013/7-591 Esas 2014/171 karar sayılı kararında açıklandığı üzere, bandrol yükümlülüğüne aykırılık suçlarında suçun mağdurunun doğrudan eser sahipleri olmayıp toplum olduğu ve suça konu eserlerle ilgili olarak şikâyet bulunmasının da durumu değiştirmeyeceği cihetle; somut olayda 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 43/2. maddesinin uygulanma koşulları bulunmadığının gözetilmemesi, 2- Kasıtlı suçtan hapis cezasına mahkûmiyetin kanuni sonucu olarak sanık hakkında 5237 sayılı TCK’nın 53. maddesi uyarınca hak yoksunluklarına hükmedilmiş ise de, 24/11/2015 tarih ve 29542 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Anayasa Mahkemesinin 08/10/2015 tarih ve 2014/140 E., 2015/85 K. sayılı kararı ile anılan maddenin bazı hükümlerinin iptal edilmiş olması nedeniyle yeniden değerlendirme yapılması zorunluluğu,” isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir. Direnme Kararı Yargıtay 19. Ceza Dairesinin (2) numaralı bozma nedenine uyulmasına karar veren İzmir 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Ceza Mahkemesince 06.06.2016 tarih ve 178-209 sayı ile; “…Fikri içtima kurallarına göre 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 44. maddesi uyarınca ceza tayin edilirken içtimaya dahil olan suçlardan en ağır cezayı gerektiren suç hangisi ise ona göre ceza tayin edilir. Ancak kanun koyucu burada en ağır cezayı içeren 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun 81/4. maddesini değil, 81/4. maddedeki hapis cezasını yok etmeyecek şekilde 5846 sayılı Kanun’un 71/1. maddesine göre ceza verilmesini ve cezanın 5846 sayılı Kanun’un 81/13. maddesi uyarınca arttırılmasını öngörmüştür. Uygulanacak kanun maddesinin seçimini hâkime bırakmamıştır. Böylece TCK’nın 44. maddesinin nasıl uygulanacağını kendisi belirlemiş ve maddeye istisna getirmiştir. Bu yüzden içtimaen ceza tayin edilirken 5846 sayılı Kanun’un 71. maddesindeki seçimlik cezalardan para cezasının tercih edilmesi mümkün değildir. Çünkü; içtimaya dahil olan 5846 sayılı Kanun’un 81/4. maddesindeki yaptırımı olan hapis cezası yok edilemez. Mahkememiz bu yüzden hapis cezasını tercih etmiştir. Hukuksal düzenleme bölümünde belirtildiği gibi 5101 sayılı Kanun’la değişik 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu‘nun 71/1. maddesinin ikinci cümlesi yayma suçunun temel şeklini düzenlemiştir. 5101 sayılı Kanun’la 5846 sayılı Kanun’un 81/4. maddesi yayma suçuna konu eserlerin aynı zamanda bandrole tabi olması hâlinde hapis cezası ile birlikte para cezası öngörmüştür. 81/4. madde basit yayma suçunun nitelikli hâlidir. Bandrolsüz yayma suçuna konu eserin faili bandrol yükümlüsü olup aynı zamanda 5846 sayılı Kanun’un 71. maddesindeki suçu da işlerse 5846 sayılı Kanun’un 81/13. maddesi uyarınca faile 71/1. maddeye göre ceza verilmesi ve cezanın 1/3 oranında arttırılması gerekecektir. 81/13. madde fikri içtima düzenlemesidir. Cezanın arttırılmasını gerektiren başka bir nitelikli hâldir. 81/4. maddeye konu suçun mağdurunun toplum olması 71/1. maddeye konu suçun mağdurunun da toplum anlamına gelmez. 71. maddedeki eylem manevi ve mali hak ihlalidir. Mali ve manevi hakkı ihlal edilenler o suçun mağdurudurlar. 71. maddenin kapsamında kalan suçun birden fazla mağduru bulunmaktadır. Onları temsil eden meslek birlikleri davaya katılmışlardır. TCK’nın 43. maddesinin uygulanmasında bir isabetsizlik yoktur…” şeklindeki gerekçe ile (1) numaralı bozma nedeni bakımından direnilmesine, sanığın önceki hükümdeki gibi cezalandırılmasına karar verilmiştir. Bu hükmün de, sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 09.10.2016 tarihli ve 319462 sayılı “bozma” istemli tebliğnamesi üzerine, Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca 14.12.2016 tarih ve 1270-2024 sayı ile, 6763 sayılı Kanun’un 36. maddesiyle değişik 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu‘nun 307. maddesi uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 19. Ceza Dairesince 22.02.2017 tarih ve 287-1498 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. Türk Milleti Adına Ceza Genel Kurulu Kararı Görüldüğü gibi Yargıtay 19. Ceza Dairesi ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanık hakkında zincirleme suç hükümlerinin uygulanıp uygulanamayacağının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; 09.07.2009 tarihli olay tutanağına göre; ….Mahallesi ….Caddesi üzerinde bulunan Gece Pazarı isimli yere denetim amacıyla gelen İl Denetim Komisyonu üyelerinin Yenifoça Polis Merkezinde görevli polis memurlarıyla birlikte yaptıkları denetim sırasında pazar yerinin ortasında bulunan belediyeye ait alanda kurulu çadırın yanına geldikleri, çadırın girişine göre sol tarafında bulunan tezgâh üzerinde satışa hazır vaziyette korsan ve bandrolsüz CD’ler ile tezgâhın başında olan sanığı gördükleri, CD’leri kaç liraya sattığının sorulması üzerine film CD’lerini 2,5 TL, oyun CD’lerini 5 TL’ye sattığını beyan eden sanığın görevlilerce yakalandığı, tezgâhta bulunan 954 - [İlaç Kalıntısı Bulunan Gıdanın Satışı Suçunda Ceza Miktarı ve Dava Zamanaşımı Süresi](https://kayseriavukat.org.tr/ilac-kalintisi-bulunan-gidanin-satisi/): Limitlerin Üstünde Zirai İlaç Kalıntısı Bulunan Gıdanın Satışı 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Bozulmuş veya değiştirilmiş gıda veya ilaçların ticareti – Madde 186 (1) Kişilerin hayatını ve sağlığını tehlikeye sokacak biçimde bozulmuş, değiştirilmiş her tür yenilecek veya içilecek şeyleri veya ilaçları satan, tedarik eden, bulunduran kimseye bir yıldan beş yıla kadar hapis ve binbeşyüz güne kadar adlî para cezası verilir. (2) Bu suçun, resmi izne dayalı olarak yürütülen bir meslek ve sanatın icrası kapsamında işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte bir oranında artırılır. Madde Gerekçesi Madde metninde, kişilerin hayatını ve sağlığını tehlikeye sokacak biçimde bozulmuş, değiştirilmiş her tür yenilecek veya içilecek şeylerin veya ilâçların satılması, tedarik edilmesi veya bulundurulması suç olarak tanımlanmıştır. Her türlü yenilecek veya içilecek şeyler ya da ilaçlar, bu suçun konusunu oluştururlar. Ancak, bunların, kişilerin hayatını ve sağlığını tehlikeye sokacak biçimde bozulmuş veya muhteviyatının değiştirilmiş olması gerekir. Söz konusu suç, kişilerin hayatını ve sağlığını tehlikeye sokacak biçimde bozulmuş veya muhteviyatı değiştirilmiş her tür yenilecek veya içilecek şeylerin ya da ilâçların satılması, tedarik edilmesi veya bulundurulması suretiyle işlenebilir. Bu bakımdan söz konusu suç, seçimlik hareketli bir suçtur. Maddenin ikinci fıkrasında, bu suçun, resmî izne dayalı olarak yürütülen bir meslek ve sanatın icrası kapsamında işlenmesi hâlinde, cezanın artırılması öngörülmüştür. Dava zamanaşımı – Madde 66  (1) Kanunda başka türlü yazılmış olan haller dışında kamu davası; a) Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda otuz yıl, b) Müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmibeş yıl, c) Yirmi yıldan aşağı olmamak üzere hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmi yıl, d) Beş yıldan fazla ve yirmi yıldan az hapis cezasını gerektiren suçlarda onbeş yıl, e) Beş yıldan fazla olmamak üzere hapis veya adlî para cezasını gerektiren suçlarda sekiz yıl, geçmesiyle düşer. (2) Fiili işlediği sırada oniki yaşını doldurmuş olup da onbeş yaşını doldurmamış olanlar hakkında, bu sürelerin yarısının; onbeş yaşını doldurmuş olup da onsekiz yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında ise, üçte ikisinin geçmesiyle kamu davası düşer. (3) Dava zamanaşımı süresinin belirlenmesinde dosyadaki mevcut deliller itibarıyla suçun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli halleri de göz önünde bulundurulur. (4) Yukarıdaki fıkralarda yer alan sürelerin belirlenmesinde suçun kanunda yer alan cezasının yukarı sınırı göz önünde bulundurulur; seçimlik cezaları gerektiren suçlarda zamanaşımı bakımından hapis cezası esas alınır. (5) Aynı fiilden dolayı tekrar yargılamayı gerektiren hallerde, mahkemece bu husustaki talebin kabul edildiği tarihten itibaren fiile ilişkin zamanaşımı süresi yeni baştan işlemeye başlar. (6) Zamanaşımı, tamamlanmış suçlarda suçun işlendiği günden, teşebbüs halinde kalan suçlarda son hareketin yapıldığı günden, kesintisiz suçlarda kesintinin gerçekleştiği ve zincirleme suçlarda son suçun işlendiği günden, çocuklara karşı üstsoy veya bunlar üzerinde hüküm ve nüfuzu olan kimseler tarafından işlenen suçlarda çocuğun onsekiz yaşını bitirdiği günden itibaren işlemeye başlar. (7) Bu Kanunun İkinci Kitabının Dördüncü Kısmında yazılı ağırlaştırılmış müebbet veya müebbet veya on yıldan fazla hapis cezalarını gerektiren suçların yurt dışında işlenmesi halinde dava zamanaşımı uygulanmaz. Madde Gerekçesi Tasarının dava zamanaşımına ilişkin düzenlemesi esas itibarıyla muhafaza edilmiştir. Ancak, suçlar arasında cürüm ve kabahat ayrımı kaldırılmasına ve çeşitli ceza yaptırımlarına ilişkin getirilen yeni hükümlere paralel olarak madde metninin ifade biçiminde bazı değişiklikler yapılmıştır. Madde metnine yeni bir fıkra olarak, çocuklar açısından fiili işlediği sıradaki yaşı göz önünde bulundurulmak suretiyle ayrı zamanaşımı sürelerinin belirlenmesine ilişkin bir hüküm konulmuştur. Tasarıda, dava zamanaşımı süresinin belirlenmesinde ağırlatıcı ve hafifletici nedenler gözetilmeksizin kanunda yer alan cezanın üst sınırının göz önünde bulundurulacağı belirtilmekteydi. Ancak, yapılan değişiklikle, dosyadaki mevcut deliller itibarıyla suçun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hâllerinin de dava zamanaşımı sürelerinin tespitinde göz önünde bulundurulması gerektiği yönünde düzenleme yapılmıştır. İlaç Kalıntısı Bulunan Gıdanın Satışını Yapan Sanığa Dava Zamanaşımı Süresinin Dolması Halinde Ceza Verilebilir mi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2016/1096 Karar No: 2018/123 Karar Tarihi: 27.03.2018 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 20. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi İçtihat Metni Bozulmuş gıda ticareti yapma suçundan sanık … O.. U..\’ın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 186/1-2, 43, 62 ve 52/2. maddeleri uyarınca 2 yıl 9 ay 10 gün hapis ve 12.480 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına ilişkin Antalya 9. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 09.03.2009 gün ve 1050-222 sayılı hükmün, sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 20. Ceza Dairesince 02.03.2016 gün ve 14210-1226 sayı ile; \”…1- Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Antalya İl Kontrol Labaratuvar Müdürlüğü\’nün ve İnterlab Gıda Kontrol Laboratuvarı\’nın İhracat Muayene ve Analiz Raporlarına göre zirai ilaç kalıntısı değerlerinin fazlalığı nedeniyle, Rusya Federasyonu\’na ihraç edilemeyen suç konusu yaş sebzelerin, sanık tarafından iç piyasada tüketime sunulduğuna ya da satıldığına ilişkin sanığın savunmalarının aksine kuşku sınırlarını aşan mahkûmiyetine yeterli kesin ve inandırıcı delil bulunmadığı gözetilmeden beraati yerine mahkûmiyetine karar verilmesi. 2- Kabule göre; a- 5179 sayılı Kanun\’un 29. maddesinde 08.02.2008 tarih, 26781 sayılı Resmi Gazete\’de yayımlanarak yürürlüğe giren 5728 sayılı Kanun\’la yapılan değişiklik ile; 5179 sayılı Kanun\’un 18. maddesinde belirtilen sağlığın korunması ile ilgili yasakları ihlal eden kişilerin, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun Kamu Sağlığına Karşı Suçlar başlıklı bölümünde yer alan hükümlere göre cezalandırılacağı belirtilmiş olması karşısında; suç tarihinde yürürlükte bulunan 5179 sayılı Kanun\’un 29. maddesinin (ı) bendinde öngörülen ceza ile 5237 sayılı TCK\’nın 186. maddesinde öngörülen ceza karşılaştırılıp lehe Kanun saptanmadan 5237 sayılı TCK\’nın 186. maddesi hükümleri ile uygulama yapılması, b- Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Antalya İl Kontrol Laboratuvar Müdürlüğü\’nün ve İnterlab Gıda Kontrol Laboratuvarı\’nın ihracat muayene ve analiz raporlarında belirtilen bulgular dikkate alınarak suç konusu yaş sebzelerin \’kişilerin hayatını ve sağlığını tehlikeye sokacak biçimde bozulmuş veya değiştirilmiş\’ nitelikte olup olmadığı hususunda uzman kurum yada kuruluştan rapor alındıktan sonra sanığın hukuki durumunun tayin ve takdiri gerekeceğinin gözetilmemesi, c- … Kard.. Gıda Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi\’ni temsile yetkili şube müdürü olan sanığın bu suçu resmi izne dayalı olarak yürütülen bir meslek ve sanatın icrası kapsamında işlemediği gözetilmeden TCK\’nın 186. maddesinin 2. fıkrası gereğince artırılması, d- Suç tarihi 30.11.2007, 08.12.2007, 12.12.2007 ve 15.12.2007 olduğu halde gerekçeli karar başlığında 30.11.2007 olarak gösterilmesi, e- Suçtan doğrudan zarar görmeyen ve davaya katılma hakkı bulunmayan müşteki kurum lehine, sanık aleyhine vekalet ücretine hükmedilmesi, f- Hapis cezasına mahkûmiyetin kanuni sonucu olarak 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 53. maddesinin uygulanmasına ilişkin bir karar verilmemesi…\” isabetsizliklerinden bozulmasına oyçokluğuyla karar verilmiş, Karşı Oy Gerekçesi Daire başkanı … ve Daire Üyesi H. Torlak; \”Sanık O.. U..\’ın sahibi olduğu … Şirketler Gıda Sanayi Ticaret Limited Şirketi - [Sollama Yasağına Rağmen Şerit İhlali Sonucu Taksirle Ölüme ve Yaralanmaya Neden Olma](https://kayseriavukat.org.tr/serit-ihlali-taksirle-olume-neden-olma/): Şerit İhlali Sonucu Taksirle Ölüme ve Yaralanmaya Neden Olma 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Taksir – Madde 22 (1) Taksirle işlenen fiiller, kanunun açıkça belirttiği hallerde cezalandırılır. (2) Taksir, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesidir. (3) Kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi halinde bilinçli taksir vardır; bu halde taksirli suça ilişkin ceza üçte birden yarısına kadar artırılır. (4) Taksirle işlenen suçtan dolayı verilecek olan ceza failin kusuruna göre belirlenir. (5) Birden fazla kişinin taksirle işlediği suçlarda, herkes kendi kusurundan dolayı sorumlu olur. Her failin cezası kusuruna göre ayrı ayrı belirlenir. (6) Taksirli hareket sonucu neden olunan netice, münhasıran failin kişisel ve ailevi durumu bakımından, artık bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açmışsa ceza verilmez; bilinçli taksir halinde verilecek ceza yarıdan altıda bire kadar indirilebilir. Madde Gerekçesi Madde metninde taksire ilişkin hükümlere yer verilmiştir. Suçlar, kural olarak kasten işlenirler. Ancak, istisnaen taksirle işlenen belli fiiller de kanunlarda suç olarak tanımlanmaktadır. Taksirli suçların belirgin özelliği, icrai veya ihmali şekilde olabilen iradi hareketin varlığı ve kanunî tanımda yer alan unsurlardan birinin öngörülmemiş olmasıdır. Fakat bu öngörmemenin, \”gerekli dikkat ve özen\” yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla ortaya çıkması gerekir. Çünkü, gerekli dikkat ve özen gösterilmediği için kanunda tanımlanmış olan neticenin gerçekleşeceği öngörülmemiştir. Bu dikkat ve özen yükümlülüğünün belirlenmesinde, failin kişisel yetenekleri göz önünde bulundurulmaksızın, objektif esastan hareket edilir. Nitekim toplum hâlinde yaşamanın güvenli bir biçimde sürdürülebilmesi için, çeşitli alanlarda kişilerin dikkat ve özenli davranmalarıyla ilgili kurallar konmaktadır. İnşaat faaliyeti, sağlık hizmetlerinin yürütülmesi ve trafik düzeniyle ilgili kurallar, dikkat ve özen yükümlülüğüne örnek olarak gösterilebilir. Taksirli suçlarda fail, kendi yetenekleri, algılama gücü, tecrübeleri, bilgi düzeyi ve içinde bulunduğu koşullar altında, objektif olarak varolan dikkat özen yükümlülüğünü öngörebilecek ve yerine getirebilecek durumda olmalıdır. Bütün bu yeteneklere sahip olmasına rağmen bu yükümlülüğe aykırı davranan kişi, suç tanımında belirlenen neticenin gerçekleşmesine neden olması durumunda, taksirli suçtan dolayı kusurlu sayılarak sorumlu tutulacaktır. Taksirle işlenen suçlardan dolayı kusurluluk, bir değerlendirmeyle ancak olay hâkimi tarafından yapılabilir. Bu nedenle, taksirden dolayı kusurluluğun matematiksel olarak ifadesi mümkün değildir. Ancak, normatif değerlendirmeyle hâkim tarafından belirlenen kusurluluk göz önünde bulundurulmak suretiyle, suçun cezasında belli bir oranda indirim yapılabilir. Taksir dolayısıyla kusurun belirlenmesi normatif bir değerlendirmeyle mümkün olmakla birlikte, somut olayda dikkat ve özen yükümlülüğünün ihlâl edilip edilmediğinin belirlenmesi açısından bilirkişi incelemesi yaptırılabilir. Örneğin ölümle sonuçlanan bir ameliyat sırasında hastaya yapılan tıbbi müdahalenin tekniğine uygun olarak yapılmış olup olmadığının belirlenmesi açısından bilirkişi incelemesine gerek bulunduğu muhakkaktır. Keza, ölüm veya yaralanma ile sonuçlanan bir trafik kazasında, sürücülerin trafik kurallarına uyup uymadıklarının, hangi trafik kuralının ne suretle ihlâl edildiğinin, trafiğe çıkarılan aracın teknik bakımdan herhangi bir arızasının olup olmadığının belirlenmesi açısından da bilirkişi incelemesi yapılabilir. Ancak, bu durumlarda, bilirkişinin yapacağı inceleme, işin tekniği ile sınırlı olmalıdır. Bunun dışında, bilirkişi tarafından münhasıran hâkimin yetkisinde bulunan kusurluluk konusunda herhangi bir değerlendirme yapılmamalıdır. Aksi yöndeki tutum, bilirkişilik görevinin sınırını aşmayı ve hâkimin yerine geçmeyi ifade eder. Hâkim, bu teknik veriler çerçevesinde somut olayda failin kusurlu olup olmadığını takdir edecektir. Failin kusurlu bulunması durumunda, kusurun ağırlığı ve diğer sebepleri de göz önünde bulundurmak suretiyle suçun kanuni tanımındaki cezanın alt ve üst sınırı arasında bir cezaya hükmedecektir. Birden fazla kişinin taksirle işlediği suçlarda herkes kendi kusuru göz önünde bulundurulmak suretiyle sorumlu tutulur. Taksirli suçun kanuni tanımında belirlenen netice birden fazla kişinin karşılıklı olarak işledikleri taksirli fiiller sonucunda gerçekleşmiş olabilir. Örneğin bir trafik kazasında sürücü ile yaya veya her iki sürücü de taksirle hareket etmiş olabilir. Bu gibi durumlarda neticenin oluşumu açısından her kişinin taksirli fiili dolayısıyla kusurluluğu bir diğerinden bağımsız olarak belirlenmelidir. Aynı şekilde birden fazla kişinin katılımıyla gerçekleştirilen bir ameliyatın ölüm veya sakatlıkla sonuçlanması durumunda, ameliyata katılan kişiler müştereken hareket etmektedirler. Ancak tıbbın gereklerine aykırılık dolayısıyla ölüm veya sakatlıkla sonuçlanan bu ameliyatta işlenen taksirli suçun işlenişi açısından suça iştirak kuralları uygulanamaz. Kanunun suça iştirake ilişkin hükümleri, kasten işlenen suçlarda suçun işlenişine iştirak eden kişilerin sorumluluk statülerini belirlemektedir. Birden fazla kişinin katılımıyla yapılan ameliyat sırasında meydana gelen ölüm veya sakatlık neticeleri bakımından her bir kişinin sorumluluğu kendi kusuru göz önünde bulundurulmak suretiyle belirlenmelidir. Bu tespitte diğer kişilerin kusurlu olup olmadığı hususu dikkate alınamaz. Bu düşünceler ışığında, Hükûmet Tasarısının \”Taksirli suçlarda indirim\” başlıklı 32. maddesi metinden çıkarılmış ve bunun yerine, 23. maddeye üçüncü fıkrasından sonra gelmek üzere iki fıkra eklenmiştir. Maddenin üçüncü fıkrasında, bilinçli taksirin tanımı verilmiştir. Bilinçli taksiri basit taksirden ayıran özellik, fiilin neticesinin failce fiilen öngörülmüş ve fakat istenmemiş olmasıdır. Bilinçli taksir hâlinde hükmedilecek ceza üçte birden yarısına kadar artırılacaktır. Böylece bilinçli taksir, iş kazalarını, trafikte meydana gelen taksirli suçları önlemek bakımından caydırıcı etki yapacak ve suçların önlenmesinde yarar sağlayacaktır. Örneğin ülkemizde özellikle kırsal bölgelerde rastlandığı üzere, taksirli suçlarda failin meydana gelen netice itibarıyla bizzat kendisinin ve ailesi bireylerinin ağır derecede mağduriyete uğradıkları görülmektedir. Söz gelimi, köylü kadınların gündelik uğraşları ve hayat zorlukları itibarıyla, sayısı çok kere üç dörtten fazlasına varan küçük çocuklarına gerekli dikkati ve itinayı gösterememeleri sonucu, çocukların yaralandıkları veya öldükleri görülmektedir. Aynı şekilde meydana gelen trafik kazalarında da benzer olaylara rastlanmaktadır. Bu gibi hâllerde ananın taksirli suçtan dolayı kovuşturmaya uğraması ve cezaya mahkûm edilmesi, esasen suçtan dolayı evladını kaybetmesi sonucu uğradığı ıstırabı şiddetlendirmekle kalmamakta, ayrıca, ailenin tümüyle ağır derecede mağduriyete düşmesine neden olmaktadır. Söz konusu fıkraya göre, hâkim suçlunun durumunu takdir ile ceza vermeyebilecektir. Elbette ki hâkim bu husustaki takdirini kullanırken suçlunun ekonomik durumunu, aile yükümlerini, söz gelimi diğer çocukların bakımını göz önünde bulunduracak, ona göre hüküm kuracaktır. Ancak, dikkat edilmelidir ki, bu fıkranın uygulanabilmesi için fiilden dolayı münhasıran failin kişisel ve ailevî durumu itibarıyla zararlı netice meydana gelmiş bulunmalıdır; böyle bir netice ile birlikte söz konusu durumlara ilişkin bulunmayan başka bir netice de meydana gelmişse fıkra uygulanmayacaktır. Fıkrada yazılı suç bilinçli taksir hâlinde işlenirse ceza yarıdan üçte birine kadar indirilebilir. Taksirle öldürme – Madde 85 (1) Taksirle bir insanın ölümüne neden olan kişi, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Fiil, birden fazla insanın ölümüne ya da bir veya birden fazla kişinin ölümü ile birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına neden olmuş ise, kişi iki yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Madde Gerekçesi Madde metninde, taksirle öldürme suçu tanımlanmıştır. - [Kısa Süreli Hapis Cezasının Adli Para Cezası veya Seçenek Yaptırımlara Çevrilmesi Gerekir mi](https://kayseriavukat.org.tr/cezanin-secenek-yaptirimlara-cevrilmesi/): Kısa Süreli Hapis Cezasının Adli Para Cezası veya Seçenek Yaptırımlara Çevrilmesi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Süreli hapis cezası – Madde 49 (1) Süreli hapis cezası, kanunda aksi belirtilmeyen hallerde bir aydan az, yirmi yıldan fazla olamaz. (2) Hükmedilen bir yıl veya daha az süreli hapis cezası, kısa süreli hapis cezasıdır. Madde Gerekçesi Madde metninde süreli hapis cezasının alt ve üst sınırları belirtilmiştir. Ancak, bir suç tarımına ilişkin kanuni düzenlemede bunun aksi kabul edilebilecektir. Buna göre, üst sınır kural olarak yirmi yıl olmakla birlikte, bir suç tanımına ilişkin kanuni düzenlemede bu sınırın üzerine çıkılabilmektedir. Diğer yandan, maddede hapis cezasının, kanunda ayrıca belli edilmeyen durumlarda alt sınırının bir ay olarak kabulü uygun görülmüştür. İkinci fıkrada, kısa süreli hapis cezası tanımı yapılmıştır. Ancak, kısa süreli hapis cezasının süresinin üst sınırı, iki yıldan bir yıla indirilmiştir. Kısa süreli hapis cezasına seçenek yaptırımlar – Madde 50 (1) Kısa süreli hapis cezası, suçlunun kişiliğine, sosyal ve ekonomik durumuna, yargılama sürecinde duyduğu pişmanlığa ve suçun işlenmesindeki özelliklere göre; a) Adlî para cezasına, b) Mağdurun veya kamunun uğradığı zararın aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle, tamamen giderilmesine, c) En az iki yıl süreyle, bir meslek veya sanat edinmeyi sağlamak amacıyla, gerektiğinde barınma imkanı da bulunan bir eğitim kurumuna devam etmeye, d) Mahkûm olunan cezanın yarısından bir katına kadar süreyle, belirli yerlere gitmekten veya belirli etkinlikleri yapmaktan yasaklanmaya, e) Sağladığı hak ve yetkiler kötüye kullanılmak suretiyle veya gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranılarak suç işlenmiş olması durumunda; mahkûm olunan cezanın yarısından bir katına kadar süreyle, ilgili ehliyet ve ruhsat belgelerinin geri alınmasına, belli bir meslek ve sanatı yapmaktan yasaklanmaya, f) Mahkûm olunan cezanın yarısından bir katına kadar süreyle ve gönüllü olmak koşuluyla kamuya yararlı bir işte çalıştırılmaya, çevrilebilir. (2) Suç tanımında hapis cezası ile adlî para cezasının seçenek olarak öngörüldüğü hallerde, hapis cezasına hükmedilmişse; bu ceza artık adlî para cezasına çevrilmez. (3) Daha önce hapis cezasına mahkûm edilmemiş olmak koşuluyla, mahkûm olunan otuz gün ve daha az süreli hapis cezası ile fiili işlediği tarihte onsekiz yaşını doldurmamış veya altmışbeş yaşını bitirmiş bulunanların mahkûm edildiği bir yıl veya daha az süreli hapis cezası, birinci fıkrada yazılı seçenek yaptırımlardan birine çevrilir. (4) Taksirli suçlardan dolayı hükmolunan hapis cezası uzun süreli de olsa; bu ceza, diğer koşulların varlığı halinde, birinci fıkranın (a) bendine göre adlî para cezasına çevrilebilir. Ancak, bu hüküm, bilinçli taksir halinde uygulanmaz. (5) Uygulamada asıl mahkûmiyet, bu madde hükümlerine göre çevrilen adlî para cezası veya tedbirdir. (6) Hüküm kesinleştikten sonra Cumhuriyet savcılığınca yapılan tebligata rağmen otuz gün içinde seçenek tedbirin gereklerinin yerine getirilmesine başlanmaması veya başlanıp da devam edilmemesi halinde, infaz hâkimliği kısa süreli hapis cezasının tamamen veya kısmen infazına karar verir ve bu karar derhal infaz edilir. Bu durumda, beşinci fıkra hükmü uygulanmaz. (7) Hükmedilen seçenek tedbirin hükümlünün elinde olmayan nedenlerle yerine getirilememesi durumunda, infaz hâkimliğince tedbir değiştirilir. Madde Gerekçesi Belli bir süreyle hapis cezasına mahkûm olmak, cezanın uyarı fonksiyonunu ve kişinin etkin pişmanlık duymasını sağlayabilir. Kişi, gördüğü eğitim, yaşadığı sosyal çevre, psişik ve ahlakî eğilimleri itibarıyla tesadüfi suçlu özelliği taşıyabilir. Bu kişilerin mahkûm oldukları cezanın infaz kurumunda çektirilmesi toplum barışı açısından bir zorunluluk göstermeyebilir. Ayrıca, kısa süreli hapis cezalarının infaz kurumunda çektirilmesinin doğurduğu sakıncalar nedeniyle, kısa süreli hapis cezasına mahkûm olan kişinin infaz kurumuna girmesini önleyecek seçenek yaptırımlara hükmedilmesi gerekebilir. Hakkında seçenek yaptırımlardan birine hükmedilen kişinin bu yaptırımın gereklerine uygun hareket etmesi durumunda, bu ceza infaz edilmeyecek ve kişi açısından bu cezaya mahkûmiyete bağlı hukukî sonuçlar doğmayacaktır. Ancak, Tasarının 64. maddesinde benimsenen seçenek yaptırımlar esas itibarıyla korunmakla birlikte, bunlara yeni bazı seçenekler eklenmiş ve bunun yanında söz konusu yaptırımların etkin biçimde uygulanmasına yönelik ilave düzenlemelerde bulunulmuştur. Nitekim, kamunun uğradığı zararın giderilmesi, özellikle bir meslek veya sanat edinmeyi sağlamak amacıyla, barınma imkânı da bulunan bir eğitim kurumuna devam etme gibi yeni seçenek yaptırımlara yer verilmiştir. Getirilen diğer bir yenilikle; ehliyet ve ruhsat belgelerinin geri alınması ile belli bir meslek ve sanatı yapmaktan yasaklama seçenek yaptırımlarına başvurulabilmesi, bunların sağladığı hak ve yetkilerin kötüye kullanılması veya gerektirdiği dikkat özen yükümlülüğüne aykırı davranılması koşuluna bağlanmıştır. Böylece, ancak suçun ehliyet ve ruhsatla ya da meslek ve sanatın icrasıyla bağlantılı olması hâlinde, ehliyet ve ruhsatların geri alınması ya da meslek ve sanatın yasaklanması yaptırımına hükmedilebilecektir. Kısa süreli hapis cezasına mahkûm olan kişinin cezası, hâkim tarafından uygun görülmesi ve kendisinin de rızasının bulunması hâlinde kamuya yararlı bir işte çalıştırma tedbirine çevrilecektir. Hükümlünün çalışacağı kurumda kadrolu olması ve bir ücret alması da söz konusu değildir. Kısa süreli hapis cezasını gerektiren bir suçu işlemiş olan ve eğitim derecesi elverişli bulunan bir kişinin örneğin okuma yazma öğreten bir kursta öğretici olarak görev yapmasına karar verilmesi, bu seçenek yaptırıma örnek olarak gösterilebilir. Doğal olarak, bu tedbirin uygulanma usulü ayrı bir tüzük veya yönetmelikte belirlenecektir. İkinci fıkrada, bir kanun maddesinde hapis cezası ile adli para cezasından birinin hâkimin takdirine göre seçimlik ceza olarak uygulanabileceği belirtilmiş ve hâkim, takdirini kullanarak hapis cezasına hükmetmiş ise artık bu cezayı, maddenin birinci fıkrasını uygulamak suretiyle, adli para cezasına çeviremeyeceği açıklanmıştır. Maddenin üçüncü fıkrasında, kısa süreli hapis cezasının adli para cezası veya diğer seçenek tedbirlerden birine çevrilmesi açısından mahkemenin takdir yetkisinin olmadığı hâller belirlenmiştir. Bu hâllerde, mahkeme kısa süreli hapis cezasını adli para cezasına veya diğer seçenek tedbirlerden birine çevirecektir. Bunun, için kişinin daha önce hapis cezasına mahkûm edilmemiş olması ve hükmolunan hapis cezasının otuz günden fazla olmaması gerekir. Keza, daha önce hapis cezasına mahkûm edilmemiş olmak koşuluyla, fiili işlediği tarihte onsekiz yaşını doldurmamış veya altmışbeş yaşını bitirmiş bulunanların mahkûm edildiği bir yıl veya daha az süreli hapis cezası, birinci fıkrada yazılı seçenek yaptırımlardan birine çevrilir. Dördüncü fıkrada, taksirli suçlardan dolayı hükmolunan hapis cezası uzun süreli olsa da fail hakkında birinci fıkranın (a) bendinin uygulanabileceği belirtilmiştir. Ancak bu hükmün \”bilinçli taksir\” hâlinde uygulanamayacağı açıklanmıştır. Maddenin beşinci fıkrasında, hapis cezasının adli para cezasına veya tedbire çevrilmesindeki esas amaç göz önünde tutularak, asıl mahkûmiyetin artık çevrilen adli para cezası veya tedbir olduğu belirtilmiş, böylece, gerek cezanın ertelenmesi gerek tekerrür açılarından hürriyeti bağlayıcı cezanın yerine verilmiş olan para cezasına veya tedbire itibar olunması sağlanmıştır. Altıncı fıkrada, kısa süreli hapis cezası yerine hükmolunan adli para cezasının veya tedbirin gereklerinin yerine getirilmemesinin hukukî - [Kendisine Yaralama Kastıyla Ateş Eden Kişiyi Öldüren Sanık Hakkında Haksız Tahrik İndirimi Uygulanır mı](https://kayseriavukat.org.tr/kasten-oldurme-haksiz-tahrik-indirimi/): Kasten Öldürme Suçunda Haksız Tahrik İndirimi Uygulanması 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Kasten öldürme – Madde 81 (1) Bir insanı kasten öldüren kişi, müebbet hapis cezası ile cezalandırılır. Madde Gerekçesi Maddede kasten öldürme suçunun temel şekli tanımlanmıştır. Maddede yapılan düzenlemeyle, 765 sayılı Türk Ceza Kanunundan farklı olarak, suçun temel şekli açısından müebbet hapis cezası öngörülmüştür. Bu düzenlemeyle, kişinin hayat hakkına verilen önem vurgulanmıştır. Nitelikli haller – Madde 82 (1) Kasten öldürme suçunun; a) Tasarlayarak, b) Canavarca hisle veya eziyet çektirerek, c) Yangın, su baskını, tahrip, batırma veya bombalama ya da nükleer, biyolojik veya kimyasal silah kullanmak suretiyle, d) Üstsoy veya altsoydan birine ya da eş, boşandığı eş veya kardeşe karşı, e) Çocuğa ya da beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı, f) Kadına karşı, g) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle, h) Bir suçu gizlemek, delillerini ortadan kaldırmak veya işlenmesini kolaylaştırmak ya da yakalanmamak amacıyla, i) Bir suçu işleyememekten dolayı duyduğu infialle, j) Kan gütme saikiyle, k) Töre saikiyle, İşlenmesi halinde, kişi ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır. Madde Gerekçesi Maddede, kasten öldürme suçunun, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren nitelikli hâlleri belirlenmiştir. Söz konusu suçun seçimlik olarak belirlenen bu nitelikli şekilleri, bentler hâlinde sıralanmıştır. (a) bendinde, kasten öldürme suçunun tasarlayarak işlenmesi, bir nitelikli hâl olarak kabul edilmiştir. (b) bendinde, öldürme suçunun canavarca hisle veya eziyet çektirerek işlenmesi bir nitelikli hâl olarak öngörülmüştür. Bent kapsamında iki seçimlik harekete yer verilmiştir. Kişinin acıma hissi olmaksızın bir başkasını öldürmesi hâlinde canavarca hisle öldürme söz konusudur. Canavarca hisle öldürmenin arzettiği özellik, öldürmenin vahşi bir yöntemle gerçekleştirilmesidir. Kişinin yakılarak, uyurken kulağının içine kızgın yağ dökülerek ya da vücudu parçalanarak öldürülmesi, buna örnek olarak gösterilebilir. Bu bentte yer verilen ikinci seçimlik hareket ise, kişiye eziyet çektirilerek öldürülmesidir. Bu durumda, kişi hemen değil, belli bir süreç içinde acı çektirilerek öldürülmektedir. Örneğin kişiye gözleri çıkarılarak, kulağı ve sair organları kesilerek acı çektirilmekte ve sonuçta öldürülmektedir. (c) bendinde ise, öldürmenin genel tehlike yaratmak ya da tehlikeli araçlar kullanılmak suretiyle işlenmesi, bu suçun nitelikli hâli olarak tanımlanmıştır. Genel tehlike yaratmak, başlı başına bir suç oluşturmaktadır. Genel tehlikeye sebebiyet verme suçunun oluşabilmesi için ölüm veya yaralama ya da malvarlığına zarar verme gibi bir neticenin meydana gelmesi gereksizdir. Bu nedenle, kasten öldürme suçunun genel tehlike yaratmak suretiyle işlenmesi hâlinde, hem genel tehlike yaratma suçu hem de kasten öldürme suçu birlikte gerçekleşmiş olmaktadır. Fikri içtima hükümleri uygulanmak suretiyle bu durumda kişiye daha ağır cezayı gerektiren kasten öldürme suçundan dolayı cezaya hükmetmek gerekecektir. Ancak, bu bent hükmüyle söz konusu durum, kasten öldürme suçunun nitelikli hâli olarak kabul edilmiştir. (d) bendinde ise, kasten öldürme suçunun belli akrabalık ilişkisi içinde bulunulan kişilere yani üstsoy veya altsoydan birine ya da eş veya kardeşe karşı işlenmesi, bu suçun diğer bir nitelikli hâli olarak tanımlanmıştır. (e) bendinde, kasten öldürme suçunun çocuğa ya da beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı işlenmesi, bu suç açısından bir nitelikli hâl olarak öngörülmüştür. Çocuk olması veya ileri yaşı, hastalığı, malûllüğü veya ruhî veya fizik güçsüzlüğü nedeniyle kendini korumaktan âciz bir kimseye karşı fiilin işlenmesi, gerek faildeki ahlâkî kötülüğün mefruz çokluğu gerek fiilin icrasındaki kolaylık dolayısıyla, nitelikli hâl sayılmıştır. (f) bendinde ise, kasten öldürme suçunun gebe olduğu bilinen kadına karşı işlenmesi bir nitelikli unsur olarak kabul edilmiştir. Suçun gebe kadına karşı işlenmesi hâlinde iki hayata son verilmektedir. Bu nedenle, belirtilen durumda faile daha ağır ceza verilmesi öngörülmüştür. Failin söz konusu nitelikli unsur dolayısıyla sorumlu tutulabilmesi için, mağdurun gebe olduğunu bilmesi gerekir; yani suçun bu nitelikli unsuru açısından failin doğrudan kastla hareket etmesi gerekir. (g) bendinde, suçun kamu görevlisine karşı ve görevini yerine getirmesi dolayısıyla işlenmesi, bu suçun nitelikli hâli olarak kabul edilmiştir. Suçun salt kamu görevlisine karşı işlenmesi yeterli değildir; mağdurun, görevinin gereklerine uygun davranılması dolayısıyla öldürülmesi gerekir. Hatta, kamu görevliliği sıfatı sona ermiş olsa bile, kişinin kamu görevinin gereklerine uygun davranması dolayısıyla öldürülmesi hâlinde de bu nitelikli unsur oluşacaktır. (h) bendinde, bu suçun güdülen amaç itibarıyla nitelikli hâline yer verilmiştir. İşlenmiş olan bir suçu gizlemek, delillerini ortadan kaldırmak veya işlenmekte olan bir suçun işlenmesini kolaylaştırmak amacıyla, kişi öldürüldüğünde, amaç suç araç suç ilişkisi söz konusudur. Suçun bu nitelikli hâlinin oluşabilmesi için, belirtilen amaçlarla bir kişinin öldürülmesi yeterlidir; öldürmek suçuyla amaçlananın gerçekleşmesi gerekmez. Bu nedenle, örneğin bir banka soygununu gerçekleştirebilmek amacıyla öldürme suçunun işlenmesi hâlinde, fail hakkında bu nitelikli unsur dolayısıyla cezaya hükmedilecektir. Banka soygununun gerçekleşmesi hâlinde, failin ayrıca bu suçtan dolayı da cezalandırılması gerekir. Başka bir deyişle, bu gibi durumlarda gerçek içtima kurallarını uygulamak gerekir. (i) bendine göre; yerleşmiş Yargıtay kararlarında da kabul edildiği üzere, kan gütme saikiyle öldürme hâlinde ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmedilmesi, fiilin sadece kan gütme saikine bağlı olarak işlenmiş olması hâlinde söz konusu olabilecektir. Ancak, belirtilmelidir ki, haksız tahrikin koşullarının bulunduğu hâllerde, bu bent hükmü uygulanamaz. Nihayet, (j) bendine göre; töre saikiyle öldürme hâlinde ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmedilecektir. Ancak, bu hükmün uygulanabilmesi için, somut olayda haksız tahrikin koşullarının bulunmaması gerekir. Meşru savunma ve zorunluluk hali – Madde 25 (1) Gerek kendisine ve gerek başkasına ait bir hakka yönelmiş, gerçekleşen, gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırıyı o anda hal ve koşullara göre saldırı ile orantılı biçimde defetmek zorunluluğu ile işlenen fiillerden dolayı faile ceza verilmez. (2) Gerek kendisine gerek başkasına ait bir hakka yönelik olup, bilerek neden olmadığı ve başka suretle korunmak olanağı bulunmayan ağır ve muhakkak bir tehlikeden kurtulmak veya başkasını kurtarmak zorunluluğu ile ve tehlikenin ağırlığı ile konu ve kullanılan vasıta arasında orantı bulunmak koşulu ile işlenen fiillerden dolayı faile ceza verilmez. Madde Gerekçesi Maddenin birinci fıkrasında bir hukuka uygunluk nedeni olarak meşru savunma düzenlenmiştir. Meşru savunma bakımından Tasarı şu koşulları saptamıştır: Bir kere her türlü hakka yönelik haksız bir saldırıya karşı meşru savunmanın söz konusu olduğu belirtilmiş ve böylece kurumun, bazen anlamsız ve sosyal gereklere aykırı düşecek derecede dar tutulmasının önüne geçilmesi istenilmiştir. Esasen, kanunlarımızda mala karşı saldırılarda da meşru savunmayı kabul eden hükümlere yer verilmiş olması kurumun bu şekilde düzenlenmesini gerekli kılmaktadır. Ayrıca, şu husus da belirtilmelidir ki, kişileri suç işlemekten caydıracak en etkin araçlardan birisi, suç işlediklerinde karşılık görebilecekleri endişesi olduğundan, meşru savunma hakkının böylece genişletilmesi, kriminolojik yönden caydırıcı etki de yapabilecektir. İkinci olarak meşru - [Kasten Öldürme Suçunda Meşru Savunma, Meşru Savunmada Sınırın Aşılması ve Haksız Tahrik](https://kayseriavukat.org.tr/kasten-oldurme-sucunda-mesru-savunma/): Kasten Öldürme Suçunda Meşru Savunma, Meşru Savunmada Sınırın Aşılması ve Haksız Tahrik Hükümleri Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2018/291 Karar No: 2018/380 Karar Tarihi: 27.09.2018 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 1. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Özet: Sanığın, maktul tarafından sözlü olarak tehdit edildikten sonra henüz vücut bütünlüğüne yönelmiş haksız bir saldırı bulunmamasına rağmen maktulün silahla dönmesi ihtimaline binaen garajın yanında park hâlinde duran traktöründen av tüfeğini alıp atışa hazır hâle getirerek beklemeye başlaması, maktulün geldiğini görünce kolonun arkasına geçip siper alması, sanığın önce havaya sonra maktulün öldürücü mahiyetteki hayati bölgesine ateş etmesi ve etkisiz hâle getirdiği için artık saldırı imkânı bulunmayan maktulün yüzüne tüfeğinin dipçiğiyle çok sayıda vurması hususları göz önüne alındığında, doğrudan sanığın yaşam hakkına yönelmiş bir saldırının bulunmaması nedeniyle, sanığın saldırıyı o andaki hâl ve şartlara göre saldırı ile orantılı biçimde defetmek zorunluluğu ile hareket etmeyip haksızlık karşısında öfkeye kapılarak maktulü doğrudan öldürmek amacıyla ateş ettiği anlaşıldığından meşru savunma veya meşru savunmada sınırın aşılması şartlarının uygulanma imkânının bulunmadığı ve sanığın eyleminin haksız tahrik altında kasten öldürme suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir. İçtihat Metni Kasten öldürme suçundan sanık …\’ın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 81/1, 29/1, 62/1, 53/1, 54 ve 63. maddeleri uyarınca 15 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, müsadereye ve mahsuba ilişkin Zile Ağır Ceza Mahkemesince verilen 29.05.2015 tarihli ve 3-53 sayılı resen temyize tabi hükmün, sanık müdafisi tarafından da temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 19.02.2018 tarih ve 4596-694 sayı ile; “1) Oluşa ve tüm dosya kapsamına göre, maktul ve sanığın akraba ve aynı zamanda alt üst komşu oldukları, aralarında önceden ortak oldukları arsanın icra yoluyla sanık tarafından alınmasından ötürü husumet bulunduğu, olay günü evine su gitmemesinden ötürü su deposunu tamir etmeye giden sanığın yanına maktulün geldiği ve sanığa \’seni buraya sermenin zamanı geldi de geçiyor\’ diyerek üst kattaki evine çıktığı, sanığın da depo dışındaki traktöründe bulunan av tüfeğini alarak çalışmaya devam ettiği, bir süre sonra maktulün bir elinde fener bir elinde tabanca olduğu hâlde geldiği, sanığın vaziyet aldığı, bu arada garaj kapısını kapatmaya çalışan maktule karşı, saklandığı yerden çıkarak tüfekle önce boşa, sonra da hedef gözeterek ateş ettiği, ardından yere düşen maktule elinde bulundurduğu tüfeğin dipçik kısmıyla vurarak onu darbettiği ve maktulün aldığı ateşli silah yaralanması sonucu hayatını kaybettiği olayda; Maktulden sanığa yönelen söz ve davranışların ulaştığı boyut dikkate alındığında, haksız tahrik nedeniyle 12 yıldan 18 yıla kadar hapis cezası öngören 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 29. maddesi uyarınca makul oranda haksız tahrik indirimi yapılması gerektiği gözetilmeden, oluşa uygun düşmeyen gerekçeler ve yanılgılı değerlendirme sonucu asgari hadden indirim yapılması suretiyle fazla ceza tayini, 2) 24.11.2015 tarihli Resmî Gazete\’de yayımlanan Anayasa Mahkemesinin 08.10.2015 tarihli ve 140-85 sayılı kararı ile Türk Ceza Kanunu\’nun 53. maddesinin iptal edilen bölümleri doğrultusunda sanığın hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması,\” nedenlerinden bozulmasına oy çokluğuyla karar verilmiş, Karşı Oy Gerekçesi Daire Üyesi …; \”5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 27. maddesinde düzenlenen meşru müdafaada kasıt olmaksızın sınırın aşılmasında yasa koyucu öncelikle olayda TCK’nın 25. maddesinde düzenlenen meşru müdafaa halinin varlığını aramakta ve yine bu şartlar mevcut olmasına rağmen failin maruz kaldığı saldırının kendisini içine düşürdüğü heyecan, korku veya telaşın etkisi ile hareket edip suç işlemesi durumunda sanığın TCK’nın 27/1. maddesindeki yasal korumadan faydalanabileceğini, aksine maruz kalınan saldırının defedilmesinden çok kin duygusunu tatmine yönelik hareket eden sanığın yasadaki korumadan faydalanamayıp ancak TCK’nın 29. maddesinde düzenlenen haksız tahrik indiriminden faydalanabileceğini kabul etmiştir. (CGK 28/05/2013, 2012/1-1286-2013/264). Olayda sanık ve maktul dışında üçüncü bir kişi bulunmadığından, şüpheden sanık yararlanır ilkesi gereği hayatın olağan akışına, olayın oluş şekline maddi delillere uygun olmak şartı ile sanık savunmalarına itibar etmek gerekmiştir. Somut olayımızda sanık …, maktul …\’in ablası ile evli, eniştesi ve amca oğlu olup aynı aile apartmanında altlı üstlü oturmakta, miras nedeniyle yaklaşık 5 yıldan beri aralarındaki anlaşmazlıklardan dolayı konuşmamaktadırlar. Olay günü sanık evinde su akmaması nedeniyle ortak alan olan apartmanın altındaki depo bölümünde kendi su deposunu tamirle uğraşırken depo kapısının açık olduğunu gören maktul depoya girmiş ve sanığı görünce sinkaflı küfürlerle sanığın orada ne yaptığını sorup, su deposunun tamirini yaptığını söyleyen sanığa hitaben \’bekle geliyorum seni yere serme zamanı geldi\’ diyerek sinirle evine çıkmıştır. Maktulün silahı bulunduğunu ve kendine zarar verebileceğini düşünen sanık o sırada evin önünde bulunan traktöründeki av tüfeğini alarak yanına getirmiş ve tamiratlarına devam etmiştir. Sanık, aksi ispat edilemeyen savunmalarına ve dosya kapsamındaki bu savunmayı destekleyen maddi bulgulara göre tamirat yapmaya devam ederken maktul elinde tabanca ile deponun tek giriş kapısından sanığa küfür ederek içeri girmiş, bu arada tabancanın mekanizmasını kurmuş ve bu sesi duyan sanık hayatından endişe ederek oradaki kolonun arkasına geçerek kendini koruma kastı ile av tüfeği ile bir el havaya ateş etmiştir. Olay mahallinde bulunan sanığa ait tüfekte iki adet boş kartuş ele geçirilmiştir. Maktulün bir elinde tabanca ile diğer elinde de el feneri olduğu halde sanığın üzerine yürümeye devam etmesi ve ateş etmeye çalışması üzerine sanık yakın mesafeden maktulün sol koluna toplu saçma isabet edecek şekilde sıkarak maktulü etkisiz hale getirmiş ve yere düşen maktulün kafasına tüfeğin dipçik kısmı ile vurarak tabanca ile kendisine ateş etmeye çalışmasını engellemiştir. Olaydan sonra olay mahallinde maktule ait olduğu anlaşılan bir adet el feneri ile bir adet ateş etmek üzere kurulmuş vaziyette tabanca ele geçmiş yapılan kriminal inceleme sonucu tabancanın 6136 sayılı Kanun kapsamında yasak silahlardan olduğu anlaşılmıştır. Dosya kapsamındaki deliller dikkate alındığında maktulün kızı olan tanık … beyanlarında; babam yatak odasından bir elinde tabanca ve el feneri olduğu halde dışarı çıktı annem nereye gidiyorsun deyince annemi itekleyerek \’bırakın şuna dünyayı dar edeyim\’ diye sözler söyleyerek aşağı indi bu sözleri o sırada garajda olan dayıma söylediğini anlamıştık, zira dayım o sırada garajda idi silah sesi duyunca aşağı indiğimizde dayımın Adem ağabeyime \’arabayı çıkart da şunu hastaneye götür\’ diyordu ben de dayıma kızdığımda \’ben onu vurmasam o beni vuracaktı\’ şeklinde sözler söylemişti dediği görülmüştür. Olayı 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 25. madde kapsamında değerlendirmeye aldığımızda 5 yıldan beri aralarında husumet olan maktule karşı sanığın \’seni yere serme zamanı geldi\’ diyerek maktulü tehdit ederek evine çıktığı ve sanığın bulunduğu depoya bir elinde tabanca bir elinde el lambası ile tekrar geldiği sanığın gelecek saldırıyı tahmin etmesi nedeniyle bu arada traktöründen yanına aldığı - [Pandemi Döneminde Ödenen İdari Para Cezalarının İadesi Talep Edilebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/pandemi-idari-para-cezalarinin-iadesi/): Pandemi Döneminde Ödenen İdari Para Cezalarının İadesi 7420 sayılı Kanun Geçici Madde 4 (1) 24/4/1930 tarihli ve 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ile 30/3/2005 tarihli ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu kapsamında COVID-19 salgın hastalığının ülkemizde yayılmasını önlemek amacıyla 11/3/2020 tarihinden itibaren bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihe kadar verilen ve bu Kanunun yayımlandığı tarih itibarıyla ilgilisine tebliğ edilmemiş olan idari para cezaları tebliğ edilmez, tebliğ edilmiş olanların tahsilinden vazgeçilir. Bu maddenin yürürlük tarihinden önce işlenen söz konusu kabahatler için idari para cezası verilmez, tahsil edilmiş olan idari para cezaları iade edilmez.” ANAYASA MAHKEMESİ KARARI – ÖZET İtiraz Konusu Kural 7420 sayılı Kanun’un geçici 4. maddesinde, COVID-19 salgın hastalığının ülkemizde yayılmasını önlemek amacıyla 11/3/2020 tarihinden itibaren bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihe kadar verilen ve 7420 sayılı Kanun’un yayımlandığı tarih itibarıyla ilgilisine tebliğ edilmemiş olan idari para cezalarının tebliğ edilmeyeceği, tebliğ edilmiş olanların tahsilinden vazgeçileceği, bu maddenin yürürlük tarihinden önce işlenen söz konusu kabahatler için idari para cezası verilmeyeceği, tahsil edilmiş olan idari para cezalarının iade edilmeyeceği hükme bağlanmıştır. Anılan maddede yer alan “…tahsil edilmiş olan idari para cezaları iade edilmez.” ibaresi itiraz konusu kuralı oluşturmaktadır. Başvuru Gerekçesi Başvuru kararında özetle; idari para cezası düzenlenmesine rağmen henüz tahsil edilmeyen idari para cezalarının tahsilinden vazgeçilirken aynı nedenle tahsil edilmiş olan idari para cezalarının ilgilisine iade edilmemesinin hukuki güvenlik ve öngörülebilirlik ilkelerine aykırı olduğu, aynı nedenden dolayı haklarında idari yaptırım uygulanan kişilerin farklı muameleye tabi tutulması suretiyle eşitlik ilkesinin ihlal edildiği belirtilerek kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi COVID-19 salgın hastalığının ülkemizde yayılmasını önlemek amacıyla uygulanan idari para cezalarından tahsil edilmiş olanlar ile tahsil edilmemiş olanlar arasında farklı hüküm öngören kuralın mülkiyet hakkı bağlamında eşitlik ilkesi yönünden incelenmesi gerekmektedir. Anayasa Mahkemesi, kanun koyucunun yasama yetkisinin genelliği ilkesi gereğince, anayasal ilkelere aykırı olmaması koşuluyla tahsil edemediği alacaklarının tahsilini gerçekleştirmek için birtakım kolaylaştırıcı tedbirler alma veya tahsilinden vazgeçme yolunu seçebileceğini ve bu hususta kamu alacakları arasında sınıflandırmaya gitme ve bu sınıflandırmayı yaparken esas alacağı benzerlik ve farklılıkları belirleme konusunda takdir yetkisine sahip olduğunu kabul etmektedir. Bununla birlikte Mahkeme, itiraz konusu kuralın anayasallık denetimi bakımından anılan kararlardan farklı özellikte olduğu değerlendirmiştir. Kuralla, COVID-19 salgın hastalığının ülkemizde yayılmasını önlemek amacıyla uygulanan tüm idari para cezalarına ilişkin düzenleme yapılmış olup idari para cezasına tabi tutulan fiiller açısından herhangi bir ayrıma gidilmediği görülmektedir. Bu doğrultuda COVID-19 salgını ile mücadele etmek amacıyla alınan tedbirlere uyulmadığının tespit edildiği durumlara ilişkin olarak 1593 ve 5236 sayılı Kanunlara dayanılarak hakkında idari para cezası uygulananların karşılaştırma yapılmaya müsait olacak şekilde benzer durumda oldukları anlaşılmaktadır. Eşitlik ilkesinin gereği olarak karşılaştırma yapılmaya müsait olacak şekilde benzer durumda olanlar arasından bir kısmı lehine getirilen farklı düzenlemenin ayrıcalık tanınması niteliğinde olmaması için nesnel ve makul bir temele dayanması ve ölçülü olması gerekir. Bu bağlamda daha önce karşılaşılmayan yeni tip bir virüs olan ve insandan insana temasla bulaşarak kısa sürede yayılabilen COVID-19 virüsünün bulaşıcılığının önlenebilmesi ve hastalığın yayılma hızının düşürülebilmesi için uygulanan tedbirlerin hızlı, yaygın ve etkili bir şekilde alınması nedeniyle pek çok vatandaş konu ile ilgili yeterli bilgisi olmamasından dolayı tedbirlere hemen uyum sağlayamamış ve tedbirlere uyamaması sonucunda idari para cezasına muhatap olmuştur. Bunun yanı sıra vatandaşın konu ile ilgili yeterli bilgisi olmaması nedeniyle getirilen tedbirlere uyamaması durumu, sadece takip ve tahsil işlemlerine başlanılmamış idari para cezalarının muhatapları açısından değil, hakkında uygulanan idari para cezasını ödeyenler için de geçerlidir. Bu nedenle söz konusu durumun salgın hastalığın ülkemizde yayılmasını önlemek amacıyla uygulanan idari para cezalarının muhataplarının farklı muameleye tabi tutulması için nesnel ve makul bir sebep olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Öte yandan söz konusu idari para cezalarının muhataplarının farklı muameleye tabi tutulmasını gerektirecek başkaca nesnel ve makul bir sebep tespit edilememiştir. Bu itibarla kuralla idari para cezalarının muhatapları arasında oluşturulan farklı muamelenin nesnel ve makul bir temele dayanmadığı sonucuna varılmıştır. Bunun yanı sıra kararda, Anayasa Mahkemesinin Mustafa Karakuş ([GK], B. No: 2020/34781, 17/1/2023) kararı ile sokağa çıkma yasağını ihlal etme fiili özelinde COVID-19 salgın hastalığının ülkemizde yayılmasını önlemek amacıyla 1593 sayılı Kanun uyarınca uygulanan idari para cezalarının Anayasa\’nın 38. maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen suçta ve cezada kanunilik ilkesini ihlal ettiği sonucuna varıldığı da gözönünde bulundurulmuştur. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir.  Pandemi Döneminde Ödenen İdari Para Cezalarının İadesi Talep Edilebilir mi? ANAYASA MAHKEMESİ KARARI Esas Sayısı: 2023/44 Karar Sayısı: 2023/71 Karar Tarihi: 5/4/2023 R.G.Tarih-Sayı: 24/5/2023-32200 İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN: İzmir 4. İdare Mahkemesi İTİRAZIN KONUSU: 3/11/2022 tarihli ve 7420 sayılı Gelir Vergisi Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un geçici 4. maddesinin ikinci cümlesinde yer alan “…tahsil edilmiş olan idari para cezaları iade edilmez.” ibaresinin Anayasa’nın 2. ve 10. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline ve yürürlüğünün durdurulmasına karar verilmesi talebidir. OLAY: Davacı hakkında uygulanan idari para cezasına ilişkin ödeme emrinin iptali ile ödenmiş olan idari para cezasının iadesi talebiyle açılan davada itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur. I. İPTALİ İSTENEN KANUN HÜKMÜ Kanun’un itiraz konusu kuralın da yer aldığı geçici 4. maddesi şöyledir:  “GEÇİCİ MADDE 4- (1) 24/4/1930 tarihli ve 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ile 30/3/2005 tarihli ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu kapsamında COVID-19 salgın hastalığının ülkemizde yayılmasını önlemek amacıyla 11/3/2020 tarihinden itibaren bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihe kadar verilen ve bu Kanunun yayımlandığı tarih itibarıyla ilgilisine tebliğ edilmemiş olan idari para cezaları tebliğ edilmez, tebliğ edilmiş olanların tahsilinden vazgeçilir. Bu maddenin yürürlük tarihinden önce işlenen söz konusu kabahatler için idari para cezası verilmez, tahsil edilmiş olan idari para cezaları iade edilmez.” II. İLK İNCELEME 1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR ve Muhterem İNCE’nin katılımlarıyla 9/3/2023 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. III. YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI TALEBİ 2. Anılan İçtüzük’ün “İtiraz başvuru kararı ve ekleri” başlıklı 46. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendinde “Yürürlüğü durdurma talebi varsa, yürürlüğün durdurulmaması durumunda doğacak olan telafisi imkânsız zararların açıklanması,” gerektiği belirtilmiştir. Ancak başvuran Mahkeme tarafından bu konuda bir gerekçe belirtilmeksizin yürürlüğün durdurulması talebinde bulunulduğundan söz konusu talebin yöntemine uygun olmadığı anlaşılmıştır. 3. Açıklanan - [Avukatın Aslı Olmayan Belgeyi Onaylaması Halinde Avukata Hapis Cezası Verilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/avukatin-asli-olmayan-belgeyi-onaylamasi/): Avukatın Aslı Olmayan Belgeyi Onaylaması 1136 sayılı Avukatlık Kanunu Örnek çıkarabilme ve tebligat yapabilme hakkı – Madde 56 Usulüne uygun olarak düzenlenen ve avukata verilmiş olan vekaletname 52 nci maddede yazılı dosyada saklanır. Avukat, bu vekaletnamenin örneğini çıkarıp aslına uygunluğunu imzası ile onaylayarak kullanabilir. Avukatın çıkardığı vekaletname örnekleri bütün yargı mercileri, resmi daire ve kurumlar ile gerçek ve tüzel kişiler için resmi örnek hükmündedir. Asıllarının verilmesi kanunda açıkça gösterilmiyen hallerde avukatlar, takibettikleri işlerde, aslı kendilerinde bulunan her türlü kağıt ve belgelerin örneklerini kendileri onaylıyarak yargı mercileri ile diğer adalet dairelerine verebilirler. Aslı olmayan vekaletname veya diğer kağıt ve belgelerin örneğini onaylayan yahut aslına aykırı örnek veren avukat, üç yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Avukatlar, vekalet aldıkları işlerde, ilgili yargı mercii aracılığı ile ve bu yargı merciinin tebliğat konusunda bir kararı olmaksızın, diğer tarafa adli kağıt ve belge tebliğ edebilirler. Tebliğ edilen kağıt ve belgelerin birer nüshası, gerekli harc, vergi ve resim ödenmek şartiyle, ilgili yargı merciinin dosyasına konur. Avukatlar veya avukatlık ortaklığı başkasını tevkil etme yetkisini haiz oldukları bütün vekâletnamelerini kapsayacak şekilde bir başka avukata veya avukatlık ortaklığına vekâletname yerine geçen yetki belgesi verebilir. Bu yetki belgesi vekâletname hükmündedir. Vekâletnameler Türkiye için tek tip olup, vekâletnamenin biçim ve içeriği Türkiye Barolar Birliği ile Türkiye Noterler Birliği tarafından hazırlanır. Görevi kötüye kullanma – Madde 62 Bu Kanun ve diğer kanunlar gereğince avukat sıfatı ile veya Türkiye Barolar Birliğinin yahut baroların organlarında görevli olarak kendisine verilmiş bulunan görev ve yetkiyi kötüye kullanan avukat Türk Ceza Kanununun 257 nci maddesi hükümlerine göre cezalandırılır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Resmi belgede sahtecilik – Madde 204 (1) Bir resmi belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir resmi belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren veya sahte resmi belgeyi kullanan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu resmi bir belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren, gerçeğe aykırı olarak belge düzenleyen veya sahte resmi belgeyi kullanan kamu görevlisi üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) Resmi belgenin, kanun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan belge niteliğinde olması halinde, verilecek ceza yarısı oranında artırılır. Madde Gerekçesi Maddede, resmî belgede sahtecilik suçu tanımlanmıştır. Suçun konusu resmî belgedir. Belge, eski dilimizdeki \”evrak\” kelimesi karşılığında kullanılmakta olup, yazılı kâğıt anlamına gelmektedir. Bu bakımdan, yazılı kâğıt niteliğinde olmayan şey, ispat kuvveti ne olursa olsun, belge niteliği taşımamaktadır. Kâğıt üzerindeki yazının, anlaşılabilir bir içeriğe sahip olması ve ayrıca, bir irade beyanını ihtiva etmesi gerekir. Bu yazının belli bir kişiye veya kişilere izafe edilebilir olması gerekir. Ancak, bu kişilerin gerçekten mevcut kişiler olması gerekmez. Bu itibarla, gerçek veya hayalî belli bir kişiye izafe edilemeyen yazılı kâğıt, belge niteliği taşımaz. Kâğıt üzerindeki yazının belli bir kişiye izafe edilebilmesi için, bu kişinin ad ve soyadının kâğıda eksiksiz bir şekilde yazılması ve kâğıdın bu kişi tarafından imzalanmış olması şart değildir. Ancak, bazı belgeler (örneğin poliçe gibi kambiyo senetleri) açısından, belge üzerinde kişinin kendi el yazısı ile imzasının atılmış olması gerekir. Zira, imza, ilgili kambiyo senedinin zorunlu şekil şartını (kurucu bir unsurunu) oluşturmaktadır. Bir kişinin, düzenlediği belgeye başkasının adını yazması ve belgeyi imzalaması durumunda da bir belge vardır; ancak, bu belge sahtedir. Belge altında adı yazılan ve adına imza konulan kişi, gerçek veya hayali bir kişi olabilir. Bunun, belgenin varlığına bir etkisi bulunmamaktadır. Bir belgeden söz edebilmek için, kâğıt üzerindeki yazının içeriğinin hukukî bir kıymet taşıması, hukukî bir hüküm ifade eylemesi, hukukî bir sonuç doğurmaya elverişli olması gerekir. Resmî belge, bir kamu görevlisi tarafından görevi gereği olarak düzenlenen yazıyı ifade etmektedir. Bu itibarla, düzenlenen belge ile, kamu görevlisinin ifa ettiği görev arasında bir irtibatın bulunması gerekir. Bu itibarla, bir kamu kurumu ile akdedilen sözleşme dolayısıyla özel hukuk hükümlerinin uygulama kabiliyetinin olması hâlinde dahi, resmî belge vardır. Çünkü sözleşme, kamu kurumu adına kamu görevlisi tarafından imzalanmaktadır. Ayrıca belirtilmelidir ki, her ne kadar, belgeden söz edilen durumlarda yazılı bir kâğıdın varlığı gerekli ise de; bazı durumlarda belgenin varlığını kabul için, yazının kâğıt üzerinde bulunması gerekmez. Bir metal levha üzerine yazı yazılması hâlinde de belgenin varlığını kabul etmek gerekir. Bu itibarla, araç plakaları da resmî belge olarak kabul edilmek gerekir. Söz konusu suç, seçimlik hareketli bir suç olarak tanımlanmıştır. Birinci seçimlik hareket, resmî belgeyi sahte olarak düzenlemektir. Bu seçimlik hareketle, resmî belge esasında mevcut olmadığı hâlde, mevcutmuş gibi sahte olarak üretilmektedir. Sahtelikten söz edebilmek için, düzenlenen belgenin gerçek bir belge olduğu konusunda kişiyi yanıltıcı nitelikte olması gerekir. Başka bir deyişle, sahteliğin beş duyuyla anlaşılabilir olmaması gerekir. Özel bir incelemeye tâbi tutulmadıkça gerçek olmadığı anlaşılamayan belge, sahte belge olarak kabul edilmek gerekir. İkinci seçimlik hareket, gerçek bir resmî belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştirmektir. Bu seçimlik hareketle, esasında mevcut olan resmî belge üzerinde silmek veya ilaveler yapmak suretiyle değişiklik yapılmaktadır. Mevcut olan resmî belge üzerinde sahtecilikten söz edebilmek için, yapılan değişikliğin aldatıcı nitelikte olması gerekir. Aksi takdirde, resmî belgeyi bozmak suçu oluşur. Birinci ve ikinci seçimlik hareketle bağlantılı olarak belirtilmek gerekir ki; sahteciliğin, belgenin üzerindeki bilgilerin bir kısmına veya tamamına ilişkin olmasının, suçun oluşması açısından bir önemi bulunmamaktadır. Üçüncü seçimlik hareket ise, sahte resmî belgeyi kullanmaktır. Kullanılan sahte belgenin kişinin kendisi veya başkası tarafından düzenlenmiş olmasının bir önemi yoktur. Maddenin ikinci fıkrasında, resmî belgede sahtecilik suçunun kamu görevlisi tarafından işlenmesi ayrı bir suç olarak tanımlanmaktadır. Birinci fıkrada tanımlanan suçtan farklı olarak, bu suçun kamu görevlisi tarafından işlenmesinin yanı sıra, suçun konusunu oluşturan belgenin kamu görevlisinin görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu resmî bir belge olması gerekir. Bu bakımdan, resmî belgede sahteciliğin kamu görevlisi tarafından yapılmasına rağmen, düzenlenen sahte resmî belgenin kamu görevlisinin görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu bir belge olmaması hâlinde, bu fıkra hükmü uygulanamaz. Söz konusu suçu oluşturan hareketler, birinci fıkrada tanımlanan suçu oluşturan seçimlik hareketlerden ibarettir. Ancak, bu bağlamda özellikle belirtilmelidir ki, kamu görevlisinin gerçeğe aykırı olarak bir olayı kendi huzurunda gerçekleşmiş gibi, bir beyanı kendi huzurunda yapılmış gibi göstererek belge düzenlemesi hâlinde, bu fıkra hükmünde tanımlanan suç oluşur. Maddenin üçüncü fıkrasında, resmî belgede sahtecilik suçunun konu bakımından nitelikli unsuru belirlenmiştir. Buna göre, suçun konusunu oluşturan resmî belgenin, kanun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan belge niteliğinde olması hâlinde, cezanın belirlenen oranda artırılması - [İş Sağlığı ve Güvenliği: İşyeri Hekimi, Hemşire vb Sağlık Personelinin İş Sözleşmesinin Feshedilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/is-sagligi-ve-guvenligi-sozlesmesinin-feshi/): İş Sağlığı ve Güvenliği Personelinin İş Sözleşmesinin Feshedilmesi 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu İş sağlığı ve güvenliği hizmetleri – Madde 6 (1) Mesleki risklerin önlenmesi ve bu risklerden korunulmasına yönelik çalışmaları da kapsayacak, iş sağlığı ve güvenliği hizmetlerinin sunulması için işveren; a) Çalışanları arasından iş güvenliği uzmanı, işyeri hekimi ve on ve daha fazla çalışanı olan çok tehlikeli sınıfta yer alan işyerlerinde diğer sağlık personeli görevlendirir. Çalışanları arasında belirlenen niteliklere sahip personel bulunmaması hâlinde, bu hizmetin tamamını veya bir kısmını ortak sağlık ve güvenlik birimlerinden hizmet alarak yerine getirebilir. Ancak belirlenen niteliklere ve gerekli belgeye sahip olması hâlinde, tehlike sınıfı ve çalışan sayısı dikkate alınarak, bu hizmetin yerine getirilmesini kendisi üstlenebilir.  Belirlenen niteliklere ve gerekli belgeye sahip olmayan ancak 50’den az çalışanı bulunan ve az tehlikeli sınıfta yer alan işyeri işverenleri veya işveren vekili tarafından Bakanlıkça ilan edilen eğitimleri tamamlamak şartıyla işe giriş ve periyodik muayeneler ve tetkikler hariç iş sağlığı ve güvenliği hizmetlerini yürütebilirler. b) Görevlendirdikleri kişi veya hizmet aldığı kurum ve kuruluşların görevlerini yerine getirmeleri amacıyla araç, gereç, mekân ve zaman gibi gerekli bütün ihtiyaçlarını karşılar. c) İşyerinde sağlık ve güvenlik hizmetlerini yürütenler arasında iş birliği ve koordinasyonu sağlar. ç) Görevlendirdikleri kişi veya hizmet aldığı kurum ve kuruluşlar tarafından iş sağlığı ve güvenliği ile ilgili mevzuata uygun olan ve yazılı olarak bildirilen tedbirleri yerine getirir. d) Çalışanların sağlık ve güvenliğini etkilediği bilinen veya etkilemesi muhtemel konular hakkında; görevlendirdikleri kişi veya hizmet aldığı kurum ve kuruluşları, başka işyerlerinden çalışmak üzere kendi işyerine gelen çalışanları ve bunların işverenlerini bilgilendirir. (2) 4/1/2002 tarihli ve 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu kapsamındaki kamu kurum ve kuruluşları; iş sağlığı ve güvenliği hizmetlerini, Sağlık Bakanlığına ait döner sermayeli kuruluşlardan doğrudan alabileceği gibi 4734 sayılı Kanun hükümleri çerçevesinde de alabilir. (3) Tam süreli işyeri hekimi görevlendirilen işyerlerinde, diğer sağlık personeli görevlendirilmesi zorunlu değildir. (4) Birinci fıkranın (a) bendine göre yapılacak görevlendirme süresinin belirlenmesinde 5/6/1986 tarihli ve 3308 sayılı Mesleki Eğitim Kanunu ile 4/11/1981 tarihli ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu kapsamındaki öğrenci statüsünde olan çırak ve stajyerler, çalışan sayısının toplamına dâhil edilmez. Madde Grekçesi İş sağlığı ve güvenliğinin, çok disiplinli ve kapsamlı bir alan olması ve bilgi birikimi, uzmanlaşma ve ekip çalışmasını gerektirmesi nedeniyle, işverenlere profesyonel yardım ihtiyacı doğuruyor olması kaçınılmazdır. İşyerlerinde karşılaşılan sorunların başında iş sağlığı ve güvenliği alanında yetişmiş insan gücünün yetersizliği gelmektedir. Çalışanların sağlık ve güvenliği açısından çalışma ortamlarının iyileştirilmesi amacıyla işyeri hekimi, iş güvenliği uzmanı ve işyeri hekimi dışındaki diğer sağlık personeli gibi iş sağlığı ve güvenliği profesyonellerinden yararlanılması son derece doğal olup; bu maddede profesyonel yardım alınması hususuna ve bu hizmetin temini için çeşitli modellere yer verilmiştir. Profesyonel yardım alımında önceliğin işyerinde çalışan kişilere verilmesi, işyerinde yeterli nitelikte personel bulunmaması halinde ise işyeri dışında kurulu bulunan yetkili kurum ve kuruluşlardan veya bu hizmeti veren organizasyonlardan alınması gerekmektedir. Bazı durumlarda ise yeterli niteliklere sahip işverenin görevi kendisinin üstlenebileceği, ilgili madde de belirlenmiştir. İş sağlığı ve güvenliği hizmetlerinin işyeri dışından alınması durumunda da işverenin sorumluluğu ilkesinin devam edeceği Kanunun 5 inci maddesinde açıkça ifade edilmiştir. İşyeri hekimi, iş güvenliği uzmanı ve işyeri hekimi dışındaki diğer sağlık personelinin çalışma süreleri tespitinde işyerinin tehlike sınıfı ve çalışan sayısı gözönünde bulundurularak yönetmelikle belirlenmesi öngörülmüştür. İşverenin, iş sağlığı ve güvenliği hizmetini sunacak personele gerekli araç, gereç ve ortamı sağlama zorunluluğu getirilmiştir. İş Kanunundaki haliyle madde metninde işyeri hekimlerine, işe alınmalarında veya görevlerini yerine getirirken başka kanunların kısıtlayıcı hükümlerinin uygulanmayacağı belirtilmiştir. Kamu kurum ve kuruluşları hariç 10\’dan az çalışanı bulunan işyerlerine iş sağlığı ve güvenliği hizmetlerine yönelik görevlendirilme zorunluluğu getirilen işyeri hekimi, iş güvenliği uzmanı ve diğer sağlık personelinin vereceği hizmet bedellerinin ücretleri Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından iş kazası ve meslek hastalığı bakımından kısa vadeli sigorta kolları için toplanan primlerden kaynak aktarılarak gerçekleştirileceği esas alınmıştır. İlk uygulama döneminde iş kazası ve meslek hastalıkları bakımından kısa vadeli sigorta kolu prim gelirleri hesabında hissedilebilir bir harcamaya sebep olabilecek ancak, uzun dönemde ise, iş sağlığı ve güvenliği hizmetlerinin yerleşmiş olması ve işyerlerinde güvenlik kültürünün oluşması sayesinde, iş kazası ve meslek hastalıklarından kaynaklanan görünür ve görünmeyen maliyetlerin (geçici iş göremezlik, sürekli iş göremezlik ve iş kazası ve meslek hastalığı kaynaklı tedavi masrafları ve ölüm aylığı gibi) azalması öngörülmektedir. Bu düzenlemeyle 89/391 EEC sayılı Direktifin giriş kısmında da üzerinde durulan küçük işletmelerin gelişimlerinin devam edebilmesi amaçlanmıştır. Bu sayede küçük işletmeler ekonomik olarak yük altına girmemiş olacaklardır. İş kazası ve meslek hastalıklarının önlenmesi amacıyla getirilen bu düzenlemeyle, iş sağlığı ve güvenliği açısından işyerlerinde iyileştirmeler sağlanacaktır. Bakanlık, karşılanacak bu hizmet bedellerinin ödenmesinde ülke geneli veya iller bazında düzenleme yapabileceği gibi, prim borcu olan işyerlerinin bu hizmetlerden yararlanıp yararlanamayacağına dair usul ve esasları çıkarılan yönetmelikle belirleyecektir. Çıkarılan yönetmelikte, işyerinin özelliklerine göre hizmet bedellerinin tespiti, bu bedellerin ödenme şekilleri, bu hizmetleri verebilecek yetkilendirilmiş kişi ve kuruluşların özellikleri de yer alacaktır. Özel düzenlemeden faydalanan işyerlerinde yapılan kontrol ve denetimlerde kayıtdışı çalıştıran işverenlerden özel düzenleme kapsamında yapılan ödemeler yasal faizi ile birlikte tahsil edileceği ve bu işverenler üç yıl süreyle bu fıkrayla sağlanan destek unsurlarından yararlanamayacağı ayrıca vurgulanmıştır. 4857 sayılı İş Kanunu’nda değişiklik yapan 5583 sayılı Kanunla getirilen kamu kurum ve kuruluşlarındaki hekimlere işyeri hekimliği hizmetlerinin gördürülmesine ilişkin düzenleme kaynak israfının önlenmesi amacıyla yeniden ele alınmış ve iş güvenliği uzmanı olma niteliğini taşıyanlara da iş güvenliği uzmanlığı görevinin verilmesi sağlanmıştır. Bu tür görevlendirilmelerde özellikle kamu kurumlarının taşra teşkilatları gözönünde bulundurularak görevlendirileceği saat başına ilave bir ücret takdir edilmiştir. Ancak ilave ücretin 657 sayılı Kanunun ortalama aylık çalışma süresinin yarısından fazla olmaması öngörülmüştür. İş güvenliği uzmanlığı belgesi alabilecek kişiler mevcut düzenlemedeki haliyle korunarak iş güvenliği uzmanlığı belge sınıfları (A), (B) ve (C) sınıfı olmak üzere adlandırılarak bu sınıfların işyerlerinin tehlike sınıflarına göre görevlendirilebilecekleri belirtilmiştir. İşyerlerinin tehlike sınıflarının belirlenmesinde ise 31/5/2006 tarihli ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununa göre belirlenen kısa vadeli sigorta kolları prim tarifesi gözönünde bulundurulacağı hususuna yer verilerek temel kriter olarak işyerinde yapılan asıl işin işyerinin tehlike sınıfını belirleyeceği açıkça belirtilmiştir. Ayrıca hangi işyerlerinde işyeri sağlık ve güvenlik biriminin kurulacağı, işyeri sağlık ve güvenlik birimi ve ortak sağlık ve güvenlik biriminde görev alacak kişiler, bu kişi ve kuruluşların çalışma şartları, görevlerini nasıl yürütecekleri, tehlikeli hususları nasıl bildirecekleri, görevlendirilecek kişilerin sayısı, işe alınmaları, iş - [Aşırı Hız Sonucu Ölüme Neden Olma: Sürücüye Bilinçli Taksirle Öldürme Suçundan Ceza Verilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/asiri-hiz-sonucu-olume-neden-olma/): Aşırı Hız Sonucu Ölüme Neden Olma 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Taksir – Madde 22 (1) Taksirle işlenen fiiller, kanunun açıkça belirttiği hallerde cezalandırılır. (2) Taksir, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesidir. (3) Kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi halinde bilinçli taksir vardır; bu halde taksirli suça ilişkin ceza üçte birden yarısına kadar artırılır. (4) Taksirle işlenen suçtan dolayı verilecek olan ceza failin kusuruna göre belirlenir. (5) Birden fazla kişinin taksirle işlediği suçlarda, herkes kendi kusurundan dolayı sorumlu olur. Her failin cezası kusuruna göre ayrı ayrı belirlenir. (6) Taksirli hareket sonucu neden olunan netice, münhasıran failin kişisel ve ailevi durumu bakımından, artık bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açmışsa ceza verilmez; bilinçli taksir halinde verilecek ceza yarıdan altıda bire kadar indirilebilir. Madde Gerekçesi Madde metninde taksire ilişkin hükümlere yer verilmiştir. Suçlar, kural olarak kasten işlenirler. Ancak, istisnaen taksirle işlenen belli fiiller de kanunlarda suç olarak tanımlanmaktadır. Taksirli suçların belirgin özelliği, icrai veya ihmali şekilde olabilen iradi hareketin varlığı ve kanunî tanımda yer alan unsurlardan birinin öngörülmemiş olmasıdır. Fakat bu öngörmemenin, \”gerekli dikkat ve özen\” yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla ortaya çıkması gerekir. Çünkü, gerekli dikkat ve özen gösterilmediği için kanunda tanımlanmış olan neticenin gerçekleşeceği öngörülmemiştir. Bu dikkat ve özen yükümlülüğünün belirlenmesinde, failin kişisel yetenekleri göz önünde bulundurulmaksızın, objektif esastan hareket edilir. Nitekim toplum hâlinde yaşamanın güvenli bir biçimde sürdürülebilmesi için, çeşitli alanlarda kişilerin dikkat ve özenli davranmalarıyla ilgili kurallar konmaktadır. İnşaat faaliyeti, sağlık hizmetlerinin yürütülmesi ve trafik düzeniyle ilgili kurallar, dikkat ve özen yükümlülüğüne örnek olarak gösterilebilir. Taksirli suçlarda fail, kendi yetenekleri, algılama gücü, tecrübeleri, bilgi düzeyi ve içinde bulunduğu koşullar altında, objektif olarak varolan dikkat özen yükümlülüğünü öngörebilecek ve yerine getirebilecek durumda olmalıdır. Bütün bu yeteneklere sahip olmasına rağmen bu yükümlülüğe aykırı davranan kişi, suç tanımında belirlenen neticenin gerçekleşmesine neden olması durumunda, taksirli suçtan dolayı kusurlu sayılarak sorumlu tutulacaktır. Taksirle işlenen suçlardan dolayı kusurluluk, bir değerlendirmeyle ancak olay hâkimi tarafından yapılabilir. Bu nedenle, taksirden dolayı kusurluluğun matematiksel olarak ifadesi mümkün değildir. Ancak, normatif değerlendirmeyle hâkim tarafından belirlenen kusurluluk göz önünde bulundurulmak suretiyle, suçun cezasında belli bir oranda indirim yapılabilir. Taksir dolayısıyla kusurun belirlenmesi normatif bir değerlendirmeyle mümkün olmakla birlikte, somut olayda dikkat ve özen yükümlülüğünün ihlâl edilip edilmediğinin belirlenmesi açısından bilirkişi incelemesi yaptırılabilir. Örneğin ölümle sonuçlanan bir ameliyat sırasında hastaya yapılan tıbbi müdahalenin tekniğine uygun olarak yapılmış olup olmadığının belirlenmesi açısından bilirkişi incelemesine gerek bulunduğu muhakkaktır. Keza, ölüm veya yaralanma ile sonuçlanan bir trafik kazasında, sürücülerin trafik kurallarına uyup uymadıklarının, hangi trafik kuralının ne suretle ihlâl edildiğinin, trafiğe çıkarılan aracın teknik bakımdan herhangi bir arızasının olup olmadığının belirlenmesi açısından da bilirkişi incelemesi yapılabilir. Ancak, bu durumlarda, bilirkişinin yapacağı inceleme, işin tekniği ile sınırlı olmalıdır. Bunun dışında, bilirkişi tarafından münhasıran hâkimin yetkisinde bulunan kusurluluk konusunda herhangi bir değerlendirme yapılmamalıdır. Aksi yöndeki tutum, bilirkişilik görevinin sınırını aşmayı ve hâkimin yerine geçmeyi ifade eder. Hâkim, bu teknik veriler çerçevesinde somut olayda failin kusurlu olup olmadığını takdir edecektir. Failin kusurlu bulunması durumunda, kusurun ağırlığı ve diğer sebepleri de göz önünde bulundurmak suretiyle suçun kanuni tanımındaki cezanın alt ve üst sınırı arasında bir cezaya hükmedecektir. Birden fazla kişinin taksirle işlediği suçlarda herkes kendi kusuru göz önünde bulundurulmak suretiyle sorumlu tutulur. Taksirli suçun kanuni tanımında belirlenen netice birden fazla kişinin karşılıklı olarak işledikleri taksirli fiiller sonucunda gerçekleşmiş olabilir. Örneğin bir trafik kazasında sürücü ile yaya veya her iki sürücü de taksirle hareket etmiş olabilir. Bu gibi durumlarda neticenin oluşumu açısından her kişinin taksirli fiili dolayısıyla kusurluluğu bir diğerinden bağımsız olarak belirlenmelidir. Aynı şekilde birden fazla kişinin katılımıyla gerçekleştirilen bir ameliyatın ölüm veya sakatlıkla sonuçlanması durumunda, ameliyata katılan kişiler müştereken hareket etmektedirler. Ancak tıbbın gereklerine aykırılık dolayısıyla ölüm veya sakatlıkla sonuçlanan bu ameliyatta işlenen taksirli suçun işlenişi açısından suça iştirak kuralları uygulanamaz. Kanunun suça iştirake ilişkin hükümleri, kasten işlenen suçlarda suçun işlenişine iştirak eden kişilerin sorumluluk statülerini belirlemektedir. Birden fazla kişinin katılımıyla yapılan ameliyat sırasında meydana gelen ölüm veya sakatlık neticeleri bakımından her bir kişinin sorumluluğu kendi kusuru göz önünde bulundurulmak suretiyle belirlenmelidir. Bu tespitte diğer kişilerin kusurlu olup olmadığı hususu dikkate alınamaz. Bu düşünceler ışığında, Hükûmet Tasarısının \”Taksirli suçlarda indirim\” başlıklı 32. maddesi metinden çıkarılmış ve bunun yerine, 23. maddeye üçüncü fıkrasından sonra gelmek üzere iki fıkra eklenmiştir. Maddenin üçüncü fıkrasında, bilinçli taksirin tanımı verilmiştir. Bilinçli taksiri basit taksirden ayıran özellik, fiilin neticesinin failce fiilen öngörülmüş ve fakat istenmemiş olmasıdır. Bilinçli taksir hâlinde hükmedilecek ceza üçte birden yarısına kadar artırılacaktır. Böylece bilinçli taksir, iş kazalarını, trafikte meydana gelen taksirli suçları önlemek bakımından caydırıcı etki yapacak ve suçların önlenmesinde yarar sağlayacaktır. Örneğin ülkemizde özellikle kırsal bölgelerde rastlandığı üzere, taksirli suçlarda failin meydana gelen netice itibarıyla bizzat kendisinin ve ailesi bireylerinin ağır derecede mağduriyete uğradıkları görülmektedir. Söz gelimi, köylü kadınların gündelik uğraşları ve hayat zorlukları itibarıyla, sayısı çok kere üç dörtten fazlasına varan küçük çocuklarına gerekli dikkati ve itinayı gösterememeleri sonucu, çocukların yaralandıkları veya öldükleri görülmektedir. Aynı şekilde meydana gelen trafik kazalarında da benzer olaylara rastlanmaktadır. Bu gibi hâllerde ananın taksirli suçtan dolayı kovuşturmaya uğraması ve cezaya mahkûm edilmesi, esasen suçtan dolayı evladını kaybetmesi sonucu uğradığı ıstırabı şiddetlendirmekle kalmamakta, ayrıca, ailenin tümüyle ağır derecede mağduriyete düşmesine neden olmaktadır. Söz konusu fıkraya göre, hâkim suçlunun durumunu takdir ile ceza vermeyebilecektir. Elbette ki hâkim bu husustaki takdirini kullanırken suçlunun ekonomik durumunu, aile yükümlerini, söz gelimi diğer çocukların bakımını göz önünde bulunduracak, ona göre hüküm kuracaktır. Ancak, dikkat edilmelidir ki, bu fıkranın uygulanabilmesi için fiilden dolayı münhasıran failin kişisel ve ailevî durumu itibarıyla zararlı netice meydana gelmiş bulunmalıdır; böyle bir netice ile birlikte söz konusu durumlara ilişkin bulunmayan başka bir netice de meydana gelmişse fıkra uygulanmayacaktır. Fıkrada yazılı suç bilinçli taksir hâlinde işlenirse ceza yarıdan üçte birine kadar indirilebilir. Taksirle öldürme – Madde 85 (1) Taksirle bir insanın ölümüne neden olan kişi, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Fiil, birden fazla insanın ölümüne ya da bir veya birden fazla kişinin ölümü ile birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına neden olmuş ise, kişi iki yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Madde Gerekçesi Madde metninde, taksirle öldürme suçu tanımlanmıştır. \”Genel Hükümler\” başlıklı - [Tır veya Kamyonla Geri Manevra Yaparken Taksirle Bir Kişinin Ölümüne veya Yaralanmasına Neden Olma](https://kayseriavukat.org.tr/geri-manevra-sirasinda-taksirle-oldurme/): Geri Manevra Sırasında Taksirle Öldürme veya Yaralama 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Taksirle öldürme – Madde 85 (1) Taksirle bir insanın ölümüne neden olan kişi, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Fiil, birden fazla insanın ölümüne ya da bir veya birden fazla kişinin ölümü ile birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına neden olmuş ise, kişi iki yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Madde Gerekçesi Madde metninde, taksirle öldürme suçu tanımlanmıştır. \”Genel Hükümler\” başlıklı Birinci Kitapta yer alan taksire ilişkin hükümler, bu suç açısından da geçerlidir. Maddenin ikinci fıkrasına göre; fiilin, birden fazla insanın ölümüne ya da bir veya birden fazla insanın ölümüyle birlikte, bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına neden olması hâli, birinci fıkraya göre daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektiren neden oluşturmaktadır. Taksirle yaralama – Madde 89 (1) Taksirle başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, üç aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. (2) Taksirle yaralama fiili, mağdurun; a) Duyularından veya organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflamasına, b) Vücudunda kemik kırılmasına, c) Konuşmasında sürekli zorluğa, d) Yüzünde sabit ize, e) Yaşamını tehlikeye sokan bir duruma, f) Gebe bir kadının çocuğunun vaktinden önce doğmasına, Neden olmuşsa, birinci fıkraya göre belirlenen ceza, yarısı oranında artırılır. (3) Taksirle yaralama fiili, mağdurun; a) İyileşmesi olanağı bulunmayan bir hastalığa veya bitkisel hayata girmesine, b) Duyularından veya organlarından birinin işlevinin yitirilmesine, c) Konuşma ya da çocuk yapma yeteneklerinin kaybolmasına, d) Yüzünün sürekli değişikliğine, e) Gebe bir kadının çocuğunun düşmesine, Neden olmuşsa, birinci fıkraya göre belirlenen ceza, bir kat artırılır. (4) Fiilin birden fazla kişinin yaralanmasına neden olması halinde, altı aydan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (5) Taksirle yaralama suçunun soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlıdır. Ancak, birinci fıkra kapsamına giren yaralama hariç, suçun bilinçli taksirle işlenmesi halinde şikâyet aranmaz. Madde Gerekçesi Madde metninde, taksirle yaralama suçu tanımlanmıştır. \”Genel Hükümler\” başlıklı Birinci Kitapta yer alan taksire ilişkin hükümler, bu suç açısından da geçerlidir. Yaralama kavramının içeriği bakımından, kasten yaralama suçuna ilişkin gerekçeye bakılmalıdır. Maddenin iki ve üçüncü fıkralarında taksirle yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâlleri düzenlenmiştir. Bu hususlarla ilgili açıklamalar için, kasten yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâllerine ilişkin madde gerekçesine bakılmalıdır. Dördüncü fıkrada, birden fazla kişinin yaralanmasına neden olunması hâlinde, verilecek cezanın alt ve üst sınırı belirlenmiştir. 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu Trafik kazalarında sürücü kusurlarının tespiti ve asli kusur sayılan haller – Madde 84 Araç sürücüleri trafik kazalarında; a) Kırmızı ışıklı trafik işaretinde veya yetkili memurun dur işaretinde geçme, b) Taşıt giremez trafik işareti bulunan karayoluna veya bölünmüş karayolunda karşı yönden gelen trafiğin kullandığı şerit, rampa ve bağlantı yollarına girme, c) İkiden fazla şeritli taşıt yollarında, karşı yönden gelen trafiğin kullandığı şerit veya yol bölümüne girme, d) Arkadan çarpma, e) Geçme yasağı olan yerlerde geçme, f) Doğrultu değiştirme manevralarını yanlış yapma, g) Şeride tecavüz etme, h) Kavşaklarda geçiş önceliğine uymama, i) Kaplamanın dar olduğu yerlerde geçiş önceliğine uymama, j) Manevraları düzenleyen genel şartlara uymama, k) Yerleşim birimleri dışındaki karayolunun taşıt yolu üzerinde, zorunlu haller dışında park etme veya duraklama ve her durumda gerekli tedbirleri almama, l) Park için ayrılmış yerlerde veya taşıt yolu dışında kurallara uygun olarak park edilmiş araçlara çarpma, Hallerinde asli kusurlu sayılırlar. Ancak, kazada bu hareketlerden herhangi biri, kazaya karışan araç sürücülerinden birden fazlası tarafından yapılmış veya kaza bu hareketler dışında kurallarla, yasaklamalara, kısıtlamalara ve talimatlara uyulmaması nedenlerinden doğmuşsa, karayolunu kullananlar için kusur oranı yönetmelikte belirtilen esaslara göre tespit edilir. Tır veya Kamyonla Geri Manevra Yaparken Taksirle Bir Kişinin Ölümüne veya Yaralanmasına Neden Olma Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2017/514 Karar No: 2019/84 Karar Tarihi: 12.02.2019 Özet: Sanığın, geri manevra yaptığı esnada meskûn mahal içerisinde bulunması nedeniyle tedbirli ve dikkatli olması, dikiz aynaları marifetiyle aracın yan ve arka kısmını etkin bir şekilde kontrol etmesi, icabında aracın arkasında gözcü bulundurması ve tedbirde geç kalmadan etkin bir şekilde korna ile çevredekileri ikaz etmesi gerekirken, mevcut hâl ve ortama göre tedbirsiz ve dikkatsizce araç kullanması nedeniyle kazanın oluşumunda asli kusurlu olması karşısında; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 22/4. maddesi ve 61/1. maddesindeki ölçütler ile Aynı Kanun’un 3. maddesinde yer alan “orantılılık ilkesi” bir bütün hâlinde değerlendirilip 2 yıldan 6 yıla kadar hapis cezasını gerektiren taksirle bir kişinin ölümüne neden olma suçundan dolayı sanık hakkında makul bir temel ceza belirlenmesi gerekir. İçtihat Metni Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 12. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Taksirle bir kişinin ölümüne neden olma suçundan sanık …\’ın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 85/1, 62 ve 50/4. maddeleri gereğince 12.100 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına ilişkin Ankara 22. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 10.03.2009 tarihli ve 1033-229 sayılı hükmün, sanık müdafisi ve katılanlar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesince 26.02.2013 tarih ve 11139-4472 sayı ile; “Sanığın idaresindeki kamyonla gündüz vakti, meskûn yerde, kontrolsüz kavşakta benzinlik girişini biraz geçtiğini fark edince benzinliğe girmek için ana yolda geri geri gelirken arkasından ve yolun karşısına geçmek isteyen yaya ölene çarpması şeklinde gerçekleşen olayda; sanığın oluşa uygun olarak asli kusurlu kabul edilmesine rağmen adalet ve ölçülülük ilkelerine aykırı olarak temel cezanın tayininde asgari sınırdan uzaklaşılmaması,\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Direnme Kararı Ankara 22. Asliye Ceza Mahkemesi ise 23.10.2013 tarih ve 413-534 sayı ile; \”…5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 61. maddesinde düzenlenen cezanın belirlenmesi yelpazesinde verilecek ceza, tamamen mahkemenin takdirinde olan bir husustur. Asgari hadden ceza verilmesi hususunda adalet ve ölçülülük ilkelerine aykırı davranılması söz konusu olmadığından, mahkememizce takdir yetkisi kullanılarak cezanın asgari hadden verilmesi hususunda tam bir vicdani kanaat hasıl olduğundan, cezanın asgari haddinden uzaklaşılmamıştır.\” gerekçesiyle bozma kararına direnerek sanığın önceki hükümdeki gibi cezalandırılmasına karar vermiştir. Direnme kararına konu bu hükmün de sanık müdafisi, katılanlar vekili ve Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 05.05.2015 tarihli ve 390901 sayılı \”bozma\” istekli tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya, Ceza Genel Kurulunca 07.12.2016 tarih ve 454-688 sayı ile 6763 sayılı Kanun\’un 38. maddesi ile 5320 sayılı Kanun\’a eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen Daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 12. Ceza Dairesince 15.03.2017 tarih ve 300-2015 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına - [Taksirle Bir Kişinin Yaralanmasına veya Ölümüne Neden Olan Yayaya Ceza Verilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/yayaya-ceza-verilir-mi/): Yayaya Ceza Verilir mi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Taksir – Madde 22 (1) Taksirle işlenen fiiller, kanunun açıkça belirttiği hallerde cezalandırılır. (2) Taksir, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesidir. (3) Kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi halinde bilinçli taksir vardır; bu halde taksirli suça ilişkin ceza üçte birden yarısına kadar artırılır. (4) Taksirle işlenen suçtan dolayı verilecek olan ceza failin kusuruna göre belirlenir. (5) Birden fazla kişinin taksirle işlediği suçlarda, herkes kendi kusurundan dolayı sorumlu olur. Her failin cezası kusuruna göre ayrı ayrı belirlenir. (6) Taksirli hareket sonucu neden olunan netice, münhasıran failin kişisel ve ailevi durumu bakımından, artık bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açmışsa ceza verilmez; bilinçli taksir halinde verilecek ceza yarıdan altıda bire kadar indirilebilir. Madde Gerekçesi Madde metninde taksire ilişkin hükümlere yer verilmiştir. Suçlar, kural olarak kasten işlenirler. Ancak, istisnaen taksirle işlenen belli fiiller de kanunlarda suç olarak tanımlanmaktadır. Taksirli suçların belirgin özelliği, icrai veya ihmali şekilde olabilen iradi hareketin varlığı ve kanunî tanımda yer alan unsurlardan birinin öngörülmemiş olmasıdır. Fakat bu öngörmemenin, \”gerekli dikkat ve özen\” yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla ortaya çıkması gerekir. Çünkü, gerekli dikkat ve özen gösterilmediği için kanunda tanımlanmış olan neticenin gerçekleşeceği öngörülmemiştir. Bu dikkat ve özen yükümlülüğünün belirlenmesinde, failin kişisel yetenekleri göz önünde bulundurulmaksızın, objektif esastan hareket edilir. Nitekim toplum hâlinde yaşamanın güvenli bir biçimde sürdürülebilmesi için, çeşitli alanlarda kişilerin dikkat ve özenli davranmalarıyla ilgili kurallar konmaktadır. İnşaat faaliyeti, sağlık hizmetlerinin yürütülmesi ve trafik düzeniyle ilgili kurallar, dikkat ve özen yükümlülüğüne örnek olarak gösterilebilir. Taksirli suçlarda fail, kendi yetenekleri, algılama gücü, tecrübeleri, bilgi düzeyi ve içinde bulunduğu koşullar altında, objektif olarak varolan dikkat özen yükümlülüğünü öngörebilecek ve yerine getirebilecek durumda olmalıdır. Bütün bu yeteneklere sahip olmasına rağmen bu yükümlülüğe aykırı davranan kişi, suç tanımında belirlenen neticenin gerçekleşmesine neden olması durumunda, taksirli suçtan dolayı kusurlu sayılarak sorumlu tutulacaktır. Taksirle işlenen suçlardan dolayı kusurluluk, bir değerlendirmeyle ancak olay hâkimi tarafından yapılabilir. Bu nedenle, taksirden dolayı kusurluluğun matematiksel olarak ifadesi mümkün değildir. Ancak, normatif değerlendirmeyle hâkim tarafından belirlenen kusurluluk göz önünde bulundurulmak suretiyle, suçun cezasında belli bir oranda indirim yapılabilir. Taksir dolayısıyla kusurun belirlenmesi normatif bir değerlendirmeyle mümkün olmakla birlikte, somut olayda dikkat ve özen yükümlülüğünün ihlâl edilip edilmediğinin belirlenmesi açısından bilirkişi incelemesi yaptırılabilir. Örneğin ölümle sonuçlanan bir ameliyat sırasında hastaya yapılan tıbbi müdahalenin tekniğine uygun olarak yapılmış olup olmadığının belirlenmesi açısından bilirkişi incelemesine gerek bulunduğu muhakkaktır. Keza, ölüm veya yaralanma ile sonuçlanan bir trafik kazasında, sürücülerin trafik kurallarına uyup uymadıklarının, hangi trafik kuralının ne suretle ihlâl edildiğinin, trafiğe çıkarılan aracın teknik bakımdan herhangi bir arızasının olup olmadığının belirlenmesi açısından da bilirkişi incelemesi yapılabilir. Ancak, bu durumlarda, bilirkişinin yapacağı inceleme, işin tekniği ile sınırlı olmalıdır. Bunun dışında, bilirkişi tarafından münhasıran hâkimin yetkisinde bulunan kusurluluk konusunda herhangi bir değerlendirme yapılmamalıdır. Aksi yöndeki tutum, bilirkişilik görevinin sınırını aşmayı ve hâkimin yerine geçmeyi ifade eder. Hâkim, bu teknik veriler çerçevesinde somut olayda failin kusurlu olup olmadığını takdir edecektir. Failin kusurlu bulunması durumunda, kusurun ağırlığı ve diğer sebepleri de göz önünde bulundurmak suretiyle suçun kanuni tanımındaki cezanın alt ve üst sınırı arasında bir cezaya hükmedecektir. Birden fazla kişinin taksirle işlediği suçlarda herkes kendi kusuru göz önünde bulundurulmak suretiyle sorumlu tutulur. Taksirli suçun kanuni tanımında belirlenen netice birden fazla kişinin karşılıklı olarak işledikleri taksirli fiiller sonucunda gerçekleşmiş olabilir. Örneğin bir trafik kazasında sürücü ile yaya veya her iki sürücü de taksirle hareket etmiş olabilir. Bu gibi durumlarda neticenin oluşumu açısından her kişinin taksirli fiili dolayısıyla kusurluluğu bir diğerinden bağımsız olarak belirlenmelidir. Aynı şekilde birden fazla kişinin katılımıyla gerçekleştirilen bir ameliyatın ölüm veya sakatlıkla sonuçlanması durumunda, ameliyata katılan kişiler müştereken hareket etmektedirler. Ancak tıbbın gereklerine aykırılık dolayısıyla ölüm veya sakatlıkla sonuçlanan bu ameliyatta işlenen taksirli suçun işlenişi açısından suça iştirak kuralları uygulanamaz. Kanunun suça iştirake ilişkin hükümleri, kasten işlenen suçlarda suçun işlenişine iştirak eden kişilerin sorumluluk statülerini belirlemektedir. Birden fazla kişinin katılımıyla yapılan ameliyat sırasında meydana gelen ölüm veya sakatlık neticeleri bakımından her bir kişinin sorumluluğu kendi kusuru göz önünde bulundurulmak suretiyle belirlenmelidir. Bu tespitte diğer kişilerin kusurlu olup olmadığı hususu dikkate alınamaz. Bu düşünceler ışığında, Hükûmet Tasarısının \”Taksirli suçlarda indirim\” başlıklı 32. maddesi metinden çıkarılmış ve bunun yerine, 23. maddeye üçüncü fıkrasından sonra gelmek üzere iki fıkra eklenmiştir. Maddenin üçüncü fıkrasında, bilinçli taksirin tanımı verilmiştir. Bilinçli taksiri basit taksirden ayıran özellik, fiilin neticesinin failce fiilen öngörülmüş ve fakat istenmemiş olmasıdır. Bilinçli taksir hâlinde hükmedilecek ceza üçte birden yarısına kadar artırılacaktır. Böylece bilinçli taksir, iş kazalarını, trafikte meydana gelen taksirli suçları önlemek bakımından caydırıcı etki yapacak ve suçların önlenmesinde yarar sağlayacaktır. Örneğin ülkemizde özellikle kırsal bölgelerde rastlandığı üzere, taksirli suçlarda failin meydana gelen netice itibarıyla bizzat kendisinin ve ailesi bireylerinin ağır derecede mağduriyete uğradıkları görülmektedir. Söz gelimi, köylü kadınların gündelik uğraşları ve hayat zorlukları itibarıyla, sayısı çok kere üç dörtten fazlasına varan küçük çocuklarına gerekli dikkati ve itinayı gösterememeleri sonucu, çocukların yaralandıkları veya öldükleri görülmektedir. Aynı şekilde meydana gelen trafik kazalarında da benzer olaylara rastlanmaktadır. Bu gibi hâllerde ananın taksirli suçtan dolayı kovuşturmaya uğraması ve cezaya mahkûm edilmesi, esasen suçtan dolayı evladını kaybetmesi sonucu uğradığı ıstırabı şiddetlendirmekle kalmamakta, ayrıca, ailenin tümüyle ağır derecede mağduriyete düşmesine neden olmaktadır. Söz konusu fıkraya göre, hâkim suçlunun durumunu takdir ile ceza vermeyebilecektir. Elbette ki hâkim bu husustaki takdirini kullanırken suçlunun ekonomik durumunu, aile yükümlerini, söz gelimi diğer çocukların bakımını göz önünde bulunduracak, ona göre hüküm kuracaktır. Ancak, dikkat edilmelidir ki, bu fıkranın uygulanabilmesi için fiilden dolayı münhasıran failin kişisel ve ailevî durumu itibarıyla zararlı netice meydana gelmiş bulunmalıdır; böyle bir netice ile birlikte söz konusu durumlara ilişkin bulunmayan başka bir netice de meydana gelmişse fıkra uygulanmayacaktır. Fıkrada yazılı suç bilinçli taksir hâlinde işlenirse ceza yarıdan üçte birine kadar indirilebilir. Taksirle öldürme – Madde 85 (1) Taksirle bir insanın ölümüne neden olan kişi, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Fiil, birden fazla insanın ölümüne ya da bir veya birden fazla kişinin ölümü ile birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına neden olmuş ise, kişi iki yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Madde Gerekçesi Madde metninde, taksirle öldürme suçu tanımlanmıştır. \”Genel Hükümler\” başlıklı Birinci Kitapta - [Bilinçli Taksirle Yaralama: Trafik Kazası Sonucu Duyu veya Organların İşlevini Yitirmesine Neden Olma](https://kayseriavukat.org.tr/trafik-kazasinda-bilincli-taksirle-yaralama/): Trafik Kazasında Bilinçli Taksirle Yaralama 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Taksir – Madde 22 (1) Taksirle işlenen fiiller, kanunun açıkça belirttiği hallerde cezalandırılır. (2) Taksir, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesidir. (3) Kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi halinde bilinçli taksir vardır; bu halde taksirli suça ilişkin ceza üçte birden yarısına kadar artırılır. (4) Taksirle işlenen suçtan dolayı verilecek olan ceza failin kusuruna göre belirlenir. (5) Birden fazla kişinin taksirle işlediği suçlarda, herkes kendi kusurundan dolayı sorumlu olur. Her failin cezası kusuruna göre ayrı ayrı belirlenir. (6) Taksirli hareket sonucu neden olunan netice, münhasıran failin kişisel ve ailevi durumu bakımından, artık bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açmışsa ceza verilmez; bilinçli taksir halinde verilecek ceza yarıdan altıda bire kadar indirilebilir. Madde Gerekçesi Madde metninde taksire ilişkin hükümlere yer verilmiştir. Suçlar, kural olarak kasten işlenirler. Ancak, istisnaen taksirle işlenen belli fiiller de kanunlarda suç olarak tanımlanmaktadır. Taksirli suçların belirgin özelliği, icrai veya ihmali şekilde olabilen iradi hareketin varlığı ve kanunî tanımda yer alan unsurlardan birinin öngörülmemiş olmasıdır. Fakat bu öngörmemenin, \”gerekli dikkat ve özen\” yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla ortaya çıkması gerekir. Çünkü, gerekli dikkat ve özen gösterilmediği için kanunda tanımlanmış olan neticenin gerçekleşeceği öngörülmemiştir. Bu dikkat ve özen yükümlülüğünün belirlenmesinde, failin kişisel yetenekleri göz önünde bulundurulmaksızın, objektif esastan hareket edilir. Nitekim toplum hâlinde yaşamanın güvenli bir biçimde sürdürülebilmesi için, çeşitli alanlarda kişilerin dikkat ve özenli davranmalarıyla ilgili kurallar konmaktadır. İnşaat faaliyeti, sağlık hizmetlerinin yürütülmesi ve trafik düzeniyle ilgili kurallar, dikkat ve özen yükümlülüğüne örnek olarak gösterilebilir. Taksirli suçlarda fail, kendi yetenekleri, algılama gücü, tecrübeleri, bilgi düzeyi ve içinde bulunduğu koşullar altında, objektif olarak varolan dikkat özen yükümlülüğünü öngörebilecek ve yerine getirebilecek durumda olmalıdır. Bütün bu yeteneklere sahip olmasına rağmen bu yükümlülüğe aykırı davranan kişi, suç tanımında belirlenen neticenin gerçekleşmesine neden olması durumunda, taksirli suçtan dolayı kusurlu sayılarak sorumlu tutulacaktır. Taksirle işlenen suçlardan dolayı kusurluluk, bir değerlendirmeyle ancak olay hâkimi tarafından yapılabilir. Bu nedenle, taksirden dolayı kusurluluğun matematiksel olarak ifadesi mümkün değildir. Ancak, normatif değerlendirmeyle hâkim tarafından belirlenen kusurluluk göz önünde bulundurulmak suretiyle, suçun cezasında belli bir oranda indirim yapılabilir. Taksir dolayısıyla kusurun belirlenmesi normatif bir değerlendirmeyle mümkün olmakla birlikte, somut olayda dikkat ve özen yükümlülüğünün ihlâl edilip edilmediğinin belirlenmesi açısından bilirkişi incelemesi yaptırılabilir. Örneğin ölümle sonuçlanan bir ameliyat sırasında hastaya yapılan tıbbi müdahalenin tekniğine uygun olarak yapılmış olup olmadığının belirlenmesi açısından bilirkişi incelemesine gerek bulunduğu muhakkaktır. Keza, ölüm veya yaralanma ile sonuçlanan bir trafik kazasında, sürücülerin trafik kurallarına uyup uymadıklarının, hangi trafik kuralının ne suretle ihlâl edildiğinin, trafiğe çıkarılan aracın teknik bakımdan herhangi bir arızasının olup olmadığının belirlenmesi açısından da bilirkişi incelemesi yapılabilir. Ancak, bu durumlarda, bilirkişinin yapacağı inceleme, işin tekniği ile sınırlı olmalıdır. Bunun dışında, bilirkişi tarafından münhasıran hâkimin yetkisinde bulunan kusurluluk konusunda herhangi bir değerlendirme yapılmamalıdır. Aksi yöndeki tutum, bilirkişilik görevinin sınırını aşmayı ve hâkimin yerine geçmeyi ifade eder. Hâkim, bu teknik veriler çerçevesinde somut olayda failin kusurlu olup olmadığını takdir edecektir. Failin kusurlu bulunması durumunda, kusurun ağırlığı ve diğer sebepleri de göz önünde bulundurmak suretiyle suçun kanuni tanımındaki cezanın alt ve üst sınırı arasında bir cezaya hükmedecektir. Birden fazla kişinin taksirle işlediği suçlarda herkes kendi kusuru göz önünde bulundurulmak suretiyle sorumlu tutulur. Taksirli suçun kanuni tanımında belirlenen netice birden fazla kişinin karşılıklı olarak işledikleri taksirli fiiller sonucunda gerçekleşmiş olabilir. Örneğin bir trafik kazasında sürücü ile yaya veya her iki sürücü de taksirle hareket etmiş olabilir. Bu gibi durumlarda neticenin oluşumu açısından her kişinin taksirli fiili dolayısıyla kusurluluğu bir diğerinden bağımsız olarak belirlenmelidir. Aynı şekilde birden fazla kişinin katılımıyla gerçekleştirilen bir ameliyatın ölüm veya sakatlıkla sonuçlanması durumunda, ameliyata katılan kişiler müştereken hareket etmektedirler. Ancak tıbbın gereklerine aykırılık dolayısıyla ölüm veya sakatlıkla sonuçlanan bu ameliyatta işlenen taksirli suçun işlenişi açısından suça iştirak kuralları uygulanamaz. Kanunun suça iştirake ilişkin hükümleri, kasten işlenen suçlarda suçun işlenişine iştirak eden kişilerin sorumluluk statülerini belirlemektedir. Birden fazla kişinin katılımıyla yapılan ameliyat sırasında meydana gelen ölüm veya sakatlık neticeleri bakımından her bir kişinin sorumluluğu kendi kusuru göz önünde bulundurulmak suretiyle belirlenmelidir. Bu tespitte diğer kişilerin kusurlu olup olmadığı hususu dikkate alınamaz. Bu düşünceler ışığında, Hükûmet Tasarısının \”Taksirli suçlarda indirim\” başlıklı 32. maddesi metinden çıkarılmış ve bunun yerine, 23. maddeye üçüncü fıkrasından sonra gelmek üzere iki fıkra eklenmiştir. Maddenin üçüncü fıkrasında, bilinçli taksirin tanımı verilmiştir. Bilinçli taksiri basit taksirden ayıran özellik, fiilin neticesinin failce fiilen öngörülmüş ve fakat istenmemiş olmasıdır. Bilinçli taksir hâlinde hükmedilecek ceza üçte birden yarısına kadar artırılacaktır. Böylece bilinçli taksir, iş kazalarını, trafikte meydana gelen taksirli suçları önlemek bakımından caydırıcı etki yapacak ve suçların önlenmesinde yarar sağlayacaktır. Örneğin ülkemizde özellikle kırsal bölgelerde rastlandığı üzere, taksirli suçlarda failin meydana gelen netice itibarıyla bizzat kendisinin ve ailesi bireylerinin ağır derecede mağduriyete uğradıkları görülmektedir. Söz gelimi, köylü kadınların gündelik uğraşları ve hayat zorlukları itibarıyla, sayısı çok kere üç dörtten fazlasına varan küçük çocuklarına gerekli dikkati ve itinayı gösterememeleri sonucu, çocukların yaralandıkları veya öldükleri görülmektedir. Aynı şekilde meydana gelen trafik kazalarında da benzer olaylara rastlanmaktadır. Bu gibi hâllerde ananın taksirli suçtan dolayı kovuşturmaya uğraması ve cezaya mahkûm edilmesi, esasen suçtan dolayı evladını kaybetmesi sonucu uğradığı ıstırabı şiddetlendirmekle kalmamakta, ayrıca, ailenin tümüyle ağır derecede mağduriyete düşmesine neden olmaktadır. Söz konusu fıkraya göre, hâkim suçlunun durumunu takdir ile ceza vermeyebilecektir. Elbette ki hâkim bu husustaki takdirini kullanırken suçlunun ekonomik durumunu, aile yükümlerini, söz gelimi diğer çocukların bakımını göz önünde bulunduracak, ona göre hüküm kuracaktır. Ancak, dikkat edilmelidir ki, bu fıkranın uygulanabilmesi için fiilden dolayı münhasıran failin kişisel ve ailevî durumu itibarıyla zararlı netice meydana gelmiş bulunmalıdır; böyle bir netice ile birlikte söz konusu durumlara ilişkin bulunmayan başka bir netice de meydana gelmişse fıkra uygulanmayacaktır. Fıkrada yazılı suç bilinçli taksir hâlinde işlenirse ceza yarıdan üçte birine kadar indirilebilir. Taksirle yaralama – Madde 89 (1) Taksirle başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, üç aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. (2) Taksirle yaralama fiili, mağdurun; a) Duyularından veya organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflamasına, b) Vücudunda kemik kırılmasına, c) Konuşmasında sürekli zorluğa, d) Yüzünde sabit ize, e) Yaşamını tehlikeye sokan bir duruma, f) Gebe bir kadının çocuğunun - [Trafikte Makas Atma: Olası Kastla Birden Fazla Kişinin Ölümüne ve Yaralanmasına Neden Olma](https://kayseriavukat.org.tr/trafikte-makas-atma-olasi-kastla-oldurme/): Trafikte Makas Atma ve Olası Kastla Öldürme 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Kast – Madde 21 (1) Suçun oluşması kastın varlığına bağlıdır. Kast, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir. (2) Kişinin, suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi halinde olası kast vardır. Bu halde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda müebbet hapis cezasına, müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmi yıldan yirmibeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur; diğer suçlarda ise temel ceza üçte birden yarısına kadar indirilir. Madde Gerekçesi Kast, kişi ile işlediği suçun maddî unsurları arasındaki psikolojik bağı ifade etmektedir. Suçun kanuni tanımındaki maddî unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesi, kastın varlığı için zorunludur. Suç tanımında yer almakla birlikte, fiilin ifade ettiği haksızlık üzerinde etkili olmayan koşulların gerçekleştiğinin bilinip bilinmemesi, kastın varlığı açısından önem taşımamaktadır. Örneğin objektif cezalandırılabilme koşulunun arandığı suçlarda bu koşulun veya şahsî cezasızlık sebebinin fail tarafından bilinmesi gerekmez. Madde metninde doğrudan kasttan ayrı olarak olası kast da tanımlanmıştır. Olası kast durumunda suçun kanuni tanımında yer alan unsurlardan birinin somut olayda gerçekleşebileceği öngörülmesine rağmen, kişi fiili işlemektedir. Diğer bir deyişle, fail unsurların meydana gelmesini kabullenmektedir. Mevzuatımıza giren yeni bir kavram olan olası kastla ilgili uygulamadan bazı örnekler vermek yararlı olacaktır. Yolda seyreden bir otobüs sürücüsü, trafik lambasının kendisine kırmızı yanmasına rağmen, kavşakta durmadan geçmek ister; ancak kendilerine yeşil ışık yanan kavşaktan geçmekte olan yayalara çarpar ve bunlardan bir veya birkaçının ölümüne veya yaralanmasına neden olur. Trafik lambası kendisine kırmızı yanan sürücü, yaya geçidinden her an birilerinin geçtiğini görmüş; fakat, buna rağmen kavşakta durmamış ve yoluna devam etmiştir. Bu durumda otobüs sürücüsü, meydana gelen ölüm veya yaralama neticelerinin gerçekleşebileceğini öngörerek, bunları kabullenmiştir. Düğün evinde törene katılanların tabancaları ile odanın tavanına doğru ardı ardına ateş ettikleri sırada, bir kişinin aldığı alkolün de etkisi ile elinin seyrini kaybetmesi sonucu, yere paralel olarak yaptığı atışlardan bir tanesinden çıkan kurşun, törene katılanlardan birinin alnına isabet ederek ölümüne neden olur. Bu örnek olayda kişi yaptığı atışlardan çıkan kurşunların orada bulunan herhangi birine isabet edebileceğini öngörmüş; fakat, buna rağmen silâhıyla atışa devam etmiştir. Burada da fail silâhıyla ateş ederken ortaya çıkacak yaralama veya ölüm neticelerini kabullenmiştir. Verilen bu örneklerde kişinin olası kastla hareket ettiğinin kabulü gerekir. Suçun olası kastla işlenmesi durumunda temel cezada indirim yapılması öngörülmüştür. Kasten işlenebilen suçlar, ilke olarak hem doğrudan hem de olası kastla işlenebilir. Ancak, kanundaki tanımında \”bilerek\” ifadesine yer verilmiş olan suçlar sadece doğrudan kastla işlenebilir. Örneğin iftira suçunda, failin suçsuz olduğunu \”bilerek\” kişiye suç isnad etmesi gerektiğinden, bu suç ancak doğrudan kastla işlenebilir. Kasten öldürme- Madde 81 (1) Bir insanı kasten öldüren kişi, müebbet hapis cezası ile cezalandırılır. Madde Gerekçesi Maddede kasten öldürme suçunun temel şekli tanımlanmıştır. Maddede yapılan düzenlemeyle, 765 sayılı Türk Ceza Kanunundan farklı olarak, suçun temel şekli açısından müebbet hapis cezası öngörülmüştür. Bu düzenlemeyle, kişinin hayat hakkına verilen önem vurgulanmıştır. Taksirle öldürme – Madde 85 (1) Taksirle bir insanın ölümüne neden olan kişi, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Fiil, birden fazla insanın ölümüne ya da bir veya birden fazla kişinin ölümü ile birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına neden olmuş ise, kişi iki yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Madde Gerekçesi Madde metninde, taksirle öldürme suçu tanımlanmıştır. \”Genel Hükümler\” başlıklı Birinci Kitapta yer alan taksire ilişkin hükümler, bu suç açısından da geçerlidir. Maddenin ikinci fıkrasına göre; fiilin, birden fazla insanın ölümüne ya da bir veya birden fazla insanın ölümüyle birlikte, bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına neden olması hâli, birinci fıkraya göre daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektiren neden oluşturmaktadır. Taksirle yaralama – Madde 89 (1) Taksirle başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, üç aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. (2) Taksirle yaralama fiili, mağdurun; a) Duyularından veya organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflamasına, b) Vücudunda kemik kırılmasına, c) Konuşmasında sürekli zorluğa, d) Yüzünde sabit ize, e) Yaşamını tehlikeye sokan bir duruma, f) Gebe bir kadının çocuğunun vaktinden önce doğmasına, Neden olmuşsa, birinci fıkraya göre belirlenen ceza, yarısı oranında artırılır. (3) Taksirle yaralama fiili, mağdurun; a) İyileşmesi olanağı bulunmayan bir hastalığa veya bitkisel hayata girmesine, b) Duyularından veya organlarından birinin işlevinin yitirilmesine, c) Konuşma ya da çocuk yapma yeteneklerinin kaybolmasına, d) Yüzünün sürekli değişikliğine, e) Gebe bir kadının çocuğunun düşmesine, Neden olmuşsa, birinci fıkraya göre belirlenen ceza, bir kat artırılır. (4) Fiilin birden fazla kişinin yaralanmasına neden olması halinde, altı aydan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (5) Taksirle yaralama suçunun soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlıdır. Ancak, birinci fıkra kapsamına giren yaralama hariç, suçun bilinçli taksirle işlenmesi halinde şikâyet aranmaz. Madde Gerekçesi Madde metninde, taksirle yaralama suçu tanımlanmıştır. \”Genel Hükümler\” başlıklı Birinci Kitapta yer alan taksire ilişkin hükümler, bu suç açısından da geçerlidir. Yaralama kavramının içeriği bakımından, kasten yaralama suçuna ilişkin gerekçeye bakılmalıdır. Maddenin iki ve üçüncü fıkralarında taksirle yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâlleri düzenlenmiştir. Bu hususlarla ilgili açıklamalar için, kasten yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâllerine ilişkin madde gerekçesine bakılmalıdır. Dördüncü fıkrada, birden fazla kişinin yaralanmasına neden olunması hâlinde, verilecek cezanın alt ve üst sınırı belirlenmiştir. Trafik güvenliğini tehlikeye sokma – Madde 179 (1) Kara, deniz, hava veya demiryolu ulaşımının güven içinde akışını sağlamak için konulmuş her türlü işareti değiştirerek, kullanılamaz hale getirerek, konuldukları yerden kaldırarak, yanlış işaretler vererek, geçiş, varış, kalkış veya iniş yolları üzerine bir şey koyarak ya da teknik işletim sistemine müdahale ederek, başkalarının hayatı, sağlığı veya malvarlığı bakımından bir tehlikeye neden olan kişiye bir yıldan altı yıla kadar hapis cezası verilir. (2) Kara, deniz, hava veya demiryolu ulaşım araçlarını kişilerin hayat, sağlık veya malvarlığı açısından tehlikeli olabilecek şekilde sevk ve idare eden kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) Alkol veya uyuşturucu madde etkisiyle ya da başka bir nedenle emniyetli bir şekilde araç sevk ve idare edemeyecek halde olmasına rağmen araç kullanan kişi yukarıdaki fıkra hükmüne göre cezalandırılır. Madde Gerekçesi Madde metninde, trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçu tanımlanmıştır. Birinci fıkrada tanımlanan suç, kara, deniz, hava veya demiryolu ulaşımının güven içinde akışını sağlamak için konulmuş her türlü işareti değiştirerek, kullanılamaz hâle getirerek, konuldukları yerden kaldırarak, yanlış işaretler vererek, geçiş, varış, kalkış veya iniş yolları - [Trafikte Bir Kişinin Ölümüne Neden Olma: Taksirli Suçlarda Hapis Cezası Adli Para Cezasına Çevrilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/trafikte-bir-kisinin-olumune-neden-olma/): Trafikte Bir Kişinin Ölümüne Neden Olma 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Taksirle öldürme – Madde 85 (1) Taksirle bir insanın ölümüne neden olan kişi, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Fiil, birden fazla insanın ölümüne ya da bir veya birden fazla kişinin ölümü ile birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına neden olmuş ise, kişi iki yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Madde Gerekçesi Madde metninde, taksirle öldürme suçu tanımlanmıştır. \”Genel Hükümler\” başlıklı Birinci Kitapta yer alan taksire ilişkin hükümler, bu suç açısından da geçerlidir. Maddenin ikinci fıkrasına göre; fiilin, birden fazla insanın ölümüne ya da bir veya birden fazla insanın ölümüyle birlikte, bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına neden olması hâli, birinci fıkraya göre daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektiren neden oluşturmaktadır. Kısa süreli hapis cezasına seçenek yaptırımlar – Madde 50 (1) Kısa süreli hapis cezası, suçlunun kişiliğine, sosyal ve ekonomik durumuna, yargılama sürecinde duyduğu pişmanlığa ve suçun işlenmesindeki özelliklere göre; a) Adlî para cezasına, b) Mağdurun veya kamunun uğradığı zararın aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle, tamamen giderilmesine, c) En az iki yıl süreyle, bir meslek veya sanat edinmeyi sağlamak amacıyla, gerektiğinde barınma imkanı da bulunan bir eğitim kurumuna devam etmeye, d) Mahkûm olunan cezanın yarısından bir katına kadar süreyle, belirli yerlere gitmekten veya belirli etkinlikleri yapmaktan yasaklanmaya, e) Sağladığı hak ve yetkiler kötüye kullanılmak suretiyle veya gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranılarak suç işlenmiş olması durumunda; mahkûm olunan cezanın yarısından bir katına kadar süreyle, ilgili ehliyet ve ruhsat belgelerinin geri alınmasına, belli bir meslek ve sanatı yapmaktan yasaklanmaya, f) Mahkûm olunan cezanın yarısından bir katına kadar süreyle ve gönüllü olmak koşuluyla kamuya yararlı bir işte çalıştırılmaya, çevrilebilir. (2) Suç tanımında hapis cezası ile adlî para cezasının seçenek olarak öngörüldüğü hallerde, hapis cezasına hükmedilmişse; bu ceza artık adlî para cezasına çevrilmez. (3) Daha önce hapis cezasına mahkûm edilmemiş olmak koşuluyla, mahkûm olunan otuz gün ve daha az süreli hapis cezası ile fiili işlediği tarihte onsekiz yaşını doldurmamış veya altmışbeş yaşını bitirmiş bulunanların mahkûm edildiği bir yıl veya daha az süreli hapis cezası, birinci fıkrada yazılı seçenek yaptırımlardan birine çevrilir. (4) Taksirli suçlardan dolayı hükmolunan hapis cezası uzun süreli de olsa; bu ceza, diğer koşulların varlığı halinde, birinci fıkranın (a) bendine göre adlî para cezasına çevrilebilir. Ancak, bu hüküm, bilinçli taksir halinde uygulanmaz. (5) Uygulamada asıl mahkûmiyet, bu madde hükümlerine göre çevrilen adlî para cezası veya tedbirdir. (6) Hüküm kesinleştikten sonra Cumhuriyet savcılığınca yapılan tebligata rağmen otuz gün içinde seçenek tedbirin gereklerinin yerine getirilmesine başlanmaması veya başlanıp da devam edilmemesi halinde, infaz hâkimliği kısa süreli hapis cezasının tamamen veya kısmen infazına karar verir ve bu karar derhal infaz edilir. Bu durumda, beşinci fıkra hükmü uygulanmaz. (7) Hükmedilen seçenek tedbirin hükümlünün elinde olmayan nedenlerle yerine getirilememesi durumunda, infaz hâkimliğince tedbir değiştirilir. Madde Gerekçesi Belli bir süreyle hapis cezasına mahkûm olmak, cezanın uyarı fonksiyonunu ve kişinin etkin pişmanlık duymasını sağlayabilir. Kişi, gördüğü eğitim, yaşadığı sosyal çevre, psişik ve ahlakî eğilimleri itibarıyla tesadüfi suçlu özelliği taşıyabilir. Bu kişilerin mahkûm oldukları cezanın infaz kurumunda çektirilmesi toplum barışı açısından bir zorunluluk göstermeyebilir. Ayrıca, kısa süreli hapis cezalarının infaz kurumunda çektirilmesinin doğurduğu sakıncalar nedeniyle, kısa süreli hapis cezasına mahkûm olan kişinin infaz kurumuna girmesini önleyecek seçenek yaptırımlara hükmedilmesi gerekebilir. Hakkında seçenek yaptırımlardan birine hükmedilen kişinin bu yaptırımın gereklerine uygun hareket etmesi durumunda, bu ceza infaz edilmeyecek ve kişi açısından bu cezaya mahkûmiyete bağlı hukukî sonuçlar doğmayacaktır. Ancak, Tasarıda benimsenen seçenek yaptırımlar esas itibarıyla korunmakla birlikte, bunlara yeni bazı seçenekler eklenmiş ve bunun yanında söz konusu yaptırımların etkin biçimde uygulanmasına yönelik ilave düzenlemelerde bulunulmuştur. Nitekim, kamunun uğradığı zararın giderilmesi, özellikle bir meslek veya sanat edinmeyi sağlamak amacıyla, barınma imkânı da bulunan bir eğitim kurumuna devam etme gibi yeni seçenek yaptırımlara yer verilmiştir. Getirilen diğer bir yenilikle; ehliyet ve ruhsat belgelerinin geri alınması ile belli bir meslek ve sanatı yapmaktan yasaklama seçenek yaptırımlarına başvurulabilmesi, bunların sağladığı hak ve yetkilerin kötüye kullanılması veya gerektirdiği dikkat özen yükümlülüğüne aykırı davranılması koşuluna bağlanmıştır. Böylece, ancak suçun ehliyet ve ruhsatla ya da meslek ve sanatın icrasıyla bağlantılı olması hâlinde, ehliyet ve ruhsatların geri alınması ya da meslek ve sanatın yasaklanması yaptırımına hükmedilebilecektir. Kısa süreli hapis cezasına mahkûm olan kişinin cezası, hâkim tarafından uygun görülmesi ve kendisinin de rızasının bulunması hâlinde kamuya yararlı bir işte çalıştırma tedbirine çevrilecektir. Hükümlünün çalışacağı kurumda kadrolu olması ve bir ücret alması da söz konusu değildir. Kısa süreli hapis cezasını gerektiren bir suçu işlemiş olan ve eğitim derecesi elverişli bulunan bir kişinin örneğin okuma yazma öğreten bir kursta öğretici olarak görev yapmasına karar verilmesi, bu seçenek yaptırıma örnek olarak gösterilebilir. Doğal olarak, bu tedbirin uygulanma usulü ayrı bir tüzük veya yönetmelikte belirlenecektir. İkinci fıkrada, bir kanun maddesinde hapis cezası ile adli para cezasından birinin hâkimin takdirine göre seçimlik ceza olarak uygulanabileceği belirtilmiş ve hâkim, takdirini kullanarak hapis cezasına hükmetmiş ise artık bu cezayı, maddenin birinci fıkrasını uygulamak suretiyle, adli para cezasına çeviremeyeceği açıklanmıştır. Maddenin üçüncü fıkrasında, kısa süreli hapis cezasının adli para cezası veya diğer seçenek tedbirlerden birine çevrilmesi açısından mahkemenin takdir yetkisinin olmadığı hâller belirlenmiştir. Bu hâllerde, mahkeme kısa süreli hapis cezasını adli para cezasına veya diğer seçenek tedbirlerden birine çevirecektir. Bunun, için kişinin daha önce hapis cezasına mahkûm edilmemiş olması ve hükmolunan hapis cezasının otuz günden fazla olmaması gerekir. Keza, daha önce hapis cezasına mahkûm edilmemiş olmak koşuluyla, fiili işlediği tarihte onsekiz yaşını doldurmamış veya altmışbeş yaşını bitirmiş bulunanların mahkûm edildiği bir yıl veya daha az süreli hapis cezası, birinci fıkrada yazılı seçenek yaptırımlardan birine çevrilir. Dördüncü fıkrada, taksirli suçlardan dolayı hükmolunan hapis cezası uzun süreli olsa da fail hakkında birinci fıkranın (a) bendinin uygulanabileceği belirtilmiştir. Ancak bu hükmün \”bilinçli taksir\” hâlinde uygulanamayacağı açıklanmıştır. Maddenin beşinci fıkrasında, hapis cezasının adli para cezasına veya tedbire çevrilmesindeki esas amaç göz önünde tutularak, asıl mahkûmiyetin artık çevrilen adli para cezası veya tedbir olduğu belirtilmiş, böylece, gerek cezanın ertelenmesi gerek tekerrür açılarından hürriyeti bağlayıcı cezanın yerine verilmiş olan para cezasına veya tedbire itibar olunması sağlanmıştır. Altıncı fıkrada, kısa süreli hapis cezası yerine hükmolunan adli para cezasının veya tedbirin gereklerinin yerine getirilmemesinin hukukî sonuçları düzenlenmiştir. Buna göre, hüküm kesinleştikten - [Olası Kastla Öldürme Suçu: Kırmızı Işıkta Geçen Alkollü Sürücünün Bir Kişinin Ölümüne Neden Olması](https://kayseriavukat.org.tr/kirmizi-isikta-gecen-alkollu-surucu/): Kırmızı Işıkta Geçen Alkollü Sürücünün Bir Kişinin Ölümüne Neden Olması 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Kast – Madde 21 (1) Suçun oluşması kastın varlığına bağlıdır. Kast, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir. (2) Kişinin, suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi halinde olası kast vardır. Bu halde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda müebbet hapis cezasına, müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmi yıldan yirmibeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur; diğer suçlarda ise temel ceza üçte birden yarısına kadar indirilir. Madde Gerekçesi Kast, kişi ile işlediği suçun maddî unsurları arasındaki psikolojik bağı ifade etmektedir. Suçun kanuni tanımındaki maddî unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesi, kastın varlığı için zorunludur. Suç tanımında yer almakla birlikte, fiilin ifade ettiği haksızlık üzerinde etkili olmayan koşulların gerçekleştiğinin bilinip bilinmemesi, kastın varlığı açısından önem taşımamaktadır. Örneğin objektif cezalandırılabilme koşulunun arandığı suçlarda bu koşulun veya şahsî cezasızlık sebebinin fail tarafından bilinmesi gerekmez. Madde metninde doğrudan kasttan ayrı olarak olası kast da tanımlanmıştır. Olası kast durumunda suçun kanuni tanımında yer alan unsurlardan birinin somut olayda gerçekleşebileceği öngörülmesine rağmen, kişi fiili işlemektedir. Diğer bir deyişle, fail unsurların meydana gelmesini kabullenmektedir. Mevzuatımıza giren yeni bir kavram olan olası kastla ilgili uygulamadan bazı örnekler vermek yararlı olacaktır. Yolda seyreden bir otobüs sürücüsü, trafik lambasının kendisine kırmızı yanmasına rağmen, kavşakta durmadan geçmek ister; ancak kendilerine yeşil ışık yanan kavşaktan geçmekte olan yayalara çarpar ve bunlardan bir veya birkaçının ölümüne veya yaralanmasına neden olur. Trafik lambası kendisine kırmızı yanan sürücü, yaya geçidinden her an birilerinin geçtiğini görmüş; fakat, buna rağmen kavşakta durmamış ve yoluna devam etmiştir. Bu durumda otobüs sürücüsü, meydana gelen ölüm veya yaralama neticelerinin gerçekleşebileceğini öngörerek, bunları kabullenmiştir. Düğün evinde törene katılanların tabancaları ile odanın tavanına doğru ardı ardına ateş ettikleri sırada, bir kişinin aldığı alkolün de etkisi ile elinin seyrini kaybetmesi sonucu, yere paralel olarak yaptığı atışlardan bir tanesinden çıkan kurşun, törene katılanlardan birinin alnına isabet ederek ölümüne neden olur. Bu örnek olayda kişi yaptığı atışlardan çıkan kurşunların orada bulunan herhangi birine isabet edebileceğini öngörmüş; fakat, buna rağmen silâhıyla atışa devam etmiştir. Burada da fail silâhıyla ateş ederken ortaya çıkacak yaralama veya ölüm neticelerini kabullenmiştir. Verilen bu örneklerde kişinin olası kastla hareket ettiğinin kabulü gerekir. Suçun olası kastla işlenmesi durumunda temel cezada indirim yapılması öngörülmüştür. Kasten işlenebilen suçlar, ilke olarak hem doğrudan hem de olası kastla işlenebilir. Ancak, kanundaki tanımında \”bilerek\” ifadesine yer verilmiş olan suçlar sadece doğrudan kastla işlenebilir. Örneğin iftira suçunda, failin suçsuz olduğunu \”bilerek\” kişiye suç isnad etmesi gerektiğinden, bu suç ancak doğrudan kastla işlenebilir. Taksir – Madde 22 (1) Taksirle işlenen fiiller, kanunun açıkça belirttiği hallerde cezalandırılır. (2) Taksir, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesidir. (3) Kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi halinde bilinçli taksir vardır; bu halde taksirli suça ilişkin ceza üçte birden yarısına kadar artırılır. (4) Taksirle işlenen suçtan dolayı verilecek olan ceza failin kusuruna göre belirlenir. (5) Birden fazla kişinin taksirle işlediği suçlarda, herkes kendi kusurundan dolayı sorumlu olur. Her failin cezası kusuruna göre ayrı ayrı belirlenir. (6) Taksirli hareket sonucu neden olunan netice, münhasıran failin kişisel ve ailevi durumu bakımından, artık bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açmışsa ceza verilmez; bilinçli taksir halinde verilecek ceza yarıdan altıda bire kadar indirilebilir. Madde Gerekçesi Madde metninde taksire ilişkin hükümlere yer verilmiştir. Suçlar, kural olarak kasten işlenirler. Ancak, istisnaen taksirle işlenen belli fiiller de kanunlarda suç olarak tanımlanmaktadır. Taksirli suçların belirgin özelliği, icrai veya ihmali şekilde olabilen iradi hareketin varlığı ve kanunî tanımda yer alan unsurlardan birinin öngörülmemiş olmasıdır. Fakat bu öngörmemenin, \”gerekli dikkat ve özen\” yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla ortaya çıkması gerekir. Çünkü, gerekli dikkat ve özen gösterilmediği için kanunda tanımlanmış olan neticenin gerçekleşeceği öngörülmemiştir. Bu dikkat ve özen yükümlülüğünün belirlenmesinde, failin kişisel yetenekleri göz önünde bulundurulmaksızın, objektif esastan hareket edilir. Nitekim toplum hâlinde yaşamanın güvenli bir biçimde sürdürülebilmesi için, çeşitli alanlarda kişilerin dikkat ve özenli davranmalarıyla ilgili kurallar konmaktadır. İnşaat faaliyeti, sağlık hizmetlerinin yürütülmesi ve trafik düzeniyle ilgili kurallar, dikkat ve özen yükümlülüğüne örnek olarak gösterilebilir. Taksirli suçlarda fail, kendi yetenekleri, algılama gücü, tecrübeleri, bilgi düzeyi ve içinde bulunduğu koşullar altında, objektif olarak varolan dikkat özen yükümlülüğünü öngörebilecek ve yerine getirebilecek durumda olmalıdır. Bütün bu yeteneklere sahip olmasına rağmen bu yükümlülüğe aykırı davranan kişi, suç tanımında belirlenen neticenin gerçekleşmesine neden olması durumunda, taksirli suçtan dolayı kusurlu sayılarak sorumlu tutulacaktır. Taksirle işlenen suçlardan dolayı kusurluluk, bir değerlendirmeyle ancak olay hâkimi tarafından yapılabilir. Bu nedenle, taksirden dolayı kusurluluğun matematiksel olarak ifadesi mümkün değildir. Ancak, normatif değerlendirmeyle hâkim tarafından belirlenen kusurluluk göz önünde bulundurulmak suretiyle, suçun cezasında belli bir oranda indirim yapılabilir. Taksir dolayısıyla kusurun belirlenmesi normatif bir değerlendirmeyle mümkün olmakla birlikte, somut olayda dikkat ve özen yükümlülüğünün ihlâl edilip edilmediğinin belirlenmesi açısından bilirkişi incelemesi yaptırılabilir. Örneğin ölümle sonuçlanan bir ameliyat sırasında hastaya yapılan tıbbi müdahalenin tekniğine uygun olarak yapılmış olup olmadığının belirlenmesi açısından bilirkişi incelemesine gerek bulunduğu muhakkaktır. Keza, ölüm veya yaralanma ile sonuçlanan bir trafik kazasında, sürücülerin trafik kurallarına uyup uymadıklarının, hangi trafik kuralının ne suretle ihlâl edildiğinin, trafiğe çıkarılan aracın teknik bakımdan herhangi bir arızasının olup olmadığının belirlenmesi açısından da bilirkişi incelemesi yapılabilir. Ancak, bu durumlarda, bilirkişinin yapacağı inceleme, işin tekniği ile sınırlı olmalıdır. Bunun dışında, bilirkişi tarafından münhasıran hâkimin yetkisinde bulunan kusurluluk konusunda herhangi bir değerlendirme yapılmamalıdır. Aksi yöndeki tutum, bilirkişilik görevinin sınırını aşmayı ve hâkimin yerine geçmeyi ifade eder. Hâkim, bu teknik veriler çerçevesinde somut olayda failin kusurlu olup olmadığını takdir edecektir. Failin kusurlu bulunması durumunda, kusurun ağırlığı ve diğer sebepleri de göz önünde bulundurmak suretiyle suçun kanuni tanımındaki cezanın alt ve üst sınırı arasında bir cezaya hükmedecektir. Birden fazla kişinin taksirle işlediği suçlarda herkes kendi kusuru göz önünde bulundurulmak suretiyle sorumlu tutulur. Taksirli suçun kanuni tanımında belirlenen netice birden fazla kişinin karşılıklı olarak işledikleri taksirli fiiller sonucunda gerçekleşmiş olabilir. Örneğin bir trafik kazasında sürücü ile yaya veya her iki sürücü de taksirle hareket etmiş olabilir. Bu gibi durumlarda neticenin oluşumu açısından her kişinin taksirli fiili dolayısıyla kusurluluğu bir diğerinden bağımsız olarak belirlenmelidir. Aynı şekilde birden fazla kişinin katılımıyla gerçekleştirilen bir ameliyatın ölüm veya sakatlıkla sonuçlanması durumunda, ameliyata katılan kişiler müştereken hareket etmektedirler. Ancak tıbbın - [Yayalara Yol Vermek için Duran Araca Arkadan Çarpma Sonucu Birden Fazla Kişiyi Taksirle Yaralama](https://kayseriavukat.org.tr/arkadan-carpma-sonucu-taksirle-yaralama/): Duran Araca Arkadan Çarpma Sonucu Birden Fazla Kişiyi Taksirle Yaralama 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Taksirle yaralama – Madde 89 (1) Taksirle başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, üç aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. (2) Taksirle yaralama fiili, mağdurun; a) Duyularından veya organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflamasına, b) Vücudunda kemik kırılmasına, c) Konuşmasında sürekli zorluğa, d) Yüzünde sabit ize, e) Yaşamını tehlikeye sokan bir duruma, f) Gebe bir kadının çocuğunun vaktinden önce doğmasına, Neden olmuşsa, birinci fıkraya göre belirlenen ceza, yarısı oranında artırılır. (3) Taksirle yaralama fiili, mağdurun; a) İyileşmesi olanağı bulunmayan bir hastalığa veya bitkisel hayata girmesine, b) Duyularından veya organlarından birinin işlevinin yitirilmesine, c) Konuşma ya da çocuk yapma yeteneklerinin kaybolmasına, d) Yüzünün sürekli değişikliğine, e) Gebe bir kadının çocuğunun düşmesine, Neden olmuşsa, birinci fıkraya göre belirlenen ceza, bir kat artırılır. (4) Fiilin birden fazla kişinin yaralanmasına neden olması halinde, altı aydan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (5) Taksirle yaralama suçunun soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlıdır. Ancak, birinci fıkra kapsamına giren yaralama hariç, suçun bilinçli taksirle işlenmesi halinde şikâyet aranmaz. Madde Gerekçesi Madde metninde, taksirle yaralama suçu tanımlanmıştır. \”Genel Hükümler\” başlıklı Birinci Kitapta yer alan taksire ilişkin hükümler, bu suç açısından da geçerlidir. Yaralama kavramının içeriği bakımından, kasten yaralama suçuna ilişkin gerekçeye bakılmalıdır. Maddenin iki ve üçüncü fıkralarında taksirle yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâlleri düzenlenmiştir. Bu hususlarla ilgili açıklamalar için, kasten yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâllerine ilişkin madde gerekçesine bakılmalıdır. Dördüncü fıkrada, birden fazla kişinin yaralanmasına neden olunması hâlinde, verilecek cezanın alt ve üst sınırı belirlenmiştir. 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu Trafik kazalarında sürücü kusurlarının tespiti ve asli kusur sayılan haller – Madde 84 Araç sürücüleri trafik kazalarında; a) Kırmızı ışıklı trafik işaretinde veya yetkili memurun dur işaretinde geçme, b) Taşıt giremez trafik işareti bulunan karayoluna veya bölünmüş karayolunda karşı yönden gelen trafiğin kullandığı şerit, rampa ve bağlantı yollarına girme, c) İkiden fazla şeritli taşıt yollarında, karşı yönden gelen trafiğin kullandığı şerit veya yol bölümüne girme, d) Arkadan çarpma, e) Geçme yasağı olan yerlerde geçme, f) Doğrultu değiştirme manevralarını yanlış yapma, g) Şeride tecavüz etme, h) Kavşaklarda geçiş önceliğine uymama, i) Kaplamanın dar olduğu yerlerde geçiş önceliğine uymama, j) Manevraları düzenleyen genel şartlara uymama, k) Yerleşim birimleri dışındaki karayolunun taşıt yolu üzerinde, zorunlu haller dışında park etme veya duraklama ve her durumda gerekli tedbirleri almama, l) Park için ayrılmış yerlerde veya taşıt yolu dışında kurallara uygun olarak park edilmiş araçlara çarpma, Hallerinde asli kusurlu sayılırlar. Ancak, kazada bu hareketlerden herhangi biri, kazaya karışan araç sürücülerinden birden fazlası tarafından yapılmış veya kaza bu hareketler dışında kurallarla, yasaklamalara, kısıtlamalara ve talimatlara uyulmaması nedenlerinden doğmuşsa, karayolunu kullananlar için kusur oranı yönetmelikte belirtilen esaslara göre tespit edilir. Yayalara Yol Vermek için Duran Araca Arkadan Çarpma Sonucu Birden Fazla Kişiyi Taksirle Yaralama Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2017/458 Karar No: 2019/270 Karar Tarihi: 02.04.2019 Özet: Sanığın, seyri esnasında yolun yağmur nedeniyle ıslak ve kaygan olduğunu da dikkate alıp hızını yol, hava ve trafik durumuna uyarlaması ve önündeki araç ile takip mesafesinde seyretmeye özen göstermesi gerekirken bu hususlara riayet etmeyip yayalara yol vermek için duran diğer sürücünün idaresindeki araca arkadan çarpmak suretiyle kazanın meydana gelmesinde asli ve tam kusurlu olması göz önüne alındığında; taksire dayalı kusurunun ağırlığına göre temel cezanın alt sınırdan uzaklaşılarak tayini doğru bir uygulama ise de birisi yaşamsal tehlike geçirecek ve kemik kırığı oluşacak şekilde, diğeri basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olmak üzere iki kişinin yaralandığı somut olay ile yaralı sayısının daha fazla ve yaralanmaların daha ağır olduğu olaylar mukayese edildiğinde, temel cezanın alt sınırdan çok fazla uzaklaşılarak belirlenmesi dosya kapsamı, adalet, hak ve nasafet kuralları ve “orantılılık ilkesi” ile bağdaşmamaktadır. İçtihat Metni Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 12. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Taksirle birden fazla kişinin yaralanmasına neden olma suçundan sanık …\’nun 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 89/4, 62 ve 53/6. maddeleri gereğince 1 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve sürücü belgesinin 1 yıl süre ile geri alınmasına ilişkin Bakırköy 10. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 20.03.2012 tarihli ve 384-197 sayılı hükmün, sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesince 18.03.2014 tarih ve 15206-6629 sayı ile; “Sanığın idaresindeki araçla gündüz, yakın takip sonucu önündeki araca arkadan çarpması şeklinde gerçekleşen olayda; iki sınır arasında temel ceza tayin edilirken Türk Ceza Kanunu\’nun 3 ve 61. maddelerine uygun olarak hak ve nasafet kurallarına uygun ve eylemle orantılı ceza tayini gerekirken, yaralanmaların niteliği de gözetilmeden alt sınırdan çok fazla uzaklaşılarak ceza verilmesi,\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Direnme Kararı Bakırköy 10. Asliye Ceza Mahkemesi ise 22.10.2014 tarih ve 364-472 sayı ile; \”…Katılanlar yaşlı kişiler olup katılanlardan …\’ın mevcut yaralanma nedeniyle yaşamsal tehlike geçirdiği, aldığı yaraların basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olmadığı, vücutta meydana gelen kırığın hayat fonksiyonlarına etki bakımından üçüncü derecede olduğu Bakırköy Adli Tıp Şube Müdürlüğünce düzenlenen 23.03.2011 tarihli ve 4016 sayılı raporda belirtilmiştir. Olayda sanığın tam kusurlu olduğu, gerek katılanların gerekse kazaya karışan diğer araç sürücüsünün kusurunun bulunmadığı, bilirkişi ve Adli Tıp Trafik İhtisas Dairesi raporlarıyla tespit edilmiştir. Katılan …\’ın da aynı olayda ağır derecede olmamakla birlikte yaralandığı bir gerçektir. Mahkememizce yüz yüzelik ilkesi doğrultusunda gerek sanık gerekse katılanlar dinlenmiş, sanığın tam kusurlu olması, katılanlardan …\’ın yaralanmasının derecesi ve niteliği göz önüne alınarak 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 89. maddesinin dördüncü fıkrasında belirtilen cezanın üst sınırının da altında bir ceza takdiri yoluna gidilmiştir. Alt ve üst sınırlar arasında cezanın takdir ve tayin yetkisi, TCK\’nın 61. maddesine göre tamamen Yerel Mahkeme hâkimine ait olup bu takdire karışılması ve takdirde hataya düşüldüğü gerekçesiyle kararın bozulması, hâkimin görevine doğrudan müdahaledir. Yargıtay 12. Ceza Dairesince, herhangi bir ölçü taşımayan soyut kavramlardan hareketle cezanın fazla takdir edildiği sonucuna ulaşılmıştır. Hakkaniyet ve nasafet kurallarının somut bir ölçüsü yoktur. Bu ölçüyü Yerel Mahkeme hâkimi değerlendirecektir. Aksine hareket edildiği takdirde Yargıtay Ceza Dairelerinin belli suçlarda sınırlar koyması gerekir. O zaman da kanun koyucunun iradesine müdahale edilmiş olunur. Dolayısıyla, mahkememizin cezanın takdir ve değerlendirmesindeki ölçüsünün doğru olduğu kanaatine varılmıştır.\” gerekçesiyle bozma kararına direnerek sanığın önceki hüküm gibi cezalandırılmasına karar vermiştir. Direnme - [Depremde Yıkılan Binanın Ruhsatını Onaylayan Belediye Başkanının Cezai Sorumluluğu](https://kayseriavukat.org.tr/belediye-baskaninin-cezai-sorumlulugu/): Depremde Yıkılan Binanın Ruhsatını Onaylayan Belediye Görevlileri ve Belediye Başkanının Cezai Sorumluluğu Belediye Başkanının Cezai Sorumluluğu: Teknik yetersizlikler nedeniyle binanın depremde yıkılması halinde proje müellifleri, yapı sahibi ve müteahhidi, fenni mesulleri, teknik uygulama sorumlusu ile birlikte, bina inşaatının projeye ve ilgili mevzuat hükümlerine uygunluğunu denetlemeyen belediye başkanı ve belediyenin ilgili birimleri ile teknik uygulama yetkililerinin de sorumlu olduğu Yargıtay tarafından kabul edilmektedir. İmar mevzuatı hükümlerine ve dönem itibariyle bilim ve fennin gerektirdiği teknik şartlara aykırı inşa edilen yapıların inşaat ve iskan ruhsatı aşamasında, yapının ilgili mevzuat ve standartlara uygunluğunu denetlemek ve gerekli tedbirleri almakla sorumlu olan belediye görevlileri ve ilgili imar mevzuatı gereği yapı ruhsatı ekinde bulunması gereken belgelerin olup olmadığını kontrol etmeden yapı ruhsatını onaylayan belediye başkanı görevinin gereklerini yapmakta ihmal göstermesi nedeniyle görevi kötüye kullanma suçundan cezalandırılmalıdır. Yargıtay 12. Ceza Dairesi Esas No: 2020/4477 Karar No: 2022/1492 Karar Tarihi: 01.03.2022 Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Suç: Taksirle öldürme Taksirle öldürme suçundan sanık … hakkındaki mahkumiyet hükmü sanık müdafii tarafından; görevi kötüye kullanma suçundan sanıklar …, … ve … hakkında verilen düşme hükümleri ise sanık … müdafii, sanıklar … ve … müdafii ile mahalli Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmekle, dosya incelenerek gereği düşünüldü: 23 Ekim 2011 tarihinde yerel saatle 13:41 sıralarında Van şehir merkezinin yaklaşık 20 km. kuzeyinde, Erçek Gölünün batısında, Kasımoğlu Köyü civarlarında, değişik kuruluşlara göre şiddeti 7.1 ile 7.3 arasında değişen yıkıcı bir deprem meydana gelmiş, Van İl merkezinin yanı sıra Erciş İlçesi ve civar köylerde önemli hasara yol açmıştır. Deprem sırasında zemin ve 4 normal olmak üzere toplam 5 kattan oluşan … apartmanının tamamen çökmesi sonucu çoğu kuran kursu öğrencileri (14 öğrenci ve 1 aşçı) olmak üzere toplam 20 kişinin öldüğü, şikayetçi olmayan birçok kişinin de yaralandığı olayda; dosyada sunulan belgeler ve bilirkişi raporlarında, çöken binanın zemin sınıfı Z3, deprem bölgesi 1. derece olarak belirlenmiştir. Sanık …’nin … apartmanı inşaatının teknik uygulama sorumluluğunu üstlenen fenni mesul inşaat mühendisi olduğu ve işin bitimine kadar teknik uygulama sorumluluğunu almayı, gerek malzeme, gerek işçilik yönünden TSE’ye uygun hareket etmeyi noter onaylı taahhütname ile taahhüt ettiği; hakkında beraat kararı verilen temyize getirilmeyen sanık …’ın yapı sahibi olan ve 2008 yılında ölen ….’ın oğlu, sanık …’nun binaya ait 01/12/1999 tarihli yapı ruhsatını düzenleyen Belediye fen işleri memuru, sanık ….’in ruhsatı kontrol eden Belediye fen işleri müdür vekili, sanık …’in ise ruhsatı onaylayan Belediye Başkanı olduğu; yapı ruhsatı düzenlenirken ruhsat eki projelerinden mimari ve statik projelerinin olduğu, ancak bu projelerin üzerinde isim ve imzalar bulunmadığından proje müelliflerinin (mimari ve statik) tespit edilemediği; Dosya kapsamından, binanın yapım yılı tam olarak bilinmemekte olup, 01.12.1999 tarih ve 99/213 numaralı yapı ruhsatı verildiği, yıkılan … Apartmanının yapım yılına göre 1997-Afet Bölgelerinde Yapılacak Yapılar Hakkında Yönetmelik kapsamına girdiği, apartmana ait mimari, statik ve elektrik tesisat projeleri mevcut olduğu, statik hesaplamaların, tesisat projelerinin ve zemin etüt raporunun bulunmadığı, zemin etüt raporu bulunmadığı, 01.12.1999 tarihli yapı ruhsatına göre bina, dükkân olarak kullanılan zemin ve konut olarak kullanılan 3 normal olmak üzere toplam 4 kattan oluştuğu, ancak mimari projeden binanın zemin ve 4 normal kat olmak üzere toplam 5 kattan oluştuğu (son katın ruhsata aykırı olarak kaçak yapıldığı) binaya ait mimari projenin düşey kesitlerinde kat yükseklikleri belirtilmediğinden dolayı yapı ruhsatında belirtilen zemin ve normal kat yüksekliklerinin mimari ve statik projelerle uyumlu olup olmadığının tespit edilemediği görülmektedir. 1- Sanık … hakkındaki mahkumiyet hükmüne yönelik olarak temyiz itirazlarının incelenmesinde; Soruşturma aşamasında çöken binaya ait karot numune örnekleri ve yapılan keşif sonucunda fen bilirkişileri ve inşaat mühendisleri tarafından düzenlenen 14.11.2011 tarihli bilirkişi kurulu raporu ile Karadeniz Teknik Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Dekanlığına bağlı İnşaat Mühendisliği Bölümü tarafından Ağustos 2012 tarihinde hazırlanan bilirkişi kurulu raporunda; binanın proje aşamasında, yapım aşamasında ve denetlenmesi aşamasında eksikliklerin olduğu, 1997 Afet Bölgelerinde Yapılacak Yapılar Hakkında Yönetmelik’in “7.2 Genel Kurallar” bölümünde deprem bölgelerinde kullanılacak binalarda dikkate alınması gereken minimum beton sınıfları hakkında bilgiler verilmektedir. … Apartmanına ait statik projede malzeme ve donatı sınıfı belirtilmemiştir. Ayrıca binaya ait hesap raporları mevcut değildir. Karot numuneler üzerinde gerçekleştirilen merkezi basınç deneyi sonucunda, numunelerin ortalama basınç dayanımının 1997 yılında yayımlanan Afet Bölgelerinde Yapılacak Yapılar Hakkında Yönetmelik’te belirtilen minimum beton sınıfı olan C16’yı sağlamadığı, Yönetmelik’in “7.2.5. Malzeme Dayanımları” Bölümünde birinci ve ikinci derece deprem bölgelerindeki binalarda C20 veya daha yüksek dayanımlı beton kullanılması zorunludur ibaresinin bulunduğu, söz konusu binada beton sınıfı olan C16yı sağlamadığı, bunun da dökülen betonun heterojen olduğu anlamına geldiği, Yönetmelik’in “7.7.4 Kolon … Koşulları” bölümünde kolon sarılma bölgeleri, kolon orta bölgeleri ve kolon-kiriş birleşim bölgeleri için dikkate alınması gereken uzunluklar, bu bölgelerdeki etriye yüzdesi, çap ve aralıkları hakkında bilgiler verildiği, etriye aralığı açısından yetersizlikler gözüktüğü, yıkılan binanın mevcut taşıyıcı elemanlarının donatı detaylandırmasında yetersizlikler olduğu, yapılan analizler sonucunda, söz konusu binada projelendirme, yapım ve iş bitimi aşamalarında Afet Bölgelerinde Yapılacak Yapılar Hakkında Yönetmelik ve İmar Kanunu esaslarına yeterince uyulmadığı görülmüştür. Sanık …’nin … apartmanı inşaatının teknik uygulama sorumluluğunu üstlenen Fenni mesul inşaat mühendisi olduğu ve işin bitimine kadar teknik uygulama sorumluluğunu almayı, gerek malzeme, gerek işçilik yönünden TSE’ye uygun hareket etmeyi noter onaylı taahhütname ile taahhüt ettiği; 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 28. maddesinde yapının fenni mesuliyetini üzerine alan meslek mensuplarının, (fenni mesul mimar ve mühendisler uzmanlık alanlarına göre) yapının, tesisatı ve malzemeleri ile birlikte, Kanuna, ilgili diğer mevzuata, uygulama imar planına, ruhsata, ruhsat eki etüt ve projelere, standartlara ve teknik şartnamelere uygun olarak inşa edilmesini denetlemekle görevli olduğu, ruhsat ve eklerine aykırı olarak yapılması halinde durumu ruhsatı veren Belediyeye bildirmekle mükellef olduğunun düzenlendiği, sanığın fenni mesul olmaktan kaynaklanan denetim görevini yerine getirmediği, dolayısıyla binanın yıkılmasına neden olan imalat hatalarından sorumlu olduğu anlaşılmakla; Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre, sanığın, yapı ruhsatının binaya başlayabilmek için bir izin belgesi olduğu, 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 29. maddesine göre 5 yıl içinde yapı kullanım izni verilmeyen yapı ruhsatlarının hükümsüz olacağı ve kaçak yapı sayılacağı bu nedenle yapı kullanım izni verilmeden su, elektrik aboneliği yapan ilgili birimlerin kusurlu olduğuna, binanın yapımı aşamasında bina sahibi tarafından kendisine bilgi verilmediği, kaçak kat yapımından bilgisi olmadığına, hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması gerektiğine, mahalli Cumhuriyet savcısının ise yargılama giderlerinin sanıklardan eşit olarak değil, mahkumiyet kararı verilen tek sanık - [Sigortalılığın Süresinde Bildirilmemesi: İş Kazası Sonucu SGK Ödemeleri Nedeniyle İşverene Rücu](https://kayseriavukat.org.tr/sigortaliligin-suresinde-bildirilmemesi/): Sigortalılığın Süresinde Bildirilmemesi 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu Süresinde bildirilmeyen sigortalılıktan doğan sorumluluk – Madde 23 Sigortalı çalıştırmaya başlandığının süresi içinde sigortalı işe giriş bildirgesi ile Kuruma bildirilmemesi halinde, bildirgenin sonradan verildiği veya sigortalı çalıştırıldığının Kurumca tespit edildiği tarihten önce meydana gelen iş kazası, meslek hastalığı, hastalık ve analık halleri sonucu ilgililerin gelir ve ödenekleri Kurumca ödenir. Yukarıdaki fıkrada belirtilen hallerde, Kurumca yapılan ve ileride yapılması gerekli bulunan her türlü masrafların tutarı ile gelir bağlanırsa bu gelirin başladığı tarihteki ilk peşin sermaye değeri tutarı, 21 inci maddenin birinci fıkrasında yazılı sorumluluk halleri aranmaksızın, işverene ayrıca ödettirilir. 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (b) bendi kapsamında sigortalı olduğu halde, 8 inci maddenin üçüncü fıkrasında belirtilen süre içerisinde bildirimde bulunmayanlara, bildirimde bulunulmayan sürede meydana gelen iş kazası, meslek hastalığı, analık halleri sonucu ilgililerin gelir ve ödenekleri Kurumca ödenmez. Madde Gerekçesi Süresinde bildirilmeyen sigortalıların sigorta yardımları ile sağlık hizmetlerinin Kurumca sağlanacağı, ancak bu durumda işverenin yükümlülüklerinin ne olacağı açıklanmıştır. Sigortalılığın Süresinde Bildirilmemesi: İş Kazası Sonucu SGK Ödemeleri Nedeniyle İşverene Rücu Edilebilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2015/3939 Karar No: 2019/1211 Karar Tarihi: 26.11.2019 Mahkemesi: İş Mahkemesi Taraflar arasındaki rücu davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 15.02.2013 tarihli ve 2012/92 E., 2013/156 K. sayılı karar davacı … vekili ile davalılar …, … ve… Elektrik Dağıtım A.Ş. vekilleri tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 21.01.2014 tarihli ve 2013/6507 E., 2014/901 K. sayılı kararı ile: \”…Dava, 23.12.2005 tarihinde meydana gelen iş kazası sonucu vefat eden sigortalının hak sahiplerine bağlanan gelirlerden oluşan kurum zararının 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 10., 26. ve 87. maddeleri uyarınca rücuen tazmini istemine ilişkindir. Mahkemece, ilamında belirtilen gerekçelerle davanın kabulüne karar verilmiştir. 1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, davacı kurumun tüm, davalıların sair temyiz itirazlarının reddi gerekir. 2- Davanın yasal dayanağı 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 9, 10, 26 ve 87. maddeleri olup, Mahkemece, davalılara %70, sigortalıya %30 kusur veren rapora itibar edilerek, davalı işveren şirketin 506 sayılı Kanun’un 10. maddesine göre sorumlu olduğu, buna göre sigortalının kusurunun yarısının işveren kusuruna eklenmesi halinde işveren kusurunun %85 olacağı, tazminatın müteselsilen tahsili talep edilmekle, davalıların %85 kusur oranına göre kurum zararından sorumlu oldukları tartışılarak, talep gibi davanın kabulüne karar verilmiştir. 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 10. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “Sigortalı çalıştırmaya başlandığının süresi içinde Kuruma bildirilmemesi halinde bildirgenin sonradan verildiği veya sigortalı çalıştırıldığının Kurumca tespit edildiği tarihten önce meydana gelen iş kazası, meslek hastalığı, hastalık ve analık hallerinde ilgililerin sigorta yardımları Kurumca sağlanır… Ancak, yukarıdaki fıkralarda belirtilen sigorta olayları için Kurumca yapılan ve ilerde yapılması gerekli bulunan her türlü masrafların tutarı ile, gelir bağlanırsa bu gelirlerin 22\’nci maddede sözü geçen tarifeye göre hesabedilecek sermaye değerleri tutarı, 26\’ncı maddede yazılı sorumluluk halleri aranmaksızın, işverene ayrıca ödettirilir.” 506 sayılı Kanunun 10. maddesine göre sorumluluk; kusursuzluk ilkesine dayanır. İş kazasında işverenin hiç kusuru olmasa bile, şayet sigortalının işe girişi süresinde Kuruma bildirilmemişse, Kurumca yapılan sosyal sigorta yardımlarından 10. maddeye göre sorumlu tutulması gerekir. İşverenin, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 10. maddesine dayalı tazmin sorumluluğunun sınırlarının belirlenmesinde; kendisinin kusurlu olup olmaması etkili bulunmakta, işverenin kusursuz bulunduğu durumlarda, ilk peşin sermaye değerli gelir miktarı olarak ortaya çıkan tazminat miktarından, Borçlar Kanunu\’nun 43 ve 44. maddeleri uyarınca, % 50\’den aşağı olmamak üzere indirim yapılarak, işverenin sorumlu olduğu tazminat tutarının belirlenmesi gerekmektedir. İşverenin, 506 sayılı Kanunun 26. maddesi yanında 10. maddesi uyarınca da sorumlu tutulması gerektiğinin tespiti halinde ise, işverenin %100 kusurlu olduğu kabul edilerek, hesaplanacak maddi tazminat miktarından, Borçlar Kanununun 43 ve 44. maddeleri uyarınca sigortalının kusurunun %50’sinden az olmamak üzere hakkaniyet indirimi yapılarak, varılacak sonuca göre karar verilmesi gerekir. Mahkemece, yukarıda açıklanan maddi ve hukuki olgular ışığında, davalı işveren… İnşaat Elekt. Tic Ltd. Şti. hakkında 506 sayılı Kanun’un 9 ve 10. maddeleri kapsamında değerlendirme yapılarak sorumlu olunan tazminat tutarının belirlenmesi gereği gözetilmeksizin, hatalı değerlendirme sonucu davalıların %85 karşılığı kurum zararından sorumlu olduğu tartışılarak yazılı şekilde hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir. O halde, davalılar avukatlarının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…\” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, rücu istemine ilişkindir. Davacı … (SGK) vekili; sigortalı Rıfat Aslan\’ın davalı… İnş. Elektrik Tic. Ltd. Şti unvanlı iş yerinde çalışırken 23.12.2005 tarihinde geçirdiği iş kazası sonucu hayatını kaybettiğini, işverenin sigortalıya ait işe giriş bildirgesini vermediğini ve bildirim yapmadığını, bu nedenle 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu\’nun 10. maddesi gereğince sorumlu olduğunu, ayrıca söz konusu iş kazası nedeniyle yapılan ceza yargılamasında …, … ve …\’ın kusurları bulunması nedeniyle ceza aldıklarını ileri sürerek Kurum tarafından hak sahiplerine bağlanan 47.919.08TL peşin sermaye değerli gelirin fazlaya dair hakkı saklı kalmak kaydıyla şimdilik 23.959.54TL\’sinin tahsis onay tarihi olan 29.06.2011 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle davalılardan müştereken ve müteselsilsen tahsilini talep etmiştir. Davalı … ve… İnş. Elektrik Tic. Ltd. Şti.; …\’ın… İnş. Elektrik Tic. Ltd. Şti\’nin yetkilisi olduğunu, yetkiliye karşı tazminat istemli dava açılamayacağını, kaza sonucu vefat eden Rıfat Aslan\’ın aslında Esat Aslan tarafından görevlendirildiğini ve bu nedenle 506 sayılı Kanun\’un 10. maddesi kapsamında sorumluluğun oluşamayacağını, ayrıca elektrik direklerinin dikilmesi ile ilgili ihale makamının… Elektrik Dağıtım A.Ş. (MEDAŞ) olduğunu ve tüm davalıların kusuru oranında sorumlu tutulması gerektiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Davalılar …, … ve … vekili; iş kazasının 23.12.2005 tarihinde elektrik direği dikimi sırasında meydana geldiğini, Medaş ile… İnş. Elektrik Tic. Ltd. Şti. arasında kazanın meydana geldiği bölgeye gerilim hattı çekilmesi ve elektrik direklerinin yenilenmesi ile ilgili olarak sözleşme imzalandığını, sigortalı Rıfat Aslan\’ın davalı… İnş. Elektrik Tic. Ltd. Şti.\’nin çalışanı olduğunu, müvekkillerinin ise Medaş çalışanı olduğunu, iş kazasının meydana gelmesinde hiçbir etkilerinin olmadığını, bütün sorumluluklarını yerine getirdiklerini ve kusurlarının bulunmadığını, iş kazasının meydana geldiği çalışma sahasında elektriğin tamamen kesildiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Davalı MEDAŞ vekili; davacının taleplerinin zamanaşımına uğradığını, 30.10.2009 tarihinde müvekkil şirketin hisse devir sözleşmesi ile özelleştiğini ve bu davada Tedaş\’ın davalı olması gerektiğini bu nedenle husumet itirazında bulunduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece; davalı işveren… İnş. Elektrik Tic. - [Gerçek Dışı Haber ve Basın Yoluyla Kişilik Haklarına Saldırı Nedeniyle Manevi Tazminat İstenebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/kisilik-haklarina-saldiri-manevi-tazminat/): Kişilik Haklarına Saldırı Nedeniyle Manevi Tazminat 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Kişilik hakkının zedelenmesi – Madde 58 Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir. Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle saldırıyı kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir. Madde Gerekçesi 818 sayılı Borçlar Kanununun 49 uncu maddesini kısmen karşılamaktadır. Tasarının iki fıkradan oluşan 57 nci maddesinde, kişilik hakkının zedelenmesinde manevî tazminat düzenlenmektedir. 818 sayılı Borçlar Kanununun 49 uncu maddesinin kenar başlığında kullanılan \”Şahsî menfaatlerin haleldar olması\” şeklindeki ibare, maddede, \”Kişilik hakkının zedelenmesi hâlinde\” şeklinde değiştirilmiştir. Gerçekten, 818 sayılı Borçlar Kanununun 43 üncü ve Tasarının 51 inci maddeleri uyarınca, hâkim tazminat miktarını belirlerken, \”hâl ve mevkiin icabını / durumun gereğini\”, yani saldırının kişilik hakkı zedelenen kişinin manevî kişilik değerlerinde sebep olduğu eksilmeyi göz önünde tutmalıdır. Bu eksilmenin ise, sıfatı ve makamı daha yüksek ve ekonomik durumu daha iyi olan taraf bakımından çok, diğer taraf için az olduğu şeklinde bir kurala bağlanması yanlış olur. Bu nedenle, maddede, hâkimin manevî tazminat miktarını belirlerken, tarafların sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumları da dikkate alması gerektiğinin belirtilmesinde bir zorunluluk yoktur. Ayrıca, bunların maddede gereksiz yere tekrar edilmesi, herkesin kanun önünde eşit olduğu ilkesine de aykırı görülmüştür. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu Kişiliğin Korunması: İlke – Madde 24 Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hâkimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır. Davalar – Madde 25 Davacı, hâkimden saldırı tehlikesinin önlenmesini, sürmekte olan saldırıya son verilmesini, sona ermiş olsa bile etkileri devam eden saldırının hukuka aykırılığının tespitini isteyebilir. Davacı bunlarla birlikte, düzeltmenin veya kararın üçüncü kişilere bildirilmesi ya da yayımlanması isteminde de bulunabilir. Davacının, maddî ve manevî tazminat istemleri ile hukuka aykırı saldırı dolayısıyla elde edilmiş olan kazancın vekâletsiz iş görme hükümlerine göre kendisine verilmesine ilişkin istemde bulunma hakkı saklıdır. Manevî tazminat istemi, karşı tarafça kabul edilmiş olmadıkça devredilemez; miras bırakan tarafından ileri sürülmüş olmadıkça mirasçılara geçmez. Davacı, kişilik haklarının korunması için kendi yerleşim yeri veya davalının yerleşim yeri mahkemesinde dava açabilir. Gerçek Dışı Haber ve Basın Yoluyla Kişilik Haklarına Saldırı Nedeniyle Manevi Tazminat İstenebilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1364 Karar No: 2018/1188 Karar Tarihi: 13.06.2018 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 08.11.2012 gün ve … sayılı karar, davalılar … Yatırım Sanayi ve Ticaret A.Ş. ve … vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 05.02.2014 gün ve 2013/4775 E., 2014/1718 K. sayılı kararı ile; “…Dava, basın yoluyla kişilik haklarına saldırıdan dolayı uğranılan manevi zararın ödetilmesi istemine ilişkindir. Yerel mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş; hüküm, davalılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. Davacı vekili, Güneş Gazetesi\’nin, Venüs isimli ekinin 12/12/2010 tarihli nüshasında \”Şahan çok çabaladı yine de yakalandı!\” başlığıyla yapılan haberin gerçeğe aykırı olduğunu, söz konusu gecede kardeşini vatani görevine uğurlamadan önce aile dostları ve akrabaları ile yemek yediklerini, çapkınlık yaparak samimi olduğu iddia edilen sarışın şahsın öz kuzeni olduğunu, hayal ürünü ve gerçeğe aykırı olan haberle kişilik haklarına saldırıda bulunulduğunu ileri sürerek davalıların manevi tazminat ile sorumlu tutulmasını talep etmiştir. Davalılar vekili, dava konusu haberin toplumsal ilgiye matuf ve magazinsel nitelikte bir haber olduğunu, hukuka uygunluk kriterine sahip olan haberin davacının kişilik haklarına saldırı oluşturmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Yerel mahkemece, gerçeğe aykırı haber yapılması halinde davacının onur ve saygınlığının zedelenmesinin doğal olup, kamuoyunca tanınan biri olması veya bu tür görüntü ve haberlerle sıklıkla gündeme gelmesinin hukuka aykırılığı ortadan kaldırmayacağı gerekçesiyle istemin kısmen kabulüne karar verilmiştir. Basın özgürlüğü, Anayasanın 28. maddesi ile 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 1. ve 3. maddelerinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemelerde basının özgürce yayın yapmasının güvence altına alındığı görülmektedir. Basına sağlanan güvencenin amacı; toplumun sağlıklı, mutlu ve güvenlik içinde yaşayabilmesini gerçekleştirmektir. Bu durum da halkın dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren konularda bilgi sahibi olması ile olanaklıdır. Basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma ve yönlendirmede yetkili ve aynı zamanda sorumludur. Basının bu nedenle ayrı bir konumu bulunmaktadır. Bunun içindir ki, bu tür davaların çözüme kavuşturulmasında ayrı ölçütlerin koşul olarak aranması, genel durumlardaki hukuka aykırılık teşkil eden eylemlerin değerlendirilmesinden farklı bir yöntemin izlenmesi gerekmektedir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayındaki olay hukuka aykırılık oluşturmayabilir. Ne var ki basın özgürlüğü sınırsız olmayıp, yayınlarında Anayasanın Temel Hak ve Özgürlükler bölümü ile Türk Medeni Kanunu\’nun 24 ve 25. maddesinde yer alan ve yine özel yasalarla güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunulmaması da yasal ve hukuki bir zorunluluktur. Basın özgürlüğü ile kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda; hukuk düzeninin çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerektiği, bunun sonucunda da, daha az üstün olan yararın daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir. Bunun için temel ölçüt kamu yararıdır. Gerek yazılı ve gerekse görsel basın bu işlevini yerine getirirken, özellikle yayının gerçek olmasını, kamu yararı bulunmasını, toplumsal ilginin varlığını, konunun güncelliğini gözetmeli, haberi verirken özle biçim arasındaki dengeyi de korumalıdır. Yine basın, objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle yayın yapmalıdır. O anda ve görünürde var olup da sonradan gerçek olmadığı anlaşılan olayların yayınından da basın sorumlu tutulmamalıdır. Somut olayda, Güneş Gazetesi\’nin, Venüs isimli ekinin 12/12/2010 tarihli nüshasının ilk sayfasında \”Şahan çok çabaladı yine de yakalandı!\” başlığıyla yapılan haberde; \”… önceki akşam bir arkadaşının doğum gününde felekten bir gece geçirdi. Yaklaşık yirmi kişilik bir grup halinde mekana gelen … ve arkadaşları geceyi Zuma Restaurant\’ta yemek yiyip sohbet ederek açtılar…Geç saatlere kadar eğlenen …, mekan çıkışı hanımlarla aynı kareye girmemek için çok çabaladı ama başarılı olamadı….\” şeklinde ifadelere ve fotoğraflara yer verilmiştir. Dosyaya sunulan belgelerden, davacı …\’ın annesinin babası ile dava dışı İ. O.\’ın babasının annesinin kardeş olup, davacı ile dava dışı İ. O.\’ın kuzen olduğu - [Sahte Sürücü Belgesi Düzenlenmesi: Resmi Belgede Sahtecilik Suçuna İştirak ve Azmettirme](https://kayseriavukat.org.tr/sahte-surucu-belgesi-duzenlenmesi/): Sahte Sürücü Belgesi Düzenlenmesinde Suça İştirak ve Azmettirme 5580 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu Özlük hakları ve sorumluluklar – Madde 9 …Kurumlarda görev yapan yönetici, öğretmen, uzman öğretici ve usta öğreticiler, görevleri sırasında suç işlemeleri veya görevleri nedeniyle kendilerine karşı işlenen suçlardan dolayı 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun uygulanması ve ceza kovuşturması bakımından kamu görevlisi sayılır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Resmi belgede sahtecilik – Madde 204 (1) Bir resmi belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir resmi belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren veya sahte resmi belgeyi kullanan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu resmi bir belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren, gerçeğe aykırı olarak belge düzenleyen veya sahte resmi belgeyi kullanan kamu görevlisi üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) Resmi belgenin, kanun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan belge niteliğinde olması halinde, verilecek ceza yarısı oranında artırılır. Madde Gerekçesi Maddede, resmî belgede sahtecilik suçu tanımlanmıştır. Suçun konusu resmî belgedir. Belge, eski dilimizdeki \”evrak\” kelimesi karşılığında kullanılmakta olup, yazılı kâğıt anlamına gelmektedir. Bu bakımdan, yazılı kâğıt niteliğinde olmayan şey, ispat kuvveti ne olursa olsun, belge niteliği taşımamaktadır. Kâğıt üzerindeki yazının, anlaşılabilir bir içeriğe sahip olması ve ayrıca, bir irade beyanını ihtiva etmesi gerekir. Bu yazının belli bir kişiye veya kişilere izafe edilebilir olması gerekir. Ancak, bu kişilerin gerçekten mevcut kişiler olması gerekmez. Bu itibarla, gerçek veya hayalî belli bir kişiye izafe edilemeyen yazılı kâğıt, belge niteliği taşımaz. Kâğıt üzerindeki yazının belli bir kişiye izafe edilebilmesi için, bu kişinin ad ve soyadının kâğıda eksiksiz bir şekilde yazılması ve kâğıdın bu kişi tarafından imzalanmış olması şart değildir. Ancak, bazı belgeler (örneğin poliçe gibi kambiyo senetleri) açısından, belge üzerinde kişinin kendi el yazısı ile imzasının atılmış olması gerekir. Zira, imza, ilgili kambiyo senedinin zorunlu şekil şartını (kurucu bir unsurunu) oluşturmaktadır. Bir kişinin, düzenlediği belgeye başkasının adını yazması ve belgeyi imzalaması durumunda da bir belge vardır; ancak, bu belge sahtedir. Belge altında adı yazılan ve adına imza konulan kişi, gerçek veya hayali bir kişi olabilir. Bunun, belgenin varlığına bir etkisi bulunmamaktadır. Bir belgeden söz edebilmek için, kâğıt üzerindeki yazının içeriğinin hukukî bir kıymet taşıması, hukukî bir hüküm ifade eylemesi, hukukî bir sonuç doğurmaya elverişli olması gerekir. Resmî belge, bir kamu görevlisi tarafından görevi gereği olarak düzenlenen yazıyı ifade etmektedir. Bu itibarla, düzenlenen belge ile, kamu görevlisinin ifa ettiği görev arasında bir irtibatın bulunması gerekir. Bu itibarla, bir kamu kurumu ile akdedilen sözleşme dolayısıyla özel hukuk hükümlerinin uygulama kabiliyetinin olması hâlinde dahi, resmî belge vardır. Çünkü sözleşme, kamu kurumu adına kamu görevlisi tarafından imzalanmaktadır. Ayrıca belirtilmelidir ki, her ne kadar, belgeden söz edilen durumlarda yazılı bir kâğıdın varlığı gerekli ise de; bazı durumlarda belgenin varlığını kabul için, yazının kâğıt üzerinde bulunması gerekmez. Bir metal levha üzerine yazı yazılması hâlinde de belgenin varlığını kabul etmek gerekir. Bu itibarla, araç plakaları da resmî belge olarak kabul edilmek gerekir. Söz konusu suç, seçimlik hareketli bir suç olarak tanımlanmıştır. Birinci seçimlik hareket, resmî belgeyi sahte olarak düzenlemektir. Bu seçimlik hareketle, resmî belge esasında mevcut olmadığı hâlde, mevcutmuş gibi sahte olarak üretilmektedir. Sahtelikten söz edebilmek için, düzenlenen belgenin gerçek bir belge olduğu konusunda kişiyi yanıltıcı nitelikte olması gerekir. Başka bir deyişle, sahteliğin beş duyuyla anlaşılabilir olmaması gerekir. Özel bir incelemeye tâbi tutulmadıkça gerçek olmadığı anlaşılamayan belge, sahte belge olarak kabul edilmek gerekir. İkinci seçimlik hareket, gerçek bir resmî belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştirmektir. Bu seçimlik hareketle, esasında mevcut olan resmî belge üzerinde silmek veya ilaveler yapmak suretiyle değişiklik yapılmaktadır. Mevcut olan resmî belge üzerinde sahtecilikten söz edebilmek için, yapılan değişikliğin aldatıcı nitelikte olması gerekir. Aksi takdirde, resmî belgeyi bozmak suçu oluşur. Birinci ve ikinci seçimlik hareketle bağlantılı olarak belirtilmek gerekir ki; sahteciliğin, belgenin üzerindeki bilgilerin bir kısmına veya tamamına ilişkin olmasının, suçun oluşması açısından bir önemi bulunmamaktadır. Üçüncü seçimlik hareket ise, sahte resmî belgeyi kullanmaktır. Kullanılan sahte belgenin kişinin kendisi veya başkası tarafından düzenlenmiş olmasının bir önemi yoktur. Maddenin ikinci fıkrasında, resmî belgede sahtecilik suçunun kamu görevlisi tarafından işlenmesi ayrı bir suç olarak tanımlanmaktadır. Birinci fıkrada tanımlanan suçtan farklı olarak, bu suçun kamu görevlisi tarafından işlenmesinin yanı sıra, suçun konusunu oluşturan belgenin kamu görevlisinin görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu resmî bir belge olması gerekir. Bu bakımdan, resmî belgede sahteciliğin kamu görevlisi tarafından yapılmasına rağmen, düzenlenen sahte resmî belgenin kamu görevlisinin görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu bir belge olmaması hâlinde, bu fıkra hükmü uygulanamaz. Söz konusu suçu oluşturan hareketler, birinci fıkrada tanımlanan suçu oluşturan seçimlik hareketlerden ibarettir. Ancak, bu bağlamda özellikle belirtilmelidir ki, kamu görevlisinin gerçeğe aykırı olarak bir olayı kendi huzurunda gerçekleşmiş gibi, bir beyanı kendi huzurunda yapılmış gibi göstererek belge düzenlemesi hâlinde, bu fıkra hükmünde tanımlanan suç oluşur. Maddenin üçüncü fıkrasında, resmî belgede sahtecilik suçunun konu bakımından nitelikli unsuru belirlenmiştir. Buna göre, suçun konusunu oluşturan resmî belgenin, kanun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan belge niteliğinde olması hâlinde, cezanın belirlenen oranda artırılması gerekir. Bu hüküm, belgelerde sahtecilik suçları ile delil teorisi arasındaki ilişki göz önüne alınarak, daha üstün ispat gücüne sahip belgeyi daha fazla korumak ihtiyacını karşılamaktadır. Ancak, değişik yorumlara son vermek maksadıyla bir belgenin böyle bir güce sahip olup olmadığının saptanması için kanunlarda bu hususu belirten bir hüküm bulunması gerekli sayılmıştır. Faillik – Madde 37 (1) Suçun kanuni tanımında yer alan fiili birlikte gerçekleştiren kişilerden her biri, fail olarak sorumlu olur. (2) Suçun işlenmesinde bir başkasını araç olarak kullanan kişi de fail olarak sorumlu tutulur. Kusur yeteneği olmayanları suçun işlenmesinde araç olarak kullanan kişinin cezası, üçte birden yarısına kadar artırılır. Madde Gerekçesi 765 sayılı Türk Ceza Kanununda \”aslî \” ve \”fer\’î iştirak\” ayırımı kabul edilmiştir. \”Asli iştirak\”, \”aslî maddî iştirak\” ve \”aslî manevî iştirak\” olarak ikiye ayrılmıştır. Bu ayırımda \”fiili irtikap etme\” ve \”doğrudan doğruya beraber işleme\”, \”aslî maddî iştirak\” şekilleri olarak öngörülmüştür. Buna karşılık azmettirme, \”aslî manevî fail\” olmayı gerektirmektedir. Tek tek sayılmak suretiyle belirlenen \”fer\’î iştirak\” hâllerinde ise, cezanın indirilmesi gerekirken, \”zorunlu fer\’i iştirak\”in \”asli iştirak\” olarak cezalandırılması öngörülmüştür. Bu sistemin en önemli sakıncası, kişinin suçun işlenişine katkısının, gerçekleştirilen suçun bütünlüğü içersinde değil, ondan bağımsız olarak ele alınmasıdır. Örneğin bir işyerinde işlenen silâhlı - [Zincirleme Şekilde Resmi Belgede Sahtecilik Suçu: Sahte Belgenin Başka Bir Suçta Kullanılması](https://kayseriavukat.org.tr/zincirleme-sekilde-resmi-belgede-sahtecilik/): Zincirleme Şekilde Resmi Belgede Sahtecilik Suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Resmi belgede sahtecilik – Madde 204 (1) Bir resmi belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir resmi belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren veya sahte resmi belgeyi kullanan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu resmi bir belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren, gerçeğe aykırı olarak belge düzenleyen veya sahte resmi belgeyi kullanan kamu görevlisi üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) Resmi belgenin, kanun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan belge niteliğinde olması halinde, verilecek ceza yarısı oranında artırılır. Madde Gerekçesi Maddede, resmî belgede sahtecilik suçu tanımlanmıştır. Suçun konusu resmî belgedir. Belge, eski dilimizdeki \”evrak\” kelimesi karşılığında kullanılmakta olup, yazılı kâğıt anlamına gelmektedir. Bu bakımdan, yazılı kâğıt niteliğinde olmayan şey, ispat kuvveti ne olursa olsun, belge niteliği taşımamaktadır. Kâğıt üzerindeki yazının, anlaşılabilir bir içeriğe sahip olması ve ayrıca, bir irade beyanını ihtiva etmesi gerekir. Bu yazının belli bir kişiye veya kişilere izafe edilebilir olması gerekir. Ancak, bu kişilerin gerçekten mevcut kişiler olması gerekmez. Bu itibarla, gerçek veya hayalî belli bir kişiye izafe edilemeyen yazılı kâğıt, belge niteliği taşımaz. Kâğıt üzerindeki yazının belli bir kişiye izafe edilebilmesi için, bu kişinin ad ve soyadının kâğıda eksiksiz bir şekilde yazılması ve kâğıdın bu kişi tarafından imzalanmış olması şart değildir. Ancak, bazı belgeler (örneğin poliçe gibi kambiyo senetleri) açısından, belge üzerinde kişinin kendi el yazısı ile imzasının atılmış olması gerekir. Zira, imza, ilgili kambiyo senedinin zorunlu şekil şartını (kurucu bir unsurunu) oluşturmaktadır. Bir kişinin, düzenlediği belgeye başkasının adını yazması ve belgeyi imzalaması durumunda da bir belge vardır; ancak, bu belge sahtedir. Belge altında adı yazılan ve adına imza konulan kişi, gerçek veya hayali bir kişi olabilir. Bunun, belgenin varlığına bir etkisi bulunmamaktadır. Bir belgeden söz edebilmek için, kâğıt üzerindeki yazının içeriğinin hukukî bir kıymet taşıması, hukukî bir hüküm ifade eylemesi, hukukî bir sonuç doğurmaya elverişli olması gerekir. Resmî belge, bir kamu görevlisi tarafından görevi gereği olarak düzenlenen yazıyı ifade etmektedir. Bu itibarla, düzenlenen belge ile, kamu görevlisinin ifa ettiği görev arasında bir irtibatın bulunması gerekir. Bu itibarla, bir kamu kurumu ile akdedilen sözleşme dolayısıyla özel hukuk hükümlerinin uygulama kabiliyetinin olması hâlinde dahi, resmî belge vardır. Çünkü sözleşme, kamu kurumu adına kamu görevlisi tarafından imzalanmaktadır. Ayrıca belirtilmelidir ki, her ne kadar, belgeden söz edilen durumlarda yazılı bir kâğıdın varlığı gerekli ise de; bazı durumlarda belgenin varlığını kabul için, yazının kâğıt üzerinde bulunması gerekmez. Bir metal levha üzerine yazı yazılması hâlinde de belgenin varlığını kabul etmek gerekir. Bu itibarla, araç plakaları da resmî belge olarak kabul edilmek gerekir. Söz konusu suç, seçimlik hareketli bir suç olarak tanımlanmıştır. Birinci seçimlik hareket, resmî belgeyi sahte olarak düzenlemektir. Bu seçimlik hareketle, resmî belge esasında mevcut olmadığı hâlde, mevcutmuş gibi sahte olarak üretilmektedir. Sahtelikten söz edebilmek için, düzenlenen belgenin gerçek bir belge olduğu konusunda kişiyi yanıltıcı nitelikte olması gerekir. Başka bir deyişle, sahteliğin beş duyuyla anlaşılabilir olmaması gerekir. Özel bir incelemeye tâbi tutulmadıkça gerçek olmadığı anlaşılamayan belge, sahte belge olarak kabul edilmek gerekir. İkinci seçimlik hareket, gerçek bir resmî belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştirmektir. Bu seçimlik hareketle, esasında mevcut olan resmî belge üzerinde silmek veya ilaveler yapmak suretiyle değişiklik yapılmaktadır. Mevcut olan resmî belge üzerinde sahtecilikten söz edebilmek için, yapılan değişikliğin aldatıcı nitelikte olması gerekir. Aksi takdirde, resmî belgeyi bozmak suçu oluşur. Birinci ve ikinci seçimlik hareketle bağlantılı olarak belirtilmek gerekir ki; sahteciliğin, belgenin üzerindeki bilgilerin bir kısmına veya tamamına ilişkin olmasının, suçun oluşması açısından bir önemi bulunmamaktadır. Üçüncü seçimlik hareket ise, sahte resmî belgeyi kullanmaktır. Kullanılan sahte belgenin kişinin kendisi veya başkası tarafından düzenlenmiş olmasının bir önemi yoktur. Maddenin ikinci fıkrasında, resmî belgede sahtecilik suçunun kamu görevlisi tarafından işlenmesi ayrı bir suç olarak tanımlanmaktadır. Birinci fıkrada tanımlanan suçtan farklı olarak, bu suçun kamu görevlisi tarafından işlenmesinin yanı sıra, suçun konusunu oluşturan belgenin kamu görevlisinin görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu resmî bir belge olması gerekir. Bu bakımdan, resmî belgede sahteciliğin kamu görevlisi tarafından yapılmasına rağmen, düzenlenen sahte resmî belgenin kamu görevlisinin görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu bir belge olmaması hâlinde, bu fıkra hükmü uygulanamaz. Söz konusu suçu oluşturan hareketler, birinci fıkrada tanımlanan suçu oluşturan seçimlik hareketlerden ibarettir. Ancak, bu bağlamda özellikle belirtilmelidir ki, kamu görevlisinin gerçeğe aykırı olarak bir olayı kendi huzurunda gerçekleşmiş gibi, bir beyanı kendi huzurunda yapılmış gibi göstererek belge düzenlemesi hâlinde, bu fıkra hükmünde tanımlanan suç oluşur. Maddenin üçüncü fıkrasında, resmî belgede sahtecilik suçunun konu bakımından nitelikli unsuru belirlenmiştir. Buna göre, suçun konusunu oluşturan resmî belgenin, kanun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan belge niteliğinde olması hâlinde, cezanın belirlenen oranda artırılması gerekir. Bu hüküm, belgelerde sahtecilik suçları ile delil teorisi arasındaki ilişki göz önüne alınarak, daha üstün ispat gücüne sahip belgeyi daha fazla korumak ihtiyacını karşılamaktadır. Ancak, değişik yorumlara son vermek maksadıyla bir belgenin böyle bir güce sahip olup olmadığının saptanması için kanunlarda bu hususu belirten bir hüküm bulunması gerekli sayılmıştır. Özel belgede sahtecilik – Madde 207 (1) Bir özel belgeyi sahte olarak düzenleyen veya gerçek bir özel belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren ve kullanan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Bir sahte özel belgeyi bu özelliğini bilerek kullanan kişi de yukarıdaki fıkra hükmüne göre cezalandırılır. Madde Gerekçesi Maddede, özel belgede sahtecilik suçu tanımlanmaktadır. Suçun konusu, özel belgedir. Söz konusu suçu oluşturan hareketlerden biri, özel belgeyi sahte olarak düzenlemektir. Özel belge esasında mevcut olmadığı hâlde, mevcutmuş gibi sahte olarak üretilmektedir. Suç, gerçek bir özel belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştirmek suretiyle de işlenebilir. Bu seçimlik hareketle, esasında mevcut olan özel belge üzerinde silmek veya ilaveler yapmak suretiyle değişiklik yapılmaktadır. Mevcut olan özel belge üzerinde sahtecilikten söz edebilmek için, yapılan değişikliğin aldatıcı nitelikte olması gerekir. Aksi takdirde, özel belgeyi bozma suçu oluşur. Söz konusu suçun tamamlanabilmesi için, bu iki seçimlik hareketten birinin gerçekleşmesinin yanı sıra, düzenlenen sahte belgenin kullanılması gerekir. Suçun oluşması için, bir unsur olarak kullanmanın gerçekleşmesi gerekir. Kullanmadan maksat, bu sahte belgenin herhangi bir hukukî ilişkide veya herhangi bir hukukî işlem tesisinde dikkate alınmasını sağlamaya çalışmaktır. Maddenin ikinci fıkrasında, başkaları tarafından sahte olarak düzenlenmiş olan bir özel belgenin kullanılması, suç olarak - [Zincirleme Cinsel Saldırı: Organ Sokmak Suretiyle Nitelikli Cinsel Saldırı Suçunun Birden Fazla İşlenmesi](https://kayseriavukat.org.tr/zincirleme-cinsel-saldiri/): Zincirleme Cinsel Saldırı 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Cinsel saldırı – Madde 102 (1) Cinsel davranışlarla bir kimsenin vücut dokunulmazlığını ihlâl eden kişi, mağdurun şikâyeti üzerine, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Cinsel davranışın sarkıntılık düzeyinde kalması hâlinde iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir. (2) Fiilin vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle gerçekleştirilmesi durumunda, on iki yıldan az olmamak üzere hapis cezasına hükmolunur. Bu fiilin eşe karşı işlenmesi hâlinde, soruşturma ve kovuşturmanın yapılması mağdurun şikâyetine bağlıdır. (3) Suçun; a) Beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı, b) Kamu görevinin, vesayet veya hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle, c) Üçüncü derece dâhil kan veya kayın hısımlığı ilişkisi içinde bulunan bir kişiye karşı ya da üvey baba, üvey ana, üvey kardeş, evlat edinen veya evlatlık tarafından, d) Silahla veya birden fazla kişi tarafından birlikte, e) İnsanların toplu olarak bir arada yaşama zorunluluğunda bulunduğu ortamların sağladığı kolaylıktan faydalanmak suretiyle, işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilen cezalar yarı oranında artırılır. (4) Cinsel saldırı için başvurulan cebir ve şiddetin kasten yaralama suçunun ağır neticelerine neden olması hâlinde, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır. (5) Suç sonucu mağdurun bitkisel hayata girmesi veya ölümü hâlinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur. Madde Gerekçesi Cinsel dokunulmazlık, kişilerin vücudu üzerinde cinsel davranışlarda bulunulması suretiyle ihlâl edilir. Bu bölümde yer alan suçlarla korunan ortak hukukî değer, kişilerin cinsel dokunulmazlığıdır. Bu Bölümde yer alan suçlar, esasen kişiye karşı işlenmiş olan suçlar olması itibarıyla, İkinci Kitabın \”Kişilere Karşı Suçlar\” başlıklı İkinci Kısım altında düzenlenmişlerdir. Maddenin birinci fıkrasında, cinsel saldırı suçunun temel şekli tanımlanmıştır. Bu suçun oluşabilmesi için, cinsel arzuları tatmin amacına yönelik davranışlarla kişinin vücut dokunulmazlığının ihlâl edilmesi gerekir. Suçun temel şekline ilişkin maddî unsuru, kişinin vücudu üzerinde gerçekleştirilen, cinsel arzuları tatmin amacına yönelik ve fakat cinsel ilişkiye varmayan cinsel davranışlar oluşturmaktadır. Suçun oluşması için, gerçekleştirilen hareketlerin objektif olarak şehevî nitelikte bulunmaları yeterlidir; failin şehevi arzularının fiilen tatmin edilmiş olması gerekmez. Söz konusu suç, farklı cinsten kişiye karşı işlenebileceği gibi, aynı cinsten kişiye karşı da işlenebilir.  Suçun temel şekline ilişkin olarak soruşturma ve kovuşturmanın yapılması, mağdurun şikâyetine bağlı tutulmuştur. Maddenin ikinci fıkrasında, cinsel saldırının vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle gerçekleştirilmesi, bu suçun nitelikli hâli olarak tanımlanmıştır. Suçun bu nitelikli hâli için, vücuda vajinal, anal veya oral yoldan organ veya sair bir cismin ithal edilmesi gerekir. Bu bakımdan vücuda penis ithal edilebileceği gibi, vajinal veya anal yoldan cop gibi sair bir cisim de ithal edilebilir. Bu bakımdan, söz konusu suçun temel şeklinin aksine, bu fıkrada tanımlanan nitelikli hâlinin oluşabilmesi için, gerçekleştirilen davranışın cinsel arzuların tatmini amacına yönelik olması şart değildir. Cinsel saldırı suçunun nitelikli hâlini oluşturan bu fiiller, eşe karşı da işlenebilir. Evlilik birliği, eşlere sadakat yükümlülüğünün yanı sıra, karşılıklı olarak birbirlerinin cinsel arzularını tatmin yükümlülüğü de yüklemektedir. Buna karşılık, evlilik birliği içinde bile, cinsel arzuların tatminine yönelik talepler açısından tıbbi ve hukukî sınırların olduğu muhakkaktır. Bu sınırların ihlâli suretiyle eş üzerinde gerçekleştirilen ve cinsel saldırı suçunun nitelikli hâlini oluşturan davranışlar, ceza yaptırımını gerekli kılmaktadır. Ancak, bu durumda soruşturma ve kovuşturmanın yapılması, mağdur eşin şikâyetine bağlı tutulmuştur. Üçüncü fıkrada, bu suçun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli unsurları tanımlanmıştır. Buna göre, suçun, a) beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı, b) kamu görevinin veya hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle, c) üçüncü derece dahil kan veya kayın hısımlığı ilişkisi içinde bulunan bir kişiye karşı, d) silâhla veya birden fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi hâlinde, verilecek cezanın belirtilen oranda artırılması gerekmektedir. (d) bendinde, cinsel saldırının birden fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi, bu suçun icra hareketlerinin müşterek fail olarak sorumluluğu gerektirecek şekilde gerçekleştirilmesini ifade etmektedir. Bu bakımdan, söz konusu suçun örneğin bir başkası tarafından azmettiren veya yardım eden sıfatıyla iştirak ederek işlenmesi hâlinde, sadece bu nedenle (d) bendi hükmüne istinaden cezada artırım yapılamayacaktır. Cinsel saldırı suçunun özelliği, bu suçu oluşturan fiillerin mağdurun iradesi dışında gerçekleştirilmesidir. Mağdura karşı cebir veya tehdit ya da hile kullanılabileceği gibi, örneğin bilincinin yitirilmesine neden olmak veya örneğin uyku hâli dolayısıyla bilincinin kapalı olmasından yararlanmak suretiyle de bu suçlar işlenebilirler. Maddenin dördüncü fıkrasına göre, bu suçun işlenmesi sırasında mağdurun direncinin kırılmasını sağlayacak ölçünün ötesinde cebir kullanılması durumunda, ayrıca kasten yaralama suçundan dolayı cezaya hükmetmek gerekecektir. Beş ve altıncı fıkralarda cinsel saldırı suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâlleri düzenlenmiştir. Bu itibarla, cinsel saldırı suçunun işlenmesi suretiyle mağdurun beden veya ruh sağlığının bozulmasına neden olunması, daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. Keza, cinsel saldırı sonucunda mağdurun bitkisel hayata girmesi veya ölümü hâlinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunacaktır. Ancak, bu durumlarda, netice sebebiyle ağırlaşmış suçlar dolayısıyla sorumluluk için aranan koşulların gerçekleşmesi gerekir. Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma – Madde 109 (1) Bir kimseyi hukuka aykırı olarak bir yere gitmek veya bir yerde kalmak hürriyetinden yoksun bırakan kişiye, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir. (2) Kişi, fiili işlemek için veya işlediği sırada cebir, tehdit veya hile kullanırsa, iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (3) Bu suçun; a) Silahla, b) Birden fazla kişi tarafından birlikte, c) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle, d) Kamu görevinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle, e) Üstsoy, altsoy veya eşe ya da boşandığı eşe karşı,[41] f) Çocuğa ya da beden veya ruh bakımından kendini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı, İşlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza bir kat artırılır. (4) Bu suçun mağdurun ekonomik bakımdan önemli bir kaybına neden olması halinde, ayrıca bin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. (5) Suçun cinsel amaçla işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek cezalar yarı oranında artırılır. (6) Bu suçun işlenmesi amacıyla veya sırasında kasten yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hallerinin gerçekleşmesi durumunda, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır. Madde Gerekçesi Madde metninde kişi hürriyetinden yoksun kılma suçu tanımlanmıştır. Bu suç ile korunan hukukî değer, kişilerin kendi arzusu ve iradesi çerçevesinde hareket edebilme hürriyetidir. Kişiler, bir yerde kalma ve bir yere gitme konusunda tercihte bulunma serbestisine sahiptirler. Söz konusu suç işlenmekle kişinin bir yerde kalma ve bir yere gitme hürriyeti ihlâl edilmiş olmaktadır. Söz konusu suç, bir kimsenin hukuka aykırı olarak bir yere gitmek veya bir yerde kalmak hürriyetinden yoksun bırakılmasıyla oluşmaktadır. Örneğin kişinin - [Şiddet Uygulayan Eşin Öldürülmesi: Nitelikli Kasten Öldürme Suçunda Meşru Savunma ve Haksız Tahrik](https://kayseriavukat.org.tr/siddet-uygulayan-esin-oldurulmesi/): Şiddet Uygulayan Eşin Öldürülmesi: Nitelikli Kasten Öldürme Suçunda Meşru Savunma ve Haksız Tahrik Yargıtay Ceza Genel Kurulu         Esas No: 2015/424 Karar No: 2018/399 Karar Tarihi: 04.10.2018 Özet: Sanık ile maktulün yaklaşık yirmi beş yıldır evli oldukları, alkol alışkanlığı bulunan maktulün sarhoş olduğu zamanlarda sanığa ve çocuklarına şiddet uyguladığı, olay günü saat 23.00 sıralarında alkollü olarak eve gelen maktulün, salonda alkol almaya devam ettiği ve pornografik içerikli film izlemeye başladığı, evde sanık ile maktulden başka kimsenin olmadığı, maktulün ilerleyen saatlerde yatak odasında yatmakta olan sanığın yanına giderek sanıkla cinsel ilişkiye girmek istediği, sanığın kabul etmemesi üzerine yatak odasında tartışma başladığı, tartışmanın bitmesinden sonra maktulün evin salonuna geçerek alkol almaya ve film izlemeye devam ettiği, sabaha karşı aldığı alkolün etkisiyle sızan maktulün bulunduğu odaya gelen sanığın, başörtüsünü maktulün boynuna birkaç kez dolayıp sıkıca bağlamak suretiyle maktulü boğarak öldürdüğü olayda; maktulün yaşı ve otopsi raporunda belirlenen üstün fiziki yapısı da göz önüne alındığında, sanığın iddia ettiği şekilde yaşamına ve cinsel bütünlüğüne yönelik sürmekte olan bir saldırı bulunmadığı gibi önceki tarihlerde vuku bulmuş saldırının o an için tekrarının da muhakkak olmadığı, bu itibarla sanık açısından meşru savunma şartlarının oluşmadığı, ancak sanığın, eşi maktulü yoğun tahrik altında kasten öldürdüğü kabul edilmelidir. İçtihat Metni Kararı veren Yargıtay Dairesi: 1. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Sanık …\’ın, nitelikli kasten öldürme suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 82/1-d, 29, 62/1, 53 ve 63. maddeleri uyarınca 15 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba ilişkin Eskişehir 2. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 27.12.2011 tarihli ve 229-308 sayılı resen temyize tabi hükmün, sanık müdafisi tarafından da temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 22.01.2013 tarih ve 2569-376 sayı ile; \”…Oluşa, kabule ve dosya içeriğine göre; öldürülen … ile … uzun yıllardır evli olmalarına karşın aralarında şiddetli geçimsizlik nedeni ile boşanma davası bulunmakta olup öldürülen …\’ın daha önce sistematik şekilde eşine, babasına ve ailesinin diğer bireylerine orantısız şiddet uyguladığı anlaşılmıştır. Öldürülen hakkında, daha önce aile mahkemesi tarafından eşine uyguladığı şiddet nedeniyle aleyhine evden uzaklaştırılma kararı verilmiş, ayrıca bu nedenden ötürü sabıkasına konu cezası bulunmaktadır. Kendisi, aile sorumluluklarını yerine getirmeyen, aşırı şiddet yanlısı ve alkolik olup, olumsuz bir kişiliğe sahiptir. Öldürülenin babası olan tanık Ahmet, yargılama sürecinde maktulün bu kişiliğini ayrıntılı bir şekilde anlatmış ve bir keresinde de etkili eylemde bulunarak gözünü kör ettiğini belirtmiştir. Olay günü öldürülen, bir süre evde alkol aldıktan sonra, porno CD izlerken, sanığı da birlikte izlemeye zorlamış, ayrıca cinsel ilişki teklifinde bulunmuş, ret cevabı alınca da, sanığa karşı zor kullanmaya kalkışmış, eline geçirdiği sanığa ait tülbenti, sanığın boynuna dolamak suretiyle boğmaya çalışmış, bu sırada karşılıklı boğuşmalar olmuş, sanık alkollü olan öldürüleni itmesi neticesi düşmesi üzerine, eşarbı eline geçirerek onu boğmak suretiyle öldürmüştür. Olayın meydana geldiği oturma odasında aşırı boğuşmayı gösteren dağınıklık bulunduğu gibi, sanığın vücudunun muhtelif yerlerinde, özellikle kalça ve bacağında ekimotik alanlar da oluştuğu, öldürülenin çırılçıplak soyunuk olduğu, boğuşmanın geçtiği odanın giriş istikametine göre sol duvarına paralel olan kanepeye baş kısmı temas eder vaziyette dizlerinin üzerine çöker konumda olduğu, yanında, 118 cm uzağında bir bıçağın bulunduğu, ayrıca odada bulunan DVD oynatıcının güç ışığının açık olup çalışmaya hazır vaziyette, CD\’nin de porno içerikli olduğu, Adli Tıp Kurumu Kimya İhtisas Dairesi Toksikoloji Şubesinin 05.08.2011 tarih ve 2521 sayılı raporuna göre de öldürülenin kanında 227mg/dl etanol bulunduğu belirlenmiştir. Öldürülenin, sanığın zorla ırzına geçmeye kalkıştığı, bu eyleminin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 102/2. maddesinde tanımlanan cinsel saldırı suçunu oluşturduğu, ayrıca eline geçirdiği tülbenti sanığın boğazına dolaması, daha önce maktül tarafından ağır şiddete maruz kalan sanıkta ölüm korkusu yarattığı açıktır. TCK\’nın 25/1. maddesinde sanığın cinsel bütünlüğüne ve yaşamına yönelik ağır bir saldırının defedilmesi için sanığın gerçekleştirdiği eylemin yasal savunma sınırları içinde kaldığının değerlendirilmesi gerekir iken, yazılı şekilde tahrik hükümleri uygulanarak sanığa ceza verilmesi\” isabetsizliğinden bozulmasına oy çokluğuyla karar verilmiştir. Karşı Oy Gerekçesi Daire Üyeleri M. Şahin ve E. Yeşil; \”Sanık ile maktulün uzun süredir evli olup aralarında geçimsizlik olduğu, maktulün zaman zaman alkol alıp eş ve çocuklarına karşı şiddet uyguladığı, boşanma davası açılmasına rağmen birlikte yaşadıkları, tanığı bulunmayan olayda sanığın savunmasına göre; sanık \’Olay geçesi maktulün alkol aldıktan sonra eşine porno film izlettirmek isteyerek cinsel ilişkide bulunmayı teklif ettiği, sanığın bu teklifi kabul etmediği bu nedenle tartıştıkları, sanığın kendisini ölümle tehdit ederek boğazını sıktığı, kafasına vurduğu, başındaki eşarbı alarak \’Seni boğacağım\’ diyerek boğazına sarmaya başladığında onu iterek yere düşürdüğünü, kendisini öldüreceği korkusu ile eşarbı eşinin boynuna dolayarak sıktığını, hareketsiz kalınca kayınpederine haber verdiğini\’ beyan etmiştir. Olay yeri inceleme raporuna göre; dört odalı evin yatak odasındaki eşyanın kısmen dağınık olup oturma odasında maktulün tamamen çıplak olarak başı kanepeye dayalı, dizlerinin üzerine çöker durumda olduğu, boğazına tülbentin iki kez sarıldıktan sonra tek düğüm olarak ense kısmından sıkı şekilde bağlı olduğu tespit edilmiştir. Otopsi raporunda; maktulun 43 yaşında, 1.8 m boyunda, 80-85 kg ağırlığında olduğu, ölümün elle ya da bağla boğmaya bağlı mekanik asfiksi sonucu meydana geldiği, kanında 227 mg etanol olduğu kayıtlıdır. Sanığın adli muayene raporunda; boynunun sağ tarafında ve sol baldırında hafif kızarıklık bulunduğu, başkaca darp cebir izi olmadığı anlaşılmaktadır. Sanık ve müdafisi eylemin meşru savunma koşulları içinde gerçekleştirildiğini savunmuştur. Dairemizin yerleşik uygulamaları ve öğretideki görüşlere göre meşru savunmanın oluştuğunun kabul edilebilmesi için; A- Saldırıya ilişkin koşullar; 1- Haksız bir saldırının olması 2- Saldırının kişin kendisine veya başkasına ait bir hakka yönelik olması 3- Saldırının varlığının hâlen devam etmesi veya tekrar başlamasının muhtemel olması B- Savunmaya ilişkin koşullar; 1- Saldırıya karşı savunmanın zorunlu olması 2- Savunma ile saldırının orantılı olması 3- Savunma ile saldırının eş zamanlı olması, gerekmektedir. Maddi delillerle çelişmeyen, hayatın olağan akışına uygun savunmaya itibar etmek suçsuzluk karinesinin bir sonucudur. Ancak dava konusu olayda sanığın savunması ile maddi delillerin örtüşmediği de bir gerçektir. Zira orta yaşlarda gücü kuvveti yerinde olan maktulün sanığa saldırması ve öldürmek istemesi hâlinde ciddi şekilde yaralanması gerekli iken maktul hafif şekilde yaralanmıştır. Tarafların tartışması ve sanığın basit şekilde yaralanması saat 23.00’ten sonra yatak odasında gerçekleşmiş iken, boğmak sureti ile öldürme oturma odasında saat 05.00 sıralarında gerçekleştirilmiş olup, kayınpederine 07.00 sıralarında haber verilmiştir. Maktulün boğazına tülbent iki kat hâlinde arkadan düğüm atmak suretiyle sıkı şekilde bağlanmıştır. Maktulün baş bölgesinde darp izi yoktur. Sanığın savunduğu gibi itilme sonucu yere düşerek kafasını çarpıp şuurunu - [Haksız Tahrik Altında Kasten Öldürme Suçu: Öfke Nedeniyle Meşru Savunmada Sınırın Aşılması](https://kayseriavukat.org.tr/haksiz-tahrik-altinda-kasten-oldurme/): Haksız Tahrik Altında Kasten Öldürme Suçu ve Öfke Nedeniyle Meşru Savunmada Sınırın Aşılması Yargıtay Ceza Genel Kurulu         Esas No: 2017/414 Karar No:  2017/386 Karar Tarihi: 03.10.2017 Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Özet: Sanığın, kendisine yönelmiş haksız saldırıyı o anki hal ve şartlara göre, saldırıyla orantılı bir şekilde defetmek yerine, boynundaki tiroid kartilaj kemiği kırılan ve nefesi kesilerek etkisiz hâle gelen maktulün elindeki bıçağı aldıktan ve bu şekilde maktulden kaynaklanan saldırının son bulmasından sonra yeniden saldırma imkânı bulunmayan maktulü, göğüs bölgesine bıçakla birçok kez vurarak öldürmesi eyleminin, yoğun haksız tahrik altında kasten öldürme suçunu oluşturduğu gözetilmeksizin, dosya kapsamına uygun düşmeyen gerekçeler ve yanılgılı değerlendirme sonucu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 27/2 maddesi ile 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 223/3-c maddesine göre ceza verilmesine yer olmadığına karar verilmesinde isabet bulunmamaktadır. İçtihat Metni Sanık … hakkında kasten öldürme suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda, meşru savunma sınırının mazur görülebilecek bir heyecan, korku ve telaş nedeniyle aşıldığı kabul edilerek 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 27/2. maddesi ile 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 223/3-c maddesi uyarınca ceza verilmesine yer olmadığına ilişkin, Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 04.03.2014 gün ve 353-82 sayılı hükmün sanık müdafii, Cumhuriyet savcısı ve katılanlar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 09.03.2016 gün ve 2229-1139 sayı ile; \”…Oluşa ve dosya kapsamına göre, maktul …\’nin sanık …\’ın ablası ile evli olduğu ve anılanların aynı apartmanda farklı dairelerde oturdukları, maktulün sanığın ablası ile geçimsizlik yaşadığı, olay günü sanığın, ablası ve diğer aile bireylerini tatil için Ayvalık ilçesine götürdüğü sırada aracın arıza yapması üzerine Ankara iline geri döndüğü, gece saatlerinde sanığın alkol alıp eve gittiği esnada sanık ile maktul arasında geçen telefon görüşmesinde aralarında tartıştıkları, sanığın aracını park ettiği ve araçta bulunan bıçağını arka cebine koyduğu, bu sırada maktulün pencerede bulunduğu ve sanığı yanına çağırdığı, sanığın merdivenlerden çıktığı sırada maktulün ikamet ettiği dairenin kapısında bulunduğu ve aralarında tartışma ve itişme başladığı, itişme sırasında maktulün kendisine ait sustalı bıçakla sanığın göğüs ve batın bölgelerine toplam 8 kez vurduğu ve onu hayati tehlike geçirmesine neden olacak düzeyde yaraladığı, bu sırada maktulü durdurmak isteyen sanığın, maktulün boğazını sıkarak etkisiz hale getirmeye çalıştığı, maktulün etkisiz hale gelmesi üzerine de elindeki bıçağı ele geçirip artık eylemlerine devam etme ihtimali bulunmayan maktule bıçakla saldırdığı, maktulün sanığa elleri ve kolları ile direnmeye çalışmasına rağmen sanığın bıçakla maktulü göğüs bölgesine üç kez vurup öldürdüğü olayda; sanığın kendisine yönelmiş haksız bir saldırıyı o anki hal ve şartlara göre, saldırıyla orantılı bir şekilde defedip saldırının son bulmasına rağmen maktulden ele geçirdiği bıçakla maktulün göğüs bölgesine üç kez vurarak onu öldürmesi eyleminin yoğun haksız tahrik altında kasten öldürme suçunu oluşturduğu, bu nedenle 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 81, 29. maddeleri uyarınca cezalandırılması gerektiği gözetilmeksizin, oluşa uygun düşmeyen gerekçeler ve yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı şekilde Türk Ceza Kanunu\’nun 27/2 maddesi ile 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 223/3-c maddesine göre ceza verilmesine yer olmadığına karar verilmesi…\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Direnme Kararı Yerel mahkeme ise 10.11.2016 gün ve 92-213 sayı ile; \”… maktulün sanığı yanına çağırdığı, sanığın merdivenlerden çıktığı sırada maktulün ikamet ettiği dairenin kapısında bulunduğu ve aralarında tartışma ve itişme başladığı, itişme sırasında maktulün kendisine ait sustalı bıçakla sanığın göğüs ve batın bölgelerine toplam 8 kez vurduğu, bu darbelerin tamamının hayati tehlike geçirecek nitelikte olduğu, bu sırada maktulü durdurmak isteyen sanığın, maktulün boğazını sıkarak etkisiz hale getirmeye çalıştığı, maktulün etkisiz hale gelmesi üzerine de elindeki bıçağı ele geçirip kullandığı olayda, sanığın maktulün elindeki bıçağı ele geçirmiş olmasına rağmen 8 yerinden tamamı hayati tehlike geçirecek şekilde yaralanmasının etkisiyle bitkin düşmüş bir durumda olduğu, kendisini bu denli yaralayan maktulün eylemine devam etme ihtimali de bulunduğundan elinde bıçak olmasa dahi vücudunu kullanarak bu kadar yarayı almış olan sanığa yönelik eylemini tamamlama imkânına sahip olduğu bu şartlar altında zaten kendisine karşı yapılan bir saldırı ve sonrasında yenilenmesi muhtemel olan saldırı karşısında sanığın ele geçirdiği bıçağı kullanmasının yasal savunmanın sınırlarının korku ve panikle aşılacak şekilde adam öldürmeye uyduğu, bu kapsamda yasal savunma sınırının 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 27/2. maddesi anlamında aşıldığı…\” gerekçesiyle bozma kararına direnmiştir. Bu hükmün de sanık müdafii ve katılanlar vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 21.12.2016 gün ve 397401 sayılı “bozma” istekli tebliğnamesiyle dosya, 6763 sayılı Kanunun 36. maddesiyle değişik 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 307. maddesi uyarınca kararına direnilen Daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 1. Ceza Dairesince 22.03.2007 tarih, 80-915 sayı ve oyçokluğuyla direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire çoğunluğu ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanık hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 27/2. maddesinin uygulanma şartlarının bulunup bulunmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; 28.08.2012 tarihli olay yeri inceleme ve adli muayene tutanağında; Çayyolu Polis Merkezine yapılan ihbar üzerine Ankara ili, Çankaya ilçesi, Mutlukent Mahallesinde bulunan 15 numaralı apartmanın 3. katına çıkıldığı, olayın meydana geldiği 11 numaralı dairenin odalarında herhangi bir dağınıklığın bulunmadığı, dairenin girişinde sağlık ekiplerince müdahale edilen maktulün sırtüstü yerde yattığı, girişte bulunan halının boğuşmaya bağlı olarak toplanmış olduğu, maktulün pozisyonuna göre baş ve kol hizasında, üzerinde “Samurai” ibaresi bulunan 1 adet sustalı bıçak bulunduğu, daire girişinde yoğun şekilde kan lekelerinin olduğu, sanığın 10 numaralı dairenin önünde cenin pozisyonunda yaralı şekilde yerde yatarken sağlık görevlilerince hastaneye kaldırılmış olduğu, 10 numaralı daire kapısı önünde yoğun bir kan birikintisinin bulunduğu tespitlerine yer verildiği, 29.08.2012 tarihli muhafaza altına alma tutanağında; hastaneye kaldırılan sanığın pantolonunun arka cebinde ağzı kapalı, siyah saplı, sapında “Solingen” ibaresi bulunan açılır kapanır bir bıçak olduğunun bildirildiği, bilirkişi raporunda; sanığın üzerinden çıkan 8 cm uzunluğunda, tek ağızlı, sivri uçlu, namlusu el yardımıyla açılıp kapanabilen bıçağın 6136 sayılı Kanun kapsamında olmadığının belirtildiği, 31.08.2012 ve 13.11.2013 tarihli uzmanlık raporlarında; maktulün cesedinin yanında tespit edilen Samurai marka bıçağın 10 cm uzunluğunda, tek ağızlı, uca yakın bölümü inceltilmiş, namlusunun otomatik olarak açılmasını temin eden susta mandalı ile namlunun sapa sabitlenmesini sağlayan susta kilidinin bulunduğu, söz konusu sustalı bıçağın 6136 sayılı Kanunun 4. maddesine göre yasak nitelikteki bıçaklardan olduğu belirtilerek, bıçağın kabzasından alınan kan lekesinde maktulün kan lekesi ile sanığın - [Terörizmin Finansmanı Suçu: Silahlı Terör Örgütü Mensuplarına Erzak ve Yaşam Malzemesi Temin Etme](https://kayseriavukat.org.tr/terorizmin-finansmani-sucu/): Terörizmin Finansmanı Suçu 6415 sayılı Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanun Fon sağlanması veya toplanması yasak fiiller – Madde 3 (1) Aşağıda sayılan fiillerin gerçekleştirilmesi amacıyla fon sağlanması veya toplanması yasaktır: a) Bir halkı korkutmak veya sindirmek ya da bir hükûmeti veya uluslararası kuruluşu herhangi bir eylemi gerçekleştirmeye veya gerçekleştirmekten kaçınmaya zorlamak amacıyla, kasten öldürme veya ağır yaralama fiilleri. b) 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamında terör suçu olarak kabul edilen fiiller. c) Türkiye’nin taraf olduğu; 1) Uçakların Kanun Dışı Yollarla Ele Geçirilmesinin Önlenmesi Hakkında Sözleşmede, 2) Sivil Havacılığın Güvenliğine Karşı Kanun Dışı Eylemlerin Önlenmesine İlişkin Sözleşmede, 3) Diplomasi Ajanları da Dahil Olmak Üzere Uluslararası Korunmaya Sahip Kişilere Karşı İşlenen Suçların Önlenmesi ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşmede, 4) Rehine Alınmasına Karşı Uluslararası Sözleşmede, 5) Nükleer Maddelerin Fiziksel Korunması Hakkında Sözleşmede, 6) Sivil Havacılığın Güvenliğine Karşı Kanun Dışı Eylemlerin Önlenmesine İlişkin Sözleşmeye Munzam, Uluslararası Sivil Havacılığa Hizmet Veren Havaalanlarında Kanun Dışı Şiddet Olaylarının Önlenmesine İlişkin Protokolde, 7) Denizde Seyir Güvenliğine Karşı Yasadışı Eylemlerin Önlenmesine Dair Sözleşmede, 8) Kıta Sahanlığında Bulunan Sabit Platformların Güvenliğine Karşı Yasadışı Eylemlerin Önlenmesine Dair Protokolde, 9) Terörist Bombalamalarının Önlenmesine İlişkin Uluslararası Sözleşmede, yasaklanan ve suç olarak düzenlenen fiiller. Madde Gerekçesi Maddede, terörizmin finansmanının önlenmesi amacıyla fon sağlanması veya toplanması yasaklanan fiiller sayılmıştır. Terörizmin finansmanına yönelik olarak fon sağlanması veya toplanması, hem iç hukukumuzda hem de tarafı bulunduğumuz Birleşmiş Milletler Terörizmin Finansmanının Önlenmesine Dair Uluslararası Sözleşmeyle yasaklanmıştır. Yapılan düzenlemeyle, terörizmin finansmanı suçu Sözleşmede öngörülen bu hükümlerle uyumlu hâle getirilmiştir. Terörizmin finansmanı suçu – Madde 4 (1) 3 üncü madde kapsamında suç olarak düzenlenen fiillerin gerçekleştirilmesinde tümüyle veya kısmen kullanılması amacıyla veya kullanılacağını bilerek ve isteyerek belli bir fiille ilişkilendirilmeden dahi bir teröriste veya terör örgütlerine fon sağlayan veya toplayan kişi, fiili daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmadığı takdirde, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Birinci fıkrada sayılan fiillerin, örgütü kuran veya yöneten ya da örgüt üyesi tarafından gerçekleştirilmesi hâlinde bu kişiler hakkında örgüt kurmak, yönetmek veya örgüte üye olmak suçları uyarınca verilecek ceza üçte birine kadar artırılır. (3) Birinci fıkra hükmüne göre ceza verilebilmesi için fonun bir suçun işlenmesinde kullanılmış olması şartı aranmaz. (4) Bu madde kapsamına giren suçların kamu görevinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle işlenmesi hâlinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır. (5) Suçun bir tüzel kişinin faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur. (6) Suçun, yabancı bir devlet veya uluslararası bir kuruluş aleyhine işlenmesi hâlinde, soruşturma ve kovuşturma yapılması Adalet Bakanının talebine bağlıdır. (7) 3713 sayılı Kanunun soruşturmaya, kovuşturmaya ve infaza ilişkin hükümleri, bu suç bakımından da uygulanır. (8) Bu suç bakımından 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun; a) 133 üncü maddesinde yer alan şirket yönetimi için kayyım tayini, b) 135 inci maddesinde yer alan iletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınması, c) 139 uncu maddesinde yer alan gizli soruşturmacı görevlendirilmesi, ç) 140 ıncı maddesinde yer alan teknik araçlarla izleme, tedbirlerine ilişkin hükümler uygulanabilir. Ayrıca, 13/11/1996 tarihli ve 4208 sayılı Kanunda yer alan hükümlere göre kontrollü teslimat tedbirine karar verilebilir. Madde Gerekçesi Maddede, terörizmin finansmanı suçunun unsurlarına, tüzel kişilere özgü güvenlik tedbirlerine, bu suçların soruşturma, kovuşturma ve infazına ilişkin hükümlere yer verilmiştir. Maddenin birinci fıkrasında, 3 üncü madde kapsamına giren suçların işlenmesinde kullanılması amacıyla veya kullanılacağını bilerek, terör örgütlerine veya teröristlere fon sağlanması veya toplanması yasaklanmakta ve yaptırıma bağlanmaktadır. Bu düzenlemeye göre, suçun maddi unsurunun oluşabilmesi için, fon sağlayan veya toplayan kişinin, bu fonu 3 üncü maddede yasaklanan eylemlerin işlenmesi amacıyla veya bu eylemlerde kullanılacağını bilerek vermesi gerekmektedir. Ayrıca failin cezalandırılabilmesi için fonun bir suçun işlenmesinde kullanılmış olması şartı da aranmamaktadır. Suçun bir tüzel kişinin faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde ise, bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunacaktır. Maddenin üçüncü fıkrasına göre, suçun kamu görevinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle işlenmesi hâlinde, verilecek ceza yarı oranında artırılacaktır. Maddenin beşinci fıkrasında suçun, yabancı bir devlet veya uluslararası bir kuruluş aleyhine işlenmesi hâlinde, soruşturma ve kovuşturma yapılması Adalet Bakanının talebine bağlı kılınmıştır. Maddenin altıncı fıkrası ile, Terörle Mücadele Kanununun soruşturmaya, kovuşturmaya ve infaza ilişkin hükümlerinin, bu suç bakımından da uygulanacağı hususu düzenlenmiştir. Terörizmin Finansmanı Suçu ve Cezası: Silahlı Terör Örgütü Mensuplarına Erzak ve Yaşam Malzemesi Temin Etme Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2017/16-1104 Karar No: 2019/137 Karar Tarihi: 26.02.2019 Özet: PKK silahlı terör örgütünün varlığını koruması, 6415 sayılı Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanun\’un 3. maddesinde fon sağlanması veya toplanması yasaklanan fiilleri gerçekleştirebilmesi ve bu husustaki örgütsel faaliyetlerini sürdürülebilmesi amaçlarına uygun olarak, sanık …\’ın örgütün kırsalda faaliyet gösteren mensuplarınca verilen 330 TL karşılığında satın almasını istedikleri 5 kg peynir, 10 kg zeytin, 4 çift mekap ayakkabı, 5 kg makarna, 5 kg şeker, 10 kg un ve bir miktar çay, tütün, tuz, bant ve çoraptan ibaret malzemelerinin satış bedelinin verilen parayla karşılanmaması üzerine kendi cebinden ilave ettiği 50 TL\’nin niteliği itibarıyla 6415 sayılı Kanun\’un c bendinde tanımlanan \”fon\” kapsamında kaldığı anlaşıldığından, eyleminin bir bütün halinde, aynı Kanun\’un 4. maddesinde düzenlenen terörizmin finansmanı suçunu oluşturduğunun kabulü gerekmektedir. (5237 s. K. m. 53, 62, 63, 220, 314) (3713 s. K. m. 5) İçtihat Metni Silahlı terör örgütüne yardım etme suçundan sanık …\’ın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 314/3 ve 220/7. maddeleri delaletiyle 314/2, 62, 53 ve 63 ile 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu\’nun 5. maddeleri uyarınca 6 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba ilişkin Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 25.02.2010 tarihli ve 165-29 sayılı hükmün, sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesince 20.03.2013 tarih ve 229-4447 sayı ile; “5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 58/9. maddesi infaz rejimi ile ilgili olup, kazanılmış hak oluşturmayacağı da gözetilerek mahkûmiyetlerine karar verilen sanıklar hakkında anılan maddenin uygulanması konusunda her zaman karar verilmesi mümkün görülmüştür. Sanıkların yerinde görülmeyen diğer temyiz itirazlarının reddine, ancak; Hükümden sonra 05.07.2012 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanunun 85. maddesiyle TCK\’nın 220/7. maddesinde yapılan değişiklik karşısında; sanıkların hukuki durumlarının yeniden takdir ve tayininde zorunluluk bulunması, Bozmayı gerektirmiş, sanıkların temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, hükmün bu sebepten dolayı bozulmasına” oy çokluğuyla karar verilmiş, Karşı Oy Gerekçesi Daire Üyesi H. Yaman; \”Sanıklar hakkında tanzim edilen iddianamede: PKK terör örgütünden kaçıp teslim olan bir örgüt mensubunun beyanları - [Örgüt Faaliyeti Kapsamında Suç İşlenmesi: Çıkar Amaçlı Suç Örgütünün Varlığı için Aranan Üye Sayısı](https://kayseriavukat.org.tr/orgut-faaliyeti-kapsaminda-suc-islenmesi/): Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurma ve Örgüt Faaliyeti Kapsamında Suç İşlenmesi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Tanımlar – Madde 6 (1) Ceza kanunlarının uygulanmasında; … j) Örgüt mensubu suçlu deyiminden; bir suç örgütünü kuran, yöneten, örgüte katılan veya örgüt adına diğerleriyle birlikte veya tek başına suç işleyen kişi, anlaşılır. Suç işlemek amacıyla örgüt kurma – Madde 220 (1) Kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla örgüt kuranlar veya yönetenler, örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye elverişli olması halinde, dört yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Ancak, örgütün varlığı için üye sayısının en az üç kişi olması gerekir. (2) Suç işlemek amacıyla kurulmuş olan örgüte üye olanlar, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) Örgütün silahlı olması halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza dörtte birinden yarısına kadar artırılır. (4) Örgütün faaliyeti çerçevesinde suç işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı da cezaya hükmolunur. (5) Örgüt yöneticileri, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen bütün suçlardan dolayı ayrıca fail olarak cezalandırılır. (6) Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi, ayrıca örgüte üye olmak suçundan da cezalandırılır. Örgüte üye olmak suçundan dolayı verilecek ceza yarısına kadar indirilebilir. Bu fıkra hükmü sadece silahlı örgütler hakkında uygulanır. (7) Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişi, örgüt üyesi olarak cezalandırılır. Örgüt üyeliğinden dolayı verilecek ceza, yapılan yardımın niteliğine göre üçte birine kadar indirilebilir. (8) Örgütün cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını yapan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun basın ve yayın yolu ile işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır. Madde Gerekçesi Kanunlarda suç olarak tanımlanan fiillerin işlenmesi amacıyla örgüt kurmak veya yönetmek ile, bu amaçla kurulmuş örgüte üye olmak, işlenmesi amaçlananlardan ayrı suçlar olarak tanımlanmıştır. Örgüt kurmak, işlenmesi amaçlanan suçlar açısından sadece bir araç niteliğindedir. Suç işlemek için örgüt kurmak, toplum düzenini tehlikeye sokmaktadır. Ayrıca belirtilmelidir ki, suç örgütü, amaçlanan suçları işlemede bir kolaylık sağlamaktadır. Bu nedenlerle, işlenmesi amaçlan suçlar açısından hazırlık hareketi niteliğinde olan bu fiiller, ayrı suçlar olarak tanımlanmıştır. Bu suç tanımı ile korunan hukukî değer, kamu güvenliği ve barışıdır. Kamu güvenliği ve barışının bozulması ise, bireyin güvenli, barış içinde yaşamak hakkını da zedeleyecektir. Bu nedenle söz konusu düzenlemeyle aynı zamanda bireyin, Anayasada güvence altına alınmış olan hak ve özgürlüklerine yönelik fiillere karşı da korunması amaçlanmaktadır. Maddenin birinci fıkrasında, suç işlemek amacıyla örgüt kurmak veya yönetmek suçu tanımlanmıştır. Bu bakımdan, söz konusu suç, seçimlik hareketli bir suçtur. Bu seçimlik hareketler, suç işlemek için örgüt kurmak veya yönetmektir. Örgüt, soyut bir birleşme değildir, bünyesinde hiyerarşik bir ilişki hâkimdir. Bu hiyerarşik ilişki, bazı örgüt yapılanmalarında gevşek bir nitelik taşıyabilir. Bu ilişki dolayısıyla örgüt, mensupları üzerinde hâkimiyet tesis eden bir güç kaynağı niteliğini kazanmaktadır. Örgütün varlığı için suç işlemek amacı etrafındaki fiilî birleşme yeterlidir. Örgüt, niteliği itibarıyla, devamlılık arzeder. Bu itibarla, kişilerin belli bir suçu işlemek için bir araya gelmesi hâlinde, örgüt değil, iştirak ilişkisi mevcuttur. İştirak ilişkisinden bahsedebilmek için, suç ortakları nezdinde suçun, konu veya mağdur bakımından somutlaşması gerekir. Buna karşılık, örgüt yapılanmasında, işlenmesi amaçlanan suçların konu veya mağdur itibarıyla somutlaştırılması zorunlu değildir. Madde metninde, suç işlemek amacına yönelik örgütün varlığı için asgari üye sayısı belirlenmemiştir. Suç işlemek için örgüt kurulması bir somut tehlike suçudur. Her ne kadar en az iki kişinin belli amaç etrafında suç işlemek üzere devamlı surette fiilen birleşmesi suretiyle örgüt meydana gelebilirse de; kurulan örgüt, güdülen amaç bakımından somut bir tehlike oluşturmayabilir. Bu nedenle, örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından, amaçlanan suçları işlemeye elverişli olması aranmalıdır. Bu bakımdan, örneğin sadece üç kişinin bir araya gelmesi, devletin ülke bütünlüğünü bozmaya yönelik suçları işleme açısından somut bir tehlike taşımayabilir; buna karşılık, ekonomik çıkar sağlamaya yönelik suçlar açısından elverişli olabilir. Bu suç, bir amaç suç niteliği taşımaktadır. Bu nedenle, söz konusu suç, ancak doğrudan kastla işlenebilir. Kişiler, suç işlemek amacıyla bir örgütlenme yapısı içinde bulunmalıdırlar. İşlenmesi amaçlanan suçların türü veya niteliği, sadece bu suç için öngörülmüş olan alt ve üst sınırlar arasında somut cezanın belirlenmesinde dikkate alınabilir. İkinci fıkrada, suç işlemek amacıyla kurulmuş olan örgüte üye olmak, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Örgüte üye olmak, fiilî bir katılmadır. Örgüte üye olmak için örgüt yöneticilerinin rızasının varlığına gerek yoktur. Tek taraflı iradeyle de katılmak mümkündür. Üçüncü fıkraya göre, örgütün silâhlı olması, bir ve ikinci fıkrada tanımlanan suçların daha ağır ceza ile cezalandırılmasını gerektiren nitelikli unsurunu oluşturmaktadır. Suç örgütünün silâhlı olup olmaması veya sahip olunan silâhların cins, nitelik ve miktarı, somut tehlikenin belirlenmesi veya var olan somut tehlikenin ağırlığı bakımından dikkate alınmalıdır. Dördüncü fıkraya göre, örgütün faaliyeti çerçevesinde suç işlenmesi hâlinde, ayrıca bu suçlardan dolayı da cezaya hükmolunacaktır. Bir veya ikinci fıkrada tanımlanan suçlardan dolayı cezaya hükmedilebilmesi için, ayrıca örgütün amacı çerçevesinde bir suçun işlenmesi gerekmez. Örgütün faaliyeti çerçevesinde ayrıca suç işlenmesi hâlinde, hem bir veya ikinci fıkrada tanımlanan suçtan hem de amacı oluşturan suçtan dolayı gerçek içtima kurallarına göre cezaya hükmedilmelidir. Maddenin beşinci fıkrasında, örgüt yöneticilerinin, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen bütün suçlardan dolayı ayrıca fail olarak cezalandırılması gerektiği kabul edilmiştir. Örgüt yapısı içinde, kendisine suç işlemek gibi örgütün amacına uygun bir görev verilen kişi bu görevini yerine getirmezse, hemen yerine bir diğeri rahatlıkla ikame edilebilmektedir. Bu nedenle, örgütün yöneticisi konumunda olan kişiler, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen bütün suçlardan dolayı ayrıca fail olarak sorumlu tutulmalıdırlar. Altıncı fıkraya göre, örgüte hâkim olan hiyerarşik ilişki içinde olmamakla beraber, örgüt adına suç işleyen kimsenin örgüt üyesi olarak kabul edilmesi ve bu nedenle de sorumlu tutulması gerekir. Yedinci fıkrada, örgüte hâkim olan hiyerarşik ilişki içinde olmamakla beraber, örgütün amacına bilerek ve isteyerek hizmet eden kişinin, örgüt üyesi kabul edilerek cezalandırılması öngörülmüştür. Bu nedenle, \”örgüte yardım ve yataklık\” adıyla ayrı bir suç tanımlaması yapılmamıştır. Bu kavram altında söz konusu edilen fiiller, nitelik bakımından örgüte üye olmak dolayısıyla sorumluluğu gerektirmektedir. Maddenin sekizinci fıkrasında, örgütün veya amacının propagandasının yapılması suç olarak tanımlanmıştır. Bu propagandanın basın ve yayın yolu ile işlenmesi, suçun temel şekline göre daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. Suçta tekerrür ve özel tehlikeli suçlular – Madde 58 (1) Önceden işlenen - [GDO ve Ürünlerinin Ticareti: GDO’lu Gıda ve Ürünlerin İzinsiz Olarak Satışı, İthali, Üretilmesi ve İşlenmesi](https://kayseriavukat.org.tr/gdo-ve-urunlerinin-ticareti/): GDO ve Ürünlerinin Ticareti 5977 sayılı Biyogüvenlik Kanunu Yasaklar – Madde 5 (1) GDO ve ürünlerine ilişkin aşağıdaki fiillerin yapılması yasaktır: a) GDO ve ürünlerinin onay alınmaksızın piyasaya sürülmesi. b) GDO ve ürünlerinin, Kurul kararlarına aykırı olarak kullanılması veya kullandırılması. c) Genetiği değiştirilmiş bitki ve hayvanların üretimi. ç) GDO ve ürünlerinin Kurul tarafından piyasaya sürme kapsamında belirlenen amaç ve alan dışında kullanımı. d) GDO ve ürünlerinin bebek mamaları ve bebek formülleri, devam mamaları ve devam formülleri ile bebek ve küçük çocuk ek besinlerinde kullanılması. Madde Gerekçesi Madde ile; GDO ve ürünleri ile ilgili yasaklar belirlenmiştir. Yasaklar, insan, hayvan ve bitki sağlığı ile çevre ve biyolojik çeşitliliğin korunmasında ihtiyati tedbir prensibi esas alınarak ülkemizin rekabet üstünlüğüne sahip olduğu konular ile toplumsal hassasiyet taşıyan alanları kapsayacak şekilde düzenlenmiştir. GDO ve ürünlerinin onay alınmaksızın piyasaya arzının yasak olduğu hususu açıkça ifade edilmiş; böylece Cartagena Protokolü\’nde de yer alan ihtiyati tedbir prensibi çerçevesinde insan, hayvan ve bitki sağlığı ve çevre ve biyolojik çeşitliliğin korunmasının sağlanması teminat altına alınmıştır. Sorumluluğa ilişkin temel ilkeler – Madde 14 (1) GDO ve ürünleri ile ilgili faaliyetlerde bulunanlar, bu Kanun kapsamında izin almış olsalar dahi, insan, hayvan ve bitki sağlığı ile çevrenin ve biyolojik çeşitliliğin korunması, sürdürülebilirliğinin sağlanmasına karşı oluşan zararlardan sorumludur. Bu sorumluluk, GDO ve ürünlerinin, başvuru ve kararda yer alan koşulları sağlamadığının anlaşılması durumunda zarar oluşmasa dahi geçerlidir. (2) GDO’ların kapalı alanda kullanımı ve gıda, yem, işleme ve tüketim amacıyla piyasaya sürülmesi, ithalatı ve transit geçişi için izin alma zorunluluğu olduğu halde, bu faaliyetleri izinsiz olarak gerçekleştirenler ile GDO’ları çevreye serbest bırakanlar ve üretenler bu faaliyetler sonucunda meydana gelen her türlü zarardan sorumludur. (3) Ortaya çıkan bir zararın GDO’lardan kaynaklandığının kabul edilebilmesi için, zararın organizmaların sahip olduğu yeni özelliklerden veya organizmaların yeniden üretiminden veya değiştirilmesinden ya da organizmaların değiştirilmiş materyalinin başka organizmalara geçişinden kaynaklanması gerekir. Zararlardan kaynaklanan sorumluluğun tespitinde; zararların tarım, orman, gıda ve yem ürünlerinin içindeki genetik değişiklikten kaynaklanmış olup olmadığı göz önünde tutulur. (4) Her ne amaçla olursa olsun piyasaya sürülmüş GDO ve ürünlerini karar koşullarına uygun olmayan bir şekilde muameleye tabi tutmak suretiyle veya başka bir yolla zararın ortaya çıkmasına ya da sonuçlarının ağırlaşmasına sebep olanlarla bunları ticari olarak üretenler, işleyenler, dağıtanlar ve pazarlayanlar bu zararlardan müteselsilen sorumludur. (5) GDO ve ürünlerini piyasaya süren, ticari olarak işleyen, dağıtan ve pazarlayanlar meydana gelebilecek zararlar ve bunlara ilişkin sorumluluklar hakkında birbirlerini bilgilendirmek zorundadır. (6) GDO’ları muameleye tabi tutanlar, muamele nedeniyle çevrede zararın meydana gelmemesi veya meydana gelen zararın sonuçlarının ağırlaşmaması için risk değerlendirmesine göre belirlenen tedbirlerin masraflarını karşılamakla yükümlüdür. Sorumlular, çevrenin zarar görmüş veya tahrip olmuş unsurlarının eski haline getirilmesi veya aynı değerdeki unsurların yerine konulması için gerekli masrafları da karşılar. (7) GDO ve ürünlerinin neden olduğu zararların tazmin edilmesini talep hakkı, zarar görenin, zarardan veya zarar vereni öğrenmesinden itibaren iki yıl ve her halükarda zararı doğuran olayın meydana gelmesinden itibaren yirmi yıl sonra düşer. (8) Zararın sel, dolu, heyelan, deprem gibi tabii afetlerden veya zarar görenin ya da üçüncü kişinin ağır kusurundan kaynaklandığının tespit edilmesi halinde sorumluluk hükümleri uygulanmaz. Madde Gerekçesi Madde ile; GDO ve ürünlerini kapalı alanda kullananlar yanında, çevreye serbest bırakanlar veya yem, gıda, işleme ve tüketim amaçlı piyasaya sürenler ile diğer kişilerin sorumluluklarına ilişkin genel esaslar ve temel ilkeler belirlenmiştir. Ceza hükümleri – Madde 15 (1) GDO ve ürünlerini bu Kanun hükümlerine aykırı olarak ithal eden, üreten veya çevreye serbest bırakan kişi, beş yıldan on iki yıla kadar hapis ve on bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. (2) Bu Kanunda belirlenen esaslar çerçevesinde ithal edilen veya işlenen GDO’ları veya GDO ve ürünlerini, ithal izninde belirlenen amaç ve alan dışında kullanan, satışa arz eden, satan veya devreden ya da bu özelliğini bilerek ve ticari amaçla satın alan, kabul eden, nakleden veya bulunduran kişi, dört yıldan dokuz yıla kadar hapis ve yedi bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. (3) Bu Kanunda belirlenen esaslar çerçevesinde ithal edilen veya işlenen GDO’lardan elde edilen ürünleri, ithal izninde belirlenen amaç ve alan dışında kullanan, satışa arz eden, satan veya devreden ya da bu özelliğini bilerek ve ticari amaçla satın alan, kabul eden, nakleden veya bulunduran kişi, üç yıldan yedi yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. (4) Yalan beyanda bulunarak bu Kanun hükümlerine göre alınması gereken ithal veya işleme iznini alan kişi, fiili daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmadığı takdirde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu izne dayalı olarak GDO’ların, GDO ve ürünlerinin veya GDO’lardan elde edilen ürünlerin ithal edilmesi, işlenmesi, kullanılması, satışa arz edilmesi, satılması, devredilmesi, kabul edilmesi, nakledilmesi veya bulundurulması halinde, ayrıca yukarıdaki fıkralardaki hükümlere göre cezaya hükmolunur. (5) Bu maddede yer alan suçların bir tüzel kişinin faaliyeti çerçevesinde ve yararına olarak işlenmesi halinde, bu tüzel kişiye yüz bin Türk Lirasından iki yüz bin Türk Lirasına kadar idari para cezası verilir ve ayrıca tüzel kişi hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur. (6) Bu Kanunun 7 nci maddesinde düzenlenen yükümlülükleri yerine getirmeyen başvuru sahiplerine, fiilleri suç oluşturmadığı takdirde, her bir yükümlülük ihlali dolayısıyla on bin Türk Lirasından otuz bin Türk Lirasına kadar idari para cezası verilir. (7) GDO ve ürünlerini bu Kanun hükümlerine aykırı olarak kapalı alanda kullananlara, fiilleri suç oluşturmadığı takdirde, on bin Türk Lirası idari para cezası verilir. (8) 9 uncu maddenin sekizinci fıkrası hükmüne uymayanlar hakkında 2/10/1981 tarihli ve 2531 sayılı Kamu Görevlerinden Ayrılanların Yapamayacakları İşler Hakkında Kanunun 4 üncü maddesinde belirtilen cezalar uygulanır. (9) Beşinci fıkra hükmüne göre idari para cezasına karar vermeye davaya bakan mahkeme, altıncı ve yedinci fıkralar hükümlerine göre idari para cezasına karar vermeye Cumhuriyet savcısı yetkilidir. Bu Kanuna göre verilen idari para cezaları tebliğinden itibaren bir ay içerisinde ödenir. Madde Gerekçesi Madde ile; Kanuna aykırı hareket edenlere uygulanacak cezai hükümler düzenlenmiştir. Cezai yaptırımların caydırıcı özellikte olması ve ihtiyatlılık prensibinin uygulanmasına katkı sağlaması önem taşımaktadır. Bunun sağlanabilmesi için, Kanunda cezai hükümler risk oluşturma ve zarara sebep olma ayrımına gidilerek belirlenmiştir. GDO ve Ürünlerinin Ticareti: GDO’lu Gıda ve Ürünlerin İzinsiz Olarak Satışı, İthali, Üretilmesi ve İşlenmesi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2017/185 Karar No: 2019/217 Karar Tarihi: 14.03.2019 Kararı veren Yargıtay Dairesi: 19. - [Binanın Depremde Yıkılmasında Bina Sahibi, Usta, Fenni Mesul ve Müteahhidin Cezai Sorumluluğu](https://kayseriavukat.org.tr/muteahhidin-cezai-sorumlulugu/): Binanın Depremde Yıkılmasında Müteahhidin Cezai Sorumluluğu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Kasten öldürmenin ihmali davranışla işlenmesi – Madde 83 (1) Kişinin yükümlü olduğu belli bir icrai davranışı gerçekleştirmemesi dolayısıyla meydana gelen ölüm neticesinden sorumlu tutulabilmesi için, bu neticenin oluşumuna sebebiyet veren yükümlülük ihmalinin icrai davranışa eşdeğer olması gerekir. (2) İhmali ve icrai davranışın eşdeğer kabul edilebilmesi için, kişinin; a) Belli bir icrai davranışta bulunmak hususunda kanuni düzenlemelerden veya sözleşmeden kaynaklanan bir yükümlülüğünün bulunması, b) Önceden gerçekleştirdiği davranışın başkalarının hayatı ile ilgili olarak tehlikeli bir durum oluşturması, gerekir. (3) Belli bir yükümlülüğün ihmali ile ölüme neden olan kişi hakkında, temel ceza olarak, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine yirmi yıldan yirmibeş yıla kadar, müebbet hapis cezası yerine onbeş yıldan yirmi yıla kadar, diğer hallerde ise on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunabileceği gibi, cezada indirim de yapılmayabilir. Madde Gerekçesi Madde metninde kasten öldürme suçunun ihmâli davranışla işlenmesi düzenlenmiştir. İhmal, kişiye belli bir icraî davranışta bulunma yükümlülüğünün yüklendiği hâllerde, bu yükümlülüğe uygun davranılmamasıdır. Belli bir icraî davranışta bulunma yükümlülüğüne aykırı olarak bu davranışın gerçekleştirilmemesi sonucunda, bir insan ölmüş olabilir. Örneğin, bir sağlık kuruluşunda görev yapan tabip, durumu acil olan bir hastaya müdahale etmez ve sonuçta hasta ölür. İhmali davranışla sebebiyet verilen ölüm neticesinden dolayı sorumlu tutulabilmek için, neticeyi önlemek hususunda soyut bir ahlakî yükümlülüğün varlığı yeterli değildir; bu hususta hukukî bir yükümlülüğün varlığı gereklidir. Neticeyi önleme yükümlülüğü, bazı durumlarda koruma ve gözetim yükümlülüğüne dayanmaktadır. Bu yükümlülüğün kaynağı önce kanundur. Kişilere belli durumlarda belli bir yönde icraî davranışta bulunma konusunda kanunla yükümlülük yüklenmektedir. Örneğin velayet ilişkisinin gereği olarak ana ve babanın çocukları üzerinde koruma ve gözetim yükümlülüğü bulunmaktadır. (22.11.2001 tarih ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu, madde 335 vd.). Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi, başlı başına bir haksızlık ifade etmektedir. Koruma ve gözetim yükümlülüğünün iradî biçimde üstlenilmesi, neticeyi önleme yükümlülüğünün ikinci bir kaynağını oluşturmaktadır. Bir başka ifadeyle, koruma ve gözetim yükümlülüğü, bir sözleşme ilişkisinden kaynaklanabilir. Bu konudaki üçüncü grubu, öngelen tehlikeli fiilden kaynaklanan neticeyi önleme yükümlülüğü oluşturmaktadır. Örneğin, taksirle bir trafik kazasına neden olan kişi, kaza sonucunda yaralanan kişilerin bir an önce tedavi edilmelerini sağlama konusunda bir yükümlülük altına girmektedir. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi sonucunda yaralı kişinin ölmesi hâlinde, bu neticeden dolayı kazaya sebebiyet veren kişiyi de sorumlu tutmak gerekir. Kasten öldürme suçu gibi, kanunî tanımında belli bir fiilin icrasının yanı sıra bir neticeye de unsur olarak yer verilmiş olan suçlarda, söz konusu netice, ihmali bir davranışla da gerçekleştirilebilir. Bu itibarla, bir sağlık kuruluşunda görev yapan tabibin, durumu acil olan bir hastaya müdahale etmemesi sonucunda hastanın ölmesi hâlinde; ihmalî davranışla öldürme suçunun işlendiğini kabul etmek gerekir. Ancak, ihmalî davranışla öldürme suçu, kasten işlenebileceği gibi taksirle de işlenebilir. Belli bir yönde icraî davranışta bulunma yükümlülüğü altında bulunan kişi, bu yükümlülüğün gereği olan icraî davranışta bulunmaması sonucunda bir insanın ölebileceğini öngörmüş ise, olası kastla işlenmiş olan öldürme suçunun oluştuğunu kabul etmek gerekir. Buna karşılık, belli bir yönde icraî davranışta bulunma yükümlülüğü altında bulunan kişi, bu yükümlülüğe aykırı davrandığının bilincinde olduğu hâlde, bunun sonucunda bir insanın ölebileceğini objektif özen yükümlülüğüne aykırı olarak öngörmemiş ise; taksirle işlenmiş öldürme suçundan dolayı sorumlu tutulmak gerekir. Maddenin ikinci fıkrasında, kasten öldürme suçunun ihmali davranışla işlenmesi hâlinde, suçun icrai davranışla işlenmesine nazaran temel cezada indirim yapılmasına ilişkin olarak mahkemeye takdir yetkisi tanınmıştır. Taksirle öldürme – Madde 85 (1) Taksirle bir insanın ölümüne neden olan kişi, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Fiil, birden fazla insanın ölümüne ya da bir veya birden fazla kişinin ölümü ile birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına neden olmuş ise, kişi iki yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Madde Gerekçesi Madde metninde, taksirle öldürme suçu tanımlanmıştır. \”Genel Hükümler\” başlıklı Birinci Kitapta yer alan taksire ilişkin hükümler, bu suç açısından da geçerlidir. Maddenin ikinci fıkrasına göre; fiilin, birden fazla insanın ölümüne ya da bir veya birden fazla insanın ölümüyle birlikte, bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına neden olması hâli, birinci fıkraya göre daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektiren neden oluşturmaktadır. Kast – Madde 21 (1) Suçun oluşması kastın varlığına bağlıdır. Kast, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir. (2) Kişinin, suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi halinde olası kast vardır. Bu halde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda müebbet hapis cezasına, müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmi yıldan yirmibeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur; diğer suçlarda ise temel ceza üçte birden yarısına kadar indirilir. Madde Gerekçesi Kast, kişi ile işlediği suçun maddî unsurları arasındaki psikolojik bağı ifade etmektedir. Suçun kanuni tanımındaki maddî unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesi, kastın varlığı için zorunludur. Suç tanımında yer almakla birlikte, fiilin ifade ettiği haksızlık üzerinde etkili olmayan koşulların gerçekleştiğinin bilinip bilinmemesi, kastın varlığı açısından önem taşımamaktadır. Örneğin objektif cezalandırılabilme koşulunun arandığı suçlarda bu koşulun veya şahsî cezasızlık sebebinin fail tarafından bilinmesi gerekmez. Madde metninde doğrudan kasttan ayrı olarak olası kast da tanımlanmıştır. Olası kast durumunda suçun kanuni tanımında yer alan unsurlardan birinin somut olayda gerçekleşebileceği öngörülmesine rağmen, kişi fiili işlemektedir. Diğer bir deyişle, fail unsurların meydana gelmesini kabullenmektedir. Mevzuatımıza giren yeni bir kavram olan olası kastla ilgili uygulamadan bazı örnekler vermek yararlı olacaktır. Yolda seyreden bir otobüs sürücüsü, trafik lambasının kendisine kırmızı yanmasına rağmen, kavşakta durmadan geçmek ister; ancak kendilerine yeşil ışık yanan kavşaktan geçmekte olan yayalara çarpar ve bunlardan bir veya birkaçının ölümüne veya yaralanmasına neden olur. Trafik lambası kendisine kırmızı yanan sürücü, yaya geçidinden her an birilerinin geçtiğini görmüş; fakat, buna rağmen kavşakta durmamış ve yoluna devam etmiştir. Bu durumda otobüs sürücüsü, meydana gelen ölüm veya yaralama neticelerinin gerçekleşebileceğini öngörerek, bunları kabullenmiştir. Düğün evinde törene katılanların tabancaları ile odanın tavanına doğru ardı ardına ateş ettikleri sırada, bir kişinin aldığı alkolün de etkisi ile elinin seyrini kaybetmesi sonucu, yere paralel olarak yaptığı atışlardan bir tanesinden çıkan kurşun, törene katılanlardan birinin alnına isabet ederek ölümüne neden olur. Bu örnek olayda kişi yaptığı atışlardan çıkan kurşunların orada bulunan herhangi birine isabet edebileceğini öngörmüş; fakat, buna rağmen silâhıyla atışa devam etmiştir. Burada da fail silâhıyla ateş ederken ortaya çıkacak yaralama veya ölüm neticelerini kabullenmiştir. Verilen bu örneklerde kişinin olası kastla hareket ettiğinin kabulü gerekir. Suçun olası kastla işlenmesi durumunda temel cezada indirim yapılması - [Terör Örgütüne Eleman Temin Etme, Örgüte Üye Olma Suçunu mu yoksa Yardım Suçunu mu Oluşturur](https://kayseriavukat.org.tr/teror-orgutune-eleman-temin-etme/): Terör Örgütüne Eleman Temin Etme 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Suç işlemek amacıyla örgüt kurma – Madde 220 (1) Kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla örgüt kuranlar veya yönetenler, örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye elverişli olması halinde, dört yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Ancak, örgütün varlığı için üye sayısının en az üç kişi olması gerekir. (2) Suç işlemek amacıyla kurulmuş olan örgüte üye olanlar, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) Örgütün silahlı olması halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza dörtte birinden yarısına kadar artırılır. (4) Örgütün faaliyeti çerçevesinde suç işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı da cezaya hükmolunur. (5) Örgüt yöneticileri, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen bütün suçlardan dolayı ayrıca fail olarak cezalandırılır. (6) Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi, ayrıca örgüte üye olmak suçundan da cezalandırılır. Örgüte üye olmak suçundan dolayı verilecek ceza yarısına kadar indirilebilir. Bu fıkra hükmü sadece silahlı örgütler hakkında uygulanır. (7) Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişi, örgüt üyesi olarak cezalandırılır. Örgüt üyeliğinden dolayı verilecek ceza, yapılan yardımın niteliğine göre üçte birine kadar indirilebilir. (8) Örgütün cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını yapan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun basın ve yayın yolu ile işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır Madde Gerekçesi Kanunlarda suç olarak tanımlanan fiillerin işlenmesi amacıyla örgüt kurmak veya yönetmek ile, bu amaçla kurulmuş örgüte üye olmak, işlenmesi amaçlananlardan ayrı suçlar olarak tanımlanmıştır. Örgüt kurmak, işlenmesi amaçlanan suçlar açısından sadece bir araç niteliğindedir. Suç işlemek için örgüt kurmak, toplum düzenini tehlikeye sokmaktadır. Ayrıca belirtilmelidir ki, suç örgütü, amaçlanan suçları işlemede bir kolaylık sağlamaktadır. Bu nedenlerle, işlenmesi amaçlan suçlar açısından hazırlık hareketi niteliğinde olan bu fiiller, ayrı suçlar olarak tanımlanmıştır. Bu suç tanımı ile korunan hukukî değer, kamu güvenliği ve barışıdır. Kamu güvenliği ve barışının bozulması ise, bireyin güvenli, barış içinde yaşamak hakkını da zedeleyecektir. Bu nedenle söz konusu düzenlemeyle aynı zamanda bireyin, Anayasada güvence altına alınmış olan hak ve özgürlüklerine yönelik fiillere karşı da korunması amaçlanmaktadır. Maddenin birinci fıkrasında, suç işlemek amacıyla örgüt kurmak veya yönetmek suçu tanımlanmıştır. Bu bakımdan, söz konusu suç, seçimlik hareketli bir suçtur. Bu seçimlik hareketler, suç işlemek için örgüt kurmak veya yönetmektir. Örgüt, soyut bir birleşme değildir, bünyesinde hiyerarşik bir ilişki hâkimdir. Bu hiyerarşik ilişki, bazı örgüt yapılanmalarında gevşek bir nitelik taşıyabilir. Bu ilişki dolayısıyla örgüt, mensupları üzerinde hâkimiyet tesis eden bir güç kaynağı niteliğini kazanmaktadır. Örgütün varlığı için suç işlemek amacı etrafındaki fiilî birleşme yeterlidir. Örgüt, niteliği itibarıyla, devamlılık arzeder. Bu itibarla, kişilerin belli bir suçu işlemek için bir araya gelmesi hâlinde, örgüt değil, iştirak ilişkisi mevcuttur. İştirak ilişkisinden bahsedebilmek için, suç ortakları nezdinde suçun, konu veya mağdur bakımından somutlaşması gerekir. Buna karşılık, örgüt yapılanmasında, işlenmesi amaçlanan suçların konu veya mağdur itibarıyla somutlaştırılması zorunlu değildir. Madde metninde, suç işlemek amacına yönelik örgütün varlığı için asgari üye sayısı belirlenmemiştir. Suç işlemek için örgüt kurulması bir somut tehlike suçudur. Her ne kadar en az iki kişinin belli amaç etrafında suç işlemek üzere devamlı surette fiilen birleşmesi suretiyle örgüt meydana gelebilirse de; kurulan örgüt, güdülen amaç bakımından somut bir tehlike oluşturmayabilir. Bu nedenle, örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından, amaçlanan suçları işlemeye elverişli olması aranmalıdır. Bu bakımdan, örneğin sadece üç kişinin bir araya gelmesi, devletin ülke bütünlüğünü bozmaya yönelik suçları işleme açısından somut bir tehlike taşımayabilir; buna karşılık, ekonomik çıkar sağlamaya yönelik suçlar açısından elverişli olabilir. Bu suç, bir amaç suç niteliği taşımaktadır. Bu nedenle, söz konusu suç, ancak doğrudan kastla işlenebilir. Kişiler, suç işlemek amacıyla bir örgütlenme yapısı içinde bulunmalıdırlar. İşlenmesi amaçlanan suçların türü veya niteliği, sadece bu suç için öngörülmüş olan alt ve üst sınırlar arasında somut cezanın belirlenmesinde dikkate alınabilir. İkinci fıkrada, suç işlemek amacıyla kurulmuş olan örgüte üye olmak, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Örgüte üye olmak, fiilî bir katılmadır. Örgüte üye olmak için örgüt yöneticilerinin rızasının varlığına gerek yoktur. Tek taraflı iradeyle de katılmak mümkündür. Üçüncü fıkraya göre, örgütün silâhlı olması, bir ve ikinci fıkrada tanımlanan suçların daha ağır ceza ile cezalandırılmasını gerektiren nitelikli unsurunu oluşturmaktadır. Suç örgütünün silâhlı olup olmaması veya sahip olunan silâhların cins, nitelik ve miktarı, somut tehlikenin belirlenmesi veya var olan somut tehlikenin ağırlığı bakımından dikkate alınmalıdır. Dördüncü fıkraya göre, örgütün faaliyeti çerçevesinde suç işlenmesi hâlinde, ayrıca bu suçlardan dolayı da cezaya hükmolunacaktır. Bir veya ikinci fıkrada tanımlanan suçlardan dolayı cezaya hükmedilebilmesi için, ayrıca örgütün amacı çerçevesinde bir suçun işlenmesi gerekmez. Örgütün faaliyeti çerçevesinde ayrıca suç işlenmesi hâlinde, hem bir veya ikinci fıkrada tanımlanan suçtan hem de amacı oluşturan suçtan dolayı gerçek içtima kurallarına göre cezaya hükmedilmelidir. Maddenin beşinci fıkrasında, örgüt yöneticilerinin, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen bütün suçlardan dolayı ayrıca fail olarak cezalandırılması gerektiği kabul edilmiştir. Örgüt yapısı içinde, kendisine suç işlemek gibi örgütün amacına uygun bir görev verilen kişi bu görevini yerine getirmezse, hemen yerine bir diğeri rahatlıkla ikame edilebilmektedir. Bu nedenle, örgütün yöneticisi konumunda olan kişiler, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen bütün suçlardan dolayı ayrıca fail olarak sorumlu tutulmalıdırlar. Altıncı fıkraya göre, örgüte hâkim olan hiyerarşik ilişki içinde olmamakla beraber, örgüt adına suç işleyen kimsenin örgüt üyesi olarak kabul edilmesi ve bu nedenle de sorumlu tutulması gerekir. Yedinci fıkrada, örgüte hâkim olan hiyerarşik ilişki içinde olmamakla beraber, örgütün amacına bilerek ve isteyerek hizmet eden kişinin, örgüt üyesi kabul edilerek cezalandırılması öngörülmüştür. Bu nedenle, \”örgüte yardım ve yataklık\” adıyla ayrı bir suç tanımlaması yapılmamıştır. Bu kavram altında söz konusu edilen fiiller, nitelik bakımından örgüte üye olmak dolayısıyla sorumluluğu gerektirmektedir. Maddenin sekizinci fıkrasında, örgütün veya amacının propagandasının yapılması suç olarak tanımlanmıştır. Bu propagandanın basın ve yayın yolu ile işlenmesi, suçun temel şekline göre daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. Silâhlı örgüt – Madde 314 (1) Bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları işlemek amacıyla, silahlı örgüt kuran veya yöneten kişi, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Birinci fıkrada tanımlanan örgüte üye olanlara, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir. (3) Suç işlemek - [Terör Suçlarında Etkin Pişmanlık: Sanığın İkrar ve İtiraf İçeren İfadelerini Sonradan Reddetmesi](https://kayseriavukat.org.tr/teror-suclarinda-etkin-pismanlik/): Terör Suçlarında Etkin Pişmanlık 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Etkin pişmanlık – Madde 221 (1) Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçu nedeniyle soruşturmaya başlanmadan ve örgütün amacı doğrultusunda suç işlenmeden önce, örgütü dağıtan veya verdiği bilgilerle örgütün dağılmasını sağlayan kurucu veya yöneticiler hakkında cezaya hükmolunmaz. (2) Örgüt üyesinin, örgütün faaliyeti çerçevesinde herhangi bir suçun işlenişine iştirak etmeksizin, gönüllü olarak örgütten ayrıldığını ilgili makamlara bildirmesi halinde, hakkında cezaya hükmolunmaz. (3) Örgütün faaliyeti çerçevesinde herhangi bir suçun işlenişine iştirak etmeden yakalanan örgüt üyesinin, pişmanlık duyarak örgütün dağılmasını veya mensuplarının yakalanmasını sağlamaya elverişli bilgi vermesi halinde, hakkında cezaya hükmolunmaz. (4) Suç işlemek amacıyla örgüt kuran, yöneten veya örgüte üye olan ya da üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen veya örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişinin, gönüllü olarak teslim olup, örgütün yapısı ve faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlarla ilgili bilgi vermesi halinde, hakkında örgüt kurmak, yönetmek veya örgüte üye olmak suçundan dolayı cezaya hükmolunmaz. Kişinin bu bilgileri yakalandıktan sonra vermesi halinde, hakkında bu suçtan dolayı verilecek cezada üçte birden dörtte üçe kadar indirim yapılır. (5) Etkin pişmanlıktan yararlanan kişiler hakkında bir yıl süreyle denetimli serbestlik tedbirine hükmolunur. Denetimli serbestlik tedbirinin süresi üç yıla kadar uzatılabilir. (6) Kişi hakkında, bu maddedeki etkin pişmanlık hükümleri birden fazla uygulanmaz. Madde Gerekçesi Madde metninde, suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, yönetmek veya bu amaçla kurulmuş örgüte üye olmak suçları ile ilgili olarak etkin pişmanlık hâli düzenlenmiştir. Birinci fıkrada, örgüt kurucu veya yöneticileri ile ilgili etkin pişmanlık hükmüne yer verilmiştir. Buna göre; suç işlemek amacıyla örgüt kurmak veya yönetmek dolayısıyla haklarında soruşturmaya başlanmadan ve örgütün amacı doğrultusunda suç işlenmeden önce, örgütü dağıtan veya verdiği bilgilerle örgütün dağılmasını sağlayan kişiler hakkında cezaya hükmolunmaz. İkinci fıkrada, suç işlemek amacıyla kurulmuş örgüte üye olan kişilerle ilgili etkin pişmanlık hükmüne yer verilmiştir. Örgüt üyesinin, etkin pişmanlık hükmünden yararlanabilmesi için, örgütün faaliyeti çerçevesinde herhangi bir suçun işlenişine iştirak etmemiş olması ve ayrıca, gönüllü olarak örgütten ayrıldığını ilgili makamlara bildirmesi gerekir. Bu koşulların gerçekleşmesi hâlinde, hakkında cezaya hükmolunmayacaktır. Bu koşullar gerçekleştikten sonra, kişi hakkında örgüt üyesi olmaktan dolayı soruşturma başlatılmış olmasının veya örgütün faaliyeti çerçevesinde başkaları tarafından suç işlenmiş olmasının, etkin pişmanlıktan yararlanma açısından bir önemi bulunmamaktadır. Üçüncü fıkrada ise, yakalanan örgüt üyesi ile ilgili etkin pişmanlık hükmüne yer verilmiştir. Yakalanmış olmasına rağmen, bu fıkrada belirlenen şartların gerçekleşmesi hâlinde örgüt üyesi cezalandırılmayacaktır. Bu şartlardan birisi, örgütün faaliyeti çerçevesinde herhangi bir suçun işlenişine iştirak etmemiş olmak; diğeri ise, örgütün dağılmasını veya mensuplarının yakalanmasını sağlamaya elverişli bilgi vermiş olmaktır. Verilen bilginin, örgütün dağılmasını veya mensuplarının yakalanmasını sağlamaya elverişli olup olmadığını takdir yetkisi mahkemeye aittir. Kişi, suç işlemek için kurulmuş olan örgütün kurucusu, yöneticisi veya üyesi olmakla birlikte, örgütün ulaştığı yapılanma itibarıyla dağılmasını sağlama imkânından yoksun olabilir. Bu durumda bile, söz konusu sıfatları taşıyan kişilerin belli şartlarda etkin pişmanlıktan yararlanması sağlanabilmelidir. Bu düşüncelerle maddenin dördüncü fıkrası düzenlenmiştir. Buna göre, suç işlemek amacıyla örgüt kuran, yöneten veya örgüte üye olan kişinin, gönüllü olarak teslim olup, örgütün yapısı ve faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlarla ilgili bilgi vermesi hâlinde, hakkında örgüt kurmak, yönetmek veya örgüte üye olmak suçundan dolayı cezaya hükmolunmayacaktır. Kurucu, yönetici veya üyenin, örgütün yapısı ve faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlarla ilgili bilgileri yakalandıktan sonra vermesi hâlinde, örgüt kurmak, yönetmek veya örgüte üye olmak suçundan dolayı hakkında verilecek cezada belli oranda indirim yapılması kabul edilmiştir. Etkin pişmanlıktan yararlanarak serbest bırakılan kişiler açısından güvenlik ve topluma uyum sorunu yaşandığı bilinmektedir. Bu nedenle, etkin pişmanlıktan yararlanan kişiler hakkında bir yıl süreyle denetimli serbestlik tedbirine hükmedilmelidir. Bu bir yıllık süre, kişinin serbest bırakıldığı andan itibaren işlemeye başlar. Denetimli serbestlik tedbirinin uygulanması açısından, etkin pişmanlık nedeniyle kişi hakkında cezaya hükmolunmaması ile indirilmiş cezaya hükmolunması arasında bir fark gözetilmemiştir. Uygulanmasına başlanan denetimli serbestlik tedbirinin süresi hâkim kararıyla uzatılabilecektir. Ancak süre üç yıldan fazla olamaz. Silâhlı örgüt – Madde 314 (1) Bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları işlemek amacıyla, silahlı örgüt kuran veya yöneten kişi, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Birinci fıkrada tanımlanan örgüte üye olanlara, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir. (3) Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuna ilişkin diğer hükümler, bu suç açısından aynen uygulanır. Madde Gerekçesi Maddenin birinci fıkrasında, bu fıkra kapsamına giren suçları işlemek amacıyla silâhlı örgüt kurmak veya yönetmek, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. İkinci fıkrada ise, bu nitelikleri taşıyan örgüte üye olmak, ayrı bir suç olarak yaptırım altına alınmıştır. Maddede geçen temel kavram örgüttür. Dikkat edilmelidir ki, genel olarak suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, yönetmek veya bu örgüte üye olmak, kanunda yaptırım altına alınmış olmasına rağmen; bu maddede, işlenmesi amaçlanan suçlar bakımından bir sınırlama getirilmiştir. Keza, her iki suç arasında örgütün niteliği bakımından da farklılık bulunmaktadır. Bu madde kapsamına giren örgütün silâhlı olması gerekmektedir. Başka bir deyişle, silâh, bu suçun bir unsurunu oluşturmaktadır. Ancak, örgütün bütün mensuplarının silâhlı olmaları zorunlu değildir; hedeflenen suçların işlenmesini sağlayabilecek derecede olmak üzere bazı üyelerin silâhlı olmaları, suçun oluşması için yeterlidir. Her hâlde silâh sayısının suçun oluşması bakımından yeterli olup olmadığının takdiri de hâkime aittir. Maddenin üçüncü fıkrasında, suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuna ilişkin diğer hükümlerin, bu suç açısından da aynen uygulanacağı kabul edilmiştir. Bu suça ilişkin diğer hususlar hakkında, suç işlemek amacıyla örgüt kurmak suçuna ilişkin madde gerekçesi ile bu suçla bağlantılı etkin pişmanlık hükmünün gerekçesine bakılmalıdır.  3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu Terör suçları – Madde 3 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 302, 307, 309, 311, 312, 313, 314, 315 ve 320 nci maddeleri ile 310 uncu maddesinin birinci fıkrasında yazılı suçlar, terör suçlarıdır. Madde Gerekçesi Maddede belirtilen suçlar mutlaka terör suçu sayıldığından, bu suçları işleyen kişi veya kişiler, bir örgüte mensup olup olmadıklarına bakılmaksızın, terör suçlusu kabul edilecekler ve haklarında bu Kanun hükümleri uygulanacaktır. Cezaların artırılması – Madde 5 3 ve 4 üncü maddelerde yazılı suçları işleyenler hakkında ilgili kanunlara göre tayin edilecek hapis cezaları veya adlî para cezaları yarı oranında artırılarak hükmolunur. Bu suretle tayin olunacak cezalarda, gerek o fiil için, gerek her nevi ceza için muayyen olan cezanın yukarı sınırı aşılabilir. Ancak, müebbet hapis cezası yerine, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur. Suçun, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmiş olması dolayısıyla ilgili maddesinde cezasının artırılması öngörülmüşse; sadece bu madde hükmüne göre - [Haksız Tutuklama Nedeniyle Tazminat Davasında Zarara ilişkin Belge İbraz Edilmesi Gerekir mi](https://kayseriavukat.org.tr/haksiz-tutuklama-nedeniyle-tazminat/): Haksız Tutuklama Nedeniyle Tazminat Davası Türkiye Cumhuriyeti Anayasası Kişi hürriyeti ve güvenliği – Madde 19  Herkes, kişi hürriyeti ve güvenliğine sahiptir. Şekil ve şartları kanunda gösterilen: Mahkemelerce verilmiş hürriyeti kısıtlayıcı cezaların ve güvenlik tedbirlerinin yerine getirilmesi; bir mahkeme kararının veya kanunda öngörülen bir yükümlülüğün gereği olarak ilgilinin yakalanması veya tutuklanması; bir küçüğün gözetim altında ıslahı veya yetkili merci önüne çıkarılması için verilen bir kararın yerine getirilmesi; toplum için tehlike teşkil eden bir akıl hastası, uyuşturucu madde veya alkol tutkunu, bir serseri veya hastalık yayabilecek bir kişinin bir müessesede tedavi, eğitim veya ıslahı için kanunda belirtilen esaslara uygun olarak alınan tedbirin yerine getirilmesi; usulüne aykırı şekilde ülkeye girmek isteyen veya giren, ya da hakkında sınır dışı etme yahut geri verme kararı verilen bir kişinin yakalanması veya tutuklanması; halleri dışında kimse hürriyetinden yoksun bırakılamaz. Suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişiler, ancak kaçmalarını, delillerin yokedilmesini veya değiştirilmesini önlemek maksadıyla veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan ve kanunda gösterilen diğer hallerde hakim kararıyla tutuklanabilir. Hakim kararı olmadan yakalama, ancak suçüstü halinde veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde yapılabilir; bunun şartlarını kanun gösterir. Yakalanan veya tutuklanan kişilere, yakalama veya tutuklama sebepleri ve haklarındaki iddialar herhalde yazılı ve bunun hemen mümkün olmaması halinde sözlü olarak derhal, toplu suçlarda en geç hakim huzuruna çıkarılıncaya kadar bildirilir. Yakalanan veya tutuklanan kişi, tutulma yerine en yakın mahkemeye gönderilmesi için gerekli süre hariç en geç kırksekiz saat ve toplu olarak işlenen suçlarda en çok dört gün içinde hâkim önüne çıkarılır. Kimse, bu süreler geçtikten sonra hakim kararı olmaksızın hürriyetinden yoksun bırakılamaz. Bu süreler olağanüstü hal ve savaş hallerinde uzatılabilir. Kişinin yakalandığı veya tutuklandığı, yakınlarına derhal bildirilir. Tutuklanan kişilerin, makul süre içinde yargılanmayı ve soruşturma veya kovuşturma sırasında serbest bırakılmayı isteme hakları vardır. Serbest bırakılma ilgilinin yargılama süresince duruşmada hazır bulunmasını veya hükmün yerine getirilmesini sağlamak için bir güvenceye bağlanabilir. Her ne sebeple olursa olsun, hürriyeti kısıtlanan kişi, kısa sürede durumu hakkında karar verilmesini ve bu kısıtlamanın kanuna aykırılığı halinde hemen serbest bırakılmasını sağlamak amacıyla yetkili bir yargı merciine başvurma hakkına sahiptir. Bu esaslar dışında bir işleme tâbi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre, Devletçe ödenir. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu Tazminat istemi – Madde 141 (1) Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında; a) Kanunlarda belirtilen koşullar dışında yakalanan, tutuklanan veya tutukluluğunun devamına karar verilen, b) Kanunî gözaltı süresi içinde hâkim önüne çıkarılmayan, c) Kanunî hakları hatırlatılmadan veya hatırlatılan haklarından yararlandırılma isteği yerine getirilmeden tutuklanan, d) Kanuna uygun olarak tutuklandığı hâlde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen, e) Kanuna uygun olarak yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilen, f) Mahkûm olup da gözaltı ve tutuklulukta geçirdiği süreleri, hükümlülük sürelerinden fazla olan veya işlediği suç için kanunda öngörülen cezanın sadece para cezası olması nedeniyle zorunlu olarak bu cezayla cezalandırılan, g) Yakalama veya tutuklama nedenleri ve haklarındaki suçlamalar kendilerine, yazıyla veya bunun hemen olanaklı bulunmadığı hâllerde sözle açıklanmayan, h) Yakalanmaları veya tutuklanmaları yakınlarına bildirilmeyen, i) Hakkındaki arama kararı ölçüsüz bir şekilde gerçekleştirilen, j) Eşyasına veya diğer malvarlığı değerlerine, koşulları oluşmadığı halde elkonulan veya korunması için gerekli tedbirler alınmayan ya da eşyası veya diğer malvarlığı değerleri amaç dışı kullanılan veya zamanında geri verilmeyen, k) Yakalama veya tutuklama işlemine karşı Kanunda öngörülen başvuru imkânlarından yararlandırılmayan, Kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler. (2) Birinci fıkranın (e) ve (f) bentlerinde belirtilen kararları veren merciler, ilgiliye tazminat hakları bulunduğunu bildirirler ve bu husus verilen karara geçirilir. (3) Birinci fıkrada yazan hâller dışında, suç soruşturması veya kovuşturması sırasında kişisel kusur, haksız fiil veya diğer sorumluluk hâlleri de dâhil olmak üzere hâkimler ve Cumhuriyet savcılarının verdikleri kararlar veya yaptıkları işlemler nedeniyle tazminat davaları ancak Devlet aleyhine açılabilir. (4) Devlet, ödediği tazminattan dolayı görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle görevini kötüye kullanan hâkimler ve Cumhuriyet savcılarına bir yıl içinde rücu eder. Tazminat isteminin koşulları – Madde 142 (1) Karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her hâlde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat isteminde bulunulabilir. (2) İstem, zarara uğrayanın oturduğu yer ağır ceza mahkemesinde ve eğer o yer ağır ceza mahkemesi tazminat konusu işlemle ilişkili ise ve aynı yerde başka bir ağır ceza dairesi yoksa, en yakın yer ağır ceza mahkemesinde karara bağlanır. (3) Tazminat isteminde bulunan kişinin dilekçesine, açık kimlik ve adresini, zarara uğradığı işlemin ve zararın nitelik ve niceliğini kaydetmesi ve bunların belgelerini eklemesi gereklidir. (4) Dilekçesindeki bilgi ve belgelerin yetersizliği durumunda mahkeme, eksikliğin bir ay içinde giderilmesini, aksi hâlde istemin reddedileceğini ilgiliye duyurur. Süresinde eksiği tamamlanmayan dilekçe, mahkemece, itiraz yolu açık olmak üzere reddolunur. (5) Mahkeme, dosyayı inceledikten sonra yeterliliğini belirlediği dilekçe ve eki belgelerin bir örneğini Devlet Hazinesinin kendi yargı çevresindeki temsilcisine tebliğ ederek, varsa beyan ve itirazlarını onbeş gün içinde yazılı olarak bildirmesini ister. (6) İstemin ve ispat belgelerinin değerlendirilmesinde ve tazminat hukukunun genel prensiplerine göre verilecek tazminat miktarının saptanmasında mahkeme gerekli gördüğü her türlü araştırmayı yapmaya veya hâkimlerinden birine yaptırmaya yetkilidir. (7) Mahkeme, kararını duruşmalı olarak verir. İstemde bulunan ile Hazine temsilcisi, açıklamalı çağrı kâğıdı tebliğine rağmen gelmezlerse, yokluklarında karar verilebilir. (8) Karara karşı, istemde bulunan, Cumhuriyet savcısı veya Hazine temsilcisi, istinaf yoluna başvurabilir; inceleme öncelikle ve ivedilikle yapılır. (9) Tazminat davaları nedeniyle Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi gereğince hesaplanan nisbî avukatlık ücreti ödenir. Ancak, ödenecek miktar Tarifede sulh ceza hâkimliklerinde takip edilen işler için belirlenen maktu ücretten az, ağır ceza mahkemelerinde takip edilen davalar için belirlenen maktu ücretten fazla olamaz. (10) Tazminata ilişkin mahkeme kararları, kesinleşmeden ve idari başvuru süreci tamamlanmadan icra takibine konulamaz. Kesinleşen mahkeme kararında hükmedilen tazminat ile vekâlet ücreti, davacı veya vekilinin davalı idareye yazılı şekilde bildireceği banka hesap numarasına, bu bildirimin yapıldığı tarihten itibaren otuz gün içinde ödenir. Bu süre içinde ödeme yapılmaması halinde, karar genel hükümler dairesinde infaz ve icra olunur. Tazminatın geri alınması – Madde 143 (1) Kovuşturmaya yer olmadığına ilişkin kararı sonradan kaldırılarak, hakkında kamu davası açılan ve mahkûm edilenlerle, yargılamanın aleyhte yenilenmesiyle beraat kararı kaldırılıp mahkûm edilenlere ödenmiş tazminatların mahkûmiyet süresine ilişkin kısmı, Cumhuriyet savcısının yazılı istemi ile aynı mahkemeden alınacak kararla kamu alacaklarının tahsiline ilişkin mevzuat hükümleri uygulanarak geri alınır. Bu karara itiraz edilebilir. (2) - [Uyuşturucu Madde Ticareti Suçunda Etkin Pişmanlık Hükmünün Uygulanma Koşulları Nelerdir](https://kayseriavukat.org.tr/uyusturucu-madde-ticareti-sucu-pismanlik/): Uyuşturucu Madde Ticareti Suçunda Etkin Pişmanlık 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti – Madde 188 (1) Uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak imal, ithal veya ihraç eden kişi, yirmi yıldan otuz yıla kadar hapis ve ikibin günden yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (2) Uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı fiilinin diğer ülke açısından ithal olarak nitelendirilmesi dolayısıyla bu ülkede yapılan yargılama sonucunda hükmolunan cezanın infaz edilen kısmı, Türkiye\’de uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı dolayısıyla yapılacak yargılama sonucunda hükmolunan cezadan mahsup edilir. (3) Uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satan, satışa arz eden, başkalarına veren, sevk eden, nakleden, depolayan, satın alan, kabul eden, bulunduran kişi, on yıldan az olmamak üzere hapis ve bin günden yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. Ancak, uyuşturucu veya uyarıcı madde verilen veya satılan kişinin çocuk olması hâlinde, veren veya satan kişiye verilecek hapis cezası on beş yıldan az olamaz. (4) a) Yukarıdaki fıkralarda belirtilen uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin eroin, kokain, morfin, sentetik kannabinoid ve türevleri veya bazmorfin olması, b) Üçüncü fıkradaki fiillerin; okul, yurt, hastane, kışla veya ibadethane gibi tedavi, eğitim, askerî ve sosyal amaçla toplu bulunulan bina ve tesisler ile bunların varsa çevre duvarı, tel örgü veya benzeri engel veya işaretlerle belirlenen sınırlarına iki yüz metreden yakın mesafe içindeki umumi veya umuma açık yerlerde işlenmesi, hâlinde verilecek ceza yarı oranında artırılır. (5) Yukarıdaki fıkralarda gösterilen suçların, üç veya daha fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi hâlinde verilecek ceza yarı oranında, suç işlemek için teşkil edilmiş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, verilecek ceza bir kat artırılır. (6) Üretimi resmi makamların iznine veya satışı yetkili tabip tarafından düzenlenen reçeteye bağlı olan ve uyuşturucu veya uyarıcı madde etkisi doğuran her türlü madde açısından da yukarıdaki fıkralar hükümleri uygulanır. Ancak, verilecek ceza yarısına kadar indirilebilir. (7) Uyuşturucu veya uyarıcı etki doğurmamakla birlikte, uyuşturucu veya uyarıcı madde üretiminde kullanılan ve ithal veya imali resmi makamların iznine bağlı olan maddeyi ülkeye ithal eden, imal eden, satan, satın alan, sevk eden, nakleden, depolayan veya ihraç eden kişi, sekiz  yıldan az olmamak üzere hapis ve bin günden yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (8) Bu maddede tanımlanan suçların tabip, diş tabibi, eczacı, kimyager, veteriner, sağlık memuru, laborant, ebe, hemşire, diş teknisyeni, hastabakıcı, sağlık hizmeti veren, kimyacılıkla veya ecza ticareti ile iştigal eden kişi tarafından işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır. Madde Gerekçesi Bu maddede, uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin imal ve ticareti suçuna ilişkin hükümler düzenlenmiştir. Burada uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin nelerden ibaret bulunduğu tanımlanmadığı gibi, bunların teker teker gösterilmesi yoluna da gidilmemiştir. Bunun nedeni, uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin ve aynı etkiyi yapan ilâç ve sentetiklerin kötüye kullanılmalarının yaptırım altına alınarak güçlü bir sosyal savunmanın sağlanmasıdır. Böylece, psikotrop madde olarak, uyuşturucu veya uyarıcı etkisi yapan ve kişilerde bağımlılık meydana getiren bütün maddelerin, bu suçun konusunu oluşturacağı kabul edilmiştir. Maddenin birinci fıkrasında, uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak imal, ithal veya ihraç edilmesi, suç olarak tanımlanmıştır. Bu suç, bir kazanç elde etmek için işlenmektedir. Ancak, çoğu zaman bu suçun işlenmesi suretiyle ne kadar kazanç elde edildiği belirlenemediği gibi, elde edilen kazancın müsaderesi de mümkün olamamaktadır. Bu nedenle, söz konusu suçun işlenmesi dolayısıyla, hapis cezasının yanı sıra, adlî para cezasına da hükmedilmesi uygun görülmüştür. İkinci fıkrada, uyuşturucu veya uyarıcı madde suçlarıyla ilgili olarak bir milletlerarası ceza hukuku kuralına yer verilmiştir. Buna göre, uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı fiilinin diğer ülke açısından ithal olarak nitelendirilmesi dolayısıyla bu ülkede yapılan yargılama sonucunda hükmolunan cezanın infaz edilen kısmı, Türkiye\’de uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı dolayısıyla yapılacak yargılama sonucunda hükmolunan cezadan mahsup edilecektir. Türkiye\’den yapılan uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı, karşı ülke açısından ithal oluşturmaktadır. Bu ülkede uyuşturucu veya uyarıcı madde ithali nedeniyle yargılama yapılması veya bir cezaya mahkûm olunması, Türkiye\’de uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı dolayısıyla yargılama yapılmasına engel teşkil etmemektedir. Böylece, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal veya ticareti suçlarıyla ilgili olarak non bis in idem kuralına milletlerarası sahada geçerlilik tanınmamıştır. Ancak, Türkiye\’den yapılan uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı karşı ülke açısından ithal oluşturduğu için, bu ülkede yapılan yargılama sonucunda mahkûm olunan hapis cezasının kurumda infaz edilen kısmının, Türkiye\’de uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı dolayısıyla yapılan yargılama sonucunda mahkûm olunan hapis cezasından mahsup edilmesi gerekmektedir. Üçüncü fıkrada, uyuşturucu veya uyarıcı madde ticaretine ilişkin çeşitli fiiller, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Buna göre; uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satışı, satışa arzı, başkalarına verilmesi, nakli, depolanması ya da kazanç amacıyla satın alınması, kabul edilmesi veya bulundurulması, bir ve ikinci fıkralara göre ayrı bir suç oluşturmaktadır. Bu suç dolayısıyla da, bir ve ikinci fıkralarda tanımlanan suçlarda olduğu gibi, hapis cezasının yanı sıra adlî para cezası öngörülmüştür. Maddenin dördüncü fıkrasına göre, uyuşturucu maddenin eroin, kokain, morfin veya bazmorfin olması, bir ve üçüncü fıkralarda tanımlanan suçların konu bakımından nitelikli unsurunu oluşturmaktadır ve bu fıkralara göre verilecek cezaların artırılmasını gerektirmektedir. Beşinci fıkraya göre, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal veya ticareti suçlarının suç işlemek için teşkil edilmiş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek cezaların artırılması gerekmektedir. Dikkat edilmelidir ki, bu durumda, suç işlemek amacına yönelik örgüt teşkil etmekten, kurulmuş örgütü yönetmekten, bu örgüte üye olmaktan dolayı ayrıca cezaya hükmedilmelidir. Maddenin altıncı fıkrasında, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçlarına ilişkin olarak yukarıdaki fıkralarda yer alan bütün hükümlerin, üretimi resmî makamların iznine veya satışı yetkili tabip tarafından düzenlenen reçeteye bağlı olan ve uyuşturucu veya uyarıcı madde etkisi doğuran her türlü madde açısından da uygulanacağı kabul edilmiştir. Yedinci fıkraya göre, uyuşturucu veya uyarıcı etki doğurmamakla birlikte, uyuşturucu veya uyarıcı madde üretiminde kullanılan ve ithal veya imali resmî makamların iznine bağlı olan maddenin ülkeye sokulması, imal edilmesi, satılması, satın alınması, nakledilmesi, depolanması veya ihraç edilmesi, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Dikkat edilmelidir ki, bu suçun konusu, uyuşturucu veya uyarıcı madde üretiminde kullanılan maddelerdir ve bunlar uyuşturucu veya uyarıcı etki doğurmazlar; ancak bu maddelerin ithal ve imalinin resmî makamların iznine bağlı olması gerekir. Söz konusu suç, seçimlik hareketli bir suçtur ve bu seçimlik hareketlerden birinin gerçekleşmesiyle suç oluşacaktır. Ancak bunlardan birkaçının bir olayda gerçekleşmesi hâlinde - [Kullanmak için Uyuşturucu Madde Bulundurma Suçunda Etkin Pişmanlık Hükümleri Uygulanabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/uyusturucu-madde-bulundurma-sucu-pismanlik/): Kullanmak için Uyuşturucu Madde Bulundurma Suçunda Etkin Pişmanlık 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti – Madde 188 (1) Uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak imal, ithal veya ihraç eden kişi, yirmi yıldan otuz yıla kadar hapis ve ikibin günden yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (2) Uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı fiilinin diğer ülke açısından ithal olarak nitelendirilmesi dolayısıyla bu ülkede yapılan yargılama sonucunda hükmolunan cezanın infaz edilen kısmı, Türkiye\’de uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı dolayısıyla yapılacak yargılama sonucunda hükmolunan cezadan mahsup edilir. (3) Uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satan, satışa arz eden, başkalarına veren, sevk eden, nakleden, depolayan, satın alan, kabul eden, bulunduran kişi, on yıldan az olmamak üzere hapis ve bin günden yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. Ancak, uyuşturucu veya uyarıcı madde verilen veya satılan kişinin çocuk olması hâlinde, veren veya satan kişiye verilecek hapis cezası on beş yıldan az olamaz. (4) a) Yukarıdaki fıkralarda belirtilen uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin eroin, kokain, morfin, sentetik kannabinoid ve türevleri veya bazmorfin olması, b) Üçüncü fıkradaki fiillerin; okul, yurt, hastane, kışla veya ibadethane gibi tedavi, eğitim, askerî ve sosyal amaçla toplu bulunulan bina ve tesisler ile bunların varsa çevre duvarı, tel örgü veya benzeri engel veya işaretlerle belirlenen sınırlarına iki yüz metreden yakın mesafe içindeki umumi veya umuma açık yerlerde işlenmesi, hâlinde verilecek ceza yarı oranında artırılır. (5) Yukarıdaki fıkralarda gösterilen suçların, üç veya daha fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi hâlinde verilecek ceza yarı oranında, suç işlemek için teşkil edilmiş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, verilecek ceza bir kat artırılır. (6) Üretimi resmi makamların iznine veya satışı yetkili tabip tarafından düzenlenen reçeteye bağlı olan ve uyuşturucu veya uyarıcı madde etkisi doğuran her türlü madde açısından da yukarıdaki fıkralar hükümleri uygulanır. Ancak, verilecek ceza yarısına kadar indirilebilir. (7) Uyuşturucu veya uyarıcı etki doğurmamakla birlikte, uyuşturucu veya uyarıcı madde üretiminde kullanılan ve ithal veya imali resmi makamların iznine bağlı olan maddeyi ülkeye ithal eden, imal eden, satan, satın alan, sevk eden, nakleden, depolayan veya ihraç eden kişi, sekiz  yıldan az olmamak üzere hapis ve bin günden yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (8) Bu maddede tanımlanan suçların tabip, diş tabibi, eczacı, kimyager, veteriner, sağlık memuru, laborant, ebe, hemşire, diş teknisyeni, hastabakıcı, sağlık hizmeti veren, kimyacılıkla veya ecza ticareti ile iştigal eden kişi tarafından işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır. Madde Gerekçesi Bu maddede, uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin imal ve ticareti suçuna ilişkin hükümler düzenlenmiştir. Burada uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin nelerden ibaret bulunduğu tanımlanmadığı gibi, bunların teker teker gösterilmesi yoluna da gidilmemiştir. Bunun nedeni, uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin ve aynı etkiyi yapan ilâç ve sentetiklerin kötüye kullanılmalarının yaptırım altına alınarak güçlü bir sosyal savunmanın sağlanmasıdır. Böylece, psikotrop madde olarak, uyuşturucu veya uyarıcı etkisi yapan ve kişilerde bağımlılık meydana getiren bütün maddelerin, bu suçun konusunu oluşturacağı kabul edilmiştir. Maddenin birinci fıkrasında, uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak imal, ithal veya ihraç edilmesi, suç olarak tanımlanmıştır. Bu suç, bir kazanç elde etmek için işlenmektedir. Ancak, çoğu zaman bu suçun işlenmesi suretiyle ne kadar kazanç elde edildiği belirlenemediği gibi, elde edilen kazancın müsaderesi de mümkün olamamaktadır. Bu nedenle, söz konusu suçun işlenmesi dolayısıyla, hapis cezasının yanı sıra, adlî para cezasına da hükmedilmesi uygun görülmüştür. İkinci fıkrada, uyuşturucu veya uyarıcı madde suçlarıyla ilgili olarak bir milletlerarası ceza hukuku kuralına yer verilmiştir. Buna göre, uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı fiilinin diğer ülke açısından ithal olarak nitelendirilmesi dolayısıyla bu ülkede yapılan yargılama sonucunda hükmolunan cezanın infaz edilen kısmı, Türkiye\’de uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı dolayısıyla yapılacak yargılama sonucunda hükmolunan cezadan mahsup edilecektir. Türkiye\’den yapılan uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı, karşı ülke açısından ithal oluşturmaktadır. Bu ülkede uyuşturucu veya uyarıcı madde ithali nedeniyle yargılama yapılması veya bir cezaya mahkûm olunması, Türkiye\’de uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı dolayısıyla yargılama yapılmasına engel teşkil etmemektedir. Böylece, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal veya ticareti suçlarıyla ilgili olarak non bis in idem kuralına milletlerarası sahada geçerlilik tanınmamıştır. Ancak, Türkiye\’den yapılan uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı karşı ülke açısından ithal oluşturduğu için, bu ülkede yapılan yargılama sonucunda mahkûm olunan hapis cezasının kurumda infaz edilen kısmının, Türkiye\’de uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı dolayısıyla yapılan yargılama sonucunda mahkûm olunan hapis cezasından mahsup edilmesi gerekmektedir. Üçüncü fıkrada, uyuşturucu veya uyarıcı madde ticaretine ilişkin çeşitli fiiller, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Buna göre; uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satışı, satışa arzı, başkalarına verilmesi, nakli, depolanması ya da kazanç amacıyla satın alınması, kabul edilmesi veya bulundurulması, bir ve ikinci fıkralara göre ayrı bir suç oluşturmaktadır. Bu suç dolayısıyla da, bir ve ikinci fıkralarda tanımlanan suçlarda olduğu gibi, hapis cezasının yanı sıra adlî para cezası öngörülmüştür. Maddenin dördüncü fıkrasına göre, uyuşturucu maddenin eroin, kokain, morfin veya bazmorfin olması, bir ve üçüncü fıkralarda tanımlanan suçların konu bakımından nitelikli unsurunu oluşturmaktadır ve bu fıkralara göre verilecek cezaların artırılmasını gerektirmektedir. Beşinci fıkraya göre, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal veya ticareti suçlarının suç işlemek için teşkil edilmiş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek cezaların artırılması gerekmektedir. Dikkat edilmelidir ki, bu durumda, suç işlemek amacına yönelik örgüt teşkil etmekten, kurulmuş örgütü yönetmekten, bu örgüte üye olmaktan dolayı ayrıca cezaya hükmedilmelidir. Maddenin altıncı fıkrasında, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçlarına ilişkin olarak yukarıdaki fıkralarda yer alan bütün hükümlerin, üretimi resmî makamların iznine veya satışı yetkili tabip tarafından düzenlenen reçeteye bağlı olan ve uyuşturucu veya uyarıcı madde etkisi doğuran her türlü madde açısından da uygulanacağı kabul edilmiştir. Yedinci fıkraya göre, uyuşturucu veya uyarıcı etki doğurmamakla birlikte, uyuşturucu veya uyarıcı madde üretiminde kullanılan ve ithal veya imali resmî makamların iznine bağlı olan maddenin ülkeye sokulması, imal edilmesi, satılması, satın alınması, nakledilmesi, depolanması veya ihraç edilmesi, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Dikkat edilmelidir ki, bu suçun konusu, uyuşturucu veya uyarıcı madde üretiminde kullanılan maddelerdir ve bunlar uyuşturucu veya uyarıcı etki doğurmazlar; ancak bu maddelerin ithal ve imalinin resmî makamların iznine bağlı olması gerekir. Söz konusu suç, seçimlik hareketli bir suçtur ve bu seçimlik hareketlerden birinin gerçekleşmesiyle suç oluşacaktır. Ancak bunlardan birkaçının bir olayda - [Olası Kastla Öldürme Suçu: Sahte İçki Üretimi ve Satışı Sonucu Bir Kişinin Ölümüne Neden Olma](https://kayseriavukat.org.tr/sahte-icki-uretimi-olasi-kastla-oldurme/): Sahte İçki Üretimi ve Satışı Sonucu Bir Kişinin Ölümüne Neden Olma 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Kasten öldürme – Madde 81 (1) Bir insanı kasten öldüren kişi, müebbet hapis cezası ile cezalandırılır. Madde Gerekçesi Maddede kasten öldürme suçunun temel şekli tanımlanmıştır. Maddede yapılan düzenlemeyle, 765 sayılı Türk Ceza Kanunundan farklı olarak, suçun temel şekli açısından müebbet hapis cezası öngörülmüştür. Bu düzenlemeyle, kişinin hayat hakkına verilen önem vurgulanmıştır. Taksirle öldürme – Madde 85 (1) Taksirle bir insanın ölümüne neden olan kişi, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Fiil, birden fazla insanın ölümüne ya da bir veya birden fazla kişinin ölümü ile birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına neden olmuş ise, kişi iki yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Madde Gerekçesi Madde metninde, taksirle öldürme suçu tanımlanmıştır. \”Genel Hükümler\” başlıklı Birinci Kitapta yer alan taksire ilişkin hükümler, bu suç açısından da geçerlidir. Maddenin ikinci fıkrasına göre; fiilin, birden fazla insanın ölümüne ya da bir veya birden fazla insanın ölümüyle birlikte, bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına neden olması hâli, birinci fıkraya göre daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektiren neden oluşturmaktadır. Kast – Madde 21 (1) Suçun oluşması kastın varlığına bağlıdır. Kast, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir. (2) Kişinin, suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi halinde olası kast vardır. Bu halde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda müebbet hapis cezasına, müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmi yıldan yirmibeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur; diğer suçlarda ise temel ceza üçte birden yarısına kadar indirilir. Madde Gerekçesi Kast, kişi ile işlediği suçun maddî unsurları arasındaki psikolojik bağı ifade etmektedir. Suçun kanuni tanımındaki maddî unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesi, kastın varlığı için zorunludur. Suç tanımında yer almakla birlikte, fiilin ifade ettiği haksızlık üzerinde etkili olmayan koşulların gerçekleştiğinin bilinip bilinmemesi, kastın varlığı açısından önem taşımamaktadır. Örneğin objektif cezalandırılabilme koşulunun arandığı suçlarda bu koşulun veya şahsî cezasızlık sebebinin fail tarafından bilinmesi gerekmez. Madde metninde doğrudan kasttan ayrı olarak olası kast da tanımlanmıştır. Olası kast durumunda suçun kanuni tanımında yer alan unsurlardan birinin somut olayda gerçekleşebileceği öngörülmesine rağmen, kişi fiili işlemektedir. Diğer bir deyişle, fail unsurların meydana gelmesini kabullenmektedir. Mevzuatımıza giren yeni bir kavram olan olası kastla ilgili uygulamadan bazı örnekler vermek yararlı olacaktır. Yolda seyreden bir otobüs sürücüsü, trafik lambasının kendisine kırmızı yanmasına rağmen, kavşakta durmadan geçmek ister; ancak kendilerine yeşil ışık yanan kavşaktan geçmekte olan yayalara çarpar ve bunlardan bir veya birkaçının ölümüne veya yaralanmasına neden olur. Trafik lambası kendisine kırmızı yanan sürücü, yaya geçidinden her an birilerinin geçtiğini görmüş; fakat, buna rağmen kavşakta durmamış ve yoluna devam etmiştir. Bu durumda otobüs sürücüsü, meydana gelen ölüm veya yaralama neticelerinin gerçekleşebileceğini öngörerek, bunları kabullenmiştir. Düğün evinde törene katılanların tabancaları ile odanın tavanına doğru ardı ardına ateş ettikleri sırada, bir kişinin aldığı alkolün de etkisi ile elinin seyrini kaybetmesi sonucu, yere paralel olarak yaptığı atışlardan bir tanesinden çıkan kurşun, törene katılanlardan birinin alnına isabet ederek ölümüne neden olur. Bu örnek olayda kişi yaptığı atışlardan çıkan kurşunların orada bulunan herhangi birine isabet edebileceğini öngörmüş; fakat, buna rağmen silâhıyla atışa devam etmiştir. Burada da fail silâhıyla ateş ederken ortaya çıkacak yaralama veya ölüm neticelerini kabullenmiştir. Verilen bu örneklerde kişinin olası kastla hareket ettiğinin kabulü gerekir. Suçun olası kastla işlenmesi durumunda temel cezada indirim yapılması öngörülmüştür. Kasten işlenebilen suçlar, ilke olarak hem doğrudan hem de olası kastla işlenebilir. Ancak, kanundaki tanımında \”bilerek\” ifadesine yer verilmiş olan suçlar sadece doğrudan kastla işlenebilir. Örneğin iftira suçunda, failin suçsuz olduğunu \”bilerek\” kişiye suç isnad etmesi gerektiğinden, bu suç ancak doğrudan kastla işlenebilir. Taksir – Madde 22 (1) Taksirle işlenen fiiller, kanunun açıkça belirttiği hallerde cezalandırılır. (2) Taksir, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesidir. (3) Kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi halinde bilinçli taksir vardır; bu halde taksirli suça ilişkin ceza üçte birden yarısına kadar artırılır. (4) Taksirle işlenen suçtan dolayı verilecek olan ceza failin kusuruna göre belirlenir. (5) Birden fazla kişinin taksirle işlediği suçlarda, herkes kendi kusurundan dolayı sorumlu olur. Her failin cezası kusuruna göre ayrı ayrı belirlenir. (6) Taksirli hareket sonucu neden olunan netice, münhasıran failin kişisel ve ailevi durumu bakımından, artık bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açmışsa ceza verilmez; bilinçli taksir halinde verilecek ceza yarıdan altıda bire kadar indirilebilir. Madde Gerekçesi Madde metninde taksire ilişkin hükümlere yer verilmiştir. Suçlar, kural olarak kasten işlenirler. Ancak, istisnaen taksirle işlenen belli fiiller de kanunlarda suç olarak tanımlanmaktadır. Taksirli suçların belirgin özelliği, icrai veya ihmali şekilde olabilen iradi hareketin varlığı ve kanunî tanımda yer alan unsurlardan birinin öngörülmemiş olmasıdır. Fakat bu öngörmemenin, \”gerekli dikkat ve özen\” yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla ortaya çıkması gerekir. Çünkü, gerekli dikkat ve özen gösterilmediği için kanunda tanımlanmış olan neticenin gerçekleşeceği öngörülmemiştir. Bu dikkat ve özen yükümlülüğünün belirlenmesinde, failin kişisel yetenekleri göz önünde bulundurulmaksızın, objektif esastan hareket edilir. Nitekim toplum hâlinde yaşamanın güvenli bir biçimde sürdürülebilmesi için, çeşitli alanlarda kişilerin dikkat ve özenli davranmalarıyla ilgili kurallar konmaktadır. İnşaat faaliyeti, sağlık hizmetlerinin yürütülmesi ve trafik düzeniyle ilgili kurallar, dikkat ve özen yükümlülüğüne örnek olarak gösterilebilir. Taksirli suçlarda fail, kendi yetenekleri, algılama gücü, tecrübeleri, bilgi düzeyi ve içinde bulunduğu koşullar altında, objektif olarak varolan dikkat özen yükümlülüğünü öngörebilecek ve yerine getirebilecek durumda olmalıdır. Bütün bu yeteneklere sahip olmasına rağmen bu yükümlülüğe aykırı davranan kişi, suç tanımında belirlenen neticenin gerçekleşmesine neden olması durumunda, taksirli suçtan dolayı kusurlu sayılarak sorumlu tutulacaktır. Taksirle işlenen suçlardan dolayı kusurluluk, bir değerlendirmeyle ancak olay hâkimi tarafından yapılabilir. Bu nedenle, taksirden dolayı kusurluluğun matematiksel olarak ifadesi mümkün değildir. Ancak, normatif değerlendirmeyle hâkim tarafından belirlenen kusurluluk göz önünde bulundurulmak suretiyle, suçun cezasında belli bir oranda indirim yapılabilir. Taksir dolayısıyla kusurun belirlenmesi normatif bir değerlendirmeyle mümkün olmakla birlikte, somut olayda dikkat ve özen yükümlülüğünün ihlâl edilip edilmediğinin belirlenmesi açısından bilirkişi incelemesi yaptırılabilir. Örneğin ölümle sonuçlanan bir ameliyat sırasında hastaya yapılan tıbbi müdahalenin tekniğine uygun olarak yapılmış olup olmadığının belirlenmesi açısından bilirkişi incelemesine gerek bulunduğu muhakkaktır. Keza, ölüm veya yaralanma ile sonuçlanan bir trafik kazasında, sürücülerin trafik kurallarına uyup uymadıklarının, hangi trafik kuralının ne suretle ihlâl edildiğinin, trafiğe çıkarılan aracın teknik bakımdan herhangi bir arızasının olup olmadığının - [Binanın Depreme Dayanıksız Olması Halinde Kiracının Kira Sözleşmesini Feshetmesi Mümkün mü](https://kayseriavukat.org.tr/kiracinin-kira-sozlesmesini-feshetmesi/): Binanın Depreme Dayanıksız Olması Halinde Kiracının Kira Sözleşmesini Feshetmesi Mümkün mü Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2020/137 Karar No: 2020/900 Karar Tarihi: 17.11.2020 Mahkemesi: Ticaret Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki menfi tespit, tazminat ve alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Bakırköy 5. Asliye Ticaret Mahkemesince asıl dava yönünden; davacının menfi tespit ve teminat senedinin iadesi taleplerine ilişkin davanın açılmamış sayılmasına, davacının kira bedeli ve yapılan masraflara ilişkin davasının reddine, karşı dava yönünden; karşı davalı …’a yönelik karşı dava hakkında bir karar verilmesine yer olmadığına, davacı-karşı davalı … Turizm Seyahat İnşaat Ticaret A.Ş.’ye yönelik karşı davanın reddine dair verilen karar taraf vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 6. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı-karşı davalı … Turizm Seyahat İnşaat Tic. A.Ş. vekili ile davalı-karşı davacı …Ş. vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Davacı-Karşı Davalı İstemi 4. Davacı-karşı davalı vekili dava dilekçesinde; İstanbul ili Bağcılar ilçesi 100. Yıl Mahallesi Hüseyin Karaaslan Caddesi Globus Dünya Basım Evi (843 ada 2 parsel) adresinde bulunan ve davalıya ait olan gayrimenkulün müvekkili tarafından kiralanmasına ilişkin kira sözleşmesinin 14.03.2008 tarihinde imzalandığını, 01.08.2008 tarihi itibariyle kira bedellerinin ödenmeye başlandığını, kira sözleşmesinde belirtilen şartlar gereğince gayrimenkule ait dekorasyon projelerinin tamamlandığını ve tadilatlara yönelik imalatlara başlandığını, 6 katın tamamen, 5, 7, 10, 11, 13 ve 14. katların da %90 yeniden onarıldığını, tesisatlarının yenilendiğini, boya badanasının yapıldığını, alçıpanlarının tamamlanarak dekore edildiğini, müvekkilinin 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 21/3. maddesine dayanarak binada derz, iç ve dış sıva, boya, badana, oluk, doğrama, döşeme ve tavan kaplamaları, elektrik ve sıhhi tesisat tamirleri ile çatı onarımı ve kiremit aktarılmasını yaptığını, kiralanan binanın iskân ruhsatının olmadığının tadilat aşamasında belediyeye yapılan müracaat esnasında öğrenildiğini, belediyenin “binanın 1999 yılından önce yapıldığını, iskân ruhsatının olmadığını, inşaat ruhsatının da 5 yılı geçtiğinden ve temlik de edilmediğinden hükümsüz hâle geldiğini, binanın 1. derece deprem bölgesinde bulunduğunu, zemin etüdünün yapılması ve güçlendirilmesi gerektiğini” söylediğini, müvekkilinin durumu kiralayana bildirdiğini, ruhsat alınmadan ve bina güçlendirilmeden kullanılmasının mümkün olmadığını beyan ettiğini, davalının ruhsatların en kısa sürede alınacağını ve binayı 3194 sayılı İmar Kanunu  ve İstanbul İmar Yönetmeliği’ne uygun hâle getireceğini ifade ettiğini ve Mayıs 2009’da iskân sürecine başladığını, müvekkilinin teknik heyetinin binada yaptığı incelemede 7 ve 11. katlarda C 14 betonuna rastlandığını ve bina genelinde C 14-20 arasında değerler gözlendiğini, ayrıca binanın 1999 yılından önce yapıldığının ve kolonlar ile kiriş bağlantılarında ciddi hasarlar olduğunun tespit edildiğini, bu durumun da kiralayana bildirildiğini, binanın kullanılmayacağı hatırlatılarak gerekenin yapılmasının istendiğini, davalının binanın güçlendirileceğini bu nedenle iki firma ile anlaştıklarını beyan ettiğini, güçlendirme imalatlarının bugün itibari ile devam ettiğini ve ne zaman biteceğinin bilinmediğini, kiralanan gayrimenkul ile ilgili … Ltd. Şti. ile … A.Ş.’nin düzenlediği raporlar doğrultusunda binanın taşıyıcı sisteminin takviye edilmesi ve iyileştirilmesi zorunluluğunun oluştuğunu, 13.07.2009 tarihinde konu ile ilgili kiralayana bilgi verilerek sözleşmenin feshi için ihtar çekildiğini, davalının güçlendirme projelerini belediyeye onaylatmadan ve ruhsat almadan güçlendirme uygulamasına başladığını, kira sözleşmesi 14.03.2008 tarihinde yapıldığı hâlde binanın güçlendirilmesi inşaatının hâlen devam ettiğini, ruhsatsız binanın kullanılmasının hukuken de mümkün olmadığını, davalının binanın ayıplı olduğunu kabul ettiğini ve raporlar doğrultusunda ivedi olarak binanın güçlendirilmesine başladığını, müvekkilinin gayrimenkulün iç dekorasyonuna ilişkin proje ve imalatlarla ilgili olarak yaklaşık 1.700.000,00TL hak ediş ve fatura sunduğunu, ayrıca 1.000.000,00TL menfi zararlarının oluştuğunu, iyi niyetle kira bedellerini ödediğini, tadilat için projelerini tamamlatıp uyguladığını ancak ruhsatsız olan binanın depreme dayanıksız ve çok riskli olduğunun sonradan anlaşıldığını ileri sürerek 14.03.2008 tarihli kira sözleşmesinin münfesih olduğunun ve müvekkilinin borçlu olmadığının tespitine, 14.03.2008 tarihinde tanzim edilen teminat senedinin iadesine, ödenen kira bedelleri, binada yapılan masraflar ile menfi zararları toplamı 3.500.000,00TL’nin şimdilik 500.000,00TL’lik kısmının reeskont faizi ile birlikte müvekkiline ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı-Karşı Davacı Cevabı 5. Davalı-karşı davacı vekili cevap ve karşı dava dilekçesinde; davacının taraflar arasındaki kira sözleşmesini feshetme hakkının bulunmadığını, her ne kadar binanın iskân ruhsatına sahip olmaması hukuki bir ayıp olarak nitelendirilebilecek ise de kiralanandaki ayıbın gizli bir ayıp olmadığını, ayıba karşı tekeffül sorumluluğunun söz konusu olabilmesi için kiralanandaki ayıbın gizli ayıp olması gerektiğini, davacı-karşı davalının kiralamış olduğu binanın iskân ruhsatına sahip olmadığını kira sözleşmesini imzaladığı anda bildiğini, bu hususun sözleşmenin 6.2. maddesinin içeriğinden de açıkça anlaşılmakta olduğunu, kira sözleşmesinin 6.2 ile 16.3. maddesi hükümlerinin kiralananda- varlığı iddia edilen sözde – hukuki ayıbın gizli ayıp niteliğinde olmadığını ortaya koyduğunu, davacının bildiği bu sözde hukuki ayıbın baştan oluşmadığını ileri sürerek sözleşmeyi feshedemeyeceğini, öte yandan sözleşmenin 8.4. maddesi ile kiralayanın ayıba karşı tekeffül borcunun sözleşme ile ortadan kaldırıldığını, davalının ayıba karşı tekeffül hükümleri gereğince sorumlu tutulamayacağını, bunun sonucu olarak davacının seçimlik haklarını kullanamayacağını ve dolayısıyla akdi feshetmesinin de mümkün olmadığını, müvekkilinin başlangıçta mevcut olmayıp sonradan ortaya çıkan mevzuata uyum sağlamak için gerekli güçlendirme çalışmalarına başladığını ve bu çalışmaların tamamlanmış olduğunu, davacı-karşı davalının güçlendirme çalışmalarını bitirmesi için müvekkiline makul bir süre tanımadan İstanbul 28. Noterliğinin 13.07.2009 tarihli ve 13709 yevmiye nolu ihtarnamesi ile akdi feshetme yoluna gittiğini, … A.Ş. firmasına yaptırılan deprem güvenliği hakkındaki teknik raporda bina genelinde 72 adet kolonun güçlendirilmesi gerektiği şeklinde kanaat bildirildiğinin doğru olduğunu, davalının bu rapor doğrultusunda güçlendirme çalışmalarına başladığını ve hâli hazırda tamamlamış olduğunu, kiralanan taşınmaz 2. derece deprem bölgesinde bulunmasına rağmen mevcut raporun sanki 1. derece deprem bölgesindeymiş gibi hazırlandığını, bir an için müvekkili açısından ayıba karşı tekeffül sorumluluğunun doğduğu kanaatine varılacak olsa bile ayıbın münasip bir müddet zarfında bertaraf edilmesini talep etmeyen davacı-karşı davalının akdi feshedebilmesinin mümkün olmadığını, davacı-karşı davalının 13.07.2009 tarihli ihtarnamesi ile ayıbın bertaraf edilmesi için davalıya makul bir süre tanımadan akdi feshetme yoluna gittiğini, öte yandan Borçlar Kanunu’nun 250. maddesi gereğince uygun bir süre verme ön koşulu yerine getirilmiş olsaydı dahi sözleşmenin geriye etkili olarak feshedilmesinin mümkün olmayacağını, davacı-karşı davalının ileriye etkili olarak talepte bulunabileceğini, kira sözleşmesinde kira süresinin 7 yıl olarak belirlendiğini, davacı-karşı davalının sözleşmenin imzalanmasından 16 ay sonra sözleşmeyi haksız olarak feshettiğini, sözleşme süresi sözde fesihten 5 yıl 8 ay sonra dolacağından davacı-karşı davalının 5 yıl 8 aylık kira bedelinden sorumlu tutulması gerektiğini, sözleşmede aylık kira bedelinin 75.000,00TL + KDV olarak yıllık kira bedelinin ise 900.000,00TL + KDV olarak belirlendiğini, kira bedelinin her dönem sonu TEFE+ÜFE’nin 12 aylık ortalaması alınmak sureti ile aradaki farkın - [Eski Binanın Depremde Zarar Görmesi Halinde Yüklenici Müteahhit Zarardan Sorumlu Tutulabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/eski-binanin-depremde-zarar-gormesi/): Eski Binanın Depremde Zarar Görmesi Halinde Yüklenici Müteahhit Zarardan Sorumlu Tutulabilir mi Binanın Depremde Zarar Görmesi Halinde Müteahhitin Sorumluluğu: Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davalı yüklenicinin yaptığı binanın inşaat ruhsatının 1987 yılında, iskân ruhsatının 13.10.1992 yılında alındığı gözetildiğinde 2009 yılında meydana gelen depremde binanın yapımındaki gizli ayıp nedeni ile binada hasar oluştuğu iddiasıyla açılan eldeki davada, davalı yüklenicinin sorumluluğunun bina yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan 1975 tarihli Deprem Yönetmeliği hükümlerine göre mi yoksa 2007 tarihli Deprem Yönetmeliği hükümlerine göre mi belirlenmesi gerektiği, bu noktada yapılan inceleme ve araştırmanın yeterli olup olmadığı ve benimsenen bilirkişi raporunun hükme esas alınıp alınamayacağı, burada varılacak sonuca göre mahkemece, dava konusu davalı yüklenici tarafından yapılan A blokta zararın bulunup bulunmadığı, zarar var ise; zararın kaynağı ve niteliği ile bu zarardan davalı yüklenicinin sorumlu olup olmadığı hususu saptanarak sonucuna göre bir karar vermek gerekip gerekmediği noktalarında toplanmaktadır. Mahkemece yapılması gereken iş; Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 266 vd. maddeleri ve 24.11.2016 tarihinde yürürlüğe giren Bilirkişilik Kanunu’nun 3. maddesi hükümlerine uygun seçilecek uzman bilirkişi ya da bilirkişiler kurulu aracılığıyla gerektiğinde yerinde yeniden keşif yapılarak hüküm kurmaya ve denetime elverişli olacak şekilde rapor almak ve dava konusu, davalı yüklenici tarafından yapılan A blokta zararın bulunup bulunmadığı, zarar var ise; zararın kaynağı ve niteliği ile bu zarardan binanın yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan mevzuat hükümlerine göre davalı yüklenicinin sorumlu olup olmadığı hususu tespit edilerek, ortaya çıkan sonuca göre karar vermekten ibarettir. (818 s. K. m. 355) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/15-254 Karar No: 2020/6 Karar Tarihi: 14.01.2020 1. Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Konya 3. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar davalı mirasçıları vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 15. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı mirasçıları vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü. I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacı vekili 10.06.2010 harç tarihli dava dilekçesinde; 2009 yılında Konya’da meydana gelen deprem nedeniyle davalı tarafından yapılan binanın taşıyıcı kolonlarında patlamalar, demirlerinde eğilme ve deformasyonlar olduğunu, binayı yapan müteahhit ve mühendislerin çağırılması üzerine B blokun yüklenicisinin hatasını kabul ederek gerekli olan güçlendirmeleri yaptığını, ancak A blokun yüklenicisi olan davalının ilk başta kabul etmesine rağmen binadaki güçlendirmeleri yapmadığını, taşınmazın bulunduğu yer Belediyeleri ve Kaymakamlığının yaptığı tespitler sonucu binada acilen güçlendirme yapılması gerektiğinden mevcut işyeri yönetiminin bu güçlendirmeleri yaparak 52.000,00TL harcadığını, davalıya gönderilen ihtarnameye rağmen davalının bu bedeli ödemediğini, hasarın binadaki gizli ayıplardan kaynaklandığını ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 52.000,00TL’nin yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı vekili 12.10.2010 tarihli cevap dilekçesinde; davacı yönetimin tüzel kişiliği bulunmadığından dava ehliyetinin olmadığını, meydana gelen 4.9 şiddetindeki deprem dolayısıyla kolonların hasar gördüğü iddiasının kanıtlanması gerektiğini, B blokta olan olayların A blokta da olduğu iddiasının doğru olmadığını, her iki blokun eş zamanlı yapılmasına rağmen teknik açıdan birbirinden farklı olduğunu, iki blokun yüklenicilerinin inşaatı yürütme tekniklerinin ve gösterdikleri hassasiyetin birbirinden tamamen farklı olduğunu, A blokun projeye ve projede öngörülen teknik kurallara uygun yapıldığını, ortada açık ya da gizli bir ayıp bulunmadığını, binanın depreme dayanıklı olup olmadığına yönelik karot numunelerinin alınıp testlerinin yapılması gerektiğini belirterek davanın reddine karar verilmesini istemiştir. İlk Derece Mahkemesi Kararı 6. Konya 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 01.11.2013 tarihli ve 2010/344 E., 2013/774 K. sayılı kararı ile; dava konusu A blok üzerinde yapılan teknik incelemeler ve 2007 Yılı Deprem Yönetmeliğinin öngördüğü yükler kapsamında değerlendirme yapan bilirkişi kurulu raporu ve ek raporu benimsenerek davanın kısmen kabulü ile 44.250,00TL gizli ayıp nedeniyle oluşan maddi zararın 10.06.2010 tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 7. Konya 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 15. Hukuk Dairesince 20.11.2014 tarihli ve 2014/289 E., 2014/6702 K. sayılı kararı ile; “…Taraflar arasındaki uyuşmazlık davalı yüklenici tarafından eser sözleşmesi hükümleri gereği yapılan binada Konya’da meydana gelen deprem sonucu oluşan zararın tazmini gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. Davalı yüklenici şirketin dava dışı malikler ile aralarında yaptığı dava konusu binanın inşaasına ilişkin sözleşme, sözleşme ve dava tarihinde yürürlükte bulunan ve zaman bakımından uygulanması gereken 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nun 355 ve devamı maddelerinde düzenlenen eser sözleşmesi niteliğindedir. Davalının varsa sorumluluğunun bu hükümlere göre değerlendirilmesi zorunludur. Somut olayda; davacı tarafından davalı yüklenicinin yaptığı A blokun 10-11.09.2009 tarihinde Konya’da meydana gelen depremde zarar gördüğü ve güçlendirilmesi gerektiğinden bahisle güçlendirme bedelinin tahsili için talepte bulunulmuş ve mahkemece yapılan yargılama sonucu davalının sorumlu olduğu kabul edilerek davanın kısmen kabulüne karar verilmiş ise de; mahkemece yeterli araştırma yapılarak hüküm kurulduğundan söz edilemez. Davalı yüklenici yapımını üstlendiği A blokta herhangi bir hasar bulunmadığını, güçlendirme yapılmasına gerek bulunmadığını, binanın projeye ve projede belirlenen teknik kurallara uygun yapıldığını ve binanın yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan Deprem Yönetmeliğinde yer alan ilke ve kurallara uygun imalat yapıldığını savunduğuna göre yargılama yapılırken bu hususların üzerinde durulması gerekmektedir. Gerçekten de dosyada mevcut Belediye yazılarından da anlaşıldığı üzere dava konusu edilen binanın inşaat ruhsatı 1987 yılında alınmış ve 13.10.1992 yılında iskan ruhsatı alınarak kullanılmaya başlanmış olup, binanın yapımı sırasında 1975 yılı Deprem Yönetmeliği yürürlüktedir. Davalı yüklenicinin sorumluluğu bu Yönetmelik hükümlerine göre değerlendirilmelidir. Yargılama sırasında alınan bilirkişi raporlarında bu tür bir inceleme ve yeterli değerlendirme yapılmamıştır. O hâlde mahkemece yapılması gereken iş; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 266 ve devamı madde hükümlerine uygun seçilecek uzman bilirkişi ya da bilirkişiler kurulu aracılığıyla gerektiğinde yerinde keşif yapılmak suretiyle bilirkişiden mahkemenin ve Yargıtay’ın denetimine elverişli rapor alınarak, dava konusu davalı yüklenici tarafından yapılan A blokta zararın bulunup bulunmadığı, zarar var ise; zararın kaynağı ve niteliği ile bu zarardan binanın yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan mevzuat hükümlerine göre davalı yüklenicinin sorumlu olup olmadığı hususunu saptamak, sonucuna uygun hüküm kurmaktan ibarettir. Bu hususlar üzerinde durulmadan eksik inceleme ile hükme varılması, usul ve yasaya aykırı olmuş kararın bozulması gerekmiştir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur. Direnme Kararı 9. Konya 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 21.05.2015 tarihli ve 2015/114E., 2015/338 K. sayılı kararı ile; “Davalının yaptığı binanın inşaat ruhsatının 1987 yılında, iskan ruhsatının da 13.10.1992 tarihinde alındığının belli olduğu, davalının sorumluluğunun 1975 tarihli Deprem Yönetmeliği hükümleriyle - [Depremde Binanın Yıkılması veya Hasar Görmesi Halinde Müteahhide Tazminat Davası Açılabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/depremde-binanin-yikilmasi-tazminat-davasi/): Depremde Binanın Yıkılması veya Hasar Görmesi Nedeniyle İlgili İdareye ve Müteahhide Karşı Maddi ve Manevi Tazminat Davası Açılması Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Osman Sunan Başvurusu Başvuru Numarası: 2021/56343 Karar Tarihi: 25/6/2025 İkinci Bölüm – Karar Başkan: Basri BAĞCI Üyeler: Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Kenan YAŞAR, Ömer ÇINAR Raportör: Mutlu ALAF Başvurucu: Osman SUNAN I. Başvurunun Özeti 1. Başvuru; başvurucunun maliki olduğu taşınmazın depremde yıkılması sonrasında idare aleyhine açtığı maddi ve manevi tazminat davasında başvurucunun bilirkişi raporuna karşı kararın sonucunu değiştirebilecek nitelikteki esaslı itirazlarının karşılanmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. 2. Başvurucunun maliki olduğu dükkânın bulunduğu bina depremde ağır hasar almış, Acil Durum ve Afet Yönetim Başkanlığı tarafından yıkılmıştır. Başvurucu 20/5/2013 tarihinde ilgili idare aleyhine maddi ve manevi tazminat davası açmıştır. Van 2. İdare Mahkemesinde (Mahkeme) görülen davada mahkeme; başvurucunun malik olmadığı, yalnızca gayrimenkul satış vaadi sözleşmesinin tarafı olduğu gerekçesiyle davanın ehliyet yönünden reddine 23/1/2017 tarihinde karar vermiştir. Bu karara karşı başvurucu tarafından istinaf kanun yoluna başvurulmuştur. 3. Erzurum Bölge İdare Mahkemesi 2. İdari Dava Dairesi (Daire) 30/11/2017 tarihli kararı ile istinaf başvurusunu esastan reddetmiştir. Başvurucu, bu karara karşı temyiz kanun yoluna başvurmuştur. Danıştay 14. Daire (Danıştay) 30/5/2018 tarihli kararı ile başvurucunun resmî şekilde düzenlenmiş satış vaadi senedine sahip olduğu ve hak sahibi olduğu gerekçesiyle kararı bozmuştur. Daire, bozma kararı uyarınca ilk derece mahkemesi kararını kaldırmıştır. 4. Mahkeme tarafından esastan inceleme yapılmış ve dosya kapsamında bilirkişi raporu aldırılmıştır. Bilirkişi raporu ile zarar ve idarenin kusuru tespit ettirilmiştir. Başvurucu rapora 8/7/2019 tarihli dilekçesi ile itiraz etmiştir. Başvurucu; dilekçesinde bir kısım itirazları yanında taşınmazın özelliklerinin dikkate alınmadığına, emsal bir dosyada aynı yapıya ilişkin olarak aldırılan bilirkişi raporunda yapının alanının 197,93 m² olarak tespit edildiğine, bu raporda ise 63,76 m² olarak hatalı tespit yapıldığına, başka bir emsal dosyada ise kusur oranlarının farklı tespit edildiğine işaret etmiştir. Bu rapor doğrultusunda Mahkeme 31/1/2020 tarihli kararı ile 120.000 TL maddi tazminat isteminin 7.655,19 TL’lik kısmının kabulüne, 112.344,81 TL’lik kısmının reddine; 10.000 TL manevi tazminat isteminin 5.000 TL’lik kısmının kabulüne, 5.000 TL’lik kısmının reddine karar vermiştir. Başvurucu, kararı istinaf etmiştir. İstinaf başvurusunda bilirkişi raporuna yapmış olduğu itirazları yinelemiştir. İstinaf başvurusu Daire tarafından 2/11/2021 tarihli kararla kesin olmak üzere reddedilmiştir. 5. Başvurucu, nihai hükmü 24/11/2021 tarihinde öğrendikten sonra 6/12/2021 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. II. Değerlendirme A. Gerekçeli Karar Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia 6. Başvurucu; dosya kapsamında alınan raporun hatalı olduğunu, aynı binaya ilişkin olarak başka bir davada alınan kusur oranları ile binaya ilişkin teknik bilgilerin farklılık arz ettiğini, itirazlarının dikkate alınmayarak bariz takdir hatası yapıldığını ve yargılama sonucunun adil olmadığını ileri sürmüştür. 7. Adalet Bakanlığı (Bakanlık) görüşünde, davalı idareler tarafından bildirilmiş görüş yazılarını sunmuş ve başvurucunun temel hak ve hürriyetlerinin ihlal edilip edilmediği konusunda yapılacak incelemede, Anayasa ve ilgili mevzuat hükümleri ile somut olayın kendine özgü koşullarının da dikkate alınması gerektiğini bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. 8. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder (Tahir Canan [1. B.], B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16). Başvurunun, ihlal iddialarının mahiyeti gereği gerekçeli karar hakkı kapsamında incelenmesi uygun görülmüştür. 9. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir. 10. Anayasa‘nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki gerekçeli karar hakkı, kişilerin hakkaniyete uygun bir şekilde yargılanmalarını sağlamayı ve bu amaca uygunluk yönünden yargılamanın denetlenmesini amaçlamaktadır. Mahkeme kararlarının davanın temel maddi ve hukuki sorunları ile taraflarca ileri sürülen ve davanın sonucunu etkileyen iddia ve itirazlar hakkında delillerle bağ kurulmak suretiyle yeterli gerekçe içermesi zorunludur. Uyuşmazlığın hukuki ve maddi sorunlarıyla ilgisiz değerlendirmelere kararda yer verilmesi de gerekçeli karar hakkıyla bağdaşmamaktadır. Karar gerekçesinin belirtilen unsurları taşıması, yargılamanın adil yargılanma hakkı güvencelerine uygun şekilde yürütülüp yürütülmediğinin taraflarca öğrenilmesini sağladığı gibi ayrıca demokratik bir toplumda kendi adlarına verilen yargı kararlarının sebeplerini toplumun öğrenmesinin sağlanması için de gereklidir (bazı eklemeler ve farklılıklarla birlikte bkz. Sencer Başat ve diğerleri [GK], B. No: 2013/7800, 18/6/2014, §§ 31, 34). 11. Diğer taraftan kanun yolu incelemesi yapan merciin, yargılamayı yapan mahkemeyle aynı sonuca ulaşması ve bunu aynı gerekçeyi kullanarak veya aynı atıfla kararına yansıtması, kararın gerekçelendirilmiş olması bakımından yeterli görülebilir. Bununla birlikte ilk derece mahkemesince karşılanmayan veya ancak ilk defa kanun yolu merciine ileri sürülebilecek nitelikteki esaslı iddia ve itirazların kanun yolu merciince de değerlendirilmemesi gerekçeli karar hakkının ihlaline yol açabilir (bazı eklemeler ve farklılıklarla birlikte bkz. Mehmet Yavuz [1. B.], B. No: 2013/2995, 20/2/2014, § 51). 12. Somut olayda başvurucunun maliki olduğu dükkânın bulunduğu bina depremde ağır hasar almış, Acil Durum ve Afet Yönetim Başkanlığı tarafından yıkılmıştır. Başvurucu, idare aleyhine maddi ve manevi tazminat davası açmış ve Mahkeme tarafından bilirkişi raporu aldırılmıştır. Başvurucu rapora itirazlarında bir kısım itirazları yanında taşınmazın özelliklerinin dikkate alınmadığına, emsal bir dosyada aynı yapıya ilişkin olarak aldırılan bilirkişi raporunda yapının alanının 197,93 m² olarak tespit edildiğine, bu raporda ise 63,76 m² olarak hatalı tespit yapıldığına, başka bir emsal dosyada ise kusur oranlarının farklı tespit edildiğine işaret etmiştir. Mahkeme rapor doğrultusunda karar vermiştir. Kararın gerekçesinde rapora itirazlara yönelik olarak, rapora yapılan itirazların bilirkişi raporunu kusurlandıracak nitelikte olmadığı değerlendirmesi yapılmıştır. Başvurucu kararı istinaf etmiştir. Daire kararın usul ve hukuka uygun olduğu gerekçesiyle istinaf başvurusunu reddetmiştir. 13. Bireysel başvuruya konu uyuşmazlık tazminat talebine ilişkin olup bu talebin esasını taşınmazın yeniden yapım bedeli ve taşınmazın yıkılmasına ilişkin kusur oranları oluşturmaktadır. Taşınmazın yeniden yapım bedeli ise bilirkişi raporunda yapım alanına göre tespit edilmiştir. Dolayısıyla taşınmazın yapım alanına ilişkin iddialar esaslı iddia niteliğinde olup bu iddiaların değerlendirilmesinden sonra ortaya çıkacak neticeye göre davanın sonucu etkilenebilecektir. Aynı şekilde taşınmazın özelliklerine ve tarafların kusur oranlarına yönelik iddialar da davanın sonucunu etkileyebilecek esaslı iddialardır. 14. Başvurucu rapora itirazında ve istinaf dilekçesinde yukarıda işaret edilen itirazlar çerçevesinde aynı binaya ilişkin olarak başka bir mahkeme dosyasında alınan bilirkişi raporunda farklı tespitlerin yapıldığını ileri sürmüştür. Mahkeme ve Daire bu esaslı iddialara yönelik olarak bir değerlendirme yapmamıştır. Bu itibarla başvurucunun kararın sonucunu değiştirebilecek esaslı iddialarının karşılanmaması nedeniyle gerekçeli - [Silahlı Terör Örgütüne Yardım Suçu: Maddi Nitelikte Olmayan Yardım Halinde de Ceza Verilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/silahli-teror-orgutune-yardim/): Silahlı Terör Örgütüne Yardım 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Suç işlemek amacıyla örgüt kurma – Madde 220 (1) Kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla örgüt kuranlar veya yönetenler, örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye elverişli olması halinde, dört yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Ancak, örgütün varlığı için üye sayısının en az üç kişi olması gerekir. (2) Suç işlemek amacıyla kurulmuş olan örgüte üye olanlar, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) Örgütün silahlı olması halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza dörtte birinden yarısına kadar artırılır. (4) Örgütün faaliyeti çerçevesinde suç işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı da cezaya hükmolunur. (5) Örgüt yöneticileri, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen bütün suçlardan dolayı ayrıca fail olarak cezalandırılır. (6) Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi, ayrıca örgüte üye olmak suçundan da cezalandırılır. Örgüte üye olmak suçundan dolayı verilecek ceza yarısına kadar indirilebilir. Bu fıkra hükmü sadece silahlı örgütler hakkında uygulanır. (7) Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişi, örgüt üyesi olarak cezalandırılır. Örgüt üyeliğinden dolayı verilecek ceza, yapılan yardımın niteliğine göre üçte birine kadar indirilebilir. (8) Örgütün cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını yapan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun basın ve yayın yolu ile işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır Madde Gerekçesi Kanunlarda suç olarak tanımlanan fiillerin işlenmesi amacıyla örgüt kurmak veya yönetmek ile, bu amaçla kurulmuş örgüte üye olmak, işlenmesi amaçlananlardan ayrı suçlar olarak tanımlanmıştır. Örgüt kurmak, işlenmesi amaçlanan suçlar açısından sadece bir araç niteliğindedir. Suç işlemek için örgüt kurmak, toplum düzenini tehlikeye sokmaktadır. Ayrıca belirtilmelidir ki, suç örgütü, amaçlanan suçları işlemede bir kolaylık sağlamaktadır. Bu nedenlerle, işlenmesi amaçlan suçlar açısından hazırlık hareketi niteliğinde olan bu fiiller, ayrı suçlar olarak tanımlanmıştır. Bu suç tanımı ile korunan hukukî değer, kamu güvenliği ve barışıdır. Kamu güvenliği ve barışının bozulması ise, bireyin güvenli, barış içinde yaşamak hakkını da zedeleyecektir. Bu nedenle söz konusu düzenlemeyle aynı zamanda bireyin, Anayasada güvence altına alınmış olan hak ve özgürlüklerine yönelik fiillere karşı da korunması amaçlanmaktadır. Maddenin birinci fıkrasında, suç işlemek amacıyla örgüt kurmak veya yönetmek suçu tanımlanmıştır. Bu bakımdan, söz konusu suç, seçimlik hareketli bir suçtur. Bu seçimlik hareketler, suç işlemek için örgüt kurmak veya yönetmektir. Örgüt, soyut bir birleşme değildir, bünyesinde hiyerarşik bir ilişki hâkimdir. Bu hiyerarşik ilişki, bazı örgüt yapılanmalarında gevşek bir nitelik taşıyabilir. Bu ilişki dolayısıyla örgüt, mensupları üzerinde hâkimiyet tesis eden bir güç kaynağı niteliğini kazanmaktadır. Örgütün varlığı için suç işlemek amacı etrafındaki fiilî birleşme yeterlidir. Örgüt, niteliği itibarıyla, devamlılık arzeder. Bu itibarla, kişilerin belli bir suçu işlemek için bir araya gelmesi hâlinde, örgüt değil, iştirak ilişkisi mevcuttur. İştirak ilişkisinden bahsedebilmek için, suç ortakları nezdinde suçun, konu veya mağdur bakımından somutlaşması gerekir. Buna karşılık, örgüt yapılanmasında, işlenmesi amaçlanan suçların konu veya mağdur itibarıyla somutlaştırılması zorunlu değildir. Madde metninde, suç işlemek amacına yönelik örgütün varlığı için asgari üye sayısı belirlenmemiştir. Suç işlemek için örgüt kurulması bir somut tehlike suçudur. Her ne kadar en az iki kişinin belli amaç etrafında suç işlemek üzere devamlı surette fiilen birleşmesi suretiyle örgüt meydana gelebilirse de; kurulan örgüt, güdülen amaç bakımından somut bir tehlike oluşturmayabilir. Bu nedenle, örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından, amaçlanan suçları işlemeye elverişli olması aranmalıdır. Bu bakımdan, örneğin sadece üç kişinin bir araya gelmesi, devletin ülke bütünlüğünü bozmaya yönelik suçları işleme açısından somut bir tehlike taşımayabilir; buna karşılık, ekonomik çıkar sağlamaya yönelik suçlar açısından elverişli olabilir. Bu suç, bir amaç suç niteliği taşımaktadır. Bu nedenle, söz konusu suç, ancak doğrudan kastla işlenebilir. Kişiler, suç işlemek amacıyla bir örgütlenme yapısı içinde bulunmalıdırlar. İşlenmesi amaçlanan suçların türü veya niteliği, sadece bu suç için öngörülmüş olan alt ve üst sınırlar arasında somut cezanın belirlenmesinde dikkate alınabilir. İkinci fıkrada, suç işlemek amacıyla kurulmuş olan örgüte üye olmak, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Örgüte üye olmak, fiilî bir katılmadır. Örgüte üye olmak için örgüt yöneticilerinin rızasının varlığına gerek yoktur. Tek taraflı iradeyle de katılmak mümkündür. Üçüncü fıkraya göre, örgütün silâhlı olması, bir ve ikinci fıkrada tanımlanan suçların daha ağır ceza ile cezalandırılmasını gerektiren nitelikli unsurunu oluşturmaktadır. Suç örgütünün silâhlı olup olmaması veya sahip olunan silâhların cins, nitelik ve miktarı, somut tehlikenin belirlenmesi veya var olan somut tehlikenin ağırlığı bakımından dikkate alınmalıdır. Dördüncü fıkraya göre, örgütün faaliyeti çerçevesinde suç işlenmesi hâlinde, ayrıca bu suçlardan dolayı da cezaya hükmolunacaktır. Bir veya ikinci fıkrada tanımlanan suçlardan dolayı cezaya hükmedilebilmesi için, ayrıca örgütün amacı çerçevesinde bir suçun işlenmesi gerekmez. Örgütün faaliyeti çerçevesinde ayrıca suç işlenmesi hâlinde, hem bir veya ikinci fıkrada tanımlanan suçtan hem de amacı oluşturan suçtan dolayı gerçek içtima kurallarına göre cezaya hükmedilmelidir. Maddenin beşinci fıkrasında, örgüt yöneticilerinin, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen bütün suçlardan dolayı ayrıca fail olarak cezalandırılması gerektiği kabul edilmiştir. Örgüt yapısı içinde, kendisine suç işlemek gibi örgütün amacına uygun bir görev verilen kişi bu görevini yerine getirmezse, hemen yerine bir diğeri rahatlıkla ikame edilebilmektedir. Bu nedenle, örgütün yöneticisi konumunda olan kişiler, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen bütün suçlardan dolayı ayrıca fail olarak sorumlu tutulmalıdırlar. Altıncı fıkraya göre, örgüte hâkim olan hiyerarşik ilişki içinde olmamakla beraber, örgüt adına suç işleyen kimsenin örgüt üyesi olarak kabul edilmesi ve bu nedenle de sorumlu tutulması gerekir. Yedinci fıkrada, örgüte hâkim olan hiyerarşik ilişki içinde olmamakla beraber, örgütün amacına bilerek ve isteyerek hizmet eden kişinin, örgüt üyesi kabul edilerek cezalandırılması öngörülmüştür. Bu nedenle, \”örgüte yardım ve yataklık\” adıyla ayrı bir suç tanımlaması yapılmamıştır. Bu kavram altında söz konusu edilen fiiller, nitelik bakımından örgüte üye olmak dolayısıyla sorumluluğu gerektirmektedir. Maddenin sekizinci fıkrasında, örgütün veya amacının propagandasının yapılması suç olarak tanımlanmıştır. Bu propagandanın basın ve yayın yolu ile işlenmesi, suçun temel şekline göre daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. Silâhlı örgüt – Madde 314 (1) Bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları işlemek amacıyla, silahlı örgüt kuran veya yöneten kişi, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Birinci fıkrada tanımlanan örgüte üye olanlara, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir. (3) Suç işlemek amacıyla - [Sanık Hakkında HAGB Kararı Verilmesi Halinde Tutuklu Kalınan Süre için Tazminat Talep Edilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/hagb-tutuklu-kalinan-sure-icin-tazminat/): Tutuklu Kalınan Süre için Tazminat Talebi 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu Hükmün açıklanması ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması – Madde 231 (1) Duruşma sonunda, 232 nci maddede belirtilen esaslara göre duruşma tutanağına geçirilen hüküm fıkrası okunarak gerekçesi ana çizgileriyle anlatılır. (2) Hazır bulunan sanığa ayrıca başvurabileceği kanun yolları, mercii ve süresi bildirilir. (3) Beraat eden sanığa, tazminat isteyebileceği bir hâl varsa bu da bildirilir. (4) Hüküm fıkrası herkes tarafından ayakta dinlenir. (5) Sanığa yüklenen suçtan dolayı yapılan yargılama sonunda hükmolunan ceza, iki yıl veya daha az süreli hapis veya adlî para cezası ise; mahkemece, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilir. Uzlaşmaya ilişkin hükümler saklıdır. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, kurulan hükmün sanık hakkında bir hukukî sonuç doğurmamasını ifade eder. (6) Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesi için; a) Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış bulunması, b) Mahkemece, sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate varılması, c) Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi, gerekir. Sanığın kabul etmemesi hâlinde, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmez. (7) Açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilen hükümde, mahkûm olunan hapis cezası ertelenemez ve kısa süreli olması halinde seçenek yaptırımlara çevrilemez. (8) Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının verilmesi halinde sanık, beş yıl süreyle denetim süresine tâbi tutulur. Denetim süresi içinde, kişi hakkında kasıtlı bir suç nedeniyle bir daha hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilemez. Bu süre içinde bir yıldan fazla olmamak üzere mahkemenin belirleyeceği süreyle, sanığın denetimli serbestlik tedbiri olarak; a) Bir meslek veya sanat sahibi olmaması halinde, meslek veya sanat sahibi olmasını sağlamak amacıyla bir eğitim programına devam etmesine, b) Bir meslek veya sanat sahibi olması halinde, bir kamu kurumunda veya özel olarak aynı meslek veya sanatı icra eden bir başkasının gözetimi altında ücret karşılığında çalıştırılmasına, c) Belli yerlere gitmekten yasaklanmasına, belli yerlere devam etmek hususunda yükümlü kılınmasına ya da takdir edilecek başka yükümlülüğü yerine getirmesine, karar verilebilir. Denetim süresi içinde dava zamanaşımı durur. (9) Altıncı fıkranın (c) bendinde belirtilen koşulu derhal yerine getiremediği takdirde; sanık hakkında mağdura veya kamuya verdiği zararı denetim süresince aylık taksitler halinde ödemek suretiyle tamamen gidermesi koşuluyla da hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilebilir. (10) Denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlenmediği ve denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere uygun davranıldığı takdirde, açıklanması geri bırakılan hüküm ortadan kaldırılarak, davanın düşmesi kararı verilir. (11) Denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlemesi veya denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere aykırı davranması halinde, mahkeme hükmü açıklar. Ancak mahkeme, kendisine yüklenen yükümlülükleri yerine getiremeyen sanığın durumunu değerlendirerek; cezanın yarısına kadar belirleyeceği bir kısmının infaz edilmemesine ya da koşullarının varlığı halinde hükümdeki hapis cezasının ertelenmesine veya seçenek yaptırımlara çevrilmesine karar vererek yeni bir mahkûmiyet hükmü kurabilir. (12) Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına itiraz edilebilir. (Anayasa Mahkemesi’nin 20/7/2022 tarihli ve E.: 2021/121, K.: 2022/88 sayılı Kararı ile bu fıkra iptal edilmiştir. Bu Kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak dokuz ay sonra yürürlüğe gireceği hüküm altına alınmıştır. Anayasa Mahkemesi’nin ilgili kararına sitemizden ulaşabilirsiniz.) (13) Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı, bunlara mahsus bir sisteme kaydedilir. Bu kayıtlar, ancak bir soruşturma veya kovuşturmayla bağlantılı olarak Cumhuriyet savcısı, hâkim veya mahkeme tarafından istenmesi halinde, bu maddede belirtilen amaç için kullanılabilir. (14) Bu maddenin hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin hükümleri, Anayasanın 174 üncü maddesinde koruma altına alınan inkılâp kanunlarında yer alan suçlarla ilgili olarak uygulanmaz. Tazminat istemi – Madde 141 (1) Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında; a) Kanunlarda belirtilen koşullar dışında yakalanan, tutuklanan veya tutukluluğunun devamına karar verilen, b) Kanunî gözaltı süresi içinde hâkim önüne çıkarılmayan, c) Kanunî hakları hatırlatılmadan veya hatırlatılan haklarından yararlandırılma isteği yerine getirilmeden tutuklanan, d) Kanuna uygun olarak tutuklandığı hâlde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen, e) Kanuna uygun olarak yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilen, f) Mahkûm olup da gözaltı ve tutuklulukta geçirdiği süreleri, hükümlülük sürelerinden fazla olan veya işlediği suç için kanunda öngörülen cezanın sadece para cezası olması nedeniyle zorunlu olarak bu cezayla cezalandırılan, g) Yakalama veya tutuklama nedenleri ve haklarındaki suçlamalar kendilerine, yazıyla veya bunun hemen olanaklı bulunmadığı hâllerde sözle açıklanmayan, h) Yakalanmaları veya tutuklanmaları yakınlarına bildirilmeyen, i) Hakkındaki arama kararı ölçüsüz bir şekilde gerçekleştirilen, j) Eşyasına veya diğer malvarlığı değerlerine, koşulları oluşmadığı halde elkonulan veya korunması için gerekli tedbirler alınmayan ya da eşyası veya diğer malvarlığı değerleri amaç dışı kullanılan veya zamanında geri verilmeyen, k) Yakalama veya tutuklama işlemine karşı Kanunda öngörülen başvuru imkânlarından yararlandırılmayan, Kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler. (2) Birinci fıkranın (e) ve (f) bentlerinde belirtilen kararları veren merciler, ilgiliye tazminat hakları bulunduğunu bildirirler ve bu husus verilen karara geçirilir. (3) Birinci fıkrada yazan hâller dışında, suç soruşturması veya kovuşturması sırasında kişisel kusur, haksız fiil veya diğer sorumluluk hâlleri de dâhil olmak üzere hâkimler ve Cumhuriyet savcılarının verdikleri kararlar veya yaptıkları işlemler nedeniyle tazminat davaları ancak Devlet aleyhine açılabilir. (4) Devlet, ödediği tazminattan dolayı görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle görevini kötüye kullanan hâkimler ve Cumhuriyet savcılarına bir yıl içinde rücu eder. Tazminat isteminin koşulları – Madde 142 (1) Karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her hâlde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat isteminde bulunulabilir. (2) İstem, zarara uğrayanın oturduğu yer ağır ceza mahkemesinde ve eğer o yer ağır ceza mahkemesi tazminat konusu işlemle ilişkili ise ve aynı yerde başka bir ağır ceza dairesi yoksa, en yakın yer ağır ceza mahkemesinde karara bağlanır. (3) Tazminat isteminde bulunan kişinin dilekçesine, açık kimlik ve adresini, zarara uğradığı işlemin ve zararın nitelik ve niceliğini kaydetmesi ve bunların belgelerini eklemesi gereklidir. (4) Dilekçesindeki bilgi ve belgelerin yetersizliği durumunda mahkeme, eksikliğin bir ay içinde giderilmesini, aksi hâlde istemin reddedileceğini ilgiliye duyurur. Süresinde eksiği tamamlanmayan dilekçe, mahkemece, itiraz yolu açık olmak üzere reddolunur. (5) Mahkeme, dosyayı inceledikten sonra yeterliliğini belirlediği dilekçe ve eki belgelerin bir örneğini Devlet Hazinesinin kendi yargı çevresindeki temsilcisine tebliğ ederek, varsa beyan ve itirazlarını onbeş gün içinde yazılı olarak bildirmesini ister. (6) İstemin ve ispat belgelerinin değerlendirilmesinde ve tazminat hukukunun genel prensiplerine göre verilecek tazminat miktarının saptanmasında mahkeme gerekli gördüğü her türlü araştırmayı yapmaya veya - [Alacağın Tahsili Amacıyla Tehdit ve Cebir Kullanılması Halinde Yağma Suçundan Ceza Verilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/alacagin-tahsili-amaciyla-tehdit/): Hukuki İlişkiye Dayanan Alacağın Tahsili Amacıyla Tehdit veya Cebir Kullanılması 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Yağma – Madde 148 (1) Bir başkasını, kendisinin veya yakınının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı gerçekleştireceğinden ya da malvarlığı itibarıyla büyük bir zarara uğratacağından bahisle tehdit ederek veya cebir kullanarak, bir malı teslime veya malın alınmasına karşı koymamaya mecbur kılan kişi, altı yıldan on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Cebir veya tehdit kullanılarak mağdurun, kendisini veya başkasını borç altına sokabilecek bir senedi veya var olan bir senedin hükümsüz kaldığını açıklayan bir vesikayı vermeye, böyle bir senedin alınmasına karşı koymamaya, ilerde böyle bir senet haline getirilebilecek bir kağıdı imzalamaya veya var olan bir senedi imha etmeye veya imhasına karşı koymamaya mecbur edilmesi halinde de aynı ceza verilir. (3) Mağdurun, herhangi bir vasıta ile kendisini bilmeyecek ve savunamayacak hale getirilmesi de, yağma suçunda cebir sayılır. Madde Gerekçesi Madde metninde yağma suçunun temel şekli tanımlanmıştır. Hırsızlık suçunda olduğu gibi, yağma suçunda da, taşınır malın alınmasıyla ilgili olarak zilyedinin rızasının bulunmaması gerekir. Ancak, hırsızlık suçundan farklı olarak, bu suçun oluşabilmesi için, mağdurun rızasının, cebir veya tehdit kullanılarak ortadan kaldırılması gerekir. Yağma suçu açısından tehdidin, kişiyi, kendisinin veya yakınının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı gerçekleştireceğinden ya da malvarlığı itibarıyla büyük bir zarara uğratacağından bahisle yapılması gerekir. Yağma suçu, cebir kullanılarak da işlenebilir. Ancak bu cebrin, neticesi sebebiyle ağırlaşmış kasten yaralama boyutuna ulaşmaması gerekir. Yağma suçunun tamamlanabilmesi için, kullanılan cebir veya tehdidin etkisiyle mağdur malı teslim etmeli veya malın alınmasına karşı koymamalıdır. Bu bakımdan, kullanılan cebir veya tehdidin, kişiyi malı teslim etmeye veya alınmasına ses çıkarmamaya yöneltmeye elverişli olması gerekir. Bu nitelikte olmayan bir cebir veya tehdit, sırf mağdurun normalden fazla ürkek olması nedeniyle, malı teslim etmeye veya alınmasına yöneltmişse, yağma suçundan söz edilemez ve fiilin hırsızlık olarak nitelendirilmesi gerekir. Malın teslim edilmesi veya alınması, suçun konusunu oluşturan mal üzerinde mağdurun zilyetliğine son verilmesini, mağdurun bu eşya üzerinde zilyetlikten doğan tasarruf haklarını kullanmasının olanaksız hâle gelmesini ifade eder. Mal, zilyedin tasarruf olanağı ortadan kalktığı anda alınmış olacağından, bu ana kadar yapılan cebir veya tehdit, hırsızlığı yağmaya dönüştürür. Örneğin evin içindeki eşyayı alıp kapıdan çıkarken mal sahibi ile karşılaşan hırsız, ona karşı cebir veya tehdit kullanacak olursa, yağma suçu oluşur. Mal alındıktan yani hırsızlık suçu tamamlandıktan sonra, bunu geri almak isteyen kişiye karşı cebir veya tehdide başvurulması hâlinde, artık yağma suçundan söz edilemez. Hırsızlık suçuna konu malın geri alınmasını önlemek amacına yönelik olarak kullanılan cebir veya tehdit ayrı suçların oluşmasına neden olur. Bu durumda, gerçek içtima hükümlerinin uygulanması gerekir. Maddenin ikinci fıkrasında senedin yağması düzenlenmiştir. Cebir veya tehdit kullanılarak bir kimsenin, kendisini veya başkasını borç altına sokabilecek bir senedi veya var olan bir senedin hükümsüz kaldığını açıklayan bir vesikayı vermeye, böyle bir senedin alınmasına karşı koymamaya, ilerde böyle bir senet hâline getirilebilecek bir kağıdı imzalamaya veya var olan bir senedi imha etmeye veya imhasına karşı koymamaya mecbur edilmesi de yağma sayılmıştır. Senedin bunu imzalayan için \”borç doğurucu\” olması gerekir. Bu borç para borcu olabileceği gibi, bir işi yapmaya veya yapmamaya, bir taşınmazını hibe etmeye, kira ile oturulan bir binayı boşaltmaya, var olan bir borca kefil olmaya da ilişkin olabilir. Bir alacağı tahsil etmemeye, herhangi bir davayı açmamaya, vasiyetnamesini değiştirmemeye yönelik bir vaadi içeren yazılı beyanlar da \”borç doğurucu\” senet sayılırlar. Şu hâlde mağduru iktisaden değerlendirmeye elverişli olan bir hakkını kullanmamasına yol açan her türlü belge, borç doğurucu senet tanımına girer. Maddenin son fıkrasında, mağdurun herhangi bir vasıta ile kendini bilmeyecek ve savunamayacak hâle getirilmesinin, örneğin uyku ilacı ile uyutulmasının, yağmada cebir sayılacağı açıklanmıştır.  Nitelikli yağma – Madde 149 (1) Yağma suçunun; a) Silahla, b) Kişinin kendisini tanınmayacak bir hale koyması suretiyle, c) Birden fazla kişi tarafından birlikte, d) Yol kesmek suretiyle ya da konutta, işyerinde veya bunların eklentilerinde, e) Beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı, f) Var olan veya var sayılan suç örgütlerinin oluşturdukları korkutucu güçten yararlanılarak, g) Suç örgütüne yarar sağlamak maksadıyla, h) Gece vaktinde, İşlenmesi halinde, fail hakkında on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (2) Yağma suçunun işlenmesi sırasında kasten yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hallerinin gerçekleşmesi durumunda, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır. Madde Gerekçesi Madde metninde, yağma suçunun nitelikli hâlleri tanımlanmaktadır. Birinci fıkranın (a) bendinde, yağmanın silâhla işlenmesi nitelikli bir hâl sayılmıştır. Silâhın cebir veya tehdit amaçlı olarak kullanılmasının bir önemi yoktur. Bu bakımdan, silâhın mağdura gösterilmesi veya yöneltilmesi suretiyle tehditte bulunulması ya da cebir aracı olarak kullanılması hâlinde, bu nitelikli unsur dolayısıyla cezaya hükmolunacaktır. Fıkranın (b) bendinde, kişinin kendisini tanınmayacak bir hâle koyması suretiyle yağma suçunu işlemesi hâlinde, cezanın artırılacağı hüküm altına alınmıştır. Tanınmamak için tedbirler alınması hâlinde de bu bent hükmüne göre cezaya hükmolunacaktır. Tehdidin mektupla yapılması hâlinde, mektubun imzasız olması, korku salmış bir kimsenin ismi ile veya rumuzla yahut sahte imza ile imzalanmış olması, bu duruma ilişkin örnekleri oluşturmaktadır. Fıkranın (c) bendine göre, yağma suçunun birden fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi, suçun temel şekline göre daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. Bu nitelikli hâlin varlığı için, yağma suçunu iki veya daha fazla kişinin müşterek fail olarak işlemesi gerekir. İki veya daha fazla kişinin suçu birlikte işlemesi hâlinde bir iştirak ilişkisi vardır ve bu kişilerin hepsi müşterek faildir. Ancak, yağma suçunun iştirak hâlinde işlenmesine rağmen, müşterek faillik ilişkisinin bulunmadığı durumlarda, örneğin diğer suç ortaklarının azmettiren veya yardım eden olması hâllerinde, bu nitelikli unsur dolayısıyla cezada artırma yapılamayacaktır. Bu hükmün kabulünde, yağma suçunun birden fazla kişi tarafından birlikte işlenmesinin mağdur üzerinde oluşturabileceği zorlayıcı etki göz önünde bulundurulmuştur. Fıkranın (d) bendinde, yağma suçunun yol kesmek suretiyle ya da konut veya işyerinde işlenmesi nitelikli bir hâl sayılmıştır. Yol kesme hâlinde fiilin doğrudan doğruya mağdura karşı işlenmiş olması gerekir; yol kesme süresi kısa veya uzun olabilir. Fıkranın (e) bendinde, yağma suçunun var olan veya var sayılan suç örgütlerinin oluşturdukları korkutucu güçten yararlanılarak işlenmesi, suçun temel şekline göre daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. Fıkranın (f) bendine göre, yağma suçunun suç örgütüne yarar sağlamak maksadıyla işlenmesi, söz konusu suçun nitelikli unsurunu oluşturmaktadır. Örgütün suç işlemek maksadıyla meydana getirilmiş olması gerekir. Bu nitelikli unsurun varlığı için, örgüte yarar elde etmek maksadıyla hareket edilmesi gerekir; ancak, örneğin yağma - [Hırsızlık Suçu ile Yağma Suçunun Farkı: Eylem Sırasında Tehdit veya Cebir Kullanılıp Kullanılmaması](https://kayseriavukat.org.tr/hirsizlik-sucu-ile-yagma-sucunun-farki/): Hırsızlık Suçu ile Yağma Suçunun Farkı 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Hırsızlık – Madde 141 (1) Zilyedinin rızası olmadan başkasına ait taşınır bir malı, kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla bulunduğu yerden alan kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir. Madde Gerekçesi Madde metninde, hırsızlığın temel şekli tanımlanmıştır. Buna göre, taşınır malın alınmasının suç oluşturabilmesi için, zilyedinin rızasının bulunmaması gerekir. Rızanın geçerli olması için bulunması gereken koşulların varlığı hâlinde zilyedin rızası bir hukuka uygunluk nedeni teşkil edecek ve suç oluşmayacaktır. Hırsızlık suçunun oluşabilmesi için, failin kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla hareket etmesi yeterli olup, bunun fiilen temini şart değildir. Bu yarar, maddî veya manevî olabilir. Almak fiilinden maksat, suçun konusunu oluşturan mal üzerinde mağdurun zilyetliğine son verilmesi, mağdurun suç konusu eşya üzerinde zilyetlikten doğan tasarruf haklarını kullanmasının olanaksız hâle gelmesidir. Bu tasarruf olanağı ortadan kaldırılınca suç da tamamlanır. Yağma – Madde 148 (1) Bir başkasını, kendisinin veya yakınının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı gerçekleştireceğinden ya da malvarlığı itibarıyla büyük bir zarara uğratacağından bahisle tehdit ederek veya cebir kullanarak, bir malı teslime veya malın alınmasına karşı koymamaya mecbur kılan kişi, altı yıldan on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Cebir veya tehdit kullanılarak mağdurun, kendisini veya başkasını borç altına sokabilecek bir senedi veya var olan bir senedin hükümsüz kaldığını açıklayan bir vesikayı vermeye, böyle bir senedin alınmasına karşı koymamaya, ilerde böyle bir senet haline getirilebilecek bir kağıdı imzalamaya veya var olan bir senedi imha etmeye veya imhasına karşı koymamaya mecbur edilmesi halinde de aynı ceza verilir. (3) Mağdurun, herhangi bir vasıta ile kendisini bilmeyecek ve savunamayacak hale getirilmesi de, yağma suçunda cebir sayılır. Madde Gerekçesi Madde metninde yağma suçunun temel şekli tanımlanmıştır. Hırsızlık suçunda olduğu gibi, yağma suçunda da, taşınır malın alınmasıyla ilgili olarak zilyedinin rızasının bulunmaması gerekir. Ancak, hırsızlık suçundan farklı olarak, bu suçun oluşabilmesi için, mağdurun rızasının, cebir veya tehdit kullanılarak ortadan kaldırılması gerekir. Yağma suçu açısından tehdidin, kişiyi, kendisinin veya yakınının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı gerçekleştireceğinden ya da malvarlığı itibarıyla büyük bir zarara uğratacağından bahisle yapılması gerekir. Yağma suçu, cebir kullanılarak da işlenebilir. Ancak bu cebrin, neticesi sebebiyle ağırlaşmış kasten yaralama boyutuna ulaşmaması gerekir. Yağma suçunun tamamlanabilmesi için, kullanılan cebir veya tehdidin etkisiyle mağdur malı teslim etmeli veya malın alınmasına karşı koymamalıdır. Bu bakımdan, kullanılan cebir veya tehdidin, kişiyi malı teslim etmeye veya alınmasına ses çıkarmamaya yöneltmeye elverişli olması gerekir. Bu nitelikte olmayan bir cebir veya tehdit, sırf mağdurun normalden fazla ürkek olması nedeniyle, malı teslim etmeye veya alınmasına yöneltmişse, yağma suçundan söz edilemez ve fiilin hırsızlık olarak nitelendirilmesi gerekir. Malın teslim edilmesi veya alınması, suçun konusunu oluşturan mal üzerinde mağdurun zilyetliğine son verilmesini, mağdurun bu eşya üzerinde zilyetlikten doğan tasarruf haklarını kullanmasının olanaksız hâle gelmesini ifade eder. Mal, zilyedin tasarruf olanağı ortadan kalktığı anda alınmış olacağından, bu ana kadar yapılan cebir veya tehdit, hırsızlığı yağmaya dönüştürür. Örneğin evin içindeki eşyayı alıp kapıdan çıkarken mal sahibi ile karşılaşan hırsız, ona karşı cebir veya tehdit kullanacak olursa, yağma suçu oluşur. Mal alındıktan yani hırsızlık suçu tamamlandıktan sonra, bunu geri almak isteyen kişiye karşı cebir veya tehdide başvurulması hâlinde, artık yağma suçundan söz edilemez. Hırsızlık suçuna konu malın geri alınmasını önlemek amacına yönelik olarak kullanılan cebir veya tehdit ayrı suçların oluşmasına neden olur. Bu durumda, gerçek içtima hükümlerinin uygulanması gerekir. Maddenin ikinci fıkrasında senedin yağması düzenlenmiştir. Cebir veya tehdit kullanılarak bir kimsenin, kendisini veya başkasını borç altına sokabilecek bir senedi veya var olan bir senedin hükümsüz kaldığını açıklayan bir vesikayı vermeye, böyle bir senedin alınmasına karşı koymamaya, ilerde böyle bir senet hâline getirilebilecek bir kağıdı imzalamaya veya var olan bir senedi imha etmeye veya imhasına karşı koymamaya mecbur edilmesi de yağma sayılmıştır. Senedin bunu imzalayan için \”borç doğurucu\” olması gerekir. Bu borç para borcu olabileceği gibi, bir işi yapmaya veya yapmamaya, bir taşınmazını hibe etmeye, kira ile oturulan bir binayı boşaltmaya, var olan bir borca kefil olmaya da ilişkin olabilir. Bir alacağı tahsil etmemeye, herhangi bir davayı açmamaya, vasiyetnamesini değiştirmemeye yönelik bir vaadi içeren yazılı beyanlar da \”borç doğurucu\” senet sayılırlar. Şu hâlde mağduru iktisaden değerlendirmeye elverişli olan bir hakkını kullanmamasına yol açan her türlü belge, borç doğurucu senet tanımına girer. Maddenin son fıkrasında, mağdurun herhangi bir vasıta ile kendini bilmeyecek ve savunamayacak hâle getirilmesinin, örneğin uyku ilacı ile uyutulmasının, yağmada cebir sayılacağı açıklanmıştır.  Hırsızlık Suçu ile Yağma Suçunun Farkı: Cebir veya Tehdit Kullanılmaması Halinde Yağma Suçundan Ceza Verilebilir mi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2017/1175 Karar No: 2018/518 Karar tarihi: 13.11.2018 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 6. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi İçtihat Metni Sanık …\’un 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 148/1, 62, 53 ve 63. maddeleri uyarınca 5 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba ilişkin Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 13.12.2011 tarihli ve 156-326 sayılı hükmün, sanık müdafisi ve Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 6. Ceza Dairesince 18.11.2015 tarih ve 27279-45418 sayı ile; \”…Bir başkasının, kendisinin veya yakının hayatına, vücut ve cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı gerçekleştireceğinden ya da mal varlığı itibarıyla büyük bir zarara uğratacağından bahisle tehdit ederek veya cebir kullanarak bir malı teslime veya malın alınmasına karşı koymamaya mecbur kılan kişinin eylemi yağma suçunu oluşturur. Malın alınması veya verilmesini temin için zilyedin üzerinde cebir ve tehdit kullanılmakta, bu cebir ve tehdit karşısında mağdurun başka bir seçeneği kalmamaktadır. Kendisini apartman girişine kadar takip eden bir elinde bali poşeti bulunan diğer eli ise cebinde olan sanığın yakınana hitaben \’üzerinde ne var\’ sorusu üzerine korkup paniğe kapılarak cebindeki müzik çalar ile cep telefonunun sanığa verdiği somut olayda, malın teslimi sırasında yağma suçunda aranan boyutta objektif nitelikteki ciddi, korkutucu seviyede cebir/tehdit içeren söz veya hareket bulunmadığı, salt yakınanın kendi iç dünyasındaki korku ve endişesiyle malın teslimine yöneldiğinin anlaşılması karşısında, sanığın hırsızlık suçundan mahkumiyetine karar verilmesi gerekirken suçun vasfında yanılgıya düşülerek yazılı şekilde hüküm kurulması\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Direnme Kararı Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesi ise 14.04.2016 tarih ve 1-89 sayı ile; \”…Somut olayda; baly kullanan, elini cebine atmış, ne varsa isteyen sanığın, oluşturduğu olumsuz kişiliğini baskı ve korkutma unsuru olarak kullanıp, bu yönlerini bilen yaşı küçük olan - [Resmi Belgeyi Bozma: Başkasına Ait Nüfus Cüzdanına Kendi Fotoğrafını Yapıştıran Sanığa Ceza Verilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/resmi-belgeyi-bozma-nufus-cuzdani/): Resmi Belgeyi Bozma Suçu ve Cezası 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Resmi belgede sahtecilik – Madde 204 (1) Bir resmi belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir resmi belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren veya sahte resmi belgeyi kullanan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu resmi bir belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren, gerçeğe aykırı olarak belge düzenleyen veya sahte resmi belgeyi kullanan kamu görevlisi üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) Resmi belgenin, kanun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan belge niteliğinde olması halinde, verilecek ceza yarısı oranında artırılır. Madde Gerekçesi Maddede, resmî belgede sahtecilik suçu tanımlanmıştır. Suçun konusu resmî belgedir. Belge, eski dilimizdeki \”evrak\” kelimesi karşılığında kullanılmakta olup, yazılı kâğıt anlamına gelmektedir. Bu bakımdan, yazılı kâğıt niteliğinde olmayan şey, ispat kuvveti ne olursa olsun, belge niteliği taşımamaktadır. Kâğıt üzerindeki yazının, anlaşılabilir bir içeriğe sahip olması ve ayrıca, bir irade beyanını ihtiva etmesi gerekir. Bu yazının belli bir kişiye veya kişilere izafe edilebilir olması gerekir. Ancak, bu kişilerin gerçekten mevcut kişiler olması gerekmez. Bu itibarla, gerçek veya hayalî belli bir kişiye izafe edilemeyen yazılı kâğıt, belge niteliği taşımaz. Kâğıt üzerindeki yazının belli bir kişiye izafe edilebilmesi için, bu kişinin ad ve soyadının kâğıda eksiksiz bir şekilde yazılması ve kâğıdın bu kişi tarafından imzalanmış olması şart değildir. Ancak, bazı belgeler (örneğin poliçe gibi kambiyo senetleri) açısından, belge üzerinde kişinin kendi el yazısı ile imzasının atılmış olması gerekir. Zira, imza, ilgili kambiyo senedinin zorunlu şekil şartını (kurucu bir unsurunu) oluşturmaktadır. Bir kişinin, düzenlediği belgeye başkasının adını yazması ve belgeyi imzalaması durumunda da bir belge vardır; ancak, bu belge sahtedir. Belge altında adı yazılan ve adına imza konulan kişi, gerçek veya hayali bir kişi olabilir. Bunun, belgenin varlığına bir etkisi bulunmamaktadır. Bir belgeden söz edebilmek için, kâğıt üzerindeki yazının içeriğinin hukukî bir kıymet taşıması, hukukî bir hüküm ifade eylemesi, hukukî bir sonuç doğurmaya elverişli olması gerekir. Resmî belge, bir kamu görevlisi tarafından görevi gereği olarak düzenlenen yazıyı ifade etmektedir. Bu itibarla, düzenlenen belge ile, kamu görevlisinin ifa ettiği görev arasında bir irtibatın bulunması gerekir. Bu itibarla, bir kamu kurumu ile akdedilen sözleşme dolayısıyla özel hukuk hükümlerinin uygulama kabiliyetinin olması hâlinde dahi, resmî belge vardır. Çünkü sözleşme, kamu kurumu adına kamu görevlisi tarafından imzalanmaktadır. Ayrıca belirtilmelidir ki, her ne kadar, belgeden söz edilen durumlarda yazılı bir kâğıdın varlığı gerekli ise de; bazı durumlarda belgenin varlığını kabul için, yazının kâğıt üzerinde bulunması gerekmez. Bir metal levha üzerine yazı yazılması hâlinde de belgenin varlığını kabul etmek gerekir. Bu itibarla, araç plakaları da resmî belge olarak kabul edilmek gerekir. Söz konusu suç, seçimlik hareketli bir suç olarak tanımlanmıştır. Birinci seçimlik hareket, resmî belgeyi sahte olarak düzenlemektir. Bu seçimlik hareketle, resmî belge esasında mevcut olmadığı hâlde, mevcutmuş gibi sahte olarak üretilmektedir. Sahtelikten söz edebilmek için, düzenlenen belgenin gerçek bir belge olduğu konusunda kişiyi yanıltıcı nitelikte olması gerekir. Başka bir deyişle, sahteliğin beş duyuyla anlaşılabilir olmaması gerekir. Özel bir incelemeye tâbi tutulmadıkça gerçek olmadığı anlaşılamayan belge, sahte belge olarak kabul edilmek gerekir. İkinci seçimlik hareket, gerçek bir resmî belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştirmektir. Bu seçimlik hareketle, esasında mevcut olan resmî belge üzerinde silmek veya ilaveler yapmak suretiyle değişiklik yapılmaktadır. Mevcut olan resmî belge üzerinde sahtecilikten söz edebilmek için, yapılan değişikliğin aldatıcı nitelikte olması gerekir. Aksi takdirde, resmî belgeyi bozmak suçu oluşur. Birinci ve ikinci seçimlik hareketle bağlantılı olarak belirtilmek gerekir ki; sahteciliğin, belgenin üzerindeki bilgilerin bir kısmına veya tamamına ilişkin olmasının, suçun oluşması açısından bir önemi bulunmamaktadır. Üçüncü seçimlik hareket ise, sahte resmî belgeyi kullanmaktır. Kullanılan sahte belgenin kişinin kendisi veya başkası tarafından düzenlenmiş olmasının bir önemi yoktur. Maddenin ikinci fıkrasında, resmî belgede sahtecilik suçunun kamu görevlisi tarafından işlenmesi ayrı bir suç olarak tanımlanmaktadır. Birinci fıkrada tanımlanan suçtan farklı olarak, bu suçun kamu görevlisi tarafından işlenmesinin yanı sıra, suçun konusunu oluşturan belgenin kamu görevlisinin görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu resmî bir belge olması gerekir. Bu bakımdan, resmî belgede sahteciliğin kamu görevlisi tarafından yapılmasına rağmen, düzenlenen sahte resmî belgenin kamu görevlisinin görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu bir belge olmaması hâlinde, bu fıkra hükmü uygulanamaz. Söz konusu suçu oluşturan hareketler, birinci fıkrada tanımlanan suçu oluşturan seçimlik hareketlerden ibarettir. Ancak, bu bağlamda özellikle belirtilmelidir ki, kamu görevlisinin gerçeğe aykırı olarak bir olayı kendi huzurunda gerçekleşmiş gibi, bir beyanı kendi huzurunda yapılmış gibi göstererek belge düzenlemesi hâlinde, bu fıkra hükmünde tanımlanan suç oluşur. Maddenin üçüncü fıkrasında, resmî belgede sahtecilik suçunun konu bakımından nitelikli unsuru belirlenmiştir. Buna göre, suçun konusunu oluşturan resmî belgenin, kanun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan belge niteliğinde olması hâlinde, cezanın belirlenen oranda artırılması gerekir. Bu hüküm, belgelerde sahtecilik suçları ile delil teorisi arasındaki ilişki göz önüne alınarak, daha üstün ispat gücüne sahip belgeyi daha fazla korumak ihtiyacını karşılamaktadır. Ancak, değişik yorumlara son vermek maksadıyla bir belgenin böyle bir güce sahip olup olmadığının saptanması için kanunlarda bu hususu belirten bir hüküm bulunması gerekli sayılmıştır. Resmî belgeyi bozmak, yok etmek veya gizlemek – Madde 205 (1) Gerçek bir resmi belgeyi bozan, yok eden veya gizleyen kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Suçun kamu görevlisi tarafından işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır. Madde Gerekçesi Maddede, resmî belgeyi bozmak, yok etmek ve gizlemek fiilleri, resmî belgede sahtecilik suçundan ayrı bir suç olarak ceza yaptırımı altına alınmıştır. Sahtecilik suçu, düzenlenen belgenin veya belgede yapılan değişikliğin başkasını aldatıcı nitelikte olmasını gerektirir. Bu maddede tanımlanan suçun işlenmesi, başkasını aldatma özelliği taşımayabilir. Suçun konusu, hukuken geçerli, yani gerçek bir resmî belgedir. Söz konusu suçu oluşturan seçimlik hareketler, resmî belgeyi bozmak, yok etmek veya gizlemektir. Gerçek bir resmî belge üzerindeki yazıları örneğin boyamak veya silmek suretiyle okunamaz hâle getirmek, belge üzerindeki resmî koparmak, belgeyi yırtmak, yakmak veya gizlemek fiilleri bu suçu oluşturur. Dikkat edilmelidir ki; gizleme hâlinde, belge varlığını ve bütünlüğünü muhafaza etmektedir. Gizlenen belge, kişilerin nezdinde bulunan resmî belge olabileceği gibi, bir kamu kurum ve kuruluşunda ya da kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşunda muhafaza edilen belge de olabilir. Gizlemenin, belgenin nezdinde bulunduğu kişiye ya da kurum veya kuruluşa karşı olması gerekir. Bir belgenin, örneğin bir uyuşmazlık bağlamında mahkemeden istenmesine karşılık; - [Sahte Fatura Kullanma ve Vergi Kaçakçılığı Suçunda Kullanılan Sahte Faturaların Gizlenmesi](https://kayseriavukat.org.tr/sahte-fatura-kullanma-ve-vergi-kacakciligi/): Sahte Fatura Kullanma ve Vergi Kaçakçılığı Suçunda Kullanılan Sahte Faturaların Gizlenmesi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2018/427 Karar No: 2018/517 Karar Tarihi: 08.11.2018 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 11. Ceza Dairesi Mahkemesi: Bölge Adliye Mahkemesi 11. Ceza Dairesi Bölge Adliye Mahkemesi Kararı 2010 ve 2011 takvim yıllarında sahte fatura kullanma suçundan sanığın beraatine ilişkin Ankara 34. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 01.02.2017 tarihli ve 40-14 sayılı hükümlere yönelik katılan vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunulması üzerine Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 11. Ceza Dairesince 03.10.2017 tarih ve 796-1184 sayı ile; “…İlk derece Mahkemesince her ne kadar sanığın; suça konu faturaların sahte olduğunu bilmediğinden bahisle 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 223/2-e maddesi uyarınca beraatine karar verilmiş ise de; iddia, savunma, dava şartı olan mütalaa, vergi suçu raporu, vergi tekniği raporu, soruşturma aşamasında alınan bilirkişi raporu, davanın yeniden görülmesi ve duruşma açılmasına karar verildikten sonra dosyaya getirtilen vergi tekniği raporları ile tüm dosya içeriğinden; Kızılbey Vergi Dairesi mükellefi olan sanığın elektrik malzemeleri toptan ticareti faaliyetinde bulunduğu, 2010 takvim yılına ilişkin hesap ve işlemlerin incelenmesi sonucunda sahte fatura düzenlemeleri nedeniyle haklarında vergi tekniği raporu düzenlendiği tespit edilen …Grup İnş. Tic. Limited Şirketi, … İnş. Taah. Tic. ve San. A.Ş., … Plastik Pvc Pen. Sis. İnş. Malz. Paz. San. Tic. Ltd Şti., TR-Acay İnş. Otom. Gıd. İle Elek. Tu. Tek. Taah. San. Tic. Ltd Şti, … Grup Yapı. Malz. İnş. Elek. Pro. Kim. Mad. San. ve Tic. Ltd. Şti, MC … İnş. Müşavir Gıda Tic. Ltd. Şti, …İnşaat Elektrik Elektronik Ltd Şti., … Grup Reklam Organizasyon Medikal İnşaat Elektrik Petrol Nakliyat San. Tic. Ltd Şti, … İnşaat Elektrik Pet. Ürün Çelik Mak. Turz. Taş San. Tic. Ltd Şti., …, … inş. Taah. Elekt. Tem. Medikal Metal San. Tic. Ltd. Şti, … Yapı Malz. Mühend. San. Tic. Ltd. Şti tarafından düzenlenen toplam 1.681.680-TL tutarında 104 adet ve 2011 takvim yılına ilişkin hesap ve işlemlerin incelenmesi sonucunda ise komisyon geliri karşılığı sahte fatura düzenlemeyi mutat meslek haline getirdikleri tespit edilen …, … ve … tarafından düzenlenen toplam 420.202-TL tutarında 20 adet sahte faturayı kullandığı, faturalarda yer alan tutarları KDV beyannamelerinde indirim konusu yaptığı anlaşılmıştır. Davanın yeniden görülmesi ve duruşma açılmasına karar verildikten sonra 23.05.2017 tarihli tensip kararında belirtilen, sanığın 2010 ve 2011 takvim yıllarında kullandığı faturaları düzenleyen şahıs ve şirketler hakkında düzenlenen vergi tekniği raporları getirtilmiş olup; bu raporlarda, sanığın kullandığı faturaları düzenleyenlerin yapılan yoklamalarda adreslerinde bulunamadıkları, ticari faaliyetlerine rastlanmadığı, mal stoklarının bulunmadığı, depo, işçi, şube ve taşıtlarının bulunmadığı, beyan edilen KDV matrahları ile görülen hasılatı elde edebilecek hacimde ticari bir organizasyon yapısı olmamasına rağmen yüksek tutarlarda fatura düzenledikleri, yüksek tutarlarda ciroları bulunduğu halde faaliyetlerine ilişkin ortaya çıkan vergilerin çok cüz-i tutarlarda olmasına rağmen ya hiç ödenmediği ya da çok az miktarda ödendiği, gerçek bir mal ve hizmet üretimi veya alım-satımı yapmadıkları, komisyon karşılığı sahte fatura ticareti yapmak amacıyla kuruldukları ve bu amaçla faaliyette bulundukları şeklindeki tespitler ve sanığın faturalarda gösterilen malları aldığına ilişkin sevk ve taşıma irsaliyesi, teslim ve tesellüm belgesi, faturaların bedellerinin ödendiğini gösterir ticari teamüle uygun bir belge ibraz edememesi de gözetilerek sanığın, suça konu faturaların sahte olduğunu bilmediğine dair savunmalarına itibar edilmemiştir. 2010 ve 2011 takvim yıllarına ilişkin defter ve belgeleri ibraz etmesi hususunda vergi müfettişi tarafından gönderilen yazının tebliği üzerine sanığın, bu hususta ek süre almasına rağmen defter ve belgeleri ibraz etmemesi, ayrıca, Dairemizce yapılan duruşmada da suça konu faturaların elinde bulunmadığını beyan etmesi ve duruşma hazırlığı işlemleri sırasında suça konu faturaların gönderilmesi hususunda …’na yazılan yazılara olumsuz cevap verilmesi nedenleriyle sanığın kullandığı sahte faturalar ele geçirilememiş ise de; suça konu faturaların 2010 ve 2011 takvim yıllarında kullanıldığı BA-BS raporları ve KDV beyannameleri ile sabittir. Sorun; suça konu faturaların ele geçirilememesi halinde mahkûmiyet kararı verilip verilemeyeceği noktasında toplanmaktadır. Faturanın kullanılmış sayılabilmesi için beyannamede gösterilmesi ve beyannamenin de vergi dairesine verilmesi yeterli olup; fatura aslının ya da bir örneğinin beyannameye eklenmesi zorunluluğu yoktur. Yasa koyucunun kullanma sırasında beyannameye eklenmesini zorunlu kılmadığı bir faturayı daha sonra kanuni şekle uygun düzenlenip düzenlenmediğinin tespiti bakımından aramanın sahte fatura düzenlemek ya da sahte fatura kullanmak suçlarını cezalandırılamayacak suçlar haline getireceğinde kuşku yoktur. Yüksek Yargıtay 11. Ceza Dairesinin sonradan (Mayıs 2016 tarihinden) itibaren değişen görüşü uyarınca sahte fatura düzenlemek ve kullanmak suçlarında suça konu faturalardan denetime olanak verecek sayıda dosyada bulundurulmasının zorunlu olduğunun kabulü halinde; suçun sübutu konusundaki inisiyatif sanıklara bırakılmış olur ki bu şekildeki Yargıtay uygulamasının istikrar kazanması durumunda, bu hususta bilinçlenen sanıkların anılan suçlardan mahkûmiyetlerine karar verilmesi mümkün olamayacaktır. Zira, 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 253. maddesi uyarınca defter ve belgelerin 5 yıl süre ile muhafaza mecburiyeti olup; bu sürenin geçmesi durumunda faturaların ibraz edilmemesinin herhangi bir müeyyidesinin bulunmaması, anılan sürenin geçmemiş olması durumunda ise; belgeleri gizlemek suçundan verilecek daha az cezaya razı olan sanıkların sahte faturaları ibraz etmeyerek daha ağır cezayı gerektiren sahte fatura düzenlemek ve kullanmak suçlarından ceza almamaları mümkün olacaktır. Çünkü; sahte faturayı düzenleyen ibraz ederse düzenlemek suçundan, kullanan ibraz ederse kullanmak suçundan mahkum olacaktır. İbraz etmedikleri takdirde ise cezalandırılmaları mümkün olamayacaktır. Yukarıda açıklanan nedenlerle her ne kadar suça konu sahte faturalar ele geçirilememiş ise de; 2010 takvim yılında toplam 1.681.680-TL tutarında 104 adet ve 2011 takvim yılında toplam 420.202-TL tutarında 20 adet sahte faturayı gerçek bir alım satım karşılığı olmaksızın alıp bilerek kullanmak suretiyle faturalarda yer alan tutarları KDV beyannamelerinde indirim konusu yaptığının BA-BS raporları ve KDV beyannameleri ile sabit olduğunun anlaşılması karşısında; sanığın, anılan her iki yılda sahte fatura kullanmak suçlarından mahkûmiyeti yerine, ‘sanığın suça konu edilen faturaları sahte olduğunu bilmeden kullandığına’ dair dosya kapsamına uygun olmayan gerekçe ile beraatine karar verilmiş olması nedeniyle Ankara 34. Asliye Ceza Mahkemesinin isabetsiz kararının Ceza Muhakemesi Kanununun 280/2. maddesi uyarınca kaldırılarak sanığın 2010 ve 2011 takvim yıllarında sahte fatura kullanmak suçlarından mahkûmiyetine” karar verilmiştir. Yargıtay Ceza Dairesi Kararı Bu hükümlerin de sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 11. Ceza Dairesince 07.05.2018 tarih ve 3390-4256 sayı ile; “2015 yılında vergi suçlarının temyiz incelemesini yapan Yargıtay 19. Ceza Dairesi’nce benimsenip Dairemizce de devam ettirilen uygulamaya göre; sahte fatura düzenlemek ve kullanmak suçlarında suçun maddi konusunun fatura olması, 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 227. maddesinin 3. fıkrasındaki “Bu Kanuna göre kullanılan veya bu Kanunun Maliye - [Önleme Araması Kararına Dayanılarak Durdurulan Araçta Uyuşturucu Madde Araması Yapılabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/aracta-uyusturucu-madde-arama/): Araçta Uyuşturucu Madde Araması Yapılması 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti – Madde 188 (1) Uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak imal, ithal veya ihraç eden kişi, yirmi yıldan otuz yıla kadar hapis ve ikibin günden yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (2) Uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı fiilinin diğer ülke açısından ithal olarak nitelendirilmesi dolayısıyla bu ülkede yapılan yargılama sonucunda hükmolunan cezanın infaz edilen kısmı, Türkiye\’de uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı dolayısıyla yapılacak yargılama sonucunda hükmolunan cezadan mahsup edilir. (3) Uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satan, satışa arz eden, başkalarına veren, sevk eden, nakleden, depolayan, satın alan, kabul eden, bulunduran kişi, on yıldan az olmamak üzere hapis ve bin günden yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. Ancak, uyuşturucu veya uyarıcı madde verilen veya satılan kişinin çocuk olması hâlinde, veren veya satan kişiye verilecek hapis cezası on beş yıldan az olamaz. (4) a) Yukarıdaki fıkralarda belirtilen uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin eroin, kokain, morfin, sentetik kannabinoid ve türevleri veya bazmorfin olması, b) Üçüncü fıkradaki fiillerin; okul, yurt, hastane, kışla veya ibadethane gibi tedavi, eğitim, askerî ve sosyal amaçla toplu bulunulan bina ve tesisler ile bunların varsa çevre duvarı, tel örgü veya benzeri engel veya işaretlerle belirlenen sınırlarına iki yüz metreden yakın mesafe içindeki umumi veya umuma açık yerlerde işlenmesi, hâlinde verilecek ceza yarı oranında artırılır. (5) Yukarıdaki fıkralarda gösterilen suçların, üç veya daha fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi hâlinde verilecek ceza yarı oranında, suç işlemek için teşkil edilmiş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, verilecek ceza bir kat artırılır. (6) Üretimi resmi makamların iznine veya satışı yetkili tabip tarafından düzenlenen reçeteye bağlı olan ve uyuşturucu veya uyarıcı madde etkisi doğuran her türlü madde açısından da yukarıdaki fıkralar hükümleri uygulanır. Ancak, verilecek ceza yarısına kadar indirilebilir. (7) Uyuşturucu veya uyarıcı etki doğurmamakla birlikte, uyuşturucu veya uyarıcı madde üretiminde kullanılan ve ithal veya imali resmi makamların iznine bağlı olan maddeyi ülkeye ithal eden, imal eden, satan, satın alan, sevk eden, nakleden, depolayan veya ihraç eden kişi, sekiz yıldan az olmamak üzere hapis ve bin günden yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (8) Bu maddede tanımlanan suçların tabip, diş tabibi, eczacı, kimyager, veteriner, sağlık memuru, laborant, ebe, hemşire, diş teknisyeni, hastabakıcı, sağlık hizmeti veren, kimyacılıkla veya ecza ticareti ile iştigal eden kişi tarafından işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır. Madde Gerekçesi Bu maddede, uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin imal ve ticareti suçuna ilişkin hükümler düzenlenmiştir. Burada uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin nelerden ibaret bulunduğu tanımlanmadığı gibi, bunların teker teker gösterilmesi yoluna da gidilmemiştir. Bunun nedeni, uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin ve aynı etkiyi yapan ilâç ve sentetiklerin kötüye kullanılmalarının yaptırım altına alınarak güçlü bir sosyal savunmanın sağlanmasıdır. Böylece, psikotrop madde olarak, uyuşturucu veya uyarıcı etkisi yapan ve kişilerde bağımlılık meydana getiren bütün maddelerin, bu suçun konusunu oluşturacağı kabul edilmiştir. Maddenin birinci fıkrasında, uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak imal, ithal veya ihraç edilmesi, suç olarak tanımlanmıştır. Bu suç, bir kazanç elde etmek için işlenmektedir. Ancak, çoğu zaman bu suçun işlenmesi suretiyle ne kadar kazanç elde edildiği belirlenemediği gibi, elde edilen kazancın müsaderesi de mümkün olamamaktadır. Bu nedenle, söz konusu suçun işlenmesi dolayısıyla, hapis cezasının yanı sıra, adlî para cezasına da hükmedilmesi uygun görülmüştür. İkinci fıkrada, uyuşturucu veya uyarıcı madde suçlarıyla ilgili olarak bir milletlerarası ceza hukuku kuralına yer verilmiştir. Buna göre, uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı fiilinin diğer ülke açısından ithal olarak nitelendirilmesi dolayısıyla bu ülkede yapılan yargılama sonucunda hükmolunan cezanın infaz edilen kısmı, Türkiye\’de uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı dolayısıyla yapılacak yargılama sonucunda hükmolunan cezadan mahsup edilecektir. Türkiye\’den yapılan uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı, karşı ülke açısından ithal oluşturmaktadır. Bu ülkede uyuşturucu veya uyarıcı madde ithali nedeniyle yargılama yapılması veya bir cezaya mahkûm olunması, Türkiye\’de uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı dolayısıyla yargılama yapılmasına engel teşkil etmemektedir. Böylece, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal veya ticareti suçlarıyla ilgili olarak non bis in idem kuralına milletlerarası sahada geçerlilik tanınmamıştır. Ancak, Türkiye\’den yapılan uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı karşı ülke açısından ithal oluşturduğu için, bu ülkede yapılan yargılama sonucunda mahkûm olunan hapis cezasının kurumda infaz edilen kısmının, Türkiye\’de uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı dolayısıyla yapılan yargılama sonucunda mahkûm olunan hapis cezasından mahsup edilmesi gerekmektedir. Üçüncü fıkrada, uyuşturucu veya uyarıcı madde ticaretine ilişkin çeşitli fiiller, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Buna göre; uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satışı, satışa arzı, başkalarına verilmesi, nakli, depolanması ya da kazanç amacıyla satın alınması, kabul edilmesi veya bulundurulması, bir ve ikinci fıkralara göre ayrı bir suç oluşturmaktadır. Bu suç dolayısıyla da, bir ve ikinci fıkralarda tanımlanan suçlarda olduğu gibi, hapis cezasının yanı sıra adlî para cezası öngörülmüştür. Maddenin dördüncü fıkrasına göre, uyuşturucu maddenin eroin, kokain, morfin veya bazmorfin olması, bir ve üçüncü fıkralarda tanımlanan suçların konu bakımından nitelikli unsurunu oluşturmaktadır ve bu fıkralara göre verilecek cezaların artırılmasını gerektirmektedir. Beşinci fıkraya göre, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal veya ticareti suçlarının suç işlemek için teşkil edilmiş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek cezaların artırılması gerekmektedir. Dikkat edilmelidir ki, bu durumda, suç işlemek amacına yönelik örgüt teşkil etmekten, kurulmuş örgütü yönetmekten, bu örgüte üye olmaktan dolayı ayrıca cezaya hükmedilmelidir. Maddenin altıncı fıkrasında, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçlarına ilişkin olarak yukarıdaki fıkralarda yer alan bütün hükümlerin, üretimi resmî makamların iznine veya satışı yetkili tabip tarafından düzenlenen reçeteye bağlı olan ve uyuşturucu veya uyarıcı madde etkisi doğuran her türlü madde açısından da uygulanacağı kabul edilmiştir. Yedinci fıkraya göre, uyuşturucu veya uyarıcı etki doğurmamakla birlikte, uyuşturucu veya uyarıcı madde üretiminde kullanılan ve ithal veya imali resmî makamların iznine bağlı olan maddenin ülkeye sokulması, imal edilmesi, satılması, satın alınması, nakledilmesi, depolanması veya ihraç edilmesi, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Dikkat edilmelidir ki, bu suçun konusu, uyuşturucu veya uyarıcı madde üretiminde kullanılan maddelerdir ve bunlar uyuşturucu veya uyarıcı etki doğurmazlar; ancak bu maddelerin ithal ve imalinin resmî makamların iznine bağlı olması gerekir. Söz konusu suç, seçimlik hareketli bir suçtur ve bu seçimlik hareketlerden birinin gerçekleşmesiyle suç oluşacaktır. Ancak bunlardan birkaçının bir olayda gerçekleşmesi hâlinde bir suçun - [Arama Kararı Olmadan Üst Aramasında Uyuşturucu Madde Bulunması Halinde Sanığa Ceza Verilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/ust-aramasinda-uyusturucu-madde-bulunmasi/): Arama Kararı Olmadan Üst Aramasında Uyuşturucu Madde Bulunması 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti – Madde 188 (1) Uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak imal, ithal veya ihraç eden kişi, yirmi yıldan otuz yıla kadar hapis ve ikibin günden yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (2) Uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı fiilinin diğer ülke açısından ithal olarak nitelendirilmesi dolayısıyla bu ülkede yapılan yargılama sonucunda hükmolunan cezanın infaz edilen kısmı, Türkiye\’de uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı dolayısıyla yapılacak yargılama sonucunda hükmolunan cezadan mahsup edilir. (3) Uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satan, satışa arz eden, başkalarına veren, sevk eden, nakleden, depolayan, satın alan, kabul eden, bulunduran kişi, on yıldan az olmamak üzere hapis ve bin günden yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. Ancak, uyuşturucu veya uyarıcı madde verilen veya satılan kişinin çocuk olması hâlinde, veren veya satan kişiye verilecek hapis cezası on beş yıldan az olamaz. (4) a) Yukarıdaki fıkralarda belirtilen uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin eroin, kokain, morfin, sentetik kannabinoid ve türevleri veya bazmorfin olması, b) Üçüncü fıkradaki fiillerin; okul, yurt, hastane, kışla veya ibadethane gibi tedavi, eğitim, askerî ve sosyal amaçla toplu bulunulan bina ve tesisler ile bunların varsa çevre duvarı, tel örgü veya benzeri engel veya işaretlerle belirlenen sınırlarına iki yüz metreden yakın mesafe içindeki umumi veya umuma açık yerlerde işlenmesi, hâlinde verilecek ceza yarı oranında artırılır. (5) Yukarıdaki fıkralarda gösterilen suçların, üç veya daha fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi hâlinde verilecek ceza yarı oranında, suç işlemek için teşkil edilmiş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, verilecek ceza bir kat artırılır. (6) Üretimi resmi makamların iznine veya satışı yetkili tabip tarafından düzenlenen reçeteye bağlı olan ve uyuşturucu veya uyarıcı madde etkisi doğuran her türlü madde açısından da yukarıdaki fıkralar hükümleri uygulanır. Ancak, verilecek ceza yarısına kadar indirilebilir. (7) Uyuşturucu veya uyarıcı etki doğurmamakla birlikte, uyuşturucu veya uyarıcı madde üretiminde kullanılan ve ithal veya imali resmi makamların iznine bağlı olan maddeyi ülkeye ithal eden, imal eden, satan, satın alan, sevk eden, nakleden, depolayan veya ihraç eden kişi, sekiz yıldan az olmamak üzere hapis ve bin günden yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (8) Bu maddede tanımlanan suçların tabip, diş tabibi, eczacı, kimyager, veteriner, sağlık memuru, laborant, ebe, hemşire, diş teknisyeni, hastabakıcı, sağlık hizmeti veren, kimyacılıkla veya ecza ticareti ile iştigal eden kişi tarafından işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır. Madde Gerekçesi Bu maddede, uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin imal ve ticareti suçuna ilişkin hükümler düzenlenmiştir. Burada uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin nelerden ibaret bulunduğu tanımlanmadığı gibi, bunların teker teker gösterilmesi yoluna da gidilmemiştir. Bunun nedeni, uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin ve aynı etkiyi yapan ilâç ve sentetiklerin kötüye kullanılmalarının yaptırım altına alınarak güçlü bir sosyal savunmanın sağlanmasıdır. Böylece, psikotrop madde olarak, uyuşturucu veya uyarıcı etkisi yapan ve kişilerde bağımlılık meydana getiren bütün maddelerin, bu suçun konusunu oluşturacağı kabul edilmiştir. Maddenin birinci fıkrasında, uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak imal, ithal veya ihraç edilmesi, suç olarak tanımlanmıştır. Bu suç, bir kazanç elde etmek için işlenmektedir. Ancak, çoğu zaman bu suçun işlenmesi suretiyle ne kadar kazanç elde edildiği belirlenemediği gibi, elde edilen kazancın müsaderesi de mümkün olamamaktadır. Bu nedenle, söz konusu suçun işlenmesi dolayısıyla, hapis cezasının yanı sıra, adlî para cezasına da hükmedilmesi uygun görülmüştür. İkinci fıkrada, uyuşturucu veya uyarıcı madde suçlarıyla ilgili olarak bir milletlerarası ceza hukuku kuralına yer verilmiştir. Buna göre, uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı fiilinin diğer ülke açısından ithal olarak nitelendirilmesi dolayısıyla bu ülkede yapılan yargılama sonucunda hükmolunan cezanın infaz edilen kısmı, Türkiye\’de uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı dolayısıyla yapılacak yargılama sonucunda hükmolunan cezadan mahsup edilecektir. Türkiye\’den yapılan uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı, karşı ülke açısından ithal oluşturmaktadır. Bu ülkede uyuşturucu veya uyarıcı madde ithali nedeniyle yargılama yapılması veya bir cezaya mahkûm olunması, Türkiye\’de uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı dolayısıyla yargılama yapılmasına engel teşkil etmemektedir. Böylece, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal veya ticareti suçlarıyla ilgili olarak non bis in idem kuralına milletlerarası sahada geçerlilik tanınmamıştır. Ancak, Türkiye\’den yapılan uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı karşı ülke açısından ithal oluşturduğu için, bu ülkede yapılan yargılama sonucunda mahkûm olunan hapis cezasının kurumda infaz edilen kısmının, Türkiye\’de uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı dolayısıyla yapılan yargılama sonucunda mahkûm olunan hapis cezasından mahsup edilmesi gerekmektedir. Üçüncü fıkrada, uyuşturucu veya uyarıcı madde ticaretine ilişkin çeşitli fiiller, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Buna göre; uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satışı, satışa arzı, başkalarına verilmesi, nakli, depolanması ya da kazanç amacıyla satın alınması, kabul edilmesi veya bulundurulması, bir ve ikinci fıkralara göre ayrı bir suç oluşturmaktadır. Bu suç dolayısıyla da, bir ve ikinci fıkralarda tanımlanan suçlarda olduğu gibi, hapis cezasının yanı sıra adlî para cezası öngörülmüştür. Maddenin dördüncü fıkrasına göre, uyuşturucu maddenin eroin, kokain, morfin veya bazmorfin olması, bir ve üçüncü fıkralarda tanımlanan suçların konu bakımından nitelikli unsurunu oluşturmaktadır ve bu fıkralara göre verilecek cezaların artırılmasını gerektirmektedir. Beşinci fıkraya göre, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal veya ticareti suçlarının suç işlemek için teşkil edilmiş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek cezaların artırılması gerekmektedir. Dikkat edilmelidir ki, bu durumda, suç işlemek amacına yönelik örgüt teşkil etmekten, kurulmuş örgütü yönetmekten, bu örgüte üye olmaktan dolayı ayrıca cezaya hükmedilmelidir. Maddenin altıncı fıkrasında, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçlarına ilişkin olarak yukarıdaki fıkralarda yer alan bütün hükümlerin, üretimi resmî makamların iznine veya satışı yetkili tabip tarafından düzenlenen reçeteye bağlı olan ve uyuşturucu veya uyarıcı madde etkisi doğuran her türlü madde açısından da uygulanacağı kabul edilmiştir. Yedinci fıkraya göre, uyuşturucu veya uyarıcı etki doğurmamakla birlikte, uyuşturucu veya uyarıcı madde üretiminde kullanılan ve ithal veya imali resmî makamların iznine bağlı olan maddenin ülkeye sokulması, imal edilmesi, satılması, satın alınması, nakledilmesi, depolanması veya ihraç edilmesi, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Dikkat edilmelidir ki, bu suçun konusu, uyuşturucu veya uyarıcı madde üretiminde kullanılan maddelerdir ve bunlar uyuşturucu veya uyarıcı etki doğurmazlar; ancak bu maddelerin ithal ve imalinin resmî makamların iznine bağlı olması gerekir. Söz konusu suç, seçimlik hareketli bir suçtur ve bu seçimlik hareketlerden birinin gerçekleşmesiyle suç oluşacaktır. Ancak bunlardan birkaçının bir olayda gerçekleşmesi - [Park Halindeki Aracın Çalınması Halinde Hırsızlık Suçundan Ceza Verilirken Alt Sınırdan Uzaklaşılması](https://kayseriavukat.org.tr/park-halindeki-aracin-calinmasi/): Park Halindeki Aracın Çalınması 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Hırsızlık – Madde 141 (1) Zilyedinin rızası olmadan başkasına ait taşınır bir malı, kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla bulunduğu yerden alan kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir. Madde Gerekçesi Madde metninde, hırsızlığın temel şekli tanımlanmıştır. Buna göre, taşınır malın alınmasının suç oluşturabilmesi için, zilyedinin rızasının bulunmaması gerekir. Rızanın geçerli olması için bulunması gereken koşulların varlığı hâlinde zilyedin rızası bir hukuka uygunluk nedeni teşkil edecek ve suç oluşmayacaktır. Hırsızlık suçunun oluşabilmesi için, failin kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla hareket etmesi yeterli olup, bunun fiilen temini şart değildir. Bu yarar, maddî veya manevî olabilir. Almak fiilinden maksat, suçun konusunu oluşturan mal üzerinde mağdurun zilyetliğine son verilmesi, mağdurun suç konusu eşya üzerinde zilyetlikten doğan tasarruf haklarını kullanmasının olanaksız hâle gelmesidir. Bu tasarruf olanağı ortadan kaldırılınca suç da tamamlanır. Nitelikli hırsızlık – Madde 142 (1) Hırsızlık suçunun; a) Kime ait olursa olsun kamu kurum ve kuruluşlarında veya ibadete ayrılmış yerlerde bulunan ya da kamu yararına veya hizmetine tahsis edilen eşya hakkında, b) (Mülga: 18/6/2014-6545/62 md.) c) Halkın yararlanmasına sunulmuş ulaşım aracı içinde veya bunların belli varış veya kalkış yerlerinde bulunan eşya hakkında, d) Bir afet veya genel bir felaketin meydana getirebileceği zararları önlemek veya hafifletmek maksadıyla hazırlanan eşya hakkında, e) Adet veya tahsis veya kullanımları gereği açıkta bırakılmış eşya hakkında, İşlenmesi hâlinde, üç yıldan yedi yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (2) Suçun; a) Kişinin malını koruyamayacak durumda olmasından veya ölmesinden yararlanarak, b) Elde veya üstte taşınan eşyayı çekip almak suretiyle ya da özel beceriyle, c) Doğal bir afetin veya sosyal olayların meydana getirdiği korku veya kargaşadan yararlanarak, d) Haksız yere elde bulundurulan veya taklit anahtarla ya da diğer bir aletle kilit açmak veya kilitlenmesini engellemek suretiyle, e) Bilişim sistemlerinin kullanılması suretiyle, f) Tanınmamak için tedbir alarak veya yetkisi olmadığı halde resmi sıfat takınarak, g) Büyük veya küçük baş hayvan hakkında, h) Herkesin girebileceği bir yerde bırakılmakla birlikte kilitlenmek suretiyle ya da bina veya eklentileri içinde muhafaza altına alınmış olan eşya hakkında, İşlenmesi hâlinde, beş yıldan on yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Suçun, bu fıkranın (b) bendinde belirtilen surette, beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda olan kimseye karşı işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte biri oranına kadar artırılır. (3) Suçun, sıvı veya gaz hâlindeki enerji hakkında ve bunların nakline, işlenmesine veya depolanmasına ait tesislerde işlenmesi halinde, beş yıldan oniki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Bu fiilin bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde, ceza yarı oranında artırılır ve onbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. (4) Hırsızlık suçunun işlenmesi amacıyla konut dokunulmazlığının ihlâli veya mala zarar verme suçunun işlenmesi halinde, bu suçlardan dolayı soruşturma ve kovuşturma yapılabilmesi için şikâyet aranmaz. (5)  Hırsızlık suçunun işlenmesi sonucunda haberleşme, enerji ya da demiryolu veya havayolu ulaşımı alanında kamu hizmetinin geçici de olsa aksaması hâlinde, yukarıdaki fıkralar hükümlerine göre verilecek ceza yarısından iki katına kadar artırılır. Madde Gerekçesi Maddede, hırsızlık suçunun nitelikli şekilleri tanımlanmıştır. Bu nitelikli unsurlar, üç fıkra hâlinde tasnif edilmiştir. Birinci fıkranın (a) bendine göre; hırsızlık suçunun, kime ait olursa olsun, kamu kurum ve kuruluşlarında veya ibadete ayrılmış yerlerde bulunan ya da kamu yararına veya hizmetine tahsis edilen eşya hakkında işlenmesi, suçun temel şekline nazaran daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. Eşyanın kurum ve kuruluş veya ibadet yerine ait bulunması veya buralarda özel muhafaza altına alınmış olması koşulu aranmamış, görevlilerin veya ibadet edenlerin özel eşyası hakkında suçun işlenmesi hâlinde de bu nitelikli unsurun oluşacağı kabul edilmiştir. Kamu yararı veya hizmetine tahsis edilen eşyanın bulunduğu yer önemli değildir. Fıkranın (b) bendinde, hırsızlık suçunun herkesin girebileceği bir yerde bırakılmakla birlikte kilitlenmek suretiyle ya da bina veya eklentileri içinde muhafaza altına alınmış olan eşya hakkında işlenmesi, suçun diğer bir nitelikli şekli olarak tanımlanmıştır. Bina veya etrafı çevrili eklentilerinde yapılan hırsızlığın cezası artırılırken bu gibi yerlere giriş şekline önem verilmemiştir. Tarlada tarım araçlarının korunması için yapılan kulübelerde işlenen hırsızlığın da madde hükmüne girmesi sağlanmıştır. Ancak bina tanımına girmeyen bir yerde, örneğin otomobilde bulunan eşya hakkında muhafaza altına alınma koşulu aranmış; böylece kapıları kilitli olmayan veya camları kapatılmamış bir otomobildeki eşyanın çalınması hâlinde nitelikli hırsızlık kabul edilmemiştir. Fıkranın (c) bendi ile, halkın yararlanmasına sunulmuş ulaşım araçlarında ve bunların belli kalkış ve varış yerlerinde yani istasyonlarda bulunan eşya korunmaktadır. Bu gibi eşyanın yolcu veya araç personeline ait bulunması, keza yolcu veya personelin beraberinde bulunması gerekli değildir. Kargo ile nakledilen veya araçtan indirilen yahut yüklenmek üzere hazırlanan eşya da bu kapsama alınmıştır. Eşyanın muhafaza altına alınmış olması koşulu aranmamıştır. Aracın türü önemli değilse de, umuma tahsis edilmiş olması zorunludur. Bir vasıtanın umuma tahsis edildiği, bir bedel karşılığında herkes tarafından kullanılabilir olması ile değil, belirli bir yöne giden yolcuları ve eşyayı nakletmesiyle anlaşılır. Fıkranın (d) bendinde, hırsızlık suçunun bir afet veya genel bir felâketin meydana getirebileceği zararları önlemek veya hafifletmek maksadıyla hazırlanan eşya hakkında işlenmesi, bir nitelikli unsur olarak belirlenmiştir. Deprem, sel, su baskını, yangın ve savaş gibi afet veya genel felâketin sebebiyet verebileceği zararları önlemek, bu afet veya felaketlere maruz kalan insanların ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla hazırlanmış olan eşya, bu bent kapsamına giren hırsızlık suçunun konusunu oluşturmaktadır. Eşyanın bulunduğu yer önemli değildir; bunların bina içerisinde veya açıkta depolanmış olması mümkündür. Bunun gibi, eşyanın afet ve felâket bölgesine gittikten sonra ve henüz afetten zarar görenlere dağıtılmadan önce çalınması hâlinde de bent uygulanacaktır. Fıkranın (e) bendinde, âdet veya tahsis ve kullanım gereği açığa bırakılmış olan eşya hakkında hırsızlık suçunun işlenmesi, bir nitelikli unsur olarak kabul edilmiştir. Tarlalarda bırakılan tarım araçları, inşaat yerine yığılan malzeme, bu kapsama giren eşyaya örnek olarak gösterilebilir. Bunların çalınmalarında kolaylık bulunması, bu nitelikli hâlin kabulünde etken olmuştur. Fıkranın (f) bendine göre, hırsızlık suçunun elektrik enerjisi hakkında işlenmesi, bir nitelikli hâli oluşturmaktadır. Suçun temadi hâlinde işlenmesi, bu nitelikli hâlin kabulünde etkili olmuştur. Maddenin ikinci fıkrasında, hırsızlık suçunun birinci fıkraya nazaran daha ağır cezayı gerektiren nitelikli şekilleri düzenlenmiştir. İkinci fıkranın (a) bendine göre, hırsızlık suçunun kişinin malını koruyamayacak durumda olmasından veya ölmesinden yararlanılarak işlenmesi, suçun temel şekline nazaran daha ağır ceza ile cezalandırılmasını gerektirmektedir. Mağdurun trafik kazası geçirmiş olması, aklî veya bedensel bir hastalık veya sakatlıkla malul olması, malını koruyamayacak durumda olmasının örneklerini oluşturmaktadır. Hatta, bir yakınının ölüm haberini - [Kişisel Verileri Yayma Suçu: Kişisel Bilgilerin Kişinin Rızası Dışında Paylaşılması](https://kayseriavukat.org.tr/kisisel-verileri-yayma-sucu/): Kişisel Verileri Yayma Suçu: Kişisel Bilgi ve Videoların Kişinin Rızası Dışında Paylaşılması Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2017/829 Karar No: 2017/363 Karar Tarihi: 04.07.2017 Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Verileri hukuka aykırı olarak yayma suçundan sanık …’nun beraatine ilişkin, Beykoz 2. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 21.04.2011 gün ve 347-380 sayılı hükmün, katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 12. Ceza Dairesince 18.11.2013 gün ve 33362-25776 sayı ile; ”…Dosya kapsamına göre; katılanın, 12.04.2007 tarihinde, bilgisi ve rızası dışında, adına bir arkadaşlık sitesinde üyelik işlemleri yapılarak profil oluşturulan sitede, kişisel bilgilerine yer verilip, oluşturulan profile cep telefonu numarasının yazıldığı ve bu profil üzerinden tanımadığı kişilerin kendisini telefonundan arayarak arkadaşlık isteğinde bulundukları iddiasını içeren şikayet dilekçesi üzerine başlatılan adli soruşturma kapsamında, arkadaşlık sitesinin sahibi olan şirketten gelen yazı içeriğine göre, katılanın kişisel bilgilerinin yer aldığı profilin 12.04.2007 tarihinde oluşturulup siteye üye yapıldığı, bu işlemin ise ’88.226.178.19’ IP numaralı bilgisayar üzerinden gerçekleştirildiğinin bildirildiği, konuyla ilgili olarak, Türk Telekomünikasyon A.Ş.’den gelen yazıda ise, bildirilen IP numaralı bilgisayarın, sanığa ait ’0242 349…’ telefon numaralı ADSL hattı üzerinden internet erişiminin gerçekleştirildiğinin bildirildiği, yargılama aşamasında aldırılan bilirkişi raporunun da bu yönde olduğu ve dosya kapsamına göre, taraflar arasında önceye dayalı husumet de bulunduğu halde, delillerin takdirinde hataya düşülerek, sanığın atılı suçtan mahkumiyeti yerine yazılı şekilde beraatine karar verilmesi…” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Direnme Kararı Yerel mahkemece ise 06.03.2014 gün ve 681-101 sayı ile; ”Tüm dosya içeriği, bilirkişi raporu ve Yargıtay bozma ilamına karşı alınan beyanlar birlikte değerlendirildiğinde; katılan … Öztürk’e ait cep telefon numarasının ’…com’ isimli internet sitesinde ’canans’ rumuzlu bir kişiye aitmiş gibi yayınlandığı, bu işlemin sanık …’na ait 0242 349… numaralı ev telefonuna bağlı ADSL hattı ile 88.226.178.19 IP nolu bilgisayar üzerinden gerçekleştirildiği, sanığın savunmasında bilgisayar kullanmayı bilmediğini ileri sürdüğü, tanık olarak beyanı alınan sanığın kızı …’nun da sanığın beyanını destekler mahiyette ifade verdiği, babasının aldığı bilgisayarı ağırlıklı olarak kendisinin kullandığını, diğer çocuklarının da kullandığını ifade ettiği, esasen tanık …’nun katılanın iddiasına göre katılanın eşi ile fiilen birlikte yaşayan kişi olduğu ve katılan ile husumetli olan kişinin, tanık … olduğu, katılan ile …’nun birçok davada karşı karşıya geldikleri, nitekim katılanın ifadesinden de anlaşılacağı üzere …’na attığı mesaj nedeniyle başka davada da karşı karşıya geldikleri, …’nun babası olan sanığa ait bilgisayarı ağırlıklı olarak kendisinin kullandığı ve babasının bilgisayar kullanmasını bilmediği yönündeki beyanı göz önüne alındığında, iddianamede zikredilen eylemin sanık tarafından gerçekleştirildiği hususunda mahkememizde kuşku uyandığı, kuşkunun sanık lehine yorumlanması gerektiği kanısına varılarak sanığın beraatine karar verilmesi gerektiği…” gerekçesi ile ilk hükümde direnilmesine karar verilmiştir. Direnme hükmünün de katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 20.12.2014 gün ve 177027 sayılı “bozma” istekli tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca 07.12.2016 gün ve 842-804 sayı ile; 6763 sayılı Kanunun 38. maddesi ile 5320 sayılı Kanuna eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 12. Ceza Dairesince 24.05.2017 gün ve 63-4266 sayı ile, direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. Türk Milleti Adına Ceza Genel Kurulu Kararı Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa atılı verileri hukuka aykırı olarak yayma suçunun sabit olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Sanığın adına ve Antalya’da bulunan adresine kayıtlı ADSL hattı üzerinden 12.04.2007 tarihinde 88… IP numarası ile ”…com” isimli arkadaşlık sitesinde ”canans” rumuzu kullanılarak oluşturulan profilde, katılanın telefon numarası ile gezip eğlenmeyi seven erkeklerle tanışmak istediği bilgisine yer verildiği, siteye giren kişilerce katılanın telefonuna çeşitli mesajlar gönderildiği, Yeni Medya Elektronik Yayıncılığın 23.07.2008 tarihli yazısına göre; katılan adına oluşturulan profile 88.226.178.19 nolu IP ile giriş yapıldığı, Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketinin 05.11.2008 tarihli yazısına göre; 88.226.178.19 nolu IP’nin, sanığın adına ve Antalya’da bulunan ikamet adresine kayıtlı ADSL hattı üzerinden kullanıldığı, Bilgisayar mühendisi bilirkişi tarafından düzenlenen rapora göre; suça konu üyelik işleminin, sanığın ikamet ettiği adreste sanık adına kayıtlı ADSL hattını kullanan bilgisayar üzerinden gerçekleştirildiği, Anlaşılmaktadır. Katılan … 13.04.2007 tarihinde Beykoz Cumhuriyet savcılığında; üzerine kayıtlı cep telefonu numarasının kimliği belirsiz kişi veya kişiler tarafından ”…com” sitesine “canans” rumuzu ile aktarılmış olduğunu, siteden telefonunu bulan kişilerce rahatsız edildiğini, telefon numarasını siteye aktaran kişi ya da kişilerden şikâyetçi olduğunu, Mahkemede; eşi Yaşar Nuri Öztürk’ün, tanık … ile 2006 yılından beri gayri resmi birliktelik yaşadığını, Şahane Sultan’ın babası olan sanık …’in Halkın Yükselişi Partisinde bir dönem MYK üyeliği yaptığını ve bu partiden Adana birinci sıra milletvekili adayı olduğunu, eşinin Şahane Sultan ile ilişkisini sürdürerek 2009 yılında da aleyhine boşanma davası açtığını, Katılan vekili 30.05.2011 tarihli dilekçesinde; katılanın hiçbir şekilde sanığın evinde kalmadığını, Tanık …; babası olan sanık …’nun bilgisayar kullanmayı bilmediğini, sanığın bilgisayarı çocuklarının kullanması için aldığını, ağırlıklı olarak da kendisinin kullandığını, bilgisayarı parti çalışmaları için gittiği yerlere de götürdüğünü, katılanın da parti genel başkanının hanımı olduğu için bu siyasi çalışmalara iştirak ettiğini, katılan ile aralarında çıkan siyasi gerginliğe katılanın eşi olan genel başkanın son verdiğini, parti çalışmalarının Antalya’da olduğu dönemlerde katılanın kendilerinde kaldığını, katılanın partinin internet ve tüm bilişim işlerinden sorumlu kurucu üyesi olması nedeni ile bilgisayar ortamında parti internet sitesine veri aktarıp aldığını, kendilerinde kaldığı günlerde bu bilgisayarı ve IP adreslerini kullanarak internete bağlandığını, modemin kablosuz ağ bağlantısı olması ve sonraki süreçte katılan ile aralarındaki gerginliğin devam etmesi de dikkate alındığında katılanın 500 metre gibi bir alandan ADSL hatlarına bağlanarak kendi IP adreslerini kullanıp kendi lehine delil yarattığını düşündüklerini, eğer bu işi kendisi veya babası yapmış olsa idi, evlerinden değil de internet cafeden yapacaklarını, katılanın komplo kurduğunu, İfade etmişlerdir. Sanık … kollukta; IP numarası tespit edilen diz üstü bilgisayarı 3-4 sene önce Halkın Yükselişi Partisi Başkanı Yaşar Nuri Öztürk’ün meclis danışmanı ve MYK üyesi olan kızı Şahane Sultan’a hediye ettiğini, kızının bu bilgisayarı çoğunlukla parti çalışmalarında kullandığını, kendisinin hiç kullanmadığını, Mahkemede; katılan ile aralarında bir kısmı ceza bir kısmı da tazminat olmak üzere davalar olduğunu, bilgisayarı evdeki diğer bireylerin kullandığını, kendisinin ise kullanmayı bilmediğini, evindeki internet bağlantısının kablosuz olduğunu dolayısıyla evine 300 metre mesafede bulunan birinin bu hatta girerek kullanabileceğini, kocası ile evlerine gelen katılan tarafından dahi bu işin yapılmış olabileceğini, 14.02.2014 havale tarihli dilekçesinde; kızı Şahane ile Yaşar Nuri arasında ilişki olduğunu düşündüğü - [Ceza Davası Sonucunda Beraat Eden Kişi Haksız Tutuklama Nedeniyle Tazminat Davası Açabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/haksiz-tutuklama-nedeniyle-tazminat-davasi/): Haksız Tutuklama Nedeniyle Tazminat Davası Anayasa Kişi hürriyeti ve güvenliği – Madde 19  Herkes, kişi hürriyeti ve güvenliğine sahiptir. Şekil ve şartları kanunda gösterilen: Mahkemelerce verilmiş hürriyeti kısıtlayıcı cezaların ve güvenlik tedbirlerinin yerine getirilmesi; bir mahkeme kararının veya kanunda öngörülen bir yükümlülüğün gereği olarak ilgilinin yakalanması veya tutuklanması; bir küçüğün gözetim altında ıslahı veya yetkili merci önüne çıkarılması için verilen bir kararın yerine getirilmesi; toplum için tehlike teşkil eden bir akıl hastası, uyuşturucu madde veya alkol tutkunu, bir serseri veya hastalık yayabilecek bir kişinin bir müessesede tedavi, eğitim veya ıslahı için kanunda belirtilen esaslara uygun olarak alınan tedbirin yerine getirilmesi; usulüne aykırı şekilde ülkeye girmek isteyen veya giren, ya da hakkında sınır dışı etme yahut geri verme kararı verilen bir kişinin yakalanması veya tutuklanması; halleri dışında kimse hürriyetinden yoksun bırakılamaz. Suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişiler, ancak kaçmalarını, delillerin yokedilmesini veya değiştirilmesini önlemek maksadıyla veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan ve kanunda gösterilen diğer hallerde hakim kararıyla tutuklanabilir. Hakim kararı olmadan yakalama, ancak suçüstü halinde veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde yapılabilir; bunun şartlarını kanun gösterir. Yakalanan veya tutuklanan kişilere, yakalama veya tutuklama sebepleri ve haklarındaki iddialar herhalde yazılı ve bunun hemen mümkün olmaması halinde sözlü olarak derhal, toplu suçlarda en geç hakim huzuruna çıkarılıncaya kadar bildirilir. Yakalanan veya tutuklanan kişi, tutulma yerine en yakın mahkemeye gönderilmesi için gerekli süre hariç en geç kırksekiz saat ve toplu olarak işlenen suçlarda en çok dört gün içinde hâkim önüne çıkarılır. Kimse, bu süreler geçtikten sonra hakim kararı olmaksızın hürriyetinden yoksun bırakılamaz. Bu süreler olağanüstü hal ve savaş hallerinde uzatılabilir. Kişinin yakalandığı veya tutuklandığı, yakınlarına derhal bildirilir. Tutuklanan kişilerin, makul süre içinde yargılanmayı ve soruşturma veya kovuşturma sırasında serbest bırakılmayı isteme hakları vardır. Serbest bırakılma ilgilinin yargılama süresince duruşmada hazır bulunmasını veya hükmün yerine getirilmesini sağlamak için bir güvenceye bağlanabilir. Her ne sebeple olursa olsun, hürriyeti kısıtlanan kişi, kısa sürede durumu hakkında karar verilmesini ve bu kısıtlamanın kanuna aykırılığı halinde hemen serbest bırakılmasını sağlamak amacıyla yetkili bir yargı merciine başvurma hakkına sahiptir. Bu esaslar dışında bir işleme tâbi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre, Devletçe ödenir. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu Tazminat istemi – Madde 141 (1) Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında; a) Kanunlarda belirtilen koşullar dışında yakalanan, tutuklanan veya tutukluluğunun devamına karar verilen, b) Kanunî gözaltı süresi içinde hâkim önüne çıkarılmayan, c) Kanunî hakları hatırlatılmadan veya hatırlatılan haklarından yararlandırılma isteği yerine getirilmeden tutuklanan, d) Kanuna uygun olarak tutuklandığı hâlde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen, e) Kanuna uygun olarak yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilen, f) Mahkûm olup da gözaltı ve tutuklulukta geçirdiği süreleri, hükümlülük sürelerinden fazla olan veya işlediği suç için kanunda öngörülen cezanın sadece para cezası olması nedeniyle zorunlu olarak bu cezayla cezalandırılan, g) Yakalama veya tutuklama nedenleri ve haklarındaki suçlamalar kendilerine, yazıyla veya bunun hemen olanaklı bulunmadığı hâllerde sözle açıklanmayan, h) Yakalanmaları veya tutuklanmaları yakınlarına bildirilmeyen, i) Hakkındaki arama kararı ölçüsüz bir şekilde gerçekleştirilen,  j) Eşyasına veya diğer malvarlığı değerlerine, koşulları oluşmadığı halde elkonulan veya korunması için gerekli tedbirler alınmayan ya da eşyası veya diğer malvarlığı değerleri amaç dışı kullanılan veya zamanında geri verilmeyen, k) Yakalama veya tutuklama işlemine karşı Kanunda öngörülen başvuru imkânlarından yararlandırılmayan, Kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler. (2) Birinci fıkranın (e) ve (f) bentlerinde belirtilen kararları veren merciler, ilgiliye tazminat hakları bulunduğunu bildirirler ve bu husus verilen karara geçirilir. (3) Birinci fıkrada yazan hâller dışında, suç soruşturması veya kovuşturması sırasında kişisel kusur, haksız fiil veya diğer sorumluluk hâlleri de dâhil olmak üzere hâkimler ve Cumhuriyet savcılarının verdikleri kararlar veya yaptıkları işlemler nedeniyle tazminat davaları ancak Devlet aleyhine açılabilir. (4) Devlet, ödediği tazminattan dolayı görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle görevini kötüye kullanan hâkimler ve Cumhuriyet savcılarına bir yıl içinde rücu eder. Tazminat isteminin koşulları – Madde 142 (1) Karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her hâlde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat isteminde bulunulabilir. (2) İstem, zarara uğrayanın oturduğu yer ağır ceza mahkemesinde ve eğer o yer ağır ceza mahkemesi tazminat konusu işlemle ilişkili ise ve aynı yerde başka bir ağır ceza dairesi yoksa, en yakın yer ağır ceza mahkemesinde karara bağlanır. (3) Tazminat isteminde bulunan kişinin dilekçesine, açık kimlik ve adresini, zarara uğradığı işlemin ve zararın nitelik ve niceliğini kaydetmesi ve bunların belgelerini eklemesi gereklidir. (4) Dilekçesindeki bilgi ve belgelerin yetersizliği durumunda mahkeme, eksikliğin bir ay içinde giderilmesini, aksi hâlde istemin reddedileceğini ilgiliye duyurur. Süresinde eksiği tamamlanmayan dilekçe, mahkemece, itiraz yolu açık olmak üzere reddolunur. (5) Mahkeme, dosyayı inceledikten sonra yeterliliğini belirlediği dilekçe ve eki belgelerin bir örneğini Devlet Hazinesinin kendi yargı çevresindeki temsilcisine tebliğ ederek, varsa beyan ve itirazlarını onbeş gün içinde yazılı olarak bildirmesini ister. (6) İstemin ve ispat belgelerinin değerlendirilmesinde ve tazminat hukukunun genel prensiplerine göre verilecek tazminat miktarının saptanmasında mahkeme gerekli gördüğü her türlü araştırmayı yapmaya veya hâkimlerinden birine yaptırmaya yetkilidir. (7) Mahkeme, kararını duruşmalı olarak verir. İstemde bulunan ile Hazine temsilcisi, açıklamalı çağrı kâğıdı tebliğine rağmen gelmezlerse, yokluklarında karar verilebilir. (8) Karara karşı, istemde bulunan, Cumhuriyet savcısı veya Hazine temsilcisi, istinaf yoluna başvurabilir; inceleme öncelikle ve ivedilikle yapılır. (9) Tazminat davaları nedeniyle Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi gereğince hesaplanan nisbî avukatlık ücreti ödenir. Ancak, ödenecek miktar Tarifede sulh ceza hâkimliklerinde takip edilen işler için belirlenen maktu ücretten az, ağır ceza mahkemelerinde takip edilen davalar için belirlenen maktu ücretten fazla olamaz. (10) Tazminata ilişkin mahkeme kararları, kesinleşmeden ve idari başvuru süreci tamamlanmadan icra takibine konulamaz. Kesinleşen mahkeme kararında hükmedilen tazminat ile vekâlet ücreti, davacı veya vekilinin davalı idareye yazılı şekilde bildireceği banka hesap numarasına, bu bildirimin yapıldığı tarihten itibaren otuz gün içinde ödenir. Bu süre içinde ödeme yapılmaması halinde, karar genel hükümler dairesinde infaz ve icra olunur. Tazminatın geri alınması – Madde 143 (1) Kovuşturmaya yer olmadığına ilişkin kararı sonradan kaldırılarak, hakkında kamu davası açılan ve mahkûm edilenlerle, yargılamanın aleyhte yenilenmesiyle beraat kararı kaldırılıp mahkûm edilenlere ödenmiş tazminatların mahkûmiyet süresine ilişkin kısmı, Cumhuriyet savcısının yazılı istemi ile aynı mahkemeden alınacak kararla kamu alacaklarının tahsiline ilişkin mevzuat hükümleri uygulanarak geri alınır. Bu karara itiraz edilebilir. (2) (Mülga: 18/6/2014 - [Sahte Evlendirme İşlemleri Yapan Kamu Görevlisi Hakkında Soruşturma İzni Olmadan Ceza Verilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/kamu-gorevlisi-hakkinda-sorusturma-izni/): Sahte Evlendirme İşlemleri Yapan Kamu Görevlisi Hakkında Soruşturma İzni Alınmadan Ceza Verilebilir mi Evlendirme Yönetmeliği Evlendirme Memurları – Madde 7 Evlendirme memuru, belediye bulunan yerlerde belediye başkanı veya bu işle görevlendireceği memur, köylerde muhtardır.  Bakanlık; il nüfus ve vatandaşlık müdürlüklerine, nüfus müdürlüklerine, il ve ilçe müftülüklerine ve ilgili dış temsilciliklere evlendirme memurluğu görev ve yetkisi verebilir. Eşlerden birinin yabancı olması halinde evlendirmeye belediye evlendirme memurlukları ile nüfus müdürleri yetkilidir. Ceza Hükümleri – Madde 56 Evli olmasına rağmen, başkasıyla evlenme işlemi yaptıran, kendisi evli olmamakla birlikte evli olduğunu bildiği bir kimse ile evlilik işlemi yaptıran, gerçek kimliğini saklamak suretiyle bir başkasıyla evlenme işlemi yaptıran kimseler hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 230 uncu maddesi uyarınca işlem yapılmak üzere durum belgelerle birlikte Cumhuriyet savcılığına intikal ettirilir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Resmi belgede sahtecilik – Madde 204 (1) Bir resmi belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir resmi belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren veya sahte resmi belgeyi kullanan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu resmi bir belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren, gerçeğe aykırı olarak belge düzenleyen veya sahte resmi belgeyi kullanan kamu görevlisi üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) Resmi belgenin, kanun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan belge niteliğinde olması halinde, verilecek ceza yarısı oranında artırılır. Madde Gerekçesi Maddede, resmî belgede sahtecilik suçu tanımlanmıştır. Suçun konusu resmî belgedir. Belge, eski dilimizdeki \”evrak\” kelimesi karşılığında kullanılmakta olup, yazılı kâğıt anlamına gelmektedir. Bu bakımdan, yazılı kâğıt niteliğinde olmayan şey, ispat kuvveti ne olursa olsun, belge niteliği taşımamaktadır. Kâğıt üzerindeki yazının, anlaşılabilir bir içeriğe sahip olması ve ayrıca, bir irade beyanını ihtiva etmesi gerekir. Bu yazının belli bir kişiye veya kişilere izafe edilebilir olması gerekir. Ancak, bu kişilerin gerçekten mevcut kişiler olması gerekmez. Bu itibarla, gerçek veya hayalî belli bir kişiye izafe edilemeyen yazılı kâğıt, belge niteliği taşımaz. Kâğıt üzerindeki yazının belli bir kişiye izafe edilebilmesi için, bu kişinin ad ve soyadının kâğıda eksiksiz bir şekilde yazılması ve kâğıdın bu kişi tarafından imzalanmış olması şart değildir. Ancak, bazı belgeler (örneğin poliçe gibi kambiyo senetleri) açısından, belge üzerinde kişinin kendi el yazısı ile imzasının atılmış olması gerekir. Zira, imza, ilgili kambiyo senedinin zorunlu şekil şartını (kurucu bir unsurunu) oluşturmaktadır. Bir kişinin, düzenlediği belgeye başkasının adını yazması ve belgeyi imzalaması durumunda da bir belge vardır; ancak, bu belge sahtedir. Belge altında adı yazılan ve adına imza konulan kişi, gerçek veya hayali bir kişi olabilir. Bunun, belgenin varlığına bir etkisi bulunmamaktadır. Bir belgeden söz edebilmek için, kâğıt üzerindeki yazının içeriğinin hukukî bir kıymet taşıması, hukukî bir hüküm ifade eylemesi, hukukî bir sonuç doğurmaya elverişli olması gerekir. Resmî belge, bir kamu görevlisi tarafından görevi gereği olarak düzenlenen yazıyı ifade etmektedir. Bu itibarla, düzenlenen belge ile, kamu görevlisinin ifa ettiği görev arasında bir irtibatın bulunması gerekir. Bu itibarla, bir kamu kurumu ile akdedilen sözleşme dolayısıyla özel hukuk hükümlerinin uygulama kabiliyetinin olması hâlinde dahi, resmî belge vardır. Çünkü sözleşme, kamu kurumu adına kamu görevlisi tarafından imzalanmaktadır. Ayrıca belirtilmelidir ki, her ne kadar, belgeden söz edilen durumlarda yazılı bir kâğıdın varlığı gerekli ise de; bazı durumlarda belgenin varlığını kabul için, yazının kâğıt üzerinde bulunması gerekmez. Bir metal levha üzerine yazı yazılması hâlinde de belgenin varlığını kabul etmek gerekir. Bu itibarla, araç plakaları da resmî belge olarak kabul edilmek gerekir. Söz konusu suç, seçimlik hareketli bir suç olarak tanımlanmıştır. Birinci seçimlik hareket, resmî belgeyi sahte olarak düzenlemektir. Bu seçimlik hareketle, resmî belge esasında mevcut olmadığı hâlde, mevcutmuş gibi sahte olarak üretilmektedir. Sahtelikten söz edebilmek için, düzenlenen belgenin gerçek bir belge olduğu konusunda kişiyi yanıltıcı nitelikte olması gerekir. Başka bir deyişle, sahteliğin beş duyuyla anlaşılabilir olmaması gerekir. Özel bir incelemeye tâbi tutulmadıkça gerçek olmadığı anlaşılamayan belge, sahte belge olarak kabul edilmek gerekir. İkinci seçimlik hareket, gerçek bir resmî belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştirmektir. Bu seçimlik hareketle, esasında mevcut olan resmî belge üzerinde silmek veya ilaveler yapmak suretiyle değişiklik yapılmaktadır. Mevcut olan resmî belge üzerinde sahtecilikten söz edebilmek için, yapılan değişikliğin aldatıcı nitelikte olması gerekir. Aksi takdirde, resmî belgeyi bozmak suçu oluşur. Birinci ve ikinci seçimlik hareketle bağlantılı olarak belirtilmek gerekir ki; sahteciliğin, belgenin üzerindeki bilgilerin bir kısmına veya tamamına ilişkin olmasının, suçun oluşması açısından bir önemi bulunmamaktadır. Üçüncü seçimlik hareket ise, sahte resmî belgeyi kullanmaktır. Kullanılan sahte belgenin kişinin kendisi veya başkası tarafından düzenlenmiş olmasının bir önemi yoktur. Maddenin ikinci fıkrasında, resmî belgede sahtecilik suçunun kamu görevlisi tarafından işlenmesi ayrı bir suç olarak tanımlanmaktadır. Birinci fıkrada tanımlanan suçtan farklı olarak, bu suçun kamu görevlisi tarafından işlenmesinin yanı sıra, suçun konusunu oluşturan belgenin kamu görevlisinin görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu resmî bir belge olması gerekir. Bu bakımdan, resmî belgede sahteciliğin kamu görevlisi tarafından yapılmasına rağmen, düzenlenen sahte resmî belgenin kamu görevlisinin görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu bir belge olmaması hâlinde, bu fıkra hükmü uygulanamaz. Söz konusu suçu oluşturan hareketler, birinci fıkrada tanımlanan suçu oluşturan seçimlik hareketlerden ibarettir. Ancak, bu bağlamda özellikle belirtilmelidir ki, kamu görevlisinin gerçeğe aykırı olarak bir olayı kendi huzurunda gerçekleşmiş gibi, bir beyanı kendi huzurunda yapılmış gibi göstererek belge düzenlemesi hâlinde, bu fıkra hükmünde tanımlanan suç oluşur. Maddenin üçüncü fıkrasında, resmî belgede sahtecilik suçunun konu bakımından nitelikli unsuru belirlenmiştir. Buna göre, suçun konusunu oluşturan resmî belgenin, kanun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan belge niteliğinde olması hâlinde, cezanın belirlenen oranda artırılması gerekir. Bu hüküm, belgelerde sahtecilik suçları ile delil teorisi arasındaki ilişki göz önüne alınarak, daha üstün ispat gücüne sahip belgeyi daha fazla korumak ihtiyacını karşılamaktadır. Ancak, değişik yorumlara son vermek maksadıyla bir belgenin böyle bir güce sahip olup olmadığının saptanması için kanunlarda bu hususu belirten bir hüküm bulunması gerekli sayılmıştır. Birden çok evlilik, hileli evlenme, dinsel tören – Madde 230 (1) Evli olmasına rağmen, başkasıyla evlenme işlemi yaptıran kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Kendisi evli olmamakla birlikte, evli olduğunu bildiği bir kimse ile evlilik işlemi yaptıran kişi de yukarıdaki fıkra hükmüne göre cezalandırılır. (3) Gerçek kimliğini saklamak suretiyle bir başkasıyla evlenme işlemi yaptıran kişi, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (4) Yukarıdaki fıkralarda tanımlanan suçlardan dolayı zamanaşımı, evlenmenin - [Kamu Görevlisinin Resmi Belgede Sahteciliği Suçu](https://kayseriavukat.org.tr/kamu-gorevlisinin-resmi-belgede-sahteciligi/): Kamu Görevlisinin Resmi Belgede Sahteciliği Suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Resmi belgede sahtecilik – Madde 204 (1) Bir resmi belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir resmi belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren veya sahte resmi belgeyi kullanan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu resmi bir belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren, gerçeğe aykırı olarak belge düzenleyen veya sahte resmi belgeyi kullanan kamu görevlisi üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) Resmi belgenin, kanun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan belge niteliğinde olması halinde, verilecek ceza yarısı oranında artırılır. Madde Gerekçesi Maddede, resmî belgede sahtecilik suçu tanımlanmıştır. Suçun konusu resmî belgedir. Belge, eski dilimizdeki \”evrak\” kelimesi karşılığında kullanılmakta olup, yazılı kâğıt anlamına gelmektedir. Bu bakımdan, yazılı kâğıt niteliğinde olmayan şey, ispat kuvveti ne olursa olsun, belge niteliği taşımamaktadır. Kâğıt üzerindeki yazının, anlaşılabilir bir içeriğe sahip olması ve ayrıca, bir irade beyanını ihtiva etmesi gerekir. Bu yazının belli bir kişiye veya kişilere izafe edilebilir olması gerekir. Ancak, bu kişilerin gerçekten mevcut kişiler olması gerekmez. Bu itibarla, gerçek veya hayalî belli bir kişiye izafe edilemeyen yazılı kâğıt, belge niteliği taşımaz. Kâğıt üzerindeki yazının belli bir kişiye izafe edilebilmesi için, bu kişinin ad ve soyadının kâğıda eksiksiz bir şekilde yazılması ve kâğıdın bu kişi tarafından imzalanmış olması şart değildir. Ancak, bazı belgeler (örneğin poliçe gibi kambiyo senetleri) açısından, belge üzerinde kişinin kendi el yazısı ile imzasının atılmış olması gerekir. Zira, imza, ilgili kambiyo senedinin zorunlu şekil şartını (kurucu bir unsurunu) oluşturmaktadır. Bir kişinin, düzenlediği belgeye başkasının adını yazması ve belgeyi imzalaması durumunda da bir belge vardır; ancak, bu belge sahtedir. Belge altında adı yazılan ve adına imza konulan kişi, gerçek veya hayali bir kişi olabilir. Bunun, belgenin varlığına bir etkisi bulunmamaktadır. Bir belgeden söz edebilmek için, kâğıt üzerindeki yazının içeriğinin hukukî bir kıymet taşıması, hukukî bir hüküm ifade eylemesi, hukukî bir sonuç doğurmaya elverişli olması gerekir. Resmî belge, bir kamu görevlisi tarafından görevi gereği olarak düzenlenen yazıyı ifade etmektedir. Bu itibarla, düzenlenen belge ile, kamu görevlisinin ifa ettiği görev arasında bir irtibatın bulunması gerekir. Bu itibarla, bir kamu kurumu ile akdedilen sözleşme dolayısıyla özel hukuk hükümlerinin uygulama kabiliyetinin olması hâlinde dahi, resmî belge vardır. Çünkü sözleşme, kamu kurumu adına kamu görevlisi tarafından imzalanmaktadır. Ayrıca belirtilmelidir ki, her ne kadar, belgeden söz edilen durumlarda yazılı bir kâğıdın varlığı gerekli ise de; bazı durumlarda belgenin varlığını kabul için, yazının kâğıt üzerinde bulunması gerekmez. Bir metal levha üzerine yazı yazılması hâlinde de belgenin varlığını kabul etmek gerekir. Bu itibarla, araç plakaları da resmî belge olarak kabul edilmek gerekir. Söz konusu suç, seçimlik hareketli bir suç olarak tanımlanmıştır. Birinci seçimlik hareket, resmî belgeyi sahte olarak düzenlemektir. Bu seçimlik hareketle, resmî belge esasında mevcut olmadığı hâlde, mevcutmuş gibi sahte olarak üretilmektedir. Sahtelikten söz edebilmek için, düzenlenen belgenin gerçek bir belge olduğu konusunda kişiyi yanıltıcı nitelikte olması gerekir. Başka bir deyişle, sahteliğin beş duyuyla anlaşılabilir olmaması gerekir. Özel bir incelemeye tâbi tutulmadıkça gerçek olmadığı anlaşılamayan belge, sahte belge olarak kabul edilmek gerekir. İkinci seçimlik hareket, gerçek bir resmî belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştirmektir. Bu seçimlik hareketle, esasında mevcut olan resmî belge üzerinde silmek veya ilaveler yapmak suretiyle değişiklik yapılmaktadır. Mevcut olan resmî belge üzerinde sahtecilikten söz edebilmek için, yapılan değişikliğin aldatıcı nitelikte olması gerekir. Aksi takdirde, resmî belgeyi bozmak suçu oluşur. Birinci ve ikinci seçimlik hareketle bağlantılı olarak belirtilmek gerekir ki; sahteciliğin, belgenin üzerindeki bilgilerin bir kısmına veya tamamına ilişkin olmasının, suçun oluşması açısından bir önemi bulunmamaktadır. Üçüncü seçimlik hareket ise, sahte resmî belgeyi kullanmaktır. Kullanılan sahte belgenin kişinin kendisi veya başkası tarafından düzenlenmiş olmasının bir önemi yoktur. Maddenin ikinci fıkrasında, resmî belgede sahtecilik suçunun kamu görevlisi tarafından işlenmesi ayrı bir suç olarak tanımlanmaktadır. Birinci fıkrada tanımlanan suçtan farklı olarak, bu suçun kamu görevlisi tarafından işlenmesinin yanı sıra, suçun konusunu oluşturan belgenin kamu görevlisinin görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu resmî bir belge olması gerekir. Bu bakımdan, resmî belgede sahteciliğin kamu görevlisi tarafından yapılmasına rağmen, düzenlenen sahte resmî belgenin kamu görevlisinin görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu bir belge olmaması hâlinde, bu fıkra hükmü uygulanamaz. Söz konusu suçu oluşturan hareketler, birinci fıkrada tanımlanan suçu oluşturan seçimlik hareketlerden ibarettir. Ancak, bu bağlamda özellikle belirtilmelidir ki, kamu görevlisinin gerçeğe aykırı olarak bir olayı kendi huzurunda gerçekleşmiş gibi, bir beyanı kendi huzurunda yapılmış gibi göstererek belge düzenlemesi hâlinde, bu fıkra hükmünde tanımlanan suç oluşur. Maddenin üçüncü fıkrasında, resmî belgede sahtecilik suçunun konu bakımından nitelikli unsuru belirlenmiştir. Buna göre, suçun konusunu oluşturan resmî belgenin, kanun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan belge niteliğinde olması hâlinde, cezanın belirlenen oranda artırılması gerekir. Bu hüküm, belgelerde sahtecilik suçları ile delil teorisi arasındaki ilişki göz önüne alınarak, daha üstün ispat gücüne sahip belgeyi daha fazla korumak ihtiyacını karşılamaktadır. Ancak, değişik yorumlara son vermek maksadıyla bir belgenin böyle bir güce sahip olup olmadığının saptanması için kanunlarda bu hususu belirten bir hüküm bulunması gerekli sayılmıştır. Görevi kötüye kullanma – Madde 257 (1) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan haller dışında, görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir menfaat sağlayan kamu görevlisi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan haller dışında, görevinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme göstererek, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir menfaat sağlayan kamu görevlisi, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Madde Gerekçesi Bir kamu göreviyle görevlendirilen kişi, bu kamu faaliyetinin yürütülmesi sırasında, görevinin gerekli kıldığı yükümlülüklere uygun hareket etmek zorundadırlar. Öyle ki; kamu faaliyetlerinin gerek eşitlik gerek liyakatlilik açısından adalet ilkelerine uygun yürütüldüğü hususunda toplumda hâkim olan güvenin, inancın sarsılmaması gerekir. Bu yükümlülükle bağdaşmayan davranışlar, belli koşullar altında suç olarak tanımlanmıştır. Görevi kötüye kullanma suçu, bu bakımdan genel, tali ve tamamlayıcı bir suç olarak tanımlanmıştır. Görevi kötüye kullanma suçunun oluşabilmesi için, gerçekleştirilen fiilin, kamu görevlisinin görevi alanına giren bir hususla ilgili olması gerekir. Kamu görevinin gereklerine aykırı olan her fiili cezai yaptırım altına almak, suç ve ceza siyasetinin esaslarıyla bağdaşmamaktadır. Bu nedenle, görevin gereklerine aykırı davranışın belli koşulları taşıması - [Sigara Kaçakçılığı Suçu: Kişisel Kullanım Amacıyla Kaçak Sigara Satın Alan Kişiye Ceza Verilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/sigara-kacakciligi-sucu/): Sigara Kaçakçılığı Suçu 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu Kaçakçılık suçları – Madde 3 …(16) Tütün mamulleri, makaron, yaprak sigara kâğıdı, etil alkol, metanol ve alkollü içkilerin ambalajlarına kamu kurumlarınca uygulanan bandrol, etiket, hologram, pul, damga veya benzeri işaretlerin taklitlerini imal eden veya ülkeye sokanlar ile bunları bilerek bulunduran, nakleden, satan ya da kullananlar üç yıldan altı yıla kadar hapis ve yirmi bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (17) Tütün mamulleri, makaron, yaprak sigara kâğıdı, etil alkol, metanol ve alkollü içkilerin ambalajlarına kamu kurumlarınca uygulanan bandrol, etiket, hologram, pul, damga veya benzeri işaretleri; ilgili mevzuatta belirlenen şekilde temin etmesine rağmen belirlenen ürünlerde kullanmaksızın bedelli veya bedelsiz olarak yayanlar, bunları alma veya kullanma hakkı olmadığı halde sahte evrak veya dokümanlarla veya herhangi bir biçimde ilgili kurum ve kuruluşları yanıltarak temin edenler, bunları taklit veya tahrif ederek ya da konulduğu üründen kaldırarak, değiştirerek ya da her ne suretle olursa olsun tedarik ederek amacı dışında kullananlar üç yıldan altı yıla kadar hapis ve yirmi bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (18) Ambalajlarında bandrol, etiket, hologram, pul, damga veya benzeri işaret bulunmayan ya da taklit veya yanıltıcı bandrol, etiket, hologram, pul, damga veya benzeri işaretleri taşıyan tütün mamulleri, makaron, yaprak sigara kâğıdı, etil alkol, metanol ve alkollü içkileri; a) Ticari amaçla üreten, bulunduran veya nakleden, b) Satışa arz eden veya satan, c) Bu özelliğini bilerek ve ticari amaçla satın alan, kişi üç yıldan altı yıla kadar hapis ve yirmi bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. Ancak, tütün mamullerinin, makaron, yaprak sigara kâğıdı, etil alkol, metanol ve alkollü içkilerin kaçak olarak yurda sokulduğunun anlaşılması hâlinde, onuncu fıkra hükmüne istinaden cezaya hükmolunur. (20) Ticari amaçla; makaron veya yaprak sigara kâğıdını, içine kıyılmış tütün, parçalanmış tütün ya da tütün harici herhangi bir madde doldurulmuş olarak satanlara, satışa arz edenlere, bulunduran ve nakledenlere üç yıldan altı yıla kadar hapis cezası verilir. (21) Tarım ve Orman Bakanlığından yetki belgesi almadan veya bildirimde bulunmadan tütün ticareti yapanlara iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir. (22) Yukarıdaki fıkralarda tanımlanan fiiller, teşebbüs aşamasında kalmış olsa bile, tamamlanmış gibi cezalandırılır. (23) Yukarıdaki fıkralarda tanımlanan suçların konusunu oluşturan eşyanın değerinin fahiş olması hâlinde, verilecek cezalar yarısından bir katına kadar artırılır. Eşyanın değerinin hafif olması hâlinde verilecek cezalar yarısına kadar, pek hafif olması hâlinde ise üçte birine kadar indirilir. Madde Gerekçesi 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun genel hükümleri karşısında, 4926 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanununda tanımlanan fiillerin bir kısmı müeyyidesiz kalacağından, söz konusu boşluğun doldurulması amacıyla, madde hükmünde suç tanımları yeniden yapılmış ve bazı fiiller, 5326 sayılı Kabahatler Kanunu hükümlerine göre idari para cezasını gerektiren kabahat olarak tanımlanmıştır. 4926 sayılı (mülga) Kaçakçılıkla Mücadele Kanununun mevcut sisteminde, suç oluşturan fiiller 3 üncü maddede, buna karşılık bu fiillerin yaptırımı ise 4 üncü maddede düzenlenmiştir. 3 üncü maddede yapılan değişiklikle, suç veya kabahat oluşturan fiillerin yaptırımı da aynı madde kapsamında düzenlenmiştir. 4733 sayılı Tütün, Tütün Mamulleri ve Alkol Piyasasının Düzenlenmesine Dair Kanun Cezai hükümler – Madde 8 Ticari amaç olmaksızın, kendi ürettiği ürünleri kullanarak şahsi tüketimi için elli kilogramı aşmayan sarmalık kıyılmış tütün elde eden veya üçyüzelli litreyi aşmayan fermente alkollü içki imal edenler haricinde, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından tesis kurma ve faaliyet izni almadan; tütün işleyenler veya tütün mamulleri, makaron, yaprak sigara kâğıdı, sigara filtresi, etil alkol, metanol ya da alkollü içki üretmek üzere fabrika, tesis veya imalathane kuran ve işletenler bir yıldan üç yıla kadar hapis ve beşbin günden onbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. Bu Kanunun 6 ncı maddesinin ikinci ve üçüncü fıkralarına aykırı hareket edenler ile tesislerinde izin verilen kategori dışında faaliyette bulunanlara da aynı ceza verilir. (Mülga ikinci fıkra: 28/3/2013-6455/31 md.) (Mülga üçüncü fıkra: 28/3/2013-6455/31 md.) (Mülga dördüncü fıkra: 28/3/2013-6455/31 md.) Tütün, tütün mamulleri, etil alkol, metanol ve alkollü içkiler piyasasında Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından gerekli izinleri alarak veya almadan mal veya hizmet üreten, işleyen, ihraç veya ithal eden, pazarlayan, alan veya satan gerçek ve tüzel kişilere aşağıda yazılı idarî yaptırımlar uygulanır: a) Bu Kanun veya ilgili mevzuat gereğince Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından istenilen ticari faaliyetlerini gösterir satış veya faaliyet raporlarını veya bilgi, belge ve numuneleri yazılı uyarıya rağmen belirlenen süre içinde vermeyenlere, yanlış veya yanıltıcı bilgi veya belge verenlere, gerekli tesis ve yerleri incelemeye açmayanlara ellibin Yeni Türk Lirasından ikiyüzellibin Yeni Türk Lirasına kadar idarî para cezası verilir. b) Üreticiden satın aldıkları tütünleri satış merkezlerine veya Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığına tescil ettirmeyenlere, yazılı sözleşme yapma tarihine uymayanlara, işleme açılış ve kapanışları ile tütün stoklarını ve tütün depolarını süresi içinde bildirmeyenlere, izinsiz standart dışı işleme yapanlara, bu Kanunda tütün eksperi unvanına sahip olanlar tarafından yapılması öngörülen işleri yetkisiz kişilere yaptıranlara, yazılı sözleşme esası veya açık artırma yöntemi ile yapılan alım satım kapsamındaki yükümlülüklerini süresi içinde yerine getirmeyenlere onbin Yeni Türk Lirasından ellibin Yeni Türk Lirasına kadar idarî para cezası verilir. Bu hüküm Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından izin almadan bir yere mahsus tütün çeşidinin tohum veya fidelerini başka çeşitlere ayrılmış olan yerlere ekenler, dikenler veya bu amaçlarla taşıyanlar hakkında da uygulanır. c) İzin almadan veya güncelleme yapmadan, ana girdilerde veya ürün ambalajında değişiklik yaparak ürünleri piyasaya arz edenlere ellibin Yeni Türk Lirasından beşyüzbin Yeni Türk Lirasına kadar idarî para cezası verilir. d) Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından izin almaksızın işleme veya üretim tesislerinde proje tadilat kapsamındaki işlemleri yapan, kurulu makinelerini ülke içerisinde kısmen veya tamamen aynı firma tarafından kurulan yeni veya eski bir fabrikaya nakleden, başka bir firmaya devreden ya da ülke dışına çıkaranlara veya bildirimde bulunmaksızın faaliyetini sona erdirenlere ellibin Yeni Türk Lirasından beşyüzbin Yeni Türk Lirasına kadar idarî para cezası verilir. e) Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından izin almadan veya bildirimde bulunmadan dökme alkollü içkileri piyasaya arz eden, sevkiyatını yapan veya izin verilen yerlerden farklı yerlerde depolayanlara ikiyüzbin Yeni Türk Lirası idarî para cezası verilir. f) Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından belge almamış kişilerden ürün alan veya bu kişilere ürün satan ya da belgesinde belirtilen işyeri dışında satış yapan toptan veya perakende tütün mamulü, makaron, yaprak sigara kâğıdı, etil alkol, metanol veya alkollü içki satıcıları ya da açık içki satıcılarına bin Yeni Türk Lirasından onbin Yeni Türk Lirasına - [Ticareti Terk Etme Suçu: Limited Şirketin Müdür ve Yetkililerinin Ceza Sorumluluğu](https://kayseriavukat.org.tr/ticareti-terk-etme-sucu/): Ticareti Terk Etme Suçu 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu Ticareti terk edenler – Madde 44 Ticareti terk eden bir tacir 15 gün içinde keyfiyeti kayıtlı bulunduğu ticaret siciline bildirmeye ve bütün aktif ve pasifi ile alacaklılarının isim ve adreslerini gösteren bir mal beyanında bulunmaya mecburdur. Keyfiyet ticaret sicili memurluğunca ticaret sicili ilanlarının yayınlandığı gazete’de ve alacaklıların bulunduğu yerlerde de mütat ve münasip vasıtalarla ilan olunur. İlan masraflarını ödemiyen tacir beyanda bulunmamış sayılır. Bu ilan tarihinden itibaren bir sene içinde, ticareti terk eden tacir hakkında iflas yolu ile takip yapılabilir. Ticareti terk eden tacir, mal beyanının tevdii tarihinden itibaren iki ay müddetle haczi kabil malları üzerinde tasarruf edemez. Üçüncü şahısların zilyedlik ve tapu sicili hükümlerine dayanarak iyi niyetle elde ettiği haklar saklıdır. Ancak karı ve koca ile usul ve füru, neseben veya sıhren ikinci dereceye kadar (Bu derece dahil) hısımlar, evlat edinenle evlatlık arasındaki iktisaplarda iyi niyet iddiasında bulunulamaz. Mal beyanını alan merci, keyfiyeti tapu veya gemi sicil daireleri ile Türk Patent Enstitüsüne bildirir. Bu bildiri üzerine sicile, temlik hakkının iki ay süre ile tahdit edilmiş bulunduğu şerhi verilir. Keyfiyet ayrıca Türkiye Bankalar Birliğine de bildirilir. Bozulmaya maruz veya muhafazası külfetli olan veya tayin edilen kanuni müddet içinde değerinin düşmesi kuvvetle muhtemel bulunan mallar hakkında, tacirin talebi üzerine, mahkemece icra memuru marifetiyle ve bu kanun hükümleri dairesinde bu malların satılmasına ve bedelinin 9 uncu maddede yazılı bir bankaya depo edilmesine karar verilebilir. Ticareti terk edenlerin cezası – Madde 337/a 44 üncü maddeye göre mal beyanında bulunmayan veya beyanında mevcudunu eksik gösteren veya aktifinde yer almış malı veya yerine kaim olan değerini haciz veya iflas sırasında göstermeyen veya beyanından sonra bu malları üzerinde tasarruf eden borçlu, bundan zarar gören alacaklının şikâyeti üzerine, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Birinci fıkradaki fiillerin işlenmesinden alacaklının zarar görmediğini ispat eden borçluya ceza verilmez. Borçlunun iflası halinde, birinci fıkradaki durum ayrıca taksiratlı iflas hali sayılır. Ticareti Terk Etme Suçu: Limited Şirketin ve Ticari Şirketlerin Müdür, Temsilci ve Yetkililerinin Ceza Sorumluluğu Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2015/23 Karar No: 2015/295 Karar Tarihi: 29.09.2015 Mahkemesi: İcra Ceza Mahkemesi İçtihat Metni Sanığın ticareti usulüne aykırı olarak terk etmek suçundan beraatine ilişkin, … İcra Ceza Mahkemesince verilen … gün ve … sayılı hükmün davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay … Ceza Dairesince … gün ve … sayı ile; \”Ceza Genel Kurulunun 14.02.2012 tarih ve 2011/505, 509, 513, 21.02.2012 tarih ve 2011/506, 510, 511 ve 621 esas sayılı kararlarında da açıklandığı üzere, 2004 sayılı İcra İflas Kanunu’nun 337/a maddesinde düzenlenen \’ticareti usulüne aykırı terk etmek\’ suçunun ticaret şirketleri müdür ve yetkililerince de işlenmesinin mümkün olduğu cihetle; ticaret şirketi yetkilisi olan sanığa isnat edilen suçun oluşabilmesi için tacirin fiili olarak ticareti terk bu durumu on beş günlük süre içerisinde kayıtlı olduğu ticaret siciline bildirmemesi, bütün aktif ve pasifi ile alacaklılarının isim ve adreslerini içeren bir mal beyannamesi vermemesinin gerekmesi nedeniyle, borçlu ticaret şirketinin ticareti terk edip etmediği yönünde zabıta araştırması yaptırılarak ve kayıtlı olduğu vergi dairesi müdürlüğünden mükellefiyetinin devam edip etmediği sorularak, devam ediyorsa buna ilişkin beyanname örnekleri getirtilerek sonucuna göre hukuki durumunun takdir edilmesi gerekirken, eksik inceleme ile yazılı şekilde beraat kararı verilmesi\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Direnme Kararı … İcra Ceza Mahkemesi ise … gün ve … sayı ile; \”Tüzel kişiliğin, mal beyanında bulunma ödevinden yoksun olması ya da 44. madde çerçevesinde kendisine atfedilecek bir sorumluluktan yoksun olması, onun temsilci, yönetici veya ortaklarının mal bildiriminde bulunmalarını önlemektedir. Dolayısıyla 44. madde kapsamı dışında kalan özü itibarıyla tasfiye ve infisah hükümlerine tabi bir kimsenin yönetici veya sorumlularının, 44. maddenin buyruklarını yerine getirmediklerini dolayısıyla 337/a madde uygulamasında fail olarak addedilmelerine imkân bulunmamaktadır. Dolayısıyla burada sanığın kanunen sorumlu olmadığından ötürü bir edimi yerine getirmediğinden bahisle 337/a maddesine istinaden cezalandırılması olanaksız olup sanığın beraatine karar verilmesi zorunludur.\” gerekçesiyle önceki hükümde direnerek, sanığın beraatine karar vermiştir. Bu hükmün de davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının … gün ve … sayılı \”bozma\” istekli tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçeyle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanığın ticareti usulüne aykırı olarak terk etmek suçundan beraatine karar verilen somut olayda, Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Yargıtay Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; ticaret şirketlerinin müdür veya temsilcilerinin, İcra İflas Kanununun 337/a maddesinde düzenlenen ticareti terk suçunu işlemelerinin mümkün olup olmadığının tespitine ilişkindir. 2004 sayılı İcra İflas Kanunu, bu kanun kapsamında çıkan hukuki sorunların en kısa ve basit şekilde çözümlenmesi yöntemini benimsemiş, buna bağlı olarak, kanunda düzenlenen suçlara ilişkin 346 ila 354. maddeleri arasında farklı bir yargılama usulü öngörmüştür. Kanun koyucu 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile aynı tarihte yürürlüğe giren 5358 ve 06.03.2007 günü yürürlüğe giren 5582 sayılı Kanunlarla, 2004 sayılı İcra İflas Kanunu’nun çeşitli maddelerinde değişiklik yapmasına karşın, bu özel yargılama usulünü bazı değişiklikler dışında korumuştur. 2004 sayılı İcra İflas Kanunu’nun 44. maddesinde ticareti terk eden tacir açısından muhataplarının haklarını korumaya yönelik olarak bir takım yükümlülükler öngörülmüş, bu yükümlülüklere aykırı davranmanın yaptırımı da 337/a maddesinde gösterilmiştir. 2004 sayılı İcra İflas Kanunu’nun \”Ticareti Terk Edenler\” başlıklı 44. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; \”Ticareti terk eden bir tacir onbeş gün içinde keyfiyeti kayıtlı bulunduğu ticaret siciline bildirmeye ve bütün aktif ve pasifi ile alacaklılarının isim ve adreslerini gösteren bir mal beyanında bulunmaya mecburdur. Keyfiyet ticaret sicili memurluğunca ticaret sicili ilanlarının yayımlandığı gazetelerde ve alacaklıların bulunduğu yerlerde de mutat ve münasip vasıtalarla ilan olunur. İlan masraflarını ödemeyen tacir beyanda bulunmamış sayılır. Bu ilan tarihinden itibaren bir sene içinde, ticareti terk eden tacir hakkında iflas yolu ile takip yapılabilir. Ticareti terk eden tacir, mal beyanının tevdii tarihinden itibaren iki ay müddetle haczi kabil malları üzerinde tasarruf edemez. Üçüncü şahısların zilyetlik ve tapu sicili hükümlerine dayanarak iyi niyetle elde ettiği haklar saklıdır. Ancak karı ve koca ile usul ve füru, neseben veya sıhren ikinci dereceye kadar (Bu derece dâhil) hısımlar, evlat edinenle evlatlık arasındaki iktisaplarda iyi niyet iddiasında bulunulamaz. Mal beyanını alan merci, keyfiyeti tapu veya gemi sicil daireleri ile Türk Patent Enstitüsüne bildirir. Bu bildiri üzerine sicile, temlik hakkının iki ay süre ile tahdit edilmiş bulunduğu şerhi - [Kamu Malına Zarar Verme Suçuna Teşebbüs: Eylem Sonucunda Eşyaların Zarar Görmemesi](https://kayseriavukat.org.tr/kamu-malina-zarar-verme-sucuna-tesebbus/): Kamu Malına Zarar Verme Suçuna Teşebbüs 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Mala zarar verme – Madde 151 (1) Başkasının taşınır veya taşınmaz malını kısmen veya tamamen yıkan, tahrip eden, yok eden, bozan, kullanılamaz hale getiren veya kirleten kişi, mağdurun şikayeti üzerine, dört aydan üç yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. Madde Gerekçesi Madde metninde mala zarar verme suçu tanımlanmıştır. Suçun konusu, başkasının mülkiyetinde bulunan taşınır veya taşınmaz maldır. Suç, başkasının mülkiyetinde bulunan taşınır veya taşınmaz malın kısmen veya tamamen yıkılması, tahrip edilmesi, yokedilmesi, bozulması, kullanılamaz hâle getirilmesi veya kirletilmesiyle oluşur. Bu bakımdan, söz konusu suç, seçimlik hareketli bir suçtur. Bu seçimlik hareketlerden kirletme, örneğin başkasına ait binanın duvarına yazı yazmak, afiş veya ilan yapıştırmak, resim yapmak suretiyle gerçekleştirilebilir. Söz konusu suçtan dolayı soruşturma ve kovuşturma yapılması mağdurun şikâyetine tâbi kılınmıştır. Mala zarar vermenin nitelikli halleri – Madde 152 (1) Mala zarar verme suçunun; a) Kamu kurum ve kuruluşlarına ait, kamu hizmetine tahsis edilmiş veya kamunun yararlanmasına ayrılmış yer, bina, tesis veya diğer eşya hakkında, b) Yangına, sel ve taşkına, kazaya ve diğer felaketlere karşı korunmaya tahsis edilmiş her türlü eşya veya tesis hakkında, c) Devlet ormanı statüsündeki yerler hariç, nerede olursa olsun, her türlü dikili ağaç, fidan veya bağ çubuğu hakkında, d) Sulamaya, içme sularının sağlanmasına veya afetlerden korumaya yarayan tesisler hakkında, e) Grev veya lokavt hallerinde işverenlerin veya işçilerin veya işveren veya işçi sendika veya konfederasyonlarının maliki olduğu veya kullanımında olan bina, tesis veya eşya hakkında, f) Siyasi partilerin, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının ve üst kuruluşlarının maliki olduğu veya kullanımında olan bina, tesis veya eşya hakkında, g) Sona ermiş olsa bile, görevinden ötürü öç almak amacıyla bir kamu görevlisinin zararına olarak, İşlenmesi halinde, fail hakkında bir yıldan dört yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (2) Mala zarar verme suçunun; a) Yakarak, yakıcı veya patlayıcı madde kullanarak, b) Toprak kaymasına, çığ düşmesine, sel veya taşkına neden olmak suretiyle, c) Radyasyona maruz bırakarak, nükleer, biyolojik veya kimyasal silah kullanarak, işlenmesi halinde, verilecek ceza bir katına kadar artırılır.(58) (3) Mala zarar verme suçunun işlenmesi sonucunda haberleşme, enerji ya da demiryolu veya havayolu ulaşımı alanında kamu hizmetinin geçici de olsa aksaması hâlinde, yukarıdaki fıkralar hükümlerine göre verilecek ceza yarısından iki katına kadar artırılır. Madde Gerekçesi Madde metninde mala zarar verme suçunun nitelikli hâlleri tanımlanmıştır. Verilen zararın büyük bir kitleyi etkilemesi olanaklı bulunan bu hâllerde, nitelikli zarar vermenin varlığı kabul edilmiştir. Birinci fıkranın (a) bendinde, mala zarar verme suçunun konusunu, kamu kurum ve kuruluşlarına ait, kamu hizmetine tahsis edilmiş veya kamunun yararlanmasına ayrılmış yer, bina, tesis veya diğer eşyanın oluşturması, bu suçun nitelikli unsuru olarak kabul edilmiştir. Kamu kurum ve kuruluşlarına ait bina ve tesislerle, buralarda bulunan veya bu bina ve tesislere ait olan eşya, örneğin kanalizasyon boru ve mazgalları, kamu hizmetine veya kamunun yararlanmasına tahsis edilmiş tesis ve eşya, bu bent kapsamında değerlendirilmelidir. Keza, trafik işaret ve levhalarına zarar veren, bir park yerindeki oturma veya oyun gruplarını tahrip eden kişi, bu bent hükmüne göre cezalandırılacaktır. Bu eşyanın mülkiyetinin kamuya ait olması şart değildir. Önemli olan, eşyanın kamu hizmetine veya kamunun yararlanmasına tahsis edilmiş olmasıdır. Aynı şekilde, söz konusu fıkranın (b) bendinde, mala zarar verme suçunun, yangına, sel ve taşkına, kazaya ve diğer felaketlere karşı korunmaya tahsis edilmiş her türlü eşya veya tesis hakkında işlenmesi, mala zarar verme suçunun konu bakımından bir nitelikli unsuru olarak tanımlanmıştır. Fıkranın (c) bendine göre, Devlet ormanı statüsündeki yerler hariç, nerede olursa olsun, her türlü dikili ağaç, fidan veya bağ çubuğuna zarar verilmesi, daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. Devlet ormanı statüsündeki yerlerde bulunan ağaç ve fidanlara zarar verilmesi, Orman Kanununda ayrı suçlar olarak tanımlandığı için, bu bent kapsamı dışında mütalâa edilmiştir. Ağaç, fidan ve bağ çubuklarının sadece dikili olması yeterli görülmüş, meyve vermeleri koşulu aranmamıştır. Keza, bunların bulundukları yere de önem verilmemiştir. Bu itibarla, kişilerin özel mülkünde veya yol kenarlarında, park ve bahçelerde, kamuya ait diğer alanlarda bulunan ağaçların tahrip edilmesi hâlinde, bu bent hükmüne istinaden cezaya hükmedilecektir. Fıkranın (d) bendine göre; mala zarar verme suçunun, sulamaya veya içme sularının sağlanmasına yarayan tesisler hakkında işlenmesi, suçun temel şekline nazaran daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. Fıkranın (e) bendinde, grev veya lokavt hâllerinde işverenlerin veya işçilerin veya işveren veya işçi sendika veya konfederasyonlarının maliki olduğu veya kullanımında olan bina, tesis veya eşyaya zarar verilmesi, söz konusu suçun bir nitelikli hâli olarak kabul edilmiştir. Failin greve katılan işçi veya lokavt ilân eden işveren olması gerekmemektedir. Grevden yana olan ve olmayan işçiler arasında çıkan bir arbedede zarar verme suçu işlenecek olursa yine bu bent uygulanır. Sendika, konfederasyon veya işyeri işgalleri sırasında da bina, makine veya başka mallara zarar verilecek olursa bu bent uygulanacaktır. Keza, fıkranın (f) bendine göre; mala zarar verme suçunun, siyasî partilerin, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının ve üst kuruluşlarının maliki olduğu veya kullanımında olan bina, tesis veya eşya hakkında, işlenmesi, suçun temel şekline nazaran daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. Fıkranın (g) bendinde, kamu görevlisinin yerine getirdiği görevle ilgili olarak öç almak maksadıyla malvarlığına zarar verme hâli, nitelikli şekil olarak kabul edilmiştir. Maddenin ikinci fıkrasında mala zarar verme suçunun çeşitli suretlerde işlenmesi nitelikli unsur olarak belirlenmiştir. Buna göre; mala zarar verme suçunun yakarak, yakıcı veya patlayıcı madde kullanarak veya toprak kaymasına, çığ düşmesine, sel veya taşkına neden olmak suretiyle ya da radyasyona maruz bırakarak, nükleer, biyolojik veya kimyasal silâh kullanarak işlenmesi hâlinde, yukarıdaki maddeye veya bu maddenin birinci fıkrasına göre verilecek cezanın artırılması gerekmektedir. Bu nitelikli hâllerin kabulünde, mala zarar verme suçunun işleniş şeklinin ortaya çıkardığı tehlikeli durum göz önünde bulundurulmuştur.  Mala zarar verme suçunun bu nitelikli hâlleri dolayısıyla soruşturma ve kovuşturma yapılması, suçun temel şeklinin aksine, şikâyete bağlı tutulmamıştır. Suça teşebbüs – Madde 35 (1) Kişi, işlemeyi kastettiği bir suçu elverişli hareketlerle doğrudan doğruya icraya başlayıp da elinde olmayan nedenlerle tamamlayamaz ise teşebbüsten dolayı sorumlu tutulur. (2) Suça teşebbüs halinde fail, meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığına göre, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine onüç yıldan yirmi yıla kadar, müebbet hapis cezası yerine dokuz yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Diğer hallerde verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir. Madde Gerekçesi Suça teşebbüste fail suçu tamamlamak amacıyla hareket etmesine rağmen, elinde olmayan - [Köy Merasına Tecavüz Suçuna ilişkin Ceza Davasında Hazine Lehine Vekalet Ücretine Hükmedilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/koy-merasina-tecavuz-sucu/): Köy Merasına Tecavüz Suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Hakkı olmayan yere tecavüz – Madde 154 (1) Bir hakka dayanmaksızın başkasına ait taşınmaz mal veya eklentilerini malikmiş gibi tamamen veya kısmen işgal eden veya sınırlarını değiştiren veya bozan veya hak sahibinin bunlardan kısmen de olsa yararlanmasına engel olan kimseye, suçtan zarar görenin şikâyeti üzerine altı aydan üç yıla kadar hapis ve bin güne kadar adlî para cezası verilir. (2) Köy tüzel kişiliğine ait olduğunu veya öteden beri köylünün ortak yararlanmasına terk edilmiş bulunduğunu bilerek mera, harman yeri, yol ve sulak gibi taşınmaz malları kısmen veya tamamen zapt eden, bunlar üzerinde tasarrufta bulunan veya sürüp eken kimse hakkında birinci fıkrada yazılı cezalar uygulanır. (3) Kamuya veya özel kişilere ait suların mecrasını değiştiren kimse hakkında birinci fıkrada yazılı cezalar uygulanır. Madde Gerekçesi Maddeyle, bir hakka dayanmaksızın başkasına ait taşınmaz malın veya eklentilerinin kısmen veya tamamen işgal edilmesi, taşınmazın sınırlarının değiştirilmesi veya bozulması yahut herhangi bir suretle hak sahibinin malından kısmen veya tamamen yararlanmasına engel olunması cezalandırılmıştır. Maddenin ikinci fıkrasında köy tüzel kişiliğine ait olan harman yeri, yol ve sulak gibi taşınmaz malların kısmen veya tamamen zaptolunması veya bunlara tasarruf edilmesi veya bunların sürüp ekilmesi cezalandırılmıştır. Aynı fiiller, öteden beri köylünün ortak yararlanmasına terkedilmiş, bahis konusu yerler hakkında işlendiğinde de keza suç oluşacaktır. Maddenin üçüncü fıkrasında suların mecrasını değiştirmek suç hâline getirilmiştir. Suların kamuya ait olması veya özel nitelikte bulunması önemli değildir. 4342 sayılı Mera Kanunu Mera, Yaylak ve Kışlakların Hukuki Durumu – Madde 4 Mera, yaylak ve kışlakların kullanma hakkı bir veya birden çok köy veya belediyeye aittir. Bu yerler Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Komisyonun henüz görevine başlamadığı yerlerde, evvelce çeşitli kanunlar uyarınca yapılmış olan tahsislere ve teessüs etmiş teamüllere göre; mera, yaylak ve kışlakların köy veya belediye halkı tarafından kullanılmasına devam olunur. Mera, yaylak ve kışlaklar; özel mülkiyete geçirilemez, amacı dışında kullanılamaz, zaman aşımı uygulanamaz, sınırları daraltılamaz. Ancak, kullanım hakkı kiralanabilir. Kiralama ilkeleri yönetmelikle belirlenir. Amaç dışı kullanılmak suretiyle vasıfları bozulan mera, yaylak ve kışlakları tekrar eski konumuna getirmek amacı ile yapılan veya yapılacak olan masraflar sebebiyet verenlerden tahsil edilir. Yapılan masraflar karşılığı tahsil edilen tutarlar genel bütçeye, yapılacak olan masraflar karşılığı tahsil edilen tutarlar ise il müdürlüklerince hazırlanan ıslah projelerine uygun olarak o yerin ıslah çalışmalarında kullanılmak üzere köy sandığında veya belediye bütçesinde açılacak hesaba gelir kaydedilir. Umuma ait çayır ve otlak yerlerinin kullanılmasında ve bunlardan faydanılmasında mera yaylak ve kışlaklara ilişkin hükümler uygulanır. 3402 sayılı Kadastro Kanunu Kamu malları – Madde 16 Kamunun ortak kullanılmasına veya bir kamu hizmetinin görülmesine ayrılan yerlerle Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan sahipsiz yerlerden: A) Kamu hizmetinde kullanılan, bütçelerinden ayrılan ödenek veya yardımlarla yapılan resmi bina ve tesisler, (Hükümet, belediye, karakol, okul binaları, köy odası, hastane veya diğer sağlık tesisleri, kütüphane, kitaplık, namazgah, cami genel mezarlık, çeşme, kuyular, yunak ile kapanmış olan yollar, meydanlar, pazar yerleri, parklar ve bahçeler ve boşluklar ve benzeri hizmet malları) kayıt, belge veya özel kanunlarına veya Cumhurbaşkanlığı kararnamelerine göre Hazine, kamu kurum ve kuruluşları, il, belediye köy veya mahalli idare birlikleri tüzelkişiliği, adlarına tespit olunur. B) Mera, yaylak, kışlak, otlak, harman ve panayır yerleri gibi paralı veya parasız kamunun yararlanmasına tahsis edildiği veya kamunun kadimden beri yararlandığı belgelerle veya bilirkişi veya tanık beyanı ile ispat edilen orta malı taşınmaz mallar sınırlandırılır, parsel numarası verilerek yüzölçümü hesaplanır ve bu gibi taşınmaz mallar özel siciline yazılır. Bu sınırlandırma tescil mahiyetinde olmadığı gibi bu suretle belirlenen taşınmaz mallar, özel kanunlarında yazılı hükümler saklı kalmak kaydıyla özel mülkiyete konu teşkil etmezler. Yol, meydan, köprü gibi orta malları ise haritasında gösterilmekle yetinilir. C) Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan kayalar, tepeler, dağlar (bunlardan çıkan kaynaklar) gibi, tarıma elverişli olmayan sahipsiz yerler ile deniz, göl, nehir gibi genel sular tescil ve sınırlandırmaya tabi değildir, istisnalar saklıdır. Köy Merasına Tecavüz Suçuna ilişkin Ceza Davasında Hazine Lehine Vekalet Ücretine Hükmedilir mi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2015/977 Karar No: 2017/59 Karar Tarihi: 07.02.2017 Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi İçtihat Metni Köy merasına tecavüz suçundan sanık …\’nun 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 154/1-2, 62, 51/1-2 ve 52/4. maddeleri uyarınca 5 ay hapis ve 820 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına, taksitlendirmeye ve hapis cezasının ertelenmesine ilişkin, Kelkit Asliye Ceza Mahkemesince verilen 12.01.2012 gün ve 148-14 sayılı hükmün sanık ve Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 8. Ceza Dairesince 26.12.2013 gün ve 156-30101 sayı ile; \”Yapılan yargılamaya, dosya içeriğine, toplanıp karar yerinde gösterilen ve değerlendirilen delillere, oluşa ve mahkemenin soruşturma sonucunda oluşan inanç ve takdirine göre Cumhuriyet savcısının ve sanığın, yetersiz gerekçe ile hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verildiğine yönelik yerinde görülmeyen sair temyiz itirazlarının reddine, ancak: 1- Sanık hakkında temel hürriyeti bağlayıcı cezanın alt sınırdan belirlenmesine karşın, yasal ve yeterli olmayan gerekçeyle adli para cezasına esas alınan birim gün sayısının alt sınırdan uzaklaşılarak tayini suretiyle çelişkiye neden olunması, 2- Köy merasına tecavüz suçunun mağduru köy tüzel kişiliği olup, suçun niteliğine göre suçtan doğrudan zarar görmeyen Maliye Hazinesinin davaya katılma hakkı bulunmadığı gözetilmeden, katılma kararı verilip hazine lehine vekalet ücretine hükmedilmesi, Yasaya aykırı ise de, yeniden yargılama yapılmasını gerektirmeyen bu hususların, 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi uyarınca uygulanması gereken 1412 sayılı (mülga) CMUK\’nun 322. maddesi gereğince düzeltilmesi mümkün bulunduğundan, sanık hakkında hapis cezası yanında hükmolunan adli para cezasına esas alınan 50 günün 5 güne, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 62. maddesinin uygulanmasıyla belirlenen 41 günün 4 güne, bir gün karşılığı takdir olunan 20 TL ile sonuç gün sayısının çarpılması sonucu bulunan 820 TL\’nin 80 TL\’ye indirilmesi ve hükümden katılan hazine vekili lehine vekalet ücreti verilmesine ilişkin bölümün çıkarılması suretiyle sair yönleri usul ve yasaya uygun olan hükmün düzeltilerek onanmasına\” karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 03.02.2014 gün ve 116624 sayı ile; \”… davaya katılma hakkı bulunan ve yargılamada kendisini vekil ile temsil ettiren Hazine lehine vekalet ücretine hükmolunmasına dair yerel mahkeme kararının usul ve yasaya uygun olduğu…\” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurarak, Özel Daire ilamında yer alan 2 numaralı bozma nedeninin kaldırılması, 1 numaralı bozma sebebi doğrultusunda hükmün düzeltilerek onanması talebinde bulunmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 308/1. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 8. Ceza Dairesince 30.09.2015 - [Açığa İmzanın Kötüye Kullanılması: Ceza Davasında Senede Karşı Tanıkla İspat Mümkün mü](https://kayseriavukat.org.tr/aciga-imzanin-kotuye-kullanilmasi/): Açığa İmzanın Kötüye Kullanılması 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Açığa imzanın kötüye kullanılması – Madde 209 (1) Belirli bir tarzda doldurulup kullanılmak üzere kendisine teslim olunan imzalı ve kısmen veya tamamen boş bir kağıdı, verilme nedeninden farklı bir şekilde dolduran kişi, şikayet üzerine, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) İmzalı ve kısmen veya tamamen boş bir kağıdı hukuka aykırı olarak ele geçirip veya elde bulundurup da hukuki sonuç doğuracak şekilde dolduran kişi, belgede sahtecilik hükümlerine göre cezalandırılır. Madde Gerekçesi Maddeyle, belirli bir tarzda doldurulup kullanılması için verilmiş boş bir kâğıdı, teslim edenin isteğine ve imzalı boş kâğıdı veriş nedenine aykırı olarak dolduran kimse cezalandırılmaktadır. Suçun yapısı şu suretle ortaya çıkmaktadır: Bir kişi diğerine belirli bir tarzda doldurmak üzere imzalı ve fakat boş bir kâğıt verecektir; böylece suçun oluşması için imzanın gerçek olması temel koşuldur. Ayrıca verilen kâğıt hukuken geçerli bir belge oluşturmayacaktır; suç böylece gerçek bir belgenin tahrif veya tağyiri şeklinde işlenecek olursa, belgede sahtecilik suçu söz konusu olur. Suçun oluşması için söz konusu imzalı kâğıdın, tevdi ve teslim nedeninden farklı bir şekilde doldurulması gereklidir. Suçun soruşturulması ve kovuşturulması, şikâyete bağlıdır. İmzalı boş kâğıt ancak taraflar arasında belirli bir ilişki şeklinin varlığı hâlinde söz konusu olabileceğinden, kovuşturmanın şikâyete bağlı tutulması uygun görülmüştür. İkinci fıkrada, imzalı ve kısmen veya tamamen boş bir kâğıdı hukuka aykırı olarak ele geçirip veya elde bulundurup da hukukî sonuç doğuracak şekilde dolduran kişinin, belgede sahtecilik hükümlerine göre cezalandırılması öngörülmüştür. Dikkat edilmelidir ki, bu durumda, imzalı kâğıt teslim veya tevdi edilmemiş, suçlu bunu hukuka aykırı bir suretle ele geçirerek doldurmuştur. Daha az cezayı gerektiren hal – Madde 211 (1) Bir hukuki ilişkiye dayanan alacağın ispatı veya gerçek bir durumun belgelenmesi amacıyla belgede sahtecilik suçunun işlenmesi halinde, verilecek ceza, yarısı oranında indirilir. Madde Gerekçesi Madde metninde, resmî veya özel belgede sahtecilik suçunun bir hukukî ilişkiye dayanan alacağın ispatı veya gerçek bir durumun belgelenmesi amacıyla işlenmesi, suçun temel şekline göre daha az ceza ile cezalandırılması gereken bir hâl olarak öngörülmüştür. 5271 Ceza Muhakemesi Kanunu Delilleri takdir yetkisi – Madde 217 (1) Hâkim, kararını ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırabilir. Bu deliller hâkimin vicdanî kanaatiyle serbestçe takdir edilir. (2) Yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir. Ceza mahkemelerinin ek yetkisi – Madde 218 (1) Yüklenen suçun ispatı, ceza mahkemelerinden başka bir mahkemenin görev alanına giren bir sorunun çözümüne bağlı ise; ceza mahkemesi bu sorunla ilgili olarak da bu Kanun hükümlerine göre karar verebilir. Ancak, bu sorunla ilgili olarak görevli mahkemede dava açılması veya açılmış davanın sonuçlanması ile ilgili olarak bekletici sorun kararı verebilir. (2) Kovuşturma evresinde mağdur veya sanığın yaşının ceza hükümleri bakımından tespitiyle ilgili bir sorunla karşılaşılması halinde; mahkeme, ilgili kanunda belirlenen usule göre bu sorunu çözerek hükmünü verir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Senetle ispat zorunluluğu – Madde 200 (1) Bir hakkın doğumu, düşürülmesi, devri, değiştirilmesi, yenilenmesi, ertelenmesi, ikrarı ve itfası amacıyla yapılan hukuki işlemlerin, yapıldıkları zamanki miktar veya değerleri ikibinbeşyüz Türk Lirasını geçtiği takdirde senetle ispat olunması gerekir. Bu hukuki işlemlerin miktar veya değeri ödeme veya borçtan kurtarma gibi bir nedenle ikibinbeşyüz Türk Lirasından aşağı düşse bile senetsiz ispat olunamaz. (2) Bu madde uyarınca senetle ispatı gereken hususlarda birinci fıkradaki düzenleme hatırlatılarak karşı tarafın açık muvafakati hâlinde tanık dinlenebilir. Senede karşı tanıkla ispat yasağı – Madde 201 (1) Senede bağlı her çeşit iddiaya karşı ileri sürülen ve senedin hüküm ve kuvvetini ortadan kaldıracak veya azaltacak nitelikte bulunan hukuki işlemler ikibinbeşyüz Türk Lirasından az bir miktara ait olsa bile tanıkla ispat olunamaz. Senetle ispat zorunluluğunun istisnaları – Madde 203 (1) Aşağıdaki hâllerde tanık dinlenebilir: a) Altsoy ve üstsoy, kardeşler, eşler, kayınbaba, kaynana ile gelin ve damat arasındaki işlemler. b) İşin niteliğine ve tarafların durumlarına göre, senede bağlanmaması teamül olarak yerleşmiş bulunan hukuki işlemler. c) Yangın, deniz kazası, deprem gibi senet alınmasında imkânsızlık veya olağanüstü güçlük bulunan hâllerde yapılan işlemler. ç) Hukuki işlemlerde irade bozukluğu ile aşırı yararlanma iddiaları. d) Hukuki işlemlere ve senetlere karşı üçüncü kişilerin muvazaa iddiaları. e) Bir senedin sahibi elinde beklenmeyen bir olay veya zorlayıcı bir nedenle yahut usulüne göre teslim edilen bir memur elinde veya noterlikte herhangi bir şekilde kaybolduğu kanısını kuvvetlendirecek delil veya emarelerin bulunması hâli. Açığa İmzanın Kötüye Kullanılması: Ceza Davasında Senede Karşı Tanıkla İspat Mümkün mü Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2016/23-1347 Karar No: 2018/634 Karar Tarihi: 11.12.2018 Özet: Sanığın, boş ve imzalı olarak katılandan aldığı kâğıdı, aralarındaki anlaşmaya aykırı olarak … TL bedelli senet hâline getirerek katılan aleyhine icra takibi başlattığının iddia edildiği olayda; ceza yargılamasında hakimin delilleri serbestçe takdir edeceği açıklanmış ve ispat vasıtaları yönünden bir sınırlama getirilmemiş ise de, hukuki bir ilişkinin sonucu olup, aynı zamanda cezai sorumluluğu da gerektiren işlemlerde hukuk mahkemelerinde aranılan ispat şeklinin ceza mahkemelerinde de aranması gerektiği, ceza mahkemelerinden verilen mahkûmiyet hükümlerinin hukuk mahkemelerini de bağlayacağı, açığa imzanın kötüye kullanılması suçunun işlendiğinin tanıkla ispatı kabul olunduğu takdirde katılanın ceza ilamına dayanarak … TL bedelindeki senedin anlaşmaya aykırı olarak düzenlendiğini herhangi bir yazılı delile ihtiyaç olmadan ispat edebileceği, bunun da miktar itibarıyla tanıkla ispat edilemeyecek bir iddianın suç tarihinde yürürlükte bulunan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’na aykırı olarak tanıkla ispatı sonucunu doğuracağı, dosyada mevcut bilirkişi raporlarındaki tespitlerin suça konu senedin katılan ile sanık arasındaki anlaşmaya aykırı olarak doldurulup doldurulmadığına yönelik olmadığı ve dolayısıyla katılanın hukuka uygun olarak sadece tanık deliline dayandığı anlaşıldığından, katılanın senedin anlaşmaya aykırı olarak düzenlendiği yönündeki yazılı bir delile dayanmayan iddiasının kabul edilmesinin ve sanığın mahkûmiyetine karar verilmesinin usul ve kanuna aykırı olduğu kabul edilmelidir. Bu itibarla, senedin açığa imzanın kötüye kullanılması suretiyle düzenlendiği hususunun Hukuk Muhakemeleri Kanunu hükümleri uyarınca ispatlanamadığı ve elde edilen delillerin sanığın hükümlülüğüne yeter nitelik ve derecede bulunmadığı anlaşıldığından, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının kabulüne karar verilmelidir. (5237 S. K. m. 50, 51, 53, 54, 62, 158, 204, 209, 211) (5271 S. K. m. 217, 218, 223, 231) (765 S. K. m. 509) (6100 S. K. m. 200, 201, 203, 450) (1086 S. K. m. 288, 290, 293, 294) (5320 S. K. m. 18) (1412 S. K. m. 254, 255) (ANY. MAH. 08.10.2015 T. 2014/140 E. 2015/85 K.) (YİBK.24.03.1989 T. 1988/1 E. 1989/2 K.) (YİBK. - [Kamu Görevinden Çıkarmaya ilişkin 375 sayılı KHK Geçici 35. Maddesinin Anayasa’ya Uygunluk Denetimi](https://kayseriavukat.org.tr/375-sayili-khk-anayasa-mahkemesi/): İhraç ve Kamu Görevinden Çıkarmaya ilişkin 375 sayılı KHK Geçici 35. Maddesinin Anayasa’ya Uygunluk Denetimi Anayasa Mahkemesi Kararı Esas Sayısı: 2018/137 Karar Sayısı : 2022/86 Karar Tarihi : 30/6/2022 R.G. Tarih-Sayı : 12/1/2023-32071 İPTAL DAVALARINI AÇANLAR 1. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri Engin ALTAY, Özgür ÖZEL, Engin ÖZKOÇ ile birlikte 138 milletvekili (E.2018/137) 2. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri Engin ALTAY, Özgür ÖZEL, Engin ÖZKOÇ ile birlikte 132 milletvekili (E.2021/106) İPTAL DAVALARININ KONUSU A. 25/7/2018 tarihli ve 7145 sayılı Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un; 1. 1. maddesiyle 10/6/1949 tarihli ve 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu’nun 11. maddesinin (C) fıkrasına eklenen ikinci paragrafın, 2. 2. maddesiyle 4/1/1961 tarihli ve 211 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu’na eklenen; a. 56/A maddesinin birinci fıkrasının “…veya bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde askerî birlik komutanının veya askerî kurum amirinin ya da hukuk hizmetleri başkanı veya birim amirinin yazılı emri…” bölümünün, b. 56/B maddesinin birinci fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan “…gerektiğinde el ile…” ibaresi ile üçüncü ve dördüncü cümlelerinin, 3. 5. maddesiyle 9/7/1982 tarihli ve 2692 sayılı Sahil Güvenlik Komutanlığı Kanunu’na eklenen ek 7. maddenin birinci fıkrasında yer alan “…veya bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde birlik komutanının veya kurum amirinin yazılı emri…” ibaresinin, 4. 6. maddesiyle 10/3/1983 tarihli ve 2803 sayılı Jandarma Teşkilat, Görev ve Yetkileri Kanunu’na eklenen 15/A maddesinin birinci fıkrasında yer alan “…veya bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde birlik komutanının veya kurum amirinin yazılı emri…” ibaresinin, 5. 8. maddesiyle 6/10/1983 tarihli ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 6. maddesinin ikinci fıkrasının birinci cümlesine eklenen “…vatandaşların günlük yaşamını aşırı ve katlanılamaz derecede zorlaştırmayacak…” ibaresinin, 6. 9. maddesiyle 2911 sayılı Kanun’un 7. maddesinin değiştirilen ikinci fıkrasının, 7. 10. maddesiyle 1/11/1983 tarihli ve 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Millî İstihbarat Teşkilatı Kanunu’nun 30. maddesine eklenen dördüncü ve beşinci fıkraların, 8. 11. maddesiyle 4/11/1983 tarihli ve 2941 sayılı Seferberlik ve Savaş Hali Kanunu’nun 17. maddesinin birinci fıkrasında yer alan “1402 sayılı Sıkıyönetim Kanununun 15 inci maddesinde yazılı suçları işleyenler” ibaresinin “26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 109, 124, 148, 149, 170 ila 172, 179, 185 ila 188, 190, 202, 213 ila 217, 220, 223, 240, 299 ila 339 uncu maddelerinde belirtilen suçları işleyenler” şeklinde değiştirilmesi ile anılan maddeye eklenen ikinci, üçüncü ve dördüncü fıkraların, 9. 12. maddesiyle 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’na eklenen ek 4. maddenin birinci fıkrasının birinci cümlesinin “…ile Milli Güvenlik Kurulunca Devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti ve iltisakı yahut bunlarla irtibatı nedeniyle kamu görevinden çıkarılanların…”  ve  “…bu silahların mülkiyetinin kamuya geçirilmesine karar verilir ve 10/7/1953 tarihli ve 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanunun ek 8 inci maddesine göre ilgili idarelerce işlem tesis edilir…” bölümlerinin, 10. 13. maddesiyle 3713 sayılı Kanun’a eklenen geçici 19. maddenin, 11. 16. maddesiyle 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 134. maddesinin; a. (1) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “…Cumhuriyet savcısının istemi üzerine…” ibaresinin “hakim veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısı tarafından…” şeklinde değiştiren ibarede bulunan “…veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısı…” ibaresinin, b. (1) numaralı fıkrasına eklenen ikinci, üçüncü ve dördüncü cümlelerin, c. (2) numaralı fıkrasının birinci cümlesine eklenen “ya da işlemin uzun sürecek olması” ibaresinin, 12. 21. maddesiyle 18/10/2016 tarihli ve 6749 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun’un 4. maddesinin (2) numaralı fıkrasına eklenen üçüncü cümlenin, 13. 22. maddesiyle 1/2/2018 tarihli ve 7075 sayılı Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu Kurulması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun’un 10. maddesinin değiştirilen (1) numaralı fıkrasının; a. Üçüncü cümlesinin, b. Dördüncü cümlesinin “…Ankara, İstanbul, İzmir illeri dışında ve 2006 yılından sonra kurulan yükseköğretim kurumlarına öncelik verilmek kaydıyla, Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı tarafından kamu görevinden çıkarıldığı yükseköğretim kurumu haricinde tespit edilecek yükseköğretim kurumlarından birine…” bölümünün, c. Dokuzuncu ve on üçüncü cümlelerinin, 14. 23. maddesiyle 7075 sayılı Kanun’a eklenen 10/A maddesinin, 15. 24. maddesiyle 7075 sayılı Kanun’a eklenen geçici 3. maddenin (3) numaralı fıkrasının ikinci cümlesinin, 16. 26. maddesiyle 27/6/1989 tarihli ve 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’ye eklenen geçici 35. maddenin, 17. Geçici 1. maddesinin, B. 18/7/2021 tarihli ve 7333 sayılı Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un; 1. 11. maddesiyle 3713 sayılı Kanun’un geçici 19. maddesinde yer alan “…üç yıl…” ibaresinin “…dört yıl…” şeklinde değiştirilmesinin,  2. 20. maddesiyle 7145 sayılı Kanun’un geçici 1. maddesinin (1) numaralı fıkrasında yer alan “…üç yıl…” ibaresinin “…altı yıl…” şeklinde değiştirilmesinin,  3. 23. maddesiyle 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin geçici 35. maddesinin (A), (B), (C), (Ç), (D) ve (G) fıkralarında yer alan “…üç yıl…” ibarelerinin “…dört yıl…” şeklinde değiştirilmesinin, Anayasa’nın Başlangıç kısmı, 2., 6., 9., 10., 13., 15., 17., 19., 20., 22., 23., 34., 35., 36., 38., 40., 48., 49., 70., 74., 118., 119., 125., 128., 129., 138., 142. ve 153.  maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptallerine ve yürürlüklerinin durdurulmasına karar verilmesi talepleridir. I. İPTALİ İSTENEN KANUN HÜKÜMLERİ A. 7145 sayılı Kanun’un iptali talep edilen kuralların da yer aldığı; 1. – 15.  (Anayasa Mahkemesi’nin 2018/137 Esas, 2022/86 Karar sayılı ve 30/6/2022 tarihli kararının diğer bölümlerine sitemizden ulaşabilirsiniz.) 16. 26. maddesiyle 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’ye (KHK) eklenen geçici 35. madde şöyledir: Geçici Madde 35 A) Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç yıl süreyle; terör örgütlerine veya Millî Güvenlik Kurulunca Devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu değerlendirilen Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında Anayasa Mahkemesi Genel Kurulunun salt çoğunluğunca; Yargıtay daire başkanı ve üyeleri hakkında Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunca; Danıştay daire başkanı ve üyeleri hakkında Danıştay Başkanlık Kurulunca; hâkim ve savcılar hakkında Hâkimler ve Savcılar Kurulu Genel Kurulunca, askeri hâkimler hakkında Milli Savunma Bakanının başkanlığında, Milli Savunma Bakanı tarafından birinci sınıf askeri hâkimler arasından seçilecek iki askeri hâkimden oluşan komisyonca ve Sayıştay meslek mensupları hakkında Sayıştay Başkanının başkanlığında, başkan yardımcıları ile Sayıştay Başkanı tarafından belirlenecek bir daire başkanı ve bir üyeden oluşan komisyonca meslekte kalmalarının uygun olmadığına ve meslekten çıkarılmalarına karar verilir. Bu - [Seferberlik ve Savaş Hallerinde Sivillerin Askeri Mahkemede Yargılanması Mümkün mü](https://kayseriavukat.org.tr/sivillerin-askeri-mahkemede-yargilanmasi/): Seferberlik ve Savaş Hallerinde Sivillerin Askeri Mahkemede Yargılanması Mümkün mü Anayasa Mahkemesi Kararı Esas Sayısı: 2018/137 Karar Sayısı: 2022/86 Karar Tarihi: 30/6/2022 R.G. Tarih-Sayı: 12/1/2023-32071 İPTAL DAVALARINI AÇANLAR 1. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri Engin ALTAY, Özgür ÖZEL, Engin ÖZKOÇ ile birlikte 138 milletvekili (E.2018/137) 2. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri Engin ALTAY, Özgür ÖZEL, Engin ÖZKOÇ ile birlikte 132 milletvekili (E.2021/106) İPTAL DAVALARININ KONUSU A. 25/7/2018 tarihli ve 7145 sayılı Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un; 1. 1. maddesiyle 10/6/1949 tarihli ve 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu’nun 11. maddesinin (C) fıkrasına eklenen ikinci paragrafın, 2. 2. maddesiyle 4/1/1961 tarihli ve 211 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu’na eklenen; a. 56/A maddesinin birinci fıkrasının “…veya bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde askerî birlik komutanının veya askerî kurum amirinin ya da hukuk hizmetleri başkanı veya birim amirinin yazılı emri…” bölümünün, b. 56/B maddesinin birinci fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan “…gerektiğinde el ile…” ibaresi ile üçüncü ve dördüncü cümlelerinin, 3. 5. maddesiyle 9/7/1982 tarihli ve 2692 sayılı Sahil Güvenlik Komutanlığı Kanunu’na eklenen ek 7. maddenin birinci fıkrasında yer alan “…veya bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde birlik komutanının veya kurum amirinin yazılı emri…” ibaresinin, 4. 6. maddesiyle 10/3/1983 tarihli ve 2803 sayılı Jandarma Teşkilat, Görev ve Yetkileri Kanunu’na eklenen 15/A maddesinin birinci fıkrasında yer alan “…veya bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde birlik komutanının veya kurum amirinin yazılı emri…” ibaresinin, 5. 8. maddesiyle 6/10/1983 tarihli ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 6. maddesinin ikinci fıkrasının birinci cümlesine eklenen “…vatandaşların günlük yaşamını aşırı ve katlanılamaz derecede zorlaştırmayacak…” ibaresinin, 6. 9. maddesiyle 2911 sayılı Kanun’un 7. maddesinin değiştirilen ikinci fıkrasının, 7. 10. maddesiyle 1/11/1983 tarihli ve 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Millî İstihbarat Teşkilatı Kanunu’nun 30. maddesine eklenen dördüncü ve beşinci fıkraların, 8. 11. maddesiyle 4/11/1983 tarihli ve 2941 sayılı Seferberlik ve Savaş Hali Kanunu’nun 17. maddesinin birinci fıkrasında yer alan “1402 sayılı Sıkıyönetim Kanununun 15 inci maddesinde yazılı suçları işleyenler” ibaresinin “26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 109, 124, 148, 149, 170 ila 172, 179, 185 ila 188, 190, 202, 213 ila 217, 220, 223, 240, 299 ila 339 uncu maddelerinde belirtilen suçları işleyenler” şeklinde değiştirilmesi ile anılan maddeye eklenen ikinci, üçüncü ve dördüncü fıkraların, 9. 12. maddesiyle 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’na eklenen ek 4. maddenin birinci fıkrasının birinci cümlesinin “…ile Milli Güvenlik Kurulunca Devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti ve iltisakı yahut bunlarla irtibatı nedeniyle kamu görevinden çıkarılanların…”  ve  “…bu silahların mülkiyetinin kamuya geçirilmesine karar verilir ve 10/7/1953 tarihli ve 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanunun ek 8 inci maddesine göre ilgili idarelerce işlem tesis edilir…” bölümlerinin, 10. 13. maddesiyle 3713 sayılı Kanun’a eklenen geçici 19. maddenin, 11. 16. maddesiyle 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 134. maddesinin; a. (1) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “…Cumhuriyet savcısının istemi üzerine…” ibaresinin “hakim veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısı tarafından…” şeklinde değiştiren ibarede bulunan “…veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısı…” ibaresinin, b. (1) numaralı fıkrasına eklenen ikinci, üçüncü ve dördüncü cümlelerin, c. (2) numaralı fıkrasının birinci cümlesine eklenen “ya da işlemin uzun sürecek olması” ibaresinin, 12. 21. maddesiyle 18/10/2016 tarihli ve 6749 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun’un 4. maddesinin (2) numaralı fıkrasına eklenen üçüncü cümlenin, 13. 22. maddesiyle 1/2/2018 tarihli ve 7075 sayılı Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu Kurulması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun’un 10. maddesinin değiştirilen (1) numaralı fıkrasının; a. Üçüncü cümlesinin, b. Dördüncü cümlesinin “…Ankara, İstanbul, İzmir illeri dışında ve 2006 yılından sonra kurulan yükseköğretim kurumlarına öncelik verilmek kaydıyla, Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı tarafından kamu görevinden çıkarıldığı yükseköğretim kurumu haricinde tespit edilecek yükseköğretim kurumlarından birine…” bölümünün, c. Dokuzuncu ve on üçüncü cümlelerinin, 14. 23. maddesiyle 7075 sayılı Kanun’a eklenen 10/A maddesinin, 15. 24. maddesiyle 7075 sayılı Kanun’a eklenen geçici 3. maddenin (3) numaralı fıkrasının ikinci cümlesinin, 16. 26. maddesiyle 27/6/1989 tarihli ve 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’ye eklenen geçici 35. maddenin, 17. Geçici 1. maddesinin, B. 18/7/2021 tarihli ve 7333 sayılı Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un; 1. 11. maddesiyle 3713 sayılı Kanun’un geçici 19. maddesinde yer alan “…üç yıl…” ibaresinin “…dört yıl…” şeklinde değiştirilmesinin,  2. 20. maddesiyle 7145 sayılı Kanun’un geçici 1. maddesinin (1) numaralı fıkrasında yer alan “…üç yıl…” ibaresinin “…altı yıl…” şeklinde değiştirilmesinin,  3. 23. maddesiyle 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin geçici 35. maddesinin (A), (B), (C), (Ç), (D) ve (G) fıkralarında yer alan “…üç yıl…” ibarelerinin “…dört yıl…” şeklinde değiştirilmesinin, Anayasa’nın Başlangıç kısmı, 2., 6., 9., 10., 13., 15., 17., 19., 20., 22., 23., 34., 35., 36., 38., 40., 48., 49., 70., 74., 118., 119., 125., 128., 129., 138., 142. ve 153.  maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptallerine ve yürürlüklerinin durdurulmasına karar verilmesi talepleridir. I. İPTALİ İSTENEN KANUN HÜKÜMLERİ A. 7145 sayılı Kanun’un iptali talep edilen kuralların da yer aldığı; 1. – 7.  (Anayasa Mahkemesi’nin 2018/137 Esas, 2022/86 Karar sayılı ve 30/6/2022 tarihli kararının diğer bölümlerine sitemizden ulaşabilirsiniz.) 8. 11. maddesiyle 2941 sayılı Seferberlik ve Savaş Hali Kanunu’nun ibare değişikliği yapılan, cümlenin yürürlükten kaldırıldığı ve fıkraların eklendiği 17. maddesi şöyledir:  Seferberlik ve savaş hallerinde ilgili komutanlıklara tanınan adli yetki:  Madde 17 – Seferberlik ve savaş hallerinde bu Kanunun 12 nci maddesine göre tespit ve ilan edilen bölgeler içinde, 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 109, 124, 148, 149, 170 ila 172, 179, 185 ila 188, 190, 202, 213 ila 217, 220, 223, 240, 299 ila 339 uncu maddelerinde belirtilen suçları işleyenler veya bu suçlara iştirak edenler, bölgede yetkili kılınan komutan tarafından gerekli görüldüğü takdirde, askeri mahkemelerde yargılanırlar. Bu Kanunda belirtilen suçlardan dolayı aşağıda yazılı kişiler hakkında bölgede yetkili kılınan komutanın kovuşturma yapabilmesi; 1. Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar hakkında Cumhurbaşkanının, 2. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri hakkında Türkiye Büyük Millet Meclisinin, 3. General ve amiraller hakkında Genelkurmay Başkanının, 4. Bakan yardımcıları hakkında ilgili bakanların, 5. Valiler ve kaymakamlar ile Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil - [Askeri Birlik Komutanı veya Kurum Amiri, Hakim Kararı Olmadan Arama Emri Verebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/hakim-karari-olmadan-arama-emri/): Gecikmesinde Sakınca Bulunan Hallerde Askeri Birlik Komutanı, Hakim Kararı Olmadan Arama Emri Verebilir mi ANAYASA MAHKEMESİ KARARI Esas Sayısı: 2018/137 Karar Sayısı : 2022/86 Karar Tarihi : 30/6/2022 R.G. Tarih-Sayı : 12/1/2023-32071 İPTAL DAVALARINI AÇANLAR 1. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri Engin ALTAY, Özgür ÖZEL, Engin ÖZKOÇ ile birlikte 138 milletvekili (E.2018/137) 2. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri Engin ALTAY, Özgür ÖZEL, Engin ÖZKOÇ ile birlikte 132 milletvekili (E.2021/106) İPTAL DAVALARININ KONUSU A. 25/7/2018 tarihli ve 7145 sayılı Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un; 1. 1. maddesiyle 10/6/1949 tarihli ve 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu’nun 11. maddesinin (C) fıkrasına eklenen ikinci paragrafın, 2. 2. maddesiyle 4/1/1961 tarihli ve 211 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu’na eklenen; a. 56/A maddesinin birinci fıkrasının “…veya bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde askerî birlik komutanının veya askerî kurum amirinin ya da hukuk hizmetleri başkanı veya birim amirinin yazılı emri…” bölümünün, b. 56/B maddesinin birinci fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan “…gerektiğinde el ile…” ibaresi ile üçüncü ve dördüncü cümlelerinin, 3. 5. maddesiyle 9/7/1982 tarihli ve 2692 sayılı Sahil Güvenlik Komutanlığı Kanunu’na eklenen ek 7. maddenin birinci fıkrasında yer alan “…veya bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde birlik komutanının veya kurum amirinin yazılı emri…” ibaresinin, 4. 6. maddesiyle 10/3/1983 tarihli ve 2803 sayılı Jandarma Teşkilat, Görev ve Yetkileri Kanunu’na eklenen 15/A maddesinin birinci fıkrasında yer alan “…veya bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde birlik komutanının veya kurum amirinin yazılı emri…” ibaresinin, 5. 8. maddesiyle 6/10/1983 tarihli ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 6. maddesinin ikinci fıkrasının birinci cümlesine eklenen “…vatandaşların günlük yaşamını aşırı ve katlanılamaz derecede zorlaştırmayacak…” ibaresinin, 6. 9. maddesiyle 2911 sayılı Kanun’un 7. maddesinin değiştirilen ikinci fıkrasının, 7. 10. maddesiyle 1/11/1983 tarihli ve 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Millî İstihbarat Teşkilatı Kanunu’nun 30. maddesine eklenen dördüncü ve beşinci fıkraların, 8. 11. maddesiyle 4/11/1983 tarihli ve 2941 sayılı Seferberlik ve Savaş Hali Kanunu’nun 17. maddesinin birinci fıkrasında yer alan “1402 sayılı Sıkıyönetim Kanununun 15 inci maddesinde yazılı suçları işleyenler” ibaresinin “26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 109, 124, 148, 149, 170 ila 172, 179, 185 ila 188, 190, 202, 213 ila 217, 220, 223, 240, 299 ila 339 uncu maddelerinde belirtilen suçları işleyenler” şeklinde değiştirilmesi ile anılan maddeye eklenen ikinci, üçüncü ve dördüncü fıkraların, 9. 12. maddesiyle 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’na eklenen ek 4. maddenin birinci fıkrasının birinci cümlesinin “…ile Milli Güvenlik Kurulunca Devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti ve iltisakı yahut bunlarla irtibatı nedeniyle kamu görevinden çıkarılanların…”  ve  “…bu silahların mülkiyetinin kamuya geçirilmesine karar verilir ve 10/7/1953 tarihli ve 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanunun ek 8 inci maddesine göre ilgili idarelerce işlem tesis edilir…” bölümlerinin, 10. 13. maddesiyle 3713 sayılı Kanun’a eklenen geçici 19. maddenin, 11. 16. maddesiyle 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 134. maddesinin; a. (1) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “…Cumhuriyet savcısının istemi üzerine…” ibaresinin “hakim veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısı tarafından…” şeklinde değiştiren ibarede bulunan “…veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısı…” ibaresinin, b. (1) numaralı fıkrasına eklenen ikinci, üçüncü ve dördüncü cümlelerin, c. (2) numaralı fıkrasının birinci cümlesine eklenen “ya da işlemin uzun sürecek olması” ibaresinin, 12. 21. maddesiyle 18/10/2016 tarihli ve 6749 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun’un 4. maddesinin (2) numaralı fıkrasına eklenen üçüncü cümlenin, 13. 22. maddesiyle 1/2/2018 tarihli ve 7075 sayılı Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu Kurulması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun’un 10. maddesinin değiştirilen (1) numaralı fıkrasının; a. Üçüncü cümlesinin, b. Dördüncü cümlesinin “…Ankara, İstanbul, İzmir illeri dışında ve 2006 yılından sonra kurulan yükseköğretim kurumlarına öncelik verilmek kaydıyla, Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı tarafından kamu görevinden çıkarıldığı yükseköğretim kurumu haricinde tespit edilecek yükseköğretim kurumlarından birine…” bölümünün, c. Dokuzuncu ve on üçüncü cümlelerinin, 14. 23. maddesiyle 7075 sayılı Kanun’a eklenen 10/A maddesinin, 15. 24. maddesiyle 7075 sayılı Kanun’a eklenen geçici 3. maddenin (3) numaralı fıkrasının ikinci cümlesinin, 16. 26. maddesiyle 27/6/1989 tarihli ve 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’ye eklenen geçici 35. maddenin, 17. Geçici 1. maddesinin, B. 18/7/2021 tarihli ve 7333 sayılı Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un; 1. 11. maddesiyle 3713 sayılı Kanun’un geçici 19. maddesinde yer alan “…üç yıl…” ibaresinin “…dört yıl…” şeklinde değiştirilmesinin,  2. 20. maddesiyle 7145 sayılı Kanun’un geçici 1. maddesinin (1) numaralı fıkrasında yer alan “…üç yıl…” ibaresinin “…altı yıl…” şeklinde değiştirilmesinin,  3. 23. maddesiyle 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin geçici 35. maddesinin (A), (B), (C), (Ç), (D) ve (G) fıkralarında yer alan “…üç yıl…” ibarelerinin “…dört yıl…” şeklinde değiştirilmesinin, Anayasa’nın Başlangıç kısmı, 2., 6., 9., 10., 13., 15., 17., 19., 20., 22., 23., 34., 35., 36., 38., 40., 48., 49., 70., 74., 118., 119., 125., 128., 129., 138., 142. ve 153.  maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptallerine ve yürürlüklerinin durdurulmasına karar verilmesi talepleridir. I. İPTALİ İSTENEN KANUN HÜKÜMLERİ A. 7145 sayılı Kanun’un iptali talep edilen kuralların da yer aldığı; 1. (Anayasa Mahkemesi’nin 2018/137 Esas, 2022/86 Karar sayılı ve 30/6/2022 tarihli kararının diğer bölümlerine sitemizden ulaşabilirsiniz.) 2. 2. maddesiyle 211 sayılı Kanun’a eklenen; a. 56/A maddesinin birinci fıkrası şöyledir: “Tehlikenin veya suç işlenmesinin önlenmesi amacıyla usulüne göre verilmiş sulh ceza hâkimi kararı veya bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde askerî birlik komutanının veya askerî kurum amirinin ya da hukuk hizmetleri başkanı veya birim amirinin yazılı emri üzerine, askerî mahallerde özel kanun hükümleri saklı kalmak kaydıyla kişilerin üstü, araçları, özel kâğıtları ve eşyası aranır, gerekli tedbirler alınır, suç delilleri koruma altına alınarak 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu hükümlerine göre gerekli işlemler yapılır.” b. 56/B maddesinin birinci fıkrası şöyledir: “Özel kanun hükümleri saklı kalmak kaydıyla, asker kişiler dâhil askerî mahallere girmek veya çıkmak isteyenler duyarlı kapıdan geçmek zorundadır. Bu kişilerin üstleri, duyarlı kapının ikaz vermesi hâlinde, metal dedektörle kontrol edilir; eşyaları teknik cihazlardan ve güvenlik sistemlerinden geçirilir; aracı, teknik cihazlarla, gerektiğinde el ile kontrol edilir. Şüphe hâlinde veya bu cihazların bulunmadığı yerlerde, herhangi bir - [Kamu Düzeni ve Güvenliği Gerekçesiyle Valinin Gösterileri Yasaklaması Mümkün mü](https://kayseriavukat.org.tr/valinin-gosterileri-yasaklamasi/): Kamu Düzeni ve Güvenliği Gerekçesiyle Valinin Gösterileri Yasaklaması ANAYASA MAHKEMESİ KARARI Esas Sayısı: 2018/137 Karar Sayısı : 2022/86 Karar Tarihi : 30/6/2022 R.G. Tarih-Sayı : 12/1/2023-32071 İPTAL DAVALARINI AÇANLAR 1. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri Engin ALTAY, Özgür ÖZEL, Engin ÖZKOÇ ile birlikte 138 milletvekili (E.2018/137) 2. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri Engin ALTAY, Özgür ÖZEL, Engin ÖZKOÇ ile birlikte 132 milletvekili (E.2021/106) İPTAL DAVALARININ KONUSU A. 25/7/2018 tarihli ve 7145 sayılı Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un; 1. 1. maddesiyle 10/6/1949 tarihli ve 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu’nun 11. maddesinin (C) fıkrasına eklenen ikinci paragrafın, 2. 2. maddesiyle 4/1/1961 tarihli ve 211 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu’na eklenen; a. 56/A maddesinin birinci fıkrasının “…veya bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde askerî birlik komutanının veya askerî kurum amirinin ya da hukuk hizmetleri başkanı veya birim amirinin yazılı emri…” bölümünün, b. 56/B maddesinin birinci fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan “…gerektiğinde el ile…” ibaresi ile üçüncü ve dördüncü cümlelerinin, 3. 5. maddesiyle 9/7/1982 tarihli ve 2692 sayılı Sahil Güvenlik Komutanlığı Kanunu’na eklenen ek 7. maddenin birinci fıkrasında yer alan “…veya bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde birlik komutanının veya kurum amirinin yazılı emri…” ibaresinin, 4. 6. maddesiyle 10/3/1983 tarihli ve 2803 sayılı Jandarma Teşkilat, Görev ve Yetkileri Kanunu’na eklenen 15/A maddesinin birinci fıkrasında yer alan “…veya bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde birlik komutanının veya kurum amirinin yazılı emri…” ibaresinin, 5. 8. maddesiyle 6/10/1983 tarihli ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 6. maddesinin ikinci fıkrasının birinci cümlesine eklenen “…vatandaşların günlük yaşamını aşırı ve katlanılamaz derecede zorlaştırmayacak…” ibaresinin, 6. 9. maddesiyle 2911 sayılı Kanun’un 7. maddesinin değiştirilen ikinci fıkrasının, 7. 10. maddesiyle 1/11/1983 tarihli ve 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Millî İstihbarat Teşkilatı Kanunu’nun 30. maddesine eklenen dördüncü ve beşinci fıkraların, 8. 11. maddesiyle 4/11/1983 tarihli ve 2941 sayılı Seferberlik ve Savaş Hali Kanunu’nun 17. maddesinin birinci fıkrasında yer alan “1402 sayılı Sıkıyönetim Kanununun 15 inci maddesinde yazılı suçları işleyenler” ibaresinin “26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 109, 124, 148, 149, 170 ila 172, 179, 185 ila 188, 190, 202, 213 ila 217, 220, 223, 240, 299 ila 339 uncu maddelerinde belirtilen suçları işleyenler” şeklinde değiştirilmesi ile anılan maddeye eklenen ikinci, üçüncü ve dördüncü fıkraların, 9. 12. maddesiyle 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’na eklenen ek 4. maddenin birinci fıkrasının birinci cümlesinin “…ile Milli Güvenlik Kurulunca Devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti ve iltisakı yahut bunlarla irtibatı nedeniyle kamu görevinden çıkarılanların…”  ve  “…bu silahların mülkiyetinin kamuya geçirilmesine karar verilir ve 10/7/1953 tarihli ve 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanunun ek 8 inci maddesine göre ilgili idarelerce işlem tesis edilir…” bölümlerinin, 10. 13. maddesiyle 3713 sayılı Kanun’a eklenen geçici 19. maddenin, 11. 16. maddesiyle 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 134. maddesinin; a. (1) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “…Cumhuriyet savcısının istemi üzerine…” ibaresinin “hakim veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısı tarafından…” şeklinde değiştiren ibarede bulunan “…veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısı…” ibaresinin, b. (1) numaralı fıkrasına eklenen ikinci, üçüncü ve dördüncü cümlelerin, c. (2) numaralı fıkrasının birinci cümlesine eklenen “ya da işlemin uzun sürecek olması” ibaresinin, 12. 21. maddesiyle 18/10/2016 tarihli ve 6749 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun’un 4. maddesinin (2) numaralı fıkrasına eklenen üçüncü cümlenin, 13. 22. maddesiyle 1/2/2018 tarihli ve 7075 sayılı Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu Kurulması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun’un 10. maddesinin değiştirilen (1) numaralı fıkrasının; a. Üçüncü cümlesinin, b. Dördüncü cümlesinin “…Ankara, İstanbul, İzmir illeri dışında ve 2006 yılından sonra kurulan yükseköğretim kurumlarına öncelik verilmek kaydıyla, Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı tarafından kamu görevinden çıkarıldığı yükseköğretim kurumu haricinde tespit edilecek yükseköğretim kurumlarından birine…” bölümünün, c. Dokuzuncu ve on üçüncü cümlelerinin, 14. 23. maddesiyle 7075 sayılı Kanun’a eklenen 10/A maddesinin, 15. 24. maddesiyle 7075 sayılı Kanun’a eklenen geçici 3. maddenin (3) numaralı fıkrasının ikinci cümlesinin, 16. 26. maddesiyle 27/6/1989 tarihli ve 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’ye eklenen geçici 35. maddenin, 17. Geçici 1. maddesinin, B. 18/7/2021 tarihli ve 7333 sayılı Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un; 1. 11. maddesiyle 3713 sayılı Kanun’un geçici 19. maddesinde yer alan “…üç yıl…” ibaresinin “…dört yıl…” şeklinde değiştirilmesinin,  2. 20. maddesiyle 7145 sayılı Kanun’un geçici 1. maddesinin (1) numaralı fıkrasında yer alan “…üç yıl…” ibaresinin “…altı yıl…” şeklinde değiştirilmesinin,  3. 23. maddesiyle 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin geçici 35. maddesinin (A), (B), (C), (Ç), (D) ve (G) fıkralarında yer alan “…üç yıl…” ibarelerinin “…dört yıl…” şeklinde değiştirilmesinin, Anayasa’nın Başlangıç kısmı, 2., 6., 9., 10., 13., 15., 17., 19., 20., 22., 23., 34., 35., 36., 38., 40., 48., 49., 70., 74., 118., 119., 125., 128., 129., 138., 142. ve 153.  maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptallerine ve yürürlüklerinin durdurulmasına karar verilmesi talepleridir. I. İPTALİ İSTENEN KANUN HÜKÜMLERİ A. 7145 sayılı Kanun’un iptali talep edilen kuralların da yer aldığı; 1. 1. maddesiyle 5442 sayılı Kanun’un 11. maddesinin (C) fıkrasına eklenen ikinci paragraf şöyledir: “(Ek paragraf: 25/7/2018-7145/1 md.) Vali, kamu düzeni veya güvenliğinin olağan hayatı durduracak veya kesintiye uğratacak şekilde bozulduğu ya da bozulacağına ilişkin ciddi belirtilerin bulunduğu hâllerde on beş günü geçmemek üzere ildeki belirli yerlere girişi ve çıkışı kamu düzeni ya da kamu güvenliğini bozabileceği şüphesi bulunan kişiler için sınırlayabilir; belli yerlerde veya saatlerde kişilerin dolaşmalarını, toplanmalarını, araçların seyirlerini düzenleyebilir veya kısıtlayabilir ve ruhsatlı da olsa her çeşit silah ve merminin taşınması ve naklini yasaklayabilir.” 2. – 17. (Anayasa Mahkemesi’nin 2018/137 Esas, 2022/86 Karar sayılı ve 30/6/2022 tarihli kararının diğer bölümlerine sitemizden ulaşabilirsiniz.) B. 7333 sayılı Kanun’un iptali talep edilen kuralların da yer aldığı; 1.- 3. (Anayasa Mahkemesi’nin 2018/137 Esas, 2022/86 Karar sayılı ve 30/6/2022 tarihli kararının diğer bölümlerine sitemizden ulaşabilirsiniz.) II. İLK İNCELEME A. 2018/137 E. Sayılı Başvuru Yönünden 1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Serdar ÖZGÜLDÜR, Serruh KALELİ, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Recep KÖMÜRCÜ, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Hasan - [Kamu Görevinden Çıkarılanlara ait Silahların Mülkiyetinin Kamuya Geçirilmesi ve Silahların İadesi](https://kayseriavukat.org.tr/kamu-gorevinden-cikarilanlara-ait-silahlar/): Kamu Görevinden Çıkarılanlara ait Silahların Mülkiyetinin Kamuya Geçirilmesi ve Silahların İadesi ANAYASA MAHKEMESİ KARARI Esas Sayısı: 2018/137 Karar Sayısı : 2022/86 Karar Tarihi : 30/6/2022 R.G. Tarih-Sayı : 12/1/2023-32071 İPTAL DAVALARINI AÇANLAR 1. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri Engin ALTAY, Özgür ÖZEL, Engin ÖZKOÇ ile birlikte 138 milletvekili (E.2018/137) 2. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri Engin ALTAY, Özgür ÖZEL, Engin ÖZKOÇ ile birlikte 132 milletvekili (E.2021/106) İPTAL DAVALARININ KONUSU A. 25/7/2018 tarihli ve 7145 sayılı Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un; 1. 1. maddesiyle 10/6/1949 tarihli ve 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu’nun 11. maddesinin (C) fıkrasına eklenen ikinci paragrafın, 2. 2. maddesiyle 4/1/1961 tarihli ve 211 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu’na eklenen; a. 56/A maddesinin birinci fıkrasının “…veya bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde askerî birlik komutanının veya askerî kurum amirinin ya da hukuk hizmetleri başkanı veya birim amirinin yazılı emri…” bölümünün, b. 56/B maddesinin birinci fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan “…gerektiğinde el ile…” ibaresi ile üçüncü ve dördüncü cümlelerinin, 3. 5. maddesiyle 9/7/1982 tarihli ve 2692 sayılı Sahil Güvenlik Komutanlığı Kanunu’na eklenen ek 7. maddenin birinci fıkrasında yer alan “…veya bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde birlik komutanının veya kurum amirinin yazılı emri…” ibaresinin, 4. 6. maddesiyle 10/3/1983 tarihli ve 2803 sayılı Jandarma Teşkilat, Görev ve Yetkileri Kanunu’na eklenen 15/A maddesinin birinci fıkrasında yer alan “…veya bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde birlik komutanının veya kurum amirinin yazılı emri…” ibaresinin, 5. 8. maddesiyle 6/10/1983 tarihli ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 6. maddesinin ikinci fıkrasının birinci cümlesine eklenen “…vatandaşların günlük yaşamını aşırı ve katlanılamaz derecede zorlaştırmayacak…” ibaresinin, 6. 9. maddesiyle 2911 sayılı Kanun’un 7. maddesinin değiştirilen ikinci fıkrasının, 7. 10. maddesiyle 1/11/1983 tarihli ve 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Millî İstihbarat Teşkilatı Kanunu’nun 30. maddesine eklenen dördüncü ve beşinci fıkraların, 8. 11. maddesiyle 4/11/1983 tarihli ve 2941 sayılı Seferberlik ve Savaş Hali Kanunu’nun 17. maddesinin birinci fıkrasında yer alan “1402 sayılı Sıkıyönetim Kanununun 15 inci maddesinde yazılı suçları işleyenler” ibaresinin “26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 109, 124, 148, 149, 170 ila 172, 179, 185 ila 188, 190, 202, 213 ila 217, 220, 223, 240, 299 ila 339 uncu maddelerinde belirtilen suçları işleyenler” şeklinde değiştirilmesi ile anılan maddeye eklenen ikinci, üçüncü ve dördüncü fıkraların, 9. 12. maddesiyle 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’na eklenen ek 4. maddenin birinci fıkrasının birinci cümlesinin “…ile Milli Güvenlik Kurulunca Devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti ve iltisakı yahut bunlarla irtibatı nedeniyle kamu görevinden çıkarılanların…”  ve  “…bu silahların mülkiyetinin kamuya geçirilmesine karar verilir ve 10/7/1953 tarihli ve 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanunun ek 8 inci maddesine göre ilgili idarelerce işlem tesis edilir…” bölümlerinin, 10. 13. maddesiyle 3713 sayılı Kanun’a eklenen geçici 19. maddenin, 11. 16. maddesiyle 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 134. maddesinin; a. (1) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “…Cumhuriyet savcısının istemi üzerine…” ibaresinin “hakim veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısı tarafından…” şeklinde değiştiren ibarede bulunan “…veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısı…” ibaresinin, b. (1) numaralı fıkrasına eklenen ikinci, üçüncü ve dördüncü cümlelerin, c. (2) numaralı fıkrasının birinci cümlesine eklenen “ya da işlemin uzun sürecek olması” ibaresinin, 12. 21. maddesiyle 18/10/2016 tarihli ve 6749 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun’un 4. maddesinin (2) numaralı fıkrasına eklenen üçüncü cümlenin, 13. 22. maddesiyle 1/2/2018 tarihli ve 7075 sayılı Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu Kurulması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun’un 10. maddesinin değiştirilen (1) numaralı fıkrasının; a. Üçüncü cümlesinin, b. Dördüncü cümlesinin “…Ankara, İstanbul, İzmir illeri dışında ve 2006 yılından sonra kurulan yükseköğretim kurumlarına öncelik verilmek kaydıyla, Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı tarafından kamu görevinden çıkarıldığı yükseköğretim kurumu haricinde tespit edilecek yükseköğretim kurumlarından birine…” bölümünün, c. Dokuzuncu ve on üçüncü cümlelerinin, 14. 23. maddesiyle 7075 sayılı Kanun’a eklenen 10/A maddesinin, 15. 24. maddesiyle 7075 sayılı Kanun’a eklenen geçici 3. maddenin (3) numaralı fıkrasının ikinci cümlesinin, 16. 26. maddesiyle 27/6/1989 tarihli ve 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’ye eklenen geçici 35. maddenin, 17. Geçici 1. maddesinin, B. 18/7/2021 tarihli ve 7333 sayılı Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un; 1. 11. maddesiyle 3713 sayılı Kanun’un geçici 19. maddesinde yer alan “…üç yıl…” ibaresinin “…dört yıl…” şeklinde değiştirilmesinin,  2. 20. maddesiyle 7145 sayılı Kanun’un geçici 1. maddesinin (1) numaralı fıkrasında yer alan “…üç yıl…” ibaresinin “…altı yıl…” şeklinde değiştirilmesinin,  3. 23. maddesiyle 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin geçici 35. maddesinin (A), (B), (C), (Ç), (D) ve (G) fıkralarında yer alan “…üç yıl…” ibarelerinin “…dört yıl…” şeklinde değiştirilmesinin, Anayasa’nın Başlangıç kısmı, 2., 6., 9., 10., 13., 15., 17., 19., 20., 22., 23., 34., 35., 36., 38., 40., 48., 49., 70., 74., 118., 119., 125., 128., 129., 138., 142. ve 153.  maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptallerine ve yürürlüklerinin durdurulmasına karar verilmesi talepleridir. I. İPTALİ İSTENEN KANUN HÜKÜMLERİ A. 7145 sayılı Kanun’un iptali talep edilen kuralların da yer aldığı; 1. – 8. (Anayasa Mahkemesi’nin 2018/137 Esas, 2022/86 Karar sayılı ve 30/6/2022 tarihli kararının diğer bölümlerine sitemizden ulaşabilirsiniz.) 9. 12. maddesiyle 3713 sayılı Kanun’a eklenen ek 4. maddenin birinci fıkrası şöyledir; “26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar ile 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlardan mahkûm olanlar ile Milli Güvenlik Kurulunca Devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti ve iltisakı yahut bunlarla irtibatı nedeniyle kamu görevinden çıkarılanların silah ruhsatları iptal edilir, bu silahların mülkiyetinin kamuya geçirilmesine karar verilir ve 10/7/1953 tarihli ve 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanunun ek 8 inci maddesine göre ilgili idarelerce işlem tesis edilir. Müsadere hükümleri saklıdır.” 10. – 17. (Anayasa Mahkemesi’nin 2018/137 Esas, 2022/86 Karar sayılı ve 30/6/2022 tarihli kararının diğer bölümlerine sitemizden ulaşabilirsiniz.) B. 7333 sayılı Kanun’un iptali talep edilen kuralların da yer aldığı; 1.- 3. (Anayasa Mahkemesi’nin 2018/137 Esas, 2022/86 Karar sayılı ve 30/6/2022 tarihli kararının diğer - [Kuru Sıkı Tabancayla Havaya Ateş Etme Halinde Soruşturma Zamanaşımı Süresi](https://kayseriavukat.org.tr/kuru-siki-tabancayla-havaya-ates-etme/): Kuru Sıkı Tabancayla Havaya Ateş Etme Halinde Soruşturma Zamanaşımı Süresi 5729 sayılı Ses ve Gaz Fişeği Atabilen Silahlar Hakkında Kanun Amaç ve kapsam – Madde 1 (1) Bu Kanunun amacı, ses ve gaz fişeği atabilen silahların nitelikleri, imali, ithali, ihracı, satışı, edinilmesi, bulundurulması ve taşınması hakkındaki usul ve esaslar ile bunlarla ilgili izin, kayıt ve tescil işlemlerini düzenlemektir. (2) Bu Kanunda geçen ses ve gaz fişeği atan silah; kurusıkı silah olarak da tabir edilen ses ve gaz fişeği atabilen silahları ifade eder. Madde Gerekçesi Madde ile, ruhsata tabi gerçek silahlara olan benzerliklerinden yararlanılarak çeşitli suçlarda kullanıldığı, kamu huzur ve güvenliğini bozduğu tespit edilen ve haklarında mevzuatta düzenleme yapılmamış olan ses ve gaz fişeği atabilen silahlar hakkındaki mevcut kanuni boşluğun giderilmesine yönelik düzenleme yapılması amaçlandığı ifade edilmiştir. Madde ile, Kanunun kapsamı da belirlenmiştir. Ayrıca madde ile, tereddütlerin ortadan kalkması ve uygulama birliği sağlamak açısından ses ve gaz tabancası ibaresine açıklama getirilerek bu silahlar kurusıkı olarak tabir edilen tabancayı da içine alır şekilde tanımlanmıştır.  Taşınması, satışı ve nakli – Madde 3 (1) Bu Kanun kapsamına giren silahların; a) Taşınması, b) Ateşli silahlarla işlenen veya 6136 sayılı Kanun kapsamına giren suçlardan dolayı hükümlü bulunanlar ile kasten işlenen bir suçtan dolayı bir yıl veya daha fazla süreyle hapis cezasına mahkûm olanlara veya onsekiz yaşından küçüklere satılması, c) Yönetmelikte belirlenmiş esas ve usullere aykırı olarak imal edilmiş olanlarının satılması, yasaktır. (2) Bu silahların satışı, mermi veya av malzemesi ya da yivsiz tüfek satışı yapmak için ruhsatlandırılmış yerlerce yapılır. Bu silahları satan bayilerle, başkalarına satan veya devredenlerin ya da başkalarından satın alan veya devralanların bir ay içinde Cumhuriyet Savcılığından alacakları sabıka kaydıyla birlikte mahallî mülki amire bildirimde bulunmaları zorunludur. (3) Söz konusu silahlar, ancak her an kullanıma elverişli olmayacak ve kolay ulaşılmayacak şekilde, boş olarak kutu içerisinde nakledilebilirler. Bu silahların belirtilen şekil ve şartların dışında nakledilmesi taşıma olarak kabul edilir. (4) Ses ve gaz fişeği atan silahların ve üretici firmaların isim, marka veya alâmetleri kullanılarak her ne suretle olursa olsun reklam ve tanıtımı yapılamaz. Bu silahların kullanılmasını özendiren veya teşvik eden kampanyalar düzenlenemez. Madde Gerekçesi Madde ile, Kanun kapsamında sayılan silahların taşınması ile onsekiz yaşından küçüklere satılması yasaklanarak, bu konudaki kanuni boşluğun giderilmesi amaçlanmıştır. Bu tür silahların, ruhsata tabi ateşli silahlardan inceleme yapılmadan ayırt edilemediği, bu benzerliklerinden istifade edilmek suretiyle de, gasp, soygun, hırsızlık, kapkaç, tehdit, adam kaçırma, zorla senet imzalatma gibi çeşitli suçlarda sıklıkla kullanılır hâle geldiği, bu durumun ise toplumun huzur ve güvenliğini olumsuz yönde etkilediğine şahit olunmaktadır. Dolayısıyla yapılan bu düzenleme son zamanlarda kamuoyu gündemine sıkça gelen bu tür silahlarla işlenen suçların, işlenmeden önlenebilmesi açısından önem arz etmektedir. Söz konusu silahların taşınmasının başlı başına suç olarak kabul edilmesi ve nakillerinin her an kullanıma elverişli olmayacak ve kolay ulaşılamayacak şekilde, kutu içerisinde yapılması sağlanarak, bunların kişilerin üzerlerinde taşınmasının ve suçta kullanılmasının önüne geçilmesi amaçlanmıştır. Ayrıca bu silahların satışının, mermi veya av malzemesi ya da yivsiz tüfek satışı yapmak için valiliklerce ruhsatlandırılmış yerlerce yapılması ile bunları satanların, ellerinden çıkaranların veya yeni edinenlerin bir ay içinde mülki amirliğe bildirimde bulunmaları zorunluluğu getirilerek, bu işlemlerin denetim altına alınması sağlanmıştır. 5326 sayılı Kabahatler Kanunu Gürültü – Madde 36 (1) Başkalarının huzur ve sükununu bozacak şekilde gürültüye neden olan kişiye, elli Türk Lirası idarî para cezası verilir. (2) Bu fiilin bir ticarî işletmenin faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde işletme sahibi gerçek veya tüzel kişiye bin Türk Lirasından beşbin Türk Lirasına kadar idarî para cezası verilir. (3) Bu kabahat dolayısıyla idarî para cezasına kolluk veya belediye zabıta görevlileri karar verir. Madde Gerekçesi Bu madde hükmüyle kişilerin huzurlu ve sakin bir çevrede yaşama hakkını ihlâl niteliğindeki davranışlar kabahat olarak tanımlanmış ve karşılığında idarî yaptırım öngörülmüştür. Ticarî bir işletmenin faaliyeti çerçevesinde bu fiilin işlenmesi halinde, işletme sahibi gerçek veya tüzel kişiye verilecek idarî para cezası daha ağır olacaktır. Bu fiiller dolayısıyla idarî para cezasına karar verme yetkisi, kolluk ve belediye zabıtası görevlilerine tanınmıştır. Mülkiyetin kamuya geçirilmesi – Madde 18 (1) Kabahatin konusunu oluşturan veya işlenmesi suretiyle elde edilen eşyanın mülkiyetinin kamuya geçirilmesine, ancak kanunda açık hüküm bulunan hallerde karar verilebilir. (2) Mülkiyetin kamuya geçirilmesine ilişkin karar, eşyanın; a) Kullanılmaz hale getirilmesi, b) Niteliğinin değiştirilmesi, c) Ancak belli bir surette kullanılması, Koşullarından birinin yerine getirilmesine bağlı olarak belli bir süre geciktirilebilir. Belirlenen süre zarfında koşulun yerine getirilmemesi halinde eşyanın mülkiyetinin kamuya geçirilmesine karar verilir. (3) Mülkiyetin kamuya geçirilmesine ilişkin karar kesinleşinceye kadar ilgili kamu kurum ve kuruluşu tarafından eşyaya elkonulabileceği gibi; eşya, kişilerin muhafazasına da bırakılabilir. (4) Eşyanın mülkiyeti, kanunda açık hüküm bulunan hallerde ilgili kamu kurum ve kuruluşuna, aksi takdirde Devlete geçer. (5) Eşyanın mülkiyetinin kamuya geçirilmesine karar verilebilmesi için fail hakkında idarî para cezası veya başka bir idarî yaptırım kararı verilmiş olması şart değildir. (6) Kaim değerin mülkiyetinin kamuya geçirilmesine de karar verilebilir. (7) Mülkiyeti kamuya geçirilen eşya, başka suretle değerlendirilmesi mümkün olmazsa imha edilir. (8) Mülkiyetin kamuya geçirilmesine ilişkin karar, kesinleşmesi halinde yerine getirilir. Madde Gerekçesi Madde metninde, bir idarî tedbir olarak mülkiyetin kamuya geçirilmesi yaptırımına ilişkin hükümler düzenlenmiştir. Mülkiyetin kamuya geçirilmesi tedbirine ancak ilgili kanunda açık hüküm bulunan hallerde karar verilebilir. Müsadereden farklı olarak, mülkiyetin kamuya geçirilmesine ilişkin karar, idarî nitelikte bir karardır. Bu tedbirin konusunu, ancak kabahatin konusunu oluşturan veya işlenmesi suretiyle elde edilen eşya oluşturabilir. İkinci fıkrada, bu tedbire karar verilmesinin belli bir süre geciktirilebileceği koşullar belirlenmiştir. Kabahatin konusunu oluşturan veya işlenmesi suretiyle elde edilen eşya, fail tarafından örneğin yurda sokulmadan belli bir süre içinde başka bir ülkeye götürülüp kullanıldığı, kullanılamaz hale getirildiği veya sahibine iade edildiği takdirde mülkiyetin kamuya geçirilmesine karar verilmeyebilecektir. Üçüncü fıkrada, mülkiyetin kamuya geçirilmesine karar verilmeden önce, kamu görevlileri tarafından eşya üzerinde kısa süreli elkoyma tedbirine başvurma imkânı tanıyan bir düzenleme yapılmıştır. Dördüncü fıkrada, bu tedbirin konusunu oluşturan eşyanın mülkiyetinin, kanunda açık hüküm bulunan hallerde ilgili kamu kurum ve kuruluşuna, aksi takdirde Devlete geçeceği kabul edilmiştir. Beşinci fıkradaki düzenlemeyle mülkiyetin kamuya geçirilmesi kararının, bir idarî tedbir niteliğinde yaptırım olduğu vurgulanmıştır. Altıncı fıkrada kaim değerin mülkiyetinin kamuya geçirilmesine karar verilebileceği kabul edilmiştir. Kaim değer kavramından ne anlaşılması gerektiği hususuyla ilgili olarak Türk Ceza Kanununun eşya ve kazanç müsaderesine ilişkin madde metinleri ve gerekçelerine bakılmalıdır. Son fıkrada, mülkiyeti kamuya geçirilen eşyanın imhasına ilişkin koşul belirlenmiştir. - [Kurula Hakaret Suçu: Kurul Halinde Çalışan Kamu Görevlilerine Görevlerinden Dolayı Hakaretin Cezası](https://kayseriavukat.org.tr/kurula-hakaret-sucu/): Kurula Hakaret Suçu: Kurul Halinde Çalışan Kamu Görevlilerine Görevlerinden Dolayı Hakaret Suçu ve Cezası 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Hakaret – Madde 125 (1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. Mağdurun gıyabında hakaretin cezalandırılabilmesi için fiilin en az üç kişiyle ihtilat ederek işlenmesi gerekir. (2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur. (3) Hakaret suçunun; a) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı, b) Dini, siyasi, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı, c) Kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle, İşlenmesi halinde, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz. (4) Hakaretin alenen işlenmesi halinde ceza altıda biri oranında artırılır. (5) Kurul hâlinde çalışan kamu görevlilerine görevlerinden dolayı hakaret edilmesi hâlinde suç, kurulu oluşturan üyelere karşı işlenmiş sayılır. Ancak, bu durumda zincirleme suça ilişkin madde hükümleri uygulanır. Madde Gerekçesi Madde metninde hakaret suçu tanımlanmıştır. Hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukukî değer, kişilerin şeref, haysiyet ve namusu, toplum içindeki itibarı, diğer fertler nezdindeki saygınlığıdır. Bu düzenlemede 765 sayılı Türk Ceza Kanununda benimsenen hakaret ve sövme suçu ayırımı kaldırılmıştır. Hakaret suçunun oluşabilmesi için, kişiye somut bir fiil veya olgu isnat edilmelidir. Örneğin, kamu görevlisinin bir kişiden bir iş karşılığında belli bir miktar rüşvet aldığı yönünde isnatta bulunulması durumunda hakaret söz konusudur. Kişiye isnad olunan somut fiilin gerçek olup olmamasının, hakaret suçunun oluşması bakımından bir önemi yoktur. Ancak, iddia olunan hususun gerçek olduğunun ispat edildiği durumlarda, fail cezalandırılmayacaktır. Keza, kişiye herhangi bir olayla irtibatlandırmadan, soyut olarak yakıştırmalarda bulunulması hâlinde de, hakaret suçu oluşur. Kötü bir niteliği veya huyu ifade eden sözler, somut bir fiil veya olguyla irtibatlandırılmadıkları hâlde, yine de hakaret suçunu oluştururlar. Örneğin, bir kimseye \”serseri\”, \”alçak\”, \”hayvan\” denmesi hâlinde, somut fiil isnadı söz konusu değildir. Aynı şekilde kişiye soyut olarak \”hırsız\”, \”rüşvetçi\”, \”sahtekâr\”, \”fahişe\” gibi yakıştırmalarda bulunulması hâlinde de hakaret suçu oluşmaktadır. Kişinin bedenî arızasını ifade etmekle veya kişiye bir hastalık izafe etmekle de hakaret suçu işlenmiş olur. Örneğin, kişiye \”kör\”, \”şaşı\”, \”topal\”, \”kambur\”, \”kel\” vs. demekle; kişiye \”psikopat\”, \”frengili\” veya \”aidsli\” demekle, hakaret suçu işlenmiş olur. Dikkat edilmelidir ki; davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleştirilmesi gerekir. Kişiye onu toplum nazarında küçük düşürmek amacına yönelik olarak belli bir siyasî kanaatin isnad edilmesi hâlinde de hakaret suçu oluşur. Örneğin, bir kişiye \”faşist\”, \”komünist\” veya \”mürteci\” demekle, hakaret suçu işlenmiş olur. Bir kişiye izafeten söylenen sözün veya bulunulan davranışın o kişiyi küçük düşürücü nitelikte olup olmadığını tayin ederken, toplumda hâkim olan telâkkileri, örf ve âdetleri göz önünde bulundurmak gerekir. Hakaret suçu, kişi muhatap alınarak işlenebilir. Bu durumda huzurda hakaret söz konusudur. Hakaret suçu, kişinin gıyabında da işlenebilir. Kişiye hazır bulunmadığı bir ortamda veya doğrudan muttali olamayacağı bir surette hakaret edilmesi durumunda, gıyapta hakaret söz konusudur. Ancak, gıyapta hakaretin cezalandırılabilmesi için, fiilin mağdurun gıyabında ve fakat en az üç kişiyle ihtilat ederek işlenmesi gerekir. Bu kişilerin toplu veya dağınık olmalarının suçun oluşumu üzerinde bir etkisi yoktur. Bir veya iki kişiyle ihtilat ederek de mağdura hakaret edilebilir. Bu gibi durumlarda da esasında bir haksızlık gerçekleşmektedir. Ancak, izlenen suç siyaseti gereğince, gıyapta hakaretin cezalandırılabilmesi için, mağdurun gıyabında en az üç kişiyle ihtilat edilerek, yani en az üç kişi muhatap alınarak hakaretin yapılması şart olarak aranmıştır. Maddenin ikinci fıkrasında, hakaretin mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir mesajla yapılması hâlinde, birinci fıkra hükmüne istinaden cezaya hükmedileceği kabul edilmiştir. Buna göre, kişiyi muhatap alan mektup, telgraf, telefon ve benzerî araçlarla yapılan hakaret de, huzurda hakaret olarak cezalandırılmalıdır. Maddenin üçüncü fıkrasında, hakaret suçunun kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenmesi, bu suçun bir nitelikli hâli olarak kabul edilmiştir. Keza, hakaret suçunun dinî, siyasî, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı ya da kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle işlenmesi hâlinde, verilecek cezanın bir yıldan az olamayacağı hüküm altına alınmıştır. Maddenin dördüncü fıkrası hakaret suçunun alenen işlenmesi, bu suçun bir nitelikli şekli olarak kabul edilmiştir. Aleniyet için aranan temel ölçüt, fiilin, gerçekleştiği koşullar itibarıyla belirli olmayan ve birden fazla kişiler tarafından algılanabilir olmasıdır. Keza, aleniyetin basın ve yayın yoluyla gerçekleşmesi durumunda artırma oranı ayrıca düzenlenmektedir. Maddenin son fıkrasında, kurul hâlinde çalışan kamu görevlilerine görevlerinden dolayı hakaret edilmesi hâlinde, suçun kurulu oluşturan üyelere karşı işlenmiş sayılacağı hüküm altına alınmıştır. Soruşturma ve kovuşturma koşulu – Madde 131 (1) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenen hariç; hakaret suçunun soruşturulması ve kovuşturulması, mağdurun şikayetine bağlıdır. (2) Mağdur, şikayet etmeden önce ölürse, veya suç ölmüş olan kişinin hatırasına karşı işlenmiş ise; ölenin ikinci dereceye kadar üstsoy ve altsoyu, eş veya kardeşleri tarafından şikayette bulunulabilir. Madde Gerekçesi Madde ile hakaret suçlarında kovuşturmanın, mağdurun şikâyetine bağlı olduğu hükmü getirilmektedir. Ancak, kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenen hakaret suçunun soruşturması ve kovuşturması şikâyete tâbi kılınmamıştır. Maddenin ikinci fıkrasına göre, mağdur şikâyetten önce vefat ederse, ölenin ikinci dereceye kadar üstsoy ve altsoyunun, eş ve kardeşlerinin şikâyette bulunabilecekleri açıklanmış, bunlar dışındakilere şikâyet hakkı tanınmamıştır. Ölmüş olan kişinin hatırasına hakaret edilmesi hâlinde de, ölenin ikinci dereceye kadar üstsoy ve altsoyu, eş veya kardeşleri tarafından şikâyette bulunulabilir. Kurul Halinde Çalışan Kamu Görevlilerine Alenen Hakaret Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2014/757 Karar No: 2017/113 Karar Tarihi: 28.02.2017 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 4. Ceza Dairesi Mahkemesi: Sulh Ceza Mahkemesi İçtihat Metni Kurul halinde çalışan kamu görevlilerine görevlerinden dolayı hakaret suçundan sanık …\’in 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun  125/1-3.a-4-5, 43 ve 53. maddeleri uyarınca 1 yıl 14 ay 7 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin Manavgat 1. Sulh Ceza Mahkemesince verilen 30.07.2009 gün ve 576-674 sayılı hükmün, sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 4. Ceza Dairesince 21.01.2014 gün ve 36850-1464 sayı ile; “…Sanığın, eşinin telefonla kendisini arayarak, Belgi inşaat firmasından on kişilik grubun geldiğini ve eve zorla girmek istediklerini, kapıyı kıracaklarını bildirmesi üzerine, aceleyle gelip apartman merdivenlerini çıkarken, kapısının önünde duran kalabalığa hitaben hakarette bulunduğu olayda, \’sanığın, aksi kanıtlanamayan - [Gerekçeli Karar Hakkı: Karar Sonucunu Değiştirebilecek Esaslı Bir İddianın Karşılanmaması](https://kayseriavukat.org.tr/gerekceli-karar-hakki/): Gerekçeli Karar Hakkı: Karar Sonucunu Değiştirebilecek Nitelikteki Esaslı Bir İddianın Karşılanmaması Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Ruken Gündüz Başvurusu Başvuru Numarası: 2018/24786 Karar Tarihi: 13/9/2022 İKİNCİ BÖLÜM – KARAR Başkan: Kadir ÖZKAYA Üyeler: M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Basri BAĞCI, Kenan YAŞAR Raportör: Yüksel GÜNARSLAN Başvurucu: Ruken GÜNDÜZ I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, karar sonucunu değiştirebilecek nitelikteki esaslı bir iddianın karşılanmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 9/8/2018 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, adli yardım talebinin kabulüne ve başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. Bölüm tarafından 2021/3215 numaralı başvuru, incelenen başvuruyla birleştirilmiştir. 3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. III. OLAY VE OLGULAR 4. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla ulaşılan bilgi ve belgelere göre ilgili olaylar özetle şöyledir: 5. 7/12/2015 tarihinde İstanbul\’un Fatih ilçesindeki Şehzade Camisi yanında bulunan 50. Yıl Saraçhane Parkında meydana gelen patlama üzerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) konuya ilişkin olarak soruşturma işlemlerine başlamıştır. Bu kapsamda olay yeri incelemesi yapılarak patlamaya ilişkin numuneler muhafaza altına alınmış ve olay yeri civarındaki güvenlik kameralarının kayıtları temin edilmiştir. 6. Kolluk görevlileri Şehzadebaşı Camisi yanındaki 50. Yıl Saraçhane Parkı\’nda bulunan 3 ve 6 numaralı kameralara ait görüntüleri inceleyerek 8/12/2015 tarihli tutanağı düzenlemiştir. Anılan tutanakta; üç erkek şahıs ile birlikte 18 yaşlarında, çizgili kazaklı, saçları arkadan bağlı bir kadının patlama alanını dikkatli bir şekilde takip ettiği, saat 22.03 sıralarında patlama olduktan sonra alandan uzaklaştığı tespitlerine yer verilmiştir. 7. İstanbul Emniyet Müdürlüğünün 9/12/2015 tarihli yazısı ile PKK/KCK terör örgütünün faaliyetlerinin deşifre edilmesi ve engellenmesine yönelik olarak sürdürülen çalışmalarda soruşturmaya konu ses bombalı saldırıyı gerçekleştiren şahısların dört kişi olduğu, bunlardan ikisinin Ruken kod adlı Ruken Gündüz ve Barış kod adlı B.Ç. olabileceği şeklinde güvenilir kaynaklardan bilgiler temin edildiği ileri sürülmüştür. 8. Başvurucu, tespit edilen adresinde 10/12/2015 tarihinde yapılan arama sırasında yakalanmıştır. Arama işlemi sonrasında düzenlenen aynı tarihli Yakalama ve Ev Arama Tutanağı\’nda herhangi bir suç unsuruna rastlanmadığı bilgisine yer verilmiştir. 9. Olay yeri güvenlik kameralarının izlenmesi sonrasında düzenlenen ve İstanbul Emniyet Müdürlüğünün 11/12/2015 tarihli fezlekesinin ekinde yer alan tutanakta saldırıya dâhil olan ve tutanakta \”Y\” harfi ile kodlanan kadının başvurucu olabileceğine ilişkin tespitlere yer verilmiştir. Anılan tutanakta ilgili fotoğraflar ile birlikte yer alan tespitler şöyledir: \”21:41:46 Metrajında, 30-35 yaşlarında, koyu renkli kumaş pantolon ve kareli gömlek giyen, hafif kilolu, kısa saçlı, bir erkek şahsın kamera görüntüsüne girdiği ve güvenlik kulübesi yakınlarında oyalandığı bu esnada cep telefonu ile konuştuğu görülmüş şahıs saat:21:50:55 metrajında bahse konu şahıs olduğu değerlendirilen kareli gömlekli hafif kilolu, kısa saçlı, bir erkek şahsın bombanın patladığı yerde yaklaşık 35 saniye bekledikten sonra olay yerinden uzaklaştığı görülmüş olup bahse konu ekran alıntıları aşağıya aktarılmıştır. Cam 6 21:51:29 metrajında ve kareli gömlek giyen, hafif kilolu, kısa saçlı, bir erkek şahıs olarak değerlendirilen şahsın güvenlik görevlileri gelene kadar yaklaşık 34 saniye beklediği, Cam 6 21:52:29 metrajında kareli gömlek giyen, hafif kilolu, kısa saçlı bir erkek şahıs olarak değerlendirilen şahsın uzaklaştığı görülmüştür. 22:02:32 metrajında üç erkek şahıs ve Y Bayan şahıs etraflarına bakarak şüpheli bir şekilde yürüdükleri görülmüş olup şahıslara ait ekran alıntıları aşağıya aktarılmıştır. Cam 3 isimli güvenlik kamerasının 22:02:49 metrajında Y İSİMLİ BAYAN ŞAHSIN YANINDAKİ DİĞER 3 ERKEK ŞAHSA EL İŞARETİ İLE BOMBANIN KONULDUĞU YERİ İŞARET ETTİĞİ ANLAŞILMAKTADIR. CAM 6 22:03:12 Y Bayan ŞAHSIN ELİNDE NEVİ BELİRSİZ CİSİMLE YANINDA BULUNAN 3 ERKEK ŞAHSA BİRŞEYLER ANLATMA ÇALIŞTIĞI GÖRÜLMEKTEDİR. Cam 3 isimli kameranın 22:03:24 metrajında Y İSİMLİ BAYAN ŞAHIS ile 3 erkek şahsın şüpheli hareketlerle etrafı gözetlediği görülmüş, Cam 3 isimli kameranın 22:03:25 metrajında Y BAYAN ŞAHSIN kamera metrajından çıktığı görülmüş olup bahse konu ekran alıntısı aşağıya aktarılmıştır. Cam 3 isimli kameranın 22:03:44 metrajında Y BAYAN ŞAHSIN elinde bulunan nevi belirsiz cisimle tekrar kamera açısına girdiği anda patlamanın gerçekleştiği ve Y BAYAN ŞAHSIN elinde bulunan nevi belirsiz cisme bastığı görülmüş olup bahse konu görüntüler aşağıya aktarılmıştır. Cam 6 isimli kameranın 22:03:42 metrajında Y BAYAN ŞAHSIN Kamera açısına girdiği an elinde bulunan nevi belirsiz cisme bastığı anda PATLAMANIN MEYDANA GELDİĞİ GÖRÜLMÜŞ OLUP BAHSE KONU PATLAMA ANINA İLİŞKİN GÖRÜNTÜNÜN EKRAN ALINTISI AŞAĞIYA AKTARILMIŞTIR. Cam 3 isimli güvenlik 22:03:51 metrajında bahse konu bombanın patlamasından sonra Y BAYAN ŞAHIS ve 3 erkek şahıs olay yerinden uzaklaşmış, Cam 3 isimli güvenlik kamerasının 22:07:40 metrajında bahse konu bombanın patlamasından sonra olay yerinden ayrılan Y BAYAN ŞAHIS ve 3 erkek şahsın yaklaşık 4 dakika sonra tekrar olay yerine yakın bölgeye geldikleri görülmüş (Şahısların Bombanın etkisiyle verilen zarar ziyanı görmek amaçlı gelmiş oldukları değerlendirilmektedir).\” 10. 10/12/2015 tarihli kolluk ifadesinde susma hakkını kullanan başvurucu; Başsavcılıkta verdiği 11/12/2015 tarihli ifadede özetle PKK terör örgütü veya bu örgütün alt yapılanmalarına üye olmadığını, meydana gelen patlamayla ilgisinin bulunmadığını, olay günü saat 21.00 sıralarında evinin yakınındaki Haseki Hastanesine yürüyerek gittiğini, annesinin kendisinden 10-15 dakika önce Hastanenin Acil Servisine tedavi olmak için geldiğini ve kamera kayıtlarındaki kadının kendisi olmadığını beyan etmiştir. 11. Başsavcılık, başvurucu ve diğer şüpheli B.Ç.yi silahlı terör örgütüne üye olma, korku, kaygı veya panik yaratabilecek tarzda patlayıcı madde kullanma ve tehlikeli maddeleri izinsiz olarak bulundurma veya el değiştirme suçlarından tutuklanmaları istemiyle İstanbul 3. Sulh Ceza Hâkimliğine sevk etmiştir. Başvurucu, sorgusunda Başsavcılık ifadesi ile benzer yönde savunma yapmıştır. Sulh Ceza Hâkimliği başvurucunun korku, kaygı veya panik yaratabilecek tarzda patlayıcı madde kullanma ve tehlikeli maddeleri izinsiz olarak bulundurma veya el değiştirme suçlarından tutuklanmasına, başvurucuya isnat edilen silahlı terör örgütü üyeliği ve B.Ç.ye isnat edilen tüm suçlar yönünden tutuklama taleplerinin reddine karar vermiştir. 12. İstanbul Emniyet Müdürlüğü Bomba İmha ve İnceleme Şube Müdürlüğünün hazırladığı 20/2/2016 tarihli inceleme raporu soruşturma dosyasına sunulmuştur. Anılan raporun ilgili kısmı şöyledir: \”Yukarıda maddeler halinde sıralanan ve inceleme bölümünde özellikleri belirtilen; teneke parçalarının dış kap olarak, bant parçalarının basınç etkisini arttırmak ve kamufle etmek, \’POTASYUM KLORAT+SODUM BENZOAT\’ karışımının ana patlayıcı madde olarak kullanıldığı, alüminyum folyo parçalarının ateşleme işlemi yapıldıktan sonra başlatıcının kopmasını ve dış kap içerisindeki patlayıcı madde ile irtibatının devamlılığını sağlamak amacıyla kullanılmış olabileceği değerlendirilerek, 1 adet başlatıcısı tespit edilemeyen parça ve basınç etkili bomba patladığı tespit edilmiştir. Bu itibarla; yukarıda incelemesi yapılan 1 adet başlatıcısı tespit edilemeyen parça ve basınç etkili bombanın patlaması halinde - [Elektrik Enerjisi Hakkında Hırsızlık Suçunda Kurum Zararının Giderilmesi Halinde Sanığa Ceza Verilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/elektrik-enerjisi-hakkinda-hirsizlik-sucu/): Elektrik Enerjisi Hakkında Hırsızlık Suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Karşılıksız yararlanma – Madde 163 (1) Otomatlar aracılığı ile sunulan ve bedeli ödendiği takdirde yararlanılabilen bir hizmetten ödeme yapmadan yararlanan kişi, iki aydan altı aya kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. (2) Telefon hatları ile frekanslarından veya elektromanyetik dalgalarla yapılan şifreli veya şifresiz yayınlardan sahibinin veya zilyedinin rızası olmadan yararlanan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. (3) Abonelik esasına göre yararlanılabilen elektrik enerjisinin, suyun veya doğal gazın sahibinin rızası olmaksızın ve tüketim miktarının belirlenmesini engelleyecek şekilde tüketilmesi halinde kişi hakkında bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Madde Gerekçesi Madde metninde karşılıksız yararlanma suçu tanımlanmıştır. Otomatlar aracılığı ile sunulan ve bedeli ödendiği takdirde yararlanılabilen bir hizmetten ödeme yapmadan yararlanmak, karşılıksız yararlanma suçunu oluşturmaktadır. Otomatlar aracılığı ile satışa sunulan hizmetlerden, otomatın teknik işleyişini devre dışı bırakan müdahalelerle, bedeli ödenmeksizin yararlanılması durumunda, ortada bir taşınabilir mal bulunmadığı için, hırsızlık suçu oluşmayacaktır. Örneğin, toplu taşım sistemlerinde yolcuların geçişlerini kontrol eden otomatlara müdahale edilmek suretiyle ücret ödenmeksizin yolculuk yapılması durumunda, karşılıksız yararlanma suçunun oluştuğunu kabul etmek gerekir. Burada, bir hilenin varlığından söz edilemez. Çünkü bu durumda herhangi bir kişi aldatılmamaktadır. Yapılan müdahale ile bir otomatın teknik işleyişinin devre dışı bırakılması durumunda, bir hilenin varlığından söz edilemez. Çünkü, dolandırıcılık suçu açısından hilenin varlığı için muhatabın mutlaka insan olması gerekir. Keza, başkasına ya da kamuya ait telefon şebekesinden bedeli ödenmeksizin ve hukuk dışı yollarla yararlanılması durumunda, hırsızlık suçu oluşmaz. Çünkü, ortada taşınabilir bir mal yoktur. Başkasına ya da kamuya ait telefon şebekesinden bedeli ödenmeksizin ve hukuk dışı yollarla yararlanılması fiili, karşılıksız yararlanmanın tipik bir örneğini oluşturmaktadır. Kamu veya özel kuruluşlarca kurulmuş bulunan telli ve telsiz telefon hatları ile sistemlerinden veya elektromanyetik dalgalar yolu ile şifreli veya şifresiz yayın yapan televizyon yayınlarından sahiplerinin veya zilyetlerinin rızası olmadan yararlanılması durumunda da bu suç oluşur. Bu durumlarda bir mal söz konusu olmadığı için hırsızlık suçunun oluştuğundan söz edilemez. (3. Fıkra Değişikliği: 6352 s. Kanun md.83) 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun karşılıksız yararlanma başlıklı 163 maddesine yeni bir fıkra eklenmek suretiyle esas itibarıyla karşılıksız yararlanma kapsamında değerlendirilmesi gereken ve abonelik esasına göre yararlanılabilen elektrik enerjisinin, suyun veya doğalgazın sahibinin rızası olmaksızın tüketilmesi eylemleri de karşılıksız yararlanma olarak düzenlenmektedir. Bu değişiklikle, bedelini ödemek niyeti taşıyan tüketicilerin, tükettikleri enerji miktarının tartışmaya yer bırakmayacak şekilde belirlenmesini sağlamaları halinde, ceza sorumluluğu cihetine gidilmemesi amaçlanmıştır. Ancak, bu suretle işlenen karşılıksız yararlanma suçundan dolayı verilecek olan cezanın alt ve üst sınırları bir ve üç yıl olarak değiştirilmiştir. Elektrik Enerjisi Hakkında Hırsızlık Suçunda Kurum Zararının Giderilmesi Halinde Sanığa Ceza Verilir mi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2017/968 Karar No: 2017/460 Karar Tarihi: 07.11.2017 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 17. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi İçtihat Metni Elektrik enerjisi hakkında hırsızlık suçundan sanık …\’un 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 142/1-f, 62 ve 53. maddeleri uyarınca 1 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin Edirne 3. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 20.01.2011 gün ve 128-20 sayılı hükmün, sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca 18.07.2012 gün ve 325738 sayı ile 6352 sayılı Kanun’un geçici 2/2. maddesi uyarınca yeniden değerlendirme yapılmak üzere dosyanın mahalline gönderilmesine karar verilmiş, Yeniden inceleme yapan Edirne 3. Asliye Ceza Mahkemesince 24.09.2013 gün ve 128-20 sayı ile sanığın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 163/3, 62 ve 53. maddeleri uyarınca 10 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna karar verilmiştir. Hükmün sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 8. Ceza Dairesince 11.12.2014 gün ve 21215-31037 sayı ile; \”02.07.2012 tarihinde kabul edilip 28344 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan ve 05.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6352 sayılı Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkındaki Kanun’un geçici 2. maddesinin 1. ve 2. fıkrası hükümleri birlikte ele alınıp değerlendirildiğinde, \’yapılan değişiklikle amaçlananın bu kapsam dahilindeki suçlar bakımından kurum zararının ödenmesi halinde, olayın sanık ya da sanıkları hakkında ceza verilmesine yer olmadığı kararı verilerek işin esasına girilmesinin önlenmesi\’ olduğu değerlendirilip, daha önce aynı suç tutanağına ilişkin olarak İbrahim Halil Tatlı hakkında yapılan yargılama sırasında keşif yapılarak bilirkişi raporu alınmış olduğunun anlaşılması karşısında, söz konusu dosyada bulunan keşif tutanağı ve bilirkişi raporunun onaylı örneklerinin dosya kapsamına alınması ve sanığa normal tarifeye göre hesaplanan, vergisiz ve cezasız kaçak kullanım bedelini içeren bilirkişi raporu okunarak anılan Kanunun geçici 2. maddesi gereğince; sanığa makûl bir süre verilip süresi içinde bilirkişi tarafından hesaplanan normal tarifeye göre vergisiz ve cezasız kaçak kullanım bedelinden doğan zararı giderdiği taktirde hakkında ceza verilmesine yer olmadığı kararı verileceği hususunda tebligat yapılarak, ödeme yapılmaması halinde işin esasına girilerek sanığın hukuki durumunun değerlendirilmesi gerekirken, eksik araştırma ile yazılı şekilde karar verilmesi\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiş, Direnme Kararı Yerel mahkeme ise 15.05.2015 gün ve 37-234 sayı ile; \”Gerek 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu, gerek 5252 sayılı Kanun, gerekse 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile ceza mahkemelerine uzlaşma hükümleri ve ön ödemelik suçlar dışında, sanıklara veya davanın taraflarına kanunla veya yönetmeliklerle yapılan düzenlemeleri bildirme, ihtarda bulunma ve tebliğ etme yükümlülüğü getirilmemiştir. Kanunda aksine bir düzenleme yapılmadığı sürece böyle bir yükümlülük, yorum yapmak sureti ile mahkemelere yükletilemez. Kanunlarca emredici bir usul hükmü bulunmamasına rağmen mahkeme kararının sırf bu nedenle bozulması açıkça kanuna aykırı olup, bozma ilâmında belirtildiği şekilde bir tebliğin ve ihtaratın sanığa yapılması halinde dahi 6352 sayılı Kanun’un geçici 2. maddesi hükmü kesin ve emredici bir düzenleme getirmiş olduğundan, ceza verilmesine yer olmadığına şeklinde karar verilemeyeceği, zira kovuşturma aşamasındaki suçlar için Kanunun yürürlük tarihinden itibaren 6 aylık bir süre öngörüldüğü, karar tarihi itibarıyla 6 aylık sürenin dolduğu, sanığın bu süre içerisinde katılanın zararını karşılamadığı, 6 aylık süre geçtikten sonra sanık tarafından katılanın zararı giderilse dahi ancak 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 168/5. maddesi uyarınca cezadan indirim yapılabileceği, sürenin Kanunda açıkça sınırlandırılmış olması nedeniyle yoruma açık olmadığı ve içtihat yolu ile bu sürenin uzatılmasının mümkün bulunmadığı, aksi bir uygulamanın kanun koyucu tarafından istenilmeyen ve öngörülmeyen bir durumun ortaya çıkmasına neden olacağı, bu nedenlerle bozma ilâmına uyulmasının sanık lehine veya aleyhine bir değişiklik yapmayacağı\” şeklindeki gerekçe ile önceki hükümde direnilmesine karar vermiştir. Bu hükmün de sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet - [Belirleyici Delil Olarak ByLock: Sadece ByLock Sorgu Tutanağına Dayanılarak Hüküm Verilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/belirleyici-delil-olarak-bylock/): Belirleyici Delil Olarak ByLock: ByLock Tespit ve Değerlendirme Tutanağı Getirtilmeden Hüküm Verilmesi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Nagehan Özgül Başvurusu Başvuru Numarası: 2018/38165 Karar Tarihi: 15/6/2022 İKİNCİ BÖLÜM – KARAR Başkan: Kadir ÖZKAYA Üyeler: Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Basri BAĞCI, Kenan YAŞAR Raportör: Yüksel GÜNARSLAN Başvurucu: Nagehan ÖZGÜL I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, karar sonucunu değiştirebilecek nitelikteki esaslı bir iddianın karşılanmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 31/12/2018 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, adli yardım talebinin kabulüne ve hakkaniyete uygun yargılanma hakkı dışındaki şikâyetlerin kabul edilemez olduğuna, anılan hakka ilişkin şikâyetin kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. 3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. III. OLAY VE OLGULAR 4. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla ulaşılan bilgi ve belgelere göre ilgili olaylar özetle şöyledir: 5. Başvurucu, Kayseri\’de Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde Kur\’an kursu öğreticisi olarak görev yapmakta iken 15 Temmuz 2016 tarihinde yaşanan darbe teşebbüsü sonrasında kamu görevinden ihraç edilmiştir. 6. Kayseri Cumhuriyet Başsavcılığınca (Başsavcılık) Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) üyeleri tarafından örgütsel iletişimi sağlamak amacıyla kullanılan ByLock programının başvurucunun kendi adına kayıtlı GSM hattı üzerinden kullandığının tespit edilmesi üzerine başvurucu hakkında FETÖ/PDY\’ye üye olma suçundan soruşturma başlatılmıştır. 7. Başvurucu 22/2/2017 tarihli kolluk ifadesinde özetle 1999-2013 yılları arasında bazı özel eğitim kurumlarında çalıştıktan sonra 2013 yılında bu kurumlardan ayrılarak kamuda çalışmaya başladığını, örgüt ile herhangi bir bağlantısının olmadığını, örgüt toplantılarına katılmadığını, 505 … 13 numaralı telefon hattını kendisinin kullandığını ancak ByLock kullanıcısı olmadığını beyan ederek isnat edilen suçu kabul etmemiştir. 8. Soruşturma sonucunda Başsavcılık, başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan cezalandırılması talebiyle 7/3/2017 tarihli iddianame düzenlemiştir. İddianamede özetle başvurucunun kendi adına kayıtlı 505 … 13 numaralı cep telefonu hattından ByLock programını kullandığı, çocuklarını kanun hükmünde kararname (KHK) ile kapatılan eğitim kurumlarına gönderdiği, KHK ile kapatılan kurumlarda uzun süreler çalıştığı, Aralık 2013 itibarıyla mevduat bulunmayan Bank Asya hesabına 2014 Ocak ayında 11.805 TL para yatırdığı, kendi adını taşıyan hesaplar ile Facebook ve Twitter isimli sosyal paylaşım platformlarından örgütle irtibatlı kişi ve kurumlarca yapılan paylaşımları beğendiği ileri sürülmüştür. 9. İddianamenin kabulü ile açılan dava, Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesinin (Mahkeme) E.2017/269 sırasına kaydedilerek görülmeye başlanmıştır. Yargılamada 20/3/2017 tarihinde duruşma hazırlığı işlemleri yapılmıştır. Tensip Tutanağı\’nda -diğerlerinin yanı sıra- başvurucunun kullandığı 505 … 13 numaralı telefon hattının son bir yıllık HTS kayıtlarının Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkanlığından (BTK) istenmesine, ByLock kullanımı sırasında tespit edilen IP adresinin birden fazla aboneye tahsis edilip edilmediğinin Türk Telekom Genel Müdürlüğünden sorulmasına, Emniyet Genel Müdürlüğü ile İl Emniyet Müdürlüğüne yazı yazılarak ByLock Tespit ve Değerlendirme Tutanağı\’nın gönderilmesinin istenmesine ve duruşmanın 1/6/2017 tarihinde yapılmasına karar verilmiştir. 10. Kayseri İl Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü tarafından hazırlanan \”Yeni ByLock CBS Sorgu Sonucu\” başlıklı, 30/3/2017 tarihli tutanak duruşma öncesinde Mahkemeye iletilmiştir. Anılan tutanakta 411…24 kimlik numaralı başvurucunun 505 … 13 numaralı cep telefonu hattı ile 359…578 IMEI numaralı cihaz aracılığıyla ilk tespit tarihi 27/11/2014 olacak şekilde ByLock kullandığına ilişkin kayıtlara yer verilmiştir. 11. Mahkeme, duruşma öncesinde dosyaya gelen HTS kayıtlarını içeren CD\’yi bilirkişi raporu hazırlaması için O.Ö.ye teslim etmiştir. Bilirkişi tarafından yapılan inceleme sonrasında hazırlanan 18/5/2017 tarihli raporda özetle 505 … 13 numaralı cep telefonu hattının 358…952 IMEI numaralı cihaz aracılığıyla aktif olarak kullanıldığı ve sanığın birinci derece yakınları olabileceği değerlendirilen kişilere ait numaralar ile yoğun görüşmeler yapıldığı tespitlerine yer verilmiştir. Söz konusu raporda ayrıca \”HTS alınan tarih aralığı ByLock tespit tarihini kapsamadığından\” IP ve görüşme çizelgesinin çıkarılamadığı belirtilmiştir. 12. Mahkeme, tensiben verilen ara kararları arasında yer almamasına rağmen 24/5/2017 tarihinde BTK\’ya müzekkere yazarak başvurucunun ByLock IP numaraları ile erişim ve iletişim sağladığı tarihlerin baz istasyonu bilgileriyle birlikte gönderilmesini istemiştir. 13. Yargılamanın 1/6/2017 tarihli celsesine ait Duruşma Tutanağı\’nda BTK\’ya ByLock sunucularına yapılan bağlantıları gösteren IP kayıtlarının temini için yazılan müzekkere ile Emniyet Genel Müdürlüğü ve İl Emniyet Müdürlüğüne ByLock Tespit ve Değerlendirme Tutanağı\’nın gönderilmesi için yazılan müzekkerelere cevap verilmediği tespitlerine yer verilmiştir. 14. Başvurucu; müdafiinin hazır bulunduğu söz konusu celsede alınan savunmasında 505 … 13 numaralı cep telefonu hattını uzun yıllardır kullandığını ancak ByLock programını kullanmadığını, yapıya ait dershanelerde çalıştığını, Suriyelilere yardım gibi suç teşkil edeceğini düşünmediği bazı sosyal medya paylaşımlarını beğendiğini beyan etmiştir. Başvurucu ayrıca 2012 yılında Bank Asyadan konut kredisi çektiğini, 2013 yılında atamasının yapılmasından sonra birkaç ay maaş alamadığını, işe başladıktan sonra maaşını çekerek konut kredisine aktarılması amacıyla Bank Asya hesabına yatırdığını, ihtiyacı oldukça bu hesaptan para çektiğini, talimat üzerine para yatırmadığını ifade etmiştir. Söz konusu celsede başvurucuya dosyada mevcut ByLock\’a ilişkin belgeler, Bank Asya kayıtları, bilirkişi raporu ile dosyada mevcut diğer deliller okunmuş; başvurucu, aleyhine olan hususları kabul etmediğini beyan etmiştir. 15. Anılan celsede iddia makamınca esas hakkında mütalaa sunulmuştur. Başvurucu, esas hakkında mütalaaya karşı beyanında önceki savunmalarını tekrarladığını ve terör örgütü üyesi olmadığını ifade etmiştir. Başvurucu müdafii; başvurucunun geçimini sağlamak için belirtilen kurumlarda çalıştığını, devlet tarafından çalışmalarına izin verilen bu kurumlarda işsizlik ve parasızlık nedeniyle çalışmanın sonradan suç teşkil edebileceğini öngörmenin mümkün olmadığını, Bank Asyada üç dört aylık sürede önemsiz bir para bulundurmanın finansal destek anlamına gelmeyeceğini ve başvurucunun ByLock indirip kullanmadığını beyan etmiştir. Söz konusu celsede hüküm açıklanmıştır. Mahkeme, başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan mahkûmiyetine karar vermiştir. Gerekçeli kararın ilgili kısmı şöyledir: \”Sanığın Fetö/PYD silahlı terör örgütü tarafından, örgüt üyelerinin aralarındaki haberleşmelerini sağlayan ve örgüt üyeleri haricindeki insanların temin edip kullanma imkanı olmayan [ByLock] isimli programı kullanmak suretiyle terör örgütüne üye olduğu iddia edilmektedir. Sanık Nagehan Özgül\’ün kendisine ait olan ve bizzat kullandığı 0505 […] 13 numaralı GSM hattı ile [ByLock] isimli programı 27/11/2014 tarihinden itibaren 359[…]578 imei numaralı telefon makinesi ile kullandığının tespit edildiği, dosya kapsamında bulunan tespit tutanakları ile sabittir. Sanık da aşamalardaki ifadelerinde söz konusu GSM hattının kendisine ait olduğunu beyan etmiş ancak [ByLock] Programını kullanmadığını savunmuştur. Sanık, aşamalardaki savunmalarında [ByLock] kullanmadığı savunmuş ise de, gerek soruşturma aşamasında Kayseri Emniyet Müdürlüğünden celp edilen yazı, gerekse kovuşturma aşamasında Kayseri Emniyet Müdürlüğü Kom Şube Müdürlüğünce celp edilen yazılarda sanığın yukarıda zikredilen GSM hattı ile [ByLock] kullandığı bildirilmiş, ayrıcadosya arasına celp edilen HTS kaydına göre sanığın dosya arasında - [Hazine veya Vakıflar Genel Müdürlüğü Adına Kayıtlı Cemaat Vakfına Ait Taşınmazın İadesi](https://kayseriavukat.org.tr/cemaat-vakfina-ait-tasinmazin-iadesi/): Hazine veya Vakıflar Genel Müdürlüğü Adına Kayıtlı Cemaat Vakfına Ait Taşınmazın İadesi Talep Edilebilir mi Cemaat Vakfına Ait Taşınmazın İadesi: Vakıflar Kanunu’nun 2. maddesiyle cemaat vakıfları mülhak vakıf statüsünden çıkarılmış ve ayrı bir vakıf türü olarak benimsenmiştir. Bununla birlikte vakıfların idare ve temsilinin Genel Müdürlüğe verilmiş olması bu vakıfların mal varlığının da Genel Müdürlüğe geçtiği anlamına gelmez. Anayasa Mahkemesi’ne yapılan başvurular, cemaat vakfına ait taşınmazın iadesi talebinin reddedilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Sanasaryan Vakfı (Başvuru No: 2019/6264) Karar Tarihi: 3/11/2022 R.G. Tarih ve Sayı: 14/12/2022-32043 Birinci Bölüm – Karar Başkan: Hasan Tahsin GÖKCAN Üyeler: Muammer TOPAL, Recai AKYEL, Selahaddin MENTEŞ, Muhterem İNCE Raportör: Ayhan KILIÇ Başvurucu: Sanasaryan Vakfı I. Başvurunun Konusu 1. Başvuru, cemaat vakfına ait taşınmazın iadesi talebinin reddedilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. Başvuru Süreci 2. Başvuru 21/2/2019 tarihinde yapılmıştır. 3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. 4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. 6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. 7. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. III. Olay ve Olgular 8. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: A. Olayın Arka Planı 9. Başvurucu Sansaryan Vakfı (Vakıf) Rusya devleti tebaasından olan ve Ermeni milletine mensup Ağa Mugradiç Sanasariyen (Sansaryan) tarafından 1319 (1901) tarihinde Ermeni milletinin fakir çocuklarının eğitim ve öğretim masraflarının karşılanması gayesiyle kurulmuştur. Vakfiyede vakfın tevliyesinin Ermeni milleti patriki her kim olursa ona ait olacağı belirtilmiştir. 10. İstanbul ili Fatih İlçesi Şeyh Mehmet Geylani Mahallesi’nde kâin 969 ada 5 parsel numaralı ve Sansaryan Hanı olarak adlandırılan taşınmaz -öncesinde nam-ı müstear adına kayıtlı iken- 26/5/1929 tarihinde kadastro komisyonu kararına istinaden Vakıf adına tescil edilmiştir. 11. İstanbul İl Özel İdaresi (İl Özel İdaresi) tarafından 1930 yılında E.1930/396 numarasıyla İstanbul 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde başvurucuya karşı açılan dava sonucunda taşınmazın yönetimi İl Özel İdaresine devredilmiştir. Taşınmazın devri 7 Nisan 1341 (7/4/1925) tarihli ve 605 sayılı Evkaf Müdüriyeti Umumiyesinin 1341 Senesi Bütçe Kanunu’nun 4. maddesi hükmüne dayandırılmıştır. Başvurucu ve İstanbul Vakıflar Başmüdürlüğünün İl Özel İdaresine karşı 1947 yılında ayrı ayrı açtıkları müdahalenin meni davaları İstanbul 1. Asliye Hukuk Mahkemesince reddedilmiştir. 12. Osmanlı Dönemi’nde ilk defa 16 Şubat 1328 (1912) tarihli “Eşhası Hükmiyenin Emvali Gayrimenkuleye Tasarruflarına Mahsus Kanun-u Muvakkat” ile tüzel kişilere taşınmaz mal edinebilme olanağı tanınmıştır. Bu nedenle gayrimüslim cemaat vakıflarının tasarruflarında bulunan taşınmazlar söz konusu düzenlemenin yürürlüğe girdiği 1912 yılına kadar üçüncü kişiler adına tescil edilmiş olup bu işleme de nam-ı müstear veya nam-ı mevhum denilmiştir. Anılan Kanun’la tüzel kişilere bu tarihten sonra taşınmazlarda temellük ve tasarruf imkânı sağlanmış, ayrıca tüzel kişilerin bu tarihte fiilen tasarrufları altında olup başkaları adına tapuya tescil ettirdikleri mallarının da kanunda öngörülen koşullar dâhilinde kendi adlarına tescil edilmesine olanak sağlanmıştır. 13. Cumhuriyet Dönemi öncesinde geniş bir uygulamaya sahip olan vakıf müessesesi, 17/2/1926 tarihli ve 743 sayılı mülga Türk Kanunu Medenisi’nin kabulünden sonra da varlığını sürdürmüştür. 29/5/1926 tarihli ve 864 sayılı mülga Kanunu Medeninin Sureti Mer’iyet ve Şekli Tatbiki Hakkında Kanun’un 8. maddesinde 743 sayılı mülga Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce kurulan vakıflar için ayrı bir tatbikat kanunu çıkarılması gerektiği, yeni kurulan vakıfların ise 743 sayılı Kanun’a tabi olacağı belirtilmiştir (Agavni Mari Hazaryan ve diğerleri, B. No: 2014/4715, 15/6/2016, § 80). 14. Bu doğrultuda 5/6/1935 tarihli ve 2762 sayılı mülga Vakıflar Kanunu’nun 1. maddesinde gayrimüslim cemaatlerce idare edilen vakıflar, mütevellileri veya seçilmiş heyetleri tarafından idare olunmak üzere mülhak vakıflar arasında sayılmıştır. 15. 2762 sayılı mülga Vakıflar Kanunu gereğince mülhak vakıf statüsüne giren başvurucu Vakfın statüsü, Vakıflar Umum (Genel) Müdürlüğünün (Genel Müdürlük) 18/11/1936 tarihli kararıyla amacına hizmet etme imkânının kalmaması ve tevliyesinin makama meşrut kılınması sebebiyle mazbut vakıf olarak değiştirilmiştir. 16. İl Özel İdaresi 12/6/1950 tarihinde Eminönü Tapu Sicil Muhafızlığına müracaat ederek taşınmazın adına tescil edilmesini talep etmiştir. Talep yazısında başvurucu ve İstanbul Vakıflar Başmüdürlüğü tarafından 1947 yılında açılan meni müdahale davalarında verilen ret kararlarına atıf yapılarak bu kararlarla taşınmazın İl Özel İdaresine ait olduğunun tespit edildiği ifade edilmiştir. Ancak talep 17/8/1950 tarihli yazıyla reddedilmiştir. Ret yazısında anılan kararlarda taşınmazın İl Özel İdaresine ait olduğuna dair bir tespitin bulunmadığı vurgulanmıştır. İl Özel İdaresi bunun üzerine 8/8/1951 tarihinde Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğüne başvurmuş, anılan Müdürlüğün bünyesindeki Tapu Komisyonunun 15/8/1951 tarihli kararıyla taşınmazın mülkiyetinin İl Özel İdaresine ait olduğu tespiti yapılmış ve tescil için gerekli işlemlerin yapılması amacıyla evrakın mahalline iadesine karar verilmiştir. Tapu Komisyonu kararında, Tapu Sicil Muhafızlığının talebi reddetmesinin 743 sayılı mülga Kanun’a uygun olmadığı ve 642. madde gereğince İl Özel İdaresinin talebinin kabulü gerektiği ifade edilmiştir. Taşınmaz 10/6/1952 tarihinde İl Özel İdaresi adına tescil edilmiştir. 17. Genel Müdürlük, İl Özel İdaresine karşı 4/7/1985 tarihinde tapu iptali ve tescil davası açmıştır. Davada, taşınmazın mülkiyetinin Vakfa ait olduğu, 10/9/1957 tarihli ve 7044 sayılı Aslında Vakıf Olan Tarihi Ve Mimari Kıymeti Haiz Eski Eserlerin Vakıflar Umum Müdürlüğüne Devrine Dair Kanun uyarınca Genel Müdürlüğe devri gerektiği savunulmuştur. Davalı İl Özel İdaresi ise taşınmazın 7044 sayılı Kanun kapsamına girmediğini savunmuştur. Davayı inceleyen İstanbul Yüksek Dereceli Hukuk Hâkimliğinin 26/6/1987 tarihli kararıyla taşınmazın Genel Müdürlük adına tesciline hükmedilmiştir. Kararda, davalı idarenin savunmasına itibar edilmediği ve 7044 sayılı Kanun hükümleri gözönünde tutularak davanın kabulü gerektiği vurgulanmıştır. B. Tapu İptali ve Tescil Davasına İlişkin Süreç 18. Başvurucuyu temsilen Türkiye Ermenileri Patrikliği (Patriklik) 12/12/2011 tarihinde İstanbul 13. Asliye Hukuk Mahkemesinde (Mahkeme) Genel Müdürlük ve İl Özel İdaresi aleyhine tapu iptali ve tescil davası açmıştır. Dava dilekçesinde 10/6/1952 tarihinde İl Özel İdaresi lehine yapılan tescilin yolsuz olduğu ve taşınmazın mülkiyetinin hukuken Vakfa ait olduğu belirtilmiştir. 19. Mahkeme İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde görev yapan iki öğretim üyesinden hukuki mütalaa almıştır. 28/2/2014 havale tarihli bilirkişi raporunda özetle şunlar ifade edilmiştir: i. Somut olayda Vakıf, zımmi olan ve Ermeni milletine mensup bir kişi tarafından Ermeni milletinin fakir çocuklarının eğitim ve öğretim ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla kurulmuş ve tüzel kişilik kazanmış olup cemaat vakfı niteliğindedir. ii. 2762 sayılı mülga Vakıflar Kanunu’nun 1. maddesi uyarınca cemaatlerce idare olunan vakıfların mütevellileri tarafından yönetilmesi esası benimsenmiş ve bunlar mülhak vakıf kategorisinde kabul edilmiştir. Anılan maddede 31/5/1949 - [Sendika Üyeliği ve Dini Sohbete Katılma Gerekçesiyle Terör Örgütü Üyeliği Suçundan Ceza Verilemez](https://kayseriavukat.org.tr/sendika-uyeligi-ve-teror-orgutu-uyeligi/): Sendika Üyeliği ve Dini Sohbete Katılma Gerekçesiyle Terör Örgütü Üyeliği Suçundan Ceza Verilemez Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Bilal Celalettin Şaşmaz Başvurusu (Başvuru Numarası: 2019/20791) Karar Tarihi: 18/10/2022 R.G. Tarih ve Sayı: 6/1/2023-32065 BİRİNCİ BÖLÜM – KARAR Başkan: Hasan Tahsin GÖKCAN Üyeler: Muammer TOPAL, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Selahaddin MENTEŞ Raportörler: Yunus HEPER, Denizhan HOROZGİL Başvurucu: Bilal Celalettin ŞAŞMAZ I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru; terör örgütüne üye olma suçundan verilen mahkûmiyet hükmünün suç ve cezaların kanuniliği ilkesini, özel hayata saygı hakkını ve sendika hakkını ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 14/6/2019 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. 3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. III. OLAY VE OLGULAR 4. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: A. Arka Plan Bilgisi 5. Anayasa Mahkemesi Ali Şeker (B. No: 2016/68962, 20/9/2018) başvurusunda Aktif Eğitimciler Sendikasına (Aktif Eğitim-Sen) ilişkin şu arka plan bilgilerine yer vermiştir: \”6. Türkiye 15/7/2016 tarihinde askerî bir darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmış, bu nedenle 21/7/2016 tarihinde ülke genelinde olağanüstü hâl ilan edilmesine karar verilmiş ve olağanüstü hâl bugüne kadar birçok kez uzatılmıştır. Kamu makamları ve yargı organları -olgusal temellere dayanarak- bu teşebbüsün arkasında Türkiye\’de çok uzun yıllardır faaliyetlerine devam eden ve son yıllarda Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ve/veya Paralel Devlet Yapılanması (PDY) olarak isimlendirilen bir yapılanmanın olduğunu değerlendirmişlerdir (Aydın Yavuz ve diğerleri [GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, §§ 12-25). 7. Darbe teşebbüsü sırasında ve sonrasında ülke genelinde Cumhuriyet başsavcılıkları tarafından, darbe girişimiyle bağlantılı ya da doğrudan darbe girişimiyle bağlantılı olmasa bile FETÖ/PDY\’nin kamu kurumlarındaki örgütlenmesinin yanı sıra eğitim, sağlık, ticaret, sivil toplum ve medya gibi farklı alanlardaki yapılanmasına yönelik soruşturmalar yürütülmüş ve çok sayıda kişi hakkında gözaltı ve tutuklama tedbirleri uygulanmıştır (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 51, Mehmet Hasan Altan (2) [GK], B. No: 2016/23672, 11/1/2018, § 12). 8. Kamu makamlarınca ve yargı organlarınca 15 Temmuz darbe teşebbüsünün faili olduğu belirtilen FETÖ/PDY\’ye ilişkin olarak özellikle son yıllarda yürütülen soruşturma ve kovuşturmalarda bu yapılanmanın özelliklerine ve faaliyetlerine ilişkin birçok tespit ve değerlendirmeye yer verilmiştir. 9. Buna göre FETÖ/PDY\’nin eğitim alanındaki faaliyetleri, yapılanmanın insan kaynağı ve maddi kaynak elde etmesinin başlıca aracı olmuştur. Bu nedenle başta FETÖ/PDY\’nin kurucusu ve lideri Fetullah Gülen olmak üzere örgüt yöneticilerinin yapılanmayla bağlantılı eğitim kurumlarına ayrı bir önem verdikleri ve örgütsel faaliyetlerin önemli bir bölümünün bu kurumlar üzerinden gerçekleştirildiği, bu kurumlarda örgütsel toplantıların yapıldığı bilinmektedir. 10. 2012 yılının başlarında Hükûmet kaynaklarından dershanelerin kapatılmasıyla ilgili yasal düzenlemelerin yapılacağına dair açıklamaların gelmeye başladığı ve yapılan açıklamalarda 2013-2014 eğitim öğretim yılından itibaren dershanelerin kapatılacağı yönünde çalışmaların yapıldığı bilinmektedir. Nitekim 1/3/2014 tarihli ve 6528 sayılı Kanun\’un 9. maddesiyle yapılan değişiklikle 8/2/2007 tarihli ve 5580 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu\’nun 2. maddesindeki \”dershaneleri\” ibaresi yürürlükten kaldırılmıştır. FETÖ/PDY\’nin faaliyetleri içinde çok önemli bir yer tutan dershanelerin kapatılmasıyla ilgili olarak kamuoyunda yaşanan tartışmaların yoğunlaştığı bu süreçte Aktif Eğitimciler Sendikası (Aktif Eğitim-Sen) kurulmuştur. 11. Aktif Eğitim-Sen resmî olarak 1/3/2012 tarihinde kurulmuştur. Sendikanın kuruluş yazısı Millî Eğitim Bakanlığı İnsan Kaynakları Genel Müdürlüğü tarafından 27/4/2012 tarihinde kayda alınarak kurulduğuna dair yazı tüm Millî Eğitim Bakanlığı personeline resmî kanallarla duyurulmuştur. 12. Aktif Eğitim-Sen kurulduğu tarihten itibaren yaklaşık dokuz ay içinde üye sayısını otuz beş bine kadar çıkarmış, dokuz aylık sürede dokuz şube açan, seksen altı temsilcilik oluşturan ve kendi açıklamalarına göre otuz beş bin üyeye ulaşan Aktif Eğitim-Sen 31/3/2013 tarihinde yaptığı Olağanüstü Genel Kurulda aldığı kararla 31/3/2013 tarihinde kendini feshetmiştir. 13. FETÖ/PDY, sendikaların yanında konfederasyon yapılanmasına da gitmiştir. 21/2/2014 tarihinde kurulan Cihan Sendikalar Konfederasyonu (Cihan-Sen) bünyesinde Aktif Eğitim-Sen, Ufuk Tarım-Orman Sen, Ufuk Enerji Sen, Ufuk Sağlık Sen, Ufuk Büro Sen ve Ufuk Yerel Sen\’in yer aldığı bilinmektedir. 14. 31/3/2013 tarihinde tefessüh eden Aktif Eğitim-Sen, 17-25 Aralık 2013 sürecinde 22/11/2013 tarihinde tekrar kurulmuştur. Aktif Eğitim-Sen yeniden kurulduktan sonra beş altı ay içinde yaklaşık yirmi üç bin üyeye ulaşmıştır. 15. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra ilan edilen olağanüstü hâl döneminde teşebbüsün arkasındaki yapılanma olan FETÖ/PDY ile bağlantılı olduğu değerlendirilen çok sayıdaki eğitim kurumu kapatılmıştır. 23/7/2016 tarihli ve 29779 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 667 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kapatılan bu eğitim kurumları arasında başta Cihan-Sen konfederasyonu ve bu konfederasyona bağlı Aktif Eğitim-Sen de yer almaktadır.\” B. Başvuruya Konu Süreç 6. 1959 doğumlu olan başvurucu, olayların meydana geldiği tarihte öğretmendir. Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanmasına (FETÖ/PDY) üye olma suçundan 30/8/2016 tarihinde gözaltına alınan başvurucu 6/9/2016 tarihinde tutuklanmıştır. Uşak Cumhuriyet Başsavcılığı 30/12/2016 tarihinde bir iddianame düzenleyerek başvurucunun terör örgütüne üye olma suçundan cezalandırılmasını talep etmiştir. 7. Uşak 2. Ağır Ceza Mahkemesi (Mahkeme) 13/4/2017 tarihli ilk celsede başvurucunun terör örgütüne üye olma suçundan 6 yıl 3 ay hapis cezasıyla mahkûmiyetine ve tahliyesine karar vermiştir. Mahkemenin gerekçeli kararının ilgili kısmı şöyledir: \”…Sanığın öğretmen olarak görev yaptığı Uşak ili, Yeşilkavak İlköğretim okulunda görev yaparken açığa alındığı, tanıkların anlatımlarına göre 17-25 Aralık 2013 tarihinden önce FETÖ/PDY yapılanmasının düzenlediği dini sohbetlere katıldığı, bu sohbetlerde zaman zaman Fetullah Gülen\’in kitaplarının okunduğu, böylelikle bu yapılanmaya eleman kazandırma amacının güdüldüğü, tanık anlatımlarına göre sanığın bu sohbetlere katıldığı, 17-25 Aralık 2013 tarihinden sonra örgütle bağını devam ettirdiğini ortaya koyacak şekilde Aktif Eğitim Sendikasına üye olduğu, bu sendikanın özellikle hükümet ve FETÖ/PDY yapılanmasının karşı karşıya geldiği dershane krizi sonrasında örgüte mensup öğretmenlerin kamuoyunda baskı ve pazarlık gücünü artırmak amacıyla örgüt tarafından kullanıldığı, her ne kadar içerik ve görüşme zamanı tespit edilememiş ise de, HTS kayıtlarına göre sanığın mahkememizin 2016/204 esas sayılı dosyasında sanık olarak yargılanan imam seviyesinde olduğu iddia edilen [M.T.], [M.E.] ve [A.A.] ile görüşme kayıtlarının bulunduğu, tanık anlatımları, HTS kayıtlarından yola çıkılarak varılan sosyal çevresi, 17-25 Aralık 2013 tarihinden sonra devam eden Aktif Eğitim Sen üyeliği gözetilerek sanığın bu şekilde çeşitli eylem ve davranışlarıyla yüklenen FETÖ/PDY silahlı terör örgütü üyeliği suçunu işlediği kabul edilmiş, sanığın dosya kapsamına ve oluşa aykırı yöndeki beyanlarına itibar edilmemiştir… Sanıkta silah ele geçirilmemiş ise de FETÖ/PDY yapılanmasının hücre tipi yapılanma olduğu, bu yapının eğitim, mülkiye, adliye, TSK, emniyet, finans ve diğer yapılanmalarının farklı farklı olduğu, ancak üst yönetim konumunda bu örgütün tek elden idare edildiği, yeri geldiğinde 17-25 Aralık 2013, Mit Tırlarının Durdurulması hadisesi, 15 Temmuz - [Hükümlüye Cenazeye Katılma İzni Verilmemesi Halinde Anayasa Mahkemesi'ne Başvuru Yapılabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/hukumluye-cenazeye-katilma-izni-verilmemesi/): Hükümlüye Cenazeye Katılma İzni Verilmemesi Halinde Anayasa Mahkemesi\’ne Başvuru Yapılabilir mi ANAYASA MAHKEMESİ BİREYSEL BAŞVURU RASUL KOCATÜRK BAŞVURUSU (Başvuru Numarası: 2016/8080) Karar Tarihi: 26/12/2019 R. G. Tarih ve Sayı: 30/1/2020 – 31024 GENEL KURUL – KARAR Başkan: Zühtü ARSLAN Başkanvekilleri: Hasan Tahsin GÖKCAN, Recep KÖMÜRCÜ Üyeler: Serdar ÖZGÜLDÜR, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Kadir ÖZKAYA, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ Raportör: Engin GÜNDÜZ Başvurucu: Rasul KOCATÜRK I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, hükümlüye babasının cenaze törenine katılması ve taziyeleri kabul etmesi için izin verilmemesi nedeniyle özel hayata ve aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 25/4/2016 tarihinde yapılmıştır. 3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. 4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 5. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. 6. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. 7. İkinci Bölüm tarafından 23/10/2019 tarihinde yapılan toplantıda, niteliği itibarıyla başvurunun Genel Kurul tarafından karara bağlanması gerekli görüldüğünden Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü\’nün 28. maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca Genel Kurula sevkine karar verilmiştir. III. OLAY VE OLGULAR 8. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: 9. Başvurucu ve kardeşi, Kırıkkale F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda (İnfaz Kurumu) hükümlü olarak bulunmaktadır. Babalarının vefat ettiğini öğrenen başvurucu ve kardeşi 5/4/2016 tarihli dilekçe ile yaklaşık 470 kilometre mesafedeki Ordu\’nun Fatsa ilçesinde yapılacak cenaze törenine katılmak ve taziyeleri kabul etmek için Kırıkkale Cumhuriyet Başsavcılığından (Başsavcılık) izin talep etmişlerdir. Söz konusu dilekçede vefat tarihi ile cenaze töreninin ne zaman yapılacağı hususlarında bir bilgiye yer verilmemiştir. 10. Başsavcılık 7/4/2016 tarihli yazısıyla talebin reddine karar vermiştir. Kararda; yapılan araştırma sonucu başvurucunun babasının 4/4/2016 tarihinde vefat ettiği ve 5/4/2016 tarihinde öğle namazını müteakip defnedildiği belirtilmiştir. Kararda ayrıca, İnfaz Kurumu Karakol Komutanlığınca il içi ve il dışı randevulu hasta sevklerinin yoğunluğu nedeniyle personel yetersizliğinin olduğu ve bu durumun güvenlik bakımından sakınca oluşturduğu yönünde bilgi verildiği, bu kapsamda sevk esnasında güvenlik zafiyetine neden olunabileceği kanaatine varıldığı ifade edilmiştir. 11. Karar başvurucuya 8/4/2016 tarihinde tebliğ edilmiştir. 12. Başvurucu 25/4/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. IV. İLGİLİ HUKUK A. Ulusal Hukuk 13. 16/5/2001 tarihli ve 4675 sayılı İnfaz Hâkimliği Kanunu\’nun \”İnfaz hâkimliklerinin görevleri\” kenar başlıklı 4. maddesinin ilgili kısmı şöyledir: \”İnfaz hâkimliklerinin görevleri şunlardır: … .2. Hükümlülerin cezalarının infazı, müşahedeye tâbi tutulmaları, açık cezaevlerine ayrılmaları, izin, sevk, nakil ve tahliyeleri; tutukluların sevk ve tahliyeleri gibi işlem veya faaliyetlere ilişkin şikâyetleri incelemek ve karara bağlamak.” 14. 4675 sayılı İnfaz Hâkimliği Kanunu\’nun \”İnfaz hâkimliğine şikâyet ve usulü\” kenar başlıklı 5. maddesinin ilgili kısmı şöyledir: \”Ceza infaz kurumları ve tutukevlerinde hükümlü ve tutuklular hakkında yapılan işlemler veya bunlarla ilgili faaliyetlerin kanun, tüzük ve yönetmelik hükümleri ile genelgelere aykırı olduğu gerekçesiyle bu işlem veya faaliyetlerin öğrenildiği tarihten itibaren onbeş gün, her halde yapıldığı tarihten itibaren otuz gün içinde şikâyet yoluyla infaz hâkimliğine başvurulabilir. Şikâyet, dilekçe ile doğrudan doğruya infaz hâkimliğine yapılabileceği gibi; Cumhuriyet başsavcılığı veya ceza infaz kurumu ve tutukevi müdürlüğü aracılığıyla da yapılabilir. İnfaz hâkimliği dışında yapılan başvurular hemen ve en geç üç gün içinde infaz hâkimliğine gönderilir. Sözlü yapılan şikâyet, tutanağa bağlanır ve bir sureti başvurana verilir.” 15. 4675 sayılı İnfaz Hâkimliği Kanunu\’nun \”İnfaz hâkimliğince şikâyet üzerine verilen kararlar\” kenar başlıklı 6. maddesinin üçüncü fıkrası şöyledir: \”İnfaz hâkimi, inceleme sonunda şikâyeti yerinde görmezse reddine; yerinde görürse, yapılan işlemin iptaline ya da faaliyetin durdurulmasına veya ertelenmesine karar verir.” 16. 13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un \”Mazeret izni\” kenar başlıklı 94. maddesinin ilgili kısmı şöyledir: “(1) Hükümlülük süresinin beşte birini iyi hâlle geçirmiş olanlara hükümlünün isteği ile; a) Ana, baba, eş, kardeş veya çocuğunun ölümü nedeniyle ceza infaz kurumu en üst amirinin önerisi ve Cumhuriyet Başsavcılığının onayı ile, … Yol dışında on güne kadar mazeret izni verilebilir. (2) Bu Kanunun 25 inci maddesi kapsamına girenler hariç, yüksek güvenlikli ceza infaz kurumunda bulunanlar da dâhil olmak üzere, güvenlik bakımından sakınca oluşturmaması koşuluyla tehlikeli olmayan hükümlünün, dış güvenlik görevlisinin refakatinde bulunmak şartıyla, talebi ve Cumhuriyet Başsavcısının onayıyla; a) İkinci derece dahil kan veya kayın hısımlarından birinin ya da eşinin ölümü nedeniyle cenazesine katılması için yol süresi dışında iki güne kadar, … izin verilebilir.” 17. 28/6/2013 tarihli ve 28691 sayılı Resmî Gazete\’de yayımlanan Hükümlü ve Tutuklulara Yakınlarının Ölümü veya Hastalığı Nedeniyle Verilebilecek Mazeret İzinlerine Dair Yönetmelik’in (Yönetmelik) 4. maddesinin ilgili kısmı şöyledir: “(1) Bu Yönetmelikte geçen; a) Dış güvenlik birimi: Mazeret izni verilen hükümlü veya tutuklunun bulunduğu ceza infaz kurumunun dış güvenliğinden sorumlu jandarma birimini, b) Dış güvenlik görevlisi: Dış güvenlik biriminde görev yapan, hükümlü veya tutukluya izin süresince refakat eden jandarma görevlilerini, … İfade eder.” 18. Yönetmelik’in \”Cenazeye katılma izni\” kenar başlıklı 5. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir: “Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm olanlar hariç, yüksek güvenlikli ceza infaz kurumlarında bulunanlar da dâhil olmak üzere, güvenlik bakımından sakınca oluşturmaması koşuluyla tehlikeli olmayan hükümlülere; ikinci derece dâhil kan veya kayın hısımlarından birinin ya da eşinin ölümü hâlinde, Cumhuriyet başsavcısının onayıyla yol süresi hariç iki güne kadar cenazeye katılması amacıyla izin verilebilir.” 19. Yönetmelik’in \”Alınacak güvenlik tedbirleri\” kenar başlıklı 9. maddesinin ilgili kısmı şöyledir: “(1) Hükümlü veya tutukluya refakat eden dış güvenlik yetkilisinin bilgi vermesi ve talebi hâlinde izne gidilen yerdeki kolluk birimleri tarafından cenaze merasiminin yapılacağı veya konaklanacak yerde ya da talep edilen başka bir yerde gerekli güvenlik tedbirleri alınır. (2) Hükümlü veya tutuklu, izin süresince dış güvenlik görevlilerinin yakın nezareti altında bulundurulur. (3) Konaklanacak yerin içi ve çevresi de dâhil olmak üzere izin süresince alınacak tüm güvenlik tedbirlerinin nitelik ve kapsamı, görevlendirilecek personelin sayısı ve giyeceği kıyafet ile gerektiğinde hükümlü veya tutukluya devamlı ya da geçici suretle kelepçe takılıp takılmayacağı, dış güvenlik yetkilisi tarafından şahsın işlediği suç türü, kişisel durumu, koşullu salıverilme tarihi ve mevcut güvenlik riskleri dikkate alınarak belirlenir.” 20. Yönetmelik’in \”Konaklanan yerde güvenlik riski oluşması\” kenar başlıklı 12. maddesi şöyledir: “(1) Hükümlü veya tutuklunun konakladığı yerde kendisi ya da güvenlik görevlileri yönünden kontrolü mümkün olmayan güvenlik riski oluşması hâlinde, dış güvenlik yetkilisinin kararı ve sorumluluğunda şahıs en yakın ceza infaz - [Hükümlünün Telefonla Görüşme Hakkı: Tutuklu ve Hükümlünün Çocuklarıyla Görüşmesinin Sağlanması](https://kayseriavukat.org.tr/hukumlunun-telefonla-gorusme-hakki/): Hükümlünün Telefonla Görüşme Hakkı: Tutuklu ve Hükümlünün Çocuklarıyla Görüşmesinin Sağlanması ANAYASA MAHKEMESİ BİREYSEL BAŞVURU YELİZ ERTEN BAŞVURUSU (Başvuru Numarası: 2020/99) Karar Tarihi: 11/3/2021 R.G. Tarih ve Sayı: 27/5/2021 – 31493 İKİNCİ BÖLÜM – KARAR Başkan: Kadir ÖZKAYA Üyeler: Celal Mümtaz AKINCI, M. Emin KUZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Basri BAĞCI Raportör: Ali KOZAN Başvurucu: Yeliz ERTEN I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, telefonla görüşme gününün öğrenim gören çocuklarla görüşmeyi sağlayacak şekilde belirlenmesi talebinin reddedilmesi nedeniyle aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 23/12/2019 tarihinde yapılmıştır. 3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. 4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. 6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmiştir. 7. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. III. OLAY VE OLGULAR 8. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: 9. Başvurucu, Ereğli (Konya) T Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda (Ceza İnfaz Kurumu) silahlı terör örgütüne üye olma suçundan hükümlü olarak bulunmaktadır. Okul çağında üç çocuğu bulanan başvurucunun eşi de yukarıda belirtilen suçtan tutuklu olarak aynı ceza infaz kurumunda kalmaktadır. 10. Ceza İnfaz Kurumu İdare ve Gözlem Kurulu Başkanlığı (Kurul) 28/1/2019 tarihinde tutuklu ve hükümlülerin hafta sonu kullandıkları telefonla görüşme haklarının hafta içi belirlenen günlerde kullandırılmasına karar vermiştir. Kararın gerekçesinde; Kurumda görev yapan infaz memuru sayısının yetersiz olduğu, bu durumun tutuklu ve hükümlü sayısı nazara alındığında kurum içi güvenliğini tehlikeye düşürdüğü vurgulanmıştır. 11. Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü 25/7/2019 tarihinde tüm ceza infaz kurumlarına, mahpusların telefon görüşmelerinin düzenlenmesine ilişkin bir görüş yazısı göndermiştir. Anılan yazıda; öğrenimlerine devam eden çocukların mesai saatleri içinde ceza infaz kurumlarında tutuklu ve hükümlü olarak bulunan aile bireyleri ile görüşme yapamadıkları vurgulanmıştır. Bu nedenle, ailelerinden kopmadan yaşamlarını devam ettirmelerinin çocuğun yüksek menfaatine olduğu dikkate alınarak telefon görüşmelerinin hafta sonu gerçekleşmesinin yararlı olacağı belirtilmiştir. Bu bağlamda kurumun kapasitesi, personel durumu, hükümlü ve tutuklu profili ile kurumların mevcut düzen ve güvenlik durumu gözönünde bulundurularak, telefonla görüşme günlerinin İdare ve Gözlem Kurulu kararı ile hafta sonu olacak şekilde düzenlenebileceği belirtilmiştir. 12. Anılan yazı da gözetilerek Ceza İnfaz Kurumu Müdürlüğü Eğitim Kurulu Başkanlığı 5/8/2019 tarihinde Kurulun 28/1/2019 tarihli kararında belirtildiği şekilde telefon görüşmelerinin hafta içi yaptırılmasına devam edilmesine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde; Kurum mevcudunun kapasitesinin üzerinde olduğu ve Kurumun bir bölümünün yüksek güvenlikli olduğu hatırlatılmıştır. Bu durumla birlikte personelin de yetersizliği gözönüne alındığında görüşmelerin hafta sonu yaptırılmasının güvenlik açısından risk doğuracağı vurgulanmıştır. Ayrıca karara karşı hükümlü ve tutukluların yasal süreler içinde itiraz yoluna başvurabilecekleri belirtilmiştir. 13. Başvurucu 23/9/2019 tarihinde Ereğli (Konya) İnfaz Hâkimliğine (İnfaz Hâkimliği) başvurarak haftalık telefonla görüşme günlerinin hafta içi saat 16.00-17.00 arası ya da hafta sonu yapılacak şekilde düzenlenmesini talep etmiştir. Başvurucu dilekçesinde; eşinin de kendisiyle aynı kurumda tutuklu olarak bulunduğunu, çocuklarından ikisinin ilköğretime diğerinin ise anaokuluna devam ettiğini, Kurumun haftalık telefon görüşme saatini çarşamba günleri saat 9.00-11.00 olarak belirlemesi nedeniyle çocuklarıyla görüşemediğini belirtmiştir. Bu durumu Kuruma dilekçeyle bildirmesine rağmen kendisine cevap verilmediğini vurgulamıştır. 14. Başvurucunun talebi, İnfaz Hâkimliğinin 30/9/2019 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Kararın gerekçesinde; telefon görüşmelerinin belirlenmesinin kurumun iç işleyişi, disiplini ve güvenliği ile ilgili olduğu, bu kapsamda her ceza infaz kurumunun kendi iç işleyişine yönelik düzenleme hakkına sahip olduğu vurgulanmıştır. Başvurucuya tebliğ edilen yönetmelik uyarınca telefon görüşmelerinin hafta içi yaptırılmasına ilişkin düzenlemenin devam ettirildiği, bu hâli ile Kurum tarafından alınan karar ve yapılan uygulamada yasaya aykırılık bulunmadığı değerlendirmesine yer verilmiştir. İnfaz Hâkimliği kararına karşı yapılan itiraz ise kararın usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle Ereğli (Konya) Ağır Ceza Mahkemesinin 14/11/2019 tarihli kararıyla reddedilmiştir. 15. Nihai karar 2/12/2019 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. 16. Başvurucu 23/12/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. IV. İLGİLİ HUKUK A. Ulusal Hukuk 17. 13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun\’un \”Hükümlünün telefon ile haberleşme hakkı\” kenar başlıklı 66. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir: \”Kapalı ceza infaz kurumlarındaki hükümlüler, tüzükte belirlenen esas ve usullere göre idarenin kontrolündeki ücretli telefonlar ile görüşme yapabilirler. Telefon görüşmesi idarece dinlenir ve kayıt altına alınır. Bu hak, tehlikeli hâlde bulunan ve örgüt mensubu hükümlüler bakımından kısıtlanabilir.\” 18. 6/4/2006 tarihli ve 26131 sayılı Resmî Gazete\’de yayımlanan Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Tüzük\’ün (Tüzük) \”Telefonla görüşme hakkı\” kenar başlıklı 88. maddesinin ilgili kısmı şöyledir: \”(1) Kapalı kurumda bulunan hükümlüler, belgelendirmeleri koşuluyla eşi, üçüncü dereceye kadar kan ve kayın hısımları ve vasisi ile telefon görüşmesi yapabilir. (2) Telefonla görüşmeleri aşağıda belirtilen esaslara göre yapılır: a) Hükümlüler, haberleşme veya iletişim araçlarından yoksun bırakılma veya kısıtlama cezası ile hücreye koyma cezasının infazı sırasında olmamak koşuluyla, idarenin kontrolünde bulunan ve kurumun uygun yerlerine yerleştirilen telefonlardan yararlandırılır, … e) Hükümlüler, telefon görüşmesi hakkına sahip oldukları konusunda bilgilendirilir, f) Hükümlülerin telefonla görüşme gün ve saatleri, kurumda bulunan telefon adedi, başvuru sırası, kurumun asayiş ve güvenliği dikkate alınarak idare tarafından belirlenir. Hükümlüler görüşebilecekleri yakınlarından bir veya birden fazla kişi ile haftada bir kez ve bir telefon numarasıyla bağlantı kurarak kesintisiz görüşme yapabilir. Herhangi bir nedenle görüşme gerçekleşememişse daha önceden bildirilen numaralardan bir diğeriyle görüşebilir. Konuşma süresi görüşme başladığı andan itibaren on dakikayı geçemez. Ancak tehlikeli hükümlü oldukları idare ve gözlem kurulu tarafından belirlenen hükümlüler onbeş günde bir kez olmak ve on dakikayı geçmemek üzere sadece eşi, çocukları, annesi ve babası ile görüşebilir.\” B. Uluslararası Hukuk 19. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi\’nin (Sözleşme) \”Özel ve aile hayatına saygı hakkı\” kenar başlıklı 8. maddesi şöyledir: \”(1) Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir. (2) Bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesi, ancak müdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz konusu olabilir.\” 20. Aile hayatına saygı hakkı kapsamında devletin yükümlülüğü, sadece belirtilen hakka keyfî surette müdahaleden kaçınmakla sınırlı olmayıp öncelikli olan bu negatif yükümlülüğe ek olarak aile hayatına etkili bir biçimde saygının sağlanması bağlamında pozitif yükümlülükleri de içermektedir. Söz konusu pozitif yükümlülükler, bireyler arası ilişkiler alanında olsa da aile hayatına - [Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Hakkı: Basın Açıklaması ve Protesto Eylemi Valilik Kararıyla Yasaklanabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/toplanti-ve-gosteri-yuruyusu-hakki/): Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Hakkı: Basın Açıklaması ve Protesto Eylemi Valilik Kararıyla Yasaklanabilir mi ANAYASA MAHKEMESİ BİREYSEL BAŞVURU FİLİZ KERESTECİOĞLU DEMİR BAŞVURUSU Başvuru Numarası: 2019/9346 Karar Tarihi: 16/11/2022 BİRİNCİ BÖLÜM – KARAR Başkan: Hasan Tahsin GÖKCAN Üyeler: Recai AKYEL, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN, Muhterem İNCE Raportör: Hasan HÜZMELİ Başvurucu: Filiz KERESTECİOĞLU DEMİR I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru; bir protesto eyleminin hukuka aykırı olarak genel yasak olduğu gerekçesiyle engellemesinin başvurucunun toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkını, kolluk güçlerinin müdahale sırasında orantısız güç kullanması ve buna ilişkin ceza soruşturmasının etkili yürütülmemesinin kötü muamele yasağını ihlal ettiği iddialarına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 26/3/2019 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. 3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. III. OLAY VE OLGULAR 4. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: A. Arka Plan Bilgisi 5. 15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü nedeniyle 18/7/2016 tarihinde ülke genelinde olağanüstü hâl (OHAL) ilan edilmiştir. OHAL, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu tarafından alınan kararlarla üçer ay uzatılmış ve 19/7/2018 tarihinde sona ermiştir. 6. Ankara Valiliği 21/1/2018 tarihinde toplantı ve gösteri yürüyüşleri düzenlenmesine ilişkin olarak yasaklama kararı vermiştir. Söz konusu karar şöyledir: \”İlimiz genelinde çeşitli sivil toplum örgütleri/kurulları tarafından basın açıklaması adı altında kitlesel katılımlarla, protesto eylemleri yapılarak yaya ve araç trafiği akışını engelleyerek, çevrede ses ve gürültü kirliliği ile kamu düzenini bozacak şekilde birtakım kanuna aykırı eylem ve etkinlikler düzenlediği bilinmektedir. Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından ülkemiz sınırları içinde ve/veya dışında güvenlik ve istikrarı sağlamak maksadıyla ülke güvenliğimize tehdit oluşturan ve Suriye\’nin Kuzeybatısındaki Afrin bölgesinde bulunan çeşitli terör örgütü mensubu/ unsurlarını etkisiz hale getirmek üzere, 20.01.2018 Cumartesi günü saat 17.00’de \’Zeytin Dalı Operasyonu\’ başlatılmıştır. Çeşitli siyasi parti ve sivil toplum kuruluşları tarafından sosyal medya üzerinden yapılan çağrılarla; \’Zeytin Dalı\’ operasyonunu protesto etmek amacıyla, ilimizin muhtelif yerlerinde birtakım eylem/etkinlikler yapılacağı yönünde paylaşımlarla toplanma çağrısında bulunulduğuna dair istihbarî bilgiler elde edilmiştir. Yine, OHAL kapsamında çıkarılan KHK\’lar ile görevlerinden ihraç edilen ve işe geri dönme talebiyle basın açıklaması adı altında etkinlik, açlık grevi, oturma eylemi vb. kanuna aykırı olarak düzenlenen eylem/etkinlikler ile ilgili olarak, güvenlik kuvvetleri tarafından terör örgütlerine yönelik olarak yapılan operasyonlar neticesinde, gözaltı ve/veya tutuklamaları protesto etmek amacıyla, 24 saat esasına göre İlimiz muhtelif (açık/ kapalı) yerlerinde, umuma açık alanlarında/parklarında açlık grevi, oturma eylemi vb. türünde eylem düzenleneceğine dair bilgiler alınmıştır. Bu tür eylemlerin, umuma açık alanları/parkları istirahat ve dinleme amacıyla tercih ederek yoğun şekilde kullandığı da dikkate alındığında, eylem/etkinliği gerçekleştiren katılımcı grup/ şahıslar ile vatandaşlarımız arasında sözlü ve fiziksel istenmeyen olayların yaşanmasıyla karşı karşıya geldiği de dikkate alındığında, terör örgütleri tarafından katılımcılar ve vatandaşlarımıza yönelik olarak eylem yapılabileceği, böylelikle kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlığın ve genel ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunmasını tehlikeye düşürebileceği değerlendirilmektedir. Bu nedenlerle; Ankara genelinde park/bahçe, genel yollar, kamu binalarının önleri ve umuma açık/kapalı alanlarda, 21 Ocak 2018 tarihinden itibaren, ‘Zeytin Dalı Operasyonu’ süresince, umuma açık ve/veya kapalı yer toplantıları, basın açıklaması, açlık grevi, oturma eylemi, anma toplantısı/toplanma, konser, şenlik, şölen ve bu gibi toplu eylem / etkinlikler; 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu’nun 11/C maddesine göre ilimiz sınırları içerisinde huzur ve güvenliğin, kişi dokunulmazlığının, tasarrufa müteallik emniyet kamu esenliğinin sağlanması amacıyla, 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 17’nci maddesi ve 2935 sayılı Olağanüstü Hal Kanunu’nun 11/m maddesi hükümleri doğrultusunda Valiliğimizden izin alınmadan yapılması yasaklanmıştır. Yukarıda belirtilen düzenlemelere uymayanlar hakkında, fiilleri ile ilgili olarak kanunlarda özel bir hüküm bulunmadığı takdirde, 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 17’nci ile 28’nci maddeleri, 2935 sayılı Olağanüstü Hal Kanunu’nun 11/m maddesi ile 25/b maddeleri, 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu’nun 11/C ile 66’ncı madde hükümleri, 5326 sayılı Kabahatler Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu gereğince yasal işlem yapılacaktır.\” B. Somut Olaya İlişkin Bilgiler 7. Başvurucu, olayın meydana geldiği tarihte Halkların Demokratik Partisi (HDP) Ankara milletvekilidir. 8. Başvurucu 3/9/2018 tarihinde, İranlı bir aktiviste verilen idam kararının uygulanmasının engellemesi için mensubu bulunduğu siyasi partiyi üyeleriyle birlikte İran Büyükelçiliği (Büyükelçilik) önüne siyah çelenk bırakmak ve basın açıklaması yapmak istemiştir. 9. Başvurucunun beyanına göre kolluk görevlileri, Büyükelçilik önüne siyah çelenk bırakmalarına ve basın açıklaması yapmalarına izin vermemiş; ayrıca müdahale sırasında orantısız güç kullanmıştır. Gösterinin yapıldığı tarihte olağanüstü hâl olmamasına rağmen Ankara Valiliğinin (Valilik) olağanüstü hâl tedbiri kapsamındaki yasaklama kararı uyarınca gösteriye müdahale edilmiştir. Başvurucu, bireysel başvuru dosyasına müdahaleye ilişkin görüntü kaydını içerir bir CD sunmuştur. 10. Başvurucunun sunduğu görüntü kaydının Anayasa Mahkemesi tarafından incelenmesi neticesinde yaklaşık 13 kişiden oluşan bir grup, birinin elinde siyah çelenk olacak şekilde Büyükelçilik binasına doğru yürürken kolluk güçleri tarafından durdurulmuştur. Başvurucu ile kolluk görevlisi arasında kısa süreli konuşma gerçekleşmiştir. Kolluk görevlisi, çelenk bırakılmasına izin verilmeyeceğini başvurucuya bildirmiştir. Kolluk güçleri ses yükseltici cihazla gruba uzaklaşmaları yönünde ikazlarda bulunmuş, akabinde grubu uzaklaştırmak için müdahale etmiştir. Bu esnada grup ile kolluk güçleri arasında arbede yaşanmıştır. Görüntü kayıtlarından başvurucunun uzaklaştırılması için bir kez sırtından hafif şekilde itildiği belirlenmiş, başkaca fiziksel bir müdahale tespit edilememiştir. 11. Kolluk görevlilerince düzenlenen 3/9/2018 tarihli tutanakta olayların gelişimi şöyle anlatılmıştır: – 4/9/2018 tarihinde İran\’da bir aktivistin idam edilmesi ile ilgili olarak HDP ve Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Ankara İl Başkanlıkları 3/9/2018 tarihinde saat 13.00\’te İran Büyükelçiliği önünde basın açıklaması yapma ve siyah çelenk bırakma eylemini organize etmiştir. – 6/10/1983 tarihli ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 17. maddesi, 10/6/1949 tarihli ve 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu\’nun 11. maddesinin (C) bendi ve Ankara Valiliğinin 21/1/2018 tarihli yasaklama kararına göre her türlü eylem ve etkinliği yasaklaması nedeniyle kolluk görevlileri saat 12.00\’de Büyükelçilik önü ve civarında anılan nitelikteki faaliyetleri engellemek için önlemler almıştır. – Saat 12.45 sıralarında aralarında başvurucu ve HDP milletvekillerinin de olduğu yaklaşık 25 kişilik grup, kolluk görevlilerince Tahran Caddesi\’nde bulunan Hilton Oteli önünde durdurulmuştur. Kolluk görevlileri, Valiliğin 21/1/2018 tarihli yasaklama kararı olması nedeniyle dağılmaları gerektiğini ses yükseltici cihazla gruba duyurmuştur. Gruba dağılmamaları hâlinde zor kullanacakları yönünde üç kez ikazda bulunan kolluk görevlileri, dağılma istikametini de bildirmiştir. – Çevik Kuvvet polisi dağılmayan grubu, orantılı güç kullanarak Nene Hatun Caddesi istikametine doğru uzaklaştırmıştır. Akabinde grup, saat 13.10 sıralarında Büklüm Sokak\’ta bulunan HDP Genel Merkezi binasına girmiştir. Eylem ve işlemler Foto - [OHAL Döneminde Verilen Elkoyma Tedbiri Kararı, Şüphelinin Firari Olduğu Gerekçesiyle Uzatılabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/ohal-donemi-elkoyma-tedbiri-karari/): Olağanüstü Hal Döneminde Verilen Elkoyma Tedbiri Kararı, Şüphelinin Firari Olduğu Gerekçesiyle Uzatılabilir mi ANAYASA MAHKEMESİ BİREYSEL BAŞVURU HASAN TURĞUT BAŞVURUSU Başvuru Numarası: 2018/1058 Karar Tarihi: 23/11/2022 İKİNCİ BÖLÜM – KARAR Başkan Y.: Engin YILDIRIM Üyeler: M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Basri BAĞCI, Kenan YAŞAR Raportör: Kamber Ozan TUTAL Başvurucu: Hasan TURĞUT I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, sulh ceza hâkimliklerinin yapısı nedeniyle adil yargılanma hakkının; ceza soruşturması kapsamında mal varlığı hakkında verilen elkoyma tedbiri nedeniyle de mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 12/1/2018 tarihinde yapılmıştır. 3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. 4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. 6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. 7. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. III. OLAY VE OLGULAR 8. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: 9. Türkiye 15 Temmuz 2016 gecesi silahlı bir darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmış ve Bakanlar Kurulu tarafından ülke genelinde 21/7/2016 tarihinden itibaren doksan gün süreyle olağanüstü hâl (OHAL) ilan edilmesine karar verilmiştir. Müteaddit defalar uzatılan OHAL 19/7/2018 tarihinde son bulmuştur. Darbe teşebbüsüne ilişkin süreç, OHAL ilanı, OHAL döneminin gerektirdiği tedbirlere ilişkin detaylı açıklamalar Anayasa Mahkemesinin Aydın Yavuz ve diğerleri ([GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, §§ 12-20, 47-66) kararında yer almaktadır. 10. Başvurucu 1967 doğumlu olup Danıştay tetkik hâkimi olarak görev yapmakta iken 25/8/2016 tarihli ve 29812 sayılı Resmî Gazete\’de yayımlanan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) Genel Kurulunun 24/8/2016 tarih ve 2016/426 sayılı kararı ile kamu görevinden çıkarılmıştır. 11. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) 29/7/2016 tarihinde anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs ve silahlı terör örgütüne üye olma suçlarından haklarında soruşturma yürütülen ekli listede gösterilen başvurucu dâhil 196 şüphelinin mal varlığı hakkında elkoyma tedbiri uygulanmasını talep etmiştir. 12. Ankara 2. Sulh Ceza Hâkimliği (Hâkimlik) 1/8/2016 tarihinde Başsavcılığın talebini kabul etmiştir. Hâkimlik tarafından kararın ekinde yer alan diğer şüphelilerle birlikte başvurucunun tüm bankalardaki hesaplarına, tapuda kayıtlı tüm gayrimenkullerine, tüm ulaşım araçlarına ve her türlü hak ve alacaklarına, maaş hesaplarına, son aldıkları maaşları kadar paranın aylık harcamalar için kullanılmak üzere o ay içerisinde çekilmesine izin verildikten sonra arta kalan tutar üzerine elkoyma tedbiri uygulanmasına karar verilmiştir. Kararda 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 128. maddesi ile 27/7/2016 tarihli ve 29783 (2. Mükerrer) sayılı Resmî Gazete\’de yayımlanan 668 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınması Gereken Tedbirler ile Bazı Kurum ve Kuruluşlara Dair Düzenleme Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname\’nin (KHK) 3. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (ı) bendi dayanak olarak gösterilmiştir. 13. Hâkimlik kararın gerekçesinde; soruşturma dosyasındaki bilgi ve belgelere göre Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanmasına (FETÖ/PDY) üye oldukları iddiasıyla haklarında soruşturma açılan şüphelilerin bir kısmının tutuklandığı, bir kısmının ise adli kontrol şartı ile serbest bırakıldığı açıklamıştır. Hâkimlik, tutuklu olan şüphelilerin yakınlarına verdikleri veya vermek istedikleri vekâletnameler ile mal varlıklarını devretmeye çalıştıklarını ifade etmiştir. Hâkimlik, şüphelilerin soruşturmaya konu suçu işlediklerine, mal varlıklarının FETÖ/PDY\’nin faaliyetleri neticesinde elde edildiğine ve mal varlıklarını devretmeye çalıştıklarına dair somut delillere dayanan kuvvetli şüphesinin bulunduğunu belirtmiştir. 14. Ayrıca Başsavcılığın talebi üzerine Ankara 1. Sulh Ceza Hâkimliği 27/7/2016 tarihinde 2849 şüpheliye ait mal varlığı üzerinde ve Ankara 3. Sulh Ceza Hâkimliği 12/8/2016 tarihinde 676 şüpheliye ait mal varlığı üzerinde elkoyma tedbiri uygulanmasına karar vermiştir. 15. Başsavcılık 12/8/2016 tarihinde başvurucu hakkında ifadesinin alınmasına yönelik olarak yakalama kararı çıkarılmasını talep etmiştir. Ankara 3. Sulh Ceza Hâkimliği aynı tarihte talebi kabul ederek adresi belli olmadığı ve aramalara rağmen bulunamadığından ifadesi alınmak üzere başvurucunun 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 98. maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca yakalanmasına karar vermiştir. 16. Başsavcılık elkoyma tedbirine konu şüphelilere ait mal varlıklarının suçtan elde edilip edilmediği, gelirleriyle uyumlu olup olmadığı ile suç gelirlerinin aklanması veya terörün finansmanı suçu ile ilişkili olup olmadığının tespiti için Mali Suçları Araştırma Kurulundan (MASAK) rapor alınmasına karar vermiştir. Başsavcılık, ayrıca hak kayıplarına neden olunmaması amacıyla MASAK\’ın düzenleyeceği raporlarının tamamlanan kısımların bildirilmesi için talimat vermiştir. 17. Başsavcılık 17/11/2016 tarihinde MASAK tarafından düzenlenen ara analiz raporu doğrultusunda bir kısım şüphelilerin mal varlıkları üzerindeki ceza hâkimliklerince verilmiş elkoyma kararlarının kaldırılmasını talep etmiştir. Başsavcılık içerisinde başvurucunun da bulunduğu diğer 391 şüpheli hakkındaki elkoyma tedbirinin ise ara analiz raporu, bazı şüphelilerin henüz yakalanamamış olması ve soruşturma dosyaları kapsamı gereğince devamına karar verilmesini talep etmiştir. Başsavcılık, hakkındaki elkoyma tedbirinin kaldırılması ve devamı talep edilen şüphelileri ekli listede göstermiştir. 18. Ankara 4. Sulh Ceza Hâkimliği 21/11/2016 tarihinde Başsavcılığın talebini kabul etmiştir. Hâkimlik; Ek-1 sayılı listede isimleri bulunan 3338 şüpheli hakkındaki mal varlıklarına ilişkin olarak tedbirin kaldırılmasına ve Ek-2 sayılı listede isimleri bulunan 391 şüpheli hakkındaki mal varlıklarına ilişkin olarak ise tedbir kararları devam ettiğinden yeniden tedbirlerin devamına dair karar verilmesine yer olmadığına hükmetmiştir. Başvurucu, hakkındaki tedbir kararı devam edenler listesinde yer almıştır. 19. Başvurucu vekili 9/2/2017 tarihinde elkoyma kararına itiraz etmiştir. İtiraz dilekçesinde; terör örgütü ile bir bağlantısı olmadığı, elkoyma tedbirine konu mal varlıklarının suçtan elde edildiğine dair somut delil olmadığı, gerekli araştırma yapılmadan tedbir kararı verildiği ve tedbirin hukuka aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Görev suçlarında öngörülen usulün işletilmediğini, bağımsız ve tarafsız olmayan mahkemelerce tedbir kararının verildiğini ve etkili bir itiraz hakkı tanınmadığını belirten başvurucu vekili elkoyma tedbirinin kaldırılmasını talep etmiştir. 20. Ankara 5. Sulh Ceza Hâkimliği 1/12/2017 tarihinde itirazı kesin olmak üzere reddetmiştir. Kararın gerekçesinde; dayanılan nedenler, gösterilen gerekçe ve evrak içeriği gözönüne alındığında itiraz edilen kararın usul ve yasaya uygun bulunduğu belirtilmiştir. 21. Bu karar, başvurucuya 15/12/2017 tarihinde tebliğ edilmiştir. 22. Başvurucu 12/1/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. IV. İLGİLİ HUKUK A. Ulusal Hukuk 23. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun \”Taşınmazlara, hak ve alacaklara elkoyma\” kenar başlıklı 128. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:  “Soruşturma veya kovuşturma konusu suçun işlendiğine ve bu suçlardan elde edildiğine dair somut delillere dayanan kuvvetli şüphe sebebi bulunan hallerde, şüpheli veya sanığa ait; a) Taşınmazlara, b) Kara, deniz veya hava ulaşım araçlarına, c) Banka veya diğer malî kurumlardaki her türlü hesaba, d) Gerçek veya tüzel kişiler nezdindeki her türlü hak ve alacaklara, e) Kıymetli evraka, f) Ortağı bulunduğu şirketteki ortaklık paylarına, g) Kiralık kasa mevcutlarına, h) Diğer malvarlığı değerlerine, Elkonulabilir. Somut olarak belirlenen Bu - [Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararlar Nedeniyle Devletten Tazminat Talep Edilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/teror-ve-terorle-mucadeleden-dogan-zararlar/): Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararlar Nedeniyle Devletten Tazminat Talep Edilebilir mi ANAYASA MAHKEMESİ BİREYSEL BAŞVURU RAMAZAN YILDIRIM BAŞVURUSU Başvuru Numarası: 2019/29794 Karar Tarihi: 17/11/2022 İKİNCİ BÖLÜM – KARAR Başkan: Kadir ÖZKAYA Üyeler: M. Emin KUZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Basri BAĞCI, Kenan YAŞAR Raportör: Ayhan KILIÇ Başvurucu: Ramazan YILDIRIM I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, terör olaylarının bastırılması kapsamında alınan tedbirlerin uygulanması esnasında konutta meydana gelen zararın karşılanmaması nedeniyle mülkiyet hakkıyla bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 19/8/2019 tarihinde yapılmıştır. 3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. 4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 5. Bölüm Başkanı tarafından, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. 6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. 7. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. III. OLAY VE OLGULAR 8. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 9. Başvurucu 1967 doğumlu olup Şırnak\’ın Silopi ilçesinde ikamet etmektedir. Başvurucu, Diyarbakır 1 No.lu Devlet Güvenlik Mahkemesinin 19/2/1993 tarihli kararıyla silahlı terör örgütüne yardım ve yataklık suçundan mahkûm edilmiştir. Başvurucunun 24/2/2016 tarihli talebi üzerine Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 24/3/2016 tarihli kararıyla memnu haklarının iadesine karar verilmiştir. A. Arka Plan Bilgisi 10. Kısa adı PKK olan örgütün bir terör örgütü olduğu ulusal ve uluslararası makamlar tarafından kabul edilmiş tartışmasız bir olgudur. Anılan örgütün gerçekleştirdiği terörist şiddet; bölücü amaçları dolayısıyla anayasal düzene, millî güvenliğe, kamu düzenine, kişilerin can ve mal emniyetine yönelik ağır tehdit oluşturmaktadır. Bu yönüyle ülkenin toprak bütünlüğünü hedef alan PKK kaynaklı terör, onlarca yıldır Türkiye\’nin en hayati sorunu hâline gelmiştir (Gülser Yıldırım (2) [GK], B. No: 2016/40170, 16/11/2017, §§ 7-18). 11. Kamuoyunda demokratik açılım süreci, çözüm süreci, Millî Birlik ve Kardeşlik Projesi gibi farklı isimlerle ifade edilen süreç içinde 2012 yılının son döneminden itibaren PKK tarafından gerçekleştirilen terör saldırıları önemli ölçüde azalmıştır. Ancak Suriye\’de son yıllarda yaşanan iç savaşın Türkiye\’nin güvenliği üzerinde etkileri olmuş, PKK ve DAEŞ kaynaklı terör olayları yeniden artmaya başlamıştır. Kamuoyunda 6-7 Ekim olayları ve hendek olayları olarak bilinen terör eylemleri bunların başında gelmektedir (Gülser Yıldırım (2), §§ 19-30). 12. Türkiye, 2015 yılı Haziran ayından itibaren yeniden yoğun bir şekilde terör saldırılarına maruz kalmıştır. Bu kapsamda PKK tarafından Şırnak\’ın merkezi ile Cizre, Silopi ve İdil ilçelerinde, Hakkâri\’nin Yüksekova ilçesinde, Diyarbakır\’ın Silvan, Sur ve Bağlar ilçelerinde, Mardin\’in Dargeçit, Nusaybin ve Derik ilçelerinde, Muş\’un Varto ilçesinde cadde ve sokaklara hendekler kazılıp barikatlar kurularak, bu barikatlara bomba ve patlayıcılar yerleştirilerek teröristler tarafından bu yerleşim yerlerinin bir kısmında öz yönetim adı altında hâkimiyet sağlanmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda çok sayıda terörist, halkın bu yerlere giriş ve çıkışını engellemek istemiştir. Güvenlik güçleri, hendeklerin kapatılması ve barikatların kaldırılması suretiyle yaşamın normale dönmesini sağlamak amacıyla operasyonlar yapmış; teröristlerle çatışmaya girmiştir. Aylarca devam eden bu operasyon ve çatışmalar sırasında yaklaşık iki yüz güvenlik görevlisi hayatını kaybetmiş, tonlarca bomba ve patlayıcı imha edilmiştir (Figen Yüksekdağ Şenoğlu, B. No: 2016/25187, 4/4/2018, § 18). B. Somut Olaya İlişkin Bilgiler 13. Başvurucunun evinin bulunduğu Şırnak\’ın Silopi ilçesinde 14/12/2015-19/1/2016 tarihleri arasında güvenlik operasyonları yürütülmüştür. Bu operasyonlar sonrasında düzenlenen 25/1/2016 tarihli hasar tespit raporuna göre başvurucunun evi %20 oranında hasar görmüştür. Başvurucu 2/3/2016 tarihinde Şırnak Valiliği Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zarar Tespit Komisyonu Başkanlığına (Zarar Tespit Komisyonu) başvurarak 17/7/2004 tarihli ve 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun kapsamında zararlarının karşılanmasını talep etmiştir. 14. Başvurucunun tazminat talebi, Diyarbakır 1 No.lu Devlet Güvenlik Mahkemesinin 19/2/1993 tarihli kararıyla silahlı terör örgütüne yardım ve yataklık suçundan mahkûm olduğu gerekçesiyle Zarar Tespit Komisyonunun 5/9/2016 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Kararda başvurucunun talebinin 5233 sayılı Kanun kapsamına girmediği vurgulanmıştır. 15. Başvurucu, Zarar Tespit Komisyonu kararının iptali istemiyle 24/5/2017 tarihinde Mardin 1. İdare Mahkemesinde (İdare Mahkemesi) dava açmıştır. Dava dilekçesinde başvurucu, 5233 sayılı Kanun\’un 2. maddesinin ikinci fıkrasının (f) bendinde mahkûm olunan fiillerin yol açtığı zararların Kanun\’un kapsamı dışında bırakıldığını belirtmiş; 23/6/1993 tarihinde kesinleşen mahkûmiyetin zararların tazminine engel teşkil etmeyeceğini savunmuştur. Başvurucu söz konusu mahkûmiyetinin cezasını çektiğini, akabinde memnu haklarının iadesine karar verildiğini de vurgulamıştır. 16. İdare Mahkemesi 6/3/2018 tarihinde davayı reddetmiştir. Kararın gerekçesinde 5233 sayılı Kanun\’un 1. maddesi ile 2. maddesinin ikinci fıkrasının (f) bendine atıfta bulunularak kanun koyucunun terör örgütüne yardım ve yataklık suçu işleyen kişiler ile terör suçundan mahkûm olan kişileri bu Kanun hükümlerinden faydalandırmamayı amaçladığı belirtilmiştir. Kararda 5233 sayılı Kanun\’un amacı dikkate alındığında terör örgütüne yardım ve yataklık suçu işleyen kişiler ile terör suçundan mahkûm olan kişilerin kendilerinin terör örgütü mensubu olarak katılmadığı ya da suç faili olmadığı olaylar nedeniyle uğradığı zararlar için de bu Kanun hükümlerinden faydalandırılmaması gerektiği açıklanmıştır. Başvurucunun Diyarbakır 1 No.lu Devlet Güvenlik Mahkemesinin 19/2/1993 tarihli kararıyla silahlı terör örgütüne yardım ve yataklık suçundan mahkûm olduğunun hatırlatıldığı kararda zararın 5233 sayılı Kanun kapsamında tazmininin mümkün olmadığı ifade edilmiştir. 17. Başvurucu bu karara karşı istinaf yoluna başvurmuştur. İstinaf dilekçesinde, dava dilekçesindekilere ek olarak fiilin işlendiği tarihten 25 yıl sonra ortaya çıkan olaylardan sorumlu tutulmasının hakkaniyete uygun olmadığı belirtilmiştir. Gaziantep Bölge İdare Mahkemesi 3. İdari Dava Dairesi (Bölge İdare Mahkemesi) istinaf istemini 15/3/2019 tarihinde kesin olarak reddetmiştir. Nihai karar 28/7/2019 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. IV. İLGİLİ HUKUK 18. İlgili mevzuat için bkz. Tayyip Akyürk, B. No: 2019/3039, 29/6/2022, §§ 15-17. V. İNCELEME VE GEREKÇE 19. Anayasa Mahkemesinin 17/11/2022 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü: A. Başvurucunun İddiaları ve Bakanlık Görüşü 20. Başvurucu 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun\’un 2. maddesinin ikinci fıkrasının (f) bendinde terör örgütüne yardım ve yataklık suçundan mahkûm olanların bu fiillerinden dolayı uğradığı zararların karşılanmayacağının düzenlediğini, derece mahkemesinin yorum gerektirmeyecek kadar açık olan bir kanun hükmünü hatalı yorumladığını ileri sürmüştür. Başvurucu, kamu hizmetlerinin gereği gibi ifa edilmemesi sonucu evinde oluşan hasarın karşılanmamasının mülkiyet hakkını ihlal ettiğini belirtmiştir. Başvurucu ayrıca Bölge İdare Mahkemesi kararının gerekçesiz olmasının Sözleşme\’ye ek (7) No.lu Protokol\’ün 2. maddesini ihlal ettiğini iddia etmiştir. 21. Bakanlık görüşünde, olay ve olgular ile ilgili mevzuat özetlendikten sonra başvurunun esasının incelenmesinde İçişleri Bakanlığı tarafından gönderilen belgelerin dikkate alınması gerektiğini belirtmiştir. B. Değerlendirme 22. Anayasa\’nın \”Mülkiyet hakkı\” kenar başlıklı 35. maddesi şöyledir: \”Herkes, mülkiyet ve miras haklarına - [Mazbut Vakfın Galle Fazlasından Yararlanma: Vakfedenin İradesi, Vakıf Senedi ve Vakfiye Şartları](https://kayseriavukat.org.tr/mazbut-vakfin-galle-fazlasi/): Mazbut Vakfın Galle Fazlasından Sadece Erkek Evladın Yararlanabilmesi Ayrımcılık Yasağının İhlali Kabul Edilir mi? ANAYASA MAHKEMESİ BİREYSEL BAŞVURU AYŞE TEZEL VE DİĞERLERİ BAŞVURUSU (Başvuru Numarası: 2018/14186) Karar Tarihi: 20/10/2022 R.G. Tarih ve Sayı: 28/12/2022-32057 GENEL KURUL – KARAR Başkan: Zühtü ARSLAN Başkanvekilleri: Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA Üyeler: Engin YILDIRIM, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE Raportör: Ayhan KILIÇ Başvurucular: Ayşe TEZEL, Hatice DEMİR, Elif KANAK I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, mazbut vakfın galle fazlasından vakfedenin kadın alt soylarının yararlanamaması nedeniyle mülkiyet hakkıyla bağlantılı olarak ayrımcılık yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvurular 3/5/2018 tarihinde yapılmıştır. 3. Başvurular, başvuru formları ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. 4. Komisyonca başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. 6. 2018/14294 ve 2018/14297 numaralı bireysel başvuru dosyaları konu yönünden hukuki irtibat nedeniyle 2018/14186 numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmiş, 2018/14294 ve 2018/14297 numaralı bireysel başvuru dosyaları kapatılmış, inceleme 2018/14186 numaralı bireysel başvuru dosyası üzerinden yürütülmüştür. 7. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. 8. Başvurucular, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. 9. İkinci Bölüm tarafından 19/10/2021 tarihinde yapılan toplantıda niteliği itibarıyla Genel Kurul tarafından karara bağlanması gerekli görüldüğünden başvurunun Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü\’nün (İçtüzük) 28. maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca Genel Kurula sevkine karar verilmiştir. III. OLAY VE OLGULAR 10. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 11. Başvurucular Ayşe Tezel, Hatice Demir ve Elif Kanak sırasıyla 1965, 1970 ve1973 doğumlu olup İstanbul\’da ikamet etmektedir. 12. Başvurucular 15/4/2013 tarihinde ölen Z.Y.nin çocuklarıdır. Başvurucular 18/1/1722 tarihli vakfiye ile kurulan ve Burduroğlu İbrahim\’in Menzili ve Dükkanları Vakfı olarak bilinen \”El-Hac Ebubekir ve İbrahim Beşe bin Topal Mehmet Ağa Vakfı\”nın (Vakıf) vakfedeninin alt soylarıdır. Söz konusu Vakıf zürri bir vakıftır. Vakfın vakfiyesine göre vâkıfın ölümünden sonra batın tertibi üzere erkek evlatları eşit olarak mutasarrıf olacak, erkek evlatlarından kimse kalmaz ise veraset tertibi üzere kız evlatları mutasarrıf olacaktır. Vakıf bir mazbut vakıf olarak Vakıflar Genel Müdürlüğünün yönetiminde bulunmaktadır. 13. Başvurucuların murisi Z.Y. 25/9/2012 tarihinde Adana 7. Asliye Hukuk Mahkemesinde (Mahkeme) galle fazlasından yararlanmaya müstahak batn-ı evvel evladı olduğunun tespiti için Vakıflar Genel Müdürlüğüne karşı dava açmıştır. Dava dilekçesinde, davacının erkek kardeşi Y.Ç.nin açtığı davada Adana 6. Asliye Hukuk Mahkemesinin 18/10/2005 tarihli kararıyla Vakfın galle fazlasından yararlanmaya müstahak olduğunun tespit edildiği belirtilmiştir. Dilekçede, Adana 6. Asliye Hukuk Mahkemesindeki yargılamaya sunulan ve Prof. Dr. K.G. tarafından düzenlenen bilirkişi raporuna atıfla kız alt soyların da galle fazlasından yararlanması gerektiği ileri sürülmüştür. 14. Davalı idare, sunduğu cevap dilekçesinde Vakfın vakfiyesi incelendiğinde batın şartının bulunduğunun ve galle fazlasından sadece erkek evladın yararlanabileceğinin anlaşıldığını belirtmiştir. Cevap dilekçesinde, mevcut hâlde batın tertibi uyarınca galle fazlasına göre yararlanan erkek evlatların isimleri sayıldıktan sonra bu hâliyle kız evlatların galle fazlasından yararlanmasının mümkün olamayacağını ifade etmiştir. 15. Başvurucuların murisi dava devam ederken 15/4/2013 tarihinde ölmüştür. Mirasçıların 14/1/2014 tarihli dilekçeyle davayı takip istekleri üzerine yargılamaya devam edilmiştir. 16. Mahkeme 7/3/2014 tarihinde davayı reddetmiştir. Kararın gerekçesinde, Vakfın vakfiyesine atıfta bulunularak vakfedenin erkek evlatları mevcut olduğundan kız evlatların galle fazlasından yararlanmasının mümkün olmadığı belirtilmiştir. Kararda ayrıca ölenin çocuklarının annelerinin açtığı davada galle fazlasından yararlanma isteğinde bulunamayacakları ancak kendilerinin açacağı davada galle fazlasından yararlanmayı isteyebilecekleri ifade edilmiştir. 17. Mirasçılar karara karşı temyiz yoluna başvurmuştur. Temyiz dilekçesinde, vakfiyenin \”Tahsisat\” hanesine değil \”Galle Fazlası/Evlat ile İlgili Hükümler\” hanesine bakılması gerektiği, anılan hanenin de boş olduğu belirtilmiştir. Dilekçede, vakfiyenin anılan hanesinin boş olduğu gözetildiğinde eşitlik ilkesi gereğince her evladın eşit pay alması gerektiği savunulmuş; mahkeme kararının eşitlik ve hakkaniyet ilkelerine uygun olmadığı iddia edilmiştir. Mirasçılar tarafından talep edilen hakkın şahsa sıkı sıkıya bağlı bir hak olmadığının ileri sürüldüğü dilekçede, galle fazlası alacağı talep hakkına ilişkin olarak açılan davaya mirasçılar tarafından devam edilebileceği ifade edilmiştir. Davalı idarece sunulan cevap dilekçesinde; galle fazlasına müstahak olunmasına ilişkin talep hakkının şahsa sıkı sıkıya bağlı bir hak olduğu, başvurucuların ayrı bir dava açmaları gerektiği savunulmuştur. 18. Yargıtay 18. Hukuk Dairesi (Daire) 13/10/2015 tarihinde mahkeme kararını onamıştır. Karar düzeltme istemi de Dairenin 21/12/2017 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Başvurucular 4/4/2018 tarihinde kararı öğrendiklerini belirtmiştir. Mahkemenin Anayasa Mahkemesine gönderdiği 22/5/2021 tarihli yazıda Yargıtay kararının başvuruculara tebliğ edilmediği bildirilmiştir. 19. Başvurucular 3/5/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. IV. İLGİLİ HUKUK A. Ulusal Hukuk 20. 29/5/1926 tarihli ve 864 sayılı (mülga) Kanunu Medeninin Sureti Mer’iyet ve Şekli Tatbiki Hakkında Kanun\’un 1. maddesi şöyledir: \”Kanunu medeninin meri olmağa başladığı tarihten evvelki hâdiselerin hukukî hükümleri, mezkûr hâdiselerin hangi kanun meri iken vaki olmuş ise yine o kanuna tâbi kalır. Binaenaleyh 4 teşrinievvel 1926 tarihinden evvel vukubulmuş olan muamelelerin hukukan lâzimülifa olup olmamaları ve neticeleri, mezkûr tarihten sonra dahi, vukuları zamanında meri olan kanunlara tevfikan tayin olunur. Bilakis 4 teşrinievvel 1926 tarihinden sonra vukubulmuş olan hâdiseler, kanunda muayyen olan müstesnaları mahfuz kalmak şartile, kanunu medeninin hükmüne tabidir.\” 21. 864 sayılı (mülga) Kanun\’un 8. maddesi şöyledir: \”Kanunu Medeninin meriyete vaz`ından mukaddem vücude getirilen evkaf hakkında ayrıca bir tatbikat kanunu neşrolunur. Kanunu Medeninin meriyete vaz`ından sonra vücude getirilecek tesisler, Kanunu Medeni ahkamına tabidir.\” 22. 5/6/1935 tarihli ve 2762 sayılı (mülga) Vakıflar Kanunu\’nun 1. maddesi kabul edildiği şekliyle şöyledir: \”4 birinci teşrin 1926 tarihinden önce vücud bulmuş vakıflardan A- Bu kanundan önce zaptedilmiş bulunan vakıflar, B- Bu kanundan önce idaresi zaptedilmiş olan vakıflar, C- Mütevelliliği bir makama şartedilmiş olan vakıflar, Ç- Kanunen veya filen hayrî bir hizmeti kalmamış olan vakıflar, D- Mütevelliliği vakfedenlerin ferilerinden başkalarına şartedilmiş vakıflar, Vakıflar umum müdürlüğünce idare olunur. Bunların hepsine birden (Mazbut vakıflar) denir. A – Mütevelliliği vakfedenlerin ferilerine şartedilmiş vakıflar, B – Cemaatlarca idare olunan vakıflar, C – Bazı sanat sahihlerine mahsus vakıflar, Mütevellileri veya seçilmiş heyetleri tarafından idare olunur. Bunların hebsine birden (Mülhak vakıflar) denir. Mütevelliler ve seçilmiş heyetler, vakıflar umum müdürlüğünün ve umum müdürlük de, idare meclisinin kontrolü altındadır.\” 23. 2762 sayılı (mülga) Kanun\’un yürürlükten kaldırıldığı tarihteki 1. maddesinin ilgili kısmı şöyledir: \”4 birinci teşrin 1926 tarihinden önce vücud bulmuş vakıflardan A- Bu kanundan önce zabtedilmiş bulunan vakıflar, B- Bu kanundan önce idaresi zabtedilmiş olan vakıflar, C- Mütevelliği bir - [Beraat ile Neticelenen Ceza Yargılaması için Yapılan Avukatlık Ücretinin Tazmin Edilmesi Mümkün mü](https://kayseriavukat.org.tr/avukatlik-ucretinin-tazmin-edilmesi/): Beraat ile Neticelenen Ceza Yargılaması için Yapılan Avukatlık Ücretinin Tazmin Edilmesi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Süleyman Altıntaş Başvurusu (Başvuru Numarası: 2019/16367) Karar Tarihi: 5/10/2022 R.G. Tarih ve Sayı: 20/12/2022 – 32049 İKİNCİ BÖLÜM – KARAR Başkan: Kadir ÖZKAYA Üyeler: M. Emin KUZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Basri BAĞCI, Kenan YAŞAR Raportör: Ayhan KILIÇ Başvurucu: Süleyman ALTINTAŞ I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, beraat kararıyla neticelenen ceza yargılaması sırasında yapılan avukatlık giderlerinin tazmini için Hazine aleyhine açılan davada delillerin değerlendirilmesinde açıkça hata yapılması nedeniyle adil yargılanma hakkı kapsamındaki hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 16/5/2019 tarihinde yapılmıştır. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. III. OLAY VE OLGULAR 4. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 5. Başvurucu 1991 doğumlu olup Mardin\’de ikamet etmektedir. 6. Başvurucu, Mardin Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) tarafından yürütülen soruşturma kapsamında Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) üyesi olma suçlamasıyla 25/5/2017 tarihinde gözaltına alınmış; 5/6/2017 tarihinde de tutuklanmıştır. Başsavcılık 11/6/2017 tarihli iddianameyle terör örgütü üyeliğinden mahkûm edilmesi istemiyle başvurucu hakkında kamu davası açmıştır. İddianamede, başvurucuya yöneltilen suçlamanın dayanağı olarak cep telefonunda ByLock haberleşme programını kullandığının tespit edilmesi gösterilmiştir. 7. Mardin 3. Ağır Ceza Mahkemesince 19/6/2017 tarihinde iddianamenin kabulüne karar verilerek yargılamaya E.2017/494 sayılı dosya üzerinden başlanmıştır. Mardin 3. Ağır Ceza Mahkemesi 28/12/2017 tarihli duruşmada başvurucunun tahliyesine, 24/1/2018 tarihli duruşmada da başvurucunun beraatine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde, başvurucunun kullandığı başka programlar (Mor Beyin) vasıtasıyla iradesi dışında ByLock programına yönlendirildiği belirtilmiş; başkaca bir delilin bulunmadığı gözetildiğinde başvurucunun beraatine karar verilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Ceza soruşturması sürecinde kendisini Av. M.V.A. ve İ.A. ile temsil ettiren başvurucu lehine 4.360 TL vekâlet ücretine hükmedilmiştir. Beraat kararı, kanun yollarına başvurulmaksızın kesinleşmiştir. 8. Başvurucu 3/4/2018 tarihinde Mardin 1. Ağır Ceza Mahkemesinde (Mahkeme) Hazine aleyhine tazminat davası açmıştır. Dava dilekçesinde başvurucu, haksız gözaltı ve tutuklanma nedeniyle maddi ve manevi tazminat ödenmesi isteminin yanında ceza soruşturması sürecinde avukata ödediğini ileri sürdüğü toplam 15.000 TL\’nin de tazminini talep etmiştir. Başvurucu, ceza soruşturması sürecinde kendisini temsil eden avukatı M.V.A.ya 4/7/2017 tarihinde 2.500 TL, 2/6/2017 tarihinde 7.500 TL ve 28/2/2018 tarihinde 5.000 TL\’yi EFT yoluyla gönderdiğini gösteren banka dekontlarını da dava dilekçesine eklemiştir. Söz konusu banka dekontlarında sırasıyla \”Vekalet Ücreti (Yarısı)\” \”Vekalet Ücreti – 2\” ve \”Süleyman Altıntaş, Vekalet Ücreti, son ödemesi\” açıklamaları yer almaktadır. 9. Hazinenin savunma yazısında, maddi zararların varlığının ispatlanamadığı ileri sürülmüştür. 10. Mahkeme 22/10/2018 tarihinde başvurucunun maddi tazminat taleplerinin reddine, haksız gözaltı ve tutuklanmadan dolayı manevi tazminat talebini kısmen kabul ederek başvurucuya 25.000 TL manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde, Yargıtay 12. Ceza Dairesinin 11/6/2018 tarihli ve E.2018/1929, K.2018/6549 sayılı kararına atıfta bulunularak Mardin 3. Ağır Ceza Mahkemesince başvurucu lehine hükmedilen vekâlet ücretini aşan avukatlık ücretinin tazminat davasına konu edilmesi mümkün ise de avukata para ödendiğinin serbest meslek makbuzu veya geçerli bir belgeyle ispatlanması ve ödemenin hüküm tarihinden önce yapılması gerektiği belirtilmiştir. Somut olayda başvurucunun avukata ödeme yaptığını ortaya koyan serbest meslek makbuzunun gösterilemediğinin vurgulandığı kararda; dosyaya sunulan dekontların açıklama kısmında dosya numarasının da yer almadığı, ayrıca 28/2/2018 tarihli 5.000 TL tutarlı dekontun hüküm tarihinden sonrasına ait olduğu, bu sebeple avukatlık ücretine ilişkin maddi tazminat talebinin reddi gerektiği ifade edilmiştir. 11. Başvurucu bu karara karşı istinaf yoluna başvurmuştur. İstinaf dilekçesinde başvurucu; EFT alıcısının, kendisini ceza soruşturmasında temsil eden avukat olmasının dekont içeriğindeki ödemenin anılan yargılamaya ilişkin olduğunu ortaya koyduğunu savunmuştur. Başvurucu, ödeme yaptığı avukattan serbest meslek makbuzu düzenlemesini istediği hâlde avukatın serbest meslek makbuzu düzenlemeyi reddettiğini belirtmiştir. Başka bir davasının bulunmadığına işaret eden başvurucu, tazminat istemine konu dava dışındaki bir iş için avukata ödeme yapmasının mümkün olmadığını vurgulamıştır. Başvurucu son olarak bir miktar ödemeyi beraat kararından sonra yapmış olmasının avukatıyla yaptığı anlaşmanın gereği olduğunu iddia etmiştir. Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 16. Ceza Dairesi (Bölge Adliye Mahkemesi) 2/4/2019 tarihinde istinaf istemini esastan ve kesin olarak reddetmiştir. Nihai karar 20/4/2019 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. IV. İLGİLİ HUKUK A. Ulusal Hukuk 12. 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun \”Tazminat istemi” kenar başlıklı 141. maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir: \”Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında; a) Kanunlarda belirtilen koşullar dışında yakalanan, tutuklanan veya tutukluluğunun devamına karar verilen, … e) Kanuna uygun olarak yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilen, … Kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler.\” 13. Yargıtay 12. Ceza Dairesinin 17/12/2018 tarihli ve E.2018/6834, K.2018/12190 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir: \”…Beraat hükmünün verildiği tarihten önce düzenlenen ve avukatlık ücreti olarak ödendiği iddia edilen bedelin geçerli bir belge ile ispatlanması halinde maddi tazminat kapsamında hüküm altına alınabileceği, incelenen dosya kapsamında, ceza davasına esas Muğla 1. Ağır Ceza Mahkemesinin … sayılı dosyasına ilişkin ödendiği belirtilen 2.331,93 TL ye ilişkin banka dekontlarında, bu paranın ne için gönderildiğine dair bir açıklamanın bulunmadığı, diğer yandan, davacının tazminat davasına esas dosyada kendisini vekil ile temsil ettirmesi sebebiyle karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uyarınca lehine 3.000 TL vekalet ücreti takdir edilmesi gerektiği, bu dosyada davacı lehine vekalet ücreti takdir edilmemiş ise de, ceza dosyasına ilişkin yasa yollarına müracaat edilerek giderilebilecek olan bu hukuka aykırılıktan kaynaklı uğranılan 3.000 TL tutarındaki zararın tazminat davasında ileri sürülemeyeceği, davacının ancak bu miktarı geçen ve serbest meslek makbuzu ya da muadili bir belge ile ispatlanan vekalet ücretinden kaynaklı zararının maddi tazminat kapsamında hüküm altına alınabileceği hususu gözetilmeden, davacının vekalet ücretinden kaynaklı maddi tazminat isteminin reddine karar verilmesi yerine, kabulüne dair yazılı şekilde hüküm tesisi, .. Kanuna aykırı olup … hükmün bu sebeplerden dolayı … BOZULMASINA,\” B. Uluslararası Hukuk 14. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi\’ne (Sözleşme) ek (7) No.lu Protokol\’ün \”Adli hata hâlinde tazminat hakkı\” kenar başlıklı 3. maddesi şöyledir: \”Bir kişinin, kesin bir kararla cezai bir suçtan mahkum edilmesi ve sonradan yeni veya yakın zamanda keşfedilmiş bir delilin kesinlikle yanlış bir adalet uygulaması olduğunu göstermesi veya kişinin affedilmesi nedeniyle cezai kararın iptal edilmesi halinde, bilinmeyen delilin açıklanmamış olmasının tamamen veya kısmen o kişiye atfedildiğinin ispatlandığı haller dışında, böyle bir mahkumiyet sonucunda cezaya maruz kalan kişi, ilgili devletin yasası ve uygulamasına göre tazmin edilecektir\” V. İNCELEME VE - [AYM: Beyanı Mahkumiyet Kararında Belirleyici Olan Tanığın Duruşmada Sorgulanmaması Hak İhlalidir](https://kayseriavukat.org.tr/tanigin-durusmada-sorgulanmamasi/): Beyanı Mahkumiyet Kararında Belirleyici Olan Tanığın Duruşmada Sorgulanmaması Hak İhlalidir Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Y. P. Başvurusu Başvuru Numarası: 2019/21277 Karar Tarihi: 22/11/2022 BİRİNCİ BÖLÜM – KARAR Başkan: Hasan Tahsin GÖKCAN Üyeler: Muammer TOPAL, Recai AKYEL, Selahaddin MENTEŞ, Muhterem İNCE Raportör: Hüseyin Özgür SEVİMLİ Başvurucu: Y. P. I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, beyanı mahkûmiyet kararında belirleyici ölçüde delil olarak kullanılan tanığın duruşmada sorgulanmaması nedeniyle tanık sorgulama hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 25/6/2019 tarihinde yapılmıştır. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. III. OLAY VE OLGULAR 4. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla ulaşılan bilgi ve belgelere göre ilgili olaylar özetle şöyledir: A. Başvurucu ve Eşi B. Hakkında Eğirdir Cumhuriyet Başsavcılığınca Yürütülen Soruşturma Süreci 5. Başvurucu 1987 doğumlu olup bireysel başvuru konusu olayların geçtiği tarihte Eğirdir ilçesinde bulunan askerî birlikte piyade üsteğmen olarak görev yapmaktadır. 6. İzmir İl Emniyet Müdürlüğü ihbar hattını 16/7/2016 tarihinde arayan R.A. adlı kişi, kimlik bilgilerini verdiği başvurucunun Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) sempatizanı olduğuna dair ihbarda bulunmuştur. Sonrasında Eğirdir İlçe Emniyet Müdürlüğü ihbar hattını 20/8/2016 tarihinde arayan M.Ş. adlı kişi, üç sene önce kiralık ev arama sürecinde başvurucu ile tanıştığını, birkaç kez bu kişi ve ailesiyle de görüştüğünü, başvurucunun eşi olan B.nin kendisine Samsun\’da ev ablası olduğunu, başvurucu ile cemaat aracılığıyla evlendiklerini söylediğini beyan ederek ihbarda bulunmuştur. 7. M.Ş. Eğirdir İlçe Emniyet Müdürlüğünde Bilgi Alma Tutanağı adı altında alınan ifadesinde; ihbarda beyan ettiği iddialarına ek olarak B.nin kendisine ilahiyat mezunu olduğu hâlde bu durumu gizleyip sosyoloji mezunu olduğunu söylediğini, ailecek görüştükleri sırada başvurucu ve eşinin genelde sessiz ve tedirgin hâlde olduklarını, yine B.nin kimseyle görüşmemesi ve eşiyle vakit geçirmesi yönünde telkinde bulunulduğu için evde canının sıkıldığını söylediğini beyan etmiştir. Anılan ihbarlar ve M.Ş.nin beyanı üzerine Eğirdir Cumhuriyet Başsavcılığınca başvurucu ve eşi hakkında soruşturma başlatılmıştır. Her iki ihbarın başvurucunun görevli olduğu askerî birliğe bildirilmesi sonucunda başvurucu hakkında idari soruşturma da yürütülmüştür. 8. Başvurucu, idari soruşturma kapsamında askerî birlikte Bilgi Alma Tutanağı altında alınan ifadesinde; dayısı S.G. ile eşi B.nin babasının iş arkadaşı olduklarını ve dayısı aracılığıyla tanıştıklarını, görücü usulüyle tanıştıkları eşi ile bir yıl sonra 25/8/2013 tarihinde evlendiklerini, eşinin 19 Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu olduğunu ancak bir işte çalışmadığını, kendisi ve eşi hakkında ihbarda bulunan M.Ş.yi tanımadığını ve ev ararken bu kişi ile tanışmadığını ifade etmiştir. 9. Başvurucu hakkında düzenlenen 20/12/2016 tarihli disiplin soruşturma raporunda; disiplin soruşturma heyetinin başvurucuya eşi B. ile ilgili sorduğu sorular hakkında eşinden bilgi almasına müsaade edilmesi üzerine bilgi verdiği, buna göre başvurucunun eşi B.yi tanımadan evlendiği, başvurucunun FETÖ/PDY ile irtibatına dair araştırmalara devam edilmesi gerektiği kanaatine varılmıştır. 10. Eğirdir Cumhuriyet Başsavcılığınca başvurucu ve eşi B. hakkında yapılan araştırmalar kapsamında; i. B.nin Samsun\’da bulunduğu sırada ikamet ettiği tespit edilen adresin FETÖ/PDY ile irtibatlı bir ev olup olmadığı hususunda Samsun Cumhuriyet Başsavcılığından istinabe talebinde bulunulmuştur. Samsun Cumhuriyet Başsavcılığının talimatı üzerine Samsun İl Emniyet Müdürlüğünce yapılan araştırma sonucunda düzenlenen 7/4/2017 tarihli tutanakta; B.nin oturduğu tespit edilen bina sakinleriyle görüşüldüğü, bu kişilerin B.nin oturduğu dairede cemaate ait dershaneye giden kız öğrencilerin kalabalık bir grup olarak kaldığını ancak bu gruptaki kişileri tanımadıklarını beyan ettikleri belirtilmiştir. ii. Başvurucunun, eşiyle tanışmasına aracı olduğunu söylediği S.G.nin tanık sıfatıyla ifadesinin alınması için İzmir Cumhuriyet Başsavcılığından istinabe talebinde bulunulmuştur. S.G. 7/7/2017 tarihinde kollukta bilgi alma tutanağı altında alınan ve soruşturmanın tamamlanmasından sonra dosyaya sunulan ifadesinde; başvurucunun dayısı, B.nin babasıyla da arkadaş olduklarını, yıllar önce B.nin babası ile konuşurken bekâr yeğeni olduğunu söylediğinde onun da kızının evli olmadığını söylemesi üzerine başvurucu ile B.nin tanışmasına vesile olduklarını, ikisinin bu şekilde tanışıp evlendiklerini ve FETÖ/PDY ile irtibatları olup olmadığını bilmediğini söylemiştir. 11. Eğirdir Sulh Ceza Hâkimliğinin 22/5/2017 tarihli kararı doğrultusunda başvurucu ve eşi B.nin ikametinde yapılan arama işlemi sonucunda bu kişilere ait cep telefonlarına elkonulmuştur. 12. Başvurucu Eğirdir Cumhuriyet Başsavcılığında alınan 23/5/2017 tarihli ifadesinde; FETÖ/PDY ile irtibatının bulunmadığını savunmuş ve disiplin soruşturması sırasında alınan beyanını tekrar etmiştir. 13. Eğirdir Cumhuriyet Başsavcılığı, başvurucunun eşi B. yönünden soruşturmanın ayrılmasına karar vermiş, başvurucu hakkındaki soruşturmaya Isparta Cumhuriyet Başsavcılığınca (Başsavcılık) devam edilmek üzere fezleke düzenlemiştir. B. Başvurucu Hakkında Isparta Cumhuriyet Başsavcılığınca Yürütülen Soruşturma Süreci 14. Isparta İl Emniyet Müdürlüğü ihbar hattını 21/2/2017 tarihinde arayan Z.Z. adlı kişinin, kimlik bilgilerini belirttiği başvurucunun FETÖ/PDY üyesi olduğu, örgüte ait evlerde kaldığı, örgütün yardımıyla subay olduğu ve 15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleşen darbe girişimini tiyatro olarak nitelediği yönünde ihbarda bulunması üzerine başvurucu hakkında soruşturma başlatılmıştır. 15. Diğer yandan, Başsavcılık tarafından Isparta\’da FETÖ/PDY\’nin subay mahrem yapılanmasına yönelik başlatılan soruşturma kapsamında şüpheli olarak ifadesi alınan M.Ş.N., kendisi ve örgütle irtibatlı olduğunu beyan ettiği diğer kişiler hakkında beyanlarda bulunmuştur. M.Ş.N.nin ifadesinde adı geçen E.B., kendisi hakkında yürütülen soruşturma sırasında kollukta müdafiinin de hazır bulunmasıyla alınan ve etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanmak istediğini beyan ettiği 16/5/2017 tarihli ifadesinde; i. Örgüt içi iletişim programı olan ByLock\’u kullandığını ve farklı yerlerde öğretmen olarak görev yaptığı süreçte örgüt içerisinde gerçekleştirdiği faaliyetlere ve örgütle irtibatı olduğunu söylediği kişilere ilişkin anlatımlarda bulunmuştur. Bu bağlamda, Isparta\’da faaliyet gösterirken Yunus kod adını kullandığını ve kendisine bağlı askerlerin ismini bu şekilde bildiklerini ifade etmiştir. Örgütte yer alan askerlerin de tanınmamak için kod adı kullandıklarını ileri sürmüştür. ii. İfade tutanağının \”Isparta İlindeki Faaliyetlerim\” başlıklı kısmında başvurucunun ismine yer vermiş, başvurucu Isparta\’ya geldiğinde kendisinin sorumluluğuna verildiğini, başvurucunun evli olup hâlen Eğirdir\’de üsteğmen olarak görev yaptığını, başvurucunun İzmirli, eşinin de ev hanımı olduğunu, askerlerin eşlerinden tesadüfen duyduğu kadarıyla başvurucunun Türkiye\’nin doğusundaki illerden birinde ya da Suriye\’de görevli olduğu yönünde bilgisi bulunduğunu, eşinin çalışmaması nedeniyle başvurucunun 100-200 TL civarında himmet verdiğini, başvurucuyla en son 2016 yılının Ağustos ayında görüştüğünü ve başvurucunun örgüt içerisindeki kod adının Mert olduğunu, başvurucu ve eşinin birbirleriyle tanışarak evlendiklerini söylemiştir. iii. Kendisinin askerlerden himmet adı altında topladığı paraları örgüt içerisinde kod adı Müdür Yardımcısı olan örgüt mensubuna ilettiğini ifade etmiştir. iv. E.B. 18/5/2017 tarihinde kolluk görevlileri tarafından yaptırılan fotoğraf teşhisinde de Mert kod adlı kişinin kendisine fotoğrafı gösterilen başvurucu olduğunu beyan etmiştir. 16. E.B. Başsavcılıkta müdafiinin hazır bulunmasıyla alınan ifadesinde de kollukta verdiği ifadenin doğru - [Kamulaştırma Bedelinin Tespiti ve Tescil Davasında Aleyhe Vekalet Ücretine Hükmedilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/kamulastirmada-aleyhe-vekalet-ucreti/): İdareye Karşı Açılan Kamulaştırma Bedelinin Tespiti ve Tescil Davasında Aleyhe Vekalet Ücretine Hükmedilir mi İdareye karşı açılan kamulaştırma bedelinin tespit ve tescil davasında aleyhe vekalet ücretine hükmedilemeyeceğine ilişkin Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 14.05.2019 tarihli 2019/5-241 Esas, 2019/560 Karar sayılı kararına sitemizden ulaşabilirsiniz. Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Sadettin Ekiz (Başvuru Numarası: 2016/9364) Karar Tarihi: 9/5/2019 R.G. Tarih ve Sayı: 1/6/2019-30791 İkinci Bölüm – Karar Başkan: Engin YILDIRIM Üyeler: Recep KÖMÜRCÜ, Celal Mümtaz AKINCI, Muammer TOPAL, Recai AKYEL Raportör: Özgür DUMAN Başvurucu: Sadettin EKİZ I. Başvurunun Konusu 1. Başvuru, kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davasında kamulaştırma bedeline ilişkin faizin hatalı tespit edilmesi ve aleyhe vekalet ücretine hükmedilmesi nedenleriyle mülkiyet ve adil yargılanma haklarının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. II. Başvuru Süreci 2. Başvuru 12/5/2016 tarihinde yapılmıştır. 3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. 4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. 6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, başvuru hakkında görüş sunulmasına gerek olmadığını bildirmemiştir. III. Olay ve Olgular 7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: 8. Başvurucu, Konya’nın Hadim ilçesine bağlı Bolat köyünde bulunan 1.085,04 m2 yüz ölçümlü bahçe vasfındaki 265 ada 36 parsel sayılı taşınmazın tapu kaydına göre malikidir. 9. Bağbaşı Barajı, Mavi Tüneli ve Hidroelektrik Santrali projesi çerçevesinde Bakanlar Kurulunun 18/12/2008 tarihli ve 27084 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan kararı ile anılan taşınmazın da bulunduğu alanda acele kamulaştırma yapılmasına karar verilmiştir. Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü (DSİ) tarafından 19/12/2008 tarihinde başvurucuya ait bu taşınmazın kamulaştırılmasına karar verilmiştir. 10. DSİ 19/3/2009 tarihinde taşınmaza acele elkoyma talebinde bulunmuş, Hadim Asliye Hukuk Mahkemesi 12/5/2009 tarihinde bu talebi kabul etmiştir. Mahkeme, mahallinde yapılan keşif sonucu taşınmazın değerini 5.786,88 TL olarak belirlemiş ve bu bedelin ödenmesi karşılığında taşınmaza acele el konulmasına karar vermiştir. 11. DSİ Kıymet Takdir Komisyonu 19/1/2009 tarihinde söz konusu taşınmazın kamulaştırma bedelini 5.674,76 TL olarak belirlemiş, başvurucu ile anlaşma sağlanamadığından satın alma usulü başarısız olmuştur. 12. DSİ bunun üzerine 8/11/2012 tarihinde başvurucu aleyhine aynı Mahkemede kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davası açmıştır. 13. Mahkeme 6/5/2013 tarihinde dava konusu taşınmazın başında, Bilirkişi Kurulu eşliğinde keşif yapmıştır. Bilirkişi Kurulunun 5/7/2013 tarihli raporunda tarım arazisi niteliğinde olduğu değerlendirilen taşınmaz yönünden net gelir yöntemine göre yapılan hesaplama sonucu kamulaştırma bedelinin 9.883,88 TL olduğu görüşü bildirilmiştir. 14. Mahkeme 28/10/2013 tarihinde davanın kabulü ile taşınmazın tapu kaydının iptaline ve DSİ adına tapuya tesciline hükmetmiştir. Mahkeme kamulaştırma bedelinin ise 9.983,88 TL olarak tespitine ve daha önce ödenen 5.786,88 TL’nin mahsubu ile banka şubesine depo edilen bakiye 4.197 TL’nin başvurucuya ödenmesine karar vermiştir. Kararda ayrıca bu bedele 30/4/2013 tarihinden itibaren kanuni faiz işletilmesi öngörülmüştür. Bunun yanında davacı idare lehine davalı başvurucudan alınmak üzere 1.198,06 TL ve başvurucu lehine davacı idareden alınmak üzere yine 1.198,06 TL vekâlet ücreti ödenmesine karar verilmiştir. 15. Taraflarca temyiz edilen karar Yargıtay 18. Hukuk Dairesi tarafından 3/6/2014 tarihinde bozulmuştur. Kararın gerekçesinde; aynı kamulaştırma kapsamında esas alınan gıda, tarım ve hayvancılık ilçe müdürlüğü verilerine uyulmamasının doğru görülmediği belirtilmiştir. Daire ayrıca Anayasa Mahkemesinin kamulaştırma bedelinin değer kaybına ilişkin kararları dikkate alındığında dava tarihinden dört ay sonra faiz işletilmesi gerekirken ilgili kanunun yürürlük tarihinin faiz başlangıç tarihi olarak belirlenmesinin de doğru olmadığını ifade etmiştir. 16. Bozma kararına uyan Mahkeme 8/2/2015 tarihli yeni bir bilirkişi raporu aldırmış ve bu raporu hükme esas alarak 28/5/2015 tarihinde davanın kabulüne karar vermiştir. Mahkeme bu defa kamulaştırma bedelinin 10.219,58 TL olarak tespitine ve bozma öncesi başvurucuya ödenen 9.983,88 TL’nin mahsubu ile depo edilen bakiye 235,70 TL’nin başvurucuya ödenmesine karar vermiştir. Mahkeme tarafından ayrıca davacı idare yararına başvurucudan alınmak üzere 100 TL, başvurucu yararına davacı idareden alınmak üzere 100 TL vekâlet ücreti ödenmesine hükmedilmiştir. 17. Hüküm, davacı idare tarafından temyiz edilmiştir. Başvurucu, temyize cevap dilekçesinde vekâlet ücretine hükmedilmemesi gerektiğini belirtmiştir. Daire 24/2/2016 tarihinde temyiz edilen hükmün düzeltilerek onanmasına karar vermiştir. Daire davanın niteliğine göre duruşmalarda vekille temsil edilen davacı yararına karar tarihi itibarıyla yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi’ne göre maktu vekâlet ücretine hükmedilmesi gerektiğini belirtmiştir. Daire ayrıca Mahkemenin ilk kararında tespit edilip idarece davalı adına bankaya yatırılan bedel ile bozmadan sonra saptanıp hüküm altına alınan bedel arasındaki farkın davalı tarafça bankadan çekilmesine kadar varsa işlemiş olan mevduat faizi ile birlikte davacı idareye ödenmesi gerektiğini vurgulamıştır. Kararın ilgili kısmı şöyledir: “… doğru değil ise de bu yanılgıların giderilmesi yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden, gerekçeli kararın hüküm fıkrasının 3. bendindeki ‘ise’ kelimesinden sonra gelmek üzere ‘davalı tarafça bankadan çekilmesine kadar varsa işlemiş olan mevduat faizi ile birlikte’ ibaresinin eklenmesi, 11. Bendindeki ‘takdiren 100,00 TL’ ibaresinin hükümden çıkarılarak yerine ‘1.500,00 TL’ rakamının yazılması suretiyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na 6217 sayılı Kanunla eklenen Geçici 3. madde gözetilerek HUMK’nun 438. maddesi uyarınca hükmün düzeltilmesine ve düzeltilmiş bu şekli ile onanmasına, temyiz peşin harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 24.02.2016 gününde oybirliğiyle karar verildi.” 18. Nihai karar başvurucu vekiline 12/4/2016 tarihinde tebliğ edilmiştir. 19. Başvurucu 12/5/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. IV. İlgili Hukuk A. Ulusal Hukuk 20. 4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 24/4/2001 tarihli ve 4650 sayılı Kanun’un 3. maddesi ile değişik 8. maddesinin birinci, beşinci ve sekizinci fıkraları şöyledir: “İdarelerin, bu Kanuna göre, tapuda kayıtlı olan taşınmaz mallar hakkında yapacağı kamulaştırmalarda satın alma usulünü öncelikle uygulamaları esastır.” “Malik veya yetkili temsilcisi tarafından, bu yazının tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içinde, kamulaştırmaya konu taşınmaz malı pazarlıkla ve anlaşarak satmak veya trampa isteği ile birlikte idareye başvurulması hâlinde; komisyonca tayin edilen tarihte pazarlık görüşmeleri yapılır, tespit edilen tahminî değeri geçmemek üzere bedelde veya trampada anlaşmaya varılması hâlinde, yapılan bu anlaşmaya ilişkin bir tutanak düzenlenir ve anlaşma konusu taşınmaz malın tüm hukuki ve fiili vasıfları ile kamulaştırma bedelini, malikin kimlik bilgilerini ve taşınmazların tapuda tesciline veya terkinine dair kabul beyanlarını da ihtiva eden tutanak, malik veya yetkili temsilcisi ve komisyon üyeleri tarafından imzalanır. Bu tutanak malikin ferağ beyanı ve tapuda idare adına yapılacak tescilin hukuki sebebi sayılır.” “Anlaşma olmaması veya ferağ verilmemesi halinde bu Kanunun 10 uncu maddesine göre işlem yapılır.” 21. 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 4650 sayılı Kanun’un 5. maddesi ile değişik 10. maddesinin birinci fıkrası - [Kanunla Yargıtay ve Danıştay Üyelerinin Görevine Son Verilmesi, Hakimlik Teminatının İhlali Kabul Edilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/danistay-uyelerinin-gorevine-son-verilmesi/): Kanunla Danıştay Üyelerinin Görevine Son Verilmesi, Mahkemelerin Bağımsızlığı ile Hakimlik Teminatının İhlali Sayılır mı ANAYASA MAHKEMESİ BİREYSEL BAŞVURU BEKİR SÖZEN BAŞVURUSU (Başvuru Numarası: 2016/14586) Karar Tarihi: 10/11/2022 R.G. Tarih ve Sayı: 28/12/2022-32057 GENEL KURUL – KARAR Başkan: Zühtü ARSLAN Başkanvekilleri: Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA Üyeler: Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE Raportör: Ayhan KILIÇ Başvurucu: Bekir SÖZEN I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, Danıştay üyeliği görevinin kanunla sona erdirilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 18/8/2016 tarihinde yapılmıştır. 3. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 4. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. 5. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. 6. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. 7. Bölüm tarafından başvurunun Genel Kurula sevkine karar verilmiştir. III. OLAY VE OLGULAR 8. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 9. Başvurucu 1964 doğumludur. Başvurucu 2011 yılında Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (Hâkimler ve Savcılar Kurulu/HSK) tarafından Danıştay üyeliğine seçilmiştir. 10. Türkiye\’de Cumhuriyet\’in kuruluşundan beri ilk derece ve temyiz olmak üzere iki dereceli yapılandırılan yargı teşkilatının istinaf mahkemelerinin kurulması suretiyle üç dereceli hâle getirilmesi öteden beri tartışılagelmiştir. İstinaf mahkemelerinin kurulması yönünde yasal düzeydeki ilk somut adım 26/9/2004 tarihli ve 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun\’la atılmıştır. Anılan Kanun\’un 3. maddesiyle bölge adliye mahkemelerinin adli yargı ikinci derece mahkemeleri olması öngörülmüştür. Öte yandan idari yargıda 1982 yılından beri faaliyette olan bölge idare mahkemeleri de 18/6/2014 tarihli ve 6545 sayılı Kanun\’la 6/1/1982 tarihli ve 2576 sayılı Bölge İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemelerinin Kuruluşu ve Görevleri Hakkında Kanun ile 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu\’nda yapılan değişikliklerle idari yargı istinaf mercii olarak yapılandırılmıştır. Bununla birlikte istinaf mahkemelerinin faaliyete başlaması 20/7/2016 tarihinde söz konusu olabilmiştir. 11. Bu arada istinaf mahkemelerinin faaliyete geçecek olmasıyla birlikte temyiz mahkemeleri olarak Danıştay ve Yargıtayın da yeniden yapılandırılması gündeme gelmiştir. Üç dereceli yargı sisteminin yürürlüğe girmesiyle içtihat mahkemesine dönüşmesi tasarlanan Yargıtay ve Danıştayın üye ve daire sayısı ile yapısının değiştirilmesi yolunda çalışmalar başlatılmıştır. Bu kapsamanda 1/7/2016 tarihli ve 6723 sayılı Kanun\’la 6/1/1982 tarihli ve 2575 sayılı Danıştay Kanunu ve 4/2/1983 tarihli ve 2797 sayılı Yargıtay Kanunu\’nda değişiklikler yapılmıştır. Buna göre Yargıtay ve Danıştayın daire ve üye sayısı azaltılmış, Yargıtay ve Danıştay üyeliği 12 yıl ile sınırlandırılmıştır. Yargıtayın 516 olan üye sayısı 310\’a, Danıştayın 195 olan üye sayısı da 116\’ya düşürülmüştür. 12. Bu çerçevede 6723 sayılı Kanun\’un 12. maddesiyle 2575 sayılı Kanun\’a eklenen geçici 27. maddenin birinci fıkrasının birinci cümlesiyle 6723 sayılı Kanun\’un yürürlüğe girdiği tarihte Danıştay üyelerinin üyelikleri sona erdirilmiştir. Ancak Danıştay başkanı, başsavcısı, başkanvekili ve daire başkanı olarak görev yapanların Danıştay üyeliklerinin devam etmesi öngörülmüştür. Hakeza 6723 sayılı Kanun\’un 22. maddesiyle 2797 sayılı Kanun\’a eklenen geçici 15. maddenin birinci fıkrasının birinci cümlesiyle Yargıtay üyelerinin üyeliklerine son verilmiş; ne var ki Yargıtay birinci başkanı, Cumhuriyet başsavcısı, birinci başkanvekili, Cumhuriyet başsavcıvekili ve daire başkanı olarak görev yapanların üyelikleri devam ettirilmiştir. 13. 6723 sayılı Kanun 23/7/2016 tarihli Resmî Gazete\’de yayımlanarak aynı tarihte yürürlüğe girmiştir. Başvurucunun Danıştay üyeliği 6723 sayılı Kanun\’un yürürlüğe girmesiyle kendiliğinden sona ermiştir. 14. HSK Genel Kurulu 6723 sayılı Kanun\’la görevi sone eren Yargıtay ve Danıştay üyeleri arasından yaptığı seçimde bunların bir kısmını 25/7/2016 tarihinde yeniden Yargıtay ve Danıştay üyesi olarak seçmiştir. Başvurucu, HSK tarafından yeniden Danıştay üyesi seçilmemiş; hâkimlik sınıf ve derecesine uygun bir göreve (Danıştay tetkik hâkimliğine) atanmıştır. 15. Başvurucu, herhangi idari ve yargısal merciye başvurmaksızın 18/8/2016 tarihinde doğrudan Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. 16. HSK Genel Kurulu 24/8/2016 tarihinde başvurucunun meslekten ihraç edilmesine karar vermiştir. Başvurucunun yeniden inceleme talebi HSK Genel Kurulunun 29/11/2016 tarihli kararıyla reddedilmiştir. 17. Anayasa Mahkemesi 10/12/2020 tarihli ve E.2016/144, K.2020/75 sayılı kararıyla 6723 sayılı Kanun\’un bazı maddelerinin iptali istemini incelemiş; Yargıtay ve Danıştay üyelerinin üyeliklerinin sona ermesini öngören kuralların Anayasa\’nın 2., 10., 36., 138, 139., 140. ve 155. maddelerine aykırı olmadığına karar vermiştir (bkz. § 26). IV. İLGİLİ HUKUK A. Ulusal Hukuk 1. Mevzuat 18. 2575 sayılı Danıştay Kanunu\’nun \”Üye seçimi\” kenar başlıklı 9. maddesi şöyledir: \”1. Danıştayda boşalan üyeliklerin dörtte üçü idari yargı hakim ve savcılığından, dörtte biri ise diğer görevliler arasından seçilir. 2. İdari yargı hakim ve savcıları, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca; diğer görevlerde bulunanlar ise, Cumhurbaşkanınca Danıştay üyeliğine seçilirler. 3. (Ek: 1/7/2016 – 6723/1 md.) Danıştay üyeleri on iki yıl için seçilir. Bir kimse iki defa Danıştay üyesi seçilemez. 4. (Ek: 1/7/2016 – 6723/1 md.) Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından Danıştay üyeliğine seçilip görev süresi sona erenler, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ilgili dairesi tarafından, idari yargıda sınıf ve derecelerine uygun bir göreve atanır. 5. (Ek: 1/7/2016 – 6723/1 md.) Cumhurbaşkanı tarafından Danıştay üyeliğine seçilip idari yargıda bir göreve atanmak isteyenler, görev sürelerinin bitiminden bir ay öncesine kadar, idari yargıda bir göreve atanmak için talepte bulunur. Talepte bulunanlar Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ilgili dairesi tarafından idari yargıda sınıf ve derecelerine uygun bir göreve atanır. Talepte bulunmayanlar, başka bir göreve atanmak üzere Danıştay Başkanlığı tarafından Cumhurbaşkanlığına bildirilir. 6. (Ek: 1/7/2016 – 6723/1 md.) Görevi sona eren üyelerin Danıştay ile ilişkileri kesilir; ancak atamaları gerçekleşinceye kadar, özlük hakları Danıştay tarafından karşılanmaya devam olunur. 7. (Değişik: 27/6/2013-6494/5 md.) Danıştayda boşalan üye sayısı dördü bulunca, dördüncü üyeliğin boşaldığı tarihten itibaren en geç üç gün içinde durum Danıştay Başkanlığınca, boşalan üyeliklerin idare veya vergi dairesi üyeliği olduğu da belirtilmek suretiyle, Cumhurbaşkanlığına (3) ve Adalet Bakanlığına duyurulur. 8. Cumhurbaşkanı ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca bu duyurudan sonra en geç iki ay içinde seçim yapılır.\” 19. 2575 sayılı Danıştay Kanunu\’nun \”Danıştayın görevleri\” kenar başlıklı 23. maddesi şöyledir: \”Danıştay: a) (Değişik: 22/3/1990 – 3619/3 md.) İdare Mahkemeleri ile vergi mahkemelerinden verilen kararlar ve ilk derece mahkemesi olarak Danıştayda görülen davalarla ilgili kararlara karşı temyiz istemlerini inceler ve karara bağlar. (Ek cümle : 1/7/2016 – 6723/6 md.) Danıştayın temyiz mercii olarak görevi, bir hukuk kuralının uygulanmaması veya yanlış uygulanması şeklinde ortaya çıkan - [AYM Kararı: Tıbbi İhmal veya Hekim Kusuru Nedeniyle Vücut Bütünlüğünün Zarar Görmesi](https://kayseriavukat.org.tr/tibbi-ihmal-ve-hekim-kusuru/): Tıbbi İhmal veya Hekim Kusuru Nedeniyle Kişinin Bitkisel Hayata Girmesi ve Vücut Bütünlüğünün Zarar Görmesi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Görkem Çakmak ve Diğerleri Başvurusu Başvuru Numarası: 2016/1499 Karar Tarihi: 22/11/2022 BİRİNCİ BÖLÜM – KARAR Başkan: Hasan Tahsin GÖKCAN Üyeler: Muammer TOPAL, Recai AKYEL, Selahaddin MENTEŞ, Muhterem İNCE Raportör: Ali KOZAN Başvurucular: Görkem ÇAKMAK, Halide ÇAKMAK, Süleyman ÇAKMAK, Güliz ÇAKMAK YILMAZ I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru; tıbbi ihmal sonucu zarara uğranılması nedeniyle kişinin maddi ve manevi varlığını koruma hakkının, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvurular 20/1/2016 tarihinde yapılmıştır. 3. Başvurular, başvuru formları ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. 4. Komisyonca başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 5. 2016/1500, 2016/1501 ve 2016/1504 başvuru numaralı bireysel başvuru dosyalarının konu yönünden hukuki irtibat nedeniyle 2016/1499 başvuru numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmesine ve incelemenin bu dosya üzerinden yapılmasına karar verilmiştir. 6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. III. OLAY VE OLGULAR 7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: 8. 1988 doğumlu olan birinci başvurucu, ikinci ve üçüncü başvurucunun çocukları, dördüncü başvurucunun ise kardeşidir. Birinci başvurucu, yüksek tansiyon şikâyeti ile 2003 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Pediatrik Kardiyoloji Kliniğine başvurmuştur. Muayene sonrasında rekoarktasyon tanısı konularak balon anjioplasti uygulanmıştır. Ancak bu tedavinin başarılı olmaması nedeniyle anılan hastanenin Kardiyoloji Kalp Cerrahisi Konseyi (Konsey) tarafından ameliyat kararı alınmış ve 10/7/2003 tarihinde yapılan ameliyat esnasında oluşan kanama nedeniyle birinci başvurucu bitkisel hayata girmiştir. 9. Başvurucular, hizmet kusurundan kaynaklanan zararlarının giderimi istemiyle İzmir 2. İdare Mahkemesinde (Mahkeme) 29/3/2004 tarihinde tam yargı davası açmıştır. Yargılama sürecinde idarenin hizmet kusuruna ilişkin Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi Ana Bilim Dalı öğretim üyelerinden oluşan heyet tarafından 20/10/2005 tarihli bilirkişi raporu hazırlanmıştır. Anılan raporda; birinci başvurucunun daha önce aort koarktasyonu nedeniyle ameliyat olduğu, 5/3/2003 tarihinde yapılan ameliyatın ise mevcut yapışıklıklar, birinci başvurucunun yaşının ilerlemesinden dolayı aort damarındaki yapısal değişiklikler gibi nedenlerle kanama riski olan zor bir ameliyat olduğu belirtilmiştir. Bu ameliyatın aort koarktasyonu uzmanlığı olan her kalp cerrahı tarafından gerçekleştirebileceği ancak her hekimin başına gelebilecek riskleri barındırdığı vurgulanarak ameliyata giren doktorların ameliyatın yöntemi dâhil ciddi ağır ihmallerinin ve hizmet kusurlarının bulunmadığı ifade edilmiştir. 10. Başvurucuların bilirkişi raporuna itirazlarını da dikkate alan Mahkeme, raporun hükme esas alınacak nitelikte olmadığı gerekçesiyle Adalet Bakanlığı Adli Tıp Kurumundan (ATK) rapor alınmasına karar vermiştir. Adli Tıp Kurumu 3. Adli Tıp İhtisas Kurul (Kurul), ameliyata katılan doktorların beyanları ile tetkik ve tedavi belgelerini incelemiş ve birinci başvurucuyu muayene ederek 23/6/2006 tarihli raporu hazırlamıştır. Anılan raporda; bu tip ameliyatlarda kanama meydana gelmesinin bir komplikasyon olarak ortaya çıkabileceği, buna bağlı olarak beyne az oksijen gitmesi nedeniyle beyin dokusu hasarı gelişebileceği vurgulanmıştır. Ameliyata katılan hekimin kanama meydana gelmemesi için gerekli tedbiri aldığı, komplikasyon oluşunca da gerekli müdahaleyi yaptığı, ilaç ve dozlarının tıp kurallarına uygun olduğu, ameliyatın ağırlığı göz önünde bulundurularak anestezi için yeterli ekibin ameliyata katıldığı, gerekli tedbirler alınmış olmasına rağmen mevcut tablonun ortaya çıktığı belirtilerek yapılan tedavinin tıp kurallarına uygun olduğu yönünde değerlendirmeye yer verilmiştir. 11. Başvurucular vekili, anılan rapora itirazında; ameliyatın Konsey kararında belirtilen uzman doktor tarafından yapılmadığını, ameliyat ekibinin bu doktor tarafından oluşturulmadığını iddia ederek bu durumun hizmet kusuru oluşturup oluşturmayacağı konusunda raporda bir değerlendirme yapılmadığını belirtmiştir. Ayrıca ameliyat raporuna göre pompanın ameliyat öncesinde hazır edilmediğini, kanama başlayınca temin edildiğinin belirtildiğini, başvurucunun karaciğer ve kalp makinesine geç bağlandığının perfüzyon raporunda görüldüğünü ancak ATK raporunda bu durumların değerlendirilmediğini vurgulayarak Yüksek Sağlık Şurasından rapor alınmasını talep etmiştir. 12. Mahkeme, anılan bilirkişi raporundaki tespitlere dayanarak 28/9/2006 tarihinde davanın reddine ve 10.900 TL vekâlet ücretinin başvuruculardan tahsiline karar vermiştir. Kararın gerekçesinde; Konsey kararında sorumlu hekim belirlenmişse de bu hekimin ameliyatı yapacağına ilişkin bir karar mevcut olmadığı, özel belirlemeler dışında sağlık hizmetinin farklı kişiler tarafından yürütülebileceği, önemli olan sağlık personelinin yeterliliği olduğu belirtilmiştir. Bu bağlamda ATK\’nın raporunda ameliyata katılan sağlık personelinin yeterli mesleki yeterliliğe sahip olduğunun tespit edildiği vurgulandıktan sonra anılan raporun hükme esas alınabilecek nitelikte olduğu ve bu bağlamda birinci başvurucunun ameliyat sırasında bitkisel hayata girmesinde idarenin hizmet kusurunun olmadığının anlaşıldığı belirtilmiştir. 13. Başvurucular vekili bu kararı temyiz etmiştir. Temyiz dilekçesinde; Konsey kararında ameliyatın hangi hekimin sorumluluğunda yapılacağının belirlenmesine rağmen bu hekimin ameliyat organizasyonuna ve ameliyata katılmadığı vurgulanmıştır. Konsey kararında sorumlu hekim olarak belirtilen hekimin ameliyata katılma zorunluluğu olmadığı kabul edilse bile ameliyat ekibi oluşturma ve ameliyatın seyrini denetleme sorumluluğu olduğu, bu sorumluluğun yerine getirilmemesinin hizmet kusuru sayılması gerektiği belirtilmiştir. Ayrıca ameliyatın hangi hekim tarafından yapılacağı ve tedavinin yöntemi, başarı şansı ve muhtemel riskleri konusunda birinci başvurucu ve ebeveynlerinin bilgilendirilmedikleri ileri sürülmüştür. 14. Danıştay Onuncu Dairesi 31/3/2009 tarihinde kararın bozulmasına karar vermiştir. Kararın gerekçesinde; idarenin yürütmekle yükümlü olduğu bir hizmetin kuruluşunda, düzenlenişinde veya işleyişindeki nesnel nitelikli bozukluk, aksaklık veya boşluk olarak tanımlanabilen hizmet kusurunun; hizmetin kötü işlemesi, geç işlemesi veya hiç işlememesi hâllerinde gerçekleştiği ve idarenin tazmin yükümlülüğünün doğmasına yol açtığı vurgulanmıştır. Başvurucuların kanama başladıktan yaklaşık bir saat sonra karaciğer ve kalp makinesine bağlandığını daha sonra da kan dolaşımı klemlerle kesilerek makineden çıkan temiz kanın vücuda girmesi engellendiği için birinci başvurucunun bitkisel hayata girdiği iddialarının mevcut olduğu hatırlatılmıştır. 15. Ayrıca Anestezi Protokolünde kanamanın saat 10.00\’da başladığı, Perfüzyon Kayıt Formunda ise saat 10.51\’de makineye bağlandığının belirtiği anlaşılmakla bu geç müdahalenin sonuca etkisinin ortaya konulması gerektiği vurgulanmıştır. Bu bağlamda ATK raporunun hastanın makineye geç bağlanıp bağlanmadığı, makineye daha erken bağlanması hâlinde oluşan sonucun meydana gelip gelmeyeceği, makineye bağlandıktan hemen sonra kan dolaşımının klemlerle kesilmesinin sonuca etkili olup olmadığı hususlarını karşılamadığı, bu hususları açığa kavuşturmak için Adli Tıp Genel Kurulundan rapor alınması gerektiği belirtilmiştir. 16. Bozma kararına uyularak yapılan yargılamada Mahkeme, bozma kararında belirtilen hususları karşılar nitelikte rapor hazırlanması için dosyayı ATK\’ya göndermiştir. ATK 3. Adli Tıp İhtisas Kurulu, Danıştayın kararında belirtilen hususlara ilişkin 14/7/2010 tarihli mütalaayı sunmuştur. Kurul; koarktasyon ameliyatlarında kanama riskinin mevcut olduğunu, somut olayda kanama gerçekleştiğinde cerrahi ekibin ilk etapta standart yöntemlerle kanamayı durdurmaya çalıştığını, başarılı olamayınca kardiovasküler by-pass yaptığını vurgulamıştır. Perfüzyon Kayıt Formu incelendiğinde kardiovasküler by-passa zamanında girildiğinin anlaşıldığını, bu nedenle görevli tabiplerin uygulamalarının tıp kurallarına uygun olduğunu ifade etmiştir. 17. Adli - [112 Acil Çağrı Merkezine Asılsız İhbarda Bulunan Kişiye Hapis Cezası ya da Para Cezası Verilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/112-acil-cagri-merkezine-asilsiz-ihbar/): 112 Acil Çağrı Merkezine Asılsız İhbarda Bulunulması Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2015/86 Karar No: 2018/434 Karar Tarihi: 16.10.2018 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 9. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi İçtihat Metni Suç uydurma suçundan sanık …’ın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 271, 62, 53 ve 58. maddeleri uyarınca 5 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ilişkin İnebolu Asliye Ceza Mahkemesince verilen 11.12.2012 tarihli ve 217-161 sayılı hükmün, sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesince 12.06.2014 tarih ve 16278-7139 sayı ile onanmasına oy çokluğuyla karar verilmiş, Karşı Oy Gerekçesi Daire Üyeleri C. Özer ve H. Sarıömeroğlu ise; “Sanığın olay tarihinde 112 acil servis hattını arayarak Doğanyurt ilçesi Belkaya mevkiinde yaralamalı trafik kazası olduğu ihbarını yaptığı, 112 acil servis görevlilerinin de bu hususu jandarma komutanlığına bildirdiği, jandarmanın da yaralamalı trafik kazası olayıyla ilgili soruşturmaya başladığı, daha sonra ihbarın asılsız olduğunun anlaşıldığı ve bu şekilde gerçekleştiği kabul edilen olayda, sayın çoğunluk ile aramızda olayın oluşuna ilişkin herhangi bir ihtilaf bulunmamaktadır. Suç uydurma suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 271. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre “işlenmediğini bildiği bir suçu yetkili makamlara işlenmiş gibi ihbar eden ya da işlenmeyen bir suçun delil ve emarelerini soruşturma yapılmasını sağlayacak biçimde uyduran kimseye 3 yıla kadar hapis cezası verilir.” Suçun oluşumu için maddede belirtilen yetkili makamdan ne anlaşılması gerektiğinin incelenmesi yerinde olacaktır. Burada önem arz eden, makamın kendisine bildirilen ihbar veya şikâyeti soruşturma ya da kovuşturma makamlarına iletmekle yükümlü olup olmadığının tespitidir. Göreviyle bağlantılı olarak kamu adına soruşturma ve kovuşturmayı gerektiren bir suçun işlendiğini öğrenen kamu görevlisi bu durumu yetkili makamlara bildirmekle yükümlüdür. (TCK md.279) Dolayısıyla görevleriyle bağlantılı olarak kamu adına soruşturma ve kovuşturmayı gerektiren suçlarda tüm kamu görevlilerinin yetkili makamlar olduğu hususunda şüphe bulunmamaktadır. Olayımızda, 112 acil servis hattı görevlilerinin yaptığı görev ve ihbara konu suçun niteliğine göre, 112 acil servis hattı görevlilerinin yetkili makam olarak değerlendirilemeyeceği açıktır. Ayrıca kanun koyucu ihbarın konusu olarak her suçu değil, kamu görevlisinin göreviyle bağlantılı olarak kamu adına kovuşturulması gereken suçların kendisine bildirilmesi hâlinde yetkili makam olarak kabul etmiştir. Dolayısıyla kamu görevlisinin göreviyle bağlantılı olarak şikâyete bağlı suçlarla ilgili ihbarda bildirim yükümlülüğü bulunmamaktadır. Olayımızda sanığın asılsız ihbarına konu suç, yaralamalı trafik kazası şeklinde belirtilmiştir. Yaralamalı trafik kazası da 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 89. maddesinde düzenlenmiş ve şikâyete bağlı suç olarak değerlendirilmiştir. Dolayısıyla sanığın suç uydurma suçuna konu ihbarındaki suç olarak belirtilen eylemin yaralamalı trafik kazası olduğu, bu suçun da takibi şikâyete bağlı suç olduğu, 112 acil servis hattı görevlileri yetkili makam olarak kabul edilse bile, göreviyle bağlantılı olarak kamu adına soruşturma ve kovuşturmayı gerektiren bir suç olmadığından, 112 acil servis hattı görevlilerinin bu ihbarı soruşturma yapacak makamlara gönderme yükümlülüğü bulunmamaktadır. Dosyada belirtildiği gibi 112 acil servis hattı görevlileri bu asılsız ihbarı jandarmaya bildirmişse de, sanık yönünden yukarıda belirtildiği üzere suç uydurma suçunun oluşmayacağı açıktır. Yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı, sanığın üzerine atılı suçun unsurları oluşmadığından beraatiyle bozma kararı verilmesi gerektiği” görüşüyle karşı oy kullanmışlardır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 16.10.2014 tarih ve 14212 sayı ile; “27.02.2014 tarih ve 28926 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 6525 sayılı Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un 15. maddesiyle, 14.02.1985 tarihli ve 3152 sayılı İçişleri Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun’un 28. maddesinin dördüncü fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve maddeye aşağıdaki fıkralar eklenmiştir; “Tüm acil çağrıları karşılamak, sevk ve koordinasyonu sağlamak üzere büyükşehir belediyesi bulunan illerde yatırım izleme ve koordinasyon başkanlığı bünyesinde, diğer illerde ise valilikler bünyesinde 112 Acil Çağrı merkezleri kurulur. Acil çağrı hizmeti veren kurumların çağrı hizmetini yürütmekle görevli personeli buralarda görevlendirilir. Yeterli personel bulunmaması hâlinde valilik kadro, yer ve unvanlarına bakmaksızın uzman, sözleşmeli personel ve memurları bu merkezlerde görevlendirebilir. Bu merkezlerin iş ve işlemleri Sağlık Bakanlığının uygun görüşü alınarak İçişleri Bakanlığı tarafından çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir. Çağrı merkezinde görevlendirilen personelin aylık, ödenek, her türlü zam ve tazminatları, ek ödemeleri ile diğer mali ve sosyal hak ve yardımları kendi kurumları tarafından karşılanır. Diğer kurumlar tarafından görevlendirilen personelin, kendi kurumunda sahip olduğu mali ve sosyal hakları herhangi bir kısıtlamaya tabi olmaksızın korunur. 112 Acil Çağrı Merkezini asılsız ihbarda bulunmak suretiyle meşgul ettikleri tespit edilen kişilere 30.03.2005 tarihli ve 5326 sayılı Kabahatler Kanununa göre il valileri tarafından 250 Türk Lirası idari para cezası verilir. Tekerrür hâlinde bu ceza iki katı olarak uygulanır.” şeklinde yasal düzenlemeler yürürlüğe girmiştir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun ‘Zaman bakımından uygulama’ başlıklı 7. maddesinde yer alan düzenlemeye göre, “(1) İşlendiği zaman yürürlükte bulunan kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. İşlendikten sonra yürürlüğe giren kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı da kimse cezalandırılamaz ve hakkında güvenlik tedbiri uygulanamaz. Böyle bir ceza veya güvenlik tedbiri hükmolunmuşsa infazı ve kanuni neticeleri kendiliğinden kalkar. (2) Suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise, failin lehine olan kanun uygulanır ve infaz olunur. (3) Hapis cezasının ertelenmesi, koşullu salıverilme ve tekerrürle ilgili olanlar hariç; infaz rejimine ilişkin hükümler, derhal uygulanır. (4) Geçici veya süreli kanunların, yürürlükte bulundukları süre içinde işlenmiş olan suçlar hakkında uygulanmasına devam edilir.” Yukarıda yazılı hükümler çerçevesinde, sanığın lehine bulunan yasal düzenleme yürürlüğe girdikten sonra lehe olan hükümlerin uygulanmasında yasal zorunluluk bulunmaktadır. Maddi olayda, sanık …’ın 112 acil servis hattını arayarak Doğanyurt ilçesi Belkaya mevkiinde yaralamalı trafik kazası olduğu ihbarını yaptığı, olay yerine giden 112 ve İlçe Jandarma personelince yapılan arama ve incelemeler sonucunda trafik kazası olayına rastlanılmadığı, sanığın alınan ifadesinde de suçunu ikrar edip ihbarı asılsız olarak kendisinin yaptığını beyan ettiği, tüm dosya kapsamına göre sanığın, olmadığını bildiği hâlde trafik kazası olayı varmış gibi ihbarda bulunarak üzerine atılı suç uydurma suçunu işlediği anlaşılmakla, İnebolu Asliye Ceza Mahkemesinin 11.12.2012 tarih, 2012/217 Esas ve 2012/161 Karar sayılı ilamıyla, sanık … hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 271/1, 62, 53/1, 58/6 maddeleri uyarınca 5 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verildiği, İnebolu Asliye Ceza Mahkemesinin 11.12.2012 tarihli ilamından sonra ve Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 12.06.2014 tarih ve 2013/16278 Esas ve 2014/7139 Karar sayılı onama ilamından önce yürürlüğe giren, 27.02.2014 tarih ve 28926 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 6525 sayılı Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde - [Suç Uydurma Suçu: İşlenmiş Bir Suçun Niteliğinin Değiştirilmesi Suretiyle İhbar Edilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/suc-uydurma-sucu/): Yalan Beyan ve Suç Uydurma Suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Suç uydurma – Madde 271 (1) İşlenmediğini bildiği bir suçu, yetkili makamlara işlenmiş gibi ihbar eden ya da işlenmeyen bir suçun delil veya emarelerini soruşturma yapılmasını sağlayacak biçimde uyduran kimseye üç yıla kadar hapis cezası verilir. Madde Gerekçesi Madde, suç uydurma hâlini cezalandırmaktadır. Bu suretle adlî makamları gereksiz olarak işgal etmek veya yanlış yollara yönlendirerek gereksiz yere uğraştırmak cezalandırılmış olmaktadır. Resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyan – Madde 206 (1) Bir resmi belgeyi düzenlemek yetkisine sahip olan kamu görevlisine yalan beyanda bulunan kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. Madde Gerekçesi Madde, doktrinde \”fikrî sahtecilik\” olarak adlandırılan bir suç tipini düzenlemektedir. Kişi, kendi beyanıyla, sahte bir resmî belgenin düzenlenmesine neden olmak hakkına sahip değildir. Kişinin açıklamaları üzerine düzenlenen resmî belgenin bu beyanın doğruluğunu ispat edici bir güce sahip olması suçun oluşması için gereklidir. Aksi takdirde düzenlenen belge, yapılan beyanın doğruluğunu ispat edemeyeceğinden, kişi kendi beyanı ile böyle bir belgenin düzenlenmesine etmen olmuş sayılamaz ve kendisinin bu madde uyarınca cezalandırılmasının neden ve hikmeti kalmaz. O hâlde bakılacak husus şudur: Beyanın doğruluğu düzenlenen resmî belgeyle ispat edilecek ise, madde uygulanacaktır; buna karşılık beyanı alan memur, beyanın doğruluğunu tahkik edip, buna kanaat getirdikten sonra resmî belgeyi düzenlemek durumunda ise yani resmî belge sadece kişinin beyanı üzerine değil de, memurca yapılacak inceleme sonucuna göre meydana getirilmekte ise, bu maddedeki suç oluşmaz. Nitekim, kişiyi çok geniş bir surette \”doğruyu söylemek\”le yükümleyen İtalyan Ceza Kanununun 483 üncü maddesi de aynı esası kabul etmiş ve İtalyan Yargıtayının yerleşmiş içtihadı da bu yönde olmuştur. Bu nedenle, gümrük muayene memuruna, belirli bir malı ithal veya ihraç edeceği yolunda yalan beyanda bulunan kişi, bu maddedeki suçu işlemiş olmaz; zira beyanı alan gümrük muayene memuru sırf bu beyanla yetinmeyip, beyanın doğruluğunu incelemekle yükümlüdür. Resmî belge ile doğruluğu ispat edilecek olayların ne olduğu, belgenin niteliğine göre belirir. Hâkime, değişik olaylar karşısında, yalan beyanın niteliğine göre temel cezayı belirlemek bakımından takdir yetkisi sağlamak maksadıyla maddedeki ceza üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası olarak saptanmıştır. İşlenmiş Suçun Niteliğinin Değiştirilmesi Suretiyle İhbar Edilmesi Nedeniyle Suç Uydurma Suçundan Ceza Verilmesi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2015/45 Karar No: 2018/224 Karar Tarihi: 22.05.2018 Kararı veren Yargıtay Dairesi: 9. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi İçtihat Metni Suç uydurma suçundan sanık …\’nın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 271/1, 50/1-a ve 52/2. maddeleri uyarınca 600 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına ilişkin Gönen Asliye Ceza Mahkemesince verilen 02.06.2011 gün ve 22-136 sayılı hükmün, sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesince 31.03.2014 gün ve 9954-3740 sayı ile; \”…\’ın zilyetliğinde olan ve içinde …\’a ait sim kartın bulunduğu cep telefonunun …\’ın aracına bıraktığı ceketinden çalındığı hâlde kolluğa müracaat edip telefonun kendisine ait olduğunu belirterek telefonu çay bahçesinde masada unutmuş olabileceğini veya düşürdüğünü beyan ederek şikâyetçi olan sanığın eyleminin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 206. maddesinde düzenlenen resmî belgenin düzenlenmesinde yalan beyanda bulunma suçunu oluşturacağı, hukukî durumunun buna göre takdir ve tayini gerektiği gözetilmeden, suç vasfında yanılgıya düşülerek yazılı şekilde hüküm kurulması\” nedeniyle, ceza miktarı itibarıyla kazanılmış hakkın saklı tutulması suretiyle bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 24.05.2014 gün ve 279110 sayı ile; \”……\’ın babasından aldığı ve kendi kullanımında bulunan cep telefonunu arkadaşı …\’ın aracına koyduğu ancak daha sonra araca geri döndüğünde telefonunun araçtan alındığını ve bulamadığını ancak emniyete herhangi bir müracaatta bulunmadığını söylemesi üzerine sanık …\’nın 17.09.2010 tarihinde Gönen Polis Merkezi Amirliğine başvuruda bulunarak kendisine ait telefonu çay bahçesinde otururken unuttuğunu daha sonra çay bahçesine gittiğinde telefonu bulamadığını ve telefonunun muhtemelen çalındığını ileri sürerek telefonunun bulunmasını ve tarafına teslim edilmesini istediğini bildirmekten ibaret eyleminde, Sanık …, arkadaşı …\’a ait bulunan cep telefonunun kendisine ait olduğunu ve çay bahçesinde unuttuğunu, muhtemelen çalındığını bildirerek gerçeğe aykırı olarak o anda işlenmeyen bir suçun işlendiği şeklinde yetkili makamlara ihbar ettiği, sanık …\’in kendisine ait cep telefonu çalınmadığı hâlde çalındığı şeklinde bildirimde bulunmasının 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 271/1. maddesinde yazılı suç uydurma suçunu oluşturduğu, Bunun dışında Türk Ceza Kanunu’nun 206. maddesinde düzenlenen resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyan suçu, failin resmi belgeyi düzenleme yetkisine sahip olan kamu görevlisine yalan beyanda bulunması suretiyle işlenmektedir. Bu durumda resmi belge düzenleyen kamu görevlisi kendisinin belge düzenlemek için sorduğu sorulara sanığın, gerçeğe aykırı nitelikte beyanlarda bulunmasıyla suç oluşmaktadır. Maddi olayda, görevli memurun resen herhangi bir belge düzenlemesi söz konusu değildir. Kamu görevlisinin talep üzerine düzenlediği bir belge de bulunmamaktadır. Sanık gerçeğe aykırı nitelikteki müracaatını emniyet görevlilerine bildirmiştir. Görevlilere karşı kimlik bilgisi, ikametgâh, mal varlığı, geliri ve kendisine sorulan herhangi bir konuda gerçeğe aykırı beyanda bulunmamıştır. Sanık yalnızca kendisine ait bulunmayan cep telefonunun kendisine ait olduğunu ve çalındığını bildirerek suç uydurmuştur. Sanığın arkadaşı …\’e ait olan telefonun önceden çalındığı konusunda bir bilgisinin bulunmadığı, aynı cep telefonuyla ilgili ikinci çalıntı başvurusunun soruşturma sonucunda ortaya çıktığı ve dosya kapsamından sanığın eyleminin, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 271/1. maddesinde yazılı suç uydurma suçunu oluşturduğu…\” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 9. Ceza Dairesince 20.11.2014 gün, 5030-11737 sayı ile, itiraz nedeninin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın eyleminin suç uydurma suçunu mu, yoksa resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyan suçunu mu oluşturduğunun belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; 13.09.2010 tarihinde tanık …\’ın cep telefonunda tanık …\’a ait sim kartın takılı olduğu, tanık …\’in bu telefonu tanık İsmail\’in ceketinin cebine koyduktan sonra adı geçenlerin söz konusu cep telefonu ve ceketi otomobilde bırakarak düğüne gittikleri, otomobile geri döndüklerinde ise ceketle beraber cep telefonunun çalınmış olduğunu gördükleri, Bu olayla ilgili olarak herhangi bir müracaatta bulunulmadığı aşamada tanık …\’in olayı arkadaşı sanık …\’ya anlattığı, bunun üzerine sanık …\’in, 17.09.2010 tarihinde Gönen Polis Merkezi Amirliğine giderek söz konusu telefonun kendisine ait olduğunu ve 16.09.2010 tarihinde saat 20.00 ile 21.00 arasında Saklıbahçe çay bahçesinde oturduğu sırada kaybettiğini, durumu fark etmesi üzerine çay bahçesine geri dönüp garsonlara sorduğu - [Basın Özgürlüğü: Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Suçunda Hukuka Uygunluk Nedeni Olarak Kabul Edilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/basin-ozgurlugu-ve-ozel-hayatin-gizliligi/): Basın Özgürlüğü ve Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Suçu Türkiye Cumhuriyeti Anayasası Özel hayatın gizliliği – Madde 20 Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz. Millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâkın korunması veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri veya birkaçına bağlı olarak, usulüne göre verilmiş hâkim kararı olmadıkça; yine bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça; kimsenin üstü, özel kâğıtları ve eşyası aranamaz ve bunlara el konulamaz. Yetkili merciin kararı yirmidört saat içinde görevli hâkimin onayına sunulur. Hâkim, kararını el koymadan itibaren kırksekiz saat içinde açıklar; aksi halde, el koyma kendiliğinden kalkar. Herkes, kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir. Bu hak; kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsar. Kişisel veriler, ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebilir. Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller kanunla düzenlenir. Basın hürriyeti – Madde 28 Basın hürdür, sansür edilemez. Basımevi kurmak izin alma ve mali teminat yatırma şartına bağlanamaz. Devlet, basın ve haber alma hürriyetlerini sağlayacak tedbirleri alır. Basın hürriyetinin sınırlanmasında, Anayasanın 26 ve 27 nci maddeleri hükümleri uygulanır. Devletin iç ve dış güvenliğini, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü tehdit eden veya suç işlemeye ya da ayaklanma veya isyana teşvik eder nitelikte olan veya Devlete ait gizli bilgilere ilişkin bulunan her türlü haber veya yazıyı, yazanlar veya bastıranlar veya aynı amaçla, basanlar, başkasına verenler, bu suçlara ait kanun hükümleri uyarınca sorumlu olurlar. Tedbir yolu ile dağıtım hakim kararıyle; gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunun açıkça yetkili kıldığı merciin emriyle önlenebilir. Dağıtımı önleyen yetkili merci, bu kararını en geç yirmidört saat içinde yetkili hakime bildirir. Yetkili hakim bu kararı en geç kırksekiz saat içinde onaylamazsa, dağıtımı önleme kararı hükümsüz sayılır. Yargılama görevinin amacına uygun olarak yerine getirilmesi için, kanunla belirtilecek sınırlar içinde, hakim tarafından verilen kararlar saklı kalmak üzere, olaylar hakkında yayım yasağı konamaz. Süreli veya süresiz yayınlar, kanunun gösterdiği suçların soruşturma veya kovuşturmasına geçilmiş olması hallerinde hakim kararıyla; Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, milli güvenliğin, kamu düzeninin, genel ahlakın korunması ve suçların önlenmesi bakımından gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunun açıkça yetkili kıldığı merciin emriyle toplatılabilir. Toplatma kararı veren yetkili merci, bu kararını en geç yirmidört saat içinde yetkili hakime bildirir; hakim bu kararı en geç kırksekiz saat içinde onaylamazsa, toplatma kararı hükümsüz sayılır. Süreli veya süresiz yayınların suç soruşturma veya kovuşturması sebebiyle zapt ve müsaderesinde genel hükümler uygulanır. Türkiye\’de yayımlanan süreli yayınlar, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, Cumhuriyetin temel ilkelerine, milli güvenliğe ve genel ahlaka aykırı yayımlardan mahkum olma halinde, mahkeme kararıyla geçici olarak kapatılabilir. Kapatılan süreli yayının açıkça devamı niteliğini taşıyan her türlü yayın yasaktır; bunlar hakim kararıyla toplatılır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Özel hayatın gizliliğini ihlal – Madde 134 (1) Kişilerin özel hayatının gizliliğini ihlal eden kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Gizliliğin görüntü veya seslerin kayda alınması suretiyle ihlal edilmesi halinde, verilecek ceza bir kat artırılır. (2) Kişilerin özel hayatına ilişkin görüntü veya sesleri hukuka aykırı olarak ifşa eden kimse iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. İfşa edilen bu verilerin basın ve yayın yoluyla yayımlanması halinde de aynı cezaya hükmolunur. Madde Gerekçesi Maddenin birinci fıkrasında, metninde özel hayatın gizliliğinin ihlâli suç olarak tanımlanmaktadır. Böylece, gizli yaşam alanına girerek veya başka suretle başkaları tarafından görülmesi mümkün olmayan bir özel yaşam olayının saptanması ve kaydedilmesi cezalandırılmaktadır. İkinci fıkrada, böylece elde edilen saptama ve kayıtlardan herhangi bir suretle yarar sağlanması veya bunların başkalarına verilmesi veya diğer kimselerin bilgi edinmelerinin temini veya basın ve yayın yoluyla açıklanması suçun ağırlaşmış şeklini oluşturmaktadır. Maddenin ikinci fıkrasında, kişinin özel hayatına ilişkin görüntü veya seslerin hukuka aykırı olarak ifşa edilmesi, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Bu görüntü veya sesler, örneğin soruşturma kapsamında hukuka uygun bir şekilde kayda alınmış olabileceği gibi, birinci fıkrada tanımlanan suçun işlenmesi suretiyle elde edilmiş olabilir. İkinci fıkrada tanımlanan suç, elde edilmiş olan bu ses veya görüntü kayıtlarının ifşasıyla, yayılmasıyla, yani yetkisiz kişilerce öğrenilmesinin sağlanmasıyla oluşur. Bu ifşanın hukuka aykırı olması gerekir. Bu bakımdan özel hayata ilişkin kayıtların, savcılık veya mahkemeye verilmesi, duruşmada gösterilmesi ve dinlenmesi hâlinde, söz konusu suç oluşmayacaktır. İfşanın, basın ve yayın yoluyla yapılması, söz konusu suçun nitelikli unsuru olarak kabul edilmiştir. Şikayet – Madde 139 (1) Kişisel verilerin kaydedilmesi, verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme ve verileri yok etmeme hariç, bu bölümde yer alan suçların soruşturulması ve kovuşturulması şikayete bağlıdır. 5187 sayılı Basın Kanunu Basın özgürlüğü – Madde 3 Basın özgürdür. Bu özgürlük; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir. Basın özgürlüğünün kullanılması ancak demokratik bir toplumun gereklerine uygun olarak; başkalarının şöhret ve haklarının, toplum sağlığının ve ahlâkının, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, Devlet sırlarının açıklanmasının veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla sınırlanabilir. Basın Özgürlüğü: Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Suçunda Hukuka Uygunluk Nedeni Olarak Kabul Edilebilir mi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2015/10 Karar No: 2015/510 Karar Tarihi: 15.12.2015 Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi İçtihat Metni Özel hayatın gizliliğini ihlal suçundan sanıkların yüklenen suçun yasal unsurları itibarıyla oluşmadığı gerekçesiyle beraatlerine ilişkin, … Asliye Ceza Mahkemesince verilen … gün ve … sayılı hükmün katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay … Ceza Dairesince … gün ve …-… sayı ile onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise … gün ve .. sayı ile; “…5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 134. maddesinde düzenlenen özel hayatın gizliliğini ihlal suçunun konusunu oluşturan özel hayat kavramı; kişinin sadece gözlerden uzakta, başkalarıyla paylaşmadığı, kapalı kapılar ardında, dört duvar arasındaki yaşantısı ve mahremiyetinden ibaret olmayıp, herkesin bilmediği veya bilmemesi gereken, istenildiğinde başka kişilere açıklanabilen, tamamen kişiye özel hayat olayları ve bilgilerin tamamını içerir. Avrupa Komisyonuna göre, özel hayat, yabancı gözlerden uzak yaşamayı isteme hakkı olup, bir ölçüde bireyin kendi kişiliğini geliştirme ve gerçekleştirmek için, insanlarla duygusal ilişkiler kurmak ve bunu devam ettirmek olarak tanımlanmaktadır. Doktrinde ise, kişinin özel hayatı, kişinin başkaları - [Tüzel Kişiliği Kaldırılmış Köy ve Beldelerde Hakkı Olmayan Yere Tecavüz Suçu Oluşur mu](https://kayseriavukat.org.tr/hakki-olmayan-yere-tecavuz-sucu/): Hakkı Olmayan Yere Tecavüz Suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Hakkı olmayan yere tecavüz – Madde 154 Bir hakka dayanmaksızın başkasına ait taşınmaz mal veya eklentilerini malikmiş gibi tamamen veya kısmen işgal eden veya sınırlarını değiştiren veya bozan veya hak sahibinin bunlardan kısmen de olsa yararlanmasına engel olan kimseye, suçtan zarar görenin şikâyeti üzerine altı aydan üç yıla kadar hapis ve bin güne kadar adlî para cezası verilir. (2) Köy tüzel kişiliğine ait olduğunu veya öteden beri köylünün ortak yararlanmasına terk edilmiş bulunduğunu bilerek mera, harman yeri, yol ve sulak gibi taşınmaz malları kısmen veya tamamen zapt eden, bunlar üzerinde tasarrufta bulunan veya sürüp eken kimse hakkında birinci fıkrada yazılı cezalar uygulanır. (3) Kamuya veya özel kişilere ait suların mecrasını değiştiren kimse hakkında birinci fıkrada yazılı cezalar uygulanır. Madde Gerekçesi Mülkiyet hakkı; kişilerin hukuk düzeninin sınırları içerisinde, o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisine sahip olmasıdır. Taşınmaz üzerindeki en geniş yetkileri veren ayni hak olan mülkiyet hakkının korunması, hukuk düzeninin vazgeçilmezleri arasında yer alır. Bu sebeple ceza kanunları ve bu arada Türk Ceza Kanunu, mülkiyet hakkına yönelik tecavüzleri cezalandırmaktadır. Bu çerçevede hakkı olmayan yere tecavüz, 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 154 üncü maddesinde suç olarak düzenlenmiştir. Ancak, 154 üncü maddede yapılan düzenleme ile özel mülkiyete konu olmayan ve kamu tarafından her zaman korunması mümkün ve gerekli olan taşınmazlar da kapsama alınmıştır. Oysa ki, kamuya ait olan veya kamunun hüküm ve tasarrufu altında bulunan malların korunması, idare tarafından, kamu gücünün kullanımı ile her zaman mümkün bulunmaktadır. Öte yandan, kamuya ait taşınmazların ceza hukuku kapsamında korunmasına yönelik hükümler, ilgili kanunlarında yer almaktadır. Şöyle ki; ormanlar bakımından 6831 sayılı Orman Kanununda, kıyılar bakımından 3621 sayılı Kıyı Kanununda, köylünün ortak yararlanmasına ayrılmış, mera, harman yeri, yol ve sulak gibi taşınmaz mallar bakımından Türk Ceza Kanununun 154 üncü maddesinin iki ve üçüncü fıkralarında özel düzenlemeler yer almaktadır. Bu düzenlemeler karşısında kamuya ait taşınmazlar bakımından genel bir ceza hükmünün getirilmiş olması, uygulamada tereddüt ve farklılıklara sebep olduğu gibi idarenin sahip olduğu, aldığı karar ve tedbirleri kolluk gücüyle doğrudan uygulama imkanı karşısında gereksiz bulunmaktadır. Buna karşılık özel mülkiyete veya özel mülkiyet hakkından kaynaklanan haklara yönelik bir saldırı durumunda bunun \”hakkı olmayan yerlere tecavüz\” suçu olarak cezalandırılması suretiyle, taşınmazların korunması da zorunlu bulunmaktadır. Bu zorunluluktan hareketle yapılan değişiklikle, bir hakka dayanmaksızın başkasına ait taşınmaz malın veya eklentilerinin kısmen veya tamamen işgal edilmesi, taşınmazın sınırlarının değiştirilmesi veya bozulması yahut herhangi bir suretle hak sahibinin malından kısmen veya tamamen yararlanmasına engel olunması fiilleri şikayet üzerine cezalandırılan bir suç olarak düzenlenmektedir. Maddeyle, bir hakka dayanmaksızın başkasına ait taşınmaz malın veya eklentilerinin kısmen veya tamamen işgal edilmesi, taşınmazın sınırlarının değiştirilmesi veya bozulması yahut herhangi bir suretle hak sahibinin malından kısmen veya tamamen yararlanmasına engel olunması cezalandırılmıştır. Maddenin ikinci fıkrasında köy tüzel kişiliğine ait olan harman yeri, yol ve sulak gibi taşınmaz malların kısmen veya tamamen zapt olunması veya bunlara tasarruf edilmesi veya bunların sürüp ekilmesi cezalandırılmıştır. Aynı fiiller, öteden beri köylünün ortak yararlanmasına terk edilmiş, bahis konusu yerler hakkında işlendiğinde de keza suç oluşacaktır. Maddenin üçüncü fıkrasında suların mecrasını değiştirmek suç hâline getirilmiştir. Suların kamuya ait olması veya özel nitelikte bulunması önemli değildir. Mahalle Olarak İlçe Belediyesine Bağlanan Köy ve Beldelerde Hakkı Olmayan Yere Tecavüz Suçu Oluşur mu Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2015/83 Karar No: 2015/391 Karar Tarihi: 10.11.2015 Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi İçtihat Metni Hakkı olmayan yere tecavüz suçundan sanık …\’ın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 154/2, 62 ve 51. maddeleri uyarınca 5 ay hapis ve 80 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına, hapis cezasının ertelenmesine ve 1 yıl denetim süresine tabi tutulmasına ilişkin, … Asliye Ceza Mahkemesince verilen … gün ve …sayılı hükmün sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay … Ceza Dairesince … gün ve … sayı ile onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise … gün ve … sayı ile; \”Yargıtay … Ceza Dairesi ile Cumhuriyet Başsavcılığımız arasındaki uyuşmazlık, 6360 sayılı On Dört İlde Büyükşehir Belediyesi ve Yirmi Yedi İlçe Kurulması ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un mahalli idareler genel seçiminde (30/03/2014) yürürlüğe giren 1. maddesinin sanık lehine olup olmadığına ilişkindir. İtiraza konu dosyada; Sanığın, Mersin İli, … İlçesi, …Köyündeki köy mezarlığına tecavüz ettiği ve mahkemece mahkumiyetine hükmolunduğu, Anlaşılmıştır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun “Hakkı olmayan yere tecavüz” başlıklı 154. maddesi: “(1) Bir hakka dayanmaksızın başkasına ait taşınmaz mal veya eklentilerini malikmiş gibi tamamen veya kısmen işgal eden veya sınırlarını değiştiren veya bozan veya hak sahibinin bunlardan kısmen de olsa yararlanmasına engel olan kimseye, suçtan zarar görenin şikâyeti üzerine altı aydan üç yıla kadar hapis ve bin güne kadar adlî para cezası verilir. (2) Köy tüzel kişiliğine ait olduğunu veya öteden beri köylünün ortak yararlanmasına terk edilmiş bulunduğunu bilerek mera, harman yeri, yol ve sulak gibi taşınmaz malları kısmen veya tamamen zapt eden, bunlar üzerinde tasarrufta bulunan veya sürüp eken kimse hakkında birinci fıkrada yazılı cezalar uygulanır.” hükmünü içermektedir. Buna göre, failin 2. fıkra hükmü uyarınca cezalandırılabilmesi için suça konu yer \’köy tüzel kişiliğine ait\’ veya \’öteden beri köylünün ortak yararlanmasına terk edilmiş mera, harman yeri, yol ve sulak gibi\’ taşınmaz olmalı ve ayrıca bu taşınmazda köy sınırları içerisinde bulunmalıdır. Belediye teşkilatı bulunan yerlerdeki kamuya ait taşınmazlara tecavüz, 5841 sayılı Kanunla değişik 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 154. maddesindeki suçu oluşturmayacaktır. (Y. 8.CD., 13.06.2011 tarih, E. 2009/3185 – K. 2011/4740) Yine, Yargıtay … Ceza Dairesinin … tarih ve E. 2009/8802 – K. 2011/12323 sayılı ilâmında, “belediye sınırları içinde kaldığı anlaşılan suça konu yere el atma eyleminin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 154/2. madde ve fıkrasında tanımlanan suçu oluşturmayacağı”nı belirtmiştir. Ayrıca, … tarih ve E. 2008/13113 – K. 2010/11824 sayılı kararında da; “Dava konusu yer belediye sınırları içine alındığı takdirde atılı suçun unsurları itibariyle oluşmayacağı gözetilerek bu husus kesin olarak belirlendikten sonra sonucuna göre hüküm kurulması gerektiği gözetilmeksizin eksik inceleme ile hüküm kurulması” şeklindeki gerekçeyle suça konu yerin belediye sınırları içerisine alınıp alınmadığını araştırmayan yerel mahkeme hükmünün bozulmasına karar vermiştir. Maddenin 1. fıkrasının uygulanabilmesi için ise, suça konu yerin özel hukuk gerçek ve tüzel kişisine ait olması yeterli olup, ayrıca belediye veya - [Davaların Birleştirilmesi: Birleşen Davalardaki Talepler Hakkında Ayrı Ayrı Karar Verilmesi Gerekir mi](https://kayseriavukat.org.tr/davalarin-birlestirilmesi/): İşçilik Alacağına İlişkin Davaların Birleştirilmesi 6100 sayılı Hukuk Muhakemesi Kanunu Usul ekonomisi ilkesi – Madde 30 (1) Hâkim, yargılamanın makul süre içinde ve düzenli bir biçimde yürütülmesini ve gereksiz gider yapılmamasını sağlamakla yükümlüdür. Madde Gerekçesi Madde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6 ncı maddesindeki adil yargılanma hakkı ile doğrudan ilgilidir. 1086 sayılı Kanunun 77 nci maddesinin sadeleştirilmiş şekli olan bu düzenleme ile, yargılamanın gecikmeye meydan vermeden, düzenli ve en az masrafla yapılması amaçlanmıştır. Ayrıca, yargılamanın safhaları olan \”tahkikat ve muhakeme\” yerine \”yargılama\” terimi kullanılmıştır. Yargılamanın uzaması hâlinde kişilerin, hukukî korunma mekanizmasının işlevini yerine getirdiğine ve hukuk düzeninin etkisine olan inancı da kaybolmaktadır. Çok geç gelen hükümlerin çoğu zaman hayatla bir ilgisi kalmamaktadır ve onların icrası çoğunlukla hakkı teslim edeceğine, bilakis madden haksızlık yaratmaktadır. Yargılamanın hızlandırılmasının sıkı şekilde uygulanması hayat olayının mükemmelleştirilmesini sınırlar ve böylece hükmün temellerinin mükemmelliği ve doğruluğunu olumsuz yönde etkiler. Bir usul kanunu, elverdiği ölçüde hem bir hayat olayının mükemmel bir şekilde tespitine hem de yargılamanın hızla yapılmasını sağlayacak bir dengeleyici sistem sunuyorsa, bu daha da önem kazanmaktadır. Bu hükmün işlevsel olabilmesi, bu Kanunun diğer hükümlerinin de uygulanmasına bağlıdır. Davaların birleştirilmesi – Madde 166 (1) Aynı yargı çevresinde yer alan aynı düzey ve sıfattaki hukuk mahkemelerinde açılmış davalar, aralarında bağlantı bulunması durumunda, davanın her aşamasında, talep üzerine veya kendiliğinden ilk davanın açıldığı mahkemede birleştirilebilir. Birleştirme kararı, ikinci davanın açıldığı mahkemece verilir ve bu karar, diğer mahkemeyi bağlar. (2) Davalar, ayrı yargı çevrelerinde yer alan aynı düzey ve sıfattaki hukuk mahkemelerinde açılmış ise bağlantı sebebiyle birleştirme ikinci davanın açıldığı mahkemeden talep edilebilir. Birinci davanın açıldığı mahkeme, talebin kabulü ile davaların birleştirilmesine ilişkin kararın kesinleşmesinden itibaren, bununla bağlıdır. (3) Birleştirme kararı, derhâl ilk davanın açıldığı mahkemeye bildirilir. (4) Davaların aynı veya birbirine benzer sebeplerden doğması ya da biri hakkında verilecek hükmün diğerini etkileyecek nitelikte bulunması durumunda, bağlantı var sayılır. (5) İstinaf incelemesi ayrı dairelerde yapılması gereken davaların da bu madde hükmüne göre birleştirilmesine karar verilebilir. Bu hâlde istinaf incelemesi, birleştirilen davalarda uyuşmazlığı doğuran asıl hukuki ilişkiye ait kararı inceleyen bölge adliye mahkemesi dairesinde yapılır. Madde Gerekçesi \”Davaların birleştirilmesi\” başlığını taşıyan bu maddeye göre, ayrı ayrı açılmış davalar arasında ancak bu maddede gösterilen anlamda bir bağlantı bulunması hâlinde, davaların birleştirilmesi istenebilir. Davaların aynı veya birbirine benzer sebeplerden doğması ya da biri hakkında verilecek hükmün diğerini etkileyecek nitelikte bulunması hâlinde, davaların birleştirilmesi usul ekonomisi açısından önem taşımaktadır. Bu durumda aynı yargı çevresinde yer alan, aynı düzey ve sıfattaki hukuk mahkemelerinde açılmış olan davalarda birleştirme kararı, talep üzerine veya kendiliğinden hüküm verilinceye kadar her zaman verilebilecektir. Aynı düzey ve aynı sıfattaki mahkemelerden anlaşılması gereken; her iki davanın da görüldüğü mahkemenin, asliye hukuk mahkemesi veya sulh hukuk mahkemesi yahut iş mahkemesi yahut aile mahkemesi olması gerekir. Birleştirme kararı ikinci davanın açıldığı mahkemece verilecek ve bu karar diğer mahkemeyi bağlayacaktır. Ayrı yargı çevrelerinde yer alan aynı düzey ve sıfattaki hukuk mahkemelerinde açılan davalarda birleştirme talepleri, her zaman ileri sürülebilecektir. Zira, 1086 sayılı (mülga) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu\’nda olduğu gibi ilk itiraz olarak muhafazası halinde çoğunlukla bu davalar birbiri yönünden bekletici mesele yapıldığından yargılamanın daha da uzamasına sebebiyet vermektedir. Ayrıca ilk itirazda bulunulmaması halinde, hâkim, irtibat unsurunu re\’sen gözetip, davaları birleştiremeyeceği için aynı konuda çelişik kararların ortaya çıkması da muhtemeldir. Bunun önüne geçmek için sözü edilen halde de davaların birleştirilmesi ilk itiraz olmaktan çıkarılmıştır. Üçüncü fıkrada, birleştirme kararının derhâl, ilk davanın açıldığı mahkemeye bildirileceğine ilişkin usul hükmüne yer verilmiştir. 1086 sayılı Kanundan farklı olarak, davalar arasında bağlantıdan ne anlaşılması gerektiğini ifade eden dördüncü fıkrada, davaların benzer sebeplerden doğması birleştirme sebebi olarak kabul edilmiş ve genişletilmiştir. 5235 sayılı Kanunun 3 üncü maddesinde, adli yargı ikinci derece mahkemeleri olarak bölge adliye mahkemelerinin kuruluşu düzenlenmiştir. Adli yargı alanında ilk derece mahkemelerinin verdiği kararlar bakımından istinaf kanun yolu getirilmiştir. Beşinci fıkra ile istinaf incelemesi sırasında da davaların birleştirilebileceği kabul edilmiştir. Bu durumda istinaf incelemesinin, birleştirilen davalarda uyuşmazlığı doğuran asıl hukukî ilişkiye ait kararı inceleyen bölge adliye mahkemesi dairesinde yapılacağı kabul edilmiştir. Hükmün kapsamı – Madde 297 (1) Hüküm “Türk Milleti Adına” verilir ve bu ibareden sonra aşağıdaki hususları kapsar: a) Hükmü veren mahkeme ile hâkim veya hâkimlerin ve zabıt kâtibinin ad ve soyadları ile sicil numaraları, mahkeme çeşitli sıfatlarla görev yapıyorsa hükmün hangi sıfatla verildiğini. b) Tarafların ve davaya katılanların kimlikleri ile Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası, varsa kanuni temsilci ve vekillerinin ad ve soyadları ile adreslerini. c) Tarafların iddia ve savunmalarının özetini, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususları, çekişmeli vakıalar hakkında toplanan delilleri, delillerin tartışılması ve değerlendirilmesini, sabit görülen vakıalarla bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebepleri. ç) Hüküm sonucu, yargılama giderleri ile taraflardan alınan avansın harcanmayan kısmının iadesi, varsa kanun yolları ve süresini. d) Hükmün verildiği tarih ve hâkim veya hâkimlerin ve zabıt kâtibinin imzalarını. e) Gerekçeli kararın yazıldığı tarihi. (2) Hükmün sonuç kısmında, gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında; açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir. Madde Gerekçesi Madde \”Hükmün kapsamı\” başlığını taşımaktadır. Bu madde 1086 sayılı Kanunun 388 inci maddesinin karşılığıdır. Buna göre birinci fıkrada, hükmün Türk Milleti adına verileceği belirtildikten başka, 1086 sayılı Kanun hükmü muhafaza edilmiştir. Beş bent hâlinde ifade edilen unsurları taşıyan ve mahkeme tarafından hazırlanan metin, hükmü oluşturmaktadır. Bu unsurların dosyadaki kayıtlarla doğrulanmasının gerekli olduğu tabiîdir. Maddenin birinci fıkrasının (b) bendindeki hükümle, \”Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası\” yazılması mecburiyeti getirilmiş, (ç) bendinde ise \”taraflardan alınan avansın harcanmayan kısmının iadesi\” yeni bir hüküm olarak öngörülmüştür. Maddenin ikinci fıkrası, 1086 sayılı Kanunun 388 inci maddesinin ikinci fıkrası karşılığıdır. Bu kuralla hükümlerin açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde yazılması öngörülmüştür. Davaların Birleştirilmesi Halinde İşçilik Alacağı Talepleri Hakkında Ayrı Ayrı Karar Verilmesi Gerekir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2016/1412 Karar No: 2018/1955 Karar Tarihi: 18.12.2018 Mahkemesi: İş Mahkemesi Taraflar arasındaki işçilik alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Bakırköy 23. İş Mahkemesince asıl davanın kabulüne, birleşen davanın kısmen kabulüne dair verilen 01.11.2013 tarihli ve 2013/50 E.-2013/115 K. sayılı kararın taraf vekillerince temyizi üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 24.03.2015 tarihli ve 2014/116 E.-2015/11715 K. sayılı kararı ile; \”A) Davacı İsteminin Özeti: Davacı, iş sözleşmesinin işverence haksız feshedildiğini ileri sürerek kıdem ve ihbar tazminatları ile ücret alacaklarının davalı K.. - [Suç Uydurma ve İftira Suçunun Ayrımı: İsnadın Belli Bir Kişiye Yönelik Olup Olmaması](https://kayseriavukat.org.tr/suc-uydurma-ve-iftira-sucunun-ayrimi/): Suç Uydurma ve İftira Suçunun Ayrımı 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu İftira – Madde 267 (1) Yetkili makamlara ihbar veya şikayette bulunarak ya da basın ve yayın yoluyla, işlemediğini bildiği halde, hakkında soruşturma ve kovuşturma başlatılmasını ya da idari bir yaptırım uygulanmasını sağlamak için bir kimseye hukuka aykırı bir fiil isnat eden kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Fiilin maddî eser ve delillerini uydurarak iftirada bulunulması halinde, ceza yarı oranında artırılır. (3) Yüklenen fiili işlemediğinden dolayı hakkında beraat kararı veya kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiş mağdurun aleyhine olarak bu fiil nedeniyle gözaltına alma ve tutuklama dışında başka bir koruma tedbiri uygulanmışsa, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır. (4) Yüklenen fiili işlemediğinden dolayı hakkında beraat kararı veya kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiş olan mağdurun bu fiil nedeniyle gözaltına alınması veya tutuklanması halinde; iftira eden, ayrıca kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçuna ilişkin hükümlere göre dolaylı fail olarak sorumlu tutulur. (5) Mağdurun ağırlaştırılmış müebbet hapis veya müebbet hapis cezasına mahkûmiyeti halinde, yirmi yıldan otuz yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (6) Mağdurun mahkûm olduğu hapis cezasının infazına başlanmış ise, beşinci fıkraya göre verilecek ceza yarısı kadar artırılır. (7) (İptal: Anayasa Mahkemesi’nin 17/11/2011 tarihli ve E.: 2010/115, K.: 2011/154 sayılı Kararı ile.) (8) İftira suçundan dolayı dava zamanaşımı, mağdurun fiili işlemediğinin sabit olduğu tarihten başlar. (9) Basın ve yayın yoluyla işlenen iftira suçundan dolayı verilen mahkûmiyet kararı, aynı veya eşdeğerde basın ve yayın organıyla ilan olunur. İlan masrafı, hükümlüden tahsil edilir. Madde Gerekçesi Madde metninde, iftira suçu tanımlanmıştır. İftira, hakkında soruşturma ve kovuşturma başlatılmasını ya da idari bir yaptırım uygulanmasını sağlamak için, bir kimseye hukuka aykırı bir fiil isnat edilmesiyle oluşur. İftira suçunun konusunu hukuka aykırı fiil oluşturabilir. Bu fiilin suç oluşturması şart değildir. Disiplin yaptırımını veya başka bir idari yaptırımı gerekli kılan fiiller de bu suçun konusunu oluşturabilir. Bu isnadın yetkili makamlara ihbar veya şikâyette bulunmak suretiyle ya da basın ve yayın yoluyla yapılması gerekir. Kişiye karşı suç isnadı ihbar veya şikâyet suretiyle yapılmış olabilir. Dolayısıyla, ihbar veya şikâyetin yapılabileceği her makam nezdinde yapılan isnadla iftira suçu işlenebilir. Başlatılmış olan hukuk veya ceza muhakemesi sürecinde davanın tarafı, sanık veya tanık konumundaki kişiler de, bulundukları beyanlarla iftira suçunu işleyebilirler. Gazete veya diğer kitle iletişim araçlarında yayın yapılması suretiyle bir kişiye suç isnadında bulunulması hâlinde de iftira suçu oluşur. Cumhuriyet savcıları, kamu adına re\’sen soruşturulabilen suçlarla ilgili olarak yayınlanan haberleri ihbar kabul ederek, soruşturma başlatmaktadırlar. Bu bakımdan, basın ve yayın yolu ile bir kişiye gerçeğe aykırı olarak hukuka aykırı fiil isnad edilmesi hâlinde, iftira suçu oluşur. Kişiye isnad edilen fiil hiç işlenmemiş olabileceği gibi, kendisine isnatta bulunulan kişi tarafından işlenmemiş olabilir. Kişi suç teşkil eden bir fiili işlemiştir. Fakat bu suça ilişkin ihbar veya şikâyette bulunan, fiile, suç olarak niteliğini değiştirecek bazı eklemelerde bulunmuş olabilir. Şöyle ki; fiil, sahibinin bilgisi ve rızası dışında malını almaktan ibarettir. Ancak, bildirimde bulunan, bunun cebir veya tehditle işlendiği iddiasında bulunmuştur. Bu ilâve unsurlar açısından iftira suçu oluştuğunu kabul etmek gerekir. İsnadın belli bir kişiye yönelik olması gerekir. Bu kişinin ismi açıkça belirtilmese bile, yapılacak bir araştırma sonucunda kimliğinin belirlenebilir olması yeterlidir. İftira suçunun oluşabilmesi için, kendisine hukuka aykırı fiil isnat edilen kişinin bu fiili işlemediğinin bilinmesi gerekir. Bu bakımdan, söz konusu suç, ancak doğrudan kastla işlenebilir. Başka bir deyişle iftira suçu muhtemel kastla işlenemez. Bu suçun oluşabilmesi için, ayrıca, kendisine hukuka aykırı fiil isnat edilen kişi hakkında soruşturma ve kovuşturma başlatılmasını ya da idari bir yaptırım uygulanmasını sağlamak amacıyla hareket edilmesi gerekir. Bu nedenle, iftira suçu açısından failde kastın ötesinde belirtilen amacın varlığı gereklidir. Maddenin ikinci fıkrasına göre, iftira konusunu oluşturan haksız fiilin maddî eser ve delillerinin uydurulması hâlinde, verilecek cezanın belli oranda artırılması gerekmektedir. Maddenin üç ila yedinci fıkralarında, iftira sonucu meydana gelen neticelere göre fail hakkındaki cezanın ne surette tertip edileceği gösterilmektedir. Sekizinci fıkrada, iftira suçunda zamanaşımı bakımından sürenin hangi tarihten itibaren başlayacağı hususunda özel bir hüküm yer almaktadır. İsnat edilen suç dolayısıyla yapılan kovuşturma sonucu hükmün kesinleşmesiyle, iftiranın sabit olabileceği ve dolayısıyla takibata girişileceği aşikâr olduğundan böyle bir hükme olan zorunluluk meydandadır. Maddenin son fıkrasında, basın ve yayın yoluyla işlenen iftira suçundan dolayı verilen mahkûmiyet kararının, aynı veya eşdeğerde basın ve yayın organıyla ilan olunması ve ilan masrafının hükümlüden tahsil edilmesi gerektiği hüküm altına alınmıştır.  Suç uydurma – Madde 271 (1) İşlenmediğini bildiği bir suçu, yetkili makamlara işlenmiş gibi ihbar eden ya da işlenmeyen bir suçun delil veya emarelerini soruşturma yapılmasını sağlayacak biçimde uyduran kimseye üç yıla kadar hapis cezası verilir. Madde Gerekçesi Madde, suç uydurma hâlini cezalandırmaktadır. Bu suretle adlî makamları gereksiz olarak işgal etmek veya yanlış yollara yönlendirerek gereksiz yere uğraştırmak cezalandırılmış olmaktadır. Suç Uydurma ve İftira Suçunun Ayrımı: İsnadın Belli Bir Kişiye Yönelik Olması veya Kimliğinin Belirlenebilir Olması Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2014/839 Karar No: 2018/146 Karar Tarihi: 03.04.2018 Kararı veren Yargıtay Dairesi: 9. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Suç uydurma suçundan sanık …\’nın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 271/1, 50/1-a, 52/2-4. maddeleri uyarınca 7.300 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına ve taksitlendirmeye ilişkin Eyüp 4. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 04.07.2011 gün ve 1101-560 sayılı hükmün, sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesince 13.03.2014 gün ve 14274-2909 sayı ile; \”…Aralarındaki ticari ilişkiye istinaden kendi rızasıyla mağdura verdiği çekin çalındığı iddiasıyla herhangi bir isim vermemekle birlikte tahsil için ibrazı halinde mağdur hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılacağını bilerek şikâyetçi olan sanığın eyleminin, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 267. maddesinde düzenlenen iftira suçunu oluşturacağı, hukuki durumunun buna göre tayin ve takdiri gerektiği gözetilmeden suç vasfında yanılgıya düşülerek yazılı şekilde hüküm kurulması\” isabetsizliğinden bozulmasına oy çokluğuyla karar verilmiş, Karşı Oy Gerekçesi Daire üyesi C. Özer; \”Sanığın mağdura olan 5000 TL borcundan dolayı tarafların noterde borç senedi düzenledikleri, sanığın borcu ödememesi nedeniyle mağdurun sanığı icraya vereceğini söyleyince bu defa sanığın mağdura suça konu 05.05.2009 ödeme tarihli 7000 TL\’lik çeki verdiği, mağdurun önce düzenleme borç senedini tahsil için 09.03.2009 tarihinde Eyüp 2. İcra Müdürlüğünün 2009/807 Esas sayılı dosyasında icra takibi başlattığı, sanığın ise 08.04.2009 tarihinde söz konusu çekin çalındığından bahisle Cumhuriyet Başsavcılığına isim belirtmeden şikâyetçi olduğu, mağdurun ise 05.05.2009 tarihinde çeki tahsil için - [İdarenin Davaya Katılması: Denetim Yetkisi olan İdare "Suçtan Zarar Gören" Sıfatıyla Davaya Katılabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/idarenin-davaya-katilmasi/): İdarenin Davaya Katılması 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu Kamu davasına katılma – Madde 237 (1) Mağdur, suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişiler ile malen sorumlu olanlar, ilk derece mahkemesindeki kovuşturma evresinin her aşamasında hüküm verilinceye kadar şikâyetçi olduklarını bildirerek kamu davasına katılabilirler. (2) Kanun yolu muhakemesinde davaya katılma isteğinde bulunulamaz. Ancak, ilk derece mahkemesinde ileri sürülüp reddolunan veya karara bağlanmayan katılma istekleri, kanun yolu başvurusunda açıkça belirtilmişse incelenip karara bağlanır. Madde Gerekçesi Maddeye göre, yalnızca gerçek kişiler değil, tüzel kişiler de kamu davasına katılabileceklerdir. İlk olarak katılma ilk derece mahkemelerinde ve kovuşturma evresinde hüküm verilinceye kadar mümkün olabilecektir. Bölge adliye mahkemesi ve Yargıtay aşamalarında yapılacak katılma istekleri kabul edilmeyecektir. Ancak, ilk derece mahkemesinde ileri sürülmüş olup da karara bağlanmayan veya reddolunan katılma istekleri, istinaf yoluna başvurulduğunda açıkça belirtilmiş olması koşuluyla incelenip bölge adliye mahkemesince karara bağlanacaktır. Bu düzenlemeyle, katılmanın ne zamana kadar ve hangi aşamalarda istenebileceği sorusuna yasal düzeyde açık cevap verilmektedir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Bozulmuş veya değiştirilmiş gıda veya ilaçların ticareti – Madde 186 (1) Kişilerin hayatını ve sağlığını tehlikeye sokacak biçimde bozulmuş, değiştirilmiş her tür yenilecek veya içilecek şeyleri veya ilaçları satan, tedarik eden, bulunduran kimseye bir yıldan beş yıla kadar hapis ve binbeşyüz güne kadar adlî para cezası verilir. (2) Bu suçun, resmi izne dayalı olarak yürütülen bir meslek ve sanatın icrası kapsamında işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte bir oranında artırılır. Madde Gerekçesi Madde metninde, kişilerin hayatını ve sağlığını tehlikeye sokacak biçimde bozulmuş, değiştirilmiş her tür yenilecek veya içilecek şeylerin veya ilâçların satılması, tedarik edilmesi veya bulundurulması suç olarak tanımlanmıştır. Her türlü yenilecek veya içilecek şeyler ya da ilaçlar, bu suçun konusunu oluştururlar. Ancak, bunların, kişilerin hayatını ve sağlığını tehlikeye sokacak biçimde bozulmuş veya muhteviyatının değiştirilmiş olması gerekir. Söz konusu suç, kişilerin hayatını ve sağlığını tehlikeye sokacak biçimde bozulmuş veya muhteviyatı değiştirilmiş her tür yenilecek veya içilecek şeylerin ya da ilâçların satılması, tedarik edilmesi veya bulundurulması suretiyle işlenebilir. Bu bakımdan söz konusu suç, seçimlik hareketli bir suçtur. Maddenin ikinci fıkrasında, bu suçun, resmî izne dayalı olarak yürütülen bir meslek ve sanatın icrası kapsamında işlenmesi hâlinde, cezanın artırılması öngörülmüştür. İdarenin Davaya Katılması: Bozulmuş veya Değiştirilmiş Gıda Ticareti Suçunda Tarım Müdürlüğü Davaya Katılabilir mi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2015/1191 Karar No: 2018/328 Karar Tarihi: 03.07.2018 Kararı veren Yargıtay Dairesi: 9. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Bozulmuş veya değiştirilmiş gıda veya ilaçların ticareti suçundan sanık …\’in beraatine ilişkin, Ankara 19. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 15.07.2010 gün ve 700-908 sayılı hükmün katılan … Tarım İl Müdürlüğü vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesince 21.05.2015 gün ve 7636-5275 sayı ile; \”Sanığa atılı bozulmuş veya değiştirilmiş gıda veya ilaçların ticareti suçunun niteliği itibarıyla suçtan doğrudan doğruya zarar görmeyen ve bu nedenle de davaya katılma hakkı bulunmayan idarenin davaya katılmasına ilişkin olarak verilen karar hukuki değerden yoksun olup, hükmü temyiz hakkı vermeyeceğinden, müşteki idare vekilinin temyiz isteminin 1412 sayılı (mülga) Ceza Muhakemesi Usulü Kanunu’nun 317. maddesi gereğince reddine\” karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 18.06.2015 gün ve 248990 sayı ile; “5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 237/1. maddesinde; “Mağdur, suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişiler ile malen sorumlu olanlar, şikâyetçi olduklarını bildirerek kamu davasına katılabilirler.” hükmü ile kamu davasına katılma hak ve yetkisi bulunanlar üç grup halinde düzenlenmiştir. Bu düzenleme 1412 sayılı (mülga) Ceza Muhakemesi Usulü Kanunu’nun 365. maddesindeki; \’Suçtan zarar gören herkes, soruşturmanın her aşamasında kamu davasına müdahale yolu ile katılabilir\’ hükmü ile paralellik göstermekte ise de yeni düzenlemeye, önceki kanunda yer almayan malen sorumlu ve dar anlamda suçtan zarar göreni ifade eden mağdur da eklenmek suretiyle, madde; öğreti ve uygulamadaki görüşlere uygun olarak, katılma hak ve yetkisi bulunduğu kabul edilenleri kapsayacak şekilde düzenlenmiştir. Mağdur, suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişiler ile malen sorumlu olanların kanunun kendilerine tanıdığı hak ve yetkileri haiz olarak davada Cumhuriyet savcısının yanında yer almasına öğreti ve uygulamada \’davaya katılma\’ veya \’müdahale\’ denilmekte, davaya katılma talebinin kabul edilmesi hâlinde ise davaya katılma isteminde bulunan kişi \’katılan\’ ya da \’müdahil\’ sıfatını almaktadır. Gerek 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nda gerekse 1412 sayılı (mülga) Ceza Muhakemesi Usulü Kanunu’nda kamu davasına katılma konusunda suç bakımından bir sınırlama getirilmemiş, ilke olarak şartların varlığı halinde tüm suçlar yönünden kamu davasına katılma kabul edilmiştir. Öğreti ve uygulamada kamu davasına katılma yetkisi bulunan kişinin \’suçtan zarar görmesi\’ şartı aranmış, ancak kanunda \’suçtan zarar gören\’ ve \’mağdur\’ kavramlarının tanımı yapılmadığı gibi, zararın maddi ya da manevi olduğu hususu bir ayrıma tâbi tutulmamış ve sınırlandırılmamıştır. Bu nedenle konuya açıklık kazandırılırken öğretideki görüşlerden de yararlanılarak, maddede katılma yetkisi kabul edilen, \’mağdur\’, \’suçtan zarar gören\’ ve \’malen sorumlu olan\’ kavramlarının, kamu davasına katılma hususundaki uygulamaya ışık tutacak biçimde tanımlanması gerekmektedir. Malen sorumlu; işlenmiş olan suçun hükme bağlanması ve bunun kesinleşmesinden sonra, maddî ve malî sorumluluk taşıyarak hükmün sonuçlarından etkilenecek veya bunlara katlanacak kişidir. Mağdur; Türk Dil Kurumu Büyük Türkçe Sözlüğünde, \’haksızlığa uğramış kişi\’ olarak tanımlanmaktadır. Ceza hukukunda ise mağdur kavramı, suçun konusunun ait olduğu kişi ya da kişilerdir. Suçtan zarar gören ile mağdur kavramları da aynı şeyi ifade etmemektedir. Mağdur suçun işlenmesiyle her zaman zarar görmekte ise de, suçtan zarar gören kişi her zaman suçun mağduru olmayabilir. (Mehmet Emin Artuk-Ahmet Gökçen-A. Caner Yenidünya; Ceza Hukuku Genel Hükümler, 3. Bası, Ankara, 2007, s. 444; İzzet Özgenç; Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 9. Bası, Ankara, 2013, s. 211-215; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez; Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 6. Bası, Ankara, 2013, s. 107-109; Osman Yaşar-Hasan Tahsin Gökcan-Mustafa Artuç; Türk Ceza Kanunu, 6. cilt, Ankara, 2010, s. 7702-7703) \’Suçtan zarar görme\’ kavramı gerek Ceza Genel Kurulu, gerekse Özel Dairelerin yerleşmiş kararlarında; \’suçtan doğrudan doğruya zarar görmüş bulunma hâli\’ olarak anlaşılıp uygulanmış, buna bağlı olarak da dolaylı veya muhtemel zararların, davaya katılma hakkı vermeyeceği kabul edilmiştir. Nitekim bu husus, Ceza Genel Kurulunun 03.05.2011 gün ve 155-80, 04.07.2006 gün ve 127-180, 22.10.2002 gün ve 234-366 ile 11.04.2000 gün ve 65-69 sayılı kararlarında; \’dolaylı veya muhtemel zarar, davaya katılma hakkı vermez\’ şeklinde açıkça ifade edilmiştir. Uyuşmazlık konusuna ilişkin olarak, bir tüzel kişinin kamu davasına katılabilmesi için 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun davaya katılmayı düzenleyen genel kural niteliğindeki 237. maddesinde belirtilen koşulun gerçekleşmesi, - [Bir İşin Gördürüleceği Vaadiyle Dolandırıcılık ve Nüfuz Ticareti Suçu](https://kayseriavukat.org.tr/isin-gordurulecegi-vaadiyle-dolandiricilik/): Bir İşin Gördürüleceği Vaadiyle Dolandırıcılık ve Nüfuz Ticareti Suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Dolandırıcılık – Madde 157 (1) Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlayan kişiye bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası verilir. Madde Gerekçesi Madde metninde dolandırıcılık suçu tanımlanmıştır. Dolandırıcılık, hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kişinin kendisine veya başkasına yarar sağlamasıdır. Bu bakımdan dolandırıcılık suçu, kişilerin malvarlığına karşı işlenen bir suçtur. Söz konusu suç tanımı ile, kişilerin sahip bulunduğu malvarlığı hakkının korunması amaçlanmıştır. Ayrıca, bu suçun işlenişi sırasında hileli davranışlar ile kişiler aldatılmaktadır. Aldatıcı nitelik taşıyan hareketlerle, kişiler arasındaki ilişkilerde var olması gereken iyi niyet ve güven ihlâl edilmektedir. Bu suretle kişinin irade serbestisi etkilenmekte ve irade özgürlüğü ihlâl edilmektedir. Çok hareketli suç görüntüsü taşıyan dolandırıcılık suçunun oluşumu açısından birden fazla fiilin gerçekleşmesi gerekmektedir. Bu hareketlerden birincisini hile oluşturmaktadır. Hile, icraî bir davranışla gerçekleştirilebileceği gibi; karşı tarafın içine düştüğü hatadan, bir konuda yanlış bilgi sahibi olmasından yararlanarak da, yani ihmalî davranışla da, gerçekleştirilebilir. Ancak, bu durumda kişinin, hataya düşen karşı tarafı bilgilendirmek konusunda yükümlülüğünün olması gerekir. Hataya düşen kişi ile hukukî ilişkide bulunulan durumlarda, böyle bir yükümlülük vardır. Ayrıca, muhatabın belli bir husustaki hatası karşısında kişinin ihmalî davranışının, örneğin susmasının, bir beyan, açıklama değerini taşıması gerekir. Dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için, gerçekleştirilen hilenin etkisiyle, bu hileye maruz kalan kişinin veya bir üçüncü kişinin zararına olarak, fail veya bir başkası bir menfaat elde etmelidir. Dolandırıcılık suçu, kasten işlenebilen bir suçtur. Burada söz konusu olan kast, dolandırıcılık suçunun maddî unsurlarının hepsinin fail tarafından bilinmesini ifade etmektedir. Bir başka ifadeyle, fail gerçekleştirdiği davranışların hile teşkil ettiğini, başka birini aldatıcı nitelikte olduğunu bilmelidir. Ayrıca, fail, bu hileli davranışlar sonucunda bunların etkisiyle, hileye maruz kalan kişinin veya başkasının malvarlığında bir eksilme meydana geldiğini, zarar gördüğünü ve buna karşılık, kendisinin veya sair bir kişinin malvarlığında bir artma meydana geldiğini bilmelidir. Bu itibarla, fail, mağdurun malvarlığındaki eksilmenin, mağdurun gördüğü zararın kendi hileli davranışları sonucunda meydana geldiğini bilmelidir; hile ile zarar arasındaki illiyet bağının varlığının bilincinde olmalıdır. Belirtilen hususlara ilişkin kast, doğrudan kast olabileceği gibi, olası kast da olabilir. Dolandırıcılık suçunun işlenmesi suretiyle elde edilen yararın miktarı çoğu zaman tam olarak belirlenememektedir. Bu gibi durumlar göz önünde bulundurularak, dolandırıcılık suçundan dolayı hapis cezasının yanı sıra ayrıca adlî para cezası öngörülmüştür. Nitelikli dolandırıcılık – Madde 158 (1) Dolandırıcılık suçunun; a) Dinî inanç ve duyguların istismar edilmesi suretiyle, b) Kişinin içinde bulunduğu tehlikeli durum veya zor şartlardan yararlanmak suretiyle, c) Kişinin algılama yeteneğinin zayıflığından yararlanmak suretiyle, d) Kamu kurum ve kuruluşlarının, kamu meslek kuruluşlarının, siyasi parti, vakıf veya dernek tüzel kişiliklerinin araç olarak kullanılması suretiyle, e) Kamu kurum ve kuruluşlarının zararına olarak, f) Bilişim sistemlerinin, banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle, g) Basın ve yayın araçlarının sağladığı kolaylıktan yararlanmak suretiyle, h) Tacir veya şirket yöneticisi olan ya da şirket adına hareket eden kişilerin ticari faaliyetleri sırasında; kooperatif yöneticilerinin kooperatifin faaliyeti kapsamında, i) Serbest meslek sahibi kişiler tarafından, mesleklerinden dolayı kendilerine duyulan güvenin kötüye kullanılması suretiyle, j) Banka veya diğer kredi kurumlarınca tahsis edilmemesi gereken bir kredinin açılmasını sağlamak maksadıyla, k) Sigorta bedelini almak maksadıyla, l) Kişinin, kendisini kamu görevlisi veya banka, sigorta ya da kredi kurumlarının çalışanı olarak tanıtması veya bu kurum ve kuruluşlarla ilişkili olduğunu söylemesi suretiyle, İşlenmesi halinde, üç yıldan on yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur.  Ancak, (e), (f), (j), (k) ve (l) bentlerinde sayılan hâllerde hapis cezasının alt sınırı dört yıldan, adli para cezasının miktarı suçtan elde edilen menfaatin iki katından az olamaz. (2) Kamu görevlileriyle ilişkisinin olduğundan, onlar nezdinde hatırı sayıldığından bahisle ve belli bir işin gördürüleceği vaadiyle aldatarak, başkasından menfaat temin eden kişi, yukarıdaki fıkra hükmüne göre cezalandırılır. (3) Bu madde ile 157 nci maddede yer alan suçların, üç veya daha fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi hâlinde verilecek ceza yarı oranında; suç işlemek için teşkil edilmiş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde verilecek ceza bir kat artırılır. Madde Gerekçesi Madde metninde, dolandırıcılık suçunun temel şekline göre cezanın artırılmasını gerektiren nitelikli unsurları belirlenmiştir. Birinci fıkranın (a) bendinde, dolandırıcılık suçunun dinî inanç ve duyguların istismar edilmesi suretiyle işlenmesi, bu suçun temel şekline göre daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektiren bir durum olarak kabul edilmiştir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, dinin bir aldatma aracı olarak kullanılmasıdır. Bu nitelikli unsurun gerçekleşebilmesi için, dinî inanç ve duygular, aldatma aracı olarak kötüye kullanılmalıdır. Suçun oluşabilmesi için, dinî inanç ve duyguların kötüye kullanılması suretiyle gerçekleştirilen hile ile haksız bir yarar da sağlanmış olmalıdır. Kişinin içinde bulunduğu tehlikeli durum veya zor şartlar, başkalarına güven duymaya en fazla ihtiyaç duyduğu anlardır. Kişinin örneğin doğal bir afete veya trafik kazasına maruz kalmasından ya da hastalığı yüzünden içine düştüğü çaresizlikten yararlanılarak aldatılması daha kolaydır. Bu nedenle, birinci fıkranın (b) bendinde, dolandırıcılık suçunun kişinin içinde bulunduğu tehlikeli durum veya zor şartlardan yararlanmak suretiyle işlenmesi, bu suçun temel şekline göre daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektiren bir durum olarak kabul edilmiştir. Keza, kişinin algılama yeteneğinin zayıflığından yararlanılarak aldatılması daha kolaydır. Bu nedenle, belirtilen durum birinci fıkranın (c) bendinde, dolandırıcılık suçunun temel şekline göre daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektiren bir nitelikli unsuru olarak kabul edilmiştir. Birinci fıkranın (d) bendinde, dolandırıcılık suçunun kamu kurum ve kuruluşlarının, kamu meslek kuruluşlarının, siyasî parti, vakıf veya dernek tüzel kişiliklerinin araç olarak kullanılması suretiyle işlenmesi, bu suçun bir nitelikli unsuru olarak kabul edilmiştir. Çünkü, kamu kurum veya kuruluşları, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, siyasî parti, vakıf veya dernek tüzel kişilikleri toplumda güven beslenen müesseseler olarak kabul edilmişlerdir. Fıkranın (e) bendinde, bu suçun kamu kurum ve kuruluşlarının zararına olarak işlenmesi, bu suçun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hâli olarak kabul edilmiştir. Dolandırıcılık suçunun, bilişim sistemlerinin, banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle işlenmesi de, birinci fıkranın (f) bendinde bu suçun bir nitelikli unsuru olarak kabul edilmiştir. Bilişim sistemlerinin ya da birer güven kurumu olan banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması, dolandırıcılık suçunun işlenmesi açısından önemli bir kolaylık sağlamaktadır. Banka ve kredi kurumları açısından dikkat edilmesi gereken husus, bu kurumları temsilen, bu kurumlar adına hareket eden kişilerin başkalarını kolaylıkla aldatabilmeleridir. Aynı şekilde, söz - [Rektör ve Üniversite Yönetimini Eleştiren Üniversite Öğrencisine Uzaklaştırma Cezası Verilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/universite-ogrencisine-uzaklastirma-cezasi/): Üniversite Öğrencisine Uzaklaştırma Cezası Verilmesi Anayasa Mahkemesi Kararı  Esas No: 2022/54 Karar No: 2022/99 Karar Tarihi: 8/9/2022 R.G. Tarih- Sayı: 20/9/2022 – 31959 A. 2547 sayılı Kanun’un 54. Maddesinin (a) Bendinin İncelenmesi İtiraz Konusu Kural İtiraz konusu kuralda; yükseköğretim öğrencilerine gerçekleştirdikleri bazı eylemler nedeniyle belirli bir süre için kurumdan uzaklaştırma veya yükseköğretim kurumundan çıkarma cezaları da dâhil olmak üzere çeşitli disiplin cezalarının verilmesi öngörülmektedir. Başvuru Gerekçesi Başvuru kararında özetle; disiplin cezasını gerektiren eylemlerin kuralda soyut biçimde ifade edildiği, hangi eyleme hangi disiplin cezasının uygulanacağı hususunun açık olmadığı belirtilerek kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi Eğitim ve öğrenim hakkına sınırlama getirilirken temel hak ve özgürlüklerin sınırlanması rejimini düzenleyen Anayasa’nın 13. maddesinin göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Buna göre eğitim ve öğrenim hakkına sınırlama getiren düzenlemelerin  Anayasa’nın anılan maddesi uyarınca öncelikle kanunla yapılması gerekir. Ancak kanuni düzenlemenin şeklen var olması yeterli olmayıp kurallar keyfîliğe izin vermeyecek şekilde belirli, ulaşılabilir ve öngörülebilir düzenlemeler niteliğinde olmalıdır. Kuralda, yükseköğretim öğrencileri bakımından disiplin suçu teşkil eden eylemler ve uygulanabilecek disiplin cezaları gösterilmekle birlikte bu suç ve cezalar arasında herhangi bir ilişkilendirme yapılmamıştır. Başka bir ifadeyle hangi eylemin hangi disiplin cezası ile cezalandırılacağı açık ve net olarak gösterilmemiş ya da bunun tespit edilmesine imkân sağlayacak herhangi bir ölçüt getirilmemiş veyahut bu hususta kişiler ve idare açısından belirlilik ve öngörülebilirliği sağlayacak şekilde kanuni bir çerçeve oluşturulmamıştır. İdarenin söz konusu eylemler ve cezalar için kuralda öngörülen sıralamayı gözetmekle de yükümlü tutulmadığı anlaşılmıştır. Buna göre disiplin cezasını gerektiren eylemin gerçekleşmesi durumunda bir disiplin cezasının verilebileceği öngörülebilmekle birlikte hangi somut fiil ve olguya hangi hukuksal yaptırımın veya sonucun bağlandığı yasal çerçevede belirli bir açıklık ve kesinliğe sahip değildir. Sonuç olarak eğitim ve öğrenim hakkına sınırlama getiren kuralın kanunilik şartını taşımadığı değerlendirilmiştir. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline, kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak dokuz ay sonra yürürlüğe girmesine karar vermiştir.  B. Kanun’un 65. Maddesinin (a) Fıkrasının (9) Numaralı Alt Bendinde Yer Alan “…ile öğrencilerin…” İbaresinin İncelenmesi İtiraz Konusu Kural İtiraz konusu kuralda, öğrencilerin disiplin işlemleri ile ilgili hususların Yükseköğretim Kurulu (YÖK) tarafından çıkarılacak yönetmelikle düzenlenmesi öngörülmektedir. Başvuru Gerekçesi Başvuru kararında özetle; öğrencilerin disiplin suç ve cezalarına ilişkin hususların kanunla düzenlenmesi gerektiği, bu konulara ilişkin düzenleme yapma yetkisinin itiraz konusu kuralla idareye bırakılmış olmasının kanunilik ilkesiyle bağdaşmadığı belirtilerek kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi İtiraz konusu kural aynı alt bentte yer alan “disiplin işlemleri, disiplin amirlerinin yetkileri ve disiplin kurullarının teşkili ve çalışması ile ilgili hususlar” ibareleri bakımından ortak kural niteliğindedir. Buna göre 54. maddenin (a) bendi, 65 maddenin (a) fıkrasının (9) numaralı alt bendinde yer alan “disiplin işlemleri…” ve “…ile ilgili hususlar…” ibarelerinin kapsamındadır ve “…ile öğrencilerin…” ibaresinin esas incelemesinin aynı alt bentte yer alan “…disiplin işlemleri…” ve “…ile ilgili hususlar…” ibareleri yönünden yapılması gerekir. Yükseköğretim öğrencilerine sunulan eğitim ve öğrenim hizmetinin gereği gibi yürütülmesini sağlamak amacıyla ihdas edilen disiplin suç ve cezaları sebebi veya sonucu itibarıyla çeşitli temel hak ve özgürlüklerin sınırlanması sonucunu doğurabilir. Dolayısıyla idareye verilen düzenleme yetkisinin kanunda belirlenmesi gereken çerçevesinin daha katı yorumlanması gerekir. 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu\’nun 54. maddesinin (a) fıkrasında düzenlenen disiplin suç ve cezalarına işaret ettiği anlaşılan disiplin işlemleri ile ilgili hususlar belirli bir açıklık ve kesinlikte ortaya konulmamış, disiplin cezası gerektiren eylemlerle disiplin cezalarının belirlendiği ancak disiplin suç ve cezaları arasında yeterli bağlantının kurulmadığı bir alanda idareye söz konusu alanın yönetmelikle düzenleme yetkisi verilmiştir. Buna göre ilgililerin hangi somut fiil ve olguya hangi hukuksal yaptırımın veya sonucun uygulanacağını belirli bir açıklık ve kesinlikte öngörebilmelerine yasal çerçevede imkân tanıyacak şekilde belirliliğe sahip olmayan düzenlemelerle idareye yönetmelik çıkarma yetkisi verilemez. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline, kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak dokuz ay sonra yürürlüğe girmesine karar vermiştir.  Rektör ve Üniversite Yönetimini Eleştiren Üniversite Öğrencisine Uzaklaştırma Cezası Verilebilir mi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Kararı Değerlendirme Olaylar Olayların yaşandığı tarihte üniversite öğrencisi olan başvurucuya üniversitenin rektörüne yönelik kullandığı söz ve sergilediği davranışlar nedeniyle bir ay yükseköğretim kurumundan uzaklaştırma disiplin cezası verilmiştir. Başvurucu bu idari işlemin iptali talebiyle idare mahkemesinde dava açmış, mahkeme başvurucunun sarf ettiği sözlerin üniversite rektörünün şeref ve itibarını zedeleyecek mahiyette olduğu gerekçesiyle davaya konu işlemde hukuka aykırılık bulunmadığını belirterek davanın reddine karar vermiştir. Başvurucunun istinaf talebi de bölge idare mahkemesince reddedilmiştir. İddialar Başvurucu, öğrencisi olduğu üniversitenin rektörüne yönelik sarf ettiği sözler ve sergilediği davranışlar nedeniyle uzaklaştırma disiplin cezası verilmesinin eğitim hakkını ihlal ettiğini ileri sürmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi Somut olayda başvurucu, birçok akademisyenin üniversite ile ilişiğinin kesilmesinden sorumlu olduğunu belirterek rektöre karşı demokratik eleştiri hakkını kullandığını, barışçıl şekilde yaptığı protesto sırasında hakaret içeren herhangi bir sözünün olmadığını ileri sürmüştür. Başvurucu, rektörün öğrencilerin üniversitede vakit geçirdikleri alanlara gitmemesi ve öğrencilerle görüşmemesi nedeniyle arkadaşlarıyla birlikte yaptığı maketi fakülte içinde öğrenciler arasında gezdirdiğini, güvenlik görevlilerinin maketi almasıyla protestosuna son verdiğini beyan etmiştir. Yargılama sürecinde mahkemeler ise meşru eleştiri hakkı ile hakaret arasındaki sınırın nerede olduğu meselesine hiç değinmemiştir. Anayasa Mahkemesi, kamu otoritelerine veya kamu politikalarına yönelik eleştirilerde göz önüne alınması gerekli bazı ilkeler benimsemiştir. İlk olarak sarf edilen bazı görüş ve ifadeler kamu gücünü kullanan organlar nazarında kabul edilemez görülse bile hukukun üstünlüğüne dayanılarak oluşturulan demokratik bir toplumda kurulu düzene, politikalara ve uygulamalara karşı çıkan veya kamu gücünü kullanan organların eylemlerini eleştiren, onları kabul edilemez bulan fikirler serbestçe açıklanmalıdır. İkinci olarak kamu otoritelerinin -kamu gücünü kullandıkları için- kabul edilebilir eleştiri sınırlarının özel bireylere nazaran çok daha geniş olduğu unutulmamalıdır. Üçüncü olarak kamu otoriteleri kendilerine yönelik eleştirilere farklı araçlarla cevap ve tepki verme imkânına sahiptir. Dördüncü olarak ise başvurucu tarafından kullanılan ifadeler üniversite yönetimi tarafından sert ve incitici olarak nitelendirilse bile ifade özgürlüğü sadece toplum tarafından kabul gören veya zararsız ya da ilgisiz kabul edilen bilgi ve fikirler için değil incitici, şoke edici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerlidir. Somut olayda başvurucu, bazı akademisyenlerin üniversiteden ilişiklerinin kesilmesi ve disiplin cezalarıyla cezalandırılmasına ilişkin belirli bir bakış açısıyla eleştirilerde bulunmuştur. Söz konusu ifadeler kamu yararına ilişkin sorunlara yöneliktir. Öte yandan başvuruya konu söz ve davranışlarda rektöre karşı alaycı bir dil kullanılmış ve hiciv içeren bir eylemde bulunulmuştur. İlk bakışta rahatsız edici olduğu iddia edilse bile başvuru konusu ifadelerin başkaları için temelsiz biçimde yaralayıcı nitelik taşıdığı, saldırgan ve yakışıksız olduğu söylenemez. Oysa ilk derece mahkemesi, kullanılan ifadelerin kişilerin şeref ve haysiyetini zedeleyecek mahiyette - [Polisin Havaya Ateş Açması Sonucu Bir Kişinin Hayatını Kaybetmesi](https://kayseriavukat.org.tr/polisin-havaya-ates-acmasi-sonucu-olum/): Polisin Havaya Ateş Açması Sonucu Bir Kişinin Hayatını Kaybetmesi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Kararı Değerlendirme Olaylar İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü, bir terör örgütünün provokasyonu sonucu şiddet eylemlerine dönüşebilecek toplantı ve gösteri yürüyüşü yapılacağı bilgisine ulaşmıştır. Olay tarihinde yaklaşık beş yıllık meslek tecrübesine sahip olan memur S.K., gösterilerin yapılacağı bölgede görevlendirilen ekipte yer alan polislerden biridir. Gösterilerin güvenlik güçlerine taş, sopa ve molotofkokteylinin kullanıldığı saldırılara dönüşmesiyle güvenlik güçleri saldırganları sokak aralarına kadar kovalamıştır. Bu esnada S.K.nın içinde olduğu araca atılan bir molotofkokteyli nedeniyle araç yanmaya başlamıştır. Memurların yanan araçtan inmesi sonrasında diğer sokaktan yaklaşan başka bir grup, araca ve memurlara molotofkokteyli atmaya devam etmiş; bu memurlar ve diğer araçtaki bazı memurlar saldırıyı defetmek için havaya ateş etmiştir. Bu olaylar yaşanırken bir cemevinin avlusunda cenaze merasimi için bekleyen 15-20 kişilik grupta yer alan U.K., başına mermi isabet etmesi sonucu yaşamını yitirmiştir. Olay hakkında düzenlenen tutanaklarda uyarı amacıyla havaya ateş edildiği belirtilmiştir. U.K.nın ölümüne sebep olan atışın memur S.K.nın tabancasından yapıldığının anlaşılması üzerine Başsavcılık, Valilikten memur S.K. hakkında taksirle öldürme suçundan soruşturma izni verilmesini talep etmiştir. Bu talep doğrultusunda  İl İdare Kurulu tarafından hazırlanan raporda; S.K.nın tecrübesizliği nedeniyle korku ve paniğe kapıldığı, kullanmaması ya da usulüne uygun kullanması gereken silahla U.K.nın ölümüne sebebiyet verdiği açıklanmıştır. Valilikçe verilen soruşturma izninin ardından Başsavcılık tarafından soruşturma açılmış ve şüphelinin taksirle öldürme suçundan cezalandırılmasını talep edilmiştir. Asliye ceza mahkemesi ise görevsizlik kararı vermiş, sanığın bu karara itirazı 14. Ağır Ceza Mahkemesince kesin olarak reddedilmiştir. Yargılamayı yürüten 11. Ağır Ceza Mahkemesi (Ağır Ceza Mahkemesi) de sanığın taksirle öldürme suçundan cezalandırılmasına karar vermiştir. Başsavcılık, sanık S.K. ve başvurucu farklı gerekçelerle istinaf kanun yoluna başvurmuş; bölge adliye mahkemesi istinaf başvurusunu esastan reddetmiştir. İddialar Başvurucu, eşinin kolluk görevlisi tarafından öldürülmesi ve olay hakkında etkili ceza soruşturması yürütülmemesi nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Mahkemenin Değerlendirmesi Ağır Ceza Mahkemesi somut olaydaki silah kullanımının Anayasa\’nın 17. maddesine aykırı olduğunu ve yaşam hakkının ihlal edildiğini öz itibarıyla tespit etmiştir. Dolayısıyla silah kullanımının meşru savunma amacıyla gerekli ve orantılı olup olmadığının incelenmesine gerek olmadığı kanaatine varılmıştır. Ağır Ceza Mahkemesi ölüme sebebiyet veren somut olaydaki eyleme yaptırım olarak önce 1 yıl 8 ay hapis cezası belirlemiş, ardından bu cezayı adli para cezasına çevirmiş, bunun aylık taksitler hâlinde on eşit taksitte yerine getirilmesine karar vermiştir. Öncelikle ilgili kanunun taksirle öldürme suçundan verilen hapis cezası yaptırımının da paraya çevrilmesine imkân tanıdığı belirtilmelidir. Öte yandan hapis cezası yaptırımının paraya çevrilmesi yetkili makamların takdirinde olup bu konuda yasal bir zorunluluk olmadığı ifade edilmelidir. Hapis cezası yaptırımının adli para cezası yaptırımına çevrilmesi durumunda hükümlülerin hapis cezası yaptırımı ile karşı karşıya kalması söz konusudur. Ancak bu durum adli para cezasının ödenmemesi ya da kısmen ödenmesi hâlinde gündeme gelmektedir. Nitekim başvuruya konu olayda hükümlüye verilen hapis cezasının uygulanması para cezasının ödenmesiyle gündeme gelmemiştir. Öncelikle belirtmek gerekir ki mahkemelerin takdir haklarını bu tür eylemlere müsamaha edilmeyeceğini göstermek için kullanmaları ve suçun sonuçlarını hafifletmek için kullanmayı tercih ettikleri izlenimini vermemeleri gerekir. Bu; kamu güveninin sürdürülmesi, hukukun üstünlüğünün sağlanması ve bu tür eylemlere hoşgörü gösterildiği görünümünün engellenmesi açısından hayati önem taşımaktadır. Devlet görevlilerinin güç kullanımı sonucu meydana gelen ölümlerde veya bu yolla gerçekleştirilen kötü muamelelerde bu sadece cezasızlık için söz konusu olmayıp suçların ağırlığı ile cezalar arasında açık bir orantısızlık bulunması hâlinde de geçerlidir. Olayda yargısal makamların bir kişinin hayatına mal olan hukuka aykırı silah kullanımına karşılık olarak Kanun\’da 2 ila 6 yıl hapis cezası yaptırımı öngören suça karşılık asgari ceza olarak 2 yıl hapis ve dahası bu hapis cezası yerine de adli para cezasını uygun ve yeterli ceza olarak tercih ettikleri görülmüştür. Bir kolluk görevlisinin bu tür silah kullanımı sonucu gerçekleştiği kabul edilen ölüme karşılık takdir edilen hapis cezası ile netice ceza olarak belirlenen adli para cezasının benzer hak ihlallerinin önlenebilmesi yoluyla kişilerin yaşamının korunması bakımından uygun ve yeterli yaptırım değildir. Derece mahkemelerinin yaşam hakkını yasayla korumaya yönelik anayasal yükümlülüğe uygun olarak -devletin öldürmemeye ilişkin negatif yükümlülüğü kapsamındaki- bir kişiyi öldüren kişiler hakkında ceza hukukunu etkili biçimde uygulamaları, böylece hukuk sisteminin caydırıcı etkisini korumaları gerekir. Başvuruya konu olayda takdir edilen asgari orandaki hapis cezası ve bu cezanın dahi para yaptırımına çevrilmesi benzer ihlallerin önlenmesi bakımından caydırıcı bir etkiye sahip değildir. Para cezası yaptırımının taksitler hâlinde ödenmesi imkânının tanınması ise bu yönde bir değerlendirmeye dahi tabi tutulamayacak niteliktedir. Bu nitelikteki takdir haklarının kullanımında bir tercihte bulunulurken yaşam hakkının ihlaline neden olan fiillerin sonuçlarını hafifletmeye yönelik kullanıldığı izlenimi oluşturulmaması, kamunun adalete olan güveninin sürdürülmesi ve hukukun üstünlüğünün sağlanması için hayati önem taşımaktadır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nda; Kanun\’un amacının kişi hak ve özgürlüklerini korumak olduğu, suç işleyen hakkında işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı cezaya karar verilmesi gerekliliği ifade edilmiştir. Caydırıcı bir etkisi olmayan cezai yaptırımlar -olay nedeniyle meydana gelen maddi ve manevi zararlar giderilmiş, aynı zamanda fail veya failler yeterli disiplin cezaları ile cezalandırılmış olsalar da- oluşan mağduriyetleri gidermekte yetersiz kalmaktadır. Bu itibarla başvuruya konu mahkûmiyetin başvurucunun mağduriyetini ortadan kaldırmamasının yanında benzer ihlallerin önlenebilmesi bakımından caydırıcı etkiye sahip de olmadığı, dolayısıyla bu durumun yaşam hakkının maddi ve usule ilişkin boyutlarının ihlaline yol açtığı sonucuna varılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle yaşam hakkının maddi ve usul boyutunun ihlal edildiğine karar vermiştir. Polisin Havaya Ateş Açması Sonucu Bir Kişinin Hayatını Kaybetmesi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Narin Kurt Başvurusu Başvuru Numarası: 2018/2540 Karar Tarihi: 1/12/2022 R.G. Tarih ve Sayı: 22/3/2023 – 32140 GENEL KURUL – KARAR Başkan: Zühtü ARSLAN Başkanvekili: Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA Üyeler: Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE Raportör: Nahit GEZGİN Başvurucu: Narin KURT I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, bir kişinin kolluk görevlisi tarafından öldürülmesi ve olay hakkında etkili ceza soruşturması yürütülmemesi nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 18/1/2018 tarihinde yapılmıştır. 3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. 4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. 6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı 22/12/2020 tarihinde - [Ağırlaştırılmış Müebbet Hapis Cezasında Koşullu Salıverilme Hükümleri Uygulanabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/muebbet-hapis-cezasinda-kosullu-saliverilme/): Ağırlaştırılmış Müebbet Hapis Cezasında Koşullu Salıverilme Hükümleri Uygulanabilir mi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Değerlendirme Olaylar Kamuoyunda Madımak olayları olarak bilinen ve 35 kişinin ölümü ile sonuçlanan hadiseye ilişkin olarak anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs etme suçundan başvurucunun mahkûmiyetine ve idam cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiş, Yargıtay’ın bu kararı onaması ile mahkûmiyet hükmü kesinleşmiştir. Ek kararla başvurucu hakkında verilen idam cezası, müebbet ağır hapis cezasına çevrilmiş; daha sonra ağır ceza mahkemesinin kararıyla müebbet ağır hapis cezası, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına dönüştürülmüş ve hükmün bu şekilde infazına karar verilmiştir. Başvurucunun 4959 sayılı Topluma Kazandırma Kanunu\’ndan yararlanma talebi, ağır ceza mahkemesinin ek kararıyla reddedilmiş; bu karar Yargıtay tarafından onanmıştır. Müddetnamede, başvurucunun ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası aldığı ve infaz türünün 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun kapsamında olduğu belirtilmiştir. Başvurucu; herhangi bir örgüte bağlı olarak suç işlemediğini, hakkında koşullu salıverilme hükümleri uygulanmadan hazırlanan müddetnamenin hatalı olduğunu, 5275 sayılı Kanun\’un 107. maddesi gereğince infazın yapılması gerektiğini belirterek müddetnamedeki hatanın giderilmesini talep etmiştir. İnfaz hâkimliği, infaza konu ilamın terör suçu olması nedeniyle aldığı ceza itibarıyla koşullu salıverilme hükümlerinden yararlanamayacağını belirterek başvurucunun talebinin reddine karar vermiştir. Başvurucu, dile getirdiği iddialara ilişkin hiçbir değerlendirme yapılmadan gerekçesiz bir şekilde talebinin reddine karar verildiğini belirterek infaz hâkimliğinin kararına itiraz etmiştir. Ağır ceza mahkemesi, infaz hâkimliğinin kararının usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle itirazın reddine kesin olarak karar vermiştir. İddialar Başvurucu, koşullu salıverilme hükümleri uygulanmadan müddetname düzenlenmesi nedeniyle suçta ve cezada kanunilik ilkesinin ihlal edildiğini iddia etmiştir. Mahkemenin Değerlendirmesi Somut olaydaki mesele, başvurucu hakkında verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına koşullu salıverilme hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağıdır. 5275 sayılı Kanun\’un geçici 2. maddesi ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 17. maddesinin (4) numaralı fıkrasında başvurucunun durumunda olduğu gibi ölüm cezaları, müebbet ağır hapis cezasına dönüştürülen terör suçlularının koşullu salıverilme hükümlerinden yararlanamayacağı belirtilmiştir. Bu hükümler dikkate alındığında koşullu salıverilme hükümlerinden yararlanıp yararlanmama hususunda önemli olan, işlenen suçun terör suçu olması değil suçu işleyen kişinin terör suçlusu olmasıdır. 3173 sayılı Kanun\’da terör suçu ile terör suçlusu kavramları birbirinden farklı şekilde tanımlanmıştır. 3713 sayılı Kanun\’un 2. maddesine göre terör suçlusu tabiri, bu Kanun\’un 1. maddesinde belirlenen amaçlara ulaşmak için meydana getirilmiş örgütlerin mensubu olup da bu amaçlar doğrultusunda diğerleriyle beraber veya tek başına suç işleyen veya amaçlanan suçu işlemese dahi örgütlerin mensubu olan kişileri, yine terör örgütüne mensup olmasa dahi örgüt adına suç işleyenleri kapsamaktadır. Dolayısıyla terör suçlusundan söz edebilmek için kişinin ya 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 1. maddesinde belirlenen amaçlara ulaşmak için meydana getirilmiş örgütlerin mensubu olması ya da bu örgütler adına suç işlemesi gerekmektedir. Ancak somut olayda başvurucu hakkında verilen mahkûmiyet kararı incelendiğinde başvurucunun herhangi bir örgütün üyesi olduğu veya herhangi bir örgüt adına suç işlediği sonucuna varılmamıştır. Suçun planlayıcısı veya işleyeni olarak bir örgütün adına atıf yapılmamış, başvurucunun herhangi bir örgütle somut bağından söz edilmemiştir. 765 sayılı mülga Kanun\’un 146. maddesinden verilen mahkûmiyet kararında ve daha önce verilen ilk mahkûmiyete ilişkin Yargıtay bozma kararında söz konusu eylemlerin bir organizasyon dâhilinde gerçekleştirildiği belirtilse de somut olarak bir örgütün varlığına ilişkin tespitte bulunulmamış, örgüt bulunmadığına dair ilk mahkûmiyet kararındaki tespitleri geçersiz kılacak bir değerlendirmeye yer verilmemiştir. Bilakis bu kararlarda 765 sayılı mülga Kanun\’un 146. maddesinde düzenlenen suçun işlenmesi için önceden oluşturulmuş, silahlı olsun veya olmasın bir örgüt ya da çetenin bulunmasında zorunluluk olmadığı ifade edilmiştir. Öte yandan başvurucu hakkında 3713 sayılı Kanun kapsamında açılan davada başvurucunun da aralarında bulunduğu sanıkların 3713 sayılı Kanun\’un 1. maddesinin ikinci fıkrası çerçevesinde aynı amaç etrafında birleşmek suretiyle örgüt oluşturdukları ileri sürülmüş ise de mahkûmiyet kararında bu kanuni düzenlemeden yola çıkılarak böyle bir örgüt değerlendirmesi yapılmamıştır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 220. maddesi çerçevesinde örgütün varlığı için hiyerarşik bir yapı ve devamlılık bulunmalıdır. Örgüt kavramının değişen yeni tanımının 3713 sayılı Kanun\’un 1. maddesindeki eski tanıma nazaran başvurucunun lehine olduğu açıktır. Zira somut olayda mahkûm edilen kişiler arasında hiyerarşik bir ilişki tespit edilemediği gibi eylemi gerçekleştiren kişiler tek bir anayasal düzeni değiştirme suçunu işlemek için bir araya gelmiştir. Dolayısıyla lehe kanunun geçmişe yürümesi ilkesi uyarınca başvurucunun mahkûm olduğu olayda, bu anlamda bir örgütün bulunup bulunmadığının tespit edilmesi başvurucunun koşullu salıverilme hükümlerinden yararlanıp yararlanamayacağının belirlenmesi açısından elzemdir. Ancak infaz hâkimliğince bu hususlarla ilgili hiçbir açıklama yapılmamış, koşullu salıverilme imkânından yararlanıp yararlanmama hususunda ve ilgili Kanunlarda öngörülen terör suçlusu tabiri maddenin özüyle çelişen ve öngörülemez bir şekilde yorumlanmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle suçta ve cezada kanunilik ilkesinin ihlal edildiğine karar vermiştir. Terör Suçları ve Ağırlaştırılmış Müebbet Hapis Cezasında Koşullu Salıverilme Hükümleri Uygulanabilir mi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Yunis Karataş Başvurusu Başvuru Numarası: 2021/34231 Karar Tarihi: 26/1/2023 R.G. Tarih ve Sayı: 14/4/2023-32163 GENEL KURUL – KARAR Başkan: Zühtü ARSLAN Başkanvekili: Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA Üyeler: Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE Raportör: Yusuf Enes KAYA Başvurucu: Yunis KARATAŞ I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, koşullu salıverilme hükümleri uygulanmadan müddetname düzenlenmesi nedeniyle suçta ve cezada kanunilik ilkesinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 22/6/2021 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. 3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. 4. İkinci Bölüm tarafından başvurunun Genel Kurula sevkine karar verilmiştir. III. OLAY VE OLGULAR 5. Kamuoyunda Madımak olayları olarak bilinen ve 35 kişinin ölümü ile sonuçlanan olaya ilişkin olarak Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Cumhuriyet Başsavcılığı 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu gereğince cezalandırılmaları talebiyle başvurucunun da aralarında bulunduğu 94 sanık hakkında Kayseri DGM nezdinde; Sivas Cumhuriyet Başsavcılığı 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı mülga Türk Ceza Kanunu\’nun 450. maddesi uyarınca başvurucunun da aralarında bulunduğu 78 sanık hakkında yakarak adam öldürme suçundan Sivas Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde; yine aynı Başsavcılık 6/10/1983 tarihli ve 2911 Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu\’na aykırı davranış nedeniyle başvurucunun da aralarında bulunduğu 102 sanık hakkında Sivas Asliye Ceza Mahkemesi nezdinde kamu davaları açmıştır. 3713 sayılı Kanun kapsamında açılan davada Başsavcılık, iddianamede şu değerlendirmelere yer vermiştir: \”Son zamanlarda Salman Ruşdi\’nin Şeytan Ayetleri isimli kitabını Türkçe\’ye çevirerek Aydınlık Gazetesi\’nde tefrikalar halinde yayınlayan yazar Aziz Nesin\’e Müslüman Kamuoyunda tepki meydana gelmiş olup, hadise günü olan 2/7/1993 günü sabahı \’Müslüman Kamuoyuna\’ başlıklı ve Müslümanlar imzalı bildiriler - [Konutu Terk Etmeme Şeklindeki Adli Kontrol Tedbiri Nedeniyle Tazminat Talep Edilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/adli-kontrol-tedbiri-nedeniyle-tazminat/): Hukuka Aykırı Adli Kontrol Tedbiri Nedeniyle Tazminat Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru – Değerlendirme Olaylar Başvurucu, silahlı terör örgütünün çağrılarıyla gerçekleştirildiği belirtilen yasa dışı bir gösteri yürüyüşüne katıldığı iddiasıyla gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır. Başvurucu hakkında açılan kamu davasında 2. Ağır Ceza Mahkemesi yurt dışına çıkış yasağı ve konutu terk etmeme adli kontrol tedbiri ile başvurucunun tahliyesine karar vermiştir. Mahkeme yargılama sonunda terör örgütü üyeliği ve diğer suçlar yönünden beraatine, sosyal medya paylaşımları nedeniyle terör örgütü propagandası suçundan cezalandırılmasına ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar vermiştir. Beraat kararının kesinleşmesi üzerine başvurucu, maddi ve manevi tazminat talebiyle dava açmıştır.  6. Ağır Ceza Mahkemesi başvurucuya 6.330,76 TL maddi, 12.000 TL manevi tazminat ile 2.199,69 TL vekâlet ücretinin ödenmesine karar vermiştir. Başvurucu; hükmedilen tazminatların ve vekâlet ücretinin düşük olduğunu, adli kontrol tedbiri nedeniyle de tazminata hükmedilmesi gerektiğini beliterek istinaf yoluna başvurmuştur. Bölge adliye mahkemesi manevi tazminatı 4.000 TL, vekâlet ücretini de 1.240 TL olarak düzelterek istinaf başvurusunun esastan reddine kesin olarak karar vermiştir.  İddialar Başvurucu; gözaltı ve tutuklama tedbiri dolayısıyla ödenen tazminatın yetersiz olması, adli kontrol tedbiri kapsamındaki tazminat talebinin kabul edilmemesi, vekâlet ücretinin yapılan düzenlemeyle azaltılması nedenleriyle adil yargılanma, kişi hürriyeti ve güvenliği ile mülkiyet haklarının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Mahkemenin Değerlendirmesi Somut olayda gizli tanık beyanının somut olgular içerip içermediğinin tespit edilmesi gerekir. Başvurucunun silahlı terör örgütünün çağrıları üzerine gerçekleşen ve şiddet eylemlerinin vuku bulduğu eyleme katıldığı iddiası gizli tanık beyanına dayandırılmıştır. Gizli tanığa söz konusu eylemde çekilen görüntüler gösterilmiş, gizli tanık bu görüntülerden başvurucuyu teşhis etmiştir. Bu teşhisin somut bir olgu içerdiği açıktır. Başvurucunun sosyal medya hesabından yasa dışı eylem fotoğrafı paylaştığı şeklindeki tespit de dikkate alındığında suç işlendiğine dair kuvvetli belirtinin bulunduğu görülmüştür. Ancak başvurucu hakkında uygulanan adli kontrol tedbirinin meşru bir amacının olup olmadığının değerlendirilmesi gerekir. Anayasa\’nın 19. maddesinin üçüncü fıkrasına göre tutuklama kararı, kaçma ya da delillerin yok edilmesini veya değiştirilmesini önlemek amacıyla verilebilecektir. Konutu terk etmeme şeklindeki adli kontrol tedbiri -tutuklamaya alternatif olma niteliği gereği- yalnızca Anayasa\’da öngörülen bu amaçlarla verilebilir. Anılan tedbir bilhassa şüpheli veya sanıkların kaçmalarını engellemeye yönelik adli bir önlemdir. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 109. maddesinin (1) numaralı fıkrasına göre de tutuklama sebeplerinin varlığı hâlinde kişinin tutuklanması yerine adli kontrol altına alınmasına karar verilebilir. Dolayısıyla tutuklama sebeplerinin varlığı hâlinde ve ancak tutuklamanın ölçülü olmayacağı hâllerde adli kontrol tedbirine başvurulabilir. Bu bağlamda tutuklama ile adli kontrol arasında ölçülülük bakımından bir fark bulunurken meşru amaç yönünden bir fark bulunmamaktadır. Bununla birlikte tutuklama sebepleri 5271 sayılı Kanun\’un 100. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre şüpheli veya sanığın kaçması, saklanması ya da kaçacağı şüphesini uyandıran somut olguların bulunması, şüpheli veya sanığın delilleri yok etme, gizleme veya değiştirmesi, tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı girişiminde bulunması hususlarında kuvvetli şüphe oluşması tutuklama nedenleridir. Tutuklamanın anılan meşru amaçları adli kontrol bakımından da geçerlidir. Bu kapsamda adli kontrol tedbiri açısından somut olayda kaçma ya da delillerin yok edilmesini veya değiştirilmesini, tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılmasını önleme amaçlarının ortaya konulup konulmadığının değerlendirilmesi gerekir. Somut olayda derece mahkemesi başvurucunun adli kontrol altına alınmasına karar verirken kaçma şüphesinin bulunmadığını açıkça belirtmiştir. Delillerin yok edilmesini veya değiştirilmesini, tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılmasını önleme amaçları yönünden ise bir değerlendirmede bulunmamıştır. Ancak somut olayda deliller soruşturmanın tamamlanmasıyla birlikte toplanmıştır. Dolayısıyla başvurucunun delilleri karartma şüphesi bulunmamaktadır. Ayrıca davada gizli tanık söz konusu olduğundan başvurucunun tanık üzerinde baskı yapması da mümkün değildir. İsnat edilen suça ilişkin olarak kanunda öngörülen cezanın ağırlığı ve isnat edilen suçun kanun gereği tutuklama nedeni varsayılabilen suçlardan olması başvurucunun başta bu tedbire tabi tutulmasını haklı gösterebilir. Ancak yargılamanın ileri aşamasında bu tedbire başvurulmasının gerekçesi olamayacağı değerlendirilmiş ve adli kontrol tedbirinin meşru bir amacının bulunmadığı kanaatine varılmıştır. Ayrıca başvurucunun hukuka aykırı adli kontrol tedbiri nedeniyle Anayasa\’nın 19. maddesinin üçüncü fıkrasında belirtilen esaslara aykırı bir işleme tabi tutulduğu sonucuna varıldığından Anayasa\’nın 19. maddesinin dokuzuncu fıkrası somut olayda uygulanabilir. Ancak 5271 sayılı Kanun\’un 141. ve devamı maddelerinde adli kontrol, tazminat talep edilebilecek koruma tedbirleri arasında sayılmamıştır. İlk derece mahkemesi başvurucunun açtığı tazminat davasında adli kontrol tedbirine ilişkin talebiyle ilgili herhangi bir değerlendirmede bulunmamış, istinaf mahkemesi ise adli kontrol tedbirinin tazminat hesabına dâhil edilemeyeceğini belirtmiştir. Yargıtay da konutu terk etmeme şeklindeki adli kontrol tedbirinden kaynaklanan tazminat isteminin reddedilmesi gerektiği yönünde kararı vermiştir. Dolayısıyla konutu terk etmeme şeklindeki adli kontrol tedbiri bakımından etkili bir tazminat imkânının bulunmadığı sonucuna varılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Konutu Terk Etmeme Şeklindeki Adli Kontrol Tedbiri Nedeniyle Tazminat Talep Edilebilir mi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru E.Y. Başvurusu Başvuru Numarası: 2018/10482 Karar Tarihi: 14/12/2022 R.G. Tarih ve Sayı: 21/2/2023-32111 GENEL KURUL – KARAR Başkan: Zühtü ARSLAN Başkanvekili: Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA Üyeler: Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE Raportör: Yusuf Enes KAYA Başvurucu: E.Y. (Gizlilik Talebi Kabul) I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru; gözaltı ve tutuklama tedbiri dolayısıyla ödenen tazminatın yetersiz olması, adli kontrol tedbiri kapsamındaki tazminat talebinin kabul edilmemesi nedeniyle adil yargılanma ile kişi hürriyeti ve güvenliği haklarının, vekâlet ücretinin yapılan düzenlemeyle azaltılması nedeniyle de mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 4/4/2018 tarihinde yapılmıştır. Komisyon; başvurucunun adli yardım talebinin kabulüne, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. 3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. 4. Bölüm, başvurunun Genel Kurul tarafından incelenmesine karar vermiştir. III. OLAY VE OLGULAR 5. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir: 6. Başvurucu, PKK çağrılarıyla gerçekleştirildiği belirtilen yasa dışı bir gösteri yürüyüşüne katıldığı iddiasıyla 14/5/2016tarihinde gözaltına alınmıştır. Başvurucu; müdafii huzurunda Başsavcılıkta verdiği ifadesinde, gösteriye katılmadığını, gizli tanığın teşhis ettiği, görüntülerde yer alan kişinin kendisi olmadığını, sosyal medya hesabını kabul etmekle birlikte terör örgütü propagandası niteliğinde bir paylaşım yapmadığını belirtmiştir. 7. Başvurucu, silahlı terör örgütüne üye olma suçundan diğer şüphelilerle birlikte 16/5/2016 tarihinde tutuklanmıştır. Tutuklama kararının gerekçesi şöyledir: \”suça sürüklenen çocuğun üzerine atılı suçun niteliği, gizli tanık beyanları, teşhis tutanakları, dosyada yer alan mobese kamera görüntüleri, sosyal paylaşım sitesinde yapılan paylaşımlar, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 100/3 - [Kişilik Haklarının İhlali Nedeniyle İnternet İçeriklerine Erişimin Engellenmesi Talebi](https://kayseriavukat.org.tr/erisimin-engellenmesi-talebi/): Erişimin Engellenmesi Nedeniyle İfade ve Basın Özgürlüklerinin İhlal Edilmesi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Kararı Artı Media Gmbh Başvurusu (B. No: 2019/40078) İddialar Başvurucu, internet haber sitesinde yayımlanan habere erişimin engellenmesi kararı verilmesi nedeniyle ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğini iddia etmiştir. Olaylar Başvurucu, Türkiye’den ve dünyadan haberlerin ve köşe yazılarının yer aldığı Artı Gerçek isimli internet haber sitesinin sahibidir. Anılan sitede 15/10/2019 tarihinde yayımlanan habere istinaden İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumuna (BTK) başvurarak erişimin engellenmesi talebinde bulunmuştur. BTK, talebin usul ve yasaya uygun olduğunu değerlendirerek 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun‘un 8/A maddesi uyarınca erişimin engellenmesine yönelik idari tedbir kararı vermiş ve bu kararı sulh ceza hâkiminin onayına sunmuştur. Sulh ceza hâkimliği erişimin engellenmesi kararını onaylamış, başvurucunun bu karara itirazı ise reddedilmiştir. Mahkemenin Değerlendirmesi Keskin Kalem Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. ve diğerleri ([GK], B. No: 2018/14884, 27/10/2021) kararında 5651 sayılı Kanun ile getirilen erişimin engellenmesi usulü ayrıntılı olarak incelenmiştir. Bahsi geçen kararda 5651 sayılı Kanun’un kişilik haklarının hızlı ve etkili bir şekilde korunması ihtiyacı nedeniyle öngörülen 9. maddesine dayanılarak yapılan müdahalelerin kanunilik şartı ile demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine uygun olup olmadığı değerlendirilmiş, ihlalin doğrudan kanundan kaynaklandığı sonucuna varılmış ve yapısal sorunun çözümü için keyfiyetin yasama organına bildirilmesine karar verilmiştir. Öte yandan Birgün İletişim ve Yayıncılık Ticaret A.Ş. (B. No: 2015/18936) kararında şiddeti öven, kişileri terör örgütünün yöntemlerini benimsemeye, şiddet kullanmaya, nefrete, intikam almaya veya silahlı direnişe tahrik ve teşvik eden yayınlar gibi internet ortamında demokratik toplum düzenini tehlikeye atan yayınların daha ileri bir inceleme yapmaya gerek olmaksızın ilk bakışta (prima facia) anlaşılabildiği hâllerde 5651 sayılı Kanun’un 8/A maddesinde öngörülmüş olan istisnai usulün işletilebileceği kabul edilmiştir. Bununla birlikte Anayasa Mahkemesi bu durumun terörle bağlantılı her türlü içeriğin sınırlandırılabileceği anlamına da gelmeyeceğini vurgulamış, kamu gücünü kullanan organların bilhassa siyasi fikirlerin değerlendirilmesi gerektiği durumlarda terör nitelendirmesinin kötüye kullanımına karşı dikkatli olmalarının özgürlüklerin korunması açısından hayati önemde olduğunu, terörle bağlantılı hususlarda bilgi ve fikirlerin sağlıklı paylaşımının ancak ifade ve basın özgürlüğünün tam olarak korunması ile mümkün olabileceğini pek çok kez hatırlatmıştır. Buna rağmen somut başvuruda olduğu gibi 5651 sayılı Kanun‘un 8/A maddesi kapsamında yapılan müdahalelerde Anayasa Mahkemesi bugüne kadar hukuka aykırılığın ve kamusal menfaatlere müdahalenin ilk bakışta anlaşılacak kadar belirgin olduğunun ve zararın süratle giderilmesinin zaruri olduğunun ortaya konulabildiğini, kısıtlamanın zorunlu bir sosyal ihtiyacı karşıladığının, dolayısıyla müdahalenin demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olduğunun ilgili ve yeterli bir gerekçe ile gösterilebildiğini tespit edememiştir. Bu husus, internete erişimin engellenmesi şeklindeki müdahaleler söz konusu olduğunda idari ve yargısal makamların meseleyi ele alış biçimlerinde bir farklılaşma olmadığını, bu yönde yerleşik bir yanlış uygulamanın olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla somut başvuruda Keskin Kalem Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. ve diğerleri kararındaki tespitlerden ayrılmayı gerektirecek bir durum bulunmadığı değerlendirilmiş; Kanun’un 9. maddesine benzer şekilde 8/A maddesinin de mevcut hâliyle kamusal makamların takdir yetkisini daraltarak keyfî davranışların önüne geçebilecek, ifade özgürlüğü ile demokratik toplumun terör örgütlerinin faaliyetlerine karşı kendisini korumaya ilişkin meşru hakkı arasında adil bir denge kurulmasını garanti edebilecek temel güvencelere sahip olmadığından ifade ve basın özgürlüklerini ihlal ettiği ve ihlalin doğrudan kanundan kaynaklandığı sonucuna varılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğine karar vermiştir. Anılan Anayasa Mahkemesi Kararı’na ulaşmak için tıklayınız. İnternet İçeriklerine Erişimin Engellenmesi Nedeniyle İfade Özgürlüğünün İhlal Edilmesi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Kararı Keskin Kalem Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. ve Diğerleri (Başvuru No: 2018/14884) İddialar  Başvurucular, internet haber sitelerinde yayımlanan bir dizi habere erişimin engellenmesi kararı verilmesi nedeniyle ifade ve basın özgürlükleri ile etkili başvuru haklarının ihlal edildiğini öne sürmüştür.  Olaylar   Başvurucular, ulusal ölçekte yayın yapan bir gazetenin internet sitesi ile bazı internet haber sitelerinde yer alan 129 habere ilişkin mahkemelerce verilen erişimin engellenmesi kararlarına itiraz etmiştir. İtirazları ilgili derece mahkemelerince reddedilen başvurucular Anayasa Mahkemesine ayrı ayrı bireysel başvuruda bulunmuştur. Mahkemenin Değerlendirmesi A. İfade ve Basın Özgürlüklerinin İhlali İddiası Yönünden Anayasa Mahkemesi konu yönünden hukuki irtibat nedeniyle 9 bireysel başvuru dosyasını bu bireysel başvuru dosyasında birleştirmiştir. Tüm başvurularda, internet içeriklerinde yer alan ifadeler nedeniyle şeref ve itibar haklarının ihlal edildiğini iddia eden kişilerin talebi üzerine sulh ceza hâkimlikleri tarafından toplam 129 URL adresine erişimin engellenmesinden şikâyet edilmektedir. Haberlere erişimin engellenmesi yoluyla ifade ve basın özgürlüklerine yönelik bir müdahalede bulunulmuştur. Müdahalenin yasal dayanağı 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun‘un 9. maddesi, kişilik haklarının ihlal edildiğini iddia eden kişilerin şikâyeti üzerine, ilgili içeriğin yayından kaldırılmasına veya doğrudan sulh ceza hâkimliklerince söz konusu içeriğe erişimin engellenmesine yönelik taleplerin incelenmesi usulünü düzenlemektedir. 5651 sayılı Kanun’un 1. maddesinin metninden erişimin engellenmesi yolunun kapsamının suç şüphesi taşıyan internet içeriği ile sınırlandırıldığı anlaşılmaktadır. Buna göre kişilik haklarına yönelik bir saldırıya karşı erişimin engellenmesi yoluna başvurulabilmesi için ihtilaf konusu internet içeriğinin ceza kanunlarına göre suç oluşturduğuna yönelik bir şüphenin bulunması gerekir. Ancak Kanun’un 9. maddesinde erişimin engellenmesi yolunun kapsamının suç teşkil eden internet yayını ile sınırlı olduğunu gösteren herhangi bir ibare bulunmamaktadır. Üstelik bu yolun kullanılabilmesi için kişilik haklarına yönelik haksız fiilin ulaşması gereken ağırlığın boyutuna ilişkin bir ölçüt/eşik değer de belirlenmemiştir. Ayrıca söz konusu Kanun ile getirilen erişimin engellenmesi usullerinin tamamının tedbir niteliğinde olduğu izlenimi oluşmaktadır. Somut olayda başvurucuların ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin demokratik toplum düzeninin gerekleri ölçütüne uygunluğunun tartışılmasına ve sorunun kanundan kaynaklanıp kaynaklanmadığının buna göre belirlenmesine ihtiyaç bulunduğu değerlendirilmiştir. Anayasa Mahkemesi, daha önce 5651 sayılı Kanun ile getirilen içeriğin yayından çıkarılması ve yayına erişimin engellenmesi kararlarına yönelik usulü ayrıntılı bir şekilde incelemiş; bu usulün kanun koyucunun internet ortamında işlenen suçlarla mücadelenin daha etkin şekilde yapılabilmesi, özel hayatın ve kişilik haklarının hızlı ve etkili bir şekilde korunması ihtiyacı nedeniyle öngördüğü özel ve hızlı sonuç alınabilecek koruma tedbiri niteliğinde bir yol olduğunu belirtmiştir. Bununla birlikte sulh ceza hâkimliklerinin başvuru konusu kararlarının hiçbirinde internet yayını nedeniyle müştekinin şeref ve itibarına hukuka aykırı olarak yapıldığına karar verilen müdahalenin çelişmeli bir yargılama yapılmadan, gecikilmeksizin ve süratle bertaraf edilmesi ihtiyacı ortaya konulamamıştır. Hâkimliklerce verilen hiçbir kararda çatışan haklar arasında adil bir dengenin gözetildiği de tespit edilememiştir. Gerekçeli kararlardan  -somut olayın koşullarından bağımsız ve genel ifadeler içerdiğinden- şikâyet konusu internet yayınlarının kişilik haklarını ilk bakışta anlaşılabilecek ve apaçık bir şekilde ihlal etmiş olduğunun - [Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Süresinin Kararın UYAP Üzerinden Öğrenilmesi ile Başlaması](https://kayseriavukat.org.tr/anayasa-mahkemesi-bireysel-basvuru-suresi/): Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Süresi Anayasa Mahkemesi Kararı – Değerlendirme Olaylar Bilgisayar mühendisi olarak yerleştirmesi yapılan başvurucunun hakkında gerçekleştirilen güvenlik soruşturmasının olumsuz sonuçlanması nedeniyle atama işlemi yapılamamıştır. Başvurucunun söz konusu duruma karşı açtığı iptal davası idare mahkemesince reddedilmiş, karara karşı yaptığı istinaf başvurusu bölge idare mahkemesi tarafından kesin olarak reddedilmiştir. Vekil ile temsil edilen başvurucu Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden nihai karar olan bölge idare mahkemesi kararının gerekçesini bizzat öğrendikten sonra anılan karar vekile tebliğ edilmiştir. İddialar Başvurucu, güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının olumsuz sonuçlandığı gerekçesiyle göreve başlatılmama işlemine karşı açtığı iptal davasında adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Mahkemenin Değerlendirmesi Somut olayda yargılama sürecinde nihai karar olan bölge idare mahkemesi ilamına ilişkin olarak UYAP evrak işlem kütüğü üzerinde yapılan incelemede ilgili kararın başvurucu tarafından 27/3/2019 tarihinde saat 18.09’da açılarak okunduğu tespit edilmiştir. Başvurucunun vekiline 6/4/2019 tarihinde tebliğ yapılmışsa da daha önce başvurucu asilin UYAP üzerinden başvuruya konu karara erişim sağlayarak kararı öğrendiği görülmüştür. Bu bilgiler ışığında bölge idare mahkemesi ilamını başvurucunun UYAP üzerinden okuduğunun, bu kapsamda 27/3/2019 tarihinde bireysel başvuruya ilişkin nihai karardan haberdar olduğunun ve bu doğrultuda bireysel başvuru süresinin 27/3/2019 tarihinden itibaren işlemeye başladığının kabul edilmesi gerekir. Bireysel başvuruda bulunabilmek için olağan başvuru yollarının tamamlandığı tarihten itibaren otuz gün içinde başvuru yapılması gerekmektedir. Başvuru yolunun belirtilmediği durumlarda otuz günlük süre, ihlalin öğrenildiği tarihten başlayacaktır. Somut olayda, bireysel başvuru konusu yargılama sürecine ilişkin nihai karardan 27/3/2019 tarihinde haberdar olduğu anlaşılan başvurucunun otuz günlük bireysel başvuru süresinin son günü olan 26/4/2019 tarihinden sonra 30/4/2019 tarihinde gerçekleştirdiği ve herhangi bir mazeret de sunmadığı görülmüş olup bireysel başvurunun süre aşımı nedeniyle kabul edilemez olduğu kanaatine varılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle başvurunun süre aşımı nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi bireysel başvuru süresinin kararın UYAP üzerinden öğrenildiği tarihten itibaren başlamasına ilişkin değerlendirme için tıklayınız. Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Süresinin Kararın UYAP Üzerinden Öğrenilmesinden İtibaren Başlaması Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Ümran Özkan Başvurusu Başvuru Numarası: 2019/13338 Karar Tarihi: 8/3/2023 R.G. Tarih ve Sayı: 16/5/2023-32192 GENEL KURUL – KARAR Başkan: Zühtü ARSLAN Başkanvekili: Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA Üyeler: Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE Raportör: Eren Can BENAKAY Başvurucu: Ümran ÖZKAN I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının olumsuz sonuçlandığı gerekçesiyle göreve başlatılmama işlemine karşı açılan iptal davasında adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına dair başvurunun otuz günlük başvuru süresinin içinde yapılıp yapılmadığına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 30/4/2019 tarihinde yapılmıştır. 3. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 4. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. 5. İkinci Bölüm tarafından başvurunun Genel Kurula sevkine karar verilmiştir. III. OLAY VE OLGULAR 6. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 7. 2/2/1989 doğumlu olan başvurucu, Jandarma Genel Komutanlığınca 2016 yılı kadrolu açıktan sivil memur temini kapsamında 21/2/2017 tarihinde yapılan yazılı ve sözlü sınavlara katılmıştır. 3/3/2017 tarihinde açıklanan sınav sonucuna göre başarılı kabul edilerek bilgisayar mühendisi olarak yerleştirmesi gerçekleştirilmiştir. 8. Başvurucu hakkında 3/10/2016 tarihli ve 676 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname\’nin (676 sayılı KHK) 74. maddesiyle 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 48. maddesinin birinci fıkrasının (A) bendine eklenen (8) numaralı alt bent uyarınca güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yaptırılmıştır. Güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının olumsuz sonuçlanması nedeniyle başvurucunun göreve ataması gerçekleştirilmemiştir. 9. Başvurucu, söz konusu işlemin iptali istemiyle 26/7/2017 tarihinde dava açmıştır. 10. Ankara 7. İdare Mahkemesi (Mahkeme) 22/6/2018 tarihinde davayı reddetmiştir. 11. Başvurucu, karara karşı 10/9/2018 tarihinde istinaf yoluna başvurmuştur. 12. Ankara Bölge İdare Mahkemesi 1. İdari Dava Dairesi 5/12/2018 tarihinde istinaf talebini kesin olarak reddetmiştir. 13. Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) evrak işlem kütüğü üzerinden yapılan incelemede başvurucunun nihai kararı 27/3/2019 günü saat 18.09’da açarak okuduğu tespit edilmiştir. Daha sonra aynı karar başvurucu vekiline 6/4/2019 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 30/4/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. IV. İLGİLİ HUKUK A. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 14. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) \”Kabul edilebilirlik koşulları\” kenar başlıklı 35. maddesinin ilgili kısmı şöyledir: \”Mahkeme’ye ancak, uluslararası hukukun genel olarak kabul edilen ilkeleri uyarınca iç hukuk yollarının tüketilmesinden sonra ve iç hukuktaki kesin karar tarihinden itibaren dört aylık bir süre içinde başvurulabilir.\” B. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihadı 15. Dört aylık süre, başvuranın ve/veya temsilcisinin iç hukukta verilmiş olan nihai karardan yeterince bilgi sahibi olduğu tarihte başlar (Koç ve Tosun/Türkiye, B. No: 23852/04, 13/11/2008). 16. Başvuranın nihai iç hukuk kararını hangi tarihte öğrendiğini kanıtlamak, dört aylık süre kuralına riayet edilmediğini ileri süren devlete düşer (Şahmo/Türkiye, B. No: 57919/00, 20/9/2005; Belozorov/Rusya ve Ukrayna, B. No: 43611/02, 15/10/2015, §§ 93-97). 17. Başvuranın otomatik olarak nihai kararın bir nüshasını tebliğ alma hakkının bulunması hâlinde dört aylık sürenin karar nüshasının tebliği tarihinden başlatılması, bu kararın daha önce sözlü olarak bildirilip bildirilmediğine bakılmaksızın (Hasanov/Azerbaycan, B. No: 50757/07, 22/4/2010, § 27), Sözleşme’nin 35. maddesinin birinci fıkrasının konusuna ve amacına en uygunudur (Worm/Avusturya, B. No: 22714/93, 29/8/1997 § 33). 18. İç hukukta kararın tebliğ edilmesi öngörülmüyorsa kararın kesinleştirildiği tarihi yani tarafların kararın içeriğini kesin olarak öğrenebilecekleri tarihi başlangıç noktası olarak almak gerekir (Papachelas/Yunanistan [BD], B. No: 31423/96, 25/3/1999 § 30). Başvuran veya avukatı, mahkeme yazı işleri müdürlüğüne tevdi edilen kararın bir nüshasını almak için gerekli özeni göstermelidir (Ölmez/Türkiye, B.No: 39464/98, 1/2/2005). Bir karar tebliğ edilmediğinde iç hukuk bazı itirazlara ilişkin olarak karar verilmesi için üç günlük bir süre öngörülürken başvuran süresiz olarak hareketsiz kalamaz. Temel adımları atmak ve söz konusu temyizin sonucunu yetkili makamlara sormak için bireysel bir yükümlülüğe sahiptir (Hasanov/Azerbaycan, §§ 28-33). 19. AİHM yakın tarihli bir kararında itirazın reddine dair kararın tebliğine mahkemece karar verilmesine rağmen tebliğ yapılmaksızın 3 ay 30 gün kuralının uygulanarak süreden ret kararı verilmesini Sözleşme\’nin 6. maddesinin ihlali olarak görmüştür (Üçdağ/Türkiye, B. No: 23314/19, 31/8/2021). AİHM bu kararda, tebliğ zorunluluğuna rağmen tebliğden önce kararın gerekçesiyle birlikte öğrenilmesi hâlinde başvuru süresinin mutlaka tebliğ tarihinden başlayacağı sonucuna varmamıştır. Bir başka deyişle kararda, tebliğden bağımsız olarak kararın içeriğinin yeteri kadar öğrenilebildiği tarihten itibaren bireysel - [Sosyal Medya Paylaşımı Nedeniyle İdari Para Cezası Verilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/sosyal-medya-paylasimi-idari-para-cezasi/): Sosyal Medya Paylaşımı Gerekçesiyle İdari Para Cezası Verilmesi Anayasa Mahkemesi Kararı – Değerlendirme İddialar Başvurucu, sporda şiddete neden olabilecek bir sosyal medya paylaşımında bulunduğundan bahisle idari para cezası verilmesi nedeniyle ifade özgürlüğünün ihlal edildiğini iddia etmiştir. Olaylar Avukat olan başvurucu, Twitter isimli sosyal medya platformundaki hesabından yaptığı paylaşımlar nedeniyle idari para cezası ile cezalandırılmıştır. Başvurucunun idari para cezasına yaptığı itiraz sulh ceza hakimliğince reddedilmiştir. Başvurucu, hâkimlik kararına itiraz etmiş; başvurucunun bu itirazı da kararda usule ve yasaya aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle reddedilmiştir. Mahkemenin Değerlendirmesi Başvurucunun sosyal medya paylaşımı nedeniyle idari para cezası ile cezalandırılmasının zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşılayıp karşılamadığını ve orantılı olup olmadığını belirlemek için paylaşımın içeriğinin, yapıldığı ortamın, etki alanının ve sonuçlarının değerlendirilmesi gerekir. Somut olayda başvurucu sosyal medya paylaşımı ile futbolda şike davasıyla ilgili olarak birtakım iddialarda bulunmuştur. Bu hâliyle başvurucunun toplumu ilgilendiren, futbolseverlerin ilgi gösterdiği ve uzun süredir tartışmaları devam eden bir konu hakkında şahsi görüşlerini sosyal medya aracılığıyla paylaştığı görülmüştür. Bununla birlikte başvurucunun açıklaması değerlendirilirken taraftarlık aidiyeti ile ortaya çıkan heyecan, tutku ve adanmışlık hissiyatı içinde bulunduğu da gözönüne alınmalıdır. Başvurucu “kavganın topyekûn bir mücadele ile kazanılacağı” ifadesi ile fiziksel şiddete başvurarak hak mücadelesi yapılması gerektiğini değil tüm Fenerbahçe taraftarının ortak iradesinin ortaya konması ile Fenerbahçe’ye yapılan haksızlığın giderilebileceği yönünde bir kanaatin açıklaması olarak anlaşılması gerektiğini belirtmiştir. Öte yandan başvurucunun bu paylaşımı sonrasında taraftarın sokağa döküldüğüne, şiddet içerikli eylemlerin ortaya çıktığına, spor müsabakalarının güvenlik ve düzenini tehlikeye düşürebilecek bir ortama neden olduğuna dair bir tespit veya olgunun varlığı kamu makamlarınca ortaya konmamıştır. Başvurucuya ait açıklamaların diğer futbol takımlarının taraftarlarını, görevlilerini ve yöneticilerini rencide edebilecek veya bu kişilerde düşmanca duygulara sebep olabilecek bir içerikte olduğuna yönelik bir tespit ilgili makamların kararlarında da yer almamıştır. Söz konusu sosyal medya paylaşım platformunun anlık duygu ve düşüncelerin kelimelere döküldüğü, bunların hızlı bir şekilde dolaşıma sokulduğu ve yoğun kullanılan bir alan olması sebebiyle güncelliğini yitirerek kısa bir sürede eskidiği de gözönünde bulundurulmalıdır. Ayrıca başvurucunun paylaşımı gerçekleştirdiği sosyal medya hesabının takipçi sayısının çok fazla olmaması açıklamanın geniş bir kitle üzerinde objektif etkisini sınırlamaktadır. Bu hâliyle cezalandırmaya konu olan düşünce açıklamasının etki alanı somut olay koşullarında sınırlı kalmıştır. Başvurucunun bir Fenerbahçe taraftarı olması, taraftar derneklerinde yöneticilik yapmış olması ve ifade özgürlüğüne yönelik müdahalenin cezai bir yaptırım yoluyla gerçekleştirilmesi gözönüne alındığı bir sosyal medya paylaşımı nedeniyle idari para cezası ile cezalandırılmış olmasının daha sonra şike davasına yönelik tartışmalarda görüşlerini ileri sürmesinde caydırıcı bir etki meydana getireceği açıktır. Sosyal medya paylaşımı ile ilgili olarak başvurucu hakkında idari para cezası uygulanmasının zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşıladığına ilişkin ilgili ve yeterli gerekçe ortaya konulmamıştır. Başvurucunun ifade özgürlüğüne yapılan müdahale takip edilen meşru amaçla orantılı değildir. Dolayısıyla bu müdahale demokratik toplum gereklerine uygun düşmemektedir. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar vermiştir. Sporda Şiddete Neden Olabilecek Sosyal Medya Paylaşımı Gerekçesiyle İdari Para Cezası Verilmesi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Kararı İlyas Bulcay – Başvuru No: 2020/24527 Karar Tarihi: 9/2/2023 Resmi Gazete Tarih ve Sayısı: 27/4/2023 – 32173 İkinci Bölüm – Karar Başkan: Kadir ÖZKAYA Üyeler: Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Kenan YAŞAR Raportör: Kamber Ozan TUTAL Başvurucu: İlyas BULCAY I. Başvurunun Konusu 1. Başvuru, sporda şiddete neden olabilecek bir sosyal medya paylaşımında bulunduğundan bahisle başvurucuya idari para cezası verilmesinin ifade özgürlüğünü ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. II. Başvuru Süreci 2. Başvuru 28/7/2020 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. 3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. III. Olay ve Olgular 4. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: A. Arka Plan Bilgisi 5. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 2010-2011 sezonu futbol süper lig ile birinci lig maçlarında şike yapıldığı ve teşvik primi verildiği iddiasıyla başlattığı ceza soruşturması kapsamında 3/7/2011 tarihinde Fenerbahçe Spor Kulübü (Fenerbahçe) başkanı ile bazı yöneticileri gözaltına alınmış ve sonrasında tutuklanmıştır. Özel yetkili İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesi 2/7/2012 tarihinde başkan ve bazı yöneticiler dâhil bir kısım sanığın mahkûmiyetine karar vermiştir. Şike davası kapsamında Avrupa Futbol Federasyonları Birliği (UEFA), Fenerbahçe futbol takımını 15/7/2013 tarihinde iki yıl süreyle Avrupa kupalarına katılmaktan men etmiştir. Bununla birlikte bozma kararları ve yeniden yargılama süreçleri sonunda İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tüm sanıkların beraatine karar vermiştir. Yargıtay Ceza Dairesi 20/12/2021 tarihinde sanıkların beraat kararlarını onamıştır. 6. Açık kaynaklara göre futbol camiasında şok etkisi meydana getiren şike davasına Fenerbahçe taraftarı sert tepki göstermiş, 10/7/2011 tarihinde İstanbul’da çok sayıda kişinin katıldığı bir protesto gerçekleştirmiştir. İlerleyen süreçte şike davasında yer alan birçok eski hâkim ve savcı kamu görevinden ihraç edilmiş, ayrıca bu kişilerin Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanmasının (FETÖ/PDY) futbolda şike kumpasında yer aldığı belirtilerek cezalandırılmaları talebiyle haklarında iddianame düzenlenmiştir. Yine açık kaynaklara göre Türkiye’nin gündemini uzun süre meşgul eden şike davası hâlen tartışılan bir konu olma özelliğini sürdürmektedir. B. Bireysel Başvuruya Konu Süreç 7. Başvurucu, serbest avukat olarak görev yapmakta ve İstanbul’da ikamet etmektedir. Başvurucu, başvuruya konu olaydan önce Fenerbahçeliler Derneği başkanlığı ile Fenerbahçe Kadıköy şube başkanlığı görevlerinde bulunmuştur. Başvurucu, Twitter isimli sosyal medya platformundaki hesabından 8/2/2020 tarihinde “Yaptıkları hiçbir kamuflaj, 3 Temmuz’u yaşatanların kirli ittifaklarının sürdüğünün görmemizi engelleyemez. Medyanın hiçbir algı oyunu, yıllardır sürdürülen tiyatronun malzemesi olmamızı sağlayamaz. Fenerbahçelileri kimse aptal yerine koyamaz YETER. NET 3 Temmuz kılık değiştirmiş bir şekilde SÜRÜYOR. Bu kavga ancak TOPYEKÜN mücadele ile kazanılır.” şeklinde paylaşımda bulunmuştur. 8. İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) 12/3/2020 tarihinde başvurucunun söz konusu sosyal medya paylaşımı ile sporda şiddeti teşvik edecek şekilde basın ve yayın yoluyla açıklamada bulunduğu gerekçesiyle 5.014 TL idari para cezası ile cezalandırılmasına karar vermiştir. Başsavcılık kararın gerekçesinde; başvurucunun sosyal medya paylaşımının 31/3/2011 tarihli ve 6222 sayılı Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun‘un 22. maddesinde gösterilen eyleme girdiğini, bu eylemin karşılığı olarak da başvurucuya 5.000 TL idari para cezası ile 14 TL tebligat gideri olmak üzere toplam 5.014 TL idari para cezası verildiğini belirtmiştir. 9. Başvurucu 1/4/2020 tarihinde idari para cezasına itiraz etmiştir. Başvurucu, itiraz dilekçesinde; yirmi yıl Fenerbahçeliler Derneği başkanlığı yaptığını, ayrıca Fenerbahçe Kadıköy şube başkanlığı görevinde bulunduğu dönemdeki şike davası sürecinde Fenerbahçe’ye kurulan kumpasa ve FETÖ/PDY’ye karşı etkili bir şekilde mücadele yürüttüğünü, sporda şiddetin önlenmesi için çaba sarf etmiş biri olduğunu açıklamıştır. Başvurucu itirazında; cezaya konu sosyal medya paylaşımının - [Sendikanın Grev Kararı Kapsamında İş Yavaşlatma Eylemi Yapan İşçilerin İş Akdi Feshedilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/is-yavaslatma-eylemi-nedeniyle-fesih/): İş Yavaşlatma Eylemi Nedeniyle İş Akdinin Feshedilmesi Anayasa Mahkemesi Kararı – Özet Olaylar Başvurucunun üyesi olduğu sendika, 2015 yılı Ocak ayında grev kararı almış; Bakanlar Kurulu ise anılan grevin ertelenmesine karar vermiştir. Erteleme kararı sonrası davalı işyerinde, başvurucunun da aralarında olduğu tüm işçiler günde 20-25 dakika süren iş yavaşlatma eylemleri yapmıştır. Bunun üzerine davalı işyeri, başvurucu ile birlikte otuz işçinin iş akdini feshetmiştir. Başvurucunun işe iade ve sendikal tazminat talebiyle açtığı davada iş mahkemesi, davanın kısmen kabulü ile başvurucunun işe iadesine; sendikal tazminat talebinin ise reddine karar vermiştir. Derece mahkemesinin hükmü, başvurucunun grev erteleme kararı bulunmasına karşın eylemlerde bulunduğu gerekçesiyle Yargıtay tarafından bozularak ortadan kaldırılmış ve dava kesin olarak reddedilmiştir. İddialar Başvurucu, sendika tarafından alınan grev kararının Bakanlar Kurulu tarafından ertelenmesine karşın iş yavaşlatma eylemine katılması nedeniyle iş akdinin feshedilmesinin sendika hakkını ihlal ettiğini iddia etmiştir. Mahkemenin Değerlendirmesi Anayasal güvence altına alınan grev hakkının taşıdığı önem dikkate alındığında, bu hakkı sınırlayıcı/zorlayıcı nedenin inandırıcı biçimde ve açıklıkla ortaya konması gerekmektedir. Aksi hâlde anayasal bir hak olan grev ve toplu sözleşme hakkının kullanılması fiilen anlamsız hâle gelmektedir. Bu itibarla işçilerin ekonomik, sosyal ve çalışma koşullarını etkileyen uygulamalara yönelik; kısa süreli, demokratik bir hakkın kullanımı niteliğindeki protesto eylemlerine tolerans gösterilmelidir. Somut olayda Yargıtay, yalnızca grev erteleme kararının varlığı nedeniyle başvurucunun kanunsuz eylemde bulunduğunu ve iş akdinin geçerli nedenle feshedildiğini belirtmiş; daha ileri bir değerlendirmede bulunmamıştır. Başvurucunun katıldığı eylemin toplu iş sözleşmesine ilişkin uyuşmazlıkların dile getirilmesi amacına yönelik, kısa süreli ve barışçıl olduğu göz önünde bulundurulduğunda anılan eylem, sendika hakkı kapsamında değerlendirilmelidir. Bunun yanı sıra başvuru konusu eylemlere işverenin ne derecede katlanması gerektiği ele alınmalıdır. İlk derece mahkemesinin tespitine göre işyerindeki tüm işçiler on bir gün süreyle 20-25 dakika süren iş yavaşlatma eylemleri yapmış ve söz konusu eylemler telafisi imkânsız zararlara yol açmamıştır. İşveren üretim kaybı yaşadığı gerekçesiyle otuz işçinin işine son vermiştir. Ancak hem ilk derece mahkemesinin hem Yargıtay’ın vurguladığı üzere işveren işten çıkardığı otuz işçiyi neye göre belirlediğine dair bir açıklamada bulunmamıştır. Dahası işveren; başvurucunun işyerindeki görevi, iş yavaşlatma eylemlerine katılmasının nedeni, kendisine külfeti, diğer işçiler üzerinde bir etkisinin olup olmadığı gibi hususları da açıklığa kavuşturmamıştır. Bu doğrultuda başvurucunun eylemlerinin kendisine yönelik demokratik hak arama amacının ötesine geçtiğini gösterememiştir. Öte yandan başvurucu, sendika hakkı çerçevesinde gerçekleştirdiği eylemi nedeniyle oldukça ağır bir sonuçla karşılaşmış ve işini kaybetmiştir. Bu kapsamda Yargıtay’ın iş akdinin feshi davaları için geliştirdiği feshin son çare olması prensibinin bu tür davalarda uygulanmasının temel hak ve özgürlüklerin korunması için hayati önem taşıdığı açıktır. Ancak somut olayda başvurucunun iş akdinin sonlandırılmasında feshin son çare olması prensibinin değerlendirilmediği görülmüştür. Bu açıklamalar kapsamında somut başvuruda işveren tarafından başvurucunun sendika hakkına yapılan müdahalenin onun ve başkalarının sendika haklarını kullanmaları üzerinde caydırıcı bir etkiye neden olacağı, buna karşın derece mahkemelerince söz konusu anayasal hakkın gerektirdiği etkili bir yargısal inceleme yapılmaması nedeniyle devletin pozitif yükümlülüklerini yerine getiremediği kanaatine ulaşılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle sendika hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Grevin Ertelenmesine Rağmen İş Yavaşlatma Eylemi Yapan İşçilerin İş Akdi Feshedilebilir mi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Muharrem Çimen Başvurusu Başvuru Numarası: 2016/5002 Karar Tarihi: 23/3/2023 R.G. Tarih ve Sayı: 5/5/2023-32181 GENEL KURUL – KARAR Başkan: Zühtü ARSLAN Başkanvekili: Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA Üyeler: Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE Raportör: Gülsüm Gizem GÜRSOY Başvurucu: Muharrem ÇİMEN I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, sendika tarafından alınan grev kararının Bakanlar Kurulu tarafından ertelenmesine karşın başvurucunun iş yavaşlatma eylemine katılması nedeniyle iş akdinin feshedilmesinin sendika hakkını ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 14/3/2016 tarihinde yapılmıştır. 3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. 4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 5. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. 6. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. 7. İkinci Bölüm, başvurunun Genel Kurul tarafından incelenmesine karar vermiştir. III. OLAY VE OLGULAR 8. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: 9. Başvurucunun üyesi olduğu sendika, 1947 yılında kurulan Türkiye Maden-İş Sendikası ile 1963 yılında kurulan Otomobil-İş Sendikasının 1993 yılında birleşmesiyle oluşmuş ve Birleşik Metal İşçileri Sendikası (Sendika) adını almıştır. Sendika, Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonuna bağlıdır. 10. Davalı işyeri, internet sitesinde yer alan bilgilere göre ocak ve tam boy fırınların yanı sıra gaz sobaları, elektrikli su ısıtıcıları, radyatörler, katı yakıtlı sobalar, geleneksel kuzineler üretmektedir. 11. Davalı işyeri ile Sendika arasında toplu iş sözleşmesi (TİS) görüşmelerinde anlaşma sağlanamamıştır. Bunun üzerine Sendika 2015 yılı Ocak ayında grev kararı almıştır (sürecin arka planına ilişkin detaylı bilgi için bkz. Birleşik Metal İşçileri Sendikası, B. No: 2015/14862, 9/5/2018, §§ 10-12). 12. Bakanlar Kurulu 30/1/2015 tarihli ve 29252 mükerrer sayılı Resmî Gazete\’de yayımlanan 29/1/2015 tarihli ve 2015/7251 sayılı kararı ile grevin ertelenmesine karar vermiştir. Karar şöyledir: \”Ekli listede belirtilen işyerlerinde Birleşik Metal İşçileri Sendikası tarafından uygulanmakta olan grevin, milli güvenliği bozucu nitelikte olduğu görüldüğünden altmış gün süreyle ertelenmesi; 18/10/2012 tarihli ve 6356 sayılı Kanunun 63 üncü maddesine göre, Bakanlar Kurulu\’nca 29/1/2015 tarihinde kararlaştırılmıştır.\” 13. Erteleme kararı sonrası davalı işyerinde, başvurucunun da aralarında olduğu tüm işçiler 2/2/2015-12/2/2015 tarihleri arasında günde 20-25 dakika süren iş yavaşlatma eylemleri yapmıştır. 14. Davalı işyeri, 18/10/2012 tarihli ve 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu\’nun 70. maddesi uyarınca 16/2/2015 tarihinde başvurucu ile birlikte otuz işçinin iş akdini feshetmiştir. Fesih gerekçesi olarak, 2/2/2015-12/2/2015 tarihleri arasında başvurucunun işe geç başlaması, iş yavaşlatması ve kanunsuz grev eylemlerinde bulunmasını göstermiştir. 15. Başvurucu, yapılan feshin sendikal nedenle gerçekleştirilen haksız ve geçersiz fesih olduğunu ileri sürerek işe iade ve sendikal tazminat talepli dava açmıştır. Başvurucu dava dilekçesinde; işyerinde yasal sendikal faaliyetlerde bulunduklarını, buna karşın işverenin kendisini ve diğer işçileri sendikanın gözünü korkutmak amacıyla tazminatsız bir şekilde işten çıkardığını ifade etmiştir. Başvurucunun iddiasına göre davalı işveren hiçbir yasal şarta uymaksızın salt sendikal nedenlerle iş akdini sonlandırmıştır. 16. Davalı; ilk derece mahkemesine sunduğu cevap dilekçesinde, başvurucunun da aralarında olduğu işçilerin kanunsuz grev yaparak haksız bir biçimde iş yavaşlatma eylemi yaptıklarını, bu kapsamda işyerinin %30 ile %50 arasında değişen üretim kayıpları yaşadığını ileri sürmüştür. Davalıya göre iş akdi haklı nedenle feshedilmiştir. 17. - [Bozma Sonrası Islah Yapılarak Talep Edilen Tazminat Miktarı Artırılabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/bozma-sonrasi-islah/): Bozma Sonrası Islah Anayasa Mahkemesi Kararı – Değerlendirme Olaylar Başvurucunun eşi O.B. çalıştığı alışveriş merkezinde çıkan yangın sonucu ölmüştür. Başvurucu, söz konusu olay üzerine fazlaya ilişkin hakları saklı tutulmak kaydıyla maddi ve manevi tazminat talebiyle asliye hukuk mahkemesinde dava açmıştır. Anılan mahkemenin yetkisizlik kararı üzerine dosya 1. Asliye Hukuk Mahkemesi esasına kaydedilmiştir. O.B.nin annesi, babası ve kardeşlerinin 5. Asliye Hukuk Mahkemesinde açtıkları tazminat davası, başvurucunun açtığı tazminat davası ile birleştirilmiştir. Asliye hukuk mahkemesi, uyuşmazlık konusu olayın 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu kapsamında yer aldığını ve iş kazası niteliğinde olduğunu belirterek mahkemenin görevsizliğine ve dosyanın görevli iş mahkemesine gönderilmesine karar vermiş; bu karar üzerine dosya iş mahkemesine gönderilmiştir. İş mahkemesi, bilirkişi raporunu değerlendirmiş ve maddi zararın kurumca bağlanan gelir ile karşılandığını belirterek maddi tazminat talebinin reddine, manevi tazminat talebinin ise kabulüne karar vermiştir. Temyiz edilen karar, bilirkişi raporları arasında çelişki olduğu gerekçesiyle Yargıtay tarafından bozulmuştur. Mahkeme, bozma kararı üzerine yeniden bilirkişi incelemeleri yaptırmıştır. Anılan bilirkişi incelemelerinden sonra başvurucu, mahkemeye sunduğu dilekçeyle maddi tazminat talebini ıslah ederek arttırmıştır. Mahkeme davanın kabulüne karar vermiştir. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulunun (YİBGK) kararı doğrultusunda bozmadan sonra ıslah yapılmasının mümkün olmadığı gerekçesiyle Yargıtay, bu kabul kararını bozmuştur. Bozma kararı üzerine mahkeme, dava dilekçesi ile talep edilen miktar ile bağlı kalarak maddi ve manevi tazminata hükmetmiş, temyiz edilen karar Yargıtay tarafından onanmıştır. İddialar Başvurucu; ıslah talebinin tahkikata devam edilmesine rağmen bozma kararından sonra ıslah yapılamayacağı gerekçesiyle reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Mahkemenin Değerlendirmesi A. Mahkemeye Erişim Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia Yönünden Somut uyuşmazlıkta mahkeme kararının gerekçesine dayanak teşkil eden YİBGK\’nın söz konusu kararında; 1086 sayılı mülga Kanun\’un 84. maddesinde, ıslahın yalnız tahkikat ve yargılama safhalarında yani tahkikat bitinceye ve hüküm verilinceye kadar mümkün olabileceğinin kastedildiği ve tahkikat ve yargılama devresinden sonra tarafların bu hakkı kullanamayacaklarının anlaşıldığı ifade edilmiştir.1086 sayılı mülga Kanun ile 6100 sayılı Kanun’un ilgili maddelerinde bozmadan sonra ıslahın olanaklı olmadığına yönelik açık veya örtülü bir hüküm yer almamaktadır. Bozmadan sonra ıslah yapılamayacağına yönelik genel kurallar içtihatlarla belirlenmiştir. YİBGK\’nın kararında bozmadan sonra ıslah yapılamayacağına yönelik yorum yapılırken tahkikat aşaması ilk derece mahkemesindeki bozma kararından önceki yargılama süreciyle sınırlandırılmış, bozma kararından sonra tahkikata yönelik işlemlerin niteliğine dair herhangi bir değerlendirme yapılmamıştır. Somut olay bakımından mahkemelerce hükme esas alınan YİBGK kararlarıyla tahkikat aşaması sadece ilk derece mahkemesinin bozma kararından önceki yargılama süreci ile sınırlandırılmış ve bozma kararları sonrasında tahkikat işlemlerinin yapıldığı hâller yönünden herhangi bir ayrım ve istisnaya yer verilmemiştir. Dolayısıyla mahkemelerce bütün uyuşmazlıklar yönünden bozma kararından sonra ıslah yapılmasının mümkün olmadığı şeklindeki kategorik bir biçimde yapılan yorumun mahkemeye erişim hakkını önemli ölçüde sınırladığı söylenebilir. Nitekim kanun koyucu da 28/7/2020 tarihli kanun değişikliği ile ilk derece mahkemesinin tahkikata ilişkin bir işlem yapması hâlinde tahkikat sona erinceye kadar ıslah yapılabileceğini açıkça düzenlemiştir. Bu açıklamalar ışığında bozma kararından sonra bozma kararı uyarınca tahkikat yapıldığı durumda ıslah talebinde bulunulmasına yönelik mevzuatta açık bir engel bulunmamasına karşın, kategorik bir yaklaşımla hiçbir istisnaya yer vermeden her durumda bozma kararından sonra ıslah yapılmasının mümkün olmadığı hususundaki yorumların öngörülemez olduğu ve bu yorumların anayasal anlamda kanunilik ölçütüne uygun olmadığı sonucuna varılmıştır. Başvuruya konu yargılamada, bozma kararından sonra bozma kararı uyarınca tahkikata yönelik işlemler yapılması nedeniyle tahkikat aşamasına dönüldüğü hâlde salt bozma kararından sonra ıslah yapılamayacağı gerekçesiyle başvurucunun ıslah talebinin kabul edilmemesi suretiyle mahkemeye erişim hakkına yapılan müdahalenin kanuni dayanağının bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. B. Makul Sürede Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia Yönünden Medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklara ilişkin yargılamanın süresi tespit edilirken sürenin başlangıç tarihi olarak davanın ikame edildiği tarih; sürenin sona erdiği tarih olarak -çoğu zaman icra aşamasını da kapsayacak şekilde- yargılamanın sona erdiği tarih esas alınır. İş mahkemeleri nezdinde görülen davalarda yargılama süresinin makul olup olmadığı değerlendirilirken yargılamanın karmaşıklığı ve kaç dereceli olduğu, tarafların ve ilgili makamların yargılama sürecindeki tutumu ve başvurucunun yargılamanın süratle sonuçlandırılmasındaki menfaatinin niteliği gibi hususlar dikkate alınır. Anılan ilkeler dikkate alındığında 17 yıl 3 aylık yargılama süresinin makul olmadığı sonucuna varılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle adil yargılanma hakkı kapsamındaki makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Bozma Sonrası Islah Yapılarak Talep Edilen Tazminat Miktarı Artırılabilir mi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Ziynet Benli Başvurusu Başvuru Numarası: 2019/23977 Karar Tarihi: 15/2/2023 R.G. Tarih ve Sayı: 23/5/2023 – 32199 GENEL KURUL – KARAR Başkan: Zühtü ARSLAN Başkanvekili: Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA Üyeler: Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE Raportör: Selçuk KILIÇ Başvurucu: Ziynet BENLİ I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru; ıslah talebinin tahkikata devam edilmesine rağmen bozma kararından sonra ıslah yapılamayacağı gerekçesiyle reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 3/7/2019 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. 3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. 4. İkinci Bölüm, başvurunun Genel Kurul tarafından incelenmesine karar vermiştir. III. OLAY VE OLGULAR 5. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: 6. Başvurucunun eşi O.B., çalıştığı alışveriş merkezinde 29/3/2000 tarihinde çıkan yangın sonucu yanarak ölmüştür. 7. Başvurucu, söz konusu olay üzerine fazlaya ilişkin hakları saklı tutulmak kaydıyla 100.000 TL maddi ve 100.000 TL manevi tazminat istemiyle 11/1/2002 tarihinde Sultanbeyli Asliye Hukuk Mahkemesinde dava açmıştır. Anılan Mahkemenin 14/5/2002 tarihli yetkisizlik kararı üzerine dosya Şişli 1. Asliye Hukuk Mahkemesi esasına kaydedilmiştir. 8. O.B.nin annesi, babası ve kardeşlerinin Şişli 5. Asliye Hukuk Mahkemesinde açtıkları tazminat davası, başvurucunun açtığı tazminat davası ile 24/3/2005 tarihinde birleştirilmiştir. Anılan dava dosyası üzerinden yaptırılan bilirkişi incelemesi sonucu 4/5/2009 tarihli kusur raporu düzenlenmiştir. 9. Şişli 1. Asliye Hukuk Mahkemesi 28/5/2009 tarihli kararı ile, uyuşmazlık konusu olayın 17/7/1964 tarihli ve 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu kapsamında yer aldığını ve iş kazası niteliğinde olduğunu belirterek mevcut davada iş mahkemelerinin görevli olduğu gerekçesiyle mahkemenin görevsizliğine ve dosyanın görevli iş mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir. 10. Şişli 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 28/5/2009 tarihli görevsizlik kararı üzerine dosya, İstanbul 6. İş Mahkemesinin (Mahkeme) esasına kaydedilmiş - [Temyiz Sebeplerini Gösteren Gerekçeli Temyiz Dilekçesinin Süresi İçinde Verilmemesi](https://kayseriavukat.org.tr/gerekceli-temyiz-dilekcesinin-suresi/): Temyiz Sebeplerini Gösteren Gerekçeli Temyiz Dilekçesinin Süresi Anayasa Mahkemesi Kararı – Değerlendirme Olaylar Başvurucu; ağır ceza mahkemesi tarafından olası kasıtla insan öldürme suçundan hapis cezasıyla cezalandırılmış, başvurucunun istinaf talebini incelen bölge adliye mahkemesi ceza dairesi (ceza dairesi) talebi esastan reddetmiştir. İstinaf talebinin reddi üzerine başvurucu müdafii, hükmün yüze karşı açıklanmasından (tefhimden) itibaren süresinde 5/11/2018 tarihli dilekçe ile temyiz talebinde bulunmuştur. Ceza dairesi, gerekçeli kararı başvurucu müdafiine 22/11/2018 tarihinde tebliğ etmiştir. Başvurucu müdafii 5/12/2018 tarihinde temyiz sebeplerini gösteren ek dilekçeyi ceza dairesine sunmuştur. Yargıtay, temyiz sebeplerini gösteren dilekçenin yedi günlük yasal süresi geçtikten sonra sunulduğu gerekçesiyle temyiz talebinin reddine karar vermiştir. İddialar Başvurucu, süresi içinde temyiz sebepleri bildirilmediği gerekçesiyle temyiz talebinin reddine karar verilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Mahkemenin Değerlendirmesi Somut olayda ceza dairesi, temyiz için genel süre mahiyetindeki on beş günlük süre bakımından ihtarda bulunmuş ancak gerekçeli kararın tebliğinden itibaren temyiz gerekçelerini içeren dilekçenin verilmesi için yedi günlük süre yönünden ihtar yapmamıştır. Diğer bir ifadeyle ceza dairesi, temyiz sürecini bir bütün olarak değerlendirmemiş; gerekçeli kararın tebliğinden itibaren temyiz gerekçelerini içeren ek dilekçe vermesi konusunda başvurucuyu eksik bilgilendirmiştir. Yargıtay da temyiz kanun yolu açısından eksik bilgilendirme içeren bir karara yönelik olarak başvurucunun temyiz talebini -yedi günlük yasal süre geçtikten sonra- temyiz sebeplerini gösterir dilekçe sunduğu gerekçesiyle reddetmiştir. Bu durumda Yargıtay’ın bazı dengeleyici güvenceleri devreye sokmaksızın başvurucunun temyiz talebini reddetmesinin mahkemeye erişim hakkını güçleştirdiği ve başvurucuya aşırı külfet yüklediği anlaşılmıştır. Dolayısıyla başvurucunun mahkemeye erişim hakkına yönelik müdahalenin ölçüsüz olduğu sonucuna varılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Kararda Gerekçeli Temyiz Dilekçesinin Süresinin Belirtilmemesi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Hüseyin Volkan Kurt Başvurusu Başvuru Numarası: 2019/42687 Karar Tarihi: 8/3/2023 R.G. Tarih ve Sayı: 18/7/2023-32252 GENEL KURUL – KARAR Başkan: Zühtü ARSLAN Başkanvekili: Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA Üyeler: Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE Raportörler: Akif YILDIRIM, Habip OĞUZ Başvurucu: Hüseyin Volkan KURT I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, süresi içinde temyiz sebepleri bildirilmediği gerekçesiyle başvurucunun temyiz talebinin reddine karar verilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 30/12/2019 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, mahkemeye erişim hakkına ilişkin şikâyetin kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. 3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. 4. Bölüm, başvurunun Genel Kurul tarafından incelenmesine karar vermiştir. III. OLAY VE OLGULAR 5. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 6. Kasten öldürme suçunu işlediği iddiasıyla Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca hazırlanan iddianamenin Ankara 8. Ağır Ceza Mahkemesince (Mahkeme) kabul edilmesiyle başvurucu hakkında kamu davası açılmıştır. Mahkemenin 26/10/2017 tarihli kararıyla başvurucunun olası kasıtla insan öldürme suçundan 16 yıl 8 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmiştir. 7. Başvurucu, anılan karara karşı 11/1/2018 tarihinde istinaf kanun yoluna başvurmuştur. Başvurucunun istinaf başvurusu, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi (Ceza Dairesi) tarafından duruşma açılmak suretiyle incelenmiş ve esastan reddedilmiştir. Ceza Dairesi kararının hüküm fıkrasında kanun yoluna ilişkin şu hususlara yer verilmiştir: \”Sanık, sanık müdafii Av. …\’in … yüzüne karşı, …, iddia makamının katılımı ile, yüzüne karşı verilenler yönünden tefhim, yokluğunda karar verilenler yönünden tebliğ tarihinden itibaren itiraza tabii karar yönünden yedi gün, temyize tabii karar yönünden onbeş gün içerisinde Dairemize bir dilekçe verilmesi ya da zabıt katibine beyanda bulunup tutanak tutturup hakime onaylatmak veya bir başka İlk Derece Ceza Mahkemesi ya da Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesi aracılığıyla dilekçe gönderilmek, ilgilinin cezaevinde bulunması halinde ceza infaz kurumu ve tutukevi müdürüne beyanda bulunmak veya bu hususta bir dilekçe vermek suretiyle, … Olası kasıtla öldürme suçundan kurulan hükme yönelik verilen esastan red kararı yönünden CMK\’nın 286/1. maddesi uyarınca TEMYİZ yasa yolu açık olmak üzere iddia makamının mütalaasına uygun olarak oybirliğiyle verilen karar açıkça okunup usulen anlatıldı.\” 8. Başvurucu müdafii, hükmün yüze karşı açıklanmasından (tefhimden) itibaren süresinde 5/11/2018tarihli dilekçe ile temyiz talebinde bulunmuştur. Ceza Dairesi, gerekçeli kararı başvurucu müdafiine 22/11/2018 tarihinde tebliğ etmiştir. Başvurucu müdafii 5/12/2018 tarihinde temyiz sebeplerini gösterir ek dilekçeyi Ceza Dairesine sunmuştur. 9. Yargıtay 1. Ceza Dairesi, temyiz sebeplerini gösterir dilekçenin 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 295. maddesinde belirtilen yedi günlük yasal süresi geçtikten sonra sunulduğu gerekçesiyle 5271 sayılı Kanun\’un 298. maddesi uyarınca temyiz talebinin reddine karar vermiştir. 10. Nihai kararı 11/12/2019 tarihinde öğrenen başvurucu 30/12/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. IV. İLGİLİ HUKUK A. Ulusal Hukuk 1. İlgili Mevzuat 11. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun \”Temyiz nedeni\” kenar başlıklı 288. maddesi şöyledir: \”(1) Temyiz, ancak hükmün hukuka aykırı olması nedenine dayanır. (2) Bir hukuk kuralının uygulanmaması veya yanlış uygulanması hukuka aykırılıktır.\” 12. 5271 sayılı Kanun\’un \”Temyiz istemi ve süresi\” kenar başlıklı 291. maddesi şöyledir: \”(1) Temyiz istemi, hükmün açıklanmasından itibaren on beş gün içinde hükmü veren mahkemeye bir dilekçe verilmesi veya zabıt kâtibine bir beyanda bulunulması suretiyle yapılır; beyan tutanağa geçirilir ve tutanak hâkime onaylattırılır. Tutuklu bulunan sanık hakkında 263 üncü madde hükmü saklıdır. (2) Hüküm, temyiz yoluna başvurma hakkı olanların yokluğunda açıklanmışsa, süre tebliğ tarihinden başlar. \” 13. 5271 sayılı Kanun\’un \”Temyiz başvurusunun etkisi\” kenar başlıklı 293. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir: \”Hüküm, temyiz eden Cumhuriyet savcısına veya ilgililere gerekçesiyle birlikte açıklanmamışsa; hükmün temyiz edildiğinin bölge adliye mahkemesince öğrenilmesinden itibaren gerekçe, yedi gün içinde tebliğ edilir.\” 14. 5271 sayılı Kanun\’un \”Temyiz başvurusunun içeriği\” kenar başlıklı 294. maddesi şöyledir: \”(1) Temyiz eden, hükmün neden dolayı bozulmasını istediğini temyiz başvurusunda göstermek zorundadır. (2) Temyiz sebebi, ancak hükmün hukukî yönüne ilişkin olabilir.\” 15. 5271 sayılı Kanun’un \”Temyiz gerekçesi\” kenar başlıklı 295. maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir: \”Temyiz başvurusunda temyiz nedenleri gösterilmemişse temyiz başvurusu için belirlenen sürenin bitmesinden veya gerekçeli kararın tebliğinden itibaren yedi gün içinde hükmü temyiz olunan bölge adliye mahkemesine bu nedenleri içeren bir ek dilekçe verilir…\” 16. 5271 sayılı Kanun’un \”Temyiz isteminin reddi\” kenar başlıklı 298. maddesi şöyledir: \”(1) Yargıtay, süresi içinde temyiz başvurusunda bulunulmadığını, hükmün temyiz edilemez olduğunu, temyiz edenin buna hakkı olmadığını ya da temyiz dilekçesinin temyiz sebeplerini içermediğini saptarsa, temyiz istemini reddeder. \” 2. İlgili Yargıtay Kararları 17. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 13/12/2022 tarihli ve E.2019/16-452, K.2022/793 sayılı - [Engelli Bireye Ayrımcılık Yapılması: Banka Tarafından Görme Engelli Bireye Kredi Verilmemesi](https://kayseriavukat.org.tr/engelli-bireye-ayrimcilik/): Engelli Bireye Ayrımcılık Yapılması: Görme Engelli Bireye Banka Tarafından Kredi Verilmemesi Anayasa Mahkemesi Kararı – Değerlendirme İddialar Başvurucu; kredi kullanmak amacıyla bulunduğu özel bankada, görme engelli olması dolayısıyla imzasını ne şekilde atacağının belirlenememesinden bahisle uzun süre bekletildiğini, bu nedenle kişinin maddi ve manevi varlığının korunması ve geliştirilmesi hakkıyla bağlantılı olarak ayrımcılık yasağının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Olaylar Başvurucu, banka tarafından kredi limitinin olduğu bilgisi verilmesi üzerine kredi kullanmak amacıyla banka şubesine gitmiştir. Şube personeli, kredi işlemlerinin tamamlanabilmesi için düzenlenen sözleşmeye başvurucu tarafından “Bir nüshasını elden aldım.” yazılarak sözleşmenin imzalanması gerektiğini ifade etmiştir. Görme engelli olması nedeniyle bunu yapamayacağını, görme engelli alfabesi, kamera kaydı gibi farklı yöntemlerle bu eksiklikleri giderebileceğini belirtmesine rağmen başvurucu iki saati geçkin süre banka şubesinde bekletilmiş ve bu sürenin sonucunda krediyi kullanamadan banka şubesinden ayrılmıştır. Başvurucu, bahsi geçen olay nedeniyle banka aleyhine asliye hukuk mahkemesinde manevi tazminat davası açmıştır. Mahkeme, davayı kısmen kabul ederek manevi tazminatın davalı banka tarafından başvurucuya ödenmesine karar vermiştir. Bankanın istinaf başvurusunu inceleyen bölge adliye mahkemesi ise istinaf başvurusunun kabulüne ve davanın reddine kesin olarak karar vermiştir. Mahkemenin Değerlendirmesi Somut olayda başvurucunun görme engelli olması dışında kredi kullanmak isteyen diğer bireylerle benzer durumda olduğu açıktır. Bu doğrultuda başvurucunun görme engelli olması nedeniyle kredi kullanamaması farklı muamele teşkil etmektedir. Dolayısıyla durumları benzer olan banka müşterileri arasında kredi kullanılması yönünden engellilik temelinde farklılık yaratılmıştır. Olayda başvurucunun görme engelli olduğu için maruz kaldığı farklı muamelenin nesnel ve haklı bir temelinin bulunduğu muhatap banka tarafından ortaya konulamamıştır. Engelli kişilerin özel ihtiyaçları dikkate alınarak diğer bireylerle eşit şekilde yaşayabilmelerine yönelik olarak devletin pozitif yükümlülüğü bulunmaktadır. Nitekim ulusal ve uluslararası düzenlemelerde engelli bireylerin ayrımcı muameleye karşı korunması konusunda mutabakat bulunmaktadır. Bölge adliye mahkemesinin gerekçesine göre kredi verilmemesi, başvurucunun görme engelli olması nedeniyle yapılacak teknik işlemler yönünden banka personeli tarafından yaşanılan tereddüde dayandırılmıştır. Dolayısıyla görme engelli olan başvurucunun özel ihtiyaçlarının dikkate alınmadığı anlaşılmıştır. Nitekim gerek banka tarafından gerekse de bölge adliye mahkemesince söz konusu banka işlemine ilişkin olarak başvurucunun durumunu gözeten alternatif bir tedbirin etkili bir biçimde uygulanması yönüyle gereken özenin gösterildiği de ortaya konulamamıştır. Bu durumda başvurucunun kredi kullanamamasının temel nedeni, görme engelli olmasına ve bu durumda uygulanacak mevzuat hükümlerinin anayasal ilkeler gözetilerek uygulanmamasına dayanmaktadır. Bölge adliye mahkemesince engelli bireylerin hukuksal işlemlerine ilişkin ulusal ve uluslararası düzenlemelerin anayasal güvenceler ışığında yorumlandığı ilgili ve yeterli bir gerekçe gösterilememiştir. Sonuç olarak başvurucunun banka kredisi kullanamaması ve uzun bir süre banka şubesinde bekletilmesi bakımından görme engelli olması temelinde yapılan muamelenin nesnel ve haklı bir sebebinin bulunmadığı kanaatine varılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kişinin maddi ve manevi varlığının korunması ve geliştirilmesi hakkıyla bağlantılı olarak ayrımcılık yasağının ihlal edildiğine karar vermiştir. Engelli Bireye Ayrımcılık Yapılması: İmza Atamayan Görme Engelli Bireye Banka Tarafından Kredi Verilmemesi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Sevda Yılmaz – Başvuru No: 2017/37627 Karar Tarihi: 2/3/2023 R.G. Tarih ve Sayı: 19/7/2023-32253 Birinci Bölüm – Karar Başkan: Hasan Tahsin GÖKCAN Üyeler: Muammer TOPAL, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, İrfan FİDAN Raportör: Ferhat YILDIZ Başvurucu: Sevda YILMAZ I. Başvurunun Konusu 1. Başvuru, görme engelli olan başvurucunun kredi kullanmak amacıyla bulunduğu özel bankada imzasını ne şekilde atacağı belirlenmediğinden uzun süre bekletilmesi nedeniyle kişinin maddi ve manevi varlığının korunması ve geliştirilmesi hakkıyla bağlantılı olarak ayrımcılık yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. Başvuru Süreci 2. Başvuru 22/11/2017 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. 3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. III. Olay ve Olgular 4. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 5. Görme engelli olup Türk Hava Yollarında çalışan başvurucuya aylıkları Yapı Kredi Bankasındaki (Banka) hesabından ödenmektedir. Banka tarafından başvurucuya 34.000 TL kredi limiti olduğu bilgisi verilmesi üzerine başvurucu 10.000 TL kredi kullanmak amacıyla Bankanın Ümraniye Şubesine gitmiştir. Başvurucuya, kredi işlemlerinin tamamlanabilmesi için, düzenlenen sözleşmeyi “Bir nüshasını elden aldım.” cümlesini yazarak imzalaması gerektiği söylenmiştir. Başvurucunun görme engelli olması nedeniyle bunu yapamayacağını, görme engelli alfabesi, kamera kaydı gibi farklı yöntemlerle bu eksiklikleri giderebileceğini belirtmesine rağmen başvurucu iki saati aşan süre şubede beklemiş ve krediyi kullanamadan şubeden ayrılmıştır. 6. Başvurucu bahsi geçen olay nedeniyle Banka aleyhine İstanbul 14. Asliye Hukuk Mahkemesinde (Mahkeme) manevi tazminat davası açmıştır. Dava dilekçesinde sadece görme engelli olması nedeniyle kredi hizmetinden faydalanamadığı, Banka personeli tarafından ayrımcı muameleye maruz bırakıldığı hususlarına yer vermiştir. Mahkeme 15/3/2017 tarihinde davayı kısmen kabul ederek 7.500 TL manevi tazminatın davalı Banka tarafından başvurucuya ödenmesine karar vermiştir. Kararda, Banka personelinin görme engelli bireylerle ilgili işlemler konusunda yeterince eğitilmediği, uygulama birliğinin sağlanamadığı, başvurucunun iki saati aşan bir süre banka şubesinde bekletildiği ve krediyi kullanamadığı vurgulanmıştır. 7. Davalı Banka; personelinin mevzuata göre işlem yaptığını, başvurucunun şubede geçirdiği sürenin makul olduğunu belirterek istinaf yoluna başvurmuştur. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi 13/9/2017 tarihinde istinaf başvurusunun kabulüne, davanın reddine kesin olarak karar vermiştir. Kararda başvurucunun görme engelli olması nedeniyle “Sözleşmenin bir nüshasını elden aldım.” şeklindeki cümlenin yazdırılması noktasında bir tereddüt yaşandığı, başvurucunun kredi kullanabilmesi için çözüm arandığı, internet bankacılığına yönlendirildiği vurgulanmıştır. Ayrıca banka personelinin manevi tazminatı gerektirecek, haksız fiil niteliğinde, nezaketsiz bir davranışının olmadığı, sözleşmeye yazılması gereken metinle ilgili tereddüde dayalı gecikme yaşandığı, sonuç olarak başvurucunun ayrımcılığa uğramasının söz konusu olmadığı belirtilmiştir. 8. Nihai karar 25/10/2017 tarihinde başvurucu vekiline tebliğ edilmiştir. IV. İlgili Hukuk A. Ulusal Hukuk 9. 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu‘nun “İmza” kenar başlıklı 15. maddesinin ikinci fıkrası şöyledir: “… Görme engellilerin talepleri halinde imzalarında şahit aranır. Aksi takdirde görme engellilerin imzalarını el yazısı ile atmaları yeterlidir.” 10. 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun “İmza atamayanların durumu” kenar başlıklı 206. maddesi şöyledir: “(1) Okuma ve yazma bilmediği için imza atamayanların mühür veya bir alet ya da parmak izi kullanmak suretiyle yapacakları hukuki işlemleri içeren belgelerin senet niteliğini taşıyabilmesi, noterler tarafından düzenleme biçiminde oluşturulmasına bağlıdır. (2) Okuma ve yazma bildiği hâlde imza atamayanların mühür veya bir alet ya da parmak izi kullanmak suretiyle yapacakları hukuki işlemleri içeren belgelerin senet niteliğini taşıyabilmesi, noterler tarafından onaylanmasına veya düzenlenmesine bağlıdır. (3) İmza atamayan kimselerin, cüzdanla iş yapmayı usul edinmiş kuruluşlarla olan işlemlerde kullanacakları mühür, kazınmış imza, işaret veya parmak izinin, işlemin başlangıcında hesap defterine veya cüzdanına basılmış olması veya önceden noterde bir örneği saklanmak üzere onanmış bulunması yeterli olup, her - [Kötü Cezaevi Şartları ve Koğuştaki Kişi Sayısının Fazla Olması Nedeniyle Tazminat Talep Edilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/kogustaki-kisi-sayisinin-fazla-olmasi/): Kötü Cezaevi Şartları ve Koğuştaki Kişi Sayısının Fazla Olması Anayasa Mahkemesi Kararı – Değerlendirme Olaylar T tipi kapalı ceza infaz kurumunda barındırılan başvurucu, tutulduğu odadaki kişi sayısının fazlalığı nedeniyle koşulların uygun olmadığından ve talep ettiği gazetenin satışının yapılmamasından şikâyet etmiş; odadaki kişi sayısının azaltılması ve gazetenin satışının yapılması talebiyle infaz hâkimliğine başvurmuştur. Hâkimlik, çeşitli gerekçelerle başvurucunun talebini reddetmiştir. Başvurucunun hâkimlik kararına itirazı, ağır ceza mahkemesince de kesin olarak reddedilmiştir. İddialar Başvurucu; ceza infaz kurumunda kalabalık odada tutulma nedeniyle kötü muamele yasağının, kurum idaresi aracılığıyla, ücreti kendisince karşılanmak suretiyle süreli yayın satın alma talebinin reddedilmesi nedeniyle de ifade özgürlüğünün ihlal edildiğini iddia etmiştir. Mahkemenin Değerlendirmesi A. Kötü Muamele Yasağının İhlal Edildiğine İlişkin İddia Yönünden Anayasa’nın 17. maddesi, ceza infaz kurumunda tutulan bir mahpusun içinde bulunduğu şartların insan onuruna yakışır bir şekilde olmasını da koruma altına almaktadır. İnfazın yöntemi ve infaz sürecindeki davranışların mahpusları özgürlükten mahrum kalmanın doğal sonucu olan kaçınılmaz elem seviyesinden daha fazla sıkıntılı veya eziyetli bir duruma sokmaması gerekir. Bu bağlamda aşırı kalabalıklaşma ve kişisel alan eksikliğine ilişkin şikâyetlerde üç faktör göz önünde bulundurulur. Bunlar her mahpus için en az 4 m² zemin alanı olması, her mahpusun ayrı bir uyku yeri olması ve koğuşun genel yüzeyinin mahpusların mobilyalar arasında serbestçe hareket etmesine izin verecek şekilde olmasıdır. Anılan üç faktörden birinin yokluğu kendi başına tutulma koşullarının kötü muamele yasağını ihlal ettiği yönünde güçlü bir karine oluşturacaktır. Ayrıca çok kişilik koğuşlarda bir kişi için olan asgari yaşam alanının 4 m²nin altına düşmesi hâlinde Anayasa’nın 17. maddesinin ihlaline yönelik ortaya çıkacağı değerlendirilen güçlü karine üç unsurun bir arada bulunması durumunda ortadan kaldırılabilecektir. İlk olarak asgari kişisel alanın 4 m²nin altına düşmesi kısa süreli, küçük çaplı ve ara sıra olmalıdır. İkinci olarak bu tür azalmalar koğuş dışı yeterli dolaşım özgürlüğü ve yeterli koğuş dışı etkinliklerle desteklenmelidir. Son olarak başvurucu genel olarak uygun nitelikte bulunan, tutulma koşullarını ağırlaştırıcı başka bir unsur taşımayan bir ceza infaz kurumunda tutuluyor olmalıdır. Somut olayda başvurucu, şikâyetçi olduğu infaz kurumunda 280 gün barındırılmıştır. Bu süre zarfında başvurucuya sağlanması gereken asgari kişisel alan birbirini takip eden zaman dilimlerinde toplam sekiz ay boyunca 4 m²nin altına düşmüştür. Asgari kişisel yaşam alanındaki bu azalma kendi başına tutulma koşullarının kötü muamele yasağını ihlal ettiği yönünde güçlü bir karine oluşturmaktadır. Bu bağlamda ilk olarak değerlendirilmesi gereken asgari kişisel alanın 4 m²nin altına düşmesinin süresi, sıklığı ve çapıdır. Sekiz aylık bir süre boyunca devam eden kişisel alan eksikliğinin kısa süreli, küçük çaplı ve  ara sıra olduğu söylenemeyecektir. Bu nedenle meydana gelen alan azalmalarının -tutulma koşullarının ayrı ayrı ve başvurucu üzerindeki toplu etkileri de hesaba katılarak- kötü muamele yasağı olarak nitelendirilmesi için gerekli olan ağırlık seviyesine ulaştığı sonucuna varılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kötü muamele yasağının ihlal edildiğine karar vermiştir. B. İfade Özgürlüğünün İhlal Edildiğine İlişkin İddia Yönünden Anayasa Mahkemesi Recep Bekik ve diğerleri ([GK], B. No: 2016/12936, 27/3/2019) kararında olay ve olguları somut başvuru ile benzer nitelikte olan bir başvuruyu inceleyerek uygulanacak anayasal ilkeleri belirlemiştir. Bu kararda süreli yayınların ceza infaz kurumlarındaki tutuklu ve hükümlülere teslim edilip edilmemesinde keyfîliği engelleyecek, aynı hukuki durumda bulunanlara aynı uygulamanın yapılmasını sağlayacak, açık, yol gösterici ve istikrarlı idari uygulamaları garanti edecek bir mekanizmanın bulunmadığı gerekçesiyle ifade özgürlüğünün ihlal edildiği sonucuna ulaşılmıştır. Her ne kadar Recep Bekik ve diğerleri kararından sonra 7242 sayılı Kanun ve buna bağlı düzenleyici işlemler ile bir dizi önlem alınmış ise de eldeki başvurunun söz konusu yasal ve uygulamaya dönük değişiklikten önceki müdahalelere ilişkin olduğu anlaşılmıştır. Bu sebeple anılan kararda açıklanan ilkelerden ve ulaşılan sonuçtan ayrılmayı gerektiren bir durum bulunmamaktadır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar vermiştir. Kötü Cezaevi Şartları ve Koğuştaki Kişi Sayısının Fazla Olması Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Fatih Seyis Başvurusu Başvuru Numarası: 2018/32269 Karar Tarihi: 14/6/2023 R.G. Tarih ve Sayı: 17/8/2023 – 32282 GENEL KURUL – KARAR Başkan: Zühtü ARSLAN Başkanvekili: Kadir ÖZKAYA Üyeler: Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE Raportör: Melek ŞAHAN Başvurucu: Fatih SEYİS I. BAŞVURUNUN ÖZETİ 1. Başvuru; ceza infaz kurumunda kalabalık odada tutulma nedeniyle kötü muamele yasağının, kurum idaresi aracılığıyla, ücreti kendisince karşılanmak suretiyle süreli yayın satın alma talebinin reddedilmesi nedeniyle de ifade özgürlüğünün ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. 2. Başvurucu, başka bir ceza infaz kurumundan 12/4/2018 tarihinde naklen getirildiği Düzce T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda (İnfaz Kurumu) tahliye olduğu 22/1/2019 tarihine kadar barındırılmıştır. 3. Başvurucu, tutulduğu odada kalanların sayısının fazlalığı nedeniyle koşulların uygun olmadığından ve talep ettiği gazetenin satışının yapılmamasından şikâyet etmiş; odadaki kişi sayısının azaltılması ve gazetenin satışının yapılması talebiyle infaz hâkimliğine başvurmuştur. Hâkimlik; İnfaz Kurumuna nakil yoluyla ve aniden çok sayıda tutuklama olması nedeniyle kapasitenin çok üzerinde hükümlü ve tutuklu girişi yapıldığı, bu nedenle koğuşlarda kapasitenin çok üzerinde hükümlü ve tutuklu barındırıldığı, bu sorunun nakillerle giderilmeye çalışıldığı, başvurucunun satın almak istediği gazeteyle ilgili olarak da yeterli sayıda talep olmadığından gazetenin gazete bayisi tarafından İnfaz Kurumuna getirilmediği gerekçesiyle başvurucunun talebini reddetmiştir. 4. Başvurucunun hâkimlik kararına itirazı, kararın usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle ağır ceza mahkemesince kesin olarak reddedilmiştir. 5. Nihai karar 2/10/2018 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiş, başvurucu 15/10/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 6. Başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm, başvurunun Genel Kurula sevk edilmesine karar vermiştir. 7. Anayasa Mahkemesi, İnfaz Kurumundan başvurucunun tutulduğu sürece ilişkin ayrıntılı bilgi talep etmiştir. İnfaz Kurumunun gönderdiği yazılı cevaplara göre; – Başvurucu, resmî kapasitesi 14 kişi olan B-5, B-11 ve B-4 No.lu koğuşlarda kalmıştır. Bu koğuşların yatakhane bölümü 44,3 m² ve 132,2 m³tür. Yatakhanede iki katlı sekiz ranza vardır. Her bir ranzanın yüksekliği 153 cm, uzunluğu 2 m, genişliği 1 m\’dir. Tutuklu ve hükümlüler dönüşümlü olarak ranzada veya yerde kendi yatağında yatmaktadır. Tutuklu ve hükümlülerin kendilerine ait dolaplarıbulunmaktadır. – Koğuşlarda, televizyon ve yemek masalarının yer aldığı, ölçüleri 18,4 m² ve 59,2 m³ olan ortak kullanım alanı vardır. – Yatakhane bölümünde dört, ortak kullanım alanında demir parmaklıklı iki pencere bulunmaktadır. Pencerelerin her birinin sabit kısmı 113×41 cm, açılır (kanat) kısmı 107×42 cm\’dir. Ranzalar pencerelerin açılmasını ve ışığı engellememektedir. Pencereler dışında havalandırma sistemi yoktur, ısıtma kalorifer sistemiyle sağlanmaktadır. – Koğuştan bağımsız olmayan, 31 m² büyüklüğünde havalandırma bahçesi vardır. Tutuklu ve hükümlüler gün ışığı - [Zorunlu Askerlik Hizmeti Sırasında Uygulanan Fiziksel Şiddet Nedeniyle Tazminat Talep Edilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/fiziksel-siddet-nedeniyle-tazminat/): Fiziksel Şiddet Nedeniyle Tazminat Talebi: Asta Müessir Fiil Suçu ve Eziyet Yasağı Anayasa Mahkemesi Değerlendirme Olaylar Başvurucu, er olarak zorunlu askerlik görevini ifa etmekte iken aynı birimde onbaşı olarak görev yapan İ.H.D. tarafından saldırıya uğramıştır. Tanık anlatımlarına göre başvurucu fiziksel müdahale sırasında kalorifer peteğine kelepçe ile bağlı hâldedir ve İ.H.D. şakalaşmaktadır. Olaydan bir süre sonra rahatsızlanan başvurucunun dalağı alınmış, tıbbi sürecin ardından hakkında askerliğe elverişsiz raporu düzenlenmiş ve başvurucu terhis edilmiştir. Başvurucunun babası oğluna uygulanan fiziksel şiddet nedeniyle ilgililerden şikâyetçi olmuştur. Askerî yargısal makamlar tarafından yürütülen ceza soruşturması sonunda kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiştir. Söz konusu karar üzerine yapılan bireysel başvuru sonucunda Anayasa Mahkemesi kötü muamele yasağının usul boyutunun ihlal edildiğine, yeniden soruşturma yapılmasına ve başvurucuya manevi tazminat ödenmesine hükmetmiştir. İhlal kararının akabinde başsavcılık bilirkişi raporu aldırmış, bu rapora istinaden kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiş ancak itiraz üzerine kararı kaldırmış ve İ.H.D. hakkında işkence suçu isnadıyla kamu davası açmıştır. Başvurucu, ayrıca Askeri Yüksek İdare Mahkemesi (AYİM) nezdinde Millî Savunma Bakanlığı aleyhine tam yargı davası açmış; AYİM davayı hizmet kusuru bulunmadığı gerekçesiyle reddetmiş ve karar kanun yolu incelemesinden geçerek kesinleşmiştir. Anayasa Mahkemesi başvurucunun başvurusu üzerine ihlal kararının gerekçesine koşut şekilde kötü muamele yasağının usul boyutunun ihlal edildiğine karar vermiştir. Ceza yargılaması neticesinde ağır ceza mahkemesi İ.H.D.yi asta müessir fiil suçundan 1 yıl hapis cezası ile cezalandırmış ancak cezanın failin geleceği üzerindeki olası etkilerini dikkate alarak cezayı 10 ay hapis olarak belirlemiş ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına (HAGB) karar vermiştir. İddialar Başvurucu, zorunlu askerlik hizmeti sırasında üstü tarafından uygulanan fiziksel şiddet nedeniyle eziyet yasağının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Mahkemenin Değerlendirmesi 22/5/1930 tarihli ve 1632 sayılı Askeri Ceza Kanunu\’nun 117. maddesi uyarınca asta müessir fiil suçu iki yıla kadar hapis cezasını gerektirmektedir. Nihai hükümde, başvurucunun üstü olan İ.H.D. hakkında 1 yıl hapis cezasına hükmedilmiş ve takdirî indirimle ceza 10 ay olarak belirlenmiştir. Mahkeme, alt sınıra yakın bir ceza vermiş ve sanığın geleceği üzerindeki etkilerini nazara alarak cezada indirim yapmıştır. Takdiri hâkimlere ait olmakla birlikte ceza sonucuna ulaşılırken sanığın asker kişi olduğu, kamu gücü kullandığı, şiddet uyguladığı kişinin astı olduğu ve eylem sırasında şiddete maruz kalan kişinin kelepçeli olduğu gözönünde tutularak bu husus gerekçede tartışılmalı ve buna uygun bir sonuca ulaşıldığı kararda gösterilmelidir. Kararda bu hususlara riayet edilmeden, yaptırım olarak 2 yıla kadar hapis öngörülen suça ilişkin olarak caydırıcılığı sağlayamayacak ve mağduriyeti gidermede de yetersiz olacak şekilde hüküm kurulduğu değerlendirilmiştir. Öte yandan HAGB kararı verilebilmesi için objektif ve subjektif koşullar bulunmaktadır. Karar gerekçesinde sanığın asker kişi olması ve kasıtlı bir şiddet eylemi gösterdiği hususları tartışılmalı ve buna uygun bir takdir hakkı kullanıldığı gösterilmelidir. Ancak kararda, salt ilgili kanunda yazan ifadelerin hüküm fıkrasında tekrar edilmesi suretiyle HAGB kurumunun gerekçelendirildiği görülmüştür. Bu bağlamda hükümde; olayı çevreleyen koşullara, sanığın başvurucunun üstü konumunda asker kişi olmasına ve eylemin kasıtlı gerçekleşmesine karşın HAGB hükmü kurulmasını hukuki bir zemine oturtacak nitelikte bir değerlendirme yapılmamıştır. Kasıtlı bir fiziksel şiddet eylemine ilişkin suç için yasal zorunluluğun var olmadığı ve bu konuda tam bir takdir yetkisi bulunduğu hâlde sanık hakkında hiçbir hukuki sonuç doğurmayacağı kanunda açıkça belirtilen HAGB müessesesi uygulanmıştır. Bu nedenle hâkimlerin takdir yetkilerini kasıtlı fiziksel şiddet eyleminin hiçbir şekilde hoş görülemeyeceğini göstermek yerine bu eylemin sonuçlarını olabildiğince aza indirgemek yönünde kullandıkları kanaatine ulaşılmıştır. Tüm bu belirlemeler çerçevesinde, ceza yargılaması sürecinde başvurucuya yönelik fiziksel şiddet tespit edilmiş ise de süreç sonunda verilen hükmün sanık için caydırıcılık ile mağduriyet açısından uygun/yeterli giderim sağlamadığı, bu nedenle başvurucunun mağdur sıfatının devam ettiği değerlendirilmiştir. Bu bağlamda caydırıcılık sağlamayan sürecin cezasızlık sonucunu doğurarak sanığın cezadan muaf tutulduğu izlenimini yarattığı, benzer ihlallerin önüne geçilebilmesi amacıyla caydırıcılığın sağlanması için devletin sorumluların uygun ve yeterli cezalarla cezalandırılmalarını sağlayabilecek nitelikte bir ceza soruşturması yürütme konusundaki yükümlülüklerine açıkça aykırılık oluşturduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle eziyet yasağının maddi ve usul boyutunun ihlal edildiğine karar vermiştir. Zorunlu Askerlik Hizmeti Sırasında Uygulanan Fiziksel Şiddet Nedeniyle Tazminat Talep Edilebilir mi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Sinan Işık Başvurusu (3) Başvuru Numarası: 2020/1329 Karar Tarihi: 10/5/2023 R.G. Tarih ve Sayı: 19/7/2023-32253 BİRİNCİ BÖLÜM – KARAR Başkan: Hasan Tahsin GÖKCAN Üyeler: Muammer TOPAL, Selahaddin MENTEŞ,   İrfan FİDAN, Muhterem İNCE Raportör: Volkan ÇAKMAK Başvurucu: Sinan IŞIK I. BAŞVURUNUN ÖZETİ 1. Başvuru; zorunlu askerlik hizmeti sırasında asta karşı uygulanan fiziksel şiddet nedeniyle eziyet yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. 2. Başvurucu, İstanbul Kasımpaşa Asker Hastanesi emrinde er olarak zorunlu askerlik görevini ifa etmekte iken 2012 yılının Şubat ayının başlarında, aynı birimde onbaşı olarak görev yapan İ.H.D. başvurucunun omuz ve karın bölgesine yumruk atarak saldırıda bulunmuştur. Tanıkların olaya ilişkin anlatımlarına göre başvurucu, fiziksel müdahale sırasında kalorifer peteğine kelepçe ile bağlı hâldedir ve İ.H.D. şakalaşmaktadır, kavga söz konusu değildir ancak başvurucu; şakalaşmanın söz konusu olmadığını, İ.H.D.nin şiddet eylemlerinin olay öncesinde de var olduğunu ileri sürmüştür (sürece ilişkin detaylı aktarım için bkz. Sinan Işık, B. No: 2013/2482, 13/4/2016). 3. Başvurucu, olaydan bir süre sonra 24/2/2012 tarihinde eğitim sırasında rahatsızlanarak sağlık kurumuna kaldırılmış ve akabinde Gülhane Askerî Tıp Akademisi Haydarpaşa Eğitim Hastanesinde yapılan cerrahi operasyonla başvurucunun dalağı alınmıştır. Başvurucu, tıbbi sürecin ardından hakkında askerliğe elverişsiz raporu düzenlenerek terhis edilmiştir. Söz konusu tıbbi vakanın bir darbe/travma olasılığını gerektirmesi nedeniyle başvurucuya şiddete maruz kalıp kalmadığı doktorlar ve komutanları tarafından ısrarla sorulmuş, başvurucu sorulara olumsuz cevap vermiş ancak askerliğe elverişsiz raporu alacağı ve terhis edileceği beyan edildikten sonra İ.H.D.nin kendisine vurduğunu ifade etmiştir. Başvurucunun babası oğluna uygulanan fiziksel şiddet nedeniyle ilgililerden şikâyetçi olmuştur. 4. Askerî yargısal makamlar tarafından yürütülen ceza soruşturmasında düzenlenen bilirkişi raporunda; dalak yaralanmasının karın bölgesine alınacak bir darbe ile olabileceği, gecikmiş dalak yaralanmalarının kişinin günlük aktivitelerinin arttığı bir zamanda meydana geldiği, somut olayda askerî eğitim sırasında rahatsızlanma öyküsüyle bu durumun uyumlu olduğu belirtilmiştir. Soruşturma sonunda kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiştir. 27/11/2012 tarihli kararın gerekçesinde özetle başvurucunun çelişkili ifadelerde bulunduğu, omuz bölgesine yönelik darbeler ile organ kaybı arasında uygun bir nedensellik bağı bulunmadığı belirtilmiştir. Söz konusu karar üzerine yapılan bireysel başvuru sonucunda Anayasa Mahkemesi 2013/2482 numaralı dosya üzerinden verdiği 13/4/2016 tarihli kararla kötü muamele yasağının usul boyutunun ihlal edildiğine, yeniden soruşturma yapılmasına ve başvurucuya manevi tazminat ödenmesine hükmetmiştir. Gerekçede özetle maddi olayı çevreleyen koşulların aydınlatılması için gereken özenin gösterilmediği ifade edilmiştir. 5. İhlal kararının akabinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) tarafından yürütülen soruşturma sürecinde - [Hizmet Tespit Davası: Bildirim Öncesi Çalışma Dönemi Yönünden Hak Düşürücü Süre](https://kayseriavukat.org.tr/hizmet-tespit-davasi-hak-dusurucu-sure/): Bildirim Öncesi Çalışma Dönemi Yönünden Hak Düşürücü Süre Sonrası Hizmet Tespit Davası Açılabilir mi Hizmet Tespit Davasında Hak Düşürücü Süre: Davalı işveren tarafından 24.04.2000-03.05.2000 tarihleri arasında davacı adına hizmet bildirimi yapıldığı, davacının tespitini talep ettiği ve uyuşmazlık konusunu oluşturan 01.04.1999-23.04.2000 tarihleri arasındaki çalışma dönemine ilişkin davalı işverence bildirim yapılmadığı, bildirim öncesi çalışma süresi bakımından 24.04.2000-03.05.2000 tarihleri arasındaki çalışma döneminin geçtiği yılın sonundan itibaren 5 yıl içinde dava açılması gerektiği ancak eldeki davanın 05.11.2020 tarihinde açıldığı gözetildiğinde uyuşmazlık konusu 01.04.1999-23.04.2000 tarihleri arasındaki bildirim öncesi çalışma dönemi yönünden hak düşürücü sürenin geçtiği sonucuna ulaşılmıştır. (5510 s. K. m. 4, 11, 92, Geç. m. 7) (506 s. K. m. 2, 5, 6, 79, Geç. m. 20) (6100 s. K. m. 373) (YHGK 20.01.2022 T. 2019/21-766 E. 2022/31 K.) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2023/10-224 Karar No: 2023/265 Karar tarihi: 29.03.2023 Taraflar arasındaki hizmet tespit davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın fer’î müdahil … Kurumu vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı fer’î müdahil … Kurumu vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 10. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, İlk Derece Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı fer’î müdahil … Kurumu vekilince temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Dava Davacı vekili; müvekkilinin … işyeri sicil numaralı davalıya ait avukatlık bürosu işyerinde 01.04.1999 tarihinde çalışmaya başlamasına karşın çalışmalarının 23.04.2000 tarihine kadar olan kısmının Kuruma bildirilmediğini ancak 01.04.1999 tarihinde başlayan çalışmalarının işe girişinin yapıldığı 24.04.2000 tarihine kadar ve sonrasında aralıksız devam ettiğini, dava konusu edilen dönem yönünden hak düşürücü sürenin geçmediğini ve fiili çalışmanın tanık anlatımlarıyla ispat edileceğini ileri sürerek müvekkilinin davalıya ait işyerinde 01.04.1999-23.04.2000 tarihleri arasında çalıştığının tespitine karar verilmesini talep etmiştir. II. Cevap 1. Davalı asıl; davacının ilk sigorta girişinin yapıldığı 24.04.2000 tarihinden önce dava dilekçesinde belirtilmiş olan 01.04.1999-23.04.2000 tarihleri arasında tarafına ait işyerinde kesintisiz çalıştığını ve herhangi bir itirazının olmadığını beyan etmiştir. 2. Fer’î müdahil … Kurumu (SGK/Kurum) vekili; davanın hak düşürücü süre içerisinde açılmadığını, davacının çalıştığını iddia ettiği dönemde bordrolarda isminin bulunmadığını, fiili çalışma olgusunun kuşkuya yer verilmeyecek şekilde ispat edilmesi gerektiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. III. İlk Derece Mahkemesi Kararı İlk Derece Mahkemesinin 13.07.2021 tarihli ve 2020/916 Esas, 2021/145 Karar sayılı kararı ile Kuruma bildirimin yapıldığı tarihten önceki çalışmaların bildirgenin verildiği tarihi de kapsar şekilde kesintisiz devam etmesi ve blok çalışma iddiası karşısında hak düşürücü süreden söz edilemeyeceği, davacının uyuşmazlık konusu dönemde herhangi bir işyerinden çalışmasının veya sigortalılığının bulunmadığı, davalıya ait avukatlık bürosu mahiyetli işyerinin 01.12.1995 tarihinde kanun kapsamına alındığı ve hâlen kanun kapsamında olduğu, davacının 18.12.1996-24.12.1997 tarihleri arasında avukatlık stajını yaptığı, 06.04.2000 tarihinde baro levhasına kaydının yapıldığı, davalının 1999-2000 yılları arasındaki dönemde vekillik yaptığı icra dosyaları istenilmiş ise de dosyaların esas defterinden numaralarının tespit edilebildiği ancak asıllarının imha edildiğinin bildirildiği, dinlenilen tek bordro tanığının davacının davalı işyerinde 1999 yılının Mart-Nisan ayları gibi çalışmaya başladığını, 2000 yılının Nisan-Mayıs ayları gibi de çalışmaya devam ettiğini, daha sonra ne zamana kadar çalıştığını hatırlamadığını, kendisinin çalıştığı süre içerisinde kesintisiz olarak çalıştığını beyan ettiği, davacı tarafça bildirilen ve resen tespit edilen komşu işyeri tanıklarının da kesintisiz çalışma iddiasını doğruladıkları, beyanlarının birbirleriyle tutarlı ve bordro tanığının beyanları ile de uyumlu olduğu, tüm dosya kapsamındaki deliller ve tanık beyanları birlikte değerlendirildiğinde davacının davalıya ait işyerinde hizmet akdi ile çalıştığı kanaatine varıldığı gerekçesiyle davanın kabulüne, davacının davalıya ait … sicil numaralı iş yerinde 01.04.1999-23.04.2000 tarihleri arasında çalıştığının tespitine karar verilmiştir. IV. İstinaf A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde fer’î müdahil Kurum vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 18.11.2021 tarihli ve 2021/1178 Esas, 2021/1432 Karar sayılı kararı ile Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 15.06.2021 tarih ve 2017/(21)10-2230 Esas, 2021/755 Karar sayılı kararında da belirtildiği üzere 24.04.2000-03.05.2000 tarihleri arasında davacı adına hizmet bildirimlerinde bulunulması ve dava konusu 01.04.1999-03.05.2000 tarihleri arasındaki dönem ile birleşen blok çalışmanın varlığı nedeniyle hak düşürücü sürenin geçmediği, davacının Kuruma bildirilen dönem ile birleşen dava konusu dönemde davalıya ait işyerinde fiili ve kesintisiz çalıştığı iddiasının dinlenen tanık beyanları ve toplanan diğer deliller ile doğrulandığı gerekçesiyle fer’î müdahil Kurum vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. V. Bozma ve Bozmadan Sonraki Yargılama Süreci A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde fer’î müdahil Kurum vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; “…Dava, hizmet tespiti istemine ilişkindir. Uyuşmazlığın çözümünde davanın yasal dayanağı (mülga) 506 sayılı Kanun’un 79/10. maddesi olup, anılan hükme göre; Kuruma bildirilmeyen hizmetlerin sigortalı hizmet olarak değerlendirilmesine ilişkin davanın, tespiti istenen hizmetin geçtiği yılın sonundan başlayarak 5 yıl içinde açılması gerekir. Bu yönde, anılan madde hükmünde yer alan hak düşürücü süre; yönetmelikle tespit edilen belgeleri işveren tarafından verilmeyen veya çalışmaları Kurumca tespit edilemeyen sigortalılar için geçerlidir. Bir başka anlatımla; sigortalıya ilişkin olarak işe giriş bildirgesi, dönem bordrosu gibi yönetmelikte belirtilen belgelerin Kuruma verilmesi ya da çalışmaların Kurumca tespit edilmesi halinde; Kurumca öğrenilen ve sonrasında kesintisiz biçimde devam eden çalışmalar bakımından hak düşürücü sürenin geçtiğinden söz edilemez. Ne var ki; sigortalının Kuruma bildiriminin işe giriş tarihinden sonra yapılması, bir başka ifade ile sigortalının hizmet süresinin başlangıçtaki bir bölümünün Kuruma bildirilmeyerek sonrasının bildirilmesi ve Kuruma bildirimin yapıldığı tarihten önceki çalışmaların, bildirgelerin verildiği tarihide kapsar biçimde kesintisiz devam etmiş olması halinde, Kuruma bildirilmeyen çalışma süresi yönünden hak düşürücü sürenin hesaplanmasında; bildirim dışı tutulan sürenin sonu değil, kesintisiz olarak geçen çalışmaların sona erdiği yılın sonu başlangıç alınmalıdır. Eldeki davada, davacı 01.04.1999 tarihinde davalıya ait işyerinde çalışmaya başladığını, çalışmalarının 23.04.2000 tarihine kadar olan sürelerinin kuruma bildirilmediğini, işe giriş bildirgesinin kuruma bildirildiği 23.04.2000 tarihinden önce de kesintisiz çalıştığını beyanla, bildirim öncesi 01.04.1999-23.04.2000 tarihleri arasında kesintisiz olarak davalı işyerinde çalıştığının tespitini talep etmiş olup, dosyanın incelenmesinde, davacının davalı işyerinden, davalı kuruma 24.04.2000-03.05.2000 tarihleri arasında hizmet bildirimlerinin bulunduğu ve davanın 05.11.2020 tarihinde açıldığı anlaşılmakla, davacının davalı işyerinden kuruma bildirimlerinin 03.05.2000 tarihinde sona ermesi karşısında, davacının talebinin hak düşürücü süreye uğradığı - [Davanın Konusuz Kalması: Sigortalı Olduğunun Tespiti Davasında Resen Araştırma İlkesi Uygulanır mı](https://kayseriavukat.org.tr/davanin-konusuz-kalmasi/): Sigortalı Olduğunun Tespiti Davasında Davanın Konusuz Kalması ve Resen Araştırma İlkesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2023/82 Karar No: 2023/764 Karar Tarihi: 12.07.2023 Mahkemesi: … Bölge Adliye Mahkemesi 10. Hukuk Dairesi Taraflar arasındaki tespit davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın konusuz kalması nedeniyle karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. Kararın davalı … vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılıp düzeltilerek yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın konusuz kalması nedeniyle karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararının davacı vekilince temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 10. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davacı vekilince temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan inceleme sonucunda temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili; müvekkilinin uzun zamandan beri kendi nam ve hesabına kendisine ait taşınmazlarda tarımla uğraştığını, 01.01.1993 tarihinde … Ziraat Odasına yapılan kaydının 12.01.2012 tarihinde sona erdiğini, uzun yıllardan beri Tekel Yaprak Tütün İşletme Müdürlüğüne ve özel şirketlere tütün sattığını, davalı Kurumun prim kesintisi yaparak tahsil etmesine rağmen müvekkilini sigortalı göstermediğini ileri sürerek 01.08.1995-31.12.2004 tarihleri arasında Tarım Bağ-Kur sigortalısı olduğunun tespiti ile sigortalı olarak tesciline karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı … (SGK/Kurum) vekili; davacının 02.08.2007 tarihli işe giriş bildirgesine istinaden 01.09.2007 tarihinde tescilinin yapıldığını, 12.01.2012 tarihinde Ziraat Odası kaydının silinmesi ile sigortalılığının sona erdiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin 26.03.2018 tarihli ve 2015/924 Esas, 2018/178 Karar sayılı kararı ile; davacı vekilinin 26.03.2018 tarihli duruşmada Kurum tarafından davacının tescilinin yapıldığını, bu nedenle davanın konusuz kalması nedeniyle karar verilmesine yer olmadığına karar verilmesini talep ettiği, tüm dosya kapsamına göre de davacının tescili yapılmış olduğundan davanın konusuz kaldığı gerekçesiyle karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı Kurum vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 30.11.2018 tarihli ve 2018/1160 Esas, 2018/1866 Karar sayılı kararı ile; davacının 06.06.2017 tarihli dilekçesi ile bildirdiği 20.04.2005 tarihli kesintiye istinaden 01.05.2005 tarihinde tescilinin yapıldığı, istem davalı Kurum tarafından tam karşılanmamış ise de ilk derece mahkemesinin davanın konusuz kalması nedeniyle karar verilmesine yer olmadığına ilişkin kararının davacı tarafından istinaf edilmediği, dava tarihinden sonra yapılan müracaata göre Kurum tarafından yapılan işlemle dava konusuz kaldığından istinaf edenin sıfatına göre yargılama giderlerinin davacı üzerinde bırakılması ve Kurum lehine vekâlet ücreti takdiri gerektiği gerekçesiyle davalı Kurum vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılıp düzeltilerek yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın konusuz kalması nedeniyle karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; \”…Davanın konusuz kalması nedeniyle karar verilmesine yer olmadığına şeklinde karar verilebilmesi için, uyuşmazlık konusu çekişmenin ortadan kalkması, başka bir anlatımla; her iki tarafında davanın esası hakkında karar verilmesinde hukuki yararının kalmamış olması gerekir. Belirtilen açıklama ışığında somut olaya dönüldüğünde, davacının 01.08.1995-31.12.2004 tarihleri arasında Tarım Bağ-Kur sigortalı olduğunun tespiti için işbu davayı açtığı, yargılama safhasında 01.05.2005 tarihinden itibaren tescilinin yapıldığı, davacı vekilinin, davanın konusuz kaldığı şeklindeki beyanı üzerine yazılı şekilde karar verildiği anlaşılmış ise de, söz konusu tespitler nazarında davanın konusuz kalmadığı belirgin olduğundan, ihtilaf konusu dönem yönünden, davalı Kurumdan bilgi istenilerek konusuz kalma araştırılmalı, sonucun olumsuz olması halinde, davanın esası hakkında irdeleme yapılıp elde edilecek sonuca göre karar verilmelidir. O hâlde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve … Bölge Adliye Mahkemesi 10. Hukuk Dairesinin istinaf başvurusunun esastan kabulü ile konusuz kalan dava hakkında karar verilmesine yer olmadığına dair kararı bozulmalıdır…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. B. Bölge Adliye Mahkemesince Verilen Direnme Kararı Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; davacı vekilinin 26.03.2018 tarihli duruşmada davanın konusuz kaldığı yönündeki beyanı üzerine davanın konusuz kalması nedeniyle karar verilmesine yer olmadığına dair verilen karara karşı davacı vekili tarafından istinaf yoluna başvurulmadığından bu kararın davacı yönünden kesinleştiği, davanın konusuz kalması koşulları oluşmadığı belirtilerek davalı Kurum vekilinin yargılama gideri ve vekâlet ücretine ilişkin istinaf itirazı kapsamında yapılan inceleme sonucunda davanın açılmasına sebebiyet veren taraf tespit edilip yargılama giderlerinden sorumluluk konusunda karar verildiği, 21.12.2015 tarihinde açılan davada 29.03.2017 tarihli ara karar ile tescil başvurusunda bulunması için verilen sürede yaptığı başvuru üzerine tescili gerçekleşen davacının dava öncesi başvuru şartını yerine getirmediği için dava açılmasına sebebiyet verdiği, tarafların davayı takip ve verilen hükümle yetinme konusundaki iradelerini yok sayan ve kanun yolu başvurusuna konu edilmediği için kesinleşerek usuli kazanılmış hak oluşturan konularda yeniden yargılama yapılması gereğini öngören bozma ilâmına uyulmasının mümkün olmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. VI. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Direnme kararına karşı süresi içinde davacı vekilince temyiz isteminde bulunulmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davacı vekili, davadan önce Kuruma müracaat edilmesine rağmen Kurum tarafından işlem yapılmadığından dava açma zorunluluğunun doğduğunu, davanın açıldığı tarihteki haklılık durumu dikkate alındığında yargılama gideri ve vekâlet ücretinden davalı Kurumun sorumlu olması gerektiğini, Bölge Adliye Mahkemesince yargılama gideri ve vekâlet ücreti yönünden İlk Derece Mahkemesinden farklı karar verildiğinden usuli kazanılmış hak oluşmadığını belirterek kararın bozulmasını talep etmiştir. C. Uyuşmazlık Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacının talebi ile davanın konusuz kaldığına karar verilen ve davacı tarafından istinaf edilmeyen Tarım Bağ-Kur sigortalılığının tespiti istemli eldeki davada, ihtilaf konusu dönem yönünden davanın konusuz kalıp kalmadığı araştırılarak konusuz kalmadığının anlaşılması hâlinde davanın esası hakkında irdeleme yapılarak sonuca göre karar verilmesi gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. D. Gerekçe 1. İlgili Hukuk 1. 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu\’nun geçici 7 nci maddesi. 2. 2926 sayılı (mülga) Tarımda Kendi Adına ve Hesabına Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kanunu\’nun 2, 3, 5, 7 ve 9 uncu maddeleri. 3. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 343 ilâ 355 inci maddeleri. 2. Değerlendirme 1. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konuyla ilgili yasal düzenlemeler ve kavramlar üzerinde kısaca durmak gerekir. 2. 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu\’nun - [Kıdem ve İhbar Tazminatında Temyiz Sınırı Miktarının Altında Kalan Kararlar Temyiz Edilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/kidem-ve-ihbar-tazminatinda-temyiz-siniri/): Kıdem ve İhbar Tazminatında Temyiz Sınırı Miktarı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Temyiz edilebilen kararlar – Madde 361 (1) Bölge adliye mahkemesi hukuk dairelerinden verilen temyizi kabil nihai kararlar ile hakem kararlarının iptali talebi üzerine verilen kararlara karşı tebliğ tarihinden itibaren iki hafta içinde temyiz yoluna başvurulabilir. (2) Davada haklı çıkmış olan taraf da hukuki yararı bulunmak şartıyla temyiz yoluna başvurabilir. Temyiz edilemeyen kararlar – Madde 362 (1) Bölge adliye mahkemelerinin aşağıdaki kararları hakkında temyiz yoluna başvurulamaz: a) Miktar veya değeri kırk bin Türk Lirasını (bu tutar dâhil) geçmeyen davalara ilişkin kararlar. b) Kira ilişkisinden doğan ve miktar veya değeri itibarıyla temyiz edilebilen alacak davaları ile kira ilişkisinden doğan diğer davalardan üç aylık kira tutarı temyiz sınırının üzerinde olanlar hariç olmak üzere 4 üncü maddede gösterilen davalar ile (23/6/1965 tarihli ve 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunundan doğup taşınmazın aynına ilişkin olan davalar hariç) özel kanunlarda sulh hukuk mahkemesinin görevine girdiği belirtilen davalarla ilgili kararlar. c) Yargı çevresi içinde bulunan ilk derece mahkemelerinin görev ve yetkisi hakkında verilen kararlar ile yargı yeri belirlenmesine ilişkin kararlar. ç) Çekişmesiz yargı işlerinde verilen kararlar. d) Soybağına ilişkin sonuçlar doğuran davalar hariç olmak üzere, nüfus kayıtlarının düzeltilmesine ilişkin davalarla ilgili kararlar. e) Yargı çevresi içindeki ilk derece mahkemeleri hâkimlerinin davayı görmeye hukuki veya fiilî engellerinin çıkması hâlinde, davanın o yargı çevresi içindeki başka bir mahkemeye nakline ilişkin kararlar. f) Geçici hukuki korumalar hakkında verilen kararlar. g) 353 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamında verilen kararlar. (2) Birinci fıkranın (a) bendindeki kararlarda alacağın bir kısmının dava edilmiş olması durumunda, kırk bin Türk Liralık kesinlik sınırı alacağın tamamına göre belirlenir. Alacağın tamamının dava edilmiş olması hâlinde, kararda asıl talebinin kabul edilmeyen bölümü kırk bin Türk Lirasını geçmeyen tarafın temyiz hakkı yoktur. Ancak, karşı taraf temyiz yoluna başvurduğu takdirde, diğer taraf da düzenleyeceği cevap dilekçesiyle kararı temyiz edebilir. Parasal sınırların artırılması – Ek Madde 1 (1) 200 üncü, 201 inci, 341 inci, 362 nci ve 369 uncu maddelerdeki parasal sınırlar her takvim yılı başından geçerli olmak üzere, önceki yılda uygulanan parasal sınırların; o yıl için 4/1/1961 tarihli ve 213 sayılı Vergi Usul Kanununun mükerrer 298 inci maddesi hükümleri uyarınca Maliye Bakanlığınca her yıl tespit ve ilan edilen yeniden değerleme oranında artırılması suretiyle uygulanır. Bu şekilde belirlenen sınırların on Türk lirasını aşmayan kısımları dikkate alınmaz. (2) 200 üncü ve 201 inci maddelerdeki parasal sınırların uygulanmasında hukuki işlemin yapıldığı, 341 inci, 362 nci ve 369 uncu maddelerdeki parasal sınırların uygulanmasında hükmün verildiği tarihteki miktar esas alınır. Kıdem ve İhbar Tazminatında Temyiz Sınırı Miktarının Altında Kalan Kararlar Temyiz Edilebilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2023/492 Karar No: 2023/772 Karar Tarihi: 12.07.2023 Mahkemesi: İş Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki işçilik alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … 1. İş Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunun usule ilişkin bozma kararından sonra Mahkemece verilen direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 4. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği düşünüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi 5. Davacı vekili dava dilekçesinde; davalı … Bakanlığına bağlı işyerinde alt işveren işçisi olarak çalışan müvekkilinin yemek ve servis yardımlarından faydalandığını ancak bu ayni yardımların karşılığı ücretin bilinmediğini, iş sözleşmesinin haklı neden olmaksızın feshedildiğini ileri sürerek kıdem ve ihbar tazminatları, yıllık izin ile fazla çalışma ücreti alacaklarının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı 6. Davalı … (Bakanlık) vekili cevap dilekçesinde; müvekkilinin davada taraf sıfatının ve sorumluluğunun bulunmadığını, dava konusu taleplerin zamanaşımına uğradığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkeme Kararı 7. … 1. İş Mahkemesinin 24.04.2013 tarihli ve 2012/216 Esas, 2013/234 Karar sayılı kararı ile; davalı Bakanlığın asıl işveren sıfatıyla davacının işçilik alacaklarından sorumlu olduğu, feshin tazminat ödemeyi gerektirmeyecek koşullarda gerçekleştiğinin davalı işveren tarafından ispatlanamadığı, fazla çalışma ile yıllık izin ücreti alacaklarının bulunduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 8. … 1. İş Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 9. Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesinin 11.11.2014 tarihli ve 2014/25989 Esas, 2014/31094 Karar sayılı kararı ile davalının sair temyiz itirazlarının reddine karar verildikten sonra, “2…Davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığı şüphesizdir. Fazla çalışma alacağı yönünden, davacı haftada kaç saat fazla çalışma yaptığını ve hangi genel tatillerde çalıştığını belirleyebilmekte ise de hakimin hesaplanan miktardan hangi oranda takdiri indirim yapacağını bilebilecek durumda değildir. Bu sebeple fazla çalışma alacağı belirsiz alacak davasına konu edilebilir. Uyuşmazlık konusu kıdem ve ihbar tazminatı ile yıllık izin alacağı bakımından, talep içeriğinden açıkça anlaşıldığı üzere, davacı çalışma süresini, en son ödenen ücreti, alması gerektiğini iddia ettiği aylık ücret miktarını, kıdemine göre hak kazandığı yıllık izin süresini ve kaç gün ücretli izin kullandığını belirleyebilmektedir. Tazminat hesaplamasına esas alınacak aylık ücrete ek para veya parayla ölçülebilen sosyal menfaatleri de belirleyebilecek durumdadır. Bu halde kıdem ve ihbar tazminatı ile yıllık izin alacakları, belirsiz alacak değildir. Dava konusu edilen alacakların gerçekte belirlenebilir alacak olmaları ve belirsiz alacak davasına konu edilemeyecekleri anlaşılmakla, kıdem ve ihbar tazminatı ile yıllık izin alacakları yönünden hukuki yarar yokluğundan davanın usulden reddi gerekirken yazılı şekilde esasa girilerek karar verilmesi hatalı olup, bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı 10. … 1. İş Mahkemesinin 29.01.2015 tarihli ve 2014/661 Esas, 2015/42 Karar sayılı kararı ile; dava dilekçesindeki hesaplama ile bağlı kalınması gereği dahi önerilmeksizin iş ilişkisi, fesih ve buna bağlı hakların mevcudiyeti ortadayken dava yığılmasına konu istemlerden bir kısmının usul ekonomisi ilkesinin ihlâli ve işçilik alacaklarına ulaşmada yasa koyucunun öngördüğü kısa sürede çözüm ilkesine de aykırı olarak davanın hukuki yarar yokluğundan reddinin genel hukuk teorisi yanında özellikle İş Hukuku yargılaması yönünden kabulünün mümkün olmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. 11. … 1. İş Mahkemesinin yukarıda belirtilen bu kararına karşı süresi içinde davalı vekilinin temyiz isteminde bulunması üzerine Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 01.12.2020 tarihli ve 2015/(22)9-2337 Esas, 2020/970 Karar sayılı kararı ile davacı dava açarken nispi peşin harç yatırmayıp sadece maktu harç yatırdığından Harçlar Kanunu’nun 32 nci maddesi gereğince herhangi bir işlem yapılmasının mümkün olmayacağı, mahkemece harç eksikliğinin tamamlattırılması ve daha sonra işin esasının incelenmesi gerektiği gerekçesiyle işin esasına yönelik temyiz - [Belirsiz Alacak Davasında Talep Artırımı: Ek Bilirkişi Raporu Doğrultusunda İkinci Kez Artırım Yapılabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/belirsiz-alacak-davasinda-talep-artirimi/): Belirsiz Alacak Davasında Talep Artırımı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Belirsiz alacak davası – Madde 107 (1) Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir. (2) Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesi mümkün olduğunda, hâkim tarafından tahkikat sona ermeden verilecek iki haftalık kesin süre içinde davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın talebini tam ve kesin olarak belirleyebilir. Aksi takdirde dava, talep sonucunda belirtilen miktar veya değer üzerinden görülüp karara bağlanır. Belirsiz Alacak Davasında Talep Artırımı: Ek Bilirkişi Raporu Doğrultusunda İkinci Kez Artırım Yapılabilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2022/10-795 Karar No: 2023/641 Karar Tarihi: 21.06.2023 Özet: Somut olay değerlendirildiğinde; tüm deliller toplanmadan hazırlanan ve davacılar vekili tarafından itiraz edilen 22.09.2018 tarihli bilirkişi raporuyla alacakların tam ve kesin olarak belirlenebilir hâle geldiğinin kabul edilemeyeceği, zira taraf vekillerinin itirazları ve bu rapordan sonra getirtilen belgeler kapsamında değerlendirme yapılarak düzenlenen 07.04.2019 tarihli ek bilirkişi raporunda davacıların maddi tazminat alacaklarının daha fazla olduğunun belirlendiği, bu nedenle tazminat alacağı 07.04.2019 tarihli ek bilirkişi raporu ile tam ve kesin olarak belirli hâle geldiğinden bu ek rapor doğrultusunda sunulan 27.06.2019 tarihli talep artırım dilekçesine hukuki değer atfedilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamaktadır (6100 s. K. m. 107, 448) (818 s. K. m. 53) (6098 s. K. m. 74) (5510 s. K. m. 13, 21) (4857 s. K. m. 77) Taraflar arasındaki maddi ve manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalı E. K. vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı E. K. vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 10. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, İlk Derece Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davalı E. K. vekilince temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacılar vekili dava dilekçesinde; müvekkillerinin murisi Ş. G.’ın davalı İ. H. T.’na ait olup davalı şirket tarafından üstlenilen inşaatta 03.10.2009 tarihinde meydana gelen kaza sonucunda vefat ettiğini, Antalya 11. Asliye Ceza Mahkemesinin 2010/29 Esas, 2014/660 Karar sayılı kararı ile davalılar İ. H. T. ve E. K.’nun taksirle ölüme sebebiyet verme suçundan adli para cezası ile cezalandırılmalarına karar verildiğini, müvekkillerinin meydana gelen kaza nedeniyle büyük acı ve ızdırap yaşadıklarını, davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığını ileri sürerek davacı eş F. G. yönünden 1.000,00 TL maddi, 40.000,00 TL manevi; davacı çocuklar B. ve H. G. yönünden 1.000,00’er TL maddi, 30.000’er TL manevi ve davacı baba H. G. yönünden ise 1.000,00 TL maddi, 40.000,00 TL manevi tazminatın yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiş, 08.10.2018 havale tarihli talep artırım dilekçesinde maddi tazminat talebini davacı eş F. G. yönünden 181.769,49 TL\’ye, çocuk B. G. yönünden 69.384,50 TL\’ye ve çocuk H. G. yönünden ise 39.067,71 TL\’ye yükseltmiştir. Davacılar vekili 27.06.2019 havale tarihli talep artırım dilekçesinde maddi tazminat taleplerini tekrar arttırarak eş F. G. yönünden 219.748,45 TL, çocuk B. G. yönünden 79.007,70 TL, çocuk H. G. yönünden 42.460,06 TL maddi tazminatın yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP 1. Davalılar İ. H. T. ve H. İnşaat Madencilik Taahhüt Tic. ve San. Ltd. Şti. vekili; müvekkili İ. H. T. yönünden davanın husumet yokluğu nedeniyle reddi gerektiğini, davalı şirketin meydana gelen kazada kusurunun bulunmadığını, Antalya 11. Asliye Ceza Mahkemesinin 2010/29 Esas, 2014/660 Karar sayılı kararının müvekkili İ. H. T. tarafından temyiz edilmesi nedeniyle ceza dosyasının sonucunun bekletici mesele yapılması gerektiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. 2. Davalı E. K. vekili; müvekkilinin proje müellifi olduğunu, şantiye şefi olmadığını, bu nedenle meydana gelen kazada kusurunun bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin 17.07.2019 tarihli ve 2016/369 Esas, 2019/541 Karar sayılı kararı ile Antalya 3. Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan ancak Mahkemece görevli mahkemenin İş Mahkemesi olduğu belirtilerek verilen görevsizlik kararının Yargıtay (Kapatılan) 21. Hukuk Dairesice onanması üzerine sürdürülen yargılama sonucu davanın belirsiz alacak davası olarak açılması nedeniyle yargılama sırasında bir kez talep artırımı yapılabileceğinden 27.06.2019 tarihli dilekçenin ıslah dilekçesi olarak kabul edildiği, davacıların murisi Ş. G.’ın hizmet akdine bağlı olmaksızın kendi nam ve hesabına çalıştığı sırada iş kazasının meydana gelmesi nedeniyle davalılar ile arasında işçi-işveren ilişkisi bulunmadığı, 03.10.2009 tarihinde murisin dava dışı A. U.’un davalı şirketin sahibi olan davalı İ. H. T.’ndan aldığını belirttiği dairenin yangın merdivenine açılan kapının altındaki boşluğa mermer yapmak için inşaatta olduğu sırada hazırladığı mermerin kapının altına uyup uymadığını kontrol etmek amacıyla kapıyı açmak isterken boşluğa düşerek vefat ettiği, Kurum müfettişi tarafından hazırlanan inceleme raporunda murisin % 40; davalılar İ. H. T. ve E. K.’nun % 60 kusurlu olduğunun belirtildiği, mahkemece alınan bilirkişi heyet raporunda ise boşluktan düşme ihtimalini öngörebilecek durumda olmasına rağmen kişisel güvenliğini ihmâl ederek tedbirsiz ve dikkatsiz davranan murisin % 40; gerekli ikaz ve uyarılarda bulunmayan daire sahibi dava dışı A. U.’un % 10; inşaat mimari projesini yapan ve inşaat işlerinin projeye uygun yapılıp yapılmadığını denetlediğini beyan eden ve ceza yargılaması sonucunda mahkumiyet kararı kesinleşen davalı E. K.’nun % 5; yangın merdiveni boşluğunu geçici korkuluklarla güvenli hâle getirmeyen daire sahiplerini ve bu kişilerin tadilat için anlaşmaya vardığı kişileri uyarmayan, bilgilendirmeyen ve inşaat alanında tam bir otorite sağlamayan davalı şirketin ise (şirket yetkilisi İ. H. T.’nun % 5 oranında sorumluluğu bulunmakla) % 45 oranında kusurlu olduğu, ceza dosyasındaki kusur raporları ile eldeki davadaki kusur raporu arasında davalıların kusur oranlarına ilişkin farklı tespitler olsa da tüm raporlarda murisin % 40 oranında kusurlu olduğunun belirtilmesi ve davalıların kusur oranlarının açılacak rücuan tazminat davasında değerlendirilmesinin mümkün olması nedeniyle yeni bir kusur raporu alınmasına gerek olmadığı, murisin kendisine ait işyerindeki ücretinin asgari ücretin 1,6 katı olduğu, aktüer hesap yapılırken davalıların 5510 sayılı Kanun kapsamında üçüncü kişi konumunda olmaları nedeniyle davacı hak sahipleri eş ve çocukların iş kazası nedeniyle bağlanan ilk peşin - [Ayıplı Aracın Yenisiyle Değiştirilmesi: Arıza Nedeniyle Parçaları Değişen Aracın Orijinal Halini Kaybetmesi](https://kayseriavukat.org.tr/ayipli-aracin-yenisiyle-degistirilmesi/): Ayıplı Aracın Yenisiyle Değiştirilmesi 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Ayıptan sorumluluk: Genel olarak – Madde 219 Satıcı, alıcıya karşı herhangi bir surette bildirdiği niteliklerin satılanda bulunmaması sebebiyle sorumlu olduğu gibi, nitelik veya niteliği etkileyen niceliğine aykırı olan, kullanım amacı bakımından değerini ve alıcının ondan beklediği faydaları ortadan kaldıran veya önemli ölçüde azaltan maddi, hukuki ya da ekonomik ayıpların bulunmasından da sorumlu olur. Satıcı, bu ayıpların varlığını bilmese bile onlardan sorumludur. Sorumsuzluk anlaşması – Madde 221 Satıcı satılanı ayıplı olarak devretmekte ağır kusurlu ise, ayıptan sorumluluğunu kaldıran veya sınırlayan her anlaşma kesin olarak hükümsüzdür. Gözden geçirme ve satıcıya bildirme – Madde 223 Alıcı, devraldığı satılanın durumunu işlerin olağan akışına göre imkân bulunur bulunmaz gözden geçirmek ve satılanda satıcının sorumluluğunu gerektiren bir ayıp görürse, bunu uygun bir süre içinde ona bildirmek zorundadır. Alıcı gözden geçirmeyi ve bildirimde bulunmayı ihmal ederse, satılanı kabul etmiş sayılır. Ancak, satılanda olağan bir gözden geçirmeyle ortaya çıkarılamayacak bir ayıp bulunması hâlinde, bu hüküm uygulanmaz. Bu tür bir ayıbın bulunduğu sonradan anlaşılırsa, hemen satıcıya bildirilmelidir; bildirilmezse satılan bu ayıpla birlikte kabul edilmiş sayılır. Alıcının seçimlik hakları – Madde 227 Satıcının satılanın ayıplarından sorumlu olduğu hâllerde alıcı, aşağıdaki seçimlik haklardan birini kullanabilir: 1. Satılanı geri vermeye hazır olduğunu bildirerek sözleşmeden dönme. 2. Satılanı alıkoyup ayıp oranında satış bedelinde indirim isteme. 3. Aşırı bir masrafı gerektirmediği takdirde, bütün masrafları satıcıya ait olmak üzere satılanın ücretsiz onarılmasını isteme. 4. İmkân varsa, satılanın ayıpsız bir benzeri ile değiştirilmesini isteme. Alıcının genel hükümlere göre tazminat isteme hakkı saklıdır. Satıcı, alıcıya aynı malın ayıpsız bir benzerini hemen vererek ve uğradığı zararın tamamını gidererek seçimlik haklarını kullanmasını önleyebilir. Alıcının, sözleşmeden dönme hakkını kullanması hâlinde, durum bunu haklı göstermiyorsa hâkim, satılanın onarılmasına veya satış bedelinin indirilmesine karar verebilir. Satılanın değerindeki eksiklik satış bedeline çok yakın ise alıcı, ancak sözleşmeden dönme veya satılanın ayıpsız bir benzeriyle değiştirilmesini isteme haklarından birini kullanabilir. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu Ticari satış ve mal değişimi – Madde 23 (1) Bu maddedeki özel hükümler saklı kalmak şartıyla, tacirler arasındaki satış ve mal değişimlerinde de Türk Borçlar Kanununun satış sözleşmesi ile mal değişim sözleşmesine  ilişkin hükümleri uygulanır. a) Sözleşmenin niteliğine, tarafların amacına ve malın cinsine göre, satış sözleşmesinin kısım kısım yerine getirilmesi mümkün ise veya bu şartların bulunmamasına rağmen alıcı, çekince ileri sürmeksizin kısmi teslimi kabul etmişse; sözleşmenin  bir kısmının yerine getirilmemesi   durumunda  alıcı  haklarını  sadece   teslim   edilmemiş   olan  kısım  hakkında kullanabilir. Ancak, o kısmın teslim edilmemesi dolayısıyla sözleşmeden beklenen yararın elde edilmesi veya izlenen amaca ulaşılması imkânı ortadan kalkıyor veya zayıflıyorsa ya da durumdan ve şartlardan, sözleşmenin kalan kısmının tam veya gereği gibi yerine getirilemeyeceği anlaşılıyorsa alıcı sözleşmeyi feshedebilir. b) Alıcı mütemerrit olduğu takdirde satıcı, malın satışına izin verilmesini mahkemeden isteyebilir. Mahkeme, satışın açık artırma yoluyla veya bu işle yetkilendirilen bir kişi aracılığıyla yapılmasına karar verir. Satıcı isterse satış için yetkilendirilen kişi, satışa çıkarılacak malın niteliklerini bir uzmana tespit ettirir. Satış giderleri satış bedelinden çıkarıldıktan sonra artan para, satıcının takas hakkı saklı kalmak şartıyla, satıcı tarafından alıcı adına bir bankaya ve banka bulunmadığı takdirde notere bırakılır ve durum hemen alıcıya ihbar edilir. c) Malın ayıplı olduğu teslim sırasında açıkça belli ise alıcı iki gün içinde durumu satıcıya ihbar etmelidir. Açıkça belli değilse alıcı malı teslim aldıktan sonra sekiz gün içinde incelemek veya incelettirmekle ve bu inceleme sonucunda malın ayıplı olduğu ortaya çıkarsa, haklarını korumak için durumu bu süre içinde satıcıya ihbarla yükümlüdür. Diğer durumlarda, Türk Borçlar Kanununun 223 üncü  maddesinin ikinci fıkrası uygulanır. Arıza Nedeniyle Birçok Parçası Değişen Ayıplı Aracın Yenisiyle Değiştirilmesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/19-947 Karar No: 2019/999 Karar Tarihi: 08.10.2019 Özet: Dava, ayıplı aracın yenisiyle değiştirilmesi istemine ilişkindir. Aracın “0” km olarak sahibine teslim edildikten sonra, ardı ardına gerçekleşen arızalar nedeniyle birçok parçasının tamamen değiştirildiği; yapılan onarımlar sonucu arızaların giderilmiş olduğu; ancak bu arızaların giderilmesi amacıyla aracın birçok parçası değiştirilip, böylece aracın orijinal hâlini kaybettiği gibi, motorun da tamamen demonte edilerek parçalarının değiştirilmesinin gizli ayıp niteliğinde bulunduğu, arızalar giderilse bile alıcının araca duyduğu güvenin sarsılması nedeniyle araçtan beklediği yararı, konforu ve performansı sağlayamadığı, davacı tarafça değişiklik talebi iletilmesine karşın, davalı yanın bu istemi yerine getirmediği, alıcının değer düşüklüğüne ilişkin zararı giderilerek de olsa aracı bu şekilde kullanmaya zorlanamayacağı, araçtaki bu nitelikte arızaların giderilmesinin aracın gizli ayıplı olduğunu ve değiştirilmesi şartlarının gerçekleşmediğini göstermeyeceği belirgindir. Tarafların karşılıklı iddia ve savunmaları, dosyadaki tutanak ve kanıtlar karşısında; eldeki dava yönünden, aracın yenisi ile değiştirilmesini isteme koşulları gerçekleşmiştir. (6762 s. K. m. 25) (818 s. K. m. 194, 202, 203) Dava: Taraflar arasındaki ayıplı malın misli ile değiştirilmesi davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Kütahya 2. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 02.10.2014 tarihli ve 2013/222 E., 2014/391 K. sayılı karar davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; Yargıtay 19. Hukuk Dairesinin 16.03.2015 tarihli ve 2015/260 E., 2016/3665 K. sayılı kararı ile; “…Davacı, 26.08.2008 tarihinde davalı şirketten 2009 model araç satın aldığını, araçta ilk günden itibaren arızaların meydana geldiğini, yapılan başvuru üzerine Tüketici Sorunları Hakem Heyeti’nin aracın teslim alınarak yenisi ile değiştirilmesine karar verdiğini iddia ederek, aracın yenisiyle değiştirilmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, yetkili servis olan davacının, dava konusu aracı ticari işlerinde kullandığını, bu nedenle 4077 sayılı Yasa hükümlerinin olayda uygulanmayacağını, davanın zamanaşımına uğradığını, arızaların üretim hatasından değil, kullanım hatasından kaynaklandığını, davacının süresinde ayıp ihbarında bulunmadığını, davacının onarım yönünde seçimlik hakkını kullanmış olup, aracın değiştirilmesini talep ettiği halde aracı kullanmaya devam ettiğini savunarak, davanın reddini istemiştir. Mahkemece; 26.08.2008 tarihinde satın alınan aracın 31.07.2008 tarihinde davacıya teslim edildiği, davanın zamanaşımı süresi içinde açıldığı, davacının ayıp ihbarını 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 25/3 maddesi gereğince süresinde yapmadığından satılanı bu şekliyle kabul etmiş sayılacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı tarafından temyiz edilmiştir. Dairemizin 2012/4885 E., 2012/11703 K. sayılı ve 12.07.2012 tarihli bozma ilamı ile, “…somut olayda, dava konusu araçta ilk günden itibaren arızalar söz konusu olduğu, bu nedenle garanti süresi içerisinde birçok kez servise başvurulduğu ileri sürülmüş ve servis kayıtları dosyaya sunulmuştur. Araç ile ilgili servis kayıtları, garanti belgesi vs. evrak incelemesi ile araçtaki arızanın belirlenmesi özel ve teknik bir bilgiyi gerektirdiği kabul edilmelidir. Bu durumda mahkemece, konusunda uzman bir bilirkişiden iddia ve savunma çerçevesinde ayrıntılı ve Yargıtay denetimine elverişli rapor - [Kiracının Tacir Olması: Kiralanan İşyeri veya Ticari Depo için Gerekli İzin ve Ruhsatın Alınamaması](https://kayseriavukat.org.tr/kiracinin-tacir-olmasi/): Kiracının Tacir Olması: Kiralanan İşyeri veya Ticari Depo için Gerekli İzin ve Ruhsatın Alınamaması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2019/3 Karar No: 2022/398 Karar Tarihi: 29.03.2022 Mahkemesi: Sulh Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki asıl davada menfi tespit, karşı ve birleşen davada ise tazminat istemlerinden dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara 1. Sulh Hukuk Mahkemesince verilen asıl davanın kabulüne, karşı dava ve birleşen davanın ise reddine ilişkin karar her iki taraf vekilinin temyizi üzerine Yargıtay (kapatılan) 6. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı her iki taraf vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Asıl Davada Davacı İstemi 4. Davacı … (kiracı) vekili asıl davada, müvekkilinin davalıya ait taşınmazı 05.05.2010 başlangıç tarihli sözleşmeyle kiraladığını, bu çerçevede 15.000 EURO tutarında teminat senedi verildiğini, kiralanan yerle ilgili çalışma ruhsatı almak için başvuruda bulunduğunu ancak taşınmazın iskânı bulunmadığından işyerinin mühürlendiğini, söz konusu idari işlemin iptali için idare mahkemesinde açılan davanın reddedildiğini, iskânın alınması için ihtarname keşide edilmesine rağmen davalının iskan için gereken işlemleri yapmadığını, kiralananın bu sebeple kullanılamadığını ve müvekkilinin kira sözleşmesini haklı olarak feshettiğini, sözleşme çerçevesinde davalıya verilen senedin istenmesine rağmen iade edilmediğini ileri sürerek senetten dolayı borçlu olmadığının tespiti ile davalının %40’tan aşağı olmamak üzere kötüniyet tazminatına mahkûm edilmesini talep etmiştir. Asıl Davada Davalı Cevabı 5. Davalı …. ve Tic. A.Ş. (kiraya veren) vekili; davacının dava konusu taşınmazı depo olarak kullanmak üzere kiraladığını, ancak belediyeye imalathane olarak kullanmak için başvurması nedeniyle ruhsat alamadığını, daha önceki kiracıların depo olarak kullanmak üzere başvurduklarında çalışma ruhsatı aldıklarını, kira sözleşmesinin feshinin haksız olduğunu, teminatın müvekkilinin maddi zararının karşılığı olarak verildiğini, davacı tarafından Ankara 8. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2012/246 E. sayılı dosyası ile müvekkili aleyhine menfi ve müspet zararının tahsili için açılan davanın eldeki davayla birleştirilmesi gerektiğini savunmuştur. Birleşen Davada Davacı İstemi 6. Birleşen davada davacı kiracı vekili; kira sözleşmesini haklı olarak feshetmek zorunda kalan müvekkilinin 60.297TL tutarında menfi ve müspet zararının davalı tarafça tazmin edilmesi gerektiği ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 10.000TL’nin davalıdan tahsilini talep etmiştir. Birleşen Davada Davalı Cevabı 7. Davalı kiraya veren şirket vekili birleşen davaya cevabında; davanın reddini savunmuştur. Karşı Davada Davacı İstemi 8. Karşı davada davacı kiraya veren şirket vekili; kiracının sözleşmeyi haksız olarak feshederek taşınmazı 18.01.2012 tarihinde tahliye ettiğini, müvekkili şirketin taşınmazı yeniden kiraya verdiği döneme kadarki süre için 6.785TL kira alacağı olduğunu, ayrıca 1.189TL elektrik borcunun ödenmediğini, kiracının taşınmazı hor kullanmasından ötürü taşınmazda 5.000TL masraf yapılması gerektiğini, dava konusu taşınmazın yanındaki saç depo olarak adlandırılan yerin 23.12.2011-23.02.2012 tarihleri arasında iki ay süre ile kiracı olarak kullanıldığını, saç deponun aylık kira bedelinin 1.500TL olarak kararlaştırıldığını ancak davacı-karşı davalının bunu da ödemediğini, yine kiracının yükümlülüğünde bulunan ek trafo ikmali için 14.750TL tutarındaki harcamaların müvekkili tarafından karşılandığını ileri sürerek belirtilen masrafların davacı-karşı davalı kiracıdan tahsilini talep etmiştir. Karşı Davada Davalı Cevabı 9. Davalı kiracı vekili karşı davaya cevabında; kira borcunun bulunmadığı gibi sunulan elektrik faturalarının da kiralanan yere ait olmadığını, taşınmaza zarar verildiği iddiasının gerçek dışı olduğunu, temizleme için süre verildiği şeklindeki yazının teslim tutanağına mahkemeyi yanıltmak için sahte olarak sonradan eklendiğini, bu yönden de tazminat taleplerinin kabul edilemez olduğunu, bahsi geçen saç deponun müvekkili tarafından kullanılmadığı gibi davalı-karşı davacının kendi ihtiyacı için yaptırdığı trafo bedelini müvekkilinden isteyemeyeceğini belirterek karşı davanın reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı 10. Ankara 1. Sulh Hukuk Mahkemesinin 06.03.2014 tarihli, 2012/221 E., 2014/366 K. sayılı kararı ile; asıl davada davacı-karşı davalının işyeri açma ve çalışma ruhsatı olmayan bir yerde çalışmasının mümkün olmaması nedeniyle kira sözleşmesini haklı olarak feshettiği kanaatine varıldığı, bu nedenle 15.000EURO tutarındaki teminat senedi yönünden borçsuzluğunun tespitine karar verilmesi gerektiği, karşı davada davalı-karşı davacının ek trafo yapılması için harcandığını iddia ettiği masrafların davacı-karşı davalının talebi üzerine yapıldığı ve iki ay süreyle saç deponun kullanıldığının ispatlanamadığı, dava konusu taşınmazdaki kauçuk artıklarının temizlenmesi için gerekli bedele dair talebin 18.01.2012 tarihli tutanağa unutulduğu için daha sonra ilâve edildiğinin davalı tanık beyanından anlaşıldığı, bu yönden de davanın reddi gerektiği, birleşen davada davacı-karşı davalının dava konusu taşınmazda işyeri açma ve çalışma ruhsatı alındığı takdirde muhtemel müspet ve menfi zararına dair taleplerinin yasal dayanağı bulunmadığı gerekçesiyle asıl davanın kabulüne, karşı dava ve birleşen davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 11. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde her iki taraf vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 12. Yargıtay (kapatılan) 6. Hukuk Dairesinin 09.09.2014 tarihli ve 2014/6046 E., 2014/9464 K. sayılı kararı ile; “…1- Dosya kapsamına, toplanan delillere, mevcut deliller mahkemece takdir edilerek karar verilmiş olmasına ve takdirde de bir isabetsizlik olmamasına ve her ne kadar kiralananın başkasına kiralanması nedeniyle iş yeri açma ve çalışma ruhsatı alınamayacak ise de, kiracının kiralananı haklı nedenlerle feshetmediğinin anlaşılmasına göre temyiz eden davacı- karşı davalı vekilinin tüm, davalı- karşı davacı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir. 2- Davalı- karşı davacı vekilinin 15.000 Euro bedelli teminat senedi, yoksun kalınan kira parası ve hor kullanma tazminatına ilişkin temyiz itirazlarına gelince; Davada dayanılan ve hükme esas alınan 20.05.2010 başlangıç tarihli ve beş yıl süreli kira sözleşmesi konusunda taraflar arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır. Sözleşme ile davalı- karşı davacı kiraya veren şirket Ankara Susuz Köyü sınırları içinde bulunan iş yeri- depoyu kauçuk deposu olarak kullanması için davacı- karşı davalı kiracıya kiralamıştır. Sözleşmenin kiralanan şeyin şimdiki durumu bölümüne göre, kiralanan “boş depo”dur. Sözleşmenin özel şartlar bölümü 1. maddesinde kiracının binayı halihazır durumu itibari ile görerek ve araştırarak sağlam, noksansız ve boyalı olarak teslim aldığı, 2. maddesinde kiracının kira akdi süresince hiçbir sebeple akdi feshedemeyeceği, 3. maddesinde kiralanan yerin kauçuk deposu olarak kiralandığı, kiralananın hiçbir şekilde bu amaç dışında kullanılamayacağı, 6. maddesinde ana elektrik aboneliği mal sahibi üzerinde olduğundan elektrik kulanım bedelinin kiracılar tarafından mevcut süzme sayaçlar okunarak kullanılan elektrik oranında ödeneceği, 10. maddesinde kiracının kendi yapacağı faaliyetlerle ilgili belediyeler ve diğer resmi kuruluşlardan alınması gereken izin, ruhsat vb. izinleri kendisinin alacağı, 13. maddesinde kiralananın boyası yapılmış, tam ve noksansız, temiz olarak kiracıya teslim edildiği, binanın elektrik sisteminin yeterli ölçüde ve sağlam olarak kiracıya teslim edildiği, kiracının işletme amaçlı ilave elektrik, sıhhi tesisat işlerini ikmal edeceği ve yapılan işlerin masraflarını kendisinin karşılayacağı, tahliye halinde bu malların olduğu gibi - [Taşınmaz Satışında Eşin Görüşünün Alınmaması Boşanmada Tazminat Sebebi Sayılır mı](https://kayseriavukat.org.tr/tasinmaz-satisinda-esin-gorusu/): Taşınmaz Satışında Eşin Görüşünün Alınmaması Halinde Boşanma Davasında Tazminata Hükmedilebilir mi Yargıtay 2. Hukuk Dairesi Esas No: 2022/9210 Karar No: 2023/126 Karar tarihi: 11.01.2023 Mahkemesi: … Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi Taraflar arasındaki erkek vekili tarafından açılan 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 164 üncü maddesinde yer alan terk nedenine dayalı ve 166 ncı maddesinde yer alan evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedenine dayalı dava ile kadın vekili tarafından açılan 4721 sayılı Kanun’un 166 ncı maddesinde yer alan evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedenine dayalı boşanma ve ferilerine ilişkin karşılıklı boşanma davaları dolayısıyla yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davacı-davalı erkek tarafından açılan 4721 sayılı Kanun’un 164 üncü maddesine yer alan terk hukuksal nedenine dayalı boşanma davasının kabulü ile davalı-davacı kadının davasının reddine karar verilmiştir. Kararın davalı-davacı kadın vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi hükmü kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın erkeğin davasının reddine, kadının davasının kabulüne ve ferilerine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı-davalı erkek vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA 1. Davacı-davalı erkek vekili 07.06.2021 tarihli dava dilekçesinde özetle; tarafların daha öncede evlilikler yaptıkları ve bu evliliklerinden çocukları olduğu, kadının kızının kendileri ile birlikte kaldığı ve evliliklerinin 30 yıl kadar devam ettiği, en son, erkeğin önceki evliliklerinden olan çocuklarına gayrimenkul vermesi üzerine kadının da kendi adına gayrimenkul istediği, veremeyeceğini söylediğinden evi terk ettiği, eve geri dönmesi için noterden ihtar çektiğini, gönderdiği parayı almasına rağmen eve dönmediğini, hatta eve dönmesi için emanete bıraktığı evin anahtarı alarak evde bulunmadığı bir sırada eve girip evdeki eşyalarını alarak gittiğini, müşterek eve dönmeyen eşi ile müşterek hayatlarının devam etmesine imkân kalmadığını beyanla yargılama yapılarak 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 164 üncü maddesinde yer alan terk hukuksal sebebi ve 166 ncı maddesinde yer alan evlilik birliğinin temelinden sarsılması hukuksal sebepleri ile davaların kabulüne, tarafların boşanmalarına karar verilmesini talep ve dava etmiştir. 2. Davacı-davalı erkek vekili 10.01.2022 tarihli cevaba cevap ve karşı davaya cevap dilekçesinde özetle; davacı-karşı davalı erkek vekili, iddiaların asılsız olduğu, kadının engelli eşini başkalarının yardımına muhtaç bırakıp evi sebepsiz terk ettiği, kredinin kadının evi terk etmesinden sonraki bir zamanda ihtiyaç nedeniyle çektiğini, satıldığı iddia edilen gayrimenkulün ise kadının istemi üzerine satıldığı, oğlu …’nın evini kendisinin aldığını bu nedenle kadının davasının reddine karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı-davacı kadın vekili 07.12.2021 tarihli cevap ve karşı dava dilekçesinde özetle; iddiaların asılsız olduğu, adeta evi terke zorlayan davacı erkek olduğu, bağımsız konut temin etmediği gibi eve dön ihtarını da bağımsız olmayan bu konuta yaptığı, evlilik birliği içinde edindikleri gayrimenkulleri habersiz satarak oğluna daire aldığı ve bu alım için ayrıca kredi çekerek borçlandığını, dolayısıyla kızının evinden başka gidecek yer bulamayan kadın yokluğa düşmüş olması göz önünde bulundurularak, adli yardım talebinin kabulü ile asıl davanın reddine, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 166 ncı maddesi gereğince tarafların boşanmalarına, kadın yararına 50.000,00 TL maddî ve 50.000,00 manevî tazminat ile 1.000,00 TL tedbir ve sonrasında yoksulluk nafakasına hükmedilmesine, yargılama giderleri ile vekâlet ücretinin karşı tarafa yüklenilmesini dava ve talep etmiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davacı erkek tarafından … Noterliği aracılığı ile davalı kadına terk ihtarı gönderildiği, 27.11.2020 tarih ve 3963 yevmiye numaralı terk ihtarının davalı kadına 15.12.2020 tarihinde tebliğ edildiği, eldeki davanın terk ihtarından 2 ay sonra açılmış olduğu, dosya kapsamında dinlenen tanık beyanlarından davacı erkek ve davalı kadının, davacı erkeğin ilk eşinden olan oğlu, gelini ve çocuklarıyla uzun yıllardır birlikte yaşadıkları, davalı kadının davacı kocadan ayrı bir konut talebinde bulunmadığı, davalı kadının evi terk etmesinden önce değil terkten sonra davacı erkek tarafından bir tarla satışının yapılmış olduğunun anlaşıldığı, davalı kadının evi terk etmesinin haklı bir sebebe dayanmadığı gerekçesi ile davacı erkeğin 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 164 üncü maddesinde düzenlenen terk hukuksal sebebine dayalı boşanma davasının kabulüne, tarafların boşanmalarına, karşı davanın reddine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı – davacı kadın vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri Davalı-davacı kadın vekili istinaf dilekçesinde özetle; terke dayalı davanın kabulü şartlarının oluşmadığı bu nedenle erkeğin davasının kabulünün hatalı olduğu, kadının evden ayrılmasının haklı sebepleri olduğu, izin ve onay almadan oğlu …’ya … ilçesinden daire alması ve bu sebeple tarla satması ve kredi çekmesi nedeniyle güveninin sarsıldığı, tam bağımsız konut temin etmediği bu nedenle kusur belirlemesinin ve davasının reddinin hatalı olduğu ileri sürülerek kararın kaldırılmasına, yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle erkeğin davasının reddi ile kendi davasının kabulüne karar verilmesini talep etmiştir. C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davacı- davalı erkek dava dilekçesinde birden fazla hukuksal sebebe dayanarak boşanma davası açtığını, bunun mümkün olduğunun ancak boşanma nedenlerinin saik açısından çatışmaması ve evlilik birliğini sona erdirme isteği yönünden çelişmemesi gerektiğini, hem terk sebebine dayanarak boşanma davası açmak, hem de evlilik birliğinin temelinden sarsıldığının ileri sürülerek boşanma talebinde bulunmanın birbiriyle çeliştiğini, ihtar isteği ile bundan önceki kusurlu tutum ve davranışları af etmiş veya en azından hoşgörü ile karşılamış olacağını, ihtara rağmen evlilik birliğinin temelinden sarsıldığını ileri sürmenin ihtarı samimi kılmayacağını, terke dayalı davanın kabulü için ihtar edilen usulüne uygun ve samimi ihtar tebliğine rağmen eşin haklı bir sebep olmaksızın ortak konuta dönmemesi gerektiğini, somut olayda erkeğin ihtarı samimi olmadığı bu nedenle davacı erkeğin terke dayalı boşanma davasının reddinin gerektiği belirtilerek hükmün kaldırılmasına davacı-karşı davalı erkeğin davasının reddine karar verilmiş kadının davası açısından ise erkeğin kendi adına kayıtlı taşınmazı eşinin görüşünü almadan sattığı anlaşıldığından bu vakıanın davacı erkeğe kusur olarak yüklenmesinin gerektiğini, bu durumda boşanmaya sebep olan olaylarda davacı-davalı erkeğin tam kusurlu olduğu belirtilerek gerekçenin düzeltilmesine, 6100 sayılı Kanun’un 353 üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinin (3) üncü alt bendi gereğince kadının istinaf başvurusunun kısmen kabulüne infazda tereddüt yaratmaması için hükmün bu kısmının kaldırılmasına, yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle kadının davasının kabulü ile 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 166 ncı maddesinin birinci fıkrası gereğince tarafların boşanmalarına, davalı-davacı kadın yararına 25.000,00 TL - [İcra Takibi Sürecinde Yapılan Haksız Ödemenin İadesinde Faiz Talep Edilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/haksiz-odemenin-iadesinde-faiz/): İcra Takibi Sürecinde Yapılan Haksız Ödemenin İadesinde Faiz Talebi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Ali Tetik Başvurusu Başvuru Numarası: 2019/3214 Karar Tarihi: 6/10/2022 BİRİNCİ BÖLÜM – KARAR Başkan: Hasan Tahsin GÖKCAN Üyeler: Muammer TOPAL, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, İrfan FİDAN Raportör: Ayhan KILIÇ Başvurucu: Ali TETİK I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, aleyhe başlatılan icra takibi sürecinde ödenen paranın ödemenin haksız olduğunun anlaşılmasından sonra faizsiz olarak iade edilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 29/1/2019 tarihinde yapılmıştır. 3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. 4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 5. Bölüm Başkanı tarafından, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. 6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. III. OLAY VE OLGULAR 7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 8. Başvurucu 1944 doğumlu olup Aydın\’da ikamet etmektedir. A. Olayın Arka Planı 9. S. Değirmencilik Ticaret Anonim Şirketi (Şirket) 16.516.100.000 (eski) TL alacağın tahsili için Söke İcra Dairesi Müdürlüğünde (İcra Dairesi) 2002 yılında başvurucu aleyhine ilamsız icra takibi başlatmıştır. İcra Dairesi, söz konusu alacağın faiziyle birlikte tahsili için başvurucu adına ödeme emri düzenlemiştir. 10. Şirket tarafından 18/12/2002 tarihinde Söke 1. Asliye Hukuk Mahkemesine (Asliye Hukuk Mahkemesi) müracaat edilerek başvurucunun mal varlığı üzerine ihtiyati haciz uygulanması talep edilmiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi 18/12/2002 tarihli kararla talebi kabul ederek 16.516.100.000 TL borcun ödenmesine yetecek kadar gayrimenkulün ihtiyaten haczedilmesine karar vermiştir. 11. Başvurucunun 19/12/2002 tarihli dilekçeyle, borcunun bulunmadığını iddia ederek borca itiraz etmesi üzerine İcra Dairesindeki takip durmuştur. 12. İcra takibinin durması üzerine Şirket, Söke 1. Asliye Hukuk Mahkemesinde başvurucu aleyhine 7/1/2003 tarihinde itirazın iptali davası açmıştır. Şirket, başvurucuya 600 çuval un sattığını ancak başvurucunun emtianın bedelini ödemediğini ileri sürerek itirazın iptal edilmesini talep etmiştir. Başvurucu ise Şirkete borcunun bulunmadığını savunmuştur. 13. Bu arada başvurucu, gayrimenkullerine uygulanan ihtiyati haczin kaldırılmasını temin etmek için ihtiyati hacze konu borç ile vekâlet ücreti toplamından oluşan 16.599.000.000 TL\’yi İcra Dairesi aracılığıyla 2/5/2003 tarihinde Şirkete ödemiştir. Başvurucunun müracaatı üzerine Söke İcra Tetkik Hâkimliğinin 5/5/2003 tarihli kararıyla ihtiyati haciz kaldırılmıştır. 14. Asliye Hukuk Mahkemesi 5/4/2011 tarihinde itirazın iptali davasını reddetmiştir. Kararın gerekçesinde, borcun varlığının kanıtlanamadığı belirtilmiştir. Bu karar Yargıtay 19. Hukuk Dairesinin (Daire) 9/10/2013 tarihli kararıyla onanmıştır. Karar düzeltme istemi de 2/4/2014 tarihinde reddedilmiştir. 15. Başvurucu 18/6/2014 tarihinde İcra Dairesine müracaat ederek 16.599 (yeni) TL\’nin yasal faiziyle birlikte iadesi talebinde bulunmuştur. İcra Dairesi 19/6/2014 tarihinde Şirkete muhtıra göndererek 16.599 TL\’yi İcra Dairesinin hesabına yatırmasını ihtar etmiştir. 16. Şirketin yatırdığı 16.599 TL 24/6/2014 tarihinde başvurucuya ödenmiştir. 17. Başvurucu, İcra Dairesine müracaat ederek yasal faizin tahsili için de Şirkete muhtıra gönderilmesini talep etmiştir. Ancak bu talep İcra Dairesince reddedilmiştir. Başvurucu, İcra Dairesinin faiz talebinin reddine ilişkin kararına karşı 26/6/2014 tarihinde Söke İcra Hukuk Mahkemesinde (İcra Hukuk Mahkemesi) şikâyet yoluna müracaat etmiştir. Başvurucu 2/5/2003 tarihinde haksız olarak ödendiği sabit hâle gelen 16.599 TL\’nin 24/6/2014 tarihinde faizsiz olarak ödenmiş olmasının hukuka aykırı olduğunu iddia etmiştir. 18. İcra Hukuk Mahkemesi 3/7/2014 tarihinde şikâyeti reddetmiştir. Kararın gerekçesinde 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu\’nun 361. maddesinden söz ederek temerrütün muhtıranın alacaklıya tebliğ edildiği tarih itibarıyla gerçekleştiğini, dolayısıyla muhtıranın tebliğ tarihi itibarıyla faiz istenebileceğini belirtmiştir. Muhtıranın tebliğ tarihinden önceki döneme ilişkin olarak faiz istenemeyeceğinden İcra Dairesi kararının hukuka uygun olduğunu açıklamıştır. Anılan karar Yargıtay denetiminden geçerek kesinleşmiştir. B. Tazminat Davasına İlişkin Süreç 19. Başvurucu 16.599 TL\’ye 2/5/2003-24/6/2014 döneminde işleyecek faizin tazmini istemiyle 17/7/2014 tarihinde Asliye Hukuk Mahkemesinde Şirket aleyhine dava açmıştır. Başvurucu, Şirketin 16.599 TL\’yi on yıldan fazla bir süre ticari faaliyette haksız olarak kullandığını, bu haksız kullanım için ticari faiz işletilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. 20. Davalı Şirket savunmasında, temerrüte düşülmeden önceki dönem için faiz istenemeyeceğini iddia etmiştir. 21. Asliye Hukuk Mahkemesi 18/2/2015 tarihinde davayı reddetmiştir. Kararın gerekçesinde, gecikme faizinin ödenebilmesi için Şirketin temerrüte düşmesi gerektiğini, temerrütün muhtıranın tebliği tarihinde söz konusu olacağını belirtmiş; muhtıranın tebliği tarihinden önceki dönem için faiz işletilmesinin mümkün olmadığını açıklamıştır. 22. Başvurucu, bu karara karşı temyiz yoluna müracaat etmiştir. Temyiz dilekçesinde Şirketin kötü niyetli olarak başlattığı icra takibi sürecinde haksız olarak tahsil ettiği tutarı on yıldan fazla bir süre kullandıktan sonra faizsiz olarak iade etmesinin hakkaniyete uygun olmadığını belirtmiştir. Daire 20/6/2016 tarihinde kararı onamıştır. Karar düzeltme istemi 22/11/2018 tarihinde reddedilmiştir. IV. İLGİLİ HUKUK 23. 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu\’nun 77. maddesi şöyledir: \”Haklı bir sebep olmaksızın, bir başkasının malvarlığından veya emeğinden zenginleşen, bu zenginleşmeyi geri vermekle yükümlüdür. Bu yükümlülük, özellikle zenginleşmenin geçerli olmayan veya gerçekleşmemiş ya da sona ermiş bir sebebe dayanması durumunda doğmuş olur.\” 24. 6098 sayılı Kanun\’un 78. maddesinin birinci ve üçüncü fıkraları şöyledir: \”Borçlanmadığı edimi kendi isteğiyle yerine getiren kimse, bunu ancak, kendisini borçlu sanarak yerine getirdiğini ispat ederse geri isteyebilir.\” \”Borç olmadığı hâlde ödenmiş olan edimin geri istenmesine ilişkin diğer kanun hükümleri saklıdır.\” 25. 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu\’nun 361. maddesi şöyledir: \”İcra dairelerince borçludan fazla para tahsil olunarak alacaklıya verildiği yahut yanlışlıkla bir tarafa para tediye olunduğu hesap neticesinde anlaşılırsa verilen para ayrıca hükme hacet kalmaksızın o kimseden geri alınır. \” V. İNCELEME VE GEREKÇE 26. Anayasa Mahkemesinin 6/10/2022 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü: A. Başvurucunun İddiaları 27. Başvurucu, mal varlığından haksız yere alınan paranın on yıldan fazla bir süre kullanılmasından sonra nemalandırılmadan iade edilmesinin mülkiyet hakkını ihlal ettiğini ileri sürmüştür. Başvurucu ayrıca Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi\’nin 6. maddesi ile Anayasa\’nın 36. maddesine yer vererek söz konusu kurallarda yargılamaların makul içinde sonuçlandırılması yükümlülüğünün hükme bağlandığını hatırlatmış ve Şirket tarafından açılan itirazın iptali davasının on yıl sürmesi nedeniyle paranın kullanımından uzun süre mahrum kaldığından şikâyet etmiştir. Başvurucu, parayı kullanamamaktan dolayı maruz kaldığı zararının tazmin edilmemesi sebebiyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir. B. Değerlendirme 28. Anayasa\’nın \”Mülkiyet hakkı\” kenar başlıklı 35. maddesi şöyledir: \”Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.\” 29. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder (Tahir Canan, B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16). Başvurucu, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğinden de şikâyet - [İcranın İadesi: Dayanak İlamın Bozulması Halinde Fazla Yapılan Ödeme için Faiz Talep Edilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/icranin-iadesi-ve-fazla-yapilan-odeme/): İcranın İadesi 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu İcranın iadesi – Madde 40 Bir ilâmın bölge adliye mahkemesince kaldırılması veya temyizen bozulması icra muamelelerini olduğu yerde durdurur. Bir ilâm hükmü icra edildikten sonra bölge adliye mahkemesince kaldırılır veya yeniden esas hakkında karar verilir ya da Yargıtayca bozulup da aleyhine icra takibi yapılmış olan kimsenin hiç veya o kadar borcu olmadığı kesin bir ilâmla tahakkuk ederse, ayrıca hükme hacet kalmaksızın icra tamamen veya kısmen eski hâline iade olunur. Ancak üçüncü şahısların hüsnü niyetle kazandıkları haklara halel gelmez. İcranın İadesi: Dayanak İlamın Bozulması Halinde Fazla Yapılan Ödeme için Faiz Talep Edilebilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1680 Karar No: 2021/758 Karar Tarihi: 15.06.2021 Mahkemesi: İcra Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki şikâyet isteminden dolayı yapılan inceleme sonunda, … 9. İcra (Hukuk) Mahkemesince verilen şikâyetin reddine ilişkin karar şikâyetçi alacaklı (iade borçlusu) vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 8. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonucunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına direnilmiştir. 2. Direnme kararı şikâyetçi alacaklı (iade borçlusu) vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. İNCELEME SÜRECİ Şikâyetçi İstemi: 4. Şikâyetçi alacaklı (iade borçlusu) vekili şikâyet dilekçesinde; borçlu aleyhine başlattıkları ilamlı icra takibine dayanak ilamda davalıdan 149.143,55TL’nin tahsiline karar verildiğini, ilamın davalı tarafından temyiz edilerek Yargıtaydan tehir-i icra kararı alındığını, ilamın Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 25.06.2009 tarihli ve 2007/12791 E., 2009/7794 K. sayılı kararı ile onandığını, ilamın onanması üzerine dosya alacağını tahsil ettiklerini, onama kararına karşı davalı tarafından karar düzeltme yoluna başvurulduğunu ve kararın bozulduğunu, bozmadan sonra yapılan yargılama sonucunda davanın reddine karar verildiğini, bu kararın Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin onama ve karar düzeltme talebinin reddi kararı ile kesinleşmesi üzerine borçlu vekilinin 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 40. maddesinin 2. fıkrasına göre iadesinin ticarî reeskont faizi ile birlikte talep edildiğini, icra memurunun 31.03.2014 tarihli kararı ile faiz talebinin reddi ile dosyaya ödenen meblağın iadesine karar verildiğini, müvekkili alacaklı tarafından muhtıraya uygun olarak iade işleminin gerçekleştirildiğini, ancak icra memurunun 16.04.2014 tarihli kararı ile tahsil tarihinden iade tarihine kadar ticarî faiz uygulanarak bakiye 161.687,03TL\’nin ödenmesine karar verildiğini, bu kararın usul ve yasaya aykırı olduğunu, İİK’nın 40. maddesinin 2. fıkrasında faizden bahsedilmediği gibi, paranın kullanılmamasından dolayı uğranılan zararın tazmini gibi bir düzenlemenin de mevcut olmadığını, kanun koyucunun iradesinin icranın eski hâle iadesi ile sınırlı olduğunu, ancak iadesi gereken miktarın icra dosyasına iadesi hususunda alacaklı tarafa muhtıra tebliğinden itibaren faiz işletilmesinin hukukun ve hakkaniyetin gereği olduğunu ileri sürerek icra memurunun 16.04.2014 tarihli 161.687,03TL ticarî reeskont faizi ödenmesi yönündeki kararının faiz ve faiz cinsi yönünden şikâyet yolu ile ortadan kaldırılmasına karar verilmesini talep etmiştir. Karşı Taraf Cevabı: 5. Borçlu (iade alacaklısı) vekili cevap dilekçesinde; icra memurunun 31.03.2014 tarihli borçlu vekilinin ödeme tarihinden itibaren işleyecek ticarî reeskont avans faizi talebinin reddi yönündeki kararının kaldırılması için şikâyet yoluyla … 9. İcra (Hukuk) Mahkemesine başvurduklarını, … 9. İcra (Hukuk) Mahkemesinin 11.04.2014 tarihli ve 2014/444 E., 2014/353 K. sayılı kararı ile icra memurunun 31.03.2014 tarihli kararının ortadan kaldırılmasına karar verildiğini, bu kararın alacaklı tarafından temyiz edildiğini, … 9. İcra (Hukuk) Mahkemesinin 2014/444 E., 2014/353 K. sayılı kararı uyarınca icra dosyasında talep edilen faizin ödenmesi için borçluya (alacaklı-iade borçlusuna) muhtıra gönderilmesini talep ettiklerini ve iade borçlusuna muhtıra gönderildiğini, bu sebeple aynı olaya ilişkin … 9. İcra (Hukuk) Mahkemesinin 2014/444 E., 2014/353 K. sayılı kararı bulunduğundan öncelikli olarak derdestlik yönünden şikâyetin reddine karar verilmesi gerektiğini, şikâyet dilekçesinde Kanun metninde faizden bahsedilmediği ve zararın tazminine dair bir düzenleme olmadığı iddia edilerek ancak paranın iadesinin talep edilebileceği belirtilmiş ise de 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 40. maddesinin 2. fıkrasında düzenlenen eski hâle iade prosedürü içerisinde borçlunun parayı kullanmadığı süre içerisinde elde edemediği faiz kaybının da bulunduğunu, sadece çekilen paranın iade edilmesi hâlinde bir eski hâle iadenin söz konusu olmayacağını ve bu durumun uzun süre parayı kullanan alacaklı şirketin sebepsiz olarak zenginleşmesine sebep olacağını, aleyhinde açılan haksız dava sonucunda ödemek zorunda kaldığı yüksek miktardan uzun bir süre mahrum kalan müvekkili borçlu şirketin ise fakirleştiğini, bu sebeple her iki taraf tacir olduğundan alacaklının tahsil ettiği tarihten itibaren ticarî reeskont avans faizi ile parayı iade etmesi gerektiğini, öncelikle derdestlik itirazının kabulü ile şikâyetin usulden reddini aksi hâlde ise esastan reddini savunmuştur. Mahkeme Kararı: 6. … 9. İcra (Hukuk) Mahkemesinin 23.05.2014 tarihli ve 2014/519 E., 2014/480 K. sayılı kararı ile; … 9. İcra (Hukuk) Mahkemesinin 11.04.2014 tarihli ve 2014/444 E., 2014/353K. sayılı kararında şikâyetin iadesi gereken meblağa hangi tarihten itibaren faiz işletilmesi gerektiği şeklinde nitelendirildiği ve faizin başlangıç tarihi ile ilgili uyuşmazlığın çözüme kavuşturulduğu, eldeki şikâyetin konusunun işletilmesi gereken faizin miktarı ve niteliği olduğu, dolayısı ile her iki şikâyetin konusu aynı olmadığından derdestlik itirazının yerinde görülmediği, şikâyet dilekçesinin sonuç ve talep kısmında 161.687,03TL ticari reeskont faizi ödenmesi yönündeki kararın faiz ve faiz cinsi yönünden iptalinin istendiği, o hâlde bu miktar paraya işletilmesi gereken faiz miktarı ve faiz cinsinin ne olduğu hususunun tartışılması gerektiği, takip dayanağı ilamın (1) numaralı bendinde asıl alacağa yürütülmesi gereken faizin 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine ilişkin Kanun’un 2/3. maddesi gereğince değişen oranda Merkez Bankasınca ilan edilen avans faiz oranları üzerinden (%30 faiz oranını geçmemek üzere) davalıdan tahsiline karar verildiği, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu\’nun 4. maddesi gereğince bir paranın tahsilinde izlenmesi gereken yolun onun geri ödenmesinde de referans alınması gerektiği, alacağını ticari faiz ile tahsilini isteyen bir alacaklının pozisyonu değiştiğinde yani borçlu durumuna geldiğinde ilamla elde ettiği alacağın meşruiyeti kalmadığından bunu yedinde bulundurmaktan ötürü meydana gelen kazancı da aynı faiz nispeti ile iade etmesinin TMK’nın 2. maddesi ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 29. maddesinin gereği olduğu, bir başka deyişle alacaklı iken alacağını avans faizi ile tahsil eden ilam alacaklısının bozmadan sonra borçlu konumuna düştüğünde tahsil ettiğini düşük faizle ödemeye kalkışmasının hukukun onay vereceği bir eyleme biçimi olmadığı, bu nedenle işletilmesi gereken faiz miktarının da 3095 sayılı Kanun’un 2/3. maddesi gereğince %30 faiz oranını geçmemek üzere Merkez Bankasınca ilan edilen avans faiz oranı olduğundan bu konudaki şikâyetin yerinde olmadığı, alacaklının ayrıca faizin miktarına da itiraz ettiği, ortada icra memuru tarafından gerçekleştirilmiş bir hesaplama bulunmadığı, icra memurunun sadece bozmadan önce ilamla ödenen 161.687,03TL\’nin değişen oranda avans faizi ile birlikte tahsilini kararlaştırdığı, ortada kesin - [Aynı Anda Kambiyo Senetlerine Mahsus Haciz ve Rehnin Paraya Çevrilmesi Yolu ile Takip Yapılabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/kambiyo-senetlerine-mahsus-haciz/): Aynı Anda Kambiyo Senetlerine Mahsus Haciz ve Rehnin Paraya Çevrilmesi Yolu ile Takip Yapılabilir mi Yargıtay Büyük Genel Kurul Kararı Esas No: 2021/2 Karar No: 2023/1 Karar Tarihi: 20.01.2023 Rehnin Paraya Çevrilmesi Yolu ile İcra Takibi Rehin hakkı bir alacak yerine getirilmediği takdirde hak sahibine rehnin konusu olan şeyi veya hakkı paraya çevirerek getirisinden alacağını öncelikle elde etme yetkisi veren bir haktır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nda sınırlı ayni hakların bir türü olarak düzenlenmiş bulunan rehin, eşyanın değerine ilişkin bir hak olup hak sahibine rehin konusu eşyayı paraya çevirerek bedelinden alacağının öncelikle elde etme yetkisi vermek suretiyle bir alacağa ayni güvence sağlar. Rehin genellikle güvence altına aldığı alacağın borçlusu tarafından verilir. Bu takdirde, bu sıfatıyla borcu ödemekle; rehin veren sıfatıyla da rehin konusu malın paraya çevrilmesine ve satış bedelinden rehinle güvence altına alınmış olan alacağın karşılanmasına katlanmakla yükümlüdür. Rehin başkasının borcu için bir üçüncü kişi tarafından da verilebilir, yani bir üçüncü kişi başkasının borcunu güvence altına almak amacıyla alacaklı lehine rehin hakkı kurabilir. Rehin veren üçüncü kişi bu sıfatıyla rehinle güvence altına alınmış olan alacağı ödemekle yükümlü olmaz, onun tek yükümlülüğü rehin konusu malın paraya çevrilmesine ve rehinle güvence altına alınmış olan alacağın, rehin konusu malın satış bedelinden karşılanmasına katlanmaktır (A. Lale Sirmen, Eşya Hukuku, Ankara, 2017, s.568, 570, 571), Rehin hakkı alacaklıya muaccel olan alacağını rehin konusunun satış bedelinden tahsil etme yetkisi vermektedir. Borç muaccel olduğunda ödenmezse rehin sahibi alacaklı rehnin paraya çevrilmesi yoluyla takip talebinde bulunarak rehnin satılmasını ve bedelinden alacağının ödenmesini isteyebilir. Alacaklı ödenmeyen alacak yerine rehinli malın aynen kendisine verilmesini isteyemez, borcun ödenmemesi halinde rehinli malın alacaklıya geçmesini öngören sözleşme hükümleri geçersizdir (4721 sayılı Kanun md. 873, 949, 954/2). Rehin hakkı konusuna göre taşınmaz rehni ve taşınır rehni olarak ikiye ayrılmaktadır. Taşınır rehinleri, menkul rehni ve çeşitleri, hapis hakkı ve teminat amaçlı temlik, taşınmaz rehni ise; ipotek, ipotekli borç senedi ve irat senedidir. Bütün ayni haklarda olduğu gibi rehin haklarında da “numerus clausus” esası geçerli olup Kanun’da gösterilen çeşitlerden başka bir rehin hakkı doğamaz. 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nda rehin kavramı maddi hukukta (4721 sayılı Kanun’da) olduğundan daha geniş bir anlam ifade eder. Bu nedenle adı geçen terimlere rastlanınca bununla ne kastedildiğini anlamak için 2004 sayılı Kanun’un 23 üncü maddesine bakmak gerekir. Buna göre 2004 sayılı Kanun uygulanmasında, \”İpotek\” tabiri (2004 sayılı Kanun md. 45/4, 148-150d, 206/3, 242/2), ipotekleri (4721 sayılı Kanun md. 881-897), ipotekli borç senetlerini (4721 sayılı Kanun md. 898-902, 909- 929), irat senetlerini (4721 sayılı Kanun md. 903-908, 909-929), eski hukuk hükümlerine göre tesis edilmiş taşınmaz rehinlerini, taşınmaz mükellefiyetlerini (yükünü; 4721 sayılı Kanun md. 839-849), bazı taşınmazlar üzerindeki özel (hususi) imtiyazları ve taşınmaz eklentisi üzerine rehin işlemlerini (4721 sayılı Kanun md. 862) kapsar (2004 sayılı Kanun md. 23/1), Taşınır rehni terimi; (2004 sayılı Kanun md. 145-147), teslime bağlı rehinleri (4721 sayılı Kanun md. 939), 4721 sayılı Kanun’un 940 ıncı maddesinde öngörülen rehinleri, ticari işletme rehnini (1441 saylı Ticari İşletme Rehni Kanunu md.17), hapis hakkını (4721 sayılı Kanun md. 950 vd), alacak ve sair haklar üzerindeki rehinleri (4721 sayılı Kanun 954 vd) kapsar (2004 sayılı Kanun md 23/2). Sadece \”rehin\” terimi (2004 sayılı Kanun md. 45,96, 145-152, 196, 206/2, 241/2, 257/1, 289, 297/3), ipotek ve taşınır rehni terimlerine (tabirlerine) giren bütün taşınır ve taşınmaz rehinlerini ihtiva eder (2004 sayılı Kanun md. 23/3). Öğretide \”önce rehne müracaat zorunluluğu’\’ olarak ifade edilen kural, 2004 sayılı Kanun’un 45 inci maddesinin birinci fıkrasında normatif düzenlemeye kavuşturulmuştur. Alacağı rehinle temin edilmiş olan alacaklı (rehin alacaklısı), alacağını cebri icra yolu ile almak isterse, (kural olarak) ilk önce rehnin paraya çevrilmesi yolu ile takip yapmak zorundadır (2004 sayılı Kanun md. 145 vd.). Rehin alacaklısı (ilamsız veya ilamlı) haciz yoluna (ve borçlu iflasa tabi ise, genel iflas yoluna) başvuramaz (2004 sayılı Kanun md. 145/1). 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 45 inci maddesi hükmü kamu düzenine ilişkindir. Bu nedenle, bu hükme rağmen rehin alacaklısının haciz (veya genel iflas) yolu ile takip yapmış olması halinde haciz (veya genel iflas) yolu ile takibin iptali için yapılacak şikayet süreye tabi değildir (süresiz şikayet). Rehnedilen mal (merhun) üçüncü kişiye ait olsa bile alacaklı, (kural olarak) ilk önce rehnin paraya çevrilmesi yolu ile takip yapmak zorundadır. İlk önce rehnin paraya çevrilmesi yolu ile takip yapmak zorunda olan alacaklının yaptığı böyle bir takip yolunda (takibin kesinleşmesi üzerine) rehinli mal satılır ve bedeli ile rehin alacaklısının alacağı ödenir. Satış bedeli rehinli alacağı karşılamaya yetmezse, işte ancak o zaman rehin alacaklısı (eğer borçlu borçtan şahsen de sorumlu ise) karşılanamayan (açık kalan) alacak kesimi için (ilamsız veya ilamlı) haciz (veya borçlu iflasa tabi ise, genel iflas) yolu ile takip yapabilir (2004 sayılı Kanun md. 45/1 c.2, 152/2) (Kuru El Kitabı, s.985-986). 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 45 inci maddesinde düzenlenmiş olan ilk önce rehnin paraya çevrilmesi yoluna başvurma zorunluluğunun (kuralının) bazı istisnaları vardır. Bu istisnalara göre rehin alacaklısı, ilk önce rehnin paraya çevrilmesi yolu ile takip yapmadan, doğrudan doğruya (ilamsız, ilamlı) haciz veya (borçlu iflasa tabi ise) genel iflas yollarından birine başvurabilir, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 45 inci maddesinin üçüncü fıkrası ile 167 maddesinin birinci fıkrası uyarınca alacağı bir kambiyo senedine bağlı olan alacaklı, alacak rehinle temin edilmiş olsa bile, doğruca kambiyo senetlerine mahsus haciz (veya borçlu iflasa tabi ise iflas) yoluna başvurabilir. Bu halde alacaklı ya kambiyo senetlerine mahsus haciz (veya iflas) yolu ile ya da rehnin paraya çevrilmesi yolu ile takip yapabilir; yoksa her iki takip yoluna da ayrı ayrı başvuramaz (ayrı iki takip yapamaz). Tahsilde tekerrür olmamak kaydıyla yapılan her iki takibin taraflarını ve konusunu oluşturan alacak aynı olduğundan ikinci takip mükerrerdir. Mükerrer yapılan kambiyo senetlerine mahsus haciz yolu ile takipte borçlunun yeteri kadar malı haczedilmiş ise ve ipotekli gayrimenkul de borcu karşılayacak değerde ise aynı borç için borçlunun borcunun iki misli değerindeki mallarının haczedilmesi ve satılması menfaatler dengesine aykırıdır [Baki Kuru, İcra ve İflas Hukuku (Kuru, İcra), Ankara 1993, C. 3, s. 2384-2387; Kuru, El Kitabı s.986]. Rehnin paraya çevrilmesi yoluyla takip ilamlı ve ilamsız olmak üzere ikiye ayrılır. Rehin alacaklısının alacağı veya rehin hakkı, bir ilama veya ilam niteliğindeki bir belgeye bağlı değilse (md. 150/h) ve ipotek akit tablosu kayıtsız şartsız bir - [Paylı Mülkiyette Fiili Taksim Halinde Önalım Hakkına Dayalı Tapu İptali ve Tescil Davası Açılabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/fiili-taksim-halinde-onalim-hakki/): Paylı Mülkiyette Fiili Taksim Halinde Önalım Hakkına Dayalı Tapu İptali ve Tescil Davası Açılabilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2023/85 Karar No: 2023/369 Karar Tarihi: 26.04.2023 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki önalım hakkına dayalı tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Kahramanmaraş 2. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 14. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) Geçici 3 üncü maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun (HUMK) 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanun ile değişiklikten önceki hâliyle 438 inci maddesinin ikinci fıkrası gereğince direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağından davacı vekilinin temyize cevap dilekçesinde talep ettiği duruşma isteğinin reddine karar verildikten sonra gereği düşünüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacı … vekili dava dilekçesinde; Kahramanmaraş ili Onikişubat ilçesi Hayrullah mahallesinde kain 1350 ada 4 parsel sayılı taşınmazın 1/6 payının müvekkiline ait olduğunu, diğer paydaşın maliki olduğu 5/6 payı davalıya 1.800.000,00 TL bedelle sattığını, müvekkilinin bu durumu duyum ve araştırma neticesinde 30.10.2015 tarihinde öğrendiğini, haberi olsa idi aynı bedelle çekişmeli payı müvekkilinin alabileceğini, müvekkilinin önalım hakkını engellemek amacıyla satış bedelinde muvazaa yapıldığını ileri sürerek davalı adına kayıtlı payın tapu kaydının iptali ile müvekkili adına tesciline karar verilmesini istemiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; açılan davanın 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 2 nci maddesinde düzenlenen dürüstlük kuralına aykırı olduğunu, davacının yaşlı ve maddi imkânları olmayan biri olduğunu, satış bedeli ve tapu masraflarını ödeyecek gücü bulunmadığını, üçüncü bir kişinin dava konusu taşınmazı alabilmek için davacıya dava açtırdığını, TMK’nın 732 nci maddesine göre sadece paydaşların önalım hakkını kullanabileceğini, paydaşın bu hakkını üçüncü kişinin nam ve hesabına kullanmasının hakkın kötüye kullanılması olduğunu, ayrıca müvekkilinin çekişmeli payı satın alırken davacı ile de görüştüğünü, müvekkiline önce diğer payı alması, daha sonra kendi payını satacağının söylendiğini, çekişmeli payı satın alan müvekkilinden davacıya ait pay için dört kat para istendiğini, davacının payın satıldığını öğrenmesinin üzerinden bir yıl geçtiğini, TMK’nın 733/son fıkrasında düzenlenen üç aylık hak düşürücü sürenin geçtiğini belirterek öncelikle hak düşürücü süre nedeniyle, aksi takdirde esastan davanın reddini savunmuştur. Mahkemenin Birinci Kararı 6. Kahramanmaraş 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 12.07.2016 tarihli ve 2015/921 Esas, 2016/361 Karar sayılı kararı ile; dava konusu taşınmazdaki 5/6 payın 30.12.2014 tarihinde dava dışı … tarafından davalıya satıldığı, eldeki davanın 11.12.2015 tarihinde açıldığı, davalı tarafça çekişmeli temlikin davacıya bildirildiğine ilişkin herhangi bir belge ibraz edilmediği, davanın yasal süresi içerisinde açıldığı, ayrıca davacının kötüniyetli olduğu hususunun da kanıtlanamadığı gerekçesiyle davanın kabulü ile 1350 ada 4 sayılı parselde davalı adına olan 5/6 payın tapu kaydının iptaline ve davacı adına tesciline, depo edilen bedelin talep hâlinde davalıya ödenmesine karar verilmiştir. Özel Dairenin Birinci Bozma Kararı 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay (Kapatılan) 14. Hukuk Dairesinin 26.09.2017 tarihli ve 2016/15281 Esas, 2017/6845 Karar sayılı kararı ile; “…Önalım hakkı paylı mülkiyet hükümlerine tabi taşınmazlarda bir paydaşın taşınmaz üzerindeki payını kısmen veya tamamen üçüncü bir kişiye satması halinde diğer paydaşlara bu satılan payı öncelikle satın alma yetkisi veren bir haktır. Bu hak paylı mülkiyet ilişkisi kurulduğu anda doğar ve satışın yapılmasıyla kullanılabilir hale gelir. Önalım hakkının kullanılmasında davacının dayandığı pay elbirliği mülkiyetine konu ise tüm ortakların birlikte dava açması veya birinin açtığı davaya diğerlerinin muvafakat etmesi gerekir. Çünkü bu gibi hallerde 11.10.1982 gün 3/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca davanın tereke adına açıldığının kabulü gerekir. Muvafakat duruşmaya gelip bu konuda beyanda bulunmakla veya imzası noterce onaylı muvafakat belgesi ibraz edilmesi suretiyle yahut davacı adına davayı takip eden avukata vekalet verilmesi ile sağlanabilir. Bu yolda ortakların tümünün muvafakatı sağlanamazsa 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 640. maddesi hükmü uyarınca miras bırakanın terekesine görevli mahkemede temsilci atanması için davacıya süre verilir. Temsilci davacı dışında biri olursa davacının sıfatı biter davayı temsilci takip eder. Dava hakkına ilişkin olan bu hususun hakim tarafından kendiliğinden öncelikle nazara alınması gerekir. Ayrıca, önalım davasına konu payın ilişkin bulunduğu taşınmaz paydaşlarca özel olarak kendi aralarında taksim edilip her bir paydaş belirli bir kısmı kullanırken bunlardan biri kendisinin kullandığı yeri ve bu yere tekabül eden payı bir üçüncü şahsa satarsa, satıcı zamanında bu yerde hak iddia etmeyen davacının tapuda yapılan satış nedeniyle önalım hakkını kullanması 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesinde yer alan dürüst davranma kuralı ile bağdaşmaz. Kötüniyet iddiası 14.02.1951 tarihli ve 17/1 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca davanın her aşamasında ileri sürülebileceği gibi mahkemece de kendiliğinden nazara alınması gerekir. Bu gibi halde savunmanın genişletilmesi söz konusu değildir. Eylemli paylaşmanın varlığı halinde davanın reddi gerekir. Somut olaya gelince; davacının dava konusu 1350 ada 4 sayılı parselde dayandığı 1/6 pay kendi adına değil muristen intikalen dava dışı mirasçılar … oğlu … ve … oğlu … ile birlikte tapuda kayıtlı olup elbirliği halinde mülkiyet hükümlerine tabidir. Ancak, dosyada dava dışı bu mirasçıların açılan davaya muvafakat ettiklerine dair beyanlarına ve imzası noterce onaylı muvafakat belgesine rastlanmamıştır. Bu durumda yukarıda belirtilen esaslar doğrultusunda öncelikle taraf teşkili üzerinde durulması ve daha sonra işin esası hakkında bir karar verilmesi gerekirken belirtilen hususlar gözardı edilerek yazılı şekilde hüküm tesisi doğru görülmediği gibi; Davalı vekili, taşınmaz üzerinde fiili taksim bulunduğunu, temyiz aşamasında taşınmazın paydaşlar arasında taksim edilip edilmediği konusunun araştırılmadığını ileri sürmüştür. Yargılama aşamasında dava konusu önalıma konu payın bulunduğu taşınmazın başında keşif yapılmamış, dava konusu taşınmazda fiili taksimin olup olmadığı açıklığa kavuşturulmamıştır. Yukarıdaki ilkede açıklandığı üzere, fiili taksim savunması davanın her aşamasında ileri sürülebilir. Bu nedenle, davalının ileri sürdüğü fiili taksim savunmasının araştırılması, yerinde keşif yapılarak HMK 259/2 maddesi gereğince tarafların tanıkları taşınmaz başında dinlenerek tüm taraf delilleri toplanıp özellikle zeminde davacının ve davalıya pay satan …’nin kullandığı yer olup olmadığı bu bölümlerin kullanımına itirazın bulunup bulunmadığı hususu üzerinde durularak çelişkili beyanlar varsa giderilerek ve tanıklarca gösterilecek yerler fen bilirkişisi tarafından düzenlenecek krokide denetime elverişli şekilde işaretlenmek suretiyle eylemli paylaşım olup olmadığı tespit edilerek, sonucuna göre bir karar verilmesi gerekir. Yukarıda belirtilen hususlar gözetilmeden eksik araştırma ve incelemeye dayalı olarak davanın - [İcra Takibinde Taşınmazın Satışı: Sıra Cetvelinin Kesinleşmesi Sürecinde Satış Bedeli Nemalandırılır mı](https://kayseriavukat.org.tr/icra-takibinde-tasinmazin-satisi/): İcra Takibinde Taşınmazın Satışı: Sıra Cetvelinin Kesinleşmesi Sürecinde Satış Bedelinin Nemalandırılmaması ANAYASA MAHKEMESİ BİREYSEL BAŞVURU Fatma Yıldırım Başvurusu Başvuru Numarası: 2014/6577 Karar Tarihi: 16/2/2017 BİRİNCİ BÖLÜM – KARAR Başkan: Burhan ÜSTÜN Üyeler: Serruh KALELİ, Hicabi DURSUN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA Raportör: Ayhan KILIÇ Başvurucu: Fatma YILDIRIM I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, alacağın tahsili amacıyla borçlu aleyhine başlatılan icra takibi sırasında borçluya ait taşınmazların satışından elde edilen bedelin, yaklaşık dokuz yıl süren sıra cetvelinin kesinleşmesi sürecinde nemalandırılmamış olması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 13/5/2014 tarihinde yapılmıştır. 3. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 4. Bölüm Başkanı tarafından, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. 5. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, bu aşamada başvuru hakkında bir görüş bildirilmeyeceğini ifade etmiştir. III. OLAY VE OLGULAR 6. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 7. Başvurucu Fatma Yıldırım 1938 doğumlu olup Edirne\’de ikamet etmektedir. 8. Başvurucu 13/12/2002 tarihinde borçlu A.S. aleyhine Edirne 1. İcra Müdürlüğünde icra takibi başlatmıştır. 9. Edirne 1. İcra Müdürlüğünce borçluya ait iki adet taşınmazın haczine karar verilmiştir. 10. Söz konusu taşınmazlara başka kişilere ait alacaklar nedeniyle de haciz uygulanmıştır. 11. Her iki taşınmaz da dosyadan anlaşılmayan bir tarihte yapılan ihale sonucu satılmış ve (9) nolu taşınmaz için ise 45.904,12 TL, (20) nolu taşınmaz için 30.000 TL satış bedeli tahsil edilmiştir. 12. Tahsil edilen bedelin tüm alacaklıların alacaklarını karşılamaması nedeniyle Kadıköy (Anadolu) 5. İcra Müdürlüğünce sıra cetvelleri düzenlenmiştir. 13. Başvurucu tarafından, 5/1/2005 ve 15/7/2005 tarihlerinde Kadıköy 2. Asliye Ticaret Mahkemesinde her iki taşınmazın satışından tahsil edilen bedele ilişkin olarak sıra cetvellerine itiraz davası açılmıştır. Mahkemece her iki dosya birleştirilerek yargılama tek dosya üzerinden yürütülmüştür. 14. Mahkemece 16/11/2009 tarihinde verilen kararla, (9) numaralı taşınmaza ilişkin olarak 15.904,12 TL, (20) numaralı taşınmaza ilişkin olarak 10.000 TL yönünden davanın kabulüne ve bu tutarların, cetvelin en son sırasından başlamak üzere eksiltilerek Edirne 1. İcra Müdürlüğünde bulunan dosyaya davacı alacağı olarak ödenmesine karar verilmiştir. 15. İlk Derece Mahkemesinin kararının temyizi üzerine, Yargıtay 19. Hukuk Dairesinin 16/3/2011 tarihli kararıyla, davalılardan K. A. S. Anonim Ş.\’ye, (20) numaralı bağımsız bölümün bedeline ilişkin olarak düzenlenen sıra cetvelinde; M. T.\’ye ise her iki sıra cetvelinde de pay ayrılmamış olması nedeniyle bu davalılar aleyhine dava açılmasında hukuki yarar bulunup bulunmadığının değerlendirilmediği gerekçesiyle kararın buna ilişkin hüküm fıkrası bozulmuş; diğer hüküm fıkraları ise onanmıştır. 16. Mahkemece yeniden yapılan yargılama sonucu 18/12/2012 tarihinde verilen kararla Dairenin bozma kararına uygun bir şekilde davalılardan M. T.\’ye ilişkin olarak her iki cetvel yönünden, K. A. S. Anonim Ş.\’ye ilişkin olarak ise (20) numaralı bağımsız bölümle ilgili sıra cetveli yönünden davanın reddine karar verilmiş ise de esasa ilişkin olarak bir önceki karardaki gibi hüküm kurulmuştur. Kararın temyizi üzerine, Yargıtay 23. Hukuk Dairesinin 21/11/2013 tarihli ilamıyla İlk Derece Mahkemesi kararı onanmıştır. 17. Edirne 1. İcra Müdürlüğünce, 12/5/2014 tarihinde hesaben başvurucuya toplam 25.800,35 TL ödeme yapılmıştır. 18. Başvurucu 13/5/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. IV. İLGİLİ HUKUK A. Ulusal Hukuk 19. 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun \”Sıra cetveli\” başlıklı 140. maddesi şöyledir: “Satış tutarı bütün alacaklıların alacağını tamamen ödemiye yetmezse icra dairesi alacaklıların bir sıra cetvelini yapar. Alacaklılar 206 ncı madde mucibince iflas halinde hangi sıraya girmeleri lazım geliyorsa o sıraya kabul olunurlar. Bununla beraber ilk üç sıraya kayıt için muteber olan tarih haciz talebi tarihidir.” 20. 2004 sayılı Kanun’un \”Sorumluluk\” başlıklı 5. maddesi şöyledir: “İcra ve İflas Dairesi görevlilerinin kusurlarından doğan tazminat davaları, ancak idare aleyhine açılabilir. Devletin, zararın meydana gelmesinde kusuru bulunan görevlilere rücu hakkı saklıdır.Bu davalara adliye mahkemelerinde bakılır.” B. Uluslararası Hukuk 21. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) 35. maddesinin 1. fıkrasında, Anayasa’nın 148. maddesinin üçüncü fıkrasının son cümlesine benzer bir şekilde bir kabul edilebilirlik ölçütü olarak (iç hukukta öngörülen) \”başvuru yollarının tüketilmesi\” kuralına yer verilmiştir. Buna göre Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) ancak uluslararası hukukun genel kabul gören ilkeleri uyarınca bütün iç hukuk yolları tüketildikten sonra başvurulabilir. 22. AİHM, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının amacını, ihlal iddialarına ilişkin olarak AİHM’e başvurulmadan önce Sözleşmeci devletlere, aleyhlerine ileri sürülen ihlalleri önleme ve sonuçlarını giderme fırsatı tanımak biçiminde açıklamaktadır (Sejdovic/İtalya, [BD], B. No: 56581/00, 1/3/2006, § 43; V/Birleşik Krallık, [BD], B. No: 24888/94, 16/12/1999, § 57). AİHM’e göre bu kural, Sözleşme\’nin 13. maddesinin gereği olarak iddia edilen ihlale ilişkin iç hukukta etkili ve ulaşılabilir bir başvuru yolunun bulunduğu varsayımına dayanmaktadır. Bu kural, Sözleşme\’yle kurulan koruma mekanizmasının ulusal insan hakları koruma sistemine nazaran ikincil bir nitelik taşıdığı ilkesinin önemli bir yönünü teşkil etmektedir (Sejdovic/İtalya, § 43; V/Birleşik Krallık, § 57; Kozacıoğlu/Türkiye, [BD], B. No: 2334/03, 19/2/2009, § 39). 23. AİHM, insan haklarının korunması mekanizması bağlamında, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının belli ölçüde esneklikle ve aşırı şekilcilikten kaçınılarak uygulanması gerektiğini vurgulamaktadır (Sejdovic/İtalya, § 44; Kozacıoğlu/Türkiye, § 40). AİHM’e göre bu, aynı zamanda kural olarak sonradan uluslararası düzeyde yapılması düşünülen şikâyetlerin, en azından öz olarak ve iç hukukta düzenlenen şekli gereklikler ile sürelere uyularak öncelikle ulusal yargı mercilerinde öne sürülmesini gerektirir(Sejdovic/İtalya, § 44). 24. AİHM’e göre bu yükümlülük, başvurucunun ulaşılabilir, etkili ve yeterli nitelikteki hukuki yollara başvurma imkânına sahip olmasını gerektirmektedir (Sejdovic/İtalya, § 45; Kozacıoğlu/Türkiye, § 40). Özellikle, sadece iddia edilen ihlale ilişkin olan ve aynı zamanda ulaşılabilir ve tatmin edici nitelik taşıyan başvuru yolları, tüketilmesi gerekli özellik arzetmektedir. Bu tür bir başvuru yolunun varlığı, zorunlu olan erişilebilirlik ve etkililik koşullarını sağlamak suretiyle sadece teoride değil, pratikte de tatmin edici bir şekilde kesinlik taşımalıdır. Ayrıca “uluslararası hukukun genel kabul gören ilkeleri”ne göre başvurucuların kullanımına açık olan (at their disposal) iç hukuk yollarını tüketme yükümlülüğünden kurtaran özel bazı koşullar olabilir. Ancak açıkça beyhude olmayan belli bir başvuru yolunun sadece başarı ihtimaline ilişkin şüphelerin var olması, iç hukuk yollarının tüketilmesinden azade tutulmak için geçerli bir neden değildir (Sejdovic/İtalya, § 45). 25. AİHM, bir başvuru yolunun olay tarihinde teoride ve pratikte etkili ve ulaşılabilir olduğu hususunda AİHM’i ikna etmenin, iç hukuk yollarının tüketilmediğini iddia eden devletin yükümlülüğü olduğunun altını çizmektedir. AİHM’e göre bu yükümlülük, ilgili yolun erişilebilir olduğunu, başvurucunun şikâyetine ilişkin telafi imkânı sunmaya elverişli bulunduğunu ve makul başarı şansı sunduğunu ortaya koymayı kapsamaktadır (Sejdovic/İtalya, - [Tazminat veya Alacağın Uzun Süre Ödenmemesi Nedeniyle Enflasyon Karşısında Değer Kaybetmesi](https://kayseriavukat.org.tr/alacagin-uzun-sure-odenmemesi/): Tazminat veya Alacağın Uzun Süre Ödenmemesi Nedeniyle Enflasyon Karşısında Değer Kaybetmesi ANAYASA MAHKEMESİ BİREYSEL BAŞVURU AYTEN SAKA VE NURTEN SAKA BAŞVURUSU Başvuru Numarası: 2018/38147 Karar Tarihi: 20/10/2021 R.G. Tarih ve Sayı: 20/12/2021-31695 BİRİNCİ BÖLÜM – KARAR Başkan: Hasan Tahsin GÖKCAN Üyeler: Muammer TOPAL, Recai AKYEL, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN Raportör: Ayhan KILIÇ Başvurucular: Ayten SAKA, Nurten SAKA I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru; mahfuz miras payının sağlar arası işlemlerle diğer mirasçılara aktarıldığı gerekçesiyle açılan tenkis davasının makul sürede sonuçlandırılmaması nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının, yargılama sonucunda hükmedilen tazminatın güncel değeri karşılamaması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvurular 24/12/2018 ve 2/1/2019 tarihlerinde yapılmıştır. 3. Başvurular, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. 4. Komisyonca başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 5. Bölüm Başkanı tarafından başvuruların kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. 6. 2018/38147 numaralı başvuruda başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Aynı mahiyette olan 2019/1237 numaralı başvuruda Bakanlıktan ayrıca görüş istenmesine gerek görülmemiştir. 7. 2019/1237 numaralı bireysel başvuru dosyası konu yönünden hukuki irtibat nedeniyle 2018/38147 numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmiş, 2019/1237 numaralı bireysel başvuru dosyası kapatılmış, inceleme 2018/38147 numaralı bireysel başvuru dosyası üzerinden yürütülmüştür. III. OLAY VE OLGULAR 8. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 9. Başvurucular Ayten Saka ve Nurten Saka sırasıyla 1944 ve 1947 doğumlu olup İstanbul\’da ikamet etmektedir. Başvurucular 27/2/1988 tarihinde ölen R.D.nin kız çocuklarıdır. 10. Başvurucular ve diğer iki kız kardeşleri R.K. ve E.Y. 8/2/1989 tarihinde İstanbul 5. Asliye Hukuk Mahkemesinde (Mahkeme) erkek kardeşleri A.R.D. ve M.D. ile kız kardeşleri R.Ş. aleyhine tasarrufun iptali ve tenkis davası açmıştır. Dava dilekçesinde, babalarının sağlığında bedelini ödeyerek sekiz taşınmazı erkek kardeşleri adına satın aldığını belirtmişlerdir. Dilekçede, kız kardeşleri R.Ş.ye verilen taşınmazın ise R.Ş. tarafından ivazsız olarak iki erkek kardeşe devredildiğini ifade etmişlerdir. Davacı kız kardeşler netice olarak muvazaalı olduğunu belirttikleri temliklerin miras paylarına isabet eden kısmının iptal edilmesini, bunun mümkün olmaması hâlinde ise tenkisini talep etmiştir. İhtilaf konusu taşınmazlar ve davacıların bu taşınmazlarla ilgili iddiaları dosyadan tespit edilebildiği kadarıyla şöyledir: – İstanbul\’un Eminönü semtinde kâin 318 parsel numaralı ve üzerinde bir adet dükkân bulunan taşınmaz, babaları tarafından 28/2/1966 tarihinde satın alınarak davalılar adına tescil ettirilmiş; diğer kız kardeş R.Ş.ye ait hisse 10/2/1983 tarihinde ivazsız olarak erkek kardeşlere intikal ettirilmiştir (Tapu kaydına göre R.Ş.nin 1/3 hissesi 900.000 TL bedelle iki erkek kardeşe satılmıştır.). – İstanbul\’un Eminönü semtinde kâin 9 parsel numaralı ve üzerinde bir adet dükkân bulunan taşınmaz babaları tarafından 18/3/1982 tarihinde 5.000.000 TL bedelle satın alınarak iki erkek kardeş adına tescil ettirilmiştir. – İstanbul\’un Beşiktaş ilçesi Ortaköy semtinde kâin 21 parsel numaralı ve köşk vasfındaki taşınmaz, babaları tarafından 7/4/1969 tarihinde 400.000 TL bedelle satın alınarak her birine 1/4 oranında hisse erkek kardeşleri adına tescil ettirilmiştir. – İstanbul\’un Beşiktaş ilçesi Ortaköy semtinde kâin 44 parsel numaralı taşınmaz, babaları tarafından 12/6/1981 tarihinde 1.000.000 TL bedelle satın alınarak iki erkek kardeş adına tescil ettirilmiş; daha sonra bu taşınmaz üzerindeki yapı yıkılarak apartman inşa edilmiş ve inşaat masrafları babaları tarafından karşılanmıştır. – İstanbul\’un Bakırköy ilçesi Atışa alanı mevkiinde kâin 142 parsel numaralı taşınmaz, babaları tarafından gönderilen parayla iki erkek kardeş tarafından 9/9/1977 tarihinde 220.000 TL bedelle satın alınmıştır. – İstanbul\’un Bakırköy ilçesi Mahmutbey mevkiinde kâin 168 parsel numaralı taşınmaz, babaları tarafından 11/7/1977 tarihinde 390.000 TL bedelle satın alınarak üç davalı adına tescil ettirilmiştir. – İstanbul\’un Kartal ilçesinde kâin 739 parsel numaralı taşınmaz, babaları tarafından 1/2/1979 tarihinde 300.000 TL bedelle satın alınarak üç davalı adına tescil ettirilmiştir. – İstanbul\’un Gaziosmanpaşa ilçesi Sultançiftliği mevkiinde kâin 348 parsel numaralı taşınmaz 11/6/1976 tarihinde M.D. tarafından 60.000 TL bedelle satın alınmış ise de satış bedeli babaları tarafından ödenmiştir. 11. Davalı erkek kardeşler Mahkemeye sundukları cevap dilekçesinde bu taşınmazların kendileri tarafından ve kendi imkânlarıyla satın alındığını öne sürmüştür. 12. Davalı kız kardeş R.Ş. ise Mahkemeye sunduğu cevap dilekçesinde, taşınmazların babaları tarafından satın alınarak iki erkek kardeş ve (bazılarının) kendisi adına tescil edildiğini belirtmiş; babalarının kız evlatlarını bir yük olarak gördüğünü, kendisine diğer kız kardeşlerinden farklı muamele etmesinin sebebinin aile baskısıyla yaptığı evliliğinin iyi gitmemesinden duyduğu vicdani rahatsızlık olduğunu ifade etmiştir. 13. Mahkemenin dinlediği davacı tanıkları, murisin kız çocuklarına miras kalmaması için mal varlığını erkek çocukları üzerine geçireceği yolunda beyanlarda bulunduğunu belirtmiştir. Davalıların tanıkları ise genel olarak davacıların hak iddia ettiği taşınmazların erkek çocuklar tarafından kendi imkânlarıyla satın alındığını beyan etmiştir. 14. Mahkeme 6/12/2005 tarihli kararıyla tapuların iptali istemini reddetmiş, davayı bir tenkis talebi olarak kabul edip R.Ş. hakkındaki davayı reddetmiş, diğer davalılar A.R.D. ve M.D. tarafından her bir davacıya ayrı ayrı 212.256.159.773 TL ödenmesine hükmetmiş, ayrıca bu tutara dava tarihinden itibaren yasal faiz işletilmesine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde özetle şunlar ifade edilmiştir: i. Dava terditli olarak açılmış ise de olayda taşınmazların tamamı davalılar tarafından satın alınmış olduğundan muris muvazaası söz konusu değildir. Taşınmazların bedelinin muris tarafından karşılanması muvazaa olarak kabul edilemez. ii. Değerleri yüksek olan taşınmazların satın alındığı dönemde erkek kardeşlerin yaşlarının küçük olduğu gözetildiğinde bunların erkek çocukların kendi imkânlarıyla satın alındığının kabulü hayatın olağan akışına uygun değildir. Bu sebeple davacı tanıklarının beyanları ile davalılardan R.Ş.nin beyanı samimi nitelikte bulunmuştur. Sonuç olarak murisin parasını ödediği taşınmazları kız çocuklarından mal kaçırmak gayesiyle erkek çocukları adına tescil ettirdiği kanaatine varılmıştır. iii. Davalılar 27/5/2004 tarihli duruşmada seçimlik haklarını kullanmış ve taşınmazları devretmeyi değil bedelini ödemeyi tercih ettiklerini beyan etmiştir. Bilirkişiler tarafından düzenlenen 17/8/2005 tarihli ek rapora göre iki davacının her bir davalıya ödemek zorunda olduğu tenkis bedeli 212.256.159.773 TL olarak hesaplanmıştır. Dava bu tutar üzerinden kabul edilmiştir. 15. Mahkeme kararı Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 19/12/2006 tarihli kararıyla bozulmuştur. Kararın gerekçesinde, murisin davalılara temlik ettiği herhangi bir taşınmaz bulunmadığından ve davalılar tarafından satın alınan taşınmazların bedelinin muris tarafından ödenmesi söz konusu olduğundan tenkis hesabının bedele hasren yapılması gerektiği ifade edilmiştir. Kararda, davalılarca satın alınan taşınmazlar için muris tarafından ödenen tutarın satın alma gücündeki değişikliklerin tenkis edilecek tutarın belirlenmesinde hesaba katılması gerektiği belirtilmiştir. Kararda ayrıca bir taşınmaza ilişkin tenkis yöntemi eleştirilmiş ve bu yöntemin usulüne uygun bulunmadığı vurgulanmıştır. Karar düzeltme istemi aynı Dairenin 21/3/2007 tarihli kararıyla reddedilmiştir. 16. Mahkeme bozma kararına uyarak bilirkişi incelemesi yaptırmıştır. Muhasebe ve bankacılık sektöründe - [Onarılabilir Durumdaki Orta Hasarlı Binanın İdarece Yıkılması Sonucu Uğranılan Zararın Geç Tazmini](https://kayseriavukat.org.tr/orta-hasarli-binanin-idarece-yikilmasi/): Onarılabilir Durumdaki Orta Hasarlı Binanın İdarece Yıkılması Sonucu Uğranılan Zararın Geç Tazmin Edilmesi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Abdulhalim Bozboğa Başvurusu Başvuru Numarası: 2013/6880 Karar Tarihi: 23/3/2016 Birinci Bölüm – Karar Başkan: Burhan ÜSTÜN Üyeler: Hicabi DURSUN, Erdal TERCAN, Kadir ÖZKAYA, Rıdvan GÜLEÇ Raportör: Tarık KAVAK Başvurucu: Abdulhalim BOZBOĞA I. Başvurunun Konusu 1. Başvuru; 17/8/1999 tarihinde meydana gelen depremde orta derece hasar alan konutun yetkililerce yıkılması sonucu uğrandığı ileri sürülen zararın tazmini için açılan davanın makul sürede sonuçlanmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının; bu davaya konu zararının kısa sürede karşılanmaması nedeniyle oluşan değer kaybından dolayı da mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. II. Başvuru Süreci 2. Başvuru 2/9/2013 tarihinde Gölcük 2. Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. 3. Birinci Bölüm İkinci Komisyonunca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 4. Bölüm tarafından 9/1/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. 5. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü 12/3/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur. 6. Bakanlık tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanlarını 2/4/2014 tarihinde ibraz etmiştir. III. Olay ve Olgular A. Olaylar 7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: 8. Başvurucunun Kocaeli ili Gölcük ilçesi 40 pafta 244 ada 671 parselde maliki bulunduğu konutu 17/8/1999 tarihinde meydana gelen deprem nedeniyle orta derece hasar almış ve yıkımı yapılacak binalar arasında olmamasına rağmen yıkım ve enkaz kaldırma ihalesini alan şirket tarafından konutun bulunduğu bina yıkılmıştır. 9. Başvurucu, idarenin kontrol yükümlülüğünü yerine getirmeyerek binanın yıkılmasında kusurlu olduğundan bahisle meydana gelen zararının tazmini istemiyle 25/11/1999 tarihinde Sakarya 2. İdare Mahkemesinde dava açmıştır. 10. Mahkemece davanın “idari merci tecavüzü” nedeniyle merciine tevdi edilmesi sonucu başvurucunun talebini Kocaeli Valiliğinin zımnen reddetmesi üzerine 24/4/2000 tarihinde kayda giren dilekçeyle başvurucu tarafından 15.000 TL zararın tazmini istemiyle açılan dava Sakarya 2. İdare Mahkemesince görülmeye başlanmıştır. 11. Öte yandan başvurucu, yıkım işini yapan şirket aleyhine de Gölcük Asliye Hukuk Mahkemesinde tazminat davası açmıştır. 12. Sakarya 2. İdare Mahkemesi 31/10/2002 tarihli ve E.2001/2199, K.2002/1432 sayılı kararıyla idarenin gözetim ve denetim yükümlülüğünü yerine getirmedeki kusurundan kaynaklanan, kamu hizmetinin kötü ve geç işlemesi nedeniyle oluşan zararı idarenin tazminle yükümlü olduğu gerekçesiyle dava kısmen kabul edilerek bilirkişi raporuna göre başvurucunun konutunun, yıkımın gerçekleştirildiği tarihteki rayiç bedeli olan 10.080 TL maddi tazminatın ödenmesine hükmedilmiş, maddi tazminat talebinin bu miktarı aşan kısmı ise reddedilmiştir. 13. Davalı, Kocaeli Valiliği ile davalı yanında davaya katılan Bayındırlık ve İskan Bakanlığınca karar temyiz edilmiş; Danıştay Onbirinci Dairesinin 14/6/2005 tarihli ve E.2003/2087, K.2005/3597 sayılı kararıyla başvurucu tarafından aynı olaya ilişkin olarak iki farklı yargı kolunda dava açıldığı, her iki davanın sonuçları itibarıyla birbirini ilgilendirdiğinden bu davalarda alınacak kararların mükerrer ödemeye neden olacağı gözetilmeden eksik incelemeye dayalı olarak verilen kararda hukuka uyarlık bulunmadığı gerekçesiyle bozulmuştur. Bozma kararına karşı başvurucu tarafından yapılan karar düzeltme talebi ise aynı Dairenin 10/10/2007 tarihli ve E.2005/5101, K.2007/7331 sayılı kararıyla reddedilmiştir. 14. Dosya tekrar kendisine gelen Sakarya 2. İdare Mahkemesi 22/11/2007 tarihli ve E.2007/1285, K.2007/1306 sayılı ilamıyla Kocaeli ilinde idare mahkemesinin kurulduğunu ve bu mahkemenin 14/7/2003 tarihinde fiilen faaliyete geçtiğini belirterek davanın yetki yönünden reddine ve dava dosyasının yetkili Kocaeli İdare Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir. 15. Kocaeli 1. İdare Mahkemesi 31/12/2008 tarihli ve E.2008/52, K.2008/1796 sayılı kararıyla Danıştay’ın bozma kararına uymuş ve Gölcük Asliye Hukuk Mahkemesinde başvurucu tarafından açılan davada dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verildiğini belirterek, yıkılan konutun yıkımın gerçekleştirildiği tarihteki rayiç bedeli olan 10.080 TL tazminatın ilgili idarece başvurucuya ödenmesine hükmetmiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısımları şöyledir: “Dava konusu olayda, davalı idare elemanlarınca 17/8/1999 tarihinde meydana gelen deprem sonucunda orta hasarlı (onarılabilir) olarak tespit edilen davacı konutunun, davalı idare tarafından oluşturulan komisyonca ihale edilmesi neticesinde, ihaleyi alan .. şirketi tarafından sehven yıkılması nedeniyle meydana gelen zararın davalı idarece tazmin edilmesi gerektiği tartışmasızdır.” 16. Başvurucu anılan karara dayalı olarak Kocaeli Valiliği ile Bayındırlık ve İskan Bakanlığı hakkında Gölcük İcra Dairesinin 2012/3100 esas sayılı icra dosyasında 7/4/2009 tarihinde ilamlı icra takibi başlatmıştır. 19/7/2012 tarihinde icra dosyasına 44.269,01 TL tutarında bir ödeme yapılmış, cezaevi yapı pulu harcı düşüldükten sonra kalan 43.383,71 TL başvurucuya 24/7/2012 tarihinde ödenmiştir. 17. İlk Derece Mahkemesinin kararı temyiz edilmiş, Danıştay Ondördüncü Dairesinin 13/12/2011 tarihli ve E.2011/13301, K.2011/4660 sayılı ilamıyla hüküm onanmış, karar düzeltme talebi ise aynı Dairenin 26/6/2013 tarihli ve E.2012/4069, K.2013/5272 sayılı ilamıyla reddedilmiştir. 18. Karar, başvurucu vekiline 2/8/2013 tarihinde tebliğ edilmiştir. 19. Başvurucu 2/9/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. B. İlgili Hukuk 20. Anayasa’nın 125. maddesinin son fıkrası şu şekildedir: “İdare kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür”. 21. 10/6/1949 tarihli ve 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu’nun 11. maddesinin ilgili kısmı şöyledir: “A) Vali, … kamu düzen ve güvenini korumak için gereken tedbirleri alır…   C) İl sınırları içinde huzur ve güvenliğin, … kamu esenliğinin sağlanması … valinin ödev ve görevlerindendir. Bunları sağlamak için vali gereken karar ve tedbirleri alır…” 22. 5442 sayılı Kanunu’nun 32. maddesinin ilgili kısmı şöyledir: “A) Kaymakam, … kamu düzen ve güvenini korumak için gereken tedbirleri alır…  Ç) İlçe sınırları içinde huzur ve güvenliğin, … kamu esenliğinin sağlanması kaymakamın ödev ve görevlerindendir. Bunları sağlamak için kaymakam gereken karar ve tedbirleri alır; ” 23. 15/5/1959 tarihli ve 7269 sayılı Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısıyla Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanun’un 1. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir: “Deprem (Yer sarsıntısı), yangın, su baskını, yer kayması, kaya düşmesi, çığ, tasman ve benzeri afetlerde; yapıları ve kamu tesisleri genel hayata etkili olacak derecede zarar gören veya görmesi muhtemel olan yerlerde alınacak tedbirlerle yapılacak yardımlar hakkında bu kanun hükümleri uygulanır.” 24. 7269 sayılı Kanun’un 4. maddesinin ilgili kısmı şöyledir: “İçişleri, İmar ve İskan, Bayındırlık, Sağlık ve Sosyal Yardım ve Tarım Bakanlıklarınca acil yardım teşkilatı ve programları hakkında genel esasları kapsayan bir yönetmelik yapılır. Bu yönetmelik esasları dairesinde afetin meydana gelmesinden sonra yapılacak kurtarma, yaralıları tedavi, barındırma, ölüleri gömme, yangınları söndürme, yıkıntıları temizleme ve felaketzedeleri iaşe gibi hususlarda uygulanmak üzere görev ve görevlileri tayin, toplanma yerlerini tespit eden bir program valiliklerce düzenlenir ve gereken vasıtalar hazırlanarak muhafaza olunur. Bu programların uygulanması, valiliklerce kurulacak kurtarma ve yardım komitelerince - [Kamu Alacağına ilişkin Ödeme Emrine Karşı Davanın Reddi Halinde Haksız Çıkma Zammı Uygulanır mı](https://kayseriavukat.org.tr/odeme-emrine-karsi-dava-haksiz-cikma-zammi/): Ödeme Emrine Karşı Davada Haksız Çıkma Zammı Haksız çıkma zammı, ödeme emrine karşı gereksiz yere dava açılmasını önlemek suretiyle kamu alacağının tahsilini hızlandırmak amacıyla öngörülen ve ödeme emrine karşı açılan davanın esastan reddedilmesi hâlinde uygulanan bir mali yükümlülüktür. Haksız çıkma zammının kesinleşmiş ve tahsilat safhasına gelmiş kamu alacağının tahsilatının haksız yere geciktirilmesinin bir yaptırımı olarak öngörüldüğü anlaşılmaktadır. Dolayısıyla kamu alacaklarının ödenme süreçlerinin düzenlenmesinin ve kontrol edilmesinin ağır bastığı görülmektedir. Bu durumda haksız çıkma zammının devletin mülklerin kullanımını düzenleme veya mülkiyetin kamu yararına kullanımını kontrol yetkisi kapsamında incelenmektedir. Mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin ölçülülüğünün değerlendirilmesinde öncelikle haksız çıkma zammı istenmesinin bu amaca ulaşılması yönünden elverişli olup olmadığı irdelenmelidir. Ödeme emrine karşı dava açılması -mahkemece yürütmenin durdurulması kararı verilmedikçe- tahsilat işlemini durdurmamaktadır. Diğer bir ifadeyle dava konusu edilen ödeme emirlerinin içeriğindeki kamu alacağının tahsili işlemleri devam etmekte, rızaen ödeme yapılmaması hâlinde vergi idaresinin cebrî icra işlemlerini yapmasının önünde hiçbir engel bulunmamaktadır. Bu durumda ödeme emrine karşı dava açılmasının caydırılmasına yönelik mali külfetin kamu alacağının tahsilini hızlandırma amacını gerçekleştirdiği kanaatine kolaylıkla varılamamaktadır. Ödeme emrine karşı açılan davada haksız çıkılması hâlinde ödeme emri içeriğindeki kamu alacağının %10\’u oranında mali külfete katlanılacağı düşüncesi kamu alacağı borçlusunun ödeme emrini dava konusu etme yönündeki iradesini menfi yönde etkileyeceği açıktır. Kuşkusuz ödeme emrine karşı dava açılmasını güçleştiren tedbirler kamu alacağının tahsilini dolaylı olarak hızlandırabilir. Ne var ki bu şekildeki bir tedbirin birincil ve ağırlıklı sonucu kamu alacağının tahsilinin hızlanması olmayacaktır. Dolayısıyla ödeme emrine karşı dava açan borçluya, davanın reddi hâlinde haksız çıkma zammı uygulanmasının kamu alacağının tahsilini hızlandırma amacına ulaşılması bakımından elverişli bir araç olduğu ifade edilemeyecektir. Netice itibarıyla kamu alacaklarının tahsili amacıyla düzenlenen ödeme emrine karşı açılan davanın reddedilmesi hâlinde otomatik olarak kamu alacağının %10\’u oranında haksız çıkma zammı uygulanması, kamu alacağının tahsilini hızlandırma amacına erişme yönünden elverişli olmadığı gibi başvurulabilecek son çare de değildir. 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un 58. maddesinin Anayasa Mahkemesi’nin 21/4/2022 tarihli ve E.2021/119, K.2022/48 sayılı kararıyla iptal edilen beşinci fıkrasının idarenin ve mahkemelerin somut olayın sübjektif koşullarını gözeterek hakkaniyete aykırı sonuçları giderebilecek kararlar vermesine imkân sağlamamasının kamu alacağının tahsilinin hızlandırılmasındaki kamusal yarar ile bireyin mülkiyet hakkından yararlanmasındaki şahsi menfaat arasındaki dengeyi birey aleyhine bozucu nitelikte olduğu kanaatine varılmıştır. Kamu Alacağına ilişkin Ödeme Emrine Karşı Davanın Reddi Halinde Haksız Çıkma Zammı Uygulanır mı ANAYASA MAHKEMESİ KARARI Esas Sayısı: 2021/119 Karar Sayısı: 2022/48 Karar Tarihi: 21/4/2022 R.G. Tarih – Sayı:2/8/2022 – 31911 İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN: Samsun Bölge İdare Mahkemesi 2. Vergi Dava Dairesi İTİRAZIN KONUSU: 21/7/1953 tarihli ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un 58. maddesinin beşinci fıkrasının Anayasa’nın 2., 13., 36. ve 125. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talebidir. OLAY: Ödeme emrine karşı açılan davanın reddi nedeniyle tahakkuk ettirilen haksız çıkma zammının iptali talebiyle açılan davada itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur. I. İPTALİ İSTENEN KANUN HÜKMÜ 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un itiraz konusu kuralın da yer aldığı 58. maddesi şöyledir:  “Ödeme emrine itiraz – Madde 58 Kendisine ödeme emri tebliğ olunan şahıs, böyle bir borcu olmadığı veya kısmen ödediği veya zamanaşımına uğradığı hakkında tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde alacaklı tahsil dairesine ait itiraz işlerine bakan vergi itiraz komisyonu nezdinde itirazda bulunabilir. İtirazın şekli, incelenmesi ve itiraz incelemelerinin iadesi hususlarında Vergi Usul Kanunu hükümleri tatbik olunur. Borcun bir kısmına itiraz eden borçlunun o kısmın cihet ve miktarını açıkça göstermesi lazımdır, aksi halde itiraz edilmemiş sayılır. (Mülga üçüncü fıkra: 28/1/2010-5951/1 md.) İtiraz komisyonu bu itirazları en geç 7 gün içinde karara bağlamak mecburiyetindedir. İtirazında tamamen veya kısmen haksız çıkan borçludan, hakkındaki itirazın reddolunduğu miktardaki amme alacağı % 10 zamla tahsil edilir. İtiraz komisyonlarının bu konudaki kararları kesindir. Borcun tamamına bu madde gereğince vakı itirazların tamamen veya kısmen reddi halinde, borçlu ret kararının kendisine tebliği tarihinden itibaren 15 gün içinde mal bildiriminde bulunmak mecburiyetindedir. Borcun bir kısmına karşı bu madde gereğince vakı itirazlar mal bildiriminde bulunma müddetini uzatamaz.” II. İLK İNCELEME 1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Engin YILDIRIM, Hicabi DURSUN, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI ve İrfan FİDAN’ın katılımlarıyla 11/11/2021 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. III. ESASIN İNCELENMESİ 2. Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Murat ÖZDEN tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükmü, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü: A. Anlam ve Kapsam 3. 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un 1. maddesine göre kamu alacakları, devlete ve diğer kamu tüzel kişilerine ait vergi, resim, harç, yargılama masrafı, vergi cezası, para cezası, gecikme zammı ve gecikme faizi gibi alacaklardır. 4. Anılan Kanun’un 37. maddesine göre kamu alacakları özel kanunları uyarınca belirlenen zamanlarda ödenir. Özel kanunlarında ödeme zamanı tespit edilmemiş kamu alacakları Hazine ve Maliye Bakanlığınca düzenlenecek usule göre yapılacak tebliğden itibaren bir ay içinde ödenir. Bu ödeme süresinin son günü kamu alacağının vadesi günüdür. 5. Kanun’un 55. maddesinde kamu alacağını vadesinde ödemeyenlere, 15 gün içinde borçlarını ödemeleri veya mal bildiriminde bulunmaları gerektiğini belirten bir ödeme emrinin tebliğ olunacağı hükme bağlanmıştır. 6. Kanun’un 58. maddesinde ise kendisine ödeme emri tebliğ olunan kişinin böyle bir borcu olmadığı veya kısmen ödediği ya da zamanaşımına uğradığı iddiasıyla tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde dava açabileceği öngörülmüştür. 7. 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 27. maddesinin (1) numaralı fıkrasında dava açılmasının idari işlemin yürütülmesini durdurmayacağı belirtildiğinden ödeme emrine karşı dava açılması tahsil işlemlerini durdurmaz ancak mahkemeden yürütmenin durdurulmasına karar vermesi talep edilebilir. 8. Aynı maddenin (4) numaralı fıkrasına göre ise vergi mahkemelerinde vergi uyuşmazlıklarından doğan davaların açılması, tarh edilen vergi, resim ve harçlar ile benzeri mali yükümlülüklerin ve bunların zam ve cezalarının dava konusu edilen bölümünün tahsil işlemlerini durdurur. Ancak işlemden kaldırılan vergi davası dosyalarında tahsil işlemi devam eder. Bu şekilde işlemden kaldırılan dosyanın yeniden işleme konulması ile ihtirazi kayıtla verilen beyannameler üzerine yapılan işlemlerle tahsilat işlemlerinden dolayı açılan davalar tahsil işlemini durdurmaz. 9. İtiraz konusu kural ise borcuna itiraz eden borçlunun bu itirazında tamamen veya kısmen haksız - [Hazine Arazisi Üzerinde Yapılmış Gecekondulara Tapu Tahsis Belgesi Verilmesi, Tahsis ve Tescil Koşulları](https://kayseriavukat.org.tr/gecekondulara-tapu-tahsis-belgesi-verilmesi/): 2891 sayılı Kanun Kapsamında Gecekondulara Tapu Tahsis Belgesi Verilmesi ve Tescil Koşulları Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Kararları Tapu tahsis belgesi, tapu senedi olmayıp sadece kişinin söz konusu taşınmazı elinde bulundurduğunu belgelemektedir. Bu belgenin verilmesi, belge sahibine mülkiyet hakkı tanındığı anlamına gelmemekte ve yetkili makamlara tapu senedi verme zorunluluğu getirmemektedir. Gerçekten de 2981 sayılı Kanun’un 10. maddesinde bu belgenin ıslah imar planı gerçekleştirildikten sonra hak sahiplerine verilecek tapu senedi için esas teşkil ettiği belirtilmektedir. Tapu tahsis belgesine dayalı olarak tapu kaydı alınmasının bazı şartları bulunmaktadır. Bu şartların yerine getirilmemesi sebebiyle tapu kaydı verilmemesi hâlinde sadece bu belgeye dayalı olarak kullanılan taşınmazın elinden alınması ile başvurucunun alacaklı konuma geldiğinden söz edilemez. Anayasa Mahkemesi dava tarihi itibarıyla kanunda öngörülen tescil koşullarının gerçekleştiği kabul edilmesine karşın, sonradan bu koşullarda yapılan değişikliğe dayalı olarak tescil talebinin reddedilmesinin mülkiyet hakkına müdahale teşkil ettiğini kabul etmiştir. Ayrıca mülkiyet hakkına yapılan söz konusu müdahalenin türünün, yoksun bırakma niteliğinde olduğunu değerlendirmektedir. Anayasa Mahkemesi tapu tahsisine dayalı mülkiyet hakkı iddialarını da bireysel başvuru kapsamında incelemiştir. Ayşe Öztürk (B. No: 2013/6670, 10/6/2015) Kararı‘nda tapu tahsis belgesi ile başvurucunun kullanımına bırakılan taşınmazın Maliye Hazinesi adına tapuya tescilli olduğu belirtildikten sonra taşınmazın ıslah imar planının yapılmadığı ve doğal sit alanı olarak ilan edilen taşınmaz yönünden 2981 sayılı Kanun’un uygulanamayacağı belirtilmiştir. Bu nedenle başvurucunun, taşınmazın mülkiyetini elde etme konusunda meşru bir beklentiye sevk edecek bir kanun hükmü veya yerleşik yargısal bir içtihatın bulunmadığı gözetilerek taşınmazın arazisi yönünden başvurucunun, Anayasa’nın 35. maddesinde düzenlenen mülkiyet hakkına ilişkin korumadan yararlandırılmasının mümkün olmadığı sonucuna varılmıştır (Ayşe Öztürk, §§ 30-62). Süleyman Üstün (B. No: 2013/6767, 4/2/2016) Kararı‘nda ise tapu tahsis belgesi verilen taşınmazın özel bir kişi adına tapuda kayıtlı olması nedeniyle tahsis belgesinin iptal edilmesi söz konusudur. Bu kararda da tapu tahsis belgesi verilmesi koşullarının oluşmadığının derece mahkemelerince belirlenmiş olmasına vurgu yapılarak mülkiyet hakkının ihlali iddiası yönünden konu bakımından yetkisizlik nedeniyle başvurunun kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir (Süleyman Üstün, §§ 30-61). Mehmet Anduse (B. No: 2013/6821, 3/2/2016) Kararı‘nda da tapu tahsis belgesinin koşullu olarak kullanım hakkı sağladığı, başvurucunun somut davasında ise tapu tahsis belgesi verilmesi koşullarının dahi gerçekleşmediği belirtilmiştir. Anayasa Mahkemesi, mevcut koşullarda başvurucuya tapu tahsis belgesi veya tapu verilmesini sağlayan bir kanun hükmü veya yerleşik içtihadın da bulunmadığını ve başvurucunun bunu derece mahkemeleri önünde ispat da edemediği hususlarını dikkate alarak başvurucunun, meşru beklenti kapsamında dahi bir hak veya alacağının olmadığı sonucuna varmıştır (Mehmet Anduse, §§ 37-57). Bununla birlikte Osman Ukav (B. No: 2014/12501, 6/7/2017) başvurusunda başvurucunun dava açtığı tarihte tapu tahsisine dayalı tescil koşullarının oluştuğunun derece mahkemelerince kabul edildiği olayda başvurucunun mülkü edinme yönünde en azından meşru bir beklentisinin olduğunu vurgulamıştır. Başvuruya konu taşınmaz kanunda öngörüldüğü gibi Hazine adına tapuda kayıtlı olup başvurucunun süresinde imar affı başvurusunda bulunduğundan tapu tahsis belgesi verildiği, bu belgenin sonradan iptal de edilmediği görülmektedir. Sonradan yargılama sırasında imar durumunun değiştirildiği gerekçesiyle tescil talebinin reddedilmesini ise mülkiyet hakkına ölçüsüz bir müdahale olarak değerlendirmiştir. Mehmet Ukav (B.No: 2015/12898, 29/11/2018) Kararı‘nda ise aynı taşınmazın başka bir bölümü için mülkiyet hakkına yapılan müdahale ölçüsüz bulunmuştur. Gecekondulara Tapu Tahsis Belgesi Verilmesi: Sonradan Yapılan İmar Değişikliği Nedeniyle Tescil Talebi Reddedilebilir mi Anayasa Mahkemesi Kararı – Değerlendirme Başvuru konusu olayda başvurucu, uyuşmazlık konusu taşınmaz bölümü yönünden imar affı başvurusunda bulunmuş ve kendisine 14/8/1986 tarihinde tapu tahsis belgesi verilmiştir. Bu taşınmazın bulunduğu yerde 1989 yılında imar ıslah planı yapılmış, 21/12/1989 tarihli plan tadilatıyla da taşınmazın imar durumu konut alanı olarak belirlenmiştir. Başvurucu bunun üzerine, kanunda öngörülen tescil koşullarının gerçekleştiği iddiasıyla Hazine aleyhine 18/6/2007 tarihinde tapu iptali ve tescil davası açmıştır. Ancak mahkemenin yargı çevresinin değişmesi, dava konusu taşınmazın yargılama devam ederken Hazine tarafından TOKİ’ye devredilmesi gibi nedenlerle yargılama uzun sürmüş, davanın açıldığı tarihten ancak yaklaşık dört yıl gibi bir süre geçtikten sonra 27/7/2011 tarihinde keşif icra edilebilmiştir. Başvurucu yapılan keşif sonucu taşınmazın belirlenen rayiç bedelini de mahkeme veznesine depo etmiş ve Mahkemece başvurucu yararına bütün koşulların gerçekleştiği belirtilerek 1/3/2012 tarihinde davanın kabulüne karar verilmiştir. Ancak hükmün temyizi aşamasında Yargıtay, diğer bütün koşulların gerçekleşmiş olduğunu kabul etmekle birlikte, yargılama sırasında 2010 yılında yapılan imar plan değişikliğiyle taşınmazın imar durumunun “meslek lisesi alanı” olarak belirlendiği gerekçesiyle 17/10/2012 tarihinde hükmü bozmuştur. Mahkeme de 30/5/2013 tarihinde bozma ilamına uymuş ve davanın reddine karar vermiştir. Yargıtay, tapu tahsis belgesinin bir mülkiyet belgesi olmayıp yalnızca fiilî kullanmayı belirleyen ve ilgilisine kişisel bir hak sağlayan zilyetlik belgesi olduğunu vurgulamıştır. Kararda ayrıca tahsis kapsamındaki yerin hak sahibi adına tescil edilebilmesi için gerekli koşullar sıralanmıştır. Buna göre; a. Hukuki yönden geçerliliğini koruyan bir tapu tahsis belgesi mevcut olmalıdır. b. Tahsise konu yerde 3/5/1985 tarihli ve 3194 sayılı İmar Kanunu‘nun 18. maddesi uyarınca imar uygulama planı veya 2981 sayılı Kanun uyarınca ıslah imar planı yapılmış olmalıdır. c. İlgilisine tapu tahsis belgesi gereğince başka bir yerden tahsis yapılmamış olmalıdır. d. Tahsise konu yerin kamu hizmetine ayrılmamış ve imar planına göre konut alanında kalmış olması gerekmektedir. e. Tahsise konu yer ile tescili istenilen taşınmazın aynı yer olup olmadığı ve taşınmazın niteliğinin belirlenmesi amacıyla mahallinde uzman bilirkişiler aracılığıyla keşif yapılmalıdır. f. Tahsise konu arsa bedelinin ödenmiş olması, ödenmemiş ise taşınmazın dava tarihindeki rayiç değeri, uzman bilirkişiler aracılığıyla saptanarak hükümden önce mahkeme veznesine veya belirlenecek tevdi mahalline depo edilmiş olmalıdır. g. Yedinci ve son olarak ise imar parsellerinin oluşturulması sırasında taşınmazdan düzenleme ortaklık payı kesilip kesilmediği belirlenerek kesilmiş ise uygulanan oran saptanmalıdır. Daire, ancak bu koşulların gerçekleşmesi durumunda tahsis miktarında düzenleme ortaklık payı oranında yapılacak indirimden sonra kalan miktarın tesciline karar verilebileceğini belirtmiştir. İlamda, somut olayda dava konusu taşınmazın meslek lisesi olarak ayrıldığına vurgu yapılmıştır. Daireye göre taşınmazın bu imar durumu nedeniyle tescil kararı verilmesi mümkün değildir. İlamda, tahsis belgesine dayalı olarak oluşturulan imar parselinin ancak konut alanında kalmış olması durumunda tescile karar verilebileceği belirtilmiştir. Daire sonuç olarak tapu tahsis belgesine dayalı tescil davasında lüzumlu olan diğer koşullar gerçekleşmiş ise de belirtilen koşulun gerçekleşmediği sonucuna varmıştır. Somut olayda ise başvurucu tarafından davanın açıldığı tarihten önce ve dava tarihi itibarıyla taşınmazın imar durumunun “konut alanı” olarak belirlenmiş olduğu derece mahkemelerince tespit edilmiştir. Nitekim Daire, uyuşmazlık konusu taşınmazın imar durumunun dava tarihi öncesinde “konut alanı” olarak belirlenmiş iken yargılama sırasında “meslek lisesi” olarak değiştirilmesi nedeniyle hükmün bozulmasına karar vermiştir. Bozma ilamında, açık olarak yargılama sırasında yapılan bu imar - [Cumhurbaşkanı veya Bakanlar Kurulu Kararı Olmadan Belediye Acele Kamulaştırma İşlemi Yapabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/acele-kamulastirma/): Cumhurbaşkanı veya Bakanlar Kurulu Kararı Olmadan Belediye Tarafından Acele Kamulaştırma Yapılabilir mi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Ali Gönültaş Başvurusu No: 2018/24998 Karar Tarihi: 18/1/2022 R.G. Tarih ve Sayı: 22/2/2022-31758 Birinci Bölüm – Karar Başkan: Hasan Tahsin GÖKCAN Üyeler: Hicabi DURSUN, Muammer TOPAL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, İrfan FİDAN Raportör: Kamber Ozan TUTAL Başvurucu: Ali GÖNÜLTAŞ I. Başvurunun Konusu 1. Başvuru, Bakanlar Kurulu kararı olmaksızın acele kamulaştırma yöntemi ile taşınmazın kamulaştırılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. Başvuru Süreci 2. Başvuru 13/8/2018 tarihinde yapılmıştır. 3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. 4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. 6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. III. Olay ve Olgular 7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 8. Bakanlar Kurulunun 30/9/2004 tarihli ve 25599 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 14/9/2004 tarihli ve 2004/7892 sayılı kararının başlığı “Enerji Piyasası Düzenleme Kurumunca Yapılacak Kamulaştırmalarda 2942 Sayılı Kamulaştırma Kanununun 27 nci Maddesinin Uygulanmasına Dair Karar” olarak gösterilmiştir. Söz konusu kararın 1. maddesi ile enerji yatırımlarının bir an önce gerçekleştirilmesi amacıyla elektrik, doğal gaz ve petrol piyasalarındaki faaliyetlerin gerektirdiği ve Enerji Piyasası Düzenleme Kurumunca (EPDK) yapılacak kamulaştırma işlemlerinde 4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu‘nun 27. maddesinin uygulanacağı düzenlenmiştir. Anılan Bakanlar Kurulu kararının iptali için dava açılmıştır. Danıştay Altıncı Dairesi 19/6/2013 tarihinde acelecilik hâlinin somut olarak belirtilmediği gerekçesiyle davayı kabul etmiş ve kararı iptal etmiştir. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu 27/5/2015 tarihinde kararı onamış, 8/6/2016 tarihinde de karar düzeltme istemini reddetmiştir. 9. Başvurucu 1949 doğumlu olup Kayseri’nin Akkışla ilçesinde ikamet etmektedir. Kayseri’nin Akkışla ilçesi Yeni Mahalle 107 ada 14 parselde kayıtlı 161,59 m² yüz ölçümündeki dükkân vasfındaki taşınmaz başvurucu adına tapuda kayıtlıdır. 10. Akkışla Belediyesi (Belediye) Encümeni 16/6/2017 tarihinde 1/1.000 ölçekli uygulamalı imar planında yola isabet eden, başvurucuya ait taşınmazın 48,51 m²lik kısmının kamulaştırılmasına karar vermiştir. Başvurucuya ait taşınmaz üzerine 14/7/2017 tarihinde Belediye lehine 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu‘nun 7. maddesi uyarınca kamulaştırma şerhi konulmuştur. Belediye Kıymet Takdir Komisyonu 13/7/2017 tarihinde söz konusu taşınmazın kamulaştırma bedelini 13.845,44 TL olarak belirlemiştir. Belediye 27/9/2017 tarihinde başvurucu ile söz konusu bedel üzerinden anlaşma sağlamıştır. Buna karşın başvurucu tapuda ferağ vermemiştir. 11. Belediye 28/5/2018 tarihinde taşınmaza acele elkoyma talebiyle birlikte başvurucu aleyhine kamulaştırma bedelinin tespiti davası açmıştır. Belediye; dava dilekçesinde imar planında yol olarak gösterilen, başvurucuya ait taşınmazın bir kısmının kamulaştırılmasına karar verildiğini belirtmiştir. Belediye; taşınmazın uzlaşma ile satın alınmak istendiğini belirtir iadeli taahhütlü tebligatın iade olduğunu, dolayısıyla başvurucu ile kamulaştırma konusunda uzlaşma sağlanmadığını ifade etmiştir. Belediye, imar planı gereğince yol olarak kamulaştırılmasına karar verilen, başvurucuya ait taşınmazın 48,51 m²lik kısmı yönünden 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu‘nun 10. maddesi gereğince ileride açılacak davaya esas teşkil etmek üzere kamulaştırma bedelinin tespitini ve acele elkoyma kararı verilmesini talep etmiştir. 12. Başvurucu 14/6/2018 tarihinde cevap dilekçesi sunmuştur. Başvurucu; acele kamulaştırma koşullarının bulunmadığını, kalan kısmı kullanabilmesi mümkün olmadığından taşınmazın tamamının kamulaştırılması zorunluluğu bulunduğunu ve taşınmazın merkezî konumu değerlendirilerek kamulaştırma bedelinin tespit edilmesi gerektiğini belirtmiştir. 13. Sarıoğlan Asliye Hukuk Mahkemesi 29/6/2018 tarihinde davayı kabul etmiştir. Mahkeme, taşınmazın 48,51 m²lik kısmına 2942 sayılı Kanun’un 27. maddesi uyarınca acele el konulmasına ve acele elkoyma bedelinin alınan bilirkişi raporu doğrultusunda 17.832,62 TL olarak tespitine karar vermiştir. 14. Mahkeme; kararın gerekçesinde, açılan davanın kanuni dayanağının 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu‘nun 27. maddesi olduğunu belirtmiştir. Mahkeme, taşınmazın 48,51 m²lik kısmı hakkında Bakanlar Kurulunun 30/9/2004 tarihli ve 25599 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan kararı ve 2942 sayılı Kanun’un 27. maddesi gereğince acele kamulaştırma talep edildiğini ifade etmiştir. Mahkeme, söz konusu Kanun’un 27. maddesi ile anılan Bakanlar Kurulu kararı dikkate alındığında Belediyenin acele kamulaştırma talebinde haklı olduğunu tespit etmiştir. Mahkeme acele elkoyma hükmü yönünden kararın kesin olduğunu, diğer hususların ise ileride açılacak bedel tespiti ve tescil davasında değerlendirileceğini açıklamıştır. 15. Nihai karar 13/7/2018 tarihinde başvurucu vekili tarafından öğrenilmiştir. 16. Başvurucu 13/8/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. IV. İlgili Hukuk A. Ulusal Hukuk 17. 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu‘nun “Kamulaştırma bedelinin mahkemece tespiti ve taşınmaz malın idare adına tescili” kenar başlıklı 10. maddesinin ilgili kısmı şöyledir: “Kamulaştırmanın satın alma usulü ile yapılamaması halinde idare, 7 nci maddeye göre topladığı bilgi ve belgelerle 8 inci madde uyarınca yaptırmış olduğu bedel tespiti ve bu husustaki diğer bilgi ve belgeleri bir dilekçeye ekleyerek taşınmaz malın bulunduğu yer asliye hukuk mahkemesine müracaat eder ve taşınmaz malın kamulaştırma bedelinin tespitiyle, bu bedelin, peşin veya kamulaştırma 3 üncü maddenin ikinci fıkrasına göre yapılmış ise taksitle ödenmesi karşılığında, idare adına tesciline karar verilmesini ister. Mahkeme, idarenin başvuru tarihinden itibaren en geç otuz gün sonrası için belirlediği duruşma gününü, dava dilekçesi ve idare tarafından verilen belgelerin birer örneği de eklenerek taşınmaz malın malikine meşruhatlı davetiye ile veya idarece yapılan araştırmalar sonucunda adresleri bulunamayanlara, 11.2.1959 tarihli ve 7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun 28 inci maddesi gereğince ilan yoluyla tebligat suretiyle bildirerek duruşmaya katılmaya çağırır. Duruşma günü idareye de tebliğ olunur… Mahkemece belirlenen günde yapılacak duruşmada hakim, taşınmaz malın bedeli konusunda tarafları anlaşmaya davet eder. Tarafların bedelde anlaşması halinde hakim, taraflarca anlaşılan bu bedeli kamulaştırma bedeli olarak kabul eder ve sekizinci fıkranın ikinci ve devamı cümleleri uyarınca işlem yapar. Mahkemece yapılan duruşmada tarafların bedelde anlaşamamaları halinde hakim, en geç on gün içinde keşif ve otuz gün sonrası için de duruşma günü tayin ederek, 15 inci maddede sayılan bilirkişiler marifetiyle ve tüm ilgililerin huzurunda taşınmaz malın değerini tespit için mahallinde keşif yapar. Yapılacak keşifte, taşınmaz malın bulunduğu yerin bağlı olduğu köy veya mahalle muhtarının da hazır bulunması amacıyla, muhtara da davetiye çıkartılır ve keşifte hazır bulunması temin edilerek, muhtarın beyanı da alınır. Bilirkişiler, taraflar ve diğer ilgililerin beyanını da dikkate alarak, 11 inci maddedeki esaslar doğrultusunda taşınmaz malın değerini belirten raporlarını onbeş gün içinde mahkemeye verirler. Mahkeme bu raporu, duruşma günü beklenmeksizin taraflara tebliğ eder. Yapılacak duruşmaya hakim, taraflar veya vekillerini ve bilirkişileri çağırır. Bu duruşmada tarafların bilirkişi raporlarına varsa itirazları dinlenir ve bilirkişilerin bu itirazlara karşı beyanları alınır. Tarafların bedelde anlaşamamaları halinde gerektiğinde hâkim tarafından onbeş gün içinde sonuçlandırılmak üzere yeni bir bilirkişi kurulu tayin edilir ve hâkim, tarafların ve bilirkişilerin rapor veya raporları ile beyanlarından - [Hakim Kararı Olmadan İşyerinde Arama ve Belge İncelemesi Yapılabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/hakim-karari-olmadan-isyerinde-arama/): Hakim Kararı Olmadan İşyerinde Arama ve Belge İncelemesi Yapılması T.C. Anayasası Konut dokunulmazlığı – Madde 21 Kimsenin konutuna dokunulamaz. Millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâkın korunması veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri veya birkaçına bağlı olarak usulüne göre verilmiş hâkim kararı olmadıkça; yine bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça; kimsenin konutuna girilemez, arama yapılamaz ve buradaki eşyaya el konulamaz. Yetkili merciin kararı yirmidört saat içinde görevli hâkimin onayına sunulur. Hâkim, kararını el koymadan itibaren kırksekiz saat içinde açıklar; aksi halde, el koyma kendiliğinden kalkar. 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun Yerinde İnceleme – Madde 15 Kurul, bu Kanunun kendisine verdiği görevleri yerine getirirken gerekli gördüğü hallerde, teşebbüs ve teşebbüs birliklerinde incelemelerde bulunabilir. Bu amaçla teşebbüslerin veya teşebbüs birliklerinin: a) Defterlerini, fiziki ve elektronik ortam ile bilişim sistemlerinde tutulan her türlü verilerini ve belgelerini inceleyebilir, bunların kopyalarını ve fiziki örneklerini alabilir, b) Belirli konularda yazılı veya sözlü açıklama isteyebilir, c) Teşebbüslerin her türlü mal varlığına ilişkin mahallinde incelemeler yapabilir. İnceleme, Kurul emrinde çalışan uzmanlar tarafından yapılır. Uzmanlar incelemeye giderken yanlarında incelemenin konusunu, amacını ve yanlış bilgi verilmesi halinde idari para cezası uygulanacağını gösteren bir yetki belgesi bulundururlar. İlgililer istenen bilgi, belge, defter ve sair vasıtaların suretlerini vermekle yükümlüdür. Yerinde incelemenin engellenmesi veya engellenme olasılığının bulunması durumunda sulh ceza hakimi kararı ile yerinde inceleme yapılır. Anayasa Mahkemesi Kararı – Açıklama Olaylar Başvurucu, otomotiv pazarında faaliyet gösteren bir anonim şirkettir. Rekabet Kurulu (Kurul), başvurucunun da aralarında bulunduğu bazı müteşebbislerin 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’u ihlal edip etmediklerinin tespiti amacıyla ön araştırma yapılmasına karar vermiştir. Ön araştırma yapmak üzere yetkilendirilen rekabet uzmanları, başvurucunun adresine giderek yerinde inceleme yapmıştır. Yapılan inceleme sonucu şirket personelinin bilgisayarından temin edilen elektronik postalardan oluşan belgeler teslim alınmıştır. Ön araştırma sonucu düzenlenen raporda soruşturma açılması önerisinde bulunulmuş; bu öneri doğrultusunda Kurul, başvurucunun da aralarında bulunduğu teşebbüsler hakkında soruşturma açılmasına karar vermiştir. Rekabet Kurumu raportörlerince yapılan soruşturma sonucunda düzenlenen raporda, başvurucunun da aralarında bulunduğu müteşebbislerin 4054 sayılı Kanun\’un 4. maddesini ihlal eder nitelikte eylemlerde bulunduğu sonucuna ulaşılmış ve söz konusu teşebbüslere idari para cezası uygulanması önerilmiştir. Kurul, başvurucu hakkında idari para cezası uygulanmasına karar vermiştir. Başvurucu, idari para cezası ile para cezasının dayanağı olan yönetmeliğin iptali istemiyle Danıştay Onüçüncü Dairesinde (Daire) dava açmış; Daire davanın reddine karar vermiştir. Başvurucu bu karara karşı Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunda (İDDK) temyiz yoluna başvurmuştur. İDDK, usul ve hukuka uygun olduğunu belirterek Daire kararını onamıştır. İddialar Başvurucu, işyerinde incelemenin kanuna aykırı olması nedeniyle konut dokunulmazlığı hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Mahkemenin Değerlendirmesi Konut kavramı genellikle özel yaşamın ve aile yaşamının geliştiği maddi olarak belirlenmiş yer olarak tanımlanmaktadır. Öte yandan konut kavramı işyerlerini de kapsamakta; bu bağlamda bir kişinin mesleğini sürdürdüğü bürosu, özel bir kişinin işlettiği şirketin faaliyetlerinin yürütüldüğü kayıtlı merkezi, tüzel kişilerin kayıtlı merkezleri, şubeleri ve diğer işyerleri de bu kapsamda değerlendirilebilmektedir. Bununla birlikte işyerlerinin mahrem bir unsur içermeyen, herkese açık, aleni alanları konut kavramı kapsamında görülmeyebilir. Arama, suçu önlemek amacıyla suç işlenmeden önce veya suç işlendikten sonra delillerin elde edilmesi ve/veya sanığın veya şüphelinin yakalanabilmesi için bireylerin bazı temel haklarının sınırlandırılmasına sebep olacak şekilde yürütülen bir koruma tedbiridir. Arama ile özel hayatın gizliliği, konut dokunulmazlığı ve vücudun dokunulmazlığı gibi başlıca temel haklar sınırlandırılmış olur. Somut olayda rekabet uzmanlarınca başvurucunun işyerinde 4054 sayılı Kanun\’un 15. maddesi uyarınca yerinde inceleme yapılmıştır. Anılan maddede düzenlenen yerinde inceleme, Kurul yetkililerinin teşebbüslerin veya teşebbüs birliklerinin işyerlerine giderek mahallinde inceleme yapmasıdır. Bu kapsamda Kurul yetkilileri teşebbüsün defterlerini, fiziki ve elektronik ortam ile bilişim sistemlerinde tutulan her türlü verilerini ve belgelerini inceleyebilir; bunların kopyalarını ve fiziki örneklerini alabilir, belirli konularda yazılı veya sözlü açıklama isteyebilir, teşebbüslerin her türlü mal varlığına ilişkin mahallinde incelemeler yapabilir. 4054 sayılı Kanun\’un 15. maddesinde sayılan yetkiler gözetildiğinde yerinde incelemenin teşebbüsün yönetim işlerini yürüttüğü merkez, şube ve tesislerinde yapılan bir faaliyet olduğu anlaşılmaktadır. Teşebbüslerin yönetim işlerinin yürütüldüğü kısımlar ile çalışma odaları gibi herkesin serbestçe giremediği alanların konut sayılacağı hususunda tereddüt bulunmamaktadır. Dolayısıyla şirket yetkililerinin bilgisayarlarından belge temin edildiği hususu da gözetildiğinde başvurucunun işyerinde yapılan incelemenin konut dokunulmazlığı hakkına müdahale teşkil ettiği değerlendirilmiştir. Anayasa\’nın 21. maddesinin birinci fıkrasının ikinci cümlesinde, usulüne göre verilmiş hâkim kararı olmadıkça kimsenin konutuna girilemeyeceği, konutunda arama yapılamayacağı, buradaki eşyaya el konulamayacağı belirtilmiştir. Aynı fıkrada, gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde ise doğrudan hâkim kararı yerine kanunla yetkili kılınmış mercinin yazılı emrinin yeterli görülebileceği ifade edilmiştir. 4054 sayılı Kanun\’un 15. maddesi incelendiğinde rekabet uzmanlarının yerinde inceleme yapabilmesinin kural olarak hâkim kararına bağlı kılınmadığı görülmektedir. Ayrıca 4054 sayılı Kanun\’un 15. maddesinde yerinde incelemenin Kurul kararıyla yapılabileceği anlaşılmakta ise de yerinde incelemenin Kurulun emriyle yapılmasının gecikmesinde sakınca bulunan hâllerle sınırlı kılınmadığı görülmektedir. Anayasa\’nın 21. maddesinin birinci fıkrasında gecikmesinde ancak sakınca bulunan hâllerde doğrudan hâkim kararı yerine kanunla yetkili kılınmış mercinin yazılı emrinin yeterli görülebileceği belirtilmiştir. Kurulun emriyle yerinde inceleme yapılabilmesini gecikmesinde sakınca bulunan hâllerle sınırlı kılmayan düzenlemenin Anayasa\’nın 21. maddesine uygun olmadığı kanaatine varılmıştır. Öte yandan, bir an için Kurulun yerinde inceleme yapılması kararının gecikmesinde sakınca bulunan hâllere münhasır olduğu kabul edilse bile Kurul kararının yirmi dört saat içinde görevli hâkimin onayına sunulması zorunluluğunun bulunmaması da Anayasa\’nın 21. maddesindeki ek güvenceye uygun değildir. Olayda başvurucunun yerinde incelemeye yönelik herhangi bir engelleme girişimi olmaması sebebiyle hâkim kararına gerek duyulmadan başvurucunun işyerinde yerinde inceleme yapılmıştır. 4054 sayılı Kanun\’un 15. maddesine uygun olduğu anlaşılan bu uygulamanın Anayasa\’nın 21. maddesinin birinci fıkrasının ikinci cümlesindeki güvenceyi ihlal ettiği açıktır. İhlalin 4054 sayılı Kanun\’un ilgili hükümlerinde yer verilen yerinde inceleme yetkisinin Anayasa\’nın 21. maddesinin birinci fıkrasındaki güvencelere uygun olarak düzenlenmemesinden kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Konut dokunulmazlığı hakkıyla ilgili olarak tespit edilen ihlal yargılamanın sonucundan bağımsız olduğundan yeniden yargılamaya hükmedilmesinde hukuki yarar bulunmamaktadır. Bununla birlikte benzeri yeni ihlallerin önüne geçilebilmesi için ihlale yol açan kanun hükmünün gözden geçirilmesi konusunda ise takdir yetkisi yasama organına aittir. Bu çerçevede yukarıda değinilen anayasal ilkeler dikkate alınarak düzenleme yapılması benzeri ihlallerin önüne geçilmesi bakımından bireysel başvurunun amacı ve işlevine de uygun olacağından kararın bir örneğinin bilgi ve takdiri için yasama organına gönderilmesi gerekir. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle konut dokunulmazlığı hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Hakim Kararı Olmadan İşyerinde Arama ve Belge - [Kadastro Davası Açma Süresi: On Yıllık Zamanaşımı, Askı İlan Süresinin Sonundan mı Başlatılır](https://kayseriavukat.org.tr/kadastro-davasi-acma-suresi/): Kadastro Davası Açma Süresi ve On Yıllık Zamanaşımı Anayasa Mahkemesi Kararı – Açıklama Olaylar Başvurucuların murisi adına kayıtlı olan sekiz taşınmaz 2/12/1953 tarihinde kesinleşen kadastro tutanaklarıyla Hazine adına tespit ve tescil edilmiş, ardından İstanbul Belediyesine devredilmiştir. Bu taşınmazlardan bazıları ilerleyen süreçte üçüncü kişiler adına tescil edilmiştir. Başvurucuların söz konusu taşınmazların altısı için açtığı sicilin düzeltilmesi davası süre aşımı gerekçesiyle reddedilmiştir. Sonraki süreçte başvurucular, sekiz taşınmaz için 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde (Mahkeme) Hazine ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi aleyhine iki ayrı sicilin düzeltilmesi ile tazminat davası açmıştır. Davalardan biri üç taşınmaza, diğeri ise beş taşınmaza ilişkindir. Mahkeme davaları hak düşürücü sürenin geçtiği gerekçesiyle reddetmiştir. Başvurucuların temyiz taleplerini inceleyen iki farklı Yargıtay dairesi; yerel mahkeme kararlarını onamış, karar düzeltme talepleri de ilgili daireler tarafından reddedilmiştir. İddialar Başvurucular, taşınmazların kadastro çalışması sonucu üçüncü kişiler adına tescil edilmesi nedeniyle mülkiyet haklarının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Mahkemenin Değerlendirmesi Anayasa’nın 13. maddesi uyarınca hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasında dikkate alınacak ölçütlerden biri olan ölçülülük, hukuk devleti ilkesinden doğmaktadır. Ölçülülük ilkesinin alt ilkelerinden olan orantılılık bireyin hakkına yapılan müdahale ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir dengenin gözetilmesi gerekliliğini ifade etmektedir. Hukuka aykırılık iddialarının bir mahkeme tarafından etkili bir biçimde incelenmesi müdahalenin orantılılığı bakımından önem arz etmektedir. Bu bağlamda, hatalı olduğu değerlendirilen kadastro işlemlerinin düzeltilmesi amacıyla yargı yollarına başvuru imkânının sağlanması mülkiyet hakkının korunmasına ilişkin anayasal yükümlülüklerin bir gereğidir. Kadastro tespitlerinin ilgililere tebliğinin ilan suretiyle yapılmasının öngörülmesinin amacı taşınmazların mülkiyetine ilişkin belirsizlikleri bir an önce sona erdirmektir. Bununla birlikte tebligatın ilan suretiyle yapılmasına ilişkin düzenlemelerin kadastroya konu taşınmazlar üzerinde hak iddia edecek kişilerin söz konusu taşınmazların bulunduğu bölgede oturduğu veya orada oturmasa bile bundan haberdar olacak araçlara sahip olduğu düşüncesiyle haklılaştırıldığı dikkate alınmalıdır. Fakat örneğin yurt dışında ikamet eden bir kişi yönünden taşınmazla bağını koparan istisnai durumların da bulunması hâlinde kadastro ilanından haberdar olunması oldukça güçtür. Bu gibi hâllerde on yıllık dava açma süresinin otomatik olarak askı ilan müddetinin geçmesinden sonra başlatılması mülkiyet hakkı yönünden telafisi imkânsız zararların doğmasına yol açabileceğinden mülkiyet hakkına yönelik ölçüsüz bir müdahale teşkil edeceği değerlendirilmiştir. Öte yandan mülkiyet hakkının usul güvenceleri bağlamında dava açma süreleri, başvuru yoluna müracaat edilmesi imkânını ortadan kaldıracak veya aşırı derecede zorlaştıracak derecede katı ve şekilci yorumlanmamalıdır. Somut olayda Mahkemece Yunanistan’da yaşadıkları bilinen başvurucuların veya üst soylarının kadastro işleminden haberdar olmamalarının beklenmesinin makul görülebildiği istisnai bir durumun olup olmadığı araştırılmadan dava açma süresinin askı ilan müddetinden başlatılmasının katı ve şekilci bir yorum olduğu değerlendirilmiştir. Mahkemece dava açma süresinin kadastro tutanaklarına ilişkin askı ilan süresinin sonundan itibaren başlatılması, başvurucuların kadastro işleminin hukuka aykırılığı iddialarını dava konusu etmesini imkânsız kılmıştır. Zira başvurucular, kadastro işleminden haberdar olduğu tarihte -Mahkemenin yorumuna göre- dava açma süresi zaten dolmuş durumdadır. Yunanistan’da yaşadıkları bilinen başvurucuların veya murislerinin kadastro tespitinden haberdar olduklarının düşünülmesini haklı kılan sebeplerin varlığı Mahkemece ortaya konulmadıkça başvurucuların dava açmasını imkânsız kılan bu yorumun mülkiyet hakkının usul güvenceleriyle uyumlu olmadığı kanaatine varılmıştır. Tapu kayıtlarının kesinliğe kavuşturulmasındaki kamusal yararın önemi inkâr edilemese de başvurucuların mülkiyet hakkının korunmasındaki menfaatinin de gözardı edilmemesi gerekir. Somut olayda başvurucuların Yunanistan’da yaşadığı olgusu gözetilmeden dava açma süresinin aşırı katı ve şekilci bir yorumla, otomatik olarak kadastro tutanaklarının kesinleştiği tarihten başlatılması tapu sicilinin kesinleştirilmesindeki kamusal yarar ile başvurucuların mülkiyet hakkının korunmasındaki bireysel yarar arasındaki dengeyi başvurucular aleyhine aşırı bir külfete yol açacak şekilde bozmuştur. Bu durum başvurucuların mülkiyet hakkına yapılan müdahaleyi orantısız kılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Kadastro Davası Açma Süresi: On Yıllık Zamanaşımı Süresinin Kadastro Tutanaklarına ilişkin Askı İlan Süresinin Sonundan Başlatılması Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Amelia Kukutara ve Diğerleri – Başvuru No: 2019/7923 Karar Tarihi: 27/4/2023 R.G. Tarih ve Sayı: 19/7/2023 – 32253 Genel Kurul – Karar Başkan: Zühtü ARSLAN Başkanvekili: Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA Üyeler: Engin YILDIRIM, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE Raportör: Ayhan KILIÇ Başvurucular: Amelia KUKUTARA, Dimitrios MALAMATAS, Elefteriya FİTRİADİS, Emmanuil FİTRİADİS, Emmanuil RAPTİS, Georgios FİTRİADİS, Herakliya SİMİTÇİOĞLU, Kimon FİTRİADİS, Konstantinia SPİRİDİS, Marina STAVRELİS, Nikolas SİMİTÇİOĞLU Panaotis RAPTİS, Stamatia FİTRİADİS, Stilyani KOCABAŞİDİS, Stilyanos MALAMATAS, Vasil GAYTANİDİS, Vasiliki PALME, Zoi FİTRİYADU, Zoi ZARAGULİAS I. Başvurunun Konusu 1. Başvuru; taşınmazların kadastro çalışması sonucu üçüncü kişiler adına tescil edilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. II. Başvuru Süreci 2. Başvurular 7/3/2019 ve 6/7/2020 tarihlerinde yapılmıştır. Komisyonca başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 3. 2020/22447 numaralı başvuru eldeki başvuruyla birleştirilmiştir. 4. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucular, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. 5. Bölüm, başvurunun Genel Kurula sevkine karar vermiştir. III. Olay ve Olgular 6. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 7. Başvurucular, İstepan kızı Ayzer (Ayiza) Zetya’nın [öl. 1299 (1883)] tek çocuğu olan Amalya (Ameliye) Fitriyadu’nun (öl. 22/5/1941) mirasçılarıdır. 8. 38/2 numaralı Sarıyer müdevvere defterine göre Ayzer Zetya adına kayıtlı olan sekiz taşınmaz 2/12/1953 tarihinde kesinleşen kadastro tutanaklarıyla Hazine adına tespit ve tescil edilmiştir. Söz konusu taşınmazlar 3/4/1961 tarihinde İstanbul Belediyesine devredilmiştir. Bunlardan bazıları sonraki tarihlerde çeşitli nedenlerle üçüncü kişiler adına tescil edilmiştir. Belirtilen taşınmazlar hâlihazırda İstanbul ili Sarıyer ilçesi Büyükdere Mahallesi Ekserci mevkii 559 ada 12 parsel, 613 ada 5 parsel, 559 ada 37 parsel, 559 ada 41 parsel, 653 ada 26 parsel, 559 ada 27 parsel, 613 ada 10 parsel ve 613 ada 27 parsel sayısına revizyon görmüştür. 9. Ayzer Zetya’nın on bir mirasçısı tarafından söz konusu taşınmazların altısı için 19/7/1993 tarihinde Sarıyer 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde Hazine, Sarıyer Belediyesi ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi aleyhine sicilin düzeltilmesi davası açılmıştır. Sarıyer 2. Asliye Hukuk Mahkemesi 29/12/1995 tarihinde davayı süre aşımı gerekçesiyle reddetmiştir. Kararın gerekçesinde; 21/6/1987 tarihli ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu‘nun geçici 4. maddesinin üçüncü fıkrasında 15/12/1934 tarihli ve 2613 sayılı (mülga) Kadastro ve Tapu Tahriri Kanunu ile diğer kanunlar gereğince özel kadastrosu yapılan ve tutanakları kesinleşmiş olan taşınmazlar için on yıllık hak düşürücü süre geçmiş ise 3402 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde hak sahiplerinin dava açabileceklerinin hükme bağlandığı belirtilmiş, 1993 yılında açılan davanın süresinde olmadığı ifade edilmiştir. 10. Başvurucular sekiz taşınmaz için 10/4/2012 tarihinde İstanbul - [Hazine Arazisinde Bulunan Muhdesat ve Ağaçlara Zarar Verilmesi Halinde Tazminat Talep Edilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/hazine-arazisinde-bulunan-muhdesat-ve-agac/): Hazine Arazisinde Bulunan Muhdesat ve Ağaçlara Zarar Verilmesine Rağmen Muhdesat Bedelinin Ödenmemesi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Cumali Karaşahin Başvurusu Başvuru Numarası: 2014/2927 Karar Tarihi: 1/2/2017 İkinci Bölüm – Karar Başkan: Engin YILDIRIM Üyeler: Celal Mümtaz AKINCI, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Recai AKYEL Raportör: Özgür DUMAN Başvurucu: Cumali KARAŞAHİN I. Başvurunun Konusu 1. Başvuru, tapuda Maliye Hazinesi adına kayıtlı taşınmaz üzerinde başvurucu tarafından yetiştirildiği belirtilen kayısı ağaçları ile üzüm asmasının Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğünce (DSİ) sulama kanalı geçirilmesi sırasında zarar görmesi ve bu zararın tazmini istemiyle açılan tazminat davasının da reddedilmesi nedenleriyle eşitlik ilkesinin ve mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. II. Başvuru Süreci 2. Başvuru 5/3/2014 tarihinde Malatya İdare Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. 3. İkinci Bölüm Birinci Komisyonunca 15/6/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 4. Bölüm Başkanı tarafından 22/2/2016 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. 5. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık tarafından başvuru hakkında bu aşamada bir görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. III. Olay ve Olgular A. Olaylar 6. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: 7. Başvurucu, tapuda Maliye Hazinesi adına kayıtlı bulunan Malatya ili, Battalgazi ilçesi, Hatunsuyu köyünde bulunan 1241 parsel sayılı taşınmazı kayısı bahçesi olarak kullanmaktadır. 8. Başvurucu bu taşınmaz için; 1995-1996 yıllarına ilişkin olarak 30/12/1999 tarihinde 160.875.000 TL, 8/2/1999 tarihinde 42.750.000 TL, 12/1/2000 tarihinde 67.350.000 TL, 2/1/2002 tarihinde 217.500.000 TL, 12/2/2001 tarihinde 436.500.000 TL, 18/2/2002 tarihinde 569.620.000 TL ve 24/12/2003 tarihinde de 261.000.000 TL ile 630.000.000 TL tutarlarında ecrimisil bedeli ödediğini gösteren maliye vezne alındıları sunmuştur (belirtilen tutarlar eski Türk Lirası üzerindendir). 9. Başvurucunun ecrimisil ödeyerek kullandığı taşınmazdan DSİ tarafından sulama kanalı geçirilmesi üzerine başvurucu, Malatya 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2009/342 Değişik İş sayılı dosyasında delil tespiti talebinde bulunmuş, Mahkemece yapılan keşif sonucu düzenlenen 7/11/2009 tarihli ziraat uzmanı teknik bilirkişi raporunda, DSİ tarafından 23 adet 15 yaşında, 4 adet 8 yaşında ve 1 adet 2 yaşında olmak üzere toplam 28 adet kayısı ağacının ve 1 adet de 5 yaşında üzüm asmasının sökülmesi nedeniyle başvurucunun toplam 10.914 TL tutarında zararının olduğu belirtilmiştir. 10. Başvurucu, kanal yapımı sırasında sökülen ağaçların ve üzüm asmasının bedelinin ödenmesi için 17/11/2009 tarihinde DSİ Malatya Şube Müdürlüğünden talepte bulunmuştur. Şube Müdürlüğü 18/11/2009 tarihli cevap yazısında, yargı kararına dayalı olarak ödeme yapılabileceğini başvurucuya bildirmiştir. 1. Adli Yargı Süreci 11. Başvurucu kayısı bahçesi olarak kullandığı taşınmazdan sulama kanalı geçirilmesi sırasında kayısı ağaçları ve üzüm asmasının sökülmesi nedeniyle uğradığı zararın tazmini istemiyle 9/12/2009 tarihinde Malatya 1. Asliye Hukuk Mahkemesinde tazminat davası açmıştır. 12. Mahkeme, 26/5/2010 tarihli ve E.2009/576, K.2010/274 sayılı kararıyla davanın kabulüne ve 10.914 TL tutarındaki maddi tazminatın 24/11/2009 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya ödenmesine karar vermiştir. 13. Davalı idarenin kararı temyiz etmesi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 4/7/2011 tarihli ve E.2010/7947, K.2011/7807 sayılı ilamıyla “…davacı, baraj yapımı sırasında zarar verilen ağaçların bedelini istediğine göre, dava dilekçesinin yargı yolu bakımından reddedilmemiş olması doğru değildir…” gerekçesiyle hükmün bozulmasına karar verilmiştir. 14. Yargıtay bozma ilamına uyan Mahkeme 20/10/2011 tarihli ve E.2011/566, K.2011/783 sayılı kararı ile uyuşmazlığın çözümü bakımından idari yargı yerinin görevli olduğu gerekçesiyle dava dilekçesinin görev yönünden reddine karar vermiş, bu karar 16/12/2011 tarihinde temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir. 2. İdari Yargı Süreci 15. Başvurucu bu defa, aynı olay nedeniyle 11.576,26 TL tutarındaki maddi zararının tazmini istemiyle 22/12/2011 tarihinde Malatya İdare Mahkemesinde tam yargı davası açmıştır. 16. Mahkeme, 24/12/2013 tarihli ve E.2013/1581, K.2013/1783 sayılı kararı ile davanın reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısımları şöyledir: “Malatya 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2011/566 esas sayılı dosyasına sunulan ecrimisil ihbarnameleri ile ecrimisil ödendiğini gösteren belgeler dikkate alındığında davacının, mülkiyeti Hazineye ait ve sulama kanalı yapımı için DSİ Genel Müdürlüğü’ne tahsis edilen taşınmazı kira, geçit hakkı, mecra hakkı vb. hukuki ilişkiye dayanmadan ağaç dikmek suretiyle kullanması nedeniyle işgalci konumunda bulunduğu sabittir. Bu durumda, mülkiyeti Hazineye ait ve sulama kanalı yapımı için davalı idareye tahsis edilen taşınmazı herhangi bir hukuki ilişkiye dayanmadan (fuzuli şagil olarak) ağaç dikmek suretiyle kullanıldığı için herhangi bir hukuki korumadan faydalanamayan davacı tarafından dikilen ağaçların, Kanunla kendisine verilen sulama kanalı yapım görevini hukuka uygun olarak yine kendisine tahsis edilen taşınmaz üzerinde yerine getirmesi sırasında sökülmesi nedeniyle uğranılan zararının tazminine hükmedilmesi için gerekli olan hukuka aykırı fiil şartı gerçekleşmediğinden davalı idarenin tazminle sorumlu tutulamayacağı sonucuna ulaşılmıştır.” 17. Başvurucu tarafından itiraz edilen bu karar, Malatya Bölge İdare Mahkemesinin 5/7/2013 tarihli ve E.2013/1057, K.2013/997 sayılı ilamıyla onanmış, başvurucunun karar düzeltme talebi ise Bölge İdare Mahkemesinin 24/12/2013 tarihli ve E.2013/1581, K.2013/1783 sayılı ilamıyla reddedilmiştir. 18. Nihai karar başvurucu vekiline 4/2/2014 tarihinde tebliğ edilmiştir. 19. Başvurucu 5/3/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. B. İlgili Hukuk 20. 22/12/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 718. maddesi şöyledir: “Arazi üzerindeki mülkiyet, kullanılmasında yarar olduğu ölçüde, üstündeki hava ve altındaki arz katmanlarını kapsar. Bu mülkiyetin kapsamına, yasal sınırlamalar saklı kalmak üzere yapılar, bitkiler ve kaynaklar da girer.” 21. 8/9/1983 tarihli ve 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu’nun 75. maddesi şöyledir: “Devletin özel mülkiyetinde veya hüküm ve tasarrufu altında bulunan taşınmaz malları ve Vakıflar Genel Müdürlüğü ile idare ve temsil ettiği mazbut vakıflara ait taşınmaz malların, gerçek ve tüzelkişilerce işgali üzerine, fuzuli şagilden, bu Kanunun 9 uncu maddesindeki yerlerden sorulmak suretiyle, idareden taşınmaz ve değerleme konusunda işin ehli veya uzmanı üç kişiden oluşan komisyonca tespit tarihinden geriye doğru beş yılı geçmemek üzere tespit ve takdir edilecek ecrimisil istenir. Ecrimisil talep edilebilmesi için, Hazinenin işgalden dolayı bir zarara uğramış olması gerekmez ve fuzuli şagilin kusuru aranmaz. Ecrimisile itiraz edilmemesi halinde yüzde yirmi, peşin ödenmesi halinde ise ayrıca yüzde onbeş indirim uygulanır. Ecrimisil fuzuli şagil tarafından rızaen ödenmez ise, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümlerine göre tahsil olunur. Kira sözleşmesinin bitim tarihinden itibaren, işgalin devam etmesi halinde, sözleşmede hüküm varsa ona göre hareket edilir. Aksi halde ecrimisil alınır. İşgal edilen taşınmaz mal, idarenin talebi üzerine, bulunduğu yer mülkiye amirince en geç 15 gün içinde tahliye ettirilerek, idareye teslim edilir. Köy sınırları içerisinde yer alan Hazinenin özel mülkiyetinde veya Devletin hüküm ve tasarrufu altında - [Kamulaştırma Yapılmadan İrtifak Hakkı Kurulması: Taşınmaz Üzerinden Enerji Nakil Hattı Geçirilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/kamulastirma-yapilmadan-irtifak-hakki/): Kamulaştırma Yapılmadan İrtifak Hakkı Kurulması: Taşınmaz Üzerinden Enerji Nakil Hattı Geçirilebilir mi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Şevket Karataş – Başvuru No: 2015/12554 Karar Tarihi: 25/10/2018 R.G. Tarih ve Sayı: 18/12/2018-30629 Genel Kurul – Karar Başkan: Zühtü ARSLAN Başkanvekili: Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM Üyeler: Serdar ÖZGÜLDÜR, Serruh KALELİ, Recep KÖMÜRCÜ, Hicabi DURSUN, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ Raportör: M. Emin ŞAHİNER Başvurucu: Şevket KARATAŞ I. Başvurunun Konusu 1. Başvuru, arsa vasfını haiz taşınmazın bir bölümü üzerinden kamulaştırma yapılmaksızın enerji nakil hattı geçirilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. Başvuru Süreci 2. Başvuru 28/7/2015 tarihinde yapılmıştır. 3. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 4. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. 5. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmemiştir. 6. Birinci Bölüm tarafından 27/6/2018 tarihinde yapılan toplantıda, niteliği itibarıyla Genel Kurul tarafından karara bağlanması gerekli görüldüğünden başvurunun Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 28. maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca Genel Kurula sevkine karar verilmiştir. III. Olay ve Olgular 7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 8. Başvurucu 1953 doğumlu olup Şanlıurfa’nın Hilvan ilçesinde ikamet etmektedir. 9. Şanlıurfa ili Hilvan ilçesi Karacurun Mahallesi’nde bulunan ve toplam büyüklüğü 64.075 m² olan 109 ada 63 parsel sayılı arsa niteliğindeki taşınmaz tapuda başvurucu adına kayıtlıdır. Bu taşınmazın 7.204,69 m² yüz ölçümlü kısmının üzerinden kamulaştırma yapılmaksızın Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.ye bağlı olan Dicle Elektrik Dağıtım A.Ş. (DEDAŞ) tarafından 1985 yılında enerji nakil hattı geçirilmiş ve bu kısma elektrik direği de dikilmiştir. 10. Başvurucu tarafından 12/5/2011 tarihinde Hilvan Asliye Hukuk Mahkemesinde (Mahkeme) DEDAŞ aleyhine kamulaştırmasız el atma nedeniyle tazminat davası açılmıştır. Başvurucu, dava dilekçesinde; taşınmazın enerji nakil hattının altında kalan kısmı yönünden tam bedelinin, diğer kısmı yönünden ise el atma nedeniyle taşınmazın değerinde meydana gelen azalmanın tazminat olarak hesaplanmasını talep etmiştir. Dilekçede, taşınmazın enerji nakil hatları altında kalan kısmı üzerinde ilgili mevzuat uyarınca inşaat yapılmasının mümkün olmaması nedeniyle bu kısmın tam bedelinin ödenmesi gerektiği belirtilmiştir. 11. Davalı ise savunmasında, tazminata hükmedilmesi gerekiyorsa bunun enerji nakil hattının koruma bandı altında kalan bölümünün mülkiyet bedeli üzerinden değil irtifak hakkı bedeli üzerinden hesaplanması gerektiğini ileri sürmüştür. 12. Mahkemece Hilvan Belediyesinden enerji nakil hattı altında kalan yerlere yapılaşma izni verilmesinin mümkün olup olmadığı sorulmuş; gelen cevap yazısında, ilgili mevzuat uyarınca bu alanlara yapılaşma izni verilmesinin mümkün olmadığı ve buraların yol, park veya yeşil alan olarak ayrılması gerektiği ifade edilmiştir. 13. Mahkeme 2/12/2011 tarihinde uzman bilirkişilerle mahallinde keşif yapmıştır. İnşaat mühendisi iki bilirkişi tarafından hazırlanan raporda öncelikle emsal alınması gereken satış bedeli tespit edilmeye çalışılmıştır. 14. Bilirkişi raporunda özetle; i. Emsal teşkil ettiği değerlendirilen taşınmazın daha gelişmiş bir mahallede bulunması, şehir merkezine daha yakın bir mesafede olması ve konut alanının içinde yer alması, emsal taşınmazın piyasada gördüğü rağbet ve satış kabiliyeti hususları dikkate alınarak başvurucunun taşınmazının değerinin emsal taşınmaza nazaran 2,2 kat daha az olduğu kanaati açıklanmıştır. ii. Taşınmazın bir bölümü üzerinden enerji nakil hattının geçmesi nedeniyle doğabilecek yaşamsal, muhtemel tehlikelere ve tesislerin bakım ile onarımı sırasında oluşabilecek muhtemel kazaların artacağı gerçeğine bağlı olarak taşınmaza olan talebin düşeceği belirtilmiştir. iii. Yüksek gerilimin muhtemel tehlikesinden dolayı taşınmaz üzerinde inşaat yapılmasının çevredeki diğer taşınmazlara göre gecikebileceği ve yapılacak yapıların geri dönüşüm riskinin artacağı hususları göz önünde bulundurularak el atma nedeniyle taşınmazın değerinin toplam %5,5 oranında azaldığı sonucuna ulaşılmıştır. iv. Sonuç olarak taşınmazda yer alan 9 m²lik pilon yeri için 955,71 TL pilon yeri bedeli hesaplanmış, ardından toplam 64.075 m² büyüklüğünde olan taşınmazın pilon yeri olan toplam 9 m²lik bölümü dışında kalan 64.066 m²sinin el atma nedeniyle değerinde meydana gelen azalma dikkate alınarak, ödenmesi gereken tazminat 374.174,27 TL olarak belirlenmiştir. 15. Mahkeme tarafından 18/9/2012 tarihinde verilen kararla, bilirkişi raporunda belirlenen 374.174,27 TL ile pilon yeri bedeli olan 955,71 TL’den oluşan toplam 375.129,98 TL tazminata hükmedilmiş; taşınmazın enerji nakil hattı koruma bandı altında kalan 7.204,69 m²lik kısmı üzerinde idare adına daimi irtifak hakkı tesis edilerek tapuya tescil edilmesine karar verilmiştir. Mahkeme ayrıca, söz konusu bir adet 9 m²lik direk yerinin tapusunun iptali ile yeni parsel numaraları verilerek kullanım hakkının idare adına tapuya tescil edilmesine karar vermiştir. Kararda, taşınmazın enerji nakil hattı geçirilen bölümü üzerinde irtifak hakkı tesisinin amaca ulaşmak bakımından yeterli olduğu ve 4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 11. maddesinin son fıkrası uyarınca, kamulaştırma yoluyla irtifak hakkı tesis edilen durumlarda taşınmazın değerinde meydana gelen düşüklüğün kamulaştırma bedeli olduğu belirtilerek tazminat miktarının irtifak değeri üzerinden hesaplanmasının gerekçesi açıklanmıştır. 16. Kararın temyizi üzerine Yargıtay 5. Hukuk Dairesi (Daire) 13/5/2013 tarihli kararıyla; dava konusu taşınmazın geometrik durumu, yüz ölçümü, henüz parsellenmemiş arsa niteliğinde olması ve enerji nakil hattının güzergâhı dikkate alınarak irtifak hakkı nedeniyle değer düşüklüğü oranının taşınmazın tüm değerinin %2,5’ini geçemeyeceği gerekçesiyle kararı bozmuştur. Anılan karara karşı başvurucu tarafından yapılan karar düzeltme istemi de Dairenin 24/2/2014 tarihli kararıyla reddedilmiştir. 17. Bozma kararına uyularak yapılan yargılamada Daire kararı doğrultusunda yeni bir bilirkişi raporu alınmış ve bilirkişilerce yeniden yapılan hesaplama sonucu idari irtifak bedeli 171.034,92 TL (955,71 TL direk yeri bedeli+170.079,21 TL irtifak hakkı bedeli) olarak belirlenmiş, taşınmazın enerji nakil hattı koruma bandı altında kalan 7.204,69 m²lik kısmı üzerinde idare adına daimi irtifak hakkı tesis edilerek tapuya tescil edilmesine karar verilmiştir. Mahkeme ayrıca, söz konusu 1 adet 9 m²lik direk yerinin tapusunun iptali ile direk yerine yeni parsel numaraları verilerek kullanım hakkının idare adına tapuya tescil edilmesine karar vermiştir. 18. Mahkeme kararı Dairenin 20/1/2015 tarihli kararıyla onanmış, karar düzeltme istemi de 16/6/2015 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Nihai karar 9/7/2015 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. 19. Başvurucu 28/7/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. IV. İlgili Hukuk A. Ulusal Hukuk 20. 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun “Kamulaştırma şartları” kenar başlıklı 3. maddesi şöyledir: “İdareler, kanunlarla yapmak yükümlülüğünde bulundukları kamu hizmetlerinin veya teşebbüslerinin yürütülmesi için gerekli olan taşınmaz malları, kaynakları ve irtifak haklarını; bedellerini nakden ve peşin olarak veya aşağıda belirtilen hallerde eşit taksitlerle ödemek suretiyle kamulaştırma yapabilirler. Bakanlar Kurulunca kabul olunan, büyük enerji ve sulama projeleri ile iskan projelerinin gerçekleştirilmesi, yeni ormanların yetiştirilmesi, kıyıların korunması ve turizm amacıyla yapılacak kamulaştırmalarda, bir gerçek veya özel hukuk tüzelkişisine ödenecek kamulaştırma bedelinin o yıl Genel Bütçe Kanununda - [AYM Kararı: Kamu Görevinden Çıkarılan Kişilerin Doçentlik Başvurusunun İptaline İlişkin Düzenleme](https://kayseriavukat.org.tr/docentlik-basvurusunun-iptali/): Kamu Görevinden Çıkarılan Kişilerin Doçentlik Başvurusunun İptaline İlişkin OHAL Düzenlemesinin İptali ANAYASA MAHKEMESİ KARARI – AÇIKLAMA Dava Konusu Kural Dava konusu kuralla; terör örgütlerine veya Millî Güvenlik Kurulunca (MGK) devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olması ya da değerlendirilmesi sebebiyle görevden uzaklaştırılan veya haklarında adli soruşturma ya da kovuşturma yapılan doçent adaylarının görevden uzakta geçirdikleri süre boyunca veya adli soruşturma ya da kovuşturma sonuçlanıncaya kadar doçentlik başvurularına ilişkin işlemlerin durdurulması hükme bağlanmış, doçentlik başvurularına ilişkin işlemleri durdurulanlardan terör örgütlerine veya MGK’ca devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olması ya da değerlendirilmesi sebebiyle haklarında kamu görevinden çıkarılma veya mahkûmiyet kararı verilenlerin doçentlik başvurularının iptal edileceği düzenlenmiştir. İptal Talebinin Gerekçesi Dava dilekçesinde özetle; kuralla kamu göreviyle bir bağlantısı olmayan ve bilimsel yeterlik esasına göre verilen doçentlik unvanı için yeni bir şartın getirildiği, kuralda yer alan kavramların belirsiz ve öngörülemez olduğu, kuralın yürürlüğe girmesinden önce işlenmiş olan fiillere uygulanarak geçmişe yürütüldüğü belirtilerek Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi Dava konusu kural kapsamındaki kişilerin doçentlik başvurularının durdurulmasının ve/veya iptalinin temel sebebi Anayasa\’ya aykırı faaliyetlerde bulunan oluşum ve yapılara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olması ya da değerlendirilmesi sebebiyle görevden uzaklaştırılmaları veya haklarında adli soruşturma ya da kovuşturma yapılmasıdır. Bu sebebin özel hayat kapsamında kalan değerlerden herhangi birisiyle ilgili olmadığı açıktır. Dolayısıyla kural kapsamına giren kişilerin doçentlik başvurularının engellenmesinin sebep temelli yaklaşıma göre özel hayatla bağlantısı bulunmamaktadır. Sonuç temelli yaklaşım yönünden incelendiğinde ise kural kapsamındaki kişilerin doçentlik unvanı hakkından yararlandırılmamasının terör örgütlerine üyelik, mensubiyet veya irtibat ya da iltisaklarının bulunduğu gerekçesine dayanması, bu kişilerin sosyal statüsünü ve itibarını etkilemektedir. Dolayısıyla anılan kişilerin bu durumdan duyacağı üzüntü ve ızdırabın özel hayata ilişkin değerlere temas ettiğini kabul etmek gerekir. Kişilerin doçentlik başvurularına bağlı olarak doçentlik unvanını iktisap etme hakkından yararlandırılmamasını öngören kural, Anayasa’nın 20. maddesi kapsamındaki özel hayata saygı gösterilmesini isteme hakkına sınırlama getirmektedir. Kuralda doçentlik başvurusunun durdurulmasına ve/veya iptaline yol açan sebepler herhangi bir tereddüde yer vermeyecek biçimde açık ve net olarak düzenlenmiştir. Dolayısıyla kuralın belirli, ulaşılabilir ve öngörülebilir nitelikte olduğu ve bu yönüyle kanunilik şartını taşıdığı anlaşılmıştır. Akademik unvan olarak doçentlik unvanı verilecek kişilerin terör örgütlerine veya MGK’ca devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatlı olmamalarını öngören kural akademik faaliyet alanında güvenilirliğin sağlanmasına, millî güvenlik ve kamu düzeninin korunması hususlarına yönelik meşru bir amaca hizmet etmektedir. Öte yandan temel hak ve özgürlüklere yönelik sınırlamaların demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olması, başka bir ifadeyle demokratik toplumda zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşılaması gerekir. Doçentlik başvurusunun durdurulması ve/veya iptaline yönelik sınırlamaların akademik faaliyet alanında herhangi bir zafiyete meydan verilmemesi bakımından gereklilik taşımadığı söylenemez. Bununla birlikte doçentlik unvanının iktisabı, kişiye doğrudan kamu hizmetinde çalışma imkânı sağlamamaktadır. Doçentlik unvanını iktisap eden kişinin kamu hizmetinde çalışabilmesi için ayrıca kamu hizmetine girişte aranan şartları sağlaması gerekir. Kural kapsamında doçentlik başvurusu durdurulan ve/veya iptal edilen kişilerin hâlihazırda kamu görevinden çıkarılan veya haklarında mahkûmiyet kararı verilen, dolayısıyla kamu hizmetine girme şartlarını kaybeden kişiler oldukları gözetildiğinde bu kişilerin anılan unvana bağlı olarak kamu görevlisi sıfatıyla devlet üniversitelerinde çalışma imkânlarının bulunmadığı açıktır. Öte yandan bu hususta vakıf üniversiteleri bakımından da bir farklılık bulunmamaktadır. Nitekim 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun ek 8. maddesinde doçent unvanını haiz olup devlet üniversitesinde çalışamayacak olan kişilerin vakıf üniversitelerinde de çalışamayacakları hüküm altına alınmıştır. Bununla birlikte kamu hizmetine giriş şartlarını sağlayamayan bu kişilerin özel sektörde çalışmalarına bir engel bulunmamaktadır. Doçentlik başvurusu iptal edilen kişilerin zaten kamu görevinden çıkarılan veya haklarında mahkûmiyet kararı verilen, dolayısıyla kamu görevine girme şartlarını kaybeden kişiler oldukları gözetildiğinde bu kişilerin doçentlik başvurusunun iptalini öngören kural doçentlik unvanının kamu görevi dışında başka alanlarda kullanılmasına da engel teşkil etmektedir. Doçentlik unvanının bilimsel yeterliğe bağlı olarak iktisap edilebilecek bir unvan olduğu dikkate alındığında bu unvanın iktisabının, dolayısıyla kamu görevi dışında kalan faaliyet alanlarında kullanımının engellenmesinin zorunlu bir toplumsal ihtiyaca cevap vermediği anlaşılmıştır. Bu itibarla kuralla özel hayata saygı gösterilmesini isteme hakkına getirilen sınırlamanın demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir. İptali İstenen Kanun Hükümleri 7085 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Tedbirler Alınması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Kabul Edilmesine Dair Kanun’un iptali talep edilen: 1. 1. maddesi şöyledir: “Kamu personeline ilişkin tedbirler – Madde 1 (1) Terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olan ve ekli (1) sayılı listede yer alan kişiler kamu görevinden başka hiçbir işleme gerek kalmaksızın çıkarılmıştır. Bu kişilere ayrıca herhangi bir tebligat yapılmaz. Haklarında ayrıca özel kanun hükümlerine göre işlem tesis edilir. (2) Birinci fıkra gereğince kamu görevinden çıkarılan kişilerin, mahkûmiyet kararı aranmaksızın, rütbe ve/veya memuriyetleri alınır ve bu kişiler görev yaptıkları teşkilata yeniden kabul edilmezler; bir daha kamu hizmetinde istihdam edilemezler, doğrudan veya dolaylı olarak görevlendirilemezler; bunların uhdelerinde bulunan her türlü mütevelli heyet, kurul, komisyon, yönetim kurulu, denetim kurulu, tasfiye kurulu üyeliği ve sair görevleri de sona ermiş sayılır. Bunların silah ruhsatları, gemi adamlığına ilişkin belgeleri ve pilot lisansları iptal edilir ve bu kişiler oturdukları kamu konutlarından veya vakıf lojmanlarından onbeş gün içinde tahliye edilir. Bu kişiler özel güvenlik şirketlerinin kurucusu, ortağı ve çalışanı olamazlar. Bu kişiler hakkında bakanlıkları ve kurumlarınca ilgili pasaport birimine derhal bildirimde bulunulur. Bu bildirim üzerine pasaport birimlerince pasaportlar iptal edilir. (3) Birinci fıkra kapsamında kamu görevinden çıkarılanlar, varsa uhdelerinde taşımış oldukları büyükelçi, vali gibi unvanları ve müsteşar, kaymakam ve benzeri meslek adlarını ve sıfatlarını kullanamazlar ve bu unvan, sıfat ve meslek adlarına bağlı olarak sağlanan haklardan yararlanamazlar.” 2. 3. maddesi şöyledir: “Kapatılan kurum ve kuruluşlar – Madde 3 (1) Terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara aidiyeti, iltisakı veya bunlarla irtibatı olan ve ekli (3) sayılı listede yer alan özel televizyonlar kapatılmıştır. (2) Birinci fıkra kapsamında kapatılan özel televizyonlara ait olan taşınırlar ile her türlü mal varlığı, alacak ve haklar, belge ve evrak Hazineye bedelsiz olarak devredilmiş sayılır, bunlara - [OHAL Düzenlemelerine İlişkin 2018/81 Esas Sayılı AYM Kararı: Kamu Görevinden Çıkarma ve İlave Tedbirler](https://kayseriavukat.org.tr/ohal-duzenlemeleri-aym-2018-81/): OHAL Düzenlemelerine İlişkin 2018/81 Esas Sayılı AYM Kararı: Kamu Görevinden Çıkarma ve İlave Tedbirler ANAYASA MAHKEMESİ KARARI – AÇIKLAMA Dava Konusu Kurallar Kurallar, terör örgütlerine veya devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olan 7086 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Tedbirler Alınması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Kabul Edilmesine Dair Kanun’a ekli (1) sayılı listede yer alan kişilerin kamu görevinden başka hiçbir işleme gerek kalmaksızın çıkarılmasını, memuriyetlerinin alınmasını ve pasaportlarının iptal edilmesini öngörmektedir.   İptal Talebinin Gerekçesi Başvuruda özetle; kurallar kapsamında uygulanan tedbir sürecinde kişiler hakkında objektif, tarafsız ve şeffaf bir soruşturma süreci yürütülmediği, savunma hakkı tanınmadan kişilerin görevlerine son verildiği, kurallarda geçen aidiyet, iltisak ve irtibat kavramlarının belirsiz ve öngörülemez nitelikte olduğu, siyasi ve idari bir organ olan Milli Güvenlik Kurulunun (MGK) kararına dayalı olarak tedbir uygulanmasının hukukilik sorunu doğuracağı, kuralların kamu düzenine karşı oluşan tehdidi ortadan kaldırma amacı bakımından zorunlu ve ölçülü olmadığı gibi olağanüstü hâlin gerekleriyle de uyumlu olmadığı, bir kişinin terör örgütüne üye veya mensup olup olmadığı ya da bir yapı veya oluşumun terör örgütü olduğuna karar verme yetkisinin yargı mercilerine ait olduğu, dolayısıyla kesinleşmiş bir yargı kararı bulunmadan kişiler hakkında terör örgütleri ile ilişkili oldukları belirtilerek yaptırım uygulanmasının masumiyet karinesine aykırılık oluşturduğu, tedbirin yerindeliğini denetlemek üzere sonradan Olağanüstü Hâl İşlemleri İnceleme Komisyonu (Komisyon) kurulmuşsa da Komisyon ve sonraki sürecin kamu görevinden çıkarma işlemine karşı etkili bir  denetim mekanizması sağlamadığı, bunun yanında Anayasa’nın 130. maddesi uyarınca öğretim elemanlarının Yüksek Öğretim Kurulu ve üniversitelerin yetkili organları dışında kalan makamlarca her ne surette olursa olsun görevlerinden uzaklaştırılamayacaklarının düzenlendiği, Anayasa’nın açık hükmüne aykırı olarak öğretim elemanları hakkında söz konusu tedbirlerin uygulandığı, sırf yargı denetimi dışına çıkarmak amacıyla tedbirlerin bireysel işlem olarak olağanüstü hâl KHK’sı ile yapılması ve kanun şeklinde onaylanmasının açık bir fonksiyon gaspı niteliği taşıdığı, ayrıca kamu görevinden çıkarma ve ilave tedbirler nedeniyle kişilerin bir çok temel hakkının ihlal edildiği  ileri sürülmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi a. Kanun’un 1. Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının Birinci Cümlesinde Yer Alan “…üyeliği, mensubiyeti veya…” İbaresi Yönünden Kural, olağanüstü hâli gerektiren tehlikenin bertaraf edilmesi amacına yönelik olarak Resmî Gazete’de yayımlanmak suretiyle defaten uygulanmış, bu dönemde hüküm ve sonuçlarını doğurmuştur. Bu yönüyle kural olağanüstü hâl dönemini aşan genel bir düzenleme niteliği taşımamaktadır. Bu nedenle kurala ilişkin Anayasa’ya uygunluk denetiminin Anayasa’nın 15. maddesi kapsamında yapılması gerekir.  Anılan madde yönünden inceleme yapılmadan önce sınırlamaya konu hakkın düzenlendiği Anayasa maddesi başta olmak üzere Anayasa’nın ilgili hükümleri ve olağan dönemde hak ve özgürlükleri sınırlama ve güvence rejimini düzenleyen Anayasa’nın 13. maddesi kapsamında bir inceleme yapılmalıdır. Masumiyet karinesi, Anayasa’nın 38. maddesinin dördüncü fıkrasında “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kimse suçlu sayılamaz” şeklinde düzenlenmiştir. Anayasa’nın 36. maddesinde de herkesin iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Anılan maddeye adil yargılanma ibaresinin eklenmesine ilişkin gerekçede, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerde de güvence altına alınan adil yargılanma hakkının madde metnine dâhil edildiği vurgulanmıştır. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinin (2) numaralı fıkrasında, kendisine bir suç isnat edilen herkesin suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar suçsuz sayılacağı düzenlenmiştir. Dava konusu kural kapsamında 7086 sayılı Kanun’a ekli (1) sayılı listede yer alan kişiler, terör örgütlerine veya devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üye veya mensup oldukları gerekçesiyle kamu görevinden çıkarılmıştır. Söz konusu ibareler, Kanun’a ekli (1) sayılı listede adı geçen ve terör örgütü üyeliği suçundan ceza soruşturması veya kovuşturmasına maruz kalan ancak haklarındaki süreç tamamlanıp suçlu olduklarına dair kesin hüküm tesis edilmeyen kişilerin terör örgütü üyesi veya mensubu olarak nitelendirilmelerine sebebiyet verebilecek niteliktedir. Bunun yanında kuralda, listede yer alan kişiler hakkında kesin hükümle sonuçlanan herhangi bir yargısal sürecin varlığına yönelik açıklama da yapılmamıştır. Dolayısıyla kesinleşmiş mahkûmiyet hükmü olmadan kişilerin suçlu sayılmasına neden olabilecek ifadeler içeren kural masumiyet karinesini ihlal etmektedir. Bu nedenle olağan dönemde Anayasa’nın 36. maddesinin birinci ve 38. maddesinin dördüncü fıkralarına aykırı olarak Anayasa’nın 13. maddesindeki güvencelerin ötesinde sınırlama getiren kuralın Anayasa’nın 15. maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerekir.  Anayasa’nın 15. maddesinde, olağanüstü hâllerde temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasının kısmen veya tamamen durdurulmasına ve bunlar için Anayasa’nın diğer maddelerinde öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınmasına imkân tanınmakla birlikte bu yetki sınırsız değildir. Maddenin ikinci fıkrasında, bu durumlarda dahi kişinin yaşam hakkına, maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne dokunulması, din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanması ve bunlardan dolayı suçlanması yasaklanmış; suç ve cezaların geriye yürümemesi ilkesi ile masumiyet karinesine aykırı işlem yapılamayacağı kabul edilmiştir. Dava konusu kural kapsamında haklarında kesin bir mahkûmiyet kararı verilmediği hâlde kişilerin suçlu sayılmasına neden olabilecek ifadelerin kullanılması, olağanüstü hâl şartlarında dahi dokunulması yasaklanan masumiyet karinesine aykırılık oluşturmaktadır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir. b. Kanun’un 1. Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının “…üyeliği, mensubiyeti veya…” İbaresi Dışında Kalan Kısmı ile (2) Numaralı Fıkrasının Birinci Cümlesinde Yer Alan “…ve/veya memuriyetleri…” İbaresi ve Kanun’a Ekli (1) Sayılı Liste Yönünden Kurallarla devlete sadakat bağı ile hizmet etmesi gerektiği hâlde millî güvenliğe açık ve yakın tehlike oluşturan terör örgütü veya benzeri yapı ve oluşumlarla iltisaklı veya irtibatlı oldukları tespit edilen kamu görevlileri hakkında uygulanan kamu görevinden çıkarma ve memuriyetin alınması tedbirlerinin olağanüstü hâlin ilanına sebep olan tehdit veya tehlikelerin bertaraf edilmesine yönelik olduğu açıktır. Kurallarda öngörülen tedbirler bu dönemde uygulanmış, hüküm ve sonuçlarını doğurmuştur. Kuralların, tedbire muhatap kişilerin statülerinde ileriye yönelik sürekli değişiklikler meydana getirmesi, olağanüstü hâl süresince uygulanma özelliğini aşan bir niteliğe sahip olduğu anlamına gelmemektedir. Kurallar Resmî Gazete’de yayımlanmak suretiyle defaten uygulanmış ve belli kişiler hakkında hükmünü icra etmiştir. Kuralların Kanun’a ekli listede sayılan kişilerle sınırlı olarak uygulandığı dikkate alındığında geleceğe yönelik genel, soyut ve herkesi bağlayıcı bir etki meydana getirmediği açıktır. Bu yönüyle kurallar olağanüstü hâl dönemini aşan genel bir düzenleme niteliği taşımamaktadır. Bu itibarla kuralların anayasallık denetiminde Anayasa’nın olağanüstü hâllerde temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması rejimini düzenleyen 15. maddesinin dikkate alınması gerekmektedir. Anayasa’nın 15. maddesi kapsamında yapılacak incelemede önce sınırlamaya konu hakkın düzenlendiği Anayasa maddesi başta olmak üzere Anayasa’nın ilgili hükümleri ve olağan dönemde hak ve özgürlükleri sınırlama ve güvence rejimini düzenleyen Anayasa’nın 13. maddesi kapsamında bir inceleme yapılmalıdır. Kişilerin liste usulüyle kamu görevinden çıkarılmaları ve memuriyetlerinin alınmasını öngören kurallar, Anayasa’nın 20. maddesi kapsamındaki kişilerin özel hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sınırlama getirmektedir. Buna göre gerekli usule ilişkin güvenceler - [Arazi Toplulaştırma İşleminin İptali: Dava Açma Süresinin Başlaması için Tebliğ Gerekir mi](https://kayseriavukat.org.tr/arazi-toplulastirma-isleminin-iptali/): Arazi Toplulaştırma İşleminin İptali: Dava Açma Süresinin Belirlenmesinde İlanen Tebliğ Tarihi Esas Alınabilir mi Arazi Toplulaştırma İşleminin İptali: Uyuşmazlığın mülkiyet hakkıyla ilgili olması, arazi toplulaştırmasının subjektif bir işlem olması anlamında ilanen tebliğin dava açma süresi başlangıcına esas alınamayacağı, davacının bilgiye erişim hakkının tam anlamıyla sağlanmadığı, dava açma süresinin geçirildiği şeklindeki yorumun mahkemeye erişim hakkının özünü ihlal edeceği sonucuna varıldığından, işin esası incelenmek suretiyle karar verilmesi gerekirken davanın süre aşımı nedeniyle reddi yolunda verilen kararın bu kısmında da hukuki isabet görülmemiştir. (2577 s. K. m. 7, 9) (5403 s. K. m. 17) Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu Esas No: 2016/4086 Karar No: 2018/2287 Karar Tarihi: 03.05.2018 İstemin Özeti: Balıkesir İdare Mahkemesi’nin 18/05/2016 günlü, E:2016/417, K:2016/732 sayılı ısrar kararının, davacı tarafından temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir. Savunmaların Özeti: İdare Mahkemesince verilen ısrar kararının usul ve hukuka uygun bulunduğu ve temyiz dilekçesinde öne sürülen nedenlerin, kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte olmadığı belirtilerek temyiz isteminin reddedilmesi gerektiği Balıkesir Valiliği tarafından savunulmuş; Ayvalık Belediye Başkanlığı tarafından savunma verilmemiştir. Danıştay Tetkik Hakiminin Düşüncesi: Temyiz isteminin kabulü ile ısrar kararının Danıştay Daire kararı doğrultusunda bozulması gerektiği düşünülmektedir. Türk Milleti Adına Hüküm veren Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunca dosya incelendi, gereği görüşüldü: Dava; Balıkesir İli, Ayvalık İlçesi, … Beldesi, 62 pafta, 3487 parsel sayılı taşınmazın 910 m2 lik kısmının 1997-2001 tarihleri arasında yapılan toplulaştırma işlemi sonucu 234 ada, 2 parsel olarak … Belediyesi adına tescil edilmesine ilişkin işlem ve toplulaştırma kararı ile dayanağı 1/1000 ölçekli uygulama imar planının iptali istemiyle açılmıştır. Balıkesir İdare Mahkemesinin 23/03/2011 günlü, E:2008/930, K:2011/484 sayılı kararıyla; dava konusu edilen 1/1000 ölçekli uygulama imar planının 15/11/1982 – 15/12/1982 tarihleri arasında askıya çıkarılmak suretiyle ilan edildiği, askı süreleri içinde davacı tarafından itiraz edilmemesi nedeniyle planın son ilan tarihini izleyen günden itibaren 60 günlük süre içinde doğrudan veya yapılacak bir itiraz başvurusu üzerine verilecek cevaba göre kalan dava açma süresi içinde açılması gereken bu davanın belirtilen dava açma süreleri geçirildikten çok uzun zaman sonra 02/07/2008 tarihinde açılması nedeniyle süre aşımı bulunduğu, toplulaştırma işlemi yönünden ise; 1997-2001 tarihleri arasında yürütülen toplulaştırma faaliyeti sonucu oluşturulan 234 ada, 2 sayılı parselin askıya çıkarılıp kesinleştirildikten sonra tescil için gönderildiği Ayvalık Tapu Sicil Müdürlüğü tarafından 05/07/2001 tarihinde tapuya tescil edildiği, nitekim dayanağı toplulaştırma kararının ise 14/07/1997 günlü, 83 sayılı Bakanlık kararı ile ihaleye çıkarıldığı, çalışmaların (mülga) Gediz Planlama ve Proje Müdürlüğünce 1999 yılında tamamlandığı, hazırlanan geçici ve kesin projelerin 15 er gün süre ile askıya çıkarılarak sonuçların kesinleştirildiği ve tescil için 2001 yılında tapuya gönderildiği, toplulaştırma sürecinde … Belediyesi adına oluşturulan 234 ada, 2 sayılı parselin ve toplulaştırma kararının askıya çıkarılmak suretiyle aleniyet kazandırılarak kesinleştirildiği ve nihayetinde 2001 yılında tapuya tescil için gönderildiği dikkate alındığında, bu sürelerin üzerinden uzunca bir zaman geçtikten sonra açılan davanın bu kısmında süre aşımı bulunduğunun anlaşıldığı gerekçesiyle, davanın süre aşımı yönünden reddine karar verilmiştir. Anılan karar, karar düzeltme aşamasında Danıştay Altıncı Dairesinin 26/11/2015 günlü, E:2013/7030, K:2015/6912 sayılı kararıyla; uyuşmazlığın 1/1000 ölçekli uygulama imar planına ilişkin kısmı bakımından; uygulama işlemi üzerine sadece dayanağı düzenleyici işleme karşı dava açılabileceği gibi, uygulama işlemi ile düzenleyici işleme karşı birlikte veya ayrı ayrı dava açabileceği, uygulama işlemi ile düzenleyici işlemin birlikte dava konusu edilmesi zorunluluğunun bulunmadığı, planların düzenleyici işlem; parselasyon, ruhsat, ruhsat iptali ve yıkım işlemlerinin ise planların uygulanmasına yönelik işlemler olduğunda duraksama bulunmadığı, … Belediye Encümeninin 07/11/2006 günlü, 2006/491 sayılı ruhsat iptali ve yıkım kararının tebliği üzerine 07/11/2006 tarihinde (Asliye Hukuk Mahkemesince verilen görev ret kararının kesinleşmesi üzerine süresi içerisinde idare mahkemesine başvurulmak suretiyle) açılan davanın süresinde olduğu sonucuna varıldığından, işin esası hakkında inceleme yapılarak bir karara varılması gerekirken, davanın imar planına ilişkin kısmının süre aşımı yönünden reddine yönelik temyize konu mahkeme kararında hukuki isabet bulunmadığı, uyuşmazlığın, 62 pafta, 3487 parsel sayılı taşınmazın 910 m²lik kısmının 1997-2001 tarihleri arasında yapılan toplulaştırma işlemi sonucu 234 ada, 2 sayılı parsel olarak … Belediyesi adına ihdas edilmesine yönelik toplulaştıma kararına ilişkin kısmına gelince, toplulaştırma işleminin davacıya tebliğ edilmediği, davalı idarelerce dava konusu arazi toplulaştırması işleminin tüm unsurlarıyla davacı tarafından öğrenildiğinin ortaya konulamadığı, davacı tarafından taşınmazı hakkında tesis edilen ruhsat iptali ve yıkım kararının tebliği sonucu toplulaştırma kararının öğrenilmesi üzerine bakılmakta olan davanın açıldığı, bu durumda, uyuşmazlığın mülkiyet hakkıyla ilgili olması, arazi toplulaştırmasının subjektif bir işlem olması anlamında ilanen tebliğin dava açma süresi başlangıcına esas alınamayacağı, davacının bilgiye erişim hakkının tam anlamıyla sağlanmadığı, dava açma süresinin geçirildiği yorumunun mahkemeye erişim hakkının özünü ihlal edeceği, işin esası incelenmek suretiyle karar verilmesi gerekirken davanın süre aşımı nedeniyle reddi yolunda verilen kararın bu kısmında da hukuki isabet bulunmadığı gerekçesiyle bozulmuş ise de; İdare Mahkemesi, bozma kararına uymayarak ilk kararında ısrar etmiştir. Davacı, ısrar kararını temyiz etmekte ve bozulmasını istemektedir. Uyuşmazlığın 1/1000 ölçekli uygulama imar planına ilişkin kısmı bakımından; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 7. maddesinin 1. fıkrasında; dava açma süresinin, özel kanunlarında ayrı süre gösterilmeyen hallerde Danıştay’da ve idare mahkemelerinde altmış gün olduğu, aynı maddenin 4. fıkrasında ise, ilanı gereken düzenleyici işlemlerde dava süresinin, ilan tarihini izleyen günden itibaren başlayacağı, ancak bu işlemlerin uygulanması üzerine ilgililerin düzenleyici işlem veya uygulanan işlem yahut her ikisi aleyhine birden dava açabilecekleri belirtilmiştir. Aynı Kanun’un 9/1. maddesinde ise; çözümlenmesi Danıştayın, idare ve vergi mahkemelerinin görevlerine girdiği hâlde, adlî ve askerî yargı yerlerine açılmış bulunan davaların görev noktasından reddi hâlinde, bu husustaki kararların kesinleşmesini izleyen günden itibaren otuz gün içinde görevli mahkemede dava açılabileceği, görevsiz yargı merciine başvurma tarihinin, Danıştaya, idare ve vergi mahkemelerine başvurma tarihi olarak kabul edileceği hükümlerine yer verilmiştir. Anılan yasa maddesinin değerlendirilmesinden, uygulama işlemi üzerine sadece dayanağı düzenleyici işleme karşı dava açılabileceği gibi, uygulama işlemi ile düzenleyici işleme karşı birlikte veya ayrı ayrı dava açabileceği, uygulama işlemi ile düzenleyici işlemin birlikte dava konusu edilmesi zorunluluğunun bulunmadığı sonucuna varılmaktadır. Dava dosyasının incelenmesinden, davacının hissedarı olduğu Balıkesir İli, Ayvalık ilçesi, … Beldesi, 62 pafta, 3487 parsel sayılı 10440 m² yüzölçümlü taşınmazın … Belediye Encümeninin 27/03/1987 günlü, 184 sayılı kararı ile 3370 m²lik kısmının imar planına göre yola terk edildiği, kalan 7070 m²lik kısmının ise arsa olarak tescil edildiği, ancak tescil edilen yeni parselin 910 m²lik kısmının da imar planı sınırı dışında kalması nedeniyle, bu kısmın ayırma çapı ile ayrılarak imar parseli dışında bırakılması gerekirken imar parseli olarak değerlendirildiği, 1987 yılında alınan - [İşyerinde Kavga Eden İşçilerin İşten Çıkarılması Halinde Kıdem ve İhbar Tazminatı Talep Edilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/kavga-eden-iscilerin-isten-cikarilmasi/): İşyerinde Kavga Eden İşçilerin İşten Çıkarılması 4857 sayılı İş Kanunu İşverenin haklı nedenle derhal fesih hakkı – Madde 25 Süresi belirli olsun veya olmasın işveren, aşağıda yazılı hallerde iş sözleşmesini sürenin bitiminden önce veya bildirim süresini beklemeksizin feshedebilir: I- Sağlık sebepleri: a) İşçinin kendi kastından veya derli toplu olmayan yaşayışından yahut içkiye düşkünlüğünden doğacak bir hastalığa yakalanması veya engelli hâle gelmesi durumunda, bu sebeple doğacak devamsızlığın ardı ardına üç iş günü veya bir ayda beş iş gününden fazla sürmesi. b) İşçinin tutulduğu hastalığın tedavi edilemeyecek nitelikte olduğu ve işyerinde çalışmasında sakınca bulunduğunun Sağlık Kurulunca saptanması durumunda. (a) alt bendinde sayılan sebepler dışında işçinin hastalık, kaza, doğum ve gebelik gibi hallerde işveren için iş sözleşmesini bildirimsiz fesih hakkı; belirtilen hallerin işçinin işyerindeki çalışma süresine göre 17 nci maddedeki bildirim sürelerini altı hafta aşmasından sonra doğar. Doğum ve gebelik hallerinde bu süre 74 üncü maddedeki sürenin bitiminde başlar. Ancak işçinin iş sözleşmesinin askıda kalması nedeniyle işine gidemediği süreler için ücret işlemez. II- Ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller ve benzerleri: a) İş sözleşmesi yapıldığı sırada bu sözleşmenin esaslı noktalarından biri için gerekli vasıflar veya şartlar kendisinde bulunmadığı halde bunların kendisinde bulunduğunu ileri sürerek, yahut gerçeğe uygun olmayan bilgiler veya sözler söyleyerek işçinin işvereni yanıltması. b) İşçinin, işveren yahut bunların aile üyelerinden birinin şeref ve namusuna dokunacak sözler sarfetmesi veya davranışlarda bulunması, yahut işveren hakkında şeref ve haysiyet kırıcı asılsız ihbar ve isnadlarda bulunması. c) İşçinin işverenin başka bir işçisine cinsel tacizde bulunması. d) İşçinin işverene yahut onun ailesi üyelerinden birine yahut işverenin başka işçisine sataşması, işyerine sarhoş yahut uyuşturucu madde almış olarak gelmesi ya da işyerinde bu maddeleri kullanması. e) İşçinin, işverenin güvenini kötüye kullanmak, hırsızlık yapmak, işverenin meslek sırlarını ortaya atmak gibi doğruluk ve bağlılığa uymayan davranışlarda bulunması. f) İşçinin, işyerinde, yedi günden fazla hapisle cezalandırılan ve cezası ertelenmeyen bir suç işlemesi. g) İşçinin işverenden izin almaksızın veya haklı bir sebebe dayanmaksızın ardı ardına iki işgünü veya bir ay içinde iki defa herhangi bir tatil gününden sonraki iş günü, yahut bir ayda üç işgünü işine devam etmemesi. h) İşçinin yapmakla ödevli bulunduğu görevleri kendisine hatırlatıldığı halde yapmamakta ısrar etmesi. ı) İşçinin kendi isteği veya savsaması yüzünden işin güvenliğini tehlikeye düşürmesi, işyerinin malı olan veya malı olmayıp da eli altında bulunan makineleri, tesisatı veya başka eşya ve maddeleri otuz günlük ücretinin tutarıyla ödeyemeyecek derecede hasara ve kayba uğratması. III- Zorlayıcı sebepler: İşçiyi işyerinde bir haftadan fazla süre ile çalışmaktan alıkoyan zorlayıcı bir sebebin ortaya çıkması. IV- İşçinin gözaltına alınması veya tutuklanması halinde devamsızlığın 17 nci maddedeki bildirim süresini aşması. İşçi feshin yukarıdaki bentlerde öngörülen sebeplere uygun olmadığı iddiası ile 18, 20 ve 21 inci madde hükümleri çerçevesinde yargı yoluna başvurabilir. İşyerinde Kavga Eden İşçilerin İşten Çıkarılması Halinde Kıdem ve İhbar Tazminatı Talep Edilebilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2015/9-2795 Karar No: 2017/1752 Karar Tarihi: 13.12.2017 Özet: Kavga eden diğer işçinin iş sözleşmesini fesih yoluna gitmeyen işveren eşit işlem borcuna aykırı davranmış olacağından, feshin haklı olduğundan bahsedilemeyecektir. Somut olayda ise kavga olayının ardından iş yerinde soruşturma yapılmış ve her iki işçi de disiplin kuruluna sevk edilerek iş sözleşmeleri feshedilmiştir. Dolayısıyla işverenin eşit işlem borcuna uygun davrandığı da açıktır. Hâl böyle olunca, açıklanan maddi ve hukuki olgular göz önüne alındığında, iş sözleşmesi haklı sebeple feshedilen davacının kıdem ve ihbar tazminatı taleplerinin reddi gerekmektedir. (4857 S. K. m. 25) Dava: Taraflar arasındaki işçilik alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Gebze 2. İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 23.12.2010 gün ve 2009/822 E.- 2010/897 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davalı vekilince istenilmesi üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 12.03.2013 gün ve 2011/16874 E.- 2013/8689 K. sayılı kararı ile; “A) Davacı İsteminin Özeti: Davacı işçi, iş sözleşmesinin haksız feshedildiğini ileri sürerek kıdem ve ihbar tazminatlarının ödenmesine karar verilmesini istemiştir. B- Davalı Cevabının Özeti: Davalı işveren, davacının diğer bir işçi ile kavga etmesi sebebiyle sözleşmesinin sonlandırıldığını savunarak, davanın reddini istemiştir. C- Yerel Mahkeme Kararının Özeti: Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak, davanın kabulüne karar verilmiştir. D- Temyiz: Kararı davalı temyiz edilmiştir. E- Gerekçe: Somut olayda, mahkemece yapılan yargılama sonunda davacının iş akdinin davalı işveren tarafından haksız olarak feshedildiği kabul edilmiş ise de, bu kabul dosya kapsamına uygun düşmemektedir. Davacının aynı işyerinde çalışan diğer işçi O. A. ile karşılıklı olarak birbirlerine fiili saldırıda bulunarak kavga ettikleri konusunda kuşku bulunmamaktadır. Mahkemece kavganın diğer tarafça başlatıldığı gerekçesiyle feshin haksız olduğu sonucuna gidilmiş ise de, dosya içeriğinden kavganın diğer işçi tarafından başlatıldığının net bir şekilde anlaşılamaması bir yana bu husus sabit olsa dahi, bu durum fiilen kavgaya karışan işçinin iş akdini haklı olarak feshetme konusunda 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25/II-d maddesince verilen hakkı ortadan kaldırmaz. Dairemizin yerleşik içtihatları da bu doğrultudadır. Davalı işverenin davacının iş akdini haklı olarak feshettiği anlaşıldığından kıdem ve ihbar tazminatlarının reddi gerekirken hatalı değerlendirme sonucu yazılı şekilde karar verilmesi isabetsiz olup, hükmün açıklanan sebeplerle bozulması gerekmiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Karar Dava, kıdem ve ihbar tazminatlarının tahsili istemine ilişkindir. Davacı vekili müvekkilinin iş sözleşmesinin 17.06.2008 tarihinde usul ve yasaya aykırı şekilde feshedildiğini, müvekkilinin işverenin bir başka işçisine sataşmasının söz konusu olmadığını, feshe konu olayın 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25/II-d maddesi kapsamında değerlendirilemeyeceğini ileri sürerek, kıdem ve ihbar tazminatlarının davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı vekili diğer bir işçi ile kavga etmesi sebebiyle iş sözleşmesi haklı sebeple feshedilen davacının kıdem ve ihbar tazminatlarına hak kazanmayacağını belirterek haksız davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkemece vardiya amiri olan davacının görev dağılımı yaptığı esnada diğer iş yeri çalışanı Olcay\’ın görevlendirmeye itiraz ettiği, davacının daha sonra konuşmalarını söylemesi üzerine Olcay\’ın davacıya küfür ettiği, davacının olayı yatıştırmaya çalıştığı, buna rağmen Olcay\’ın davacının yanına gidip yumruk attığı, diğer çalışanların araya girdiği, davacının kavgaya sebebiyet vermediği, hakaret etmediği, buna göre davacının iş sözleşmesinin feshinin haklı nedene dayanmadığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Hüküm davalı vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece yukarda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece önceki gerekçeler tekrarlanmak suretiyle verilen direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne - [İş Kazasında Manevi Tazminat: Sürekli İş Gücü Kaybı Olmaması Halinde Tazminat Miktarı İndirilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/is-kazasinda-manevi-tazminat/): İş Kazasında Manevi Tazminat 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu İş kazası, meslek hastalığı, hastalık ve analık sigortasından sağlanan haklar – Madde 16 İş kazası veya meslek hastalığı sigortasından sağlanan haklar şunlardır: a) Sigortalıya, geçici iş göremezlik süresince günlük geçici iş göremezlik ödeneği verilmesi. b) Sigortalıya sürekli iş göremezlik geliri bağlanması. c) İş kazası veya meslek hastalığı sonucu ölen sigortalının hak sahiplerine, gelir bağlanması. d) Gelir bağlanmış olan kız çocuklarına evlenme ödeneği verilmesi. e) İş kazası ve meslek hastalığı sonucu ölen sigortalı için cenaze ödeneği verilmesi. Hastalık ve analık sigortasından sigortalıya hastalık veya analık hallerine bağlı olarak ortaya çıkan iş göremezlik süresince, günlük geçici iş göremezlik ödeneği verilir. Analık sigortasından sigortalı kadına veya sigortalı olmayan karısının doğum yapması nedeniyle sigortalı erkeğe, bu Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentleri kapsamındaki sigortalılardan; kendi çalışmalarından dolayı gelir veya aylık alan kadına ya da gelir veya aylık alan erkeğin sigortalı olmayan eşine, her çocuk için yaşaması şartıyla doğum tarihinde geçerli olan ve Kurum Yönetim Kurulunca belirlenip Bakan tarafından onaylanan tarife üzerinden emzirme ödeneği verilir. Sigortalı kadına veya sigortalı olmayan eşinin doğum yapması nedeniyle sigortalı erkeğe emzirme ödeneği verilebilmesi için, Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının; a) (a) bendi kapsamında olanlar için doğumdan önceki bir yıl içinde en az 120 gün kısa vadeli sigorta kolları primi bildirilmiş olması, b) (b) bendi kapsamında olanlar için doğumdan önceki bir yıl içinde en az 120 gün kısa vadeli sigorta kolları primi yatırılmış ve genel sağlık sigortası primi dahil prim ve prime ilişkin her türlü borçlarının ödenmiş olması, şarttır. Emzirme ödeneğine hak kazanan sigortalılardan 9 uncu maddeye göre sigortalılığı sona erenlerin, bu tarihten başlamak üzere üçyüz gün içinde çocukları doğarsa, sigortalı kadın veya eşi analık sigortası haklarından yararlanacak sigortalı erkek, doğum tarihinden önceki onbeş ay içinde en az 120 gün prim ödenmiş olması şartıyla emzirme ödeneğinden yararlandırılır. Ödenek ve gelirlere esas tutulacak günlük kazanç – Madde 17 İş kazası, meslek hastalığı, hastalık ve analık hallerinde verilecek ödeneklerin veya bağlanacak gelirlerin hesabına esas tutulacak günlük kazanç; iş kazasının olduğu, meslek hastalığında ise iş göremezliğin başladığı tarihten önceki oniki aydaki son üç ay içinde; analık ve hastalık halinde ise iş göremezliğin başladığı tarihten önceki oniki aydaki 80 inci maddeye göre hesaplanacak prime esas kazançlar toplamının, bu kazançlara esas prim ödeme gün sayısına bölünmesi suretiyle hesaplanır. Ancak, iş göremezliğin başladığı tarihten önceki son bir yıl içerisinde 180 günden az kısa vadeli sigorta primi bildirilmiş olanlara hastalık ve analık halinde ödeneğe esas tutulacak günlük kazanç, iş göremezliğin başladığı tarihteki günlük prime esas kazanç alt sınırının iki katını geçemez. Oniki aylık dönemde çalışmamış ve ücret almamış olan sigortalı, çalışmaya başladığı ay içinde iş kazası veya meslek hastalığı nedeniyle iş göremezliğe uğrarsa verilecek ödeneklerin veya bağlanacak gelirlerin hesabına esas günlük kazanç; çalışmaya başladığı tarih ile iş göremezliğinin başladığı tarih arasındaki sürede elde ettiği prime esas günlük kazanç toplamının, çalıştığı gün sayısına bölünmesi suretiyle; çalışmaya başladığı gün iş kazasına uğraması halinde ise aynı veya emsal işte çalışan benzeri bir sigortalının günlük kazancı esas tutulur. 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi gereği sigortalı sayılanların ödenek veya gelire esas günlük kazançlarının hesabında: a) Prim, ikramiye ve bu nitelikteki arızi ödemeler dikkate alınmış ise ödenek ve gelire esas alınacak günlük kazanç, ücret toplamının ücret alınan gün sayısına bölünmesiyle hesaplanacak günlük kazanca, %50 oranında bir ekleme yapılarak bulunan tutardan çok olamaz. b) İdare veya yargı mercilerince verilen karar gereğince yapılan ücret, ikramiye, zam, tazminat ve bu mahiyetteki ödemelerden, ödenek ve gelirin hesabına esas alınan (…) dönemden önceki aylara ilişkin olanlar dikkate alınmaz. Meslek hastalığı, sigortalının sigortalı olarak çalıştığı son işinden ayrıldığı tarihten bir yıl geçtikten sonra meydana çıkmış ise, günlük kazancı bu son işinden ayrıldığı tarih esas alınarak yukarıdaki fıkralara göre hesaplanır. İş kazası ile meslek hastalığı sigortasından bağlanacak gelirlere esas tutulacak aylık kazanç, yukarıdaki hükümlere göre hesaplanacak günlük kazancın otuz katıdır. Geçici iş göremezlik ödeneği – Madde 18 Kurumca yetkilendirilen hekim veya sağlık kurullarından istirahat raporu alınmış olması şartıyla; a) İş kazası veya meslek hastalığı nedeniyle iş göremezliğe uğrayan sigortalıya her gün için, b) 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi ile 5 inci madde kapsamındaki sigortalılardan hastalık sigortasına tabi olanların hastalık sebebiyle iş göremezliğe uğraması halinde, iş göremezliğin başladığı tarihten önceki bir yıl içinde en az doksan gün kısa vadeli sigorta primi bildirilmiş olması şartıyla geçici iş göremezliğin üçüncü gününden başlamak üzere her gün için, c) 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi ile (b) bendinde belirtilen muhtarlar ile aynı bendin (1), (2) ve (4) numaralı alt bentleri kapsamındaki sigortalı kadının analığı halinde, doğumdan önceki bir yıl içinde en az doksan gün kısa vadeli sigorta primi bildirilmiş olması şartıyla, doğumdan önceki ve sonraki sekizer haftalık sürede, çoğul gebelik halinde ise doğumdan önceki sekiz haftalık süreye iki haftalık süre ilâve edilerek çalışmadığı her gün için, d) 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi ile (b) bendinde belirtilen muhtarlar ile aynı bendin (1), (2) ve (4) numaralı alt bentleri kapsamındaki sigortalı kadının, erken doğum yapması halinde doğumdan önce kullanamadığı çalıştırılamayacak süreler ile isteği ve hekimin onayıyla doğuma üç hafta kalıncaya kadar çalışması halinde, doğum sonrası istirahat süresine eklenen süreler için, geçici iş göremezlik ödeneği verilir. 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (b) bendine göre sigortalı sayılanlara iş kazası veya meslek hastalığı ya da analık halinde geçici iş göremezlik ödeneği, genel sağlık sigortası dahil prim ve prime ilişkin her türlü borçlarının ödenmiş olması şartıyla yatarak tedavi süresince veya yatarak tedavi sonrası bu tedavinin gereği olarak istirahat raporu aldıkları sürede ödenir. Ancak bu maddenin birinci fıkrasının (c) bendine göre doğum öncesi ve doğum sonrası çalışmadığı sürelerde geçici iş göremezlik ödeneğinin ödenebilmesi için yatarak tedavi şartı aranmaz. İş kazası, meslek hastalığı, hastalık ve sigortalı kadının analığı halinde verilecek geçici iş göremezlik ödeneği, yatarak tedavilerde 17 nci maddeye göre hesaplanacak günlük kazancının yarısı, ayaktan tedavilerde ise üçte ikisidir. Sigorta prim ve ödeneklerinin hesabına esas tutulacak günlük kazançların alt sınırında meydana gelecek değişikliklerde, yeniden tespit edilen alt sınırın altında bir günlük kazanç üzerinden ödenek almakta bulunanların veya almaya hak kazanmış veya kazanacak olanların bu ödenekleri, günlük kazançlarının alt sınırındaki değişikliklerin yürürlüğe girdiği tarihten başlayarak değiştirilmiş günlük kazançların - [İş Kazasında Maluliyet Oranının "%0" Olması Halinde Manevi Tazminata Hükmedilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/is-kazasinda-maluliyet-orani/): İş Kazasında Maluliyet Oranı ve Manevi Tazminat 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu İş kazası, meslek hastalığı, hastalık ve analık sigortasından sağlanan haklar – Madde 16 İş kazası veya meslek hastalığı sigortasından sağlanan haklar şunlardır: a) Sigortalıya, geçici iş göremezlik süresince günlük geçici iş göremezlik ödeneği verilmesi. b) Sigortalıya sürekli iş göremezlik geliri bağlanması. c) İş kazası veya meslek hastalığı sonucu ölen sigortalının hak sahiplerine, gelir bağlanması. d) Gelir bağlanmış olan kız çocuklarına evlenme ödeneği verilmesi. e) İş kazası ve meslek hastalığı sonucu ölen sigortalı için cenaze ödeneği verilmesi. Hastalık ve analık sigortasından sigortalıya hastalık veya analık hallerine bağlı olarak ortaya çıkan iş göremezlik süresince, günlük geçici iş göremezlik ödeneği verilir. Analık sigortasından sigortalı kadına veya sigortalı olmayan karısının doğum yapması nedeniyle sigortalı erkeğe, bu Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentleri kapsamındaki sigortalılardan; kendi çalışmalarından dolayı gelir veya aylık alan kadına ya da gelir veya aylık alan erkeğin sigortalı olmayan eşine, her çocuk için yaşaması şartıyla doğum tarihinde geçerli olan ve Kurum Yönetim Kurulunca belirlenip Bakan tarafından onaylanan tarife üzerinden emzirme ödeneği verilir. Sigortalı kadına veya sigortalı olmayan eşinin doğum yapması nedeniyle sigortalı erkeğe emzirme ödeneği verilebilmesi için, Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının; a) (a) bendi kapsamında olanlar için doğumdan önceki bir yıl içinde en az 120 gün kısa vadeli sigorta kolları primi bildirilmiş olması, b) (b) bendi kapsamında olanlar için doğumdan önceki bir yıl içinde en az 120 gün kısa vadeli sigorta kolları primi yatırılmış ve genel sağlık sigortası primi dahil prim ve prime ilişkin her türlü borçlarının ödenmiş olması, şarttır. Emzirme ödeneğine hak kazanan sigortalılardan 9 uncu maddeye göre sigortalılığı sona erenlerin, bu tarihten başlamak üzere üçyüz gün içinde çocukları doğarsa, sigortalı kadın veya eşi analık sigortası haklarından yararlanacak sigortalı erkek, doğum tarihinden önceki onbeş ay içinde en az 120 gün prim ödenmiş olması şartıyla emzirme ödeneğinden yararlandırılır. Ödenek ve gelirlere esas tutulacak günlük kazanç – Madde 17 İş kazası, meslek hastalığı, hastalık ve analık hallerinde verilecek ödeneklerin veya bağlanacak gelirlerin hesabına esas tutulacak günlük kazanç; iş kazasının olduğu, meslek hastalığında ise iş göremezliğin başladığı tarihten önceki oniki aydaki son üç ay içinde; analık ve hastalık halinde ise iş göremezliğin başladığı tarihten önceki oniki aydaki 80 inci maddeye göre hesaplanacak prime esas kazançlar toplamının, bu kazançlara esas prim ödeme gün sayısına bölünmesi suretiyle hesaplanır. Ancak, iş göremezliğin başladığı tarihten önceki son bir yıl içerisinde 180 günden az kısa vadeli sigorta primi bildirilmiş olanlara hastalık ve analık halinde ödeneğe esas tutulacak günlük kazanç, iş göremezliğin başladığı tarihteki günlük prime esas kazanç alt sınırının iki katını geçemez. Oniki aylık dönemde çalışmamış ve ücret almamış olan sigortalı, çalışmaya başladığı ay içinde iş kazası veya meslek hastalığı nedeniyle iş göremezliğe uğrarsa verilecek ödeneklerin veya bağlanacak gelirlerin hesabına esas günlük kazanç; çalışmaya başladığı tarih ile iş göremezliğinin başladığı tarih arasındaki sürede elde ettiği prime esas günlük kazanç toplamının, çalıştığı gün sayısına bölünmesi suretiyle; çalışmaya başladığı gün iş kazasına uğraması halinde ise aynı veya emsal işte çalışan benzeri bir sigortalının günlük kazancı esas tutulur. 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi gereği sigortalı sayılanların ödenek veya gelire esas günlük kazançlarının hesabında: a) Prim, ikramiye ve bu nitelikteki arızi ödemeler dikkate alınmış ise ödenek ve gelire esas alınacak günlük kazanç, ücret toplamının ücret alınan gün sayısına bölünmesiyle hesaplanacak günlük kazanca, %50 oranında bir ekleme yapılarak bulunan tutardan çok olamaz. b) İdare veya yargı mercilerince verilen karar gereğince yapılan ücret, ikramiye, zam, tazminat ve bu mahiyetteki ödemelerden, ödenek ve gelirin hesabına esas alınan (…) dönemden önceki aylara ilişkin olanlar dikkate alınmaz. Meslek hastalığı, sigortalının sigortalı olarak çalıştığı son işinden ayrıldığı tarihten bir yıl geçtikten sonra meydana çıkmış ise, günlük kazancı bu son işinden ayrıldığı tarih esas alınarak yukarıdaki fıkralara göre hesaplanır. İş kazası ile meslek hastalığı sigortasından bağlanacak gelirlere esas tutulacak aylık kazanç, yukarıdaki hükümlere göre hesaplanacak günlük kazancın otuz katıdır. Geçici iş göremezlik ödeneği – Madde 18 Kurumca yetkilendirilen hekim veya sağlık kurullarından istirahat raporu alınmış olması şartıyla; a) İş kazası veya meslek hastalığı nedeniyle iş göremezliğe uğrayan sigortalıya her gün için, b) 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi ile 5 inci madde kapsamındaki sigortalılardan hastalık sigortasına tabi olanların hastalık sebebiyle iş göremezliğe uğraması halinde, iş göremezliğin başladığı tarihten önceki bir yıl içinde en az doksan gün kısa vadeli sigorta primi bildirilmiş olması şartıyla geçici iş göremezliğin üçüncü gününden başlamak üzere her gün için, c) 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi ile (b) bendinde belirtilen muhtarlar ile aynı bendin (1), (2) ve (4) numaralı alt bentleri kapsamındaki sigortalı kadının analığı halinde, doğumdan önceki bir yıl içinde en az doksan gün kısa vadeli sigorta primi bildirilmiş olması şartıyla, doğumdan önceki ve sonraki sekizer haftalık sürede, çoğul gebelik halinde ise doğumdan önceki sekiz haftalık süreye iki haftalık süre ilâve edilerek çalışmadığı her gün için, d) 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi ile (b) bendinde belirtilen muhtarlar ile aynı bendin (1), (2) ve (4) numaralı alt bentleri kapsamındaki sigortalı kadının, erken doğum yapması halinde doğumdan önce kullanamadığı çalıştırılamayacak süreler ile isteği ve hekimin onayıyla doğuma üç hafta kalıncaya kadar çalışması halinde, doğum sonrası istirahat süresine eklenen süreler için, geçici iş göremezlik ödeneği verilir. 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (b) bendine göre sigortalı sayılanlara iş kazası veya meslek hastalığı ya da analık halinde geçici iş göremezlik ödeneği, genel sağlık sigortası dahil prim ve prime ilişkin her türlü borçlarının ödenmiş olması şartıyla yatarak tedavi süresince veya yatarak tedavi sonrası bu tedavinin gereği olarak istirahat raporu aldıkları sürede ödenir. Ancak bu maddenin birinci fıkrasının (c) bendine göre doğum öncesi ve doğum sonrası çalışmadığı sürelerde geçici iş göremezlik ödeneğinin ödenebilmesi için yatarak tedavi şartı aranmaz. İş kazası, meslek hastalığı, hastalık ve sigortalı kadının analığı halinde verilecek geçici iş göremezlik ödeneği, yatarak tedavilerde 17 nci maddeye göre hesaplanacak günlük kazancının yarısı, ayaktan tedavilerde ise üçte ikisidir. Sigorta prim ve ödeneklerinin hesabına esas tutulacak günlük kazançların alt sınırında meydana gelecek değişikliklerde, yeniden tespit edilen alt sınırın altında bir günlük kazanç üzerinden ödenek almakta bulunanların veya almaya hak kazanmış veya kazanacak olanların bu ödenekleri, günlük kazançlarının alt sınırındaki değişikliklerin yürürlüğe girdiği tarihten başlayarak - [Takibin Kesinleşmesinden Sonra Mirasın Reddi Kararı Sunularak Hacizlerin Kaldırılması İstenebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/takibin-kesinlesmesinden-sonra-mirasin-reddi/): İlamsız Takibin Kesinleşmesinden Sonra Mirasın Reddi Kararı Sunularak Hacizlerin Kaldırılması İstenebilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/748 Karar No: 2020/282 Karar Tarihi: 10.03.2020 Mahkemesi: İcra Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki memur işlemini şikâyet isteminden dolayı yapılan inceleme sonunda, İstanbul 11. İcra (Hukuk) Mahkemesince verilen şikâyetin reddine ilişkin karar alacaklı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 12. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonucunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına direnilmiştir. 2. Direnme kararı alacaklı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. İnceleme Süreci Alacaklı İstemi 4. Alacaklı vekili 31.10.2013 tarihli şikâyet dilekçesinde; borçlular aleyhine başlattıkları ilamsız takipte borçluların itirazı üzerine açtıkları itirazın kaldırılması taleplerinde İstanbul 6. İcra Hukuk Mahkemesinin 06.06.2012 tarihli ve 2012/103 E, 2012/684 K. sayılı kararı ile borçluların itirazının kaldırılmasına ve takibin devamına karar verildiğini, borçluların ödeme emrine süresinde yaptıkları itirazda mirasın reddi kararını icra dosyasına ibraz etmediklerini, borçlu … vekili tarafından icra takip dosyasına mirasın reddi kararının ibraz edilmesi üzerine icra müdürü tarafından takip tarihi dikkate alınmadan 20.09.2013 tarihli işlemle borçlu vekilinin talebi kabul edilerek haczin kaldırılmasına karar verildiğini ileri sürerek 20.09.2013 tarihli memur işleminin iptaline karar verilmesini talep etmiştir Mahkeme Kararı 5. İstanbul 11. İcra (Hukuk) Mahkemesinin 11.11.2013 tarihli ve 2013/693 E., 2013/788 K. sayılı kararı ile; icra takip dosyasının incelenmesinde alacaklının borçlular hakkında kira alacağının tahsili için ilamsız takibe geçtiği, takibin itiraz üzerine durduğu, alacaklının talebi ile İstanbul 6. İcra (Hukuk) Mahkemesi tarafından itirazın kaldırılması ile takibin devamına karar verildiği, bundan sonra borçlu … vekilinin icra dairesine başvurarak müvekkilinin mirası reddettiğini bildirerek sulh hukuk mahkemesi kararını ibraz ettiği, icra müdürlüğünce bu karar çerçevesinde mirası reddeden mirasçının taşınmazı üzerine konulan haczin kaldırılmasına karar verildiği, Şişli 3. Sulh Hukuk Mahkemesinin 14.10.2010 tarihli ve 2010/472 E., 2010/881 K. sayılı kararının 07.12.2012 tarihinde kesinleştiği, bu durumda 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 615 ve devamı hükümleri çerçevesi içerisinde mirası reddeden mirasçılar yönünden takibe devam edilmesine yasal olanak bulunmadığı, icra müdürlüğünce söz konusu emredici hükme uygun işlem yapıldığı gerekçesiyle şikâyetin reddine evrak üzerinden karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 6. İstanbul 11. İcra Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde alacaklı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. Özel Dairece ilk derece mahkemesi kararının onanmasına karar verilmiş ise de alacaklı vekilinin süresi içinde karar düzeltme istemi üzerine; 7. Yargıtay 12. Hukuk Dairesince 25.11.2014 tarihli ve 2014/29506 E., 2014/28317 K. sayılı kararı ile; “…Alacaklı tarafından borçlu-muris Süheyla Kınay mirasçıları hakkında başlatılan genel haciz yolu ile ilamsız icra takibinde, takibin kesinleşmesinden sonra borçlu Şermin Kınay vekilinin mirasın reddine ilişkin Şişli 3. Sulh Hukuk Mahkemesine ait 14.10.2010 tarih, 2010/472-881 sayılı kararı icra müdürlüğüne sunarak takibin durdurulmasını ve hacizlerin kaldırılmasını istediği, 20.09.2013 tarihli icra müdürlüğü kararı ile talebin kabul edilerek hacizlerin kaldırıldığı, alacaklı vekili tarafından bu işlemin şikâyet konusu edildiği anlaşılmıştır. Borçlu … vekilinin icra müdürlüğüne yaptığı başvurusu; mirasın reddi kararı nedeniyle, takip işlemi yapılmasının usul ve yasaya aykırı olduğu nedenine dayalı takibin durdurulması ve buna dayalı yapılan haczin kaldırılması istemine ilişkindir. Somut olayda murisin takipten önce öldüğü, mirasçılar hakkında takip başlatıldığı, mirasın reddine ilişkin mahkeme kararının icra takibinden ve ödeme emrinin tebliğinden önce alındığı ve kesinleştiği anlaşılmıştır. Bu durumda takibin şekline göre mirasın reddi nedeniyle icra takibi yapılamayacağı hususu borca itiraz niteliğinde olup, borca itirazın ise 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu‘nun 62/1. maddesi uyarınca ödeme emrinin tebliğinden itibaren yasal 7 günlük sürede icra dairesine yapılması zorunludur. Nitekim borçluların süresinde mirasın reddi kararına dayalı icra takip dosyasına itiraz etmedikleri ve takibin İstanbul 6. İcra Hukuk Mahkemesinin 06.06.2012 tarih 2012/103-684 sayılı itirazın kaldırılması kararı neticesinde kesinleştiği anlaşılmıştır. O hâlde yukarıda anlatılanlar ışığında; borçlu vekili tarafından takibin kesinleşmesinden sonraki dönemde mirasın reddi kararı icra müdürlüğüne sunularak, kesinleşen takipte hacizlerin kaldırılması istenemez. Mahkemenin, mirası reddeden mirasçılar aleyhine takibin devamı imkânı olmadığından bahisle memur işlemini yerinde bulması isabetsiz olup, kararın bu nedenle bozulması gerekirken Dairemizce onandığı anlaşıldığından alacaklının karar düzeltme isteminin kabulü gerekmiştir…” gerekçesi ile onama kararı kaldırılarak mahkeme kararı bozulmuştur. Direnme Kararı 8. İstanbul 11. İcra (Hukuk) Mahkemesinin 09.04.2015 tarihli ve 2015/179 E., 2015/334 K. sayılı kararı ile; bilindiği üzere gerek 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu, gerekse 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu veya 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu kaynaklı pek çok şikâyetin özünde borcun doğmadığı, borcun bulunmadığı veya borcun kendisinden talep edilemeyeceği gibi bir itiraz iradesini de bünyesinde barındırdığı, ancak bu olguların ileri sürülüş biçimi ile İİK ve HMK hükümleri ile bağlantılı yorumlanarak hukuk sistemi içerisinde bir tasnife tabi tutuldukları, somut olayda takipten önce verilmiş olsa dahi mirasın reddedildiğini tespit ve tesciline yönelik kesinleşmiş bir kararın bulunması olgusunun borçlu sıfatı ile bu kişiye takibin ve takip işlemlerinin yöneltilmesine engel olacağı ve bu olgunun 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu hükümlerince yorumlandığında şikâyet niteliğini taşıyacağı, özünde borcun varlığına yönelmiş bir iradeyi barındırmakla birlikte direkt olarak takip işlemleri karşısında muhatap kabul edilemeyeceği yönünde öncelikli bir iradeyi taşıdığı, hukuk sisteminin kesinleşmiş bu kararı hükümden düşürecek nitelikte söz konusu öncelikli iradeyi görmezden gelerek yapılacak başvuruyu itiraz olarak değerlendirmeye yasal olanak bulunmadığı, takipten önce verilmiş karara dayalı olarak aynı yöndeki beyanın ileri sürülüş biçiminin itiraz olarak değerlendirilmesi hakkın kullanımını süre yönünden kısıtladığı, böyle bir kısıtlayıcı yoruma gidebilmek için ancak açık bir yasal düzenlemeye ihtiyaç bulunduğu, böyle bir açık düzenleme yok iken İİK ve HMK bağlamında şikâyet niteliği taşıyan bir beyanın kararın verildiği tarih esas alınarak itiraz niteliğini taşıdığından söz edilemeyeceği, dolayısıyla Özel Dairenin bozma kararında belirtilen sınıflamanın hakkın ileri sürülüş sebep ve biçimini kısıtlayıcı bir nitelik taşıdığı, yasa hükmünü daraltan bir yorum biçimi olduğu gerekçeleriyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi 9. Direnme kararı süresi içinde alacaklı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. Uyuşmazlık 10. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda ilamsız icra takibinden ve ödeme emrinin tebliğinden önce alınan ve kesinleşen mirasın reddi kararı nedeniyle icra takibi yapılamayacağı hususunun borca itiraz niteliğinde olup olmadığı, burada varılacak sonuca göre 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu‘nun 62. maddesinin 1. fıkrasına göre ödeme emrinin tebliğinden itibaren yasal 7 günlük sürede mirasın reddi kararının icra dairesine bildirmemesi hâlinde ilamsız takibin kesinleşmesinden sonraki dönemde borçlu vekili tarafından mirasın reddi kararının icra müdürlüğüne sunularak hacizlerin kaldırılmasının istenip istenemeyeceği noktasında - [Tutukluluğa Temel Teşkil Eden Belgelere ve Dava Dosyasına Erişimin Kısıtlanması](https://kayseriavukat.org.tr/dava-dosyasina-erisimin-kisitlanmasi/): Dava Dosyasına Erişimin Kısıtlanması Anayasa Mahkemesi Kararı – Değerlendirme Tutukluluk halinin devamının veya serbest bırakılma taleplerinin incelenmesinde silahların eşitliği ve çelişmeli yargı ilkelerine riayet edilmesi gerekir. Silahların eşitliği ilkesi, davanın taraflarının usuli haklar bakımından aynı koşullara tabi tutulması ve taraflardan birinin diğerine göre daha zayıf bir duruma düşürülmeksizin iddia ve savunmalarını makul bir şekilde mahkeme önünde dile getirme fırsatına sahip olması anlamına gelmektedir. Taraflardan birine tanınan, diğerine tanınmayan avantajın, fiilen olumsuz bir sonuç doğurduğuna dair delil bulunmasa da silahların eşitliği ilkesi ihlal edilmiş sayılır. Bu çerçevede müdafiinin dosya içeriğini incelemesinden mahrum bırakılmasını silahların eşitliği ilkesinin ihlali olarak değerlendirilebilir. Ancak, milli güvenlik, suçların araştırılmasına ilişkin polisiye yöntemlerin gizli kalma gerekliliği ya da üçüncü bir kişinin temel haklarının ve kamu düzeninin korunması için gerektiği ölçüde çelişmeli dava hakkı kısıtlanabilir. Bununla birlikte, savunmanın haklarının kısıtlanmasıyla sebep olunan zorlukların yargılama sırasında yeteri kadar giderilmesi gerekir. Örnek olarak, suçlamalara dayanak olan başlıca delillerin başvurucuda bulunan deliller değil, üçüncü kişilerde bulunan ve erişim kısıtlaması kararı verilen bilgisayar belgeleri ve dosyaları olması, başvurucu ve müdafisinin tutukluluğun yasallığına itiraz edebilmek için temel öneme sahip bu belgelerin içeriği ile ilgili yeterli bilgiye sahip olmaması ve erişim kısıtlaması kararının gerekçelerinin yeterli olmaması durumunda ihlal söz konusu olabilir. Dava Dosyasına Erişimin Kısıtlanması: Avukatın Tutukluluğa Temel Teşkil Eden Belgelere Erişiminin Engellenmesi ANAYASA MAHKEMESİ BİREYSEL BAŞVURU YAVUZ PEHLİVAN VE DİĞERLERİ BAŞVURUSU Başvuru Numarası: 2013/2312 Karar Tarihi: 4/6/2015 R.G. Tarih-Sayı: 9/7/2015-29411 GENEL KURUL – KARAR Başkan: Zühtü ARSLAN Başkanvekili: Alparslan ALTAN, Burhan ÜSTÜN Üyeler: Serdar ÖZGÜLDÜR, Serruh KALELİ, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Recep KÖMÜRCÜ, Engin YILDIRIM, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Erdal TERCAN, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Rıdvan GÜLEÇ Raportör: Şükrü DURMUŞ Başvurucular: Yavuz PEHLİVAN, Burhan KAHRAMAN, İdris ACARTÜRK, Merdin KIŞKAN, Erdal ÖZKAN, Ergün ÖZKAN I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, tutuklanmanın kanuni olmaması, tutukluluk süresinin makul olmaması ve dava dosyasına erişimin kısıtlanması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının; isnat olunan suçun terör suçu olmamasına rağmen özel yetkili mahkemede yargılanma nedeniyle kanuni hakim ilkesinin ihlal edildiği iddiaları hakkındadır. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvurucu Yavuz Pehlivan’ın başvurusu (2013/2312), 27/3/2013 tarihinde Kuşadası 1. Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla, diğer başvurucular İdris Acartürk (2013/7073), Merdin Kışkan (2013/7074), Burhan Kahraman (2013/7075), Ergün Özkan (2013/7076) ve Erdal Özkan’ın (2013/7077) başvuruları ise 19/9/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinde belirlenen eksiklikler tamamlatılmış ve Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. 3. Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 23/1/2014 tarihinde 2013/7076 numaralı başvurunun,  Birinci Bölüm Birinci Komisyonunca 29/1/2014 tarihinde 2013/7074 numaralı başvurunun ve 31/1/2014 tarihinde 2013/2312 numaralı başvurunun, Birinci Bölüm İkinci Komisyonunca 29/1/2014 tarihinde 2013/7077 numaralı başvurunun, İkinci Bölüm İkinci Komisyonunca 29/1/2014 tarihinde 2013/7073 numaralı başvurunun ve 30/1/2014 tarihinde 2013/7075 numaralı başvurunun, kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyaların Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. 4. Birinci Bölüm tarafından 18/2/2014 tarihinde 2013/7076 numaralı başvurunun, 6/3/2014 tarihinde 2013/7074 ve 2013/7077 numaralı başvuruların ve 13/3/2014 tarihinde 2013/2312 numaralı başvurunun, İkinci Bölüm tarafından 13/3/2014 tarihinde 2013/7075 numaralı başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına ve bir örneğinin görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmesine karar verilmiştir.   5. Adalet Bakanlığı 2013/7074 ve 2013/7077 numaralı başvurular ile ilgili görüşünü 7/4/2014 tarihinde, 2013/2312 ve 2013/7075 numaralı başvurular ile ilgili görüşünü ise 14/4/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur. 6. Adalet Bakanlığı tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş başvuruculara 14/4/4014-22/4/2014 tarihleri arasında tebliğ edilmiştir. Başvurucular, bu görüşe karşı beyanlarını süresi içinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur. 7. İkinci Bölüm tarafından 20/5/2014 tarihinde yapılan toplantıda 2013/7075 numaralı başvurunun, Birinci Bölüm tarafından 21/5/2014 tarihinde yapılan toplantıda ise 2013/2312 ve 2013/7074 numaralı başvuruların, nitelikleri itibarıyla Genel Kurul tarafından karara bağlanması gerekli görüldüğünden, Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü\’nün 28. maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca görüşülmek üzere Genel Kurula sevkine karar verilmiştir. 8. Yapılan incelemede; 2013/2312, 2013/7073, 2013/7074, 2013/7075, 2013/7076 ve 2013/7077 sayılı başvuruların konu bakımından aynı nitelikte bulunmaları nedeniyle 2013/2312 sayılı başvuru ile birleştirilmesine ve incelemenin bu dosya üzerinden yapılmasına karar verilmiştir. III. OLAY VE OLGULAR A. Olaylar 9. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve UYAP aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: 1. Başvurucuların Tutuklanması 10. İzmir Cumhuriyet Başsavcılığının (12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu\’nun 10. maddesi ile yetkili) 2010/640 sayılı soruşturması kapsamında başvurucu Erdal Özkan 13/6/2012 tarihinde gözaltına alınması sonrası İzmir 8. Ağır Ceza Mahkemesinin 16/6/2012 tarihli ve 2012/8 sayılı kararıyla “suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olma ve devletin güvenliğine ilişkin belgeleri temin etme” suçlarından tutuklanmıştır. Kararın ilgili bölümleri şöyledir: “… suçlarını işlediklerine dair kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların bulunması, atılı suçların niteliği, delillerin henüz tam olarak toplanmamış olması, atılı suçlar için yasada öngörülen ceza miktarları, şüphelilerin kaçma ve delilleri karartma şüphelerinin bulunması, adli kontrol kararının yetersiz kalacağı ve TCK\’nun 327/1. maddesindeki suçun üst sınırı dikkate alındığında adli kontrol kararının uygulanmayacağı anlaşılmıştır.” 11. Başvurucu Ergün Özkan 13/6/2012 tarihinde gözaltına alınması sonrası İzmir 8. Ağır Ceza Mahkemesinin 17/6/2012 tarihli ve 2012/9 sayılı kararıyla “suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olma ve devletin güvenliğine ilişkin belgeleri temin etme” suçlarından aynı gerekçe (bkz. § 10) ile tutuklanmıştır. 12. Başvurucu Merdin Kışkan 2/7/2012-5/7/2012 tarihlerinde gözaltında kaldıktan sonra serbest bırakılmış, 6/7/2012 tarihinde tekrar gözaltına alınması sonrası başvurucular Yavuz Pehlivan ve İdris Acartürk ile birlikte, İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesinin 7/7/2012 tarihli ve 2012/27 sayılı kararıyla “suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olma ve devletin güvenliğine ilişkin belgeleri temin etme” suçlarından tutuklanmışlardır. Kararın ilgili bölümleri şöyledir: “… suç örgütü lideri ve yöneticileri olduğu iddia edilen kişilerin ev ve iş yerinde yapılan aramada çok sayıda devletin güvenliğine ilişkin belge ve bilgilerin ele geçmesi, kişisel verilerin şantaj amaçlı kullanıldığının değerlendirilmesi, yine kişilerin özel hayatına ilişkin çok sayıda görüntülü kayıt ve belgeler ele geçmesi, örgütün Türkiye çapında yayıldığının ve faaliyet gösterdiğinin değerlendirilmesi, şüphelilerin örgüte bilgi ve belge aktardığı konusunda kanaat oluşması dikkate alındığında şüphelilerin iddia edilen suçu işlediği hususunda kuvvetli suç şüphesinin bulunduğu ve tutuklama nedenlerinin bulunduğu, örgütün Türkiye çapında faaliyet göstermesi, şüphelilerin konumları dikkate alındığında delilleri karartma şüphelerinin bulunması, üzerlerine atılı suçun cezasının üst sınırı örgütün kapsamı dikkate alındığında adli kontrolün yetersiz kalacağı, mevcut delil durumu, delillerin henüz tamamı ile toplanmamış olması, delilleri yok etme, gizleme ile mağdur ve tanıklar üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunulması şüphesi ile atılı - [Emekli İkramiyesi ve Sosyal Güvenlik Alacaklarının Enflasyon Nedeniyle Değer Kaybına Uğraması](https://kayseriavukat.org.tr/enflasyon-nedeniyle-deger-kaybi/): Sosyal Güvenlik Alacaklarının Enflasyon Nedeniyle Değer Kaybına Uğraması ANAYASA MAHKEMESİ KARARI – AÇIKLAMA Sosyal güvenlik ödemeleri parasal bir karşılığa tekabül ettiği için, anayasal mülkiyet hakkının temel ölçütü olan ekonomik bir değer teşkil etmektedir. Bu yönüyle, sosyal güvenlik hakkı değil ama içinde bulunulan sosyal güvenlik pozisyonundan kaynaklanan maddi talepler mülkiyet hakkı kapsamında korunmaktadır ve bireysel başvuruya konu olmaktadır. Kişilerin sosyal güvenlik hukukundaki statülerinin bir uzantısı olan aylık, gelir ve ödeneklerin bu kapsamda değerlendirileceğinde kuşku bulunmamaktadır. Anayasa Mahkemesi mülkiyet hakkının bireylere bir tür sosyal güvenlik ödemesi alma hakkı içermediğini ancak yürürlükteki mevzuatta önceden prim ödeme şartıyla veya şartsız olarak sosyal yardım alma hakkı şeklinde bir ödeme yapılması öngörülmüş ise yargısal içtihatlara paralel olarak ilgili mevzuatın aradığı şartları yerine getiren bireyin mülkiyet hakkı kapsamına giren bir menfaatinin doğduğunu kabul etmektedir. Dolayısıyla emekli ikramiyesi alacağı, yaşlılık aylığı, ölüm aylığı, yetim aylığı mülk olarak değerlendirilmektedir. Anayasa Mahkemesi sosyal güvenlik alacaklarının değer kaybı şikâyetleri ile sosyal güvenlik yardımının ödenmemesi/kesilmesi/azaltılması şikâyetlerini genel olarak mülkiyetten barışçıl yararlanmaya ilişkin birinci kural çerçevesinde, sosyal güvenlik ödemesinin geri istenmesi şikâyetlerini ise genel olarak mülkiyetin kamu yararına kullanımının kontrolü veya düzenlenmesine ilişkin yaptığı incelemelerde kamu makamlarının geniş bir takdir yetkilerinin olduğunu kabul etmiş ancak bu takdir yetkisinin dahi mülkiyet hakkının korunmasının gereklilikleri anlamında sınırlarının olduğunu açıklamıştır. Sosyal güvenlik alacaklarının değer kaybına ilişkin ihlal iddiaları ise ağırlıklı olarak emekli ikramiyesi sebebiyle bireysel başvuru konusu olmuştur. Örneğin; emekli ikramiyesine hak kazandığı tarihten ödemenin yapıldığı tarihe kadar geçen yirmi beş yıllık süredeki enflasyon oranları dikkate alındığında mülkiyet hakkı kapsamında değerlendirilen söz konusu alacağın değer kaybına uğratılarak ödendiği göz önünde bulundurularak müdahalenin başvurucuya şahsi olarak aşırı bir külfet yüklediği sonucuna varılmıştır. Olaylar Başvurucu 1968-1982 yılları arasında Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğünde, 1986-1988 yılları arasında da Gençlik ve Spor İzmir İl Müdürlüğünde T.C. Emekli Sandığına tabi memur olarak görev yapmıştır. Başvurucu ayrıca 1982-1986 yılları arasında ve 1988 yılında özel sektörde çeşitli şirketlerde Sosyal Sigortalar Kurumuna (SSK) tabi olarak çalışmıştır. SSK tarafından başvurucuya 1/10/1988 tarihi itibarıyla yaşlılık aylığı bağlanmıştır. Anayasa Mahkemesi 5/2/2009 tarihli ve E.2005/40, K.2009/17 sayılı kararı ile 24/5/1983 tarihli ve 2829 sayılı Sosyal Güvenlik Kurumlarına Tabi Olarak Geçen Hizmetlerin Birleştirilmesi Hakkında Kanun\’un 12. maddesinde yer alan \”Son defa T.C. Emekli Sandığına tabi görevlerden emekliye ayrılan ve\” ibaresini, Anayasa\’nın 2. ve 10. maddelerine aykırı olduğu gerekçesiyle iptal etmiştir. Başvurucu 22/6/2010 tarihli dilekçesiyle Sosyal Güvenlik Kurumundan (SGK), Emekli Sandığına tabi olarak çalıştığı dönemler için kendisine emekli ikramiyesi ödenmesini talep etmiştir. SGK, 20/7/2010 tarihli yazıyla başvurucunun talebini reddetmiştir. Başvurucu 21/2/2011 tarihinde Ankara 16. İdare Mahkemesinde (Mahkeme), talebinin reddine ilişkin idari işlemin iptali ve bahse konu emekli ikramiyesinin yasal faiziyle birlikte kendisine ödenmesi istemiyle dava açmıştır. Mahkeme 28/11/2012 tarihinde davanın kabulü ile dava konusu işlemin iptaline karar vermiştir. Mahkemece, emekli aylığının bağlandığı tarihte yürürlükte bulunan katsayılar dikkate alınarak hesaplanacak emekli ikramiyesi tutarının başvuru tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı SGK tarafından başvurucuya ödenmesine karar verilmiştir. İtiraz üzerine Ankara Bölge İdare Mahkemesi 1. Kurulunun (Kurul) 24/12/2013 tarihli kararı ile vekalet ücreti yönünden düzeltilerek onanmıştır. SGK, emekli aylığının bağlandığı tarihte geçerli katsayılar esas alınarak 2,27 TL ikramiye ve idareye başvuru tarihi esas alınarak 0,54 TL yasal faiz 8/3/2013 tarihinde tahakkuk ettirilerek başvurucuya ödendiği bildirilmiştir. İddialar Başvurucu ilk olarak Bölge İdare Mahkemesinin kararının SGK tarafından yöntemince uygulanmadığı gerekçesiyle adil yargılanma hakkı kapsamında yargı kararının icra edilmesi hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Başvurucu ikinci olarak, emekli ikramiyesinin ödeme tarihindeki katsayılar esas alınarak ödenmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Başvurucuya göre ikramiye ödemesinde ödeme tarihlerinin değil de emekli aylığının bağlandığı tarihin esas alınması alacağın değer kaybetmesine yol açmaktadır. Mahkemenin Değerlendirmesi Anayasa Mahkemesi bu iddia kapsamında özetle aşağıdaki değerlendirmeleri yapmıştır: A. Yargı Kararının Yerine Getirilmesi Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia Yönünden Anayasa Mahkemesi somut olayda Bölge İdare Mahkemesi kararının başvurucunun belirttiği gibi emekli ikramiyesinin ödeme tarihindeki katsayılara göre ödenmesi yönünde bir hüküm ve gerekçe içermediğini tespit etmiştir. Buna göre başvuru konusu yargı kararının SGK tarafından eksik veya yanlış uygulanması gibi bir durumun da söz konusu olmadığı belirtilmiştir. Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi adil yargılanma hakkı kapsamında yargı kararının yerine getirilmesi hakkının ihlal edildiği iddiasının açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. B. Mülkiyet Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia Yönünden Anayasa Mahkemesi mülkiyet hakkının ihlali iddiası kapsamında özetle aşağıdaki değerlendirmeleri yapmıştır: Başvurucuya emekli ikramiyesi ödenmemesi suretiyle mülkiyet hakkına yapılan müdahale yönünden derece mahkemelerince Anayasa Mahkemesinin iptal kararları da gözetilerek emekli ikramiyesinin başvurucuya ödenmesine karar verilmiştir. SGK tarafından da yargılama neticesinde hükmedilen emekli ikramiyesinin başvurucuya ödendiği anlaşılmaktadır. Bu bakımdan başvurucunun mağduriyeti giderilmiş durumdadır. Ancak başvurucuya bu alacağın ödenmiş olması tek başına başvurucunun mağdur sıfatını ortadan kaldırmamaktadır. Başvurucunun mağdur sıfatının ortadan kalkabilmesi için ileri sürülen ihlalin hem zamanında hem de mağdurun bu hakkı kullanamadığı süre gözönüne alınarak telafi yoluna gidilmesi gerekmektedir. Daha önce Hüseyin Remzi Polge başvurusunda (B. No: 2013/2166) Anayasa Mahkemesi, başvurucunun ikramiye hesabında ödeme tarihindeki katsayıların esas alınması talebinin somut bir temele dayalı olmadığını, hesaplama yöntemi ve esasları bakımından takdir hakkının derece mahkemelerine ait olduğunu belirtmiştir. Bununla birlikte müdahalenin ölçülü olup olmadığının, başvurucunun \”emekli ikramiyesi alacağının\” değer kaybına uğratıldığı yönündeki şikâyetinin dikkate alınarak değerlendirilmesi zorunluluğu bulunmaktadır. Mevcut başvuruda yargılama makamları başvurucunun emekli aylığının bağlandığı 1/10/1988 tarihi itibarıyla emekli ikramiyesine hak kazandığını tespit etmişlerdir. Nitekim ikramiyenin hesabı da bu tarihteki katsayılara göre yapılmıştır. Ancak Merkez Bankası verilerine göre başvurucunun mülkiyet hakkı kapsamında değerlendirilen 2,27 TL tutarındaki alacağının değer kaybını telafi edecek fark 10.369,73 TL\’dir. Buna karşılık başvurucuya yalnızca 0,54 TL tutarında faiz ödemesi yapıldığı görülmektedir. Buna göre başvurucuya yapılan faiz ödemesine rağmen alacağının ödenmesine kadar olan dönemde enflasyonda meydana gelen artış % 456.792 oranında olmuştur. Dolayısıyla başvurucunun emekli ikramiyesi alacağı için yapılan faiz ödemesi başvurucunun alacağında enflasyon nedeniyle meydana gelen değer kaybını karşılamamaktadır. Başvurucunun emekli ikramiyesine hak kazandığı tarihten ödemenin yapıldığı tarihe kadar geçen yaklaşık 25 yıllık süredeki enflasyon oranları dikkate alındığında mülkiyet hakkı kapsamında değerlendirilen söz konusu alacağın değer kaybına uğratılarak başvurucuya ödendiği tespit edilmiştir. Belirtilen değer kaybının miktarı gözetildiğinde müdahaleyle başvurucuya şahsi olarak aşırı ve olağandışı bir külfet yüklendiği, bu sebeple söz konusu müdahalenin kamunun yararı ile başvurucunun mülkiyet hakkının korunması arasında kurulması gereken adil dengeyi başvurucu aleyhine bozduğu sonucuna varılmıştır. Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi, Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının - [Yüksek Enflasyon Nedeniyle Mahkemece Hükmedilen Tazminat veya Alacağın Değer Kaybına Uğraması](https://kayseriavukat.org.tr/alacagin-deger-kaybina-ugramasi/): Enflasyon Nedeniyle Alacağın Değer Kaybına Uğraması Ekonomik bir değer taşıyan, parayla ölçülebilen, devir ve intikale elverişli olan bütün malvarlığı değerleri anayasal mülkiyet hakkı içerisindedir. Bu kapsamda Anayasa Mahkemesi alacak haklarının Anayasa’nın 35. maddesi uyarınca mülkiyet hakkı kapsamında görmektedir. İptal davalarında verdiği kararların yanı sıra, bireysel başvurularda verdiği kararlarda da alacak haklarının mülkiyet güvencesinden yararlandığına hükmetmiştir. Bunun için, alacak talebinin kesinleşmiş olması ve icra edilebilir olması gerekmektedir. Anayasa Mahkemesi kanun koyucunun bir hak olarak öngördüğü veya kamu borcu hâline gelmiş ödemelerin geç yapılması nedeniyle mağdur olunduğu iddiasıyla yapılan başvurularda kamu kurumlarının fazla tahsil ettikleri tarih ile ödeme tarihi arasında geçen sürede alacakta veya hakka konu bedelde meydana gelen değer aşınmalarının (yetersiz faiz, enflasyon, nemalandırmama gibi etkenlerle) başvurucular üzerinde orantısız bir yük oluşturması hâlinde ihlal kararları vermiştir. Devlet tarafından ödenecek bir bedelin enflasyon karşısındaki değer kayıplarında AİHM, ikili bir ayrıma gitmektedir. Mahkemelerce belirlenmiş bir para alacağının ödenmemesi hâlinde daha katı bir tutum sergileyerek %5\’e kadar değer kayıplarını hesaplama faktörlerindeki değişkenlerle ilgili kabul etmektedir. Çünkü burada ödemelerin geç yapılması, mahkeme kararlarının icra edilmesi ile ilgili bir sorundur. Mahkemelerde geçen yargılama süresindeki enflasyon nedeniyle kamulaştırma bedelinin değer kaybında ise meydana gelen farkın, tazminatın belirlenmesi yönteminden kaynaklandığı ve bu konuda ulusal yargıcın belirli bir takdir imkânı olduğu gerekçesiyle daha esnek yorumlamakta bu farkın başvurucular açısından aşırı bir yük getirip getirmediğini inceleyerek karar vermektedir. Örneğin bahsedilen şekilde incelediği bir davada AİHM %10,74\’lük bir değer kaybının aşırı bir yük getirmediğine karar vermiştir. Benzer doğrultuda özel kişilerin arasındaki uyuşmazlıklar için de devletten alacağın değer kaybetmesine karşı korunma talep edilmesi devletin pozitif yükümlülükleri uyarınca mümkün olabilmektedir. Dolayısıyla kişilerin, kamu otoritelerinin dışındaki üçüncü kişilerce mülklerine yapılan müdahalelere karşı devletten koruma talep etmesi, Anayasa\’nın 35. maddesinde güvenceye bağlanan mülkiyet hakkının bir gereğidir. Bununla birlikte koruma yükümlülüğünün kapsamı somut olayın öznel ve nesnel koşulları çerçevesinde belirlenmesi gerekmekle birlikte bunun devlete, idare aygıtının insan ve mali kaynaklarıyla karşılamasına imkân bulunmayan birtakım ödevler yüklediği biçiminde anlaşılması mümkün değildir. Bu bağlamda koruma yükümlülüğü, kamunun insan ve mali kaynaklarından soyut bir biçimde her türlü müdahalenin önlenmesi gerektiği şeklinde yorumlanamaz. Koruma tedbiri almakla ödevli idarenin olağan işleyişi çerçevesinde alabileceği tedbirleri almak suretiyle üçüncü kişiler tarafından gerçekleştirilen müdahalenin önlenmesinin mümkün olduğu istisnai durumlarda koruma yükümlülüğünün ihlalinden söz edilebilir. Bunun dışında, yetkili makamlardan olağanın ötesinde bir tedbir alınması beklenmemelidir. Bu itibarla, özellikle ani ve öngörülemeyen müdahalelerde olduğu gibi somut olayın koşullarının, devletin özel bir önlem almasını gerektirmediği durumlarda, soyut olarak devletin koruma yükümlülüğünün varlığından bahisle pozitif yükümlülüğün ihlal edildiği sonucuna ulaşılamaz. Yüksek Enflasyon Nedeniyle Mahkemece Hükmedilen Tazminat veya Alacağın Değer Kaybına Uğraması ANAYASA MAHKEMESİ BİREYSEL BAŞVURU VOLKAN KAHIRLI BAŞVURUSU Başvuru Numarası: 2019/22730 Karar Tarihi: 16/3/2022 İKİNCİ BÖLÜM – KARAR Başkan: Kadir ÖZKAYA Üyeler: Engin YILDIRIM, M. Emin KUZ, Basri BAĞCI, Kenan YAŞAR Raportör: Ayhan KILIÇ Başvurucu: Volkan KAHIRLI I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, mahkeme kararıyla tespit edilen alacağın enflasyon karşısında yitirilen değerinin karşılanmaması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 3/6/2019 tarihinde yapılmıştır. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. III. OLAY VE OLGULAR 4. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 5. Başvurucu, 1982 doğumlu olup Sakarya\’da ikamet etmektedir. 6. Türkiye İşitme Engelliler Futbol Millî Takımı 2-12/7/2008 tarihleri arasında Yunanistan\’ın Patras kentinde düzenlenen İşitme Engelliler Dünya Futbol Şampiyonası\’na büyükler kategorisinde katılarak dünya ikinciliğini elde etmiştir. Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü (İdare) tarafından başarı elde eden ve başvurucunun da aralarında bulunduğu 23 sporcuya 20/10/2006 tarihli ve 26325 sayılı Resmî Gazete\’de yayımlanan mülga Spor Hizmet ve Faaliyetlerinde Üstün Başarı Gösterenlerin Ödüllendirilmesi Hakkında Yönetmelik\’in (mülga Yönetmelik) 22. ve 23. maddeleri uyarınca 26/1/2009 tarihinde 75\’er Cumhuriyet altınının şampiyonanın bittiği 12/7/2008 tarihindeki Türk lirası karşılığı verilmiştir. 7. Başvurucu 2/3/2009 tarihinde İdareye müracaatta bulunarak mülga Yönetmelik\’in 6. maddesinin (4) numaralı fıkrası uyarınca 400 Cumhuriyet altını karşılığı ödül verilmesi gerektiğini ileri sürmüş, buna göre geriye kalan 325 Cumhuriyet altını karşılığı Türk lirasının yasal faiziyle birlikte ödenmesini talep etmiştir. Başvurucunun talebi zımnen reddedilmiştir. 8. Başvurucu, zımni ret işleminin iptali istemiyle 11/5/2009 tarihinde Ankara 7. İdare Mahkemesinde (7. İdare Mahkemesi) dava açmıştır. 7. İdare Mahkemesi 28/1/2010 tarihinde idari işlemin iptaline karar vermiştir. Kararın gerekçesinde, mülga Yönetmelik\’in işitme engelliler spor dalında organize edilen dünya şampiyonalarında dereceye girenlere verilecek ödüllerin düzenlendiği 22. maddesinde açıkça 6. maddenin (2) numaralı fıkrasının uygulanacağının hüküm altına alındığı vurgulanmıştır. Kararda, sözü edilen fıkranın uygulanmasında idareye takdir yetkisi tanınmadığına işaret edilerek mülga Yönetmelik\’in 23. maddesinin uygulanmasının mümkün olmadığı ifade edilmiştir. Kararda sonuç olarak bakiye 325 Cumhuriyet altınının şampiyonanın bitim tarihi olan 12/7/2008\’de Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankasınca belirlenen altın fiyatı esas alınarak tespit edilen Türk lirası karşılığının yasal faizi ile birlikte başvurucuya ödenmesi gerektiği belirtilmiştir. 9. İdarece 10/5/2010 tarihinde 58 Cumhuriyet altını karşılığı olarak 14.462,19 TL başvurucuya ödenmiştir. 10. Davalı İdarenin temyiz başvurusu, Danıştay Onuncu Dairesince (Danıştay) İdare Mahkemesinin gerekçesi değiştirilmek suretiyle 27/4/2010 tarihinde reddedilmiştir. Danıştay başvurucuya verilecek ödülün mülga Yönetmelik\’in 6. maddesinin (4) numaralı fıkrası uyarınca belirlenmesi gerektiğini vurgulamıştır. İdarenin karar düzeltme istemi 11/2/2014 tarihinde reddedilmiştir. 11. İdare 400 Cumhuriyet altınından geriye kalan 267\’si için 13/7/2008 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankasınca belirlenen altın fiyatını esas alarak belirlediği 66.750 TL\’yi 30/11/2018 tarihinde başvurucuya ödemiştir. Başvurucuya herhangi bir faiz ödemesi yapılmamıştır. 12. Başvurucu 29/1/2019 tarihinde Ankara 4. İdare Mahkemesinde (4. İdare Mahkemesi) tam yargı davası açmıştır. Başvurucu, İdarenin faiz dahi ödemediğinden yakınarak 66.750 TL\’nin 13/7/2008 ile 30/11/2018 tarihleri arasındaki altın fiyatı artış oranınca artırılmasını ve tazminat olarak bu suretle tespit edilecek tutara hükmedilmesini talep etmiştir. 13. Davalı İdarenin savunma yazısında, mülga Yönetmelik\’in 16. maddesinin 4. fıkrasında müsabakaların bittiği tarihte Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankasınca belirlenen altın fiyatının esas alınması gerektiğinin hükme bağlandığı belirtilmiş, anılan Yönetmelik hükmüne uygun olarak başvurucuya ödeme yapıldığı ifade edilmiştir. 14. İdare Mahkemesi 2/5/2019 tarihinde davayı kesin olarak reddetmiştir. Kararın gerekçesinde, İdarenin ödül tutarını hesaplama yönteminin mevzuata uygun olduğu belirtilmiştir. IV. İLGİLİ HUKUK 15. Konu hakkında ilgili hukuk için bkz. Ferda Yeşiltepe [GK], B. No: 2014/7621, 25/7/2017, §§ 17-31. (Anayasa Mahkemesinin ilgili kararına sitemizden ulaşabilirsiniz) V. İNCELEME VE GEREKÇE 16. Anayasa Mahkemesinin 16/3/2022 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü: A. Başvurucunun İddiaları - [Ölünceye Kadar Bakma Sözleşmesi ile Taşınmaz Devrinde Muris Muvazaası İddiasının İspatlanması](https://kayseriavukat.org.tr/olunceye-kadar-bakma-sozlesmesi/): Ölünceye Kadar Bakma Sözleşmesi ile Yapılan Taşınmaz Devrinde Muris Muvazaası İddiasının İspatlanması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2021/234 Karar No: 2023/259 Karar Tarihi: 22.03.2023 Mahkemesi: … Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesi Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir. Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 1. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne ve temyiz incelemesi sırasında duruşmanın düzenlendiği 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 369 uncu maddesinin direnme kararının temyizini kapsamadığı, direnmenin düzenlendiği aynı Kanun’un 373 üncü maddesinde ise duruşmaya yer verilmediği gözetildiğinde direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağı kabul edilerek davalı vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Dava Davacı vekili dava dilekçesinde; miras bırakanın 04.08.2010 tarihinde öldüğünü, 19.09.1991 tarihinde noterde düzenlettiği vasiyetname ile tüm mal varlığını kardeşi olan müvekkiline bıraktığını, Mudanya Sulh Hukuk Mahkemesinin 2011/677 Esas sayılı dosyası ile vasiyetnamenin açılmasına karar verildiğini, davalı tarafça vasiyetnamenin iptaline yönelik olarak açılan davanın reddedildiğini ve kararın Yargıtay denetiminden geçerek kesinleştiğini, murisin 06.07.2010 tarihinde dava konusu 1453 ada 1 parseldeki 3 nolu bağımsız bölümü ölünceye kadar bakma akdi ile davalıya devrettiğini, bu sözleşmenin ehliyetsizlik, şekle ve ahlâka aykırılık kademeli olarak muris muvazaası nedenlerinden dolayı geçersiz olduğunu ileri sürerek davalı adına olan tapu kaydının iptali ile müvekkili adına tesciline karar verilmesini talep etmiştir. II. Cevap Davalı vekili cevap dilekçesinde; ölünceye kadar bakma sözleşmesinin geçerli ve miras bırakanın da tapudaki işlem sırasında akdi yapacak kadar sağlıklı olduğunu, müvekkilinin sözleşmeden kaynaklanan tüm edimlerini tam olarak yerine getirdiğini, edimler karşılıklı olarak ifa edildikten sonra şekil eksikliğinin ileri sürülmesinin dürüstlük kuralına aykırılık teşkil ettiğini, ahlâka aykırılık olarak ifade edilen hususların müvekkilinin kişilik haklarına saldırı niteliği taşıdığını, muvazaa iddialarının da gerçeği yansıtmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. III. İlk Derece Mahkemesi Kararı İlk Derece Mahkemesinin 27.12.2016 tarihli ve 2013/92 Esas, 2016/384 Karar sayılı kararıyla; davada taleplerin terditli olarak ileri sürüldüğü, Adli Tıp Kurumundan alınan rapora göre miras bırakanın ölünceye kadar bakma akdi ile satış işlemini yaptığı tarihte fiil ehliyetinin bulunduğu, dolayısıyla ehliyetsizliğe dayalı iddianın sübut bulmadığı; muvazaalı işlem yapıldığı yönündeki iddianın ise ispat edilemediği, tarafların gerçek iradelerine uygun bir sözleşme yapıp sözleşmenin ifasına başlandığı bakım alacaklısının mirasçısı olan davacının şekle aykırılığa dayanmasının hakkın kötüye kullanılması yasağı kapsamında kaldığı diğer yandan sözleşmenin taraflarının karı-koca olması ve yapılan işlemin ölünceye kadar bakma akdinden yaklaşık bir ay sonra bakım alacaklısının vefat etmesinin tek başına ahlâka aykırılığı göstermeyeceği gerekçeleriyle sübut bulmayan davanın reddine karar verilmiştir. IV. İstinaf A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 12.04.2017 tarihli ve 2017/363 Esas, 2017/391 Karar sayılı kararıyla; dosya kapsamına göre miras bırakan ve kardeşleri arasındaki ilişkinin iyi olduğu, aşamalarda karşılıklı birbirlerine vekâletnameler verdikleri, murisin mal varlığını davacı …’a vasiyet ettiği ve evlendikten sonra ölüm tarihine kadar geçen sürede vasiyetnamenin iptal edilmesi için girişimde bulunmadığı, miras bırakan ile davalının evliliğinin üç buçuk yıl sürdüğü, murisin sağlık durumunun, yaşının ve kanser hastalığının son evresinde olduğundan ölümünün yakın olduğu davalı tarafından yakından bilinir hâlde aynı durumun muris tarafından da tahmin edilebilir olduğu, davalı eşin murisi bulunduğu bu olumsuz durum içinde tapu dairesine götürerek işlem yapmasını sağlamasının ahlâken onaylanabilir olmadığı gibi iyiniyet ve dürüstlük kuralları ile bağdaşmadığı, murisin içinde bulunduğu sağlık koşullarında davalıya karşı koyamayacak durumda olduğu davalının yönlendirmesi ile işlem tesis etmek zorunda kaldığı iradesinin sakatlandığı, işlemin yapıldığı koşullara göre dürüstlük ve iyiniyet kurallarına aykırılığın söz konusu olduğu, kanser hastalığının son döneminde yakın tarihte ölümün gerçekleşeceği davalı tarafından bilinirken ölümden yirmi yedi gün önce yapılan sözleşmenin ahlâka aykırı olduğu, dolayısıyla murisin yaptığı işlemin içinde bulunduğu şartlara göre bakım amacı taşımadığı amacın davalıya bağış olduğu, bağışın resmî şekilde yapılmadığı, sözleşmeye konu temlikin davalıya daha önce yapılan kazandırmalardan sonra tüm mameleke göre makul sınırda kalmadığından işlemin muvazaalı ve ahlâka aykırılık sebebi ile kesin hükümsüz olduğu, tüm mal varlığının davacının murisine vasiyet edildiği ve mahkeme kararı ile vasiyetnamenin geçerli olduğu hususları dikkate alınarak, tapu kaydının tümü ile iptaline karar verilmesinin gerektiği gerekçesiyle; davacının istinaf talebinin esastan kabulü ile; ilk derece mahkemesi kararı kaldırılarak davanın kabulüne karar verilmiştir. V. Bozma ve Bozmadan Sonraki Yargılama Süreci A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; “…Dosya içeriği ve toplanan delillerden; mirasbırakan …’ın maliki olduğu 1450 ada 1 sayılı parseldeki dava konusu 3 nolu bağımsız bölümü 06.07.2010 tarihinde ölünceye kadar bakma sözleşmesi ile davalı eşi …’e devrettiği, murisin Gaziantep 2. Noterliğinde düzenlenen 10.09.1991 tarih ve 26892 yevmiye sayılı vasiyetnamesi ile tüm malvarlığını davacı karseşi …’a bıraktığı, anılan vasiyetnamenin iptali için … 4. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2010/637 E sayılı dosyasında açılan vasiyetnamenin iptali davasının reddedilip derecattan geçerek 07.06.2012 tarihinde kesinleştiği, Adli Tıp Kurumu 4. İhtisas Kurulunun 22.07.2016 tarihinde mirasbırakanın 06.07.2010 olan temlik tarihinde hukuki ehliyeti haiz olduğunun belirlendiği, mirasbırakan …’ın 04.08.2010 tarihinde öldüğü ve geriye davalı eşi … ile davacı kardeşi … ve dava dışı kardeşleri … ile …’ın kaldığı, davacı …’ın da yargılama sırasında,24.02.2014 tarihinde öldüğü ve mirasçısı …’in yargılamaya devam ettiği anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere; 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu‘nun 611. [818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nun 511.] maddesine göre ölünceye kadar bakıp gözetme sözleşmesi, taraflarına karşılıklı hak ve borçlar yükleyen bir akittir. Başka bir anlatımla ivazlı sözleşme türlerindendir. Bu sözleşme ile bakım alacaklısı, sözleşme konusu malın mülkiyetini bakım borçlusuna geçirme; bakım borçlusu da bakım alacaklısına yasanın öngördüğü anlamda ölünceye kadar bakıp gözetme yükümlülüğü altına girer. (TBK md. 614; BK md. 514). Hemen belirtmek gerekir ki, bakıp gözetme koşulu ile yapılan temliki işlemin geçerliliği için sözleşmenin düzenlendiği tarihte bakım alacaklısının özel bakım gereksinimi içerisinde bulunması - [AYM Kararı: Kamulaştırma Bedeline Kanuni Faiz İşletilmesine İlişkin Düzenlemenin İptali](https://kayseriavukat.org.tr/kamulastirma-bedeline-kanuni-faiz-isletilmesi/): Kamulaştırma Bedeline Kanuni Faiz İşletilmesi Anayasa Mahkemesi Kararı – Değerlendirme İtiraz Konusu Kural İtiraz konusu kuralda, kamulaştırma bedelinin tespiti için açılan davanın dört ay içinde sonuçlandırılamaması hâlinde tespit edilen bedele bu sürenin bitiminden itibaren kanuni faiz işletilmesi öngörülmüştür. Başvuru Gerekçesi Başvuru kararında özetle, kamulaştırma bedelinin dava tarihi itibarıyla tespit edildiği ancak dava konusu kural uyarınca dava tarihinden dört ay sonra kanuni faiz işletilmeye başlatılmasının taşınmazın gerçek karşılığının malike ödenmesine engel olduğu belirtilerek kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi Kamulaştırma bedelinin geç ödendiği durumlarda kanuni faiz işletilmesi söz konusu bedelin ekonomik değerinin korunmasını temin eden araçlardan biridir. Ancak bu aracın Anayasa’nın 46. maddesindeki gerekliliklere uygun görülebilmesi için kamulaştırma bedelinin enflasyon etkisiyle yitirilen değerini karşılaması gerekir. İtiraz konusu kuralla geç ödenen kamulaştırma bedeli için sadece kanuni faiz ödeneceği belirtilmiştir. Enflasyon nedeniyle uğranılacak ve kanuni faizi aşan zararlarla ilgili herhangi bir düzenlemeye ise yer verilmemiştir. Özellikle yüksek enflasyonist dönemlerde devletin kamulaştırma nedeniyle borçlu olduğu tutar ile alacaklı hak sahibi tarafından nihai olarak alınan tutar arasındaki enflasyon nedeniyle oluşan değer kayıplarını gidermek mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla hak sahibi kamulaştırılan taşınmazının bedelini gerçek karşılık ölçütüne uygun olarak alamayacaktır. Öte yandan idare tarafından açılan kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davasında kamulaştırma bedeli dava tarihi itibarıyla belirlenmektedir. Ancak itiraz konusu kuralla faizin başlangıç tarihi yargılamanın dördüncü ayının sona erdiği tarih olarak belirlenmiştir. Bu durumda kamulaştırma bedelinin fiilen tahsis, kamulaştırılmış sayılma ve kamulaştırmaya esas rayiç bedelin belirlendiği tarihten daha sonraki bir tarihte ödenmiş olacağı ve bedelin belirlendiği tarihle faizin başlangıç tarihi arasındaki dört aylık bir sürede hak sahibinin enflasyon etkisiyle makul olanın ötesinde bir ekonomik kaybının oluşabileceği açıktır. Bu itibarla anılan anayasal ögeleri dikkate almayan ve gerçek karşılık anayasal ölçütünü karşılamayan kuralın Anayasa’nın 13. maddesinde belirtilen, sınırlamanın Anayasa’nın sözüne aykırı olamayacağı hükmüne aykırılık teşkil ettiği değerlendirilmiştir. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir. Kamulaştırma Bedelinin Tespiti Davasının Dört Ay İçinde Sonuçlandırılamaması Halinde Bu Sürenin Bitiminden İtibaren Kamulaştırma Bedeline Kanuni Faiz İşletilmesi Anayasa Mahkemesi Kararı Esas Sayısı: 2022/83 Karar Sayısı: 2023/69 Karar Tarihi: 5/4/2023 Resmi Gazete Tarih-Sayı: 1/8/2023-32266 İtiraz Yoluna Başvuran: Küçükçekmece 5. Asliye Hukuk Mahkemesi İtirazın Konusu: 4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 24/4/2001 tarihli ve 4650 sayılı Kanun’un 5. maddesiyle değiştirilen 10. maddesine 11/4/2013 tarihli ve 6459 sayılı Kanun’un 6. maddesiyle eklenen dokuzuncu fıkranın Anayasa’nın 2., 5., 35. ve 46. maddelerine aykırılığının ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talebidir. Olay: Kamulaştırma bedelinin tespiti ve taşınmazın davacı adına tescili talebiyle açılan davada itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur. I. İptali İstenen Kanun Hükmü 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 10. maddesinin itiraz konusu dokuzuncu fıkrası şöyledir: “Kamulaştırma bedelinin tespiti için açılan davanın dört ay içinde sonuçlandırılamaması hâlinde, tespit edilen bedele bu sürenin bitiminden itibaren kanuni faiz işletilir.” II. İlk İnceleme 1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Engin YILDIRIM, Hicabi DURSUN, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN ve Kenan YAŞAR’ın katılmalarıyla 21/6/2022 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. III. Esasın İncelenmesi  2. Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Alparslan KOÇAK tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükmü, dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü: A. Anlam ve Kapsam 3. Anayasa’nın 46. maddesi uyarınca devlet ve kamu tüzel kişileri, kamu yararının gerektirdiği hâllerde, gerçek karşılıklarını peşin ödemek şartıyla, özel mülkiyette bulunan taşınmaz malların tamamını veya bir kısmını, kanunla gösterilen esas ve usullere göre, kamulaştırmaya ve bunlar üzerinde idari irtifaklar kurmaya yetkilidir. Kamulaştırmaya ilişkin usul ve esaslar 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nda düzenlenmiştir. 4. Taşınmazı kamulaştırılan kişilerin dava süresince geçen süre nedeniyle hak kaybına uğramaması ve taşınmazın bedelinin ilgilisine kısa sürede ödenmesini sağlamak için kamulaştırma davalarının diğer davalara oranla daha hızlı bir şekilde karara bağlanması amacıyla söz konusu Kanun’un 10. maddesinde özel hükümlere yer verilmiştir. 5. Bu bağlamda anılan maddeye göre tarafların kamulaştırma bedeli konusunda anlaşamamaları ve idarenin bedel tespit ve tescil davası açması hâlinde mahkemenin en geç otuz gün sonrası için duruşma günü tayin etmesi ve taraflara duruşma gününü tebliğ etmesi, duruşmada bedel konusunda anlaşma sağlanamaz ise yine en geç otuz gün sonrası için duruşma günü belirlemesi ve bu sırada bilirkişi tayin ederek keşif yapması, tarafların yine bedelde anlaşamamaları hâlinde gerektiğinde on beş gün içinde sonuçlandırılmak üzere ikinci bilirkişi incelemesine başvurması ve bunun sonucunda bedeli tespit ederek davayı sonuçlandırması gerekmektedir. Kamulaştırma bedelinin tespiti davalarının sonuçlandırılması için öngörülen bu süreler mahkemelere yönelik süreler olup düzenleyici niteliktedir. 6. Dava sürecinde taşınmazın değerinde meydana gelecek artış veya azalışların bedele etki etmemesi ve bedel tespitinin bu şekilde yapılması amacıyla 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 10. ve 11. maddeleri uyarınca tarafların kamulaştırma kararı sonrasında bedel konusunda anlaşamamaları hâlinde taşınmaz bedelinin dava tarihine göre tespit edilmesi esası benimsenmiştir. 7. İtiraz konusu kuralla kamulaştırma bedelinin tespiti için açılan davanın dört ay içinde sonuçlandırılamaması hâlinde, tespit edilen bedele bu sürenin bitiminden itibaren kanuni faiz işletilmesi öngörülmüştür. B. İtirazın Gerekçesi 8. Başvuru kararında özetle; kamulaştırma bedelinin dava tarihi itibarıyla tespit edildiği ancak dava konusu kural uyarınca dava tarihinden dört ay sonra ve kanuni faiz işletilmeye başlatılmasının taşınmazın gerçek karşılığının malike ödenmesine engel olduğu belirtilerek kuralın Anayasa’nın 2., 5., 35. ve 46. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür. C. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu 9. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 43. maddesi uyarınca kural, ilgisi nedeniyle Anayasa’nın 13. maddesi yönünden de incelenmiştir. 10. Anayasa’nın 35. maddesinde “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.” Anayasa’nın anılan maddesiyle güvenceye bağlanan mülkiyet hakkı, ekonomik değer ifade eden ve parayla değerlendirilebilen her türlü mal varlığı hakkını kapsamaktadır (AYM, E.2015/39, K.2015/62, 1/7/2015, § 20). Kamulaştırmanın konusunu oluşturan taşınmaz malların mülkiyet hakkının kapsamına dâhil olduğu hususunda tereddüt bulunmamaktadır. 11. Mülkiyet hakkı, kişiye başkasının hakkına zarar vermemek ve kanunların öngördüğü sınırlamalara uymak koşuluyla sahibi olduğu şeyi dilediği gibi kullanma, onun semerelerinden yararlanma ve tasarruf etme imkânı veren bir haktır (Mehmet Akdoğan ve diğerleri, § 32). Bu bağlamda malikin - [AYM Kararı: Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması / HAGB Düzenlemesinin İptali](https://kayseriavukat.org.tr/hagb-duzenlemesinin-iptali/): HAGB Düzenlemesinin İptali ANAYASA MAHKEMESİ KARARI – ÖZET İtiraz Konusu Kural İtiraz konusu kuralda, iki yıl veya daha az süreli hapis veya adli para cezası ile cezalandırılan sanık hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılabileceği öngörülmektedir. Başvuru Gerekçesi Başvuru kararında özetle; HAGB kararı verilmesinin mağdurlar açısından yeterli giderim sağlamadığı, faillerin cezadan muaf tutulmasına yol açtığı ve devletin kişilerin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme şeklindeki yükümlülüğünü yerine getiremediği belirtilerek kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür Mahkemenin Değerlendirmesi HAGB, ceza yargılaması sonucunda verilecek mahkûmiyet hükmünün açıklanmasının belirli şartlara bağlı olarak ertelenmesini ifade etmektedir. Sanığa, hakkında HAGB uygulanmasını kabul edip etmediği hüküm aşamasına geçilmeden henüz yargılama aşamasındayken ve ileride sanık hakkında mahkûmiyet kararı verilme ihtimaline dayalı olarak sorulmaktadır. İtiraz konusu kuralda da HAGB kurumunun işleyişine dair Anayasa Mahkemesi tarafından daha önce yapılan tespitler göz önünde bulundurularak anılan kurumun temel hak ve özgürlüklere ilişkin anayasal güvencelere uygunluğu değerlendirilmiştir. HAGB uygulanmasını yargılamanın henüz başında kabul eden sanıklar hakkında yargılamanın sonraki aşamalarında adil yargılanma hakkı güvencelerinin ilk derece mahkemesince sağlanıp sağlanmadığının denetimi istinaf kanun yolunda yapılamamakta ve bu durum hak ihlallerine yol açabilmektedir. İstinaf kanun yoluna tabi olması öngörülen bir yargılama, sanığın HAGB kararı verilmesini kabul etmesiyle itiraz yoluna tabi hâle gelmektedir. Sanık, hakkında HAGB kararı verilmesini kabul etmekle birlikte istinaf kanun yoluna başvurma hakkından feragat etmektedir. Mahkeme hükmünün kurulmasından önceki bir aşamada açıklanan belirli bir kanun yolundan feragat iradesinin anayasal geçerlilik koşullarını sağlamadığı anlaşılmıştır. HAGB kurumunun müsadere işlemleri yönünden de bazı eksik düzenlemeler içerdiği değerlendirilmiştir. HAGB kararı verilmesi durumunda müsadere işlemlerinin hangi aşamada infaz edileceğine ilişkin olarak açık bir kanun hükmü bulunmamaktadır. Mülkiyet hakkına müsadere yoluyla yapılan sınırlamaya ilişkin istinaf kanun yoluna başvuru imkânının askıya alınarak HAGB kararı ile birlikte müsadere kararının infazına yol açabilecek şekilde infaz zamanında belirsizliğin olduğu görülmüş ve yeterli güvencelerin sağlanmadığı dikkate alındığında kuralın maliklere aşırı bir külfet yüklediği sonucuna ulaşılmıştır. Diğer yandan kişi hakkında verilen HAGB kararı, ceza niteliğinde olmayıp kişiyi ceza tehdidi altında bırakmaktan ibarettir. HAGB kararının bu niteliğini gözeten Anayasa Mahkemesi daha önceki birçok kararında, kötü muamele iddiaları yönünden HAGB kurumunun uygulanmasının sanığın infaz edilebilir bir ceza almaması sonucunu doğurduğunu ve bu kurumun uygulanmasında mağdurun muvafakati ya da mağdur açısından manevi bir telafinin sağlanmasının da aranmadığını dikkate alarak anılan geri bırakma kararının mağdur açısından yeterli ve etkili bir giderim sağlamadığını değerlendirmiştir. HAGB kurumuna yönelik bir başka değerlendirme de failin kamu görevlisi olduğu durumlara ilişkindir. Failin kamu görevlisi olduğu durumlarda hukuka aykırı ve son derece ciddi bir fiilin hiçbir şekilde hoş görülemeyeceği göz önünde bulundurulmalıdır. Bu bağlamda işkence veya kötü muamele gerçekleştirdiği tespit edilen kamu görevlisi fiilî olarak cezasız bırakılmamalıdır. HAGB kurumunun kamu görevlisinin görevi sebebiyle işlediği ve Anayasa’nın 17. maddesi anlamında işkence, eziyet ve kötü muamele kabul edilen suçlar bakımından uygulanmayacağına dair yasal düzenlemenin bulunmadığı görülmüş; ceza mahkemelerinin uygulamalarının da bu sorunu çözemediği anlaşılmıştır. Bu durum Anayasa’nın devlete yüklemiş olduğu faillere fiilleriyle orantılı cezalar verilmesi ve mağdurlar açısından uygun giderimin sağlanması yükümlülüğü ile bağdaşmamaktadır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline, kuralın iptali nedeniyle 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun HAGB’yi düzenleyen 231. maddesinin uygulanma imkânı kalmayan diğer hükümlerinin de iptallerine, iptal hükümlerinin kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak bir yıl sonra yürürlüğe girmesine karar vermiştir. AYM Kararı: Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması / HAGB Düzenlemesinin İptali ANAYASA MAHKEMESİ KARARI Esas Sayısı: 2022/120 Karar Sayısı: 2023/107 Karar Tarihi: 1/6/2023 Resmi Gazete Tarih-Sayı: 1/8/2023-32266 İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN: Trabzon 2. Asliye Ceza Mahkemesi İTİRAZIN KONUSU: 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun; A. 231. maddesine 6/12/2006 tarihli ve 5560 sayılı Kanun’un 23. maddesiyle eklenen (5), (6), (7), (8), (9), (10), (11), (12) ve (13) numaralı fıkraların, B. 231. maddesinin 23/1/2008 tarihli ve 5728 sayılı Kanun’un 562. maddesiyle değiştirilen (14) numaralı fıkrasının, Anayasa’nın 17. maddesine aykırılığı ileri sürülerek iptallerine karar verilmesi talebidir. OLAY: Sanıklar hakkında kasten yaralama ve görevi yaptırmamak için direnme suçlarından açılan ceza davasında itiraz konusu kuralların Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptalleri için başvurmuştur. I. İPTALİ İSTENEN KANUN HÜKÜMLERİ 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun itiraz konusu kuralların da yer aldığı 231. maddesi şöyledir: Hükmün açıklanması ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması – Madde 231 (1) Duruşma sonunda, 232 nci maddede belirtilen esaslara göre duruşma tutanağına geçirilen hüküm fıkrası okunarak gerekçesi ana çizgileriyle anlatılır. (2) Hazır bulunan sanığa ayrıca başvurabileceği kanun yolları, mercii ve süresi bildirilir. (3) Beraat eden sanığa, tazminat isteyebileceği bir hâl varsa bu da bildirilir. (4) Hüküm fıkrası herkes tarafından ayakta dinlenir. (5) Sanığa yüklenen suçtan dolayı yapılan yargılama sonunda hükmolunan ceza, iki yıl veya daha az süreli hapis veya adlî para cezası ise; mahkemece, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilir. Uzlaşmaya ilişkin hükümler saklıdır. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, kurulan hükmün sanık hakkında bir hukukî sonuç doğurmamasını ifade eder. (6) Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesi için; a) Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış bulunması, b) Mahkemece, sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate varılması, c) Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi, gerekir. Sanığın kabul etmemesi hâlinde, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmez. (7) Açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilen hükümde, mahkûm olunan hapis cezası ertelenemez ve kısa süreli olması halinde seçenek yaptırımlara çevrilemez. (8) Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının verilmesi halinde sanık, beş yıl süreyle denetim süresine tâbi tutulur. Denetim süresi içinde, kişi hakkında kasıtlı bir suç nedeniyle bir daha hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilemez. Bu süre içinde bir yıldan fazla olmamak üzere mahkemenin belirleyeceği süreyle, sanığın denetimli serbestlik tedbiri olarak; a) Bir meslek veya sanat sahibi olmaması halinde, meslek veya sanat sahibi olmasını sağlamak amacıyla bir eğitim programına devam etmesine, b) Bir meslek veya sanat sahibi olması halinde, bir kamu kurumunda veya özel olarak aynı meslek veya sanatı icra eden bir başkasının gözetimi altında ücret karşılığında çalıştırılmasına, c) Belli yerlere gitmekten yasaklanmasına, belli yerlere devam etmek hususunda yükümlü kılınmasına ya da takdir edilecek başka yükümlülüğü yerine getirmesine, karar verilebilir. Denetim süresi içinde dava zamanaşımı durur. (9) Altıncı fıkranın (c) bendinde belirtilen koşulu derhal yerine getiremediği takdirde; sanık hakkında mağdura veya kamuya verdiği zararı denetim süresince aylık taksitler halinde ödemek suretiyle tamamen gidermesi - [Kira Bedelinin Uyarlanması: Rayiç Değerin Altında Kalan Kira Bedelinin Artırılması için Dava Açılabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/kira-bedelinin-uyarlanmasi-davasi/): Kira Bedelinin Uyarlanması: Rayiç Değerin Altında Kalan Kira Bedelinin Artırılması için Dava Açılabilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2020/687 Karar No: 2022/1259 Karar Tarihi: 05.10.2022 Mahkemesi: Sulh Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki kira bedelinin belirlenmesi davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Sulh Hukuk Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar, taraf vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 3. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Davacı istemi 4. Davacı vekili, müvekkillerinin maliki bulunduğu taşınmazların 15.05.2014 tarihli kira sözleşmesi ile on beş yıl süreli olarak … Süpermarketleri Tic. A.Ş. ye kiralandığını, davalının bu şirketi satın alarak işyerini kullanmayı sürdürdüğünü, kira sözleşmesinde kira bedelinin artırımı ve ödeme şekli belirtilmiş olmasına rağmen sözleşme hükümlerinin tam uygulanmadığını, kira bedelinin aradan geçen on yıllık sürede tüm ekonomik değerler dikkate alındığında rayice göre düşük kaldığını ileri sürerek aylık kira bedelinin 15.05.2015 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere net 7.500TL olarak uyarlanmasına karar verilmesini talep etmiştir. Davalı cevabı 5. Davalı vekili, kira bedelinin uyarlanmasını gerektirecek bir durum bulunmadığını ve talep edilen kira bedelinin fahiş olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı 6. … Sulh Hukuk Mahkemesinin 07.04.2016 tarihli ve 2014/824 E., 2016/328 K. sayılı kararı ile; bilirkişi raporu ve davalının eski kiracı olması dikkate alınarak, hak ve nesafet indirimi de yapılmak suretiyle davanın kısmen kabulüne, dava konusu taşınmazların aylık kira bedelinin 15.05.2014 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere takdiren aylık net 6.000TL olarak tespitine, fazlaya ilişkin talebin reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur. 8. Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 28.03.2019 tarihli ve 2017/6283 E., 2019/2753 K. sayılı kararı ile; “…1) Hukukumuzda sözleşmeye bağlılık (Ahde Vefa-Pacta Sund Servanda) ve sözleşme serbestliği ilkeleri kabul edilmiştir. Bu ilkelere göre, sözleşme yapıldığı andaki gibi aynen uygulanmalıdır. Eş söyleyişle, sözleşme koşulları borçlu için sonradan ağırlaşmış, edimler dengesi sonradan çıkan olaylar nedeni ile değişmiş olsa bile, borçlu sözleşmedeki edimin aynen ifa etmelidir. Sözleşmeye bağlılık ilkesi, hukuki güvenlik, doğruluk, dürüstlük kuralının bir gereği olarak sözleşme hukukunun temel ilkesini oluşturmaktadır. Ancak bu ilke özel hukukun diğer ilkeleriyle sınırlandırılmıştır. Türk hukukunda da öteden beri MK.nun 2 ve 4. maddesinden de esinlenilerek, hem Clausula Rebus Sic Stantibus ilkesi, hem de İşlem Temelinin Çökmesi Kuramı uygulanmak suretiyle, uyarlanma davalarının görülebilir olduğu benimsenmiştir. Yargıtay tarafından benimsenen ve sözleşmeye bağlılık ilkesinin istinasını oluşturan, uyarlama davası 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu‘nun yasalaştırılması sırasında da benimsenerek, bu Kanun’un 138. maddesinde “Aşırı İfa Güçlüğü” madde başlığı altında düzenlemiştir; “Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum, borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Sürekli edimli sözleşmelerde borçlu, kural olarak dönme hakkının yerine fesih hakkını kullanır. Bu madde hükmü yabancı para borçlarında da uygulanır.” İlgi maddenin gerekçesinde yer verilen açıklamalara göre; “Bu yeni düzenleme, öğreti ve uygulamada sözleşmeye bağlılık (ahde vefa) ilkesinin istisnalarından biri olarak kabul edilen, “işlem temelinin çökmesi”ne ilişkindir. İmkânsızlık kavramından farklı olan aşırı ifa güçlüğüne dayanan uyarlama isteminin temeli, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesinde öngörülen dürüstlük kurallarıdır. Ancak, sözleşmenin değişen koşullara uyarlanması ya da dönme hakkının kullanılması, şu dört koşulun birlikte gerçekleşmesine bağlıdır. a. Sözleşmenin yapıldığı sırada, taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum ortaya çıkmış olmalıdır. b. Bu durum borçludan kaynaklanmamış olmalıdır. c. Bu durum, sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirmiş olmalıdır. d. Borçlu, borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olmalıdır. Maddeye göre, uyarlamanın bütün koşulları gerçekleşmişse borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteyebilir. Bunun mümkün olmaması hâlinde borçlu, sözleşmeden dönebilir; sürekli edimli sözleşmelerde ise kural olarak, fesih hakkını kullanır.” denilerek uygulamada kabul edilen uyarlama davasının yasa maddesi haline getirildiği belirtilmiştir. Somut olayda; taraflar arasında geçerli kabul edilen kira sözleşmesi 15.05.2004 başlangıç tarihli ve 15 yıl süreli olup davacı, 15.05.2015 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere değişen hal ve şartlara göre kira bedelinin uyarlanmasını istemiştir. Uzun süreli kira sözleşmelerinde edimler arasındaki dengenin aşırı bozulması ve sözleşmenin taraflar açısından çekilmez hale gelmesi durumunda kira parasının günün ekonomik koşullarına uyarlanması için her zaman uyarlama davası açılabilir. O halde Mahkemece yapılacak iş; az yukarıda açıklanan uyarlama davalarında uygulanması gereken kurallar, belirtildiği şekilde tek tek ortaya konulmalı ve konularında uzman üç kişilik bilirkişi kurulundan, tüm bu veriler, kiralananın niteliği, kullanma alanı, konumu, bölgedeki kira parasını da etkileyecek normalin üstündeki imar ve ticaret değişiklikleri, emsal kira paraları, vergi ve amortisman giderlerindeki artışlar, döviz kurlarındaki ani ve aşırı iniş ve çıkışlar ile ülkeyi sarsan ciddi ekonomik kriz veya doğal afetlere bağlı ödeme esaslarının yeniden düzenlenmesini gerektirecek olayların varlığı araştırılıp değerlendirilmek suretiyle bir rapor alınmalı ve hasıl olacak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde kira bedelinin tespitine yönelik karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir. 2-) Bozma nedenine göre sair temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik gerek görülmemiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı 9. … Sulh Hukuk Mahkemesinin 31.12.2019 tarihli ve 2019/529 E., 2019/1044 K. sayılı kararı ile; önceki karar gerekçesinin yanında, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu‘nun 138. maddesinde düzenlenen aşırı ifa güçlüğü nedeni ile kira bedelinin uyarlanmasında uygulanması gereken kuralların bu davada uygulanamayacağı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi 10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. Uyuşmazlık 11. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; kiraya veren tarafından kira bedelinin belirlenmesinin talep edildiği somut olayda, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu‘nun 138. maddesinde düzenlenen aşırı ifa güçlüğüne ilişkin kural ve koşulların uygulanıp uygulanamayacağı, buradan varılacak sonuca göre başkaca araştırma yapılmaksızın hüküm tesisinin yerinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. III. Gerekçe 12. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle “kira bedelinin tespiti” ve “sözleşmenin uyarlanması” davalarının hukuksal niteliği ve kendine özgü özelliklerinin - [Kiranın Uyarlanması: Mücbir Sebep Halinde Kiranın Düşürülmesi için Uyarlama Davası Açılabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/mucbir-sebep-halinde-kiranin-uyarlanmasi/): Kiranın Uyarlanması: Mücbir Sebep Halinde Kiranın Düşürülmesi için Uyarlama Davası Açılabilir mi Yargıtay 3. Hukuk Dairesi Esas No: 2022/2200 Karar No: 2022/8401 Karar Tarihi: 01.11.2022 Mahkemesi: … Bölge Adliye Mahkemesi 15. Hukuk Dairesi İlk Derece Mahkemesi: … 5. Sulh Hukuk Mahkemesi Taraflar arasında İlk Derece Mahkemesinde görülen uyarlama davasının kısmen kabulüne dair verilen karar hakkında Bölge Adliye Mahkemesi tarafından yapılan istinaf incelemesi sonucunda; davacı tarafın istinaf başvurusunun esastan reddine, davalı tarafın istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi hükmü kaldırılarak yeniden davanın ve ihtiyati tedbir isteminin reddine yönelik olarak verilen karar, davacı vekili tarafından duruşmalı olarak temyiz edilmekle; duruşma günü olarak belirlenen 01/11/2022 tarihinde gelen davacı vekili Av. … ile davalı vekili Av. …’in sözlü açıklamaları dinlenildikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için saat 14.00’e bırakılması uygun görüldüğünden, belli saatte dosyadaki bütün kağıtlar okunarak, Tetkik Hakiminin açıklamaları dinlenip, gereği düşünüldü: Yargıtay Kararı Davacı; 01/03/2019 tarihli ve on yıl süreli sözleşme ile davalıya ait taşınmazda kiracı olduğunu, sözleşmede kiralananın düğün salonu olarak kullanılacağının ve başka amaçla tasarruf edilemeyeceğinin kararlaştırıldığını, başlangıçta 55.000 TL+KDV olarak belirlenen kira bedelinin Haziran ayında 62.573,50 TL+KDV’ye yükseltildiğini, ülkemizde de artan Covid-19 salgını sebebiyle pek çok toplu organizasyonun iptal edilmesi, kamu kurumlarında ivedi işler dışında faaliyetin askıya alınması ve 16/03/2020 tarihinden itibaren tüm illerde düğün/nişan salonları faaliyetlerinin durdurulması sonucunda, 17/03/2020 tarihli ihtarname ile faaliyete yeniden izin verilene kadar kira ödemesi yapamayacağını davalıya bildirdiğini, 01/07/2020 tarihinden itibaren belirlenen kurallara uyulma koşulu ile faaliyete izin verilmesine karşın, alınan önlemlerin düğün etkinliklerine katılımcı sayısını, kiralananın kullanabileceği alanı ve dolayısıyla kiralanandan beklediği faydayı ciddi şekilde düşüreceğini, böylece başlangıçta var olan edimler dengesinin aleyhine bozulduğunu ileri sürerek; aylık net 62.573,50 TL olan kira bedelinin 01/07/2020 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere aylık net 30.000 TL’ye uyarlanmasına karar verilmesini talep etmiştir. Davalı; kira sözleşmesinde uyarlama talep edilmeyeceğinin, hatta mücbir sebep halinde kiralanan kullanılmasa dahi kira bedelinin ödeneceğinin kararlaştırıldığını, bu nedenle kiracının Covid-19 salgını nedeniyle müşterilerinin azaldığı gerekçesiyle kira bedelinin uyarlanmasını talep edemeyeceğini savunarak, davanın reddini istemiştir. İlk Derece Mahkemesince; kira sözleşmesinde olumsuz uyarlama kaydı bulunmasına rağmen yine de kira sözleşmesinin değişen şartlara göre uyarlanmasının Yargıtay içtihatlarında da kabul gördüğü, 2020 yılı Mart ayından beri dünya çapında yaşanan salgın hastalığın sosyal dengeyi etkilediği, bu salgın hastalığın öngörülebilir nitelikte olmadığı, düğün salonlarının çalışmasına resmi kararlarla ara verildiği, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu‘nun 138. maddesinde uyarlama için öngörülen koşullarının oluştuğu gerekçesiyle; davanın kısmen kabulüne, kiralananın aylık kirasının uyarlama nedeniyle 20/07/2020 tarihi itibariyle aylık 42.500 TL + KDV olarak tespitine karar verilmiştir. İlk Derece Mahkemesi kararına karşı, taraflarca istinaf yoluna başvurulmuştur. Bölge Adliye Mahkemesince; davaya konu 01/03/2019 başlangıç tarihli ve on yıl süreli kira sözleşmesinin (1.3.) maddesinde; kiracının her ne sebeple olursa olsun kira sözleşmesi devam ettiği sürece kira bedelinden bir tenzilat ya da uyarlama talep edemeyeceğinin, (4.1.) maddesinde; Protokol Ankara İş Merkezinin faaliyette bulunduğu süre zarfında kanun, tüzük, talimatname hükümleri yetkili resmi mercilerce verilecek talimatlar, olağanüstü haller, beklenmedik durumlar ve bunlar gibi kiralayanın kusuru ve idaresi dışındaki sebepler dışındaki sebepler dolayısıyla kiralayanın Protokol Ankara İş Merkezindeki hizmetlerini tam olarak yerine getirememesinin kiracının kira ödeme mükellefiyetini haleldar etmeyeceğinin, bu hallerde kiracının kiralayandan tazminat talep edemeyeceğinin, (4.3.) maddesinde ise; mücbir sebebin akdi sorumlulukların tamamen veya kısmen ifasını engelleyen veya geciktiren, kendisinden kaçınılmayan veya önceden kestirilemeyen ve örnek olarak tahdidi olmamak kaydı ile yangın, deprem, salgın hastalıklar, siklon, su baskını, kuraklık gibi olayları ifade edeceğinin kararlaştırıldığı, geçerli olan bu hükümlerin tarafları bağladığı, 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 12. maddesi gereğince tacir sıfatını taşıyan davacının basiretli davranması gerektiği, kira sözleşmesindeki açık hükümler karşısında davacı kiracının kira bedelinden indirim yapılmasını isteyemeyeceği, İlk Derece Mahkemesince kira bedelinden indirim yapılmasının doğru olmadığı gerekçesiyle; davacının istinaf başvurusunun esastan reddine, davalının istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına, davanın ve ihtiyati tedbir isteminin reddine karar verilmiş; karar, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu‘nun “Sözleşme özgürlüğü” başlığı altındaki 26. maddesinde; tarafların kanunda öngörülen sınırlar içinde, sözleşmenin içeriğini özgürce belirleyebilecekleri kabul edilmiştir. Sözleşmenin içeriğini belirleme ve serbestçe tayin etme özgürlüğünün istisnaları, aynı Kanun’un 20. maddesinde düzenlenmiş olan genel işlem koşulları, 27. maddesinde düzenlenmiş olan kesin hükümsüzlük halleri ile 28 ve devamı maddelerinde düzenlenmiş olan gabin ve irade fesadı halleridir. Bunlardan temel sınırlama olan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu‘nun “Kesin hükümsüzlük” başlıklı 27. maddesine göre; “Kanunun emredici hükümlerine, ahlaka, kamu düzenine, kişilik haklarına aykırı veya konusu imkânsız olan sözleşmeler kesin olarak hükümsüzdür. Sözleşmenin içerdiği hükümlerden bir kısmının hükümsüz olması diğerlerinin geçerliliğini etkilemez. Ancak, bu hükümler olmaksızın sözleşmenin yapılmayacağı açıkça anlaşılırsa, sözleşmenin tamamı kesin olarak hükümsüz olur.” Taraflar, sözleşmenin kurulması sonrasında meydana gelen durum değişikliklerine kimin katlanacağını veya bu değişikliklerin karşılıklı edim yükümlülüğünü nasıl etkileyeceği hususlarını, sözleşmenin kurulması aşamasında hükme bağlamış olabilirler. Bu nedenle, kira sözleşmelerinde taraflar olağanüstü bir değişiklik nedeniyle edimlerin ifasında engelle karşılaşıldığında nasıl hareket edilebileceği hususunu düzenleyebilirler. Böyle bir durumun gerçekleşmesi halinde, kira hukukunun temel ilkelerinden olan “kiracının korunması” ilkesi kapsamında önce sözleşmedeki hükümlerin incelenip değerlendirilmesi, sözleşmede bu yönde bir hüküm yok ise 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’ndaki imkansızlık, uyarlama, ayıp hali ile olağanüstü fesih konularındaki ilgili hükümlerin değerlendirilmesi gerekir. Bu aşamada, kiraya verenin teslim borcunu düzenleyen 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu‘nun 301. maddesinin incelenmesi gerekmektedir. Anılan maddeye göre; “Kiraya veren, kiralananı kararlaştırılan tarihte, sözleşmede amaçlanan kullanıma elverişli bir durumda teslim etmek ve sözleşme süresince bu durumda bulundurmakla yükümlüdür. Bu hüküm, konut ve çatılı işyeri kiralarında kiracı aleyhine değiştirilemez; diğer kira sözleşmelerinde ise, kiracı aleyhine genel işlem koşulları yoluyla bu hükme aykırı düzenleme yapılamaz.” Açıklanan bu madde ile kiraya verenin konut ve çatılı iş yeri niteliğindeki kiralananı, sözleşmede kararlaştırıldığı tarihte kullanıma elverişli şekilde teslim etmek ve sürekli edimlerden olması nedeniyle sözleme süresince bu durumda bulundurma yükümlülüğü, emredici hüküm olarak düzenlenmiştir. Taraflarca, kiralanan kullanıma elverişli bir durumda bulunmasa bile kira bedelinin tam olarak ödeneceği yönünde sözleşmeye konulan hükümler, kanunun emredici hükmüne aykırı olduğundan geçersizdir. Davaya konu kira sözleşmesi incelendiğinde; Sözleşmenin (1.3.) maddesinde “Kiracı her ne sebeple olursa olsun, taraflar arasında kira sözleşmesi devam ettiği sürece kira bedelinden bir tenzilat ya da uyarlama talep edemeyeceğini şimdiden kabul ve taahhüt etmiştir.”; (4.1.) maddesinde; “Protokol Ankara İş Merkezi’nin faaliyette bulunduğu süre zarfında kanun, tüzük, talimatname hükümleri yetkili resmi mercilerce verilecek talimatlar, olağanüstü haller, beklenmedik durumlar - [Menfi Tespit Davasının Alacaklı Lehine Sonuçlanması: Karar Kesinleşmeden İcra Takibine Devam Edilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/menfi-tespit-davasinin-alacakli-lehine-sonuclanmasi/): Menfi Tespit Davasının Alacaklı Lehine Sonuçlanması 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu Menfi tesbit ve istirdat davaları – Madde 72 Borçlu, icra takibinden önce veya takip sırasında borçlu bulunmadığını ispat için menfi tesbit davası açabilir. İcra takibinden önce açılan menfi tesbit davasına bakan mahkeme, talep üzerine alacağın yüzde onbeşinden aşağı olmamak üzere gösterilecek teminat mukabilinde, icra takibinin durdurulması hakkında ihtiyati tedbir kararı verebilir. İcra takibinden sonra açılan menfi tesbit davasında ihtiyati tedbir yolu ile takibin durdurulmasına karar verilemez. Ancak, borçlu gecikmeden doğan zararları karşılamak ve alacağın yüzde onbeşinden aşağı olmamak üzere göstereceği teminat karşılığında, mahkemeden ihtiyati tedbir yoluyle icra veznesindeki paranın alacaklıya verilmemesini istiyebilir. Dava alacaklı lehine neticelenirse ihtiyati tedbir kararı kalkar. Buna dair hükmün kesinleşmesi halinde alacaklı ihtiyati tedbir dolayısıyla alacağını geç almış bulunmaktan doğan zararlarını gösterilen teminattan alır. Alacaklının uğradığı zarar aynı davada takdir olunarak karara bağlanır. Bu zarar herhalde yüzde yirmiden aşağı tayin edilemez. Dava borçlu lehine hükme bağlanırsa derhal takip durur. İlamın kesinleşmesi üzerine münderecatına göre ve ayrıca hükme hacet kalmadan icra kısmen veya tamamen eski hale iade edilir. Borçluyu menfi tespit davası açmaya zorlayan takibin haksız ve kötü niyetli olduğu anlaşılırsa, talebi üzerine, borçlunun dava sebebi ile uğradığı zararın da alacaklıdan tahsiline karar verilir. Takdir edilecek zarar, haksızlığı anlaşılan takip konusu alacağın yüzde yirmisinden aşağı olamaz. Borçlu, menfi tesbit davası zımmında tedbir kararı almamış ve borç da ödenmiş olursa, davaya istirdat davası olarak devam edilir. Takibe itiraz etmemiş veya itirazının kaldırılmış olması yüzünden borçlu olmadığı bir parayı tamamen ödemek mecburiyetinde kalan şahıs, ödediği tarihten itibaren bir sene içinde, umumi hükümler dairesinde mahkemeye başvurarak paranın geriye alınmasını istiyebilir. Menfi tesbit ve istirdat davaları, takibi yapan icra dairesinin bulunduğu yer mahkemesinde açılabileceği gibi, davalının yerleşim yeri mahkemesinde de açılabilir. Davacı istirdat davasında yalnız paranın verilmesi lazımgelmediğini ispata mecburdur. Menfi Tespit Davasının Alacaklı Lehine Sonuçlanması: Karar Kesinleşmeden İcra Takibine Devam Edilebilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/12-376 Karar No: 2019/279 Karar Tarihi: 12.03.2019 Özet:  İcra takibinin durdurulması yönünde verilen ihtiyati tedbir kararı, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu\’nun 72/4. maddesi hükmü gereğince menfi tespit davasının reddi kararı ile birlikte kendiliğinden kalkacağından ve kararda ihtiyati tedbirin devamı yönünde bir hüküm de bulunmadığından, icra memurunun kararı veren mahkemenin bu konudaki görüşü ile bağlı olmaksızın kanun hükmünü kendiliğinden gözetmek suretiyle alacaklının talebi üzerine kararın kesinleşmesi beklenmeksizin, borçluların mal, hak ve alacaklarına haciz uygulanmasında yasaya uymayan bir yön yoktur. (6100 s. K. m. 294, 304, 397) (2004 s. K. m. 72) Dava: Taraflar arasındaki icra memur muamelesini şikayet talebinden dolayı yapılan yargılama sonunda İstanbul 9. İcra (Hukuk) Mahkemesince şikâyetin kabulüne dair verilen 05.03.2014 tarihli ve 2014/291 E., 2014/190 K. sayılı karar, alacaklı vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 30.06.2014 tarihli ve 2014/14747 E., 2014/18964 K. sayılı kararı ile; “…Alacaklı tarafından borçlular hakkında başlatılan kambiyo senetlerine özgü haciz yolu ile icra takibinde; borçlular vekili, icra mahkemesine başvurusunda, alacaklı aleyhine açtığı menfi tespit davası kapsamında verilen takibin durdurulmasına yönelik tedbir kararının devam ettiğini ileri sürerek hacizlerin kaldırılması taleplerinin reddine dair icra müdürlüğü kararının kaldırılmasını istemiş, mahkemece, şikayetin kabulüne karar verilmiştir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 397/2. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “İhtiyati tedbir kararının etkisi, aksi belirtilmediği takdirde, nihai kararın kesinleşmesine kadar devam eder.” 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu\’nun 72/4. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “Dava alacaklı lehine neticelenirse ihtiyati tedbir kalkar. Buna dair hükmün kesinleşmesi halinde alacaklı ihtiyati tedbir dolayısıyla alacağını geç almış bulunmaktan doğan zararlarını gösterilen teminattan alır. Alacaklının uğradığı zarar aynı davada takdir olunarak karara bağlanır. Bu zarar herhalde yüzde yirmiden aşağı tayin edilemez.” Menfi tespit davasının reddi kararı ile ihtiyati tedbir kararı kendiliğinden kalkar. Bunun için davanın reddi kararında ihtiyati tedbirin kalkmış olduğunun açıkça belirtilmiş olması gerekli olmadığı gibi davanın reddi kararının kesinleşmesi de şart değildir. Mahkeme menfi tespit davasının reddi kararında davanın reddi kararının kesinleşmesine kadar ihtiyati tedbirin devamına karar veremez. 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu\’nun 72/4.maddesi hükmü nedeniyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 397/ 2 hükmü burada uygulanmaz. Somut olayda borçlular tarafından alacaklı aleyhine takipten önceki bir tarihte takip konusu borçla ilgili olarak açılan menfi tespit davası kapsamında 28.06.2012 tarihinde takibin tedbiren durdurulmasına karar verildiği, menfi tespit davasının 03.12.2013 tarihinde reddi üzerine alacaklının talebi ile icra müdürlüğünce borçlular hakkında haciz işlemleri yapıldığı, borçlular vekilinin icra müdürlüğüne başvurusunda tedbir kararının devam ettiğini belirterek hacizlerin kaldırılmasını talep ettiği, bu talebinin şikayete konu icra müdürlüğü kararı ile, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu\’nun 72/4. maddesi gerekçe gösterilerek reddedildiği anlaşılmıştır. Borçlu tarafından icra dosyasına sunulan İstanbul 12. Asliye Hukuk Mahkemesi\’nce icra müdürlüğüne hitaben yazılan 21.02.2014 tarih 2012/530 E. sayılı yazıda, \’menfi tespit davasının reddine dair kararda ihtiyati tedbir kararı hakkında herhangi bir karar verilmediği, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 397/2. maddesi gereğince aksi belirtilmediği taktirde nihai karar kesinleşmesine kadar devam edeceğinin düzenlendiği\’ hususları belirtilmiştir. Her ne kadar icra mahkemesince, İstanbul 12. Asliye Hukuk Mahkemesi\’nin 21.02.2014 tarihli bu yazısının \’ihtiyati tedbir kararının, hükmün kesinleşmesine kadar devam edeceği yargısal buyruğunu içerdiği\’ değerlendirilmiş ise de; 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu\’nun 72/4. maddesi mutlak nitelikte olup, menfi tespit davasında karar veren mahkemece bu kanun hükmü bertaraf edilecek şekilde yorum yapılması mümkün olamayacağı gibi, 21.02.2014 tarihli yazı \’menfi tespit davasının reddine dair kararda ihtiyati tedbir hakkında herhangi bir karar verilmediğine\’ yönelik olup, icra müdürlüğüne verilmiş bir emir ve talimat içermemektedir. Bu durumda İİK\’nın 72/4. maddesi uyarınca menfi tespit davasının reddi ile takibin durdurulmasına yönelik ihtiyati tedbir kararı kendiliğinden kalkmış olduğundan, şikayete konu icra müdürlüğü kararında usul ve yasaya uymayan bir yön bulunmamaktadır. O halde; mahkemece şikayetin reddine karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile şikayetin kabulü yönünde hüküm tesisi isabetsizdir. Diğer yandan gerekçeli karar başlığında şikayetçilerin tümünün isminin yer alması zorunlu olup, bu zorunluluğa aykırı davranılarak yalnızca şikayetçi …\’ın isminin gerekçeli karar başlığında gösterilmemesi de doğru görülmemiştir…” gerekçesi ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: İstem, icra memur muamelesini şikayete ilişkindir. Borçlular vekili; icra takibinden önce İstanbul Anadolu 12. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2012/530 E. sayılı dosyasında açtıkları menfi tespit davasında, 28.06.2012 tarihinde - [İhtiyati Haciz Kararı Kapsamında İcra Müdürlüğünce Araç Hakkında Yakalama Kararı Verilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/arac-hakkinda-yakalama-karari/): İhtiyati Haciz ve Araç Hakkında Yakalama Kararı Verilmesi 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu İhtiyati haciz şartları – Madde 257 Rehinle temin edilmemiş ve vadesi gelmiş bir para borcunun alacaklısı, borçlunun yedinde veya üçüncü şahısta olan taşınır ve taşınmaz mallarını ve alacaklariyle diğer haklarını ihtiyaten haczettirebilir. Vadesi gelmemiş borçtan dolayı yalnız aşağıdaki hallerde ihtiyati haciz istenebilir: 1 – Borçlunun muayyen yerleşim yeri yoksa; 2 – Borçlu taahhütlerinden kurtulmak maksadiyle mallarını gizlemeğe, kaçırmağa veya kendisi kaçmağa hazırlanır yahut kaçar ya da bu maksatla alacaklının haklarını ihlâl eden hileli işlemlerde bulunursa; Bu suretle ihtiyati haciz konulursa borç yalnız borçlu hakkında muacceliyet kesbeder. İhtiyati haciz kararı – Madde 258 İhtiyati hacze 50 nci maddeye göre yetkili mahkeme tarafından karar verilir. Alacaklı alacağı ve icabında haciz sebepleri hakkında mahkemeye kanaat getirecek deliller göstermeğe mecburdur. Mahkeme iki tarafı dinleyip dinlememekte serbesttir. İhtiyati haciz talebinin reddi kararı gerekçeli olarak verilir ve bu karara karşı istinaf yoluna başvurulabilir. Yüzüne karşı aleyhinde ihtiyati haciz kararı verilen taraf da istinaf yoluna başvurabilir. Bölge adliye mahkemesi bu başvuruları öncelikle inceler ve verdiği karar kesindir. İhtiyati haciz kararına itiraz ve temyiz – Madde 265 Borçlu kendisi dinlenmeden verilen ihtiyatî haczin dayandığı sebeplere, mahkemenin yetkisine ve teminata karşı; huzuriyle yapılan hacizlerde haczin tatbiki, aksi hâlde haciz tutanağının kendisine tebliği tarihinden itibaren yedi gün içinde mahkemeye müracaatla itiraz edebilir. Menfaati ihlâl edilen üçüncü kişiler de ihtiyatî haczi öğrendiği tarihten itibaren yedi gün içinde ihtiyatî haczin dayandığı sebeplere veya teminata itiraz edebilir. Mahkeme, gösterilen sebeplere hasren tetkikat yaparak itirazı kabul veya reddeder. İtiraz eden, dilekçesine istinat ettiği bütün belgeleri bağlamaya mecburdur. Mahkeme, itiraz üzerine iki tarafı davet edip gelenleri dinledikten sonra, itirazı varit görürse kararını değiştirebilir veya kaldırabilir. Şu kadar ki, iki taraf da gelmezse evrak üzerinde inceleme yapılarak karar verilir. İtiraz üzerine verilen karara karşı istinaf yoluna başvurulabilir. Bölge adliye mahkemesi bu başvuruyu öncelikle inceler ve verdiği karar kesindir. İstinaf yoluna başvuru, ihtiyatî haciz kararının icrasını durdurmaz. İhtiyati haczin kaldırılması – Madde 266 Borçlu, para veya mahkemece kabul edilecek rehin veya esham yahut tahvilat depo etmek veya taşınmaz rehin yahut muteber bir banka kefaleti göstermek şartı ile ihtiyati haczin kaldırılmasını mahkemeden istiyebilir. Takibe başlandıktan sonra bu yetki, icra mahkemesine geçer. İhtiyati Haciz Kararı Kapsamında İcra Müdürlüğünce Araç Hakkında Yakalama Kararı Verilebilir mi Kayseri Bölge Adliye Mahkemesi 5. Hukuk Dairesi Esas No: 2022/1820 Karar No: 2022/1736 Karar Tarihi: 15.11.2022 Özet: 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 106/4. maddesi gereğince borçlunun şikayetine konu sicile kayıtlı motorlu kara araçları bakımından muhafaza, kıymet takdiri ve satış talebinin birlikte sapılması ve bunlara ilişkin giderlerin tamamının birlikte ve peşin olarak yatırılmasının zorunlu olduğu düzenlemesi nazara alındığında henüz ortada kesinleşmiş bir takibin bulunmadığı gibi ihtiyati haciz kararının kapsamı gereğince araçlara konulan yakalama (trafikten men) şerhlerinin usul ve yasaya aykırı olduğu anlaşıldığından kaldırılmasına karar verilmesinin yerinde olduğu, davalı alacaklının ihtiyati haciz kararına karşı yapılan şikayeti inceleme görevinin ihtiyati haciz kararını veren Asliye Ticaret Mahkemesine ait olduğuna ilişkin istinaf talebi yönünden yapılan incelemede ise, borçlu şikayetçinin ihtiyati haciz kararına yönelik bir itirazının olmadığı, İİK\’nın 4/1. maddesi gereğince icra dairesinin muamelesine karşı şikayet niteliğinde olduğu görülmekle icra hukuk mahkemelerinin görev alanı içerisinde olduğu da anlaşıldığından dosya kapsamı ve ileri sürülen istinat sebepleri dikkate alındığında mahkemenin vaka ve hukuki değerlendirilmesinde usul ve esas yönünden yasaya aykırılık olmadığı ve hükümde kamu düzenine aykırılık bulunmadığı anlaşıldığından davalı vekilinin istinaf başvurusunun 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 353/1-b-1 maddesi gereğince esastan reddine karar vermek gerekmiştir. (2004 S. K. m. 4, 106, 264) Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararı aleyhine süresi içinde davalı vekili tarafından istinaf yasa yoluna başvurulmuş olmakla, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 353. maddesi gereğince dosya üzerinden yapılan inceleme neticesinde işin gereği görüşülüp düşünüldü: Davacı vekili dava dilekçesinde özetle, Niğde İcra Müdürlüğü … Esas sayılı dosyada, Niğde 3. Asliye Hukuk Mahkemesi … D. İş sayılı dosyasından alınan ihtiyati haciz kararı ile müvekkili şirket araçlarına ihtiyati haciz şerhi konulmuş yine yakalama (trafikten men) şerhi konulduğunu, ancak, Mahkeme kararı incelendiğinde, borçlunun mal kaçırma girişimini engellemesi için ihtiyaten haciz işlemleri yapılması yönünden hüküm kurulduğunu, İcra Müdürlüğü dosyasında da müvekkili şirkete ait 6 araca ve 2 taşınmaza haciz şerhi işlendiğini, söz konusu malvarlığın değeri beş milyonun üzerinde olduğunu, borca hayli hayli yetecek miktarda olduğunu, zaten müvekkili şirketin 200.000,00TL borç için malvarlığın elden çıkarma gibi bir niyetinin olması da hayatın olağan akışına aykırı olduğunu, ancak, yakalama (Trafikten men) şerhi, satışa yönelik bir işlem olduğunu, mahkeme hükmüne de aykırı olduğunu, ihtiyati haciz geçici bir hukuki koruma türü olduğunu ve haciz işlemi yapılabilmekle olduğunu, bu nedenle ihtiyaten haczedilen mallar kesin hacze dönüşmediği sürece satışı istenemeyeceğini, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 264/5 hükmüne göre ihtiyati haciz takibin kesinleşmesiyle kesin hacze dönüştüğünü, ihtiyaten haczedilen malların satışı istenemeyeceğinden bu mallara yönelik yapılan muhafaza ve kıymet takdiri işlemleri alacağın tahsiline yönelik olduğundan geçici hukuki koruma tedbirlerinden sayılamayacağını, yakalama şerhlerin kaldırılması taleplerinin İcra Müdürlüğü tarafından kabul edilmediğini, şikayetlerinin kabulü ile yakalama şerhlerinin kaldırılmasına karar verilmesini talep etmiştir. Mahkemece; Şikayetin kabulü ile; Niğde İcra Müdürlüğü\’nün … Esas sayılı dosyasında verilen 27/06 2022 tarihli kararın iptaline, davacı borçlu şirketin araçları üzerine … Esas sayılı dosyasında konulan yakalama şerhlerinin kaldırılmasına, karar verildiği anlaşılmıştır. Karara karşı davalı vekili istinaf başvurusunda bulunarak, mahkeme kararının usul ve yasaya aykırı olduğunu, hükmün yasal dayanaktan yoksun olduğunu, mahkemece ihsası rey yapılmış olduğunu, ihtiyati haciz kararına karşı bu kararın kaldırılması infazının durdurulmasının ve geri alınmasına yönelik bütün iş ve işlemlerin icra hukuk mahkemesinin değil ihtiyati haciz kararını veren Asliye Ticaret Mahkemesinin görev ve sorumluluğunda olduğunu, Asliye Ticaret Mahkemesine müracaat yerine icra müdürlüğüne talepte bulunmasının icra müdürlüğünün mahkeme kararı kapsamında talebini reddetmesi üzerine memur muamelesini şikayet davasıyla işlem tesis edilmeye çalışılmasının davacının kötü niyetini açıkça gösterdiğini, karşı tarafın mahkemeden bu kararın kaldırılması hususunda hiçbir talepte bulunmadığını, ihtiyati haciz kararının ve bu kararının uygulanması sonucunda doğan hukuki gerekçeleri ve sonuçlara muhatap olun yerin icra hukuk mahkemesi değil ihtiyati haciz kararını veren Asliye Ticaret Mahkemesi olduğunu, borçlu adına sicile kayıtlı motorlu kara araçları bakımından muhafaza kıymet takdirinin ve satış talebinin birlikte yapılmasının ve bunlara ilişkin giderlerin tamamının birlikte ve peşin olarak yatırılmasının zorunlu olduğunu, ihtiyati haczin kesin hacze dönüşmeden satışının istenemeyeceğini, muhakkak verilen ihtiyati haciz kararı kapsamında - [Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesi ile Yükleniciye Bırakılan Bağımsız Bölümün Arsa Sahibi Tarafından Satılması](https://kayseriavukat.org.tr/yukleniciye-birakilan-bagimsiz-bolum/): Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesi ile Yükleniciye Bırakılan Bağımsız Bölümün Arsa Sahibi Tarafından Satılması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2021/194 Karar No: 2023/411 Karar Tarihi: 03.05.2023 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Batı 5. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar davacılar vekili ile davalı … vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 15. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı … vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği düşünüldü: I. Yargılama Süreci Davacılar İstemi 4. Davacılar vekili dava dilekçesinde; müvekkilleri ile yüklenici kooperatif arasında … ili, … ilçesi, … Mahallesi 47357 ada 1 parsel sayılı taşınmaz üzerinde bina inşa edilmesine ilişkin … 52. Noterliğinde 07.03.2005 tarihli düzenleme şeklinde taşınmaz mal satış vaadi ve kat karşılığı inşaat sözleşmesi imzalandığını, daha sonra kooperatif ile 29.05.2006 tarihli ve 03.12.2008 tarihli ek sözleşmelerin düzenlendiğini, sözleşmeler uyarınca kooperatife yer teslimi yapıldığını, kooperatif tarafından inşaat belli bir aşamaya getirildikten sonra sözleşme gereğince kooperatife düşecek A blok 2 No.lu bağımsız bölümün davalı …’ya devredilmesinin istendiğini, kooperatifin talebi üzerine devir işleminin yapıldığını ve bağımsız bölümün davalı adına tescil edildiğini, ancak kooperatif sözleşme gereğince edimlerini yerine getirmediğinden sözleşmenin feshi davası açıldığını, Sincan Asliye Ticaret Mahkemesinin 2011/222 Esas sayılı dosyasında sözleşmenin geriye etkili olarak feshine karar verildiğini, kararın Yargıtay incelemesinden geçerek 18.11.2013 tarihinde kesinleştiğini, davalı …’nın tapuda pay sahibi olabilmesi için arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin tarafı olan kooperatifin edimini yerine getirmesi gerektiğini, ancak kooperatifin edimini yerine getirmeyerek sözleşmenin geriye etkili feshine karar verildiğini ileri sürerek davalı adına olan tapu kaydının iptali ile müvekkilleri adına tesciline karar verilmesini, 22.01.2016 tarihli ıslah dilekçesi ile de dava konusu bağımsız bölümün her türlü takyidattan arındırılmış olarak tesciline karar verilmesini talep etmiştir. Davalılar Cevabı 5. Davalı … vekili, dava konusu bağımsız bölümün bizzat davacı … tarafından müvekkiline satılarak devredildiğini, bedelin kendisine ödendiğini, müvekkilinin iyiniyetli üçüncü kişi olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. 6. Dahili davalı S.S. Güzel Çağ Hedef Konut Yapı Kooperatifi vekili, dava konusu bağımsız bölümün davalı … adına kayıtlı olduğunu, eldeki davada kooperatifin sıfatının bulunmadığını belirterek davanın sıfat yokluğundan reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı 7. … Batı 5. Asliye Hukuk Mahkemesinin 18.02.2016 tarihli ve 2015/18 Esas, 2016/43 Karar sayılı kararı ile; davacı arsa sahipleri ile kooperatif arasında düzenleme şeklinde taşınmaz mal satış vaadi ve kat karşılığı inşaat sözleşmesi ve devamında ek sözleşmeler imzalandığı, ancak Sincan Asliye Ticaret Mahkemesinin 2011/222 Esas sayılı dosyasında inşaatın %63,30 seviyesinde olduğu tespit edilerek sözleşmelerin geriye etkili olarak feshine karar verildiği, dava konusu A blok 2 No.lu bağımsız bölümün 30.05.2008 tarihinde kat irtifakı tesisi sonucu … adına tescil edildiği, …’ın 03.06.2008 tarihli ve 16579 yevmiye sayılı resmî senetle taşınmazı 13.500,00 TL bedelle davalı …’ya satarak devrettiği, kat karşılığı inşaat sözleşmesi geriye etkili olarak feshedilmiş olmakla yükleniciye isabet eden ve yüklenicinin temlik ettiği kişilere devredilmiş olan bağımsız bölümlere ait tapu kayıtlarının iptalinin gerektiği, her ne kadar davalı, dava konusu bağımsız bölümü bizzat arsa sahibi olan davacıdan satın aldığını savunmuş ise de, dava konusu bağımsız bölümün yüklenici olan kooperatife isabet ettiğinin sözleşme, bilirkişi raporu ve kesinleşmiş olan mahkeme kararı ve dayanağı olan bilirkişi raporuyla sabit olduğu, davalı …’nın satış bedelinin davacı arsa sahibine ödendiğini gösterir kesin delil sunamadığı, sözleşme gereğince yükleniciye isabet eden bağımsız bölümün yüklenici tarafından ve temlik ettiği kişiye devredilmiş olduğunun kabulü gerektiği, yükleniciden temlik alan kişinin, binanın inşaat hâlinde olması sebebiyle iyiniyetli olduğuna dair itirazının dinlenemeyeceği gerekçesiyle davanın kabulü ile dava konusu bağımsız bölümün davalı adına olan tapu kaydının iptali ile eşit paylarla davacılar adına tesciline karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 8. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı davacılar vekili ile davalı … vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur. 9. Yargıtay (Kapatılan) 15. Hukuk Dairesinin 04.07.2018 tarihli ve 2018/999 Esas, 2018/2889 Karar sayılı kararı ile; “…1-Davacılar vekili 07.09.2016 tarihli temyize cevap dilekçesi ile ıslahla ileri sürülen talepleri yönünden hükmün düzeltilerek onanmasını talep etmiş ise de; dilekçesi temyiz defterine kayıtlı olmadığı gibi temyiz harcının da yatırılmadığı ve bu arada temyiz süresi de geçmiş olduğundan, katılma yoluyla temyiz talebinin süre yönünden reddine karar vermek gerekmiştir. 2- Davalı …’nın temyiz itirazlarına gelince; bu davalı cevap dilekçesi ve aşamalardaki savunmalarında dava konusu bağımsız bölümü davalı yükleniciden değil, davacı arsa sahiplerinden M..’dan bedelini ödeyerek satın aldığını ileri sürmüştür. Dosyadaki tapu kaydı ve … Tapu Sicil Müdürlüğü’nün 03.06.2008 gün 16579 yevmiye nolu satış akit tablosuna (resmi senet) göre dava konusu … Mahallesi 47357 ada 1 parsel A blok zemin kat 2 nolu bağımsız bölümün davacı … adına kayıtlı iken 03.06.2008 tarihinde satış suretiyle davalı …’ya devredildiği ve halen adı geçen şahıs adına kayıtlı olduğu anlaşılmaktadır. Tapuda satışı bizzat davacı arsa sahibi Mürivet yapmış olup, yüklenicinin talimat ve isteğiyle ve onun adına yapıldığına dair akit tablosunda açıklık bulunmamaktadır. Arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmesinin geriye etkili feshi halinde yükleniciden bağımsız bölüm ya da bölümleri satın alanlara yapılan tapu devirleri sözleşme gereği arsa sahibince yapılan avans ödemesinin iadesi niteliğinde olduğundan tapu kayıtlarının iptâl ve arsa sahipleri adına tescili gerekir ise de, satış arsa sahibince yapılıp satın alanın arsa sahibinden satın aldığını savunması ve arsa sahibinin kendisince yapılan tapu devrini yüklenicinin istek ve talimatı ile yapıldığını kanıtlayamaması halinde satış işleminin bedel karşılığı arsa sahibi ile satın alan kişi arasında yapıldığının kabulü zorunlu olacağından tapu kaydının iptâl ve tesciline karar verilmesi mümkün değildir. Somut olayda davalı …’nın bu yoldaki savunmasına karşı davacı arsa sahiplerince bu davalı ile yüklenici kooperatif arasında devir ve satış ilişkisinin bulunduğu ile tapu devrinin yüklenicinin talimatı ve isteği ile yapıldığı yasal delillerle kanıtlanmamıştır. Bu durumda mahkemece, davalı … dava konusu taşınmazı arsa sahibi M..’dan satın aldığı ve arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmesi feshedilse dahi arsa sahibince satılan bağımsız bölümler geri istenemeyeceğinden hakkındaki davanın reddi yerine bu husus gözden kaçırılarak yanlış değerlendirme ile kabulü doğru olmamış, kararın bozulması uygun görülmüştür…’’ gerekçesiyle karar davalı … yararına bozulmuştur. Direnme Kararı 10. … Batı 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 19.11.2019 tarihli ve 2019/287 Esas, 2019/425 Karar sayılı kararı ile; önceki karar gerekçesi yanında, kat karşılığı inşaat sözleşmesinde arsa, yükleniciye devredilebileceği gibi kat irtifakı tesis edildikten sonra yükleniciye isabet - [Yüklenicinin İnşaata Başlamaması Halinde Arsa Sahibi Sözleşmeden Dönebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/yuklenicinin-insaata-baslamamasi/): İmar Değişikliği veya Davalar Nedeniyle Yüklenicinin İnşaata Başlamaması Halinde Arsa Sahibi Sözleşmeden Dönmesi Mümkün mü Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2021/669 Karar No: 2023/412 Karar Tarihi: 03.05.2023 Mahkemesi: … Bölge Adliye Mahkemesi 15. Hukuk Dairesi Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davalı … Yapı End. Tic. A.Ş. yönünden davanın kabulüne, sözleşmenin feshi ile dava konusu tapu kayıtlarının iptaline ve davacı adına tesciline, diğer davalı …Ş. hakkındaki davanın ise reddine karar verilmiştir. İlk Derece Mahkemesince verilen kararın davalılar vekilleri tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince davalı …Ş. vekilinin vekâlet ücretine yönelik istinaf talebinin reddine, davalı … Yapı End. Tic. A.Ş. vekilinin istinaf başvurusunun kabulüne, İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına ve davanın reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 15. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra temyiz incelemesi sırasında duruşmanın düzenlendiği 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 369 uncu maddesinin direnme kararının temyizini kapsamadığı, direnmenin düzenlendiği aynı Kanun’un 373 üncü maddesinde ise duruşmaya yer verilmediği gözetildiğinde direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağı kabul edilerek davacı vekilinin duruşma talebinin reddine karar verilip Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili, müvekkili ile … Yapı End. Tic. A.Ş. arasında müvekkiline ait … ili, … ilçesi, … Mahallesi, 2424 ada 1 parsel, 2427 ada 2 parsel, 2431 ada 2, 3, 4, 5 ve 6 No.lu parseller üzerinde arsa payı karşılığı inşaat yapılmak üzere 15.06.2004 tarihinde adi yazılı sözleşme imzalandığını, sözleşmenin ifası için şirket ortak ve yetkililerine vekâletname verildiğini, vekillerin yetkileri olmamasına rağmen davalı yükleniciye devredilen hisselerin aynı grup içerisinde yer alan diğer şirketlere muvazaalı olarak devrettiklerini, aradan on yıl geçmesine rağmen herhangi bir inşaat faaliyetinde bulunmadıklarını, taşınmazlar hisseli olmasına rağmen diğer hissedarlarla sözleşme imzalanmadığını, sözleşmenin 3 üncü maddesine göre tüm hissedarlarla sözleşme imzalandıktan sonra ruhsat alınarak inşaata başlanacağının kararlaştırmasına rağmen hisse bütünlüğünün sağlanması için diğer paydaşlara ilişkin sözleşme yapma veya ortaklığın giderilmesi yönünde bir girişimde bulunulmadığını ileri sürerek davalıya devredilen tapu kayıtlarının iptâli ile müvekkili adına tescile karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP 1. Davalı … Yapı End. Tic. A.Ş. vekili, davacının iyiniyetli olmadığını, tarafların sözleşme imzaladıktan sonra tapu sicil müdürlüğüne giderek hisselerin devrini sağladıklarını, bu sebeple geçersizliğin ileri sürülemeyeceğini, sözleşmenin imkânsız olduğu iddiasının yerinde olmadığını, kamu otoritesince yapılan imar planının iptalinden müvekkilinin sorumlu tutulamayacağını, müvekkilinin edimlerini yerine getirmediği iddiasının da iyiniyetle bağdaşmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. 2. Davalı …Ş. vekili, müvekkilinin sözleşmenin tarafı olmadığını, müvekkiline husumet yöneltilemeyeceğini belirterek davanın reddini savunmuştur. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin 11.07.2017 tarihli ve 2013/242 Esas, 2017/298 Karar sayılı kararı ile; davacı ve davalı … Yapı. End. ve Tic. A.Ş. arasında 15.06.2004 tarihinde sözleşme imzalandığı ve bu sözleşme gereğince davacının tapuya devir yükümlülüğünü yerine getirdiği, ancak sözleşmenin diğer tarafı olan … Yapı. End. ve Tic. A.Ş.’nin sözleşme gereği edimini bu güne kadar yerine getirmediği, herhangi bir inşaata başlandığının da ileri sürülmediği, sözleşmenin imzalandığı tarihten bugüne kadar gerek imar uygulamasının iptal edilmesi ve yeni imar uygulaması yapılması, gerekse ortaklığın hâlen giderilememiş olması ve hukuki ve fiili imkânsızlıklardan dolayı inşaata başlanmamış olması nedeniyle tarafları sözleşme ile bağlı tutmanın hakkaniyet ile bağdaşmadığı, bu durumda sözleşmeyi feshetmek isteyen davacının talebinin mevcut imkânsızlık nedeniyle yerinde görüldüğü, aksi durumun mülkiyet hakkının belirsiz süreli olarak kısıtlanması anlamına geleceği, ayrıca tüm hissedarlar ile sözleşme yapıldığının da ileri sürülmediği, iptal edilmiş olan imar uygulaması zamanında imzalanan ve 2004 yılından bu yana henüz icrasına başlanmayan sözleşmenin feshine karar verilmesi gerektiği, tarafların yeni oluşan imar uygulamasına göre yeniden bir araya gelerek yeni bir sözleşmeyi her zaman için yapabilecekleri, davacıyı on yılı aşkın süre önce iptal edilmiş imar uygulaması zamanında yapılmış sözleşme ile bağlı tutmanın hakkaniyete uygun olmadığı gerekçesiyle … Yapı End. Tic. A.Ş. hakkındaki davanın kabulü ile sözleşmenin feshine, dava konusu tapu kayıtlarının iptali ile davacı adına tesciline, sözleşmenin tarafı olmayan diğer davalı hakkındaki davanın reddine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen karara karşı süresi içinde davalıların vekilleri istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 15.05.2019 tarihli ve 2018/247 Esas, 2019/639 Karar sayılı kararı ile; “Dosya kapsamına göre taşınmazın inşasına ilişkin herhangi bir imalat faaliyetine başlanmadığı, sözleşmenin imzalandığı yıl itibariyle (2004), dava ve sözleşmeye konu parsellerin de bulunduğu alanla ilgili mevcut imar planının iptali için dava açıldığı ve mahkemece mevcut imar planının iptaline karar verildiği, imar durumu nedeniyle geçen bu süreden yüklenici sorumlu tutulamayacağı gibi hemen sonra idarenin yeni imar çalışmalarına başladığı ve yapılan yeni imar planının da 28.08.2013 tarihinde kesinleştiğinin anlaşıldığı, eldeki davanın bu tarihten yaklaşık olarak dört ay önce açıldığı, sözleşmede diğer hissedarlarla sözleşme imzalandıktan ve hisse bütünlüğü sağlandıktan sonra projelerin hazırlanıp inşaata başlanacağının düzenlendiği, ancak diğer paydaşlarla sözleşmenin imzalanması için herhangi bir süre öngörülmediği, sözleşmede süre öngörülmediği için yüklenicinin bu faaliyetlerine bakılarak arsa sahiplerini süresiz olarak sözleşmeyle bağlı tutmanın düşünülemeyeceği, davacının aradan geçen sürede sözleşmenin ifasını beklediği ve ilk defa 20.03.2013 tarihli ihtarnameyle sözleşmeyi feshettiğini bildirdiği, sözleşmenin imzalandığı tarih itibariyle sözleşmeye konu parsellerin bulunduğu alanla ilgili mevcut imar planının iptaline yönelik davanın bulunması ve dava süresi sonrasında başlanan ve en son 28.08.2013 tarihinde tamamlanıp kesinleşen yeni imar planının yapılması, davacı arsa sahibinin 20.03.2013 tarihine kadar sözleşmenin ifasını beklemiş olması, davalı yüklenicinin hisse bütünlüğünü sağlayarak edimini ifaya yönelik somut faaliyetlerde bulunması, sözleşmede imar çalışmaları ve diğer hissedarlarla sözleşme imzalanmasına ilişkin hususlarının öngörülmüş olmasının sözleşme hükümleriyle birlikte değerlendirildiğinde ve menfaatler dengesi de gözetildiğinde davanın erken açıldığının kabulü gerektiği gerekçesiyle … Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı A.Ş. vekilinin vekâlet ücretine yönelik istinaf talebinin reddine, … Yapı End. Tic. A.Ş. vekilinin istinaf talebinin kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına ve davanın reddine karar verilmiştir. V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay (Kapatılan) 15. Hukuk Dairesinin 25.06.2020 tarihli ve 2020/1438 E., 2020/1852 K. sayılı kararı ile; “….Davacı taraf ile - [Maddi Tazminat Davasında Temyiz Sınırının Miktar İtibarıyla Altında Kalan Kararlar Temyiz Edilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/maddi-tazminat-davasinda-temyiz-siniri/): Maddi Tazminat Davasında Temyiz Sınırı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu İstinaf yoluna başvurulabilen kararlar – Madde 341 (1) İlk derece mahkemelerinin aşağıdaki kararlarına karşı istinaf yoluna başvurulabilir: a) Nihai kararlar. b) İhtiyati tedbir ve ihtiyati haciz taleplerinin reddi kararları, karşı tarafın yüzüne karşı verilen ihtiyati tedbir ve ihtiyati haciz kararları, karşı tarafın yokluğunda verilen ihtiyati tedbir ve ihtiyati haciz kararlarına karşı yapılan itiraz üzerine verilen kararlar. (2) Miktar veya değeri üç bin Türk Lirasını geçmeyen malvarlığı davalarına ilişkin kararlar kesindir. Ancak manevi tazminat davalarında verilen kararlara karşı, miktar veya değere bakılmaksızın istinaf yoluna başvurulabilir. (3) Alacağın bir kısmının dava edilmiş olması durumunda üç bin Türk Liralık kesinlik sınırı alacağın tamamına göre belirlenir. (4) Alacağın tamamının dava edilmiş olması durumunda, kararda asıl talebinin kabul edilmeyen bölümü üç bin Türk Lirasını geçmeyen taraf, istinaf yoluna başvuramaz. (5) İlk derece mahkemelerinin diğer kanunlarda temyiz edilebileceği veya haklarında Yargıtaya başvurulabileceği belirtilmiş olup da bölge adliye mahkemelerinin görev alanına giren dava ve işlere ilişkin nihai kararlarına karşı, bölge adliye mahkemelerine başvurulabilir. Temyiz edilebilen kararlar – Madde 361 (1) Bölge adliye mahkemesi hukuk dairelerinden verilen temyizi kabil nihai kararlar ile hakem kararlarının iptali talebi üzerine verilen kararlara karşı tebliğ tarihinden itibaren iki hafta içinde temyiz yoluna başvurulabilir. (2) Davada haklı çıkmış olan taraf da hukuki yararı bulunmak şartıyla temyiz yoluna başvurabilir. Temyiz edilemeyen kararlar – Madde 362 (1) Bölge adliye mahkemelerinin aşağıdaki kararları hakkında temyiz yoluna başvurulamaz: a) Miktar veya değeri kırk bin Türk Lirasını (bu tutar dâhil) geçmeyen davalara ilişkin kararlar. b) Kira ilişkisinden doğan ve miktar veya değeri itibarıyla temyiz edilebilen alacak davaları ile kira ilişkisinden doğan diğer davalardan üç aylık kira tutarı temyiz sınırının üzerinde olanlar hariç olmak üzere 4 üncü maddede gösterilen davalar ile (23/6/1965 tarihli ve 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunundan doğup taşınmazın aynına ilişkin olan davalar hariç) özel kanunlarda sulh hukuk mahkemesinin görevine girdiği belirtilen davalarla ilgili kararlar. c) Yargı çevresi içinde bulunan ilk derece mahkemelerinin görev ve yetkisi hakkında verilen kararlar ile yargı yeri belirlenmesine ilişkin kararlar. ç) Çekişmesiz yargı işlerinde verilen kararlar. d) Soybağına ilişkin sonuçlar doğuran davalar hariç olmak üzere, nüfus kayıtlarının düzeltilmesine ilişkin davalarla ilgili kararlar. e) Yargı çevresi içindeki ilk derece mahkemeleri hâkimlerinin davayı görmeye hukuki veya fiilî engellerinin çıkması hâlinde, davanın o yargı çevresi içindeki başka bir mahkemeye nakline ilişkin kararlar. f) Geçici hukuki korumalar hakkında verilen kararlar. g) 353 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamında verilen kararlar. (2) Birinci fıkranın (a) bendindeki kararlarda alacağın bir kısmının dava edilmiş olması durumunda, kırk bin Türk Liralık kesinlik sınırı alacağın tamamına göre belirlenir. Alacağın tamamının dava edilmiş olması hâlinde, kararda asıl talebinin kabul edilmeyen bölümü kırk bin Türk Lirasını geçmeyen tarafın temyiz hakkı yoktur. Ancak, karşı taraf temyiz yoluna başvurduğu takdirde, diğer taraf da düzenleyeceği cevap dilekçesiyle kararı temyiz edebilir. Parasal sınırların artırılması – Ek Madde 1 (1) 200 üncü, 201 inci, 341 inci, 362 nci ve 369 uncu maddelerdeki parasal sınırlar her takvim yılı başından geçerli olmak üzere, önceki yılda uygulanan parasal sınırların; o yıl için 4/1/1961 tarihli ve 213 sayılı Vergi Usul Kanununun mükerrer 298 inci maddesi hükümleri uyarınca Maliye Bakanlığınca her yıl tespit ve ilan edilen yeniden değerleme oranında artırılması suretiyle uygulanır. Bu şekilde belirlenen sınırların on Türk lirasını aşmayan kısımları dikkate alınmaz. (2) 200 üncü ve 201 inci maddelerdeki parasal sınırların uygulanmasında hukuki işlemin yapıldığı, 341 inci, 362 nci ve 369 uncu maddelerdeki parasal sınırların uygulanmasında hükmün verildiği tarihteki miktar esas alınır. Maddi Tazminat Davasında Temyiz Sınırının Miktar İtibarıyla Altında Kalan Karara Karşı Temyize Başvurulabilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2023/6-391 Karar No: 2023/351 Karar Tarihi: 26.04.2023 Özet: Somut olayda dava konusu 2.242,68 TL maddi ve 50.000,00 TL manevi tazminat yönünden davacı vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur. Bu durumda dava değeri 2022 yılı itibarıyla temyiz kesinlik sınırı olan 107.090,00 TL’nin altında kaldığı anlaşılmakla, anılan karara karşı temyiz yoluna başvurulması miktar itibariyle mümkün bulunmadığından, davacı vekilinin temyiz isteminin miktar itibarıyla reddine karar vermek gerekmiştir. (6100 s. K. m. 46, 341, 346, 362, 366) (YHGK. 01.06.1990 T. 1989/3 E. 1990/4 K.) Dava ve Karar: 1. Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 6. Hukuk Dairesince davanın reddine dair verilen 20.09.2022 tarihli ve 2021/8 Esas, 2022/6 Karar sayılı karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 2. Hukuk Genel Kurulunca incelenerek kararın süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği düşünüldü: 3. Dava, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ncı maddesine dayalı tazminat istemine ilişkindir. 4. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında öncelikle, dava ve temyiz dilekçeleri birlikte değerlendirildiğinde 2.242,68 TL maddi ve 50.000,00 TL manevi tazminatın tahsilinin istenmesi ve davanın reddine karar verilmesi karşısında, davacı vekili tarafından temyize konu edilen kararın miktar itibari ile temyizi kabil nitelikte olup olmadığı hususu ön sorun olarak tartışılmış ve değerlendirilmiştir. 5. Bu aşamada istinaf ve temyize ilişkin yasal düzenlemelerin açıklanmasında yarar vardır. 6. Bölge Adliye Mahkemeleri 20 Temmuz 2016 tarihinde faaliyete geçmiş olup, bu tarihten itibaren HMK’nın istinaf ve temyiz hükümleri uygulanmaya başlanmıştır. 7. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun istinaf yoluna başvurulabilen kararları düzenleyen 341 inci maddesine göre; “(1) İlk derece mahkemelerinden verilen nihai kararlar ile ihtiyati tedbir, ihtiyati haciz taleplerinin reddi ve bu taleplerin kabulü hâlinde, itiraz üzerine verilecek kararlara karşı istinaf yoluna başvurulabilir. (2) Miktar veya değeri üç bin Türk Lirasını geçmeyen mal varlığı davalarına ilişkin kararlar kesindir (Ek cümle: 24/11/2016-6763/41 md.). Ancak manevi tazminat davalarında verilen kararlara karşı, miktar veya değere bakılmaksızın istinaf yoluna başvurulabilir…” 8. İlk derece mahkemeleri tarafından verilen ve miktar veya değeri 3.000,00 (yeniden değerleme oranlarına göre hesaplandığında 2022 yılı için 8.000,00) Türk Lirasını geçmeyen mal varlığına ilişkin davalardaki kararlar kesindir. Kesinlik sınırı bakımından manevi tazminat istemleri için bir istisna getirilmiş ve miktarı ne olursa olsun manevi tazminata ilişkin kararlara karşı istinaf yoluna başvurunun mümkün olduğu belirtilmiştir. 9. Aynı Kanun’un temyiz edilemeyen kararları düzenleyen 362 nci maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “(1) Bölge adliye mahkemelerinin aşağıdaki kararları hakkında temyiz yoluna başvurulamaz: a) Miktar veya değeri kırk bin Türk Lirasını (bu tutar dâhil) geçmeyen davalara ilişkin kararlar…” 10. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 341/2 nci maddesi gereğince manevi tazminat davaları yönünden kesinlik sınırı olmaksızın istinaf yoluna başvurulabilmesine rağmen temyize ilişkin - [Kiralananın Tahliyesi Sırasında Anahtarın Kiralayana Tesliminin Yazılı Belgelerle İspatlanması Gerekir mi](https://kayseriavukat.org.tr/anahtarin-kiralayana-teslimi/): Kiralananın Tahliyesi Sırasında Anahtarın Kiralayana Tesliminin Yazılı Belgelerle İspatlanması Gerekir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2018/8-708 Karar Yıl/No: 2022/11 Karar tarihi: 18.01.2022 Özet: Kiralananın tahliye edildiğinin ve anahtarın da kiralayana teslim edildiğinin borçlu tarafından 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu‘nun 269/c maddesinin 1. fıkrasında yazılı belgelerle ispatlanması zorunludur. Kiralananın anahtarının teslim edildiği yönünde borçlunun iddiası bulunmayıp, anahtar teslimi açıklaması taşımayan ve alacaklıya tebliğ edildiği ispatlanamayan Kadıköy 24. Noterliğinin 31.10.2014 tarihli ve 23092 yevmiye numaralı tahliye ihbarnamesi İİK’nın 269/c maddesinin 1. fıkrasında yazılı belgelerden kabul edilemez. Tahliye ihbarnamesi tebliğinin sözleşme koşullarına göre yapıldığı iddiası ise İİK’nın 269/c maddesi uyarınca sınırlı inceleme yapan icra mahkemesinde dinlenmez. O hâlde anahtarın teslim edildiği borçlu tarafından İİK’nın 269/c maddesinin 1. fıkrasında yazılı belgelerle ispatlanamadığından alacaklı tarafından bildirilen tarihin tahliye tarihi olarak kabul edilmesi gerekir. Hâl böyle olunca direnme kararının açıklanan bu değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı bozulması gerekmiştir. (6100 s. K. Geç. m. 3) (1086 s. K. m. 438) (2004 s. K. m. 62, 78, 269, 363, Ek m. 1) (818 s. K. m. 260, 288) (6098 s. K. m. 315, 346, 362) (6217 s. K. Geç. m. 2) 1. Taraflar arasındaki itirazın kaldırılması ve tahliye isteminden dolayı yapılan inceleme sonunda, İstanbul Anadolu 2. İcra (Hukuk) Mahkemesince verilen istemin kısmen kabulüne ilişkin karar taraf vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 8. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonucunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı alacaklı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı (mülga) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanun’la değişikliği öncesi hâliyle 438. maddesinin 2. fıkrası hükmü gereğince direnme kararının temyiz incelemesinde duruşma yapılmayacağından alacaklı vekilinin duruşma talebinin reddine karar verilip dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. İnceleme Süreci Alacaklı İstemi 4. Alacaklı vekili istem dilekçesinde; borçlu aleyhine ödemeyen kira bedelleri için tahliye talepli takip başlattıklarını, borçlunun itirazının haksız olduğunu, kira bedellerinin de bugüne kadar ödenmediğini, bu nedenle borçlunun temerrüde düştüğünü ileri sürerek itirazın kaldırılması ile takibin 13.200TL üzerinden devamına, itiraz edilen miktarın %20’sinden aşağı olmamak üzere icra inkâr tazminatına hükmedilmesine, borçlunun mecurdan tahliyesine karar verilmesini talep etmiştir. Borçlu Cevabı 5. Borçlu vekili cevap dilekçesinde; işyerinin kira sözleşmesine uygun bir bildirim ile tahliye edildiğini, işyerinin kullanıldığı döneme ait kira borcunun bulunmadığını, kira bedellerinin zamanında ve eksiksiz ödendiğini, kira sözleşmesinin 8. maddesinde yer alan 1 ay önceden ihbar şartına uyularak Kadıköy 24. Noterliğinin 31.10.2014 tarihli ve 23092 yevmiye numaralı tahliye ihbarnamesi ile kiralanan yerin 30.11.2014 tarihinde tahliye edileceğinin ve kira sözleşmesinin bu tarih itibariyle feshedileceğinin bildirildiğini, kiralayanın kira sözleşmesinde belirtilen adresine yapılan tahliye ihbarının bila tebliğ iade edildiğini, kira sözleşmesinin 20. maddesinde kira sözleşmesinde yazılı adreslerin kanuni tebligat adresi olduğunun, adreste meydana gelen değişiklik bildirilmediği takdirde bu adrese yapılan tebligatın geçerli olacağının kararlaştırıldığını, kira sözleşmesi usulüne uygun ihbarname ile 30.11.2014 tarihinde feshedildiğinden ve taşınmaz tahliye edildiğinden, fesih ve tahliyeden sonraki 11 ay için kira borcunun bulunmadığını, fesih ihbarında ödenen 1.200TL depozitonun iade edilmesini talep ettiklerini ancak alacaklının iade etmediğini, talebin reddi gerektiğini savunarak alacaklının takip konusu meblağın %20’sinden aşağı olmamak üzere kötü niyet tazminata mahkum edilmesini istemiştir. Mahkeme Kararı 6. İstanbul Anadolu 2. İcra (Hukuk) Mahkemesi’nin 12.11.2015 tarihli ve 2015/558 E., 2015/866 K. sayılı kararı ile; 12.11.2015 tarihli duruşmada alacaklı vekilinin tahliyeye ilişkin talebin konusunun kalmadığını beyan ettiği, (alacaklı vekilinin) tahliyeyi kabul edip tahliye tarihinin cevap dilekçesinin davacıya (alacaklı vekiline) tebliğ edildiği tarihte gerçekleşmiş sayılmasını talep ettiği, cevap dilekçesinin davacıya (alacaklı vekiline) 08.09.2015 tarihinde tebliğ edildiği, borçlunun Kadıköy 24. Noterliğinin 23092 yevmiye ihtarnamesi ile mecuru 30.11.2014 tarihinde boşaltacağını ihbar ettiği, ihbarın kiralayanın sözleşme adresine gönderildiği, tahliye tarihinin alacaklı vekilinin talebi gibi cevap dilekçesinin alacaklı vekiline tebliğ edildiği tarih olan 08.09.2015 olarak kabul edilmesinin mümkün olmadığı, borçlunun takibe dayanak kira sözleşmesinin 8. maddesine göre ihtarname gönderdiği, dolayısıyla takip talebindeki 2014 yılı Kasım ayı kirası yönünden sorumlu olduğu, 2014 yılı Kasım ayı kirasını ödediğine ilişkin belge ibraz etmediği, 2014 yılı Aralık ayından itibaren kira borcunun muaccel olmadığı zira ihtarın yasal süreler içerisinde yapıldığı gerekçesi ile davanın (talebin) kısmen kabulüne, itirazın 1.200TL tutarındaki Kasım 2014 kirası yönünden kaldırılmasına, tahliye hususunda karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 8. Hukuk Dairesince 03.02.2017 tarihli ve 2017/431 E., 2017/1049 K. sayılı kararı ile; “…Dava, kira alacağının tahsili amacıyla başlatılan icra takibine vaki itirazın kaldırılması ve kiralananın tahliyesi istemine ilişkindir. Mahkemece, itirazın kaldırılması talebinin kısmen kabulüyle itirazın 1.200,00 TL alacak üzerinden kaldırılmasına, tahliye konusuz kaldığından bu konuda karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiş, hüküm davacı ve davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 1-) Davalı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesinde; 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu‘nun 4949 sayılı Kanun’la değiştirilen 363/1. maddesinin son cümlesindeki kesinlik sınırının aynı Kanun’un Ek 1. maddesinin 1. fıkrası uyarınca 01.01.2015 tarihinden itibaren artırılan miktarı dikkate alındığında temyize konu değerin 5.980,00TL’yi geçmediği anlaşıldığından mahkeme kararının temyiz kabiliyeti yoktur. Bu nedenle davalı vekilinin temyiz dilekçesinin REDDİNE, 2-) Davacı vekilinin temyiz itirazlarına gelince; Kiralananın tahliye edildiğinin (kiracının kiralananı iade borcunu yerine getirdiğinin) kabul edilebilmesi için, kiralananın fiilen boşaltılması yeterli değildir. Anahtarın da kiralayana teslim edilmesi gerekir. Kiracının bildirdiği tahliye tarihinin kiralayan tarafından kabul edilmemesi, başka bir ifadeyle, tahliye tarihinin taraflar arasında çekişmeli olması halinde, kiralananın fiilen boşaltıldığını ve anahtarın teslim edildiğini, böylece kira ilişkisinin kendisince ileri sürülen tarihte hukuken sona erdirildiğini kanıtlama yükümlülüğü, kiracıya aittir. Kiracı, kiralananı kendisinin ileri sürdüğü tarihte tahliye ettiğini ispatlayamazsa, kiralayanın bildirdiği tahliye tarihine itibar olunmalıdır. Anahtarın kiralayana teslimi, hukuki işlemin içerisinde yer alan bir maddi vakıa olmakla birlikte, sözleşmenin feshine yönelik bir hukuki sonuç doğurduğundan, bunun ne şekilde ispat edileceği hususu, yıllık kira bedelinin tutarı esas alınmak suretiyle, HMK’nın 200 ve 201. maddeleri çerçevesinde değerlendirilmelidir. Eş söyleyişle, yıllık kira bedelinin tutarı senetle ispat sınırının üzerindeyse ve kiralayanın açık muvafakati yoksa bu yön kiracı tarafından ancak yazılı delille ispatlanabilir; tanık dinlenemez. Kiralayan anahtarı almaktan kaçınırsa, kiracının yapması gereken, mahkemeden bu yolda tevdi mahalli tayinini isteyip, tayin edilecek yere anahtarı teslim etmek ve durumu kiralayana - [Manevi Tazminat Davasında Temyiz Sınırının Miktar İtibarıyla Altında Kalan Kararlar Temyiz Edilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/manevi-tazminat-davasinda-temyiz-siniri/): Manevi Tazminat Davasında Temyiz Sınırı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu İstinaf yoluna başvurulabilen kararlar – Madde 341 (1) İlk derece mahkemelerinin aşağıdaki kararlarına karşı istinaf yoluna başvurulabilir: a) Nihai kararlar. b) İhtiyati tedbir ve ihtiyati haciz taleplerinin reddi kararları, karşı tarafın yüzüne karşı verilen ihtiyati tedbir ve ihtiyati haciz kararları, karşı tarafın yokluğunda verilen ihtiyati tedbir ve ihtiyati haciz kararlarına karşı yapılan itiraz üzerine verilen kararlar. (2) Miktar veya değeri üç bin Türk Lirasını geçmeyen malvarlığı davalarına ilişkin kararlar kesindir. Ancak manevi tazminat davalarında verilen kararlara karşı, miktar veya değere bakılmaksızın istinaf yoluna başvurulabilir. (3) Alacağın bir kısmının dava edilmiş olması durumunda üç bin Türk Liralık kesinlik sınırı alacağın tamamına göre belirlenir. (4) Alacağın tamamının dava edilmiş olması durumunda, kararda asıl talebinin kabul edilmeyen bölümü üç bin Türk Lirasını geçmeyen taraf, istinaf yoluna başvuramaz. (5) İlk derece mahkemelerinin diğer kanunlarda temyiz edilebileceği veya haklarında Yargıtaya başvurulabileceği belirtilmiş olup da bölge adliye mahkemelerinin görev alanına giren dava ve işlere ilişkin nihai kararlarına karşı, bölge adliye mahkemelerine başvurulabilir. Temyiz edilebilen kararlar – Madde 361 (1) Bölge adliye mahkemesi hukuk dairelerinden verilen temyizi kabil nihai kararlar ile hakem kararlarının iptali talebi üzerine verilen kararlara karşı tebliğ tarihinden itibaren iki hafta içinde temyiz yoluna başvurulabilir. (2) Davada haklı çıkmış olan taraf da hukuki yararı bulunmak şartıyla temyiz yoluna başvurabilir. Temyiz edilemeyen kararlar – Madde 362 (1) Bölge adliye mahkemelerinin aşağıdaki kararları hakkında temyiz yoluna başvurulamaz: a) Miktar veya değeri kırk bin Türk Lirasını (bu tutar dâhil) geçmeyen davalara ilişkin kararlar. b) Kira ilişkisinden doğan ve miktar veya değeri itibarıyla temyiz edilebilen alacak davaları ile kira ilişkisinden doğan diğer davalardan üç aylık kira tutarı temyiz sınırının üzerinde olanlar hariç olmak üzere 4 üncü maddede gösterilen davalar ile (23/6/1965 tarihli ve 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunundan doğup taşınmazın aynına ilişkin olan davalar hariç) özel kanunlarda sulh hukuk mahkemesinin görevine girdiği belirtilen davalarla ilgili kararlar. c) Yargı çevresi içinde bulunan ilk derece mahkemelerinin görev ve yetkisi hakkında verilen kararlar ile yargı yeri belirlenmesine ilişkin kararlar. ç) Çekişmesiz yargı işlerinde verilen kararlar. d) Soybağına ilişkin sonuçlar doğuran davalar hariç olmak üzere, nüfus kayıtlarının düzeltilmesine ilişkin davalarla ilgili kararlar. e) Yargı çevresi içindeki ilk derece mahkemeleri hâkimlerinin davayı görmeye hukuki veya fiilî engellerinin çıkması hâlinde, davanın o yargı çevresi içindeki başka bir mahkemeye nakline ilişkin kararlar. f) Geçici hukuki korumalar hakkında verilen kararlar. g) 353 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamında verilen kararlar. (2) Birinci fıkranın (a) bendindeki kararlarda alacağın bir kısmının dava edilmiş olması durumunda, kırk bin Türk Liralık kesinlik sınırı alacağın tamamına göre belirlenir. Alacağın tamamının dava edilmiş olması hâlinde, kararda asıl talebinin kabul edilmeyen bölümü kırk bin Türk Lirasını geçmeyen tarafın temyiz hakkı yoktur. Ancak, karşı taraf temyiz yoluna başvurduğu takdirde, diğer taraf da düzenleyeceği cevap dilekçesiyle kararı temyiz edebilir. Parasal sınırların artırılması – Ek Madde 1 (1) 200 üncü, 201 inci, 341 inci, 362 nci ve 369 uncu maddelerdeki parasal sınırlar her takvim yılı başından geçerli olmak üzere, önceki yılda uygulanan parasal sınırların; o yıl için 4/1/1961 tarihli ve 213 sayılı Vergi Usul Kanununun mükerrer 298 inci maddesi hükümleri uyarınca Maliye Bakanlığınca her yıl tespit ve ilan edilen yeniden değerleme oranında artırılması suretiyle uygulanır. Bu şekilde belirlenen sınırların on Türk lirasını aşmayan kısımları dikkate alınmaz. (2) 200 üncü ve 201 inci maddelerdeki parasal sınırların uygulanmasında hukuki işlemin yapıldığı, 341 inci, 362 nci ve 369 uncu maddelerdeki parasal sınırların uygulanmasında hükmün verildiği tarihteki miktar esas alınır. Manevi Tazminat Davasında Temyiz Sınırının Miktar İtibarıyla Altında Kalan Kararlara Karşı Temyize Başvurulabilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2021/682 Karar No: 2022/1299 Karar Tarihi: 18.10.2022 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar taraf vekillerince temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacılar vekili dava dilekçesinde; 31.08.2005 tarihinde müvekkili …\’in kullandığı hafif kamyonet tarzda araç ile müvekkillerinin hepsinin ön koltukta oturur vaziyette yolculuk ettikleri sırada davalının elinde bulunan otomatik av tüfeğini müvekkillerine doğrultup ateş etmek üzere iken durumu fark eden …’in eşine ve çocuklarına aracın içine yatmalarını söylediğini, panik içinde aracı hızlandırıp uzaklaşmak isterken davalının aracı hedef alıp yakın mesafeden ve arkalarından ateş ettiğini, aracın kasasında delikler oluştuğunu, müvekkillerinin korku ve panik yaşamalarına neden olunduğunu, davalıyı tanımadıklarını, davalı ile aralarında herhangi bir husumet olmadığını ileri sürerek her bir davacı için ayrı ayrı 15.000TL olmak üzere toplam 60.000TL manevi tazminatın haksız fiil tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; zamanaşımı def\’\’înde bulunduğunu, esas yönden ise manevi tazminat miktarının fahiş olduğunu, müvekkilinin davacılara karşı kasıtlı bir hareketi olmadığını belirterek davanın reddi gerektiğini savunmuştur. Mahkeme Kararı: 6. … Asliye Hukuk Mahkemesinin 19.04.2016 tarihli ve 2015/452 E., 2016/211 K. sayılı kararı ile; davalının davacılara yönelik \”silahla tehdit ve mala zarar verme\” suçlarından dolayı … Ağır Ceza Mahkemesinde yapılan yargılama sonucunda cezalandırılmasına karar verildiği, kararın kesinleşmesi sebebiyle maddi vakıa tespitinin mahkemeyi bağladığı, gerçekleşen eylemler sebebiyle davacıların kişilik değerlerine saldırıda bulunulduğu, davacıların itibarlarının zedelendiği, yaşadıkları korku ve stres nedeniyle manen yıpranmış oldukları gerekçesiyle her bir davacı için ayrı ayrı 3.000TL olmak üzere toplam 12.000TL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. … Asliye Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 4. Hukuk Dairesince 05.12.2018 tarihli ve 2016/12754 E., 2018/7640 K. sayılı kararı ile; “… Uyuşmazlık haksız eylemden kaynaklanmakta olup, olay tarihinde yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 60. maddesi uyarınca; haksız fiilden doğan zararın tazminine ilişkin davalar, zarar görenin zararı ve zarar vereni öğrendiği tarihten itibaren 1 yıl ve her halde haksız eylem tarihinden itibaren 10 yıl geçmekle zaman aşımına uğrar. Eğer eylem, ceza kanunları uyarınca daha uzun zaman aşımı süresi bulunan cezayı gerektiren bir eylemden doğmuş ise ceza zaman aşımı süresi uygulanır. Şu halde, davaya konu olayın 31/08/2005 tarihinde gerçekleştiği ve işbu davanın 14/10/2015 - [Nafaka Davasında Temyiz Sınırının Miktar İtibarıyla Altında Kalan Karara Karşı Temyize Başvurulabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/nafaka-davasinda-temyiz-siniri/): Nafaka Davasında Temyiz Sınırının Miktar İtibarıyla Altında Kalan Karara Karşı Temyize Başvurulabilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2022/32 Karar No: 2022/405 Karar Tarihi: 29.03.2022 Mahkemesi : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 11. Hukuk Dairesi 1. Taraflar arasındaki iştirak nafakasının arttırılması davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 11. Hukuk Dairesince verilen karar, davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesince Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; tarafların 15.06.2002 tarihinde evlendiklerini ancak Eyüp 1. Aile Mahkemesinin 2008/152 E. ve 2008/263 K. sayılı kararı ile boşanmalarına karar verildiğini ve kararın 02.05.2008 tarihinde kesinleşmesinden sonra ise 21.07.2008 tarihinde ortak çocuk Tuğba’nın dünyaya geldiğini, Bakırköy 8. Aile Mahkemesinin 16.09.2011 tarihli ve 2011/744 E., 2011/772 K. sayılı kararı ile velayetin anneye verilmesine ve ortak çocuk yararına 500TL iştirak nafakası ödenmesine karar verildiğini, kararın 30.09.2011 tarihinde kesinleştiğini, gelinen zamanda bu miktardaki bir nafakanın ortak çocuğun ihtiyaçlarını karşılamasının mümkün olmadığını ileri sürerek ortak çocuk yararına 10.000TL iştirak nafakası ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; müvekkili baba tarafından ortak çocuğun tüm ihtiyaçlarının karşıladığını, nafakanın belirlendiği tarih ile dava tarihi arasında müvekkilinin gelir durumunun değişmediğini, küçük için verilen nafakanın arttırılması durumunda davacının sebepsiz zenginleşmesine neden olacağını belirterek davanın reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı 6. Küçükçekmece 1. Aile Mahkemesinin 18.04.2019 tarihli ve 2018/776 E., 2019/299 K. sayılı kararı ile; tarafların ortak çocuğu olan Tuğba’nın velayetinin anneye verildiği, karar tarihi itibari ile ortak çocuk için belirlenen 500TL miktarındaki nafakanın küçüğün büyümesi, ihtiyaçlarının artması, aradan geçen süre, tarafların sosyal ve ekonomik durumları ve hakkaniyet ilkeleri doğrultusunda dava tarihinden itibaren aylık 5.700TL olarak ödenmesine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi Kararı 7. İlk derece mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı yasal süresi içinde taraflarca istinaf isteminde bulunulmuştur. 8. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 11. Hukuk Dairesinin 10.10.2019 tarihli ve 2019/1560 E., 2019/1587 K. sayılı kararı ile; “İlk derece mahkemesince belirlenen iştirak nafakası miktarının, çocuğun ihtiyaçları ve tarafların ekonomik ve sosyal durumlarına göre fazla olduğu, davacı tarafından nafakanın her yıl artırılmasına karar verilmesi talep edildiği hâlde bu hususta karar verilmediği gerekçesiyle her iki tarafın da istinaf taleplerinin ayrı ayrı kabulü ile ilk derece mahkemesinin kararının kaldırılmasına, dava tarihinden geçerli olmak üzere ortak çocuk yararına 4.000TL iştirak nafakası ödenmesine, nafakanın her yıl TÜİK tarafından açıklanan ÜFE oranında artırılmasına karar verilmiştir.” Özel Daire Bozma Kararı 9. Bölge adliye mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı yasal süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur. 10. Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 24.09.2020 tarihli ve 2020/3117 E. ve 2020/4132 K. sayılı kararı ile; “…1- Dava, iştirak nafakasının artırılmasına ilişkin olup, ilk derece mahkemesince davanın kısmen kabulü ile aylık 5.700,00 TL iştirak nafakasına hükmedilmiştir. Bu karara karşı taraflarca istinaf kanun yoluna başvurulmuştur. İstinaf incelemesi yapan bölge adliye mahkemesince, davacı kadının istinaf talebinin esastan reddine, davalı erkeğin istinaf talebinin kabulü ile aylık 4.000,00 TL iştirak nafakasına hükmedilmiştir. Tarafların gerçekleşen sosyal ve ekonomik durumlarına, nafakanın niteliğine, günün ekonomik koşullarına göre, davacı annenin asgari ücretle çalışması dikkate alındığında, ortak çocuk Tuba’nın ihtiyaçlarına özellikle eğitim masraflarına nazaran takdir edilen iştirak nafakası azdır. Mahkemece 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 4. maddesindeki hakkaniyet ilkesi de dikkate alınarak daha uygun miktarda nafakaya hükmedilmesi gerekir. Bu yön gözetilmeden yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve kanuna aykırı olup bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı 11. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 11. Hukuk Dairesinin 10.03.2021 tarihli ve 2020/1336 E., 2021/384 K. sayılı kararı ile; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile benimsenen istinaf kanun yolu incelemesi sonrasında artık Yargıtayın tamamen bir hukukî denetim ve içtihat mercii olduğu, temyiz incelemesinde maddi vakıa ve delil değerlendirilmesine girilemeyeceği, sadece hukukî denetim yapılması gerektiği, HMK’nın 371. maddesi ile temyiz incelemesinin kapsamının belirlendiği, bozma sebebi nispi nitelikte ise tespit edilen bozma sebebinin hükmü etkilemesi gerektiği, nitekim karara etki eden yargılama hatası veya eksikliklerin mevcut olması hâlinde bunların bozma sebebi sayılabilmesi için ayrıca hüküm sonucunu etkilemiş olmaları gerektiği, buna karşılık dava şartlarının bulunmaması veya taraflardan birinin davasını ispat için dayandığı delillerin yasal bir sebep olmadan kabul edilmemesi hâllerinin ise mutlak bozma sebebi olduğu, somut olaya gelindiğinde ise Yargıtayca temyiz incelemesi sonucunda 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu ile düzenleme altına alınan iştirak nafakasının artırılması koşullarının oluşup oluşmadığına ilişkin hukukî denetimin yapıldığı, buna göre iştirak nafakasının artırılmasının doğru olduğunun Yargıtayın hukuki denetiminden geçtiği, bunun ötesinde tarafların belirlenen ekonomik ve sosyal durumları dikkate alındığında TMK’nın 4. maddesi uyarınca takdir edilen nafakanın miktarına yönelik bozma yapılamayacağı gerekçesiyle miktar yönünden kesin olarak direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi 12. Direnme kararı yasal süresi içerisinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 13. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; derece mahkemelerince takdir edilen iştirak nafakasının miktarına ilişkin temyiz itirazları hakkında, Yargıtayca yapılan incelemenin; maddi vakıa denetimi ile delil değerlendirmesi niteliğinde mi, yoksa hukuki denetim niteliğinde mi olduğu, buradan varılacak sonuca göre iştirak nafakası miktarına ilişkin Yargıtayın temyiz olunan kararı bozup bozamayacağı noktasında toplanmaktadır. III. ÖN SORUN 14. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında işin esasının incelenmesinden önce; davacı tarafından ortak çocuk yararına 10.000TL iştirak nafakası talep edildiği, ilk derece mahkemesince aylık 5.700TL iştirak nafakası ödenmesine hükmedildiği, bu karara karşı taraflarca istinaf kanun yoluna başvurulması üzerine Bölge Adliye Mahkemesince nafakanın “aylık 4.000TL’ye indirilmesine ve ayrıca her yıl TÜİK tarafından ÜFE oranında artırılmasına” karar verildiği, hükmün davacı vekili tarafından temyizi üzerine Özel Dairece takdir edilen iştirak nafakası miktarının az olduğu gerekçesi ile bozma kararı verildiği, Bölge Adliye Mahkemesince bozma kararına karşı 10.03.2021 tarihinde direnme kararı verildiği dikkate alındığında; hüküm altına alınan miktarın 78.630TL olan temyiz kesinlik sınırının altında kalıp kalmadığı hususu ön sorun olarak tartışılmıştır. IV. GEREKÇE 15. 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun’un Geçici 2. maddesinin 1. fıkrasında, “…Bölge adliye mahkemelerinin kuruluşları, yargı çevreleri ve tüm yurtta göreve başlayacakları tarih, Resmî Gazetede ilân edilir.” düzenlemesine yer verilmiş ve 07.11.2015 tarihli ve 29525 sayılı Resmî Gazete’de ilan edilerek bölge adliye mahkemeleri 20.07.2016 tarihi itibariyle fiilî olarak göreve başlamıştır. 16. 6100 - [İşçilik Alacağı Davasında Temyiz Sınırının Miktar İtibarıyla Altında Kalan Karar Temyiz Edilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/iscilik-alacagi-davasinda-temyiz-siniri/): İşçilik Alacağı Davasında Temyiz Sınırı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Temyiz edilebilen kararlar – Madde 361 (1) Bölge adliye mahkemesi hukuk dairelerinden verilen temyizi kabil nihai kararlar ile hakem kararlarının iptali talebi üzerine verilen kararlara karşı tebliğ tarihinden itibaren iki hafta içinde temyiz yoluna başvurulabilir. (2) Davada haklı çıkmış olan taraf da hukuki yararı bulunmak şartıyla temyiz yoluna başvurabilir. Temyiz edilemeyen kararlar – Madde 362 (1) Bölge adliye mahkemelerinin aşağıdaki kararları hakkında temyiz yoluna başvurulamaz: a) Miktar veya değeri kırk bin Türk Lirasını (bu tutar dâhil) geçmeyen davalara ilişkin kararlar. b) Kira ilişkisinden doğan ve miktar veya değeri itibarıyla temyiz edilebilen alacak davaları ile kira ilişkisinden doğan diğer davalardan üç aylık kira tutarı temyiz sınırının üzerinde olanlar hariç olmak üzere 4 üncü maddede gösterilen davalar ile (23/6/1965 tarihli ve 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunundan doğup taşınmazın aynına ilişkin olan davalar hariç) özel kanunlarda sulh hukuk mahkemesinin görevine girdiği belirtilen davalarla ilgili kararlar. c) Yargı çevresi içinde bulunan ilk derece mahkemelerinin görev ve yetkisi hakkında verilen kararlar ile yargı yeri belirlenmesine ilişkin kararlar. ç) Çekişmesiz yargı işlerinde verilen kararlar. d) Soybağına ilişkin sonuçlar doğuran davalar hariç olmak üzere, nüfus kayıtlarının düzeltilmesine ilişkin davalarla ilgili kararlar. e) Yargı çevresi içindeki ilk derece mahkemeleri hâkimlerinin davayı görmeye hukuki veya fiilî engellerinin çıkması hâlinde, davanın o yargı çevresi içindeki başka bir mahkemeye nakline ilişkin kararlar. f) Geçici hukuki korumalar hakkında verilen kararlar. g) 353 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamında verilen kararlar. (2) Birinci fıkranın (a) bendindeki kararlarda alacağın bir kısmının dava edilmiş olması durumunda, kırk bin Türk Liralık kesinlik sınırı alacağın tamamına göre belirlenir. Alacağın tamamının dava edilmiş olması hâlinde, kararda asıl talebinin kabul edilmeyen bölümü kırk bin Türk Lirasını geçmeyen tarafın temyiz hakkı yoktur. Ancak, karşı taraf temyiz yoluna başvurduğu takdirde, diğer taraf da düzenleyeceği cevap dilekçesiyle kararı temyiz edebilir. Parasal sınırların artırılması – Ek Madde 1 (1) 200 üncü, 201 inci, 341 inci, 362 nci ve 369 uncu maddelerdeki parasal sınırlar her takvim yılı başından geçerli olmak üzere, önceki yılda uygulanan parasal sınırların; o yıl için 4/1/1961 tarihli ve 213 sayılı Vergi Usul Kanununun mükerrer 298 inci maddesi hükümleri uyarınca Maliye Bakanlığınca her yıl tespit ve ilan edilen yeniden değerleme oranında artırılması suretiyle uygulanır. Bu şekilde belirlenen sınırların on Türk lirasını aşmayan kısımları dikkate alınmaz. (2) 200 üncü ve 201 inci maddelerdeki parasal sınırların uygulanmasında hukuki işlemin yapıldığı, 341 inci, 362 nci ve 369 uncu maddelerdeki parasal sınırların uygulanmasında hükmün verildiği tarihteki miktar esas alınır. İşçilik Alacağı Davasında Temyiz Sınırının Miktar İtibarıyla Altında Kalan Karara Karşı Temyiz Yoluna Başvurulabilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2022/712 Karar No: 2022/1842 Karar Tarihi: 27.12.2022 Mahkemesi: Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesi 1. Taraflar arasındaki işçilik alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara 15. İş Mahkemesinin davanın kabulüne ilişkin kararına yönelik davalı vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesi kararı kaldırılıp düzeltilerek yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın kısmen kabulüne dair verilen karar, taraf vekillerinin temyizi üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesince Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı taraf vekilleri tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin davalıya ait işyerinde 25.03.2010 tarihinden iş sözleşmesinin haksız olarak feshedildiği 16.08.2013 tarihine kadar en son proje müdürü olarak çalıştığını, Ankara 19. İş Mahkemesinde açtıkları davada feshin geçersizliğinin tespiti ile müvekkilinin işe iadesine yönelik verilen kararın Yargıtay denetiminden geçerek kesinleştiğini, bu karar üzerine Ankara 38. Noterliğinden gönderilen ihtarname ile işe başlatılma talebinde bulunulduğunu, davalının da Ankara 35. Noterliğinden gönderdiği ihtarname ile müvekkilini işe başlaması için davet ettiğini, ancak müvekkilinin işe başlatıldığı 09.02.2015 tarihinden itibaren oda, telefon, araba, bilgisayar tahsis edilmediğini, sorumlu olduğu işlerin başka çalışan tarafından yürütüldüğünü, kötü koşullar sebebiyle işten ayrılmak zorunda bırakıldığını, bu sebeplerle iş sözleşmesinin 13.02.2015 tarihli ihtarname ile müvekkili tarafından haklı feshedildiğini ileri sürerek boşta geçen süre ücreti, işe başlatmama ve kıdem tazminatları ile yıllık izin ücreti ve ödenmeyen ücret alacaklarının davalıdan tahsilini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; davacının işe başlama konusunda samimi olmadığını, müvekkiline yönelik ileri sürülen iddiaların yersiz olduğunu belirterek davanın reddi gerektiğini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı: 6. Ankara 15. İş Mahkemesinin 12.09.2019 tarihli ve 2016/239 E., 2019/615 K. sayılı kararı ile; davacının 25.03.2010-16.08.2013 ile 09.02.2015-13.02.2015 tarihleri arasında çalıştığı şirketlerin davalı holdingin iştiraki olduğu, iş sözleşmesi feshedilen davacının açtığı davada feshin geçersizliğinin tespiti ile işe iadesine karar verildiği, kararın Yargıtay incelemesinden geçerek onanması üzerine yeniden işe başladığı, ayrıca Ankara 14. İş Mahkemesinin 2014/1309 E. sayılı dosyasında kıdem ve ihbar tazminatları ile yıllık izin ücreti alacağına ilişkin açtığı davanın feragat nedeniyle reddine karar verilmişse de feragat iradesinin alacaktan feragat anlamını taşımadığından kesin hüküm oluşturmadığı, davalı işverenin davacıyı işe başlatma davetinin samimi olmadığı davacının kıdem tazminatı, yıllık izin ücreti, ödenmeyen ücret, boşta geçen süre ücreti ve işe almama tazminatına hak kazandığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi Kararı: 7. Ankara 15. İş Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili tarafından istinaf yoluna başvurulmuştur. 8. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesinin 13.10.2021 tarihli ve 2019/4362 E., 2021/2701 K. sayılı kararı ile; “Davacının Ankara 14. İş Mahkemesinde açtığı davadan ve hakkından feragat etmesi sebebiyle davanın feragat nedeniyle reddine karar verildiği, kararın temyiz edilmeksizin kesinleştiği, eldeki davada da kıdem tazminatı ile yıllık izin ücreti alacağı taleplerinin kesin hüküm sebebiyle reddine karar verilmesi gerekirken işin esasına girilerek karar verilmesinin hatalı olduğu gerekçesiyle davalı vekilinin istinaf başvurusunun kabulüne ve ilk derece mahkemesi kararının kaldırılıp düzeltilerek yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.” Özel Daire Bozma Kararı: 9. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur. 10. Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 20.12.2021 tarihli ve 2021/12452 E., 2021/16687 K. sayılı kararı ile; “…1-Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, taraflar arasındaki sözleşmeye, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile temyiz olunan kararda belirtilen gerekçelere göre davalı vekilinin tüm, davacı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışındaki temyiz itirazları yerinde görülmemiştir. 2- Taraflar arasındaki uyuşmazlık, - [İhtiyaç Nedeniyle Tahliye Davası: Kiraya Veren ve Yakınlarının Konut veya İşyeri Gereksinimi](https://kayseriavukat.org.tr/ihtiyac-nedeniyle-tahliye-davasi/): İhtiyaç Nedeniyle Tahliye Davasında Kiraya Verenin Kirada Oturması İhtiyacın Varlığı için Yeterli mi İhtiyaç Nedeniyle Tahliye Davası: Somut olayda; Taraflar arasında 30.11.2014 başlangıç tarihli kira sözleşmesinin varlığı hususunda uyuşmazlık bulunmamaktadır. Dava, davacının oğlunun konut ihtiyacının doğmasına dayanmakta olup, ihtiyaçlının kirada oturduğuna ilişkin akit dosya arasında bulunmaktadır. Konut nedenine dayalı tahliye davalarında kirada oturan ihtiyaçlının kirada oturması ihtiyacın varlığının başlıca kanıtıdır. Dinlenilen davacı tanıklarının da ihtiyaç iddiasını doğruladıkları anlaşılmaktadır. Bu durumda ihtiyacın samimi, gerçek ve zorunlu olduğunun kabulü icab eder. (1086 s. K. m. 428) Yargıtay 3. Hukuk Dairesi Esas No: 2018/7751 Karar No: 2019/493 Karar Tarihi: 23.01.2019 Dava Taraflar arasındaki kiralananın tahliyesi davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davacı tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü: Karar Davacı, davalı ile aralarında 30.11.2014 başlangıç tarihli kira sözleşmesi bulunduğunu, oğlunun işten çıkartılması sebebiyle çalıştığı ilçeden taşınarak dava konusu taşınmazın bulunduğu … ilçesine yerleştiğini, halen başka bir konutta kiracı olarak yaşadığını belirterek oğlunun konut ihtiyacı nedeniyle kiralananın tahliyesine karar verilmesini istemiştir. Davalı, davanın reddini dilemiştir. Mahkemece, davacı tarafın ihtiyaç iddiasının samimi olduğunu kanıtlayamamış olması nedeniyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı tarafından temyiz edilmiştir. İhtiyaç iddiasına dayalı davalarda tahliyeye karar verilebilmesi için ihtiyacın gerçek, samimi ve zorunlu olduğunun kanıtlanması gerekir. Devamlılık arzetmeyen geçici ihtiyaç tahliye nedeni yapılamayacağı gibi henüz doğmamış veya gerçekleşmesi uzun bir süreye bağlı olan ihtiyaç da tahliye sebebi olarak kabul edilemez. Davanın açıldığı tarihte ihtiyaç sebebinin varlığı yeterli olmayıp, bu ihtiyacın yargılama sırasında da devam etmesi gerekir. Somut olayda; Taraflar arasında 30.11.2014 başlangıç tarihli kira sözleşmesinin varlığı hususunda uyuşmazlık bulunmamaktadır. Dava, davacının oğlunun konut ihtiyacının doğmasına dayanmakta olup, ihtiyaçlının kirada oturduğuna ilişkin akit dosya arasında bulunmaktadır. Konut nedenine dayalı tahliye davalarında kirada oturan ihtiyaçlının kirada oturması ihtiyacın varlığının başlıca kanıtıdır. Dinlenilen davacı tanıklarının da ihtiyaç iddiasını doğruladıkları anlaşılmaktadır. Bu durumda ihtiyacın samimi, gerçek ve zorunlu olduğunun kabulü icab eder. Mahkemece, ihtiyaç nedeniyle tahliye isteminin kabulüne karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir. Sonuç Yukarıda açıklanan esaslar göz önünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün 1086 sayılı (mülga) HUMK’nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici madde 3 atfıyla 1086 sayılı (mülga) HUMK’nın 440.maddesi gereğince karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 23.01.2019 tarihinde oybirliği ile karar verildi. Kiraya Verenin veya Yakınlarının İşyeri İhtiyacı için İhtiyaç Nedeniyle Tahliye Davası Açılabilir mi Yargıtay 3. Hukuk Dairesi Esas No: 2021/2563 Karar No: 2021/4328 Karar Tarihi: 20.04.2021 Mahkemesi: Sulh Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki kiralananın tahliyesi davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davacı tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü: Yargıtay Kararı Davacı, dava konusu taşınmazı kendi işyerini açmak için 20.02.2014 tarihinde satın aldığını, davalının taşınmazda 01.01.1993 başlangıç tarihli kira sözleşmesi ile kiracı olduğunu, 21.11.2014 tarihli ihtarname ile de ihtiyaç nedeniyle süre sonunda kiralananın tahliye edilmesinin davalıya bildirildiğini belirterek, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 347. maddesi gereği on yıllık uzama süresinin dolması ve işyeri ihtiyacı nedeniyle kiralananın tahliyesine karar verilmesini istemiştir. Davalı, davacının ihtiyacının samimi olmadığını, eski malik ile 01.01.2013 başlangıç tarihli kira sözleşmesi düzenlendiğini beyanla davanın reddini dilemiştir. Mahkemece, davanın reddine yönelik olarak verilen karar, Dairemizin 28.12.2017 tarih, 2017/7827 E.-2017/18433 K. sayılı ilamı ile; davacının sair temyiz itirazları reddedilerek, ihtiyaç iddiasına dayalı tahliye istemi yönünden, taraf delilleri toplanarak işin esasının incelenmesi gerektiğinden bahisle bozma kararı verilmiştir. Mahkemece bozma ilamına uyularak yapılan yargılama neticesinde; davacı ihtiyaçlının gereksiniminin gerçek, samimi ve zorunlu olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı tarafça temyiz edilmiştir. İhtiyaç iddiasına dayalı davalarda tahliyeye karar verilebilmesi için ihtiyacın gerçek, samimi ve zorunlu olduğunun kanıtlanması gerekir. Devamlılık arz etmeyen geçici ihtiyaç tahliye nedeni yapılamayacağı gibi henüz doğmamış veya gerçekleşmesi uzun bir süreye bağlı olan ihtiyaç da tahliye sebebi olarak kabul edilemez. Davanın açıldığı tarihte ihtiyaç sebebinin varlığı yeterli olmayıp, bu ihtiyacın yargılama sırasında da devam etmesi gerekir. Olayımıza gelince; davacı dava dilekçesinde ve yargılama süresindeki beyanlarında emekli elektrik mühendisi olup ticaretle ilgilenmek istediğini, dava konusu yeri elektrik malzemeleri satışı ve elektrik işi yapmak amacıyla satın aldığını, ihtara rağmen taşınmazın boşaltılmadığını belirterek tahliye kararı verilmesini istemiştir. Davalı ise ihtiyaç iddiasının samimi olmadığını, ihtarda ne iş yapılacağının belirtilmediğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, dayanak ihtarnamede ve dava dilekçesinde hangi işin yapılacağının bildirilmediği, ihtiyacın somutlaştırılmadığı, davacının ilk defa 20/03/2015 tarihli dilekçesinde işyeri ihtiyacını somutlaştırdığı ayrıca dinlenen davacı tanıklarından …’ın…. “bey burayı oğlu için dükkan yapmak istediğini söyledi” beyanında bulunduğu, oysa ki davacının oğlunu değil kendini ihtiyaçlı olarak gösterdiği, buna göre davacı ihtiyaçlının gereksiniminin gerçek, samimi ve zorunlu olmadığı kabul edilerek davanın reddine karar verilmiş ise de; davacının yakın çevresine, oğlu için dükkan açmak istediğini söylemesi, oğlu ile birlikte çalışmasına engel bir durum olmayıp, ihtiyacın samimi olmadığını göstermez, kaldı ki dinlenen diğer davacı tanıkları da davacının elektrik malzemeleri satışı işi yapmak istediğini, dava konusu yeri bu amaçla satın aldığını beyan etmişlerdir. Ayrıca bilgisine başvurulan bilirkişi, taşınmazın belirtilen işi yapmaya uygun olduğunu belirtmiş olup, bu durumda dosyadaki mevcut deliller karşısında davacının işyeri ihtiyacının gerçek, samimi ve zorunlu olduğunun kabulü gerekir. Bu nedenle mahkemece istemin kabulü ile davalının kiralanandan tahliyesine karar verilmesi gerekirken değerlendirmede yanılgıya düşülerek yazılı gerekçeyle davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir. Sonuç Yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün davacı taraf yararına 1086 sayılı (mülga) HUMK’nın 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici madde 3 atfıyla 1086 sayılı (mülga) HUMK’nın 440. maddesi gereğince karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 20/04/2021 tarihinde oybirliğiyle karar verildi. Şirketin Gereksinimi Nedeniyle İhtiyaç Nedeniyle Tahliye Davası Açılabilir mi Yargıtay 3. Hukuk Dairesi Esas No: 2021/2159 Karar No: 2021/4476 Karar Tarihi: 21.04.2021 Mahkemesi: Sulh Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki kiralananın tahliyesi davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davalı vekili tarafından duruşma talepli olarak temyiz edildiği, ancak niteliği - [Kiralananın Hor Kullanılmasından Kaynaklı Yıpranma ve Eskimelerden Kiracı Sorumlu Tutulabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/kiralananin-hor-kullanilmasi/): Kiralananın Hor Kullanılmasından Kaynaklı Yıpranma ve Eskimelerde Kiracının Sorumluluğu Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2020/361 Karar No: 2022/787 Karar Tarihi: 31.05.2022 Mahkemesi: Sulh Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Muğla Sulh Hukuk Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 3. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacı vekili; müvekkillerinin murisine ait apartmanın 06.07.1987 tarihli sözleşmeyle davalıya kiralandığını, taşınmazın 30.04.2013 tarihinde tahliye edildiğini, kiraya verildiğinde henüz inşaatı yeni bitmiş bir bina iken hor kullanım sonucunda büyük ölçüde yıpratılarak teslim edilen kiralananın bu hâliyle herhangi bir amaç için kullanılmasının mümkün olmadığını, tümüyle tadil edilmesi gerektiğini, basit bir badana ve onarımla hor kullanımın giderilemeyeceğini, bu kapsamda yapılacak bir tadilatın yaklaşık 350.000TL bedele mal olacağını, bu zararın tespit raporuyla da belirlendiğini ileri sürerek (tespit bilirkişi raporunda belirtilen 47.369TL ile hasar tespit masrafı 649TL toplamı) 48.019TL tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı vekili; hor kullanma iddialarının gerçeği yansıtmadığını, yirmi altı yıl işyeri ve misafirhane olarak kullanılan bir binanın yıpranmasının olağan olduğunu, müvekkili tarafından faydalı giderler yapılarak bina değerinin arttırıldığını, binayı baştan inşa eder gibi hesaplama yapan tespit raporunu kabul etmediklerini, raporda yıpranma payının dahi göz ardı edildiğini, yıllara bağlı olarak ekonomik ömrünü tamamlayan bataryalar, tesisat ve seramikler gibi parçaların müvekkili tarafından davacıdan bedel istenmeksizin yenilendiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesinin Birinci Kararı 6. Muğla Sulh Hukuk Mahkemesinin 29.04.2014 tarihli, 2013/487 E., 2014/353 K. sayılı ilk kararıyla; kiralananda hor kullanmanın bulunmadığı, mevcut yıpranmaların binanın davalı kiracı tarafından 1987-2013 yılları arasında uzunca bir süre kullanılması nedeniyle meydana gelen olağan yıpranmalar olduğu, süre zarfında binanın ihtiyaca cevap verebilmesi bakımından davalı kiracı tarafından da boya gibi faydalı giderlerin yapılması gerektiği, aradan geçen uzun süre zarfında binanın yıpranmamasının hayatın olağan akışına ters olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Özel Dairenin Birinci Bozma Kararı 7. Her iki taraf vekilinin temyiz itirazı üzerine Yargıtay 6. Hukuk Dairesinin 01.10.2015 tarihli 2014/9783 E., 2015/ 7823 K. sayılı kararıyla; “…Taraflar arasında 01.08.1987 başlangıç tarihli 1 yıl süreli kira sözleşmesi konusunda uyuşmazlık bulunmamaktadır. Sözleşme ile kiralanan bina … bakım merkezi, müdürlük, lojman ve misafirhane olarak kullanılmak üzere kiralanmış olup sözleşmenin özel şartlar 9. maddesinde kiralananda kiracı tarafından hizmet gereği yapılması gerekli tadil ve buna benzer ameliyelere kiralayanın muvafakat ettiği belirtilmiştir. Taraflar arasında düzenlenen 30.04.2013 tarihli tahliye tutanağı ile kiralanan tahliye edilmiş, ardından davacılar vekilinin başvurusu üzerine 02.05.2013 tarihinde yapılan delil tespiti sonucu sunulan bilirkişi kurulu raporu içeriğinde hor kullanımdan dolayı oluştuğu belirtilen hasarlardan da bahsedilerek bakım onarım bedelinin toplam 47.369,88 TL olduğu bildirilmiştir. Tespit raporunda yapılması gereken imalatların neler olduğu ayrıntılı bir şekilde belirtilmiş olup bunların içerisinde bir kısım camların kırık olduğu, elektrik tesisatında eksiklikler bulunduğu, duvarlardaki deliklerden dolayı sıva tamiratı yapılması gerektiği.. vb hususlar açıklanmış ve taşınmaza ilişkin fotoğrafların rapora ekli olduğu görülmüştür. Mahkemece mahallinde yapılan keşif sonucu alınan bilirkişi raporunda ise binanın yapımından sonra uzun süre geçtiği, malzemelerin uzun süre kullanımından dolayı kullanım ömürlerini tamamladıkları, davacı tarafından yapılan tadilat ve imalatların ise hor kullanımdan kaynaklanmadığı bildirilmiştir. Bu durumda taşınmazın tahliyesinden hemen sonra Muğla Sulh Hukuk Mahkemesinin 2013/6 D.İş sayılı dosyasında yapılan delil tespiti sonucu alınan bilirkişi raporu ile, mahkemece mahallinde yapılan keşif sonucu alınan bilirkişi raporu arasında çelişki oluştuğundan, gerekirse mahallinde tekrar keşif yapılmak suretiyle bilirkişi raporları arasındaki çelişki giderilerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken eksik incelemeyle yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmediğinden hükmün bu sebeple bozulması gerekmiştir…” gerekçesiyle bozma kararı vermiştir. İlk Derece Mahkemesinin İkinci Kararı 8. Mahkemece bozmaya uyularak yapılan yargılama sonunda 24.01.2017 tarihli, 2016/512 E., 2017/134 K. sayılı kararla; dosya içerisinde mevcut olan fotoğraflar ve tespit dosyasında alınan bilirkişi raporunda mutfak tezgâhlarının sökülerek iptal edilmesi, bazı kapı ve pencere camlarında kırıkların bulunması, kornişlerin sökülmüş sarkmış olması gibi hasarlar bulunduğu, yargılama sırasında tadilatı yapılmış binada keşif yapıldığından bilirkişilerce taşınmazın tahliye anındaki durumunun görülmediği ve önceki rapora atıf yapılarak taşınmazın günümüz koşullarına uygun hâle gelebilmesi için yapılan masraf bedelinin tespit edildiği, ek raporda yapılan imalatların hor kullanım nedeni ile oluşan imalatlar olmadığı, uzun süre kullanımdan kaynaklanan yıpranmalar olduğu ve imalatların tamamının iyileştirme amacıyla yapıldığının bildirildiği, yargılama sırasında tadilat yapılan bina üzerinde yapılan keşif ve sonrasında alınan raporlarda taşınmazın eski hâline göre iyileştirmeler yapılarak güncel kullanıma uygun duruma getirildiği ve bunun için yapılan masraf bedelinin tespit edildiği, oysa davacı tarafın talebi hor kullanım nedeni ile oluşan zarara yönelik olup tespit dosyasında alınan raporda bu doğrultuda kırılan, yıkılan, çıkarılan yani kiracı tarafça müdahale edilip bozulup yıpratılan kısımların onarılmasına yönelik yapılacak masraflara ilişkin olduğu, ayrıca eskime nedeni ile iyileştirme için yapılacak masraflar bulunmadığı, taşınmazın tahliye aşamasındaki halini görmeyen ikinci bilirkişi heyetinin sonradan yapılan tadilatlar hakkında iyileştirme amacıyla yapıldığı yönündeki görüşünün kısmen doğru ancak eksik olduğu, raporlar arasındaki çelişkinin taşınmazın önce kullanıma uygun hâle getirilip sonradan iyileştirmeler yapılmış olmasından kaynaklandığı, tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde uzun yıllar kiracı olan davalının taşınmazı ilk günkü hâli ile geri teslim etmesi beklenemez ise de her bir dairede kırık yıpranmış eksiltilmiş parçalar bulunduğu, bu durumun kiracının taşınmazı hor kullandığını ispatladığı, tespit dosyasında alınan raporun da yalnızca hor kullanım nedeniyle oluşan zarara ilişkin olması hükme esas alınması gerektiği gerekçesiyle (tespit gideri davacı tarafça zarar kalemi olarak istendiğinden bu kısım yönünden talebin reddedildiği belirtilerek) davanın kısmen kabulü ile 47.369,88TL tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Özel Dairenin İkinci Bozma Kararı 9. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 10. Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 20.06.2018 tarihli ve 2017/11846 E., 2018/6810 K. sayılı kararı ile; “…Taraflar arasında 01.08.1987 başlangıç tarihli 1 yıl süreli kira sözleşmesi konusunda uyuşmazlık bulunmamaktadır. Sözleşme ile kiralanan bina … bakım merkezi, müdürlük, lojman ve misafirhane olarak kullanılmak üzere kiralanmış olup, sözleşmenin özel şartlar 9. maddesinde kiralananda kiracı tarafından hizmet gereği yapılması gerekli tadil ve buna benzer ameliyelere kiralayanın muvafakat ettiği belirtilmiştir. Taraflar arasında düzenlenen 30.04.2013 tarihli tahliye tutanağı ile kiralanan tahliye edilmiş, ardından davacılar vekilinin başvurusu üzerine 02.05.2013 tarihinde yapılan delil tespiti sonucu sunulan bilirkişi kurulu raporu içeriğinde hor kullanımdan dolayı oluştuğu belirtilen hasarlardan da bahsedilerek bakım - [Kiracının Kâr Kaybı: Mahkeme Kararına Dayalı Olarak Kira Sözleşmesinin Süresinden Önce Feshedilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/kiracinin-kar-kaybi/): Kiracının Kar Kaybı: Mahkeme Kararına Dayalı Olarak Kira Sözleşmesinin Süresinden Önce Feshedilmesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2020/688 Karar No: 2022/846 Karar Tarihi: 07.06.2022 Mahkemesi: Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi 1. Taraflar arasındaki maddi ve manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Bursa 3. Sulh Hukuk Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karara karşı her iki taraf vekilinin istinaf talebinde bulunması üzerine Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesince ilk derece mahkemesi kararı kaldırılarak davanın reddine dair verilen karar, davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 3. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesince Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve temyiz incelemesi sırasında duruşmanın düzenlendiği 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 369. maddesinin direnme kararının temyizini kapsamadığı, direnmenin düzenlendiği aynı Kanun’un 373. maddesinde ise duruşmaya yer verilmediği gözetildiğinde direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağı kabul edilerek temyiz eden davacı vekilinin duruşma isteminin reddine oy birliğiyle karar verilip dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacı vekili; taraflar arasındaki 01.06.2007 tarihli kira sözleşmesi çerçevesinde müvekkilinin davalı üniversiteye ait kampüs giriş kapılarının işletme hakkını on yıl süreyle kiraladığını, bu sözleşmenin aynı zamanda bir yap-işlet-devret sözleşmesi niteliği taşıdığını zira giriş kontrol sistemlerinin müvekkili tarafından imal edilip sözleşme sonunda davalıya teslim edileceğinin kararlaştırıldığını, imalatın 26.12.2008 tarihinde tamamlandığını ve on yıllık sözleşme süresinin de fiilen bu tarihte başladığını, sözleşme yıllarca sorunsuz olarak uygulanmışken davalının 30.09.2015 tarihli yazısıyla idari yargıda ihalenin iptal edildiği gerekçesiyle faaliyetlerin durdurularak sistemin teslim edilmesini istediğini, konuyla ilgili itirazların Rektörlüğe bildirildiğini ancak menfi yanıt aldıklarını ve 12.10.2015 tarihinde kampüs giriş kontrol sistemlerini teslim etmek zorunda kaldıklarını, sözleşmenin bu şekilde davalının kusuru nedeniyle 3 yıl 2 ay 15 gün erken sonlandığını, müvekkilinin kira sözleşmesine göre yaptığı inşaat ve imalat bedelleriyle yoksun kaldığı kâr kadar maddi zarara uğradığını, bunun yanı sıra çalışanlarını işten çıkarmak zorunda kaldığını ve basında çıkan haberlerle sanki haksız ve hukuksuz şekilde giriş kapılarından ücret alıyormuş gibi bir algı yaratılarak kamuoyu nezdinde itibarsızlaştırıldığını, bu durumun manevi zarara neden olduğunu ileri sürerek mahkemece tespit olunacak yoksun kaldıkları kâr yönünden fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 10.000TL maddi tazminat ile 100.000TL manevi tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiş, ıslah dilekçesiyle kazanç kaybı yönünden tazminat taleplerini 5.063.743,26TL ye yükseltmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı vekili; zamanaşımı, hak düşürücü süre, görev, yetki derdestlik ve husumet yönünden itirazları bulunduğunu belirttikten sonra davaya konu talebin tam yargı davası şeklinde idari yargıda açılması gerektiğini, bu olmasa dahi ticaret mahkemelerinin görevli olduğunu, taraflar arasındaki sözleşmenin 6. maddesi gereğince sözleşmenin haklı nedenle feshi hâlinde hiçbir talepte bulunulmayacağının taahhüt edildiğini, davacının Danıştay kararı gereğince kira sözleşmesine konu yeri tahliye ettiğini, müvekkili mahkemelerce verilen kararlara uymak zorunda olduğundan sözleşmenin haklı sebeple feshedildiğini, (diğer vekilin cevap dilekçesinde bu savunmalara ilaveten) sözleşmenin başlangıcının açıkça 01.06.2007 olarak kararlaştırıldığını ve bu tarihten itibaren kira ödemelerine başlandığını, bu nedenle kira süresinin 26.12.2008 tarihinde başladığı yönündeki iddianın gerçek dışı olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı 6. Bursa 3. Sulh Hukuk Mahkemesinin 29.03.2018 tarihli, 2015/2434 E., 2018/798 K. sayılı kararı ile; taraflar arasında imzalanan 01.06.2007 tarihli kira sözleşmesi ile davalı idarenin mülkiyet ve tasarrufunda bulunan üç adet üniversite girişindeki geçiş kontrol sisteminin işletme hakkının 2886 sayılı Kanun’un 51/g maddesi gereğince davacıya kiraya verildiği, imalatların davacı tarafından 26.12.2008 tarihinde tamamlandığı, sözleşmedeki on yıllık sürenin 01.06.2017 tarihinde dolacağı, ancak idari yargıda görülen dava sonrasında sözleşmenin davalı tarafından feshedildiği, kiralananın 12.10.2015 tarihinde teslim edildiği, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu‘nun 301. maddesine göre kiraya verenin kiralananı sözleşme süresince kullanılabilir hâlde bulundurmakla, 308. maddesine göre ise kiralananın ayıplı olmasından doğan zararları kiracıya ödemekle yükümlü olduğu, davalı idare tarafından sözleşmenin süre dolmadan önce feshedildiği ve sözleşmeden önce kiralanana el konulduğu, davacı kiracının sözleşmenin sona ermesinde herhangi bir kusurunun bulunmadığı, davalı kiraya verenin kira sözleşmesi bitimine kadar kiralananı elverişli hâlde bulundurmamasından doğan zarardan sorumlu olduğu, yapılan keşif sonucu düzenlenen 17.07.2017 tarihli bilirkişi raporunda yoksun kalınan kazanç kaybının 2.922.850,58TL, 04.12.2017 tarihli ek raporda ise 5.063.743,26TL ve 7.323.451,34TL olarak belirlendiği, emsal içtihatlara göre davacının aynı şart ve koşullarda kiracı olarak faaliyetini yürütebileceği aynı nitelikli başka bir taşınmazı yeniden kiralayabileceği sürenin belirlenmesi ve davalı kiraya verenin de bu süreye ilişkin kazanç kaybından sorumlu tutulması gerekmekteyken bu yönde alınan ek raporda davacı kiracının dava konusu kiralanan ile aynı vasıf ve özelliklere sahip başka bir taşınmazı aynı şartlarda kiralamasını olasılık dâhilinde olmadığının mütalaa edildiği, kira sözleşmesinde taraflarca feshin ihbarı için kararlaştırma bulunmadığından sürenin 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu‘nun 114 ve 52. maddeleri gereğince hâkim tarafından belirlenmesi gerektiği, bilirkişi heyetince rapor ve ek raporda bir günlük kazancın 5.331,51TL olarak belirlendiği, yapılan keşif, sözleşmenin sona ermesine kalan süre, kiralanan yerin özelliği, sözleşmenin iptal edilme nedeni, tüm dosya kapsamı gözetilerek 90 gün üzerinden hesaplama yapılmasının hakkaniyete uygun olacağı, manevi tazminat talebi yönünden ise, kira sözleşmesinin Danıştay kararı gereğince sona erdirilmesinde davacının kişilik haklarına herhangi bir saldırı söz konusu olmadığı ve manevi tazminat şartlarının oluşmadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile 479.835,90TL maddi tazminatın davalıdan alınarak davacıya verilmesine, manevi tazminat isteminin reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi Kararı 7. Bursa 3. Sulh Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı davacı vekili ve davalı vekili tarafından istinaf yoluna başvurulmuştur. 8. Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesinin 18.10.2018 tarihli, 2018/972 E., 2018/1156 K. sayılı kararıyla; “Aksinin kararlaştırılmamış bulunmasına göre taraflar arasındaki kira sözleşmesinin on yıllık süresinin 01.06.2007 tarihinde başladığı, 12.10.2015 tarihinde tahliye gerçekleştiğinden davacının ancak bakiye 1 yıl 7 ay 23 günlük süre için tazminat iddiasında bulunabileceği, söz konusu kira sözleşmesi uyarınca davacı üniversite giriş kapılarının işletmekteyken Danıştay 13. Dairesinin 21.04.2015 tarihli kararıyla bu yerin 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu’nun 51/g maddesi uyarınca kiraya verilemeyeceği, ihalenin pazarlık usulü ile yapılamayacağı gerekçesiyle kiralamaya yönelik idari işlemin iptal edildiği, bu karar üzerine davalının sözleşmeyi feshettiği, Mahkemece taraflar arasındaki hukuki uyuşmazlığın 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu‘nun 112, 114/2 yollaması ile 52. maddeleri kapsamında değerlendirildiği ve kâr kaybı nedeni ile 90 günlük kira bedeli kadar maddi tazminata karar verilmiş ise de bu kabulün somut olaya uygun düşmediği zira, 112. madde çerçevesinde tazminat istenebilmesi için kiracının zarara uğramış olmasının yetmeyeceği, bu zarar - [Gerekli İzin ve Ruhsatı Alamayan Tacir Kiracı "Hukuki Ayıp" Gerekçesiyle Kira Sözleşmesini Feshedebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/tacir-kiraci-ve-hukuki-ayip/): Gerekli İzin ve Ruhsatı Alamayan Tacir Kiracı “Hukuki Ayıp” Gerekçesiyle Kira Sözleşmesini Feshedebilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2022/404 Karar No: 2022/1155 Karar Tarihi: 27.09.2022 Mahkemesi: Sulh Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki asıl davada maddi tazminat, karşı davada kira alacağı isteminden dolayı yapılan yargılama sonunda, … Sulh Hukuk Mahkemesince verilen asıl davanın reddine, karşı davanın kabulüne ilişkin karar davacı-karşı davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 3. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı-karşı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Asıl Davada Davacı İstemi 4. Davacı vekili; farklı branştan doktorların bir arada çalışacağı muayenehane olarak kullanılmak üzere müvekkilinin davalıya ait taşınmazı 15.09.2012 tarihli sözleşmeyle kiraladığını, Sağlık Bakanlığının Muayenehane Yönetmeliği’ne göre ruhsat alınabilmesi için bazı koşulların arandığını, müvekkilinin de bu doğrultuda binanın depreme uygun olup olmadığını davalıdan sorduğunda binanın depreme dayanıklı olduğuna dair raporların bulunduğu ve kendisine verileceği cevabını aldığını, binada beton yangın merdiveni olması nedeniyle yangın tedbirleri yönünden herhangi bir sorun yaşanmayacağını düşünen müvekkilinin ruhsat için başvurduğunda İtfaiye Daire Başkanlığının acil çıkış kapıları ve yön levhaları gibi birtakım eksiklikler tespit ederek uygunluk raporunu vermediğini, davalının yangın çıkış kapısının olduğu yeri bir başka kiracısına tahsis etmesi nedeniyle yangın çıkış kapısının kapalı durumda olduğunu, bu eksikliklerin giderilmesi istenmiş ise de menfi yanıt alındığını, müvekkilinin kendi çabalarıyla gereken uygunluk raporlarını almaya çalıştığını ancak binanın depreme uygunluğuna ilişkin raporun idarece kabul edilmediğini, binanın statik projesi incelettirildiğinde depreme dayanıksız olduğunun tespit edildiğini, aynı binada birden fazla doktorun muayenehanesinin bulunduğunu ve kendileriyle ilgili işlemlerde bu sorunlar yaşanınca İl Sağlık Müdürlüğünün diğer muayenehanelere de uygunluk belgesi düzenlenene kadar faaliyette bulunulmamasını ihtar ettiğini, davalının açıkça tüm kiracıları kandırması nedeniyle muayenehanelerin kaçak duruma düştüğünü, eksik işlem ve evrakın tamamlanması yönünde gönderilen 13.06.2013 tarihli ihtarı keşide eden müvekkilinin bu ihtardan sonuç alamayınca tespit dosyası ile hâlihazır durumu tespit ettirip kira sözleşmesini 05.07.2013 tarihli ihtarla feshettiğini, kira sözleşmesinde kiralananın kullanımı için herhangi bir engel bulunmadığı belirtilmesine rağmen davalının üzerine düşen edimleri ifa etmemesi nedeniyle müvekkilinin maddi manevi zarara uğradığını, muayenehane olarak kullanılabilmesi için yapılan ve tespit dosyasında belirlenen 61.289,96TL harcama yanında, inşaatı yapan kişilere 102.827,80TL, emlak komisyoncusuna ise 11.800TL ödendiğini, tüm bu harcamalara rağmen ruhsat alınamaması nedeniyle yapılan tadilat yerinde bırakılarak kiralananın teslimi edilmek durumunda kalındığını, sözleşmenin haklı feshine sebep olan davalının müvekkili aleyhine sebepsiz zenginleştiğini ileri sürerek tespit vb. masraflarla birlikte toplam 175.917,80TL maddi zararın davalıdan faiziyle birlikte tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı ve Karşı Dava 5. Davalı vekili; davacı şirket yetkilisinin kira sözleşmesine konu yeri sözleşme imzalanmadan önce gezip gördüğünü, muayenehane olarak kullanıma elverişli olup olmadığını ayrıntılı şekilde araştırmak istediğini söyleyerek sözleşmenin imzalanması için iki kez süre talep ettiğini, bu süreçte gerekli araştırmaları bizzat yapan davacının binanın depreme uygunluğu konusunda rapor aldığını, hatta İlçe Sağlık Müdürlüğünden görevli memur getirerek daireyi gezdirdiğini ve bu kişilerin de dairenin muayenehane olmaya elverişli olduğunu belirttiğini, kira sözleşmesinin bu süreç tamamlandığında imzalandığını, ancak sonrasında davacının itfaiye raporunun alınması için birtakım eksikliklerin giderilmesi gerektiğini yazı ile bildirdiğini, müvekkilinin talepte bahsi geçen hususların zaten binada mevcut olduğunu yazı altına düşülen şerhle açıkladığını, bu konuda diğer muayenehanelerin uygunluk raporları olduğu gibi itfaiyeden verilen 17.06.2013 tarihli raporla da uygunluk durumunun tespit edildiğini, müvekkilinin karşı tarafı hiçbir zaman yanıltmadığını, davacının kiralananı bırakıp gitmek istemesinin gerçek sebebinin ise bambaşka olduğunu; beş altı doktorla çalışmayı planlıyorken bazı doktorlarla anlaşma sağlayamadığı için kiralananın boşaltılmak istendiğini, tahliyeyle birlikte bakiye kiraları ödememek isteyen davacının gerçek dışı isnatlarla bu yola başvurduğunu, tespit dosyası raporunun kendilerine tebliğ edilmediğini, kiralanandaki büro eşyası ve klima gibi malların bedeli istenmiş ise de davacının tahliye sırasında bu malların bir kısmını götürüp bir kısmını harap hâlde bıraktığını, harcama faturalarının da gerçeği yansıtmadığını, masraf yapılmış olsa dahi bu bedelin istenemeyeceğini, davanın reddi gerektiğini savunmuştur. 6. Karşı dava ile; sözleşmeyi süresinden önce ve haksız şekilde fesheden davacının 12.07.2013 tarihinde taşınmazı tahliye etmesine rağmen Temmuz ayı ve sözleşme gereğince ödenmesi gereken üç aylık kira bedelini ödemediği ileri sürülerek toplam 34.000TL kira borcunun davacı-karşı davalıdan tahsiline karar verilmesi talep edilmiştir. Karşı Davaya Cevap 7. Davacı-karşı davalı vekili; feshin haklı nedene dayandığını belirterek karşı davanın reddi gerektiğini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı 8. … Sulh Hukuk Mahkemesinin 23.09.2014 tarihli, 2013/679 E., 2014/654 K. sayılı kararı ile; asıl davada kiralananın sözleşmedeki kullanım amacına uygun olmadığı iddia olunmuş ise de, sözleşmeden hemen sonra davacı firma doktorlarından …’ın talebi ile binanın muayenehane olarak kullanılmasında herhangi bir sakınca olmadığının belirlendiği, Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdürlüğünün 2011/55 sayılı genelgesi çerçevesinde kullanım performans düzeyinin sağlandığına dair raporun alındığı, dosyada bulunan muayenehane ruhsat suretlerinde binanın üç katında hâlen fiilen çalışan doktorların bulunduğu ve binanın deprem yüklerine karşı 6 Mart 2007 tarihli, 26454 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Deprem Bölgelerine Yapılacak Binalar Hakkında Yönetmelik koşullarına uygun olduğuna dair mühendislik firmalarınca verilmiş raporların olduğu, binanın giriş katında yangına karşı korunmasına ilişkin davalı tarafından gerekli önlemlerin alındığı ve buna dair … Belediyesi Belediye İtfaiye Destek Hizmetleri Müdürlüğünün 17.06.2013 tarihli, 116942 sayılı yazılarının mevcut bulunduğu, yangın merdivenlerinden sokağa çıkılabildiği, dolayısıyla dosya kapsamı itibarıyla davacı tarafın iddia ettiği gibi binanın deprem ve yangın risklerine karşı korumasız olduğu kanaatinin oluşmadığı, bu nedenle davacı tarafından yapılan fesih işleminin “geçersiz” olduğu sonucuna varıldığı, taraflar arasında yapılan kira sözleşmesinin 8. maddesi gereği davacının yaptığı tadilatların almaksızın kiralananı terk edeceği kararlaştırıldığından tadilatlara ilişkin talebin de kabul edilemeyeceği, kiralananın erken tahliyesi nedeniyle ödenmeyen Temmuz 2013 kira bedeli ile yeni bir kiracıya verilmesi hâlinde makul süre olarak üç ay bedelsiz kalacağı düşüncesi ile dört aylık kira bedeli toplamının davacı-karşı davalı kiracıdan tahsil edilmesi gerektiği gerekçesiyle asıl davanın reddi, karşı davanın kabulüne karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 9. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı-karşı davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 10. Yargıtay 6. Hukuk Dairesinin 02.06.2015 tarihli ve 2015/3006 E., 2015/5316 K. sayılı kararı ile; “…1-Davacı-karşı davalının asıl davaya yönelik temyiz itirazlarının incelenmesinde; 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu‘nun 301. maddesi hükmü (mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 249/1 maddesi) gereği kiraya veren kiralananı kararlaştırılan tarihte, sözleşmede amaçlanan kullanıma elverişli bir durumda teslim etmek ve sözleşme süresince bu durumda bulundurmakla yükümlüdür. Kira, sürekli bir akit olduğundan hem - [Müspet Zarar Kapsamında Kâr Kaybı: Arsa Sahibinin Kusuru Nedeniyle İnşaat Sözleşmesinin Feshi](https://kayseriavukat.org.tr/muspet-zarar-kapsaminda-kar-kaybi/): Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmesi (APKİS)’nin Feshedilmesi Halinde Yüklenici Müspet Zarar Kapsamında Kâr Kaybı Talep Edebilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2021/874 Karar No: 2023/118 Karar tarihi: 22.02.2023 Mahkemesi: … Bölge Adliye Mahkemesi 27. Hukuk Dairesi Taraflar arasındaki asıl davada sözleşmenin haksız feshedildiğinin tespiti ve alacak, karşı davada sözleşmenin feshi isteminden dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince asıl davada sözleşmenin haksız feshedildiğinin tespiti ile davanın menfi zararla sınırlı olarak kısmen kabulüne, müspet zarar talebinin reddine, karşı davada karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. İlk Derece Mahkemesince verilen kararın taraf vekilleri tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince davacı karşı davalı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine, davalı karşı davacılar vekilinin asıl davaya yönelik istinaf başvurusunun usulden reddine, karşı davaya ilişkin istinaf başvurusunun kabulüne, İlk Derece Mahkemesinin kararının kaldırılmasına, asıl davanın kısmen kabulü ile davanın menfi zararla sınırlı olarak kısmen kabulüne, müspet zarar talebinin reddine, karşı davanın kabulü ile taraflar arasında düzenlenen arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin geriye etkili olarak feshine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı karşı davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 15. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davacı karşı davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Dava Davacı karşı davalı vekili, taraflar arasında düzenlenen … 2. Noterliğinin 21.10.2015 tarihli ve 24176 yevmiye numaralı arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin arsa sahipleri tarafından haksız olarak feshedildiğini ileri sürerek sözleşmenin haksız feshedildiğinin tespiti ile müvekkilinin kâr kaybı ve sözleşmenin feshi nedeniyle uğradığı zararlar nedeniyle 50.000 TL’nin sözleşme tarihinden itibaren işleyecek avans faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiş, 18.07.2017 havale tarihli ıslah dilekçesi ile; müvekkilinin kâr kaybının 104.758 TL, sözleşmeye güvenerek yaptığı harcamaların toplamının ise 46.746,22 TL olduğunu belirterek talebini toplamda 151.504,22 TL olarak ıslah etmiştir. II. Cevap ve Karşı Dava Davalı karşı davacılar vekili, bütün projelerin aynı anda belediyeye girişinin yapılması gerekirken davacının sadece en önemli olan mimari projeyi belediyeye sunmasının sözleşmeye aykırı davranma kastını ve kötüniyetini ortaya koyduğunu, davacı yüklenicinin acele bir şekilde mimari projeyi müvekkillerine sormadan ve onaylarını almadan belediyeden onaylatmak istediğini, bu nedenle yükleniciyi vekâletten azlettiklerini ve sözleşmeyi feshedeceklerini bildirdiklerini, yüklenici tarafından arsa sahipleri yararına yapılan masrafları ödeyeceklerini ancak yapılmayan ya da arsa sahipleri yararına olmayan masrafları ve kâr mahrumiyeti talebini kabul etmediklerini belirterek müvekkillerine karşı açılmış olan asıl davanın reddine, karşı davada ise taraflar arasında imzalanan arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin feshine karar verilmesini talep etmiştir. III. İlk Derece Mahkemesi Kararı İlk Derece Mahkemesinin 26.10.2017 tarihli ve 2016/229 Esas, 2017/434 Karar sayılı kararıyla; arsa sahiplerinin tek taraflı fesih yetkisinin bulunmadığı, bu konuda tarafların müşterek kararı ya da mahkeme kararı gerektiği, buna karşın arsa sahiplerinin bilirkişi raporunda da belirtildiği üzere mimari projenin henüz kesinleşmediği hâlde belediyeye ön kontrol için ibraz edilmesini gerekçe göstererek yükleniciyi azletmesinin haksız olduğu, sözleşmenin o tarih itibariyle ayakta olduğu ancak yargılama sırasında taraf iradelerine göre ve davacı karşı davalının menfi zarar talebi nedeniyle sözleşmenin artık taraflar açısından sürdürülme imkânı kalmadığının anlaşıldığı, taraflar arasındaki sözleşmenin arsa sahiplerinin kusuru nedeniyle yerine getirilemediği, yüklenicinin ise bu sözleşmeye güvenerek yapmış olduğu masrafları menfi zarar kapsamında istemekte haklı olduğu, sözleşme hiç yapılmasaydı cebinden çıkmayacak olan masrafların bu kapsamda değerlendirilerek bilirkişi tarafından, ibraz edilen proje belgeleri ve üçüncü kişiye yapılan ödeme belgeleri üzerinden hesaplandığı, yüklenicinin hazırlık çalışmalarını yerine getirdiği ve bedellerini üçüncü kişilere ödediğini ispatladığı, buna karşın geriye etkili fesih ile birlikte müspet zararlarının talep edilemeyeceği, şayet inşaat tamamlansa idi elde edebileceği kârın müspet zarar olması nedeniyle sözleşmenin feshine dayalı olarak yüklenici tarafından istenmesinin mümkün bulunmadığı gerekçesiyle asıl davada, feshin davalılarca haksız şekilde yapıldığının tespiti ile davanın menfi zararla sınırlı şekilde kısmen kabulüne, 46.746,22 TL’nin dava tarihinden itibaren işleyecek avans faiziyle birlikte davalı karşı davacılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline, davacı karşı davalının müspet zarar talebinin reddine, karşı dava yönünden ise, iki tarafın yargılama aşamasında oluşan fesih iradesinden dolayı bu konuda karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. IV. İstinaf A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 05.06.2020 tarihli ve 2020/261 Esas, 2020/567 Karar sayılı kararı ile; “1. Yüklenici tarafından dava dilekçesinde, arsa sahipleri tarafından gönderilen azilname ile işlerin yapımına imkân kalmadığı, bu nedenle sözleşmenin arsa sahiplerince haksız feshedildiği iddiasına dayanılarak sözleşmenin haksız feshinin tespiti ile menfi ve müspet zararların tazmini istemi ile dava açılmış ise de; arsa sahiplerince gönderilen azil ve ihtar tek başına fesih sonucunu doğurmayacağından davacı karşı davalı yüklenici tarafından açılan bu dava ile fesih iradesinin ortaya konulduğu, arsa sahiplerince açılan karşı dava ile de fesih talep edildiğinden taraf iradelerinin sözleşmenin feshi konusunda birleştiğinin kabulü zorunlu olup, mahkemece taraf iradelerinin birleşmesi nedeniyle taraflar arasındaki sözleşmenin geriye etkili feshine karar verilmesi gerekirken feshe ilişkin sonuç doğurmayan vekâletten azlin haksız olduğu gerekçesiyle sözleşmenin feshinin haksız olduğuna ilişkin karar verilmesinin hatalı olduğu, 2. Davalı karşı davacılar (arsa sahipleri) vekilinin istinaf başvurusu yönünden yapılan incelemede; davalılar karşı davacılar vekilince, asıl davanın kısmen kabulüne ilişkin kararla birlikte karşı davalarına ilişkin de istinaf talebinde bulunulmuş ise de; dosyada mevcut harç tahsil makbuzuyla sadece karşı davaya ilişkin istinaf harçlarını yatırdığı, asıl davaya ilişkin harçların yatırılmasına ilişkin geri çevrime kararı gereğince mahkemesince usulüne uygun çıkarılan muhtıraya rağmen süresi içerisinde harç ikmali yapılmadığı görülmüş olmakla sadece karşı davaya ilişkin inceleme yapıldığı, 3. Karşı davaya yönelik istinaf başvurusunun incelenmesinde ise, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmelerinin taraf iradelerinin birleşmesi veya mahkeme kararıyla feshedilebileceğinden, mahkemesince eldeki asıl ve karşı dava ile fesihte taraf iradelerinin birleştiği kabul edilerek karşı dava yönünden de sözleşmenin geriye etkili feshine karar verilmesi gerekirken, karşı davada karar verilmesine yer olmadığına karar verilmesi hatalı olduğundan istinaf başvurusunun karşı dava yönünden kabulüne karar verildiği, 4. Davacı karşı davalı vekilinin istinaf başvurusunun incelenmesinde ise; taraflarca açılan asıl ve karşı dava ile taraf iradelerinin fesih yönünde birleştiği kabul edildiğinden, tarafların birbirlerinin mameleklerine kattıkları artı değerleri talep edebileceği, müspet zarar niteliğindeki kâr kaybı ise istenemeyeceğinden mahkemece asıl davadaki alacak kalemleri - [Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesi, Borç İkrarını İçeren Belge olarak Kabul Edilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/borc-ikrarini-iceren-belge/): Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesi, Borç İkrarını İçeren Belge olarak Kabul Edilebilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2019/463 Karar No: 2022/420 Karar Tarihi: 30.03.2022 Mahkemesi: İcra Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki itirazın kaldırılması isteminden dolayı yapılan inceleme sonunda, İstanbul 18. İcra (Hukuk) Mahkemesince verilen istemin reddine ilişkin karar alacaklı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 23. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonucunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı alacaklı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. İnceleme Süreci Alacaklı İstemi 4. Alacaklı vekili dilekçesinde; taraflar arasında 02.03.2012 tarihinde arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi imzalandığını, sözleşmenin on üçüncü maddesinde 14.02.2012 tarihi de dâhil olmak üzere inşaatın bitimine kadar her ay 2.000TL’nin yüklenici borçlu tarafından müvekkiline ödenmesinin kararlaştırıldığını, ancak söz konusu bedelin borçlu tarafından ödenmediğini, alacağın tahsili için yapılan icra takibine haksız olarak itiraz edildiğini ileri sürerek borçlunun İstanbul 3. İcra Müdürlüğünün 2012/13740 E. sayılı icra dosyasına yapılan itirazının kaldırılmasına karar verilmesini talep etmiştir. Borçlu Cevabı 5. Borçlu vekili cevap dilekçesinde; talebin reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı 6. İstanbul 18. İcra (Hukuk) Mahkemesinin 16.05.2014 tarihli ve 2013/1034 E., 2014/463 K. sayılı kararı ile; icra takibinin dayanağı arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 68/1. maddesinde belirtildiği şekilde imzası ikrar veya noterlikçe tasdik edilen kesin borç ikrarını içeren bir senet yahut resmî dairelerin veya yetkili makamların yetkileri dâhilinde ve usulüne göre verdikleri bir makbuz veya belge niteliğinde olmadığı ve taraflar arasındaki ihtilafın çözülmesinin genel mahkemelerde yargılamayı gerektirdiği gerekçesiyle istemin reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 7. İstanbul 18. İcra (Hukuk) Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde alacaklı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay (Kapatılan) 23. Hukuk Dairesince 19.03.2018 tarihli ve 2015/4683 E., 2018/2219 K. sayılı kararı ile; “…Taraflar arasındaki Bakırköy 40. Noterliği’nin 02.03.2012 tarih ve 4931 yevmiye numaralı düzenleme şeklindeki arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin 13. maddesinde, 14.02.2012 tarihi de dahil olmak üzere yüklenici tarafından arsa sahibine her ay inşaat bitimine kadar 2.000 TL kira bedeli ödeyeceğinin yazılı olduğu, sözleşmenin bu maddesinin 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 68/1. maddesi anlamında kayıtsız şartsız borç ikrarını içeren belge niteliğinde olduğu gözetilerek davalının itirazının kaldırılmasına karar verilmesi gerekirken, yanılgılı gerekçe ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru olmamıştır…” gerekçesi karar bozulmuştur. Direnme Kararı 9. İstanbul 18. İcra (Hukuk) Mahkemesinin 07.02.2019 tarihli ve 2018/588 E., 2019/144 K. sayılı kararı ile; Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin yerleşik uygulamasına göre, taraflara karşılıklı edimler yükleyen ve noterde düzenleme şeklinde olan kat karşılığı inşaat sözleşmelerinde kararlaştırılan kira bedellerinin ilamsız icra takibinde itirazın kaldırılmasına elverişli olmadığı, somut olayda; icra takibinin dayanağı olan 02.03.2012 tarihli düzenleme şeklindeki arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin karşılıklı edimleri içerdiği, bu hâliyle sözleşmenin 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 68/1. maddesinde yer alan ve alacaklılara genel haciz yolu ile takip yapma imkânı tanıyan borç ikrarını içeren belge niteliğinde olmadığı, borç da kabul edilmediğine göre iki tarafa edimler yükleyen sözleşme kapsamında alacaklının alacaklı olup olmadığı ve varsa alacak miktarının ne olduğunun genel mahkemelerde yapılacak yargılama sonucunda belli olacağı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi 10. Direnme kararı süresi içinde alacaklı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. Uyuşmazlık 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; taraflar arasında imzalanan 02.03.2012 tarihli düzenleme şeklinde arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin on üçüncü maddesinde yer alan ve yüklenici tarafından arsa sahibine her ay inşaat bitimine kadar 2.000TL ödeneceğine ilişkin düzenlemenin, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 68/1. maddesi anlamında kayıtsız şartsız borç ikrarını içeren belge niteliğinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. III. Ön Sorun 12. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 4949 sayılı Kanun ile değişik 363/1. maddesinin son cümlesindeki temyiz kesinlik sınırına ilişkin düzenleme ile aynı Kanun’un Ek 1. maddesinin 1. fıkrasında yer alan parasal sınırların artırılmasına ilişkin düzenleme birlikte dikkate alındığında, uyuşmazlık konusu miktarın (takipte 8.000TL asıl alacak) direnme karar tarihi olan 07.02.2019 tarihi itibariyle temyiz kesinlik sınırı olan 9.260TL’yi geçmediği, ancak İİK’nın Ek 1. maddesinin 2. fıkrasında “363 ncü maddenin yukarıdaki fıkra uyarınca her takvim yılı başından olmak üzere uygulanan parasal sınırın artışına ilişkin hükmü, artışın yürürlüğe girdiği tarihten önce İcra Tetkik Merciince nihai olarak karara bağlanmış olan davalar ile Yargıtay’ın bozma kararı üzerine yeniden bakılan davalarda uygulanmaz.” hükmüne yer verilmesi karşısında 07.02.2019 tarihli direnme kararının temyizi kabil nitelikte olup olmadığı hususu ön sorun olarak tartışılmıştır. 13. 28.02.2019 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 7165 sayılı Kanun’un 2. maddesiyle; 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun Ek 1. maddesinin 2. fıkrası “363 ve 364 üncü maddelerdeki parasal sınırların uygulanmasında hükmün verildiği tarihteki miktar esas alınır.” şeklinde değiştirilmiştir, ancak direnme kararının verildiği 07.02.2019 tarihi itibariyle, İİK’nın Ek 1. maddesinin 2. fıkrasında 7165 sayılı Kanun’un 2. maddesiyle yapılan değişiklikten önceki az yukarıda açıklanan hükmü dikkate alınması gerektiğinden, her takvim yılı başından olmak üzere uygulanan parasal sınırın artışına ilişkin hüküm, artışın yürürlüğe girdiği tarihten önce Yargıtayın bozma kararı üzerine yeniden bakılan davalarda uygulanmayacaktır. 14. Bu nedenle direnme kararının, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 5311 sayılı Kanun’un 29. maddesi ile eklenen Geçici 7. maddesinin göndermesi ile uygulanması gereken aynı Kanun’un 363. maddesi ile 7165 sayılı Kanun’un 2. maddesi ile yapılan değişiklikten önceki Ek 1. maddesi uyarınca temyizi kabil nitelikte olduğuna ve ön sorun bulunmadığına oy birliği ile karar verilerek işin esasının incelenmesine geçilmiştir. IV. Gerekçe 15. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili yasal düzenleme ve kavramların açıklanmasında yarar vardır. 16. 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun “İtirazın kesin olarak kaldırılması” başlıklı 68. maddesinin 1. fıkrasında yer alan düzenlemeye göre; “Talebine itiraz edilen alacaklının takibi, imzası ikrar veya noterlikçe tasdik edilen borç ikrarını içeren bir senede yahut resmî dairelerin veya yetkili makamların yetkileri dahilinde ve usulüne göre verdikleri bir makbuz veya belgeye müstenitse, alacaklı itirazın kendisine tebliği tarihinden itibaren altı ay içinde itirazın kaldırılmasını isteyebilir. Bu süre içerisinde itirazın kaldırılması istenilmediği takdirde yeniden ilamsız takip yapılamaz.” 17. İtirazın kaldırılması, borçlunun itirazı ile duran (İİK md. 66) ilamsız icra takibine (ilamsız icra prosedürü içinde) devam edilmesini sağlayan (İİK md. 78) bir yoldur. İtiraz ile duran ilamsız icra takibine devam edilmesini sağlamak için, alacaklının genel mahkemelerde itirazın iptali davası açması mümkündür - [Mirasçının Önalım Hakkına Dayalı Tapu İptali ve Tescil Davası Tereke Adına Açılmalıdır](https://kayseriavukat.org.tr/mirascinin-onalim-hakki/): Mirasçının Önalım Hakkına Dayalı Tapu İptali ve Tescil Davası Elbirliği Mülkiyetine Tabi Tereke Adına Açılmalıdır Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2019/739 Karar No: 2022/577 Karar Tarihi: 19.04.2022 Mahkemesi: İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesi 1. Taraflar arasındaki önalım hakkına dayalı tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesi tarafından davalı vekilinin istinaf isteminin kabulü ile davanın husumet nedeniyle reddine ilişkin olarak verilen karar, davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 14. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, bölge adliye mahkemesince Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacı vekili 13.07.2015 tarihli dava dilekçesinde; müvekkilinin İstanbul ili, Kadıköy ilçesi, Rasimpaşa Mahallesi, 195 ada, 3 parsel sayılı taşınmazında paydaş olan …’ın mirasçısı olduğunu, taşınmazın 1/2 payının dava dışı …’a, 1/2 payının da miras bırakana aitken …’ın kendi payını davalı …’a 27.05.2015 tarihinde sattığını, satış işleminin davalı tarafından müvekkiline Kadıköy 24. Noterliğince düzenlenen 10.06.2015 tarihli ve 13115 yevmiye numaralı ihtarname ile bildirildiğini, bu durum karşısında davacının önalım hakkını kullanmak istediğini, murise ait pay el birliği mülkiyetine tabi ise de hak sahibi olan diğer mirasçıların davacının önalım hakkı nedeniyle dava açmasına ve davalıya satılan payı kendi adına tescil ettirmesine muvafakat ettiklerini, bunun için vekâletname verdiklerini, ayrıca taşınmazın 1/2 payının davalı tarafından 400.000TL bedelle satın alınmasına karşın önalım hakkının kullanılmasını önlemek amacıyla satış bedelinin tapuda muvazaalı şekilde 600.000TL olarak gösterildiğini, satış bedeline ilişkin bu iddia hakkındaki deliller toplandıktan sonra depo kararı verilmesi gerektiğini ileri sürerek, tapunun iptali ile 1/2 payın davacı adına tesciline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; müvekkili ile dava konusu taşınmazın tüm paydaşları arasında 800.000TL satış bedeli üzerinden emlak komisyoncusunda anlaşma yapıldığını, anlaşmanın davacı da dahil tüm maliklerce imzalandığını, bunun güvenen davalının bankadan kredi almaya teşebbüs ettiğini, banka ekspertizi tarafından rapor düzenlenmesine ve kredi sözleşmesinin imzalanmasına karşın bir kısım paydaşların satıştan vazgeçtiğini, bu durumu etik bulmayan paydaş …’ın ise satıştan vazgeçmediğini ve 27.05.2015 tarihinde tapuya gidilerek 1/2 payın 600.000TL bedelle davalı tarafından satın aldığını, yaşanan bu süreç karşısında müvekkilinin davacı ve diğer paydaşlar aleyhine İstanbul Anadolu 10. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2015/230 E. sayılı dosyasında ecrimisil ve tazminat davası, İstanbul Anadolu 6. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2015/462 E. sayılı dosyasında ise ortaklığın giderilmesi davası açtığını, bu nedenle davacının satıştan başlangıçtan itibaren haberdar olduğunu, eldeki davayı kötü niyetle açtığı gibi başka mirasçıların olması karşısında tek başına önalım hakkı bulunmadığını, diğer mirasçıların da taşınmazın müvekkiline satışı konusunda anlaşmaları nedeniyle önalım haklarının olmadığını belirterek, davanın reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı 6. İstanbul Anadolu 8. Asliye Hukuk Mahkemesinin 13.07.2017 tarihli ve 2015/266 E., 2017/169 K. sayılı kararı ile; davacının gerçek satış bedelinin 400.000TL olmasına karşın bedelin tapuda muvazaalı şekilde 600.000TL gösterildiğini ileri sürmesi ve bu konuda tanık dinletmesi karşısında davacının farklı satış bedellerinden hangisinden sorumlu olacağının önem taşıdığı, taşınmazın satışıyla ilgili olarak tüm paydaşların bir araya gelerek düzenledikleri komisyon sözleşmesinde satıcılar ile davalı alıcı …’ın eşi …’ın imzasının bulunduğu, bu sözleşmede taşınmazın tamamı için 800.000TL bedel üzerinde anlaşma sağlandığı, bu sözleşmenin varlığının taraflar arasında tartışma konusu olmadığı, bir kısım davacı ve davalı tanıklarının sözleşmeyi doğruladıkları, bilirkişi raporu da dikkate alındığında taşınmaz bedelinin gerçekte 400.000TL olduğunun anlaşıldığı, tapu masrafları ile birlikte toplam 412.000TL önalım bedelinin 07.07.2017 tarihinde mahkeme veznesine depo edildiği ve tüm yasal koşulların oluştuğu gerekçesiyle davanın kabulü ile 1/2 payın davacı adına tesciline karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi Kararı 7. İlk derece mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı davalı vekili tarafından süresi içinde istinaf yoluna başvurulmuştur. 8. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesinin 08.02.2018 tarihli ve 2017/1787 E., 2018/213 K. sayılı kararı ile; davacının önalım davasına konu taşınmazda paydaş …’ın mirasçısı olduğu, ancak murisin davacı dışında başka mirasçılarının da bulunduğu, terekenin el birliği mülkiyetine tâbi olduğu, davacının ise eldeki davayı halefiyet esasına göre tereke adına değil kendi adına tescil isteğiyle açtığı, ancak el birliği mülkiyeti devam ettiği sürece mirasçıların bağımsız payları ve tasarruf yetkilerinin bulunmadığı, dolayısıyla kendi adlarına tescil talepli dava açma olanaklarının olmadığı, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 702/4. maddesi uyarınca davaya tereke temsilcisi atanması ya da diğer mirasçıların katılması yoluyla da devam edilemeyeceği, davanın dinlenebilme olanağının bulunmadığı, bu durumda ilk derece mahkemesi tarafından davanın bu nedenle reddine karar verilmesi gerekirken usul ve yasaya aykırı şekilde davanın kabulüne karar verilmesinin doğru olmadığı gerekçesiyle istinaf başvurusu kabul edilmiş ve HMK’nın 353/1-b-2 maddesi gereğince İstanbul Anadolu 8. Asliye Hukuk Mahkemesinin kararı kaldırılarak, davanın aktif husumet yokluğu nedeniyle reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 9. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 10. Yargıtay 14. Hukuk Dairesinin 18.12.2018 tarihli ve 2018/3138 E., 2018/9162 K. sayılı kararı ile; “…İlk derece mahkemesince davacının muvazaa iddiası kabul edilerek davanın kabulüne karar verilmiştir. Davalı vekilinin istinaf kanun yoluna başvurması üzerine İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesince davalı vekilinin istinaf başvurusunun kabulüne, İstanbul Anadolu 8. Asliye Hukuk Mahkemesinin 13.07.2017 tarihli ve 2015/266 Esas, 2017/169 Karar sayılı kararının kaldırılmasına, davacının davasının aktif ehliyet yokluğu nedeniyle reddine karar verilmiştir. Hükmü, davacı vekili temyiz etmiştir. Önalım hakkının kullanılmasında davacının dayandığı pay elbirliği mülkiyetine konu ise tüm ortakların birlikte dava açması veya birinin açtığı davaya diğerlerinin muvafakat etmesi gerekir. Çünkü bu gibi hallerde 11.10.1982 tarihli 3/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca davanın tereke adına açıldığının kabulü gerekir. Davaya muvafakat, duruşmaya gelip bu konuda beyanda bulunmakla veya imzası noterce onaylı muvafakat belgesi ibraz edilmesi suretiyle yahut davacı adına davayı takip eden avukata vekalet verilmesi ile sağlanabilir. Bu yolda ortakların tümünün muvafakati sağlanamazsa 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 640. maddesi hükmü uyarınca murisin terekesine görevli mahkemede temsilci atanması için davacıya süre verilir. Temsilci davacı dışında biri olursa davacının sıfatı sona ereceğinden davayı temsilci takip eder. Dava hakkına ilişkin olan bu hususun hakim tarafından kendiliğinden öncelikle nazara alınması gerekir. Somut uyuşmazlıkta, Bölge Adliye Mahkemesince terekenin elbirliği mülkiyetine tabi olduğu, davacının murisi …’ın hissesine dayalı olarak önalım hakkını kullandığı, elbirliği mülkiyeti devam ettiği sürece mirasçıların bağımsız payları ve tasarruf yetkileri bulunmadığı, kendi adlarına tescil talepli dava açma olanağının bulunmadığı gerekçesiyle davanın aktif taraf - [Taşınmazlarda Kat Mülkiyeti Kurulması Suretiyle Ortaklığın Giderilmesi Talep Edilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/tasinmazlarda-kat-mulkiyeti-kurulmasi/): Köy İçerisinde Bulunan Taşınmazlarda Kat Mülkiyeti Kurulması Suretiyle Ortaklığın Giderilmesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2019/18-228 Karar No: 2022/655 Karar Tarihi: 17.05.2022 1. Taraflar arasındaki ortaklığın giderilmesi davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Çanakkale Sulh Hukuk Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar, davalı … vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 18. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı … vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacı asıl dava dilekçesinde; Çanakkale ili Merkez ilçesi Saraycık köyü, Köyiçi mevkiinde bulunan 1267 parsel sayılı taşınmazın taraflar adına tapuda tescilli olduğunu, bu taşınmazda hissedarlar olarak kullanımda anlaşamadıklarını, taksiminin de mümkün olmadığını ileri sürerek davaya konu taşınmazın satılması suretiyle ortaklığın giderilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalılar … ve … cevap dilekçelerinde; davaya konu taşınmazın ivaz suretiyle payların eşitlenip taksiminin mümkün olduğunu, bu nedenle satış istemediklerini belirterek aynen taksim suretiyle ortaklığın giderilmesini savunmuşlardır. Mahkeme Kararı 6. Çanakkale Sulh Hukuk Mahkemesi’nin 29.01.2014 tarihli ve 2013/543 E. 2014/120 K. sayılı kararı ile; davaya konu taşınmazın hissedar sayısı ve miktarı gözönünde bulundurulduğunda aynen ya da ivaz ilavesiyle dahi taksiminin mümkün olmadığı, ortaklığın ancak satış sureti ile giderilebileceği gerekçesiyle davanın kabulü ile, Çanakkale ili, Merkez ilçesi, Saraycık köyü, Köyiçi mevkii, 1267 parsel sayılı taşınmazın üzerindeki şerh ve sınırlamalar ile birlikte ortaklığın satış yolu ile giderilmesine, satış bedelinin tapu maliklerine hisseleri oranında taksimine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı … vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay (Kapatılan) 18. Hukuk Dairesince 30.04.2015 tarihli ve 2014/18064 E. 2015/7221 K. sayılı kararı ile; “…Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasal gerektirici nedenlere ve özellikle kanıtların takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre sair temyiz itirazları yerinde değildir. Ancak; Davacı vekili dava dilekçesinde, Çanakkale İli, Merkez İlçesi, Saraycık Köyü 1267 parselde kayıtlı taşınmaz üzerindeki ortaklığın aynen taksim mümkün olmadığından satış suretiyle giderilmesini; davalılar ise paylar denkleştirilmek suretiyle aynen taksimin mümkün olduğundan bağımsız bölümlerin ortaklara ayrı ayrı özgülenmesini istemiş, mahkemece satış yoluyla ortaklığın giderilmesine karar verilmiştir. 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu‘nun 10. maddesinin son fıkrasına göre, kat mülkiyeti kurulmasına elverişli bir taşınmaz üzerindeki ortaklığın giderilmesi davasında, maliklerden birinin yargılamanın herhangi bir aşamasında paylaşmanın kat mülkiyeti kurulması yoluyla yapılmasını istemesi durumunda hakim, Kat Mülkiyeti Kanunu’ndaki yasal koşulların oluşması halinde ve 12. maddedeki belgeleri de tamamlattırıp taşınmaz mülkiyetinin kat mülkiyetine çevrilmesine ve paylar denkleştirilmek suretiyle bağımsız bölümlerin ortaklara ayrı ayrı özgülenmesine karar vermelidir. Dosyada toplanan belge ve bilgiler ile özellikle 31/12/2013 tarihli bilirkişi raporundan; dava konusu taşınmaz üzerinde 5 numaralı yapı olarak belirtilen taşınmazın zemin ve iki normal katlı olup 3 bağımsız bölümden oluştuğu, her bir katta birer dairenin mevcut olduğu, tapu kaydına göre 3 paydaş bulunduğu, paydaş ve bağımsız bölümlerin sayısı itibariyle her paydaşa en az bir bağımsız bölüm düştüğü, taşınmaz üzerindeki yapının 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu‘nun 50/2. maddesi hükmüne uygun nitelikte olduğu anlaşılmaktadır. Kat Mülkiyeti Kanunu hükümlerine uygun olarak, üzerinde kat mülkiyetine elverişli yapı bulunan ortak taşınmazda kat mülkiyetine geçilebilmesi için, üzerindeki yapının mimari projesine uygun biçimde tamamlanmış ya da projesi olmamakla birlikte fiili durumuna göre çizdirilmiş imara ve fenne uygunluğu ilgili makamca onaylanmış projesinin olması, bağımsız bölümlerinin başlı başına kullanmaya elverişli bulunması (M.1), yapının tümünün kargir olması (M.50/2) ve her paydaşa en az bir bağımsız bölüm düşmesi, ayrıca 12. maddede yazılı belgelerin (belediyeden onaylı proje, yapı kullanma belgesi ve yönetim planı) tamamlattırılması gerekmektedir. Bu koşulların gerçekleşmesi durumunda anılan Kanun’un 10. maddesinin son fıkrası hükmünce taşınmazda kat mülkiyetine geçilebilecek ve açılan davada ortaklığın bu yolla giderilmesine karar verilebilecektir. Dava konusu taşınmazın üzerindeki yapı kargir olup paydaşlardan her birine en az bir bağımsız bölüm özgülenecek sayıda ve niteliktedir. Taşınmaz bu yönüyle üzerinde kat mülkiyeti kurulmasına elverişli ise de, kat mülkiyetine geçiş için bunlar yeterli olmayıp, yukarıda açıklanan diğer tüm koşulların (12. maddede yazılı belgelerin) varlığını da aramak gerekir. Yargıtay’ın yerleşmiş uygulamalarında, tamamlanmış yapının fiili durumu ile onaylı projesi arasında aykırılıkların bulunması ya da yapının imara uygun ancak projesiz inşa edilmiş olması gibi kat mülkiyeti kurulmasına engel oluşturan eksikliklerin mevcut olduğu durumlarda hemen kat mülkiyeti kurulamayacağı sonucuna varılmayarak, bu eksikliklerin giderilip yasal koşullara uygun hale getirilmesi mümkün ise bunun isteyen tarafa tamamlattırılması yoluna gidilmesi gerektiği kabul edilmektedir. Bu bakımdan somut olayda mahkemece; davaya konu taşınmaz üzerindeki yapının onaylı projesinin ve sonradan değişiklik yapılmış ise buna ilişkin tadilat projesinin olup olmadığının taraflara ve ilgili belediyeye sorulup etraflıca araştırılması, proje mevcut değil ise ilgili belediyeden alınacak ön bilgiye göre yapının mevcut haliyle imar mevzuatına ve bulunduğu yerin imar durumu ile fenne aykırılık oluşturmadığı veya imara ya da projeye aykırılıklar giderildiği takdirde onay verilebileceğinin saptanması halinde, öncelikle aykırılıkların giderilmesi daha sonra yapının fiili durumunu yansıtan projenin hazırlattırılıp ilgili imar müdürlüğünün onayının ve buna bağlı olarak yapı kullanma izin belgesinin alınması, ayrıca 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu‘nun 12. maddesinde sayılan diğer belgelerin tamamlattırılması için (aynen taksim talebi de dahil) kat mülkiyetine geçiş suretiyle ortaklığın giderilmesini isteyen taraflara yetki ve yeterli süre verilmesi, bu hususlar eksiksiz yerine getirildiği takdirde de, dava konusu taşınmaz üzerindeki yapıda her bir bağımsız bölümün (konumu, yüzölçümü, kullanım amacı ve eklentileri yerinde incelenip irdelenerek) değeri ve bu değere göre özgülenecek arsa payı uzman bilirkişi aracılığıyla saptanıp varsa fiili taksime göre taksim yoksa çekilecek kura ile önce her paydaşa birer bağımsız bölüm özgülendikten ve gerekiyorsa bedel farkı nedeni ile ödenecek ivaz da belirlenmek suretiyle payların denkleştirilmesi, yönetim planının paydaşlar (tanınan süreye rağmen) tarafından imzalanmaktan kaçınılması halinde imzalanmış sayılması suretiyle tahkikatın ikmal edilmesinden sonra kat mülkiyetine geçiş yoluyla ortaklığın giderilmesine, belirtilen koşulların oluşmaması halinde ise taşınmazın satışına karar verilmesi gerekirken açıklanan hususlar yerine getirilmeden yetersiz araştırma ve eksik inceleme ile ortaklığın satış yoluyla giderilmesine karar verilmiş olması doğru görülmemiştir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur. Direnme Kararı 9. Çanakkale Sulh Hukuk Mahkemesi’nin 18.01.2016 tarihli ve 2015/893 E. 2016/45 K. sayılı kararı ile önceki gerekçeye ek olarak; davaya konu taşınmazın Çanakkale ili Merkez ilçesi Saraycık köyü sınırları dahilinde 442 sayılı Köy Kanunu‘na tabi taşınmazlardan olduğu, taşınmazın Çanakkale Belediyesi sınırları içerisinde olmadığı, bu nedenle davaya konu taşınmaz ile ilgili olarak kat mülkiyeti kurulmasının veya kat irtifakı tesis edilmesinin mümkün olmadığı gerekçesiyle - [Tarım Arazilerinin Satılması Halinde Sınırdaş Maliklerin Önalım Hakkı Var mı](https://kayseriavukat.org.tr/sinirdas-maliklerin-onalim-hakki/): Tarım Arazilerinin Satılması Halinde Sınırdaş Maliklerin Önalım Hakkı Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2019/798 Karar No: 2022/730 Karar Tarihi: 24.05.2022 Mahkemesi: … Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesi 1. Taraflar arasındaki önalım hakkına dayalı tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesi tarafından davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar, davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 14. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, bölge adliye mahkemesince Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve temyiz incelemesi sırasında duruşmanın düzenlendiği 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 369. maddesinin direnme kararının temyizini kapsamadığı, direnmenin düzenlendiği aynı Kanun’un 373. maddesinde ise duruşmaya yer verilmediği gözetildiğinde direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağı kabul edilerek temyiz eden davalı vekilinin duruşma talebinin reddine karar verilip dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacı vekili 21.06.2016 tarihli dava dilekçesinde; müvekkilinin … İli, … İlçesi, … Köyü, 122 ada, 2 parsel sayılı taşınmazın maliki olduğunu, tarım arazisi niteliğindeki taşınmazın 121.068 m2 büyüklüğünde olduğunu, davalının ise yine tarım arazisi niteliğindeki komşu 3 parsel sayılı taşınmazı 31.12.2014 tarihinde 300.000TL bedelle satın aldığını, ancak 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu’nun 8/İ maddesinin ikinci fıkrası uyarınca önalım hakkına sahip olan müvekkiline noter bildirimi yapmadığını, davacının satışı 10.06.2016 tarihinde öğrendiğini ve ön alım hakkını kullanmak isteğini belirterek, önalım hakkı nedeniyle davalıya ait taşınmazın tapu kaydının iptali ile müvekkil adına tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu’nun amacının tarım arazilerinde toprak bütünlüğünün korunması olduğunu, müvekkilinin dava konusu taşınmaz yakınında çok sayıda başka tarlalarının bulunduğunu ve büyük bir çiftçi olduğunu, taşınmazın kendilerine satılan fiyat üzerinden öncelikle davacıya satılmak üzere teklif edildiğini ancak çok pahalı bularak satın almak istemediğini, taşınmazın bulunduğu mevkide tarla dönüm fiyatlarının 25.000TL civarında olduğunu, davalı müvekkilinin de dönümü 15.000TL’den olmak üzere toplam 2.727.240TL ödeyerek taşınmazı satın aldığını, ancak tapuda bedelin 300.000TL gösterildiğini, davacının da bunu fırsat bilerek satışı çok daha önce öğrenmesine rağmen menfaat temin etmek için eldeki davayı açtığını, oysa ki 5403 sayılı Kanun’da sınırdaş tarımsal arazi maliklerine tanınan önalım hakkının gerçek amacının bu şekilde rant sağlanması olmadığını, aksine ulaşılmak istenen amacın tarımsal bütünlük olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı 6. … Asliye Hukuk Mahkemesinin 06.07.2017 tarihli ve 2016/257 E., 2017/298 K. sayılı kararı ile; 15.05.2014 tarihinde yürürlüğe giren 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu’nun 8/İ maddesinin ikinci fıkrasında, tarımsal arazilerin satılması hâlinde sınırdaş tarımsal arazi maliklerinin de önalım hakkına sahip oldukları, tarımsal arazi sınırdaş maliklerden birine satıldığı takdirde diğer sınırdaş maliklerin önalım haklarını kullanamayacağı, önalım hakkına sahip birden fazla sınırdaş tarımsal arazi malikinin bulunması hâlinde hâkimin, tarımsal bütünlük arz eden sınırdaş arazi malikine önalıma konu tarımsal arazinin mülkiyetinin devrine karar vereceği, aynı maddenin üçüncü fıkrasında da önalım hakkının kullanılmasında Türk Medenî Kanunu hükümlerinin uygulanacağının düzenlendiği, bu kapsamda davacıya ait taşınmazın dava konusu taşınmazla tarımsal bütünlük arz edip etmediğinin önem taşıdığı, ziraat bilirkişisinden alınan 17.05.2017 tarihli raporda, 5403 sayılı Kanun kapsamında hazırlanan Tarımsal Arazi Büyüklükleri Cetvelinde, … İlçesinde yeterli gelirli tarımsal arazi büyüklüğünün “sulu tarımda 65 dekar” olarak belirlendiği, davaya konu 122 ada 3 parsel sayılı taşınmazın 181.816,00 m2 olduğu, önalım hakkını kullanmak isteyen davacıya ait 122 ada 2 parsel sayılı taşınmazın ise 121.068,00 m2 olduğu, bu şekilde her iki taşınmazın da tek başlarına 65 dekarın üzerinde büyüklüğe sahip olduğu, bu doğrultuda ayrı ayrı tarımsal bütünlük arz ettikleri, ayrıca davaya konu 3 parselde tarla ziraatı, 2 parselde ise bahçe ziraatı yapıldığı ve sonuç olarak davacıya ait taşınmazla dava konusu taşınmaz arasında tarımsal bütünlük bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi Kararı 7. İlk derece mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı davacı vekili tarafından süresi içinde istinaf yoluna başvurulmuştur. 8. … Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesinin 05.04.2018 tarihli ve 2017/1764 E., 2018/633 K. sayılı kararı ile; cetvelde belirlenen tarımsal arazi büyüklüğünün Tarım Bakanlığı ile İlçe Tarım Müdürlükleri tarafından arazi büyüklüklerinin belirlenmesinde kullanılan bir ölçüt olduğu, bu nedenle önalım hakkının kullanılmasında bir kriter olarak değerlendirilemeyeceği, belirlenen bu ölçütün üzerinde bir miktar olsa bile tarımsal arazi satışlarında diğer sınırdaşların önalım hakkını kullanabileceği, ayrıca davalı tarafından dönümü 15.000TL üzerinden olmak üzere toplamda 2.727.240TL bedel ödenerek dava konusu taşınmazın satın alındığı, tapuda düşük miktarda harç ödemek adına satış bedelinin 300.000TL olarak gösterildiği ileri sürülmüş ise de davalının üçüncü kişi durumundaki davacıya karşı bedelde muvazaa iddiasında bulunamayacağı, hiç kimsenin kendi muvazaasına dayanamayacağı, önalım bedelinin tapuda gösterilen satış bedeli ile ödenen harç ve masraflardan ibaret olduğu, mahkemece bu bedel üzerinden önalım hakkının davacıya kullandırılması gerekirken davanın reddine karar verilmesinin doğru olmadığı gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusu kabul edilerek ilk derece mahkemesi kararı kaldırılmış ve 306.000TL bedel üzerinden davanın kabulüne oy çokluğu ile karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 9. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 10. Yargıtay 14. Hukuk Dairesinin 15.01.2019 tarihli ve 2018/3645 E., 2019/339 K. sayılı kararı ile; “…4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 731. maddesine göre, taşınmaz mülkiyetinin kanundan doğan kısıtlamaları, tapu siciline tescil edilmeksizin etkili olur. Mülkiyetin devri konusunda kısıtlama hükmü içeren, yasal önalım hakkını düzenleyen 732. maddesi uyarınca, paylı mülkiyette bir paydaşın taşınmaz üzerindeki payını tamamen veya kısmen üçüncü kişiye satması hâlinde, diğer paydaşlar önalım hakkını kullanabilirler. Kanundan kaynaklanan önalım hakkının doğması ve kullanılması için, tapu siciline şerh edilmesi gerekli değildir. Önalım hakkının varlığı, kanuna dayandığı için bunun herkes tarafından bilindiği varsayılır. Bu nedenle de, paylı mülkiyete tâbi bir taşınmazda bir pay satın alan kimse, hak sahibi bir paydaşın önalım hakkını kullanarak bu payı kendisinden alma hak ve ihtimalinin bulunduğunu daima göz önünde tutmak, bunu bilmek zorundadır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 733. maddesi uyarınca, yapılan pay satışının, alıcı veya satıcı tarafından diğer paydaşlara noter aracılığıyla bildirilmesi gerekir. Önalım hakkı, satışın hak sahibine bildirildiği tarihin üzerinden üç ay ve her hâlde satışın üzerinden iki yıl geçmekle düşer. Önalım hakkının kullanılmasıyla bu hakkı kullanan paydaş ile alıcı davalı arasında, kapsam ve şartları satıcı ile pay satın alan davalı arasında yapılan sözleşmenin aynı - [Resmi Şekilde Düzenlenmeyen Sözleşmede Cayma Parası ve Cezai Şarta İlişkin Hükümler Geçerli midir](https://kayseriavukat.org.tr/sozlesmede-cayma-parasi-ve-cezai-sart/): Resmi Şekilde Düzenlenmeyen Sözleşmede Cayma Parası ve Cezai Şarta İlişkin Hükümler Geçerli midir Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2020/551 Karar No: 2022/1147 Karar Tarihi: 22.09.2022 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki itirazın iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 3. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacı vekili; müvekkili ile davalı arasındaki taşınmaz satışına yönelik sözleşme uyarınca davalıya toplam 25.000TL ödeme yapıldığını, satışın gerçekleşmesi hâlinde ödenen cayma akçesinin satış bedelinden indirileceğinin, satıştan davalı satıcının vazgeçmesi hâlinde ise anılan bedelin iki katının davalı tarafından müvekkiline ödeneceğinin kararlaştırıldığını, davalının satıştan vazgeçerek ödenen 25.000TL cayma akçesi için 10.08.2013 vade tarihli 20.000TL bedelli ve 28.08.2013 vade tarihli 5.000TL bedelli iki adet senedi müvekkiline verdiğini, bahse konu senetlerin tahsili amacıyla eldeki davadan ayrı icra takibi başlatıldığını, sözleşme ile kararlaştırılan cayma akçesinin iki katı olan 50.000TL bedelin tahsili amacıyla başlatılan icra takibine ise haksız itiraz edildiğini ileri sürerek itirazın iptali ile takibin devamına, davalı aleyhine icra inkâr tazminatına karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı vekili; davacı ile müvekkili arasında taşınmaz alım satımına ilişkin olarak “cayma akçesinin verilmesine dair akid” başlıklı sözleşmenin düzenlenmesiyle davacı tarafından 25.000TL kapora bedelinin müvekkiline ödendiğini, satışa diğer paydaşların razı olmaması üzerine taşınmazın üçüncü şahsa satıldığını, sözleşmenin geçersiz olması nedeniyle takibe konu alacağın istenemeyeceğini, alınan kapora bedelinin senetle davacıya ödendiğini, hatta ödenen bonoların davacı tarafından yeniden takibe konulduğunu, davacıya herhangi bir borcunun bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı 6. … Asliye Hukuk Mahkemesinin 24.11.2015 tarihli ve 2013/385 E., 2015/365 K. sayılı kararı ile; bonoların dava konusu sözleşme nedeniyle verildiğine ilişkin herhangi bir yazılı delil bulunmadığı, sebepten mücerret olmaları nedeniyle ödeme yapıldığına dair iddialara itibar edilmediği, tarafların serbest iradeleri ile imzaladıkları sözleşme ile bağlı oldukları, sözleşme uyarınca davalıya ödenen kapora bedelinin iki katı olan 50.000TL tutarında cayma akçesinin davalının satıştan vazgeçmesi hâlinde davacıya ödeneceğinin kararlaştırıldığı ve icra takibinin de cayma akçesinin tahsili amacıyla başlatıldığı, davacının 50.000TL alacaklı olduğu gerekçesiyle icra takibine itirazın iptaline, alacak yargılamayı gerektirdiğinden icra inkâr tazminatı talebinin reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur. 8. Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 01.07.2019 tarihli ve 2019/3015 E., 2019/6029 K. sayılı kararı ile ; “…Dava; harici taşınmaz satış sözleşmesi uyarınca kararlaştırılan cezai şart bedelinin tahsili amacıyla başlatılan icra takibine vaki itirazın iptali istemine ilişkindir. Kural olarak tapuya kayıtlı taşınmazların satışına ilişkin sözleşme resmi biçimde yapılmadığı sürece geçersizdir. [4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 706. maddesi, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 237. (818 sayılı mülga Borçlar Kanunu’nun 213) maddesi, Tapu Kanunu’nun 26. maddesi ve Noterlik Kanunu’nun 60.maddesi] Geçersiz olduğu için de taraflarına hak ve borç doğurmaz. Ancak taraflar verdiklerini haksız iktisap kuralları gereğince geri isteyebilirler. Zira; haklı bir sebep olmaksızın başkası zararına mal edinen kimse onu iade ile yükümlüdür. Cezai şartı düzenleyen 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 179/1. (818 sayılı mülga Borçlar Kanunu’nun 158/1.) maddesinde ise; “Bir sözleşmenin hiç veya gereği gibi ifa edilmemesi durumu için bir ceza kararlaştırılmışsa, aksi sözleşmeden anlaşılmadıkça alacaklı, ya borcun ya da cezanın ifasını isteyebilir.” hükmü yer almaktadır. Cezai şart; asıl borca ilişkin fer’i bir hak olup, geçersiz sözleşmelerde yer alan cezai şartlar da geçersizdir. Geçersiz sözleşmelere dayanarak taraflar birbirlerinden cezai şart isteyemezler. Somut olayda; taraflar arasında 14/09/2012 tarihli harici taşınmaz satış sözleşmesinin düzenlendiği, sözleşme uyarınca kararlaştırılan 25.000,00 TL kapora bedelinin davacı alıcı tarafından davalı satıcıya ödendiği, davalının taşınmazın satışından vazgeçtiği , her iki tarafın da kabulünde olduğu üzere, sözleşme uyarınca ödenen 25.000,00 TL kapora bedelinin davalı tarafından davacıya senetle iade edildiği anlaşılmış olup, bu hususta taraflar arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır. Sözleşme ile davalının satıştan vazgeçmesi halinde, almış olduğu kapora bedelinin iki katı cezai şart bedelini davacıya ödemeyi kabul ettiği; davacı alıcının da cezai şart bedelinin tahsili amacıyla eldeki davayı açtığı görülmüştür. Davaya konu taşınmaz satışına ilişkin sözleşme, resmi şekilde düzenlenmediği için geçersizdir. Geçersiz sözleşme ile kararlaştırılan cezai şarta ilişkin hükümler de aynı şekilde geçersizdir. Hal böyle olunca, mahkemece; yukarıda açıklanan maddi ve hukuki olgular çerçevesinde, geçersiz sözleşme nedeniyle cezai şart talep edilemeyeceği dikkate alınarak, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm tesisi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı 9. … Asliye Hukuk Mahkemesinin 28.02.2020 tarihli ve 2020/30 E., 2020/37 K. sayılı kararı ile; önceki karar gerekçelerinin yanında, davaya konu sözleşmenin haricî düzenlenen bir taşınmaz alım satım sözleşmesi olmadığı, karşılıklı edimler içeren bir ön sözleşme niteliği taşıdığı, sözleşmede düzenlenen hükmün de ceza koşulu (cezai şart) değil, bağlanma parası (pey akçesi) mahiyetinde olması nedeniyle sözleşmenin ve hükmün geçerli olduğu, aksinin düşünülmesinin edimini ifa etmeyen yönünden haksız zenginleşmeye sebebiyet vereceği, aynı zamanda 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesindeki iyi niyet kuralları ile de bağdaşmayacağı gerekçesiyle direnme kararı vermiştir. Direnme Kararının Temyizi 10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. Uyuşmazlık 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davaya konu “cayma akçesinin verilmesine dair akit” başlıklı sözleşmede belirlenen cayma akçesinin 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 177. maddesinde düzenlenen bağlanma parası mı yoksa aynı Kanun’un 179. maddesinde düzenlenen cezai şart mı olduğu, anılan sözleşme ile birlikte belirlenen cayma akçesine dair hükümlerin geçerli kabul edilip edilemeyeceği, buradan varılacak sonuca göre davanın kabulüne karar verilmesinin yerinde olup olmadığı noktasında toplamaktadır. III. Gerekçe 12. Uyuşmazlık konusu itibari ile öncelikle uygulanması gereken yasal düzenleme ve kavramların incelenmesinde fayda vardır. 13. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun “Genel Hükümler” başlıklı birinci kısmının “Borç İlişkilerinde Özel Durumlar” başlıklı dördüncü bölümünün üçüncü ayrımında bağlanma parası, cayma parası ve ceza koşulu (TBK md. 177-182) bir arada düzenlenmiştir. Kanun koyucunun bu üç farklı kurumu aynı çatı altında düzenlemiş olmasının sebebi, aralarındaki benzerliklerdir. Bu üçü, aralarında birçok yönden benzerlikler bulunmasına rağmen, aslında nitelik olarak birbirinden farklı kavramlardır. Özellikle ceza koşulu diğer kurumlardan epey farklı özellikler taşımaktadır. 14. Mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 156. maddesinde, hem pey akçesi (bağlanma parası) hem de cayma parası düzenlenmiştir. Daha önce - [Yüklenicinin İleriye Etkili Fesih Hakkını Kullanabilmesi için İnşaatın Seviyesi Ne Kadar Olmalıdır](https://kayseriavukat.org.tr/yuklenicinin-ileriye-etkili-fesih-hakki/): Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmesinde Yüklenicinin İleriye Etkili Fesih Hakkı Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/866 Karar No: 2021/724 Karar Tarihi: 08.06.2021 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … 1. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar davalılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 23. Hukuk Dairesince yapılan inceleme ile onanmış, davalılar vekilinin karar düzeltme isteminde bulunması üzerine onama kararı kaldırılarak karar bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacılar vekili dava dilekçesinde; taraflar arasında 27.02.1992 tarihinde davalılar adına kayıtlı 26640 m² miktarındaki taşınmazda ikiz dubleks villalar yapmak üzere arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi imzalandığını, müvekkillerinin sözleşme gereğince arsa sahiplerine verilmesi gereken 2409 parsel dışında tüm inşaatları yaparak teslim ettiklerini, teslimde davacılar arasında çıkan bir anlaşmazlık nedeniyle bir süre gecikme oldu ise de, davalıların bu gecikmenin karşılığını … Asliye Hukuk Mahkemesinde açtıkları 1996/101 E. sayılı tazminat davası ile aldıklarını, yapılması gereken 20 adet villadan 18 tanesinin teslim edildiğini, bunun karşılığı olarak verilmesi gereken 4 adet arsa tapusu daha olduğunu ve bunların da devri gerektiğini, davalılara ihtarname gönderildiği hâlde davalıların 3 adet arsa vermekle yetindiklerini, sözleşmeye göre müvekkillerine teslim edilecek arsa miktarının %54.5, arsa sahiplerinde kalacak miktarın ise %45,5 olduğunu, müvekkillerinin 1,5 arsa daha hak ettiklerini, ancak davalılarca edimler yerine getirilmediğinden müvekkillerinin sözleşmeyi haklı nedenle feshettiklerini ileri sürerek 2407 parselin tamamının, 2406 parselin ise 1/2’sinin tapu kayıtlarının iptali ile davacılar adına 1/2 oranında tesciline, sözleşme haklı nedenle feshedildiğinden fazlaya ilişkin talep hakları saklı kalmak kaydıyla 1.000TL müspet ve menfi zararın davalılardan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalılar Cevabı 5. Davalılar vekili cevap dilekçesinde; taraflar arasındaki sözleşmenin 10 yıllık zamanaşımı nedeniyle hukuki kıymetinin kalmadığını, davacıların sözleşme şartlarını yerine getirmediklerini, inşaatların bir kısmının sözleşmede belirtilen tarihte teslim edilmediğini, bir kısmının ise hâlen hiç yapılmadığını, inşaatların teslimi için kararlaştırılan tarihten yıllar sonra bir kısmının noksan ve ayıplı olarak teslim edilebildiğini, bu hususta … Asliye Hukuk Mahkemesinde açtıkları 1996/101 E. sayılı tazminat davası neticesinde iddialarının doğruluğunun mahkeme kararı ile kesinleştiğini, 2409 parsel üzerinde inşaata hiç başlanmadığını, sözleşmenin bir bütün olduğunu, davacıların kendi aralarında meydana gelen ihtilaf nedeniyle taahhüt ettikleri inşaatları ya geç teslim ettiklerini ya da hiç teslim etmediklerini belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkeme Kararı 6. … 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 26.01.2012 tarihli ve 2007/344 E., 2012/44 K. sayılı kararı ile; davalılara isabet eden villaların sözleşmede kararlaştırılan tarihten uzunca bir süre sonra teslim edilebildiği, davalıların kendilerine isabet eden villaların geç tamamlanmış olması ve villalarda eksik imalat yapılmış olması nedeniyle … Asliye Hukuk Mahkemesinde açtıkları dava neticesinde 1996/101 E., 1999/144 K. sayılı ilamı ile, oluşan maddi tazminatın faizleri ile birlikte davacılardan tahsil edildiği, taraflar arasındaki sözleşmede ifrazdan sonra 2409 parsel içerisinde kalan evin davacılar tarafından yıkılacağı konusunda bir hüküm bulunmadığı, boş arsa olarak teslim edilmeyen bir yere bina yapılmasının beklenemeyeceği hususları birlikte değerlendirildiğinde; davacıların arsa tapusu talep etmesinin hukuken yerinde olduğu, sözleşme hükümlerinin davacı tarafça … Asliye Hukuk Mahkemesinin 1996/101 E. 1999/144 K. sayılı ilamı ile yerine getirilmiş sayıldığı kanaatine varılarak, tapu kayıtlarına göre davacının aldığı toplam taşınmaz miktarının 6494 m² olduğu, 18 adet villa yapan davacıların alması gereken toplam arsa miktarının 7342,29 m² olduğu, bu durumda davacıların alması gereken 848,29 m² kadar taşınmaz daha bulunduğu, davacının talep ettiği 2407 ve 2406 parsellerin metrekareleri dikkate alındığında, davacıların 659 m² yüz ölçümüne sahip olan 2407 parselin tamamını, 2406 parselin ise 189/615 payını almaya hak kazandıkları gerekçesiyle dava konusu 2407 parsel sayılı taşınmazın davalılar adına olan tapusunun iptali ile 1/2’şer pay ile davacılar adına tesciline; 2406 parselin ise tapusunun iptali ile davacıların bu parselde birlikte hak ettikleri kısmın 189/615 pay olduğu dikkate alınarak taşınmazın tamamı 1230 pay kabul edilip 427/1230’ar payın davalılar adına, 188/1230’ar payın ise davacılar adına tesciline, davacılar tarafından müspet ve menfi zarara ilişkin talepleri kanıtlanamadığından reddine karar verilmiştir. Özel Daire Onama Kararı 7. … 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay (Kapatılan) 23. Hukuk Dairesince 14.12.2012 tarihli ve 2012/3178 E., 2012/7405 K. sayılı kararı ile; “…Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle gerektirici sebeplere, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davalılar vekilinin temyiz itirazları yerinde görülmemiştir…” gerekçesiyle onama kararı verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 9. Yargıtay (Kapatılan) 23. Hukuk Dairesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalılar vekili karar düzeltme isteğinde bulunmuştur. 10. Yargıtay (Kapatılan) 23. Hukuk Dairesince 23.10.2013 tarihli ve 2013/1957 E., 2013/6454 K. sayılı kararı ile; “…Davacılar vekili, müvekkilleri ile davalılar arasında imzalanan 27.02.1992 tarihli arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi gereğince, davalı arsa maliklerine verilmesi gereken 2409 parsel üzerinde yapılacak olan iki villa haricindeki 18 villanın bitirilerek teslim edildiğini, teslimde gecikmeden kaynaklanan zararın arsa malikleri olan davalılar tarafından açılan tazminat davası ile karşılandığını, buna karşılık teslimi gereken bir kısım arsa tapusunun ihtara rağmen davalılarca devredilmemesi üzerine, müvekkillerinin sözleşmeyi haklı nedenle feshettiklerini ileri sürerek, davalılar adına kayıtlı … 2407 parsel sayılı taşınmazın tamamının, 2406 parsel sayılı taşınmazın ise 1/2’sinin tapu kayıtlarının iptali ile ½ oranında müvekkilleri adına tesciline ve müvekkillerinin müspet ve menfi zararlarına karşılık 1.000,00 TL tazminatın davalılardan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalılar vekili, davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, davanın kısmen kabulü ile dava konusu 2407 parsel sayılı taşınmazın davalılar adına olan tapusunun iptali ile 1/2 şer pay ile davacılar adına tesciline, 2406 parselin ise tapusunun iptali ile davacıların bu parselde birlikte hak ettikleri toplam payın 189/615 olduğu dikkate alınarak taşınmazın tamamı 1230 pay kabul edilip 427/1230’ar payının davalılar adına, 188/1230’ar payının ise davacılar adına tesciline, müspet ve menfi zarara ilişkin taleplerin reddine dair verilen karar davalılar vekili tarafından temyiz istemi üzerine Dairemizin 14.12.2012 tarih ve 3178 E – 2012/7405 K sayılı ilamıyla onanmıştır. Bu kez, davalılar vekili karar düzeltme isteminde bulunmuştur. 1- Taraflar arasında düzenlenen 27.02.1992 günlü arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi gereğince davacı yükleniciler yapmaları gereken 20 villadan 18 adedini inşa ederek teslim etmişler, iki villa ise henüz inşa edilmemiştir. Davacı yanca gönderilen 08.07.2002 tarihli ihtarname ile sözleşmenin feshedildiği arsa sahiplerine bildirilmiş, arsa sahiplerince cevaben gönderilen 18.07.2002 günlü ihtarnamede ise, sözleşmenin - [Paydaşlıktan Çıkarma Davası, Ortaklığın Giderilmesi Davasında Bekletici Mesele Yapılabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/paydasliktan-cikarma-davasi/): Paydaşlıktan Çıkarma Davasının Ortaklığın Giderilmesi Davası için Bekletici Mesele Yapılması Ortaklığın Giderilmesi ve Paydaşlıktan Çıkarma Davası: Dava konusu taşınmazlar hakkında paydaşlıktan çıkarma davasının sonucunda pay ve paydaş durumu değişebileceğinden ortaklığın giderilmesi davasının sonucu da etkilenecektir. Bu nedenle, davalılar tarafından açılan paydaşlıktan çıkarma davasının Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 165/1. maddesi gereğince görülmekte olan ortaklığın giderilmesi davası için bekletici mesele yapılması gerekir. Her ne kadar mahkemece mevcut duruma göre tapu kaydı ile mimari projenin çeliştiği, taraflara süre verilmiş ise de, çelişkinin giderilemediği, tapu kaydına göre satışı istenen dükkanların değerlerinin tespitinin mümkün olmadığı, bu koşullarda ortaklığın giderilmesine karar verilemeyeceği gerekçeleriyle davanın reddine karar verilmiş ise de, dava konusu 4983 ada 6 parsel sayılı taşınmaz üzerinde bulunan binanın zemin katında tarafların paydaş olduğu 15 ve 17 numaralı dükkanlar ile dava dışı kişiler adına kayıtlı 14 ve 16 nolu dükkanlar olmak üzere toplam 4 dükkanın ayrı bağımsız bölüm olarak tescil edilmiş olduğu, dosya kapsamında 25.08.1967 onay tarihli mimarî proje bulunmakla birlikte yapılan keşif sonucu alınan bilirkişi raporunda “mimari proje üzerinde 08.11.1968 tarihli tadilat”tan söz edildiği, bu hususun Çankaya Belediye Başkanlığı İmar ve Şehircilik Müdürlüğünden sorulması üzerine 12.03.2013 havale tarihli cevabi yazısı ile “dava konusu binaya ait 25.08.1967 onay tarihli mimari projesine 16.09.1967 tarihli ve 614 sayı ile yapı izin belgesi, 11.11.1968 tarihli ve 68/46-827 sayılı yapı kullanma izin belgesi alındığı, herhangi bir tadilat/tashihat başvurusunun ve bağımsız bölüm listesinin bulunmadığı…” bildirilmesine rağmen bilirkişiler raporunda belirtilen “mimari projede üzerindeki 08.11.1968 tarihli tadilat” hususu üzerinde durularak bu konu açıklığa kavuşturulmadığı gibi, dava konusu taşınmazda 03.07.1970 tarihinde kat mülkiyeti tesis edildiği gözetilerek, kat mülkiyeti tesisine esas mimarî proje de getirtilerek incelenip değerlendirilmeksizin mimarî proje ile tapu kayıtlarının çelişkili olduğu sonucuna varılması da doğru görülmemiştir. (634 s. K. m. 12) (4721 s. K. m. 698, 699) (6100 s. K. m. 165) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/14-2791 Karar No: 2021/875 Karar Tarihi: 29.06.2021 1. Taraflar arasındaki ortaklığın giderilmesi davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara 5. Sulh Hukuk Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 14. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili ile davalıların 4983 ada 6 parsel sayılı kargir apartman vasfındaki taşınmazda dükkan niteliğindeki 15 ve 17 numaralı bağımsız bölümler ile depo niteliğindeki 18 numaralı bağımsız bölümde müşterek malik olduklarını ileri sürerek taşınmazdaki ortaklığın yapılacak keşif ve bilirkişi incelemesi neticesinde mümkün ise aynen, mümkün olmadığı takdirde satış yoluyla giderilmesine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalılar vekili cevap dilekçesinde; çekişmeli taşınmazlar tapu kayıtlarında 3 ayrı bağımsız bölüm olarak görünmekte iseler de, Belediye Fen İşleri ve Numarataj Müdürlüğü kayıtlarında ve belediyece verilen iskan ruhsatında 535 m2 yüzölçümünde tek dükkan olarak göründüğünü, fiziki yapı olarak da depolu tek dükkan olduğunu, müvekkilleri tarafından davacının hissesini satın alma teklifinde bulunulduğunu, taşınmazın satılmasını istemediklerini belirterek, davacı payına isabet eden bedelin mahkeme veznesine depo edilmesini müteakiben davacı adına olan hisselerin iptali ile müvekkilleri adına ½ şer oranda tesciline karar verilmesini istemiştir. Mahkeme Kararı 6. Ankara 5. Sulh Hukuk Mahkemesinin 17.06.2014 tarihli ve 2012/616 E., 2014/864 K. sayılı kararı ile; dava konusu binaya ait mimarî projenin 25.8.1967 tarihinde onaylandığı, mimarî proje üzerinde 8.11.1968 tarihinde tashihat yapılarak dükkanlar arasındaki duvarın kaldırılıp, depoya inen merdivenin düzeltilerek bağımsız bölümlerin birleştirilmek suretiyle tek bölüm hâlinde kullanıldığı ve yapılan değişikliklerin tapuya geçirilmediği, 1967 yılındaki onaylı mimarî projede ve yapı kullanım belgesinde binanın zemin katında iki dükkan bir banka olmasına rağmen tapu kayıtlarında 4 dükkan ile bodrumda eklentileri olan deponun bulunduğu, tapu kaydı ile mimarî projenin çeliştiği, çelişkinin giderilmesi için taraflara süre verilmiş ise de bunun sağlanamadığı, bilirkişilerce de bu koşullarda ortaklığın giderilmesinin istenemeyeceğinin bildirildiği, davacı tarafça 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu‘nun 12. maddesi uyarınca diğer kat maliklerinin onay vermiş sayılmasını istenmiş ise de bunun kat mülkiyetine geçişte değerlendirilebilecek bir durum olduğu ve kat mülkiyetine zaten geçilmiş olduğu, tadilat projesinin bütün kat maliklerince imzalanmasının gerektiği, mahkemenin malikin rızası yerine geçecek şekilde karar veremeyeceği, davalılar tarafından davacının payının iptali için dava açılmış ise de; kabulü hâlinde dahi davalılarca ortaklığın giderilmesi istenmediğinden Ankara 4. Asliye Hukuk mahkemesinde açılan davanın sonucunun beklenmesinde hukukî yararın olmadığı, mevcut duruma göre tapu kaydı ile mimarî proje arasındaki çelişki nedeniyle ortaklığın giderilmesinin istenemeyeceği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 14. Hukuk Dairesince 14.05.2015 tarihli ve 2014/12946 E., 2015/5513 K. sayılı kararı ile; “… Somut olayda, tapu kayıtlarında 4983 ada 15, 17 ve 18 numaralı bağımsız bölümler dükkan ve depo vasfı ile davacı ve davalılar adına paylı olarak tescillidir. Dosyaya sunulan 22.01.2013, 26.3.2013 ve 26.4.2014 tarihli bilirkişi raporlarında; mimari projede, bina girişinin sağ tarafında bir dükkan, sol tarafında iki dükkan olmak üzere zemin katta üç dükkan olarak gösterildiği, tapu kayıtlarında ise, zemin katta dört adet dükkan ile bodrum katta eklentileri olan depo için tapu verildiği, dava konusu taşınmazlara ilişkin olarak mimari proje ile tapu kayıtları arasında çelişki bulunduğu, bildirilmiştir. Ancak ortaklığın giderilmesi davalarında esas olan tapu kaydı olup taşınmazların paylı mülkiyete konu olduğu ve bilirkişi raporları ile de aynen taksim edilmelerinin mümkün olmadığı sabit olmakla ortaklığın satış sureti ile giderilmesine karar vermek gerekirken yazılı gerekçe ile davanın reddi doğru görülmemiş, bu sebeple hükmün bozulması gerekmiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı 9. Ankara 5. Sulh Hukuk Mahkemesinin 08.12.2015 tarihli ve 2015/1698 E., 2015/1973 K. sayılı kararı ile önceki gerekçelere ek olarak; tapu kayıtları ile mimarî projenin birbirine uymadığı, tapuya göre satışı istenilen dükkanların bu koşullarda bağımsız bölüm olarak değerlerinin tespitinin mümkün olmadığı, bu durumda satış bedelleri belirlenemeyen taşınmazın satışına karar verilmesi hâlinde kararın infazının mümkün olmadığı, bu koşullarda satış kararı verilemeyeceği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi 10. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. Uyuşmazlık 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; taraflar adına paylı mülkiyet hükümlerine göre kayıtlı olan çekişme konusu 15, 17 ve 18 numaralı bağımsız bölümlere ilişkin mimarî proje ile tapu kayıtları arasında çelişki bulunması karşısında ortaklığın satış sureti - [Yargılamanın Yenilenmesi: Tapu Sicilindeki Bir Kaydın Elde Edilemediği İleri Sürülebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/yargilamanin-yenilenmesi/): Tapu Sicilindeki Bir Kaydın Yargılama Sırasında Elde Edilemediği Gerekçesiyle Yargılamanın Yenilenmesi / Yargılamanın İadesi Talep Edilebilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2019/392 Karar No: 2022/1150 Karar Tarihi: 27.09.2022 Mahkemesi :Asliye Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki yargılamanın yenilenmesi isteminden dolayı yapılan yargılama sonunda, … Asliye Hukuk Mahkemesince verilen yargılamanın yenilenmesi isteminin kabulüne ilişkin karar davacılar (karşı taraf) vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 5. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı karşı davacılar (karşı taraf) vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Yargılamanın yenilenmesini isteyen davalı … vekili talep dilekçesinde; … ilçesi, … Mahallesi 139 ada 33 parsel sayılı taşınmazın hissedarları tarafından müvekkili idare aleyhine açılan davada … Asliye Hukuk Mahkemesinin 2010/38 E. 2013/191 K. sayılı kararı ile dava konusu taşınmazın tapu kaydının iptali ile krokide (A) harfiyle gösterilen kısmın yol olarak terkinine, (B) harfiyle gösterilen kısmın ise müvekkili idare adına tapuya tesciline karar verildiğini, kararın 30.06.2014 tarihinde derecattan geçerek kesinleştiğini, davacılar vekilince mahkeme kararının … İcra Müdürlüğünün 2014/19005 sayılı dosyası ile 737.200TL tutarındaki asıl alacak olan kamulaştırmasız el atma bedelinin tahsili için takibe konulduğunu, yargılama sırasında dava konusu taşınmazla ilgili olarak mahkemenin 20.09.2010 tarihli ve 2010/38 sayılı yazısı ile … Belediye Başkanlığından taşınmazın kamulaştırılıp kamulaştırılmadığının sorulduğunu, ancak gelen cevabi yazıda taşınmazla ilgili herhangi bir bilgi ve belgenin bulunmadığının bildirildiğini, kararın kesinleşmesinden sonra … Tapu Müdürlüğünün 24.11.2014 tarihli yazısı ile taşınmazın tapu kayıtları üzerinde bulunan kamulaştırma şerhi ile ilgili herhangi bir işlem dosyası olup olmadığının … Belediye Başkanlığından sorulduğunu, gelen cevabi yazıda taşınmazın daha önce … Belediye Başkanlığınca 13.11.1985 tarihli ve 2100 sayılı encümen kararı ile kamulaştırmaya tabi tutulduğu ve yapılan işlemlere müteakiben taşınmaz bedelinin T.C. … Bankası … Şubesine bloke edildiği, aynı şubenin 10.08.2010 tarihli ve 1847-845 sayılı yazısı ile de 139 ada 33 parsel malikine ödendiğinin bildirildiğini öğrendiklerini, böylelikle mahkeme kararının dayanağının ortadan kalktığını ve kararı tamamen değiştirecek nitelikte bir durumun ortaya çıktığını bildirerek … Asliye Hukuk Mahkemesinin 30.06.2014 tarihinde kesinleşen 2010/38 E. 2013/191 K. sayılı dosyası yönünden yargılamanın yenilenmesi ile kararın tamamen kaldırılarak davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davacılar (karşı taraf) vekili cevap dilekçesinde; müvekkillerine ait olan … ilçesi … Mahallesi 139 ada 33 parsele ilişkin olarak büyükşehir belediyesi aleyhine kamulaştırmasız el atmadan kaynaklı tazminat davası açtıklarını, yapılan yargılama sonucu davanın kabulüne karar verilerek kararın derecattan da geçmek suretiyle kesinleştiğini, hüküm kesinleştikten sonra aynı taraflar arasında aynı konuda ve aynı sebebe dayanılarak yeni bir dava açılamayacağını, yargılamanın yenilenmesi sebeplerinin kanunda tahdidi olarak sayıldığını, davalı idare vekilinin yargılamanın yenilenmesi talebinin 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 375. maddesinde sayılan tahdidi sebeplerin hiçbirine girmediği gibi süresinde de olmadığını, yargılamanın iadesinin talep edilebilmesi için hükmün kesinleşmesinden sonra ele geçirilen ancak yargılama esnasında mevcut olan belgenin hükmü etkileyebilecek nitelikte olması gerektiğini, davalı tarafın yargılamada kendisine üstünlük sağlayacak belgeyi kusuru olmaksızın elde edememiş ve bu nedenle de mahkemeye sunamamış olması gerektiğini, oysa yargılama aşamasında yerel mahkeme tarafından hem … Belediyesine, hem de davalı … Belediyesine müzekkere yazılarak dava konusu taşınmazda kamulaştırma yapılıp yapılmadığının sorulduğunu ve dava konusu taşınmazın usulüne uygun olarak kamulaştırılmadığının ispatlandığını, talebin üç aylık süre içinde yapılmadığını bildirerek yargılamanın yenilenmesi talebinin reddini savunmuştur. Mahkeme Kararı 6. … Asliye Hukuk Mahkemesinin 22.12.2015 tarihli ve 2015/18 E.- 2015/545 K. sayılı kararı ile; her ne kadar hüküm kesinleşmiş ise de, infaz aşamasında davalı idarenin işlemler için yapmış olduğu başvuru esnasında … Belediye Başkanlığından temin edilen belgelere göre dava konusu olan taşınmazın muris … sağ iken kamulaştırıldığı ve kamulaştırma bedelinin murise 04.06.1986 tarihinde ödendiği sabit olmakla, davacıların davasının yasal hak düşürücü süre içinde açılmadığı gerekçesiyle yargılamanın iadesi isteminin kabulüne, mahkemenin kesinleşen 2010/38 E., 2013/191 K. sayılı 19.03.2013 tarihli hükmün iptaline, … ili … ilçesi 139 ada 33 parsele ilişkin açılan davanın hak düşürücü süre nedeniyle reddine, verilen hükmün iade yoluyla incelenmesi istenilen 19.03.2013 tarihli ve 2010/38 E., 2013/191 K. sayılı hükmün bütün nüshalarında gösterilmesine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar (karşı taraf) vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 5. Hukuk Dairesinin 25.04.2017 tarihli ve 2016/16301 E. 2017/11715 K. sayılı kararı ile; “…Talep, yargılamanın iadesi ve hükmün iptali istemine ilişkindir. Mahkemece talebin kabulü ile hükmün iptali ve davanın reddine karar verilmiş; karar, davacılar vekilince temyiz edilmiştir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 375 maddesinin (a) bendinde “Yargılama sırasında, aleyhine hüküm verilen tarafın elinde olmayan nedenlerle elde edilemeyen bir belgenin kararın verilmesinden sonra ele geçirilmiş olması” yargılanmanın yenilenmesi sebebi olarak sayılmıştır. Dosyada bulunan kanıt ve belgelere göre, dava konusu taşınmazın 13/11/1985 tarih ve 2100 sayılı davalı … Belediye Başkanlığınca Kamulaştırmaya tabi tutulduğu taşınmazın bedelinin T.C. … Başkanı … Şubesine süresince bloke edildiği ve bedelin kısmen ödendiği, buna dair belgelerinin yeni ele geçirildiğinden bahisle davalı idarece yargılamanın yenilenmesi ve kararın kaldırılması istenmiş ise de; Kamulaştırmayı yapan idare davalı … Belediye Başkanlığı olup, kendinde olan belgeleri elde etmesinin elinde olmayan sebeplerle ele geçirilemeyen belge olarak kabulü mümkün olmadığından, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 375. maddesinin (a) bendinde yazılı nedenlerle yargılamanın iadesi istenilemeyeceğinden talebin reddi yerine, yazılı gerekçelerle kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı 9. … Asliye Hukuk Mahkemesinin 15.11.2018 tarihli ve 2018/409 E.- 2018/499 K. sayılı kararı ile önceki karardaki gerekçeye ek olarak; yargılama aşamasında … Belediye Başkanlığına kamulaştırma olup olmadığı, var ise belgelerin gönderilmesinin istenilmesine rağmen mahkemece yazılan yazıya kamulaştırma işleminin yapılmadığı yönünde cevap verildiği, davalı … ile dava dışı … Belediye Başkanlığının farklı tüzel kişilik oldukları gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi 10. Direnme kararı süresi içinde davacılar (karşı taraf) vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. Uyuşmazlık 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; yargılamanın yenilenmesi istemine ilişkin eldeki davada, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 375/1-ç bendinde hüküm altına alınan yargılamanın yenilenmesi sebebinin somut olayda gerçekleşip gerçekleşmediği noktasında toplanmaktadır. III. Gerekçe 12. Uyuşmazlığın çözümüne geçilmeden önce yargılamanın yenilenmesi kavramının açıklanmasında yarar bulunmaktadır. 13. Kesin hükme bağlanmış olan bir davaya bakılamayacağına ilişkin kuralın en önemli istisnası yargılamanın yenilenmesi yoludur. 14. Yargılamanın yenilenmesi, bazı ağır yargılama hatalarından ve noksanlarından dolayı, maddi anlamda kesin hükmün sona ermesini - [Yolsuz Tescil Nedeniyle Tapu İptali ve Tescil Davası ile Birlikte El Atmanın Önlenmesi Davası Açılabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/yolsuz-tescil-nedeniyle-tapu-iptali/): Yolsuz Tescil Nedeniyle Tapu İptali ve Tescil Davası ile Birlikte El Atmanın Önlenmesi Davası Açılabilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2020/52 Karar No: 2022/1233 Karar Tarihi: 04.10.2022 Mahkemesi: … Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi 1. Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescil ile el atmanın önlenmesi, olmadığı takdirde taşınmaz bedelinin tahsili davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesince davalılar vekilinin istinaf başvurusunun el atmanın önlenmesi bakımından kabulü ile davanın bu yönden reddine dair verilen karar, davacılar vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 1. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonucunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Davacılar İstemi 4. Davacılar vekili 29.08.2013 tarihli dava dilekçesinde; müvekkillerinin …’ın yasal mirasçıları olduğunu, murisin davalılar ile samimi ilişki içinde yaşam sürdüğünü ve nüfus cüzdanının dâhi davalı … tarafından muhafaza edildiğini, inşaat yüklenicisi olan davalı … tarafından arsasına inşaat yapılarak kendisine daire verileceği söylenerek muristen inşaat yetkilerini içerir şekilde … Noterliğince düzenlenen 11.03.2013 tarih ve 03099 yevmiye numaralı vekâletnamenin alındığını, ancak vekâletnamenin alındığı gün ve sonrasında yapılmış bir kat karşılığı inşaat sözleşmesinin bulunmadığını, davalı …’in almış olduğu vekâletnameyi hemen kullanarak 13.03.2013 tarihinde murise ait …ili, … ilçesi, 5291 ada 3 parsel sayılı taşınmazı eşi olan diğer davalıya danışıklı olarak 37.000TL bedelle devrettiğini, bu devir işleminden sonra murise herhangi bir bedel ödenmediğini, tek hekimden alınan rapor üzerine vekâletnamenin düzenlendiğini, vekâletnamenin verildiği tarihte murisin 92 yaşında olduğunu ve tasarruf ehliyetinin bulunmadığını, ayrıca oldukça önemli bir lokasyonda bulunan taşınmazın gerçek değerinin çok daha fazla olduğunu, davalının vekâlet görevini kötüye kullandığını, dolayısıyla yapılan devrin hukuken bir değer taşımadığını ileri sürerek, öncelikle tapu kaydının iptali ile miras payları oranında davacılar adına kayıt ve tesciline, taşınmaza vaki müdahalenin men’ine, mahkemece temliki işlemlerin sakat olmadığının kabulü hâlinde ise vekilin sorumluluğu nedeniyle davacıların fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile 75.000TL taşınmaz bedelinin yasal faiziyle birlikte davalı …’ten tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalılar Cevabı 5. Davalılar vekili cevap dilekçesinde; satış işleminde hukuka aykırı hiçbir yön bulunmadığını, tapuda yapılan satış işleminin tarafların arzularına uygun olarak gerçekleştiğini ve tarafların işlem yapmaya ehil kişiler olduğunu, taşınmazda müvekkili …’in malik sıfatı ile yasal hakkı bulunduğundan müdahalenin men’ine karar verilemeyeceğini, eski tapu malikinin aklı başında sağlıklı bir kişi olduğunu, bu hususta işlem tarihlerinde alınmış doktor raporlarının mevcut olduğunu, diğer yandan muris …’ın hiç evlenmediğini ve davalı … ile çok yakın olduğunu, onun hayata dair tüm sosyal, beşeri ve hukukî işlerini yapan ve her şeyi ile ilgilenen vekili olduğunu, vekil ile muris arasında ebeveyn- çocuk ilişkisi bulunduğunu, ölümüne değin maddi ve manevi her türlü desteği sadece müvekkili …’ten gördüğünü, ömrünü dava konusu taşınmaz üzerindeki evinde tek başına geçirdiğini, hiç kimseye muhtaç olmadan yaşadığını, davacıların ise sağlığında murise uzak kaldığını, her yönü ile kopuk bir şekilde farklı şehirlerde yaşadıklarını, vefatı üzerine defin ve cenaze giderlerini de müvekkilinin karşıladığını, davaya dayanak vekâletnamenin genel yetkiler içerdiğini, taşınmazın davacı tarafın iddia ettiği değerde olmadığını, şehir merkezinde bulunması dışında hiçbir üstün vasıf taşımadığını, davalı …’in taşınmaza inşaat yaptıracağını, devir nedeniyle davacıların bir zararının olması durumunda davalı …’in bunu karşılayacak maddi güce sahip olduğunu belirterek, davanın reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı 6. … Asliye Hukuk Mahkemesinin 04.04.2017 tarihli ve 2013/335 E., 2017/126 K. sayılı kararı ile; muris tarafından davalı …’e geniş yetkiler içeren vekâletname verilmesi üzerine dava konusu taşınmazın vekil tarafından eşi olan diğer davalıya 37.000TL bedel karşılığında satış suretiyle devredildiği, Adli Tıp Kurumu … İhtisas Dairesi tarafından düzenlenen rapora göre vekâletnamenin düzenlendiği tarihte murisin hukukî işlem ehliyetine sahip olduğu, davalı tarafın taşınmazın bakım karşılığı devredildiğine ilişkin savunmasının bulunmadığı, taşınmazın kat karşılığı inşaat yapılması için devredildiğinin iddia edildiği ancak taşınmaz üzerinde keşif gününde herhangi bir inşaata rastlanmadığı, … Belediye Başkanlığından alınmış ruhsat veya onaylatılmış bir projenin bulunmadığı gibi yapılmış bir kat karşılığı inşaat sözleşmesinin de bulunmadığı, taşınmazın tapuda gösterilen satış bedeli ile gerçek değeri arasında fahiş fark olduğu, kaldı ki devir karşılığında bir bedel de ödenmediği, vekil tarafından vekâlet görevinin kötüye kullanıldığı, davalıların karı-koca olmaları nedeniyle el ve iş birliği içerisinde hareket ettikleri, davalı …’in vekâlet görevinin kötüye kullanıldığını bilebilecek durumda olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne, dava konusu taşınmaza ait tapu kaydının iptali ile davacılar adına miras payları oranında tapuya kayıt ve tesciline, davacıların müdahalenin men’i talebinin de kabulü ile davalıların taşınmaza el atmalarının önlenmesine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi Kararı 7. İlk derece mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı davalılar vekili tarafından süresi içinde istinaf yoluna başvurulmuştur. 8. … Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesinin 17.11.2017 tarihli ve 2017/1576 E., 2017/1656 K. sayılı kararı ile; murisin vekâletname verdiği tarihte fiil ehliyetine sahip olduğu, ilk derece mahkemesince dosyadaki tüm deliller değerlendirilmek suretiyle yapılan satış işleminin vekâlet görevinin kötüye kullanılması suretiyle gerçekleştirildiği ve satın alan davalının vekilin eşi olması nedeniyle el ve iş birliği içinde hareket ettiği gerekçesiyle davanın kabulüne dair verilen kararın hukuka uygun olduğu, ancak; mülkiyet hakkının doğal sonucu olarak bir şeye malik olan kimsenin hukuk düzeninin sınırları içerisinde o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisine sahip olduğu, davalı …’in de dava açıldığında taşınmazın maliki olduğu, iptal kararı ve bu kararın kesinleşmesi ile mülkiyet hakkını kaybedeceği gözetilmeksizin müdahalenin önlenmesi talebinin kabulüne karar verilmesinin doğru olmadığı gerekçesiyle ilk derece mahkemesi kararı kaldırılmış ve tapu iptal ve tescil talebinin kabulüne, el atmanın önlenmesi talebinin ise reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 9. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı davacılar vekili ile davalılar vekili tarafından süresi içinde temyiz isteminde bulunmuştur. 10. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 07.03.2019 tarihli ve 2018/1597 E., 2019/1652 K. sayılı kararı ile; “…Dosya içeriği ve toplanan delillerden, mirasbırakan …’nin adına taşınmaz alımı, taşınmazlarında inşat yapımı ve taşınmaz satışı yetkilerini de içerir şekilde davalı …’ı … Noterliğinin 11.03.2013 tarih ve … yevmiye sayılı vekaletnamesi ile vekil tayin ettiği, vekilin mirasbırakanın çekişme konusu 5291 ada 3 parsel sayılı taşınmazdaki 2396/2400 payını diğer davalı …’e 13.03.2013 tarihinde satış suretiyle devrettiği, Adli Tıp Kurumu … İhtisas Kurulunun 24.10.2016 tarihli raporunda murisin vekaletnamenin düzenlendiği ve satışın yapıldığı tarihlerde fiil ehliyetini haiz olduğunun belirtildiği, 1920 doğumlu mirasbırakanın 14.08.2013 tarihinde öldüğü ve - [Yasal Önalım Hakkına Dayalı Tapu İptali ve Tescil Davasında Muvazaa İddiasının İspatlanması](https://kayseriavukat.org.tr/yasal-onalim-hakki-muvazaa-iddiasi/): Yasal Önalım Hakkına Dayalı Tapu İptali ve Tescil Davasında Muvazaa İddiası Her Türlü Delille İspatlanabilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2020/271 Karar No: 2022/1341 Karar Tarihi: 19.10.2022 Mahkemesi: … Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesi 1. Taraflar arasındaki yasal önalım hakkına dayalı tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesince verilen davacı vekili ve davalı … vekilinin istinaf talebinin kısmen kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının ortadan kaldırılarak davanın kısmen kabulüne ilişkin karar, davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 14. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesince Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin dava konusu 1560 ada 1 parsel ve 1560 ada 2 parsel sayılı taşınmazlarda paydaş olduğunu, bir kısım paydaşın paylarını 11.03.2015 tarihinde …’ya devrettiğini, dava açmak için hazırlanırken …’nın satın aldığı payları 24.03.2015 tarihinde iki kat bedelle diğer davalı …’e devrettiğini, davalı …’nın her iki parseldeki payını diğer davalı …’e devrinin gerçek bir satış olmayıp, müvekkilinin önalım hakkını kullanmasını engellemeyi amaçlayan ve kötü niyetle yapılan muvazaalı bir işlem olduğunu ileri sürerek dava konusu iki parselde davalı … ile davalı … arasındaki 24.03.2015 tarihli satışların muvazaalı kabul edilerek önalım hakkının 06.05.2014 ile 11.03.2015 tarihli davalı … adına yapılan satış ve bedeller üzerinden kullandırılmasına karar verilerek, tapuların iptali ile müvekkili adına kayıt ve tesciline; işlemde muvazaa iddiası kabul edilmez ise bedelde muvazaa itirazlarının nazara alınarak inceleme sonucu belirlenecek gerçek bedel üzerinden önalım hakkının tanınmasına, bu payların tapuda müvekkili adına kayıt ve tesciline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı … vekili cevap dilekçesinde; müvekkilinin diğer davalı …’nın yanında çalışmadığını, tapu kaydına güven ilkesi gereğince hareket ettiğini, taşınmazları alacak malî gücünün bulunduğunu, davacının müvekkilinin gayrimenkulleri aldığı tarihlerden çok önce zaten söz konusu durumdan haberdar olmasına rağmen şufa hakkını açıkça kullanmadığını, muvazaa iddiasını kabul etmediklerini belirterek davanın reddini savunmuştur. 6. Davalı … vekili cevap dilekçesinde; emlakçı olan müvekkilinin aldığı gayrimenkulleri yakın tarihlerde ve hatta aynı gün dahi satabildiğini, davada taraf sıfatının bulunmadığını, satışta hayatın olağan akışına aykırı olarak algılanacak ve müvekkilinin kötü niyetli davrandığını iddia edebilecek bir husus bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı 7. … Asliye Hukuk Mahkemesinin 17.01.2017 tarihli ve 2015/257 E., 2017/7 K. sayılı kararı ile; karar tarihine en yakın tarih olan 07.03.2016 tarihi itibariyle 1560 ada 1 parseldeki davalı hissesinin değerinin 104.643,45TL, 1560 ada 2 parseldeki davalı hissesinin değerinin ise 188.426,21TL olduğu, önalım bedeli olarak bu bedellerin depo edilmesine karar verildiği, davacı tarafından bu bedellerin depo edildiği gerekçesiyle davanın kabulüne … ili, … ilçesi, … mevkii, 1560 ada 1 parsel üzerindeki …’e ait 1/25 hissenin ve … ili, … ilçesi, … mevkii, 1560 ada 2 parsel üzerindeki …’e ait 309/2246 hissenin tapusunun iptali ile davacı adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi Kararı 8. Taraf vekilleri tarafından süresi içinde istinaf yoluna başvurulmuştur. 9. … Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesinin 17.05.2017 tarihli ve 2017/561 E., 2017/506 K. sayılı kararı ile; ilk derece mahkemesince resmî senette yazılı olan satış bedeli ile tapu harç ve giderlerini depo etmek üzere davacıya süre verilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, (2) nolu parsel için akit bedelini dahi aşarak (1) nolu parsel içinse kanıtlanamayan muvazaa iddiası esas alınarak yazılı şekilde hüküm kurulmasının doğru görülmediği, davalı …’nın dava tarihi itibari ile tapu maliki olmadığından taraf sıfatının bulunmadığı, davalı …’in davacının satıştan bilgisi bulunduğuna ilişkin itirazlarının ise noter tebligatı yapılmadığı ve yasa hükmüne uygun bir bildirim bulunmadığından yerinde görülmediği, hükmedilen bedelde zarara uğratıldığı itirazının yerinde olduğu, muvazaa iddiası kanıtlanamadığından akit bedeli ve masraflarının depo edilen bedelden ödenmesi yolu ile davanın kabulünün gerektiği gerekçesiyle; davacı vekili ile davalı … vekilinin istinaf başvurusunun kısmen kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına; davalı … yönünden davanın pasif husumet nedeni ile reddine, davalı … yönünden davanın kabulü ile davaya konu … ili, … ilçesi, … mevkii 1560 ada 1 ve 2 parselin tapu kaydının iptali ile davacı adına tapuya tesciline, şufa bedeli olarak taşınmazların akit bedeli ve masraf tutarı olan 275.300TL’nin depo edilen bedelden karar kesinleştiğinde davalı …’e ödenmesine, kalan depo bedelinin davacıya iadesine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 10. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 11. Yargıtay (Kapatılan) 14. Hukuk Dairesinin 22.05.2018 tarihli ve 2017/4792 E., 2018/3985 K. sayılı kararı ile; “…Davanın açıldığı tarihte davalı … tapu maliki olmadığından hakkında açılan davanın pasif husumet yokluğundan reddine karar verilmesi yerindedir. Ancak davacı, davalı … tarafından davalı …’a yapılan satışın muvazaalı olduğunu iddia ederek ilk satış bedeli üzerinden önalım hakkını kullanmak istemiştir. Dosyada toplanan deliller, davacı tanıklarının beyanlarından davalı …’un inşaat işçisi olduğu, emlakçı ve inşaat işleri ile uğraşan …’in yanında çalıştığı anlaşılmaktadır. Satış tarihlerinin yakınlığı, davalı …’un alım gücünün bulunmaması son satışın muvazaalı olduğunu göstermektedir. Bu nedenle önalım hakkının …’e yapılan ilk satış bedelleri üzerinden tanınması gerekirken muvazaa olgusu ispatlanamadığından söz edilerek davanın son satış bedelleri üzerinden kabulü doğru görülmemiş, hükmün bu nedenle bozulması gerekmiştir…” gerekçesi ile karar oy çokluğuyla bozulmuştur. Direnme Kararı 12. … Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesinin 21.11.2018 tarihli ve 2018/1642 E., 2018/1864 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçe belirtilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi 13. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. Uyuşmazlık 14. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda yapılan son satış işleminin muvazaalı olduğunun kabul edilip edilemeyeceği, buradan varılacak sonuca göre ön alım hakkının davalı …’ya yapılan ilk satış bedelleri üzerinden mi yoksa davalı … tarafından davalı …’e yapılan son satış bedelleri üzerinden mi tanınmasına karar verilmesinin gerektiği noktasında toplanmaktadır. III. Gerekçe 15. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konu ile ilgili kavramların ve yasal düzenlemelerin irdelenmesinde fayda bulunmaktadır. 16. Başkasına ait olup, üçüncü kişiye satılan şey üzerindeki mülkiyetin öncelikle devrini isteyebilme yetkisine sahip olan kişinin bu hakkına ön alım (şuf’a) hakkı denilmektedir. Kişinin bu hakkı kanundan ya da sözleşmeden kaynaklanabilir (Kılıç, Halil: Gayrimenkul Davaları, Ankara 2007, C. 4, s.3732). 17. Kanundan doğan ön - [Aile Konutunun Satılmasında Diğer Eşin Açık Rızası Bulunmaması Halinde İptal Davası Açılabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/aile-konutunun-satilmasi/): Aile Konutunun Satılmasında Diğer Eşin Açık Rızası Bulunmaması Halinde İptal Davası Açılabilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2019/765 Karar No: 2022/1369 Karar Tarihi: 25.10.2022 Mahkemesi: Aile Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Aile Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar, davacı vekili ile davalılardan … ve … mirasçıları vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi 4. Davacı vekili 18.09.2012 tarihli dava dilekçesinde; müvekkili ile davalılardan …’nün evli olduklarını, eşlerin … ili, … ilçesi … Mahallesi, 417 ada, 7 parselde kayıtlı A Blok 1. Kat, 6 numaralı bağımsız bölümü aile konutu olarak kullandıklarını, davalının ekonomik durumu çok iyi iken işlerinin kötüye gitmeye başladığını, adına kayıtlı birçok taşınmazını satarak borçlarını ödemeye çalıştığını, ancak aile konutu olarak kullandıkları meskeni satacağını düşünemediğini, müvekkilinin rızası alınmaksızın 13.10.2011 tarihinde davalı … tarafından aile konutu olduğunu bilen diğer davalılar … ve …’e ½ hisseli şekilde evin devredildiğini, 15.10.2011 tarihinde de alıcılar ile kira kontratı yapıldığını, böylece evde oturmaya devam edildiğini ileri sürerek dava konusu taşınmazın satış işleminin iptaline ve taşınmazın davalı … adına tesciline karar verilmesini talep etmiştir. Davalılar Cevabı 5. Davalılar … ile … mirasçıları vekili 01.03.2013 tarihli cevap dilekçesinde; tüm iddiaları inkârla, açılan davanın kötü niyetli ve haksız olduğunu, davalı …’in davalı … ve diğer davalıların murisi …’e olan ticari borçlarına karşılık evi devrettiğini, buna ilişkin tarafların protokol ve ibraname düzenlediklerini, açılan icra takiplerinin takipsiz bırakıldığını, davalıya olan desteklerini sürdürmek amacıyla 15.10.2011 tarihli kira kontratını yaptıklarını, kira borcunun ödenmemesi nedeniyle … adına icra takibine geçtiklerini, müvekkillerinin devir tarihinde dava konusu taşınmazın aile konutu olarak kullanıldığını bilmediklerini, zira tapuda böyle bir şerh bulunmadığını, davalı …’in … ve …’de de evleri olduğunu, tüm bunların yanında davacının eşinin borçları hakkında bilgi sahibi olduğunu, borçları karşılığında evin devrine açıkça rızasının bulunduğunu ileri sürerek davanın reddini savunmuştur. 6. Diğer davalı … cevap dilekçesi sunmamıştır. Mahkeme Kararı 7. … Aile Mahkemesinin 10.09.2015 tarihli ve 2014/233 E., 2015/562 K. sayılı kararı ile; tüm dosya kapsamına göre davacının satıştan haberdar olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 8. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı yasal süresi içinde davacı vekili ile davalılardan … ile … mirasçıları vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur. 9. Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 10.10.2017 tarihli ve 2016/11009 E. ve 2017/10821 K. sayılı kararı ile; “…Dava, aile konutundan kaynaklanan tapu iptal ve tescil istemine ilişkindir. Mahkemece, davacının satıştan haberdar olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 194/1. maddesine göre, “Eşlerden biri, diğer eşin açık rızası bulunmadıkça, aile konutu ile ilgili kira sözleşmesini feshedemez, aile konutunu devredemez veya aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamaz.” Bu madde hükmü ile aile konutu şerhi “konulmuş olmasa da” eşlerin birlikte yaşadıkları aile konutu üzerindeki fiil ehliyetleri sınırlandırılmıştır. Sınırlandırma, aile konutu şerhi konulduğu için değil, zaten var olduğu için getirilmiştir. Bu sebeple tapuya aile konutu şerhi verilmese bile o konut aile konutu özelliğini taşır. Zira dava konusu taşınmaz şerh konulmasa dahi aile konutudur. Eş söyleyişle şerh konulduğu için aile konutu olmamakta, aksine aile konutu olduğu için şerh konulabilmektedir. Bu nedenle aile konutu şerhi konulduğunda, konulan şerh “kurucu” değil “açıklayıcı” şerh özelliğini taşımaktadır. Anılan madde hükmü ile getirilen sınırlandırma, “emredici” niteliktedir. Dolayısıyla bu haktan önceden feragat edilemeyeceği gibi eşlerin anlaşmasıyla da ortadan kaldırılamaz ve açık rıza ancak “belirli olan” bir işlem için verilebilir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 193. maddesi hükmü ile eşlerin birbirleri ve üçüncü kişilerle olan hukuki işlemlerinde özgürlük alanı tanınmış olmakla birlikte Türk Medeni Kanununun 194. madde hükmü ile eşlerin aile konutu ile ilgili bazı hukuksal işlemlerinin diğer eşin rızasına bağlı olduğu kuralı getirilerek eşlerin hukuki işlem özgürlüğü, “aile birliğinin korunması” amacıyla sınırlandırılmıştır. Buna göre, eşlerden biri diğer eşin “açık rızası bulunmadıkça” aile konutu ile ilgili kira sözleşmesini feshedemez, aile konutunu devredemez ve aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamaz. Bu cümleden hareketle, aile konutunun maliki olan eş, aile konutundaki yaşantıyı güçlüğe sokacak biçimde, aile konutunun başkası adına devir edilerek, tescil edilmesi gibi “tek başına” bir ayni hakla sınırlandıramaz. Bu sınırlandırma “ancak diğer eşin açık rızası alınarak” yapılabilir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 194. maddesi yetkili eşin izni için bir geçerlilik şekli öngörmemiştir. Bu nedenle söz konusu izin bir şekle tabi olmadan, sözlü olarak dahi verilebilir. Ancak maddenin ifadesinden de anlaşılacağı üzere, iznin “açık” olması gerekir. Somut olayda, davalı eş dava konusu aile konutu üzerinde diğer davalılar adına devir ederek tescil ettirmiş, bu işlem sırasında davacı eşin açık rızası alınmamıştır. Hukuk Genel Kurulunun 15.04.2015 tarih ve 2013/2-2056 esas, 2015/1201 karar günlü kararında açıkça ifade edildiği ve Dairemizce de aynen benimsendiği üzere eşin açık rızası alınmadan yapılan işlemin geçerli olduğunu kabul etmek imkansızdır. Eş söyleyişle eşin “açık rızası alınmadan” yapılan işlemin “geçersiz olduğunu” kabul etmek zorunludur. Gerçekleşen bu durum karşısında yukarıda açıklanan yasal düzenleme ile ilkelere uygun değerlendirme yapılarak davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde ret hükmü kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı 10. … Aile Mahkemesinin 14.05.2019 tarihli ve 2019/66 E., 2019/332 K. sayılı kararı ile önceki kararda yer alan gerekçenin yanında; toplanan delillere, dinlenilen tanık beyanlarına göre davacının eşi …’in borçlarından haberdar olduğu, alacaklılarla eşi ile birlikte görüştüğü, hatta iki evden hangisinin verileceğini kararlaştırdıkları, toplantıda davacının bizzat hazır bulunduğu, hâl böyle olunca “satıştan haberi olmadığını iddia etmesinin” hayatın olağan akışına aykırı olduğu, dolayısıyla somut olayda davacının rızasının var olduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi 11. Direnme kararı yasal süresi içerisinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 12. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; aile konutu olarak kullanılan taşınmaz hakkında; davalı malik olan eş tarafından diğer davalılara yapılan devir işlemine, malik olmayan davacı eşin açık rızasının bulunup bulunmadığı, buradan varılacak sonuca göre 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 194. maddesi uyarınca dava konusu taşınmazın tapu kaydının iptali ile davalı eş adına tesciline karar verilip verilemeyeceği noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 13. Uyuşmazlığın çözümü bakımından ilgili yasal düzenleme ve kavramların açıklanmasında yarar görülmektedir. 14. Bilindiği üzere - [Tapu Sicilinin Hatalı Tutulmasından Kaynaklanan Zarar Nedeniyle Belirsiz Alacak Davası Açılabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/tapu-sicilinin-hatali-tutulmasi/): Tapu Sicilinin Hatalı Tutulmasından Kaynaklanan Zarar Nedeniyle Belirsiz Alacak Davası Açılabilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2019/652 Karar No: 2022/1486 Karar Tarihi: 10.11.2022 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Samsun 2. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar, davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 20. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacı vekili; müvekkilinin Samsun ili, Atakum ilçesi, Çakırlar Mahallesi 2541 ada 2 parselde kayıtlı taşınmazın maliki iken, taşınmazın orman olduğu gerekçesiyle Samsun Kadastro Mahkemesinin 24.06.2004 tarihli ve 2002/189 E. 2004/77 K. sayılı kararı ile 248,84 m2’lik kısmının davacı adına olan tapu kaydının iptaliyle orman olarak Hazine adına kayıt ve tesciline karar verildiğini, kararın 12.05.2005 tarihinde kesinleştiğini, müvekkilinin mülkiyet hakkına zarar verildiğini, bu zararın karşılanmadığını ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 1.000TL’nin mahkeme kararının kesinleştiği tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte tahsiline karar verilmesini talep etmiş, 21.12.2015 tarihli ıslah dilekçesiyle talebini 19.003,08TL’ye yükseltmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı vekili; zamanaşımı def’înde ve husumet itirazında bulunarak idarenin işlemlerinin usul ve yasaya uygun olduğunu, zararın oluşmadığını, talep edilen miktarın yüksek olduğunu belirterek davanın reddini savunmuş, ıslah dilekçesine karşı cevabında ise ıslah edilen alacağın zamanaşımına uğradığını ileri sürmüştür. Mahkeme Kararı 6. Samsun 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 01.03.2016 tarihli ve 2015/164 E., 2016/64 K. sayılı kararı ile; 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1007. maddesine dayanılarak açılan davalar için ayrıca zamanaşımı öngörülmediğinden, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 146. [818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nun 125.] maddesi uyarınca zamanaşımının kararın kesinleştiği tarihten itibaren on yıl olduğu, davalının kusursuz sorumlu olarak pasif husumete sahip olduğu, davacının zararının tazmininin esas olduğu, zararın kararın kesinleştiği tarihten itibaren oluştuğu gerekçesiyle davanın kabulüne 19.003,18TL’nin tapu iptal kararının kesinleştiği 12.05.2005 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekilince temyiz isteminde bulunulmuştur. 8. Yargıtay (Kapatılan) 20. Hukuk Dairesinin 01.03.2018 tarihli ve 2016/5397 E., 2018/1621 K. sayılı kararı ile “…Dava, tapu kaydının iptali nedeniyle tapu sicilinin tutulmasından kaynaklanan zararın 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1007. maddesi gereğince tazmini istemine ilişkindir. Dosyaya getirtilen tapu kayıtları ile belgelerin ve kesinleşmiş ilâm örneklerinin incelenmesinde; dava konusu 2541 ada 2 parsel sayılı taşınmazın imar uygulaması sonucu 1996 yılında 423,59 m2 olarak davacının da aralarında bulunduğu gerçek kişiler adına tescil edildiği, davacının taşınmazda 2291/2400 hissesi bulunmakta iken Orman Yönetimi tarafından 15/08/2002 tarihinde açılan dava sonucu Samsun Kadastro Mahkemesinin 2002/189-2004/77 E. K. sayılı kararı ile taşınmazın 248,84 m2’lik kısmının orman olması sebebiyle bu kısmın orman tahdidi içine alınarak Hazine adına tesciline karar verildiği ve kararın 12/05/2005 tarihinde kesinleştiği anlaşılmaktadır. Eldeki dava 17/04/2015 tarihinde açılmıştır. Tapu kaydının iptaline ilişkin mahkeme kararı 12/05/2005 tarihinde kesinleştiğine göre davanın 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 146. maddesinde belirtilen 10 yıllık dava zamanaşımı süresi içerisinde açıldığı anlaşılmaktadır. Ancak mahkemece taşınmazın arsa olarak değerlendirilip, emsal karşılaştırılması yapılarak tapu sahibinin oluşan gerçek zararının, mülkiyet hakkına müdahalenin gerçekleştiği ve zararın doğumuna yol açan kararın kesinleştiği 12/05/2005 tarihi esas alınarak tespiti doğru ise de, dava dilekçesinde davacı vekili tarafından “şimdilik” kaydıyla 1000.-TL değer gösterilerek kısmî dava açıldıktan sonra, 01/03/2016 tarihli harçlandırılmış ıslah dilekçesi ile dava değeri 19.003,18 TL olarak ıslah edilerek, alacağın saklı tutulan diğer bölümü asıl davaya dahil edildiğinden, tapu kaydının iptaline dair verilen hükmün kesinleştiği 12/05/2005 tarihi ile ıslah tarihi arasında 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1007. maddesinden kaynaklanan tazminat davaları için uygulanan 10 yıllık zamanaşımı süresi dolmuş ve Hazine; ıslah dilekçesine karşı süresinde zamanaşımı definde bulunmuş olduğundan, mahkemece, ilk dava değeri ile bağlı kalınarak karar verilmesi gerekirken, süresi geçtikten sonra yapılan ıslaha değer verilerek hüküm kurulmuş olması doğru değildir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur. Direnme Kararı 9. Samsun 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 19.03.2019 tarihli ve 2018/341 E., 2019/147 K. sayılı kararı ile önceki gerekçeye ek olarak; davanın dava dilekçesinde de belirtildiği üzere 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 107. maddesi kapsamında belirsiz alacak davası olarak açıldığı, davacının tapu kaydı iptal edilen taşınmazın gerçek değerini tespit etmesinin mümkün olmadığı, bunun ancak bilirkişi incelemesi ile tespit edilebileceği, belirsiz alacak davasında alacağın tamamı için dava açıldığı tarihte zamanaşımının kesildiği, nitekim bu hususun Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 02.10.2018 tarih ve 2016/22-1162 E. 2018/1397 K. sayılı kararında açıkça vurgulandığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi 10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. Uyuşmazlık 11. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; eldeki davanın belirsiz alacak davası mı yoksa kısmi dava mı olarak nitelendirileceği, buradan varılacak sonuca göre davacı tarafından sunulan 21.12.2015 tarihli dilekçe ile artırılan talep sonucu bakımından davalı tarafından ileri sürülen zamanaşımı def’îne bağlı olarak on yıllık zamanaşımı süresinin dolup dolmadığı noktasında toplanmaktadır. III. Gerekçe 12. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konuya ilişkin yasal düzenlemeler ile hukukî kavram ve kurumların ortaya konulmasında yarar bulunmaktadır. 13. Davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 107. maddesinde (7251 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikten önceki hâlinde) yer alan düzenlemeye göre; “(1) Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir. (2) Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir. (3) Ayrıca, kısmi eda davasının açılabildiği hâllerde, tespit davası da açılabilir ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir.” Anılan hüküm ile belirsiz alacak davası düzenlenmiştir. 14. Hükümet tasarısında yer almayan bu madde, Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonu tarafından esasen baştan miktar veya değeri tam tespit edilemeyen bir alacakla ilgili hak arama durumunda olan kişinin, hukuk sisteminde karşılaştığı güçlüklerin bertaraf edilerek hak arama özgürlüğü çerçevesinde mümkün olduğunca en geniş şekilde korunmasının sağlanması gerekçesi ile ihdas edilmiş ve kanunlaşmıştır. 15. Davanın belirsiz alacak davası türünde açılabilmesi için, davanın açıldığı tarih itibariyle uyuşmazlığa konu alacağın miktar veya değerinin tam - [Fazla Çalışmanın İspatında Delil Olarak Bordro ve Telefon GPRS Kayıtları ile Tanık Beyanları](https://kayseriavukat.org.tr/fazla-calismanin-ispati/): Fazla Çalışmanın İspatı 4857 sayılı İş Kanunu Fazla çalışma ücreti – Madde 41 Ülkenin genel yararları yahut işin niteliği veya üretimin artırılması gibi nedenlerle fazla çalışma yapılabilir. Fazla çalışma, Kanunda yazılı koşullar çerçevesinde, haftalık kırkbeş saati aşan çalışmalardır. 63 üncü madde hükmüne göre denkleştirme esasının uygulandığı hallerde, işçinin haftalık ortalama çalışma süresi, normal haftalık iş süresini aşmamak koşulu ile, bazı haftalarda toplam kırkbeş saati aşsa dahi bu çalışmalar fazla çalışma sayılmaz. Her bir saat fazla çalışma için verilecek ücret normal çalışma ücretinin saat başına düşen miktarının yüzde elli yükseltilmesi suretiyle ödenir. Haftalık çalışma süresinin sözleşmelerle kırkbeş saatin altında belirlendiği durumlarda yukarıda belirtilen esaslar dahilinde uygulanan ortalama haftalık çalışma süresini aşan ve kırkbeş saate kadar yapılan çalışmalar fazla sürelerle çalışmalardır. Fazla sürelerle çalışmalarda, her bir saat fazla çalışma için verilecek ücret normal çalışma ücretinin saat başına düşen miktarının yüzde yirmibeş yükseltilmesiyle ödenir. Fazla çalışma veya fazla sürelerle çalışma yapan işçi isterse, bu çalışmalar karşılığı zamlı ücret yerine, fazla çalıştığı her saat karşılığında bir saat otuz dakikayı, fazla sürelerle çalıştığı her saat karşılığında bir saat onbeş dakikayı serbest zaman olarak kullanabilir. İşçi hak ettiği serbest zamanı altı ay zarfında, çalışma süreleri içinde ve ücretinde bir kesinti olmadan kullanır. 63 üncü maddenin son fıkrasında yazılı sağlık nedenlerine dayanan kısa veya sınırlı süreli işlerde ve 69 uncu maddede belirtilen gece çalışmasında fazla çalışma yapılamaz. Fazla saatlerle çalışmak için işçinin onayının alınması gerekir. Fazla çalışma süresinin toplamı bir yılda ikiyüzyetmiş saatten fazla olamaz. Bu Kanunun 42 nci ve 43 üncü maddelerinde sayılan hâller dışında yer altında maden işlerinde çalışan işçilere fazla çalışma yaptırılamaz. Yer altında maden işlerinde çalışan işçilere, bu Kanunun 42 nci ve 43 üncü maddelerinde sayılan hâllerde haftalık otuz yedi buçuk saati aşan her bir saat fazla çalışma için verilecek ücret, normal çalışma ücretinin saat başına düşen miktarının yüzde yüzden az olmamak üzere arttırılması suretiyle ödenir. Fazla çalışma ve fazla sürelerle çalışmaların ne şekilde uygulanacağı çıkarılacak yönetmelikte gösterilir. Zorunlu nedenlerle fazla çalışma – Madde 42 Gerek bir arıza sırasında, gerek bir arızanın mümkün görülmesi halinde yahut makineler veya araç ve gereç için hemen yapılması gerekli acele işlerde, yahut zorlayıcı sebeplerin ortaya çıkmasında, işyerinin normal çalışmasını sağlayacak dereceyi aşmamak koşulu ile işçilerin hepsi veya bir kısmına fazla çalışma yaptırılabilir. Bu durumda fazla çalışma yapan işçilere uygun bir dinlenme süresi verilmesi zorunludur. Şu kadar ki, zorunlu sebeplerle yapılan fazla çalışmalar için 41 inci maddenin birinci, ikinci ve üçüncü fıkraları hükümleri uygulanır. Ulusal bayram ve genel tatil günlerinde çalışma – Madde 44 Ulusal bayram ve genel tatil günlerinde işyerlerinde çalışılıp çalışılmayacağı toplu iş sözleşmesi veya iş sözleşmeleri ile kararlaştırılır. Sözleşmelerde hüküm bulunmaması halinde söz konusu günlerde çalışılması için işçinin onayı gereklidir. Bu günlere ait ücretler 47 nci maddeye göre ödenir. Saklı haklar – Madde 45 Toplu iş sözleşmesi veya iş sözleşmelerine hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatillerde işçilere tanınan haklara, ücretli izinlere ve yüzde usulü ile çalışan işçilerin bu Kanunla tanınan haklarına aykırı hükümler konulamaz. Bu hususlarda işçilere daha elverişli hak ve menfaatler sağlayan kanun, toplu iş sözleşmesi, iş sözleşmesi veya gelenekten doğan kazanılmış haklar saklıdır. Hafta tatili ücreti – Madde 46 Bu Kanun kapsamına giren işyerlerinde, işçilere tatil gününden önce 63 üncü maddeye göre belirlenen iş günlerinde çalışmış olmaları koşulu ile yedi günlük bir zaman dilimi içinde kesintisiz en az yirmidört saat dinlenme (hafta tatili) verilir. Çalışılmayan hafta tatili günü için işveren tarafından bir iş karşılığı olmaksızın o günün ücreti tam olarak ödenir. Şu kadar ki; a) Çalışmadığı halde kanunen çalışma süresinden sayılan zamanlar ile günlük ücret ödenen veya ödenmeyen kanundan veya sözleşmeden doğan tatil günleri, b) Ek 2 nci maddede sayılan izin süreleri, c) Bir haftalık süre içinde kalmak üzere işveren tarafından verilen diğer izinlerle hekim raporuyla verilen hastalık ve dinlenme izinleri, Çalışılmış günler gibi hesaba katılır. Zorlayıcı ve ekonomik bir sebep olmadan işyerindeki çalışmanın haftanın bir veya birkaç gününde işveren tarafından tatil edilmesi halinde haftanın çalışılmayan günleri ücretli hafta tatiline hak kazanmak için çalışılmış sayılır. Bir işyerinde işin bir haftadan fazla bir süre ile tatil edilmesini gerektiren zorlayıcı sebepler ortaya çıktığı zaman, 24 ve 25 inci maddelerin (III) numaralı bentlerinde gösterilen zorlayıcı sebeplerden ötürü çalışılmayan günler için işçilere ödenen yarım ücret hafta tatili günü için de ödenir. Yüzde usulünün uygulandığı işyerlerinde hafta tatili ücreti işverence işçiye ödenir. Genel tatil ücreti – Madde 47 Bu Kanun kapsamına giren işyerlerinde çalışan işçilere, kanunlarda ulusal bayram ve genel tatil günü olarak kabul edilen günlerde çalışmazlarsa, bir iş karşılığı olmaksızın o günün ücretleri tam olarak, tatil yapmayarak çalışırlarsa ayrıca çalışılan her gün için bir günlük ücreti ödenir. Yüzde usulünün uygulandığı işyerlerinde işçilerin ulusal bayram ve genel tatil ücretleri işverence işçiye ödenir. Fazla Çalışmanın İspatında Telefon GPRS Kayıtları ile Tanık Beyanları Yargıtay 9. Hukuk Dairesi Esas No: 2017/797 Karar No: 2020/16600 Karar Tarihi: 24.11.2020 Mahkemesi: İş Mahkemesi Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen kararın, temyizen incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmekle, temyiz talebinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü: YARGITAY KARARI Davacı İsteminin Özeti: Davacı vekili; davacının davalıya ait işyerinde … İli ve İlçelerinde ilaç ve tıbbi tanıtım mümessili olarak çalıştığını, hafta içi 07.30 da çalışmaya başlayıp akşam saat 22.00 ye kadar çalıştığını, cumartesi günleri de 08.00 den saat 14.00 e kadar çalıştığını, fazla çalışma ücretinin ödenmediğini ileri sürerek; alacağının davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı Cevabının Özeti: Davalı vekili; davacının mesaisini kendisinin ayarladığını, prim alacağını daha fazla yükseltmek için kendi isteği ile fazla çalışmasının fazla mesai olarak kabul edilemeyeceğini, kendisine prim ödendiğini ve primlerin olası fazla mesai alacağından mahsubu gerektiğini savunarak; davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. Mahkeme Kararının Özeti: Mahkemece, fazla mesai ücreti alacağının reddine karar verilmiştir. Temyiz: Karar süresinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Gerekçe: 1- Dosyadaki yazılara, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde görülmemiştir. 2- Taraflar arasında, davacı işçinin fazla mesai ücretine hak kazanıp kazanmadığı konusunda uyuşmazlık bulunmaktadır. Fazla çalışma yaptığını iddia eden işçi bu iddiasını ispatla yükümlüdür. İşçinin imzasını taşıyan bordro sahteliği ispat edilinceye kadar kesin delil niteliğindedir. Bir başka anlatımla bordronun sahteliği ileri sürülüp ispatlanmadıkça, imzalı bordroda görünen fazla çalışma alacağının ödendiği - [Bylock Yazışma İçeriklerinin Örgütsel Nitelikte Olmamasına Rağmen Ceza Verilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/bylock-yazisma-icerikleri/): Terör Örgütü Üyeliği Suçunda Delil Olarak Bylock Yazışma İçerikleri 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Silâhlı örgüt – Madde 314 (1) Bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları işlemek amacıyla, silahlı örgüt kuran veya yöneten kişi, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Birinci fıkrada tanımlanan örgüte üye olanlara, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir. (3) Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuna ilişkin diğer hükümler, bu suç açısından aynen uygulanır. Madde Gerekçesi Maddenin birinci fıkrasında, bu fıkra kapsamına giren suçları işlemek amacıyla silâhlı örgüt kurmak veya yönetmek, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. İkinci fıkrada ise, bu nitelikleri taşıyan örgüte üye olmak, ayrı bir suç olarak yaptırım altına alınmıştır. Maddede geçen temel kavram örgüttür. Dikkat edilmelidir ki, genel olarak suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, yönetmek veya bu örgüte üye olmak, kanunda yaptırım altına alınmış olmasına rağmen; bu maddede, işlenmesi amaçlanan suçlar bakımından bir sınırlama getirilmiştir. Keza, her iki suç arasında örgütün niteliği bakımından da farklılık bulunmaktadır. Bu madde kapsamına giren örgütün silâhlı olması gerekmektedir. Başka bir deyişle, silâh, bu suçun bir unsurunu oluşturmaktadır. Ancak, örgütün bütün mensuplarının silâhlı olmaları zorunlu değildir; hedeflenen suçların işlenmesini sağlayabilecek derecede olmak üzere bazı üyelerin silâhlı olmaları, suçun oluşması için yeterlidir. Her hâlde silâh sayısının suçun oluşması bakımından yeterli olup olmadığının takdiri de hâkime aittir. Maddenin üçüncü fıkrasında, suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuna ilişkin diğer hükümlerin, bu suç açısından da aynen uygulanacağı kabul edilmiştir. Bu suça ilişkin diğer hususlar hakkında, suç işlemek amacıyla örgüt kurmak suçuna ilişkin madde gerekçesi ile bu suçla bağlantılı etkin pişmanlık hükmünün gerekçesine bakılmalıdır.  3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu Terör suçları – Madde 3 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 302, 307, 309, 311, 312, 313, 314, 315 ve 320 nci maddeleri ile 310 uncu maddesinin birinci fıkrasında yazılı suçlar, terör suçlarıdır. Madde Gerekçesi Maddede belirtilen suçlar mutlaka terör suçu sayıldığından, bu suçları işleyen kişi veya kişiler, bir örgüte mensup olup olmadıklarına bakılmaksızın, terör suçlusu kabul edilecekler ve haklarında bu Kanun hükümleri uygulanacaktır. Cezaların artırılması – Madde 5 3 ve 4 üncü maddelerde yazılı suçları işleyenler hakkında ilgili kanunlara göre tayin edilecek hapis cezaları veya adlî para cezaları yarı oranında artırılarak hükmolunur. Bu suretle tayin olunacak cezalarda, gerek o fiil için, gerek her nevi ceza için muayyen olan cezanın yukarı sınırı aşılabilir. Ancak, müebbet hapis cezası yerine, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur. Suçun, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmiş olması dolayısıyla ilgili maddesinde cezasının artırılması öngörülmüşse; sadece bu madde hükmüne göre cezada artırım yapılır. Ancak, yapılacak artırım, cezanın üçte ikisinden az olamaz. Bu madde hükümleri çocuklar hakkında uygulanmaz. Madde Gerekçesi Bu maddede, terör suçu faillerine verilecek cezalarda ne şekilde artırım yapılacağı belirtilmektedir. Terör örgütleri – Madde 7 Cebir ve şiddet kullanılarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemleriyle, 1 inci maddede belirtilen amaçlara yönelik olarak suç işlemek üzere, terör örgütü kuranlar, yönetenler ile bu örgüte üye olanlar Türk Ceza Kanununun 314 üncü maddesi hükümlerine göre cezalandırılır. Örgütün faaliyetini düzenleyenler de örgütün yöneticisi olarak cezalandırılır. Terör örgütünün; cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun basın ve yayın yolu ile işlenmesi hâlinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır. Ayrıca, basın ve yayın organlarının suçun işlenmesine iştirak etmemiş olan yayın sorumluları hakkında da bin günden beş bin güne kadar adli para cezasına hükmolunur. Haber verme sınırlarını aşmayan veya eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz. Aşağıdaki fiil ve davranışlar da bu fıkra hükümlerine göre cezalandırılır: a) (Mülga: 27/3/2015-6638/10 md.) b) Toplantı ve gösteri yürüyüşü sırasında gerçekleşmese dahi, terör örgütünün üyesi veya destekçisi olduğunu belli edecek şekilde; 1. Örgüte ait amblem, resim veya işaretlerin asılması ya da taşınması, 2. Slogan atılması, 3. Ses cihazları ile yayın yapılması, 4. Terör örgütüne ait amblem, resim veya işaretlerin üzerinde bulunduğu üniformanın giyilmesi. Terör örgütünün propagandasına dönüştürülen toplantı ve gösteri yürüyüşlerinde, kimliklerini gizlemek amacıyla yüzünü tamamen veya kısmen kapatanlar üç yıldan beş yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.  Bu suçu  işleyenlerin cebir ve şiddete başvurmaları ya da her türlü silah, molotof ve benzeri patlayıcı, yakıcı ya da yaralayıcı maddeler bulundurmaları veya kullanmaları hâlinde verilecek cezanın alt sınırı dört yıldan az olamaz. İkinci fıkrada belirtilen suçların; dernek, vakıf, siyasî parti, işçi ve meslek kuruluşlarına veya bunların yan kuruluşlarına ait bina, lokal, büro veya eklentilerinde veya öğretim kurumlarında veya öğrenci yurtlarında veya bunların eklentilerinde işlenmesi halinde bu fıkradaki cezanın iki katı hükmolunur. Terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına; a) İkinci fıkrada tanımlanan suçu, b) 6 ncı maddenin ikinci fıkrasında tanımlanan suçu, c) 6/10/1983 tarihli ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununun 28 inci maddesinin birinci fıkrasında tanımlanan kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşüne katılma suçunu, işleyenler hakkında, 5237 sayılı Kanunun 220 nci maddesinin altıncı fıkrasında tanımlanan suçtan dolayı ayrıca ceza verilmez. Madde Gerekçesi Maddede, bu Kanunun 3 ve 4 üncü maddesi ile Türk Ceza Kanununun 168, 169, 171, 313, 314 ve 315 inci maddeleri hükümleri saklı kalmak üzere baskı, cebir ve şiddet, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerini benimseyerek Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini ve Devletin siyasî, hukukî, sosyal, laik ve ekonomik düzenini değiştirmek, Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla örgüt kurma, bu şekilde kurulmuş örgütlerin faaliyetlerini düzenleme veya bu örgütleri yönetme ve bu örgütlerin propagandalarının yapılması ve her ne suretle olursa olsun yardım edilmesi fiilleri cezalandırılmaktadır. Maddede, yardımların belirtilen mahallerde yapılması ağırlatıcı sebep sayılmaktadır. Ayrıca dernek, vakıf, sendika ve benzeri kurumların teröre destek olduklarının tespiti halinde bu yerlerin faaliyetlerinin durdurulacağı, mahkemece kapatılacakları ve mal varlıklarının müsaderesine karar verileceği belirtilmektedir. Örgütle ilgili propagandanın Basın Kanununun 3 üncü maddesinde belirtilen mevkutelerle işlenmesi halinde verilecek ceza, maddenin son fıkrasında gösterilmektedir. Bylock Yazışma İçeriklerinin Örgütsel Nitelikte Olmamasına Rağmen Terör Örgütü Üyeliğinden Ceza Verilebilir mi Yargıtay 3. Ceza Dairesi Esas No: 2023/17048 Karar No: 2023/8966 Karar Tarihi: 21-11-2023 Mahkemesi: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Mahkeme Kararı: Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 3. - [Güvence Hesabından Tazminat Talebi: Tek Taraflı Trafik Kazasında Aracın Sigortasının Olmaması](https://kayseriavukat.org.tr/guvence-hesabindan-tazminat-talebi/): Güvence Hesabından Tazminat Talebi: Trafik Kazası Sonucu Ölüm Nedeniyle Destekten Yoksun Kalma Yargıtay 4. Hukuk Dairesi Esas No: 2021/9664 Karar No: 2021/4167 Karar Tarihi: 05.07.2021 Mahkemesi: … Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi İlk Derece Mahkemesi: … 3. Asliye Hukuk Mahkemesi (Ticaret Mahkemesi Sıfatıyla) Davacılar … ve … vekilleri Av … tarafından, davalı … aleyhine 07.06.2016 gününde verilen dilekçe ile trafik kazası sonucu ölüm nedeniyle maddi tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın reddine dair verilen 09.10.2018 günlü karara karşı davacılar vekilinin istinaf başvurusu üzerine yapılan incelemede; davacılar vekilinin istinaf başvurusunun 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 353/1. fıkra (b-1) maddesi gereğince esastan reddine dair … Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesince verilen 14.01.2020 günlü kararın Yargıtayca incelenmesi davacılar vekili tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü: Davacılar vekili, 31/12/2011 tarihinde davacılar desteği …’ün sevk ve idaresindeki 33 … plaka sayılı motosikletle geçirmiş olduğu tek taraflı trafik kazası neticesinde 25/01/2012 tarihinde hayatını kaybettiğini, müvekkillerinin ölenin oğlu ve eşi olduğunu, motosikletin 28/07/2011 tarihinde destek adına tescil edildiğini, ancak desteğin trafik sigortası yaptırmadığını, davalıya yaptıkları başvuruya olumsuz cevap verildiğini belirterek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla davacı … için 40,00 TL destek tazminatı ve 10,00 TL defin/cenaze giderinin, davacı … için 50,00 TL destek tazminatının davalıdan temerrüt tarihinden itibaren avans faizi ile birlikte davalıdan tahsilini talep etmiş; 31/05/2018 tarihli ıslah dilekçesiyle davacı … için talep ettikleri destek tazminatı ve cenaze/defin giderini toplam 157.626,29 TL’ye, davacı … için talep ettikleri destek tazminatını toplam 393,35 TL’ye yükseltmiştir. Davalı vekili, kazaya sebebiyet veren aracın kaza tarihini kapsayan AXA Sigorta A.Ş tarafından tanzim edilen trafik sigorta poliçesi bulunduğunu, davanın husumet nedeniyle reddi gerektiğini, açılacak rücu davasıyla davacılara rücu edildiğinde alacaklı borçlu sıfatlarının davacı yanda birleşmiş olacağını belirterek, davanın reddini savunmuştur. İlk derece mahkemesince; desteğin yüzde yüz oranında kusuru ile tek taraflı kazanın meydana geldiği, davacıların desteğinin kusuruna denk gelen tazminat talebinin davalı … tarafından ödenmekle zorunlu olunan ZMMS poliçe teminatının kapsamı dışında kaldığı gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiş; hükme karşı davacılar vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunulmuş, bölge adliye mahkemesince istinaf başvurusunun 6100 sayılı HMK’nın 353/1-b.1 maddesi gereğince esastan reddine karar verilmiş; karar, davacılar vekilince temyiz edilmiştir. Dava, trafik kazasından kaynaklanan destekten yoksun kalma tazminatı istemine ilişkindir. Kaza yapan aracın ZMMS bulunmadığından Güvence Hesabına karşı dava açılmıştır. Öncelikle ZMMS sorumluluğunu değerlendirmek gerekecektir. Karayolları Trafik Kanunu’nun 91. maddesi gereği, KTK 85. maddesinde belirtilen, bir motorlu aracın işletilmesi bir kimsenin ölümüne veya yaralanmasına yahut bir şeyin zarara uğramasına sebep olması durumunda, poliçe limiti dahilinde işletenin sorumluluklarının karşılanmasını sağlamak üzere, mali sorumluluk sigortası yaptırılması zorunludur. Kaza tarihi itibari ile aracın zorunlu mali sorumluluk sigortasının yaptırılmaması durumunda 5684 sayılı Sigortacılık Kanunu‘nun 14. maddesi gereği, zorunlu mali sorumluluk sigortasının kaza tarihindeki limitleri dahilinde işletenin üçüncü kişilere karşı sorumluluğunu Güvence Hesabı karşılayacaktır. Güvence Hesabının sorumluluğunun kapsamı ise kaza tarihi itibariyle 01/06/2015 tarihinden önce yürürlükte olan 12/8/2003 tarihli ve 25197 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk (Trafik) Sigortası Genel Şartları’na göre belirlenecektir. Türk Ticaret Kanunu’nun 1425. maddesine göre, sigorta poliçesi genel ve varsa özel şartları içerir. Yeni Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk (Trafik) Sigortası Genel Şartları 01/06/2015 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Genel şartlar C.10. maddesi ile 12/8/2003 tarihli ve 25197 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartları yürürlükten kaldırılmıştır. Yeni genel şartlar, C.11 maddesine göre genel şartlar yürürlük tarihi olan 01/06/2015 tarihinden sonra akdedilmiş sözleşmelere uygulanacaktır. Kaza tarihinde yürürlükte olan Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartları’nın A-1. maddesinde de, “Sigortacı, poliçede tanımlanan motorlu aracın işletilmesi sırasında, bir kimsenin ölümüne veya yaralanmasına veya bir şeyin zarara uğramasına sebebiyet vermiş olmasından dolayı, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’na göre işletene düşen hukuki sorumluluğu, zorunlu sigorta limitlerine kadar temin eder.” şeklinde ifade edilmiştir. Yukarıda açıklanan madde hükümlerinden; Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortasının, motorlu bir aracın karayolunda işletilmesi sırasında, bir kimsenin ölümüne veya yaralanmasına veya bir şeyin zarara uğramasına neden olması halinde, o aracı işletenin zarara uğrayan 3. kişilere karşı olan sorumluluğunu belli limitler dahilinde karşılamayı amaçlayan ve yasaca yapılması zorunlu kılınan bir zarar sigortası türü olduğu anlaşılmaktadır. Güvence Hesabı Yönetmeliği‘nin 9. maddesinde ise; trafik sigortası bulunmayan araçların neden olduğu bedensel zararlar için Güvence Hesabı’na başvurulabileceği öngörülmüştür. Hemen belirtmelidir ki, hem işletenin hem de Güvence Hesabının sorumluluğu, hukuki nitelikçe tehlike sorumluluğuna ilişkin bulunduğundan, işletenin hukuki sorumluluğunu üstlenen zorunlu sigortacının 91. maddede düzenlenen sorumluluğu da bu kapsamda değerlendirilmelidir. 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nda zorunlu trafik sigortasına ilişkin olarak, sorumluluğun kapsamı yanında, bu kapsam dışında kalan haller de açıkça düzenlenmiştir. Anılan Kanun’un “Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Dışında Kalan Hususlar” başlıklı 92. maddesinde yer alan düzenlemeye göre: “Aşağıdaki hususlar, zorunlu mali sorumluluk sigortası kapsamı dışındadırlar. a) İşletenin; bu Kanun uyarınca eylemlerinden sorumlu tutulduğu kişilere karşı yöneltebileceği talepler, b) İşletenin; eşinin, usul ve fürunun, kendisine evlat edinme ilişkisi ile bağlı olanların ve birlikte yaşadığı kardeşlerinin mallarına gelen zararlar nedeniyle ileri sürebilecekleri talepler, c) İşletenin; bu Kanun uyarınca sorumlu tutulmadığı şeye gelen zararlara ilişkin talepler, d) Bu Kanun’un 105. maddesinin üçüncü fıkrasına göre zorunlu mali sorumluluk sigortasının teminatı altında yapılacak motorlu araç yarışlarındaki veya yarış denemelerindeki kazalardan doğan talepler, e) Motorlu araçta taşınan eşyanın uğrayacağı zararlar, f) Manevi tazminata ilişkin talepler.” Anılan madde hükmü ile zorunlu trafik sigortacısının hangi zararlardan sorumlu olmadığı düzenleme altına alınmış, burada örnekseme yoluna gidilmeyip tek tek ve tahdidi olarak sorumlu olunmayan haller sıralanmıştır. Bu noktada üzerinde durulması gereken hususlardan birisi, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 92/b maddesinde yer alan “İşletenin; eşinin, usul ve fürunun, kendisine evlat edinme ilişkisi ile bağlı olanların ve birlikte yaşadığı kardeşlerinin mallarına gelen zararlar nedeniyle ileri sürebilecekleri taleplerin zorunlu mali sorumluluk sigortası kapsamı dışında olduğu”na ilişkin hükümdür. Bu hükümle kanun koyucu; tehlike sorumlusu zorunlu mali sorumluluk sigortacısının sorumluluğu kapsamından, sadece tehlike sorumlusu olan işletenin eşinin, usul ve fürunun, kendisine evlat edinme ilişkisi ile bağlı olanların ve birlikte yaşadığı kardeşlerinin mallarına gelen zararları çıkarmıştır. Şu haliyle, anılan kişilerin mallarına gelen zararlar dışında kalan ölüm ve yaralanmaya ilişkin zararlar ise sigortacının sorumluluğu kapsamında bırakılmış; böylece tehlike sorumlusunun yakınlarının dahi belirtilen anlamda sigorta kapsamında olduğu benimsenmiştir. Bu durumda, işletenin; eşinin, - [AİHM Yılmaz Aydemir Kararı: Tutukluluğa Karşı İtirazda Silahların Eşitliği İlkesinin Uygulanmaması](https://kayseriavukat.org.tr/aihm-yilmaz-aydemir-karari/): AİHM Yılmaz Aydemir Kararı: Mütalaanın Bir Örneğinin Sanığa Verilmemesi Nedeniyle, Tutukluluğun Gözden Geçirilmesi İşlemlerinin Etkisiz Kalması Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Yılmaz Aydemir/Türkiye (Başvuru No. 61808/19) © AİHM Yılmaz Aydemir Kararı, AİHM eski hukukçuları Dr. Orhan ARSLAN ve Okan TAŞDELEN tarafından çevrilmiştir.  Haziran 2023. Çevirmenlere atıfta bulunmak kaydıyla alıntılanabilir. İkinci Bölüm – Karar Yılmaz Aydemir/Türkiye davasında, Başkan,Arnfinn Bårdsen, Hâkimler, Jovan Ilievski, Egidijus Kūris, Pauliine Koskelo, Saadet Yüksel, Diana Sârcu, Davor Derenčinović, ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), Bir Türk vatandaşı olan Yılmaz Aydemir (“başvurucu”) tarafından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca, 15 Aralık 2019 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine yapılan başvuruyu (No. 61808/19); Türk Hükümeti’ne (“Hükümet”), başvurucunun 5/4 maddesi uyarınca, tutukluluğunun gözden geçirilmesine ilişkin yargılamanın silahların eşitliği ilkesini ihlal ettiği yönündeki şikâyetinin bildirilmesini ve başvurunun geri kalanının kabul edilemez ilan edilmesini; Tarafların görüşlerini göz önüne alarak; 2 Mayıs 2023 tarihinde yapılan kapalı müzakerelerin ardından, aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir: Giriş 1. Başvuru, mahkûmiyet kararı anında mahkeme tarafından hükmedilen başvurucunun tutukluluğunun yargısal gözden geçirilmesi işlemlerinin etkisiz olduğu iddiasını ilgilendirmektedir. Başvurucu, Sözleşme’nin 5/4 maddesi altında, tutukluluğuna ilişkin olarak Cumhuriyet savcısının mahkemeye sunduğu yazılı mütalaanın bir örneğinin kendisine verilmemesi nedeniyle, tutukluluğun gözden geçirilmesi işlemlerinin silahların eşitliği ilkesini ve çelişmeli yargılama hakkını ihlal ettiğini iddia etmiştir. Olaylar 2. Başvurucu, 1993 doğumlu olup Ankara’da ikamet etmektedir. Başvurucu, Ankara Barosuna bağlı Avukat B. Başer tarafından temsil edilmiştir. 3. Hükümet ise kendi görevlisi olan Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkan Yardımcısı Ömer Yılmaz tarafından temsil edilmiştir. 4. Dava konusu olaylar aşağıdaki gibi özetlenebilir. 5. Belirsiz bir tarihte, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, uyuşturucu kaçakçılığı şüphesiyle başvurucu hakkında ceza soruşturması başlatmıştır. 6. Başvurucu, 4 Şubat 2016 tarihinde polis tarafından gözaltına alınmıştır. Üzerinde yapılan aramada 1,27 gram eroin ele geçirilmiştir. Başvurucu, avukatı refakatinde verdiği ifadede, uyuşturucu kaçakçılığı suçlamalarını reddetmiştir. 5 Şubat 2016 tarihinde, başvurucu, Cumhuriyet savcısının talimatıyla gözaltından salınmıştır. 7. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 23 Şubat 2016 tarihinde Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’ne sunduğu iddianamede, başvurucuyu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 188. maddesi uyarınca uyuşturucu ve uyarıcı madde imal ve ticareti yapmakla suçlamıştır. İddianamenin kabul edilmesinin ardından başvurucunun tutuksuz olarak yargılandığı ceza davası, Ankara 8. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye başlanmıştır. 8. Yargılamayı yapan mahkeme, 26 Nisan 2016 tarihinde başvurucuyu uyuşturucu kaçakçılığından suçlu bulmuş ve on iki yıl altı ay beş gün hapis cezasına çarptırmıştır. Mahkeme ayrıca başvurucunun derhal tutuklanmasına karar vermiştir. 9. 27 Nisan 2016 tarihinde başvurucu, tutuklama kararına karşı itirazda bulunmuştur. İtirazında, esas olarak, tutuklama kararının yasal dayanaktan yoksun ve orantısız olduğunu, suç işlediğine dair kuvvetli şüphe oluşturacak somut delilin bulunmadığını ve kaçma, delilleri gizleme veya değiştirme ya da tanıkları etkileme riskinin bulunmadığını ileri sürmüştür. Yargılama mahkemesi itirazı reddetmiş ve dilekçeyi Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi’ne havale etmiştir. Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi, incelemesinden önce, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 26 Nisan 2016 tarihli tutuklama kararının yürürlükteki yasa ve usule uygun olduğunu değerlendiren yazılı mütalaasını almıştır. Cumhuriyet savcısının yazılı mütalaası, başvurucuya veya avukatına bildirilmemiştir. 10. Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi, Cumhuriyet savcısının mütalaasına uygun olarak hareket ettiğini açıkça belirterek başvurucunun itirazını 2 Mayıs 2016 tarihinde reddetmiştir. 11. Başvurucu, 20 Mayıs 2016 tarihinde Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunmuştur. Özellikle, tutuklanma kararının makul bir şüpheye dayanmadığını, ilgili ve yeterli gerekçelerden yoksun bulunduğu için yasal olmadığını, orantısız olduğunu ve silahların eşitliği ilkesinin ihlal edildiğini, zira Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nin savcının mütalaasını usulüne uygun olarak kendisine tebliğ etmeden, 2 Mayıs 2016 tarihli kararını aldığını ve bu nedenle mütalaadaki gerekçeleri inceleme ve yorum yapma fırsatından mahrum bırakıldığını iddia etmiştir. 12. Anayasa Mahkemesi, 10 Mayıs 2019 tarihinde, başvurucunun tutukluluğunun hukukiliğine ilişkin şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Cumhuriyet savcısının mütalaasının başvurucuya tebliğ edilmemesi nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğini iddia eden diğer şikâyetle ilgili olarak Anayasa Mahkemesi, başvurucunun önemli bir zarara maruz kalmadığından bahisle; bu şikâyetin anayasal ve bireysel önemden yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. 13. Başvurucunun mahkûmiyet kararı, 12 Nisan 2018 tarihinde kesinleşmiştir. İlgili Yasal Çerçeve ve Uygulama I. Anayasa 14. Anayasa’nın 19. maddesinin ilgili kısımları aşağıdaki gibidir: “Herkes, kişi hürriyeti ve güvenliğine sahiptir… Her ne sebeple olursa olsun, hürriyeti kısıtlanan kişi, kısa sürede durumu hakkında karar verilmesini ve bu kısıtlamanın kanuna aykırılığı halinde hemen serbest bırakılmasını sağlamak amacıyla yetkili bir yargı merciine başvurma hakkına sahiptir…” II. Ceza Muhakemesi Kanunu 15. Ceza Muhakemesi Kanunu uyarınca kovuşturma evresi iddianamenin kabulü ile başlar ve nihai hükmün verilmesi ile sona erer. Tutuklanan bir kişi, kanun yolu süreçleri de dahil olmak üzere, soruşturma veya kovuşturma evrelerinin herhangi bir aşamasında serbest bırakılma talebinde bulunabilir. 16. Söz konusu tarihte yürürlükte olduğu şekliyle, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu kapsamında tutukluluğun gözden geçirilmesine ilişkin ilgili hükümler ve güvenceler aşağıdaki gibidir: Tanımlar –  Madde 2 “(1) Bu Kanunun uygulanmasında, aşağıdaki terimler şu anlama gelir: … e) Soruşturma: Kanuna göre yetkili mercilerce suç şüphesinin öğrenilmesinden iddianamenin kabulüne kadar geçen evreyi, f) Kovuşturma: İddianamenin kabulüyle başlayıp, hükmün kesinleşmesine kadar geçen evreyi…” Tutuklama Kararı – Madde 101 “(1) Soruşturma evresinde şüphelinin tutuklanmasına Cumhuriyet savcısının istemi üzerine sulh ceza hâkimi tarafından, kovuşturma evresinde sanığın tutuklanmasına Cumhuriyet savcısının istemi üzerine veya re’sen mahkemece karar verilir. Bu istemlerde mutlaka gerekçe gösterilir ve adlî kontrol uygulamasının yetersiz kalacağını belirten hukukî ve fiilî nedenlere yer verilir. (2) Tutuklamaya, tutuklamanın devamına veya bu husustaki bir tahliye isteminin reddine ilişkin kararlarda; a) [iddia edilen] suçun işlendiğine dair kuvvetli şüphe, b) tutuklama nedenlerinin varlığını, c) tutuklama tedbirinin ölçülü olduğunu, ve d) alternatif tedbirlerin etkisizliğini, gösteren deliller somut olgularla ve yasal gerekçelerle gösterilir… (5) Bu madde ile 100. madde gereğince verilen kararlara itiraz edilebilir.” Şüpheli veya sanığın salıverilme istemleri – Madde 104  (1) Soruşturma ve kovuşturma evrelerinin her aşamasında şüpheli veya sanık salıverilmesini isteyebilir. (2) Şüpheli veya sanığın tutukluluk hâlinin devamına veya salıverilmesine hâkim veya mahkemece karar verilir. Bu tür başvuruların reddedildiği kararlara karşı itiraz edilebilir…” 17. Ayrıca, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 267. maddesi uyarınca, ister tutuklunun talebi üzerine isterse hâkim veya mahkeme tarafından re’sen alınmış olsun, tutuklamaya ilişkin her türlü karara itiraz edilebilir. Bir itiraz ilk olarak, itiraza konu kararı veren aynı hâkim veya - [Arabulucular Sicilinden Silinme: Açılan Ceza Davası Tek Başına “İltisak” Gerekçesi Sayılabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/arabulucular-sicilinden-silinme/): Arabulucular Sicilinden Silinme: Arabulucu Avukat Hakkında Ceza Davası Açılması Tek Başına “İltisak” Gerekçesi Sayılabilir mi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Şükran Dağ Cabir (Başvuru No: 2019/19839) Karar Tarihi: 15/3/2023 R.G. Tarih ve Sayı: 16/6/2023-32223 Birinci Bölüm – Karar Başkan: Hasan Tahsin GÖKCAN Üyeler: Muammer TOPAL, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, İrfan FİDAN Raportör: Fatih ALKAN Başvurucu: Şükran DAĞ CABİR I. Başvurunun Konusu 1. Başvuru, arabulucular sicilinden silinme işleminin tesis edilmesi nedeniyle özel hayata saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. Başvuru Süreci 2. Başvuru 11/6/2019 tarihinde yapılmıştır. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. 3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. III. Olay ve Olgular 4. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: A. Olağanüstü Hal Sürecinde Uygulanan Tedbirler 5. Ülkemizin 15 Temmuz 2016 tarihinde askerî darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmasına ilişkin süreç, Millî Güvenlik Kurulu kararları, darbe teşebbüsünün bastırılmasının akabinde Bakanlar Kurulu tarafından ülke genelinde ilan edilen olağanüstü hâl (OHAL) süreci ve bu süreçte uygulanan tedbirler Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarında detaylı şekilde yer almaktadır (Aydın Yavuz ve diğerleri [GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, §§ 12-66; Selçuk Özdemir [GK], B. No: 2016/49158, 26/7/2017, §§ 20, 21; Alparslan Altan [GK], B. No: 2016/15586, 11/1/2018, § 10; ayrıca bkz. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 26/9/2017 tarihli ve E.2017/16.MD-956, K.2017/370 sayılı kararı). 6. OHAL sürecinde genel ve soyut normlar ihdas edilerek alınan tedbirlerin yanı sıra kişiler hakkında doğrudan etki doğurucu nitelikte işlemler tesis edilmiştir. Örneğin 22/6/2017 tarihli ve 30104 mükerrer sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 691 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin (691 sayılı OHAL KHK’sı) 9. maddesiyle arabulucular siciline kaydedilmek için terör örgütleriyle iltisaklı veya irtibatlı olmamak şeklinde yeni bir koşul getirilmiştir. 7. Türkiye Cumhuriyeti 21/7/2016 tarihinde Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS), Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine ise Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’ye (MSHUS) dair derogasyon (askıya alma/yükümlülük azaltma) beyanında bulunmuştur. OHAL’in uzatılmasına ilişkin kararlar da Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine bildirilmiştir (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 50). B. Arabulucular Sicilindeki Kaydın Silinmesine İlişkin Süreç 8. Hatay Barosuna kayıtlı olarak serbest avukatlık yapan ve aynı zamanda 22/2/2014 tarihinden itibaren arabuluculuk faaliyetinde bulunan başvurucunun arabulucular sicilindeki kaydı Bakanlığın 7/8/2017 tarihli işlemiyle silinmiştir. İşleme ilişkin olarak Bakanlık tarafından gönderilen bildirimde başvurucunun terör örgütleriyle iltisaklı veya irtibatlı olmamak şartını taşımadığının anlaşıldığı belirtilmiştir. 9. Başvurucu, söz konusu işlemin iptal edilmesi talebiyle 18/10/2017 tarihinde Ankara 18. İdare Mahkemesinde (Mahkeme) dava açmıştır. Dava dilekçesinde; on yedi yıldır serbest avukatlık yaptığını, disiplin cezası dâhil olmak üzere hakkında verilmiş hiçbir cezanın bulunmadığını, tesis edilen işlemin usule ve yasaya aykırı olduğunu ileri sürmüştür. Başvurucu; OHAL KHK’sına dayanılarak bir kişinin bütün hayatını ve mesleğini etkileyecek şekilde işlem yapılmasının hukuka uygun olmadığını, hangi terör örgütüyle ne şekilde irtibat ya da iltisak hâlinde olduğuna ilişkin herhangi bir gerekçenin bulunmadığını ve savunması dahi alınmadan bu tür ağır sonuçları olan bir işlem gerçekleştirilmesinin demokratik hukuk devleti anlayışına aykırı olduğunu belirtmiştir. 10. İdare tarafından Mahkemeye sunulan 15/11/2017 tarihli savunma dilekçesinde; başvurucunun PKK/KCK terör örgütünün propagandasını yapma suçu kapsamında gözaltına alındığı, hakkında soruşturma yürütüldüğü ve akabinde terör örgütüne üye olma suçunu işlediği iddiasıyla kamu davası açıldığı, söz konusu ceza yargılamasına Hatay 3. Ağır Ceza Mahkemesince devam edildiği ifade edilmiştir. 11. Mahkeme 29/11/2018 tarihinde davanın reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde; 691 sayılı OHAL KHK’sında yer alan “terör örgütleriyle iltisaklı veya irtibatlı olmamak” şeklindeki düzenlemenin 31/1/2018 tarihli ve 7069 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun’la aynen kabul edildiği ve başvurucu hakkında açılan ceza davasının devam ettiği belirtilmiştir. Ayrıca kararda; alternatif bir uyuşmazlık çözüm müessesesi olan arabuluculuk kurumunun önemi ve bu kurumu temsil eden arabulucularda olması gereken nitelikler birlikte değerlendirildiğinde, başvurucunun arabulucular siciline kayıt için aranan şartlardan biri olan terör örgütleriyle iltisaklı veya irtibatlı olmamak şartını taşımadığı ve dava konusu işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı ifade edilmiştir. 12. Başvurucu, İdare Mahkemesince verilen karara karşı istinaf kanun yoluna başvurmuştur. İstinaf başvuru dilekçesinde; kararın masumiyet karinesine aykırı olduğunu, söz konusu ceza dosyası incelendiğinde hakkında açılan ceza davasının dayanaksız olduğunun anlaşılabileceğini, ceza yargılamasının ilk duruşmasında hakkındaki dosyanın tefrik edildiğini ve tüm adli kontrol tedbirlerinin kaldırıldığını belirtmiştir. Ayrıca başvurucu, hakkında bir dava açılmış olmasının örgütle irtibatlı veya iltisaklı olarak kabul edilebilmesi için yeterli görülmesinin hukuka aykırı olduğunu vurgulamıştır. 13. Ankara Bölge İdare Mahkemesi 12. İdari Dava Dairesi 11/4/2019 tarihli kararıyla, istinaf talebinin kesin olarak reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde; İdare Mahkemesince verilen kararın usule ve hukuka uygun olduğu, kaldırılmasını gerektiren bir nedenin bulunmadığı belirtilmiştir. 14. Nihai karar 13/5/2019 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. 15. Hatay 3. Ağır Ceza Mahkemesinin 16/1/2020 tarihli kararıyla başvurucunun beraatine karar verilmiştir. Kararın gerekçesinde; Halkların Demokratik Partisi Hatay eş başkanı olan başvurucunun Parti merkezinden gönderilen talimatların dışına çıkmadığı ve eylemlerinin siyasi organizasyonun gerektirdiği eşiği aşmadığı, tespit edilen görüşmelerinin örgütsel değil siyasi konumunun ve sosyal hayatında önemli işlevi olan mesleğinin ayrılmaz bir parçası mahiyetinde olduğu ifade edilmiştir. Ayrıca silahlı terör örgütünün hiyerarşik yapısına dâhil olunduğunu gösteren süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk unsurlarının bulunmadığı, her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delilin mevcut olmadığı yönünde değerlendirmelere yer verilmiştir. Beraat kararı, istinaf yoluna başvurulmadığından 24/1/2020 tarihinde kesinleşmiştir. IV. İlgili Hukuk 16. 691 sayılı OHAL KHK’sının 9. maddesi şöyledir: “7/6/2012 tarihli ve 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanununun 20 nci maddesinin ikinci fıkrasına (ç) bendinden sonra gelmek üzere aşağıdaki bent eklenmiş ve mevcut (d) bendi (e) bendi şeklinde teselsül ettirilmiştir. “d) terör örgütleriyle iltisaklı veya irtibatlı olmamak,” 17. 691 sayılı OHAL KHK’sının 9. maddesi, 7069 sayılı Kanun’un 9. maddesi ile aynen kabul edilmiştir. Değişiklikle beraber 7/6/2012 tarihli ve 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu‘nun “Arabulucular siciline kayıt şartları“ kenar başlıklı 20. maddesinin (2) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir: “(2) Arabulucular siciline kaydedilebilmek için; … d) Terör örgütleriyle iltisaklı veya irtibatlı olmamak, … gerekir.” 18. 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu‘nun “Arabulucular sicilinden silinme” kenar başlıklı 21. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir: “(1) Daire Başkanlığı, arabuluculuk için aranan koşulları taşımadığı hâlde sicile kaydedilen veya daha sonra bu koşulları kaybeden arabulucunun kaydını siler.” 19. Uluslararası düzenlemeler ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları için bkz. Tamer Mahmutoğlu - [Başkasının Tapulu Taşınmazına Yapı Yapan Malzeme Sahibi Temliken Tescil Talebinde Bulunabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/baskasinin-tapulu-tasinmazina-yapi/): Başkasının Tapulu Taşınmazına Yapı Yapan Malzeme Sahibi Temliken Tescil Talebinde Bulunabilir mi Yargıtay 14. Hukuk Dairesi Esas No: 2017/6259 Karar No: 2018/5126 Karar Tarihi: 05.07.2018 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Davacılar vekili tarafından, davalılar aleyhine 14.04.2014 gününde verilen dilekçe ile ihalenin feshi, temliken tescil ya da tazminat talebi üzerine bozma ilamına uyularak yapılan duruşma sonunda; davalı … aleyhindeki davanın reddine, davacı … tarafından açılan davanın reddine, davalı … aleyhindeki tapu iptali ve tescil davasının kabulüne dair verilen 24.10.2017 günlü hükmün Yargıtayca incelenmesi davalı … vekili ve davalı … vekili tarafından istenilmekle süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne duruşma isteğinin değer yönünden reddine karar verildikten sonra dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü: Karar Davacılar vekili, … Köyü 1812 parsel sayılı taşınmazın Hazineye ait olduğunu, taşınmaz üzerindeki ev, ahır ve bahçenin davacılara ait olduğunu, Milli Emlak Müdürlüğü tarafından taşınmazın ihaleye çıkarıldığını, müvekkilinin kızı olan davacı …’nin ihaleye girmek için başvuru yaptığını, davacı …’nin davalı … yakını olan…ile noterde sözleşme yaparak taşınmazın 1/4 hissesini… 3/4 hissesini ise … alacak şekilde anlaştığını, ancak …nın davalı lehine hareket ederek müvekkili ile birlikte ihaleye girmeyip davalının taşınmazı satın almasını sağladığını belirterek, müvekkili ve kızı Sudiye’nin ihaleye girmesi engellenip, ihaleye fesat karıştırıldığından ihalenin feshine karar verilmesini, mahkeme aksi kanaatte olduğu takdirde taşınmazın üzerindeki yapılar davacı …’ye ait olup, davalı tarafından da bu husus bilinerek ihalede alındığından, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 724. maddesi uyarınca tapu kaydının iptali ve davacı … adına tesciline, bu da mümkün olmaz ise keşif sırasında belirlenerek bedelin davalıdan alınarak davacıya verilmesini istemiştir. Davalı … vekili, davanın reddini savunmuş, davalı … vekili davaya cevap vermemiştir. Mahkemece, 25.12.2014 tarihinde davalı idare hakkında ve davacı … yönünden açılan davaların reddine, davacı …’nin temliken tescil davasının kabulüne dair verilen karar, Dairemizce, taşınmaz kaydında lehine muhdesat şerhi bulunan …’ın sağ olup olmadığı, ölmüş ise mirasçılarının kimler olduğu belirlenerek, dava şartlarından olan aktif husumet üzerinde durulması gerektiği gerekçesiyle bozulmuştur. Bozmaya uyularak yargılamaya devam olunmuş, taşınmazda lehine muhdesat şerhi bulunan …’ın veraset ilamına göre, davada davacı olarak yer alan eşi … ve kızı … dışındaki diğer mirasçıları olan çocukları… ve … de avukat …’a vekaletname vermek suretiyle davada yer almışlar ve böylece dava şartı olan aktif husumet ehliyeti sağlanmıştır. Mahkemece, davalı … Valiliği … Milli Emlak Müdürlüğüne karşı açılan davanın reddine, davacı … tarafından açılan ihalenin feshine yönelik davanın reddine, davacılar tarafından davalı …’a karşı açılan davanın kabulü ile 1812 parsel sayılı taşınmazın … kaydının iptali ile davacılar adına miras hisseleri oranında tesciline, depo edilen 1.800.00 TL ahır bedeli ile 7.650,00 TL arsa bedeli olmak üzere toplam 9.450,00 TL’nin karar kesinleştikten sonra davalı …’a ödenmesine karar verilmiştir. Hükmü, davalı … vekili ve davalı … vekili temyiz etmiştir. 1- Davalı … yönünden dava husumet nedeniyle reddedilmiş olduğundan davada vekil aracılığı ile temsil edilen davalı … yararına vekalet ücreti takdir edilmesi gerekirken, bu yön gözardı edilerek vekalet ücretine ilişkin karar verilmediği görülmekle, davalı … vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün bozulması gerekmiştir. 2- Davalı … vekilinin temyiz itirazlarına gelince; 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 684 ve 718. maddeleri hükümleri gereğince yapı, üzerinde bulunduğu taşınmazın mütemmim cüzü (tamamlayıcı parçası) haline gelir ve o taşınmazın mülkiyetine tabi olur. Ancak, yasa koyucu somut olaydaki taşınmazların durumunu genel hükümlere bırakmamış, bu konumdaki taşınmazların maliki ile yapıyı yapan kişi arasındaki ilişkiyi TMK’nın 722, 723. ve 724. maddelerinde özel olarak düzenlemiştir. Uyuşmazlığın bu kapsamda değerlendirilmesi gerekecektir. Bir kimsenin kendi malzemesi ile başkasının tapulu taşınmazına sürekli, esaslı ve mütemmim cüzü (tamamlayıcı parçası) niteliğinde yapı yapması halinde malzeme sahibinin iyiniyetli olması yanında diğer bazı koşullar da mevcutsa malzeme sahibi yapının bulunduğu alan ile yapının kullanılması için zorunlu arazi parçasının tescilini mülkiyet hakkı sahibinden isteyebilir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 724. maddesinde yapı sahibine tanınan bu hak, kişisel hak niteliğinde olup, bina sahibi ve onun külli halefleri tarafından, inşaat yapılırken taşınmazın maliki kim ise ona ya da onun külli haleflerine karşı ileri sürülebilir. Hemen belirtmek gerekir ki, taşınmaza sonradan malik olan kişiye karşı da bu kişisel hak ancak yapı sahibini bu haktan mahrum bırakmak amacıyla arsa sahibi ile el ve işbirliği içinde olduğu iddiasıyla ileri sürülebilir. Başkasının Tapulu Taşınmazına Yapı Yapan Malzeme Sahibinin Tescil Talebi Malzeme sahibinin Türk Medeni Kanunu’nun 724. maddesine dayanarak tescil talebinde bulunabilmesi bazı koşulların varlığına bağlıdır; a) Birinci koşul, malzeme sahibinin iyiniyetli olmasıdır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 724. maddesi hükmünden açıkça anlaşılacağı üzere, taşınmaz mülkiyetinin yapı sahibine verilebilmesi için öncelikli koşul iyiniyettir. Öngörülen iyiniyetin TMK’nın 3. maddesinde hükme bağlanan sübjektif iyiniyet olduğunda da kuşku yoktur. Bu kural, malzeme sahibinin, el attığı taşınmazın başkasının mülkü olduğunu bilmemesini veya beklenen tüm dikkat ve özeni göstermesine karşılık bilebilecek durumda olmamasını ya da yapıyı yapmakta haklı bir sebebinin bulunmasını ifade eder. Malzeme sahibinin tescil istemi ile açtığı davada iyiniyetin varlığı iddia ve savunmaya bakılmaksızın mahkemece re’sen araştırılmalıdır. Ne var ki, 14.02.1951 tarihli ve 17/1 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında belirtildiği gibi olay ve karinelerden, durumun özelliklerine göre kendisinden beklenen dikkat ve özeni göstermemiş olduğu açık bulunan malzeme sahibinin temliken tescil talebinde bulunması mümkün değildir. Çünkü bu gibi durumlarda kötüniyet karşı tarafın ispatı gerekmeden belirlenmiş olur. Ayrıca iyiniyet inşaatın başladığı andan tamamlandığı ana kadar devam etmelidir. (Sübjektif koşul) İyiniyet koşulunun gerçekleşmediği durumlarda diğer koşulların gerçekleşip gerçekleşmediğinin araştırılmasına gerek bulunmamaktadır. b) İkinci koşul, yapı kıymetinin taşınmazın değerinden açıkça fazla olmasıdır. Bu koşul dava tarihine ve objektif esaslara göre saptanmalı, fazlalık ilk bakışta da kolayca anlaşılmalıdır. İnşaatın kapsadığı alanın ifrazı kabil ise arsa değeri yalnız bu kısma göre, aksi halde tamamının değerine göre bulunmalıdır. İnşaatın kaldırılmasının arazi ve malzemeye vereceği zarar, kaldırılmasıyla malzeme sahibinin elde edeceği yarardan daha fazla ise inşaatın kaldırılması fahiş bir zarara yol açacaktır. (Objektif koşul) c) Üçüncü koşul ise yapıyı yapan malzeme sahibinin, taşınmaz malikine uygun bir bedel ödemesidir. Uygun bedel genellikle yapı için gerekli olan arsa miktarının dava tarihindeki gerçek değeri olarak kabul edilmekte ise de büyük bir taşınmazın bir kısmının devri gerektiğinde geri kalan kısmın bedelinde noksanlıklar meydana gelecekse, bunlar taşınmaza bağlı öteki zararlar da göz önünde bulundurularak hak ve yarar dengesi kurulması suretiyle hesaplattırılmalı, iptale konu zemin bedeli arsa sahibine ödenmek üzere depo ettirilmeli, önceden ödenmiş bedel var ise bu miktar ödenecek bedelden mahsup - [İşçilik Alacaklarında Temerrüt: Arabuluculuk Son Tutanak Tarihinden İtibaren Faiz Uygulanabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/iscilik-alacaklarinda-temerrut-ve-faiz/): Kıdem Tazminatı Dışındaki İşçilik Alacaklarında Temerrüt ve Faiz Yargıtay 9. Hukuk Dairesi Esas No: 2022/3222 Karar No: 2022/3813 Karar tarihi: 21.03.2022 Özet: Dava dilekçesinin talep sonucu kısmında bildirilen alacakların dava tarihinden önce arabuluculuk faaliyeti sırasında karşı taraftan talep edilmesi halinde, davalı tarafın arabuluculuk başvurusuna konu edilen alacaklar yönünden son tutanak tarihi itibariyle temerrüde düştüğü ve talep edilen (kıdem tazminatı dışındaki) alacaklara bu tarihten itibaren faiz uygulanabileceği kabul edilmelidir. Bu sonuç davalı işverenin usulüne uygun davet edilmesine rağmen arabuluculuk görüşmelerine katılmadığı durumlarda da geçerlidir. Başvuru konusu uyuşmazlığın “arabuluculuk faaliyeti sonunda arabuluculuk son tutanağının düzenlendiği tarih itibariyle temerrüdün gerçekleştiği, arabulucuya başvuran tarafça açılacak dava sonucunda hüküm altına alınan (kıdem tazminatı dışındaki) alacaklara arabuluculuk son tutanak tarihinden itibaren faiz uygulanabileceği” yönündeki Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesinin 30.06.2021 T, 2020/1584 E, 2021/1855 K. sayılı kararı ile Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 8. Hukuk Dairesinin 23.09.2021 T, 2019/2770 E., 2021/2065 K. sayılı kararları doğrultusunda giderilmesine karar verilmiştir. (5235 s. K. md. 35) (6325 s. K. md. 4, 5, 17) (6098 s. K. md. 117) (6100 s. K. md. 353, 362) (7036 s. K. md. 3) I. BAŞVURU Talep eden Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 5. Hukuk Dairesi; Dava ve Karar: Dairenin 27/01/2021 tarih 2021/133 Esas 2021/136 Karar sayılı ilamında ve benzer kararlarında; işçi-işveren ilişkilerinden doğan uyuşmazlıklar konusunda arabuluculuğa müracaat halinde işçinin kalem kalem belirtmek suretiyle işçilik alacaklarını işverenden istemesinin ve bunun sonucu olarak işverenin işçinin bu taleplerini öğrenmesinin dava açıldığında işveren aleyhine temerrüt oluşturmayacağı veya arabuluculuk faaliyetinden doğan bu vakıanın ileride davada temerrüt tarihi olarak ileri sürülemeyeceği yönünde karar verildiğini, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesinin 15/09/2021 tarih 2019/4047 esas 2021/2282 karar sayılı, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 9. Hukuk Dairesinin 07/12/2021 tarih 2020/651 esas 2021/3374 karar sayılı ilamları ile Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 30. Hukuk Dairesinin 09/11/2021 tarih 2021/2937 esas 2021/2821 karar sayılı ilamlarının da aynı yönde olduğunu, ancak Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesinin 30/06/2021 tarih 2020/1584 esas 2021/1855 karar sayılı ilamı ile Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 8. Hukuk Dairesinin 23/09/2021 tarih 2019/2770 esas 2021/2065 karar sayılı ilamlarında arabuluculuk görüşmeleri sırasında işçinin talep ettiği alacakları işverenin öğrendiği gerekçesiyle işveren aleyhine temerrüt oluşacağı ve bu temerrüt tarihlerinin dava sırasında ileri sürülebileceği hususlarının hüküm altına alındığını, arabuluculuk görüşmelerinin temerrüt oluşturmayacağı ve bunun dava sırasında ileri sürülemeyeceği yönündeki Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 7.,9. ve 30. Hukuk Dairelerinin kararları ile arabuluculuk görüşmelerinin temerrüt oluşturacağı ve bunun dava sırasında ileri sürülebileceği yönündeki Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 6. ve 8. Hukuk Dairelerinin kararları arasında uyuşmazlık oluştuğunu beyan ederek, uyuşmazlığın 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun\’un 35/3 maddesi gereğince giderilmesini talep etmiştir. II. BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ HUKUK DAİRELERİ BAŞKANLAR KURULU KARARI Ankara Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Daireleri Başkanlar Kurulu 07.02.2022 tarih ve 2022/3 sayılı kararı ile; “1) Mahkememiz 5. Hukuk Dairesinin 2021/133-136 sayılı, 7. Hukuk Dairesinin 2019/4047-2021/2282 sayılı, 9. Hukuk Dairesinin 2020/651-2021/3374 sayılı ve 30. Hukuk Dairesinin 2021/2937-2891 sayılı kesin kararları ile mahkememiz 6. Hukuk Dairesinin 2020/1584-2021/1855 sayılı ve 8. Hukuk Dairesinin 2019/2770-2021/2065 sayılı kesin kararları benzer konuya ilişkin olduğu halde dava konusu edilen kıdem tazminatı hariç işçilik alacakları bakımından davalı işverenin hangi tarihte temerrüte düştüğü ve temerrüt faizinin hangi tarihten itibaren işletilmesi gerektiği konusunda aralarında uyuşmazlık bulunduğu anlaşıldığından bu uyuşmazlığın kesin olarak giderilmesi için 5235 Sayılı Kanunun 35.maddesi uyarınca Yargıtay 9. Hukuk Dairesine başvurulmasına, 2) Uyuşmazlığın kurulumuzca benimsenen raportör daire başkanının raporunda belirttiği gerekçeler uyarınca mahkememiz 6. ve 8. Hukuk Dairelerinin kararları doğrultusunda giderilmesinin hukuka uygun olacağının başkanlar kurulu görüşü olarak bildirilmesine” oy çokluğu ile karar verilmiştir. III. BAŞVURU KONUSU UYUŞMAZLIĞIN GİDERİLMESİ İSTEMİNE KONU KARAR Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 5. Hukuk Dairesinin 27.01.2021 T, 2021/133 E., 2021/136 K. sayılı kararı ile; 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu’nun \”Beyan ve belgelerin kullanılmaması\” madde başlıklı 5. maddesi dikkate alındığında arabuluculuk görüşmeleri sırasında taraflarca ileri sürülen öneriler veya herhangi bir vakıa veya bir iddianın kabulünün açılacak bir davada delil olarak ileri sürülemeyeceği, bu hüküm karşısında arabuluculuk sürecinde ihtilafa konu alacak hakkında tarafların görüşmesinin 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 117. maddesi bağlamında alacaklının borçluyu temerrüde düşürdüğü şeklinde değerlendirilemeyeceği gerekçesi ile davacı vekilinin bu yöndeki istinaf başvurusunun esastan reddine, davalı Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkanlığının yerinde görülmeyen istinaf başvurusunun da 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 353/1-b.1 maddesi gereğince esastan reddine, Kanunun 362/1-a maddesi gereğince kesin olmak üzere oy birliği ile karar verilmiştir. IV. UYUŞMAZLIĞIN GİDERİLMESİ İSTEMİNE KONU KARARLAR Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesinin 15.09.2021 T, 2019/4047 E., 2021/2282 K. sayılı kararı ile; Mahkemece arabuluculuk sürecinin bittiği tarihten itibaren faize hükmedilmiş ise de, 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu’nun “Beyan veya belgelerin kullanılamaması” başlıklı 5. maddesi uyarınca hukuk davası açıldığında arabuluculuk faaliyeti dolayısıyla hazırlanan belgelere delil olarak dayanılamayacağı, bu kapsamda arabuluculuk belge veya görüşmelerindeki belgelere dayanılarak davalı tarafın temerrüde düşmüş kabul edilemeyeceği, dava tarihinden önce davalı temerrüde düşürülmediğinden ihbar tazminatı ile yıllık izin alacaklarına dava ve ıslah tarihlerinden itibaren faiz yürütülmesi gerekirken arabuluculuk sürecinin bittiği tarihten itibaren faiz yürütülmesinin hatalı olduğu gerekçesiyle davalının bu yöndeki istinaf başvurusunun kabulüne ve ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına karar verilerek, davanın kabulüne dair 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 362/1 (a) maddesi uyarınca miktar itibariyle kesin olmak üzere hüküm kurulmuştur. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 9 Hukuk Dairesinin 07.12.2021 T, 2020/651 E., 2021/3374 K sayılı kararı ile; İş yargılaması yönünden dava şartı olarak düzenlenen arabuluculuğun, sistematik teknikler uygulayarak görüşmek ve müzakerelerde bulunmak amacıyla tarafları bir araya getiren, onların birbirlerini anlamalarını ve bu suretle çözümlerini kendilerinin üretmesini sağlamak için aralarında iletişim sürecinin kurulmasını gerçekleştiren, tarafların çözüm üretemediklerinin ortaya çıkması hâlinde çözüm önerisi de getirebilen, uzmanlık eğitimi almış olan tarafsız ve bağımsız bir üçüncü kişinin katılımıyla ve kural ihtiyarî olarak yürütülen uyuşmazlık çözüm yöntemini ifade ettiği (6325 s. Kanun md. 2/b), arabuluculuğa ilişkin temel ilkelerden birinin de gizlilik olduğu, bir diğer temel ilkenin ise beyan veya belgelerin kullanılamaması ilkesi olup bu ilkenin, gizlilik ilkesini de tamamlayıcı nitelikte bir ilke olduğu, ayrıca arabuluculuk davetinin alacaklı tarafından değil arabulucu tarafından yapıldığı, arabuluculuk sürecinin tümüyle farklı ve kendine özgü bir süreç olup burada sürece taraflara daha özgür hareket etmelerini sağlamak üzere dokunulmazlık tanındığı, arabuluculuğa taraflarca hazırlama ilkesinin uygulanabildiği uyuşmazlıklar için - [İşçilik Alacağı Davasında Talep Arttırım Halinde Faiz Dava Tarihinden İtibaren mi İşletilir](https://kayseriavukat.org.tr/iscilik-alacagi-davasinda-talep-arttirim/): İşçilik Alacağı Davasında Talep Arttırım Halinde Faiz Başlangıcı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Belirsiz alacak davası – Madde 107 (1) Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir. (2) Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesi mümkün olduğunda, hâkim tarafından tahkikat sona ermeden verilecek iki haftalık kesin süre içinde davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın talebini tam ve kesin olarak belirleyebilir. Aksi takdirde dava, talep sonucunda belirtilen miktar veya değer üzerinden görülüp karara bağlanır. 4857 sayılı İş Kanunu Çalışma koşullarında değişiklik ve iş sözleşmesinin feshi – Madde 22 İşveren, iş sözleşmesiyle veya iş sözleşmesinin eki niteliğindeki personel yönetmeliği ve benzeri kaynaklar ya da işyeri uygulamasıyla oluşan çalışma koşullarında esaslı bir değişikliği ancak durumu işçiye yazılı olarak bildirmek suretiyle yapabilir. Bu şekle uygun olarak yapılmayan ve işçi tarafından altı işgünü içinde yazılı olarak kabul edilmeyen değişiklikler işçiyi bağlamaz. İşçi değişiklik önerisini bu süre içinde kabul etmezse, işveren değişikliğin geçerli bir nedene dayandığını veya fesih için başka bir geçerli nedenin bulunduğunu yazılı olarak açıklamak ve bildirim süresine uymak suretiyle iş sözleşmesini feshedebilir. İşçi bu durumda 17 ila 21 inci madde hükümlerine göre dava açabilir. Taraflar aralarında anlaşarak çalışma koşullarını her zaman değiştirebilir. Çalışma koşullarında değişiklik geçmişe etkili olarak yürürlüğe konulamaz. Ücret ve ücretin ödenmesi – Madde 32 Genel anlamda ücret bir kimseye bir iş karşılığında işveren veya üçüncü kişiler tarafından sağlanan ve para ile ödenen tutardır. Ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkak kural olarak, Türk parası ile işyerinde veya özel olarak açılan bir banka hesabına ödenir. Ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkak, yabancı para olarak kararlaştırılmış ise ödeme günündeki rayice göre Türk parası ile ödeme yapılabilir. Çalıştırılan işçilerin ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkakının özel olarak açılan banka hesabına yatırılmak suretiyle ödenmesi hususunda; tabi olduğu vergi mükellefiyeti türü, işletme büyüklüğü, çalıştırdığı işçi sayısı, işyerinin bulunduğu il ve benzeri gibi unsurları dikkate alarak işverenleri veya üçüncü kişileri zorunlu tutmaya, banka hesabına yatırılacak ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkakının, brüt ya da kanuni kesintiler düşüldükten sonra kalan net miktar üzerinden olup olmayacağını belirlemeye Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Maliye Bakanlığı ve Hazine Müsteşarlığından sorumlu Devlet Bakanlığı müştereken yetkilidir. Çalıştırdığı işçilerin ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkakını özel olarak açılan banka hesapları vasıtasıyla ödeme zorunluluğuna tabi tutulan işverenler veya üçüncü kişiler, işçilerinin ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkaklarını özel olarak açılan banka hesapları dışında ödeyemezler. İşçinin ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkakının özel olarak açılan banka hesaplarına yatırılmak suretiyle ödenmesine ilişkin diğer usûl ve esaslar anılan bakanlıklarca müştereken çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir. Emre muharrer senetle (bono ile), kuponla veya yurtta geçerli parayı temsil ettiği iddia olunan bir senetle veya diğer herhangi bir şekilde ücret ödemesi yapılamaz. Ücret en geç ayda bir ödenir. İş sözleşmeleri veya toplu iş sözleşmeleri ile ödeme süresi bir haftaya kadar indirilebilir. İş sözleşmelerinin sona ermesinde, işçinin ücreti ile sözleşme ve Kanundan doğan para ile ölçülmesi mümkün menfaatlerinin tam olarak ödenmesi zorunludur. Meyhane ve benzeri eğlence yerleri ve perakende mal satan dükkan ve mağazalarda, buralarda çalışanlar hariç, ücret ödemesi yapılamaz. Ücret alacaklarında zamanaşımı süresi beş yıldır. İşçilik Alacağı Davasında Talep Arttırım: Arttırılan Miktarlar için de Dava Tarihinden İtibaren mi Faiz İşletilir Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2015/9-3157 Karar No: 2018/365 Karar tarihi: 28.02.2018 Özet: Dava, kadroya geçirilmeden önce mevsimlik işçilikte geçen hizmet süresi dikkate alınarak belirlenecek derece ve kademeye göre ücret, akdi ve yasal ilave tediye ve yıpranma primi fark alacaklarının tahsili istemine ilişkindir. Dava belirsiz alacak davası olduğuna göre, bu davanın açılması ile doğacak olan maddi ve şekli hukuk sonuçlarının (zamanaşımının kesilmesi ve diğerleri) bu dava için de geçerli olması gerekeceğinden, mahkemece talep arttırım dilekçesi verilerek arttırılan miktarlar dâhil alacakların tümüne dava tarihinden itibaren faiz işletilmesi doğru olmuştur. (AİHS m. 6) (2709 S. K. m. 36) (6100 S. K. m. 107) (4857 S. K. m. 3, 8, 22, 28, 32, 37, 67) (YHGK 14.07.2010 T. 2010/19-376 E. 2010/397 K.) (YHGK 17.10.2012 T. 2012/9-838 E. 2012/715 K.) Dava: Taraflar arasındaki işçilik alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Sakarya İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 06.01.2015 gün ve 2014/367 E. 2015/8 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davalı … Belediyesi vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin 12.03.2015 gün ve 2015/4989 E. 2015/10436 K. sayılı kararı ile; “… Davacı işçi, daimi kadroya geçtiği aşamada geçici işçi statüsünde çalıştığı sürelerin dikkate alınması gerektiğini ileri sürerek, geriye dönük 5 yıl içinde eksik ödenen bir kısım fark işçilik alacaklarının belirsiz alacak davası olarak tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, davacının taleplerinin zamanaşımına uğradığını belirterek taraf sıfatı yokluğu nedeniyle ve esastan davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. Davacı vekili bilirkişi raporundan sonra ibraz ettiği dilekçe ile talep ettiği alacak miktarlarını artırmak suretiyle bilirkişi raporunda belirtilen alacak miktarlarının hüküm altına alınmasını karar verilmesini talep etmiştir. Mahkemece davanın türü belirsiz alacak davası olarak kabul edilmek suretiyle isteklerin kabulüne karar verilmiş, hükmü davalı temyiz etmiştir. 1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir. 2- Davaya konu işçilik alacalarının belirsiz alacak davasına konu olup olamayacağı ile zamanaşımı ve faiz başlangıcı yönlerinden taraflar arasında uyuşmazlık bulunmaktadır. Belirsiz alacak davası 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile öngörülen ve alacaklıya bazı avantajlar sağlayan yeni bir dava türüdür. Sözü edilen hükme göre “Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir”. Şu hale göre davanın açıldığı tarihte alacak miktarının belirlenmesi imkansız ise belirsiz alacak davası açılabilir. Öte yandan alacaklı tarafından alacağın miktar veya değerinin tam olarak belirlenmesi beklenemez ise yine belirsiz alacak davası açılabilir. Belirsiz alacak davasını düzenleyen 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 107. maddesinin gerekçesinde, birçok kez hak arama özgürlüğüne vurgu - [Trafik Kazasından Kaynaklanan Değer Kaybı ve Araç Mahrumiyet Bedelinin Talep Edilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/deger-kaybi-ve-arac-mahrumiyet-bedeli/): Trafik Kazasından Kaynaklanan Değer Kaybı ve Araç Mahrumiyet Bedeli 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu İşleten ve araç işleticisinin bağlı olduğu teşebbüs sahibinin hukuki sorumluluğu – Madde 85 Bir motorlu aracın işletilmesi bir kimsenin ölümüne veya yaralanmasına yahut bir şeyin zarara uğramasına sebep olursa, motorlu aracın bir teşebbüsün unvanı veya işletme adı altında veya bu teşebbüs tarafından kesilen biletle işletilmesi halinde, motorlu aracın işleteni ve bağlı olduğu teşebbüsün sahibi, doğan zarardan müştereken ve müteselsilen sorumlu olurlar. Motorlu araç ölüme veya yaralanmaya sebebiyet vermiş ise, kazaya karışan aracın başkalarına devir ve temliki veya üzerinde bir hak tesisini önlemek amacıyla olaya el koyan Cumhuriyet Savcılıklarınca, aracın tescilli olduğu tescil kuruluşuna trafik kaydı üzerine şerh düşülmesi için talimat verilir. Kaza anı ile Cumhuriyet Savcılığınca trafik kaydı üzerine şerh düşülmesi arasında geçen süreler içinde kötü niyetle yapılan araç tescilleri hükümsüz sayılır. Şerhin konulduğu tarihten itibaren bir ay içerisinde, şerhin kaldırıldığına veya devamına ilişkin mahkeme kararı ibraz edilmediği takdirde bu şerh hükümsüz sayılır. İşletilme halinde olmayan bir motorlu aracın sebep olduğu trafik kazasından dolayı işletenin sorumlu tutulabilmesi için, zarar görenin, kazanın oluşumunda işleten veya eylemlerinden sorumlu tutulduğu kişilere ilişkin bir kusurun varlığını veya araçtaki bozukluğun kazaya sebep olduğunu ispat etmesi gerekir. İşleten ve araç işleticisi teşebbüs sahibi, hakimin takdirine göre kendi aracının katıldığı bir kazadan sonra yapılan yardım çalışmalarından dolayı yardım edenin maruz kaldığı zarardan da sorumlu tutulabilir. Ancak, bu durumda işletici teşebbüs sahibinin sorumlu kılınabilmesi için kazadan kendisinin sorumlu olması veya yardımın doğrudan doğruya kendisine veya araçta bulunanlara yahut kazaya taraf olan üçüncü kişilere yapılması gerekir. İşleten ve araç işleticisi teşebbüsün sahibi, aracın sürücüsünün veya aracın kullanılmasına katılan yardımcı kişilerin kusurundan kendi kusuru gibi sorumludur. İşletenin veya araç işleticisinin bağlı olduğu teşebbüs sahibinin, sorumluluktan kurtulması veya sorumluluğun azaltılması – Madde 86 İşleten veya araç işleticisinin bağlı olduğu teşebbüs sahibi, kendisinin veya eylemlerinden sorumlu tutulduğu kişilerin kusuru bulunmaksızın ve araçtaki bir bozukluk kazayı etkilemiş olmaksızın, kazanın bir mücbir sebepten veya zarar görenin veya bir üçüncü kişinin ağır kusurundan ileri geldiğini ispat ederse sorumluluktan kurtulur. Sorumluluktan kurtulamayan işleten veya araç işleticisinin bağlı olduğu teşebbüs sahibi, kazanın oluşunda zarar görenin kusurunun bulunduğunu ispat ederse, hakim, durum ve şartlara göre tazminat miktarını indirebilir. Genel hükümlerin uygulanması – Madde 87 Yaralanan veya ölen kişi, hatır için karşılıksız taşınmakta ise veya motorlu araç, yaralanan veya ölen kişiye hatır için karşılıksız verilmiş bulunuyorsa, işletenin veya araç işleticisinin bağlı olduğu teşebbüs sahibinin sorumluluğu ve motorlu aracın maliki ile işleteni arasındaki ilişkide araca gelen zararlardan dolayı sorumluluk, genel hükümlere tabidir. Zarar görenin beraberinde bulunan bagaj ve benzeri eşya dışında araçta taşınan eşyanın uğradığı zararlardan dolayı işletenin veya araç işleticisinin bağlı olduğu teşebbüs sahibinin sorumluluğu da genel hükümlere tabidir. Maddi ve manevi tazminat – Madde 90 Zorunlu mali sorumluluk sigortası kapsamındaki tazminatlar bu Kanunda  öngörülen usul ve esaslara tabidir.  Söz konusu tazminatlar ve manevi tazminata ilişkin olarak bu Kanunda düzenlenmeyen hususlar hakkında 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun haksız fiillere ilişkin hükümleri uygulanır. Trafik Kazasından Kaynaklanan Değer Kaybı ve Araç Mahrumiyet Bedeli Yargıtay 4. Hukuk Dairesi Esas No: 2021/26777 Karar No: 2022/11236 Karar tarihi: 29.09.2022 Özet: Kural olarak haksız fiilden kaynaklanan tazminat davalarında gerçek zarar ilkesi geçerlidir. Zarar gören ancak haksız fiil sebebiyle uğradığı gerçek zararını haksız fiil sorumlularından isteyebilir. Olay tarihi itibariyle yürürlükte bulunan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 50\’nci maddesinin ikinci fıkrası uyarınca davacı tarafından araç kiraladığına dair belge veya ödeme belgeleri sunulmasa da hakim zararı belirleyebilir. Bu durumda mahkemece, davacı aracında oluşan hasarın niteliğine göre makul tamir süresinin belirlenmesi, ihtiyaçları için aracı kullanamamaktan doğan ve bu süre içinde davacının (ikame araç) ödemesi gereken bedelin ne olacağı konularında alınan bilirkişi raporuna göre davacının araç mahrumiyet bedeli talebinin kabulüne karar verilmesi gerekirken, davacının bu talebini objektif kriter ve delillerle ispatlayamadığı gerekçesiyle reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir. (6100 S. K. m. 363) (6098 S. K. m. 50) Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda; kararda yazılı nedenlerden dolayı kısmen kabulüne dair verilen hükmün süresi içinde Adalet Bakanlığı tarafından kanun yararına bozma yoluna başvurulması üzerine dosya incelendi, gereği düşünüldü. Davacı vekili, davacıya ait araca, davalıların maliki ve sürücüsü oldukları aracın çarpması sonucunda araçta hasar meydana geldiğini belirterek, araçta meydana gelen maddi hasar, araç değer kaybı ve araç mahrumiyet bedelinin tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalılar, davanın reddini savunmuşlardır. Denizli 5. Asliye Hukuk Mahkemesinin 19/06/2020 tarih, 2019/98 Esas, 2020/113 Karar sayılı ilamında; toplanan deliller ve benimsenen bilirkişi raporuna göre; davanın kısmen kabulü ile 5.270,00-TL hasar bedeli alacağının davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline, ikame araç kiralandığına dair belge sunulamadığı ve aracın önceden hasarı bulunduğu gerekçesiyle değer kaybı ile araç mahrumiyeti bedeli talebinin reddine karar verilmiş, hükmün Adalet Bakanlığı Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü tarafından 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 363. maddesi gereğince kanun yararına bozulması talep edilmiştir. 1- Dosyadaki yazılara, delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik bulunmamasına ve değer kaybı talebi yönünden verilen hükmün usul ve yasaya uygun olmasına göre Adalet Bakanlığı Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü\’nün aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan yerinde görülmeyen sair, kanun yararına temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir. 2- Dava, trafik kazasından kaynaklanan maddi tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili, meydana gelen kazada davacıya ait aracın hasarlandığını, aracın onarım süresince aracından mahrum kaldığını açıklayıp diğer taleplerinin yanında araç mahrumiyet bedelinin de tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Kural olarak haksız fiilden kaynaklanan tazminat davalarında gerçek zarar ilkesi geçerlidir. Zarar gören ancak haksız fiil sebebiyle uğradığı gerçek zararını haksız fiil sorumlularından isteyebilir. Olay tarihi itibariyle yürürlükte bulunan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 50\’nci maddesinin ikinci fıkrası uyarınca davacı tarafından araç kiraladığına dair belge veya ödeme belgeleri sunulmasa da hakim zararı belirleyebilir. Bu durumda mahkemece, davacı aracında oluşan hasarın niteliğine göre makul tamir süresinin belirlenmesi, ihtiyaçları için aracı kullanamamaktan doğan ve bu süre içinde davacının (ikame araç) ödemesi gereken bedelin ne olacağı konularında alınan bilirkişi raporuna göre davacının araç mahrumiyet bedeli talebinin kabulüne karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile davacının bu talebini objektif kriter ve delillerle ispatlayamadığı gerekçesiyle reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir. Sonuç: Yukarıda (1) nolu bentte açıklanan nedenlerle Adalet Bakanlığı Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü\’nün kanun yararına temyiz itirazlarının reddine, (2) nota bentte açıklanan nedenlerle Adalet Bakanlığı Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü’nün kanun yararına temyiz itirazlarının, kabulüyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun - [Hükümlüye Vasi Atanması: Bir Yıl veya Daha Uzun Süreli Bir Cezaya Mahkum Olan Kişinin Kısıtlanması](https://kayseriavukat.org.tr/hukumluye-vasi-atanmasi/): AYM Kararı: Hükümlüye Vasi Atanmasına ilişkin Kanun Maddesinin İptal Edilmesi Anayasa Mahkemesi Kararı Esas Sayısı : 2022/105 Karar Sayısı : 2023/54 Karar Tarihi : 22/3/2023 R.G. Tarih – Sayı : 23/6/2023 – 32230 İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN: Tarsus 1. Sulh Hukuk Mahkemesi İTİRAZIN KONUSU: 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 407. ve 471. maddelerinin Anayasa’nın 35., 48. ve 49. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptallerine karar verilmesi talebidir. OLAY: Hükümlüye vasi atanması talebiyle açılan davada itiraz konusu kuralların Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptalleri için başvurmuştur. I. İPTALİ İSTENEN KANUN HÜKÜMLERİ 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun itiraz konusu; 1. 407. maddesi şöyledir: “Özgürlüğü bağlayıcı ceza Madde 407 – Bir yıl veya daha uzun süreli özgürlüğü bağlayıcı bir cezaya mahkûm olan her ergin kısıtlanır. Cezayı yerine getirmekle görevli makam, böyle bir hükümlünün cezasını çekmeye başladığını, kendisine vasi atanmak üzere hemen yetkili vesayet makamına bildirmekle yükümlüdür.” 2. 471. maddesi şöyledir: “Hükümlülerde Madde 471- Özgürlüğü bağlayıcı cezaya mahkûmiyet sebebiyle kısıtlı bulunan kişi üzerindeki vesayet, hapis hâlinin sona ermesiyle kendiliğinden ortadan kalkar.” II. İLK İNCELEME 1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN ve Kenan YAŞAR’ın katılımlarıyla 8/9/2022 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. III. ESASIN İNCELENMESİ 2. Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Cengiz ERTEN tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükümleri, dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü: A. Kanun’un 407. Maddesinin Birinci Fıkrasının İncelenmesi 1. Genel Açıklama 3. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 403. maddesinin birinci fıkrasında vasi, vesayet altındaki küçüğün veya kısıtlının kişiliği ve mal varlığı ile ilgili bütün menfaatlerini korumak ve hukukî işlemlerde onu temsil etmekle yükümlü olan kişi olarak ifade edilmiştir. 4. Anılan Kanun’da vesayeti gerektiren hâller küçüklük ile akıl hastalığı veya akıl zayıflığı, savurganlık, alkol veya uyuşturucu madde bağımlılığı, kötü yaşama tarzı, kötü yönetim, özgürlüğü bağlayıcı ceza ve yaşlılığı, engelliliği, deneyimsizliği veya ağır hastalığı sebebiyle işlerini gerektiği gibi yönetemediğini ispat edenlerin isteğidir. 5. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 397. maddesine göre kamu vesayeti, vesayet makamı ve denetim makamından oluşan vesayet daireleri tarafından yürütülmekte olup vesayet makamı, sulh hukuk mahkemesi; denetim makamı, asliye hukuk mahkemesidir. 6. Kanun’da vasinin görevleri mal varlığının defterinin tutulmasını, değerli şeylerin saklanmasını, vesayet altındaki kişinin menfaatinin gerektirmesi durumunda değerli şeylerin dışındaki taşınırların satılmasını, vesayet altındaki kişinin kendisi veya mal varlığının yönetimi için gerekli olmayan paraların bankaya yatırılmasını veya menkul kıymetlere çevrilmesini, ticari ve sınai işletmelerin devamı ve gerektiğinde tasfiyesi için talimat verilmesini, yeteri kadar güven verici olmayan yatırımların, güvenli yatırımlara dönüştürülmesini, vesayet altındaki kişinin menfaati gerektiriyorsa vesayet makamının talimatı uyarınca taşınmazların satışını kapsamaktadır. Diğer yandan Kanun kısıtlılar için atanan vasinin, kısıtlıyı korumak ve bütün kişisel işlerinde ona yardım etmekle yükümlü olduğunu, vesayet altındaki kişiyi bütün hukuki işlemlerinde temsil edeceğini ve vesayet altındaki kişinin mal varlığını iyi bir yönetici gibi özenle yönetmek zorunda olduğunu da belirtmektedir. 7. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 16. maddesinde ayırt etme gücüne sahip kısıtlıların yasal temsilcilerinin rızası olmadıkça kendi işlemleriyle borç altına giremeyecekleri, karşılıksız kazanmada ve kişiye sıkı sıkıya bağlı hakları kullanmada bu rızanın gerekli olmadığı, ayırt etme gücüne sahip kısıtlıların haksız fiillerinden sorumlu oldukları belirtilmiştir. Bu kapsamda hukuki işlem ehliyeti bakımından sınırlı ehliyetsizlerin ilke olarak hukuki işlemleri yasal temsilci durumundaki vasileri tarafından ya da vasilerin izniyle kendileri tarafından yapılırken bazı hukuki işlemler ise vesayet altındaki kişiler tarafından tek başlarına yapılır. Bazı işlemler ise mutlak yasak kapsamında olup sınırlı ehliyetsiz ve vasi tarafından yapılamaz. 2. Anlam ve Kapsam 8. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nda vesayeti gerektiren kısıtlama nedenleri arasında sayılan özgürlüğü bağlayıcı ceza hâli 407. maddede düzenlenmiştir. Anılan maddenin birinci fıkrasında bir yıl veya daha uzun süreli özgürlüğü bağlayıcı bir cezaya mahkûm olan her erginin kısıtlanacağı, ikinci fıkrasında ise cezayı yerine getirmekle görevli makamın, böyle bir hükümlünün cezasını çekmeye başladığını, kendisine vasi atanmak üzere hemen yetkili vesayet makamına bildirmekle yükümlü olduğu hüküm altına alınmıştır. 9. Kurala göre ergin olmak kaydıyla bir yıl veya daha uzun süreli özgürlüğü bağlayıcı bir cezaya mahkûm olan kişiler mutlak olarak vesayet altına alınacaklardır. Bu konuda cezanın verildiği mahkeme, mahkûmiyete sebep suçun niteliği, ağır ya da hafif hapis cezasına mahkûmiyet önem taşımamakta, kısıtlama için hükmedilen cezanın süresi dikkate alınmaktadır. Başka bir deyişle mahkemenin mahkûmun kendi işlerini görecek durumda olup olmadığı hakkında araştırma yapmasına gerek olmadığından vasi atanıp atanmamasına dair bir takdir yetkisi bulunmamaktadır. Özgürlüğü bağlayıcı ceza için mahkûmiyet kararının verilerek kesinleşmesinden sonra infazın başlamasıyla başka bir deyişle hükümlünün cezasını çekmeye başladığı andan itibaren derhâl cezayı yerine getirmekle görevli makam hükümlünün cezasını çekmeye başladığını hükümlüye vasi atanabilmesi için vesayet makamına bildirecektir. Yetkili vesayet makamı hükümlüye bir vasi atayacaktır. Vesayet hapis hâlinin sona ermesiyle ayrıca bir mahkeme kararına gerek olmaksızın kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Koşullu salıverilme vesayetin sona ermesi için yeterli olmayıp ayrıca cezanın çekilip bitirilmiş olması gerekmektedir. 10. Sınırlı ehliyetsiz sayılan, bir yıl veya daha uzun süreli özgürlüğü bağlayıcı bir cezaya mahkûm olan kişiler ayırt etme gücünü haiz bulunduklarından sınırlı da olsa belirli işlemleri yapabilirler ve hukuka aykırı eylemlerinden dolayı sorumludurlar. Bu kişiler karşılıksız kazandırma amacına yönelik bağışlama, ibra, kefalet alacaklısı olma, işgal ve ihraz yoluyla mülkiyet kazanma gibi işlemleri vasinin iznini almaksızın tek başlarına yapabilirler. Vesayet altındaki hükümlü, başkalarına devredilemeyen ve hak sahibinin ölümüyle mirasçılara geçmeyen, nişanın bozulması ve manevi tazminat talebi, evliliğin iptali talebi, şikâyet hakkı, kısıtlanmanın kaldırılmasını talep etme hakkı, vasiyet düzenleme gibi kişiye sıkı biçimde bağlı hakları da tek başlarına kullanabilirler. Ancak anılan Kanun hükümleri gereğince adın değiştirilmesini ve yaşın düzeltilmesini talep, nişanlanmak, evlenmek, evlat edinme veya edinilme, boşanma davasının açılması gibi bazı kişiye sıkı sıkıya bağlı hakları içeren işlemler için vasinin rızası veya katılımı aranmaktadır. 11. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 448. maddesine göre vasi, vesayet altındaki kişiyi bütün hukuki işlemlerinde temsil eder, 451. maddesine göre ilke olarak vesayet altındaki kişi, vasinin açık veya örtülü izni veya sonraki onamasıyla yükümlülük altına girebilir ya da bir haktan vazgeçebilir. Yine 454. maddeye göre vasi, vesayet altındaki kişinin mal varlığını iyi bir yönetici gibi özenle yönetmek zorundadır. 12. Öte yandan 4721 sayılı - [Muris Muvazaasında İspat Yükü: Sözleşme Bedeli ile Taşınmazın Gerçek Değeri Arasında Fark Bulunması](https://kayseriavukat.org.tr/muris-muvazaasinda-ispat-yuku/): Muris Muvazaasında İspat Yükü: Sözleşme Bedeli ile Taşınmazın Gerçek Değeri Arasında Fark Bulunması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2021/1005 Karar No: 2023/260 Karar Tarihi: 22.03.2023 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Küçükçekmece 5. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 1. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği düşünüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; tarafların babası olan miras bırakanın dava konusu 10837 parsel sayılı taşınmazdaki 8 numaralı bağımsız bölümünü mirastan mal kaçırmak amaçlı ve bedelsiz olarak davalıya devrettiğini ileri sürerek tapu kaydının iptali ile miras payları oranında adlarına tesciline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; müvekkilinin dava konusu taşınmazı bedeli karşılığında rayiç değeri üzerinden satın aldığını, bu devir işleminden sonra miras bırakanın ikinci eşi … adına Büyükçekmece’de bir arsa satın alındığını, müvekkili adına devredilen hissenin yanında akrabaları olan dava dışı …’a da bedel karşılığında hisse devri yapıldığını, murisin ikinci eşinden boşandıktan sonra davanın sonucuna göre herhangi bir satış ya da haciz işlemi yapılmaması için kendi adına kayıtlı olan iki dairesini dava dışı damadına devrettiğini, boşanma gerçekleştikten sonra da taşınmazların miras bırakana tekrar devredildiğini, mirastan mal kaçırmak istenseydi anılan taşınmazların da iade edilmemesi gerektiğini, miras bırakanın aynı binada dört daire sahibi iken ikisini satmak istediğini, birisini kendisine diğerini de aynı tarihli işlem ile yeğenine piyasa değeri üzerinden sattığını belirterek davanın reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesinin Birinci Kararı 6. Küçükçekmece 5. Asliye Hukuk Mahkemesinin 19.11.2014 tarihli ve 2012/222 Esas, 2014/433 Karar sayılı kararı ile; murisin aynı apartmanda başka dairelerinin de olduğu, birinde ikamet ederken diğerini kiraya verdiği, dinlenen tanık beyanlarına göre murisin ölüm tarihi olan 09.07.2012 tarihine kadar davalıya sattığı taşınmazın kirasını aldığı gibi murisin satış tarihi itibariyle ekonomik durumunun iyi olduğu, taşınmazın satıştan sonra da aynı şekilde kullanılmaya devam edildiği, davalının taşınmazı satın aldığı halde kira parasını yine murisin almasının toplumsal eğilimler ve hayatın olağan akışına aykırı olduğu, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunmadığı, satışa ihtiyacı olmadığı gibi satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasında fark bulunması, yapılan satış işleminin murisin son zamanlarına kadar duyulmaması gibi hususlar dikkate alındığında satışın mirastan mal kaçırma amacı ile yapıldığının kabulü gerektiği gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Özel Dairenin Birinci Bozma Kararı 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 26.10.2017 tarihli ve 2015/3727 Esas, 2017/5844 Karar sayılı kararı ile; “…mahkemece hüküm kurmaya yeterli bir araştırma yapıldığı söylenemez. Şöyle ki; davalının savunmalarında taşınmazın bedelini murise ödediğini, murisin bu para ile ikinci eşi olan Necmiye’ye Büyükçekmece’de arsa aldığını beyan etmesine rağmen savunma üzerinde durulmamış, belirtilen taşınmazla ilgili bir araştırma yapılmamıştır. Hal böyle olunca, yukarıda belirtilen ilkeler uyarınca davalının savunması da gözetilerek araştırma yapılması ve taraflarca bildirilen tanıkların yeniden dinlenmesi ve varılacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken noksan soruşturma ile yetinilerek yazılı şekilde hüküm kurulması doğru değildir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. İlk Derece Mahkemesinin İkinci Kararı 9. Küçükçekmece 5. Asliye Hukuk Mahkemesinin 12.07.2019 tarihli ve 2018/55 Esas, 2019/384 Karar sayılı kararı ile; bozmaya uyularak yapılan yargılama sonucunda; davacı tanık beyanlarının birbirleri ile daha uyumlu olup somut bilgi ve görgüye dayalı olduğu, davalı tanıklarının ise daha çok kişisel yorum ve düşünce içerikli şekilde davalıyı korumaya beyanlarda bulunduğu, bu sebeplerle davalı tanık beyanlarının inandırıcı olmadığı, davacı tanıklarının beyanları ve murisin satıştan elde ettiği para ile ikinci eşi Necmiye’ye arsa aldığı yönündeki savunmanın ispat edilemediği, muris ile davalı arasında yapılan satışın gerçek bir satış işlemi olmadığı, bir an için murisin gerçekten daireyi kızı olan davalıya satmış olduğu kabul edilse bile davaya konu dairenin davalıya devrinden sonra da dairenin kira parasını davalının değil murisin almaya devam ettiği, tespit edilen bu hususun da satışın muvazaalı olduğunu gösterdiği, tutumlu biri olduğu anlaşılan ve taşınmaz satmaya ihtiyacı olmadığı davacı tanıklarının beyanları ile sabit olan murisin satıştan elde ettiği parayı davalı tanıklarınca ifade edilen şekilde harcamış olmasının hayatın olağan akışına uygun düşmediği, yapılan devir işleminin gerçek bir satış işlemi olmayıp bağışlama amacı taşıdığı ve davacının taşınmazdaki miras payının ihlal edildiği, bu gerekçeler ile davacı tarafın davasını ispat ettiği, davalı tarafın savunmalarının ise hukuki dayanağının bulunmadığı gerekçesiyle; davanın kabulüne karar verilmiştir. Özel Dairenin İkinci Bozma Kararı 10. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 11. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 05.10.2020 tarihli ve 2019/4426 Esas, 2020/4738 Karar sayılı kararı ile ; “…Dosya içeriği ve toplanan delillerden; mirasbırakan …’ın 12.11.1997 tarihinde 10837 parsel sayılı taşınmazdaki 4 numaralı bağımsız bölüme ayrılan 30/380 payını dava dışı …’a, 8 numaralı bağımsız bölüme ayrılan 40/380 payını kızı Hanife’ye temlik ettiği, 6 ve 7 numaralı bağımsız bölümlere ayrılan 80/380 payını da uhdesinde bıraktığı, Basri’nin 09.07.2012 tarihinde öldüğü geriye mirasçı olarak çocukları Nazmi ve Hanife’nin kaldığı anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere, uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada mirasbırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 01.04.1974 tarihli 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 706. maddesi, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu‘nun 237. (818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nun 213.) maddesi ve Tapu Kanunu’nun 26. maddesinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ile durumun aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki - [Kamulaştırmasız El Koyma Sebebiyle Tazminat Davası Öncesinde Uzlaşma için İdareye Başvurulması](https://kayseriavukat.org.tr/kamulastirmasiz-el-koyma-sebebiyle-tazminat/): Kamulaştırmasız El Koyma Sebebiyle Tazminat Davası Öncesinde Uzlaşma için İdareye Başvurulması Zorunlu mu Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2798 Karar No: 2018/1889 Karar tarihi: 11.12.2018 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki kamulaştırmasız el koyma sebebiyle tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın hak düşürücü süre aşımına uğraması sebebiyle reddine dair verilen 22.10.2013 tarihli ve … sayılı karar, davacı Yeşildere Belediye Başkanlığı vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay (Kapatılan) 18. Hukuk Dairesinin 19.01.2015 tarihli ve 2014/21620 E., 2015/554 K. sayılı kararı ile; “…Davacı dava dilekçesinde belediye sınırları içerisinde kalan su deposu ile boru hattının davalı tarafından yapılan İbrala Barajı sahasında kaldığını, kamulaştırma yapılmadan işgal edildiğini ileri sürerek bedelinin tazminini istemiş, mahkemece davanın reddine karar verilmiştir. Dosya içerisindeki bilgi ve belgelerin incelenmesinde davacı belediye sınırları içerisinde İbrala Barajı’nın yapım ve su tutulması işlemlerine başlanıldığı, su altında davacı belediyenin su deposu ile su borusu hattının kaldığının tespit edildiği, ancak bunlar için kamulaştırma kararı alınmadığı, davacı belediye tarafından davalı idareden bedelinin istendiği, ancak buna ilişkin bir işlem yapılmadığı anlaşılmaktadır. Buna göre uyuşmazlığın kamulaştırmasız el atma nedeniyle tazminat istemine ilişkin bulunmasına göre 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu‘nun Geçici 6. maddeleri kapsamında çözümlenmesi gerekmektedir. Davanın 05.02.2013 tarihinde açılmış bulunması, daha sonra yürürlüğe giren ve derdest davalarla ilgili olarak uzlaşma yoluna başvurulması hususunda 3 aylık sürenin öngörüldüğü gözetildiğinde mahkemece hak düşürücü sürenin geçtiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi doğru değildir. Mahkemece tüm deliller toplanarak hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmelidir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki bilgi ve belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, kamulaştırmasız el konulan taşınmaz bedelinin tahsili istemine ilişkindir. Davacı Yeşildere Belediye Başkanlığı vekili; davalı idare tarafından yapılan kamulaştırma çalışmaları sırasında baraj havzası içerisinde bulunan içme suyu şebeke hatlarına ve mevcut su deposuna kamulaştırma kararı olmaksızın davalı idare tarafından el konulduğunu ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 125.000,00TL’nin davalı Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’nden tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü vekili; eldeki davada görevli yargı yerinin idare mahkemeleri olduğunu, kaldı ki davanın hak düşürücü süre içerisinde açılmadığını belirterek davanın reddinin gerektiğini savunmuştur. Mahkemece; davanın kamulaştırmasız el koyma kurallarına dayandığı, Yargıtay’ın uygulamalarına göre kamulaştırmasız el koyma yönündeki istemlerde Kamulaştırma Kanunu hükümlerinin uygulanmasının gerektiği, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu‘na 30.06.2010 tarih ve 5999 sayılı Kanun ile eklenen Geçici 6. madde hükmüne göre kamulaştırma kararı olmaksızın kamu hizmeti için el konulan ve fiilen kullanılan taşınmazlar yönünden malik tarafından mülkiyet hakkına dayanılarak ilgili idareden zararın giderilmesinin talep edilebileceği, söz konusu bu maddeye göre öncelikle malikin idare ile uzlaşmak için başvuruda bulunmasının ve başvuru tarihinden itibaren 6 ay içerisinde idare tarafından talep sahibinin uzlaşmaya çağırılmaması ya da uzlaşma görüşmelerine başlandıktan sonra 6 ay içerisinde konunun sonuçlandırılmaması durumunda bu tarihten itibaren 3 aylık süre içerisinde davanın açılmasının gerektiği, davalı idare tarafından ibraz edilen Yargıtay 18. Hukuk Dairesinin 09.04.2013 tarihli ve 2013/2176 E., 2013/5886 K. sayılı kararında uzlaşma için başvuru şartının Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 114. maddesi uyarınca diğer Kanunlarda yer alan dava şartlarından olduğu ve 3 aylık sürenin hak düşürücü süre niteliğinde bulunduğu, kararda uzlaşmak için idareye başvurma hususunun dava şartı olarak öngörülmesi ve 3 aylık süre tanınmasına ilişkin getirilen düzenlemelerin hak arama özgürlüğüne aykırı olduğu belirtilerek iptali istemiyle yapılan başvurunun Anayasa Mahkemesi tarafından reddedildiği hususuna da değinildiği, öte yandan Geçici 6. maddede 24.05.2013 tarih ve 6487 sayılı Kanun’un 21. maddesi ile bir değişiklik daha yapıldığı ve bu değişiklik ile uzlaşma için başvuru şartının açıkça dava şartı olarak nitelendirildiği, dosya içerisinde bulunan 07.01.2011 tarihli yazı içeriğine göre davacı Yeşildere Belediye Başkanlığı’nın 09.07.2010 tarihinde zararın tazmini için davalı idareye başvuruda bulunduğu, davanın ise 05.02.2013 tarihinde açıldığı, bu durumda 3 aylık hak düşürücü sürenin geçtiği gerekçesiyle hak düşürücü süre aşımı nedeniyle davanın reddine karar verilmiştir. Davacı Yeşildere Belediye Başkanlığı vekilinin temyizi üzerine hüküm Özel Dairece, yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel mahkemece; 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1. maddesi uyarınca Kanunun sözü ve özü ile değindiği bütün konularda uygulanacağı, yani bir hukuki ilişkinin Kanun tarafından düzenlenmesi durumunda Kanundaki düzenlemeye göre çözüme kavuşturulmasının gerektiği, kamulaştırmasız el koyma sebebiyle tazminat istemli eldeki davanın 05.02.2013 tarihinde açıldığı, söz konusu bu davanın 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu‘nun Geçici 6. maddesinde düzenlendiği, ilgili bu maddenin 18.06.2010 tarih ve 5999 sayılı Kanun ile eklendiği ve sonrasında da 24.05.2013 tarih ve 6487 sayılı Kanun’un 21. maddesi ile değişikliğe uğradığı, davanın açıldığı 05.02.2013 tarihi itibariyle uygulanması gereken Kanunun, 6487 sayılı Kanun ile değişiklik yapılmadan önceki düzenleme olduğu, bu düzenlemeye göre öncelikle uzlaşma yoluna gidilmesinin ve müracaat üzerine en geç 6 ay içerisinde idare tarafından malikin uzlaşma görüşmelerine davet edilmesinin gerektiği, idare tarafından karşı tarafın uzlaşmaya davet edilmediği durumda ise 6 aylık sürenin sona erdiği tarihten, uzlaşmaya davet edilir ancak uzlaşma sağlanamaz ise uzlaşmazlık tutanağının düzenlendiği tarihten itibaren 3 ay içerisinde malik tarafından kamulaştırmasız el koymadan kaynaklanan tazminat davasının açılmasının gerektiği ve bu 3 aylık sürenin hak düşürücü süre niteliğinde bulunduğu, Yargıtay 18. Hukuk Dairesinin 03.06.2013 tarihli ve 2013/6474 E., 2013/9549 K. sayılı kararında ve benzer kararlarında 3 aylık sürenin hak düşürücü süre olduğunun ve mahkemece resen göz önüne alınması gerektiğinin vurgulandığı, Anayasa Mahkemesi’nin 3 aylık sürenin hak arama özgürlüğüne aykırı olduğu gerekçesiyle yapılan iptal başvurusunu reddettiğine yönelik kararının da Özel Daire tarafından benimsendiği, dosyada bulunan 07.01.2011 tarihli yazı içeriğine göre davacı Yeşildere Belediye Başkanlığı tarafından 09.07.2010 tarihinde zararın tazmini için başvuruda bulunulduğu, 2. fıkrada öngörülen 6 aylık sürenin 09.01.2011 tarihinde sona erdiği, davanın ancak 09.04.2011 tarihine kadar açılmasının gerektiği, davanın ise 05.02.2013 tarihinde açıldığı, mahkemece Yargıtay 18. Hukuk Dairesinin uygulamaları esas alınarak davanın hak düşürücü süre bakımından reddedildiği, ne var ki Özel Daire bozma kararında da Geçici 6. madde hükmüne değinildiği, 05.02.2013 tarihinden sonra yürürlüğe giren Kanuna göre hüküm kurulmasının hatalı olduğuna yer verildiği, oysa mahkemece 05.02.2013 tarihinden sonra yürürlüğe giren Kanuna göre değil, 18.06.2010 tarih ve 5999 sayılı Kanun ile eklenen Geçici 6. maddesine göre hüküm kurulduğu, kaldı ki 24.05.2013 tarihinde 6487 sayılı Kanunla yapılan değişiklikte 3 aylık hak düşürücü sürenin korunduğu, Özel Daire’nin 6487 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten sonraki kararlarında da 3 aylık hak düşürücü - [İş Kazasında Kaçınılmazlık: İş Sağlığı ve Güvenliği için Gerekli Önlemleri Almayan İşverenin Sorumluluğu](https://kayseriavukat.org.tr/is-kazasinda-kacinilmazlik/): İş Kazasında Kaçınılmazlık ve İşverenin Sorumluluğu 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu İşverenin genel yükümlülüğü – Madde 4 (1) İşveren, çalışanların işle ilgili sağlık ve güvenliğini sağlamakla yükümlü olup bu çerçevede; a) Mesleki risklerin önlenmesi, eğitim ve bilgi verilmesi dâhil her türlü tedbirin alınması, organizasyonun yapılması, gerekli araç ve gereçlerin sağlanması, sağlık ve güvenlik tedbirlerinin değişen şartlara uygun hale getirilmesi ve mevcut durumun iyileştirilmesi için çalışmalar yapar. b) İşyerinde alınan iş sağlığı ve güvenliği tedbirlerine uyulup uyulmadığını izler, denetler ve uygunsuzlukların giderilmesini sağlar. c) Risk değerlendirmesi yapar veya yaptırır. ç) Çalışana görev verirken, çalışanın sağlık ve güvenlik yönünden işe uygunluğunu göz önüne alır. d) Yeterli bilgi ve talimat verilenler dışındaki çalışanların hayati ve özel tehlike bulunan yerlere girmemesi için gerekli tedbirleri alır. (2) İşyeri dışındaki uzman kişi ve kuruluşlardan hizmet alınması, işverenin sorumluluklarını ortadan kaldırmaz. (3) Çalışanların iş sağlığı ve güvenliği alanındaki yükümlülükleri, işverenin sorumluluklarını etkilemez. (4) İşveren, iş sağlığı ve güvenliği tedbirlerinin maliyetini çalışanlara yansıtamaz. Risklerden korunma ilkeleri – Madde 5 (1) İşverenin yükümlülüklerinin yerine getirilmesinde aşağıdaki ilkeler göz önünde bulundurulur: a) Risklerden kaçınmak. b) Kaçınılması mümkün olmayan riskleri analiz etmek. c) Risklerle kaynağında mücadele etmek. ç) İşin kişilere uygun hale getirilmesi için işyerlerinin tasarımı ile iş ekipmanı, çalışma şekli ve üretim metotlarının seçiminde özen göstermek, özellikle tekdüze çalışma ve üretim temposunun sağlık ve güvenliğe olumsuz etkilerini önlemek, önlenemiyor ise en aza indirmek. d) Teknik gelişmelere uyum sağlamak. e) Tehlikeli olanı, tehlikesiz veya daha az tehlikeli olanla değiştirmek. f) Teknoloji, iş organizasyonu, çalışma şartları, sosyal ilişkiler ve çalışma ortamı ile ilgili faktörlerin etkilerini kapsayan tutarlı ve genel bir önleme politikası geliştirmek. g) Toplu korunma tedbirlerine, kişisel korunma tedbirlerine göre öncelik vermek. ğ) Çalışanlara uygun talimatlar vermek. 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu İş kazası ve meslek hastalığı ile hastalık bakımından işverenin ve üçüncü kişilerin sorumluluğu – Madde 21 İş kazası ve meslek hastalığı, işverenin kastı veya sigortalıların sağlığını koruma ve iş güvenliği mevzuatına aykırı bir hareketi sonucu meydana gelmişse, Kurumca sigortalıya veya hak sahiplerine bu Kanun gereğince yapılan veya ileride yapılması gereken ödemeler ile bağlanan gelirin başladığı tarihteki ilk peşin sermaye değeri toplamı, sigortalı veya hak sahiplerinin işverenden isteyebilecekleri tutarlarla sınırlı olmak üzere, Kurumca işverene ödettirilir. İşverenin sorumluluğunun tespitinde kaçınılmazlık ilkesi dikkate alınır. İş kazasının, 13 üncü maddenin ikinci fıkrasının (a) bendinde belirtilen sürede işveren tarafından Kuruma bildirilmemesi halinde, bildirim tarihine kadar geçen süre için sigortalıya ödenecek geçici iş göremezlik ödeneği, Kurumca işverenden tahsil edilir. Çalışma mevzuatında sağlık raporu alınması gerektiği belirtilen işlerde, böyle bir rapora dayanılmaksızın veya eldeki rapora aykırı olarak bünyece elverişli olmadığı işte çalıştırılan sigortalının, bu işe girmeden önce var olduğu tespit edilen veya bünyece elverişli olmadığı işte çalıştırılması sonucu meydana gelen hastalığı nedeniyle, Kurumca sigortalıya ödenen geçici iş göremezlik ödeneği işverene ödettirilir. İş kazası, meslek hastalığı ve hastalık, üçüncü bir kişinin kusuru nedeniyle meydana gelmişse, sigortalıya ve hak sahiplerine yapılan veya ileride yapılması gereken ödemeler ile bağlanan gelirin başladığı tarihteki ilk peşin sermaye değerinin yarısı, zarara sebep olan üçüncü kişilere ve şayet kusuru varsa bunları çalıştıranlara rücû edilir. İş kazası, meslek hastalığı ve hastalık; kamu görevlileri, er ve erbaşlar ile kamu idareleri tarafından görevlendirilen diğer kişilerin vazifelerinin gereği olarak yaptıkları fiiller sonucu meydana gelmiş ise, bu fiillerden dolayı haklarında kesinleşmiş mahkûmiyet kararı bulunanlar hariç olmak üzere, sigortalı veya hak sahiplerine yapılan ödemeler veya bağlanan gelirler için kurumuna veya ilgililere rücû edilmez. Ayrıca, iş kazası veya meslek hastalığı sonucu ölümlerde, bu Kanun uyarınca hak sahiplerine bağlanacak gelir ve verilecek ödenekler için, iş kazası veya meslek hastalığının meydana gelmesinde kusuru bulunan hak sahiplerine veya iş kazası sonucu ölen kusurlu sigortalının hak sahiplerine, Kurumca rücû edilmez. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu İşçinin kişiliğinin korunması – Madde 417 İşveren, hizmet ilişkisinde işçinin kişiliğini korumak ve saygı göstermek ve işyerinde dürüstlük ilkelerine uygun bir düzeni sağlamakla, özellikle işçilerin psikolojik ve cinsel tacize uğramamaları ve bu tür tacizlere uğramış olanların daha fazla zarar görmemeleri için gerekli önlemleri almakla yükümlüdür. İşveren, işyerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması için gerekli her türlü önlemi almak, araç ve gereçleri noksansız bulundurmak; işçiler de iş sağlığı ve güvenliği konusunda alınan her türlü önleme uymakla yükümlüdür. İşverenin yukarıdaki hükümler dâhil, kanuna ve sözleşmeye aykırı davranışı nedeniyle işçinin ölümü, vücut bütünlüğünün zedelenmesi veya kişilik haklarının ihlaline bağlı zararların tazmini, sözleşmeye aykırılıktan doğan sorumluluk hükümlerine tabidir. İş Kazasında Kaçınılmazlık: Gerekli İş Sağlığı ve Güvenliği Önlemlerini Almayan İşverenin Sorumluluğu Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2015/2682 Karar No: 2019/986 Karar Tarihi: 01.10.2019 Mahkemesi: İş Mahkemesi Taraflar arasındaki rücu davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … İş Mahkemesince davanın reddine dair verilen 14.10.2014 tarihli ve 2014/140 E., 2014/840 K. sayılı karar davacı … vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 19.12.2014 tarihli ve 2014/25487 E., 2014/27444 K. sayılı kararı ile: \”…Dava, rucüen tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, bozma ilamına uyularak, ilâmında belirtildiği şekilde davanın reddine karar verilmiştir. Davalı işverene ait kömür ocağı işyerinde maden işçisi olarak çalışan sigortalı gözüne kaçan bir madde sonucu sürekli iş göremezliğe uğramıştır. Mahkemece, bozma sonrasında yürütülen yargılama sırasında alınan kusur raporu gözetilerek, olayın %100 oranında kaçınılmaz olduğu kabul edilmek suretiyle sonuca gidilmiştir. Somut olayda, hükme esas yapılan kusur raporu yetersizdir. Kusur durumu saptanırken, iş güvenliği mevzuatına göre hangi önlemlerin alınması gerektiğinin, bu önlemlerin işverence alınıp alınmadığının ve alınmış önlemlere sigortalı işçinin uyup uymadığının 4857 sayılı İş Kanunu’nun 77. maddesi hükmü doğrultusunda raporda tartışılması gerekir. İşverenin tamamen kusursuz kabul edilebilmesi için ise, anılan madde gereğince işyerindeki işçilerin sağlığı ve iş güvenliğini sağlamaya yönelik her türlü tedbiri almak, uygun çalışma ortamı hazırlamak, araçları noksansız bulundurmak, işçileri etkin bir biçimde denetlemek, gözetlemek, bütün yükümlülüklerini özenle yerine getirmesi gerekir. Kaçınılmazlıktan ise, işveren tarafından tüm bu önlemler alındığı ve kazalı da bu önlemlere uyduğu halde kaza meydana gelmişse söz edilebilecektir. “Kaçınılmazlık, sosyal sigortalar uygulamasında, hukuksal ve teknik anlamda, olayın meydana geldiği tarihte geçerli olan bilimsel ve teknik tüm önlemlere rağmen zararın meydana geldiği ve önlenemediği durumları anlatan bir kavram…”(Prof.Dr. A. Can Tuncay, Kurumun işverene Rücuu-Olayda Kaçınılmazlık Durumu, Sicil İş Hukuku Dergisi, Sayı 4, s. 185) olup; bu halin kabulünün koşulu, “…vuku bulan olaya karşı koyulmazlık hali ve her türlü tedbirin alınmasına rağmen gerçekleşmesi önlenemeyen ve objektif bir - [Haksız Fiilden Kaynaklanan Zarar Nedeniyle Belediyeye Tazminat Davası Açılması](https://kayseriavukat.org.tr/belediyeye-tazminat-davasi-acilmasi/): Belediyeye Tazminat Davası Açılması 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Haksız Fiillerden Doğan Borç İlişkileri Sorumluluk: Genel olarak – Madde 49 Kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür. Zarar verici fiili yasaklayan bir hukuk kuralı bulunmasa bile, ahlaka aykırı bir fiille başkasına kasten zarar veren de, bu zararı gidermekle yükümlüdür. Zararın ve kusurun ispatı  – Madde 50 Zarar gören, zararını ve zarar verenin kusurunu ispat yükü altındadır. Uğranılan zararın miktarı tam olarak ispat edilemiyorsa hâkim, olayların olağan akışını ve zarar görenin aldığı önlemleri göz önünde tutarak, zararın miktarını hakkaniyete uygun olarak belirler. Tazminat: Belirlenmesi – Madde 51 Hâkim, tazminatın kapsamını ve ödenme biçimini, durumun gereğini ve özellikle kusurun ağırlığını göz önüne alarak belirler. Tazminatın irat biçiminde ödenmesine hükmedilirse, borçlu güvence göstermekle yükümlüdür. Haksız Fiilden Kaynaklanan Zarar Nedeniyle Belediyeye Tazminat Davası Açılması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/4-1410 Karar No: 2019/33 Karar tarihi: 29.01.2019 Özet: Davalı belediyenin iş makineleri ile davacının maliki olduğu taşınmazdan izinsiz olarak kum alması eyleminin 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu\’nun ilgili maddesinde ifadesini bulan haksız fiil niteliğinde olduğu belirgindir. O hâlde, davanın hukuki niteliği haksız fiilden kaynaklanan maddi tazminat davası olup bu niteliğine göre açıkça adli yargının görev alanında kaldığında kuşku bulunmamaktadır. Hâl böyle olunca, yerel mahkemenin aynı gerekçeyle kendisini görevli kabul ederek, davanın esasını incelemiş olmasında usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmayıp, direnme kararı bu yönden yerindedir. (2577 S. K. m. 2, 15) (818 S. K. m. 41) (YİBK. 11.02.1959 T. 1958/17 E. 1959/15 K.) (UYM. MAH 03.03.2014 T. 2014/186 E. 2014/232 K.) Dava: Taraflar arasındaki maddi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Kayseri 2. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 15.07.2014 tarihli ve … sayılı karar davalı Kocasinan Belediye Başkanlığı vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 25.12.2014 tarihli ve 2014/15041 E., 2014/17826 K. sayılı kararı ile; \”…Dava, haksız eylem nedeniyle uğranılan maddi zararın ödetilmesi istemine ilişkindir. Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş; hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir. Davacı, davalı belediyenin iş makinaları ile maliki olduğu taşınmazdan kum almak suretiyle taşınmazına zarar verildiğini belirterek, oluşan zararın tazminine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı davanın reddini savunmuştur. Mahkemece yapılan yargılama sonucunda; davalı belediyeye ait iş makinaları tarafından, davacının hissedarı olduğu taşınmazdan toprak alınması suretiyle tarım arazisine zarar verildiği belirtilerek, davanın kabulüne karar verilmiştir. Bir kamu kurumunun görevlerinden olan bir işi yapmayı kararlaştırması idari bir karar olduğu gibi, bu kararı yerine getirmek üzere yaptığı işlemler de verilen kararın neticesi olan birer idari eylemdir. Davacı, davalı Belediyenin hizmetlerinde kullanmak üzere tarım arazisinden izinsiz olarak kum almak suretiyle zarara uğratıldığını ileri sürerek davalı Kocasinan Belediye Başkanlığı\’nın hizmet kusuru niteliğindeki eylemine dayandığına göre bu tür isteklerin, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu\’nun 2/1-b maddesi gereğince, idari yargı yerinde tam yargı davası olarak ileri sürülmesi gerekir. Bu davalara bakma görevi İdari Yargı yerine aittir. Mahkemece; dava dilekçesinin yargı yolu bakımından reddine karar verilmesi gerekirken işin esasının incelenmesi doğru değildir. Kararın bu nedenle bozulması gerekmiştir…\” gerekçesiyle oy çokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, haksız fiilden kaynaklanan maddi tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili; davalı belediyenin, müvekkilinin maliki olduğu 1649 parsel sayılı taşınmazdan inşaat işlerinde kullanmak üzere kum aldığını, müvekkilinden habersiz olarak kum alınması nedeniyle oluşan çukurdan dolayı yaklaşık 3.000 m2 alanın ekilip biçilmez hâle geldiğini, bu nedenle yıllık yaklaşık 2.000,00TL zararı olduğunu ve zararının hâlen devam ettiğini, davalı belediyenin başka bir yerden getirdiği tarıma elverişsiz toprakla kum aldığı yerin büyük bir kısmını kapatarak örtbas etmeye çalıştığını, kumun m2 fiyatının yaklaşık 15,00TL olup bu bedeli de talep ettiklerini, müvekkilinin durumu öğrenmesinden sonra davalı belediyeden zararın tazminini istediğini, ancak davalı belediyenin zararı ödemeye yanaşmadığını ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 10.000,00TL tazminatın zararın verildiği tarihten itibaren işleyecek faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davacı vekili; 30.04.2014 harç tarihli ıslah dilekçesi ile tazminat taleplerini 7.658,25TL daha artırarak 17.658,25TL\’ye çıkarttıklarını bildirmiş, 15.07.2014 günlü duruşmadaki beyanında ise faize dava tarihinden itibaren hükmedilmesini talep etmiştir. Davalı … vekili; davanın zamanaşımına uğradığını, davanın idarenin kusurlu eyleminden kaynaklanması durumunda görevli mahkemenin idare mahkemesi olduğunu, bir kamu kuruluşu olan müvekkilinin vatandaşlara karşı kötü niyetli işlemler yapmasının mümkün olmadığını, müvekkilinin taşınmazı eski hâle getirdiğini, talep edilen miktarın fahiş olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece; davacının davalıya yönelik olarak ileri sürdüğü eylemin haksız fiil niteliğinde olup adli yargının görevinde bulunduğu, bu nedenle idare mahkemesinin görevli olduğu yönündeki itirazlarının yerinde olmadığı, davalı Belediyenin davacının iştirak hâlinde maliki olduğu taşınmazdan 2008 ve 2009 yıllarında toprak alarak taşınmazın tarım arazisi özelliğine zarar verdiği, davacının haksız eylem nedeniyle davalı Belediyeye karşı tazminat davası açmakta haklı olduğu, alınan bilirkişi raporlarının dosya kapsamı ile oluşa uygun ve yeterli görüldüğü gerekçesiyle davanın dava ve ıslah dilekçesi gözetilerek kabulü ile 17.658,25TL tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Davalı Kocasinan Belediye Başkanlığı vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece, yukarıda açıklanan gerekçelerle oy çokluğuyla bozulmuştur. Yerel Mahkemece; davacının, maliki olduğu taşınmazdan davalı belediyenin izinsiz olarak kum alması nedeniyle zarara uğradığını ileri sürerek tazminat istediği, 11.02.1959 tarih ve 17/15 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararına göre davanın haksız eylemden doğan ve adli yargı yerinde bakılması gereken bir tazminat davası olarak kabul edilmesi gerektiği, öte yandan belediyelerin imar plânı yaptıkları taşınmazlarda kamulaştırma işlemi yapmaksızın yol, kaldırım, park vs. yapmak suretiyle kişilerin taşınmazlarına el atmaları durumunda taşınmaz sahiplerinin fiili el atma gerekçesiyle belediyelere açtıkları tazminat davalarının dahi idarenin haksız el atması nedeniyle adli yargı mahkemelerinde görülüp sonuçlandırıldığı, belediyelerin imar planına uygun olarak el atması ile imar planındaki ayrılma amacına aykırı şekilde el atması arasında bu tür davaların adli yargı yerinde görülmesi noktasında bir fark bulunmadığı, somut olaydaki haksız el atma belirtilen şekilde olmasa da davacının taşınmazından izinsiz olarak kum alınmak suretiyle Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında belirtildiği şekilde haksız el atıldığının sabit olduğu, bu nedenlerle idarenin haksız eyleminden doğan davanın adli yargı yerinde görülmesi gerektiği gerekçesiyle ve önceki karardaki gerekçelerle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını davalı Kocasinan Belediye Başkanlığı vekili temyiz etmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu - [Sigortalının Hizmet Tespiti: Mirasçılar Tarafından Açılacak Davada Hak Düşürücü Süre Dikkate Alınır mı](https://kayseriavukat.org.tr/sigortalinin-hizmet-tespiti-davasi/): Sigortalının Hizmet Tespiti Davasında Hak Düşürücü Süre 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu Prim belgeleri ve işyeri kayıtları – Madde 86 Bu Kanunun 4 üncü ve 5 inci maddesine tabi sigortalılar ile sosyal güvenlik destek primine tabi sigortalılar için işverenlerce Kuruma verilmesi gereken aylık prim ve hizmet belgelerinin şekli, içeriği, ekleri, ilgili olduğu dönemi, verilme süresi ve diğer hususlar Kurum tarafından çıkarılan yönetmelikle belirlenir. İşveren, işyeri sahipleri; işyeri defter, kayıt ve belgelerini ilgili olduğu yılı takip eden yıl başından başlamak üzere on yıl süreyle, kamu idareleri otuz yıl süreyle, tasfiye ve iflâs idaresi memurları ise görevleri süresince, saklamak ve Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilen memurlarınca istenilmesi halinde onbeş gün içinde ibraz etmek zorundadır. İşverenin, sigortalıyı, 4857 sayılı İş Kanununun 7 nci maddesine göre başka bir işverene iş görme edimini yerine getirmek üzere geçici olarak devretmesi halinde, sigortalıyı devir alan, geçici iş ilişkisi süresine ilişkin birinci fıkrada belirtilen belgelerin aynı süre içinde işverene ait işyerinden Kuruma verilmesinden, işveren ile birlikte müteselsilen sorumludur. Ay içinde bazı iş günlerinde çalıştırılmayan ve ücret ödenmeyen sigortalıların eksik gün nedeni ve eksik gün sayısı, işverence ilgili aya ait aylık prim ve hizmet belgesinde veya muhtasar ve prim hizmet beyannamesiyle beyan edilir. Sigortalıların otuz günden az çalıştıklarını gösteren eksik gün nedenleri ile bu nedenleri ispatlayan belgelerin şekli, içeriği, ekleri, ilgili olduğu dönemi, saklanması ve diğer hususlar Kurumca çıkarılan yönetmelikle belirlenir. Sigortalıların otuz günden az çalıştığını gösteren bilgi ve belgelerin Kurumca istenilmesine rağmen ibraz edilmemesi veya ibraz edilen bilgi ve belgelerin geçerli sayılmaması halinde otuz günden az bildirilen sürelere ait aylık prim ve hizmet belgesi veya muhtasar ve prim hizmet beyannamesi, yapılan tebligata rağmen bir ay içinde verilmemesi veya noksan verilmesi halinde Kurumca re’sen düzenlenir ve muhteviyatı primler, bu Kanun hükümlerine göre tahsil olunur. (Mülga altıncı fıkra: 13/2/2011-6111/40 md.) Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş memurlarınca, fiilen yapılan denetimler sonucunda veya işyeri kayıtlarından yapılan tespitlerden ya da kamu idarelerinin denetim elemanlarınca kendi mevzuatı gereğince yapacakları soruşturma, denetim ve incelemeler neticesinde veya kamu kurum ve kuruluşları ile bankalar tarafından düzenlenen belge veya alınan bilgilerden çalıştığı anlaşılan sigortalılara ait olup, bu Kanun uyarınca Kuruma verilmesi gereken belgelerin yapılan tebligata rağmen bir ay içinde verilmemesi veya noksan verilmesi halinde, bu belgeler Kurumca re’sen düzenlenir ve muhteviyatı sigorta primleri Kurumca tespit edilerek işverene tebliğ edilir. İşveren, bu maddeye göre tebliğ edilen prim borcuna karşı tebliğ tarihinden itibaren bir ay içinde, ilgili Kurum ünitesine itiraz edebilir. İtiraz, takibi durdurur. İtirazın reddi halinde, işveren kararın tebliğ tarihinden itibaren bir ay içerisinde yetkili iş mahkemesine başvurabilir. Yetkili mahkemeye başvurulması, prim borcunun takip ve tahsilini durdurmaz. Mahkemenin Kurum lehine karar vermesi halinde, 88 inci ve 89 uncu maddelerin prim borcuna ilişkin hükümleri uygulanır. Kurumun denetim ve kontrolle görevli memurlarınca işyerinde fiilen yapılan tespitlerden ve kamu idarelerinin denetim elemanlarınca kendi mevzuatı gereğince yapacakları soruşturma, denetim ve incelemelerden kayıt ve belgelere dayanmaksızın çalıştığı belirlendiği halde, hizmetlerinin veya prime esas kazançlarının Kuruma bildirilmediği anlaşılan veya eksik bildirildiği tespit edilen sigortalıların geriye yönelik hizmetlerinin veya prime esas kazançlarının, en fazla tespitin yapıldığı tarihten geriye yönelik bir yıllık süreye ilişkin kısmı dikkate alınır. Aylık prim ve hizmet belgesi veya muhtasar ve prim hizmet beyannamesi işveren tarafından verilmeyen veya çalıştıkları Kurumca tespit edilemeyen sigortalılar, çalıştıklarını hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak beş yıl içerisinde iş mahkemesine başvurarak, alacakları ilâm ile ispatlayabilirlerse, bunların mahkeme kararında belirtilen aylık kazanç toplamları ile prim ödeme gün sayıları dikkate alınır. Sigortalının çalıştığı bir veya birden fazla işte, bu Kanunda yazılı şartları yerine getirmiş olmasına rağmen, kendisi için verilmesi gereken aylık prim ve hizmet belgesinin veya muhtasar ve prim hizmet beyannamesinin işveren tarafından verilmediği veya verilen aylık prim ve hizmet belgesinde veya muhtasar ve prim hizmet beyannamesinde kazançların veya prim ödeme gün sayılarının eksik gösterildiği Kurumca tespit edilirse, hastalık ve analık sigortalarından gerekli ödemeler yapılır. Bu maddede belirtilen yükümlülüklerin yerine getirilmemesi halinde, 102 nci maddeye göre işlem yapılır. Kamu idarelerinde işyerinin özelliği nedeniyle prim belgelerinin farklı sürelerde verilme zamanını belirlemeye, Kurum yetkilidir. Muhtasar beyanname ile bu Kanun uyarınca verilmesi gereken aylık prim ve hizmet belgesinin birleştirilerek verilmesi durumunda beyannamenin; şekil, içerik, ekleri, ilgili olduğu dönem, verilme süresi ve diğer hususlar Bakanlık ile Maliye Bakanlığı tarafından çıkarılan müşterek tebliğ ile belirlenir. İşveren sigortalı çalıştırmadığı takdirde, bu hususu sigortalı çalıştırmaya son verdiği tarihten itibaren on beş gün içinde Kuruma bildirmekle yükümlüdür. Mirasçılar Tarafından Açılacak Sigortalının Hizmet Tespiti Davasında Hak Düşürücü Süre Nasıl Hesaplanır Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2018/10-171 Karar No: 2020/75 Karar Tarihi: 04.02.2020 Özet: Sigortalının süresi içerisinde dava açmayarak düşen hakkını ölümünden sonra mirasçılarının yeniden isteme hakkından söz edilemeyeceği gibi hak düşürücü süreye uğrayarak ölen bir hak mirasçıları vasıtasıyla yeniden canlandırılamaz. Tüm bu hususlar göz önüne alındığında sigortalının mirasçıları yönünden de hak düşürücü sürenin hizmetin geçtiği yılın sonundan itibaren beş yıl olarak hesaplanması gerekmektedir. (506 S. K. m. 79) (5510 S. K. Geç. m. 7) 1. Taraflar arasındaki tespit davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İnegöl 1. Asliye Hukuk Mahkemesince (İş Mahkemesi Sıfatıyla) verilen davanın kabulüne ilişkin karar davalı … Kurumu Başkanlığı tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 10. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı … Kurumu Başkanlığı tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili 22.11.2010 harç tarihli dava dilekçesinde; sigortalı …\’ın 01.08.2003 ile 01.09.2003 tarihleri arasında davalı işverene ait iş yerinde satış elemanı olarak kesintisiz şekilde çalıştığını ve 10.09.2008 tarihinde vefat ettiğini, hak sahibi olan oğlu Abdullah Can Toktay\’ın ölüm aylığı almak amacıyla Kuruma yaptığı başvurunun reddedildiğini ve sigortalının çalışmalarının işveren tarafından bildirilmediğini ileri sürerek …\’ın 01.08.2003 ile 01.09.2003 tarihleri arasında davalı işyerinde kesintisiz olarak çalıştığının ve sigorta başlangıç tarihinin 01.08.2003 olarak tespitine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı … Kurumu Başkanlığı vekili 06.01.2011 tarihli cevap dilekçesinde; hak düşürücü sürenin geçtiğini, hizmet tespitine ilişkin eldeki davada fiili çalışma olgusunun özel bir duyarlılık ve titizlikle incelenmesi gerektiğini belirterek davanın reddine karar verilmesini istemiştir. 6. Davalı işveren … yargılamaya katılmamıştır. İlk Derece Mahkemesinin Kararı: 7. İnegöl 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin (İş Mahkemesi Sıfatıyla) 17.04.2014 tarihli ve 2010/686 E., 2014/282 - [İş Kazası Sonucu Ölüm Halinde SGK Tarafından Yapılan Ödemeler Nedeniyle İşverene Rücu Edilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/is-kazasi-sonucu-olum/): İş Kazası Sonucu Ölüm Halinde SGK Tarafından İşverene Rücu Edilmesi 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu İş kazası ve meslek hastalığı ile hastalık bakımından işverenin ve üçüncü kişilerin sorumluluğu – Madde 21 İş kazası ve meslek hastalığı, işverenin kastı veya sigortalıların sağlığını koruma ve iş güvenliği mevzuatına aykırı bir hareketi sonucu meydana gelmişse, Kurumca sigortalıya veya hak sahiplerine bu Kanun gereğince yapılan veya ileride yapılması gereken ödemeler ile bağlanan gelirin başladığı tarihteki ilk peşin sermaye değeri toplamı, sigortalı veya hak sahiplerinin işverenden isteyebilecekleri tutarlarla sınırlı olmak üzere, Kurumca işverene ödettirilir. İşverenin sorumluluğunun tespitinde kaçınılmazlık ilkesi dikkate alınır. İş kazasının, 13 üncü maddenin ikinci fıkrasının (a) bendinde belirtilen sürede işveren tarafından Kuruma bildirilmemesi halinde, bildirim tarihine kadar geçen süre için sigortalıya ödenecek geçici iş göremezlik ödeneği, Kurumca işverenden tahsil edilir. Çalışma mevzuatında sağlık raporu alınması gerektiği belirtilen işlerde, böyle bir rapora dayanılmaksızın veya eldeki rapora aykırı olarak bünyece elverişli olmadığı işte çalıştırılan sigortalının, bu işe girmeden önce var olduğu tespit edilen veya bünyece elverişli olmadığı işte çalıştırılması sonucu meydana gelen hastalığı nedeniyle, Kurumca sigortalıya ödenen geçici iş göremezlik ödeneği işverene ödettirilir. İş kazası, meslek hastalığı ve hastalık, üçüncü bir kişinin kusuru nedeniyle meydana gelmişse, sigortalıya ve hak sahiplerine yapılan veya ileride yapılması gereken ödemeler ile bağlanan gelirin başladığı tarihteki ilk peşin sermaye değerinin yarısı, zarara sebep olan üçüncü kişilere ve şayet kusuru varsa bunları çalıştıranlara rücû edilir. İş kazası, meslek hastalığı ve hastalık; kamu görevlileri, er ve erbaşlar ile kamu idareleri tarafından görevlendirilen diğer kişilerin vazifelerinin gereği olarak yaptıkları fiiller sonucu meydana gelmiş ise, bu fiillerden dolayı haklarında kesinleşmiş mahkûmiyet kararı bulunanlar hariç olmak üzere, sigortalı veya hak sahiplerine yapılan ödemeler veya bağlanan gelirler için kurumuna veya ilgililere rücû edilmez. Ayrıca, iş kazası veya meslek hastalığı sonucu ölümlerde, bu Kanun uyarınca hak sahiplerine bağlanacak gelir ve verilecek ödenekler için, iş kazası veya meslek hastalığının meydana gelmesinde kusuru bulunan hak sahiplerine veya iş kazası sonucu ölen kusurlu sigortalının hak sahiplerine, Kurumca rücû edilmez. Süresinde bildirilmeyen sigortalılıktan doğan sorumluluk – Madde 23 Sigortalı çalıştırmaya başlandığının süresi içinde sigortalı işe giriş bildirgesi ile Kuruma bildirilmemesi halinde, bildirgenin sonradan verildiği veya sigortalı çalıştırıldığının Kurumca tespit edildiği tarihten önce meydana gelen iş kazası, meslek hastalığı, hastalık ve analık halleri sonucu ilgililerin gelir ve ödenekleri Kurumca ödenir. Yukarıdaki fıkrada belirtilen hallerde, Kurumca yapılan ve ileride yapılması gerekli bulunan her türlü masrafların tutarı ile gelir bağlanırsa bu gelirin başladığı tarihteki ilk peşin sermaye değeri tutarı, 21 inci maddenin birinci fıkrasında yazılı sorumluluk halleri aranmaksızın, işverene ayrıca ödettirilir. 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (b) bendi kapsamında sigortalı olduğu halde, 8 inci maddenin üçüncü fıkrasında belirtilen süre içerisinde bildirimde bulunmayanlara, bildirimde bulunulmayan sürede meydana gelen iş kazası, meslek hastalığı, analık halleri sonucu ilgililerin gelir ve ödenekleri Kurumca ödenmez. İş Kazası Sonucu Ölüm Halinde İşverenin Sorumluluğu ve SGK Ödemeleri Nedeniyle İşverene Rücu Edilmesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2015/3544 Karar No: 2019/1066 Karar Tarihi: 15.10.2019 Özet: 506 sayılı Kanun’un 10. maddesi kapsamında sorumluluk türü kusursuzluk ilkesine dayanır. İş kazasında işverenin hiç kusuru olmasa bile, şayet sigortalının işe girişi süresinde Kuruma bildirilmemişse, Kurumca yapılan sosyal sigorta yardımlarından Kanun’un 10. maddesine göre sorumlu tutulması gerekir. Mahkemesi: İş Mahkemesi Taraflar arasındaki rücuen tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İzmir 5. İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 12.05.2014 tarihli ve 2013/846 E., 2014/246 K. sayılı karar taraf vekilleri tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 22.01.2015 tarihli ve 2014/17181 E., 2015/947 K. sayılı kararı ile: \”…Dava, 506 sayılı Kanunun 26/1, 10 maddelerine dayalı rücuen tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, bozma ilamına uyularak, ilamında belirtildiği şekilde davanın kabulüne karar verilmiştir. 1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre davalılar vekilinin tüm, davacı Kurum vekilinin, aşağı bendde açıklanan hususlar dışındaki, sair temyiz itirazlarının reddi gerekir. 2- Mahkemenin, davalı şirkete %60, davalı …’ya %10, sigortalıya %30 kusur izafe eden bilirkişi raporuna esas alarak davanın istem doğrultusunda kabulüne dair kurulan ilk hükmü, Dairemizce, 506 sayılı Kanunun 9 ve 10. maddeleri hususunda irdeleme yapılması, sonucuna göre 506 sayılı Kanunun 10. maddesinin ve Borçlar Kanunun 43, 44.maddeleri gözetilmesi nedeni ile bozulmuştur. Mahkemece, bozma sonrasında, sigortalının işe giriş bildirgesi celbedilerek, işe giriş bildirgesinin kat karşılığı inşaat sözleşmesi yapılan dava dışı arsa sahibi adına olay tarihi olan 15.02.2008 tarihinde Kuruma intikal ettiği kabul edilerek, 506 sayılı Kanunun 9. maddesi kapsamında süresinde işe giriş bildirgesi verildiği kabul edilerek 506 sayılı Kanunun 26. maddesi uyarınca davalıların sorumluluğuna göre davanın kabulüne karar verilmiştir. Mahkemenin, sigortalının çalıştığı işyerine göre yapılan bildirimin davalı işveren tarafından yapıldığı kabulünde bir isabetsizlik bulunmamakla birlikte, dosya kapsamında yer alan ceza dosyasında, sigortalının eşi olan E. Y.’un kolluğa verdiği 15.02.2008 tarihli ifadesinde, sigortalının olaydan bir hafta öncesi inşaatta sıvacı olarak çalıştığına ilişkin beyanı araştırılmadan, 506 sayılı Kanunun 9. maddesinin irdelemesinin yapılması, eksik araştırma ve incelemeye dayalıdır. Mahkemece, yapılacak iş, işyerinden bildirilen dönem bordrosuna kayıtlı çalışanlar ile ceza dosyasında beyanlarına başvurulan tanık ve sigortalının eşinin bilgi ve görgüsüne başvurulup, 506 sayılı Kanunun 9’uncu maddesine uygun ve süresinde, davalı Kuruma sigortalının işe giriş bildiriminin yapılıp yapılmadığı araştırılarak, 506 sayılı Kanun’un 9 ve 10’uncu maddeleri hakkında irdeleme yapılmalı, varılacak sonuca göre aynı Kanunun 10’uncu maddesi koşullarının gerçekleşip gerçekleşmediğinin belirlenmeli, Borçlar Kanununun 43 ve 44’üncü maddesi kapsamında hakkaniyet indirimi de nazara alınmak ve isteme bağlı kalmak suretiyle hüküm kurulmalıdır. Mahkemece, bu maddi ve hukuki olgular gözetilmeksizin eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir. O halde, davacı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…\” gerekçesi ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, rücuen tazminat istemine ilişkindir. Davacı … vekili (SGK); dava dışı sigortalı Ş. Y.\’un 15.02.2008 tarihinde davalı şirkete ait iş yerinde geçirdiği iş kazası nedeniyle vefat ettiğini, müvekkilinin sigortalının ölümü ile hak sahiplerine peşin sermaye değerli gelir bağladığını ve masraf yaptığını, Kurumun toplam zararının 22.598.29TL olduğunu, ceza dosyasında şirket sahibi …\’nın asli kusurlu olduğunun belirlendiğini, davalı işveren şirketin 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu\’nun 26. maddesi gereği - [Kendi Adına ve Hesabına Bağımsız Çalışanlar ile Esnaf ve Sanatkârların Sigortalı Sayılması](https://kayseriavukat.org.tr/kendi-adina-ve-hesabina-bagimsiz-calisanlar/): Kendi Adına ve Hesabına Bağımsız Çalışanlar 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu Sigortalı sayılanlar – Madde 4 Bu Kanunun kısa ve uzun vadeli sigorta kolları uygulaması bakımından; a) Hizmet akdi ile bir veya birden fazla işveren tarafından çalıştırılanlar, b) Köy ve mahalle muhtarları ile hizmet akdine bağlı olmaksızın kendi adına ve hesabına bağımsız çalışanlardan ise; 1) Ticarî kazanç veya serbest meslek kazancı nedeniyle gerçek veya basit usûlde gelir vergisi mükellefi olanlar, 2) Gelir vergisinden muaf olup, esnaf ve sanatkâr siciline kayıtlı olanlar, 3) Anonim şirketlerin yönetim kurulu üyesi olan ortakları, sermayesi paylara bölünmüş komandit şirketlerin komandite ortakları, diğer şirket ve donatma iştiraklerinin ise tüm ortakları, 4) Tarımsal faaliyette bulunanlar, … sigortalı sayılırlar. Kendi Adına ve Hesabına Bağımsız Çalışanlar ile Esnaf ve Sanatkârların Sigortalı Sayılması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2015/533 Karar No: 2017/1312 Karar Tarihi: 08.11.2017 Mahkemesi: İş Mahkemesi Taraflar arasındaki tespit davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … İş Mahkemesince kabulüne dair verilen 13.03.2014 gün ve 2013/454 E.-2014/191 K. sayılı kararın temyizen incelenmesinin davalı SGK vekilince istenilmesi üzerine, Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 09.06.2014 gün ve 2014/9311 E., 2014/14108 K. sayılı kararı ile; \”…Davacı, 18.03.1985-30.04.2008 tarihleri arasında Kurumca kabul edilen süreler haricinde 1479 sayılı Kanun’a tabi sigortalı olduğunun tespitine karar verilmesini istemiştir. Mahkemece, bozma ilamına uyularak hükümde belirtilen gerekçelerle davanın kabulüne karar verilmiştir. 1- Dosyadaki yazılara, kararın bozmaya uygun olmasına, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davalı Kurum vekilinin sair temyiz itirazlarının reddi gerekir. 2- Mahkemece, Dairemizin bozma ilamına uyularak karar verilmiş ise de, bozma ilamının gereği tam olarak yerine getirilmemiştir. Davanın yasal dayanağı,1479 sayılı Kanun’un 24 ve 25 maddeleridir. 01.04.1972 tarihinde yürürlüğe giren 1479 sayılı Kanun’un 24 ve 25. maddelerinde “…kendi adına ve hesabına çalışanlar olarak nitelendirilen bağımsız çalışanlardan kanunla kurulu meslek kuruluşlarına yazılı olan gerçek kişiler…”, “meslek kuruluşuna yazılarak çalışmaya başladıkları tarihten itibaren” zorunlu Bağ-Kur sigortalısı sayılmışken, anılan maddelerde 19.04.1979 gün ve 2229 sayılı Kanun ile yapılan değişiklik ile meslek kuruluş kaydı zorunluluğu kaldırılarak, “kendi adına ve hesabına” çalışma koşulu ve belirtilen nitelikte çalışmaya başlama tarihi sigortalılık niteliğini kazanmak için yeterli kabul edilmiştir. 20.04.1982 tarihinde yürürlüğe giren 2654 sayılı Kanun ile yapılan düzenlemede, kendi adına ve hesabına çalışma koşuluna ek olarak “gerçek ve götürü usulde gelir vergisi mükellefi olanlar” için mükellefiyetin başlangıç tarihinden, “kendi adına ve hesabına bağımsız çalışmakla beraber gelir vergisinden muaf olanlardan kanunla kurulu meslek kuruluşlarına usulüne uygun olarak kayıtlı olanlar” kayıtlı oldukları tarihten itibaren sigortalı sayılmaktadır. 22.03.1985 tarihinde yürürlüğe giren 3165 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikte ise, bu kez, kendi adına ve hesabına bağımsız çalışanlardan; “gerçek ve götürü usûlde gelir vergisi mükellefi olanlar, Esnaf ve Sanatkarlar Siciline kayıtlı bulunanlar veya kanunla kurulu meslek kuruluşuna usulüne uygun kayıtlı bulunanlardan” gelir vergisi mükellefi olanlar, mükellefiyetin başlangıç tarihinden, gelir vergisinden muaf olanlar ile vergi kaydı bulunmayanlar da Esnaf ve Sanatkarlar Siciline veya kanunla kurulu meslek kuruluşlarına kayıt oldukları tarihten itibaren kendiliğinden sigortalı sayılmışlardır. Davaya konu somut olayda; davacı 15.06.1987 tarihli giriş bildirgesi ile 18.03.1985 tarihinden itibaren 1479 sayılı Kanun kapsamında tescil edilmiş olup; davacının Kurumca kabul edilen 18.03.1985-02.05.1985, 16.07.2003-30.09.2003 ve 01.04.2008-30.04.2008 tarihleri arasındaki dönem haricinde davaya konu dönemde vergi mükellefiyeti yoksa da, 19.03.1985-04.04.2008 tarihleri arasında Diyarbakır Bakkallar odası, 08.12.1994-15.08.2005 tarihleri arasında İzmir Pazarcılar odası kaydının bulunduğu anlaşılmaktadır. Mahkemenin 08.12.1994-30.04.2008 tarihleri arasında Kurumca kabul edilmeyen dönemlerde anılan yasal düzenlemeler çerçevesinde sigortalı olduğunun kabulünde bir isabetsizlik yok ise de, 18.03.1985 – 08.12.1994 tarihleri arasındaki dönem yönünden davacının, 1479 sayılı Kanun kapsamında zorunlu sigortalılığın oluşumu için “kendi adına ve hesabına bağımsız çalışma” olgusunun varlığı zorunlu ve asli unsur olup, Diyarbakır Bakkallar Odası kaydının bulunduğu anılan tarihler arasında kendi nam ve hesabına bakkal işletip işletmediği, bu bağlamda çalışmasının bulunup bulunmadığı ve varsa süreleri tereddütsüz belirlenmeli, bu çerçevede resen araştırma yapılarak zabıta marifeti ile ihtilaf konusu dönemde davacının geçimini ne şekilde temin ettiği mahallinde yapılacak araştırma ile belirlenmeli, davacı tarafından bildirilecek ve mahkemece resen belirlenecek tanıklar yoluyla kendi nam ve hesabına çalışmaların varlığı tespit edilmeli, 1479 sayılı Kanun kapsamında zorunlu sigortalı olarak kabul edilmesi gereken dönem, kuşku ve duraksamaya neden olmayacak şekilde belirlenmeli, kendi nam ve hesabına çalışmanın olmaması halinde, davacının anılan dönemde prim ödemesinin bulunmaması ve af kapsamında prim ödemelerinin de olmaması karşısında isteğe bağlı sigortalı kabul edilemeyeceği de gözetilerek varılacak sonuca göre karar verilmelidir. Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular gözetilmeksizin, eksik araştırma ve inceleme sonucu, yazılı şekilde hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir. O hâlde, davalı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…\” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, Esnaf Bağ-Kur sigortalılığının tespiti istemine ilişkindir. Davacı davalı Kurum tarafından 18.03.1985 ile 30.04.2008 tarihleri arasında 23 yıllık Esnaf Bağ-Kur sigortalılığının iptal edildiğini, primlerini ödediği bu dönemde aralıksız sigortalı kabul edilmesi gerektiğini, 18.03.1985 ile 30.04.2008 tarihleri arasında Kurum tarafından kabul edilen süreler haricinde 1479 sayılı Kanun kapsamında sigortalı olduğunun tespitine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Kurum vekili davanın reddinin gerektiğini savunmuştur. Mahkemece 06.12.2010 tarihli kararda davacının Kurumca kabul edilen 18.03.1985-02.05.1985, 16.07.2003-30.09.2003, 01.04.2008-30.04.2008 tarihleri dışında kalan sürelerde Bağ-Kur sigortalısı olmasını gerektirecek bir durumun bulunmadığını belirtilerek davanın reddine karar verilmiştir. Davacının temyizi üzerine Özel Dairece 19.03.2012 tarihli kararda, davacı tarafından talep edilen dönemler için kendi nam ve hesabına çalışmasına ilişkin işyeri kayıtları ile oda ve sicil kayıtlarının varlığı araştırılarak, işyerinin vergi muafiyeti kapsamında olup olmadığı belirlenerek, sosyal güvenliğin vazgeçilmez ve kaçınılmaz yapısı gereği yöntemince ve resen araştırma yapılarak 1479 sayılı Kanun kapsamında zorunlu sigortalı olduğu dönemlerin belirlenmesi gerektiği gerekçesiyle hüküm bozulmuştur. Mahkemece 21.02.2013 tarihli kararda bozma kararına uyularak yapılan araştırma sonucunda talep edilen tüm dönemde davacının kendi nam ve hesabına çalışma olgusunun kesintisiz olarak devam ettiği, davacının sigortalılığını sonlandırma konusunda bir irade beyanının bulunmadığı, faaliyet konusunun vergi kaydı gerektirmeyecek düzeyde bulunduğu, vergi-oda-sicil kaydının şekli şartları oluşturduğu, aksinin kanıtlanmasının mümkün olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne, davacının 18.03.1985-30.04.2008 tarihleri arasında Kurumca kabul edilmeyen sürelerde de 1479 sayılı Kanun kapsamında sigortalı olduğunun tespitine karar verilmiştir. Davalı Kurum vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece 29.04.2013 tarihli kararda, uyulmasına karar verilen bozma kararının gereğinin yerine getirilmediği, davacının talep ettiği - [İhtiyati Haczin Kaldırılması, Üçüncü Kişinin Haczedilen Mallarla ilgili Açtığı İstihkak Davasına Etki Eder mi](https://kayseriavukat.org.tr/ihtiyati-haczin-kaldirilmasi-istihkak/): İhtiyati Haczin Kaldırılmasının İstihkak Davasına Etkisi 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu İhtiyati haciz şartları – Madde 257 Rehinle temin edilmemiş ve vadesi gelmiş bir para borcunun alacaklısı, borçlunun yedinde veya üçüncü şahısta olan taşınır ve taşınmaz mallarını ve alacaklariyle diğer haklarını ihtiyaten haczettirebilir. Vadesi gelmemiş borçtan dolayı yalnız aşağıdaki hallerde ihtiyati haciz istenebilir: 1 – Borçlunun muayyen yerleşim yeri yoksa; 2 – Borçlu taahhütlerinden kurtulmak maksadiyle mallarını gizlemeğe, kaçırmağa veya kendisi kaçmağa hazırlanır yahut kaçar ya da bu maksatla alacaklının haklarını ihlâl eden hileli işlemlerde bulunursa; Bu suretle ihtiyati haciz konulursa borç yalnız borçlu hakkında muacceliyet kesbeder. İhtiyati haciz kararı – Madde 258 İhtiyati hacze 50 nci maddeye göre yetkili mahkeme tarafından karar verilir. Alacaklı alacağı ve icabında haciz sebepleri hakkında mahkemeye kanaat getirecek deliller göstermeğe mecburdur. Mahkeme iki tarafı dinleyip dinlememekte serbesttir. İhtiyati haciz talebinin reddi kararı gerekçeli olarak verilir ve bu karara karşı istinaf yoluna başvurulabilir. Yüzüne karşı aleyhinde ihtiyati haciz kararı verilen taraf da istinaf yoluna başvurabilir. Bölge adliye mahkemesi bu başvuruları öncelikle inceler ve verdiği karar kesindir. İhtiyati haciz kararının icrası – Madde 261 Alacaklı, ihtiyati haciz kararının verildiği tarihten itibaren on gün içinde kararı veren mahkemenin yargı çevresindeki icra dairesinden kararın infazını istemeye mecburdur. Aksi halde ihtiyati haciz kararı kendiliğinden kalkar. İhtiyati haciz kararları, 79 dan 99 uncuya kadar olan maddelerdeki haczin ne suretle yapılacağına dair hükümlere göre icra edilir. İhtiyati haczin infazı ile ilgili şikayetler infazı yapan icra dairesinin bağlı olduğu icra mahkemesine yapılır. Zabıt tutma ve haciz tutanağının tebliği – Madde 262 Haczi icra eden memur bir tutanak düzenler. Bunda haczolunan şeyler ve kıymetleri gösterilir ve derhal icra dairesine verilir. İcra dairesi, ihtiyati haciz tutanağının birer suretini üç gün içinde haciz sırasında hazır bulunmıyan alacaklı ve borçluya ve icabında üçüncü şahsa tebliğ eder. Borçlu tarafından gösterilecek teminat – Madde 263 Haczolunan mallar istenildiği zaman para veya ayın olarak verilmek ve bu hususu temin için malların kıymetleri depo edilmek veya icra memuru tarafından kabul edilecek esham ve tahvilat veya taşınır ve taşınmaz rehin veya muteber bir banka kefaleti gösterilmek şartiyle borçluya ve mal üçüncü şahıs elinde haczolunmuşsa bir taahhüt senedi alınarak bu şahsa bırakılabilir. İstenilecek teminat her halde borç ve masraf tutarını geçemez. İhtiyati haczi tamamlıyan merasim – Madde 264 Dava açılmadan veya icra takibine başlanmadan evvel ihtiyati haciz yaptırmış olan alacaklı; haczin tatbikinden, haciz gıyabında yapılmışsa haciz tutanağının kendisine tebliğinden itibaren yedi gün içinde ya takip talebinde (Haciz veya iflas) bulunmaya veya dava açmaya mecburdur. İcra takibinde, borçlu ödeme emrine itiraz ederse bu itiraz hemen alacaklıya tebliğ olunur. Alacaklı, tebliğ tarihinden itibaren yedi gün içinde icra mahkemesinden itirazın kaldırılmasını istemeye veya mahkemede dava açmaya mecburdur. İcra mahkemesi, itirazın kaldırılması talebini reddederse alacaklının kararın tefhim veya tebliği tarihinden itibaren yedi gün içinde dava açması lazımdır. İhtiyatî haciz, alacak davasının mahkemede görüldüğü sırada konulmuş veya alacaklı birinci fıkraya göre mahkemede dava açmış ise, esas hakkında verilecek hükmün mahkemece tebliğinden itibaren bir ay içinde alacaklı takip talebinde bulunmaya mecburdur. Alacaklı bu müddetleri geçirir veya davasından yahut takip talebinden vazgeçerse veya takip talebi kanuni müddetlerin geçmesiyle düşerse veya dava dosyası muameleden kaldırılıp da bir ay içinde dava yenilenmezse veya davasında haksız çıkarsa ihtiyati haciz hükümsüz kalır ve alakadarlar isterse lazım gelenlere bildirilir. Borçlu müddeti içinde ödeme emrine itiraz etmez veya itirazı icra mahkemesince kesin olarak kaldırılır veya mahkemece iptal edilirse, ihtiyati haciz kendiliğinden icrai hacze inkılabeder. İhtiyati haciz kararına itiraz ve temyiz – Madde 265 Borçlu kendisi dinlenmeden verilen ihtiyatî haczin dayandığı sebeplere, mahkemenin yetkisine ve teminata karşı; huzuriyle yapılan hacizlerde haczin tatbiki, aksi hâlde haciz tutanağının kendisine tebliği tarihinden itibaren yedi gün içinde mahkemeye müracaatla itiraz edebilir. Menfaati ihlâl edilen üçüncü kişiler de ihtiyatî haczi öğrendiği tarihten itibaren yedi gün içinde ihtiyatî haczin dayandığı sebeplere veya teminata itiraz edebilir. Mahkeme, gösterilen sebeplere hasren tetkikat yaparak itirazı kabul veya reddeder. İtiraz eden, dilekçesine istinat ettiği bütün belgeleri bağlamaya mecburdur. Mahkeme, itiraz üzerine iki tarafı davet edip gelenleri dinledikten sonra, itirazı varit görürse kararını değiştirebilir veya kaldırabilir. Şu kadar ki, iki taraf da gelmezse evrak üzerinde inceleme yapılarak karar verilir. İtiraz üzerine verilen karara karşı istinaf yoluna başvurulabilir. Bölge adliye mahkemesi bu başvuruyu öncelikle inceler ve verdiği karar kesindir. İstinaf yoluna başvuru, ihtiyatî haciz kararının icrasını durdurmaz. İhtiyati haczin kaldırılması – Madde 266 Borçlu, para veya mahkemece kabul edilecek rehin veya esham yahut tahvilat depo etmek veya taşınmaz rehin yahut muteber bir banka kefaleti göstermek şartı ile ihtiyati haczin kaldırılmasını mahkemeden istiyebilir. Takibe başlandıktan sonra bu yetki, icra mahkemesine geçer. İstihkak iddiasına itiraz Borçlunun zilyedliği: Hazırlık safhası – Madde 96 Borçlu, elinde bulunan bir malı başkasının mülkü veya rehni olarak gösterdiği yahut üçüncü bir şahıs tarafından o mal üzerinde mülkiyet veya rehin hakkı iddia edildiği takdirde, icra dairesi bunu haciz ve icra tutanaklarına geçirir ve keyfiyeti iki tarafa bildirir. İcra dairesi aynı zamanda istihkak iddiasına karşı itirazları olup olmadığını bildirmek üzere alacaklı ve borçluya üç günlük mühlet verir. Sükütları halinde istihkak iddiasını kabul etmiş sayılırlar. Malın haczine muttali olan borçlu veya üçüncü şahıs, ıttıla tarihinden itibaren yedi gün içinde istihkak iddiasında bulunmadığı takdirde, aynı takipte bu iddiayı ileri sürmek hakkını kaybeder. İstihkak iddiasının yapıldığı veya istihkak davasının açıldığı tarihte istihkak müddeisi ile birlikte oturan kimseler yahut bu şahısların iş ortakları, iddianın yapıldığı tarihte veya istihkak davası 97 nci maddenin 9 uncu fıkrası gereğince açılmışsa davanın açıldığı tarihte malın haczine ıttıla kesbetmiş sayılırlar. Üçüncü şahsın istihkak iddiası – Madde 97 İstihkak iddiasına karşı alacaklı veya borçlu tarafından itiraz edilirse, icra memuru dosyayı hemen icra mahkemesine verir. İcra mahkemesi, dosya üzerinde veya lüzum görürse ilgilileri davet ederek mürafaa ile yapacağı inceleme neticesinde varacağı kanaate göre takibin devamına veya talikıne karar verir. İstihkak davasının sırf satışı geri bırakmak gayesiyle kötüye kullanıldığını kabul etmek için ciddi sebepler bulunduğu takdirde icra mahkemesi takibin talikı talebini reddeder. Takibin talikıne karar verilirse, haksız çıktığı takdirde alacaklının muhtemel zararına karşı davacıdan 36 ncı maddede gösterilen teminat alınır. Teminatın cins ve miktarı mevcut delillerin mahiyetine göre takdir olunur. Takibin devamına dair verilen icra mahkemesi kararı kesindir. Üçüncü şahıs, icra mahkemesi kararının tefhim veya tebliğinden itibaren yedi gün içinde icra mahkemesinde istihkak davası açmaya mecburdur. Bu - [Tahliye Davası: Kira Bedelinin Ödenmemesi Nedeniyle Tahliye Talepli İcra Takibi Başlatılabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/tahliye-davasi-kira-bedelinin-odenmemesi/): Tahliye Davası: Kira Bedelinin Ödenmemesi Nedeniyle Tahliye Talepli İcra Takibi Başlatılabilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1852 Karar No: 2019/982 Karar Tarihi: 01.10.2019 Mahkemesi: İcra Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki itirazın kaldırılması ve tahliye talebinden dolayı yapılan inceleme sonunda İstanbul 9. İcra (Hukuk) Mahkemesince istemin reddine dair verilen 19.12.2013 tarihli ve 2013/587 E., 2013/1136 K. sayılı karar, alacaklı vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay (Kapatılan) 6. Hukuk Dairesinin 17.02.2014 tarihli ve 2014/1210 E., 2014/1671 K. sayılı kararında; “…Dava, kira alacağının tahsili amacıyla başlatılan icra takibine vaki itirazın kaldırılması ve kiralananın tahliyesi istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş, karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Davacı vekili, dava dilekçesinde, taraflar arasında 25.01.2011 başlangıç tarihli, 10 yıl süreli kira sözleşmesinin bulunduğunu, icra takibinde sehven sözlü kira sözleşmesine dayanıldığını, kiralananın anahtarlarının kendilerine teslim edilmediğini, 05.01.2012 tarihli fesih bildiriminin tebliğ edilmediğini belirterek davalılar hakkında yapmış oldukları icra takibinde; borçlu davalı …’ın yetkiye yönelik itirazının kaldırılması ile borçluların takibe esas yönünden yapmış oldukları itirazların da kaldırılarak takibin devamına, kiralanan taşınmazın tahliyesine karar verilmesini istemiştir. Davalılar vekili sözlü kira sözleşmesine dayanılarak itirazın kaldırılmasının mümkün olmadığını, kiralanan taşınmazın hukuki ayıplı olduğunu bu nedenle kira sözleşmesinin haklı nedenle feshedildiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir. Davacı alacaklı, 07.02.2013 tarihinde başlattığı tahliye talepli icra takibinde 25.01.2011 tarihli sözlü kira ilişkisine dayanarak 31.01.2013 tarihli kira alacağının tahsilini talep etmiş, dava dilekçesinde taraflar arasında yazılı kira sözleşmesinin bulunduğunu, takip talepnamesinde sehven sözlü kira ilişkisine dayanıldığını ifade etmiştir. Davalı borçlular da yazılı kira ilişkisinin varlığını kabul etmişlerdir. Bu durumda taraflar arasında 25.01.2011 başlangıç tarihli, 10 yıl süreli yazılı kira sözleşmesinin varlığı hususunda uyuşmazlık bulunmamaktadır. Uyuşmazlık, yazılı kira sözleşmesinin tek taraflı feshinin hukuki sonuç doğurup doğurmayacağı hususunda toplanmaktadır. Kira sözleşmesi tarafların ortak iradesi ile feshedilmedikçe veya mahkeme kararı ile ortadan kaldırılmadıkça geçerliliğini korur. Taraflardan birinin tek taraflı fesih iradesi kural olarak akdi ilişkiyi sona erdirmez. Mahkemece, işin esasının incelenerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken kiracının tek taraflı fesih iradesine değer verilerek davanın reddine karar verilmesi doğru değildir. Karar bu nedenle bozulmalıdır…” gerekçesi ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan inceleme sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: İstem, kira alacağının tahsili amacıyla başlatılan icra takibine vaki itirazın kaldırılması ve kiralananın tahliyesine ilişkindir. Alacaklı vekili; müvekkili ile borçlu H.. Turizm Ltd. Şti. arasında müvekkilinin maliki olduğu … Fatih/İstanbul adresindeki binaların tamamının kiralanmasına ilişkin 25.01.2011 başlangıç tarihli 10 yıl süreli kira sözleşmesi akdedildiğini, borçlu …’ın da kira sözleşmesinde müşterek borçlu ve müteselsil kefil olduğunu, kira sözleşmesinin 4 nolu “kira bedeli her yıl Ocak ayı içerisinde yıllık toplam kira bedeli Vakıfbank Şehremini Şubesi’ndeki vakıf hesabına yatırılacaktır.” maddesi gereğince 2013 Ocak ayı içerisinde defaten ödenmesi gereken 2013 yılı yıllık kira bedelinin ödenmemesi üzerine borçlu H.. Turizm Ltd. Şti. ve … aleyhine İstanbul 34. İcra Dairesinin 2013/2511 E. sayılı dosyasında başlattıkları tahliye talepli icra takibinin borçluların itirazı nedeniyle durduğunu, takip talebine taraflar arasındaki 25.01.2011 başlangıç tarihli ve 10 yıl süreli kira sözleşmesinin sözlü olduğunun sehven yazıldığını, 25.01.2011 başlangıç tarihli kira sözleşmesinin yazılı olduğunu, borçluların icra dosyasına verdiği itiraz dilekçesinde taraflar arasında 25.01.2011 başlangıç tarihli ve 10 yıl süreli (sözlü ya da yazılı) bir sözleşmenin bulunduğunu kabul ettiklerini ve kira akdine itiraz etmediklerini, borçluların itirazlarının kira akdinin dışında kira sözleşmesinin kendileri tarafından haklı nedenle feshedilmesine ilişkin olduğu ve bu durumda borçluların itirazlarını 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu‘nun 269/c- I, II ve 269/d maddesinde belirtilen belgelerden biri ile ispatlamaları gerektiğini, borçluların kira sözleşmesini haklı nedenlerle 05.01.2012 tarihinde feshettikleri iddialarının yerinde olmadığını, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu‘nun 347 ve 348. maddeleri gereğince belirli süreli konut ve çatılı işyeri kira sözleşmesinin kiracı tarafından feshinin süre bitiminden en az on beş gün önce yazılı bildirimle mümkün olduğunu ve yerleşik Yargıtay içtihatları gereği, usulüne uygun fesih bildiriminin yanı sıra sözleşme konusu mecurun boş olarak fiilen de teslim edilmesi (anahtarının teslim edilmesi) gerektiğini, kira sözleşmesinin bitiş tarihinin 25.01.2021 olduğunu, borçluların iddia ettikleri gibi müvekkiline iletilmiş 05.01.2012 tarihli yazılı fesih bildiriminin bulunmadığını, böyle bir fesih bildirimi bulunsa bile fesih bildiriminin dönem sonunu gözetmemesi ve borçluların kiraladıkları mecurun bağımsız bölümlerini yetkisi ve hakkı olmadığı hâlde, ayrı ayrı üçüncü kişilere alt kiraya vermiş olması ve hâlen sözleşmeye konu mecurun fiilen borçlu H.. Turizm Ltd. Şti. ve kefili …’ın kullanımında olması nedeniyle borçluların takibe yapmış oldukları itirazlarının haksız ve yersiz olduğunu ileri sürerek borçluların itirazlarının kaldırılarak takibin devamına, borçluların taşınmazdan tahliyesine, borçlular aleyhine alacağın %20’sinden aşağı olmamak üzere icra inkâr tazminatına hükmedilmesine karar verilmesini talep etmiştir. Borçlular; gayrimenkulün iki katlı harabe bir bina olduğunu ve otel ve pansiyon olarak kullanılmak üzere kiralandığını, ilk kiranın senelik kira bedeli olarak peşin ödendiğini ancak kiralanan gayrimenkul tarihi eser olduğundan tadilat, onarım, imar ve inşaat izni verilmediğinden harabe durumunda olan gayrimenkulü otel ve pansiyon olarak işletmeleri mümkün olmadığından kira sözleşmesini ikinci kira yılı başlamadan önce 05.01.2012 tarihli yazıyla (feshi ihbar) haklı nedenle feshetmiş olduklarını, inşaat izni yasağı nedeniyle ayıplı nitelikte olan kira sözleşmesi hukuken geçersiz olduğundan haklı sebeple feshettiklerini ve böylece sona erdirilmiş sözleşmeye dayanılarak kira alacağı talep edilemeyeceğini, bu nedenle borçlarının bulunmadığını, taşınmazı başkalarına kiraya verdikleri iddiasının gerçek dışı olduğunu beyan ederek davanın reddini savunmuşlardır. Yerel Mahkemece; borçluların kira akdini benimsemekle beraber 25.01.2011 tarihli kira sözleşmesinin ilgili makamlardan tadilat için gerekli izin alamadığından feshedildiğini savundukları, kira sözleşmesinin feshedildiğinin muhatap alacaklıya 12.01.2012 tarihinde tebliğ edildiği, borçluların sunduğu dosya içerisinde bulunan ve İmar ve Şehircilik Müdürlüğü tarafından tanzim edilen 19.06.2013 tarih ve 8520 sayılı yazıya göre de kiralanan taşınmazla ilgili olarak imar izninin verilmediği, bu iki verinin kira sözleşmesinin sona erdirildiğine ilişkin savunmayı haklı çıkaracak mahiyette olduğu, alacaklı her ne kadar sözlü kira sözleşmesinden bahsetmiş ise de tarafların yazılı kira sözleşmesine dayandıkları, kira sözleşmesinin 7 numaralı bendinde gerekli ruhsatın alınmasının kiracıya yüklendiği, ancak iznin alınmaması hâlinde sözleşmenin akıbeti hakkında herhangi bir ibarenin yer almadığı, iznin verilmemiş olmasının objektif olarak sözleşmenin sona erdirilmesi için makul, meşru ve hukuki bir neden olduğu, fesihname muhatabına iletildiğine göre 2013 yılı içerisinde tahakkuk eden ve takibe konu edilen alacağın fesihname ile hukuki temelini yitirdiği gerekçesiyle istemin reddine karar verilmiştir. Alacaklı vekilinin temyiz itirazı üzerine - [Ultra Irkçı Sözü Hakaret mi: Kişilik Haklarına Saldırı Nedeniyle Manevi Tazminat Talep Edilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/ultra-irkci-sozu-hakaret-mi/): Kişilik Haklarına Saldırı Nedeniyle Manevi Tazminat 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu Kişiliğin Korunması: Saldırıya karşı – Madde 24 Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hâkimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır. Davalar – Madde 25 Davacı, hâkimden saldırı tehlikesinin önlenmesini, sürmekte olan saldırıya son verilmesini, sona ermiş olsa bile etkileri devam eden saldırının hukuka aykırılığının tespitini isteyebilir. Davacı bunlarla birlikte, düzeltmenin veya kararın üçüncü kişilere bildirilmesi ya da yayımlanması isteminde de bulunabilir. Davacının, maddî ve manevî tazminat istemleri ile hukuka aykırı saldırı dolayısıyla elde edilmiş olan kazancın vekâletsiz iş görme hükümlerine göre kendisine verilmesine ilişkin istemde bulunma hakkı saklıdır. Manevî tazminat istemi, karşı tarafça kabul edilmiş olmadıkça devredilemez; miras bırakan tarafından ileri sürülmüş olmadıkça mirasçılara geçmez. Davacı, kişilik haklarının korunması için kendi yerleşim yeri veya davalının yerleşim yeri mahkemesinde dava açabilir. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Kişilik hakkının zedelenmesi – Madde 58 Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir. Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle saldırıyı kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir. Ultra Irkçı Sözü Hakaret mi: Kişilik Haklarına Saldırı Nedeniyle Manevi Tazminat Talep Edilebilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1734 Karar No: 2018/668 Karar tarihi: 04.04.2018 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 15.12.2011 gün ve … sayılı karar, davalı … vekili ve davalı Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu Genel Müdürlüğü vekili tarafından ayrı ayrı temyiz edilmekle Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 08.04.2013 gün ve 2012/7570 E., 2013/6517 K. sayılı kararı ile; “…Dava, kişilik haklarına saldırıya dayalı manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmiş; hüküm davalı … vekili ile davalı TRT Türkiye Radyo Televizyon Kurumu Müdürlüğü tarafından temyiz edilmiştir. Davacı, davalı TRT\’de yayınlanan …isimli programa katılan davalı …\’un kendisine yönelik kullandığı \”ultra ırkçı\” ifadeleri ile kişilik haklarına saldırıda bulunduğunu belirterek uğradığı manevi zararının davalılar tarafından tazmin edilmesini talep etmiştir. Davalılar davanın reddini savunmuşlardır. Mahkemece, davalı …\’un davalı TRT\’de katılmış olduğu …isimli canlı yayınlanan programda davacı aleyhinde kullandığı ultra ırkçı nitelemesi ile davacının kişilik haklarına saldırı da bulunduğundan bahisle davanın kısmen kabulüne karar vermiştir. Dosya arasındaki bilgi ve belgelerden; davacının, dava konusu ifadelerin kullanıldığı program öncesinde davalı …\’un etnik kimliğini ön plana alarak yazmış olduğu yazılarının olduğu; davalı …\’un dava konusu ifadeleri kullandığı canlı yayında \”Yurt dışından çok sayıda katılımcının da yer alacağı Türkiye\’de dil zenginliği ile ilgili organize ettikleri konferansın davacı … Kılıç\’tan gelen mektup üzerine iptal etmek zorunda kaldıklarını, davacının mektubunda \”dil zenginliği derken Kürt dilini mi konuşacaksınız\” ifadelerini kullandığını, bunun ultra ırkçı bir adamın yazısı olduğuna\” ilişkin açıklamada bulunduğu anlaşılmaktadır. Davacının yazmış olduğu mektup ve daha önce davalı … ile ilgili yazıları göz önüne alındığında davalının açıklaması olgusal bir temele oturmaktadır. Olgusal temele dayanan bu açıklama saldırı teşkil etmemektedir. Ayrıca davalının davacı hakkında \”ultra ırkçı\” nitelemesinde bulunması da \”değer yargısı\” olup saldırı oluşturmamaktadır. Şu durumda mahkemece istemin tümden reddi gerekirken, yazılı gerekçe ile kısmen kabulü doğru olmamış, kararın bozulmasını gerektirmiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacı (muris) vekili müvekkilinin tanınmış bir gazeteci olduğunu, 08.04.2011 tarihinde TRT\’de yayınlanan …isimli programa konuk olan davalılardan …\’un, davacı hakkında hakaretlerde ve asılsız iddialarda bulunduğunu, davalının bu programda “ultra ırkçı B.. Kılıç bir mektup yazdı. TESEV konferansı iptal etti.” şeklindeki söylemleri ile müvekkili hakkında “Ultra Irkçı” hakaretini basın yolu ile yaydığını, davalının bu programda söylediği sözlerin tamamen gerçek dışı olduğunu, davalının hakaret ve davacıyı hedef gösterir nitelikteki eylemi nedeniyle müvekkiline terör örgütü PKK ve yandaşları tarafından sürekli olarak tehdit mesajları gelmeye başladığını ileri sürerek, 20.000,00 TL manevi tazminatın 08.04.2011 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı … vekili müvekkilinin saygı duyulan, itibar sahibi bir kanaat önderi ve iş adamı olduğunu, davacının yazılarında sürekli olarak davalının kimliği ile ilgili hakaret içerir mahiyette ifadeler kullandığını, karşı tarafın kendi düşünceleri dışında herhangi bir düşünce ve ifadeyi kesinlikle kabul etmediğini, müvekkilin etnik ve dinsel kimliğini, Yahudi oluşunu öne çıkararak davalıya hakaret ettiğini ve onu hedef gösterdiğini, yazının tamamı incelendiğinde müvekkilinin kişilik haklarına saldırı amacının bulunmadığının ve eleştiri sınırının aşılmadığının anlaşılacağını belirterek davanın reddinin gerektiğini savunmuştur. Davalı Türkiye Radyo Televizyon Kurumu Genel Müdürlüğü vekili davanın hukuki dayanaktan yoksun olduğunu, kaldı ki talep edilen tazminat miktarının çok fahiş bulunduğunu, dava konusu yayın kaydının tamamı incelendiğinde, “TUSİAD\’ın Demokratikleşme Konusundaki Tavrı ve Türkiye\’de Genel Olarak Demokratikleşme Meselesi”nin ele alındığını; canlı yayınlanan programda davalının genel olarak siyaset ve ekonomiye dair güncel konularda kendi görüşlerini dile getirdiğini, dolayısıyla sorumluluğun yayında yer alan fikir sahiplerine ait olacağını, davalı …’un 1997 yılında meydana gelen bir tartışmayı dile getirdiğini ve davacı hakkında bazı iddialarda bulunduğunu, bu durumda müvekkiline sorumluluk yüklenmesinin söz konusu olamayacağını ifade etmiştir. Mahkemece davanın dayanağının 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi ile 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nun 49. maddesi (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu md. 58) olduğu, TMK’nın 24. maddesinde “Şahsiyet haklarının hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğraması” koşulunun öngörüldüğü, maddede belirtilen hususların kanıtlanması durumunda manevi tazminat isteme hakkının doğmuş olacağının kabulünün gerektiği, kişisel hakkın kişinin kendi hür ve bağımsız varlığının bütünlüğünü sağladığı, bu hakkın kişinin doğumu ile kazanılan ve kişiliğe bağlı olan bir hak olduğu, kişinin onur ve saygınlığının, onun toplum içindeki tüm manevi değerlerinden oluştuğu, herkesin içinde yaşadığı toplumda ve ilişki kurduğu çevrede kişisel bir onurunun, şerefinin ve saygınlığının bulunduğu, öte yandan basının toplumu ilgilendiren konularda haber verme, çeşitli sorunlarla ilgili eleştiri, yorum ve uyarılarla kişileri aydınlatma, düşünmeye sevk etme, bilinçlendirme ve kamu görevlilerini harekete geçirme şeklindeki işlevlerini yerine getirirken temeli 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 28. maddesine dayanan “Özgürlük” hakkından yararlanacağı ve gücünü bu haktan alacağının kuşkusuz olduğu, ancak özgürlüğün - [Gider Avansı ve Delil Avansının Yatırılmaması Halinde İtirazın İptali Davasının Reddine Karar Verilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/delil-ve-gider-avansinin-yatirilmamasi/): Gider Avansı veya Delil Avansının Yatırılmaması 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Dava şartları – Madde 114 (1) Dava şartları şunlardır: a) Türk mahkemelerinin yargı hakkının bulunması. b) Yargı yolunun caiz olması. c) Mahkemenin görevli olması. ç) Yetkinin kesin olduğu hâllerde, mahkemenin yetkili bulunması. d) Tarafların, taraf ve dava ehliyetine sahip olmaları; kanuni temsilin söz konusu olduğu hâllerde, temsilcinin gerekli niteliğe sahip bulunması. e) Dava takip yetkisine sahip olunması. f) Vekil aracılığıyla takip edilen davalarda, vekilin davaya vekâlet ehliyetine sahip olması ve usulüne uygun düzenlenmiş bir vekâletnamesinin bulunması. g) Davacının yatırması gereken gider avansının yatırılmış olması. ğ) Teminat gösterilmesine ilişkin kararın gereğinin yerine getirilmesi. h) Davacının, dava açmakta hukuki yararının bulunması. ı) Aynı davanın, daha önceden açılmış ve hâlen görülmekte olmaması. i) Aynı davanın, daha önceden kesin hükme bağlanmamış olması. (2) Diğer kanunlarda yer alan dava şartlarına ilişkin hükümler saklıdır. Dava şartlarının incelenmesi – Madde 115 (1) Mahkeme, dava şartlarının mevcut olup olmadığını, davanın her aşamasında kendiliğinden araştırır. Taraflar da dava şartı noksanlığını her zaman ileri sürebilirler. (2) Mahkeme, dava şartı noksanlığını tespit ederse davanın usulden reddine karar verir. Ancak, dava şartı noksanlığının giderilmesi mümkün ise bunun tamamlanması için kesin süre verir. Bu süre içinde dava şartı noksanlığı giderilmemişse davayı dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddeder. (3) Dava şartı noksanlığı, mahkemece, davanın esasına girilmesinden önce fark edilmemiş, taraflarca ileri sürülmemiş ve fakat hüküm anında bu noksanlık giderilmişse, başlangıçtaki dava şartı noksanlığından ötürü, dava usulden reddedilemez. Harç ve gider avansının ödenmesi – Madde 120 (1) Davacı, yargılama harçları ile her yıl Adalet Bakanlığınca çıkarılacak gider avansı tarifesinde belirlenecek olan tutarı, dava açarken mahkeme veznesine yatırmak zorundadır. (2) Avansın yeterli olmadığının dava sırasında anlaşılması hâlinde, mahkemece, bu eksikliğin tamamlanması için davacıya iki haftalık kesin süre verilir. (3) Taraflardan her birinin ikamesini talep ettiği delil için mahkemece belirlenen delil avansına ilişkin 324 üncü madde hükümleri saklıdır. Delil ikamesi için avans – Madde 324 (1) Taraflardan her biri ikamesini talep ettiği delil için mahkemece belirlenen avansı, verilen kesin süre içinde yatırmak zorundadır. Taraflar birlikte aynı delilin ikamesini talep etmişlerse, gereken gideri yarı yarıya avans olarak öderler. (2) Taraflardan birisi avans yükümlülüğünü yerine getirmezse, diğer taraf bu avansı yatırabilir. Aksi hâlde talep olunan delilin ikamesinden vazgeçilmiş sayılır. (3) Tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemeyeceği dava ve işler hakkındaki hükümler saklıdır. Gider Avansı veya Delil Avansının Yatırılmaması Halinde İtirazın İptali Davasının Reddine Karar Verilebilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/422 Karar No: 2018/114 Karar Tarihi: 07.02.2018 Mahkemesi: Ticaret Mahkemesi Taraflar arasındaki itirazın iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İstanbul 28. Asliye Ticaret Mahkemesince davanın reddine dair verilen 26.06.2012 gün ve 2011/312 E., 2012/167 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davacı …, …Boya San. Mob. Nakl. Çiçekçilik San. Tic. Ltd. Şti. vekili tarafından istenilmekle Yargıtay 15. Hukuk Dairesinin 27.02.2014 gün ve 2014/280 E., 2014/1371 K. sayılı kararı ile: \”… Dava, eser sözleşmesinden kaynaklanan iş bedeli alacağının tahsili için yapılan ilâmsız icra takibine itirazın iptali ve takibin devamı istemine ilişkindir. Mahkemece yerinde görülmeyen davanın reddine dair verilen karar davacı vekilince temyiz edilmiştir. Davacı 07.07.2011 havale tarihli cevaba cevap dilekçesinde delillerini bildirmiş, ayrıca 09.02.2012 havale tarihli dilekçesiyle davalı tarafa ticari defterlerine de delil olarak dayanmıştır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu\’nun 6. maddesindeki genel ispat kuralı hükmünce kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça taraflardan her biri hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlü olduğundan ispat zımnında yapılması gereken giderlerinde ispat külfeti kendisine düşen tarafça karşılanması gerekir. Buna göre davalının ticari defterlerine dayanan davacının defterlerinin incelenmesi için bilirkişi ücreti ve talimat giderlerinin davacı tarafından mahkeme veznesine yatırılması gerekir ise de; mahkemece 30.11.2011 tarihli duruşmada davacıya tebligat gideri, bilirkişi ücreti ve diğer masraflar için toplam 518,00 TL gider avansı yatırmak üzere 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 114-g, 115/2 ve 120/2 maddeleri gereğince süre verilerek gider avansı yatırtılmıştır. Yatırılan gider avansının harcanıp, yapılacak inceleme için yetersiz olduğuna dair dosyada reddiyat makbuzu ve harcama belgesi bulunmamaktadır. Mahkemece bilirkişi incelemesine karar verilen 13.04.2012 tarihli duruşmada masrafın giderden karşılanmasına karar verildiği halde bu ara kararı da yerine getirilmemiştir. Bu durumda mahkemece gider avansı davalının ticari defterlerinin incelenmesi masraflarına yeter miktarda olduğundan, gider avansından karşılamak suretiyle 13.04.2012 günlü ara kararı 1. maddesi gereğinin yerine getirilerek davalı ticari defterlerinde inceleme yaptırılması ve diğer taraf delilleri de toplandıktan sonra sonucuna uygun bir karar verilmesi yerine gider avansının varlığı gözden kaçırılarak davanın reddine karar verilmesi doğru olmamıştır. Öte yandan, dosyada mevcut ve yeterli gider avansı olmasa dahi ispat külfeti kendisine düşen davacının verilen kesin süre içinde delil avansını yatırmaması veya tamamlaması halinde 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 324/2. maddesi gereğince talep olunan delilin ikamesinden vazgeçmiş sayıldığı kabul edilip, diğer deliller toplanarak davanın sonuçlandırılması gerekirken tarafların diğer delillerin toplanmamış olması da usul ve yasaya aykırı olmuştur. Kararın belirtilen sebeplerle bozulması gerekmiştir…\” gerekçesi ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle mahkemece yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Davacı şirket vekili müvekkili ile davalı arasında akdedilen 05.04.2010 günlü taşeronluk sözleşmesi uyarınca 30.06.2010 günü yaptığı işe karşılık 25.930,57 TL tutarında fatura düzenleyerek davalıya tebliğ ettiklerini, davalının borcunu ödememesi üzerine giriştikleri takibe alacağın muaccel olmadığından bahisle itiraz edildiğini, oysa sözleşme hükümleri gereğince alacağın muaccel olduğunu ve ödeme emrinin tebliği tarihi itibariyle de temerrüdün gerçekleştiğini ileri sürerek itirazın iptaline, takibin devamına ve borçlunun icra inkâr tazminatı ile sorumluluğuna karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili şirket vekili müvekkili ile davalı arasında anahtar teslimi eser sözleşmesi akdedildiğini, davacının bir kısım malzemeyi temin ederek imalatlar yaptığını ve geçici hak edişlerin düzenlediğini, bu bedellerden avans niteliğinde ödeme yapıldığını ancak kesin kabulün henüz yapılmadığını ve tam mutabakatın sağlanmadığını, bu nedenle henüz alacağın doğmadığını; talep içeriğine göre davacının kendisine yapılan ödemeleri de inkâr ettiğini ve taraf defterleri üzerinde yapılacak inceleme ile bu durumun anlaşılabileceğini bildirerek davanın reddi gerektiğini savunmuştur. Mahkemece ispat yükünün davacıda olduğu ve değerlendirilmesi gereken bütün delillere ilişkin giderin davacı yanca karşılanması gerektiği, davalının kayıtlarının incelenmesi için gereken masrafın davacı tarafça yatırılması için oluşturulan ara kararına rağmen davacının bu gerekliliği yerine getirmediği; davalının kendi defterlerinin incelenmesini istemesi hâlinde dahi masrafın davalıdan alınamayacağı gerekçesiyle kanıtlanamayan davanın reddine karar verilmiştir. Davacı - [Bozma Kararına Direnme Halinde Yeni Delillere Göre veya Değişik Gerekçe ile Karar Verilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/bozma-kararina-direnme/): Yargıtay Dairesinin Bozma Kararına Direnme 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Bozmaya uyma veya direnme – Madde 373 (1) Yargıtay ilgili dairesinin tamamen veya kısmen bozma kararı, başvurunun bölge adliye mahkemesi tarafından esastan reddi kararına ilişkin ise bölge adliye mahkemesi kararı kaldırılarak dosya, kararı veren ilk derece mahkemesine veya uygun görülecek diğer bir ilk derece mahkemesine, kararın bir örneği de bölge adliye mahkemesine gönderilir. (2) Bölge adliye mahkemesinin düzelterek veya yeniden esas hakkında verdiği karar Yargıtayca tamamen veya kısmen bozulduğu takdirde dosya, kararı veren bölge adliye mahkemesi veya uygun görülen diğer bir bölge adliye mahkemesine gönderilir. (3) Bölge adliye mahkemesi, 344 üncü madde uyarınca peşin alınmış olan gideri kullanmak suretiyle, kendiliğinden tarafları duruşmaya davet edip dinledikten sonra Yargıtayın bozma kararına uyulup uyulmayacağına karar verir. (4) Yargıtayın bozma kararı üzerine ilk derece mahkemesince bozmaya uygun olarak karar verildiği takdirde, bu karara karşı temyiz yoluna başvurulabilir. (5) İlk derece mahkemesi veya bölge adliye mahkemesi kararında direnirse, bu kararın temyiz edilmesi durumunda inceleme, kararına direnilen dairece yapılır. Direnme kararı öncelikle incelenir. Daire, direnme kararını yerinde görürse kararını düzeltir; görmezse dosyayı Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna gönderir. (6) Davanın esastan reddi veya kabulünü içeren bozmaya uyularak tesis olunan kararın önceki bozmayı ortadan kaldıracak şekilde yeniden bozulması üzerine alt mahkemece verilen kararın temyiz incelemesi, her hâlde Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca yapılır. (7) Hukuk Genel Kurulunun verdiği karara uymak zorunludur. 4857 sayılı İş Kanunu Geçersiz sebeple yapılan feshin sonuçları – Madde 21 İşverence geçerli sebep gösterilmediği veya gösterilen sebebin geçerli olmadığı mahkemece veya özel hakem tarafından tespit edilerek feshin geçersizliğine karar verildiğinde, işveren, işçiyi bir ay içinde işe başlatmak zorundadır. İşçiyi başvurusu üzerine işveren bir ay içinde işe başlatmaz ise, işçiye en az dört aylık ve en çok sekiz aylık ücreti tutarında tazminat ödemekle yükümlü olur. Mahkeme veya özel hakem feshin geçersizliğine karar verdiğinde, işçinin işe başlatılmaması halinde ödenecek tazminat miktarını da belirler. Kararın kesinleşmesine kadar çalıştırılmadığı süre için işçiye en çok dört aya kadar doğmuş bulunan ücret ve diğer hakları ödenir. Mahkeme veya özel hakem, ikinci fıkrada düzenlenen tazminat ile üçüncü fıkrada düzenlenen ücret ve diğer hakları, dava tarihindeki ücreti esas alarak parasal olarak belirler. İşçi işe başlatılırsa, peşin olarak ödenen bildirim süresine ait ücret ile kıdem tazminatı, yukarıdaki fıkra hükümlerine göre yapılacak ödemeden mahsup edilir. İşe başlatılmayan işçiye bildirim süresi verilmemiş veya bildirim süresine ait ücret peşin ödenmemişse, bu sürelere ait ücret tutarı ayrıca ödenir. İşçi kesinleşen mahkeme veya özel hakem kararının tebliğinden itibaren on işgünü içinde işe başlamak için işverene başvuruda bulunmak zorundadır. İşçi bu süre içinde başvuruda bulunmaz ise, işverence yapılmış olan fesih geçerli bir fesih sayılır ve işveren sadece bunun hukuki sonuçları ile sorumlu olur. Arabuluculuk faaliyeti sonunda tarafların, işçinin işe başlatılması konusunda anlaşmaları hâlinde; a) İşe başlatma tarihini, b) Üçüncü fıkrada düzenlenen ücret ve diğer hakların parasal miktarını, c) İşçinin işe başlatılmaması durumunda ikinci fıkrada düzenlenen tazminatın parasal miktarını, belirlemeleri zorunludur. Aksi takdirde anlaşma sağlanamamış sayılır ve son tutanak buna göre düzenlenir. İşçinin kararlaştırılan tarihte işe başlamaması hâlinde fesih geçerli hâle gelir ve işveren sadece bunun hukuki sonuçları ile sorumlu olur. Bu maddenin birinci, ikinci ve üçüncü fıkra hükümleri sözleşmeler ile hiçbir suretle değiştirilemez; aksi yönde sözleşme hükümleri geçersizdir. Yargıtay\’ın Bozma Kararına Direnme Halinde Yeni Delillere Dayanılarak veya Değişik Gerekçe ile Karar Verilebilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2019/321 Karar No: 2021/1415 Karar Tarihi: 16.11.2021 Mahkemesi: İş Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki işçilik alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … İş Mahkemesince verilen asıl davanın kısmen kabulüne, birleşen davanın reddine ilişkin karar davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesi tarafından yapılan inceleme sonunda bozulmuş, mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi 4. Davacı vekili asıl dava dilekçesinde; müvekkilinin davalıya ait işyerinde 03.08.1998-31.12.2009 tarihleri arasında ustabaşı olarak çalıştığını, iş sözleşmesinin haksız feshi üzerine açılan feshin geçersizliğinin tespiti davası sonucunda işe iadesine karar verildiğini, 14.12.2011 tarihli ihtarname ile davalının işe başlatma davetine istinaden işe başlamak için işyerine gittiğini, davalı işveren ile yaptığı görüşmede ücretinin eski ücretinin ödeneceğinin bildirildiğini, davalının iş güvencesi tazminatından kurtulmak amacı ile müvekkilini işe davet ettiğini ileri sürerek, kıdem ve ihbar tazminatları ve işe başlatmama tazminatı ile boşta geçen süre ücreti, asgari geçim indirimi, fazla çalışma ve yıllık izin ücreti alacaklarının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. 5. Davacı vekili birleşen dava dilekçesinde; asıl davada bilirkişi raporu ile tespit edilen yıllık izin ücreti alacağının talep edilmeyen kısmının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı 6. Davalı vekili asıl dava cevap dilekçesinde; iş sözleşmesinin 31.12.2009 tarihinde davacının kıdem ve ihbar tazminatları ödenerek feshedildiğini, işe iade davası sonucunda 14.12.2011 tarihli ihtarname ile 19.12.2011 tarihinde işe başlaması için davet gönderildiğini, davacının ise 20.12.2011 tarihinde müvekkili hakkında takip başlattığını, 19.12.2011 tarihi itibariyle işe başlamaması nedeniyle hakkında tutanak düzenlendiğini, buna göre feshin haklı hâle geldiğini, alacağının bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. 7. Davalı vekili birleşen dava cevap dilekçesinde; yıllık izin ücreti alacağının zamanaşımına uğradığını, davacının müvekkilini ibra ettiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkeme Kararı 8. Bakırköy 30. İş Mahkemesinin 26.02.2015 tarihli ve 2013/510 E., 2015/54 K. sayılı kararı ile; Bakırköy 9. İş Mahkemesinin 2010/40 E., 2010/174 K. sayılı kararı ile feshin geçersizliğinin tespiti ile davacının işe iadesine karar verildiği ve davacının usulüne uygun işe iade başvurusuna rağmen davalı işverence işe başlatılmadığı gerekçesiyle asıl davanın kısmen kabulüne, birleşen davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 9. Bakırköy 30. İş Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 10. Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 10.04.2018 tarihli ve 2015/14244 E., 2018/8207 K. sayılı kararı ile; davalının sair temyiz itirazlarının reddine karar verildikten sonra “…Somut uyuşmazlıkta, davacının davalıya başvurusu üzerine davalı tarafca 14.12.2011 tarihli ihtarname ile davacı işe davet edilmiş, davacı bunun üzerine 16.12.2011 tarihinde işyerine gitmiş, davacı 20/12/2011 tarihinde işe iade davasının mali sonuçlarına yönelik takip yapmış ve 23.12.2011 tarihinde davacıya işe davet konusunda ikinci ihtarname yollanmıştır. Davacının dosyadaki hizmet döküm cetvelinden anlaşıldığı üzere aslında işe başvurduğunda ve işe başlamak üzere işverene gittiğinde başka işyerinde çalıştığı ve dava tarihi itibariyle de bu yerde çalışmasına devam ettiği anlaşılmakla işe - [Bilişim Sistemleri Kullanılmak Suretiyle Hırsızlık Suçu ve Cezası](https://kayseriavukat.org.tr/bilisim-sistemleri-kullanilmak-suretiyle-hirsizlik/): Bilişim Sistemleri Kullanılmak Suretiyle Hırsızlık Suçu Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2013/448 Karar No: 2014/524 Karar Tarihi: 25.11.2014 Kararı veren Yargıtay Dairesi: 13. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Nitelikli hırsızlık suçundan sanık …’in 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 142/2-e, 168/1, 62, 50 ve 52. maddeleri uyarınca 6.000 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına ilişkin, … Asliye Ceza Mahkemesince verilen 20.03.2008 gün ve … sayılı hükmün sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 13. Ceza Dairesince 30.01.2013 gün ve 26435-1955 sayı ile; “Diğer temyiz itirazları da yerinde görülmemiştir. Ancak; Suç tarihinde sanığın internet üzerinden girdiği şifre ile müştekinin GSM numarasından başka bir GSM numarasına, oradan da yine şifre vasıtasıyla kendi numarasına müştekinin bilgisi ve rızası dışında kontör transferi yapma şeklinde gerçekleşen eyleminin Türk Ceza Kanunu’nun 244/4. maddesindeki suçu oluşturduğu gözetilmeden, suç vasfında yanılgıya düşülerek yazılı şekilde hüküm kurulması” isabetsizliğinden oyçokluğuyla bozulmasına karar verilmiş, Karşı Oy Gerekçesi Daire Üyeleri … ve …; “Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 17.11.2009 tarih ve 2009/11-193 esas ve 2009/268 karar sayılı kararında ayrıntısı ile açıklandığı üzere; ‘Veri’ Avrupa Konseyi Siber Suç Sözleşmesinin 1. maddesinde ‘bir bilgisayar sisteminin belli bir işlevi yerine getirmesini sağlayan yazılımlar da dahil olmak üzere, bir bilgisayar sisteminde işlenmeye uygun nitelikteki her türlü bilgiyi ifade eder’, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanunun tanımlar başlıklı 2. maddesinde ise ‘bilgisayar tarafından üzerinde işlem yapılabilen her türlü değeri’ ifade eder şeklinde tanımlanmıştır. Bilişim alanında suçlar bölümünde yer alan Türk Ceza Kanunu’nun 243 ve 244. maddeleri ile bilişim sistemi ve sistemin işleyişine yönelik saldırıların önlenmesi amaçlanmış olup, sistemin soyut unsurlarına karşı işlenen zarar verici fiiller yaptırım altına alınmıştır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 244. maddenin 4. fıkrasında yer alan; “Yukarıdaki fıkralarda tanımlanan fiillerin işlenmesi suretiyle kişinin kendisinin veya başkasının yararına haksız bir çıkar sağlamasının başka bir suç oluşturmaması halinde…” biçimdeki ifadeden bu fıkradaki düzenlemenin tali norm niteliğinde olduğu anlaşılmaktadır. Buna göre, bilişim sistemleri aracılığıyla haksız çıkar sağlanmış olması halinde öncelikle Yasada düzenlenmiş olan bilişim sistemlerinin kullanılması suretiyle işlenebilen diğer suçların oluşup oluşmadığı değerlendirilmeli, şayet gerçekleştirilen eylem bu suçlardan hiçbirisinin tanımına uygun değilse, o zaman 244. maddenin 4. fıkrası hükmü uyarınca uygulama yapılmalıdır. Somut olay değerlendirildiğinde; sanığın suç tarihi olan 04.09.2007 tarihinde satın aldığı 100’lük Turkcell kontörünü kendisine ait 0536 392 .. .. nolu telefonuna yüklediği, aynı gün bir internet kafeden şikayetçinin süper şifresini öğrenerek bu şifreyi girmek suretiyle şikayetçiye ait 100 kontörden 70 kontörü önce A. Ç. adına kayıtlı 0536 367 .. .. nolu telefona gönderdiği, A. Ç.’in haberi olmaksızın aldığı süper şifreyi kullanarak O’na gönderdiği 70 kontörü bu kez de kendi adına kayıtlı ve kendisinin kullandığı 0536 975 .. .. nolu hatta gönderdiği, bu işlem sırasında 2 kontör transfer ücreti kesilerek 68 kontörün kendi hattına transfer olduğu, şikayetçiye ait telefon hattına Turkcell tarafından 0536 367 .. .. numaralı telefona kontör transferi yapıldığına dair mesaj gelmesi üzerine kontör transferi yapılan telefonun kime ait olduğunu 2222 nolu servisten mesaj ile öğrendiği şeklinde gerçekleşen eylemdeki sanığın kastı; mağdura ait bulunan, ekonomik değeri ve doğrudan parasal karşılığı olan kontörü bilişim sistemini kullanmak suretiyle kendi telefon numarasına geçirmek suretiyle katılanın rızasına aykırı olarak malvarlığında azalmaya neden olmaya; başka bir anlatımla var olan veriyi başka bir yere göndermekten ziyade, bu verinin temsil ettiği ve parasal değer ifade eden 70 adet kontörü alarak mal edinmeye yönelik olduğu açıktır. Yukarıda açıklanan nedenlerle somut olayda 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 142/2-e maddesinde düzenlenmiş bulunan “bilişim sistemleri kullanılmak suretiyle hırsızlık suçu”nun gerçekleşmesi nedeniyle yerel mahkemenin uygulamasının usul ve yasaya uygun olduğundan hükmün onanmasına karar verilmesi gerektiği görüşünde olduğumuzdan sayın çoğunluk görüşüne katılmıyoruz.” düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 25.03.2013 gün ve 152637 sayı ile; “…Sanığın şikayetçi …’a ait 0536 392 .. .. nolu telefonun süper şifresini öğrenerek bilgisayar ağı kullanarak bu şifreyi girmek suretiyle şikayetçiye ait 100 kontörden 70 kontörü önce A. Ç. adına kayıtlı 0536 367 .. .. nolu telefona sonrada kendi adına kayıtlı ve kendisinin kullandığı 0536 975 .. .. nolu hatta göndermek suretiyle şikayetçinin kontörlerini onun rızasına aykırı olarak malvarlığında azalmaya neden olmaya; başka bir anlatımla var olan veriyi başka bir yere göndermekten ziyade, bu verinin temsil ettiği parayı alarak mal edinmeye yönelik mal edinmek amacıyla bilgisayar veri sitemini kullandığı ve bu şekliyle sanığın eyleminin bilişim sistemleri kullanılmak suretiyle hırsızlık suçunu oluşturduğu” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu‘nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 13. Ceza Dairesince 17.04.2013 gün ve 10742-11277 sayı ile, oyçokluğuyla itirazın yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Suçun sübutuna ilişkin bir tartışma ve bu kabulde dosya içeriği itibarıyla da herhangi bir isabetsizlik bulunmayan somut olayda, Özel Daire çoğunluğu ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın üzerine yüklenen eylemin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 142/2-e maddesine uyan bilişim sistemleri kullanılmak suretiyle hırsızlık suçunu mu, yoksa aynı Kanunun 244/4. maddesine uyan sistemi engelleme, bozma, verileri yok etme veya değiştirme suçunu mu oluşturduğunun belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Sanığın mağdur … tarafından kullanılan 0 536 392 .. .. numaralı telefon hattına ait olup internet ortamında ücretsiz işlemler yapmayı sağlayan ve “süper şifre” olarak adlandırılan şifresini bir şekilde öğrenip, bilgisayar vasıtasıyla internet üzerinden bu şifreyi kullanarak mağdurun telefonunda bulunan, konuşma da dahil olmak üzere telefonun kullanılması için gerekli olan ve ekonomik bir değer ifade eden kontörlerden 70 adedini önce A. Ç. isimli kişiye ait olan 0 536 367 .. .. numaralı telefona, daha sonra bu telefona ait şifreyi de kullanmak suretiyle, iki tanesi kısa mesaja harcandığı için 68 adetini kendisine ait 0 536 975 .. .. numaralı telefona aktarıp kullandığı, Sanığı tanımadığını ve şifresini kesinlikle sanığa vermediğini belirten mağdurun şikayetinden yargılama aşamasında vazgeçtiği, Suçlamaları kabul eden sanığın soruşturma aşamasında mağdura 100 kontör vermek suretiyle zararını giderdiği, Anlaşılmaktadır. Uyuşmazlığın isabetli bir şekilde çözümlenebilmesi için ilgili kanun maddelerine ilişkin genel açıklamalara geçmeden önce “bilişim sistemi” ve “veri” kavramları üzerinde durulması gerekmektedir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 142. maddesinin gerekçesinde, bilişim sisteminin tanımı yapılmayarak, hırsızlık suçunun bilişim sistemlerinin kullanılması suretiyle işlenmesinin, daha - [Anlaşmalı Boşanma Sonrasında Ayrıca Mal Rejiminin Tasfiyesi Davası Açılabilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/mal-rejiminin-tasfiyesi-davasi/): Anlaşmalı Boşanma Protokolünde Düzenleme Olmaması Halinde Sonradan Mal Rejiminin Tasfiyesi Davası Açılabilir mi Anlaşmalı Boşanma Sonrasında Mal Rejiminin Tasfiyesi Davası Açılması: Mal rejiminin tasfiyesi, boşanmanın fer’îsi niteliğinde olmayıp; eşler, tasfiyeyi anlaşmalı boşanma ile birlikte yapabilecekleri gibi bu yöndeki haklarını zamanaşımı süresi içerisinde daha sonra da kullanmak isteyebilirler. Eşler; zorunlu olmamakla birlikte, anlaşmalı boşanma davasında mal rejiminin tasfiyesi konusunda da anlaşma yapabilirler. Boşanma davasında tarafların anlaşmış olmaları kural olarak boşanma davasının fer’î niteliğindeki tazminat, nafaka ve velâyet konularını kapsadığı kabul edilmelidir. Şayet eşler, boşanma davasında mal rejiminin tasfiyesi hususunda da anlaşma yapmak istiyorlarsa, bu hususun hiçbir duraksamaya yer vermeyecek açıklıkta olması çok önemlidir. Anlaşma, mal rejiminin tasfiyesini de içermekte ise ayrı bir geçerlilik şartı aranmaz. Anlaşmalı boşanmada, taraflar edindikleri malvarlığını paylaşarak veya tasfiyeye yönelik haklarından feragat ederek mal rejiminin tasfiyesini gerçekleştirebilirler. Usulüne uygun şekilde yapılan anlaşma ile boşanma davası neticelenmiş ve karar kesinleşmiş ise tarafların tekrar mal rejimi tasfiyesi talep etmeleri mümkün olmayacaktır. Mal rejiminin tasfiyesi konusunda anlaşma sağlanamaması, anlaşmalı boşanma davasının reddi sonucunu doğurmaz ve anlaşmalı boşanmaya bir etkisi olamaz. Anlaşmada ayrıca yer verilmemişse, tarafların sırf anlaşmalı olarak boşanmış olmaları aralarındaki mal rejimini de tasfiye ettikleri anlamında kabul edilemez. (4721 S. K. m. 166, 174, 182, 202, 218, 219, 221, 222, 225, 227, 231, 241) (6100 S. K. m. 33) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2019/8-335 Karar No: 2022/850 Karar Tarihi: 07.06.2022 1. Taraflar arasındaki edinilmiş mallara katılma rejimi alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İzmir 5. Aile Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 8. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; tarafların 30.04.1999 tarihinde evlendiklerini, İzmir 5. Aile Mahkemesi’nin 05.02.2013 tarihli ve 2012/648 E., 2013/101 K. sayılı kararı ile boşanmalarına karar verildiğini, kararın 21.01.2013 tarihinde kesinleştiğini, evlilik birliği içerisinde davalı adına İzmir ili Seferihisar ilçesinde kayıtlı gayrimenkulün 1/2 hissesi, yine İzmir ili Altındağ Mahallesinde bir adet daire, İzmir ili Dikili ilçesinde bir adet daire, …, … ve … plaka sayılı araçlar, … Otomasyon adlı şirkette mevcut kar payı alacağı hissesinin edinildiği, müvekkilinin bu mallar yönünden davalıdan edinilmiş mallara katılma rejiminden kaynaklı alacağının bulunduğunu ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 10.000TL alacağın davalıdan tahsilini talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; tarafların 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 166. maddesinin 3. fıkrası uyarınca anlaşmalı olarak boşanmalarına karar verildiğini, buna göre birbirlerinden maddi ve manevi tazminat taleplerinin bulunmadığını, mahkeme içi ikrar niteliği bulunan beyanı doğrultusunda davacının eldeki davayı kesin hüküm nedeni ile açamayacağını, kaldı ki dava konusu edinilen malların müvekkilinin kişisel mal grubu niteliğinde sayılan mallardan olduğunu, davacının bu mal grubuna giren dava konusu mallar yönünden bir hak talep edemeyeceğini ileri sürerek davanın reddini savunmuştur. Mahkeme Kararı 6. İzmir 5. Aile Mahkemesi’nin 09.09.2014 tarihli ve 2014/108 E., 2014/583 K. sayılı kararı ile; tarafların Mahkemenin 2012/648 E. ve 2013/101 K. sayılı boşanma dava dosyasında yaptıkları protokol sonucunda anlaşmalı olarak boşanmalarına karar verildiğini, imzalanan bu protokolün duruşmada doğru olduğunu kabul ettiklerini, protokolde “boşanmanın fer’isi niteliğindeki velayet, nafaka, kişisel ilişki dışında davalının davacıya ait evde oturmaya devam edeceği, evde bulunan eşyaların davalı …’a ait olacağı ve birbirlerinden başkaca maddi manevi taleplerinin olmadığının” belirtildiği, bu protokol uyarınca taraflar arasında boşanmanın fer’îleri dışında kalan yönlerden de anlaşma sağlandığı, bu beyanların mahkeme içi ikrar niteliğinde olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Kararı 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı yasal süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur. 8. Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 15.03.2016 tarihli ve 2014/24971 E., 2016/4701 K. sayılı kararı ile; “…Maddi olayları ileri sürmek taraflara, hukuki nitelendirme yapmak ve uygulanacak kanun maddelerini belirlemek hâkime aittir (6100 sayılı HMK md.33). İddianın ileri sürülüş şekline göre dava, değer artış payı ve artık değere katılma alacağı isteğine ilişkindir. Kural olarak anlaşmalı boşanma davasında taraflar arasında akdedilmiş olan boşanma protokolünde yer alan mal rejimi hukukundan kaynaklanan anlaşma maddelerinin mahkeme kararında yer alması veya protokolün mahkemece onaylanması gerekir. Mal rejiminden kaynaklanan talepler boşanmanın ferilerinden olmadığından ayrıca dava konusu edilebilirler. Mahkemece, davacının anlaşmalı boşanma davasında düzenlenen protokolde boşanmanın fer’ileri olan velayet, nafaka, şahsi münasebet dışında kadının erkek adına tapuda kayıtlı Bornova/Yeşilova adresindeki evde ikinci bir evlilik yapıncaya kadar oturmaya devam edeceğinin, bu evdeki eşyaların kadına bırakıldığının ve tarafların yukarıdaki şartlarda anlaştıkları, birbirlerinden başkaca maddi manevi tazminat talepleri ile masraf ve vekâlet ücreti talep etmeyeceklerinin düzenlendiği, 05.02.2013 tarihli duruşmadaki beyanlarında da bu hususları tekrarla bundan başka maddi manevi tazminat talepleri olmadığının da bildirilerek boşanmanın fer’ileri dışında da anlaşma sağlandığı görüşünden hareketle davanın reddine karar verilmiş ise de; ulaşılan sonuç isabetli değildir. Davacı …’ın boşanma protokolündeki ve protokolü doğruladığı 05.02.2013 tarihli oturumdaki boşanma dava dosyasındaki beyanı, boşanmanın fer’i niteliğindeki mali konulara yönelik olup, mal rejiminin tasfiyesi dolayısı ile eldeki dava konusu yapılan malvarlığına ilişkin bir açıklama içermemektedir. Mal rejiminin tasfiyesi boşanma davasının eki niteliğinde olmadığından; boşanmayla birlikte karara bağlanması zorunluluğu bulunmamaktadır. Açıklanan nedenlerle, mahkemece iddia ve savunma çerçevesinde taraf delilleri toplanarak tartışılması ve tüm deliller değerlendirildikten sonra talebin esası hakkında olumlu olumsuz bir karar verilmesi gerekirken, protokolden ve mahkeme içi ikrardan hareketle yazılı şekilde davanın reddine karar verilmiş olması doğru olmamıştır.” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı 9. İzmir 5. Aile Mahkemesi’nin 21.06.2017 tarihli ve 2017/200 E., 2017/433 K. sayılı kararı ile önceki gerekçeyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi 10. Direnme kararı yasal süresi içerisinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda tarafların 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 166/3. maddesi uyarınca anlaşmalı olarak boşanmalarına karar verildiği gözetildiğine, eşlerin boşanma kararında yer alan “birbirlerinden başkaca maddi ve manevi tazminat talepleri bulunmamaktadır.” şeklindeki beyan ve ifadenin edinilmiş mallara katılma mal rejiminin tasfiyesinden kaynaklanan alacak hakkını kapsayıp kapsamadığı noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 12. Uyuşmazlığın çözümü bakımından ilgili yasal düzenleme ve kavramların açıklanmasında yarar vardır. 13. Mal rejimi; eşlerin evlenmeden önce sahip oldukları ve evlilik birliği devam ettiği sürece edindikleri mallar üzerindeki hakları, birbirlerine ve üçüncü kişilere karşı sorumlulukları ile evlilik birliği sona erdiğinde bu malların paylaştırılması yönündeki - [Tanığın Adreste Bulunamaması Halinde Tanığın Dinlenmesinden Vazgeçilmiş Sayılır mı](https://kayseriavukat.org.tr/tanigin-adreste-bulunamamasi/): Tanık Listesinde Adres Gösterilmemesi veya Tanığın Adreste Bulunamaması 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Hukuki dinlenilme hakkı – Madde 27 (1) Davanın tarafları, müdahiller ve yargılamanın diğer ilgilileri, kendi hakları ile bağlantılı olarak hukuki dinlenilme hakkına sahiptirler. (2) Bu hak; a) Yargılama ile ilgili olarak bilgi sahibi olunmasını, b) Açıklama ve ispat hakkını, c) Mahkemenin, açıklamaları dikkate alarak değerlendirmesini ve kararların somut ve açık olarak gerekçelendirilmesini, içerir. Tanık gösterme şekli – Madde 240 (1) Davada taraf olmayan kişiler tanık olarak gösterilebilir. (2) Tanık gösteren taraf, tanık dinletmek istediği vakıayı ve dinlenilmesi istenen tanıkların adı ve soyadı ile tebliğe elverişli adreslerini içeren listeyi mahkemeye sunar. Bu listede gösterilmemiş olan kimseler tanık olarak dinlenemez ve ikinci bir liste verilemez. (3) Tanık listesinde adres gösterilmemiş veya gösterilen adreste tanık bulunamamışsa, tarafa adres göstermesi için, işin niteliğine uygun kesin süre verilir. Bu süre içinde adres gösterilmez veya gösterilen yeni adres de doğru değilse, bu tanığın dinlenilmesinden vazgeçilmiş sayılır. Tanıklardan bir kısmının dinlenilmesiyle yetinilmesi – Madde 241 (1) Mahkeme, gösterilen tanıklardan bir kısmının tanıklığı ile ispat edilmek istenen husus hakkında yeter derecede bilgi edindiği takdirde, geri kalanların dinlenilmemesine karar verebilir. Tanığın davet edilmesi – Madde 243 (1) Tanık davetiye ile çağrılır. Ancak, davetiye gönderilmeden taraflarca hazır bulundurulan tanık da dinlenir. Şu kadar ki, tanık listesi için kesin süre verildiği ve dinlenme gününün belirlendiği hâllerde, liste verilmemiş olsa dahi taraf, o duruşmada hazır bulundurursa tanıklar dinlenir. (2) Davetiyenin duruşma gününden en az bir hafta önce tebliğ edilmiş olması gerekir. Acele hâllerde tanığın daha önce gelmesine karar verilebilir. (3) Tanığı davet, gerektiğinde telefon, faks, elektronik posta gibi araçlardan yararlanılmak suretiyle de yapılabilir. Ancak, davete rağmen gelmemeye bağlanan sonuçlar, bu durumda uygulanmaz. Tanığın Adreste Bulunamaması ve Yeni Adres Gösterilmemesi Halinde Tanığın Dinlenmesinden Vazgeçilmiş Sayılır mı Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2018/584 Karar No: 2018/1332 Karar tarihi: 19.09.2018 Mahkemesi: İş Mahkemesi Taraflar arasındaki işçilik alacakları davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 17.01.2014 gün ve 2012/35 E., 2014/13 K. sayılı karar davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 08.10.2015 gün ve 2014/14121 E., 2015/27893 K. sayılı kararı ile: \”A) Davacı İsteminin Özeti: Davacı, davalı işyerinde 08.01.2007-12.09.2011 tarihleri arasında usta oto boyacısı olarak 1.500,00 TL net ücret ile çalıştığını, ücretlerin bordrolara düşük yansıtıldığını, haftanın 5 günü 08:30-19:00, Cumartesi günleri ise 08:30-17:00 saatleri arasında çalıştığını, fazla çalışma ücretinin ödenmediğini, yıllık izinlerinin tam olarak kullandırılmadığını, son 7 aya ait asgari geçim indiriminin ödenmediğini, dini bayramlar dışındaki genel tatil günlerinde çalışmasına karşılık ödeme yapılmadığını, 2011 Temmuz, Ağustos ve Eylül ücretlerinin ödenmediğini, talep ve hak arama girişimlerinin tepki ile karşılandığını, işverence işyerini terk etmesi istenerek fiilen iş sözleşmesinin haksız olarak feshedildiğini ileri sürerek, kıdem ve ihbar tazminatları ile yıllık ücretli izin, fazla çalışma, genel tatil, asgari geçim indirimi ve ücret alacaklarını istemiştir. B) Davalı Cevabının Özeti: Davalı, davacının 22.03.2007 tarihinde Silivrikapı Şubesi\’nde işe başladığını, 2008 yılı Şubat ayında Seyrantepe Şubesi\’nde çalıştığını, bu şubenin 2009 yılında kapatılması üzerine işten çıkarıldığını ancak 01.02.2009 tarihinde yeniden işe alındığını, asgari ücret ile çalıştığını, davacının işten çıkarılmadığını, iş sözleşmesini 12.09.2011 tarihinde kendisinin feshettiğini savunarak, davanın reddini istemiştir. C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti: Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak, davalının iş sözleşmesini feshetmekte haksız olduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. D) Temyiz: Kararı yasal süresi içinde davalı temyiz etmiştir. E) Gerekçe: Mahkemece davalı vekili tarafından cevap dilekçesinde adresleri ile birlikte gösterilen iki tanığın dinlenmesi için davetiye çıkarıldığı, tanıkların belirtilen adreslerden ayrıldıkları gerekçesiyle davetiyelerin iade edildiği, davalı vekilinin 10/05/2013 tarihli oturumda ve sonraki oturumlarda tanıklarının dinlenmesini talep ettiği halde, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 240/3 maddesi uyarınca davalı tarafa tanıkların tebligata yarar açık adreslerini bildirmesi için işin niteliğine uygun kesin bir süre verilmeden, dosyanın bilirkişiye tevdii ile rapor alındığı şeklinde yerinde olmayan gerekçe ile tanık dinletme talebinin reddine karar verilerek hüküm kurulması hukuki dinlenilme hakkının ihlali olup, hükmün açıklanan nedenle bozulması gerekmiştir….\” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek temyiz dilekçesinin süresinde verildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava işçilik alacaklarının tahsili istemine ilişkindir. Davacı işçi vekili, müvekkilinin davalı işyerinde usta oto boyacısı olarak aylık 1.500TL net ücretle çalıştığını, iş sözleşmesinin davalı işveren tarafından haklı neden olmaksızın feshedildiğini ileri sürerek, kıdem ve ihbar tazminatları, asgari geçim indirimi, ücret, yıllık izin, genel tatil ve fazla çalışma ücret alacaklarının davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir. Davalı işveren vekili, davacı işçinin özel hayatına ilişkin olan ve işyerinde gerçekleşen davranışları nedeniyle uyarılması üzerine işe gelmediğini, akabinde noter aracılığı ile iş sözleşmesinin feshedildiğine dair ihtarname keşide edilmiş ise de işe gelmeyen ve devamsızlık yapanın bizzat davacı işçi olduğunu, diğer taleplerinin de yerinde olmadığını savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkemece davacının iş sözleşmesinin haklı nedenle feshedildiğini davalı işverenin ispat edemediği, davacının talep konusu işçilik alacaklarının bulunduğu gerekçesiyle bilirkişi raporu dikkate alınarak davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Hükmün davalı vekilince temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde yer alan gerekçe ile bozulmuştur. Mahkemece, davalı vekilinin 08/02/2012 tarihli cevap dilekçesi ile bildirdiği tanıkları adına 23/01/2013 tarihli duruşma için çıkarılan meşruhatlı davetiyelerin muhatapların işten ayrılmış olmaları gerekçe gösterilerek iade edildiği, davalı vekilinin 23/01/2013 tarihli duruşmaya katılmadığı, herhangi bir mazeret dilekçesi sunmadığı, bu duruşmada davacı tanıklarının dinlendiği, dosyada toplanacak başka delil bulunmadığından dosyanın bilirkişiye verilerek rapor alındığı, 10/05/2013 tarihli duruşmaya kadar davalı vekilinin tanıklarının dinlenmesi konusunda herhangi bir talepte bulunmadığı, tanıkların doğru adresini bildirmediği, 10/05/2013 tarihli duruşmada bilirkişi raporu davalı vekiline tebliğ edildikten sonra tanıklarının dinlenmesini talep ettiği, her ne kadar dosya Yargıtay\’dan döndükten sonra yapılan kontrolde dosya içinde davalı vekilince sunulmuş 23/01/2013 tarihli bir mazeret dilekçesi bulunmuş ise de, dilekçede herhangi bir havale bulunmadığı ve dilekçenin UYAP’ta taranmamış olduğu, 23/01/2013 tarihli duruşma tutanağında davalı vekilinin mazeretinden bahsedilmediği, bu hâliyle söz konusu dilekçenin sonradan dosya içine bir şekilde eklenmiş olduğu, yasa maddesinde taraflarca bildirilen tanıkların adresinde bulunamaması hâlinde, duruşmada hazır bulunan taraf veya vekili kastedilerek tanığın doğru adresini bildirmek üzere işin niteliğine uygun kesin süre verileceğinin hüküm altına alındığı, duruşmada hazır bulunmayan veya mazeret bildirmeyen taraf vekiline tanıklarının doğru adreslerini bildirmek üzere kesin süre verilebilmesi için ihtarlı davetiye çıkarmak gerektiği, oysa davalı - [Kasten Öldürmeye Teşebbüs ile Yaralama Suçu Ayrımı Yapılırken Dikkat Edilecek Ölçüt ve Hususlar](https://kayseriavukat.org.tr/oldurmeye-tesebbus-ile-yaralama-sucu-ayrimi/): Kasten Öldürmeye Teşebbüs ile Yaralama Suçu Ayrımı Yapılırken Dikkat Edilecek Ölçüt ve Hususlar 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Kast – Madde 21 (1) Suçun oluşması kastın varlığına bağlıdır. Kast, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir. (2) Kişinin, suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi halinde olası kast vardır. Bu halde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda müebbet hapis cezasına, müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmi yıldan yirmibeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur; diğer suçlarda ise temel ceza üçte birden yarısına kadar indirilir. Madde Gerekçesi Kast, kişi ile işlediği suçun maddî unsurları arasındaki psikolojik bağı ifade etmektedir. Suçun kanuni tanımındaki maddî unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesi, kastın varlığı için zorunludur. Suç tanımında yer almakla birlikte, fiilin ifade ettiği haksızlık üzerinde etkili olmayan koşulların gerçekleştiğinin bilinip bilinmemesi, kastın varlığı açısından önem taşımamaktadır. Örneğin objektif cezalandırılabilme koşulunun arandığı suçlarda bu koşulun veya şahsî cezasızlık sebebinin fail tarafından bilinmesi gerekmez. Madde metninde doğrudan kasttan ayrı olarak olası kast da tanımlanmıştır. Olası kast durumunda suçun kanuni tanımında yer alan unsurlardan birinin somut olayda gerçekleşebileceği öngörülmesine rağmen, kişi fiili işlemektedir. Diğer bir deyişle, fail unsurların meydana gelmesini kabullenmektedir. Mevzuatımıza giren yeni bir kavram olan olası kastla ilgili uygulamadan bazı örnekler vermek yararlı olacaktır. Yolda seyreden bir otobüs sürücüsü, trafik lambasının kendisine kırmızı yanmasına rağmen, kavşakta durmadan geçmek ister; ancak kendilerine yeşil ışık yanan kavşaktan geçmekte olan yayalara çarpar ve bunlardan bir veya birkaçının ölümüne veya yaralanmasına neden olur. Trafik lambası kendisine kırmızı yanan sürücü, yaya geçidinden her an birilerinin geçtiğini görmüş; fakat, buna rağmen kavşakta durmamış ve yoluna devam etmiştir. Bu durumda otobüs sürücüsü, meydana gelen ölüm veya yaralama neticelerinin gerçekleşebileceğini öngörerek, bunları kabullenmiştir. Düğün evinde törene katılanların tabancaları ile odanın tavanına doğru ardı ardına ateş ettikleri sırada, bir kişinin aldığı alkolün de etkisi ile elinin seyrini kaybetmesi sonucu, yere paralel olarak yaptığı atışlardan bir tanesinden çıkan kurşun, törene katılanlardan birinin alnına isabet ederek ölümüne neden olur. Bu örnek olayda kişi yaptığı atışlardan çıkan kurşunların orada bulunan herhangi birine isabet edebileceğini öngörmüş; fakat, buna rağmen silâhıyla atışa devam etmiştir. Burada da fail silâhıyla ateş ederken ortaya çıkacak yaralama veya ölüm neticelerini kabullenmiştir. Verilen bu örneklerde kişinin olası kastla hareket ettiğinin kabulü gerekir. Suçun olası kastla işlenmesi durumunda temel cezada indirim yapılması öngörülmüştür. Kasten işlenebilen suçlar, ilke olarak hem doğrudan hem de olası kastla işlenebilir. Ancak, kanundaki tanımında \”bilerek\” ifadesine yer verilmiş olan suçlar sadece doğrudan kastla işlenebilir. Örneğin iftira suçunda, failin suçsuz olduğunu \”bilerek\” kişiye suç isnad etmesi gerektiğinden, bu suç ancak doğrudan kastla işlenebilir. Suça teşebbüs – Madde 35 (1) Kişi, işlemeyi kastettiği bir suçu elverişli hareketlerle doğrudan doğruya icraya başlayıp da elinde olmayan nedenlerle tamamlayamaz ise teşebbüsten dolayı sorumlu tutulur. (2) Suça teşebbüs halinde fail, meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığına göre, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine onüç yıldan yirmi yıla kadar, müebbet hapis cezası yerine dokuz yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Diğer hallerde verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir. Madde Gerekçesi Suça teşebbüste fail suçu tamamlamak amacıyla hareket etmesine rağmen, elinde olmayan nedenlerden dolayı bunu gerçekleştirememektedir. Bu durumda ise kişiye tamamlanmış suça oranla daha az bir ceza verilmektedir. Ancak teşebbüs hâlinde karşılaşılan en önemli sorunlardan biri, cezanın belirlenmesinde \”eksik teşebbüs\”-\”tam teşebbüs\” ayrımının esas alınmasıdır. Çünkü, \”eksik teşebbüs\”-\”tam\” teşebbüs ayırımında her olaya uygulanabilen ve duraksamaya yer bırakmayan objektif bir ölçüt bulunamamaktadır. Bu nedenle suçun tamamlanamadığı durumlarda ceza miktarı belirlenirken, yapılan hareketin ulaştığı gerçekleşme aşamasından ziyade, fiilin doğurduğu zarar veya tehlikenin ağırlığı dikkate alınmalıdır. Çünkü bir olayda icra hareketleri bitmemesine rağmen ortaya çıkan zarar veya tehlike, icra hareketlerinin bitmesinden sonra meydana gelen zarar veya tehlikeden daha ağır olabilir. Özellikle silâhla yapılan ve tekrarlanan hareketlerle gerçekleştirilmek istenen adam öldürme suçunda bu durum söz konusu olmaktadır. Örneğin tabancasındaki mermilerden sadece birini atıp mağduru yaraladıktan sonra engellenen fail, icra hareketleri bitmediği için adam öldürmeye \”eksik teşebbüs\”ten dolayı, buna karşılık silâhındaki tek kurşunu atıp mağdura isabet ettiremeyen fail, icra hareketleri bittiği için \”tam teşebbüs\”ten dolayı cezalandırılmaktadır. Görüldüğü üzere 765 sayılı Türk Ceza Kanunu ve Hükûmet Tasarısında yer alan \”eksik teşebbüs\”-\”tam teşebbüs\” ayırımı adil olmayan bir cezalandırmanın ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Ayrıca belirtmek gerekir ki, bu ayırım, sırf hareket suçlarında uygulanamamaktadır. Belirtilen bu sorunların giderilmesi için, yabancı bir çok ceza kanununda olduğu gibi suça teşebbüste cezanın tespit edilmesinde, \”eksik teşebbüs\”-\”tam teşebbüs\” ayırımına maddede yer verilmemiş, adil ve eşit bir cezalandırma bakımından, teşebbüs hareketinin meydana getirdiği zarar veya tehlikenin ağırlığının esas alınması öngörülmüştür. Buna göre, suça teşebbüs durumunda hâkim, önce cezanın belirlenmesindeki ölçülere göre temel cezayı saptayacak; daha sonra, bu konuya ilişkin hükümdeki sırayı takip ederek teşebbüs hükmünü uygulayacaktır. Bu hüküm uygulanırken, somut olayda ortaya çıkan zarar veya tehlikenin ağırlığı dikkate alınarak, teşebbüse ilişkin hükümde belirtilen sınırlar arasında ceza belirlenecektir. Suça teşebbüs düzenlemesinde getirilen diğer bir yenilik, icra hareketlerinin başlangıcına ilişkindir. Bilindiği üzere icra hareketlerinin ne zaman başladığının belirlenmesi kişi hak ve özgürlüklerinin korunmasıyla yakından ilgilidir. Eğer failin kastının şüpheye yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkmasıyla icranın başlayacağı yolundaki sübjektif ölçüt kabul edilirse, kişinin düşüncesi ve yaşam tarzı dolayısıyla cezalandırılmasına varabilecek bir uygulamaya yol açılacaktır. Çünkü hazırlık hareketleri aşamasında da kastın varlığının şüpheye yer vermeyecek biçimde tespit edilebilmesi mümkün olup, böyle bir ölçüt hazırlık-icra hareketleri ayrımı konusunu bir kanıtlama sorunu hâline getirmektedir. Diğer bir deyişle, suçun icrasıyla ilgisiz davranışlar dahi, suç kastını ortaya koyduğu gerekçesiyle cezalandırılabilecektir. Açıklanan bu nedenlerle, Tasarıdaki \”kastı şüpheye yer bırakmayacak\” ölçütü madde metninden çıkartılmış ve bunun yerine \”doğrudan doğruya icraya başlama\” ölçütü kabul edilmiştir. Böylece işlenmek istenen suç tipiyle belirli bir yakınlık ve bağlantı içindeki hareketlerin yapılması durumunda suçun icrasına başlanılmış sayılacaktır. Ayrıca belirtilmelidir ki, anayasal düzeni zorla değiştirmeye teşebbüs gibi, teşebbüs hareketlerinin bağımsız suç tipi olarak düzenlendiği suçlara teşebbüs mümkün değildir. Suça teşebbüste kullanılan araç suçun kanuni tanımında öngörülen fiili meydana getirmeye elverişli olmalıdır. Ancak elverişlilik sadece kullanılan araç bakımından değil, suçun konusu da dahil olmak üzere bütün fiil yönünden bulunmalıdır. Nitekim uygulamada da elverişlilik bu şekilde anlaşılmaktadır. Bu nedenle maddeye, suça teşebbüsün bu unsurunu tam anlamıyla ifade eden \”uygun hareketler\” kavramı dahil edilmiştir. Kasten öldürme – Madde 81 (1) Bir insanı kasten öldüren kişi, müebbet hapis cezası ile cezalandırılır. Madde Gerekçesi Maddede kasten öldürme suçunun temel - [Kemik Kırığının Derecesine Göre Kasten Yaralama Suçundan Verilecek Cezada Artırım Yapılması](https://kayseriavukat.org.tr/kemik-kiriginin-derecesi/): Kemik Kırığının Derecesine ve Hayat Fonksiyonlarına Etkisine Göre Cezada Artırım Yapılması 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama – Madde 87 (1) Kasten yaralama fiili, mağdurun; a) Duyularından veya organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflamasına, b) Konuşmasında sürekli zorluğa, c) Yüzünde sabit ize, d) Yaşamını tehlikeye sokan bir duruma, e) Gebe bir kadına karşı işlenip de çocuğunun vaktinden önce doğmasına, Neden olmuşsa, yukarıdaki maddeye göre belirlenen ceza, bir kat artırılır. Ancak, verilecek ceza, birinci fıkraya giren hallerde üç yıldan, üçüncü fıkraya giren hallerde beş yıldan az olamaz. (2) Kasten yaralama fiili, mağdurun; a) İyileşmesi olanağı bulunmayan bir hastalığa veya bitkisel hayata girmesine, b) Duyularından veya organlarından birinin işlevinin yitirilmesine, c) Konuşma ya da çocuk yapma yeteneklerinin kaybolmasına, d) Yüzünün sürekli değişikliğine, e) Gebe bir kadına karşı işlenip de çocuğunun düşmesine, Neden olmuşsa, yukarıdaki maddeye göre belirlenen ceza, iki kat artırılır. Ancak, verilecek ceza, birinci fıkraya giren hallerde beş yıldan, üçüncü fıkraya giren hallerde sekiz yıldan az olamaz. (3) Kasten yaralamanın vücutta kemik kırılmasına veya çıkığına neden olması halinde, yukarıdaki maddeye göre belirlenen ceza, kırık veya çıkığın hayat fonksiyonlarındaki etkisine göre, yarısına kadar artırılır. (4) Kasten yaralama sonucunda ölüm meydana gelmişse, yukarıdaki maddenin birinci fıkrasına giren hallerde sekiz yıldan oniki yıla kadar, üçüncü fıkrasına giren hallerde ise oniki yıldan onsekiz yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Madde Gerekçesi Madde metninde kasten yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâlleri belirlenmiştir. Birinci fıkranın (a) bendinde, kasten yaralama suçunun mağdurun duyularından veya organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflamasına neden olması, bu suçun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâli olarak öngörülmüştür. Bunun için duyu veya organlardan birinin işlevinin sürekli zayıflamasına neden olunmalıdır. Vücutta çift olarak bulunan organlardan birinin işlevini tamamen yitirmesi hâlinde, diğer organ fonksiyon görmeye devam edebilir. Bu durumda dahi, organın işlevinin zayıflaması değil, ikinci fıkraya göre işlevin yitirilmesi söz konusudur. Çünkü, bent metninde duyu veya organlardan birinin işlevinden söz edilmiştir. Keza, kasten yaralamanın mağdurun konuşmasında sürekli zorluğa neden olması, (b) bendinde bu suçun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâli olarak öngörülmüştür. Bu hükmün uygulanabilmesi için, konuşma yeteneğinin tamamen yitirilmesi değil, konuşma yeteneğinin kullanılmasında güçlükle karşılaşılması gerekir. Aksi takdirde ikinci fıkra hükmü uygulanır. Fıkranın (c) bendine göre, kasten yaralama suçunun yüzde sabit ize neden olması, bu suçtan dolayı daha ağır bir ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. Burada geçen yüz deyimi, çehre karşılığında kullanılmıştır ve kişinin boyun ve kulakları dahil, başın ön kısmını ifade eder. Yüzde sabit iz, yaralama sonucu yüzde meydana gelen daimî, sürekli izlerdir. Ancak bu izler yüzün sürekli değişikliği hâlinden farklıdır. Sabit iz yüzü değiştirmemekte ve mağduru öteden beri tanıyanlarda, kişiliği bakımından herhangi bir duraksamaya neden olmamaktadır. İkinci fıkrada söz konusu edilen yüzde sürekli değişiklik hâlinde ise, bunun tam tersi söz konusudur; yüzüne kezzap atılmış bulunan kişinin durumu buna örnek teşkil eder. Fıkranın (d) bendine göre, kasten yaralamanın kişinin hayatını tehlikeye sokan bir duruma neden olması, bu suçtan dolayı daha ağır bir ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. Kasten yaralamanın hayati tehlikeye sebebiyet verip vermediğinin tespiti, tıbbi bir değerlendirmeyi gerekli kılmaktadır. Fıkranın (e) bendinde, kasten yaralamanın gebe bir kadına karşı işlenip de çocuğunun vaktinden önce doğmasına neden olması hâli düzenlenmiştir. Maddenin ikinci fıkrasında, kasten yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış diğer hâlleri belirlenmiştir. Fıkranın (a) bendinde kasten yaralama sonucunda mağdurun iyileşmesi olanağı bulunmayan bir hastalığa veya bitkisel hayata girmesi hâlinde, suçun temel şekline nazaran verilecek cezanın artırılması öngörülmüştür. (b) bendinde ise, duyu veya organlardan birinin işlevinin yitirilmesi hâlinde cezanın artırılması öngörülmüştür. İşlevin zayıflamasıyla yitirilmesi arasındaki farka ilişkin açıklama için birinci fıkranın gerekçesine bakılmalıdır. Fıkranın (c) bendinde, kasten yaralama sonucunda mağdurun konuşma ya da çocuk yapma yeteneklerinin kaybolması hâli düzenlenmiştir. (d) bendinde yüzünün sürekli değişikliğe uğraması hâli öngörülmüştür. Bu hususa ilişkin açıklama için birinci fıkranın gerekçesine bakılmalıdır.   Nihayet (e) bendinde, kasten yaralama suçunun gebe bir kadına karşı işlenip de çocuğunun düşmesine neden olunması hâli düzenlenmiştir. Maddenin üçüncü fıkrasında kasten yaralamanın vücutta kemik kırılmasına neden olması hâline ilişkin düzenleme yapılmıştır. Bu itibarla, kırığın mağdurun hayat fonksiyonlarındaki etkisine göre, fail hakkında fıkrada belirtilen oranlarda cezaya hükmolunacaktır. Dördüncü fıkrada, kasten yaralama sonucunda ölüm meydana gelmiş olması hâline ilişkin hükme yer verilmiştir. Neticesi sebebiyle ağırlaşmış bu kasten yaralama hâllerinde, failin bu ağır neticeden sorumlu tutulabilmesi için, Genel Hükümler Kitabında yer alan netice sebebiyle ağırlaşmış suçlara ilişkin hükümler, burada da geçerlidir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2017/308 Karar No: 2019/61 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 3. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Özet: Bilimsel verilere dayanan ve kemik kırıklarını hafif (1), orta (2-3) ve ağır (4-5-6) olarak sınıflandıran istikrar kazanmış adli tıp uygulamaları doğrultusunda Adli Tıp Şube Müdürlüğünce düzenlenen raporda yer alan katılanın kolundaki parçalı kırığının hayat fonksiyonlarını orta (2) derecede etkileyecek nitelikte olduğu yönündeki bulgulara karşın kemik kırığı doğuran yaralanmalarda kırığın derecesine göre sanığın cezasında yarı oranına kadar artırım öngören 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 87/3. maddesi gereğince uygulama yapılırken kırığın yaşamsal fonksiyonlara etkisi ile orantılı olarak makul bir oranda artırım yapılması yerine Yerel Mahkemece TCK’nın 3. maddesinde düzenlenen orantılılık ilkesini de ihlal edecek şekilde artırım oranının 1/3 olarak fazla tespitinde isabet bulunmamaktadır. İçtihat Metni Kasten yaralama suçundan sanık …\’ın TCK\’nın 86/1, 86/3-e, 87/3, 29 ve 53. maddeleri uyarınca 1 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin İstanbul Anadolu 31. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 28.11.2013 tarihli ve 53-715 sayılı hükmün, sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 3. Ceza Dairesince 19.03.2015 tarih ve 32801-10174 sayı ile; \”…5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 87/3. maddesinde \’kasten yaralamanın vücutta kemik kırılmasına veya çıkığına neden olması hâlinde, yukarıdaki maddelere göre belirlenen ceza, kırık vaya çıkığın hayat fonksiyonlarındaki etkisine göre, yarısına kadar artırılır.\’ şeklinde düzenlendiği, Kadıköy Adli Tıp Şube Müdürlüğünün raporunda olay nedeniyle katılanda meydana gelen kırığın hayat fonksiyonlarını orta (2) derecede etkiler nitelikte olduğunun belirtilmesine karşın, Mahkeme tarafından sanığın mağdur …\’ı yaralaması yönünden herhangi bir gerekçe gösterilmeden, TCK’nın 3. maddesindeki orantılılık ilkesine aykırı olacak şekilde (1/3) oranında ceza artırılarak sanık hakkında fazla ceza tayin edilmesi\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Direnme Kararı İstanbul Anadolu 31. Asliye Ceza Mahkemesi ise 29.09.2015 tarih ve 281-456 sayı ile; \”…Maddedeki düzenlemede, bu maddeye göre yapılacak ceza artırımının üst sınırının yarı oranında (1/2 oranında) artırım olacağı açık ve kesin olarak bellidir. Kemik kırığının Adli Tıp Kurumu ve uzman doktorlar tarafından - [Kasten Öldürmeye Teşebbüs Suçunda Gönüllü Vazgeçme Hükümlerinin Uygulanma Şartları](https://kayseriavukat.org.tr/kasten-oldurmeye-tesebbus-gonullu-vazgecme/): Kasten Öldürmeye Teşebbüs Suçunda Gönüllü Vazgeçme Hükümlerinin Uygulanma Şartları 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Gönüllü vazgeçme – Madde 36 (1) Fail, suçun icra hareketlerinden gönüllü vazgeçer veya kendi çabalarıyla suçun tamamlanmasını veya neticenin gerçekleşmesini önlerse, teşebbüsten dolayı cezalandırılmaz; fakat tamam olan kısım esasen bir suç oluşturduğu takdirde, sadece o suça ait ceza ile cezalandırılır. Madde Gerekçesi Gerek icra hareketleri aşamasında gerekse icra hareketlerinin bitmesinden sonra, failin suçu tamamlamaktan gönüllü olarak vazgeçmesini teşvik etmek modern suç politikasının temel araçlarından biridir. 765 sayılı Türk Ceza Kanununda sadece icra hareketlerinin devamı aşamasında kabul edilen gönüllü vazgeçme, icra hareketlerinin bittiği ancak neticenin meydana gelmediği olaylar bakımından da öngörülmüştür. Böylece suçun icrası sürecindeki bütün aşamalarda gönüllü vazgeçme mümkün hâle gelmektedir. Ancak icra hareketlerinin bitmesinden sonra gönüllü vazgeçmenin kabulü için, vazgeçenin suçun tamamlanmasını önlemek bakımından ciddi bir çaba göstermesi gerekmektedir. Gönüllü vazgeçme hâlinde kişiye ceza verilmemekte, ancak o ana kadar yapılan hareketler ayrıca bir suç oluşturuyorsa sadece o suçtan sorumlu tutulmaktadır. Suç bütün unsurlarıyla tamamlandıktan sonra örneğin çalınan eşyanın geri verilmesi veya kaçırılan kişinin serbest bırakılması hâllerinde, artık vazgeçme değil etkin pişmanlık söz konusudur. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2017/1062 Karar No: 2018/612 Karar Tarihi: 06.12.2018 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 1. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Özet: Sanığın tartışma sırasında üzerinde taşıdığı ruhsatsız tabancayı çıkartıp yakın mesafeden hedef alarak yaptığı ilk atışta mağduru karnından yaralaması ve yere düşen mağdura üç el daha ateş ederek eylemine devam etmesi, olayın hemen akabinde kaçıp olaydan yaklaşık beş ay sonra suçta kullandığı tabancayla birlikte teslim olması, savunmasında seri atış yaptığını belirtmesi ve olay esnasında şarjöründe atılmamış dört adet mermi kaldığı hususunda tespit yapılabilmesinin mümkün olmaması nedeniyle sanığın icra hareketlerini gönüllü olarak terk ettiğinin kabulü mümkün değildir. Olayın, evinin ve iş yerinin hemen yanında cereyan etmesine ve mağdura müdahale edebilmek için yeterli imkânı bulunmasına rağmen sanığın, hiçbir müdahalede bulunmadan, kolluğa veya sağlık birimlerine haber vermeden kaçması karşısında, sanığın arkadaşları olan tanıklara “Mağduru hastaneye götürün.” şeklindeki söylemi, neticenin meydana gelmesini önlemek için ciddi bir çaba içerisinde olduğu ya da içinde bulunduğu koşullarda bütün olanaklarını seferber ettiği anlamına gelmemektedir. Bu itibarla, davranışları gönüllülüğe dayanmayan ve neticenin gerçekleşmesini önlemek bakımından ciddi bir çaba niteliğinde olmayan sanık hakkında gönüllü vazgeçmenin uygulanma şartlarının gerçekleşmediği kabul edilmelidir. İçtihat Metni Kasten öldürme suçuna teşebbüsten sanık …\’ın, 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanunu\’nun 448, 62, 51/1, 59/2, 31, 33, 40 ve 36. maddeleri uyarınca 10 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına, kamu hizmetlerinden yasaklanmasına, yasal kısıtlılık altına alınmasına, mahsuba ve müsadereye ilişkin Rize Ağır Ceza Mahkemesince verilen 18.07.2003 tarihli ve 70-198 sayılı hükmün, sanık müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 04.05.2004 tarih ve 436-1654 sayı ile onanmasına karar verilmiştir. Hükmün infazı sırasında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun yürürlüğe girmesi üzerine Cumhuriyet Başsavcılığınca lehe aleyhe kanun değerlendirmesi yapılarak yeni bir karar verilmesinin talep edilmesi üzerine Rize Ağır Ceza Mahkemesince dosya üzerinden yapılan incelemeyle verilen ve sanığın lehine olan 5237 sayılı TCK’nın 81/1, 35, 29, 62/1, 53 ve 63. maddeleri uyarınca 9 yıl 4 ay 15 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba ilişkin 03.06.2005 tarihli ve 70-198 sayılı ek kararın da sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 18.11.2005 tarih ve 2646-3389 sayı ile; “765 sayılı Türk Ceza Kanunu uygulanarak verilmiş ve kesinleşmiş olan hükümlerin, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 7/2. maddesi ve 5252 Sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un 9. maddesi gereğince yeniden ele alınıp, lehe olan yasanın belirlenmesi ve uygulanması sırasında; adam öldürmeye teşebbüs suçundan kurulan hükümde tahrik ve teşebbüs ile ilgili uygulama nedeniyle takdir hakkının kullanılması, 6136 sayılı Yasa\’ya muhalefet suçundan kurulan hükümde ise seçenek yaptırımların uygulanmasına olanak sağlanması söz konusu olduğundan, duruşmalı inceleme yapılarak hüküm kurulması gerekirken, duruşma yapılmaksızın yazılı şekilde karar verilmesi\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Bozmaya uyan Rize Ağır Ceza Mahkemesince duruşma açılarak yapılan yargılama sonucunda 21.02.2007 tarihli ve 70-198 sayılı ek kararla, sanığın önceki hükümdeki gibi lehine olan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’na göre cezalandırılmasına karar verilmiş, bu hükmün de sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 07.02.2008 tarih ve 8886-757 sayı ile onanmasına karar verilmiştir. Sanık müdafisi tarafından 21.11.2014 tarihli dilekçeyle mağdur K. Sarı ve tanık … Aksu\’nun ifadelerinin değiştiği ve olayı gören yeni bir tanık olduğu iddialarıyla yargılamanın yenilenmesi talebinde bulunulmuş, Rize Ağır Ceza Mahkemesince 08.12.2014 tarih ve 1739 sayı ile CMK’nın 318 ve 319. maddeleri uyarınca talebin kabule değer görülmemesi nedeniyle reddine karar verilmiş, bu karara karşı yapılan itiraz üzerine Trabzon Ağır Ceza Mahkemesince 06.02.2015 tarih ve 64 sayı ile itirazın reddine karar verilmiştir. İtirazın reddine ilişkin bu karar aleyhine Adalet Bakanlığının 02.06.2015 tarihli ve 36396 sayılı yazıları üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 12.06.2015 tarihli ve 208565 sayılı ihbarnamesiyle kanun yararına bozma talebinde bulunulmuş, dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 14.09.2015 tarih ve 3632-4489 sayı ile kanun yararına bozma talebinin reddine karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 29.06.2017 tarih ve 35978 sayı ile; \”…Olay tarihinde müşteki K. Sarı\’nın aşırı derece alkollü olduğu hâlde, akşam saat 22.30 sıralarında tanık … Aksu\’nun kullandığı ticari taksiye binerek kendisini kayınbiraderinin evine götürmesini istediği, yolda giderlerken taksiciye sanık …\’ın evinin bulunduğu sokağa dönmesini söylediği, sanığın evinin önüne geldiklerinde ticari taksiyi durdurup, taksiden inerek aldığı alkolün de etkisiyle sanığın evinin ziline uzun uzun basarak \’Adem in aşağıya\’ diyerek bağırmaya başladığı, daha sonra sanık …\’ın iki arkadaşıyla yan taraftaki dükkânda olduğunu görmesi üzerine, bu kez sanığın bulunduğu dükkâna giderek, burada sanık …\’e hitaben sinkaflı sözlerle hakaretlerde bulunduğu ve iş yerini kurşunlatacağını söyleyerek tehdit ettiği, ayrıca sanığın üzerine yürümesi sonucu müşteki ile sanık arasında itişip kakışma yaşandığı, tanıklar … ve … N.\’ın araya girerek, tarafları birbirlerinden uzaklaştırmaya çalıştıkları, müştekinin yeniden sanığın üzerine saldırmaya çalışması üzerine, sanığın sinirlenerek üzerinde taşıdığı ruhsatsız 7.65 mm çaplı tabancasını çıkararak, müştekiye yönelik olarak toplam 4 el ateş ettiği, mermilerden birinin müştekinin karın bölgesine, birinin sol baldırına ve birinin de sağ ayak parmağına isabet ettiği, dördüncü merminin ise müştekiye isabet etmediği, müştekinin yaralanıp yere düşmesi üzerine sanığın tabancasında hâlen 4 adet kurşun daha bulunmasına rağmen olaydan pişmanlık duyarak atışlarını sürdürmediği, olay yerinde bulunan tanıklar …, … N. ve - [Karar Tarihinden Sonra Hapis Cezasının Üst Sınırının Değişmesi Nedeniyle Cezanın Yeniden Belirlenmesi](https://kayseriavukat.org.tr/hapis-cezasinin-ust-sinirinin-degismesi/): Karar Tarihinden Sonra Hapis Cezasının Üst Sınırının Değişmesi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Zaman bakımından uygulama – Madde 7 (1) İşlendiği zaman yürürlükte bulunan kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. İşlendikten sonra yürürlüğe giren kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı da kimse cezalandırılamaz ve hakkında güvenlik tedbiri uygulanamaz. Böyle bir ceza veya güvenlik tedbiri hükmolunmuşsa infazı ve kanuni neticeleri kendiliğinden kalkar. (2) Suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise, failin lehine olan kanun uygulanır ve infaz olunur. (3) Hapis cezasının ertelenmesi, koşullu salıverilme ve tekerrürle ilgili olanlar hariç; infaz rejimine ilişkin hükümler, derhal uygulanır. (4) Geçici veya süreli kanunların, yürürlükte bulundukları süre içinde işlenmiş olan suçlar hakkında uygulanmasına devam edilir. Madde Gerekçesi Madde, kanunun zaman bakımından uygulanmasına ilişkindir. Lehe olan kanunun uygulanacağı kuralı muhafaza edilmiştir. Yürürlükteki usul hükümleri, kesinleşmiş hükümler hakkında lehe olan yeni kanunun nasıl uygulanacağını göstermek bakımından yeterli görülmüştür. İkiden çok kanunun değişmesi hâlinde bunlardan hangisi daha lehte ise onun uygulanacağını belirtmek maksadıyla maddenin ikinci fıkrası kaleme alınmıştır. Maddenin üçüncü fıkrasında güvenlik tedbirleri hakkında, infaz usul ve uygulamaları yönünden hüküm zamanında yürürlükte olan hükümlerin geçerli olacağı belirtilmiş ve böylece, tedbirlerin \”iyileştirme\” işlevi vurgulanmıştır. Süreli ve geçici kanunların bu madde kapsamı içinde olmamasının, adalet, sosyal yarar ve kanunun etkinliği gereği bulunduğu kabul edildiğinden, son fıkraya metinde yer verilmiş ve böylece süreli ve geçici kanunların etkinliğinin ve adaletin sağlanması istenilmiştir. Bilindiği gibi birkısım ceza kanunları, olağanüstü hâlleri ve geçici durumları karşılamak amacıyla ve dolayısıyla nitelikleri yönünden geçici olarak veya kanun metninde açıkça belirtilen süre kadar yürürlükte kalmak üzere meydana getirilirler. Bu tür kanunların, nitelikleri gereği, yürürlükte bulundukları süre içinde işlenmiş bütün suçlar hakkında uygulanmaları zorunludur. Aksi takdirde söz konusu kanunların caydırıcı etkileri kalmaz veya azalır. Oysa, çeşitli nedenlerle suçların failleri ele geçirilememekte ve örneğin iştirak hâlinde işlenen bir suçta kaçan fail, kanunun uygulama süresi geçtiğinde hiçbir yaptırım ile karşılaşmamaktadır. Bu nedenle maddenin son fıkrasıyla, bu maddenin geçici ve süreli kanunlar hakkında uygulanmayacağı hükmü getirilmiştir. Zamanaşımı hükümleri ise, elbette ki, bu suçlar bakımından da geçerlidir. Cezanın belirlenmesi – Madde 61 (1) Hakim, somut olayda; a) Suçun işleniş biçimini, b) Suçun işlenmesinde kullanılan araçları, c) Suçun işlendiği zaman ve yeri, d) Suçun konusunun önem ve değerini, e) Meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığını, f) Failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığını, g) Failin güttüğü amaç ve saiki, Göz önünde bulundurarak, işlenen suçun kanuni tanımında öngörülen cezanın alt ve üst sınırı arasında temel cezayı belirler. (2) Suçun olası kastla ya da bilinçli taksirle işlenmesi nedeniyle indirim veya artırım, birinci fıkra hükmüne göre belirlenen ceza üzerinden yapılır. (3) Birinci fıkrada belirtilen hususların suçun unsurunu oluşturduğu hallerde, bunlar temel cezanın belirlenmesinde ayrıca göz önünde bulundurulmaz. (4) Bir suçun temel şekline nazaran daha ağır veya daha az cezayı gerektiren birden fazla nitelikli hallerin gerçekleşmesi durumunda; temel cezada önce artırma sonra indirme yapılır. (5) Yukarıdaki fıkralara göre belirlenen ceza üzerinden sırasıyla teşebbüs, iştirak, zincirleme suç, haksız tahrik, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı ve cezada indirim yapılmasını gerektiren şahsi sebeplere ilişkin hükümler ile takdiri indirim nedenleri uygulanarak sonuç ceza belirlenir. (6) Hapis cezasının süresi gün, ay ve yıl hesabıyla belirlenir. Bir gün, yirmidört saat; bir ay, otuz gündür. Yıl, resmi takvime göre hesap edilir. Hapis cezası için bir günün, adlî para cezası için bir Türk Lirasının artakalanı hesaba katılmaz ve bu cezalar infaz edilmez. (7) Süreli hapis cezasını gerektiren bir suçtan dolayı bu madde hükümlerine göre belirlenen sonuç ceza, otuz yıldan fazla olamaz. (8) Adlî para cezası hesaplanırken, bu madde hükmüne göre cezanın belirlenmesi ve bireyselleştirilmesine yönelik artırma ve indirimler, gün üzerinden yapılır. Adlî para cezası, belirlenen sonuç gün ile kişinin bir gün karşılığı ödeyebileceği miktarın çarpılması suretiyle bulunur. (9) Adlî para cezasının seçimlik ceza olarak öngörüldüğü suçlarda bu cezaya ilişkin gün biriminin alt sınırı, o suç tanımındaki hapis cezasının alt sınırından az; üst sınırı da, hapis cezasının üst sınırından fazla olamaz. (10) Kanunda açıkça yazılmış olmadıkça cezalar ne artırılabilir, ne eksiltilebilir, ne de değiştirilebilir. Madde Gerekçesi Maddede cezanın belirlenmesinde izlenecek yöntem düzenlenmiştir. Birinci fıkrada, temel cezanın belirlenmesinde hangi hususların göz önünde bulundurulacağı bentler hâlinde gösterilmiştir. Maddenin birinci fıkrasında temel cezanın belirlenmesinde göz önünde bulundurulacak hususlardan bazıları, özel suç tanımlarında cezanın artırılmasını veya azaltılmasını gerektiren nitelikli unsurlar olarak belirlenmiş olabilir. Bu durumda, söz konusu nitelikli unsurlar, birinci fıkraya göre temel cezanın belirlenmesinde dikkate alınmayacaktır. Bu düşüncelerle, maddenin ikinci fıkrasında mükerrer değerlendirme yasağı vurgulanmıştır.   Maddenin üçüncü fıkrasında, bir suçun temel şekline nazaran daha ağır cezayı gerektiren birden fazla nitelikli unsurunun gerçekleşmesi hâlinde, temel cezanın en ağır cezayı gerektiren nitelikli unsura göre belirlenmesi gerektiği vurgulanmıştır. Suçun temel şekline nazaran daha az cezayı gerektiren nitelikli unsurun varlığı hâlinde temel ceza üzerinden indirim yapıldıktan sonra, sırasıyla yapılacak olan artırım ve indirim sebepleri dördüncü fıkrada belirlenmiştir. Buna göre, sırasıyla teşebbüs, iştirak, zincirleme suç, haksız tahrik, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı ve cezada indirim yapılmasını gerektiren şahsî sebeplere ilişkin hükümler ile, takdiri indirim nedenleri uygulanarak sonuç ceza belirlenir. Tekerrür, cezanın ağırlaştırılması nedeni olarak görülmediği için, cezanın belirlenmesi açısından Tasarıda benimsenen sıralamada yer alan tekerrür çıkarılmıştır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu         Esas No: 2015/114 Karar No: 2019/82 Karar Tarihi: 07.02.2019 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 15. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Özet: Yerel Mahkemece, suç ve karar tarihi itibarıyla “bir yıldan altı yıla kadar” hapis cezası öngörülen kamu malına zarar verme suçundan sanık hakkındaki temel cezanın alt sınırdan uzaklaşılarak iki yıl hapis cezası olarak belirlendiği, suça yardım etme, etkin pişmanlık ve takdiri indirim maddeleri uygulandıktan sonra ulaşılan beş ay hapis cezasının günlüğü 20 TL’den paraya çevrilip sonuç olarak sanığın 3.000 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına karar verildiği olayda; hapis cezasının üst sınırı “altı yıl” iken alt sınırdan ayrılmak suretiyle temel cezanın iki yıl olarak belirlenmesi ve karar tarihinden sonra yürürlüğe giren kanun uyarınca atılı suç için öngörülen hapis cezasının üst sınırının “dört yıla” indirilmesi karşısında; hâkimin, işlenen suçun kanuni tanımında öngörülen alt ve üst sınırlar arasında temel cezayı belirlemesi gerektiği hususu da dikkate alındığında, hakkında daha az ceza belirlenme olasılığı bulunan sanığın hukuki durumunun yeniden değerlendirmesinde zorunluluk bulunduğunun kabulü gerekmektedir. İçtihat Metni Kamu malına zarar verme ve genel güvenliğin - [Hayati Bölgelerin Hedef Alınması: Kasten Öldürme Suçunda Meşru Savunma Hükümleri Uygulanması](https://kayseriavukat.org.tr/hayati-bolgelerin-hedef-alinmasi/): Kasten Öldürme Suçunda Hayati Bölgelerin Hedef Alınması Yargıtay Ceza Genel Kurulu         Esas No: 2017/841 Karar No: 2017/440 Karar No: 31.10.2017 Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Özet: Her iki tarafın da yanlarına öldürmeye elverişli silahları alarak olay yerinde buluşmaları, sanığın araçtan inerken yanına tabancasını da alması, kavga ortamında elindeki sopanın düşmesiyle birlikte tabancasını çekerek babasıyla kavga eden mağdura birkaç kez ateş etmesinin ardından, üzerine doğru bir elinde sopa, diğer elinde bıçakla gelmekte olan maktulü hayati olmayan bölgelerine ateş ederek bertaraf etme imkânı varken maktulün hayati bölgelerini hedef alması ve ilk atışla birlikte yere düşüp tehlikeliliği ortadan kalkmasına rağmen maktule yakın mesafeden birkaç kez daha ateş etmesi hususları birlikte değerlendirildiğinde, sanığın kasten öldürme eylemini meşru savunma şartları altında gerçekleştirmediği kabul edilmelidir. İçtihat Metni Sanık …\’ın, kasten öldürme suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 37/1. maddesi delaletiyle 81/1, 29 ve 62. maddeleri uyarınca 12 yıl 6 ay hapis, kasten öldürme suçuna teşebbüsten TCK\’nın 37/1 maddesi delaletiyle 81/1, 35/1-2 ve 62. maddeleri uyarınca 7 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, her iki suç yönünden TCK\’nın 53, 54 ve 63. maddeleri uyarınca hak yoksunluğuna, müsadereye ve mahsuba, sanık …\’ın kasten öldürme suçuna ve kasten öldürme suçuna teşebbüse yardımdan beraatine ilişkin İstanbul Anadolu 12. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 25.04.2016 gün ve 319-236 sayılı hükümlerin, sanık … müdafileri, katılan … vekilleri, mağdur … ve vekilleri ile Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 09.03.2017 gün ve 4934-662 sayı ile; kovuşturma aşamasında şikâyetçi olmadığını beyan ettiği gerekçesiyle mağdur … ve vekilinin temyiz isteğinin reddine karar verilerek; Sanık … hakkında kasten öldürme suçundan kurulan mahkûmiyet hükmünün onanmasına, mağdur …\’a yönelik kasten öldürme suçuna teşebbüsten kurulan mahkûmiyet hükmünün; \”…Oluşa, heyetçe izlenen kamera görüntülerine ve tüm dosya içeriğine göre, hakkında kurulan beraat hükümleri onanan sanık … ile sanıklar … ve …\’ın kardeş oldukları, sanık …\’ın ise bu sanıkların babaları olduğu, olayın diğer tarafında olan maktul … ile mağdur …\’ın da kardeş oldukları ve her iki tarafın da aynı zamanda akraba oldukları, taraflar arasında olaydan bir süre önce kaynağı kesin olarak tespit edilememekle birlikte taşınmaz satışından kaynaklanan bir anlaşmazlık bulunduğu, her iki tarafın da müteahhitlik yapmaları nedeniyle olay günü sabah saatlerinde sanık …\’ın tek başına, maktul …\’ın ise kardeşi olan mağdur … ile birlikte Ataşehir Belediyesine gittikleri, Belediye binasının alt katındaki koridorda sanık …\’ın yürüdüğü, bu sırada yan taraftaki oturma yerinde olan maktul …\’a baktığı, daha sonra maktulün ayağa kalkarak sanık …\’ın üzerine doğru hızlıca yürüdüğü ve ona yumruk vurmak suretiyle kavgayı başlattığı, çevrede bulunanların müdahalesi ile kavganın sonlandırıldığı, sanık …\’ın da kardeşi olan maktul …\’ı alarak belediye dışına çıktıkları, daha sonra dosya kapsamında bulunan Telekomünikasyon İdaresi Başkanlığınca temin edilen kayıtlar ile sabit olduğu üzere sanık …\’ın, sırasıyla kardeşleri olan sanıklar … ve … ile babası olan sanık …\’ı telefonla aradığı, önce sanık …\’ın sonrasında da sanık …\’ın karşı grupta bulunan mağdur …\’ı telefonla aradıkları ve kısa süreli görüşmeler yaptıkları, bunun üzerine bir süre sonra sanık …\’ın, idaresinde bulunan aracı ile yanında babası olan sanık … ve arkasında sanık …\’ın oğlu olan tanık … ile birlikte olay yerine geldikleri, sanık …\’ın aracını yol kenarında park halinde bulunan minibüsün yanına trafik akışını engellemeyecek şekilde park ettiği, sanık …\’ın aracı park etmesinden hemen sonra görüntülere göre yaklaşık 50 metre geriden maktul …\’ın idaresinde bulunan aracı ile yolun köşesine geldiği ve beklemeye başladığı, daha sonra sanıklar … ve … ile tanık …\’ın hep birlikte araçtan inerek aracın bagajına yöneldikleri ve bagajdan bir şeyler alarak gelmiş oldukları istikamette bulunan maktul … ve mağdur …\’ın içerisinde bulundukları araca doğru yöneldikleri, bu sırada önce maktul …\’ın sonrasında da yanında bulunan mağdur …\’ın kendilerine doğru gelmekte olan sanıklar ve tanığı fark ettikleri, bunun üzerine maktul …\’ın elinde bulunan bıçakla, arkasında bulunan sanık …\’ın ise sopaya benzer bir cisimle diğer gruba doğru yöneldikleri, ilk aşamada maktul …\’ın bıçakla, sanık …\’ın ise sopa ile karşılıklı ve eş zamanlı olarak birbirlerine saldırdıkları, maktul … ile sanık … arasındaki kavga sırasında onların gerisinde bulunan sanıklar … ile …\’ın kavga ettikleri, bu kavga sırasında sanık …\’ın, elinde sopa benzeri bir cisim bulunduğu, sanık … ile maktul … arasındaki kavga sırasında sanık …\’ın elindeki sopanın yere düştüğü, bu sırada maktul … ile sanık …\’ın birbirlerini bırakıp farklı yönlere yöneldikleri, maktulün, sanık …\’ın oğlu olan tanık …\’a yöneldiği, sanık …\’ın ise belinde bulunan ruhsatlı tabancasını çekerek minibüsün arkasında babası olan sanık … ile kavga etmekte olan mağdur …\’ın bulunduğu tarafa yöneldiği ve babası ile kavga etmekte olan sanık …\’ı hedef alıp ateş ettiği, bunun üzerine sanık …\’ın elinde bulunan sopa benzeri cisimle birlikte yolun ortasına doğru uzaklaştığı ancak sanık …\’ın babası olan sanık …\’ın yerden kalkamadığı, bu sırada sanık …\’ın yolun ortasında belinde bulunan ruhsatlı tabancasını çıkardığı, eş zamanlı olarak maktul …\’ın da elinde silah bulunan ve o sırada kardeşi olan sanık …\’a arkasından ateş eden sanık …\’a yöneldiği, bu sırada sanık …\’ın da elinde bulunan silahı hemen yanına yaklaşan maktul …\’a doğrulttuğu ve yakın mesafeden ateş etmek suretiyle maktulü vurduğu, maktulün almış olduğu isabetle yere düştüğü, sanık …\’ın ise yerde bulunan maktule tekrar ateş ettiği, daha sonra yolun biraz ilerisinde bulunan sanık …\’a yeniden ateş ettiği ve babası …\’ı yerde yaralı bir şekilde bırakarak olay yerinden uzaklaştığı, sanık …\’ın ise ruhsatlı tabancası ile kaçmakta olan sanık …\’ın arkasından ateş ettiği, sonrasında ise yerde yaralı halde bulunan sanık …\’ın babası sanık …\’a yöneldiği ve ona da ateş ettiği, kısa bir süre sonra da olay yerine gelen güvenlik güçlerince olaya karışanların yakalandığı olayda; aa) …bir tarafta sanıklar … ve …, diğer tarafta ise maktul … ve sanık …\’ın iştirak iradesiyle birbirlerine karşılıklı olarak saldırdıkları, yaşanan olayda mağdur …\’ın sağ uyluk ön dış taraftan girerek arka kısım orta hattan çıkacak şekilde ve ayrıca sol uyluk iç yüzde sıyrık oluşturacak şekilde toplam iki adet mermi çekirdeği isabetiyle basit tıbbi müdahale ile giderilemeyecek şekilde yaralandığının anlaşılması karşısında, teşebbüs nedeniyle 9 yıldan 15 yıla kadar hapis cezası öngören 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 35. maddesi ile yapılan uygulama sırasında meydana gelen zarar ve tehlikenin ağırlığı birlikte gözetilerek daha makul bir temel ceza tayini yerine yazılı şekilde 9 yıl hapis cezasına hükmolunması suretiyle eksik ceza tayini, - [Hırsızlık Suçuna İştirak: Suçun İşlenmesine Yardım Etme ve Suçun İcrasını Kolaylaştırma](https://kayseriavukat.org.tr/hirsizlik-sucuna-istirak-ve-yardim/): Hırsızlık Suçuna İştirak ve Yardım 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Suça İştirak Faillik – Madde 37 (1) Suçun kanuni tanımında yer alan fiili birlikte gerçekleştiren kişilerden her biri, fail olarak sorumlu olur. (2) Suçun işlenmesinde bir başkasını araç olarak kullanan kişi de fail olarak sorumlu tutulur. Kusur yeteneği olmayanları suçun işlenmesinde araç olarak kullanan kişinin cezası, üçte birden yarısına kadar artırılır. Madde Gerekçesi 765 sayılı Türk Ceza Kanununda \”aslî \” ve \”fer\’î iştirak\” ayırımı kabul edilmiştir. \”Asli iştirak\”, \”aslî maddî iştirak\” ve \”aslî manevî iştirak\” olarak ikiye ayrılmıştır. Bu ayırımda \”fiili irtikap etme\” ve \”doğrudan doğruya beraber işleme\”, \”aslî maddî iştirak\” şekilleri olarak öngörülmüştür. Buna karşılık azmettirme, \”aslî manevî fail\” olmayı gerektirmektedir. Tek tek sayılmak suretiyle belirlenen \”fer\’î iştirak\” hâllerinde ise, cezanın indirilmesi gerekirken, \”zorunlu fer\’i iştirak\”in \”asli iştirak\” olarak cezalandırılması öngörülmüştür. Bu sistemin en önemli sakıncası, kişinin suçun işlenişine katkısının, gerçekleştirilen suçun bütünlüğü içersinde değil, ondan bağımsız olarak ele alınmasıdır. Örneğin bir işyerinde işlenen silâhlı yağma suçunda, dışarıda gözcülük yapan kişinin fiili yağma suçunun bütününden bağımsız olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle, gözcülük yapan uygulamada bazen \”asli fail\” bazen \”fer\’i fail\” olarak sorumlu tutulmaktadır. Bu sistemde, suçun işlenişine iştirak eden kişilerin çoğu zaman \”asli fail\” olarak mı yoksa \”fer\’i fail\” olarak mı sorumluluğu gerektirdiği duraksamaya yer vermeyecek bir biçimde saptanamamaktadır. Halbuki, örnek olayda gözcülük yapma fiilinin diğer kişilerle birlikte işlenen yağma suçunun gerçekleşmesine olan etkisi bir bütün olarak değerlendirildiğinde; gözcülük yapan kişinin de diğer suç ortaklarıyla birlikte suçun işlenişi üzerinde ortak hâkimiyet kurduğu sonucuna ulaşılır. Bu durumda ise gözcülük yapan kişinin de fail olarak sorumlu tutulması gerekir. Hükûmet Tasarısında da benimsenen \”asli iştirak\”, \”fer\’î iştirak\” ayırımının adil ve eşit olmayan bir cezalandırmayı sonuçlaması ve uygulamada zorluk ve duraksamalara neden olması dolayısıyla, bu ayrımı esas alan düzenleme tasarıdan çıkarılmıştır. Yeni yapılan düzenlemeyle, iştirak şekilleri, fiilin işlenişi üzerinde kurulan hâkimiyet ölçü alınarak belirlenecektir. Bu sistemde birer sorumluk statüsü olarak öngörülen iştirak şekilleri ise, faillik, azmettirme ve yardım etmeden ibarettir. Yeniden düzenlenen maddenin birinci fıkrasına göre suçun kanuni tanımında öngörülen fiili gerçekleştirilen kişi fail olup; suçun birden fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi durumunda, bu kişilerin her biri müşterek fail olarak sorumlu tutulacaklardır. Müşterek faillikte, birlikte suç işleme kararının yanı sıra, fiil üzerinde ortak hâkimiyet kurulduğu için, her bir suç ortağı fail statüsündedir. Ortak hâkimiyetin kurulup kurulmadığının saptanmasında suç ortaklarının suçun icrasındaki rolleri ve katkılarının taşıdığı önem göz önünde bulundurulur. Bu durumda, fiilin icrası veya sonuçsuz kalması ortak faillerden her birinin elinde bulunmaktadır. Örneğin suç ortaklarından birinin cebir veya tehdit kullanarak mağduru etkisiz hâle getirdiği, diğerinin de üzerindeki para ve sair kıymetli eşyayı aldığı yağma suçunda her iki suç ortağının suçun işlenişine yaptıkları katkı, suçun icrası açısından birbirini tamamlayıcı niteliktedir. Dolayısıyla, her iki suç ortağı, suçun işlenişi üzerinde ortak bir hâkimiyet kurmaktadır. Suç ortaklarının iştirak katkılarının karşılıklı olarak birbirlerini tamamlamadığı durumlarda da müşterek faillik mümkündür. Bazı hâllerde failler, her biri suçun kanuni tanımındaki bütün unsurları tek başına gerçekleştirmek üzere, bir anlaşmaya varabilir. Örneğin bir kişiyi öldürmek için aralarında anlaşmış olan beş kişi, amacın gerçekleşme ihtimalini daha da yükseltmek için, aynı anda mağdurun üzerine ateş ederler. Ateşlenen mermilerden bir kısmı mağdura isabet eder, bir kısmı ise etmez. Bu örnek olayda bütün suç ortakları ortak bir suç işleme kararına dayanarak birlikte hareket etmektedirler. Bu beş suç ortağının ateşlediği mermilerden sadece bir tanesinin mağdura isabet edip ölümüne neden olması hâlinde dahi, tamamlanmış kasten adam öldürme suçundan dolayı bu kişilerden her biri müşterek fail olarak sorumlu tutulacaktır. Müşterek faillik bakımından zorunlu diğer bir koşul, failler arasında birlikte suç işleme kararının varlığıdır. Belli bir hareketin icrasına ve neticenin meydana gelmesine ilişkin olan birlikte suç işleme kararı, kast kapsamında düşünülmelidir. Suç ortaklarının suçun işlenişine ilişkin kastlarının doğrudan veya olası kast gibi farklılık göstermesinin, müşterek fail olarak sorumlulukları üzerinde bir etkisi yoktur. Bir suçun failine, onun haberi olmaksızın, tek taraflı iradeyle, suçun işlenmesine başlamadan önce veya suçun icrası sırasında yardım edilmesi hâlinde, müşterek fail olarak değil, yardım eden olarak sorumlu tutulmak gerekir. Maddenin ikinci fıkrasında, dolaylı faillik düzenlenmiştir. Kişi suçu bir başkasını araç olarak kullanmak suretiyle gerçekleştirebilir. Bu durumda dolaylı faillik söz konusudur. Dolaylı faillikte, arka plandaki kişi, suçun icraî hareketlerini gerçekleştiren şahsın ve hareketinin üzerinde hâkimiyet kurmaktadır ve bu hâkimiyet nedeniyle, fail olarak sorumlu tutulmaktadır.   Suçun işlenmesinde kusur yeteneği olmayan kişilerin araç olarak kullanılması durumunda, dolaylı faile verilecek olan cezanın bu nedenle artırılması kabul edilmiştir. Zira bu durumda sadece bir suç işlenmemekte, kendisini yönlendirme yeteneği olmayan kişiler istismar da edilmektedir. Yardım etme – Madde 39 (1) Suçun işlenmesine yardım eden kişiye, işlenen suçun ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektirmesi halinde, onbeş yıldan yirmi yıla; müebbet hapis cezasını gerektirmesi halinde, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hallerde cezanın yarısı indirilir. Ancak, bu durumda verilecek ceza sekiz yılı geçemez. (2) Aşağıdaki hallerde kişi işlenen suçtan dolayı yardım eden sıfatıyla sorumlu olur: a) Suç işlemeye teşvik etmek veya suç işleme kararını kuvvetlendirmek veya fiilin işlenmesinden sonra yardımda bulunacağını vaat etmek. b) Suçun nasıl işleneceği hususunda yol göstermek veya fiilin işlenmesinde kullanılan araçları sağlamak. c) Suçun işlenmesinden önce veya işlenmesi sırasında yardımda bulunarak icrasını kolaylaştırmak. Madde Gerekçesi Hükûmet Tasarısındaki \”fer\’î iştirak\” yerine yardım etme ifadesi benimsenmiştir. iştirake ilişkin olarak kabul edilen yeni sistemde, \”zorunlu fer\’î iştirak\” olarak adlandırılan bir hükme gerek kalmadığından, maddenin ikinci fıkrasındaki bu hususa ilişkin hüküm metinden çıkarılmıştır. Bağlılık kuralı – Madde 40 (1) Suça iştirak için kasten ve hukuka aykırı işlenmiş bir fiilin varlığı yeterlidir. Suçun işlenişine iştirak eden her kişi, diğerinin cezalandırılmasını önleyen kişisel nedenler göz önünde bulundurulmaksızın kendi kusurlu fiiline göre cezalandırılır. (2) Özgü suçlarda, ancak özel faillik niteliğini taşıyan kişi fail olabilir. Bu suçların işlenişine iştirak eden diğer kişiler ise azmettiren veya yardım eden olarak sorumlu tutulur. (3) Suça iştirakten dolayı sorumlu tutulabilmek için ilgili suçun en azından teşebbüs aşamasına varmış olması gerekir. Madde Gerekçesi Bağlılık kuralı, suç ortaklarından bazılarında faillik için aranan şartların bulunmaması hâlinde, bu kişilerin işlenen suçtan sorumluluğunu sağlamaktadır. Böylece; suçun işlenişinde hâkimiyet kuramadığı veya özel faillik niteliğini taşımadığı için fail olarak sorumlu tutulamayan bir suç ortağı, bağlılık kuralı sayesinde, gerçekleşen suçtan sorumlu tutulabilmektedir. Bağlılık kuralının gereği olarak, diğer suç ortaklarının azmettiren veya yardım eden olarak sorumlu tutulabilmesi için, failin işlediği - [Hapis Cezasının Ertelenmesi Talebinin Mahkeme Tarafından Gerekçe Gösterilmeden Reddedilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/hapis-cezasinin-ertelenmesi/): Hapis Cezasının Ertelenmesi Talebinin Mahkeme Tarafından Yeterli Gerekçe Gösterilmeden Reddedilmesi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Hapis cezasının ertelenmesi – Madde 51 (1) İşlediği suçtan dolayı iki yıl veya daha az süreyle hapis cezasına mahkûm edilen kişinin cezası ertelenebilir. Bu sürenin üst sınırı, fiili işlediği sırada onsekiz yaşını doldurmamış veya altmışbeş yaşını bitirmiş olan kişiler bakımından üç yıldır. Ancak, erteleme kararının verilebilmesi için kişinin; a) Daha önce kasıtlı bir suçtan dolayı üç aydan fazla hapis cezasına mahkûm edilmemiş olması, b) Suçu işledikten sonra yargılama sürecinde gösterdiği pişmanlık dolayısıyla tekrar suç işlemeyeceği konusunda mahkemede bir kanaatin oluşması, gerekir. (2) Cezanın ertelenmesi, mağdurun veya kamunun uğradığı zararın aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi koşuluna bağlı tutulabilir. Bu durumda, koşul gerçekleşinceye kadar cezanın infaz kurumunda çektirilmesine devam edilir. Koşulun yerine getirilmesi halinde, infaz hâkimi kararıyla hükümlü infaz kurumundan derhal salıverilir. (3) Cezası ertelenen hükümlü hakkında, bir yıldan az, üç yıldan fazla olmamak üzere, bir denetim süresi belirlenir. Bu sürenin alt sınırı, mahkûm olunan ceza süresinden az olamaz. (4) Denetim süresi içinde; a) Bir meslek veya sanat sahibi olmayan hükümlünün, bu amaçla bir eğitim programına devam etmesine, b) Bir meslek veya sanat sahibi hükümlünün, bir kamu kurumunda veya özel olarak aynı meslek veya sanatı icra eden bir başkasının gözetimi altında ücret karşılığında çalıştırılmasına, c) Onsekiz yaşından küçük olan hükümlülerin, bir meslek veya sanat edinmelerini sağlamak amacıyla, gerektiğinde barınma imkanı da bulunan bir eğitim kurumuna devam etmesine, mahkemece karar verilebilir. (5) Mahkeme, denetim süresi içinde hükümlüye rehberlik edecek bir uzman kişiyi görevlendirebilir. Bu kişi, kötü alışkanlıklardan kurtulmasını ve sorumluluk bilinciyle iyi bir hayat sürmesini temin hususunda hükümlüye öğütte bulunur; eğitim gördüğü kurum yetkilileri veya nezdinde çalıştığı kişilerle görüşerek, istişarelerde bulunur; hükümlünün davranışları, sosyal uyumu ve sorumluluk bilincindeki gelişme hakkında üçer aylık sürelerle rapor düzenleyerek infaz hâkimine verir. (6) Mahkeme, hükümlünün kişiliğini ve sosyal durumunu göz önünde bulundurarak, denetim süresinin herhangi bir yükümlülük belirlemeden veya uzman kişi görevlendirmeden geçirilmesine de karar verebilir. (7) Hükümlünün denetim süresi içinde kasıtlı bir suç işlemesi veya kendisine yüklenen yükümlülüklere, infaz hâkiminin uyarısına rağmen, uymamakta ısrar etmesi halinde; ertelenen cezanın kısmen veya tamamen infaz kurumunda çektirilmesine infaz hâkimliğince karar verilir. (8) Denetim süresi yükümlülüklere uygun veya iyi halli olarak geçirildiği takdirde, ceza infaz edilmiş sayılır. Madde Gerekçesi Madde metninde ertelemenin hukukî niteliği ve uygulama koşullarına ilişkin düzenlemelere yer verilmiştir. Bu düzenlemede, erteleme, bir koşullu af olmaktan çıkarılıp, ceza infaz kurumu hâline getirilmiş ve erteleme sadece hapis cezası bakımından öngörülmüştür. Ertelemede denetim süresi içerisinde hükümlü bakımından söz konusu olabilecek yükümlülükler açısından da bazı yenilikler getirilmiştir. Örneğin erteleme sadece mağdurun değil, kamunun uğradığı zararın da tamamen tazmini koşuluna bağlanabilir hâle getirilmiştir. Ayrıca, cezanın ertelenmesi hâlinde denetimli serbesti tedbirinin daha etkin bir şekilde uygulanabilmesini sağlamak için Tasarıdaki madde metninde bazı değişiklikler yapılmıştır. Örneğin denetimli serbesti süresi içinde bir meslek veya sanat sahibi olmayan hükümlünün, bu amaçla bir eğitim programına devam etmesine; bir meslek veya sanat sahibi hükümlünün, bir kamu kurumunda veya özel olarak aynı meslek veya sanatı icra eden bir başkasının gözetimi altında ücret karşılığında çalıştırılmasına; ya da, onsekiz yaşından küçük olan hükümlülerin, özellikle bir meslek veya sanat edinmelerini sağlamak amacıyla, barınma imkânı da bulunan bir eğitim kurumuna devam etmesine karar verilebilir. Getirilen diğer bir yenilik de, denetim süresi içinde hükümlüyle ilgili olarak uzman bir kişinin görevlendirilmesidir. Hükümlüye rehberlik edecek bu uzman kişi, kötü alışkanlıklardan kurtulmasını ve sorumluluk bilinciyle iyi bir hayat sürmesini temin hususunda hükümlüye öğütte bulunur; eğitim gördüğü kurum yetkilileri veya nezdinde çalıştığı kişilerle görüşerek, istişarelerde bulunur; hükümlünün davranışları, sosyal uyumu ve sorumluluk bilincindeki gelişme hakkında üçer aylık sürelerle rapor düzenleyerek hâkime verir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu         Esas No: 2017/200 Karar No: 2018/493 Karar Tarihi: 01.11.2018 Özet: Suç tarihinde 18 yaşından küçük olan ve hükmolunan 2 yıl 1 ay hapis cezasının ertelenmesine engel sabıkası olmayan sanığın yargılama sürecindeki davranışları göz önünde bulundurulup, pişmanlık duyup duymadığı değerlendirilerek sonucuna göre hapis cezasının ertelenip ertelenmeyeceğine karar verilmesi gerekirken, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 51/1. maddesi uyarınca fiili işlediği sırada 18 yaşından küçük olan kişiler açısından ertelenebilecek hapis cezasının üst sınırının 3 yıl olduğuna dair açık hüküm gözetilmeksizin hapis cezasının ertelenmemesine ilişkin “Hapis cezasının üst sınırı gereği ertelemeye dair hükmün uygulanmasına yer olmadığı” şeklindeki gerekçenin yasal olmadığı kabul edilmelidir. İçtihat Metni Kasten yaralama suçundan sanık …\’in, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 86/1, 86/3-e, 87/1-d-son, 29, 31/3 ve 62. maddeleri uyarınca 2 yıl 1 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ilişkin, Kelkit Asliye Ceza Mahkemesince verilen 10.01.2013 tarihli ve 147-7 sayılı hükmün sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 3. Ceza Dairesince 07.04.2015 tarih ve 31457-12351 sayı ile; \”…Adli sicil kaydında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 51. maddesinde düzenlenen erteleme hükümlerinin uygulanmasına engel sabıkası bulunmayan suça sürüklenen çocuk hakkında, yasal ve yeterli gerekçe gösterilmeden erteleme hükümlerinin uygulanmaması\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Direnme Kararı Kelkit Asliye Ceza Mahkemesi ise 25.03.2016 tarih ve 164-102 sayı ile; \”…Her ne kadar mahkememizce SSÇ hakkında \’Yaralama\’ suçundan verilen 2 yıl 1 ay hapis cezası hükmü, Yargıtayca, adli sicil kaydında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 51. maddesinde düzenlenen erteleme hükümlerinin uygulanmasına engel sabıkası bulunmayan suça sürüklenen çocuk hakkında, yasal ve yeterli gerekçe gösterilmeden erteleme hükümlerinin uygulanmamasının usul ve yasaya aykırı olduğu gerekçesiyle bozulmuş ise de; erteleme hükümlerinin düzenlendiği TCK\’nın 51/1. maddesi gereğince erteleme hükümlerinin uygulanabilmesi için verilecek cezanın miktarının üst sınırının 2 yıl olması gerektiği, bu bağlamda mahkememizce bozma öncesinde verilen hükümde sonuç ceza miktarının bu sınırı geçtiği anlaşıldığından Yargıtay bozma kararı yasaya uygun görülmediği\” gerekçesiyle bozma kararına direnerek sanığın önceki hükümdeki gibi cezalandırılmasına karar vermiştir. Direnme kararına konu mahkûmiyet hükmünün sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 22.06.2016 tarihli ve 245344 sayılı “bozma” istekli tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca 07.12.2016 tarih ve 1012-742 sayı ile; 6763 sayılı Kanun\’un 38. maddesi ile 5320 sayılı Kanun\’a eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 3. Ceza Dairesince 28.02.2017 tarih ve 559-1996 sayı ile, direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanık hakkında 6136 sayılı Kanun\’a muhalefet - [Hapis Cezasının Eksik Tayini Halinde Cezanın Seçenek Yaptırıma Çevrilmesine Karar Verilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/hapis-cezasinin-eksik-tayini/): Hapis Cezasının Eksik Tayini Halinde Cezanın Ertelenmesi veya Seçenek Yaptırıma Çevrilmesine Karar Verilebilir mi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2015/391 Karar No:  2015/408 Karar Tarihi: 17.11.2015 Mahkemesi: Çocuk Mahkemesi Özet: Sanık hakkında sonuç olarak hükmedilen hürriyeti bağlayıcı cezanın, yanılgılı uygulama sonucunda bir yılın altında 11 ay 20 gün hapis olarak belirlenmiş olması karşısında, bu yanılgılı uygulama nedeniyle ortaya çıkan hafif sonuç cezadan dolayı, sanığa bir kez tanınan atıfetin genişletilmek suretiyle hakkaniyete aykırı, adalet ve eşitlik ilkelerini zedeleyecek şekilde özgürlüğü bağlayıcı cezanın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 50/3. maddesi uyarınca, aynı maddenin 1. fıkrasındaki seçenek yaptırımlardan birisine çevrilmesine kanunen imkân bulunmamaktadır. İçtihat Metni Nitelikli hırsızlık suçundan açılan kamu davasının yapılan yargılaması neticesinde sanığın eyleminin basit hırsızlık suçunu oluşturduğu kabul edilerek 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 141/1, 31/3 ve 62. maddeleri uyarınca onbir ay yirmi gün hapis cezası ile cezalandırılmasına ilişkin, … Çocuk Mahkemesince verilen … gün ve … sayılı hükmün sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay … Ceza Dairesince … gün ve … sayı ile; \”müştekinin ikamet ettiği apartmanın bodrumundan hırsızlık yapan sanık hakkında TCK\’nın 142/1-b maddesi yerine yazılı şekilde uygulama yapılması karşı temyiz olmadığından bozma sebebi yapılmamıştır\” eleştirisiyle onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise … gün ve … sayı ile; \”Suça sürüklenen çocuk suç tarihinde onyedi yaşında olup, onbeş-onsekiz yaş grubu içinde yer aldığından belirlenen temel ceza üzerinden TCK’nın 31/3. maddesi gereğince 1/3 oranında indirim uygulanmıştır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 50/3. maddesine göre “daha önce hapis cezasına mahkum edilmemiş olmak koşuluyla, mahkum olunan otuz gün ve daha az süreli hapis cezası ile fiili işlediği tarihte onsekiz yaşını doldurmamış veya altmışbeş yaşını bitirmiş bulunanların mahkum edildiği bir yıl veya daha az süreli hapis cezası, birinci fıkrada yazılı seçenek yaptırımlardan birine çevrilir.” hükmü emredici bir kural olarak düzenlenmiştir. Suça sürüklenen çocuğun suç tarihindeki adli sicil kaydı incelendiğinde, … Asliye Ceza Mahkemesinin 2006/681 esas ve 2007/811 karar sayılı kararı ile 760 TL adli para cezası dışında bir kaydının bulunmadığı anlaşılmakla, daha önce hapis cezasına ilişkin bir mahkumiyeti bulunmayan suça sürüklenen çocuk hakkında hükmedilen ve bir yılın altında 11 ay 20 gün hapis cezasının 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 50/3. maddesi gereğince aynı maddenin birinci fıkrasında yazılı seçenek yaptırımlardan birine çevrilmesi zorunlu iken hapis cezasının seçenek yaptırıma çevrilmemesi nedeniyle kararın bozulmasına karar verilmesi gerektiği düşünülmektedir.\” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurarak Özel Dairenin onama kararının kaldırılması ve yerel mahkeme hükmünün bozulması isteminde bulunmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay … Ceza Dairesince … gün ve … sayı ile, itiraz nedeninin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçe ile karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanık hakkında konut dokunulmazlığının ihlali suçundan verilen mahkumiyet kararı onanmak suretiyle kesinleşmiş olup, itirazın inceleme kapsamına göre hırsızlık suçundan kurulan hükümle sınırlı olarak yapılmıştır. Suçun sübutuna ilişkin anlaşmazlık ve bu kabulde de dosya içeriği itibarıyla herhangi bir hukuka aykırılık bulunmayan olayda, Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; suç tarihinde onbeş-onsekiz yaş aralığında olan sanık hakkında doğru uygulama yapıldığında bir yıl bir ay on gün olması gereken ancak suç vasfındaki yanılgı sebebiyle onbir ay yirmi gün olarak belirlenen cezanın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 50/3. maddesi uyarınca seçenek yaptırımlardan birisine çevrilmesinin zorunlu olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. İncelenen dosya kapsamından; 06.10.2008 günü öğle saatlerinde mağdurun evinin bodrumunda bulunan motorsikleti alan sanığın, daha sonra motorsikleti bir arkadaşına bıraktığı, motorsikletin görülüp durumun kolluk görevlilerine bildirmesi üzerine ele geçirildiği, 08.06.1991 doğumlu olan sanığın suç tarihinde onbeş yaşını bitirmiş, ancak onsekiz yaşını tamamlamamış olduğu,Adli sicil kaydına göre sanığın suç tarihinden önce iftira suçundan kesinleşen adli para cezasına ilişkin mahkûmiyetinin bulunduğu, Anlaşılmaktadır. Hırsızlık suçunun basit hali 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 141. maddesinin birinci fıkrasında; \”Zilyedinin rızası olmadan başkasına ait taşınır bir malı, kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla bulunduğu yerden alan kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir\” şeklinde düzenlenmiştir. Buna göre hırsızlık suçu; başkasına ait taşınabilir bir malı, sahibinin ya da zilyedinin rızası olmaksızın faydalanmak kastı ile bulunduğu yerden almaktır. Hırsızlık suçunun basit halinin oluşması için, başkasına ait taşınabilir eşyanın suçun nitelikli hallerinde belirtilen şekiller dışında çalınması gerekir. Aynı Kanun\’un 142. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde; herkesin girebileceği bir yerde bırakılmakla birlikte kilitlenmek suretiyle ya da bina veya eklentileri içinde muhafaza altına alınmış olan eşya hakkında işlenmesi nitelikli hırsızlık suçu olarak yaptırıma bağlanmıştır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 142. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde iki ayrı nitelikli hal düzenlenmiş olup, birincisi herkesin girebileceği bir yerde bırakılmakla birlikte kilitlenmek suretiyle muhafaza altına alınmış olan eşyanın çalınmasıdır. Bu nitelikli halin uygulanabilmesi için eşyanın, herkesin girebileceği bir yerde bulunmasının yanında, ayrıca kilitlenmek suretiyle muhafaza altına alınmış olması gerekir. Madde gerekçesinde, \”Ancak bina tanımına girmeyen bir yerde, örneğin otomobilde bulunan eşya hakkında muhafaza altına alınma koşulu aranmış; böylece kapıları kilitli olmayan veya camları kapatılmamış bir otomobildeki eşyanın çalınması hâlinde nitelikli hırsızlık kabul edilmemiştir.\” denilmek suretiyle bu husus belirtilmiştir. Herkesin girebileceği yerden, cadde, sokak, pazar yeri veya meydan gibi hiçbir sınırlama, engel olmadan kişilerin girme imkanı bulunan kamuya açık yerler anlaşılmalıdır. Fıkrada belirtilen ikinci nitelikli hal ise, bina veya eklentileri içinde muhafaza altına alınmış olan eşyanın çalınmasıdır. Bu nitelikli halde öngörülen \”bina veya eklentileri içinde muhafaza altına alınmaktan\” anlaşılması gereken, mutlaka belli bir yere kilitlemek ya da gizlemek olmayıp, eşyanın bina veya eklentisi içinde bulundurulmuş olması yeterlidir. Bu itibarla, sanığın mağdurun ikametinin bodrum katında bulunan motorsikleti alması şeklinde gerçekleşen eyleminin, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 142/1-b maddesinde yer alan nitelikli hırsızlık suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir. Nitekim, sanık müdafiinin temyizi üzerine Özel Dairece hüküm, aleyhe bozma yasağı nedeniyle, suç vasfında yanılgı ile sanığın TCK\’nın 142/1-b maddesi yerine, 141/1. maddesi uyarınca cezalandırılması isabetsizliğinden eleştirilmek suretiyle onanmıştır. Öte yandan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 50/3. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; \”Daha önce hapis cezasına mahkum edilmemiş olmak koşuluyla, mahkum olunan otuz gün ve daha az süreli hapis cezası ile fiili işlediği tarihte onsekiz yaşını doldurmamış veya altmışbeş yaşını bitirmiş bulunanların mahkum edildiği bir yıl ve daha az süreli hapis cezası, birinci fıkrada yazılı seçenek yaptırımlardan - [Kamuya Yararlı Bir İşte Çalıştırılma: Kısa Süreli Hapis Cezasının Seçenek Yaptırıma Çevrilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/kamuya-yararli-bir-iste-calistirilma/): Kamuya Yararlı Bir İşte Çalıştırılma: Kısa Süreli Hapis Cezasının Seçenek Yaptırımlara Çevrilmesi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Kısa süreli hapis cezasına seçenek yaptırımlar – Madde 50 (1) Kısa süreli hapis cezası, suçlunun kişiliğine, sosyal ve ekonomik durumuna, yargılama sürecinde duyduğu pişmanlığa ve suçun işlenmesindeki özelliklere göre; a) Adlî para cezasına, b) Mağdurun veya kamunun uğradığı zararın aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle, tamamen giderilmesine, c) En az iki yıl süreyle, bir meslek veya sanat edinmeyi sağlamak amacıyla, gerektiğinde barınma imkanı da bulunan bir eğitim kurumuna devam etmeye, d) Mahkûm olunan cezanın yarısından bir katına kadar süreyle, belirli yerlere gitmekten veya belirli etkinlikleri yapmaktan yasaklanmaya, e) Sağladığı hak ve yetkiler kötüye kullanılmak suretiyle veya gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranılarak suç işlenmiş olması durumunda; mahkûm olunan cezanın yarısından bir katına kadar süreyle, ilgili ehliyet ve ruhsat belgelerinin geri alınmasına, belli bir meslek ve sanatı yapmaktan yasaklanmaya, f) Mahkûm olunan cezanın yarısından bir katına kadar süreyle ve gönüllü olmak koşuluyla kamuya yararlı bir işte çalıştırılmaya, çevrilebilir. (2) Suç tanımında hapis cezası ile adlî para cezasının seçenek olarak öngörüldüğü hallerde, hapis cezasına hükmedilmişse; bu ceza artık adlî para cezasına çevrilmez. (3) Daha önce hapis cezasına mahkûm edilmemiş olmak koşuluyla, mahkûm olunan otuz gün ve daha az süreli hapis cezası ile fiili işlediği tarihte onsekiz yaşını doldurmamış veya altmışbeş yaşını bitirmiş bulunanların mahkûm edildiği bir yıl veya daha az süreli hapis cezası, birinci fıkrada yazılı seçenek yaptırımlardan birine çevrilir. (4) Taksirli suçlardan dolayı hükmolunan hapis cezası uzun süreli de olsa; bu ceza, diğer koşulların varlığı halinde, birinci fıkranın (a) bendine göre adlî para cezasına çevrilebilir. Ancak, bu hüküm, bilinçli taksir halinde uygulanmaz. (5) Uygulamada asıl mahkûmiyet, bu madde hükümlerine göre çevrilen adlî para cezası veya tedbirdir. (6) Hüküm kesinleştikten sonra Cumhuriyet savcılığınca yapılan tebligata rağmen otuz gün içinde seçenek tedbirin gereklerinin yerine getirilmesine başlanmaması veya başlanıp da devam edilmemesi halinde, infaz hâkimliği kısa süreli hapis cezasının tamamen veya kısmen infazına karar verir ve bu karar derhal infaz edilir. Bu durumda, beşinci fıkra hükmü uygulanmaz. (7) Hükmedilen seçenek tedbirin hükümlünün elinde olmayan nedenlerle yerine getirilememesi durumunda, infaz hâkimliğince tedbir değiştirilir. Madde Gerekçesi Belli bir süreyle hapis cezasına mahkûm olmak, cezanın uyarı fonksiyonunu ve kişinin etkin pişmanlık duymasını sağlayabilir. Kişi, gördüğü eğitim, yaşadığı sosyal çevre, psişik ve ahlakî eğilimleri itibarıyla tesadüfi suçlu özelliği taşıyabilir. Bu kişilerin mahkûm oldukları cezanın infaz kurumunda çektirilmesi toplum barışı açısından bir zorunluluk göstermeyebilir. Ayrıca, kısa süreli hapis cezalarının infaz kurumunda çektirilmesinin doğurduğu sakıncalar nedeniyle, kısa süreli hapis cezasına mahkûm olan kişinin infaz kurumuna girmesini önleyecek seçenek yaptırımlara hükmedilmesi gerekebilir. Hakkında seçenek yaptırımlardan birine hükmedilen kişinin bu yaptırımın gereklerine uygun hareket etmesi durumunda, bu ceza infaz edilmeyecek ve kişi açısından bu cezaya mahkûmiyete bağlı hukukî sonuçlar doğmayacaktır. Ancak, Tasarıda benimsenen seçenek yaptırımlar esas itibarıyla korunmakla birlikte, bunlara yeni bazı seçenekler eklenmiş ve bunun yanında söz konusu yaptırımların etkin biçimde uygulanmasına yönelik ilave düzenlemelerde bulunulmuştur. Nitekim, kamunun uğradığı zararın giderilmesi, özellikle bir meslek veya sanat edinmeyi sağlamak amacıyla, barınma imkânı da bulunan bir eğitim kurumuna devam etme gibi yeni seçenek yaptırımlara yer verilmiştir. Getirilen diğer bir yenilikle; ehliyet ve ruhsat belgelerinin geri alınması ile belli bir meslek ve sanatı yapmaktan yasaklama seçenek yaptırımlarına başvurulabilmesi, bunların sağladığı hak ve yetkilerin kötüye kullanılması veya gerektirdiği dikkat özen yükümlülüğüne aykırı davranılması koşuluna bağlanmıştır. Böylece, ancak suçun ehliyet ve ruhsatla ya da meslek ve sanatın icrasıyla bağlantılı olması hâlinde, ehliyet ve ruhsatların geri alınması ya da meslek ve sanatın yasaklanması yaptırımına hükmedilebilecektir. Kısa süreli hapis cezasına mahkûm olan kişinin cezası, hâkim tarafından uygun görülmesi ve kendisinin de rızasının bulunması hâlinde kamuya yararlı bir işte çalıştırma tedbirine çevrilecektir. Hükümlünün çalışacağı kurumda kadrolu olması ve bir ücret alması da söz konusu değildir. Kısa süreli hapis cezasını gerektiren bir suçu işlemiş olan ve eğitim derecesi elverişli bulunan bir kişinin örneğin okuma yazma öğreten bir kursta öğretici olarak görev yapmasına karar verilmesi, bu seçenek yaptırıma örnek olarak gösterilebilir. Doğal olarak, bu tedbirin uygulanma usulü ayrı bir tüzük veya yönetmelikte belirlenecektir. İkinci fıkrada, bir kanun maddesinde hapis cezası ile adli para cezasından birinin hâkimin takdirine göre seçimlik ceza olarak uygulanabileceği belirtilmiş ve hâkim, takdirini kullanarak hapis cezasına hükmetmiş ise artık bu cezayı, maddenin birinci fıkrasını uygulamak suretiyle, adli para cezasına çeviremeyeceği açıklanmıştır. Maddenin üçüncü fıkrasında, kısa süreli hapis cezasının adli para cezası veya diğer seçenek tedbirlerden birine çevrilmesi açısından mahkemenin takdir yetkisinin olmadığı hâller belirlenmiştir. Bu hâllerde, mahkeme kısa süreli hapis cezasını adli para cezasına veya diğer seçenek tedbirlerden birine çevirecektir. Bunun, için kişinin daha önce hapis cezasına mahkûm edilmemiş olması ve hükmolunan hapis cezasının otuz günden fazla olmaması gerekir. Keza, daha önce hapis cezasına mahkûm edilmemiş olmak koşuluyla, fiili işlediği tarihte onsekiz yaşını doldurmamış veya altmışbeş yaşını bitirmiş bulunanların mahkûm edildiği bir yıl veya daha az süreli hapis cezası, birinci fıkrada yazılı seçenek yaptırımlardan birine çevrilir. Dördüncü fıkrada, taksirli suçlardan dolayı hükmolunan hapis cezası uzun süreli olsa da fail hakkında birinci fıkranın (a) bendinin uygulanabileceği belirtilmiştir. Ancak bu hükmün \”bilinçli taksir\” hâlinde uygulanamayacağı açıklanmıştır. Maddenin beşinci fıkrasında, hapis cezasının adli para cezasına veya tedbire çevrilmesindeki esas amaç göz önünde tutularak, asıl mahkûmiyetin artık çevrilen adli para cezası veya tedbir olduğu belirtilmiş, böylece, gerek cezanın ertelenmesi gerek tekerrür açılarından hürriyeti bağlayıcı cezanın yerine verilmiş olan para cezasına veya tedbire itibar olunması sağlanmıştır. Altıncı fıkrada, kısa süreli hapis cezası yerine hükmolunan adli para cezasının veya tedbirin gereklerinin yerine getirilmemesinin hukukî sonuçları düzenlenmiştir. Buna göre, hüküm kesinleştikten sonra Cumhuriyet savcılığınca yapılan tebligata rağmen otuz gün içinde seçenek yaptırımın gereklerinin yerine getirilmesine başlanmaması veya başlanıp da devam edilmemesi hâlinde, hükmü veren mahkeme kısa süreli hapis cezasının tamamen veya kısmen infazına karar verir ve bu karar derhâl infaz edilir. Bu durumda, uygulamada kısa süreli hapis cezası esas alınacaktır. Yedinci fıkrada ise, hükmolunan tedbire riayet etmek olanaksızlığının meydana çıkması hâlinde mahkemeye, bunun yerine başka bir tedbire karar vermek yetkisinin tanınması uygun görülmüştür. Sanığın Kabul Etmemesi Halinde Kamuya Yararlı Bir İşte Çalıştırılma Cezası Verilebilir mi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2014/162 Karar No: 2015/65 Karar Tarihi: 24.03.2015 Özet: Yalnız sanık lehine temyiz edilen önceki hükümde, sanık hakkında hükmolunan kısa süreli hapis cezasının - [Muris Muvazaasına Dayalı Tapu İptali Davası: Satış Bedeli ile Gerçek Değer Arasında Fahiş Fark Olması](https://kayseriavukat.org.tr/muris-muvazaasina-dayali-tapu-iptali/): Muris Muvazaasına Dayalı Tapu İptali ve Tescil Davası: Edinme Tarihi ile Temlik Tarihi Arasında Uzun Süre Olması Muris Muvazaasına Dayalı Tapu İptali ve Tescil Davası: Dosya kapsamında yer alan belgeler ile dinlenen tanık beyanlarına göre, miras bırakanın ekonomik durumunun yerinde olduğu, dava konusu taşınmazın satış tarihinde tapuda gösterilen bedel ile gerçek bedeli arasında fahiş fark bulunduğu, murisin dava konusu taşınmazı satmasını gerektirir makul ve haklı bir nedenin olduğu ortaya konulamadığı gibi davalı tarafça da tapudaki devir işlemi sırasında murise herhangi bir bedel ödenmediğinin kabul edildiği, murisin sağlığında tüm mirasçılarını kapsar şekilde yapılan bir taksim işleminin olmadığı, murisin dava konusu taşınmazı temlikinden sonra davalıdan diğer mirasçıların haklarını vermesini istediği, ölümünden sonra bu konuda tanıklık etmesi için davacı tanığına vasiyette bulunduğu, davalı ile ve kardeşi …’ın yaşları ve Almanya’da çalışarak geçirdikleri sürenin kısalığı ile tanık beyanları dikkate alındığında davalının yurt dışından gönderdiği paraların bu taşınmazla ilgisinin olmadığı, murisin davalıya yaptığı temliğin mal kaçırmak amaçlı bedelsiz ve muvazaalı olduğu sonucuna varılmıştır. Her ne kadar taşınmazların dava dışı … ve davalı tarafından yurt dışından gönderilen paralarla alındığı savunulmuş ise de; davalı tarafın savunmasında yer alan bu olgunun ispatlanamadığı, taşınmazın … ve davalının katkıları ile alınması durumunda murisin …’ın mirasçılarına da pay vermesi gerekmektedir. Murisin edinme tarihi ile temlik tarihi arasında yirmi üç yıl olduğu gözetildiğinde murisin yirmi üç yıl boyunca hakkın iadesini gerçekleştirmemesinin hayatın olağan akışına uygun düşmediği gibi inandırıcı da bulunmamıştır. (4721 s. K. m. 6, 706) (6098 s. K. m. 19, 237) (2644 s. K. m. 26) (6100 s. K. m. 190) (818 s. K. m. 18) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2022/1-89 Karar No: 2023/709 Karar Tarihi: 05.07.2023 Dava ve Karar: Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi hükmü kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 1. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Dava Davacı dava dilekçesinde; tarafların babası olan miras bırakan …’ün en değerli mal varlığı olan 298 ada 1 parsel (yeni 571 ada 1 parsel) sayılı taşınmazını mirastan mal kaçırma amacıyla davalı oğluna satış suretiyle devrettiğini, temlik tarihi itibariyle miras bırakanın taşınmaz satmaya ihtiyacı olmadığını ileri sürerek davalı adına olan tapu kaydının iptali ile miras payı oranında müvekkili adına tesciline karar verilmesini talep etmiştir. II. Cevap Davalı vekili cevap dilekçesinde; müvekkilinin uzun yıllar kardeşi … ile birlikte yurt dışında çalıştığını, birikimlerini miras bırakana gönderdiklerini, miras bırakanın bu birikimler ile çekişmeli taşınmazı satın aldığını ancak aile büyüğü olması nedeniyle taşınmazı adına tescil ettirdiğini, taşınmazın alımında miras bırakanın bir katkısının olmadığını, murisin davalının ve abisinin kazançları ile aldığı yeri iade etmek amacıyla devir yaptığını, ancak davalının kardeşi …’ın vefat ettiği için mirasçılarının muvafakati ve talimatı ile tapuda devrin müvekkiline yapıldığını, yapılan devrin sadece gerçekte bedeli ödenmek suretiyle alınan yerin gerçek hak sahiplerine iadesi amacı taşıdığını, murisin amacının uzun süre gelirlerini kendisine tahsis eden ve birlikte topladıkları bedellerle alınan yerleri gerçekte hak sahibi olan müvekkili ve kardeşine iade etmek olduğunu, temlik harici terekenin de bulunduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. III. İlk Derece Mahkemesi Kararı İlk Derece Mahkemesinin 11.09.2018 tarihli ve 2016/187 Esas, 2018/298 Karar sayılı kararıyla; murisin varlıklı olduğu, dava konusu taşınmazın satış tarihinde tapuda gösterilen bedel ile gerçek bedeli arasında aşırı fark bulunduğu, her ne kadar taşınmazların dava dışı … ve davalı tarafından yurt dışından gönderilen paralarla muris adına alındığı savunulmuş ise de tanık anlatımlarına göre murisin de katkılarının olduğu, gönderildiği söylenen paralarla ilgili herhangi bir ödeme makbuzunun ibraz edilmediği, taşınmazın … ve davalının katkıları ile alınması durumunda murisin …’ın mirasçılarına da pay vermesi gerektiği, …’ın mirasçılarının bu derece değerli bir taşınmazın davalıya tescili konusunda murise talimat vermeyecekleri, tanık beyanlarında da bu şekilde bir talimattan bahsedilmediği hususları birlikte değerlendirildiğinde murisin gerçek amacının aslında davalıya dava konusu taşınmazı bağış yapmak olduğu ancak tapuda satış gibi gösterdiği, görünürdeki sözleşmenin tarafların gerçek iradelerine uymadığı, gizli bağış sözleşmesinin de şekil koşullarından yoksun bulunduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. IV. İstinaf A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 02.11.2018 tarihli ve 2018/2 Esas, 2018/2 Karar sayılı kararıyla; murisin iki erkek evladı ile birlikte Almanya’da yaşamaktayken Türkiye’ye kesin dönüş yaptıktan sonra davaya konu taşınmazı kendi adına satın aldığı, taşınmazın tapuda gösterilen satış bedeli ile gerçek değeri arasında fahiş fark bulunduğu, tapudaki devir işlemi sırasında murise davalı tarafça herhangi bir bedel ödenmediği, ancak toplanan deliller itibariyle murisin hâlen adına kayıtlı bulunan taşınmazları da davaya konu taşınmaz gibi devretme imkânı varken bunu yapmadığı ve tanık anlatımlarına göre muris … ile davacı kızı … arasında hiçbir dönemde husumetin bulunmadığının anlaşıldığı, davaya konu taşınmazın mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla muris tarafından davalıya devredildiği iddiasının ispatlanamadığı, aksine, davacı tanıklarının dava konusu taşınmazın inançlı bir işlemle davalıya devredildiğini belirttiği, davacı tarafın bu hususta da yazılı bir belge veya yazılı delil başlangıcı kapsamında değerlendirilebilecek bir belge sunmadığı, açık bir şekilde yemin deliline de dayanmadığı, muvazaa iddiasının ispatlanamadığı gerekçesiyle davalı vekilinin istinaf talebinin kabulü ile ilk derece mahkemesi kararı kaldırılarak ispatlanamayan davanın reddine karar verilmiştir. V. Bozma ve Bozmadan Sonraki Yargılama Süreci A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; “…Dosya içeriği ve toplanan delillerden, miras bırakan …’ün 1985 yılında edindiği 4595,18 m2 yüz ölçümlü arsa nitelikli 1 parsel sayılı taşınmazını 30/10/2008 tarihinde davalı 1963 doğumlu oğluna satış suretiyle devrettiği, miras bırakanın 23/05/2015 tarihinde ölümü ile geriye mirasçı olarak davacı kızı, davalı oğlu ile kendisinden evvel ölen oğlu …’dan olma dava dışı torunları … ve …’ün kaldıkları, miras bırakanın temlik harici terekesinde Kocaeli ili - [İdarenin Hizmet Kusuru Nedeniyle Taşınmazda Meydana Gelen Zararların Tazmin Edilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/idarenin-hizmet-kusuru/): İdarenin Hizmet Kusuru Nedeniyle Meydana Gelen Zararların Tazmini Danıştay 10. Daire Esas No: 2018/5498 Karar No: 2022/6317 Karar Tarihi: 21.12.2022 İstemin Konusu: … İdare Mahkemesinin … tarih ve E:…., K:… sayılı kararının taraflarca aleyhlerine olan kısımlarının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir. YARGILAMA SÜRECİ Dava Konusu İstem Davacı tarafından, Batman ili, Kozluk ilçesi, … Mahallesi, … mevkii, … ada … parsel üzerinde bulunan evinin davalı idarece yapılan yol yapım çalışmaları neticesinde oturulamayacak derecede zarar görmesinde davalı idarenin hizmet kusuru bulunduğu ileri sürülerek Sulh Hukuk Mahkemesinde yaptırılan tespit ile belirlenen 255.907,00 TL taşınmaz zararı ile 431,74 TL tespit gideri olmak üzere toplam 256.338,74 TL maddi tazminatın … Sulh Hukuk Mahkemesi’nde tespitin yaptırıldığı 20/02/2009 tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istenilmiştir. İlk Derece Mahkemesi Kararının Özeti … İdare Mahkemesince, Mahkemelerinin … tarih ve E:…, K:… sayılı kararının Danıştay Onuncu Dairesinin 29/11/2017 tarih ve E:2016/1061, K:2017/5133 sayılı kararıyla bozulması üzerine bozma kararına uyularak yeniden yapılan incelemede dosya üzerinden yaptırılan bilirkişi incelemesi neticesinde düzenlenen 21/06/2018 tarihli ek raporda, dava konusu yapıdaki oturmalar ve çatlakların, davalı kurum tarafından yapılan yol çalışmasından sonra meydana gelmiş olması, davalı kurumun kamulaştırma sınırına uymayıp, kamulaştırma sınırını 2 metre geriye çekerek yapıyı kamulaştırma sınırında tutup, kamulaştırmadan kaçınma nedeniyle davalı kurumun %80 kusurlu olduğu, dosya kapsamında yer alan keşif sonrasında düzenlenen bilirkişi raporunda dava konusu taşınmazda 248.949,00 TL maddi zararın bulunduğunun belirlenmesi birlikte değerlendirilerek, dava konusu olay nedeniyle ortaya çıkan zararın 199.156,00 TL’isinden davalı idarenin sorumlu olduğunun belirlendiği, bilirkişi raporunun hükme esas alınabilir nitelikte bulunduğu öte yandan , davacı tarafından, uğradığı zararın tazmini istemiyle açılacak davaya esas olacak uyuşmazlık konusu miktarın tespiti istemiyle … Sulh Hukuk Mahkemesi’nde açtığı tespit davasında yapılan masrafların da, idarenin eylemi nedeniyle uğranılan zarar kapsamında değerlendirilmesi gerektiğinden, adli yargı yerinde yapılan toplam 431,74 TL masrafın da tazmini gerektiği gerekçesiyle davacının maddi tazminat isteminin 199.587,74 TL’sinin idareye başvuru tarihi olan 29/09/2009 tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte davalı idare tarafından davacıya ödenmesine, fazlaya ilişkin istemin reddine karar verilmiştir. Temyiz Edenlerin İddiaları Davacı tarafından, … İdare Mahkemesinin 249.380,74 TL’sinin kabulüne ilişkin kararının Danıştay Onuncu Dairesince müdahale talebi hakkında 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 31. maddesi ve yollamada bulunulan 6100 sayılı Kanun hükümleri uyarınca gerekli sürecin işletilmesi ve bu konuda bir karar verilmesi gerekirken bu talebin karşılanmaksızın karar verildiği gerekçesiyle bozulmasına dair verilen karar sonrasında verilen kararda bozma kararına uyulduğu belirtilerek yeniden kusura ilişkin bir rapor alınıp kendilerine %20 kusur izafesinin ardından tazminat istemlerinin 199.587,74 TL’sinin kabulüne karar verildiği, dava konusu zararın gerçekleşmesinde herhangi bir kusurlarının bulunmadığı, hukuka aykırı verilen Mahkeme kararının bozulması gerektiği ileri sürülmektedir. Davalı idare tarafından, dava konusu olayın üçüncü kişilerin kusurundan kaynaklandığı, idarelerinin kusuru bulunmadığı, Mahkemece davanın reddine karar verilmesi gerektiği ileri sürülmektedir. Danıştay Tetkik Hakimi’nin Düşüncesi Davacının temyiz isteminin kabulü ile Mahkeme kararının bozulması gerektiği düşünülmektedir. TÜRK MİLLETİ ADINA Karar veren Danıştay Onuncu Dairesince, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: İNCELEME VE GEREKÇE Maddi Olay Dava; davacı tarafından, Batman ili, Kozluk ilçesi, … Mahallesi, … mevkii, … ada, … numaralı parselde bulunan evinin davalı idarece yapılan yol yapım çalışmaları sırasında oturulamayacak derecede zarar gördüğünden bahisle uğranılan 256.338,74 TL zararın … Sulh Hukuk Mahkemesi’nde tespit yaptırıldığı tarih olan 20/02/2009 tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle açılmıştır. … İdare Mahkemesinin 04/06/2015 tarihli ara kararı ile yaptırılan keşif ve bilirkişi incelemesi neticesinde hazırlanan raporda; Uyuşmazlık konusu yapının yol kenarında ve yamaçta yerleşik olup, yapının zemin katında dükkanların, üst katında da daireler ve küçük bir sundurmanın olduğu, söz konusu binanın zemin katının alanının 357 m², üst katının alanının 376 m² olduğu ve deponun alanının ise 26,37 m² olduğu, yapının özellikle duvarlarında, döşemesinde kısmen de taşıyıcı elemanlar olan kolon ve kirişlerde yol yönünde çatlakların olduğu, yapıda bir kaymanın olduğunun belirlendiği, yapının önden bakıldığında sağ yan cephesinde kaymaya karşı ilave kolon ve kirişler atılarak güçlendirme çalışmasının yapıldığının görüldüğü, ancak bu iyileştirmenin kesin çözüm olmadığının devam eden ve gittikçe genişleyen çatlaklardan anlaşıldığı, Kozluk ilçesinin jeolojik yapısı, zemini oluşturan birimlerin gevşek tutturulmuş olması ve yağışların etkisi düşünüldüğünde heyelan şüphesi doğurduğu, fakat birimlerin yamaç eğimi ile aynı yönde olmamasının, inceleme alanında ve uydu görüntüleriyle yapılan incelemeden herhangi bir heyelan topoğrafyasının varlığının gözlenememesinin heyelan şüphesini ortadan kaldırdığı, ayrıca heyelana bağlı oluşacak hasarların sadece tek bir yapıya değil heyelan alanındaki bütün yapılara zarar vereceği, bununla birlikte ilgili yapının hemen doğusundaki yapının ne duvarlarında ne de kendisinde herhangi bir hasar gözlenemediği, daha önceki 2009 tarihli bilirkişi raporunda da yukarıda belirtilen tespitleri destekleyen sonuçlara ulaşıldığı, raporda; “Yapının yol yapım çalışmaları nedeniyle ciddi hasarlar gördüğü, anayol çalışmaları kapsamında taşınmazın ön kısmında kazı yapıldığı, bu kazının doğal olarak zeminin, yamacın eğimini arttırdığı, hareket ve kaymaların devam etmesi nedeniyle binadaki kaymaların giderek arttığı, yapılan güçlendirme çalışmalarının olumlu sonuç vermediği, bu nedenle çökme tehlikesi bulunan bu yapıda oturma imkanının bulunmadığı tespitlerinin yapıldığı, kamulaştırma sınırı kapsamında yolun genişliğinin 10 m olması gerekirken söz konusu bina önünde kamulaştırma maliyetinden kaçınmak için bu genişliğin 8 m’ye düşürüldüğü ve yine söz konusu yapıya daha fazla yaklaşmamak için tretuvar duvarının yapılamadığı, ancak, yolun bütünlüğünün korunması için, yolun projesine uygun olarak 10 m genişliğinde yapılmasının gerektiği, yani söz konusu binanın kamulaştırılarak yol projesine uygun olarak yapılması gerektiği, belirtilen bu nedenlerden dolayı yapının dava tarihine göre kamulaştırma bedelinin hesaplanarak kamulaştırılması gerektiği, yapının betonarme karkas yapıda ve 21-25 yaşları arasında olduğu, yolun 2 metre genişletilmesiyle yapının bir kısmı yıkılacağından ve taşıyıcı elemanları zarar görüp yapının geri kalanı kullanılamayacağından yapının fen bilirkişisinin belirttiği alanların bedelinin tamamının yıpranma payı düşüldükten sonra ödenmesi gerektiği, Bayındırlık yapı gruplarına göre 4 kata kadar asansörsüz ve/veya kalorifersiz yapı sınıfı olan III. Sınıf A grubunda olan yapının, yıpranma payının %25 olduğu ve toplam 248.949,00 TL bedelin günümüze kadar yasal faiziyle davacı tarafa ödenmesi gerektiği, görüş ve kanaatine varıldığı belirtilmiştir. İdare Mahkemesi tarafından, davalı idare tarafından yapılan itirazlar ile mevcut bilirkişi raporunda herhangi bir kusur oranı da belirtilmediği dikkate alınarak bilirkişi ek raporu alınmasına karar verilmesi üzerine hazırlanan 21/06/2018 tarihli bilirkişi ek raporunda; Söz konusu yapıdaki oturmalar ve çatlakların, davalı kurum tarafından yapılan yol çalışmasından sonra meydana gelmiş olması, davalı kurumun kamulaştırma sınırına uymayıp, kamulaştırma sınırını 2 metre geriye çekerek yapıyı kamulaştırma sınırında tutup, kamulaştırmadan kaçınma - [Adli Yardım Talebinin Reddi Nedeniyle Mahkemeye Erişim Hakkının İhlal Edilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/adli-yardim-talebinin-reddi/): Adli Yardım Talebinin Reddi Anayasa Mahkemesi Kararı – Değerlendirme Olaylar İnşaat işi ile uğraşan başvurucu Kemtaş Tekstil İnşaat Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketinin inşa ettiği site, idare mahkemesinin revizyon nâzım imar planını iptal etmesine istinaden ilgili belediyelerce alınan kararlar üzerine yıkılmıştır. Yıkım işlemi sonrasında başvurucu; fazlaya ilişkin talebi ve dava hakkı saklı kalmak kaydıyla maddi tazminat davası açmış, ardından bilirkişi raporu doğrultusunda maddi tazminat miktarını ıslah etmiş ve ıslah harcını ödeme gücü olmadığını belirterek adli yardım talebinde bulunmuştur. Mahkeme, bu talebi reddetmiş; bu karara yönelik itirazın incelemekle görevli mahkeme de 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 334. maddesine göre özel hukuk tüzel kişilerinin adli yardımdan yararlanabileceğine ilişkin bir düzenleme bulunmadığını belirterek başvurucunun adli yardım talebinin kesin olarak reddine karar vermiştir. İddialar Başvurucu adli yardım talebinin reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi Gerçek kişiler gibi hak ve borç sahibi olabilen ticaret şirketleri, adli yardım kurumundan yararlanma hususunda kanundan kaynaklanan uygulamalar nedeniyle gerçek kişilere tanınan haklardan yararlanamamaktadır. Anayasa Mahkemesi, kanundan kaynaklanan bu durumu anayasal özerk bir yorumla değerlendirmiştir. Hak ve fiil ehliyetine sahip olan tüzel kişilere hukuk düzeni tarafından borç ve yükümlülük öngörülmüş, aktif ve pasif dava ehliyetine sahip olarak iddialarını yargısal merciler önünde dile getirme imkânı tanınmıştır. Fakat yüksek miktardaki yargılama giderlerini ödemekten aciz olan ticaret şirketlerinin bu imkândan yararlanması çok zorlaşacak hatta mümkün olmayacaktır. Ödeme gücünden yoksun ticaret şirketleri açısından adli yardım kurumu dışında dava açmalarını kolaylaştırabilecek herhangi bir düzenleme ya da yargısal uygulama da bulunmamaktadır. Dolayısıyla dava ehliyetine sahip olduğu hâlde yargılama masraflarını ödeme gücü olmadığını iddia eden ticaret şirketleri açısından, bireysel bir değerlendirme yapılması hukuk düzeninin herkes için öngördüğü nimet- külfet dengesinin sağlanması açısından zorunludur. Bu itibarla başvuru konusu davada başvurucunun bireysel durumu değerlendirilmeden sırf tüzel kişi olması nedeniyle adli yardım müessesesinden yararlanamayacağına ilişkin kanundan kaynaklanan yaklaşımın meşru bir amacı bulunmadığı değerlendirilmiştir. Ayrıca yapılan müdahalenin başvurucunun mahkemeye erişimini aşırı derecede zorlaştırdığı hatta imkânsız hâle getirdiği anlaşılmış ve başvurucu üzerinde ağır bir külfet oluşturan söz konusu müdahalenin ölçülü olmadığı sonucuna varılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi benzer şekilde; Türkiye\’ye kaçak yollardan giriş yapan ve uluslararası koruma talebinde bulunarak Türkiye’de yaşamaya başlayan Afganistan İslam Cumhuriyeti vatandaşı olan başvurucuların adli yardım talebinin Afganistan ile Türkiye arasında imzalanan bir adli yardım anlaşması bulunmadığı gerekçesiyle reddedilmesine ilişkin başvuruda da mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. (Anılan Anayasa Mahkemesi Mohamma Salem Pashto ve Nazı Salem Kararına sitemizden ulaşabilirsiniz.) Her iki başvuruda da ihlalin kanundan kaynaklandığını tespit eden Anayasa Mahkemesi benzeri ihlallerin de önüne geçilmesi amacıyla kararın yasama organına bildirilmesine karar vermiştir. Ayrıca kanun hükmünün temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşma hükümlerine aykırı olması durumunda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınarak uyuşmazlığın çözülebileceğine yönelik Anayasa\’nın 90. maddesinin son fıkrası hükmünün uygulanabileceği veya Anayasa\’nın 152. maddesi uyarınca Anayasa\’ya aykırı olan kanun hükmünün iptali için Anayasa Mahkemesine başvurulabileceği dikkate alınarak yeniden yargılama yapılmasında da hukuki yarar görülmüş, bu sebeple karar ilk derece mahkemesine gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Kemtaş Tekstil İnşaat Sanayi ve Ticaret A.Ş Başvurusu Başvuru Numarası: 2020/22192 Karar Tarihi: 17/5/2023 R.G. Tarih ve Sayı: 8/11/2023-32363 GENEL KURUL – KARAR Başkan: Zühtü ARSLAN Başkanvekili: Hasan Tahsin GÖKCAN Üyeler: Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE Raportör: Fatma Burcu NACAR YÜCE Başvurucu: Kemtaş Tekstil İnşaat Sanayi ve Ticaret A.Ş I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, sermaye şirketinin adli yardım talebinin reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 14/7/2020 tarihinde yapılmıştır. 3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. 4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. 6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. 7. Birinci Bölüm, başvurunun Genel Kurul tarafından incelenmesine karar vermiştir. III. OLAY VE OLGULAR 8. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 9. Başvurucu, olay tarihinde inşaat işi ile iştigal eden bir şirkettir. Başvurucu Şirket, Diyarbakır ili Sur ilçesi Bağıvar Mahallesi Kırklardağı mevkii 7017 ada 11 parsel sayılı taşınmazda 4 blok ve 135 daireden oluşan bir site inşa etmiştir. 10. Söz konusu sitenin bulunduğu alana ilişkin olarak Diyarbakır Büyükşehir Belediye Meclisinin revizyon nâzım imar planının iptali talebiyle Diyarbakır Valiliğince açılan davanın Diyarbakır 1. İdare Mahkemesinin 25/12/2014 tarihli kararıyla süre aşımı yönünden reddine karar verilmiştir. 11. Temyiz aşamasında karar, Danıştay Altıncı Dairesinin 16/9/2015 tarihli kararıyla davanın süresi içinde açıldığı gerekçesiyle bozulmuştur. Bozma kararı üzerine Diyarbakır 1. İdare Mahkemesince yapılan yargılamada 24/11/2016 tarihli kararla Toprak Kurulu kararı olmaksızın tarım arazisinin imara açılmasında hukuka uyarlık bulunmadığı gerekçesiyle söz konusu revizyon nâzım imar planının iptaline karar verilmiştir. 12. Mahkeme kararına istinaden Sur Belediye Meclisinin 11/8/2017 tarihli ve 349 sayılı kararı, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Meclisinin 15/9/2017 tarihli ve 42 sayılı kararıyla yürürlükteki 1/1.000 ölçekli imar planının da iptali sonrasında Diyarbakır Sur Belediye Başkanlığının 18/1/2018 tarihli ve 4 sayılı encümen kararı ile 7017 ada 11 parsel üzerindeki yapıların yıkılmasına karar verilmiştir. Akabinde Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanlığınca bu karara istinaden yıkım işlemi gerçekleştirilmiştir. 13. Başvurucu 19/3/2018 tarihinde Diyarbakır 3. İdare Mahkemesinde (Mahkeme) Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanlığı, Sur Belediye Başkanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı aleyhine tazminat davası açmıştır. Dava dilekçesinde başvurucu; davaya konu yapının davalı Sur Belediyesinin yürürlükteki imar planına dayalı olarak verdiği ruhsatlara istinaden inşa edildiğini, 1/5.000 ölçekli nâzım imar planının Diyarbakır 1. İdare Mahkemesinin E.2016/824 ve K.2016/1140 sayılı kararıyla iptal edilmesi üzerine sitede yer alan bağımsız bölümlerin hukuka ve mevzuata aykırı olarak yıktırılması sebebiyle fazlaya ilişkin talebi ve dava hakkı saklı kalmak kaydıyla 5.000 TL maddi tazminatın dava tarihinden itibaren işletilecek yasal faizi ile birlikte ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir. 14. Yargılama sırasında Mahkemece 24/5/2019 tarihli ara kararı ile dosya üzerinden bilirkişi incelemesi yaptırılmasına karar verilmiştir. 7/8/2019 tarihli bilirkişi raporunda, Yapı Tatil Tutanağı ilişiğinde bulunan ve dava konusu yapı yıkılmadan önce çekilen fotoğraflardan anlaşıldığına göre yapının %100 oranında tamamlanmış olduğu belirtilmiş; yıkım ve plan iptali sonrasında kaybolan nihai değer, yapının inşaat maliyet bedeline arsa payı değer kaybının eklenmesi suretiyle hesaplanırken taşınmazların yıktırılması sonucu kaybolan - [Şirkete Kayyım Atanması ve Mal Varlığına El Koyma Kararının Mülkiyet Hakkı Kapsamında İncelenmesi](https://kayseriavukat.org.tr/sirkete-kayyim-atanmasi/): Şirkete Kayyım Atanması ve Mal Varlığına El Koyma Kararının Mülkiyet Hakkı Kapsamında İncelenmesi Anayasa Mahkemesi Kararı – Değerlendirme Olaylar Başvurucu, kardeşi ile birlikte satın almak istedikleri gayrimenkulün bir şirkete ait olduğunu öğrendiklerini ve nama yazılı hisseleri 7/4/2016 tarihinde ciro yoluyla satın almak suretiyle şirkete malik olduklarını iddia etmektedir.  Şirketin kurucuları olup Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanmasına (FETÖ/PDY) dâhil oldukları gerekçesiyle, 29/7/2016 tarihinde haklarında yakalama emri çıkarılan C.Y. ve M.K. 10/10/2016 tarihli Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi’nde yayımlanan kararla yönetim kurulu üyeliklerinden istifa etmiş, bunların yerine başvurucu ve kardeşi yönetim kurulu üyesi olmuştur. Yine aynı kararla şirketin ünvanı değiştirilmiştir. Başsavcılığın talebi üzerine şirketin her türlü hak ve alacaklarına, kıymetli evraklarına, ortaklık paylarına, kiralık kasa mevcutlarına, diğer tüm menkul değerlerine tedbiren el konulmasına karar verilmiştir. Başvurucu ve kardeşi; şirketin nama yazılı hisse senetlerini 7/4/2016 tarihinde ciro edilme ve pay defterine işlenme suretiyle devraldıklarını, M.K. ile C.Y.nin bu tarih itibarıyla şirketle ilgilerinin kalmadığını belirterek karara itiraz etmiş, sulh ceza hâkimliği itirazı reddetmiştir. Başsavcılığın talebi üzerine Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun (TMSF) şirkete kayyım olarak atanmasına karar verilmiş, başvurucu ve kardeşinin bu karara itirazı da reddedilmiştir. İddialar Başvurucu, anonim şirketin mal varlığına tedbiren el konulması ve şirketin yönetimine kayyım atanması sebebiyle mülkiyet hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Mahkemenin Değerlendirmesi Somut olayda başvurucunun ortağı ve yöneticisi olduğu şirketin mal varlığına, bunların suçtan elde edildiği veya suçta kullanılacağı şüphesiyle el konulmuş ve bu malların idaresi için şirketin yönetimine TMSF kayyım olarak atanmıştır. Suçtan elde edildiği veya suçta kullanılacağı hususunda şüphe bulunan mal varlığına el konulmasının ve bu malların yönetimi için kayyım atanmasının kural olarak terörizmin finansmanının önlenmesi ve muhtemel bir müsaderenin güvence altına alınması amacı bakımından elverişli olduğu açıktır. Şirketin hisselerinin devrinin hukuken geçerli bir işleme dayanıp dayanmadığı konusunda kamu makamlarının ciddi kuşkularının olduğu gözönünde bulundurulduğunda somut olaydaki koruma tedbirlerinin elverişlilik kriterini sağladığı sonucuna ulaşılmıştır. Şirketler üzerindeki yönetim yetkisini bütünüyle sonlandıran kayyım atama işlemi son derece ağır bir müdahale olup bu derece ağır bir tedbirin uygulanabilmesi ancak çok istisnai hâllerde haklı görülebilir. FETÖ/PDY\’nin karmaşık yapısı ve gelir elde etme yöntemi gözönünde bulundurulduğunda gelirlerinin terör örgütünün faaliyetleri kapsamında işlenen bir suçtan elde edildiği veya yine terör örgütüyle bağlantılı bir suçta kullanılacağı hususunda somut verilerin bulunması hâlinde şirketlerin yönetimine kayyım atanması haklı hâle gelir. Bu bağlamda somut olaydaki kayyım atama işleminin gerekli olduğu değerlendirilmiştir. Öte yandan başvurucu; anılan kişilerin iddia edilen örgüt ile bağlantısını bilebilecek durumda olmadıklarını, şirketin hisselerinin mülkiyetini hukuka uygun olarak edindiklerini ve önceki maliklerin fiillerinden sorumlu tutulamayacaklarını iddia etmiştir. Başvurucu, devir işleminin 7/4/2016 tarihinde gerçekleştiğini belirtmekte ise de ünvan ve yönetim kurulu değişikliğinin darbe girişimi sonrası döneme denk gelmesi kamu makamlarınca dikkat çekici bulunmuştur. Kamu makamlarının bu alandaki takdir yetkileri dikkate alındığında somut olayın şartları altında müdahalenin gerekliliği hususunda kamu makamlarınca yapılan değerlendirmenin haksız olduğuna dair bir sonuca ulaşılmamıştır. Bununla birlikte bir gayrimenkul satın alma niyetindeki başvurucunun gayrimenkulün kendisini değil de bu gayrimenkulün ait olduğu bir danışmanlık şirketinin hisselerini devralması şüpheli bir durum ortaya çıkarmaktadır. Ayrıca şirketin ünvanının değiştirilme tarihi, şirkete el konulmasından önceki bir tarih olmakla birlikte terör örgütüne üye olma suçundan haklarında soruşturma yürütülen M.K. ve C.Y.ye ait avukatlık ortaklığının tüm mal varlığına el konulma kararından sonradır. Şirketin nama yazılı hisse senetlerinin devralınmasına rağmen hisse devrine ilişkin genel kurulun yaklaşık altı ay boyunca neden yapılmadığı da ciddi soru işaretleri barındırmaktadır. Üstelik -başvurucunun beyanına göre tanınmış kişiler olan- şüpheliler tutuklandıkları hâlde aylar boyunca şirketin yönetiminde yer almaya devam etmişlerdir. Şirketin ünvanı değiştirilmiş olmasına rağmen tapuya isim değişikliği başvurusunun yaklaşık iki yıl sonra yapılması da dikkat çekicidir. Başvurucunun şirketin hissesini almadaki asıl gayesinin gayrimenkul edinmek olduğunu iddia ettiği dikkate alındığında asıl amacı sağlayacak işlemde bu kadar uzun süre beklenmesi normal görünmemektedir. Ayrıca bir şirketin hâkim ortağı olan başvurucu ve kardeşinin şirkete el konulması ve şirkete kayyım tayin edilmesinden tapuya kayıt başvurusuna kadar haberdar olmamaları da oldukça ilginçtir. Bu açıklamalar ışığında kamu makamlarınca başvurucunun şirketin hisse senetlerinin mülkiyetini devralmasına ilişkin işlemin muvazaalı olduğunun değerlendirilmesinde bir takdir hatası veya keyfîlik bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Bu durumda şirket hakkında uygulanan elkoyma ve kayyım atama tedbirlerinin başvurucuya aşırı külfet yüklemediği, mülkiyet hakkının korunmasındaki kişisel yarar ile anılan tedbirlerin uygulanmasındaki kamusal yarar arasındaki adil dengenin başvurucu aleyhine bozulmadığı kanaatine varılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle mülkiyet hakkının ihlal edilmediğine karar vermiştir. AİHM, belli bir suçtan kaynaklandığı ve bir suçla ilgili olduğu ortaya konulmadan mal varlıklarına el konulmasının mülkiyet hakkının ihlaline yol açtığına hükmetmektedir. (Yordanov ve Diğerleri/Bulgaristan (Başvuru No: 265/17 ve 26473/18, 26/09/2023) Detaylı bilgi için Zülküf Arslan Hukuk Büromuz ile iletişime geçebilirsiniz. Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Ö.K. Başvurusu B. No: 2018/27526 Karar Tarihi: 14/9/2023 R.G. Tarih ve Sayı: 9/11/2023-32364 GENEL KURUL – KARAR Başkan: Zühtü ARSLAN Başkanvekilleri: Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA Üyeler: Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, Rıdvan GÜLEÇ, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE Raportör: Ayhan KILIÇ Başvurucu: Ö.K. (Gizlilik Talebi Kabul) I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, anonim şirketin mal varlığına tedbiren el konulması ve şirketin yönetimine kayyım atanması sebebiyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 4/9/2018 tarihinde yapılmıştır. 3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. 4. Komisyonca başvurunun kabul edilemez olduğu hususunda oybirliği sağlanamaması nedeniyle kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. 6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. 7. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. 8. İkinci Bölüm tarafından 29/6/2021 tarihinde yapılan toplantıda, niteliği itibarıyla Genel Kurul tarafından karara bağlanması gerekli görüldüğünden başvurunun Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü\’nün (İçtüzük) 28. maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca Genel Kurula sevkine karar verilmiştir. III. OLAY VE OLGULAR 9. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 10. Almanya Federal Cumhuriyeti vatandaşı olan başvurucu 1997 doğumlu olup Almanya\’da ikamet etmektedir. A. Olayın Arka Planı 11. C.Y. ve M.K. tarafından 20/6/2013 tarihinde Karbon Yıldırım Danışmanlık Hizmetleri Anonim Şirketi (Şirket) kurulmuştur. Şirket, İstanbul ili Şişli ilçesi Mecidiyeköy Büyükdere Caddesi 307 pafta 1956 ada 3 parsel sayılı yerde bulunan Astoria isimli binadaki dört bağımsız bölümü 20/6/2013 tarihinde Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi\’nde yayımlanan işlemle M.S.den satın - [Cumhurbaşkanına Hakaret Nedeniyle HAGB Kararı Verilmesi, İfade Özgürlüğünün İhlalidir](https://kayseriavukat.org.tr/cumhurbaskanina-hakaret-nedeniyle-hagb/): Cumhurbaşkanına Hakaret Nedeniyle HAGB Kararı Verilmesi Nedeniyle İfade Özgürlüğünün İhlali Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararı Durukan ve Birol/Türkiye Davası – Başvuru No: 14879/20 ve 13440/21 Terör Örgütü Lehine Propaganda ve Cumhurbaşkanına Hakaret Nedeniyle HAGB Kararı Verilmesi: Sözleşme’nin 10. maddesi • İfade özgürlüğü • Başvuranları hapis cezasına mahkûm eden ceza hükmünün açıklanmasının geri bırakılması kararına ilişkin yasal dayanağın bulunmaması • Hükmün açıklanmasının geri bırakılması tedbirinin kapsamını ve uygulama şeklini yeterli açıklıkta tanımlamayan yasal dayanak • Anayasa Mahkemesi Atilla Yazar ve Diğerleri Kararı’nda güncel içtihadı ile benimsenen yaklaşımın somut olayda takip edilmesi İKİNCİ BÖLÜM – KARAR Durukan ve Birol/Türkiye davasında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), Türk vatandaşları olan Baran Durukan ve İlknur Birol’un (“başvuranlar”), sırasıyla 4 Mart 2020 ve 25 Şubat 2021 tarihlerinde, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Mahkemeye yapmış oldukları başvuruları (no. 14879/20 ve 13440/20), Başvuranların ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkin şikâyetlerin Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesine ve başvuruların geri kalan kısmının kabul edilemez olduğunun belirtilmesine ilişkin kararı, Tarafların görüşlerini dikkate alarak 5 Eylül 2023 tarihinde kapalı oturumda gerçekleştirilen müzakerelerin ardından söz konusu tarihte aşağıdaki kararı vermiştir: GİRİŞ 1. Başvurular, başvuranların sırasıyla terör örgütü lehine propaganda yapma ve Cumhurbaşkanına hakaret suçundan hapis cezalarına mahkûm edilmelerine ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesiyle ilgilidir. Başvuranlar, Sözleşme’nin 10. maddesi uyarınca ifade özgürlüğü haklarının ihlal edildiğinden şikâyet etmektedirler. OLAY VE OLGULAR 2. Başvuranlar sırasıyla 2000 ve 1965 doğumludurlar. Başvuran Durukan, Bolu’da ikâmet etmektedir. Başvuran Briol, İstanbul’da ikâmet etmektedir. 3. Hükümet, kendi görevlisi olan, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilmiştir. I. 14879/20 No.lu Başvuru 4. Menemen Cumhuriyet savcısı, 14 Nisan 2017 tarihli bir iddianameyle, başvuran Durukan’ı, Facebook sosyal ağında paylaştığı bazı içerikler nedeniyle terör örgütü lehine propaganda yapmakla suçlamıştır. 5. Karşıyaka 2. Ağır Ceza Mahkemesi, 12 Temmuz 2018 tarihinde, başvuranın sözlü olarak savunmasını sunduğu bir duruşma düzenlemiştir. Başvuran, Facebook hesabındaki ihtilaf konusu paylaşımları kendisinin yaptığını reddederek beraatini ve Ağır Ceza Mahkemesinin aksi yönde bir sonuca varması halinde ise kararın açıklanmasının geri bırakılması tedbirinin uygulanmasını talep etmiştir. 6. Ağır Ceza Mahkemesi, bu aynı duruşma sonunda, başvuranı atılı suçtan dolayı suçlu bulmuş ve ilgiliyi 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 7. maddesinin 2. fıkrası uyarınca bir yıl, bir ay, on gün hapis cezasına mahkûm etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, kararına dayanak olarak, ilgilinin Facebook hesabında “Yaşasın Kürdistan direnişi”, “Çok yaşa Abdullah Öcalan” (hapiste bulunan Kürdistan İşçi Partisi (PKK), silahlı yasa dışı bir örgüt lideri) ve “Yaşasın Kobani direnişi” ifadeleri içeren fotoğraf ve yazılar paylaştığını tespit etmiş ve söz konusu mesajların cebire, şiddete ve tehdide başvuran örgütleri yani PKK ve YPG’yi (Halk Koruma Birlikleri, Suriye’de kurulan ve PKK ile sürdürdüğü bağlantılar nedeniyle Türkiye tarafından terörist olarak nitelendirilen bir örgüt) savunduğu ve liderlerini övdüğü ve bu örgütlerin uygulamalarını meşrulaştırdığı kanaatine varmıştır. Bununla birlikte Ağır Ceza Mahkemesi, kişilik özellikleri, sabıka kaydının bulunmaması, yargılama sırasındaki davranışları ve verilen cezanın miktarı dikkate alındığında, başvuranın gelecekte yeni suçlar işlemesinin muhtemel olmadığı kanaatine vararak, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 231. maddesinin 5. fıkrası uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar vermiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 231. maddesinin 8. fıkrası uyarınca, başvuranın üç yıl denetim süresine tabi tutulacağını ve aynı Kanun’un 231. maddesinin 10 ve 11. fıkraları uyarınca, ilgilinin bu süre boyunca kasten herhangi bir suç işlememesi durumunda, mahkûmiyetin kaldırılacağını ve yargılamanın sona ereceğini, aksi takdirde ise hükmün açıklanacağını belirtmiştir. 7. Başvuran, 18 Temmuz 2018 tarihinde, Karşıyaka 2. Ağır Ceza Mahkemesinin kararına itiraz etmiştir. Başvuran, söz konusu mahkemenin delil unsurlarının toplanması ve değerlendirilmesiyle ilgili olarak yeterli bir inceleme yapmadığını, ihtilaf konusu paylaşımların suç teşkil eden herhangi bir içerik sunmadığını ve kendisine isnat edilen suçu oluşturan unsurların somut olayda bir araya gelmediğini ileri sürmüştür. 8. Karşıyaka 1. Ağır Ceza Mahkemesi, 12 Eylül 2018 tarihinde, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının yerinde ve hem usul hem de esas yönünden hukuka uygun olduğu kanaatine vararak başvuranın itirazını reddetmiştir. 9. Başvuran, 25 Ekim 2018 tarihinde, Sözleşme’nin 10. maddesi ve – ifade özgürlüğünü güvence altına alan – Anayasa’nın 26. maddesine dayanarak hükmün açıklanmasının geri bırakılmasıyla birlikte cezaya mahkûm edilmesinden şikâyet ederek Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvuran, Facebook hesabındaki ihtilaf konusu paylaşımların ifade özgürlüğü kapsamına girdiğini ileri sürerek, paylaşımlarda suç teşkil eden herhangi bir içerik bulunmadığını ve somut olayda terör örgütü lehine propaganda yapma suçunu oluşturan unsurların bir araya gelmediğini bir kez daha savunmuştur. Başvuran, bireysel başvurusuna, Karşıyaka 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen mahkûmiyet kararının atıflarını ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına yaptığı itirazın reddedilmesine ilişkin Karşıyaka 1. Ağır Ceza Mahkemesinin kararının bir nüshasını eklemiştir. 10. Anayasa Mahkemesi, 4 Eylül 2019 tarihinde, başvuran tarafından sunulan bireysel başvurunun, açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle, kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi, kararına dayanak olarak, bireysel başvuruda yer alan iddiaların desteklenmediğini ve ilgilinin, ileri sürdüğü hükümlerin ihlaline ilişkin şikâyetine dayanan delil unsurlarını sunma ve açıklama yapma yükümlülüğünü yerine getirmediğini belirtmekle yetinmiştir. II. 13440/21 No.lu Başvuru 11. İstanbul Anadolu Cumhuriyet savcısı, 5 Mayıs 2019 tarihli bir iddianameyle, başvuran Birol’u, 3 Haziran 2015 tarihinde, Twitter hesabında paylaştığı ve 2013 yılının Aralık ayında yürütülen yolsuzluk operasyonuyla bağlantılı olarak “Hırsız edepsiz Tayyip Erdoğan” ifadesinin yer aldığı bir tweet nedeniyle Cumhurbaşkanına hakaret etmekle suçlamıştır. 12. Başvuran, İstanbul Anadolu Asliye Ceza Mahkemesinin 1 Ekim 2019 tarihinde düzenlediği duruşmada beraat etmesi gerektiğini savunmuştur. Mahkeme, duruşma sırasında, başvurana, mahkûmiyet durumunda hükmün açıklanmasının geri bırakılması tedbirinin uygulanmasını kabul edip etmeyeceğini sormuş ve ilgili bu soruya olumlu yanıt vermiştir. 13. Asliye Ceza Mahkemesi, duruşma sonunda, başvuranı atılı suçtan dolayı suçlu bulmuş ve ilgiliyi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 299. maddesi uyarınca on ay hapis cezasına mahkûm etmiştir. Asliye Ceza Mahkemesi, başvuran ihtilaf konusu tweeti Cumhurbaşkanına hakaret etmek gibi bir niyeti olmaksızın paylaştığını belirtse dahi, “hırsız” teriminin hakaret suçu olarak nitelendirildiği kanaatine varmıştır. Bununla birlikte Asliye Ceza Mahkemesi, başvurana isnat edilen eylemin tazminata neden olan herhangi bir zarara yol açmadığını ve söz konusu tedbirin uygulanmasına razı olan ilgilinin daha önce hiçbir zaman mahkûm edilmediğini göz önünde bulundurarak, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 231. maddesinin 5. fıkrası uyarınca, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar vermiştir.  Bu nedenle Asliye Ceza Mahkemesi, kişilik özelliklerini ve yargılama sırasındaki davranışını da dikkate - [Yargıtay Tarafından AYM Kararına Uyulmaması ve AYM Üyeleri Hakkında Suç Duyurusunda Bulunulması](https://kayseriavukat.org.tr/aym-kararina-uyulmamasi/): Yargıtay Tarafından AYM Kararına Uyulmaması ve AYM Üyeleri Hakkında Suç Duyurusunda Bulunulması T.C. Anayasası Anayasa Mahkemesinin kararları – Madde 153 Anayasa Mahkemesinin kararları kesindir. İptal kararları gerekçesi yazılmadan açıklanamaz. Anayasa Mahkemesi bir kanun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken, kanun koyucu gibi hareketle, yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemez. Kanun, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi veya Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü ya da bunların hükümleri, iptal kararlarının Resmî Gazetede yayımlandığı tarihte yürürlükten kalkar. Gereken hallerde Anayasa Mahkemesi iptal hükmünün yürürlüğe gireceği tarihi ayrıca kararlaştırabilir. Bu tarih, kararın Resmî Gazetede yayımlandığı günden başlayarak bir yılı geçemez. İptal kararının yürürlüğe girişinin ertelendiği durumlarda, Türkiye Büyük Millet Meclisi, iptal kararının ortaya çıkardığı hukuki boşluğu dolduracak kanun teklifini öncelikle görüşüp karara bağlar. İptal kararları geriye yürümez. Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar. Yargıtay 3. Ceza Dairesi Kararı  Esas No: 2023/12611 İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi\’nin 2021/178 esas sayılı, Şerafettin Can Atalay hakkındaki 30.10.2023 tarihli yazısı ve bu yazıya ilgi tutulan Anayasa Mahkemesi\’nin 27.10.2023 tarihli ve 2023/53898 sayılı yazısı ile ekinde gönderilen Anayasa Mahkemesi\’nin 25.10.2023 tarihli ve 2023/53898 sayılı kararı ve İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi\’nin heyet halinde 2021/178 esas sayılı dosyası üzerinden verdiği 01.11.2023 tarihli ek kararı incelendi; Şerafettin Can Atalay\’ın 20.07.2023 tarihinde Anayasa Mahkemesi\’ne yapmış olduğu 2023/53898 numaralı bireysel başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesi tarafından 25.10.2023 tarihinde verilen hak ihlali kararı, 27.10.2023 tarihli ve 32352 sayılı Resmi Gazete\’de yayımlanmakla, dosya içeriği incelendiğinde; İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi\’nin 25.04.2022 tarihli ve 2021/178 Esas 2022/178 sayılı kararı ile su anda hükümlü olan Şerafettin Can Atalay hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 312. ve 39. maddeleri kapsamında Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs etmeye yardım suçundan hükmedilen 18 yıl hapis cezasına karsı istinaf kanun yoluna başvurulduğu, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi\’nin 28.12.2022 tarihli ve 2022/1270 esas 2022/1463 sayılı kararı ile istinaf başvurusunun esastan reddine karar verildiği, anılan karara yönelik temyiz kanun yoluna başvurulması nedeniyle dosyanın tebliğname düzenlenmesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı\’na gönderildiği, dosyanın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı\’nda tebliğname düzenlenmesi için bulunduğu sırada Şerafettin Can Atalay\’ın 14.05.2023 tarihinde yapılan milletvekili genel seçimlerinde Hatay milletvekili olarak seçildiği, 07.07.2023 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan tebliğnamenin Dairemize gönderildiği, akabinde Şerafettin Can Atalay\’ın milletvekili seçilmesi nedeniyle hakkında yasama dokunulmazlığının bulunduğu gerekçesiyle Anayasa\’nın 83. maddesi gereğince durma kararı verilmesi ve buna bağlı olarak tahliye edilmesinin Dairemizden talep edildiği, Dairemizin 13.07.2023 tarihli ve 2023/12611 esas 2023/112 değişik is sayılı kararı ile bu talebin gerekçeli şekilde reddedildiği, Şerafettin Can Atalay tarafından söz konusu karara karsı yapılan itirazın da Yargıtay 4. Ceza Dairesi tarafından incelenerek 17.07.2023 tarihinde kesin olarak reddedildiği, akabinde Şerafettin Can Atalay\’ın 20.07.2023 tarihinde Anayasa Mahkemesi\’ne \’\’milletvekili seçilerek yasama dokunulmazlığı kazanması nedeniyle yargılamada durma kararı verilmesi talebinin reddedilerek yargılamaya devam edilmesi sebebiyle seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının, tahliye talebinin reddedilmesi nedeniyle de kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiaları ile\’\’ bireysel başvuruda bulunduğu, söz konusu bireysel başvuru inceleme aşamasındayken Dairemizin 28.09.2023 tarihli ve 2023/12611 esas 2023/6359 sayılı kararı ile Şerafettin Can Atalay hakkındaki mahkumiyet hükmünün onanmasına karar verildiği ve Şerafettin Can Atalay\’ın hükümlü sıfatını kazandığı, Anayasa Mahkemesi tarafından 25.10.2023 tarihinde 2023/53898 sayılı başvuru hakkında seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkı ile kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı yönünden hak ihlali kararı verilerek, hak ihlallerin ortadan kaldırılması amacıyla başvurucu Şerafettin Can Atalay\’ın yeniden yargılanmasına başlanması, mahkumiyet hükmünün infazının durdurulması, ceza infaz kurumundan tahliyesinin sağlanması ve yeniden yapılacak yargılamada durma kararı verilmesi şeklindeki işlemlerin yerine getirilmesi için bu ihlal kararının bir örneğinin İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi\’ne gönderilmesine karar verildiği, bunun üzerine İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 30.03.2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kurulusu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun\’un 50. maddesi dayanak gösterilmek suretiyle \’\’Anayasa Mahkemesince verilen bireysel başvuruya konu ihlal kararı Mahkememizin kararına ilişkin olmayıp, Yargıtay ilgili Ceza Dairesince verilen tahliye talebinin reddi kararına ilişkin olduğu, dosyanın ilgili Daire önünde bulunduğu sırada başvurucunun milletvekili seçildiği ve bireysel başvuruya konu ihlalin bu Dairenin kararından kaynaklandığı, ayrıca bireysel başvuru yapıldıktan sonra ilgili Ceza Dairesince dosyanın esastan incelendiği ve karara bağlandığı, bu sebeple oluşan yeni hukuki durum karsısında Yargıtay 3. Ceza Dairesince yeni bir değerlendirme yapılmasının zorunlu olduğu\’\’ gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi\’nin ihlal kararı hakkında bir karar verilmek üzere dosyanın Dairemize gönderildiği, Dairemiz tarafından da bu konuda mütalaa alınması için 03.11.2023 tarihinde dosya Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı\’na gönderilmekle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 03.11.2023 tarihli mütalaasında; \’\’…Çözümlenmesi gereken temel sorunun, Anayasanın 14. maddesinin Devletin Güvenliğine karsı işlenen eylemleri kapsayıp kapsamadığı, 3. fıkrasında öngörülen yasal düzenlemenin TBMM tarafından yapılmasının gerekip gerekmediği noktasında toplandığı anlaşılmaktadır… Aslında yürürlükte bir Anayasa kuralının bulunmaması nedeniyle başvurucunun seçilme ve faaliyette bulunma temel hakkının ihlal edildiği şeklinde bir belirlemeyle Adli yargı merciince yapılan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu hükümleri uygulanarak gerçekleştirilen yargısal faaliyetlerin yerinde olmadığı tamamıyla hükümsüz sayılarak yerindeliği denetlenmiştir. Halbuki, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 302 ila 308. maddelerinde \’Devletin Güvenliğine Karsı Suçlar\’ ile 309 ila 316. maddelerinde \’Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İsleyişine Karsı Suçlar\’ın Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 14. maddesi kapsamında değerlendirilmesi gereken suçlar arasında yer aldıklarında kuşku yoktur. Söyle ki; böylesi bir öneme haiz konuda boşluk bırakmayan Kanun Koyucu 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu\’nun 1. maddesinde terörü; \’cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir\’ şeklinde tanımladıktan sonra 3. maddesinde; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 302, 307, 309, 311, 312, 313, 314, 315 ve 320 nci maddeleri ile 310 uncu maddesinin birinci fıkrasında yazılı suçlar terör suçlarıdır.\’ şeklinde açıklanmıştır. Bu noktada ayrıntılı hükümler içeren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’ndan farklı olarak anayasa, büyük ölçüde kapsamı geniş ve ucu açık hüküm niteliğinde bulunan 14. maddesinin geniş kapsamlı anayasa yargısı ile yorumlamanın önemi daha da artmaktadır. - [Kira Bedelinin Fazla Yatırılması Halinde Sözleşme Bedelinin Tadil Edilerek Artırıldığı Kabul Edilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/kira-bedelinin-fazla-yatirilmasi/): Kira Bedelinin Fazla Yatırılması Halinde Sözleşme Bedelinin Tadil Edilerek Artırıldığı Kabul Edilebilir mi Yargıtay 12. Hukuk Dairesi Esas No: 2023/907 Karar No: 2023/2083 Karar tarihi: 28.03.2023 Özet: Davacı tarafça, davalının 2020 yılı kira bedelini aylık … TL ödediği dolayısıyla bu bedel üzerinden artış oranının hesaplanması gerektiği iddiasında bulunulmuş ise de; davalı tarafından ödenmesi gereken kira bedeli taraflar arasındaki yazılı kira sözleşmesi ve ek protokol ile yasal düzenlemeler çerçevesinde belirleneceğinden davalı kiracı tarafından 2020 yılı kira bedeli olarak yatırılan miktarın hesaplanan değerden fazla olması, kira bedelinin tadil edildiği anlamına gelmeyeceği, davacı tarafça 2020 yılı kira bedelinin yatırılan miktar olarak belirlendiği yönünde davalı tarafın imzasını taşıyan yazılı bir belge ibraz etmediği gibi davalı tarafın bu yönde açıkça bir kabulünün de bulunmadığı gerekçesi ile davacının istinaf talebinin esastan reddine karar verilmiştir. (6100 s. K. m. 17) (6098 s. K. m. 344) (2004 s. K. m. 63, 269) Dava ve Karar: Taraflar arasındaki itirazın kaldırılması ve tahliye davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir. Kararın davacı alacaklı vekilince istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince davacı alacaklı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı alacaklı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi … tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Dava Davacı alacaklı vekili dava dilekçesinde; sözleşmede aylık kira bedelinin 6.700,00TL olarak belirlendiğini, tarafların daha sonra 04.11.2011 tarihli ek protokol ile 15.12.2011 tarihinden 15.12.2012 tarihine kadarki kira bedelleri için aylık 6.130,00TL kararlaştırıldığını, protokol süresi sonunda 01.01.2013 tarihinde uygulanacak artış oranı olarak 2012 yılı Ocak ayında yayınlanan Üfe ve Tüfe oranlarının ortalamasının kararlaştırıldığını, kira sözleşmesinde kararlaştırılan kira süresinin sona ermesine karşın davalı kiracı tarafından kiralananın kullanılmaya devam edildiğini, 2021 yılı için aylık peşin ve net 16.150,33TL olarak ödenmesi gereken kira bedellerinin eksik ödenen 2021 yılı Ocak ayı için 1.798,30TL, 2021 yılı Şubat ayı için 1.798,30TL kira bedellerinin ticari reeskont avans faizi ile tahsili, ödenmemesi halinde tahliye istemli takip başlattıklarını, davacı kiralayanın gerçek kişi olduğunu, tacir olmadığını, bu nedenle davalı kiracı ila aralarındaki kira sözleşmesindeki yetki anlaşmasının geçerliliği ve bağlayıcılığı olmadığını, takipte … İcra dairelerinin yetkili olduğunu, davalının ödeme yaptığını belge ile ispat etmesi gerektiğini, taraflar arasında 01.01.2020 tarihinden başlayan 2020 yılı aylık kira bedelinin 14.352,03TL olarak uygulandığını, yapılan hesaplamalara göre icra dosyasında gösterilen 2021 yılı aylık kira bedeli olan 16.150,33TL’nin sözleşmeye ve kanuna uygun olduğunu, 2021 yılı Ocak ve Şubat aylarına ilişkin olarak davalı kiracının davacı kiralayana 86,10TL kira borcu olduğunu, bu borcu da yasal süre içerisinde ve halen ödemediğini, temerrüde düştüğünü, itirazlarına dayanak hiçbir belge sunmadığını, davalının itiraz ederek alacağın tahsilini ve taşınmazdan tahliyesini geciktirmeyi amaçladığını belirterek davanın kabulünü, davalının itirazının kısmen kaldırılmasını, 86,10TL asıl alacağın, asıl alacağa işleyecek değişen oranlarda ticari avans faizi ile birlikte borçludan tahsiline imkan verecek tarzda takibin devamını, davalı kiracının temerrüt nedeniyle kiralanandan tahliyesini, takip konusu alacağın %20’sinden aşağı olmamak üzere tazminata hükmedilmesini talep etmiştir. II. Cevap Davalı borçlu vekili cevap dilekçesinde; yetkili icra dairelerinin … icra daireleri olduğunu, taşınmaza ilişkin yapılan sözleşmenin 31.12.2019 tarihinde bittiğini, 01.01.2020 tarihinden itibaren kira bedelinin miktarının ne kadar olacağının taraflar arasında ihtilaflı hale geldiğini, kira tespit davası bulunduğunu ve derdest olduğunu, henüz kira bedelinin tespit edilmediğini, bu dava devam ederken şikayete konu icra dosyasından takip başlatıldığını, sözleşmede belirtilen iban numarasına davalı tarafından 2021 yılı Ocak ayı için 04.01.2021 tarihinde 14.352,03TL ve 22.01.2021 tarihinde 1.755,25TL, 2021 yılı Şubat ayı için 01.02.2021 tarihinde 16.107,28TL ödendiğini, takip tarihinin kira ödemesinden sonra olduğunu, bu nedenle takibin haksız olduğunu belirterek davanın reddini talep etmiştir. III. İlk Derece Mahkemesi Kararı İlk Derece Mahkemesinin kararı ile; HMK md.17/2 kapsamında taraflardan her ikisinin tacir olması koşulu somut olayda bulunmadığından, ilgili maddenin uygulanma olanağı bulunmadığı, 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’ndan sonra taraflar arasında düzenlenen 04.11.2011 tarihli ek sözleşme bakımından davacı kiralayanın takip tarihinde yerleşim yeri olan … İcra Daireleri yetkili olduğundan davalının yetki itirazının yerinde olmadığı, her ne kadar davacı kiralayan, ilk kira sözleşmesinin 9.2 maddesi gereğince yıllık kira artırımının ÜFE+TÜFE/2 oranına göre hesaplanacağı ve bu orana göre yapılan hesaplamada Ocak ve Şubat 2021 kira bedellerinde 86,10 TL’lik eksik ödeme nedeniyle itirazın kaldırılması ve tahliye istemiş ise de; … yeri kiralarına ilişkin, tarafların özgür iradeleri ile daha önce akdedilmiş kira artırımı hükümlerinin 7161 sayılı Kanun’un 59. maddesi ile geçersiz olduğu ve TBK 344 gereğince “tüm çatılı gayrimenkul kiralarında 01.01.2019 tarihinden itibaren yapılacak kira artışlarının tüketici fiyat endeksindeki on iki aylık ortalamalara göre değişim oranı esas alınarak belirlenmesi” gerektiği, bu bağlamda bilirkişice yapılan hesaplamaya göre Ocak 2021 kira bedelinin 14.320,69 TL, Şubat 2021 kira bedelinin ise 16.079,27 TL olduğu, buna karşılık davalı kiracının Ocak ve Şubat 2021 kira bedelleri olarak ayrı ayrı 16.107,28 TL takip öncesi ödemelerde bulunduğu, böylece takip öncesi davalı kiracı tarafından takip konusu kira bedellerinden daha fazla ödeme yapıldığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir. IV. İstinaf A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı alacaklı vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri Davacı alacaklı vekilince; bilirkişi raporunda ise hatalı hesaplamalar yapıldığını, bilirkişi tarafından seçenekli hesaplama yapılmak yerine davalı kiracı tarafından 2020 yılı kira bedelinin 14.352,03 TL olduğu kabul edildiği dikkate alınarak 2021 yılı aylık kirasının belirlenmesi için bir önceki yılın aylık kira bedeli olan 14,352,03 TL’ye 2021 Ocak ayında yayınlanan Tüfe 12 ayın ortalamalara göre değişim oranı %12,53 uygulanıp, aylık kira artık tutarı 1.798,30 TL olduğu hesaplanabilecekken, davalının kabul beyanı yok sayılarak yapılan hesaplamanın yanlış olduğunu, bilirkişi tarafından 1. seçenekte yapılan hesaplamanın hem kanunda artışa esas 12 aylık sürenin yanlış hesaplanması nedeniyle kanuna aykırı olduğunu, hem de tarafların arasındaki kira sözleşmesinde kira artışı için hangi ayın verilerinin esas alınacağına dair sözleşme hükmüne aykırı olduğunu, rapordaki ikinci seçeneğin dikkate alınması gerektiği iddiası ile kararın kaldırılması talep edilmiştir. C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; Davacı tarafça, davalının 2020 yılı kira bedelini aylık 14.352,03 TL ödediği dolayısıyla bu bedel üzerinden artış oranının hesaplanması gerektiği iddiasında bulunulmuş ise de; davalı tarafından ödenmesi gereken kira bedeli taraflar arasındaki yazılı kira sözleşmesi ve ek - [Kayseri'ye Özel Kooperatif Düzenlemesi, Anayasa Mahkemesi Tarafından İptal Edilmiştir](https://kayseriavukat.org.tr/kayseriye-ozel-kooperatif-duzenlemesi/): Kayseri’ye Özel Kooperatif Düzenlemesinin İptali Anayasa Mahkemesi Kararı Esas Sayısı: 2022/126 Karar Sayısı: 2023/29 Karar Tarihi: 16/2/2023 R.G. Tarih – Sayı: 9/3/2023 – 32127 İtiraz Yoluna Başvuranlar: 1. Yargıtay 6. Hukuk Dairesi (E.2022/126) 2. Kayseri 2. Asliye Ticaret Mahkemesi (E.2023/16) 3. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 23. Hukuk Dairesi (E.2023/20) İtirazın Konusu: 24/4/1969 tarihli ve 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu’na 10/6/2022 tarihli ve 7410 sayılı Kanun’un 2. maddesiyle eklenen geçici 11. maddenin Anayasa’nın 2., 10., 13., 35. ve 36. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline ve yürürlüğünün durdurulmasına karar verilmesi talepleridir. Olay: Konut yapı kooperatiflerince yapılan kesin maliyet hesabının davalı ortaklardan talep edilmesi nedeniyle açılan davalarda itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkemeler, iptali için başvurmuştur. I. İptali İstenen Kanun Hükmü 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu’nun geçici 11. maddesi şöyledir: “Geçici Madde 11- (Ek:10/6/2022-7410/2 md.) Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla, Kayseri ilinde aşağıdaki şartları taşıyan yapı kooperatifleriyle sınırlı olmak üzere bu madde hükmü uygulanır. a) İnşaatların etaplar halinde yapılarak teslim edilmesi, b) Terkin edilmemiş olması, c) Yapımı tamamlanan etapta bağımsız bölüm malikine kooperatifçe tahakkuk ettirilen bedelin ödenmiş olması, ç) Kooperatif tarafından üyeye konutunun tapu devrinin yapılmış olması, şartlarının birlikte sağlanması halinde; konutun tapu devrinin yapılmasından sonraki dönemler için yapı kooperatifi tarafından yönetim giderleri hariç olmak üzere her ne ad altında olursa olsun yapılmış borçlandırmalar veya bu kapsamda üçüncü şahıslara kooperatif tarafından yapılan alacağın devrine ilişkin işlemler hükümsüzdür. Birinci fıkra kapsamındaki şartları birlikte sağlayan kişilere karşı yapı kooperatifinin veya bu alacağı devralan üçüncü kişilerin yapı kooperatifi nedeniyle açmış oldukları her türlü alacak veya tazminat davaları ile bu kapsamda yapılan ilamsız icra takipleriyle ilgili olarak; ilgilinin talebi halinde bu davalarda verilen ve henüz kesinleşmemiş mahkeme kararları ile kesinleşen dava ve takiplere dayanılarak başlatılan icra işlemleri, haciz, satış ve tahliye uygulamaları durdurulur. Bu alacaklar kapsamında kesinleşen ilamlara dayanılarak devam eden takipler ile kesinleşen icra takiplerine son verilmesi için birinci fıkra uyarınca bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 6 ay içinde borcun bulunmadığına dair davanın açıldığına ilişkin belgenin ibraz edilmesi zorunludur; borcun bulunmadığına ilişkin kesinleşen ilamın icra dairesine ibraz edilmesi halinde takip sonlandırılır.” II. İlk İnceleme A. 2022/126E. Sayılı Başvuru Yönünden 1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR ve Muhterem İNCE’nin katılımlarıyla 26/10/2022 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine, yürürlüğü durdurma talebinin esas inceleme aşamasında karara bağlanmasına OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. B. 2023/16E. Sayılı Başvuru Yönünden 2. Anılan İçtüzük hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR ve Muhterem İNCE’nin katılımlarıyla 25/1/2023 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine, yürürlüğü durdurma talebinin esas inceleme aşamasında karara bağlanmasına OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. C. 2023/20E. Sayılı Başvuru Yönünden 3. İçtüzük hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR ve Muhterem İNCE’nin katılımlarıyla 16/2/2023 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. III. Birleştirme Kararları A. E.2023/16 Sayılı Başvuru Yönünden 4. 24/4/1969 tarihli ve 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu’na 10/6/2022 tarihli ve 7410 sayılı Kanun’un 2. maddesiyle eklenen geçici 11. maddenin iptaline ve yürürlüğünün durdurulmasına karar verilmesi talebiyle yapılan itiraz başvurusuna ilişkin E.2023/16 sayılı davanın aralarındaki hukuki irtibat nedeniyle E.2022/126 sayılı dava ile BİRLEŞTİRİLMESİNE, esasının kapatılmasına, esas incelemenin E.2022/126 sayılı dosya üzerinden yürütülmesine 25/1/2023 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. B. E.2023/20 Sayılı Başvuru Yönünden 5. 24/4/1969 tarihli ve 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu’na 10/6/2022 tarihli ve 7410 sayılı Kanun’un 2. maddesiyle eklenen geçici 11. maddenin iptaline karar verilmesi talebiyle yapılan itiraz başvurusuna ilişkin E.2023/20 sayılı davanın, aralarındaki hukuki irtibat nedeniyle E.2022/126 sayılı dava ile BİRLEŞTİRİLMESİNE, esasının kapatılmasına, esas incelemenin E.2022/126 sayılı dosya üzerinden yürütülmesine 16/2/2023 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. IV. Esasın İncelenmesi 6. Başvuru kararları ve ekleri, Raportör Hilal YAZICI tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükmü, dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü: 1. Genel Açıklama 7. 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu’nun 1. maddesine göre tüzel kişiliği haiz olmak üzere ortaklarının belirli ekonomik menfaatlerini ve özellikle meslek veya geçimlerine ait ihtiyaçlarını işgücü ve parasal katkılarıyla karşılıklı yardım, dayanışma ve kefalet suretiyle sağlayıp korumak amacıyla gerçek ve tüzel kişiler tarafından kurulan değişir ortaklı ve değişir sermayeli ortaklıklara kooperatif denir. 13/1/2011 tarihli ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 124. maddesi gereğince kooperatifler ticaret şirketidir. Dolayısıyla tüzel kişiliğe sahip ve ticaret şirketi olan kooperatif, bu kapsamda alacaklı konuma geçebilir ve borç ilişkileri yaratabilir. 8. 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu’nun 8. maddesinin üçüncü fıkrasında yapı kooperatiflerinde konut, işyeri ve ortak sayılarının kooperatif genel kurulu tarafından belirleneceği ve yönetim kurulunun bu sayıyı aşacak şekilde üye kaydı yapamayacağı hüküm altına alınmıştır. Anılan Kanun’un 42. maddesinin (8) numaralı bendinde de yapı kooperatiflerinde; kooperatifin ortak sayısı ile yapılacak konut veya işyeri sayısının belirlenmesi genel kurulun yetkileri arasında sayılmıştır. Buna göre yapı kooperatiflerinde, ortak sayısının kural olarak sabit olduğu ve ortakların konut veya işyeri ihtiyacının karşılanması amacıyla karşılıklı yardım, dayanışma ve kefalet yükümlülüğüyle bir araya geldiği anlaşılmaktadır. 9. 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu’nun 81. maddesinin ikinci fıkrasında yapı kooperatiflerinin ana sözleşmede gösterilen işlerin tamamlanması ve ferdi mülkiyete geçilip konutların ve/veya işyerlerinin ortaklar adına tescil edilmesiyle amacına ulaşmış sayılacağı ve dağılacağı hükme bağlanmıştır. 10. Öte yandan geçici 11. maddenin birinci fıkrasında da belirtildiği üzere yapı kooperatiflerinde, taahhüt edilen konutların veya işyerlerinin etaplar hâlinde tamamlanması mümkündür. Buna göre tamamlanan etapta yer alan konutların veya işyerlerinin ferdi mülkiyete geçirilmesi ve ortaklar adına tescil edilmesi söz konusu iken taahhüt edilen konutların veya işyerlerinin tümüyle tamamlanmamış ve amacın gerçekleşmemiş olması nedeniyle kooperatif tasfiye sürecine girmeyecektir. 11. Temel amacı ana sözleşme uyarınca ortaklara uygun fiyatlarla taşınmaz kazandırmak olan yapı kooperatiflerinde kooperatif ortağı, ortaklık sözleşmesini imzalarken kooperatif ana sözleşmesini kabul etmiş olmakta, bu kapsamda kooperatif yetkili organlarının kanunlar ve ana sözleşme - [Sendika Üyesi Olamayacaklara ilişkin 4688 sayılı Kanun’da Yer Alan Bazı Düzenlemelerin İptali](https://kayseriavukat.org.tr/sendika-uyesi-olamayacaklar/): 4688 sayılı Kanun’da Yer Alan Sendika Üyesi Olamayacaklara ilişkin Bazı Düzenlemelerin İptali Anayasa Mahkemesi Kararı Esas Sayısı: 2023/92 Karar Sayısı: 2023/156 Karar Tarihi: 13/9/2023 R.G.Tarih-Sayı: 2/11/2023-32357 İtiraz Yoluna Başvuran: Yargıtay 9. Hukuk Dairesi İtirazın Konusu: 25/6/2001 tarihli ve 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu’nun 15. maddesinin birinci fıkrasının (c) bendinde yer alan “… daire başkanları …” ibaresi ile (d) bendinde yer alan “… fakülte dekanları, enstitü ve yüksek okulların müdürleri ile bunların yardımcıları,” ibaresinin Anayasa’nın 13. ve 51. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptallerine karar verilmesi talebidir. Olay: Sendika üyeliğinin tespiti talebiyle açılan davada itiraz konusu kuralların Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptalleri için başvurmuştur. I. İPTALİ İSTENEN KANUN HÜKÜMLERİ 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu’nun itiraz konusu kuralların da yer aldığı 15. maddesi şöyledir: “Sendika üyesi olamayacaklar Madde 15 – Bu Kanuna göre kurulan sendikalara; a) Cumhurbaşkanlığı merkez teşkilatında, bağlı kurullarında ve Diyanet İşleri Başkanlığı, Savunma Sanayi Başkanlığı ile İletişim Başkanlığı hariç olmak üzere bağlı kuruluşlarında, Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğinde çalışan kamu görevlileri, b) Yüksek yargı organlarının başkan ve üyeleri, hâkimler, savcılar ve bu meslekten sayılanlar, c) Bakanlar, bakan yardımcıları, bu Kanun kapsamında bulunan kurum ve kuruluşların başkanları, genel müdürleri, daire başkanları ve bunların yardımcıları, yönetim kurulu üyeleri, merkez teşkilâtlarının denetim birimleri yöneticileri ve kurul başkanları, hukuk müşavirleri, bölge, il ve ilçe teşkilâtlarının en üst amirleri ile bunlara eşit veya daha üst düzeyde olan kamu görevlileri, (…) belediye başkanları ve yardımcıları, d) Yükseköğretim Kurulu Başkan ve üyeleri ile Yükseköğretim Denetleme Kurulu Başkan ve üyeleri, üniversite ve yüksek teknoloji enstitüsü rektörleri, fakülte dekanları, enstitü ve yüksek okulların müdürleri ile bunların yardımcıları, e) Mülkî idare amirleri, f) Silahlı Kuvvetler mensupları, g) (İptal: Anayasa Mahkemesi’nin 10/4/2013 tarihli ve E.: 2013/21, K.: 2013/57 sayılı Kararı ile.) h) Millî İstihbarat Teşkilâtı mensupları, ı) Bu Kanun kapsamında bulunan kurum ve kuruluşların merkezi denetim elemanları, j) Emniyet hizmetleri sınıfı, k) Ceza infaz kurumlarında çalışan kamu görevlileri, l) Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığında görevli subay, sözleşmeli subay, astsubay, sözleşmeli astsubay, uzman jandarma, uzman erbaş, sözleşmeli erbaş ve sözleşmeli erler, üye olamazlar ve sendika kuramazlar.” II. İLK İNCELEME 1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR ve Muhterem İNCE’nin katılımlarıyla 18/5/2023 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. III. ESASIN İNCELENMESİ 2. Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Burak FIRAT tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, dava konusu kanun hükümleri, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü: A. Anlam ve Kapsam 3. 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu’nun 1. maddesinde anılan Kanun’un amacının kamu görevlilerinin ortak ekonomik, sosyal ve mesleki hak ve menfaatlerinin korunması ve geliştirilmesi için oluşturdukları sendika ve konfederasyonların kuruluşu, organları, yetkileri ve faaliyetleri ile sendika ve konfederasyonlarda görev alacak kamu görevlilerinin hak ve sorumluluklarını belirlemek ve toplu sözleşme yapılmasına ilişkin usul ve esasları düzenlemek olduğu belirtilmiştir. 4. Kanun’un “Kapsam” başlıklı 2. maddesinde bu Kanun’un devletin veya diğer kamu tüzel kişilerinin yürütmekle görevli oldukları kamu hizmetlerinin görüldüğü genel, katma ve özel bütçeli idareler, il özel idareleri ve belediyeler ile bunlara bağlı kuruluşlarda kamu iktisadi teşebbüslerinde, özel kanunlarla veya Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle ya da bunların verdiği yetkiye dayanarak kurulan banka ve teşekküller ile bunlara bağlı kuruluşlarda ve diğer kamu kurum veya kuruluşlarında işçi statüsü dışında çalışan kamu görevlileri hakkında uygulanacağı hükme bağlanmıştır. Bu itibarla Kanun’un kapsamı kamu kesiminde işçi statüsü dışında çalışan tüm personeli kapsayacak şekilde geniş tutulmuştur. 5. Temel amacı tüm kamu görevlilerinin sendikal hak­lardan yararlanmaları olmasına rağmen Kanun, bazı kamu görevlilerinin yaptıkları işlerin niteliği gereğince sendika üyesi olamayacakları esasını benimsemiştir. 6. Bu bağlamda Kanun’un 15. maddesinde sendika üyesi veya kurucusu olamayacak kamu görevlileri sayılmıştır. Anılan maddenin birinci fıkrasının (c) bendi uyarınca daire başkanları, (d) bendi gereğince de fakülte dekanları, enstitü ve yüksek okulların müdürleri ile bunların yardımcıları sendika üyesi veya kurucusu olamayacaklardır. Söz konusu (c) bendinde yer alan “…daire başkanları…” ibaresi ile (d) bendinde yer alan “… fakülte dekanları, enstitü ve yüksek okulların müdürleri ile bunların yardımcıları,” ibaresi itiraz konusu kuralları oluşturmaktadır. B. İtirazın Gerekçesi 7. Başvuru kararında özetle; itiraz konusu kurallarla işçi ve memur ayrımı yapılmaksızın tüm çalışanlar açısından güvence altına alınan sendika kurma ve sendikaya üye olma hakkına demokratik toplum düzeni açısından meşru ve ölçülü olmayan bir sınırlamanın getirildiği belirtilerek kuralların Anayasa’nın 13. ve 51. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür. C. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu 8. Anayasa\’nın 51. maddesinin birinci fıkrasında \”Çalışanlar ve işverenler, üyelerinin çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahiptir. Hiç kimse bir sendikaya üye olmaya ya da üyelikten ayrılmaya zorlanamaz.\” denilmek suretiyle işçi ve memur ayrımı yapılmaksızın tüm çalışanların sendika kurma ve sendikaya üye olma hakkı anayasal güvenceye bağlanmıştır. 9. Anayasa’nın anılan maddesinde güvenceye bağlanan sendika hakkı, demokratik toplumun temeli olan örgütlenme özgürlüğünün bir parçasıdır. Örgütlenme özgürlüğü, bireylerin kendi menfaatlerini korumak için kolektif oluşumlar meydana getirerek bir araya gelebilme özgürlüğüdür. Bu özgürlük, bireylere topluluk hâlinde siyasal, kültürel, sosyal ve ekonomik amaçlarını gerçekleştirme imkânı sağlar. Sendika hakkı da çalışanların bireysel ve ortak çıkarlarını korumak amacıyla bir araya gelerek örgütlenebilme serbestisini gerektirmekte ve bu niteliğiyle örgütlenme özgürlüğünün bir parçası olarak görülmektedir (AYM, E.2013/1, K.2014/161, 22/10/2014). 10. Sendika, çalışanların mali ve sosyal haklarını korumak ve geliştirmek için meydana getirilen kuruluştur. Sendikal özgürlük kavramı, sendika kurma hakkı ile sendikaya üye olma ve sendikadan çıkma haklarını kapsamaktadır (Yasemin Ekşi, B. No: 2013/5486, 4/12/2013, § 68). Sendika hakkı, çalışanların ve çalıştıranların sadece istedikleri sendikaları kurmaları ve bunlara üye olmaları yolunda bir hakla sınırlı kalmamakta, aynı zamanda oluşturdukları tüzel kişiliklerin varlığının ve bu tüzel kişiliklerin kendine özgü faaliyetlerinin garanti altına alınmasını da içermektedir (AYM, E.2013/1, K.2014/161, 22/10/2014). 11. 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu kapsamında bulunan kurum ve kuruluşların daire başkanları ile fakülte dekanları, enstitü ve yüksek okulların müdürleri ile bunların yardımcılarının sendika kurmalarını ve sendikalara - [İsim Değişikliği Davası: Mahkeme Kararıyla Düzeltilen İsme Göre Yeniden Diploma Düzenlenmesi Gerekir](https://kayseriavukat.org.tr/isim-degisikligi-davasi/): İsim Değişikliği Davası: Mahkeme Kararıyla Düzeltilen İsme Göre Yeniden Diploma Düzenlenmesi Talebinin Reddi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru M. K. Başvurusu Başvuru Numarası: 2019/42961 Karar Tarihi: 12/7/2023 R.G. Tarih ve Sayı: 3/11/2023 – 32358 İKİNCİ BÖLÜM – KARAR Başkan: Kadir ÖZKAYA Üyeler: Engin YILDIRIM, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Yıldız SEFERİNOĞLU Raportör: Ferhat YILDIZ Başvurucu: M. K. I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, isim değişikliği davası sonrasında düzeltilen isme göre üniversite diploması düzenlenmesi talebinin reddedilmesi nedeniyle özel hayata saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 25/12/2019 tarihinde yapılmıştır. Komisyon başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. 3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. III. OLAY VE OLGULAR 4. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: 5. Başvurucunun 6/2/2018 tarihinde nüfus kayıtlarında Muhammed olarak geçen isminin M. olarak düzeltilmesi talebiyle açtığı dava Malatya 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2/5/2018 tarihli kararıyla kabul edilmiştir. Anılan karar 28/6/2018 tarihinde kesinleşmiştir. 6. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesinden (Üniversite) 26/6/2017 tarihinde mezun olan başvurucu, eski ismine göre düzenlenmiş tıp fakültesi diplomasının yeni kimlik bilgilerine uygun şekilde yeniden düzenlenmesi talebiyle Üniversiteye başvurmuştur. Üniversitenin 13/11/2018 tarihli cevabi yazısı ile Hacettepe Üniversitesi Diploma, Sertifika, Geçici Mezuniyet Belgesi ve Diğer Belgelerin Düzenlenmesine İlişkin Yönerge\’nin (Yönerge) 16. maddesinin (ç) bendi uyarınca mahkeme kararıyla gerçekleştirilen isim değişikliğinin diplomanın arka yüzüne gerekli açıklama yapılarak yazıldığı ve onaylandığı bildirilmiştir. 7. Başvurucunun anılan işlemin iptali talebiyle açtığı dava Ankara 15. İdare Mahkemesinin (Mahkeme) 19/6/2019 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Kararın gerekçesinde öncelikle 4/11/1981 tarihli ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu ile 29/9/2009 tarihli ve 27361 sayılı Resmî Gazete\’de yayımlanan Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim, Öğretim ve Sınav Yönetmeliği\’nin (Yönetmelik) ve Yönerge\’nin diplomaların düzenlenmesine yönelik hükümlerine yer verilmiştir. Kararda yer verilen mevzuat hükümleri gereğince diplomaların düzenlenmesinde yükseköğretim kurumlarına yetki tanındığı, buna göre kişisel bilgilerde değişiklik olması durumunda yeni bilgilerin belge üzerine şerh düşülerek diplomaya işleneceğinin kurala bağlandığı vurgulanmıştır. Sonuç olarak 26/6/2017 tarihinde mezun olan başvurucunun mezun olduğu tarihte geçerli nüfus bilgilerine göre diplomasının düzenlendiği, daha sonra mahkeme kararıyla gerçekleştirilen isim değişikliğinin diplomanın arka yüzüne açıklama yazılmak suretiyle onaylanarak işlendiği, dava konusu işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı ifade edilmiştir. 8. Söz konusu karara karşı başvurucu, Ankara Bölge İdare Mahkemesine sunduğu 27/6/2019 tarihli istinaf dilekçesinde, mahkeme kararında anayasal gerekçelere değinilmediğini, anılan işlemin sadece Yönerge\’ye uygun olduğunun tespiti ile yetinildiğini belirtmiştir. Ayrıca ismin kişinin özel hayatına ilişkin bir bilgi olduğunu, mesleği gereğince diplomasının yeni ismine göre düzenlenmesinde hukuki yarar bulunduğunu ve Üniversite açısından diplomada yapılacak bir değişikliğin kamu yararına aykırı olmayacağını vurgulamıştır. 9. Ankara Bölge İdare Mahkemesi 4. İdari Dava Dairesinin 27/11/2019 tarihli kararıyla istinaf başvurusunun reddine kesin olarak karar verilmiştir. Kararda Mahkemece verilen kararın usul ve esas yönünden hukuka uygun olduğu ifade edilmiştir. 10. Nihai karar 29/12/2019 tarihinde başvurucu vekiline tebliğ edilmiştir. IV. İLGİLİ HUKUK A. Ulusal Hukuk 1. İlgili Mevzuat 11. 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun \”Lisans düzeyinde öğretim\” kenar başlıklı 43. maddesinin ilgili kısmı şöyledir: \”Yükseköğretim, harca tabi olup bu kanunda belirlenen amaç ve anailkelere göreaşağıdaki şekilde düzenlenir. a. Yükseköğretim kurumlarında, kuruluş özelliklerine ve ihtiyaçlarına göre yapılan eğitim – öğretim ve buna dayalı olarak verilen diplomalarla ilgili esaslar her üniversitece hazırlanacak öğretim ve sınav yönetmeliğinde belirtilir…\” 12. Yönetmelik\’in \”Diplomalar\” kenar başlıklı 29. maddesinin ilgili kısmı şöyledir: Tıp Fakültesinde aşağıdaki diplomalar verilir: … \”b) Tıp doktorluğu diploması: Tıp doktorluğu için öngörülen altı dönemlik eğitim süresini başarı ile tamamlayanlara tıp doktorluğu diploması verilir.\” 13. Yönerge\’nin \”Diplomalar\” kenar başlıklı 3. maddesinin ilgili kısmı şöyledir: \”(1) Öğrenim gördükleri programların bütün koşullarını yerine getirerek mezuniyet hakkı kazanan öğrencilere, Öğrenci İşleri Dairesi Başkanlığı tarafından birer diploma düzenlenir…\” 14. Yönerge\’nin \”Tıp doktorluğu diploması\” kenar başlıklı 8. maddesi şöyledir: \”(1) Tıp Fakültesinin altı yıllık eğitim-öğretim programını başarıyla tamamlayan ve mezuniyet için gerekli koşulları sağlayan öğrencilere “Tıp Doktorluğu” diploması verilir.\” 15. Yönerge\’nin \”Diplomada yer alacak bilgiler\” kenar başlıklı 11. maddesinin ilgili kısmı şöyledir: \”(1) Diplomaların şekli ve boyutu Üniversite Senatosu tarafından belirlenir. Diplomanın ön yüzünde, öğrencinin adı-soyadı, öğrenim gördüğü fakülte / yüksekokul veya enstitünün adı, bölüm, anabilim / anasanat dalının adı (bilim dalı/alan adı), diploma numarası, eğitim-öğrenim süresi, öğretim programı, öğrenim gördüğü düzeyin derecesi ve mezuniyet tarihi bulunur. Diplomanın arka yüzünde ise öğrenciye ait kimlik bilgileri yer alır…\” 16. Yönerge\’nin \”Diploma, diploma eki, mezuniyet belgesi ve sertifikaların değiştirilmesi veya yenilenmesi\” kenar başlıklı 16. maddesinin ilgili kısmı şöyledir: \”ç) Mezuniyetten sonra öğrencinin evlilik nedeniyle veya mahkeme kararıyla ad – soyadı gibi kimlik bilgilerinde ya da nüfus kaydını ilgilendiren diğer bilgilerinde değişiklik olması durumunda, kendi talebi doğrultusunda diploması henüz hazırlanmamışsa yeni bilgilerle düzenlenir; hazırlanmış ve teslim edilmişse diploma/belge üzerindeki değişiklikler tarih belirtmek ve gerekli açıklama yazılmak suretiyle yapılır…\” 17. 15/2/2018 tarihli ve 26788 sayılı Resmî Gazete\’de yayımlanarak yürürlüğe giren Ayakta Teşhis ve Tedavi Yapılan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkında Yönetmelik\’in \”Tıp merkezlerinin zorunlu tıbbi hizmet birimleri\” kenar başlıklı 12/A maddesinin ilgili kısmı şöyledir: \”…Poliklinik muayene odalarının kapısında hizmet verilen uzmanlık dalının adı, oda içinde hastaların görebilecekleri bir yerde o muayene odasında görev yapan tabiplerin diploma ve var ise uzmanlık belgelerinin aslı veya mesul müdür tarafından tasdiklenmiş bir örneği ile personel çalışma belgesinin müdürlük onaylı sureti, duvarda asılı olarak bulunur…\” 18. Ayakta Teşhis ve Tedavi Yapılan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkında Yönetmelik\’in \”Tabip ve uzmanlar\” kenar başlıklı 17. maddesinin ilgili kısmı şöyledir: \”…Tabibin/uzman tabibin çalışma belgesinin, poliklinik odasında hastaların rahatlıkla görebileceği bir yere asılması gerekir…\” 2. İlgili Yargı Kararı 19. Danıştay Sekizinci Dairenin 13/1/2021 tarihli ve E.2019/9162, K.2021/10 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir: \”…Dava dosyasının incelenmesinden, Gaziosmanpaşa Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu Antrenörlük Eğitimi Bölümü\’nden 07/02/2013 tarihinde mezun olan davacının, Mahkeme kararı ile isim ve cinsiyet değiştirdiğini belirterek geçici mezuniyet belgesi ve diplomasında yer alan isminin [B.E.T] olarak değiştirilerek yeniden düzenlenmesi talebiyle yaptığı başvurunun, diplomanın yeniden düzenlenmesinin mümkün olmadığı ancak başvurması halinde diplomasının arka yüzüne şerh düşülerek mezuniyet tarihinden sonra mahkeme kararıyla nüfus bilgilerinin değiştiğine dair bir açıklama yapılabileceği ya da bu hususta belge verilebileceği gerekçesiyle reddedilmesi üzerine, bu işlemin iptali istemiyle bakılmakta olan davanın açıldığı anlaşılmaktadır. Anayasamızın \’Kanun önünde eşitlik\’ başlıklı 10. maddesinin 1. fıkrasında; \”Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde - [Şikayet Dilekçesindeki İfadeler Nedeniyle Disiplin Cezası Verilmesi İfade Özgürlüğünün İhlalidir](https://kayseriavukat.org.tr/sikayet-dilekcesindeki-ifadeler/): Şikayet Dilekçesindeki İfadeler Nedeniyle Avukata Disiplin Cezası Verilmesi Anayasa Mahkemesi Kararı – Değerlendirme Olaylar Avukat olan başvurucular, polislerce darbedildiğini iddia ettikleri müvekkilleri hakkında sağlık raporu düzenleyen doktorun gerçeğe aykırı rapor tanzim ettiğini ileri sürerek Türk Tabipleri Birliğine (TTB) şikâyet dilekçesi sunmuştur. Söz konusu dilekçede başvurucular, doktor hakkında \”Örnek gösterilen olayda gerçekleştiği şekliyle aynen bizim olayımızda da cereyan eden, polisin adeta usul edindiği taktiği ile mesleğini sübjektif nedenlerle peşkeş çeken bir doktorun arasındaki polis doktor iş birliği bir tesadüf olamaz ve değildir de.\” şeklindeki ifadeleri sarf etmiştir. Doktorun, hakkında kullanılan ifadeler sebebiyle başvurucular aleyhine şikâyette bulunması üzerine yürütülen disiplin soruşturması neticesinde Disiplin Kurulu başvuruculara uyarma disiplin cezası vermiş, başvurucular karara itiraz etmiştir. Türkiye Barolar Birliği Disiplin Kurulu (TBB Disiplin Kurulu) ise söz konusu kararı kaldırarak disiplin cezası verilmesine yer olmadığına karar vermiştir. Adalet Bakanlığı bu kararı bir daha görüşülmek üzere geri göndermiş, TBB Disiplin Kurulu da Disiplin Kurulunun kararını onamıştır. Başvurucuların kararın iptali istemiyle açtığı davalar idare mahkemesince reddedilmiştir. Başvurucuların istinaf kanun yoluna başvurmaları üzerine bölge adliye mahkemesi kararların kanuna uygun olduğunu gerekçe göstererek istinaf istemlerinin reddine kesin olarak karar vermiştir. İddialar Başvurucular, bir doktor hakkında TTB’ye sundukları şikâyet dilekçesindeki ifadelere istinaden uyarma disiplin cezası verilmesi nedeniyle ifade özgürlüklerinin ihlal edildiğini iddia etmiştir. Mahkemenin Değerlendirmesi Başvurucular meslek odasına sundukları şikâyet dilekçesinde, doktorun mesleğinin etik ilkelerine uygun davranmadığını, müvekkillerine tarafsız yaklaşmadığını, düzenlediği raporun gerçeği yansıtmadığını ve polislerden yana tutum sergilediğini, üstelik müvekkillerine karşı bunu açıkça ortaya koyacak sözler sarf ettiğini ifade etmiştir. Şu hâlde başvurucuların ifadelerinin şikâyetçi doktorun mesleğini icra ederken takındığı tutum, davranış ve sözlerin sert eleştirisi amacıyla özel bir bağlamda ve yeterli olgularla desteklenen bir değer yargısı niteliğinde olduğu kabul edilmelidir.   Şüphesiz ki kamu görevlilerinin görevlerini hakkıyla yerine getirebilmeleri için kamu güvenine sahip olmaları gerekir. Bu nedenle bir kamu görevlisinin görevini yapmasına engel olacak saldırılardan, asılsız suçlamalardan korunmasını sağlamak devletin görevlerindendir. Bununla birlikte görevini ifa ederken kamu görevlilerinin özel şahıslarla olan ilişkilerinde kendilerine yöneltilen eleştirilerin kabul edilirlik düzeyinin sade vatandaşlara göre çok daha geniş olduğunun altı çizilmelidir. Nitekim ihtilafın odağındaki ifadelerin müşteki doktorun görevini icra ederken sergilediği eylemleriyle sınırlı eleştiriler olduğu görülmektedir.   Üstelik başvuruya konu ifadeler meslek odasına sunulan bir şikâyet dilekçesinde kullanılmıştır. Ayrıca başvurucular şikâyet dilekçesini müvekkilleri namına sunmuş olup bu durum savunma avukatlığı görevlerinin icrasının bir parçasıdır. Bu bağlamda başvurucuların kullandığı ifadelerin müvekkilinin menfaatlerini korumak için ileri sürdükleri tezlerin bir parçası olduğu unutulmamalıdır. Gerçekten de ihtilaflı sözlerin uyuşmazlıkla bağlantılı olduğunu ve olayın bütünü ışığında objektif bakımdan savunulabilir bir amaca hizmet ettiğini kabul etmek gerekir. Anayasa Mahkemesine göre bu ifadeler keyfî bir kişisel saldırı olarak yorumlanamaz. Kaldı ki avukatlık mesleğini icra edenler yönünden ifade özgürlüğü kavramının daha nitelikli bir bağlamda ele alınması gerektiği de unutulmamalıdır. Adaletin işleyişi de dâhil olmak üzere kamu menfaatlerine ilişkin tartışmalarda ancak çok istisnai koşullar mevcutsa sınırlamalara izin verilebileceği hatırda tutulduğunda başvurucu avukatların kullandığı ifadelerde belli düzeyde abartıya kaçmaları makul görülmelidir. Öte yandan savunma hakkı kapsamında kaleme alınan bir şikâyet dilekçesinde, yargılamadaki olaylarla yakın ilgisi olan ifadeler yerine başka ifadeler kullanılmasının daha uygun olacağı biçiminde bir gerekçeyle verilen disiplin cezası müvekkillerinin çıkarlarını savunan başvurucular üzerinde caydırıcı etki doğuracaktır. Sonuç olarak başvuruya konu sözlerin derece mahkemeleri tarafından bağlamı içinde incelenmediği, birkaç sayfalık şikâyet dilekçesinden \”peşkeş çekmek\” ifadesinin cımbızlanarak tahkir edici kabul edildiği, başvurucuların ifade özgürlüğü ile avukatlık mesleğinin etik ilkelerinin korunması ve doktorun şeref ve itibarının korunması hakkı arasında adil denge kurulmadığı değerlendirilmiştir. Başvurucuların ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin ilgili ve yeterli bir gerekçe ile hukuki zemine oturtulmadığı kanaatine varılmıştır.  Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Nesrin Çetinkaya ve Serhat Çetinkaya Başvurusu Başvuru Numarası: 2019/8563 Karar Tarihi: 8/6/2023 R.G. Tarih ve Sayı: 2/11/2023 – 32357 İKİNCİ BÖLÜM – KARAR Başkan: Kadir ÖZKAYA Üyeler: M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Basri BAĞCI, Kenan YAŞAR Raportör: Ekin ÇANKAL Başvurucular: Nesrin ÇETİNKAYA, Serhat ÇETİNKAYA I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, bir doktor hakkında Türk Tabipleri Birliğine sundukları şikâyet dilekçesinde kullandıkları ifadeler nedeniyle avukat olan başvuruculara Türkiye Barolar Birliğince uyarma disiplin cezası verilmesinin ifade özgürlüğünü ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 15/3/2019 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. 3. Komisyonca 2019/8557 numaralı bireysel başvuru dosyasının konu bakımından hukuki irtibat nedeniyle eldeki 2019/8563 numaralı başvuru dosyası ile birleştirilmesine, her iki başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar vermiştir. 4. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. III. OLAY VE OLGULAR 5. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: 6. Eskişehir Barosuna kayıtlı avukat başvurucular, polislerce darbedildiğini iddia ettikleri müvekkilleri hakkında sağlık raporu düzenleyen doktorun gerçeğe aykırı rapor tanzim ettiğini ileri sürmüştür. Bu sebeple başvurucular, doktorun görevini kötüye kullandığı iddiasıyla vekil sıfatıyla Türk Tabipleri Birliğine (TTB) 18/7/2013 tarihli şikâyet dilekçesi sunmuştur. Başvurucular, müvekkilleri muayene için beklerken şüpheli polis memurlarından birinin doktorla odasında özel görüştüğünü ve doktorun onaylayan ifadelerle polis memuruna cevap verdiğini iddia etmiştir. Buna ilaveten bahsi geçen doktorun muayenenin başında müvekkillerine hitaben \”Ne o lan! Hem içip içip azıyorsunuz hem de devletin polisine kafa tutuyorsunuz?\” ifadesini kullandığını belirten başvurucular, doktorun taraflı yaklaştığını gören müvekkillerinin muayene olmayı kabul etmemesi üzerine doktorun muayene raporunda gerçeğe aykırı tespitlerde bulunduğunu savunmuştur. 7. Söz konusu dilekçede başvurucular; Gezi parkı olayları sırasında Eskişehir\’de düzenlenen eylemlerde hayatını kaybeden A.İ.K.nın hastaneye götürüldüğünde de kendisiyle aynı doktorun ilgilendiğini, A.İ.K.nın ölmesinde ağır ihmali olduğu ve anılan eylemler süresince nöbetçi olduğu zamanlar hastaneye getirilen diğer eylemcilere de müdahale etmekten kaçındığı yönünde basında ve sosyal medyada aynı doktor hakkında pek çok iddia bulunduğunu vurgulamıştır. Son olarak şikâyet dilekçesinde başvurucular, doktor hakkında \”Örnek gösterilen olayda gerçekleştiği şekliyle aynen bizim olayımızda da cereyan eden, polisin adeta usul edindiği taktiği ile mesleğini sübjektif nedenlerle peşkeş çeken bir doktorun arasındaki polis doktor işbirliği bir tesadüf olamaz ve değildir de.\” şeklindeki ifadeleri sarf etmiştir. 8. Başvurucuların TTB\’ye şikâyet ettiği doktor ise hakkında kullanılan ifadeler sebebiyle başvurucular aleyhine Eskişehir Barosuna şikâyette bulunmuştur. Doktorun 7/11/2013 tarihli şikâyet dilekçesinde \”gerektiğinde mesleğini başka amaçlar uğruna alet edebileceğini, - [İnşaat Sözleşmesinin Tapuya Şerh Edilmemesi Halinde Yükleniciye ait Bölümlere Haciz Konulması](https://kayseriavukat.org.tr/insaat-sozlesmesinin-tapuya-serh-edilmemesi/): Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesinin Tapuya Şerh Edilmemesi Halinde Yükleniciye ait Bölümlere Arsa Sahibinin Borcu Nedeniyle Haciz Konulması Mümkün mü Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2021/802 Karar No: 2023/434 Karar Tarihi: 10.05.2023 Mahkemesi: Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 27. Hukuk Dairesi Taraflar arasındaki haciz şerhlerinin terkini davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir. Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı bankaların vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 15. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davalılar Şekerbank T.A.Ş., T.C. Ziraat Bankası A.Ş. ve Türk Ekonomi Bankası A.Ş. vekilleri tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra temyiz incelemesi sırasında duruşmanın düzenlendiği 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 369 uncu maddesinin direnme kararının temyizini kapsamadığı, direnmenin düzenlendiği aynı Kanun’un 373 üncü maddesinde ise duruşmaya yer verilmediği gözetildiğinde direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağı kabul edilerek davalılar Şekerbank T.A.Ş., T.C. Ziraat Bankası A.Ş. ve Türk Ekonomi Bankası A.Ş. vekillerinin duruşma talebinin reddine karar verilip Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Dava Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili şirket ile dava dışı … ve diğer arsa sahipleri arasında 20.08.2013 tarihinde Ankara ili, Pursaklar ilçesi, Saray Mahallesi 1546 ada 2 No.lu parselde inşaat yapımı için noterde kat karşılığı inşaat sözleşmesi düzenlendiğini, kat karşılığı inşaat sözleşmesi ve diğer ilgili belgelerin tapuya verilmesi suretiyle 12.05.2014 tarihinde kat irtifakı tesis edildiğini, kat irtifakı tesis edilirken inşaat dâhilinde yapılacak dairelerin tapu kayıtlarının arsa sahipleri adına tescil edildiğini, sözleşmenin 4 üncü maddesinde kat irtifakı kurulan bağımsız bölümlerden yükleniciye ayrılan arsa paylarının tapuda satış ferağlarının verileceği aşamaların gösterildiğini, dava dışı … Endüstriyel ve Kurumsal Hizmetler A.Ş. ve … Endüstriyel Kurumsal Hizmetler ve Ürünler San. ve Tic. A.Ş.’nin davalı bankalara olan borçları nedeniyle başlatılan icra takipleri kapsamında adı geçen şirketlere arsa sahibi …’nın şahsi kefaletinden dolayı 2 No.lu parselde yapılan binanın 6, 7, 9, 10, 11, 12 ve 37 numaralı bağımsız bölümleri üzerine 2015 yılı Ağustos ayında haciz konulduğunu, ancak 20.08.2013 tarihli kat karşılığı inşaat sözleşmesi gereğince haciz konulan bağımsız bölümler sözleşme gereklerinin yerine getirilmesini müteakip müvekkiline devredilmesi gereken ve arsa sahibi …’ya ait olmayan bağımsız bölümlerden olduğundan yapılan hacizlerin haksız olduğunu, bunun üzerine müvekkilinin kat karşılığı inşaat sözleşmesine uygun olarak dava konusu taşınmazların kendisine devredilmesi için Ankara 17. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2015/479 Esas sayılı dosyasında dava dışı arsa sahibi … aleyhine tapu iptal ve tescil davası açarak bağımsız bölümlerin tapu devirlerini yaptırdığını ve konusuz kalan davadan karşılıklı olarak feragat edildiğini, müvekkiline ait olan bağımsız bölümlerin üzerindeki hacizler ile birlikte müvekkili adına tapuya tescil edildiğini, bu nedenle müvekkili şirketin mağdur olduğunu, zira sözleşme gereğince müvekkiline ait olan dava konusu taşınmazların davalılar tarafından haczedildiğini ve bazı icra dosyalarında da satış işlemlerinin başlatıldığını, davalı bankaların haciz konulan taşınmazların kat karşılığı inşaat sözleşmesi gereğince müvekkili şirkete ait olduğunu bilmeleri gerektiğini, kat irtifakı kurulan bir taşınmazda inşaat yapıldığının bilinmemesinin hayatın olağan akışına aykırı olduğunu, tapu kaydında sözleşmeye ilişkin şerh bulunmasa dahi sözleşmenin düzenlenmesinden sonra ve teslim süresi dolmadan önce, yüklenicinin henüz iş bedeli olarak kararlaştırılan arsa payını hak etmediği veya hak edip de iyiniyetli olarak sonraya bıraktığı bir aşamada arsa üzerinde kat karşılığı inşaat sözleşmesi yapıldığının açıkça belli veya ufak bir araştırma ile belirlenebilir olmasına rağmen bağımsız bölümler üzerine haciz koyduran davalıların iyiniyetinden söz edilemeyeceğini ileri sürerek; dava konusu Ankara ili, Pursaklar ilçesi, Saray Mahallesi 1546 ada 2 No.lu parselde kayıtlı 6, 7, 9, 10, 11, 12 ve 37 numaralı bağımsız bölümler üzerindeki hacizlerin kaldırılmasını talep etmiş; 07.01.2016 tarihli dilekçesinde, dava konusu bağımsız bölümlerin üzerinde bulunan hacizlerin değerinin toplam 6.596.577,19 TL olduğunu belirtmiş ve 08.01.2016 tarihinde de bu tutar üzerinden hesaplanan tamamlama harcını yatırmıştır. II. Cevap 1. Davalı … T.A.Ş. vekili cevap dilekçesinde; müvekkili banka tarafından dava dışı … Endüstriyel ve Kurumsal Hizmetler A.Ş. ile … Endüstriyel Kurumsal Hizmetler ve Ürünler San. ve Tic. A.Ş. aleyhine başlatılan icra takiplerinde UYAP ve e-devlet sisteminde borçlu … adına kayıtlı görünen dava konusu taşınmazlara ihtiyati haciz konulduğunu ve haczin kesinleştiğini, icra dosyalarına gönderilen takyidatlı tapu kayıtlarında bağımsız bölümlerin …’ya ait olduğunu, haciz tarihi olan 27.08.2015 tarihinde taşınmazlar üzerinde kat karşılığı inşaat sözleşmesinin varlığına ilişkin herhangi bir şerh ya da kaydın bulunmadığını, 12.10.2015 tarihinde kat karşılığı inşaat sözleşmesi şerhi düşülerek 05.11.2015 tarihinde de satış işleminin gerçekleştirildiğini, dolayısıyla müvekkili bankanın haciz tarihi itibariyle iyiniyetli üçüncü kişi olduğunu, müvekkilinin iyiniyetle ve tapu kütüğündeki sicile dayanarak tapuya güven ilkesi gereğince … adına kayıtlı taşınmazlar üzerine koydurduğu haczin geçerli olduğunu, haciz talep eden bankaların ve haczi koyan icra müdürlüklerinin kat karşılığı inşaat sözleşmesine göre malikin kim olduğunu araştırmaya yönelik mükellefiyetlerinin bulunmadığını, davacının kayden maliki olmadığı hâlde gerçek malik ile arasındaki sözleşme gereğince taşınmazların kendisine ait olduğunu ileri sürmesinin haksız olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. 2. Davalı Türkiye Finans Katılım Bankası A.Ş. vekili cevap dilekçesinde; davacının haciz şerhi işlenen taşınmazların kendisine ait olduğundan bahisle haczin kaldırılmasını talep ederek istihkak iddiasında bulunduğunu, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu‘nun 97 nci maddesi gereğince üçüncü kişilerin haczi öğrendiği tarihten itibaren yedi gün içinde istihkak iddiasında bulunabileceğini, davaya konu haciz işleminin 03.09.2015 tarihinde gerçekleştirildiğini, davacı şirketin dava dışı borçlu ile anlaşarak gayrimenkulleri üzerindeki hacizlerle birlikte devraldığını ve devir tarihinde de haczi öğrendiğini, haczi öğrenme tarihi ile istihkak iddiası arasında altı aydan uzun bir süre geçtiğinden davanın süre yönünden reddedilmesi gerektiğini, istihkak iddialarına karşı görevli ve yetkili mahkemenin icra hukuk mahkemesi olduğunu, bu nedenle davanın görev yönünden de reddedilmesi gerektiğini, müvekkili banka ile dava dışı borçlu … Endüstriyel ve Kurumsal Hizmetler A.Ş. arasında düzenlenen grup genel kredi sözleşmesini dava dışı …’nın müşterek ve müteselsil kefil sıfatıyla imzaladığını, kredi taksitlerinin ödenmemesi üzerine borçlular aleyhine başlatılan icra takiplerinde … adına kayıtlı taşınmazlara 03.09.2015 ve 08.09.2015 tarihinde haciz konulduğunu, haciz işleminin tapuya güven ilkesine istinaden yapıldığını, davacı ile dava dışı borçlu arasında düzenlendiği iddia edilen kat karşılığı inşaat sözleşmesinin sadece taraflarını bağladığını ve üçüncü şahıslara karşı ileri sürülemeyeceğini, davacının sözleşmeye - [Ceza Davasında Sanığa Zorunlu Müdafi Atanmaması Halinde Yeniden Yargılama Yapılması Gerekir](https://kayseriavukat.org.tr/saniga-zorunlu-mudafi-atanmamasi/): Ceza Davasında Sanığa Zorunlu Müdafi Atanmaması Anayasa Mahkemesi Kararı – Değerlendirme Olaylar Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması üyesi olma suçundan yürütülen soruşturma kapsamında başvurucunun kollukta, başsavcılıkta ve adli kontrol kararı verilmek üzere sevk edildiği sorgusunda müdafi hazır bulundurularak savunması alınmış; tamamlanan soruşturma sonucunda başvurucu hakkında atılı suçtan iddianame düzenlenmiştir. Yapılan sorgusunda başvurucu, kendisine zorunlu müdafi atanmasını talep etmemiştir. Celse sonunda mahkeme, başvurucunun eşinin aynı mahkemenin farklı dosyasında yargılandığını belirtmiş ve her iki dava arasında hukuki irtibat olduğu gerekçesiyle başvurucu hakkındaki davanın başvurucunun eşi hakkındaki dava ile birleştirilmesine karar vermiştir. Birleştirme kararı üzerine üç celsede tamamlanan yargılama boyunca başvurucu tüm celselerde hazır bulunmuş, mahkeme bu celselerde başvurucuya müdafi görevlendirmesini isteyip istemediğini sormamış, başvurucu da bu yönde bir talepte bulunmaksızın savunmalarını dile getirmiştir. Yargılama sonucunda mahkeme, başvurucuyu atılı suçtan hapis cezasına mahkûm etmiştir. Anılan hükme karşı başvurucu maddi imkânsızlıklar nedeniyle avukat tutamadığını, muhakeme süreci boyunca kendisine adli makamlarca da müdafi görevlendirilmediğini ileri sürerek istinaf talebinde bulunmuştur. Bölge adliye mahkemesi dosya üzerinden yaptığı inceleme sonucunda başvurucunun istinaf talebini esastan reddetmiştir. Başvurucunun temyiz talebinde bulunması üzerine Yargıtay, bölge adliye mahkemesi kararını onamıştır. İddialar Başvurucu, ceza davasında zorunlu müdafi atanmaması nedeniyle müdafi yardımından yararlanma hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Mahkemenin Değerlendirmesi Somut olayda mahkeme, haklarını -tümünün içeriğini belirtmeden- maddeler hâlinde saymak suretiyle hatırlatmış; müdafi yardımından yararlanma hakkına ilişkin olarak ise bu hakka açık bir şekilde değinmeden zorunlu müdafilik dışındaki avukat talebinde ileride haksız çıkması hâlinde tarifede belirtilen miktarın yargılama gideri olarak kendisinden alınacağı bildiriminde bulunmuştur. Birleştirme kararı sonrasında devam eden yargılamada başvurucuya hakları yeniden hatırlatılmamış, başvurucu da ilk celsede savunmasını bizzat yapacağını söylemekle yetinerek tüm celselerde savunma ve itirazlarını müdafi yardımından yararlanmaksızın dile getirmiştir. Buna karşın başvurucu, kanun yolu başvuru dilekçelerinde kendisine müdafi atanması gerektiğine dair şikâyetini ortaya koymuştur. Bu nedenlerle öncelikle belirlenmesi gereken husus başvurucunun müdafi yardımından yararlanma hakkından açık bir biçimde feragat edip etmediğidir. Birleştirme kararı sonrasında devam eden üç celsede herhangi bir hak hatırlatılmaksızın başvurucunun sorgusu yapılmış, yasal haklarla ilgili olarak hukukta yer alan maddelerin sayılmasıyla yetinilmiş, bunların içeriğinin ve kapsamının ne olduğu açıkça belirtilmeden müdafi yardımından yararlanma hakkına ilişkin olarak yargılama giderlerinin tahsili hususunda ileride doğması muhtemel mali sorumluluğa vurgu yapılmıştır. Bu nedenle başvurucuya müdafiden yararlanma hakkının açıkça hatırlatılmadığı değerlendirilmiştir. Diğer yandan başvurucu, tüm celselerde müdafi görevlendirilmesini talep etmeksizin savunma yaptığı hâlde hakkında mahkûmiyet hükmü kurulmasından sonra mali nedenlerle avukat tutamadığını beyan etmiş ve kendisine müdafi görevlendirilmesi gerektiğine dair itirazlarını açıkça ileri sürmüştür. Bu durumda başvurucunun müdafi yardımından yararlanma hakkından açık bir biçimde feragat ettiği sonucuna ulaşmak mümkün değildir. Bununla birlikte bölge adliye mahkemesi başvurucunun zorunlu müdafi talebini istinaf başvurusunda dile getirdiği ve istinaf incelemesi sırasında duruşma açılarak kendisine bu haktan yararlanma imkânı tanınabileceği hâlde bu itiraza ilişkin bir değerlendirme yapmadan istinaf talebini dosya üzerinden yaptığı inceleme sonucunda esastan reddetmiştir. Bu durumda bölge adliye mahkemesi, başvurucunun dile getirdiği olumsuzluğun telafi edilmesi amacıyla yeterli düzeyde karşı dengeleyici güvenceler sağlayan bir usul de yürütmemiştir. Yargıtay da benzer yönde itirazları içeren temyiz talebine karşın herhangi bir açıklamada bulunmaksızın bölge adliye mahkemesi kararını onamıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle adil yargılanma hakkı kapsamındaki müdafi yardımından yararlanma hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Senem Esen Başvurusu Başvuru Numarası: 2020/14769 Karar Tarihi: 19/1/2023 R.G. Tarih ve Sayı: 14/3/2023-32132 BİRİNCİ BÖLÜM – KARAR Başkan: Hasan Tahsin GÖKCAN Üyeler: Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN, Muhterem İNCE Raportör: Hüseyin Özgür SEVİMLİ Başvurucu: Senem ESEN I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, ceza davasında başvurucuya (sanığa) zorunlu müdafi atanmaması nedeniyle müdafi yardımından yararlanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 8/8/2019 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, adli yardım talebinin kabulüne ve adil yargılanma hakkı kapsamındaki müdafi yardımından yararlanma hakkı dışındaki iddiaların kabul edilemez olduğuna, anılan şikâyetin kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. 3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. III. OLAY VE OLGULAR 4. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla ulaşılan bilgi ve belgelere göre ilgili olaylar özetle şöyledir: 5. Artvin Cumhuriyet Başsavcılığınca (Başsavcılık) başvurucu hakkında Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) üyesi olma suçundan yürütülen soruşturma kapsamında başvurucunun kollukta, Başsavcılıkta ve adli kontrol kararı verilmek üzere sevk edildiği sorgusunda müdafi hazır bulundurularak savunması alınmıştır. Tamamlanan soruşturma sonucunda Başsavcılık, başvurucu hakkında atılı suçtan iddianame düzenlemiştir. 6. Başvurucu, Artvin Ağır Ceza Mahkemesinde (Mahkeme) görülen yargılamanın 2/4/2018 tarihli celsesinde hazır bulunmuştur. Duruşma Tutanağı\’na göre sorgusundan önce başvurucuya haklarının hatırlatılmasına ilişkin yapılan açıklama ve başvurucunun beyanı şöyledir: \”Sanığa üzerine atılı suçlamalar ve sevk maddeleri anlatıldı. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 147, 176, 177, 190 ve 191/3 maddelerinde ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesinde yer alan yasal hakları ile adres değişikliği ile ilgili yükümlülüğü ayrı ayrı hatırlatıldı. Sanık iddiaların içeriğini, suçlamayı, sevk maddelerini ve yasal haklarını anladığını, yargılamaya ara verilmesi yönünde bir süre talebinin bulunmadığını, savunmasını kendisinin bizzat yapacağını, susma hakkını kullanmayacağını, zorunlu müdafilik dışındaki avukat talebinde ileride haksız çıkması halinde tarifede belirtilen miktarın yargılama gideri olarak kendisinden alınacağı bildiğini, lehine olan hususları ve tüm delillerini savunması esnasında ileriye süreceğini, ayrıca bundan sonra her türlü adres değişikliğini derhal bildireceğini, aksi takdirde adresine yapılan tebligatın geçerli olacağını anladığını ve sorgu için açıklamada bulunmaya hazır olduğunu ayrı ayrı beyan etmekle, savunma ve delillerinin tespitine geçildi.\” 7. Bu celsedeki sorgusunda başvurucu, hakkındaki suçlamaya yönelik savunmasında kendisine zorunlu müdafi atanmasını talep etmemiştir. Celse sonunda Mahkeme, başvurucunun eşi G.E. nin aynı Mahkemenin farklı dosyasında yargılandığını belirtmiş ve her iki dava arasında hukuki irtibat olduğu gerekçesiyle başvurucu hakkındaki davanın başvurucunun eşi hakkındaki E.2018/8 sayılı dava ile birleştirilmesine karar vermiştir. 8. Birleştirme kararı üzerine üç celsede tamamlanan yargılama boyunca başvurucu tüm celselerde hazır bulunmuş, Mahkeme bu celselerde başvurucuya müdafi görevlendirmesini isteyip istemediğini sormadığı gibi başvurucu da bu yönde bir talepte bulunmaksızın savunmasını yapmıştır. Yargılama sonucunda Mahkeme, başvurucuyu atılı suçtan 6 yıl 3 ay hapis cezasına mahkûm etmiştir. 9. Anılan hükme karşı başvurucu -diğer itirazlarının yanı sıra- maddi imkânsızlıklar nedeniyle avukat tutamadığını, yargılama süreci boyunca kendisine adli makamlarca da müdafi görevlendirilmediğini ileri sürerek istinaf talebinde bulunmuştur. Erzurum Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi (Daire) dosya üzerinden yaptığı inceleme sonucunda 25/9/2018 tarihinde başvurucunun istinaf talebini esastan reddetmiştir. - [Sözleşmenin Feshi Nedeniyle Açılan Alacak Davasının Belirsiz Alacak veya Kısmî Dava Şeklinde Açılması](https://kayseriavukat.org.tr/belirsiz-alacak-veya-kismi-dava/): Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesinin Alacak Davasının Belirsiz Alacak veya Kısmî Dava Şeklinde Açılması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2021/192 Karar No: 2023/157 Karar Tarihi: 01.03.2023 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … 3. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar davalılar vekilinin temyizi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 15. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3 üncü maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun (HUMK) 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanun ile değişiklikten önceki hâliyle 438 inci maddesinin ikinci fıkrası gereğince direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağından davalılar vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verildikten sonra gereği düşünüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili ile davalılar arasında noterde 04.04.2001 tarihli arsa tahsis sözleşmesi düzenlendiğini, müvekkilinin sözleşme gereğince üstlendiği inşaat yapım işini dava dışı … İnşaat Turizm Taahhüt Ltd. Şti.ye takip ettirdiğini, müvekkili kooperatif namı hesabına … İnşaat Turizm Taahhüt Ltd. Şti.nin yapılaşmaya 477.661,92 TL harcadığını, buna rağmen davalıların 04.04.2001 tarihli arsa tahsis sözleşmesini feshetmeden, ikinci defa noterde 19.10.2007 tarihli düzenleme şeklinde kat karşılığı inşaat sözleşmesi imzalayıp arsalarını … İnşaat Taahhüt İthalat İhracat Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti.ne verdiklerini ve bu şirketin yapılaşmayı bitirdiğini, dava dışı … İnşaat Turizm Taahhüt Ltd. Şti.nin yapılaşmaya harcadığı 477.661,92 TL’yi müvekkilinden istemesi ve … 4. Asliye Hukuk Mahkemesinin 06.02.2013 tarihli, 2012/373 Esas, 2013/40 Karar sayılı kararıyla alacağını hak etmesi üzerine müvekkilinin 477.661,92 TL’yi fer’îleri ile birlikte … İnş. Ltd. Şti.ye ödemek zorunda kaldığını ve zarara uğradığını, öte yandan arsa sahipleri başka bir firma ile haksız olarak yeni bir sözleşme yaptığı için müvekkilinin inşaatı bitirdiğinde elde edeceği kâr payından mahrum kaldığını ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla akdin haksız feshi nedeniyle şimdilik 1.000,00 TL maddi tazminat ile kâr mahrumiyetine karşılık 1.000,00 TL olmak üzere toplam 2.000,00 TL’nin haksız fesih tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiş; Özel Dairenin birinci bozma kararından sonra dosyaya sunduğu 28.12.2017 havale tarihli olup 16.01.2018 tarihinde harçlandırdığı ıslah dilekçesinde ise; dava dilekçesinde 1.000,00 TL olarak talep ettiği imalat bedelini 380.216,00 TL arttırarak toplam 381.216,00 TL’nin 01.10.2007 tarihinden itibaren işleyecek ticari temerrüt faizi ile birlikte davalılardan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalılar Cevabı 5. Davalılar vekili cevap dilekçesinde; davada zamanaşımı süresinin dolduğunu ve davanın öncelikle zamanaşımı nedeniyle reddi gerektiğini, dava değeri belli olduğu hâlde, dava dilekçesinde değerin düşük gösterildiğini, davanın gerçek değeri gösterilerek buna ilişkin harcın tamamlanması gerektiğini, davacı ile müvekkilleri arasında 04.04.2001 tarihli kat karşılığı inşaat sözleşmesi düzenlendiğini, davacının sözleşme ile üstlendiği inşaatı yaptırdığı taşeron firma … İnşaat Turizm Taahhüt Ltd. Şti. ile arasındaki anlaşmayı 07.07.2006 tarihinde feshettiğini, davacının talep ve isteği ile alınan genel kurul kararı gereğince müvekkillerinin … İnşaat ile sözleşme imzaladıklarını, sonradan davacı kooperatif ile müvekkillerinin 01.10.2007 tarihli fesihname ile karşılıklı olarak 04.04.2001 tarihli kat karşılığı inşaat sözleşmesini feshettiklerini, davacının taleplerinin usul ve yasaya aykırı olduğunu belirterek davanın öncelikle zamanaşımı nedeniyle usul yönünden, aksi hâlde esastan reddini savunmuş; ıslaha karşı sunduğu 12.02.2018 havale tarihli cevap dilekçesinde ise; bozma kararından sonra ıslah yapılamayacağını, davacının ıslah dilekçesinin usul ve yasaya aykırı olduğunu belirterek ıslah dilekçesinin reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesinin Birinci Kararı 6. … 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 11.03.2014 tarihli ve 2013/342 Esas, 2014/112 Karar sayılı kararı ile; taraflar arasında düzenlenen 04.04.2001 tarihli kat karşılığı inşaat sözleşmesi gereğince davacının üstlendiği inşaat işini dava dışı taşeron … İnşaat Turizm San. ve Tic. Ltd. Şti.ye devrettiği, sonrasında davacının 07.07.2006 tarihli olağan genel kurulda aldığı kararla taşeron şirketle arasındaki sözleşmeyi feshettiği, daha sonra davalı arsa sahipleri ile dava dışı … İnşaat Taahhüt İthalat İhracat San. ve Tic. Ltd. Şti. arasında 19.10.2007 tarihinde kat karşılığı inşaat sözleşmesi düzenlendiği, tüm bu işlemlerin kooperatif genel kurul kararı doğrultusunda yapıldığı, dolayısıyla davacının, dava dışı … İnşaat Tur. San. ve Tic. Ltd. Şti. ile sözleşme yapmasında ve devamında bu sözleşmeyi feshetmesinde davalıların bir etkisinin olmadığı, ayrıca … 4. Asliye Hukuk Mahkemesince hükmedilen tazminatın rücuen tazminata konu olabilmesi için öncelikle ilgilisine ödenmesi gerektiği, mahkemece karar verilmiş olmasının ve ileride bu tazminatın ödenmesi ihtimalinin bulunmasının rücuen tazminata hak kazandırmayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Özel Dairenin Birinci Bozma Kararı 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay (Kapatılan) 23. Hukuk Dairesinin 05.02.2015 tarihli ve 2014/6616 Esas, 2015/638 Karar sayılı kararı ile; “… 1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle gerektirici sebeplere, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davacı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiştir. 2- Taraflar arasındaki 04.04.2001 günlü arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesini takiben daha sonra düzenlenen 01.10.2007 günlü sözleşmede öngörülen şekilde arsa sahipleriyle dava dışı … İnşaat Taahhüt İthalat İhracat San. ve Tic. Ltd. Şti. ile 19.10.2007 tarihli arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi imzalanmış, böylece taraflar arasındaki akdi ilişki son bulmuştur. Bu durumda, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 125. maddesi (BK. md. 108) uyarınca tarafların kusurlu olup olmadıklarına bakılmaksızın birbirlerinin malvarlıklarına kazandırdıkları değerleri geri istemeleri mümkün bulunmaktadır. Nitekim, davacı diğer talepleri yanında yaptığı imalatın bedelini talep etmiştir. Bu durumda, mahkemece, akdi ilişkinin son bulduğu tarihteki serbest piyasa rayiçlerine göre davacı yanın gerçekleştirdiği imalatın değerini uzman bilirkişi marifetiyle hesaplatarak bedelini hüküm altına alması gerekirken, yazılı gerekçelerle reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, kararın bozulması gerekmiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. İlk Derece Mahkemesinin İkinci Kararı 9. … 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 17.05.2018 tarihli ve 2017/56 Esas, 2018/365 Karar sayılı kararı ile; Özel Dairenin bozma kararına uyulduktan sonra 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 72 nci maddesine göre davacının, dava hakkının doğabilmesi için zararını ve tazminat yükümlüsünü öğrenme tarihlerinin zamanaşımının başlangıç tarihi olacağı, somut olayda davacının zararının tam olarak belirlenebilir olması için … 4. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2012/373 Esas sayılı davasında verilen kararın beklenmesi gerektiği, söz konusu davanın 10.04.2013 tarihinde kesinleşmesiyle zararın doğduğunun ve miktarının belirlendiği, eldeki davanın ise 02.07.2013 tarihinde açıldığı ve zamanaşımı süresinin dolmadığı gerekçesiyle davalıların zamanaşımı def’înin reddine; davanın belirsiz alacak davası olarak açılabilmesi için, davanın açıldığı tarih itibariyle uyuşmazlık - [AYM Can Atalay Kararı: Seçilme ve Siyasi Faaliyette Bulunma Hakkının İhlal Edilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/aym-can-atalay-karari/): Seçilme ve Siyasi Faaliyette Bulunma Hakkına ilişkin AYM Can Atalay Kararı Anayasa Mahkemesi Kararı – Değerlendirme Olaylar Kamuoyunda Gezi Parkı Davası olarak bilinen ceza davasının sanıklarından olan başvurucu hakkında ağır ceza mahkemesi mahkûmiyete hükmetmiş ve başvurucunun tutuklanmasına karar vermiştir. Başvurucunun anılan karara yönelik tahliye talebini de içeren istinaf başvurusu, bölge adliye mahkemesi tarafından reddedilmiştir. Başvurucu, kararın temyiz incelemesi devam ederken milletvekili seçilmiş ve milletvekili seçilmesi nedeniyle yasama dokunulmazlığına sahip olduğunu belirterek Yargıtaydan durma kararı verilmesini ve tahliye edilmesini talep etmiştir. Başvurucunun bu talebi, işin esası bilahare incelenmek üzere reddedilmiştir. Söz konusu bireysel başvuru inceleme aşamasındayken Yargıtay başvurucu hakkındaki mahkûmiyet hükmünü onamıştır. İddialar Başvurucu; yargılamada durma kararı verilmesi talebinin reddedilerek yargılamaya devam edilmesi nedeniyle seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının, tahliye talebinin reddedilmesi nedeniyle de kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Mahkemenin Değerlendirmesi A. Seçilme ve Siyasi Faaliyette Bulunma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia Yönünden Anayasa Mahkemesi, Türkiye Büyük Millet Meclisinin iradesi olan bir kanun bulunmaksızın temel hak ve özgürlüklerin Anayasa Mahkemesi veya diğer mahkeme içtihatları ile sınırlanmasının mümkün olmadığını kabul etmektedir. Esasen temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması rejimini düzenleyen Anayasa\’nın 13. maddesinde hak ve özgürlüklerin “ancak kanunla” sınırlanabileceği temel bir ilke olarak benimsenmiştir. Anayasa koyucu Anayasa\’nın 14. maddesinde \”Bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir.\” ve Anayasa\’nın seçme, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkını düzenleyen 67. maddesinde \”Bu hakların kullanılması kanunla düzenlenir.\” hükümlerine yer vermiştir. Görüldüğü üzere Anayasa koyucu Anayasa\’nın 83. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan \”Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar\” ibaresinin belirliliğini sağlama görevini kanun koyucuya vermiş, yorum yoluyla 14. madde kapsamına giren suçları belirlemek için yargı organına açık bir yetki vermemiştir. Kuşkusuz ki yargı organı kural koyucu bir organ olmadığı için yorum yolu ile yasama dokunulmazlığının ve dolayısıyla seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının kapsamını belirleyemez. Anayasa\’nın 14. maddesi ile Anayasa\’nın seçme, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkını düzenleyen 67. maddesinin üçüncü fıkralarından hareketle Anayasa\’nın 83. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan \”Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar\” ibaresinin kapsamına hangi suçların girdiği konusunda kanun koyucunun düzenlemesi dışında yargı organlarınca yapılan yorumlarla belirlilik ve öngörülebilirliği sağlamanın mümkün olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Öte yandan yasama dokunulmazlığının sağlanması için yeterli güvencelerin olmadığı bir hukuk düzeninde, seçmenini temsil eden ve onların taleplerine dikkat çekerek menfaatlerini savunan halkın seçilmiş temsilcilerinin kendileri için vazgeçilmez olan -başta ifade özgürlüğü ve siyasi faaliyetlere katılma hakkı olmak üzere- çok sayıda temel hak ve özgürlükleri üzerinde ciddi ve caydırıcı bir baskı oluşacak, söz konusu hak ve özgürlüklerden serbestçe yararlanmaları mümkün olmayacaktır. Oysa milletvekilliği görevi demokratik bir siyasal hayatın bahşettiği üstün bir kamusal yarar ve öneme sahiptir. Tam da bu sebeple milletvekilleri anayasal bir koruma alanına sahip kılınmıştır. Seçilmiş milletvekillerinin ifade özgürlüğüne veya milletvekilliği görevini yerine getirmek için kullandıkları diğer hak ve özgürlüklerine yapılacak Anayasa\’ya aykırı müdahaleler halk iradesiyle oluşan siyasal temsil yetkisini ortadan kaldıracak, seçmen iradesinin parlamentoya yansımasını önleyecektir. Gerek yasama dokunulmazlığını koruma altına alan Anayasa\’nın 83. maddesi gerekse temel hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasını yasaklayan Anayasa\’nın 14. maddesi ancak demokrasinin korunması bağlamında ve hak eksenli yorumlandıkları takdirde işlevlerini tam olarak yerine getirebilir. Somut olayda mahkemeler söz konusu anayasal hükümleri özgürlükler lehine yorumlamadıkları gibi onları böyle bir yorum yapmaya sevk edecek esasa ve usule ilişkin güvencelerin bulunduğu bir yasal sistem de bulunmamaktadır. Bu değerlendirmeler ışığında seçilme ve siyasi faaliyette bulunma haklarının korunmasına ilişkin temel güvencelere sahip, belirliliği ve öngörülebilirliği sağlayan anayasal veya yasal bir düzenlemenin bulunmadığı sonucuna varılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. B. Kişi Hürriyeti ve Güvenliği Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia Yönünden Mahkûmiyet hükmüne bağlı tutmanın hukukiliğini etkileyen bir durum söz konusu olduğunda tutulma hâli \”mahkemelerce verilmiş hürriyeti kısıtlayıcı cezaların ve güvenlik tedbirlerinin yerine getirilmesi\” kapsamında olsa bile kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlaline sebebiyet verebilir. Özellikle tutmanın önünde doğrudan Anayasa\’dan veya kanunlardan kaynaklanan bir engelin bulunduğu ya da tutmayı sona erdirmeyi zorunlu kılan yargısal bir kararın mevcut olduğu durumlarda özgürlükten yoksun bırakma ile mahkûmiyet kararı arasındaki bağ ortadan kalkar. Bu hâllerde tutmaya devam edilmesi hukuki dayanaktan yoksun bir şekilde özgürlüğün kısıtlanması sonucunu doğurur. Somut olayda başvurucunun milletvekili seçilmesi hâlinde Anayasa\’nın 83. maddesinde güvence altına alınan yasama dokunulmazlığından yararlanıp yararlanmayacağı meselesi, hükme bağlı tutmanın hukukiliğini doğrudan etkileyen bir durumdur. Bir kimsenin milletvekili seçildikten sonra yargılanıp yargılanmayacağı meselesi ile tutuklanıp tutuklanamayacağı meselesi aynı niteliğe sahiptir. Bu sebeple seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkı yönünden yapılan tüm tespit ve değerlendirmeler kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı yönünden de geçerlidir. Buna göre, başvurucunun milletvekili seçilmesi nedeniyle -seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkını koruyan temel güvencelere sahip, belirliliği ve öngörülebilirliği sağlayan anayasal veya yasal bir düzenleme yapılmadığı müddetçe- yasama dokunulmazlığından yararlanmaya başladığı açıktır. Bu durumda başvurucunun tahliye talebine rağmen tutulmaya devam ettirilmesinin Anayasa\’nın 83. maddesiyle bağdaşmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Şerafettin Can Atalay Başvurusu (2) Başvuru Numarası: 2023/53898 Karar Tarihi: 25/10/2023 R.G. Tarih ve Sayı: 27/10/2023-32352 GENEL KURUL – KARAR Başkan: Zühtü ARSLAN Başkanvekilleri: Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA Üyeler: Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE Raportörler: Yunus HEPER, Kübra ÇİFTÇİ Başvurucu: Şerafettin Can ATALAY I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru; milletvekili seçilerek yasama dokunulmazlığı kazanan başvurucunun yargılamada durma kararı verilmesi talebinin reddedilerek yargılamaya devam edilmesi nedeniyle seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının, tahliye talebinin reddedilmesi nedeniyle de kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 20/7/2023 tarihinde yapılmıştır. 3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. 4. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. 5. İkinci Bölüm, başvurunun Genel Kurul tarafından incelenmesine karar vermiştir. III. OLAY VE OLGULAR 6. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: 7. Bir avukat olan başvurucu; Taksim Yayalaştırma Projesini protesto etmek amacıyla 28 Mayıs – 30 Ağustos 2013 tarihleri arasında Gezi - [AYM Gergerlioğlu Kararı: Seçilme ve Siyasi Faaliyette Bulunma Hakkı ile İfade Özgürlüğünün İhlal Edilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/aym-gergerlioglu-karari/): AYM Gergerlioğlu Kararı: Seçilme ve Siyasi Faaliyette Bulunma Hakkı ile İfade Özgürlüğünün İhlal Edilmesi Anayasa Mahkemesi Kararı – Değerlendirme Olaylar Sosyal medya hesabından bir haber paylaşması nedeniyle terör örgütünün propagandasını yapma suçunu işlediğinden bahisle Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından iddianame düzenlenerek 4/8/2017 tarihinde başvurucu hakkında kamu davası açılmıştır. Ağır Ceza Mahkemesi (Mahkeme) başvurucunun üzerine atılı suçtan 2 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına hükmetmiştir. Başvurucu karara karşı istinaf kanun yoluna başvurmuştur. İstinaf incelemesinin sürdüğü sırada başvurucu 24/6/2018 tarihinde Halkların Demokratik Partisinden (HDP) milletvekili seçilmiş ve hakkındaki yargılamanın Anayasa\’nın 83. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca durması için dosyasının bulunduğu Bölge Adliye Mahkemesine başvurmuştur. Bölge Adliye Mahkemesi, başvurucunun yargılamanın durması talepleri ile birlikte istinaf başvurusunun esastan reddine kesin olarak karar vermiştir. Başvurucunun kesinleşen cezası infaz aşamasında iken 7188 sayılı Kanun ile temyiz hakkı getirilmesi üzerine başvurucu temyize başvurmuş; temyiz incelemesini yapan Yargıtay, başvurucunun yargılamanın durması talebi ile esasa ilişkin itirazlarını reddederek mahkûmiyet kararını onamıştır. Kararın 17/3/2021 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulunda okunmasıyla başvurucunun milletvekilliği düşmüştür.  Milletvekilliğinin düşmesi üzerine Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı başvurucu hakkındaki mahkûmiyet kararının infazını başlatmış ve başvurucu 2/4/2021 tarihinde Ceza İnfaz Kurumuna yerleştirilmiştir. İddialar Başvurucu, milletvekili seçilerek dokunulmazlık hakkını kazanmasına rağmen hakkında yargılamaya devam edilmesinin seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının, sosyal medya hesabından yaptığı bir paylaşım gerekçe gösterilerek terör örgütünün propagandasını yapma suçundan cezalandırılmasıyla da ifade özgürlüğünün ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi A. Seçilme ve Siyasi Faaliyette Bulunma Hakkının İhlali İddiası  1. Anayasa\’nın 83. Maddesinin İkinci Fıkrasında Yer Alan \”Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar\” İbaresinin Kapsamı Yönünden Türk hukukunda yasama dokunulmazlığının temel çerçevesi Anayasa\’nın 83. maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenmiş ve milletvekillerinin TBMM\’nin kararı olmadıkça tutulamayacağı, sorguya çekilemeyeceği, tutuklanamayacağı ve yargılanamayacağı güvencelerine yer verilmiştir. Bununla birlikte Anayasa\’da yasama dokunulmazlığı mutlak olarak düzenlenmemiş, Anayasa\’nın 83. maddesinde yasama dokunulmazlığına bazı istisna ve sınırlamalar getirilmiştir. Anayasa\’nın 83. maddesinin ikinci fıkrasında \”seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar\” da dokunulmazlık kapsamı dışında tutulmuştur. Anayasa\’nın 14. maddesinin birinci fıkrasının metni, Anayasa\’nın 83. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan \”Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar\” ibaresini, dolayısıyla da Anayasa\’nın 14. maddesinin birinci fıkrası kapsamına girmesi nedeniyle yasama dokunulmazlığı dışında bırakılan suçları salt yargı organlarının kararlarıyla anlamlı bir şekilde belirlemeye ve böylece belirlilik ve öngörülebilirliği sağlayacak şekilde yorumlamaya elverişli değildir. Meclis uygulaması ve geleneği gözönünde bulundurulduğunda bir milletvekili olan başvurucunun görev süresi esnasında, üstelik ifade özgürlüğüne müdahale edecek şekilde -milletvekili seçilmeden önce soruşturmasına başlanmış olsa bile- yasama dokunulmazlığının bulunmadığının yargı makamlarınca tespit edilebileceğini makul bir şekilde öngörmesi beklenemez. Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde Anayasa\’nın 14. maddesinin üçüncü fıkrasından ve Anayasa\’nın seçme, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkını düzenleyen 67. maddesinin üçüncü fıkrası hükümlerinden hareketle Anayasa\’nın 83. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan \”Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar\” ibaresinin kapsamına hangi suçların girdiği konusunda kanun koyucunun düzenlemesi dışında yargı organlarınca yapılan yorumlarla belirlilik ve öngörülebilirliği sağlamanın mümkün olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. 2. Yasama Dokunulmazlığının Bulunmadığının Yargı Organlarınca Tespiti Yönünden Yasama dokunulmazlıklarının Anayasa\’nın 14. maddesindeki durumlar kapsamında görülen bir suç soruşturması ve kovuşturması nedeniyle bulunmadığının tespiti yönteminde Anayasa Mahkemesi Anayasa\’dan hareketle isnadın ciddiliğinin belirlenmesine ilişkin bir dizi ilke belirlemiştir. Anayasa Mahkemesi, Anayasa\’nın 67. ve 83. maddelerini birlikte yorumladığında yetkili hâkim veya Cumhuriyet savcısının dokunulmazlığın bulunmadığına ilişkin bir kararı verebilmesi için isnadın ciddiliğine ilişkin yapması gereken değerlendirmeleri sıralamıştır. Bölge Adliye Mahkemesi ve Yargıtay başvurucuya isnat edilen terör örgütü propagandası suçunun \”Anayasanın 14. maddesindeki durumlar\”dan birinin kapsamında kalan suçlardan olduğunu belirtilen ölçütler bakımından herhangi bir değerlendirme yapmadan kabul etmiştir. Başvuruya konu olaylara benzer olaylarda da mahkemelerin görevi yargılamaya devam etmeden önce isnat edilen suçun \”Anayasanın 14. maddesindeki durumlar\”dan birinin kapsamında kalıp kalmadığını tespit etmekle sınırlı olmayıp Anayasa\’nın yasama dokunulmazlığını kaldıran diğer hâller için öngördüğü isnadın ciddiyetinin bulunup bulunmadığını belirlemektir. Aksi bir tutum dokunulmazlık müessesesinin mantığı ve sağlamaya çalıştığı güvenceler ile bağdaşmadığı gibi mahkemelerin isnat edilen suçlamaların yeterince ciddi olup olmadığı, soruşturma ve kovuşturmaların siyasal amaçlar taşıyıp taşımadığı yahut yasama dokunulmazlığının önemi karşısında orantısız olup olmadığı gibi esasa ilişkin yapılması gereken değerlendirmelerin hiçbirini yapmamalarına yol açmaktadır. Bu da yargı makamları eliyle dokunulmazlığın bulunmadığının tespiti hâlinde yapılacak itirazlardan sonuç almanın imkânsız olduğunu göstermektedir. Dokunulmazlığın bulunmadığının tespiti yöntemi, yargı makamlarının takdir yetkisini düzenleyen ve keyfî davranışların önüne geçebilmek için gerekli usule ilişkin bütün güvenceleri içermemektedir. Mevcut yöntem yargı makamlarını yasama dokunulmazlığına müdahalenin zorunlu bir toplumsal ihtiyaca karşılık gelip gelmediğini ve orantılı olup olmayacağını değerlendirmeye zorlayan -dokunulmazlıkların Meclisçe kaldırılması usulünde sağlanan güvence düzeyinde- bir usul ihtiva etmemektedir.   Yasama dokunulmazlığının sağlanması için yeterli güvenceler ihtiva etmeyen mevcut sistemin yasama organına seçilmiş milletvekillerinin halkın görüşlerini serbestçe açıklamalarını ve bu anlamda belli kişilerin veya grupların ülkenin siyasal hayatına katılımlarını engelleyici nitelikte olduğu, bu itibarla seçilme ve siyasi faaliyette bulunma haklarının etkisini ortadan kaldırdığı açıktır. Yasama dokunulmazlığını koruma altına alan Anayasa\’nın 83. maddesi ve temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılmasını yasaklayan Anayasa\’nın 14. maddesi ancak demokrasinin korunması bağlamında ve hak eksenli yorumlandıkları takdirde işlevlerini tam olarak yerine getirebilir. Mahkemeler söz konusu anayasal hükümleri özgürlükler lehine yorumlamadıkları gibi onları böyle bir yorum yapmaya sevk edecek esasa ve usule ilişkin güvencelerin bulunduğu bir yasal sistem de bulunmamaktadır. Milletvekili seçilmesinden ve genel olarak yasama dokunulmazlığına sahip olmasından sonra yargılanmasına devam edilerek mahkûm edilmesinin başvurucunun Anayasa\’nın 67. maddesi ile korunan haklarını ihlal ettiği ve ihlalin yasama dokunulmazlığının, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma haklarının korunmasına ilişkin temel güvencelere sahip, belirliliği ve öngörülebilirliği sağlayan anayasal veya yasal bir düzenlemenin bulunmamasından kaynaklandığı sonucuna ulaşılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. B. İfade Özgürlüğünün İhlali İddiası Terör örgütleri veya mensupları tarafından yapılsa dahi- herhangi bir düşünce açıklaması bu açıklamanın içeriğinden, bağlamından ve nesnel anlamından bağımsız bir değerlendirmeye tabi tutulup kategorik olarak ifade özgürlüğü kapsamı dışında bırakılamaz. Herhangi bir açıklamanın sırf yasa dışı bir örgüte ait olmasının ifade özgürlüğüne yapılan müdahaleyi otomatik olarak haklı göstermeyeceğinin altı çizilmelidir. Somut olayda, sosyal medya paylaşımında bir haber sitesinin -hâlen erişim imkânı bulunan- haberinin paylaşıldığı ve söz konusu haber içeriğinde PKK\’nın bir açıklama yayımladığına ve bu açıklamada adım atılması hâlinde \”1 ayda barışın geleceğinin ve kardeşlik içinde çözüm özleminin gerçekleştirileceğinin\” belirtildiğine vurgu yapıldığı görülmektedir. Haberde ayrıca bir siyasi partinin Meclis Grup Başkanvekili ile eski Başbakan Yardımcısı ve eski TBMM Başkanının görüşlerine ayrıntılı biçimde yer verilmiştir. Söz konusu haberde şiddete - [Ticaret Sicilinden Kaydı Silinen Kooperatif veya Şirketin İhyası Davası](https://kayseriavukat.org.tr/kooperatif-ve-sirketin-ihyasi-davasi/): Ticaret Sicilinden Kaydı Silinen Kooperatif veya Şirketin İhyası Davası Anayasa Mahkemesi Kararı Esas Sayısı: 2023/33 Karar Sayısı: 2023/117 Karar Tarihi: 22/6/2023 R.G. Tarih – Sayı: 15/9/2023 – 32310 İtiraz Yoluna Başvuranlar: 1. İstanbul 2. Asliye Ticaret Mahkemesi (E.2023/33) 2. Bakırköy 1. Asliye Ticaret Mahkemesi (E.2023/47) 3. Alanya Asliye Ticaret Mahkemesi (E.2023/99) İtirazların Konusu:  13/1/2011 tarihli ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’na 26/6/2012 tarihli ve 6335 sayılı Kanun’un 38. maddesiyle eklenen geçici 7. maddenin (15) numaralı fıkrasının ikinci ve beşinci cümlelerinin Anayasa’nın 2., 13., 35. ve 36. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptallerine ve yürürlüklerinin durdurulmasına karar verilmesi talepleridir. Olay: Ticaret sicilinden terkin olunan şirketin yeniden tescili talebiyle açılan davalarda itiraz konusu kuralların Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkemeler, iptalleri için başvurmuştur. I. İPTALİ İSTENEN KANUN HÜKÜMLERİ 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun geçici 7. maddesinin itiraz konusu kuralların da yer aldığı (15) numaralı fıkrası şöyledir: “(15) Bu maddede düzenlenmeyen hususlarda ilgili kanun ve esas sözleşmelerde öngörülen usullere göre hareket edilir. Bu madde gereğince tasfiye edilmeksizin unvanı silinen şirket veya kooperatiflerin ortaya çıkabilecek malvarlığı, unvana ilişkin kaydın silindiği tarihten itibaren on yıl sonra Hazineye intikal eder. Hazine bu şirket ve kooperatiflerin borçlarından sorumlu tutulmaz. Tasfiye memurlarının sorumlulukları konusunda, özel kanunlardaki sorumluluğa ilişkin hükümler saklı kalmak kaydıyla bu Kanun veya Kooperatifler Kanunu hükümleri uygulanır. Ticaret sicilinden kaydı silinen şirket veya kooperatifin alacaklıları ile hukuki menfaatleri bulunanlar haklı sebeplere dayanarak silinme tarihinden itibaren beş yıl içinde mahkemeye başvurarak şirket veya kooperatifin ihyasını isteyebilir.” II. İLK İNCELEME A. 2023/33 Sayılı Başvuru Yönünden 1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü (İçtüzük) hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR ve Muhterem İNCE’nin katılımlarıyla 16/2/2023 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. B. 2023/47 Sayılı Başvuru Yönünden 2. Anılan İçtüzük hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR ve Muhterem İNCE’nin katılımlarıyla 9/3/2023 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında öncelikle uygulanacak kural sorunu görüşülmüştür. 3. Anayasa’nın 152. ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 40. maddelerine göre bir davaya bakmakta olan mahkeme, bu dava sebebiyle uygulanacak bir kanunun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükümlerini Anayasa’ya aykırı görmesi hâlinde veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varması durumunda bu hükümlerin iptalleri için Anayasa Mahkemesine başvurmaya yetkilidir. Ancak anılan maddeler uyarınca bir mahkemenin Anayasa Mahkemesine başvurabilmesi için elinde yöntemince açılmış ve mahkemenin görevine giren bir davanın bulunması, iptali talep edilen kuralın da o davada uygulanacak olması gerekir. Uygulanacak kural ise bakılmakta olan davanın değişik evrelerinde ortaya çıkan sorunların çözümünde veya davayı sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz yönde etki yapacak nitelikte bulunan kurallardır. 4. İtiraz yoluna başvuran mahkeme 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun geçici 7. maddesinin (15) numaralı fıkrasının ikinci ve beşinci cümlelerinin iptallerini talep etmiştir. 5. Anılan fıkranın itiraz konusu ikinci cümlesinde bu madde gereğince tasfiye edilmeksizin unvanı silinen şirket veya kooperatiflerin ortaya çıkabilecek mal varlığının unvana ilişkin kaydın silindiği tarihten itibaren on yıl sonra Hazineye intikal edeceği öngörülmüştür. 6. Bakılmakta olan davanın konusu ise ticaret sicilinden kaydı silinen şirketin ihyası talebine ilişkin olup anılan şirketin unvanının silinmesinden ortaya çıkan herhangi bir malvarlığına yönelik değildir. Dolayısıyla itiraz konusu ikinci cümlenin bakılmakta olan davada uygulanma imkânı bulunmamaktadır. 7. Öte yandan 6216 sayılı Kanun’un “Anayasaya aykırılığın mahkemelerce ileri sürülmesi” başlıklı 40. maddesinde Anayasa Mahkemesine itiraz yoluyla yapılacak başvurularda izlenecek yöntem düzenlenmiştir. Söz konusu maddenin (1) numaralı fıkrasında bir davaya bakmakta olan mahkemenin bu davada uygulanacak bir kanun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükümlerini Anayasa\’ya aykırı görmesi hâlinde veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varması durumunda bu fıkrada sayılan belgeleri dizi listesine bağlayarak Anayasa Mahkemesine göndereceği belirtilmiş; anılan fıkranın (a) bendinde de “İptali istenen kuralların Anayasanın hangi maddelerine aykırı olduklarını açıklayan gerekçeli başvuru kararının aslı”, Anayasa Mahkemesine gönderilecek belgeler arasında sayılmıştır. Maddenin (4) numaralı fıkrasında ise açık bir şekilde dayanaktan yoksun veya yöntemine uygun olmayan itiraz başvurularının Anayasa Mahkemesi tarafından esas incelemeye geçilmeksizin gerekçeleriyle reddedileceği hükme bağlanmıştır. 8. İçtüzük’ün 46. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendinde de itiraz yoluna başvuran mahkemenin gerekçeli kararında, Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülen hükümlerin her birinin Anayasa’nın hangi maddelerine, hangi nedenlerle aykırı olduğunun ayrı ayrı ve gerekçeleriyle birlikte açıkça gösterilmesi gerektiği ifade edilmiştir. 9. Yine İçtüzük’ün 49. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendinde Anayasa Mahkemesince yapılan ilk incelemede başvuruda eksikliklerin bulunduğunun tespit edilmesi hâlinde itiraz yoluna ilişkin işlerde esas incelemeye geçilmeksizin başvurunun reddine karar verileceği, (2) numaralı fıkrasında ise anılan (b) bendi uyarınca verilen kararın itiraz yoluna başvuran mahkemenin eksiklikleri tamamlayarak yeniden başvurmasına engel olmadığı belirtilmiştir. 10. Yapılan incelemede itiraz yoluna başvuran Mahkeme tarafından ileri sürülen Anayasa’ya aykırılık gerekçelerinin 6102 sayılı Kanun’un geçici 7. maddesinin (15) numaralı fıkrasının itiraz konusu beşinci cümlesinde yer alan “…silinme tarihinden itibaren beş yıl içinde…” ibaresine yönelik olduğu görülmektedir. Buna karşılık itiraz konusu cümlenin kalan kısmının Anayasa’nın hangi maddelerine hangi nedenlerle aykırı olduğunun açıklanmadığı anlaşılmaktadır. 11. Bu itibarla 6216 sayılı Kanun’un 40. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendi ile İçtüzük’ün 46. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendine aykırı olduğu anlaşılan itiraz konusu cümlenin kalan kısmına yönelik başvurunun anılan Kanun’un 40. maddesinin (4) numaralı fıkrası gereğince yöntemine uygun olmadığından reddi gerekir. 12. Açıklanan nedenlerle13/1/2011 tarihli ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’na 26/6/2012 tarihli ve 6335 sayılı Kanun’un 38. maddesiyle eklenen geçici 7. maddenin (15) numaralı fıkrasının; A. İkinci cümlesinin itiraz başvurusunda bulunan Mahkemenin bakmakta olduğu davada uygulanma imkânı bulunmadığından bu cümleye ilişkin başvurunun Mahkemenin yetkisizliği nedeniyle REDDİNE, B. Beşinci cümlesinde yer alan “…silinme tarihinden itibaren beş yıl içinde…” ibaresinin esasının incelenmesine, yürürlüğünün durdurulması talebinin esas inceleme aşamasında karara bağlanmasına, C. Beşinci cümlesinin kalan kısmına ilişkin başvurunun 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 40. maddesinin (4) numaralı fıkrası gereğince yöntemine uygun olmadığından REDDİNE, 9/3/2023 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi. C. 2023/99 Sayılı Başvuru Yönünden 13. İçtüzük hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Engin - [AİHM Kararı: Meslekten Çıkarma Cezası Dışındaki HSK Kararlarına Karşı Yargı Yoluna Başvurulamaması](https://kayseriavukat.org.tr/aihm-hsk-kararlarina-itiraz/): Meslekten Çıkarma Cezası Dışındaki HSK Kararlarına Karşı Yargı Yoluna Başvurulamaması Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararı O. A./Türkiye Davası Başvuru No. 24492/21 HSK Kararlarına Karşı Yargı Yoluna Başvurulamaması: 6 § 1 maddesi (medeni hukuk yönü) • Mahkemeye erişim • Hâkim adayının eğitimi tamamlamasının ardından yargısal göreve atanmasının reddedildiği karara karşı yargı denetimi talep edememesi • 6. maddenin uygulanabilir olması • Eğitim gören adayların iç hukukta ve uygulamada keyfi atanma veya redde karşı “hakları” • Eskelinen testinin ilk koşulunun yerine getirilmesi • Eskelinen testinin ikinci koşulunun yerine getirilmemesi • Yasal uygunluk gerekliliklerini karşılayan başvuranın, yargı denetimi olmaksızın, atama sürecinin nihai aşaması dışında bırakılmasının hukukun üstünlüğüne dayalı bir Devletin yararına olmaması • Yargısal atama sürecinin bütünlüğü ile yargı bağımsızlığı gerekliliği arasındaki bağlantı • Hâkimlerin seçimi, atanması ve kariyerleri ile ilgili davalarda usuli adilliğin önemi • Yargı denetiminin yokluğunu haklı kılan herhangi bir istisnai ve zorlayıcı nedenin bulunmaması İkinci Bölüm – Karar O. A. / Türkiye davasında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), başvuranın İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin 34. maddesi uyarınca, 5 Mayıs 2021 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapmış olduğu başvuru (no. 24492/21) hakkında aşağıdaki kararı vermiştir: Giriş 1. Başvuru, Hâkimler ve Savcılar Kurulunun (“HSK”), ilgili tarihte eğitimini tamamlamış bir hâkim adayı olan başvuranın yargısal göreve atanmasını onaylamayı reddetmesi ve başvuranın bu kararla ilgili olarak mahkemeye erişiminin bulunmadığı iddiası ile ilgilidir. Başvuran, Sözleşme’nin 6, 8 ve 13. maddeleri kapsamındaki haklarının ihlal edildiğinden şikâyet etmektedir. Olaylar 2. Başvuran, 1992 doğumlu olup Ankara’da ikamet etmektedir. Başvuran, İstanbul Barosuna kayıtlı Avukat O. Şahin tarafından temsil edilmiştir. 3. Hükümet, kendi görevlisi Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilmiştir. 4. Dava konusu olaylar aşağıdaki gibi özetlenebilir. 5. Başvuran, Türkiye’deki bir hukuk fakültesinden mezun olmuştur. Başvuran, 24 Aralık 2016 tarihinde, Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi (“ÖSYM”) tarafından düzenlenen, hâkim adaylığı yazılı sınavını başarıyla geçmiştir. Başvuran, ayrıca, daha sonra Adalet Bakanlığı (“Bakanlık”) tarafından düzenlenen sözlü sınavı da başarıyla geçmiştir. Başvuran, bir Devlet hastanesinin sağlık kurulu tarafından fiziksel ve zihinsel olarak hâkimlik mesleğini icra etmeye uygun olduğunun tespit edilmesinin ardından, 28 Temmuz 2017 tarihinde, idari hâkimlik eğitimine başlamıştır. 6. Başvuran, eğitiminin sonunda, 26 Haziran 2018 tarihinde, zorunlu yazılı sınava girmiş ve 100 üzerinden 88 puan olarak bu sınavı başarıyla geçmiştir. 7. Bakanlık tarafından 13 Temmuz 2018 tarihinde yapılan sözlü mülakatın ardından, başvuranın, 11 Eylül 2018 tarihinde, idari hâkimlik eğitimini başarıyla tamamlamadığı bildirilmiştir. Bu hususta hiçbir gerekçe açıklanmamıştır. 8. Başvuran, aynı gün, Adalet Bakanlığına yazılı itirazda bulunmuştur. Başvuran, 22 Şubat 2019 tarihinde, ek bir dilekçe sunmuştur. Başvuran, mülakatı geçememesinin, kendisi aleyhinde kampanya yürüten ve bir dizi şikâyette bulunan hukuk fakültesinden sınıf arkadaşı M.Y. ile arasındaki husumetten kaynaklandığından şüphelendiğini belirtmiştir. Başvuran, kendisi ile söz konusu kişi arasındaki husumet hakkında arka plan bilgisi vermiştir. Başvuran, ayrıca, askeri lise yıllarında, (Türk yetkilileri tarafından FETÖ/PDY – “Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması”- olarak tanımlanan bir örgüt olan) FETÖ tarafından zorbalığa maruz kaldığını ve bu durumun, söz konusu okuldan erken ayrılmasına yol açtığını belirtmiştir. 9. Bakanlık, 30 Nisan 2019 tarihinde, başvuranın gittiği askeri liseden, okuldan erken ayrılmasının nedenlerine ilişkin bilgi talebinde bulunmuştur. 10. Askeri lise, başvuranın sağlık gerekçeleriyle çıkarıldığı ve disiplin kaydının bulunmadığı yanıtını vermiştir. 30 Kasım 2011 tarihli ilgili sağlık raporu, Bakanlığa sunulmuştur. 11. Bakanlık, 15 Nisan 2020 tarihinde, başvuranın itirazını kabul etmiş ve başvuranın statüsünü 13 Temmuz 2018 tarihli sözlü mülakatı geçtiği şeklinde değiştirmiştir. Bakanlık, başvuranın dosyasını, yargısal göreve atanmasının onaylanması için HSK’ya göndermiştir. 12. HSK, 13 Mayıs 2020 tarihinde, kendisine sunulan bilgilere, yani başvuranın personel sicili ile gizli ve gizli olmayan dosyalarına dayanarak, 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 7. ve 8. maddelerinde düzenlenen hâkim olma şartlarını yerine getirmediğini kaydetmiş ve başvuranın yargısal göreve atanmasını onaylamayı reddetmiştir. Bununla birlikte, HSK, başvuranın hangi şartları yerine getirmediğini belirtmemiştir. 13. Başvuran, daha sonra, kararın gözden geçirilmesi için HSK’ya talepte bulunmuştur. Başvuran, bu talepte, kendisi ile M.Y. arasındaki husumetin nedenlerini açıklamış ve ayrıca, askeri okulda FETÖ’nün baskı taktiklerine nasıl direndiğini ve okul değiştirmeye nasıl zorlandığını anlatmıştır. Hukuk fakültesindeki akademik başarılarını ve aynı derecede başarılı staj dönemini anlatan başvuran, HSK’dan, göreve atanmasını onaylamasını talep etmiştir. 14. Başvuranın olaylara ilişkin anlatımına göre, HSK, kendisini, 3 Haziran 2020 tarihinde, toplantıya çağırmıştır. Bu toplantıya dair herhangi bir kayıt bulunmamaktadır ve Hükümet bu iddiaya itiraz etmiştir. 15. Başvuran, 3 Haziran 2020 tarihli toplantıda, HSK’nın, kendisini, göreve atanmasının onaylanmamasının nedeninin, 2011 yılında askeri lisedeki sağlık durumu ile ilgili olduğu konusunda bilgilendirdiğini iddia etmiştir. Hükümet, başvuranın olaylara ilişkin anlatımındaki bu unsura itiraz etmiş ve HSK’nın başvuranı bir bütün olarak aday dosyasına dayanarak göreve atamamaya karar verdiğini ileri sürmüştür. 16. Başvuran, aynı gün, ek bir yazılı dilekçe sunmuştur. Başvuran, bu yazılı dilekçede, FETÖ tarafından maruz kaldığı kötü muamele nedeniyle, askeri okula devam ettiği sırada sağlık sorunları yaşadığını açıklamıştır. Başvuran, ayrıca, bu deneyimden sonra iyileştiğini ve hayatına devam ettiğini ve daha sonraki on yıl boyunca, askeri okulda yaşadığı türden sağlıkla ilgili herhangi bir sorun yaşamadığını açıklamıştır. Başvuran, ek olarak, hâkimlik eğitimine kabul edilmeden önce sunulan tam sağlık kontrolü raporunun, meslek gereklilikleri yönünden herhangi bir sağlık engelinin bulunmadığını gösterdiğini belirtmiştir. Başvuran, hukuk fakültesinden üçüncü olarak mezun olduğunu ve ülke çapında yapılan kamu personeli sınavında ilk %8’de yer aldığını ileri sürmüştür. Başvuran, ayrıca, hukuk alanında yüksek lisans eğitimini tamamladıktan sonra doktora derecesi için eğitime de başlamıştır. 17. HSK, 30 Haziran 2020 tarihinde, başvuranın inceleme talebini herhangi bir gerekçe sunmadan reddetmiştir. 18. Başvuran, bu karara karşı HSK Genel Kurulu önünde itirazda bulunmuştur. 19. HSK Genel Kurulu, 13 Ocak 2021 tarihinde, başvuranın ek itirazını herhangi bir gerekçe göstermeksizin reddetmiştir. 20. Başvuranın hâkim adaylığı statüsüne, 19 Ocak 2021 tarihinde son verilmiştir. 21. Başvuran, HSK’nın yargısal göreve atanmasını onaylamayı reddetmesi ve gizli sağlık verilerinin HSK tarafından kullanılması bakımından adil yargılanma hakkını ileri sürerek, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. Anayasa Mahkemesi, HSK kararlarını inceleme yetkisinin bulunmaması nedeniyle, başvuruyu konu bakımından (ratione materiae) bağdaşmadığı gerekçesiyle reddetmiştir. İlgili Yasal Çerçeve ve Uygulama I. İç Hukuk A. Anayasal hükümler 1. Hakimler ve Savcılar Kurulu / HSK 22. HSK, hâkimlerin ve savcıların işe alınması, terfisi, disiplini ve görevden alınmasından sorumlu makamdır. HSK kararları, görevden alınma ile ilgili olanlar dışında, yargı denetimine açık değildir. 23. HSK, HSYK olarak - [Cemal Kaşıkçı’nın Yabancı Ülke Konsolosluğunda Öldürülmesi Olayında Etkili Soruşturma](https://kayseriavukat.org.tr/cemal-kasikci-etkili-sorusturma/): Cemal Kaşıkçı’nın Yabancı Ülke Konsolosluğunda Öldürülmesi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Hatice Cengiz Başvurusu Başvuru Numarası: 2022/53952 Karar Tarihi: 10/5/2023 R.G. Tarih ve Sayı: 25/10/2023-32350 BİRİNCİ BÖLÜM – KARAR Başkan: Hasan Tahsin GÖKCAN Üyeler: Muammer TOPAL, Recai AKYEL, Selahaddin MENTEŞ, Muhterem İNCE Raportör: Nahit GEZGİN Başvurucu: Hatice CENGİZ I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, bir yabancı ülke konsolosluğunda gerçekleşen öldürme olayının etkili soruşturulmaması nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 23/5/2022 tarihinde yapılmıştır. 3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. 4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 5. 2022/78660 sayılı bireysel başvuru dosyası, konu yönünden irtibat nedeniyle 2022/53952 sayılı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmiş ve inceleme 2022/53952 sayılı bireysel başvuru dosyası üzerinden yürütülmüştür. 6. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. 7. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. III. OLAY VE OLGULAR 8. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla temin edilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir: 9. 1982 doğumlu başvurucu ile nişanlısı 1958 doğumlu Suudi Arabistan Krallığı vatandaşı Cemal Kaşıkçı olay tarihinde, kısa bir süre sonra gerçekleştirmeyi planladıkları evlilikleri için hazırlık yapmaktadır. Cemal Kaşıkçı, sadece Suudi Arabistan\’da değil Orta Doğu bölgesinde de tanınan bir yazar ve gazetecidir. Cemal Kaşıkçı, 1984 yılında Lübnan\’da yayımlanmaya başlayıp 1987 yılında Suudi Arabistan Krallığı\’nda yayımlanmaya devam eden \”El Hayat\” dergisinde çeşitli konularda yazılar yazmaktadır. Cemal Kaşıkçı, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının (Cumhuriyet Başsavcılığı) iddianamelerinde belirtildiğine göre ülkesinde Kral Abdullah Bin Abdulaziz\’in yaşamını yitirip Selman Bin Abdülaziz\’in kral olmasının ardından yeni yönetimin özellikle ifade hürriyetini kısıtlayıcı bazı uygulamaları olduğunu ileri sürerek 2016 yılında Amerika Birleşik Devletleri\’ne gitmiştir. 10. Başsavcılığın söz konusu iddianamelerinde belirtildiğine göre Cemal Kaşıkçı, Amerika Birleşik Devletleri\’nde \”Washington Post\” gazetesinde yazı yazmaya başlamış; bu yazılarında ve katıldığı birtakım toplantılarda Orta Doğu\’nun demokratikleşmesi, bölgedeki özgürlüklerin genişletilmesi konularında görüşlerini dile getirmiş; bu bağlamda Suudi Arabistan Krallığı\’nın yeni yönetimini açıkça eleştirmiştir. Cemal Kaşıkçı ayrıca benzer düşüncelere sahip kişiler ile birlikte Democracy for Arab World Now (DAWN, Arap Dünyası İçin Şimdi Demokrasi) adlı bir derneğin kuruluşunda yer almıştır. Aynı iddianamelerde belirtildiğine göre Kaşıkçı, Suudi Arabistan Krallığı yönetimini eleştiren bazı yazılarından ve konuşmalarından dolayı hayatına yönelik tehditlere maruz kalmış olup bu tehditler sebebiyle tedirgin ve endişelidir. 11. Başvurucu ile Cemal Kaşıkçı 2018 yılının Mayıs ayında tanışmış, bir süre sonra evlenmeye karar vermiştir. Başvurucu, olay tarihinde Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi Tarih Bölümünde doktora öğrencisidir. Kişisel tercihiyle 2003 yılında Mısır Arap Cumhuriyeti\’ne giderek burada 2006 yılına kadar Arapça eğitimi almış, ardından Türkiye\’ye dönerek bazı akademik çalışmalar yapmıştır. 2015 ve 2016 yıllarında yine kendi imkânlarıyla Umman\’a giderek Orta Doğu siyaseti konusunda eğitim almış, ayrıca dinî mezhepler konusunda saha çalışmaları da yapmıştır. Başvurucu, Cemal Kaşıkçı ile 6/5/2018 tarihinde İstanbul\’da gerçekleştirilen bir forumda tanışmıştır. Bu tanışmanın ardından ikili yakınlaşmaya başlamış, ilerleyen dönemde Cemal Kaşıkçı başvurucuya evlenme teklifinde bulunmuştur. Başvurucunun açıklamalarına göre evlenme isteklerine başvurucunun babası onay vermiştir. Cemal Kaşıkçı\’yla İslam inancının evliliğe ilişkin bazı hükümlerinin uygulanması konusunda anlaşmışlardır. Cemal Kaşıkçı evlilikleri için Türkiye\’de bir ev seçtikten sonra evi satın almış, ardından Cemal Kaşıkçı\’nın Birleşik Arap Emirlikleri\’nde o dönem yaşamakta olan oğlu Abdullah, babasının çağırması üzerine Türkiye\’ye gelip başvurucu ile tanışmıştır. 12. Başvurucu ile nişanlısı Cemal Kaşıkçı nikâh işlemleri için 28/9/2018 günü Fatih Belediye Başkanlığına başvurmuştur. Cemal Kaşıkçı\’nın Suudi Arabistan Krallığı vatandaşı olup bekâr olduğuna ilişkin ilgili belgeyi ülkesinin yetkili makamlarından almasının ardından bir başvuru yapmaları gerektiğinin kendilerine bildirilmesi sonrasında başvurucu ile Cemal Kaşıkçı, aynı gün saat 10.00\’da Suudi Arabistan Krallığı İstanbul Başkonsolosluğuna (Konsolosluk) gitmiştir. Konsolosluğa giren Cemal Kaşıkçı, yaklaşık bir saat sonra Konsolosluktan çıkarak başvurucuya söz konusu belgelerin Londra\’ya gideceği için gün içinde düzenlenemeyeceğini, başka bir gün Konsolosluğa yeniden gelmeleri gerektiğini söylemiştir. Cemal Kaşıkçı başvurucuya Konsolosluğa giderken endişeli olduğunu ancak görevlilerin kendisini çok iyi karşılayıp evlilik haberlerine sevindiklerini belirttiklerini ve kendilerini tebrik ettiklerini söyleyerek endişesinin kalmadığını ifade etmiştir. 13. Cemal Kaşıkçı, önceden planladığı üzere hava yolu ile aynı gün Londra\’ya gitmiş, 2/10/2018 günü dönmesinin ardından telefonla görüştüğü Konsolosluk görevlisinin belgenin hazır olduğunu söylemesi üzerine belgeyi almak için aynı gün başvurucu ile birlikte Konsolosluğa gitmiştir. Cemal Kaşıkçı, öncesinde olduğu gibi Konsolosluğa yalnız girmiş ancak bu kez çıkmamıştır. Cemal Kaşıkçı, içeri girerken mobil telefonlarını başvurucuda bırakmıştır. Uzun bir süre çıkmasını bekleyen ancak bir süre sonra durumdan endişelenen başvurucu, aynı gün Türk makamlarına (Levent Polis Karakolu) başvurmuştur. 14. Cemal Kaşıkçı’nın kaybolduğunun öğrenilmesi üzerine Türk ve yabancı medya organları canlı yayınlarla durumu takip etmeye başlamıştır. Konsolosluk yetkilileri Cemal Kaşıkçı’nın işlemlerini tamamladıktan sonra Konsolosluktan ayrıldığını, akıbetinin ortaya çıkarılması için Türk makamlarıyla temas hâlinde olduklarını açıklamıştır. 15. Cumhuriyet Başsavcılığınca olaya ilişkin bir soruşturma başlatılmıştır. 16. Cumhuriyet Başsavcılığı düzenlediği iddianamelerde, olayı soruşturma yetkisi bakımından da bazı açıklamalar yapmıştır. Ulusal ve uluslararası mevzuatın dikkate alındığı belirtilen bu açıklamalara göre Cumhuriyet Başsavcılığı, 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun \”Yer bakımından uygulama\” kenar başlıklı 8. maddesine bir atıf yaptıktan sonra Türkiye ve Suudi Arabistan Krallığı\’nın taraf olduğu 1963 tarihli Konsolosluk İlişkileri Hakkında Viyana Sözleşmesi\’ne göre sözleşmeci devletlerin konsolosluk binalarının dokunulmazlığının konsolosluk işlemleri ile sınırlı olduğunu, kabul eden (ev sahibi) devlet makamlarının konsolosluğun münhasıran konsolosluk işlemleri için kullanılan kısmına giremeyeceklerini, bu kısım dışındaki bölümler için ise bir sınırlama olmadığını, ağır bir suç hâlinde yetkili adli makamların kararı ile konsolosluk görevlilerinin soruşturma ve kovuşturmaya tabi tutulabileceklerini, söz konusu görevlilerin sadece resmî görevlerin yerine getirilmesi sırasında işledikleri fiillerden dolayı bir yargı bağışıklığına sahip olduklarını ve konsolosluk binalarının konsoloslukla ilişkili işlevlerin yerine getirilmesine aykırı biçimde kullanılamayacağını kabul ettikleri görüşündedir. Cumhuriyet Başsavcılığı, diplomatik temsilcilik şefinin rızası olmadan konsolosluk binasına girmenin mümkün olmadığını da aynı iddianamede açıklamıştır. 17. Cumhuriyet Başsavcılığı, olay yerinin diplomatik misyon temsilciliği olması nedeniyle Bakanlık ve Türkiye Cumhuriyet Dışişleri Bakanlığı aracılığıyla Suudi Arabistan Krallığı yetkilileri ile gerekli yazışmalar yapılarak arama ve delil incelemesi için izin verilmesi talebinde bulunmuştur. Bu talebin Krallık yetkililerince kabul edildiği 15/10/2018 günü Cumhuriyet Başsavcılığına bildirilmiştir. 18. Cumhuriyet Başsavcılığı aynı gün İstanbul Sulh Ceza Hâkimliğinden arama, elkoyma ve inceleme kararları verilmesini talep etmiş; Hâkimlikçe taleplerin kabul edilmesiyle Cumhuriyet savcılarınca Konsolosluk binalarında ve araçlarında arama ve incelemeler gerçekleştirilmiştir. Konsolosluk - [Prof. Dr. Doğan Soyaslan Tarafından Hazırlanan AİHM Yüksel Yalçınkaya Kararı Hakkında Hukuki Mütalaa](https://kayseriavukat.org.tr/yalcinkaya-karari-ve-bylock-dogan-soyaslan/): AİHM Yalçınkaya Kararı ve ByLock İddialarına ilişkin Prof. Dr. Doğan Soyaslan Tarafından Hazırlanan Hukuki Mütalaa Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararı (YCGK, Esas No: 2006/7-336, Karar No: 2007/198, Karar Tarihi:09.10.2007) doğrultusunda taraf mütalaaları, soruşturma ve kovuşturma makamlarının almış oldukları bilirkişi mütalaalarıyla aynı hükümlere tabi olup; AİHM Yalçınkaya Kararı ve ByLock iddialarına ilişkin bu hukuki mütalaa, Ankara Üni. Hukuk Fak. E. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Doğan Soyaslan tarafından kaleme alınmıştır. Yüksel YALÇINKAYA hakkında anayasal düzeni yıkmak amacıyla (TCK md. 314/2) kurulan FETÖ/PDY örgütüne üyelikten dolayı verilen mahkumiyet hükmünde AİHM kanunsuz cezalandırılmama, adil yargılanma hakkı ve dernek kurma özgürlüğünün ihlal edildiği, Kayseri Ağır Ceza Mahkemesi’nin hükmünün ve iç hukuktaki benzer davaların AİHM kararı doğrultusunda yargılamanın yenilenmesi (CMK md. 311/1-f) hükümleri uyarınca yeniden değerlendirmesi gerektiğine ilişkin dosya CMK md. 67/6 uyarınca incelenmiş ve aşağıda belirtilen neticeye varılmıştır. (AİHM Yüksel Yalçınkaya Kararı’nın Türkçe çevirisine ve karara ilişkin değerlendirmelere sitemizden ulaşabilirsiniz.) Türkiye Cumhuriyeti Mahkemeleri Kararları a) Dava Kayseri Cumhuriyet Başsavcılığı, öğretmen olan Yüksel Yalçınkaya hakkında FETÖ/PYD mensuplarının örgüt içi haberleşmede kullandıkları ByLock uygulamasını adına kayıtlı cep telefonundan kullandığı, Yalçınkaya’nın Bank Asya’da bir hesabı olduğu, FETÖ/PYD örgütüyle iltisaklı olan Aktif Eğitim-Sen sendikasının ve Kayseri Gönüllü Eğitimciler Derneği’nin üyesi olduğu, 672 sayılı Kanun hükmünde kararname ile ihraç edildiği, isimsiz bir telefon ihbarının FETÖ/PYD üyesi olduğunu bildirdiği, örgüt üyeliğinin süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk arz ettiği gerekçeleriyle, Kayseri Ağır Ceza Mahkemesinde 06.01.2017 tarihinde dava açmıştır. b) Kayseri Ağır Ceza Mahkemesi Kararı Mahkeme, sanık Yüksel Yalçınkaya hakkında Kayseri Emniyet Müdürlüğü tarafından hazırlanan rapora göre, kendi telefonundan ByLock uygulaması kullandığı, FETÖ/PYD ile bağlantılı olmaları nedeniyle kapatılan bir sendikaya (Aktif Eğitim-Sen) ve derneğe (Gönüllü Eğitimciler) üye olduğu, Bank Asya’ya para yatırdığı, Şubat 2014’te örgütün talimatıyla 17-25 Aralık 2013 sürecinde ekonomik zorluklardan kurtarmak amacıyla bankaya para yatırdığı, MİT ByLock verilerini 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu uyarınca topladığı, ByLock ana sunucusunun Litvanya’dan elde edildiği, Litvanya’da Ceza Muhakemesi Kanunu hükümlerinin geçerli olmadığı, bu nedenle ByLock verilerinin MİT tarafından hukuka aykırı bir şekilde toplandığını iddia etmenin mümkün olmadığı, bir dernek ve sendikaya üye olmanın silahlı terör örgütü üyeliği için tek başına yeterli olmadığı, ancak örgüt içi haberleşme aracı olan ByLock kullanımı ile birlikte değerlendirildiğinde sanığın silahlı terör örgütüne üyeliğinin Kabul edilebileceği gerekçeleriyle, sanık Yüksel Yalçınkaya’yı 21.03.2017 tarihinde Anayasal düzeni yıkmak için kurulmuş bulunan silahlı terör örgütüne üyelikten (TCK md.314/2) altı yıl üç ay hapis cezasına mahkum etmiştir. c) Ankara Bölge Adliye Mahkemesi Kararı İlgili Ceza Dairesi, ByLock’un terör örgütü mensupları tarafından kullanıldığı, Yüksel Yalçınkaya’nın eğitim durumu itibariyle örgütün amacını bilebilecek durumda olduğu, Kayseri Ağır Ceza Mahkemesi’nin değerlendirme ve tespitlerinde isabet olduğu gerekçesiyle, Kayseri Ağır Ceza Mahkemesi hükmünü 09.10.2017 tarihinde onaylamıştır. d) Ankara Bölge Adliye Mahkemesi Kararına Karşı Temyiz Başvurusu Başvuran (sanık Yüksel Yalçınkaya avukatı), Milli istihbarat Teşkilatı’nın ByLock verilerini elde etme yönteminin hukuka aykırı olduğunu, Fetö örgütünün yıllarca legal bir statüde faaliyetini sürdürdüğünü, Fetö örgütünün Anayasal düzeni yıkmak amacıyla kurulmuş bir örgüt olduğunu bilmediğini, özel kastın yokluğunu, ByLock verilerinin mahkeme önünde tartışılmadığını, MİT’in delil toplama yetkisinin bulunmadığını, sendikaya üye olduğu zaman sendikanın hukuka uygun kurulmuş olduğunu, Bank Asya’ya para yatırdığında bankanın yasalar çerçevesinde faaliyetini yürüttüğünü belirterek Yargıtay’a başvurmuş, Yargıtay, temyiz başvurusunu reddetmiştir. e) Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru Bireysel başvuruda, ByLock verilerinin toplanmasında usulsüzlükler olduğunu, delillerin değerlendirilmesinde mahkemenin keyfi davrandığını, çekişmeli yargılama ve silahların eşitliği ilkelerine uyulmadığını, altıyüz bin (600.000)’den fazla kişinin ByLock kullandığını, bunlarının tümünün örgüt üyesi olmasının mümkün olmadığını, MİT raporlarında ifade edilen bulguların yargılamada tartışılmadığını, Gülen Hareketinin yasal bir hareket olduğunu bildiğini, amacının Anayasal düzeni yıkmak olduğunu bilmediğini belirterek, 13.12.2018 tarihinde sanık Yüksel Yalçınkaya, Anayasa Mahkemesine başvurmuştur. Anayasa Mahkemesi şikayetlerin açıkça dayanaktan yoksun olması ve kabul edilebilirlik kriterlerini karşılamaması nedeniyle 26.11.2019 tarihinde bireysel başvuruyu reddetmiştir. Bunun üzerine Sanık YALÇINKAYA, Avrupa İnsan Haklarının Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesinin 6, 7, 8 ve 11. maddelerinin ihlal edildiği gerekçesiyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurmuştur. f) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Kararı 1- Mahkeme, failin (başvuranın) cezalandırılması için yapmış olduğu fiil ile kendisi arasında manevi bir bağ olması gerektiğini, mahkemenin uygulama yaparken kanunlara bağlı olduğunu, kanunu atlayamayacağını, örgüt üyeleri için üye olma bilinci ve kastının gerekli olduğunu, failin örgütün amacını bilmesi gerektiğini, örgütün amacını bildiği halde örgüt içinde yer alması gerektiğini, suçun özel kasıtla işlenebileceğini, somut olayda bunların kanıtlanamadığını; ByLock’un bir ticari mesajlaşma uygulaması olmadığını, Gülen Hareketiyle bir tür bağlantıya işaret ettiğini, ancak bağlantının 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 314/2 maddesi anlamında suçun nesnel ve öznel unsurlarına uygun olduğu ölçüde kabul edilebileceğini, örgüt üyeliğinin manevi unsuru için yeterli olmadığını; Suçun manevi unsurunun gerçekleşmesi için tek başına ByLock kullanmanın yeterli olamayacağını (Türk Mahkemelerinin yeterli saydığını), failin ByLock’un örgütsel faaliyet için kullanıldığını ve örgütün amaçlarına hizmet eden bir uygulama olduğunu bilmesi gerektiğini; Mahkemelerin (Türk Mahkemeleri), salt ByLock kullanımını suç saydıklarını, bunun kabul edilemeyeceğini, silahlı terör örgütüne üyelik suçunun manevi unsurunun olayda gerçekleşmediğini, failin, Bylock’un silahlı örgütün amacına hizmet eden bir uygulama olduğunu ve örgütün amacı ile ilgili hizmet verdiğini bilmesi gerektiğini, olayda bunların sabit olmadığını; Mahkemelerin (Türk Mahkemeleri), ByLock kullanımını başvurucunun aleyhine geniş yorumladığını, keyfi uyguladığını, objektif ceza sorumluluğu mantığı ile değerlendirdiğini, ByLock kullanmayı örgüt üyeliği için karine saydığını; Bir örgüte terör örgütü sıfatını mahkemelerin verebileceğini, MİT ya da hükümetin veremeyeceğini, başvuranın ByLock kullandığı veya Bank Asya’ya para yatırdığı tarihlerde Fetö örgütünün mahkeme kararı ile terör örgütü sayılmadığını; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, terörle mücadelenin zorluğunu bilmekte olduğunu, örgütlerin kullandıkları yöntem ve taktiklerin değiştiğini, örgütlerin geleneksel yöntemlerin dışına çıkarak amaçlarına gizlice ulaşmaya çalıştıklarını, Türk mahkemelerinin karşılaştıkları zorlukları anladıklarını; Ancak ulusun yaşamını tehdit etmiş olsalar dahi bunların soruşturulmasında ve kovuşturulmasında hukukun üstünlüğünün uygulanacağını, terörle Sözleşme’nin 7. maddesinde öngörülen kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi çerçevesinde mücadele edilebileceğini belirterek; Başvuranın fiilinin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 314/2 maddesinde öngörülen suçun maddi ve manevi unsurlarını ihlal ettiğinin ortaya konulamadığını (ispatlanmadığını), bu gerekçelerle sözleşmenin 7/1 maddesinde öngörülen kanunsuz cezalandırılmama hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. 2- Mahkeme (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi), hayatın her alanında dijitalleşmenin arttığını, elektronik delillerin yaygınlaştığını, ancak bunların manipülasyona müsait olduğunu, geleneksel delillerden farklı olduğunu, toplanmalarının zor ve karmaşık olduğunu; Soruşturma ve yargılamaların pratik ve usulü zorluklar çıkarabileceğini, ancak bu zorlukların 6. maddenin sağladığı temel ilkelerin ihlalinin gerekçesi olamayacağını; Cezai soruşturmanın başlamasına sebep olduğu için ByLock verilerinin kritik öneme sahip - [Yedi Günlük İstinaf Süresinin “Hükmün Açıklanmasından İtibaren” Tefhim ile Başlatılması](https://kayseriavukat.org.tr/yedi-gunluk-istinaf-suresi-tefhim/): Yedi Günlük İstinaf Süresinin Tefhim ile Başlatılması ANAYASA MAHKEMESİ KARARI Esas Sayısı: 2022/144 Karar Sayısı: 2023/137 Karar Tarihi: 26/7/2023 R.G. Tarih – Sayı: 24/10/2023 – 32349 İtiraz Yoluna Başvuran: Trabzon 2. Asliye Ceza Mahkemesi İtirazın Konusu: 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun; A. 231. maddesinin (1) numaralı fıkrasının, B. 273. maddesinin (1) numaralı fıkrasının, Anayasa’nın 13., 36. ve 141. maddelerine aykırılığının ileri sürülerek iptallerine karar verilmesi talebidir. Olay: Sanık hakkında resmî belgede sahtecilik suçundan açılan davada itiraz konusu kuralların Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptalleri için başvurmuştur. I. İPTALİ İSTENEN VE İLGİLİ GÖRÜLEN KANUN HÜKÜMLERİ A. İptali İstenen Kanun Hükümleri 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun itiraz konusu kuralların da yer aldığı; 1. 231. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir: “(1) Duruşma sonunda, 232 nci maddede belirtilen esaslara göre duruşma tutanağına geçirilen hüküm fıkrası okunarak gerekçesi ana çizgileriyle anlatılır.” 2. 273. maddesi şöyledir: “İstinaf istemi ve süresi – Madde 273 (1) İstinaf istemi, hükmün açıklanmasından itibaren yedi gün içinde hükmü veren mahkemeye bir dilekçe verilmesi veya zabıt kâtibine bir beyanda bulunulması suretiyle yapılır; beyan tutanağa geçirilir ve tutanak hâkime onaylattırılır. Tutuklu sanık hakkında 263 üncü madde hükmü saklıdır. (2) Hüküm, istinaf yoluna başvurma hakkı olanların yokluğunda açıklanmışsa, süre tebliğ tarihinden başlar. (3) Ağır ceza mahkemelerinde bulunan Cumhuriyet savcıları, mahkemelerinin yargı çevresi içerisindeki asliye mahkemelerinin hükümlerine karşı, kararın o yer Cumhuriyet başsavcılığına geliş tarihinden itibaren yedi gün içinde istinaf yoluna başvurabilirler. (4) Sanık ve bu Kanuna göre katılan sıfatını almış olanlar ile katılma isteği karara bağlanmamış, reddedilmiş veya katılan sıfatını alabilecek surette suçtan zarar görmüş bulunanların dilekçe veya beyanında, başvuruya ilişkin nedenlerin gösterilmemesi inceleme yapılmasına engel olmaz. (5) Cumhuriyet savcısı, istinaf yoluna başvurma nedenlerini gerekçeleriyle birlikte yazılı isteminde açıkça gösterir. Bu istem ilgililere tebliğ edilir. İlgililer, tebliğ tarihinden itibaren yedi gün içinde bu husustaki cevaplarını bildirebilirler.” B. İlgili Görülen Kanun Hükümleri 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 1. 232. maddesi şöyledir: “Hükmün gerekçesi ve hüküm fıkrasının içereceği hususlar – Madde 232 (1) Hükmün başına, \”Türk Milleti adına\” verildiği yazılır. (2) Hükmün başında; a) Hükmü veren mahkemenin adı, b) Hükmü veren mahkeme başkanının ve üyelerinin veya hâkimin, Cumhuriyet savcısının ve zabıt kâtibinin, katılanın, mağdurun, vekilinin, kanunî temsilcisinin ve müdafiin adı ve soyadı ile sanığın açık kimliği, c) Beraat kararı dışında, suçun işlendiği yer, tarih ve zaman dilimi, d) Sanığın gözaltında veya tutuklu kaldığı tarih ve süre ile halen tutuklu olup olmadığı, Yazılır. (3) Hükmün gerekçesi ve varsa karşı oy gerekçesi, tümüyle tutanağa geçirilmemişse açıklanmasından itibaren en geç onbeş gün içinde dava dosyasına konulur. (4) Karar ve hükümler bunlara katılan hâkimler tarafından imzalanır. (5) Hüküm sonucu tefhim edildikten sonra gerekçeli karar imzalanmadan hâkim ölür veya herhangi bir sebeple kararı imzalayamayacak hâle düşerse, yeni hâkim, tefhim edilen hükme uygun olarak gerekçeli kararı bizzat yazarak imzalar. Toplu mahkemelerde böyle bir durumun gerçekleşmesi hâlinde, hüküm diğer hâkimler tarafından imzalanır ve başkan veya en kıdemli hâkim tarafından, hükmün altına diğer hâkimin imza edememesinin sebebi yazılarak imza olunur. (6) Hüküm fıkrasında, 223 üncü maddeye göre verilen kararın ne olduğunun, uygulanan kanun maddelerinin, verilen ceza miktarının, kanun yollarına başvurma ve tazminat isteme olanağının bulunup bulunmadığının, başvuru olanağı varsa süresi ve merciinin tereddüde yer vermeyecek şekilde açıkça gösterilmesi gerekir. (7) Hükümlerin nüshaları ve özetleri mahkeme başkanı veya hâkim ile zabıt kâtibi tarafından imzalanır ve mühürlenir.” 2. 275. maddesi şöyledir: “İstinaf başvurusunun etkisi – Madde 275 (1) Süresi içinde yapılan istinaf başvurusu, hükmün kesinleşmesini engeller. (2) Hüküm, istinaf yoluna başvuran Cumhuriyet savcısına veya ilgililere gerekçesiyle birlikte açıklanmamışsa; hükme karşı istinaf yoluna başvurulduğunun mahkemece öğrenilmesinden itibaren gerekçe, yedi gün içinde tebliğ edilir.” II. İLK İNCELEME 1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR ve Muhterem İNCE’nin katılımlarıyla 30/11/2022 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında öncelikle başvurunun yöntemine uygunluğu sorunu görüşülmüştür. 2. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 40. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendinde bir davaya bakmakta olan mahkemenin bu davada uygulanacak bir kanun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükümlerini Anayasa’ya aykırı görmesi hâlinde veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varması durumunda iptali talep edilen kuralların Anayasa’nın hangi maddelerine aykırı olduklarının açıklanması gerektiği belirtilmiş; anılan maddenin (4) numaralı fıkrasında ise açık bir şekilde dayanaktan yoksun veya yöntemine uygun olmayan itiraz başvurularının Anayasa Mahkemesi tarafından esas incelemeye geçilmeksizin gerekçeleriyle reddedileceği hükme bağlanmıştır. 3. Anılan İçtüzük’ün 46. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendinde de itiraz yoluna başvuran mahkemenin gerekçeli kararında Anayasa’ya aykırılıkları ileri sürülen hükümlerin her birinin Anayasa’nın hangi maddelerine hangi nedenlerle aykırı olduğunu ayrı ayrı ve gerekçeleriyle birlikte açıkça göstermesi gerektiği ifade edilmiştir. 4. Yine İçtüzük’ün 49. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendinde Anayasa Mahkemesince yapılan ilk incelemede başvuruda eksikliklerin bulunduğunun tespit edilmesi hâlinde itiraz yoluna ilişkin işlerde esas incelemeye geçilmeksizin başvurunun reddine karar verileceği belirtilmiştir. 5. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 273. maddesinin itiraz konusu (1) numaralı fıkrasında istinaf isteminin, hükmün açıklanmasından itibaren yedi gün içinde hükmü veren mahkemeye bir dilekçe verilmesi veya zabıt kâtibine bir beyanda bulunulması suretiyle yapılacağı; beyanın tutanağa geçirileceği ve tutanağın hâkime onaylattırılacağı; tutuklu sanık hakkında ise 263. madde hükmünün saklı olduğu hükme bağlanmıştır. 6. Başvuru kararında yalnızca istinaf süresinin hükmün açıklanmasından itibaren başlatılmasına ilişkin kuralın iptal gerekçesine yer verildiği, anılan fıkrada yer alan diğer kuralların hangi nedenlerle Anayasa’ya aykırı olduğuna ilişkin iptal gerekçelerinin açıkça gösterilmediği anlaşılmıştır. Bu itibarla fıkranın birinci cümlesinde yer alan “…hükmün açıklanmasından itibaren…” ibaresi dışında fıkranın kalan kısmına ilişkin başvurunun yöntemine uygun olmaması nedeniyle reddi gerekir. 7. Açıklanan nedenle 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun; A. 231. maddesinin (1) numaralı fıkrasının esasının incelenmesine, B. 273. maddesinin (1) numaralı fıkrasının; 1. Birinci cümlesinde yer alan “…hükmün açıklanmasından itibaren…” ibaresinin esasının incelenmesine, 2. Kalan kısmının iptaline karar verilmesi talebiyle yapılan itiraz başvurusunun 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 40. maddesinin (4) numaralı fıkrası gereğince yöntemine uygun olmadığından REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. III. ESASIN İNCELENMESİ 8. Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Ahmet Hakan SOYTÜRK tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, - [Annenin Soybağının Reddi Davası Açmasına İmkan Tanımayan Düzenleme İptal Edilmiştir](https://kayseriavukat.org.tr/annenin-soybaginin-reddi-davasi-acmasi/): Annenin Soybağının Reddi Davası Açması Anayasa Mahkemesi Kararı – Değerlendirme İtiraz Konusu Kural İtiraz konusu kuralda, kocaya soybağının reddi davasını açarak babalık karinesini çürütme imkânı tanınırken bu hak anaya tanınmamıştır. Başvuru Gerekçesi Başvuru kararında özetle; soybağının reddi davasını açma hakkının koca ile çocuğa tanınmasına karşılık anaya tanınmamasının hukuk devleti ve eşitlik ilkeleriyle bağdaşmadığı, ana tarafından soybağının reddi talebiyle yargı mercilerine başvurulamaması nedeniyle hak arama özgürlüğünün de ihlal edildiği belirtilerek kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 286. ve 291. maddelerinde çocuk ile baba arasındaki soybağı ilişkisinin ortadan kaldırılması amacıyla soybağının reddi davasını açabilecek kişiler sınırlı olarak belirlenmiştir. Buna göre anılan davayı açabilecek kişiler arasında ana yer almamaktadır.  Dolayısıyla ananın doğurduğu çocuğunun kocadan olmadığını ileri sürerek yargı mercilerine başvurma imkânı bulunmamaktadır. Ana tarafından soybağının reddi davasının açılması mümkün olmamakla birlikte Kanun’un 286. maddesinin ikinci fıkrasında çocuğa soybağının reddi davasını açma hakkı tanınmış, 291. maddesinin ikinci fıkrasında ise ergin olmayan çocuğa atanacak kayyımın atama kararının kendisine tebliğinden itibaren bir yıl içinde soybağının reddi davasını açabileceği öngörülmüştür. Buna göre soybağının reddi davasının açılması bakımından çocuğa kayyım atanması için başvuru yapılması mümkündür. Bununla birlikte kayyım tarafından dava açılabilmesi ananın özel hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkı bağlamında etkili başvuru hakkı yönünden bir güvence sunmamaktadır. Zira kayyım, soybağının reddi davasını çocuğun yararını gözeterek çocuk adına açacaktır. Dolayısıyla anılan davada çocuğun anası davacı sıfatıyla babalık karinesinin çürütülmesine ilişkin iddialarını ileri süremeyecektir. Bu itibarla ana tarafından davacı sıfatıyla çocuğun biyolojik babasının koca olmadığı ileri sürülerek babalık karinesinin çürütülmesi için yargı mercilerine başvurulmasına imkân tanımayan kural, özel hayata saygı gösterilmesini isteme hakkı bağlamında etkili başvuru hakkını ihlal etmektedir. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir. Annenin Soybağının Reddi Davası Açmasına İmkan Tanımayan Düzenlemenin İptali Anayasa Mahkemesi Kararı Esas Sayısı: 2023/37 Karar Sayısı: 2023/140 Karar Tarihi: 26/7/2023 R.G. Tarih – Sayı: 20/10/2023 – 32345 İtiraz Yoluna Başvuran: Ankara 18. Aile Mahkemesi İtirazın Konusu: 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 286. maddesinin birinci fıkrasının Anayasa’nın 2., 5., 10., 13. ve 36. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talebidir. Olay: Ana tarafından açılan soybağının reddi davasında itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur. I. İptali İstenen Kanun Hükmü 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun itiraz konusu kuralın da yer aldığı 286. maddesi şöyledir: “I. Dava hakkı – Madde 286 Koca, soybağının reddi davasını açarak babalık karinesini çürütebilir. Bu dava ana ve çocuğa karşı açılır. Çocuk da dava hakkına sahiptir. Bu dava ana ve kocaya karşı açılır.” II. İlk İnceleme 1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR ve Muhterem İNCE’nin katılımlarıyla 9/3/2023 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. III. Esasın İncelenmesi 2. Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Onur MERCAN tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükmü, dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü: A. Anlam ve Kapsam 3. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 282. maddesinin birinci fıkrasında çocuk ile ana arasında soybağının doğumla kurulacağı, ikinci fıkrasında çocuk ile baba arasında soybağının ana ile evlilik, tanıma veya hâkim hükmüyle kurulacağı öngörülmüştür. Anılan maddenin üçüncü fıkrasında ise soybağının evlât edinme yoluyla da kurulacağı belirtilmiştir. 4. Söz konusu Kanun’un 285. maddesinin birinci fıkrasında evlilik devam ederken veya evliliğin sona ermesinden başlayarak üç yüz gün içinde doğan çocuğun babasının koca olduğu, ikinci fıkrasında ise bu süre geçtikten sonra doğan çocuğun kocaya bağlanmasının ananın evlilik sırasında gebe kaldığının ispatıyla mümkün olduğu hükme bağlanmıştır. 5. Kanun’un 286. maddesinde soybağı ilişkisinin taraflarının dava açma hakkı düzenlenmiştir. Anılan maddenin itiraz konusu birinci fıkrasıyla kocaya soybağının reddi davasını açarak babalık karinesini çürütme imkânı tanınmış ayrıca bu davanın ana ve çocuğa karşı açılacağı belirtilmiştir. Maddenin ikinci fıkrasında ise çocuğun da dava hakkına sahip olduğu, bu davanın ise ana ve kocaya karşı açılacağı öngörülmüştür. 6. Öte yandan Kanun’un 291. maddesinin birinci fıkrasında dava açma süresinin geçmesinden önce kocanın ölmesi veya gaipliğine karar verilmesi ya da sürekli olarak ayırt etme gücünü kaybetmesi hâllerinde kocanın altsoyu, anası, babası veya baba olduğunu iddia eden kişinin, doğumu ve kocanın ölümünü, sürekli olarak ayırt etme gücünü kaybettiğini veya hakkında gaiplik kararı alındığını öğrenme tarihinden başlayarak bir yıl içinde soybağının reddi davasını açabileceği belirtilmiştir. 7. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 286. ve 291. maddelerinde soybağının reddi davasını açabilecek kişiler arasında çocuğun anasına yer verilmemiştir. Bu itibarla ana tarafından soybağının reddi davasının açılması mümkün değildir. B. İtirazın Gerekçesi 8. Başvuru kararında özetle; soybağının reddi davasını açma hakkının koca ile çocuğa tanınmasına karşılık anaya tanınmamasının hukuk devleti ve eşitlik ilkeleriyle bağdaşmadığı, ana tarafından soybağının reddi talebiyle yargı mercilerine başvurulamaması nedeniyle hak arama özgürlüğünün de ihlal edildiği belirtilerek kuralın Anayasa’nın 2., 5., 10., 13. ve 36. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür. C. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu 9. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 43. maddesi uyarınca kural ilgisi nedeniyle Anayasa’nın 20. ve 40. maddeleri yönünden incelenmiştir. 10. Anayasa’nın “Özel hayatın gizliliği” başlıklı 20. maddesinin birinci fıkrasında “Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz.” denilmektedir. 11. Anılan maddeye ilişkin Danışma Meclisinin kabul ettiği metnin gerekçesinde özetle, madde ile kişinin özel hayatının korunmakta olduğu, kişinin özel hayatının ferdî hayat ve bununla bir bütünü teşkil eden aile hayatından oluştuğu, bu anlamda özel hayatın korunmasının her şeyden önce özel hayatın gizliliğinin korunması, başkalarının gözleri önüne serilememesi anlamına geldiği ayrıca resmî makamların özel hayata müdahale edememesinin, başka bir ifadeyle kişinin ferdî ve aile hayatını kendi anladığı gibi düzenleyip yaşayabilmesinin özel hayatın korunmasının diğer bir yönünü oluşturduğu ve maddenin birinci fıkrasında bu hususun da hükme bağlandığı ifade edilmiştir. 12. Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru alanında verdiği kararlarda sıkça vurgulandığı üzere özel hayat kavramı eksiksiz bir tanımı bulunmayan geniş bir kavramdır. Bu kapsamda korunan hukuki değer esasen kişisel bağımsızlıktır. Özel hayata saygı hakkının kapsamının belirlenmesinde bireyin kişiliğini geliştirmesi ve gerçekleştirmesi kavramı temel alınmaktadır. Anılan - [Tanık Sorgulama Hakkı: Beyanları Hükme Esas Alınan Tanığın Duruşmada Sorgulanmaması Hak İhlalidir](https://kayseriavukat.org.tr/tanik-sorgulama-hakki/): Tanık Sorgulama Hakkı Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Taha Bozöyük Başvurusu Başvuru Numarası: 2020/30174 Karar Tarihi: 19/7/2023 İKİNCİ BÖLÜM – KARAR Başkan: Kadir ÖZKAYA Üyeler: Engin YILDIRIM, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Basri BAĞCI Raportör: Mustafa ŞENOCAK Başvurucu: Taha BOZÖYÜK I. BAŞVURUNUN ÖZETİ 1. Başvuru, beyanları belirleyici ölçüde hükme esas alınan tanığın başvurucu (sanık) tarafından duruşmada sorgulanmasına imkân verilmemesi nedeniyle tanık sorgulama hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. 2. Başvurucu hakkında Konya Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) tarafından Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) üyesi olduğu şüphesiyle soruşturma başlatılmıştır. 3. Soruşturma neticesinde Başsavcılık tarafından başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan cezalandırılması talebiyle 5/1/2018 tarihli iddianame düzenlenmiştir. İddianamede özetle, başvurucunun tanık ifadelerine göre üzerine atılı suçu işlediği iddia edilmiştir. 4. İddianamenin kabulü ile açılan dava, Konya 10. Ağır Ceza Mahkemesince görülmeye başlanmıştır. Yargılamada 25/1/2018 tarihinde duruşma hazırlığı işlemleri yapılmıştır. Tensip Tutanağı\’nda -diğerlerinin yanı sıra- tanıklar R.Y. ve S.K.nın zorla getirilmelerine, tanık R.Y.nin ifadesinde geçen E.K. hakkında soruşturma olup olmadığı, olması halinde ifade suretinin gönderilmesinin istenilmesine karar verilmiştir. 5. Duruşma, dört celsede bitirilmiştir. Birinci celsede tanık S.K. duruşmada hazır edilmiştir. Anılan tanık alınan beyanında, başvurucuyu tanıdığını, başvurucunun FETÖ/PDY örgütü üyesi olup olmadığını bilmediğini ifade etmiştir. Yine aynı celsede tanık R.Y.nin ifadesinde geçen E.K. hakkında yazılan müzekkereye cevap verilmiş, ifadesi Mahkemeye gönderilmiştir. E.K. duruşmada okunan beyanında 2015 yılı Ekim-Kasım aylarında kendisinden sorumlu kişinin tanık R.Y. olduğunu ve bu kişinin evine haftada bir tek başına sohbetlere gittiğini ifade etmiştir. Bu celsede başvurucu alınan savunmasında üzerine atılı suçu kabul etmediğini ve örgüt üyesi olmadığını savunmuştur. Mahkemece tanık R.Y. hakkında günsüz zorla getirme kararı verilmiştir. 6. İkinci celsede tanık R.Y. hazır edilememiş, tanık adres bilgilerini mahkemeye sunmuştur. Mahkemece tanık R.Y.nin istinabe yoluyla dinlenilmesine karar verilmiştir. 7. Üçüncü celsede tanık R.Y.nin bilgi ve görgüsünün tespiti için yazılan talimata ikmalen cevap verilmiştir. Anılan tanık istinabe yoluyla alınan beyanında, başvurucuyu tanıdığını, başvurucunun Tarık kod ismini kullandığını, askeri personel olduğunu, bir dönem kendisini evinde misafir ettiğini, evinde kaldığı dönemde başvurucuya sohbet vermediğini, başvurucudan ara ara himmet aldığını ifade etmiştir. Başvurucu müdafii talimat duruşmasında hazır bulunmuştur. 8. Yine aynı celsede başvurucu alınan savunmasında tanığın beyanında geçen aleyhine olan hususları kabul etmediğini, önceki savunmalarını tekrar ettiğini belirtmiştir. Anılan celsede iddia makamı, esas hakkında mütalaa sunmuştur. Mahkeme başvurucu müdafiinin süre talebinin kabulüne, duruşmaya ara verilmesine ve sonraki celsenin 25/6/2018 tarihinde yapılmasına karar vermiştir. 9. Dördüncü celsede Mahkeme, başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan 8 yıl 9 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar vermiştir. Gerekçeli kararın ilgili kısmı şöyledir: \”[S]anığın, 2005-2009 yıllarında İstanbul Hava Harp Okulunda okuduktan sonra, sırasıyla İzmir Çiğli 2. Ana Jet Üs Komutanlığında, Konya 3. Ana Jet Üs Komutanlığında ve Ankara Akıncı 4. Ana Jet Üs Komutanlığında sonra yine Konya 3. Ana Jet Üs Komutanlığı 132. Filo Komutanlığında, son olarak 2016 yılı Temmuz ayında Diyarbakır 8. Ana Jet Üs Komutanlığında F-16 uçak pilotu olarak görev yaptığı, burada görev yaptığı sırada 24/12/2017 tarihinde 695 tarihli KHK ile kamu görevinden ihraç edildiği, … FETÖ/PDY terör örgütünün TSK içerisindeki Mahrem Üniteler yapılanmasında Konya 3.Ana Jet Üs Komutanlığında görevli askerlerin abiliğini (öğretmen) yapan tanık [R.Y.] beyanında özetle; \’Konya Hava Jet Üssünde görevli E.K. ve Taha Bozöyük isimli şahıslar ile 2015 Eylül ayından 2016 Haziran ayına kadar ayrı ayrı ilgilendiğini, bu şahısların haftanın farklı günlerinde evine geldiklerini ve bu kişilerle Kuran, Cevşen, Risale-i Nur ve Fetullah Gülen kitaplarını okuduklarını, sanıktan himmet adı altında para aldığını\’ beyan etmiştir. Tanık [R.Y.nin] ifadesinde geçen…[E.K.nın] etkin pişmanlık kapsamında beyanlarda bulunduğu ve 2015 yılı Ekim-Kasım aylarında kendisinden sorumlu kişinin[R.Y.] olduğunu ve bu kişinin evine haftada bir tek başına sohbetlere gittiğini beyan ettiği,[R.Y.nin], [E.K.] ve sanık Taha [başvurucu] ile ayrı ayrı görüşmesi ve bu durumun[E.K.nın] beyanı ile de doğrulan[dığı], … [Ö]rgüt yapılanması içinde bulunan askeri şahıslarla ilgili farklı delillerin bulunmasının son derece güç olması nedeniyle dosyada mevcut delillerin suçun ispatı için yeterli olduğu kabul edilmiş ve yukarıda açıklandığı üzere sanık hakkında ayrıntılı bilgi veren tanık [R.Y.nin] beyanlarına itibar edilerek sanı[ğın] Konya\’da görevli olduğu 2016 yılına kadar örgüt literatüründe öğretmen olarak adlandırılan kişilerin emir ve direktifleri doğrultusunda hareket ettiği, silahlı terör örgütünün hiyerarşik yapısına dahil olduğu ve söz edilen terör örgütüne organik bağ ile bağlı olduğu anlaşılmakla \’silahlı terör örgütüne üye olma suçunu\’ işlediği hususunda mahkememizce tam bir vicdani kanaat hasıl olmuştur.\” 10. Başvurucu, istinaf ve temyiz dilekçelerinde -diğerlerinin yanı sıra- tanık R.Y.nin mahkeme huzurunda dinlenmediğini, Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) ile bağlantı kurulmadığını ve soru sorma hakkının kullandırılmadığını ileri sürmüştür. Hüküm, kanun yolu denetiminden geçerek 17/3/2020 tarihinde kesinleşmiştir. 11. Başvurucu nihai hükmü 18/8/2020 tarihinde öğrendikten sonra 28/8/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 12. Komisyon, adli yardım talebinin kabulüne, hakkaniyete uygun yargılanma hakkıyla bağlantılı olarak tanık sorgulama hakkı ve duruşmada hazır bulunma hakkı dışındaki şikâyetlerin kabul edilemez olduğuna, anılan haklara ilişkin şikâyetlerin kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. II. DEĞERLENDİRME 13. Başvurucu; gerekçeli kararda beyanına yer verilen tanık R.Y.nin huzurda dinlenilmesi için Mahkemenin herhangi bir girişimde bulunmadığını, kendisine tanığa soru sorma imkânı tanınmadığını, bu suretle adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. 14. Bakanlık görüşünde; tanığın istinabe yoluyla alınan beyanının duruşmada okunduğu ve başvurucunun bunlara karşı iddia ve itirazlarını dile getirdiği ifade edilmiştir. 15. Başvurucu, Bakanlık görüşüne ilişkin beyanında genel olarak bireysel başvuru formundaki iddialarını yinelemiştir. 16. Başvurucunun iddiaları adil yargılanma hakkı kapsamındaki tanık sorgulama hakkı yönünden incelenmiştir. 17. Anayasa Mahkemesi, birçok kararında tanık kavramını sanığa isnat edilen fiil hakkında bilgi veren herhangi bir kişi şeklinde özerk yorumlamış ve tanık sorgulama hakkı ile ilgili ilkeleri belirlemiştir (Atila Oğuz Boyalı, B. No: 2013/99, 20/3/2014; Selçuk Demir, B. No: 2014/9783, 22/1/2015; AZ. M., B. No: 2013/560, 16/4/2015; Baran Karadağ, B. No: 2014/12906, 7/5/2015; Orhan Güleryüz, B. No: 2019/30221, 28/12/2021). Buna göre bir ceza yargılamasında sanığın aleyhine olan tanıkları sorgulama ve sorgulatma hakkı vardır. Hakkında gerçekleştirilen ceza yargılaması sürecinde sanığın tanıklara soru yöneltebilmesi, onlarla yüzleşebilmesi ve tanıkların beyanlarının doğruluğunu sınama imkânına sahip olması adil bir yargılamanın yapılabilmesi bakımından gereklidir (AZ. M., § 55). Diğer yandan bir mahkûmiyet -tek veya belirleyici ölçüde- sanığın soruşturma veya yargılama aşamasında sorgulama veya sorgulatma imkânı bulamadığı bir kimse tarafından verilen ifadelere dayandırılmış ve dengeleyici güvenceler sağlayan bir usul öngörülmemiş ise sanığın hakları Anayasa\’nın 36. maddesindeki güvencelerle bağdaşmayacak ölçüde kısıtlanmış olur - [Evlat Edinme: Evlat Edinilenlerin Nüfus Siciline Kaydedilmesine İlişkin Bazı Düzenlemelerin İptali](https://kayseriavukat.org.tr/evlat-edinme-aym-karari/): Evlat Edinme: Evlat Edinilen Küçüklerin Nüfus Siciline Kaydedilmesi Anayasa Mahkemesi Kararı – Değerlendirme İtiraz Konusu Kural İtiraz konusu kuralda, ayırt etme gücüne sahip olmayan küçüklerin eşler tarafından birlikte evlat edinilmesi hâlinde küçüğün nüfus kaydına ana ve baba adı olarak evlat edinen eşlerin adlarının yazılmasını öngörülmüştür. Başvuru Gerekçesi Başvuru kararında özetle; evlat edinme yoluyla kurulan soy bağı bakımından erginler ile küçüklerin hukuken eşit kabul edilmediği, eşlerin birlikte evlat edindiği erginler ile bir eşin diğer eşin ergin çocuğunu veya evlatlığını evlat edinmesi hâlinde nüfus kaydına ana ve baba adı olarak evlat edinen eşlerin adlarının yazılmasına izin verilmediği, ergin evlatlığa nüfus kaydında anne ve baba adı olarak evlat edinenlerin adlarının yazılmasını talep etme hakkının tanınmadığı, nüfus kayıtlarının nesep karışıklığına yol açmaması gerektiği belirtilerek itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi Dava konusu kuralda, eşler tarafından birlikte evlat edinilen ve ayırt etme gücüne sahip olmayan küçüklerin nüfus siciline kaydedilmesine ilişkin hususlar düzenlenmiştir. Buna karşılık ayırt etme gücüne sahip küçüğün ya da kısıtlının eşler tarafından birlikte evlat edinilmesi, üvey evladın evlat edinilmesi ve tek başına evlat edinme hâllerinde evlat edinen kişilerin nüfus sicilinde ana ve/veya baba olarak kaydedilmesine imkân tanınmamıştır. Evlatlık ile evlat edinenler arasında kurulan aile bağının gereği olan ebeveyn ilişkisinin nüfus siciline de işlenmesine sınırlı hâllerde imkân tanıyan kural, evlat edinen/edinenler ile evlatlığın özel hayata ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkı ile doğrudan bağlantılıdır. Evlat edinenin/edinenlerin nüfus siciline kaydının mümkün olmaması, evlatlık ilişkisi ile kurulan manevi aile bağının üçüncü kişilerden gizlenebilmesini engellemektedir. Bu bağlamda evlat edinme ilişkisinin eğitim hayatı ve mesleki hayat gibi kimlik bilgilerinin paylaşılmasının gerekebileceği sosyal çevrelerde başkaları tarafından öğrenilebilmesi mümkündür. Öte yandan evlat edinme ile ilgili belge ve bilgilerin gizliliği yasal düzenlemelerle güvence altına alınmıştır. Fakat itiraz konusu kural kapsamında olmayan kişilerin nüfus sicilinde kaydedilmelerine imkân tanınmamış olması, evlat edinme yoluyla kurulan aile ilişkisinin gizliliğini zedeleyebilir. Ayrıca itiraz konusu kural kapsamında olmayan evlat edinme ilişkilerinde ana ve/veya baba ile evlatlığa, fiili durumun sicile de yansımasına imkân tanıyan etkili bir hukuk yolu da sunulmamıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir. Evlat Edinme: Evlat Edinilen Küçüklerin Nüfus Kaydına Ana ve Baba Adı olarak Evlat Edinenlerin Adlarının Yazılması ANAYASA MAHKEMESİ KARARI Esas Sayısı: 2023/3 Karar Sayısı: 2023/139 Karar Tarihi: 26/7/2023 R.G.Tarih-Sayı: 19/10/2023-32344 İtiraz Yoluna Başvuran: İstanbul 12. Aile Mahkemesi (2023/3), (2023/4) İtirazların Konusu: A. 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 314. maddesinin dördüncü fıkrasının, B. 25/4/2006 tarihli ve 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’na 19/10/2017 tarihli ve 7039 sayılı Kanun’un 26. maddesiyle eklenen geçici 10. maddenin (1) numaralı fıkrasında yer alan “Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce…” ve “…bu maddenin yürürlüğünü izleyen beş yıl içinde…” ibarelerinin, Anayasa’nın 2., 10, 13., 20. ve 41. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptallerine karar verilmesi talepleridir. Olay: Ergin statüsündeki evlat edinilenin anne adının, sonradan evlat edinen eşin adı olarak değiştirilmesi talebiyle açılan davada itiraz konusu kuralların Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptalleri için başvurmuştur. I. İPTALİ İSTENEN KANUN HÜKÜMLERİ İtiraz konusu kuralların da yer aldığı; 1. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 314. maddesi şöyledir: “Hükümleri – Madde 314 Ana ve babaya ait olan haklar ve yükümlülükler evlât edinene geçer. Evlâtlık, evlât edinenin mirasçısı olur. Evlâtlık küçük ise evlât edinenin soyadını alır. Evlât edinen isterse çocuğa yeni bir ad verebilir. Ergin olan evlâtlık, evlât edinilme sırasında dilerse evlât edinenin soyadını alabilir. Eşler tarafından birlikte evlât edinilen ve ayırt etme gücüne sahip olmayan küçüklerin nüfus kaydına ana ve baba adı olarak evlât edinen eşlerin adları yazılır. Evlâtlığın, miras ve başka haklarının zedelenmemesi, aile bağlarının devam etmesi için evlâtlığın naklen geldiği aile kütüğü ile evlât edinenin aile kütüğü arasında her türlü bağ kurulur. Ayrıca evlâtlıkla ilgili kesinleşmiş mahkeme kararı her iki nüfus kütüğüne işlenir. Evlât edinme ile ilgili kayıtlar, belgeler ve bilgiler mahkeme kararı olmadıkça veya evlâtlık istemedikçe hiçbir şekilde açıklanamaz.” 2. 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun geçici 10. maddesi şöyledir: “Evlat edinilen çocuğun ana ve baba adı – Geçici Madde 10 (1) Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce birlikte veya tek başına evlat edinilen çocuk veya erginlerin bu maddenin yürürlüğünü izleyen beş yıl içinde nüfus müdürlüklerine başvurmaları hâlinde nüfus kaydında ana ve/veya baba adı ya da soyadı olarak evlat edinenlerin ad ve soyadları yazılır. (2) Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihte ergin ve mümeyyiz olan evlat edinilenlerin de muvafakatleri aranır.” II. İLK İNCELEME A. 2023/3 Sayılı Başvuru Yönünden 1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR ve Muhterem İNCE’nin katılımlarıyla 5/1/2023 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. B. 2023/4 Sayılı Başvuru Yönünden 2. Anılan İçtüzük hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR ve Muhterem İNCE’nin katılımlarıyla 5/1/2023 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. III. BİRLEŞTİRME KARARI 3. 25/4/2006 tarihli ve 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’na 19/10/2017 tarihli ve 7039 sayılı Kanun’un 26. maddesiyle eklenen geçici 10. maddenin (1) numaralı fıkrasında yer alan “Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce…” ve “…bu maddenin yürürlüğünü izleyen beş yıl içinde…” ibarelerinin iptallerine karar verilmesi talebiyle yapılan itiraz başvurusuna ilişkin E.2023/4 sayılı davanın, aralarındaki hukuki irtibat nedeniyle E.2023/3 sayılı dava ile BİRLEŞTİRİLMESİNE, esasının kapatılmasına, esas incelemenin E.2023/3 sayılı dosya üzerinden yürütülmesine 5/1/2023 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. IV. ESASIN İNCELENMESİ 4. Başvuru kararları ve ekleri, Raportör Hülya ÇOŞTAN ÇETİN tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükümleri, dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü: A. Uygulanacak Kural Sorunu 5. Anayasa’nın 152. ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 40. maddelerine göre bir davaya bakmakta olan mahkeme, o dava sebebiyle uygulanacak bir kanunun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükümlerini Anayasa’ya aykırı görmesi hâlinde veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varması durumunda bu - [Mal Rejiminin Tasfiyesi ve Katılma Alacağında Dava Zamanaşımı Süresi Kaç Yıldır](https://kayseriavukat.org.tr/katilma-alacaginda-dava-zamanasimi/): Mal Rejiminin Tasfiyesi ve Katılma Alacağında Dava Zamanaşımı Süresi Mal Rejiminin Tasfiyesi ve Katılma Alacağında Dava Zamanaşımı Süresi: Mal paylaşımı davası ve boşanma davasının ayrı ayrı, ancak aynı anda açılması halinde; mal paylaşımına bakmakla görevli mahkeme, boşanma davasını bekletici mesele yaparak boşanma davasının kesinleşmesini beklemek zorundadır. Yargıtay 8. Hukuk Dairesi’nin 2013/23669 E., 2014/3820 karar sayılı ve 10.03.2014 tarihli kararında “yanlar arasındaki mal rejimi 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 225/2. maddesi gereğince boşanma davasının açıldığı tarihte sona ermekte olup mal rejiminin tasfiyesinden kaynaklanan alacak hakkı boşanma dava tarihi itibariyle doğacağı, ancak, bu hakkın kullanılabilmesi ve tasfiyeye karar verilebilmesi için boşanma davasının olumlu sonuçlanarak kesinleşmesinin zorunlu olduğu, HGK’nin 27.06.2012 tarih, 2012/8-268 Esas ve 2012/420 Karar sayılı ilamında belirtildiği üzere; boşanma davasının mal rejiminin tasfiyesinden doğan alacak davası için bekletici mesele yapılması ve boşanma davasının olumlu sonuçlanması halinde, işbu davada toplanacak tüm delillere göre bir değerlendirme yapılarak hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerektiği” belirtilmiştir. Mal Rejiminin Başlaması ve Sona Ermesi Mal rejimi davası bakımından, 01.01.2002 tarihinde yürürlüğe giren Kanun öncesi ve sonrasına ilişkin bir ayrım söz konusudur. 01.01.2002 tarihinden önce mülga 743 sayılı Medeni Kanun’da kabul edilen yasal mal ayrılığı rejimi geçerli iken, 01.01.2002 tarihinden sonraki dönemde malların yarı yarıya paylaşım esasına dayanılan, edinilmiş mallara katılma rejimi yasal mal rejimi olarak kabul edilmiştir. Buna göre; – 01.01.2002 tarihinden önce satın alınan mallar, eşlerden hangisinin üzerine kayıtlı ise o kişinin kişisel malı sayılır. – 01.01.2002 tarihinden sonra satın alınan mallar, istisnaları mevcut olmakla beraber kural olarak eşler arasında eşit olarak paylaşılmaktadır. Eşlerin, daha sonraki bir tarihte mal rejimi sözleşmesi imzalayarak Kanun’da belirtilen başka bir mal rejimini seçmeleri halinde ise aralarındaki mevcut mal rejimi, mal rejimi sözleşmesinin yapıldığı tarihte sona erecek ve tarafların yeni seçtikleri mal rejimi türü uygulanmaya başlayacaktır. 01.01.2002 tarihinden sonra evlenen eşler arasında da şayet mal rejimi sözleşmesi yapılmamış ise; evlendikleri tarihte edinilmiş mallara katılma rejimi başlayacaktır. Ancak her iki dönem açısından da evlenmeden önce edinilen mallar kimin üzerine kayıtlı ise kural olarak o kişinin kişisel malı sayılmakta ve mal rejimi davasına konu edilmemektedir. Tasfiye Esnasında Eşlerin Birbirlerine Karşı İleri Sürebileceği Alacak Hakları Eşler arasındaki mal rejimlerine ilişkin kurallar 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 202-281. maddeleri arasında düzenlenmiştir. Katkı payı alacağı davası, değer artış payı davası, artık değere katılma alacağı davası gibi mal rejiminin tasfiyesine yönelik davalar kişisel hakka dayalı, para alacağına yönelik, nispi harç ve nispi vekâlet ücretine tabi olan dava türleridir. Edinilmiş mallara katılma rejiminin tasfiyesi esnasında eşlerin birbirlerine karşı ileri sürebileceği değer artış payı alacağı, denkleştirme alacağı ve katılma alacağı hakları bulunmaktadır. Mal ayrılığı rejiminin yürürlükte olduğu dönemde doktrin ve uygulama tarafından geliştirilen katkı payı alacağı bulunmaktaydı. Uygulamada katkı payı alacağı sıklıkla, katılma alacağı, bazı durumlarda da değer artış payı alacağıyla karıştırılmaktadır. Ancak katkı payı alacağı, değer artış payı, artık değere katılma alacağı gibi mal rejiminin tasfiyesine yönelik bu davaların açılabilmesi için eşler arasındaki mevcut mal rejiminin sona ermesi gerekir. Bu açıdan mal rejiminin tasfiyesine ilişkin açılacak davalarda zamanaşımı konusuna değinmeden önce bu alacak türlerinin kapsamına ilişkin kısaca bilgi vermekte fayda vardır. Katkı Payı Alacağı Katkı payı alacağı, mülga Kanun’un yürürlükte olduğu dönemde, mal ayrılığı rejimine tabi olan eşlerden birinin, diğer eşin malvarlığına yaptığı ve karşılığını alamadığı katkı sebebiyle sahip olduğu alacak olarak kabul edilmekteydi. Katkı payı alacağının, yeni Kanun’un yürürlüğe girdiği 01.01.2002 tarihinden sonra, eşler arasında mal ayrılığı rejiminin uygulandığı dönem için de talep edilmesi mümkündür. Ancak bunun için eşler arasında resmî bir evliliğin bulunması ve yapılan katkının malî, ekonomik değeri olan bir katkı olması gerekmektedir. Çalışmayan ve herhangi bir geliri bulunmayan eşin, diğerinin edindiği bir mala katkıda bulunması ve dolayısıyla katkı alacağı talep etmesi mümkün olmadığı gibi, eşlerin, evin ve çocukların giderlerine emek ya da malvarlıkları ile yaptıkları katkılar, diğerinden bir katkı alacağına da sebep olmaz. Yargıtay, eski tarihli kararlarında, çalışmayan eşin katkı payı alacağı taleplerini reddetmiştir. Bununla birlikte, uygulamada katkı payı alacağı ile katılma alacağı kavramları karıştırıldığından mal ayrılığı rejiminin uygulandığı döneme ilişkin, çalışmayan eş için katkı payı alacağı talep edilmektedir. Oysa katkı payı alacağı ile katılma alacağı farklı şeyler olup, katılma alacağı talep edebilmek için davacı eşin çalışıyor ya da ekonomik bir gelir elde ediyor olması gerekmemektedir. Diğer bir deyişle, yeni Kanun’a göre, hiç çalışmayan, hiçbir geliri bulunmayan eş de diğer eşin edinilmiş mallarından katılma alacağı talep edebilir. Fakat edinilmiş mallara katılma rejiminin yürürlükte olmadığı döneme ilişkin katkı payı talep edemez. Değer Artış Payı Alacağı Evliliğin devamı esnasında bir eş diğer eşin malvarlığı edinmesine, iyileştirmesine veya korumasına katkı sağlamış olabilir. Katkı yapan eş, diğer eşin malvarlığının değerinin artmasında pay sahibi olduğu için bu artışa değer artış payı, buna ilişkin her bir eşin diğerinden olan alacağına ise değer artış payı alacağı adı verilir. Tasfiye aşamasında her bir eş, diğerine karşı katkı yaptığı oranda bir değer artış payı alacağına sahip olur. Ancak katkı payında olduğu gibi değer artış payında da ekonomik bir katkının bulunması gerekir. Çalışmayan eşin eve ve çocuklara bakarak yaptığı katkı değer artış payı alacağına neden olmaz. Eşin katkısı, evlilik birliğinin giderlerine olağan veya olağanüstü katkı şeklinde gerçekleşse bile değer artış payı alacağı konusu oluşturmaz. Denkleştirme Alacağı Edinilmiş mallara katılma rejiminde her eşin kişisel malları ve edinilmiş malları bulunmaktadır. Evliliğin devamı esnasında bu mal grupları arasında birtakım kaymalar olabilir. Tasfiye aşamasında öncelikle bu malların iadesi gerekmektedir. Bir eş, kişisel mallarından edinilmiş mallarına bir katkı yapmışsa bu katkının iade edilmesi gerekir. Aynı şekilde edinilmiş mallardan kişisel mallara yapılan katkı da iade edilmelidir. Bu şekilde eşlerden birinin bir mal grubundan diğerine yaptığı katkının iadesine “denkleştirme” denir. Bir mal gurubunun diğer mal grubundan olan alacağına ise “denkleştirme alacağı” adı verilir. Katılma Alacağı Denkleştirme işleminin yapılması ve değer artış payı alacaklarının iadesinden sonra her bir eşin edinilmiş malının miktarı değer olarak belli olur. Eklenmeden ve denkleştirmeden elde edilen miktarlar da dâhil olmak üzere her eşin toplam değerinden bu mallara ilişkin borçlar çıkarıldıktan sonra kalan miktara artık değer adı verilir. Her eş veya mirasçıları, diğer eşin artık değerinin yarısı üzerinde hak sahibi olur. Artık değeri fazla çıkan eş, diğerine karşı, artık değerin eşitlenebilmesi için verilmesi gereken rakam kadar borçlanmış olur. Artık değeri daha az olan tarafın diğerine karşı olan bu alacağına “katılma alacağı” adı verilir. Bir diğer ifade ile katılma alacağı, eşlerin, tasfiye aşamasında ortaya çıkan artık - [Uzlaşmanın Sağlanması Hâlinde Tazminat Davası Açılamayacağına ilişkin Düzenlemenin İptali](https://kayseriavukat.org.tr/uzlasmanin-saglanmasi-tazminat-davasi/): Uzlaşmanın Sağlanması Hâlinde Tazminat Davası Açılabilir mi Anayasa Mahkemesi Kararı – Değerlendirme İtiraz Konusu Kural İtiraz konusu kuralda, uzlaşmanın sağlanması hâlinde ceza soruşturmasına konu suç nedeniyle tazminat davası açılamayacağı öngörülmüştür. Başvuru Gerekçesi Başvuru kararında özetle; mağdurun şikâyetten vazgeçmesi durumunda şahsi haklarından da vazgeçtiğini açıkça belirtmediği sürece tazminat davası açma hakkının bulunmasına karşılık kural uyarınca uzlaşma teklifi kabul edildiğinde tazminat davası açma hakkının ortadan kalkmasının eşitlik ilkesiyle bağdaşmadığı, herhangi bir edim karşılığı olmadan uzlaşmanın gerçekleşmesi durumunda tazminat davasının açılamamasının orantılılık ilkesiyle çeliştiği, uzlaştırma kurumu ile amaçlanan kamusal yarar ile zarar görenin kişisel yararı arasında dengenin sağlanamadığı belirtilerek kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun itiraz konusu kuralın yer aldığı 253. maddesinin (5) numaralı fıkrasında uzlaşma teklifinde bulunulması hâlinde kişiye uzlaşmanın mahiyeti ve uzlaşmayı kabul veya reddetmesinin hukuki sonuçlarının anlatılacağı belirtilmiştir. Buna göre ilgililere uzlaşmanın gerçekleşmesi durumunda tazminat davası açamayacakları yönünde bilgi verilecektir. Dolayısıyla kişinin tazminat davası açamayacağının bilincinde olmadan uzlaşması ihtimalinin önüne geçebilecek önemli bir güvence bulunmaktadır. Bununla birlikte anılan maddenin (17) numaralı fıkrasında Cumhuriyet savcısının uzlaşmanın tarafların özgür iradelerine dayandığını ve edimin hukuka uygun olduğunu belirlemesi hâlinde uzlaştırma raporunu veya ilgili belgeyi mühür ve imza altına alarak soruşturma dosyasında muhafaza edeceği belirtilmek suretiyle uzlaşmanın ilgililerin özgür iradeleriyle gerçekleşmesine, ayrıca bu kapsamdaki edimin hukuka uygunluğunun sağlanmasına yönelik bir hüküm de öngörülmüştür. Uzlaşma sürecinde suç nedeniyle ortaya çıkan tüm sonuçların öngörülebildiği ve gerçek zararın belirlenebildiği durumlarda uzlaşan kişinin tazminat davası açamaması anayasal bir soruna sebep olmayacaktır. Zira anılan süreçte öngörülebilen ve hesaplanabilen zararlar yönünden uzlaşılması durumunda ilke olarak uyuşmazlık ortadan kalkacaktır. Buna göre uzlaşan kişinin tazminat davası açamamasının katlanılamayacak bir külfet olmadığından söz edebilmek için soruşturma konusu suç nedeniyle uğranılan zarar, uzlaşma görüşmeleri esnasında en azından yaklaşık olarak belirlenebilmelidir. Suç teşkil eden fiil nedeniyle uğranılan zararın uzlaşma süreci içinde bilinmesi her durumda mümkün olmayacaktır. Özellikle maluliyet oranı gibi teknik bazı verilere ihtiyaç duyulan hâllerde uzlaşma süreci içinde zararın sağlıklı şekilde belirlenebilmesi güçleşecektir. Buna göre ilgililerin uzlaşmanın sağlanması durumunda edimi aşan ve tazminat davasına konu edilemeyecek zarara ilişkin her durumda eksiksiz ve doğru bilgiye sahip olabilecekleri söylenemez. Bu bağlamda uzlaşma görüşmeleri esnasında sağlıklı şekilde belirlenmesi güç olan veya öngörülmesi mümkün olmayan zararlara ilişkin açılacak davalar yönünden herhangi bir ayrım yapılmaksızın uzlaşma sağlandığında tazminat davası açılamayacağını düzenleyen kuralla ilgililere katlanamayacakları bir külfet yüklenmiştir. Sonuç olarak kuralda yargının iş yükünün azaltılması amacı ile mahkemeye erişim hakkına getirilen sınırlama arasında makul bir denge kurulamadığı değerlendirilmiştir. Bu itibarla kuralın orantılık alt ilkesi yönünden ölçülülük ilkesini ihlal ettiği kanaatine varılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir.  ANAYASA MAHKEMESİ KARARI Esas Sayısı: 2023/43 Karar Sayısı: 2023/141 Karar Tarihi: 26/7/2023 R.G. Tarih – Sayı: 18/10/2023 – 32343 İtiraz Yoluna Başvuran: İzmir 2. Asliye Ticaret Mahkemesi İtirazın Konusu: 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 6/12/2006 tarihli ve 5560 sayılı Kanun’un 24. maddesiyle değiştirilen 253. maddesinin (19) numaralı fıkrasının beşinci cümlesinin “Uzlaşmanın sağlanması halinde, soruşturma konusu suç nedeniyle tazminat davası açılamaz;…” bölümünün Anayasa’nın 10., 13., 17., 35. ve 36. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talebidir. Olay: Maddi ve manevi tazminat talebiyle açılan davada itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur. I. İPTALİ İSTENEN KANUN HÜKMÜ 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 253. maddesinin itiraz konusu kuralın da yer aldığı (19) numaralı fıkrası şöyledir: “(19) Uzlaşma sonucunda şüphelinin edimini def’aten yerine getirmesi halinde, hakkında kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilir. Edimin yerine getirilmesinin ileri tarihe bırakılması, takside bağlanması veya süreklilik arzetmesi halinde, 171 inci maddedeki şartlar aranmaksızın, şüpheli hakkında kamu davasının açılmasının ertelenmesi kararı verilir. Erteleme süresince zamanaşımı işlemez. Kamu davasının açılmasının ertelenmesi kararından sonra, uzlaşmanın gereklerinin yerine getirilmemesi halinde, 171 inci maddenin dördüncü fıkrasındaki şart aranmaksızın, kamu davası açılır. Uzlaşmanın sağlanması halinde, soruşturma konusu suç nedeniyle tazminat davası açılamaz; açılmış olan davadan feragat edilmiş sayılır. Şüphelinin, edimini yerine getirmemesi halinde uzlaşma raporu veya belgesi, 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 38 inci maddesinde yazılı ilam mahiyetini haiz belgelerden sayılır.” II. İLK İNCELEME 1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR ve Muhterem İNCE’nin katılımlarıyla 9/3/2023 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. III. ESASIN İNCELENMESİ 2. Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Onur MERCAN tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükmü, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü: A. Anlam ve Kapsam 3. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 253. maddesinin (1) numaralı fıkrasında şüpheli ile mağdur veya suçtan zarar gören gerçek kişi ya da özel hukuk tüzel kişisinin uzlaştırılması için girişimde bulunulacak suçlar sayılmıştır. 4. Anılan maddenin (2) numaralı fıkrasında soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olanlar hariç olmak üzere diğer kanunlarda yer alan suçlarla ilgili olarak uzlaştırma yoluna gidilebilmesi için kanunda açık hüküm bulunması gerektiği, (3) numaralı fıkrasında ise soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olsa bile cinsel dokunulmazlığa karşı suçlarda ve ısrarlı takip suçunda uzlaştırma yoluna gidilemeyeceği, uzlaştırma kapsamına giren bir suçun bu kapsama girmeyen bir başka suçla birlikte aynı mağdura karşı işlenmiş olması hâlinde de uzlaşma hükümlerinin uygulanmayacağı ifade edilmiştir. 5. Maddenin (4) numaralı ila (25) numaralı fıkralarında uzlaşma işlemlerine ilişkin usul ve esaslar düzenlenmiştir. 6. (19) numaralı fıkrada uzlaşma sonucunda şüphelinin edimini defaten yerine getirmesi hâlinde hakkında kovuşturmaya yer olmadığı kararının verileceği, edimin yerine getirilmesinin ileri tarihe bırakılması, takside bağlanması veya süreklilik arz etmesi durumunda 171. maddedeki şartlar aranmaksızın şüpheli hakkında kamu davasının açılmasının ertelenmesi kararının verileceği, erteleme süresince zamanaşımının işlemeyeceği, kamu davasının açılmasının ertelenmesi kararından sonra uzlaşmanın gereklerinin yerine getirilmemesi hâlinde 171. maddenin (4) numaralı fıkrasındaki şart aranmaksızın kamu davasının açılacağı, uzlaşmanın sağlanması durumunda soruşturma konusu suç nedeniyle tazminat davasının açılamayacağı, açılmış olan davadan feragat edilmiş sayılacağı, şüphelinin edimini yerine getirmemesi hâlinde uzlaşma raporu veya belgesinin 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 38. maddesinde yazılı ilam niteliğini haiz belgelerden sayılacağı öngörülmüştür. 7. Söz konusu fıkranın beşinci cümlesinin “Uzlaşmanın sağlanması halinde, soruşturma konusu suç nedeniyle tazminat davası açılamaz;…” bölümü - [Basit Yargılama Usulüne ilişkin Bazı Düzenlemeler Anayasa Mahkemesi Tarafından İptal Edilmiştir](https://kayseriavukat.org.tr/basit-yargilama-usulu-aym-karari/): Basit Yargılama Usulü 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu Basit yargılama usulü – Madde 251 (1) Asliye ceza mahkemesince, iddianamenin kabulünden sonra adli para cezasını ve/veya üst sınırı iki yıl veya daha az süreli hapis cezasını gerektiren suçlarda basit yargılama usulünün uygulanmasına karar verilebilir. 175 inci maddenin ikinci fıkrası uyarınca duruşma günü belirlendikten sonra basit yargılama usulü uygulanmaz. (2) Basit yargılama usulünün uygulanmasına karar verildiği takdirde mahkemece iddianame; sanık, mağdur ve şikâyetçiye tebliğ edilerek, beyan ve savunmalarını on beş gün içinde yazılı olarak bildirmeleri istenir. Tebligatta duruşma yapılmaksızın hüküm verilebileceği hususu da belirtilir. Ayrıca, toplanması gereken belgeler, ilgili kurum ve kuruluşlardan talep edilir. (3) Beyan ve savunma için verilen süre dolduktan sonra mahkemece duruşma yapılmaksızın ve Cumhuriyet savcısının görüşü alınmaksızın, Türk Ceza Kanununun 61 inci maddesi dikkate alınmak suretiyle, 223 üncü maddede belirtilen kararlardan birine hükmedilebilir. Mahkûmiyet kararı verildiği takdirde sonuç ceza dörtte bir oranında indirilir. (4) Mahkemece, koşulları bulunması hâlinde; kısa süreli hapis cezası seçenek yaptırımlara çevrilebilir veya hapis cezası ertelenebilir ya da uygulanmasına sanık tarafından yazılı olarak karşı çıkılmaması kaydıyla hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilir. (5) Hükümde itiraz usulü ile itirazın sonuçları belirtilir. (6) Mahkemece gerekli görülmesi hâlinde bu madde uyarınca hüküm verilinceye kadar her aşamada duruşma açmak suretiyle genel hükümler uyarınca yargılamaya devam edilebilir. (7) Basit yargılama usulü, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, sağır ve dilsizlik hâlleri ile soruşturma veya kovuşturma yapılması izne ya da talebe bağlı olan suçlar hakkında uygulanmaz. (8) Basit yargılama usulü, bu kapsama giren bir suçun, kapsama girmeyen başka bir suçla birlikte işlenmiş olması hâlinde uygulanmaz. Basit yargılama usulünde itiraz – Madde 252 (1) 251 inci madde uyarınca verilen hükümlere karşı itiraz edilebilir. Süresi içinde itiraz edilmeyen hükümler kesinleşir. (2) İtiraz üzerine hükmü veren mahkemece duruşma açılır ve genel hükümlere göre yargılamaya devam olunur. Taraflar gelmese bile duruşma yapılır ve yokluklarında 223 üncü madde uyarınca hüküm verilebilir. Taraflara gönderilecek davetiyede bu husus yazılır. Duruşmadan önce itirazdan vazgeçilmesi hâlinde duruşma yapılmaz ve itiraz edilmemiş sayılır. (3) Mahkeme, ikinci fıkra uyarınca hüküm verirken, 251 inci madde kapsamında basit yargılama usulüne göre verdiği hükümle bağlı değildir. Ancak, itirazın sanık dışındaki kişiler tarafından yapıldığı hâllerde 251 inci maddenin üçüncü fıkrası uyarınca yapılan indirim korunur. (4) İtiraz üzerine verilen hükmün sanık lehine olması hâlinde, bu hususların itiraz etmemiş olan diğer sanıklara da uygulanma olanağı varsa bu sanıklar da itiraz etmiş gibi verilen kararlardan yararlanır. (5) İkinci fıkra uyarınca verilen hükümlere karşı genel hükümlere göre kanun yoluna başvurulabilir. (6) Birinci fıkradaki itirazın, süresinde yapılmadığı veya kanun yoluna başvuru hakkı bulunmayan tarafından yapıldığı mahkemesince değerlendirildiğinde dosya, 268 inci maddenin ikinci fıkrası uyarınca itirazı incelemeye yetkili olan mercie gönderilir. Mercii bu sebepler yönünden incelemesini yapar ve kararını gereği için mahkemesine gönderir. Basit Yargılama Usulü ile ilgili Bazı Düzenlemelerin İptaline ilişkin Değerlendirme Duruşma Günü Belirlendikten Sonra Basit Yargılama Usulü Yapılamayacağını Öngören Kuralın İncelenmesi Dava konusu kuralda, basit yargılama usulünün uygulanmasına ancak kovuşturmanın ilk aşamasında karar verilebileceği, duruşma günü belirlendikten sonra yargılamanın genel hükümlere göre sonuçlandırılacağı öngörülmüştür. Kuralda basit yargılama usulüne ilişkin belirliliği oluşturma ve duruşma yapılmaksızın uyuşmazlığın sona erdirilmesi mümkün olan dosyaları süratle karara bağlama amaçlanmıştır. Bu itibarla kuralın -devletin yargılamaların gereksiz yere uzamasını engelleyecek etkin çareler oluşturma zorunluluğu bağlamında- kamu yararı amacına hizmet ettiği değerlendirilmiştir. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal talebinin reddine karar vermiştir.  Usul Kapsamında Verilen Mahkûmiyet Kararlarında Sonuç Cezada Dörtte Bir Oranında İndirim Uygulanmasını Düzenleyen Kuralın İncelenmesi Kuralda basit yargılama usulü kapsamında mahkûmiyet kararı verildiği takdirde yapılacak indirim miktarı hükme bağlanmıştır. Kovuşturmaya ilişkin benimsenen alternatif çözüm yönteminin etkin bir şekilde uygulanması ve böylece yargılama sürecinin hızlandırılarak basit yargılama usulünden beklenen faydanın sağlanması amacıyla sonuç cezadan belirli bir oranda indirim öngörülmesi kanun koyucunun takdir yetkisi kapsamındadır. Söz konusu indirimin yargılama sürecinin hızlandırma amacına ulaşma bakımından elverişli ve gerekli olmadığı söylenemez. Ayrıca basit yargılama usulüne konu suçların ağırlıkları, tehlikelilikleri ve nitelikleri ile indirim oranının cezalar üzerinde miktar itibarıyla yapacağı etki gözetildiğinde kurallarla meşru amaç arasında söz konusu makul bir dengenin kurulduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal talebinin reddine karar vermiştir.  Verilen Karara İtiraz Hâlinde Hükmü Veren Mahkemece Duruşma Açılmasını ve Genel Hükümlere Göre Yargılamaya Devam Edilmesini Öngören Kuralın İncelenmesi İtiraz konusu kuralda, basit yargılama usulüne göre verilen kararlara itiraz hâlinde hükmü veren mahkemece duruşma açılacağı ve genel hükümlere göre yargılamaya devam olunacağı öngörülmüştür. Basit yargılama usulünün ilk aşamasında verilen karara karşı yapılan itiraz üzerine hükmü veren mahkeme tarafından duruşma açılarak yargılamaya devam edilmesinin öngörülmesi, davanın esasına dair görüşünü açıklayan bir hâkim tarafından yeniden yargılama yapılması anlamına gelmektedir. Bu bağlamda, itiraz sonrası yapılan yargılamaya görüşünü açıklayan bir hâkimle devam edilmesi basit yargılama usulünün ikinci aşamasının uygulanmasını gereksiz kılacaktır. Ayrıca hâkimin basit yargılama usulüne göre verdiği kararda açıkladığı esasa yönelik görüş, itiraz üzerine yapılacak yargılamada verilecek karar açısından kişiler nezdinde bir ön yargı ve hâkim açısından da baskı unsuru oluşturabilecektir. Bu durum mahkemenin tarafsızlığı yönünden makul güvenin oluşmasını, hâkim açısından kendine karşı bağımsız hareket etmesini engelleyen bir durum olarak görülecektir. Bu itibarla kural, tarafsız mahkemede yargılanma hakkına aykırılık oluşturmaktadır. Öte yandan kural, basit yargılama usulüne göre verilen karara yapılan itirazın niteliğine bakılmaksızın mahkemenin her durumda duruşma açarak yargılamaya devam etmesini öngörmektedir. İtiraz üzerine her durumda duruşmalı yargılama yapılması özellikle yargılama süreci ve cezalandırma faaliyeti yönünden farklı sonuçlar doğurmaktadır. Kuralla sanık veya mağdur ya da şikâyetçi tarafından basit yargılama usulüne göre verilen karara hangi nedenle itiraz edildiğine bakılmaksızın her durumda duruşma açılarak yargılama yapılması zorunlu hâle getirilmektedir. Kural, itirazın niteliği gereği duruşma açılmasına gerek bulunmayan hâllerde dahi mahkemeye 251. madde kapsamında verdiği kararı düzeltme imkânı tanımamaktadır. Bu durumun basit yargılama usulünün ihdas edilmesinde temel amaç olan yargılama sürecinin hızlı bir şekilde sonuçlandırılması amacını olumsuz etkileyebileceği açıktır. Dolayısıyla Kanun’un 251. maddesine göre verilen karara itiraz üzerine mahkemenin dosya üzerinden sonuçlandırılabilecek itirazlarda dahi yargısal sürecinin uzamasına neden olacak şekilde her durumda duruşma açarak yargılamaya devam etmek zorunda bırakılması Anayasa’nın 141. maddesinde düzenlenen yargılamanın makul sürede sonuçlandırılmasına ilişkin anayasal ilkeye aykırılık oluşturmaktadır.  Bununla birlikte itiraz üzerine duruşma açılarak yargılama yapılması sanığın cezalandırılması yönünden de bazı sonuçlar doğurmaktadır. İtiraz üzerine her şartta yargılamanın duruşmalı yapılmasının sonuçlarından birisi de usule ilişkin basit hatalar nedeniyle yapılan itirazın sanık - [İdari Davalarda Temyiz Sınırına İlişkin Düzenleme Anayasa Mahkemesi Tarafından İptal Edilmiştir](https://kayseriavukat.org.tr/idari-davalarda-temyiz-siniri/): İdari Davalarda Temyiz Sınırına ilişkin Düzenlemenin İptali Anayasa Mahkemesi Kararı – Değerlendirme İtiraz Konusu Kural İtiraz konusu kuralda, konusu beş yüz seksen bir bin Türk lirasının üzerinde olan davalar hakkında bölge idare mahkemelerince verilen hükümlerin temyiz incelemesine tabi tutulacağı öngörülmüştür. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 46. maddesinin birinci fıkrasında “Konusu yüz bin Türk lirasını aşan…” olarak düzenlenen idari davalarda temyiz sınırı 2023 yılı için 581 bin TL olarak uygulanmaktadır. Başvuru Gerekçesi Başvuru kararında özetle; itiraz konusu kuralla öngörülen durumun mahkemeye erişim hakkı, hükmün denetlenmesini talep etme hakkı, ölçülülük ve kanuni hâkim ilkeleri ile bağdaşmadığı belirtilerek kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi Kurala konu parasal sınırın her yıl yeniden değerleme oranına göre güncellenmesi nedeniyle işlem veya eylem tarihi, idareye başvuru tarihi, dava tarihi, ilk derece mahkemesi karar tarihi veya istinaf merciinin karar tarihi itibarıyla farklı aşamalarda farklı şekillerde uygulanması söz konusu olabilir. Ayrıca idari yargılamada kanun yollarını düzenleyen kanunlarda da bölge idare mahkemesi kararlarına karşı temyiz başvurusunda bulunmak için geçerli parasal sınır belirlenirken anılan tarihlerden hangisinin dikkate alınacağı hususunda herhangi bir düzenleme bulunmamaktadır. Bu nedenle yargılama süreçlerinden dolayı daha önce temyize tabi olan bir karar, bölge idare mahkemesinin karar tarihi itibarıyla kesin olabilir. Bu itibarla kuralda temyiz kanun yoluna başvuru açısından hangi tarihteki parasal sınırın uygulanacağı hususunun açık, net ve tereddüde yer vermeyecek şekilde düzenlememiş olması nedeniyle kuralın kanunilik şartını taşımadığı değerlendirilmiştir. Öte yandan 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 45. maddesinin (1) numaralı fıkrasına göre konusu beş bin Türk lirasını geçmeyen vergi davaları, tam yargı davaları ve idari işlemlere karşı açılan iptal davaları hakkında idare ve vergi mahkemelerince verilen kararlar kesin olup bunlara karşı istinaf yoluna başvurulamaz. Bu parasal tutar anılan Kanun’un ek 1. maddesi uyarınca yeniden değerleme oranına göre güncellendiğinden 2023 yılı için yirmi bin Türk lirası olarak uygulanmaktadır. Usul ekonomisi ve makul sürede yargılama ilkeleri açısından önemsiz sayılabilecek bazı davalarda verilen kararların kesin olması hükmün denetlenmesini talep etme hakkına aykırılık teşkil etmediği gibi ilk derece mahkemesi kararlarına karşı yapılan istinaf başvurusunun reddine ilişkin kararlar da hükmün denetlenmesi hakkına aykırılık oluşturmaz. Ancak bölge idare mahkemesince istinaf başvurusu kabul edilerek ilk derece mahkemesi kararının kaldırılması ve işin esası hakkında karar verilmesi hâlinde bölge idare mahkemesinin ilk elden verdiği bu karara karşı temyiz kanun yoluna başvurulamaması hükmün denetlenmesi hakkına aykırılık teşkil edebilir. Zira konusu istinaf sınırının üzerinde olup beş yüz seksen bir bin Türk lirasının altında kalan uyuşmazlıkların tamamının tutar açısından önemsiz olduğu söylenemez ve kural nedeniyle bölge idare mahkemesi kararlarına karşı temyiz kanun yoluna başvurulamamaktadır. Bu kapsamda tutarı itibarıyla önemsiz olduğu kabul edilemeyecek vergi, tam yargı veya iptal davasında, ilk kez bölge idare mahkemesince davacı aleyhine bir hüküm kurulması durumunda kural nedeniyle bu hükmün denetlenememesi kişilere aşırı külfet yüklemektedir. Ayrıca Danıştayın iş yükünün azaltılması amacı ile davacıların hükmün denetlenmesini talep etme haklarını kullanmadaki menfaatleri arasındaki denge davacılar aleyhine bozulmaktadır. Sonuç olarak konusu beş yüz seksen bir bin Türk lirasının altında kalan tüm vergi davaları, tam yargı davaları ve idari işlemlerden kaynaklanan davalarda ilk kez davacılar aleyhine hüküm kuran bölge idare mahkemesi kararına karşı temyiz kanun yoluna başvurulamaması hükmün denetlenmesini talep etme hakkına orantısız bir sınırlama getirmektedir. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 46. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde yer alan “Konusu yüz bin Türk lirasını aşan…” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline, iptal hükmünün kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak dokuz ay sonra yürürlüğe girmesine karar vermiştir. İdari Davalarda Temyiz Sınırına ilişkin Düzenlemenin İptali ANAYASA MAHKEMESİ KARARI Esas Sayısı: 2023/36 Karar Sayısı: 2023/142 Karar Tarihi: 26/7/2023 R.G. Tarih – Sayı: 13/10/2023 – 32338 İtiraz Yoluna Başvuran: Samsun Bölge İdare Mahkemesi 2. Vergi Dava Dairesi İtirazın Konusu: 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 18/6/2014 tarihli ve 6545 sayılı Kanun’un 20. maddesiyle değiştirilen 46. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde yer alan “Konusu yüz bin Türk lirasını aşan…” ibaresinin Anayasa’nın 2., 10., 13., 36. ve 37. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talebidir. Olay: Ödenen damga vergilerinin iadesi talebiyle açılan davada itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur. I. İPTALİ İSTENEN KANUN HÜKMÜ 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun itiraz konusu kuralın da yer aldığı 46. maddesinin ilgili kısmı şöyledir: “Madde 46 – Temyiz (Değişik: 18/6/2014-6545/20 md.) Danıştay dava dairelerinin nihai kararları ile bölge idare mahkemelerinin aşağıda sayılan davalar hakkında verdikleri kararlar, başka kanunlarda aksine hüküm bulunsa dahi Danıştayda, kararın tebliğinden itibaren otuz gün içinde temyiz edilebilir: a) Düzenleyici işlemlere karşı açılan iptal davaları. b) Konusu yüz bin Türk lirasını aşan vergi davaları, tam yargı davaları ve idari işlemler hakkında açılan davalar.…” II. İLK İNCELEME 1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR ve Muhterem İNCE’nin katılımlarıyla 9/3/2023 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. III. ESASIN İNCELENMESİ 2. Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Murat ÖZDEN tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, iptali istenen kanun hükmü, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçesi ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü: A. Anlam ve Kapsam 3. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 45. maddesinde parasal tutar itibarıyla beş bin Türk lirasını geçmeyen davalar ile anılan Kanun’un 20/A ve 20/B maddelerinde belirtilen davalar dışındaki davalarda ilk derece mahkemesince verilen kararların istinaf incelemesine tabi olacağı hüküm altına alınmıştır. 4. İstinaf mercii tarafından verilen kararlardan temyiz incelemesine tabi olanlar ise Kanun’un 46. maddesinde sayma yoluyla belirlenmiş olup anılan maddenin birinci fıkrasının (b) bendi uyarınca konusu yüz bin Türk lirasını aşan vergi davaları, tam yargı davaları ve idari işlemler hakkında açılan davalarda verilen bölge idare mahkemelerinin kararları da temyize tabidir. Söz konusu bentte yer alan “Konusu yüz bin Türk lirasını aşan…” ibaresi itiraz konusu kuralı oluşturmaktadır. 5. Kanun’un ek 1. maddesinde bu Kanun’da öngörülen parasal sınırların, her takvim yılı başından geçerli olmak üzere, önceki yılda uygulanan parasal sınırların o yıl için 4/1/1961 tarihli ve 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun mükerrer 298. maddesi hükmü uyarınca - [AİHM Yüksel Yalçınkaya Kararının Devam Eden Dava ve Yargılamalara Etkisi](https://kayseriavukat.org.tr/aihm-yuksel-yalcinkaya-karari/): AİHM Yüksel Yalçınkaya Kararının Devam Eden Ceza Davaları ve Mahkûmiyet Kararlarına Etkisi Bilindiği üzere Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Büyük Dairesi 26 Eylül 2023 tarihli Yüksel Yalçınkaya / Türkiye Davasında verdiği kararda 15 Temmuz 2016 sonrası Türkiye’de özellikle  Fetullahçı Terör Örgütü / Paralel Devlet Yapılanmasına (FETÖ/PDY) mensup olma iddiasıyla yapılan yargılamalara ilişkin çok önemli tespit ve değerlendirmelerde bulunmuş ve nihayetinde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) adil yargılanma hakkını düzenleyen 6. maddesinin, kanunsuz suç olamayacağı ilkesini düzenleyen 7. maddesinin ve örgütlenme ve toplanma hakkıyla ilgili 11. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir. (AİHM Yüksel Yalçınkaya Kararı’nın Türkçe çevirisine ve karara ilişkin değerlendirmelere sitemizden ulaşabilirsiniz.) Türk yargısının son dönem işlem, karar ve uygulamalarının sistematik olarak hukuksuz olduğunun resmini ortaya koyan karar, Türk yargısı ve son dönem yargılamaları için bir dönüm noktası olmuştur. Toplam 182 sayfalık kararda Türkiye’deki son dönemde örgüt yargılamalarındaki hukuka aykırı uygulamalar ve ortaya çıkarttıkları hak ihlalleri madde madde ele alınmış ve bu çerçevede geniş bir alanda hak ihlali kararı verilmiştir. Türkiye’de terör suçlamasıyla yapılan yargılamaların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 7. maddesinde belirtilen temel ilkelere aykırılığını ortaya koyan bu karar, belirsizlikler ve keyfiliklerle dolu bir hukuk sistemine yönelik ağır bir itham niteliğindedir. AİHM’nin kararıyla, Sözleşme’nin 6/1. maddesinde yer alan adil yargılanma hakkının ihlalini, kişilerin ağır bir ceza gerektiren ciddi bir suçtan mahkûm edilmesine yol açan yargılamaların, AİHS’nin 6. maddesi kapsamında esastan ve temel olarak, adil olmadığı gerçeği ortaya konulmuştur. Kararda Sözleşme’nin 11. maddesi kapsamında korunan örgütlenme özgürlüğüne yönelik eşi benzeri görülmemiş bir saldırının varlığına da vurgu yapılmış ve bundan dolayı hak ihlaline hükmedilmiştir. AİHM Yüksel Yalçınkaya Kararı, kapsamı ve genel olarak benzer nitelikteki bütün yargılamaları içine alan tespitleri çerçevesinde çok önemli sonuçlar ortaya çıkarmaktadır. Bu çalışmada kararın özeti çerçevesinde Yalçınkaya / Türkiye kararında yer verilen temel ihlal noktaları ve bu ihlal kararının sonuçları ile güncel davalara etkileri ele alınmıştır. I. Dava Konusu Olayın Özeti Karara konu olayda başvurucusu Yüksel Yalçınkaya, Kayseri’de bir devlet okulunda öğretmen olarak görev yapmakta iken, 15 Temmuz Darbe girişimi sonrası önce açığa alınmış ve daha sonra 27 Temmuz 2016 tarihinde çıkarılan 672 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile FETÖ/PDY ile bağlantılı olduğu iddiasıyla kamu görevinden ihraç edilmiştir. İlerleyen süreçte hakkında “Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması”na (FETÖ/PDY) üye olmak suçlamasıyla başlatılan soruşturma neticesinde açılan davada 21 Mart 2017 tarihinde Kayseri Ağır Ceza Mahkemesince 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 314/2. maddesi kapsamında silahlı terör örgütüne üye olmak suçundan altı yıl üç ay hapis cezasına mahkum edilmiştir (§ 63). Mahkûmiyet kararı, Başvurucunun, ulusal mahkemelerin FETÖ/PDY üyelerinin özel kullanımı için tasarlandığına hükmettiği “ByLock” adlı şifreli bir mesajlaşma uygulamasını kullanmasına dayandırılmıştır. Ayrıca kararda başvurucunun Banka Asya hesabı kullanması ve FETÖ/PDY ile bağlantılı olduğu düşünülen bir sendika ve derneğe üye olması da yer almaktadır. (§ 1, § 24, § 27). Başvurucu, yargılanmasının ve mahkûmiyetinin Sözleşme’nin 6, 7, 8 ve 11. maddelerinin ihlal edildiğinden bahisle iç hukuk yolarını tükettikten sonra 17 Mart 2020 tarihinde AİHM nezdinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvuru, Mahkeme’nin İkinci Bölümü’ne havale edilmiş ve Bölüm, başvuruyu 02/03/2021 tarihinde benzer vakalar açısından örnek niteliğinde olması nedeniyle “leading case” olarak belirlemiştir. Bu belirlemenin neticesi olarak İkinci Bölüm, 3 Mayıs 2022 tarihinde, Büyük Daire lehine yargı yetkisinden feragat etmeye karar vermiştir (§ 6). Bireysel başvuruyu değerlendiren AİHM Büyük Dairesi başvurucu bakımından Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) adil yargılanma hakkını düzenleyen 6. maddesinin, kanunsuz suç olamayacağı ilkesini düzenleyen 7. maddesinin ve örgütlenme ve toplanma hakkıyla ilgili 11. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir. II. AİHM Yüksel Yalçınkaya Kararında Tespit Edilen Temel Hukuka Aykırılıklar AİHS’nin 7. Maddesinde Düzenlenen Suç ve Cezaların Kanuniliği İlkesi Başvurucu, mahkûmiyetine esas teşkil eden fiillerin ilgili vakitte hukuka uygun olduğundan ve bu fiillerden dolayı cezai olarak sorumlu tutulmasının, Sözleşme’nin 7. maddesinde yer alan kanunsuz ceza olmaz ilkesine aykırı olarak ilgili kanunların geniş ve keyfi bir yorumunu teşkil ettiğinden şikâyetçi olmuştur (§ 214). Şikâyeti değerlendiren AİHM Büyük Dairesi’nin Yüksel Yalçınkaya/Türkiye kararında ihlal verdiği en temel madde, Sözleşmenin suç ve cezaların kanuniliği ilkesini düzenleyen 7. maddesi olmuştur. Sözleşme’nin “Kanunsuz ceza olmaz” kenar başlıklı 7. maddesi uyarınca hiç kimse, işlendiği zaman ulusal veya uluslararası hukuka göre suç oluşturmayan bir eylem veya ihmalden dolayı suçlu bulunamaz. Aynı biçimde, suçun işlendiği sırada uygulanabilir olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez. Sözleşme’nin koruma sisteminde önemli bir yere sahip olan ve hukukun üstünlüğünün temel bir unsuru olan Sözleşme’nin 7. maddesinde yer alan suç ve cezaların kanuniliği ilkesinin içerdiği güvence, AİHM’ye göre Sözleşme’nin 15. maddesi uyarınca savaş veya diğer olağanüstü hallerde de bu güvenceden herhangi bir sapmaya izin vermez. Mahkemeye göre, Sözleşme, amacı ve hedefi doğrultusunda, keyfi kovuşturma, mahkûmiyet ve cezalandırmaya karşı etkili güvenceler sağlayacak şekilde yorumlanmalı ve uygulanmalıdır (§ 237). Sözleşme’nin 7. maddesi, ceza hukukunun geriye dönük olarak sanığın aleyhine uygulanmasını yasaklamakla sınırlı değildir. Aynı zamanda, daha genel olarak, sadece yasanın bir suçu tanımlayabileceği ve bir ceza öngörebileceği ilkesini (nullum crimen, nulla poena sine lege) ve ceza hukukunun, örneğin kıyas yoluyla, bir sanığın aleyhine olacak şekilde geniş yorumlanmaması gerektiği ilkesini de içerir. Bu ilkelerden, bir suçun kanunda açıkça tanımlanmış olması gerektiği sonucu çıkmaktadır. Bu gereklilik, bireyin ilgili hükmün lafzından ve gerekirse mahkemelerin yorumundan, hangi eylem ve ihmallerin kendisini cezai olarak sorumlu kılacağını bilebildiği durumlarda yerine getirilmiş olur. 7. madde, özellikle erişilebilirlik ve öngörülebilirlik gibi niteliksel gereklilikleri ima etmektedir (§ 238). a. Yargıtay’ın Örgüt Üyeliği Suçuna ilişkin Geniş ve Öngörülemez Yorumu AİHM Yüksel Yalçınkaya Kararı’nda terör örgütü kurmak suçundan Fetullah Gülen’in daha önce beraat etmesi, 2017 yılından önce kesinleşen bir mahkeme kararı olmaması karşısında, bir örgüt üyeliği suçundan mahkûmiyet için “bilme ve isteme” manevi unsurunun özel olarak incelenmesine dikkat çekilmiştir (§ 253). Aşağıda ayrıntılı olarak açıklanacağı üzere Sözleşmenin 7. maddesi kapsamında AİHM tarafından yapılan değerlendirme neticesinde, ulusal mahkemelerin ByLock kullandığı iddia edilenlere adeta kusursuz sorumluluk düzeyine varan bir sorumluluk yüklediklerini,  İç hukukta ve Yargıtay içtihatlarında öngörülen terör örgütü üyeliği suçunun maddi ve manevi unsurlarını tespit etmek yerine varsayıma dayalı yargılama yapıp mahkûmiyet kararları verdiklerini,  Bu yargılamalarda mahkemelerin genişletici ve öngörülemez yorumu, Sözleşmenin 7. maddesinin keyfi kovuşturma, mahkûmiyet ve cezalandırmaya karşı etkili güvenceler sağlama amaç ve hedefine aykırı olduğunu tespit etmiş ve bu noktada ağır nitelikte hak ihlali kararı vermiştir (§ 300). AİHM’e göre esasen 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 314/2. maddesi, kişilerin - [Emsal Nitelikteki AİHM Yalçınkaya Kararı Doğrultusunda Ceza Davalarında Yargılamanın Yenilenmesi Süreci](https://kayseriavukat.org.tr/emsal-aihm-yalcinkaya-karari/): Emsal Nitelikteki AİHM Yalçınkaya Kararı Doğrultusunda Kesinleşmiş Ceza Davalarında Yargılamanın Yenilenmesi Uzun süredir sabır ve kararlılıkla sürdürülen hukuki mücadelelerin olumlu neticeleri geç de olsa alınmaya başladı. Uzun soluklu ve yorucu bir hukuk mücadelesinin sonunda elde edilen karar, mağdurlar için umutları arttırdı. Gelinen nokta itibariyle ihlal edilen hakları geri almak, tazminini sağlamak ve/ya sorumluların kusurlarını daha belirgin hale getirmek adına, tüm mağdur ve yakınlarına dünden daha fazla sorumluluk düşmektedir. İfade etmek gerekir ki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi AİHM Yalçınkaya kararı tüm mağdurlar için yeni bir sürecin başlangıcıdır. Bu kararla uluslararası bir mahkeme nezdinde mağdurların haklılığı ve savundukları argümanların doğruluğu, Türkiye yargısının ise keyfi uygulamaları tescil edilmiş oldu. yapılan açıklamalar ve verilen kimi kararlar, AİHM Yalçınkaya kararının ve gerekçelerinin Türk yargısı ve hükümeti tarafından mağdurların beklediği kapsamda ve hızda kabul edilmeyeceğini göstermektedir. (AİHM Yalçınkaya Kararı’nın Türkçe çevirisine ve karara ilişkin değerlendirmelere sitemizden ulaşabilirsiniz.) Türk iç hukuku açısından bağlayıcı olan, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay ile tüm yargı birimleri ve devlet organları tarafından AİHM Yalçınkaya kararının derhal uygulanması Anayasa’nın 90. maddesinin emredici hükmüdür. Türkiye, demokratik ve hukuk devleti olmaktan vazgeçmediği, insan hak ve özgürlüklerini önceleyen medeni dünyadan kopmadığı sürece bu karar er ya da geç uygulanmak zorundadır. Bu sürenin kısa veya uzun olması, mağdurların gerek hukuk organları nezdinde, gerek toplumsal zeminde verecekleri mücadele ile yakından ilgilidir. Zülküf Arslan Hukuk Bürosu olarak, AİHM tarafından “sistematik sorun” olarak nitelendirilen benzer nitelikteki davalara uygulanması gerektiği belirtilen emsal nitelikteki AİHM Yalçınkaya Kararı doğrultusunda mağdur ve/ya yakınları tarafından atılması gereken ve etkili olacağına inandığımız adımları paylaşmak istiyoruz. Belirtmek isteriz ki AİHM Yalçınkaya Kararı sonrasında ulusal ve uluslararası boyutlarda yapılabilecek hukuki süreçlere ilişkin bilgilendirmelerde bulunmaya, sorularınızı cevaplamaya, talep edeceğiniz hukuki yardımları vermeye devam edeceğiz. Bu çerçevede: – Hakkında soruşturma devam eden kişiler, emsal AİHM Yalçınkaya Kararına atıf yaparak ilgili Cumhuriyet savcılığından haklarında ivedilikle takipsizlik kararı verilmesini talep edebilirler. – Ceza yargılaması devam eden kişiler; AİHM tarafından “sistematik sorun” olarak nitelendirilen benzer nitelikteki davalara uygulanması gerektiği belirtilen AİHM Yalçınkaya kararı kapsamında yargılamayı yapan mahkemeye dilekçe vererek 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 223/2-b maddesi gereğince haklarında beraat kararı verilmesini talep edebilirler. – Haklarında verilmiş mahkumiyet kararı istinaf ve temyiz makamları tarafından onanarak, ya da yasa yollarına başvuru süresi kaçırılmış olması nedeniyle kesinleşmiş olanların en kısa sürede AİHM Yalçınkaya Kararı’na atıf yaparak mahkumiyet kararını veren ilk derece ağır ceza mahkemesine dilekçeyle müracaat ederek yargılamanın yenilenmesini talep etmeleri gerekmektedir. Yargılamanın yenilenmesi talebi ile ilgili hazırladığımız makalelere sitemizden ulaşabilir, detaylı bilgi ve hukuki danışmanlık almak için bizimle iletişime geçebilirsiniz. – Verilmiş mahkumiyet kararının infazının tamamlanmış olması, yargılanmanın yenilenmesi talebinde bulunmanızın önünde bir engel değildir. Bu kişi ve yasal temsilcileri de mahkumiyet kararını veren ilk derece ağır ceza mahkemesine dilekçeyle müracaat ederek yargılanmasının yenilenmesini talep etmelidirler. – Yapılacak başvuruların temel amacı, hukuksuzluğun tespiti ve ihlal edilen hakların doğrudan iade veya tazmin suretiyle giderilmesidir. Bununla birlikte verilecek hukuki mücadelelerin Türkiye’nin bireysel hukuka tekrar geri dönme sürecinin hızlandırılmasına katkı sağlayacağı kuşkusuzdur. – Yargılanmanın yenilenmesi dilekçesini doğrudan mahkum ve mağdur olan kişiler verebileceği gibi, bu başvuru avukat aracılığıyla yapılabilir. – Yazılacak dilekçede, mahkeme tarafından cezalandırmaya dayanak olarak özellikle Bylock kullanımı, dernek/sendika üyeliği, Bank Asya gibi verilere yer verilmişse bunlara vurgu yapılarak AİHM Yalçınkaya Kararı’nda bu konularda yapılan değerlendirmelere yer verilmelidir. Bu verilere dayalı bir mahkumiyet kararı kurulmamış olsa dahi, özellikle örgüt üyeliğinin ispatına ilişkin olarak AİHM Yalçınkaya kararında “suçun maddi ve manevi unsuru”na yönelik olarak yapılan değerlendirmelerin tüm mağdurların lehine sonuç doğuracak mahiyette olduğundan, bu husus temel alınarak da başvuru yapılmalıdır. – Yargılamanın yenilenmesi dilekçesinin sonuç ve talep kısmında şu hususlara yer verilebilir: “26.09.2023 tarihinde AİHM Büyük Daire tarafından verilen ve “sistematik sorun” olarak nitelendirilen benzer nitelikteki davalara uygulanması gerektiği belirtilen AİHM Yalçınkaya kararı (Başvuru No.15669/20; 26 Eylül 2023) dikkate alınarak (CMK 311/1-f); Hakkımdaki hükme esas gerekçelerin hiçbir şekilde suç olmadığı sabit olmakla; Mahkemeniz nezdinde verilen hükmün hukukun evrensel ilkelerine uygun hale gelebilmesi için yargılamamın yeniden yapılmasını, -varsa- Hakkımdaki yakalama kararının kaldırılmasını, -cezaevinde iseniz- Hakkımdaki infazın durdurulmasını, -cezaevinde değilseniz- infazın geri bırakılmasını, Yapılacak yeniden yargılama neticesinde suç işlemediğim sabit görülerek CMK 223/2-b bendinden beraatime karar verilmesini, Bu dilekçemin sonucu hakkında verilecek kararın tarafıma en kısa zamanda tebliğ edilmesini talep eder, Gereğinin yapılmasını takdirlerinize arz ederim.” AİHM Yalçınkaya Kararı doğrultusunda ilgili ağır ceza mahkemesine vereceğiniz yargılamanın yenilenmesi dilekçesine mahkeme tarafından 3 farklı şekilde karar verilebilir: 1. Talebiniz kabul edilip, yeniden yargılamanız yapılabilir. 2. Talebiniz mahkeme tarafından reddedilebilir. 3. Mahkeme hiçbir cevap vermeyebilir. Yeniden Yargılanma Talebinin Kabul Edilmesi Yeniden yargılanmaya ilişkin başvurunuzun mahkeme tarafından kabul edilmesi halinde, önceki mahkûmiyet kararı ortadan kaldırılacak ve yargılama AİHM Yalçınkaya kararında yer verilen gerekçeler ışığında yeniden başlayacaktır. Bu hususta detaylı bilgi ve hukuki danışmanlık almak için Hukuk Büromuz ile iletişime geçebilirsiniz. Yeniden Yargılanma Talebinin Reddedilmesi Yeniden yargılanmaya ilişkin başvurunuzun mahkeme tarafından reddedilmesi halinde size tebliğ edilecek kararın sonunda mahkeme tarafından karara karşı gidebileceğiniz başvuru yolu gösterilecektir. Kararda belirtilen süre içerisinde (7 gün) kararı veren mahkemeye dilekçe verilerek karara itiraz edilmesi gerekmektedir. İtiraz dilekçenizde de ilk dilekçenizde yazılan hususları tekrar ederek kararın düzeltilmesini talep etmeniz yeterlidir. Bu başvuru üzerine itirazı değerlendiren mahkeme konuya ilişkin olarak kesin olmak üzere bir karar verecektir. İtirazı değerlendiren ağır ceza mahkemesinin talebinizi red etmesi halinde iki ayrı başvuru yolu takip edebilirsiniz. a. AYM ve AİHM Süreci Yeniden yargılanmaya ilişkin başvurunuzun ve itirazınızın mahkemece reddedilmesi kararına karşı, kararın öğrenilmesinden itibaren 30 gün içerisinde Anayasa Mahkemesi nezdinde Bireysel Başvuruda bulunulmalıdır. Önemle hatırlatmak isteriz ki; Anayasa Mahkemesi bireysel başvurularda kararın tebliğ edildiği tarih yerine, “kararın öğrenildiği tarihi” esas almaktadır. (Anayasa Mahkemesi’nin “öğrenme tarihi”ni dikkate almasına ilişkin emsal AYM kararına sitemizden ulaşabilirsiniz.) AYM’nin de red kararı vermesi halinde, bu red kararının tebliğinden itibaren en geç 4 ay içinde AİHM’e bireysel başvuru yapmanız gerekmektedir. AİHM’e yapılacak başvurunun konusu, AİHM tarafından “sistematik sorun” olarak nitelendirilen benzer nitelikteki davalara uygulanması gereken AİHM Yalçınkaya kararına rağmen, bu kararlarla aynı mahiyet taşıyan başvuruların Türk yargı makamları tarafından uygulanmadığına ilişkin olacaktır. AİHM başvurusunda, AİHM Yalçınkaya kararının Türkiye tarafından uygulanmadığı, mahkemeye erişim hakkınızın ihlal edildiğini belirttikten sonra yargılama sürecinde yaşanan diğer tüm hak ihlallerine de tekrar yer verilmesinde fayda vardır. b. HSK-Hakimler ve Savcılar Kurulu’na Şikayet Yargılamanın yenilenmesi yönündeki talebin yargılamayı yapan mahkeme tarafından reddedilmesi ve sonrasında itirazı inceleyen mahkemece reddi sonrasında, - [İhraç İşleminin İptali Davasında AİHM Yalçınkaya Kararı Doğrultusunda Mahkemeye Dilekçe Verilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/ihrac-isleminin-iptali-davasi-aihm-karari/): İhraç İşleminin İptali Davasında AİHM Yalçınkaya Kararı Doğrultusunda Mahkemeye Dilekçe Verilmesi AİHM Yalçınkaya Kararı Doğrultusunda İhraç İşleminin İptali: Öncelikle ve önemle hatırlatmak isteriz ki; kamu görevinden çıkarma / ihraç işlemine gerekçe olarak gösterilen olay ve olgular ile hukuki ve idari süreçler kişilere göre değişiklik göstereceğinden ilgili idare mahkemesine veya Danıştay Dairesine ek dilekçe verirken veya Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru aşamasında alanında uzman bir avukattan hukuki yardım alınması hayati öneme sahiptir. AİHM Yalçınkaya Kararı’nda (Başvuru No. 15669/20); hakkında Bylock programı kullanma suçlaması, Bank Asya’ya para yatırma iddiası ve KHK ile kapatılan dernek/sendika üyeliği bulunma suçlaması bulunan başvurucunun, yapılan yargılama sonucunda Türk Ceza Kanunu’nun 314/2 maddesi uyarınca mahkûmiyet kararı almasına ilişkin yargılama sürecinde Sözleşme’nin 6/1, 7. ve 11. maddeleri uyarınca korunan haklarının ihlal edildiğine karar vermiştir. (Anılan AİHM Yalçınkaya Kararına sitemizden ulaşabilirsiniz.) İhraç İşleminin İptali Davasında Mahkemeye Verilecek Dilekçeye Eklenecek Hususlar AİHM Yalçınkaya Kararı’nda belirlenen ilkelerin KHK ile kamu görevinden çıkarma ve ihraç işleminin iptaline ilişkin  görülmekte olan derdest idari davalar açısından da uygulanması gerektiği açıktır. Şöyle ki; AİHM Yalçınkaya Kararının Objektif Niteliği AİHM, bir kamu görevlisinin uzunca bir süre bazı meslekleri icra etmekten men edilmesini ceza hukuku anlamında bir ceza olarak nitelendirmiş ve bu türden bir cezaya Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS, Sözleşme) 6. maddesindeki tüm güvencelerin uygulanacağına hükmetmiştir (Matyjek v. Poland, No. 38184/03, 24 Nisan 2007, § 53). AİHM Yalçınkaya Kararı’nda; Sözleşme’nin 46. maddesine ilişkin olarak “Benzer vakalara ilişkin alınacak tedbirler” başlığı altında 413-418 sayılı paragraflar arasında açıklamalarda bulunmuştur. Anılan kararda yer verilen değerlendirmelere göre; “Bu nedenle Mahkeme, gelecekte çok sayıda davada benzer ihlalleri tespit etmek zorunda kalmamak için, mevcut kararda tespit edilen kusurların, ilgili ve mümkün olduğu ölçüde, Türk makamları tarafından daha geniş bir ölçekte – yani mevcut başvuranın özel davasının ötesinde – ele alınması gerektiği görüşündedir. Dolayısıyla, davalı Devlet’in Sözleşme’nin 46. maddesi kapsamındaki yükümlülüklerine uygun olarak, mevcut karardan, özellikle yerel mahkemeler önünde görülmekte olan davalarla sınırlı olmamak üzere, gerekli sonuçları çıkarmak ve burada ihlal bulgularına yol açan yukarıda tespit edilen sorunu çözmek için uygun olan diğer genel tedbirleri almak yetkili makamlara düşmektedir (ayrıca bkz. mutatis mutandis, Guðmundur Andri Ástráðsson / İzlanda [GC], no. 26374/18, § 314, 1 Aralık 2020). Daha spesifik olarak, yerel mahkemelerin, mevcut kararda yorumlandığı ve uygulandığı şekliyle ilgili Sözleşme standartlarını gerekli şekilde dikkate almaları gerekmektedir. Mahkeme bu bağlamda, Sözleşme’nin 46. maddesinin, usulüne uygun olarak yürürlüğe konulmuş uluslararası anlaşmaların kanun hükmünde olduğu ve bunların anayasaya uygunluğuna itiraz etmek için Anayasa Mahkemesine başvurulamayacağı şeklindeki Türkiye Anayasası’nın 90 § 5 maddesi uyarınca Türkiye’de anayasal bir kural hükmünde olduğunun altını çizmektedir (p.418)” AİHM Yalçınkaya Kararı’nda yapılan değerlendirmeler ve Sözleşme’nin 46. maddesi birlikte değerlendirildiğinde, kararda yapılan tespitlerin “objektif nitelikte olduğu” ve devam eden derdest dosyalar hakkında da uygulanması gerektiği açıktır. Öte yandan Anayasa Mahkemesi’nin de aynı yönde kararları bulunmaktadır. Anayasa Mahkemesi’nin “bireysel başvuru kararlarının objektif niteliği” hakkında değerlendirmeler yaptığı İbrahim Er ve Diğerleri başvurusu hakkında verdiği kararda; (Anılan Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Kararına sitemizden ulaşabilirsiniz.) “Öte yandan Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru kapsamında verdiği kararların objektif ve subjektifolmak üzere iki temel işlevi bulunmaktadır. Anayasa Mahkemesinin kararlarının objektif işlevi, genel olarak Anayasa’nın temel hak ve özgürlükleri düzenleyen hükümlerini yorumlamak ve bunların uygulanmasını gözetmektir. (…) (p.45) Anayasa Mahkemesi kararlarının genel olarak Anayasa’yı yorumlama ve uygulama şeklinde ortaya çıkan objektif işlevinin subjektif işlevine göre ön planda olduğu kabul edilmelidir. Zira bireysel başvuru yolunun temel ilkelerinden ikincillik ilkesi ile bunun yansıması olarak Anayasa’nın 148. maddesinin üçüncü fıkrasında yer verilen bireysel başvuruda bulunmadan önce başvuru yollarının tüketilmesi koşulu dikkate alındığında temel hak ve özgürlüklerin korunmasında öncelikle kamu makamları ve derece mahkemelerinin, sonrasında ise Anayasa Mahkemesinin rolü bulunmaktadır. Dolayısıyla temel hak ve özgürlüklerin ilk elden kamu makamları ve derece mahkemeleri tarafından korunması gerekir. (p.46)” Dolayısıyla anılan karar uyarınca, Anayasa Mahkemesince “bireysel başvuru” hakkında verilen kararların “objektif” nitelikleri bulunmaktadır ve bu hususun kamu makamları ile derece mahkemelerince dikkate alınması gerektiği açıktır. Anayasa Mahkemesi tarafından yapılan bu yorumun Anayasa’nın 90. ve Sözleşme’nin 46. maddeleri uyarınca AİHM kararları açısında da geçerli olduğu açıktır. Tüm bu açıklamaların birlikte değerlendirilmesinden, AİHM Yalçınkaya Kararı’nda yapılan tespitlerin objektif niteliği bulunmaktadır. Bu nedenle görülmekte olan derdest dosyalar hakkında da uygulanması gerektiği açıktır. OHAL KHK’ları ile İhraç İşleminin AİHM Yalçınkaya Kararı Doğrultusunda İncelenmesi OHAL KHK’sı ile kamu görevinden çıkarma işlemi açık bir şekilde “disiplin işlemi” olup, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu ve ilgili diğer mevzuat hükümleri uyarınca disiplin hukuku hükümlerine tabidir. Dolayısıyla anılan mevzuat uyarınca kamu görevinden çıkarılacak kişiler hakkında usulüne uygun olarak disiplin soruşturması açılması, haklarındaki isnatlardan haberdar edilmeleri ve diğer usuli güvenceler ile birlikte savunmalarının alınması gerekirdi. Halbuki bu usuli güvencelerin hiçbirisi uygulanmadan, savunma dahi alınmadan, hatta kamu görevinden ihraç edildiği taraflara bireysel olarak tebliğ edilmeden KHK eki listede isimlere yer verilmek suretiyle kamu görevinden ihraç işlemleri gerçekleştirilmiştir. Bu şekilde disiplin hükümlerinin uygulanmamasına dayanak olarak, Danıştay 5. Dairesinin 4/10/2016 tarih ve E:2016/8196, K:2016/4066 sayılı kararında yaptığı “olağanüstü tedbir” yorumu gösterilmektedir. Danıştay 5. Dairesi anılan kararında; “meslekten veya kamu görevinden çıkarma; adli suç veya disiplin suçu işlenmesi karşılığında uygulanan yaptırımlardan farklı olarak terör örgütleri ile milli güvenliğe karşı faaliyette bulunduğu kabul edilen diğer yapıların kamu kurum ve kuruluşlarındaki varlığını ortadan kaldırmayı amaçlayan, geçici olmayan ve nihai sonuç doğuran ‘olağanüstü tedbir’ niteliğindedir.” değerlendirilmesi yapılmıştır. Bu değerlendirmeye dayanılarak kamu idarelerince, idare mahkemelerince, bölge idare mahkemelerince ve Danıştayca; disiplin soruşturması açılmadan, haklarındaki isnatlardan haberdar edilmeden ve diğer usuli güvenceler ile birlikte savunma alınmadan kamu görevinden çıkarılma işlemine ilişkin yapılan itirazlar dikkate alınmamaktadır. AİHM Yalçınkaya Kararı’nda yapılan tespitler doğrultusunda; Danıştay 5. Dairesi kararına dayanak yapılan “olağanüstü tedbir” değerlendirmesi ve buna dayalı olarak tesis edilen işlemler hukuka aykırıdır. Şöyle ki; 1) Kanunilik Şartını Taşımamaktadır Anayasa’nın 128. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “Memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işleri kanunla düzenlenir.” Anayasa’nın 129. maddesinde yer alan düzenlemeye göre de; “Memurlar ve diğer kamu görevlileri ile kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşları mensuplarına savunma hakkı tanınmadıkça disiplin cezası verilemez.” Anılan Anayasa hükümlerine göre, kamu görevlilerine ilişkin “özlük ve disiplinel” işlemlerin kanunla yapılması gerektiği açıktır. AİHM Yalçınkaya Kararı’nda kanunilik ilkesine ilişkin olarak şu hususları vurgulamaktadır; “Mahkeme’nin görevi daha ziyade, 7. madde açısından, başvuranın mahkûmiyetinin bu hükümde yer alan - [AİHM Yalçınkaya Kararı Doğrultusunda Mahkemeye Yargılamanın Yenilenmesi Dilekçesi Verilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/yargilamanin-yenilenmesi-dilekcesi/): AİHM Yalçınkaya Kararı Doğrultusunda Mahkemeye Yargılamanın Yenilenmesi Dilekçesi Verilmesi AİHM Yalçınkaya Kararı Doğrultusunda Yargılamanın Yenilenmesi: Anayasa’nın 33., 34., 36., 38., 90., 138. ve 153 maddeleri; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS-Sözleşme)’nin 6., 7., 11. ve 46. maddeleri; 6216 sayılı Kanun’un 50. maddesi ile 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 311/1-e,f maddesi uyarınca; AİHM Yalçınkaya kararında belirtilen ihlal tespitleri ile benzer mahiyette olan mahkûmiyet kararının kaldırılarak yargılamanın yenilenmesi talep edilebilir. AİHM kararları, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu‘nun 311/1-f gereği yargılamanın yenilenmesine konu olduğu gibi, bu durum, aynı zamanda Anayasa Mahkemesi’nin İbrahim Er ve Diğerleri kararında, yine bir terör örgütü üyeliği ve yargılamanın yenilenmesi bağlamında, ortaya konulduğu gibi “yeni bir olay” olduğundan, CMK 311/1-e kapsamında da hukuki dayanağa sahiptir. (Anılan Anayasa Mahkemesi Kararına sitemizden ulaşabilirsiniz.) Öncelikle ve önemle hatırlatmak isteriz ki; soruşturma ve yargılama süreçlerinde isnat edilen suçlama, deliller ve mahkûmiyet gerekçeleri kişilere göre değişiklik göstereceğinden tutukluluğa itiraz, infazın durdurulması veya yargılamanın yenilenmesi amacıyla ilgili mahkemeye, İstinaf veya Yargıtay Dairesine ek dilekçe verirken veya Anayasa Mahkemesi Bireysel başvuru aşamasında alanından uzman bir avukattan hukuki yardım alınması hayati öneme sahiptir. AİHM Yalçınkaya Kararı Doğrultusunda Yargılamanın Yenilenmesi Yargılamanın Yenilenmesi Talebinin Dayanağı Yargılamanın yenilenmesi talebinin dayanağını oluşturan ve hükümlü lehine yargılamanın yenilenmesi nedenlerinin düzenlendiği 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu‘nun 311. maddesine göre; “Madde 311 – (1) Kesinleşen bir hükümle sonuçlanmış bir dava, aşağıda yazılı hâllerde hükümlü lehine olarak yargılamanın yenilenmesi yoluyla tekrar görülür: … e) Yeni olaylar veya yeni deliller ortaya konulup da bunlar yalnız başına veya önceden sunulan delillerle birlikte göz önüne alındıklarında sanığın beraatini veya daha hafif bir cezayı içeren kanun hükmünün uygulanması ile mahkûm edilmesini gerektirecek nitelikte olursa. f) Ceza hükmünün, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin veya eki protokollerin ihlâli suretiyle verildiğinin ve hükmün bu aykırılığa dayandığının, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş kararıyla tespit edilmiş olması veya ceza hükmü aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılan başvuru hakkında dostane çözüm ya da tek taraflı deklarasyon sonucunda düşme kararı verilmesi. Bu hâlde yargılamanın yenilenmesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararının kesinleştiği tarihten itibaren bir yıl içinde istenebilir.” Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi dahil Milletlerarası Anlaşmalar ile ilgili Anayasa’nın 90. Maddesinin ilgili fıkrası şöyledir: “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek cümle: 7/5/2004- 5170/7 md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin Türkiye açısından AİHM kararlarının bağlayıcılığını düzenleyen ilgili maddesi şöyledir: “Madde 46 – Kararların bağlayıcılığı ve infazı 1. Yüksek Sözleşmeci Taraflar, taraf oldukları davalarda Mahkeme’nin verdiği kesinleşmiş kararlara uymayı taahhüt ederler. 2. Mahkeme’nin kesinleşen kararı, infazını denetleyecek olan Bakanlar Komitesi’ne gönderilir. 3. Bakanlar Komitesi, kesinleşen bir kararın infazının denetlenmesinin, söz konusu kararın yorumundan kaynaklanan bir zorluk nedeniyle engellendiği kanaatinde ise, bu yorum konusunda karar vermesi için Mahkeme’ye başvurabilir. Mahkeme’ye başvurma kararı, Komite toplantılarına katılma hakkına sahip temsilcilerin üçte iki oy çokluğu ile alınır. 4. Bakanlar Komitesi, bir Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın, taraf olduğu bir davada verilen kesin karara uygun davranmayı reddettiği görüşünde ise, ilgili Taraf’a ihtarda bulunduktan sonra, Komite toplantılarına katılmaya yetkili temsilcilerin üçte iki oy çokluğu ile alınacak bir kararla, ilgili Taraf’ın 1. fikrada öngörülen yükümlülüğünü yerine getirmediği meselesini Mahkeme’ye intikal ettirebilir. 5. Mahkeme 1. fıkranın ihlal edildiğini tespit ederse, alınacak önlemleri değerlendirmesi için davayı Bakanlar Komitesi’ne gönderir. Mahkeme, eğer 1. fıkranın ihlal edilmediğini saptarsa, davayı, incelemesine son verecek kararı alması için Bakanlar Komitesi’ne iletir.” 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un bireysel başvuru kararı üzerine yeniden yargılama ile ilgili hükmü şöyledir: “Kararlar – Madde 50 (1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir… (2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. …Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.” Yargılamanın Yenilenmesi Dilekçesinde AİHM Yalçınkaya Kararı’na Atıf Yapılması 26 Eylül 2023 tarihli AİHM Yalçınkaya Kararı’nda aynı suçlamaya maruz kalmış, benzer deliller ile mahkum olmuş ve hakkındaki karar kesinleşmiş olan Yüksel Yalçınkaya başvurusunda temel hak ihlali tespiti yapılmıştır. AİHM Büyük Daire tarafından incelenen dosyada kesin karar verilmiş ve bu dava, diğer benzer davalara örnek teşkil etmesi amacıyla “Leading Case” olarak seçilmiştir. AİHM, bu dava özelinden önlerinde derdest benzer 8000 dava ve Türkiye’de benzer 100000 dava bulunduğunu, dolayısıyla ortada sistemik bir sorun olduğunu tespit etmiştir. (Anılan AİHM Yalçınkaya Kararının tam metnine ve karara ilişkin değerlendirmelere sitemizden ulaşabilirsiniz.) AİHM, ancak bu sorunun yargılamanın yenilenmesi dahil genel alınacak bir tedbirle çözülebileceğini, aksi halde gelecek her bir benzer başvuruyu bu davada aldığı ilkeler uyarınca sonuçlandıracağını ihtar etmiştir. Silahlı terör örgütü üyeliği suçlaması ile yapılan yargılama sonucunda verilen hükmün, AİHM Yalçınkaya kararındaki ihlal gerekçelerine benzer nitelikler taşıması ve AİHM’in kastettiği sistemik sorunun bir parçası olması nedeniyle yeniden yargılama talep edilebilir. AİHM, kararın benzer dosyalara ve kesinleşen kararlara da uygulanmasını ve yargılamaların yenilenmesini istemiştir. Bu nedenle mahkeme tarafından yeniden yargılama yapılması Anayasanın ve Sözleşme hukukunun üstünlüğünün gereğidir. AİHM Yalçınkaya Kararı ve Dava Süreci (Büyük Daire – B. No: 15669/20; Karar T: 26 Eylül 2023) Kayseri’de bir devlet okulunda öğretmen olan başvuran Yüksel Yalçınkaya, Türk makamları tarafından “FETÖ/PDY” olarak tanımlanan silahlı terör örgütüne üyelikten 21 Mart 2017 tarihinde Kayseri Ağır Ceza Mahkemesince altı yıl üç ay hapis cezasına mahkum edilmiştir (§ 63). Mahkûmiyet kararı, başvuranın, “ByLock” adlı şifreli bir mesajlaşma uygulamasını kullanmasına, Bank Asya’da bir hesap sahibi olmasına, bir sendika (Aktif Eğitimciler Sendikası) ve derneğe (Kayseri Gönüllü Eğitimciler Derneği) üye olmasına dayandırılmıştır (§ 1, 24, 27). Başvuran, yargılanmasının ve mahkûmiyetinin Sözleşme’nin 6, 7, 8 ve 11. maddelerinin ihlali anlamına geldiğinden bahisle 17 Mart 2020 tarihinde AİHM’e başvurmuştur (§§ 1, 2). Başvuru, Mahkeme’nin İkinci Bölümü’ne havale edilmiş ve Bölüm, başvuruyu benzer vakalar açısından “leading case” (önde gelen ve diğerlerine örnek olacak) olarak (02/03/2021) seçmiştir. 3 Mayıs 2022 tarihinde, İkinci Bölüm, Büyük Daire lehine yargı yetkisinden feragat etmeye karar vermiştir (§ 6). Büyük Daire, başvuru ile ilgili duruşmayı, 18 Ocak 2023 tarihinde kamuya - [Anayasa Mahkemesi Kararına Dayanılarak Yapılan Yargılamanın Yenilenmesi Talebinin Reddi](https://kayseriavukat.org.tr/yargilamanin-yenilenmesi-talebinin-reddi/): Anayasa Mahkemesi Kararına Dayanılarak Yapılan Yargılamanın Yenilenmesi Talebinin Reddi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru İbrahim Er ve Diğerleri Başvurusu Başvuru Numarası: 2019/33281 Karar Tarihi: 26/1/2023 R.G. Tarih ve Sayı: 5/5/2023-32181 GENEL KURUL – KARAR Başkan: Zühtü ARSLAN Başkanvekili: Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA Üyeler: Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE Raportör: Ömer MENCİK Başvurucular: İbrahim ER, İsmail ÖZCAN, Mehmet Sena ARAT, Nazif KAHRAMAN, Nihat KURTARAN I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, Anayasa Mahkemesinin kararlarına dayanılarak yapılan yargılamanın yenilenmesi talebinin reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvurular 1/10/2019 ve 19/11/2019 tarihinde yapılmıştır. 3. Başvurular, başvuru formları ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. 4. Komisyonca başvuruların kabul edilebilirlik incelemelerinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 5. 2019/37777 numaralı bireysel başvuru dosyasının konu yönünden hukuki irtibat nedeniyle 2019/33281 numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmesine karar verilmesi gerekir. 6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. 7. Birinci Bölüm başvurunun Genel Kurul tarafından incelenmesine karar vermiştir. III. OLAY VE OLGULAR 8. Başvuru formlarında ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: A. Başvurucu Nazif Kahraman Yönünden 9. 1975 doğumlu olan başvurucu, İstanbul\’da ikamet etmektedir. 10. Adana Cumhuriyet Başsavcılığının 26/8/2009 tarihli iddianamesiyle başvurucu hakkında pek çok ülkede faaliyet gösteren Hizb-ut Tahrir isimli örgütün üyesi olma suçundan cezalandırılması talebiyle kamu davası açılmıştır. 11. (Kapatılan) Adana 6. Ağır Ceza Mahkemesinin (CMK 250. madde ile görevli) 24/8/2010 tarihli kararıyla başvurucunun terör örgütüne üye olma suçundan 6 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına hükmedilmiştir. Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 11/6/2013 tarihli kararı ile başvurucu hakkındaki ceza hükmü onanmıştır. 12. Adana 6. Ağır Ceza Mahkemesinin kapatılması sonrasında dosya Adana 7. Ağır Ceza Mahkemesine devredilmiştir. Başvurucu, Anayasa Mahkemesinin Yılmaz Çelik ([GK], B. No: 2014/13117, 19/7/2018) kararını gerekçe göstererek 16/8/2019 tarihinde yargılamanın yenilenmesi talebinde bulunmuştur. (Anılan Anayasa Mahkemesi Kararına sitemizden ulaşabilirsiniz.) 13. Başvurucunun talebi Adana 7. Ağır Ceza Mahkemesinin 29/8/2019 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Başvurucu, anılan karara karşı itiraz talebinde bulunmuş; başvurucunun bu talebi Adana 8. Ağır Ceza Mahkemesince 11/9/2019 tarihinde reddedilmiştir. 14. Başvurucu 20/9/2019 tarihinde karardan haberdar olduğunu belirtmiş, 1/10/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 15. Bireysel başvuru sonrasında başvurucu 22/10/2019 tarihinde Adana 7. Ağır Ceza Mahkemesine yeniden yargılamanın yenilenmesi talebinde bulunmuştur. Bu kez Mahkeme başvurucunun yargılanmanın yenilenmesi talebinin kabulüne karar vermiştir. 16. Adana 7. Ağır Ceza Mahkemesi yeniden yargılama talebinin kabulü sonrasında yaptığı yargılamada 25/2/2020 tarihli kararı ile başvurucunun beraatine karar vermiştir. Söz konusu karar temyize veya istinafa başvurulmaksızın kesinleşmiştir. B. Diğer Başvurucular Yönünden 17. Başvurucular İsmail Özcan, Nihat Kurtaran, Mehmet Sena Arat ve İbrahim Er sırasıyla 1967, 1965, 1976 ve 1971 doğumlu olup Bursa\’da ikamet etmektedir. 18. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 7/7/2010 tarihli iddianamesi ile başvurucular hakkında da Hizb-ut Tahrir isimli örgütün üyesi olma suçundan cezalandırılmaları talebiyle kamu davası açılmıştır. 19. (Kapatılan) İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesinin 6/12/2013 tarihli kararıyla başvurucuların terör örgütüne üye olma suçundan 6 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına hükmedilmiştir. Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 14/11/2017 tarihli kararı ile başvurucular hakkındaki ceza hükmü onanmıştır. 20. İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesinin kapatılması sonrasında dosya Bursa 2. Ağır Ceza Mahkemesine devredilmiştir. Başvurucular, Anayasa Mahkemesinin Yılmaz Çelik kararını da gerekçe göstererek 10/10/2019 tarihinde yargılamanın yenilenmesi talebinde bulunmuştur. 21. Başvurucuların talebi Bursa 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 17/10/2019 tarihli kararıyla daha önce aynı talebin mahkemece incelendiği gerekçesiyle reddedilmiştir. Başvurucular anılan karara karşı itiraz talebinde bulunmuş, bu talep ise Bursa 3. Ağır Ceza Mahkemesince 7/11/2019 tarihinde reddedilmiştir. 22. Başvurucular 16/11/2019 tarihinde karardan haberdar olduğunu belirtmiş, 19/11/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. C. Anayasa Mahkemesi Yılmaz Çelik Kararı Sonrasında Yaşanan Gelişmeler .23. Anayasa Mahkemesinin Yılmaz Çelik kararı sonrasında Hizb-ut Tahrire üye oldukları gerekçesiyle cezalandırılan birçok başvurucu, farklı yerlerdeki ilk derece mahkemelerinden yargılanmanın yenilenmesi taleplerinde bulunmuştur. (Anılan Anayasa Mahkemesi Yılmaz Çelik Kararına sitemizden ulaşabilirsiniz.) 24. Bazı ilk derece mahkemelerinin yapılan bu başvurular sonrasında yeniden yargılama taleplerinin kabulüne karar verdiği ve kişiler hakkında yeniden bir değerlendirme yaptığı anlaşılmıştır. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin 2/2/2021 tarihli bir kararı (2021/16 D. İş), Adana 7. Ağır Ceza Mahkemesinin 3/9/2020 ve 16/9/2021 tarihli iki ayrı kararı (E.2009/89, K.2010/79 sayılı iyi ayrı ek karar), Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 21/2/2019 tarihli bir ek kararı (E.2009/239, K.2012/300), Diyarbakır 7. Ağır Ceza Mahkemesinin 25/3/2019 tarihli bir kararı (2019/237 D. İş) bu kararlardan bazılarıdır. IV. İLGİLİ HUKUK 25. İlgili hukuk için bkz. Kadri Enis Berberoğlu (3) [GK], B. No: 2020/32949, 21/1/2021, §§ 43-53. V. İNCELEME VE GEREKÇE .26. Anayasa Mahkemesinin 26/1/2023 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü: A. Başvurucuların İddiaları 27. Başvurucular; Hizb-ut Tahrire üye oldukları gerekçesiyle cezalandırıldıklarını, anılan oluşumun şiddet yanlısı bir örgüt olmadığı için terör örgütü sayılamayacağını, Anayasa Mahkemesinin Yılmaz Çelik kararıyla söz konusu iddialarının açığa çıktığı belirtmiştir. Bu açıklama sonrasında başvurucular, Anayasa Mahkemesinin bu nitelikteki ihlal kararları sonrasında yargılamanın yenilenmesi talebiyle derece mahkemelerine başvurduklarını ancak taleplerinin gerekçesiz ve hukuka aykırı bir şekilde reddedildiğini belirtmiş ve adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. B. Değerlendirme 1. Başvurucu Nazif Kahraman Yönünden 28. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun\’un \”Bireysel başvuru hakkına sahip olanlar\” kenar başlıklı 46. maddesinde kimlerin bireysel başvuru yapabileceği sayılmıştır. Anılan maddenin (1) numaralı fıkrasına göre bir kişinin Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunabilmesi için üç temel ön şartın birlikte bulunması gerekmektedir. Bu ön şartlar başvurucunun kamu gücünün eylem veya işleminden ya da ihmalinden dolayı güncel bir hakkının ihlal edildiği iddiasında bulunması, iddia edilen ihlalden kişinin kişisel olarak ve doğrudan etkilenmiş olması ve bunların sonucunda başvurucunun mağdur olduğunu iddia etmesidir (Fetih Ahmet Özer, B. No: 2013/6179, 20/3/2014, § 24). 29. Bir başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar verilebilmesi için başvurucunun mağdur olduğunu ileri sürmesi yeterli olmayıp iddia edilen ihlalden doğrudan etkilendiğini, bir başka ifadeyle mağduriyetini kanıtlaması gerekir. Bu itibarla mağdur olduğu zannı veya şüphesi mağdurluk statüsünün kabulü için yeterli değildir (Ayşe Hülya Potur, B. No: 2013/8479, 6/2/2014, § 24). Öte yandan bir şüpheli hakkında yürütülen ceza soruşturmasının kovuşturmaya yer olmadığına dair kararla sonuçlanması veya açılan davanın ertelenmesi, düşürülmesi ya da sanığın beraatine hükmedilmesi hâlinde -makul sürede yargılanma hakkına ilişkin iddialara halel gelmemek şartıyla- bu kişilerin adil yargılanma - [AİHM Yalçınkaya Kararı Doğrultusunda Derdest Davalar için Ek Beyan Dilekçesi Verilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/derdest-davalar-icin-ek-dilekce-verilmesi/): AİHM Yalçınkaya Kararı Doğrultusunda Yeni Beyanda Bulunmak ve Derdest Davalar için Ek Dilekçe Verilmesi Derdest Davalar için Ek Dilekçe: AİHM Yalçınkaya kararına benzer nitelikte hakkında silahlı terör örgütü üyeliği suçlaması ile soruşturma ve ceza davası olanlar ile hapis cezası alan ve mahkumiyet kararı kesinleşenler, Anayasa’nın 90. maddesi ve AİHS’nin 46. maddesi kapsamında, suçun unsurları oluşmadığı AİHM kararı ile tespit edildiğinden, derhal kovuşturmaya yer olmadığı / beraat kararı verilmesi veya mahkûmiyet kararının kaldırılarak yargılamanın yenilenmesini talep edebilirler.  Ayrıca yargılama sonuna kadar tutukluluğun /infazın tedbiren durdurulmasına karar verilmesi de talep edilmelidir. (AİHM Yalçınkaya Kararının Türkçe çevirisine ve karara ilişkin değerlendirmeye sitemizden ulaşabilirsiniz.) Öncelikle ve önemle hatırlatmak isteriz ki; soruşturma ve yargılama süreçlerinde isnat edilen suçlama, deliller ve mahkumiyet gerekçeleri kişilere göre değişiklik göstereceğinden tutukluluğa itiraz, infazın durdurulması veya yargılamanın yenilenmesi amacıyla ilgili mahkemeye, İstinaf veya Yargıtay Dairesine ek dilekçe verirken veya Anayasa Mahkemesi Bireysel başvuru aşamasında alanından uzman bir avukattan hukuki yardım alınması hayati öneme sahiptir. Derdest Davalar için Mahkemeye Verilecek Ek Dilekçeye Eklenebilecek Hususlar Başvuru Gerekçesi ve Talebin Dayanağı: AİHM Yalçınkaya Kararı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 26 Eylül 2023 tarihinde aynı suçlamaya maruz kalmış, benzer delillerle mahkum olmuş ve hakkındaki karar kesinleşmiş olan Yüksel Yalçınkaya başvurusunda temel hak ihlali tespiti yapmıştır. Davayı Büyük Daire incelemiş ve kesin karar vermiştir. Bu dava diğer benzer davalara örnek/öncü teşkil etmesi amacıyla “Leading Case” dava olarak seçilmiştir. AİHM, bu dava özelinden önlerinde derdest benzer 8000 dava ve Türkiye’de benzer 100.000 dava bulunduğunu, dolayısıyla ortada sistemik bir sorun olduğunu tespit etmiştir. AİHM Yalçınkaya Kararı’nda ancak bu sorunun yargılamanın yenilenmesi dahil genel alınacak bir tedbirle çözülebileceğini, aksi halde gelecek her bir benzer başvuruyu bu davada aldığı ilkeler uyarınca sonuçlandıracağını ihtar etmiştir. Bu nedenle Mahkeme, gelecekte çok sayıda davada benzer ihlalleri tespit etmek zorunda kalmamak için, mevcut kararda tespit edilen kusurların, ilgili ve mümkün olduğu ölçüde, Türk makamları tarafından daha geniş bir ölçekte – yani mevcut başvuranın özel davasının ötesinde – ele alınması gerektiğini söylemiştir. Dolayısıyla, davalı Devlet’in yani Türkiye’nin Sözleşme’nin 46. maddesi kapsamındaki yükümlülüklerine uygun olarak, mevcut karardan, özellikle ancak onlarla sınırlı olmamak üzere ulusal mahkemeler önünde görülmekte olan davalara ilişkin olarak gerekli sonuçları çıkarmak ve ihlal bulgularına yol açan, tespit edilen sorunu çözmek için uygun olan diğer genel tedbirleri alması gerekmektedir. (§ 418). AİHM kararları, AİHS 46. maddesi ve Anayasa’nın 90. Maddesi uyarınca Türkiye açısından bağlayıcıdır. Bu hükümler gereğince AİHM kararları (Yalçınkaya kararına benzer nitelikteki) kesinleşen ve derdest olan tüm dosyalara uygulanması gerekmektedir. AİHM Yalçınkaya Kararı’nda, verdiği kararının benzer derdest dosyalara ve kesinleşen kararlara da uygulanmasını ve sistemik problemlerin giderilmesini istemiştir. AİHM Yalçınkaya kararı dikkate alınarak; devam eden dosyada kovuşturma yapılmasına yer olmadığı, beraat ve temel hak ihlali tespiti yapılmasına karar verilmesi Anayasanın ve Sözleşme hukukunun üstünlüğünün gereğidir. AİHM Yalçınkaya Kararı ve Dava Süreci (Büyük Daire – Başvuru No. 15669/20; 26 Eylül 2023) Kayseri’de bir devlet okulunda öğretmen olan başvuran Yüksel Yalçınkaya, Türk makamları tarafından “FETÖ/PDY” olarak tanımlanan silahlı terör örgütüne üyelikten 21 Mart 2017 tarihinde Kayseri Ağır Ceza Mahkemesince altı yıl üç ay hapis cezasına mahkum edilmiştir (§ 63). Mahkûmiyet kararı, başvuranın, “ByLock” adlı şifreli bir mesajlaşma uygulamasını kullanmasına, Bank Asya’da bir hesap sahibi olmasına, bir sendika (Aktif Eğitimciler Sendikası) ve derneğe (Kayseri Gönüllü Eğitimciler Derneği) üye olmasına dayandırılmıştır (§ 1, 24, 27). Başvuran, yargılanmasının ve mahkûmiyetinin Sözleşme’nin 6, 7, 8 ve 11. maddelerinin ihlali anlamına geldiğinden bahisle 17 Mart 2020 tarihinde AİHM’e başvurmuştur (prg 1, 2). Başvuru, Mahkeme’nin İkinci Bölümü’ne havale edilmiş ve Bölüm, başvuruyu benzer vakalar açısından “leading case” (önde gelen ve diğerlerine örnek olacak) olarak (02/03/2021) seçmiştir. 3 Mayıs 2022 tarihinde, İkinci Bölüm, Büyük Daire lehine yargı yetkisinden feragat etmeye karar vermiştir (§ 6). Büyük Daire, başvuru ile ilgili duruşmayı, 18 Ocak 2023 tarihinde kamuya açık olarak gerçekleştirmiştir (§ 9). Büyük Daire halinde toplanan AİHM, 18 Ocak ve 28 Haziran 2023 tarihlerinde gerçekleştirilen kapalı müzakerelerin ardından daha sonraki bir tarihte kabul edilen kararını 26 Eylül 2023 tarihinde açıklamıştır. AİHM Yalçınkaya Kararı’nda; Sözleşme’nin 7/1. maddesinin “Hiç kimse, işlendiği zaman ulusal veya uluslararası hukuka göre suç oluşturmayan bir eylem veya ihmalden dolayı suçlu bulunamaz. Aynı biçimde, suçun işlendiği sırada uygulanabilir olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.” hükmünü; 6/1. maddesinin “Herkes, kendisine yöneltilen herhangi bir suç isnadının … karara bağlanmasında, … yasayla kurulmuş bir mahkeme tarafından … adil bir … duruşma yapılmasını isteme hakkına sahiptir. …” hükmünü; 11. Maddesinin “Herkes, çıkarlarını korumak için sendika kurma ve sendikalara üye olma hakkı da dahil olmak üzere, barışçıl olarak toplanma ve başkalarıyla birlikte örgütlenme özgürlüğü hakkına sahiptir.” hükmünü dikkate alarak, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun örgüt üyeliği ile ilgili 314/2. maddesinin bir unsuruymuş gibi değerlendirilen ByLock uygulamasını kullanmanın ve yine faaliyet icra ettikleri dönemde yasal olan Bank Asya’da hesap sahibi olunması ve yine yasal bir dernek ve sendikada üye olunması hususlarının terör örgütü üyeliği suç unsuru haline getirilmesi, Bylock verilerinin başvuran ile paylaşılmaması, verilerin güvenilirliğine ilişkin şüphelerin giderilmesi noktasında açıklama yapılmaması, silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama hakkının sağlanmaması, dernek ve sendika üyeliklerin sözleşmede korunan temel hak ve yasal olması, tüm bu haklar kullanılırken hukuk ve yasaya güvenilmesi ve gelecekte bunlardan dolayı suçlanılacağının öngörülmemesi, TCK’nın 314/2. maddesinin yorumlanma şeklinin, bu hükmün kapsamını öngörülemeyen bir şekilde genişletmesi ve keyfi müdahalelere karşı gerekli asgari korumayı sağlamaması gibi nedenlerle anılan Sözleşme hükümlerinin ihlal edildiğine karar vermiştir. AİHM’in Sözleşme’nin 7. Maddesi ile ilgili Tespitleri ve İhlal Gerekçesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 7/1. maddesinde yer alan düzenlemeye göre: “Hiç kimse, işlendiği zaman ulusal veya uluslararası hukuka göre suç oluşturmayan bir eylem veya ihmalden dolayı suçlu bulunamaz. Aynı biçimde, suçun işlendiği sırada uygulanabilir olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.” AİHM’e göre, hukukun üstünlüğünün temel bir unsuru olan Sözleşme’nin 7. maddesinde yer alan güvence, Sözleşme’nin 15. maddesi uyarınca savaş veya diğer olağanüstü hallerde bu güvenceden herhangi bir sapmaya izin verilmemesinin de altını çizdiği gibi, Sözleşme’nin koruma sisteminde önemli bir yere sahiptir. Sözleşme, amacı ve hedefi doğrultusunda, keyfi kovuşturma, mahkûmiyet ve cezalandırmaya karşı etkili güvenceler sağlayacak şekilde yorumlanmalı ve uygulanmalıdır (§ 237). Sözleşme’nin 7. maddesi, ceza hukukunun geriye dönük olarak sanığın aleyhine uygulanmasını yasaklamakla sınırlı değildir. Aynı zamanda, daha genel olarak, sadece yasanın bir suçu tanımlayabileceği ve bir ceza öngörebileceği ilkesini (nullum crimen, nulla poena - [Dava ve Yargılamanın Uzun Sürmesi Halinde Anayasa Mahkemesi’ne Bireysel Başvuru Yapılabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/dava-ve-yargilamanin-uzun-surmesi-aym/): Dava ve Yargılamanın Uzun Sürmesi Nedeniyle Anayasa Mahkemesi\’ne Bireysel Başvuru Yapılması Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Kararı Olaylar Başvurucu, 14/12/2016 tarihinde açtığı davada kadastro çalışmaları sırasında tespit harici yol olarak bırakılan taşınmazın eski tapu kaydına göre adına tesciline karar verilmesini talep etmiştir. Yargılama sırasında M.B. asli müdahale dilekçesi vererek taşınmazın adına tescilini istemiştir. Mahkeme başvurucu tarafından açılan davanın kabulüne, tapu kaydının iptali ile taşınmazın davacı adına tapuya kayıt ve tesciline, asli müdahilin açtığı davanın reddine karar vermiştir. Davalıların istinaf talebi üzerine karar kaldırılarak dosyanın mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir. Yargılamaya yeniden başlayan mahkeme 1/11/2022 tarihinde davanın kabulüne, tapu kaydının iptali ile taşınmazın davacı adına tapuya kayıt ve tesciline, asli müdahilin açtığı davanın açılmamış sayılmasına hükmetmiştir. Kararın tebliğ işlemleri devam etmektedir. İddialar Başvurucu, tapu iptali ve tescil davasının uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Mahkemenin Değerlendirmesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Anayasa ile güvence altına alınan adil yargılanma hakkının temel güvencelerinden biri olan yargılamaların makul sürede tamamlanmasına yönelik olarak gerek uluslararası kuruluşlar gerekse yasama, yürütme ve yargı organlarınca çeşitli tedbirler alınmıştır. Bu bağlamda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Ümmühan Kaplan/Türkiye kararında bu konuda yapısal bir sorun olduğunu ve etkili bir başvuru yolunun bulunmadığını belirterek pilot karar usulünün uygulanmasına karar vermiştir. Bu karar üzerine 6384 sayılı Kanun ile makul sürede yargılanma hakkının ihlali iddiasıyla AİHM\’e yapılmış başvuruları inceleme yetkisi ve görevi Adalet Bakanlığı Tazminat Komisyonu Başkanlığına (Tazminat Komisyonu) verilmiştir. Ayrıca anılan tedbirler kapsamında 6384 sayılı Kanun\’un geçici 2. maddesi ile \”Anayasa Mahkemesinde bulunan bazı bireysel başvurular hakkında Komisyona müracaat\” düzenlenmiştir. Anılan hüküm ile geçici 2. maddenin yürürlüğe girdiği 31/7/2018 tarihi itibarıyla Anayasa Mahkemesinde derdest olan bireysel başvuruların başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle verilen kabul edilemezlik kararının tebliğinden itibaren üç ay içinde yapılacak müracaat üzerine Tazminat Komisyonu tarafından incelenebileceği düzenlenmiştir. Anayasa Mahkemesi -yapılan düzenlemelere rağmen- makul sürede yargılanma hakkına ilişkin olarak yapısal bir sorun bulunduğunu vurgulamış ve bu yapısal sorunun giderilmesi amacıyla makul sürede yargılanma hakkının ihlali nedeniyle ortaya çıkacak zararların tazmin edilmesi için Anayasa\’nın 40. maddesi gereğince bireysel başvurudan önce etkili bir başvuru yolunun kurulması gerektiğini belirtmiştir (Nevriye Kuruç [GK], B. No: 2021/58970, 5/7/2022). Anayasa Mahkemesi, makul sürede yargılanma hakkına ilişkin bu anayasal sorunun çözümü için kararı Türkiye Büyük Millet Meclisine göndermiş, bu bağlamda üzerine düşen anayasal yükümlülüğü yerine getirmiştir. Ayrıca söz konusu kararda yapısal sorunun giderilmesi için pilot karar usulünün uygulanmasına karar verilmiştir. (Anılan Anayasa Mahkemesi Pilot Kararına sitemizden ulaşabilirsiniz.) Nevriye Kuruç kararının yayımlanmasından sonra 6384 sayılı Kanun\’un geçici 2. maddesinde 7445 sayılı Kanun\’un 40. maddesi ile değişiklik yapılmıştır. Yapılan değişiklikle 9/3/2023 tarihi itibarıyla Anayasa Mahkemesi önünde derdest olan başvurulara ilişkin Tazminat Komisyonuna başvuru imkânı getirilmiştir. 9/3/2023 tarihinden sonra yapılan başvurular yönünden ise herhangi bir mekanizma getirilmemiştir. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin pilot karar olarak verdiği Nevriye Kuruç kararının gereği tam olarak yerine getirilmemiş, yalnızca belli bir tarihe kadar derdest başvurular yönünden Tazminat Komisyonuna başvuru imkânı getirilmiştir. Öte yandan yapılan değişiklikle Anayasa Mahkemesine başvuru yapılmadan önce müracaat edilebilecek idari veya yargısal bir mekanizma kurulmamış, makul sürede yargılanma hakkının ihlali iddiası kapsamındaki başvuruların doğrudan Anayasa Mahkemesine yapılmasına devam edilmiştir. Bu bilgiler ışığında, Anayasa Mahkemesine başvuru yapılmadan idari veya yargısal bir başvuru yolunun oluşturulmaması ve makul sürede yargılanma hakkının ihlali iddialarının Anayasa Mahkemesince ilk elden incelenmesine devam edilmesi nedeniyle verilen pilot kararın anlam ve öneminin ortadan kalkacağı değerlendirilmiştir. Anayasa Mahkemesinin makul sürede yargılama yapılmadığı iddiasına ilişkin başvuruları ilk elden incelemeye devam etmesi, bu aşamadan sonra temel hak ve özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi açısından bir önem taşımamaktadır. Yalnızca tazminat miktarının belirlenmesinden ibaret bu kararların 55.000\’den fazla ihlal kararından sonra insan haklarının korunması ve geliştirilmesine artık bir katkı sağlamadığı da açıktır. Sonuç olarak, makul sürede yargılanma hakkının ihlali iddiasıyla yapılan başvurulardaki inceleme yöntemi, verilen ihlal kararının sayısı ve pilot kararda belirtilen ilkeler dikkate alındığında anılan ihlal iddiasıyla yapılan başvuruların Anayasa Mahkemesince incelenmesinin sürdürülmesini haklı kılan bir neden kalmadığı ortadadır. Pilot kararın gereği olarak makul sürede yargılanma hakkının ihlali iddiasıyla yapılan başvurulara ilişkin etkili bir başvuru yolu oluşturulduktan sonra anılan başvuruların incelenebileceği kanaatine varılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle başvurunun incelenmesinin sürdürülmesini haklı kılan bir neden görülmediğinden düşmesine karar karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Keser Altıntaş Başvurusu Başvuru Numarası: 2023/18536 Karar Tarihi: 25/7/2023 R.G. Tarih ve Sayı: 10/10/2023-32335 GENEL KURUL – KARAR Başkan: Zühtü ARSLAN Başkanvekili: Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA Üyeler: Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE Raportör: Murat AZAKLI Başvurucu: Keser ALTINTAŞ I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, tapu iptali ve tescil davasının uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 14/3/2023 tarihinde yapılmıştır. 3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. 4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 5. İkinci Bölüm tarafından 11/5/2023 tarihinde yapılan toplantıda niteliği itibarıyla Genel Kurul tarafından karara bağlanması gerekli görüldüğünden başvurunun Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü\’nün (İçtüzük) 28. maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca Genel Kurula sevkine karar verilmiştir. 6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. III. OLAY VE OLGULAR 7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden elde edilen bilgi ve belgelere göre ilgili olaylar özetle şöyledir: 8. Başvurucu 14/12/2016 tarihinde Van Büyükşehir Belediye Başkanlığı, Gevaş Belediye Başkanlığı ve Gevaş Mal Müdürlüğü aleyhine Gevaş Asliye Hukuk Mahkemesinde açtığı davada; kadastro çalışmaları sırasında tespit harici yol olarak bırakılan taşınmazın eski tapu kaydına göre adına tesciline karar verilmesini talep etmiştir. 9. Yargılama sırasında M.B. asli müdahale dilekçesi vererek taşınmazın adına tescilini istemiştir. 10. Mahkeme 12/12/2017 tarihinde başvurucunun açtığı davanın kabulüne, tapu kaydının iptali ile taşınmazın davacı adına tapuya kayıt ve tesciline, asli müdahilin açtığı davanın reddine karar vermiştir. 11. Davalıların istinaf talebi üzerine Erzurum Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesince karar kaldırılarak dosyanın mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir. 12. Yargılamaya yeniden başlayan Gevaş Asliye Hukuk Mahkemesi 1/11/2022 tarihinde davanın kabulüne, tapu kaydının iptali ile taşınmazın davacı adına tapuya kayıt ve tesciline, asli müdahilin açtığı davanın açılmamış sayılmasına karar vermiştir. 13. Kararın tebliğ işlemleri devam etmektedir. 14. Başvurucu 14/3/2023 tarihinde bireysel başvuru yapmıştır. IV. İLGİLİ HUKUK A. Ulusal Hukuk 15. 12/1/2011 tarihli - [ByLock Programı Nedeniyle Terör Örgütü Üyeliğinden Ceza Verilmesine İlişkin Emsal AYM Kararları](https://kayseriavukat.org.tr/bylock-programi-emsal-aym-kararlari/): ByLock Programına ilişkin Emsal Anayasa Mahkemesi Kararları ByLock Programı kullanma iddiasıyla silahlı terör örgütü üyeliğinden ceza verilmesi nedeniyle Sözleşme\’de güvence altına alınan kanunilik ilkesinin ihlal edildiğine ilişkin değerlendirmelerin yer aldığı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi AİHM Yalçınkaya Kararına sitemizden ulaşabilirsiniz. Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Ferhat Kara Kararı – B. No: 2018/15231 Olaylar Anayasa Mahkemesi, başvuruya ilişkin olay ve olgulara geçmeden önce Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanmasının (FETÖ/PDY) faaliyetlerine ve özelliklerine ilişkin tespit ve değerlendirmelerde bulunmuştur. Mahkeme, ByLock programına ilişkin kavramsal açıklamalara, söz konusu programın nasıl tespit edildiğine, adli makamlara ulaştırılmasına ve adli sürece, programın genel ve örgütsel özelliklerine dair genel açıklamalarda bulunmuştur. Bireysel başvuruya konu olayların geçtiği tarihte infaz koruma memuru olarak görev yapan başvurucu 15 Temmuz darbe teşebbüsü sonrasında Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturma neticesinde Ağır Ceza Mahkemesi kararıyla silahlı terör örgütüne üye olma suçundan 7 yıl 6 ay hapis cezasına mahkûm edilmiştir. Mahkûmiyet gerekçesinde, başvurucunun FETÖ/PDY mensuplarının kullanımına sunulan ByLock iletişim programını kullandığının tespit edilmiş olması esas alınmıştır. Anılan hükme yönelik istinaf başvurusu Bölge Adliye Mahkemesi tarafından esastan reddedilmiş temyiz edilen karar Yargıtay tarafından onanmıştır. İddialar Başvurucu; ByLock verilerinin hukuka aykırı şekilde elde edildiğini ve hakkında verilen mahkûmiyet kararına esaslı dayanak teşkil ettiğini, ByLock verilerinin tek veya belirleyici delil olarak kullanılmasının hukuka aykırı olduğunu ayrıca dijital verilerin mahkeme huzuruna getirilmediğini belirterek adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi A. Hakkaniyete Uygun Yargılanma Hakkının İhlali İddiası 1. ByLock Sunucusundan Elde Edilen Veriler Yönünden FETÖ/PDY\’nin kamu kurum ve kuruluşlarındaki örgütlenmesinin, bunun yanı sıra başta eğitim ve din olmak üzere farklı sosyal, kültürel ve ekonomik alanlardaki faaliyetlerinin millî güvenlik üzerinde tehdit oluşturduğunun soruşturma mercileri ve devletin güvenlik birimlerince kabul edilmeye başlandığı süreçte MİT de kendi görev alanı çerçevesinde bu yapılanmanın faaliyetleriyle ilgili çalışmalarda bulunmuştur. MİT tarafından yapılan çalışmalar kapsamında FETÖ/PDY mensuplarının örgütsel haberleşmelerinin sağlanması amacıyla geliştirildiği anlaşılan, ana sunucusu yurt dışında bulunan ByLock adlı bir mobil uygulama ve bu uygulamanın iletişim kurduğu sunucular olduğu tespit edilmiştir. Demokratik toplumlarda temel hak ve özgürlüklerin korunması amacıyla terör örgütleri gibi son derece karmaşık yapılarla etkin bir şekilde mücadele edilmesi ve bu tür örgütleri gizli yöntemlerle takip etmek amacıyla istihbarat organlarına ve onların yöntemlerine ihtiyaç duyulması kaçınılmazdır. Dolayısıyla terör örgütlerinin çökertilmesi amacıyla gizlilik taşıyan istihbarat yöntemleri kullanılarak bu örgütlerle ilgili bilgilerin toplanması ve analiz edilmesi demokratik toplumlardaki önemli bir ihtiyaca karşılık gelmektedir. MİT, 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu kapsamındaki görevlerini yerine getirirken rastladığı FETÖ/PDY’ye ilişkin bir veriyi adli makamlara/soruşturma mercilerine iletmiştir. Kendi görev alanındaki bir konuyla (terörle mücadele) bağlantılı ve bir yasal temele dayalı olarak öğrenilen somut bir verinin yetkili adli makamlara bildirilmesinden ibaret olan bu eylemin bir istihbarat organı olan MİT tarafından adli kolluk faaliyeti yürütüldüğü şeklinde yorumlanması mümkün değildir. Bu bağlamda MİT\’in delil toplama amacına yönelik bir çalışmanın sonucunda değil FETÖ/PDY\’nin millî güvenlik üzerinde tehlike oluşturduğunun başta MGK olmak üzere kamu makamları tarafından değerlendirildiği bir dönemde bu yapılanmanın faaliyetlerinin tespiti için yürüttüğü istihbari çalışmalarda söz konusu dijital materyallere rastladığı anlaşılmaktadır. Bununla birlikte Cumhuriyet Başsavcılığına soyut ve genel nitelikte olan, duyuma dayalı istihbari bilgilerin değil FETÖ/PDY’nin üye ve yöneticilerinin gizli iletişim aracı olduğu değerlendirilen bir uygulamaya ilişkin dijital verilerin teslim edildiği gözardı edilmemelidir. MİT\’in görevi kapsamındaki bir çalışması esnasında rast geldiği dijital materyalleri, içeriğinde suça konu olguların bulunup bulunmadığının incelenmesi için ilgili adli makamlara/soruşturma mercilerine iletmesi o verileri hukuka aykırı kılmaz. Sonuç olarak anayasal düzeni ortadan kaldırmayı amaçlayan bir terör örgütüyle ilgili istihbarat çalışmaları sırasında rastlanan ByLock uygulamasına ilişkin verilerin bu örgütle ilgili yürütülen soruşturma ve yargılamalarda maddi gerçeğe ulaşılmasına katkı sunması amacıyla Cumhuriyet Başsavcılığına iletilmesinde hukuka aykırılık bulunmamaktadır. MİT\’in yasal yetkileri çerçevesinde elde ettiği ByLock iletişim sistemine ilişkin dijital materyallerin ve bu materyallerle ilgili olarak düzenlenen teknik raporun Cumhuriyet Başsavcılığına ulaştırılması bariz takdir hatası veya açık keyfîlik içeren bir uygulama olarak değerlendirilemez. 2. ByLock Verilerinin Adli Makamlara Ulaştırılmasından Sonraki Süreç Yönünden ByLock sunucusuna ilişkin dijital materyallerin Cumhuriyet Başsavcılığına iletilmesi üzerine bu aşamadan itibaren soruşturma işlemleri 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’na göre yürütülmüştür. Adli makamlar, dijital materyallerin gerçekliği veya güvenirliği ile ilgili olarak gerekli araştırma, inceleme ve değerlendirmelerde bulunmuş, hâkimliklerce verilen kararlar üzerine veriler teknik birimlerce incelenmiştir. Savunma tarafı da -silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerine uygun şekilde- başvurucunun ByLock kullanıcısı olduğu yönündeki delillerin gerçekliğine itiraz etme ve kullanılmalarına karşı çıkma imkânı elde etmiştir. Sonuç olarak somut olayda ByLock verilerinin kanuni bir temele dayanmadan veya hukuka aykırı şekilde elde edildiğine yönelik iddialar açısından bir ihlal bulunmamaktadır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle Anayasa\’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edilmediğine karar vermiştir. B. ByLock\’un Mahkûmiyet Kararında Tek veya Belirleyici Delil Olarak Kullanılamayacağı İddiası Soruşturma birimleri adli makamlara hitaben ByLock programının gizliliğini sağlamaya dönük teknik özelliklerine, kullanım şekline, şifrelenme biçimine, cihaza yüklenme yöntemine, kullanım alanlarına ve amacına yönelik olarak ayrıntılı bilgiler içeren teknik ve kronolojik raporlar düzenlemiştir. Raporlarda ByLock programının yaygın ticari mesajlaşma programlarından farklılıklarına ve örgütsel özelliklerine değinilmiştir. Mesajlaşma ve e-postalarda örgüt mensuplarının ifadelerinde beyan etmiş oldukları örgütsel bazı kısaltmalara ve örgüte ait literatüre yer verilmiştir. İletişim kurabilmek için her iki kullanıcının birbirini eklemesinin gerekmesi, programın örgütsel hücre tipine uygun şekilde kurgulandığının işareti olarak değerlendirilmiştir. Darbe teşebbüsü sonrasında yürütülen soruşturmalara ait dosyalardaki ifadelerde, ayrıca örgüt üyelerinin gönderdikleri mesaj ve elektronik postalarda bu programın örgütsel iletişimi sağlamak üzere oluşturulan bir haberleşme aracı olduğu ve bu amaçla kullanıldığı belirtilmiştir. Yargı kararları ile adli ve teknik raporlarda belirtildiği üzere ByLock programının indirilmesi, mesajlaşma/haberleşme için yeterli değildir. Haberleşme/mesajlaşma için kayıt sırasında kullanıcılarca belirlenen ve kullanıcıya özel olan kullanıcı adı/kodunun bilinmesi ve arkadaş ekleme işleminin karşı tarafça onaylanması zorunluluğu vardır. Karşılıklı ekleme olmaksızın iletişime geçilme imkânı bulunmamaktadır. Yine yargı kararlarına göre, örgütsel amaçla kullanılması için tasarlanmış bu programı örgütle irtibatı olmayan bir kişinin -genel uygulama mağazaları ile bazı internet sitelerinde rastlayarak indirmesi durumunda bile- bir örgüt mensubunun yardımı olmaksızın kullanması ve başka kişileri arkadaş olarak ekleyip onlarla iletişim kurması imkânı bulunmamaktadır. Adli işlemlerde de programın cihaza indirilmesi değil anılan uygulamaya kayıt olunması ve örgütsel amaçla kullanılması esas alınmıştır. Yargıtay ve derece mahkemelerince ByLock\’a ilişkin olarak yapılan tespit ve değerlendirmelerin olgusal temellerden yoksun olduğunu söylemek mümkün değildir. Somut olayda mahkeme, başvurucunun kendi kullanımındaki cihazlar ve GSM aboneliği vasıtasıyla ByLock - [Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Kapsamında Kurumlar HAGB Kayıtlarına Erişebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/guvenlik-sorusturmasi-ve-arsiv-arastirmasi/): HAGB Kararının Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırmasına Etkisi ANAYASA MAHKEMESİ KARARI Esas Sayısı: 2018/163 Karar Sayısı: 2020/13 Karar Tarihi: 19/2/2020 R.G. Tarih-Sayı: 28/4/2020-31112 İPTAL DAVASINI AÇAN: Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri Engin ALTAY, Özgür ÖZEL ve Engin ÖZKOÇ ile birlikte 138 milletvekili İPTAL DAVASININ KONUSU: 18/10/2018 tarihli ve 7148 sayılı Karayolları Trafik Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un 29. maddesiyle 26/10/1994 tarihli ve 4045 sayılı Güvenlik Soruşturması, Bazı Nedenlerle Görevlerine Son Verilen Kamu Personeli ile Kamu Görevine Alınmayanların Haklarının Geri Verilmesine ve 1402 Numaralı Sıkıyönetim Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun’un 1. maddesine eklenen ikinci fıkranın Anayasa’nın 2., 7., 12.,13.,17., 20., 38., 40., 70. ve 129. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline ve yürürlüğünün durdurulmasına karar verilmesi talebidir. I. İPTALİ İSTENEN KANUN HÜKMÜ Kanun’un iptali talep edilen 29. maddesiyle ikinci fıkranın eklendiği 4045 sayılı Kanun’un 1. maddesi şöyledir: “Madde 1- Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması; kamu kurum ve kuruluşlarında, yetkili olmayan kişilerin bilgi sahibi olmaları halinde devlet güvenliğinin, ulusal varlığın ve bütünlüğün, iç ve dış menfaatlerin zarar görebileceği veya tehlikeye düşebileceği bilgi ve belgelerin bulunduğu gizlilik dereceli birimler ile Genelkurmay Başkanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, jandarma, emniyet, sahil güvenlik ve istihbarat teşkilatlarında çalıştırılacak kamu personeli ve ceza infaz kurumları ve tutukevlerinde çalışacak personel hakkında yapılır. (Ek:18/10/2018-7148/29 md.) Güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yapmakla görevli birimler, güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması kapsamında bakanlıklar ile kamu kurum ve kuruluşları arşivlerinden ve elektronik bilgi işlem merkezlerinden bilgi ve belge almaya, 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 171 inci maddesinin beşinci ve 231 inci maddesinin onüçüncü fıkraları kapsamında tutulan kayıtlara ulaşmaya, Cumhuriyet başsavcılıkları tarafından yürütülen soruşturma sonuçlarını, kovuşturmaya yer olmadığına dair kararlar ile kesinleşmiş mahkeme kararlarını almaya yetkilidir. Devletin güvenliğini, ulusun varlığını ve bütünlüğünü iç ve dış menfaatlerinin zarar görebileceği veya tehlikeye düşebileceği bilgi ve belgeler ile gizlilik dereceli kamu personeli ile meslek gruplarının tespiti, birim ve kısımların tanımlarının yapılması, güvenlik soruşturmasının ve arşiv araştırmasının usul ve esasları ile bunu yapacak merciler ve üst kademe yöneticilerinin kimler olduğu Cumhurbaşkanınca yürürlüğe konulacak yönetmelik ile düzenlenir.” II. İLK İNCELEME 1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Serdar ÖZGÜLDÜR, Serruh KALELİ, Recep KÖMÜRCÜ, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL ve Yusuf Şevki HAKYEMEZ’in katılımlarıyla 17/1/2019 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine, yürürlüğü durdurma talebinin esas inceleme aşamasında karara bağlanmasına OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. III. ESASIN İNCELENMESİ 2. Dava dilekçesi ve ekleri, Raportör Aydın AYGÜN tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, dava konusu kanun hükmü, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü: 1. Anlam ve Kapsam 3. Dava konusu kural, güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yapmakla görevli birimlerin güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması kapsamında bakanlıklar ile kamu kurum ve kuruluşlarının arşivlerinden ve elektronik bilgi işlem merkezlerinden bilgi ve belge almaya, 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 171. maddesinin (5) ve 231. maddesinin (13) numaralı fıkraları kapsamında tutulan kayıtlara ulaşmaya, Cumhuriyet başsavcılıkları tarafından yürütülen soruşturma sonuçlarını, kovuşturmaya yer olmadığına dair kararlar ile kesinleşmiş mahkeme kararlarını almaya yetkili olduklarını hükme bağlamaktadır. 4. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 171. maddesi Cumhuriyet savcısının kamu davasını açmadaki takdir yetkisini düzenlemektedir. Bu kapsamda Cumhuriyet savcısı bazı koşullar altında kamu davasının açılmasının ertelenmesine de karar verebilmektedir. Bu yetkinin kullanılması hâlinde ise anılan maddenin (5) numaralı fıkrası gereğince kamu davasının açılmasının ertelenmesine ilişkin kararların bunlara mahsus sisteme kaydedilmesi zorunludur. Söz konusu kayıtların ise ancak bir soruşturma veya kovuşturmayla bağlantılı olarak Cumhuriyet savcısı, hâkim veya mahkeme tarafından istenmesi mümkündür. 5. Anılan maddenin (4) numaralı fıkrası uyarınca, hakkında kamu davasının açılmasının ertelenmesine karar verilenlerin belirlenen erteleme süresi içinde kasıtlı bir suç işlememesi hâlinde söz konusu soruşturma kovuşturmaya yer olmadığına kararıyla sonuçlandırılır. Bu itibarla kamu davasının açılmasının ertelenmesi, fail hakkında kamu davasının açılmasına yetecek şekilde suç işlediğine dair var olan şüphenin belirli bir süre denetime tabi olmak koşuluyla askıya alınmasını öngörmektedir. 6. Kanun’un 231. maddesinde ise hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu düzenlenmiştir. Anılan maddeye göre belirli koşulların gerçekleşmesi hâlinde sanık hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilir. Bu durumda da verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararları bunlara mahsus bir sisteme kaydedilir. Bu kayıtlar da ancak bir soruşturma veya kovuşturmayla bağlantılı olarak Cumhuriyet savcısı, hâkim veya mahkeme tarafından istenebilir ve istenen kayıtlar bu amacın dışında kullanılamaz. 7. Belirlenen denetim süresi içinde kasıtlı bir suçtan mahkûm olunmaması ve denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere uygun davranılması hâlinde açıklanması geri bırakılan hüküm ortadan kaldırılarak davanın düşmesine karar verilir. Bu bağlamda sanık hakkında verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı mahkûmiyet hükmü olarak kabul edilemez. 2. İptal Talebinin Gerekçesi 8. Dava dilekçesinde özetle; dava konusu kuralın güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması faaliyeti kapsamında kamu idaresine, kamu görevine girme hakkını kullanmak isteyen kişiye ait kişisel verilere sınırsız bir şekilde erişme ve bu verileri toplama, sınıflandırma, işleme ve değerlendirme imkânı verdiği, kişisel verilere ilişkin kanunların kişisel veri niteliğindeki bilgilerin teminine, kullanılabilmesine, işlenebilmesine, ulaşılabilmesine, saklanma süresine, temin edilme gerekçesine, bilgilerin silinmesi ve değiştirilmesine, kötüye kullanımının engellenmesine yönelik birtakım güvenceleri içermesi ve hukuki belirliliğe sahip olması gerektiği, yapılan güvenlik soruşturması sonucunda kişilerin kamu görevine girmesinin engellenebileceği ya da mevcut kamu görevinden çıkarılmasının mümkün olabileceği, bu itibarla düzenlemenin kamu hizmetine girme hakkına öngörülemez bir sınırlama getirdiği belirtilerek kuralın Anayasa’nın 2., 7., 12., 13., 17., 20., 38., 40., 70. ve 129. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür. 3. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu 9. Anayasa’nın 20. maddesinin birinci fıkrasında herkesin özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahip olduğu, özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamayacağı belirtilmiş; son fıkrasında da “Herkes, kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir. Bu hak; kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsar. Kişisel veriler, ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebilir. Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller kanunla düzenlenir.” denilerek kişisel verilerin korunması, özel hayata saygı gösterilmesini isteme hakkı kapsamında güvenceye kavuşturulmuştur. 10. Kişisel verilerin korunmasını isteme hakkı, insan onurunun korunması ve kişiliğini serbestçe geliştirebilmesi hakkının özel bir biçimi olarak bireyin - [Kamulaştırmasız El Atma Nedeniyle İcra Takibi için Mahkeme Kararının Kesinleşmesi Gerekir mi](https://kayseriavukat.org.tr/kamulastirmasiz-el-atma-nedeniyle-icra/): Kamulaştırmasız El Atma Nedeniyle İcra Takibi Yapılabilmesi için Mahkeme Kararının Kesinleşmesi Gerekir mi Anayasa Mahkemesi Kararı Esas Sayısı: 2021/127 Karar Sayısı: 2022/85 Karar Tarihi: 30/6/2022 R.G. Tarih – Sayı: 4/8/2022 – 31913 İTİRAZ YOLUNA BAŞVURANLAR: 1. Çanakkale İcra Hukuk Mahkemesi (E.2021/127) 2. Gaziantep 3. İcra Hukuk Mahkemesi (E.2022/2) 3. Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 12. Hukuk Dairesi (E.2022/23) 4. Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 12. Hukuk Dairesi (E.2022/24) 5. İzmir 6. İcra Hukuk Mahkemesi (E.2022/26) İTİRAZLARIN KONUSU: 4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’na 9/6/2021 tarihli ve 7327 sayılı Kanun’un 21. maddesiyle eklenen geçici 16. maddenin Anayasa’nın 13., 35., 36., 46. ve 153. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talepleridir. OLAY: Kamulaştırmasız el atmadan kaynaklanan tazminat davaları sonucunda verilen hükümlerin icrası için başlatılan icra takiplerinin durdurulması veya iptalleri talebiyle açılan davalar ile bu tür davalara ilişkin kararların istinaf incelemesinde itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkemeler, iptali için başvurmuştur. I. İPTALİ İSTENEN VE İLGİLİ GÖRÜLEN KANUN HÜKÜMLERİ A. İptali İstenen Kanun Hükmü 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun itiraz konusu geçici 16. maddesi şöyledir: “Geçici Madde 16- (Ek:9/6/2021-7327/21 md.) Kamulaştırma işlemleri tamamlanmamış veya kamulaştırması hiç yapılmamış olmasına rağmen 4/11/1983 tarihinden bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihe kadar fiilen kamu hizmetine ayrılan veya kamu yararına ilişkin bir ihtiyaca tahsis edilerek üzerinde tesis yapılan taşınmazlara veya kaynaklara kısmen veya tamamen veyahut irtifak hakkı tesis etmek suretiyle malikin rızası olmaksızın fiilî el konulması veya hukuki el atılması sebebiyle mülkiyet hakkından doğan taleplere dair bedel ve tazminata ilişkin davalarda verilen kararlar taşınmaz mal ile ilgili ayni haklara ilişkin kararların icrasına ilişkin hükümlere göre yerine getirilir. Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce, kesinleşmemiş mahkeme kararlarına dayanılarak başlatılan icra takipleri kesinleşmiş mahkeme kararı ibraz edilinceye kadar durdurulur.” B. İlgili Görülen Kanun Hükümleri 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun; 1. 350. maddesi şöyledir: “Başvurunun icraya etkisi – Madde 350 (1) İstinaf yoluna başvurma, kararın icrasını durdurmaz. İcra ve İflas Kanununun icranın geri bırakılmasıyla ilgili 36 ncı maddesi hükmü saklıdır. Nafaka kararlarında icranın geri bırakılmasına karar verilemez. (2) Kişiler hukuku, aile hukuku ve taşınmaz mal ile ilgili ayni haklara ilişkin kararlar kesinleşmedikçe yerine getirilemez.” 2. 367. maddesi şöyledir: “Temyizin icraya etkisi – Madde 367 (1) Temyiz, kararın icrasını durdurmaz. İcra ve İflas Kanununun icranın geri bırakılmasıyla ilgili 36 ncı maddesi hükmü saklıdır. Nafaka kararlarında icranın geri bırakılmasına karar verilemez. (2) Kişiler hukuku, aile hukuku ve taşınmaz mal ile ilgili ayni haklara ilişkin kararlar kesinleşmedikçe yerine getirilemez.” II. İLK İNCELEME A. E.2021/127 Sayılı Başvuru Yönünden 1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Engin YILDIRIM, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI ve İrfan FİDAN’ın katılımlarıyla 30/12/2021 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında öncelikle uygulanacak kural ve sınırlama sorunları görüşülmüştür. 2. Anayasa’nın 152. ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 40. maddelerine göre bir davaya bakmakta olan mahkeme, bu dava sebebiyle uygulanacak bir kanunun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükümlerini Anayasa’ya aykırı görmesi hâlinde veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varması durumunda bu hükümlerin iptalleri için Anayasa Mahkemesine başvurmaya yetkilidir. Ancak anılan maddeler uyarınca bir mahkemenin Anayasa Mahkemesine başvurabilmesi için elinde yöntemince açılmış ve mahkemenin görevine giren bir davanın bulunması, iptali talep edilen kuralın da o davada uygulanacak olması gerekir. Uygulanacak kural ise bakılmakta olan davanın değişik evrelerinde ortaya çıkan sorunların çözümünde veya davayı sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz yönde etki yapacak nitelikte bulunan kurallardır. 3. İtiraz yoluna başvuran Mahkeme 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun geçici 16. maddesinin iptalini talep etmiştir. Anılan maddenin birinci cümlesinde kamulaştırma işlemleri tamamlanmamış veya kamulaştırması hiç yapılmamış olmasına rağmen 4/11/1983 tarihinden bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihe kadar fiilen kamu hizmetine ayrılan veya kamu yararına ilişkin bir ihtiyaca tahsis edilerek üzerinde tesis yapılan taşınmazlara veya kaynaklara kısmen veya tamamen veyahut irtifak hakkı tesis etmek suretiyle malikin rızası olmaksızın fiilî el konulması veya hukuki el atılması sebebiyle mülkiyet hakkından doğan taleplere dair bedel ve tazminata ilişkin davalarda verilen kararların taşınmaz mal ile ilgili ayni haklara ilişkin kararların icrasına ilişkin hükümlere göre yerine getirileceği hükme bağlanmıştır. Maddenin ikinci cümlesinde ise maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce, kesinleşmemiş mahkeme kararlarına dayanılarak başlatılan icra takiplerinin de kesinleşmiş mahkeme kararı ibraz edilinceye kadar durdurulacağı öngörülmüştür. 4. Bakılmakta olan davanın konusu ise 4/11/1983 tarihinden sonra taşınmazlara hukuken el atılması sebebiyle açılan kamulaştırmasız el atma davasının kabulü sebebiyle hükmedilen tazminatın tahsili için başlatılan ilamlı icra takibinin iptali talebine ilişkindir. Dolayısıyla bakılmakta olan davada kamulaştırmasız el atmaya konu taşınmazların fiilen kamu hizmetlerine ayrılması veya kamu yararına ilişkin bir ihtiyaca tesis edilerek üzerinde tesis yapılması ile irtifak hakkı tesisi suretiyle fiilen el konulmasına ilişkin bir uyuşmazlık bulunmadığı gibi kaynaklara ilişkin kamulaştırmasız el atma durumu da söz konusu değildir. 5. Ayrıca kuralın 19/6/2021 tarihinde yürürlüğe girdiği ve bakılmakta olan davaya konu icra takibinin bu tarihten sonra başlatıldığı gözetildiğinde kuralın yürürlüğe girdiği tarihten önce kesinleşmemiş mahkeme kararına dayanılarak başlatılan bir icra takibinin de bulunmadığı anlaşılmaktadır. 6. Bu itibarla anılan Kanun’un geçici 16. maddesinin birinci cümlesinde yer alan “…fiilen kamu hizmetine ayrılan veya kamu yararına ilişkin bir ihtiyaca tahsis edilerek üzerinde tesis yapılan…”, “…veya kaynaklara…”, “…veyahut irtifak hakkı tesis etmek suretiyle…” ve “…fiilî el konulması…” ibareleri ile ikinci cümlesinin bakılmakta olan davada uygulanma imkânı bulunmadığından bu ibarelere ve cümleye ilişkin başvurunun Mahkemenin yetkisizliği nedeniyle reddi gerekir. 7. Öte yandan itiraz konusu maddenin birinci cümlesinin “Kamulaştırma işlemleri tamamlanmamış veya kamulaştırması hiç yapılmamış olmasına rağmen 4/11/1983 tarihinden bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihe kadar… taşınmazlara… kısmen veya tamamen… malikin rızası olmaksızın… sebebiyle mülkiyet hakkından doğan taleplere dair bedel ve tazminata ilişkin davalarda verilen kararlar taşınmaz mal ile ilgili ayni haklara ilişkin kararların icrasına ilişkin hükümlere göre yerine getirilir.” bölümü bakılmakta olan davanın konusu olan kamulaştırmasız el atma durumunun yanı sıra bakılmakta olan davada uygulanma imkânı olmayan kamulaştırmasız el atmaya ilişkin diğer durumlar bakımından da geçerli, ortak kural niteliğindedir. Dolayısıyla bakılmakta olan davanın konusu gözetilerek anılan cümlenin esasına ilişkin incelemenin “…veya hukuki el atılması…” ibaresi ile sınırlı olarak yapılması gerekir. 8. Açıklanan nedenlerle 4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’na 9/6/2021 tarihli ve 7327 sayılı Kanun’un 21. - [Kıdem ve İhbar Tazminatı gibi İşçilik Alacakları için Belirsiz Alacak Davası Açılabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/iscilik-alacaklari-belirsiz-alacak-davasi/): Kıdem ve İhbar Tazminatı gibi İşçilik Alacakları için Belirsiz Alacak Davası Açılması Mümkün mü Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Faysal Çifçi ve Diğerleri Başvurusu Başvuru Numarası: 2019/17969 Karar Tarihi: 8/6/2023 R.G. Tarih ve Sayı: 6/10/2023 – 32331 İKİNCİ BÖLÜM – KARAR Başkan: Kadir ÖZKAYA Üyeler: M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Basri BAĞCI, Kenan YAŞAR Raportör: Tuğba YILDIZ Başvurucular: Faysal ÇİFÇİ ve diğerleri I. BAŞVURUNUN ÖZETİ 1. Başvuru; işçilik alacağının ödenmesine karar verilmesi talebiyle açılan davanın dava şartı yokluğu gerekçesiyle reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. 2. Başvurucular, Kurtalan Belediyesinde çalışmaktayken iş akitlerinin feshedilmesi üzerine Kurtalan Asliye Hukuk (İş) Mahkemesinde (Mahkeme) belirsiz alacak davası niteliğinde işçilik alacaklarına ilişkin tazminat davası açmıştır. 3. Mahkeme, davalara ilişkin bilirkişi incelemeleri yaptırmış ve yargılamalar neticesinde davaların kabulüyle başvurucular lehine iş ilişkisinden kaynaklanan tazminatlara hükmetmiştir. 4. Temyiz talebi üzerine Yargıtay 22. Hukuk Dairesi verilen mahkeme kararlarının hepsini aynı gerekçeyle bozmuştur. Temyiz kararlarının gerekçesinde 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 107. maddesinde düzenlenen belirsiz alacak davası miktarı veya değeri tam tespit edilemeyen bir alacakla ilgili olarak hak arama durumundaki kişinin hukuk sisteminde karşılaştığı güçlüklerin bertaraf edilmesi amacıyla ihdas edildiği ve bu durumda davanın belirsiz alacak davası türünde açılabilmesi için uyuşmazlığa konu alacağın miktar veya değerinin tam ve kesin olarak davacı tarafça belirlenememesi gerektiği ifade edilmiştir. Şartları bulunmadığı hâlde dava dilekçesinde davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığının belirtildiği durumda davacıya herhangi bir süre verilmeden hukuki yarar yokluğundan davanın reddedilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Başvuruya konu davalarda da başvurucuların çalışma süresi ve ücretini bildiği, bu sebeple dava konusu kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, yıllık izin ve asgari geçim indirimi ücret alacaklarının miktarını belirleyebilme imkânına sahip olduğu, anılan alacak kalemleri yönünden belirsiz alacak davası açılmasında hukuki yarar bulunmadığından belirtilen talepler yönünden davanın usulden reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulmasının hatalı olduğu belirtilmiştir (detaylı benzer gerekçe için bkz. İsmail Avcı, B. No: 2019/12190, 22/2/2022, § 16). 5. Mahkeme, bozma kararına uyarak ve bozma kararındaki gerekçeyi benimseyerek hukuki yarar yokluğundan davayı usulden reddetmiştir. Başvurucular temyiz talebinde bulunmuşlarsa da Yargıtay 22. Hukuk Dairesi taleplerini reddetmiştir. 6. Başvurucular süresi içinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 7. Konularının aynı olması nedeniyle numaraları belirtilen başvuru dosyalarının 2019/17969 numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmesine ve incelemenin bu dosya üzerinden yapılmasına karar verilmiştir. 8. Başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 9. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. II. DEĞERLENDİRME A. Adli Yardım Talebi Yönünden 10. Ödeme gücünden yoksun olduğunu belirten başvurucuların adli yardım talebinin kabulüne karar verilmesi gerekir (Mehmet Şerif Ay, B. No: 2012/1181, 17/9/2013). B. Makul Sürede Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia 11. Başvurucular, yargılamaların uzun sürmesinden şikâyet etmiştir. 12. Anayasa Mahkemesi, olay ve olguları somut başvuru ile benzer nitelikte olan Veysi Ado ([GK] B. No: 2022/100837, 27/4/2023) kararında uygulanacak anayasal ilkeleri belirlemiştir. Bu çerçevede Anayasa Mahkemesi 9/1/2013 tarihli ve 6384 sayılı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Yapılmış Bazı Başvuruların Tazminat Ödenmek Suretiyle Çözümüne Dair Kanun\’un geçici 2. maddesinde 28/3/2023 tarihli ve 7445 sayılı Kanun\’un 40. maddesi ile yapılan değişikliğe göre 9/3/2023 tarihi (bu tarih dâhil) itibarıyla derdest olan, yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmadığı iddialarıyla yapılan başvurulara ilişkin olarak Tazminat Komisyonuna başvuru yolu tüketilmeden yapılan başvurunun incelenmesinin bireysel başvurunun ikincil niteliği ile bağdaşmayacağı neticesine varmıştır. Somut başvuruda, anılan kararda açıklanan ilkelerden ve ulaşılan sonuçtan ayrılmayı gerektiren bir durum bulunmamaktadır. 13. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir. C. Mahkemeye Erişim Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia 14. Başvurucular; alacaklarını dava öncesi tam olarak hesaplamalarının mümkün olmadığını, bu nedenle belirsiz alacak davası açtıklarını, Yargıtay 22. Hukuk Dairesi ile 9. Hukuk Dairesi ve 7. Hukuk Dairesi arasında belirsiz alacak davası konusunda görüş ayrılığı bulunduğunu ve bu görüş ayrılığından dolayı davalarının usulden reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma haklarının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Dava açtıktan dört sene sonra Yargıtayın hukuki yarar yokluğundan bozma kararı vermesiyle de alacaklarının zamanaşımına uğradığını, 22. Hukuk Dairesinin katı yorumu nedeniyle yeniden dava açma imkânının da ortadan kalktığını ifade ederek hak arama hürriyetlerinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür. 15. Başvurular, mahkemeye erişim hakkı kapsamında incelenmiştir. 16. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir. 17. Anayasa\’nın 36. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddiada bulunma ve savunma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Dolayısıyla mahkemeye erişim hakkı, Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğünün bir unsurudur (Özbakım Özel Sağlık Hiz. İnş. Tur. San. ve Tic. Ltd. Şti., B. No: 2014/13156, 20/4/2017, § 34). 18. Hak arama özgürlüğüne yapılan müdahale Anayasa’nın 13. maddesinde belirtilen koşullara (kanun tarafından öngörülme, haklı bir sebebe dayanma ve ölçülülük ilkesine aykırı olmama) uygun olmadığı takdirde Anayasa’nın 36. maddesinin ihlalini teşkil edecektir. Başvuru konusu olaya dair verilen dava şartı yokluğundan usule ilişkin ret kararları ile yapılan müdahalenin kanun tarafından öngörülme ölçütünü karşıladığı karar gerekçesinde dayanılan kanun maddelerinden anlaşılmıştır. Davalar, genel eda davası açılması yerine belirsiz alacak davası açılmasında hukuki yarar bulunmadığından reddedilmiştir. Dolayısıyla davaların usulden reddedilmesinin mahkemelerin hukuken yarar elde edilemeyecek davalarla meşgul edilmesinin önlenmesi ve kişilerin medeni hakkıyla ilgili uyuşmazlığın karara bağlanması hususunda daha elverişli olan dava yoluna başvurmaya zorlanması şeklinde meşru bir amacı olduğu anlaşılmıştır. Başvurucuların mahkemeye erişimine getirilen sınırlamanın ölçülü olup olmadığı ve bu sınırlamayla başvuruculara ağır bir külfet yüklenip yüklenmediği hususlarının değerlendirilmesi gerekmektedir (İsmail Avcı, §§ 37-56). 19. Anayasa Mahkemesi benzer iddialarla yapılan İsmail Avcı başvurusuna ilişkin kararında detaylı bir şekilde değerlendirmeler yapmıştır. Kararda öncelikle Yargıtay Dairesinin verdiği kararın usul hukuku bakımından isabetini sorgulamanın Anayasa Mahkemesinin görevi olmadığı, sadece verilen kararlarla başvurucuların mahkemeye erişim hakkının ihlal edilip edilmediği noktasında inceleme yapıldığı vurgulanmıştır (İsmail Avcı, § 65). 20. Bu bağlamda ölçülülük yönünden incelenecek olan ilk husus, müdahale için seçilen aracın amaca ulaşılmasını sağlayıp sağlamadığıdır. Genel eda davası olarak açılması gerekirken belirsiz alacak davası şeklinde açılan davanın usulden reddedilmesinin medeni hakla ilgili uyuşmazlığın çözümü için en etkili olan davanın açılmasını temin etme amacına ulaşılması yönünden elverişli bir araç olduğu değerlendirilmiştir. Ancak müdahalenin ölçülü olabilmesi için bu aracın son çare olması, diğer bir ifadeyle - [İmar Planı Değişikliği Sonucunda Artan Değerinin Tamamının Arsa Değer Artış Payı Olarak Alınması](https://kayseriavukat.org.tr/arsa-deger-artis-payi/): İmar Planı Değişikliği Sonucunda Artan Değerin Tamamının Arsa Değer Artış Payı Olarak Alınması Anayasa Mahkemesi Kararı – Değerlendirme Dava Konusu Kural 3194 sayılı İmar Kanunu’nda düzenlenen dava konusu kuralla, taşınmaz maliklerinin talebi üzerine ada bazında yapılacak imar planı değişikliği sonucunda değerinde artış olan arsanın artan değerinin tamamının değer artış payı olarak alınacağı öngörülmüştür. İptal Talebinin Gerekçesi Başvuruda özetle; dava konusu kuralla taşınmaz maliklerinin tamamının talebi üzerine ada bazında yapılacak imar planı değişikliği sonucunda değerinde artış olan arsanın artan değerinin tamamının değer artış payı olarak ödenmesinde kamu yararının bulunmadığı, ayrıca imar planı değişikliği sonucunda oluşan değer artış payının tamamının kamuya aktarılmasının mülkiyet hakkını sınırladığı belirtilerek kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi İmar faaliyetleri ve planlar, kamusal açıdan kent veya çevresine yapılacak yatırımları etkilemek ya da yönlendirmek suretiyle kentin ekonomisine ve sağlıklı çevrenin oluşturulmasına katkı sağlamakta iken; bireysel açıdan da bireyin mülkiyetinde bulunan taşınmazının ekonomik değerini etkilemektedir. İmar faaliyetlerinin amacı gözönünde bulundurulduğunda imar planlarının düzenlenmesinde esas itibariyle bireysel yarardan ziyade kamusal ve toplumsal yararın ön planda tutulması gerekmektedir. Bu nedenle yapılan imar uygulaması sonucunda değerinde artış olan arsanın artan değerinin değer artış payı olarak kamuya aktarılmasında kamu yararına dayalı meşru bir amacın bulunduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan imara ilişkin faaliyetlerde ve planlarda kamusal fayda ile bireysel fayda mümkün mertebe bağdaştırılmalı ve maliklere de aşırı ve orantısız bir külfet yüklenmemelidir. Bu bağlamda malikin, imar uygulamasından elde ettiği yarar ile değerinde artış olan arsanın artan değerinin değer artış payı olarak kamuya aktarılan kısmı arasında bir kıyaslama yapılmalıdır. Bu çerçevede imar uygulaması sonucunda taşınmazın değerinde meydana gelen artış ile idareye devredilen kısmının değeri arasında açık bir dengesizliğin bulunması durumunda malike yüklenen külfetin aşırı ve orantısız olması muhtemeldir. Kişinin herhangi bir zahmete veya maliyete katlanmadan kamunun gerçekleştirdiği imar uygulaması nedeniyle taşınmazında ortaya çıkan değer artışından kamunun yüksek oranlarda pay alması, her zaman için mülkiyet hakkı yönünden kişiye aşırı bir külfet yüklendiği sonucuna varılması için yeterli değildir. Bununla birlikte imar faaliyetlerinden dolayı bazı kimselerin mal varlığında meydana gelen değer artışından pay alınması, toplumsal ihtiyaçları gidermeyi esas alan kamu hizmetlerinin aksamadan yürütülebilmesini sağlamaya yönelik finansmanın oluşturulması amacına hizmet etmekte ise de değer artışının tamamının değer artış payı olarak alınmasının makul ve kabul edilebilir ölçüleri aştığı kanaatine varılmış olup malike aşırı bir külfet yüklediği sonucuna ulaşılmıştır. Bu durumda değerinde artış olan arsanın artan değerinin tamamının değer artış payı olarak alınmasını öngören kuralın makul ve kabul edilebilir ölçülere uygun olmadığı, malike aşırı bir külfet yüklediği, kamu yararı ile malikin mülkiyet hakkı arasında gözetilmesi gereken adil dengeyi malik aleyhine bozduğu ve bu itibarla orantısız bir sınırlamaya neden olduğu sonucuna varılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir. İmar Planı Değişikliği Sonucunda Artan Değerin Tamamının Arsa Değer Artış Payı Olarak Alınmasına ilişkin Düzenleme 3194 sayılı İmar Kanunu Ek Madde 8 Plan değişiklikleri, plan ana kararlarını, sürekliliğini, bütünlüğünü sosyal ve teknik altyapı dengesini bozmayacak şekilde ve teknik gerekçeleri sağlamak şartıyla yerleşmenin özelliğine uygun olarak yapılır. Plan değişikliği tekliflerinde ihtiyaç analizini içeren sosyal ve teknik altyapı etki değerlendirme raporu hazırlanarak planı onaylayacak idareye sunulur. Parsel bazında; nüfusu, yapı yoğunluğunu, kat adedini, bina yüksekliğini arttıran imar planı değişiklikleri yapılamaz. Bin metrekareden az olmamak kaydıyla oluşmuş adalarda; ada bazında nüfusu, yapı yoğunluğunu, kat adedini, bina yüksekliğini arttıran veya fonksiyon değişikliği getiren plan değişikliklerinde ihtiyaç duyulan kültürel tesis, sosyal ve teknik altyapı kullanımları; adanın merkezine en fazla 500 metre yarı çaplı alanda karşılanmak zorundadır. Taşınmaz maliklerinin tamamının talebi üzerine ada bazında yapılacak imar planı değişikliği sonucunda değerinde artış olan arsanın artan değerinin tamamı değer artış payı olarak alınır. Değer artış payı bedelinin tespitinde 2942 sayılı Kanunun 11 inci maddesinde belirtilen bedel tespit esasları gözetilir. İmar planı değişikliği ile taşınmazda meydana gelecek değer artışının tespiti 6362 sayılı Kanuna göre yetkilendirilmiş lisanslı en az iki gayrimenkul değerleme kuruluşu tarafından plan değişikliği açıklama raporunda belirtilen mer’i plan koşullarındaki değer tespiti ile birlikte değişiklik sonrası değer tespiti yapılmak suretiyle belirlenen ortalama yeni değerden az olmamak üzere, idarece oluşturulan kıymet takdir komisyonu tarafından belirlenir. Değer artış payı, en geç taşınmazın ilk satışında veya ruhsat aşamasında taşınmaz maliklerince ödenir. Kıymet takdir komisyonunca belirlenen değer artış payı, ödeme tarihinde her takvim yılı için, bir önceki yıla ilişkin olarak 213 sayılı Kanunun mükerrer 298 inci maddesi uyarınca tespit ve ilân edilen yeniden değerleme oranında takvim yılı başından geçerli olmak üzere arttırılarak uygulanır. Taşınmazın değer artışına tabi olduğu tapu kütüğüne şerh edilir. Emsal, inşaat alanı, yapı yüksekliği ve kullanım amacı değiştirilmemek kaydıyla yapılacak ruhsat tadilatları hariç, değer artış payı ödenmeden yapı ruhsatı düzenlenemez. Değer artış payı tutarları taşınmaz maliklerince; Bakanlık muhasebe birimi hesabına yatırılır. Yatırılan tutarların; a) Büyükşehir belediyesinin olduğu illerde; %25’i büyükşehir belediyesinin ilgili hesabına, %25’i ilgili ilçe belediyesinin ilgili hesabına, %25’i Bakanlığın Dönüşüm Projeleri Özel Hesabına, b) Büyükşehir belediyesi olmayan illerde ise; %40’ı imar planı değişikliğini onaylayan idarede açılacak ilgili hesaba, %30’u Bakanlığın Dönüşüm Projeleri Özel Hesabına, c) Bakanlıkça onaylanan imar planı değişikliğinden kaynaklanan değer artışının %75’i Bakanlığın Dönüşüm Projeleri Özel Hesabına, kalan değer artış payının; büyükşehir belediyesinin olduğu illerde %15’i büyükşehir belediyesinin ilgili hesabına, %10’u ilgili ilçe belediyesinin ilgili hesabına; büyükşehir belediyesi olmayan yerlerde ise Bakanlık payının dışındaki kalan değer artış payının tamamı plan değişikliğinin yapıldığı yerdeki ilgili idarenin açılacak ilgili hesabına, beş iş günü içerisinde aktarılır ve (a) bendine göre kalan değer artış payının %25’i, (b) bendine göre kalan değer artış payının %30’u ile imar planı değişikliğinin diğer genel bütçeli idareler tarafından onaylanması durumunda değer artış payının tamamı genel bütçeye gelir kaydedilir. 16/5/2012 tarihli ve 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun kapsamındaki alanlarda, kamu yatırımları ile kamu mülkiyetindeki alanlarda, mazbut ve mülhak vakıflara ait alanlarda yapılacak plan veya plan değişiklikleri ile imar planlarında yençok: serbest olarak belirlenmiş yüksekliklerin 8 inci maddenin birinci fıkrasının (b) bendinde belirtilen usullere göre yapılacak plan değişikliklerinde bu madde hükümleri uygulanmaz. Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar Bakanlıkça belirlenir. İmar Planı Değişikliği Sonucunda Artan Değerin Tamamının Arsa Değer Artış Payı Olarak Alınmasına ilişkin Kuralın İptali Anayasa Mahkemesi Kararı Esas Sayısı: 2020/42 Karar Sayısı: 2023/99 Karar Tarihi: 18/5/2023 R.G. Tarih-Sayı: 4/10/2023-32329 3194 Sayılı Kanun’a Eklenen Ek 8. Maddenin İncelenmesi 1. Genel Açıklama İmar planı; belde halkının sosyal ve kültürel - [Maddi Çıkar Amacıyla Evlenme: Tam Kusurlu veya Ağır Kusurlu Eş Lehine Tazminata Hükmedilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/maddi-cikar-amaciyla-evlenme/): Maddi Çıkar Amacıyla Evlenme: Tam Kusurlu veya Ağır Kusurlu Eş Lehine Tazminat ve Nafakaya Hükmedilmesi Mümkün mü? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2022/147 Karar No: 2023/461 Karar Tarihi: 17.05.2023 Mahkemesi: Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi Taraflar arasında birleştirilerek görülen boşanma davalarından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince asıl ve birleşen davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalı-birleşen davada davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince, istinaf başvurusunun kısmen kabulü ile ilk derece mahkemesi kararı kaldırılıp düzeltilerek yeniden esas hakkında hüküm kurulmasına karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararının, davacı-birleşen davada davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davacı-birleşen davada davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA 1. Davacı vekili dava dilekçesinde; tarafların 14.12.2015 tarihinde evlendiklerini, davalının yoğun ısrarı üzerine müvekkiline ait olan ve hâlen ortak konut olarak kullanılan taşınmazın davalı adına satış yapılmak suretiyle devredildiğini, davalının müvekkili ile maddi çıkar için evlendiğini, nikâhtan üç gün sonra davalı kadın eşin evi terk ettiğini, davalının evlilik süresince müvekkiline karşı birlik görevlerini yerine getirmediğini, bu evliliklerinden ortak çocuklarının olmadığını ileri sürerek tarafların boşanmaları ile müvekkili yararına 100.000,00 TL manevi tazminata karar verilmesini talep etmiştir. 2. Davalı davaya cevap vermemiştir. II. BİRLEŞEN DAVA 1. Davalı-birleşen davada davacı vekili dava dilekçesinde; dava dilekçesindeki iddiaların asılsız olduğunu, müvekkilinin ilk evliliğinden iki çocuğunun bulunduğunu, erkek eşin müvekkilinden yaşça büyük olduğunu, müvekkiline çocuklarının yanında hakaret ettiğini, farklı cinsel isteklerinin bulunduğunu, evde sürekli huzursuzluklar çıkardığını, müvekkilini evden kovduğunu, müvekkilinin ev hanımı olup hiçbir gelirinin bulunmadığını, karşı tarafın ise emekli olup maddi durumunun iyi olduğunu, boşanmaya sebebiyet veren olaylarda davacı erkek eşin kusurlu olduğunu ileri sürerek asıl davanın reddini savunmuş, birleşen davanın kabulü ile tarafların boşanmalarına, müvekkili yararına aylık 1.000,00 TL tedbir-yoksulluk nafakası ile 50.000,00 TL maddi ve 50.000,00 TL manevi tazminata hükmedilmesini talep etmiştir. 2. Davacı-birleşen davalı birleşen davaya cevap dilekçesinde; davacının tüm iddialarını inkârla, kadın eşin müvekkiliyle dolandırma kastıyla evlendiğini, müvekkilinin evlenmeden önce üzerine kayıtlı taşınmazı kadın eş üzerine devrettiğini, davacı kadının evlendikten üç gün sonra evi terk ettiğini, davacının dolandırma kastıyla evlendiğini belirterek birleşen davanın reddi ile müvekkili yararına 100.000,00 TL manevi tazminata karar verilmesini talep etmiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI 1. İlk Derece Mahkemesinin 20.04.2017 tarihli ve 2015/1014 Esas, 2017/351 Karar sayılı kararıyla; tarafların yakınları dışında dinlenen tanık anlatımlarının duyumdan ibaret olduğu, erkek eş adına kayıtlı taşınmazın evlenmeden kısa süre önce kadın eşe devredildiği, erkek eşe ait taşınmazının kadın eşe devredildiği tarihte kadın eşe ait bir taşınmazın bulunmadığı, bu nedenle kadının erkeğin taşınmazını kendi taşınmazını satarak aldığı iddiasını kanıtlayamadığı, taraflar arasındaki yaş farkının çok olduğu, kadın eşin erkekle maddi çıkar amacıyla evlendiği, evlilik birliğini devam ettirme gibi bir amacının bulunmadığı, eşi ile birlikte olmaktan kaçındığı, birlik görevlerini yerine getirmediği, davacı-karşı davalı hakkında evden ayrıldıktan sonra tanıklarına ve davacı-karşı davalının oğluna davacının sapkın isteklerinin olduğunu söylediği, buna karşılık erkeğin de eşine küfür ettiği ve evden kovduğu, boşanmaya sebep olan olaylarda kadının ağır, erkeğin ise az kusurlu olduğu gerekçesiyle her iki boşanma davasının kabulü ile tarafların boşanmalarına, kadın yararına aylık 350,00 TL tedbir nafakası, erkek yararına 10.000,00 TL manevi tazminat ödenmesine, kadının yoksulluk nafakası ile maddi ve manevi tazminat taleplerinin reddine karar verilmiştir. 2. İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı-birleşen davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. 3. Bölge Adliye Mahkemesinin 14.06.2019 tarihli ve 2017/2546 Esas, 2019/1019 Karar sayılı kararı ile; dava ve taraf ehliyetinin hâkim tarafından resen gözetileceği, davalı-karşı davacı kadının tanığı …’nın “babamın zaman zaman aklı gidip geliyor” şeklinde beyanda bulunduğundan bahisle erkeğin psikolojik sorunları olduğunun iddia edildiği, bu durumda ilk derece mahkemesince erkeğin vesayet altına alınmasının gerekip gerekmediğinin araştırılması ve bu hususun bir ön sorun sayılarak sonucuna kadar yargılamanın bekletilmesi gerektiği gerekçesiyle davalı-karşı davacı vekilinin istinaf başvurusunun kabulüne, ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına, davalı-karşı davacının sair istinaf taleplerinin bu aşamada incelenmesine yer olmadığına karar verilmiştir. 4. İlk Derece Mahkemesinin 30.12.2019 tarihli ve 2019/599 Esas, 2019/1229 Karar sayılı kararı ile; erkek eş hakkında Kayseri Şehir Hastanesince düzenlenen raporda davacı-karşı davalı …’ın yapılan psikiyatrik muayenesi sonucunda mevcut hâliyle psikopatolojik bulguya rastlanmadığı, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 405 inci maddesi kapsamında kendisine vasi tayini gerekmediği kanaatine varıldığının belirtilmesi üzerine mahkemece önceki karar gerekçesi benimsenerek her iki boşanma davasının kabulü ile tarafların boşanmalarına, kadın yararına aylık 350,00 TL tedbir nafakası, erkek yararına 10.000,00 TL manevi tazminat ödenmesine, kadının yoksulluk nafakası ile tazminat taleplerinin reddine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı-birleşen davada davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 29.03.2021 tarihli ve 2020/973 Esas, 2021/651 Karar sayılı kararıyla; İlk derece mahkemesince kadının eşi ile maddi çıkar için evlendiği, evlilik birliğini devam ettirme gibi bir amacının bulunmadığı, eşi ile birlikte olmaktan kaçındığı, birlik görevlerini yerine getirmediği, ortak yaşam sonlandıktan sonra tanıklara ve davacı-karşı davalının oğluna, eşinin sapkın isteklerinin olduğunu söylediği, buna karşılık erkeğin de eşine küfür ettiği, evden kovduğu gerekçesiyle kadının erkeğe nazaran daha ağır kusurlu olduğu belirtilerek her iki davanın da kabulüne karar verilmişse de; ilk derece mahkemesi kararının erkek tarafından istinaf edilememesi nedeniyle erkek eşe yüklenen kusurlu davranışlar yönünden kesinleştiği, yapılan yargılama ve toplanan delillerden erkeğin kadını evden kovduğuna dair kesinleşen kusur belirlemesi de göz önüne alınarak kadına yüklenen “maddi çıkar amacıyla evlenme ve evlilik birliğini devam ettirme gibi bir amacının bulunmadığına” ilişkin kusurlu davranışların kanıtlanamadığı, gerçekleşen bu durumda eşlerin boşanmaya neden olan olaylarda eşit kusurlu oldukları, eşit kusurlu eş yararına maddi ve manevi tazminat ödenmesine karar verilemeyeceği gerekçesiyle kadının kusur belirlemesi, erkek yararına hükmedilen manevi tazminat ve yoksulluk nafakası talebinin reddine yönelik istinaf taleplerinin kısmen kabulü ile erkeğin manevi tazminat talebinin reddine, kadın yararına boşanma hükmünün kesinleştiği tarihten itibaren aylık 350,00 TL yoksulluk nafakası ödenmesine karar verilmiştir. V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı-birleşen davada davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2. - [Gerekçeli Kararın Yetersiz Olması: Karar Sonucunu Değiştirebilecek Nitelikteki İddianın Karşılanmaması](https://kayseriavukat.org.tr/gerekceli-kararin-yetersiz-olmasi/): Gerekçeli Kararın Yetersiz Olması Karar Sonucunu Değiştirebilecek Nitelikteki Esaslı bir İddianın Karşılanmaması Mahkeme kararlarının gerekçeli olması adil yargılanma hakkının unsurlarından birisi olmakla beraber, bu hak yargılamada ileri sürülen her türlü iddia ve savunmaya ayrıntılı şekilde yanıt verilmesi şeklinde anlaşılamaz. Gerekçeli karar hakkı, kişilerin adil bir şekilde yargılanmalarını sağlamayı ve denetlemeyi amaçlamaktadır. Bu hak, tarafların muhakeme sırasında ileri sürdükleri iddialarının kurallara uygun biçimde incelenip incelenmediğini bilmeleri ve demokratik bir toplumda kendi adlarına verilen yargı kararlarının sebeplerini toplumun öğrenmesinin sağlanması için de gereklidir. Gerekçeli karar hakkının amacı, kurulan hükmün dayanaklarını tatminkâr bir şekilde açıklamaktır. Bu hak, tarafların hükmün sonucunu değiştirebilecek iddialarının ayrı ve açık bir biçimde karşılanmasını gerektirmektedir. Mesele ceza davası olduğunda sanığın beraat etmesi veya daha az ceza alması sonucunu ortaya çıkarabilecek iddiaların cevaplanması zaruri hâle gelmektedir. Bu bağlamda suçun hukuka aykırılık unsuru ile maddi ve manevi unsurlarına, suça etki eden nedenler ile özel görünüş biçimlerine ilişkin iddiaların mahkemece dikkate alınması ve uygun bir şekilde değerlendirilmesi gerekebilir. Sanıklar tarafından ileri sürülen ve yargılamanın sonucunu etkileme ihtimali bulunan bu tür iddiaların dikkate alınmaması veya gereği gibi değerlendirilmemesi gerekçeli karar hakkını zedeleyebilir. Mahkemenin sanığın hükmün sonucunu değiştirebilecek iddialarını dikkate aldığından söz edilebilmesi, önemli ölçüde gerekçenin bu iddialara cevap verebilecek nitelikte hazırlanması ile mümkündür. Bir kararda tam olarak hangi unsurların bulunması gerektiği, davanın niteliğine ve koşullarına bağlıdır. Bununla birlikte muhakeme sırasında açık ve somut bir biçimde öne sürülen iddia ve savunmaların davanın sonucuna etkili olması, başka bir deyişle davanın sonucunu değiştirebilecek nitelikte bulunması halinde, davayla doğrudan ilgili olan bu hususlara mahkemelerce makul bir gerekçe ile yanıt verilmesi gerekir. Aksi bir tutumla mahkemenin davanın sonucuna etkili olduğunu kabul ettiği bir husus hakkında ilgili ve yeterli bir yanıt vermemesi veya yanıt verilmesini gerektiren usul veya esasa dair iddiaların cevapsız bırakılmış olması hak ihlaline neden olabilecektir. Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Yılmaz Çelik Başvurusu Başvuru Numarası: 2014/13117 Karar Tarihi: 19/7/2018 R.G. Tarih ve Sayı: 26/10/2018-30577 GENEL KURUL – KARAR Başkan: Zühtü ARSLAN Başkanvekili: Engin YILDIRIM Üyeler: Serdar ÖZGÜLDÜR, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Recep KÖMÜRCÜ, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ Raportör: Yunus HEPER Başvurucu: Yılmaz ÇELİK I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, ceza davasında esaslı talep ve görüşlerin değerlendirilmemesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvurular 12/8/2014 tarihinde yapılmıştır. 3. Başvurular, başvuru formları ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvuruların kabul edilebilirlik incelemelerinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 4. Bölüm Başkanı tarafından başvuruların kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. 5. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmemiştir. 6. 2014/13117 sayılı başvurunun konu bakımından aynı nitelikte olması nedeniyle 2014/13121 sayılı başvuru ile birleştirilmesine ve incelemenin bu dosya üzerinden yapılmasına karar verilmiştir. 7. Birinci Bölüm tarafından 18/4/2018 tarihinde yapılan toplantıda, niteliği itibarıyla Genel Kurul tarafından karara bağlanması gerekli görüldüğünden başvurunun Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü\’nün (İçtüzük) 28. maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca Genel Kurula sevkine karar verilmiştir. III. OLAY VE OLGULAR 8. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: 9. 1969 doğumlu olan başvurucu, Ankara\’da ikamet etmekte ve inşaat işleri ile uğraşmaktadır. Pek çok ülkede faaliyet gösteren Hizb-ut Tahrir isimli örgütün üyesi olduğu iddiasıyla başvurucunun 2008 yılından itibaren yargılanmasına başlanmıştır. A. Birinci Dava 10. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı 3/2/2008 tarihli iddianamesiyle başvurucu ve arkadaşlarının silahlı terör örgütüne üye olma ve terör örgütü propagandası yapma suçlarından cezalandırılmaları istemiyle kamu davası açmıştır. İddianamede sanıklara isnat edilen eylemler özetle şunlardır: i. Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti Resmî Sözcüsü Yılmaz Çelik ismi ve unvanı ile2008 yılında basılıp dağıtıldığı anlaşılan “Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti hilafetin yıkılışının 87. yıl dönümünde tüm Müslümanları yeniden Raşidi hilafeti kurmaya davet eder”, “İstanbul’daki katliamdan bataklıktaki yöneticiler sorumludur”, “Aziz ve hâkim olan Allah’ın katından başka nusret yoktur” başlıklı bildirilerin başvurucuda bulunması ii. Hakkında toplatma kararı bulunan ve örgütün kurucusu T.N.nin yazarı olduğu Demokrasi Kültür Nizamıdır isimli kitabın ve bir adet Raşid-i Hilafet dergisi ile eğitim amaçlı bulundurulduğu anlaşılan Hızlı Düşün Hızlı Karar Ver, Hizb-i Kitleleşme, Allah’a Kulluk ve Zafer, Hizb-ut Tahrir\’in Yola Çıkışı, İslam-ı Hilafet Nizamının Şer-i Esasları, Tek Çıkar Yol İslam isimli kitapların başvurucuda bulunması iii. Üzerinde “Hilafet Nasıl Yıkıldı, Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti” yazılı DVD\’nin başvurucuda bulunması. Savcılığa göre bahsi geçen DVD\’de Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları hakkında bazı iddialar ile hilafetin yıkılmasının dış devletler tarafından gerçekleştirildiği ileri sürülmektedir. DVD\’de başka birçok fikrin yanı sıra İslam devletlerinin başında bir halifenin bulunmasının farz olduğu, bu farzı iptal edenlerin büyük cürüm işlediği gibi tekrar halifeliği ihdas etmeyenlerin de büyük cürüm işlediği savunulmakta, Hizb-ut Tahrir\’in hilafeti yeniden kurmak için fikrî ve siyasi çalışma içinde olduğu ifade edilmektedir. iv. Sanık R.C.de el yazması bir not defteri bulunması. Adı kodlanmış kişilerce el yazısı ile doldurulmuş bir anketin de olduğu bu bilgi notlarında “Aileniz Hizb\’i biliyor mu?\”, \”Aileden destek verenler ve destek boyutlarını detaylıca açıklayınız.\”, \”Ailenizden olumsuz tavır gösterenleri ve nedenlerini açıklayınız.\”, \”Hizb\’den birisi daha önce ailenizle görüştü mü? Görüştü ise kim, kiminle ve neler görüştü, açıkça yazınız.\”, \”Ailenizde lider olan kim ve şahsi özellikleri nelerdir?\”, \”Sizce ailenizin desteğini nasıl kazanabiliriz?\”, \”Akrabalarınızdan kimler Hizb ile çalıştığınızı biliyor ve tepkileri nasıl?\”, \”Kaç kişiye beyan veriyorsunuz ve onlar kimler, tepkileri nasıl?\”, \”Bu konu ile ilgili farklı görüşleriniz varsa yazınız.\” şeklinde sorular yer almaktadır. Bahsi geçen defterde ayrıca “Halkaya Almadan Temas Edilen Kişide Gerçekleşmesi Gereken Özellikler” başlıklı, örgütün çalışma tarzını ortaya koyan bir yazı da bulunmaktadır. 11. Başvurucu; yargılamanın aşamalarında Hizb-ut Tahrir örgütünün üyesi ve sözcüsü olduğunu, örgüt adına bildiri hazırlayarak internete koyduğunu kabul etmiştir. Başvurucu, örgüte isnat edilen dokümanların sorumluluğunu kabul etmemiştir. Hizb-ut Tahrir örgütünün silahlı bir örgüt olmadığını, dünyanın hiçbir yerinde herhangi bir şiddet eylemi gerçekleştirmediğini, cebir, şiddet veya baskı yöntemini benimsemediğini, resmî kurumların da bunu bildiğini ifade etmiştir. Başvurucu, savunmasında Hizb-ut Tahrir örgütünün amacının İslam coğrafyasında hilafetin tekrar tesisini sağlamak olduğunu belirtmiştir. Başvurucu, düşüncelerini şiddete başvurmadan ve bilhassa basın yolu ile yaymaya çalıştıklarını ifade etmiştir. 12. Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi 7/4/2011 tarihinde, başvurucunun terör örgütüne üye olma suçundan 6 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar vermiştir. Mahkeme, başvurucuyu ayrıca terör örgütü propagandası yapma suçundan 10 ay hapis cezası - [AİHM Kararına Dayanılarak Yapılan Yeniden Yargılanma Talebinin Reddedilmesi Halinde Ne Yapabilirim?](https://kayseriavukat.org.tr/yeniden-yargilanma-talebinin-reddedilmesi/): AİHM Kararına Dayanılarak Yapılan Yeniden Yargılanma Talebinin Reddedilmesi Yeniden Yargılanma Talebinin Reddedilmesi: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) ihlalin ancak yeniden yargılamayla giderilebileceğine dair kararına rağmen yargılamanın yenilenmesi talebinin kabul edilmemesi ve dosya üzerinden karar verilmesi suretiyle ihlalin ve sonuçlarının kaldırılmaması sonucunu doğurabilmektedir. 11/4/2013 tarihli ve 6459 sayılı Kanun ile 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu‘na geçici 2. madde eklenerek 4/2/2003 tarihi itibarıyla AİHM’de derdest olup da sonradan ceza hükmünün Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (Sözleşme) veya eki protokollerin ihlali suretiyle verildiği tespit edilen ancak 5271 sayılı Kanun’un 311. maddesinin (2) numaralı fıkrası nedeniyle yargılamanın yenilenmesine başvurulamayan, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından 15/6/2012 tarihi itibarıyla icra süreci denetlenmekte olan kararlar açısından da yargılamanın yenilenmesi yolu açılmıştır. Bu duruma istinaden ilgili başvurucular tarafından yapılan yargılamanın yenilenmesi talepleri reddedilirken yeterli ve ilgili gerekçe gösterilmemiş olması halinde Anayasa Mahkemesi tarafından başvurunun niteliğine uygun hak grubundan ihlal sonucuna ulaşılabilmektedir. Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Laleş Çeliker Başvurusu – B. No: 2013/8413 Karar Tarihi: 21/4/2016 R.G. Tarih ve Sayı: 24/6/2016-29752 İkinci Bölüm – Karar Başkan: Engin YILDIRIM Üyeler: Serdar ÖZGÜLDÜR, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Recep KÖMÜRCÜ, Alparslan ALTAN Raportör: Okan TAŞDELEN Başvurucu: Laleş ÇELİKER I. Başvurunun Konusu 1. Başvuru; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) ihlal kararına dayanılarak yapılan yargılamanın yenilenmesi talebinin makul gerekçe gösterilmeksizin reddedilmesi, itiraz incelemesinin dosya üzerinden yapılması ve Cumhuriyet savcısının görüşüne karşı diyeceklerin sorulmaması nedenleriyle çelişmeli yargılama ve silahların eşitliği ilkeleri ile sözlü yargılama ve mahkemeye erişim haklarının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. II. Başvuru Süreci 2. Başvuru 11/11/2013 tarihinde İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. 3. İkinci Bölüm İkinci Komisyonunca 27/11/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 4. Bölüm Başkanı tarafından 14/12/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. 5. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü 10/2/2016 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur. 6. Bakanlık tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş 18/2/2016 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanlarını 4/3/2016 tarihinde ibraz etmiştir. III. Olay ve Olgular A. Olaylar 7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir: 8. Başvurucu, Diyarbakır 2 No.lu Devlet Güvenlik Mahkemesinin 18 Nisan 2000 tarihli ve K.2000/67 sayılı kararıyla ülke topraklarından bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya yönelik eylemlerde bulunma suçundan ömür boyu ağır hapis cezasına mahkûm edilmiştir. Bu karar, Yargıtay incelemesinden geçerek kesinleşmiştir. 9. Başvurucu, mahkûmiyetiyle sonuçlanan olaylara ilişkin olarak AİHM’e başvurmuştur. Başvurucu, Devlet Güvenlik Mahkemesi Heyetinde askerî bir hâkimin de bulunması nedeniyle bağımsız ve tarafsız bir yargılama yapılmadığından, soruşturmanın ilk aşamasında müdafi tarafından temsil edilmediğinden, hakkındaki suçlamalar hususunda derhâl bilgilendirilmediğinden, baskı altında alınan ifadesi dışında mahkûmiyetini gerektirecek bir delil bulunmadığından ve lehe tanıkların dinlenmediğinden şikâyet etmiştir. 10. AİHM, 2/10/2007 tarihli ve 75573/01 numaralı kararıyla başvurucunun adil yargılanma hakkı altındaki iddialarını kabul edilebilir bulmuştur. AİHM, aynı konuya ilişkin verdiği Özel/Türkiye (B. No: 42739/98, 7/11/2002, §§ 33, 34) ve Özdemir/Türkiye (B. No: 59659/00, 6/2/2003, §§ 35, 36) kararlarına atıf yapmak suretiyle başvurucunun bağımsız ve tarafsız bir mahkemede yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Anılan ihlal tespiti dikkate alınarak başvurucunun adil yargılanma hakkına ilişkin diğer şikâyetlerin incelenmesine gerek görülmemiştir. AİHM kararında, talep edilmesi hâlinde yeniden yargılama yapılmasının ihlalin giderimi için uygun bir yol olacağını da belirtmiştir. 11. Başvurucu, ihlal kararına dayanarak yargılamanın yenilenmesi talebinde bulunmuştur. 12. (Kapatılan) Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi (CMK 250. madde ile görevli), 27/6/2013 tarihli ve 2013/242 Değişik İş sayılı kararıyla dosya üzerinden inceleme yapmış ve başvurucunun talebini reddetmiştir. 13. Mahkeme kararının ilgili kısımları aşağıdaki gibidir: “…Cumhuriyet Başsavcılığının talep konusunda yazılı mütalaası alınmış ve mütalaada (özetle); şartları oluşmadığından yeniden yargılanma talebinin reddine karar verilmesi talep edilmiştir… Somut olayda; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından verilen karar ile; Mahkememizdeki yargılamanın adil olmadığına ve mahkememizin bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile ilgili şikayetin kabul edilebilirliğine AİHS’nin 6/1.maddesinin ihlal edildiği karara bağlanmıştır. Ancak; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin, Mahkememizin bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile ilgili ihlal kararındaki hususlar hükümlünün cezalandırılmasına karar verilen Mahkememiz hükmünün dayanağı değildir. Bu itibarla; yeniden yargılama talebinin kabulü için gerekli olan ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu‘nun 311/1-f maddesinde düzenlenen; ceza hükmünün İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin veya eki protokollerin ihlali suretiyle verildiğinin ve hükmün bu aykırılığa dayandığının, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş kararıyla tespit edilmiş olması şartı gerçekleşmemiştir. Açıklanan sebeplerle; hükümlü müdafiinin talebinin 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu‘nun 311/1-f maddesinde öngörülen şarları taşımaması sebebiyle reddine karar vermek … gerekmiştir.“ 14. Başvurucu; AİHM’in kararıyla bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından yargılanma hakkının ihlal edildiğinin tespit edildiğini, kabul edilebilir bulunan diğer iddiaların incelenmesine gerek görülmediğini, uygun giderim yolu olarak yargılamanın yenilenmesine işaret edildiğini belirterek karara itiraz etmiştir. 15. Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi, dosya üzerinden verdiği 1/9/2013 tarihli ve 2013/345 Değişik İş sayılı kararıyla başvurucunun itirazını reddetmiştir. 16. Mahkeme kararının ilgili kısımları aşağıdaki gibidir (vurgular kaldırılmıştır): “…C. SAVCISININ MÜTALAASINDA: Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesinin 1997/199 esas sayılı dosyasında hükümlü Laleş ÇELİKER’in müdafiilerinin yeni Yargılanması taleplerinin reddine ilişkin karara itiraz edilmiş olmakla, usul ve yasaya uygun olan karara yapılan itirazın reddine karar verilmesini talep ve mütalaa etmiştir. GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ: … Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından verilen karar ile; Mahkememizdeki yargılanamanın adil olmadığına ve mahkememizin bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile ilgili şikayetin kabul edilebilirliğine AİHS’nin 6/1. maddesinin ihlal edildiği karar bağlanmıştır. Ancak; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin, Mahkememizin bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile ilgili ihlal kararındaki hususlar hükümlünün cezalandırılmasına karar verilen Mahkememiz hükmünün dayağına değildir. Bu itibarla; yeniden yargılama talebinin kabulü için gerekli olan ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu‘nun 311/1-f maddesinde düzenlenen; ceza hükmünün İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin veya eki protokollerin ihlali suretiyle verildiğinin ve hükmün bu aykırılığa dayandığının, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş kararıyla tespit edilmiş olması şartı gerçekleşmemiştir. Açıklanan sebeplerle; hükümlü müdafinin talebinin 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu‘nun 311/1-f maddesinde öngörülen şartları taşımaması sebebiyle … aşağıdaki şekilde karar verilmiştir. HÜKÜM : Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesinin … kararı usul ve yasaya uygun olduğundan hükümlü müdafisinin itirazının REDDİNE,“ 17. Bu karar, başvurucuya 11/10/2013 tarihinde tebliğ edilmiştir. 18. Başvurucu 11/11/2013 tarihinde - [Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO) Bulaşan Ürünlerin İthal Edilmesi ve Satılması Halinde Ceza Verilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/genetigi-degistirilmis-organizma-aym-karari/): Genetiği Değiştirilmiş Organizma Bulaşan Ürünlerin İthal Edilmesi ve Satılması Anayasa Mahkemesi Kararı – Değerlendirme Olaylar Başvurucu, dış ticaretle uğraşan G. Tarım Ürünleri Pazarlama Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketinin (Şirket) olayların geçtiği tarihteki yönetim kurulu başkanıdır. Şirket, Amerika Birleşik Devletleri\’ndeki bir firmadan uzun ve orta taneli çeltik satın alarak farklı tarihlerde Mersin Limanı\’na getirmiştir. Getirilen ürünlerin bir kısmının genetiği değiştirilmiş organizma niteliğinde olduğu yönünde yapılan ihbarlar üzerine, Cumhuriyet başsavcılığınca 5977 sayılı Biyogüvenlik Kanunu\’na aykırı fiilleri işleme suçlamasıyla başvurucunun da aralarında bulunduğu şirket yöneticileri hakkında başlatılan soruşturma kapsamında görevlilerce çeltik emtiasından numuneler alınmış, ayrıca ürünlere de el konulmuştur. Ürünlerden alınan numuneleri inceleyen Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu, düzenlediği analiz raporunda ürünün genetik modifiye olduğunu gösteren dizilimlere rastlandığını ifade etmiştir. İstanbul Teknik Üniversitesi bünyesindeki uzmanlarca düzenlenen bilirkişi raporlarında da ürünlerin genetik modifiye olduğunu gösteren dizilimler içerdiği belirtilmiştir. Başsavcılık, başvurucunun ve diğer bazı kişilerin cezalandırılması talebiyle ağır ceza mahkemesinde kamu davası açmış, iddianamede ayrıca el konulan çeltik ve pirinç türü eşyanın müsaderesine karar verilmesi talep edilmiştir. Öte yandan Şirket tarafından ihaleyle Millî Savunma Bakanlığına satılan pirinçlerin de Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerine Dair Yönetmelik\’e uygun olmadığının tespiti üzerine başsavcılık, başvurucu ile diğer kişilerin cezalandırılması ve emtianın müsaderesine karar verilmesi talebiyle dava açmış, dava ağır ceza mahkemesinde görülen diğer davayla birleştirilmiştir. Kovuşturma sürecinde çeşitli laboratuvarlardan alınan bazı raporlarda ürünlerin genetiği değiştirilmiş organizma içerdiği belirtilmiş ancak bunun pirincin kendisinden mi yoksa genetiği değiştirilmiş organizmanın bulaşmasından mı kaynaklandığının anlaşılamadığı ifade edilmiştir. Başvurucu, yargılama sürecindeki savunmasında ürünlere genetiği değiştirilmiş organizma bulaşmasının taşıma veya saklama koşullarından kaynaklanabileceğini ileri sürmüştür. Ağır ceza mahkemesi, başvurucunun mahkûmiyetine ve suça konu pirincin müsaderesine karar vermiştir. Yargıtay’ın bu kararı düzelterek onaması üzerine başvurucu, Yargıtay Ceza Genel Kuruluna (Ceza Genel Kurulu) itiraz yoluna gitmesi talebiyle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına müracaat etmiştir. Müracaatı inceleyen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, kararın bozulması talebiyle Ceza Genel Kuruluna başvurmuştur. Ceza Genel Kurulu Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazını reddetmiştir. İddialar Başvurucu; biyokimya güvenliği mevzuatına aykırı davranıştan kanunun kapsamının genişletilmesi suretiyle mahkûmiyet hükmü kurulması sebebiyle suç ve cezaların kanuniliği ilkesinin, delillerin ve hukuk kurallarının hatalı değerlendirilmesi nedeniyle hakkaniyete uygun yargılanma hakkının, genetiği değiştirilmiş organizma bulaşan ürünün müsadere edilmesi nedeniyle de mülkiyet hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Mahkemenin Değerlendirmesi Somut olayda suç ve cezaların kanuniliği ilkesi yönünden öncelikle başvurucunun şeklî manada bir kanuna dayalı olarak cezalandırılıp cezalandırılmadığı incelenmiştir. Başvurucunun cezalandırıldığı 5977 sayılı Biyogüvenlik Kanunu\’nun 15. maddesinin (1) numaralı fıkrasında, genetiği değiştirilmiş organizma ve ürünlerini bu Kanun hükümlerine aykırı olarak ithal eden, üreten veya çevreye serbest bırakan kişinin cezalandırılacağının hükme bağlandığı görülmüş ve bu bağlamda başvurucunun şeklî manada bir kanuna dayalı olarak cezalandırıldığı kanaatine varılmıştır. Ceza hükümlerinin kanunun özünden uzaklaşacak şekilde genişletici yoruma tabi tutulması suç ve cezaların kanuniliği ilkesini ihlal edebilir. Somut olayda yargı mercilerinin yorumlarının kanunun özünden uzaklaşan, genişletici bir mahiyet taşıyıp taşımadığını inceleyen Anayasa Mahkemesi, 5977 sayılı Kanun\’un 15. maddesinin (1) numaralı fıkrasında \”[genetiği değiştirilmiş organizma] ve ürünlerini bu Kanun hükümlerine aykırı olarak ithal eden …\” kavramına yer verildiğine dikkat çekmiştir. 5977 sayılı Kanun\’un 2. maddesinin birinci fıkrasında ise genetiği değiştirilmiş organizma ve ürünleri ile bulaşan kavramlarının ayrı ayrı tanımlandığına vurgu yapılmıştır. Bu tanımlamalar dikkate alındığında, bulaşan olarak tanımlanan madde içeren ürünlerin Kanun\’un 15. maddesinin (1) numaralı fıkrasındaki suçun kapsamında değerlendirilmesinin öngörülebilir bir yorum olarak kabul edilmesi mümkün görülmemiştir. Bulaşan kavramının Kanun’daki tanımı gözönünde bulundurulduğunda, bulaşan içeren ürünlerin genetiği değiştirilmiş organizma ve ürünleri kapsamında görülmesinin kanunun olağan anlamından çıkarılmasının zorlayıcı bir yorum olacağı kanaatine varılmıştır. Somut olayda yargılamayı yürüten ağır ceza mahkemesi, genetiği değiştirilmiş organizma ve ürünleri kavramının sadece genetiği değiştirilmiş organizma mahiyetindeki ürünleri değil bu organizmaların bulaştığı ürünleri de kapsadığını kabul etmiştir. Ağır ceza mahkemesi, çeltik ürününün genetiği değiştirilmiş organizma mı yoksa genetiği değiştirilmiş organizma bulaşan ürün mahiyetinde mi olduğunu netleştirmeye gerek duymadan, her iki durumun da suçun kapsamına girdiğini değerlendirerek hüküm kurmuştur. Yargıtay da mahkûmiyet hükmünü hukuka uygun bulmuştur. Ceza Genel Kurulu ise \”[genetiği değiştirilmiş organizma] ve ürünleri\” tanımına dikkat çekerek, söz konusu tanımın genetiği değiştirilmiş organizma bulaşan ürünleri de kapsadığı sonucuna ulaşmıştır. Kanun yolları sürecindeki nihai değerlendirmede başvurucunun yönetim kurulu başkanı olduğu şirketçe ithal edilen çeltik ürününün genetiği değiştirilmiş organizma bulaşan niteliğinde olduğu kabul edilmiş ve bu kabul üzerinden hüküm kurulmuştur. Bu bilgiler ışığında, genetiği değiştirilmiş organizma bulaşan çeltik ürününün, genetiği değiştirilmiş organizma ve ürünleri olarak değerlendirilmesinin kanuni düzenlemenin özünden uzaklaşan, genişletici ve öngörülemez bir yorum olduğu sonucuna varılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle suç ve cezaların kanuniliği ilkesinin ihlal edildiğine karar vermiştir. Genetiği Değiştirilmiş Organizma Bulaşan Ürünlerin İthal Edilmesi, İşlenmesi ve Satılması Halinde Ceza Verilebilir mi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Fuat Fettahoğlu Başvurusu Başvuru Numarası: 2019/33972 Karar Tarihi: 17/5/2023 R.G. Tarih ve Sayı: 22/9/2023 – 32317 GENEL KURUL – KARAR Başkan: Zühtü ARSLAN Başkanvekili: Hasan Tahsin GÖKCAN Üyeler: Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE Raportör: Ayhan KILIÇ Başvurucu: Fuat FETTAHOĞLU I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru; biyokimya güvenliği mevzuatına aykırı davranıştan kanunun kapsamının genişletilmesi suretiyle mahkûmiyet hükmü kurulması nedeniyle suç ve cezaların kanuniliği ilkesinin, delillerin ve hukuk kurallarının hatalı değerlendirilmesi nedeniyle hakkaniyete uygun yargılanma hakkının, genetiği değiştirilmiş organizma bulaşan ürünün müsadere edilmesi nedeniyle de mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 9/10/2019 tarihinde yapılmıştır. 3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. 4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. 6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. 7. Bölüm başvurunun Genel Kurula sevkine karar vermiştir. III. OLAY VE OLGULAR 8. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 9. Başvurucu 1948 doğumlu olup İstanbul\’da ikamet etmektedir. Başvurucu, dış ticaret işiyle iştigal eden G. Tarım Ürünleri Pazarlama Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketinin (Şirket) olayların geçtiği tarihteki yönetim kurulu başkanıdır. 10. Şirket Amerika Birleşik Devletleri\’ndeki (ABD) bir firmadan 2.952.807 ve 10.518.547 kg uzun taneli çeltik satın alarak 17/11/2011 tarihinde Mersin Limanı\’na getirmiştir. Şirket yine ABD\’deki firmadan satın aldığı 16.524,400 kg orta taneli çeltiği 12/4/2012 tarihinde, 16.232.620 kg orta taneli çeltiği de 23/2/2013 tarihinde Mersin - [AİHM Yalçınkaya Kararı: ByLock Kullanma, Bank Asya Hesabı ve Dernek Üyeliği Nedeniyle Ceza Verilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/aihm-yalcinkaya-karari-bylock-bank-asya/): AİHM Yalçınkaya Kararı: ByLock, Bank Asya ve Dernek Üyeliği vb. Gerekçelerle Ceza Verilmesi “Kanunsuz Suç ve Ceza Olmaz” İlkesinin İhlalidir AİHM Büyük Daire Kararı – Değerlendirme Yüksel Yalçınkaya – Başvuru No. 15669/20 Karar Tarihi: 26 Eylül 2023 Türkçe çevirisi AİHM Eski Hukukçusu Dr. Orhan Arslan tarafından yapılan AİHM Yüksel Yalçınkaya Kararı için tıklayınız. Başvurucu ve Mahkumiyeti: Kayseri’de bir devlet okulunda öğretmen olan başvuran Yüksel Yalçınkaya, Türk makamları tarafından “FETÖ/PDY” olarak tanımlanan silahlı terör örgütüne üyelikten 21 Mart 2017 tarihinde Kayseri Ağır Ceza Mahkemesince altı yıl üç ay hapis cezasına mahkum edilmiştir (§ 63). Mahkumiyet gerekçesi: Mahkûmiyet kararı, başvuranın, “ByLock” adlı şifreli bir mesajlaşma uygulamasını kullanmasına, Bank Asya’da bir hesap sahibi olmasına, bir sendika (Aktif Eğitimciler Sendikası) ve derneğe (Kayseri Gönüllü Eğitimciler Derneği) üye olmasına dayandırılmıştır (§ 1, § 24, § 27). Başvuru nedenleri: Başvuran, yargılanmasının ve mahkûmiyetinin Sözleşme’nin 6, 7, 8 ve 11. maddelerinin ihlali anlamına geldiğinden bahisle 17 Mart 2020 tarihinde AİHM’e başvurmuştur (§ 1, 2). Başvurunun gelecek davalara örnek olması: Başvuru, Mahkeme’nin İkinci Bölümü’ne havale edilmiş ve Bölüm, başvuruyu benzer vakalar açısından “leading case” (önde gelen ve diğerlerine örnek olacak) olarak (02/03/2021) seçmiştir. 3 Mayıs 2022 tarihinde, İkinci Bölüm, Büyük Daire lehine yargı yetkisinden feragat etmeye karar vermiştir (§ 6). Başvurunun incelenmesi süreci: Büyük Daire, başvuru ile ilgili duruşmayı, 18 Ocak 2023 tarihinde kamuya açık olarak gerçekleştirmiştir (§ 9). Büyük Daire halinde toplanan AİHM, 18 Ocak ve 28 Haziran 2023 tarihlerinde gerçekleştirilen kapalı müzakerelerin ardından daha sonraki bir tarihte kabul edilen kararını 26 Eylül 2023 tarihinde açıklamıştır. Sözleşmeden kaynaklanan yükümlülüklerin askıya alınması: Türk makamları 21 Temmuz 2016 tarihinde Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne 15. Madde kapsamında (olağanüstü hal nedeniyle) Sözleşme’den kaynaklanan yükümlülüklerini askıya alma bildiriminde bulunmuştur (§ 15, § 205). AİHM, Türkiye’nin, Sözleşme’nin hangi maddelerinin askıya almaya konu olacağını açıkça belirtilmediğini, Başvurana karşı alınan özel önlemlerin durumun zorunluluklarını kesinlikle gerektirip gerektirmediği ve uluslararası hukuk kapsamındaki diğer yükümlülükler ile tutarlı olup olmadığını inceleyeceğini belirterek Türkiye’nin Sözleşme’nin 15. Maddesinden yararlanma talebini reddetmiştir (§ 211-213, 347-355, 398-401). Terör örgütü varlığına ancak mahkeme karar verebilir: AİHM, Türk hukuku uyarınca, bir yapının resmi olarak “terör örgütü” olarak tanımlanmasının mahkemeler tarafından verilecek bir karara bağlı olduğunu referans kararlarla tespit etmiştir (§ 251). Bu da, mahkemelerin 17/25 Aralık ve sonrasındaki olaylar ve MGK kararlarında çıkan görüşler gereği kişilerin Hizmet Hareketi’nin bir suç örgütü olduğunu bildikleri kabulünü çürütmüştür. Sözleşme’nin 7. Maddesi ile ilgili Tespitler ve İhlal Gerekçesi AİHS’nin 7/1. maddesinde düzenlenen hükme göre; “Hiç kimse, işlendiği zaman ulusal veya uluslararası hukuka göre suç oluşturmayan bir eylem veya ihmalden dolayı suçlu bulunamaz. Aynı biçimde, suçun işlendiği sırada uygulanabilir olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.” AİHM’e göre, hukukun üstünlüğünün temel bir unsuru olan Sözleşme’nin 7. maddesinde yer alan güvence, Sözleşme’nin 15. maddesi uyarınca savaş veya diğer olağanüstü hallerde bu güvenceden herhangi bir sapmaya izin verilmemesinin de altını çizdiği gibi, Sözleşme’nin koruma sisteminde önemli bir yere sahiptir. Sözleşme, amacı ve hedefi doğrultusunda, keyfi kovuşturma, mahkûmiyet ve cezalandırmaya karşı etkili güvenceler sağlayacak şekilde yorumlanmalı ve uygulanmalıdır (§ 237). Sözleşme’nin 7. maddesi, ceza hukukunun geriye dönük olarak sanığın aleyhine uygulanmasını yasaklamakla sınırlı değildir. Aynı zamanda, daha genel olarak, sadece yasanın bir suçu tanımlayabileceği ve bir ceza öngörebileceği ilkesini (nullum crimen, nulla poena sine lege) ve ceza hukukunun, örneğin kıyas yoluyla, bir sanığın aleyhine olacak şekilde geniş yorumlanmaması gerektiği ilkesini de içerir. Bu ilkelerden, bir suçun kanunda açıkça tanımlanmış olması gerektiği sonucu çıkmaktadır. Bu gereklilik, bireyin ilgili hükmün lafzından ve gerekirse mahkemelerin yorumundan, hangi eylem ve ihmallerin kendisini cezai olarak sorumlu kılacağını bilebildiği durumlarda yerine getirilmiş olur. 7. Madde, özellikle erişilebilirlik ve öngörülebilirlik gibi niteliksel gereklilikleri ima etmektedir (§ 238). AİHM, Terör örgütü kurmak suçundan Fetullah Gülen’in daha önce beraat etmesi, 2017 yılından önce kesinleşen bir mahkeme kararı olmaması karşısında, bir örgüt üyeliği suçundan mahkumiyet için “bilme ve isteme” manevi unsurunun özel olarak incelenmesine dikkat çekmiştir (§ 253). AİHM, ilgili ulusal mahkeme kararlarında, ByLock kullanımının, başvuranın FETÖ/PDY’nin cebir ve şiddet kullanarak ulaşmayı amaçladığı terörist amaçlar taşıdığını bildiği sonucuna doğrudan nasıl yol açtığının anlamlı bir açıklama ile ortaya konulmadığını, özel kastın saptanmadığını ve hiyerarşisinin bir parçası olarak faaliyetlerine katılımın veya ulusal hukukun gerektirdiği şekilde örgütün fiili varlığına veya güçlenmesine başka herhangi bir somut maddi veya zihinsel katkıda bulunulduğunun izah edilmediğini saptamıştır (§ 263). AİHM, yerel mahkemeler ve Hükümetin, ByLock kullanım tespitini mahkumiyet için tek başına yeterli olarak gördüğünü tespit etmiştir (§ 257). AİHM, bu durumun silahlı terör örgütü üyeliği için aranan süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluğa dayalı organik bir bağın kanıtlanması, manevi unsurun saptanması unsurları ile uyuşmadığını belirlemiştir. AİHM, silahlı terör örgütü üyeliğinin tüm gerekliliklerinin (gerekli kasıt dahil) yerine getirildiğini tespit etmeden, bu uygulamanın kullanıcısına etkili bir şekilde cezai sorumluluk yüklemenin Sözleşme’nin 7. Maddesine uymadığını, bu durumun, kişisel sorumluluk unsurunun tesis edilebileceği zihinsel bir bağ olmaksızın cezalandırılmama hakkıyla da bağdaşmadığını vurgulamıştır (§ 264). AİHM’e göre, ByLock uygulaması hakkında, belirli bir sanığa ilişkin somut içerik veya diğer ilgili bilgiler olmaksızın, tüm kullanıcı tabanı için belirleyici sonuçlar çıkarmak sadece öngörülemez değil, aynı zamanda yasallık ilkesine ve bireysel cezai sorumluluğa da aykırıdır (§ 265). AİHM, başvuran gibi ByLock kullanıcısı olduğu iddia edilen tüm kişilerin, yerel mahkemeler tarafından daha önce yorumlandığı ve uygulandığı şekliyle iç hukuk anlamında geçerli bir şekilde “silahlı terör örgütü üyesi” olarak değerlendirilebilecek kişiler olduğunun nasıl bu kadar kesin ve otomatik bir şekilde tespit edilebileceğini anlamakta zorlandığını belirtmiştir (§ 266). AİHM, ByLock kullanımının teknik olarak isnat edilen suçun fiili unsurunun bir parçası olmamasına rağmen, yerel mahkemelerin yorumunun uygulamada sadece ByLock kullanımını bilerek ve isteyerek silahlı bir terör örgütüne üye olmakla eşdeğer tutma etkisi yarattığına dikkat çekmiştir (§ 267). AİHM, ByLock kullanımının adeta suçun (TCK md. 314/2) unsuru haline getirilerek, usulünce bireyselleştirme yapılmadan verilen mahkumiyetin iç hukukun gerekliliklerine ve 7. madde kapsamındaki korumanın özünde yer alan yasallık ve öngörülebilirlik ilkelerine aykırı olduğuna karar vermiştir (§ 267). AİHM, ByLock kullanımına ilişkin olgusal bulgunun tek başına silahlı terör örgütüne üyelik suçunun kurucu unsurlarını oluşturduğunun düşünülmesini hak ihlali olarak değerlendirmiştir (§ 268). AİHM, Ayrıca, yerel mahkeme kararlarından ve Hükümet’in görüşlerinden, başvurana atfedilen diğer eylemlerin (Bank Asya’da hesap sahibi olması, dernek üyeliği) sonuç üzerinde çok sınırlı bir etkisi olduğunu, asıl mahkumiyet nedeninin ByLock olduğu değerlendirmesine dikkat çekmiştir (§ 268). AİHM, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 314/2. maddesi ve - [Ziynet Eşyasının İadesi Davasında Altın ve Takıların Geri Verilmemek Üzere Alındığının İspatlanması](https://kayseriavukat.org.tr/ziynet-esyasinin-iadesi-davasi/): Ziynet Eşyasının İadesi Davasında İspat Yükü: Takıların Düğün Masraflarının Karşılığı Olarak Üçüncü Kişiye Verilmesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1509 Karar No: 2020/863 Karar Tarihi: 10.11.2020 Mahkemesi: Aile Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki ziynet eşyasının iadesi davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ankara 11. Aile Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 3. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi 4. Davacı vekili 08.05.2013 tarihli dava dilekçesinde, tarafların 29.05.2012 tarihinde kesinleşen karar ile boşandıklarını, düğün töreninde takılan yirmi üç adet çeyrek altın, bir adet yarım altın, on iki adet altın bilezik (22 ayar 22 gram) ve bir takı setinin (24 ayar) müvekkilinden alınarak davalı tarafça adına açtırdığı kiralık kasaya konulduğunu, davalının müşterek konutun anahtarını zorla alarak müvekkilini evden kovduğunu ve bu şekilde evden ayrıldığı için müvekkilinin hiçbir kişisel eşyasını alamadığını ileri sürerek düğünde takılan ziynet eşyalarının aynen iadesine, mümkün olmadığı takdirde dava tarihi itibariyle hesaplanan değerlerinin yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı cevabı 5. Davalı 13.06.2013 tarihli cevap dilekçesinde, düğün töreninde takılan ziynet eşyalarından üç adet bilezik hariç, tamamının davacı tarafın da rızası ile düğün masraflarının karşılanması için bozdurulduğunu, davacının ailesi tarafından takılan üç adet bileziğin ise davacının isteği ile kendisi tarafından kiralanan banka kasasına konulduğunu, boşanma davasının açıldığını öğrenmesinden hemen önce kasada bulunan bu altınları da bozdurarak müşterek konuta alınan mobilyaların bedelini ödediğini, davacıya ait hiçbir ziynet eşyasının kendisinde bulunmadığını savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkeme Kararı 6. Ankara 11. Aile Mahkemesinin 22.05.2014 tarihli ve 2013/609 E., 2014/716 K. sayılı kararı ile; düğünde davacıya takılan altınlardan dört burma bileziğin dışındakilerin davacının rızası ile düğün masraflarının karşılanması için kullanıldığı, diğer dört bilezikten üçünün davalı tarafından kasada tutulduğu, herhangi bir yere harcanmadığı, birisinin ise davacının evden eşyalarını almak için gittiği sırada davalı tarafından elinden alındığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne ve her biri 20 gram ağırlığında 22 ayar dört adet altın bileziğin davalıdan alınıp davacıya aynen iadesine, aynen iade mümkün olmadığı takdirde 6.680,00TL altın bedelinin dava tarihinden itibaren işleyen yasal faizi ile birlikte davalıdan alınıp davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin talebin reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 7. Ankara 11. Aile Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 02.06.2015 tarihli ve 2014/17779 E., 2015/10101 K. sayılı kararı ile; “…4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 6. maddesi hükmü uyarınca; kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri hakkını dayandırdığı olguların varlığını kanıtlamakla yükümlüdür. Gerek doktrinde; gerek Yargıtay içtihatlarında kabul edildiği üzere, ispat yükü hayatın olağan akışına aykırı durumu iddia eden ya da savunmada bulunan kimseye düşer. Öte yandan ileri sürdüğü bir olaydan kendi yararına haklar çıkarmak isteyen kimsenin, iddia ettiği olayı kanıtlaması gerekir. Davacı kadın dava konusu edilen ziynet eşyalarının davalıda kaldığını ileri sürmüş, davalı koca ise onun tarafından götürüldüğünü savunmuştur. Hayat deneyimlerine göre olağan olanın bu çeşit eşyanın kadının üzerinde olması ya da evde saklanması, muhafaza edilmesidir. Başka bir anlatımla bunların davalı tarafın zilyedlik ve korumasına terk edilmesi olağan durumla bağdaşmaz. Diğer taraftan ziynet eşyası rahatlıkla saklanabilen, taşınabilen, götürülebilen türden eşyalardandır. Bu nedenle evden ayrılmayı tasarlayan kadının bunları önceden götürmesi, gizlemesi her zaman mümkün olduğu gibi evden ayrılırken üzerinde götürmesi de mümkündür. Bunun sonucu olarak normal koşullarda ziynet eşyalarının kadının üzerinde olduğunun kabulü gerekir. Davacı, dava konusu ziynet eşyasının varlığını, evi terk ederken bunların zorla elinden alındığını ve götürülmesine engel olunduğunu, evde kaldığını ispat yükü altındadır. Bununla birlikte, kural olarak evlilik sırasında kadına takılan ziynet eşyaları kim tarafından alınmış olursa olsun kadına bağışlanmış sayılır. Dava konusu kadına ait altınlar koca tarafından bozdurulup değişik amaçlarla kullanılmış olabilir. Çeşitli sebeplerle (evin ihtiyaçları, düğün borçları, balayı vs) koca tarafından bozdurulan bu altınların karşılığının hibe edilmediği müddetçe kadına iadesi zorunludur. Davalı koca tarafından dava konusu ziynet eşyalarının herhangi bir sebep ile bozdurulduğunun iddia edilmesi halinde, bu defa ispat yükü yer değiştirir ve davalı koca ziynet eşyalarının bir daha iade edilmemek üzere kendisine verildiğini eş söyleyiş ile kendisine bağışlandığını, davacının isteği ve onayı ile ziynet eşyalarının bozdurulup harcandığını kanıtlanması halinde, ancak bu ziynet eşyalarını iadeden kurtulur. Somut olayda, davacı kadın düğünde kendisine takılan ziynet eşyalarının davalı tarafta kaldığını iddia etmiş, bun karşın davalı koca ise ziynet eşyalarının bir kısmının düğün masrafları, bir kısmının ise mobilya masrafları için bozdurulduğunu ve harcandığını belirtmiştir. Bu durumda ispat külfeti yer değiştirmiştir. Gerçekleşen bu durum karşısında ispat yükü kendisine geçen davalı koca, davacı kadının bu altınları bir daha iade edilmemek üzere davacının kendi rızası ile verdiğini ispatlayamamıştır. Bu durumda mahkemece; dosyada mevcut tüm deliller ve bu suretle tarafların bilirkişi raporlarına itirazları da gözönüne alınarak, yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda değerlendirme yapılarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı 9. Ankara 11. Aile Mahkemesinin 10.12.2015 tarihli ve 2015/1521 E., 2015/1946 K. sayılı kararı ile; önceki karar gerekçelerinin yanında, tarafların boşanmalarından evvel de ayrıldıkları ve tekrar barıştıkları, bu ayrılık sırasında altınların iadesi konusunda herhangi bir talepte bulunulmadığı anlaşılmakla mahkememizce iadesine karar verilen altınlar dışında kalan ziynet eşyalarının bir daha iade edilmemek üzere ve davacının rızasıyla alınıp düğün ve öncesinde yapılan masrafların karşılanması, borçlarının ödenmesi amacıyla kullanıldığı gerekçesiyle direnme kararı vermiştir. Direnme Kararının Temyizi 10. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda, Yerel Mahkemece düğün masrafları için harcandığı kabul edilen ziynet eşyasının davacının rızası ile verilmesinin yeterli olup olmadığı, davalının, ziynet eşyalarının davacı tarafından bir daha iade edilmemek üzere verildiğini ispatlamasının gerekip gerekmediği, burada varılacak sonuca göre davalının düğün masrafları için harcanan ziynet eşyasını iade ile yükümlü olup olmadığı noktalarında toplanmaktadır. III. ÖN SORUN 12. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında işin esasına geçilmeden önce, Yerel Mahkemece direnme adı altında verilen kararda, önceki gerekçelere ek olarak “tarafların boşanmalarından evvel başka bir ayrılık ve barışma yaşandığı ve bu ayrılık sırasında altınların iadesi konusunda herhangi bir talepte bulunulmadığı” gerekçesine dayanılması karşısında, kararın gerçekte yeni hüküm niteliğinde olup olmadığı tartışılmış, söz konusu gerekçenin - [Ziynet Eşyasının Aynen İadesi Davası: Düğünde Takılan Çeyrek Altın ve Takılar Hangi Eşe Aittir](https://kayseriavukat.org.tr/ziynet-esyasinin-aynen-iadesi/): Ziynet Eşyasının Aynen İadesi Davası: Düğünde Takılan Çeyrek Altın ve Takılar Hangi Eşe Aittir? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/3-1038 Karar No: 2021/458 Karar Tarihi: 13.04.2021 Ziynet Eşyasının Aynen İadesi Davası: Eldeki davada, davacı düğünde takılan altınların kendisine ait olduğunu ancak davalı tarafça verilmediğini iddia etmiş; davalı ise yerel örf ve adetleri gereği düğünde takılan altınların erkek tarafına ait olduğunu o nedenle davacıya verilmediğini savunmuştur. Mahkemece davalı tarafça iddia edilen örf ve adetin varlığına ilişkin dinletilen tanığının beyanına itibar edilerek kadına özgü olanlar dışında düğünde takılan ziynetlerin kime takıldıysa ona ait olduğu kabul edilmiştir. İhtilaf düğünde takılan ziynet eşyasının taraflardan hangisine ait olduğu noktasındadır. Mevzuatımızda, düğün sırasında takılan ziynet ile parasal değeri olan bütün eşyanın aidiyeti konusunda yazılı bir hüküm bulunmamaktadır. Bu nedenledir ki, örf ve adet hukuku uygulanmaktadır. Yargıtay’ın yerleşik uygulamasına, yaygın örf ve adet ile ülke gerçeklerine göre kural olarak, düğün sırasında takılan ziynet eşyası ve paralar kim tarafından ve hangi eşe takılırsa takılsın aksine bir anlaşma ya da örf ve adet kuralı olmadığı takdirde kadına bağışlanmış sayılır ve artık kadının kişisel malı kabul edilir. Yani erkeğe takılan ziynetler ve paraların da aksi kanıtlanmadığı müddetçe kadına ait olduğu kabulü vardır. Söz konusu ziynet eşyasının (altın vs.) evlenme sebebiyle gerek ailelerce ve gerek yakınlarca kadına geleceğinin güvencesi olarak takıldığı kabul edildiğinden emaneten (geçici olarak) takıldığı konusunda kadının bir kabulü olmadığı sürece genel kural kabul edilecektir. Artık, ziynetlerin geri istenmemek üzere verildiği iddia ve ispat edilmedikçe, bunları alan iade etmekle yükümlüdür. Davalı genel kuralın aksine örf ve adetleri bulunduğunu iddia ettiğine göre bunu ispat külfeti kendisine düşmektedir. Davalı ispat amacıyla muhtar olan tanık …’ı dinletmiş; tanık iddia edilenden farklı olarak “bizim adetlerimiz düğünde takılan takılar, kıza takıldıysa kızın, oğlana takıldıysa oğlanın olur” şeklinde ifade vermiş; mahkemece tanığın beyanı esas alınarak hüküm kurulmuştur. Hemen belirtmek gerekir ki, düğünde takılan takıların erkeğe ait olduğu yönünde örf ve adetleri bulunduğunu belirten davalının, dinlettiği tanığın beyanı ve Yargıtay’ın yerleşik uygulamasına yansıyan yaygın örf ve adet karşısında daha köklü bir adetin varlığını ispatlayamadığı açıktır. Bu durumda genel kuraldan ayrılınmasını gerektirecek bir durum söz konusu değildir. (4721 s. K. m. 6) (6100 s. K. m. 187) (YİBK 03.03.2017 T. 2015/2 E. 2017/1 K.) (3. HD. 27.01.2016 T. 2015/2539 E. 2016/842 K.) YARGITAY KARARI 1. Taraflar arasındaki ziynet eşyasının aynen iadesi, olmadığı takdirde bedelinin tahsili davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … 12. Aile Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar davacı ve davalı vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 3. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi 4. Davacı vekili boşanma talebini de içeren daha sonra ziynet talepleri yönünden tefrik edilen dava dilekçesinde; taraflara düğünde takılan 200 adet çeyrek altın, 6 adet tam altın, 3 adet yarım altın, 19 adet 20’şer gram 22 ayar altın bilezik ile 1 adet 14 ayar 13 gram altın bilezikten oluşan ziynet eşyasının öncelikle aynen iadesine, mümkün olmaması hâlinde ödeme günündeki değerlerinin davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı vekili; talep edilen miktarda ziynet eşyasının bulunmadığını, toplamda 150 civarı küçük altın ve muhtelif ölçülerde bilezik takıldığını ancak örf ve adetlere göre düğünde takılan tüm takıların erkek tarafına ait olduğunu savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkeme Kararı 6. … 12. Aile Mahkemesinin 10.11.2014 tarihli ve 2013/241 E., 2014/732 K. sayılı kararı ile; davaya konu ziynetlerin davalı yan uhdesinde kaldığının kabulü ile birlikte düğünlerdeki takıların kime takıldıysa ona ait olacağına ilişkin geleneklerinden bahseden davalı tanığının beyanı ve taraflara takılan takıları gösterir bilirkişi raporu benimsenerek sadece kadına ait olduğu anlaşılamayan davalıya takılan takıların onun kişisel malı sayılacağı gerekçesiyle, ispatlandığı kanaatine varılan 31 çeyrek altın, 22 ayar 11 adet bilezik, 22 ayar 1 adet bilezik, 1 adet 14 ayar fantezi bilezik yönünden davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 7. Yerel Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı ve davalı vekilleri tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur. 8. Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 27.01.2016 tarihli ve 2015/2539 E., 2016/842 K. sayılı kararı ile; “…Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, davalı vekilinin tüm temyiz itirazları yerinde değildir. Davacı vekilinin temyiz itirazları yönünden yapılan incelemede ise; Dava; düğünde takılan ziynet eşyalarının aynen iadesi; bunun mümkün olmaması halinde değerinin nakden tahsili istemine ilişkindir. Kural olarak, düğün sırasında takılan ziynet eşyaları, kim tarafından, kime takılırsa takılsın, kadına bağışlanmış sayılır ve artık kadının kişisel malı sayılır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 6. maddesi hükmü uyarınca; Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatlamakla yükümlüdür. Gerek doktrinde, gerek Yargıtay içtihatlarında kabul edildiği üzere ispat yükü, hayatın olağan akışına aykırı durumu iddia eden ya da savunmada bulunan kimseye düşer. Somut olayda; tarafların düğünlerinde, davalıya takılan 1 adet 22 ayar 13 gr bilezik, 3 adet yarım altın, 2 adet tam altın, 80 adet çeyrek altının, davalıya ait olduğu kabul edilerek, sadece, düğünde kadına takılan altınların bir kısmı yönünden kabul kararı verildiği; talep olunan 5 adet altın bileziğin ise, davalı tanığı anne …’ nin(bilezikleri düğünlerde davacının kolunda gördüm) beyanına göre davacıya iade edildiği kabul edilerek, bu talep yönünden ise ispatlanamayan davanın reddine karar verildiği anlaşılmaktadır. Oysa, davalı tanığı annenin beyanı; dava konusu 5 adet burma bileziğin davalı tarafından davacıya iade edildiğinin ispatına yeterli değildir. Mahkemece yapılacak iş; düğünde taraflara takılıp da davacıya iade edildiği ispatlanamayan, davalıya da takılan altınlar ve 5 adet burma bilezik de dahil altınlar hakkında davanın kabulüne karar vermekten ibarettir. Yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı şekilde hüküm tesisi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı 9. Mahkemenin 30.05.2016 tarihli ve 2016/234 E., 2016/388 K. sayılı kararı ile; takıların davalı elinde kaldığı kabul edilerek tekrar davacıya iade edildiğinin ispat yükünün davalıda olduğundan bahisle kısmen kabul kararı verildiği, bu karar verilirken davalıya takılan takıların davalıya, davacıya takılan takıların ise davacıya ait kişisel mal olduğunun kabul edildiği, sadece davalıya takılan 13 gram 22 ayar 1 adet bilezik yönünden bu takının kullanılış amacı ve niteliğine göre erkek tarafından kullanılabilecek takılardan olmaması nedeni ile davanın kabul - [İskan Kanunu Hak Sahipliği: İyiniyetli Zilyetlik, Kazandırıcı Zamanaşımı ve Hak Sahipliğinin İptali](https://kayseriavukat.org.tr/iskan-kanunu-hak-sahipligi/): İskan Kanunu Hak Sahipliğinde İyiniyetli Zilyetlik ve Kazandırıcı Zamanaşımı ile Hak Sahipliğinin İptali İskan Kanunu Hak Sahipliği: Eldeki davada, davalıların 2510 sayılı Kanuna göre edindikleri hak sahiplikleri 27.04.2012 tarihinde iptal edilmiştir. 5543 sayılı İskan Kanunu’na eklenen geçici 7 nci maddenin üçüncü fıkrası ise 02.08.2013 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Anılan düzenleme ile Kanun koyucu, 2510 sayılı Kanuna göre hak sahibi olanların hukuki durumunu 2510 sayılı Kanun’un ilk çıkarılış amacına uygun korumayı hedeflediğinden herhangi bir koşul aramaksızın hak sahipliklerinin 5543 sayılı Kanun döneminde de devam edeceğini açıkça belirtmiştir. Hak sahipliğinin iptali kararı ile tescilin yolsuz hâle geldiğini bilen Kanun koyucu ayrıksı ve yeni bir düzenleme ile uyuşmazlığı noktalamıştır. Bu nedenle dava konusu taşınmazın davalılar adına olan tescil kaydının yolsuz hâle geldiğinden bahsedilemez. (5543 s. K. m. 1, 2, 21, Geç. m. 7) (4721 s. K. m. 712) (2510 s. K. m. 16, Ek m. 27) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2021/14-845 Karar No: 2023/165 Karar Tarihi: 01.03.2023 1. Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Hatay 2. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 14. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği düşünüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; davalıların mülga 2510 sayılı İskân Kanunu kapsamında göçebe hayatı yaşadıklarını iddia ederek tarımsal iskâna başvurmaları üzerine yapılan inceleme ve araştırma neticesinde Mahalli İskân Komisyonunun 12.08.1992 tarihli ve 174 numaralı kararı ile hak sahibi sayılmalarına karar verildiğini, karar gereğince Hatay ili Merkez ilçesi Amik Ovası köyünde bulunan 15.727 m2 büyüklüğündeki 1605 parsel sayılı taşınmazın davalılar adına tahsisen tescil edildiğini, daha sonra kurum müfettişlerince yapılan araştırma sonucunda müracaat tarihinde aile temsilcisi davalı …’ün sigortalılık kaydının bulunduğunun tespit edildiğini, tespit üzerine Mahalli İskân Komisyonunun 27.04.2012 tarihli ve 335 numaralı kararı ile davalıların hak sahipliğinin iptaline karar verildiğini, iptale ilişkin komisyon kararının davalı tarafa 08.06.2012 tarihinde tebliğ edildiğini ve karara karşı idari yargıda iptal davası açılmadığını, davalılar adına oluşan kaydın yolsuz hâle geldiğini ileri sürerek dava konusu taşınmazın tapu kaydının iptali ile her türlü takyidattan ari olarak Hazine adına tesciline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı asıl … cevap dilekçesinde; Mahalli İskân Komisyonunun 12.08.1992 tarihli ve 174 numaralı kararı ile dava konusu taşınmazı kullanmaya başladıklarını, 1992 yılından itibaren davacı Kuruma her yıl ödemede bulunduklarını ve hâlen taksitlerinin devam ettiğini, on yıllık zamanaşımı süresinin dolduğunu, 12.07.2013 tarihinde kabul edilen 6495 sayılı Kanun ile 5543 sayılı İskan Kanunu’na eklenen geçici 7 nci maddenin üçüncü fıkrası gereğince mülga 2510 sayılı Kanun döneminde hak sahibi olanların haklarının herhangi bir koşul aranmaksızın devam edeceğini, çok uzun süre geçtikten sonra haklarının geri alınmasının idari istikrar ve idareye güven ilkelerine aykırı olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. 6. Davalı asıl … cevap dilekçesinde; önceden aile olarak sosyal güvencelerinin olmadığını, eşi …’ün kalp ameliyatı olması için haricen prim yatırarak sigorta yaptırdıklarını, bu sigortanın tedavi amacıyla olduğunu, eşinin yaşlılık aylığı almadığını, dava konusu taşınmazda bugüne kadar tarım yaptıklarını, o dönem taşınmazı alabilmek için bileziklerini sattığını belirterek davanın reddini savunmuştur. 7. Diğer davalılar; dava dilekçesi usulüne uygun tebliğ edilmesine rağmen cevap dilekçesi sunmamışlardır. Mahkeme Kararı 8. Hatay 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 28.05.2015 tarihli ve 2013/619 Esas, 2015/383 Karar sayılı kararı ile; davalıların hak sahibi olarak belirlendiği tarihte yürürlükte olan İskân Kanunu ile İskân Kanunu Uygulama ve Özel İskân Fonu Yönetmeliğinde göçebe grubuna mensup olanlardan kimlerin hak sahibi olabileceği yönünde açık bir düzenleme bulunmadığı, bu hususta yaşanan sorunların çözümü amacıyla genelgeye göre işlem tesis edildiği, birlikte iskân edilen göçebe grubuna mensup oldukları hususunda ihtilaf bulunmayan davalıların hak sahibi olarak belirlenmesinde idarenin açık bir hataya düşmediği, yine yönetmelikte öngörülen belgeleri idareden temin etmek suretiyle hak sahipliği başvurusunda bulunan davalıların sahtecilik yaptıkları ya da hileli davranışlarda bulundukları yönünde bir tespit olmadığı, 12.07.2013 tarihinde kabul edilen 6495 sayılı Kanun ile 5543 sayılı İskân Kanunu’na eklenen geçici 7 nci maddenin üçüncü fıkrasına göre mülga 2510 sayılı Kanun uyarınca hak sahibi olanların hak sahipliklerinin her hangi bir koşul aranmaksızın devam edeceği, diğer yandan 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 712 nci maddesi dikkate alındığında davalıların dava konusu taşınmazda çekişmesiz ve aralıksız on yılı aşkın süre ile iyiniyetli zilyetliklerinin bulunduğu, Kanunun iyiniyete sonuç bağladığı hâllerde asıl olanın iyiniyetin varlığı olduğu, kazandırıcı zamanaşımına ilişkin kazanımların korunması gerektiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 9. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 10. Yargıtay (Kapatılan) 14. Hukuk Dairesinin 06.11.2019 tarihli ve 2019/126 Esas, 2019/7359 Karar sayılı kararı ile; “…Somut olaya gelince; dava konusu 1605 parsel, 2510 sayılı (mülga) Kanun hükümlerine göre Hazine adına tapuda kayıtlı iken 12.08.1992 tarihli karar ile davalı …’ün tarımsal iskan edilmek üzere hak sahibi sayılmasına karar verilmiştir. Ancak başvuru ve hak sahipliği karar tarihinden önce aile temsilcisi … ile diğer aile bireylerinin SSK ve Bağkur kaydının bulunması nedeniyle ile 27.04.2012 tarihli Mahalli İskan Komisyonu Kararı ile 12.08.1992 tarihli tahsis kararının iptaline karar verilmiştir. Her ne kadar davalılara 12.08.1992 tarihinde Mahalli İskan Komisyon kararıyla dava konusu taşınmazda hak sahipliği tanınmış ise de; aynı komisyonun 27.04.2012 tarihli kararıyla ilk komisyon kararının iptaline karar verilmiş olup 27.04.2012 tarihli komisyon kararına karşı davalılar tarafından idari yargıda açılmış bir iptal davası da bulunmadığı gözetildiğinde tahsisin iptali ile davalılar adına verilmiş tapu kaydı hukuki dayanaktan yoksun kaldığından davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi doğru görülmemiş, hükmün bu nedenle bozulması gerekmiştir…” gerekçesiyle oy çokluğuyla karar bozulmuştur. Direnme Kararı 11. Hatay 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 24.06.2021 tarihli ve 2021/119 Esas, 2021/218 Karar sayılı kararı ile; önceki gerekçe yanında, davacı İdare tarafından açılan benzer davalara ilişkin ret kararlarının Yargıtay 1. Hukuk Dairesi tarafından onandığı, bu davalarda 6495 sayılı Kanun ile 5543 sayılı İskan Kanunu’na eklenen geçici 7 nci maddenin üçüncü fıkrası uyarınca iskân edilenlerin hak sahipliklerinin kayıtsız şartsız devam edeceğinin kararlaştırıldığı belirtilerek direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi 12. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. Uyuşmazlık 13. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; Mahalli İskân Komisyonunun 27.04.2012 tarihli ve 335 numaralı kararı ile davalıların hak - [Gözaltı Nedeniyle Tazminat: Beraat ve KYOK Kararı Sonrasında Çok Düşük Tazminata Hükmedilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/haksiz-gozalti-nedeniyle-tazminat/): Haksız Gözaltı Nedeniyle Tazminat Talebi Türkiye Cumhuriyeti Anayasası Kişi hürriyeti ve güvenliği – Madde 19  Herkes, kişi hürriyeti ve güvenliğine sahiptir. Şekil ve şartları kanunda gösterilen: Mahkemelerce verilmiş hürriyeti kısıtlayıcı cezaların ve güvenlik tedbirlerinin yerine getirilmesi; bir mahkeme kararının veya kanunda öngörülen bir yükümlülüğün gereği olarak ilgilinin yakalanması veya tutuklanması; bir küçüğün gözetim altında ıslahı veya yetkili merci önüne çıkarılması için verilen bir kararın yerine getirilmesi; toplum için tehlike teşkil eden bir akıl hastası, uyuşturucu madde veya alkol tutkunu, bir serseri veya hastalık yayabilecek bir kişinin bir müessesede tedavi, eğitim veya ıslahı için kanunda belirtilen esaslara uygun olarak alınan tedbirin yerine getirilmesi; usulüne aykırı şekilde ülkeye girmek isteyen veya giren, ya da hakkında sınır dışı etme yahut geri verme kararı verilen bir kişinin yakalanması veya tutuklanması; halleri dışında kimse hürriyetinden yoksun bırakılamaz. Suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişiler, ancak kaçmalarını, delillerin yokedilmesini veya değiştirilmesini önlemek maksadıyla veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan ve kanunda gösterilen diğer hallerde hakim kararıyla tutuklanabilir. Hakim kararı olmadan yakalama, ancak suçüstü halinde veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde yapılabilir; bunun şartlarını kanun gösterir. Yakalanan veya tutuklanan kişilere, yakalama veya tutuklama sebepleri ve haklarındaki iddialar herhalde yazılı ve bunun hemen mümkün olmaması halinde sözlü olarak derhal, toplu suçlarda en geç hakim huzuruna çıkarılıncaya kadar bildirilir. Yakalanan veya tutuklanan kişi, tutulma yerine en yakın mahkemeye gönderilmesi için gerekli süre hariç en geç kırksekiz saat ve toplu olarak işlenen suçlarda en çok dört gün içinde hâkim önüne çıkarılır. Kimse, bu süreler geçtikten sonra hakim kararı olmaksızın hürriyetinden yoksun bırakılamaz. Bu süreler olağanüstü hal ve savaş hallerinde uzatılabilir. Kişinin yakalandığı veya tutuklandığı, yakınlarına derhal bildirilir. Tutuklanan kişilerin, makul süre içinde yargılanmayı ve soruşturma veya kovuşturma sırasında serbest bırakılmayı isteme hakları vardır. Serbest bırakılma ilgilinin yargılama süresince duruşmada hazır bulunmasını veya hükmün yerine getirilmesini sağlamak için bir güvenceye bağlanabilir. Her ne sebeple olursa olsun, hürriyeti kısıtlanan kişi, kısa sürede durumu hakkında karar verilmesini ve bu kısıtlamanın kanuna aykırılığı halinde hemen serbest bırakılmasını sağlamak amacıyla yetkili bir yargı merciine başvurma hakkına sahiptir. Bu esaslar dışında bir işleme tâbi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre, Devletçe ödenir. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu Tazminat istemi – Madde 141 (1) Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında; a) Kanunlarda belirtilen koşullar dışında yakalanan, tutuklanan veya tutukluluğunun devamına karar verilen, b) Kanunî gözaltı süresi içinde hâkim önüne çıkarılmayan, c) Kanunî hakları hatırlatılmadan veya hatırlatılan haklarından yararlandırılma isteği yerine getirilmeden tutuklanan, d) Kanuna uygun olarak tutuklandığı hâlde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen, e) Kanuna uygun olarak yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilen, f) Mahkûm olup da gözaltı ve tutuklulukta geçirdiği süreleri, hükümlülük sürelerinden fazla olan veya işlediği suç için kanunda öngörülen cezanın sadece para cezası olması nedeniyle zorunlu olarak bu cezayla cezalandırılan, g) Yakalama veya tutuklama nedenleri ve haklarındaki suçlamalar kendilerine, yazıyla veya bunun hemen olanaklı bulunmadığı hâllerde sözle açıklanmayan, h) Yakalanmaları veya tutuklanmaları yakınlarına bildirilmeyen, i) Hakkındaki arama kararı ölçüsüz bir şekilde gerçekleştirilen,  j) Eşyasına veya diğer malvarlığı değerlerine, koşulları oluşmadığı halde elkonulan veya korunması için gerekli tedbirler alınmayan ya da eşyası veya diğer malvarlığı değerleri amaç dışı kullanılan veya zamanında geri verilmeyen, k) Yakalama veya tutuklama işlemine karşı Kanunda öngörülen başvuru imkânlarından yararlandırılmayan, Kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler. (2) Birinci fıkranın (e) ve (f) bentlerinde belirtilen kararları veren merciler, ilgiliye tazminat hakları bulunduğunu bildirirler ve bu husus verilen karara geçirilir. (3) Birinci fıkrada yazan hâller dışında, suç soruşturması veya kovuşturması sırasında kişisel kusur, haksız fiil veya diğer sorumluluk hâlleri de dâhil olmak üzere hâkimler ve Cumhuriyet savcılarının verdikleri kararlar veya yaptıkları işlemler nedeniyle tazminat davaları ancak Devlet aleyhine açılabilir. (4) Devlet, ödediği tazminattan dolayı görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle görevini kötüye kullanan hâkimler ve Cumhuriyet savcılarına bir yıl içinde rücu eder. Tazminat isteminin koşulları – Madde 142 (1) Karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her hâlde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat isteminde bulunulabilir. (2) İstem, zarara uğrayanın oturduğu yer ağır ceza mahkemesinde ve eğer o yer ağır ceza mahkemesi tazminat konusu işlemle ilişkili ise ve aynı yerde başka bir ağır ceza dairesi yoksa, en yakın yer ağır ceza mahkemesinde karara bağlanır. (3) Tazminat isteminde bulunan kişinin dilekçesine, açık kimlik ve adresini, zarara uğradığı işlemin ve zararın nitelik ve niceliğini kaydetmesi ve bunların belgelerini eklemesi gereklidir. (4) Dilekçesindeki bilgi ve belgelerin yetersizliği durumunda mahkeme, eksikliğin bir ay içinde giderilmesini, aksi hâlde istemin reddedileceğini ilgiliye duyurur. Süresinde eksiği tamamlanmayan dilekçe, mahkemece, itiraz yolu açık olmak üzere reddolunur. (5) Mahkeme, dosyayı inceledikten sonra yeterliliğini belirlediği dilekçe ve eki belgelerin bir örneğini Devlet Hazinesinin kendi yargı çevresindeki temsilcisine tebliğ ederek, varsa beyan ve itirazlarını onbeş gün içinde yazılı olarak bildirmesini ister. (6) İstemin ve ispat belgelerinin değerlendirilmesinde ve tazminat hukukunun genel prensiplerine göre verilecek tazminat miktarının saptanmasında mahkeme gerekli gördüğü her türlü araştırmayı yapmaya veya hâkimlerinden birine yaptırmaya yetkilidir. (7) Mahkeme, kararını duruşmalı olarak verir. İstemde bulunan ile Hazine temsilcisi, açıklamalı çağrı kâğıdı tebliğine rağmen gelmezlerse, yokluklarında karar verilebilir. (8) Karara karşı, istemde bulunan, Cumhuriyet savcısı veya Hazine temsilcisi, istinaf yoluna başvurabilir; inceleme öncelikle ve ivedilikle yapılır. (9) Tazminat davaları nedeniyle Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi gereğince hesaplanan nisbî avukatlık ücreti ödenir. Ancak, ödenecek miktar Tarifede sulh ceza hâkimliklerinde takip edilen işler için belirlenen maktu ücretten az, ağır ceza mahkemelerinde takip edilen davalar için belirlenen maktu ücretten fazla olamaz. (10) Tazminata ilişkin mahkeme kararları, kesinleşmeden ve idari başvuru süreci tamamlanmadan icra takibine konulamaz. Kesinleşen mahkeme kararında hükmedilen tazminat ile vekâlet ücreti, davacı veya vekilinin davalı idareye yazılı şekilde bildireceği banka hesap numarasına, bu bildirimin yapıldığı tarihten itibaren otuz gün içinde ödenir. Bu süre içinde ödeme yapılmaması halinde, karar genel hükümler dairesinde infaz ve icra olunur. Haksız Gözaltı Nedeniyle Tazminat: Beraat ve KYOK Kararı Sonrasında Çok Düşük Tazminata Hükmedilmesi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Kararı – Değerlendirme Olaylar Hakkında yürütülen bir soruşturma kapsamında 1/11/2016 tarihinde gözaltına alınıp 3/11/2016 tarihinde serbest bırakılan başvurucu, silahlı terör örgütüne üye olma, silahlı terör örgütü kurma veya yönetme suçlarından yargılanmış; yargılama sonucunda beraat etmiştir. Beraat kararında başvurucu lehine vekâlet ücretine - [Ortak Hayatın Yeniden Kurulamaması: Boşanma Davasının Reddinden Sonra Ayrılığın Üç Yıl Sürmesi](https://kayseriavukat.org.tr/ortak-hayatin-yeniden-kurulamamasi/): Ortak Hayatın Yeniden Kurulamaması ve Eylemli Ayrılık Sebebiyle Boşanma Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2021/2-825 Karar No: 2023/136 Karar Tarihi: 01.03.2023 Ortak Hayatın Yeniden Kurulamaması: Eylemli ayrılık sebebine dayalı boşanma davalarında tanıkların evliliği kurtarmaya yönelik beyanlarına dayalı hüküm kurulamaz. Hayatın olağan akışında, özellikle anne ve babalarının ayrılmalarına sebep olmak istemeyen ortak çocuklar ile yakın akrabaların tarafların bir araya geldiklerine dair gerçeğin aksine beyanda bulunmaları mümkündür. Böyle bir durumda bu tanıkların evliliği kurtarmaya yönelik anlatımları dikkate alınmamalıdır. Öyle ise İlk Derece Mahkemesi ile Bölge Adliye Mahkemesince eşler arasında ortak hayatın yeniden kurulmadığına ilişkin davacı delilleri bir yana bırakılarak, ortak çocuk …’in ortak hayatın yeniden kurulduğunu kabule yeterli olmayan beyanı hükme esas alınarak davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya uygun değildir. (4721 s. K. m. 161, 162, 164, 166, 184) Taraflar arasındaki boşanma davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir. Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, İlk Derece Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili 19.06.2017 tarihli dava dilekçesinde; tarafların 27.11.1990 tarihinde evlendiklerini, ortak iki çocuklarının olduğunu, eşler arasında uzun yıllardır süren geçimsizlik bulunduğunu, bu nedenle 27.11.2012 tarihinde davacı tarafından davalı aleyhine … Aile Mahkemesinin 2012/856 Esas ve 2014/179 Karar sayılı dosyası ile boşanma davası açıldığını, davanın ispat edilemediği gerekçesiyle reddine karar verildiğini, ret kararının 25.04.2014 tarihinde kesinleştiğini, bu tarihten sonra eşler arasında ortak hayatın yeniden kurulmadığını ileri sürerek eylemli ayrılık nedeniyle tarafların boşanmalarına karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı vekili 06.07.2017 tarihli cevap dilekçesinde; tüm iddiaları inkârla eşlerin birbirini severek evlendiklerini, bu mutlu evlilikten ortak iki çocuklarının bulunduğunu, davacı tarafından açılan davanın reddine karar verildikten sonra tarafların bir araya gelmedikleri iddiasının asılsız olduğunu, geçen süre zarfında eşlerin ortak günlerde çocuklarla birlikte bir araya geldiklerini, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 166 ncı maddesinin son fıkrasındaki şartların somut olayda oluşmadığını, tarafların ikamet adreslerinin ortak olduğunu, davacının tüm şahsi eşyalarının müvekkilinin evinde bulunduğunu, sosyal ortamlara karı-koca olarak birlikte katıldıklarını belirterek davanın reddine karar verilmesini savunmuştur. III. CEVABA CEVAP Davacı vekili 24.07.2017 tarihli cevaba cevap dilekçesinde; tarafların fiilen evli olması ve özellikle davalının da aynı siyasi partide yer alıyor olması sebebiyle müvekkilinin sosyal ve siyasi ortamlara mecburen eşi ile birlikte katıldığını, eşlerin aynı evde yaşamadıklarını, davacının … adresinde kayıtlı evde yaşadığını, davalı eşin boşanmayı asla kabul etmediğini, müvekkilini intihar etmekle tehdit ettiğini, histerik davranışlar sergilediğini, davacının kaldığı otelleri bastığını ve eşine saldırdığını ileri sürerek boşanmaya karar verilmesini talep etmiştir. IV. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin 12.06.2018 tarihli ve 2017/417 Esas, 2018/311 Karar sayılı kararı ile tarafların 27.11.1990 tarihinde evlendikleri, davacı tarafından davalı aleyhine boşanma davası açıldığı, … Aile Mahkemesinin 2012/856 Esas ve 2014/179 Karar sayılı dosyası ile davanın reddine karar verildiği, kararın 25.04.2014 tarihinde kesinleştiği, dosyada mevcut fotoğraflardan davacının retle sonuçlanan boşanma davasının kesinleşmesinden sonra kendi siyasi işleri sebebiyle eşi ile birlikte göründüğü hâlde eldeki davayı biz fiilen bir araya gelmedik gerekçesiyle açtığı, dayanak davanın ret gerekçesinde davalının kusurlu davranışına yönelik delil sunulmadığı, boşanma davası açıldıktan sonra tarafların sık sık bir araya geldikleri, aile ortamında bulundukları, aynı odada yattıkları, aralarında davalıdan kaynaklı bir kusur olsa bile davacının affetmiş sayılacağı, dolayısıyla da tarafların boşanmalarını gerektirecek davalıdan kaynaklı bir kusurun bulunmadığının anlaşıldığı kanaatine yer verildiği, tarafların ortak çocuğunun tanık olarak dinlenmesinde tarafların birbirlerini sevip saydıklarını, herhangi bir geçimsizliğe şahit olmadığını, babasının boşanma davasını neden açtığını bilmediğini, ret ile sonuçlanan dava sırasında lisede okuduğunu, gerek yargılama aşamasında gerek karar sonrasında eşlerin birlikte yaşadıklarını beyan ettiği, hâl böyle olunca davacının ortak hayatın yeniden kurulamadığına dair iddiasını ispat edemediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. V. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 07.07.2020 tarihli ve 2018/2542 Esas, 2020/920 Karar sayılı kararı ile ilk derece mahkemesince davanın esası ilgili hükme etki edecek tüm delillerin toplandığı, kanunun olaya uygulanmasında ve gerekçede hata edilmediği, inceleme konusu kararın usul ve esas yönünden hukuka uygun olduğu anlaşıldığından istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. VI. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile “…Davacı erkek, dava dilekçesinin içeriğinde, şiddetli geçimsizlik nedeniyle 27.11.2012 tarihinde boşanma davası açtığını, davanın … Aile Mahkemesince 2012/856 esas, 2014/179 karar sayılı karar ile reddedildiğini, aradan üç sene geçtiğini ve bu süre içerisinde bir araya gelmediklerini, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 166/son maddesi gereği bu sürede ortak hayatın yeniden kurulmadığını belirterek boşanmalarına karar verilmesini talep etmiştir. Mahkemece yapılan yargılama sonunda; davacının, 4721 sayılı TMK’nın 166/4 maddesi uyarınca açmış olduğu davasının, şartları oluşmadığından reddine karar verilmiş, hüküm davacı tarafından istinaf edilmiş ve bölge adliye mahkemesince davacının istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. İlgili dosyanın incelenmesinde; her ne kadar yerel mahkeme tarafından ilk dava olan … Aile Mahkemesinin 2012/856 esas, 2014/179 karar sayılı dosyası ile boşanma davasının reddedilmesinden sonra tarafların bîr araya gelerek ortak hayatı sürdürdükleri ve 4721 sayılı TMK’nın 166/4 maddesinde belirtilen şartların oluşmaması nedeniyle davanın reddine karar verilmişse de; 4721 sayılı TMK’nın 166/4 maddesi “Boşanma sebeplerinden herhangi biriyle açılmış bulunan davanın reddine karar verilmesi ve bu kararın kesinleştiği tarihten başlayarak üç yıl geçmesi hâlinde, her ne sebeple olursa olsun ortak hayat yeniden kurulamamışsa evlilik birliği temelden sarsılmış sayılır ve eşlerden birinin istemi üzerine boşanmaya karar verilir.” hükmünü haizdir. Davalı kadın cevap dilekçesinde bu geçen süre zarfında ortak günlerde ortak çocuklarla birlikte eşinin ve kendisinin bîr araya geldiklerini İleri sürmüştür. Davalı kadının cevap dilekçesinde açıkça ortak hayatın yeniden tesis edildiğine dair bir savunması mevcut olmadığı gibi davalı kadının tanıklarının beyanları soyut nitelikte olup dayanak davanın reddinin kesinleştiği tarihten bu yana ortak hayatın kurulduğunu kabule elverişli değildir. Bu - [Sözleşmenin Uyarlanması Davası: Öngörülemeyen Olağanüstü Bir Durumun Sonradan Ortaya Çıkması](https://kayseriavukat.org.tr/sozlesmenin-uyarlanmasi-davasi/): Sözleşmenin Uyarlanması Davası 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Aşırı ifa güçlüğü – Madde 138 Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum, borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Sürekli edimli sözleşmelerde borçlu, kural olarak dönme hakkının yerine fesih hakkını kullanır. Bu madde hükmü yabancı para borçlarında da uygulanır. Sözleşmenin Uyarlanması Davası: Öngörülemeyen Olağanüstü Bir Durumun Sonradan Ortaya Çıkması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2021/11-972 Karar No: 2023/67 Karar Tarihi: 15.02.2023 Özet: Davacı şirketin 10.07.2002 tarihinde … merkezli olarak kurulduğu ve ağırlıklı olarak taşımacılık sektöründe faaliyet gösterdiği anlaşılmaktadır. Bu itibarla uzun zamandır …\’da taşımacılık sektöründe faaliyet gösteren bir şirketin sözleşmenin imzalandığı sırada Yavuz Sultan Selim Köprüsünün yakın bir zamanda açılabileceği hususunu öngörmesi gerekmektedir. Ancak davacının Yavuz Sultan Selim Köprüsünün yakın bir zamanda açılabileceğini öngörmesi, köprü açıldıktan sonra UKOME tarafından bir kısım araçlara yeni köprüden geçme mecburiyeti getirileceğini, açılan yeni köprü ve otoyol fiyatlarının ne olacağı hususlarını da öngörebileceği anlamına gelmez. Yukarıda da belirtildiği üzere burada öngörülebilen bir hususun sonuçları açısından bir öngörülemezlik söz konusu olup öngörülemezlik öngörülebilen durumdan esaslı surette farklılık arz etmektedir. Bu itibarla somut olayda sözleşmenin yapılması sırasında öngörülemeyen olağanüstü bir durumun sonradan ortaya çıktığı ve buna bağlı olarak 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 138 inci maddesinde öngörülen uyarlamanın ilk koşulunun gerçekleştiği kabul edilerek uyarlamanın diğer koşullarının mevcut olup olmadığı araştırılarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekmektedir. (6098 s. K. m. 138) (818 s. K. m. 365) (Büyükşehir Belediyeleri Koordinasyon Merkezleri Yönetmeliği m. 18) Taraflar arasındaki sözleşmenin uyarlanması davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince, başvurunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi hükmü kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili; müvekkili ile davalı arasında 29.04.2016 tarihli ve 2016/121627 ihale kayıt numaralı taşıma sözleşmesi imzaladığını, ihale dokümanları hazırlanırken taşıma işini yapacak olan araçların Fatih Sultan … Köprüsünden geçeceğinin öngörüldüğünü, ne var ki 19.08.2016 tarihli ve 2016/5-1 sayılı … Büyükşehir Belediye Başkanlığı Ulaşım Koordinasyon Merkezi (UKOME) kararı gereğince taşıma işini yapacak araçların Yavuz Sultan Selim Köprüsünden geçme mecburiyetinin getirildiğini, davalının … Kapı, Cebeci ve Kartal-Cevizli’deki işletmeleri arasında yapılacak taşıma işinin köprü geçiş güzergahındaki mecburi düzenleme nedeniyle maliyetinin hem ödenen geçiş ücreti ve hem de mesafe maliyeti olarak arttığını, bu sebeple sözleşmenin 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 138 inci maddesine göre uyarlanması mecburiyetinin hasıl olduğunu ileri sürerek taraflar arasındaki sözleşmenin 14.2 maddesine \”malın teslimi için Yavuz Sultan Selim Köprüsünün zorunlu olarak kullanılması sonucu oluşan otoban ve köprü geçiş ücretleri yüklenicinin tanzim edeceği yansıtma faturası ile belgelenmesi şartıyla, idare tarafından ödenecektir. Aynı şekilde Yavuz Sultan Selim Köprüsünün zorunlu olarak kullanılması sonucu artan güzergah dolayısı ile kilometre başına KDV hariç 95 kuruş, yüklenicinin tanzim edeceği yansıtma faturası ile belgelenmesi şartıyla, idare tarafından ödenecektir.\” hükmünün eklenmesine karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı vekili; sözleşmeye bağlılığın esas olduğunu, tacir olan davacının basiretli bir iş adamı gibi hareket etmesi gerektiğini, sözleşmedeki çıkar dengesinin katlanılamayacak derece davacı aleyhine bozulmadığını ileri sürerek davanın reddini savunmuştur. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin 22.05.2018 tarihli ve 2017/141 Esas, 2018/561 Karar sayılı kararı ile; … Boğazına üçüncü köprü olarak Yavuz Sultan Selim Köprüsü inşa edilip hizmete açıldığı, 19.08.2016 tarihli ve 2016/5-1 sayılı UKOME kararı gereğince birinci sınıf araçlar haricindeki diğer araçların bu köprüden geçişlerinin mecburi hâle getirildiği, bu düzenlemenin hem daha uzun mesafe ve hem de geçiş ücretleri nedeniyle maliyetleri artırdığı, ihale dokümanları hazırlanırken ön görülmesi gereken bu hususun öngörülmediğinin anlaşıldığı, bu durumun ticari hayatın akışı içerisinde davacı yanın ifa güçlüğüne girmesine sebep olacağı gerekçesiyle davanın kabulü ile sözleşmenin 14.2 maddesine davacının talep ettiği hususun eklenmesine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 16.01.2020 tarihli ve 2018/2282 Esas, 2020/47 Karar sayılı kararı ile; davacının yüklenici olduğu sözleşmenin 29.04.2016 tarihinde imzalandığı, köprünün ise 26.08.2016 tarihinde trafiğe açıldığı, tacir olan davacının basiretli bir iş adamı gibi hareket etmek zorunda olduğu, sözleşmenin imzalandığı sırada sözleşmenin 14.2 maddesi ile taşıma hizmetinin ücretlendirilmesi konusunda gerekli araştırmaları yaparak her türlü tedbiri almakla yükümlü bulunduğu, köprü trafiğe açıldığında bir kısım araçların zorunlu olarak köprüyü kullanacağının kamuoyu tarafından bilindiği, bu sebeple koşulları oluşmayan talebin reddi gerekirken davanın kabulüne karar verilmesinin yerinde olmadığı gerekçesiyle davalı vekilinin istinaf talebinin kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına, davanın reddine karar verilmiştir. V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 18.02.2021 tarihli ve 2020/1968 Esas, 2021/1443 Karar sayılı kararı ile; \”…Dava, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 138. maddesi gereğince açılmış uyarlama davasıdır. Bölge Adliye Mahkemesince, sözleşmenin yapılması sırasında öngörülmeyen ve öngörülmesi beklenemeyen olağan üstü bir durumun sonradan ortaya çıktığının ve işlem temelinin çökmüş olduğunun kabul edilemeyeceği, uyarlama koşulları bulunmadığı gerekçesiyle, davanın kabulüne ilişkin ilk derece mahkemesi kararı kaldırılarak, davanın reddine karar verilmiştir. Sözleşmenin imzalandığı sırada Yavuz Sultan Selim Köprüsü\’nün yakın bir zamanda açılabileceği öngörülebilecek bir husus olmakla birlikte, köprü açıldıktan sonra idare tarafından bir kısım araçlara yeni köprüden geçme mecburiyeti getirileceğini, açılan yeni köprü ve otoyol fiyatlarının ne olacağı hususlarını davacının önceden bilmesi beklenemez. Bu nedenle ilke olarak dava konusu olayda sözleşmenin yapılması sırasında öngörülemeyen olağanüstü bir durumun sonradan ortaya çıktığının ve buna bağlı olarak TBK\’nın 138. maddesinde öngörülen uyarlamanın ilk koşulunun gerçekleştiği - [Kan Hısımları, Sıhri Hısımlar ve Eşler Arasında Yapılan Taşınmaz Devrinin Bağışlama Sayılması](https://kayseriavukat.org.tr/tasinmaz-devrinin-bagislama-sayilmasi/): Kan Hısımları, Sıhri Hısımlar ve Eşler Arasında Yapılan Taşınmaz Devrinin Bağışlama Sayılması Anayasa Mahkemesi Kararı Esas Sayısı: 2022/134 Karar Sayısı: 2023/116 Karar Tarihi: 22/6/2023 R.G. Tarih – Sayı: 15/9/2023 – 32310 İtiraz Yoluna Başvuran: İstanbul 1. Asliye Ticaret Mahkemesi İtirazın Konusu: 21/7/1953 tarihli ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un 28. maddesinin birinci fıkrasının (1) numaralı bendinin Anayasa’nın 13., 35. ve 36. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talebidir. Olay: Birinci derece kan hısımları arasında yapılan taşınmaz pay devrine karşı açılan tasarrufun iptali davasında itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur. I. İptali İstenen ve İlgili Görülen Kanun Hükümleri A. İptali İstenen Kanun Hükmü 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un itiraz konusu kuralın da yer aldığı 28. maddesi şöyledir: “Bağışlama sayılan tasarruflar- Madde 28 Yirmi yedinci maddenin tatbikı bakımından aşağıdaki tasarruflar bağışlama hükmündedir: 1. Üçüncü dereceye kadar (bu derece dahil) kan hısımlariyle, eşler ve ikinci dereceye kadar (bu derece dahil) sıhri hısımlar arasında yapılan ivazlı tasarruflar, 2. Kendi verdiği malın, aktin yapıldığı sıradaki değerine göre borçlunun ivaz olarak pek aşağı bir fiyat kabul ettiği akitler, 3. Borçlunun kendisine yahut üçüncü bir şahıs menfaatine kaydı hayat şartiyle irat ve intifa hakkı tesis ettiği akitler.” B. İlgili Görülen Kanun Hükmü 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un; 1. 24. maddesi şöyledir: “İptal davası açılması – Madde 24 Amme borçlusunun bu Kanunun 27, 28, 29 ve 30 uncu maddelerinde yazılı tasarruf ve muamelelerinin iptali için umumi mahkemelerde dava açılır ve bu davalara diğer işlere takdimen umumi hükümlere göre bakılır.” 2. 27. maddesi şöyledir: “İvazsız tasarrufların hükümsüzlüğü – Madde 27 Amme alacağını ödememiş borçlulardan, müddetinde veya hapsen tazyikına rağmen mal beyanında bulunmıyanlarla, malı bulunmadığını bildiren veyahut beyan ettiği malların borcuna kifayetsizliği anlaşılanların ödeme müddetinin başladığı tarihten geriye doğru iki yıl içinde veya ödeme müddetinin başlamasından sonra yaptıkları bağışlamalar ve ivazsız tasarruflar hükümsüzdür.” II. İlk İnceleme 1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR ve Muhterem İNCE’nin katılımlarıyla 9/11/2022 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. III. Esasın İncelenmesi 2. Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Hilal YAZICI tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükmü, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü: A. Anlam ve Kapsam 3. 6183 sayılı Kanun, kamu alacaklarının korunmasını sağlamak amacıyla henüz kamu alacağı kesinleşmeden alınabilecek bazı tedbirler ile kamu alacağı kesinleştikten sonra alacağın tahsil edilmesine ilişkin hükümler öngörmüştür. Bu kapsamda anılan Kanun’un 24. maddesi, kamu alacağının tahsil edilebilmesi amacıyla kamu borçlusunun Kanun’un 27., 28., 29. ve 30. maddelerinde belirtilen tasarruf ve muamelelerini iptal davasına konu edilmek üzere hükümsüz kılmaktadır. 4. Bu itibarla anılan maddelerde iptal davasına konu edilecek tasarruflar ivazsız tasarruflar, bağışlama sayılan tasarruflar, kamu alacağının tahsiline imkân bırakmamak amacıyla yapılan tasarruflar ve hükümsüz sayılan diğer tasarruflar olarak belirtmiştir. 5. Kanun’un 27. maddesi ivazsız tasarrufların veya bağışlamaların hükümsüz sayılması için bazı şartlar aramaktadır. Buna göre kamu alacağını ödememiş borçlulardan müddetinde veya hapsen tazyikine rağmen mal beyanında bulunmayanlarla, malı bulunmadığını bildiren veyahut beyan ettiği malların borcuna yetersizliği anlaşılanların ödeme müddetinin başladığı tarihten geriye doğru iki yıl içinde veya ödeme müddetinin başlamasından sonra yaptıkları bağışlamalar ve ivazsız tasarruflar hükümsüzdür. Kanunun 26. maddesine göre tasarrufun gerçekleştiği tarihinden beş yıl geçtikten sonra tasarrufun iptali davası açılamaz. 6. İtiraz konusu kuralın da yer aldığı 28. maddede ivazlı olmakla birlikte bazı tasarrufların bağışlama sayılacağı hüküm altına alınmıştır. 7. İtiraz konusu kuralla üçüncü dereceye kadar (bu derece dâhil) kan hısımlarıyla eşler ve ikinci dereceye kadar (bu derece dâhil) sıhri hısımlar arasında yapılan ivazlı tasarrufların bağışlama sayılacağı öngörülmüştür. Bu itibarla kuralın muvazaa ihtimalini yüksek gördüğü belirli yakınlıktaki kişiler arasında gerçekleşen işlemlerin ivazlı olup olmadığına bakmaksızın bağışlama niteliğinde olduğunu -kesin- kanuni karine olarak düzenlediği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla kurala konu yakınlıktaki kişilerin iyi niyetli olduğu iddiasının veya başka herhangi bir iddianın ispatına imkân tanınmamıştır. 8. Bağışlama sayılan tasarrufun iptali ise işlemin kamu alacaklısına karşı hükümsüz sayılması sonucunu doğurur. B. İtirazın Gerekçesi 9. Başvuru kararında özetle; ivazlı devir işleminin birinci derece kan hısımları arasında yapılmış olması nedeniyle itiraz konusu kural uyarınca bağış olarak kabul edilip hükümsüz sayılacağı, söz konusu tasarrufun kamu alacağının tahsiline imkân bırakmamak amacıyla yapılıp yapılmadığı yönünde bir inceleme yapılmasına imkân tanınmadığı, bu itibarla kamu yararı ve kişisel yarar arasındaki dengenin ölçüsüz bir şekilde bozulduğu belirtilerek kuralın Anayasa’nın 13., 35. ve 36. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür. C. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu 10. Anayasa’nın 35. maddesinde “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. / Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. / Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.” denilmektedir. Anayasa’nın anılan maddesiyle güvence altına alınan mülkiyet hakkı, ekonomik değer ifade eden ve parayla değerlendirilebilen her türlü mal varlığı hakkını kapsamaktadır. 11. Mülkiyet hakkı; kişiye başkasının hakkına zarar vermemek ve kanunların öngördüğü sınırlamalara uymak koşuluyla sahibi olduğu şeyi dilediği gibi kullanma, onun semerelerinden yararlanma ve tasarruf etme imkânı veren bir haktır. Bu bağlamda malikin mülkünü kullanma, onun semerelerinden yararlanma ve mülkü üzerinde tasarruf etme yetkilerinden herhangi birinin sınırlanması veya mülkünden yoksun bırakılması mülkiyet hakkına müdahale teşkil eder. 12. Anayasa’nın “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36. maddesinin birinci fıkrasında da “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” hükmüne yer verilmiştir. Buna göre hak arama özgürlüğünün en önemli iki ögesini oluşturan iddia ve savunma haklarını kısıtlayacak, bu hakların kullanımını engelleyecek ve adil yargılanmaya engel olacak kanun hükümlerinin Anayasa’nın anılan maddesine aykırılık oluşturacağı açıktır. Maddeyle güvence altına alınan hak arama özgürlüğü, kendisi bir temel hak niteliği taşımasının yanında diğer temel hak ve özgürlüklerden gereken şekilde yararlanılmayı ve bunların korunmasını sağlayan en etkili güvencelerden biridir (AYM, E.2021/9, K.2022/4, 26/01/2022, § 28). 13. İtiraz konusu kural, tasarrufun iptali davasına konu edilmek üzere borçlunun üçüncü derece de dâhil olmak üzere bu dereceye kadar kan hısımlarıyla eşi ve ikinci derece dâhil bu dereceye kadar sıhri hısımlarıyla yaptığı ivazlı tasarrufların bağışlama kabul edileceğini öngörmektedir. 14. Mal varlığına - [Maden İşletmeciliği Sebebiyle Meydana Gelen Zararlardan Dolayı Hak ve Tazminat Talep Edilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/maden-isletmeciligi-tazminat/): Maden İşletmeciliği Sırasında Meydana Gelen Zararlar Sebebiyle Tazminat Anayasa Mahkemesi Kararı – Değerlendirme İtiraz Konusu Kural İtiraz konusu kuralda, taş kömürü havzasında bulunup zilyetleri adına tespit ve tescil edilen taşınmazların maliklerinin maden işletmeciliği sebebiyle meydana gelen zararlardan dolayı bir hak ve tazminat talep edemeyecekleri düzenlenmiştir. Başvuru Gerekçesi Başvuru kararında özetle; itiraz konusu kuralın madencilik faaliyeti sırasında tasman etkisiyle mülke verilen zararların tazmini için dava açılmasını engellediği, bu nedenle Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi Tabii servet ve kaynakların işletilmesi ve bunların toplumun yararına sunulması devletin en temel yetkilerindendir. Nitekim Anayasa’nın 168. maddesinde madenler de dâhil olmak üzere tabii servet ve kaynakların işletilmesine ilişkin olarak devlete birtakım yetkiler bahşedilmiştir. Devletin bu yetkilerini kullanırken bireylerin hak ve özgürlüklerini anayasal ilkeler çerçevesinde belirli ölçüde kısıtlaması meşru görülmelidir. Bu itibarla madencilik faaliyetlerinin gerekli kılması hâlinde kişilerin mülklerinin kullanımının belirli ölçüde sınırlanması makul karşılanmalıdır. Ancak madencilik faaliyeti sebebiyle kişilerin mülklerinin hasar görmesi nedeniyle uğradığı zararın telafi edilmesi ölçülülük ilkesinin bir gereğidir. Dolayısıyla madencilik faaliyeti sebebiyle zarara uğradığını iddia eden kişilerin bu zararlarının telafisi için yetkili makama başvurma imkânının sağlanması Anayasa\’nın 40. maddesinin gereğidir. İtiraz konusu kural, taş kömürü havzasında bulunup zilyetleri adına tespit ve tescil edilen taşınmazların maliklerinin mülklerinde madencilik faaliyeti sebebiyle oluşan zararların tazmini talebiyle dava açabilmelerini önlemektedir. Anayasa Mahkemesi Sabri Uhrağ ([GK], B. No: 2017/34596, 29/12/2020) kararında taşkömürü havzasında bulunan bir taşınmazda madencilik faaliyeti sebebiyle oluştuğu ileri sürülen zararın tazmini talebiyle açılan davanın itiraz konusu kurala dayanılarak reddedilmesi üzerine yapılan bireysel başvuruyu incelemiştir. (Anılan Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Kararına sitemizden ulaşabilirsiniz.) Söz konusu kararda, devletin fiilî durumdan kaynaklanan sorunları çözmek amacıyla taş kömürü madeninin bulunduğu havzadaki kamu malı niteliğindeki taşınmazlar üzerinde bireylere mülkiyet hakkı tanıyarak onlara menfaat temin etmesinin, onun aynı bireylere karşı Anayasa\’nın 5. ve 35. maddelerinden kaynaklanan mülkiyet hakkını koruyucu tedbirler alma yükümlülüğünü ortadan kaldırmadığına işaret edilmiştir. Ayrıca devletin yer altı madenciliği gibi tehlike arz eden bir faaliyetin yürütüldüğü havzada yapılaşmaya izin verip en azından engel olmayıp sonrasında sırf bireylere menfaat temin ettiği gerekçesiyle anayasal yükümlülüklerini yerine getirmemesinin kabul edilemeyeceği vurgulanmıştır. Söz konusu kararda sonuç olarak kuralın kusurlu-kusursuz sorumluluk ayrımı yapmaksızın kategorik olarak hiçbir tazminat davası açılamayacağını öngörmüş olmasının mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasının esasının incelenmesini ve giderim sağlanmasını engellediği, bu nedenle Anayasa\’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkı ile bağlantılı olarak Anayasa\’nın 40. maddesinde düzenlenen etkili başvuru hakkını ihlal ettiği belirtilmiştir. Öte yandan Anayasa Mahkemesi aynı yaklaşımını Hulusi Yılmaz ([GK], B. No: 2017/17428, 1/12/2022) kararında da sürdürmüştür. (Anılan Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Kararına sitemizden ulaşabilirsiniz.) Bu itibarla Sabri Uhrağ ve Hulusi Yılmaz kararlarında da belirtildiği üzere taşkömürü havzasında bulunan taşınmazların madencilik faaliyeti sebebiyle uğradıkları hasarların tazmini için dava açılması yolunun kapatılması mülkiyet hakkıyla bağlantılı olarak etkili başvuru hakkını ihlal etmektedir. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir. Maden İşletmeciliği Sırasında Meydana Gelen Zararlar Sebebiyle Tazminat ANAYASA MAHKEMESİ KARARI Esas Sayısı : 2023/117 Karar Sayısı : 2023/121 Karar Tarihi : 13/7/2023 R.G. Tarih – Sayı : 15/9/2023 – 32310 İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN: Zonguldak 2. Asliye Hukuk Mahkemesi İTİRAZIN KONUSU: 5/6/1986 tarihli ve 3303 sayılı Taşkömürü Havzasındaki Taşınmaz Malların İktisabına Dair Kanun’un 3. maddesinin Anayasa’nın 35. ve 40. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talebidir. OLAY: Madencilik faaliyeti sırasında taşınmaza verilen zararın tazmini talebiyle açılan davada itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur. I. İPTALİ İSTENEN KANUN HÜKMÜ Kanun’un 3. maddesi şöyledir: “Tazminat hakkı – Madde 3 Bu Kanuna göre tespit ve tescil edilen taşınmaz malların sahipleri; madenler üzerinde herhangi bir hak iddia edemezler, işletme ve arama hakları yoktur, maden işletmeciliği sebebiyle meydana gelen zararlardan dolayı bir hak ve tazminat talep edemezler. Madenleri işleten kurum veya tahsis sahiplerinin arama ve işletme hakları aynen devam eder, iş ve emniyet sahaları ile bu sahaların uzantısı içinde mevcut her türlü yeraltı ve yerüstü tesisleri aynen muhafaza edilir. Bu Kanuna göre tespit ve tescil edilen taşınmaz malların sahipleri, mülkiyet hakkına dayanarak bu konularda bir hak ve tazminat iddiasında bulunamazlar. Bu hususlar tapu sicilinin beyanlar hanesinde gösterilir.” II. İLK İNCELEME 1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR ve Muhterem İNCE’nin katılımlarıyla 13/7/2023 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında öncelikle uygulanacak kural ve sınırlama sorunları görüşülmüştür. 2. Anayasa’nın 152. ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 40. maddelerine göre bir davaya bakmakta olan mahkeme, o dava sebebiyle uygulanacak bir kanunun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükümlerini Anayasa’ya aykırı görmesi hâlinde veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varması durumunda bu hükümlerin iptali için Anayasa Mahkemesine başvurmaya yetkilidir. Ancak anılan maddeler uyarınca bir mahkemenin Anayasa Mahkemesine başvurabilmesi için elinde yöntemince açılmış ve mahkemenin görevine giren bir davanın bulunması, iptali talep edilen kuralın da o davada uygulanacak olması gerekir. Uygulanacak kural ise bakılmakta olan davanın değişik evrelerinde ortaya çıkan sorunların çözümünde veya davayı sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz yönde etki yapacak nitelikteki kurallardır. 3. 3303 sayılı Kanun’un 3. maddesinin birinci fıkrasının “…madenler üzerinde herhangi bir hak iddia edemezler, işletme ve arama hakları yoktur…” bölümü söz konusu Kanun kapsamındaki taşınmaz maliklerinin taşınmazlarında yer alan madenlerden dolayı herhangi bir hak talebinde bulunamayacaklarını düzenlemektedir. Bakılan davanın konusu taşınmazda yer alan madenlerin işletme hakkına ilişkin olmadığından bu ibare olayda uygulanacak kural niteliğinde değildir. Anılan maddenin ikinci fıkrası da yine madenlerin işletilmesi hakkına ilişkin bazı düzenlemeler içerdiğinden ikinci fıkranın da olayda uygulanma kabiliyeti bulunmamaktadır. Son olarak maddenin üçüncü fıkrası ilk iki fıkrada belirtilen hususların tapu siciline şerh verileceğini belirtmektedir. Bakılan davadaki uyuşmazlığın konusunun tapu siciline uygulanacak şerhle bir ilgisi bulunmadığından üçüncü fıkranın da olayda uygulanma imkânı yoktur. 4. Öte yandan kuralın birinci fıkrasında yer alan “Bu Kanuna göre tespit ve tescil edilen taşınmaz malların sahipleri;…” ibaresi bakılmakta olan davaya konu maden işletmeciliği sebebiyle meydana gelen zararlardan dolayı bir hak ve tazminat talebinde bulunma hâlinin yanı sıra bakılmakta olan davada uygulanma imkânı bulunmayan madenler üzerinde hak iddia etme, işletme ve arama hakları bakımından da geçerli ortak kural niteliğindedir. Bu itibarla birinci fıkranın kalan kısmının esasına ilişkin incelemenin anılan fıkranın “…maden işletmeciliği sebebiyle meydana - [Dijital Hizmet Sağlayıcılarının Vergi Yükümlülüklerini Yerine Getirmemesi Nedeniyle Erişimin Engellenmesi](https://kayseriavukat.org.tr/dijital-hizmet-saglayicilari-aym2023/): Dijital Hizmet Sağlayıcılarının Vergi Yükümlülüklerini Yerine Getirmemesi Nedeniyle Erişimin Engellenmesi Anayasa Mahkemesi Kararı – Değerlendirme 7194 sayılı Kanun’un 7. Maddesinin (2) Numaralı Fıkrasının Birinci Cümlesinin İncelenmesi Dijital Hizmet Vergisi ve Dijital Hizmet Sağlayıcılarının Vergi Yükümlülükleri: 7194 sayılı Kanun’un 7. maddesinin dava konusu (2) numaralı fıkrasında; dijital hizmet vergisi mükellefi olan dijital hizmet sağlayıcılarına veya Türkiye’deki yetkili temsilcisine, 213 sayılı Vergi Usul Kanunu kapsamına giren vergilere ilişkin beyanname verme ve vergi ödeme yükümlülüklerini yerine getirmeleri için ihtarda bulunulmasından ve bu durumun Gelir İdaresi Başkanlığının internet sitesinde ilan edilmesinden itibaren otuz gün içinde bu yükümlülüklerin yerine getirilmemesi hâlinde dijital hizmet sağlayıcılarının sunduğu hizmetlere erişimin -bu yükümlülükler yerine getirilinceye kadar- engellenmesine Hazine ve Maliye Bakanlığınca karar verileceği ve bu kararın erişim sağlayıcılarına bildirilmek üzere Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumuna gönderileceği, engelleme kararlarının gereğinin bildirimden itibaren yirmi dört saat içinde erişim sağlayıcıları tarafından yerine getirileceği hükme bağlanmıştır. Dijital hizmet sağlayıcılarının sunduğu hizmetlere erişim engeli getirilmesine imkân sağlayan kuralın dijital hizmet sağlayıcılarının teşebbüs özgürlüğünü sınırladığı değerlendirilmiştir. Dava konusu kuralla öngörülen tedbir dijital hizmet vergisi mükellefleri için getirilen özel bir vergi güvenlik uygulaması niteliğindedir. Dolayısıyla kural, vergilendirme faaliyetiyle hedeflenen kamusal yararın gerçekleşmesini temin etme amacına hizmet etmektedir. Buna göre kuralın anayasal bakımdan meşru bir amaca dayandığı anlaşılmaktadır. Öte yandan dijital ekonominin soyut mahiyeti nedeniyle geleneksel vergi sistemi ve kuralları bu sektörün etkin bir şekilde vergilendirilmesinde yetersiz kalmaktadır. Buna göre 213 sayılı Vergi Usul Kanunu kapsamına giren vergilere ilişkin beyanname verme ve vergi ödeme yükümlülüklerini yerine getirmeyen dijital hizmet vergisi mükellefi olan dijital hizmet sağlayıcılarının sunduğu hizmetlere erişimin engellenmesi, söz konusu yükümlülükleri yerine getirmeleri amacına ulaşma bakımından elverişli ve gerekli olduğu değerlendirilmiştir. Nitekim hizmet sağlayıcılarının sunduğu hizmetlere erişimin engellenmesi, kural uyarınca bu yükümlülüklerin yerine getirilmesi anına kadar geçerli olacaktır. Bununla birlikte kişilerin teşebbüs özgürlüğü ile vergi alacağının güvence altına alınması arasında makul bir denge kurulmalıdır. Bu bağlamda dava konusu kuralda öngörülen yaptırımın teşebbüs sahiplerine aşırı ve katlanılamaz bir külfet yüklememesi gerekmektedir. Çağımızın temel araçlarından biri olan internetin işlevi ve sağladığı kolaylıklar göz önünde bulundurulduğunda fiziki olarak sabit bir işyeri bulunmayan, genellikle elektronik ortamda faaliyet gösteren dijital hizmet sağlayıcılarının vergisel yükümlülüklerini yerine getirmelerini sağlamak için yetersiz kaldığı anlaşılan geleneksel vergi güvenlik önlemeleri yerine tüm faaliyetlerini yürüttükleri internet sitesi üzerinden birtakım önlemlere başvurulması doğaldır. Bununla birlikte hukuken korunması gereken amaçla bu amacı gerçekleştirmek için kanunda tanımlı hukuki himaye yönteminin yani aracın orantılı olması aranmalıdır. Bu bağlamda eğer bireyin hak ve özgürlüklerine daha az zarar verebilecek bir tedbir varsa onunla yetinilmeli veya öncelikle bu tedbire başvurulmalıdır. Bu çerçevede 213 sayılı Vergi Usul Kanunu kapsamına giren vergilere ilişkin beyanname verme ve vergi ödeme yükümlülüklerini süresinde yerine getirmeyen dijital hizmet sağlayıcılarının sunduğu hizmetlere erişimin engellenmesi ise en ağır yaptırım olan internet sitesinin bütününün erişime engellenmesi anlamına gelmektedir. Hâlbuki kademeli bir vergi güvenlik tedbiri ihdas edilmesi mümkünken doğrudan erişimin engellenmesine karar verilmesinin hizmet sağlayıcılarına aşırı külfet yüklendiği, teşebbüs özgürlüğü ile kamu yararı arasında bulunması gereken makul dengenin bozulduğu değerlendirilmiştir. Bu itibarla kuralla teşebbüs özgürlüğüne getirilen sınırlamanın orantısız olduğu ve ölçülülük ilkesini ihlal ettiği sonucuna ulaşılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline, iptal hükmünün kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak dokuz ay sonra yürürlüğe girmesine karar vermiştir. Aynı Kanun’un 41. Maddesiyle 3332 Sayılı Kanun’a Eklenen Geçici 4. Maddenin Birinci Fıkrasının İncelenmesi Dava konusu kuralla; 31/12/2014 tarihine kadar, pay sahibi sayısı nedeniyle payları halka arz olunmuş sayılan ve payları borsada işlem gören anonim ortaklıklar tarafından doğrudan veya dolaylı olarak nominal ya da primli değer üzerinden pay veya pay adı altında satışı yapılmış olan her türlü aracın pay addolunacağı, bu ortaklıklara yapılan ödemelerin pay karşılığı yapılmış kabul edileceği ve ortaklık ilişkisi kurulmuş sayılacağı, ayrıca bu payların kaydileştirilmemiş olmasının ortaklık haklarına halel getirmeyeceği düzenlenmiştir. Kuralda belirtilen anonim ortaklıklara yapılan tüm ödemelerin pay karşılığı yapılmış kabul edilmesi nedeniyle bu tür ödemeleri gerçekleştiren tasarruf sahipleri ile anonim ortaklığın mülkiyet hakkı çatışmaktadır. Devlet, mülkiyet hakkının korunmasına ilişkin pozitif yükümlülükleri kapsamında belirli tedbirleri almak zorundadır. Kanun koyucunun öngördüğü düzenlemelerin menfaatler dengesinin kurulmasında taraflardan biri aleyhine ölçüsüzlüğe neden olması mülkiyet hakkı yönünden pozitif yükümlülüklerle bağdaşmayabilir. Bu bağlamda her iki tarafın menfaatlerinin mümkün olduğunca dengelenmesi ve sürecin taraflardan biri aleyhine ölçüsüz bir netice doğuracak şekilde sonuçlandırılmaması gerekir. Dava konusu kural ile söz konusu şirketlerde pay sahibi olan diğer ortakların mülkiyet hakkının korunmasının, bu şirketlerle ticari ilişkiye giren üçüncü şahısların haklarının güvence altına alınmasının ve şirketin serbest piyasa koşullarında faaliyetlerini sürdürmesinin temininin amaçlandığı anlaşılmaktadır. Bununla birlikte kural uyarınca tasarruf sahipleri ile şirketler arasındaki hukuki ilişkinin mahiyetinin belirlenmesine bağlı olarak tasarruf sahiplerinin menfaatleri önemli ölçüde etkilenmiştir. Tasarruf sahiplerinin alacağın temerrüdü hükümleri çerçevesinde dava açma ve bu alacağına ilişkin olarak icra takibi başlatma yetkileri ortadan kaldırılmıştır. Tasarruf sahipleri pay sahibi hâline getirilmiş ise de tasarruf sahiplerinin ortaklıktan ayrılma imkânı bulunmamaktadır. Payın devrinin önünde hukuki bir engel bulunmasa da payın değerinin şirkete konulan tasarruftan kaynaklanan alacağın değerini karşılayacağının kesin olarak ifade edilmesi güçtür. Bu hususlar dikkate alındığında dava konusu kuralın şirketler ile tasarruf sahipleri arasındaki menfaat dengesinin kurulmasında etkili çözümler sunmadığı ve menfaat dengesinin şirketler lehine kayması sonucunu doğurduğu anlaşılmıştır. Öte yandan tasarruf sahiplerinin yaptığı ödemeler nedeniyle hak kaybına uğramamalarını sağlamaya yönelik herhangi bir hukuki güvenceye yer verilmediği de görülmüştür. Bu değerlendirmeler ışığında kuralın mülkiyet hakkı bağlamında tasarruf sahipleri ve şirketler arasında gözetilmesi gereken menfaat dengesini tasarruf sahipleri aleyhine bozarak tasarruf sahiplerine aşırı bir külfet yüklediği ve tarafların çatışan menfaatlerini dengelemediği sonucuna ulaşılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi Kararı’nın tam metnini incelemek için tıklayınız. Dijital Hizmet Sağlayıcılarının Vergi Yükümlülüklerini Yerine Getirmemesi Nedeniyle Erişimin Engellenmesi ANAYASA MAHKEMESİ KARARI Esas Sayısı: 2020/11 Karar Sayısı: 2023/98 Karar Tarihi: 18/5/2023 Resmi Gazete Tarih & Sayısı: 12/9/2023-32307 İPTALİ İSTENEN KANUN HÜKÜMLERİ 7194 sayılı Dijital Hizmet Vergisi ile Bazı Kanunlarda ve 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un iptali talep edilen kuralların da yer aldığı; 1. 7. maddesi şöyledir: “Vergi güvenliği – Madde 7 (1) 4/1/1961 tarihli ve 213 sayılı Vergi Usul Kanunu kapsamına giren vergilere ilişkin beyanname verme ve ödeme yükümlülüklerini süresinde yerine getirmeyen bu Kanun kapsamındaki dijital hizmet sağlayıcılarına veya Türkiye’deki yetkili temsilcisine, bu yükümlülüklerin yerine getirilmesi için dijital hizmet vergisini tarha yetkili vergi dairesi tarafından internet sayfalarındaki iletişim araçları, alan adı, IP adresi ve benzeri - [İddet Müddeti: Boşandıktan Sonra Yeniden Evlenmek İsteyen Kadın için Bekleme Süresi Uygulanması](https://kayseriavukat.org.tr/iddet-muddeti/): İddet Müddeti: Boşandıktan Sonra Yeniden Evlenmek İsteyen Kadın için Bekleme Süresi Uygulanması Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararı Nurcan Bayraktar/Türkiye Başvuru No: 27094/20 Karar Tarihi: 27/06/2023 © Kısa Kararı Çeviren, Okan TAŞDELEN, İnsan Hakları Uygulamacısı ve AİHM Eski B Hukukçusu, Ağustos 2023. Çevirmene atıfta bulunmak kaydıyla alıntılanabilir. İkinci Bölüm – Karar M. 8 • Özel hayat • Ulusal mahkemelerin, hamile olmadığını kanıtlamak için tıbbi muayeneden geçmeksizin, yeniden evlenmek isteyen boşanmış kadınlar için olan 300 günlük yasal iddet müddetinden başvurucuyu muaf tutmayı reddetmesi • Biyolojik babalığı belirlemeyi sağlama amacının modern bir toplumda gerçek dışı olduğu • Kadının hamile olup olmadığı meselesinin özel hayatının mahremiyetine yakından bağlı bulunması • Kadının biyolojik özellikleri gerekçesinin, birey olarak kadının gelişimi için fiziksel ve psikolojik önemini dikkate almayan, kadın cinsiyetine geleneksel bakışın yansıması olduğu • İlgili ve yeterli gerekçelerin yokluğu • Orantılı olmayan tedbir M. 14 (+ m. 12) • Evlilik • Dar takdir payı • Doğacak muhtemel çocuğun soy bağına ilişkin belirsizlikleri önleme amacıyla haklı kılınamayan, cinsiyete dayalı doğrudan ayrımcılık • Ne objektif olarak haklı kılınmış ne de gerekli bir muamele farklılığı M. 34 • Mağdur • İlgilinin, sadece evlenebilecek boşanmış kadın kategorisine ait olması gerekçesiyle, ihtilaflı süreyi öngören yasa hükmünün etkilerine doğrudan maruz kaldığı GİRİŞ Dava, başvurucunun 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 132. maddesinde öngörülen 300 günlük iddet müddetinden, hamile olup olmadığını belirlemek için sağlık muayenesinden geçmeksizin muaf tutulması talebinin ulusal makamlarca reddedilmesine ilişkindir. Başvurucu, hamile olmadıklarını kanıtlamadıkça; boşanmış kadınlara getirilen 300 günlük hamilelik süresine uyma yükümlülüğünün ayrımcılık oluşturduğunu, özel hayata saygı ve evlenme haklarını ihlal ettiğini iddia etmektedir. OLAYLAR Başvurucu Nurcan Bayraktar, Kadıköy Aile Mahkemesinin 19 Aralık 2012 tarihli kararıyla eşinden boşanmıştır. Bu karar, Yargıtayın 27 Kasım 2013 tarihli ilamını takiben 21 Ocak 2014 tarihi itibariyle kesinleşmiştir. Başvurucu, 09 Temmuz 2014 tarihinde, hamile olmadığını kanıtlamak için tıbbi muayeneden geçmesine gerek kalmaksızın, 300 günlük iddet müddetinin kaldırılması için İstanbul Anadolu Aile Mahkemesine dava açmıştır. Ancak Aile Mahkemesi, başvurucudan hamile olup olmadığına dair hastaneden sağlık raporu almasını istemiş; aksi takdirde talebinin usulden reddedileceğini belirtmiştir. Başvurucunun Medeni Kanun’un 132. maddesinin Anayasa’ya aykırı olduğu itirazı ise reddedilmiştir. Aile Mahkemesi, 19 Eylül 2014 tarihinde, eski eşinden başka bir kişiyle evlenmek istediği takdirde istenen, hamile olmadığına dair sağlık raporunu sunmadığı gerekçesiyle, davayı usulden reddetmiştir. Bu karar, 06 Mayıs 2015 tarihinde, Yargıtay tarafından onanmıştır. 22 Ocak 2016 tarihinde, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yapılmıştır. Başvurusu, 03 Nisan 2020 tarihinde kabul edilemez bulunmuştur. HUKUK I.  Hükûmetin İlk İtirazları Hükûmet, iç hukukta dava açtığı esnada yeniden evlenme hususunda somut bir planının bulunduğunu ve iddet müddetinin hayatı üzerinde olumsuz etkisinin olduğunu başvurucunun ortaya koyamadığını belirtmiştir. 300 günlük iddet müddetinden doğrudan etkilenmemesi itibariyle mağdur statüsünün olmadığını ve başvurusunun, halk davası (actio popularis) niteliğinde bulunduğunu savunmuştur. Bir kişinin mağdur olduğunu ileri sürebilmesi için şikâyet konusu tedbirin etkilerinden doğrudan etkilenmiş olması gerekmektedir. Sözleşme’de tanınan hakların yorumlanması amacıyla halk davası açılması olanağı, Sözleşme’de öngörülmediğini gibi kişilerin, etkilerine doğrudan maruz kalmadıkları fakat Sözleşme’ye aykırı olduğunu düşündükleri bir iç hukuk hükmünden şikâyet etmelerine de izin verilmemektedir (bkz. Burden/Birleşik Krallık [BD], No. 13378/05, § 33, AİHM 2008; Tănase/Moldova [BD], No. 7/08, § 104, AİHM 2010). Bununla birlikte bir kişi, soruşturma tehdidi altında davranışını değiştirmeye mecbur bırakılıyorsa ya da yasanın etkilerine doğrudan maruz kalma tehdidi altındaki kişi grubunun bir parçasıysa; kendisi hakkında bireysel bir icrai eylem olmasa bile, bir yasanın haklarını ihlal ettiğini ve Sözleşme’nin 34. maddesi anlamında “mağdur” olduğunu iddia edebilmektedir (bkz. Burden/Birleşik Krallık, yukarıda anılan, § 34; Norris/İrlanda, 26 Ekim 1988, §§ 33 ve 34, A Serisi No. 142; Dudgeon/Birleşik Krallık, 22 Ekim 1981, § 41, A Serisi No. 45; Marckx/Belçika, 13 Haziran 1979, § 27, A Serisi No. 31; Michaud/Fransa, No. 12323/11, § 51, AİHM 2012). Mahkeme açısından, başvurucunun 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 132. maddesi dolayısıyla iddet müddetine tabi olması ve bunun kaldırılması için ulusal makamlar nezdinde, o kapsamda hamile olmadığını gösteren bir sağlık raporu sunması istenen özel bir dava açmasının gerekmesi ve yeniden evlenebilecek boşanmış kadınlar kategorisine girmesi, ona mağdur statüsü vermek için yeterlidir (bkz., gerekli uyarlamalarla, Ternovszky/Macaristan, No. 67545/09, § 21, 14 Aralık 2010). Bu şartlar altında başvurucu, itiraz konusu süreyi öngören yasa hükmünün etkilerine doğrudan maruz kalmıştır ve özel hayata saygı ve evlenme haklarının kullanımında, iddia ettiği ayrımcı muamelenin mağduru olduğunu ileri sürebilir (bkz., gerekli uyarlamalarla, Vallianatos ve Diğerleri/Yunanistan [BD], No. 29381/09 ve 32684/09, § 49, AİHM 2013 (alıntılar); Open Door ve Dublin Well Woman/İrlanda, 29 Ekim 1992, § 44, A Serisi No. 246‑A; S.L./Avusturya (k.k.), No. 45330/99, 22 Kasım 2001). II. Sözleşme’nin 8. Maddesinin İhlal Edildiği İddiası Evli, bekar, boşanmış veya dul olsun; bir kişinin medeni durumu, 8. madde tarafından korunan kişisel veya sosyal kimliğinin bir parçasını oluşturmakta (bkz. Dadouch/Matla, No. 38816/07, § 48, 20 Temmuz 2010) ve evlenme hakkı, özel hayata saygı hakkıyla yakından ilişkili bulunmaktadır (bkz. Frasik/Polonya, No. 22933/02, § 90, AİHM 2010 (alıntılar)). Mahkeme, somut olayın, bir kadın olarak başvurucunun özel hayatının en mahrem yönlerinden birine ilişkin olduğunu ve bu nedenle, 8. maddenin kapsamına girdiğini değerlendirmektedir (bkz., gerekli uyarlamalarla, Dudgeon/Birleşik Krallık, yukarıda anılan karar, § 52; Smith ve Grady/Birleşik Krallık, No. 33985/96 ve 33986/96, § 90, AİHM 1999-VI; S.L./Avusturya, No. 45330/99, § 29, AİHM 2003‑I (alıntılar); ayrıca bkz., gerekli uyarlamalarla, Dadouch/Malta, yukarıda anılan karar, § 48). Boşanmasının ardından başvurucuya uygulanan iddet müddetinin ve bunu kısalttırmak istiyorsa, hamile olmadığını teyit edecek bir tıbbi muayeneden geçme şartının, onun özel hayata saygı hakkı üzerinde açık bir etkisi bulunmaktadır ve bu hakka, müdahale teşkil etmektedir (bkz., gerekli uyarlamalarla, Vavřička ve Diğerleri/Çek Cumhuriyeti [BD], No. 47621/13 ve diğer 5 başvuru, § 263, 08 Nisan 2021; Dadouch/Malta, yukarıda anılan, § 50). Müdahalenin yasayla (4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 132. maddesi) öngörüldüğü hususunda bir anlaşmazlık yoktur. Şikâyet konusu müdahale tarafından güdülen amacın meşruiyetine dair çekinceleri olmakla birlikte Mahkeme, yine de müdahalenin diğer kişilerinin hak ve özgürlüklerini koruma ve kamu düzeninin bozulmasını önleme meşru amaçlarına yönelik olduğunu varsaymaktadır. Müdahalenin gerekli olup olmadığına ilişkin olarak Mahkeme, Aile Mahkemesinin bir kadının hamile olmadığını kanıtlayan – bekleme süresinden vazgeçilmesi için talep edilen – sağlık raporunun doğmamış muhtemel bir çocuğun ve toplumun diğer ilgili üyelerinin bu çocuğun biyolojik soyunun net şekilde belirlenmesindeki menfaatinin korunması için hususi öneminin olduğuna hükmettiğini kaydetmektedir. Ayrıca Evlendirme Yönetmeliği’nde yer alan - [Yabancıların Miras Hakkı: Miras Yoluyla Mal Edinmede Ülkeler Arası Karşılıklılık Olması Gerekir mi](https://kayseriavukat.org.tr/yabancilarin-miras-hakki/): Yabancıların Miras Hakkı ve Miras Yoluyla Mal Edinmeleri 1062 sayılı Kanun ile Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının mülkiyet haklarını sınırlayan devletlerin Türkiye’deki vatandaşlarının mülkiyet haklarının misliyle karşılık olmak üzere sınırlanabileceği öngörülmüştür. Buna istinaden çıkarılan hukuki düzenlemeler de söz konusu sınırlamalara işlerlik kazandırılmış ve belirli uyruktaki yabancıların (bireysel başvuruya konu somut olaylar içinde İoanis Maditinos-Yunan, Antoıne Balıt-Suriye) Türkiye’de bulunan taşınmazlara ilişkin mirasçılık belgelerinin iptal edilmesinin mülkiyet hakkını ihlal ettiği şikâyetlerini incelemiştir. Bu başvurulara ilişkin olarak Anayasa Mahkemesi derece mahkemelerinin olay tarihi itibarıyla yürürlükte olan kanun hükümleri çerçevesinde karşılıklılık ilkesi yönünden Yunanistan’da ve Suriye’de Türk vatandaşlarının miras yoluyla mal edinemedikleri yönünde açık bir tespit olmamasına rağmen mirasçılık belgesinin iptal edilmesinin kanuni dayanağını makul ve yeterli bir gerekçe ile ortaya koyamadıklarını tespit etmiş, bu hâliyle ilgili Kanun’un somut olaylarda belirli ve öngörülebilir bir şekilde uygulanmadığını ortaya koymuştur. Dolayısıyla Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar verilmiştir. Anayasa Mahkemesi Kararı – Değerlendirme Olaylar Başvurucu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı iken izin almaksızın kendi isteğiyle yabancı bir devlet vatandaşlığını kazandığı gerekçesiyle Bakanlar Kurulu kararıyla Türk vatandaşlığından çıkarılmıştır. Hâlen Atina’da ikamet eden Yunanistan uyruklu başvurucu İstanbul’da bir taşınmazın tek mirasçısı kalmış ancak Sulh Hukuk Mahkemesi, başvurucu Türk vatandaşı olmadığı için mirasın tamamının Hazineye ait olduğuna karar vermiştir. Başvurucu miras ile ilgili olarak Sulh Hukuk Mahkemesinden mirasçılık belgesi talebinde bulunmuş, Mahkeme bu talebi kabul etmiştir. Hazine, başvurucu aleyhine mirasçılık belgesinin iptali davası açmış ve Mahkeme kararıyla başvurucunun mirasçılık belgesi iptal edilmiştir. Başvurucunun Hazine aleyhine Asliye Hukuk Mahkemesinde açtığı mirasçılık belgesinin iptali davası ise reddedilmiştir. Temyiz edilen karar Yargıtay tarafından onanmıştır. İddialar Başvurucu uyuşmazlık konusu taşınmazda mirasçılık hakkının bulunduğunu belirterek mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi 1964 yılında çıkarılan Kararname ile Yunan uyruklu kişilerin Türkiye’deki taşınmazları üzerinde mülkiyete dair temliki tasarruflarının durdurulmasına karar verilmiş ancak bu Kararname 1988 yılında Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlükten kaldırılmıştır. Somut olayda miras bırakanın öldüğü tarih itibarıyla Yunan uyrukluların Türkiye’deki taşınmazlar yönünden temliki tasarruflarını geçici olarak kısıtlayan söz konusu Kararname’nin yürürlükte olmadığı açıktır. Derece mahkemeleri Yunanistan ile karşılıklılık bulunmadığı gerekçesiyle başvurucunun miras bırakanın taşınmazı yönünden mirasçısı olamayacağına karar vermişlerdir. Derece mahkemeleri bu sonuca varırken Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğünün ülkeler arasındaki karşılıklılığa ilişkin yazılarına dayanmışlardır. Ancak söz konusu yazılar incelendiğinde, murisin vefat ettiği tarihte veya yargılama sırasında Yunanistan’da Türk uyrukluların çeşitli kısıtlamaların söz konusu olduğu bölgeler de dâhil olmak üzere miras yoluyla mal edinemediklerine dair herhangi bir tespitin bulunmadığı açıkça anlaşılmaktadır. Bu yazılara göre Yunanistan’da çeşitli bölgelerde alım ve satım gibi hukuki işlemler için izin koşulu getirilmiş olmakla birlikte bu iznin miras yoluyla mal edinimini de kapsadığına dair somut bir bilgiye yer verilmemiştir. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de Yunanistan’da Türk vatandaşlarının kısıtlamaya konu bölgede bulunan taşınmazları miras yoluyla edinebildiği yönünde belgeler bulunduğunu belirtmiştir. Öte yandan 2005 ve 2012 tarihlerinde yapılan kanuni düzenlemeler ile miras yoluyla mal ediniminde karşılıklılık esasının kaldırıldığına da dikkat çekilmelidir. Buna göre miras yoluyla edinilen taşınmazların maliki tarafından tasfiye edilmediği takdirde tasfiye edilerek bedele çevrilmesi ve bedelinin hak sahibine ödenmesi öngörülmüştür. Sonuç olarak, derece mahkemelerinin olay tarihi itibarıyla yürürlükte olan kanun hükümleri çerçevesinde karşılıklılık ilkesi yönünden Yunanistan’da Türk vatandaşlarının miras yoluyla mal edinemedikleri yönünde açık bir tespit olmamasına rağmen mirasçılık belgesinin iptal edilmesinin kanuni dayanağını makul ve yeterli bir gerekçe ile ortaya koyamadıkları görülmüştür. Bu durumda başvurucunun mirasçılığının tanınmaması suretiyle mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin öngörülebilir bir kanuni dayanağının bulunmadığı değerlendirilmiştir. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Ülkeler arası karşılıklılık bulunmadığı gerekçesine dayalı olarak mirasçılık belgesi verilmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkin Antoıne Balıt ve Diğerleri Başvurusu (Bireysel Başvuru No: 2017/16211, Karar Tarihi: 2/6/2020) da benzer niteliktedir. Yabancıların Miras Hakkı ve Miras Yoluyla Mal Edinmede Mütekabiliyet İlkesi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru İoanis Maditinos Başvuru No: 2015/9880 Karar Tarihi: 8/5/2019 R.G. Tarih ve Sayı: 19/6/2019-30806 Birinci Bölüm – Karar Başkan: Hasan Tahsin GÖKCAN Üyeler: Burhan ÜSTÜN, Hicabi DURSUN, Kadir ÖZKAYA, Yusuf Şevki HAKYEMEZ Raportör: Özgür DUMAN Başvurucu: İoanis MADİTİNOS I. Başvurunun Konusu 1. Başvuru, ülkeler arası karşılıklılık bulunmadığı gerekçesine dayalı olarak başvurucunun mirasçı olarak kabul edilmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. Başvuru Süreci 2. Başvuru 8/6/2015 tarihinde yapılmıştır. 3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. 4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. 6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. 7. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmamıştır. III. Olay ve Olgular 8. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: A. Uyuşmazlığın Arka Planı 9. Başvurucu 1961 yılında İstanbul’da doğmuştur.Başvurucu, Yunanistan uyruklu olup Atina’da ikamet etmektedir. 10. Başvurucu, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı iken 11/2/1964 tarihli ve 403 sayılı (mülga) Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun 25. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi uyarınca izin almaksızın, kendi isteğiyle yabancı devlet vatandaşlığını kazandığı gerekçesiyle Bakanlar Kurulu tarafından 12/3/1986 tarihinde hakkında Türk vatandaşlığını kaybettiğine karar verilmiştir. 11. İstanbul’un Beyoğlu ilçesine bağlı Pürtelaş Mahallesi’nde bulunan 36 ada 21 parsel sayılı taşınmazın 1/12 payları tapuda Frenike Maditinos ve Tanaş Maditinos adlarına kayıtlıdır. 12. Tapu maliklerinden Frenike Maditinos 31/1/1978 tarihinde bekâr olarak, Tanaş Maditinos ise 21/10/1996 tarihinde dul ve çocuksuz olarak ölmüştür. Başvurucu, ölen kayıt maliklerinin kardeşi Dimitri’nin oğludur. B. Frenike Maditinos’un Mirası Yönünden 13. Maliye Hazinesi tarafından 27/10/1997 tarihinde Beyoğlu 1. Sulh Hukuk Mahkemesinden Frenike Maditinos’un mirası ile ilgili olarak mirasçılık belgesi verilmesi talebinde bulunulmuştur. Mahkeme 17/3/1998 tarihinde murisin ölümüyle geriye tek mirasçısı olarak başvurucuyu bıraktığını, onun da Türk vatandaşlığını kaybettiğini belirterek müteveffanın son mirasçısının Hazine olduğu gerekçesiyle bu talebi kabul etmiş ve Frenike Maditinos’un mirasının tamamının Hazineye ait olduğuna karar vermiştir. 14. Başvurucu 17/11/1999 tarihinde Beyoğlu 1. Sulh Hukuk Mahkemesinden Hazineye verilen mirasçılık belgesinin iptali talebinde bulunmuştur. Maliye Hazinesinin de davalı olarak dâhil edildiği yargılama neticesinde Mahkeme 14/6/2000 tarihinde bu talebin reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde, başvurucunun Türk vatandaşlığını kaybettiği ve Yunan vatandaşı olduğu belirtilmiştir. Mahkemeye göre miras bırakanın ölüm tarihi itibarıyla taşınmaz malların tasarrufu ve intikali yönünden karşılıklılık bulunmadığından talebin reddi gerekmektedir. Başvurucunun temyiz ettiği bu karar - [Sözleşmede Artış Maddesi Bulunmaması Halinde Kira Bedeli ÜFE/TÜFE Oranında Artırılabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/sozlesmede-artis-maddesi-bulunmamasi/): Sözleşmede Artış Maddesi Bulunmaması Halinde Kira Bedelinin Belirlenmesi Sözleşmede Artış Maddesi Bulunmaması Halinde Kira Bedelinin Belirlenmesi: Taraflar arasında imzalanan 01.11.2013 başlangıç tarihli ve bir yıl süreli kira sözleşmesinin varlığı hususunda uyuşmazlık bulunmamaktadır. Sözleşmede aylık kira bedeli 350 TL olarak kararlaştırılmış, sonraki yıllar kira bedelinin artırılacağına dair bir düzenleme yapılmamıştır. Davacı, dava dilekçesinde kira bedellerinin yıllık ÜFE artışına göre ödenmediğinden bahisle temerrüt nedeniyle tahliye talep etmiş ise de, sözleşmede artış maddesi bulunmamakla davaya konu kira tutarının ispatı kiraya verene aittir. Davacının tek yanlı kira oranı ve kira bedeli belirlemesine itibar edilemez. Davacı kiraya veren, kira miktarının ÜFE ile artırılacağını ispat edemediğine göre, aylık kiranın sözleşmede yazılı olan 350 TL olduğunun kabulü gerekir. Bu durumda, mahkemece, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir. (6098 s. K. m. 315) (818 s. K. m. 260) Yargıtay 3. Hukuk Dairesi Esas No: 2017/7358 Karar No: 2017/16789 Karar Tarihi: 30.11.2017 Taraflar arasındaki kiralananın tahliyesi davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü: Davacı; kira sözleşmesine göre aylık kira bedelinin 350 TL olduğunu, yıllık ÜFE artışı ile 01.11.2014 tarihinden itibaren aylık kira bedelinin 363 TL, 01.11.2015 tarihinden itibaren aylık 405 TL olması gerektiğini, ancak davalının artış yapmadığını, yıllık eksik ödenen farkın ödenmesi için ihtar gönderdiklerini ancak kira farkının ödenmediğini ileri sürerek davalının temerrüt nedeniyle tahliyesine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı, sözleşmede artış maddesi bulunmadığını savunarak, davanın reddini istemiştir. Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş, hüküm davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Kira akdinin sona erme sebeplerinden biri de kiracının temerrüdü olup kira parasının ödenmemesi veya geç ödenmesi durumunda akdin feshinin biçim ve koşulları 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu‘nun 315. (818 sayılı mülga Borçlar Kanunu’nun 260.) maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre, istenen kira parasının veya yan giderin muaccel (istenebilir) olması ve kira bedeli ile yan giderin verilen sürede ödenmemiş bulunması, ihtarnamede verilen süre içerisinde kira parasının ödenmemesi halinde akdin feshedileceğinin açıkça belirtilmesi gerekir. Kiracıya verilecek süre konut ve çatılı işyeri kiralarında en az otuz gün, ürün kiralarında en az altmış gün, diğer kira ilişkilerinde ise en az on gündür. Kural olarak kira ilişkisinin varlığını ve aylık kira bedelinin ne kadar olduğunu ispat külfeti davacıya, davalı tarafından kabul edilen kira bedelinin ödendiğinin ispat külfeti ise davalıya düşer. Taraflar arasında imzalanan 01.11.2013 başlangıç tarihli ve bir yıl süreli kira sözleşmesinin varlığı hususunda uyuşmazlık bulunmamaktadır. Sözleşmede aylık kira bedeli 350 TL olarak kararlaştırılmış, sonraki yıllar kira bedelinin artırılacağına dair bir düzenleme yapılmamıştır. Davacı, dava dilekçesinde kira bedellerinin yıllık ÜFE artışına göre ödenmediğinden bahisle temerrüt nedeniyle tahliye talep etmiş ise de, sözleşmede artış maddesi bulunmamakla davaya konu kira tutarının ispatı kiraya verene aittir. Davacının tek yanlı kira oranı ve kira bedeli belirlemesine itibar edilemez. Davacı kiraya veren, kira miktarının ÜFE ile artırılacağını ispat edemediğine göre, aylık kiranın sözleşmede yazılı olan 350 TL olduğunun kabulü gerekir. Bu durumda, mahkemece, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir. Sonuç: Yukarıda açıklanan esaslar göz önünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK’nın 428. maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 6100 sayılı HMK’nın geçici madde 3 atfıyla 1086 sayılı HUMK’nın 440. maddesi gereğince karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 30.11.2017 tarihinde oybirliği ile karar verildi. Sözleşmede Artış Maddesi Bulunmaması Halinde Kiraya Veren Kira Bedelini ÜFE/TÜFE Oranında Artırabilir mi Sözleşmede Artış Maddesi Bulunmaması Halinde Kira Bedelinin Belirlenmesi: Davacı .. tarihinde başlattığı icra takibi ile, ödenmeyen .. ile … arası kira bedellerinin tahsilini istemiştir. Mahkemece hükme esas alınan bilirkişi raporunda ise sözleşmede artış şartı varmış gibi hesaplama yapılmıştır. Bu durumda, sözleşmedeki kira artışına ilişkin bir şart olmadığından aylık kiranın sözleşmede kararlaştırılan .. TL olduğunun kabulü gerekir. Mahkemece kira alacağının sözleşmede kararlaştırılan aylık kira bedeli .. TL üzerinden hesaplanması ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile karar verilmesi doğru olmadığından hükmün bozulması gerekmiştir. (1086 s. K. m. 428, 440) Yargıtay 3. Hukuk Dairesi Esas Yıl/No: 2017/7234 Karar Yıl/No: 2019/4772 Karar Tarihi: 21.05.2019 Dava Taraflar arasındaki itirazın iptali ve tahliye davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın kısmen kabulüne yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davalı tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü: Karar Davacı, taraflar arasında 19.12.2012 başlangıç tarihli kira sözleşmesi bulunduğunu, davalının ödemediği kira bedellerinin tahsili için davalı aleyhine Ankara 19. İcra Müdürlüğünün … Esas sayılı dosyası ile icra takibi başlatıldığını ancak davalının icra takibine haksız ve kötüniyetle itiraz ederek takibi durdurduğunu belirterek davalının temerrüt nedeniyle taşınmazdan tahliyesi ile yapmış olduğu itirazın iptaline karar verilmesini istemiştir. Davalı, taraflar arasında herhangi bir kira ilişkisinin mevcut olmadığını, dava konusu taşınmazın apartman kapıcı dairesi olduğunu, apartmandaki görevi nedeniyle tahsis edildiğini, icra takibinin ve davanın haksız olduğunu belirterek davanın reddini dilemiştir. Mahkemece, davalının temerrüt nedeniyle tahliyesine ve alınan bilirkişi raporu doğrultusunda asıl alacak 15.028TL üzerinden itirazın iptali ile takibin devamına karar verilmiş, hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir. 1-) Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazları yerinde değildir. 2-) Davalının alacağa yönelik temyiz itirazlarına gelince; Takibe dayanak yapılan ve hükme esas alınan 19.12.2012 başlangıç tarihli ve bir yıl süreli kira sözleşmesinde aylık kira bedelinin 500TL olduğu ve sözleşmede artış şartı olmadığı görülmektedir. Davacı 20.8.2010 tarihinde başlattığı icra takibi ile, ödenmeyen 19.12.2012 ile 19.04.2015 arası kira bedellerinin tahsilini istemiştir. Mahkemece hükme esas alınan bilirkişi raporunda ise sözleşmede artış şartı varmış gibi hesaplama yapılmıştır. Bu durumda, sözleşmedeki kira artışına ilişkin bir şart olmadığından aylık kiranın sözleşmede kararlaştırılan 500TL olduğunun kabulü gerekir. Mahkemece kira alacağının sözleşmede kararlaştırılan aylık kira bedeli 500TL üzerinden hesaplanması ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile karar verilmesi doğru olmadığından hükmün bozulması gerekmiştir. Sonuç Yukarıda birinci bentte açıklanan nedenlerle davalının sair temyiz itirazlarının reddi ile tahliyeye yönelik hükmün ONANMASINA, ikinci bentte açıklanan nedenlerle davalının alacağa yönelik temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün HUMK’nın 428.maddesi gereğince davalı yararına BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz - [İmar Planında Taşınmazın Kamu Hizmetine Ayrılması Halinde Zararın Tazmini için Dava Açılabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/tasinmazin-kamu-hizmetine-ayrilmasi/): Taşınmazın Kamu Hizmetine Ayrılmasına Rağmen Kamulaştırma Yapılmaması 2016 yılı öncesinde Danıştay kararlarında da ifade edildiği üzere 3/5/1985 tarihli ve 3194 sayılı İmar Kanunu’nun da içinde yer aldığı mevzuatta imar planlarının onaylanmasından sonra kamulaştırmaların belirli bir sürede yapılmasına ilişkin bir açıklık bulunmamaktaydı. Söz konusu dönem Danıştay içtihadında imar planlarının onaylanmasından itibaren beş yıllık süre geçmesine rağmen ilgili idarelerce imar planlarında kamu hizmetine ayrılan taşınmazın kamulaştırılmamasının mülkiyet hakkının kullanımında belirsizliğe yol açtığı kabul edilmiştir. Danıştay, bu beş yıllık makul sürenin hesaplanmasında imar planının onaylanmasına ilişkin nihai karar tarihinin esas alınmasını öngörmekteydi. 20/8/2016 tarihli ve 6745 sayılı Kanun’un 33. maddesiyle 4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’na eklenen ek madde 1 ile “uygulama imar planlarında umumi hizmetlere ve resmi kurumlara ayrılmak suretiyle mülkiyet hakkının özüne dokunacak şekilde tasarrufu hukuken kısıtlanan taşınmazlar hakkında uygulama imar planlarının yürürlüğe girmesinden itibaren beş yıllık süre içerisinde imar program ve uygulamalarının yapılması ve gerekli kamulaştırmaların yapılması/yaptırılması” öngörülmüş, böylelikle imar planına bağlı kamulaştırma gibi belirli işlemlerin yapılması süreye bağlanmıştır. Ancak, yine sözü edilen 6745 sayılı Kanun’un 34. maddesi ile 2942 sayılı Kanun’a eklenen geçici 11. madde ile söz konusu maddenin yürürlüğe girmesinden önce uygulama imar planlarında kamu yararı gözetilerek tasarrufu hukuken kısıtlanan taşınmazların kamulaştırılması için öngörülen beş yıllık sürenin maddenin yürürlüğe girmesinden itibaren başlayacağı düzenlenmiştir. Daha sonra itiraz yoluyla Anayasa Mahkemesine taşınan bu kural Mahkeme tarafından E.2016/196, K.2018/34 sayılı ve 28/3/2018 tarihli kararla iptal edilmiştir. İptal kararında sürenin Kanun’da ihdas edilen maddenin yürürlüğe girmesiyle başlamasının mülkiyet hakkına kamu yararı gereği müdahale edilen taraflar için geçerli olan kısıtlamayı makul ve belirli sürenin dışına taşırması, dolayısıyla taşınmaz malikine aşırı bir külfet yüklemesi ve kuralın malikin zararlarını karşılayacak bir giderim imkânı da getirmemesi gerekçe gösterilmiştir. Takip eden süreçte idare mahkemeleri, Anayasa Mahkemesinin söz konusu iptal kararının yürürlüğe girmesinden önce geçerliliğini sürdüren Kanun hükmü gereğince “kanun hükmünün yürürlüğe girmesinden önce açılmış veya henüz karar bağlanmamış olan kamu hizmetine ayrılan taşınmazlar” için bedel ödenmesini talep eden tam yargı davalarında karar verilmesine yer olmadığına hükmetmiştir. Benzer nitelikte olup ihlal ile sonuçlanan çok sayıda bireysel başvurunun incelemesinde emsal alınan Hüseyin Ünal kararında Anayasa Mahkemesi, başvurucunun imar kısıtlılığının devam ettiği süre zarfında mülkiyet hakkından dilediği gibi yararlanamaması ve üzerinde serbestçe tasarruf edememesini gözeterek imar planında kamu hizmetine ayrılan taşınmazın uzun süre kamulaştırılmamasını ve başvurucuya hiçbir tazminat ödenmemesini mülkiyet hakkının ihlali olarak değerlendirmiştir. Anayasa Mahkemesi, bu cihette mülkiyet hakkının korunması ile kamu yararı arasında olması gereken adil dengenin benzer durumdaki başvurucular aleyhine bozulduğuna kanaat getirmiştir. Emsal AYM Kararları Hüseyin Ünal, B. No: 2017/24715, 20/9/2018 Başvuru, taşınmazın imar planında kamu hizmet alanına ayrılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. İsmail Aytekin, B. No: 2018/6338, 14/11/2018 Başvuru, imar planında taşınmazın kamu hizmetine ayrılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Rukiye Gönül Yalçın ve diğerleri, B. No: 2018/11270, 19/2/2019 Başvuru, imar planında taşınmazın kamu hizmetine ayrılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. İbrahim Sözer ve Diğerleri, B. No: 2016/10425, 4/4/2019 Başvuru, imar planında taşınmazın kamu hizmetine ayrılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. İsa Aykaç, B. No: 2016/59959, 4/4/2019 Başvuru, imar planında taşınmazın kamu hizmetine ayrılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Seyfettin Aytekin ve diğerleri, B. No: 2017/30559, 2/6/2020 Başvuru, imar planında taşınmazın kamu hizmetine ayrılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Levent Öztaş, B. No: 2018/37630, 30/9/2020 Başvuru; imar planında taşınmazın kamu hizmetine ayrılması nedeniyle mülkiyet hakkının, tam yargı davasının makul sürede sonuçlanmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Fatma Feda, B. No: 2018/13259, 24/3/2021 Başvuru, imar planında taşınmazın kamu hizmetine ayrılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Ali Seymen ve diğerleri, B. No: 2018/7817, 13/4/2021 Başvuru, imar planında taşınmazın kamu hizmetine ayrılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Atanur Ekin ve diğerleri, B. No: 2018/1406, 30/6/2021 Başvuru, riskli yapı olarak tespit edilen binanın bulunduğu ana taşınmazın bir kısmının yola terk edilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Burak Ufuk ve diğerleri, B. No: 2018/24420, 7/9/2021 Başvuru, imar planında taşınmazın kamu hizmetine ayrılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Alihan Bozalioğlu ve diğerleri, B. No: 2019/13727, 1/3/2023 Başvuru, imar planında taşınmazın kamu hizmetine ayrılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Taşınmazın Kamu Hizmetine Ayrılması Nedeniyle Oluşan Zararın Tazmin Edilmesi İmar planında taşınmazın kamu hizmetine ayrılması, henüz bir kamulaştırma yapılmayıp fiilen de taşınmaza el atılmadığı için mülkiyet hakkından yoksun bırakma sonucu doğurmamakla birlikte malikin mülkiyet hakkından doğan yetkilerini önemli ölçüde kısıtlamaktadır. Bu kapsamda kamu hizmeti alanı olarak ayrıldığı için taşınmaz üzerinde inşaat yapılabilmesi mümkün olamadığı gibi bu durumun taşınmazın satış, bağış, ipotek ve diğer irtifak haklarının tesisi yönünden yapılacak işlemler ve rayiç değeri bakımından da olumsuz etkileri bulunmaktadır. Dolayısıyla imar uygulamalarının ve bu bağlamda taşınmazın imar durumunun kamu hizmeti alanı olarak belirlenmesinin mülkiyet hakkına müdahale teşkil ettiği kuşkusuzdur. Anayasa Mahkemesi (Hüseyin Ünal, B. No: 2017/24715, Karar Tarihi: 20/9/2018) başvurusunda ölçülülük yönünden yapılan değerlendirmede uygulama imar planlarının onaylanmasından itibaren beş yıldan fazla süre geçmesine rağmen imar planında kamu hizmetine ayrılan taşınmazın kamulaştırılmamasının ve bunun üzerine herhangi bir tazminat da ödenmemesinin başvuruculara şahsi olarak aşırı bir külfet yüklediği kanaatine ulaşmıştır. Kamu makamlarının özellikle büyük şehirlerin gelişmesi gibi karmaşık ve zor bir alanda kendi imar politikalarını uygulamak için geniş bir takdir alanı kullanmaları doğal olmakla birlikte belirtilen takdir yetkisinin Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkını ve Anayasa’nın 13. maddesinde yer verilen güvence ölçütlerini gözetecek şekilde kullanılıp kullanılmadığının denetlenmesi zorunludur. Özel mülkiyetteki taşınmazların imar uygulamasında kamu hizmeti alanı olarak ayrılmasında kamusal yarar bulunmakla birlikte bu yolla malike aşırı ve orantısız bir külfet yüklenmemelidir. İmar uygulamalarıyla taşınmazların kamu hizmetine ayrılmasındaki kamu yararı amacı ile başvurucuların mülkiyet hakkının korunması arasında olması gereken adil denge, ancak taşınmazın makul bir süre içinde kamulaştırılması yoluyla sağlanabilir. Örnek olarak İbrahim Sözer ve diğerleri (B. No: 2016/10425, Karar Tarihi: 4/4/2019) kararına konu olayda imar planında ilköğretim tesis alanı olarak ayrılan ancak aradan yaklaşık otuz yıl geçmesine rağmen kamulaştırılmayan taşınmazın kullanılamamasından dolayı uğranılan zararın tazmini istemi, taşınmazın kamulaştırılması ihtiyacının ortadan kalktığına vurgu yapılarak reddedilmiştir. Anayasa Mahkemesi, başvurucuların sadece kamulaştırma bedelinin değil bugüne kadar taşınmazı kullanamamaktan dolayı uğradıklarını öne sürdüğü zararın da karşılanmasını talep ettiğine vurgu yapmış; müdahalenin ölçülü olabilmesi için başvurucular yönünden anılan kısıtlamaların yol açtığı - [Hak Sahibi Depremzedelere Kalıcı Konut Tahsisi Yapılmaması Halinde Dava Açılabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/depremzedelere-kalici-konut-tahsisi/): Hak Sahibi Depremzedelere Kalıcı Konut Tahsisi Yapılmaması Anayasa’nın 35. maddesinin birinci fıkrasında “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir.” denilmek suretiyle mülkiyet hakkı güvenceye bağlanmıştır. Bu maddede bir temel hak olarak güvence altına alınmış olan mülkiyet hakkının gerçekten ve etkili bir şekilde korunabilmesi yalnızca devletin müdahaleden kaçınmasına bağlı değildir. Anayasa’nın 5. ve 35. maddeleri uyarınca devletin mülkiyet hakkının korunmasına ilişkin pozitif yükümlülükleri de bulunmaktadır. Bu pozitif yükümlülükler, kimi durumlarda özel kişiler arasındaki uyuşmazlıklar da dâhil olmak üzere mülkiyet hakkının korunması için belirli tedbirlerin alınmasını gerektirmektedir. Devletin pozitif yükümlülükleri, mülkiyet hakkına yapılan müdahalelere karşı usule ilişkin güvenceleri sunan, yargısal yolları da içeren etkili hukuksal bir çerçeve oluşturma ve oluşturulan bu hukuksal çerçeve kapsamında yargısal ve idari makamların bireylerin özel kişilerle olan uyuşmazlıklarında etkili ve adil bir karar vermesini temin etme sorumluluklarını da içermektedir. Bu çerçevede, örnek olarak, deprem sebebiyle 15/5/1959 tarihli ve 7269 sayılı Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısiyle Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanun’un hükümlerine göre konut edinme yönünde bir meşru beklentisi bulunan bir başvurucu yönünden aradan kırk yılı aşkın bir süre geçtiği hâlde başvuru konusu konuta ait tapu kaydının düzenlenip düzenlenmediğinin araştırılmadığı gerekçesiyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği sonucuna ulaşılmıştır. Emsal AYM Kararları Müslim Şentürk, B. No: 2014/4930, 21/6/2017 Başvuru 7269 sayılı Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısiyle Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanun kapsamında kabul edilen hak sahipliğinin iptali nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Müslim Şentürk (2), B. No: 2019/9279, 3/2/2022 Başvuru 15/5/1959 tarihli ve 7269 sayılı Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısiyle Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanun kapsamında verilen tapunun iptali nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Ahmet Özgar ve diğerleri (B. No: 2019/9747, 1/3/2023 Başvuru, ilgili mevzuat uyarınca hak sahibi olarak tespit edilen depremzedelere kalıcı konut tahsis edilmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Hak Sahibi Depremzedelere Kalıcı Konut Tahsisi Yapılmaması, Mülkiyet Hakkının İhlalidir Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Sedat Şanlı Başvuru No: 2018/6812 Karar Tarihi: 3/7/2019 R.G. Tarih ve Sayı: 2/8/2019-30850 BİRİNCİ BÖLÜM – KARAR Başkan: Hasan Tahsin GÖKCAN Üyeler: Serdar ÖZGÜLDÜR, Hicabi DURSUN, Kadir ÖZKAYA, Yusuf Şevki HAKYEMEZ Raportör: Umut FIRTINA Başvurucu: Sedat ŞANLI I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru; deprem sebebiyle kalıcı konut yerine prefabrik konuttan yararlandırılan başvurucu yönünden yeterli bir gerekçe gösterilmeden, çelişkili olarak farklı karar verilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının, kalıcı konut tahsis edilmemesi nedeniyle de mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 1/3/2018 tarihinde yapılmıştır. 3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. 4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. 6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirmemiştir. III. OLAY VE OLGULAR 7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: A. Hak Sahipliği Süreci 8. Diyarbakır ve çevresinde 6/9/1975 tarihinde meydana gelen depremde Lice ilçesi Gürbeyli köyünde bulunan, başvurucunun murisine ait ev yıkılmıştır. 9. Deprem nedeniyle evi hasar görenler 15/5/1959 tarihli ve 7269 sayılı Umumi Hayatlara Müessir Afetler Dolayısıyla Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanun hükümleri uyarınca hak sahibi kabul edilmiştir. 10. Buna göre söz konusu depremdeki ağır hasar ve yıkık binalardan dolayı 8.159 aile hak sahibi kabul edilmiştir. Ayrıca 1975 ve 1976 yıllarında Hani, Kulp ve Lice ilçeleri ile köylerinde geçici ve kalıcı nitelikte toplam 7.115 konut tamamlanıp hak sahiplerine teslim edilmiştir. 11. Gürbeyli köyünde, talep ve taahhütname veren afetzedelerin adı, soyadı, doğum tarihi ve baba adları belirtilmek suretiyle hak sahipliği listesi hazırlanmıştır. Buna göre 82 kişinin hak sahibi olduğu tespit edilmiştir. Hak sahipliğinin belirlenmesinden sonra 82 konut ihale suretiyle yaptırılmıştır. 12. Diyarbakır Valiliğinin (İdare) oluşturduğu komisyonca hazırlanan, hak sahibi olarak kabul edilenlere ait isim listesinde başvurucunun murisinin de ismi yer almaktadır. Başvurucu 7269 sayılı Kanun uyarınca hak sahibi olduğunu belirterek adına konut veya kredi verilmesi istemiyle 9/6/2016 tarihinde İdareye başvuruda bulunmuştur. Başvurucunun talebine İdarece herhangi bir cevap verilmemiştir. 13. Diyarbakır’ın Lice ilçesi ve çevresinde 1975 yılında yaşanan depreme ilişkin olarak 29/1/2019 tarihli ve 2018/6812 sayılı yazı ile İçişleri Bakanlığı Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığından (AFAD) Anayasa Mahkemesince bilgi ve belge talebinde bulunulmuştur. AFAD tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan 25/3/2019 tarihli yazı ekinde yazışmalar, tutanaklar, protokoller, listeler ve fotoğraflar yer almaktadır. B. Dava Süreci 14. Başvurucu; İdarece düzenlenen hak sahipliği listesinde murisinin adının bulunduğunu, bugüne kadar kendisine herhangi bir konut teslimi yapılmadığını öne sürerek Diyarbakır 3. İdare Mahkemesinde (Mahkeme) idari işlemin iptali istemiyle 5/10/2016 tarihinde dava açmıştır. 15. Mahkeme 31/3/2017 tarihinde dava konusu işlemin iptaline karar vermiştir. Kararın gerekçesinde; afet sebebiyle borçlanmaları yapılan hak sahiplerine yapılacak konutların kalıcı (betonarme-kârgir) konut olması gerektiği, Mahkemenin ara kararına verilen cevapta ise tahsis edildiği ileri sürülen konutun prefabrike konut (geçici konut) niteliğinde olduğunun ifade edildiği hususuna değinilmiştir. Kararda, İdarenin kalıcı nitelikte bir konutun başvurucuya devrine ilişkin tapu kayıt örneğini de sunamadığı belirtilerek başvurucunun hak sahipliğinin devam ettiği vurgulanmıştır. Mahkeme, Danıştay Ondördüncü Dairesinin benzer bir uyuşmazlıkta vermiş olduğu 7/2/2017 tarihli ve E.2016/9373 K.2017/644 sayılı karara da atıf yaparak başvurucunun hak ettiği konutun verilmesi için gerekli işlemlerin gerçekleştirilmesi istemiyle yaptığı talebin zımnen reddine dair işlemde hukuka uyarlık bulunmadığı kanaatine varmıştır. 16. Davalı İdarenin istinaf talebini inceleyen Gaziantep Bölge İdare Mahkemesi 2. İdare Dava Dairesi 30/11/2017 tarihinde hükmün kaldırılmasına ve davanın reddine kesin olarak karar vermiştir. Bu kararın gerekçesinde; i.  Lice ve Hani ilçe merkezlerinde teslim edilen konutların ve tapularının hak sahiplerine teslim edildiği, yapılan konutların kesin hesabının ve geçici kabullerinin yapıldığı, hak sahibi olup borçlanmayanların bulunduğu, borçlanma işlemlerini tamamlayarak konutlarda oturanların olduğu, 2013 yılında yapılan tespitlere göre konutlarda hak sahipleri veya murislerinin oturduğu hususlarına vurgu yapılmıştır. ii. Dosyadaki bilgi ve belgelere göre başvurucunun murisine konut teslim edildiği, dolayısıyla murise hak sahipliği nedeniyle 7269 sayılı Kanun hükümleri gereğince ikamet etmesi için gerekli konutun sağlandığı hususuna dikkat çekilmiştir. iii. Mahkeme “TBMM 7/8353 sayılı yazılı soru önergesine Çevre ve Şehircilik Bakanı tarafından verilen cevapta; deprem sonrası inşa edilen binaların, prefabrike kalıcı konut olduğu, bu nedenle yeni konut yapılması için bir çalışmanın bulunmadığının bildirildiği, yine Afet İşleri Genel Müdürlüğü’nün 10.07.1991 ve 14.02.1992 günlü yazılarında da; prefabrik konutların, kısa süreli ve geçici iskan için değil, uzun süreli daimi iskan amacıyla yapıldığı, normal bakımlarının yapılması - [Kamulaştırma Bedelinin Düşük Belirlenmesi ve Değer Kaybına Uğratılmasına ilişkin Emsal AYM Kararları](https://kayseriavukat.org.tr/kamulastirma-bedelinin-dusuk-belirlenmesi/): Kamulaştırma Bedelinin Düşük Belirlenmesi ve Kamulaştırma Davasında Aleyhe Vekalet Ücretine Hükmedilmesi Anayasa’nın 46. maddesinde öngörülen ve temel öğesinin “kamu yararı” olduğu kabul edilen kamulaştırma, bir taşınmaz üzerindeki özel mülkiyet hakkının, malikin rızası olmaksızın, kamu yararı için ve karşılığı ödenmek koşuluyla devlet tarafından sona erdirilmesidir. Kamulaştırmayı düzenleyen 46. maddenin birinci fıkrasında; “Devlet ve kamu tüzelkişileri, kamu yararının gerektirdiği hallerde, karşılıklarını peşin ödemek şartıyla, özel mülkiyette bulunan taşınmaz malların tamamını veya bir kısmını, kanunla gösterilen esas ve usullere göre, kamulaştırmaya ve bunlar üzerinde idari irtifaklar kurmaya yetkilidir.” denilmektedir. Kamu yararı bulunması, kamulaştırma kararının yasada gösterilen esas ve usullerine uyulması, gerçek karşılığın peşin ve nakden ödenmesi kamulaştırmanın anayasal öğeleridir. Bir taşınmazın hiçbir karşılık ödenmeden idareye geçmesi, mülkiyet hakkının sınırlandırılmasını aşan, hakkın özünü zedeleyen bir durumdur. Bununla beraber gerçek karşılığının altında bir bedel ödenerek bir taşınmazın idareye geçmesi de Anayasa’nın 46. maddesi hükmüne açıkça aykırılığın yanında mülkiyet hakkına Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan ölçülülük ilkesini aşan ve mülkünden yoksun bırakılan kişiye ulaşılmak istenen kamu yararıyla kıyaslandığında ölçüsüzce ağır bir yük yükleyen ve makul olmayan müdahale niteliğindedir. Kanun koyucu, taşınmazı kamulaştırılan kişilerin dava süresince geçen zaman nedeniyle hak kaybına uğramamaları ve taşınmazın bedelinin ilgilisine kısa sürede ödenmesini sağlamak için kamulaştırma davalarının diğer davalara oranla daha hızlı bir şekilde karara bağlanması amacıyla 2942 sayılı Kanun’un 10. maddesinde özel hükümlere yer vermiştir. Anılan maddeye göre, tarafların kamulaştırma bedeli konusunda anlaşamamaları ve idarenin bedel tespit ve tescil davası açması halinde mahkemenin otuz gün sonrası için duruşma günü tayin etmesi ve taraflara duruşma gününü tebliğ etmesi, duruşmada bedel konusunda anlaşma sağlanamaz ise yine otuz gün sonrası için duruşma günü tayin edilmesi ve bu sırada bilirkişi tayin ederek keşif yapması, taraflar yine anlaşamazlar ise onbeş gün sonrasına duruşma günü tayin etmesi ve ikinci bilirkişi raporuna başvurması ve bunun sonucunda bedeli tespit ederek davayı sonuçlandırması gerekmektedir. Görüldüğü üzere kanun koyucu, kamulaştırma davalarının kısa sürede bitirilmesini öngörmektedir. Bu öngörüye bağlı olarak yakın zamana kadar kamulaştırma bedelinin tespiti davaları için yasal faiz öngörülmemiştir. Anayasa’nın 46. maddesindeki düzenlemeye göre; kamulaştırma bedeli nakden ve peşin olarak ödenmelidir. Ancak tarım reformunun uygulanması, büyük enerji ve sulama projeleri ile iskân projelerinin gerçekleştirilmesi, yeni ormanların yetiştirilmesi, kıyıların korunması ve turizm amacıyla kamulaştırılan toprakların bedellerinin ödenmesi taksitlendirilebilmektedir. Kanunun taksitle ödemeyi öngörebileceği bu hallerde ve herhangi bir sebeple ödenmemiş kamulaştırma bedellerinde devlet alacaklarına uygulanan en yüksek faiz işletilebilir. Yargıtay’ın istikrar kazanan içtihatlarına göre de Anayasa’nın 46. maddesinde öngörülen faiz oranı ancak kesinleşip de ödenmeyen kamulaştırma bedelleri için işletilebilir. Dolayısıyla dava sonunda tespit edilen kamulaştırma bedelinin dava tarihinden itibaren devlet alacaklarına uygulanan en yüksek faizle ödenmesi talebinin yasal bir dayanağı veya yargı kararlarıyla oluşmuş ve istikrar kazanmış bir uygulaması bulunmamaktadır. Mülkiyet hakkından yoksun bırakma biçimindeki müdahalelerde, hedeflenen kamu yararı ile malikin bireysel yararı arasında gözetilmesi gereken adil denge ancak malike tazminat ödenmek suretiyle sağlanabilir. Diğer bir ifadeyle mülkten yoksun bırakmalarda malike tazminat ödenmesi, müdahaleyle malike yüklenen aşırı külfetin telafi edilmesini temin eden temel bir araçtır. Anayasa’nın 46. maddesi uyarınca kamulaştırma yoluyla malikin mülkiyet hakkının sona erdirildiği hâllerde malike ödenmesi gereken tazminat taşınmazın gerçek bedelidir. Bu itibarla taşınmazın gerçek bedelinin ödenmediği durumlarda somut olayın koşulları da gözetilerek müdahalenin orantılı olmadığı sonucuna ulaşılabilir. Çok sayıda alıcısı ve satıcısı bulunmayan ve satışa konu olan malların aynı nitelikte (homojen) olmadığı emlak piyasasında bir taşınmazın herkes için geçerli, tek, değişmez ve kolay hesaplanabilir bir fiyatının olmadığı da gözönünde bulundurulmalıdır. Anayasa’nın koruması altında bulunan mülkiyet hakkı açısından önemli olan, kamulaştırılan veya üzerinde irtifak hakkı kurulan taşınmazın gerçek değerinin 2942 sayılı Kanun’a göre belirlenmesi, irtifak hakkı kurulan taşınmazda meydana gelen değer düşüklüğü karşılığının objektif kriterlere göre tespit edilmesi ve ulaşılmak istenen kamu yararı ile orantılı bir bedelin başvuruculara ödenmesidir. Kamulaştırma yoluyla malikin mülkiyet hakkının sona erdirildiği hâllerde taşınmazın gerçek bedelinin malike ödenmesi orantılılık ilkesinin gereğidir. Taşınmaz bedelinin tespiti teknik ve uzmanlık gerektiren bir konudur. Bu nedenle kamulaştırılan taşınmazın bedelinin tespiti uzman mahkemelerin ve Yargıtay’ın bu konudaki uzman dairelerinin yetki ve görevindedir. Anayasa Mahkemesi bu konuda uzmanlaşmış bir mahkeme olmadığı gibi mülkiyet hakkı kapsamında yapılan bireysel başvurularda bedel veya değer düşüklüğü karşılığını hesaplamak gibi bir görevi de bulunmamaktadır. Anayasa Mahkemesinin mülkiyet hakkına yapılan müdahale ile ödenen bedel arasındaki ilişki yönünden yapacağı tespit, orantılılık incelemesinden ibarettir. Emsal AYM Kararları Selma Arıcan, B. No: 2013/7841, 21/5/2015 Başvuru, kamulaştırılan taşınmazla ilgili kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescili davası sonucunda belirlenen kamulaştırma bedelinin, taşınmazın bulunduğu mevki değerlerinin oldukça altında belirlenmesi, hatta kıymet takdir komisyonunca belirlenen ve idarenin kendisine vermeyi kabul ettiği tutarın altıda biri oranında olacak şekilde tespit edilmesi ve yargılamanın 7 yıl sürmesi nedenleriyle mülkiyet ve adil yargılanma haklarının ihlal edildiği iddiasıyla tazminat talebine ilişkindir. Saadet Esin, B. No: 2014/18103, 26/10/2017 Başvuru, taşınmazın belli bir kısmının üzerinden yüksek gerilim hattının geçirilmesi amacıyla idari irtifak kurulması kararı alınması sebebiyle açılan kamulaştırma bedelinin tespiti davasında belirlenen bedelin yetersiz görülmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Bilal Özer, B. No: 2015/14610, 13/9/2018 Başvuru, kamulaştırma bedelinin düşük belirlenmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Celal Afşin ve diğerleri, B. No: 2015/18943, 19/9/2018 Başvuru, kamulaştırma bedelinin düşük belirlenmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Abdulaziz Çelik ve diğerleri, B. No: 2015/18941, 29/11/2018 Başvuru kamulaştırma bedelinin düşük belirlenmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Ahmet Arı ve diğerleri, B. No: 2017/14829, 28/1/2020 Başvuru, kamulaştırma bedelinin düşük belirlenmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Ahmet Sarıpınar, B. No: 2017/37112, 2/6/2020 Başvuru, kamulaştırma bedelinin düşük tespit edilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Ali Yazıcı ve diğerleri, B. No: 2018/20766, 10/3/2021 Başvuru, kamulaştırma bedelinin değer kaybına uğratılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Ahmet Koca ve diğerleri, B. No: 2018/17345, 19/10/2021 Başvuru, ilk derece mahkemesi kararından sonra yapılan kanuni değişikliğin aleyhe uygulanması sonucu objektif değer artışının %50 ile sınırlandırılmış olması ve kamulaştırma bedelinin düşük belirlenmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Ali Bayram Doğan, B. No: 2018/37107, 22/9/2022 Başvuru, kamulaştırılan taşınmazın bedelinin düşük belirlenmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Fatma Yalçın ve diğerleri, B. No: 2019/37216, 16/11/2022 Başvuru, kamulaştırılan taşınmazın bedelinin düşük belirlenmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Menderes Titiz, B. No: 2019/5574, 8/12/2022 Başvuru; kamulaştırılan taşınmazın bedelinin düşük belirlenmesi nedeniyle mülkiyet hakkının, yargılamanın makul sürede sonuçlandırılmaması nedeniyle - [Sosyal Güvenlik Yardımının Kesilmesi, Geri İstenilmesi ve Değer Kaybı ile ilgili Emsal AYM Kararları](https://kayseriavukat.org.tr/sosyal-guvenlik-yardiminin-kesilmesi/): Sosyal Güvenlik Yardımının Kesilmesi veya Geri İstenilmesi Nedeniyle Hak İhlali Mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin ölçülü olup olmadığı değerlendirilirken tarafların yasal yükümlülüklerinin neler olduğu, bunların yerine getirilmesinde ihmalkarlık gösterilip gösterilmediği ve ihmalin varlığının tespiti halinde bunun hukuka aykırı sonucun doğmasında bir etkisinin bulunup bulunmadığı da göz önünde bulundurulmalıdır. İdarenin hatalı işlemlerinden kaynaklanan müdahalelerin sonuçlarını gidermek kamu makamlarının yükümlülüğündedir. İdarenin hatalı işlemlerinden doğan yükün kişiler üzerinde bırakılması mülkiyet hakkına yapılan müdahaleyi ölçüsüz kılabilir. Hatalı idari işlemin oluşmasında idarenin kendisinin de payının bulunduğu durumlarda farklı bir ölçülülük yaklaşımının benimsenmesi ve başvurucu üzerinde aşırı ve orantısız bir yüke sebep olunup olunmadığının tespit edilmesi gerekir. Özellikle hatanın önemli ölçüde idarelerden kaynaklandığı durumlarda muhatap üzerindeki yük konusunda daha hassas olunması gerekir. Hukuka aykırı ödemelerin tahsiline ilişkin uyuşmazlıklarda mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin ölçülülüğünün değerlendirilebilmesi için başvurucuya kanuna aykırı olarak ödeme yapılması biçiminde ortaya çıkan sonuca tarafların katkı derecelerine bakılması gerekmektedir. Bu bağlamda tarafların yasal yükümlülüklerinin neler olduğu, bunların yerine getirilmesinde ihmal gösterilip gösterilmediği ve ihmalin varlığının tespiti hâlinde bunun hukuka aykırı sonucun doğmasında bir etkisinin bulunup bulunmadığı da gözönünde tutulmalıdır. Öte yandan idarenin iyi yönetişim ilkesine uygun hareket etme yükümlülüğü bulunmaktadır. İyi yönetişim ilkesi kamu yararı kapsamında bir konu söz konusu olduğunda kamu otoritelerinin uygun zamanda, uygun yöntemle ve her şeyden önce tutarlı olarak hareket etmelerini gerektirir. İdarenin hatalı işleminden kaynaklanan mülkiyet hakkına yönelik müdahalenin ölçülü olup olmadığının tespitinde; idarenin hatalı işlemi karşısındaki tutumunun yanında, işlemin fark edilmesinde geçen süre, hatalı işlem nedeniyle ödenen paranın tahsil edilmesindeki yöntem, alacağa kanuni faiz gibi yaptırımların öngörülüp görülmediği önem arz etmektedir. Sosyal adaletin gereği olarak idarenin tesis ettiği hatalı işlemi somut olayın koşullarına göre geri alabileceği veya belli durumlarda kaldırabileceği hususunda kuşku yoktur. Bu tespit hatalı idari işlemden kaynaklanan sosyal güvenlik ödemeleri için de geçerlidir. Aksi durum kişilerin sebepsiz zenginleşmesine yol açabileceği gibi sosyal güvenlik fonlarına katkıda bulundukları hâlde kanunlardaki koşulları sağlamadıkları gerekçesiyle ödemelerden mahrum kalan kimseler yönünden adil olmayan sonuçlar doğurabilir. Bu durum, sınırlı kamu kaynaklarının uygun olmayan yöntemlerle dağıtımına onay verilmesi anlamına gelebileceğinden kamu yararı ile örtüşmez. Örneğin; Uğur Ziyaretli kararında, başvurucunun emekliye ayrıldıktan sonra tekrar çalışmaya başlaması üzerine yersiz olarak ödenen yaşlılık aylıklarının başvurucunun ve idarenin müterafik kusurlarına rağmen anaparanın çok üzerinde bir miktarda faizle geri istendiği olayda, bütün külfetin başvurucuya yükletilmesi nedeniyle ölçüsüz bir müdahale olduğu değerlendirilerek faiz talebi yönünden mülkiyet hakkının ihlaline karar verilmiştir. Ümmü Çakır kararında sigortalıya atfedilecek bir kusurun bulunmaması, bütünüyle idarenin gözetimi ve denetimi altında gerçekleştirilen bir idari işlemden makul görülemeyecek kadar uzun bir süre sonra dönülmesi, hatanın yalnızca prim günlerinin hesaplanmasından kaynaklanması, eksik kalan gün sayısının oldukça az olması, sigortalının yaşı itibarıyla yeni bir sigortalılık talebinde bulunma imkânının kısıtlı olması ve bağlanan aylığın oldukça mütevazı olup sigortalının başkaca bir gelirinin tespit edilememesi hâllerinde yaşlılık aylığının kesilmesi ve ödenen aylıkların geri istenmesinin sigortalıya önemli bir külfet yüklediği saptamasında bulunmuştur. Anayasa Mahkemesi bu saptamadan hareketle müdahalenin içerdiği kamu yararı amacı ile mülkiyet hakkının korunması arasındaki adil dengenin kişiler aleyhine bozulduğu sonucuna ulaşmış ve mülkiyet hakkının ihlal edildiği yönünde karar vermiştir. Sedat Haspolat kararında gerek idare tarafından gerekse derece mahkemelerince başkaca bir yasal dayanak da gösterilmediğinden başvurucuya ödenen yaşlılık aylıklarının iadesinin istenmesi suretiyle mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin kanuni dayanaktan yoksun olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Emsal AYM Kararları Yeşim Bullock, B. No: 2014/13223, 20/9/2017 Başvuru, birikmiş yetim aylıklarının ödenmesi istemiyle yapılan başvurunun reddedilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının; ret işlemine karşı açılan davanın uzun sürede sonuçlanması nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Kuddis Büyükakıllı, B. No: 2014/3941, 5/10/2017 Başvuru, yaşlılık aylığının başvurucunun üniversitede çalışmaya başlaması üzerine kesilmesi ve ödenen yaşlılık aylıklarının da faiziyle birlikte geri istenilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Besime Çetin, B. No: 2014/17809, 8/11/2017 Başvuru, ölen eşin askerlik borçlanmasının eksik hesaplanması ve bu sebeple ölüm aylığının geç bağlanması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Fatma Ülker Akkaya, B. No: 2014/18979, 22/2/2018 Başvuru, 3600 olan emeklilik ek gösterge rakamının 2200 olarak düzeltilmesi neticesinde emeklilik aylığının azalması ve geriye yönelik olarak fazladan ödendiği belirtilen emeklilik aylıklarının iadesinin istenmesi nedeniyle mülkiyet hakkının; bu işleme karşı açılan davada yargılamanın makul sürede sonuçlandırılmaması nedeniyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Muratcan Kolçak, B. No: 2016/5490, 12/6/2019 Başvuru, sosyal güvenlik kapsamında ödenen yaşlılık aylığının geri alınması ve ödeme yapılmayan döneme ilişkin talebin zamanaşımı süresi geçtiğinden reddine karar verilmesi nedenleriyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Fevzi İlhan, B. No: 2017/31442, 8/9/2020 Başvuru, sosyal güvenlik kapsamında ödenen emekli aylığının eksik ödeme yapılan ve idarenin hatanın farkına vardığı tarihten geriye doğru beş yıldan daha önceki döneme ilişkin kısmına yönelik ödeme talebinin zamanaşımı süresi geçtiğinden reddine karar verilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Leyla Yücel, B. No: 2017/31861, 21/4/2021 Başvuru, babasından dolayı bağlanan ölüm aylığının eşinden dolayı da ölüm aylığı aldığı gerekçesiyle ödenmeye başlandığı tarihten itibaren geçerli olacak şekilde iptal edilmesi ve geriye dönük borçlandırma işlemi yapılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Bülent Akgül, B. No: 2013/3391, 16/9/2015 Başvuru, Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK/Kurum) tarafından bağlanan maluliyet aylığının kesilmesi ve ödenen aylıkların tahsili nedeniyle mülkiyet hakkının; buna ilişkin açtığı davanın reddedilmesi ve makul sürede sonuçlanmaması nedeniyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Nurdan Sarı, B. No: 2013/1644, 5/11/2015 Başvuru, 17/7/1964 tarihli ve 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’na tabi hizmetlerinin Sosyal Sigortalar Kurumu (SSK/Kurum) tarafından BAĞ-KUR’a yanlış bildirilmesi sonucu adına çıkarılan borcun prim aslı dışındaki kısmının iadesi talebiyle açılan davanın reddedilmesi nedeniyle mülkiyet ve adil yargılanma haklarının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Tevfik Baltacı, B. No: 2013/8074, 9/3/2016 Başvuru, memur olarak görev yapılan dönemde ödenen yaşlılık aylıklarının iadesi işleminin iptali istemiyle açılan davanın reddedilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Uğur Ziyaretli, B. No: 2014/5724, 15/2/2017 Başvuru, emeklilikten sonra bir işte çalışmaya başlanıldığının tespiti üzerine emekliliğe bağlı olarak ödenmiş yaşlılık aylıklarının yasal faiziyle birlikte iadesinin istenmesi nedeniyle mülkiyet hakkının; bu işleme karşı açılan davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Sedat Haspolat, B. No: 2014/12849, 20/7/2017 Başvuru; topluluk sigortası kapsamında ödenen yaşlılık aylığının kesilmesi ve önceden ödenenlerin de iadesi yolunda işlem tesis edilmesi, bu işlem üzerine topluluk sigortasına ödenen primlerin iadesi istemiyle açılan davada iadesine hükmedilen primlerin güncellenmemesi nedenleriyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Yusuf Serdar - [Mülkiyet Hakkına ilişkin Emsal Anayasa Mahkemesi Kararları](https://kayseriavukat.org.tr/mulkiyet-hakki-emsal-aym-kararlari/): Mülkiyet Hakkına Müdahaleye ilişkin Emsal Anayasa Mahkemesi Kararları Mülkiyet hakkı Anayasa’da mutlak bir hak olarak düzenlenmemiş, Anayasa’nın 13. ve 35. maddelerinde belirtilen ölçütlere uygun olması koşuluyla bu hakkın sınırlandırılabilmesi mümkün kılınmıştır. Anayasa’nın 35. maddesinin ikinci fıkrasında mülkiyet hakkının ancak kamu yararı amacıyla kanunla sınırlanabileceği belirtilmek suretiyle mülkiyet hakkına yönelik müdahalelerin kanunda öngörülmesi gereği ifade edilmiştir. Öte yandan temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin genel ilkeleri düzenleyen Anayasa’nın 13. maddesi de “hak ve özgürlüklerin ancak kanunla sınırlanabileceğini” temel bir ilke olarak benimsemiştir. Buna göre mülkiyet hakkına yapılan müdahalelerde dikkate alınacak öncelikli ölçüt, müdahalenin kanuna dayalı olmasıdır. Bu ölçütün sağlanmadığı tespit edildiğinde diğer ölçütler bakımından inceleme yapılmaksızın mülkiyet hakkının ihlal edildiği sonucuna varılacaktır. Bunun yanında Devletin egemenlik hakkından doğan vergilendirme yetkisine ilişkin temel ilkeleri düzenleyen Anayasa’nın 73. maddesi, vergilendirme yoluyla mülkiyet hakkına yapılacak müdahalelerde kanunilik ilkesini özel olarak düzenlemiştir. Anılan maddenin üçüncü fıkrasına göre vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülükler kanunla konulur; kaldırılır ve değiştirilir. Müdahalenin kanuna dayalı olması öncelikle şeklî manada bir kanunun varlığını zorunlu kılar. Şeklî manada kanun, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tarafından Anayasa’da belirtilen usule uygun olarak kanun adı altında çıkarılan düzenleyici yasama işlemidir. Mülkiyet hakkına müdahale edilmesi ancak yasama organınca kanun adı altında çıkarılan düzenleyici işlemlerde müdahaleye imkân tanıyan bir hükmün bulunması şartına bağlıdır. TBMM tarafından çıkarılan şeklî anlamda bir kanun hükmünün bulunmaması mülkiyet hakkına yapılan müdahaleyi anayasal temelden yoksun bırakır. Bununla beraber Anayasa Mahkemesinin daha önceki kararlarında da belirtildiği üzere kanunla düzenleme zorunluluğu, hakka yapılacak müdahalenin uygulamasının kanunun çerçevesini aşmayacak şekilde tüzük, yönetmelik, tebliğ ve genelge gibi yürütme organının çıkaracağı ikincil düzenlemelerle yapılmasına mâni değildir. Temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin konularda temel esaslar, ilkeler ve genel çerçeve kanunla belirlendikten sonra uzmanlık ve idare tekniğine ilişkin hususların, yürütme organınca çıkarılacak düzenleyici işlemlerle tanzim edilmesi mümkündür. Kanunun varlığı kadar kanun metninin ve uygulamasının da bireylerin davranışlarının sonucunu öngörebileceği kadar hukuki belirlilik taşıması gerekir. Bir diğer ifadeyle kanunun kalitesi de kanunilik koşulunun sağlanıp sağlanmadığının tespitinde önem arz etmektedir. Müdahalenin kanuna dayalı olması, iç hukukta müdahaleye ilişkin yeterince ulaşılabilir ve öngörülebilir kuralların bulunmasını gerektirmektedir. Anayasa’nın 73. maddesinin üçüncü fıkrası hükmü ile vergi mükellefi bakımından vergi yükümlülüklerinin “belirliliği”nin ve “öngörülebilirliği”nin, bu bağlamda vergi mükelleflerinin hukuki güvenliğinin sağlanması amaçlanmıştır. Söz konusu ölçütler mülkiyet hakkına yönelik müdahalenin kanunla yapılması zorunluluğunun alt ölçütleri olarak da kabul edilmektedir. Hukuki güvenlik ile belirlilik ilkeleri, hukuk devletinin ön koşullarındandır. Kişilerin hukuki güvenliğini sağlamayı amaçlayan hukuki güvenlik ilkesi hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerinde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar. Belirlilik ilkesi ise yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır ve uygulanabilir olmasını, ayrıca kamu otoritelerinin keyfî uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesini ifade etmektedir. Hukuk kurallarının ne şekilde yorumlanacağı veya birden fazla yorumunun mümkün olduğu durumlarda bu yorumlardan hangisinin benimseneceği derece mahkemelerinin yetkisinde olan bir husustur. Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruda derece mahkemelerince benimsenen yorumlardan birine üstünlük tanıması veya derece mahkemelerinin yerine geçerek hukuk kurallarını yorumlaması bireysel başvurunun amacıyla bağdaşmaz. Anayasa Mahkemesinin kanunilik ilkesi bağlamındaki görevi, hukuk kurallarının birden fazla yorumunun hukuki belirlilik ve öngörülebilirliği etkileyip etkilemediğini tespit etmektir. İlgili mevzuatın ilk defa yorumlanmasında yetki ve görev bakımından farklı durumda bulunan mahkemeler arasında farklılıklar oluşması doğaldır. Diğer bir deyişle değişik yargı kademelerinde görev alan hâkimlerin tamamının ilk defa uygulanan bir kuralı aynı şekilde yorumlamaları mümkün olmayabilir. Ancak böylesi bir durumda mahkemelerin uygulamaları arasındaki uyumu ve içtihat birliğini sağlamaya yönelik mekanizmalar önem taşımaktadır. Yüksek mahkemelerin fonksiyonlarından biri de yargı kararları arasında doğabilecek içtihat farklılıklarına bir çözüm getirmektir. Bununla birlikte yeni kabul edilmiş bir yasanın yorumlanmasında olduğu gibi bazı hâllerde içtihadın müstakar hâle gelmesinin belirli bir zamanı gerektirdiği açıktır. Bir kanun hükmüne ilişkin içtihadın henüz yerleşik hâle gelmediği bir aşamada o hükmün yargı organlarınca farklı biçimlerde yorumlanabilmesi hukukun doğası gereğidir. Zira hukukta nesnelliğin sağlanabilmesi açısından hukuk kurallarının belli ölçüde soyut kavramlar içermesi kaçınılmazdır. Nesnel hukuk kurallarının maddi âlemde gerçekleşen olaylarla birebir örtüşmesi ve bunlara uygulanması ise her zaman mümkün olmayabilmektedir. Öte yandan hukuk kurallarının kapsamının tespitinde kural koyucu ne kadar titiz davranırsa davransın kuralın yürürlüğe girmesinden ve uygulanmaya başlanmasından sonra öngörülemeyen bazı yeni durumların ortaya çıkması da mümkündür. Bu gibi hâllerde kuralın yetkili otoritelerce ve özellikle yargı organlarınca yorumlanması zorunlu hâle gelmektedir. Kuralı yorumlayan otoritelerin birden fazla olması, bazı hâllerde kuralın birden fazla yorumlanmasını önlenemez kılmaktadır. Dolayısıyla hukuk kurallarının bu niteliği dikkate alındığında bir kanun hükmünün yargı organlarınca farklı biçimlerde yorumlanabilmesi ve kurala ilişkin farklı içtihatların varlığı, tek başına kuralın belirsiz ve öngörülemez olduğu yargısına ulaşmayı haklı kılmaz. Bununla birlikte birden fazla içtihadın varlığı hukuk kurallarının temel bir özelliği olan bireyin davranışını yönlendirebilme gücünü zayıflatacak bir boyuta ulaşmışsa kamu düzeninin bozulduğundan söz edilebilir. Bu durumda bireylerin davranışlarını hangi içtihada göre yönlendirecekleri belirsizleşeceğinden öngörülebilirlik ortadan kalkar. Yargısal kararlardaki değişiklikler, hukukun dinamizmini ve mahkemelerin yaklaşımlarını yaşanan gelişmelere uyarlama kabiliyetlerini yansıtması yönüyle olumludur. Ancak uygulamadaki birlikteliği sağlamaları beklenen yüksek mahkemeler içinde yer alan dairelerin benzer davalarda tatmin edici bir gerekçe göstermeksizin farklı sonuçlara ulaşmaları, bir kararın belirli bir daireye düştüğü takdirde onanacağı, başka bir daire tarafından ele alındığı takdirde bozulacağı gibi ihtimale dayalı ve birbirine zıt sonuçları ortaya çıkarır. Bu ise hukuki belirlilik ve öngörülebilirlik ilkelerine ters düşecektir. Ayrıca böyle bir algının toplumda yerleşmesi hâlinde bireylerin yargı sistemine ve mahkeme kararlarına duymaları beklenen güven zarar görebilir. Kamulaştırmasız El Atma ve Kamulaştırmaya ilişkin Emsal AYM Kararları Celalettin Aşçıoğlu, B. No: 2013/1436, 6/3/2014 Başvuru, taşınmazın idare tarafından kanal haline dönüştürülmesi üzerine oluşan zararın tahsil edilmesi talebiyle açılan davanın tarafların talebi olmadan kamulaştırmasız el atma şeklinde ele alınması ve tarımsal net gelir yöntemi esas alınarak daha düşük tazminat belirlenmesi ile taşınmazın yol olarak terkinine karar verilmesi sonucu adil yargılanma ve mülkiyet haklarının ihlal edildiği iddiasıyla el atılan taşınmazının iadesi ve tazminat talebine ilişkindir. Mustafa Asiler, B. No: 2013/3578, 25/2/2015 Başvuru, arazi üzerinden iki ayrı enerji nakil hattı geçirilmesi üzerine açılan kamulaştırmasız el atma nedeniyle tazminat davasının makul süreyi aşarak 10 yılda tamamlanması ile taşınmaza hukuksuz olarak el atılması nedenleriyle mülkiyet ve adil yargılanma haklarının ihlali iddiasıyla maddi ve manevi tazminat talebine ilişkindir. Mehmet Siraç Taran, B. No: 2014/5139, 29/6/2016 Başvuru, kamulaştırmasız - [İş Sözleşmesinde Kararlaştırılmaması Halinde Aylık Ücretin Tespiti Amacıyla Emsal Ücretin Araştırılması](https://kayseriavukat.org.tr/aylik-ucretin-tespiti/): İş Sözleşmesinde Kararlaştırılmaması Halinde Aylık Ücretin Tespiti 4857 sayılı İş Kanunu Ücret ve ücretin ödenmesi – Madde 32 Genel anlamda ücret bir kimseye bir iş karşılığında işveren veya üçüncü kişiler tarafından sağlanan ve para ile ödenen tutardır. Ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkak kural olarak, Türk parası ile işyerinde veya özel olarak açılan bir banka hesabına ödenir. Ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkak, yabancı para olarak kararlaştırılmış ise ödeme günündeki rayice göre Türk parası ile ödeme yapılabilir. Çalıştırılan işçilerin ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkakının özel olarak açılan banka hesabına yatırılmak suretiyle ödenmesi hususunda; tabi olduğu vergi mükellefiyeti türü, işletme büyüklüğü, çalıştırdığı işçi sayısı, işyerinin bulunduğu il ve benzeri gibi unsurları dikkate alarak işverenleri veya üçüncü kişileri zorunlu tutmaya, banka hesabına yatırılacak ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkakının, brüt ya da kanuni kesintiler düşüldükten sonra kalan net miktar üzerinden olup olmayacağını belirlemeye Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Maliye Bakanlığı ve Hazine Müsteşarlığından sorumlu Devlet Bakanlığı müştereken yetkilidir. Çalıştırdığı işçilerin ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkakını özel olarak açılan banka hesapları vasıtasıyla ödeme zorunluluğuna tabi tutulan işverenler veya üçüncü kişiler, işçilerinin ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkaklarını özel olarak açılan banka hesapları dışında ödeyemezler. İşçinin ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkakının özel olarak açılan banka hesaplarına yatırılmak suretiyle ödenmesine ilişkin diğer usûl ve esaslar anılan bakanlıklarca müştereken çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir. Emre muharrer senetle (bono ile), kuponla veya yurtta geçerli parayı temsil ettiği iddia olunan bir senetle veya diğer herhangi bir şekilde ücret ödemesi yapılamaz. Ücret en geç ayda bir ödenir. İş sözleşmeleri veya toplu iş sözleşmeleri ile ödeme süresi bir haftaya kadar indirilebilir. İş sözleşmelerinin sona ermesinde, işçinin ücreti ile sözleşme ve Kanundan doğan para ile ölçülmesi mümkün menfaatlerinin tam olarak ödenmesi zorunludur. Meyhane ve benzeri eğlence yerleri ve perakende mal satan dükkan ve mağazalarda, buralarda çalışanlar hariç, ücret ödemesi yapılamaz. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu İşverenin borçları: Ücret ödeme borcu Ücret: Genel olarak – Madde 401 İşveren, işçiye sözleşmede veya toplu iş sözleşmesinde belirlenen; sözleşmede hüküm bulunmayan hâllerde ise, asgari ücretten az olmamak üzere emsal ücreti ödemekle yükümlüdür. İş Sözleşmesinde Kararlaştırılmaması Halinde Aylık Ücretin Tespiti Amacıyla Emsal Ücret Araştırması Yapılması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2022/9-105 Karar No: 2022/1751 Karar tarihi: 15.12.2022 Özet: Dosyada bulunan bordrolar incelendiğinde değişen miktarlarda ücret tahakkuku yapıldığı, 2013 yılı Kasım ayında 2015 yılı Ocak ayından bile daha yüksek ücretle bordro düzenlendiği görülmüş, tanık beyanlarının da davacının ücretini belirleme noktasında yeterli olmadığı anlaşılmıştır. Bu itibarla, mahkemece emsal ücret araştırması yapılması isabetlidir. Ne var ki; mahkemece sadece … Ticaret Odasına müzekkere yazılmış, davacının usta olarak çalıştığının bildirilmesi ile yetinilmiş, görev unvanı ayrıntılı şekilde açıklanmamıştır. Yine bildirilen hizmet süresi ile kabul edilen hizmet süresi arasında da farklılık olduğu görülmüştür. O hâlde yapılan emsal ücret araştırması yetersiz olup, aylık ücretin tespiti için bozma kararında belirtildiği şekilde emsal ücret araştırması yapılmalıdır. (4857 s. K. m. 32) (6098 s. K. m. 401) (818 s. K. m. 323) (6100 s. K. m. 371) 1. Taraflar arasındaki işçilik alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … İş Mahkemesinin davanın kısmen kabulüne ilişkin kararına yönelik taraf vekillerinin istinaf başvurularının esastan reddine dair … Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesince verilen karar taraf vekillerinin temyizi üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, İlk Derece Mahkemesince Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin 03.05.2007-04.07.2011 ve 28.12.2011-14.05.2015 tarihleri arasında davalı işyerinin çevre yolu şubesinde pişirici ustası olarak çalıştığını, müvekkilinin asıl görevi pişirici ustası olduğu hâlde davalı işverenin müvekkilini imalatta da çalıştırdığını, yevmiyesinin 73TL olduğunu ancak bordroların asgari ücret üzerinden düzenlendiğini, vardiyalı olarak bir hafta 08.00-21.00; bir hafta 20.00-07.30 saatleri arasında haftanın her günü çalıştığını, yıllık izinlerinin kullandırılmadığını, resmî tatil günlerinde de çalıştığını, dini bayram günlerinde ise sadece birinci gün tatil yaptığını ve kalan günlerde çalışmaya devam ettiğini, 03.05.2007-04.07.2011 tarihleri arasındaki çalışma dönemine ilişkin müvekkiline ibraname imzalatıldığını fakat ödeme yapılmadığını, tekrar davalı işyerinde çalışmaya başlayan müvekkilinin iş sözleşmesinin haksız feshedildiğini ileri sürerek kıdem ve ihbar tazminatları, yıllık izin ücreti, ücret, fazla çalışma ile ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının davalıdan tahsilini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; davacının ilk olarak 02.05.2007-15.02.2011 tarihleri arasında müvekkiline ait işyerinde çalıştığını, kendi isteğiyle işten ayrıldığını, hiçbir alacağı kalmadığına dair ibraname imzaladığını, 12.03.2011-04.07.2011 tarihleri arasında yeniden işyerinde çalıştığını ve bu çalışmasının da kendi isteğiyle sona erdiğini, davacının el yazısı ile hazırladığı ibranamede kendi isteğiyle işten ayrıldığı, tüm hak ve alacaklarını elden aldığı şeklinde açıklamanın yer aldığının görüleceğini, davacının son olarak 28.12.2011 tarihinde yeniden müvekkili işyerinde çalışmaya başladığını, bu çalışmasının da devamsızlık yapması sebebi ile sona erdiğini, davacının yevmiyesinin brüt 46.63TL olduğunu, ücretlerin bankadan ödendiğini, haftalık izinlerin kullandırıldığını, fazla çalışma yaptığı takdirde karşılığının ödendiğini, milli ve dini bayram günlerinde çalışmadığını, çalıştığında da yine ücretlerinin ödendiğini belirterek davanın reddi gerektiğini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesinin Kararı: 6. … İş Mahkemesinin 03.02.2017 tarihli ve 2015/450 E., 2017/63 K. sayılı kararı ile; iş sözleşmesi davalı tarafından haklı neden olmaksızın feshedildiğinden davacının kıdem ve ihbar tazminatlarına hak kazandığı, tanık beyanlarından anlaşıldığı üzere fazla çalışma yaptığı, genel tatil günlerinde çalıştığı ancak bu çalışmalarının karşılığının ödenmediği, yıllık izin ücreti bakımından ise davacının yıllık izinlerini kullandığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Bölge Adliyesi Mahkemesinin Kararı: 7. … İş Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı taraf vekillerince süresi içinde istinaf yoluna başvurulmuştur. 8. … Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesinin 07.11.2017 tarihli ve 2017/1551 E., 2017/2391 K. sayılı kararı ile; ilk derece mahkemesi kararının usul ve esas yönünden hukuka uygun olduğu gerekçesiyle taraf vekillerinin istinaf başvurularının esastan reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 9. … Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesinin yukarıda belirtilen kararı taraf vekilleri tarafından temyiz edilmiştir. 10. Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 23.12.2020 tarihli ve 2020/3435 E., 2020/19926 K. sayılı kararı ile; “1- Dosya kapsamının birlikte değerlendirilmesiyle yapılan inceleme sonucunda, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kurallarına göre, İlk Derece Mahkemesi kararının aşağıdaki bendin kapsamı dışında - [Ziynet Eşyalarının Aynen İadesi Mümkün Olmazsa İcra Takibinde Bedel Nasıl Belirlenir](https://kayseriavukat.org.tr/ziynet-esyalarinin-aynen-iadesi/): Ziynet Eşyalarının Aynen İadesi Amacıyla İcra Takibi Yapılması ve Aynen İadenin Mümkün Olmaması Halinde Bedelin Belirlenmesi Yargıtay 2. Hukuk Dairesi Esas No: 2022/724 Karar No: 2022/7543 Karar Tarihi: 27.09.2022 Ziynet Eşyalarının Aynen İadesi Amacıyla İcra Takibi Yapılması ve Aynen İadenin Mümkün Olmaması: Davacının talebi davaya konu ziynet eşyalarının aynen iadesi, olmadığı takdirde infaz tarihindeki bedelinin tahsiline ilişkin olup, aynen iadeye karar verildiğinde aynen iadenin mümkün olmaması halinde İİK m. 24 gereğince işlem yapılacağının tabii bulunmasına ve bu nedenle terditli olan ikinci talepte davacının hukuki yararının bulunmaması nedeniyle davacının aynen iade talebi gözetilerek ziynet eşyalarının aynen iadesine karar verilmesi ile yetinilmesi gerekirken mahkemece, HMK m. 26 gözetilmeksizin talebin dışına çıkılarak dava tarihindeki bedele hükmedilmesi doğru görülmemiş, kararın bu nedenle bozulmasına karar verilmesi gerekmiştir. (6100 s. K. m. 26) (2004 s. K. m. 24) Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda bölge adliye mahkemesi hukuk dairesince verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı tarafından ziynetlerin infaz tarihindeki bedeline hükmedilmemesi yönünden; davalılar tarafından ise hükmün tamamı yönünden temyiz edilerek; temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılması istenilmekle; duruşma için belirlenen 20.09.2022 günü duruşmalı temyiz eden davacı … vekili Av. … geldi. Karşı taraf temyiz eden davalılar ile vekilleri gelmedi. Gelenin konuşması dinlendikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için duruşmadan sonraya bırakılması uygun görüldü. Bugün dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü: 1- Davalıların temyiz itirazlarının incelenmesinde; Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, yerinde bulunmayan temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun olan hükmün onanmasına karar verilmesi gerekmiştir. 2- Davacının temyiz itirazlarının incelenmesine gelince; Davacının talebi davaya konu ziynet eşyalarının aynen iadesi, olmadığı takdirde infaz tarihindeki bedelinin tahsiline ilişkin olup, aynen iadeye karar verildiğinde aynen iadenin mümkün olmaması halinde İİK m. 24 gereğince işlem yapılacağının tabii bulunmasına ve bu nedenle terditli olan ikinci talepte davacının hukuki yararının bulunmaması nedeniyle davacının aynen iade talebi gözetilerek ziynet eşyalarının aynen iadesine karar verilmesi ile yetinilmesi gerekirken mahkemece, HMK m. 26 gözetilmeksizin talebin dışına çıkılarak dava tarihindeki bedele hükmedilmesi doğru görülmemiş, kararın bu nedenle bozulmasına karar verilmesi gerekmiştir. Sonuç: Temyiz edilen bölge adliye mahkemesi hükmünün yukarıda 2. bentte gösterilen sebeplerle BOZULMASINA, bozmanın kapsamı dışında kalan temyize konu diğer bölümlerinin ise yukarıda 1. bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, ziynetler yönünden aşağıda yazılı onama harcının temyiz edene yükletilmesine, peşin alınan harcın mahsubuna ve 292.10 TL. temyiz başvuru harcı peşin alındığından başkaca harç alınmasına yer olmadığına, dosyanın ilk derece mahkemesine, karardan bir örneğinin ilgili bölge adliye mahkemesi hukuk dairesine gönderilmesine oybirliğiyle karar verildi. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2022/2996 E., 2022/3975 K. sayılı ve 26.04.2022 tarihli kararı da benzer niteliktedir. Ziynet Eşyalarının Aynen İadesinin Mümkün Olmaması Halinde İcra Takibinde Bedel Nasıl Belirlenir Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1678 Karar No: 2021/757 Karar Tarihi: 15.06.2021 Mahkemesi: İcra Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki şikâyet isteminden dolayı yapılan inceleme sonunda, … 9. İcra (Hukuk) Mahkemesince verilen asıl dosyada şikâyetin kısmen kabulüne, birleşen dosyada şikâyetin reddine ilişkin karar borçlu vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 8. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonucunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına direnilmiştir. 2. Direnme kararı borçlu vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. İNCELEME SÜRECİ Asıl Dosyada Şikâyetçi İstemi 4. Asıl dosyada şikâyetçi alacaklı vekili şikâyet dilekçesinde; borçlu aleyhine … 17. İcra Dairesinin 2013/45 E. sayılı dosyasında ilama dayalı olarak menkul teslimi ve haciz talepli takip başlattıklarını, örnek (2) nolu icra emrinde menkullerin aynen teslimi, aynen tesliminin mümkün olmadığı takdirde 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 24. maddesi gereğince yapılacak işlem sonucu icra memuru tarafından haciz yapılacağı tarihteki rayice göre takdir olunan değerin yasal faiz, icra gider ve nispi vekâlet ücreti ile birlikte 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 100. maddesi uyarınca ödenmesini talep ettiklerini, borçluya icra emri tebliğ edilerek takibin kesinleştiğini, borçlu tarafından örnek (4-5) nolu icra emrinde talep edilen alacağa karşılık icra dosyasına 30.01.2013 tarihinde 10.549,01TL, örnek (2) nolu icra emrinde aynen teslimi istenen ziynet eşyalarına karşılık 84.603,00TL yatırıldığını, icra dosyasında 31.01.2013 tarihli taleplerinde örnek (4-5) nolu icra emrine karşılık yatırılan 10.549,01TL’nin hesaplarına aktarılmasını, örnek (2) nolu icra emrine karşılık yatırılan 84.603,00TL’nin dosyada hıfzı ile ziynet eşyalarının aynen teslimini talep ettiklerini ve icra müdürünün talepleri gibi karar verdiğini, borçlu vekilinin 29.01.2013 tarihli dilekçesi ile örnek (2) nolu icra emrinde belirtilen taşınırlar borçlunun elinde bulunmadığından aynen tesliminin mümkün olmadığı anlaşıldığından icra dairesinden takibe konu ziynet eşyalarının İcra ve İflas Kanunu’nun 24. maddesi gereğince borçlu vekilinin beyan dilekçesi olan 29.01.2013 tarihindeki değerlerinin takdiri için bilirkişi incelemesi yaptırılması, yatırılan 84.603,00TL’nin Türk Borçlar Kanunu’nun 100. maddesi uyarınca öncelikle faiz ve giderlere mahsubu ile taraflarına ödenmesini talep ettiklerini, talepleri üzerine icra dairesince 29.01.2013 tarihi itibariyle hacze esas olmak üzere rayiç fiyatların sorulmasına karar verildiğini, … Kuyumcular Odasının 19.02.2013 tarihli yazı cevabında liste hâlinde bildirilen değerlere göre 29.01.2013 tarihi ve alış tutarı olan toplam 166.851,00 TL dikkate alınarak hesaplama yapılmasını ve bakiye miktar için haciz talep ettiklerini, icra dairesinin 20.02.2013 tarihli kararı ile hem borçlu vekilinin hem de kendilerinin talebi hakkında karar verildiğini, 20.02.2013 tarihli memurluk işleminin (1) nolu bendinin usul ve yasaya uygun olduğunu ancak (2) nolu beninde yer alan kararın usul ve yasaya aykırı olduğunu, aynen teslimini istedikleri taşınırların altın olduğunu, kuyumcular odasından verilen cevapta borçlu vekilinin kısmi ödeme tarihi ve malların yedinde olmadığını bildirdiği dilekçe tarihi olan 29.01.2013 ve müzekkere tarihi olan 18.02.2013 tarihi itibariyle alış ve satış (hurda) değerlerinin bildirildiğini, dosya hesabı yapılırken liste hâlinde bildirilen değerlerden borçlu vekilinin beyan dilekçesi, 29.01.2013 tarihi ve altınların alış tutarı dikkate alınarak toplam 166.851,00TL üzerinden hesaplama yapılması gerektiğini ileri sürerek 20.02.2013 tarihli memurluk işleminin (2) nolu bendinde verilen kararın kaldırılmasına, dosya hesabının 29.01.2013 tarihi itibariyle altın alış fiyat ve tutarları dikkate alınarak hesaplanmasına karar verilmesini talep etmiştir. Asıl Dosyada Karşı Taraf Cevabı 5. Asıl dosyada borçlu vekili cevap dilekçesinde; takibe dayanak ilamda ziynet eşyalarının değerinin belirtildiğini, icra emrinin 22.01.2013 tarihinde tebliğ edildiğini, 29.01.2013 tarihinde ilamda yazılı tutarı tüm fer’îleri ile birlikte ödeyerek dosyanın infaz edilmesine ilişkin taleplerini icra dosyasına gönderdiklerini, ziynet eşyalarının müvekkilinin yedinde olmadığını, takibe dayanak ilamda ziynet eşyalarının bedellerinin açıkça yazılı olduğunu, ilamda yazılı bedeli tüm fer’îleri ile ödediklerinden 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun - [İşçilik Alacaklarında Faiz: Fazla Çalışma Ücretine Mevduata Uygulanan En Yüksek Faiz Uygulanır mı](https://kayseriavukat.org.tr/iscilik-alacaklarinda-faiz/): İşçilik Alacaklarında Faiz 4857 sayılı İş Kanunu Ücretin gününde ödenmemesi – Madde 34 Ücreti ödeme gününden itibaren yirmi gün içinde mücbir bir neden dışında ödenmeyen işçi, iş görme borcunu yerine getirmekten kaçınabilir. Bu nedenle kişisel kararlarına dayanarak iş görme borcunu yerine getirmemeleri sayısal olarak toplu bir nitelik kazansa dahi grev olarak nitelendirilemez. Gününde ödenmeyen ücretler için mevduata uygulanan en yüksek faiz oranı uygulanır. Bu işçilerin bu nedenle iş akitleri çalışmadıkları için feshedilemez ve yerine yeni işçi alınamaz, bu işler başkalarına yaptırılamaz. 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun Kanuni faiz – Madde 1 Borçlar Kanunu ve Türk Ticaret Kanununa göre faiz ödenmesi gereken hallerde, miktarı sözleşme ile tespit edilmemişse bu ödeme yıllık yüzde oniki oranı üzerinden yapılır. Cumhurbaşkanı, bu oranı aylık olarak belirlemeye, yüzde onuna kadar indirmeye veya bir katına kadar artırmaya yetkilidir. İşçilik Alacaklarında Faiz: Fazla Çalışma Ücretine Uygulanacak Faiz Oranı Yargıtay 9. Hukuk Dairesi Esas No: 2023/6814 Karar No: 2023/5538 Karar Tarihi: 13.04.2023 Özet: Somut uyuşmazlıkta davacı ödenmeyen fazla çalışma ücretinin en yüksek banka mevduat faizi ile tahsilini talep etmiş; Mahkemece alacağın gerek dava dilekçesinde talep edilen kısmı, gerekse ıslah dilekçesinde istenen bölümü için kanuni faiz uygulanmasına karar verilmiştir. 4857 sayılı İş Kanunu’nun 34 üncü maddesine göre gününde ödenmeyen ücretler için mevduata uygulanan en yüksek faiz oranı uygulanır. Fazla çalışma ücreti, 4857 sayılı Kanun’un 34 üncü maddesi bağlamında ücret niteliğinde olup gününde ödenmeyen fazla çalışma ücretine mevduata uygulanan en yüksek faiz uygulanmalıdır. Diğer taraftan kanuni faiz ve oranı, 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun\’un 1 inci maddesinde düzenlenmiştir. 4857 sayılı Kanun\’un 34 üncü maddesinde ifade edilen en yüksek mevduat faizinin de Kanun\’da öngörülen bir faiz türü olduğu hususunda tereddüt bulunmamaktadır. Ancak kanuni faiz ile kanundan kaynaklı faiz, aynı faiz oranını ifade etmez. Bu sebeple Mahkemece alacağın kanuni faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesi hâlinde hükümden anlaşılması gereken faiz oranı, 3095 sayılı Kanun\’un 1 inci maddesinde öngörülen faiz oranıdır. Açıklanan nedenlerle hüküm altına alınan fazla çalışma ücretine 4857 sayılı Kanun\’un 34 üncü maddesi uyarınca en yüksek mevduat faizi uygulanması gerektiği açıktır. Mahkemece, davacının dava ve ıslah dilekçesindeki açık talebine rağmen, Kanun\’un açık hükmüne aykırı şekilde kanuni faize hükmedilmesi, kararın kanun yararına bozulmasını gerektirmiştir. (4857 s. K. m. 34) (6100 s. K. m. 363) (3095 s. K. m. 1) (YHGK 02.03.2021 tarihli ve 2017/7-1812 E. 2021/185 K.) Taraflar arasında, İlk Derece Mahkemesinde görülen alacak davasında davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. İlk Derece Mahkemesince kesin olarak verilen kararın kanun yararına temyizen incelenmesi Adalet Bakanlığı tarafından istenilmiş olmakla; Tetkik Hakimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin 2018 yılının Mart ayında işe başladığını ve 2020 yılının Eylül ayında haksız olarak işten çıkartıldığını, davalılarla yürütülen arabuluculuk görüşmelerinde anlaşma sağlanamadığını, fazla çalışma yapmasına rağmen bu çalışmaların karşılığı olan fazla çalışma ücretinin ödenmediğini, fazla çalışma iddiasının işverence tanzim edilen puantaj kayıtları ve tanık beyanlarıyla ispatlanacağını ileri sürerek şimdilik 10.000,00 TL fazla çalışma ücretinin davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP 1. Davalı … İnşaat Hafriyat Nakliyat Makina San. ve Tic. Ltd. Şti. vekili cevap dilekçesinde; zamanaşımı def’i ve yetki itirazlarının bulunduğunu, yetki itirazının kabulü ile dosyanın yetkili … Mahkemesine gönderilmesini talep ettiklerini, ayrıca davanın esas yönünden de reddi gerektiğini savunarak davanın reddini istemiştir. 2. Davalı … Enerji Üretim AŞ vekili cevap dilekçesinde; müvekkili Şirket ile … İnşaat Hafriyat Nakliyat Makina San. ve Tic. Ltd. Şti. arasındaki sözleşmede de açıkça kararlaştırıldığı üzere davacının aylık ücretinin ödenmesi, sigortasının yapılarak primlerinin ödenmesi, yıllık izinlerinin kullandırılması vb. tüm işçilik hak ve alacaklarından diğer davalının sorumlu olduğunu savunarak davanın esastan reddini istemiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI 1. İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; davacının çalışma süresinin 13.03.2018-09.09.2020 tarihleri arasında 2 yıl, 5 ay, 28 gün ve günlük brüt ücretinin 91,67 TL olduğu, mevcut delil durumu, taraflar arasında yapılan sözleşme ve taraf tanıklarının beyanları dikkate alındığında taraflar arasında asıl işveren alt işveren ilişkisi bulunduğu, davacının haftada 24 saat fazla çalışma yaptığına yönelik iddiasını tanık anlatımı ile ispatladığı, fazla çalışma ödemesi yapılan aylar dışlanarak hesaplanan fazla çalışma ücretinden %30 oranında indirim yapılarak belirlenen fazla çalışma ücretinin hüküm altına alındığı, davalı tarafın zamanaşımı def\’i de göz önünde bulundurularak hüküm kurulduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. 2. İlk Derece Mahkemesi kararı kesin olarak verilmiştir. IV. KANUN YARARINA TEMYİZ A. Kanun Yararına Temyiz Yoluna Başvuran İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararının kanun yararına temyizen incelenmesi Adalet Bakanlığı tarafından istenilmiştir. B. Temyiz Sebepleri Adalet Bakanlığı kanun yararına temyiz dilekçesinde; dava dilekçesinde 10.000,00 TL fazla çalışma ücretinin, ödenmesi gereken tarihten itibaren mevduata uygulanan en yüksek faiz oranıyla tahsilinin istendiği, daha sonra 27.12.2022 tarihli ıslah dilekçesinde talebin toplam 24.693,00 TL olarak ıslah edildiği ve bu miktarın da mevduata uygulanan en yüksek faiziyle tahsiline karar verilmesinin talep edildiği ancak Mahkemece brüt 17.285,10 TL fazla çalışma ücreti alacağının 10.000,00 TL\’sinin dava tarihinden kalanının ise ıslah tarihinden itibaren yasal (kanuni) faiziyle birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verildiği, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 34 üncü maddesinin birinci fıkrasında gününde ödenmeyen ücretler için mevduata uygulanan en yüksek faiz oranı uygulanacağı düzenlenmesine rağmen Mahkemece aksi yönde karar verilmesinin hatalı olduğu gerekçesiyle hükmün kanun yararına temyizen incelenerek bozulmasını talep etmiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık, kanun yararına temyiz istemine konu Mahkeme kararında hüküm altına alınan fazla çalışma ücretine uygulanması gereken faiz oranına ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 1. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun \”Kanun yararına temyiz\” kenar başlıklı 363 üncü maddesinin birinci fıkrasında yer alan düzenlemeye göre; \”İlk derece mahkemelerinin kesin olarak verdikleri kararlar ile istinaf incelemesinden geçmeden kesinleşmiş bulunan kararlarına ve bölge adliye mahkemesi hukuk dairelerinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla kesin olarak verdikleri kararlar ile yine bu sıfatla verdikleri ve temyiz incelemesinden geçmeden kesinleşmiş bulunan kararlarına karşı, yürürlükteki hukuka aykırı bulunduğu ileri sürülerek Adalet Bakanlığı veya Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından kanun yararına temyiz yoluna başvurulur.\” 2. Temyiz talebi Yargıtayca yerinde görüldüğü takdirde, 6100 sayılı Kanun’un 363 üncü maddesinin ikinci fıkrası uyarınca karar kanun yararına bozulur ve bu bozma, kararın hukuki sonuçlarını ortadan kaldırmaz. 3. 4857 sayılı İş Kanunu’nun 34 üncü maddesinde yer alan düzenlemeye göre; - [İşçilik Alacağı Davasında Islah ile Artırılan İşçilik Ücretlerine Mevduat Faizi mi Kanuni Faiz mi Uygulanır](https://kayseriavukat.org.tr/iscilik-alacagi-davasinda-islah/): İşçilik Alacağı Davasında Islah Tarihinden İtibaren Uygulanacak Faiz Oranı 4857 sayılı İş Kanunu Ücretin gününde ödenmemesi – Madde 34 Ücreti ödeme gününden itibaren yirmi gün içinde mücbir bir neden dışında ödenmeyen işçi, iş görme borcunu yerine getirmekten kaçınabilir. Bu nedenle kişisel kararlarına dayanarak iş görme borcunu yerine getirmemeleri sayısal olarak toplu bir nitelik kazansa dahi grev olarak nitelendirilemez. Gününde ödenmeyen ücretler için mevduata uygulanan en yüksek faiz oranı uygulanır. Bu işçilerin bu nedenle iş akitleri çalışmadıkları için feshedilemez ve yerine yeni işçi alınamaz, bu işler başkalarına yaptırılamaz. 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun Kanuni faiz – Madde 1 Borçlar Kanunu ve Türk Ticaret Kanununa göre faiz ödenmesi gereken hallerde, miktarı sözleşme ile tespit edilmemişse bu ödeme yıllık yüzde oniki oranı üzerinden yapılır. Cumhurbaşkanı, bu oranı aylık olarak belirlemeye, yüzde onuna kadar indirmeye veya bir katına kadar artırmaya yetkilidir. İşçilik Alacağı Davasında Islah Dilekçesi ile Artırılan İşçilik Ücretlerine Uygulanacak Faiz Oranı Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/7-1812 Karar No: 2021/185 Karar Tarihi: 02.03.2021 Özet: Islah dilekçesinde talep edilen yasal faiz ifadesinin 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun\’un 1. maddesinde düzenlenen yasal faiz olduğu kabul edilmelidir. Zira bu ifadenin yasadan kaynaklı faiz olarak geniş yorumlanması, diğer faiz türlerinin yorumlanması yolunu da açarak kavram kargaşasına neden olacağı göz ardı edilmemelidir. Bununla birlikte, davacı vekili dava dilekçesinde talep edilen alacaklara ilişkin mevduat faiz talep etmişken, ıslah dilekçesinde yasal faiz talebinde bulunarak ıslah edilen alacaklar bakımından faiz türüne ilişkin talebini değiştirme iradesini ortaya koymuştur. Bu itibarla, res\’en dikkate alınması gereken taleple bağlılık ilkesi uyarınca, ıslah dilekçesiyle artırılan miktarlar için ıslah tarihinden yasal faiz uygulanmalıdır. Ancak 4857 sayılı İş Kanunu’nun 34. maddesi gereğince ödenmeyen ücret alacaklarına mevduata uygulanan en yüksek faiz oranın uygulanacağı hüküm altına alındığından hükmolunan yasal faiz oranı en yüksek mevduat faiz oranını da aşmamalıdır. Bu nedenle, fazla çalışma, hafta tatili ile ulusal bayram ve genel tatil ücretine dair ıslah dilekçesiyle artırılan miktarlar için ıslah tarihinden itibaren en yüksek mevduat faiz oranını aşmamak kaydıyla yasal faize hükmedilmesi gerekir. (6100 s. K. m. 24, 26, 31, 33, 109) (6098 s. K. m. 88, 120, 131, 147) (3095 s. K. m. 1, 4) (4857 s. K. m. 34) 1. Taraflar arasındaki işçilik alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Diyarbakır 1. İş Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 7. Hukuk Dairesi tarafından yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin davalı işyerinde mekanik bölümünde çalışmaktayken 08.10.2012 tarihinde iş sözleşmesinin feshedildiğini, toplu iş sözleşmesi hükümlerinden faydalandığını, hafta içi 5 gün 08.30-22.00 saatleri arasında bazen 23.00’a kadar, cumartesi günleri ise 08.30-17.00 saatleri arasında, ayda bir veya iki defa da 17.00’dan sonra 19.00 veya 20.00’a kadar çalıştığını, ulusal bayramların tamamında, dini bayramlarda ise en az iki gün ve ayda en az iki pazar çalışmasının bulunduğunu, bununla birlikte ay sonu kapanışları ile Aralık aylarında yıl sonu devirleri nedeniyle tüm işçilerin gece yarılarına kadar çalıştığını ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla fazla çalışma ücreti alacağı için 3.100,00TL, hafta tatili ücreti için 100,00TL, ulusal bayram ve genel tatil ücreti için 100,00TL olmak üzere toplam 3.300,00TL’nin alacakların doğum tarihinden itibaren mevduata uygulanan en yüksek faizi ile birlikte davalıdan tahsilini talep etmiştir. 5. Davacı vekili ıslah dilekçesi ile; bilirkişi raporunda tespit edilen miktara göre ıslah talebinde bulunduklarını, davayı 7.915,37TL ek alacak talebi şeklinde ıslah ettiklerini, bu alacakların, belirsiz alacak olması nedeniyle dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 6. Davalı vekili cevap dilekçesinde; davacının müvekkiline ait işyerinde 21.01.2011-08.10.2012 tarihleri arasında çalıştığını, işyerinin kapatılması üzerine iş sözleşmesinin geçerli nedenle feshedildiğini, davacıya kıdem ve ihbar tazminatları ile yıllık izin ücreti ve diğer tüm yasal haklarının ödendiğini, fazla çalışma yaptığı takdirde davacıya fazla çalışma ücretinin ödendiğini ve bordrolara yansıtıldığını, davacının da ihtirazı kayıt koymaksızın banka kanalıyla yapılan ödemeleri kabul ettiğini, ayrıca davacı ile birlikte aynı işi yapan üç işçi bulunması nedeniyle bir yıl boyunca sürekli fazla çalışmasının da bulunmadığını, hafta tatili ile ulusal bayram ve genel tatil günlerinde işyerinin kapalı olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkeme Kararı: 7. Diyarbakır 1. İş Mahkemesinin 23.12.2014 tarihli ve 2012/1153 E., 2014/1177 K. sayılı kararı ile; davacının davalıya ait işyerinde 21.01.2011-08.10.2012 tarihleri arasında çalıştığı, tanık beyanları ile işyerinin ve işin fazla çalışmaya müsait olması dikkate alındığında davacının haftalık 14 saat fazla çalışma yaptığı ancak 15.03.2011 tarihinde sendika üyesi olması nedeniyle toplu iş sözleşmesi gereğince haftalık fazla çalışma süresinin 16,5 saat olduğunun kabul edilmesi ve ücretine %100 zam uygulanarak ödeme yapılması gerektiği, davalı işverenin fazla çalışma ücretini ödediğini ispatlayamadığı, bununla birlikte tanık beyanlarıyla davacının hafta tatili ile dini bayramlarda ve resmi tatillerin yarısında çalıştığının anlaşıldığı, dosya kapsamında bulunan bilirkişi raporunun hükme esas alındığı ve davacının bilirkişi raporu doğrultusunda ıslah talebinde bulunduğu gerekçesiyle davanın kabulü ile 6.685,83TL fazla çalışma ücretinin 3.100,00TL’sine dava, geriye kalan kısmına ıslah harç tarihinden itibaren işleyecek bankalarca mevduata uygulanan en yüksek faizi ile 3.711,75TL hafta tatili ücretinin 100,00TL’sine dava, geriye kalan kısmına ıslah harç tarihinden itibaren işleyecek bankalarca mevduata uygulanan en yüksek faizi ile, 819,79TL ulusal bayram ve genel tatil ücretinin 100,00TL’sine dava, geriye kalan kısmına ıslah harç tarihinden itibaren işleyecek bankalarca mevduata uygulanan en yüksek faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 8. Diyarbakır 1. İş Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 9. Yargıtay (Kapatılan) 7. Hukuk Dairesinin 21.05.2015 tarihli ve 2015/2714 E., 2015/9586 K. sayılı kararı ile davalının sair temyiz itirazlarının reddine karar verildikten sonra; “… Somut olayda davacının haftada 14 saat fazla mesai yaptığı kabul edilmiştir. Ayrıca bazı bordrolarda gösterilen fazla mesai miktarları ise hesaplanan fazla mesai alacağından mahsup edilmiştir. Ancak fazla mesai alacağının bordroda gösterilip, gösterilen miktarın banka aracılığı ile ödenmesi ve bu duruma davacının ihtirazı kayıt koymaksızın kabul etmesi durumunda işçi artık o aylar için fazla mesai alacağı talebinde bulunamayacaktır. Hal böyle olunca bordroda gösterilip banka aracılığı ile ödenen fazla mesai alacaklarına ilişkin ayların fazla - [Emekli Maaşına Haciz Konulması için Borçlunun Muvafakatı ve Haczedilemezlikten Önceden Feragat](https://kayseriavukat.org.tr/emekli-maasina-haciz-konulmasi/): Emekli Maaşına Haciz Konulması 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu Devir, temlik, haciz ve Kurum alacaklarında zamanaşımı – Madde 93 Bu Kanun gereğince sigortalılar ve hak sahiplerinin gelir, aylık ve ödenekleri, sağlık hizmeti sunucularının genel sağlık sigortası hükümlerinin uygulanması sonucu Kurum nezdinde doğan alacakları, devir ve temlik edilemez. Gelir, aylık ve ödenekler; 88 inci maddeye göre takip ve tahsili gereken alacaklar ile nafaka borçları dışında haczedilemez. Bu fıkraya göre haczi yasaklanan gelir, aylık ve ödeneklerin haczedilmesine ilişkin talepler, borçlunun muvafakati bulunmaması halinde, icra müdürü tarafından reddedilir. Kurumun prim ve diğer alacakları ödeme süresinin dolduğu tarihi takip eden takvim yılı başından başlayarak on yıllık zamanaşımına tâbidir. Kurumun prim ve diğer alacakları; mahkeme kararı sonucunda doğmuş ise mahkeme kararının kesinleşme tarihinden, Kurumun denetim ve kontrolle görevli memurlarınca yapılan tespitlerden doğmuş ise rapor tarihinden, kamu idarelerinin denetim elemanlarınca kendi mevzuatı gereğince yapacakları soruşturma, denetim ve incelemelerden doğmuş ise bu soruşturma, denetim ve inceleme sonuçlarının Kuruma intikal ettiği tarihten veya bankalar, döner sermayeli kuruluşlar, kamu idareleri ile kanunla kurulmuş kurum ve kuruluşlardan alınan bilgi ve belgelerden doğmuş ise bilgi ve belgenin Kuruma intikal ettiği tarihten itibaren, zamanaşımı on yıl olarak uygulanır. Bu alacaklar için 89 uncu madde gereğince hesaplanacak gecikme cezası ve gecikme zammı, 88 inci maddede belirtilen ödeme süresinin son gününü takip eden günden itibaren uygulanır. Bu Kanuna dayanılarak Kurumca açılacak tazminat ve rücȗ davaları, on yıllık zamanaşımına tâbidir. Zamanaşımı tarihi; rücȗ konusu gelir ve aylıklar bakımından Kurum onay tarihinden, masraf ve ödemeler için ise masraf veya ödeme tarihinden itibaren başlar. Zamanaşımından sonra yapılan ödemeler kabul edilir. Ancak, 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (b) bendine tâbi sigortalıların zamanaşımı nedeniyle prim ödenmeyen süreleri, sigortalılık süresinden sayılmaz ve bu süreye ilişkin sigortalılık hak ve yükümlülükleri düşer. 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu Haczi caiz olmıyan mallar ve haklar – Madde 82 Aşağıdaki şeyler haczolunamaz: 1. Devlet malları ile mahsus kanunlarında haczi caiz olmadığı gösterilen mallar, 2. Ekonomik faaliyeti, sermayesinden ziyade bedenî çalışmasına dayanan borçlunun mesleğini sürdürebilmesi için gerekli olan her türlü eşya, 3. Para, kıymetli evrak, altın, gümüş, değerli taş, antika veya süs eşyası gibi kıymetli şeyler hariç olmak üzere, borçlu ve aynı çatı altında yaşayan aile bireylerine ait kişisel eşya ile ailenin ortak kullanımına hizmet eden tüm ev eşyası, 4. Borçlu çiftçi ise kendisinin ve ailesinin geçimi için zaruri olan arazi ve çift hayvanları ve nakil vasıtaları ve diğer eklenti ve ziraat aletleri; değilse, sanat ve mesleki için lüzumlu olan alat ve edevat ve kitapları ve arabacı, kayıkçı, hamal gibi küçük nakliye erbabının geçimlerini temin eden nakil vasıtaları, 5. Borçlu ve ailesinin idareleri için lüzumlu ise borçlunun tercih edeceği bir süt veren mandası veya ineği veyahut üç keçi veya koyunu ve bunların üç aylık yem ve yataklıkları, 6. Borçlunun ve ailesinin iki aylık yiyecek ve yakacakları ve borçlu çiftçi ise gelecek mahsül için lazım olan tohumluğu, 7. Borçlu bağ, bahçe veya meyva veya sebze yetiştiricisi ise kendisinin ve ailesinin geçimi için zaruri olan bağ bahçe ve bu sanat için lüzumlu bulunan alat ve edevat, Geçimi hayvan yetiştirmeye münhasır olan borçlunun kendisi ve ailesinin maişetleri için zaruri olan miktarı ve bu hayvanların üç aylık yem ve yataklıkları, 8. Borçlar Kanununun 510 uncu maddesi mucibince haczolunmamak üzere tesis edilmiş olan kaydı hayatla iratlar, 9. Memleketin ordu ve zabıta hizmetlerinde malül olanlara bağlanan emeklilik maaşları ile bu hizmetlerden birinin ifası sebebiyle ailelerine bağlanan maaşlar ve ordunun hava ve denizaltı mensuplarına verilen uçuş ve dalış tazminat ve ikramiyeleri, Askeri malüllerle, şehit yetimlerine verilen terfi zammı ve 1485 numaralı kanun hükmüne göre verilen inhisar beyiye hisseleri, 10. Bir muavenet sandığı veya cemiyeti tarafından hastalık, zaruret ve ölüm gibi hallerde bağlanan maaşlar, 11. Vücut veya sıhhat üzerine ika edilen zararlar için tazminat olarak mutazarrırın kendisine veya ailesine toptan veya irat şeklinde verilen veya verilmesi lazım gelen paralar, 12. Borçlunun haline münasip evi, 13. Öğrenci bursları. Medeni Kanunun  807 nci maddesi hükmü saklıdır. 2, 4, 5, 7 ve 12 numaralı bendlerdeki istisna, borcun bu eşya bedelinden doğmaması haline munhasırdır. Birinci fıkranın (2), (4), (7) ve (12) numaralı bentlerinde sayılan malların kıymetinin fazla olması durumunda, bedelinden haline münasip bir kısmı, ihtiyacını karşılayabilmesi amacıyla borçluya bırakılmak üzere haczedilerek satılır. İcra memuru, haczi talep edilen mal veya hakların haczinin caiz olup olmadığını değerlendirir ve talebin kabulüne veya reddine karar verir. Kısmen haczi caiz olan şeyler – Madde 83 Maaşlar, tahsisat ve her nevi ücretler, intifa hakları ve hasılatı, ilama müstenit olmayan nafakalar, tekaüt maaşları, sigortalar veya tekaüt sandıkları tarafından tahsis edilen iratlar, borçlu ve ailesinin geçinmeleri için icra memurunca lüzumlu olarak takdir edilen miktar tenzil edildikten sonra haczolunabilir. Ancak haczolunacak miktar bunların dörtte birinden az olamaz. Birden fazla haciz var ise sıraya konur. Sırada önde olan haczin kesintisi bitmedikçe sonraki haciz için kesintiye geçilemez. Önceden yapılan anlaşmalar – Madde 83/a 82 ve 83 üncü maddelerde yazılı mal ve hakların haczolunabileceğine dair önceden yapılan anlaşmalar muteber değildir. Emekli Maaşına Haciz Konulması için Borçlunun Muvafakatı ve Haczedilemezlikten Önceden Feragat Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/13-1980 Karar No: 2021/829 Karar Tarihi: 24.06.2021 Özet: Somut olay incelendiğinde; davacı Kurum emeklisi, davalı bankadan tüketici kredisi kullandığı sırada banka nezdinde aldığı emekli maaşından takas ve virman suretiyle tahsilat yapılmasına muvafakat etmiş, kredi taksitleri bir süre sorunsuz ödenmiş ancak davacı daha sonra ödeme güçlüğüne düşmüş, kredi taksitlerini ödeyememiştir. Banka sözleşmedeki bu düzenlemeden hareketle emekli maaşının dörtte birine bloke koyarak kredi borcuna mahsup etmiştir. Ne var ki İİK’nın 83/a maddesi gereğince haczedilemezlikten önceden feragat geçersiz olup henüz hakkında herhangi bir icra takibi başlatılıp maaşından haciz suretiyle borcun ödenmesine izin verildiği yönünde davacının iradesinin açıkça ortaya konulduğundan da bahsedilemeyeceğinden kredinin alınması sırasında takas ve mahsup yönünde verilen muvafakat da geçerli sayılmaz. (2709 s. K. m. 2, 5, 17) (6502 s. K. m. 5) (5510 s. K. m. 88, 93) (2004 s. K. m. 79, 82, 83) (1086 s. K. m. 440) (YHGK 07.03.2018 T. 2017/13-2899 E. 2018/420 K.) 1. Taraflar arasındaki muarazının giderilmesi ve istirdat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İzmir 2. Tüketici Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay (kapatılan) 13. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı - [Boşanma Davasında Ağır Kusur: Sadakat Yükümlülüğünün İhlali ve Evden Ayrılma](https://kayseriavukat.org.tr/bosanma-davasinda-agir-kusur/): Boşanma Davasında Ağır Kusur: Kadının Sadakat Yükümlülüğünü İhlal Etmesi ve Çocuklarını Bırakarak Evden Ayrılması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2019/2-633 Karar No: 2022/1293 Karar Tarihi: 18.10.2022 Özet: Mahkeme ve Özel Daire arasında uyuşmazlık bulunmayan ve boşanmaya sebep olan olaylarda kadının eşine hakaret ettiği, sadakat yükümlülüğüne aykırı davrandığı, eşini ve çocuklarını ihmâl ettiği, buna karşılık erkeğinde eşine hakaret ettiği ve fiziksel şiddet uyguladığı ispatlanmış olup, gerçekleşen bu olaylarda eşlerden hangisinin ağır kusurlu olduğu noktasında uyuşmazlık bulunmaktadır. Tanık beyanlarının yanında dosyada mevcut kadın eşin kullanmakta olduğu hatta ait HTS kayıtlarına göre davacının farklı numaralarla ve özellikle … isimli şahsa ait olan telefon ile hayatın olağan akışına aykırı şekilde görüşmeler gerçekleştirdiği, karşılıklı mesajlaşmaların olduğu dikkate alındığında evlilik birliği içerisinde sadakat yükümlülüğünü ihlâl eden ve yaşanan olaylardan sonra çocuklarını da bırakarak evden ayrılan kadının ağır kusurlu olduğunun kabulü gerekir. Hâl böyle olunca; yerel mahkemece taraflardan kadın eşin ağır kusurlu olduğu kabul edilerek verilen direnme kararı yerindedir. (4721 s. K. m. 166, 174, 175) (YİBK 03.07.1978 T. 1978/5 E. 1978/6 K.) (YHGK 07.10.1998 T. 1998/2-656 E. 1998/688 K.) (YHGK 16.05.2007 T. 2007/2-275 E. 2007/275 K.) 1. Taraflar arasındaki karşılıklı boşanma davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Aile Mahkemesince verilen asıl ve karşı davanın kabulüne ilişkin karar, davacı-karşı davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı-karşı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı-Karşı Davalı İstemi 4. Davacı-karşı davalı vekili 27.06.2014 tarihli dava dilekçesinde; tarafların 07.02.1999 tarihinde görücü usulü ile evlendiklerini, ortak iki çocuklarının bulunduğunu, eşlerin davalının ailesine ait iki katlı müstakil evin üst katında ikamet ettiklerini, davalının evliliğin başından beri aşırı kıskanç davranışlar sergilediğini, fiziksel ve psikolojik şiddet uyguladığını, hakaret ve küfür ettiğini, ailesi ile görüşmesine müsaade etmediğini, müvekkilini öldürmekle tehdit ettiğini, davalıya şizofreni ön tanısı konulduğunu, hastalığının da etkisiyle eşinin kendisini aldattığı düşüncesine kapıldığını, bu düşünce nedeniyle davacıya yönelik kötü davranışlarını artırdığını, müvekkilinin yaşadıklarına daha fazla dayanamayarak çocuklarını dahi yanına alamadan ortak konutu terk etmek zorunda kaldığını ileri sürerek tarafların boşanmasına, velâyetlerin anneye verilmesine, ortak çocuklardan … yararına aylık 500TL, … yararına 300TL tedbir-iştirak, müvekkili yararına 1.500TL tedbir-yoksulluk nafakası ile 30.000TL maddi, 30.000TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı-Karşı Davacı İstemi 5. Davalı-karşı davacı vekili 18.07.2014 tarihli cevap ve karşı dava dilekçesinde; tüm iddiaları inkârla, eşlerin akraba olduklarını, çocukluktan beri birbirlerini tanıdıklarını, davalının eşine hiçbir zaman karışmadığını, herhangi bir saygısızlıkta bulunmadığını, davacının istediği gibi yaşadığını, müvekkilinin karıncayı bile incitmeyen bir kişi olduğunu, davacının iddialarının hayal ürünü olduğunu, psikolojik şiddet gören tarafın müvekkili olduğunu, bu nedenle şizofreni değil psikolojik tedavi gördüğünü, davacının birlik görevlerini yerine getirmediğini, çocukları ile ilgilenmediğini, sadakat yükümlülüğüne aykırı davrandığını, iki yıldır eşi ile birlikte yatmadığını, bunun yerine çocukların odasında kaldığını ve odada bulunan bilgisayar başında vaktini geçirdiğini ileri sürerek asıl davanın reddine, karşı davalarının kabulü ile tarafların boşanmalarına, çocukların velâyetlerinin babaya verilmesine ayrıca müvekkili yararına 50.000TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir. Mahkeme Kararı 6. … Aile Mahkemesinin 02.02.2016 tarihli ve 2014/392 E., 2016/45 K. sayılı kararı ile; tarafların 07.02.1999 tarihinde evlendikleri, ortak iki çocuklarının bulunduğu, kadın eşe ait olduğu belirlenen telefon hattına ait HTS dökümlerine göre davacının farklı numaralarla hayatın olağan akışına aykırı şekilde görüştüğü ve SMS gönderdiği, eşini ve çocuklarını ihmâl ettiği, ortak çocukların ifadesine göre annelerini evdeki bilgisayardan görüntülü konuşurken gördükleri, bunun üzerine şüphelenerek annelerini takip ettikleri, bilgisayarda gördükleri erkekle annelerini uygunsuz hâlde yakaladıkları, davacının gerçekleştirdiği uzun süreli yürüyüşler nedeniyle eşler arasında tartışma çıktığı ve birbirlerine karşılıklı olarak hakaret ettikleri, bunun üzerine erkeğin eşini darp ettiği, hâl böyle olunca boşanmaya sebep olan olaylarda sadakatsiz davranan, eşini ve çocuklarını ihmâl eden ve eşine hakaret eden kadının ağır, eşine fiziksel şiddet uygulayan ve hakaret eden erkeğin ise az kusurlu olduğu gerekçesiyle her iki davanın da kabulüne, tarafların boşanmalarına, velâyetlerin babaya verilmesine, davalı-karşı davacı erkek eş yararına 7.500TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı yasal süresi içerisinde davacı-karşı davalı vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur. 8. Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 14.03.2018 tarihli ve 2016/12920 E., 2018/3279 K. sayılı kararı ile; “…1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davacı-karşı davalı kadının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir. 2- Mahkemece, evlilik birliğinin sarsılmasında davacı-karşı davalı kadının ağır kusurlu olduğu kabul edilerek, tarafların boşanmalarına karar verilmiş ise de; yapılan yargılama ve toplanan delillerden tarafların mahkemece kabul edilen ve gerçekleşen kusurlu davranışları yanında davalı-karşı davacı erkeğin eşine birden fazla kez fiziksel şiddet uyguladığı anlaşılmaktadır. Gerçekleşen bu duruma göre, boşanmaya sebep olan olaylarda tarafların eşit kusurlu olduğunun kabulü gerekir. Bu husus gözetilmeden davacı-karşı davalı kadının ağır kusurlu olduğunun kabulü ve bu yanılgılı kusur belirlemesine bağlı olarak davalı-karşı davacı erkek lehine manevi tazminata (TMK md.174/2) hükmedilmesi doğru olmayıp, bozmayı gerektirmiştir. 3- Yukarıda 2. bentte açıklandığı üzere boşanmaya sebebiyet veren vakıalarda taraflar eşit kusurlu olup, boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan mali gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir. Nafaka yükümlüsünün kusuru aranmaz. (TMK md.175) Toplanan delillerle, boşanmaya sebep olan olaylarda davacı-karşı davalı kadının daha ağır kusurlu olmadığı, her hangi bir geliri ve malvarlığının bulunmadığı, boşanma yüzünden yoksulluğa düşeceği gerçekleşmiştir. O halde, davacı-karşı davalı kadın yararına geçimi için uygun miktarda yoksulluk nafakası takdiri gerekirken isteğin reddi doğru görülmemiştir,…” gerekçesiyle karar, 2. ve 3. bentte açıklanan nedenler yönünden bozulmuş, diğer yönlerden ise onanmıştır. Direnme Kararı 9. … Aile Mahkemesinin 18.09.2018 tarihli ve 2018/346 E., 2018/600 K. sayılı kararı ile önceki kararda yer alan gerekçe ile direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi 10. Direnme kararı yasal süresi içinde davacı-karşı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; boşanmaya sebep olan olaylarda tarafların eşit kusurlu olup olmadıkları, buradan varılacak sonuca göre erkek eş yararına Türk Medeni Kanunu’nun 174/2. maddesinde yazılı manevi tazminat ve kadın eş yararına ise TMK’nın 175. maddesinde yazılı yoksulluk nafakası koşullarının oluşup oluşmadığı noktalarında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 12. Uyuşmazlığın çözümü bakımından ilgili yasal düzenleme ve kavramların açıklanmasında yarar görülmektedir. 13. Bilindiği - [Nafaka Borçlusunun Cezaevinde Olması Yoksulluk Nafakası Ödeme Yükümlülüğünü Ortadan Kaldırır mı](https://kayseriavukat.org.tr/nafaka-borclusunun-cezaevinde-olmasi/): Nafaka Borçlusunun Cezaevinde Olması Yoksulluk Nafakası Ödeme Yükümlülüğünü Ortadan Kaldırır mı? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2020/2-28 Karar No: 2022/1392 Karar tarihi: 27.10.2022 Özet: Dosya kapsamı itibari ile tarafların sosyal ve ekonomik durumlarına ilişkin bilgiler ve toplanan tüm deliller incelendiğinde; davalı erkeğin çocuğun cinsel istismarı ve kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma suçlarından dolayı cezalandırılmasına karar verildiği, davalı erkeğin tam kusurlu, davacının ise kusursuz olduğu, davacı kadın ev hanımı olup hiçbir gelirinin ve malvarlığının bulunmadığı, ceza evinde hükümlü veya tutuklu olmanın yoksulluk nafakası ödeme yükümlülüğünü ortadan kaldırmayacağı, davacı kadın yararına yoksulluk nafakası isteme koşullarının oluştuğu ve yoksulluk nafakasına davalının cezaevinden tahliye edileceği tarihten itibaren hükmedilmesinin de hakkaniyete uygun olacağı gerekçesinin yerinde olduğu sonucuna varılmıştır. (4721 s. K. m. 166, 175, 178) (2004 s. K. m. 344) (YHGK 07.10.1998 T. 1998/2-656 E. 1998/688 K.) (YHGK 16.05.2007 T. 2007/2-275 E. 2007/275 K.) 1. Taraflar arasındaki boşanma davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesince verilen karar, davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesince Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili ile davalının görücü usulüyle tanıştıktan sonra 11.03.2013 tarihinde evlendiklerini, evliliklerinden bir müşterek çocuklarının olduğunu, davalı eşin on dört yaşında olan … ile birlikte … ilinin … ilçesine kaçtıklarını, davalı hakkında çocuğun cinsel istismarı suçundan dolayı … Cumhuriyet Başsavcılığının 2014/2377 soruşturma sayılı dosyasıyla soruşturma başlatıldığını, davalının kaçtığı kişinin müvekkilinin amcasının kızı olduğunu, davalı ile evlenirken büyük mutluluk duyduğunu ve eşine çok değer verdiğini, ancak evliliklerinin üzerinden bir buçuk yıl geçmiş olmasına rağmen böyle bir olayın meydana gelmesinden dolayı maddi ve manevi sıkıntılar yaşadığını ileri sürerek tarafların boşanmalarına, müvekkil için aylık 500TL, müşterek çocuk için ise aylık 300TL olmak üzere toplam 800TL tedbir nafakasına, bu nafakaların boşandıktan sonra yoksulluk ve iştirak nafakası olarak devamı ile 40.000TL maddi ve 40.000TL manevi tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; müvekkilinin davacının amcasının kızı olan … ile duygusal yakınlaşmasından dolayı sıkıntılı süreçler yaşadığını, eşi ile severek evlendiğini, hiçbir şekilde onu aldatmayı aklına getirmediğini, duygusal bir boşluk yaşadığı sırada kendisine mesaj atmak sureti ile ilgisini cezbeden … ile yakınlaştığını, bu hatasının sonucunda tutuklandığını ve yuvasının dağıldığını, … Ağır Ceza Mahkemesinde görülmekte olan davanın sonucunun beklenmesini talep ettiklerini, müvekkilinden talep edilen tazminat tutarlarının yüksek olduğunu, müvekkilinin tutuklu olmasından dolayı nafaka taleplerini de karşılama gücünün olmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı 6. … Asliye Hukuk Mahkemesi’nin (Aile Mahkemesi Sıfatıyla) 12.01.2017 tarihli ve 2014/733 E., 2017/12 K. sayılı kararı ile; boşanmaya sebep olan olaylarda davalı erkeğin sadakat yükümlülüğüne aykırı davrandığı ve davacı eş ile birlikte yaşamaktan kaçındığı için tam kusurlu olduğu gerekçesiyle 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 166/1. maddesi gereği tarafların boşanmalarına, ortak çocuğun velayetinin anneye verilmesine, ortak çocuk için 100TL tedbir-iştirak nafakası, davacı kadın yararına da 200TL tedbir-yoksulluk nafakası ile 20.000TL maddi ve 20.000TL manevi tazminatın faizi ile birlikte davalıdan alınmasına karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi Kararı 7. İlk derece mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı yasal süresi içinde davalı vekilince istinaf isteminde bulunulmuştur. 8. … Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesinin 21.06.2017 tarihli ve 2017/763 E., 2017/916 K. sayılı kararı ile; davalı kocanın cinsel istismar ve hürriyeti tahdit suçlarından dolayı mahkûmiyetine karar verildiği ve hükmen tutuklu olduğu, davacı kadının ev hanımı olup boşanma yüzünden yoksulluğa düşeceği, ancak davalı kocanın düzenli bir gelirinin ve malvarlığının bulunmadığı, tutukluluk veya hükümlülük hâlinin ne zaman sona ereceğinin bilinmediği, cezaevinde tutuklu veya hükümlü olmanın nafaka yükümlüğünü ortadan kaldırmayacağı, davalının cezaevinde bulunduğu sürede nafaka yükümlülüğü altına sokulmasının 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun  344. maddesi gereğince hapsen tazyik müeyyidesi ile karşı karşıya bırakacağı, yoksulluk nafakasına hükmedilmemesi hâlinde ise 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 178. maddesi uyarınca yoksulluk nafakası talep etme hakkının zamanaşımına uğrayacağı, bu durumda davalının boşanma hükmünün kesinleşmesinden bir yıl bir gün sonra tahliye edilmiş olması hâlinde yoksulluk nafakası yükümlülüğünden kurtulacağı gerekçesiyle davalının nafakalara yönelik istinaf talebinin kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının 4. ve 5. maddeleri kaldırılarak yerine ortak çocuk için 100TL iştirak, davacı kadın için 200TL yoksulluk nafakasının davalının cezaevinden tahliye tarihinden geçerli olmak üzere tahsiline karar verilmiştir. Özel Dairenin Bozma Kararı 9. Bölge adliye mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı yasal süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur. 10. Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 20.02.2019 tarihli ve 2017/6531 E., 2019/1501 K. sayılı kararı ile; “…1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davalı erkeğin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir. 2- İlk derece mahkemesince davacı kadının yoksulluk nafakası talebinin kabulüne aylık 200.00 TL yoksulluk nafakasının davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiştir. Davalı erkeğin istinaf talebi üzerine … Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesi’nin 21/06/2017 tarihli, 2017/763 esas ve 2017/916 karar sayılı kararı ile davalı erkeğin yoksulluk nafakasına ilişkin istinaf talebinin kabulü ile aylık 200.00 TL yoksulluk nafakasının davalı erkeğin cezaevinden tahliye tarihinden geçerli olmak üzere davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiştir. Davalı erkeğin halen … Ağır Ceza Mahkemesinin 2015/128 esas sayılı dosyası üzerinden mahkum olduğu 16 yıl 8 ay ve 2 yıl 6 ay hapis cezalarından dolayı ceza infaz kurumunda hüküm özlü olarak bulunduğu anlaşılmaktadır. Her ne kadar erkeğin cezaevinde tutuklu veya hükümlü olması, yoksulluk nafakası ile sorumlu tutulmamasını gerektirmez ise de dosya kapsamından yaptırılan sosyal ve ekonomik durum araştırmasında davalı erkeğin herhangi bir geliri ve malvarlığının olmadığı anlaşılmaktadır. Kendi yoksul olan kişi nafaka ile yükümlü tutulamaz. Bu durumda davacı kadının yoksulluk nafakası talebinin reddine karar verilmesi gerekirken, kabulü doğru olmayıp bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı 11. … Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesinin 19/09/2019 tarihli ve 2019/882 E., 2019/1492 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçe tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi 12. Direnme kararı yasal süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 13. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda; davacı kadın yararına Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesi uyarınca yoksulluk nafakası koşullarının oluşup - [Kefalet Sözleşmesinin Şekle Aykırılığı Nedeniyle Kesin Hükümsüz Olması Halinde Kefilin Sorumluluğu](https://kayseriavukat.org.tr/kefalet-sozlesmesinin-sekle-aykiriligi/): Kefalet Sözleşmesinin Şekle Aykırılığı 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Kefalet Sözleşmesi: Tanımı – Madde 581 Kefalet sözleşmesi, kefilin alacaklıya karşı, borçlunun borcunu ifa etmemesinin sonuçlarından kişisel olarak sorumlu olmayı üstlendiği sözleşmedir. Koşulları: Asıl borç – Madde 582 Kefalet sözleşmesi, mevcut ve geçerli bir borç için yapılabilir. Ancak, gelecekte doğacak veya koşula bağlı bir borç için de, bu borç doğduğunda veya koşul gerçekleştiğinde hüküm ifade etmek üzere kefalet sözleşmesi kurulabilir. Yanılma veya ehliyetsizlik sebebiyle borçlunun sorumlu olmadığı bir borç için kişisel güvence veren kişi, yükümlülük altına girdiği sırada, sözleşmeyi sakatlayan eksikliği biliyorsa, kefaletle ilgili kanun hükümlerine göre sorumlu olur. Aynı kural, borçlu yönünden zamanaşımına uğramış bir borca kefil olan kişi hakkında da uygulanır. Kanundan aksi anlaşılmadıkça kefil, bu bölümde kendisine tanınan haklardan önceden feragat edemez. Şekil – Madde 583 Kefalet sözleşmesi, yazılı şekilde yapılmadıkça ve kefilin sorumlu olacağı azamî miktar ile kefalet tarihi belirtilmedikçe geçerli olmaz. Kefilin, sorumlu olduğu azamî miktarı, kefalet tarihini ve müteselsil kefil olması durumunda, bu sıfatla veya bu anlama gelen herhangi bir ifadeyle yükümlülük altına girdiğini kefalet sözleşmesinde kendi el yazısıyla belirtmesi şarttır. Kendi adına kefil olma konusunda özel yetki verilmesi ve diğer tarafa veya bir üçüncü kişiye kefil olma vaadinde bulunulması da aynı şekil koşullarına bağlıdır. Taraflar, yazılı şekle uyarak kefilin sorumluluğunu borcun belirli bir miktarıyla sınırlandırmayı kararlaştırabilirler. Kefalet sözleşmesinde sonradan yapılan ve kefilin sorumluluğunu artıran değişiklikler, kefalet için öngörülen şekle uyulmadıkça hüküm doğurmaz. Eşin rızası – Madde 584 Eşlerden biri mahkemece verilmiş bir ayrılık kararı olmadıkça veya yasal olarak ayrı yaşama hakkı doğmadıkça, ancak diğerinin yazılı rızasıyla kefil olabilir; bu rızanın sözleşmenin kurulmasından önce ya da en geç kurulması anında verilmiş olması şarttır. Kefalet sözleşmesinde sonradan yapılan ve kefilin sorumlu olacağı miktarın artmasına veya adi kefaletin müteselsil kefalete dönüşmesine ya da kefil yararına olan güvencelerin önemli ölçüde azalmasına sebep olmayan değişiklikler için eşin rızası gerekmez. Ticaret siciline kayıtlı ticari işletmenin sahibi veya ticaret şirketinin ortak ya da yöneticisi tarafından işletme veya şirketle ilgili olarak verilecek kefaletler, mesleki faaliyetleri ile ilgili olarak esnaf ve sanatkârlar siciline kayıtlı esnaf veya sanatkârlar tarafından verilecek kefaletler, 27/12/2006 tarihli ve 5570 sayılı Kamu Sermayeli Bankalar Tarafından Yürütülen Faiz Destekli Kredi Kullandırılmasına Dair Kanun kapsamında kullanılacak kredilerde verilecek kefaletler ile tarım kredi, tarım satış ve esnaf ve sanatkârlar kredi ve kefalet kooperatifleri ile kamu kurum ve kuruluşlarınca kooperatif ortaklarına kullandırılacak kredilerde verilecek kefaletler için eşin rızası aranmaz. Kefalet Sözleşmesinin Şekle Aykırılığı Nedeniyle Kesin Hükümsüz Olması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2020/19-457 Karar No: 2022/1431 Karar Tarihi: 02.11.2022 Özet: Kefalet sözleşmesinin şekle aykırılık nedeniyle hükümsüzlüğünü hâkimin re’sen göz önünde tutması gerekir (Tandoğan, s. 741). Alacaklı kesin hükümsüz bir kefalet sözleşmesine dayanarak kefilden ifa talebinde bulunamayacağı gibi, kefilin yapacağı ifanın hükümsüzlüğü düzeltici etkisi de olmaz. Alacaklı ifa talebini dava yolu ile ileri sürerse, hâkim kefil tarafından ileri sürülmese bile şekle aykırılığı görevi gereği göz önünde tutar. Hatta kefil, kefalet sözleşmesinin şekle aykırılığına dayanmak istemediğini açıkça söylese ve savunmasını esas borcun geçerli olmadığı olgusu üzerine kursa bile, hâkim kefalet sözleşmesinin şekle aykırılığını yine de dikkate alabilecektir. Zira, kefalet sözleşmesi için Kanun’da öngörülen bu şekil kuralı, bir ispat şekli olmayıp, geçerlilik şekli niteliği taşımaktadır. Diğer taraftan; direnme kararında kefalet sözleşmesinin eşin yazılı rızası bulunmadan imzalandığı belirtilmiş ise de, davalı kefilin eşinin rızasının bulunduğu dosya içerisindeki (davalı kefilin eşinin imzasını taşıyan) “Eş Rıza Belgesi”nden anlaşılmaktadır. Hâl böyle olunca; 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu\’nun 584/1. maddesi uyarınca kefalet sözleşmesinde kefilin eşinin yazılı rızası bulunmakta ise de Bölge Adliye Mahkemesince kefalet sözleşmesinin şekle aykırılık nedeniyle hükümsüzlüğü re’sen göz önünde tutularak davanın reddi yönünde verilen direnme kararı bu bakımdan doğru bulunduğundan direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerle onanması gerekmiştir. (6098 s. K. m. 12, 581, 583, 584, 585, 591, 596, 598, 603) (818 s. K. m. 483, 484, 486, 492, 497, 503) (YİBK 12.04.1944 T. 1943/14 E. 1944/13 K.) 1. Taraflar arasındaki itirazın iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ereğli (Konya) 1. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar davalı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine bölge adliye mahkemesince istinaf başvurususun esastan kabulüne ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına, davanın reddine ilişkin karar davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 19. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesince Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili bankanın Ereğli Şubesi ile dava dışı Mustafa Çınar arasında kredi genel sözleşmesi imzalandığını, davalının söz konusu sözleşmeyi müşterek borçlu müteselsil kefil sıfatıyla imzalaması nedeniyle borcun tamamından asıl borçlu gibi sorumlu olduğunu, sözleşmeden kaynaklanan yükümlülüklerin yerine getirilmemesi üzerine borçlu ile kefile Ankara 38. Noterliğinin 14.07.2014 tarihli ve 23979 yevmiye numaralı ihtarnamenin keşide edildiğini, ancak verilen süre içerisinde ihtarname gereğinin yerine getirilmediğini ve dava dışı borçlu ile davalı kefil hakkında Ereğli 2. İcra Müdürlüğünün 2014/3638 E. sayılı dosyasında icra takibi başlatıldığını, davalının borca, faize ve fer’îlerine ilişkin itirazları üzerine takibin durduğunu, eldeki davaya konu sözleşmede imzalar huzurda alındığından yapılan itirazın dayanaksız olduğunu ileri sürerek davalının icra takibine haksız itirazının iptali ile takibin devamına, davalı aleyhine alacağın %40’ından aşağı olmamak üzere icra inkâr tazminatına hükmedilmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı cevabı: 5. Davalı cevap dilekçesinde; müvekkilinin müşterek ve müteselsil kefil sıfatıyla imzaladığı kredi sözleşmesinde kredi çekildiğinde belirli olan ilk limite kefil olduğunu, borçlunun sonradan kullandığı ve limit dışı olan kredilerden müvekkilinin bilgisi olmadığı gibi sorumlu da tutulamayacağını, mahkemeden kredi sözleşme belgeleri ve müvekkilinin sorumlu olduğu kredi limitinin tespitini istediklerini, müvekkili tarafından yapılan itirazının kısmî itiraz olduğunu, sadece imza attığı ilk kredi ve burada yazılı limit olduğunu, sorumlu olduğu limit miktarını sözleşmeye el yazısı ile yazmış olmasının muhtemel olduğunu, asıl borçlunun krediye ilişkin ödemelerinin de bu miktardan düşülmesi ve tüm kredi belgeleri ve sözleşmelerinin bilirkişi incelemesine yapılarak müvekkilinin gerçekte sorumlu olacağı borcun belirlenmesi gerektiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı: 6. Ereğli (Konya) 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 16.12.2016 tarihli ve 2015/11 E., 2016/867 K. sayılı kararı ile; düzenlenen bilirkişi raporuna göre davalının müşterek borçlu müteselsil kefil sıfatı ile imzaladığı genel kredi sözleşmesinden kaynaklanan takip borcunun 147.396,73TL olduğu, alacağın tasfiyesine kadar işleyecek temerrüt faizinden - [Sebepsiz Zenginleşmede Denkleştirici Adalet İlkesi: Bedelin Dava Tarihindeki Karşılığının Tespiti](https://kayseriavukat.org.tr/sebepsiz-zenginlesmede-denklestirici-adalet/): Sebepsiz Zenginleşmede Denkleştirici Adalet İlkesi: Bedelin Dava Tarihindeki Karşılığının Tespiti Sebepsiz Zenginleşmede Denkleştirici Adalet İlkesi: Davacı resmî şekli haiz olmamakla geçersiz satış sözleşmesine dayanarak sözleşmeye konu taşınmazın rayiç bedelini istemiştir. Mahkeme ve Özel Daire arasında çekişmesiz olduğu üzere, bu hâlde taraflar ancak sebepsiz zenginleşme hükümleri çerçevesinde verdiklerini geri isteyebileceklerinden Mahkemece yapılması gereken iş, denkleştirici adalet ilkesi gereği sözleşmedeki satış bedelinin dava tarihinde ulaştığı değeri bilirkişi marifetiyle hesaplamaktan ibaretken alınan ilk bilirkişi raporunda taşınmazın rayiç bedeli hesaplanmıştır. Hukuki nitelendirmeyi yapmak ve uygulanacak hukuk kurallarını belirlemekle görevli olan Mahkeme sonradan yanılgıyı fark etmiş ve tam da olması gerektiği gibi kendiliğinden yeni bir bilirkişi incelemesine başvurmuş, neticeten sözleşme bedelinin dava tarihindeki karşılığını hesap eden ikinci bilirkişi raporunu benimseyerek davayı kısmen kabul etmiştir. Böyle bir durumda hukuken hükme esas almaya elverişli olmayan ilk bilirkişi raporunun taraflarca itiraz edilmeyerek kesinleştiğinden bahisle taşınmazın rayicine hükmetme zorunluluğu doğurur şekilde davacı lehine usuli kazanılmış hak doğduğundan bahsedilemez. Hâl böyle olunca aynı gerekçeyle verilen direnme kararı yerindedir. Ne var ki, davacı vekilinin hükmolunan miktara ilişkin sair temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir. (4721 s. K. m. 706) (818 s. K. m. 213) (6098 s. K. m. 237) (2644 s. K. m. 26) (1512 s. K. m. 60, 89) (6100 s. K. m. 266, 281, 282) (6754 s. K. m. 3) (YHGK 18.02.2021 T. 2018/21-94 E. 2021/111 K.) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2022/3-508 Karar No: 2023/226 Karar tarihi: 15.03.2023 1. Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Gaziantep 5. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 3. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği düşünüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacı vekili; tarafların davalıya ait taşınmaz payının müvekkiline satışı konusunda 15.05.1991 tarihli harici sözleşmeyle anlaştıklarını, zilyetliğin teslim edilmesine rağmen devrin gerçekleştirilmediğini ileri sürerek taşınmazın rayiç değerinin tespiti ile bu bedelin davalıdan tahsil edilerek müvekkiline ödenmesine karar verilmesini talep etmiş, dava açılırken harca esas değer 8.000,00 TL olarak gösterilmiş, talep ıslah edilmemiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı vekili; iddianın zamanaşımına uğradığını, imar planının yarattığı sorun nedeniyle taşınmaz devrinin gerçekleşmediğini, şekle aykırı yapılmakla geçersiz olan bir sözleşmeye dayanılarak taşınmazın rayiç değerinin istenemeyeceğini belirterek davanın reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı 6. Gaziantep 5. Asliye Hukuk Mahkemesinin 17.12.2015 tarihli, 2010/531 Esas, 2015/1863 Karar sayılı kararı ile; taraflar arasında yapılan geçersiz satış sözleşmesi nedeniyle ödenen bedelin denkleştirici adalet ilkesine göre hesaplanacak karşılığının iadesi gerektiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne, 2.973,49 TL tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 7. Yukarıda belirtilen karara karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 23.01.2020 tarihli ve 2019/979 Esas, 2020/606 Karar sayılı kararı ile; “Dava, harici tapulu taşınmaz satımı nedeni ile ödenen bedelin iadesi istemine ilişkindir. Davaya konu 15/05/1991 tarihli sözleşme; Türk Medeni Kanunu’nun 706. maddesi, Borçlar Kanunu’nun 213. (Türk Borçlar Kanunu’nun 237.) maddesi, Tapu Kanunu’nun 26. maddesi ile Noterlik Kanunu’nun 60 ve 89. maddeleri uyarınca resmi şekilde yapılmadığı için geçersizdir. Bu nedenle, taraflar verdiklerini sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre geri isteyebilirler. Geçerli bir sebebe dayanmaksızın, bir kişinin mal varlığından diğerinin mal varlığına kayan değerin eksiksiz iadesi, denkleştirici adalet düşüncesine dayanır. Denkleştirici adalet ilkesi ise, haklı bir sebep olmaksızın başkasının mal varlığından istifade ederek kendi mal varlığını artıran kişinin elde ettiği bu kazanımı geri verme zorunda olduğu ve gerçek bir eski hale getirme yükümlülüğü bulunduğunu ifade eder. Belli bir miktar paranın verildiği tarihteki alım gücü ile aynı miktar paranın aradan geçen zamana ve enflasyon oranlarına bağlı olarak iade günündeki alım gücünün farklı ve az olduğu da bilinen bir gerçektir. Hukuken geçersiz sözleşmeler, sebepsiz zenginleşme kurulları uyarınca tasfiye edilirken, denkleştirici adalet ilkesi hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir. Bu husus, hakkaniyetin ve adaletin bir gereğidir. Bu bakımdan iade kararı verilirken, satış bedeli olarak verilen paranın alım gücünün, ilk ödeme tarihindeki alım gücüne ulaştırılması ve bu şekilde iadeye karar verilmesi gerekmektedir. Aksi halde ise kısmi iade durumu oluşacak, iade dışındaki zenginleşme iade borçlusu yedinde haksız zenginleşme olarak kalacak ve iade borçlularının iade de direnmelerine neden olacaktır. Somut olayda; dosya içeriğinde 27.06.2012 ve 02.11.2015 tarihli ehil bilirkişilerden denetimine elverişli olarak alınan 2 ayrı bilirkişi raporunun bulunduğu, 27.06.2012 tarihli raporda taşınmazın dava tarihi itibari ile rayiç bedelinin hesaplandığı ve taşınmazın değerinin 28.750TL olarak tespit edildiği, bu raporun taraf vekillerine usulüne uygun tebliğine rağmen taraflar ya da vekillerince itiraz edilmediği; 02.11.2015 tarihli ikinci raporda ise, yerleşik daire uygulamamız doğrultusunda denkleştirici adalet ilkesine göre hesaplama yapıldığı ve davacı vekilince rapora itirazda bulunulduğu, ancak itirazlar değerlendirilmeden mahkemece bu rapor dikkate alınarak hüküm kurulduğu anlaşılmıştır. Hal böyle olmakla birlikte; 27.06.2012 tarihli rapora taraflarca itiraz edilmediği görülmüş ve itiraz edilmemesi neticesinde kesinleşmiştir. Bu sebeple, itiraz edilmeyen rapordaki hesaplanan alacak miktarı davacı lehine usuli kazanılmış hak oluşturmaktadır. Mahkemece, kesinleşmiş rapordaki miktar doğrultusunda dava değeri de dikkate alınarak talep aşımına sebebiyet vermeyecek şekilde hüküm kurulması gerekmekte iken, yanılgılı değerlendirme ile hüküm kurulması doğru görülmemiş bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur. Direnme Kararı 9. Mahkemenin 22.10.2020 tarihli ve 2020/162 Esas, 2020/192 Karar sayılı kararı ile; ilk karar gerekçesinin yanında, bilirkişi raporuna itiraz edilmemesinin davacı lehine usuli kazanılmış hak doğurmayacağı, zira raporun hüküm kurmaya elverişli olmadığı belirtilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi 10. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. Uyuşmazlık 11. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; geçersiz sözleşmeye dayalı olarak taşınmazın rayiç değerinin tespiti ile davalıdan tahsili istenen davada, taşınmazın rayiciyle ilgili hesaplama içeren bilirkişi raporuna davalı tarafın itiraz etmemesi nedeniyle raporun kesinleştiğinden bahisle bu durumun davacı lehine usuli kazanılmış hak doğurduğu kabul edilerek sözleşme bedelinin denkleştirici adalet ilkesi çerçevesinde iadesi yerine taşınmazın rayicine hükmedilmesinin mümkün olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. III. Gerekçe 12. Mahkeme ve Özel Daire arasındaki uyuşmazlığın çözümü, “usuli kazanılmış hak” kavramının açıklanmasını gerekli kılmaktadır. 13. Mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda usuli kazanılmış hak kavramına ilişkin açık bir hüküm bulunmamaktadır. 14. Davaların uzamasını önlemek, hukuki alanda istikrar sağlamak ve kararlara karşı genel güvenin sarsılmasını önlemek amacıyla Yargıtay uygulamaları ile geliştirilmiş, öğretide kabul - [Mecburi Takip Arkadaşı Aleyhine İpoteğin Paraya Çevrilmesi Yoluyla Takip Başlatılabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/mecburi-takip-arkadasi/): İcra Takibinde Mecburi Takip Arkadaşı 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu İcra emri – Madde 149 İcra memuru, ibraz edilen akit tablosunun kayıtsız şartsız bir para borcu ikrarını ihtiva ettiğini ve alacağın muaccel olduğunu anlarsa, borçluya ve taşınmaz üçüncü şahıs tarafından rehnedilmiş veya taşınmazın mülkiyeti üçüncü şahsa geçmişse ayrıca bunlara birer icra emri gönderir. Bu icra emrinde borcun otuz gün içinde ödenmesi ve bu müddet içinde borç ödenmez ve icra mahkemesinden icranın geri bırakılmasına dair bir karar getirilmezse, alacaklının taşınmazın satışını istiyebileceği bildirilir. Ödeme emri – Madde 149/b 149 uncu maddede yazılı haller dışındaki muaccel alacaklar için icra memuru, borçluya ve varsa taşınmaz sahibi üçüncü şahsa aşağıdaki kayıtlara uygun olmak üzere 60 ıncı maddeye göre birer ödeme gönderir. 1. Ödeme müddeti otuz gündür. 2. Yedi gün içinde itiraz olunmaz ve 1 numaralı bendde yazılı müddet içinde borç ödenmezse alacaklının taşınmazın satışını istiyebileceği bildirilir. Borçlu cari hesap veya kısa, orta, uzun vadeli kredi şeklinde işleyen nakdi kredileri ve gayri nakdi kredileri teminen alınan ipotekler – Madde 150/ı Borçlu cari hesap veya kısa, orta, uzun vadeli kredi şeklinde işleyen nakdî veya gayrinakdi bir krediyi kullandıran tarafın ibraz ettiği ipotek akit tablosu kayıtsız ve şartsız bir para borcu ikrarını ihtiva etmese dahi, krediyi kullandıran taraf, krediyi kullanan tarafa ait cari hesabın kesilmesine veya kısa, orta, uzun vadeli kredi hesabının muaccel kılınmasına ilişkin hesap özetinin veya gayrinakdi kredinin ödenmiş olması nedeniyle tazmin talebinin veya borcun ödenmesine ilişkin ihtarın noter aracılığıyla krediyi kullanan tarafa kredi sözleşmesinde yazılı ya da ipotek akit tablosunda belirtilen adrese gönderilmek suretiyle tebliğ edildiğini veya 68/b maddesi gereğince tebliğ edilmiş sayıldığını gösteren noterden tasdikli bir sureti icra müdürüne ibraz ederse icra müdürü 149 uncu madde uyarınca işlem yapar. Şu kadar ki, krediyi kullanan tarafın hesap özetine ve borcun ödenmesine ilişkin ihtara ya da gayrinakdi kredi nedeniyle tazmin talebine, kendisine tebliğ edildiği veya 68/b maddesi gereğince tebliğ edilmiş sayıldığı tarihten itibaren sekiz gün içinde noter aracılığıyla itiraz etmiş olduğunu ispat etmek suretiyle icra mahkemesine şikâyette bulunmak hakkı saklıdır. Bu takdirde krediyi kullandıran taraf alacağını 68/b maddesi çerçevesinde diğer belgelerle ispatlayabiliyorsa, krediyi kullanan tarafın şikâyeti reddedilir. İcra mahkemesi nde yapılan inceleme sırasında, borçlu, borcun sona erdiğine veya ertelendiğine ilişkin resmî veya imzası ikrar edilmiş bir belge sunmadıkça takibin durdurulmasına karar verilemez. Hesap özetinin, tazmin talebinin veya ihtarın ipotekli taşınmaz maliki üçüncü kişiye tebliğ edilmesi veya tebliğ edilmiş sayılması Türk Medenî Kanununun 887 nci maddesinde öngörülen ödeme istemi yerine geçer. Mecburi Takip Arkadaşı Aleyhine İpoteğin Paraya Çevrilmesi Yoluyla Takip Başlatılabilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2021/12-59 Karar No: 2023/233 Karar Tarihi: 22.03.2023 Özet: Takip konusu taşınmazdaki bağımsız bölüm … adına kayıtlı olup, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 149 uncu maddesi uyarınca mecburi takip arkadaşı olan … aleyhine ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla takip başlatılmasında yasaya aykırılık bulunmamaktadır. (6098 s. K. m. 586) (2004 s. K. m. 61, 68/A, 149, 149/B, 150/I) (4721 s. K. m. 881, 887) (7201 S. K. m. 21) Taraflar arasındaki şikâyet isteminden dolayı yapılan inceleme sonunda İlk Derece Mahkemesince şikâyetin kabulüne karar verilmiştir. Kararın alacaklı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle şikâyetin reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı borçlular vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 12. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı borçlular vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. TALEP Borçlular vekili; alacaklı tarafından müvekkilleri aleyhine … 10. İcra Müdürlüğünün 2015/4820 Esas sayılı dosyasında ipoteğin paraya çevrilmesi yolu ile ilâmlı icra takibi başlatıldığını, ipotek borçlusu ve müteselsil kefil olan borçlu …’e hesap kat ihtarının tebliğ edilmediğini, tebligatın adres yetersizliği nedeniyle bila tebliğ iade edildiğini, alacaklı banka tarafından hesap kat ihtarnamesinin asıl borçlu ve müteselsil kefillere aynı tarihte tebliğe çıkarıldığını, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (6098 sayılı Kanun) 586 ncı maddesi gereğince asıl borçluya yapılan ihtar sonuçsuz kalmadan müteselsil kefillere gönderilen hesap kat ihtarının hukuki geçerliliğinin bulunmadığını, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 61 inci maddesi uyarınca borçlulara icra emri ile birlikte takibe dayanak belgelerin tebliğ edilmediğini, ipotek tesis edilirken borçlu …’in eşi …’in rızasının alınmadığını, ayrıca kredi sözleşmesinde …’in rızası alınmış ise de kefalet sınırının gösterilmediğini, icra emrinin asıl borçlu … Süt ve Süt Ürünleri San. Tic. A.Ş.’ne usulüne uygun tebliğ edilmediğini ileri sürerek takibin iptaline karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Alacaklı vekili; borçlu …’in alacaklı bankanın kredili müşterisi olan … Süt ve Süt Ürünleri San. Tic. A.Ş.\’nin müşterek ve müteselsil kefili olduğunu, diğer borçlu …’in ise … Süt ve Süt Ürünleri San. Tic. A.Ş.\’nin borçlarına teminat olarak verilen ipotekli taşınmaz maliki olup, aynı zamanda …\’in eşi olduğunu, asıl borçlu şirketin kredi ödemelerinde temerrüde düşmesi üzerine, Ereğli 1. Noterliğinin 06.10.2015 tarihli ve 7282 yevmiye numaralı ihtarnamesi keşide edilerek borçlu şirket ile tüm müşterek ve müteselsil kefillere tebliğe çıkarıldığını ve kredilerin kat edildiğini, borçlular ödeme yapmadığından borçluların alacaklı bankaya kredi alacaklarına teminat olarak verdiği ipotekli taşınmazlar hakkında ipotekli takip başlattıklarını, borçlulara 21.10.2015 tarihinde icra emri tebliğ edilmesine rağmen herhangi bir itirazda bulunulmadığını, takipten sonra asıl borçlu şirket ile müşterek ve müteselsil kefillerin de imzasıyla 08.01.2016 tarihinde yapılan borç tasfiye protokolünün 3.4. maddesinde \”… 10. İcra Müdürlüğü 2015/4820 esas sayılı dosyasıyla başlatılan takiplere hiçbir itirazları olmadığını” kabul ettiklerini, şikâyetin süreden reddi gerektiğini, hesap kat ihtarının asıl borçluya tebliğ edildiğini ve itiraz edilmediğini, kat ihtarının ayrıca müşterek ve müteselsil kefillere tebliğinin gerekmediğini, borçluların iddialarının yerinde olmadığını belirterek şikâyetin reddini savunmuştur. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin 26.06.2018 tarihli ve 2018/304 Esas, 2018/958 Karar sayılı kararı ile; Ereğli 1. Noterliğinin 06.10.2015 tarihli ve 7282 yevmiye numaralı hesap kat ihtarnamesinin müşterek müteselsil kefil ve ipotek veren …\’e, Beşiktaş 11. Noterliğinin 12.10.2015 tarihli ve 46518 yevmiye numaralı hesap kat ihtarnamesinin ise alacaklı banka lehine ipotekli bulunan … ili, … ilçesi, … Mah, 647 ada, 5 parselde kayıtlı bağımsız bölümleri devralan …\’e tebliğe çıkarıldığı, …\’e gönderilen hesap kat ihtarnamesinin tebliğ edilmemiş olduğu, - [Konkordatonun Tasdiki: İtiraz Sebeplerinin Tasdik Duruşmasından Önce Yazılı Olarak Bildirilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/konkordatonun-tasdiki/): Konkordatonun Tasdiki 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu Konkordatonun mahkemede incelenmesi – Madde 304 Komiserin gerekçeli raporunu ve dosyayı tevdi alan mahkeme, konkordato hakkında karar vermek üzere yargılamaya başlar. Mahkeme, komiseri dinledikten sonra kısa bir zamanda ve her hâlde kesin mühlet içinde kararını vermek zorundadır. Karar vermek için tayin olunan duruşma günü, 288 inci madde uyarınca ilân edilir. İtiraz edenlerin, itiraz sebeplerini duruşma gününden en az üç gün önce yazılı olarak bildirmek kaydıyla duruşmada hazır bulunabilecekleri de ilâna yazılır. Konkordato hakkında yapılan yargılamada kesin mühlet içinde bir karar verilemeyeceği anlaşılırsa; mahkeme, gerekli görürse komiserden gerekçeli bir rapor da alarak, karar verilinceye kadar mühlet hükümlerinin devamına karar verebilir. Bu süre altı aydan fazla olamaz. Konkordatonun tasdiki şartları – Madde 305 302 nci madde uyarınca yapılan toplantıda ve iltihak süresi içinde verilen oylarla kabul edilen konkordato projesinin tasdiki aşağıdaki şartların gerçekleşmesine bağlıdır: a) Adi konkordatoda teklif edilen tutarın, borçlunun iflâsı hâlinde alacaklıların eline geçebilecek muhtemel miktardan fazla olacağının anlaşılması; malvarlığının terki suretiyle konkordatoda paraya çevirme hâlinde elde edilen hasılat veya üçüncü kişi tarafından teklif edilen tutarın iflâs yoluyla tasfiye hâlinde elde edilebilecek bedelden fazla olacağının anlaşılması. b) Teklif edilen tutarın borçlunun kaynakları ile orantılı olması (bu kapsamda mahkeme, borçlunun beklenen haklarının dikkate alınıp alınmayacağını ve alınacaksa ne oranda dikkate alınacağını da takdir eder). c) Konkordato projesinin 302 nci maddede öngörülen çoğunlukla kabul edilmiş bulunması. d) 206 ncı maddenin birinci sırasındaki imtiyazlı alacaklıların alacaklarının tam olarak ödenmesinin ve mühlet içinde komiserin izniyle akdedilmiş borçların ifasının, alacaklı bundan açıkça vazgeçmedikçe yeterli teminata bağlanmış olması (302 nci maddenin altıncı fıkrası kıyasen uygulanır). e) Konkordatonun tasdikinin gerektirdiği yargılama giderleri ile konkordatonun tasdiki durumunda alacaklılara ödenmesi kararlaştırılan para üzerinden alınması gereken harcın, tasdik kararından önce, borçlu tarafından mahkeme veznesine depo edilmiş olması. Mahkeme konkordato projesini yetersiz bulursa kendiliğinden veya talep üzerine gerekli gördüğü düzeltmenin yapılmasını isteyebilir. Konkordatonun tasdiki kararı, kapsamı ve ilânı – Madde 306 Konkordatonun tasdiki kararında alacaklıların hangi ölçüde alacaklarından vazgeçtiği ve borçlunun borçlarını hangi takvim çerçevesinde ödeyeceği belirtilir. Kararda, tasdik edilen konkordatonun yerine getirilmesini sağlamak için gerekli gözetim, yönetim ve tasfiye tedbirlerini almakla görevli bir kayyım tayin edilebilir. Bu takdirde kayyım, borçlunun işletmesinin durumu ve proje uyarınca borçlarını ödeme kabiliyetini muhafaza edip etmediği konusunda iki ayda bir tasdik kararını veren mahkemeye rapor verir; alacaklılar bu raporu inceleyebilirler. Tasdik kararı mahkemece, 288 inci madde uyarınca ilân olunur ve ilgili yerlere bildirilir. Konkordatonun Tasdiki: İtiraz Sebeplerinin Tasdik Duruşmasından Önce Yazılı Olarak Bildirilmesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2023/6-177 Karar No: 2023/250 Karar Tarihi: 22.03.2023 Özet: Dosya içerisinde yer alan belgelere göre 21.11.2020 tarihinde alacaklılar toplantısı yapıldığı, komiserler kurulunca düzenlenen hazirun listesine göre alacaklı … T.A.Ş. yetkilisinin alacaklılar toplantısına katılmadığı gibi iltihak süresi içerisinde konkordato projesine ilişkin oy kullanmadığı, alacaklı … T….nin, oy kullamayan diğer alacaklılar arasında red oyu kullanan alacaklı olarak değerlendirildiği, komiserler kurulu tarafından 04.12.2020 tarihinde nihai raporun sunulduğu, tasdik duruşmasının ise 11.01.2021 tarihinde yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu durumda alacaklı … T.A.Ş. yetkilisi tarafından İİK’nın 304/1 inci maddesi uyarınca itiraz sebeplerinin tasdik duruşmasından en az üç gün önce ve yazılı olarak bildirilmediği anlaşılmaktadır. Buna göre İİK’nın 308/a maddesi uyarınca mahkemece verilen tasdik kararını istinaf hakkı bulunmadığından Bölge Adliye Mahkemesince alacaklı … T.A.Ş. vekilinin istinaf dilekçesinin reddine karar verilmesi yerindedir. (2004 s. K. m. 206, 285, 286, 288, 289, 293, 297, 299, 302, 304, 305, 305/B, 306, 308/A, 308/C, 308/Ç) Konkordato isteminden dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince talebin kısmen kabulüne karar verilmiştir. Kararın talep eden … İnş. Tur. Nak. Tic. San. Ltd. Şti. vekili ile alacaklı … T.A.Ş., … Bankası AŞ ve … AŞ vekilleri tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince alacaklı … T.A.Ş. vekilinin istinaf dilekçesinin reddine, talep eden … İnş. Tur. Nak. Tic. San. Ltd. Şti. vekili ile alacaklı … Bankası AŞ ve … AŞ vekillerinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı alacaklı … T.A.Ş. ile … Bankası AŞ vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 6. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı talep eden … İnş. Tur. Nak. Tic. San. Ltd. Şti. vekili ile alacaklı … T.A.Ş., ve … Bankası AŞ vekilleri tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. TALEP Konkordato talep edenler vekili dilekçesinde; müvekkili şirketlerin mal varlığının borçlarını karşılayabilecek durumda olduğunu ancak nakit ödeme güçlüğü içinde olduklarını, bu nedenle konkordato talebinde bulunmak zorunda kaldıklarını ileri sürerek 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 285 ve devamı maddeleri gereğince konkordato projesinin tasdikine karar verilmesini talep etmiştir. II. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin 11.01.2021 tarihli ve 2019/289 Esas, 2021/8 Karar sayılı kararı ile; 1. Talep eden … İnş. Tur. Nak. Tic. San. Ltd. Şti. yönünden, konkordato projesinin İcra ve İflas Kanunu’nun 302/3 üncü maddesinde öngörülen çoğunlukla kabul edilmediği ve tasdik şartının gerçekleşmediği, ayrıca konkordato komiserler kurulunun 11.01.2021 tarihli celsedeki, adı geçen şirketin devam eden inşaat işleri bakımından yaklaşık dokuz aydır herhangi bir çalışmasının bulunmadığı, işlerin yürümediği, sorunun davacı ile üst yükleniciler arasında olduğu, ne zaman ve ne şekilde çözüleceğinin belli olmadığı, bu şekilde çalışma olmaması durumunda davacı şirketin borçlarını kaynakları ile orantılı olarak ödemesinin mümkün gözükmediği yönündeki beyanı dikkate alındığında, İİK’nın 305/b maddesindeki tasdik şartının gerçekleşmediği gerekçesiyle konkordato tasdik talebinin reddine, 2. Talep eden … İnşaat Taah. San. ve Tic. Ltd. Şti. yönünden ise; alacaklılar toplantısında ve iltihak süresi içerisinde alacaklı sayısı ve alacak miktarına göre konkordato projesinin kabul edildiği, diğer tasdik şartlarının da gerçekleştiği gerekçesiyle talep eden şirketin konkordato projesinin tasdik talebinin kabulüne karar verilmiştir. III. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde talep eden … İnş. Tur. Nak. Tic. San. Ltd. Şti. vekili ile alacaklı … T.A.Ş., … Bankası AŞ ve … AŞ vekilleri istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 30.06.2021 tarihli ve 2021/1035 Esas, 2021/1039 Karar sayılı kararı ile; 1. Alacaklı … T.A.Ş.’nin istinaf nedenleri yönünden, banka tarafından konkordato komiserliğine süresinde alacak bildirilmiş ve alacaklılar toplantısında ret oyu kullanılmış ise de, banka - [Tezyidi Bedel Davası Açılması Halinde Kamulaştırmasız El Atma Davası Reddedilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/tezyidi-bedel-davasi-acilmasi/): Tezyidi Bedel Davası Açıldıktan ve Mülkiyet Kesinleştikten Sonra Süresinde Yenileme Yapılmaması Tezyidi Bedel Davası: Somut olay değerlendirildiğinde, kıymet takdirinin yapılacağına ilişkin tebliğnamenin davacıya usulüne uygun olarak tebliğ edildiği, kıymet takdir komisyonunca takdir edilen kamulaştırma bedellerinin davacı … adına bankaya bloke edildiği, dava konusu taşınmazlara ilişkin olarak mülkiyet ihtilafının 1970-1975 ve 1980 yıllarında giderilerek davacının malik sıfatını kazandığı, ancak davacı tarafından mülkiyet ihtilafı sonuçlandıktan sonra tehirine karar verilen tezyidi bedel davalarının süresinde yenilenmediği anlaşılmakla, dava konusu taşınmazlar yönünden kamulaştırma işleminin kesinleştiği sonucuna varılmıştır. (2942 s. K. m. 14) (3402 s. K. m. 12) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2021/5-374 Karar No: 2023/286 Karar Tarihi: 29.03.2023 1. Taraflar arasındaki kamulaştırmasız el atma nedenine dayalı tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … 18. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar davalı idare vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 5. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı idare vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği düşünüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilin maliki olduğu … ili … ilçesi … Mahallesi 2986 parsel ile hissedarı olduğu 1276, 1277, 1305, 1336 ve 1337 parsel sayılı taşınmazların tamamının … Barajı Su Toplama Havzası içerisinde kaldığını, davalı idare tarafından kamulaştırma kararının alındığını ancak kamulaştırma işlemleri tamamlanmadan taşınmazlara fiilen el atıldığını ve müvekkiline herhangi bir tebligat yapılmadığını ileri sürerek kamulaştırmasız el atma bedeli olarak fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere şimdilik 10.000,00 TL bedelin davalı idareden tahsiline karar verilmesini talep etmiş, 15.02.2016 havale tarihli ıslah dilekçesi ile taleplerini artırmıştır. Davalı Cevabı 5. Davalı idare vekili cevap dilekçesinde; dava konusu taşınmazların … Barajı rezervuar alanında kaldığını, kamulaştırma tarihi olan 1968 yılında dava konusu taşınmazların mülkiyetinin Maliye Hazinesi ve … arasında itirazlı olduğunu, taşınmazların kamulaştırıldığını, kıymet takdiri yapılacağı hususundaki tebligatın 02.05.1968 tarihinde taşınmaz malikine bizzat yapıldığını, kıymet takdir komisyonunca takdir edilen kamulaştırma bedellerinin … Bankası … Şubesine 25.10.1968 tarihinde … adına yatırıldığını, yine …’nun bizzat kendisine yasal noter tebligatının çekildiğini ve 11.06.1968 tarihli şerh alındığını, davacının … 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde tezyid-i bedel davaları açtığını, dava konusu taşınmazlar için davacı tarafça daha önceden tezyid-i bedel davası açılması nedeniyle davacının yeniden kamulaştırmasız el atma nedeniyle tazminat davası açamayacağını, bu davalar açılmamış olsaydı bile dava konusu taşınmazlar için gerekli noter tebligatlarının usulüne uygun olarak tebliğ edildiği için davanın yine hak düşürücü süre yönünden reddi gerekeceğini ve ayrıca dava konusu taşınmaz için talep edilen bedelin fahiş olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkeme Kararı 6. … 18. Asliye Hukuk Mahkemesinin 12.05.2016 tarihli ve 2013/129 Esas, 2016/136 Karar sayılı kararı ile; davaya konu 2986, 1276, 1277, 1336, 1337 parsellerin tamamının, 1305 parselin büyük bir kısmının gölet içerisinde, küçük bir kısmının ise maksimum su kotu içerisinde Devlet Su İşleri (DSİ) Genel Müdürlüğü’nün sorumluluk alanında kaldığı, DSİ tarafından daha önceki yıllarda kamulaştırma çalışmalarının başlatıldığı, ancak tamamlanamadığı gerekçesiyle davanın ıslah dilekçesi doğrultusunda kabulü ile, 3.614.270,00 TL’nin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine, dava konusu taşınmazların ve davacı hisselerinin davacı adına olan kaydının iptali ile davalı DSİ Genel Müdürlüğü adına tapuya tesciline karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı idare vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 5. Hukuk Dairesinin 09.05.2018 tarihli ve 2016/20098 Esas, 2018/8911 Karar sayılı kararı ile; “…Dava, kamulaştırmasız el atılan taşınmaz bedelinin tahsili istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiş; hüküm, davalı idare vekilince temyiz edilmiştir. Mahallinde yapılan keşif sonucu; … İlçesi, … Köyü 2986, 1305, 1337, 1336, 1276 ve 1277 parsel sayılı taşınmazların dava tarihindeki değerinin biçilmesinde bir isabetsizlik görülmemiştir. Ancak; Davacı tarafından davalı idareye karşı … 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1968/462-456-466-465-459-426 Esas sayılı dosyaları ile dava konusu taşınmazların davacının payına düşen kısımlarına yapılan el koyma işlemi ile ilgili tezyidi bedel davası açıldığı, mülkiyeti ihtilaflı olduğundan maliki belli oluncaya kadar davaların tehirine karar verildiği, dosyamız davacısının 29.05.1975 tarihinde kesinleşen tapu iptal tescil davası ile malik sıfatını kazandığı ve tehirine karar verilen dosyanın işleme konulmadığı anlaşılmıştır. 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 14. maddesi uyarınca tezyidi bedel davası açıldıktan ve mülkiyet kesinleştikten sonra süresinde yenileme yapılmadığından taşınmazlar yönünden kesinleşmiş bir kamulaştırma işlemi söz konusu olacağından kamulaştırmasız el atmadan bahsedilemez. Bu nedenle davalı idare tarafından daha önce kamulaştırılan ve kamulaştırma işlemi taraflarca kesinleşen taşınmaza ilişkin açılan kamulaştırmasız el atma davasının reddi gerekirken yazılı gerekçe ile kabulüne karar verilmesi, Doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı 9. … 18. Asliye Hukuk Mahkemesinin 04.03.2020 tarihli ve 2019/183 Esas, 2020/82 Karar sayılı kararı ile önceki gerekçeye ek olarak; davacı tarafından davalı idareye karşı … 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1968/462-456-466-465-459-426 Esas sayılı dosyaları ile dava konusu taşınmazlarda davacının payına düşen kısımlarına yapılan el atma işlemi ile ilgili tezyidi bedel davaları açıldığı, mülkiyeti ihtilaflı olduğundan maliki belli olana kadar davaların tehirine karar verildiği, 1336 parsel sayılı taşınmazın 3000/3100 hissesi, 1337 parsel sayılı taşınmazın 3676/3900 hissesi, 1276 parsel sayılı taşınmazın 3676/3900 hissesi, 1277 parsel sayılı taşınmazın 3000/3100 hissesinin … 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1971/725 Esas, 1974/433 Karar sayılı kararının 30.05.1975 tarihinde kesinleşmesinin ardından tapuda davacı adına tescilleri yapıldığı, diğer dava konusu parsellerden 1305 parselin 1970 yılında ve 2986 parsel ise 1980 yılında hükmen davacı adına tescil edildiği, tehirine karar verilen dosyaların işleme konulmadığı, dava konusu taşınmazların mülkiyet ihtilafı giderilerek taşınmazların 1970-1975-1980 yıllarında davacı adına tescil edildiği, davalı idare tarafından usulüne uygun bir kamulaştırma işlemi yapıldığı iddiası sabit olsaydı, mülkiyet ihtilafına ilişkin devam eden davalara müdahale etmesi ve kendi adına tescilini sağlaması gerekirken bu işlemi yapmadığı, 3402 sayılı Kanun’un 12/3 üncü maddesinde belirtilen 10 yıllık hak düşürücü süre içerisinde davalı DSİ Genel Müdürlüğü tarafından tescil davası açılmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi 10. Direnme kararı süresi içinde davalı idare vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. Uyuşmazlık 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; kamulaştırmasız el atma nedenine dayalı tazminat istemine ilişkin eldeki davada, dava konusu taşınmazlar yönünden kesinleşmiş bir kamulaştırma işleminin bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır. III. Gerekçe 12. Konunun açıklığa kavuşturulması için öncelikle kamulaştırmasız el atma kavramının açıklanmasında yarar bulunmaktadır. 13. Kamulaştırmasız el atma müessesesi, kamulaştırma yetkisi bulunan bir idari makamın Anayasa’ya ve yasalara uygun - [Kart Şifresinin Ele Geçirilmesinde Kart Hamili ile Bankanın Kusur ve Sorumluluğu](https://kayseriavukat.org.tr/kart-sifresinin-ele-gecirilmesi/): ATM İçinde Sıkışan Kart Şifresinin Ele Geçirilmesinde Kart Hamilinin Kusuru ve Bankanın Sorumluluğu Kart Şifresinin Ele Geçirilmesinde Kart Hamilinin Kusuru ve Bankanın Sorumluluğu: Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin davalı bankanın müşterisi olduğunu, müvekkilinin para çekmek için banka kartını ATM cihazına yerleştirdiğini, ancak kartın ATM içine girdikten sonra ekran arızası kodu verdiğini, cihaz tarafından karta el konularak kartını iade alamadığını, müvekkilinin eşinin o sırada rahatsız olduğunu ve hastaneye yetiştirilmesi gerektiğinden kartın el konulmasıyla iptal işlemine ilişkin olarak davalıya herhangi bir bildirim yapılamadığını, iki gün sonra internet hesabına girdiğini ve …TL nakit çekim ile …TL harcama olmak üzere toplam …TL’nin hesabından iradesi dışında çekildiğini fark ettiğini, bunun üzerine davalı bankayla irtibata geçildiğini ve Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunulduğunu, ayrıca durumun davalı bankaya ihtarnameyle bildirildiğini, davalı tarafından herhangi bir ödeme yapılmadığından davalı aleyhine icra takibi başlatıldığını, davalının haksız itiraz etmesi üzerine takibin durduğunu ileri sürerek itirazın iptali ile takibin devamına, davalının alacağın %40’ı oranında icra inkâr tazminatına mahkûm edilmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Bir güven kurumu olması nedeniyle en hafif kusurundan dahi sorumlu tutulan bankanın ATM cihazında yeterli önlemi almadığından kusurlu olduğu ve doğan zarardan sorumlu tutulması gerektiği düşünülse bile, somut olayda şifrenin üçüncü kişilerce ele geçirilmesinde davacı kart hamilinin ağır kusuru bulunduğundan, davalı banka bakımından doğan zarar ile kusur arasında nedensellik bağı kesilmiş olup davanın reddine karar verilmesi gerekir. (5464 s. K. m. 15, 16, 18, 20) (5411 s. K. m. 3, 6, 60, 63) (818 s. K. m. 43, 44, 98, 99, 100) (6098 s. K. m. 51, 52, 114, 115, 116) (6762 s. K. m. 20) (6102 s. K. m. 18) (YHGK 16.06.2020 T. 2017/19-3092 E. 2020/400 K.) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2020/19-108 Karar No: 2022/1450 Karar Tarihi: 08.11.2022 1. Taraflar arasındaki itirazın iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Asliye Ticaret Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar davalı banka vekili ve katılma yoluyla davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 19. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı taraf vekilleri tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin davalı bankanın müşterisi olduğunu, müvekkilinin para çekmek için banka kartını ATM cihazına yerleştirdiğini, ancak kartın ATM içine girdikten sonra ekran arızası kodu verdiğini, cihaz tarafından karta el konularak kartını iade alamadığını, müvekkilinin eşinin o sırada rahatsız olduğunu ve hastaneye yetiştirilmesi gerektiğinden kartın el konulmasıyla iptal işlemine ilişkin olarak davalıya herhangi bir bildirim yapılamadığını, iki gün sonra internet hesabına girdiğini ve 10.500TL nakit çekim ile 8.660TL harcama olmak üzere toplam 19.160TL’nin hesabından iradesi dışında çekildiğini fark ettiğini, bunun üzerine davalı bankayla irtibata geçildiğini ve Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunulduğunu, ayrıca durumun davalı bankaya ihtarnameyle bildirildiğini, davalı tarafından herhangi bir ödeme yapılmadığından davalı aleyhine … İcra Müdürlüğünün 2012/3844 E. sayılı dosyası ile icra takibi başlatıldığını, davalının haksız itiraz etmesi üzerine takibin durduğunu ileri sürerek itirazın iptali ile takibin devamına, davalının alacağın %40’ı oranında icra inkâr tazminatına mahkûm edilmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; kartın ATM cihazında sıkıştığından bahisle kartını davacının iade alamadığı ifade edilse de şifrenin diğer şahısların eline geçmeden kartın kullanılmasının mümkün olmadığını, davacının 17.01.2012 tarihinde kartın kapatılması için başvurduğunu ve müvekkili banka tarafından kartın hemen kapatıldığını, hatanın davacıdan kaynaklandığını, kart ve şifrenin birlikte kullanılması nedeniyle nakit işlemlerdeki sorumluluğun davacı kart hamiline ait olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı 6. … Asliye Ticaret Mahkemesinin 08.05.2015 tarihli ve 2014/816 E., 2015/340 K. sayılı kararı ile; taraflar arasında imzalanan sözleşmenin 75. maddesine göre davacının söz konusu durumu vakit geçirmeksizin bankaya bildirmekle yükümlü olduğu, bu madde ile 5464 sayılı Banka Kartları ve Kredi Kartları Kanunu’nun 16. maddesi birlikte değerlendirildiğinde, davacının vakit geçirmeksizin davalı bankayı durumdan haberdar etmemesinin ve ayrıca kart şifresini gereği gibi muhafaza etmemesinin davacı yönünden müterafik kusur teşkil edeceği, davalı bankanın ise ATM cihazında yeterli önlem ve tedbir alınmayarak banka kartının kötü niyetli kişilerin elde etmesine ve kullanmasına olanak vermesiyle davacı hesabından nakit para çekilmesi ve alışveriş yapılmasında kusurunun bulunduğu, ortaya çıkan zarardan sorumluluğunun doğacağı, olayın oluşumuna göre davacı ile davalı bankanın müterafik kusurlu görüldükleri, tarafların müterafik kusur oranları %50 kabul edilerek karar verilmesinin hakkaniyete uygun olacağı, bu nedenle davalı bankanın icra takibine yaptığı itirazın kısmen iptalinin gerektiği, alacak likit olmadığından, varlığı ve miktarı yargılamayı gerektirdiğinden davacı lehine icra inkâr tazminatına hükmedilemeyeceği gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne, … İcra Müdürlüğünün 2012/3844 E. sayılı takip dosyasında davalı borçlunun borca itirazının kısmen iptali ile takibin 9.580TL asıl alacak üzerinden devamına, fazlaya ilişkin alacak talebinin reddine, yasal şartlar oluşmadığından taraflar lehine tazminata hükmedilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 7. … Asliye Ticaret Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı banka vekili ve katılma yoluyla davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay (Kapatılan) 19. Hukuk Dairesinin 13.04.2017 tarihli ve 2016/8169 E., 2017/3018 K. sayılı kararı ile; “…Dava, bankanın kusuru nedeniyle banka kartı harcamalarının davalıdan tahsili için başlatılan icra takibine itirazın iptaline ilişkindir. Somut olayda banka kartının ATM’ de sıkışması nedeniyle davacı kartın elinden iradesi dışında çıktığını, harcama yapıldığını belirterek zararının tazminini istemiştir. Ancak kartın elinden çıkmasından sonra hemen bankaya ihbarda bulunmamış, 3 gün sonra ihbarda bulunmuştur. Harcamada bu 3 günlük süre içerisinde yapılmıştır. Davacı tam kusurlu kabul edilerek bankaya herhangi bir kusur izafe edilemeyeceğinden davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi doğru olmamış,…” gerekçesiyle karar davalı banka yararına bozulmuştur. Direnme Kararı 9. … Asliye Ticaret Mahkemesinin 20.09.2019 tarihli ve 2019/163 E., 2019/532 K. sayılı kararı ile; önceki karar gerekçesi yanında, davacının ATM’de sıkışan kartını bulunduğu yerden çıkartıp ilgili bankaya teslim edecek olan ATM’nin sahibi olan Türkiye … Bankası çalışanları olduğu, davacının kartının ATM’de sıkışmasından üç gün sonra durumun davalı bankaya bildirmiş olmasının yapılan limit dışı harcamalarda davalı bankanın kart sahibine bilgi verme yükümlülüğünü ortadan kaldırmadığı ve bu durum da davalı bankanın meydana gelen zararda hukukî sorumluluğunun en az davacı kadar bulunduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi 10. Direnme kararı süresi içinde taraf vekilleri tarafından temyiz edilmiştir. II. Uyuşmazlık 11. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; - [Yurt Dışındaki Çalışma ile Çakışması Halinde İsteğe Bağlı Sigortalılık Kurum Tarafından İptal Edilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/yurt-disindaki-calisma/): İsteğe Bağlı Sigortalılık Döneminin Yurt Dışındaki Çalışma ile Çakışması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2022/10-520 Karar No: 2022/1264 Karar Tarihi: 05.10.2022 Özet: İhtilaf konusu dönemde yurt dışında çalışması bulunan ve prim ödemesi de olmayan davacı yönünden 1479 sayılı Kanun hükümlerine göre gerek zorunlu gerekse isteğe bağlı sigortalılık şartlarının oluşmadığı gözetilip kesinleşen mahkeme kararı ile belirlenen olgular da dikkate alındığında davanın reddi gerektiği yönündeki Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken önceki hükümde direnilmesi doğru olmamıştır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. (1479 s. K. m. 24, 79) (5510 s. K. Geç. m. 7) (YHGK 02.04.2019 T. 2015/21-555 E. 2019/384 K.) (YHGK 13.10.2010 T. 2010/21-425 E. 2010/495 K.) Dava ve Karar: Taraflar arasındaki tespit davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara 12. İş Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar davalı Sosyal Güvenlik Kurumu vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 10. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davalı Sosyal Güvenlik Kurumu vekili tarafından temyiz edilmiştir. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin 11.07.1969-20.09.1989 tarihleri arasında Hollanda’da işçi olarak çalıştığını, yurt dışında çalıştığı süreleri 3201 sayılı Kanun hükümlerine göre borçlanma talebinde bulunmadığını, yurt dışı çalışmaları devam etmekte iken Türkiye’de vergi mükellefiyeti olması nedeniyle 1479 sayılı Kanun kapsamında Bağ-Kurlu sayıldığını, 20.04.1982-31.12.1982 ve 22.03.1985-20.09.1989 tarihleri arasındaki sigortalılığına ilişkin primlerin 02.03.1992-01.10.1992 tarihleri arasında kendisinden tahsil edildiğini, ancak davalı Kurumun 16 yıl gibi uzun bir süre geçtikten sonra 03.09.2008 tarihinde 20.04.1982-31.12.1982 ve 22.03.1985-20.09.1989 tarihleri arasındaki Bağ-Kur sigortalılığını iptal ettiğini, Kurumun davacıda sigortalı olduğu inancı oluşturduktan ve tahsil ettiği primleri uzun süre kullandıktan sonra primlerini düzenli olarak ödeyen müvekkilinin sigortalılığını iptal etmesinin mümkün olmadığını ileri sürerek 20.04.1982- 31.12.1982 ve 22.03.1985-20.09.1989 tarihleri arasındaki sigortalılık süresinin isteğe bağlı sigortalılık olarak geçerli olduğunun tespitine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: Davalı Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK/Kurum) vekili cevap dilekçesinde; davanın reddi gerektiğini savunmuştur. Mahkeme Kararı: Ankara 12. İş Mahkemesinin 27.09.2013 tarihli ve 2012/82 E., 2013/788 K. sayılı kararı ile; davacıya 3064 gün Bağ-Kur hizmeti, 1453 gün sigortalı hizmetleri nedeniyle 01.12.1996 tarihinden itibaren yaşlılık aylığı bağlandığı, 11.07.1969-20.07.1989 tarihleri arasında Hollanda’da çalıştığının tespit edilmesi üzerine çakışan hizmetleri nedeniyle 3600 prim ödeme gün sayısı şartını yerine getirmediğinden bahisle aylığının iptal edildiği, Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 2005/5915 E. sayılı kararında da belirtildiği üzere davacının uyuşmazlık konusu dönemde 1479 sayılı Kanun’un 79. maddesi uyarınca isteğe bağlı sigortalı sayılması gerektiği, tahsil ettiği primleri uzun süre kullanan davalı Kurumun bu süreleri sigortalılıktan saymamasının yasa, içtihat ve iyi niyet kuralları ile bağdaşmadığı gerekçesiyle davanın kabulüne ve davacının 20.04.1982-31.12.1982 ve 22.03.1985-20.09.1989 tarihleri arasında geçen ve 16 yıl primi ödenmiş bulunan Bağ-Kur sigortalılığının isteğe bağlı sigortalılık süresi olarak geçerli olduğunun tespitine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: Ankara 12. İş Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararı süresi içinde davalı Kurum vekili tarafından temyiz edilmiştir. Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 07.11.2014 tarihli ve 2013/23842 E., 2015/23194 K. sayılı kararı ile; \”…20.12.1982-31.12.1982, 22.03.85-25.02.1992 tarihleri arasında zorunlu, 02.03.1992-22.01.1993 tarihleri arasında isteğe bağlı 1479 sayılı Kanun’a tabi sigortalılık süresi ile 1458 gün 506 sayılı Kanuna tabi sigortalılık süreleri gözetilerek 506 sayılı Kanuna göre 4517 gün üzerinden yaşlılık aylığı bağlanan davacının, 11.07.1969-20.09.1989 tarihleri arasında Hollanda’da olduğundan bahisle Kurumca 20.12.1982-31.12.1982, 22.03.85-20.09.1989 tarihleri arasındaki 1479 sayılı Kanun’a tabi sigortalılığı iptal edilerek, bakiye prim gün sayısına göre tahsis şartları gerçekleşmediğinden başlangıçtan itibaren yaşlılık aylığı da iptal edilerek 01.12.1996-17.09.2008 arası ödenen aylıklar borç kaydedilmiştir. Davacının, Kurum işleminin iptali istemi ile Kayseri 1. İş Mahkemesinde açılan ve 2008/1288 E-2009/395 K sayılı dava dosyası üzerinden görülen dava ile Kurumun yersiz ödenen aylıkların tahsiline yönelik açtığı ve Kayseri 3. İş Mahkemesinin 2008/143 E- 2009/47 K sayılı dava dosyasında görülen davaların birleştirilmesi sonrası, davacının davasının reddine, Kurumun davasının kabulüne karar verildiği ve anılan kararın taraflarca temyiz edilmeyerek kesinleştiği anlaşılmaktadır. Davacı iş bu dava ile 20.04.1982-31.12.1982, 22.03.1985-20.09.1989 tarihleri arasındaki sürenin 1479 sayılı Kanun kapsamında isteğe bağlı sigortalılık süresi olarak geçerli olduğunun tespitini istemiştir. Yukarıda anılan ve kesinleşen kararlar ile ihtilaf konusu dönemde davacının 1479 sayılı Kanun’a tabi sigortalılık şartlarını taşımadığının tespit edildiği ve 01.12.1996-17.09.2008 tarihleri arasında ödenen yaşlılık aylıklarının yersiz olduğu belirlenerek davacıdan tahsiline karar verildiği anlaşılmakla, ihtilaf konusu dönemde yurtdışında çalışması bulunan, prim ödemesi de olmayan davacı yönünden 1479 sayılı Kanun hükümlerine göre gerek zorunlu gerekse isteğe bağlı sigortalılık şartlarının bulunmadığı gözetilerek, kesinleşen mahkeme kararı ile belirlenen olgularda göz önüne alınarak, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, hatalı değerlendirme sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir. O hâlde, davalı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…\” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı: Ankara 12. İş Mahkemesinin 18.06.2015 tarihli ve 2015/319 E., 2015/714 K. sayılı kararı ile; davacının Hollanda’daki hizmetlerini borçlanmadığından Türkiye’de mevcut sigortalılık süresi içinde aynı döneme rastlayan mükerrer sigortalılık durumunun söz konusu olmadığı, bu nedenle Hollanda’da rant sigortasına tâbi olunan dönemde davalı Kurum tarafından zorunlu Bağ-Kur sigortalısı yapılan ve tahakkuk eden primleri gecikme zamları ile birlikte tahsil edilen 20.04.1982-31.12.1982 ve 22.03.1985-20.09.1989 tarihleri arasındaki Bağ- Kur sigortalılığının isteğe bağlı sigortalılık olarak kabul edilmesi gerektiği gerekçesiyle önceki hükümde direnilmiştir. Direnme Kararını Temyiz: Direnme kararı süresi içinde davalı Kurum vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; Kayseri 1. İş Mahkemesinde görülen davada verilen ve kesinleştiği belirtilen karar da dikkate alındığında Hollanda’daki çalışmaları ile çakıştığı için davalı Kurumca iptal edilen 20.04.1982-31.12.1982 ve 22.03.1985-20.09.1989 tarihleri arasındaki dönemde davacının 1479 sayılı Kanun hükümlerine göre gerek zorunlu gerekse isteğe bağlı sigortalılık şartlarını taşıyıp taşımadığı; buradan varılacak sonuca göre bu sürelerin 1479 sayılı Kanun kapsamında isteğe bağlı sigortalılık olarak kabulünün mümkün olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE Öncelikle konuyla ilgili kavramlar ve yasal düzenlemeler üzerinde kısaca durulmasında fayda bulunmaktadır. 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu\’nun geçici 7/1. maddesi uyarınca davanın yasal dayanağını oluşturan 1479 sayılı Esnaf ve Sanatkarlar ve Diğer Bağımsız Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kurumu Kanunu\’nun 24. maddesinde sigortalı olmanın koşullarına yer verilmiştir. Bu hükmün ilk şeklinde Bağ-Kur sigortalılığı için esnaf sicili veya kanunla kurulu meslek kuruluşu kaydı aranırken 04.05.1979 tarihinde yürürlüğe giren 2229 sayılı Kanun ile 1479 sayılı Kanun\’un 24. maddesinin öngördüğü meslek kuruluşlarına kayıtlı olma koşulu kaldırılmış, sadece Kanun\’un - [El Halıcılığı Dokuma İşlerinde Çalışanlar Uzun Vadeli Sigorta Kolları Hükümlerinden Yararlanabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/el-haliciligi-dokuma-islerinde-calisanlar/): El Halıcılığı Dokuma İşlerinde Çalışanların Hizmet Tespiti Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2021/10-458 Karar No: 2022/1187 Karar Tarihi: 29.09.2022 Özet: Somut olaya ilişkin maddi ve hukukî olgulara göre; uyuşmazlık konusu 09.07.1987-30.06.1992 tarihleri arasındaki döneminde yürürlükte bulunan 506 sayılı Kanun’un 3. maddesinin II numaralı fıkrasının (D) bendine göre el halıcılığı dokuma işlerinde çalışanların iş kazaları ile meslek hastalıkları, analık ve hastalık sigorta kollarına tabi olacağı, malûllük, yaşlılık, ölüm sigorta kollarının bunlar hakkında uygulanmayacağı gözetilerek davacının davalı işverene bağlı olarak yerine getirdiği faaliyetin “el halıcılığı dokuma işi” niteliğinde olup olmadığı araştırıldıktan sonra yapılan işin el halıcılığı kapsamında olduğunun anlaşılması hâlinde ilk derece mahkemesince hükmedildiği gibi davacının 01.04.1981-08.07.1987 tarihleri arasında davalı işyerinde uzun vadeli sigorta kollarına tabi olarak çalıştığının ve bu tarihler arasında eksik bildirilen 1555 gün hizmetinin olduğunun tespitine, fazlaya ilişkin talebin reddine; aksi hâlde elde edilecek sonuca göre karar verilmelidir. (7201 s. K. m. 35) (506 s. K. m. 2, 3, 6, 79) (4958 s. K. m. 57) (5510 s. K. m. 3, 16) (2829 s. K. m. 3) (6100 s. K. m. 371, 373) Taraflar arasındaki hizmet tespiti davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Kocaeli 1. İş Mahkemesinin davanın kısmen kabulüne ilişkin kararına yönelik davacı ve fer’î müdahil Sosyal Güvenlik Kurumu vekillerinin istinaf başvurusu üzerine İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 34. Hukuk Dairesi tarafından verilen fer’î müdahil Sosyal Güvenlik Kurumu vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine, davacı vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın kabulüne dair karar fer’î müdahil Sosyal Güvenlik Kurumu vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 10. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesince Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı fer’î müdahil Sosyal Güvenlik Kurumu vekili tarafından temyiz edilmiştir. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin 1979 yılından 30.06.1992 tarihine kadar kesintisiz çalıştığını, işe giriş bildirgesinin Kuruma 01.04.1981 tarihinde verildiğini ileri sürerek 01.04.1981-30.06.1992 tarihleri arasında davalı işyerinde kesintisiz çalıştığının tespitini talep etmiştir. Davalı Cevabı: Davalı …. Halıcılık San. ve Tic. A.Ş.’ye 7201 sayılı Tebligat Kanunu\’nun 35. maddesine göre tebligat yapılmış olup davaya cevap verilmemiştir. Fer’î müdahil Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK/Kurum) vekili cevap dilekçesinde; halı imalatı faaliyetinde bulunan davalı şirketin 01.03.1980-30.04.1994 tarihleri arasında Kanun kapsamında olduğunu, hizmet döküm cetveline göre davacının 1981/2 ilâ 16.04.1985 tarihleri arasında davalı işyerinde çalıştığını, davanın kamu düzenini ilgilendiren nitelikte olduğunu, çalışma olgusunun re’sen araştırılması gerektiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı: Kocaeli 1. İş Mahkemesinin 09.05.2017 tarihli ve 2016/149 E., 2017/147 K. sayılı kararı ile; davacının işi öğrenip usta olduktan sonra davalı işveren tarafından bordroların Kuruma verilmeye başlanıldığı, üretime yönelik usta olarak kesintisiz haftanın altı günü çalıştığı anlaşıldığından 01.04.1981-08.07.1987 tarihleri arasında eksik bildirilen hizmetinin 1555 gün olduğu, 09.07.1987-30.06.1992 tarihleri arasındaki çalışma dönemi bakımından ise iddia ve tanık beyanlarına göre davacının davalı işyerinde el halıcılığı dokuma işi yaptığı, davacının davalıya ait işyerinde hizmet akdine dayalı olarak kesintisiz ayda 30 gün çalıştığı anlaşılmış ise de bu dönem bakımından Yargıtay 10. ve 21. Hukuk Daireleri arasında kısmen görüş farklılığı bulunmakla birlikte 506 sayılı Kanun\’un 3.maddesinin II numaralı fıkrasına 20.06.1987 tarihli ve 3395 sayılı Kanun\’un 1. maddesiyle eklenen (D) bendindeki hükmün istisna getirmeyen bağlayıcı ve yasaklayıcı nitelikte olması, bu bendi yürürlükten kaldıran 29.07.2003 tarihli ve 4958 sayılı Kanun\’un 57. maddesinde ve 5510 sayılı Kanunda kanunların geriye yürüyeceğine ilişkin düzenleme bulunmaması karşısında yasal sorumluluğunu dönemindeki mevzuata göre yerine getiren davalı işverene yeni sorumluluklar yüklenemeyeceği gerekçesiyle davacının 01.04.1981-08.07.1987 tarihleri arasında davalı işyerinde uzun vadeli sigorta kollarına tabi olarak çalıştığının ve bu tarihler arasında eksik bildirilen 1555 gün olduğunun tespitine, fazlaya ilişkin talebin reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi Kararı: Kocaeli 1. İş Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı ve fer’î müdahil Sosyal Güvenlik Kurumu vekilleri tarafından istinaf yoluna başvurulmuştur. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 34. Hukuk Dairesinin 21.02.2019 tarihli ve 2018/2060 E., 2019/375 K. sayılı kararı ile; davalı işyerinin 01.03.1980 tarihinde 506 sayılı Kanun kapsamına alındığı, 02.02.1965 doğumlu davacının davalı işverene ait işyerinde hizmet akdine tabi olarak el halıcılığı dokuma işinde çalıştığı, davalı işveren tarafından işe giriş bildirgesinin Kuruma verildiği ve 1981 ilâ 1985 yılları arasında kısmi bildirimler yapıldığı, bordro tanıklarının davacının uyuşmazlık konusu dönemde davalı işyerinde hizmet akdi ile uzun vadeli sigorta kollarına tabi olarak çalıştığını beyan ettikleri, öte yandan bordro tanıklarından Mümine Yıldız ve Hanım Çakır’ın davalı işveren aleyhine açtıkları hizmet tespiti davalarında verilen kabul kararlarının Yargıtay tarafından onandığı, bu itibarla ilk derece mahkemesince verilen kısmen kabul kararının hatalı olduğu gerekçesiyle fer’î müdahil Kurum vekilinin istinaf başvurusunun reddine, davacı vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesinin kararı kaldırılarak esas hakkında yeniden hüküm kurulmak suretiyle davanın kabulü ile davacının 01.04.1981-30.06.1992 tarihleri arasında davalı işyerinde uzun vadeli sigorta kollarına tabi olarak çalıştığının ve bu tarihler arasında eksik bildirilen hizmetinin 3347 gün olduğunun tespitine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 34. Hukuk Dairesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde fer’î müdahil Sosyal Güvenlik Kurumu vekili temyiz isteminde bulunmuştur. Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 09.03.2020 tarihli ve 2019/3231 E., 2020/2100 K. sayılı kararı ile; “…Davanın yasal dayanağı olan 506 sayılı Kanunun 3. maddesinin II numaralı fıkrasına, 09.07.1987 tarihinde yürürlüğe giren 3395 sayılı Kanunun 1. maddesiyle eklenen (D) bendinde “El halıcılığı dokuma işlerinde çalışanlar hakkında yalnız iş kazaları ile meslek hastalıkları, analık ve hastalık sigorta kolları uygulanır. Ancak bunlar istekleri halinde malullük, yaşlılık ve ölüm sigorta kolları bakımından 85 inci madde hükmüne göre isteğe bağlı sigortalı olabilirler.” düzenlemesine yer verilmiş, sonrasında 06.08.2003 günü yürürlüğe giren 4958 sayılı Kanunun 57. maddesiyle söz konusu bent ilga edilmiş olup yürürlükten kaldırmaya yönelik yasama işleminin geriye yürütüleceğine ilişkin herhangi bir yasal düzenleme bulunmadığından, şu durumda 09.07.1987 — 05.08.2003 (dahil) dönemi bakımından bentte yazılı nitelikteki hizmetin 506 sayılı Kanun hükümleri gereğince uzun vadeli sigorta kollarına tabi zorunlu sigortalılık olarak değerlendirilemeyeceği belirgindir. Yukarıdaki yasal düzenleme ve açıklamalar ışığında dava irdelendiğinde, uyuşmazlık konusu dönemde davacının, işverene bağlı olarak yerine getirdiği faaliyetin “el halıcılığı dokuma işi” niteliğinde olup olmadığı belirlendikten sonra, yapılan işin el halıcılığı kapsamında olduğunun anlaşılması halinde ilk derece mahkemesinin kabulünün isabetli olduğu belirgindir. Bölge Adliye Mahkemesince, yapılan işin el halıcılığı dokuma kapsamında olup olmadığı belirlenerek sonuca göre az - [Sigorta Tahkim Komisyonu Hakem Heyetince Direnme Kararı Verilmesi Mümkün mü](https://kayseriavukat.org.tr/hakem-heyetince-direnme-karari-verilmesi/): Sigorta Tahkim Komisyonu Uyuşmazlık Hakem Heyetince Direnme Kararı Verilmesi Mümkün mü Hakem Heyetince Direnme Kararı Verilmesi: Sigortacılıkta tahkim müessesesi hızlı ve adil çözüme ulaşmak hedeflenmiştir. Bu nedenle 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440/III-4. maddesi gereğince hakem kararlarına karşı karar düzeltme yoluna dahi başvurulamayacağı düzenlenmiştir. Netice itibariyle Uyuşmazlık Hakem Heyetince direnme kararı verilmesi mümkün değildir. Bu nedenle direnme adı altındaki kararın usulden bozulmasına karar vermek gerekmiştir. (5684 s. K. m. 30) (2797 s. K. m. 15) (1086 s. K. m. 440) (Sigortacılıkta Tahkime İlişkin Yönetmelik m. 16) (YİBK 23.10.1972 T. 1972/2 E. 1972/12 K.) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2022/17-672 Karar No: 2022/1127 Karar Tarihi: 22.09.2022 1. Taraflar arasındaki maddi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Asliye Ticaret Mahkemesince verilen hakem kararının saklanmasına ilişkin karara konu olan itiraz hakem heyeti kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 17. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, itiraz hakem heyetince Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosya üzerinde yapılan ön inceleme sonunda gereği görüşüldü: 4. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında öncelikle; Uyuşmazlık Hakem Heyetince direnme kararı verilip verilemeyeceği hususu ön sorun olarak tartışılıp değerlendirilmiştir. 5. Bir hak üzerinde uyuşmazlığa düşen iki tarafın, anlaşarak, bu uyuşmazlığın çözümünü özel kişilere bırakmalarına ve uyuşmazlığın bu özel kişiler tarafından incelenip karara bağlanmasına tahkim; uyuşmazlığın çözümü kendilerine bırakılan bu özel kişilere ise hakem denir. Hakemler, bağımsız, tarafsız gerçek kişilerdir, kural olarak uyuşmazlığın tarafı olan kişilerce seçilirler, uyuşmazlığı yargılama yoluyla çözerler. Tahkim yolu, tarafların doğmuş ya da doğabilecek bir uyuşmazlığı aralarındaki anlaşmaya göre hakem veya hakem kuruluna götürdükleri, özel bir yargılama faaliyetidir (Kuru, Baki: Hukuk Muhakemeleri Usulü, Ankara 2001, C. VI, s. 5875; Medeni Usul Hukuku El Kitabı, Ankara 2020, C.II, s. 1857). 6. Sigortacılıkta tahkim ise alternatif çözüm yolu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu sistem ile Türkiye Sigorta Reasürans ve Emeklilik Şirketleri Birliği nezdinde kurulmuş olan Sigorta Tahkim Komisyonuna müracaat edilerek komisyon tarafından belirlenecek hakemler aracılığıyla sigorta ettiren veya sigorta sözleşmesinden menfaat sağlayan kişiler ile riski üstlenen taraf arasında, sigorta sözleşmesinden veya güvence hesabından faydalanacak kişiler ile güvence hesabı arasında çıkan uyuşmazlıklar çözüme kavuşturulmaktadır. 7. Sigortacılıkta tahkim kavramı hukukumuza ilk defa 03.06.2007 tarihinde kabul edilerek 14.06.2007 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanan 5684 sayılı Sigortacılık Kanunu‘nun 30. maddesi ile girmiştir. Bu maddenin 12. bendi ve ilgili diğer maddelerinde 29.06.2012 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 6327 sayılı Kanun ve 18.04.2013 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 6456 sayılı Kanun ile birtakım eklemeler ve değişiklikler yapılmıştır. Tahkim ile ilgili diğer düzenlemeler ise Sigortacılıkta Tahkime İlişkin Yönetmelik ile yapılmıştır. 8. Sigorta tahkimi ile iç tahkim arasında terminolojik benzerlik dışında her iki alternatif uyuşmazlık çözüm yönteminin en temel nitelikleri olan tahkim anlaşmasının varlığı, tarafların rolü, sürecin işleyişi, hakemlerin seçimi, davanın açılması, yargılama usulü, kararların verilmesi, kararlara karşı kanun yolları ve kurumsal yapı yönünden çok temel konularda birbirinden farklılıklar bulunmaktadır. Her iki sistem arasındaki farklılık ve özellikler Yargıtay İçtihatları Birleştirme Hukuk Genel Kurulunun 19.06.2020 tarihli ve 2019/4 E., 2020/71 K. sayılı kararında ayrıntılı bir şeklide açıklanmıştır. 9. Sigorta tahkim sisteminin kendine özgü kalıcı ve kurumsal bir yapısı bulunmaktadır. Sigorta tahkimi, zorunlu sigortalar dışında, sigorta kuruluşlarının iradi katılımı esasına dayanmaktadır. Sigortalı/hak sahipleri ise hiçbir şekilde, sigorta şirketleri ile yaşadığı bir uyuşmazlığın çözümü için Sigorta Tahkim Komisyonuna başvurmak zorunda değildir. Eş söyleyişle Sigortacılık Kanununda yer alan tahkim, sisteme üye olan şirketler bakımından zorunluluk, sigorta ettiren veya sigorta sözleşmesinden menfaat sağlayanlar bakımından gönüllülük esasına dayanmaktadır (Karasu, Rauf: Yargıtay ve Sigorta Tahkimi İtiraz Hakem Heyeti Kararları Işığında Karayolları Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası, Ankara, 2016, s.136; Kabukçuoğlu Özer: Sigortacılık Kanunu Şerhi, İstanbul 2012, s. 29). 10. Bu sistem ile sigorta konusundaki uyuşmazlıkların uzman kişiler tarafından az maliyetle, hızlı ve adil şekilde çözüme kavuşturularak sigortacılık sektörüne olan güvenin artırılması amaçlanmış, bu kapsamda sistemin işleyişine özgü düzenlemeler getirilmiştir. Örneğin; Sigortacılık Kanununa göre hakem seçimi Sigorta Tahkim Komisyonu tarafından yerine getirilir. Sigortacılık tahkiminde taraflar hakemleri serbestçe belirleyemezler. Sigorta tahkiminde görev yapacak hakemlerin Kanun’un 30/8 ve Tahkim Yönetmeliğinin 16. maddesindeki nitelikleri taşıması zorunlu tutulmuştur. Hakemler hayat ve hayat dışı sigorta gruplarından sadece birinde görev yapacak şekilde önceden hazırlanmış listelere göre belirlenir. Hakemler, görevlendirildikleri tarihten itibaren en geç dört ay içinde karar vermek zorundadır. Ancak, bu süre tarafların açık ve yazılı muvafakatleriyle uzatılabilir. 11. 5684 sayılı Sigortacılık Kanunu‘nun 30/23. maddesi “Bu Kanunda hüküm bulunmayan hallerde Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun hükümleri, sigortacılıktaki tahkim hakkında da kıyasen uygulanır.” hükmüne haizdir. Hakem heyetince Hukuk Muhakemesi Kanunu’nda mahkemeler için öngörülen direnme kurumunun kıyas yoluyla hakemler içinde geçerli olduğu ileri sürülmüştür. 12. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na göre direnme yetkisi devlet (ilk derece) mahkemelerinin ve istinaf mahkemelerinin tekelindedir. 2797 sayılı Yargıtay Kanunu’nun 15. maddesine göre; Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, Yargıtay dairelerinin bozma kararlarına karşı mahkemelerce verilen direnme kararlarını inceleyerek karar vermekle görevli kılınmıştır. 13. Hakemlerin direnmesini mümkün görmek, uyuşmazlığa düşen tarafların resmî yargıyı bırakarak, uyuşmazlığı bir an önce hallettirmek için anılan iradi alternatif yolunu seçmedeki amacına da aykırıdır (Özbay, İbrahim: Hakem Kararlarının Temyizi, Ankara 2004, s. 372 vd). Sigortacılık Kanunu’nun sigorta konusundaki uyuşmazlıkların uzman kişiler tarafından az maliyetle, hızlı ve adil şekilde çözüme kavuşturularak sigortacılık sektörüne olan güvenin artırılması yönünde güttüğü gayeye de uygun düşmemektedir. Zira bozma kararından sonra sistemlerine göre yeniden seçilen hakemler bozma kapsamıyla sınırlı olarak inceleme yapmaktadır (Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulunun 23.10.1972 tarihli ve 1972/2 E., 1972/12 K. sayılı İBK kararı). 14. Daha açık bir ifadeyle sigortacılıkta tahkim müessesesi hızlı ve adil çözüme ulaşmak hedeflenmiştir. Bu nedenle 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440/III-4. maddesi gereğince hakem kararlarına karşı karar düzeltme yoluna dahi başvurulamayacağı düzenlenmiştir. Netice itibariyle Uyuşmazlık Hakem Heyetince direnme kararı verilmesi mümkün değildir. 15. Bu nedenle direnme adı altındaki kararın usulden bozulmasına karar vermek gerekmiştir. Sonuç Açıklanan nedenlerle; Direnme kararının 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu gereğince usulden BOZULMASINA, Bozma nedenine göre sair temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 22.09.2022 tarihinde oybirliği ile kesin olarak karar verildi. Sigorta Tahkim Komisyonu Hakem Heyetince Direnme Kararı Verilmesi ve Hakem Kararına Karşı Karar Yoluna Başvurulması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2023/395 Karar No: 2023/478 Karar Tarihi: 17.05.2023 Mahkemesi: Ticaret Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki maddi tazminat davasından dolayı yapılan - [Evli Olduğunu Bilerek Eşlerden Biri ile Birlikte Olan Üçüncü Kişiden Manevi Tazminat Talep Edilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/eslerden-biri-ile-birlikte-olan-ucuncu-kisi/): Evli Olduğunu Bilerek Eşlerden Biri ile Birlikte Olan Üçüncü Kişiden Manevi Tazminat Talep Edilebilir mi Eşlerden Biri ile Birlikte Olan Üçüncü Kişiye Karşı Manevi Tazminat Talebi: Evli olduğunu bilerek bir kişiyle birlikte olan üçüncü kişinin eylemi, evlilik birliğine karşı göstermesi gereken özen ve saygıyı göstermemiş olması nedeniyle tek başına manevi tazminat sorumluluğunu gerektirmez. Evli olduğunu bildiği bir kişiyle ilişkiye giren üçüncü kişinin aldatılan eşe zarar vermeyi bilerek ve isteyerek hareket ettiklerine dair bir ön kabul yerinde değildir. Evlilik birliği devam ederken eşlerden biri ile evli olduğunu bilerek birlikte olan üçüncü kişinin, aldatılan eşe karşı manevi tazminat sorumluluğu ile ilgili olarak yasal bir düzenleme bulunmamaktadır. Bununla birlikte, üçüncü kişinin katıldığı aldatma eylemi ile bağlantılı olmakla birlikte sadakatsizlik olgusundan farklı olarak, bağımsız, özel ve nitelikli bir kişilik hakkı ihlali durumunda, doğrudan aldatılan eşin kişilik değerlerine yönelik hukuka aykırı bir fiilde bulunması durumunda manevi tazminat sorumluluğunun doğacağında tereddüt bulunmamaktadır. Bu bağlamda başkaca bir kişilik hakkı ihlali bulunmadıkça, üçüncü kişi tarafından gerçekleştirilen salt evli bir kişiyle birlikte olmak şeklindeki eyleminden dolayı aldatılan eşin üçüncü kişiden manevi tazminat isteyebilmesinin mümkün olmadığı kabul edilmektedir. Sadakat yükümlüğünün ihlal edilmesi, zina ve aldatma, evlilik birliğinin temelden sarsılması gibi durumlarda açılacak boşanma davası ve maddi manevi tazminat davası başta olmak üzere her türlü aile hukuku uyuşmazlıklarında taleplerin etkili bir biçimde ileri sürülmesi ve hak kaybına uğramamak için aile hukuku alanında deneyimli Kayseri boşanma avukatı kadromuzdan hukuki destek alınması faydalı olacaktır.  Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, 15 yılı aşkın deneyimi ve boşanma avukatı kadrosu ile müvekkillerimize avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2021/4-955 Karar No: 2022/1119 Karar Tarihi: 20.09.2022 Özet: Davacının dava dilekçesinde manevi tazminat istemine dayanak olarak gösterdiği maddi olgular; evlilik birliğinin devamı sırasında davacının dava dışı eşi tarafından sadakat yükümlülüğünün ihlâli niteliğindeki eylemini birlikte gerçekleştirdiği kişi olan ve evlilik birliğinin tarafı olmaması nedeniyle üçüncü kişi konumunda bulunan davalının salt evli bir kişiyle birlikte olmak şeklindeki eylemine ilişkindir. Davalının, dava dışı eş ile evli olduğunu bilerek birlikte olmaktan ibaret olduğu anlaşılan eyleminden başka doğrudan doğruya davacıya yönelik olarak bağımsız, özel ve nitelikli bir kişilik hakkı ihlâlinde bulunduğuna dair bir iddia da bulunmamaktadır. Bu nedenlerle eldeki davanın konusu itibariyle 06.07.2018 tarihli ve 2017/5 E., 2018/7 K. sayılı Yargıtay içtihadı birleştirme kararı kapsamında değerlendirilmesi gereklidir. Hâl böyle olunca; 2797 sayılı Yargıtay Kanunu’nun 45/5 maddesi gereğince bağlayıcı olan söz konusu içtihadı birleştirme kararı ile “Evlilik birliği devam ederken eşlerden biri ile evli olduğunu bilerek birlikte olan üçüncü kişiye karşı diğer eşin manevi tazminat isteminde bulunamayacağına” karar verilmiş olmakla davacı tarafından üçüncü kişi konumundaki davalı aleyhine açılan manevi tazminat davasında mahkemece verilen direnme kararının değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı bozulması gerekmiştir. (4721 s. K. m. 174, 185) (818 s. K. m. 49, 50) (6098 s. K. m. 58) (2797 s. K. m. 45) (YHGK 11.04.2019 T. 2019/4-205 E. 2019/439 K.) (YİBK 06.07.2018 T. 2017/5 E. 2018/7 K.) 1. Taraflar arasındaki manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunun usule ilişkin bozma kararından sonra mahkemece verilen karar davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 4. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi 5. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin dava dışı eşi ile … Aile Mahkemesinin 2012/629 E.,2012/1041 K. sayılı 15.02.2013 tarihinde kesinleşen kararı ile boşandıklarını, boşanma kararında eşinin müvekkilini davalı ile aldattığının belirtildiğini, davalının müvekkilinin eşi ile gayri resmî bir hayat sürerek hatta evine girerek çocuklarının gözü önünde aldatma eylemini gerçekleştirdiğini, evliliği sona eren müvekkilinin bu olayın etkisinden kurtulamadığını, davalının üç yıldan beri dava dışı eş ile aralıksız bu ilişkiyi devam ettirdiğini, evlilik birliği dışındaki birlikteliğin müvekkilinin sosyal ve kişilik değerlerine saldırı niteliğinde olduğunu, davalının bilerek ve isteyerek duygusal ve cinsel ilişkiye girmek suretiyle dava dışı eşin eylemine katıldığından manevi olarak uğranılan her türlü zarardan sorumlu olduğunu ileri sürerek 10.000TL manevi tazminatın yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı 6. Davalı davaya cevap vermemiş; ancak davalı vekili yargılama sürecindeki beyanlarında davanın reddi gerektiğini savunmuştur. Mahkeme Kararı 7. … Asliye Hukuk Mahkemesinin 29.05.2014 tarihli ve 2013/597 E., 2014/347 K. sayılı kararı ile; davacı ile eşi arasında görülen boşanma davasında tanıkların beyanları ve toplanan deliller ile davalının davacının eşi ile evli olduğu sırada ilişkisinin olduğu anlaşılarak yaşanan aldatma eyleminin boşanmaya sebebiyet verdiğinin kabul edildiği, bu durumun davacının kişilik haklarına ve manevi değerlerine saldırı teşkil ettiği gerekçesiyle davanın kabulü ile 10.000TL manevi tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 8. … Asliye Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 9. Yargıtay 4. Hukuk Dairesince 12.10.2015 tarihli ve 2014/13886 E., 2015/11178 K. sayılı kararı ile; “…Somut olaya gelince, davalının ve dava dışı eşin davacıya yönelik ve bütün olarak aldatma mahiyetindeki davranışlarının manevi tazminatı gerektirip gerektirmeyeceğinin tartışılması gereklidir. Yukarıda incelenen yasa maddeleri uyarınca, davacının dava dışı eşinin 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun evlenmeyle eşe yüklediği ödevler arasında bulunan sadakat yükümlülüğünü ihlali nedeniyle, Kanun’un 185. ve 174. maddeleri uyarınca boşanma sebebi ve istek halinde manevi tazminatı gerektirir nitelikte olduğu kuşkusuzdur. TMK’daki düzenleme, dava dışı eşin evlenme ile kurulan aile birliğinin tarafı olması sıfatından kaynaklanmaktadır. Zira dava dışı eş kendi iradesi ile bu birliğin tarafı olmayı kabul etmiş ve yasanın kendisine tanıdığı hak ve yükümlülükler altına girmiştir. Davalının eyleminin manevi tazminatı gerektirip gerektirmeyeceğine gelince, davalının doğrudan davacının bedensel veya ruhsal bütünlüğüne yönelik hukuka aykırı bir fiilde bulunduğundan söz edilemez. Söz konusu Kanunda yükümlülüğünü ihlal eden eşin eylemini birlikte gerçekleştirdiği kişiler yönünden herhangi bir düzenleme getirilmemiştir. Dava konusu eylemin gerçekleştiği tarih itibariyle yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun müteselsil sorumluluğa ilişkin hükümlerinin de uygulanma imkânı bulunmamaktadır. Zira, söz konusu Kanun’un 50. maddesinde haksız fiil nedeniyle müteselsilen sorumluluğuna gidilebilecekler gösterilmiştir. Yukarıda açıklanan yasal duruma göre, davalı zararın meydana gelmesinden asli olarak sorumlu tutulamaz. Yine Kanun hükmünün aradığı anlamda iştirak hali de söz konusu olamaz. Zira iştiraken işlenebilir bir eylemin varlığının kabul edilebilmesi için, eylemin müstakilen ve asli olarak da işlenebilir - [Mirasçılık Belgesinin İptali: En Yakın Kanuni Mirasçılar Tarafından Mirasın Reddi Halinde Mirasın Tasfiyesi](https://kayseriavukat.org.tr/mirascilik-belgesinin-iptali/): Mirasçılık Belgesinin İptali: En Yakın Kanuni Mirasçılar Tarafından Mirasın Reddi Halinde Mirasın Tasfiyesi Mirasçılık Belgesinin İptali: Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; mirasçılık belgesinin iptaline ilişkin eldeki davada, …’ın eşi … ile çocukları … ile …’ın …’ın mirasını reddetmekle, …’in torunlarının kök muris …’nin mirasçısı olup olamayacakları noktasında toplanmaktadır. Mirasçılık belgesinin, aksi ispat edilinceye kadar geçerli olan, adına düzenlenmiş bulunan kişi ve kişilerin mirasçılığı lehine bir karine oluşturacağı, bu belgenin mirasbırakanla mirasçıları arasındaki irs (soy) ilişkisini göstermesi yanında, mirasın (terekenin) mirasçılara intikalini de sağlayıcı bir işleve sahip olduğu cihetle, mahkemece mirasın reddi durumunda da irs ilişkisini kesmeyecek şekilde hüküm kurulmasının zorunlu olduğu, bu bağlamda mirasçılık sıfatını kaybedenlerin ve bunların payının akıbetinin de (kime kalacağının) hükümde gösterilmesi, ayrıca kök muris … mirasçısı …’ın mirasının en yakın mirasçılar tarafından reddedilmesi nedeniyle 743 sayılı (mülga) Türk Kanunu Medenisi’nin 552 nci maddesi uyarınca …’den …’a kalan payın tasfiyesine karar verilmesi, borç ödendikten sonra da bakiye kısmın bulunması hâlinde ret vaki olmamış gibi hak sahiplerine ödenmesi gerekmektedir. (4721 s. K. m. 611) (743 s. K. m. 551, 552, 553) (4722 S. K. m. 17) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2021/14-216 Karar No: 2023/222 Karar Tarihi: 15.03.2023 Taraflar arasındaki mirasçılık belgesinin iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalılar tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince, davalı asılların istinaf başvurularının esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı bir kısım davalılar tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 14. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, İlk Derece Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı bir kısım davalılar tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Dava Davacılar vekili dava dilekçesinde; kök muris …’in 05.05.1969 tarihinde dul ve çocuklu olarak vefat ettiğini, geriye mirasçı olarak … ve … (…)’in kaldığını, anneleri olan …’ın da 18.11.1995 tarihinde vefat ederek geriye mirasçı olarak davacılar …, … ve …’ın kaldığını, …’in 18.08.1988’de evli ve çocuklu olarak vefat ettiğini, geriye mirasçı olarak eşi …, çocukları … (…), … (…)’in kaldığını, muris …’in mirasçıları olan eşi ve çocuklarının … Sulh Hukuk Mahkemesinin 1988/… Esas, 1988/… Karar sayılı kararıyla muris …’in mirasını reddettiklerini, … Sulh Hukuk Mahkemesinin 2016/137 Esas, 2016/124 Karar sayılı mirasçılık belgesinde, muris …’ın eşi ve çocuklarının mirasçı olamayacaklarından bahisle muris …’ın mirasını reddeden kızları … ve …’dan olma torunlarının kök muris …’in mirasçıları olduğuna karar verildiğini, muris …’ın mirasını reddeden kızları … ve … ile onlardan olan çocukların kök muris …’in mirasçısı olamayacaklarını belirterek anılan mirasçılık belgesinin iptali ile yeniden muris …’in mirasçılık belgesinin verilmesini talep etmiştir. II. Cevap Davalılar cevap dilekçelerinde; iptali istenilen mirasçılık belgesinin doğru olduğunu, … ve …’nın kendileri adına mirası reddettiklerini, velayeten çocukları adına mirası reddetmediklerini, bu sebeple mirası reddeden kişinin yok sayılarak altsoyunun mirasçı olacağını, buna uygun olarak mirasçılık belgesi verildiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. III. İlk Derece Mahkemesi Kararı İlk Derece Mahkemesinin 28.02.2017 tarihli ve 2016/248 Esas, 2017/95 Karar sayılı kararı ile; …’ın eş ve çocuklarının …’ın mirasını reddetmekle kök muris …’den gelen mirasçılık sıfatını da yitirdikleri, dolayısıyla mirası reddeden … ve … çocukları olan davalılarının kök muris …’in mirasçısı olamayacakları gerekçesiyle davanın kabulü ile, …’e ilişkin … Sulh Hukuk Mahkemesinin 2016/137 Esas, 2016/124 Karar sayılı kararla verilen mirasçılık belgesinin iptali ile, buna göre …’in 05.05.1969 tarihinde ölümü ile mirası (3) pay kabul edilerek, 1 payın …’a, 1 payın …’a, 1 payın …’a aidiyetine karar verilmiştir. IV. İstinaf A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalılar istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 30.06.2017 tarihli ve 2017/1158 Esas, 2017/1325 Karar sayılı kararı ile; davalı asılların istinaf başvurularının esastan reddine karar verilmiştir. V. Bozma ve Bozmadan Sonraki Yargılama Süreci A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde bir kısım davalılar temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay (Kapatılan) 14. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; “…Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiş ise de; yapılan araştırma ve soruşturma, toplanan deliller hüküm vermeye yeterli olmadığı gibi varılan sonuç da davanın niteliğine uygun düşmemiştir. Somut olaya gelince; … Sulh Hukuk Mahkemesinin 1988/768-895 E. K. sayılı ilamına göre, …’in mirasını eşi … ile çocukları … ile …’ın reddettikleri anlaşılmaktadır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 611/1. maddesindeki “Yasal mirasçılardan biri mirası reddederse onun payı, miras açıldığı zaman kendisi sağ değilmiş gibi, hak sahiplerine geçer.” hükmü uyarınca bunların mirasçılık sıfatını kaybettikleri, muristen önce ölmüşler gibi değerlendirilerek, …’in miras payını reddetmeyen kızı …’nın çocukları …, … ve …’e geçtiği ve mirasın yine diğer kızı …’ın çocukları …, … ve …’e geçtiği, iptali istenilen mirasçılık belgesinin doğru olduğu görülmektedir. Açıklanan sebeple davanın reddine karar verilmesi gerekirken yerel mahkemece yazılı gerekçeyle davanın kabulüne karar verilmesi, … Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesince de istinaf taleplerinin esastan reddine karar verilmesi doğru görülmemiş, bu sebeplerle hükmün bozulması gerekmiştir…” gerekçesiyle bölge adliye mahkemesi kararının kaldırılmasına, temyiz olunan hükmün bozulmasına, dosyanın ilk derece mahkemesine, kararın bir örneğinin ilgili bölge adliye mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir. B. İlk Derece Mahkemesince Verilen Direnme Kararı İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; kök muris …’in mirasçısı olan …’in en yakın mirasçılarının (doğrudan doğruya mirasçı olan kişiler) eşi …, kızı … ve kızı … olduğu, muris …’in mirasının en yakın mirasçıları tarafından kayıtsız şartsız reddedildiği, bu durumda 743 sayılı (mülga) Türk Kanunu Medenisi’nin 551 inci maddesinin uygulanma imkanı bulunmamakta olup, 743 sayılı Kanun’un 552 ve 553 üncü maddelerinin uygulanmasının gerektiği, bozma kararında belirtilen 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun somut olayda uygulanma imkanının bulunmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. VI. Temyiz A. Temyiz Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen direnme kararına karşı süresi içinde bir kısım davalılar temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Bir kısım davalılar, kök muris …’nin vefatıyla birlikte oğlu … tarafından mirasının reddedilmediğini, …’nin mirasının yasal olarak …’a intikal ettiğini, somut olayda 743 sayılı (mülga) Türk Kanunu Medenisi’nin 551 inci maddesinin uygulanması gerektiğini, mahkemenin nitelendirmesinin …’nin mirasının … tarafından reddedilmiş olsaydı yerinde olacağını ileri sürerek - [Çalışan Kadına Nafaka: Asgari Ücret Düzeyinde Geliri olan Kadın Yoksulluk Nafakası Talep Edebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/calisan-kadina-nafaka/): Çalışan Kadına Nafaka: Asgari Ücret Düzeyinde Geliri olan Kadın Yoksulluk Nafakası Talep Edebilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2022/2-142 Karar No: 2023/184 Karar Tarihi: 08.03.2023 Çalışan Kadına Nafaka: Dosya kapsamı itibari ile tarafların sosyal ve ekonomik durumlarına ilişkin bilgiler ve toplanan tüm deliller incelendiğinde; davacı kadının asgari ücretle geçimini sağladığı, gelir getirici malvarlığının bulunmadığı ve yardıma muhtaç olduğu, buna karşılık davalı erkeğin ise emekli olduğu, davacı kadının sürekli ve düzenli geliri olduğu tespit edildiğinden boşanma sebebiyle yoksulluğa düşmeyeceği anlaşıldığından davacı kadın yararına 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 175 inci maddesinde düzenlenen yoksulluk nafakası isteme koşullarının oluşmadığı sonucuna varılmıştır. (4721 s. K. m. 174, 175, 176) (6098 s. K. m. 50) (YHGK. 07.10.1998 T. 1998/2-656 E. 1998/688 K.) (YHGK. 16.05.2007 T. 2007/2-275 E. 2007/275 K.) (YHGK. 26.12.2001 T. 2001/2-1158 E. 2001/1185 K.) (YHGK. 01.08.2002 T. 2002/2-397 E. 2002/339 K.) (YHGK. 28.02.2007 T. 2007/3-84 E. 2007/95 K.) (YHGK. 11.03.2009 T. 2009/2-73 E. 2009/118 K.) (YHGK. 13.05.2009 T. 2009/3-165 E. 2009/186 K.) (YHGK. 04.05.2011 T. 2011/2-155 E. 2011/278 K.) Dava ve Karar Taraflar arasındaki boşanma davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın taraf vekilleri tarafından istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince, davacının istinaf taleplerinin reddine, davalının istinaf taleplerinin ise kısmen kabulü ile ilk derece mahkemesinin yoksulluk nafakası yönünden kararı kaldırılıp düzeltilerek yeniden esas hakkında hüküm kurulmasına karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı taraf vekillerince temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davalı vekilince temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı dava dilekçesinde; davalı ile 1991 yılında evlendiklerini (doğrusu 1992), ortak üç çocuklarının bulunduğunu, davalının gemici olduğunu, 6-7 ayda bir eve geldiğini, gemide geçirdiği günlerde kadınları ve ablasını düşünerek fantazi kurduğunu anlattığını, yine kendisi burda yokken “erkek kardeşimle yatabilirdin yalnızlığını giderebilirdin” dediğini, uygunsuz ilişki talebinde bulunduğunu, bu nedenlerle davalı ile üç yıldır ayrı yaşadıklarını ileri sürerek davanın kabulü ile boşanmalarına, ortak çocuğun velayetinin kendisine verilmesine, çocuk için aylık 300,00 TL iştirak, kendisi için aylık 800,00 TL tedbir-yoksulluk nafakasına, 20.000,00 TL maddi ve 20.000,00 TL manevi tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı, dava dilekçesi usulüne uygun olarak kendisine tebliğ edilmesine rağmen davaya cevap vermemiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin 18.01.2018 tarihli ve 2015/320 Esas, 2018/39 Karar sayılı kararıyla; dinlenen davacı tanıklarının beyanları birlikte değerlendirildiğinde, davalının gemi ile çalışmaya giderken eşinin kız kardeşine ait bazı ev hâlini gösteren fotoğrafları da yanında götürdüğü, tek başına bu fotoğrafları götürmesinin kusur olarak görülmeyeceği, ancak fotoğrafların bulunduğu flaş ve bilgisayarda pornogrofik görüntülerinde olması davacı yönünden sadakat ve güven duygusunu zedeler nitelikte kabul edildiği, ayrıca davalının yine kendi erkek kardeşi ile ilgili ahlâk dışı beyanlarının olduğu, bu beyan direk tanıklarca duyulmamış ise de tanık …’nin davalı ile konuşmalarında bu konuşmayı teyit eder şekilde söyleminin bizzat duyulduğu, davalının tanıklarının ise taraflar arasındaki 10-12 yıl önceki bazı olaylara tanık oldukları, mali konularda beyanda bulundukları, davacıya yönelik somut bir kusur izafe edecek beyanda bulunmadıkları, bu nedenle boşanmaya sebep olan olaylarda davalı erkeğin kusurlu olduğu gerekçesiyle davanın kabulü ile tarafların boşanmalarına, ortak çocuğun velayetinin anneye verilmesine, ortak çocuk yararına aylık 300,00 TL iştirak nafakasının, davacı kadın yararına aylık 400,00 TL yoksulluk nafakasının, 7.000,00 TL maddi ve 7.000,00 TL manevi tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri istinaf başvurusunda bulunmuşlardır. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 14.07.2020 tarihli ve 2018/1518 Esas, 2020/795 Karar sayılı kararı ile; davacı kadının kişisel ilişki tesisi ve nafakalar ile erkeğin kusur tespiti, tazminatlar ve yargılama giderlerine yönelik istinaf taleplerinin ayrı ayrı esastan reddine, davacı kadının tazminat miktarına ilişkin istinaf talebi ile davalı erkeğin yoksulluk nafakasına ilişkin istinaf taleplerinin kısmen kabulüyle ilk derece mahkemesinin tazminatlara ilişkin 6 ncı bendi ile yoksulluk nafakasına ilişkin 5 inci bendinin 2 cümlesinin kaldırılmasına, davacı kadın yararına 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 174/1-2 nci maddeleri gereğince takdiren 15.000,00 TL maddi ve 10.000,00 TL manevi tazminatın, TMK 176 ncı maddesi gereğince aylık 400,00 TL’den takdiren 3 yıllık olmak üzere toplam 14.400,00 TL toplu yoksulluk nafakasının davalı erkekten tahsiline karar verilmiştir. V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekillerince temyiz isteminde bulunulmuştur. 2. Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 25.01.2021 tarihli ve 2020/6556 Esas, 2021/545 Karar sayılı kararı ile; “… 1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, tarafların aşağıdaki bentlerin dışında kalan sair temyiz itirazları yersizdir. 2- Dosyanın incelemesinden, davacı kadının çalıştığı, sürekli ve düzenli geliri olduğu tespit edildiğinden boşanma nedeniyle yoksulluğa düşmeyeceği anlaşılmaktadır. Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesi koşulları oluşmamıştır. Davacı kadının yoksulluk nafakası isteminin reddi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi doğru olmayıp bozmayı gerektirmiştir. 3- Tarafların tespit edilen ekonomik ve sosyal durumları, boşanmaya yol açan olaylardaki kusur dereceleri, paranın alım gücü, kişilik haklarına yapılan saldırı ile ihlâl edilen mevcut ve beklenen menfaat dikkate alındığında davacı kadın yararına takdir edilen maddi ve manevi tazminat azdır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 4. maddesindeki hakkaniyet ilkesi ile Türk Borçlar Kanunu’nun 50 ve 51. maddesi hükmü dikkate alınarak daha uygun miktarda maddi (TMK md. 174/1) ve manevi (TMK md. 174/2) tazminat takdiri gerekir. Bu yönler gözetilmeden hüküm tesisi doğru olmayıp bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. B. Bölge Adliye Mahkemesince Verilen Direnme Kararı Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; önceki gerekçelere ek olarak; davacı kadının kusurunun bulunmadığı, asgari ücretle çalışmasının yoksulluğunu ortadan kaldırmayacağı, aldığı asgari ücret dışında gelir getiren bir malvarlığının bulunmadığı, tarafların tespit edilen sosyal ve ekonomik durumları da gözetilerek yoksulluk nafakasına karar verilmesi gerektiği, ayrıca takdir edilen 15.000,00 TL maddi ve 10.000,00 TL manevi tazminat miktarının tarafların ekonomik ve sosyal durumuna uygun olduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. VI. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen direnme kararına karşı süresi içinde davalı vekilince temyiz isteminde bulunulmuştur. B. - [Sürekli İş Göremezlik Oranının Tespiti: Birden Çok İş Kazası Nedeniyle Meslekte Kazanma Gücü Kaybı](https://kayseriavukat.org.tr/surekli-is-goremezlik-oraninin-tespiti/): Sürekli İş Göremezlik Oranının Tespiti 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu Sürekli iş göremezlik gelirine hak kazanma, hesaplanması, başlangıcı ve birden çok iş kazası ve meslek hastalığı hali – Madde 19 İş kazası veya meslek hastalığı sonucu oluşan hastalık ve engellilik nedeniyle Kurumca yetkilendirilen sağlık hizmeti sunucularının sağlık kurulları tarafından verilen raporlara istinaden Kurum Sağlık Kurulunca meslekte kazanma gücü en az %10 oranında azalmış bulunduğu tespit edilen sigortalı, sürekli iş göremezlik gelirine hak kazanır. Sürekli iş göremezlik geliri bağlanmış olan sigortalının yeniden tedavi ettirilmesi halinde meslekte kazanma gücünü ne oranda yitirdiği, birinci fıkrada belirtilen sağlık kurullarından alınacak raporlara göre yeniden tespit olunur. Sürekli iş göremezlik geliri, sigortalının mesleğinde kazanma gücünün kaybı oranına göre hesaplanır. Sürekli tam iş göremezlikte sigortalıya, 17 nci maddeye göre hesaplanan aylık kazancının %70\’i oranında gelir bağlanır. Sürekli kısmî iş göremezlikte sigortalıya bağlanacak gelir, tam iş göremezlik geliri gibi hesaplanarak bunun iş göremezlik derecesi oranındaki tutarı kendisine ödenir. Sigortalı, başka birinin sürekli bakımına muhtaç ise gelir bağlama oranı %100 olarak uygulanır. 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (b) bendine göre sigortalı sayılanlara, sürekli iş göremezlik geliri bağlanabilmesi için, kendi sigortalılığından dolayı, genel sağlık sigortası dahil prim ve prime ilişkin her türlü borçlarının ödenmiş olması zorunludur. (Mülga beşinci fıkra: 17/4/2008-5754/12 md.) (Mülga altıncı fıkra: 17/4/2008-5754/12 md.) Yukarıdaki fıkralara göre hesaplanan gelir, günlük kazanç hesabına giren son ay ile gelir başlangıç tarihi arasında 55 inci maddenin ikinci fıkrası hükmüne göre artırılarak belirlenir. Sigortalının sürekli iş göremezlik geliri; a) Geçici iş göremezlik ödeneğinin sona erdiği tarihi, b) Geçici iş göremezlik tespit edilemeden sürekli iş göremezlik durumuna girilmişse, buna ait sağlık kurulu raporu tarihini, takip eden ay başından başlar. Sürekli iş göremezlik geliri bağlanmış sigortalılardan, aynı engellilik veya meslek hastalığı nedeniyle istirahat raporu alanlara, yazılı istek tarihinden itibaren 18 inci maddeye göre hesaplanacak bir günlük geçici iş göremezlik ödeneği ile aylık sürekli iş göremezlik gelirinin otuzda biri arasındaki fark, her gün için geçici iş göremezlik ödeneği olarak verilir. Sigortalının yeniden bir iş kazasına uğraması veya yeni bir meslek hastalığına tutulması halinde, meydana gelen engellilik hâllerinin bütünü göz önüne alınarak kendisine, sürekli iş göremezliğini doğuran son iş kazası veya meslek hastalığı sırasındaki kazancı üzerinden gelir hesaplanır. Ancak, sigortalının son iş kazası veya meslek hastalığı sırasındaki günlük kazancına göre bulunacak geliri, hesaplanan ilk gelirinden az ise sigortalının sürekli iş göremezlik geliri ilk kazanç üzerinden ödenir. İş kazası ve meslek hastalığı sonucu sürekli iş göremezlik hallerinde meslekte kazanma gücündeki kayıp oranının belirlenmesine ve bu maddenin uygulanmasına ilişkin diğer usûl ve esaslar, Kurum tarafından çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir. Birden Çok İş Kazası Nedeniyle Meslekte Kazanma Gücü Kaybı ve Sürekli İş Göremezlik Oranının Tespiti Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2022/10-993 Karar No: 2023/137 Karar Tarihi: 01.03.2023 Özet: Davalı Kurum tarafından belirlenen sürekli iş göremezlik oranına karşı dava açıldığından talep aynı zamanda Kurum işleminin iptali istemini içermektedir. Davacının meslekte kazanma gücünü %10’dan daha az kaybetmesi hâlinde sürekli iş göremezlik gelirine hak kazanması mümkün değil ise de değişik işverenler yanında ve değişik zamanlarda uğradığı iş kazalarının her birinde %10’un altında sürekli iş göremezliğe uğraması durumunda toplam sürekli iş göremezlik oranı %10 veya üstüne çıkmış ise sürekli iş göremezlik gelirine hak kazanacağı ve tazminat davası yönünden de iş göremezlik oranını tespit ettirmesinin hüküm altına alınacak tazminatların miktarını doğrudan etkileyeceği gözetildiğinde davacının dava açmakta hukuki yararının bulunduğu açıktır. Ayrıca mecburi dava arkadaşları yönünden tek bir karar verilmesi gerektiğinden işveren yönünden davanın kabulüne, Kurum yönünden davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya uygun değildir. (6100 s. K. m. 59, 60, 114, 371, 373) (5510 s. K. m. 19) (YHGK 01.02.2012 T. 2011/10-642 E. 2012/38 K.) (YHGK 30.05.2001 T. 2001/14-443 E. 2001/458 K.) Taraflar arasındaki tespit davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalılar vekilleri tarafından istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvuruların kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılıp düzeltilerek yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davalı … hakkındaki davanın reddine, davalı işveren hakkındaki davanın kabulüne karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı ve davalı şirket vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 10. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davacı ve davalı şirket vekilleri tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan inceleme sonucunda, temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili; müvekkilinin davalı işverene ait işyerinde çalıştığını, 03.05.2016 tarihinde gemi parçalarının kesimi sırasında kesilen parçanın ayağına düştüğünü, ayağında kırıklar oluştuğunu ve tedavi sonrasında ayak başparmağının kesildiğini, bu nedenle sürekli iş göremez durumuna girdiğini, Kurum tarafından sürekli iş göremezlik oranının %0 olarak belirlendiğini, Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kurulunca bu orana yaptıkları itirazının reddedildiğini ancak iş göremezlik oranının %0’ın üzerinde olduğunu ileri sürerek davacının 03.05.2016 tarihinde geçirdiği iş kazası sebebiyle sürekli iş göremezlik oranının tespitine karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP 1. Davalı … (SGK/Kurum) vekili; bu tür davaların kamu düzenine ilişkin olduğunu, Kurum kararlarına itiraz hâlinde Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kurulunca, bu kurulun kararlarına itiraz edilmesi durumunda ise Adli Tıp Kurumundan rapor alınması gerektiğini, davacının Yüksek Sağlık Kuruluna yaptığı itirazın reddedildiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. 2. Davalı … (işveren/şirket) vekili; davacının sürekli iş göremezlik oranının %0\’ın üstünde olduğuna ilişkin iddiayı kabul etmediklerini, davacının bu konudaki itirazının Yüksek Sağlık Kurulunca reddedildiğini, ayak başparmağının kesilmesinin iş görmeyi engelleyecek nitelikte olmadığını ve meydana gelen kaza neticesinde davacının herhangi bir maluliyetinin oluşmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin 05.10.2020 tarihli ve 2018/285 Esas, 2020/97 Karar sayılı kararı ile 03.05.2016 tarihinde gerçekleşen iş kazası neticesinde Kurum sağlık kurulu raporu ile davacının meslekte kazanma gücü kaybı oranının %0 olarak tespit edildiği, Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kurulu kararında da aynı tespite yer verildiği, yargılama sırasında Adli Tıp 3. İhtisas Kurulu ve Adli Tıp İkinci Üst Kurulu tarafından düzenlenen raporlarda davacının meslekte kazanma gücü kaybı oranının %6,3 olarak tespit edildiği gerekçesiyle davacının 03.05.2016 tarihli iş kazası sonucu oluşan meslekte kazanma güç kaybı oranının %6,3 olduğunun tespitine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde - [Kooperatifin Dağılması: Kooperatifin Münfesih Olduğunun Tespiti ve Tasfiye Heyeti Atanması](https://kayseriavukat.org.tr/kooperatifin-dagilmasi/): Kooperatifin Dağılması 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu Kooperatiflerin Dağılması: Dağılma sebepleri –Madde 81 Kooperatif: 1. Anasözleşme gereğince, 2. Genel Kurul kararı ile, 3. İflasın açılmasıyla, 4. Kanunlarda öngörülen diğer hallerde, ilgili bakanlığın mahkemeden alacağı karar üzerine, 5. Diğer bir kooperatifle birleşmesi veya devralınması suretiyle, 6. Üç yıl olağan genel kurulunu yapmaması halinde, 7. Amacına ulaşma imkanının bulunmadığının ilgili Bakanlıkça tespiti halinde mahkemeden alacağı kararla, dağılır. Yapı kooperatifleri, anasözleşmede gösterilen işlerin tamamlanması ve ferdi mülkiyete geçilip konutların ve/veya işyerlerinin ortaklar adına tescil edilmesiyle amacına ulaşmış sayılır ve dağılır. Ancak tescil işleminden sonra usulüne uygun şekilde anasözleşme değişikliği yapılarak kooperatifin amacının değiştirilmesi halinde dağılmaya ilişkin hüküm uygulanmaz.  Amacına ulaşılarak dağılma sürecine girmiş olan kooperatiflerden çıkan veya çıkarılan ortağın konutu veya işyeri çıkma veya çıkarılma sebebiyle geri alınamaz; ancak, bu eski ortaklar daha sonra oluşabilecek tasfiye masraflarına katılırlar. Konut kooperatiflerinde yapı kullanma izninin alınmasını müteakip en geç bir yıl içinde ortakların Kat Mülkiyeti Kanununa göre ferdi münasebet işleri sonuçlandırılır. Mahkemece veya genel kurulca tasfiye memurları seçilmediği takdirde tasfiye işlerini yönetim kurulu yapar, Tasfiye kurulu üyelerine, atamayı yapan merci tarafından tespit edilecek miktarda ücret ödenir. Anasözleşme ile özel bir nisap belirlenmemiş ise, tasfiye halinde kooperatiflerin genel kurul toplantılarında nisap aranmaz. Kararlar oy çokluğu ile verilir. Tasfiye kurulunun görevleri anasözleşmede gösterilir. Tasfiye kurulu üyeleri, tasfiye işlerinin biran önce bitirilmesi için çalışmakla yükümlüdür. 56 ncı maddenin 1 inci fıkrasının 3 üncü bendi ile 62 nci madde hükümleri tasfiye kurulu üyeleri hakkında da uygulanır. Kooperatifin Dağılması ve Kooperatife Tasfiye Heyeti Atanması için İlgili Bakanlık Dava Açabilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2022/15-1056 Karar No: 2023/156 Karar tarihi: 01.03.2023 Özet: Somut olayda, kooperatifin niteliğine göre tarımsal amaçlı kooperatifler yönünden 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu’nun Ek Madde 1/2 nci fıkrası uyarınca ilgili Bakanlığın Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı olduğu, davacı Bakanlığın aynı Kanun\’un 81 inci maddesinin 7 nci bendine dayanarak davalı kooperatifin feshi için dava açabileceği anlaşılmaktadır. Sonuç olarak davacı Bakanlığın Kooperatifler Kanunu\’nun 81/7 nci ve ana sözleşmenin 112/g maddesine dayanarak davalı kooperatifin münfesih olduğunun tespiti ile bununla bağlantılı şekilde tasfiye heyeti atanmasına ilişkin talepte bulunduğu kabul edilerek sonuca varılıp hüküm kurulması gerekir. (1163 s. K. m. 81, 86, Ek. m. 1) (6100 s. K. m. 50, 51, 114, 115) (4721 s. K. m. 8, 9, 46, 48) Dava ve Karar: Taraflar arasındaki davalı kooperatifin münfesih olduğunun tespiti ve tasfiye heyeti atanması davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın usulden reddine karar verilmiştir. Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 15. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, İlk Derece Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde; davalı kooperatifin en son 11.07.2008 tarihinde genel kurul toplantısı yaptığını, 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu’nun 81 inci maddesinin 6 ncı bendi gereğince üç yıl üst üste olağan genel kurul toplantısının yapılmaması hâlinde kooperatifin dağılacağının düzenlendiğini, ancak kooperatif dağılmış olsa da bu durumun kooperatifin tasfiye edilip sicilden silindiği anlamına gelmediğini, kooperatifin münfesih olduğunun tespiti ve ücreti kooperatifin malvarlığından karşılanacak tasfiye heyeti atanması için bu davanın açılması gerektiğini ileri sürerek davalı kooperatifin münfesih olduğunun (dağıldığının) tespitine ve kooperatife tasfiye heyeti atanmasına karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı usulüne uygun dava dilekçesi tebliğine rağmen davaya cevap vermemiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin 10.10.2018 tarihli ve 2018/442 Esas, 2018/635 Karar sayılı kararıyla; davacının, davalı kooperatifin amacına ulaşma imkânının bulunmadığı iddiasına dayanmadığı, kooperatifin üç yıl üst üste genel kurul toplantısı yapmaması hâlinde davacının dağılmanın tespiti ile tasfiye isteme hakkının bulunmadığı, kooperatifin 2008 yılında yapılan son genel kurul toplantısında da faaliyetine son verilmesi anlamına gelen herhangi bir kararının olmadığı, aksine faaliyetin devam etmesine yönelik kararlar alındığı, davacının dava açma hak ve ödevi ile taraf ehliyetinin bulunmadığı, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun (HMK) 114/1-d ve 115/2 nci maddesi gereğince dava şartlarından olan bu hususun sonradan giderilmesinin mümkün olmadığı gerekçesiyle davanın usulden reddine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç … Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesinin 27.12.2018 tarihli ve 2018/137 Esas, 2018/136 Karar sayılı kararıyla; Kooperatifler Kanunu’nun 81/6 ncı maddesinin düzenlenme şekline göre bu davanın ilgili Bakanlık tarafından açılmasının gerekmediği, davacının kendisine dava hakkı veren aynı Kanun’un 81/7 nci ve ana sözleşmenin 112/g bendindeki kooperatifin amacına ulaşma imkânının bulunmadığı iddiasına da dayanmadığı, ilk derece mahkemesince toplanan deliller ile delillerin takdirinde herhangi bir hukuki hata bulunmadığı, verilen kararın usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle HMK’nın 353/1.b.1 inci maddesi gereğince davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay (Kapatılan) 15. Hukuk Dairesinin 15.02.2021 tarihli ve 2021/1293 Esas, 2021/228 Karar sayılı kararı ile; \”…Dava, 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu’nun 81/6 maddesi uyarınca davalı kooperatifin fesih ve tasfiyesi istemine ilişkindir. Üst üste 3 yıl genel kurul yapılmamış olması halinde kooperatifin feshedilmiş sayılacağı kanunun ifadesidir. Ancak, bu tasfiyenin sağlanması için tasfiye memurunun atanması konusunda mahkemeden talepte bulunulmasına engel bir durum yoktur. Kooperatifler Kanunu\’nun 86/2 maddesi uyarınca Ticaret Bakanlığının kooperatifleri teftiş ve denetim yetkisi de nazara alındığında en azından tasfiye memurunun atanmasının kabulü gerekirken davacı Bakanlığın aktif dava ehliyeti ve hukuki yararının bulunmadığı gerekçesiyle istinaf isteminin esastan reddi kararı usul ve yasaya aykırı görülmüştür…\” gerekçesiyle karar bozulmuştur. B. İlk Derece Mahkemesince Verilen Direnme Kararı İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; önceki karar gerekçesinin yanında fesih veya münfesihliğin tespiti kararı olmadıkça mahkemelerin tasfiye memuru veya tasfiye heyeti atayamayacağı, münfesih olduğunun tespitine karar verilmedikçe tasfiye heyeti atanamayacağından ve davacı Bakanlık münfesihliğin tespiti davası açamayacağından bununla bağlantılı olarak tasfiye heyeti atanmasını da isteyemeyeceği, gerek 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu gerekse tüzel kişilerle ilgili diğer kanunlarda tüzel kişiliğin varlığını sürdürdüğü bir durumda tasfiye - [Özelleştirme Yapılan Kurumda Çalışan Kapsam Dışı Personel Fark Ücret Alacağı Talep Edebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/kapsam-disi-personel-ozellestirme/): Özelleştirme Yapılan Kurumda Çalışan Kapsam Dışı Personel Denge Tazminatı ve Fark Ücret Alacağı Talep Edebilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2023/7-200 Karar No: 2023/149 Karar tarihi: 01.03.2023 Özet: Davalı şirkette çalışmakta iken 406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun Ek 29 uncu maddesi uyarınca diğer kamu kurum ve kuruluşlarına nakledilmek üzere Devlet Personel Başkanlığına bildirilen davacının dava konusu ek ödeme ile denge tazminatından yararlanamayacağı ve fark ücret alacağının bulunmadığı, bu nedenle de mahkeme tarafından araştırma yapılmasını gerektirir bir husus olmadığı anlaşıldığından mahkemece davanın reddine karar verilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır. (4046 s. K. m. 22) (406 s. K. Ek m. 22, 29) (6100 s. K. m. 297) (375 s. KHK Ek m. 3) (5. DD. 22.08.2010 T. 2010/88 E. 2010/4718 K.) 1. Taraflar arasındaki fark ücret alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … İş Mahkemesince verilen davanın kabulüne dair karar davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 7. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararının usulüne uygun olmadığı gerekçesiyle Hukuk Genel Kurulu tarafından bozulması üzerine Mahkemece yeniden yapılan yargılama sonucunda direnme kararı verilmiştir. 3. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 4. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği düşünüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi 5. Davacı vekili dava dilekçesinde; davalı şirketin 2005 yılında özelleştirme kapsamında %55 oranındaki hissesinin satışı ile kamu kurumu niteliğini kaybedip özel hukuk tüzel kişisi hâline geldiğini, davacı dahil birçok personelin devlet memurluğu hakları saklı kalarak çalışmaya devam ettiğini ve sonrasında kamu kurumlarına naklen atandığını, taraflar arasında 2006 yılında imzalanan 2 nci Tip İş Sözleşmesinde davacıya kamudaki memurlara uygulanan artış kadar zam yapılacağının belirtildiğini, ancak memurlara ödenen ek ödeme ve denge tazminatı ödemelerinin müvekkilinin ücretine yansıtılmadığını, 31.03.2006 tarihinde yürürlüğe giren 5473 sayılı Kanun\’un 1 inci maddesi ile 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye eklenen Ek 3 üncü maddenin birinci fıkrasında kamu personeline her ay ek ödeme yapılacağının; dördüncü fıkrasında fark tazminat hesabının; yedinci fıkrasında ise kadro dışı çalışanlara ödeme yapılmasında yetkili olanların düzenlendiğini, Yüksek Planlama Kurulu’nun kararlarıyla çalışanlara her ay yapılacak ek ödemelere ilişkin düzenlemeler yapıldığını, 10.11.2006 tarihli ve 2006/T-32 sayılı karar ile de ücret artışı ve ek ödemenin düzenlendiğini, akabinde her yıl YPK kararı ile ek ödeme tutarlarına ilişkin farklı düzenlemeler getirildiğini, müvekkilinin de kapsamdaki personeller arasında yer aldığını, 4046 sayılı Kanun’un 22 nci maddesi gereği Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketinde (Türk Telekomünikasyon AŞ/Türk Telekom/Türk Telekom AŞ) çalışmaya devam ettiğini, işten çıkartılıp Personel Daire Başkanlığına bildirildiği tarihte ek ödeme ücreti dikkate alınarak ücretinin belirlenmesi gerekirken bu ek ödemenin yer değiştirme suretiyle atamalarda aylık bildirim belgesinde gösterilmediğini, ek ödemelerin başlangıcı olan 01.01.2006 tarihinden işten çıkartıldığı tarihe kadar Türk Telekomda çalıştığı dönemde YPK kararından kaynaklı ek ödemelerin yapılmadığını ileri sürerek 17.09.2007 tarihinden davalı şirket tarafından en son ödenen ücret tarihine kadar ek ödemelerin tahsilini talep etmiştir. Davalı Cevabı 6. Davalı vekili cevap dilekçesinde; 406 sayılı Kanun\’un Ek 29 uncu maddesinin özelleştirme sonrası Türk Telekomda çalışanların durumunu düzenlediğini, Ek 29 ve Ek 22 nci maddeler gereği kapsam dışı personelin ücret ve ek ödemelerinin belirlenmesine yönetim kurulunun yetkili kılındığını, bu durumda kapsam dışı İş Kanunu’na tabî çalışan davacının 40+40 ek ödeme talebinin hukuka aykırı olduğunu, 5473 sayılı Kanun ile 375 sayılı KHK’ya eklenen Ek 3 üncü maddede ek ödemeden yararlanacakların düzenlendiğini ve yapılan ödemelerin genel bir artış olmayıp belli kurum ve unvanlardaki personele uygulanan ek ödeme olduğunu, 5473 sayılı Kanun’un 1 inci maddesinde uygulamaya ilişkin tereddütleri gidermeye Maliye Bakanlığının yetkili olduğunun düzenlendiğini, Maliye Bakanlığının bu ek ödemelerin dikkate alınmayacağını bildirdiğini, Yüksek Planlama Kurulu’nun 08.05.2006 tarihli ve 2006/T-17 sayılı kararının sözleşmeli personel için uygulandığını, kapsam dışı personelin belirtilmediğini, ayrıca sözleşmeli personele de 2 nci Tip İş Sözleşmesi imzalanana kadar olan süre içinde 40,00 TL ek ödeme yapıldığını ancak sözleşme sonrası ücret belirleme yetkisinin 406 sayılı Kanun’un 22 nci maddesi gereği Türk Telekom Yönetim Kuruluna ait olduğunu, İcra Kurul kararı ile kamuya nakil hakkını saklı tutarak 2 nci Tip İş Sözleşmesi ile çalışan personele ilave tediye ve ikramiye ödemesi yapıldığını, ayrıca vergi dilimindeki artıştan dolayı gelir vergisi fark tutarlarının da müvekkili şirket tarafından karşılandığını, bu uygulamalarla davacının kamuda aynı statüde çalışan memurdan daha fazla ücret aldığını belirterek davanın reddi gerektiğini savunmuştur. Mahkeme Kararı 7. … İş Mahkemesinin 07.11.2014 tarihli ve 2012/862 Esas, 2014/538 Karar sayılı kararı ile; davacının 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabî sözleşmeli memur olarak görev yapmakta iken istihdam fazlası olduğu belirlenerek 4046 sayılı Kanun\’un 22 nci maddesi gereğince kamu kurumuna 16.09.2010 tarihinde atamasının yapıldığı, 375 sayılı KHK’ya eklenen Ek 3 üncü maddede belli kamu görevlilerine ek ödeme yapılacağı belirtilerek ek ödemenin şartlarının düzenlendiği, maddedeki düzenlemeye göre ücretleri Yüksek Planlama Kurulu tarafından belirlenenler için ek ödeme tutarını belirlemeye YPK’nın yetkili olduğu, YPK’nın da buna ilişkin yayınlanan tebliğlerinde ek cetvelde bulunan pozisyonlarda çalışan sözleşmeli personeline ek ödemesine yönelik düzenleme yaptığı, Posta Telgraf ve Telefon İşletmelerinin de 399 sayılı KHK’nın Ek 2 cetvelinde yer aldığı, ayrıca 4046 sayılı Kanun’un 22 ve 406 sayılı Kanun’un Ek 29 uncu maddelerinde nakil olacak personellere yönelik ücret düzenlemelerinin yer aldığı, bu düzenlemelere göre de davacıya 17.09.2007 tarihinden kamu kurumuna naklinin yapıldığı 16.09.2010 tarihine kadar denge tazminatı ödenmesi gerektiği gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 8. … İş Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 9. Yargıtay (Kapatılan) 7. Hukuk Dairesince 13.04.2015 tarihli ve 2015/5949 Esas, 2015/6875 Karar sayılı kararı ile; “…Gerek yasal düzenleme ve gerekse sözleşmedeki hükümler dikkate alındığında, davalı kurumda özelleştirme öncesi kapsam dışı olarak çalışan ve 399 sayılı KHK hükümlerine tabi olarak ücreti belirlenen davacının özelleştirme sonrası çalıştıktan sonra nakledildiği tarihe kadar kamuda aynı statüde çalışanlar için getirilen özlük haklarından yararlandırılarak, nakil edildiklerinde haklarının korunması amaçlanmıştır. Kısaca davacı kapsamdışı olarak kamuda çalışmış gibi sayılmaktadır. Sonuç olarak davacı, davalı kurumda iken çalıştığı dönemde 375 ve 399 sayılı KHK.’ler ile getirilen artışlardan yararlandırılmalı ve bu artışlar uygulanmak sureti ile nakledildiğinde maaş nakil ilmühaberi düzenlenmelidir. 375 sayılı KHK’nın ve 399 sayılı KHK.’lere dayanılarak çıkarılan 2006/1, 2006/3, 2007/1 ve 2008/1 sayılı tebliğler uyarınca “Özelleştirme kapsam ve programında bulunan kamu iktisadi teşebbüsleri ve bağlı ortaklıklarından olup özelleştirme işlemleri tamamlanan kuruluşların sözleşmeli ve kapsam dışı kamu personelinin ücretlerine, bu personelin sözleşmeli ve kapsam - [Muris Muvazaasının İspatı için Taşınmazın Satış Değeri ile Gerçek Değeri Arasında Fark Bulunması Yeterli mi](https://kayseriavukat.org.tr/muris-muvazaasinin-ispati/): Muris Muvazaasının İspatı için Taşınmazın Satış Değeri ile Gerçek Değeri Arasında Fark Bulunması Yeterli mi Muris Muvazaasının İspatı: Dosya kapsamı ve dinlenen tanık beyanlarına göre, mirasbırakanın temlik tarihinde mirasçılarından mal kaçırmasını gerektiren bir nedeninin bulunmadığı, davacı tarafça bu hususa ilişkin somut bir olgu ortaya konulamadığı, aksine mirasbırakan ile oğlu …’ın arasının iyi olduğu, yine mirasbırakanın davalı kızını oğlu …’dan üstün tuttuğuna dair bir bilgi ya da olgunun dosyaya yansımadığı, dinlenen davacı tanıklarının ailenin beşeri ilişkilerini bilebilecek yakınlıkta olmadıkları ve bu nedenle duyuma dayalı bilgilerini ifade ettikleri, davalı tanıklarının ise aileye ve olaylara yakın kişiler oldukları, birbirlerini doğrular şekilde dava konusu taşınmazların bedeli karşılığında davalıya satıldığını ve mirasbırakanın satış bedeli ile oğlu …’ın piyasaya olan borçlarını ödediğini ifade ettikleri, bu nedenle davalı tanık beyanlarına üstünlük tanınması gerektiği, öte yandan mirasbırakanın 16.11.2001 tarihinde, oğlu ve aynı zamanda davacının eşi …’ın ise 05.06.2012 tarihinde öldüğü, … tarafından yaklaşık on bir yıl boyunca temlikin muvazaa ile illetli olduğuna ilişkin bir dava açılmadığı, …’ın ölümünden sonra hak sahibi olan kızları … ve … tarafından da dava açılmadığı gibi aksine davalı lehine beyanlarda bulundukları ortadadır. 01.04.1974 tarih ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararını uygulayabilmek için davacı tarafın mirasbırakanın yaptığı temlik ile mirasçılarından mal kaçırma amacıyla hareket ettiğini ispatlaması gerekmektedir. Yukarıda anılan tüm hususlar birlikte değerlendirildiğinde, eldeki davada ispat yükü kendisinde olan davacı tarafın mirasbırakanın çekişmeli temlik ile mirastan mal kaçırma amacıyla hareket ettiğini kanıtlayamadığı anlaşılmıştır. Akit tablosunda gösterilen bedeller ile dava konusu bağımsız bölümlerin keşfen saptanan gerçek değerleri arasındaki fark da tek başına muvazaanın kanıtı sayılamaz. Hâl böyle olunca, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. (4721 s. K. m. 6, 507, 603, 706) (6098 s. K. m. 19, 237) (2644 s. K. m. 26) (818 s. K. m. 18) (6100 s. K. m. 190) (YİBK 01.04.1974 T. 1974/1 E. 1974/2 K.) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2021/1-610 Karar No: 2023/164 Karar tarihi: 01.03.2023 1. Taraflar arasındaki muris muvazaası nedenine dayalı tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İnegöl 2. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 1. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği düşünüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; mirasbırakan …’ın maliki olduğu … ili İnegöl ilçesi … mahallesinde kain 330 ada 43 sayılı parseldeki 1 ve 3 numaralı bağımsız bölümlerini mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olarak davalı kızı …’ya satış yoluyla temlik ettiğini, gerçekte ise bağışladığını, mirasbırakanın oğlu olan …’ın müvekkilinin eşi olduğunu, …’ın ölümü ile müvekkili ve …’ın ilk eşinden olma çocuklarının kaldığını, mirasbırakan tarafından oğlu …’a herhangi bir malvarlığı bırakılmadığını, devir tarihinde davalının ev hanımı olduğunu ve alım gücü bulunmadığını, temlik sonrası fiili kullanım durumunun değişmediğini ileri sürerek dava konusu bağımsız bölümlerin tapu kayıtlarının iptali ile miras payı oranında müvekkili adına tesciline karar verilmesini istemiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; temlik tarihinde davacının mirasçılık sıfatı bulunmadığını, öncelikle bu nedenle davanın reddi gerektiğini, davacı ile mirasbırakanın oğlu …’ın 11.11.2007 tarihinde evlendiğini, ancak …’ın 03.11.2009 tarihinde İnegöl 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2009/673 Esas sayılı dosyası ile davacıya karşı boşanma davası açtığını, boşanma sürecinde davacının sadece maddi menfaat elde etme isteğinin anlaşıldığını, çekişmeli temlikin 29.12.1998 tarihinde yapıldığını, mirasbırakan …’ın 16.11.2001 tarihinde öldüğünü, müvekkilinin kardeşi …’ın ölümüne kadar temlik ile ilgili herhangi bir dava açmadığını, bu tavrın muvazaalı devir yapılmadığının en büyük kanıtı olduğunu, mirasbırakanın satış bedelleri ile oğlu …’ın ticaretten kaynaklı borçlarını ödediğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkeme Kararı 6. İnegöl 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 18.11.2014 tarihli ve 2012/385 Esas, 2014/689 Karar sayılı kararı ile; mirasbırakan ile davalının baba-kız olduğu, temlik tarihinde davalının gelir getirici bir işinin bulunmadığı, bir kısım davacı tanık beyanlarından anlaşıldığı üzere mirasbırakanın oğlu …’ın (davacının eşi) satış tarihinde borçlarının bulunması nedeniyle alacaklıların mirasbırakanın malları üzerindeki haklarının semeresiz bırakılmaya çalışıldığı, mirasbırakanın temlikten sonra da taşınmazı kullanmaya devam ettiği, resmi senette yazılı satış miktarı ile keşfen belirlenen değer arasında üç kattan fazla fark bulunduğu, her ne kadar davalı tanıkları tarafından devir sonrası mirasbırakanın cüzi kira karşılığı oturmaya devam ettiği beyan edilmiş ise de bir kimsenin iki dairesini satıp daha sonra aynı daire için kızına kira ödemesinin hayatın olağan akışına uygun olmadığı, yapılan temlikin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 19.10.2017 tarihli ve 2015/1380 Esas, 2017/5580 Karar sayılı kararı ile; “…Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden; miras bırakan Şevki’nin kayden maliki olduğu 330 ada 43 parsel sayılı taşınmazdaki 1 ve 3 numaralı bağımsız bölümlerin tamamını 29.12.1998 tarihinde satış suretiyle davalı kızı …’a temlik ettiği anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında vurgulandığı gibi, görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanunu’nun 706, Türk Borçlar Kanunu’nun 237. (mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 213.) ve Tapu Kanunu’nun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Hemen belirtmek gerekir ki, bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün, diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de, Ülke ve - [Aval Verenin Sorumluluğu: Lehine Aval Verilenin Borcunun Geçersiz Olduğu İleri Sürülebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/aval-verenin-sorumlulugu/): Aval Verenin Sorumluluğu 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu Aval verenler – Madde 700 (1) Poliçede bedelin ödenmesi, aval suretiyle tamamen veya kısmen teminat altına alınabilir. (2) Bu teminat, üçüncü bir kişi veya poliçede imzası bulunan bir kişi tarafından da verilebilir. Şekil – Madde 701 (1) Aval şerhi, poliçe veya alonj üzerine yazılır. (2) Aval “aval içindir” veya bununla eş anlamlı başka bir ibareyle ifade edilir ve aval veren kişi tarafından imzalanır. (3) Muhatabın veya düzenleyenin imzaları hariç olmak üzere, poliçenin yüzüne atılan her imza aval şerhi sayılır. (4) Kimin için verildiği belirtilmemişse aval, düzenleyici için verilmiş sayılır. Hükümler – Madde 702 (1) Aval veren kişi, kimin için taahhüt altına girmişse aynen onun gibi sorumlu olur. (2) Aval veren kişinin teminat altına aldığı borç, şekle ait noksandan başka bir sebepten dolayı batıl olsa da aval verenin taahhüdü geçerlidir. (3) Aval veren kişi, poliçe bedelini ödediği takdirde, poliçeden dolayı lehine taahhüt altına girmiş olduğu kişiye ve ona, poliçe gereğince sorumlu olan kişilere karşı poliçeden doğan haklarını iktisap eder. Aval Verenin Sorumluluğu: Bonoyu Avalist olarak İmzalayan Kişi, Borcun Geçersiz Olduğunu İleri Sürebilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2022/11-221 Karar No: 2023/134 Karar Tarihi: 01.03.2023 Özet: Somut olayda davacı, asıl borçlu gibi sorumlu olup davacı aval veren tarafından senedin zorunlu şekil şartlarına ilişkin bir eksiklik ileri sürülmemiş, sadece bononun teminat senedi olduğundan bahisle geçersiz olduğu ileri sürülmüştür. Oysa ki, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 702 nci maddesinin ikinci fıkrası gereğince aval veren kişinin teminat altına aldığı borç, şekle ait noksandan başka bir sebepten dolayı batıl olsa da, aval verenin taahhüdü geçerlidir. Başka bir deyişle, lehine aval verilenin borcu geçersiz olsa bile aval veren bu geçersizliği ileri süremez. Zira, bononun teminat senedi olduğunun ileri sürülmesi şahsi def\’i niteliğindedir ve bu def\’inin az yukarıda açıklanan hüküm nedeniyle davacı avalist tarafından ileri sürülmesi mümkün değildir. Hâl böyle olunca tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki delillere, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. (6100 s. K. m. 190, 369, 373) (2004 s. K. m. 72) (4721 s. K. m. 2, 6) (6098 s. K. m. 20) (6762 s. K. m. 614) (6102 s. K. m. 700, 701, 702, 776, 778) (YİBK. 20.04.2018 T. 2017/4 E. 2018/5 K.) (YHGK. 07.07.2021 T. 2017/19-3091 E. 2021/965 K.) Dava ve Karar: Taraflar arasındaki genel kredi sözleşmesinden kaynaklanan menfi tespit davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, İlk Derece Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, temyiz incelemesi sırasında duruşmanın düzenlendiği 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 369 uncu maddesinin direnme kararının temyizini kapsamadığı, direnmenin düzenlendiği aynı Kanun\’un 373 üncü maddesinde ise duruşmaya yer verilmediği gözetildiğinde direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağı kabul edilerek davacı vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verilerek, Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili; davalı banka tarafından dava dışı … Tekstil San. ve Tic. Ltd. Şti. ve … adına kullandırılacak kredilerin teminatı olarak tarih ve tutarı boş olan senet düzenlendiğini ve bu senedin müvekkili tarafından imzalandığını, tarih ve tutarı sonradan doldurulan bu senede dayanılarak davalı tarafından müvekkiline karşı … İcra Müdürlüğünün 2013/10581 Esas sayılı dosyası ile icra takibi yapıldığını, müvekkilinin … Tekstil San. ve Tic. Ltd. Şti.nde bulunan toplam 700.000 TL değerindeki hissesinin 600.000 TL’sini …\’e 100.000 TL değerindeki hissesini ise …\’a 21.07.2011 tarihinde hisse devir ve temlik sözleşmesi ile devrederek şirketten ayrıldığını ve davalı bankaya buna ilişkin bildirimde bulunulduğunu, müvekkilinin kefaletten vazgeçtiğini bildirdiği tarihe kadar davalı bankadan kredi kullanılmadığını, davalı tarafından müvekkiline 13.03.2013 tarihli … Noterliğinin 07773 yevmiye numaralı ihtarname gönderilerek müşterek borçlu/müteselsil kefil sıfatıyla toplam 349.352 TL borcu olduğu bildirildiğini, bu ihtarnamede borcun kaynağının ve hangi sözleşmeden kaynaklandığının bildirilmediğini, bu ihtarnameye verilen cevapta, borcun kabul edilmediğinin ve kredi kullanılmadan önce kefaletten vazgeçildiğinin davalı bankaya ihtarname ile bildirildiğini, kambiyo takibine konu olan senet incelendiğinde sonradan doldurulduğu ve geçerli olmadığının anlaşıldığını, takip konusu senedin keşide tarihinin 18.03.2011, vade tarihinin 23.01.2013 olduğunu, başka bir deyişle bu senedin gerçek bir senet olabilmesi için keşide tarihinde borç doğurucu bir işlemin veya kredinin bulunması gerektiğini, davalı kayıtları incelendiğinde görüleceği üzere, senedin keşide edildiği tarihte herhangi bir borç doğurucu işlemin söz konusu olmadığını, davacının kefaletinin geçerli olabilmesi için kredinin geri ödeme planında ve çekilen tutarları gösterir belgelerde kefilin imzasının olması gerektiğini, bu senedin alınmak istenen kredinin teminatı olarak verildiğini, ancak davalıdan kaynaklanan sebeplerle kredi alınamadığını, davalı bankaya ihtarnameyle bildirimde bulunmalarına rağmen müvekkilinin ortak olduğu dönemde kullandırmadığı krediyi sonradan kullandırarak kötüniyetli işlem yaptığını, müvekkilinin davalıya herhangi bir borcu olmadığını ileri sürerek müvekkilinin davalıya borçlu olmadığının tespitine, takip konusu senedin geçerli bir senet olmadığından iptaline, davalının yapmış olduğu takipte haksız ve kötüniyetli olması sebebiyle İİK gereğince takip tutarının %20\’sinden az olmamak kaydıyla tazminata mahkûm edilmesine karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı vekili; kefaletin, borçlu şirketin ortağı olup olmamakla ilgili bir husus olmayıp şirket hissesinin devredilmiş olmasının kefaleti sonlandıran bir sebep olarak kabul edilmeyeceğini, davacı taraf müvekkili banka ile akdettiği sözleşme ile bu haklarından peşinen feragat etmiş olduğundan kefaletten tek taraflı bir irade beyanıyla vazgeçmesinin mümkün olmadığını, Yargıtayın konuya ilişkin içtihatlarının da aynı yönde olduğunu, keşide edilen ihtara rağmen borcun ödenmediğini, davacı tarafın iddialarının aksine icra takibine konu bononun tüm unsurları taşıyan geçerli bir kambiyo senedi niteliğinde olduğunu ve icra takibinin de davacının itirazı olmadan kesinleştiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI … Asliye Ticaret Mahkemesinin 08.03.2017 tarihli ve 2014/627 Esas, 2017/303 Karar sayılı kararı ile; davaya konu bononun dava dışı şirketin çekeceği kredilerin teminatını oluşturmak üzere teminat senedi olarak verildiğinin anlaşıldığı, kefalet sözleşmesi iki taraflı bir sözleşme olduğundan sözleşmeden bir tarafın tek taraflı irade beyanı ile dönmesi mümkün değil ise de davacı tarafça davalı bankaya dava dışı şirketin ortaklığından - [Yönetim Planı ile Site İçinde ve Binada Kedi Köpek Beslenmesi Yasaklanabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/binada-kedi-kopek-beslenmesi/): Yönetim Planı ile Site İçinde ve Binada Kedi Köpek Beslenmesi Yasaklanabilir mi Yönetim Planı ile Site İçinde ve Binada Kedi Köpek Beslenmesinin Yasaklanması: Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olay bakımından kat mülkiyetine tabi sitede yönetim planındaki yasağa rağmen bağımsız bölümde köpek beslenmesinin mümkün olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/18-3018 Karar No: 2022/6 Karar tarihi: 18.01.2022 Özet: Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özelikle Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 28. maddesinde yönetim planının bütün kat maliklerini bağlayan bir sözleşme hükmünde olduğu belirtilerek anataşınmazın yönetim tarzı, kullanma maksat ve şekline ilişkin anlaşmazlıkların çözümünde öncelikle yönetim planında mevcut hükmün uygulanması öngörüldüğünden ve yönetim planının 45/e maddesi uyarınca yüksek katlı binalarda köpek beslenemeyeceği hükmü karşısında Hukuk Genel kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. (6098 S. K. m. 27) (634 S. K. m. 18, 28) (4721 S. K. m. 2) (18. HD. 13.01.2014 T. 13.01.2014 2013/16329 E. 2014/71 K.) 1. Taraflar arasındaki yönetim planına aykırılığın giderilmesi davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İstanbul Anadolu 12. Sulh Hukuk Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar, davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 18. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; davalının ….. Sitesi sakini olduğunu, evinde köpek beslediğini, köpeğin ortak alanlarda gezdirilmesi sırasında site sakinleri ve çocukların çok büyük korku yaşadığını, köpeğin hareketleri nedeniyle bir çok çocuğun psikolojik olarak etkilendiğini, site sakinlerinden yönetime sayısız şikayet iletildiğini, evcil hayvanın evde olduğu süreçte de gerek havlamaları, gerekse de oluşan koku nedeniyle bir çok apartman sakininin şikayetçi olduğunu, site yönetim planının 45/e maddesi uyarınca yüksek katlı binalarda kedi, köpek gibi evcil hayvanların beslenemeyeceğini ileri sürerek köpeğin site ve daireye girişinin önlenmesine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; müvekkiline ait köpeğin adının “Alex von Petworld” olup safkan Alman Çoban Köpeği olduğunu, sağlıklı ve sürekli veteriner kontrolünde olduğunu, bakımı ve aşılarının yapıldığını, Alex’in müvekkiline ait bulunan, ortak alanlardan bağımsız ve müstakil bu bahçede yaşadığını ve site içerisinde ortak alanlarda gezmediğini, sadece site dışına çıkartılırken bahçe kapısından ana kapıya kadar olan yaklaşık 10-15 metre alandan geçtiğini, site ortak alanlarında dolaşmadığını, ortak alanlarda tuvalet yapmadığını, müvekkilinin oturduğu evi satın alırken kendisine evde köpek besleyemeyeceğine dair bilgi verilmediğini, aksine satış öncesi görüşmelerde ve satış esnasında sunulan görsellerde ve tanıtım kataloğunda bahçede ve bina önünde köpek ve köpekle oynayan çocuk-aile fotoğraflarına yer verildiğini, müvekkilinin haklı olarak ailesiyle birlikte sitede köpek besleyebileceklerini düşündüğünü belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkeme Kararı 6. İstanbul Anadolu 12. Sulh Hukuk Mahkemesinin 01.03.2013 tarihli ve 2011/1073 E. 2013/251 K. sayılı kararı ile; sırf yönetim planında hayvan bakılmasına yönelik düzenlemeler bulunmasının çevreyi rahatsız etmeyen hayvanın uzaklaştırılmasına gerekçe yapılamayacağı, yönetim planında bulunan ve ev hayvanlarının gerekçesiz olarak evden uzaklaştırılması sonucunu doğuran düzenlemelerin, Borçlar Kanunu’nun 27. maddesi kapsamında kanuna ve kişilik haklarına aykırılık teşkil ettiği, çevreyi rahatsız etmediği anlaşılan ev hayvanlarının doğal yaşam ortamları olan evden uzaklaştırılamayacağı, 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 28/1. maddesi uyarınca “sözleşme” hükmünde sayılan yönetim planındaki düzenlemelerin, Borçlar Kanunu’nun 27. maddesindeki mutlak butlan-yokluk koşullarını taşıdığı anlaşıldığında, hâkim tarafından bu düzenlemelerin hükümsüz kabul edilebileceği, yönetim planındaki ev hayvanı bakma yasağının, hayvan hakları konusundaki uluslararası sözleşmeler, Hayvanları Koruma Kanunu ve yönetmeliğine aykırı olması nedeni ile “kanunun emredici hükümlerine”, uluslararası sözleşmeler ve Kanun ile insana yüklenmiş olan hayvanlara karşı ahlaki yükümlülüğe aykırı olması nedeni ile “ahlaka” aykırı olduğu, dava konusu ev hayvanının çevreye rahatsızlık verdiği ve bu konuda yönetime şikayetler olduğu ispatlanamadığına göre, yalnızca yönetim planındaki yasaklama hükmü nedeni ile çevreye hiçbir rahatsızlık vermeyen köpeğin evden uzaklaştırılmasını istemenin Türk Medeni Kanunu’nun 2/2. maddesine aykırı olduğu, çoğunluğun temel haklar konusunda karar veremeyeceği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay (Kapatılan) 18. Hukuk Dairesince 13.01.2014 tarihli ve 2013/16329 E. 2014/71 K. sayılı kararı ile; “…634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 18. maddesi hükmü uyarınca kat malikleri bağımsız bölümlerini ve eklentileri ile ortak yerleri kullanırken doğruluk kurallarına uymak, özellikle birbirini rahatsız etmemek, birbirinin haklarını çiğnememek ve yönetim planı hükümlerine uymakla karşılıklı olarak yükümlüdürler; kat maliklerinin borçlarına dair hükümler bağımsız bölümlerdeki kiracılara ve oturma hakkı sahiplerine veya bu bölümlerden herhangi bir suretle devamlı olarak yararlananlara da uygulanır. Dosyadaki bilgi ve belgelerden, kat mülkiyetli anataşınmazın tapu kütüğünde tescilli olan yönetim planının 45/e maddesinde “Kat malikleri kendi bağımsız bölüm ve eklentileri ile toplu yapı ortak alanlarında ve villa kullanım alanlarında tavuk, koyun, keçi vs. kümes ve ahır hayvanları besleyemezler. Yüksek katlı binalarda kedi, köpek gibi evcil hayvanlar beslenemez.” hükmünün bulunduğu ve yönetim planının ilgili bu maddesi uyarınca köpek beslenmesinin yasaklanmış olduğu dikkate alınarak davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yerinde olmayan gerekçelerle davanın reddine karar verilmiş olması doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle kararın bozulmasına karar verilmiştir. Direnme Kararı 9. İstanbul Anadolu 12. Sulh Hukuk Mahkemesinin 18.04.2014 tarihli ve 2014/222 E. 2014/393 K. sayılı kararı ile, önceki karardaki gerekçe ile direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi 10. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. Uyuşmazlık 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olay bakımından kat mülkiyetine tabi sitede yönetim planındaki yasağa rağmen bağımsız bölümde köpek beslenmesinin mümkün olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. III. Gerekçe 12. Konunun açıklığa kavuşturulması için öncelikle ilgili yasal düzenlemelerin incelenmesinde yarar bulunmaktadır. 13. 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 18. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “Kat malikleri, gerek bağımsız bölümlerini, gerek eklentileri ve ortak yerleri kullanırken doğruluk kaidelerine uymak, özellikle birbirini rahatsız etmemek, birbirinin haklarını çiğnememek ve yönetim planı hükümlerine uymakla, karşılıklı olarak yükümlüdürler. Bu kanunda kat maliklerinin borçlarına dair olan hükümler, bağımsız bölümlerdeki kiracılara ve oturma (Sükna,) hakkı sahiplerine veya bu bölümlerden herhangi bir suretle devamlı olarak faydalananlara da uygulanır; bu borçları yerine getirmeyenler kat malikleriyle birlikte, müteselsil olarak sorumlu olur…” 14. Aynı Kanun’un 28. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “Yönetim planı yönetim tarzını, kullanma maksat ve şeklini yönetici ve denetçilerin alacakları - [Satış İşlemi İptal Edilen Belediye Taşınmazı Üzerine İnşaat Yapan Kişi Tescil Talebinde Bulunabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/belediye-tasinmazi-uzerine-insaat/): Satış İşlemi İptal Edilen Belediye Taşınmazı Üzerine İnşaat Yapan Kişi Tescil Talebinde Bulunabilir mi Belediye Taşınmazı Üzerine İnşaat Yapılması: Somut olay değerlendiğinde; davalı Belediyenin davaya konu taşınmazının ihale suretiyle ve encümen kararıyla davacı tarafından bedeli ödenerek satın alındığı ancak tapu devrinin yapılmaması üzerine açılan tapu iptali ve tescil davasının, encümen kararının parsel bazında hazırlanmayan belediye meclis kararına dayanması, bu nedenle satım işleminin geçersiz olduğu gerekçesiyle reddine karar verilerek kararın kesinleştiği, ödenen satış bedelinin de iade edildiği ancak davacının davaya konu taşınmaz üzerine yine davalı belediyeden almış olduğu ruhsata dayanarak üç katlı yapı yaptığı sabittir. Davaya konu inşaatın davalı belediyeden alınan ruhsata dayandığı, taşınmazın davacıya teslim edildiği ve dosya kapsamından davalının bu inşaata bir itirazının bulunmadığı açıktır. Davacı söz konusu taşınmazı, davalının çıkarmış olduğu ihale suretiyle satın almış ve satım bedeli de davalı tarafından tahsil edilmiştir. Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde, davalı belediyenin davacıyı, davaya konu taşınmazı sahiplendiği hususunda inandırdığı, meşru beklenti içine soktuğu ve inşaatın yapılmasında açık rızasının bulunduğu kabul edilmelidir. Bu durumda davacının iyiniyetli olduğunun kabulüyle Özel Daire bozma kararında da belirtildiği üzere 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 724 üncü maddesinin diğer koşullarının mevcut olup olmadığının araştırılması gerekir. (4721 s. K. m. 3, 683, 684, 715, 718, 722, 723, 724) (3402 s. K. m. 16) (743 s. K. m. 641) (6100 s. K. Geç. m. 3) (1086 s. K. m. 429, 440) (YİBK. 14.02.1951 T. 1949/17 E. 1951/1 K.) (YHGK. 30.09.1981 T. 1981/1-167 E. 1981/656 K.) (YİBK. 05.07.1944 T. 1944/12 E. 1944/26 K.) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2021/14-465 Karar No: 2023/269 Karar tarihi: 29.03.2023 1. Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Erzurum 1. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar, davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 14. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği düşünüldü: I. Yargılama Süreci Davacı istemi 4. Davacı vekili, müvekkilinin davalı Belediyeden ihale ile satın aldığı ve bedelini tamamen ödediğini taşınmazın üzerine yine davalıdan aldığı ruhsat ile bodrum dâhil üç katlı bir dükkan yaptığını ancak davalının tapu devrini gerçekleştirmemesi üzerine açılan davada tapu iptali ve tescili talebinin, encümen kararının belediye meclis kararına dayanmadığı gerekçesiyle reddedildiğini ve ödenen bedelin iadesine karar verildiğini, kararın kesinleştiğini, bu aşamadan sonra davalının müvekkilinden fahiş kira bedelleri talep ettiğini, hâlihazırda dava konusu taşınmazın davalıya, üzerindeki binanın müvekkiline ait olduğunu, taşınmazdan daha değerli olan binanın sökülmesi hâlinde hiçbir ekonomik değerinin kalmayacağını, müvekkilinin iyiniyetli olduğunu ve temliken tescil koşullarının oluştuğunu ileri sürerek davaya konu taşınmazın tapusunun iptali ile müvekkili adına temliken tesciline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı vekili, daha önce aynı taşınmaza ilişkin tarafları ve konusu aynı olan tapu iptali ve tescil davası açıldığını, anılan davanın reddedilerek kesinleşmesi nedeniyle eldeki dava için kesin hüküm oluşturduğunu, davacının taşınmazı satın almayıp kiraladığını, bu nedenle taşınmaz üzerinde bina yaparken iyiniyetli olamayacağını, temliken tescil şartlarının oluşmadığını, bu tür davaların konusunun ancak özel mülkiyete konu taşınmazlar olabileceğini, belediyeye ait bir taşınmazın temliken tescile konu olamayacağını ileri sürerek davanın reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı 6. Erzurum 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 12.11.2015 tarihli ve 2015/582 Esas, 2015/959 Karar sayılı kararı ile; dava konusu yerin geçerli olmayan meclis kararıyla davacıya satıldığı fakat bu satışın mülkiyetin naklini sağlayamayacağının Özel Daire ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararıyla tespit edildiği, bu yönde verilen kararın kesinleştiği, kamu malı olan taşınmazlar için temliken tescil isteminde bulunulamayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur. 8. Yargıtay (Kapatılan) 14. Hukuk Dairesinin 16.01.2019 tarihli ve 2016/4935 Esas, 2019/408 Karar sayılı kararı ile; “…4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 684 ve 718. maddeleri hükümleri gereğince yapı, üzerinde bulunduğu taşınmazın mütemmim cüzü (tamamlayıcı parçası) haline gelir ve o taşınmazın mülkiyetine tabi olur. Ancak, yasa koyucu somut olaydaki taşınmazların durumunu genel hükümlere bırakmamış, bu konumdaki taşınmazların maliki ile yapıyı yapan kişi arasındaki ilişkiyi TMK’nın 722, 723. ve 724. maddelerinde özel olarak düzenlemiştir. Uyuşmazlığın bu kapsamda değerlendirilmesi gerekecektir. Bir kimsenin kendi malzemesi ile başkasının tapulu taşınmazına sürekli, esaslı ve mütemmim cüzü (tamamlayıcı parçası) niteliğinde yapı yapması halinde malzeme sahibinin iyiniyetli olması yanında diğer bazı koşullar da mevcutsa malzeme sahibi yapının bulunduğu alan ile yapının kullanılması için zorunlu arazi parçasının tescilini mülkiyet hakkı sahibinden isteyebilir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 724. maddesinde yapı sahibine tanınan bu hak, kişisel hak niteliğinde olup, bina sahibi ve onun külli halefleri tarafından, inşaat yapılırken taşınmazın maliki kim ise ona ya da onun külli haleflerine karşı ileri sürülebilir. Hemen belirtmek gerekir ki, taşınmaza sonradan malik olan kişiye karşı da bu kişisel hak ancak yapı sahibini bu haktan mahrum bırakmak amacıyla arsa sahibi ile el ve işbirliği içinde olduğu iddiasıyla ileri sürülebilir. Malzeme sahibinin 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 724. maddesine dayanarak tescil talebinde bulunabilmesi şu koşulların varlığına bağlıdır; a) Birinci koşul, malzeme sahibinin iyiniyetli olmasıdır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 724. maddesi hükmünden açıkça anlaşılacağı üzere, taşınmaz mülkiyetinin yapı sahibine verilebilmesi için öncelikli koşul iyiniyettir. Öngörülen iyiniyetin TMK’nın 3. maddesinde hükme bağlanan sübjektif iyiniyet olduğunda da kuşku yoktur. Bu kural, malzeme sahibinin, elattığı taşınmazın başkasının mülkü olduğunu bilmemesini veya beklenen tüm dikkat ve özeni göstermesine karşılık bilebilecek durumda olmamasını ya da yapıyı yapmakta haklı bir sebebinin bulunmasını ifade eder. Malzeme sahibinin tescil istemi ile açtığı davada iyiniyetin varlığı iddia ve savunmaya bakılmaksızın mahkemece re’sen araştırılmalıdır. Ne var ki, 14.02.1951 tarihli ve 17/1 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında belirtildiği gibi olay ve karinelerden, durumun özelliklerine göre kendisinden beklenen dikkat ve özeni göstermemiş olduğu açık bulunan malzeme sahibinin temliken tescil talebinde bulunması mümkün değildir. Çünkü bu gibi durumlarda kötüniyet karşı tarafın ispatı gerekmeden belirlenmiş olur. Ayrıca iyiniyet inşaatın başladığı andan tamamlandığı ana kadar devam etmelidir. (Sübjektif koşul) İyiniyet koşulunun gerçekleşmediği durumlarda diğer koşulların gerçekleşip gerçekleşmediğinin araştırılmasına gerek bulunmamaktadır. b) İkinci koşul, yapı kıymetinin taşınmazın değerinden açıkça fazla olmasıdır. Bu koşul dava tarihine ve objektif esaslara göre saptanmalı, fazlalık ilk bakışta da kolayca anlaşılmalıdır. İnşaatın kapsadığı alanın ifrazı kabil ise arsa değeri yalnız bu kısma göre, aksi halde tamamının - [Atamanın Geciktirilmesi Nedeniyle Uğranılan Parasal Hak Kayıplarının Ödenmesi Talep Edilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/atamanin-geciktirilmesi/): Atamanın Geciktirilmesi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Kararı Değerlendirme Olaylar İş müfettiş yardımcısı olarak göreve başlayan başvurucuların iş müfettişliği yeterlilik yazılı ve sözlü sınavlarında başarılı olmalarına rağmen iş müfettişliği kadrosuna atamaları yapılmamıştır. Başvurucular, boş bulunan iş müfettişliği kadrolarına atamalarının yapılması istemiyle İş Teftiş Kurulu Başkanlığına başvurmuş ancak atama sürecinin devam ettiği belirtilerek başvurucuların talebi reddedilmiştir. Bunun üzerine başvurucular idare mahkemelerinde bu işlemlerin iptali ile müfettişlik unvanına hak kazanıldığı tarihten itibaren yoksun kalınan parasal hakların yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi talebiyle davalar açmıştır. İdare mahkemeleri, iş müfettişi olarak atanma taleplerinin reddine ilişkin işlemleri iptal etmiştir. İdare Mahkemeleri ayrıca başvurucuların yoksun kaldığı parasal hakların da yasal faiziyle birlikte başvuruculara ödenmesine karar vermekle birlikte parasal hakların hesaplanacağı tarih yönünden farklı sonuçlara ulaşmıştır. Bazı İdare Mahkemeleri başvurucuların iş müfettişi olarak atanmayı hak ettiği tarihten itibaren yoksun kaldıkları parasal hakların ödenmesine karar verirken diğer bazı İdare Mahkemeleri ise yoksun kalınan parasal hakların idareye başvuru tarihinden itibaren hesaplanması gerektiğine hükmetmiştir. Tarafların istinaf istemini inceleyen bölge idare mahkemesi ise istinaf istemlerini reddetmekle birlikte başvurucuların parasal haklarının iş müfettişi olarak atanmayı hak ettikleri tarihten itibaren hesaplanması biçiminde hüküm kurulan kararlardaki bu hüküm fıkralarını, parasal hakların idareye başvuru tarihinden itibaren hesaplanması gerektiği şeklinde düzeltmiştir. İddialar Başvurucular, iş müfettişliği yardımcılığından iş müfettişliği kadrosuna atamalarının hukuka aykırı işlemle geciktirilmesinden dolayı uğranılan parasal hak kayıplarının karşılanmaması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi Somut olayda başvurucuların iş müfettişliğine atanmalarının geciktirilmesinin hukuka aykırı olduğu İdare Mahkemelerinin istinaf denetiminden geçmiş kararlarıyla saptanmıştır. Atama  işlemlerinin geciktirilmesinin hukuka aykırı olması başvurucuların mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin kanuni dayanaktan yoksun olduğunu göstermiştir. Dolayısıyla mülkiyet hakkına yönelik ihlalin idare mahkemeleri tarafından tespit edildiği sonucuna ulaşılmış ve bu nedenle ihlalin giderilip giderilmediği yönünde inceleme yapılmıştır. İdari işlemin iptal edilmesi ve başvurucuların atanma işlemlerinin tamamlanması mağduriyetini hafifletse de tam olarak gidermemiştir. Mağduriyetin gerçek manada ortadan kalkabilmesi için başvurucuların mülkiyet hakkının ihlali sebebiyle oluşan zararlarının da karşılanması gerekir. Başvurucuların mülkiyet hakkına yönelik ihlalin giderilmesi amacıyla tam yargı davası açtığı anlaşılmıştır. Bazı idare mahkemeleri başvurucuların iş müfettişliğine atanmaya hak kazandığı tarihten itibaren bu kadro için öngörülen parasal hakların da başvuruculara ödenmesine hükmetmiştir. Ancak bölge idare mahkemesi parasal hakların hesaplanma tarihini idari başvuru tarihi olarak düzeltmiştir. Bölge idare mahkemesine göre atanma işlemlerinin tamamlanması için gerekli olan sürenin ne kadar olduğunun somut olayda belli olmaması sebebiyle idari başvuru tarihinin esas alınması gerekir. Bazı idare mahkemeleri de bölge idare mahkemesinin bu gerekçesinden esinlenerek parasal hakların hesaplanma tarihi olarak idari başvuru tarihinin esas alınmasına karar vermiştir. Bölge idare mahkemesinin bu görüşünün kararlarda kendi içinde bir çelişkiye yol açmıştır. Bu bağlamda bölge idare mahkemesi, idare mahkemelerinin idarenin istinaf talebini herhangi bir ek gerekçe koymaksızın reddetmiştir. İdare mahkemelerinin kararlarında idarenin atama işlemlerinin gerçekleştirilmesi hususunda makul olanın ötesinde geciktiği tespiti yapılmıştır. Esasen bölge idare mahkemesi kararlarında da başvurucuların makul bir süre içinde iş müfettişi olarak atanmadıkları saptamasına yer verilmiştir. Şu hâlde idarenin atama işlemlerini gerçekleştirme konusunda geciktiği kabul edildiği hâlde tazminat isteminin değerlendirildiği bölümde makul sürenin ne kadar olduğunun belli olmadığına işaret edilerek yoksun kalınan parasal hakların idari başvuru tarihinden itibaren hesaplanması gerektiğinin kabul edilmesi ciddi bir çelişkidir ve makul bir yorum olarak görülemez. Öte yandan bölge idare mahkemesinin yorumu, kendi üzerine düşen tüm yükümlülükleri yerine getiren ve sınavda başarılı olan başvuruculara ayrıca atanma için idareye başvurma şartı yüklemiştir. Oysa mevzuatta, yeterlilik sınavını başarıyla geçen iş müfettişi yardımcılarının idarece kendiliğinden müfettiş olarak atanacağı öngörülmüştür. Dahası idarenin aksi yönde bir savunması da bulunmamıştır. Dolayısıyla bölge idare mahkemesinin yaklaşımı, idareye mevzuatta bile öngörülmeyen takdir yetkisi tanımıştır. Hukuk devletinde idare, hukuka aykırı olarak tesis ettiği işlemlerin sebep olduğu ihlalleri giderme yükümlülüğü altındadır. İdare; eski hâle getirme (restitutio in integrum) ilkesi gereğince, hukuka aykırı işlem tesis edilmediğinde kişi hangi durumda olacaksa onu bu duruma mümkün olduğunca en yakın konuma getirmekle yükümlüdür. Bu açıdan, idarenin başvurucuları iş müfettişi olarak atamak suretiyle ihlali giderme hususundaki yükümlülüklerinin bütünüyle ifa ettiği söylenemeyecektir. İhlalin tam olarak giderildiğinden söz edilebilmesi için hukuka aykırı gecikme yaşanmamış olsaydı idari sürecin olağan akışı içinde başvurucular hangi tarihte iş müfettişliğine atanacaksa o tarihten itibaren oluşan parasal hak kayıplarının da karşılanması gerekir. Anayasa\’nın 5. maddesi devlete, hak ve özgürlüklerin ihlalinin önlenmesi için caydırıcı tedbirler alma ödevi de yüklemektedir. Bölge idare mahkemesinin yorumu başvurucuların mülkiyet hakkına yapılan müdahale sebebiyle oluşan kayıpların tam olarak telafi edilmesini önlediği gibi tazminat davasının hukuka aykırı işlem tesis edilmesine karşı caydırıcılık sağlama özelliğini de etkisiz hâle getirmiştir. Sonuç olarak iş müfettişi olarak atanma talebinin reddine ilişkin işlemlerin iptali suretiyle tespit edilen ihlalin tam olarak giderilmesi, bölge idare mahkemesinin ve bazı idare mahkemelerinin çelişkili yorumu nedeniyle önlenmiştir. Bu durumda mülkiyet hakkına ilişkin ihlalin devam ettiği kabul edilmiştir. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Atamanın Geciktirilmesi Nedeniyle Uğranılan Parasal Hak Kayıplarının Ödenmesi Talep Edilebilir mi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Demet Demirel ve Diğerleri Başvurusu Başvuru Numarası: 2019/12998 Karar Tarihi: 1/12/2022 R.G. Tarih ve Sayı: 3/2/2023 – 32093 GENEL KURUL – KARAR Başkan: Zühtü ARSLAN Başkanvekili: Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA Üyeler: Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE Raportör: Ayhan KILIÇ Başvurucular: Demet DEMİREL, Deniz KARAKAYA, Fatih Mehmet ONAT, Hasan Kuzey ÜNÜVAR, Orhan NAS, Servet GÜRER I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, iş müfettişliği yardımcılığından iş müfettişliği kadrosuna yapılacak atamanın hukuka aykırı işlemle geciktirilmesinden dolayı uğranılan parasal hak kayıplarının karşılanmaması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvurular muhtelif tarihlerde yapılmıştır. 3. Başvurular, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. 4. Komisyonca başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 5. 2019/36421, 2019/36425, 2019/36432, 2019/36438 ve 2019/36705 numaralı başvurular incelenen başvuru ile birleştirilmiştir. 6. Başvuru belgelerinin birer örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucular, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. 7. Bölüm, başvurunun Genel Kurula sevk edilmesine karar vermiştir. III. OLAY VE OLGULAR 8. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 9. Başvurucular 2011 ile 2013 yıllarında iş müfettişi yardımcısı olarak göreve başlamıştır. Başvurucular 2014 ila 2016 yıllarında yapılan iş müfettişliği yeterlilik yazılı ve sözlü sınavlarında başarılı olmuştur. Ancak başvurucuların - [Terörü ve Şiddeti Meşrulaştıran Paylaşımlar Nedeniyle Memurluktan Çıkarma Cezası Verilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/teroru-ve-siddeti-mesrulastiran-paylasim/): Sosyal Medyada Terörü ve Şiddeti Meşrulaştıran Paylaşım Yapılması, İfade Özgürlüğü Kapsamında Değerlendirilebilir mi Anayasa Mahkemesi Kararı Değerlendirme İddialar Başvurucu, sosyal medya hesabı üzerinden terörü ve şiddeti meşrulaştıran paylaşımlar yaptığı gerekçesiyle disiplin cezası ile cezalandırılması nedeniyle ifade özgürlüğünün ihlal edildiğini iddia etmiştir. Olaylar Olayların yaşandığı tarihte öğretmen olarak görev yapan ve Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonuna (KESK) bağlı Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (EĞİTİM SEN) üyesi olan başvurucu hakkında, sosyal medya paylaşımları nedeniyle disiplin soruşturması başlatılmıştır. Soruşturma sonucunda başvurucu hakkında 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu uyarınca devlet memurluğundan çıkarma cezasının uygulanması teklif edilmiş ve başvurucunun konuya ilişkin savunmasının ardından teklif edilen cezanın kabulüne karar verilmiştir. Başvurucu, hakkında tesis edilen disiplin cezasının iptali istemiyle idare mahkemesinde dava açmış; mahkeme, dava konusu işlemin reddine karar vermiştir. İstinaf talebi de bölge idare mahkemesince reddedilmesi üzerine başvurucu, temyiz talebinde bulunmuştur. Danıştay, istinaf kararının usul ve hukuka uygun olduğunu belirterek davanın reddine kesin olarak karar vermiştir. Mahkemenin Değerlendirmesi Somut olayda başvurucu, paylaşımlarında hendek olaylarının yaşandığı yerlerde yapılan terör operasyonlarına yönelik genel olarak “devletin sivil halkı katlettiği” şeklinde değerlendirmede bulunmuştur. Bu bağlamda bir kamu görevlisi olan başvurucudan devletin terörle mücadele politikalarını eleştirirken daha dikkatli olması ve titiz davranması beklenir. Başvurucu; paylaşımlarıyla terör eylemlerine karşı yürütülen güvenlik operasyonlarını devlet eliyle ve kasıtlı biçimde operasyon bölgelerindeki sivillerin öldürülmesi olarak nitelendirmiştir. Öğretmenlik mesleği toplum nezdinde diğer kamu görevlerinden farklı bir konumdadır. Bu bağlamda öğretmen yalnızca okul içinde çalışan bir kamu görevlisi olmanın ötesinde toplumu iyiye ve doğruya ulaştırma yolunda eylem ve söylemleri ile emsal teşkil eden ideal bireyi sembolize etmektedir. Bundan dolayı öğretmenlerin toplumsal meselelere ilişkin olarak yaptığı ifade açıklamaları, herhangi bir vatandaş veya kamu görevlisine kıyasla toplumda daha fazla karşılık bulmaktadır. Burdan hareketle öğretmenin tabi olduğu ödev ve yükümlülüklerin okulla sınırlı olmadığı, öğretmenin meslek hayatında tabi olduğu ödev ve yükümlülükleri belirli bir dereceye kadar okul dışında da devam ettirmesinin gerekli olduğu değerlendirilmiştir. Öte yandan bir kamu görevlisi olarak öğretmenlerin de herkes gibi bir olaya ilişkin herhangi bir düşünceye sahip olması ve onu paylaşması ifade özgürlüğü kapsamında mümkündür. Ancak somut olayda görevi gereği eğitim ve öğretime ilişkin kamu hizmetinden sorumlu olan başvurucu, ülkenin belirli bir bölgesinde uzun süre devam eden vahim şiddet olaylarına ilişkin düşüncelerini yalnızca tek bir perspektiften, tereddüt barındırmayan, katı ve kesinlikle suçlayıcı bir dil kullanmak suretiyle takipçileriyle paylaşmıştır. İdare ise başvurucunun paylaşımlarını, bir kamu görevlisi olarak kendisinden beklenen özel bir güven ve tarafsızlık yükümlülüğüne aykırı bulmuştur. Bu bağlamda başvurucunun paylaşımları spontane bir tepkinin sonucu değildir ve beraberinde birtakım riskleri getirmiştir. Dolayısıyla başvurucu, paylaşımlarıyla başta öğrencilerine olmak üzere ondan nesnel davranmasını bekleyen diğer kişiler üzerinde tek yanlı, uygunsuz ve şiddetli etkiler yaratmaya elverişli fikirlerin aşılanması tehlikesi yaratmıştır. Nihayetinde başvurucu, sosyal medya paylaşımlarında terörle mücadele kapsamında düzenlenen güvenlik operasyonlarına karşı bölge halkını “öz savunma” yapmaya ve güvenlik güçlerine direnmeye çağırmıştır. Aynı zamanda anılan direnişin kapsamını da “ölmemek için öldürmek” şeklinde formüle ederek şiddeti kışkırtmış ve meşrulaştırmıştır. Dolayısıyla başvurucunun öğretmen olması, açıklamalarının potansiyel etkisi, şiddeti kışkırtıcı ve meşrulaştırıcı niteliği karşısında başvurucuya verilen disiplin cezasının zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşıladığı sonucuna ulaşılmıştır. Diğer taraftan eğitim, niteliği gereği yarı kamusal bir hizmettir ve kamunun yanı sıra özel sektör tarafından da yaygın olarak sunulmaktadır. Dolayısıyla başvurucuya verilen devlet memurluğundan çıkarma cezası başvurucunun hayatını idame ettirmesine engel olmayacaktır. Buna göre anılan disiplin cezasının orantılı olduğu kanaatine varılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle ifade özgürlüğünün ihlal edilmediğine karar vermiştir. Terörü ve Şiddeti Meşrulaştıran Paylaşımlar Nedeniyle Memurluktan Çıkarma Cezası Verilebilir mi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Hatice Deniz Aktaş ve Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası Başvurusu Başvuru Numarası: 2019/18481 Karar Tarihi: 23/11/2022 Resmi Gzate Tarih ve Sayısı: 1/2/2023 – 32091 İkinci Bölüm – Karar Başkan: Kadir ÖZKAYA Üyeler: Engin YILDIRIM, M. Emin KUZ, Basri BAĞCI, Kenan YAŞAR Raportör: Ali Erdem ŞAHİN Başvurucular: Hatice Deniz AKTAŞ, Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası I. Başvurunun Konusu 1. Başvuru, kamu görevlisi olan başvurucunun sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı paylaşımlar nedeniyle disiplin cezası ile cezalandırılmasının ifade özgürlüğünü ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. II. Başvuru Süreci 2. Başvuru 30/5/2019 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. 3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. III. Olay ve Olgular 4. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 5. Başvurucu, başvuruya konu olayların yaşandığı tarihte Antalya’nın Alanya ilçesinde bir ilkokulda İngilizce öğretmeni olarak görev yapmaktadır. Başvurucu ayrıca Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonuna (KESK) bağlı Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (EĞİTİM SEN) üyesidir. A. Disiplin Soruşturması Süreci 6. Somut olaya konu disiplin soruşturması, Millî Eğitim Bakanlığı Rehberlik ve Denetim Başkanlığı tarafından aralarında başvurucunun da yer aldığı bazı yöneticiler ve öğretmenlerin sosyal paylaşım sitelerinde “Devlet büyüklerine hakaret içeren, Devlet otoritesini zaafa uğratmaya, kamu düzenini bozmaya, terör örgütlerini meşru göstermeye ve bu terör örgütlerini övmeye yönelik paylaşımda bulunduğu” hususlarının incelenmesi amacıyla müfettişliğe bildirilmesi etrafında şekillenmiştir. Bu kapsamda yapılan görevlendirme üzerine başvurucu hakkında disiplin soruşturması başlatılmıştır. 7. Başvurucunun disiplin soruşturmasına konu edilen sosyal medya paylaşımları şöyledir: – “Ankara katliamının yaşanacağını biliyorlardı” haber paylaşımı (siyasihaber3.org), – “Polis bombacıları biliyordu” paylaşımı (cumhuriyet.com.tr), – “Cizre’de yaralıları almak için yürüyen 11 kadın gözaltına alındı” haber paylaşımı (siyasihaber2.org) – “Cizre’de bodrum katındaki yaralılardan 44 saattir haber alınamıyor” haber paylaşımı (siyasihaber2.org) – “Cizre’de katledilen İlyas’ın son çığlığı” yorumuyla “Eğer soran olursa söyleyin Sur içinde insanları ve sokakları vurdular! Yürümenin yasal olduğu yerde ölümü reva gördüler. Ve çocuklar umutlarından vurulurken güpegündüz çığlıkları hiçbir kulağa ses olmadı. Soran olursa söyleyin bir şehir katledildi kimse umursamadı. Biz öleceksek Cizre topraklarında öleceğiz. Biz ölünce intikamımızı almaya kalkışmayın. Biz yaşarken bizi hatırlamayanlar” paylaşımı (siyasihaber1.org kaynaklı İlyas Aksu paylaşımı) – “DİHA: Askere Silah Kullanın, Savcıdan da korkmayın talimatı’; Silah kullanma talimatı verilirken cezasızlık vaadinde de bulunuluyor’ haber paylaşımı (demokrathaber.net), – “Cizre’de bir kadın vurularak öldürüldü; Sokağa çıkma yasağının sürdüğü Cizre’de, iki çocuk annesi [H.Ş.] evinde vurularak öldürüldü. [M.Ş.] “Caferi Sadık türbesinin bulunduğu tepeden ateş açıldı. Eşim bu sırada öldürüldü” haber paylaşımı (imctv.com.tr) – “Katliam başlamadan Cizre’ye Silopi’ye ses ver” paylaşımı, – “Cizre’de son haber; Sivillere karşı bomba atar kullanılıyor; Yaklaşık 10 gündür sivil katliamın yaşandığı Cizre’de…” haber paylaşımı (birgün.net) – “Alevi kadınlar kendi öğretisine denk duruşu bugün Sur’da bir daha gösterdiler. Bombalar kurşunlar - [Gerekçeli Kararın Geç Yazılması Nedeniyle Yargılamanın Uzun Sürmesi](https://kayseriavukat.org.tr/gerekceli-kararin-gec-yazilmasi/): Gerekçeli Kararın Geç Yazılması Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Kararı Değerlendirme Olaylar Başvurucu Şirketin  ticari nitelikteki hizmet sözleşmesinden kaynaklanan itirazın iptali talebiyle açtığı davada mahkeme, itirazın iptaline ve takibin devamına karar vermiştir. Başvurucu, geçen süreye rağmen gerekçeli kararın yazılmadığı iddiasıyla 24/2/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Mahkeme, gerekçeli kararı 20/3/2020 tarihinde yazmıştır. Karar taraflara tebliğ edilmiş ve istinaf kanun yoluna başvurulmaması üzerine kesinleşmiştir. İddialar Başvurucu; itirazın iptali talebiyle açtığı davada gerekçeli kararın geç yazılması nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Mahkemenin Değerlendirmesi Başvurucunun itirazın iptali talebiyle açtığı davanın sonuçlarından yararlanabilmesinin en önemli aşamalarından biri gerekçeli kararın yazılmasıdır. Bu yükümlülük başvurucunun talebine, tutumuna veya sorumluluğuna bağlı olmaksızın mahkemeye aittir. Başvuruya konu olayda  yargılamanın tek dereceli yargılama sisteminde 3 yıl 5 ay 23 gün sürdüğü anlaşılmıştır. Başvuruya konu dava, hukuki meselenin çözümündeki güçlük, maddi olayların karmaşıklığı, delillerin toplanmasında karşılaşılan engeller, taraf sayısı gibi ölçütler dikkate alındığında karmaşık olmaktan uzaktır. Bunun yanında yargılamada yedi duruşma neticesinde davanın açılmasından 2 yıl sonra kısa karar tefhim edilmiş ise de tefhim tarihinden gerekçeli kararın yazılmasına kadar 1 yıl 1 aylık süre geçmiştir. Bu durum tek başına yargılama sürecinin uzamasına neden olmuştur. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Gerekçeli Kararın Geç Yazılması Nedeniyle Yargılamanın Uzun Sürmesi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Elkin Turizm Tarım Temizlik İnşaat Gıda Yemek Hayvancılık Otomotiv İthalat İhracat Ltd. Şti. Başvurusu Başvuru Numarası: 2020/6926 Karar Tarihi: 31/1/2023 R.G. Tarih ve Sayı: 23/3/2023-32141 İKİNCİ BÖLÜM – KARAR Başkan: Kadir ÖZKAYA Üyeler: Engin YILDIRIM, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Kenan YAŞAR Raportör: Fatma Burcu NACAR YÜCE Başvurucu: Elkin Turizm Tarım Temizlik İnşaat Gıda Yemek Hayvancılık Otomotiv İthalat ve İhracat Ltd. Şti. I. BAŞVURUNUN ÖZETİ 1. Başvuru, itirazın iptali talebiyle açılan davada gerekçeli kararın geç yazılması sebebiyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. 2. Başvurucu Şirket; kendisine ait bir otobüsün işletilmesine ilişkin olarak davalı ile arasında taşıt sözleşmesi bulunduğunu, bu sözleşme gereğince tahakkuk eden faturaların davalıya tebliğ edildiğini, faturalara itiraz edilmediğini belirtmiştir. Başvurucu, sözlü taleplerinin sonuç vermemesi üzerine Bursa 8. İcra Dairesinin 2016/11246 Esas sayılı dosyası ile icra takibine başlandığını ve davalının takibe haksız biçimde itiraz ettiğini ileri sürerek Bursa 1. Asliye Ticaret Mahkemesinde (Mahkeme) 21/1/2017 tarihinde ticari nitelikteki hizmet sözleşmesinden kaynaklanan itirazın iptali talebiyle dava açmıştır. 3. Mahkeme 18/2/2019 tarihinde başvurucu yönünden davanın kabulüne, itirazın iptaline ve takibin 41.307,54 TL üzerinden devamına karar vermiştir. 4. Başvurucu, geçen süreye rağmen Mahkeme tarafından gerekçeli kararın yazılmadığı iddiasıyla 24/2/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 5. Mahkeme, gerekçeli kararı 20/3/2020 tarihinde yazmıştır. Karar taraflara 29/6/2020 tarihinde tebliğ edilmiş ve istinaf kanun yoluna başvurulmaması üzerine 14/7/2020 tarihinde kesinleşmiştir. II. DEĞERLENDİRME 6. Eldeki başvuruda yer alan iddialara benzer iddialar Anayasa Mahkemesince daha önce Hatice Akgül (B. No: 2018/35900, 25/2/2021) kararında ele alınmıştır. Söz konusu kararda; işe iade kararının icra kabiliyeti kazanabilmesi için kesinleşmesinin gerektiği, gerekçeli kararın geç yazılması hâlinde hükmün kesinleşmesinin gecikeceği ve lehine karar tesis edilenin mağdur olacağı ifade edilmiştir. Kararda; mahkeme hükmünün icra kabiliyetinin ancak kesinleşme ile söz konusu olabileceği dikkate alındığında kararın kesinleşmesinin en önemli aşamalarından birinin gerekçeli kararın yazılması olduğu, bu yükümlülüğün ise derece mahkemeleri tarafından yerine getirilmesi gerektiği belirtilmiştir (Hatice Akgül, §§ 33-37). (Anılan Anayasa Mahkemesi Kararına sitemizden ulaşabilirsiniz.) 7. Anılan kararda Anayasa Mahkemesi; yargılama süresinin toplamda 2 yıl 5 ay olmakla birlikte ilk derece mahkemesinin kararı tefhiminden gerekçeli kararı yazmasına kadar geçen 1 yıl 3 ay 29 günlük sürenin makul olarak değerlendirilmesinin mümkün olmadığını, bu durumun tek başına yargılama süresinin uzamasına neden olduğunu belirterek makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. 8. Somut başvuruda da başvurucunun itirazın iptali talebiyle açtığı davanın sonuçlarından yararlanabilmesinin, başka bir deyişle kararın kesinleşmesinin en önemli aşamalarından biri gerekçeli kararın yazılması olup bu yükümlülük başvurucunun talebine, tutumuna veya sorumluluğuna bağlı olmaksızın mahkemeye aittir. 9. Başvuruya konu olayda 21/1/2017 tarihinde açılan davanın 14/7/2020 tarihinde kesinleştiği yani yargılamanın tek dereceli yargılama sisteminde 3 yıl 5 ay 23 gün sürdüğü anlaşılmıştır. Başvuruya konu davanın hukuki meselenin çözümündeki güçlük, maddi olayların karmaşıklığı, delillerin toplanmasında karşılaşılan engeller, taraf sayısı gibi ölçütler dikkate alındığında karmaşık olmaktan uzak olduğunu söylemek mümkündür. Bunun yanında yargılamada yedi duruşma neticesinde davanın açılmasından 2 yıl sonra kısa karar tefhim edilmiş ise de tefhim tarihinden gerekçeli kararın yazılmasına kadar 1 yıl 1 aylık süre geçmiş olup bu durum tek başına yargılama sürecinin uzamasına neden olmuştur. 10. Nitekim Anayasa Mahkemesinin Fatma Hümeyra Akdemir (B. No: 2018/20870, 7/9/2021) kararına konu olayda da itirazın kaldırılması ve kiralananın tahliyesi talebiyle açılan davada gerekçeli kararın geç yazılması sebebiyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasıyla bireysel başvuruda bulunulmuştur. Söz konusu olayda davanın hukuki meselenin çözümündeki güçlük, maddi olayların karmaşıklığı, delillerin toplanmasında karşılaşılan engeller, taraf sayısı gibi ölçütler dikkate alındığında karmaşık olmaktan uzak olduğu vurgulanmıştır. Diğer taraftan her ne kadar gerekçeli kararın yazılması için geçen dört ayı aşkın süre kategorik olarak tek başına makul sürenin ihlal edilmesi sonucunu doğurmasa da söz konusu süre ve istinaf incelemesinde geçen ve henüz tamamlanmayan yaklaşık dört yıllık sürenin somut yargılamanın özelliği bir bütün olarak değerlendirildiğinde olağan ölçütlerin ötesinde uzadığı sonucuna varılmıştır. Anayasa Mahkemesi söz konusu başvuruda da makul sürede yargılanma hakkının ihlal ettiği sonucuna varmıştır. (Fatma Hümeyra Akdemir, § 29). 11. Bu açıklamalar çerçevesinde somut başvuruda yargılamanın uzamasına gerekçeli kararın geç yazılmasının sebep olduğu ve başvurucunun makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği sonucuna varılmıştır. 12. Açıklanan gerekçelerle başvurucunun Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir. III. GİDERİM 13. Başvurucu, ihlalin tespiti ve 10.000 TL manevi tazminata karar verilmesi talebinde bulunmuştur. 14. Makul sürede yargılanma hakkı yönünden ihlal tespitiyle giderilemeyecek olan manevi zararları karşılığında net 10.000 TL manevi tazminatın başvurucuya ödenmesine karar verilmesi gerekir. IV. HÜKÜM Açıklanan gerekçelerle; A. Makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA, B. Anayasa\’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki makul sürede yargılanma hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE, C. Başvurucuya net 10.000 TL manevi tazminat ÖDENMESİNE, D. Kararın bir örneğinin bilgi için Bursa 1. Asliye Ticaret Mahkemesine (E.2017/110, K.2019/142) GÖNDERİLMESİNE, E. 446,90 TL harç ve 9.900 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 10.346,90 TL yargılama giderinin başvurucuya ÖDENMESİNE, F. Ödemelerin kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru - [Cinsel Şiddet: Eşi Ters İlişkiye Zorlama Halinde Manevi Tazminata Hükmedilmesi Gerekir](https://kayseriavukat.org.tr/esi-ters-iliskiye-zorlama/): Eşi Ters İlişkiye Zorlama Nedeniyle Boşanma Davası Açılması ve Manevi Tazminat Talebi Eşi Ters İlişkiye Zorlama (Cinsel Şiddet):  Eşi tarafından kadının ters ilişkiye zorlanması, kişilik haklarına saldırı teşkil etmektedir. Bu kapsamda tazminat isteyen davacı kadının evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına sebep olan olaylarda ağır ya da eşit kusurlu olmadığının kabul edilmesi halinde mahkemece, tarafların sosyal ve ekonomik durumları, tazminata esas olan fiilin ağırlığı ile hakkaniyet kuralları dikkate alınarak davacı kadın yararına uygun miktarda manevi tazminata hükmedilmesi gerekir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2020/131 Karar No: 2022/1452 Karar Tarihi: 08-11-2022 Mahkemesi: … Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi 1. Taraflar arasındaki karşılıklı boşanma davalarından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesince verilen İlk Derece Mahkemesinin asıl dava yönünden verdiği kararın kaldırılarak, asıl davanın reddine ilişkin karar, davacı-birleşen davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı-birleşen davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı-Birleşen Davalı İstemi 4. Davacı-birleşen davalı vekili 08.04.2016 tarihli dava dilekçesinde; tarafların 14.08.2015 tarihinde evlendiklerini, ortak çocuklarının bulunmadığını, eşlerin iki aydır fiilen ayrı yaşadıklarını, erkeğin eşine bağımsız konut temin etmediğini, erkeğin ailesinin davacıya “deli” şeklinde hitap etmeleri yanında hakaret ve küfür de ettiklerini, davalının tüm bunlara sessiz kaldığını, erkeğin eşine fiziksel ve cinsel şiddet uyguladığını, buna ilişkin olarak davalı hakkında … Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülmekte olan 2016/410 ve 2016/518 sayılı soruşturma sayılı dosyaların bulunduğunu, erkeğin verdiği ifadesinde eşi ile uygunsuz ilişkiye girdiğini kabul ettiğini ileri sürerek tarafların boşanmalarına müvekkili yararına 600TL tedbir-yoksulluk nafakası ile 20.000TL maddi, 20.000TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı-Birleşen Davacı İstemi 5. Davalı-birleşen davacı vekili 03.05.2016 tarihli cevap ve birleşen dava dilekçesinde; tüm iddiaları inkârla, eşlerin görücü usulü ile evlendiklerini, evlilik öncesinde birbirlerini fazla tanıyamadıklarını, evliliğin bu hâle gelmesinde kadın eşin kusurlu olduğunu, davacının birlik görevlerini yerine getirmediğini, ev işlerini yapmadığını, müvekkilinin annesinin hastalığı ile ilgilenmediği gibi müvekkiliyle iletişim kurmadığını ileri sürerek asıl davanın reddine, birleşen davanın kabulü ile tarafların boşanmalarına, müvekkili yararına 20.000TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir. İlk Derece Mahkemesi Kararı 6. … Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesinin 07.06.2017 tarihli ve 2016/236 E., 2017/253 K. sayılı kararı ile; … Cumhuriyet Başsavcılığının 2016/481 soruşturma sayılı dosyasında erkeğin eşine karşı ters ilişkide bulunduğunu kabul ettiği, buna karşılık kadın eşten kaynaklanan kusurlu bir davranışın ispatlanamadığı, hâl böyle olunca erkeğin boşanmaya sebep olan olaylarda tam kusurlu olduğu gerekçesiyle birleşen karşı davanın reddine, asıl davanın kabulü ile tarafların boşanmalarına, kadın yararına 300TL tedbir-yoksulluk nafakası ile 3.000TL maddi, 3.000TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi Kararı 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı davalı-birleşen davacı vekili tarafından istinaf isteminde bulunmuştur. 8. … Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesinin 21.11.2018 tarihli ve 2018/2272 E., 2018/2780 K. sayılı kararı ile; ilk derece mahkemesince yapılan yargılamada erkeğin davasının reddine yönelik kararın usul ve esas yönünden hukuka uygun olduğu, ne var ki kadının kabul edilen davasına yönelik yapılan incelemede boşanmaya karar verebilmek için evlilik birliğinin ortak hayatı sürdürmeleri eşlerden beklenmeyecek derecede temelinden sarsılması gerektiği, dosyada dinlenen davacı tanık beyanlarının davacıdan duyuma dayalı aktarma beyanlar olduğu, erkeğin eşini ters ilişkiye zorladığına ilişkin bir delilin ortaya konulamadığı, konuyla ilgili yapılan soruşturma sonucunda takipsizlik kararı verildiği gözetilmeksizin asıl davanın kabulünün doğru olmadığı gerekçesiyle ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına, asıl davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Kararı 9. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı davacı-birleşen davalı vekili tarafından temyiz isteminde bulunmuştur. 10. Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 26.06.2019 tarihli ve 2019/2079 E., 2019/7685 K. sayılı kararı ile; “…Yapılan soruşturma ve toplanan delillerden, ilk derece mahkemesinin de kabulünde olduğu üzere, davacı-karşı davalı kadının eşinin kendisini, ters ilişkiye zorladığına ilişkin iddiasının kanıtlandığı … Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2016/481 soruşturma sayılı dosyasındaki davalı- karşı davacı erkeğin kabul beyanından anlaşılmaktadır. O halde taraflar arasında ortak hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkân vermeyecek nitelikte bir geçimsizlik mevcut ve sabittir. Olayların akış karşısında davacı-karşı davalı kadın dava açmakta haklıdır. Bu şartlar altında eşleri birlikte yaşamaya zorlamanın artık kanunen mümkün görülmemesine göre, davacı-karşı davalı kadının davasının kabulüne yönelik davalı-karşı davacı erkeğin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilecek yerde, yazılı şekilde yetersiz gerekçe ile davalı-karşı davacı erkeğin istinaf başvurusunun kabulü ile davacı-karşı davalı kadının davasının reddi doğru olmayıp, bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle bozma kararı verilmiştir. Direnme Kararı 11. … Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesinin 11.10.2019 tarihli ve 2019/2398 E., 2019/2833 K. sayılı kararı ile; … Cumhuriyet Başsavcılığı’nın itiraz edilmeksizin kesinleşen ve sonuç olarak kamu adına kovuşturmaya yer olmadığına karar verilen 2016/481 soruşturma sayılı dosyasında erkeğin eşini ters ilişkiye zorladığına ilişkin herhangi bir kabul beyanının bulunmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi 12. Direnme kararı yasal süresi içinde davacı-birleşen davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 13. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda … Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2016/481 soruşturma sayılı dosyasında erkeğin “eşini doğal olmayan yolla cinsel ilişkiye zorladığına” ilişkin kabul beyanın bulunup bulunmadığı, buradan varılacak sonuca göre erkeğin soruşturma dosyasında mevcut bulunan 28.03.2016 tarihli sorgulama tutanağında yer alan beyanlarının boşanma hükmüne esas alınıp alınamayacağı noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 14. Uyuşmazlığın çözümü bakımından ilgili yasal düzenleme ve kavramların açıklanmasında yarar görülmektedir. 15. Bilindiği üzere 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun “Evlilik birliğinin sarsılması” başlıklı 166. maddesinin 1. ve 2. fıkralarında yer alan düzenlemeye göre; “Evlilik birliği, ortak hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenmeyecek derecede temelinden sarsılmış olursa, eşlerden her biri boşanma davası açabilir. Yukarıdaki fıkrada belirtilen hâllerde, davacının kusuru daha ağır ise, davalının açılan davaya itiraz hakkı vardır. Bununla beraber bu itiraz, hakkın kötüye kullanılması niteliğinde ise ve evlilik birliğinin devamında davalı ve çocuklar bakımından korunmaya değer bir yarar kalmamışsa boşanmaya karar verilebilir.” 16. Genel boşanma sebeplerini düzenleyen ve yukarıya alınan madde hükmü, somutlaştırılmamış veya ayrıntıları ile belirtilmemiş olması nedeniyle evlilik birliğinin sarsılıp sarsılmadığı noktasında hâkime çok geniş takdir hakkı tanımıştır. 17. Söz konusu hüküm uyarınca evlilik birliği, eşler arasında ortak hayatı çekilmez duruma sokacak derecede temelinden sarsılmış olduğu takdirde, eşlerden her biri kural olarak boşanma davası açabilir ise de, Yargıtay bu hükmü tam kusurlu eşin dava açamayacağı şeklinde yorumlamaktadır. Çünkü tam kusurlu eşin boşanma davası açması tek taraflı - [8. Yargı Paketi: Ceza Muhakemesi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun](https://kayseriavukat.org.tr/8-yargi-paketi/): 8. Yargı Paketi 8. Yargı Paketi ile Ceza Muhakemesi Kanunu ve diğer Kanunlarda yapılan değişikliklere ilişkin karşılaştırma tablosuna sitemizden ulaşabilirsiniz. Ceza Muhakemesi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Kanun No: 7499 Kabul Tarihi: 2/3/2024 MADDE 1- 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 19 uncu maddesinin ikinci fıkrasına aşağıdaki cümle eklenmiştir. “Müddet, hafta olarak belirlenmiş ise başladığı güne son hafta içindeki karşılık gelen günde biter.” MADDE 2- 2004 sayılı Kanunun 309/p maddesinin üçüncü fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve dördüncü fıkrasına “itirazı” ibaresinden sonra gelmek üzere “ile istinaf” ibaresi eklenmiştir. “Tasdik veya ret kararına karşı borçlu ve tasdik duruşması sırasında itirazda bulunmuş olan alacaklılar; tebliğ tarihinden itibaren iki hafta içinde istinaf yoluna, istinaf incelemesi üzerine verilen karara karşı da tebliğ tarihinden itibaren iki hafta içinde temyiz yoluna başvurabilir.” MADDE 3- 2004 sayılı Kanunun 364 üncü maddesinin ikinci fıkrasının birinci cümlesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “Birinci fıkrada belirtilen kararlara karşı, tebliğ tarihinden itibaren iki hafta içinde temyiz yoluna başvurulabilir; temyiz yoluna başvurma ve incelemesi Hukuk Muhakemeleri Kanunu hükümlerine göre yapılır.” MADDE 4- 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 7 nci maddesinin beşinci fıkrasında yer alan “220 nci maddesinin altıncı” ibaresi “314 üncü maddesinin üçüncü” şeklinde değiştirilmiştir. MADDE 5- 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 407 nci maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “MADDE 407- Kesinleşmiş hapis cezasının infazı amacıyla ceza infaz kurumunda bulunan ergin bir kişi, isteği üzerine kısıtlanır veya kendisine kayyım atanır. Toplam beş yıl veya daha fazla kesinleşmiş hapis cezasının infazı amacıyla ceza infaz kurumunda bulunan ergin bir kişi, isteği bulunmasa dahi kişiliğinin veya malvarlığının korunması bakımından gerekli görülmesi hâlinde kısıtlanabilir. Cezayı yerine getirmekle görevli makam hapis cezasının infazına başlandığını derhâl vesayet makamına bildirir. Vesayet makamı karar vermeden önce hükümlüyü dinler. Bu Kanunun kayyımlığa ilişkin hükümleri niteliğine uygun düştüğü ölçüde bu madde için de uygulanır.” MADDE 6- 4721 sayılı Kanunun 409 uncu maddesinin ikinci fıkrasının ikinci cümlesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “Resmî sağlık kurulu raporunun tanzimi için gereklilik bulunması halinde 436 ncı madde hükümleri uygulanır.” MADDE 7- 4721 sayılı Kanunun 436 ncı maddesinin birinci fıkrasının (6) numaralı bendi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “6. Resmî sağlık kurulu raporunun alınabilmesini temin amacıyla; kişinin vücudundan kan veya benzeri biyolojik örneklerle kıl, tükürük, tırnak gibi örnekler alınabilir, kişiye gerekli tıbbi müdahaleler yapılabilir ve gerektiğinde kişi, hekim ön raporu üzerine en fazla yirmi gün süreyle sağlık kuruluşuna yerleştirilebilir. Hekim ön raporu üzerine verilen yerleştirme kararı derhâl ilgiliye ve yakınlarına bildirilir. İlgili veya yakınları, bu karara karşı bildirimden itibaren on gün içinde denetim makamına itiraz edebilir, yapılan itiraz kararın icrasını durdurmaz. İtiraz denetim makamınca ivedilikle karara bağlanır.” MADDE 8- 4721 sayılı Kanunun 471 inci maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “MADDE 471- Özgürlüğü bağlayıcı cezaya mahkûmiyet sebebiyle kısıtlı bulunan kişi üzerindeki vesayet, hapis hâlinin hukuka uygun bir şekilde sona ermesiyle kendiliğinden ortadan kalkar. Hapis hâlinin devamı süresince aşağıdaki şartların varlığı hâlinde vesayet sona erdirilebilir: 1. Toplam beş yıldan az olan hapis cezasının infazına bağlı olarak verilen kısıtlama kararları bakımından kişinin isteminin bulunması, 2. Toplam beş yıl veya daha fazla kesinleşmiş hapis cezasının infazına bağlı olarak verilen kısıtlama kararları bakımından kişinin talebi üzerine kişiliğinin veya malvarlığının korunması sebebinin ortadan kalkması.” MADDE 9- 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 52 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “En az yirmi ve en fazla yüz Türk Lirası” ibaresi “En az yüz ve en fazla beşyüz Türk Lirası” şeklinde değiştirilmiştir. MADDE 10- 5237 sayılı Kanunun 220 nci maddesinin altıncı fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “(6) Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi, ayrıca iki yıl altı aydan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. İşlenen suçun niteliğine göre verilecek ceza yarısına kadar indirilebilir. Bu fıkra hükmü sadece silahlı örgütler hakkında uygulanır.” MADDE 11- 5237 sayılı Kanunun 314 üncü maddesine ikinci fıkrasından sonra gelmek üzere aşağıdaki fıkra eklenmiş ve diğer fıkra buna göre teselsül ettirilmiştir. “(3) Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi, ayrıca beş yıldan on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. İşlenen suçun niteliğine göre verilecek ceza yarısına kadar indirilebilir.” MADDE 12- 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 141 inci maddesinin birinci fıkrasının (k) bendinde yer alan “Yakalama” ibaresi “Yakalama, adli kontrol” şeklinde değiştirilmiş, birinci fıkrasına (k) bendinden sonra gelmek üzere aşağıdaki bent eklenmiş ve ikinci fıkrasında yer alan “(e) ve (f) bentlerinde” ibaresi “(e), (f) ve (l) bentlerinde” şeklinde değiştirilmiştir. “l) Konutunu terk etmemek veya uyuşturucu, uyarıcı veya uçucu maddeler ile alkol bağımlılığından arınmak amacıyla hastaneye yatmak dâhil, tedavi veya muayene tedbirlerine tâbi olmak ve bunları kabul etmek şeklindeki adli kontrol yükümlülükleri uygulandıktan sonra haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilen,” MADDE 13- 5271 sayılı Kanunun 142 nci maddesinin ikinci ve sekizinci fıkralarına sırasıyla aşağıdaki cümleler eklenmiş ve beşinci fıkrasında yer alan “onbeş gün” ibaresi “iki hafta” şeklinde değiştirilmiştir. “Ancak, 141 inci maddenin birinci fıkrasının (e), (f) ve (l) bentleri kapsamındaki istemler bakımından 9/1/2013 tarihli ve 6384 sayılı Tazminat Komisyonunun Görevleri ile Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Kanun hükümleri uygulanır. Bu fıkra uyarınca 6384 sayılı Kanun kapsamında olmasına rağmen ağır ceza mahkemesine yapılan istemler, Komisyona gönderilir. Ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren ve girmeyen istemler birlikte yapılmış ise ağır ceza mahkemesi görev alanına girmeyen istemleri ayırmak suretiyle Komisyona gönderir. Bu hâllerde ağır ceza mahkemesine yapılan istem tarihi esas alınır.” “Karar yerinde görülmezse bölge adliye mahkemesince işin esası hakkında karar verilir. Bölge adliye mahkemelerince bu fıkra uyarınca verilen kararlar kesindir.” MADDE 14- 5271 sayılı Kanunun 144 üncü maddesinin birinci fıkrasında yer alan “yakalanan” ibaresi “yakalanan, adli kontrol altına alınan” şeklinde ve fıkranın (e) bendinde yer alan “gözaltına alınmasına” ibaresi “gözaltına alınmasına, adli kontrol altına alınmasına” şeklinde değiştirilmiştir. MADDE 15- 5271 sayılı Kanunun 231 inci maddesinin beş ilâ ondördüncü fıkraları aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “(5) Sanığa yüklenen suçtan dolayı yapılan yargılama sonunda hükmolunan ceza, iki yıl veya daha az süreli hapis veya adlî para cezası ise; mahkemece, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilir. Uzlaşmaya ilişkin hükümler saklıdır. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, müsadereye ilişkin hükümler hariç, kurulan hükmün sanık hakkında bir hukukî sonuç doğurmamasını ifade eder. (6) Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesi için; a) Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış bulunması, b) Mahkemece, sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate varılması, c) Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın; aynen iade, suçtan önceki hâle getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi, gerekir. (7) Açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilen - [Şirketin Vergi Borcu Nedeniyle Kanuni Temsilci veya Şirket Ortağının Mal Varlığına Gidilebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/sirketin-vergi-borcu/): Şirketin Vergi Borcu ve Vergi Cezası Nedeniyle Kanuni Temsilci veya Şirket Ortağının Mal Varlığına Gidilebilir mi? Danıştay 3. Daire Esas No: 2022/858 Karar No: 2022/1322 Karar Tarihi: 28-03-2022 İstemin konusu: … Vergi Mahkemesinin kararına yöneltilen istinaf başvurusuna ilişkin … Bölge İdare Mahkemesi … Vergi Dava Dairesinin kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir. Yargılama Süreci Dava konusu istem Davacı adına, asıl borçlu … Medya Reklam Uluslararası Yayıncılık Yapımcılık Sanayi ve Ticaret Limited Şirketinden alınamayan 2006 ila 2015 yıllarının muhtelif dönemlerine ait kamu alacağının tahsili amacıyla kanuni temsilci sıfatıyla düzenlenen ödeme emirlerinin iptali istemine ilişkindir. İlk Derece Mahkemesi kararının özeti Asıl borçlu şirket hakkında yapılan mal varlığı araştırmasında saptanan ticari yat nitelikli deniz taşıtı ile üç adet araca haciz uygulandığı, iki aracın haciz sıralamasında davalı idarenin ilk sırada bulunduğu, dava konusu ödeme emirleri içeriği toplam borcun 176.735,47 TL olduğu dikkate alındığında, öncelikle söz konusu mal varlığının satılarak kamu alacağının buradan tahsil edilip edilemeyeceği ortaya konulmadan davacının kanuni temsilci sıfatıyla takibinde hukuka uyarlık görülmediği gerekçesiyle ödeme emirleri iptal edilmiştir. Bölge İdare Mahkemesi kararının özeti İstinaf başvurusunun, usul ve hukuka uygun olduğu sonucuna varılan Vergi Mahkemesi kararının kaldırılmasını sağlayacak nitelikte görülmediği gerekçesiyle 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu‘nun 45. maddesinin 3. fıkrası uyarınca reddine karar verilmiştir. Temyiz Edenin İddiaları Asıl borçlu şirketten tahsil edilemeyeceği anlaşılan kamu alacağının ait olduğu dönemde şirketin kanuni temsilcisi olan davacıdan tahsili yoluna gidilmesinde hukuka aykırılık bulunmadığı ileri sürülerek kararın bozulması istenilmektedir. Karşı Tarafın Savunması Savunma verilmemiştir. Danıştay Tetkik Hâkiminin Düşüncesi Temyiz isteminin reddi gerektiği düşünülmektedir. Türk Milleti Adına Karar veren Danıştay Üçüncü Dairesince, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: Hukuki Değerlendirme Bölge idare mahkemelerinin nihai kararlarının temyizen bozulması, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu‘nun 49. maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür. Temyizen incelenen karar usul ve hukuka uygun olup, dilekçede ileri sürülen temyiz nedenleri kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir. Karar Sonucu Açıklanan nedenlerle; 1. Temyiz isteminin reddine, 2. Temyize konu Vergi Dava Dairesi kararının ONANMASINA, 3. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 50. maddesi uyarınca, kararın taraflara tebliğini ve bir örneğinin de ilgili Vergi Dava Dairesine gönderilmesini teminen dosyanın kararı veren ilk derece mahkemesine gönderilmesine, 28/03/2022 tarihinde oybirliğiyle kesin olarak karar verildi. Borcun Yapılandırıldığı Tarih Öncesinde Şirketten Ayrılan Ortak, Yapılandırılan Amme Alacağından Sorumlu Tutulur mu? Şirketin Vergi Borcu Nedeniyle Şirket Ortağına Ödeme Emri Gönderilmesi: Kamu alacağının davacının ortak olduğu dönemle ilgili olduğunun anlaşıldığı olayda, Mahkemelerince verilen ara kararı üzerine dosyaya sunulan bilgi ve belgelerden asıl borçlu şirketin … miktar borcunun bulunduğu, şirketin dört adet aracına haciz uygulandığı, banka hesaplarına uygulanan hacizler sonucu … miktar tahsil edildiği, tüm takip yolları tüketilerek asıl borçludan tahsil imkanı kalmadığı somut bir şekilde ortaya konulan kamu alacağının tahsili amacıyla düzenlenen dava konusu ödeme emirlerinde hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle dava reddedilmiştir. Açıklanan nedenlerle; Temyiz isteminin reddine, Temyize konu Vergi Mahkemesi kararının onanmasına, karar verilmiştir. (2577 s. K. m. 49) Danıştay 3. Daire Esas No: 2022/1 Karar No: 2022/1007 Karar Tarihi: 09-03-2022 İstemin Konusu: Danıştay Üçüncü Dairesinin bozma hükmüne uyulmak suretiyle verilen … Vergi Mahkemesinin kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir. Yargılama Süreci Dava konusu istem Davacı adına, T.H. …Nakliyat Sanayi Ticaret Limited Şirketi’nden alınamayan 2005 ila 2008 yıllarına ait muhtelif kamu alacağının tahsili amacıyla ortak sıfatıyla düzenlenen …tarih ve …ila …, …tarih ve …takip numaralı ödeme emirlerinin iptali istemine ilişkindir. İlk Derece Mahkemesi kararının özeti Dava konusu …tarih ve …ile …takip numaralı ödeme emirleri içeriği borçların dayanağı şirket adına düzenlenen ödeme emirlerinin 15/04/2010 tarihinde tasfiye memuruna usulüne uygun şekilde tebliğ edildiği, bu ödeme emirlerine karşı dava açılmadığı ve kamu alacağının davacının ortak olduğu dönemle ilgili olduğunun anlaşıldığı olayda, Mahkemelerince verilen ara kararı üzerine dosyaya sunulan bilgi ve belgelerden asıl borçlu şirketin 27.372.862,31 TL borcunun bulunduğu, şirketin dört adet aracına haciz uygulandığı, banka hesaplarına uygulanan hacizler sonucu 50,42 TL tahsil edildiği, tüm takip yolları tüketilerek asıl borçludan tahsil imkanı kalmadığı somut bir şekilde ortaya konulan kamu alacağının tahsili amacıyla düzenlenen dava konusu ödeme emirlerinde hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle dava reddedilmiştir. Temyiz Edenin İddiaları Dava konusu ödeme emirlerinin dayanağı ihbarnameler usulüne uygun tebliğ edilmediği ileri sürülerek kararın bozulması istenilmektedir. Karşı Tarafın Savunması Savunma verilmemiştir. Danıştay Tetkik Hâkiminin Düşüncesi Temyiz isteminin reddi ile usul ve yasaya uygun olan kararın onanması gerektiği düşünülmektedir. Türk Milleti Adına Karar veren Danıştay Üçüncü Dairesince, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: Hukuki Değerlendirme İdare ve vergi mahkemelerinin nihai kararlarının temyizen bozulması, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu‘nun 49. maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür. Temyizen incelenen karar usul ve hukuka uygun olup, dilekçede ileri sürülen temyiz nedenleri kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir. Karar Sonucu Açıklanan nedenlerle; 1. Temyiz isteminin reddine, 2. Temyize konu Vergi Mahkemesi kararının ONANMASINA, 3. Davacıdan 492 sayılı Harçlar Kanununa bağlı (3) sayılı Tarife uyarınca …-TL maktu harç alınmasına, 4. 2577 sayılı Kanun’un (Geçici 8. maddesi uyarınca uygulanmasına devam edilen) 54. maddesinin 1. fıkrası uyarınca bu kararın tebliğ tarihini izleyen onbeş gün içinde kararın düzeltilmesi yolu açık olmak üzere 09.03.2022 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi. Karşı Oy Gerekçesi 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun‘un 35. maddesinde limited şirket ortaklarının şirketten tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen veya tahsil edilemeyeceği anlaşılan amme alacağından sermaye hisseleri oranında doğrudan doğruya sorumlu olacakları ve bu Kanun hükümleri gereğince takibe tabi tutulacağı kurala bağlanmıştır. Değinilen Kanun maddesi uyarınca kanuni temsilcilerin ve tüzelkişinin vergi borcundan sorumlu tutulabilmesi için öncelikle, tüzelkişi hakkında 6183 sayılı Kanun ile belirlenen takip ve cebren tahsil yollarının tüketilmesi ve kamu alacağının tüzelkişinin mal varlığından tahsil olanağı bulunmadığının tespit edilmesi gerekmektedir. Dosyadaki belgelerden, şirket malvarlığının tespitine yönelik idarece yürütülen araştırma neticesi şirket malvarlığında bulunan 5 ayrı aracı bulunduğu, bunlardan …, …, … plakalı araçlar üzerine haciz uygulandığı ve sözü edilen araçların satışına yönelik işlemlerin neticelendirilmediği anlaşıldığından amme alacağının kesinleştiğinden söz edilemeyeceğinden ortak sıfatıyla davacıdan tahsiline çalışılmasının hukuka uygun olmadığı görüşüyle temyiz isteminin kabulü ile Vergi Mahkemesi kararının bozulması gerektiği oyuyla Karara katılmıyorum. Borcun Yapılandırıldığı Tarih Öncesinde Şirketten Ayrılan Ortak, Yapılandırılan Amme Alacağından Sorumlu Tutulur mu? Şirketin Vergi Borcu ve Vergi Cezası Nedeniyle Kanuni Temsilciye Ödeme Emri Gönderilmesi: Asıl borçlu şirket hakkında Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu tarafından Ticari İktisadi Bütünlük Kararı - [Kurucu İntifa Senedi Sahipleri, Anonim Şirketin Kısmi Bölünmesi Halinde Tazminat Talep Edebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/anonim-sirketin-kismi-bolunmesi/): Anonim Şirketin Kısmi Bölünmesi Halinde Kurucu İntifa Senedi Sahiplerinin Tazminat Hakkı 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu Bölünme Genel hükümler: İlke – Madde 159 (1) Bir şirket tam veya kısmi bölünebilir. a) Tam bölünmede, şirketin tüm malvarlığı bölümlere ayrılır ve diğer şirketlere devrolunur. Bölünen şirketin ortakları, devralan şirketlerin paylarını ve haklarını iktisap ederler. Tam bölünüp devrolunan şirket sona erer ve unvanı ticaret sicilinden silinir. b) Kısmi bölünmede, bir şirketin malvarlığının bir veya birden fazla bölümü diğer şirketlere devrolunur. Bölünen şirketin ortakları, devralan şirketlerin paylarını ve haklarını iktisap ederler veya bölünen şirket, devredilen malvarlığı bölümlerinin karşılığında devralan şirketlerdeki payları ve hakları elde ederek yavru şirketini oluşturur. Geçerli bölünmeler – Madde 160 (1) Sermaye şirketleri ve kooperatifler sermaye şirketlerine ve kooperatiflere bölünebilirler.  Şirket paylarının ve haklarının korunması – Madde 161 (1) Tam ve kısmi bölünmede şirket payları ve hakları 140 ıncı madde uyarınca korunur. (2) Devreden şirketin ortaklarına; a) Bölünmeye katılan tüm şirketlerde, mevcut payları oranında şirket payları veya b) Bölünmeye katılan bazı veya tüm şirketlerde, mevcut paylarının oranına göre değişik oranda şirket payları, tahsis edilebilir. (a) bendindeki bölünme “oranların korunduğu”, (b) bendindeki bölünme ise “oranların korunmadığı bölünme”dir. Bölünmenin uygulanmasına ilişkin hükümler Sermayenin azaltılması – Madde 162 (1) Bölünme sebebiyle devreden şirketin sermayesinin azaltılması hâlinde 473, 474 ve 592 nci maddeler ile kooperatiflerde Kooperatifler Kanununun 98 inci maddesine dayanılarak bu Kanunun 473 ve 474 üncü maddeleri uygulanmaz. Sermaye artırımı – Madde 163 (1) Devralan şirket sermayesini, devreden şirketin ortaklarının haklarını koruyacak miktarda artırır. (2) Bölünmede, ayni sermaye konulmasına ilişkin hükümler uygulanmaz. Bölünme sebebiyle, kayıtlı sermaye sisteminde müsait olmasa bile, tavan değiştirilmeden sermaye artırılabilir. Yeni kuruluş – Madde 164 (1) Bölünme çerçevesinde yeni bir şirketin kurulmasına bu Kanun ile Kooperatifler Kanununun kuruluşa ilişkin hükümleri uygulanır. Sermaye şirketlerinin kurulmasında, kurucuların asgari sayısına ve ayni sermaye konulmasına ilişkin hükümler uygulanmaz. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2023/269 Karar No: 2023/399 Karar Tarihi: 03-05-2023 Mahkemesi: Ticaret Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki kurucu intifa/hisse senetlerine ilişkin tespit, tescil veya alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … (Kapatılan) 41. Asliye Ticaret Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar, davacılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği düşünüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi 4. Davacılar vekili; müvekkillerinin müteveffa …\’ın yasal mirasçıları olduğunu, muris …\’ın davalılardan Mapfre Genel Sigorta A.Ş.nin kurucu paydaşlarından olup, hâlihazırda 199 ve 200 numaralı iki adet kurucu intifa senedi ile 198,15 TL karşılığı nama yazılı pay senedi sahibi olduğunu, davalı … Genel Sigorta A.Ş.nin 24.09.2007 tarihinde kısmî bölünme işlemine tâbi tutularak diğer davalı …nin kurulduğunu, kurulan bu şirkete davalı … Genel Sigorta A.Ş.nin mal varlığının belirli unsurlarının aynî sermaye olarak tahsis edildiğini ve bu tahsis karşılığında davalı …nin bu tahsise isabet eden sermaye paylarının davalı … Genel Sigorta A.Ş. ortaklarınca iktisap edildiğini, bölünme işlemi neticesinde sadece murisin nama yazılı pay senedinden kaynaklı olan hissesine tekabül eden miktarda müvekkillerine davalı …de 42 adet aynî sermaye niteliğinde pay senedi verildiğini, ancak bölünme planında korunması gereken intifa hakkı sahiplerinin haklarının karşılığının gösterilmediğini, söz konusu bölünme işleminin, aslen intifa hakkı sahiplerinin haklarının karşılığı gösterilmeden gerçekleştirildiğinden batıl olduğunu, müvekkillerinin kurucu intifa senetlerinden kaynaklanan haklarının korunmadığını ileri sürerek kısmî bölünme işlemlerinin butlanına, bunun mümkün görülmemesi hâlinde müvekkillerinin bölünme ile hak etmiş olmaları gereken değiş/tokuş oranına göre belirlenecek kurucu intifa senedi karşılığına gelecek oranda kurucu intifa senedi tahsisi ile bu karşılık payların müvekkiller adına tesciline veya belirlenecek kurucu intifa senedinin karşılığına gelecek oranda rayiç bedelin tespiti ile davalılardan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalılar Cevabı 5. Davalı … Genel Sigorta A.Ş. vekili; husumet itirazında bulunarak davanın, bölünmeye ilişkin alınan genel kurul kararlarının üzerinden 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 381 inci maddesinde düzenlenen üç aylık süre geçtikten sonra açıldığını, bölünme işlemlerinin usul ve mevzuata uygun olarak gerçekleştirildiğini, butlan veya iptali gerektiren usulsüzlüğün yapılmadığını, kısmî bölünmenin davacıların sahip oldukları kurucu intifa senetlerini etkilemediğini belirterek davanın reddini savunmuştur. 6. Davalı … vekili; husumet itirazında bulunarak davanın hak düşürücü süre içerisinde açılmadığını, bölünme işlemlerinin usul ve mevzuata uygun olarak gerçekleştirildiğini, davacıların kurucu intifa senetlerinin diğer davalı nezdinde mevcut olduğunu, bu senetlerde azalmanın söz konusu olmadığını, bölünme sonrası diğer davalının azalan sermayesinin tekrar artırılarak eski seviyesine getirildiğini, davacıların işbu davanın açılmasında hukuki yararlarının bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkeme Kararı 7. … (Kapatılan) 41. Asliye Ticaret Mahkemesinin 07.06.2012 tarihli ve 2011/407 Esas, 2012/134 Karar sayılı kararı ile; davanın kurucu intifa senetleri ile ilgili olduğu, kurucu intifa senedi sahipliğinin şirkette ortaklık sıfatı vermediği ve iptal davası açma hakkı tanımadığı, dava konusu bölünme işleminin genel kurul toplantısında alınan kararla gerçekleştiği, davacıların kurucu intifa senedi sahipliğinden dolayı genel kurul iptali davası açma haklarının olmadığı, iptal davası açma hakları olmayan davacıların bölünmenin butlanının tespiti davası da açamayacakları, kurucu intifa senetlerini çıkarma yetkisinin genel kurula ait olduğu, bu nedenle kurucu intifa senedi tahsisi ve tescili talebinin yerinde olmadığı, davalı …de genel kurul kararı ile davacılara tahsis edilmiş kurucu intifa senedi bulunmadığı ve …nin şirket ana sözleşmesinde kurucu intifa senedi bulunmadığı, ana sözleşmesinde kurucu intifa senedi bulunmadığından genel kurul tarafından intifa senedi çıkartılamayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 8. … (Kapatılan) 41. Asliye Ticaret Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içerisinde davacılar vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur. 9. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 10.04.2014 tarihli ve 2012/17293 Esas, 2014/7051 Karar sayılı kararı ile; “…1-Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmaması ile davalı … Genel Sigorta A.Ş. yönünden davanın reddinin yerinde olmasına göre, davacılar vekilinin aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan ve yerinde görülmeyen diğer temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir. 2- Dava, davacıların murisi olan …\’ın davalılardan Mapfre Genel Sigorta A.Ş. nezdindeki kurucu hisse senetlerinin bu şirketin kısmi bölünme işlemine tabi tutulması sonucu kurulan … nezdindeki karşılığının gösterilmediği, intifa hakkı sahiplerinin haklarının karşılığı gösterilmediğinden bölünme işleminin batıl olduğu iddiasıyla bu işlemin butlanına, bunun mümkün görülmemesi halinde davacıların bölünme ile hak etmiş olmaları gereken değiş/tokuş oranına göre belirlenecek kurucu hisse senedi karşılığına gelecek oranda kurucu hisse senedi tahsisi ile bunların davacılar adına tesciline veya belirlenecek kurucu hisse senedi karşılığına gelecek - [Limited Şirketin Ek Tasfiyesi Davasında Şirkete Tasfiye Memuru Atanmasına Karar Verilmesi Gerekir mi](https://kayseriavukat.org.tr/limited-sirketin-ek-tasfiyesi/): Limited Şirketin Ek Tasfiyesi Davasında Şirkete Tasfiye Memuru Atanması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2023/338 Karar No: 2024/3 Karar Tarihi: 24.01.2024 Mahkemesi: Konya Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesi Özel Daire Kararı: Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 22.03.2022 tarihli ve 2020/8099 Esas, 2022/2190 Karar sayılı BOZMA kararı Taraflar arasındaki limited şirketin ek tasfiyesi davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, davacı vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun (6100 sayılı Kanun) 353/1-b.2 maddesi gereğince yeniden hüküm kurulmak suretiyle davanın kabulüne davacı taraf lehine vekâlet ücretine ve davalı aleyhine yargılama giderine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda resen bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davalı tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili; ihyası talep edilen Mehmet Yardım İnş. Oto. Emlak Day. Tük. Mal. Paz. San. ve Tic. Limited Şirketi aleyhine Kurum zararının tahsili için Cihanbeyli Asliye Hukuk Mahkemesinin (İş Mahkemesi Sıfatıyla) 2018/244 Esas sayılı dosyası ile dava açtıklarını, Konya Ticaret Sicil Müdürlüğünce 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun Geçici 7 nci maddesi gereğince şirketin 13.01.2014 tarihinde ticaret sicilinden resen terkin edildiğinin bildirildiğini, bu nedenle Cihanbeyli Asliye Hukuk Mahkemesince şirketin ihyası için dava açmak üzere müvekkiline yetki verildiğini ileri sürerek dava dışı Mehmet Yardım İnş. Oto. Emlak Day. Tük. Mal. Paz. San. ve Tic. Limited Şirketi’nin ihyasına karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı, usulüne uygun tebligata rağmen davaya cevap vermemiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin 13.03.2019 tarihli ve 2019/26 Esas, 2019/111 Karar sayılı kararı ile; davacı dava dışı şirkete karşı açmış olduğu Cihanbeyli Asliye Hukuk Mahkemesinin 2018/244 Esas sayılı dosyasında verilen ara karar gereğince dava dışı Mehmet Yardım İnş. Oto. Emlak Day. Tük. Mal. Paz. San. ve Tic. Limited Şirketi\’ni ihya ettirmek üzere süre verildiği ve davacının dava dışı şirketin ihyasında hukuki menfaati olduğu gerekçesiyle davanın kabulü ile dava dışı Mehmet Yardım İnşaat Otomotiv Emlak Dayanaklı Tüketim Malları Pazarlama San. ve Tic. Limited Şirketi\’nin ticaret sicilinden terkinine ilişkin kaydın silinmesine ve şirketin ihyasına, davalı … davada yasal hasım olmasından dolayı yargılama giderlerinden sorumlu tutulmasına yer olmadığına karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 11.06.2020 tarihli ve 2019/678 Esas, 2020/479 Karar sayılı kararı ile; davalı … Müdürlüğünce, ihyası istenen şirketin tescil ve ilan edilmiş adresinde bulunmaması sebebi ile silinme hususu Kanun’da tadadi olarak sayılan hâllerden olmadığından yapılan terkin işleminin usul ve yasaya aykırı olduğu, davalının 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun Geçici 7 nci maddesinde öngörülen usul ve şartlar gerçekleşmeden ihyası istenen şirketi ticaret sicilinden resen terkin etmekle eldeki davanın açılmasına sebebiyet verdiği gözetilerek davalının yargılama giderleri ve harçtan sorumlu tutulması gerektiği gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesinin kararının kaldırılmasına, 6100 sayılı Kanun\’un 353/1-b.2 maddesi gereğince davacının talebi ile ilgili yeniden hüküm kurularak davanın kabulüne, dava dışı Mehmet Yardım İnşaat Otomotiv Emlak Dayanıklı Tüketim Malları Pazarlama San. ve Tic. Limited Şirketi\’nin ticaret sicilinden terkinine ilişkin kaydın silinmesine ve şirketin ihyasına, davacı davada kendisini vekil sıfatı ile temsil ettirdiğinden 3.400,00 TLvekâlet ücretinin davalıdan tahsiline karar verilmiştir. V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; “…1- İlk Derece Mahkemesince verilen karara yönelik olarak yapılan istinaf başvurusu üzerine HMK\’nın 355 vd. maddeleri kapsamında yöntemince yapılan inceleme sonucunda Bölge Adliye Mahkemesince esastan verilen nihai kararda, dosya kapsamına göre saptanan somut uyuşmazlık bakımından uygulanması gereken hukuk kurallarına aykırı bir yön olmadığı gibi HMK\’nın 369/1. ve 371. maddelerinin uygulanmasını gerektirici nedenlerin de bulunmamasına göre, davalının temyiz itirazlarının reddine karar verilmiştir. 2- Dava, TTK\’nun Geçiçi 7. maddesi uyarınca ticaret sicilinden terkin edilen şirketin ihyası istemine ilişkin olup, mahkemece davanın kabulü ile şirket tüzel kişiliğinin ihyasına karar verilmiştir. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 547/2. maddesi \”Mahkeme istemin yerinde olduğuna kanaat getirirse, şirketin ek tasfiyesi için yeniden tesciline karar verir ve bu işlemlerini yapmaları için son tasfiye memurlarını veya yeni bir veya birkaç kişiyi tasfiye memuru olarak atayarak tescil ve ilan ettirir.\” hükmünü haiz olup, mahkemece, şirketin ihyasına karar verilmesinin yanı sıra 6102 sayılı TTK\’nın 547/2. maddesi uyarınca tasfiye memuru atanması ile tescil ve ilanı gerektiğinin gözetilmemesi doğru görülmemiş, kararın bu nedenle re’sen bozulması gerekmiştir. 3- Davacı tarafça, TTK’nın Geçici 7. maddesi uyarınca ticaret sicil müdürlüğünden terkin edilen şirketin, Cihanbeyli Asliye Hukuk (İş) Mahkemesi’nin 2018/244 esas sayılı dosyası ile başlatılan ilamlı icra takibinin neticelendirilmesi ile sınırlı olmak üzere ihyası için talepte bulunulmasına rağmen, mahkemece bu dosyaya hasren ihya kararı verilmemiş olması doğru görülmemiş, kararın bu nedenle de re’sen bozulması gerekmiştir…” gerekçesiyle karar oy çokluğu ile bozulmuştur. B. Bölge Adliye Mahkemesince Verilen Direnme Kararı Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile önceki gerekçeye ilâveten; dava dışı şirket hakkında açılmış dava varken terkin işlemi yapılmasının 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun Geçici 7 nci maddesine aykırı olduğu, esasen tasfiye de yapılmadığından ve yapılacak tasfiye işlemi de Kanun’a uygun olmayacağından yalnızca taraf teşkilinin sağlanması bakımından ihya kararı verilmesiyle yetinilmesi gerektiği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. VI. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen direnme kararına karşı süresi içinde davalı temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davalı, şirket tüzel kişiliğinin ticaret sicilinden silinmesi işleminin usulüne uygun olarak yapıldığını, öte yandan davacının ihya talebi şirketin aktif ticarete dönmesi amaçlı olmayıp, devam eden davada usulüne uygun taraf teşkilinin sağlanması amaçlı olduğunu, şirketin ek tasfiye için yeniden tesciline karar vermekle birlikte ek tasfiyenin tamamlanması için tasfiye memuru ataması gerektiğini ileri sürerek direnme kararının bozulmasını talep etmiştir. C. Uyuşmazlık Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun Geçici 7 nci maddesi gereğince ticaret sicilinden terkin - [Tam Yargı Davalarında Menfi Zarar ve Müspet Zararın Tazmin Edilmesi Talep Edilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/tam-yargi-davalarinda-menfi-zarar/): Tam Yargı Davalarında Menfi Zarar ve Müspet Zarar Nedeniyle Tazminat Talep Edilmesi Danıştay 13. Daire Esas No: 2020/731 Karar No: 2022/4242 Karar Tarihi: 16.11.2022 İstemin Konusu: … Bölge İdare Mahkemesi … İdari Dava Dairesi\’nin kararının davacı tarafından esas, davalı idare tarafından vekâlet ücreti yönünden temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir. YARGILAMA SÜRECİ Dava konusu istem Mersin Üniversitesi\’nce 10/07/2008 tarihinde açık ihale usulüyle gerçekleştirilen … ihale kayıt numaralı Açık ve Kapalı Spor Tesisleri (Spor Salonu+Güneş Enerji Isıtmalı Yarı Olimpik Yüzme Havuzu) İnşaatı İşi ihalesinde davacının teklifinin değerlendirme dışı bırakılmasına yönelik ihale komisyonu kararına karşı yapılan itirazen şikâyet başvurusunun reddine yönelik 20/10/2008 tarih ve 2008/UY.I-4281 sayılı Kamu İhale Kurulu (Kurul) kararının … İdare Mahkemesi’nin … tarih ve E:… , K:… sayılı kararıyla iptal edildiği ve hukuka aykırı şekilde teklifinin değerlendirme dışı bırakılması nedeniyle uğranıldığı iddia olunan zararlarının tazminine yönelik olarak 425.000,00-TL maddi tazminatın işletilecek faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istenilmiştir. İlk Derece Mahkemesi Kararının Özeti … İdare Mahkemesi’nce verilen … tarih ve E:…, K:… sayılı kararda; davacının teklifinin hukuka aykırı şekilde değerlendirme dışı bırakılması nedeniyle oluştuğunu iddia ettiği zararın, zararın doğduğu öne sürülen ihalenin ilgililerin uhdesinde kalması ve borcun sözleşmede öngörülen koşullarda ifa edilmesi şartına bağlı elde edilecek yoksun kalınan kâr olduğu, uyuşmazlıkta somut maddi zararından söz edilemeyeceği, kazanılabileceği umulan gelirden yoksun kalınması ve ihtimale dayalı iddialarla tazminat istenildiği; İdari yargılama hukukunda tazminata hükmedilebilmesi için idari eylem ya da işlemden doğan bir zararın bulunması ve bu zararın para ile ölçülebilecek olması ve gerçekleşeceğinin kesinlikle anlaşılabilecek nitelikte olması şartlarının bir arada arandığı, doğması muhtemel zararların tazmine hükmedilemeyeceği, zararın varlığının belgelerle kanıtlanması yükümlülüğünün zarara maruz kaldığını iddia eden tarafa ait olduğu; Uyuşmazlıkta, ihale konusu işin bir başka istekli tarafından yerine getirilmesi nedeniyle yoksun kalınan kârının tazminin için 425.000,00-TL\’nin ödenmesine karar verilmesinin istenildiği, zararın, gerçekleşmiş, kesin ve belirli bir zarar niteliğinde olması gerektiği, henüz doğmamış ve doğması muhtemel zararlar ile doğmuş olması kuvvetle muhtemel olmakla birlikte belli bir miktar olarak ispatlanamayan zararların idare tarafından tazminine karar verilemeyeceği; Bu itibarla, açıklanan gerekçelerle, şartların gerçekleşmeyen maddi tazminat isteminin reddine ve karar verilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır. Belirtilen gerekçelerle davanın reddi ile Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uyarınca belirlenen 1.362,00-TL vekâlet ücretinin davacıdan alınarak davalı idareye verilmesine karar verilmiştir. Bölge İdare Mahkemesi Kararının Özeti … Bölge İdare Mahkemesi … İdari Dava Dairesi\’nce; istinaf başvurusuna konu İdare Mahkemesi kararının usul ve hukuka uygun olduğu ve davalı tarafından ileri sürülen iddiaların söz konusu kararın kaldırılmasını sağlayacak nitelikte görülmediği belirtilerek 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu\’nun 45. maddesinin 3. fıkrası uyarınca istinaf başvurusunun reddine karar verilmiştir. Temyiz Edenlerin İddiaları Davalı idare tarafından, lehlerine nispî vekâlet ücretine hükmedilmesi gerektiği ileri sürülmektedir. Davacı tarafından, teklifinin hukuka aykırı şekilde değerlendirme dışı bırakıldığı, zararının tazmini için idareye başvurduğu, zararını ortaya koyan bilgi ve belgeleri sunduğu, idarenin hukuka aykırı işleminden doğan zararı tazmin etmekle yükümlü olduğu, kârdan mahrum kaldığı ileri sürülmektedir. Tarafların Savunması Davalı idare tarafından, dava dışı istekli ile sözleşme akdedildiği, sözleşme uyarınca borcun ifa edildiği, davanın süresinde açılmadığı, kendilerine atfedilebilecek herhangi bir kusurun bulunmadığı, Kurul kararının iptaline yönelik … İdare Mahkemesi kararının yerine getirilmesinin imkânsız olduğu, muhtemel zararın tazmine karar verilemeyeceği belirtilerek istemin reddi gerektiği savunulmuştur. Davacı tarafından savunma verilmemiştir. Danıştay Tetkik Hâkimi’nin Düşüncesi 1. Temyize konu Mahkeme kararının olumsuz zarar istemi yönünden hüküm kurulmamasına ilişkin İdare Mahkemesi kararına karşı yapılan istinaf başvurusunun reddine yönelik kısmının Dairemiz kararında yer verilen gerekçelerle bozulması gerektiği düşünülmektedir. 2. Temyize konu Mahkeme kararının olumlu zararının tazmini istemi yönünden davanın reddine ilişkin İdare Mahkemesi kararına yapılan istinaf başvurusunun reddine yönelik kısmının incelenmesinden ise; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası\’nın 125. maddesinin 7. fıkrasında, “İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.” kuralına yer verilmiştir. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu\’nun 2. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendinde, “İdari dava türleri şunlardır: (…) İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları, (…)” kuralına yer verilmiştir. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu\’nun 50. maddesinin 2. fıkrasında, “Uğranılan zararın miktarı tam olarak ispat edilemiyorsa hâkim, olayların olağan akışını ve zarar görenin aldığı önlemleri göz önünde tutarak, zararın miktarını hakkaniyete uygun olarak belirler.” kuralına yer verilmiştir. Tam yargı davaları, 2577 sayılı Kanun\’da tanımlanmakla birlikte, davaların nasıl yürütüleceği ve sonuçlandırılacağı, idarenin işlem ve eyleminden doğan zararların nasıl hesaplanacağı ve hüküm altına alınacağı Kanun\’da düzenlenmemektedir. Bu bakımdan, idari yargı hukukunun birçok alanında olduğu gibi, tam yargı davalarına ilişkin öğreti de yargı kararları ve özellikle Danıştay içtihatlarıyla geliştirilmektedir. Zarar, kişinin malvarlığından meydana gelen eksilmedir. Zarar kavramı, doğrudan-dolaylı, olumlu-olumsuz, mevcut-müstakbel-muhtemel, fiili-mahrum kalınan kâr-normatif zarar olarak birçok ayrıma tâbi tutulmaktadır. Fiili zarar, mal varlığının aktifinde bir azalma veya pasifinde bir artma olması hâli, yoksun kalınan kâr ise ileri ortaya çıkması muhtemel, mal varlığının aktifindeki artmanın veya pasifindeki azalmanın engellenmesi olarak tanımlanmaktadır. (M. Kemal Oğuzman, Nami Barlas, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, C.II, 11. Baskı, İstanbul, Vedat Kitapçılık, 2014, s.,40.) İdari yargı içtihatları uyarınca, tam yargı davalarında, idarenin hukuka aykırı işlem veya eylemlerinden doğan ve dava açma tarihi itibarıyla ortaya çıkmış olan fiili zararların tazmin edileceği, yoksun kalınan kârın ise fiili zarar olmadığı ve ileri doğması muhtemel bir zarar olduğu, bu nedenle tazminine karar verilemeyeceği anlaşılmaktadır. İdari yargıda tazmin edilecek zarar, fiili zarar, yani gerçek zarardır. (Bu konuda Bkz.: Turgut Candan, Açıklamalı İdari Yargılama Usulü Kanunu, 8. Baskı, Ankara, Yetkin Yayınları, 2020, s. 229 vd.) Yoksun kalınan kâr, Roma Hukuku\’nda lucrum cessans olarak adlandırılmaktadır. Roma Hukuku\’nda kural olarak tazminat fiili zarara ilişkindir. Yoksun kalınan kârın tazmin edilmesi Roma Hukuku\’nun son devirlerinde ve istisnai olarak kabul edilmiştir. Fakat çağdaş özel hukukta fiili zarar ile yoksun kalınan kârın tazmini arasında fark kalmamıştır. Fiili zararın hesaplanmasında sorun bulunmamaktaysa da yoksun kalınan kârın hesaplanmasında zorluklar bulunmaktadır. (Murat Topuz, İsviçre ve Türk Borçlar Hukuku ile Karşılaştırmalı Olarak Roma Borçlar Hukukunda Maddî Zarar ve Bu Zararın Belirlenmesi, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, 2010, s. 42 vd.) Yoksun kalınan kârın hesaplanmasındaki zorluğu dikkate alan kanun koyucu 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu\’nun 50. maddesinin 2. fıkrasında, hâkime olayların olağan akışı ve zarar görenin aldığı önemleri dikkate alarak hakkaniyete göre yoksun kalınan kârı serbestçe takdir etme imkânı tanımıştır. Hâkim, mahrum kalınan kârın hesabında, yalnız zarar verici olay meydana gelmeseydi kesinlikle ortaya çıkacak kârı göz önüne almamalı ancak - [İhtirazi Kayıt Konulmadan Hakedişlerin İmzalanması Halinde Fazla Ödenen Bedeller Talep Edilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/hakedislerin-imzalanmasi-ihtirazi-kayit/): İhtirazi Kayıt Konulmadan Hakedişlerin İmzalanması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2021/207 Karar No: 2023/821 Karar Tarihi: 20-09-2023 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi (Ticaret Mahkemesi Sıfatıyla) Özel Daire Kararı: Yargıtay (Kapatılan) 23. Hukuk Dairesinin 21.11.2018 tarihli ve 2016/1551 Esas, 2018/5419 Karar sayılı BOZMA kararı 1. Taraflar arasındaki alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Tekirdağ 1. Asliye Hukuk Mahkemesince (Ticaret Mahkemesi Sıfatıyla) verilen davanın kabulüne ilişkin karar davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 23. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği düşünüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; taraflar arasında imzalanan 23.06.2008 tarihli sözleşme uyarınca müvekkilinin davalının Tekirdağ, Çorlu ve Çerkezköy İşletme Müdürlükleri bölgesinde ikinci ihbarname dağıtımı ve borçtan dolayı enerji kesme-açma gibi hizmetleri üstlendiğini, sözleşme devam ederken işçilik ücret ve giderlerine ilişkin taraflar arasında ihtilaf çıktığını, idarenin hakedişlerin hesaplanması safhasında bu hesap tarzının yanlış olduğunu ileri sürerek bordrolara müdahale ettiğini, internet sitesinde işçilik hesaplama modülüne göre düzenlenmeyen bordrolarda hakedişlerdeki işçilik ücretlerine ait bölümün ödenmeyeceğini duyurduğunu, işveren payı ayrıca dâhil edilerek hesaplama yapıldığı için Sosyal Güvenlik Kurumuna (SGK) ödenen işçi ve işveren sigorta payı, damga vergisi, kaynakta kesinti yoluyla vergi dairesine ödenen vergi ve işçi ücretinde işçiye ödenen net maaş tutarı fazla hesaplanmak ve ödenmek suretiyle müvekkilinin zarara uğratıldığını, fazladan SGK ve vergi kesintisi, damga vergisi ve işçi ücreti ödenmek zorunda kaldığını ileri sürerek 80.000,00 TL’nin davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiş, 16.05.2012 havale tarihli ıslah dilekçesi ile talebini 176.032,45 TL’ye yükseltmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; işçilik maliyetinin idari şartnamenin 26 ncı maddesindeki esaslar dikkate alınmak suretiyle kamu ihale kurumunun işçilik hesaplama modülü kullanılarak yapıldığını, davacının ihale konusu işle ilgili çalıştırması istenen asgari sayıdan fazla sayıda personel çalıştırdığı hâlde kâr elde ettiğini, ilgili hakediş dönemine ait tüm bedelleri eksiksiz aldığını gösterecek şekilde “bu hak edişi aynen kabul ediyorum” beyanıyla imza altına alındığını belirterek davanın reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesinin Birinci Kararı 6. Tekirdağ 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin (Ticaret Mahkemesi Sıfatıyla) 12.11.2012 tarihli ve 2010/496 Esas 2012/468 Karar sayılı kararı ile; taraflar arasında imzalanan sözleşmenin eki idari şartnamenin 26.3.1. maddesinde işveren payı dâhil işçilik ücretlerinin belirlendiği, anılan maddenin düzenleme biçiminden de anlaşıldığı üzere brüt asgari ücrete işveren payının da dâhil olduğu, bu miktara söz konusu maddede belirtilen pozisyonlarda çalışanlar için belirlenen katsayı uygulanmak suretiyle ödenecek ücretin belirleneceğinin açık olduğu, buna göre davacı şirketin fazladan ödeme yaptığı gerekçesiyle davanın kabulü ile 176.032,45 TL’nin 80.000,00 TL’sinin dava tarihinden, 96.032,45 TL’sinin de ıslah tarihinden itibaren işleyecek ticari avans faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Özel Daire Onama Kararı 7. İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuş, Yargıtay (Kapatılan) 23. Hukuk Dairesinin 17.05.2013 tarihli ve 2013/2077 Esas, 2013/3304 Karar sayılı kararı ile; kararın onanmasına karar verilmiştir. Özel Dairenin Birinci Bozma Kararı 8. Yargıtay (Kapatılan) 23. Hukuk Dairesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekilince karar düzeltme talebinde bulunulmuştur. 9. Yargıtay (Kapatılan) 23. Hukuk Dairesinin 03.03.2014 tarihli ve 2013/7516 Esas, 2014/1516 Karar sayılı kararı ile; “…1- Dosyadaki yazılara, mahkeme kararında belirtilip Yargıtay ilamında benimsenen gerektirici sebeplere göre, davalı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan diğer karar düzeltme itirazlarının reddi gerekmiştir. 2- Dava, taraflar arasındaki hizmet alım sözleşmesi uyarınca işçilik ücretlerinin hesabında işveren payı dahil edilerek, hesaplama yapılması gerekirken, işveren payının hariç tutularak belirlenmesi nedeniyle uğranılan zararın tazmini istemine ilişkindir. Davalı tarafça, hak edişlerin alınması sırasında davacının “hak edişleri aynen kabul ediyorum” beyanıyla ödemeleri kabul ettiği iddia edilmiş olup, mahkemece bu savunma üzerinde usulüne uygun bir inceleme ve araştırma yapılmamıştır. Anılan sözleşmenin 13.1. maddesinde yükleniciye yapılacak ödemelerin her ay düzenlenecek, ara hak ediş raporları ile fatura karşılığı ödeneceği düzenlenmiştir. Bu durumda, mahkemece, hak edişler getirilip, ihale mevzuatı ve uygulamaları konusunda uzman bir bilirkişi veya bilirkişi heyetinden bordrolar, hak ediş belgeleri, sözleşme ve şartname hükümleri değerlendirilip, davalının bu yöndeki itirazlarını cevaplandıran, açıklamalı, gerekçeli ve denetime elverişli bir rapor alınarak, oluşacak uygun sonuca göre hüküm kurulması gerekirken, eksik incelemeye dayalı yazılı şekilde hüküm tesisinin doğru olmadığı belirtilerek, bozulması gerekirken, onandığı anlaşılmakla, davalı vekilinin karar düzeltme itirazlarının kabulü ile hükmün davalı yararına bozulması gerekmiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. İlk Derece Mahkemesinin İkinci Kararı 10. Tekirdağ 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin (Ticaret Mahkemesi Sıfatıyla) 16.11.2015 tarihli ve 2014/185 Esas, 2015/337 Karar sayılı kararı ile; Özel Dairenin bozma kararına uyulduktan sonra, hakedişler getirtilip ihale mevzuatı konusunda uzman iki mali müşavir ve bir hukukçu bilirkişiye dosya tevdi edilerek bilirkişi raporu alındığı, alınan bilirkişi raporunda; davalı idarenin uygulamasına göre 1.048.167,13 TL ödeme yapılabileceği, SGK primi dâhil hesaplama yapılması hâlinde ise ödenebilecek toplam ücretin 872.134,68 TL olması gerektiği, davacı vekilinin itirazlarının kabulü hâlinde 176.032,45 TL fazladan ödeme yapıldığının tespit edildiği, “söz konusu hakedişleri aynen kabul ediyorum” beyanının ibra olarak kabul edilip edilmeyeceğinin mahkemenin takdirinde olduğunun belirtildiği, sözleşme eki idari şartnamenin 26.3.1. maddesinde düzenlenen işçilik ücretlerinin işveren payı dâhil hesaplanması gerektiği, hakedişlerin alınması sırasında davacının “hakedişleri aynen kabul ediyorum” şeklindeki beyanının ibra olup olmadığı yönünden yapılan değerlendirmede ise, iş sahibi ile yüklenici arasında ekonomik bakımdan ciddi bir dengesizliğin bulunduğu, bu tür sözleşmelerde yüklenicinin işini devam ettirebilmek için iş sahibinin istediği ya da hazırladığı belgeleri imzalamak zorunda olduğu, ayrıca davacıya ödenen miktar ile ödenmeyen miktar oranlandığında % 20’den fazla bir orana karşılık geldiği, bu nedenle ödenmeyen 176.032,45 TL’lik alacağın fahiş olduğu, davacının “hakedişleri aynen kabul ediyorum” şeklindeki beyanının ibra sayılamayacağı, davacı tarafından makbuz verilmesi olarak değerlendirilmesi gerektiği kanaatine varıldığı gerekçesiyle davanın kabulü ile 176.032,45 TL’nin 80.000,00 TL’sinin dava tarihinden, 96.032,45 TL’sinin de ıslah tarihinden itibaren işleyecek ticari avans faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Özel Dairenin İkinci Bozma Kararı 11. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur. 12. Yargıtay (Kapatılan) 23. Hukuk Dairesinin 21.11.2018 tarihli ve 2016/1551 Esas, 2018/5419 Karar sayılı kararı ile; “…Dava, taraflar arasındaki hizmet alım sözleşmesi uyarınca işçilik ücretlerinin hesabında işveren payı dahil edilerek, hesaplama yapılması gerekirken, işveren payının hariç tutularak belirlenmesi nedeniyle uğranılan zararın tazmini istemine ilişkindir. Taraflar arasındaki 23.06.2008 tarihli sözleşmenin 9.2. maddesinin (6) nolu bendinde sözleşmenin ekleri arasında KİK Hizmet İşleri Genel Şartnamesi de yer - [Babalık Karinesinin Çürütülmesi: Baba Olduğunu İddia Eden Kişinin Soybağının Reddi Davası Açması](https://kayseriavukat.org.tr/babalik-karinesinin-curutulmesi/): Babalık Karinesinin Çürütülmesi AYM Kararı Değerlendirme İtiraz Konusu Kural Babalık Karinesinin Çürütülmesi: İtiraz konusu kuralda, baba olduğunu iddia eden kişinin soybağının reddi davasını ancak dava açma süresinin geçmesinden önce kocanın ölmesi veya gaipliğine karar verilmesi ya da sürekli olarak ayırt etme gücünü kaybetmesi hâlinde ve doğum ile kocanın ölümünü, sürekli olarak ayırt etme gücünü kaybettiğini veya hakkında gaiplik kararı alındığını öğrenmesinden başlayarak bir yıl içinde açabileceği öngörülmüştür. Başvuru Gerekçesi Başvuru kararında özetle; itiraz konusu kuralda baba olduğunu iddia eden kişinin soybağının reddi davasını açma hakkının belirli şartlara bağlanmasının ve süreyle sınırlanmasının devletin temel amaç ve görevleriyle bağdaşmadığı ve hukuk devleti ilkesini ihlal ettiği, ayrıca baba olduğunu iddia eden kişi yönünden öngörülen söz konusu şartların ve sürenin eşitlik ilkesiyle çeliştiği, kuralla getirilen sınırlamanın adil yargılanma hakkıyla da bağdaşmadığı belirtilerek kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi Dava konusu kuralda, baba olduğunu iddia eden kişinin soybağının reddi davasını açabilmesi, iradesi dışındaki bazı şartların gerçekleşmesine bağlanmıştır. Buna göre baba olduğunu iddia eden kişinin soybağının reddi davasını açabilmesi için kocanın dava açma süresinin geçmesinden önce ölmesi veya gaipliğine karar verilmesi ya da sürekli olarak ayırt etme gücünü kaybetmesi gerekmektedir. Anılan bu şartların gerçekleşmediği hâllerde baba olduğunu iddia eden kişinin soybağının reddi davasını açabilmesine imkân tanınmamaktadır. Bu değerlendirmeler ışığında baba olduğunu iddia eden kişinin etkili bir şekilde hakkını aramasına imkân tanımayan bu durumun etkili başvuru hakkını zedeleyeceği sonucuna varılmıştır. Öte yandan baba olduğunu iddia eden kişinin soybağının reddi davasını açması için öngörülen şartların gerçekleşmediği durumda anılan davanın kayyım veya ergin olduktan sonra çocuk tarafından açılabilmesinin baba olduğunu iddia eden kişi yönünden etkili başvuru hakkı bağlamında güvence sunmadığı değerlendirilmiştir. Nitekim etkili başvuru hakkı, baba olduğunu iddia eden kişinin özel hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddialarını davacı sıfatıyla yargı mercileri önünde ileri sürebilmesini gerektirmektedir. Sonuç olarak baba olduğunu iddia eden kişinin babalık karinesinin çürütülmesine ilişkin iddialarını yargı mercileri önünde ileri sürebilmesini iradesi dışında gerçekleşebilecek şartlara bağlayan kuralın özel hayata saygı gösterilmesini isteme hakkı bağlamında etkili başvuru hakkını ihlal ettiği kanaatine varılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir. Babalık Karinesinin Çürütülmesi: Baba Olduğunu İddia Eden Kişinin Soybağının Reddi Davası Açması Anayasa Mahkemesi Kararı Esas Sayısı: 2023/135 Karar Sayısı: 2024/18 Karar Tarihi : 23/1/2024 R.G.Tarih-Sayı : 6/3/2024-32481 İtiraz Yoluna Başvuran: Ankara 18. Aile Mahkemesi İtirazın Konusu: 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 291. maddesinin birinci fıkrasının Anayasa’nın 2., 5., 10., 13. ve 36. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talebidir. Olay: Baba olduğunu iddia eden kişi tarafından açılan soybağının reddi davasında itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur. I. İPTALİ İSTENEN KANUN HÜKMÜ 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun itiraz konusu kuralın da yer aldığı 291. maddesi şöyledir: “D. Diğer ilgililerin dava hakkı – Madde 291 Dava açma süresinin geçmesinden önce kocanın ölmesi veya gaipliğine karar verilmesi ya da sürekli olarak ayırt etme gücünü kaybetmesi hâllerinde kocanın altsoyu, anası, babası veya baba olduğunu iddia eden kişi, doğumu ve kocanın ölümünü, sürekli olarak ayırt etme gücünü kaybettiğini veya hakkında gaiplik kararı alındığını öğrenmelerinden başlayarak bir yıl içinde soybağının reddi davasını açabilir. Ergin olmayan çocuğa atanacak kayyım, atama kararının kendisine tebliğinden başlayarak bir yıl, (…) içinde soybağının reddi davasını açar. Kocanın açacağı soybağının reddi davasına ilişkin hükümler kıyas yoluyla uygulanır.” II. İLK İNCELEME 1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR ve Muhterem İNCE’nin katılımlarıyla 13/9/2023 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında öncelikle uygulanacak kural, başvuru yöntemi ve sınırlama sorunları görüşülmüştür. 2. Anayasa’nın 152. ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 40. maddelerine göre bir davaya bakmakta olan mahkeme, o dava sebebiyle uygulanacak bir kanunun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükümlerini Anayasa’ya aykırı görmesi hâlinde veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varması durumunda bu hükümlerin iptalleri için Anayasa Mahkemesine başvurmaya yetkilidir. Ancak anılan maddeler uyarınca bir mahkemenin Anayasa Mahkemesine başvurabilmesi için elinde yöntemince açılmış ve mahkemenin görevine giren bir davanın bulunması, iptali talep edilen kuralın da o davada uygulanacak olması gerekir. Uygulanacak kural ise bakılmakta olan davanın değişik evrelerinde ortaya çıkan sorunların çözümünde veya davayı sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz yönde etki yapacak nitelikte bulunan kurallardır. 3. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 291. maddesinin itiraz konusu birinci fıkrasında koca ve çocuk dışındaki ilgililerin soybağının reddi davasını açma hakkı düzenlenmiştir. Buna göre dava açma süresinin geçmesinden önce kocanın ölmesi veya gaipliğine karar verilmesi ya da sürekli olarak ayırt etme gücünü kaybetmesi hâllerinde kocanın altsoyu, anası, babası veya baba olduğunu iddia eden kişi, doğumu ve kocanın ölümünü, sürekli olarak ayırt etme gücünü kaybettiğini veya hakkında gaiplik kararı alındığını öğrenmelerinden başlayarak bir yıl içinde soybağının reddi davasını açabilirler. 4. Bakılmakta olan dava ise baba olduğunu iddia eden kişi tarafından açılan soybağının reddi davasıdır. Buna göre kuralda yer alan “…kocanın altsoyu, anası, babası veya…” ibaresinin bakılmakta olan davada uygulanma imkânı bulunmamaktadır. Dolayısıyla anılan ibareye ilişkin başvurunun Mahkemenin yetkisizliği nedeniyle reddi gerekir. 5. Öte yandan 6216 sayılı Kanun’un “Anayasaya aykırılığın mahkemelerce ileri sürülmesi” başlıklı 40. maddesinde Anayasa Mahkemesine itiraz yoluyla yapılacak başvurularda izlenecek yöntem düzenlenmiştir. Söz konusu maddenin (1) numaralı fıkrasında bir davaya bakmakta olan mahkemenin bu davada uygulanacak bir kanun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükümlerini Anayasa’ya aykırı görmesi hâlinde veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varması durumunda anılan fıkrada sayılan belgeleri dizi listesine bağlayarak Anayasa Mahkemesine göndereceği belirtilmiş; fıkranın (a) bendinde “İptali istenen kuralların Anayasanın hangi maddelerine aykırı olduklarını açıklayan gerekçeli başvuru kararının aslı” Anayasa Mahkemesine gönderilecek belgeler arasında sayılmıştır. Maddenin (4) numaralı fıkrasında ise açık bir şekilde dayanaktan yoksun veya yöntemine uygun olmayan itiraz başvurularının Anayasa Mahkemesi tarafından esas incelemeye geçilmeksizin gerekçeleriyle reddedileceği hükme bağlanmıştır. 6. Anılan İçtüzük’ün 46. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendinde itiraz yoluna başvuran mahkemenin gerekçeli kararında Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülen hükümlerin her birinin Anayasa’nın hangi maddelerine hangi nedenlerle aykırı olduğunun ayrı ayrı ve gerekçeleriyle birlikte açıkça gösterilmesi gerektiği ifade edilmiştir. 7. İçtüzük’ün 49. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendinde de Anayasa Mahkemesince yapılan ilk incelemede başvuruda eksikliklerin bulunduğu - [Aracın Devredilmesi Halinde Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortasının Sona Erme Şekli ve Zamanı](https://kayseriavukat.org.tr/aracin-devredilmesi-sigorta/): Aracın Devredilmesi Halinde Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortasının Sona Ermesi Anayasa Mahkemesi Kararı – Değerlendirme İtiraz Konusu Kurallar İtiraz konusu kurallarda; sigortacının zorunlu mali sorumluluk sigortası sözleşmesini, işletenin değiştiğine dair bildirimin kendisine tebliğinden itibaren on beş gün içinde feshedebileceği ve sigortanın sözleşmenin fesih tarihinden itibaren on beş gün sonrasına kadar geçerli olacağı öngörülmüştür. Başvuru Gerekçesi Başvuru kararında özetle; kişinin aracını sattığı anda araç üzerindeki mülkiyet hakkının sona ermesine karşın itiraz konusu kurallar uyarınca sigorta sözleşmesinden kaynaklı sorumluluğunun devam ettiği, bu itibarla kusuru olmadığı hâllerde dahi tazminat sorumluluğunun bulunabileceği, kişinin işlediği veya ihmal ettiği bir fiilden sorumlu tutulması gerekirken kusursuz sorumluluğuna gidilmesinin mülkiyet hakkını ihlal ettiği, diğer yandan kurallara konu sigorta sözleşmesinin bir tüketici işlemi olduğu, sigorta sözleşmesinin feshedilip edilmeyeceği konusunda açıklığın bulunmamasının ve bu husustaki takdirin sigortacıya bırakılmasının devletin tüketiciyi koruma yükümlülüğüyle de bağdaşmadığı belirtilerek kuralların Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi İtiraz konusu kurallar, sigortalı aracı işletenin değişmesi hâlinde aracı devreden işleten ile sigorta şirketi arasındaki sözleşmenin ne şekilde ve ne zaman sona ereceğini düzenlemektedir. Kurallar, aracı devreden işletenin sigortacıya yapacağı bildirimden sonra sigorta sözleşmesinin sona erdirilmesi konusunda sigortacıya takdir yetkisi tanımak ve tarafların karşılıklı olarak sözleşmenin sona erdirilmesi yönündeki iradeleri açıklamalarından sonra da belirli bir süre hüküm ve sonuç doğuracağını öngörmek suretiyle Anayasa’nın 48. maddesinde güvence altına alınan sözleşme özgürlüğünü sınırlamaktadır. Önceki işletenin aracı satmakla araç üzerindeki fiili ve hukuki hâkimiyeti sona ermektedir. Bununla birlikte önceki işletenin yeni işleten üzerinde herhangi bir denetim ve gözetim sorumluluğu bulunmadığı gibi yeni işletenin davranışlarını kontrol etme ve yönlendirme yetkisi ve gücü de yoktur. Önceki işletenin, davranışlarını kontrol etme imkânı olmayan bir kimsenin üçüncü kişilere zarar veren fiillerinden sorumlu tutulması oldukça ağır bir müdahale niteliği taşımaktadır. Önceki işletene bu derece ağır külfet yükleyen bir araç ancak daha hafif bir tedbirin bulunmaması hâlinde gerekli görülebilecektir. Bu bağlamda kurallar uyarınca, sözleşmenin tarafları olan önceki işleten ile sigorta şirketinin belirli bir süre daha hukuki sorumluluklarının devam etmesinin son çare niteliğinde olup olmadığı ve sözleşme özgürlüğüne yönelik daha hafif bir sınırlama aracının bulunup bulunmadığı değerlendirilmiştir. Bu kapsamda satış veya devir işlemi yapılan ve işleteni değişen motorlu araçların tescilinde ya da trafiğe çıkarılmasında yeni işleten tarafından zorunlu mali sorumluluk sigortası yaptırılması şartının aranmasını içeren bir düzenleme yapmaya ilişkin kanun koyucunun önünde anayasal bir engel bulunmadığı görülmüş; kişinin, üzerinde hukuki ve fiilî olarak denetim ve kontrol imkânına sahip olmadığı kişilerin fiillerinden sorumlu tutulmasının bir zorunluluk olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Bu bağlamda aracın devri suretiyle araç üzerindeki her türlü kontrol ve denetim yetkisini yitirmiş bulunan sigortalının artık işleten sıfatı da kalmadığı hâlde sözleşmenin sigorta şirketince feshedilmemesi durumunda sözleşme süresince, sözleşmenin feshedilmesi hâlinde dahi fesih tarihinden itibaren on beş gün boyunca yeni işletenin üçüncü kişilere vermiş olduğu zararlardan sorumlu tutulabilmesine imkân tanıyan kuralların gerekli olmadığı kanaatine varılmıştır. Bu değerlendirmeler ışığında hedeflenen sonuca daha hafif bir sınırlamayla ulaşmanın mümkün olduğu anlaşılmış ve kuralların ölçülülük ilkesini ihlal ettiği sonucuna varılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralların Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir. Aracın Devredilmesi Halinde Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortasının Sona Ermesi Anayasa Mahkemesi Kararı Esas Sayısı: 2023/130 Karar Sayısı: 2024/17 Karar Tarihi: 23/1/2024 R.G.Tarih-Sayı: 5/3/2024-32480 İtiraz Yoluna Başvuran: Adana 4. Tüketici Mahkemesi İtirazın Konusu: 13/10/1983 tarihli ve 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 94. maddesinin üçüncü ve dördüncü fıkralarının Anayasa’nın 35. ve 172. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptallerine karar verilmesi talebidir. Olay: Ödenen tazminatın rücuen tahsili talebiyle başlatılan icra takibine konu itirazın iptali davasında itiraz konusu kuralların Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptalleri için başvurmuştur. I. İptali İstenen Kanun Hükümleri 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun itiraz konusu kuralların da yer aldığı 94. maddesi şöyledir: “Sigorta sözleşmesinin verilmesi ve işletenin değişmesi halinde yapılacak işlemler – Madde 94 (Birinci fıkra mülga: 25/6/1988 – KHK – 330/5 md.; Aynen kabul; 31/10/1990 – 3672/4 md.) (Değişik : 25/6/1988 – KHK – 330/5 md.; Aynen kabul:31/10/1990 – 3672/4 md.) Sigortalı aracı işletenlerin değişmesi halinde, devreden kişi 15 gün içinde sigortacıya durumu bildirmek zorundadır. Sigortacı sigorta sözleşmesini durumun kendisine tebliği tarihinden itibaren onbeş gün içinde feshedebilir. Sigorta fesih tarihinden onbeş gün sonrasına kadar geçerlidir. (Beşinci fıkra mülga: 25/6/1988 – KHK -330/5 md.; Aynen kabul: 31/10/1990 – 3672/4 md.) (Değişik: 21/5/1997-4262/4 md.) Bu madde hükmüne uymayanlar 1 800 000 lira para cezası ile cezalandırılırlar.” II. İlk İnceleme 1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR ve Muhterem İNCE’nin katılımlarıyla 26/7/2023 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. III. Esasın İncelenmesi 2. Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Ahmet Hakan SOYTÜRK tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükümleri, dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü: A. Genel Açıklama 3. Mali sorumluluk sigortası, sigortanın konusunu oluşturan riskin gerçekleşmesi hâlinde sigortayı yaptıran kişinin hukuken sorumlu tutulabileceği zararlar nedeniyle ödemekle yükümlü olacağı tazminatın sigorta şirketi tarafından teminat miktarıyla sınırlı olarak karşılanmasını güvence altına alan sigorta türüdür. Anılan sigorta, sigorta kapsamındaki riskin gerçekleşmesi ve zararın doğması durumunda, zarar gören kişilerin tazminat alacaklarını teminat altına almanın yanı sıra sigortayı yaptıran kişi bakımından da güvence sağlamaktadır. Söz konusu sigorta ihtiyari ya da zorunlu nitelikte olabilmektedir (AYM, E.2019/40, K.2020/40, 17/7/2020, § 8). 4. 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 85. maddesinde işleten ve araç işleticisinin bağlı olduğu teşebbüs sahibinin hukuki sorumluluğu düzenlenmiştir. Anılan maddenin birinci fıkrasına göre bir motorlu aracın işletilmesinin bir kimsenin ölümüne veya yaralanmasına ya da bir şeyin zarara uğramasına sebep olması durumunda motorlu aracın bir teşebbüsün ünvanı veya işletme adı altında ya da bu teşebbüs tarafından kesilen biletle işletilmesi hâlinde, motorlu aracın işleteni ve bağlı olduğu teşebbüsün sahibi, doğan zarardan müştereken ve müteselsilen sorumlu olacaklardır. 5. Söz konusu Kanun’un 91. maddesinin birinci fıkrasında da karayolunda motorlu taşıt işletenlerin Kanun’un 85. maddesinin birinci fıkrasından doğan hukuki sorumluluklarının karşılanmasını sağlamak üzere mali sorumluluk sigortası yaptırmalarının zorunlu olduğu hükme bağlanmıştır. Zorunlu mali sorumluluk sigortası sözleşmesinin tarafları işleten ile sigorta şirketidir. 6. Kanun’un 101. maddesinin birinci fıkrasında ise zorunlu mali sorumluluk sigortasının Türkiye’de kaza sigortası dalında çalışmaya yetkili olan sigorta - [Kredi Başvurusu Sırasında Ödenen Dosya Masrafı ve Kredi Tahsis Ücreti Geri Alınabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/dosya-masrafi-ve-kredi-tahsis-ucreti/): Kredi Sözleşmesi Düzenlenirken Bankanın Kredi Tahsis Ücreti Tahsil Etmesi Yasal mı? Banka Tarafından Kredi Tahsis Ücreti Alınması: Somut olayda kredi sözleşmesinin Yönetmeliğin ve Tebliğin yürürlüğe girdiği tarihten sonra 13/03/2020 tarihinde imzalandığı, bu anlamda davalıdan binde beş oranında kredi tahsis ücretinin alınmasının usul ve yasaya uygun olduğu anlaşılmaktadır. O halde mahkemece, açıklanan yasal düzenlemeler çerçevesinde davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde davanın reddine karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olduğundan Adalet Bakanlığı’nın bu yöne ilişen kanun yararına bozma isteminin kabulü gerekmiştir. (6502 s. K. m. 4) (6100 s. K. m. 353, 363) (Finansal Tüketicilerden Alınacak Ücretlere İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik m. 10) (Finansal Tüketicilerden Alınacak Ücretlere İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Tebliğ m. 10) Yargıtay 3. Hukuk Dairesi Esas No: 2021/7043 Karar No: 2021/12881 Karar Tarihi: 13-12-2021 Taraflar arasındaki hakem heyeti kararına itiraz davasının mahkemece yapılan yargılaması neticesinde davanın reddine dair kesin olarak verilen hükmün Adalet Bakanlığınca kanun yararına bozulması istenilmekle; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü: Karar Davacı, banka müşterisi olan davalının 13.03.2020 tarihli Konut finansman sözleşmesi kapsamında 300.000,00-TL tutarında kredi kullandığını, kendisinden 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un Finansal Tüketici hakkında düzenlemeleri dikkate alınarak, 2020/7 sayılı Finansal Tüketicilerden Alınacak Ücretlere İlişkin Usul ve Esaslar Hakkındaki Tebliğ ile belirlenen 1.500,00-TL tahsis ücreti tahsil edildiğini, davalının kredisini kullandıktan sonra … Kaymakamlığı Hakem Heyetine başvurduğunu, kendisinden tahsil edilen ücretin iadesini talep ettiğini, hakem heyetinin tüketicinin talebinin kabul ettiğini belirterek usul ve yasaya aykırı olan hakem heyeti kararının iptalini talep etmiştir. Davalı, cevap vermemiştir. Mahkemece; davalıya kredi sözleşmesi gereğince kredi kullandırıldığı, kredi tahsis ücretinin alınmasını içeren poliçelerin tamamen güçlü durumda bulunan bankanın inisiyatifinde olmak üzere genel işlem şartı olarak davalıya dikte edildiği, tüketicinin poliçe içeriğine müdahale edemediği, poliçe klozunun salt kredi kullanmak isteyen tüketici ile müzakere edilmeden imzalandığı, tüketicinin yeterince aydınlatılmadığı, aydınlatıldı ise de aksi ispat yükü kendisinde olan davacı Banka tarafından bu hususun ispat edilemediği, söz konusu genel işlem şartını sadece kredi kullanabilmek için başvuruda bulunan davalı tüketici tarafın itiraz ederek kaldırma imkanının bulunmadığı, kredi tahsis ücretinin yönetmelikle bankanın en çok binde beş oranında Bankalar tarafından tüketiciden tahsil edilebileceğinin düzenlendiği ancak her alacak hakkının talep hakkını da içermediği, aydınlatma yükümlülüğü yerine getirilmeden tahsis edilen ücret bakımından haksız şart ihtiva eden alacağın talep hakkından yoksun olduğu, tüketiciden kredi tahsis ücreti adı altında yapılan kesinti hakkında aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirildiğine ilişkin davacı vekili tarafından gerek tüketici hakem heyeti dosyasına gerekse dosya muhteviyatına herhangi bilgi ve belgenin de sunulmadığı, tüketici aleyhine belirsiz bir borçlanmanın söz konusu olamayacağı, tüketiciden tahsil edilen 1.500,00-TL kredi tahsis ücreti tahsil edilen ücretin usule ve yasaya aykırı olduğu, kullandırılan kredi ile ilgili ve ilişkili kesintiler olmadığı gerekçesiyle davanın reddine, … İlçe Tüketici Hakem Heyeti Başkanlığının 23/11/2020 tarih ve 042420200003164 sayılı kararının onanmasına, dair kesin olarak karar verilmiştir. Söz konusu karar davacı tarafından istinaf edilmiş, mahkemece, 25.02.2021 tarihli ek kararla davacının istinaf dilekçesinin reddine karar verilmiş, bu kez davacı tarafından ek karar istinaf edilmiştir. Konya Bölge Adliye Mahkemesi 5.Hukuk Dairesi’nin 12.04.2012 tarihli ve 2021/593 Esas ve 2021/604 Karar sayılı ilamı ile istinaf başvurusunun reddine dair ek kararın usul ve esas yönünden hukuka uygun bulunduğundan davacı vekilinin istinaf başvurusunun HMK’nın 353/1-b.1 maddesi gereğince esastan reddine karar verilmiştir. Adalet Bakanlığının 23/09/2021 tarihli yazısında; 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’na göre çıkarılan 07.03.2020 tarih 31061 sayılı Resmî Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası tarafından hazırlanan söz konusu Tebliğde tahsis ücretinin alınabileceği belirtilmiş olup, somut olayda kredi sözleşmesinin Tebliğin yürürlüğe girdiği tarihten sonra düzenlendiği anlaşıldığından, mahkemece yazılı şekilde karar verilmiş olmasının usul ve yasaya aykırı bulunduğu ileri sürülerek; kararın, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 363 üncü maddesinin birinci fıkrası uyarınca kanun yararına bozulması talep edilmiştir. Dava, taraflarca imzalanan konut kredisi kapsamında davalıdan tahsil edilen kredi tahsis ücretinin iadesine karar veren tüketici hakem heyeti kararının iptali istemine ilişkindir. Uyuşmazlık, 6502 sayılı Kanun döneminde imzalanan 13.03.2020 tarihli konut kredisi sözleşmesi kapsamında davalıdan 1.500,00-TL kredi tahsis ücretinin alınıp alınmayacağı noktasında toplanmaktadır. 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 4/3 fıkrasında yer alan düzenlemete göre; “…Bankalar, tüketici kredisi veren finansal kuruluşlar ve kart çıkaran kuruluşlar tarafından tüketiciye sunulan ürün veya hizmetlerde ise tüketiciden faiz dışında alınacak her türlü ücret, komisyon ve masraf türleri ile bunlara ilişkin usul ve esaslar Bakanlığın görüşü alınarak bu Kanunun ruhuna uygun olarak ve tüketiciyi koruyacak şekilde Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası tarafından belirlenir.” Bu yasal mevzuata dayalı olarak Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu 03.10.2014 tarih 29138 sayılı Resmî Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren Finansal Tüketicilerden Alınacak Ücretlere İlişkin Usul Ve Esaslar Hakkında Yönetmelik düzenlemesi yapmış ve Finansal Tüketicilerden Alınacak Ücretlere İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmeliğin “Tüketici ve konut finansmanı kredilerine ilişkin ücretler” başlıklı 10. maddesinin 1. fıkrasında; “Finansal tüketicilere kullandırılacak krediler için kredi ihtiyacının karşılanmasına olanak sağlayan sistemin işletilmesi ve operasyonel süreçlerin yönetilmesi amacıyla alınan tahsis ücreti dışında, istihbarat ücreti, kredi işlem fişi ücreti, ödeme planı değiştirme ücreti, değişken taksitli ödeme planı ücreti gibi her ne ad altında olursa olsun başkaca bir ücret alınamaz. Kredi tahsis ücreti, kullandırılan kredi anaparasının binde beşini geçemez…” denilmiştir. Yine 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’a dayanılarak çıkartılan 07.03.2020 tarih 31061 sayılı Resmî Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe Finansal Tüketicilerden Alınacak Ücretlere İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Tebliğ’in “Tüketici ve konut finansmanı kredilerine ilişkin ücretler” başlıklı 10 uncu maddesinin birinci fıkrasında yer alan düzenlemeye göre; “Finansal tüketicilere kullandırılacak krediler için kredi ihtiyacının karşılanmasına olanak sağlayan sistemin işletilmesi ve operasyonel süreçlerin yönetilmesi amacıyla alınan tahsis ücreti dışında, istihbarat ücreti, kredi işlem fişi ücreti, ödeme planı değiştirme ücreti, değişken taksitli ödeme planı ücreti gibi her ne ad altında olursa olsun başkaca bir ücret alınamaz. Kredi tahsis ücreti, kullandırılan kredi anaparasının binde beşini geçemez…” 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’a dayanılarak çıkarılan 03.10.2014 tarih ve 29138 sayılı Resmî Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu tarafından hazırlanan söz konusu Yönetmelik’te ve 6502 sayılı Kanun’a göre çıkarılan 07.03.2020 tarih 31061 sayılı Resmî Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe Finansal Tüketicilerden Alınacak Ücretlere İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Tebliğ’de tahsis ücretinin alınabileceği belirtilmiş olup, somut olayda kredi sözleşmesinin Yönetmeliğin ve Tebliğin yürürlüğe girdiği tarihten sonra 13/03/2020 tarihinde imzalandığı, bu anlamda davalıdan binde beş oranında kredi - [Nafaka Alacağında İcranın Geri Bırakılması: Nafaka Alacaklısının Nafaka Borçlusu ile Birlikte Yaşaması](https://kayseriavukat.org.tr/nafaka-alacaginda-icranin-geri-birakilmasi/): Nafaka Alacaklısı Çocuğun Nafaka Borçlusu ile Birlikte Yaşaması Halinde Nafaka Alacağında İcranın Geri Bırakılması Mümkün mü? Nafaka Alacağında İcranın Geri Bırakılması: Lehine nafakaya hükmedilen çocuk yönünden borçlunun nafaka ödemekle sorumlu tutulabilmesi için çocuğun alacaklı yanında bulunması gerekir. Borçlu bunun aksini ileri sürerek, velayeti alacaklıya bırakılan müşterek çocuğun boşanmadan itibaren kendi yanında kaldığını iddia etmekte olup, bu iddiası her türlü delille ispatlanabilir. nafaka borçlusu, nafaka alacaklısı ile oturup kendisi tarafından infak ve iaşe edildiğini ileri sürmekte olup, bu fiilî durumu (hukuki fiili) 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 33 üncü maddesindeki belgelerle bağlı olmaksızın tanık delili ile ispat edebilir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2022/759 Karar No: 2023/49 Karar Tarihi: 08.02.2023 Mahkemesi: İcra Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki itfa itirazı isteminden dolayı yapılan inceleme sonunda, … 5. İcra (Hukuk) Mahkemesince verilen şikâyetin reddine ilişkin karar borçlu tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 8. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonucunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı borçlu tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği düşünüldü: I. İNCELEME SÜRECİ Borçlu İstemi 4. Borçlu itiraz dilekçesinde; alacaklı vekili tarafından … 4. Asliye Hukuk Mahkemesinin 10.07.2003 tarihli ve 2013/557 Esas, 2013/681 Karar sayılı boşanma kararında hükmedilen nafakanın tahsili için aleyhine ilâmlı icra takibi başlatıldığını, alacaklı ile formaliteden boşandıklarını, boşandıktan sonra 11 yıl 10 ay birlikte yaşadıklarını, her gün alacaklının eline 80 TL verdiğini, nafakanın ödendiğini, gerekli delil ve tanıklarını sunacağını ileri sürerek gereğinin yapılmasını (icranın geri bırakılmasını) talep etmiştir. Alacaklı Cevabı 5. Alacaklı; davetiye tebliğine rağmen yazılı beyanda bulunmamıştır. İlk Derece Mahkemesi Kararı 6. … 5. İcra (Hukuk) Mahkemesinin 29.12.2015 tarihli ve 2015/825 Esas, 2015/1244 Karar sayılı kararı ile; borçlu, boşandıktan sonra alacaklı ile birlikte yaşadıklarını ve her gün alacaklıya elden para verdiğini belirtmiş ise de nafaka borcunu ödediğine dair yazılı belge sunmadığı, borçlunun iddialarını ancak genel mahkemede ileri sürebileceği gerekçesi ile şikâyetin reddine karar verilmiştir. Özel Dairenin Bozma Kararı 7. İlk derece mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde borçlu temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 8. Hukuk Dairesince 26.04.2016 tarihli ve 2016/3291 Esas, 2016/7697 Karar sayılı kararı ile; “…Kararı temyiz eden borçluya “temyiz harç ve posta giderlerini” yatırması için mahkemece çıkartılan muhtıranın tebliği üzerine, borçlu 13.01.2016 tarihli dilekçesi ile cezaevinde hükümlü olarak bulunduğunu belirterek adli yardım talebinde bulunmuştur. Kanun yollarına başvuru sırasında adli yardım talep edildiğine göre, bu talep hakkında karar verme yetkisi kanun yolu incelemesini yapacak olan Yargıtay’a aittir (HMK. md. 336/3). Borçlunun “kanun yollarına başvuru sırasında” ileri sürdüğü adli yardım talebinin, cezaevinde bulunduğundan temyiz harç ve giderlerini ödeme imkanı bulunmadığını bildirmesi ve … Açık Ceza İnfaz Kurumu’nun üst yazısından borçlunun 2 yıl 11 ay hapis cezasına hükümlü olduğunun anlaşılması karşısında haklı ve yerinde görüldüğünden kabulüne, temyiz harç ve giderlerinden geçici olarak muaf tutulmasına karar verildi. Temyiz itirazlarının incelenmesine geçildi; Somut olayda borçlu, İcra Mahkemesi’ne verdiği 25.08.2015 tarihli dilekçesinde, alacaklı ile boşandıktan sonra 11 sene 10 ay birlikte yaşadıklarını ve geçimini kendisinin temin ettiğini iddia etmiştir. Borçlunun, 25.08.2015 tarihli dilekçesindeki bu talebi borca itiraz niteliğinde olup, maddi vakalara ilişkin bu itirazının tanıkla ispatı mümkündür. İcra Mahkemesince, borçluya yazılı delilleri sorulmasına rağmen ibraz edilmediği gerekçesiyle, itiraz reddedilmiş ise de; borçlu, itiraz dilekçesinde tanıklarını duruşmada bildireceğini belirtmiştir. O halde, İcra Mahkemesince borçlunun tanıkları kendisinden sorularak belirlenip, dinlendikten sonra sonuca gidilmesi gerekirken, eksik incelemeyle yazılı şekilde karar verilmesi isabetsizdir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur. Direnme Kararı 9. … 5. İcra (Hukuk) Mahkemesinin 11.10.2016 tarihli ve 2016/989 Esas, 2016/1293 Karar sayılı kararı ile; ilâmlı takiplerde ancak zamanaşımı ve itfanın ileri sürülebileceği, ödeme iddiası varsa buna ilişkin yazılı belge sunulması gerektiği, borçlunun iddialarının genel mahkemelerin konusu olduğu, dar yetkili icra mahkemesinde istihkak ve ihalenin feshi dışındaki davalarda tanık dinlenemeyeceği, tanık dinlenmesinin sonuca bir faydasının da bulunmadığı, tanıkların tarafların birlikte yaşadığını ve borçlunun alacaklıya harçlık verdiğine ilişkin beyanda bulunacakları, tarafların anlaşmalı olarak boşandıkları ve boşandıktan sonra birlikte yaşamış oldukları için borçlu kocanın alacaklı eşinin geçimini sağladığının mahkemenin kabulünde olduğu, ilâmlı takipte ödemeye ilişkin yazılı belge sunulmadığı için şikâyetin reddine karar verildiği, tarafların birlikte yaşadığı ve borçlunun alacaklıya harçlık verdiği mahkemece kabul edilmekle birlikte nafakanın ödenmiş olduğu sınırlı yetkili icra mahkemesince kabul edilerek, şikâyetin kabulü yoluna gidilmesi mümkün görülmediğinden şikâyetin reddine karar verildiği, borçlunun aile mahkemesinden nafakanın kaldırılmasını talep edebileceği ve borçlu olmadığının tespiti için menfi tespit davası açabileceği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi 10. Direnme kararı süresi içinde borçlu tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda borçlunun, alacaklı ile boşandıktan sonra 11 yıl 10 ay birlikte yaşadıkları ve geçimini kendisinin temin ettiği iddiasını icra mahkemesinde tanık ile ispat edip edemeyeceği noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 12. Uyuşmazlığın çözümü için yasal düzenleme ve kavramların açıklanması gerekmektedir. 13. Davayı kaybettiğini gören borçlu, borcunu rızası ile alacaklıya ödemiş olabilir. Bu hâlde normal olan alacaklının artık ilâmı icraya koymamasıdır. Fakat, alacaklı alacağını almış olmasına rağmen ilâmı icraya koyarsa, böyle kötüniyetli alacaklılar karşısında borçluyu korumak için borçluya icra mahkemesinden icranın geri bırakılmasını isteme hakkı tanınmıştır. İcranın geri bırakılması için icra mahkemesine sadece ödeme (itfa) hâlinde değil, borcun ertelenmiş veya zamanaşımına uğramış olması hâllerinde de başvurulabilir (İİK md.33-33/a). 14. 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 33 üncü maddesinin 1. fıkrası “İcra emrinin tebliği üzerine borçlu yedi gün içinde dilekçe ile icra mahkemesine başvurarak borcun zamanaşımına uğradığı veya imhal veya itfa edildiği itirazında bulunabilir. İtfa veya imhal iddiası yetkili mercilerce re’sen yapılmış veya usulüne göre tasdik edilmiş yahut icra dairesinde veya icra mahkemesinde veya mahkeme önünde ikrar olunmuş senetle tevsik edildiği takdirde icra geri bırakılır.” hükmünü içermektedir. 15. Borçlunun icra mahkemesine yaptığı icra emrine itiraz (icranın geri bırakılması talebi) bir dava değildir. Buradaki icra emrine itiraz, ilâm konusu borcun itfa edilmiş, ertelenmiş (imhal edilmiş) veya zamanaşımına uğramış olması sebeplerinden birine dayanarak, icra mahkemesince ilâmın icrasının geri bırakılmasını sağlayan bir yoldur (Kuru, Baki: İcra ve İflas Hukuku El Kitabı, Ankara 2013, s. 942-943). 16. Borçlu, sadece hüküm (ilâm) verildikten sonraki dönemde gerçekleşen itfa, imhal veya zamanaşımı nedeniyle icra mahkemesinden icranın geri bırakılmasını isteyebilir (icra emrine itiraz edebilir). Buna karşılık, borçlu, hükmün verildiği tarihten önceki bir dönemde borcun itfa edilmiş veya ertelenmiş veya zamanaşımına uğramış olduğunu ileri sürerek, - [Mahkemece Tensip ile Taraflara Tanık Listesi için Kesin Süre Verilmesi Usule Aykırıdır](https://kayseriavukat.org.tr/tanik-listesi-icin-kesin-sure/): Mahkemece Taraflara Tanık Listesi için Kesin Süre Verilmesi 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Tanık gösterme şekli – Madde 240 (1) Davada taraf olmayan kişiler tanık olarak gösterilebilir. (2) Tanık gösteren taraf, tanık dinletmek istediği vakıayı ve dinlenilmesi istenen tanıkların adı ve soyadı ile tebliğe elverişli adreslerini içeren listeyi mahkemeye sunar. Bu listede gösterilmemiş olan kimseler tanık olarak dinlenemez ve ikinci bir liste verilemez. (3) Tanık listesinde adres gösterilmemiş veya gösterilen adreste tanık bulunamamışsa, tarafa adres göstermesi için, işin niteliğine uygun kesin süre verilir. Bu süre içinde adres gösterilmez veya gösterilen yeni adres de doğru değilse, bu tanığın dinlenilmesinden vazgeçilmiş sayılır. Tanıklardan bir kısmının dinlenilmesiyle yetinilmesi – Madde 241 (1) Mahkeme, gösterilen tanıklardan bir kısmının tanıklığı ile ispat edilmek istenen husus hakkında yeter derecede bilgi edindiği takdirde, geri kalanların dinlenilmemesine karar verebilir. Tensip ile Taraflara Tanık Listesi için Kesin Süre Verilmesi Usule Aykırıdır Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2020/9-605 Karar No: 2022/264 Karar Tarihi: 08-03-2022 Özet: Mahkemece dava dilekçesinde hangi vakıayı ispat için tanık deliline dayandığını belirten davacı vekilinin tanıklarının dinlenilmesi gerekirken tanık dinletme talebinin reddine karar verilmesi, hukukî dinlenilme hakkının ve bu hakkın alt unsurları olan “iddia ve savunma hakkı” ile “açıklama ve ispat hakkı”nın ihlâli niteliğinde olup adil yargılanma hakkı ile bağdaşmamaktadır. (AİHS m. 6) (2709 s. K. m. 36, 90) (4857 s. K. m. 17, 41, 46, 47, 57) (1475 s. K. m. 14) (6100 s. K. m. 25, 27, 119, 121, 129, 137, 140, 187, 189, 194, 240, 241, 316, 317, 318, 319, 320, 322) (5521 s. K. m. 7) (7036 s. K. m. 7) (ANY. MAH. 12.01.2021 T. 2017/32699 E.) (ANY. MAH. 10.02.2021 T. 2017/18458 E.) (ANY. MAH. 01.02.2017 T. 2014/12324 E.) (YİBK 03.03.2017 T. 2015/2 E. 2017/1 K.) (YHGK 25.02.2020 T. 2016/7-371 E. 2020/203 K.) DAVA Taraflar arasındaki işçilik alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara 37. İş Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar davacı vekili ile davalılardan …, … ve … vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davacı vekili ile davalılardan …, … ve … vekili tarafından temyiz edilmiştir. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin davalıların murisine ait beyaz eşya satılan işyerinde 2002 yılının 10. ayında çalışmaya başladığını, murisin ölümü üzerine davalı mirasçıların işlettiği işyerinde işletmeden sorumlu olan davalı … tarafından müvekkilinin iş sözleşmesinin 20.08.2013 tarihinde haksız olarak feshedildiğini, müvekkilinin 07.00-19.00 saatleri arasında, Cumhuriyet Bayramı hariç tüm ulusal bayram ve genel tatil günlerinde çalıştığını, yıllık izinlerini kullanmadığını ileri sürerek kıdem ve ihbar tazminatları ile yıllık izin, fazla çalışma, ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının davalılardan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı Davalılar …, … ve … vekili cevap dilekçesinde; zamanaşımı itirazında bulunduklarını, davacının çalıştığı işyerinin feragatname ile … tarafından işletildiğinden davacının işvereninin de … olduğunu, işyerinin bulunduğu iş merkezinin çalışma saatlerinin belirli olduğunu ve bu saatler dışında çalışma yapılmasının mümkün olmadığını, davacının talep ettiği işçilik alacaklarına hak kazanmadığını belirterek davanın reddi gerektiğini savunmuştur. Davalı … vekili cevap dilekçesinde; asgari ücret ile çalışan davacının taleplerinin haksız olduğunu, iş sözleşmesinin haklı nedenle feshedildiğini, ayrıca davacıya kıdem tazminatı ile yıllık izin ücret alacağına ilişkin 5.000TL ödeme yapıldığını belirterek davanın reddi gerektiğini savunmuştur. Mahkeme Kararı Ankara 37. İş Mahkemesinin 23.03.2016 tarihli ve 2016/918 E., 2016/110 K. sayılı kararı ile; basit yargılama usulüne tabi davada bu usule ilişkin hükümlerin uygulanması gerektiği, basit yargılama usulünde yazılı yargılama usulünden farklı olarak iddia ve savunmanın genişletilmesi yasağının 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 319. maddesine göre davacı için dava, davalı için cevap dilekçesinin verilmesi ile başladığı, davacının dava dilekçesinde tanık deliline dayandığını bildirmediği, davalı Bekir’in cevap dilekçesi ekinde sunduğu delil listesinde tanıklarını gösterdiği ancak isim ve adreslerinin sonra bildirileceğini, diğer davalılar vekilinin de deliller kısmında tanık olduğunu yazdığı, sonra isimlerinin bildirileceğini beyan ettiği, HMK’nın 318. maddesindeki düzenlemeye rağmen hazırlanan tensip tutanağında tanıkların bildirilmesi, her bir tanık için ücret yatırılması, davetiye ve gerekir ise ihzar için de masraf yatırılması konusunda taraflara 2 haftalık kesin süre verildiği, aksi takdirde bu delile dayanmaktan vazgeçmiş sayılacaklarının ihtar edildiği, tarafların yapılan tebligata rağmen tanıkların adlarını ve adreslerini bildirmedikleri, davacının tanık ücreti yatırdığı, ancak ilk duruşmada karşılıklı olarak tanıklarını bildirmek istemelerine rağmen birbirlerine muvafakatlarının bulunmadığını açıkladıkları dikkate alındığında tarafların tanıklarının dinlenmemesinin usul kurallarına uygun olduğu değerlendirilerek reddedildiği, dosyadaki mevcut duruma göre davacının asgari ücretle çalışırken iş sözleşmesinin haksız olarak feshedildiği, davacının fazla çalışma yaptığı, ulusal bayram ve genel tatil günlerinde çalıştığını ispatlayamadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı Ankara 37. İş Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı ve davalılar …, …, … vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur. Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesince 26.12.2019 tarihli ve 2016/25691 E., 2019/24552 K. sayılı kararı ile; “….Davacı tanıklarının dinlenmemesinin yerinde olup olmadığı ihtilaflıdır. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 137. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “(1) Dilekçelerin karşılıklı verilmesinden sonra ön inceleme yapılır. Mahkeme ön incelemede; dava şartlarını ve ilk itirazları inceler, uyuşmazlık konularını tam olarak belirler, hazırlık işlemleri ile tarafların delillerini sunmaları ve delillerin toplanması için gereken işlemleri yapar, tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebileceği davalarda onları sulhe teşvik eder ve bu hususları tutanağa geçirir. (2) Ön inceleme tamamlanmadan ve gerekli kararlar alınmadan tahkikata geçilemez ve tahkikat için duruşma günü verilemez.” Aynı Kanun’un 140. maddesinde yer alan düzenlemeye göre ise, “(1) Hâkim, ön inceleme duruşmasında, dava şartları ve ilk itirazlar hakkında karar verebilmek için gerekli görürse tarafları dinler; daha sonra, tarafların iddia ve savunmaları çerçevesinde, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususları tek tek tespit eder. (2) Uyuşmazlık konularının tespitinden sonra hâkim, tarafları sulhe teşvik eder; bu konuda sonuç alınacağı kanaatine varırsa, bir defaya mahsus olmak üzere yeni bir duruşma günü tayin eder. (3) Ön inceleme duruşmasının sonunda, tarafların sulh faaliyetinden bir sonuç alıp almadıkları, sonuç alamadıkları takdirde anlaşamadıkları hususların nelerden ibaret olduğu tutanakla tespit edilir. Bu tutanağın altı, duruşmada hazır bulunan taraflarca imzalanır. Tahkikat bu tutanak esas alınmak suretiyle yürütülür. (4) Ön inceleme tek duruşmada tamamlanır. Zorunlu olan hâllerde bir defaya mahsus olmak üzere yeni bir duruşma günü tayin edilir. (5) Ön inceleme duruşmasında, taraflara dilekçelerinde gösterdikleri, - [Cinsel İstismar Sonucu Oluşan Gebeliğin Sonlandırılması Talebinin Reddedilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/gebeligin-sonlandirilmasi/): Cinsel İstismar Sonucu Oluşan Gebeliğin Sonlandırılması AYM Kararı Değerlendirme İddialar Başvurucu, isteği dışında meydana gelen gebeliğin sonlandırılması için mahkemelere yaptığı başvuruların kabul edilmediğini ve gebeliğe katlanmak zorunda bırakıldığını belirterek maddî ve manevî varlığının korunması ve geliştirilmesi hakkının ihlal edildiğini öne sürmüştür. Olaylar Olayların geçtiği tarihte 18 yaşından küçük olan başvurucu zor ve tehdit sonucu yaşadığını belirttiği cinsel birliktelikler neticesinde gebe kalmıştır. Cumhuriyet Başsavcılığınca (Başsavcılık) başvurucunun birlikte olduğunu bildirdiği kişiler hakkında soruşturma başlatılmıştır. Başvurucunun ailesi gebeliğin sonlandırılması için Sulh Ceza Hâkimliğine (Hâkimlik) başvurmuştur. Hâkimlik, bu talebin soruşturmayı yürüten Başsavcılık tarafından yapılması gerektiğini belirterek, başvuruyu usulden reddetmiştir. Ailenin talebi üzerine Başsavcılık soruşturma dosyasını Hâkimliğe göndermiş ancak Hâkimlik, Başsavcılığın bu talebini reddetmiştir. Başvurucu, Başsavcılığa hitaben, yaşı ve psikolojik durumu nedeniyle bebeği doğurmak istemediğini, gebeliğin sonlandırılmasının hayatını tehlikeye sokup sokmayacağı hususunda rapor aldırılmasını talep ettiğini belirten bir dilekçe yazmıştır. Bunun üzerine Başsavcılık, Adlî Tıp Kurulundan rapor aldırmıştır. Raporda, annenin hayatını tehlikeye atan normal gebelik komplikasyonları gelişebileceği, gebeliğin sonlandırılmasının hem anne hem de ceninin tıbbî yararına olacağı belirtilmiştir. Başsavcılık, gebeliğin sonlandırılması talebi hususunda bir karar verilmesi için soruşturma dosyasının son hâlini Hâkimliğe tekrar göndermiş ancak Hâkimlik, Adlî Tıp Kurulu raporunun yeterince ayrıntılı düzenlenmediği gerekçesiyle Başsavcılığın talebini yine reddetmiştir. Başvurucunun karara itirazı kabul edilmemiştir. Başsavcılık bu defa itiraz merciinin kararı doğrultusunda gebeliğin sonlandırılması talebi hususunda karar verilmesi için soruşturma dosyasını Sulh Hukuk Mahkemesine göndermiş ancak Mahkeme görevsizlik kararı vererek, dosyanın Hâkimliğe gönderilmesi gerektiğini belirtmiştir. Başsavcılık dosyayı Hâkimliğe tekrar göndermiş ancak Hâkimlik, daha öncesinde verdiği kararın kesinleştiğini belirterek Başsavcılık talebi hakkında karar verilmesine yer olmadığına hükmetmiştir. Mahkemenin Değerlendirmesi Kadınların istenmeyen gebeliği sona erdirmeyi talep etmesi kişisel özerklik ve ruhsal veya bedensel bütünlükleriyle doğrudan ilgilidir. Kişisel özerklik kavramı ile bireyin vücut bütünlüğüne yönelik müdahaleler özel hayat boyutuyla Anayasa’nın 17. maddesinde düzenlenen maddî ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkı kapsamında kalmaktadır. Kanun koyucu bir suç neticesinde gerçekleşen gebeliklerin yirmi haftadan fazla olmamak kaydıyla izinle sonlandırılabilmesine imkân sağlamıştır. Gebeliğin sonlandırılmasının izne bağlanmasının sebebi bunun bir suç sonucu gerçekleşip gerçekleşmediğinin denetlenmesidir. Somut olayda Hâkimlikçe, kadının kişisel özerklik ve bireyin vücut bütünlüğünün korunması hakkı ile ceninin menfaatleri arasında makul bir denge kurmaya yönelik olarak yapılan düzenlemeler ve bu kapsamda 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda öngörülen şartlar irdelenmeden sadece “anne yönünden sağlık sorunu yaratmadığı veya diğer bir zorunluluk hâli olmadığı sürece gebeliği sonlandırmanın yaşam hakkı ihlali sayılacağı” gerekçesiyle başvurucunun gebeliğinin sonlandırılmasına izin verilmediği anlaşılmıştır. Öte yandan itiraz merciinin de başvurucunun itirazlarını incelemediği ve gebeliğin sonlandırılması talebini sürüncemede bıraktığı görülmüştür. Olaydaki şartlar bütün olarak değerlendirildiğinde mümkün olan en kısa sürede verilmesi gereken karar, zaman faktörünün kritik öneme sahip olduğu yaklaşık iki aylık sürede bir türlü verilememiştir. Yargı makamlarının tutumu başvurucunun gebeliğin sonlandırılması imkânına erişmesini imkânsız kılmış ve başvurucuya aşırı bir külfet yüklemiştir. Bu durum söz konusu adil dengenin başvurucu aleyhine bozulmasına yol açmış, başvurucunun maddi ve manevi varlığının korunması ve geliştirilmesi hakkına yapılan müdahalenin orantısız olması sonucunu doğurmuştur. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle, Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan kişinin maddi ve manevi varlığının korunması ve geliştirilmesi hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Öte yandan, bir temel hakkın ihlal edildiğine karar verildiği takdirde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırıldığından söz edilebilmesi için temel kural mümkün olduğunca eski hâle getirmenin yani ihlalden önceki duruma dönülmesinin sağlanmasıdır. Somut olayda ihlalin tespit edilmesi başvurucunun uğradığı zararların giderilmesi bakımından yetersizdir. Dolayısıyla eski hâle getirme kuralı çerçevesinde ihlalin bütün sonuçlarıyla ortadan kaldırılabilmesi için kişinin maddi ve manevi varlığının korunması hakkı ihlali nedeniyle yalnızca ihlal tespitiyle giderilemeyecek olan manevi zararları karşılığında başvurucuya manevi tazminat ödenmesine karar verilmiştir. Cinsel İstismar Sonucu Oluşan Gebeliğin Sonlandırılması Talebinin Reddedilmesi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru C.Ö. Başvurusu – Başvuru Numarası: 2020/26150 Karar Tarihi: 2/11/2023 R.G. Tarih ve Sayı: 28/2/2024-32474 İKİNCİ BÖLÜM – KARAR Başkan: Kadir ÖZKAYA Üyeler: Engin YILDIRIM, M. Emin KUZ, Basri BAĞCI, Kenan YAŞAR Raportör: Ayşenur TUNCER Başvurucu: C.Ö. (Gizlilik Talebi Kabul) I. BAŞVURUNUN ÖZETİ 1. Başvuru, mağdur olunan bir suç sonucu oluşan gebeliğin sonlandırılması talebinin sürüncemede bırakılması nedeniyle maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. 2. 3/5/2003 doğumlu başvurucu olayların geçtiği tarihte on sekiz yaşından küçüktür. 23/12/2019 tarihli hastane muayene raporunda başvurucunun 10 haftalık canlı gebeliğinin mevcut olduğu tespit edilmiştir. Başvurucunun şikâyeti üzerine kendisine cinsel istismarda bulunduğu iddiasıyla G.E. hakkında 10/1/2020 tarihinde Konya Cumhuriyet Başsavcılığının (Başsavcılık) 2020/1711 sayılı dosyası üzerinden soruşturma başlatılmıştır. 3. Başsavcılık 4/2/2020 tarihinde düzenlediği iddianameyle şüpheli G.E. hakkında reşit olmayanla cinsel ilişki suçunu işlediğinden bahisle cezalandırılması talebiyle Konya Asliye Ceza Mahkemesinde kamu davası açmıştır. 4. Başvurucu vekili 14/1/2020 tarihinde Konya Cumhuriyet Başsavcılığı Aile İçi ve Kadına Yönelik Şiddet Bürosuna verdiği dilekçeyle soruşturma dosyası mağduru başvurucunun on altı yaşında olduğunu, yaşadığı istismar nedeniyle psikolojisinin bozulduğunu, 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 99. maddesinin (6) numaralı fıkrası gereğince ivedilikle rahim tahliyesi kararı verilmesini talep etmiştir. Başsavcılıkça aynı tarihte Konya 4. Sulh Ceza Hâkimliğinden (Hâkimlik) başvurucunun rahminin tahliyesinin kanunlara uygun olup olmadığının tespiti ile kanunlara uygun olması hâlinde olayın aydınlatılması, delil elde edilebilmesi için ileride şüpheli veya şüphelilerden alınacak kan örneği ile genetik ve moleküler yönden karşılaştırılması amacıyla başvurucudan alınan ceninin DNA profilinin Adli Tıp Kurumunda muhafaza altına alınmasına, bu işlemlerin Ankara Adli Tıp Kurumunca yapılması yönünde 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 76., 78. ve 79. maddeleri gereğince karar verilmesi talep edilmiştir. 5. Hâkimlik 17/1/2020 tarihinde talebi reddetmiştir. Kararda 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 99. maddesinin (6) numaralı fıkrası ile 24/5/1983 tarihli ve 2827 sayılı Nüfus Planlaması Hakkında Kanun’un gebeliğin sona erdirilmesi hakkında 5. maddesinin birinci fıkrasına dayanan 18/12/1983 tarihli ve 18255 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Rahim Tahliyesi ve Strerilizasyon Hizmetlerinin Yürütülmesi ve Denetlenmesine İlişkin Tüzük’ün (Tüzük) 13. maddesine atıf yapılmıştır. Tüzük’ün 13. maddesinde on haftayı geçmeyen gebeliklerde yapılacak rahim tahliyesinde gebe kadının reşitse kendisinden, küçükse kendisinin rızası alınmakla birlikte velisinden, vesayet altında bulunup da reşit ya da mümeyyiz değilse kendisinden ve vasisinden (Bu hâlde ayrıca sulh hâkiminden de izin alınması gerekir.) izin belgesi alınması hükmünün amir olduğu belirtilmiştir. Kararda ayrıca ilgili Tüzük’te ve kanunlarda mahkeme kararı ile hamileliğin sonlandırılmasına ilişkin herhangi bir düzenleme bulunmadığı, ceninin yaşam hakkının annenin psikolojisinden üstün olduğu da gözetilerek talebin reddine karar verilmesi gerektiği ifade edilmiştir. 6. Başvurucu 22/1/2020 tarihinde karara itiraz etmiştir. Başsavcılıkça 22/1/2020 tarihinde rahim tahliyesinin reddine ilişkin - [Kamu Barışını Bozmaya Elverişli Şekilde Halkı Yanıltıcı Bilgiyi Alenen Yayma Nedeniyle Ceza Verilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/halki-yaniltici-bilgiyi-alenen-yayma/): Halkı Yanıltıcı Bilgiyi Alenen Yayma AYM Kararı Değerlendirme Dava Konusu Kural Dava konusu kuralla, sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayan kimselere hürriyeti bağlayıcı ceza verilmesi öngörülmüştür. İptal Talebinin Gerekçesi Dava dilekçesinde özetle; kuralda düzenlenen suçla ifade özgürlüğüne ağır bir müdahalede bulunulduğu, gerçeğe aykırı bilgi kavramının belirsizlik taşıdığı, gerçeğin çok boyutlu olmasından dolayı kuralın yorum ve uygulanmasında öngörülemez sonuçların ortaya çıkabileceği, Türk hukukunda hem erişim engelleme hem de ceza normu olarak kamu düzenini bozucu nitelikteki yanlış bilgiyle mücadele edebilecek diğer araçların da bulunduğu, suç için öngörülen ceza nedeniyle tutuklama tedbirine başvurulmasının mümkün olduğu, bu durumun caydırıcı etki meydana getireceği belirtilerek kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi Kuralda suçun maddi ve manevi unsurlarının, suça ilişkin yaptırımın niteliğinin ve miktarının, suçun nitelikli hâllerinin kuralda herhangi bir tereddüde yer vermeyecek şekilde açık ve net olarak düzenlendiği görülmüş ve bu yönüyle kuralın kanunilik şartını taşıdığı anlaşılmıştır. İfade özgürlüğü, toplumun ilerlemesi ve bireylerin gelişmesi için esaslı şartlardan biri olan demokratik toplumun ana temellerinden birini oluşturur. Demokratik toplum özgür ve özgün düşüncelerin varlığı ile gelişir. Özgür ve özgün düşüncelerin varlığı ise ancak sağlıklı bir bilgi akışının sağlanmasıyla mümkün olabilir. Teknolojik gelişmelerin de etkisiyle günümüzde bilginin yayılma hızı oldukça artmıştır. Bu durum birçok olumlu unsuru bünyesinde taşısa da gerçeğe aykırı bilgilerin doğruların yerini alması, bireylerde özgün kanaat oluşumunu olumsuz yönde etkilemektedir. Bu itibarla sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle, ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayan kimselerin hürriyeti bağlayıcı ceza ile cezalandırılması, kamu barışının korunması ve bu suretle kamu düzeninin bozulmasının önlenmesi amacına katkı sunacağı açıktır. Bu itibarla kuralın kamu düzeninin ve güvenliğinin korunması ve sağlanmasına yönelik meşru bir amacının bulunduğu anlaşılmıştır. Öte yandan gerçeğe aykırı bir bilginin kamu barışını bozmaya elverişli bir şekilde yayılması ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili önemli kamusal menfaatleri tehlikeye atabilecektir. Ayrıca gerçeğe aykırı bilgi kamusal tartışmalara da herhangi bir katkı sağlamayacaktır. Bu itibarla kuralla getirilen düzenlemenin zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşılamaya yönelik olduğu değerlendirilmiştir. Bununla birlikte sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle, ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilginin kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayılmasının yaptırıma bağlanması, kamu düzeninin ve güvenliğinin bozulmasına karşı caydırıcı bir etki meydana getirecektir. Dolayısıyla kuralın kamu düzeninin ve güvenliğinin korunması ve sağlanması şeklindeki meşru amaca ulaşma bakımından elverişli olmadığı söylenemez. Ayrıca düzenlemenin niteliği dikkate alındığında kuralda öngörülen fiilin suç olarak yaptırıma bağlanmasının objektif ve kabul edilebilir nedenlerin bulunduğu, bu yönüyle kuralın öngörülen meşru amaca ulaşma bakımından gerekli olduğu anlaşılmıştır. Ceza hukukunda kişinin bir suç nedeniyle cezalandırılabilmesi için suçun maddi ve manevi unsurlarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir. Bu kapsamda dava konusu kuralda ilk olarak fail tarafından gerçeğe aykırı olduğu bilinen bir bilginin varlığı gerekmektedir.  Yine kurala göre bu bilgi ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili olmalıdır. Kural suçun oluşabilmesi için ayrıca ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili olan ve fail tarafından gerçeğe aykırılığı bilinen bu bilginin kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayılması şartının gerçekleşmesini aramaktadır. Gerçeğe aykırı bilginin kamu barışını bozmaya elverişli olma şartı suçun maddi unsurlarından biri olarak düzenlenmiştir. Bu bakımdan bir eylemin kural kapsamındaki suçu oluşturduğu yargı makamlarınca değerlendirilirken kamu barışını bozmaya elverişliliği delil ve/veya olgularla ortaya konulacaktır. Son olarak suç ancak gerçeğe aykırı olduğu fail tarafından bilinen bir bilginin sırf halk arasında endişe, korku, panik yaratma saikiyle yayılması hâlinde oluşacaktır. Bu itibarla anılan şartlardan herhangi birinin gerçekleşmemesi durumunda kuralda düzenlenen suçun oluşmayacağı açıktır. Ayrıca suçun temel şekli için öngörülen yaptırımın türü ve miktarı, suçun nitelikli hâllerinin tehlike düzeyi dikkate alınarak belirlenen artırım oranı, verilen hükme karşı ilgililerin istinaf ve temyiz kanun yollarına başvurma imkânının bulunduğu gözetildiğinde kuralın öngördüğü sınırlamanın orantılılık ilkesiyle çelişmediği, bu çerçevede kuralın ölçülülük ilkesiyle bağdaşmayan bir yönünün bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal talebinin reddine karar vermiştir. Kamu Barışını Bozmaya Elverişli Şekilde Halkı Yanıltıcı Bilgiyi Alenen Yayma Nedeniyle Ceza Verilmesi Anayasa Mahkemesi Kararı Esas Sayısı: 2022/129 Karar Sayısı: 2023/189 Karar Tarihi: 8/11/2023 R.G. Tarih-Sayı: 23/2/2024-32469 İptal Davasını Açan: Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri Engin ALTAY, Özgür ÖZEL ve Engin ÖZKOÇ ile birlikte 132 milletvekili İptal Davasının Konusu: 13/10/2022 tarihli ve 7418 sayılı Basın Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 29. maddesiyle 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’na eklenen 217/A maddesinin Anayasa’nın 2., 13., 25., 26., 28., 38. ve 153. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline ve yürürlüğünün durdurulmasına karar verilmesi talebidir. I. İptali İstenen Kanun Hükmü 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun iptali talep edilen 217/A maddesi şöyledir: “Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma Madde 217/A- (Ek:13/10/2022-7418/29 md.) (1) Sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle, ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi, kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayan kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır. (2) Fail, suçu gerçek kimliğini gizleyerek veya bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlemesi hâlinde, birinci fıkraya göre verilen ceza yarı oranında artırılır.” II. İlk İnceleme 1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR ve Muhterem İNCE’nin katılımlarıyla 26/10/2022 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine, yürürlüğü durdurma talebinin esas inceleme aşamasında karara bağlanmasına OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. III. Esasın İncelenmesi 2. Dava dilekçesi ve ekleri, Raportör Burak FIRAT tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, dava konusu kanun hükmü, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü: A. Anlam ve Kapsam 3. Dava konusu kural ile halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçu ihdas edilmiştir. 4. Kuralın (1) numaralı fıkrasında sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle, ülkenin - [Kooperatif, İnşaatlar Bitmeden Hesaplanan Kesin Maliyet Bedelini Ortaklardan Talep Edebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/kooperatif-kesin-maliyet-bedeli/): Kooperatif Kesin Maliyet Bedelinin Talep Edilmesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2022/1227 Karar No: 2023/1045 Karar Tarihi: 01.11.2023 Mahkemesi: Ticaret Mahkemesi Özel Daire Kararı: Yargıtay 6. Hukuk Dairesinin 20.01.2022 tarihli ve 2021/6310 Esas ve 2022/185 Karar sayılı BOZMA kararı Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescil, olmadığı takdirde alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davacının tapu iptali ve tescil isteminin reddine, alacak talebinin ise kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalı tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 6. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, İlk Derece Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Dava Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili kooperatif tarafından bugüne kadar usulüne uygun olarak kesin maliyet bedellerinin belirlenmesine ve üyelerden talep edilmesine yönelik herhangi bir karar alınmadığını, davalı ile kooperatiften dairesini alan diğer üyelerden yalnızca geçici maliyet bedeli alındığını, kooperatiften istifa eden üyelere olan borçların, evlerini teslim alan üyeler için yapılan inşaatlarda kullanılan banka kredisi borçlarının, vergi, SGK vs. borçların dairesini teslim alan üyelerin kesin maliyet bedeli hesabına eklenmediğini ve tüm bu borçların dairesini teslim almamış olan üyelere bırakıldığını, yapılan bu fahiş hataların müvekkili kooperatifin mevcut yönetimi tarafından görev başına geldikleri zaman kooperatif kayıtlarında yapılan incelemeler neticesinde tespit edildiğini, bu nedenle 21.04.2019 tarihinde yapılan olağan genel kurul toplantısında, daha önce hesaplanan tüm geçici ve kesin maliyet bedellerinin iptali ile yeniden kesin maliyet bedeli hesaplanmasına karar verildiğini ve alınan kararların kesinleştiğini, bu kapsamda verilen yetki uyarınca yönetim kurulu tarafından ilgili hazırlıkların yapıldığını ve alınan kararlar ile kesin maliyet bedeli hesaplanması sürecinin başlatıldığını, hesaplanan kesin maliyetlerin ana sözleşmenin 61 inci maddesindeki usule uygun şekilde üyelere tebliğ edildiğini ve on beş günlük itiraz süresi ile devamındaki prosedürlerin de 61 inci maddeye uygun olarak tamamlanmasının sağlandığını, bu kapsamda tüm üyelerin paylarına düşen kesin maliyet bedeli borcunun üyelere tebliği ile ödeme yapmalarının talep edildiğini, ancak davalının verilen bu sürelere rağmen borcunu ödemediğini, kooperatif tarafından yeniden kesin maliyet bedeli hesabı yapılmasından ve genel kurulda alınan kararlardan sonra davalı ile birlikte bir kısım üyelerin haksız ve kötüniyetli olarak kooperatif üyeliklerinden istifa ettiklerini müvekkili kooperatife bildirdiklerini, müvekkili kooperatifin de ilgili üyelere gönderdiği cevap ihtarında hak ve vecibelerde eşitlik ilkesi gereğince üyelikten istifalarının hukuken sonuç doğurabilmesi için ya teslim aldıkları daireleri ve tapuları ihtarnamenin kendilerine tebliğinden itibaren yedi gün içinde kooperatife devretmeleri gerektiğinin ya da kesin maliyet bedellerinin ve %10 risk payının ana sözleşmenin 61/e maddesinde belirtildiği üzere ödenmesinin bildirildiğini, ne var ki ihtara rağmen belirtilen süre içinde davalı tarafından kooperatife daire ve tapu devri yapılmadığı gibi muaccel olan kesin maliyet bedelinin de ödenmediğini, davalının kooperatiften elde ettiği menfaate (daireye) karşılık üzerine düşen yükümlülüklerini yerine getirmediğini ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla davalının kooperatiften çıkma iradesi (istifası) mahkemece geçerli kabul edildiği takdirde dava konusu … İli, … İlçesi, … … Mahallesi 6074 ada 5 nolu parselde bulunan A Blok 7 nolu bağımsız bölümün tapu kaydının iptali ile müvekkili kooperatif adına tesciline, davalının istifa beyanı geçersiz ve hâlen kooperatif üyesi olduğu kabul edilerek tescil talebinin reddedilmesi hâlinde ise kooperatif yönetimi tarafından ana sözleşmenin 61 inci maddesine göre yeniden hesaplanan kesin maliyet bedeli ve diğer hususlardan … edim borçları nedeniyle şimdilik 5.000,00 TL kesin maliyet bedeli alacağının arabuluculuk başvuru tarihinden itibaren işleyecek temerrüt faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiş; 12.04.2021 tarihli ıslah dilekçesinde ise davada istenen 5.000,00 TL kesin maliyet bedeli alacağını 177.415,58 TL artırarak toplam talebini 182.415,58 TL’ye çıkarmıştır. II. Cevap Davalı vekili cevap dilekçesinde; davacının kendi belirlediği kesin maliyet bedeli alacağının müvekkili tarafından ödenip kat mülkiyeti tapusu alınmasına rağmen 21.04.2019 tarihli genel kurul kararını dayanak göstererek yeniden kesin maliyet bedeli istemesinin haksız ve hukuka aykırı olduğunu, kooperatife olan borcunu ödeyerek 2011 yılında kat mülkiyeti tapusunu alan müvekkilinin kooperatifle ilişiğinin kesildiğini, zira müvekkilinin 2011 yılında tapuyu almasından sonra kooperatif tarafından yapılan genel kurul toplantıları ile hazirun listesinde adının bulunmadığını ve genel kurula da davet edilmediğini, davacı tarafından 21.03.2011 tarihinde daire kesin maliyetlerinin tespit edildiğine dair evrakın, 02.06.2011 tarihinde de taahhütname ve ilişik kesme belgesinin müvekkiline verildiğini, anılan belgelerden de anlaşılacağı üzere müvekkilinin belirlenen kooperatif kesin maliyet bedelini ödemesi sonucu tarafların birbirini ibra ettiğini, yapı kooperatifleri ana sözleşmesinin ortakların şahsi sorumlulukları başlıklı 20 nci maddesinde her ortağın kooperatifin borçlarına karşı taahhüt ettiği pay tutarı kadar sorumlu olduğu ve kooperatiften ilişkisi kesilen ortağın sorumluluğunun ayrıldığı tarihten itibaren iki yıl devam edeceğinin düzenlendiği, kooperatifle 2011 yılında ilişkisi kesilen müvekkiline bu kadar yıl sonra yeniden borç çıkarılmasının hukuka aykırı olduğunu ve davacının talebinin zamanaşımına uğradığını, davacı kooperatifin eşitlik ilkesine aykırı davrandığını belirterek davanın usulden, aksi hâlde esastan reddini savunmuştur. III. İlk Derece Mahkemesi Kararı İlk Derece Mahkemesinin 08.07.2021 tarihli ve 2019/774 Esas, 2021/577 Karar sayılı kararıyla; davacının tapu iptali ve tescile yönelik talebinin menfaatler dengesine uygun olmadığından reddi gerektiği, buna karşılık terditli talebi olan alacak yönünden yargılamaya devam edildiği, genel kurulca ödeme günü belirlenerek aidat bedelinin süresinde ödenmesine, süresinde ödenmediği takdirde temerrüt faizi uygulanmasına ilişkin alınan kararın kesinleşmesi hâlinde bu kararın tüm ortakları bağlayacağının açık olduğu, bilirkişi heyetinin hükme esas alınan raporuna göre davacı tarafından kooperatif üyesi olan davalıdan kesin maliyet bedeli alacağı olarak 182.415,58 TL talep edilebileceği, davalıya 27.07.2019 tarihinde … Gazetesinde ilanen tebligat yapıldığından ve kesin maliyet bedeli tebliğ tarihinden itibaren bir ay sonra muaccel olacağından, davalının borcuna 28.08.2019 tarihinden itibaren genel kurulda kararlaştırılan yıllık %18 (aylık %1,5) oran üzerinden gecikme faizi uygulanacağı gerekçesiyle tapu iptali ve tescil isteminin reddine, terditli alacak talebinin kabulü ile; 5.000,00 TL alacağın dava tarihi 22.11.2019 tarihinden itibaren, 177.415,58 TL’nin ise ıslahın yapıldığı 12.04.2021 tarihinden itibaren işleyecek aylık %1,5, yıllık %18 faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir. IV. İstinaf A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 13.10.2021 tarihli ve 2021/1602 Esas, 2021/1705 Karar sayılı kararıyla; somut olayın özelliklerine uygun ve denetime elverişli bilirkişi - [Konkordato Talebinin Reddi Halinde Şirket Yetkilisi Dinlenmeden İflas Kararı Verilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/konkordato-talebinin-reddi/): Konkordato Talebinin Reddi ve İflas Kararı Verilmesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2023/603 Karar No: 2023/1216 Karar Tarihi: 06.12.2023 Mahkemesi: Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 23. Hukuk Dairesi Özel Daire Kararı: Yargıtay 6. Hukuk Dairesinin 02.11.2022 tarihli ve 2022/2639 Esas, 2022/5094 Karar sayılı BOZMA kararı Konkordato isteminden dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince talep eden şirketin konkordato tasdik talebinin adi alacaklılar yönünden kabulüne, rehinli alacaklılar yönünden ise reddine karar verilmiştir. Kararın Akbank T.A.Ş., İNG Bank A.Ş., Yapı ve Kredi Bankası A.Ş., Türkiye İş Bankası A.Ş. ile … vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince alacaklıların istinaf başvurularının kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle konkordato talep eden şirketin tasdik talebinin reddi ile iflâsına karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı konkordato talep eden vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 6. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı konkordato talep eden vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. TALEP Konkordato talep eden vekili dilekçesinde; müvekkili şirketin ağırlıklı olarak yurt dışında yaptığı işlerden gelir elde ettiğini, 2017 yılı sonundan başlayarak ülkede ve sektörde yaşanan ekonomik ve mali kriz, döviz kurunun hızlı ve önemli ölçüde yükselmesi, bankaların kredi kullandırırken sergiledikleri olumsuz tavır ve rakip işletmelerin spekülatif işlemleri yüzünden şirketin kısa vadeli borçlarını ödeyemez hâle geldiğini ileri sürerek 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 285 ve devamı maddeleri uyarınca teklif edilen konkordato projesinin tasdikine karar verilmesini talep etmiştir. II. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin 29.04.2021 tarihli ve 2019/453 Esas, 2021/378 Karar sayılı kararı ile; konkordatoda teklif edilen tutarın borçlunun iflâsı hâlinde alacaklıların eline geçebilecek muhtemel miktardan fazla olacağının anlaşıldığı, teklif edilen tutarın borçlunun kaynaklarıyla orantılı olduğu, konkordato projesinin yasada öngörülen çoğunlukla adi alacaklılar yönünden kabul edildiği, ancak rehinli alacaklılar yönünden anlaşma sağlanamadığı gerekçesiyle teklif edilen konkordatonun adi alacaklar yönünden tasdikine, rehinli alacaklılara ilişkin konkordato projesinin tasdik talebinin ise reddine karar verilmiştir. III. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde Akbank T.A.Ş., İNG Bank A.Ş., Yapı ve Kredi Bankası A.Ş., Türkiye İş Bankası A.Ş. ile … vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 20.04.2022 tarihli ve 2022/321 Esas, 2022/640 Karar sayılı kararı ile; “Konkordatonun tasdiki için teklif edilen tutarın borçlunun kaynakları ile orantılı olması ve teklif edilen tutarın borçlunun iflâsı hâlinde alacaklıların eline geçebilecek muhtemel miktardan fazla olacağının anlaşılması gerektiği, ancak ortakların şirket borçları için teminat gösterdiği kişisel taşınmazlarının şirket aktiflerine dâhil edilmesi suretiyle varlıkların yüksek ve borca batıklık oranının daha az gösterilmesinin finansal raporlama ilkelerine aykırı olup alacaklıları ve mahkemeyi aldatma sonucunu doğurduğu, şirketin sürekli zarar ettiği, şirketin iflâsı hâlinde borçların % 62\’sinin ödeneceği, konkordatonun tasdiki hâlinde alacaklıların alacaklarının % 100\’üne kavuşacağının belirtildiği, şirketin varlıklarının borçlarının sadece % 62\’sini karşılayabildiği ve borca batık olduğu, kâr elde edemediği, varlık kalemlerinin muhasebe işlemleri ile gerçeğinden fazla gösterildiği, projeye göre şirketin dönen ve duran mallarının tamamının paraya çevrileceği, şirketin kâr elde edebileceği bir işten de söz edilmediği, şirketin işçilik alacaklarını ödememiş olmasının dahi tek başına konkordatonun tasdiki talebinin reddine neden olacağı gerekçesiyle alacaklıların istinaf taleplerinin kabulü ile İlk Derece Mahkemesince verilen kararın kaldırılmasına, yeniden hüküm kurulmak suratiyle şirketin konkordato tasdik talebinin reddi ile iflâsına” karar verilmiştir. IV. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde konkordato talep eden vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 6. Hukuk Dairesinin 02.11.2022 tarihli ve 2022/2639 E., 2022/5094 K. sayılı kararı ile, \”…1- 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 292. maddesi gereğince konkordato talep eden şirketin konkordato talebinin reddi ile davacı şirketin iflasına karar verilmiştir. İİK’nın 292/son fıkrası “Mahkeme, bu madde uyarınca karar vermeden önce borçlu ve varsa konkordato talep eden alacaklı ve alacaklılar kurulunu duruşmaya davet eder; diğer alacaklıları ise gerekli görürse davet eder” hükmünü içermektedir. Somut olayda, konkordato talep eden borçlu şirketin yetkili temsilcisinin yargılama sırasında mahkemeye çağrılarak dinlenmediği, kanunun amir hükmünün yerine getirilmediği dosya kapsamından anlaşılmıştır. Bu durumda konkordato talep eden borçlu şirket yetkilisi mahkemeye çağrılarak dinlenmeden yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiştir. 2- Bozma sebebine göre, davacı vekilinin temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına karar verilmiştir…\” gerekçesiyle karar oy çokluğuyla bozulmuştur. B. Bölge Adliye Mahkemesince Verilen Direnme Kararı Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; önceki karar gerekçesi yanında, somut olayda komiserlerin mühlet içinde işlemlerini tamamladıkları ve hazırladıkları raporu dosya ile birlikte mahkemeye tevdi ettikleri, tasdik yargılaması aşamasına geçildiği, bu aşamada uygulanacak yasal düzenlemenin 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun mühlet içinde iflâsın açılmasına ilişkin 292 nci maddesi değil tasdik yargılaması sonucunda iflâsın açılmasına ilişkin 308 inci maddesi olduğu, İİK’nın 292 nci maddesinde öngörülen \”borçlunun çağrılması\” usulünün İİK’nın 308 inci maddesinde düzenlenmediği; Borçlu mühlet içinde konkordatonun gereklerine ve komiserin talimatlarına uymuyorsa, İİK’nın 292 nci maddesinde gösterilen hâller de mevcutsa komiserin bu durumu mahkemeye bildireceği, bu bildirimden borçlunun haberdar olmayabileceği, bu nedenle kanun koyucunun burada borçlunun çağrılması yönünde iradesini ortaya koyduğu, oysa tasdik yargılaması başladığında borçlunun da komiser raporunu gördüğü ve raporun lehine ya da aleyhine olduğu konusunda bilgi sahibi olduğu ve kanun gereği iflâsının açılabileceğini öğrendiği, duruşma gününün de İİK’nın 304 üncü maddesi uyarınca ilan edildiği; Mühletin bittiği ve İİK’nın 292 nci maddesinin uygulama aşamasının geride bırakıldığı, tasdik yargılaması sürecinin ise kendi özel koşullarına tâbi olduğu, kanun koyucunun mühlet içinde konkordato gereklerini yerine getirmeyen, dosyadan, rapordan ve duruşma gününden haberdar olan borçluyu bir kez daha davet etme gereği görmediği, bölge adliye mahkemesinin istinaf incelemesi sırasında ilk derece mahkemesi kararını kaldırıp onun yerine geçerek yaptığı yargılamanın da tasdik yargılaması niteliğinde olduğu, İflâs hukukunda benzer bir durumun takipli ve takipsiz (doğrudan doğruya) iflâs usulünde olduğu, takipli iflâs yollarında davalı borçluya ödeme emri, dava dilekçesi ve depo kararı tebliğ edildiğinden onu ayrıca duruşmaya davet etmeye gerek görmeyen kanun koyucunun, takipsiz (doğrudan doğruya) iflâs yollarında ortada bir takip ve dolayısıyla depo emri tebliği de bulunmadığından borçlunun iflâs edebileceğinden haberdar olması gerektiğini düşündüğü, kaldı ki bu olasılıkta dahi borçlunun - [Sicilden Silinen Şirketin İhyasına Karar Verilmesi Halinde Şirkete Tasfiye Memuru Atanması Gerekir mi](https://kayseriavukat.org.tr/sirketin-ihyasina-karar-verilmesi/): Ticaret Sicilinden Silinen Şirketin İhyasına Karar Verilmesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2023/340 Karar No: 2023/1236 Karar Tarihi: 13.12.2023 Mahkemesi: Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 21. Hukuk Dairesi Özel Daire Kararı: Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 22.03.2022 tarihli ve 2022/743 Esas, 2022/2206 Karar sayılı BOZMA kararı Taraflar arasındaki limited şirketin ek tasfiyesi davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın taraf vekillerince istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince, davalı vekilinin istinaf talebinin esastan reddine, davacı vekilinin istinaf başvurunun kısmen kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davalı tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili; müvekkili tarafından dava dışı … Bilgi ve İletişim Teknolojileri Ltd. Şti.den olan alacağın tahsili için Ankara 9. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2010/1953 Esas sayılı dosyası ile alacak davası açıldığını, anılan mahkemece davanın kabulüne karar verildiğini, kararın Ankara 25. İcra Müdürlüğünün 2015/4646 Esas sayılı takip dosyası ile takibe konu edildiğini, ancak anılan şirketin takip tarihinden önce 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu\’nun Geçici 7 nci maddesi kapsamında resen sicilden terkin edildiğinin anlaşıldığını ileri sürerek … Bilgi ve İletişim Teknolojileri Ltd. Şti.nin ihyasına karar verilmesini talep etmiştir.. II. CEVAP Davalı, usulüne uygun tebligata rağmen davaya cevap vermemiştir.. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin 25.10.2017 tarihli ve 2017/625 Esas, 2017/787 Karar sayılı kararı ile; dava dışı … Bilgi ve İletişim Teknolojileri Ltd. Şti.nin 23.10.2014 tarihinde 6102 sayılı Kanun\’un Geçici 7 nci maddesi gereğince resen ticaret sicil kaydının silindiği, davacı tarafından ihyası istenilen şirket aleyhine icra takibinde bulunulduğu, borcun dayanağının sicil kaydının silinmesinden önceye ilişkin olduğu, böylece davacının alacaklısı olduğu icra takibi varken şirketin ticaret sicil kaydının silinmesinin yerinde olmadığı gerekçesiyle davanın kabulü ile … Bilgi ve İletişim Teknoloji Ltd. Şti.nin ihyasına karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraflar istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 03.11.2021 tarihli ve 2019/1570 Esas, 2021/1241 Karar sayılı kararı ile; ihyası istenen …Bilgi ve İletişim Teknolojileri Ltd. Şti.nin 23.10.2014 tarihinde 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu\’nun Geçici 7 nci maddesi gereğince resen ticaret sicil kaydının silindiği, bu kapsamda davalı sicil müdürlüğünce ihtarname hazırlandığı ve ihtarnamenin Ticaret Sicil Gazetesinde yayınlandığı, ancak ihyası istenen şirket yetkilisine tebligat yapıldığına ilişkin herhangi bir bilgi ve belge veya tebligatın dosyaya sunulmadığı, davalı … Sicil Müdürlüğünce yapılan terkin işleminin usul ve yasaya aykırı olduğu, zira ihyası istenen şirketin oda kaydından resen terkin edilmesi sebebi ile ticaret sicilinden resen silindiği, oysa bu hususun 6102 sayılı Kanun\’un Geçici 7 nci maddesinde tadadi olarak sayılan hâllerden olmadığı, ayrıca silinme işlemi nedeniyle şirketi temsil ve ilzama yetkili kişilere ihtar gönderilmediği, dolayısıyla ticaret sicil kayıtlarına göre yapılan terkin işleminin usule göre yerine getirilmediği, o hâlde ihyası istenen şirketin terkininde davalı sicil kusurlu olup davanın açılmasına sebebiyet verdiğinden davalı sicil aleyhine yargılama giderlerine ve vekâlet ücretine hükmedilmesi gerektiği, ayrıca ihyası istenen şirketin sicilden terkin koşulları oluşmadığı hâlde terkin işleminin gerçekleştirilmiş olması nedeniyle ilk derece mahkemesince şirkete tasfiye memuru atanmaksızın şirketin ihyasına karar verilmesinin usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle davalının istinaf talebinin esastan reddine, davacı vekilinin istinaf başvurusunun kısmen kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının vekâlet ücreti ve yargılama gideri yönünden kaldırılmasına, davanın kabulü ile …Bilgi ve İletişim Teknoloji Ltd. Şti.nin ihyasına karar verilmiştir. V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; \”…1- İlk Derece Mahkemesince verilen karara yönelik olarak yapılan istinaf başvurusu üzerine HMK\’nın 355 vd. maddeleri kapsamında yöntemince yapılan inceleme sonucunda Bölge Adliye Mahkemesince esastan verilen nihai kararda, dosya kapsamına göre saptanan somut uyuşmazlık bakımından uygulanması gereken hukuk kurallarına aykırı bir yön olmadığı gibi HMK\’nın 369/1. ve 371. maddelerinin uygulanmasını gerektirici nedenlerin de bulunmamasına göre, davalının aşağıdaki bendlerin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddine karar verilmiştir. 2- Dava, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu\’nun Geçiçi 7. maddesi uyarınca ticaret sicilinden terkin edilen şirketin ihyası istemine ilişkin olup, mahkemece davanın kabulü ile şirket tüzel kişiliğinin ihyasına karar verilmiştir. 6102 sayılı Kanun\’un 547/2. maddesi \”Mahkeme istemin yerinde olduğuna kanaat getirirse, şirketin ek tasfiye için yeniden tesciline karar verir ve bu işlemlerini yapmaları için son tasfiye memurlarını veya yeni bir veya birkaç kişiyi tasfiye memuru olarak atayarak tescil ve ilan ettirir.\” hükmünü haiz olup, mahkemece, şirketin ihyasına karar verilmesinin yanı sıra 6102 sayılı TTK\’nın 547/2. maddesi uyarınca tasfiye memuru atanması ile tescil ve ilanı gerektiğinin gözetilmemesi doğru görülmemiş, kararın bu nedenle bozulması gerekmiştir. 3- Davacı tarafça, TTK’nun Geçici 7. maddesi uyarınca ticaret sicil müdürlüğünden terkin edilen şirketin, Ankara 9. Sulh Hukuk Mahkemesi\’nin 2010/1955 Esas 2011/2460 Karar sayılı ilamına dayalı olarak Ankara 25. İcra Müdürlüğü’nün 2015/4646 esas sayılı dosyası ile başlatılan ilamlı icra takibinin neticelendirilmesi ile sınırlı olmak üzere ihyası için talepte bulunulmasına rağmen, mahkemece bu dosyaya hasren ihya kararı verilmemiş olması doğru görülmemiş, kararın bu nedenle de bozulması gerekmiştir…\” gerekçesiyle karar oy çokluğu ile bozulmuştur. B. Bölge Adliye Mahkemesince Verilen Direnme Kararı Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile önceki gerekçeye ilâveten; ihyası istenen şirketin sicilden terkin koşulları oluşmadığı hâlde 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu\’nun Geçici 7 nci maddesine aykırı olarak terkin işleminin gerçekleştirmiş olması nedeniyle şirkete tasfiye memuru atanmaksızın ihya kararı verildiği, öte yandan davacı tarafın dava dilekçesinde ve yargılama sırasında sınırlı ihya talebi bulunmadığından buna ilişkin bozma gerekçesinin dosya ile uyumlu olmadığı, ayrıca tasfiye işlemlerinin kamu düzeniyle ilgisi gözetildiğinde sınırlı ihya koşullarının oluşmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. VI. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen direnme kararına karşı süresi içinde davalı temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davalı, şirket tüzel kişiliğinin ticaret sicilinden silinmesi işleminin usulüne uygun olarak yapıldığını, öte yandan davacının ihya talebi - [Hakem Kararının İptali Davasında Kamu Düzenine Aykırılık Hususunun Değerlendirilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/hakem-kararinin-iptali-davasi/): 4686 sayılı Milletlerarası Tahkim Kanunu Kapsamında Hakem Kararının İptali Davası Açılması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2023/688 Karar No: 2023/1348 Karar Tarihi: 21.12.2023 Mahkemesi: İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 15. Hukuk Dairesi (İlk Derece Mahkemesi Sıfatıyla) Özel Daire Kararı: Yargıtay 6. Hukuk Dairesi nin 21.09.2022 tarihli ve 2022/628 Esas, 2022/4258 Karar sayılı BOZMA kararı 1. Taraflar arasındaki hakem kararının iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İlk Derece Mahkemesi Sıfatıyla İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 15. Hukuk Dairesince verilen davanın reddine ilişkin karar davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 6. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği düşünüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; davalı tarafından İstanbul 15. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2014/1571 Esas sayılı dosyasında müvekkilinin hâkim ortağı olduğu … Grup isimli şirket ile iş geliştirme, projelendirme ve ruhsat hizmetleri konusunda şifahi olarak yapılan sözleşmeye dayanılarak dava açıldığını, müvekkili tarafından Irak Mahkemelerinin yetkili olduğu belirtilerek yapılan yetki itirazına karşı davalının İstanbul Mahkemelerinin yetkili olduğunu ve uyuşmazlığın 19.03.2012 tarihli sözleşme ile bağlantısının bulunmadığını belirtmesine rağmen, mahkemece 19.03.2012 tarihli sözleşmenin 11 inci maddesindeki hükme yanlış anlam verilerek taraflar arasında tahkim anlaşması bulunduğundan bahisle davanın usulden reddedildiğini ve kararın temyiz edilmeksizin 12.10.2016 tarihinde kesinleştiğini, bunun üzerine hakemde açılan davada ise, hakemlerin, kanun yollarına başvurulmadan kesinleşen bu karara göre tarafların tahkim konusunda uzlaştıkları ve tahkim iradelerinin ortaya çıktığını kabul ederek yetkileri olmadığı hâlde 4686 sayılı Milletlerarası Tahkim Kanunu’nun 7/H maddesine aykırı şekilde 19.12.2017 tarihinde müvekkili aleyhine karar verdiklerini, hakemlerin usulden reddedilen ve maddi anlamda kesin hüküm oluşturmayan mahkeme kararına göre tarafların tahkim konusunda iradelerinin birleştiğinden bahisle yetkilerini aşarak yaptıkları tahkim yargılamasının usule aykırı olduğunu, taraflar arasında yazılı sözleşme bulunmadığı gibi 4686 sayılı Kanun’un 4 üncü maddesi ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 412/3 üncü maddesi uyarınca geçerli bir tahkim anlaşması veya tahkim şartının da bulunmadığını, davalının hem İstanbul 15. Asliye Ticaret Mahkemesinde hem de hakemde açtığı davada şifahi sözleşmeye dayandığını, müvekkili ile arasında yazılı bir sözleşme yapıldığını iddia etmediği gibi yazılı sözleşmenin varlığını da ispatlayamadığını, buna rağmen hakem heyetinin tahkim anlaşması veya şartının yazılı olduğuna dair şekil koşulunun nasıl meydana geldiğini dahi açıklamadan müvekkili aleyhine karar verdiğini, hakem kurulunun 19.03.2012 tarihli yazılı sözleşmeye göre kendisini yetkili gördüğünün kabul edilmesi hâlinde dahi bu sözleşmede yer alan tahkim şartının geçersiz olduğunu, sözleşmenin de tüzel kişiliği bulunan … Uluslararası Taahhüt ve Mühendislik Projeleri Ltd. Şti. (… Group) ile imzalandığından hakem davasında müvekkilinin taraf sıfatı olmadığını, hakem kurulunca şifahi sözleşmeye dayanıldığının kabul edilmesi durumunda ise ortada yazılı bir tahkim anlaşması ve şartı bulunmadığını, dolayısıyla müvekkili tarafından tahkim anlaşması ve şartının geçersiz olduğuna dair yapılan itirazın kabul edilmesi gerekirken reddedilmesinin doğru olmadığını, müvekkilinin 19.03.2012 tarihli sözleşmede yer alan … Group şirketinin sadece ortağı olup yetkili temsilcisi olmadığını, … Group şirketinin tüzel kişiliğinin bulunmasına ve sözleşmeyi de yetkili temsilcisi vasıtasıyla imzalamasına, davalının da bu şirketin tüzel kişiliğe sahip uluslararası bir şirket olduğunu belirtmesine rağmen, hakem heyetinin … Group şirketinin tüzel kişiliği olmadığını kabul ederek müvekkilinin husumet itirazını reddedip, sözleşmenin tarafı olmayan müvekkili aleyhine karar vermesinin usul ve yasaya aykırı olduğunu, hakem heyetinin gerekli araştırmayı yapmadan, müvekkilinin delillerini toplamadan, talep edilmesine rağmen defterleri incelemeden ve tarafların eşitliği ilkesini gözetmeden karar verdiğini, hakemlerin 4686 sayılı Kanun’un 16/A ve Milletlerarası Tahkim Ücret Tarifesi Yönetmeliğinin 1 inci ve 4 üncü maddelerine aykırı şekilde ücretlerini resen belirleyerek yetkilerini aştıklarını, hakem kurulu kararının kamu düzenine, 4686 sayılı Kanun’un 15 inci maddesinin a, b, d, e, f, g fıkralarına ve 6100 sayılı Kanun’un 439 uncu maddesine aykırı olduğunu ileri sürerek 19.12.2017 tarihli hakem heyeti kararının iptaline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; davacının İstanbul 15. Asliye Ticaret Mahkemesinde görülen davada yetki itirazında değil, tahkim ilk itirazında bulunarak uyuşmazlığın hakem heyetinde çözülmesi gerektiğini savunduğunu, hakem yargılamasında da tahkim sözleşmesinin var olmadığını savunarak kötüniyetle uyuşmazlığın tahkimde çözülmesine engel olmak istediğini, eldeki davada da tahkim kararının aleyhine olması nedeniyle tahkim sözleşmesinin bulunmadığını iddia ederek dürüstlük kuralına, doğruyu söyleme yükümlülüğüne ve çelişkili davranma yasağına aykırı davrandığını, tahkim sözleşmelerinin kural olarak yazılı şekle tâbi olduğunu, ancak 4686 sayılı Milletlerarası Tahkim Kanunu’nun 4/2 nci maddesine göre, dava dilekçesinde yazılı tahkim anlaşmasının varlığının iddia edilmesine davalının sunduğu cevap dilekçesinde itiraz etmemesi hâlinde geçerli bir tahkim şartının bulunduğunun açıkça kabul edildiğini, davacının tahkim anlaşmasına karşı asıl sözleşmenin geçerli olmadığına yönelik itirazda bulunamayacağını, tahkim yargılamasında da asıl sözleşmenin varlığı ve geçerliliğini hakemlerin oy birliği ile kabul ettiklerini, davacının huzurdaki iptal davasının konusunu oluşturmayan beyanlarının 4686 sayılı Kanun’un 4/IV. ve 15 inci maddesi kapsamında hukuken kabul edilebilir olmadığını, İstanbul 15. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2014/1571 Esas sayılı davasında davacının tahkim ilk itirazında bulunarak uyuşmazlığın hakemde çözümlenmesine yönelik iradesini açıkça ortaya koyduğunu, mahkemenin de taraflar arasındaki uyuşmazlıkta tahkim şartı olduğu ve buna ilişkin itirazın davalı tarafından ilk itiraz olarak süresi içinde ileri sürüldüğünü belirterek tahkim sözleşmesinin hükümsüz, tesirsiz veya uygulanmasının imkânsız olmadığı gerekçesiyle davalıların tahkim itirazlarını kabul ederek davayı usulden reddettiğini, verilen kararın kanun yoluna başvurulmaksızın 12.10.2016 tarihinde kesinleştiğini, hâl böyle olunca ticaret mahkemesince verilen usulden red kararının hukuki niteliği itibariyle görev konusunda kesin hüküm teşkil ettiğini ve davacının tahkim anlaşması veya şartının bulunmadığına dair beyanlarının hiçbir hukuki dayanağının bulunmadığını, davacının İstanbul 15. Asliye Ticaret Mahkemesinde görülen davada ve tahkim yargılamasında defaatle … Group’un tüzel kişiliğe sahip olmadığını ileri sürerken huzurdaki iptal davasında … Group’un tüzel kişiliğinin bulunduğunu belirtmesinin kötüniyetli hareket ettiğini tek başına ispatladığını ve dürüstlük kuralı ile çelişkili davranma yasağına aykırı davrandığını gösterdiğini, 4686 sayılı Kanun’un 7/H maddesi gereğince hakem veya hakem kurulunun, tahkim anlaşmasının mevcut veya geçerli olup olmadığına ilişkin itirazlar da dâhil olmak üzere kendi yetkisi hakkında karar verebileceğini, hakem heyetinin tahkime başvurulmasının gereğini tahkim itirazının mahkemece kabul edilmesi ve bu kararın kesinleşmesi olduğunu belirttiğini, dolayısıyla davacının hakem kurulunun yetkisini aştığına ve tahkim yargılamasının usule aykırı olduğuna yönelik iddialarının hukuki dayanağının bulunmadığını, hakem heyetinin taraflarca getirilme ilkesi kapsamında tüm delilleri toplayarak karar verdiğini, hakem yargılamasında her iki tarafın da şirket defterlerinde talep edilen hizmet bedeline ilişkin herhangi bir kayıt bulunmadığını beyan etmesi üzerine defterlerin incelenmediğini, davacının iddiasının aksine hakem ücretlerinin resen değil 4686 sayılı Kanun’un - [Konkordato Talebinde Bulunmak için Borçların Vadesinde Ödenememe Tehlikesi Yeterli midir](https://kayseriavukat.org.tr/konkordato-talebinde-bulunma/): Konkordato Talebinde Bulunmak için Borçların Vadesinde Ödenememe Tehlikesi Yeterli mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2022/537 Karar No: 2022/1179 Karar Tarihi: 29.09.2022 Mahkemesi: … Bölge Adliye Mahkemesi 23. Hukuk Dairesi 1. Konkordato isteminden dolayı yapılan yargılama sonunda, … Bölge Adliye Mahkemesi 23. Hukuk Dairesince verilen konkordato tasdik talebinin reddine ilişkin karar konkordato talep eden vekili, alacaklı … vekili ve … vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 6. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, … Bölge Adliye Mahkemesi 23. Hukuk Dairesince Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı konkordato talep eden vekili ve alacaklı … vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ İstem 4. Konkordato talep eden vekili dilekçesinde; müvekkili şirketin faaliyet alanının sanayi ve iş makineleri ile bunlara ait yedek parça, teçhizat ve ekipmanlarının üretimini yapmak, otomotiv, sondaj, iç ve dış ticari faaliyet olduğunu, müvekkili şirketin son dönemde mali güçlük içerisine düştüğünü, iflâs etmesi yerine ticari hayatına devam etmesinin müvekkili gibi alacaklıların da yararına olduğunu, bu durumun konkordato taleplerinin kabulüne bağlı olduğunu ileri sürerek 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu\’nun 305 ve devamı maddeleri gereğince teklif ettikleri konkordatonun tasdikine karar verilmesini talep etmiştir. İlk Derece Mahkemesi Kararı 5. … Asliye Ticaret Mahkemesinin 17.09.2020 tarihli ve 2018/704 E., 2020/288 K. sayılı kararı ile; konkordato komiserler kurulunun 29.07.2020 tarihli raporu ve önceki raporları da dikkate alındığında; talep eden şirketin iflâs etmesi durumunda, imtiyazsız alacaklıların herhangi bir tahsilat yapamayacakları gibi, imtiyazlı alacaklıların da alacaklarının tamamına kavuşamayacağı ihtimalinin güçlü olduğu, konkordato tasdik projesine göre \”adi alacaklılara Aralık 2020 tarihinden başlamak üzere 36 ay vade ile 4\’er aylık eşit taksitler hâlinde talep eden tarafından ödenmesine\” ilişkin teklifin, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu\’nun 302/3. maddesinin gerektirdiği kaydedilmiş alacaklıların dörtte birini ve adi alacakların üçte ikisini aşan bir çoğunluk tarafından imza edildiği ve İİK\’nın 305. maddesindeki konkordato tasdik şartlarının oluştuğu gerekçesiyle talep eden şirketin konkordato projesinin tasdik talebinin adi alacaklar yönünden kabulüne, şirketin rehinli alacaklıya yönelik teklifinin alacaklı tarafından kabul edilmediği, böylece şartların oluşmadığı anlaşıldığından talep eden şirketin rehinli alacaklıya yönelik konkordato projesinin tasdik talebinin reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi Kararı 6. Alacaklı … vekili, … vekili ve … Bank A.Ş. vekili tarafından ilk derece mahkemesi kararına karşı süresi içinde istinaf kanun yoluna başvurulmuştur. 7. … Bölge Adliye Mahkemesi 23. Hukuk Dairesinin 06.10.2021 tarihli ve 2021/850 E., 2021/1405 K. sayılı kararı ile; alacaklı …. ve …. yönünden, konkordatonun tasdiki kararlarının ancak toplantıda olumsuz oy kullanan ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu\’nun 304/1. maddesi uyarınca tasdik duruşmasına kadar itirazlarını bildiren alacaklılar tarafından istinaf edilebileceği, …. ile …. tarafından bu gereklilik yerine getirilmediğinden İİK’nın 308/a maddesi uyarınca kararı istinaf hakları bulunmadığı gerekçesiyle bu alacaklıların istinaf dilekçelerinin reddine karar verildiği, … Bank A.Ş. yönünden ise, borçlunun itiraz ettiği alacakların çekişmeli hâle geldiği, bu durumda alacaklının yapması gerekenin, alacağının itirazlı kısmının ne şekilde nisaba dâhil edileceği hususunda mahkemeden karar alınması olduğu, mahkemenin bu konuda verdiği kararların maddi anlamda kesin hüküm teşkil etmediği için çekişmeli alacakların ayrıca dava konusu edilmesine imkân sağlandığı, açıklanan nedenlerle kaydedilmeyen alacak hakkında dava açma hakkı bâki olup bunların istinaf sebebi yapılmasına ve bu tutarların bölge adliye mahkemesince belirlenmesine yasal olanak bulunmadığı, bu yöne ilişkin istinaf talebin reddi gerektiği, Konkordatonun çekişmesiz yargı alanına tâbi bir iş olup bu şekilde yapılan yargılamaya müdahale edilmesinin mümkün olmadığı, asli müdahalenin dava konusu üzerinde hak sahipliği iddiasına dayalı olup konkordatoda yargılama konusu edilen subjektif bir hak bulunmadığı, fer’i müdahale de ilke olarak rücu’a ilişkin olup konkordatoda bunun da yeri bulunmadığı, bu nedenle ilk derece mahkemesinin müdahale istemi konusunda karar vermemiş olmasının kararın kaldırılmasını gerektirmediğinden bu yöne ilişkin istinaf talebinin reddi gerektiği, Konkordato takvimine ve kaynaklara ilişkin istinaf nedeni yönünden yapılan incelemede ise, konkordatonun temel koşulunun vadesi geldiği hâlde borçların ödenememesi veya ödenememe tehlikesinin bulunması olduğu, borçlarını vadesinde ödeyebilecek olan borçlunun konkordato başvurusunun kabul edilemeyeceği, borca batıklığın konkordatoda ilke olarak bir ölçüt olarak sayılmadığı, diğer taraftan mali tablo analizinde borç ödeme kabiliyetini hesaplamaya yarayan birtakım oranların bulunduğu, nitekim cari oranın, işletmenin kısa süreli borçlarını ödeme gücünü ölçmek ve net işletme sermayesinin yeterli olup olmadığını ortaya koymak bakımından önemli olduğu, cari oranın ülkenin kalkınmışlığına, sektörün gerekliliklerine göre değişmekle birlikte 2:1, 1,5:1 gibi değerlerde olmasının yeterli görüldüğü, borç ödeme gücünü ölçmeye yarayan ve cari oranı tamamlayan ikinci bir oranın da asit-test oranı olduğu, bu oranda cari orandan farklı olarak paraya çevrilmesi görece daha uzun zaman alabilecek kalemlerin hesaplamada dikkate alınmadığı, nakit ve kolaylıkla nakde çevrilebilecek varlıkların borçları karşılama oranının göz önünde tutulduğu, asit-test oranının 1:1 olmasının işletme finansmanında oldukça iyi sayıldığı, bu anlamda konkordatonun temel koşulu olarak ifade edilen vadesi geldiği hâlde borçların ödenememesi veya ödenememe tehlikesinin bulunup bulunmadığının saptanmasında en pratik ve doğru yolun, işletmenin cari oranı ile asit-test oranı başta olmak üzere likidite oranlarının değerlendirilmesi olduğu, konkordato talep eden şirkete atanan kayyımdan rutin olarak vermesi gereken raporlar kapsamında birtakım bilgilerin ve şirketin borca batıklık durumu ile likidite oranlarının bildirilmesinin istendiği, kayyımın 05.07.2021 tarihli raporunda, şirketin varlıklarının rayiç değerinin 31.895.707,97TL, borçlarının ise 29.006.882,55TL olduğu ve borca batık durumda bulunmadığı, cari oranın 1,28 seviyesinde olduğu ve sektörel olarak 1\’den büyük olmasının beklendiği, asit-test oranının ise 1,17 seviyesinde olduğu, bunun da sektörel olarak 1\’in üzerinde bulunmasının beklendiği, şirket gelirlerinin artarak devam ettiği, gelecek iki ay içinde (Ağustos-Eylül 2021) 8.000.000TL-9.000.000TL seviyesinde daha kâr elde edeceğinin beklendiğinin bildirildiği, bu bilgilerin bir arada değerlendirilmesi sonucu şirketin borca batık olmadığı gibi kısa vadeli borçlarını derhâl ve tam olarak ödeyebilecek güçte olduğu ve dolayısıyla konkordatonun temel koşulu olan \”borçları vadesinde ödeyememe\” koşulunun oluşmadığı, bu hâliyle \”Aralık 2020 tarihinden başlamak üzere 36 ay vade ile 4\’er aylık eşit taksitler halinde ödeme\” şeklinde formüle edilen konkordato projesinin alacaklıları faiz haklarından mahrum eden ve zarara uğratacak şekilde vade uzatımı niteliğinde olduğu, şirketin konkordatoyu amacının dışında ve bir finansman enstrümanı olarak kullandığının anlaşıldığı gerekçesiyle ilk derece mahkemesi kararının düzeltilerek yeniden esas hakkında karar verilmesine ve konkordato tasdik talebinin reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 8. … Bölge Adliye Mahkemesi 23. Hukuk Dairesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde konkordato talep eden vekili, alacaklı … vekili ve …. vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 9. Yargıtay 6. Hukuk Dairesince 13.12.2021 - [Konkordato Projesinin Tasdiki ve Konkordato Kararına Karşı Kanun Yoluna Başvurulması](https://kayseriavukat.org.tr/konkordato-projesinin-tasdiki/): Konkordato Projesinin Tasdiki ve Konkordato Kararı Yargıtay 6. Hukuk Dairesi Esas No: 2021/4653 Karar No: 2021/2252 Karar Tarihi: 14.12.2021 Mahkemesi: Kayseri Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesi İlk Derece Mahkemesi: Kayseri 1. Asliye Ticaret Mahkemesi Taraflar arasındaki konkordato davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın esastan reddine yönelik verilen hüküm süresi içinde davacı vekilince duruşmalı olarak temyiz edilmiştir. Temyize konu karar niteliği gereği duruşmaya tâbi olmadığından duruşma isteminin reddiyle incelemenin evrak üzerinde yapılmasına karar verildikten ve temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü. Yargıtay Kararı Davacı vekili, davacı şirketin ekonomik durgunluktan etkilendiğini ileri sürerek, İcra ve İflas Kanunu\’nun 285. maddesi ve Türk Ticaret Kanunu\’nun 286. madde hükümleri gereği konkordato geçici mühleti verilmesini ve konkordatonun tasdikini talep ve dava etmiştir. İlk derece mahkemesince, konkordatonun başarıya ulaşamayacağı, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu\’nun 292/1.b bendine göre, davacı borçlu şirketin iflası gerektiği belirtilerek, davacı şirketin konkordato talebinin reddi ile iflasının açılmasına karar verilmiştir. İlk derece mahkemesi kararına karşı davacı vekilince istinaf kanun yoluna başvurulması üzerine, Kayseri Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesi tarafından, kesin mühlet sonunda projenin başarıya ulaşamayacağı anlaşıldığından iflasa hükmedilmesinin doğru olduğu gerekçesiyle, istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir. 1- Talep, borçlu şirket hakkında, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu\’nun 285. vd. maddeleri uyarınca geçici ve kesin mühlet kararları verilmesi ile konkordato projesinin tasdiki istemine ilişkindir. Konkordato, borçlarını vadesi geldiği halde ödeyemeyen veya vadesinde ödeyememe tehlikesi altında bulunan herhangi bir borçlunun, vade verilmek veya tenzilat yapılmak suretiyle borçlarını ödeyebilmek veya muhtemel bir iflastan kurtulmak için başvurabileceği kendine özgü bir cebri icra kurumudur. Konkordatoda amaç, elinde olmayan nedenlerle işleri iyi gitmeyen, mali durumu bozulmuş olan ve borçlarını ödeyip faaliyetlerini devam ettirmek isteyen dürüst borçluyu koruyarak mali durumunun iyileşmesini sağlamak ve alacaklıların, borçlunun muhtemel bir iflasına nazaran, daha fazla ölçüde alacaklarına kavuşma olanağı yaratmaktır. Konkordato ile alacaklılar, alacaklarının bir kısmından vazgeçerler ve/veya borçluya, ödeme konusunda belirli bir vade tanırlar. Bu durumdaki bir borçlunun iflas etmesi, faaliyetlerinin tümüyle sona ermesine ve alacaklıların alacaklarını büyük oranda tahsil edememelerine neden olur. İçinde bulunduğu mali koşullara göre borçluya borçlarını belirli bir oran veya vadeyle ödeme imkanı verilmesi hem borçlu bakımından ve hem de alacaklılar bakımından olumlu sonuçlar doğurur. Alacaklılar arasında eşitlik esasına dayalı bir ödeme sağlanır ve borçlu iktisadi faaliyetlerine devam eder. Böylece borçlu, piyasadaki varlığını sürdürürken, piyasadaki istikrar ve istihdam imkanları da korunmuş olur. Konkordato iflas ertelemenin aksine şirket kurtarma yolu değildir. Alacaklıların alacağına kavuşmasını amaçlayan bu kurum özünde borçlu şirketin faaliyetlerine devamını sağlamayı ve bu sayede borçların ödenmesini amaçlamaktadır. Konkordatonun tasdik şartlarından biri alacaklının eline olası bir iflasta geçecek bedelden daha fazlasının geçmesidir. Bu aslında konkordatonun amaçladığı sonuçlardan biridir. Konkordato sürecinde, dava teorisinin aksine yargılama sırasında değişen sermaye artırımı, iş ortaklığı yapılması vs. gibi durumların da nazara alınması, değişen hususların projenin uygulanabilirliğine etkisinin tartışılması gerekmektedir. Bu durumda mahkemece, dosyaya ibraz edilen maden sahasının işletilmesine yönelik iş ortaklığı anlaşmasının projenin uygulanabilirliğine etkilerini değerlendirilen rapor tanzimi yoluna gidilmesi gerekirken, aksine düşüncelerle ortaklık sözleşmesinin projenin uygulanamadığının kanıtı olarak nitelendirilmesinde isabet bulunmamıştır. 2- Kabule göre, borca batıklığın tespitinde 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu\’nun 376. maddesi uyarınca borçlu malvarlığının rayiç değerlerinin dikkate alınması gerekirken, yalnızca şirket hesap ve kayıtlı üzerinde yapılan inceleme sonuçları ile yetinilmesi de doğru olmamıştır. Sonuç Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, Kayseri Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesinin 31.05.2021 tarih ve 2021/724 Esas, 2021/923 Karar sayılı kararı kaldırılarak ilk derece mahkemesi kararının davacı yararına BOZULMASINA, HMK 373/1 maddesi gereğince dosyanın ilk derece mahkemesine, karardan bir örneğin ilgili Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, 14.12.2021 tarihinde oy birliği ile karar verildi. Yargıtay 6. Hukuk Dairesi Esas No: 2021/4647 Karar No: 2021/2251 Karar Tarihi: 14.12.2021 Özet: Olayda mahkemece, kesin mühletin hitamından sonraki bir tarihe duruşma günü tayin edilmesi suretiyle 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu\’nun 304/2. maddesi kapsamında verilmiş olan 6 aylık uzatma yetkisinin zımnen kullanıldığının kabul edilmesi gerekir. Kaldı ki, komiser heyetince nihai rapor 08.09.2020 günü ibraz edilmiş olup bu tarih ile karar tarihi arasında geçen 50 günlük süre, tebliğ işlemleri, itirazların sunulması ve sonucunda mahkemece yapılacak inceleme ve değerlendirme süreci dikkate alındığında, makul kabul edilebilecek niteliktedir. Ayrıca yargılama sürecine etkisi bulunmayan, hiçbir kusuru olmayan, talep edenlerin ve konkordatoya kabul oyu kullananların makul süre olarak kabul edilebilecek 18 günlük gecikme nedeniyle, cezalandırılması doğru görülmemiştir. Böyle bir durum, sadece borçlunun değil; alacaklıların da zarara uğramasına neden olabilecektir. Zira, üçte iki ya da daha fazla bir çoğunlukla kabul edilen ve alacaklıların kendilerine iflasa nazaran daha avantajlı bir durum yaratacağı inancıyla muvafakat verdikleri konkordato projesinin salt geç tayin edilmiş duruşma günü nedeniyle usulden reddedilmesi, onların da daha az oranda tatmin edilmesi sonucunu doğurabilir. Oysa, böyle ağır sonuçlar doğuran işlemin sorumlusu, ne alacaklılar ne de borçludur. Açıklanan nedenlerle; istinaf incelemesini yapan bölge adliye mahkemesince, işin esasına girilerek, tasdik şartlarının oluşup oluşmadığının tartışılması gerekirken, istemin usulden reddi doğru olmamış, kararın bozulması uygun görülmüştür. (2004 s. K. m. 285, 304) (6100 s. K. m. 355, 373) (6102 s. K. m. 286) Yargıtay Kararı Yukarıda tarih ve numarası yazılı olan bölge adliye mahkemesi hukuk dairesince verilen kararın temyizen tetkiki alacaklı Yapı ve Kredi Bankası A.Ş. vekili ile davacılar vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dosyadaki kağıtlar okundu, gereği konuşulup düşünüldü. Talep edenler vekili, davacı şirketin ekonomik durgunluktan etkilendiğini, davacı gerçek kişilerin ise şirket borçlarından müteselsil sorumlulukları bulunan yetkililer olduklarını ileri sürerek, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu\’nun 285. Maddesi ve Türk Ticaret Kanunu\’nun 286. madde hükümleri gereği konkordato geçici mühleti verilmesini ve konkordatonun tasdikini talep ve dava etmiştir. İlk derece mahkemesince, konkordato sürecinin başarıyla tamamlanmasının tüm davacılar açısından olanaklı olduğu belirtilerek, davacı şirketin konkordato projesinin tasdikine karar verilmiştir. İlk derece mahkemesi kararına karşı bir kısım alacaklılar vekillerince istinaf kanun yoluna başvurulması üzerine, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 23. Hukuk Dairesi tarafından, ilk derece mahkemesince, İcra ve İflas Kanunu\’nun 304/2. maddesine uygun bir ara kararı alınmaksızın, duruşmanın kesin mühletin dolduğu tarihten sonrasına bırakılması ve kesin mühletin bitiminden çok sonra tasdik kararı verilmesinin doğru olmadığı belirtilerek, ilk derece kararının düzeltilip yeniden esas hakkında karar verilmesi ile konkordato istemlerinin usulden reddine karar verilmiştir. Kararı, talep edenler - [Tüzel Kişilik Perdesinin Kaldırılmasına ilişkin Emsal Yargıtay Kararları](https://kayseriavukat.org.tr/tuzel-kisilik-perdesinin-kaldirilmasi/): Tüzel Kişilik Perdesinin Kaldırılması Tüzel Kişilik Tüzel kişilik, hukuki anlamda 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 47. maddesinde “Başlı başına bir varlığı olmak üzere örgütlenmiş kişi toplulukları ve belli bir amaca özgülenmiş olan bağımsız mal toplulukları, kendileri ile ilgili özel hükümler uyarınca tüzel kişilik kazanırlar.” şeklinde tanımlanmıştır. Tüzel kişiler tescil edildikleri andan itibaren hak ehliyetini, Kanunda öngörülen organları kurulduğunda da fiil ehliyeti kazanırlar. Tüzel kişiler “özel hukuk tüzel kişileri”, “kamu hukuku tüzel kişileri” ve “kamu iktisadi teşebbüsleri” olarak üçe ayrılmaktadır. Tüzel kişiler kurulduklarında artık kendisini oluşturan gerçek veya tüzel kişilerden ayrı bir hukuki varlığa sahiptir. Tüzel kişinin hem kendisini oluşturan kişilerden hem de bu kişilerin malvarlığından ayrı bir kişiliğe ve malvarlığına sahip olması ayrılık ilkesi ile açıklanır. Bu ilke uygulamada mal ayrılığı ve kişi ayrılığı olarak iki kısımda incelenmektedir. Mal ayrılığı; tüzel kişinin kendisini oluşturan kişilerden ayrı ve bağımsız bir malvarlığına sahip olması, kişi ayrılığı ise tüzel kişinin kendisini oluşturan kişilerden ayrı ve bağımsız bir şekilde hukuki kişiliğine sahip olmasıdır. Mal ayrılığı kavramı ile, tüzel kişilik taraf olduğu bütün hukuki işlemlerden doğrudan sorumlu olmakta, ancak tüzel kişiyi oluşturan kişiler kural olarak sorumluluk altına girmemektedir. Buradan hareketle prensip olarak tüzel kişinin borçları için tüzel kişinin ortaklarının sorumluluğuna gidilememekte ve aynı zamanda tüzel kişinin ortaklarının şahsi borçları için de tüzel kişiden herhangi bir talep söz konusu olamamaktadır. Ayrılık ilkesinin bir sonucu olarak tüzel kişilik ile tüzel kişinin ortakları arasına bir “perde” çekilmiş olmaktadır. Tüzel Kişilik Perdesinin Kaldırılması Tüzel kişilik perdesinin kaldırılması tüzel kişinin ayrılığı ilkesinin bir istisnası olarak karşımıza çıkmaktadır. Kişiliğin perdesinin kalkması ile birlikte ayrılık ilkesi saf dışı bırakılmakta ve alacaklılar, tüzel kişi ortaklarına başvurulabilmektedir. Başka bir ifade ile, şirket ortağının perdenin arkasına saklanıp bu durumu kötüye kullanmasını engellemiş olmaktayız. Diğer taraftan, tüzel kişilik perdesinin kaldırılması hakkında yasa koyucu tarafından herhangi bir düzenleme yapılmamıştır. Tüzel kişilik perdesinin kaldırılması uygulamada ortaya çıkmış ve Yargıtay içtihatları ile de geliştirilmiştir. Ancak, konunun nasıl uygulanacağı hakkında, halen net bir birlik oluşmamıştır. Dolayısı ile, her somut olaya göre ayrı bir değerlendirme yapılıp, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 4. maddesinde düzenlenen hakimin takdir yetkisi çerçevesinde sonuca varılacaktır. Tüzel Kişilik Perdesinin Kaldırılmasının Şartları Tüzel kişilik perdesinin kaldırılması için ilk olarak tüzel kişinin alacaklılarının zarara uğramaları gerekmektedir. Başka bir ifadeyle, tüzel kişinin aktiflerinin pasiflerini karşılayamaması durumunda tüzel kişilik perdesinin kaldırılması söz konusu olabilecektir. Bu müesseseyi uygulayabilmek için bir diğer koşul ise,  tüzel kişilik perdesinin kötüye kullanması gerekliliğidir. Nitekim, Yargıtay uygulaması da tüzel kişilik perdesinin kaldırılması uygulamasını daha çok hakkın kötüye kullanılması yasağına dayandırmaktadır. Doktrinde hakkın kötüye kullanılmasına ilişkin aşağıda sayılan üç şartın birlikte bulunması gerektiği kabul edilmiştir. – Hukuk düzenince tanınan bir hak olmalı, – Tanınmış olan bu hak açıkça dürüstlük kurallarına aykırı olarak kullanılmalı, – Hakkın bu şekilde kullanılması ile birlikte üçüncü kişiler büyük bir zarara uğramalı veya objektif olarak zarara uğrama tehlikesi içinde bulunmasıdır. Son olarak belirtmek gerekir ki, tüzel kişilik perdesinin kaldırılması ayrılık ilkesinin bir istisnasıdır. “İstisnalar dar yorumlanır” şeklinde bir hukuki ilkeden hareketle bir istisna uygulama olan tüzel kişilik perdesinin kaldırılması da dar yorumlanmalıdır. Yine aynı şekilde uygulayıcı hakimin bu uygulamayı uygularken tedbirli, dikkatli ve şüpheci bir şekilde değerlendirme yapması gerekmektedir. Tüzel Kişilik Perdesinin Kaldırılmasının Sonuçları Ayrılık ilkesinin bir istisnası olan tüzel kişilik perdesinin kaldırılması ancak tüzel kişilik perdesinin kötüye kullanılması halinde ve somut olay bağlamında ortaya çıkar. Bunun sonucunda, artık üçüncü kişi alacaklıların şirket tüzel kişiliğinin malvarlığı ile tatmin edilememesi nedeni il şirket ortakları olan gerçek veya tüzel kişilerin şahsi malvarlıklarından istifade edilmektedir. Başka bir anlatımla, sermaye şirketlerinde tüzel kişiliğinin borçlarından sadece şirketin sorumlu olması ilkesi göz ardı edilmektedir. Tüzel kişiyi oluşturan gerçek veya tüzel kişilerin sorumluluktan kaçmalarını engellemek maksadıyla geliştirilen bu uygulama aslında hakkın kötüye kullanılması yasağının somut bir görünümüdür. Tüzel Kişilik Perdesinin Kaldırılmasına ilişkin Emsal Yargıtay Kararları Yargıtay 11. Hukuk Dairesi Esas No: 2017/2384 Karar No: 2019/2653 Karar Tarihi: 04-04-2019 Mahkemesi: İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 13. Hukuk Dairesi Taraflar arasında görülen davada İstanbul 3. Asliye Ticaret Mahkemesince verilen 06/10/2016 tarih ve 2014/756 E. – 2016/651 K. sayılı kararın asıl davada davacı birleşen davada davalı banka vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, istinaf isteminin kabul – reddine dair İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 13. Hukuk Dairesi’nce verilen 01/03/2017 tarih ve 2017/46-2017/67 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi asıl davada davalı birleşen davada davacı … Maden İşletmeleri Ür. İhr. ve Tic. A.Ş. vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, duruşma için belirlenen 26.02.2019 günü başkaca gelen olmadığı yoklama ile anlaşılıp hazır bulunan asıl davada davacı birleşen davada davalı vekili Av. …, asıl davada davalı birleşen davada davacı vekilleri Av. … ve Av … dinlenildikten sonra duruşmalı işlerin yoğunluğu ve süre darlığından ötürü işin incelenerek karara bağlanması ileriye bırakıldı. Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlenildikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü: Asıl davada davacı vekili, müvekkili tarafından, dava dışı Derby Lastik Fabrikası A.Ş.’ne 11.08.1997 tarihli kredi sözleşmesine istinaden kredi kullandırıldığını ve davalı … Madencilik San. Dış Tic. A.Ş.\’nin bu sözleşmeyi müşterek borçlu ve müteselsil kefil olarak imzaladığını, kredi ödenmeyince hesap kat edilerek 14/01/2000 tarihli ihtar ile 3.343.695.61 TL’nın ödenmesinin istenildiğini, davalı … Madencilik San. ve Dış Tic. A.Ş’ne 27.06.1997 tarihli sözleşmeye istinaden kredi kullandırıldığını, krediborcu ödenmeyince hesap kat edilerek 29.05.2000 tarihli ihtarname ile 3.498.270.61 TL’nın ödenmesinin istenildiğini, kredi borçlusu … Madencilik San. ve Dış Tic. A.Ş.\’nin 28.02.1996 tarihinde kurulduğunu, yönetim kurulu üyelerinin …, …, … Yönetim Kurulu Başkanı ve yetkilisinin …olduğunu, diğer davalı … Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Tic. A.Ş.\’nin ise 25.01.2000 tarihinde kurulduğunu, Yönetim Kurulu üyelerinin …, …, …, …, Yönetim Kurulu Başkanı ve yetkilisinin de …olduğunu, bankaca yasal takip işlemlerine başlanmadan kısa bir süre önce yönetim kurulu üyeleri ile yetkili kişileri aynı kimselerce temsil ve ilzam edilen davalı … ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Tic. A.Ş’nin müvekkili banka kredi borçlusu firmanın devamı olduğunu, onun portföy, iş ve çevresinden açıkça yararlanmak ve borçlulardan kurtulmak amacı ile salt başka bir isim ve tüzel kişilik altında hareket ederek, borçların tasfiyesini imkansız kılma gayretinde olduğunu, nam-ı müstear kendi isminin arkasında sakladığı kişiyi gizleyen bir perde olduğunu, perdeyi kaldırma teorisi olarak adlandırılan teoride \”sözleşmeden ya da kanundan doğan her türlü yükümlülükler ile borçlardan ve kaynağı ne - [Çalınan Kredi Kartı ile Alışveriş Yapılması Halinde Kart Sahibi, Dükkan Sahibi ve Bankanın Sorumluluğu](https://kayseriavukat.org.tr/calinan-kredi-karti-ile-alisveris-yapilmasi/): Çalınan Kredi Kartı ile Alışveriş Yapılması Halinde Kart Sahibi, Dükkan Sahibi ve Bankanın Sorumluluğu Çalınan Kredi Kartı ile Alışveriş Yapılması: Uyuşmazlığın ortaya çıktığı olay tarihinden sonra yürürlüğe giren 5464 sayılı Banka Kartları ve Kredi Kartları Kanunu’nun somut olaya uygulanması mümkün olmadığından Özel Dairenin davalı banka yönünden anılan Kanun’un 12. maddesinin dikkate alınması gerektiği yönündeki bozma kararı isabetli değil ise de; yalnızca imzayla ve davacı tüketicinin kart kullanım alışkanlıklarına göre oldukça yüksek miktarda alışveriş yapıldığı anlaşılan olayda, açıklanan ilkeler çerçevesinde, olay tarihi itibariyle bankanın o günün koşullarına göre yeterli olmayan, güvenlik zafiyeti taşıyan bir sistem kullanıp kullanmadığının gerekirse konusunda uzman bilirkişiler marifeti ile araştırılması ve neticesine göre karar verilmesi gerekirken davacı ağır kusurlu kabul edilip davalı bankanın sorumluluğunun bulunmadığı gerekçesi ile Banka yönünden maddi tazminat isteminin reddine karar verilmesi de hukuka aykırıdır. (5464 s. K. m. 15, 16) (818 s. K. m. 99) (6098 s. K. m. 115) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/13-2850 Karar No: 2019/154 Karar Tarihi: 14.02.2019 Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İstanbul 3. Tüketici Mahkemesince maddi tazminat isteminin kısmen kabulüne, manevi tazminat isteminin reddine dair verilen 20.06.2013 tarihli, 2009/1019 E., 2013/688 K. sayılı karar davacı vekili ve davalılar … ile … vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 12.06.2014 tarihli, 2013/32840 E., 2014/18798 K. sayılı kararı ile; “…Davacı, davalı bankadan aldığı kredi kartının 14.03.2005 tarihinde minibüste seyahat halinde iken çalındığını, durumu saat 14.43’te telefonla sonra da yazılı olarak davalı bankaya bildirdiğini, kredi kartı ile davalı …’ın işlettiği davalı …’a ait … Kuruyemiş’ten 4.000-TL‘lik alışveriş yapıldığını, ihbardan önce yapılmış olması nedeniyle davalı bankanın bu tutarı karşılayamayacağını bildirdiğini, davalı bankanın sadece 750-TL sorumluluk üstelendiğini, kredi kartının çalınması ve kullanılmasında bir kusuru olmadığı halde 3.275-TL’yi davalı bankaya ödemek zorunda kaldığını, diğer davalı …’ın ceza mahkemesinde yargılandığını ve bu eylem nedeniyle dolandırıcılık suçundan cezalandırıldığını, davalıların müşterek ve müteselsil sorumluluğunun bulunduğunu ileri sürerek ihtar bedeli de dahil olmak üzere toplam 3.420,30-TL’nin ve 5.000-TL manevi tazminatın davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı banka, dava konusu alışverişin saat 14.39’da, davacının bildiriminden 4 dakika önce gerçekleştiğini, sözleşmenin 19. maddesine göre bildirimin bankaya ulaşmasından önceki harcamalar nedeniyle bir sorumluluklarının bulunmadığını savunarak davanın reddini dilemiştir. Davalı … ve …, rutin bir alışveriş olduğunu, bir kusurlarının bulunmadığını, kredi kartını özenle saklamadığı için davacının sorumlu olduğunu savunarak davanın reddini dilemişlerdir. Mahkemece, davalı banka hakkında açılan davanın reddine, diğer davalılar … ve … hakkında açılan davanın kısmen kabulü ile 1.645,30-TL’nin davalılardan dava tarihinden itibaren reeskont faiziyle birlikte müştereken ve müteselsilen alınıp davacıya verilmesine, fazla istem ve manevi tazminat talebinin reddine karar verilmiş; hüküm, davacı ve davalılar … ve … tarafından temyiz edilmiştir. 1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delilerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmaması nedeniyle davalılar … ve …’ın tüm, davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddi gerekir. 2- Davacı, kredi kartının, hukuka aykırı olarak üçüncü kişiler tarafından kullanılması nedeniyle harcamalardan sorumlu olmadığını ileri sürmüş, davalılar ise, kredi kartına ilişkin bilgi ve şifrelerin saklanması ve korunmasında gerekli özenin gösterilmediğini, çalıntı bildiriminden önce yapılan harcamalardan bankanın sorumlu olmadığını belirterek, yapılan harcamalardan davacının sorumlu olması gerektiğini savunmuşlardır. Davacının hamili olduğu Akbank Axess kredi kartının 14.03.2005 tarihinde çalındığı, davalının saat 14.43’te davalı bankaya çalıntı bildiriminde bulunduğu, dava konusu 4.000-TL’lik alışverişin ise saat 14.39’da yapıldığı dosya kapsamı ile sabittir. Taraflar arasındaki uyuşmazlığın çözümü için, Banka Kartları ve Kredi Kartları Kanunu’nun konu ile ilgili hükümlerinin incelenmesi gerekir. 5464 sayılı Banka Kartları ve Kredi Kartları Kanunu’nun “Kart Hamillerinin Yükümlülükleri” başlıklı 15. maddesinde, “Kart kullanımından … sorumluluk, sözleşme imzalandığı ve kartın zilyetliğine geçtiği veya fizikî varlığı bulunmayan kart numarasının öğrenildiği andan itibaren, kart hamiline aittir.” Aynı Kanun’un “Bildirim Zorunluluğu” başlıklı, 16. maddesinde, “Kart hamili, kendisine tevdi edilen kartı ve kartın kullanılması bir kod numarası, şifre veya kimliği belirleyici başka bir yöntemin kullanılmasını gerektiriyorsa bu bilgileri güvenli bir şekilde korumak ve başkaları tarafından kullanılmasına engel olacak önlemleri almak, kartın kaybolması, çalınması veya iradesi dışında gerçekleşmiş herhangi bir işlemi öğrenmesi halinde kart çıkaran kuruluşu derhal haberdar etmek zorundadır.” 5464 sayılı Banka Kartları ve Kredi Kartları Kanunu’nun “Kartın Haksız Kullanımı ve Sigortalanması” başlıklı 12. maddesinde ise, “Kartın ya da 16 ncı maddede belirtilen bilgilerin kaybolması veya çalınması halinde kart hamili, yapacağı bildirimden önceki yirmi dört saat içinde gerçekleşen hukuka aykırı kullanımdan … zararlardan yüzelli Yeni Türk Lirası ile sınırlı olmak üzere sorumludur. Hukuka aykırı kullanımın, hamilin ağır ihmaline veya kastına dayanması veya bildirimin yapılmaması hallerinde bu sınır uygulanmaz.” hükümleri bulunmaktadır. Yine taraflar arasındaki kredi kartı sözleşmesinin, 19. maddesinde, “Kredi kartının kaybolması, çalınması veya kullanılamayacak şekilde bozulması halinde üye veya ek kart hamili, derhal durumu bankaya telefon ile bildirmek ve akabinde yazılı olarak teyit etmekle yükümlüdür. Bu bildirime kadar kredi kartı, şifre veya kredi kart numarası kullanılarak yapılan işlemlerden … tüm sorumluluk üye ek kart hamiline ait olup, bildirimin Bankaya ulaşmasından itibaren Bankaca kredi kartının yurt içinde ve yurtdışında kullanıma kapatılabilmesi için gerekli makul bir süreden sonra kredi kartı ile 3. kişilerce gerçekleştirilecek işlemlerden üye ve ek kart hamili sorumlu tutulamaz.” düzenlemesi mevcuttur. Görüldüğü üzere, kredi kartı sahibi, banka ile sözleşme imzaladığı ve kartın kendi zilyetliğine geçtiği andan itibaren anılan yasa gereğince kendisine tevdi edilen kredi kartını, gerekse bu kartın kullanılması ile ilgili bilgileri koruma ve saklama ile yükümlüdür. Ancak 5464 sayılı Banka Kartları ve Kredi Kartları Kanunu gereğince kredi kartı ya da bu bilgilerin kaybolması ya da çalınması halinde ağır ihmali ya da kastı bulunmadığı sürece bankaya yapacağı bildirimden önceki yirmi dört saat içinde gerçekleşen hukuka aykırı kullanımdan … zararlardan yüzelli Yeni Türk Lirası ile sınırlı olmak üzere sorumludur. Bu durumda Kanun’un 12. maddesinin her somut olayın özelliğine göre değerlendirilmesi gerekir. Somut olayda, davacının davalı Bankaya ihbar yükümlülüğünü yerine getirdiği, bildirimden 4 dakika önce yapılan 4.000-TL’lik alışverişin slipe imza atılmak suretiyle yapıldığı ve slipteki imzanın davacıya ait olmadığının bilirkişi raporu ile tespit edildiği anlaşılmaktadır. Hukuka aykırı yapılan bu harcamanın davacının ağır ihmali ve kastına dayandığından bahsedilemez. Zira, davacı minibüste seyahat halinde iken kartını çaldırmış olup, kartın çalınmasını kolaylaştıracak bir ihmalinin bulunduğuna dair dosya kapsamında bir iddia ya da delil mevcut değildir. Hayatın olağan akışına göre davacının minübüste seyahat halinde cüzdanını sürekli açarak kredi kartını - [Hukuki Yararı Bulunanlara Davanın İhbar Edilmemesi, Mahkemeye Erişim Hakkının İhlalidir](https://kayseriavukat.org.tr/davanin-ihbar-edilmemesi/): Hukuki Yararı Bulunanlara Davanın İhbar Edilmemesi 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile Vergi Usul Kanununun uygulanacağı haller – Madde 31 1. Bu Kanunda hüküm bulunmayan hususlarda; hakimin davaya bakmaktan memnuiyeti ve reddi, ehliyet, üçüncü şahısların davaya katılması, davanın ihbarı, tarafların vekilleri, dosyanın taraflar ve ilgililerce incelenmesi, feragat ve kabul, teminat, mukabil dava, bilirkişi, keşif, delillerin tespiti, yargılama giderleri, adli yardım hallerinde ve duruşma sırasında tarafların mahkemenin sukünunu ve inzibatını bozacak hareketlerine karşı yapılacak işlemler, elektronik işlemler ile ses ve görüntü nakledilmesi yoluyla duruşma icrasında Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu hükümleri uygulanır.  Ancak, davanın ihbarı (…) Danıştay, mahkeme veya hakim tarafından re\’sen yapılır. Bilirkişiler, bilirkişilik bölge kurulları tarafından hazırlanan listelerden seçilir ve bilirkişiler hakkında Bilirkişilik Kanunu ve 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun ilgili hükümleri uygulanır. 2. Bu Kanun ve yukarıdaki fıkra uyarınca Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununa atıfta bulunulan haller saklı kalmak üzere, vergi uyuşmazlıklarının çözümünde Vergi Usul Kanununun ilgili hükümleri uygulanır. AYM Kararı Değerlendirme Olaylar Başvurucular, Millî Savunma Bakanlığı (İdare) tarafından millî savunma uzmanlığına kurum içinden geçiş için yapılan yazılı sınavda başarılı olarak sözlü sınava katılmaya hak kazanmış; ardından sözlü sınavda da başarılı olarak millî savunma uzmanı kadrosuna atanmıştır. İdare mahkemesi, Büro Memurları Sendikasının (Sendika) anılan sözlü sınavın tamamının iptali talebiyle açtığı davayı reddetmiştir. Bu ret kararına karşı Sendikanın istinaf kanun yoluna başvurması üzerine bölge idare mahkemesi, kararı kaldırarak dava konusu işlemin iptaline kesin olarak hükmetmiştir. Danıştay, davalı İdarenin temyiz talebini bölge idare mahkemesi kararının kesin olduğu gerekçesiyle incelemeksizin reddetmiştir. Sözlü sınavın bölge idare mahkemesi kararı ile iptal edilmesi üzerine, millî savunma uzmanı olarak atanan personelin tamamının görevine İdarece son verilmiştir. Başvurucular, görevlerine son verilmesine ilişkin yazının -yazıldığı gün- tebliğ edilmesi sonucu nihai karardan haberdar olduklarını belirtmiştir. İddialar Başvurucular, başarılı oldukları sözlü sınavın tamamının iptali talebiyle açılan davanın kendilerine ihbar edilmemesi nedeniyle mahkemeye erişim haklarının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Mahkemenin Değerlendirmesi Somut olayda başvurucular, kazanmış oldukları sözlü sınavla ilgili yargılama sürecine davanın kendilerine ihbar edilmemesi nedeniyle katılamamış; buna bağlı olarak da uyuşmazlığın esasına ilişkin, sonuca etkili olduğunu düşündükleri hususlarda görüşlerini dile getirme ve iddialarını ispata yönelik deliller sunabilme imkânını bulamamıştır. Öte yandan başvurucuların haklarını doğrudan etkileyen söz konusu davadan haberdar edilmelerindeki bireysel yararın usul ekonomisinin gözetilmesindeki kamusal yarara göre baskın bir nitelik taşıdığı görülmüştür. Bu bağlamda davanın ihbar edilmemesinin kamu yararı ile bireysel yarar arasında gözetilmesi gereken dengeyi başvurucular aleyhine ciddi bir şekilde zedelediği anlaşılmış, mahkeme huzurunda iddia ve delillerini öne sürme imkânından yoksun bırakılmalarının başvuruculara aşırı ve orantısız bir külfet yüklediği değerlendirilmiştir. Ayrıca somut davanın konusunun çok sayıda kişinin katıldığı bir sınavın iptali talebine ilişkin olması gözönünde bulundurulduğunda ihbar müessesesinin uygulanmasıyla ilgili olarak yasal düzenlemeler yoluyla çözümlenebilecek sorunların hâlihazırda giderilmemesinin tüm külfetinin de başvuruculara yüklendiği sonucuna ulaşılmıştır. Bu itibarla başvurucuların mahkemeye erişim hakkına yapılan müdahalenin ölçüsüz olduğu kanaatine varılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Hukuki Yararı Bulunanlara Davanın İhbar Edilmemesi Nedeniyle Mahkemeye Erişim Hakkının İhlal Edilmesi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Ayşe Durucan Saygı ve Diğerleri Başvurusu Başvuru Numarası: 2020/17478 Karar Tarihi: 29/11/2023 R.G. Tarih ve Sayı: 22/2/2024-32468 GENEL KURUL – KARAR Başkan: Zühtü Arslan Başkanvekilleri: Hasan Tahsin Gökcan, Kadir Özkaya Üyeler: Engin Yıldırım, Muammer Topal, M. Emin Kuz, Rıdvan Güleç, Yusuf Şevki Hakyemez, Yıldız Seferinoğlu, Selahaddin Menteş, Basri Bağcı, İrfan Fidan, Kenan Yaşar, Muhterem İnce Raportör: Mehmet Yavuz Yaşar Başvurucular: Ayşe Durucan Saygı, Ayşenur Arslan, Banu Yozcu, Emine Eylem Yılmaz, Fatma Esra Havan, Gökhan Deniz, Gülcan Türkmen, Gülçin Kibar, Hicran Şahin, Hülya Tuğrul, Hüseyin Çilli, İsmail Aksoy, İsmail Ertekin, Mehmet Ali Üstünsoy, Mehmet Emin Sanver, Merve Özcan, Mustafa Emsiz, Münevver Çankal, Özgür Kuru, Samet Say, Seran Koçaker, Seyfullah Ertunç Temel, Sezayi Yıldız, Yeliz Ülbegi, Zahide Delioğlan, Zeynel Deniz Esen I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, millî savunma uzmanlığına kurum içinden geçiş için yapılan sözlü sınavın iptali talebiyle açılan davanın sınavda başarılı sayılarak ataması yapılan kişilere ihbar edilmemesi nedeniyle adil yargılama hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 25/6/2020 tarihinde yapılmıştır. 3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. 4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. 6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucuların vekilleri, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. 7. İkinci Bölüm, başvurunun Genel Kurul tarafından incelenmesine karar vermiştir. III. OLAY VE OLGULAR 8. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 9. Millî Savunma Bakanlığı (MSB/İdare) millî savunma uzmanlığına kurum içinden geçiş için yazılı ve sözlü sınav yapılacağını ilan etmiş, bu kapsamda başvurucular 16/7/2017 tarihinde yapılan yazılı sınava katılarak başarılı olmuş, akabinde -aralarında başvurucuların da olduğu- MSB\’de görev yapan 833 personel 2/10/2017 ile 17/10/2017 tarihleri arasında gerçekleştirilen sözlü sınava katılmıştır. 10. Sözlü sınavda başarı gösteren, başvurucuların da aralarında olduğu262 kişi ise 28/10/2017 tarihli işlemle millî savunma uzmanı kadrosuna atanmış ve personele yönelik özel eğitime katılmıştır. 11. Büro Memurları Sendikası (Sendika) sözlü sınavın iptali talebiyle 19/1/2018 tarihinde dava açmıştır. Ankara 13. İdare Mahkemesi (Mahkeme) 22/11/2018 tarihinde davanın reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde; sınav komisyonunun usulüne uygun olarak oluşturulduğu, yapılan sınav sonucunda adaylara komisyon üyeleri tarafından ayrı ayrı not takdir edilmek ve bu notların aritmetik ortalaması alınmak suretiyle sınav değerlendirmesinin objektif kriterlere göre yapıldığı belirtilmiştir. Mahkemeye göre sınavın tümünü kapsayacak genel bir hukuka aykırılık bulunmamaktadır. 12. Sendikanın anılan karara karşı istinaf kanun yoluna başvurması üzerine Ankara Bölge İdare Mahkemesi 3. İdari Dava Dairesi (Bölge İdare Mahkemesi) 26/6/2019 tarihinde mahkeme kararını kaldırmış ve dava konusu işlemin iptaline kesin olarak karar vermiştir. Kararın gerekçesinde; sözlü sınavın bilgi ölçme amacıyla yapılan fakat aynı zamanda adayın mesleki ehliyetine yönelik diğer özel niteliklere sahip olup olmadığı yönünden değerlendirmeye de tabi tutulduğu bir sınav olduğuna dikkat çekilmiştir. Bu bağlamda somut uyuşmazlığa konu sözlü sınavda değerlendirme kriteri olarak belirlenen altı kriterin sözlü sınavdaki başarıya yüzdesel veya puansal etkisinin ne olacağı yönünde puan ağırlığının tespit edilmesi gerektiği belirtilmiştir. Kararda, sınava katılacak adayların sınava hazırlanmaları aşamasında değerlendirme kriterlerinin öngörülebilir olmasının ve sınavda başarısız olanların hangi unsur/kriter açısından yetersiz olduğunun değerlendirilmesi üzerine başarısız - [Kadının Katkı Payı Alacağı: Evlilik Sırasında Edinilen Taşınmaza Kadının Ziynetleri ile Katkı Yapması](https://kayseriavukat.org.tr/kadinin-katki-payi-alacagi/): Kadının Katkı Payı Alacağı: Evlilik Birliği İçinde Edinilen Taşınmaza Ev Hanımı Olan Kadının Ziynetleri ile Katkı Yapması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2022/1273 Karar No: 2023/1238 Karar Tarihi: 13.12.2023 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Özel Daire Kararı: Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 10.11.2021 tarihli ve 2021/5378 Esas, 2021/8372 Karar sayılı BOZMA kararı Taraflar arasındaki mal rejiminden kaynaklanan alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı, davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, İlk Derece Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Dava Davacı vekili dava dilekçesinde; tarafların 20.11.1982 tarihinde evlendiklerini, ortak bir çocuklarının bulunduğunu, Ankara 11. Aile Mahkemesinin 28.06.2013 tarihli ve 2012/920 Esas, 2013/845 Karar sayılı kararı ile boşanmalarına karar verildiğini, ve kararın 11.10.2013 tarihinde kesinleştiğini, müvekkiline düğünde takılan 5 adet üçlü burma bilezik, 7 adet gremse altın, 1 adet zincir, 1 adet 200 gram kelepçe tabir edilen bilezik, yüzük, kolye ve küpeden oluşan setin davalıya verildiğini, evlilik birliği içinde edinilen mallarda müvekkilinin de katkısının bulunduğunu ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla müvekkili adına kayıtlı olup sonrasında satılan Ankara …15150 ada 1 parsel sayılı taşınmazdaki 4 nolu bağımsız bölüm için 2.000,00 TL, 2008 model … plakalı araç için 2.000,00 TL, Vakıfbank Çetin Emeç Şubesindeki altın hesabında yer alan 905 adet altın için 2.000,00 TL, davalı adına kayıtlı olan … 27874 ada 6 parseldeki 14 nolu bağımsız bölüm için 2.000,00 TL, müvekkiline ait ziynetler için 2.000,00 TL olmak üzere şimdilik 10.000,00 TL katkı, katılma ve değer artış payı alacağının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. II. Cevap Davalı vekili cevap dilekçesinde; tüm iddiaları inkârla, 15150 ada 1 parselde yer alan 4 nolu bağımsız bölümün müvekkilinin birikimleri, arkadaşlarından alınan borç para, müvekkilinin adına kayıtlı olan aracın satılması ve polis sandığından kredi çekmek suretiyle elde edilen paralarla satın alındığını ve davacı adına kaydedildiğini, sonrasında bu taşınmazın yine davacı tarafından satıldığını ve bedelin davacıda kaldığını, davacının elde ettiği bu parayla dava dilekçesinde belirttiği ziynetleri aldığını, artan paranın da davacıda kaldığını, sonrasında davalının babasından aldığı parayla ve kredi çekmek suretiyle 27874 ada 6 parseldeki 14 nolu bağımsız bölümü satın aldığını, bu evde davacının hiçbir katkısının bulunmadığını, 2008 model … plakalı aracın da müvekkiline ait olduğunu ve kendi geliri ile aldığını, sonrasında ihtiyaç nedeni ile satıldığını, ziynetlerin tamamının davacıda olduğunu, müvekkilinin hiçbir zaman 905 adet altının olmadığını ileri sürerek davanın reddini savunmuştur. III. İlk Derece Mahkemesi Kararı İlk Derece Mahkemesinin 12.12.2017 tarihli ve 2014/600 Esas, 2017/1046 Karar sayılı kararı ile; 11.10.2013 tarihinde boşanan eşler arasında 01.01.2002 tarihine kadar mal ayrılığı, başka mal rejimi seçmediklerinden bu tarihten boşanma davasının açıldığı tarihe kadar da yasal edinilmiş mallara katılma rejiminin geçerli olduğu, toplanan deliller ve alınan bilirkişi raporlarından kadının ev hanımı davalının ise emekli polis olduğu, 01.01.2002 öncesi dönemde eşlerden birinin evliliğe emek katkısının kendisine katkı payı alacağı hakkı vermediği, katkı payı alacağı için mutlaka para veya parasal bir değer ile malın edinilmesine katılmanın veya katkıda bulunmanın zorunlu olduğu, davacı adına …Sitesi Mah. 15150 ada 1 parsel 4 numaralı bağımsız bölümün (4 numaralı bağımsız bölüm) 04.04.1997 tarihinde alındığı, 29.05.2000 tarihinde satıldığı, davacı vekili tarafından “düğünde takılan altınların evin alımında kullanıldığı” ileri sürülmüş ve tanıklar da aynı yönde beyanda bulunmuşlar ise de davacı vekilinin sonraki dilekçelerinde “davacının düğünde takılan takılarının bu taşınmazın alımı sırasında satılan ve davalı adına kayıtlı olan … plakalı aracın alımında” kullanıldığının iddia edildiği, … plakalı araç ise davalı tarafından 05.02.1996 tarihinde alınıp 12.11.1997 tarihinde satıldığı, dolayısıyla evin alımından 7 ay 8 gün sonra aracın satılmış olması nedeniyle davacının iddiasını doğrulamadığı, takıların miktar ve cins yönünden araç alımında kullanıldığının belli olmadığı gibi vekilin beyanlarıyla davacı adına kayıtlı olup bilahare satılan 4 numaralı bağımsız bölümün alımında kullanılmadığının sabit olduğu, zira davacı vekili iddiasını “aracın alımında kullanıldı” şeklinde değiştirdiği, aracın ise taşınmazın alımından sonra satıldığı, ziynetlerin davacıda olduğu tanık olarak dinlenen ortak çocuk … tarafından ifade edildiği, takıların araç alımında kullanıldığı yönünde davacının soyut iddiası dışında delil bulunmadığı, böyle olunca 4 numaralı bağımsız bölümün 04.04.1997 tarihinde o dönem çalışmakta olan davalının birikimleriyle alındığı ve davacı adına tescil edildiği, bu konuda davacı yararına bağış iddiası ve ispatı bulunmadığından davalının kendi katkısıyla aldığı ve davacı adına tescil ettirdiği bu taşınmazın satış bedelini almasında bir sakınca bulunmadığı, aksi halde davalının bu bedeli dava yolu ile alma olanağı bulunduğu, ayrıca bu bedelin daha sonra başka taşınmazların alımında kullanılmış olmasının erkeğin kişisel malı olduğu özelliğini ortadan kaldırmayacağı, davalı tarafından davacı tanığı …’a yazdırılan ve 4 numaralı bağımsız bölümün alım bedelini ayrıntılı gösteren belgeden anlaşılacağı üzere davacının 300 DM taşınmazın alımında katkısının bulunduğu, 4 numaralı bağımsız bölümün satışından elde edilen parayla önce … Mah. 27871 Ada 1 Parsel 9 nolu bağımsız bölümün (9 numaralı bağımsız bölüm) 17.11.2000 tarihinde alındığı ve bedelinin ödendiği, daha sonra buranın beğenilmemesi nedeniyle müteahhide 09.10.2001 tarihinde iade edildiği ve sonrasında aynı şahıstan Çankaya Cevizlidere Mah. … Ada 6 Parsel 14 nolu bağımsız bölümün (14 numaralı bağımsız bölüm) 29.12.2003 tarihinde davalı adına alındığı, davalı tarafından 9 numaralı bağımsız bölüm ile ilgili satıcı …ile yapılmış olunan 28.04.2000 tarihli satış sözleşmesinin dosyaya sunulduğu, bu yerin tapu kaydının her ne kadar 17.11.2000 tarihli olduğu görünse de satış işleminin 28.04.2000 tarihinde gerçekleştiği, dolayısıyla davalının kişisel malı olduğu, aynı şekilde 14 numaralı bağımsız bölümün de 2002 öncesinde temelden girilmek suretiyle alındığı ancak tapu kaydının geç oluşturulduğu, 14 numaralı bağımsız bölüme ilişkin kat irtifakının 22.02.2001 tarihinde kurulduğu, yapı kullanma izninin 23.05.2005 tarihinde alındığı, kat mülkiyetine geçiş tarihinin ise 15.06.2005 olduğu, tüm bu tespitlerin davacı asılın 09.11.2016 tarihli oturumdaki beyanı ile de doğrulandığı, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 220/4 üncü maddesi uyarınca kişisel mal yerine geçen değerlerinde kişisel mal sayılacağından gerek 4 numaralı bağımsız bölümün satış bedelinin, gerek 9 numaralı bağımsız bölümün satış bedelinin, gerekse 01.01.2002 tarihinden önce alındığı anlaşılan dava konusu 14 numaralı bağımsız bölümün davalı - [Şirket Ortağı Olmadığının Tespiti ve Şirkete Yatırılan Paranın İadesi Amacıyla Dava Açılması](https://kayseriavukat.org.tr/sirket-ortagi-olmadiginin-tespiti/): Şirket Ortağı Olmadığının Tespiti ve Şirkete Yatırılan Paranın İadesi Talebi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Turgay Kılıç Başvurusu Başvuru Numarası: 2020/21022 Karar Tarihi: 14/12/2023 R.G. Tarih ve Sayı: 7/2/2024-32453 İKİNCİ BÖLÜM – KARAR Başkan: Kadir ÖZKAYA Üyeler: M. Emin KUZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Basri BAĞCI, Kenan YAŞAR Raportör: Olcay ÖZCAN Başvurucu: Turgay KILIÇ I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, şirkete yatırılan paranın iadesi talebiyle açılan dava sırasında yapılan kanuni düzenleme sonucu alacağın tahsil imkânının ortadan kaldırılması nedeniyle mülkiyet hakkıyla bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 1/7/2020 tarihinde yapılmıştır. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Bakanlık görüşü başvurucuya tebliğ edilmiştir. III. OLAY VE OLGULAR 4. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 5. Başvurucu 1966 doğumlu olup Almanya\’da ikamet etmektedir. 6. K. Holding Anonim Şirketi (K. Holding) 22/11/1995 tarihinde Konya’da kurulmuştur. 7. Başvuru dilekçesi ekinde sunulan belgelere göre 19/6/2014 tarihinde K. Holding ve K. İnşaat Tarım ve Sanayi İşletmeleri Anonim Şirketi (K. İnşaat) tarafından düzenlenen hisse senedi teslim tutanağı başvurucu ve K. Holding temsilcisi tarafından imzalanmıştır. Bu belgeye göre başvurucu, 200 adet K. İnşaat ve 490 adet K. Holding hisse senedini merkezî kayıt kuruluşu nezdinde kaydileştirmek üzere K. Holdinge teslim etmiştir. 8. K. Holdinge ait şirket ünvanı 5/6/2017 tarihinde Konya Ticaret Sicil Müdürlüğünce tescil edilerek B. Holding Anonim Şirketi (B. Holding) olarak değiştirilmiştir. 9. Başvurucu 26/10/2017 tarihinde Konya 2. Asliye Ticaret Mahkemesinde (Ticaret Mahkemesi) B. Holding aleyhine, şirket ortağı olmadığının tespitine ve fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere şimdilik 15.000 TL\’nin dava tarihinden itibaren işletilecek ticari faiziyle birlikte tahsiline karar verilmesi talebiyle dava açmıştır. Başvurucu bu davada, B. Holdingin kendisi de dâhil birçok kişiden para topladığını, mevzuata aykırı ortaklık ilişkisi kurduğunu, B. Holding tarafından kandırılıp borsaya girmeye zorlandığını ve paraların istendiği her an iade edileceği taahhüdünde bulunulmasına rağmen parasını tahsil edemediğini ileri sürmüştür. 10. Ticaret Mahkemesi 7/11/2018 tarihinde davanın kabulüne, başvurucunun B. Holding ortağı olmadığının tespitine ve 15.000 TL\’nin dava tarihi olan 26/10/2017\’den itibaren değişen oranlarda hesaplanacak avans faizi ile birlikte başvurucuya verilmesine karar vermiştir. Karar gerekçesinde özetle; i. Benzer nitelikte yüzlerce dava dosyası bulunduğu, ii. Taraflar arasındaki hukuki ilişkinin doğduğu ve devam ettiği dönemde yürürlükte olması nedeniyle uyuşmazlığa uygulanacak 29/6/1956 tarihli ve 6762 sayılı mülga Türk Ticaret Kanunu\’nun 329. ve 405. maddelerine göre anonim şirket ortaklarının şirkete sermaye olarak koydukları hisse bedellerini geri istemelerinin mümkün olmadığı ancak davanın şirket ortağı olunmadığı temeline dayanılarak açıldığı, iii. B. Holdingin ortakların sermaye olarak verdiğini isteyemeyeceğine ilişkin yasal düzenlemeyi kullanarak para yatıran kişileri grup şirketlerden herhangi birinde veya birkaçında düşük nominal bedellerle şeklen ortak gibi gösterdiği, iv. B. Holdingin tahsil ettiği paraları muhasebe kayıtlarına yansıtmayarak para iadesi taleplerini reddettiği, taraflar arasında sahih bir ortaklık ilişkisi bulunmadığı, B. Holdingin aldığı paraları iade etmesi gerektiği, v. Başvurucunun 26/10/2017 tarihi itibarıyla bakiye 25.733,93 TL alacağı olduğu belirtilmiştir. 11. Taraflar, istinaf kanun yoluna başvurmuştur. Konya Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesi (Bölge Adliye Mahkemesi) 17/1/2020 tarihinde istinaf talebinin kabulüne, Ticaret Mahkemesi kararının kaldırılmasına, yeniden hüküm kurulmasına ve açılan dava hakkında karar verilmesine yer olmadığına kanun yolu kapalı olarak karar vermiştir. 12. Bölge Adliye Mahkemesi kararının gerekçesinde özetle; i. Ticaret Mahkemesi kararı sonrası 5/12/2019 tarihli ve 7194 sayılı Kanun\’un 41. maddesi ile 25/3/1987 tarihli ve 3332 sayılı Sermaye Piyasasının Teşviki, Sermayenin Tabana Yaygınlaştırılması ve Ekonomiyi Düzenlemede Alınacak Tedbirler ile 5422 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu, 213 Sayılı Vergi Usul Kanunu ve 3182 Sayılı Bankalar Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun\’a geçici 4. madde eklendiği belirtilmiştir. ii. Başvurucu ile B. Holding arasındaki ilişkinin anılan madde kapsamında kaldığına işaret edilmiştir. Bu kanuni düzenlemeye göre tarafların iddia ve savunmaları ile delilleri değerlendirilmeden, Ticaret Mahkemesi kararının kaldırılarak açılan dava ile ilgili karar verilmesine yer olmadığına karar verilmesi gerektiği ifade edilmiştir. 13. Bireysel başvuru formuna göre başvurucu, nihai Bölge Adliye Mahkemesi kararını 3/6/2020 tarihinde öğrenmiş; 1/7/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. IV. İLGİLİ HUKUK A. Ulusal Hukuk 1. İlgili Mevzuat 14. 6762 sayılı mülga Türk Ticaret Kanunu\’nun \”Şirketin kendi hisse senetlerini satın alması\” kenar başlıklı 329. maddesinin ilgili kısmı şöyledir: \”Şirket, kendi hisse senetlerini temellük edemiyeceği gibi rehin olarak da kabul edemez. Bu senetlerin temellükü veya rehin alınması neticesini doğuran akitler hükümsüzdür. Şu kadar ki; aşağıda gösterilen akitler bu hükümden müstesnadır: … \” 15. 6762 sayılı mülga Kanun’un 405. maddesi şöyledir: \”Pay sahibi, hisse senetlerinin çıkarılması sırasında tayin olunan ve hisse senetlerinin itibari kıymetine müsavi veya ondan yüksek olan pay bedelinden fazla bir şey ödemeye esas mukavele ile dahi mecbur tutulamaz. Pay sahipleri sermaye olarak şirkete verdiklerini geri istiyemezler; tasfiye payına mütaallik hakları mahfuzdur. Hisse senetlerinin devri şirketin muvafakatine bağlı olan hallerde esas mukavele hissedarlara esas sermayeye iştirak borcundan başka muayyen zamanlarda tekerrür eden mevzuu para olmıyan edalarda bulunmak mükellefiyetini de yükleyebilir. Bu mükellefiyetlerin mahiyet ve şumulü hisse senetlerine ve ilmuhaberlere yazılır. Bu gibi tali mükellefiyetler hakkında esas mukavele ile cezai şart kabul edilebilir. \” 16. 7194 sayılı Kanun\’un 41. maddesiyle 3332 sayılı Kanun\’a eklenen geçici 4. madde şöyledir: \”Geçici Madde 4 31/12/2014 tarihine kadar, pay sahibi sayısı nedeniyle payları halka arz olunmuş sayılan ve payları borsada işlem gören anonim ortaklıklar tarafından doğrudan veya dolaylı olarak nominal ya da primli değer üzerinden pay veya pay adı altında satışı yapılmış olan her türlü araç, 6/12/2012 tarihli ve 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun kaydileştirmeye ilişkin şartlarına tabi olmaksızın 29/6/1956 tarihli ve 6762 sayılı mülga Türk Ticaret Kanunu ile 13/1/2011 tarihli ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu kapsamında pay addolunur, bu ortaklıklara yapılan ödemeler pay karşılığı yapılmış kabul edilir ve ortaklık ilişkisi kurulmuş sayılır. Bu payların kaydileştirilmemiş olması ortaklık haklarına halel getirmeyeceği gibi ortaklık ilişkisinin kurulmadığı da iddia edilemez. Birinci fıkra kapsamında kurulmuş olan ortaklık ilişkileri hakkında; geçerli bir ortaklık ilişkisi bulunmadığı veya primli pay satışı yapıldığı ileri sürülerek sebepsiz zenginleşme, haksız fiil, sözleşme öncesi görüşmelere aykırılık veya sözleşmeye aykırılık nedenlerine dayalı olarak açılan ve kanun yolu incelemesindekiler dahil görülmekte olan menfi tespit, tazminat veya alacak davalarında, karar verilmesine yer olmadığına dair karar verilir ve yargılama gideri ile maktu vekalet ücreti ortaklık üzerinde bırakılır.\” 2. Anayasa Mahkemesi Kararı 17. Anayasa Mahkemesinin 18/5/2023 - [Eski Hükümlü Kadrosuna Geçme Talebinin İstihbari Nitelikteki Bilgi Nedeniyle Reddedilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/eski-hukumlu-kadrosuna-gecme/): Eski Hükümlü Kadrosuna Geçme Talebinin Reddedilmesi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Süleyman Arslan Başvurusu Başvuru Numarası: 2020/38851 Karar Tarihi: 10/5/2023 Birinci Bölüm – Karar Başkan: Hasan Tahsin GÖKCAN Üyeler: Muammer TOPAL, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN, Muhterem İNCE Raportör: Eren Can BENAKAY Başvurucu: Süleyman ARSLAN I. Başvurunun Konusu 1. Başvuru, güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının olumsuz sonuçlandığı gerekçesiyle eski hükümlü kadrosuna geçme talebinin reddine dair işleme karşı açılan iptal davasında davanın sonucuna etkili iddianın kararda karşılanmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. Başvuru Süreci 2. Başvuru 13/11/2020 tarihinde yapılmıştır. 3. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 4. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. III. Olay ve Olgular 5. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 6. Başvurucu, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü Diyarbakır 10. Bölge Müdürlüğü bünyesinde taşeron işçi olarak çalışmaktayken 24/12/2017 tarihinde, 19/9/2009 tarihli ve 27354 sayılı Resmî Gazete\’de yayımlanarak yürürlüğe giren Kamu Kurum ve Kuruluşlarına Eski Hükümlü veya Terörle Mücadelede Malul Sayılmayacak Şekilde Yaralananların İşçi Olarak Alınmasında Uygulanacak Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik (Yönetmelik) hükümleri uyarınca eski hükümlü kadrosuna alınma talebiyle idareye başvurmuştur. 7. Başvurucu hakkında 3/10/2016 tarihli ve 676 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname\’nin (676 sayılı KHK) 74. maddesiyle 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 48. maddesinin birinci fıkrasının (A) bendine eklenen (8) numaralı alt bent uyarınca güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yaptırılmıştır. Güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının olumsuz sonuçlanması nedeniyle başvurusu reddedilmiştir. 8. Başvurucu, söz konusu işlemin iptali istemiyle 12/6/2018 tarihinde dava açmıştır. Dava dilekçesinde herhangi bir terör örgütü faaliyeti içerisinde olmadığını, bu durumun hakkında verilen beraat ve takipsizlik kararından anlaşılacağını belirtmiştir. Buna rağmen güvenlik soruşturmasının neden olumsuz olarak sonuçlandığını anlamadığından yakınmıştır. Hakkında mahkûmiyet kararı bulunmamasına rağmen masumiyet karinesine aykırı bir şekilde görevine atanmadığı gibi işine de haksız bir şekilde son verilmesinden şikâyet etmiştir. 9. Diyarbakır 1. İdare Mahkemesi (Mahkeme) 7/2/2019 tarihinde davayı reddetmiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısmı şu şekildedir: \”Uyuşmazlıkta, davacı hakkında 696 sayılı Kanun Hükmünde Kararname\’nin 127. maddesi ile 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye eklenen Geçici 23. maddesi ile 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu\’nun 48. maddesinin 1. fıkrasının (A) bendinin 8 numaralı alt bendi gereğince yapılan güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması sonucunda, davacının güvenlik soruşturmasının olumsuz olduğu yönünde istihbari nitelikli bilgiler bulunduğu; güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması sonucunda elde edilen bu bilgiler kamu yararı ve hizmet gerekleri açısından değerlendirildiğinde, idarenin dava konusu işlemi hukuk dışı saiklerle tesis ettiğine yönelik herhangi bir tespitin de bulunmadığı görülmektedir. Bu durumda, yukarıda açıklanan mevzuat hükümleri uyarınca, davacı hakkında yapılan güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması neticesinde elde edilen bilgi ve belgelere göre inceleme ve değerlendirme yapılmasının istihdam edilecek kadronun niteliği gereği olduğu, kamu kurum veya kuruluşlarına eski hükümlülerin işçi olarak alınma koşullarına bakıldığında, mevzuatta aranan şartların sağlanmasının, başvurucu açısından resen işçi olarak alınma sonucunu doğurmayacağı, bu şartların sağlanması halinde sadece başvuru hakkının tanındığı, başvuruların idarece değerlendirileceği, bu değerlendirmenin \’kamu hizmetinin sağlıklı, verimli ve güvenilir bir şekilde işlemesi\’ bakımından yapılacağı, yapılacak değerlendirme sonucuna göre atama yapmak konusunda idarenin takdir yetkisinin bulunduğu, idarenin kamu görevine açıktan atama yapma konusunda sahip olduğu takdir hakkı kapsamında tanınan yetkisini atamama yönünde kullanması sırasında, davacı hakkında yapılan güvenlik soruşturmasının olumsuz sonuçlanması, atanılacak görevin önem ve özelliği göz önünde tutulmak suretiyle, kamu yararı, güvenliği ve hizmet gereklerini gözetmek zorunda olduğu hususu da göz önüne alındığında tesis edilen dava konusu işlemde takdir yetkisinin kullanımı açısından kamu yararı ve hizmet gereklerine aykırılık bulunmadığı sonuç ve kanaatine ulaşılmıştır. Ayrıca, bazı kamu görevlileri hakkında kamu görevine alınmaları sırasında güvenlik soruşturması yapılmasının gerekçeleri ve amacı doğrultusunda, güvenlik soruşturmasının olumsuz olması nedeniyle kadroya alınmama yönünde tesis edilen işlemlerin bir ceza işlemi olmadığı ve bu işlemlerin yargısal denetiminin de ceza hukuku ilkelerine göre yapılamayacağı; buradaki kadroya alınmama işleminin, sadece ilgilinin bulunduğu veya bulunmak istediği kamu görevini üstlenmesinin, \’kamu güvenliği ve idarece yürütülen hizmetin gerekleri bakımından\’ uygun görülmemesinden kaynaklandığı, davacının güvenlik soruşturması sonucunun olumsuz olduğu yönünde gelen istihbari nitelikli bilgilerden, terör örgütleri adına kurye/işbirlikçilik faaliyetlerinde bulunduğunun değerlendirildiği, bu nedenle davalı idare bünyesinde çalışmasının güvenlik açısından sakıncalı olabileceği de açıktır.\” 10. Başvurucu 12/3/2019 tarihinde karara karşı istinaf yoluna başvurmuştur. İstinaf dilekçesinde, tesis edilen işlemde sebep gösterilmediğini, hangi nedenle güvenlik soruşturmasının olumsuz olarak sonuçlandığının bilinmediğini belirten başvurucu işlemin gerekçe içermediğini ifade etmiştir. Hakkında herhangi bir kovuşturma ya da soruşturma bulunmadığını, herhangi bir terör örgütü ile bağlantısının bulunmadığını da kaydederek kendisi ile benzer durumda olan kişiler görevine başlarken göreve başlamasının haksız bir şekilde engellenmesi nedeniyle eşitlik ilkesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür. 11. Gaziantep Bölge İdare Mahkemesi 4. İdari Dava Dairesi (Bölge İdare Mahkemesi) 22/9/2020 tarihinde istinaf talebini kesin olarak reddetmiştir. 12. Nihai karar başvurucuya 20/10/2020 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 13/11/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. IV. İlgili Hukuk 1. İlgili Mevzuat 13. Kamu Kurum ve Kuruluşlarına Eski Hükümlü veya Terörle Mücadelede Malul Sayılmayacak Şekilde Yaralananların İşçi Olarak Alınmasında Uygulanacak Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik\’in \”Eski hükümlü çalıştırma yükümlülüğü kapsamında işe alınma\” başlıklı geçici 1. maddesi şöyledir: \”27/6/1989 tarihli ve 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin geçici 23 üncü maddesi kapsamında aranan diğer tüm şartları taşımakla birlikte yalnızca 657 sayılı Kanunun 48 inci maddesinin (A) bendinin (5) numaralı alt bendinde belirtilen şartı taşımaması nedeniyle sürekli işçi kadrosuna/geçici işçi pozisyonuna geçirilemeyen alt işveren işçilerinden; bu Yönetmelik kapsamında eski hükümlü olduğunu belgelendirenler, sürekli işçi kadrosuna/geçici işçi pozisyonuna geçiş yapamadığı ilgili kamu kurum ve kuruluşunca Kurumdan talepte bulunmaksızın 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin geçici 23 üncü maddesi hükümlerine tabi olmak kaydıyla eski hükümlü çalıştırma yükümlülüğü kapsamında işe alınabilir.\” 14. 20/11/2017 tarihli ve 696 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname\’nin 127. maddesinin ilgili kısmı şöyledir: \”375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye aşağıdaki geçici maddeler eklenmiştir. GEÇİCİ MADDE 23- 5018 sayılı Kanuna ekli (I), (II), (III) ve (IV) sayılı cetvellerde yer alan kamu idareleri (MİT Müsteşarlığı hariç) ile bunlara bağlı döner sermayeli kuruluşlar, bu Kanun Hükmünde Kararnameye ekli (I) sayılı listede yer alan idarelerin merkez ve taşra teşkilatlarında; ödemeleri merkezi yönetim, sosyal güvenlik kurumu, fon, kefalet sandığı, yatırım izleme ve koordinasyon başkanlığı, gençlik hizmetleri ve spor il müdürlüğü bütçelerinden veya - [Vakıf Üniversitelerinin Kapatılması: Faaliyet İzninin İdari İşlemle Kaldırılması Anayasa’ya Aykırıdır](https://kayseriavukat.org.tr/vakif-universitelerinin-kapatilmasi/): Vakıf Üniversitelerinin Kapatılması: Faaliyet İzninin Cumhurbaşkanı Kararı ile Kaldırılması AYM Kararı Değerlendirme Dava konusu kuralda vakıf yükseköğretim kurumunun muaccel ve kısa vadeli borçlarının, toplam yıllık eğitim ve öğretim gelirleriyle veya mevcut mal varlığıyla ödeme imkânının bulunmadığının Hazine ve Maliye Bakanlığının görüşü ve Yükseköğretim Kurulunun (YÖK) kararıyla tespit edilmesi hâlinde faaliyet izninin geçici olarak durdurulması öngörülmüştür. Vakıf yükseköğretim kurumları hakkında doğrudan faaliyet izninin geçici olarak durdurulması tedbiri, bu kurumların eğitim öğretim faaliyetlerinin geleceğini tehlikeye düşürmesi nedeniyle oldukça ağır bir tedbirdir. Bu bağlamda daha hafif tedbirlerin veya kademelendirilmiş bir tedbir sisteminin uygulanması önem taşımaktadır. Nitekim Vakıf Yükseköğretim Kurumları Yönetmeliği’nde vakıf yükseköğretim kurumları hakkında uyarma ve düzeltme, yeni akademik birim kurma ve program açma taleplerinin askıya alınması, öğrenci kontenjanının kısıtlanması veya öğrenci alımının durdurulması, faaliyet izninin geçici olarak durdurulması ve faaliyet izninin kaldırılması şeklinde kademelendirilmiş bir tedbir sistemi düzenlenmiştir. Kuralla ulaşılmak istenen amaca kademeli bir tedbir sisteminin öngörülmesi suretiyle ulaşılması mümkünken vakıf yükseköğretim kurumları hakkında doğrudan faaliyet izninin geçici olarak durdurulması tedbiri uygulanmasının gerekli olmadığı ve dolayısıyla ölçüsüz olduğu sonucuna varılmıştır. Dava konusu diğer bir kuralda ise faaliyet izni geçici durdurulan vakıf yükseköğretim kurumunun, eğitim öğretim faaliyetleri için mülkiyetinde yeterli taşınmazı bulunmadığının veya mevcut mal varlığıyla eğitim öğretim faaliyetlerini sürdüremeyeceğinin garantör üniversite tarafından tespiti ve YÖK’çe onaylanması hâlinde faaliyet izninin kaldırılacağı hükme bağlanarak faaliyet izninin Cumhurbaşkanı kararıyla kaldırılacağı öngörülmüştür. Faaliyet izninin kaldırılması geri alınması mümkün olmayan bir idari işlem niteliğinde olup faaliyet izni kaldırılan vakıf yükseköğretim kurumunun eğitim ve öğretime devam etmesi ya da tekrar başlaması mümkün değildir. Bu bağlamda her ne kadar adı faaliyet izninin kaldırılması olsa bile bu idari işlemin sonrasında geri alınmasının mümkün olmadığı gözetildiğinde söz konusu idari işlem yükseköğretim kurumunun fiilen kapatılması sonucunu doğurmaktadır. Dolayısıyla vakıf yükseköğretim kurumunun kanunla kapatılması gerekirken bu konuda kapatma niteliğinde bir idari işlem tesis edilmesine imkân tanınmasının anayasal güvencelere aykırı olduğu değerlendirilmiştir. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralların Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi Kararı Esas Sayısı : 2020/55 Karar Sayısı : 2023/228 Karar Tarihi : 28/12/2023 R.G. Tarih – Sayı : 13/2/2024 – 32459 I. İptali İstenen Kanun Hükümleri 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun ek 11. maddesine eklenen on birinci ve on dördüncü fıkralar şöyledir: “Vakıf yükseköğretim kurumunun muaccel ve kısa vadeli borçlarını, toplam yıllık eğitim ve öğretim gelirleriyle veya mevcut mal varlığıyla ödeme imkânının bulunmadığının Hazine ve Maliye Bakanlığının görüşü ve Yükseköğretim Kurulunun kararıyla tespit edilmesi halinde, faaliyet izni geçici olarak durdurulur.” “Faaliyet izni geçici olarak durdurulan vakıf yükseköğretim kurumunun, eğitim-öğretim faaliyetleri için mülkiyetinde yeterli taşınmazı bulunmadığının veya mevcut malvarlığıyla eğitim-öğretim faaliyetlerini sürdüremeyeceğinin garantör üniversite tarafından tespiti ve Yükseköğretim Kurulunca onaylanması halinde, üçüncü fıkra uyarınca faaliyet izni kaldırılır.” II. İlk İnceleme Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Serdar ÖZGÜLDÜR, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ ve Basri BAĞCI’nın katılımlarıyla 25/6/2020 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine, yürürlüğü durdurma talebinin esas inceleme aşamasında karara bağlanmasına OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. III. Esasın İncelenmesi Dava dilekçesi ve ekleri, Raportör Burak FIRAT tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, dava konusu kanun hükümleri, dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü: 2547 sayılı Kanun’un Ek 11. Maddesine Eklenen On Birinci ve On Dördüncü Fıkraların İncelenmesi 1. On Birinci Fıkra a. Anlam ve Kapsam Vakıf yükseköğretim kurumlarına Yükseköğretim Kurulu (YÖK) tarafından verilen faaliyet iznini açıkça tanımlayan bir kanun hükmü bulunmamaktadır. Bununla birlikte 28/3/1983 tarihli ve 2809 sayılı Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanunu’nun 3. maddesinde üniversitenin, merkezi ve benzeri birimlerden oluştuğu öngörülmüş, aynı maddede üniversite bünyesinde yer alabilecek birimlerin neler olabileceği sayıldıktan sonra bir üniversitede en az üç fakültenin bulunmasının zorunlu olduğu belirtilmiştir. Anılan Kanun’un 6. maddesinde ise yeni kurulan üniversite birimlerinin eğitim öğretim faaliyetlerine YÖK tarafından izin verileceği hükme bağlanmıştır. Buna göre vakıf yükseköğretim kurumu her ne kadar kanunla kurulmuş olsa da eğitim öğretim faaliyetinde bulunabilmesi YÖK’ün bu konuda izin vermesine bağlıdır. Dolayısıyla faaliyet izni bir vakıf yükseköğretim kurumunun eğitim öğretim faaliyetine başlaması veya başlamış bulunan eğitim öğretim faaliyetine devam edebilmesi için YÖK tarafından verilen izin olarak tanımlanabilir. 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun ek 11. maddesi genel olarak vakıflarca kurulan yükseköğretim kurumlarının faaliyet izinlerini, eğitim öğretim düzeyinin yetersizliği veya ekonomik ve mali durum gibi sebeplerle geçici olarak durdurulmasını veya kaldırılmasını faaliyet izni kaldırılan vakıf yükseköğretim kurumu hakkında gerçekleştirilecek işlemleri ve bu kurumlardaki öğrencilerin durumlarını düzenlemektedir. Anılan maddenin dava konusu on birinci fıkrasıyla vakıf yükseköğretim kurumunun muaccel ve kısa vadeli borçlarının, toplam yıllık eğitim ve öğretim gelirleriyle veya mevcut mal varlığıyla ödeme imkânının bulunmadığının Hazine ve Maliye Bakanlığının (Bakanlık) görüşü ve YÖK kararıyla tespit edilmesi hâlinde faaliyet izninin geçici olarak durdurulacağı hükme bağlanmıştır. b. İptal Talebinin Gerekçesi Dava dilekçesinde özetle; dava konusu kuralla vakıf yükseköğretim kurumunun faaliyet izninin geçici olarak durdurulmasının kişilerin çeşitli nedenlerle tercih ettikleri eğitim kurumlarından ve öğretim kadrosundan eğitim alma imkânının ortadan kaldırılması suretiyle eğitim ve öğrenim hakkının ihlal edilmesine neden olduğu, ayrıca eğitim ve öğrenim hakkına getirilen sınırlamanın orantılı olmadığı, sadece mali duruma bakarak değerlendirme yapılmaması gerektiği, eğitim ve öğretim düzeyinin yeterli olduğu sürece yaşanan mali sorunların faaliyet izninin durdurulmasının gerekçesi olamayacağı, Bakanlığın görüşünün nesnel ölçütlerden uzak olduğu ve keyfî uygulamalara yol açacağı belirtilerek kuralın Anayasa’nın 2., 5., 13., 42. ve 130. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür. c. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu Anayasa’nın yükseköğretim kurumlarını düzenleyen 130. maddesinin birinci fıkrasında ”Çağdaş eğitim-öğretim esaslarına dayanan bir düzen içinde milletin ve ülkenin ihtiyaçlarına uygun insan gücü yetiştirmek amacı ile; ortaöğretime dayalı çeşitli düzeylerde eğitim-öğretim, bilimsel araştırma, yayın ve danışmanlık yapmak, ülkeye ve insanlığa hizmet etmek üzere çeşitli birimlerden oluşan kamu tüzelkişiliğine ve bilimsel özerkliğe sahip üniversiteler Devlet tarafından kanunla kurulur.”, ikinci fıkrasında ”Kanunda gösterilen usul ve esaslara göre, kazanç amacına yönelik olmamak şartı ile vakıflar tarafından, Devletin gözetim ve denetimine tâbi yükseköğretim kurumları kurulabilir.”, dokuzuncu fıkrasında “…üniversiteler üzerinde Devletin gözetim ve denetim hakkını kullanma usulleri, … kanunla düzenlenir.”, onuncu fıkrasında da “Vakıflar tarafından kurulan yükseköğretim kurumları, malî ve idarî konuları dışındaki akademik çalışmaları, öğretim elemanlarının sağlanması ve güvenlik yönlerinden, Devlet eliyle kurulan yükseköğretim kurumları için Anayasada belirtilen hükümlere tabidir.” denilmektedir. - [Tutukluluk Hâlinin Duruşmasız Olarak İncelenmesi, Kişi Hürriyeti ve Güvenliği Hakkının İhlalidir](https://kayseriavukat.org.tr/tutukluluk-halinin-incelenmesi/): Duruşmasız Olarak Tutukluluk Hâlinin Devamına Karar Verilmesi AYM Kararı – Değerlendirme Olaylar Başvurucunun 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nda düzenlenen suçlar kapsamında tutuklu olarak yargılandığı davada ağır ceza mahkemesi (mahkeme), tutukluluk durumunu önce farklı iki tarihte dosya üzerinden ardından da 6/3/2020 tarihinde duruşma açmak suretiyle incelemiş ve başvurucunun tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir. Anılan duruşmanın ardından mahkeme, bir sonraki duruşma gününü beklemeksizin salgın hastalık nedeniyle alınan tedbirler kapsamında duruşmaların bir süre ertelenmesi hususunda karar vermek üzere resen duruşma açmış, başvurucunun ve müdafiinin yokluğunda yapılan duruşma sonunda başvurucunun tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir.  Mahkeme, devam eden yargılama sürecinde daha önce aldığı karar uyarınca farklı tarihlerde başvurucunun tutukluluk durumunu dosya üzerinden inceleyerek tutukluluk hâlinin devamı yönünde karar almıştır. Başvurucu 14/5/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Mahkeme 2/6/2020 tarihinde tutukluluk incelemesi için duruşma açmış ve bu duruşmaya başvurucu müdafii bizzat, başvurucu ise Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) yoluyla katılarak tutukluluğa ilişkin savunmalarını ileri sürmüştür. Mahkeme duruşma sonunda başvurucunun tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir. Dava, bireysel başvurunun incelendiği tarih itibarıyla ilk derece mahkemesinde derdesttir. İddialar Başvurucu, tutukluluk incelemelerinin hâkim/mahkeme önüne çıkarılmaksızın yapılması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Mahkemenin Değerlendirmesi Salgın hastalık nedeniyle alınan tedbirlere dair düzenlemeler tutukluluk hâlinin incelenmesine dair sürelerde bir değişiklik yapmamış olup başvurucunun tutukluluk durumu incelenmesinin 7145 sayılı Kanun\’un 13. maddesiyle 3713 sayılı Kanun\’a eklenen geçici 19. madde uyarınca en geç doksan günde bir duruşmalı olarak yapılması gerekmektedir. Somut olayda, başvurucu en son duruşmalı incelemenin yapıldığı 6/3/2020 tarihinden 2 ay 26 gün sonra hâkim önüne çıkmış, buna göre başvurucunun tutukluluk durumunun kanunda belirlenen doksan gün içinde duruşma açılmak suretiyle incelendiği anlaşılmıştır. Bu itibarla kanuna açıkça aykırı bir durum söz konusu değildir. Ancak Anayasa Mahkemesi koruma tedbirleriyle ilgili sürelere ilişkin şikâyetleri incelerken yasal mevzuatta belirtilen süreleri dikkate almakla birlikte mevzuatta yer alan sürelerin veya somut olaydaki sürenin makul olup olmadığı konusunda anayasal bir değerlendirme yapmak durumundadır. Nitekim Anayasa Mahkemesi birçok kararında somut olaylarda gerçekleşen sürelerin makul olup olmadığını olayların özelliklerine göre değerlendirmiştir. Öte yandan Anayasa Mahkemesi somut olaydaki müdahalenin dayanağı olan kuralın iptal talebine ilişkin olarak norm denetimi kapsamında yaptığı incelemede de söz konusu kuralın tutukluluğa ilişkin iddia ve savunmaların makul bir sürede mahkeme önünde dile getirilmesi güvencesiyle bağdaşmadığı ve müdahalenin ölçüsüz olduğu sonucuna varmış, kuralın Anayasa’ya aykırılığı nedeniyle iptaline karar vermiştir. Salgın hastalık nedeniyle her ne kadar bizzat katılım yoluyla duruşma açmanın duruşmaya katılanlar ve toplum sağlığı yönünden bir kısım sakıncası bulunsa da duruşmaların SEGBİS yoluyla yapılmasının aynı derecede sakıncalı olduğunu söylemek mümkün görünmemektedir. Nitekim yapılan düzenlemeler kapsamında da tutuklu işler bakımından duruşmaların SEGBİS yoluyla yapılması konusunda herhangi bir kısıtlama öngörülmemiştir. Ayrıca başvurucunun da SEGBİS yoluyla duruşma yapılması konusunda herhangi bir itiraz ileri sürmediği görülmüştür. Sonuç olarak başvurucunun şikâyete konu süreçte tutukluluğuna yönelik itirazlarını, tutuklanmasına dayanak olan delillerin içeriğine veya nitelendirilmesine yönelik iddialarını, lehine ve aleyhine olan görüş ve değerlendirmelere karşı beyanlarını, tahliye taleplerini hâkim/mahkeme önünde sözlü olarak dile getirmesi mümkün olmamıştır. Dolayısıyla başvurucunun tutukluluk durumunun 2 ayı aşan bir süre (2 ay 26 gün) boyunca duruşmasız olarak incelenmesinin olağan dönemde silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkeleri ile bağdaşmadığı kanaatine varılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru M.S. Başvurusu Başvuru Numarası: 2020/15221 Karar Tarihi: 5/10/2023 R.G. Tarih ve Sayı: 13/2/2024-32459 İkinci Bölüm – Karar Başkan: Kadir ÖZKAYA Üyeler: Rıdvan GÜLEÇ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Basri BAĞCI, Kenan YAŞAR Raportör: Fatih HATİPOĞLU Başvurucu: M.S (Gizlilik Talebi Kabul) I. Başvurunun Konusu 1. Başvuru, tutukluluk incelemelerinin hâkim/mahkeme önüne çıkarılmaksızın yapılması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. Başvuru Süreci 2. Başvuru 14/5/2020 tarihinde yapılmıştır. 3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. 4. Komisyon bu kararda incelediği şikâyet haricindeki şikâyetlerin kabul edilemez olduğuna, bu şikâyet yönünden ise başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. 5. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. 6. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. III. Olay ve Olgular 7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir: 8. Türkiye 15 Temmuz 2016 tarihinde askerî bir darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmış, bu nedenle 21/7/2016 tarihinde ülke genelinde olağanüstü hâl ilan edilmesine karar verilmiş ve olağanüstü hâl 19/7/2018 tarihinde sona ermiştir. Kamu makamları ve yargı organları -olgusal temellere dayanarak- bu teşebbüsün arkasında Türkiye\’de çok uzun yıllardır faaliyetlerine devam eden ve son yıllarda Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ve/veya Paralel Devlet Yapılanması (PDY) olarak isimlendirilen bir yapılanmanın olduğunu değerlendirmiştir (Aydın Yavuz ve diğerleri [GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, §§ 12-25). 9. Darbe teşebbüsü sırasında ve sonrasında ülke genelinde darbe girişimiyle bağlantılı ya da doğrudan darbe girişimiyle bağlantılı olmasa bile FETÖ/PDY\’nin kamu kurumlarındaki örgütlenmesinin yanı sıra eğitim, sağlık, ticaret, sivil toplum ve medya gibi farklı alanlardaki yapılanmasına yönelik olarak Cumhuriyet başsavcılıkları tarafından soruşturmalar yürütülmüş; çok sayıda kişi hakkında gözaltı ve tutuklama tedbirleri uygulanmıştır (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 51; Mehmet Hasan Altan (2) [GK], B. No: 2016/23672, 11/1/2018, § 12). 10. Başvurucu, İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığınca FETÖ/PDY ile bağlantılı suçlar nedeniyle başlatılan 2015/45316 sayılı soruşturma kapsamında20/8/2016 tarihinde gözaltına alınmıştır. 11. İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı 25/8/2016 tarihinde başvurucuyu anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme, terör örgütü kurma veya yönetme, terör örgütü propagandası yapma, 7/2/2013 tarihli ve 6415 sayılı Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanun\’a muhalefet ve suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama suçlarından tutuklanması talebiyle İstanbul Anadolu Sulh Ceza Hâkimliğine sevk etmiştir. 12. İstanbul Anadolu 8. Sulh Ceza Hâkimliği 25/8/2016 tarihinde başvurucunun anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme, terör örgütü kurma veya yönetme, terör örgütü propagandası yapma, 6415 sayılı Kanun\’a muhalefet ve suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama suçlarından tutuklanmasına karar vermiştir. 13. Başvurucunun tutuklama kararına karşı yaptığı itiraz, İstanbul Anadolu 9. Sulh Ceza Hâkimliğince 7/9/2016 tarihinde kesin olarak reddedilmiştir. 14. İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı 31/5/2018 tarihli fezleke ile dosyayı İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. 15. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı (2018/101364 sayılı soruşturma kapsamında) 8/11/2018 tarihli iddianame ile başvurucu hakkında terör örgütü kurma veya yönetme ile suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama suçlarından cezalandırılması talebiyle kamu davası açmıştır. İddianamede ayrıca seksen - [Birden Fazla Suçtan Mahkumiyet Halinde veya Kesinleşmiş Hükümlerde HAGB Uygulanması](https://kayseriavukat.org.tr/hagb-uygulanmasi/): Sanık Hakkında HAGB Uygulanması 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu Hükmün açıklanması ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması – Madde 231 (1) Duruşma sonunda, 232 nci maddede belirtilen esaslara göre duruşma tutanağına geçirilen hüküm fıkrası okunarak gerekçesi ana çizgileriyle anlatılır. (2) Hazır bulunan sanığa ayrıca başvurabileceği kanun yolları, mercii ve süresi bildirilir. (3) Beraat eden sanığa, tazminat isteyebileceği bir hâl varsa bu da bildirilir. (4) Hüküm fıkrası herkes tarafından ayakta dinlenir. (5) Sanığa yüklenen suçtan dolayı yapılan yargılama sonunda hükmolunan ceza, iki yıl veya daha az süreli hapis veya adlî para cezası ise; mahkemece, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilir. Uzlaşmaya ilişkin hükümler saklıdır. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, kurulan hükmün sanık hakkında bir hukukî sonuç doğurmamasını ifade eder. (6) Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesi için; a) Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış bulunması, b) Mahkemece, sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate varılması, c) Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi, gerekir. Sanığın kabul etmemesi hâlinde, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmez. (7) Açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilen hükümde, mahkûm olunan hapis cezası ertelenemez ve kısa süreli olması halinde seçenek yaptırımlara çevrilemez. (8) Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının verilmesi halinde sanık, beş yıl süreyle denetim süresine tâbi tutulur. Denetim süresi içinde, kişi hakkında kasıtlı bir suç nedeniyle bir daha hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilemez. Bu süre içinde bir yıldan fazla olmamak üzere mahkemenin belirleyeceği süreyle, sanığın denetimli serbestlik tedbiri olarak; a) Bir meslek veya sanat sahibi olmaması halinde, meslek veya sanat sahibi olmasını sağlamak amacıyla bir eğitim programına devam etmesine, b) Bir meslek veya sanat sahibi olması halinde, bir kamu kurumunda veya özel olarak aynı meslek veya sanatı icra eden bir başkasının gözetimi altında ücret karşılığında çalıştırılmasına, c) Belli yerlere gitmekten yasaklanmasına, belli yerlere devam etmek hususunda yükümlü kılınmasına ya da takdir edilecek başka yükümlülüğü yerine getirmesine, karar verilebilir. Denetim süresi içinde dava zamanaşımı durur. (9) Altıncı fıkranın (c) bendinde belirtilen koşulu derhal yerine getiremediği takdirde; sanık hakkında mağdura veya kamuya verdiği zararı denetim süresince aylık taksitler halinde ödemek suretiyle tamamen gidermesi koşuluyla da hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilebilir. (10) Denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlenmediği ve denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere uygun davranıldığı takdirde, açıklanması geri bırakılan hüküm ortadan kaldırılarak, davanın düşmesi kararı verilir. (11) Denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlemesi veya denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere aykırı davranması halinde, mahkeme hükmü açıklar. Ancak mahkeme, kendisine yüklenen yükümlülükleri yerine getiremeyen sanığın durumunu değerlendirerek; cezanın yarısına kadar belirleyeceği bir kısmının infaz edilmemesine ya da koşullarının varlığı halinde hükümdeki hapis cezasının ertelenmesine veya seçenek yaptırımlara çevrilmesine karar vererek yeni bir mahkûmiyet hükmü kurabilir. (12) Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına itiraz edilebilir. İtiraz mercii, karar ve hükmü inceler; usul ve esasa ilişkin hukuka aykırılık tespit ettiği takdirde, gerekçesini göstererek karar ve hükmü kaldırır ve gereğinin yapılması için dosyayı mahkemesine gönderir. (13) Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı, bunlara mahsus bir sisteme kaydedilir. Bu kayıtlar, ancak bir soruşturma veya kovuşturmayla bağlantılı olarak Cumhuriyet savcısı, hâkim veya mahkeme tarafından istenmesi halinde, bu maddede belirtilen amaç için kullanılabilir. (14) Bu maddenin hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin hükümleri, Anayasanın 174 üncü maddesinde koruma altına alınan inkılâp kanunlarında yer alan suçlarla ilgili olarak uygulanmaz. Anayasa Mahkemesinin 1/6/2023 tarihli ve E: 2022/120, K: 2023/107 sayılı Kararı ile bu maddenin (5), (6), (7), (8), (9), (10), (11), (12), (13) ve (14) üncü fıkraları iptal edilmiştir. Bu Kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak bir yıl sonra (1/8/2024) yürürlüğe gireceği hüküm altına alınmıştır. Kesinleşmiş Hükümlerde ve Birden Fazla Suçtan Mahkumiyet Halinde HAGB Uygulanması Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2008/11-250 Karar No: 2009/13 Karar Tarihi: 03-02-2009 Özet: Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumunun kesinleşmiş infaz edilmekte olan ve hukuki yararı bulunması koşuluyla infaz edilmiş hükümlere de uygulanabileceği ve ayrıca kesinleşmiş hükümlerde, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının, hükmü veren mahkemece, objektif koşulların değerlendirilmesiyle sınırlı bir inceleme yapılacak ahvalde evrak üzerinde, subjektif koşulların değerlendirilmesi gereken hallerde ise duruşma açılarak yapılması gerekir. (765 s. K. m. 59, 80, 95, 342, 510, 522) (5237 s. K. m. 7, 50, 51, 53, 58, 62, 155) (6136 s. K. m. 13) (3682 s. K. m. 8) (5352 s. K. Geç. m. 2,m. 13/A) (647 s. K. m. 4, 6) (5271 s. K. m. 223, 231, 264, 309) (5275 s. K. m. 98, 101) (5728 s. K. Geç .m. 1) (5252 s. K. m. 9) (5395 s. K. m. 23) (2709 s. K. m. 174) (YCGK. 19.02.2008 T. 2006/6MD-346 E. 2008/25 K.) (YCGK. 27.12.2005 T. 2005/3-162 E. 2005/173 K.) Yargıtay Kararı Sanık O.D.\’in, resmi evrakta sahtecilik suçundan 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanunu\’nun 342/1, 80, 59/2. maddeleri uyarınca 1 yıl 11 ay 10 gün ağır hapis, hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçundan ise 765 sayılı TCK\’nın 510, 522 ve 59/2. maddeleri uyarınca 11 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına ilişkin İstanbul 5. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 03.02.1999 gün ve 208-22 sayılı hüküm, Yargıtay 6. Ceza Dairesince 19.12.2000 gün ve 9381-9936 sayı ile onanarak kesinleşmiştir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun yürürlüğe girmesi nedeniyle hükümlünün hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesinin talep edilmesi üzerine, İstanbul 5. Ağır Ceza Mahkemesince dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda 03.02.2006 gün ve 208-22 sayı ile; “1-Hükümlü hakkında kesinleşmiş ilamın 2 numaralı bendinde tespit edilen ceza sanık lehine olduğundan 5237 sayılı Kanun’un 7/2 maddesi uyarınca 1 yıl 11 ay 10 gün ağır hapis cezasının, hapis olarak değiştirilmek suretiyle aynen korunmasına, infazın kesinleşmiş ilam uyarınca 1 yıl 11 ay 10 gün hapis cezası üzerinden yerine getirilmesine devam edilmesine, 2- Sanık O.D.\’in hizmet nedeniyle emniyeti suiistimal suçundan eylemine uyan 5237 sayılı TCK’nın 155/2 maddesi uyarınca takdiren 1 sene hapis ve 5 gün karşılığı adli para cezası ile cezalandırılmasına, Takdiri indirici sebep nedeniyle cezası 5237 sayılı Kanun’un 62. maddesi uyarınca 1/6 oranında indirilerek 10 ay hapis ve 4 gün karşılığı adli para cezası ile cezalandırılmasına, adli para cezasının beher günü 20, 00 YTL hesabıyla 80, 00 YTL adli para cezası olarak belirlenmesine, Hükümlü hakkında bu suçla ilgili olarak yeniden belirlenen cezalar sonuç olarak sanık lehine olduğundan 5237 sayılı TCK’nın 7/2 maddesi uyarınca - [Taahhüt Nedeniyle Tahliye: Kira Sözleşmesinden Önce Tahliye Taahhütnamesi İmzalatılması](https://kayseriavukat.org.tr/taahhut-nedeniyle-tahliye/): Taahhüt Nedeniyle Tahliye Davası: Kira Sözleşmesinden Önce Tahliye Taahhütnamesi İmzalatılması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/6-975 Karar No: 2021/1108 Karar Tarihi: 28-09-2021 Özet: Somut olay incelendiğinde; davacı vekili davalı …’un dava konusu taşınmazda 05.03.2010 başlangıç tarihli kira sözleşmesi gereğince aylık 3.350TL kira bedeli ile kiracı olduğunu, davalının dört yıldır kiracı olarak bulunduğu işyerini son dönem başından sonra verdiği 14.03.2013 tarihli taahhütname ile 04.03.2014 tarihinde boşaltacağını kayıtsız ve şartsız olarak kabul ettiğini, davalının yazılı taahhüdüne uymadığını ileri sürerek taahhüt nedeniyle kiralanandan tahliyesine karar verilmesini istemiştir. Davalı vekili, davaya dayanak yapılan tahliye taahhüdünün davacı tarafça kira sözleşmesinin imza edildiği tarihten önce alındığını, davacının, taşınmazın kiracı sıfatıyla kullanılabilmesinin ön şartı olarak ileri sürdüğü taahhütnameyi müvekkiline manevi cebir altında imzalattığını, bu şekilde imza edilen taahhüt tarafların gerçek iradelerini yansıtmaktan uzak olduğundan geçerli olmadığını, davacının kötü niyetli olduğunu belirterek davanın reddini savunmuş ise de yukarıda da belirtildiği üzere TMK’nın 6 ve HMK’nın 190. maddesi gereğince ispat yükü, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir. Tahliye taahhütnamesinin kira sözleşmesinden önce imzalatıldığını iddia eden davalı kiracı bu iddiasını ispat etmekle yükümlüdür. Bu durumda mahkemece ispat yükümlülüğü ters çevrilerek davanın reddine karar verilmesi doğru değildir. (6098 s. K. m. 352) (6570 s. K. m. 7) (4721 s. K. m. 6) (6100 s. K. m. 190) (YHGK 04.10.1944 T. 1944/15-20 E. 1944/28 K.) 1. Taraflar arasındaki taahhüt nedeniyle tahliye davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … 2. Sulh Hukuk Mahkemesince verilen davanın konusu kalmadığından karar verilmesine yer olmadığına ilişkin karar davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 6. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda önce onanmış, davacı vekilinin karar düzeltme istemi üzerine ise bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; davalı …’un dava konusu taşınmazda 05.03.2010 başlangıç tarihli kira sözleşmesi gereğince aylık 3.350TL kira bedeli ile kiracı olduğunu, davalının dört yıldır kiracı olarak bulunduğu işyerini son dönem başından sonra verdiği taahhütname ile 04.03.2014 tarihinde boşaltacağını kayıtsız ve şartsız olarak kabul ettiğini, yazılı taahhüdüne uymayan davalıya … 1. Noterliğinin 06.03.2014 tarihli ve 2454 yevmiye numaralı ihtarname keşide edildiğini, davalının ihtar ve uyarılara rağmen yazılı taahhüdüne uymadığını ileri sürerek taahhüt nedeniyle kiralanandan tahliyesine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; davaya dayanak yapılan tahliye taahhüdünün davacı tarafça kira sözleşmesinin imza edildiği tarihten önce alındığını, davacının, taşınmazın kiracı sıfatıyla kullanılabilmesinin ön şartı olarak ileri sürdüğü taahhütnameyi müvekkiline manevi cebir altında imzalattığını, bu şekilde imza edilen taahhüt tarafların gerçek iradelerini yansıtmaktan uzak olduğundan geçerli olmadığını, davacının aynı taşınmaz ile ilgili olarak başka hukuksal nedene dayalı olarak … 1. Sulh Hukuk Mahkemesinde müvekkili aleyhine tahliye davası açtığını ve kötü niyetli olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkeme Kararı 6. … 2. Sulh Hukuk Mahkemesinin 17.12.2014 tarihli ve 2014/256 E., 2014/963 K. sayılı kararı ile; gerek davacı vekilince dosyaya sunulan içeriği doldurulmuş 14.03.2013 tarihli tahliye taahhütnamesinin, gerekse davalı vekilince dosyaya sunulan içeriği doldurulmamış ancak tarafların isim ve imzalarını taşıyan tarihsiz tahliye taahhütnamesinin basılı (matbu), bilgisayar çıktısı olarak düzenlenmiş olmaları ve imzaları taraflarca inkâr edilmeyen (asılları da bulunan) bu iki belgenin mevcut olması, diğer taraftan gerek davacı tanığı …’in yeminli beyanı, gerekse davacı asilin duruşma sırasındaki isticvabında bizzat söylediği “tahliye taahhütnamesini sözleşmeyi yaparken aldığı, bu taahhütnameyi almadan sözleşme yapmadığı” yönündeki ifadesi karşısında, 14.03.2013 tarihli “tahliye taahhütnamesi” başlıklı belgenin, sözleşmenin yapıldığı 05.03.2010 tarihinde içeriği boş ve zemini basılı olarak düzenlendiği ve taraflarca altının imzalandığı, bu belgenin daha sonra davacı tarafça içeriğinin el yazısı ile doldurulduğu yönünde bir kanaat oluştuğu, bunun üzerine; davacı vekiline, dilekçesinde “her türlü yasal delil” ifadesi geçtiği için, karşı tarafa yemin teklif edip etmeyeceğinin sorulduğu, davacı vekilinin yemin teklif etmeyeceklerini belirttiği, bu durumda; “taraflar arasında düzenlenen tahliye taahhütnamesinin sözleşme yapıldığı sırada kiralayan tarafından kiracıdan alındığı” yönündeki karine ve bu konuda oluşan kanaat çerçevesinde, davacı tarafın “taahhütnamenin sonraki bir tarihte kiracı tarafından verildiği” yönündeki iddiasını kanıtlayamadığı, davaya konu tahliye taahhütnamesinin sözleşme başlangıcında alındığı ve bu yönüyle kiralayanın sözleşme yapmama baskısı altında alınan bir taahhütname niteliğinde olup hukuken geçersiz olduğu, dolayısıyla davada tahliye koşullarının oluşmadığı, davacı taraf davada haksız olup taşınmazın tahliye edilmesi nedeniyle konusuz kalan davanın esası hakkında herhangi bir karar verilmesine yer olmadığından yargılama giderlerinden davacı tarafın sorumlu olduğu gerekçesiyle dava konusu taşınmaz kiracı tarafından tahliye edildiğinden konusu kalmayan dava hakkında karar verilmesine yer olmadığına ve davacı tarafın davalının yargılama giderlerine mahkum edilmesi yönündeki talebinin reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuş, Yargıtay (Kapatılan) 6. Hukuk Dairesinin 26.03.2015 tarihli ve 2015/2042 E., 2015/3042 K. sayılı kararı ile kararın onanmasına karar verilmiş, bunun üzerine davacı vekili karar düzeltme isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay (Kapatılan) 6. Hukuk Dairesinin 16.11.2015 tarihli ve 2015/7313 E., 2015/9971 K. sayılı kararı ile; “…Davacı vekili dava dilekçesinde; 05.03.2010 başlangıç tarihli ve 2 yıl süreli sözleşme ile kiracı olan davalının 14.03.2013 tarihli tahliye taahhütnamesi ile kiralananı 04.03.2014 tarihinde tahliye edeceğini taahhüt etmesine rağmen bu tarihte tahliye etmediğini belirterek tahliye taahhüdü nedeniyle kiralananın tahliyesini talep etmiştir. Davalı vekili tahliye taahhütnamesinin kira sözleşmesinin imzalanmasından önce boş ve tarihsiz olarak alındığını, davacının ön şart olarak taahhütnameyi imzalatmak istediğini belirterek manevi cebir altında alınan tahliye taahhütnamesinin geçersiz olduğunu ve davanın reddini savunmuştur. Mahkemece kiralananın yargılama sırasında tahliye edilmesi sebebiyle dava konusuz kaldığından davanın esası hakkında karar verilmesine yer olmadığına ve davacının dava açmakta haklı olmadığı gerekçesiyle yargılama giderlerinden sorumlu tutulmasına karar verilmiştir. …nun 190. Maddesi uyarınca ispat yükü, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir. Tahliye taahhütnamesinin kira sözleşmesinden önce imzalatıldığını iddia eden davalı bu iddiasını ispat etmekle yükümlü olup, mahkemece ispat yükümlülüğü ters çevrilerek yazılı şekilde karar verilmesinin doğru olmadığı bu defaki incelemeden anlaşılmakla davacı vekilinin karar düzeltme isteminin kabulü ile hükmün bu nedenle bozulmasına karar verilmiştir.” gerekçesi ile karar bozulmuştur. Direnme Kararı 9. … 2. Sulh Hukuk Mahkemesinin 09.03.2016 tarihli ve 2016/85 E., 2016/356 K. sayılı kararı ile; davalının “tahliye taahhütnamesi” başlıklı, içeriği doldurulmamış ancak tarafların isim ve imzalarını taşıyan belge ve tanık delili ile “davacıya verilen tahliye taahhütnamesinin - [Kira Bedelinin Tespiti Davasında Fazlaya ilişkin Hakların Saklı Tutulması ve Talebin Islah Edilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/kira-bedeli-fazlaya-iliskin-haklar/): Kira Bedelinin Tespiti Davasında Fazlaya ilişkin Hakların Saklı Tutulması ve Saklı Tutulan Hakla İlgili Islah Talebinde Bulunulması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/6-2792 Karar No: 2021/267 Karar Tarihi: 16-03-2021 Özet: Davacılar vekili, davalı ile aralarında 01.02.2011 tarihinde başlayıp 01.02.2016 tarihinde sona erecek kira sözleşmenin 3. maddesine göre kira bedelinin 2011 yılı için 4.500,00TL olarak belirlendiğini, sonraki yıllarda kira bedelinin (ÜFE+TEFE)/2 oranında artırıldığını, sözleşmenin 3. maddesinin son fıkrasında, tarafların ilk üç yılın sonunda kira bedelinde yapılacak olan artışa ilişkin mutabakata varamazlar ise, kira bedeli artışının bilirkişi marifeti ile tespit ettirileceğinin düzenlendiğini, ancak davalının kira bedeli konusunda ortak mutabakata varılmaksızın 2014 yılı için 5.693,27TL ödeme yaptığını ileri sürerek taşınmazın kira bedelinin 17.02.2014 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere aylık 8.000,00TL olarak tespitine karar verilmesini talep etmiş, 12.02.2015 tarihli ıslah dilekçesi ile de davayı brüt 8.000,00TL kira bedeli üzerinden açtıklarını belirterek kira bedelinin brüt 9.200,00TL olarak tespitine karar verilmesini istemiştir. Kira bedelinin tespiti davaları kendine özgü bir dava olup inşai davalar sonunda verilen kararlara yakın bir niteliktedir. Bu davalarda sadece ilgili kira döneminde geçerli olacak kira bedelinin tespiti istenir ve kira bedelinin tespiti davasının sınırlı bir konusu vardır. Dava sonucunda hâkim, ileriye yönelik olarak bir yıllık süre zarfında uygulanacak olan kira bedelini belirler ve kira sözleşmesinde yer alan kira bedeli, hâkim kararı ile değiştirilmiş olur. Davanın bu niteliği gereğince kira bedelinin tespitine ilişkin talep bölünemez ve kira bedeli davacı tarafından bir seferde açık ve net olarak istenilmesi gerekir. Diğer bir anlatımla kira bedelinin tespiti davalarında fazlaya ilişkin haklar saklı tutulamaz ve saklı tutulan bu hakla ilgili olarak ıslah talebinde bulunulamaz. Öte yandan kira bedelinin tespitine ilişkin talep dava dilekçesinde belirtilen döneme ilişkin olduğundan, ıslahla bedelin artırılması durumunda ise daha sonraki bir dönemi kapsayacak şekilde talepte bulunulmuş olur ve bu da kira bedelinin tespiti davalarının niteliğine aykırıdır. (6098 s. K. m. 344, 345) (6100 s. K. m. 109, 176, 180) (6570 s. K. m. 2, 3) (YİBK 12.11.1979 T. 1979/1 E. 1979/3 K.) (YHGK 26.02.2014 T. 2013/3-633 E. 2014/154 K.) (YHGK 21.11.1966 T. 1966/19 E. 1966/10 K.) 1. Taraflar arasındaki kira bedelinin tespiti davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İstanbul Anadolu 14. Sulh Hukuk Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 6. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacılar vekili dava dilekçesinde; müvekkilleri ile davalı arasında imzalanan kira sözleşmesine göre kira döneminin 01.02.2011 tarihinde başlayıp 01.02.2016 tarihinde sona ereceğini, sözleşmenin 3. maddesine göre kira bedelinin 2011 yılı için 4.500,00TL olarak belirlendiğini, sonraki yıllarda kira bedelinin (ÜFE+TEFE)/2 oranında artırıldığını, sözleşmenin 3. maddesinin son fıkrasında, tarafların ilk üç yılın sonunda kira bedelinde yapılacak olan artışa ilişkin mutabakata varamazlar ise, kira bedeli artışının bilirkişi marifeti ile tespit ettirileceğinin düzenlendiğini, ancak davalının kira bedeli konusunda ortak mutabakata varılmaksızın 2014 yılı için 5.693,27TL ödeme yaptığını, müvekkillerinin Bakırköy 51. Noterliğinin 13.01.2014 tarihli ve … yevmiye numaralı ihtarnamesi ile kira bedelinin 8.000,00TL olarak belirlenmesini istediklerini, davalının Beyoğlu 60. Noterliğinin 10.02.2014 tarihli ve … yevmiye numaralı ihtarnamesi ile müvekkilleri tarafından tek taraflı artış yapıldığını belirterek müvekkillerinin hesabına ödenen tutarın uygun olduğunu beyan ettiğini ileri sürerek taşınmazın kira bedelinin 17.02.2014 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere aylık 8.000,00TL olarak tespitine karar verilmesini talep etmiş, 12.02.2015 tarihli ıslah dilekçesi ile de davayı brüt 8.000,00TL kira bedeli üzerinden açtıklarını belirterek kira bedelinin brüt 9.200,00TL olarak tespitine karar verilmesini istemiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; müvekkili şirketin kira sözleşmesi uyarınca kira artışını her yıl düzenli olarak yaptığını, 2014 yılı için ödediği kira bedelinin 5.693,27TL olduğunu, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 344. maddesi gereğince taraflarca kira bedeli konusunda bir anlaşma yapılmamışsa, kira bedelinin bir önceki kira yılının üretici fiyat endeksindeki artış oranını geçmemek koşuluyla hakkaniyete göre belirleneceğini, davacıların talep ettiği kira bedelinin üretici fiyat endeksindeki artış oranını geçtiğini savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkeme Kararı 6. İstanbul Anadolu 14. Sulh Hukuk Mahkemesinin 12.02.2015 tarihli ve 2014/159 E., 2015/79 K. sayılı kararı ile; mahallinde yapılan bilirkişi incelemesine göre, Yargıtay kararlarında da benimsenen yönteme göre endeks uygulamasının art arda 3 yıl için uygulanabileceği, bu süreden sonra taraflar arasındaki kira bedelinde anlaşmazlık olması hâlinde kira parasının hak ve nefaset kurallarına göre belirlenmesi gerektiği, emsal ve rayiçler nazara alınarak taşınmazın hali hazır durumu itibariyle boş olarak yeniden kiraya verilmesi hâlinde aylık kira bedelinin 9.000.00-10.000,00TL aralığında bir bedel olacağı, ancak taşınmazın hâli hazır bu konumuna etki eden ve davalı tarafından yapılan iyileştirmeler göz önüne alındığında mevcut durumu itibariyle ve hak ve nefaset kuralları doğrultusunda aylık kiranın brüt 8.750,00TL (net 7.000,00TL) olacağının belirlendiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile dava konusu taşınmazın 17.02.2014 tarihinden itibaren aylık kira bedelinin takdiren brüt 8.750,00TL (net 7.000,00TL) olarak tespitine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay (Kapatılan) 6. Hukuk Dairesinin 23.11.2015 tarihli ve 2015/7190 E., 2015/10218 K. sayılı kararı ile; “…Davacı vekili, taraflar arasında 01.02.2011 başlangıç, 01.02.2016 bitiş tarihli kira sözleşmesi bulunduğunu, aylık kira bedelinin net 4.500 TL olup, yıllık kira artışının tefe-tüfe ortalaması olarak belirlendiğini, bundan ayrı sözleşmede “Taraflar, ilk 3 (üç) yılın sonunda sözleşme de belirtilen koşullar da arttırılan kira bedelini karşılıklı mutabakatla bölge rayiçlerine göre yeniden belirleyecek ve yazılı mutabakat yapacaktır, yapılacak olan artışa ilişkin mutabakata varamazlar ise son 2 yıla ait söz konusu kira bedeli artışı bilirkişi marifeti ile tespit ettirilir.” düzenlemesi bulunduğunu, tarafların aylık bedel konusunda anlaşmadıklarını belirterek aylık kiranın hakkaniyete uygun biçimde 17.02.2014 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere aylık 8.000 TL olarak belirlenmesini istemiş, 12.02.2015 tarihli beyan dilekçesi ile davayı brüt 8.000 TL kira bedeli üzerinden açtıklarını, 22.12.2014 tarihli bilirkişi raporu doğrultusunda brüt kira bedelinin aylık 9.200 TL olarak belirlenmesi için davalarını ıslah ettiklerini belirtmiştir. Davalı vekili 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 344 gereği davacının talebinin kabul edilemeyeceğini, endekse göre artış yapılması gerektiğini, davaya konu yerde kiraların davacının istediği kadar olmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece yapılan keşifler sonucunda ilk bilirkişi kurulu kiralananın boş olarak kiraya verilmesi halinde aylık brüt 8.750 TL, hak ve nesafet indirimi ile - [Tıbbi İşlem Nedeniyle Tazminat Ödenmesi ve Kusur Durumuna Sağlık Personeline Rücu Edilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/tibbi-islem-nedeniyle-tazminat/): Tıbbi İşlem Nedeniyle Tazminat Ödenmesi ve Sağlık Personeline Rücu Edilmesi Anayasa Mahkemesi Kararı – Değerlendirme Dava Konusu Kural Dava konusu kuralın da yer aldığı düzenlemede, kamu kurum ve kuruluşları ile devlet üniversitelerinde görev yapan hekim ve diş hekimleri ile diğer sağlık meslek mensuplarının sağlık mesleğinin icrası kapsamında yaptıkları muayene, teşhis ve tedaviye ilişkin tıbbi işlem ve uygulamalar nedeniyle idare tarafından ödenen tazminattan dolayı ilgilisine rücu edilip edilmeyeceğine ve rücu miktarına, ilgilinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle görevini kötüye kullanıp kullanmadığı ve kusur durumu gözetilerek Mesleki Sorumluluk Kurulu (Kurul) tarafından bir yıl içinde karar verileceği öngörülmüştür. İptal Talebinin Gerekçesi Dava dilekçesinde özetle; Kurulun atama usulü ve oluşumu itibarıyla tarafsız olamayacağı, bu durumun hekim ve diğer sağlık çalışanları ile mağdurun adil yargılanma ve etkili başvuru haklarını ihlal edeceği belirtilerek kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi 1. “Kamu kurum ve kuruluşları…” İbaresi Yönünden Anayasa’da kamu görevlilerinin görev ve yetkileri kapsamındaki kusurlu eylemleri ile haksız fiillerine dayalı tazminat yükümlülüğü bakımından rücu kararını verecek merci konusunda belirleme yapılmamıştır. Bununla birlikte Anayasa’nın 40. maddesinde rücu konusunda karar verme yetkisinin devlete ait olduğu belirtilmiştir. Bu itibarla Anayasa’nın idari ve mali özerkliğini güvence altına aldığı kamu kurum ve kuruluşları dışında rücu kararını verme yetkisinin kamu yararı gözetilmek suretiyle kanunla kurulmuş başka bir merciye verilmesinde anayasal açıdan herhangi bir engel bulunmamaktadır. Öte yandan Kurul kararlarının yargı denetimine tabi olduğu ve Kurul üyelerinin görevlerinin gereklerine aykırı hareket ettiklerinin kesinleşmiş bir ceza mahkemesi kararıyla tespit edilmesi hâlinde mali ve idari yönden sorumlu olacağı açıktır. Ayrıca rücu kurumu, rücu işlemine konu eylem nedeniyle zarar göreni doğrudan ilgilendiren bir niteliğe sahip olmayıp rücu kararı verilmemesi mağdurun tazminat hakkı yönünden herhangi bir olumsuz sonuç doğurmamaktadır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal talebinin reddine karar vermiştir. 2. “…Devlet üniversitelerinde…”İbaresi Yönünden Üniversitelerin bilimsel, idari ve mali özerkliği üniversitelerin bağımsızlığı için vazgeçilmez unsurlar olup bu unsurlardan herhangi birine yapılacak müdahale diğer unsurların da olumsuz şekilde etkilenmesine neden olacaktır. Bu bağlamda dava konusu kuralda belirtilen hususlarda ilgili kamu görevlisine rücu yetkisi, üniversitelerin idari ve mali özerkliği kapsamında ele alınmalıdır. Anayasa’nın 130. maddesinde de belirtildiği üzere anayasal düzeyde sahip olunan idari özerklik üniversitelere sınırsız bir yönetim yetkisi tanımamaktadır. Nitekim anılan maddede merkezî idarenin üniversiteler üzerinde gözetim ve denetim yetkisinin bulunduğu açıkça hükme bağlanmıştır. Ayrıca Anayasa’nın anılan maddesinin sekizinci fıkrasında üniversitelerin bütçelerinin kendileri tarafından hazırlanacağı açıkça belirtilmek suretiyle mali konularda anayasal sınırlar gözetilerek karar alma yetkisinin üniversitelere ait olduğu hüküm altına alınmıştır. Bu itibarla devlet üniversitelerinin bütçesinden ödenen tazminatın rücu edilmesine ilişkin karar verme yetkisinin de bizzat üniversitelere ait bir yetki olduğu hususunda şüphe bulunmamaktadır. Bununla birlikte idari vesayet yetkisi, hiyerarşik denetimde olduğu gibi genel bir yetki niteliği taşımayıp kanunla çerçevesi çizilen sınırlar içinde kullanılması gereken istisnai bir yetkidir. Vesayet makamlarınca bu yetki yerinden yönetim kuruluşunun işlemlerini iptal, onama, erteleme, izin verme, tekrar görüşülmesini isteme, düzeltme şeklinde kullanılabileceği gibi bunların organlarının kararlarına karşı idari yargı mercilerinde dava açma şeklinde de kullanılabilir. Buna karşılık vesayet yetkisi ilke olarak merkezî idareye, yerinden yönetim kuruluşları yerine geçerek icrai karar alma yetkisi vermez. Bu hususlar gözetildiğinde idari ve mali özerkliğe sahip üniversitelerin yerine geçerek bu kurumların bütçe hazırlama yetkisi üzerinde doğrudan etki doğurabilecek nitelikte karar alma yetkisine sahip bir Kurulun oluşturulması, merkezî yönetimin vesayet yetkisinin sınırlarıyla bağdaşmamaktadır. Bu değerlendirmeler ışığında kuralın kamu yararı amacına ulaşma bakımından elverişli olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi Kararı Esas Sayısı : 2022/90 Karar Sayısı : 2023/201 Karar Tarihi : 30/11/2023 R.G.Tarih-Sayı : 2/2/2024-32448 İptal Davasını Açan: Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri Engin ALTAY, Özgür ÖZEL, Engin ÖZKOÇ ile birlikte 132 milletvekili İptal Davasının Konusu: 12/5/2022 tarihli ve 7406 sayılı Türk Ceza Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 14. maddesiyle 7/5/1987 tarihli ve 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu’na eklenen ek 18. maddenin üçüncü fıkrasının Anayasa’nın 10., 17., 36. ve 40. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline ve yürürlüğünün durdurulmasına karar verilmesi talebidir. I. İptali İstenen Kanun Hükmü 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu’nun iptali talep edilen kuralın da yer aldığı ek 18. maddesi şöyledir: “Ek Madde 18- (Ek:12/5/2022-7406/14 md.) Yükseköğretim Kanununun 53 üncü maddesinde yer alan soruşturma usulüne tabi olanlar hariç olmak üzere, kamu veya özel sağlık kurum ve kuruluşları ve vakıf üniversitelerinde görev yapan hekim ve diş hekimleri ile diğer sağlık meslek mensuplarının sağlık mesleğinin icrası kapsamında yaptıkları muayene, teşhis ve tedaviye ilişkin tıbbi işlem ve uygulamalar nedeniyle yapılan soruşturmalar hakkında 2/12/1999 tarihli ve 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun hükümleri uygulanır. Soruşturma izni, Sağlık Bakanlığı bünyesinde kurulan Mesleki Sorumluluk Kurulu tarafından verilir. Mesleki Sorumluluk Kurulu, özel sağlık kurum ve kuruluşları ve vakıf üniversitelerinde görev yapan hekim ve diş hekimleri ile diğer sağlık meslek mensupları bakımından il sağlık müdürlüklerinde görevli başkan veya yardımcılarını da ön inceleme yapmak üzere görevlendirebilir. Soruşturma izni verilmesine ilişkin 4483 sayılı Kanunun 7 nci maddesindeki süreler, iki kat olarak uygulanır. Mesleki Sorumluluk Kurulunun kararlarına karşı Ankara Bölge İdare Mahkemesine itiraz edilebilir. Kamu kurum ve kuruluşları ve Devlet üniversitelerinde görev yapan hekim ve diş hekimleri ile diğer sağlık meslek mensuplarının sağlık mesleğinin icrası kapsamında yaptıkları muayene, teşhis ve tedaviye ilişkin tıbbi işlem ve uygulamalar nedeniyle idare tarafından ödenen tazminattan dolayı ilgilisine rücu edilip edilmeyeceğine ve rücu miktarına, ilgilinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle görevini kötüye kullanıp kullanmadığı ve kusur durumu gözetilerek Mesleki Sorumluluk Kurulu tarafından bir yıl içinde karar verilir. Mesleki Sorumluluk Kurulu, Sağlık Bakanı tarafından belirlenen; a) Bakan yardımcısı, b) Sağlık Hizmetleri, Kamu Hastaneleri, Hukuk Hizmetleri, Yönetim Hizmetleri genel müdürleri veya yardımcıları, c) Profesör veya doçent unvanlı biri dâhilî, diğeri cerrahi branştan iki hekim, olmak üzere yedi üyeden oluşur. Mesleki Sorumluluk Kurulunun başkanı Bakan yardımcısıdır. (c) bendi uyarınca belirlenen üyelerin görev süresi iki yıldır. Mesleki Sorumluluk Kurulu, üye tam sayısının salt çoğunluğuyla toplanır ve üye tam sayısının salt çoğunluğuyla karar alır. Oylamalarda çekimser oy kullanılamaz. Sağlık Bakanı gelen işin niteliği ve sayısına göre, başka bir Bakan yardımcısının başkanlığında üçüncü fıkrada gösterilenlerden, yeni kurullar oluşturabilir. Mesleki Sorumluluk Kurulu üyeleri, ikinci fıkra kapsamında verdikleri kararlar sebebiyle görevinin gereklerine aykırı hareket ettiklerinin kesinleşmiş bir ceza mahkemesi kararıyla tespit edilmesi dışında mali ve idari yönden sorumlu tutulamaz. Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve - [Ön Alım Hakkına Dayalı Tapu İptali ve Tescil Davasında Bedelde Muvazaa İddiasının İleri Sürülmesi](https://kayseriavukat.org.tr/on-alim-bedelde-muvazaa-iddiasi/): Ön Alım Hakkına Dayalı Tapu İptali ve Tescil Davasında Bedelde Muvazaa İddiası Yargıtay 14. Hukuk Dairesi Esas No: 2019/4471 Karar No: 2019/7987 Karar Tarihi: 28-11-2019 Dava Davacı vekili tarafından, davalı aleyhine 18/05/2015 gününde verilen dilekçe ile ön alım hakkından kaynaklanan tapu iptali ve tescil talebi üzerine yapılan duruşma sonunda; davanın reddine dair verilen 14/01/2016 günlü hükmün Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmekle süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü: Karar Dava, ön alım hakkına dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir. Davacı, paydaşı olduğu … ada 1 parsel sayılı taşınmazın dava dışı önceki paydaşı …’in taşınmazdaki 1/4 payını 17.02.2014 tarihinde 20.000,00TL bedelle davalıya sattığını, satışla ilgili kendisine noter bildirimi yapılmadığını ileri sürerek bedeli karşılığında, davalı adına kayıtlı payın iptali ile adına tescilini talep ve dava etmiştir. Davalı, davacının satıştan haberdar olduğunu, dava konusu taşınmazda çiftçilik yapmakta olup payı satın almak istemediğini, kötüniyetli olarak bu davayı açtığını, tapuda düşük gösterilmiş ise de gerçek satış bedelinin 200.000,00TL olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, davacı ile payı satanın yakın akraba olup duruşmada dinlenen davalı tanıklarının beyanlarına göre, davacının satıştan haberdar olmasına rağmen ön alım hakkını kullanmadığı, davalının 185.000,00TL ödeyerek satın aldığı dava konusu payı, davacının tapuda gösterilen değer üzerinden satın almak istemesinin, davanın bu bedel üzerinden kabulü halinde sebepsiz zenginleşmeye yol açacağı, ayrıca davalının payı satın aldıktan sonra üzerindeki şerhleri temizleyerek taşınmazda emek sarfettiği, buna karşılık ön alım hakkını zamanında kullanmayan davacının bu hakkını şimdi ileri sürmesinin iyiniyet kuralları ile bağdaşmayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Hükmü, davacı vekili temyiz etmiştir. Ön alım hakkı, paylı mülkiyet hükümlerine tabi taşınmazlarda, bir paydaşın taşınmaz üzerindeki payını kısmen veya tamamen üçüncü bir kişiye satması halinde, diğer paydaşlara bu satılan payı öncelikle satın alma yetkisi veren bir haktır. Bu hak, paylı mülkiyet ilişkisi kurulduğu anda doğar ve satışın yapılmasıyla kullanılabilir hale gelir. Ön alım hakkı alıcıya karşı ancak dava açmak suretiyle kullanılır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 733/3. maddesi hükmüyle yapılan satışın, alıcı veya satıcı tarafından diğer paydaşlara noter aracılığıyla bildirme yükümlülüğü getirilmiştir. Ön alım hakkı satışın hak sahibine bildirildiği tarihin üzerinden üç ay ve her halde satışın üzerinden iki yıl geçmekle düşer. Bu süre hak düşürücü süre olup mahkemece kendiliğinden göz önünde bulundurulması gerekir. Ön alım hakkının kullanılmasıyla bu hakkı kullanan paydaş ile alıcı arasında kapsam ve şartları satıcı ile davalı arasında yapılan sözleşmenin aynı olan bir satım ilişkisi kurulmuş olur. Ön alım hakkını kullanan paydaşın, bu payı satın almak isterken tapuda gösterilen satış bedeli ile davalı tarafından ödenen harç ve masraflar toplamından ibaret olan ön alım bedelini depo etmesi gerekir. Ancak, davacı tapuda yapılan satış sözleşmesinin tarafı olmadığından bedelde muvazaa iddiasında bulunabilir ve bu iddiasını her türlü delille kanıtlayabilir. Davalı ise satış akdinin tarafı olduğundan, bu akdin bedele ilişkin kısmının muvazaalı olduğunu, gerçek satış bedelinin tapudaki miktarın üstünde bulunduğunu iddia edemez. Zira bir kimse 3. kişilere karşı yaptığı akitle bağlı olup kendi yaptığı muvazaalı işlemden, kendi yararına sonuç çıkartamaz. Başka bir ifadeyle, bir kimse 3. kişilere karşı kendi muvazaasına dayanamaz. Bu durum, kimse kusurlu hareketinden kendi lehine sonuç çıkaramaz kuralının doğal bir sonucudur. Somut olayda, her ne kadar mahkemece, davalının gerçek satış bedelinin tapuda gösterilenden daha yüksek olduğu yönündeki savunmasına da değer verilerek davanın reddine karar verilmiş ise de satış akdinin tarafı olan davalının bedelde muvazaa iddiası dinlenemeyeceğinden, yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda işin esası hakkında inceleme yapılarak oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, yanılgılı gerekçe ile yazılı şekilde hüküm kurulması doğru değildir. Kabule göre de davalının, dava konusu pay üzerindeki takyidatları kaldırmış olması, satış bedelinin tespiti ve depo edilmesi aşamalarında nazara alınacağından, bu hususun da davanın reddine gerekçe gösterilmesi doğru görülmemiş; bu nedenlerle hükmün bozulması gerekmiştir. Sonuç Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, peşin yatırılan harcın istek halinde yatırana iadesine, kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 28.11.2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi. Bedelde Muvazaa İddiası: Tapudaki Satış Sırasında Tapu Masraflarından Kaçınmak İçin Satış Bedelinin Eksik Bildirilmesi Bedelde Muvazaa İddiası: Somut olayda; davalının zararı, harici sözleşme gereğince kararlaştırılan satış bedelinin ödenmesinden değil, tapudaki satış ve resmî senedin düzenlenmesi sırasında tapu masraflarından kaçınmaya yönelik eksik satış bedelinin bildirilmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Başka bir anlatımla davalı sebepsiz zenginleşmemiş ve fakat davacı alıcı ön alım davası sonrası taşınmaz mülkiyetini gerçek bedeli geri alamadan kaybederek fakirleşmiştir. Bu fakirleşmenin sebebi ise vergi ve masrafları daha az ödemek gibi birtakım gayelerle, haksız çıkar elde etmek amacıyla resmî belgenin düzenlenmesinde gerçeğe aykırı beyanda bulunulmasıdır. Davacının, bu eyleminden dolayı yani kendi kusuru ile zarar gördüğü açıktır. Hukukun temel ilkelerine göre hiç kimse kendi kusurundan kendisi lehine sonuç çıkaramayacağından davacı, sebep olduğu zarara katlanmak zorundadır. Nitekim kararıyla Hukuk Genel Kurulu, benzer bir uyuşmazlıkta satıcının menfi tespit talebini yerinde görmüş; zarara, Devlet aleyhine satış bedelini muvazaalı şekilde düşük gösteren alıcının sebep olduğuna ve bu sebeple davacı satıcının sorumluluğuna gidilemeyeceğine hükmetmiştir. (4721 s. K. m. 706) (2644 s. K. m. 26) (1512 s. K. m. 60, 89) (818 s. K. m. 61, 189) (6098 s. K. m. 237) (13.HD. 21.01.2016 T. 2015/38078 E. 2016/1141 K.) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/13-682 Karar No: 2021/255 Karar Tarihi: 11-03-2021 1. Taraflar arasındaki alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara 26. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay (kapatılan) 13. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacı vekili; müvekkilinin müşterek (paylı) mülkiyete konu 1342 parsel sayılı taşınmazda davalıya ait payı 15.07.2007 tarihli sözleşme ile 35.000,00TL bedel karşılığında satın aldığını, tapu devri gerçekleştikten sonra diğer paydaşın ön alım hakkına dayalı açtığı tapu iptali ve tescil davasını kazanması sonucu taşınmazın mülkiyetini kaybettiğini, davalının doğan zarardan sorumlu olduğunu, bu sebeple satış bedeli olan 35.000,00TL’nin iadesi yönünde takip başlattıklarını, davalının takibe haksız şekilde itiraz ettiğini, itirazın kaldırılması taleplerinin icra mahkemesince alacağın yargılamayı gerektirdiğinden bahisle reddedildiğini ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 1.000,00TL’nin davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiş, bozma sonrası ıslahla talebini 34.900,00TL’ye yükseltmiştir. - [Orman Tahdidi İçindeki Taşınmazın Orman Kanunu 2B Maddesi Uyarınca Orman Sınırı Dışına Çıkarılması](https://kayseriavukat.org.tr/orman-kanunu-2b-maddesi/): Orman Kanunu’nun 2/B Maddesi Uyarınca Orman Tahdidi İçindeki Taşınmazın Orman Sınırları Dışına Çıkarılması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2023/901 Karar No: 2023/1211 Karar Tarihi: 06.12.2023 Taraflar arasındaki dava konusu taşınmazın 6831 sayılı Orman Kanunu‘nun 2/B maddesi ile ormandan çıkartılan yer olduğu hususunun tapuya şerh verilmesi davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Kararın taraf vekilleri tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine, davalı Hazine vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı taraf vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 8. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davalı Hazine vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Dava Davacı vekili dava dilekçesinde; dava konusu taşınmazın 1942 yılında yapılan orman tahdidi sonucunda kesinleşen orman sınırları içerisinde kaldığını, 1976 yılında ise 6831 sayılı Orman Kanunu‘nun 2/B maddesi kapsamında çalışma yapıldığını ve taşınmazın orman sınırı dışına çıkarıldığını, buna karşın tapu kaydında 2/B parseli olduğuna dair şerh bulunmadığından müvekkilinin taşınmazı satın alamadığını ileri sürerek dava konusu taşınmazın tapu kaydına Orman Kanunu’nun 2/B maddesi uyarınca Hazine adına orman sınırı dışına çıkarılan yerlerden olduğunun ve yarı payının zilyetliğinde bulunduğuna dair tapu kaydının beyanlar hanesine şerh verilmesini talep etmiştir. II. Cevap Davalı Hazine vekili cevap dilekçesinde; bir yerin orman olup olmadığı ya da orman sınırları dışına çıkarılıp çıkarılmadığının buna ilişkin tutanak ve haritalara göre belirleneceğini, taşınmazın orman sınırı dışına çıkarılan yerlerden olmadığı gibi tapu kaydının beyanlar hanesinde de böyle bir şerhin bulunmadığını, eldeki davanın idari yargıda görülmesi gerektiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. III. İlk Derece Mahkemesi Kararı İlk Derece Mahkemesinin 29.05.2018 tarihli ve 2016/403 Esas, 2018/200 Karar sayılı kararıyla; dava konusu taşınmazın … Kadastro Mahkemesinin kesinleşen ilâmına göre 1976 yılında 6831 sayılı Orman Kanunu‘nun 2/B maddesi hükmü gereğince Hazine adına orman sınırları dışına çıkarıldığının sabit olduğu, ancak davacının zilyetliliğinde bulunduğuna ilişkin şerh verilmesi hususunun idareye başvuru yapılarak çözülebileceği gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile … ili, … ilçesi, … … Mahallesi (eski 1402 parsel ) 28125 ada 59 parselin Orman Kanunu’nun 2/B maddesi uyarınca Hazine adına orman sınırları dışına çıkarılan yer olduğunun tapuya şerh verilmesine, davacının zilyetliğinde olduğunun tapuya şerh verilmesine ilişkin talebinin reddine karar verilmiştir. IV. İstinaf A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri istinaf başvurusunda bulunmuşlardır. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 27.03.2019 tarihli ve 2018/802 Esas, 2019/111 Karar sayılı kararıyla; ilk derece mahkemesi tarafından çekişmeli taşınmazın beyanlar hanesine 6831 sayılı Orman Kanunu‘nun 2/B maddesi uyarınca orman sınırı dışına çıkarıldığının şerh verilmesi bakımından kurulan hükümde bir isabetsizlik bulunmadığı, zilyetlik şerhi verilmesi isteminin ise idareye başvuru yapılarak sonuçlandırılması gerektiğinden ilk derece mahkemesince davanın kısmen kabulüne karar verilmesinde usul ve yasaya aykırı bir husus bulunmadığından davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine, davalı Hazine vekili yararına vekâlet ücretine hükmedilmesi gerekirken vekâlet ücretine hükmedilmemesi doğru olmadığından davalı Hazine vekilinin istinaf başvurusunun bu yönden kabulü ile İlk Derece Mahkemesi hükmünün kaldırılmasına, davanın kısmen kabulü ile … ili, … ilçesi, … … Mahallesi (eski 1402 parsel) 28125 ada 59 parselin Orman Kanunu’nun 2/B maddesi uyarınca Hazine adına orman sınırları dışına çıkarılan yer olduğunun tapuya şerh verilmesine, davacının zilyetliğinde olduğunun tapuya şerh verilmesine ilişkin talebinin reddine karar verilmiştir. V. Bozma ve Bozmadan Sonraki Yargılama Süreci A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri temyiz isteminde bulunmuşlardır. 2. Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; “…1. Davalı Hazine vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesinde; Bölge Adliye Mahkemesince yazılı şekilde karar verilmiş ise de bilirkişi raporları ve aynı bölgeye ait Dairemizin temyiz incelemesinden geçen diğer dosyalardaki tahdit evraklarından çekişmeli taşınmazın 3116 sayılı (mülga) Kanun hükümlerine göre ilk kez 1942 yılında yapılıp kesinleşen orman sınırları içinde bulunduğu, Vakıflar İdaresinin Muratpaşa Vakfına ait tapu kaydına dayanarak 1942 tahdidine itiraz etmesi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesi Başkanlığının hakem sıfatıyla verdiği 19.12.1947 tarihli ve 208 sayılı iptal kararının sadece vakfın tapulu taşınmazlarına ilişkin olduğu, bu itibarla Vakıf tapusu kapsamı dışında kalan taşınmazlar yönünden tahdidin kesinleştiği ve geçerliliğini sürdürdüğü, 1952 yılında makiye tefrik çalışmalarına konu edildiği, makiye tefrik işleminin bir tespit niteliğinde olup orman sınırları dışına çıkarma işlemi olmadığı, bu hususa 30.04.2010 tarihli ve 2004/1 Esas, 2010/1 Karar sayılı İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulu kararında “3116 sayılı (mülga) Kanun hükümlerine göre yapılıp orman tahdidi içinde kaldığı kesinleşen, ancak, tapuya tescil edilmeyen yerlerde 5653 sayılı Kanun ile değişik 3116 sayılı Kanun hükümlerine göre maki komisyonlarının yaptığı işlemlerin bir tespit niteliği taşıdığına, teknik ve hukuki anlamda orman kadastro (tahdit) sınırı dışına çıkarma işlemi olmadığına” şeklinde de işaret edildiği, 1976 yılında orman kadastro komisyonunca “Yargıtay 2. Hukuk Dairesi Başkanlığının 19.12.1947 tarihli ve 208 nolu hakem kararı gereğince eski tahdit hattı iptal edilen Devlet ormanının tekrar kadastrosu yapılmak üzere” nitelendirilmesiyle 03.06.1976 tarihli işe başlama tutanağı ile orman kadastrosuna başlanıldığı, bu çalışma kapsamında 1942 yılında yapılan orman tahdidinin tamamen iptal edildiği kabul edildiğinden, önce çekişmeli taşınmazın orman olarak sınırlandırıldığı, daha sonra 14.07.1976 tarihinde II nolu parsel sahası olarak 1744 sayılı Kanun ile değişik 6831 sayılı Orman Kanunu‘nun 2. maddesi uyarınca orman sınırları dışına çıkarıldığı, tahdit ve 2. madde uygulamasının 15.07.1976 tarihinde ilan edildiği, süresi içinde itiraz edilmesi üzerine itirazları inceleme komisyonunca 09.11.1976 tarihli itirazları inceleme tutanağında belirtildiği üzere “2 nolu parselin 6831 sayılı Orman Kanun’un 1. maddesinin istisna fıkraları hükmüne giren yerlerden olduğu tespit edildiğinden, 2 nolu parsel ile içerisinde mevcut itirazlı sahanın 6831 sayılı Kanun’un orman saymadığı yerlerden olarak orman sınırları dışında bırakılmasına ve ekip tarafından yapılan işlemin bu şekilde düzeltilmesine” karar verilmek suretiyle orman sınırları dışında orman sayılmayan yerde bırakıldığı, söz konusu komisyon tutanağının 09.12.1976 tarihinde ilan edildiği, daha sonra 1989 yılında yapılan orman kadastrosu ve 2/B çalışmalarına konu edilmediği, yapılan işlemlerin ilanından sonra ilan tarihlerinde yürürlükte bulunan kanunlardaki hak düşürücü sürelerin de geçmesiyle kesinleştiği anlaşılmaktadır. Açıklanan orman kadastro çalışmaları ışığında dava konusu parselin içinde bulunduğu anlaşılan - [Tapu İptali ve Tescili Davasında Ön Alım Bedelinin Enflasyon Nedeniyle Değer Kaybına Uğraması](https://kayseriavukat.org.tr/on-alim-bedeli-deger-kaybi/): Ön Alım Hakkına Dayalı Tapu İptali ve Tescil Davasında Ön Alım Bedelinin Değer Kaybına Uğratılarak Ödenmesi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru İlkay Mahanoğlu Başvuru No: 2018/17652 Karar Tarihi: 19/10/2023 R.G. Tarih ve Sayı: 25/1/2024-32440 Birinci Bölüm – Karar Başkan: Hasan Tahsin GÖKCAN Üyeler: Muammer TOPAL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN Raportör: Heysem KOCAÇİNAR Başvurucu: İlkay MAHANOĞLU I. Başvurunun Özeti 1. Başvuru, aleyhine açılan ön alım hakkına dayalı tapu iptali ve tescil davasında başvurucuya ait ön alım bedelinin yaklaşık altı yıllık dava sürecinde nemalandırılmaması ve değer kaybına uğratılarak ödenmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. 2. Başvurucu, Mersin ili Yenişehir ilçesi Emirler köyü Çeşmegediği mevkiinde bulunan 102 ada 162 parsel numaralı taşınmazın 4417/8835 hissesini 22/5/2012 tarihinde 706.680 TL bedel karşılığında satın almıştır. 3. Bu taşınmazda 1/4 hissesi olan paydaş Ş.K. kanuni ön alım hakkına dayalı olarak 22/11/2012 tarihinde başvurucu aleyhine Mersin 1. Asliye Hukuk Mahkemesinde (Mahkeme) dava açmıştır. Davacı Ş.K. dava dilekçesinde, ön alım hakkının kullanılmasını önlemek amacıyla bedelin yüksek gösterildiğini belirterek bedelde muvazaa iddiasında bulunmuş ve mahkemece belirlenecek gerçek bedel karşılığında taşınmazın tapusunun iptaliyle adına tesciline karar verilmesini talep etmiştir. 4. Başvurucu 11/12/2012 tarihli cevap dilekçesinde 706.680 TL satış bedeli ve tapu masraflarının ödenmesi şartıyla davayı kabul ettiğini belirtmiştir. 5. Mahkemece davacının bedelde muvazaa iddiası nedeniyle yargılama boyunca sırasıyla 7/5/2013, 6/12/2014 ve 26/5/2015 tarihlerinde üç kez mahallinde keşif icra edilmiş, ek raporlar da dâhil olmak üzere aynı olguya ilişkin birden çok bilirkişi raporu temin edilmiştir. 6. Mahkeme 5/11/2015 tarihli duruşmada ön alım hakkını kullanmak isteyen davacıya satış bedeli ve tapu masraflarından oluşan toplam 718.502,72 TL’yi vezneye depo etmesi için kesin süre vermiş ve davacı da 3/12/2015 tarihinde belirlenen ön alım bedelini depo etmiştir. Mahkeme 10/12/2015 tarihinde davanın kabulüne karar vererek başvurucuya ait payın iptaliyle davacı adına tesciline ve depo edilen 718.502,72 TL ön alım bedelinin hüküm kesinleştiğinde başvurucuya ödenmesine hükmetmiştir. 7. Taraflarca temyiz edilen karar Yargıtay 14. Dairesince (Daire) 28/3/2017 tarihinde onanmıştır. Karar düzeltme talebi de Daire tarafından 19/4/2018 tarihinde reddedilmiştir. 8. Başvurucu 718.502,72 TL ön alım bedelini 21/5/2018 tarihinde tahsil etmiştir. 9. Başvurucu, nihai hükmü 18/5/2018 tarihinde öğrendikten sonra 7/6/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 10. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. II. Değerlendirme 11. Başvurucu 22/11/2012 tarihinde aleyhinde açılan ön alım hakkı davasının yargılamanın gereksiz uzamasına sebebiyet verilerek beş yılı aşkın bir süre sonra kabul edildiğini ve bunun sonucunda satış bedelini ödediği 22/5/2012 ile ön alım bedelini teslim aldığı 21/5/2018 tarihleri arasında oluşan enflasyon farkı nedeniyle maddi ve manevi zarara uğradığını belirterek mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. 12. Bireysel başvuruya konu olayda başvurucunun uyuşmazlığa konu taşınmaz payını tapuda satın aldığı dikkate alındığında başvurucu yönünden Anayasa’nın 35. maddesi anlamında mülkün mevcut olduğu kuşkusuzdur. 13. Yine başvuru konusu olayda başvurucunun mülkiyet hakkına yönelik olarak kamu makamlarınca doğrudan yapılan bir müdahale mevcut olmayıp özel kişiler arası bir uyuşmazlık söz konusudur. Dolayısıyla başvuruda, devletin mülkiyet hakkına ilişkin pozitif yükümlülükleri yönünden inceleme yapılması gerekmektedir. 14. Mülkiyet hakkının korunmasının devlete birtakım pozitif yükümlülükler yüklediği hususu Anayasa’nın 35. maddesinin lafzında açık bir biçimde düzenlenmemiş ise de bu güvencenin sadece devlete atfedilebilen müdahalelere yönelik sınırlamalar getirdiği, bireyi üçüncü kişilerin müdahalelerine karşı korumasız bıraktığı düşünülemez. Pozitif yükümlülüklerin ortaya çıkmasının nedeni gerçek anlamda koruma sağlanmasıdır. Buna göre anılan maddede bir temel hak olarak güvence altına alınmış olan mülkiyet hakkının gerçekten ve etkili bir şekilde korunabilmesi yalnızca devletin müdahaleden kaçınmasına bağlı değildir. Gerçek anlamda koruma sağlanması için devletin negatif yükümlülükleri dışında pozitif yükümlülüklerinin de olması gerekir. Dolayısıyla Anayasa’nın 5. ve 35. maddeleri uyarınca devletin mülkiyet hakkının korunmasına ilişkin pozitif yükümlülükleri bulunmaktadır. Bu bağlamda söz konusu pozitif yükümlülükler, kimi durumlarda özel kişiler arasındaki uyuşmazlıklar da dâhil olmak üzere mülkiyet hakkının korunması için belirli tedbirlerin alınmasını gerektirmektedir (Türkiye Emekliler Derneği, B. No: 2012/1035, 17/7/2014, §§ 34-38; Eyyüp Boynukara, B. No: 2013/7842, 17/2/2016, §§ 39-41; Osmanoğlu İnşaat Eğitim Gıda Temizlik Hizmetleri Petrol Ürünleri Sanayi Ticaret Limitet Şirketi, B. No: 2014/8649, 15/2/2017, § 43). 15. Başvurucunun taşınmaz üzerindeki payı 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 732., 733. ve 734. maddelerine istinaden davacı adına tescil edilmiş olup belirli, ulaşılabilir ve öngörülebilir bir kanun hükmünün varlığı tartışmasızdır. Ayrıca mülkiyet hakkına yapılan müdahaleye etkin bir biçimde itiraz edebilme, savunma ve iddialarını yetkili makamlar önünde ortaya koyabilme imkânının da başvurucuya tanındığı anlaşılmıştır. 16. Ön alım hakkının kullandırılmasının ve ön alım hakkına dayalı tapu iptali ve tescil davasında bedelin geç depo edilmesi, depo edilen bedelin vadeli hesapta nemalandırılmamasının mülkiyet hakkı yönünden başvurucuya şahsi olarak aşırı ve olağan dışı bir külfet yükleyip yüklemediği önemlidir. Özel kişilerin mülkiyet haklarının çatıştığı bu gibi durumlarda bunlardan hangisine üstünlük tanınacağının takdiri, kanun koyucuya ve somut olayın şartları gözönünde bulundurularak derece mahkemelerine aittir. Bununla birlikte her iki tarafın menfaatlerinin mümkün olduğunca dengelenmesi ve sürecin taraflardan biri aleyhine ölçüsüz bir sonuca da yol açmaması gerekir (benzer yöndeki değerlendirmeler için bkz. Abbas Korkmaz ve diğerleri, B. No: 2014/17715, 9/11/2017, § 48). 17. Anayasa Mahkemesi daha önce ön alım bedelinin enflasyon karşısında uğradığı değer kaybına ilişkin şikâyetleri karara bağlamıştır. Buna göre ön alım hakkına dayalı tapu iptali ve tescil davalarında mahkeme, ön alım bedelinde oluşan değer kaybı şikâyeti yönünden dava açıldıktan sonra makul bir süre içinde ön alım bedelinin vadeli bir mevduat hesabına yatırılması biçiminde basit tedbirle yargı sürecinin hızlı işlememesinin kişiler üzerinde oluşturduğu olumsuz etkileri asgari seviyeye indirme imkânına sahip olup mahkemenin bu tedbirleri almamış olması, mülkiyet hakkının devlete yüklediği pozitif yükümlülüğün ihlali sonucunu doğurmaktadır (benzer bir değerlendirme için bkz. Hüseyin Ak, B. No: 2016/77854, 1/7/2020, § 71). Öte yandan Anayasa Mahkemesi özel kişiler arası icrai bir uyuşmazlığın söz konusu olduğu Fatma Yıldırım (B. No: 2014/6577, 16/2/2017, §§ 53-63) başvurusunda da ihale bedelinin icra sürecinde nemalandırılmamasının mülkiyet hakkının devlete yüklediği pozitif yükümlülüğün ihlali sonucunu doğurduğu değerlendirmesini yapmıştır. 18. Somut olayda 22/5/2012 tarihinde satın alınan taşınmaza ilişkin 14/6/2012 tarihli noter ihtarnamesinden sonra ön alım hakkına dayalı olarak başvurucu aleyhine 22/11/2012 tarihinde tapu iptali ve tescil davası açılmıştır. Başvurucunun 11/12/2012 tarihli cevap dilekçesinde davacının ön alım talebini kabul ettiğini belirtmesine, ayrıca 20/3/2013 tarihli ön inceleme duruşmasında bu kabulünü yinelemesine rağmen Mahkemece yargılama boyunca üç kez mahallinde keşif yapılmış; ek raporlar da dâhil olmak üzere aynı olguya ilişkin birden - [Drone vb. İnsansız Hava Araçlarına ilişkin Kurallara Uymama Nedeniyle İdari Para Cezası Verilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/insansiz-hava-araclari/): İnsansız Hava Araçlarına ilişkin Kurallara Uymama Nedeniyle İdari Para Cezası Verilmesi AYM Kararı – Değerlendirme İtiraz Konusu Kural İtiraz konusu kuralda, Sivil Havacılık Genel Müdürlüğünün (Genel Müdürlük) insansız hava araçları ile ilgili koyduğu kurallara ve bu kapsamda sivil havacılığı düzenlemek maksadıyla alacağı önlemlere uymayanlara bin Türk lirasından on bin Türk lirasına kadar idari para cezası verilmesi öngörülmüştür. Başvuru Gerekçesi Başvuru kararında özetle; idari para cezası uygulanacak eylemin unsurlarını belirleme yetkisinin yasama organına ait olduğu ancak kuralla bu yetkinin idareye verildiği, bu durumun suçta ve cezada kanunilik ilkesini ihlal ettiği belirtilerek kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi İtiraz konusu kuralda idari suç teşkil eden ve idari para cezası yaptırımına bağlanan eylemlerin konusunun Genel Müdürlüğün insansız hava araçları ile ilgili koyduğu kurallara ve bu kapsamda sivil havacılığı düzenlemek maksadıyla alacağı önlemlere uymamak olduğu anlaşılmıştır. Kuralda Genel Müdürlük tarafından insansız hava araçlarıyla ilgili koyulacak kuralların ve sivil havacılığı düzenlemek maksadıyla alınacak önlemlerin neler olduğuna sayma suretiyle yer verilmemiştir. Bununla birlikte 2920 sayılı Türk Sivil Havacılık Kanunu’nda veya başka bir kanunda Genel Müdürlüğün insansız hava araçlarına ilişkin yapabileceği düzenlemelerin kapsamına ve koşullarına dair hüküm de bulunmamaktadır. Kural, idari para cezası şeklinde yaptırıma bağlanan eylemlerin konusu olarak idari bir makamın koyacağı kural ve önlemlere atıf yapmakta ve yalnızca yaptırım uygulayacak yetkili makamı belirlemektedir. Ayrıca kuralda, yaptırıma konu olacak Genel Müdürlüğün insansız hava araçları ile ilgili yapacağı düzenlemelere ilişkin açık ve belirgin bir alan çizilmemekte, böylece idareye sınırları belirli olmayan bir düzenleme yetkisi verilmektedir. Dolayısıyla kuralla, temel hak ve özgürlüklere ilişkin bir alanda, doğrudan ikincil düzenlemeler vasıtasıyla, idare tarafından kurallar konulmasına imkân tanınmaktadır. Sonuç olarak idari cezaların düzenlenmesi bakımından idarenin keyfî uygulamalarını önleyici, objektif nitelikte herhangi bir çerçeve hüküm getirmeyen kuralın suçta ve cezada kanunilik ilkesine aykırılık teşkil ettiği değerlendirilmiştir. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi Kararı Esas Sayısı : 2023/129 Karar Sayısı : 2023/206 Karar Tarihi : 30/11/2023 R.G.Tarih-Sayı : 19/1/2024-32434 İtiraz Yoluna Başvuran: Bayburt Sulh Ceza Hâkimliği İtirazın Konusu: 14/10/1983 tarihli ve 2920 sayılı Türk Sivil Havacılık Kanunu’nun; A. 23/1/2008 tarihli ve 5728 sayılı Kanun’un 435. maddesiyle değiştirilen 143. maddesinin ikinci fıkrasının, B. 10/11/2016 tarihli ve 6758 sayılı Kanun’un 29. maddesiyle değiştirilen 144. maddesinin dördüncü fıkrasının, Anayasa’nın 2., 7., 38., 87. ve 124. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptallerine karar verilmesi talebidir. Olay: Davacı hakkında uygulanan idari para cezasının iptali talebiyle açılan davada itiraz konusu kuralların Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptalleri için başvurmuştur. I. İptali İstenen Kanun Hükümleri 2920 sayılı Türk Sivil Havacılık Kanunu’nun itiraz konusu kuralların da yer aldığı; 1. “Kabahat oluşturan davranışlar” başlıklı 143. maddesi şöyledir: “Bu Kanunun; a) 11, 18, 19, 26, 28, 29, 54, 58 ve 89 uncu maddeleri ile 9 uncu maddesinin üçüncü, 95 inci maddesinin birinci ve 102 nci maddesinin ikinci fıkrasına aykırı davranışta bulunanlara bin Türk Lirasından onbin Türk Lirasına kadar, b) 23, 24 ve 25 inci maddeleri ile 57 nci maddesinin son fıkrasına aykırı davranışta bulunanlara beşyüz Türk Lirasından onbin Türk Lirasına kadar, idarî para cezası verilir. Yukarıdaki fıkralarda belirtilenler dışında kalıp da Sivil Havacılık Genel Müdürlüğünün sivil havacılığı düzenlemek maksadıyla alacağı önlemlere uymayanlara, beşyüz Türk Lirasından onbin Türk Lirasına kadar idarî para cezası verilir. Bu madde hükümlerine göre idarî para cezasına karar vermeye Ulaştırma Bakanlığı Sivil Havacılık Genel Müdürü yetkilidir.” 2. “İnsansız hava araçları” başlıklı 144. maddesi şöyledir: “İnsansız hava aracı satan şirketlerin sorumlu işleticileri ve yöneticileri, satılan araç bilgileri ile satın alanların kimlik bilgilerini usulüne uygun şekilde tutmak ve azami kalkış ağırlığı beşyüz gram (dahil) üzerindeki insansız hava araçları ile ilgili bilgileri, aynı gün içinde Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü tarafından oluşturulan kayıt sistemine kaydetmek zorundadır. Bu kayıtlar, suç işlenmesinin önlenmesi ve suç soruşturmalarında kullanılmak üzere kolluk birimleriyle paylaşılır. Bu yükümlülüğe aykırı hareket edenler ile yurtdışından bireysel olarak getirdiği veya yurtiçinde devraldığı aracı en geç üç gün içinde sisteme kaydettirmeyenlere beşbin Türk Lirası idari para cezası verilir. Kayıt esnasında gerçeğe aykırı beyanda bulunanlar veya veri girişi yapanlara onbin Türk Lirası idari para cezası verilir. Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığınca belirlenen kurallara aykırı olarak veya mülki idare amirlerince belirlenen alanlar dışında insansız hava aracı uçuran kişilere bin Türk Lirasından onbin Türk Lirasına kadar idari para cezası uygulanır. Yukarıda sayılanlar dışında kalıp da Sivil Havacılık Genel Müdürlüğünün insansız hava araçları ile ilgili koyduğu kurallara ve bu kapsamda sivil havacılığı düzenlemek maksadıyla alacağı önlemlere uymayanlara bin Türk Lirasından onbin Türk Lirasına kadar idari para cezası verilir. Belirlenen alanlar dışında insansız hava aracı uçuranlara uygulanacak idari para cezaları mahallin mülki idare amirince, diğer idari para cezaları ise Sivil Havacılık Genel Müdürü tarafından uygulanır. Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar İçişleri Bakanlığı ve Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığınca müştereken çıkarılan yönetmelikle düzenlenir.” II. İlk İnceleme 1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR ve Muhterem İNCE’nin katılımlarıyla 26/7/2023 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında öncelikle uygulanacak kural sorunu görüşülmüştür. 2. Anayasa’nın 152. ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 40. maddelerine göre bir davaya bakmakta olan mahkeme, bu dava sebebiyle uygulanacak bir kanunun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükümlerini Anayasa’ya aykırı görmesi hâlinde veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varması durumunda bu hükümlerin iptalleri için Anayasa Mahkemesine başvurmaya yetkilidir. Ancak anılan maddeler uyarınca bir mahkemenin Anayasa Mahkemesine başvurabilmesi için elinde yöntemince açılmış ve mahkemenin görev alanına giren bir davanın bulunması, iptali talep edilen kuralın da o davada uygulanacak olması gerekir. Uygulanacak kural ise bakılmakta olan davanın değişik evrelerinde ortaya çıkan sorunların çözümünde veya davayı sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz yönde etki yapacak nitelikte bulunan kurallardır. 3. İtiraz yoluna başvuran Mahkeme 2920 sayılı Türk Sivil Havacılık Kanunu’nun 143. maddesinin ikinci fıkrasının ve 144. maddesinin dördüncü fıkrasının iptallerini talep etmiştir. Başvuruya konu olayda ise davacı hakkında 2920 sayılı Kanun’un 144. maddesinin dördüncü fıkrası uyarınca idari para cezası uygulanmıştır. Dolayısıyla Kanun’un 143. maddesinin ikinci fıkrası davadaki uyuşmazlığın çözümünde olumlu ya da olumsuz yönde etki yapacak nitelikte değildir. Bu nedenle anılan kuralın bakılmakta olan davada uygulanma imkânı - [Kamulaştırmasız El Atma Nedeniyle Tazminat Davalarında Yargılama Giderlerinden Sorumluluk](https://kayseriavukat.org.tr/yargilama-giderlerinden-sorumluluk/): Yargılama Giderlerinden Sorumluluk AYM Kararı – Değerlendirme İtiraz Konusu Kural İtiraz konusu kuralda, iki taraftan her birinin kısmen haklı çıkması durumunda mahkemenin yargılama giderlerini tarafların haklılık oranına göre paylaştırması öngörülmüştür. Kural kamulaştırmasız el atma sebebine dayalı tazminat davaları yönünden incelenmiştir. Başvuru Gerekçesi Başvuru kararında özetle; kuralın mülkiyet hakkının özüne dokunduğu ve anılan hakkı işlevsiz hâle getirdiği, mülkiyet hakkının korunması ile bu hakka yönelik müdahalelerin Anayasa’ya ve kanuna uygun olarak gerçekleşmesini sağlamanın devletin temel amaç ve görevleri arasında yer aldığı, ayrıca bunun hukuk devleti ilkesinin de bir gereği olduğu belirtilerek kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi Kamulaştırmasız el atma sebebine dayalı tazminat talebiyle açılan davada davacının kısmen haksız çıkması, idarenin Anayasa’ya açıkça aykırı bir eyleminin bulunduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Bu itibarla kamulaştırmasız el atma sebebine dayalı tazminat davası kısmen reddedilmiş olsa da davacı gerçek karşılığın ödenmesine yönelik güvenceden yararlanmalıdır. Kamulaştırmasız el atma sebebine dayalı tazminat davalarında malike yüklenecek külfet nedeniyle taşınmazın gerçek karşılığı ödenmeden idare adına tescil edilmesi sonucunu doğurabilecek herhangi bir hüküm Anayasa’nın 46. maddesinde öngörülen gerçek karşılığın ödenmesi güvencesi ile bağdaşmayacaktır. Bu bağlamda söz konusu davaların kısmen kabulüne karar verildiği hâllerde kural uyarınca davacının yargılama giderlerinin bir bölümünden sorumlu tutulması taşınmazın gerçek karşılığını elde edememesine yol açabilecektir. Bu itibarla kuralla kamulaştırmasız el atma sebebine dayalı tazminat davalarında mülkiyet hakkına getirilen sınırlama kamulaştırmanın gerçek karşılığın ödenmesi suretiyle gerçekleştirilebileceğini öngören Anayasa’nın 46. maddesinin sözüyle bağdaşmamaktadır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir. Yargılama Giderlerinden Sorumluluk: Kamulaştırmasız El Atma Nedeniyle Tazminat Davalarında Yargılama Giderlerinin Haklılık Oranına Göre Paylaştırılması Anayasa Mahkemesi Kararı Esas Sayısı: 2023/101 Karar Sayısı: 2023/207 Karar Tarihi: 30/11/2023 R.G.Tarih-Sayı: 18/1/2024-32433 İtiraz Yoluna Başvuran: Küçükçekmece 5. Asliye Hukuk Mahkemesi İtirazın Konusu: 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 326. ve 330. maddelerinin “kamulaştırmasız el atma sebebine dayalı tazminat davaları” yönünden Anayasa’nın 2., 5., 13. ve 35. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptallerine karar verilmesi talebidir. Olay: Kamulaştırmasız el atma sebebine dayalı tazminat davasında itiraz konusu kuralların Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptalleri için başvurmuştur. I. İptali İstenen Kanun Hükümleri 1. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun itiraz konusu 326. maddesi şöyledir: “Yargılama giderlerinden sorumluluk MADDE 326- (1) Kanunda yazılı hâller dışında, yargılama giderlerinin, aleyhine hüküm verilen taraftan alınmasına karar verilir. (2) Davada iki taraftan her biri kısmen haklı çıkarsa, mahkeme, yargılama giderlerini tarafların haklılık oranına göre paylaştırır. (3) Aleyhine hüküm verilenler birden fazla ise mahkeme yargılama giderlerini, bunlar arasında paylaştırabileceği gibi, müteselsilen sorumlu tutulmalarına da karar verebilir.” 2. Aynı Kanun’un 330. maddesi şöyledir: “Vekâlet ücretinin taraf lehine hükmedilmesi MADDE 330- (1) Vekil ile takip edilen davalarda mahkemece, kanuna göre takdir olunacak vekâlet ücreti, taraf lehine hükmedilir.” II. İlk İnceleme 1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN ve Kenan YAŞAR’ın katılımlarıyla 22/6/2023 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında öncelikle başvurunun yöntemine uygunluğu sorunu görüşülmüştür. 2. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un “Anayasaya aykırılığın mahkemelerce ileri sürülmesi” başlıklı 40. maddesinde Anayasa Mahkemesine itiraz yoluyla yapılacak başvurularda izlenecek yöntem düzenlenmiştir. Söz konusu maddenin (1) numaralı fıkrasında bir davaya bakmakta olan mahkemenin bu davada uygulanacak bir kanun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükümlerini Anayasa’ya aykırı görmesi hâlinde veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varması durumunda bu fıkrada sayılan belgeleri dizi listesine bağlayarak Anayasa Mahkemesine göndereceği belirtilmiş; anılan fıkranın (a) bendinde “İptali istenen kuralların Anayasanın hangi maddelerine aykırı olduklarını açıklayan gerekçeli başvuru kararının aslı” Anayasa Mahkemesine gönderilecek belgeler arasında sayılmıştır. 3. Söz konusu İçtüzük’ün 46. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendinde de itiraz yoluna başvuran mahkemenin gerekçeli kararında Anayasa’ya aykırılıkları ileri sürülen hükümlerin her birinin Anayasa’nın hangi maddelerine hangi nedenlerle aykırı olduğunun ayrı ayrı ve gerekçeleriyle birlikte açıkça gösterilmesi gerektiği ifade edilmiştir. 4. 6216 sayılı Kanun’un 40. maddesinin (4) numaralı fıkrasında açık bir şekilde dayanaktan yoksun veya yöntemine uygun olmayan itiraz başvurularının Anayasa Mahkemesi tarafından esas incelemeye geçilmeksizin gerekçeleriyle reddedileceği hükme bağlanmıştır. İçtüzük’ün 49. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendinde de Anayasa Mahkemesince yapılan ilk incelemede başvuruda eksikliklerin bulunduğu tespit edilirse itiraz yoluna ilişkin işlerde esas incelemeye geçilmeksizin başvurunun reddine karar verileceği belirtilmiştir. 5. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun itiraz konusu 326. maddesinin (3) numaralı fıkrasında aleyhine hüküm verilenlerin birden fazla olması durumunda mahkemenin yargılama giderlerini bunların arasında paylaştırabileceği gibi müteselsilen sorumlu tutulmalarına da karar verebileceği hükme bağlanmıştır. 6. Anılan Kanun’un itiraz konusu 330. maddesinin (1) numaralı fıkrasında ise vekil ile takip edilen davalarda mahkemece kanuna göre takdir edilecek vekâlet ücretinin taraf lehine hükmedileceği öngörülmüştür. 7. Yapılan incelemede gerekçeli başvuru kararında, aleyhine hüküm verilenlerin birden fazla olması durumunda mahkemenin yargılama giderlerini bunların arasında paylaştırabilmesi veya müteselsilen sorumlu tutulmalarına karar vermesi ile vekille takip edilen davalarda mahkemece kanuna göre takdir edilecek vekâlet ücretinin taraf lehine hükmedilmesi hususlarının Anayasa’nın hangi maddelerine hangi nedenlerle aykırı olduğunun ayrı ayrı ve gerekçeleriyle birlikte açıkça gösterilmediği anlaşılmıştır. 8. Bu itibarla Kanun’un 326. maddesinin (3) numaralı fıkrası ile 330. maddesine yönelik başvurunun yöntemine uygun olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. 9. Açıklanan nedenle 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun; A. 326. maddesinin; 1. (3) numaralı fıkrasına ilişkin başvurunun 6216 sayılı Kanun’un 40. maddesinin (4) numaralı fıkrası gereğince yöntemine uygun olmadığından REDDİNE, 2. Kalan kısmının esasının incelenmesine, B. 330. maddesine ilişkin başvurunun 6216 sayılı Kanun’un 40. maddesinin (4) numaralı fıkrası gereğince yöntemine uygun olmadığından REDDİNE, 22/6/2023 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. III. Esasın İncelenmesi 10. Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Onur MERCAN tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükümleri, dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü: A. Anlam ve Kapsam 11. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 323. maddesinin (1) numaralı fıkrasında başvurma, karar ve ilam harçları, dava nedeniyle yapılan tebliğ ve posta giderleri, dosya ve diğer evrak giderleri, geçici hukuki koruma tedbirleri ile protesto, ihbar, ihtarname ve vekâletname düzenlenmesine ilişkin giderler, keşif giderleri, tanık ile bilirkişiye ödenen ücret ve giderler, resmî dairelerden alınan belgeler için ödenen harç, vergi, ücret ve diğer giderler, vekille takip edilmeyen davalarda tarafların hazır - [Sürekli İşçi Kadrosuna Geçme Talebinde Güvenlik Soruşturmasının Olumsuz Sonuçlanması](https://kayseriavukat.org.tr/surekli-isci-kadrosuna-gecme/): Güvenlik Soruşturmasının Olumsuz Sonuçlanması Nedeniyle Sürekli İşçi Kadrosuna Geçme Talebinin Reddedilmesi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Hatice Öztürk Başvurusu Başvuru Numarası: 2019/26719 Karar Tarihi: 1/11/2023 BİRİNCİ BÖLÜM – KARAR Başkan: Hasan Tahsin GÖKCAN Üyeler: Muammer TOPAL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Selahaddin MENTEŞ, Muhterem İNCE Raportör: Gülbin AYNUR Başvurucu: Hatice ÖZTÜRK I. Başvurunun Konusu 1. Başvuru, sürekli işçi kadrosuna geçme talebinin güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının olumsuz sonuçlandığı gerekçesiyle reddine dair işlemin iptali istemiyle açılan davada davanın sonucuna etkili iddianın kararda karşılanmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. Başvuru Süreci 2. Başvuru 29/7/2019 tarihinde yapılmıştır. 3. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 4. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. III. Olay ve Olgular 5. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 6. Başvurucu İstanbul Büyükşehir Belediyesi bünyesinde taşeron olarak faaliyet gösteren L.İ. Adi Ortaklığı bünyesinde yaşlı bakım hizmeti işçisi olarak geçici işçi statüsünde çalışmaktadır. 7. Başvurucu 20/11/2017 tarihli ve 696 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname\’nin (696 sayılı KHK) 127. maddesiyle 27/6/1989 tarihli ve 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname\’ye (375 sayılı KHK) eklenen geçici 24. madde kapsamında sürekli işçi kadrosuna atanmak için başvurmuştur. 8. Başvurucu hakkında 3/10/2016 tarihli ve 676 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname\’nin (676 sayılı KHK) 74. maddesiyle 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 48. maddesinin birinci fıkrasının (A) bendine eklenen (8) numaralı alt bent uyarınca güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yaptırılmıştır. Güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının olumsuz sonuçlanması nedeniyle başvurucunun kadroya ataması gerçekleştirilmemiştir. 9. Başvurucu kadroya geçirilmemesine ilişkin işlemin iptali talebiyle 29/5/2018 tarihinde dava açmış, dava dilekçesinde; sürekli işçi kadrosuna geçmek için aranan tüm şartlara sahip olduğunu, on beş yıldır aynı işi yaptığını, güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının objektif bir gerekçe gösterilmeksizin yapıldığını, kadroya geçirilmemesinin hukuka aykırı olduğunu belirtmiştir. 10. İstanbul 2. İdare Mahkemesi (Mahkeme) 31/1/2019 tarihinde davayı reddetmiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir: \”Uyuşmazlıkta davacı hakkında yapılan arşiv araştırması sonucunda, FETÖ/PDY Terör Örgütü ile müzahir finans kuruluşu Bankasya\’da babasının ve kendisinin vadesiz mevduat hesabına rastlanıldığı, kendisine ait hesabın aktif olduğu ve 2013 yılında 8.053,49TL, 2014 yılında ise 7.680,70TL bakiye bulunduğunun tespit edildiği, davalı idare nezdinde oluşturulan tespit komisyonu tarafından arşiv araştırması sonucunun olumsuz olduğu değerlendirmesinde bulunularak, davacı hakkında yapılan arşiv araştırması sonucunda elde edilen bilgilerin niteliği ile yürütülen görevin önem ve özelliği dikkate alındığında, davacının sürekli işçi kadrosuna geçişinin yapılmamasına dair haklı ve makul gerekçelerin oluştuğu, kamu yararı ve hizmet gerekleri dışında başkaca bir saikle hareket edildiğine dair dosyada veri bulunmadığı sonucuna ulaşılmakla, dava konusu işlemde hukuka aykırılık görülmemiştir.\” 11. Başvurucu, anılan karara karşı 3/4/2019 tarihinde istinaf kanun yoluna başvurmuş, istinaf dilekçesinde; sırf bir bankada katılım hesabının olmasının dava konusu işleme gerekçe teşkil edemeyeceğini, hakkında bir ceza soruşturması ya da kovuşturması olmadığını, idari soruşturma geçirmediğini, yapılan işlemde hukuka uygunluk bulunmadığını ifade etmiştir. Başvurucu söz konusu dilekçesinde ayrıca, bir bankayla çalışarak girişim, yatırım ve mülkiyet hürriyetini kullanan vatandaşın suçla itham edilmesinin hukuka ve hakkaniyete açıkça aykırılık teşkil edeceğini vurgulayarak masumiyet karinesinin ihlal edildiğinden, idarenin yaptığı işlemin somut, objektif ve gerekçeli olmadığından yakınmıştır. 12. İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 1. İdari Dava Dairesi (Bölge İdare Mahkemesi) 13/6/2019 tarihinde istinaf talebini kesin olarak reddetmiştir. .13. Nihai karar başvurucuya 4/7/2019 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 29/7/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. IV. İlgili Hukuk 14. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 48. maddesi şöyledir: \”Devlet memurluğuna alınacaklarda aşağıdaki genel ve özel şartlar aranır. A) Genel şartlar: 1. Türk Vatandaşı olmak, 2. Bu Kanunun 40 ncı maddesindeki yaş şartlarını taşımak, 3. Bu Kanunun 41 nci maddesindeki öğrenim şartlarını taşımak, 4. Kamu haklarından mahrum bulunmamak, 5. Türk Ceza Kanununun 53 üncü maddesinde belirtilen süreler geçmiş olsa bile; kasten işlenen bir suçtan dolayı bir yıl veya daha fazla süreyle hapis cezasına ya da affa uğramış olsa bile devletin güvenliğine karşı suçlar, Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar, (…) zimmet, irtikâp, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, güveni kötüye kullanma, hileli iflas, ihaleye fesat karıştırma, edimin ifasına fesat karıştırma, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama veya kaçakçılık suçlarından mahkûm olmamak. 6. Askerlik durumu itibariyle; a) Askerlikle ilgisi bulunmamak, b) Askerlik çağına gelmemiş bulunmak, c) Askerlik çağına gelmiş ise muvazzaf askerlik hizmetini yapmış yahut ertelenmiş veya yedek sınıfa geçirilmiş olmak, 7. 53 üncü madde hükümleri saklı kalmak kaydı ile görevini devamlı yapmasına engel olabilecek (…) akıl hastalığı (…) bulunmamak. 8. [Anayasa Mahkemesinin 24/7/2019 tarihli ve E.2018/73; K.2019/65 sayılı kararı ile iptal edilmiştir.] B) Özel şartlar: 1. Hizmet göreceği sınıf için 36 ve 41 nci maddelerde belirtilen öğretim ve eğitim kurumlarının birinden diploma almış olmak, 2. Kurumların özel kanun veya diğer mevzuatında aranan şartları taşımak.\” 15. 676 sayılı KHK\’nın 74. maddesiyle 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 48. maddesinin birinci fıkrasının (A) bendine eklenen ve Anayasa Mahkemesinin 24/7/2019 tarihli ve E.2018/73, K.2019/65 sayılı kararıyla iptal edilen (8) numaralı alt bent şöyledir: \”Güvenlik soruşturması ve/veya arşiv araştırması yapılmış olmak.\” V. İnceleme ve Gerekçe 16. Anayasa Mahkemesinin 1/11/2023 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü: A. Gerekçeli Karar Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia 1. Başvurucunun İddiaları ve Bakanlık Görüşü 17. Başvurucu, sürekli işçi kadrosuna geçmek için aranan tüm şartlara sahip olduğunu, Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) ile müzahir finans kuruluşu Bank Asyada babasının ve kendisinin vadesiz mevduat hesabının bulunmasının makul bir gerekçe olarak gösterilemeyeceğini ifade etmiştir. Hakkında FETÖ/PDY\’ye üye olmak suçundan açılan bir soruşturma ve ceza davası bulunmadığını, talimat doğrultusunda hesabına para yatırıp yatırmadığının tartışılmadığını belirterek adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. 18. Bakanlık görüşünde; Anayasa Mahkemesinin kamu görevine atanabilmek için güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının olumlu sonuçlanması şartının aranmasını Anayasa\’ya aykırı olarak değerlendirmediği, Anayasa Mahkemesinin özetle güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasıyla elde edilebilecek kişisel verilerin alınmasına, kullanılmasına ve işlenmesine yönelik ilkelerin kanunda düzenlenmemesini iptal gerekçesi olarak belirttiği ifade edilmiştir. Başvurucunun, hakkında yapılan güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasına konu iddialardan ve üzerine atılı eylemden haberdar olduğu, işleme karşı açtığı davada iddia ve savunmasını sunma imkânı bulduğu hususlarına dikkat çekilen görüş yazısında Mahkemenin güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması kapsamında elde edilen delilleri ilgili mevzuat çerçevesinde - [HAGB Kararına İtiraz Süresi İçinde Gerekçeli Kararın Açıklanmaması ve Tebliğ Edilmemesi](https://kayseriavukat.org.tr/hagb-kararina-itiraz-gerekceli-karar/): Gerekçeli Karar Açıklanmadan ve Tebliğ Edilmeden HAGB Kararına İtiraz Edilmesi Mahkemeye erişim hakkı sadece ilk derece mahkemesine dava açma hakkını değil eğer iç hukukta itiraz, istinaf veya temyiz gibi kanun yollarına başvurma imkânı tanınmış ise üst mahkemelere etkili bir şekilde başvurma hakkını da içerir. Karar veya hükmün gerekçesiyle birlikte açıklanmaması durumunda kanun yoluna başvuru süresi tefhimle başlayan kişinin gerekçesini bilmediği karar veya hükme karşı kanun yoluna başvuru hakkını gereği gibi kullandığı söylenemeyeceği gibi kanun yoluna başvurma nedenlerini bilmeyen kanun yolu merciinin de kanun yolu incelemesini sağlıklı bir şekilde yaptığı söylenemez. Bu çerçevede HAGB kararının tefhim edilmesinden sonra verilen itiraz dilekçesi üzerine gerekçeli karar başvurucuya tebliğ edilmeden dosyanın yetkili mahkemeye gönderilmesi ve başvurucunun ayrıntılı itiraz dilekçesi verme imkânı sağlanmadan itirazın incelenmesi nedeniyle adil yargılanma hakkı kapsamındaki savunma için gerekli zaman ve kolaylıklara sahip olma ve mahkemeye erişim haklarının ihlal edebilir. Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Ayşe Eşlik Başvurusu Başvuru Numarası: 2014/15969 Karar Tarihi: 21/6/2017 İKİNCİ BÖLÜM – KARAR Başkan: Engin YILDIRIM Üyeler: Serdar ÖZGÜLDÜR, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Recep KÖMÜRCÜ, Recai AKYEL Raportör: Murat İlter DEVECİ Başvurucu: Ayşe EŞLİK I. Başvurunun Konusu 1. Başvuru, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının tefhim edilmesinden sonra verilen itiraz dilekçesi üzerine gerekçeli karar tebliğ edilmeden dosyanın itirazının incelenmek için yetkili mahkemeye gönderilmesi ve ayrıntılı itiraz dilekçesi verme imkânı sağlanmadan itirazın incelenmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. Başvuru Süreci 2. Başvuru 13/10/2014 tarihinde yapılmıştır. 3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. 4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. 6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiş; Bakanlık, görüş sunmamıştır. III. Olay ve Olgular 7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 8. Kadıköy Cumhuriyet Başsavcılığının 8/5/2012 tarihli iddianamesiyle 19/3/1969 tarihli ve 1136 sayılı Avukatlık Kanunu\’na muhalefet suçunu işlediği iddiasıyla başvurucu hakkında kamu davası açılmıştır. 9. Yargılamayı yürüten İstanbul Anadolu 5. Ağır Ceza Mahkemesi 30/6/2014 tarihinde başvurucunun isnat edilen suçtan mahkûmiyetine hükmetmiş, sonrasında hükmün açıklanmasının geri bırakılması (HAGB) kararı vermiştir. Tefhim edilen kararda gerekçeye yer verilmemiştir. Gerekçeli kararın ilgili kısmı ise şöyledir: \”…3- Sanık Y. T.\’ın, olay tarihinde sanık Ayşe Eşlik\’in soruşturma ve kovuşturma aşamasında beyanı saptanan bir kısım tanık avukat ile aynı büroda bulunduğu, kendi beyanına göre hukuk hizmetleri dışında danışmanlık hizmeti yürüttüğü belirtilmektedir. Sanık Y. Kartal 1 Ağır Ceza Mahkemesi\’nin 2005/381 esas, 2005/421 karar sayılı ilamı ile sahte avukatlık yaptığı gerekçesiyle mahkum edilmiştir. 4- Yukarıda yer verilen beyanlara göre sanık Y. kendisini avukat olarak ve Ö. Ö. kimliği ile tanıtmaktadır.(Tanıklar C. B., H. Y., S. A. ve diğerleri). Sanık sahte avukatlık yaptığına ilişkin mahkumiyet hükmünün infazı sırasında cezaevinden firar etmiş ve Halk Caddesi No: 35 Kat: 2 D: 4 Üsküdar / İstanbul adresinde Modern Grup Hukuk – Danışmanlık isminde iş yeri açmıştır… 7- Sınırlı Sorumlu Dalgıçkent Konut Yapı Kooperatifinin yönetim kurulu başkanı ve başkan yardımcısı olan S. Ü. ve İ. Y.\’ın beyanlarının aksune bir kısım kooperatif üyesinin beyanlarına göre sitenin genel kurul toplantısında dahi sanık Y.\’ın kendisinden avukat olarak söz ettiği analışlamkadır. Mahkememizce alınan ve İ. B. tarafından düzenlenen bilirkişi raporuda bu beyanları doğrulamaktadır. Bilinen diğer bir husus bu aşamada sanık Ayşe Eşlik\’te aynı ortamda bulunmaktadır ve kayıtlara ve tanık beyanlarına göre sanık Y.\’ın avukat olmadığına dair hiç bir beyanı bulunmamaktadır. 8- Katılanlar N. ile A. İ. O.\’ın aşamalarda uyumlu beyanları dikkate alındığında sanığın kendisini avukat olarak tanıtarak Modern Hukuk Bürosu adına iş aldığı ve sanık Ayşe Eşlik\’in bu şekilde kazanç sağladığı anlaşılmaktadır. Katılan N. O.\’ ınkira alacağı ile ilgili davayı 14/04/2009 tarih ve 4083 numaralı vekaletname ile Modern Hukuk Avukatları Ayşe Eşlik, A. B. ve A. Y.\’a verilmesini sanık Y. sağlamıştır. Ayrıca yukarıda yer verilen pek çok kanıta göresanığın, sanık Ayşe Eşlik ile birlikte 03/06/2009 tarihli Dalgıçkent Sitesi İş Merkezinde yapılan toplantıya katıldığı ve yinekendisini Avukat Ö. Ö. olarak tanıtttiği, kooperatifin hukuk danışmanı olduğunu beyan ettiği anlaşılmaktadır. 9- Tüm bu kanıtlar dikkate alındığında ; Halk Caddesi No: 35 Kat: 2 D: 4 Üsküdar / İstanbul adresinde Modern Grup Hukuk – Danışmanlık isminde iş yerini sanık Y. T.\’ın açtığı, sanığın öncesinde sahte avukatlık yapması nedeniyle kesinleşmiş mahkumiyetinin bulunduğu, sanığın kendisini Ö. Ö. ismi ile ve avukat olarak tanıttığı, sanığın aynı adreste 26/05/2008 tarihinde sanığınS. T. veC. B. ile birlikte Modern Danışmanlık Limited şirketi kurmuş ise de fiili idaresinin sadece sanık Y. T.\’da bulunduğu, bu şekilde sanığın kendisini avukattanıtarak; Sınırlı Sorumlu Dalgıçkent Konut Yapı Kooperatifinin hukuki danışmanlık işlemleri ile katılan N. O.\’ ınkira alacağı ile ilgili davanın Modern hukuk firmasınca takibini sağladığı, diğer sanıkların aksine 03/06/2009 tarihli Dalgıçkent Sitesi İş Merkezinde yapılan toplantıya katılan sanık Ayşe Eşlik\’in bu olgudan haberdar olduğu, Bu sayede;  – S. Ü. ve Y. İ.’in Üsküdar 3. Noterliğinde düzenlettirdikleri 09/03/2009 tarih ve 8951 yevmiye sayılı vekaletname ile adı geçen kooperatifin vekilliğini üstlendiği , – K. N. O.\’ ınkira alacağı ile ilgili davaya ilişkin olarak 14/04/2009 tarih ve 4083 numaralı vekaletname ileAytaç Bahçeevli ve Abbas Yalçın\’a ile birliktevekalet görevini üstlendiği sonucuna varılmıştır.  Hukuksal değerlendirme 10- Sanık Ayşe Eşlik hakkında görevi kötüye kullanma … suçlarından cezalandırılması… istemi ile kamu davası açılmıştır… 23.01.2008 tarih ve 5728 Sayılı Temel Ceza Kanunlarına Uyum Amacıyla Çeşitli Kanunlarda Ve Diğer Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 562. maddesi ile 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 231. maddesinin beşinci fıkrasında yer alan bir yıl ibaresi iki yıl olarak, ondördüncü fıkrası da bu maddenin hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin hükümleri, Anayasanın 174 üncü maddesinde koruma altına alınan inkılâp kanunlarında yer alan suçlarla ilgili olarak uygulanamaz şeklinde değiştirilmiştir. Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesi için; sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış bulunması ,mahkemece, sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate varılması, suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi, sanığın bu kurumun uygulanmaması yönünde talebinin bulunmaması gerekir. Yasanın aradığı anlamda zararın bulunmaması, sabıkasız kişiliği, suç işlemekten kaçınacağı kanaati, sanık Ayşe Eşlik\’in aksi yönde talebinin bulunmaması dikkate alınarak hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına hükmedilmiştir…\” 10. Başvurucu müdafii karara itiraz ettiğine - [Ankesörlü Telefondan Ardışık Arama, ByLock vb. Kriterlerle Örgüt Üyeliğinden Ceza Verilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/ankesorlu-telefondan-ardisik-arama/): Ankesörlü Telefondan Ardışık Arama, ByLock vb. Kriterlerle Örgüt Üyeliğinden Ceza Verilmesi Terör örgütü üyeliği suçundan mahkumiyet için “bilme ve isteme” manevi unsurunun özel olarak incelenmesine dikkat çeken Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Yalçınkaya Kararı’nda; ByLock kullanımının adeta suçun (TCK 314/2) unsuru haline getirilerek verilen mahkumiyetin Sözleşme’nin 7. madde kapsamındaki korumanın özünde yer alan yasallık ve öngörülebilirlik ilkelerine aykırı olduğuna karar vermiştir. (AİHM Yalçınkaya Kararı’na ve karar hakkındaki değerlendirmelere sitemizden ulaşabilirsiniz.) Cebir ve şiddet içerikli bir eyleme yönelik irade somut biçimde ortaya konulmadıkça, salt ByLock iletişim sisteminin kullanılması gibi yetersiz bir kanıta dayanılarak terör örgütü üyeliği ya da yöneticiliği suçundan hükümlülük kararı verilemez. Dahası Bank Asya adlı bankaya para yatırılması, dernek ve sendika üyesi olunması, sohbet isimli toplantılara katılma, gazetelere abone olma gibi terör içerikli bir davranış sergilemeyen eylemlere dayanılarak terör örgütü suçlaması yapılamaz. (Eski Yargıtay Başkanı Prof. Sami Selçuk’un Bilimsel Görüşüne sitemizden ulaşabilirsiniz.) Ankesörlü Telefondan Ardışık Arama, ByLock vb. Kriterlerle Örgüt Üyeliğinden Ceza Verilmesi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2019/557 Karar No: 2022/294 Karar Tarihi: 26.04.2022 Kararı veren Yargıtay Dairesi: Ceza Genel Kurulu Mahkemesi: Ceza Dairesi Sayfamızda Yargıtay Ceza Genel Kurulu Kararının bazı bölümlerine yer verilmiş olup, kararın tam metnine sitemizden ulaşabilirsiniz. Silahlı Terör Örgütü Suçunun Hukuki Nitelendirilmesi Yargıtayın yerleşik uygulaması ve öğretideki ağırlıklı görüşlere göre örgüt kurma, yönetme ve üyelik suçları; a) Genel Olarak Yapılanma biçimi ne olursa olsun kanunlarda suç olarak tanımlanan fiillerin işlenmesi amacıyla oluşturulmuş örgütlere suç örgütü denmektedir. Örgüt kurma ve yönetme suçunda genel hükümlerden ayrı olarak kanun koyucu hazırlık hareketlerini suç sayarak kamu düzeninin ve güvenliğinin korunmasını sağlamak amacıyla bağımsız bir suç düzenlemesi yapmıştır. Bu suç somut tehlike suçudur. Düzenleme ile amaç suçtan bağımsız olarak, hazırlık hareketlerini cezalandıran bir suç tipine yer verilmiştir. Devletin şahsiyetine karşı cürümlere müteveccih çok kişinin iradesinin birleşmesinin doğuracağı ağır tehlikeyi ve ciddi bir suçun işlenmesi ihtimalinin muhakkaklığını göz önünde bulundurarak bu kolektif suç tehlikesini müstakil suç olarak cezalandırmış ve icra hareketlerine geçilmeden bir fiilin cezalandırılmayacağı prensibinden ayrılmıştır. Devletin şahsiyetine karşı suçların çoğu teşebbüs suçudur, teşebbüs dahi tamamlanmış suç gibi kabul edildiğinden, zaten tehlike suçudur; bu bakımdan hazırlık hareketlerinin cezalandırılması \”tehlike tehlikesinin cezalandırılması\” şeklinde kabul edilmektedir. (Manzini, 1950, 606, atfen, Özek, ege. s. 348) b) Örgüt kurma Örgüt, soyut bir birleşme olmayıp bünyesinde hiyerarşik bir yapının, ast-üst ilişkisinin, emir-komuta zincirinin hâkim olduğu yapılanmayı ifade eder. Böylece örgüt, mensupları üzerinde hakimiyet tesis eden bir güç kaynağı mahiyetini kazanmaktadır. Bu bağlamda bir organize güç aracından, organize güç enstrümanından söz edilebilir. Suç örgütünün varlığından söz edebilmek için belli bir amaç, maksat etrafındaki bir fiili birleşme yeterlidir. Bu örgütler mahiyetleri itibariyle devamlılık arz ederler. Bu itibarla belli bir suçu işlemek için bir araya gelme hâlinde bir suç örgütünün varlığından bahsedilemez. Suç işlemek amacıyla örgüt kurma, somut bir tehlike suçu olduğu için oluşturulan örgütün üye sayısı ve malzeme donanımı itibariyle güdülen amaçları gerçekleştirme açısından somut bir tehlike arzedip arzetmediği hâkim tarafından yapılacak değerlendirmeyle belirlenecektir. Somut zarar tehlikesini oluşturmaya uygunluk için \”amacı gerçekleştirmeye yeterli üye\”nin, \”hiyerarşik örgüt yapısı\”nın, \”şiddete dayanan eylem programı\”nın varlığını aramak gerekir. Örgütün silahlı olup olmaması ve sahip olunan silahların cins, nitelik ve miktarı somut tehlikenin belirlenmesinde dikkate alınmalıdır. Örgütün, silahlı örgüt vasfını kazanması için mensuplarının silah sahibi olmaları gerekmez. Silahlar üzerinde gerektiğinde tasarruf imkânının olması gerekli ve yeterlidir. c) Örgüt yönetme Fail, hiyerarşik olarak örgüt üyeleri üzerinde bulunuyor, geniş bir alanda iş bölümü yapabiliyor, örgüt üyeleri üzerinde sevk ve idarede bulunabiliyor, örgütsel faaliyetlerin organizasyonunda ve icrasında harekete geçiren, engelleyen veya durduran olarak rol üstlenebiliyor, bu faaliyetleri denetleyebiliyor ise yönetici olarak kabul edilebilecektir. Örgüt yönetme, örgütün amaçları doğrultusunda örgütü idare etmeyi, emir ve direktif vermeyi, örgüt içinde inisiyatif ve karar verme gücüne sahip olmayı gerektirir. Örgütün varlığının, etkinliğinin ve gelişiminin sağlanması, hedeflerinin belirlenmesi, program ve stratejilerinin saptanmasını ifade eder. Ancak örgütün faaliyetleri çerçevesinde sadece belirli bir suçun işlenmesini organize edenler bu suçun işlenmesini planlayıp yönetenler örgüt yöneticisi olarak kabul edilemez. Geniş bir alanda faaliyet yürüten örgütlerin yöneticileri, örgüt yapılanması da dikkate alınarak somut olayın özelliklerine, bu kişilerin örgütün hiyerarşik yapısı içerisindeki konum ve görevlerine göre belirlenmelidir. Bu tür örgütlenmelerde her yöneticinin örgütün tamamını yönetmesi mümkün olmadığından, örgütün bölge, il, ilçe sorumlularının yönetici olup olmadıklarının sorumluluk sahalarındaki örgütsel faaliyetlerin yoğunluğu da gözetilerek belirlenmesi gerekir. d) Örgüt üyeliği Örgüt üyesi, örgüt amacını benimseyen, örgütün hiyerarşik yapısına dahil olan ve bu suretle verilecek görevleri yerine getirmeye hazır olmak üzere kendi iradesini örgüt iradesine terk eden kişidir. Örgüt üyeliği; örgüte katılmayı, bağlanmayı, örgüte hâkim olan hiyerarşik gücün emrine girmeyi ifade etmektedir. Örgüt üyesi örgütle organik bağ kurup faaliyetlerine katılmalıdır. Organik bağ; canlı, geçişken, etkin, faili emir ve talimat almaya açık tutan ve hiyerarşik konumunu tespit eden bağ olup üyeliğin en önemli unsurudur. Örgüte yardımda veya örgüt adına suç işlemede de örgüt yöneticileri veya diğer mensuplarının emir ya da talimatları vardır. Ancak örgüt üyeliğini belirlemedeki ayırt edici fark, örgüt üyesinin örgüt hiyerarşisi dahilinde verilen her türlü emir ve talimatı sorgulamaksızın tamamen teslimiyet duygusuyla yerine getirmeye hazır olması ve öylece ifa etmesidir. Örgüt üyesinin bu suçtan cezalandırılması için örgüt faaliyeti kapsamında ve amacı doğrultusunda bir suç işlemesi gerekmez ise de örgütün varlığına veya güçlendirilmesine nedensel bir bağ taşıyan maddi ya da manevi somut bir katkısının bulunması gerekir. Üyelik mütemadi bir suç olması nedeniyle de eylemlerde bir süre devam eden yoğunluk aranır. Bu ilkeler ışığında iç hukukumuzdaki düzenlemelere göz atıldığında; Terör konusunu özel bir kanunla düzenleme yoluna giden kanun koyucu, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu\’nun 1. maddesinde terör; \”Cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasî, hukukî, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir.\” aynı Kanun\’un 2. maddesinin birinci fıkrasında terör suçlusu; \”Birinci maddede belirlenen amaçlara ulaşmak için meydana getirilmiş örgütlerin mensubu olup da, bu amaçlar doğrultusunda diğerleri ile beraber veya tek başına suç işleyen veya amaçlanan suçu işlemese dahi örgütlerin mensubu olan kişi…\” şeklinde tanımlamış, aynı - [AİHM Yalçınkaya Kararı ve ByLock Kullanımına ilişkin Eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk’un Bilimsel Görüşü](https://kayseriavukat.org.tr/sami-selcuk-aihm-yalcinkaya-karari/): Eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk Tarafından Hazırlanan AİHM Yalçınkaya Kararı ve ByLock İddialarına ilişkin Hukuki Mütalaa Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararı (YCGK, Esas No: 2006/7-336, Karar No: 2007/198, Karar Tarihi:09.10.2007) doğrultusunda taraf mütalaaları, soruşturma ve kovuşturma makamlarının almış oldukları bilirkişi mütalaalarıyla aynı hükümlere tabi olup; AİHM Yalçınkaya Kararı ve ByLock iddialarına ilişkin bu hukuki mütalaa Eski Yargıtay Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk tarafından kaleme alınmıştır. Terörizmi tanımlayan 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun birinci maddesinde yapılan terör suçunun yasal tanımı (tipiklik) ve yapılan başvuru (No. 15669/20) üzerine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesinin 26 Eylül 2023 tarihinde hüküm kurduğu “Yüksel Yalçınkaya/Türkiye Davası”nda, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 67/6. maddesi uyarınca Türk mahkemelerinde “ByLock” adlı şifreli mesajlaşma uygulamasının kullanılması konusundaki görüşü üzerine, Ankara Ağır Ceza Mahkemesinin kurduğu hüküm dolayısıyla aşağıdaki bilimsel sonuçlara ulaşılmıştır. (AİHM Yalçınkaya Kararı’na ve karar hakkındaki değerlendirmelere sitemizden ulaşabilirsiniz.) I- Terör Tanımının “Suç Düzenleme, Suç ve Yaptırımlarını Öngörme Tekelinin Yasallığı”na ilişkin Güvence İlkesi Açısından Değerlendirilmesi Bilindiği üzere, hukukun üstünlüğü ilkesine dayanan demokratik devlet, bireyleri yalnızca hukuk kurallarıyla korumakla yetinemez; çağcıl devletlerin bile zaman zaman başına buyruk kotardıkları hukuka karşı da korumak durumundadır (Benzer görüş: Roxin, ileten: Akbulut, Berrin, Ceza Hukuku, Genel Hükümler, Ankara, 2019, s. 287, dipnot. 287). Zira özgürlük temelinde yükselen ve yargılamayı da içeren böyle bir hukuk düzeninde çağcıl suç hukukunun değişmez iki işlevi vardır: Birincisi, insanın iç dünyasına asla girmemek, düşünce ve inanç dünyalarına yasaklar getirmeksizin her sorunu gün ışığında tartıştıran, yarıştıran bir barış tekniği olmak. İkincisi de bir eylemi suç olarak düzenlerken, bu eyleme yaptırım uygularken ve bu eylemi yargılarken başına buyruk olmamak; sıkı sıkıya yasal çerçevede kalmak. Buna göre devlet, suç saydığı eylemleri yasalarla önceden düzenleyip açık, anlaşılır, sınırları belirli biçimde tanımlamalı, böylelikle bireyleri yasaklar konusunda uyarmalı, bunların yaptırımlarını ve nasıl yargılayacağını önceden belirlemelidir. Bu durumu, herkesin bildiği üzere, çağcıl suç hukuku, Aydınlanmadan, özellikle Montesquieu ve Beccaria’dan bu yana küresel bir ilke olarak benimsemiş ve açıklamıştır: (Yazılı) Yasasız suç, ceza (ve önlem) ve yargılama olmaz. Demokratik devlet, bu işlevi yerine getirirken, yani bir eylemi suç olarak öngörürken, onu yaptırıma bağlarken ve yargılarken verdiği bu söze (taahhüt) bağlı kalacak ve güvenilir bir devlet olduğunu her zaman sergileyecek ve kanıtlayacaktır. Bir başka deyişle bir yargılama organı, yasayla tanımlanmayan bir eylemi asla suç olarak görmeyecek ve ona el atamayacak; eğer bu eylem yasada öngörülen bir suç ise, o zaman da yasada öngörülen bir ceza ve/veya önlem dışında bir yaptırımı söz konusu eylem hakkında asla uygulamayacak; eğer eylem yaptırıma bağlanan bir suç ise, mahkeme bunu kesinlikle yasalara uygun biçimde yargılayarak karar verecektir. Böylelikle devletin bireylere başına buyruk davranmasının önlenmesi amacı da gerçekleşmiş olacaktır (Önder, Ayhan, Ceza Hukuku Dersleri, 1992, İstanbul, s. 58). Bu küresel ve uluslararası ilke, AİHS (md. 15, 7), Birleşmiş Milletler insan Hakları Evrensel Bildirisi (md. 11/2) ve 1950 tarihli İnsan Hakları ve Ana Özgürlüklerini Korumaya ilişkin Avrupa Sözleşmesi’nde (md. 7/1) de yer almıştır. Bu ilkeye ülkemizde ilk yer veren Kanun, 1274 (1858) tarihli “Ceza Kanunname-i Hümayunu”dur (md. 1, 2, 3, 4, 5). Daha sonra sırasıyla 1876 tarihli Kanun-i Esasi (md. 1O), 1961 Anayasası (md. 33), 1926 tarihli ve 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanunu (md. 1) ve 1982 Anayasası (md. 38) bu hak ve özgürlüklerin olmazsa olmaz güvencesi olan bu ilkeyi benimsemiştir. Bu ilke, yürürlükteki 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun ikinci maddesinde daha ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Bunun tarihsel bir nedeni vardır ve o da şudur: 1926 tarihli ve 765 sayılı (mülga) TCK döneminde ilkin Yargıtay CGK, somut bir varlığı olmadığı halde alınıp satılabilmesine, başkalarına ve mirasçılara aktarılabilmesine, dolayısıyla ekonomik değeri bulunmasına dayanarak genişletici / örnekseme (kıyas, analogie) yorum yöntemlerine başvurarak, tıpkı elektrik akımı gibi, telefon hattının kullanılmasını malvarlığına sokması (CGK, 27.6.1988, 6-175/306); daha sonra da bu kararın Yargıtay İçtihatları Birleştirme kararına (6.4.1990, 1989/2E., 1990/3K.) dönüşmesidir. Bunun üzerine yasa yapıcı, haklı olarak daha ayrıntılı üç fıkradan oluşan yasal bir düzenlemeyle gelecekte buna benzer kararların önünü kapatmak istemiştir. Özetle Kanun’un, suçta ve cezada yasallık ilkesi başlığı altında bu ilkeye ilişkin düzenlemesi şöyledir: “Yasanın açıkça suç saymadığı bir eylem için kimseye ceza verilemez ve güvenlik önlemi uygulanamaz. Yasada yazılı cezalardan ve güvenlik önlemlerinden başka bir ceza ve güvenlik önlemine hükmolunamaz. Yönetimin (yürütmenin) düzenleyici işlemleriyle suç ve ceza öngörülemez. Yasaların suç ve ceza içeren hükümlerinin uygulanmasında kıyas yapılamaz. Suç ve ceza içeren hükümler, kıyasa yol açacak biçimde geniş yorumlanamaz“. Özellikle son cümle Yasa yapıcısının yukarıda özetlenen kaygısını yansıtmaktadır. Ekleyelim ki, Anayasa’mıza ve AYM kararlarına göre, bu ilke yönetsel yaptırımları da içermektedir (Anayasa Mahkemesi, 23.02.2006, 2005/42E., 2006/27K., RG 23.03.2007) Bilindiği üzere Montesquieu’ye göre, zorba (despotik) yönetimlerde yasa olmadığından yargıçlar, başlarına buyruk; monarşik (meşruti) yönetimlerde ise, yasa açıksa, yargıçlar yasanın bu açık hükmüne göre, değilse yasanın özüne (ruhuna) göre karar verirler. Oysa cumhuriyet yönetimlerinde, tıpkı dinsel yorumun temel ilkesi olan “Kutsal kitap kendini kendisi yorumlar” (Gözler, Kemal, Hukuka Giriş, Bursa, 2018, s. 302) anlayışında görüldüğü gibi, yargıçlar yasaların metinleriyle sıkı sıkıya bağlıdır; yorum yetkileri yoktur. Onlar, yasaların sözcüklerini yineleyen birer ağızdan başka bir şey değildirler. Bu anlayış aslında Justinianus’tan (Giustiniano, Jüstinyen) bu yana geçerli olan “yorum erki, yasayı yapan erke aittir” kuralına dayanmaktadır. Bu yüzden “yasama yorumu”, Devrimden sonra bile uzun süre Fransa’da, 1832-1865 yılları arasında Belçika’da, 1961 Anayasa’sına değin Türkiye’de gündemde kalmıştır (Gözler, Hukuka Giriş, s. 284-286). Bütün bunların etkisi altında kalan Beccaria da, ilkin ceza yasalarının nasıl kaleme alınması ve yorumlanması gerektiği üzerinde durmuş, ustası Montesquieu’nün etkisiyle yargıçlara yorum yapmayı yasaklamıştır (Sami Selçuk, Suçlar ve Cezalar Hakkında, Ankara, 2019, n. JV, V). Beccaria’ya göre, yazılı hukuka girmesi gereken ilkeler, üçtür: Yasak olan eylemi tanımlamak; cezayı belirlemek ve yargılamanın nasıl yürütüleceğini yasal kurallara bağlamak. Günümüzde ise yasaların yorum tekeli, elbette yargıca ait ise de, ceza hukukunda bireylerin hak ve özgürlüklerinin korunmasının biricik güvencesi ve “suçlunun Magna Carta’sı” olan bu “suçların yasallık ilkesi”ne sıkı sıkıya uyulmak gerekir. Bilindiği üzere bu ilkenin, bütün suç hukuku yapıtlarında ayrıntılarıyla yer alan ve yasama, yasa yapıcı, yürütme, yargılama erklerine ve yargıçlara yönelik belirleyici iletileri ve işlevleri bulunmaktadır. Bunlardan salt yasama erkine / yasa yapıcıya yönelik ilke, bilindiği üzere, “açık ve seçiklik” ya da “besbellilik ilkesi“dir. Bilindiği üzere Beccaria, yasaların herkesin anlayacağı dille, açık ve seçik (vazıh ve mümeyyiz, bu kural Descartes’ındır) olmasını, yani konusu - [Hasar Tespit Raporunun Ancak Asıl İşlemle Birlikte Dava Konusu Edilmesine ilişkin Düzenlemenin İptali](https://kayseriavukat.org.tr/hasar-tespit-raporunun-iptali/): Afet Sonrasına ilişkin Hasar Tespit Raporuna Karşı Dava Açılması Anayasa Mahkemesi Kararı Değerlendirme İtiraz Konusu Kural İtiraz konusu kuralda, afetin meydana geldiği arazinin durumu ile bütün yapıların ve kamu tesislerinin incelenerek düzenlenen hasar tespit raporunun ancak asıl işlemlerle birlikte dava konusu edilebilmesi öngörülmüştür. Başvuru Gerekçesi Başvuru kararında özetle; taşınmazın afet sonrası durumunu gösteren hasar tespit işlemi yapıldıktan sonra taşınmaz üzerindeki mülkiyet hakkı fiilen kısıtlanacağından bu işleme karşı doğrudan dava açılamamasının mülkiyet hakkını ihlal ettiği, kuralda hasar tespit işleminin niteliği bakımından bir ayrım yapılmadığı, bu çerçevede hasarsız ve az hasarlı yapılar yönünden yıkım ve hak sahipliği olan asıl işlemlerin tesis edilmesi çoğu zaman mümkün olmadığından bu yapılara ilişkin olarak asıl işlem tesis edilmesini beklemenin hukuki bir fayda sağlamayacağı, bu durumun mahkemeye erişim hakkını kullanılamaz hâle getirdiği belirtilerek kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi 7269 sayılı Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısiyle Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanun uyarınca düzenlenen hasar tespit raporları, hak ve yükümlülük getiren başka işlemlere dayanak teşkil etmekte ve taşınmazın değerini etkilemektedir. Bu itibarla yapıların hasar durumlarının raporlanması faaliyeti sırasında hukuka aykırı işlem tesis edildiğinin ilgililer tarafından ileri sürülmesi hâlinde bu işlemlerin hukuka aykırılığının tespiti ve iptali için yetkili makama başvurma imkânının sağlanması Anayasa’nın 40. maddesinin gereğidir. Hasar tespit raporlarının düzenlenmesinden sonra tesis edilecek işlemlerden olan hak sahipliği başvurusunun olumsuz sonuçlanması durumunda söz konusu hak sahipliği başvurusunun reddine ilişkin işlem ile hakkında hasar tespit raporu düzenlenen taşınmazın hasar durumuna göre alınabilecek yıkım ve tahliye kararlarına karşı idari yargı mercileri nezdinde iptal davası açma imkânı bulunmaktadır. Öte yandan hasar tespit raporuyla taşınmaz üzerinde bulunan yapı, tekniğe uygunluk ve depreme dayanıklılık nitelikleri yönünden etiketlenmektedir. Yapının inşaat kalitesi yönünden bir tür etiketleme işlevi gören hasar tespit raporlarının -sonrasında bir işlem tesis edilsin veya edilmesin- maliklerin mülkiyet hakkını etkilemektedir. Sonrasında başka bir idari işlem tesis edilen hasar tespit raporlarının hukuka uygun olup olmadığının yargı mercileri önünde tartışılacağı söylenebilirse de tüm hasar tespit raporları, sonradan bir idari işlem tesisine yol açmadığı gibi idarenin işlem tesisinde gecikmesi de söz konusu olabilir. Bu gibi durumlarda ise belirlenen hasar durumundan kaynaklı olarak yapının ekonomik değerini etkileyecek mahiyette olan hasar tespit raporlarının hukuka uygun olup olmadığının incelenmesine imkân sağlayan bir yargı yolu bulunmamaktadır. Sonuç olarak taşınmazın değerini etkileyen bir idari işleme karşı tek başına dava açılmasının önlenmesinin Anayasa’nın 40. maddesinin gerekleriyle uyumlu olmadığı değerlendirilmiştir. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir. Afet Sonucu Oluşan Zarara ilişkin Hasar Tespit Raporunun Ancak Asıl İşlemle Birlikte Dava Konusu Edilmesi Anayasa Mahkemesi Kararı Esas Sayısı: 2023/134 Karar Sayısı: 2023/209 Karar Tarihi: 30/11/2023 R.G.Tarih-Sayısı: 16/1/2024-32431 İtiraz Yoluna Başvuran: Elâzığ 1. İdare Mahkemesi İtirazın Konusu: 15/5/1959 tarihli ve 7269 sayılı Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısiyle Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanun’un 2/7/1968 tarihli ve 1051 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle değiştirilen 13. maddesinin (a) fıkrasına 29/5/2003 tarihli ve 4864 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle eklenen altıncı paragrafın birinci cümlesinde yer alan “…hasar tespit raporları ancak asıl işlemlerle birlikte dava konusu edilebilir.” ibaresinin Anayasa’nın 13., 35., 36. ve 125. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talebidir. Olay: Davacı tarafından, hasar tespit çalışması sonucunda taşınmazının az hasarlı olarak belirlenmesine ilişkin hasar tespit raporunun iptali talebiyle açılan davada itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur. I. İptali İstenen Kanun Hükmü 7269 sayılı Kanun’un 13. maddesinin itiraz konusu kuralın da yer aldığı (a) fıkrası şöyledir: “Afet bölgelerinde yapılacak teknik işler – Madde 13 a) Yapılacak işlemlere esas olmak üzere İmar ve İskan Bakanlığınca kurulacak fen kurulları tarafından, afetin meydana geldiği arazinin durumu ile bütün yapılar ve kamu tesisleri incelenerek, hasar tespit raporu düzenlenir. Gereken hallerde, yapılarda meydana gelen hasarı tespit etmek üzere Bayındırlık ve İskan Bakanlığının isteği üzerine diğer bakanlık, kurum ve kuruluşlar, mahalli idareler, üniversiteler ve meslek odaları, konusunda deneyimli yeteri kadar inşaat mühendisi ve/veya mimarı hasar tespiti çalışmalarında derhal görevlendirmekle yükümlüdürler. Arazinin tehlikeli durumu ve binaların gördüğü hasar bakımından yıktırılması ve boşaltılması gerekenler hakkında, o il ve ilçenin en büyük mülkiye amirine ayrı bir rapor verilir. Bu makamlarca böyle binalar derhal boşalttırılır. Yıkılması gerekenler için en çok 3 gün süre verilerek tehlikenin giderilmesi sahiplerine bildirilir. Mahallinde sahibi bulunmadığı takdirde durum, mahalli vasıtalarla ilan edilmek suretiyle, bildiri yapılmış sayılır. Mal sahibi veya vekili, bu bildiriye karşı 3 gün içinde yetkili idare kurullarına itiraz edebilir. İdare kurulları bu itirazı en geç 3 gün içinde inceler ve karara bağlar. Süresinde itiraz olunmıyan, yahut itiraz olunup da idare kurullarınca yıkılması onaylanan binaları mal sahibi yıkmadığı takdirde bu binalara el konularak yıkma parası yıkıntıdan elde edilecek malzeme bedelinden ödenmek üzere, mahallin en büyük mülkiye amirinin emri ile yıktırılır. Yapılacak asıl işlemlere esas olmak üzere, fen kurulları tarafından düzenlenen teknik mahiyetteki hasar tespit raporlarına mahallî ilân tarihinden itibaren otuz gün içinde itiraz edilebilir ve hasar tespit raporları ancak asıl işlemlerle birlikte dava konusu edilebilir. Gayrimenkulleri kesin bir şekilde hasarsız olarak tespit edilenlerin veya gayrimenkullerinin hasar tespiti hiç yapılmayanların, yargı yoluna gitmeden önce, mahallî ilân tarihinden itibaren otuz gün içinde ilgili idareye başvurmaları zorunludur.” II. İlk İnceleme 1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR ve Muhterem İNCE’nin katılımlarıyla 13/9/2023 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. III. Esasın İncelenmesi 2. Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Fatih TORUN tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükmü, dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü: A. Anlam ve Kapsam 3. Deprem, yangın, su baskını, yer kayması, kaya düşmesi, çığ, tasman ve benzeri afetlerde; yapılar ve kamu tesislerinin genel hayata etkili olacak derecede zarar gördüğü veya görmesi muhtemel olan yerlerde gerekli tedbirlerin alınması ve zarara uğrayanlara yardım edilmesi ile ilgili hususlar 7269 sayılı Kanun’la düzenlenmiştir. 4. Anılan Kanun’un 13. maddesinde afetin gerçekleşmesinin ardından afet bölgelerinde yapılacak teknik işlere ilişkin hususlara yer verilmiştir. Maddenin (a) fıkrasının birinci paragrafında, yapılacak işlemlere esas olmak üzere Bakanlıkça kurulacak fen kurulları tarafından afetin meydana geldiği arazinin durumu ile bütün yapılar ve kamu tesislerinin incelenerek hasar tespit raporunun düzenleneceği; - [Kadına Yönelik Şiddet Tehdidi Nedeniyle Yapılan Önleyici Tedbir Talebinin Reddedilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/kadina-yonelik-siddet-tehdidi/): Kadına Yönelik Şiddet Tehdidi Nedeniyle Yapılan Önleyici Tedbir Talebinin Reddi AYM Kararı Değerlendirme Olaylar Kadına Yönelik Şiddet Tehdidi Nedeniyle Yapılan Önleyici Tedbir Talebinin Reddi: Başvurucu, bir siyasi partinin kongresinin düzenlenmesinde mahalle temsilcisi olarak görev yaptığı sırada, aynı siyasi parti üyeleri M.K. ve R.T. tarafından gıyaben tehdit edildiğini ileri sürerek şikâyetçi olmuştur. Başsavcılığın 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun uyarınca önleyici tedbir kararı verilmesi talebinde bulunması üzerine aile mahkemesi M.K. ve R.T. hakkında başvurucuya karşı şiddet tehdidi, hakaret, aşağılama veya küçük düşürme içeren söz ve davranışlarda bulunmama, başvurucunun bulunduğu konuta, okula ve işyerine yaklaşmama tedbirlerinin uygulanmasına karar vermiştir. Kararda ayrıca tedbirin üç ay süreyle geçerli olduğu ve tedbire uyulmaması hâlinde zorlama hapsine hükmedileceği vurgulanmıştır. M.K. ve R.T. başvurucuyu tehdit etmediklerini belirterek tedbir kararı verilmesi için şartların oluşmadığını ileri sürmüştür. İtirazı inceleyen aile mahkemesi (itiraz mercii) ise mahkeme kararının kaldırılmasına kesin olarak karar vermiştir. İddialar Başvurucu, tehdit edildiğini ileri sürerek yaptığı önleyici tedbir talebinin reddedilmesi nedeniyle maddi ve manevi varlığının korunması ve geliştirilmesi hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Mahkemenin Değerlendirmesi Başvurucu, bireysel başvuru formunda kendisine karşı yöneltilen tehdidin kadın olmasından kaynaklandığına, yapılan tehdidin kadına yönelik şiddet niteliğinde olduğuna, “Yapmazsanız ortalık kan gölüne döner.” şeklindeki söylemlerin neredeyse tamamına yakınının erkekler tarafından dile getirildiğine dair açıklamalarda bulunmuştur. Öte yandan başvurucunun şikâyeti üzerine ilgili kişiler hakkında tehdit suçunu işledikleri şüphesiyle iddianame de düzenlenmiştir. 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun‘da ve konu ile ilgili uluslararası hukukta kadına yönelik şiddetin cinsiyete dayalı olarak gerçekleştirilen her türlü şiddet içeren davranışı kapsadığı açıkça kabul edilmiştir. Tüm bunlara rağmen itiraz mercii, talebin aile içi şiddet veya ısrarlı takibe ilişkin olmadığını belirterek tedbir kararının kaldırılmasına karar vermiş ancak erkek şahısların kadın olan başvurucuya yönelttiği tehdidin başvurucunun kadın olmasından kaynaklanıp kaynaklanmadığına, eylemin kadına yönelik şiddet niteliğinde olup olmadığına dair hiçbir somut açıklama, değerlendirme veya gerekçe ortaya koymamıştır. Bu itibarla itiraz merciinin aile içi şiddet ve ısrarlı takip dışındaki durumların veya kadına yönelik aile içinde gerçekleştirilmeyen tüm şiddet eylemlerinin 6284 sayılı Kanun’un kapsamının dışında tutulması gerektiği sonucunu doğuracak mahiyetteki yaklaşımının anayasal güvencelere aykırı olduğu açıktır. Sonuç olarak nihai karardaki gerekçelerin başvurucunun maddi ve manevi varlığının korunması hakkı bağlamında ilgili ve yeterli olmadığı değerlendirilmiştir. Başvurucu maruz kaldığı tehdit eyleminin kadın olmasından kaynaklandığını açıklamasına rağmen itiraz merciinin şiddet mağduru başvurucuyu korumaya yönelik tedbirleri sağlama yönündeki pozitif yükümlülüklerine uygun hareket etmediği sonucuna varılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Nuriye Ayhan Altıner – Başvuru No: 2020/1327 Karar Tarihi: 4/10/2023 R.G. Tarih ve Sayı: 16/1/2024-32431 BİRİNCİ BÖLÜM – KARAR Başkan: Hasan Tahsin GÖKCAN Üyeler: Muammer TOPAL, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, İrfan FİDAN Raportör: Ferhat YILDIZ Başvurucu: Nuriye Ayhan ALTINER I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, tehdit edildiğini iddia eden kadının önleyici tedbir talebinin reddedilmesi nedeniyle maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 3/1/2020 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. 3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. III. OLAY VE OLGULAR 4. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle başvuru tarihi itibarıyla ilgili olaylar özetle şöyledir: 5. Başvurucu, bir siyasi partinin kongresinin düzenlenmesinde mahalle temsilcisi olarak görev yaptığı sırada aynı siyasi parti üyeleri M.K. ve R.T. tarafından gıyaben tehdit edildiğinden bahisle bu kişilerden şikâyetçi olmuştur. İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) 25/10/2019 tarihinde görevli aile mahkemesinden 8/3/2012 tarihli ve 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun uyarınca önleyici tedbir kararı verilmesi talebinde bulunmuştur. 6. İstanbul Anadolu 23. Aile Mahkemesi (Mahkeme) 28/10/2019 tarihinde Başsavcılığın talebinin kabulüne, M.K. ve R.T. hakkında başvurucuya karşı şiddet tehdidi, hakaret, aşağılama veya küçük düşürme içeren söz ve davranışlarda bulunmama, başvurucunun bulunduğu konuta, okula ve işyerine yaklaşmama tedbirlerinin uygulanmasına karar vermiştir. Kararda, tedbirin üç ay süreyle geçerli olduğu ve tedbire uyulmaması hâlinde zorlama hapsine hükmedileceği vurgulanmıştır. 7. Haklarında tedbir kararı verilen M.K. ve R.T. anılan karara karşı sundukları itiraz dilekçelerinde; başvurucuyu tehdit etmediklerini, 6284 sayılı Kanun gereğince tedbir kararı verilmesi için şartların oluşmadığını ileri sürmüştür. İtirazı inceleyen İstanbul Anadolu 1. Aile Mahkemesi (itiraz mercii) 25/11/2019 tarihinde talebin kabulü ile mahkeme kararının kaldırılmasına kesin olarak karar vermiştir. Kararın gerekçesinde; tedbir talebinin aile içi şiddet veya ısrarlı takibe ilişkin olmadığını, 6284 sayılı Kanun kapsamında verilebilecek bir kararın bulunmadığını ifade etmiştir. 8. Nihai karar başvurucuya 4/12/2019 tarihinde tebliğ edilmiştir. 9. Başvurucunun şikâyeti sonrasında Başsavcılık tarafından gerçekleştirilen soruşturma sonucunda M.K. ve R.T.nin başvurucuya karşı tehdit suçunu işledikleri şüphesiyle 4/2/2020 tarihinde haklarında iddianame düzenlenmiştir. İddianamede şüphelilerin başvurucuyu gıyabında “Eğer onu görevden almazsanız çok kan akar, ya onun kanı akacak ya da bizim.” şeklinde tehdit ettiklerine yer verilmiştir. Yine dosyadaki bilgi ve belgelerde yer alan Bilgi Alma Tutanağı’ndan başvurucunun şikâyetçi olduğu kişilerin başvurucunun gıyabında “Bu kadını görevden alacaksın, almazsan her iki taraftan ya oradan ya buradan kan akacak, derneğimizdeki gençleri tutamayız.” şeklinde sözler sarf ettiklerine yönelik tanık beyanının bulunduğu anlaşılmıştır. IV. İLGİLİ HUKUK A. Ulusal Hukuk 1. İlgili Mevzuat 10. 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’un “Amaç, kapsam ve temel ilkeler” kenar başlıklı 1. maddesinin ilgili kısmı şöyledir: “(1) Bu Kanunun amacı; şiddete uğrayan veya şiddete uğrama tehlikesi bulunan kadınların, çocukların, aile bireylerinin ve tek taraflı ısrarlı takip mağduru olan kişilerin korunması ve bu kişilere yönelik şiddetin önlenmesi amacıyla alınacak tedbirlere ilişkin usul ve esasları düzenlemektir.” 11. 6284 sayılı Kanun’un “Tanımlar” kenar başlıklı 2. maddesinin ilgili kısmı şöyledir: “…Bu Kanunda yer alan; … ç) Kadına yönelik şiddet: Kadınlara, yalnızca kadın oldukları için uygulanan veya kadınları etkileyen cinsiyete dayalı bir ayrımcılık ile kadının insan hakları ihlaline yol açan ve bu Kanunda şiddet olarak tanımlanan her türlü tutum ve davranışı, d) Şiddet: Kişinin, fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik açıdan zarar görmesiyle veya acı çekmesiyle sonuçlanan veya sonuçlanması muhtemel hareketleri, buna yönelik tehdit ve baskıyı ya da özgürlüğün keyfî engellenmesini de içeren, toplumsal, kamusal veya özel alanda meydana gelen fiziksel, cinsel, psikolojik, sözlü veya ekonomik her türlü tutum ve davranışı, e) Şiddet mağduru: Bu Kanunda şiddet olarak tanımlanan tutum ve davranışlara doğrudan - [Üçüncü Kişilere Karşı Dava: Katılma Alacağının Davalı Eş ve Üçüncü Kişiden Müteselsilen Tahsili](https://kayseriavukat.org.tr/ucuncu-kisilere-karsi-dava/): Üçüncü Kişilere Karşı Dava: Katılma Alacağının Davalı Eş ve Üçüncü Kişiden Müştereken ve Müteselsilen Tahsili Yargıtay 8. Hukuk Dairesi Esas No: 2012/11057 Karar No: 2013/7419 Karar Tarihi: 20-05-2013 Özet: Dava, yasal mal rejimi olarak kabul edilen edinilmiş mallara katılma rejimi süresi içerisinde edinilen taşınmazdan kaynaklanan ve kanun maddeleri gereğince açılan katılma alacağı isteğine ilişkindir. Bu açıklamalardan da anlaşıldığı üzere kanun maddesinin tek başına ve aynı kanunun maddesinden bağımsız olarak ve ayrı yorumlanarak suretiyle uygulanması düşünülemez. Bu nedenle, Mahkemece hüküm altına alınan artık değerin sadece davalı eş Ş.’dan tahsiline karar verilmesi gerekirken hükmü temyiz eden ve üçüncü kişi durumunda bulunan davalı S. S.’da katılmak suretiyle davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesi usul ve kanuna aykırıdır. Çünkü kanun maddesinde öngörülen ekleme, sadece hesabi bir işlem olarak görülmektedir. Doktrinde ağırlıklı görüşte bu yöndedir. Dosya kapsamından, kanun maddesinde öngörülen katılma alacağından eksik kalan kısmın olup olmadığı anlaşılamamaktadır. Eksikliğin bulunması halinde kanun maddesi devreye girmektedir. (4721 s. K. m. 202, 218, 219, 229, 231, 232, 235, 236) (743 s. K. m. 170) (4722 s. K. m. 10) (6100 s. K. m. 331) Dava Ö. A. ile S. S. ve müşterekleri aralarındaki katkı payı, aile konutu şerhi konulması, tapu iptali ve tescil davasının kısmen kabulüne, kısmen karar verilmesine yer olmadığına ve mahkemenin görevsizliğine dair Mersin 3. Aile Mahkemesi’nden verilen 22.05.2012 gün ve 951/386 sayılı hükmün Yargıtay’ca incelenmesi davalı Ş. A. vekili ile davalı S. S. vekili tarafından süresinde istenilmiş olmakla; dosya incelendi, gereği düşünüldü. Karar Davacı Ö. vekili dava dilekçesinde; vekil edeni ile davalı Ş.’nin 1986 yılında evlendiklerini, evlilik birliği içerisinde edindikleri 47 ada 14 sayılı parselin davalı Ş. adına tapuda kayıtlı bulunduğunu, davacı Ö.’in hırdavatçılık yaptığını, davalı Ş.’nin ise ev hanımı olup herhangi bir gelirinin olmadığını, 14 sayılı parselin 2002 tarihinden sonra arsa niteliği ile davalı adına tapuya kaydedildiğini ve alındığını, ancak arsa üzerine 5 katlı binanın yapıldığını, inşaatın 2007 yılında bittiğini, 05.06.2009 tarihinde kat irtifakına geçildiğini, taşınmazın 14.08.2008 tarihinde davalı tarafından diğer davalı S.A.’ya onun tarafından da 07.04.2009 tarihinde diğer davalı S. S.’ya satılıp devredildiğini, gerçek değerinden düşük bir fiyata satışlarının yapıldığını, birinci satışta tapuda 22.200,00 TL ikinci satışta ise resmi senette, 142.500,00 TL satış değeri gösterildiğini, ard arda ve kısa aralıklarla satışların yapılması, ortada bir tertibin olduğunu gözler önüne serdiğini, 4 nolu dairenin aile konutu olduğunu, taşınmazı alan S.A. ve S. S.’ın bunun aile konutu olduğunu bildiklerini açıklayarak aile konutu ile ilgili olarak yapılan satışın iptaline eski hale getirilerek, davalı Ş.A. adına tapuya kayıt ve tesciline, tapuya aile konutu şerhi verilmesine, 2002 yılından sonra edinilen ve davalı eş üzerinde tapuda kayıtlı bulunan taşınmazın tapu kaydının iptali ile davalı Ş. adına tapuya kayıt ve tesciline, olmadığı takdirde fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak koşuluyla şimdilik 150000,00 TL katkı payı alacağının yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı S. S. 06.11.2009 tarihli cevap dilekçesinde, davanın reddine karar verilmesini savunmuştur. Davalı Ş. vekili cevap dilekçesinde, Davalı S. taşınmazı 100.000,00 TL karşılığında davalı Ş.’dan satın aldığını, 50.000,00 TL’sini peşin verdiğini, kalan, 50.000,00 TL’yi de inşaatı bitirmek için masraf yaptıklarını, daha sonra 145.000,00 TL’ye diğer davalı S.’a sattığını, Ş.’ın kalan borcunu ödediğini belirterek davanın reddini istemiştir. Mahkemece, , karar verilmesi üzerine hüküm, yalnızca davalı Ş. ve diğer davalı S. tarafından temyiz edilmiştir. Davacı ile davalı S.’in herhangi bir temyizi söz konusu değildir. Dava, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nca yasal mal rejimi olarak kabul edilen edinilmiş mallara katılma rejimi süresi içerisinde edinilen taşınmazdan kaynaklanan ve TMK’nın 202, 218, 229, 231, 232, 235 ve 236. maddeleri gereğince açılan katılma alacağı isteğine ilişkindir. Taraflar 28.11.1986 tarihinde evlenmiş, 01.12.2008 tarihinde açılan boşanma davasının kabulü ve hükmün 09.06.2011 tarihinde kesinleşmesiyle boşanmışlardır. Taraflar arasında, evlendikleri 28.11.1986 tarihinden 01.01.2002 tarihine kadar 743 sayılı (mülga) Türk Kanunu Medenisi’nin 170. maddesi uyarınca mal ayrılığı, taraflar sözleşmeyle başka bir mal rejimini seçtiklerini ileri sürmediklerine göre 4721 sayılı TMK’nın yürürlüğe girdiği 01.01.2002 tarihinden boşanma davasının açıldığı 01.12.2008 tarihine kadar edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir. (743 s. TKM. md.202; 4722 s. K. md.10) Taraflar arasındaki mal rejimi, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 225/2. fıkrası uyarınca boşanma davasının açıldığı tarihte sona ermiştir. Davalı Ş. vekilinin temyiz itirazları bakımından yapılan incelemede; davalı vekili temyiz dilekçesinde, katkı payı alacağı olduğu halde Mahkemece değer artış payı olarak değerlendirilip karar verilmesinin doğru olmadığını, bilirkişi raporunda katılma alacağı olarak değerlendirildiğini, terditli istek konusunda görevsizlik kararı verilmesinin doğru olmadığını, aile konutu bakımından görevsizlik kararı verildiğine göre vekalet ücreti ve yargılama giderleri konusunda hüküm kurulmamasının yerinde bulunmadığını, dava dilekçesinde öncelikle tapu iptali isteğinde bulunduğundan dava harcının 231,500 TL değil taşınmazın değeri olan 463,00 TL üzerinden eksik harcın tamamlanması gerektiğini, vekil edeninin taşınmazı babasından gelen miras malı ve kardeşlerinin yardımı ile aldığını açıklayarak hükmün bozulmasına karar verilmesini istemiştir. Dosya kapsamındaki bilgi ve belgelere göre 47 ada 14 sayılı parselin 08.06.2004 tarihinde arsa niteliğiyle alındığı ve davalı adına tapuda kayıtlı bulunduğu, 2005-2007 yılları arasında üzerine 5 katlı binanın yapıldığı daha sonra kat irtifakına geçildiği, 1, 2, 3, 4 ve 5 nolu bağımsız bölümlerle ilgili olarak irtifak hakkının kurulduğu, taşınmazın 14.08.2008 tarihinde davalı eş Ş. tarafından S. A.’ya, daha sonra bunun tarafından da 07.04.2009 tarihinde diğer davalı S. S.’ya tapuda satış yapılarak devir edildiği, taşınmazın halen S. S. adına tapuda kayıtlı bulunduğu belirlenmiştir. Taşınmaz, edinilmiş mallara katılma rejiminin geçerli olduğu 01.01.2002 tarihinden sonra 8.6.2004 tarihinde satın alındığına ve aksi de kanıtlanmadığına göre 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 219. ve 222/3. fıkrası gereğince edinilmiş mal olduğunun kabulü gerekir. Davalı Ş. her ne kadar babasından gelen miras malından kaynaklanan para ve kardeşlerinin yardımı ile söz konusu evi aldığını ileri sürmüş ise de, bu savunmasını kanıtlayamadığı dosya kapsamındaki bilgi ve belgeler ile sabittir. Taşınmazın, tasfiye tarihine yani karar tarihine yakın bir tarihte tespit edilen sürüm değeri (TMK. md. 232, 235/1) esas alınarak 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 236/1. fıkrası uyarınca, artık değerin yarısı olan 231.500 TL katılma alacağının hüküm altına alınmasında usul ve kanuna aykırı bir yön bulunmamıştır. Bundan ayrı, aile konutu satışının iptali ve eski hale getirilmesi isteği konusunda verilen görevsizlik kararı yerinde bulunmaktadır. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 331/2.maddesi gereğince, denildiğine göre bundan sonra bakacak görevli ve yetkili Mahkemece vekalet ücreti ve yargılama giderleri konusunda bir karar verileceğinden davalı Ş. - [İdari İşlemlerde Dava Açma Süresinin Belirtilmemesi Halinde Genel Dava Açma Süresinin Uygulanması](https://kayseriavukat.org.tr/idari-islemlerde-dava-acma-suresi/): İdari İşlemlerde Dava Açma Süresinin Belirtilmemesi Anayasa Temel hak ve hürriyetlerin korunması- Madde 40 Anayasa ile tanınmış hak ve hürriyetleri ihlal edilen herkes, yetkili makama geciktirilmeden başvurma imkanının sağlanmasını isteme hakkına sahiptir. Devlet, işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorundadır. Kişinin, Resmî görevliler tarafından vaki haksız işlemler sonucu uğradığı zarar da, kanuna göre, Devletçe tazmin edilir. Devletin sorumlu olan ilgili görevliye rücu hakkı saklıdır. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu Dava açma süresi – Madde 7 1. Dava açma süresi, özel kanunlarında ayrı süre gösterilmeyen hallerde Danıştayda ve idare mahkemelerinde altmış ve vergi mahkemelerinde otuz gündür. 2. Bu süreler; a) İdari uyuşmazlıklarda; yazılı bildirimin yapıldığı, b) Vergi, resim ve harçlar ile benzeri mali yükümler ve bunların zam ve cezalarından doğan uyuşmazlıklarda: Tahakkuku tahsile bağlı olan vergilerde tahsilatın; tebliğ yapılan hallerde veya tebliğ yerine geçen işlemlerde tebliğin; tevkif yoluyla alınan vergilerde istihkak sahiplerine ödemenin; tescile bağlı vergilerde tescilin yapıldığı ve idarenin dava açması gereken konularda ise ilgili merci veya komisyon kararının idareye geldiği; Tarihi izleyen günden başlar. 3. Adresleri belli olmayanlara özel kanunlarındaki hükümlere göre ilan yoluyla bildirim yapılan hallerde, özel kanununda aksine bir hüküm bulunmadıkça süre, son ilan tarihini izleyen günden itibaren onbeş gün sonra işlemeye başlar. 4. İlanı gereken düzenleyici işlemlerde dava süresi, ilan tarihini izleyen günden itibaren başlar. Ancak bu işlemlerin uygulanması üzerine ilgililer, düzenleyici işlem veya uygulanan işlem yahut her ikisi aleyhine birden dava açabilirler. Düzenleyici işlemin iptal edilmemiş olması bu düzenlemeye dayalı işlemin iptaline engel olmaz. İdari İşlemlerde Dava Açma Süresinin Belirtilmediği Hallerde Genel Dava Açma Süresinin Uygulanması Gerekir Danıştay İçtihat Birleştirme Kurulu Esas No: 2021/2 Karar No: 2022/1 Karar Tarihi: 15.03.2022 Özet: İdari işlemlerde dava açma süresinin belirtilmediği hallerde özel ve genel dava açma süresinin işletilmesi veya işletilmemesi konusunda Danıştay dava daireleri ile kurullarının kararları arasında var olan içtihat aykırılığının, içtihatların birleştirilmesi yoluyla bağlayıcı bir çözüme kavuşturulması ve içtihadın, “özel dava açma süresine tabi bir idari işlemde, dava açma süresinin gösterilmemiş olması durumunda, vergi mahkemelerinde 30, Danıştay ve idare mahkemelerinde 60 günlük genel dava açma süresinin uygulanması gerektiği; aynı şekilde genel dava açma süresine tabi bir idari işlemde dava açma süresi gösterilmemiş olsa da, 30 ve 60 günlük genel dava açma süresinin uygulanması gerektiği” yönünde birleştirilmesi sonucuna ulaşılmıştır. (AİHS m. 6, 13) (2709 s. K. m. 11, 36, 40, 125) (6183 s. K. m. 58) (5510 s. K. m. 102) (2872 s. K. m. 25) (213 s. K. Ek m. 7) (2577 s. K. m. 7, 8, 10, 11, 12, 13, 20/A, 20/B) (2575 s. K. m. 39, 40) (3194 s. K. m. 30) (14. DD. 14.06.2017 T. 2016/662 E. 2017/4012 K.) (DİDDK 26.10.2020 T. 2020/2208 E. 2020/1974 K.) (6. DD. 09.02.2021 T. 2020/11146 E. 2021/1513 K.) (6. DD. 04.03.2021 T. 2020/11042 E. 2021/3088 K.) (DİDDK 24.04.2017 T. 2017/397 E. 2017/1818 K.) (2. DD. 23.12.2015 T. 2015/3801 E. 2015/10789 K.) (5. DD. 03.03.2021 T. 2019/6328 E. 2021/486 K.) (VDDK 12.10.2011 T. 2011/40 E. 2011/594 K.) (VDDK 14.11.2018 T. 2018/1049 E. 2018/940 K.) (9. DD. 22.03.2021 T. 2020/1734 E. 2021/2140 K.) (DİBK 24.02.1973 T. 1970/1 E. 1973/1 K.) (MESUTOĞLU – TÜRKİYE DAVASI) (ANY. MAH. 25.07.2017 T. 2014/6673 E.) (ANY. MAH. 08.05.2019 T. 2015/16697 E.) (ANY. MAH. 23.02.2016 T. 2013/8896 E.) (ANY. MAH. 02.10.2013 T. 2013/1718 E.) İçtihatları Birleştirme Kurulu Kararı İdari işlemlerde dava açma süresinin belirtilmediği hâllerde özel ve genel dava açma süresinin işletilmesi veya işletilmemesi konusunda Danıştay dava daireleri ve kurulları kararları arasındaki aykırılığın, yazılı olarak bildirilen ve zımnen reddedilen işlemler yönünden ayrı ayrı değerlendirilmek suretiyle içtihatların birleştirilmesi yoluyla giderilmesinin Danıştay Başkanı tarafından istenilmesi üzerine, konuyla ilgili kararlar ile yasal düzenlemeler incelendikten ve Raportör Üyenin açıklamaları ile Danıştay Başsavcısının düşüncesi dinlenildikten sonra gereği görüşüldü: I. Konu ile ilgili Kararlar A) Yazılı Olarak Bildirilen ve Dava Açma Süresinin Belirtilmediği İdari İşlemler ile ilgili Kararlar 1. Özel Dava Açma Süresinin Uygulandığı Kararlar – Danıştay Sekizinci Dairesince verilen 11/05/2011 tarih ve E:2011/1456, K:2011/2671 sayılı karar Dava açma süresinin gösterilmediği ödeme emrinin iptali istemiyle açılan davada, ilgili kanunda belirlenen özel dava açma süresi geçtikten sonra ödeme emrine karşı açılan davanın süre aşımı nedeniyle reddine ilişkin idare mahkemesi kararının onanmasına karar verilmiştir. – Danıştay Ondördüncü Dairesince verilen 14/06/2017 tarih ve E:2016/662, K:2017/4012 sayılı karar; Danıştay Altıncı Dairesince verilen 24/10/2019 tarih ve E:2019/10557, K:2019/10084 sayılı karar Davacıya ait taşınmaz üzerinde bulunan yapının 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun uyarınca riskli yapı olarak tespitine dair işleme karşı yapılan itirazın reddine ilişkin olan ve başvuru mercii ve süresi gösterilmeyen Riskli Yapı Tespitine İtiraz Değerlendirme Heyeti kararının ve söz konusu yapının yıkımına ilişkin Belediye Başkanlığı işleminin iptali istemiyle açılan davada, işin esası incelenmek suretiyle verilen dava konusu işlemlerin iptali yolundaki İdare Mahkemesi kararı, Danıştay Ondördüncü Dairesinin 14/06/2017 tarih ve E:2016/662, K:2017/4012 sayılı kararı ile, itirazın reddine dair karara karşı 6306 sayılı Kanun\’da öngörülen 30 günlük dava açma süresi geçirildikten sonra açılan davanın süre aşımı nedeniyle esasının incelenemeyeceği; yıkım işleminin de bu doğrultuda yeniden değerlendirilmesi gerektiği belirtilerek bozulmuştur. İdare Mahkemesince bozma kararma uyularak davanın Riskli Yapı Tespitine itiraz Değerlendirme Heyeti kararına ilişkin kısmının; riskli yapı tespitine karşı yapılan itirazın reddine yönelik kararın tebliğ edildiği 27/11/2014 tarihinden itibaren 6306 sayılı Kanun’da öngörülen 30 günlük dava açma süresi geçirildikten sonra 08/01/2015 tarihinde açıldığı gerekçesi ile süre aşımı yönünden, yıkıma ilişkin kısmının ise esastan reddine karar verildiği, bu kararın Altıncı Dairenin anılan kararı ile onandığı, karar düzeltme isteminin de aynı Dairenin 17/09/2020 tarih ve E:2020/1424, K:2020/7875 sayılı kararı ile reddedildiği, böylelikle Dairece başvuru mercii ve süresi gösterilmeyen yazılı bildirim üzerine özel dava açma süresinin işletilmesi yönünde karar verildiği görülmüştür. 2. Genel Dava Açma Süresinin Uygulandığı Kararlar a. Genel Dava Açma Süresine Tâbi İşlemler Genel dava açma süresine tâbi bir idarî işlemde, başvuru yolu ve süresinin belirtilmemiş olmasının ilgilisine belirsiz süreli dava açma hakkı vermediği yorumu yapılarak, işlemin tebliğ ya da öğrenme tarihinden itibaren, vergi mahkemelerinde 30 günlük, idare mahkemelerinde 60 günlük genel dava açma süresinde açılmayan davanın süre aşımı nedeniyle reddi gerektiği yönünde verilen kararlar bulunmaktadır. – Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunca verilen 04/03/2019 tarih ve E:2017/2905, K:2019/857 sayılı karar Davacının, Devlet memurluğundan çıkarma cezası ile cezalandırılmasına ilişkin yüksek - [KHK ile İhraç Nedeniyle Pasaportun İptal Edilmesi, Özel Hayata Saygı Hakkının İhlalidir](https://kayseriavukat.org.tr/pasaportun-iptal-edilmesi-khk/): KHK ile İhraç Nedeniyle Pasaportun İptal Edilmesi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Asya Saydam Başvurusu Başvuru Numarası: 2018/32268 Karar Tarihi: 18/1/2022 BİRİNCİ BÖLÜM – KARAR Başkan: Hasan Tahsin GÖKCAN Üyeler: Hicabi DURSUN, Muammer TOPAL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, İrfan FİDAN Raportör: Ali KOZAN Başvurucu: Asya SAYDAM I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, pasaportun iptal edilmesi nedeniyle özel hayata saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 7/11/2018 tarihinde yapılmıştır. 3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. 4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. 6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. 7. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. III. OLAY VE OLGULAR 8. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: 9. Başvurucu 2013 yılında Boğaziçi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Bölümünü tamamlamıştır. Atatürk Enstitüsünde doktora öğrencisi olan ve Marmara Üniversitesinde araştırma görevlisi olarak görev yapan başvurucu, aynı zamanda Barış İçin Akademisyenler Bildirisi olarak bilinen metnin imzacılarındandır. Başvurucu 7/2/2017 tarihli 686 sayılı Kanun Hükmünde Kararname\’nin (KHK) ekli listesine göre kamu görevinden ihraç edilmiş ve bu kapsamda başvurucunun umuma mahsus pasaportu 8/2/2017 tarihinde iptal edilmiştir. Ancak pasaport iptaliyle ilgili başvurucuya bir bildirim yapılmamıştır. 10. Başvurucu, ihraç edilmeden önce yurt dışındaki çeşitli üniversitelere sosyoloji alanında doktora yapmak amacıyla başvuruda bulunmuştur. Amerika\’da bulunan bir üniversite, başvurucuyu doktora programına kabul ederek 13/7/2017 tarihinde uçak bileti ve davetiye göndermiştir. Kamu görevinden ihraç edilmesi nedeniyle pasaportunun durumunu öğrenmek üzere Şişli Emniyet Müdürlüğüne giden başvurucunun pasaportu iptal edildiği gerekçesiyle muhafaza altına alınmıştır. 11. Başvurucu, anılan idari işlemin iptali istemiyle İstanbul 3. İdare Mahkemesinde 27/2/2018 tarihinde dava açmıştır. Dava dilekçesinde başvurucu; vatandaşın yurt dışına çıkma hürriyetinin ancak suç soruşturması veya kovuşturması sebebiyle hâkim kararına bağlı olarak sınırlanabileceğini, hakkında mahkeme tarafından verilmiş bir yurt dışına çıkış yasağı ya da adli soruşturma ve kovuşturma bulunmadığını belirtmiştir. Ayrıca hiçbir terör örgütüyle ilişkisinin mevcut olmadığını ve terör örgütleriyle ilgisinin, iltisakının olduğuna dair bir tespitin de mevcut olmadığını, terör örgütleriyle ilgili hiçbir vakıf, dernek veya şirketin kurucusu, yöneticisi veya çalışanı olmadığını vurgulayarak idari işlemin sebep unsurunun hukuka aykırı olduğunu ileri sürmüştür. Hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 2016/5734 numaralı dosyası üzerinden soruşturma yürütüldüğünü, soruşturmanın konusunun \”Barış İçin Akademisyenler Bildirisi\” olduğunu ve bir yıldır devam eden soruşturmanın henüz sonuçlanmadığını belirtmiştir. Hakkında ceza soruşturması olmasının tek başına yurt dışına çıkışa engel bir durum oluşturmadığını, aynı zamanda yurt dışına çıkışı öngören hâkim kararının mevcut olması gerektiğini ancak anılan soruşturmada bu yönde bir karar olmadığını, yurt dışına çıkışının sadece idari bir kararla engellendiğini vurgulamıştır. Başvurucu; üniversiteyi onur derecesiyle bitirdiğini, Boğaziçi Üniversitesinde doktora yaptığını ayrıca yurt dışında üç üniversiteden burslu olarak doktora eğitimine kabul edildiğini, akademisyen olarak yurt dışında birçok konferansa katıldığını, dolayısıyla pasaportunun iptali nedeniyle yurt dışında çalışma ve mesleki kariyerini ilerletme olanaklarının elinden alındığını belirterek eğitim, özel yaşama saygı hakkı ile yerleşme ve seyahat özgürlüğünün ihlal edildiğini iddia etmiştir. 12. İdare tarafından davaya verilen cevapta, başvurucunun pasaportunun 23/7/2016 tarihli ve 667 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararnamenin (KHK) (5) numaralı maddesi kapsamında 8/2/2017 tarihinde iptal edildiği belirtilmekle yetinilmiştir. 13. Mahkeme 17/5/2018 tarihinde davanın reddine karar vermiştir. 667 sayılı KHK ve 686 sayılı KHK hükümleri uyarınca terör örgütlerine veya Millî Güvenlik Kurulunca Devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olan ve bu nedenle kamu görevinden çıkarılan kişilerin kurumlarınca bildirim yapılacağı ve pasaport birimlerince pasaportlarının iptal edileceği belirtildiğinden OHAL mevzuatı kapsamında ve ihtiyati tedbir niteliğinde tesis edilen dava konusu pasaport iptali ve pasaporta elkoymaya ilişkin işlemlerde hukuka ve mevzuata aykırılık bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır. 14. Başvurucunun istinaf talebi, İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 10. İdare Dava Dairesinin 13/9/2018 tarihli kararıyla derece mahkemesinin kararının hukuka ve usule uygun olduğu belirtilerek reddedilmiştir. 15. Nihai karar 17/10/2018 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. 16. Başvurucu 7/11/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 17. Öte yandan başvurucu hakkında terör örgütü propagandası yapmak suçundan yürütülen ceza soruşturmasında, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 7/11/2019 tarihinde kovuşturma yapılmasına yer olmadığına dair karar vermiştir. Karar gerekçesinde Anayasa Mahkemesinin ihlal kararına atıfla, başvurucunun imza attığı bildirinin ifade hürriyeti kapsamında kaldığı, atılı suçun unsurlarının oluşmadığı ifade edilmiştir. IV. İLGİLİ HUKUK 18. İlgili hukuk (ulusal mevzuat, Anayasa Mahkemesi kararları, uluslararası düzenlemeler ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları) için bkz. Onur Can Taştan [GK], B.No: 2018/32475, 27/10/2021, §§ 24-32; Yağmur Erşan [GK], B. No: 2018/36451, 27/10/2021, §§ 22-30. V. İNCELEME VE GEREKÇE 19. Anayasa Mahkemesinin18/1/2022 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü: A. Başvuruyu İnceleme Usulü 20. Anayasa Mahkemesi Aydın Yavuz ve diğerleri ([GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, §§ 187-242) kararında ayrıntıları belirtilen ilkelere dayanarak, başvurucunun şikâyet ettiği idari işlemlerin OHAL ilanını gerekli kılan olaylarla ilgili olduğuna ve incelenmenin Anayasa\’nın 15. maddesi kapsamında yapılaması gerektiğine karar vermiştir. Bu inceleme sırasında öncelikle söz konusu tedbirin başta Anayasa\’nın 13. ve 20. maddeleri olmak üzere diğer maddelerinde yer alan güvencelere aykırı olup olmadığı tespit edilecek, aykırılık saptanması hâlinde ise Anayasa\’nın 15. maddesindeki ölçütlerin bu aykırılığı meşru kılıp kılmadığı değerlendirilecektir (Onur Can Taştan, §§ 41-45; Yağmur Erşan, §§ 41-45). B. Özel Hayata Saygı Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia 1. Başvurucunun İddiaları ve Bakanlık Görüşü 21. Başvurucu; pasaportun iptal edilmesine dayanak olan 686 sayılı KHK\’nın genel güvenlik açısından mahzurlu görülmek, iltisak ve irtibat gibi geniş ve belirsiz ifadeler içerdiğini, hakkında kesinleşmiş yargı kararı olmayan kişileri terörist ilan ettiğini, ayrıca pasaportun hangi idari birim tarafından iptal edileceğinin bile belirlenmediğini, dolayısıyla idari işlemin kanun tarafından öngörülme şartını taşımadığını ifade etmiştir. Genel güvenliğin sağlanması açısından yurt dışına çıkışın engellenmesi için riskin somut olarak ortaya konulması gerektiğini, toplum için tehlike arz eden şiddet eylemlerine karışmadığı, hakkında bu nedenle açılmış bir ceza soruşturması ya da yurt dışına çıkış yasağı öngören hâkim kararı olmadığı da gözetildiğinde tedbirin Anayasa tarafından korunacak meşru bir amacının da olmadığını ileri sürmüştür. Mesleği gereği yurt dışına sık sık konferanslara katıldığı ve burslu olarak doktora programına kabul edildiği gözetildiğinde mesleki faaliyetlerini sürdürebilmesi açısından pasaportun önem arz ettiğini, gerekçe bile sunulmayan ilgili kararlarda mesleğinin özelliği ve mesleki faaliyetleri gözetilmeyerek -KHK\’da tedbirin ne zaman sonlanacağına dair - [Boşanmada Eşlerin Eşit Kusurlu Olması Halinde Kadın Yararına Tazminat Ödenmesine Karar Verilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/bosanmada-eslerin-esit-kusurlu-olmasi/): Boşanmada Eşlerin Eşit Kusurlu Olması Halinde Kadın Yararına Tazminat Ödenmesine Karar Verilebilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2022/769 Karar No: 2023/1081 Karar Tarihi: 15.11.2023 Mahkemesi: Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesi Özel Daire Kararı: Yargıtay 2. Hukuk Dairesi Taraflar arasında birleştirilerek görülen boşanma davalarından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince her iki davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın taraf vekillerince istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince tarafların istinaf başvurularının kısmen kabulüne, İlk Derece Mahkemesi kararının kadın yararına hükmedilen tazminatlar ile ortak çocuğun velayet düzenlemesi, kişisel ilişki tesisi ve yararına hükmedilen iştirak nafakası bakımından kaldırılmasına, kaldırılan yönlere ilişkin yeniden hüküm kurulmasına, sair itirazların reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı, taraf vekillerince temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı taraf vekillerince temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan inceleme sonucunda, temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Asıl Dava 1. Davacı vekili 11.02.2016 tarihli dava dilekçesinde; tarafların 29.11.2008 tarihinde evlendiklerini, ortak bir çocuklarının bulunduğunu, doktor olan davalı erkeğin eşini aldattığını, müvekkiline fiziksel ve psikolojik şiddet uyguladığını, eşine geri zekâlı şeklinde hitap ettiğini, müvekkilinin ailesine de hakarette bulunduğunu, eşini istifaya zorlayarak kendisine muhtaç hâle getirdiğini, sonrasında ekonomik şiddet uyguladığını, müvekkilini küçümsediğini, hakaret ettiğini, tehdit ve şantaj içerikli mesajlar gönderdiğini, müvekkilinin evliliğin ilk gününden bu yana şiddete maruz kaldığını, son şiddet olayında aldığı ölüm darbesine dayanamayarak eşinden şikâyetçi olduğunu, bu olay nedeniyle erkeğin eşini yaralamaktan ceza aldığını, davalının müvekkilinin bilgisayarını ortadan ikiye ayırdığını, eline geçen eşyaları kırdığını, eve zarar verdiğini ileri sürerek tarafların boşanmalarına, velayetin anneye verilmesine, çocuk yararına 5.000,00 TL tedbir-iştirak, müvekkili yararına 8.000,00 TL tedbir-yoksulluk nafakası ile 500.000,00 TL maddi, 1.000.000,00 TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir. 2. Davalı vekili 02.03.2016 tarihli cevap dilekçesinde; tüm iddiaları inkârla, müvekkilinin doktor olduğunu, davacının ise kendi isteği ile çalışmadığını, davacının tenis oynarken yaralandığını ve bu sebeple oluşan çürükleri kullanarak darp raporu aldığını, eşine haber vermeden bara gittiğini, hakaret ve beddua ettiğini, fiziksel şiddet uyguladığını, saldırgan bir yapıya sahip olduğunu, müvekkilini evi terk etmek ve çocuğu göstermemekle tehdit ettiğini, birlik görevlerini yerine getirmediğini, aldatma olayının gerçeği yansıtmadığını, erkeğin karısını çok sevdiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. II. Birleşen Dava 1. Davalı-birleşen davacı vekili 15.02.2017 tarihli birleşen dava dilekçesinde; kadının evlilik birliği devam ettiği hâlde sadakat yükümlülüğünü ihlâl etiğini, eşini evli olan … … isimli bir erkekle aldattığını, sevgilisi ile şuursuz bir ilişki içerisinde olduğunu, erkeğin eşi … ile davacı …’in karakolluk olduklarını, … tarafından çekilen resimlerin müvekkiline verildiğini, yine … tarafından müvekkilinin telefonuna 13.01.2017 tarihinde “Bilmek istersin karın yine rahat durmuyor ve bastırmak istiyorsan şu an beraberler”, 14.01.2017 tarihinde “Annenin evindeler senin çocuğunun yanında o insana benzemeyen karın senin kızımda herkesin dediğim orospu yapacak üzüm üzüme bakarak kararırmış”, “Allahım nasıl bir karın var senin yanındaki benim kocam değilmiş adam otelde her şeyi ispatladı, seninki başkasını bulmuş” şeklinde mesajlar attığını, karısının da kocasına “sen erkek olup beceremeyeceksen ben bulurum becerecek birini, geberirsin inşallah yoksa ben geberteceğim seni, hayvan olma lafımı dinle, lanet olsun sana da ailene de, Allah hepinizin belasını versin, o paralarını bir gün senden alıp çatır çatır başka heriflerle yiyeceğim, hayvanoğlu hayvan, şerefsizliğe devam etme” şeklinde hakaret dolu mesajlar yazdığını ileri sürerek asıl davanın reddine, birleşen davanın kabulü ile tarafların boşanmalarına, velayetin babaya verilmesine, çocuk yararına 1.500,00 TL iştirak nafakası ile müvekkili yararına 250.000,00 TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir. 2. Davacı-birleşen davalı vekili 12.04.2017 tarihli birleşen davaya cevap dilekçesinde; tüm iddiaları inkârla, davalı erkeğin … ve … … çifti ile birlikte hareket ederek müvekkili hakkında kumpas kurduklarını, … ile müvekkili arasında cinsel birliktelik yaşanmadığını savunmuştur. III. İlk Derece Mahkemesi Kararı İlk Derece Mahkemesinin 16.07.2019 tarihli ve 2016/125 Esas, 2019/445 Karar sayılı kararı ile; tarafların 29.11.2008 tarihinde evlendikleri, ortak bir çocuklarının bulunduğu, toplanan delillere göre erkeğin son olayda eşine fiziksel şiddet uyguladığı, evdeki eşyalara zarar verdiği, bu olay nedeniyle erkek eş hakkında evden uzaklaştırma kararı verildiği, evlilik süresince eşini defalarca aldattığı, evlilik birliğinde olması gereken saygıyı ve sadakati eşine göstermediği, eşine başkalarının yanında dahi “geri zekalı, orospu, idiot” demek suretiyle hakaret ettiği, eşini “ekonomik özgürlüğü olmaması” nedeniyle küçük gördüğü, ayrılık döneminde eşini muhtaç durumda bırakmak amacıyla evin faturalarını ödemediği ve bu suretle eşine ekonomik şiddet uyguladığı, buna karşılık kadının da fiili ayrılık döneminde … sarsıcı davranışlarda bulunduğu ve evlilik birliğinin devamı süresince gösterilmesi gereken sadakat yükümlülüğünü ihlâl ettiği, boşanmaya sebep olan olaylarda erkeğin ağır kadının az kusurlu olduğu, gerekçesiyle her iki davanın kabulüne, tarafların boşanmalarına, velayetin babaya verilmesine, kadın yararına 150.000,00 TL maddi, 150.000,00 TL manevi tazminat ödenmesine, yoksulluk nafaka talebinin ise reddine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekillerince istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 28.04.2021 tarihli ve 2019/1841 Esas, 2021/1100 Karar sayılı kararı ile; erkek eşin tazminatların miktarına, kadın eşin velayet düzenlemesi, kişisel ilişki tesisi ve yararına hükmedilen iştirak nafakası yönlerinden istinaf taleplerinin kabulüne, sair istinaf istemlerinin reddine karar verilerek, İlk Derece Mahkemesince yapılan kusur belirlemesinin doğru tespit edildiğini ancak tarafların sosyal ekonomik durumlarına göre kadın yararına hükmedilen tazminatların fazla olduğu gerekçesiyle kadın yararına 100.000,00 TL maddi, 75.000,00 TL manevi tazminat ödenmesine, diğer yandan ortak çocuğun velayeti her ne kadar babasına verilmiş ise de dosya kapsamından küçüğün 2019 yılı yaz başından itibaren annesi ile birlikte yaşadığı, babanın çocukla yeterince ilgilenmediği, çocuğunda sosyal inceleme uzmanına annesi ile birlikte yaşamak istediğini belirttiği gerekçesiyle velayetin anneye verilmesine, velayeti anneye verilen çocuk yararına 1.000,00 TL tedbir-iştirak nafakası ödenmesine karar verilmiştir. V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekillerince temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile “…1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davacı-davalı kadının tüm, davalı-davacı erkeğin ise aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir. 2- Taraflarca açılan boşanma davalarının yapılan yargılaması sonucunda ilk derece mahkemesince davalı-davacı erkek ağır - [İşçilik Alacağı Davasında Mahkemenin Uyma Kararından Dönme ile Direnme Kararı Vermesi](https://kayseriavukat.org.tr/uyma-kararindan-donme/): Yerel Mahkemece Uyma Kararından Dönme ve Direnme Kararı Verilmesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2023/9-356 Karar No: 2023/524 Karar Tarihi: 24-05-2023 Özet: Somut olay değerlendirildiğinde; Özel Dairenin bozma kararına İlk Derece Mahkemesince 19.07.2022 tarihli duruşmada uyulmuş olmakla davalı lehine usuli kazanılmış hak oluşmuştur. Bu nedenle İlk Derece Mahkemesinin uyma kararından dönerek önceki kararda direnmesi usulen mümkün değildir. Başka bir anlatımla bir defa bozmaya uyulmasına karar verildikten sonra uyma kararından dönülmesinin davaya bir etkisi bulunmamaktadır. Usulî kazanılmış hak ilkesi kamu düzeni ile ilgili olup temyiz aşamasında da kendiliğinden dikkate alınması gerekir. Açıklanan nedenlerle İlk Derece Mahkemesince bozmaya uyulmakla gerçekleşen usuli kazanılmış hak nazara alınarak hükmüne uyulan bozma kararı gereklerinin yerine getirilmesi gerekirken uyma kararından dönülerek direnme kararı verilmiş olması usul ve yasaya aykırıdır. Nitekim Hukuk Genel Kurulunun kararları da aynı yöndedir. (5718 s. K. m. 5, 27) (YHGK 17.02.2022 T. 2019/10-831 E. 2022/158 K.) (YHGK 11.11.2021 T. 2021/10-601 E. 2021/1398 K.) Taraflar arasındaki işçilik alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesinin verdiği karar davalı vekilinin temyizi nedeniyle Yargıtay 9. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonucu bozulmuş, İlk Derece Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davalı vekilince temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin davalı şirketin yurt dışı projelerinde 2008-2014 yılları arasında boyacı formeni olarak kesintisiz çalıştığını, iş sözleşmesinin haksız ve bildirimsiz olarak feshedildiğini ileri sürerek kıdem ve ihbar tazminatlarının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı vekili cevap dilekçesinde; davacının yurt dışında geçen çalışmalarına ilişkin alacak talebinde bulunması nedeniyle iş ilişkisinin yabancılık unsuru taşıdığını bu nedenle yabancı hukukun uygulanması gerektiğini ayrıca alacakların zamanaşımına uğradığını belirterek davanın reddi gerektiğini savunmuştur. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin 10.10.2019 tarihli ve 2018/350 Esas, 2019/527 Karar sayılı kararı ile İş Hukukunun emredicilik yönü ve işçinin korunması ilkesi uyarınca yabancılık unsuru taşıyan uyuşmazlıklarda 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun\’un 5 inci maddesindeki düzenleme gereği Türk vatandaşı olan işçinin kamu düzeni de dikkate alınarak yurt dışına gönderilmesinde gönderen kişi ya da şirketin yurt dışındaki yabancı şirket ile organik bağı delillendirildiğinde Türk İş Hukukunun uygulandığı, organik bağ içinde olan Türkiye’deki kişi veya kişilerin de işçinin işvereni kabul edilerek sorumlu tutulduğu, davalı şirketin yurt dışındaki inşaat şantiyelerinde 12.06.2008-30.09.2014 tarihleri arasında toplam 4 yıl 8 ay 24 gün en son saat ücreti 5,30 USD ile çalışan davacının iş sözleşmesinin iş bitimi nedeniyle sona erdiği, iş bitiminin haklı fesih sebepleri arasında bulunmadığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 23.12.2021 tarihli ve 2019/3751 Esas, 2021/2804 Karar sayılı kararı ile; davacının Türk vatandaşı, davalının ise Türk şirketi olduğu, davacının ikametgâhının ve davalı şirketin merkezinin Türkiye\’de bulunduğu, yurt dışı hizmet sözleşmesinde 4857 sayılı İş Kanunu’na atıfta bulunulduğu gibi davacının mutad işyerinin Türkiye olması nedeniyle geçici olarak yurt dışında çalışmasının bunu ortadan kaldırmayacağı, yapılan işin niteliği itibariyle sözleşmenin belirli süreli olarak düzenlenmesini gerektirir objektif nedenlerin bulunmadığı, hüküm altına alınan alacakların net ücrete göre belirlenmesinin dosya kapsamına uygun olduğu, mahkeme kararının yerinde olduğu gerekçesiyle davalı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; \”…Taraflar arasında iş sözleşmesine uygulanacak hukuk konusunda uyuşmazlık bulunmaktadır… Somut uyuşmazlıkta; davacı taraf davalının yurt dışı şantiyelerinde çalıştığını, ücretinin ABD Doları olarak ödendiğini ileri sürerek ödenmeyen işçilik alacaklarının hüküm altına alınmasını istemiş, davalı işveren ise davacının davalı şirketin Rusya’da bulunan inşaat projelerinde çalıştığını, uyuşmazlığın Rusya Hukukuna göre çözümlenmesi gerektiğini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesince, davalı vekilinin bu savunmasına değer verilmeksizin, uyuşmazlığa Türk hukuku uygulanmak suretiyle yargılama sonuçlandırılmış ve istinaf kanun yolu incelemesinde de davalının bu yöndeki istinaf başvurusu; davacı işçinin Türk vatandaşı, davalı şirketin Türk şirketi olduğu, davacı işçinin ikametinin Türkiye\’de, davalı şirketinin merkezinin de Türkiye\’de bulunduğu, örneği sunulan yurt dışı iş sözleşmelerinde 4857 sayılı İş Kanunu’na atıfta bulunulduğu gibi davacının mutad işyerinin Türkiye olması nedeniyle geçici olarak yurt dışında çalışmasının bunu ortadan kaldırmayacağı gerekçe gösterilerek reddedilmiş ise de varılan sonuç dosya kapsamına uygun düşmemiştir. Dosya kapsamına göre davacı işçinin davalının Rusya’da bulunan işyerlerinde 12.06.2008-30.09.2014 tarihleri arasında 6 dönem fasılalı olarak çalışmıştır. Taraflar arasında tüm çalışma dönemlerine ilişkin olarak yurt dışı iş sözleşmelerinin imzalandığı, 10.06.2008, 23.07.2009, 02.07.2010, 16.01.2012, 24.01.2014 ve 26.05.2014 tarihli belirsiz süreli yurt dışı iş sözleşmelerinin tarafların iş ilişkisindeki hak ve yükümlükleri konusunda feshe ilişkin maddelerinde çalışma mevzuatı bulunan ülkelerde bu mevzuata göre fesih yapılabileceğinin belirtildiği, yine sözleşmelerin 16. maddelerinde de anlaşmazlık halinde uygulanacak mevzuata ilişkin ihtilaf durumunda sözleşme maddelerinde çalışılan ülke mevzuatının geçerli olduğunun belirtildiği hususlardaki ihtilafların çözümünde öncelikle çalışılan ülke mevzuatının uygulanacağının ifade edildiği görülmüştür. Buna göre tarafların iş sözleşmeleri ile hukuk seçimi anlaşması yaptıkları açıktır. Davacı, dava konusu alacakların ait olduğu söz konusu çalışma döneminde davalıya ait Rusya’da bulunan işyerinde çalışmış olup, bu durumda mutad işyerinin de işçinin işini fiilen yaptığı Rusya olduğu sabittir. Tüm bu hususlar dikkate alındığında, MÖHUK’un 27/1. hükmü kapsamında taraflar arasında bir hukuk seçimi anlaşması bulunduğundan uyuşmazlık hakkında Rusya Hukuku’nun uygulanması gerekmektedir. Hal böyle olunca, gerekirse Rusya Hukuku’nda uzman bir bilirkişiden de rapor alınmak suretiyle, dava konusu uyuşmazlık bakımından değerlendirme yapılması ve dosya kapsamındaki delil durumu birlikte değerlendirilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekmektedir. Bu maddi ve hukuki olgular gözetilmeden yazılı şekilde karar verilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir…\” gerekçesiyle davalı vekilinin sair temyiz itirazları incelenmeksizin karar bozulmuştur. B. İlk Derece Mahkemesince Verilen Direnme Kararı İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile önceki gerekçeye ilaveten davacının yabancı hukuk konusunda aydınlatılmadığı gibi talebini Türk Hukukunun uygulanması yönünde sınırlandırdığı, yabancı hukukun uygulanması talebi bulunmayan davacı lehine ve davalı aleyhine hüküm kurulması mümkün olmadığı, taraflar - [Kamuda Çalışan İşçilerin Eş Durumu Mazeretine Dayalı Naklen Atama Talebinin Reddi](https://kayseriavukat.org.tr/iscilerin-es-durumu-mazereti/): Kamuda Çalışan İşçilerin Eş Durumu Mazeretine Dayalı Naklen Atama İşlemleri Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü Esas No: 2021/185 Karar No: 2021/143 Karar Tarihi: 05.04.2021 Özet: İş Kanunu’na göre işçi sayılan kimselerle işveren veya işveren vekilleri arasında iş akdinden veya İş Kanunu’na dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuk uyuşmazlıklarının çözülmesiyle iş mahkemelerinin görevli kılınmış olması; daha sonra yürürlüğe giren 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun ilgili maddesi ile de 4857 sayılı İş Kanunu\’na veya 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu\’nun İkinci Kısmının Altıncı Bölümünde düzenlenen hizmet sözleşmelerine tabi işçiler ile işveren veya işveren vekilleri arasında, iş ilişkisi nedeniyle sözleşmeden veya kanundan doğan her türlü hukuk uyuşmazlıklarına iş mahkemelerinin bakacak olması karşısında, işçi olan davacı ile işvereni arasında iş akdinden doğan davanın görüm ve çözümünde adli yargı yeri görevli bulunmaktadır. (2709 s. K. m. 128) (657 s. K. m. 4) (2577 s. K. m. 15, 27) (2247 s. K. m. 14, 19, 27) (375 s. KHK. Geç. m. 23) (696 s. KHK. m. 127) (5521 s. K. m. 1) I. Dava Konusu Olay 1. Davacı vekili, müvekkilinin Balıkesir ili, Altıeylül İlçesi, Balıkesir Atatürk Şehir Hastanesinde sürekli işçi kadrosunda veri hazırlama ve kontrol işletmeni olarak çalıştığını, eşinin ise Tekirdağ ili, Saray İlçesinde Kara Kuvvetleri Komutanlığı, 41. Komando Tugay Komutan Yardımcılığı, Lojistik Destek Komutanlığında astsubay olarak görev yaptığını, müvekkilinin eşinin çalıştığı Tekirdağ ili, Saray ilçesine atanma talebinde bulunduğunu ancak bu atama talebinin İdarece reddedilip atamasının yapılmadığını, müvekkilinin eşinin görev yaptığı Tekirdağ İli ile kendi görev yeri olan Balıkesir İline gidiş gelişin kolay olmaması nedeniyle aile birliğinin zedelenebileceğini, ilgili Yönetmelik kuralı uyarınca Askeri hizmetler sınıfında görev yapanların atandıkları yere memur olan eşinin atanmasında norm kadro sayılarına ilişkin hükümlerin uygulanamayacağını ifade ederek; eş durumu nedeni ile atanma talebine ilişkin 13/12/2019 tarihli başvurunun reddine ilişkin Sağlık Bakanlığı Yönetim Hizmetleri Genel Müdürlüğünün 19/12/2019 tarihli ve E.5399 sayılı işleminin iptali istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır. II. Uyuşmazlığa ilişkin Başvuru Süreci A. İdari Yargıda 2. Balıkesir 1. İdare Mahkemesinin 03/02/2020 tarihli ve E.2019/1049 sayılı dosyasında, hukuka aykırılığı açık olan dava konusu işlemin, uygulanması halinde telafisi güç zararlar doğabileceği gerekçesiyle, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu\’nun 27. maddesi uyarınca yürütülmesinin durdurulmasına karar verilmiştir. 3. Bu karara karşı itiraz yoluna başvurulması üzerine İzmir Bölge İdare Mahkemesi 1. İdari Dava Dairesi Başkanlığının 24/02/2020 tarihli ve E.2020/86 sayılı dosyasında, davanın görev yönünden reddine karar verilmesi gerekirken yürütmenin durdurulması istemi hakkında verilen kararda hukuka uygunluk görülmediği gerekçesiyle; itiraz isteminin kabulüne, Balıkesir 1. İdare Mahkemesinin 03/02/2020 tarihli, E.2019/1049 sayılı yürütmenin durdurulması talebinin kabulüne ilişkin kararının kaldırılmasına, dosyanın Mahkemesine iadesine kesin olarak karar verilmiş ve dosya Mahkemesine gönderilmiştir. 4. Balıkesir 1. İdare Mahkemesinin 09/03/2020 tarihli ve E.2019/1049, K.2020/302 sayılı dosyasında, işçi-işveren arasında ortaya çıkan uyuşmazlık kapsamında kaldığı anlaşılan davanın görüm ve çözümünde 4857 sayılı İş Kanunu ve 5521 sayılı Kanun uyarınca İş Mahkemelerinin görevli olduğu gerekçesiyle, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu\’nun 15. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendi uyarınca davanın görev yönünden reddine karar verilmiş, istinaf yoluna başvurulması üzerine İzmir Bölge İdare Mahkemesi 6. İdare Dava Dairesinin 09/02/2021 tarihli ve E.2021/117, K.2021/105 sayılı dosyasında istinaf başvurusunun reddine kesin olarak karar verilmiştir. Görevsizlik kararının ilgili kısmı şöyledir: \”…mevzuat hükümlerinin birlikte değerlendirilmesinden, sürekli işçi kadrosuna geçiş yapılmadan önceki ve statü değişikliği kapsamında kalan idari başvurular neticesinde ortaya çıkan uyuşmazlıklarla ilgili olarak İdari Yargı\’nın görevli olduğu tartışmasız olmakla birlikte, sürekli işçi statüsüne geçiş yapıldıktan sonra (statüye geçtikten sonra) işveren ile işçi arasında çıkan uyuşmazlıkların çözüm yerinin değişiklik arz ettiği ve genel hükümler kapsamında İş Mahkemelerinin görevli olduğu anlaşılmaktadır. Olayda, davacının sürekli işçi statüsüne geçiş yaptığı ve bu tarihten sonra 13/12/2019 tarihli dilekçesiyle Tekirdağ İline naklen atanması için yaptığı başvurunun reddine ilişkin işlemin iptali istemiyle bakılmakta olan davanın açıldığı görülmekte olup, işçi-işveren arasında ortaya çıkan uyuşmazlık kapsamında kaldığı anlaşılan davanın görüm ve çözümünde 4857 sayılı Kanun ve 5521 sayılı Kanun uyarınca İş Mahkemelerinin görevli olduğu sonucuna ulaşılmıştır.\” 5. Davacı vekili bu kez aynı istemle adli yargı yerinde dava açmıştır. B. Adli Yargıda 6. Balıkesir 1. İş Mahkemesinin 20/01/2021 tarihli ve E.2020/128, K.2021/9 sayılı dosyasında, Mahkemelerinin görevsizliğine, talep halinde Balıkesir l. İdare Mahkemesi ile Mahkemeleri arasındaki görev uyuşmazlığının giderilmesi ve görevli yargı yerinin belirlenmesi için dava dosyasının 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluşu ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 19. maddesi uyarınca Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiş; bu karar kesinleşmiş ve daha sonra davacı vekilinin talebi üzerine dosya Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmiştir. Görevsizlik kararının ilgili kısmı şöyledir: “…İlgili mevzuat hükümleri incelendiğinde; zorunlu yer değiştirmeye tabi olan memurun, kamu görevlisi olan eşinin yer değiştirme talebinin öncelikle yerine getirileceği, mülki idare hizmetleri sınıfı, emniyet hizmetleri sınıfı, subay, astsubay, hakim ve savcılar gibi zorunlu yer değiştirmeye tabi kamu görevlilerinin atandıkları yere, memur olan eşlerinin atanmalarında eşin görev yaptığı kurumla ilgili olarak norm kadro sayılarına ilişkin hükümlerin uygulanmayacağı, kurumların hizmet puanı veya kadro yetersizliği gibi mazeretler ileri sürerek zorunlu atamaya tabi personelin memur olan eşini atamama veya ücretsiz izin almaya dolaylı olarak zorlama gibi bir yola başvuramayacakları açıktır. Somut olayda davacının eşinin Astsubay Çavuş olarak Tekirdağ iline mecburi hizmet kapsamında zorunlu yer değiştirmeye tabi olarak atanması sebebiyle başka bir ile naklinin mümkün olmadığı dosya kapsamı ve ilgili mevzuat hükümleri ile sabittir. Her ne kadar davalı idarenin red işleminde 375 sayılı KHK’da tayine ilişkin hüküm bulunmaması durumu gerekçe olarak gösterilmiş ise de davacının 375 sayılı KHK’nın geçici 23. Maddesi kapsamında kamuda sürekli işçi olarak istihdam edildiği, dolayısıyla idarenin tek yanlı olarak ve kamu gücüne dayanarak belirlediği şartlar çerçevesinde çalışmaya başladığı, davacının KHK hükümleri kapsamında kamuda sürekli işçi kadrosuna geçirilmesine ilişkin işlemin idari bir işlem olduğu, uyuşmazlığın esasen kamu kurum ve kuruluşlarına ait kadroların ihdası, iptali ve kullanılmasına dair esas ve usulleri düzenleyen mevzuattan doğduğu, davacının tayin talebinin söz konusu kadronun kullanılmasına ilişkin olduğu ve bu itibarla idari nitelikte olduğu değerlendirilmekle idari yargının görevli olduğundan bahisle mahkememizin yargı yolu bakımından görevli olmadığı anlaşılmış ve açılan davanın görev yönünden reddine karar vermek gerekmiştir…” III. İlgili Hukuk 7. Anayasa’nın 128. maddesi şöyledir: “Devletin, kamu iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görülür. Memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, - [İdari Davalarda Tek Başına Müdahilin Kanun Yollarına Başvurması Mümkün mü](https://kayseriavukat.org.tr/mudahilin-kanun-yollarina-basvurmasi/): Yanında Katıldığı Tarafın Kanun Yollarına Başvurmaması Halinde Tek Başına Müdahilin Kanun Yollarına Başvurması Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu Esas No: 2021/4 Karar No: 2023/1 Karar Tarihi: 03-02-2023 Özet: Müdahilin, yanında katıldığı tarafın kanun yollarına başvurmaması halinde, onun işlem ve açıklamalarına açıkça aykırı olmamak şartıyla tek başına kanun yollarına başvurabileceği ve ilgili yargı merciince başvuru dilekçesinin yanında katıldığı tarafa tebliğ edilmesi gerektiği yönünde içtihadın birleştirilmesine karar verilmiştir. (AİHS m. 6) (2709 s. K. m. 36) (2575 s. K. m. 39, 40) (1086 s. K. m. 53, 56, 57) (6100 s. K. m. 27, 31, 61, 63, 65, 66, 68, 69, 349, 366, 447, 450) (521 s. K. m. 73) (2577 s. K. m. 2, 20, 31, 46, 48) (6. DD. 12.04.2017 T. 2017/915 E. 2017/2524 K.) (2. DD. 01.03.2021 T. 2021/10622 E. 2021/340 K.) (6. DD. 21.01.2021 T. 2020/9829 E. 2021/363 K.) (8. DD. 05.11.2020 T. 2020/6254 E. 2020/4845 K.) (DİDDK 21.09.2020 T. 2020/1828 E. 2020/1524 K.) (ANY. MAH. 19.07.2018 T. 2015/2909 E.) İçtihatları Birleştirme Kurulu Kararı Yanında katıldığı tarafın kanun yollarına başvurmaması halinde müdahilin tek başına kanun yoluna başvurup başvuramayacağı konusunda Danıştay dava daireleri ve kurulları kararları arasında var olduğu ileri sürülen aykırılığın içtihatların birleştirilmesi yoluyla giderilmesinin Danıştay Başkanı tarafından istenilmesi üzerine, konuyla ilgili kararlar ve yasal düzenlemeler incelendikten; Raportör Üyenin açıklamaları ile Danıştay Başsavcısının düşüncesi dinlenildikten sonra gereği görüşüldü: I. KONU İLE İLGİLİ KARARLAR A. Yanında Katıldığı Tarafın Kanun Yollarına Başvurmaması Halinde Müdahilin Tek Başına Kanun Yoluna Başvurabileceğine İlişkin Kararlar Danıştay Altıncı Dairesince verilen 12/04/2017 tarih ve E:2017/915, K:2017/2524 sayılı karar: Davacının maliki olduğu taşınmazın bulunduğu yerde 2981 sayılı imar ve Gecekondu Mevzuatına Aykırı Yapılara Uygulanacak Bazı işlemler ve 6785 sayılı imar Kanununun Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun hükümleri uyarınca yapılan ıslah imar planı uygulaması neticesinde üçüncü kişi (müdahillerin murisi) lehine kanuni ipotek konulmasına dair işlemin iptaline ilişkin karara karşı davalı idareler yanında müdahilin istinaf başvurusunun incelenmeksizin reddi yolundaki İzmir Bölge İdare Mahkemesi 3. İdari Dava Dairesinin 10/01/2017 tarih ve E:2017/11, K:2017/8 sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması istemiyle “müdahil” tarafından yapılan başvuru üzerine, Danıştay Altıncı Dairesince, davanın sonucundan doğrudan etkilenme durumunda olan ve davanın aleyhe sonuçlanması halinde davanın konusu olan hakkını kaybedecek olan müdahilin, yanında davaya katıldığı davalıdan bağımsız olarak kanun yollarına başvuramaması ya da kanun yoluna başvurulmuş olmasına rağmen istemin temyiz veya itiraz mercilerince incelenmemiş olması durumunda adil yargılanma hakkının sağlandığından söz edilemeyeceği; taraflardan birinin istinaf safhasında sunduğu bir dilekçenin bir gerekçe olmaksızın reddedilmesi ya da incelenmemiş olmasının mahkemeye erişim hakkına da aykırı düşeceği; bu nedenle davanın konusunun müdahilin sahip olduğu hak ya da şey olduğu hallerde müdahilin tek başına kanun yollarına başvurabileceğinin kabulü gerektiği belirtilerek davalı idarelerce istinaf yoluna başvurulmamış olması nedeniyle tek başına yaptığı istinaf başvurusunun incelenmesine olanak bulunmadığı gerekçesiyle davalı yanında yer alan müdahilin istinaf başvurusunun incelenmeksizin reddine dair kararın bozulmasına karar verilmiştir. Danıştay Altıncı Dairesince verilen 15/01/2019 tarih ve E:2015/11509, K:2019/258 sayılı karar: Davalı idare yanında müdahilin, tek başına karar düzeltme talebinde bulunabilmesinin mümkün olduğu, davaya müdahalenin, hakkı davanın sonucuna bağlı olan kişinin kendi hukuki yararını korumak için, davanın tarafı olmadan, davayı kazanmasında yararı bulunan tarafın yanında ve ona yardımcı olarak davaya müdahalesine imkân veren bir hukuki kurum olması nedeniyle, kişisel menfaati davanın sonucundan etkileneceğinden davaya müdahalesi kabul edilen kişinin, yanında yer aldığı taraf kanun yoluna süresinde ya da hiç başvurmasa bile, yanında yer aldığı tarafın aleyhine sonuç doğurmayacak şekilde, dava sonunda verilen karara tek başına itiraz edebileceğinin kabul edilmesi gerektiği, aksi durumun, Anayasa’nın \”Hak Arama Hürriyeti\” başlıklı 36. maddesine ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi\’nin \”Adil Yargılanma\” başlıklı 6. maddesine aykırı olacağı, ayrıca idari yargılama usul hukuku yönünden, davaya müdahalenin etkin işletilmemesinin hukuka uygunluğunun incelenmesi ve tesis edilmesi amacı İle bağdaşmayacağı belirtilerek karar düzeltme istemi kabul edilmiş ve Danıştay Altıncı Dairesince verilmiş olan 07/09/2015 tarih ve E:2015/6928, K:2015/4941 sayılı müdahil temyiz isteminin incelenmeksizin reddine ilişkin karar kaldırılarak davalı yanında müdahilin temyiz istemi yeniden incelenerek temyize konu kararın onanmasına karar verilmiştir. Danıştay Altıncı Dairesince verilen 13/10/2020 tarih ve E:2016/4080, K:2020/9310 sayılı ve 26/01/2021 tarih ve E:2018/2480, K:2021/440 sayılı kararlarda da, davalı yanında davaya katılan müdahilin tek başına yaptığı temyiz talebi incelenmek suretiyle onama kararları verilmiştir. Danıştay Onuncu Dairesince verilen 21/10/2019 tarih ve E:2018/4172, K:2019/6922 sayılı karar: Davalı yanında müdahilin, tek başına karar düzeltme talebinde bulunabilmesinin mümkün olduğu belirtilerek karar düzeltme istemi kabul edilmiş ve Danıştay Onuncu Dairesince verilmiş olan 26/06/2018 tarih ve E:2018/2876, K:2018/2211 sayılı temyiz isteminin incelenmeksizin reddi yolundaki karar kaldırılarak davalı yanında müdahilin temyiz İstemi yeniden incelenerek temyize konu kararın onanmasına karar verilmiştir. Danıştay Onuncu Dairesince verilen 12/05/2020 tarih ve E:2019/8032, K:2020/1336 sayılı kararda da, davalı yanında davaya katılan müdahilin tek başına yaptığı temyiz talebi incelenmek suretiyle bozma kararı verilmiştir. B. Yanında Katıldığı Tarafın Kanun Yollarına Başvurmaması Halinde Müdahilin Tek Başına Kanun Yoluna Başvuramayacağına İlişkin Kararlar Danıştay İkinci Dairesince verilen 01/03/2021 tarih ve E:2021/10622, K:2021/340 sayılı karar: Ankara 2. İdare Mahkemesince verilen 02/10/2014 tarih ve E:2014/1686, K:2015/1114 sayılı kararın, davalı yanında müdahil tarafından temyizen incelenerek bozulması istenilmiş, Dairece, davanın doğrudan tarafı olmayan feri müdahilin asıl tarafa sağlanan tüm imkân ve haklara sahip olduğunun söylenemeyeceği, adil yargılanma hakkının da buna imkân tanımadığı, dolayısıyla, asilin yargılamayı devam ettirmeme yönündeki iradesine rağmen fer\’i müdahilin davayı sürdürebilmesine hukuken imkân bulunmadığı, bu itibarla, davanın taraflarından olmayan, dava sonucunda hakkında hüküm kurulmayan ve ancak yanında katıldığı tarafa yardımcı olabilen müdahilin, yanında davaya katıldığı tarafın kanun yollarına başvurmaması durumunda, tek başına kanun yollarına başvurmasının da hukuken kabul edilemez nitelikte olduğu belirtilerek olayda, müdahil tarafından tek başına temyiz yoluna başvurulduğu, müdahilin yanında davaya katıldığı tarafın temyiz isteminde bulunmamış olması nedeniyle, müdahilin temyiz isteminin İncelenmesine hukuken olanak bulunmadığı gerekçesiyle temyiz isteminin incelenmeksizin reddine karar verilmiştir. Danıştay Beşinci Dairesince verilen 09/10/2015 tarih ve E:2015/3929, K:2015/8065 sayılı karar: Malatya İdare Mahkemesince verilen 16/04/2015 tarih ve E:2015/597, K:2015/587 sayılı kararın; davacı yanında davaya katılan tarafından temyizen incelenerek bozulması istenilmiş, Dairece, müdahilin, davanın tarafından bağımsız istekte bulunamayacağı; yalnızca tarafın davadaki istemine yardımcı olacak kimi açıklamalar yapabileceği ve bu konularda hukuki yardımda bulunabileceği, davaya taraf olandan bağımsız olarak tek başına kanun yollarına başvuramayacağı belirtilerek olayda, müdahil tarafından tek başına temyiz yoluna başvurulduğu, müdahilin yanında davaya katıldığı tarafın temyiz isteminde bulunmamış olması nedeniyle, müdahilin temyiz isteminin incelenmesine - [Vergi İncelemesi Sonuçlanıp Tarhiyat Yapıldıktan Sonra Borçlu Hakkında İhtiyati Haciz Yapılabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/borclu-hakkinda-ihtiyati-haciz/): Vergi İncelemesi Sonuçlanıp Tarhiyat Yapıldıktan Sonra Borçlu Hakkında İhtiyati Haciz İşlemi Tesis Edilebilir mi Vergi İncelemesi Sonuçlanıp Tarhiyat Yapıldıktan Sonra Borçlu Hakkında İhtiyatî Haciz İşlemi Tesis Edilmesi: Vergi incelemesi sonuçlanıp tarhiyat yapıldıktan sonra borçlu hakkında ihtiyatî haciz işlemi tesis edilip edilemeyeceği konusunda Danıştay Üçüncü ve Dokuzuncu Daireleri kararları ile Danıştay Dördüncü, Yedinci Daireleri ve Vergi Dava Daireleri Kurulu kararları arasında var olan içtihat aykırılığının içtihatların birleştirilmesi yoluyla bağlayıcı bir çözüme kavuşturulması ve içtihadın, “vergi incelenmesi sonuçlanıp tarhiyat yapıldıktan sonra borçlu hakkında 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un 13. maddesinin 1. bendine göre ihtiyati haciz işlemi tesis edilemeyeceği” yönünde birleştirilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır. (6183 s. K. m. 1, 9, 10, 13, 17, 18) (2575 s. K. m. 39, 40) (213 s. K. m. 20, 21, 139, 341, 344, 359) (9. DD. 28.03.2019 T. 2018/1596 E. 2019/1306 K.) (7. DD. 11.02.2021 T. 2019/2114 E. 2021/967 K.) (VDDDK 18.11.2020 T. 2020/1318 E. 2020/1231 K.) Danıştay İçtihat Birleştirme Kurulu Esas No: 2021/6 Karar No: 2022/2 Karar tarihi: 27-05-2022 Vergi incelemesi sonuçlanıp tarhiyat yapıldıktan sonra borçlu hakkında ihtiyati haciz işlemi tesis edilip edilemeyeceği konusunda Danıştay Üçüncü ve Dokuzuncu Daireleri kararları ile Danıştay Dördüncü, Yedinci Daireleri ve Vergi Dava Daireleri Kurulu kararları arasındaki aykırılığın, içtihatların birleştirilmesi yoluyla giderilmesinin Danıştay Başkanı tarafından istenilmesi üzerine, konuyla ilgili kararlar ite yasal düzenlemeler incelendikten ve Raportör Üyenin açıklamaları ile Danıştay Başsavcısının düşüncesi dinlenildikten sonra gereği görüşüldü: I. KONU İLE İLGİLİ KARARLAR A. Vergi İncelemesi Sonuçlanıp Tarhiyat Yapıldıktan Sonra Borçlu Hakkında İhtiyati Haciz İşlemi Tesis Edilemeyeceğine İlişkin Kararlar Danıştay Üçüncü Dairesince verilen 23/12/2020 tarih ve E:2018/1878, K:2020/6078 sayılı karar: 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un 13. maddesinin 1. bendi uyarınca ihtiyati haciz karan alındığı belirtildikten sonra, 6183 sayılı Kanun’un 9. maddesi, 13. maddesinin 1. bendi ve 17. maddesine göre, ancak vergi incelemesinin devam ettiği durumlarda yapılan ilk hesaplamalara göre teminat istenebileceği, ihtiyati haciz ve ihtiyati tahakkuk karan alınabileceği, inceleme sonuçlanıp tarhiyat yapıldıktan sonra ihtiyati tahakkuk ve ihtiyati haciz kararı alınamayacağı gerekçesiyle Bölge İdare Mahkemesi Vergi Dava Dairesinin kararı bozulmuştur. (Danıştay Üçüncü Dairesinin 11/03/2015 tarih ve E:2013/2900, K:2015/1148 sayılı kararı da aynı yöndedir.) Danıştay Dokuzuncu Dairesince verilen 06/04/2018 tarih ve E:2016/1917, K:2018/2163 sayılı karar: Davacı hakkında 6183 sayılı Kanun’un 13. maddesinin 1. bendi uyarınca tesis edilen ihtiyati haciz işleminin iptali istemiyle açılan davada; 6183 sayılı Kanun’un kamu alacağının korunması ile İlgili hükümlerini kapsayan Birinci Kısmının ikinci Bölümünde yer alan teminat istenilmesi, ihtiyati haciz ve ihtiyati tahakkuk müesseselerinin, henüz kamu alacağı olma niteliği kazanmamış vergi ve cezaların, tahakkuk ettikleri tarihte karşılaşılabilecek tahsil imkansızlığına bir önlem olarak öngörüldüğü, vergi incelemesinin devam ettiği durumlarda yapılan ilk hesaplamalara göre teminat istenebileceği ve ihtiyatî haciz kararı alınabileceği, diğer bir deyimle bu madde uyarınca ilgililer hakkında ihtiyati haciz kararı alınabilmesi için incelemenin henüz tamamlanmamış olması gerektiği, vergi incelemesi tamamlandıktan sonra ihtiyati haciz kararı alınamayacağından, uyuşmazlık konusu işleme karşı açılan davayı kabul eden mahkeme kararında sonucu itibarıyla hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle temyiz isteminin reddine karar verilmiştir. (Danıştay Dokuzuncu Dairesinin 28/03/2019 tarih ve E:2018/1596, K:2019/1306 sayılı kararı, 09/10/2018 tarih ve E:2018/5401, K:2018/6084 sayılı kararı ile 02/04/2018 tarih ve E:2016/4492, K:2018/1991 sayılı kararı da aynı yöndedir.) Danıştay Dokuzuncu Dairesince verilen 19/10/2021 tarih ve E:2019/2591, K;2021/4815 sayılı karar: Davacı adına tesis edilen ihtiyati tahakkuk ve 8183 sayılı Kanun’un 13, maddesinin 1. ve 3. bentleri uyarınca tesis edilen ihtiyati haciz işlemlerinin iptal istemiyle açılan davada mahkemece verilen iptal kararı, Vergi Dava Dairesince ihtiyatî haciz yönünden yukarıda belirtilen gerekçeye yer verilmek suretiyle reddedilmiş ve bu kararın temyizi üzerine Dairece onanmıştır. Danıştay Dokuzuncu Dairesince verilen 24/04/2018 tarih ve E:2018/4515, K:2018/2512 sayılı karar ile 27/12/2017 tarih ve E:2016/5625, K:2017/10688 sayılı karar: Davacı hakkında 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un 13. maddesinin 3. bendi uyarınca tesis edilen ihtiyati haciz işleminin iptali istemiyle dava açıldığı belirtildikten sonra, 6183 sayılı Kanun’un 9. maddesi ile 13. maddesinin 3. bendinden bahisle, 6183 sayılı Kanun’un kamu alacağının korunması ile ilgili hükümlerini kapsayan Birinci Kısmının İkinci Bölümünde yer alan teminat istenilmesi, ihtiyatî haciz ve ihtiyati tahakkuk müesseselerinin, henüz kamu alacağı olma niteliği kazanmamış vergi ve cezaların, tahakkuk ettikleri tarihte karşılaşılabilecek tahsil imkansızlığına bir önlem olarak öngörüldüğü, dolayısıyla, özel kanunlara göre henüz tahakkuk etmemiş vergi ve cezalar hakkında, kamu alacağının güvenceye bağlanması amacıyla öngörülen ihtiyati haciz kararlarının alınıp uygulanmasının mümkün olduğu, dosyanın incelenmesinden; davacı hakkında vergi inceleme raporuna göre ihbarnamenin düzenlendiği dava konusu ihtiyati haciz işleminin ise daha sonraki tarihte tesis edildiği anlaşıldığından, yukarıda yer alan yasal düzenlemelere göre davacı şirket hakkında İhbarname düzenlenmesinden sonra ihtiyati haciz kararı alınamayacağı gerekçesiyle mahkeme kararı bozulmuştur. B. Vergi İncelemesi Sonuçlanıp Tarhiyat Yapıldıktan Sonra Borçlu Hakkında İhtiyati Haciz İşlemi Tesis Edilebileceğine İlişkin Kararlar Danıştay Üçüncü Dairesince verilen 07/12/2015 tarih ve E:2015/5722, K:2015/8988 sayılı karar: 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un 13. maddesinin 3. bendi uyarınca tesis edilen ihtiyatî haciz işleminin İptali istemiyle açılan davada, ihtiyati haczin, henüz tahakkuk etmemiş veya tahakkuk ettiği halde ödeme vadesi gelmemiş veya vadesi geldiği halde henüz cebren tahsil ve takibata başlanmamış kamu alacakları için öngörülen geçici nitelikte bir koruma önlemi olduğu, anılan Kanun’un 13. maddesinde yaslı şartların bulunmasının ihtiyati haciz uygulanması için yeterli görüldüğü, davacı hakkında 6183 sayılı Kanun’un 13. maddesinin 3. bendi uyarınca ihtiyati haciz kararı alınmasının, bu maddede belirtildiği üzere hiçbir süreyle sınırlı olmayıp, ihtiyati haciz sebeplerinin gerçekleşmesine bağlı bulunduğu belirtildikten sonra vergi inceleme raporu düzenlenip tarhiyat yapıldıktan sonra tesis edilen ihtiyati haciz işleminin iptali istemiyle açılan davada işin esası incelenmiştir. Danıştay Üçüncü Dairesince verilen 01/12/2020 tarih ve E:2019/6583, K:2020/4991 sayılı karar ve 23/12/2021 tarih ve E:2018/5053, K:2021/8438 sayılı karar: Davacı şirketin, işlemlerinin incelenmesi sonucu düzenlenen vergi inceleme raporu uyarınca yapılan tarhiyatın güvence altına alınması amacıyla 6183 sayılı Kanun’un 13. maddesinin 3. bendi uyarınca tesis edilen ihtiyatı haciz işleminin iptali istemiyle açılan davada işin esası incelenmiştir. Danıştay Dördüncü Dairesince verilen 08/04/2016 tarih ve E:2015/7735, K:2016/1492 sayılı karar: Davacı adına, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un 13. maddesinin 1. ve 3. bendleri uyarınca tesis edilen ihtiyati haczin kaldırılması istemiyle dava açıldığı belirtildikten sonra, 6183 sayılı Kanun’un 9. maddesinde sayılan hallerin varlığı halinde vergi inceleme safhasından başlanarak cebren tahsil aşamasına kadar teminat istenmesinin önünde herhangi bir engel bulunmadığı, 6183 sayılı Kanun’un 9. - [İlgililere Satış İlanının Tebliğ Edilmemesi Nedeniyle İhalenin Feshine Karar Verilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/satis-ilaninin-teblig-edilmemesi/): Satış İlanının Tebliğ Edilmemesi Nedeniyle İhalenin Feshi 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu Satış Talebi: Talep için müddetler ve giderlerin yatırılması – Madde 106 Alacaklı veya borçlu, hacizden itibaren bir yıl içinde haczolunan malın satışını isteyebilir. Borçlunun üçüncü şahıslardaki alacağı da bu hükme tabidir. Bir yıllık süre içinde satışı istenip de artırma sonucu satışı gerçekleştirilemeyen mahcuz hakkındaki satış isteme süresi, satış isteyen alacaklı bakımından birinci fıkrada belirtilen sürenin sona ermesinden itibaren bir yıl daha uzar. Satış talebiyle birlikte kıymet takdiri ve satış giderlerinin tamamının peşin olarak yatırılması zorunludur. Sicile kayıtlı motorlu kara araçları bakımından muhafaza, kıymet takdiri ve satış talebinin birlikte yapılması ve bunlara ilişkin giderlerin tamamının birlikte ve peşin olarak yatırılması zorunludur. Kıymet takdiri ve satış giderlerinin, sicile kayıtlı motorlu kara araçları bakımından ilaveten muhafaza giderinin tamamı, satış talebiyle birlikte peşin olarak yatırılmazsa satış talebi vaki olmamış sayılır. Yukarıdaki fıkralar uyarınca satış talebiyle birlikte peşin olarak yatırılan miktarın satış işlemleri sırasında yetersiz kaldığı anlaşılırsa icra müdürü tarafından satış isteyene on beş günlük süre verilir ve bu sürede eksik miktar tamamlanmazsa satış talebi vaki olmamış sayılır. Bu maddede belirtilen giderler Adalet Bakanlığınca her yıl yürürlüğe konulan tarifede belirlenir. Ayrıca tebliğler – Madde 127 İlanın birer sureti borçluya ve alacaklıya ve taşınmazın tapu siciline kayıtlı bulunan ilgililerinin tapuda kayıtlı adresleri varsa bu adreslerine tebliğ olunur. Adresin tapuda kayıtlı olmaması hâlinde, varsa adres kayıt sistemindeki adresleri tebligat adresleri olarak kabul edilir. Bunların dışında ayrıca adres tahkiki yapılmaz, gazetede veya elektronik satış portalında yapılan satış ilanı tebligat yerine geçer. İhalenin neticesi ve feshi – Madde 134 İcra dairesi tarafından taşınmaz kendisine ihale edilen alıcı o taşınmazın mülkiyetini iktisap etmiş olur. İhale kesinleşinceye kadar taşınmazın ne şekilde muhafaza ve idare edileceği icra dairesi tarafından kararlaştırılır. İhale alıcısının talebi üzerine icra dairesi, satışı yapılan taşınmazda kira sözleşmesine bağlı olarak oturan kişiye kira bedelini, diğer hâllerde ise taşınmazı kullanan kişiye bilirkişi marifetiyle tespit edilen aylık kullanım bedelini icra dairesine yatırmasını emreder. İlgili, ihtara rağmen kirayı veya belirlenen bedeli icra dairesine yatırmazsa hakkında 356 ncı madde hükmü kıyasen uygulanır. Bu şekilde depo edilen bedel, ihalenin sonucuna göre hak sahibine ödenir.  İhalenin feshini, 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 281 inci maddesinde yazılı sebepler de dâhil olmak üzere yalnız satış isteyen alacaklı, borçlu, mahcuzun resmî sicilinde kayıtlı olan ilgililer ve sınırlı ayni hak sahipleri ile pey sürmek suretiyle ihaleye iştirak edenler yurt içinde bir adres göstermek koşuluyla icra mahkemesinden şikâyet yolu ile ihale tarihinden itibaren yedi gün içinde isteyebilirler. İlgililerin ihale yapıldığı ana kadar cereyan eden muamelelerdeki yolsuzluklara en geç ihale günü ıttıla peyda ettiği kabul edilir. Satış isteyen alacaklı, borçlu, resmî sicilde kayıtlı ilgililer ile sınırlı ayni hak sahipleri dışında kalan kişilerce yapılan ihalenin feshi talebi, ihale bedeli üzerinden nispi harca tabidir. Bu harcın yarısı talepte bulunulurken peşin olarak yatırılmak zorundadır. Talebin kabulü hâlinde bu harç başka bir kimseye yüklenmez ve istem hâlinde iade edilir. Talebin reddi hâlinde ise alınan bu harç iade edilmez ve harcın kalan kısmı ihalenin feshini isteyenden tahsil edilir. Satış isteyen alacaklı, borçlu, resmî sicilde kayıtlı ilgililer ile sınırlı ayni hak sahipleri dışında kalan kişilerce yapılan ihalenin feshi talebinde, talepte bulunulurken, ilgili kişilerin muhtemel zararına karşılık olmak üzere ihale bedelinin yüzde beşi oranında teminat gösterilmesi şarttır. Talebin reddine ilişkin kararın kesinleşmesinden itibaren bir ay içinde genel hükümlere göre tazminat davasının açılmaması hâlinde hükmedilen para cezasının 21/7/1953 tarihli ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümleri uyarınca tahsili için durum mahkemece tahsil dairesine bildirilir. Tahsil dairesi alınan teminattan, bildirimin yapıldığı tarihten itibaren üç ay içinde para cezasını tahsil etmezse talep hâlinde teminat ilgilisine iade edilir. İhalenin feshi talebi üzerine icra mahkemesi talep tarihinden itibaren yirmi gün içinde duruşma yapar ve taraflar gelmeseler bile icap eden kararı verir. Ancak ihalenin feshi talebinin usulden reddi gereken hâllerde duruşma yapılmadan da karar verilebilir. İcra mahkemesi; 1. Satış isteyen alacaklı, borçlu, mahcuzun resmî sicilinde kayıtlı olan ilgililer ve sınırlı ayni hak sahipleri ile pey sürmek suretiyle ihaleye iştirak edenler dışında kalan kişilerce talep edilmesi nedeniyle, 2. Satış isteyen alacaklı, borçlu, mahcuzun resmî sicilinde kayıtlı olan ilgililer ve sınırlı ayni hak sahipleri dışında kalan kişiler bakımından feragat nedeniyle, 3. İşin esasına girerek, talebin reddine karar verirse ihalenin feshini talep edeni feshi istenen ihale bedelinin yüzde onuna kadar para cezasına mahkûm eder. 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 38/A maddesinin birinci fıkrasında tanımlanan konut finansmanından kaynaklanan alacaklar ile Toplu Konut İdaresi Başkanlığının rehinle temin edilmiş alacaklarının takibinde, beşinci fıkrada yer alan oran yüzde yirmi olarak uygulanır. İhalenin feshine ilişkin şikâyet görevsiz veya yetkisiz icra mahkemesi veya mahkemeye yapılırsa, icra mahkemesi veya mahkeme evrak üzerinde inceleme yaparak başvuru tarihinden itibaren en geç on gün içinde görevsizlik veya yetkisizlik kararı verir ve masrafını gider avansından karşılamak suretiyle dosyayı resen görevli veya yetkili icra mahkemesine gönderir. Bu kararlar kesindir. Taşınmazı satın alanlar, ihaleye alacağına mahsuben iştirak etmemiş olmak kaydıyla, ihalenin feshi talep edilmiş olsa bile, satış bedelini derhâl veya 130 uncu maddeye göre verilen süre içinde nakden ödemek zorundadırlar. İcra müdürü, ödenen ihale bedeli ile ilgili olarak, ihalenin feshine yönelik şikâyet sonucunda verilecek karar kesinleşinceye kadar para bankalarda nemalandırılır. İhalenin feshine ilişkin şikâyetin kabulüne veya reddine ilişkin kararın kesinleşmesi üzerine, ihale bedeli nemaları ile birlikte hak sahiplerine ödenir. İhale kesinleşmedikçe ve ihale konusu mal alıcıya teslim edilmedikçe veya teslime hazır hâle getirilmedikçe ihale bedeli alacaklılara ödenmez. İhale konusu malın teslim edilemeyeceği veya teslime hazır hale getirilemeyeceği durumlarda ihale icra müdürü tarafından iptal olunarak ihale bedeli alıcısına ödenir. Satış ilanı tebliğ edilmemiş veya satılan malın esaslı vasıflarındaki hataya veya ihalede fesada bilahare vakıf olunmuşsa şikayet müddeti ıttıla tarihinden başlar. Şu kadar ki, bu müddet ihalenin yapıldığına ilişkin kararın elektronik satış portalında ilan edildiği tarihten itibaren bir seneyi geçemez. İhalenin feshini şikayet yolu ile talep eden ilgili, vakı yolsuzluk neticesinde kendi menfaatlerinin muhtel olduğunu ispata mecburdur. Tescil için tapu idaresine yapılacak tebligat, şikayet için muayyen müddetin geçmesinden veya şikayet edilmişse şikayeti neticelendiren kararın kesinleşmesinden sonra yapılır. İpotek Alacaklısı ve İlgililere Satış İlanının Tebliğ Edilmemesi Nedeniyle İhalenin Feshi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas Yıl/No: 2023/12-253 Karar Yıl/No: 2023/748 Karar tarihi: 12-07-2023 Özet: 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu\’nun 127 nci maddesi gereğince ipotek alacaklısı olan şikâyetçiye satış ilanının tebliğ - [İdare Mahkemesinde Açılan Tam Yargı Davasında Maddi ve Manevi Tazminat Miktarının Artırılması](https://kayseriavukat.org.tr/tazminat-miktarinin-artirilmasi/): Tam Yargı Davasında Maddi ve Manevi Tazminat Miktarının Artırılması 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu Tebligat ve cevap verme – Madde 16 1. Dava dilekçelerinin ve eklerinin birer örneği davalıya, davalının vereceği savunma davacıya tebliğ olunur. 2. Davacının ikinci dilekçesi davalıya, davalının vereceği ikinci savunma da davacıya tebliğ edilir. Buna karşı davacı cevap veremez. Ancak, davalının ikinci savunmasında, davacının cevaplandırmasını gerektiren hususlar bulunduğu, davanın görülmesi sırasında anlaşılırsa, davacıya cevap vermesi için bir süre verilir. 3. Taraflar, yapılacak tebliğlere karşı, tebliğ tarihinden itibaren otuz gün içinde cevap verebilirler. Bu süre, ancak haklı sebeplerin bulunması halinde, taraflardan birinin isteği üzerine görevli mahkeme kararı ile otuz günü geçmemek ve bir defaya mahsus olmak üzere uzatılabilir. Sürenin geçmesinden sonra yapılan uzatma talepleri kabul edilmez. 4. Taraflar, sürenin geçmesinden sonra verecekleri savunmalara veya ikinci dilekçelere dayanarak hak iddia edemezler. Ancak, tam yargı davalarında dava dilekçesinde belirtilen miktar, süre veya diğer usul kuralları gözetilmeksizin nihai karar verilinceye kadar, harcı ödenmek suretiyle bir defaya mahsus olmak üzere artırılabilir ve miktarın artırılmasına ilişkin dilekçe otuz gün içinde cevap verilmek üzere karşı tarafa tebliğ edilir. 5. Davalara ilişkin işlem dosyalarının aslı veya onaylı örneği idarenin savunması ile birlikte, Danıştay veya ilgili mahkeme başkanlığına gönderilir. 6. Danıştayda ilk derece mahkemesi sıfatıyla görülen davalarda savcının esas hakkındaki yazılı düşüncesi taraflara tebliğ edilir. Taraflar, tebliğden itibaren on gün içinde görüşlerini yazılı olarak bildirebilirler. Tam Yargı Davasında Talep Edilen Maddi ve Manevi Tazminat Miktarının Artırılması Danıştay 10. Daire Esas No: 2009/9938 Karar No: 2014/1117 Karar Tarihi: 25-02-2014 Özet: Tam yargı davalarında dava dilekçesinde belirtilen miktarın, kanun yolu aşaması dahil, yürürlük tarihinde derdest olan davalarda da süre veya diğer usul kuralları gözetilmeksizin artırılmasına olanak tanınmıştır. Görüldüğü üzere, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu\’nda \”tam yargı davalarında, dava dilekçesinde belirtilen miktarın artırılabileceği\” ifadesine yer verildiği; tazminat tutarının maddi veya manevi zararların karşılanmasına yönelik olup olmamasına ilişkin olarak bir ayrımdan söz etmediği anlaşılmaktadır. Bu itibarla, söz konusu artırım olanağının maddi tazminat tutarının yanında manevi tazminat tutarı içinde uygulanabileceği sonucuna varılmaktadır. Bir başka ifade ile davacıların artırılan miktara isabet eden harcı ödemek suretiyle kararı veren Mahkemeye verecekleri dilekçe ile bir defaya mahsus olmak üzere dava dilekçesinde gösterilen maddi ve manevi tazminat miktarını artırmaları mümkündür. Temyizen incelenen uyuşmazlıkta, İdare Mahkemesince Dairemizin bozma kararına uyulması halinde, davacıların hesaplama sonucunda belirlenen tutarın talep edilen maddi tazminat tutarından fazla olması halinde, istemde bulundukları maddi tazminat miktarının artırılmasını isteyebilecekleri gibi, manevi tazminat miktarının da artırılmasının isteyebilecekleri tabiidir. (765 s. K. m. 47) (2577 s. K. m. 3, 16, Geç. m. 7) İstemin Özeti: Diyarbakır 1. İdare Mahkemesi\’nin 29.03.2007 tarih ve E:2002/2308, K:2007/476 sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir. Davalı İdarenin Savunmasının Özeti: Temyiz isteminin reddi gerektiği savunulmaktadır. Danıştay Tetkik Hakiminin Düşüncesi: Olayda, davalı idarenin istihdam eden sıfatıyla personelinin seçimi, eğitimi ve üzerindeki denetim görevini gerektiği gibi yerine getirmediği, dolayısıyla olayda davalı idarenin hizmet kusurunun bulunduğu sonucuna varılmaktadır. Bu durumda, hizmet kusuru ilkesi uyarınca davacıların maddi ve manevi zararlarının karşılanması gerekmektedir. Dava konusu olay nedeniyle 1993 yılında davanın açıldığı ve idare Mahkemesince, zararın hesaplanmasına ilişkin 1995 yılında düzenlenen bilirkişi raporunun esas alınarak karar verildiği anlaşılmaktadır. Bu itibarla, İdare Mahkemesince, güncel değerler çerçevesinde yeniden saptırılacak bilirkişi incelemesi sonucu düzenlenecek rapora göre maddi tazminat istemi hakkında karar verilmesi gerekirken, 1995 yılında düzenlenen bilirkişi raporunun esas alınarak verilen kararda hukuki isabet bulunmamaktadır. Öte yandan, idare Mahkemesince Dairemizin bozma kararına uyulması halinde, davacıların yukarıda anılan hükümler çerçevesinde sapılacak hesaplama sonucunda belirlenen tutarın talep edilen tazminat tutarından fazla olması halinde, istemde bulundukları tazminat miktarının artırılmasını isteyebilecekleri tabiidir. Açıklanan nedenle, davacıların temyiz isteminin kabulü ile kararın bozulması gerektiği düşünülmektedir. TÜRK MİLLETİ ADINA Hüküm veren Danıştay Onuncu Dairesince, dava dosyası incelenerek gereği görüşüldü; Dava; davacıların murisi …\’ın 30.12.1992 tarihinde Bismil İlçe Jandarma Komutanlığı bahçesinde, Bölük Komutanlığında görevli Astsubay Çavuş … tarafından öldürülmesi olayında, idarenin istihdam ettiği ajanından dolayı sorumlu olduğundan bahisle, davacı …için, 180.83 TL maddi ve 40.00 TL manevi, … için, 764.99 TL maddi ve 50.00 TL manevi, … için 38.05 TL maddi ve 20.00 TL manevi, için,48.15 maddi ve 20.00manevi olmak üzere toplam 1.162.03 TL maddi ve manevi tazminatın yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle açılmıştır. Diyarbakır 1. İdare Mahkemesince; davacıların murisi …\’ın Bismil ilçe Jandarma Komutanlığı ile ticari ilişkisi sebebiyle İlçe Jandarma Komutanlığı bahçesinde bulunduğu sırada, önceden kendisine ait ticari iş yerinde tartıştığı Jandarma Komando Bölük Komutanlığı emrinde görevli Astsubay Çavuş … ile karşılaştığı ve aralarında çıkan tartışma sonucunda …tarafından öldürüldüğü; olayda, davalı idarenin istihdam eden sıfatıyla personelinin seçimi, eğitimi ve üzerindeki denetim görevini gerektiği gibi yerine getirmediği açık olup, buna bağlı olarak davacıların tazminat isteminin kabulü gerektiği gerekçesiyle, Mahkemelerince yaptırılan bilirkişi incelemesi sonucu düzenlenen rapor uyarınca, toplam 1.162,03 TL maddi ve manevi tazminatın yasal faiziyle birlikte davacılara ödenmesine karar verilmiştir. Davacılar tarafından, idare mahkemesi kararının hukuka aykırı olduğu öne sürülerek temyizen incelenip bozulması istenilmektedir. İdare hukuku ilkelerine göre maddi zarar; idari işlem veya eylem nedeniyle kişinin malvarlığında meydana gelen azalma nedeniyle uğranılan zarar ile elde edilmesi kesin olan gelirden yoksun kalma sonucu uğranılan zarar olup; bedensel nitelikteki maddi zarar ise, kişinin sağlığına kavuşmak için yaptığı tedavi giderleri ile çalışma gücünün azalması ya da yok olması nedeniyle elde edeceği gelirde meydana gelen azalmayı ifade etmektedir. Destekten yoksun kalma tazminatının amacı; desteğini yitiren kimsenin, ölümünden önce bulunduğu sosyal ve ekonomik yaşam düzeyinin devamını sağlayacak yardımın karşılığı olan paranın ödettirilmesidir. Dolayısıyla, destekten yoksunluk zararı, ölüm olayı olmasaydı desteğin yapacağı varsayılan yardım tutarı geleceğe yönelik olarak belirlenmek suretiyle hesaplanmaktadır. Başka bir anlatımla, destekten yoksun kalma tazminatıyla, ölenin (desteğin) gelecekte elde etmesi muhtemel gelirinin güncelleştirilerek, destekten yoksun kalanın, ölüm olayından önceki sosyal ve ekonomik yaşam düzeyinin devamını sağlayacak gelire kavuşturulması amaçlanmaktadır. Bilindiği üzere, destekten yoksun kalma tazminatı, desteğini kaybeden kimseye, diğer bir deyimle ölen kimsenin yakınlarına, ölüm olayından önceki sosyal ve ekonomik düzeyinin devamını sağlayacak bir miktar para ödenmesini ifade etmektedir. Dosyanın incelenmesinden, davacıların murisi …\’ın, Bismil ilçe Jandarma Komutanlığı ile ticari ilişkisi sebebiyle İlçe Jandarma Komutanlığı bahçesinde bulunduğu sırada, önceden kendisine ait ticari iş yerinde tartıştığı Jandarma Komando Bölük Komutanlığı emrinde görevli Astsubay Çavuş …ile karşılaştığı, davacılar murisinin aralarında çıkan tartışma sonucunda adı geçen tarafından öldürüldüğü, adı geçen hakkında kasten adam öldürmek suçundan ceza davası açıldığı ve KKK - [Köy Merasına Tecavüz Suçu: Meranın Belediye Sınırları İçerisinde Kalması Halinde Ceza Verilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/koy-merasina-tecavuz-belediye-sinirlari/): Köy Merasına Tecavüz Suçu: Meranın Belediye Sınırları İçerisinde Kalması Halinde Ceza Verilir mi? Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2015/989 Karar No: 2016/305 Karar Tarihi: 20-09-2016 Yargıtay Dairesi: 8. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi İçtihat Metni Köy merasına tecavüz suçundan sanığın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 154/1-2, 62/1, 51/1 ve 52/1-2. maddeleri gereğince 5 ay hapis ve 80 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına ve hapis cezasının ertelenmesine ilişkin, Besni Asliye Ceza Mahkemesince verilen 11.10.2011 gün ve 6-295 sayılı hükmün, katılan … vekili ile sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 8. Ceza Dairesince 23.12.2013 gün ve 11001-29623 sayı ile; “A- Hazine vekilinin temyizine yönelik incelemede; Köy merasına tecavüz suçundan açılan davada suçun mağduru köy tüzel kişiliği olup suçtan doğrudan zarar görmeyen Maliye Hazinesinin davaya müdahale hakkı bulunmadığı ve mahkeme tarafından müdahale kararı verilmiş olması da hükmü temyiz hakkı vermeyeceği cihetle; Maliye Hazinesi vekilinin temyiz isteminin CMUK’nun 317. maddesi gereğince oybirliğiyle reddine, B- Sanığın temyizine yönelik incelemeye gelince; Yapılan yargılamaya, dosya içeriğine, toplanıp karar yerinde gösterilen ve değerlendirilen delillere, oluşa ve mahkemenin soruşturma sonucunda oluşan inanç ve takdirine, suçun oluşumuna ve niteliğine uygun kabul ve uygulamasına, hukuka uygun, yasal ve yeterli olarak açıklanan gerekçeye göre sanığın, yerinde görülmeyen sair temyiz itirazlarının reddine, ancak: Köy merasına tecavüz suçundan açılan davada suçun mağduru köy tüzel kişiliği olup suçtan doğrudan zarar görmeyen Maliye Hazinesinin davaya katılma hakkı bulunmadığı gözetilmeden, hazine lehine vekâlet ücreti tayini, Yasaya aykırı ise de, yeniden yargılama yapılmasını gerektirmeyen bu hususun, 5320 sayılı Kanun’un 8/1. maddesi uyarınca uygulanması gereken 1412 sayılı (mülga) CMUK’nın 322. maddesi gereğince düzeltilmesi mümkün bulunduğundan, hükümden hazine lehine vekâlet ücreti tayinine ilişkin bölüm çıkarılmak suretiyle sair yönleri usul ve yasaya uygun olan hükmün düzeltilerek onanmasına” karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 20.01.2014 gün ve 178526 sayı ile; “Kamu davasına katılma 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 237 ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir. CMK’nın 237/1. maddesine göre; ‘Mağdur, suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişiler ile malen sorumlu olanlar, ilk derece mahkemesindeki kovuşturma evresinin her aşamasında hüküm verilinceye kadar şikâyetçi olduklarını bildirerek kamu davasına katılabilirler.’ Tüm dosya kapsamından dava konusu yerin köy merası olduğu anlaşılmaktadır. Bu anlamda dava konusu yer Maliye Hazinesi’ne ancak kullanım hakkı köylüye ait bir yerdir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 14.01.2014 tarih ve 222-6 sayılı kararı da nazara alındığında, köy merasına tecavüz suçlarında Maliye Hazinesi’nin suçtan doğrudan zarar gören olarak davaya katılabileceği ve yasa yollarına müracaat hakkının var olduğu kabul edilmelidir. Şu halde, davaya katılma ve hükme yönelik yasa yollarına müracaat hakkı bulunan Maliye Hazinesi vekilinin sanık aleyhine yapmış olduğu temyiz itirazları gözetilerek temyiz davasının kapsamı belirlenmeli ve buna göre bir karar verilmelidir.” görüşüyle itiraz kanun yoluna müracaat ederek, Özel Daire kararının kaldırılması, sanık ile birlikte hazine vekilinin de temyiz itirazları gözetilerek inceleme yapılması ve onama kararı verilmesi isteminde bulunmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 308/1. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 8. Ceza Dairesince 30.09.2015 gün ve 1972-21879 sayı ile, itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözülmesi gereken uyuşmazlık; köy merasına tecavüz suçundan açılan kamu davasına Maliye Hazinesinin katılıp hükmü temyize hak ve yetkisi bulunup bulunmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Besni Cumhuriyet Başsavcılığının 17.12.2010 gün ve 717-361 sayılı iddianamesiyle, sanık …’nin Besni İlçesi Doğankaya Köyü 882 nolu mera arazisini işgal ederek tecavüzde bulunduğu iddia edilerek, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 154/2. maddesi delaletiyle aynı maddenin 1. fıkrası gereğince cezalandırılması talebiyle kamu davası açıldığı, Kovuşturma aşamasında Hazine vekilinin suçtan zarar gördüklerinden bahisle davaya katılma isteminde bulunduğu, yerel mahkemece söz konusu talep kabul edilerek suçtan zarar görmesi ihtimaline binaen Hazine vekilinin katılan olarak davaya kabulüne karar verildiği, Suça konu Doğankaya Köyü 882 nolu parselin, Hazine adına kayıtlı ve köy tüzel kişiliği yararına tahsisli mera olduğunun belirtildiği, Sanığın duruşmada; aynı yerle ilgili olarak aynı mahkeme tarafından daha önce ceza verildiğini, o tarihten sonra tecavüzü sona erdirdiğini savunduğu, Anlaşılmaktadır. Uyuşmazlık konusunda sağlıklı bir hukuki çözüme ulaşılması bakımından, meranın hukuki statüsü ile Hazine ve köy tüzel kişiliğinin meralar üzerinde sahip oldukları hakların niteliği üzerinde durulması gerekmektedir. Mera, 4342 sayılı Mera Kanunu’nun “Tanımlar” başlıklı 3. maddesinde; “Hayvanların otlatılması ve otundan yararlanılması için tahsis edilen veya kadimden beri bu amaçla kullanılan yeri ifade eder.” şeklinde tanımlanmıştır. Aynı Kanun’un “Mera, Yaylak ve Kışlakların Hukuki Durumu” kenar başlıklı 4. maddesinde ise meraların kullanma hakkının bir veya birden çok köy veya belediyeye ait olduğu, bu yerlerin Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunduğu, özel mülkiyete geçirilemeyeceği, amacı dışında kullanılamayacağı, meralarda zamanaşımının uygulanmayacağı sınırlarının daraltılamayacağı, ancak kullanım hakkının kiralanabileceği hüküm altına alınmıştır. 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 16-B maddesinde meraların kamunun yararlanmasına tahsis edilmiş veya kamunun kadimden beri yararlandığı orta malı taşınmazlardan olup, tescile tâbi olmadıkları ve özel mülkiyete konu teşkil etmeyecekleri, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 715. maddesinde de yararı kamuya ait malların Devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu, bu malların kazanılması, bakımı, korunması, işletilmesi ve kullanılmasının özel kanun hükümlerine tâbi olduğu belirtilmiştir. Anılan kanuni düzenlemeler uyarınca meralar kamu malı olup en genel tanımıyla kamu malları, Devletin özel mülkiyetindeki malları, kamunun yararlanmasına tahsis edilen hizmet malları ile kamunun ortak kullanımına ve yararlanmasına açık olan orta malları ve sahipsiz malları ifade eder (Sadık Kırbaş, Devlet Malları, Birlik Yayınevi, Ankara,s.4). Yararlanma, tahsis şekli, mahiyet gibi ölçütler çerçevesinde kamu malları sahipsiz malları, hizmet malları, orta malı, vakıf malları, eski eserler gibi çeşitli sınıflandırmalara tâbi tutulmaktadır. Bu ayrım içerisinde meralar kamu orta malları kapsamında yer almaktadır. Orta mallarının bir kısmından yapılan tahsise göre toplumun belirli bir kesimi yararlanırken-meralar buna örnektir-bir kısmından ise yol ve meydanlar gibi mahiyetleri itibariyle herkes yararlanmaktadır. Öğretide Yer Verilen Görüşler Öğretide, Devletin kamu malları üzerinde sahip olduğu hakkın hukuki mahiyeti konusunda iki farklı görüş ileri sürülmüştür: 1) Birinci görüşe göre; Devlet kamu malları üzerinde mülkiyet değil, bir zabıta ve koruma hakkına sahiptir. Buna göre, kamu malları özel mülkiyete ve ferdi tasarrufa elverişli değildir. Çünkü mülkiyet hakkı bir şeyden mutlak şekilde faydalanmak ve tasarruf etmek yetkisini vermektedir. Devletin ise kamu malları üzerinde serbestçe tasarruf ve mutlak kullanma yetkisi olmadığından - [Acele Kamulaştırma Kararının İptali Davasının Bedel Tespiti ve Tescil Davasında Bekletici Mesele Yapılması](https://kayseriavukat.org.tr/acele-kamulastirma-kararinin-iptali/): Acele Kamulaştırma Kararının İptali AYM Kararı Değerlendirme Olaylar Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu, başvuruculara ait taşınmazların kamulaştırılmasına ilişkin kamu yararı kararı almıştır. Bu doğrultuda Maliye Bakanlığı, belirlenen taşınmazların kamulaştırılmasına karar vermiş ve Bakanlar Kurulu bu taşınmazların kamulaştırma işlemlerinde acele kamulaştırma usulünün uygulanmasını kararlaştırmıştır. Maliye Hazinesi (Hazine) tarafından adli yargıda açılan davalara istinaden taşınmazlara el konulmasına karar verilmiştir. Başvurucular, taşınmazlarının rüzgâr enerjisi santrali yapımı amacıyla Hazine adına tescil edilmesi için alınan kamu yararı, kamulaştırma ve acele kamulaştırma kararlarının iptali talebiyle idari yargıda dava açmıştır. Dava sırasında başvurucuların yürütmenin durdurulması talebi reddedilmiştir. Bu dava devam ederken Hazine tarafından başvurucular aleyhine açılan bedel tespiti ve tescil davalarında başvurucular, idari yargıdaki iptal davasının bekletici mesele yapılması talebinde bulunmuş ancak yürütmeyi durdurma kararı ibraz edilemediği gerekçesiyle talepleri reddedilmiştir. Bedel tespiti ve tescil davalarının kabulüne karar verilmesinden sonra Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu (İDDK), acele kamulaştırma usulünün hukuka uygun olmadığını tespit etmiş ve işlemi iptal etmiştir. Ancak İDDK, kamu yararı ve kamulaştırma kararları yönünden davayı reddeden daire kararını onamıştır. İddialar Başvurucular, kamu yararı ve kamulaştırma kararlarının iptal edilmemesi ile acele kamulaştırma usulünün uygulanmasına ilişkin Bakanlar Kurulu kararı iptal edildiği hâlde taşınmazların idare adına tescil edilmesi nedeniyle mülkiyet haklarının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Mahkemenin Değerlendirmesi Olağan ve acele usulde kamulaştırma işlemlerine ilişkin iptal davası idari yargıda, malikler aleyhine idarelerce açılan bedel tespiti ve tescil davası ise adli yargı mahkemelerinde görülmektedir. Benzer dönemde görülmeye başlayan bu davalardan bedel tespiti ve tescil davaları, bazen idari yargıda devam eden iptal davalarından önce sonuçlanabilmektedir. Bedel tespiti ve tescil davasında tescile ilişkin hüküm kesin olduğundan taşınmazlar idareler adına tescil edilmekte ve bu tarihten sonra malikler lehine idari yargıda verilen kararlar ise çeşitli hukuki sorunları beraberinde getirmektedir. Malikler kamulaştırma gibi ağır bir müdahaleye maruz bırakılmanın ötesinde taşınmazın yeniden adlarına tescili için ayrı bir dava açma külfeti ile karşı karşıya kalmaktadır. Bununla birlikte adli yargı mahkemeleri, özellikle acele usulde kamulaştırma kararlarına ilişkin idari yargıda verilen yürütmenin durdurulması kararlarının bekletici mesele yapılmasını gerektirmediğini değerlendirmektedir. Bu nedenle de yürütmenin durdurulması kararlarının bedel tespiti ve tescil davasında devam eden yargılamalara somut bir etkisi olamamaktadır. Bu bilgiler ışığında, iki ayrı yargı yolunda devam eden davalar sonunda verilen hükümlerin birbiriyle uyumsuz olmasını önleme maksadıyla yapılan yürütmenin durdurulmasına ilişkin kanuni düzenlemenin yeterli bir çözüm sağlama imkânı kalmadığı görülmüş ve acele kamulaştırma usulüne ilişkin yapısal bir sorun olduğu anlaşılmıştır. Bu bağlamda 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu‘nda yer verilen yürütmenin durdurulması müessesesinin kapsamının uygulamada adli yargı mahkemeleri tarafından dar olarak yorumlandığı ve anılan müessesenin yeterli bir koruma sağlayamadığı değerlendirilmiştir. Öte yandan kamulaştırma işlemlerindeki aşamaların birbirinden bağımsız görülmesi yönündeki güncel İDDK içtihadının, malikler tarafından açılacak yolsuz tescil davalarının başarıya ulaşmasını olumsuz etkilediği sonucuna ulaşılmıştır. Somut olayda adli yargı mahkemeleri taşınmazlara acele el konulmasına karar vermiş ve bu tarihten sonra taşınmazlar idare tarafından fiilen kullanılmaya başlanmıştır. İdareler tarafından taşınmazların fiilen kullanılmaya başlandığı tarihlerden idari yargıda iptal kararının verildiği tarihe kadar iki yılı aşkın süreyle hukuka uygunluk denetiminin sonuçlandırılmamış olması nedeniyle başvurucular mülkiyet hakkının kendilerine sağladığı korunmadan mahrum bırakılmıştır. Ayrıca başvurucuların maruz kaldıkları acele usulde kamulaştırma işleminin idari yargı kararı ile hukuka aykırı olduğu saptanmış ancak taşınmazları idare adına tescil edilmiştir. İdari yargı sürecinin uzaması neticesinde başvurucular lehine verilen iptal kararının etkisizleştiği, mahkeme kararının somut bir etki yaratmadığı ve etkili bir yol olarak sonuç doğurmadığı kanaatine varılmıştır. Dolayısıyla mülkiyetten yoksun bırakmaya yol açan acele usulde kamulaştırma suretiyle mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin kanunilik şartını sağlamadığı sonucuna ulaşılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Acele Kamulaştırma Kararının İptaline Rağmen Bedel Tespiti ve Tescil Davasında Taşınmazın İdare Adına Tescil Edilmesi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Ali Kömürcü ve Diğerleri – Başvuru No: 2019/2890 Karar Tarihi: 25/10/2023 R.G. Tarih ve Sayı: 3/1/2024-32418 GENEL KURUL – KARAR Başkan: Zühtü ARSLAN Başkanvekilleri: Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA Üyeler: Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE Raportör: Olcay ÖZCAN Başvurucular:  Ali KÖMÜRCÜ, Ali YİNİT, Ekrem TOPAL, İsmail ÇETİN, İsmail TAŞDÖNER, Mehmet ÇETİN, Metin SARGIN, Yusuf İzzettin KULAKOĞLU, Nurten ÇETİN, Gülşen ÇAKMAKÇI, Mesut ÇAM, Hasan AKYÜZ, Hasan KULAKOĞLU, Fatma DERELİER, Hatice NAZİLLİ I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, kamu yararı ve kamulaştırma kararlarının iptal edilmemesi ile acele kamulaştırma usulünün uygulanmasına ilişkin Bakanlar Kurulu kararı iptal edildiği hâlde taşınmazların idare adına tescil edilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 3/8/2017 tarihinde yapılmıştır. 3. Başvurunun makul sürede yargılanma hakkı dışında kalan şikâyetler yönünden 2017/31418 sayılı başvuru dosyasından ayrılmasına ve ayrılan dosyanın 2019/2890 başvuru numarasına kaydedilmesine karar verilmiştir. 4. Başvurucu Mehmet Çetin 12/11/2019 tarihinde vefat etmiştir. 5. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. 6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucular, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. 7. Birinci Bölüm, başvurunun Genel Kurul tarafından incelenmesine karar vermiştir. III. OLAY VE OLGULAR 8. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 9. Enerji Piyasası Düzenleme Kurumunun (EPDK) 21/7/2011 tarihli kararı ile İzmir’in Kiraz ve Beydağı ilçelerinde rüzgâr enerjisine dayalı K. Rüzgâr Enerjisi Santrali (RES) Projesi yapılması kararlaştırılmıştır. Bu kapsamda K. Elektrik Yatırım Üretim ve Ticaret Anonim Şirketi (Şirket) lehine karar tarihinden geçerli olmak üzere 49 yıl süreyle üretim faaliyeti göstermek üzere üretim lisansı verilmiştir. 10. EPDK tarafından lisans kapsamında yer alan tesislerin kurulabilmesi için gerekli olan ve aralarında başvuruculara ait taşınmazların da olduğu taşınmazların kamulaştırılmasında kamu yararı bulunduğu gerekçesiyle 14/3/2013 tarihli ve 6446 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nun 19. maddesine göre 23/1/2014 tarihinde kamu yararı kararı alınmıştır. Bu karar 4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu‘nun 6. maddesi uyarınca Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı tarafından 14/4/2014 tarihinde onaylanmıştır. 11. EPDK’nın kamulaştırma işlemlerini yapmakla görevli Maliye Bakanlığına yazdığı 16/4/2014 tarihli yazıda, kurulacak RES kapsamında kalan tarım arazileri hakkında 3/7/2005 tarihli ve 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu gereğince İzmir Valiliği İl Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğünün 8/10/2013 tarihli yazısı ile tarım dışı kullanım izni verildiği belirtilmiştir. Projeye ait kamulaştırma planları ile eklerinin İzmir Kadastro Müdürlüğü tarafından onaylandığı ve “Çevresel etki değerlendirmesi [ÇED] gerekli değildir.” kararının da Aydın Valiliği İl Çevre ve Orman Müdürlüğünün (Çevre ve Orman Müdürlüğü) 23/6/2011 tarihli kararıyla - [AYM Kararının Uygulanmaması ve İhlal Kararının Gereğinin Yerine Getirilmemesi](https://kayseriavukat.org.tr/aym-kararinin-uygulanmamasi/): AYM Kararının Uygulanmaması ve İhlal Kararının Gereğinin Yerine Getirilmemesi Anayasa Mahkemesi Kararı Değerlendirme Olaylar Kamuoyunda Gezi Parkı Davası olarak bilinen ceza davasının sanıklarından olan başvurucu, milletvekili seçilmesi nedeniyle yasama dokunulmazlığına sahip olduğunu belirterek Yargıtaydan durma kararı verilmesini ve tahliye edilmesini talep etmiştir. Başvurucunun bu talebi, işin esası bilahare incelenmek üzere reddedilmiştir. Başvurucunun bireysel başvuruda bulunması üzerine Anayasa Mahkemesi, başvurucunun seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkı ile kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. İhlal kararı kendisine gönderilen İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi (ilk derece mahkemesi), kararına ilişkin herhangi bir kanun yolu zikretmeyerek başvurucu hakkındaki mahkûmiyet kararının Yargıtayca onanmasını gerekçe göstermek suretiyle dosyayı Yargıtay 3. Ceza Dairesine göndermiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Yargıtay 3. Ceza Dairesine başvurucunun yasama dokunulmazlığından faydalanamayacağı yolunda bir mütalaa vermiş; söz konusu mütalaa başvurucuya tebliğ edilmemiştir. Yargıtay 3. Ceza Dairesi \”Anayasa Mahkemesi kararına uyulmamasına\” şeklinde Türk hukukunda bulunmayan bir karar vermiştir. Başvurucunun bu karara yönelik itirazını inceleyen ilgili daire ise karar verilmesine yer olmadığına hükmetmiştir. İddialar Başvurucu, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararının gereğinin yerine getirilmemesi nedeniyle bireysel başvuru hakkı ile seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının; mahkûmiyet hükmünün infazına devam edilmesi nedeniyle de kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Mahkemenin Değerlendirmesi Somut olayda Anayasa Mahkemesinin ihlal kararının gereği yerine getirilmemiştir. Anayasa Mahkemesi kararlarının yerine getirilmemesi, Anayasa\’nın 153. maddesinin altıncı fıkrasında Anayasa Mahkemesi kararlarının yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlayacağı hükmü ile çatışan bir durumdur. Kararlarının bağlayıcılığına ilişkin bu hüküm Anayasa Mahkemesince bireysel başvuru kapsamında ihlal edildiğine karar verilen anayasal hak ve özgürlükler için de geçerli olan ek bir güvencedir. Öte yandan yeniden yargılama dosyası görevi ve yetkisi olmayan bir mahkemece görülerek Anayasa\’nın 142. maddesinin amir hükmüne ve Anayasa\’nın 37. maddesinde yer alan tabii hâkim ilkesine açıkça aykırı hareket edilmiştir. Anayasa\’nın 148. maddesinde, şartlarını yerine getiren herkese Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunma hakkı verilmiştir. Hiç kuşkusuz Anayasa Mahkemesi kararlarının etkili bir şekilde uygulanması bireysel başvuru hakkının ayrılmaz bir parçasıdır. Anayasa Mahkemesi tarafından verilen kararların ihlal kararında tespit edildiği şekliyle icra edilmemesi de etkili başvuru hakkının özel bir türü olan bireysel başvuru hakkının açık ve ağır bir şekilde ihlali anlamına gelmektedir. Bireysel başvuru kararlarının uygulanmaması Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmayı anlamsız hâle getirecektir. Nitekim tam da bu sebeplerle Anayasa\’nın 153. maddesinin son fıkrasında Anayasa Mahkemesi kararlarına uyma ve bu kararları değiştirmeksizin yerine getirme hususunda yasama, yürütme ve yargı organları ile idare makamlarına herhangi bir takdir yetkisi tanınmamış veya bu konuda bir istisnaya da yer verilmemiştir. Öte yandan somut başvuruya konu yargılamada Anayasa Mahkemesi, ilk derece mahkemesini ilgili mahkeme olarak belirlediği için Yargıtayın 6216 sayılı Kanun kapsamında yeniden yargılama yetki ve görevi bulunmamaktadır. İhlal kararının gönderildiği ilk derece mahkemesi ise Anayasa Mahkemesinin kararı uyarınca önüne gelen dosyada yeniden yargılamayla ilgili görevini yerine getirmemiş; başvurucunun anayasal haklarını da gözeten bir yargılama yapmamıştır. Kamu gücünün eylem, işlem ve ihmallerinin Anayasa\’ya uygunluğunu kesin ve bağlayıcı olarak karara bağlama yetkisi münhasıran Anayasa Mahkemesine aittir. Bu bağlamda Anayasa Mahkemesi bireysel başvuru yoluyla bir temel hak ve özgürlüğün ihlal edildiğine karar verdiğinde herhangi bir merciin bu kararın Anayasa\’ya veya kanuna uygun olup olmadığını inceleme ve denetleme yetkisi bulunmamaktadır. Anayasa ve kanunlar Anayasa Mahkemesi kararını yerine getirme yükümlülüğü altında olan kamu makamlarına ve somut olayda ilk derece mahkemesine dosyayı farklı bir yargı merciine gönderme yetkisi vermediği gibi herhangi bir yargısal makamı da Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığını tartışma konusunda yetkilendirmemiştir. Anayasa Mahkemesi kararının bağlayıcılığı, ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenleri kapsadığı gibi ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak merciin belirlenmesini de kapsar. Anayasa Mahkemesi kararının uygulanmasının reddedilmesi ve hukukun emrettiği yöntemler izlenerek ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılmaması Anayasa\’nın 153. maddesinin sözüyle açıkça çelişen, anayasa koyucunun iradesine aykırı bir yorum ve uygulama olmuştur. Sonuç olarak ilk derece mahkemesinin yetkisi dâhilindeki bir dosyayı Yargıtaya göndermesiyle başlayan, Yargıtayın da Anayasa hükümlerini gözardı ederek verdiği bir kararla şekillenen süreç Anayasa\’nın sözüne açıkça aykırılık oluşturmuş ve neticede başvurucunun bireysel başvuru hakkı, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkı ile kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlaline yol açmıştır. Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Şerafettin Can Atalay Başvurusu (3) Başvuru Numarası: 2023/99744 Karar Tarihi: 21/12/2023 R.G. Tarih ve Sayı: 27/12/2023-32412 GENEL KURUL – KARAR Başkan: Zühtü ARSLAN Başkanvekilleri: Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA Üyeler: Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE Raportörler: Yunus HEPER, Kübra ÇİFTÇİ Başvurucu: Şerafettin Can ATALAY I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru; Anayasa Mahkemesinin ihlal kararının gereğinin yerine getirilmemesi nedeniyle bireysel başvuru hakkı ile seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının, mahkûmiyet hükmünün infazına devam edilmesi nedeniyle de kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 24/11/2023 tarihinde yapılmıştır. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. 3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık 12/12/2023 tarihinde görüşünü belirtmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. 4. Birinci Bölüm, başvurunun Genel Kurul tarafından incelenmesine karar vermiştir. III. OLAY VE OLGULAR 5. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 6. Bir avukat olan başvurucu; Taksim Yayalaştırma Projesi\’ni protesto etmek amacıyla 28 Mayıs-30 Ağustos 2013 tarihleri arasında Gezi Parkı\’nda düzenlenen eylemlerin ülke çapında kitlesel şiddet olaylarına dönüşmesi nedeniyle yürütülen ve Gezi Parkı davası olarak bilinen ceza davasının sekiz sanığından biridir. 7. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinde (ilk derece mahkemesi) görülen söz konusu davada, başvurucu hakkında Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs suçundan 25/4/2022 tarihinde mahkûmiyet kararı verilmiş; başvurucunun suçu yardım etme niteliğinde görülerek başvurucunun 18 yıl hapis cezasıyla cezalandırılmasına ve hükümle birlikte tutuklanmasına karar verilmiştir. Başvurucunun anılan karara yönelik istinaf başvurusu tahliye talebiyle birlikte Bölge Adliye Mahkemesinin 28/12/2022 tarihli kararıyla reddedilmiştir. 8. Anılan karar Yargıtay 3. Ceza Dairesinde temyiz incelemesindeyken başvurucu 14 Mayıs 2023 tarihinde yapılan Cumhurbaşkanı ve 28. Dönem Milletvekili Genel Seçimi\’nde Türkiye İşçi Partisi Hatay milletvekili olarak seçilmiştir. Başvurucu, milletvekili seçilmesi nedeniyle yasama dokunulmazlığına sahip olduğunu belirterek ilgili Ceza Dairesinden Anayasa\’nın 83. maddesi gereğince durma kararı verilmesini ve tahliye edilmesini talep etmiştir. Başvurucunun bu talebi, işin esası bilahare incelenmek üzere münhasıran Dairenin 13/7/2023 tarihli kararıyla incelenmiş ve - [Milletvekili Adayı Olmak için İstifa Eden Kamu Görevlisinin Eski Görevine İade Edilmesi Gerekir mi](https://kayseriavukat.org.tr/milletvekili-adayi-olmak-icin-istifa/): Milletvekili Adayı Olmak için İstifa Edenlerin Eski Görevine İade Edilmesi Anayasa Mahkemesi Kararı Değerlendirme Olaylar Sağlık Bakanlığı bünyesinde bir süre vekâleten bir süre de asaleten daire başkanlığı görevinde bulunan başvurucunun 2011 yılında yürürlüğe giren 663 sayılı Sağlık Bakanlığı ve Bağlı Kuruluşlarının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname (663 sayılı KHK) uyarınca daire başkanlığı görevi sona ermiş ve başvurucu, şahsa bağlı bakanlık müşavirliği kadrosuna atanmıştır. Ancak başvurucunun özlük hakları bahsi geçen KHK uyarınca fark tazminatı ödenmek suretiyle korunmuştur. Başvurucu, bakanlık müşaviri ünvanı ile genel idare hizmetleri sınıfında görev yapmaktayken milletvekili adayı olabilmek için istifa etmiş, seçimde aday gösterilmemesi üzerine Sağlık Bakanlığına başvurarak eski görevine iadesini talep etmiş ancak mühendis kadrosuna atanmıştır. Başvurucunun göreve geri dönme talebinde bulunduğu tarihten birkaç gün sonra yürürlüğe giren 703 sayılı KHK ile de 663 sayılı KHK ile getirilmiş olan tüm şahsa bağlı müşavirlik kadroları kaldırılmış ancak 703 sayılı KHK hâlihazırda bu kadrolarda bulunanlara birtakım imkânlar tanımıştır. Başvurucunun anılan işlemin iptali ve bu işlem nedeniyle yoksun kaldığı özlük haklarının iadesi talebiyle açtığı davada idare mahkemesi, dava konusu işlemi iptal etmiş ve davacının yoksun kaldığı mali ve özlük haklarının ödenmesi gerektiğine hükmetmiştir. İdarenin yaptığı istinaf başvurusu üzerine bölge idare mahkemesi, söz konusu kararı kaldırmış ve davanın kesin olarak reddine karar vermiştir. İddialar Başvurucu, milletvekili adayı olmak için istifa ettiği şahsa bağlı müşavir kadrosuna tekrar atanmaması nedeniyle seçilme hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi Somut olayda bölge idare mahkemesinin müşavirlik kadrosunun istifa sonucu iptal olduğu, bu nedenle idarece eski kadroya atama yapılmasına kanuni engel bulunduğu şeklindeki bariz takdir hatası içeren yorumu, seçilme hakkına demokratik bir toplumda gerekli olmayan bir müdahale teşkil etmiştir. Bölge idare mahkemesi bu yorumu yaparken şahsa bağlı kadronun ve seçim sebebiyle istifanın mahiyetini dikkate almadığı gibi seçilme hakkının demokratik bir toplumda taşıdığı önemi de gözardı etmiştir. Başvurucunun sırf seçilme hakkını kullanması mevcut durumunda beklemediği bir kötüleşmeye yol açmıştır. Bu kötüleşmenin gerekli olduğunun kabul edilebilmesi için idarenin ve mahkemelerin öncelikle bu durumun zorunlu bir toplumsal ihtiyaca karşılık geldiğini ortaya koymaları gerekir. Ancak nihai kararı veren bölge idare mahkemesi başvurucunun katlanmak zorunda kaldığı mevcut kötüleşmenin hangi zorunlu toplumsal ihtiyaca karşılık geldiğini ortaya koyamamış, iki kadro arasındaki farkın ne olduğunu da açıklamamıştır. İdare mahkemesi, başvurucunun daha önce bulunduğu daire başkanlığı ve bakanlık müşavirliği kadrolarını mühendis kadrosu ile eş değer veya kariyer olarak yakın görmemiş ve aynı zamanda mühendis kadrosunu alt derece olarak değerlendirmişken bölge idare mahkemesi bu konuda açık bir değerlendirme yapmamıştır. Bununla birlikte eş değer veya kariyer olarak en yakın kadro ile kazanılmış hak aylık derecesine bağlı kadro bazı kadrolarda birbiriyle örtüşebilir. Ancak özellikle yönetici kadrolarında bulunan kamu görevlilerinin salt kazanılmış hak aylık derecesini korumak suretiyle atandıkları yeni kadroları, eski kadrolarına kariyer olarak yakın bir kadro gibi değerlendirilemeyecektir. Nitekim başvurucunun bakanlık müşavirliği kadrosunda iken doğrudan bakana bağlı olduğu ve fark tazminatından faydalandığı dikkate alındığında bakanlık müşavirliği kadrosu ile mühendis kadrosu birbirlerine eş değer veya kariyer olarak en yakın kadrolar değildir. Öte yandan sadece kanunun lafzına bakıldığında kanun koyucunun \”…eski görevlerine veya kazanılmış hak aylık derecelerindeki başka bir göreve dönebilirler.\” ifadesiyle geri dönme talebinde bulunanın hangi kadroya atanacağı konusunda idareye geniş bir takdir alanı bıraktığı düşünülebilir. Ancak idarenin bu alandaki takdir yetkisi sınırsız değildir. İdarenin bu alandaki yetkisini kullanırken seçim nedeniyle istifanın normal bir istifa olmadığını, istifa edenin aday gösterilmeme ya da seçilememe durumunda göreve geri dönme iradesinin olduğunu kabul etmesi gerekir. Dolayısıyla adaylık için istifa eden kamu görevlilerinin, kamu görevlisi statülerinin bir nevi askıda olduğunun kabulü ve geri dönme iradesini kullandıkları anda -mümkün olduğu müddetçe- eski kadrolarının sağladığı imkânlara geri dönebilmeleri gerekmektedir. Ancak hem idare hem de bölge idare mahkemesi, başvurucunun önceki kadrosunun istifa ile son bulduğu hususuna odaklanmakta, başvurucunun istifa etmeden önce daire başkanlığı özlük haklarından faydalandığı, istifa sonrasında ise özlük haklarının bir anda mühendis kadrosuna indirildiği gerçeğini gözardı etmektir. Neticede başvurucu seçilme hakkını kullanmamış olsaydı 703 sayılı KHK\’nın sağladığı imkânlardan faydalanabilecekken sırf anayasal bir hakkını kullanması bu düzenlemeden faydalanamaması sonucunu doğurmuştur. Dahası başvurucu seçilme hakkını kullandığı için önceden daire başkanlığı görevinde bulunması nedeniyle 663 sayılı KHK kapsamında elde ettiği ve istifa edene kadar uzunca bir süre faydalandığı hakları da kaybetmiştir. Seçilme hakkını kullanan bir kamu görevlisinin yeterli gerekçeler sunulmadan eski görevinin sağladığı imkânlardan faydalanamamasının seçilme hakkının kullanılmasında caydırıcı bir etki oluşturacağı açıktır. Söz konusu caydırıcı etki nedeniyle seçilme hakkına yapılan müdahalenin başvurucunun ve başvurucu ile benzer koşullarda olan kamu görevlilerinin ülkenin siyasal hayatına katılımını engelleyici bir etkisi olduğu değerlendirilmiştir. Sonuç olarak bölge idare mahkemesinin hatalı yorumu nedeniyle kanunilik şartını karşılamayan söz konusu müdahalenin ayrıca demokratik toplumda zorunlu bir toplumsal ihtiyaca karşılık geldiğinin ilgili ve yeterli bir gerekçeyle ortaya konulamadığı ve başvurucunun istifa öncesindeki ve sonrasındaki statüsü kıyas edildiğinde orantılı da olmadığı kanaatine varılmıştır.  Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle seçilme hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Mehmet Demircioğlu Başvurusu Başvuru Numarası: 2020/35797 Karar Tarihi: 14/9/2023 R.G. Tarih ve Sayı: 19/12/2023 – 32404 GENEL KURUL – KARAR Başkan: Zühtü ARSLAN Başkanvekilleri: Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA Üyeler: Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, Rıdvan GÜLEÇ, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE Raportör: Kübra ÇİFTÇİ Başvurucu: Mehmet DEMİRCİOĞLU I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, şahsa bağlı müşavir kadrosunda görev yapmaktayken milletvekili adayı olmak için istifa eden başvurucunun tekrar aynı kadroya atanmaması nedeniyle seçilme hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvurucu, nihai kararı 7/11/2020 tarihinde öğrendikten sonra 23/11/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 3. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. 4. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık 21/6/2021 tarihinde görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. 5. Birinci Bölüm başvurunun Genel Kurul tarafından incelenmesine karar vermiştir. III. OLAY VE OLGULAR 6. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 7. Elektrik mühendisi olan başvurucu, bakanlık müşaviri ünvanı ile genel idare hizmetleri sınıfında görev yapmaktayken 24/6/2018 tarihinde yapılan 27. Dönem Milletvekili Genel Seçimi\’nde milletvekili adayı olabilmek için istifa etmiştir. 8. Başvurucu, söz konusu seçimde aday olarak gösterilmemesi üzerine Sağlık Bakanlığına başvurarak eski görevine iadesini talep etmiş ancak farklı bir kadro olan mühendis kadrosuna atanmıştır. 9. Başvurucu, anılan işlemin iptali ve bu işlem nedeniyle yoksun - [Aleni Yargılanma İlkesinin Sınırlanmasına ilişkin Düzenlemenin İptal Edilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/aleni-yargilanma-ilkesinin-sinirlanmasi/): Aleni Yargılanma İlkesinin Sınırlanmasına ilişkin Düzenlemenin İptali Anayasa Mahkemesi Kararı Değerlendirme A. Aleni Yargılanma İlkesinin Anayasal Özel Sınırlama Sebepleri Dışında Bir Nedenle Sınırlanabileceğini Öngören Kuralın İncelenmesi Dava konusu kuralla, anayasal özel sınırlama sebepleri dışında bir nedenle aleni yargılanma ilkesinin sınırlanabileceği öngörülmüştür. Kuralda yer alan “ilgili kişiler” ibaresiyle kanun koyucunun davayla ilgisi bulunan davacı, davalı, asli veya feri müdahiller ile dava sırasında kamuya açık hâle getirilecek bilgi ve belgelerden dolayı menfaatleri zedelenebilecek üçüncü kişiler kastedilmiştir. Nitekim kuralın da yer aldığı fıkrada 7251 sayılı Kanun’la yapılan ibare değişikliği öncesinde yalnızca davanın taraflarına bu imkân tanınmışken değişiklikle birlikte her dava türüne veya davaya konu olaya göre değişkenlik gösterebilecek ilgililer bakımından da duruşmanın gizli olarak yapılabilmesi mümkün hâle getirilmiştir. Anayasa’nın 141. maddesinde yargılamanın aleniliği ilkenin sınırlanmasına yalnızca genel ahlakın veya kamu güvenliğinin kesin olarak gerektirdiği hâllerin bulunması ya da küçüklerin yargılanması durumunda imkân tanınmıştır. Dava konusu kuralla Anayasa’nın söz konusu maddesinde özel sınırlama sebebi olarak sayılmayan yargılamayla ilgili kişilerin korunmaya değer üstün bir menfaatinin kesin olarak gerekli kıldığı hâl de yargılamanın aleniliği ilkesinin sınırlanabileceği durumlar arasına dâhil edilmiştir. Bu itibarla kuralın temel hak ve özgürlüklerin yalnızca Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak sınırlanabileceğine ilişkin anayasal ilkeye aykırı olduğu anlaşılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir. B. Tüketici Mahkemelerindeki Uyuşmazlıklarda Dava Şartı Olarak Arabulucuya Başvurulmasını Öngören Kuralın İncelenmesi 6502 sayılı Kanun’un “Dava şartı olarak arabuluculuk” başlıklı 73/A maddesinde tüketici mahkemelerinde görülen uyuşmazlıklarda dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmuş olması dava şartı olarak düzenlenmiştir. Anılan cümlede yer alan “…dava şartıdır.” ibaresi dava konusu kuralı oluşturmaktadır. Dava konusu kuralın tüketici mahkemelerinde dava açılabilmesi için öncelikle arabulucuya başvurulma şartını öngörmek suretiyle mahkemeye erişim hakkına yönelik bir sınırlama getirdiği açıktır. Söz konusu sınırlamanın gerek bu uyuşmazlıkların daha kısa sürede ve basitçe çözülebilmesi gerekse yargı makamlarının iş yükünün azaltılarak yargılamaların makul sürede sonuçlandırılması amaçlarına ulaşılması bakımından elverişli olduğu değerlendirilmiştir. Kural, dava açılmadan önce arabuluculuğa başvuruyu bir zorunluluk olarak öngörmekte ise de bu zorunluluk yalnızca arabuluculuğa başvuru ile sınırlı olup arabuluculuk kurumu, işleyişi ve sonucu üzerinde taraf iradelerinin egemen olduğu bir süreçtir. Taraflar istedikleri zaman süreci sonlandırabilecekleri gibi süreç sonunda anlaşmaya varıp varmamak konusunda da tercih hakkına sahiptir. Anlaşmaya varılamaması hâlinde ise uyuşmazlığın çözümü için yargı yoluna başvurulabilir. Öte yandan arabulucuya başvurulmamış olması sebebiyle dava şartı yokluğundan usulden reddedilen bir davanın dava şartına ilişkin eksikliğin tamamlanmasından sonra tekrar açılması da mümkündür. Ayrıca arabuluculuk sürecinin zorunlu hâller dâhil en fazla dört hafta içinde bitirileceği dikkate alındığında arabuluculukta geçecek süreler nedeniyle tüketicilerin hak ve alacaklarının elde edilmesinin önemli ölçüde zorlaştığı ve hakkın elde edilmesi bakımından geçmesi muhtemel sürenin makul kabul edilemeyecek şekilde uzadığı söylenemez. Bununla birlikte arabuluculuk bürosuna başvurulmasından sonra son tutanağın düzenlendiği tarihe kadar geçen süreçte zamanaşımının duracağı ve hak düşürücü sürelerin işlemeyeceği görülmüştür. Öte yandan arabuluculuk faaliyeti sonunda taraflara ulaşılamaması, taraflar katılmadığı için görüşme yapılamaması veya tarafların anlaşmaları ya da anlaşamamaları hâlinde tüketicinin ödemesi gereken arabuluculuk ücretinin Adalet Bakanlığı bütçesinden karşılanacağı hükme bağlanmıştır. Ayrıca söz konusu maddenin (1) numaralı fıkrasında dava şartı olarak arabulucuya başvurulma zorunluluğunun istisnalarına yer verilmek suretiyle belirli ölçüde bu zorunluluğa esneklik sağlandığı da anlaşılmıştır.  Bu değerlendirmeler ışığında kuralda kişiler ile kamu yararı arasındaki dengenin korunduğu, kuralla mahkemeye erişim hakkına getirilen sınırlamanın kişilere orantısız bir külfet getirmediği ve ölçülü olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal talebinin reddine karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi Kararı Esas Sayısı : 2020/73 Karar Sayısı : 2023/181 Karar Tarihi : 26/10/2023 R.G. Tarih – Sayı : 22/12/2023 – 32407 İptal Davasını Açan: Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri Engin ALTAY, Özgür ÖZEL, Engin ÖZKOÇ ile birlikte 132 milletvekili İptal Davasının Konusu: 22/7/2020 tarihli ve 7251 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un; A. 2. maddesiyle 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 28. maddesinin (2) numaralı fıkrasında yer alan “…kesin olarak gerekli kıldığı hâllerde, taraflardan birinin talebi…” ibaresinin “…yahut yargılama ile ilgili kişilerin korunmaya değer üstün menfaatinin kesin olarak gerekli kıldığı hâllerde, ilgilinin talebi…” şeklinde değiştirilmesinde bulunan “…kişilerin korunmaya değer üstün bir menfaatinin…” ibaresinin, B. 59. maddesiyle 7/11/2013 tarihli ve 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’a eklenen 73/A maddesinin (1) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “…dava şartıdır.” ibaresinin, Anayasa’nın 2., 10., 13., 36., 141. ve 172. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptallerine ve yürürlüklerinin durdurulmasına karar verilmesi talebidir. I. İPTALİ İSTENEN KANUN HÜKÜMLERİ Kanun’un iptali talep edilen kuralların da yer aldığı; 1. 2. maddesiyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 28. maddesinin ibare değişikliği yapılan (2) numaralı fıkrası şöyledir: “(2) Duruşmaların bir kısmının veya tamamının gizli olarak yapılmasına ancak genel ahlâkın veya kamu güvenliğinin yahut yargılama ile ilgili kişilerin korunmaya değer üstün bir menfaatinin kesin olarak gerekli kıldığı hâllerde, ilgilinin talebi üzerine yahut resen mahkemece karar verilebilir.” 2. 59. maddesiyle 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’a eklenen 73/A maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir: “(1) Tüketici mahkemelerinde görülen uyuşmazlıklarda dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmuş olması dava şartıdır. Şu kadar ki, aşağıda belirtilen hususlarda dava şartı olarak arabuluculuğa ilişkin hükümler uygulanmaz: a) Tüketici hakem heyetinin görevi kapsamında olan uyuşmazlıklar b) Tüketici hakem heyeti kararlarına yapılan itirazlar c) 73 üncü maddenin altıncı fıkrasında belirtilen davalar ç) 74 üncü maddede belirtilen davalar d) Tüketici işlemi mahiyetinde olan ve taşınmazın aynından doğan uyuşmazlıklar” II. İLK İNCELEME 1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Engin YILDIRIM, Celal Mümtaz AKINCI, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ ve Basri BAĞCI’nın katılımlarıyla 1/10/2020 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine, yürürlüğü durdurma talebinin esas inceleme aşamasında karara bağlanmasına OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. III. ESASIN İNCELENMESİ 2. Dava dilekçesi ve ekleri, Raportör İsmail Emrah PERDECİOĞLU tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, dava konusu kanun hükümleri, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü: A. Kanun’un 2. Maddesiyle 6100 sayılı Kanun’un 28. Maddesinin (2) Numaralı Fıkrasında Yer Alan “…kesin olarak gerekli kıldığı hâllerde, taraflardan birinin talebi…” İbaresinin “…yahut yargılama ile ilgili kişilerin korunmaya değer üstün menfaatinin kesin olarak gerekli kıldığı hâllerde, ilgilinin talebi…” Şeklinde Değiştirilmesinde Bulunan “…kişilerin korunmaya değer üstün bir menfaatinin…” İbaresinin İncelenmesi - [Örgüte Fon Sağlama Suçu: Terör Örgütü Mensuplarına Erzak ve Yaşam Malzemesi Temin Etme](https://kayseriavukat.org.tr/orgute-fon-saglama-sucu/): Terör Örgütü Mensuplarına ve Örgüte Fon Sağlama Suçu 6415 sayılı Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanun Fon sağlanması veya toplanması yasak fiiller – Madde 3 (1) Aşağıda sayılan fiillerin gerçekleştirilmesi amacıyla fon sağlanması veya toplanması yasaktır: a) Bir halkı korkutmak veya sindirmek ya da bir hükûmeti veya uluslararası kuruluşu herhangi bir eylemi gerçekleştirmeye veya gerçekleştirmekten kaçınmaya zorlamak amacıyla, kasten öldürme veya ağır yaralama fiilleri. b) 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamında terör suçu olarak kabul edilen fiiller. c) Türkiye’nin taraf olduğu; 1) Uçakların Kanun Dışı Yollarla Ele Geçirilmesinin Önlenmesi Hakkında Sözleşmede, 2) Sivil Havacılığın Güvenliğine Karşı Kanun Dışı Eylemlerin Önlenmesine İlişkin Sözleşmede, 3) Diplomasi Ajanları da Dahil Olmak Üzere Uluslararası Korunmaya Sahip Kişilere Karşı İşlenen Suçların Önlenmesi ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşmede, 4) Rehine Alınmasına Karşı Uluslararası Sözleşmede, 5) Nükleer Maddelerin Fiziksel Korunması Hakkında Sözleşmede, 6) Sivil Havacılığın Güvenliğine Karşı Kanun Dışı Eylemlerin Önlenmesine İlişkin Sözleşmeye Munzam, Uluslararası Sivil Havacılığa Hizmet Veren Havaalanlarında Kanun Dışı Şiddet Olaylarının Önlenmesine İlişkin Protokolde, 7) Denizde Seyir Güvenliğine Karşı Yasadışı Eylemlerin Önlenmesine Dair Sözleşmede, 8) Kıta Sahanlığında Bulunan Sabit Platformların Güvenliğine Karşı Yasadışı Eylemlerin Önlenmesine Dair Protokolde, 9) Terörist Bombalamalarının Önlenmesine İlişkin Uluslararası Sözleşmede, yasaklanan ve suç olarak düzenlenen fiiller. Madde Gerekçesi Maddede, terörizmin finansmanının önlenmesi amacıyla fon sağlanması veya toplanması yasaklanan fiiller sayılmıştır. Terörizmin finansmanına yönelik olarak fon sağlanması veya toplanması, hem iç hukukumuzda hem de tarafı bulunduğumuz Birleşmiş Milletler Terörizmin Finansmanının Önlenmesine Dair Uluslararası Sözleşmeyle yasaklanmıştır. Yapılan düzenlemeyle, terörizmin finansmanı suçu Sözleşmede öngörülen bu hükümlerle uyumlu hâle getirilmiştir. Terörizmin finansmanı suçu – Madde 4 (1) 3 üncü madde kapsamında suç olarak düzenlenen fiillerin gerçekleştirilmesinde tümüyle veya kısmen kullanılması amacıyla veya kullanılacağını bilerek ve isteyerek belli bir fiille ilişkilendirilmeden dahi bir teröriste veya terör örgütlerine fon sağlayan veya toplayan kişi, fiili daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmadığı takdirde, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Birinci fıkrada sayılan fiillerin, örgütü kuran veya yöneten ya da örgüt üyesi tarafından gerçekleştirilmesi hâlinde bu kişiler hakkında örgüt kurmak, yönetmek veya örgüte üye olmak suçları uyarınca verilecek ceza üçte birine kadar artırılır. (3) Birinci fıkra hükmüne göre ceza verilebilmesi için fonun bir suçun işlenmesinde kullanılmış olması şartı aranmaz. (4) Bu madde kapsamına giren suçların kamu görevinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle işlenmesi hâlinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır. (5) Suçun bir tüzel kişinin faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur. (6) Suçun, yabancı bir devlet veya uluslararası bir kuruluş aleyhine işlenmesi hâlinde, soruşturma ve kovuşturma yapılması Adalet Bakanının talebine bağlıdır. (7) 3713 sayılı Kanunun soruşturmaya, kovuşturmaya ve infaza ilişkin hükümleri, bu suç bakımından da uygulanır. (8) Bu suç bakımından 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun; a) 133 üncü maddesinde yer alan şirket yönetimi için kayyım tayini, b) 135 inci maddesinde yer alan iletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınması, c) 139 uncu maddesinde yer alan gizli soruşturmacı görevlendirilmesi, ç) 140 ıncı maddesinde yer alan teknik araçlarla izleme, tedbirlerine ilişkin hükümler uygulanabilir. Ayrıca, 13/11/1996 tarihli ve 4208 sayılı Kanunda yer alan hükümlere göre kontrollü teslimat tedbirine karar verilebilir. Madde Gerekçesi Maddede, terörizmin finansmanı suçunun unsurlarına, tüzel kişilere özgü güvenlik tedbirlerine, bu suçların soruşturma, kovuşturma ve infazına ilişkin hükümlere yer verilmiştir. Maddenin birinci fıkrasında, 3 üncü madde kapsamına giren suçların işlenmesinde kullanılması amacıyla veya kullanılacağını bilerek, terör örgütlerine veya teröristlere fon sağlanması veya toplanması yasaklanmakta ve yaptırıma bağlanmaktadır. Bu düzenlemeye göre, suçun maddi unsurunun oluşabilmesi için, fon sağlayan veya toplayan kişinin, bu fonu 3 üncü maddede yasaklanan eylemlerin işlenmesi amacıyla veya bu eylemlerde kullanılacağını bilerek vermesi gerekmektedir. Ayrıca failin cezalandırılabilmesi için fonun bir suçun işlenmesinde kullanılmış olması şartı da aranmamaktadır. Suçun bir tüzel kişinin faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde ise, bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunacaktır. Maddenin üçüncü fıkrasına göre, suçun kamu görevinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle işlenmesi hâlinde, verilecek ceza yarı oranında artırılacaktır. Maddenin beşinci fıkrasında suçun, yabancı bir devlet veya uluslararası bir kuruluş aleyhine işlenmesi hâlinde, soruşturma ve kovuşturma yapılması Adalet Bakanının talebine bağlı kılınmıştır. Maddenin altıncı fıkrası ile, Terörle Mücadele Kanununun soruşturmaya, kovuşturmaya ve infaza ilişkin hükümlerinin, bu suç bakımından da uygulanacağı hususu düzenlenmiştir. Örgüte Fon Sağlama Suçu: Terör Örgütü Mensuplarına Erzak ve Yaşam Malzemesi Temin Etme Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2017/16-691 Karar No: 2019/202 Karar Tarihi: 12.03.2019 Özet: PKK silahlı terör örgütünün varlığını koruması, 6415 sayılı Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanun\’un 3. maddesinde fon sağlanması veya toplanması yasaklanan fiilleri gerçekleştirebilmesi ve bu husustaki örgütsel faaliyetlerini sürdürülebilmesi amaçlarına uygun olarak, örgütün kırsalda faaliyet gösteren mensuplarına sanığın, on adet çakmak gazı, yüz seksen adet pil, bir adet 15 kg’lik peynir tenekesi, bir adet çadır brandası, on adet tırnak makası, üç adet kamuflaj desenli panço tipi yağmurluk, iki adet pense, bir adet yıldız tornavida, bir adet masat, bir adet satır, üç adet bıçak, üç adet 100’lük paketler halinde jilet, üç adet makas, on iki adet tıraş sabunu, iki adet çakmaktaşı paketi, iki adet dikiş iğnesi paketi, 2,5 kg kırmızı biber, 500 gr biber, 1 kg baharat, 500 gr karabiber, iki adet 1 kg\’lik kolonya, iki adet 500 gr\’lik kolonya, 10 kg\’lik ince bulgur, 5 kg badem, üç adet 5 kg\’lik karışık kuruyemiş, iki adet 5 kg\’lik kabak çekirdeği, 5 kg leblebi, 5 kg antep fıstığı, 5 kg fındık, 5 kg ay çekirdeği, 10 kg tütün, üç adet çaydanlık, 5 kg çay, bir adet düdüklü tencere, içerisinde on iki adet yemek kaşığı bulunan üç adet kutu, on paket şeker, on sekiz adet şeffaf koli bandı, iki adet 1 kg\’lik bakkaliye torbası, dokuz paket tütün kağıdı, kırk adet hazır kahve, beş kutu 750 gr\’lik hurma, beş adet yaklaşık 100 gr\’lik limon tuzu, iki adet 100 gr\’lik hindistan cevizi, 500 gr pudra şekeri, iki paket 100 gr\’lik tarçın, 100 gr susam, 100 gr siyah çörek otu, on altı paket puding, üç adet 100 gr\’lik kakao, üç paket 50 gr\’lik mahlep, on paket kabartma tozu, on paket vanilya, her birinin içerisinde kırk sekiz adet toz kahve bulunan dokuz paket, üç adet kazma, üç adet kazma sapı, üç adet makaraya sarılı iplik, 10 kg süt tozu, altı teneke sıvı tahin,16 kg\’lik beş teneke margarin, 10 kg’lik dört teneke zeytin, 25 kg’lik beş çuval küp şeker, üç adet - [Yetki İtirazında Yetkili Mahkemenin Belirtilmemesi Halinde Yetki İtirazı Dikkate Alınmaz](https://kayseriavukat.org.tr/yetkili-mahkemenin-belirtilmemesi/): Yetkili Mahkemenin Belirtilmemesi Halinde Yetki İtirazı Dikkate Alınmaz 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Yetki itirazının ileri sürülmesi – Madde 19 (1) Yetkinin kesin olduğu davalarda, mahkeme yetkili olup olmadığını, davanın sonuna kadar kendiliğinden araştırmak zorundadır; taraflar da mahkemenin yetkisiz olduğunu her zaman ileri sürebilir. (2) Yetkinin kesin olmadığı davalarda, yetki itirazının, cevap dilekçesinde ileri sürülmesi gerekir. Yetki itirazında bulunan taraf, yetkili mahkemeyi; birden fazla yetkili mahkeme varsa seçtiği mahkemeyi bildirir. Aksi takdirde yetki itirazı dikkate alınmaz. (3) Mahkeme, yetkisizlik kararında yetkili mahkemeyi de gösterir. (4) Yetkinin kesin olmadığı davalarda, davalı, süresi içinde ve usulüne uygun olarak yetki itirazında bulunmazsa, davanın açıldığı mahkeme yetkili hâle gelir. İlk İtirazlar: Konusu – Madde 116 (1) İlk itirazlar aşağıdakilerden ibarettir: a) Kesin yetki kuralının bulunmadığı hâllerde yetki itirazı. b) Uyuşmazlığın tahkim yoluyla çözümlenmesi gerektiği itirazı. İleri sürülmesi ve incelenmesi – Madde 117 (1) İlk itirazların hepsi cevap dilekçesinde ileri sürülmek zorundadır; aksi hâlde dinlenemez. (2) İlk itirazlar, dava şartlarından sonra incelenir. (3) İlk itirazlar, ön sorunlar gibi incelenir ve karara bağlanır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas: 2018/2-1085 Karar: 2021/164 Karar Tarihi: 25.02.2021 Özet: Yetkili mahkemenin belirlenmesinde öncelikle süresinde ve usulüne uygun olarak yapılmış bir yetki itirazının varlığı aranmaktadır. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 19. maddesinin ikinci fıkrasının son cümlesinde yer alan \”aksi takdirde yetki itirazı dikkate alınmaz\” cümlesinden de kastedilenin bu olduğu anlaşılmalıdır. Kesin yetki kuralının bulunmadığı somut olayda da davalı taraf süresi içinde ibraz ettiği cevap dilekçesinde yetki itirazında bulunmuş ancak yetkili mahkemeyi göstermemiştir. Bu durumda usulünce yapılmış bir yetki itirazından söz edilemeyecektir. Hâl böyle olunca; her ne kadar süresi içerisinde verilmiş olsa da yetkili mahkemenin belirtilmediği yetki itirazının usule uygun ileri sürülmediği gerekçesiyle reddine karar verilmesi gerekirken, mahkemenin yetkisi tartışılarak reddine karar verilmiş olması isabetli değilse de, sonucu itibariyle doğru olan direnme kararı yerinde görülmüştür. (2709 s. K. m. 142) (4721 s. K. m. 168) (6100 s. K. m. 5, 19, 114, 115, 116, 117, 164, 168) 1. Taraflar arasındaki boşanma davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Isparta 1. Aile Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar, davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili 03.09.2014 tarihli dava dilekçesinde; tarafların 10.02.1999 tarihinde evlendiklerini, ortak iki çocukları bulunduğunu, davalının davacı eşine sürekli olarak eziyet ettiğini, evde bir hiçmiş gibi davrandığını ve köle gibi gördüğünü, küfür ederek hakarette bulunduğunu, taraflar arasında karı-koca ilişkisinin olmadığını, son olayda müvekkilinin davalı tarafından evden kovulduğunu, bunun üzerine davacı eşin kendi imkânları ile Derince\’den Kocaeli terminaline geldiğini ve polislere sığındığını, müvekkilinin ailesinin Isparta\’dan otobüs ile Kocaeli\’ye gelinceye kadar dokuz saat terminalde beklediğini, bu süre zarfında davalının bir kez dahi aramadığını evden kovduktan sonra müvekkilini kendi hâline terk ettiğini, davalının ortak çocukları Isparta’da bulunan annesinin yanına gönderdiğini, anne ile çocukların görüşmesine izin vermediğini ileri sürerek tarafların boşanmalarına, küçük Çağatay\’ın velâyetinin anneye verilmesine, müvekkili yararına 1.000,00TL tedbir-yoksulluk nafakası ile 10.000,00TL maddi ve 30.000,00TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı İstemi: 5. Davalı vekili 25.09.2014 tarihli cevap dilekçesinde; tüm iddiaları inkârla, boşanma davalarında yetkili mahkemenin eşlerden birinin yerleşim yeri ve son altı aydan beri oturulan yer mahkemesi olduğunu, tarafların son altı aydır Kocaeli\’nde ikamet ettikleri konusunda tartışma bulunmadığını, davanın yetkisiz mahkemede açıldığını, davacı kadın eşin her zaman ailesinin baskısı altında olduğunu, babasının müvekkilini arayarak hakaret ettiğini, boşanmayla tehdit ettiğini ileri sürerek kadın eşin kusurlu olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. İlk Derece Mahkemesi Kararı: 6. Isparta 1. Aile Mahkemesinin 21.09.2015 tarihli ve 2014/427 E., 2015/419 K. sayılı kararı ile; öncelikle davalının yetki itirazı değerlendirilerek, davanın davacının yerleşim yeri olan Isparta Aile Mahkemesinde açıldığı, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu\’nun 168. maddesi uyarınca mahkemenin yetkili bulunduğu gerekçesiyle yetki itirazının reddine karar verildiği belirtildikten sonra boşanmaya sebep olan olaylarda erkek eşin sosyal şiddet uyguladığı, hakaret ettiği, 28.07.2014 tarihinde çıkan tartışmada eşini evden kovduğu, ortak çocuğun kent kartla annesini otobüse bindirerek oradan ayrıldığı ve kadın eşin bu şekilde gerçekleşen olaylar neticesinde ailesinin yanına yerleştiği gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. Yargıtay 2. Hukuk Dairesince 26.04.2017 tarihli ve 2015/25132 E. ve 2017/4766 K. sayılı kararı ile; \”…Hüküm davalı erkek tarafından temyiz edilmekle, evrak okunup gereği düşünüldü: Davalı erkek usulünce yetki itirazında bulunmuştur. 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu kesin olmayan yetki itirazının bir ilk itiraz (HMK m. 116/1-a) olduğunu, ilk itirazların bir ön sorun gibi incelenmesi ve karara bağlanması gerektiğini (HMK m. 117/3) düzenlemiştir. Ön sorunun incelenme yöntemi Hukuk Muhakemeleri Kanununun 164. maddesinde gösterilmiştir. Davalının yetki itirazı mahkemece hadise şeklinde incelenmeden karara bağlanmıştır. Bu nedenle, mahkemece yetki itirazının Hukuk Muhakemeleri Kanununun 164. maddesinde gösterilen şekilde incelenmesi için taraflara yetki konusunda delillerini gösterme olanağı tanınıp, gösterildiği takdirde toplanarak; gerçekleşecek sonucuna göre yetki itirazı hakkında bir karar verilmesi gerekirken, eksik incelemeyle yazılı şekilde karar verilmiş olması bozmayı gerektirmiştir,…\” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 8. Isparta 1. Aile Mahkemesinin 19.09.2017 tarihli ve 2017/345 E., 2017/458 K. sayılı kararı ile bozma öncesi kararda yer alan gerekçenin yanında; dosya kapsamına göre davacının yerleşmek niyetiyle Isparta\’ya döndüğü, mernis kaydını Isparta\’ya aldırdığı, Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin yerleşmiş kararlarına göre davacının yerleşim yerinin Isparta olduğu, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu\’nun 168. maddesine göre mahkemenin yetkili mahkeme olduğu hususunun açık olduğu, ayrıca ön inceleme duruşmasında yetki konusunda toplanacak bir delil olmadığı ve dosyadaki kayıt ve belgelerden davacının yerleşim yerinin Isparta olduğunun anlaşıldığı, yetki ilk itirazının ön sorun olarak incelenip karara bağlandığı ve tutanağa geçirildiği, bu anlamda yetki ilk itirazının incelenmesi usulünün Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 117 ve 164. maddelerine uygun olduğu gibi, davalı tarafın temyiz sebepleri arasında \”yetki itirazının incelenmediği\” gibi bir hususun bulunmadığı gerekçeleriyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 9. Direnme kararı yasal süresi içerisinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 10. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; kesin yetki kuralının bulunmadığı eldeki davada; davalının yetki itirazını, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 19/2-4, 116/1-a, 117/1 ve 131. maddeleri dikkate alındığında usule uygun şekilde ileri sürüp sürmediği, burada varılacak sonuca göre; davalı tarafça - [Kamu Görevine İade Edilenlerin Önceki Yöneticilik Görevine Atamasının da Yapılması Gerekir](https://kayseriavukat.org.tr/kamu-gorevine-iade-yoneticilik/): Kamu Görevine İade Edilenlerin Önceki Yöneticilik Görevine Atanması Gerekir Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Abdulkadir Tuncay Başvurusu Başvuru Numarası: 2019/35343 Karar Tarihi: 30/3/2022 R.G. Tarih ve Sayı: 29/7/2022-31907 İKİNCİ BÖLÜM – KARAR Başkan: Kadir ÖZKAYA Üyeler: Engin YILDIRIM, M. Emin KUZ, Basri BAĞCI, Kenan YAŞAR Raportör: Şermin BİRTANE Başvurucu: Abdulkadir TUNCAY I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, kamudaki görevine iade edilirken daha önceki yöneticilik görevine atamanın yapılmaması nedeniyle özel hayata saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 25/10/2019 tarihinde yapılmıştır. 3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. 4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. 6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. 7. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. III. OLAY VE OLGULAR 8. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 9. Başvurucu, Batman Adliyesinde yazı işleri müdürü olarak görev yapmakta iken 29/10/2016 tarihli ve 675 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Tedbirler Alınması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname (675 sayılı KHK) ile kamu görevinden çıkarılmıştır. Ayrıca başvurucu hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suç isnadı nedeniyle kamu davası açılmıştır. Batman 3. Ağır Ceza Mahkemesinin 27/3/2018 tarihli kararıyla üzerine atılı suçu işlediğine dair kesin, inandırıcı, yeterli delil bulunmadığı ve bu nedenle suçu sabit olmadığı gerekçesiyle başvurucunun beraatine hükmedilmiştir. 10. 23/5/2018 tarihinde Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu (Komisyon) tarafından başvurucunun göreve iade talebinin kabulüne karar verilmiştir. Bunun üzerine başvurucu, Bakanlık tarafından 9/7/2018 tarihinde Batman Adliyesi zabıt kâtibi olarak atanmıştır. 11. Başvurucu, atama işleminin düzeltilerek 675 sayılı KHK ile kamu görevinden çıkarılmadan önceki unvanı olan yazı işleri müdürlüğüne atanması talebiyle Bakanlığa başvurmuştur. Bakanlık Personel Genel Müdürlüğünün 18/7/2018 tarihli yazısıyla 1/2/2018 tarihli ve 7075 sayılı Kanun\’un 10. maddesinin birinci fıkrasında yer alan \”…yöneticilik görevinde bulunmakta iken kamu görevinden çıkarılmış olanların atamalarında, yöneticilik görevinden önce bulundukları kadro ve pozisyon unvanları dikkate alınır.\” hükmü nedeniyle başvurucunun talebi reddedilmiştir. 12. Başvurucu, söz konusu işleme karşı Batman İdare Mahkemesinde (Mahkeme) dava açmıştır. Mahkeme 27/3/2019 tarihinde işlemin iptaline karar vermiştir. Kararda, 7075 sayılı Kanun\’un 10. maddesi uyarınca Komisyon kararıyla göreve iade edilen kamu personelinin öncelikle eski kadro ve pozisyonuna atanmasının öngörüldüğü, yöneticilik görevinde bulunmakta iken kamu görevinden çıkarılmış olanların atamalarında ise mevzuatla belirlenen sınavlardan geçerek atanılan daimî nitelikteki ve kazanılmış hak teşkil eden kadro ve pozisyonların korunmasının amaçlandığı belirtilmiştir. Ayrıca daha önce görevde yükselme sınavı sonucu yazı işleri müdürü olarak atanmış olan başvurucunun göreve iadesinde kazanılmış hak niteliğindeki bu görev ve unvanının dikkate alınması, bu nedenle atamasının yazı işleri müdürü olarak yapılması gerektiği ifade edilmiştir. 13. Bakanlık tarafından karara karşı istinaf yoluna başvurulmuştur. Gaziantep Bölge İdare Mahkemesi Birinci İdari Dava Dairesinin 10/9/2019 tarihli kararıyla iptal kararının kaldırılmasına ve davanın kesin olarak reddine hükmedilmiştir. Kararda; ilgili mevzuat hükümlerine göre yöneticilik görevinde bulunmakta iken kamu görevinden çıkarılmış olanların atamalarında yöneticilik görevinden önce bulundukları kadro ve pozisyon unvanlarının dikkate alınacağı, idarenin bu konuda bağlı yetki içinde bulunduğu, başvurucunun yöneticilik görevi olan yazı işleri müdürlüğünden önceki zabıt kâtipliği görevine atanmasında hukuka aykırılık bulunmadığı belirtilmiştir. 14. Bu karar, başvurucuya 3/10/2019 tarihinde tebliğ edilmiştir. 15. Başvurucu 25/10/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. IV. İLGİLİ HUKUK A. Ulusal Hukuk 16. 7075 sayılı Kanun’un 10. maddesinin 25/7/2018 tarihli ve 7145 sayılı Kanun’un 22. maddesiyle değiştirilmesinden önceki hâliyle (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir: \”Kamu görevinden, meslekten veya görev yapılan teşkilattan çıkarılan ya da ilişiği kesilenlere ilişkin başvurunun kabulü halinde karar Devlet Personel Başkanlığına bildirilir. Bu şekilde bildirilen personelin atama teklifleri; statüleri, unvanları ve yürüttükleri görevler itibarıyla başka kurumlarda görevlendirilmeleri mümkün olmayanlar hariç olmak üzere daha önce istihdam edildikleri kurumlar dışındaki kamu kurum ve kuruluşlarında eski statülerine ve unvanlarına uygun kadro ve pozisyonlara Devlet Personel Başkanlığı tarafından ikamet ettikleri il dikkate alınarak onbeş gün içinde yapılır. Bu fıkra kapsamında kamu görevine iade edilmesine karar verilenlerden, yöneticilik görevinde bulunmakta iken kamu görevinden çıkarılmış olanların atamalarında, yöneticilik görevinden önce bulundukları kadro ve pozisyon unvanları dikkate alınır.\” 17. 7075 sayılı Kanun\’un 10. maddesinin 7145 sayılı Kanun\’un 22. maddesiyle değiştirilen (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir: \”Kamu görevinden, meslekten veya görev yapılan teşkilattan çıkarılan ya da ilişiği kesilenlere ilişkin başvurunun kabulü hâlinde karar, kadro veya pozisyonunun bulunduğu kuruma, yükseköğretim kurumlarında kamu görevinden çıkarılan öğretim elemanları için Yükseköğretim Kurulu Başkanlığına bildirilir. Kamu görevine iade edilmesine karar verilenlerin eski kadro veya pozisyonuna atanması esastır. Ancak müdür yardımcısı veya daha üstü ile bunlara eşdeğer yöneticilik görevinde bulunmakta iken kamu görevinden çıkarılmış olanların atamalarında, söz konusu yöneticilik görevlerinden önce bulundukları kadro ve pozisyon unvanları dikkate alınır.” 18. Anayasa Mahkemesinin 24/12/2019 tarihli ve E.2018/159, K.2019/93 sayılı kararıyla, 7075 sayılı Kanun’un 10. maddesinin 25/7/2018 tarihli ve 7145 sayılı Kanun’un 22. maddesiyle değiştirilen (1) numaralı fıkrasının \”Ancak müdür yardımcısı veya daha üstü ile bunlara eşdeğer yöneticilik görevinde bulunmakta iken kamu görevinden çıkarılmış olanların atamalarında, söz konusu yöneticilik görevlerinden önce bulundukları kadro ve pozisyon unvanları dikkate alınır.\” şeklindeki üçüncü cümlesinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar verilmiştir. (Anılan Anayasa Mahkemesi Kararı için tıklayınız.) B. Uluslararası Hukuk 19. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi\’nin (Sözleşme) \”Özel ve aile hayatına saygı hakkı\” kenar başlıklı 8. maddesi şöyledir: \”(1) Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir. (2) Bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesi, ancak müdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz konusu olabilir.\” 20. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatlarında özel hayatın eksiksiz bir tanımı bulunmayan geniş bir kavram olduğu belirtilmektedir. Özel hayata saygı hakkı alt kategorisinde geçen özel hayat kavramını AİHM oldukça geniş yorumlamakta ve bu kavrama ilişkin ayrıntılı bir tanım yapmayı uygun bulmamaktadır (Koch/Almanya, B. No: 497/09, 19/7/2012, § 51). Bununla birlikte Sözleşme\’nin denetim organlarının içtihatlarında bireyin kişiliğini serbestçe geliştirmesi ve gerçekleştirmesi ve kişisel bağımsızlık kavramlarının özel hayata saygı hakkının kapsamının belirlenmesinde temel alındığı anlaşılmaktadır (K.A. ve A.D./Belçika, B. No: 42758/98, 45558/99, 17/2/2005, § 83; Pretty/Birleşik Krallık, B. No: 2346/02, 29/4/2002, § 61; Christine Goodwin/Birleşik Krallık [BD], B. No: 28957/95, 11/7/2002, § - [Kamulaştırma İşleminin İptali: Özel Hukuk Tüzel Kişisinin Adına Kamulaştırma İşlemi Yapılamaz](https://kayseriavukat.org.tr/kamulastirma-isleminin-iptali/): Özel Hukuk Tüzel Kişisinin Adına Yapılan Kamulaştırma İşleminin İptali Anayasa Mahkemesi Kararı Değerlendirme İddialar Başvurucu, kamulaştırma işleminin iptali davasının reddedilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Olaylar Başvurucunun taşınmazının da içinde bulunduğu alan 1/5.000 ölçekli Hadımköy Sanayi Bölgesi, nâzım imar planında ve 1/1.000 ölçekli Hadımköy Sanayi Bölgesi 1. Etap uygulama imar planında yoğunluklu olarak sanayi alanında kalmaktadır. Anadolu Sanayicileri Toplu İşyeri Yapı Kooperatifinin (ASKOOP) Toplu Konut İdaresi Başkanlığına (TOKİ) yazdığı yazıda başvuru konusu taşınmazın da içinde bulunduğu alanın tüm harcamaları Kooperatif tarafından karşılanmak üzere kamulaştırılması talep edilmiştir. Bu talep üzerine başvuru konusu taşınmazı da kapsayan alanın 1164 sayılı Arsa Üretimi ve Değerlendirilmesi Hakkında Kanun‘un 9. maddesine dayanılarak Avrupa Yakası’ndaki sanayi tesislerinin tek bir merkezde toplanmasını sağlamak amacıyla kamulaştırma kararı verilmiştir ASKOOP’un talebi üzerine alınan kamulaştırma kararı sonrasında TOKİ ve ASKOOP arasında düzenlenen protokolde kamulaştırma işlemleri için ASKOOP’un TOKİ hesabına avans yatıracağı, kamulaştırma bedellerinden, tapu masraflarından, her türlü vergi ve harçlardan ASKOOP’un sorumlu olacağı kararlaştırılmıştır. Ayrıca davaların ASKOOP avukatları tarafından takip edileceği ve kamulaştırma sonrası TOKİ adına tapuya tescil edilen taşınmazların ASKOOP’a devredileceği konularında anlaşmaya varılmış ve başvuru konusu taşınmazı da kapsayan alanın TOKİ adına tescil edilmesinden sonra taşınmazlar ASKOOP’a satılarak devredilmiştir. Kamulaştırma kararı üzerine TOKİ, asliye hukuk mahkemesinde başvurucu aleyhine kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescili davası açmış; asliye hukuk mahkemesi 7.250.000 TL kamulaştırma bedeli tespit etmiş ve bu bedelin başvurucuya ödenmesi karşılığında taşınmazların TOKİ adına tesciline hükmetmiştir. Yargıtay bu kararı bedelin yüksek belirlendiği gerekçesiyle bozmuştur. Başvurucunun kamulaştırma işleminin iptali talebiyle TOKİ aleyhine açtığı davada idare mahkemesi yetki yönünden ret kararı vermiştir. Bunun üzerine başvurucu, yetkili idare mahkemesinde kamulaştırma işleminin iptali talebiyle dava açmış; idare mahkemesi ise davanın reddine karar vermiştir.  İdare mahkemesi kararının Danıştay tarafından bozulması sonrası TOKİ karar düzeltme talebinde bulunmuştur. Danıştay bozma kararını kaldırarak ilk derece mahkemesi kararının onanmasına karar vermiştir. Mahkemenin Değerlendirmesi Öncelikle belirtmek gerekir ki kamu hizmeti alanı niteliği bulunmayan sanayi alanlarının devlet ve kamu tüzel kişileri tarafından kamulaştırılması zorunluluğu bulunmamaktadır. Bu noktada ASKOOP, TOKİ’den kamulaştırma yapılmasını talep etmeksizin doğrudan başvuru konusu taşınmazı satın alma imkânına sahiptir. Öte yandan kamu hizmet alanı olmasa da 1164 sayılı Arsa Üretimi ve Değerlendirilmesi Hakkında Kanun uyarınca, TOKİ’nin sanayi yatırımları için arsa ve arazi sağlanmasına yönelik kamulaştırma yapma yetkisi bulunmaktadır. Bununla birlikte kamulaştırma yetkisi olan devlet ve TOKİ dâhil tüm kamu tüzel kişilerinin özel mülkiyete kamulaştırma yoluyla son verilebilmesi için kamulaştırmanın Anayasa’nın 46. maddesinde öngörülen güvencelere uygun olarak yapılması gerekmektedir. Somut olayda bir özel hukuk tüzel kişisi olan ASKOOP’un talebi üzerine başlayan kamulaştırma işlemlerinin tüm masrafları ASKOOP tarafından karşılanmış, ASKOOP’un kontrolünde kamulaştırma süreci tamamlanmış ve TOKİ adına tescil edilen taşınmazlar ASKOOP’a satılarak devredilmiştir. Bu olgular ışığında henüz kamulaştırma işlemleri başlamadan önce, kamulaştırılacak taşınmazların ASKOOP’a devredileceği belli olduğuna göre söz konusu kamulaştırma işlemlerinin TOKİ aracı kılınarak bir özel hukuk tüzel kişisi olan ASKOOP için yapıldığı aşikârdır. Kamulaştırma mahiyeti itibarıyla Anayasa’nın 46. maddesi uyarınca devlet ve kamu tüzel kişilerince kamu yararının gerektirdiği hâllerde yapılabilir. Somut olayda olduğu gibi özel bir kişinin talebiyle ve bütünüyle özel bir kişi adına yürütüldüğü anlaşılan kamulaştırma işlemi mülkten yoksun bırakmayı mümkün kılan kamu yararının varlığını tartışılır hâle getirmektedir. Bu durum, bireylerin kendi taşınmazını imar kuralları çerçevesinde serbest piyasa ortamında dilediği gibi -taşınmazı devretmeme dâhil- tasarruf edebilmeleri imkânının ortadan kaldırılmasına yol açmaktadır. Üstelik 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu‘nda kamulaştırma işleminin devlet ve kamu tüzel kişilerince ancak özel kanunlarına dayanılarak gerçek ve özel hukuk tüzel kişileri adına kamulaştırma yapılabileceği belirtilmişken somut olayda ASKOOP lehine böyle bir kamulaştırma yapılabileceğine dair özel bir kanun hükmünün varlığı da ortaya konulamamıştır. Sonuç olarak TOKİ tarafından kamulaştırma yapılmış gözükse de aslında ASKOOP için yapıldığı anlaşılan söz konusu kamulaştırma işleminin Anayasa’nın 46. maddesinde öngörülen devlet ve kamu tüzel kişilerince kamu yararının gerektirdiği hâllerde kanunla gösterilen esas ve usullere göre kamulaştırma yapılması güvencesine uygun düşmemektedir. Bu bağlamda başvuruya konu kamulaştırma işleminin mülkiyet hakkının korunması yönünden öngörülemez ve keyfî durumlara yol açtığı, müdahalenin kanuni bir dayanağının bulunmadığı değerlendirilmiştir. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Özel Hukuk Tüzel Kişisinin Adına Yapılan Kamulaştırma İşleminin İptali Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Hakan Bilal Kutlualp – Başvuru No: 2019/19597 Karar Tarihi: 14/9/2023 R.G. Tarih ve Sayı: 14/12/2023 – 32399 GENEL KURUL – KARAR Başkan: Zühtü ARSLAN Başkanvekilleri: Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA Üyeler: Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE Raportör: Mahmut ALTIN Başvurucu: Hakan Bilal KUTLUALP I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru; kamulaştırma işleminin iptali davasının reddedilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 14/6/2019 tarihinde yapılmıştır. 3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. 4. İkinci Bölüm tarafından başvurunun Genel Kurula sevkine karar verilmiştir. III. OLAY VE OLGULAR 5. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 6. Başvurucu 1959 doğumlu olup İstanbul’da ikamet etmektedir. Başvurucu, İstanbul ili Arnavutköy ilçesi Ömerli köyünde kâin 250 parsel numaralı 25.000 m² yüz ölçümündeki taşınmazın malikidir. 7. 29/4/1969 tarihli ve 1164 sayılı Arsa Üretimi ve Değerlendirilmesi Hakkında Kanun ile kurulan Arsa Ofisi Genel Müdürlüğü (Arsa Ofisi) 8/12/2004 tarihli ve 5273 sayılı Kanun’la 1164 sayılı Kanun’da yapılan değişikliklerle lağvedilmiş ve Arsa Ofisine verilen görevler Toplu Konut İdaresi Başkanlığına (TOKİ/İdare) devredilmiştir. 8. S.S. Anadolu Sanayicileri Toplu İşyeri Yapı Kooperatifinin (ASKOOP/Kooperatif) TOKİ’ye yazdığı 7/4/2011 tarihli yazıda; üyelerinin İstanbul genelinde dağınık vaziyette lojistik ve sanayi alanında faaliyet gösterdiği, hafif sanayi ve lojistik kullanımına uygun alan ihtiyacı olduğu belirtilerek üyelerinin başvuru konusu taşınmazı da kapsayan alanda toplu şekilde faaliyette bulunmasında kamu yararı kararı olduğu açıklanmıştır. Bu kapsamda tüm harcamaların Kooperatif tarafından karşılanacağı izah edilerek kamulaştırma çalışmalarının başlatılması talep edilmiştir. .9. 1/11/2012 tarihli Başbakanlık olurunda başvuru konusu taşınmazı da kapsayan alanın 1164 sayılı Kanun’un 9. maddesine dayanılarak kamulaştırılmasına karar verilmiştir. Kararda, başvuru konusu taşınmazın da içinde bulunduğu yaklaşık 975.000 m² yüz ölçümündeki alanın 1/5.000 ölçekli Hadımköy Sanayi Bölgesi nâzım imar planında ve 1/1.000 ölçekli Hadımköy Sanayi Bölgesi 1. Etap uygulama imar planında yoğunluklu olarak sanayi alanında kaldığı ve Avrupa Yakası’ndaki sanayi tesislerinin tek bir merkezde toplanmasını sağlamak amacıyla kamulaştırma kararı verildiği belirtilmiştir. 10. Tarafları TOKİ ve ASKOOP - [Prime Esas Ücretin Tespiti Davasının Reddi Nedeniyle Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvurusu Yapılması](https://kayseriavukat.org.tr/prime-esas-ucretin-tespiti-davasinin-reddi/): Prime Esas Ücretin Tespiti Davası ve Sosyal Güvenlik Hakkı Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Ali Rıza Biber Başvurusu Başvuru Numarası: 2019/38643 Karar Tarihi: 25/10/2023 R.G. Tarih ve Sayı: 14/12/2023-32399 GENEL KURUL – KARAR Başkan: Zühtü ARSLAN Başkanvekilleri: Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA Üyeler: Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE Raportör: Fatma Gülbin ÖZTÜRK Başvurucu: Ali Rıza BİBER I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru; prime esas ücretin tespiti davasında ileri sürülen delillerin değerlendirmesi yapılmadan davanın reddine karar verilmesi nedeniyle gerekçeli karar hakkının, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 22/11/2019 tarihinde yapılmıştır. 3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. 4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. 6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. 7. İkinci Bölüm başvurunun Genel Kurul tarafından incelenmesine karar vermiştir. III. OLAY VE OLGULAR 8. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: A. Başvuruya Konu Davadan Önceki Süreç 9. Başvurucu 10/2/1999 tarihinde davalı işveren şirkette çalışmaya başlamıştır. 28/1/2014 tarihinde başvurucunun iş akdi feshedilmiştir. Başvurucu 24/2/2014 tarihinde, iş akdinin sendikal faaliyette bulunması sebebiyle haksız olarak feshedildiğini belirterek işe iade ve sendika tazminatı talebiyle dava açmıştır. Bakırköy 25. İş Mahkemesi 4/11/2014 tarihli kararı ile davanın kabulüne, sendikal nedenle yapıldığı tespit edilen feshin geçersizliğine, başvurucunun işe iade edilmesine ve tazminata hükmetmiştir. Karar, temyiz denetiminden geçerek 18/3/2015 tarihinde kesinleşmiştir. 10. Başvurucu, Bakırköy 25. İş Mahkemesinin 4/11/2014 tarihli kararının ardından işe iade edilmediğini belirterek işveren aleyhine işçi ve işveren ilişkisinden kaynaklanan alacak davası açmıştır. Başvurucu, dava dilekçesinde gerçek ücretinin net 1.800 TL olduğunu belirtmiş; işçilik alacakları bakımından yapılacak hesaplamada gerçek ücretin esas alınmasını talep etmiştir. Bakırköy 21. İş Mahkemesi tarafından yapılan yargılama neticesinde 23/6/2016 tarihinde davanın kabulüne karar verilmiştir. Mahkemenin gerekçeli kararında, toplanan deliller ışığında başvurucunun aylık ücretinin 1.800 TL olduğu tespitinde bulunulmuş ve buna istinaden işçilik alacaklarına yönelik hesaplama da 1.800 TL üzerinden yapılmıştır. Davalı, karara karşı temyiz talebinde bulunmuştur. Karar 11/12/2017 tarihinde onanarak kesinleşmiştir. B. Başvuruya Konu Dava Süreci 11. Başvurucu 14/5/2014 tarihinde Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) ve işveren aleyhine, işveren tarafından ödenmesi gereken gerçek prim miktarının belirlenebilmesi amacıyla prime esas alınan gerçek ücretin tespiti davası açmıştır. Bakırköy 17. İş (Sosyal Güvenlik) Mahkemesi (Mahkeme) tarafından 5/2/2016 tarihinde davanın kabulüne karar verilmiştir. Mahkeme gerekçeli kararında; dinlenen tanık beyanları ve işçilerle yapılan mülakatlar dikkate alınarak tanzim edilen İstanbul Çalışma ve İş Kurumu İl Müdürlüğünün 23/10/2013 tarihinde davalı işverene ait işyerine ilişkin tanzim ettiği raporu esas aldığını belirtmiştir. Kararda ayrıca ilgili raporda işverenin bordroda yaptığı düzenlemenin gerçeği yansıtmadığına yönelik tespitin yer aldığı, her ne kadar rapora karşı işverence yapılan itirazın İstanbul 7. Sulh Ceza Mahkemesi tarafından kabulüne ve yaptırımın kaldırılmasına karar verilmiş ise de kaldırılan idari yaptırım kararının fazla mesai ödemelerine ilişkin olduğu, işverenin bordroya yansıyan ücret ile gerçek ücret arasındaki farkı elden ödediğine yönelik tespitin geçerliliğini koruduğu hususlarına yer vermiştir. 12. 5/2/2016 tarihli karar SGK tarafından temyiz edilmiştir. Yargıtay 21. Hukuk Dairesi (Daire) yaptığı temyiz incelemesi neticesinde 22/1/2018 tarihinde bozma kararı tesis etmiştir. Bozma kararının gerekçesinin ilgili bölümü şöyledir: \”…Dosyadaki kayıt ve belgelerden, davacının davalı iş yerinde deri kesici/biçici olarak çalıştığı, 10.02.1999 ile 26.05.2009 tarihleri arasındaki çalışmalarının davalı işyerinden kesintisiz olarak ve asgari ücretin bir miktar üzerinde ücretle Kuruma bildirildiği, 1999-Mayıs 2009 dönemine ilişkin ücret bordrolarının tamamında ve kıdem tazminatı bordrosunda davacının imzası bulunduğu, davacının Kuruma bildirilen prime esas kazanç miktarlarının imzalı ücret bordroları ile uyumlu olduğu, mahkemece emsal ücret araştırması yapılarak Deriteks Sendikası tarafından bildirilen emsal ücrete göre tespite karar verildiği anlaşılmaktadır. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığınca hazırlanan 23.10.2013 tarihli inceleme raporunda, müfettiş tarafından ifadesi alınan sigortalılar arasında davacının bulunmadığı, 06.12.2013 tarihli Sosyal Güvenlik Kurumu İnceleme Raporunda, işyeri kayıt ve defterleri üzerinde yapılan incelemede kuruma yapılan bildirimlerin aksine kayda rastlanmadığının belirtildiği görülmektedir. Davacı, davalı iş yerinde en son net 1.650 TL ücretle çalıştığını ileri sürmektedir. Davacının iş yerindeki çalışmaları Kuruma ücret bordrolarında belirtilen ücret üzerinden bildirilmiş ve bildirime uygun olarak da primleri ödenmiştir. Dosyaya sunulan ve davacının bildirimi yapılan süreyi kapsayan ücret bordroları, davacı tarafından imzalanmış olup imzalı bordrolar davacı çalışmalarının işyerinde belirtilen ücret üzerinden geçtiğinin karinesidir. Karinenin tersinin ise eşdeğerdeki belgelerle kanıtlanması gerektiği söz götürmez. Başka bir anlatımla, yazılı belgelerin varlığı halinde tanık sözlerine itibar edilemez. Ayrıca dosya kapsamından davacının talep ettiği miktarda ücret aldığına dair herhangi bir yazılı belge bulunmamaktadır. Davacının ücret bordrolarında belirtilen ücretine göre Kuruma bildiriminin yapıldığı, bu bordroların imzalı olduğu ve dosya kapsamında aksini gösteren yazılı bir delil bulunmadığı değerlendirilerek davanın reddine karar vermek gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması bozma nedenidir…\” 13. Bozma kararının ardından Mahkeme 26/4/2018 tarihli celsede Yargıtayın bozma ilamına uyulmasına karar verildiğini belirterek yargılamaya devam etmiş ve yine aynı celsede davayı reddetmiştir. Kararın gerekçesinde; dosya kapsamında mevcut olan ücret bordrolarının davacı tarafından imzalandığı, bunun davacının işyerinde belirtilen ücret üzerinden çalıştığının karinesini teşkil ettiği, bunun tersinin dosya kapsamına göre eş değerdeki belgelerle kanıtlanamadığı belirtilmiştir. Kararı başvurucu 8/11/2018 havale tarihli dilekçe ile temyiz etmiştir. Başvurucu temyiz dilekçesinde özetle İstanbul Çalışma ve İş Kurumu İl Müdürlüğünün 23/10/2013 tarihli raporuna konu denetiminde ele alınan bir hususun da işverence gerçek ücret üzerinden prim ödenmediğine yönelik olduğunu, anılan rapor ile bu durumun saptandığını, işçilik alacağıyla ilgili olarak işverene karşı açılan davada tazminatın emsal ücret üzerinden hesaplandığını ve anılan kararın Yargıtay denetiminden geçerek kesinleştiğini belirtmiş; buna dair ilgili mahkeme kararlarını temyiz dilekçesi ekinde ibraz etmiştir. 14. Yargıtay 21. Hukuk Dairesi 16/10/2019 tarihinde kararı onamıştır. Daire; gerekçesinde, temyize konu edilen 26/4/2018 tarihli kararın 22/1/2018 tarihli bozma kararına uyularak tesis edildiğini, bozma ile kesinleşen ve karşı taraf lehine kazanılmış hak durumu oluşturan yönlerin yeniden incelenmesinin mümkün olmadığını belirtmiştir. 15. Nihai karar başvurucuya 28/10/2019 tarihinde tebliğ edilmiş, başvurucu 22/11/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. IV. İLGİLİ HUKUK A. İlgili Mevzuat 16. 17/7/1964 tarihli ve 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu\’nun 31/5/2006 tarihli 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu\’nun 106. maddesi ile ilga edilen \”Prime esas ücretler\” kenar başlıklı 77. maddesi şöyledir: \”Sigortalılarla işverenlerin bir ay - [Evli Bir Kişiyle Birlikte Olan Üçüncü Kişiden Manevi Tazminat Talebine İlişkin Davanın Reddedilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/ucuncu-kisiden-manevi-tazminat-talebi/): Aldatılan Eş, Eşiyle Birlikte Olan Üçüncü Kişiden Manevi Tazminat Talep Edebilir mi? Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Ömer Sivrikaya – Başvuru Numarası: 2020/3519 Karar Tarihi: 25/10/2023 R.G. Tarih ve Sayı: 14/12/2023-32399 GENEL KURUL – KARAR Başkan: Zühtü ARSLAN Başkanvekilleri: Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA Üyeler: Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE Raportör: Fatih ALKAN Başvurucu: Ömer SİVRİKAYA I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, evlilik birliği içinde aldatıldığını ileri süren eşin üçüncü kişiye karşı açtığı manevi tazminat davasının reddedilmesi nedeniyle aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 21/1/2020 tarihinde yapılmıştır. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. 4. İkinci Bölüm başvurunun Genel Kurul tarafından incelenmesine karar vermiştir. III. OLAY VE OLGULAR 5. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: 6. Başvurucu ile A.K. 2001 yılında evlenmiştir. Müşterek iki çocuk sahibi olan tarafların 2011 yılında karşılıklı olarak açtığı boşanma davaları Konya 1. Aile Mahkemesi tarafından birleştirilmiştir. A.K. sunduğu dava dilekçesinde, evliliğin başvurucunun tutum ve davranışları nedeniyle çekilmez hâle geldiğini ileri sürmüştür. Başvurucu ise dava dilekçesinde evlilik birliğinin mevcut hâle gelmesinde güven ve sadakat yükümlüğünü ihlal eden A.K.nın kusurlu olduğu iddiasında bulunmuştur. Her iki taraf, boşanmayla birlikte tazminata hükmedilmesini talep etmiştir. 7. Aile Mahkemesinin 25/2/2013 tarihli kararıyla davacı kadın A.K.nın açtığı davanın kabulü ile tarafların boşanmalarına, çocukların velayetinin başvurucuya verilmesine karar verilmiştir. Kararın gerekçesinde; her ne kadar başvurucu, eşinin güven ve sadakat yükümlülüğünü ihlal ettiğini iddia etmişse de başvurucunun o dönem ayrı yaşadığı eşini müşterek konuta döndürebilmek amacıyla girişimlerde bulunduğu, bu nedenle eşini affettiği veya en azından iddia edilen hususları hoşgörüyle karşıladığı değerlendirildiğinde başvurucunun boşanmaya ilişkin talebinin yerinde görülmediği belirtilmiştir. Ayrıca evlilik birliğinin mevcut hâle gelmesinde başvurucunun kusurlu olduğu ifade edilmiştir. 8. Tarafların temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 8/10/2013 tarihli kararıyla Aile Mahkemesince verilen kararın bozulmasına hükmedilmiştir. Söz konusu kararda; davalı-karşı davacı olan başvurucunun A.K.nın güven sarsıcı davranışlarının ortaya çıkmasından sonra barışma görüşmelerini bitirdiğini beyan ettiği, bu yöndeki iddianın tanık beyanlarıyla doğrulandığı, dolayısıyla başvurucunun davacı-karşı davalı kadının kusurlu davranışlarını affettiğinin kabul edilemeyeceği vurgulanmıştır. Ayrıca taraflar arasında ortak hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkân vermeyecek nitelikte geçimsizlik olduğuna, bu sonucun ortaya çıkmasında yalnızca başvurucunun değil A.K.nın da kusuru bulunduğuna, başvurucunun dava açmakta haklı olduğuna ilişkin değerlendirmelerde bulunulmuştur. Yargıtayın bozma kararı üzerine Aile Mahkemesince yapılan yargılama neticesinde verilen kararla tarafların eşit kusurlu olduğuna, başvurucunun açtığı karşı boşanma davasının da kabulüne karar verilmiştir. 9. Başvurucu, evliliğin devam ettiği süreçte eski eşi A.K. ile birlikte olduğu iddiasıyla üçüncü kişi olan H.M.Z. aleyhine 14/2/2014 tarihinde manevi tazminat davası açmıştır. Dava dilekçesinde; çocuklarının A.K.nın kendisini adı geçen kişiyle aldattığına ilişkin somut anlatımlarının olduğunu, vardiyalı olarak çalışması nedeniyle evde olmadığı zamanlarda A.K.nın davalıyı eve aldığını, A.K. ile H.M.Z. arasında yoğun bir telefon trafiği olduğunu ileri sürmüştür. Söz konusu gayrimeşru ilişki nedeniyle kişilik haklarının zarar gördüğünü belirten başvurucu; ailenin korunmasına ilişkin düzenlemelerin yalnızca aileyi değil toplumu da yakından ilgilendirdiğini, aldatma durumunda üçüncü kişinin haksız fiil sorumluluğunun oluşacağına ilişkin Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca verilen bir kararın olduğunu, uğradığı manevi zararlardan evli olduğunu bilerek eski eşiyle evlilik birliği içinde ilişkiye giren kişinin sorumlu tutulması gerektiğini iddia etmiştir. Başvurucunun aynı dava dilekçesiyle eski eşine karşı açtığı tazminat davası ise tefrik edilmiştir. 10. Savunma dilekçesinde davalı H.M.Z.; A.K. ile herhangi bir samimiyeti ya da gayrimeşru ilişkisi olmadığını, söz konusu iddiaların iftira olduğunu, ailece birkaç kez birbirlerini misafir ettiklerini, A.K. ile telefonda hiçbir zaman görüşmediğini, başvurucunun iddia ettiği telefon numarasının kendisine ait olmadığını, isnat edilen hususları kabul etmediğini beyan etmiştir. 11. Konya 1. Asliye Hukuk Mahkemesi üçüncü kişi olan davalı H.M.Z.nin eyleminin 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu‘nun 58. maddesi kapsamında kişilik haklarına bir saldırı oluşturmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nda düzenlenen sadakat yükümlülüğünün eşin evlenmeyle kurulan aile birliğinin tarafı olmasından kaynaklandığı, davalının eyleminin doğrudan başvurucunun bedensel veya ruhsal bütünlüğüne yönelik hukuka aykırı bir fiil olarak kabul edilemeyeceği, 4721 sayılı Kanun’un sadakat yükümlülüğünü ihlal eden eşin eylemini birlikte gerçekleştirdiği kişiler yönünden herhangi bir düzenleme getirmediği belirtilmiştir. Ayrıca davalının eylemi nedeniyle 6098 sayılı Kanun’un müteselsil sorumluluğa ilişkin hükümlerinin de uygulanma imkânı bulunmadığı, zararın meydana gelmesinden davalının asli olarak sorumlu tutulamayacağı, kanuni düzenlemelerin aradığı anlamda iştirak hâlinin de olmadığı, eylemin iştiraken gerçekleştiğinin kabul edilebilmesi için müstakilen ve asli olarak da işlenebilir olmasının gerektiği ifade edilmiştir. Kararda, haksız fiil sorumluluğunu geniş ve belirsiz bir kavram olan sadakat yükümlülüğünü ihlal etmeye iştirak çerçevesinde değerlendirmenin söz konusu sorumluluğu belirsiz hâle getireceği, bu nedenlerle iddia edilen hususların başvurucunun kişilik değerlerine saldırı oluşturacak nitelikte bir eylem olarak kabul edilmediği vurgulanmıştır. 12. Temyiz talebi Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 27/12/2018 tarihli kararıyla, karar düzeltme talebi ise aynı Dairenin 28/11/2019 tarihli kararıyla reddedilmiş ve karar kesinleşmiştir. 13. Başvurucu nihai kararı 24/12/2019 tarihinde öğrenmiştir. IV. İLGİLİ HUKUK A. İlgili Mevzuat 14. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun “Genel olarak” kenar başlıklı 185. maddesinin üçüncü fıkrası şöyledir: “Eşler birlikte yaşamak, birbirine sadık kalmak ve yardımcı olmak zorundadırlar.” 15. 4721 sayılı Kanun’un “Maddî ve manevî tazminat” kenar başlıklı 174. maddesi şöyledir: “Mevcut veya beklenen menfaatleri boşanma yüzünden zedelenen kusursuz veya daha az kusurlu taraf, kusurlu taraftan uygun bir maddî tazminat isteyebilir. Boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik hakkı saldırıya uğrayan taraf, kusurlu olan diğer taraftan manevî tazminat olarak uygun miktarda bir para ödenmesini isteyebilir.” 16. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu‘nun “Genel olarak” kenar başlıklı 49. maddesi şöyledir: “Kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür. Zarar verici fiili yasaklayan bir hukuk kuralı bulunmasa bile, ahlaka aykırı bir fiille başkasına kasten zarar veren de, bu zararı gidermekle yükümlüdür.” 17. 6098 sayılı Kanun’un “Kişilik hakkının zedelenmesi” kenar başlıklı 58. maddesi şöyledir: “Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir. Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle saldırıyı kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir.” - [Vücut ve Sağlığa Verilen Zararlar için Ödenen Manevi Tazminat Haczedilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/manevi-tazminat-haczedilebilir-mi/): Vücuda ve Sağlığa Verilen Zararlar Nedeniyle Ödenen Manevi Tazminat Haczedilebilir mi veya Takas Edilebilir mi Manevi Tazminat Haczedilebilir mi: 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 82. maddesinin 1. fıkrasının 11. bendi uyarınca vücut ve sıhhate verilen zararlar için ödenen manevi tazminat alacağının haczi mümkün olmadığından, haczi caiz olmayan alacak takas da edilemez. (2004 s. K. m. 82) (6098 s. K. m. 139, 144) (1136 s. K. m. 164) (818 s. K. m. 123) (8. HD. 01.07.2014 T. 2013/21709 E. 2014/13988 K.) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2018/8-135 Karar No: 2022/104 Karar Tarihi: 10-02-2022 1. Taraflar arasındaki şikayet isteminden dolayı yapılan inceleme sonunda, Ankara 12. İcra (Hukuk) Mahkemesince verilen şikayetin kısmen kabulüne ilişkin karar borçlu vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 8. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonucunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına direnilmiştir. 2. Direnme kararı borçlu vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. İnceleme Süreci Şikayetçi Alacaklı İstemi 4. Alacaklı vekili şikayet dilekçesinde; Aydın 1. İş Mahkemesinin 09.10.2012 tarihli ve 2012/217 E., 2012/482 K. sayılı kararında müvekkiline 40.000TL manevi tazminat ödenmesine karar verildiğini ve bu ilama dayalı olarak Ankara 6. İcra Müdürlüğünün 2013/550 E. sayılı dosyasında ilamlı takip başlattıklarını, ancak borçlu şirketin İzmir 1. İcra Müdürlüğünün 2011/2379 E. sayılı dosyasında müvekkili aleyhine başlattığı icra takibinde 28.01.2013 tarihli haciz müzekkeresi ile Ankara 6. İcra Müdürlüğünün 2013/550 E. sayılı dosyasındaki alacakları üzerine haciz konulduğunu, ayrıca 29.01.2013 tarihli dilekçesiyle İzmir 1. İcra Müdürlüğünün 2011/2379 E. sayılı dosyasındaki alacağı ile Ankara 6. İcra Müdürlüğünün 2013/550 E. sayılı dosyasındaki alacağın takas-mahsubunu talep ettiklerini, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 82. maddesinin 1. fıkrasının 11. bendi, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 144. maddesinin 3. bendi ve 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 164. maddesinin son fıkrasındaki düzenlemeler gereğince manevi tazminat ve faizi ile vekalet ücreti ve faizinin haczedilemeyeceği gibi, takas ve mahsup edilemeyeceğini, yalnız takip konusu ilamdaki 2.020,86TL miktarındaki yargılama gideri ile 51,03TL faizine haciz konulabileceğini ileri sürerek haczedilmezlik şikayetinin kabulü ile Ankara 6. İcra Müdürlüğünün 31.01.2013 tarihli kararı ve yazısı ile tüm dosya alacağı üzerine konulan haczin alacak kalemlerinden yargılama gideri ve faizi toplamı 2.071,89TL’lik kısmının muhafaza edilerek geri kalan alacaklar üzerine konulan haczin kaldırılmasına, takas-mahsup talebini kabul etmediklerinden takas-mahsup talebinin reddine karar verilmesini talep etmiştir. Şikayet Olunan Borçlu Cevabı 5. Borçlu vekili cevap dilekçesinde; İzmir 1. İcra Müdürlüğünün 2011/2379 E. sayılı dosyasından konulan haciz yasaya uygun olduğundan haczedilmezlik şikayetinin yerinde olmadığını, Ankara 6. İcra Dairesinin 2013/550 E. sayılı dosyasındaki takas taleplerinin alacaklı tarafından kabul edilmediğini, İzmir 1. İcra Müdürlüğünün 2011/2379 E. sayılı dosyasındaki alacaklarının tüm fer’ileri ile birlikte takibe konu Aydın 1. İş Mahkemesinin 09.10.2012 tarihli ve 2012/217 E., 2012/482 K. sayılı kararında davacı aleyhine hükmedilen 2.400TL vekalet ücreti alacakları yönünden 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 139 vd. maddeleri gereğince takas talebinde bulunduklarını, ayrıca ilamlı takibe konu edilen manevi tazminat alacağının TBK’nın 144. maddesinde takasa konu edilemeyecek alacaklardan olmadığını, manevi tazminat alacağının alacaklının ve ailesinin iaşesi için mutlak olarak alacaklının eline verilmesi gerekli alacaklardan olmadığını belirterek TBK’nın 144. maddesine uygun olan takas taleplerinin kabulüne, müvekkil şirketin Ankara 6. İcra Müdürlüğünün 2013/550 E. sayılı dosyasındaki alacaklı …’a borcunun, müvekkilin …’dan alacaklı olduğu İzmir 1. İcra Müdürlüğü 2011/2379 E. sayılı dosyasındaki alacaklarından tüm ferileri ile birlikte takas edilmesine, takibe konu Aydın 1. İş Mahkemesinin kararında hükmedilen 2.400TL vekalet ücreti alacağının da takas edilmesini istemiştir. Mahkeme Kararı 6. Ankara 12. İcra (Hukuk) Mahkemesinin 18.07.2013 tarihli ve 2013/115 E., 2013/751 K. sayılı kararı ile; Aydın 1. İş Mahkemesinin 09.10.2012 tarihli ve 2012/217 E., 2012/482 K. sayılı kararında iş kazası nedeniyle manevi tazminata hükmedildiği, manevi tazminat alacağının 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 82. maddesinin 1. fıkrasının 11. bendi uyarınca haczinin mümkün olmadığı, aslı haczedilemeyen paranın faiz ve gelirlerinin de haczedilemeyeceği, Avukatlık Kanunu’nun 164/son maddesine göre karşı tarafa yüklenecek vekalet ücretinin avukata ait olduğu, bu ücretin iş sahibinin borcu nedeniyle takas ve mahsup edilemeyeceği ve haczinin de mümkün olmadığı, bu durumda iş kazası nedeniyle hükmedilen manevi tazminat alacağı ve faizi ile vekalet ücretinin haczinin, takas ve mahsubunun mümkün olmadığı, TBK’nın 139. maddesine göre muaccel borçların takasının her zaman istenebileceği, takas definin icra müdürlüğüne ya da icra mahkemesine bildirilmesinin mümkün olduğu gerekçesi ile davacının (şikayetçinin) davasının (şikayetinin) kabulü ile Ankara 6. İcra Müdürlüğünün 2013/550 E. sayılı dosyasında bulunan alacaklardan İzmir 1. İcra Müdürlüğünün 2011/2379 E. sayılı dosyası üzerinden uygulanan haczin manevi tazminat işlemiş faiz, vekalet ücreti ve işlemiş faizine uygulanan haczin kaldırılmasına, davalı karşı davacının (şikayet olunan borçlunun) takas mahsup isteminin kısmen kabulüne, davalı karşı davacının (şikayet olunan borçlunun) Ankara 6. İcra Müdürlüğünün 2013/550 E. sayılı dosyası üzerinden olan borcunun 2071,89TL’sinin İzmir 1. İcra Müdürlüğünün 2011/2379 E. sayılı dosyası üzerinden alacağından mahsubuna karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde borçlu vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 8. Hukuk Dairesince 01.07.2014 tarihli ve 2013/21709 E., 2014/13988 K. sayılı kararı ile; “…Alacaklı … tarafından Ankara 6. İcra Müdürlüğü’nün 2013/550 Esas sayılı dosyası ile iş kazası nedeniyle manevi tazminat alacağı ilamına dayanılarak borçlu Toprak Tekstil Mensucat San. ve Tic. A.Ş. aleyhine ilamlı takip başlatıldığı, alacaklı Mikrocerrahi Özel Sağlık ….A.Ş. tarafından ise … aleyhine İzmir 1. İcra Müdürlüğü’nün 2011/2379 Esas sayılı dosyasında kambiyo senetlerine özgü haciz yoluyla takip başlatıldığı ve daha sonra dosya alacağının Toprak Tekstil Mensucat San. ve Tic. A.Ş.’ye temlik edildiği ve bu takip dosyası üzerinden Ankara 6. İcra Müdürlüğü’nün 2013/550 Esas sayılı dosyasına haciz müzekkeresi gönderilerek haciz konulduğu, bu dosyada temlik alacaklısının 2011/2379 Esas sayılı dosyadaki alacakların, Ankara 6. İcra Müdürlüğü’nün 2013/550 Esas sayılı dosyasındaki borçlarından takasını talep ettiği, alacaklı … vekili ise İcra Mahkemesi’ne başvurusunda 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 82/11. maddesi ve Avukatlık Kanunu’nun 164/son madde gereğince manevi tazminat, vekalet ücreti ve bu kalem alacakların işlemiş faizine haciz konulamayacağından yargılama gideri ve faizi olmak üzere 2071.89 TL dışındaki miktar için konulan haczin kaldırılmasını ve borçlunun takas-mahsup talebinin reddine karar verilmesini istemiştir. Borçlu Toprak Tekstil Mensucat San. ve Tic. A.Ş. vekili cevap dilekçesiyle takasa ilişkin karşı dava talebinin kabulü ile İzmir 1. İcra Müdürlüğü’nün 2011/2379 Esas sayılı dosyadaki tüm alacağın ferileri ve ilamda lehine hükmedilen 2400 TL vekalet ücretiyle birlikte Ankara 6. İcra - [Eşi Kasten Öldürme Suçundan Verilecek Cezada Aldatma ve Haksız Tahrik Nedeniyle İndirim Yapılması](https://kayseriavukat.org.tr/esi-kasten-oldurme-sucu-haksiz-tahrik/): Aldatma ve Haksız Tahrik Halinde Eşi Kasten Öldürme Suçundan Verilecek Cezada İndirim Yapılması Gerekir mi Eşi Kasten Öldürme Suçunda Haksız Tahrik İndirimi: Olay esnasında maktulenin sanığa yönelik haksız bir söz ve davranışının bulunmadığı, ancak evlilik birliği devam ederken maktulenin başka kişilerle görüşmek suretiyle sadakatsiz tutum ve davranışları nedeniyle süreklilik arzeden ve haksız tahrik oluşturan eylemlerin ulaştığı boyut dikkate alındığında, sanığın ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının 22 yıla indirilmesinin adil ve yerinde olduğunun kabulü gerekmektedir. (5237 s. K. m. 29, 62, 82) (5271 s. K. m. 308) Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2015/1-610 Karar No: 2016/43 Karar Tarihi: 09-02-2016 Dava ve Karar Eşini kasten öldürme suçundan sanık …’nun 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 82/1-d, 29/1 ve 62. maddeleri uyarınca 20 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına ilişkin, … Ağır Ceza Mahkemesince verilen … gün ve … sayılı resen temyize tâbi olan hükmün sanık müdafii, katılanlar vekili ve Cumhuriyet savcısı tarafından da temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay … Ceza Dairesince … gün ve …-… sayı ile; “Oluşa ve kabule göre; sanık ile maktule arasındaki boşanma davasının devam ettiği, maktulenin, kirası sanık tarafından ödenen evde kaldığı, başka şahısları eve almak suretiyle görüştüğü, bu şahıslarla ilişkisinin olduğu, değişik tarihlerde farklı şahıslarla telefonla mesaj göndermek suretiyle duygusal ve cinsel birlikteliği çağrıştıran görüşmeler yaptığı olayda; maktuleden kaynaklanan, süreklilik arzeden ve haksız tahrik oluşturan eylemlerin ulaştığı boyut dikkate alındığında, cezanın 18 yıldan 24 yıla kadar indirilmesini öngören 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 29. maddesi uyarınca, sanığın cezasından makul oranda indirim yapılması gerekirken, alt seviyede indirim yapılmak suretiyle fazla ceza tayini” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Bozmaya uyan … Ağır Ceza Mahkemesince sanığın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 82/1-d, 29/1 ve 62. maddeleri uyarınca 18 yıl 4 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ilişkin … gün ve … sayılı resen temyize tâbi olan hükmün sanık müdafii ve katılanlar vekili tarafından da temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay … Ceza Dairesince oyçokluğuyla onamasına karar verilmiş, Daire Üyeleri … ve …; sanık hakkında haksız tahrik nedeniyle daha fazla indirim yapılması gerektiği görüşüyle karşıoy kullanmışlardır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise … gün ve … sayı ile; “Uyuşmazlık; yerel mahkemece haksız tahrik hükümlerinin uygulaması aşamasında asgari oranda indirim yapılarak ceza tayininin yerinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır… Tahrik nedeniyle yapılacak indirim oranı belirlenirken haksız hareketin işleniş şekli, niteliği, yeri, zamanı, yöresel koşullar ve tahrik eden ile edilenin durumları göz önüne alınıp değerlendirilmeli, eğer haksız hareket bu özellikleri itibariyle yoğun ve önemli boyutlara ulaşmışsa ancak bu takdirde haksız tahrikin ağır ve şiddetli olduğu kabul edilmelidir. Bu bilgiler ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Sanığın eylemini, aralarında boşanma davası devam ederken sanık tarafından kiralanan evde oturan maktulenin değişik erkekleri eve aldığı, komşuların cinsel ilişki seslerinden rahatsız olup polisi aradıkları, sanığa da bu konuda bilgi verip rahatsız olduklarını, aktardıkları maktulenin sevgilisi ile otele gittiği, otelde çocuklarının da bulunduğu odada ilişki sırasında maktulenin oğlunun beyanına göre ‘g…sok’ şeklinde söz söylediği, maktulenin çocuklarının duyabileceği şekilde cinsel ilişkiye girdiği, sanığın değişik zamanlarda maktulenin hakaretlerine maruz kaldığı, sanığın zamana yayılan bu tahriklerden kaynaklanan nedenle ayrı yaşadığı eşini öldürdüğü, böylece sanığın haksız tahrik altında kasten öldürme suçunu işlediği anlaşılmıştır. Sanığın maktuleden kaynaklanan haksız bir fiil sonucu kendisinde oluşan şiddetli elem ve bunun meydana getirdiği hiddetin etkisi altında eylemini gerçekleştirdiği, bir kişinin eşini başka birisi ile bu şekilde uygunsuz davranışlar içinde olduğunu duyması halinde yaşadığı travma düşünüldüğünde ağır bir tahrikin varlığının kabulünün gerektiği, nitekim yerleşmiş yargısal içtihatların da bu yönde olduğu, sanığın sosyal ve kültürel yapısı, eşinin başkası ile cinsel birliktelik yaşamış olması, bu ilişkinin çocuğu tarafından kendisine iletilmesi de gururunu ciddi şekilde incitecek bir durum oluşturması hususları gözetildiğinde, haksız tahrik nedeniyle cezadan daha fazla oranda indirim yapılmasının hak ve nasafete uygun olacağından onama kararının kaldırılarak, yerel mahkemece verilen hükmün bozulmasına karar verilmesi gerektiği” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu‘nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 1. Ceza Dairesince … gün, 2694-3725 sayı ve oyçokluğu ile; itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Eylemin sübutu ve nitelendirilmesinde bir uyuşmazlık, bu kabulde de dosya kapsamı itibarıyla herhangi bir isabetsizlik bulunmayan somut olayda, Özel Daire çoğunluğu ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; eşini kasten öldürme suçundan sanık hakkında haksız tahrik nedeniyle 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 29. maddesi uyarınca indirim yapılırken ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının 22 yıl hapis cezasına indirilmesinin isabetli olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. İncelenen dosya kapsamından; Sanık ile maktulenin 13.11.2001 tarihinde evlendikleri, bu evliliklerinden 7 yaşında … ve 9 yaşında … isimli çocuklarının olduğu, maktulenin cep telefonu ile gece geç saatlere kadar konuşması ve psikolojik sorunlarının olması nedeniyle aralarında geçimsizlik başladığı, sanığın maktulenin ailesi ile de görüşerek maktulenin annesine yakın bir yerde 07.05.2007 tarihinde bir daire kiraladığı, maktule ve çocukların bu evde kaldığı, … tarihinde sanığın şiddetli geçimsizlik nedeniyle maktule aleyhine boşanma davası açtığı, maktulenin de karşı boşanma davası açtığı, 22.10.2008 tarihinde boşanma davalarının reddedildiği, bu kez 10.07.2009 tarihinde maktulenin şiddetli geçimsizlik nedeniyle sanık aleyhine boşanma davası açtığı, sanığın ise 25.08.2009 tarihinde akıl hastalığı, 15.10.2010 tarihinde de zina nedenlerine dayalı olarak boşanma davaları açtığı, dava sırasında maktulle ile ilgili alınan 01.11.2010 tarihli raporda, bipolar bozukluk nedeniyle müşterek çocuklarının velayetinin geçici olarak anneden alınarak babaya verilmesinin uygun olacağının bildirilmesi üzerine 08.12.2010 tarihinde çocukların velayetinin babaya verildiği, hafta sonları çocukların genellikle sanığın kayınbiraderi … tarafından götürülüp getirildiği, olay tarihinden bir gün önce maktulenin, kızı …’i yanına alarak görüştüğü, olay günü saat 17.00 sıralarında sanığın evine getirerek bıraktığı, bu sırada oğlu …’ı da görmek için “… yok mu” diye seslenerek avludan içeri girdiği, maktulenin sesini duyan sanığın “ben sana buraya gelme demedim mi, hangi yüzle geliyorsun” dediği, maktulenin de “sen karışamazsın, ben gelirim” demesi üzerine sinirlenen sanığın evin içinden aldığı av tüfeğiyle önce maktulenin kalçasına, daha sonra sırtına, ardından da kafasına ateş ederek öldürdüğü, olay yerine gelen polislere teslim olduğu, Otopsi raporunda; maktulenin sağ gözünün üstünde, sırtının sol üstünde ve sağ uyluk bölgesinde toplu giriş yarası olduğu, ölümün ateşli silah yaralanmasına bağlı kafatası kırıklarıyla beraber beyin kanaması ve beyin doku harabiyetinden meydana geldiği, sırtta ve - [Yetki İtirazının Reddi: Yetki İtirazının Cevap Süresi İçinde ve Cevap Dilekçesinde İleri Sürülmemesi](https://kayseriavukat.org.tr/yetki-itirazinin-reddi/): Süresi İçinde ve Cevap Dilekçesinde İleri Sürülmeyen Yetki İtirazının Reddi 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Yetki itirazının ileri sürülmesi – Madde 19 (1) Yetkinin kesin olduğu davalarda, mahkeme yetkili olup olmadığını, davanın sonuna kadar kendiliğinden araştırmak zorundadır; taraflar da mahkemenin yetkisiz olduğunu her zaman ileri sürebilir. (2) Yetkinin kesin olmadığı davalarda, yetki itirazının, cevap dilekçesinde ileri sürülmesi gerekir. Yetki itirazında bulunan taraf, yetkili mahkemeyi; birden fazla yetkili mahkeme varsa seçtiği mahkemeyi bildirir. Aksi takdirde yetki itirazı dikkate alınmaz. (3) Mahkeme, yetkisizlik kararında yetkili mahkemeyi de gösterir. (4) Yetkinin kesin olmadığı davalarda, davalı, süresi içinde ve usulüne uygun olarak yetki itirazında bulunmazsa, davanın açıldığı mahkeme yetkili hâle gelir. İlk İtirazlar: Konusu – Madde 116 (1) İlk itirazlar aşağıdakilerden ibarettir: a) Kesin yetki kuralının bulunmadığı hâllerde yetki itirazı. b) Uyuşmazlığın tahkim yoluyla çözümlenmesi gerektiği itirazı. İleri sürülmesi ve incelenmesi – Madde 117 (1) İlk itirazların hepsi cevap dilekçesinde ileri sürülmek zorundadır; aksi hâlde dinlenemez. (2) İlk itirazlar, dava şartlarından sonra incelenir. (3) İlk itirazlar, ön sorunlar gibi incelenir ve karara bağlanır. Süresi İçinde ve Cevap Dilekçesinde İleri Sürülmeyen Yetki İtirazının Reddi Yargıtay 19. Hukuk Dairesi Esas No: 2014/19729 Karar No: 2015/9448 Karar tarihi: 25-06-2015 Özet: Dava dosyasının incelenmesinden, dava dilekçesinin davalı şirkete 11.03.2014 tarihinde tebliğ edildiği, davalı şirket vekilinin 13.03.2014 havale tarihli dilekçesi ile mahkemeden cevap süresinin uzatılmasını talep ettiği, bu dilekçesinde herhangi bir yetki itirazında bulunmadığı, mahkemenin 14.03.2014 tarihli ara kararı ile davalının cevap verme süresinin sürenin dolduğu tarihten başlamak üzere bir ay süre ile uzatılmasına karar verildiği, bu ara kararın davalı vekiline 20.03.2014 tarihinde davalı vekiline tebliğ edildiği, davalı vekili tarafından verilen \”davayı cevaptır\” konulu, 25.03.2014 havale tarihli dilekçe ile cevapların sunulduğu ve fakat bu dilekçede herhangi bir yetki itirazında bulunulmadığı, ayrı olarak verilen 03.04.2014 havale tarihli dilekçe ile yetki itirazında bulunulduğu anlaşılmıştır. Davalı süresi içinde yetki itirazında bulunmamıştır. Buna göre, mahkemece davalının yetki itirazının reddine karar verilmesi gerekir. (6100 s. K. m. 116, 117) Dava Taraflar arasındaki alacak davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı mahkemenin yetkisizliğine dair verilen kararın süresi içinde davacı vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü. Karar Davacı vekili, müvekkilinin davalı şirket ile organik bağ içinde olan dava dışı .Ltd. Şti.\’nden alacağı olduğunu, ancak bu alacağını adı geçen dava dışı şirketten tahsil edemediğini belirterek 31.093,83 TL alacağın davalı şirketten tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, yetki ve husumet itirazında bulunmuş, davanın reddini istemiştir. Mahkemece, davalı şirketin merkezinin …olduğu, şube işleminden kaynaklanan bir uyuşmazlığın söz konusu olmadığı gerekçesiyle, mahkemenin yetkisizliğine, dosyanın talep halinde…Nöbetçi Asliye Ticaret (Hukuk) Mahkemesi\’ne gönderilmesine dair verilen karar süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 116. maddesine göre, kesin yetki kuralının bulunmadığı hallerde yetki itirazı bir ilk itirazdır. Yazılı yargılama usulünde, yetki itirazı, ancak cevap süresi içinde, esas hakkındaki cevaplarla birlikte ileri sürülebilir (HMK md.117). Cevap süresi kural olarak iki haftadır; ancak hakim, şartların gerçekleşmesi halinde davalıya bir defaya mahsus olmak ve bir ayı geçmemek üzere ek cevap süresi verebilir. Bu halde, davalı yetki itirazını hakimin vermiş olduğu bu ek cevap süresi içinde yapabilir. İki haftalık cevap süresi ve söz konusu ise hakim tarafından uzatılmış olan cevap süresi, ilk itirazlar bakımından hak düşürücü niteliktedir. Bu nedenle, hâkim yetki itirazının (ilk itirazın) süresinde yapılıp yapılmadığını re\’sen inceler. İki haftalık cevap süresi ve uzatılmışsa bu ek süre içinde verilen cevap dilekçesinden sonra, cevap süresi henüz dolmamış olsa da, artık ilk itirazda (yetki itirazında) bulunulamaz. Dava dosyasının incelenmesinden, dava dilekçesinin davalı şirkete 11.03.2014 tarihinde tebliğ edildiği, davalı şirket vekilinin 13.03.2014 havale tarihli dilekçesi ile mahkemeden cevap süresinin uzatılmasını talep ettiği, bu dilekçesinde herhangi bir yetki itirazında bulunmadığı, mahkemenin 14.03.2014 tarihli ara kararı ile davalının cevap verme süresinin sürenin dolduğu tarihten başlamak üzere bir ay süre ile uzatılmasına karar verildiği, bu ara kararın davalı vekiline 20.03.2014 tarihinde davalı vekiline tebliğ edildiği, davalı vekili tarafından verilen \”davayı cevaptır\” konulu, 25.03.2014 havale tarihli dilekçe ile cevapların sunulduğu ve fakat bu dilekçede herhangi bir yetki itirazında bulunulmadığı, ayrı olarak verilen 03.04.2014 havale tarihli dilekçe ile yetki itirazında bulunulduğu anlaşılmıştır. Davalı süresi içinde yetki itirazında bulunmamıştır. Buna göre, mahkemece davalının yetki itirazının reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde yetki itirazının kabulü ile yetkisizlik kararı verilmesi doğru değildir. Sonuç Yukarıda açıklanan nedenlerle kararın BOZULMASINA, bozma nede nine göre davacı vekilinin sair temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına, peşin harcın istek halinde iadesine, 25.06.2015 gününde oybirliği ile karar verildi. Yargıtay 5. Hukuk Dairesi Esas No: 2023/6805 Karar No: 2023/11182 Karar Tarihi: 20-11-2023 Mahkemesi: İş Mahkemesi I. Yargı Yeri Belirlenmesine Konu Kararlar A. Hakkari Asliye Hukuk Mahkemesinin (İş Mahkemesi sıfatıyla) 30.11.2022 Tarihli ve 2022/366 Esas, 2022/507 Karar Sayılı Kararı Dava konusu işlemlerin Erzurum Sosyal Güvenlik Müdürlüğü tarafından yapıldığı davalı tarafça da yetki itirazında bulunulduğu gerekçesiyle yetkisizlik kararı verilmiştir. B. Erzurum 1. İş Mahkemesinin 10.05.2023 Tarihli ve 2023/102 Esas, 2023/152 Karar Sayılı Kararı Dava dilekçesinin davalıya 09.08.2022 tarihinde tebliğ edildiği, cevap dilekçesini verme süresinin, dava dilekçesinin davalıya tebliğinden itibaren iki hafta olduğu, iki haftalık süre içerisinde verilen cevap dilekçesinde yetki itirazında bulunulmadığı, iki haftalık süre geçtikten sonra 29.11.2022 tarihli dilekçe ile süresinden sonra yetki itirazında bulunulduğu gerekçesiyle yetkisizlik kararı verilmiştir. II. Gerekçe A. Uyuşmazlık Uyuşmazlık, 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu uyarınca kurum işleminin iptali istemine ilişkindir. B. İlgili Hukuk 1. Farklı bölge adliye mahkemelerinin yargı çevresinde kalan ilk derece mahkemeleri ile bölge adliye mahkemeleri arasındaki yetki ve görev uyuşmazlıklarının giderilmesi isteminin hukukî dayanağı, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 21 ve 22 nci maddeleri ile 5235 sayılı Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun\’un (5235 sayılı Kanun) 36 ncı maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan düzenlemelerdir. 2. 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun “Yetki” başlıklı 6 ncı maddesinin birinci fıkrası şöyledir: “İş mahkemelerinde açılacak davalarda yetkili mahkeme, davalı gerçek veya tüzel kişinin davanın açıldığı tarihteki yerleşim yeri mahkemesi ile işin veya işlemin yapıldığı yer mahkemesidir.” 3. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Genel yetkili mahkeme” başlıklı 6 ncı maddesinin birinci fıkrası şöyledir: “Genel yetkili mahkeme, davalı gerçek veya tüzel kişinin davanın açıldığı tarihteki yerleşim yeri mahkemesidir.” 4. 6100 sayılı Kanun\’un “Şubeler ve tüzel kişilerle ilgili davalarda yetki” başlıklı 14 üncü - [Erkeğin Eşine Şiddet Uygulaması Halinde Kadın Yararına Maddi ve Manevi Tazminata Hükmedilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/erkegin-esine-siddet-uygulamasi/): Erkeğin Eşine Şiddet Uygulaması Halinde Kadın Yararına Tazminata Hükmedilmesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2022/148 Karar No: 2023/353 Karar Tarihi: 26.04.2023 Mahkemesi: Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi Taraflar arasındaki boşanma davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın taraf vekilleri tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince tarafların istinaf başvuruları kısmen kabul edilerek yeniden esas hakkında karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı, davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Dava Davacı vekili; tarafların 21.06.2004 tarihinde evlendiklerini, bu evliliklerinden ortak bir çocuklarının bulunduğunu, davalının müvekkilini sürekli aşağıladığını, tehdit ve darp ettiğini, evden kovduğunu, ailesiyle görüşmesini yasakladığını, eşine küfür ettiğini, tüm bu nedenlerle evlilik birliğinin temelinden sarsıldığını ileri sürerek davanın kabulü ile tarafların boşanmalarına, kadın eş yararına 1.000,00 TL tedbir-yoksulluk nafakası ile 50.000,00 TL maddi ve 50.000,00 TL manevi tazminata karar verilmesini talep etmiştir. II. Cevap Davalı vekili; tüm iddiaları inkârla, yerleşim yerinin Tekirdağ olduğunu, ayrıca tarafların son altı aydır Sincan ilçesinde oturduklarını, 17.10.2016 tarihinde davacının müvekkilinin annesine olan tepkisi sebebiyle salondaki fotoğrafların kaldırıldığını, davalının fotoğrafları yeniden yerine koymak istemesine kadın eşin büyük tepki gösterdiğini, davacının eşine zarar verdiğini, kadın eşin müvekkiline “Adam değilsin, erkek değilsin” şeklinde hakaret ettiğini, davacının ortak çocuk …’a şiddet uyguladığını belirterek öncelikle yetki itirazlarının kabulüne, davanın esası hakkında ise davanın reddine, velayetin müvekkiline tevdii ile tedbir ve iştirak nafakasına karar verilmesini istemiştir. III. İlk Derece Mahkemesi Kararı 1. İlk Derece Mahkemesinin 28.09.2017 tarihli ve 2016/1992 Esas, 2017/1405 Karar sayılı kararıyla; taraflara ait nüfus aile kayıt tablosu ve Mernis kayıtlarından davacının ve davalının yerleşim yerinin Sincan/Ankara olduğu, davacının kısa bir süre Ankara kadın konut evinde kaldığı, daha sonrasında Tekirdağ’da bulunan abisinin yanına gittiği, 16.11.2016 tarihli tedbir kararında da adres olarak Tekirdağ adresini beyan ettiği, davanın açılmasından sonra Ankara’yı terk edip ailesinin yanına gittiğinin anlaşıldığı, kısa bir süre kalınan yerin yerleşim yeri olarak kabul edilemeyeceğinden boşanma davasında yetkili mahkemenin Ankara Batı Aile Mahkemeleri olduğu gerekçesiyle davalı vekilinin yetki itirazının kabulu ile dava dilekçesinin usulden reddine, mahkemenin yetkisizliğine, talep hâlinde yetkili ve görevli Ankara Batı Aile Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir. 2. İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. 3. Bölge Adliye Mahkemesinin 20.04.2018 tarihli ve 2018/720 Esas, 2018/567 Karar sayılı kararı ile; tarafların 21.06.2004 tarihinde evlendikleri, dava tarihinden önce eşlerin son altı aydır birlikte oturdukları yerin Ankara ili, Sincan ilçesi olduğu, davacı kadının 18.10.2016 ilâ 27.10.2016 tarihleri arasında Ankara ili, Yenimahalle ilçesi konuk evinde kaldığı, dava açılırken vermiş olduğu 19.10.2016 tarihli vekâletnamede adresinin “… Sincan/Ankara” olarak gösterildiği, 16.11.2016 tarihli koruma kararında adresinin Tekirdağ olarak belirtildiği, hâli hazırda Tekirdağ’da abisinin yanında ikamet ettiği, bu durumda Ankara Aile mahkemelerinin yetkili olmadığı, yetkisizlik kararının isabetli olduğu gerekçesiyle davacının istinaf talebinin esastan reddine karar verilmiştir. 4. İlk Derece Mahkemesinin 12.09.2019 tarihli ve 2018/821 Esas, 2019/751 Karar sayılı kararı ile; davacıya fiziksel ve sözlü şiddet uygulayan erkek eşin boşanmaya sebebiyet veren olaylarda kusurlu olduğu gerekçesiyle davanın kabulü ile tarafların boşanmalarına, ortak çocuğun velayetinin babaya verilmesine, çocuk ile anne arasında şahsi ilişki tesisine, çocuk yararına aylık 600,00 TL tedbir-iştirak nafakasına, kadının nafaka taleplerinin reddine, kadın yararına 14.000,00 TL maddi ve 12.000,00 TL manevi tazminata karar verilmiştir. VI. İstinaf A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekillerince istinaf başvurusunda bulunulmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 25.11.2020 tarihli 2020/509 Esas, 2020/1992 Karar sayılı kararı ile; İlk Derece Mahkemesince boşanmaya sebep olan olaylarda davalı erkeğin tam kusurlu olduğu kabul edilmiş ise de; yapılan yargılama ve toplanan delillerden ceza hâkiminin beraat kararının hukuk hâkimini bağlamayacağı nazara alındığında, özellikle Ankara Batı 7. Asliye Ceza Mahkemesinin 2016/898 Esas sayılı dosya içeriğinden davalı erkeğin son olarak 18.10.2016 tarihinde eşine fiziksel şiddet uyguladığı, eşine “kaltak” şeklinde hakaret ettiği, buna karşılık davacı kadının da eşine “adam değilsin, erkek değilsin” şeklinde sözler söylediği, bu durumda boşanmaya sebep olan olaylarda erkeğin davacı kadına nazaran ağır kusurlu olduğu, bu olayların dışında kalan tanık anlatımlarının soyut izahlardan ibaret olduğu, tarafların ortak çocuğu 2005 doğumlu …’ın anlatımlarının ceza dosyasının kapsamı ile uyumlu olmadığı, cevap dilekçesinde bu anlatımlar yönünde vakıa bildirmeyen davalı erkeğin söz konusu ceza dosyası kapsamında da eşi hakkında kasten yaralama veya hakaret yönünden şikâyetinin bulunmadığı, erkek eş hakkında düzenlenen bir adli raporun da bulunmadığı, bu sebeple boşanmaya sebep olan kusurlu davranışlarının belirlenmesinde dikkate alınmadığı gerekçesiyle davalı erkeğin kusur belirlemesine ilişkin istinaf talebinin kabulü ile kusura ilişkinin gerekçenin düzeltilmesine, yine davalının kendisi yönünden tedbir nafakası verilmemesine ilişkin istinaf isteğinin kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının bu yönden kaldırılmasına, kadın yararına aylık 300,00 TL tedbir nafakasına, buna karşılık kadın yararına mahkemece verilen maddi ve manevi tazminat miktarlarının az olduğu, ortak çocuk yararına verilen tedbir-iştirak nafakalarının ise çok olduğu gerekçesiyle davacı kadının bu yönlere ilişkin istinaf taleplerinin kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının bu yönlerden kaldırılmasına ve kadın eş yararına 20.000,00 TL maddi ve 15.000,00 TL manevi tazminata, ortak çocuk yararına aylık 200,00 TL tedbir-iştirak nafakasına, tarafların diğer yönlere ilişkin istinaf isteklerinin ise esastan reddine karar verilmiştir. V. Bozma ve Bozmadan Sonraki Yargılama Süreci A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekilince temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; “…1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davalı erkeğin aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir. 2- Davacı tarafından evlilik birliğinin sarsılması nedenine dayalı olarak boşanma davası ikame edilmiş; ilk derece mahkemesince boşanmaya sebebiyet veren olaylarda erkeğin tamamen kusurlu olduğu kabul edilerek, kadının boşanma davasının kabulü ve ferilerine ilişkin hüküm kurulmuş, ilk derece mahkemesinin bu kararı; taraflarca istinaf edilmiştir. İstinaf istemi üzerine inceleme yapan bölge adliye mahkemesi; özellikle Ankara Batı 7. Asliye Ceza Mahkemesinin 2016/898 sayılı dosya içeriğinden davalı erkeğin son olarak 18.10.2016 tarihinde eşine fiziksel şiddet - [Yalancı Demek Hakaret mi: Kamu Görevlisine Yalancı Denilmesi Halinde Hakaret Suçu Oluşur mu](https://kayseriavukat.org.tr/yalanci-demek-hakaret-mi/): Yalancı Demek Hakaret mi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Hakaret – Madde 125 (1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. Mağdurun gıyabında hakaretin cezalandırılabilmesi için fiilin en az üç kişiyle ihtilat ederek işlenmesi gerekir. (2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur. (3) Hakaret suçunun; a) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı, b) Dini, siyasi, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı, c) Kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle, İşlenmesi halinde, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz. (4) Hakaretin alenen işlenmesi halinde ceza altıda biri oranında artırılır. (5) Kurul hâlinde çalışan kamu görevlilerine görevlerinden dolayı hakaret edilmesi hâlinde suç, kurulu oluşturan üyelere karşı işlenmiş sayılır. Ancak, bu durumda zincirleme suça ilişkin madde hükümleri uygulanır. Madde Gerekçesi Madde metninde hakaret suçu tanımlanmıştır. Hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukukî değer, kişilerin şeref, haysiyet ve namusu, toplum içindeki itibarı, diğer fertler nezdindeki saygınlığıdır. Bu düzenlemede 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanunu’nda benimsenen hakaret ve sövme suçu ayırımı kaldırılmıştır. Hakaret suçunun oluşabilmesi için, kişiye somut bir fiil veya olgu isnat edilmelidir. Örneğin, kamu görevlisinin bir kişiden bir iş karşılığında belli bir miktar rüşvet aldığı yönünde isnatta bulunulması durumunda hakaret söz konusudur. Kişiye isnad olunan somut fiilin gerçek olup olmamasının, hakaret suçunun oluşması bakımından bir önemi yoktur. Ancak, iddia olunan hususun gerçek olduğunun ispat edildiği durumlarda, fail cezalandırılmayacaktır. Keza, kişiye herhangi bir olayla irtibatlandırmadan, soyut olarak yakıştırmalarda bulunulması hâlinde de, hakaret suçu oluşur. Kötü bir niteliği veya huyu ifade eden sözler, somut bir fiil veya olguyla irtibatlandırılmadıkları hâlde, yine de hakaret suçunu oluştururlar. Örneğin, bir kimseye \”serseri\”, \”alçak\”, \”hayvan\” denmesi hâlinde, somut fiil isnadı söz konusu değildir. Aynı şekilde kişiye soyut olarak \”hırsız\”, \”rüşvetçi\”, \”sahtekâr\”, \”fahişe\” gibi yakıştırmalarda bulunulması hâlinde de hakaret suçu oluşmaktadır. Kişinin bedenî arızasını ifade etmekle veya kişiye bir hastalık izafe etmekle de hakaret suçu işlenmiş olur. Örneğin, kişiye \”kör\”, \”şaşı\”, \”topal\”, \”kambur\”, \”kel\” vs. demekle; kişiye \”psikopat\”, \”frengili\” veya \”aidsli\” demekle, hakaret suçu işlenmiş olur. Dikkat edilmelidir ki; davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleştirilmesi gerekir. Kişiye onu toplum nazarında küçük düşürmek amacına yönelik olarak belli bir siyasî kanaatin isnad edilmesi hâlinde de hakaret suçu oluşur. Örneğin, bir kişiye \”faşist\”, \”komünist\” veya \”mürteci\” demekle, hakaret suçu işlenmiş olur. Bir kişiye izafeten söylenen sözün veya bulunulan davranışın o kişiyi küçük düşürücü nitelikte olup olmadığını tayin ederken, toplumda hâkim olan telâkkileri, örf ve âdetleri göz önünde bulundurmak gerekir. Hakaret suçu, kişi muhatap alınarak işlenebilir. Bu durumda huzurda hakaret söz konusudur. Hakaret suçu, kişinin gıyabında da işlenebilir. Kişiye hazır bulunmadığı bir ortamda veya doğrudan muttali olamayacağı bir surette hakaret edilmesi durumunda, gıyapta hakaret söz konusudur. Ancak, gıyapta hakaretin cezalandırılabilmesi için, fiilin mağdurun gıyabında ve fakat en az üç kişiyle ihtilat ederek işlenmesi gerekir. Bu kişilerin toplu veya dağınık olmalarının suçun oluşumu üzerinde bir etkisi yoktur. Bir veya iki kişiyle ihtilat ederek de mağdura hakaret edilebilir. Bu gibi durumlarda da esasında bir haksızlık gerçekleşmektedir. Ancak, izlenen suç siyaseti gereğince, gıyapta hakaretin cezalandırılabilmesi için, mağdurun gıyabında en az üç kişiyle ihtilat edilerek, yani en az üç kişi muhatap alınarak hakaretin yapılması şart olarak aranmıştır. Maddenin ikinci fıkrasında, hakaretin mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir mesajla yapılması hâlinde, birinci fıkra hükmüne istinaden cezaya hükmedileceği kabul edilmiştir. Buna göre, kişiyi muhatap alan mektup, telgraf, telefon ve benzerî araçlarla yapılan hakaret de, huzurda hakaret olarak cezalandırılmalıdır. Maddenin üçüncü fıkrasında, hakaret suçunun kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenmesi, bu suçun bir nitelikli hâli olarak kabul edilmiştir. Keza, hakaret suçunun dinî, siyasî, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı ya da kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle işlenmesi hâlinde, verilecek cezanın bir yıldan az olamayacağı hüküm altına alınmıştır. Maddenin dördüncü fıkrası hakaret suçunun alenen işlenmesi, bu suçun bir nitelikli şekli olarak kabul edilmiştir. Aleniyet için aranan temel ölçüt, fiilin, gerçekleştiği koşullar itibarıyla belirli olmayan ve birden fazla kişiler tarafından algılanabilir olmasıdır. Keza, aleniyetin basın ve yayın yoluyla gerçekleşmesi durumunda artırma oranı ayrıca düzenlenmektedir. Maddenin son fıkrasında, kurul hâlinde çalışan kamu görevlilerine görevlerinden dolayı hakaret edilmesi hâlinde, suçun kurulu oluşturan üyelere karşı işlenmiş sayılacağı hüküm altına alınmıştır. Yalancı Demek Hakaret mi: Kamu Görevlisine Yalancı Denilmesi Halinde Hakaret Suçu Oluşur mu Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2015/90 Karar No: 2018/300 Karar Tarihi: 19.06.2018 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 4. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi İçtihat Metni Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan sanık …\’in 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 125/1-3-a, 62 ve 52. maddeleri uyarınca 6.080 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına ilişkin İzmir 23. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 12.05.2011 tarihli ve 541-354 sayılı hükmün, sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 4. Ceza Dairesince 21.04.2014 tarih ve 2054-12843 sayı ile; “…Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede başkaca nedenler yerinde görülmemiştir. Ancak; 1- Sanığın savunması bir bütün olarak değerlendirildiğinde, alacaklı vekili olan katılan avukata karşı söylediği kabul edilen \’sen ne biçim avukatsın, yalancısın\’ şeklindeki sözlerinin yapılan icra takibinin haksız olduğunu bildirmeye matuf olması karşısında, yasal olmayan gerekçeyle mahkumiyet kararı verilmesi, 2- Kabule göre de, sanığın gözaltında geçirdiği sürenin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 63. maddesi uyarınca cezasından mahsubuna karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 08.06.2014 tarih ve 317397 sayı ile; “5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun hakaret kenar başlıklı 125. maddesinin birinci fıkrasında \’Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır. Mağdurun gıyabında hakaretin cezalandırılabilmesi için fiilin en az üç kişiyle ihtilat ederek işlenmesi gerekir.\’ hükmü yer almakta olup, bu madde kapsamında hakaret suçunun temel şekli birinci - [Aynı Anda Birden Fazla Hakaret Halinde Zincirleme Suç Hükümleri Uygulanır mı](https://kayseriavukat.org.tr/ayni-anda-birden-fazla-hakaret/): Kamu Görevlisine Aynı Anda Birden Fazla Hakaret Suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Hakaret – Madde 125 (1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. Mağdurun gıyabında hakaretin cezalandırılabilmesi için fiilin en az üç kişiyle ihtilat ederek işlenmesi gerekir. (2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur. (3) Hakaret suçunun; a) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı, b) Dini, siyasi, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı, c) Kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle, İşlenmesi halinde, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz. (4) Hakaretin alenen işlenmesi halinde ceza altıda biri oranında artırılır. (5) Kurul hâlinde çalışan kamu görevlilerine görevlerinden dolayı hakaret edilmesi hâlinde suç, kurulu oluşturan üyelere karşı işlenmiş sayılır. Ancak, bu durumda zincirleme suça ilişkin madde hükümleri uygulanır. Madde Gerekçesi Madde metninde hakaret suçu tanımlanmıştır. Hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukukî değer, kişilerin şeref, haysiyet ve namusu, toplum içindeki itibarı, diğer fertler nezdindeki saygınlığıdır. Bu düzenlemede 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanunu’nda benimsenen hakaret ve sövme suçu ayırımı kaldırılmıştır. Hakaret suçunun oluşabilmesi için, kişiye somut bir fiil veya olgu isnat edilmelidir. Örneğin, kamu görevlisinin bir kişiden bir iş karşılığında belli bir miktar rüşvet aldığı yönünde isnatta bulunulması durumunda hakaret söz konusudur. Kişiye isnad olunan somut fiilin gerçek olup olmamasının, hakaret suçunun oluşması bakımından bir önemi yoktur. Ancak, iddia olunan hususun gerçek olduğunun ispat edildiği durumlarda, fail cezalandırılmayacaktır. Keza, kişiye herhangi bir olayla irtibatlandırmadan, soyut olarak yakıştırmalarda bulunulması hâlinde de, hakaret suçu oluşur. Kötü bir niteliği veya huyu ifade eden sözler, somut bir fiil veya olguyla irtibatlandırılmadıkları hâlde, yine de hakaret suçunu oluştururlar. Örneğin, bir kimseye \”serseri\”, \”alçak\”, \”hayvan\” denmesi hâlinde, somut fiil isnadı söz konusu değildir. Aynı şekilde kişiye soyut olarak \”hırsız\”, \”rüşvetçi\”, \”sahtekâr\”, \”fahişe\” gibi yakıştırmalarda bulunulması hâlinde de hakaret suçu oluşmaktadır. Kişinin bedenî arızasını ifade etmekle veya kişiye bir hastalık izafe etmekle de hakaret suçu işlenmiş olur. Örneğin, kişiye \”kör\”, \”şaşı\”, \”topal\”, \”kambur\”, \”kel\” vs. demekle; kişiye \”psikopat\”, \”frengili\” veya \”aidsli\” demekle, hakaret suçu işlenmiş olur. Dikkat edilmelidir ki; davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleştirilmesi gerekir. Kişiye onu toplum nazarında küçük düşürmek amacına yönelik olarak belli bir siyasî kanaatin isnad edilmesi hâlinde de hakaret suçu oluşur. Örneğin, bir kişiye \”faşist\”, \”komünist\” veya \”mürteci\” demekle, hakaret suçu işlenmiş olur. Bir kişiye izafeten söylenen sözün veya bulunulan davranışın o kişiyi küçük düşürücü nitelikte olup olmadığını tayin ederken, toplumda hâkim olan telâkkileri, örf ve âdetleri göz önünde bulundurmak gerekir. Hakaret suçu, kişi muhatap alınarak işlenebilir. Bu durumda huzurda hakaret söz konusudur. Hakaret suçu, kişinin gıyabında da işlenebilir. Kişiye hazır bulunmadığı bir ortamda veya doğrudan muttali olamayacağı bir surette hakaret edilmesi durumunda, gıyapta hakaret söz konusudur. Ancak, gıyapta hakaretin cezalandırılabilmesi için, fiilin mağdurun gıyabında ve fakat en az üç kişiyle ihtilat ederek işlenmesi gerekir. Bu kişilerin toplu veya dağınık olmalarının suçun oluşumu üzerinde bir etkisi yoktur. Bir veya iki kişiyle ihtilat ederek de mağdura hakaret edilebilir. Bu gibi durumlarda da esasında bir haksızlık gerçekleşmektedir. Ancak, izlenen suç siyaseti gereğince, gıyapta hakaretin cezalandırılabilmesi için, mağdurun gıyabında en az üç kişiyle ihtilat edilerek, yani en az üç kişi muhatap alınarak hakaretin yapılması şart olarak aranmıştır. Maddenin ikinci fıkrasında, hakaretin mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir mesajla yapılması hâlinde, birinci fıkra hükmüne istinaden cezaya hükmedileceği kabul edilmiştir. Buna göre, kişiyi muhatap alan mektup, telgraf, telefon ve benzerî araçlarla yapılan hakaret de, huzurda hakaret olarak cezalandırılmalıdır. Maddenin üçüncü fıkrasında, hakaret suçunun kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenmesi, bu suçun bir nitelikli hâli olarak kabul edilmiştir. Keza, hakaret suçunun dinî, siyasî, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı ya da kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle işlenmesi hâlinde, verilecek cezanın bir yıldan az olamayacağı hüküm altına alınmıştır. Maddenin dördüncü fıkrası hakaret suçunun alenen işlenmesi, bu suçun bir nitelikli şekli olarak kabul edilmiştir. Aleniyet için aranan temel ölçüt, fiilin, gerçekleştiği koşullar itibarıyla belirli olmayan ve birden fazla kişiler tarafından algılanabilir olmasıdır. Keza, aleniyetin basın ve yayın yoluyla gerçekleşmesi durumunda artırma oranı ayrıca düzenlenmektedir. Maddenin son fıkrasında, kurul hâlinde çalışan kamu görevlilerine görevlerinden dolayı hakaret edilmesi hâlinde, suçun kurulu oluşturan üyelere karşı işlenmiş sayılacağı hüküm altına alınmıştır. Aynı Anda Birden Fazla Hakaret Halinde Zincirleme Suç Hükümleri Uygulanır mı Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2015/389 Karar No: 2018/318 Karar tarihi: 26.06.2018 Kararı veren Yargıtay Dairesi: 15. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi İçtihat Metni Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan sanık …\’ın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 125/3-a, 43/1-2, 62 ve 53. maddeleri uyarınca 1 yıl 15 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin İzmir 19. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 15.10.2011 tarihli ve 32-154 sayılı hükmün, sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 15. Ceza Dairesince 10.02.2015 tarih ve 32409-11231 sayı ile \”…Sanığın şikayetçi polis memuruna aynı zamanda birden fazla kez hakaret etmesi eyleminde, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 43. maddesindeki teselsül hükmünün, \’Bir suç işleme kararının icrası kapsamında, değişik zamanlarda bir kişiye karşı aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunda…\’ şeklinde düzenlenmesi karşısında, sanığın eyleminin tek bir hakaret suçunu oluşturacağı ve teselsül hükümlerinin uygulama yeri bulunmadığı gözetilmeyerek yazılı şekilde fazla ceza tayini\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 26.02.2015 tarih ve 123307 sayı ile; \”…Sanıklar … ve …\’ın alkollü araç kullanmaktan yakalanarak Salih İşgören Polis Merkezi Amirliğine getirildikleri, görevli polis memuru olan müşteki …\’in sanık … hakkında alkollü araç kullanmaktan ve sanık … hakkında ise Kabahatler Kanunu’ndan işlem yapıldığı sırada, sanık … kendisinin Dokuz Eylül Hastanesinde çalıştığını söyleyerek \’inşallah hastaneye bir polis abi düşmez, ben yapacağımı bilirim\’ diye tehdit ettiği, sanık …\’ın ise elleri arkasında müştekinin yanına gelerek göğsü ile müştekiyi itekleyip masaya vurarak \’sen bu işlemi nasıl yapansın ben ajanıma ajan\’ dediği, bunun üzerine iki sanığın da dışarıya çıkarıldığı, daha sonra müşteki Kemal\’in - [Akaryakıt Kaçakçılığı Suçu: Kaçak Akaryakıtın Satışı, Nakledilmesi veya Ticari Amaçla Satın Alınması](https://kayseriavukat.org.tr/akaryakit-kacakciligi-sucu/): Akaryakıt Kaçakçılığı Suçu 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu Kaçakçılık suçları – Madde 3 (10) Kaçakçılık suçunun konusunu oluşturan eşyanın akaryakıt ile tütün, tütün mamulleri, makaron, yaprak sigara kâğıdı, etil alkol, metanol ve alkollü içkiler olması halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek cezalar yarısından iki katına kadar artırılır, ancak bu fıkranın uygulanması suretiyle verilecek ceza üç yıldan az olamaz. (11) Ulusal marker uygulamasına tabi olup da, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumunun belirlediği seviyenin altında ulusal marker içeren veya hiç içermeyen akaryakıtı; a) Ticari amaçla üreten, bulunduran veya nakleden, b) Satışa arz eden veya satan, c) Bu özelliğini bilerek ve ticari amaçla satın alan, kişi iki yıldan beş yıla kadar hapis ve yirmi bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. Ancak, marker içermeyen veya seviyesi geçersiz olan akaryakıtın kaçak olarak yurda sokulduğunun anlaşılması hâlinde, onuncu fıkra hükmüne istinaden cezaya hükmolunur. Akaryakıt Kaçakçılığı Suçu: Kaçak Akaryakıtın Satışı, Nakledilmesi veya Ticari Amaçla Satın Alınması Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2017/512 Karar No: 2019/38 Karar tarihi: 22.01.2019 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 7. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi İçtihat Metni Sanıklar … ve … hakkında açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda kurulan mahkûmiyet hükümlerinden, sanık …\’ın 5015 sayılı Kanun\’un Ek Madde 5/1, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 62/1, 51, 52, 53 ve 54. maddeleri gereğince 1 yıl 8 ay hapis, 80 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, hapis cezasının ertelenmesine ve müsadereye ilişkin Başkale (Kapatılan) 2. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 06.04.2011 tarihli ve 376-119 sayılı hükmün, sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 7. Ceza Dairesince 07.10.2013 tarih ve 27215-20525 sayı ile; “Oluşa ve dosya kapsamına göre, sanığın tüm aşamalarda hakkında mahkumiyet kararı verilen diğer sanık …\’ın sevk ve iradesinde bulunan araçta yolcu olarak bulunduğunu ve aracın kasasında bulunan dava konusu mazotlardan haberi olmadığını belirtmesi, sanık …\’ın savunmasında ise bu hususu teyit edip mazotun kendisine ait olduğunu kabul etmesi karşısında, dosyada sanığın savunmasının aksini gösterir cezalandırılması için yeterli delil bulunmadığı gözetilmeyerek, sanık …\’ın beraati yerine yazılı gerekçeyle mahkumiyetine karar verilmesi\” isabetsizliğinden oy çokluğuyla bozulmasına karar verilmiş, Karşı Oy Gerekçesi Daire üyeleri T. Emiroğlu ve S. Tuncer; “Suç tarihinde suça konu kaçak akaryakıtın, sanık …\’ın beyanına göre dayısına ait olan kamyonette nakil yapıldığı, aynı araçta bulunan …\’ın dayısı olan diğer sanık …\’ın bu nakilden haberdar olmamasının hayatın olağan akışına aykırı olduğu, nakil esnasında her iki sanığın birlikte olup bu işi birlikte yaptıklarının anlaşılması karşısında, sanık … hakkındaki mahkumiyet hükmünün onanması gerektiği\” düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır. Direnme Kararı Yerel Mahkeme ise 29.05.2014 tarih ve 220-254 sayı ile; \”Olay tarihinde güvenlik kuvvetlerince yapılan faaliyet sırasında sanıkların şoför ve yolcu olarak bulundukları 65 … plakalı sayılı araç içerisinde yaklaşık 2400 litre kaçak akaryakıt ele geçirildiğini, akaryakıtın kaçak olduğunun tespit edildiği, sanık …\’ın mahkeme huzurunda alınan savunmasında suça konu akaryakıtları kendi ihtiyacı için aldığını beyan ederek, diğer sanık …\’ın ise aracı suç tarihinden önce harici olarak…\’a sattığını beyan ederek suçlamayı kabul etmemiş iseler de sanıkların suça konu araçta birlikte yakalanması, ele geçirilen akaryakıt miktarı ve bölgede kaçakçılık olaylarının yoğun olması sebebiyle sanıkların savunmasına itibar edilmemiş ve olay yeri tespit tutanağı, marker test sonucu, ele geçirilen akaryakıt miktarı ve tüm dosya kapsamına göre sanıkların ticari amaçla kaçak petrol taşıma eylemi sabit görüldüğünden sanığın suçu sabit görülmüştür. Sanık Aslan olay yerine minibüs ile gelip sonradan yeğeni sanığın kullandığı araca bindiğini beyan etmiş, Sanık … bunu teyit etmiş ise de olay yeri tutanağına göre araç köy yolundan anayola seyir halindedir ve henüz anayola çıkmadan yakalanmıştır, araca yakalanana kadar birisinin bindiği takipteki kolluk güçlerince görülmemiştir. O halde sanıklar akaryakıtı beraberce almış ve beraberce sevk etmiştir. Sanığın beyanına itibar edilse bile minibüsten köy yoluna girdikten sonra inmesi mantıklı değildir, anayolda inerek yeğenini bekleyebilirdi, kaldı ki yakın akrabalık ve beraber yakalanma olguları da mahkumiyete yeterli delildir, ilçemizde yaşanan ve her gün görülen bu gibi kaçakçılık olayları jelikan sayısı itibariyle iki kişiyi zorunlu kılmakta, ancak yakalanma halinde bari birimiz ceza alalım denilerek sanıklar bu şekilde savunma yapmaktadır.\” şeklindeki gerekçe ile direnerek, sanık …\’ın ilk hükümde olduğu gibi mahkûmiyetine karar vermiştir. Direnme kararına konu bu hükmün de sanıklar ve şikâyetçi vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 12.09.2014 tarihli ve 299557 sayılı, sanık …\’ın temyiz istemi hakkında \”inceleme yapılmasına yer olmadığına karar verilmesi\”, şikâyetçi vekilinin temyiz isteminin \”reddi\” ve sanık …\’ın temyizi yönünden ise \”onama\” istekli tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya, Ceza Genel Kurulunca 07.12.2016 tarih ve 550-494 sayı ile; 6763 sayılı Kanun\’un 38. maddesi ile 5320 sayılı Kanun\’a eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 7. Ceza Dairesince 05.04.2017 tarih ve 46-2611 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Gümrük İdaresinin direnme kararına konu hükmü temyiz ettiği, direnme kararına konu hükme yönelik temyiz talebinin yerinde olup olmadığını değerlendirme yetkisinin, direnme kararının Özel Dairece yerinde görülmeyip Ceza Genel Kuruluna gönderildiği de dikkate alındığında direnme kararını inceleyecek olan Ceza Genel Kuruluna ait olduğu, bu nedenle Özel Dairenin, Gümrük İdaresinin temyiz talebini reddine dair kararının hukuki değerden yoksun olduğu belirlenmiş olup Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar; 1- Şikâyetçi Van Gümrük Müdürlüğü vekilinin, sanık … hakkındaki hükmü temyiz etme hak ve yetkisinin bulunup bulunmadığının, 2- Sanık …’a atılı 5015 sayılı Petrol Piyasası Kanunu’na muhalefet suçunun sabit olup olmadığının, 3- Sanık …’ın temyiz dilekçesi içeriğine göre incelemenin Özel Dairece mi yoksa Ceza Genel Kurulunca mı yapılması gerektiğinin, Belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Olay yeri tespit tutanağına göre; kolluk görevlilerince 07.09.2010 tarihinde, saat 18.00-20.00 saatleri arasında Ilıcak Köyü, …t Mezrası, Bavis Köprüsü mevkisinde icra edilen önleyici hizmet devriyesi sırasında, saat 18.30 sıralarında …t Mezrası istikametinden Van-Hakkari devlet karayolu istikametine doğru seyir hâlinde bulunan 65 .. … plaka sayılı beyaz renkli İsuzu marka kamyonetin, Bavis Köprüsüne 200 metre kala durup 5 dakika kadar bekledikten sonra yola devam etmesi üzerine şüphelenilerek köprü üzerinde durdurulduğu, yapılan kimlik kontrolünde aracı sevk ve idare eden şahsın sanık …, yanında bulunan şahsın ise sanık … olduğunun tespit edildiği, sanık …\’a araçta ne sevk ettiği - [Eski Hükümlünün Kamuda İstihdamında Arşiv Araştırması ve Güvenlik Soruşturması Yapılması](https://kayseriavukat.org.tr/eski-hukumlunun-kamuda-istihdami/): Eski Hükümlünün Kamuda İstihdamında Arşiv Araştırması ve Güvenlik Soruşturması Yapılması Kamu Kurum ve Kuruluşlarına Eski Hükümlü veya Terörle Mücadelede Malul Sayılmayacak Şekilde Yaralananların İşçi Olarak Alınmasında Uygulanacak Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik Tanımlar – Madde 4 (1) Bu Yönetmeliğin uygulanmasında; a)  Eski hükümlü: Affa uğramış olsa bile Devletin güvenliğine karşı suçlar, anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar, millî savunmaya karşı suçlar, Devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk, cinsel saldırı veya çocuğun cinsel istismarı suçlarından mahkûm olmamak şartıyla; kasten işlenen bir suçtan dolayı bir yıl veya daha fazla süreyle hapis cezası alan ya da ceza süresine bakılmaksızın zimmet, irtikâp, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, güveni kötüye kullanma, hileli iflas, ihaleye fesat karıştırma, edimin ifasına fesat karıştırma, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama veya kaçakçılık suçlarından hüküm giyenlerden cezasını tamamlayanlar, cezası ertelenenler, koşullu salıverilenler, denetimli serbestlikten yararlananlardan eski hükümlü belgesi ile durumlarını belgelendirenleri, … İfade eder. İşçi olarak alınacaklarda aranacak şartlar – Madde 5 (1) Kamu kurum ve kuruluşlarında işçi olarak istihdam edileceklerde; a) 2527 sayılı Türk Soylu Yabancıların Türkiye\’de Meslek ve Sanatlarını Serbestçe Yapabilmelerine, Kamu, Özel Kuruluş veya İşyerlerinde Çalıştırılabilmelerine İlişkin Kanun hükümleri saklı kalmak kaydıyla Türk vatandaşı olmak, b) 18 yaşını tamamlamış olmak, c) Kamu kurum ve kuruluşlarının özel kanunlarında yer alan özel şartları taşımak, ç) 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendinde tanımlandığı şekilde eski hükümlü veya 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (ğ) bendinde tanımlandığı şekilde terörle mücadelede malul sayılmayacak şekilde yaralanan olmak, d) Ortaöğretim ve üstü eğitim düzeyindeki işçi talepleri için KPSS sınavına girmiş olmak şartları aranır. Eski Hükümlünün Kamuda İstihdamında Arşiv Araştırması ve Güvenlik Soruşturmasının Olumsuz Sonuçlanması Danıştay 12. Daire Esas No: 2020/97 Karar No: 2021/6602 Karar Tarihi: 13.12.2021 Temyiz Eden (Davalı): … Büyükşehir Belediye Başkanlığı Karşı Taraf (Davacı): … İstemin Konusu: … Bölge İdare Mahkemesi …. İdari Dava Dairesinin …. tarih ve E:…, K:.. sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir. YARGILAMA SÜRECİ Dava konusu istem: … Büyükşehir Belediyesinde alt işveren firma işçisi olarak çalışmakta iken 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin geçici 24. maddesi kapsamında sürekli işçi kadrosuna geçirilen davacının, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu\’nun 48. Maddesinin birinci fıkrasının (A) bendinin (8) numaralı alt bendi uyarınca hakkında yapılan güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının olumsuz olduğundan bahisle sözleşmesinin feshedilmesine ilişkin … tarihli işlemin iptali ile işlem nedeniyle yoksun kaldığı parasal ve özlük haklarının dava tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istenilmiştir. İlk Derece Mahkemesi kararının özeti: … İdare Mahkemesince verilen … tarih ve E:.., K:… sayılı kararla; davacının eski hükümlü olduğu durumu idarenin bilgisinde (adli sicil kaydı) olmasına karşın, … Genel Müdürlüğü\’nün … tarih ve 7837 sayılı, Mahalli İdare Şirketlerinde Eski Hükümlü İşçi İstihdamına İlişkin Genelgesi ile Kamu Kurum ve Kuruluşlarına Eski Hükümlü veya Terörle Mücadelede Malul Sayılmayacak Şekilde Yaralananların İşçi Olarak Alınmasında Uygulanacak Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik’in geçici 1. maddesi hükümleri kapsamında, eski hükümlülerin istihdamlarına imkan tanındığı hususu gözetilmeden ve bu çerçevede, davacının sürekli işçi kadrosuna alınmasında (istihdamında) takdir hakkı kapsamında kamu yararı ve hizmetin gerekleri dikkate alınmak sureti ile herhangi bir değerlendirmede bulunulmaksızın, mahkumiyete ilişkin bilgi notundan hareketle, 657 sayılı Kanun\’un 48.maddesinin (A) bendinde aranan şartları taşımadığından bahisle istihdamına son verilmesinde hukuka uygunluk bulunmadığı, diğer yandan, davalı idarece, davacının sürekli işçi kadrosuna atanma isteminin, 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin geçici 24 üncü maddesi kapsamında aranan diğer tüm şartları da taşımak kaydıyla, 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 48.maddesinin (A) bendinin (5) numaralı alt bendinde belirtilen şart yönünden; takdir hakkı çerçevesinde, davacı hakkında hüküm verilmesine neden olan suçların niteliği ile ilgili kurumda yürüteceği kamu görevinin özelliği de dikkate alınmak ve kamu yararı ve hizmet gerekleri yönünden değerlendirilmek sureti ile yeniden olumlu veya olumsuz bir işlem tesis edileceği açık olduğu, öte yandan, davalı idarece, davacı hakkında, sürekli işçi kadrosuna atanma istemine ilişkin, 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin geçici 24\’üncü maddesi kapsamında aranan diğer tüm şartlarıda taşımak kaydıyla, 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 48. maddesinin (A) bendinin (5) numaralı alt bendinde belirtilen şart yönünden; takdir hakkı çerçevesinde değerlendirilme yapılmak sureti ile tesis edilecek olumlu veya olumsuz bir işlem sonucuna göre davacının anılan kadroya atanıp atanmayacağı belli olacağından, bu aşamada, dava konusu işlem nedeniyle yoksun kaldığı parasal haklarının tazmini istemi hakkında bir karar verilmesi olanağı bulunmadığı gerekçesiyle dava konusu işlemin iptaline ve tazminat istemi hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. Bölge İdare Mahkemesi kararının özeti: … Bölge Mahkemesi …. İdari Dava Dairesince; istinaf başvurusuna konu İdare Mahkemesi kararının hukuka ve usule uygun olduğu ve davalı tarafından ileri sürülen iddiaların söz konusu kararın kaldırılmasını gerektirecek nitelikte görülmediği gerekçesiyle 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu\’nun 45. maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca istinaf başvurusunun reddine karar verilmiştir. Temyiz Edenin İddiaları: Dava konusu işlemin Belediye tarafından tesis edilmediğinden hasım mevkiinden çıkarılması gerektiği, işlemin hukuka ve usule uygun olduğu ileri sürülmektedir. Karşı Tarafın Savunması: Savunma verilmemiştir. Danıştay Tetkik Hâkimi’nin Düşüncesi: Temyiz isteminin reddi ile usul ve yasaya uygun olan Bölge İdare Mahkemesi kararının gerekçeli olarak onanması gerektiği düşünülmektedir. TÜRK MİLLETİ ADINA Karar veren Danıştay Onikinci Dairesince, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: İNCELEME VE GEREKÇE Maddi Olay: … Büyükşehir Belediyesinde alt işveren firma işçisi olarak çalışmakta iken 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin geçici 24. maddesi kapsamında sürekli işçi kadrosuna geçirilen davacının, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu\’nun 48. Maddesinin birinci fıkrasının (A) bendinin (8) numaralı alt bendi uyarınca hakkında yapılan güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının olumsuz olduğundan bahisle sözleşmesinin feshedilmesine ilişkin … tarihli işlemin iptali ile işlem nedeniyle yoksun kaldığı parasal ve özlük haklarının dava tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle temyizen incelenmekte olan davanın açıldığı anlaşılmaktadır. İlgili Mevzuat: Anayasa\’nın 20. maddesinin üçüncü fıkrasında; herkesin, kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahip olduğu, bu hakkın, kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsadığı, kişisel verilerin, ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebileceği, kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usullerin kanunla düzenleneceği hükmüne yer verilmiştir. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu\’nun 48. maddesinin (A) bendinin, 7070 sayılı Kanun ile eklenen (8) numaralı alt bendinde; güvenlik soruşturması ve/veya arşiv araştırması yapılmış olmak Devlet memurluğuna alınacaklarda aranacak genel - [Örgüte Üye Olmamakla Birlikte Örgüt Adına Suç İşleme Halinde Örgüt Üyeliğinden Ceza Verilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/orgut-adina-suc-isleme/): Örgüte Üye Olmamakla Birlikte Örgüt Adına Suç İşleme Anayasa Mahkemesi Kararı Esas Sayısı : 2023/132 Karar Sayısı : 2023/183 Karar Tarihi : 26/10/2023 R.G.Tarih-Sayı : 8/12/2023-32393 İtiraz Yoluna Başvuranlar: 1. Patnos Ağır Ceza Mahkemesi (E.2023/132) 2. İstanbul 22. Ağır Ceza Mahkemesi (E.2023/133) İtirazların Konusu: 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin 2/7/2012 tarihli ve 6352 sayılı Kanun’un 85. maddesiyle değiştirilen (6) numaralı fıkrasının Anayasa’nın 2., 13. ve 38. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talebidir. Olay: Sanıklar hakkında silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçundan açılan davalarda itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkemeler, iptali için başvurmuştur. I. İPTALİ İSTENEN KANUN HÜKMÜ Kanun’un itiraz konusu kuralın da yer aldığı 220. maddesi şöyledir: “Suç işlemek amacıyla örgüt kurma – Madde 220 (1) Kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla örgüt kuranlar veya yönetenler, örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye elverişli olması halinde, dört yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Ancak, örgütün varlığı için üye sayısının en az üç kişi olması gerekir. (2) Suç işlemek amacıyla kurulmuş olan örgüte üye olanlar, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) Örgütün silahlı olması halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza dörtte birinden yarısına kadar artırılır. (4) Örgütün faaliyeti çerçevesinde suç işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı da cezaya hükmolunur. (5) Örgüt yöneticileri, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen bütün suçlardan dolayı ayrıca fail olarak cezalandırılır. (6) Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi, ayrıca örgüte üye olmak suçundan da cezalandırılır. Örgüte üye olmak suçundan dolayı verilecek ceza yarısına kadar indirilebilir. Bu fıkra hükmü sadece silahlı örgütler hakkında uygulanır. (7) Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişi, örgüt üyesi olarak cezalandırılır. Örgüt üyeliğinden dolayı verilecek ceza, yapılan yardımın niteliğine göre üçte birine kadar indirilebilir. (8) Örgütün cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını yapan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun basın ve yayın yolu ile işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.” II. İLK İNCELEME A. 2023/132 E. Sayılı Başvuru Yönünden 1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR ve Muhterem İNCE’nin katılımlarıyla 13/9/2023 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında öncelikle başvurunun yöntemine uygunluğu sorunu görüşülmüştür. 2. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un “Anayasaya aykırılığın mahkemelerce ileri sürülmesi” başlıklı 40. maddesinde Anayasa Mahkemesine itiraz yoluyla yapılacak başvurularda izlenecek yöntem düzenlenmiş ve anılan maddenin (4) numaralı fıkrasında açık bir şekilde dayanaktan yoksun veya yöntemine uygun olmayan itiraz başvurularının Anayasa Mahkemesi tarafından esas incelemeye geçilmeksizin gerekçeleriyle reddedileceği hükme bağlanmıştır. 3. Anılan Kanun’un “Dosya üzerinden inceleme ve gerekçeyle bağlı olmama” başlıklı 43. maddesinin (4) numaralı fıkrasında “Başvuru, kanunun, Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin veya Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün sadece belirli madde veya hükümleri aleyhine yapılmış olup da, bu madde veya hükümlerin iptali kanunun, Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin veya Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün diğer bazı hükümlerinin veya tamamının uygulanamaması sonucunu doğuruyorsa, keyfiyeti gerekçesinde belirtmek şartıyla Mahkeme, uygulama kabiliyeti kalmayan kanunun, Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin veya Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün bahis konusu öteki hükümlerinin veya tümünün iptaline karar verebilir.” denilmektedir. 4. Söz konusu İçtüzük’ün 50. maddesinin (7) numaralı fıkrasında ise başvuruda Kanun’un 43. maddesinin (4) numaralı fıkrasında belirtilen nedenlerle bir kuralın iptalinin istenmesi durumunda, o kurala yönelik esas incelemesi yapılmayacağı ifade edilmiştir. 5. Anılan hükümlere göre kanunun, Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin veya Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün belirli hükümlerinin iptallerinin diğer hükümlerin veya tümünün uygulanmaması sonucunu doğurması hâlinde bunların da iptaline karar verilebilmesi Anayasa Mahkemesinin münhasır yetkisi kapsamındadır. Bu itibarla iptal davalarında veya itiraz başvurularında bir kuralın iptalinin diğer kuralların uygulanma imkânına etkisi Anayasa Mahkemesince resen değerlendirilecek olup yalnızca bu gerekçeyle kuralların iptallerinin talep edilebilmesi mümkün değildir. 6. Başvuru kararında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin (6) numaralı fıkrasının ikinci ve üçüncü cümlelerinin iptallerine yönelik talebinin yalnızca anılan fıkranın birinci cümlesinin iptal edilmesi hâlinde bu cümlelerin de uygulanma imkânlarının kalmayacak olmasına dayandırıldığı, kurallara ilişkin başka bir iptal gerekçesine yer verilmediği anlaşılmıştır. Bu itibarla anılan cümlelere ilişkin başvurunun yöntemine uygun olmaması nedeniyle esas incelemeye geçilmeksizin reddi gerekir. 7. Açıklanan nedenlerle 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin 2/7/2012 tarihli ve 6352 sayılı Kanun’un 85. maddesiyle değiştirilen (6) numaralı fıkrasının; A. Birinci cümlesinin esasının incelenmesine, B. İkinci ve üçüncü cümlelerinin iptallerine yönelik başvurunun 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 40. maddesinin (4) numaralı fıkrası gereğince yöntemine uygun olmadığından esas incelemeye geçilmeksizin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. B. 2023/133 E. Sayılı Başvuru Yönünden 8. Anılan İçtüzük hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR ve Muhterem İNCE’nin katılımlarıyla 13/9/2023 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. III. BİRLEŞTİRME KARARI 9. 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin2/7/2012 tarihli ve 6352 sayılı Kanun’un 85. maddesiyle değiştirilen (6) numaralı fıkrasının iptaline karar verilmesi talebiyle yapılan itiraz başvurusuna ilişkin E.2023/133 sayılı davanın aralarındaki hukuki irtibat nedeniyle E.2023/132 sayılı dava ile BİRLEŞTİRİLMESİNE, esasının kapatılmasına, esas incelemenin E.2023/132 sayılı dosya üzerinden yürütülmesine 13/9/2023 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. IV. ESASIN İNCELENMESİ 10. Başvuru kararları ve ekleri, Raportör Ahmet Hakan SOYTÜRK tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükmü, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü: A. Anlam ve Kapsam 11. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin (1) numaralı fıkrasında kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla örgüt kuranların veya yönetenlerin, örgütün yapısının sahip bulunduğu üye sayısı ile araç gereçler bakımından amaç suçları işlemeye elverişli olması hâlinde, dört yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacağı hüküm altına alınmıştır. Anılan fıkranın ikinci cümlesi uyarınca bir örgütten bahsedilebilmesi için üye sayısının en az üç kişi olması gerekir. 12. Bir - [Sanığın Talebi ve Haberi Dışında Atanan Zorunlu Müdafiye Yapılan Tebligat Geçerli Sayılır mı](https://kayseriavukat.org.tr/zorunlu-mudafiye-yapilan-tebligat/): Zorunlu Müdafiye Yapılan Tebligatın Geçerli Sayılıp Sayılmaması Müdafi ile temsil edilme hakkının bir gereği olarak 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 150. maddesinde, hakkında suç isnadı bulunan bir kimsenin kendisi bir müdafi seçebileceği gibi müdafi seçebilecek durumda olmadığını beyan eder ve kendisine bir müdafi atanmasını talep ederse mali imkânlardan yoksun olup olmadığına bakılmaksızın bu kişiye müdafi atanacağı kuralı kabul edilmiştir. Yine aynı maddeye göre sanığa isnat edilen suçun kanunda öngörülen cezasının alt sınırının beş yıldan çok olması ve kendisine bir müdafi seçmemiş olması hâlinde sanığın istemi aranmaksızın resen bir müdafi tayin edilmektedir. Ayrıca 5271 sayılı Kanun’un 151. maddesine göre görevlendirilen müdafi, duruşmada hazır bulunmaz veya vakitsiz olarak duruşmadan çekilir veya görevini yerine getirmekten kaçınırsa, hâkim veya mahkeme derhâl başka bir müdafi görevlendirilmesi için gerekli işlemi yapmak zorundadır. Diğer yandan yetkili adli makamlar, görevlendirilen müdafinin etkin bir hukuki yardımda bulunmadığını (görevini gerektiği gibi yerine getirmekten kaçındığını) tespit ettiklerinde -özen yükümlülükleri gereği- gerekli müdahalelerde bulunmalıdır. Yargıtay, sanığa zorunlu bir müdafi atandığından haberdar edilmiş olması şartıyla tayin edilmiş zorunlu müdafiye yapılan tefhim ve tebliğin, aynen vekâletnameli müdafide olduğu gibi hukuki sonuçlarını doğurduğuna karar vermiştir. Yargıtaya göre sanığın zorunlu müdafi azletme ve değiştirilmesini isteme hakkı bulunmaktadır ve kendisine zorunlu müdafii atandığından haberdar olan sanık buna ses çıkarmazsa zorunlu müdafinin yapmış olduğu ve kendisinin açıkça karşı çıkmadığı tüm tasarrufların sonuçlarına katlanmak zorundadır. Sanığın kendisine zorunlu müdafi atandığından haberdar edilmediği durumlarda ise zorunlu müdafiye yapılmış bulunan tefhim ve tebliğ kendisine bağlanan hukuki sonuçları doğurmaz. Sanık Haberdar Edilmeden Atanan Zorunlu Müdafiye Yapılan Tebligat Geçerli Sayılır mı Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Ali Adaçay Başvurusu Başvuru Numarası: 2014/13081 Karar Tarihi: 22/3/2018 İkinci Bölüm – Karar Başkan: Engin YILDIRIM Üyeler: Recep KÖMÜRCÜ, Celal Mümtaz AKINCI, Muammer TOPAL, Recai AKYEL Raportör: Heysem KOCAÇİNAR Başvurucu: Ali ADAÇAY I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, zorunlu müdafi atandığının bildirilmemesi ve mahkûmiyet kararının gerekçesiz olması nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 12/8/2014 tarihinde yapılmıştır. 3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. 4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. 6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü sunmuştur. 7. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. III. OLAY VE OLGULAR 8. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: 9. Ateşli silah yaralanması nedeniyle 30/3/2006 tarihinde hastaneye kaldırılan H.B. 31/3/2006 tarihinde vefat etmiş, 8/6/2006 tarihli otopsi raporundan H.B.’nin ateşli silah yaralanmasına bağlı iç organ harabiyetinden kaynaklanan iç kanama sonucu öldüğü saptanmıştır. 10. Kolluk tarafından düzenlenen 30/3/2006 tarihli olay yeri tespit tutanağında; uzun boylu, yapılı, esmer tenli, siyah takım elbiseli, 30-35 yaşlarında bir şahsın maktule üç el ateş ettikten sonra yaya olarak olay mahallinden ayrıldığı ve beyaz renkli bir kamyonete binerek uzaklaştığı belirtilmiştir. 11. Olay mahallinde yapılan araştırma ve incelemede üç adet MKE yapımı 9 mm çapında kovan ve iki adet mermi çekirdeği elde edilmiş ve yapılan laboratuvar incelemesi sonucunda elde edilen kovan ve mermi çekirdeklerinin atıldığı silahın 8/3/2006 tarihinde birkaç kişinin yaralanması ile sonuçlanan kavgada kullanılan silahla aynı olduğu tespit edilmiştir. 12. Kolluk tarafından 8/3/2006 tarihli olay esas alınarak yapılan araştırma sonucunda ölüm olayında kullanılan silahın en son T.M. adlı şahısta bulunduğu belirlenmiş, bu şahıs ile başvurucu ve başvurucunun kardeşi M.A. arasındaki ilişki nedeniyle başvurucu ve kardeşi M.A. şüpheli sıfatıyla soruşturmaya dâhil edilmiştir. 13. Alanya Cumhuriyet Başsavcılığının 20/9/2006 tarihli iddianamesi ile özetle başvurucunun kardeşi M.A.’nın maktul H.B.ye olan borcundan kurtulmak amacıyla başvurucunun patronu olan T.M.’den yardım istediği, T.M.’nin bu iş için H.A.’yı görevlendirip olayda kullanılan silahı temin ettiği ve H.A.’nın aldığı talimat gereği H.B.’yi vurduktan sonra başvurucunun kullandığı kamyonete binerek olay mahallinden uzaklaştığı iddiasıyla başvurucu, başvurucunun kardeşi M.A, T.M. ve H.A.’nın kasten öldürme eyleminden cezalandırılmaları talebiyle kamu davası açılmıştır. 14. Alanya 1. Ağır Ceza Mahkemesi (Mahkeme) 19/1/2011 tarihli kararıyla başvurucunun kardeşi M.A.’nın telefon alışverişinden dolayı maktule 9.000 TL borçlu olduğu, maktulün borcun ödenmemesi nedeniyle icra takibi başlattığı, M.A.’nın borçtan kurtulmak için kardeşi olan başvurucu ile görüşüp birlikte başvurucunun patronu olan T.M.’den yardım istedikleri, T.M.’nin başvurucu ve kardeşi ile almış olduğu karar gereği tetikçi H.A. ile görüşüp suçta kullanılan silahı temin ettiği ve H.A.’nın da almış olduğu talimat uyarınca maktule ateş ettikten sonra başvurucunun kullanmakta olduğu kamyonete binerek olay mahallinden uzaklaştığı gerekçesiyle başvurucu ile birlikte M.A., T.M. ve H.A.’nın müebbet hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar vermiştir. 15. Hüküm temyiz edilmiş, Yargıtay 1. Ceza Dairesi (Daire) 7/5/2012 tarihli kararı ile başvurucu ve kardeşi M.A. arasındaki menfaat uyuşmazlığı nedeniyle ayrı müdafiler tarafından temsil edilmeleri gerekirken savunma zafiyeti oluşturacak şekilde aynı müdafi tarafından temsil edilmeleri nedeniyle diğer temyiz itirazlarını incelemeden hükmün bozulmasına karar vermiştir. 16. Bozma sonrasında ilk derece mahkemesince yargılamaya devam edilmiştir. Başvurucu müdafii Av. M.A.K. 18/7/2012 tarihli oturumda başvurucunun müdafiliğinden çekildiğini belirterek yeni müdafi atanmasını istemiş, mahkemece barodan başvurucuya müdafi atanması talebinde bulunulmuştur. 17. Yargılamanın 2/10/2012 tarihli oturumunda Av. M.C.’nin başvurucuya müdafi olarak atandığı bildirilmişse de M.C. mazereti nedeniyle oturumda hazır bulunmamıştır. Mahkemece, 9/10/2012 tarihli oturuma iştirak eden Av. M.C.’nin beyanları alındıktan sonra bozma ilamına uyma kararı verilmiş ve devamında savcılığın esas hakkındaki mütalaası alınmıştır. Başvurucu müdafii Av. M.C. mütalaayı kabul etmediğini belirtmiş, başvurucunun önceki savunmaları doğrultusunda beraatına karar verilmesini ve hakkındaki yakalama kararının kaldırılmasını talep etmiştir. 18. Mahkemece zorunlu müdafinin esas hakkındaki mütalaaya ilişkin beyanlarının alınmasından sonra yargılamaya son verilmiş, hastane kayıtları, otopsi raporu, suçta kullanılan silah ile olay mahallinde elde edilen kovan ve mermi çekirdeklerine ilişkin laboratuvar raporu, sanık savunmaları, katılan beyanları, tanık beyanları ve tüm dosya kapsamı göz önünde bulundurularak olayın gerçekleşmesine ilişkin önceki karardaki oluş aynen tekrarlanarak başvurucu ile birlikte M.A. ve T.M.’nin azmettiren ve diğer sanık H.A.’nın doğrudan fail olarak kasten adam öldürme suçundan müebbet hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmiştir. 19. Hüküm, başvurucu dışındaki diğer sanık müdafileri tarafından temyiz edilmiştir. Yargıtay 1. Ceza Dairesi sonuç ceza itibarıyla hükmün resen temyiz incelemesine tabi olduğunu da belirterek yapmış olduğu duruşmalı temyiz incelemesi sonucunda, hükmün başvurucu ve H.A.’ya ilişkin kısmının onanmasına 14/4/2014 tarihinde karar vermiştir. Yargıtay 1. Ceza Dairesi aynı kararda, sanık M.A. yönünden sanığın savunmasının aksini ispata yarar nitelikte delil elde edilemediğinden beraatine karar verilmesi gerektiğine ve sanık - [Beyanları Mahkumiyette Belirleyici Delil Olan Tanığın Duruşmada Sorgulanması Gerekir mi](https://kayseriavukat.org.tr/tanigin-durusmada-sorgulanmasi/): Tanığın Duruşmada Sorgulanması Tanık, yargılamaya konu olay ile ilgili karar vermeye yetkili mahkemenin kullandığı müşahhas ispat vasıtalardandır. Tanık beyanı ise taraflardan olmayan ancak olayın tanığı olmuş bir kişinin söz konusu olay hakkında edindiği bilgileri sübut konusunda karar verecek olan mahkeme ya da bu mahkeme yerine duruşma yaparak tanık dinlemeye yetkili kılınmış bir mahkeme veya hâkim huzurunda tanıklık ederken yaptığı sözlü açıklamalardır. Kovuşturma sırasında bütün kanıtların tartışılabilmesi için, kural olarak, bu kanıtların aleni bir duruşmada ve sanığın huzurunda ortaya konulmaları gerekir. Bu kuralın istisnaları olmakla birlikte, eğer bir mahkûmiyet sadece veya belirli ölçüde, sanığın soruşturma veya yargılama aşamasında sorgulama veya sorgulatma imkânı bulamadığı bir kimse tarafından verilen ifadelere dayandırılmış ise, sanığın hakları adil yargılanma hakkı güvenceleriyle bağdaşmayacak ölçüde kısıtlanmış olur. Anayasa Mahkemesi tanık sorgulama hakkıyla ilgili olarak verdiği kararlarında somut bir yargılama öncesinde veya haricinde elde edilen tanık beyanlarının delil olarak kabulünün yargılamanın adilliğine zarar verip vermediğini değerlendirmek için üç aşamalı bir test uygulanması gerektiğini ifade etmektedir. Buna göre ilk olarak tanığın mahkemede hazır edilmemesi geçerli bir nedenin mevcudiyetine dayanmalıdır. İkinci olarak sanığın sorgulama veya sorgulatma imkânı bulamadığı tanık tarafından verilen beyanın mahkûmiyetin dayandığı tek veya belirleyici delil olup olmadığının değerlendirilmesi gerekir. Sorgulama veya sorgulatma imkânı tanınmayan tanığın beyanının tek veya belirleyici delil olduğunun tespit edilmesi durumunda ise üçüncü aşama olarak savunma tarafının maruz kaldığı bu olumsuzluğun telafi edilmesi amacıyla yeterli düzeyde karşı dengeleyici güvenceler sağlayan bir usulün yürütülüp yürütülmediği ortaya konulmalıdır. Bu kapsamda, hükme ulaşılırken sorgulanmamış tanık beyanını destekleyen başka doğrulayıcı delillere dayanılması telafi edici güvencelerden biri olarak kabul edilebilir. Sorgulanmayan tanığın beyanının güvenilirliğinin ve doğruluğunun saptanması amacıyla savunma tarafına sağlanabilecek bir diğer telafi edici güvence, sanığa olayın kendi versiyonunu anlatma ve delillerini sunma imkânının tanınmasıdır. Beyanları Mahkumiyette Belirleyici Delil Olan Tanığın Duruşmada Sorgulanması Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Uğur Özcan Başvurusu Başvuru Numarası: 2021/12137 Karar Tarihi: 26/7/2022 BİRİNCİ BÖLÜM – KARAR Başkan: Hasan Tahsin GÖKCAN Üyeler: Muammer TOPAL, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, İrfan FİDAN Raportör: Habip OĞUZ Başvurucu: Uğur ÖZCAN I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı fiillerden dolayı silahlı terör örgütüne üye olma suçundan mahkûmiyet kararı verilmesi nedeniyle suç ve cezaların kanuniliği ilkesinin, beyanları belirleyici ölçüde hükme esas alınan tanığın başvurucu (sanık) tarafından sorgulanmasına imkân verilmemesi nedeniyle tanık sorgulama hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 9/3/2021 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, adli yardım talebinin kabulüne ve başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. 3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. III. OLAY VE OLGULAR 4. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir: 5. Başvurucu; Çorum Cumhuriyet savcısı olarak görev yapmakta iken Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun (HSYK) 16/7/2016 tarihli kararıyla görevinden uzaklaştırılmış, daha sonra HSYK Genel Kurulunca meslekten çıkarılmıştır. 6. Başvurucu hakkında Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) üyesi olduğu şüphesiyle soruşturma başlatılmıştır. Soruşturma sonucunda Samsun Cumhuriyet Başsavcılığının (Başsavcılık) 30/5/2017 tarihli iddianamesiyle başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan cezalandırılması talebiyle kamu davası açılmıştır. İddianamede -başlıca- başvurucu hakkında Başbakanlık İletişim Merkezine (BİMER) yapılmış ihbar, şikâyet ve beyanların olduğu ve başvurucunun örgüt tarafından haberleşmede kullanılan ByLock isimli kriptolu mesajlaşma uygulamasını 21/9/2014 tarihinde kurduğu ve bu şekilde kullandığı iddialarına yer verilmiştir. 7. Samsun 3. Ağır Ceza Mahkemesinde (Mahkeme) görülen yargılamanın 25/8/2017 tarihli üçüncü celse tutanağına göre başvurucunun duruşmaya Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) aracılığıyla katılımı sağlanmıştır. Bu celsede başvurucu, müdafi istemediğini, savunmasını kendisinin yapacağını belirterek savunmasını yapmış, kullandığı cep telefonuna ve telefon numarasına ilişkin de beyanlarda bulunmuştur. Aynı celsede tanıklar E.A., A.Ç., ve A.C.nin istinabe yoluyla alınan ifadelerinin ikmalen geldiği belirtilmiştir. Başvurucu, huzurda okunan bu beyanlardan aleyhine olan kısımları kabul etmediğini ifade etmiştir. Mahkemece duruşma 27/10/2017 tarihine ertelemiştir. 8. Bu arada Başsavcılık tarafından başvurucu hakkında aynı suçtan cezalandırılması talebiyle düzenlenen 21/7/2017 tarihli iddianamenin kabulü ile açılan kamu davası, görülmekte olan dava ile birleştirilmiştir. Anılan iddianamede BİMER\’e yapılan ihbar ve şikâyetten bahsedilmiştir. 9. Yargılamanın 27/10/2017 tarihli dördüncü celsesinde başvurucu duruşmaya SEGBİS yoluyla katılmış, müdafi istemediğini, savunmasını kendisinin yapacağını belirterek birleşen dosya yönünden de savunmasını yapmıştır. Duruşma tutanağında; i. Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumuna (BTK) yazılan müzekkereye cevap verildiği, başvurucunun kullanımında olan GSM hattına ilişkin 15/8/2014-15/7/2016 tarihleri arasındaki internet trafik bilgilerinin incelenerek gönderildiği, ii. Samsun Emniyet Müdürlüğü KOM Şube Müdürlüğüne yazılan müzekkere üzerine başvurucunun ByLock içerikleri ile ilgili herhangi bir tespit yapılamadığının, başvurucunun ByLock abonelik kaydının mevcut olduğuna dair 16/10/2017 tarihli ByLock Tespit Tutanağı\’nın gönderildiği, iii. Başvurucunun ByLock haberleşme sistemini kullanarak gerçekleştirdiği irtibatların analiz raporlarının çıkartılarak ayrı ayrı gönderilmesi hususunda Samsun Emniyet Müdürlüğü KOM Şube Müdürlüğüne yazılan müzekkere üzerine başvurucunun içeriklerinin mevcut olmadığından irtibat analizlerinin yapılamadığının bildirildiği, iv. Başvurucunun ByLock programı kullanılarak haberleşme, yazışma, mesajlaşma vb. yapılmış ise buna dair ayrıntılı sorgu tutanakları ile ByLock programının sunucuya bağlanma aralığı ve kullanım adedinin ayrı ayrı çıkartılarak Mahkemeye gönderilmesi hususunda Samsun Cumhuriyet Başsavcılığına yazılan müzekkere üzerine ByLock içerikleri ile ilgili tüm evrakların Ankara KOM Daire Başkanlığı tarafından gönderilerek ilgili dosyalarına dağıtıldığının, yeni rapor, evrak vb. gelmesi hâlinde ilgili mahkemelere gönderileceğinin bildirildiği hususlarına yer verilmiştir. 10. Tanıklar M.F.D., B.A., B.E., O.K., Ö.F.Y. ve A.A.nın istinabe yoluyla alınan ifadelerinin ikmalen geldiği belirtilmiştir. Başvurucu, okunan beyanlardan aleyhine olanları kabul etmediğini ifade etmiştir. Başsavcılık da esas hakkındaki mütalaasını sunmuştur. 11. Yargılamanın 18/12/2017 tarihli son celsesinde başvurucu hakkında baro tarafından müdafi görevlendirilmiş, başvurucu ve müdafii esasa ilişkin savunmasını yapmıştır. Tanık T.D.nin istinabe yoluyla alınan ifadesinin dosyaya eklendiği belirtilmiş, diğer tanıklar R.B. ve H.Y.nin dinlenilmelerinden dosyaya bir yenilik katmayacağı gerekçesiyle vazgeçilmiştir. Anılan celsede Mahkeme başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan mahkûmiyetine karar vermiştir. 12. Gerekçeli karardan başvurucunun; i. GSM hattı ile ByLock sunucu IP\’lerine birçok kez bağlandığı, ii. Tanık ve etkin pişmanlıktan yararlanan sanıkların beyanlarına göre, 2014 yılında atandığı Çorum Adliyesindeki görevi sırasında anılan örgüte üye oldukları iddiasıyla haklarında soruşturma icra edilip meslekten çıkarılmalarına karar verilen bir kısım hâkim ve Cumhuriyet savcısı ile birlikte hareket ettiği ve mezkur grup içinde yer aldığı, iii. 2014 HSYK seçimleri döneminde anılan terör örgütünün belirlediği ve bağımsız aday adı altında lanse edilen adaylar lehine seçim çalışmaları yürüttüğü ve sandık başında örgüt adına - [Beyanları Mahkumiyette Tek veya Belirleyici Delil Olan Gizli Tanığın Duruşmada Sorgulanamaması​](https://kayseriavukat.org.tr/gizli-tanigin-durusmada-sorgulanamamasi/): Beyanları Mahkumiyette Tek veya Belirleyici Delil Olan Gizli Tanığın Duruşmada Sorgulanamaması Anayasa Mahkemesine göre, Anayasa’nın 36. ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesi gereği sanığın, aleyhinde olan tanıkları aleni duruşmada çelişmeli bir biçimde sorgulama hakkı bulunmaktadır. Kovuşturma sırasında tanık delili de dâhil olmak üzere bütün kanıtların tartışılabilmesi için kural olarak, bu kanıtların aleni bir duruşmada ve sanığın huzurunda ortaya konulması gerekir. Ancak, bazı olaylarda tanığın kimliğinin sanıklar tarafından bilinmesi, tanık veya yakınları için tehlike doğurabilir; tanıklık yapacakların beyanlarından ötürü kendilerine zarar verilmesinden korkmaları için haklı sebepleri bulunabilir. Bu kişilerin yaşamları, özgürlük ve güvenlikleri gibi birçok menfaatleri tehlikeye girebilir. Bu bakımdan kamu görevini yerine getirerek verdiği bilgilerden dolayı tanığın, kendisinin veya tanıklığı nedeniyle yakınlarının ya da mallarının korunmasını isteme hakkı bulunmaktadır. Örgütlü suçlarla mücadele için, ceza muhakemesinde tanığın kimliğinin gizli tutulması mümkündür. Ancak, mahkûmiyet kararı yalnızca kimliği açıklanmayan tanığın ifadesine dayandırılamayacağı gibi bu ifade mahkûmiyetin belirleyici delili konumuna da yükseltilemez. Gizli tanık beyanlarına ancak savunma için, tanığın ve ifadesinin inanılırlığını ve güvenilirliğini sorgulama fırsatını teminat altına alan telafi edici önlemlerin sağlanması, savunma hakkı kısıtlamalarının asgari düzeyde tutulmuş olması ve bu kısıtlamaların tanığın korunmasını sağlamak için gerekli olması koşullarında başvurulmalıdır. Diğer bir ifadeyle, sanığın çıkarlarının ona karşı ifade veren tanığın çıkarlarıyla dengelenmesi gerekir. Çünkü bu hallerde savunma, kimliği gizlenen kişinin, önyargılı, düşmanlıkla hareket eden veya güvenilmez biri olup olmadığını sınama veya söyleyeceklerinin inanırlığını sorgulama imkânından yoksun kalabilir. Bu durumda tanığın kimliğini gizlemek için makul gerekçelerin olup olmadığının ve gizli tanık ifadesinin, verilecek hükmün tek veya belirleyici temel dayanağı olup olmadığının değerlendirilmesi gerekir. Hükmün büyük ölçüde veya yalnızca gizli tanığın ifadesine dayanması durumunda, yargılama detaylı incelemelere tabi tutulmalıdır. Eğer sanık veya müdafii tarafından güvenilirliğinin ve doğruluğunun saptanması amacıyla sorgulanmamış tanık delili, mahkeme kararının dayandığı esas veya belirleyici delil ise ve savunma tarafına dengeleyici güvenceler sağlayan bir usul öngörülmemiş ise adil yargılanma hakkının ihlali söz konusu olabilecektir. Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Candaş Bozkurt Başvurusu Başvuru Numarası: 2018/27301 Karar Tarihi: 30/3/2022 İKİNCİ BÖLÜM – KARAR Başkan: Kadir ÖZKAYA Üyeler: Engin YILDIRIM, M. Emin KUZ, Basri BAĞCI, Kenan YAŞAR Raportör: Yüksel GÜNARSLAN Başvurucu: Candaş BOZKURT I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, anlatımları mahkûmiyete esas alınan gizli tanıkların duruşmada sorgulanamaması nedeniyle tanık sorgulama hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 31/8/2018 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. 3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. III. OLAY VE OLGULAR 4. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden temin edilen ek bilgilere göre olaylar özetle şöyledir: 5. Başvurucu, güvenlik güçleri ile PKK/KCK silahlı terör örgütü mensubu olduğu değerlendirilen kişiler arasında 5/10/2012 günü meydana gelen silahlı çatışma neticesinde 6/10/2012 tarihinde yaralı olarak ele geçirilerek gözaltına alınmıştır. 6. Güvenlik görevlileri tarafından çatışma sonrasında 6/10/2012 tarihli Olay Yeri Tespit Tutanağı düzenlenmiştir. Anılan tutanakta özetle başvurucunun olay yerine 34 GG … plakalı araç ile geldikten sonra bir örgüt üyesi ile samimi şekilde kucaklaştığı, aracından çıkardığı silah ve çeşitli yaşam malzemelerini dört örgüt üyesine teslim ettiği, bu kişilerle birlikte yemek yedikten sonra terör örgütü mensuplarının giydiği kıyafetten giydiği, hücum yeleği ve silah kuşandığı, olay yerinde hayvan otlatan F.G. ve S.Ö.nün askerlerin geldiğini örgüt üyelerine bildirmeleri sonrası örgüt mensuplarınca bulundukları bölgeye yoğun şekilde ateş edildiği, bu ateşe karşılık verildiği, çatışmada başvurucunun da üzerinde örgüt mensuplarının giydiği kıyafet ve elinde Kalaşnikof marka tüfekle kaçmaya başladığı, havanın kararması nedeniyle yakalanamayan başvurucunun ertesi gün askerlerin yanına \”Ben yaralıyım.\” diye bağırarak geldiği belirtilmiştir. Aynı tarihli Muhafaza Altına Alma Tutanağı\’nda ise başvurucunun üzerinden bir adet erzak listesi ile 500 avroluk bir adet banknot ele geçirildiği tespitine yer verilmiştir. 7. Jandarma görevlileri H.T. ve A.T.nin 6/10/2012 tarihinde düzenlediği tutanakta başvurucunun gözaltındayken tedavi gördüğü Elazığ Askerî Hastanesinde kendilerine beyanda bulunduğunu ve bu beyanların tutanağa bağlandığını belirtmiştir. Anılan tutanağın ilgili kısmı şöyledir: \”.. bu olayda kullanılan arabanın anahtarının [M.M.D.] isimli şahıs tarafından Hozat ilçe merkezindeki Şarkgaz tüp bayisinde olduğunu, anahtarı tüpgaz bayisinden almasına müteakip Hozat-Yüceldi yolu üzerinde bulunan [M.M.D.ye] ait boş arı kovunlarının içerisinde 3-4 adet poşetin olduğunu, kovanların içerisindeki poşetleri alarak Çat deresine araba ile gitmesini, burada belli bir süre gezdikten sonra örgüt mensuplarının yanına geleceğini söylediğini. Kendisinin de arı kovanlarının yanına giderek boş arı kovanlarının içinde bulunan çeşitli ebattaki 3-4 adet poşeti alarak Çat deresi (büyük dere)\’ye gittiğini. Bir iki tur attıktan sonra ıslık sesi ile 3-4 BTÖ [Bölücü Terör Örgütü] mensubunun yanına geldiğini. Aldığı malzemeleri gelen örgüt mensuplarına teslim ettikten sonra odun kestiği için karşılığında ceza mahiyetinde malzeme listesi vererek bunu temin etmesini söylediklerini bu esnada çatışma çıktığını ve kendisinin olay yerinden kaçarak geceyi dağda geçirdikten sonra sabah arazide gördüğü askerlere listeyi teslim ettiğini sözlü beyanda bulunmuş…\” 8. Başvurucu 8/10/2012 tarihinde terör örgütüne yardım yataklık ve üye olma suçundan tutuklanması talebi ile Hozat Sulh Ceza Mahkemesine sevk edilmiştir. Başvurucu sorgusunda A.D.ye ait otomobille olay yerine ceviz toplamak için gittiğini, geri döndüğü sırada terör örgütü mensuplarınca durdurulduğunu ve kendilerini ihbar etmemesi için alıkonulduğunu, bu sırada bir patlama sesi duyduğunu, bunun üzerine tepeye doğru kaçmaya çalıştığını, sonrasında gelen helikoptere el salladığını, örgüte malzeme temin etmediğini, Olay Yeri Tespit Tutanağı\’nda belirtilen hususları kabul etmediğini, üst aramasında çıkan listeden haberinin olmadığını, üzerinden çıktığı belirtilen 500 avronun kendisine ait olmadığını beyan ederek suçlamayı reddetmiştir. Sorgu sonucunda başvurucunun tutuklanmasına karar verilmiştir. 9. Olay yerinden temin edilen tüfek, fişek ve kovanlar üzerinde yapılan inceleme neticesinde Jandarma Kriminal Daire Başkanlığı tarafından düzenlenen 10/12/2012 tarihli uzmanlık raporunda, ele geçirilen boş kovanların dört farklı silahtan atıldığı tespitine yer verilmiştir. 10. Başvurucunun el ve yüz bölgesinden alınan svap örnekleri ile yaralı olarak yakalandığı sırada üzerinde bulunan tişört gerekli incelemeler için Jandarma Kriminal Daire Başkanlığına gönderilmiştir. Bu materyaller üzerinde yapılan inceleme neticesinde düzenlenen 18/12/2012 tarihli uzmanlık raporunda; başvurucunun yüz bölgesinden alınan svaplar üzerinde kurşun (Pb) elementi tespit edildiğinin, tespit edilen elementin ateşli silahtan kaynaklanan atış artıkları olabileceğinin, başvurucunun tişörtünün önünde ve delinme bölgesinin etrafında atış artıklarının tespit edildiği, delinme bölgesindeki atış artıklarının dağılımı ve yoğunluğu itibarıyla atışın yakın atış olduğunun değerlendirildiği ifadelerine yer verilmiştir. 11. Malatya Cumhuriyet Başsavcılığının (TMK 10. madde ile görevli) 6/4/2013 tarihli iddianamesi ile devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü - [Evin Eklentisi Niteliğindeki Ahırdan Büyükbaş veya Küçükbaş Hayvan Çalma Suçu](https://kayseriavukat.org.tr/buyukbas-veya-kucukbas-hayvan-calma-sucu/): Evin Eklentisi Niteliğindeki Ahırdan Büyükbaş veya Küçükbaş Hayvan Çalma Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2018/13-296 Karar No: 2019/269 Karar Tarihi: 02.04.2019 Özet: Hırsızlık yapılan yerin, katılanın ikamet ettiği ev ve evin eklentisi dışında kalan, sadece hayvanlara özgülenmiş barınak niteliğinde bir yer olmaması, etrafı duvar ile çevrili ve katılanın evi ile aynı bahçe içinde bulunan, evin kullanılmasını tamamlayan, buraya girilmesi hâlinde evde oturanların huzur ve güvenliklerinin bozulacağı yerlerden olması karşısında, sanığın, katılanın ikamet ettiği evin eklentisi niteliğindeki ahırdan bir adet küçükbaş hayvan çalması şeklindeki eyleminin suç ve karar tarihi itibarıyla yürürlükte bulunan hâliyle 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 142/2-g maddesindeki suçu değil aynı Kanun\’un 142/1-b maddesinde yazılı suçu oluşturduğu kabul edilmelidir. Temel hak ve hürriyetlerden olan ücretsiz müdafi hakkına ilişkin yasal mevzuat ile AİHS\’nin farklı hükümler içermesi sebebiyle Anayasanın 90. maddesinin beşinci fıkrası uyarınca somut olayda AİHS\’nin 6/3-c maddesi hükmünün uygulanması gerekmekte olup suç tarihi itibarıyla 18 yaşından küçük olan ve kendi beyanlarına göre sabit bir gelirleri bulunmayan sanıklar … ve …\’ın mali imkânlardan yoksun olması ve sanıklara 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 150. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca talepleri olmaksızın zorunlu olarak müdafi atanması karşısında, zorunlu müdafi ücretinin yargılama giderlerine dahil edilerek sanıklardan tahsiline karar verilmesinde isabet bulunmamaktadır. Bu itibarla bu uyuşmazlık konusu bakımından da Yerel Mahkemenin direnme kararına konu hükmünün bozulmasına karar verilmelidir. İçtihat Metni (5237 s. K. m. 31, 58, 142, 143) Nitelikli hırsızlık suçundan sanıklar … ve …\’ın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 142/2-g, 143 ve 31/3. maddeleri uyarınca 2 yıl 4 ay hapis cezası; sanıklar … ve …\’in ise aynı Kanun\’un 142/2-g, 143, 53 ve 63. maddeleri uyarınca 3 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına, hak yoksunluğuna ve mahsuba ilişkin Eskişehir 2. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 23.12.2008 tarihli ve 353-670 sayılı hükümlerin, sanıklar müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 13. Ceza Dairesince 06.05.2013 tarih ve 814-13104 sayı ile; \”Sanıklar hakkında konut dokunulmazlığını bozma ve mala zarar verme suçlarından zamanaşımı süresi içinde işlem yapılması olanaklı görülmüştür. Tekerrüre esas hükümlülüğü bulunan sanık … hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 58. maddesinin uygulanmaması karşı temyiz olmadığından bozma nedeni yapılmamıştır. Dosya ve duruşma tutanakları içeriğine, toplanıp karar yerinde incelenerek tartışılan hukuken geçerli ve elverişli kanıtlara, gerekçeye ve hâkimin takdirine göre; suçun sanıklar tarafından işlendiğini kabulde ve nitelendirmede usul ve yasaya aykırılık bulunmadığı anlaşılmış, diğer temyiz itirazları da yerinde görülmemiştir. Ancak; Suç tarihinde sanıkların, katılana ait evin bitişiğinde ve aynı bahçe içindeki müştemilatında bulunan ahırın kapısını kırarak içeri girdikleri ve hayvanları çaldıklarının anlaşılması karşısında, eylemlerine uyan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 142/1-b maddesi yerine aynı Kanun\’un 142/2-g maddesi gereğince uygulama yapılması,\” isabetsizliğinden bozulmasına oy çokluğuyla karar verilmiştir. Karşıoy Gerekçesi Daire Üyesi S. Sönmez; \”5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 142. maddesinin 2. fıkrasının (g) bendine göre; hırsızlık suçunun barınak yerlerinde, sürüde veya açık yerlerde bulunan büyükbaş veya küçükbaş hayvan hakkında işlenmesi, daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektiren özel ve nitelikli bir unsur olarak tanımlanmıştır. 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanunu’nun 491/5. bendi mandıra, ağıl gibi hayvanata mahsus yerlerde bulunan yahut lüzumuna göre açık yerlerde veya kırlarda bırakılan hayvanlar hakkında işlenen hırsızlık suçunu düzenlerken aynı Kanun\’un 492/9. bendi, konutun eklentisinden yapılan hayvan hırsızlığını düzenlemiş ve daha nitelikli hâl kabul etmiştir. Kanun koyucu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 142/2. fıkrasının (g) bendi ile böyle bir ayrıma gitmeden, tüm büyükbaş ve küçükbaş hayvan hırsızlıklarını tek bir bent içerisinde toplamıştır; gerek madde metni ve gerekse gerekçesinde konutun eklentisinden ya da bağımsız bir barınaktan hırsızlık gibi bir ayrıma da yer verilmemiştir. Dolayısıyla böyle bir ayrıma yorumla ulaşılmaktadır. Bu yeni düzenleme ile geçimini hayvancılıktan sağlayan köylü ve çiftçi vatandaşların hakkının korunması amaçlanmıştır. (Madde üzerinde 15.09.2004 tarihinde Genel Kuruldaki görüşme tutanakları) Yeni TCK\’da önceki tanımlarda yer verilen \’mandıra, ağıl ve konutun eklentisi\’ gibi kavramlardan vazgeçilmiş; uygulamada kolaylık sağlanması amacıyla bu üç yapıyı (bina) kapsayacak şekilde \’barınak\’ kavramına yer verilmiştir. Türk Dil Kurumu sözlüğü ve benzer sözlüklerde barınak; \’Barınılacak, sığınılacak, içinde yaşanacak yer\’ olarak tanımlanmıştır. Barınak, kimi zaman yaşanılacak büyük bir konut olabileceği gibi kimi zamanda sığınacak küçük bir kulübe de olabilir. Aynı şekilde hayvan barınağı da; etrafı basit bir tel örgü ile çevrili korunak olabileceği gibi konutun altındaki ya da eklentisindeki ahır veya etrafı çit ya da duvarla çevrili bir ağıl da pekâlâ olabilir. Dolayısıyla barınak kavramını sadece \’konutun eklentisi\’ anlayışı ile sınırlı tutmak ve bu şekilde dar yorumlamak maddenin düzenleniş amacına uygun düşmeyecektir. Somut olayda ya da benzer hırsızlıklarda tek bir fiille aynı maddenin birden fazla fıkra ve bendinin ihlâl edildiği anlaşılmaktadır. Bir fiille hem Türk Ceza Kanunu\’nun 142/1. maddesinin hem de 142/2. maddesinin ihlâl edildiğine ilişkin uygulamadan ayrı ayrı örnek verilecek olursa; Mağdurun evinin eklentisi niteliğinde olan bahçesinde sara nöbeti geçirmesi sırasında ya da bayılmış hâlde iken dışarıdan mağdurun bayıldığını gören sanığın bahçe kapısını kırıp bahçeye girerek mağdurun üzerinden ya da evinden eşya çalması eylemi, TCK’nın 142/2-a bendi kapsamında değerlendirilmekte; Hastanede muayene sırasını bekleyen mağdurun cebinden cüzdanının çekilmesi eyleminde TCK’nın 142/2-b bendi; Binada çıkan yangın sırasında bu korku ve kargaşadan yararlanan sanığın, mağdurun konutundan ya da eklentisinden eşya çalması eyleminde TCK’nın 142/2-c bendi; Bina içerisinde bulunan çelik kasadan anahtar uydurmak suretiyle para ya da ziynet eşyasının çalınması eyleminde TCK’nın 142/2-d bendi; Sanığın polis memuru olmamasına rağmen polis kıyafeti giymek suretiyle mağdurun evinde arama yapma bahanesiyle içeri girip malını çalması eyleminde TCK’nın 142/2-f bendi gereğince uygulama yapılmaktadır. Örnek uygulamalar çoğaltılabilir. Görülüyor ki, bu açıklamalara göre tek bir fiille bina ya da eklentisinden işlenen hırsızlık suçunun işleniş şekline göre TCK’nın 142/1-b maddesindeki suçun oluştuğu durumlarda ayrıca daha özel ve nitelikli hâl olan TCK’nın 142/2. maddesindeki diğer a, b, c, d, e ve f bentlerinde yer alan suçların da oluşması hâlinde daha ağır ceza gerektiren fıkra uyarınca hüküm kurulmakta; koşulları var ise ayrıca TCK’nın 116 ve 151. maddelerinde düzenlenen suçlardan da cezalandırılması cihetine gidilmekte iken aynı fıkranın \’g\’ bendi yerine 142/1-b maddesi gereğince uygulama yapılması diğer bentlerdeki uygulama çelişkisini ortaya koymaktadır. Özetle \’büyükbaş ve küçükbaş hayvanlar hakkında hırsızlık\’ suçu olarak tanımlanan TCK’nın 142/2-g maddesine göre binanın eklentisi olarak kabul edilen ahırdan büyükbaş hayvan çalınması eyleminin yukarıda verilen örneklerdeki fiillerden suçun işleniş biçimi itibarıyla hiçbir farkı bulunmamaktadır. Açıklanan nedenlerden dolayı yerel mahkemenin uygulaması usul ve yasaya uygun - [Unutulma Hakkı: Kişisel Veri ve Bilgilere Erişimin Engellenmesinin Talep Edilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/unutulma-hakki-aym-karari/): Unutulma Hakkı Kapsamında Geçmişte Yayınlanan Kişisel Verilere Erişimin Engellenmesi Unutulma Hakkı: Gelişen teknoloji, kişisel verilerin kolayca kaydedilebilmesine ve uzun yıllar boyunca saklanabilmesine ve erişilebilmesine imkan sağlamaktadır. Bu kapsamda, kayıt altına alınan kişisel verilerin hızlı ve geniş paylaşım nedeniyle ortadan kaldırılmasının oldukça güç olduğu günümüz teknolojisinde, ilgili kişisel verilere üçüncü kişiler tarafından erişilememesi özel hayata saygı ilkesi kapsamında önem arz etmektedir. Bu anlamda kişisel verilere üçüncü kişiler tarafından erişimin (kısmen) kısıtlanması sağlanarak; özel hayatın gizliliğinin güvence altına alınması, toplumdan dışlanmasının engellenmesi ve geçmişinden bağımsız bir şekilde yeni bir başlangıç yapabilmesi adına kişisel verilerin korunması hakkının bir görünümü olarak “Unutulma Hakkı” gündeme gelmektedir. Yargı kararları, öğreti ve uluslararası kurumların görüşleri doğrultusunda literatürde, unutulma hakkı “bireyin geçmişte hukuka uygun olarak yayılmış ve doğru nitelikteki bilgilerinin zamanın geçmesine bağlı olarak erişimden kaldırılmasını ya da gündeme getirilmemesini talep edebilmesi” olarak tanımlanmaktadır. Diğer bir ifadeyle, unutulma hakkı, genel olarak bireylerin kişisel verilerine erişimin engellenmesini talep edebilmesi hakkını ifade etmektedir. Dolayısıyla bireylerin itibarlarını kötü etkileyecek haber, yorum ve içeriklere erişimi azaltma taleplerini yerine getirmek adına unutulma hakkı uygun bir araç sağlamaktadır. Ülkemizde “Unutulma Hakkı” başlığı altında, kavramsal olarak bu hakka yer verilen hukuki bir düzenleme bulunmamakla birlikte hukukumuzda bu hakkı gerçekleştirmeye yönelik araçların bulunduğunu söylemek mümkündür. Öncelikle, Anayasa’nın 20. maddesinde kişisel verilerin korunmasını isteme hakkının; kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmenin yanı sıra bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme hakkını da kapsadığı belirtilmiştir. Bu çerçevede Anayasa, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu, 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu, 5352 sayılı Adli Sicil Kanunu ve 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun unutulma hakkının tesisine yönelik çeşitli araçlar barındırmaktadır. Anayasa Mahkemesi Kararı Değerlendirmesi Olaylar Başvurucu, hakkında ulusal bir gazetenin internet arşivinde, uyuşturucu kullandığı için adli para cezasına hükmedildiğine ilişkin 1998 ve 1999 yıllarına ait yayımlanan toplam üç haberin internet yayınının kaldırılması amacıyla ilgili basın kuruluşuna 2/4/2013 tarihinde ihtarname göndermiştir. Anılan haber içeriklerinin iki gün içinde kaldırılmaması üzerine başvurucu, içeriklerin yayından kaldırılması talebiyle ilgili basın kuruluşu aleyhine 18/4/2013 tarihinde (kapatılan) İstanbul 36. Sulh Ceza Mahkemesine başvurmuş, Mahkeme 22/4/2013 tarihinde “talebe konu yazının güncelliğini yitirdiği, haber değerinin bulunmadığı, gündemde kalmasında kamu yararı bulunmadığı ve bu haliyle muhatabının özel hayatına ilişkin incitici ve örseleyici bir bilgi niteliğinde olduğu” gerekçesiyle talebin kabulüne karar vermiştir. İtiraz üzerine, İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 28/5/2013 tarihli kararıyla Mahkemenin anılan kararının kaldırılmasına hükmedilmiş ve bu karar 21/6/2013 tarihinde başvurucu vekiline tebliğ edilmiştir. Başvurucunun İddiaları Başvurucu, adli para cezası ödemeye mahkûm edildiği olay ile ilgili olarak internet sitelerinde yer almaya devam eden haber içeriğinin yayından kaldırılması yönündeki taleplerinin yargısal makamlar tarafından reddedilmesi nedeniyle Anayasa’nın 12., 17., 20., 25., 26., 27. ve 32. maddelerinde güvence altına alınan haklarının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Mahkemenin Değerlendirmesi Anayasa Mahkemesi bu iddia kapsamında özetle aşağıdaki değerlendirmeleri yapmıştır: Mevcut olayda başvurucunun, haberlerin hâlen internette yer alması nedeniyle müdahale edilen şeref ve itibar hakkı ile içeriğin yayından çıkarılması hâlinde müdahale edilecek olan ifade ve basın özgürlükleri arasında adil bir denge kurulması gerekmektedir. Bu dengenin değerlendirilmesinde somut olay açısından gözönünde bulundurulması gereken önemli bir husus şeref ve itibarın korunması hakkı ve unutulma hakkı karşısında sadece ifade ve basın özgürlüklerinin değil ayrıca kişilerin haber ve fikirlere ulaşma özgürlüğünün de olduğudur. Anayasa Mahkemesi anılan hak ve özgürlükler arasında adil bir denge kurulup kurulmadığı hususundaki değerlendirmesini temel olarak yetkili yargı mercilerinin ortaya koyduğu gerekçe üzerinden yapmaktadır. Unutulma hakkı, internet ortamında bir haberin uzun süredir kolayca ulaşılabilir olması nedeniyle kişinin şeref ve itibarının zedelenmesi durumunda gündeme gelmektedir. Bu hakkın amacı, internetin yaygınlaşması ve sağladığı imkânlar nedeniyle ifade ve basın özgürlükleri ile kişilerin manevi varlığının geliştirilmesi hakkı arasında gerekli hassas dengenin kurulmasını sağlamaktır. O hâlde bu yol, internet ortamında haber arşivini koruma altına alan basın özgürlüğünün ve halkın haber ve fikirlere ulaşma özgürlüğünün özüne dokunmayacak ve aynı zamanda hak sahibinin çıkarlarını koruyacak şekilde kullanılmalıdır. Somut olayda, başvurucunun şikâyetine konu olan haberler 1998 ve 1999 yıllarında yayımlanmıştır ve arşiv niteliğindedir. Gazete arşivi niteliğinde olan haberler açısından arşivin sadece dijital alanda tutulmadığı ve içerik sağlayıcı tarafından saklanabileceği açıktır. Özellikle ölçülülük ilkesi temelinde yapılacak bir değerlendirme ile internet ortamında haberi ulaşılabilir kılan kişisel verilerin silinerek erişimin engellenmesi gibi yöntemler gözetildiğinde internet ortamındaki arşiv niteliğindeki haberin tamamen silinmeden sonuca ulaşılabilmesi mümkündür. Bu bağlamda bilimsel araştırmalar açısından dijital haber arşivinin tamamen silinerek geçmişteki olayların yeniden yazılması sonucunu doğuracak nitelikte basın özgürlüğüne yönelik ciddi müdahalelerin ortaya çıkması önlenebilir. Başvurucu hakkında internet ortamındaki arşivde muhafaza edilen ve kolaylıkla ulaşılabilir kılınan haberler, 1998 ve 1999 yılındaki ceza yargılamasına ilişkindir. Bu haberlerin gerçeğe aykırı olduğu ileri sürülmemiştir. Haberler başvurucunun uyuşturucu kullanırken yakalanması ve daha sonrasında yargılanması hakkındadır. Bu bağlamda haber konusunun, haberin arşivde kolaylıkla ulaşılabilir kılınması için gerekli bulunan toplumsal açıdan haber değerinin devam etmesi veya haberin geleceğe ışık tutacak niteliğe sahip olması özelliklerini taşıdığı söylenemez. Başvuru tarihi itibarıyla söz konusu haberin yaklaşık on dört yıl önceki bir olaya ilişkin olduğu ve böylelikle güncelliğini yitirdiği açıktır. İstatistiki ve bilimsel amaçlar yönünden de yukarıda ifade edilen gerekçelerle bu bilgilere internet ortamında kolaylıkla ulaşılmayı gerekli kılan bir neden bulunmamaktadır. Bu bağlamda kamu yararı bakımından siyasi veya medyatik bir kişiliğe sahip olmayan başvurucu hakkında internet ortamında yayınlanan haberlerin kolaylıkla ulaşılabilirliğinin başvurucunun itibarını zedelediği açıktır. Sonuç olarak başvurucu hakkında yapılan haberler unutulma hakkı kapsamında değerlendirilmesi gereken haberlerdir. İnternet ortamının sağladığı kolaylıklar gözetildiğinde başvurucunun şeref ve itibarının korunması için anılan habere erişimin engellenmesi gerekmektedir. Bu bağlamda erişiminin engellenmesine yönelik talebin reddedilmesiyle ifade ve basın özgürlükleri ile kişinin manevi bütünlüğünün korunması hakkı arasında adil bir dengenin kurulduğu söylenemez. Açıklanan nedenlerle başvurucunun Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan şeref ve itibarın korunması hakkının ihlal edildiğine karar verilmiştir. Unutulma Hakkı: Geçmişte Yayınlanan Kişisel Verilere Erişimin Engellenmesinin Talep Edilmesi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru N.B.B. Başvuru No: 2013/5653 Karar Tarihi: 3/3/2016 R.G. Tarih ve Sayı: 24/8/2016-29811 Genel Kurul – Kararı Başkan: Zühtü ARSLAN Başkanvekilleri: Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM Üyeler: Serdar ÖZGÜLDÜR, Serruh KALELİ, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Recep KÖMÜRCÜ, Alparslan ALTAN, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Erdal TERCAN, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Rıdvan GÜLEÇ Raportör: Murat ŞEN Başvurucu: N.B.B (Gizlilik Talebi Kabul) I. Başvurunun Konusu - [OHAL KHK’sı Uyarınca Cezaevinde Avukatla Görüşmelerin İzlenmesi ve Kaydedilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/cezaevinde-avukatla-gorusmelerin-izlenmesi/): OHAL KHK’sı Uyarınca Cezaevinde Avukatla Görüşmelerin Kaydedilmesi AİHM Canavcı ve Diğerleri Kararı Başvuru No. 24074/19 ve diğerleri © Çeviren, Stichting Justice Square, @JJusticesquare, Kasım 2023. Çeviri, daha önce Vakfın internet sitesi’nde yayımlanmış ve yayımlama izni, AİHM’in veri tabanı HUDOC’a konulması için verilmiştir. İKİNCİ BÖLÜM – KARAR Madde 8 • Özel hayat • Madde 15 • Olağanüstü hallerde askıya alma • Başvurucuların cezaevindeyken avukatlarıyla yaptıkları görüşmelerin, 15 Temmuz 2016 tarihli darbe teşebbüsünün sonrasında kabul edilen bir kanun hükmünde kararname uyarınca izlenmesi ve kaydedilmesi • Birinci başvurucuya uygulanan şikâyet konusu tedbirlerin, kararnamenin gerektirdiği şekilde bir savcılık kararına dayanmaması • Diğer başvuruculara uygulanan tedbir kararlarında bireyselleştirilmiş gerekçelerin bulunmaması • Tedbirlerin açık uçlu olarak uygulanmasının hukuki belirliliği zedelemesi • Kötüye kullanıma ve keyfiliğe karşı yeterli yasal güvencelerin bulunmamasının, davalı devletin askıya alması tarafından haklı kılınmaması • Yargısal denetimin yeterli veya etkili olmaması • Müdahalenin \”yasayla öngörülmemesi\” GİRİŞ 1. Mevcut dava, 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişiminin ardından ilan edilen olağanüstü hâl kapsamında çıkarılan bir kanun hükmünde kararname uyarınca, başvurucuların cezaevinde bulundukları sırada avukatlarıyla yaptıkları görüşmelerin izlenmesi ve kaydedilmesiyle ilgilidir. Başvurucular, Sözleşme’nin 8. ve 13. maddelerinin ihlal edildiğinden şikâyet etmektedirler. OLAYLAR 2. Başvurucuların bilgileri ve temsilcilerinin isimleri ekte listelenmiştir. 3. Hükûmet, kendi görevlisi olan, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Daire Başkanı Sayın Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilmiştir. I. Davanın Arka Planı 4. 15-16 Temmuz 2016 gecesi Türk Silahlı Kuvvetlerine mensup bir grup kişi, demokratik yollarla seçilmiş Parlamentoyu, Hükûmeti ve Cumhurbaşkanını devirmeyi amaçlayan bir darbe başlatmıştır. Şiddet olaylarının yaşandığı o gece boyunca 250’den fazla kişi öldürülmüş ve 2,500’den fazla kişi de yaralanmıştır. 5. Türk Hükûmeti, 20 Temmuz 2016 tarihinde, 21 Temmuz 2016 tarihinden itibaren üç aylık bir süre için olağanüstü hâl ilan etmiştir. Olağanüstü hâl daha sonra Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu tarafından her üç ayda bir uzatılmıştır. 6. Türk makamları, 21 Temmuz 2016 tarihinde, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine 15. madde itibarıyla Sözleşme’yi askıya aldıklarını bildirmiştir. 7. Askeri darbe girişiminin ardından, Türkiye genelindeki savcılıklar, darbe girişimine doğrudan karışmış olanlar ve doğrudan karışmamış olmakla birlikte, ulusal makamlar tarafından darbe girişimini azmettirdiği düşünülen \”Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması\”nın (bundan böyle \”FETÖ/PDY\” olarak anılacaktır) örgütsel yapısının bir parçası olduğundan şüphelenilenler hakkında ceza kovuşturmaları başlatmıştır. 8. Olağanüstü hâl süresince, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, Anayasa’nın 121. maddesi uyarınca otuz yedi adet olağanüstü hâl kanun hükmünde kararnamesi (667-703 sayılı) çıkarmıştır. Hükûmet, 23 Temmuz 2016 tarihinde yürürlüğe giren 667 sayılı Olağanüstü Hâl Kanun Hükmünde Kararnamesi’nin, belirli suçlara ilişkin soruşturmalar ve cezai kovuşturmalarla ilgili 6. madde kapsamındaki tedbirleri de içeren terörle mücadele ve darbe girişimine ilişkin olarak olağanüstü hâl süresince alınacak tedbirleri düzenlediğini açıklamıştır. 9. 18 Temmuz 2018 tarihinde, olağanüstü hâl kaldırılmıştır. II. Başvuru No. 24074/19 A. Birinci başvurucunun tutukluluğu ve avukatıyla yaptığı görüşmelerin izlenmesine ilişkin karar 10. Bakırköy Sulh Ceza Mahkemesi, 21 Temmuz 2016 tarihinde birinci başvurucunun FETÖ/PDY’ye üye olma ve Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etme suçlarından tutuklanmasına karar vermiştir. Başvurucu, aynı gün Silivri Cezaevine konulmuştur. 11. Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı, 25 Temmuz 2016 tarihinde Silivri Cezaevi idaresine gönderdiği bir yazıda, FETÖ/PDY’nin yapısı, haberleşme yöntemleri ve bazı örgüt mensuplarının halen yakalanamamış olması dikkate alındığında, avukatlarla yapılan görüşmelerin, örgüt mensupları arasında gizli, açık veya şifreli mesajların ve örgütten tutuklu bulunan mensuplarına talimatların iletilmesi amacıyla kullanılma ihtimali bulunduğundan, ülke ve ceza infaz kurumlarının güvenliğini tehlikeye düşürebileceğini belirtmiştir. Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı bu nedenle 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 6/1 (d) maddesi uyarınca bazı tedbirlerin alınmasının gerekli olduğunu değerlendirmiştir. 12. Bu bağlamda Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı, Silivri Cezaevi idaresine, olağanüstü hâl süresince FETÖ/PDY üyeliğinden tutuklu bulunanlar ile avukatları arasındaki görüşmelerin bir görevli tarafından izlenmesi talimatını vermiştir. Aynı gerekçeyle, Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı bu tür görüşmelerin teknik cihazlarla sesli veya görüntülü olarak kaydedilmesi talimatını da vermiştir. 13. Birinci başvurucu, 1 Şubat 2017 tarihinde Silivri İnfaz Hâkimliğine şikâyette bulunmuş ve avukatıyla yaptığı görüşmelerin izlenmesi ve kaydedilmesine ilişkin kararın kaldırılmasını talep etmiştir. 14. Silivri İnfaz Hâkimi, 21 Mart 2017 tarihinde şikâyet konusunun Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığının kararı olduğunu kaydetmiştir. Hâkim, yargısal kararlara ilişkin şikâyetlerle ilgilenme yetkisinin bulunmadığını gerekçe göstererek, ilk başvurucunun şikâyetini esastan incelemeden reddetmiştir. Daha sonrasında Silivri Ağır Ceza Mahkemesi, birinci başvurucu tarafından infaz hâkiminin kararına karşı yapılan itirazı, kararın hukuka ve usule uygun olduğu gerekçesiyle reddetmiştir. B. Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru 15. 18 Mayıs 2017 tarihinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunan birinci başvurucu, cezaevinde avukatıyla yaptığı görüşmelerin izlenmesi ve kaydedilmesinden şikâyetçi olmuştur. Başvuru formunda, diğer hususların yanı sıra Sözleşme’nin 8. maddesine atıfta bulunarak, özel hayatına saygı hakkının ihlal edildiğinden şikâyet etmiştir. Bu noktada, konuyla ilgili bir savcılık kararının yokluğunda, cezaevinde avukatıyla yaptığı görüşmelerin sesli ve görüntülü olarak kaydedilmesinin ve bir memur tarafından izlenmesinin yanı sıra savunmasıyla ilgili belgelere el konulmasının, özel hayatına saygı hakkının ihlali anlamına geldiğini ileri sürmüştür. 16. Anayasa Mahkemesi, 1 Şubat 2019 tarihli kararında (No. 2017/26587), birinci başvurucunun bireysel başvurusunu adil yargılanma hakkı ışığında incelemiş ve iç hukuk yollarını tüketmediği gerekçesiyle reddetmiştir. C. İlk başvurucunun avukatıyla yaptığı görüşmeler 17. Birinci başvurucu, 9 Ağustos 2016 ilâ 3 Temmuz 2017 tarihleri arasında avukatıyla dokuz görüşme yapmış ve bu görüşmelerin tamamı teknik cihazlarla sesli ve görüntülü kayıt altına alınmıştır. Ayrıca bu görüşmeler, görüşme odasında bulunan bir memur nezaretinde gerçekleşmiştir. 18. 18 Temmuz 2017 tarihinde, birinci başvurucu aleyhindeki ceza davasının ilk duruşması İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinde görülmüştür. Bu duruşma sırasında başvurucu, mahkemeden avukatıyla yaptığı görüşmelerin izlenmesi ve kaydedilmesi uygulamasına son verilmesini talep etmiştir. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi bu talebi kabul etmiş ve kararına ilişkin herhangi bir gerekçe göstermeksizin söz konusu tedbirin kaldırılmasına hükmetmiştir. 19. Başvurucu, avukatıyla yirmi dokuz görüşme daha yapmıştır. Bu görüşmeler ne kaydedilmiş ne de bir görevli tarafından izlenmiştir. III. Başvuru No. 44839/19 A. İkinci başvurucunun tutukluluğu ve avukatıyla yaptığı görüşmelerin izlenmesi kararı 20. 21 Temmuz 2016 tarihinde Zonguldak Sulh Ceza Hâkimliği, ikinci başvurucunun FETÖ/PDY’ye üye olmak ve Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmek suçlarından tutuklanmasına karar vermiştir. Başvurucu, aynı gün Zonguldak Cezaevine konulmuştur. 31 Temmuz 2016 tarihinde Kocaeli Cezaevine nakledilmiştir. 21. Zonguldak Cumhuriyet Başsavcılığı, 2 Ağustos 2016 tarihinde Kocaeli Cezaevi idaresine, terör örgütü üyeliği de dahil olmak üzere belirli suçlardan tutuklu bulunan kişiler ile avukatları arasındaki görüşmelerin olağanüstü hâl süresince bir görevli - [Sosyal Medya Paylaşımı Nedeniyle Tazminata Hükmedilmesi, İfade Özgürlüğünün İhlalidir](https://kayseriavukat.org.tr/sosyal-medya-paylasimi-nedeniyle-tazminat/): Sosyal Medya Paylaşımı Nedeniyle Tazminata Hükmedilmesi Anayasa Mahkemesi Kararı Değerlendirmesi İddialar Başvurucu, bir şirket hakkında yaptığı sosyal medya paylaşımı nedeniyle tazminat ödemesine karar verilmesi nedeniyle ifade özgürlüğünün ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Olaylar 2016 yılında ulusal bir gazetede bir vakıf ve bir dernekle bağlantılı olduğu söylenen yurtlarda kalan en az on öğrencinin yurt sorumlusu bir öğretmen tarafından tacize uğradığına ilişkin bir haber yayımlanmıştır. Bu haberlerin ardından telekomünikasyon alanında faaliyet gösteren, haberleşme ve iletişim sektöründe ticari faaliyetleriyle kamu tarafından tanınan bir şirket olan davacı T. ile vakıf arasında mali destek ilişkisi bulunduğu iddiaları kamunun gündemine gelmiş ve haberlere konu edilmiştir. Bu haberlerin ardından başvurucu, başka bir GSM operatörüne geçiş yaptığına dair ekran görüntüsü ile birlikte “Pedofili destekçisi ve sansürcü @… ile olan 16 yıllık sözleşmemi iptal ettirdim.#… @…Boykot” şeklinde bir iletiyi sosyal medya hesabından paylaşmıştır. Davacı Şirket, kişilik haklarına saldırıda bulunulduğu iddiasıyla asliye hukuk mahkemesinde başvurucu aleyhine manevi tazminat davası açmış; asliye hukuk mahkemesi paylaşımda kullandığı “pedofili destekçisi” ibaresi nedeniyle başvurucunun 500 TL manevi tazminat ödemesine karar vermiştir. Başvurucunun istinaf başvurusu ise bölge adliye mahkemesince reddedilmiştir. Mahkemenin Değerlendirmesi Somut olayda başvuru konusu paylaşım, mali destek tartışmalarının güncelliğini koruduğu ve kamusal ilginin yüksek olduğu bir dönemde yapılmıştır. Bu itibarla kullanılan ifadelerin olgusal temeli olduğu kabul edilmelidir. Bununla birlikte davacının tüzel kişiliğe sahip özel bir şirket olması nedeniyle somut olaya konu “pedofili” yakıştırması ancak gerçek bir kişiye yöneltildiği zaman haksız olgu isnadı teşkil edecektir ve kullanılan ifadeler bir değer yargısından ibarettir. Başvurucu, kamuya hitaben davacı Şirket ile kurulacak ticari ilişkinin davacı Şirketin ilgili vakfın kampanyasına destek vermesi sebebi ile çocuk istismarcılarını desteklemek anlamına geleceğini sert ve kışkırtıcı bir dille ifade etmiştir. Daha önce birçok kararda vurgulandığı üzere ifade özgürlüğü sadece kabul gören, zararsız ya da kayıtsızlık içeren bilgiler veya fikirler için değil aynı zamanda kırıcı, şok edici ya da rahatsız edici olanlar için de geçerlidir. Bu anlamda paylaşıma konu ifadeler her ne kadar rahatsız edici nitelikte olsa da ifadelerin davacının ticari itibarından ziyade temelde vakıf ve davacı arasındaki mali destek ilişkisini hedef alarak davacı üzerinde bir baskı oluşturmayı amaçladığı açıktır. Dolayısıyla başvurucunun tek amacının hakaret yoluyla saldırgan bir söylemde bulunmak olduğunun kabulüyle paylaşımın ifade özgürlüğü korumasının dışında kaldığı sonucuna ulaşmak mümkün değildir. Öte yandan davacı Şirket, bahse konu haber ve iddialara cevaben kamuya açıklamada bulunmuş; söz konusu mali desteklerin eğitim bursu niteliğinde olduğunu ve herhangi bir vakfı, derneği veya sivil toplum kuruluşunu desteklemekten ziyade öğrencilerin eğitimi için verildiğini belirtmiş, bunun dışında ilgili haberlerin tekzibi niteliğinde herhangi bir ifadeye yer vermemiştir. Bu yönüyle davacının hakkındaki iddialara nasıl cevap verileceğini bildiği ve telekomünikasyon alanında faaliyet göstermesi nedeniyle de konu ticari itibarın korunması olduğunda daha avantajlı bir konuma sahip olduğu tartışmasızdır. Dolayısıyla davacının kendisine yöneltilen bu nitelikteki eleştirilere herhangi bir kimseye göre katlanma yükümlülüğü daha fazladır. Sonuç olarak mahkemeler başvurucunun ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşıladığını, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olduğunu ikna edici bir şekilde, ilgili ve yeterli bir gerekçe ile ortaya koyamamıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar vermiştir. Sosyal Medya Paylaşımı Nedeniyle Tazminata Hükmedilmesi, İfade Özgürlüğünün İhlalidir Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Ozan Güven – Başvuru No: 2021/8967 Karar Tarihi: 27/9/2023 Resmî Gazete Tarih ve Sayısı: 30/11/2023-32385 Genel Kurul – Karar Başkan: Zühtü ARSLAN Başkanvekilleri: Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA Üyeler: Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, Rıdvan GÜLEÇ, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE Raportör: Tahir Hami TOPAÇ Başvurucu: Ozan GÜVEN I. Başvurunun Konusu 1. Başvuru, bir şirket hakkında yaptığı sosyal medya paylaşımı sebebi ile tazminat ödemesine karar verilen başvurucunun ifade özgürlüğünün ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. Başvuru Süreci 2. Başvuru 12/2/2021 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. 3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. 4. Birinci Bölüm, başvurunun Genel Kurula sevkine karar vermiştir. III. Olay ve Olgular 5. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: 6. Başvurucu 1984 doğumlu olup İstanbul’da ikamet etmektedir. 7. Davacı T., telekomünikasyon alanında faaliyet gösteren, haberleşme ve iletişim sektöründe ticari faaliyetleriyle kamu tarafından tanınan bir şirkettir. Davacı; ticari faaliyetlerinin yanı sıra kültür, sanat, spor ve eğitim alanlarında yürütülen birçok toplumsal sorumluluk proje ve kampanyalarına da destek sağladığını belirtmektedir. 8. 2016 yılının Mart ayı başlarında ulusal bir gazetede bir vakıf ve bir dernekle bağlantılı olduğu söylenen yurtlarda kalan en az on öğrencinin yurt sorumlusu bir öğretmen tarafından tacize uğradığına ilişkin bir haber yayımlanmıştır. Haberde, çocuklardan birinin yaşadıklarını bir psikoloğa anlatması ve psikoloğun da konuyu yetkililere bildirmesiyle olayın ortaya çıktığı, Karaman’da Cumhuriyet savcısının konuyla ilgili soruşturma başlattığı yer almıştır. Daha sonraki haberlere göre sanık kısa sürede tutuklanmış ve yine mart ayı içinde iddianame tamamlanarak yargı süreci başlamıştır. Kamuda büyük infial uyandıran olay çok sayıda sivil toplum kuruluşunca takip edilmiş, Türkiye Büyük Millet Meclisi gündemine gelmiş, ulusal ve uluslararası yayın organlarında sayısız habere konu olmuştur (Hayriye Özde Çelikbilek, B. No: 2016/13543, 24/10/2019, § 10; Kemal Kılıçdaroğlu (6), B. No: 2017/27971, 18/5/2021, § 9; Ceyhun Tunç, B. No: 2017/20822, 14/9/2021, § 10). 9. Bahse konu haberlerin ardından davacı Şirket ile söz konusu vakıf arasında mali destek ilişkisi bulunduğu iddiaları kamunun gündemine gelmiş ve haberlere konu edilmiştir (benzer nitelikteki haber için bkz. Ceyhun Tunç, § 11). Nitekim davacı Şirket, iddialara ilişkin olarak 24/3/2016 tarihinde kamuoyu açıklaması yapmıştır. İlgili açıklama şöyledir: “Türkiye’nin T.’si olarak,…, onbinlerce gencimize umut ışığı olan, geleceğe daha güvenle yürümelerini sağlayan Kardelenler, Van İçin Türkiye Kumbarası, Engelsiz Eğitim, Gönül Köprüsü gibi projeler, milyonlarca insanımızın da takdirini ve gönlünü kazanmıştır. Tüm bu projelerle 16 yıl boyunca kesintisiz olarak 100 binin üzerinde eğitim bursu sağladık. Saygıdeğer kamuoyumuzun bilmesini isteriz ki, doğrudan öğrencilerimize giden burslarla, biz herhangi bir vakfı, derneği veya sivil toplum kuruluşunu değil, öğrencilerimizin eğitimini destekliyoruz,…, ülkemizin geleceğinin garantisi olan gençlerimizi desteklemeye devam edeceğiz.” 10. Başvurucu, anılan haberin ardından 17/5/2016 tarihinde bir sosyal medya platformundaki hesabında “Pedofili destekçisi ve sansürcü @… ile olan 16 yıllık sözleşmemi iptal ettirdim. #sansür… @…Boykot” şeklinde bir gönderi paylaşmıştır. 11. Davacı, söz konusu paylaşım nedeniyle kişilik haklarına saldırıda bulunulduğu iddiasıyla 24/10/2016 tarihinde İstanbul Anadolu 3. Asliye Hukuk Mahkemesinde (Mahkeme) başvurucu aleyhine - [Hükmün Sanığa Tebliğ Edilmemesi Halinde Öğrenme Üzerine Temyiz Dilekçesi Verilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/hukmun-saniga-teblig-edilmemesi/): Usulüne Uygun Şekilde Hükmün Sanığa Tebliğ Edilmemesi Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2023/6-100 Karar No: 2023/339 Karar tarihi: 07-06-2023 Özet: D… 7. Asliye Ceza Mahkemesinin sanık hakkında kurduğu ilk hükmü, sanık …’ya usulüne uygun şekilde tebliğ edilmemiş olup sanığın 25.03.2009 tarihinde verdiği temyiz dilekçesinin, öğrenme üzerine verilmiş temyiz dilekçesi olarak süresinde kabul edilmekle, sanığın temyiz isteminin süresinden sonra gerçekleştiği gerekçesiyle verilen ret kararı ve bu karar sonrasında verilip de hukuki değerden yoksun olan D…7. Asliye Ceza Mahkemesinin sanık hakkında sirayet nedeniyle yeniden kurulan mahkûmiyet hükmü ile onama ilamının kaldırılmasına karar verilmiştir. (2709 s. K. m. 36, 40) (5237 s. K. m. 51, 53, 58, 62, 142, 143, 168) (1412 s. K. m. 325, 326) (5271 s. K. m. 34, 40, 308) (7201 s. K. m. 10, 19, 21, 32) (Tebligat Kanununun Uygulanmasına Dair Yönetmelik m. 53) I. HUKUKİ SÜREÇ Hırsızlık suçundan sanık …\’nun, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 142/1-a-e, 58 ve 53. maddeleri uyarınca 2 yıl hapis cezasıyla cezalandırılmasına, cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve hak yoksunluğuna; inceleme dışı sanık …\’nın ise aynı Kanun\’un 142/1-a, 62, 51/1-3 ve 53. maddeleri uyarınca 1 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, ertelemeye ve hak yoksunluğuna ilişkin Denizli 7. Asliye Ceza Mahkemesince kurulan 25.11.2008 tarihli ve 197-606 sayılı hükümlerin, sanıklar tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay (Kapatılan) 13. Ceza Dairesince 28.05.2013 tarih ve 3406-15921 sayı ile; \” A- Sanık … hakkında kurulan hükmün temyiz incelemesinde; 25.11.2008 tarihinde yokluğunda açıklanan hükmün 17.03.2009 tarihinde tebliği üzerine, 5320 sayılı Yasa\’nın 8/1 maddesi yollamasıyla 1412 sayılı CMUK’nın 310. maddesinde öngörülen bir haftalık yasal süreden sonra 25.03.2009 tarihinde temyiz isteminde bulunan sanığın temyiz talebinin, 1412 sayılı CMUK’nın 317. maddesi uyarınca isteme aykırı olarak reddine, B- Sanık …hakkında kurulan hükmün temyiz incelemesine gelince; Dosya ve duruşma tutanakları içeriğine, toplanıp karar yerinde tartışılan hukuken geçerli ve elverişli kanıtlara, gerekçeye ve hâkimin takdirine göre; suçun sanık tarafından işlendiğini kabulde usul ve yasaya aykırılık bulunmadığından, diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiştir. Ancak; 1- Hırsızlık suçu tamamlandıktan sonra, polis tarafından başka bir iş makinesinden mazot çalarken yakalanan sanık …’nın, olay yerinde bulunan otomobilin bagajında ele geçirilen 100 litre mazotu katılan Belediyenin iş makinesinden diğer sanıklar … ve … Karaçoban ile birlikte çaldıklarını söyleyip yerini göstermek suretiyle, henüz başvurusu bulunmayan katılan Belediyeye çalınan 150 litre mazotun büyük bir kısmının iadesini sağladığının anlaşılması karşısında, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 168/4. maddesi uyarınca katılandan kısmi geri vermeye rızası bulunup bulunmadığı sorularak sonucuna göre sanıklar hakkında aynı Yasa\’nın 168/1. maddesinin uygulanıp uygulanmayacağı belirlenmeden yazılı şekilde hüküm kurulması, 2- Sanığın eylemi saat 23.00 ile 02.00 arasında gece sayılan zaman dilimi içerisinde işlediği hâlde 5237 sayılı TCK\’nın 143. maddesi ile cezadan artırım yapılmaması, 3- Sanık hakkında 5237 sayılı TCK\’nın 53. maddesi ile uygulama yapılmaması, Bozmayı gerektirmiş, sanık …’nın temyiz itirazı bu bakımdan yerinde görülmüş olduğundan, hükmün açıklanan nedenlerle isteme aykırı olarak bozulmasına, 5320 sayılı Yasa\’nın 8/1. maddesi aracılığı ile 1412 sayılı CMUK’nın 325 ve 326/son maddesi uyarınca kazanılmış hakkın korunmasına ve bozmanın sanık …’ya da teşmiline,\” karar verilmiştir. Bu karar üzerine dosyayı yeniden ele alan Yerel Mahkemece 03.03.2022 tarih ve 354-131 sayı ile sanığın, TCK’nın 142/1-a, 143, 58 ve 53. maddeleri uyarınca 3 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına, 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu\’nun 325 ve 326/son maddeleri gereğince cezasının 2 yıl hapis cezası olarak infazına karar verilmiş, bu hükmün de sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 6. Ceza Dairesince 21.09.2022 tarih ve 6852-12112 sayı ile onanmasına karar verilmiştir. II. İTİRAZ SEBEPLERİ Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 27.10.2022 tarih ve 77602 sayı ile; “…Denizli 7. Asliye Ceza Mahkemesinin 25.11.2008 gün ve 2008/197 Esas, 2008/606 Karar sayılı ilamı ile sanıkların mahkûmiyetine karar verildiği, hükmün sanıklardan … ve …tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yüksek Yargıtay 13. Ceza Dairesinin 28.05.2013 gün ve 2012/3406 Esas, 2013/15291 Karar sayılı ilamı ile sanık …\’nun temyiz isteminin süre yönünden reddine, sanık …hakkındaki hükmün bozulmasına ve bu bozmanın sanık …\’ya sirayet ettirilmesinin ardından, Denizli 7. Asliye Ceza Mahkemesinin 03.03.2022 gün ve 2013/354 Esas, 2022/131 Karar sayılı ilamı ile sanık …\’nun mahkûmiyetine karar verildiği, hükmün sanık … tarafından temyiz ettiği anlaşılmakla; sirayet kurumunun, koşulları oluştuğu takdirde, hükmü temyiz edenler lehine oluşacak durumdan, temyiz yoluna başvurmayan, süresinden sonra başvuran veya temyize başvurmakla beraber başvurusu kabul edilmeyen sanıkların da yararlanmalarının sağlanması suretiyle, bu kişilerin temyiz edenlerden daha ağır bir ceza ile cezalandırılmaları adaletsizliğini giderme amacını taşıması ve bozmanın sirayetinde, yerel mahkeme hükmünün sanık yönünden bozulmayıp sanığın sadece bozma kararının sonucundan yararlandırılması karşısında; ilk hükümdeki temyiz istemi reddedilen sanık …\’nun, yalnızca inceleme dışı sanık …hakkındaki lehe bozmanın sonucundan yararlanması nedeniyle, yerel mahkemece kurulan ikinci hükmü temyiz etme hakkı bulunmadığının kabulü gerektiği” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 6. Ceza Dairesince 21.12.2022 tarih ve 11682-17897 sayı ile; itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. III. UYUŞMAZLIK KAPSAMI, KONUSU VE ÖN SORUN İtirazın kapsamına göre inceleme, sanık … hakkında hırsızlık suçundan kurulan mahkûmiyet hükmü ile sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; ilk hükmü temyizen incelenmeyen sanık …’nun, inceleme dışı diğer sanık …’nın temyizi üzerine hükmün lehe bozulmasının ardından, sirayet nedeniyle hakkında kurulan ikinci hükmü temyiz etmesinin olanaklı olup olmadığının belirlenmesine ilişkin ise de Yargıtay İç Yönetmeliği’nin 27. maddesi uyarınca öncelikle; Yerel Mahkemenin sanık hakkında kurduğu 25.11.2008 tarihli 197-606 sayılı ilk hükmünün, sanığa usulüne uygun şekilde tebliğ edilip edilmediğinin, bu bağlamda anılan hükmün kesinleşip kesinleşmediğinin değerlendirilmesi gerekmektedir. IV. ÖN SORUNA İLİŞKİN OLAY VE OLGULAR İncelenen dosya kapsamından; Sanık …\’nun, 12.02.2008 tarihinde işlediği iddia olunan hırsızlık suçundan cezalandırılması talebiyle açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda, Yerel Mahkemece 25.11.2008 tarih ve 197-606 sayı ile TCK’nın 142/1-a-e, 58 ve 53. maddeleri uyarınca 2 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına, cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve hak yoksunluğuna karar verildiği, Kararın son kısmında, \”Dair katılan vekili ve sanık …\’ın yüzüne karşı diğer sanıkların yokluğunda talebe uygun tefhim ve tebliğ tarihinden 7 gün içerisinde mahkememize verilecek bir dilekçeyle veya zabıt katibine yapılacak beyanla Yargıtay tarafından incelenmek üzere temyiz edilebileceğine…\” ifadelerine yer - [Yasadışı Bahis Oynatma Suçunda İşyeri Sahibi ve İşletmecinin Cezai Sorumluluğu](https://kayseriavukat.org.tr/yasadisi-bahis-oynatma-sucu/): Yasadışı Bahis Oynatma Suçunda İşyeri Sahibi ve İşletmecinin Cezai Sorumluluğu 7258 sayılı Kanun Madde 5 Kanunun verdiği yetkiye dayalı olmaksızın; a) Spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli ve müşterek bahis veya şans oyunlarını oynatanlar ya da oynanmasına yer veya imkân sağlayanlar üç yıldan beş yıla kadar hapis ve on bin güne kadar adli para cezasıyla cezalandırılır. b) Yurt dışında oynatılan spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli veya müşterek bahis ya da şans oyunlarının internet yoluyla ve sair suretle erişim sağlayarak Türkiye’den oynanmasına imkân sağlayan kişiler, dört yıldan altı yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır. c) Spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli veya müşterek bahis ya da şans oyunlarıyla bağlantılı olarak para nakline aracılık eden kişiler, üç yıldan beş yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezasıyla cezalandırılır. ç) Kişileri reklam vermek ve sair surette spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli veya müşterek bahis ya da şans oyunlarını oynamaya teşvik edenler, bir yıldan üç yıla kadar hapis ve üç bin güne kadar adli para cezasıyla cezalandırılır. d) Spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli veya müşterek bahis veya şans oyunlarını oynayanlar mahallin en büyük mülki idare amiri tarafından beş bin liradan yirmi bin liraya kadar idari para cezası ile cezalandırılır. Bu madde kapsamına giren suçlarla bağlantılı olarak, spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli veya müşterek bahis veya şans oyunlarının oynanmasına tahsis edilen veya oynanmasında kullanılan ya da suçun konusunu oluşturan eşya ile bu oyunların oynanması için ortaya konulan veya oynanması suretiyle elde edilen her türlü mal varlığı değeri, 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun eşya ve kazanç müsaderesine ilişkin hükümlerine göre müsadere edilir. Bu madde kapsamına giren suçlardan dolayı, tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur. Bu madde kapsamına giren suçlarla ilgili olarak, 4/5/2007 tarihli ve 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanunun erişimin engellenmesine ilişkin hükümleri uygulanır. Bu madde kapsamına giren suçların işlendiği işyerleri mahallin en büyük mülki idare amiri tarafından ihtarda bulunmaksızın üç ay süreyle mühürlenerek kapatılır. İş yeri açma ve çalışma ruhsatına sahip işyerlerinin ruhsatları mahallin en büyük mülki idare amirinin bildirimi üzerine ruhsat vermeye yetkili idare tarafından beş iş günü içinde iptal edilir. Birinci fıkranın (a), (b), (c) ve (ç) bentlerinde düzenlenen suçlar ile 5237 sayılı Kanunun 228 inci maddesinin üçüncü ve dördüncü fıkralarında düzenlenen suç bakımından 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun; a) 128 inci maddesinde yer alan taşınmazlara, hak ve alacaklara elkoyma, b) 135 inci maddesinde yer alan iletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınması, c) Örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenip işlenmediğine bakılmaksızın 139 uncu maddesinde yer alan gizli soruşturmacı görevlendirilmesi, ç) 140 ıncı maddesinde yer alan teknik araçlarla izleme, tedbirlerine ilişkin hükümler uygulanabilir. Bu Kanunda tanımlanan suçlara ilişkin delil veya emarelerin tespiti hâlinde Spor Toto Teşkilat Başkanlığı, doğrudan Cumhuriyet başsavcılığına başvuruda bulunabilir. Soruşturma sonunda verilecek kovuşturmaya yer olmadığı kararları Spor Toto Teşkilat Başkanlığına tebliğ edilir ve Spor Toto Teşkilat Başkanlığı bu kararlara itiraz edebilir. Bu Kanunda tanımlanan suçlar dolayısıyla açılan davalarda mahkeme, iddianamenin bir örneğini Spor Toto Teşkilat Başkanlığına tebliğ eder. Başvuru yapılması hâlinde Spor Toto Teşkilat Başkanlığı açılan davaya katılan olarak kabul edilir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2021/235 Karar No: 2022/110 Karar Tarihi: 22-02-2022 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: (Kapatılan) 19. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi İçtihat Metni 7258 sayılı Futbol ve Diğer Spor Müsabakalarında Bahis ve Şans Oyunları Düzenlenmesi Hakkında Kanun\’a muhalefet suçundan sanık …’ın aynı Kanun’un 5/b ve TCK’nın 62, 53/1 ve 54/1. maddeleri uyarınca 3 yıl 4 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve müsadereye ilişkin Bitlis 1. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 19.12.2014 tarihli ve 844-628 sayılı hükmün sanık ve müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 19. Ceza Dairesince 21.05.2018 tarih ve 5021-5993 sayı ile; “Sanıkların eylemleri arasında hukuki ve fiili bağlantı bulunmamasına karşın, sanıklar hakkında aynı iddianame ile dava açılıp kovuşturmanın birlikte yürütülmesi sureti ile savunma hakkının kısıtlanması” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Bozmaya uyan Yerel Mahkemece 27.03.2019 tarih ve 427-183 sayı ile; sanık …’ın 7258 sayılı Futbol ve Diğer Spor Müsabakalarında Bahis ve Şans Oyunları Düzenlenmesi Hakkında Kanun\’a muhalefet suçundan aynı Kanun’un 5583 sayılı Kanun’un 3. maddesi ile değişik 5/2 ve TCK’nın 62 ve 53. maddeleri uyarınca 1 yıl 8 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna karar verilmiştir. Bu hükmün de sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay (Kapatılan) 19. Ceza Dairesince 09.06.2020 tarih ve 663-6001 sayı ile onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 23.09.2020 tarih ve 61425 sayı ile; “Hükümlü müdafisinin 23.06.2020 tarihli dilekçesi üzerine yapılan incelemede; olay günü … Kıraathanesi isimli iş yerinde yasal olmayan yollarla bahis oynatılması ile ilgili olarak yapılan aramada, iş yerini dosyanın diğer sanığı …\’in çalıştırdığının tutanak altına alındığı, ruhsat sahibi …\’in anılan kıraathaneyi diğer sanık …\’in babası olan …\’e bir yıl önce kiraya verdiğini beyan ettiği, sanık …\’in bahis oynatma işini kıraathaneyi çalıştıran hükümlü …\’ın yaptığını, kendisinin çay ocağına baktığını savunduğu, …\’in de olaydan önce kıraathaneyi hükümlüye devrettiğini, oğlu …\’in burada garsonluk yaptığını beyan ettiği, hükümlünün üzerine atılı suçlamayı kabul etmediği anlaşılmakla, dosya kapsamında hükümlünün yüklenen suçu işlediğine ilişkin diğer sanık … ve babası …\’in atfı cürüm niteliğindeki anlatımları dışında, mahkûmiyetine yeterli, kesin ve inandırıcı hukuka uygun kanıtlar bulunmadığı gözetilmeden beraati yerine mahkûmiyetine karar verilmesinin hukuka aykırı olduğu” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay (Kapatılan) 19. Ceza Dairesince 15.02.2021 tarih, 4296-1549 sayı ve oy çokluğu ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI İnceleme dışı sanık … hakkında 7258 sayılı Futbol ve Diğer Spor Müsabakalarında Bahis ve Şans Oyunları Düzenlenmesi Hakkında Kanun\’a muhalefet suçundan verilen beraat hükmü, Özel Dairece şikâyetçi vekilinin temyiz isteminin reddine karar verilmek suretiyle kesinleşmiş olup itirazın kapsamına göre inceleme, sanık … hakkında 7258 sayılı Kanun’a muhalefet suçundan verilen mahkûmiyet hükmüyle sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire çoğunluğu ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa atılı 7258 sayılı Kanun\’a muhalefet suçunun sabit olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; 08.12.2012 tarihli ihbar tutanağına göre; - [Kardeşler Arasında Taşınmaz Devrinde Vekâlet Görevinin Kötüye Kullanılması](https://kayseriavukat.org.tr/kardesler-arasinda-tasinmaz-devri/): Kardeşler Arasında Taşınmaz Devrinde Vekâlet Görevinin Kötüye Kullanılması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2023/1-249 Karar No: 2023/747 Karar Tarihi: 12-07-2023 Kardeşler Arasında Taşınmaz Devrinde Vekâlet Görevinin Kötüye Kullanılması: Vekâletnamelerin farklı amaç ve söylemlerle alınarak kötüye kullanıldığının davacılar tarafından ispat edilmesi gerekmektedir. Dosya kapsamındaki deliller bu açıdan değerlendirildiğinde, vekâlet veren … ile …’in paylarının toplam 51.500,00 TL bedelle devredildiği, mahkemece yapılan keşif sonucu düzenlenen bilirkişi raporunda devir tarihi itibariyle her bir payın değeri 28.600,00 TL olmak üzere toplam 57.200,00 TL olarak belirlendiği, devrin kardeşler arasında yapıldığı gözetildiğinde arada vekâlet görevini kullanıldığını gösterecek bir farkın bulunmadığı gibi davacı tanık beyanları da vekâlet görevinin kötüye kullanıldığı olgusunun kabulü için yeterli değildir. Aksine dosya kapsamında dinlenen davacı …’in oğlu …’in tanık olarak verdiği beyanında dayısı … ile annesi …’in taşınmazdaki hisselerini rıza ile verdiklerini ve bedelinin de ödendiğini hatta alınan para ile …’in eşi olan yengesinin Umreye gittiğini ve dişlerini yaptırdığını beyan ettiği anlaşılmaktadır. Bu nedenler karşısında vekâletnamelerin hile ile alındığı ve vekâlet görevinin kötüye kullanıldığının davacı tarafça ispat edilemediği görülmektedir. Bu nedenle mahkemece davanın reddine karar verilmesinin doğru olduğu sonucuna varılmıştır. (6098 S. K. m. 40, 48, 502, 504, 506) (4721 S. K. m. 2, 3, 6) (6100 S. K. m. 190) (818 S. K. m. 389, 390, 398) (YHGK. 07.12.2011 T. 2011/14-609 E. 2011/744 K.) Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescil, mümkün olmadığı takdirde tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir. Kararın davacılar vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 1. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, İlk Derece Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davacılar vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacılar vekili dava dilekçesinde; müvekkillerinden davacı … ile diğer davacıların murisi …’in … ili, … ilçesi, … Mahallesinde kain 7 pafta 2165 parselde bulunan taşınmazda davalı … ile birlikte elbirliği mülkiyeti şeklinde ortak olduklarını, farklı bir taşınmazın devri için davacı … ile diğer davacıların miras bırakanı …’den vekâletname alındığını, bu vekâletnamede davalı …’in değil eşi …’nin vekil olduğunu ve vekilin taşınmazdaki miras paylarını eşi olan davalı …’e temlik ettiğini, devirle ilgili kendilerine bilgi verilmediği gibi satış bedelinin de ödenmediğini, vekâlet görevinin kötüye kullanıldığını ileri sürerek 2165 parsel sayılı taşınmazın tapu kaydının iptali ile yolsuz tescilin düzeltilmesini, olmadığı takdirde bedelinin tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP 1. Davalı … vekili cevap dilekçesinde; davanın zamanaşımına uğradığını, davacıların dava konusu taşınmazı miras yolu ile edindikleri bilgisini müvekkilinin verdiğini, müvekkilinin konuyla ilgili bu yerlerin miras kaldığını akrabasından öğrenmesinden sonra vefat eden … ve … ile bir görüşme gerçekleştirdiğini, bu görüşmede davacıların dava konusu taşınmazlardaki hisselerinin satılmasını beyan ettiklerini, müvekkilinin de maddi durumunun iyi olması sebebiyle dava konusu yerleri almaya karar verdiğini ve bu durumu davacılara ilettiğini, davacıların dava konusu taşınmazı müvekkiline satmayı kabul etmelerinden sonra vekâletnamelerin çıkarıldığını, davacıların vekâletnamelerde özel bir yetki vermediklerini, “İntikal ve satış yetkileri … ili, ilçeleri, mahalle ve köyleri hudutları dâhilinde bulunan bilumum taşınmaz” için verildiğini, müvekkilinin kötüniyetli ve hile ile hareket etme niyetinin olmadığını, davacıların taşınmazları satın alabilmesi için müvekkilinin vefat eden eşine vekâlet verdiklerini, müvekkilinin taşınmazları alabilmesi için ya davacılarının ya da vekillerinin tapu sicil müdürlüğüne gitmeleri gerektiğini, bir gerçek kişi aynı anda hem taşınmazı alıp hem satamayacağından vekâletin eşi … adına çıkarıldığını, vekâlet çıkartan kişilerin ortalama zekaya sahip insanlar olduğunu, fiili ehliyetlerini kaybetmiş durumda da olmadıklarını, davacıların satış işleminden haberdar olduklarını, taşınmaz bedelini davacılara elden ödendiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. 2. Diğer davalılar; usulüne uygun olarak yapılan davetiye tebliğine rağmen davaya cevap vermemiş ve duruşmalara katılmamışlardır. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin 16.12.2019 tarihli ve 2018/138 Esas, 2019/679 Karar sayılı kararıyla; davacıların murisi … ile …’in …’e vermiş oldukları vekâletnameyle ilgili olarak iradelerinin fesada uğratıldığına yönelik herhangi bir şikâyet ve iddialarının bulunduğuna dair dosyada delil olmadığı, miras hisselerinin devrine karşılık bedellerinin ödendiğine dair tanık beyanlarının bulunduğu, taşınmaz satışına ilişkin vekâlet verenlerin paralarını alamaması hâlinde ve kandırılmaları durumunda bu hususu en azından yakın çevreleri ile dinlenen tanıklara sözlü olarak beyan etmeleri beklenirken böyle bir beyanda bulunmadıkları, davacıların vekâlet alınırken ve satışta hile olgusu iddialarını doğrular nitelikte dosyaya delil sunamadıkları ve iddialarını ispat edemedikleri gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 17.02.2021 tarihli ve 2020/459 Esas, 2021/201 Karar sayılı kararıyla; dosya kapsamındaki deliller bir bütün hâlinde değerlendirildiğinde, davacı tarafın iddialarını kanıtlayamadığı, satışın iradi olduğu, bir kısım davacıların murisi …’in Kartal 3. Noterliğinde düzenlenen, 07.03.2008 tarihli ve 12334 yevmiye nolu vekâletname ile davacı …’in ise … 7. Noterliğinde düzenlediği 14.04.2009 tarihli ve 9002 yevmiye nolu vekâletname ile … ve … illerinde miras bırakandan intikal edecek bilimum taşınmazlardaki hak ve hisselerinin intikal ve satış işlemleri yapması için … kızı …’i vekil olarak tayin ettikleri, davaya konu edilen intikal ve satış işlemlerinin anılan vekâletnameler kullanılarak yapıldığı, vekâletnamelerin hile ile alındığı ya da kötüye kullanıldığının davacılar tarafından ispat edilemediği, zira davacı tarafça dayanılan tanık beyanlarının maddi delillerle desteklenmeyen soyut ifadeler içerdiği, buna karşılık davacılardan …’in oğlu olan ve davanın kabulünde menfaati bulunan (davacı …’in muhtemel mirasçısı olarak) … tanık olarak vermiş olduğu beyanında dayısı … ile annesi …’in iradi olarak taşınmazdaki hisselerini sattıklarını ve bedelinin de ödendiğini beyan ettiği, mahkemece yazılı gerekçe ile davanın reddine karar verilmiş olmasında bir isabetsizlik bulunmadığı gerekçesiyle davacılar vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; “Dava, vekâlet görevinin kötüye kullanılması hukuki nedenine dayalı tapu iptal ve tescil, olmadığı takdirde bedel istemine ilişkindir… Dosya içeriği ve toplanan delillerden, bir kısım davacının mirasbırakanı …’in Kartal 3. Noterliğinin 17.03.2008 tarih ve 12334 yevmiye nolu vekaletnamesi ve davacı …’in … 7. Noterliğinin - [Seri Davalarda Vekalet Ücreti: Aynı Davalıya Karşı Açılan Davalarda Hukuki Sebebin Aynı Olması](https://kayseriavukat.org.tr/seri-davalarda-vekalet-ucreti/): Seri Davalarda Vekalet Ücreti: Aynı Davalıya Karşı Açılan Davalarda Hukuki Sebebin Aynı Olması Seri Davalarda Vekalet Ücreti: Somut olay incelendiğinde; dosya kapsamından davaya konu taşınmazın da aralarında bulunduğu yüzlerce taşınmazla ilgili olarak davalı … ve bölgedeki vatandaşlar arasında kamulaştırma/kamulaştırmasız el atma uyuşmazlıklarının mevcut olduğu, bu süreçte taşınmazlar üzerine davalının talebi ile 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 31/b maddesine dayanılarak şerh konulduğu, ilgili hak sahiplerinin vekilleri aracılığıyla ayrı ayrı davalar açtığı ve bu davaların tamamında hukuka aykırı olduğu iddiasıyla söz konusu işlemin iptalinin talep edildiği, yargılamalar ayrı yürütülmekte ise de avukatların çoğunlukla birden fazla dosyada vekillik üstlendiği ve yargılamaların aynı dilekçeler/beyanlar üzerinden yürütüldüğü anlaşılmaktadır. Yüzlerce hak sahibi tarafından aynı davalıya açılan tüm bu davaların temelini oluşturan vakıa ve hukuki sebep birebir aynıdır. Bu durumda, açılan davalarda 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 57 nci maddesinin (c) bendi anlamında ihtiyari dava arkadaşlığı bulunduğu ve bu sebeple davaların seri dava niteliğinde olduğunun kabulü gerekeceğinden takip edilen seri işler yönünden vekâlet ücretinin tespitinde AAÜT’nin 22 nci maddesinin dikkate alınması gerektiği açıktır. Hâl böyle olunca Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken direnme kararı verilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. (2942 s. K. m. 31) (6100 s. K. m. 57, 58, 59, 166) (1086 s. K. m. 43) (DİBK 28.02.1975 T. 1971/13 E. 1975/8 K.) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2023/5-25 Karar No: 2023/653 Karar tarihi: 21-06-2023 Taraflar arasındaki tapu kaydındaki şerhin terkini davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine, kamu düzenine aykırı hüküm nedeniyle İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılarak yeniden davanın kabulüne karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı, davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 5. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili; müvekkiline ait taşınmaz üzerine davalının istemiyle 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 31/b maddesi çerçevesinde satılamaz şerhi konulduğunu, bu işlemin hukuka aykırı olduğunu ileri sürerek şerhin terkinine karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı vekili; taşınmaz üzerindeki şerhin kaldırıldığını, şerhin terkini için öncelikle müvekkiline başvuru yapılmadan dava yolunun tercih edildiği gözetildiğinde aleyhe vekâlet ücretine hükmedilemeyeceğini, aksi kabul edilecek olursa Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin (AAÜT) 22 nci maddesi çerçevesinde seri davalara ilişkin hükümlerin uygulanması gerektiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI 1. Adıyaman 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 03.11.2020 tarihli ve 2020/358 Esas, 2020/917 Karar sayılı birinci kararı ile; davalının talebi üzerine davacıya ait taşınmaz üzerine konulan şerhin hukuka aykırı olduğu, davaların Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin (AAÜT) 22 nci maddesi anlamında seri dava niteliği taşıdığı gerekçesiyle davanın kabulüne, şerhin terkinine, 1.360,00 TL vekâlet ücretinin davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine karar verilmiştir. 2. Karara karşı her iki taraf vekilinin istinaf başvurusunda bulunması üzerine Bölge Adliye Mahkemesi 01.06.2021 tarihli, 2021/10 Esas, 2021/1310 Karar sayılı birinci kararıyla; tapu kaydındaki şerhin terkin edilmesine ilişkin kararda herhangi bir hukuka aykırılık bulunmadığı ancak Mahkemece AAÜT’nin 22 nci maddesi çerçevesinde vekâlet ücreti belirlenmiş olmakla birlikte dosya kapsamında seri davalara ilişkin bu hükmün işlerlik kazanması gerektiğini gösterir bir belirleme bulunmadığı, aynı taşınmazda hissedar olan diğer paydaşlar tarafından dava açılıp açılmadığı ve açılmışsa duruşmalarının yapıldığı tarihler itibariyle 22 nci maddedeki göreceli düzenlemenin uygulanıp uygulanmayacağının tespit edilmesi gerektiği gerekçesiyle taraf vekillerinin istinaf taleplerinin kabulüne, İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılarak dosyanın bu yönde değerlendirme yapılmak üzere Mahkemesine iadesine karar verilmiştir. 3. İlk Derece Mahkemesinin 07.09.2021 tarihli, 2021/338 Esas, 2021/565 Karar sayılı ikinci kararıyla; aynı gün aynı taşınmazla ilgili diğer paydaşların açtığı bir dava bulunmadığından seri davalara ilişkin AAÜT’nin 22 nci maddesi düzenlemesinin somut olayda uygulanamayacağı gerekçesiyle davanın kabulüne, şerhin terkinine, 4.080,00 TL vekâlet ücretinin davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 17.12.2021 tarihli ve 2021/3021 Esas, 2021/3696 Karar sayılı kararı ile; terkine ilişkin verilen kararda hukuka aykırılık bulunmadığı, bu nedenle davalı vekilinin istinaf itirazlarının yerinde olmadığı ancak terkin kararının davacının taşınmazdaki hissesiyle sınırlı olarak verilmesi gerektiği gerekçesiyle davalı vekilinin istinaf başvurusunun reddine, resen yapılan inceleme sonucunda İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılarak davanın kabulüne, taşınmaz üzerindeki şerhin davacının hissesi bakımından terkinine, 4.080,00 TL vekâlet ücretinin davalıdan tahsili ile davacıya ödenmesine karar verilmiştir. V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 5. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; “…Dosyada bulunan kanıt ve belgelere, kararın dayandığı gerekçelere göre; davanın kabulüne ilişkin ilk derece mahkemesinden verilen karara karşı, davalı idare vekili tarafından yapılan istinaf başvurusunun esastan reddi ile re’sen davacının payı yönünden terkin kararı verilmesi gerektiğinde 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 353/1-b-2 maddesi uyarınca düzeltilerek yeniden esas hakkında karar verilmesinde bir isabetsizlik görülmemiştir. Ancak; Dairemize aynı bölgeden intikal eden ve eldeki dava dosyası ile aynı nitelikte olduğu anlaşılan dosyalar birlikte gözetildiğinde karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi’nin 22. maddesi uyarınca uyuşmazlığın seri dava niteliğinde olduğu kabul edilerek davacı lehine hükmedilen vekalet ücreti hakkında bu kapsamda değerlendirme yapılması gerekirken yazılı şekilde vekalet ücretine hükmedilmesi doğru görülmemiştir.” şeklindeki gerekçeyle karar bozulmuştur. B. Bölge Adliye Mahkemesince Verilen Direnme Kararı Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; ilk karar gerekçesinin yanında, seri davanın ihtiyari dava arkadaşlığının bir türü olduğu, somut olayda 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 57/1 inci maddesi anlamında ihtiyari dava arkadaşlığının varlığından bahsedilemeyeceği, zira dava konusu taşınmazlar ve maliklerinin her davada farklı olduğu, davaların yalnızca konu olarak benzerlik taşıdığı, benzer uyuşmazlıklarda seri dava bulunmadığı kabul edilerek verilen kararların Özel Dairece onandığı belirtilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. VI. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Direnme kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davalı vekili; somut olayda aynı iddiaya dayalı olarak açılan davalar yönünden ihtiyari dava - [Kanun Yararına Bozma Kararına Karşı Yerel Mahkemece İlk Hükümde Direnilmesi Mümkün mü](https://kayseriavukat.org.tr/kanun-yararina-bozma-kararina-direnilmesi/): Kanun Yararına Bozma Kararına Karşı Yerel Mahkemece İlk Hükümde Direnilmesi Mümkün Değildir 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu Kanun yararına bozma – Madde 309 (1) Hâkim veya mahkeme tarafından verilen ve istinaf veya temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşen karar veya hükümde hukuka aykırılık bulunduğunu öğrenen Adalet Bakanlığı, o karar veya hükmün Yargıtayca bozulması istemini, yasal nedenlerini belirterek Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına yazılı olarak bildirir. (2) Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, bu nedenleri aynen yazarak karar veya hükmün bozulması istemini içeren yazısını Yargıtayın ilgili ceza dairesine verir. (3) Yargıtayın ceza dairesi ileri sürülen nedenleri yerinde görürse, karar veya hükmü kanun yararına bozar. (4) Bozma nedenleri: a) 223 üncü maddede tanımlanan ve davanın esasını çözmeyen bir karara ilişkin ise, kararı veren hâkim veya mahkeme, gerekli inceleme ve araştırma sonucunda yeniden karar verir. b) Mahkûmiyete ilişkin hükmün, davanın esasını çözmeyen yönüne veya savunma hakkını kaldırma veya kısıtlama sonucunu doğuran usul işlemlerine ilişkin ise, kararı veren hâkim veya mahkemece yeniden yapılacak yargılama sonucuna göre gereken hüküm verilir. Bu hüküm, önceki hükümle belirlenmiş olan cezadan daha ağır olamaz. c) Davanın esasını çözüp de mahkûmiyet dışındaki hükümlere ilişkin ise, aleyhte sonuç doğurmaz ve yeniden yargılamayı gerektirmez. d) Hükümlünün cezasının kaldırılmasını gerektiriyorsa cezanın kaldırılmasına, daha hafif bir cezanın verilmesini gerektiriyorsa bu hafif cezaya Yargıtay ceza dairesi doğrudan hükmeder. (5) Bu madde uyarınca verilen bozma kararına karşı direnilemez. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2021/4-20 Karar No: 2023/318 Karar Tarihi: 31-05-2023 Özet: Sanık … hakkında kesin nitelikte bulunan mahkûmiyet kararına karşı kanun yararına bozma başvurusu üzerine Özel Dairece verilen bozma kararından sonra, Yerel Mahkemece yapılan yargılama sonucunda Özel Dairenin kanun yararına bozma kararına uyulmayarak önceki kararda direnildiği anlaşılmaktadır. Gerek 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 309. maddesinin 5. fıkrasında yer alan; \”Bu madde uyarınca verilen bozma kararına karşı direnilemez.\” hükmünün açıklığı, gerekse 1412 sayılı (mülga) CMUK\’nın 343. maddesinin yürürlükte olduğu dönemde verilen Ceza Genel Kurulunun istikrar gösteren uygulaması karşısında, hükmün kanun yararına bozma yolu ile bozulmasından sonra yeniden yargılama yapılması ve kanun yararına bozulan hükme karşı ilk hükümde direnilmesinin mümkün olmadığı kabul edilmelidir. Bu itibarla, Yerel Mahkeme direnme kararının bozulmasına karar verilmelidir. (5237 s. K. m. 43, 52, 62, 125) (6352 s. K. Geç. m. 1) (5320 s. K. Geç. m. 10) (5271 s. K. m. 223, 309, 310) I. HUKUKİ SÜREÇ Sanık …\’nin hakaret suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 125/1-2, 125/4, 43/1-2, 62/1, 52/4. maddeleri uyarınca iki defa olmak üzere doğrudan 2.400 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına ilişkin İstanbul (Kapatılan) 26. Sulh Ceza Mahkemesince verilen 01.10.2013 tarihli ve 297-952 sayılı karar temyiz edilmeksizin 01.10.2013 tarihinde kesinleşmiştir. Kanun Yararına Bozma Talebi Bu karara yönelik olarak Adalet Bakanlığınca 01.01.2014 tarih ve 11125 sayı ile kanun yararına bozma isteminde bulunulması üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca 13.01.2014 tarih ve 10957 sayı ile; \”1- İnternet servis sağlayıcısından gönderen bilgisayarın (I.P) numarası ve internet bağlantısı yapılan telefon numarasının sorulması, bu yolla bilgisayarın kime ait olduğunun saptanması gerekirken bu konuda tespit yapılmamasında, 2- İddianamede ve kararda suç tarihinin 2011 olduğunun belirtildiği, karar tarihinden önce ve kovuşturma evresinde, 05.07.2012 tarihli ve 28344 sayılı Resmî Gazete\’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6352 sayılı Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava Ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun\’un geçici 1-c maddesi ile 31.12.2011 tarihine kadar, basın ve yayın yoluyla ya da sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemleriyle işlenmiş olup; temel şekli itibarıyla adlî para cezasını ya da üst sınırı beş yıldan fazla olmayan hapis cezasını gerektiren bir suçtan dolayı; kovuşturmanın ertelenmesine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde mahkûmiyet kararı verilmesinde isabet görülmemiştir.\” düşüncesiyle hükümlerin kanun yararına bozulması istenmiştir. Bozma Kararı Dosyayı inceleyen Yargıtay 4. Ceza Dairesince 15.01.2015 tarih ve 4354-1206 sayı ile; \”…Sanık hakkında Twitter isimli sosyal paylaşım sitesinde oluşturulan ve genele açık olan bir hesap kullanılmak suretiyle hakaret suçunu işlediği iddiasıyla kamu davası açılmıştır. Twitter isimli sosyal paylaşım sitesinin kitle iletişim aracı olması, suça konu mesajların herkese açık oluşu ve suç tarihinin 31.12.2011 tarihinden önce olması gözetildiğinde, sanık hakkında 6352 sayılı Kanun\’un geçici 1. maddesi uyarınca kovuşturmanın ertelenmesi kararı verilmesi gerekirken, kovuşturmaya devamla mahkûmiyet kararı verilmesi,\” isabetsizliğinden bozulmasına, bozma kararı doğrultusunda yeniden yargılama yapılmak üzere dosyanın Yerel Mahkemeye gönderilmesine karar verilmiştir. Direnme Kararı Yerel Mahkeme ise 20.10.2015 tarih ve 201-632 sayı ile; \”Bozma ilamında her ne kadar Twitter, kitle iletişim aracı olarak nitelendirilmiş ise de basın ve yayın aracı olmadığı sabit olmakla birlikte; sanığın mahkûmiyetine esas ve hakaret içeren mesajlarının da düşünce ve kanaat açıklamayla herhangi bir ilgisinin bulunmadığı; yasanın asıl çıkarılış amacının, genel olarak gazetecilik faaliyeti yürüten kişilere yönelik ve bu faaliyetleri sırasında ortaya koydukları düşünce ve kanaatlerine yönelik olduğu; sanığın, bu kapsama girecek herhangi bir sıfatının bulunmadığı, suç konusu mesajları da herhangi bir eleştiri kastı olmaksızın doğrudan hakaret kastıyla gönderdiği ve dolayısıyla yasal koruma altında bulunmadığı,\” gerekçesiyle bozma kararına direnerek önceki hükümler gibi sanığın mahkûmiyetine karar vermiştir. Direnme kararına konu hükümlerin sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 24.12.2015 tarihli ve 396977 sayılı bozma istekli tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya 6763 sayılı Kanun\’un 38. maddesi ile 5320 sayılı Kanun\’a eklenen geçici 10. maddesi uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 4. Ceza Dairesince 16.11.2020 tarih ve 17-16353 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. II. UYUŞMAZLIK KONUSU Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; Özel Dairelerce 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 309. maddesi uyarınca verilen kanun yararına bozma kararlarına yerel mahkemelerce direnilmesinin mümkün olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir. III. OLAY VE OLGULAR İncelenen dosya kapsamından; İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 22.02.2012 tarihli ve 14586-7821 sayılı iddianamesi ile; sanık …\’nin Twitter hesabından katılanlar … ve…a yönelik işlediği iddia edilen hakaret suçundan TCK\’nın 125/1, 43/1 ve 53. maddelerinin uygulanması istemiyle kamu davası açıldığı, İstanbul (Kapatılan) 26. Sulh Ceza Mahkemesince 01.10.2013 tarih ve 297-952 sayı ile; sanığın TCK\’nın 125/1-2, 125/4, 43/1-2, 62/1, 52/4. maddeleri uyarınca iki defa olmak üzere doğrudan 2.400 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına ilişkin verilen kararın temyiz edilmeksizin 01.10.2013 tarihinde kesinleştiği, Adalet Bakanlığınca 01.01.2014 tarih ve 11125 sayı ile kanun yararına bozma isteminde bulunulması üzerine Yargıtay - [Kamulaştırma Yapılmaksızın İdarenin Taşınmaza Fiili El Atması Nedeniyle Tazminat Talep Edilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/idarenin-tasinmaza-fiili-el-atmasi/): Kamulaştırma Yapılmaksızın İdarenin Taşınmaza Fiili El Atması İdarenin Taşınmaza Fiili El Atması: Somut olay değerlendirildiğinde; davacılar murisi tapu kayıt malikinin Tapu Müdürlüğünden tüm adresleri ile ana-baba adı ve doğum tarihleri tespit edildikten sonra bu bilgiler belirtilmek suretiyle adresinin tespiti ve ayrıca zabıta aracılığıyla adres araştırması yapılırken bu bilgilerin gösterilmesi gerekirken, muhtarlık, belediye ve jandarmaya müzekkere yazıldığı, ancak yazılan müzekkere ekinde liste olduğu belirtilmesine rağmen, ekli listenin dosya içinde olmadığı, ayrıca Tapu Müdürlüğünden yukarıda belirtilen bilgilerin alındığını gösterir bilgi ve belgenin de bulunmadığı, yine Vergi Dairesinden alınan cevabi listede yazılı adres yönünden bir araştırma yapılmadığı gibi, bu adrese de tebligat çıkmadığı, bu nedenle usulüne uygun adres araştırması yapılmadığı anlaşılmakla; mahkemece tamamlanmış bir kamulaştırma işlemi olmaksızın idarece taşınmaza fiilen el konulduğu, bu nedenle de davacıların tazminat talebinde bulunma haklarının olduğu nazara alınarak işin esasına girilip 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun Ek 3 üncü maddesinin de değerlendirmesi suretiyle sonucuna göre bir karar verilmesi gerekmektedir. (2942 s. K. m. 25, Ek m. 3) (6830 s. K. m. 7, 13, 14) (YİBK 11.02.1959 T. 1958/17 E. 1959/15 K.) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2023/5-297 Karar No: 2023/438 Karar tarihi: 10-05-2023 1. Taraflar arasındaki kamulaştırmasız el atma nedenine dayalı tazminat davasından dolayı, bozma kararı üzerine direnme yoluyla Küçükçekmece 5. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen 17.01.2020 tarihli ve 2019/565 Esas 2020/43 Karar sayılı kararın, direnme uygun bulunarak davacılar vekilinin diğer temyiz itirazları ile ilgili değerlendirme yapılması için dosyanın Yargıtay 5. Hukuk Dairesine gönderilmesine ilişkin Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 13.12.2022 tarihli ve 2020/5-354 Esas, 2022/1736 Karar sayılı kararının, karar düzeltme yoluyla incelenmesi davacılar vekili tarafından verilen dilekçe ile istenilmiştir. 2. Hukuk Genel Kurulunca dilekçe, düzeltilmesi istenen karar ve dosyadaki ilgili bütün belgeler okunduktan sonra gereği düşünüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 3. Davacılar vekili dava dilekçesinde; müvekkillerinin … ili … ilçesi … mevkiinde bulunan 48 parsel sayılı taşınmazda 870/22100 hisse ile mirasçı olduklarını, davalı idare tarafından usulüne uygun tebligat yapılmadan taşınmazın kamulaştırıldığını, müvekkillerine kamulaştırma bedelinin ödenmediğini, taşınmazın Arsa Ofisine devri için ferağ verilmediğini, değerinin yüksek olduğunu, bu sebeplerle fazlaya ilişkin talep ve hakları saklı kalmak kaydıyla 8.000,00 TL kamulaştırmasız el atma bedelinin dava tarihinden işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiş, 27.01.2016 tarihli ıslah dilekçesi ile talebini artırmıştır. Davalı Cevabı 4. Davalı idare vekili cevap dilekçesinde; dava konusu taşınmazın kamulaştırıldığını, kamulaştırma bedelinin taşınmaz malikleri adına bloke edildiğini, taşınmaz maliklerinin adreslerinin araştırıldığını, yapılan araştırmalar sonucunda tespit edilen adrese noter kanalı ile çıkarılan tebligatın bila tebliğ iade edildiğini, bunun üzerine 13.11.1982 ve 27.11.1982 tarihli … Gazetesi ile ilanen tebligat yapıldığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkeme Kararı 5. Küçükçekmece 5. Asliye Hukuk Mahkemesinin 18.03.2016 tarihli ve 2015/233 Esas, 2016/102 Karar sayılı kararı ile; davaya konu olan taşınmazda kamulaştırma kararının 1979 yılında alındığı, vergi dairesi, tapu müdürlüğü, belediye başkanlığı, muhtarlıktan gerekli adres araştırmaları yapıldığı ancak ilgiliye ulaşılamaması nedeniyle ilanen tebliğ yoluna gidildiği, bedelin bloke edildiği, bu nedenle kamulaştırma işleminin kesinleştiği ve Kanunda öngörülen 30 günlük hak düşürücü sürenin geçtiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 6. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 7. Yargıtay 5. Hukuk Dairesinin 20.11.2018 tarihli ve 2018/6394 Esas, 2018/21297 Karar sayılı kararı ile; “…2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 25. maddesi gereğince; hakların kullanılması ve borçların yerine getirilmesi bakımından kamulaştırma işlemi taşınmaz sahibi için usulüne uygun tebliği ile başlar. Davacılar murisine noter tebligatı tebliğ edilmemiştir. Kamulaştırma işleminin ilan yoluyla tebliğ edilebilmesi için de kamulaştırmanın yapıldığı tarihteki 6830 sayılı (mülga) İstimlak Kanunu’nun 7. maddesinde belirtilen tüm mercilerden adresin araştırması ve bu araştırma sonucunda adresinin tespit edilememiş olması gerekir. Dosya içindeki bilgi ve belgelerden; davacılar murisi tapu kayıt malikinin Tapu Müdürlüğünden tüm adresleri ile ana-baba adı ve doğum tarihleri tespit edildikten sonra bu bilgiler belirtilmek suretiyle adresinin tespiti ve ayrıca zabıta aracılığıyla adres araştırması yapılırken bu bilgilerin gösterilmesi gerekirken, muhtarlık, belediye ve jandarmaya yazılan müzekkerelere ekli liste dosya içinde olmadığı, Tapu Müdürlüğünden yukarıda belirtilen bilgilerin alındığını gösterir bilgi ve belge olmadığı, yine Vergi Dairesinden alınan cevabi listede yazılı adres yönünden bir araştırma yapılmadığı gibi bu adrese de tebligat çıkmadığı, kaldı ki dava konusu taşınmazın idarece dosya içine konan gazete ilanında yer almadığı sonuç olarak usul ve uygun adres araştırması yapılmadan ve ilanen tebligat hususu ispatlanmadan, ilanen tebligatın geçerli olduğunun kabulü mümkün değildir. Bu itibarla kamulaştırma işleminin usulüne uygun tebliğ edilmediği ve tamamlanmış bir kamulaştırma işlemi olmaksızın idarece taşınmaza fiilen el konulduğu, bu nedenle de davacıların tazminat talebinde bulunma haklarının olduğu nazara alınarak işin esasına girilip sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçe ile davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir,…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı 8. Küçükçekmece 5. Asliye Hukuk Mahkemesinin 17.01.2020 tarihli ve 2019/565 Esas, 2020/43 Karar sayılı kararı ile; “gazete ekindeki listede muris …’in isim ve soy isminin, baba isminin, hisse miktarının, parsel numarasının doğru olarak yazılı olduğu, böylece kamulaştırma işlemlerinin ilanen tebliğ edilmesine dair tebligatın geçerli olduğunun kabul edilmesi gerektiği, tebliğ işlemlerinin yapıldığı 1979 yılında teknolojik ve kanuni imkân ve durumlara uygun olarak araştırmaların yeterli şekilde yapıldığı, davacıların aradan yaklaşık 35 sene geçtikten sonra taşınmazın usulsüz olarak kamulaştırıldığı ve kendilerine para ödenmediği yönündeki iddialarının samimi ve inandırıcılıktan uzak olduğu, davalı idarenin o yıllarda yapılması gereken şekilde murisin adresini araştırdığı, tespit edilen adrese noter aracılığı ile gönderilen tebligatın bila tebliğ iade edildiği, murisin adresinin muhakkak tespit edilmesinin beklenemeyeceği, yapılan araştırmalara rağmen adresin tespit edilememesi hâllerinde ilanen tebligat yapılması gerektiği” gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi 9. Direnme kararı süresi içinde davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı 10. Hukuk Genel Kurulunun 13.12.2022 tarihli ve 2020/5-354 Esas, 2022/1736 Karar sayılı kararı ile; “…12. Konunun açıklığa kavuşturulması için öncelikle kamulaştırmasız el atma kavramı ile ilgili yasal düzenlemelerin incelenmesinde yarar bulunmaktadır. 13. Kamulaştırmasız el atma müessesesi, kamulaştırma yetkisi bulunan bir idari makamın Anayasa’ya ve yasalara uygun işlemleri oluşturmaksızın bir kişinin malına kalıcı olarak el koyması ve onun üzerinde bir yapı ya da tesis yapması yahut o taşınmazı bir hizmete özgülemesi suretiyle mal sahibinin taşınmazı dilediği gibi kullanmasına engel olması hâlidir (Türk Hukuk Lügatı, Cilt I, Ankara 2021, s. 646). Kamulaştırmada, yöntem olarak Anayasa ve kanunlara uygun bir kamulaştırma işlemi yapılması söz konusu iken, kamulaştırmasız el atmada usulüne uygun - [Sosyal Medya Paylaşımları Nedeniyle İş Sözleşmesinin Feshedilmesi, İfade Özgürlüğünün İhlalidir](https://kayseriavukat.org.tr/is-sozlesmesinin-feshedilmesi-aym/): Sosyal Medya Paylaşımları Nedeniyle İş Sözleşmesinin Feshedilmesi Anayasa Mahkemesi Kararı  Değerlendirme Başvuru, sosyal medya paylaşımları nedeniyle iş sözleşmesinin feshedilmesi nedeniyle özel hayata saygı hakkı ile ifade özgürlüklerinin ihlal edildiğini iddiasına ilişkindir. Olaylar Olayların meydana geldiği tarihte bir şirkette çalışmakta olan başvurucular hakkında sosyal medya paylaşımlarına istinaden inceleme raporları hazırlanmıştır. Bu inceleme raporları sonrasında anılan şirketin Disiplin Kurulunun kararları uyarınca başvurucuların iş sözleşmeleri feshedilmiştir. Başvurucular bu kararlara karşı ayrı ayrı işe iade istemli tespit davaları açmış, iş mahkemesi davaların iş akitlerinin feshinin haklı olduğu gerekçesiyle reddine karar vermiştir. Başvurucuların istinaf talebi üzerine bölge adliye mahkemesi yerel mahkemenin kararlarının -haklı fesih değil geçerli nedenlere dayalı fesih söz konusu olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi gerektiğinden bahisle- ortadan kaldırılmasına ve yeniden hüküm kurulmasına karar vermiştir. Anılan kararların temyiz talebi de Yargıtay tarafından reddedilmiş ve hükümlerin onanmasına karar verilmiştir. Mahkemenin Değerlendirmesi Somut olayda başvurucular paylaşımlarında genel olarak siyasetçileri, hükûmeti, kamu gücünü kullanan idarecileri, onların siyasi ve idari davranışlarını hedef almıştır. Başvurucuların açıklamalarında dile getirdikleri düşünceler kişilerin hayatlarının diğer bireylere kapalı ve mahrem alanına ilişkin değildir. Sosyal medya paylaşımlarında ele alınan konular kamusal çıkarlarla ilgilidir ve toplumu yakından ilgilendiren konuşmaların çerçevesi önemli ölçüde politik alanda kalmıştır. Bu itibarla önemli kamusal tartışmaların yaşandığı süreçler birer seçmen ve vatandaş olarak başvurucuların da yakın denetimindedir ve başvurucular internet ortamında ifade özgürlüğünden yararlanmak için başvurulan yaygın ve popüler araçlardan biri hâline gelen sosyal medya platformlarından düşüncelerini açıklamıştır. Bu nedenle de bazı devlet yetkililerinin şöhret ve itibarına yönelik saldırıların şirketin haklarını haleldar etmesi ile başvurucuların temel hak ve özgürlüklerinin çatıştığı mevcut davada çıkarlar arasındaki dengelemenin yapılması sırasında mahkemeler bu dengeyi kurmakta başarısız olmuştur. Öte yandan söz konusu paylaşımların mesai saatleri içinde ya da iş araçlarıyla yahut işyerinde yapıldığı ve başvurucuların bu sebeplerle iş sözleşmesinden kaynaklanan sorumluluklarını yerine getiremediği ileri sürülmemiştir. Söz konusu paylaşımların başvurucuların işi, işyeri veya işvereni ile bir ilgisi olduğu da mahkemelerce kabul edilmiş değildir. Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde başvurucuların söz konusu eylemlerinin 4857 sayılı İş Kanunu’nda yer alan işçinin davranışlarından kaynaklı geçerli sebepler kapsamında değerlendirilmesine yönelik olarak söz konusu mahkemelerin ihtilafa konu içeriklerin niteliklerini ve kullanıldıkları bağlamı, aynı zamanda söz konusu paylaşımların muhtemel etkilerini yeterli derecede ve detaylı bir şekilde incelemedikleri sonucuna varılmıştır. Güncel konularda ve sürmekte olan toplumsal tartışmaları ilgilendiren paylaşımların iş sözleşmesinin feshine gerekçe yapılması karşısında mahkemeler, başvurucular ile işveren arasındaki “güven ilişkisinin koptuğu” ve “paylaşımların iş yerinde olumsuzluğa yol açtığı” kabulüne dair ilgili ve yeterli gerekçeler sunamamıştır. Başvurucuların paylaşımlarının işveren ile aralarındaki güven ilişkisinin kopmasına neden olduğu yönündeki kabulün işverenin tek taraflı beyanına dayandığı ancak paylaşımların sonuçları itibarıyla iş sözleşmesinin sürdürülmesinin işverenden beklenemeyeceği hususunun işveren ve mahkemeler tarafından ortaya konulamadığı anlaşılmıştır. Bununla birlikte uyuşmazlığı karara bağlayan derece mahkemelerince ifade özgürlüğüne ilişkin Anayasa’da belirtilen güvencelerin gözetildiği özenli bir yargılama yapılmadığı, anayasal güvencelerin korunması açısından devletin yükümlülüklerini yerine getirmediği anlaşılmış; 4857 sayılı İş Kanunu’nun 18. maddesinin aşırı bir yoruma tabi tutularak düşünce açıklamalarının ifade özgürlüğünün dolaylı sınırlandırılmasına dayanak yapıldığı sonucuna varılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle özel hayata saygı hakkı ile ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar vermiştir. Sosyal Medya Paylaşımları Nedeniyle İş Sözleşmesinin Feshedilmesi Nedeniyle İfade Özgürlüklerinin İhlal Edilmesi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Ayhan Deniz ve Diğerleri – Başvuru No: 2019/10975 Karar Tarihi: 14/6/2023 R.G. Tarih ve Sayı: 22/11/2023-32377 Genel Kurul – Karar Başkan: Zühtü ARSLAN Başkanvekili: Kadir ÖZKAYA Üyeler: Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE Raportörler: Şeyda Nur ÜN, Yunus HEPER Başvurucular: Ayhan DENİZ, Tuncay ÇAKIR, Mehmet ÜZMEZ, Hikmet TETİK, Özden USTAOĞLU, Arif LEVENT I. Başvurunun Konusu 1. Başvuru; bir kısım sosyal medya paylaşımı nedeniyle başvurucuların iş sözleşmesinin feshedilmesi nedeniyle özel hayata saygı hakkı ile ifade özgürlüğünün, işe iade davalarının uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. Başvuru Süreci 2. Başvurular 4/4/2019 ve 5/4/2019 tarihlerinde yapılmıştır. Komisyonca başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Konu yönünden hukuki irtibat bulunması nedeniyle 2019/11010, 2019/11030, 2019/11039, 2019/11040 ve 2019/11206 bireysel başvuru numaralı dosyaların 2019/10975 bireysel başvuru numaralı dosya ile birleştirilmesine karar verilmiştir. 3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucular, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. 4. Birinci Bölüm başvurunun Genel Kurul tarafından incelenmesine karar vermiştir. III. Olay ve Olgular 5. Başvuru formları ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 6. Başvurucular bireysel başvuruya konu olayların meydana geldiği tarihte İzmit Atık ve Artıkları Arıtma Yakma ve Değerlendirme Anonim Şirketinde (İZAYDAŞ/Şirket) çalışmaktadır. 7. Başvurucular hakkında Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığı (Teftiş Kurulu) tarafından bir inceleme raporu hazırlanmıştır. Başvurucular hakkındaki 10/1/2017 tarihli inceleme raporlarının içeriği şöyledir: A. Başvurucu Ayhan Deniz Hakkındaki İnceleme Raporu “…2- Ayhan Deniz’in Facebook sosyal medya hesabında; 2.1. 22 Nisan 2015 tarihinde, ‘Uğur Dündarı Seviyoruz ve Destekliyoruz’ isimli Facebook kullanıcısı tarafından paylaşılan, Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın da rol aldığı ‘Çanakkale Zaferi’nin 100. Yıl Zaferi’ konulu reklam filmi için; ‘Komedi dalında film önerisi. Oğlunu askere göndermeyen adamın Çanakkale temalı reklam filminde oynaması. İyi seyirler Türkiye’ paylaşımı yaptığı, 2.2. 8 Haziran 2016 tarihli paylaşımında, FETÖ ile ilişkisi sebebiyle gözaltına alınan ve 15 Temmuz darbe girişiminden 2 gün önce paylaştığı ‘gör bak neler olacak’ tweetiyle darbeyi ima eden M. Ü.’nün; ‘Halide Edip, Çakırcalı Efeye sordu: ahaliye neden çok zulmediyorsun? Cevap: ‘Tebayı yönetmek ya ilimle olur ya zulümle. Bende ilim yok’ tweetini paylaştığı, 2.3. 3 Haziran 2016 tarihinde; ‘Eğer ki o diploma olsaydı birileri profil resmi yapar arabalarının arka camlarına yapıştırır yalaka yavşak basın hergün baş sayfadan verir yayın yapardı, Hani nerde? Olsaydı keşke balkondan bile sallardık hey gidi heyyyyy ah o kağıt parçası nelere kadirdi oysaki bir anda herşeyi tersine çevirebilir ‘ paylaşımını yaptığı, 2.4. 24 Temmuz 2016 tarihinde; ‘Ortalık tozduman gündem poyraz hızında değişiyor. Bir sorum var. Diploma ne nerde hacı?’ paylaşımını yaptığı, 2.5. 16 Temmuz 2016 tarihinde; ‘Demokrasi bahanesiyle sokağa çıktılar’ RTE Haziran 2013…Demokrasi adına halkımızı sokaklara çağırıyorum’ RTE Temmuz 2016′ paylaşımını yaptığı, 2.6. 22 Temmuz 2016 tarihinde; ‘Tam vizesiz Avrupa’ya gidiyorduk ki, kimliksiz sokağa çıkamaz duruma geldik. Durmak yok yola devam Türkiye’m. İyi uykular’ paylaşımını yaptığı, 2.7. 24 Temmuz 2016 tarihinde; ’14 yıl önce hiç patlamıyorduk mesela, - [Görevi Yaptırmamak için Direnme Suçuna Azmettirme ve Suçun İşlenmesine Yardım](https://kayseriavukat.org.tr/gorevi-yaptirmamak-icin-direnme-azmettirme/): Görevi Yaptırmamak için Direnme Suçuna Azmettirme ve Yardım 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Görevi yaptırmamak için direnme – Madde 265 (1) Kamu görevlisine karşı görevini yapmasını engellemek amacıyla, cebir veya tehdit kullanan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Suçun yargı görevi yapan kişilere karşı işlenmesi halinde, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (3) Suçun, kişinin kendisini tanınmayacak bir hale koyması suretiyle veya birden fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte biri oranında artırılır. (4) Suçun, silahla ya da var olan veya var sayılan suç örgütlerinin oluşturdukları korkutucu güçten yararlanılarak işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır. (5) Bu suçun işlenmesi sırasında kasten yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hallerinin gerçekleşmesi durumunda, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır. Azmettirme – Madde 38 (1) Başkasını suç işlemeye azmettiren kişi, işlenen suçun cezası ile cezalandırılır. (2) Üstsoy ve altsoy ilişkisinden doğan nüfuz kullanılmak suretiyle suça azmettirme halinde, azmettirenin cezası üçte birden yarısına kadar artırılır. Çocukların suça azmettirilmesi halinde, bu fıkra hükmüne göre cezanın artırılabilmesi için üstsoy ve altsoy ilişkisinin varlığı aranmaz. (3) Azmettirenin belli olmaması halinde, kim olduğunun ortaya çıkmasını sağlayan fail veya diğer suç ortağı hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine yirmi yıldan yirmibeş yıla kadar, müebbet hapis cezası yerine onbeş yıldan yirmi yıla kadar hapis cezasına hükmolunabilir. Diğer hallerde verilecek cezada, üçte bir oranında indirim yapılabilir. Yardım etme – Madde 39 (1) Suçun işlenmesine yardım eden kişiye, işlenen suçun ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektirmesi halinde, onbeş yıldan yirmi yıla; müebbet hapis cezasını gerektirmesi halinde, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hallerde cezanın yarısı indirilir. Ancak, bu durumda verilecek ceza sekiz yılı geçemez. (2) Aşağıdaki hallerde kişi işlenen suçtan dolayı yardım eden sıfatıyla sorumlu olur: a) Suç işlemeye teşvik etmek veya suç işleme kararını kuvvetlendirmek veya fiilin işlenmesinden sonra yardımda bulunacağını vaat etmek. b) Suçun nasıl işleneceği hususunda yol göstermek veya fiilin işlenmesinde kullanılan araçları sağlamak. c) Suçun işlenmesinden önce veya işlenmesi sırasında yardımda bulunarak icrasını kolaylaştırmak. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2014/727 Karar No: 2018/99 Karar Tarihi: 13.03.2018 Kararı veren Yargıtay Dairesi: 15. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Özet: Hakkında işlem yapmak isteyen görevlilerin elinden tek başına kaçamayacağını düşünen sanığın, yardım istediği ana kadar etrafta bulunan şahısların polis memurlarına yönelik suç işleme konusunda bir fikirlerinin bulunduğuna ilişkin dosyaya yansıyan bir delilin olmaması ve olayın gerçekleştiği yerin sıkça suç işlenen bir mahalle olarak bilinmesi hususları dikkate alındığında; sanığın bu aşamada söylediği “Beni kurtarın!” şeklindeki sözlerin suç işleme konusunda karar uyandırıcı nitelik ve ağırlıkta olduğu, sanığın bu söz ile polis memurlarının görevini yapmasını engelleme ve polis araçlarına zarar verme hususunda henüz bir fikri olmayan inceleme dışı sanıkları harekete geçirip, onlarda ve olaya katılan diğer kişilerde polis memuru olan şikâyetçilere yönelik görevi yaptırmamak için direnme ve kamu malına zarar verme suçlarını işleme kararının oluşmasını sağladığı anlaşıldığından, sanığın, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 38. maddesi uyarınca azmettiren sıfatıyla cezai sorumluluğunun bulunduğu kabul edilmelidir. İçtihat Metni Sanık …\’nın görevi yaptırmamak için direnme suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 265/1-3. maddesi uyarınca 1 yıl 4 ay hapis cezası; kamu malına zarar verme suçundan TCK\’nın 152/1-a maddesi uyarınca 2 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına, her iki suç yönünden aynı Kanunun 51. maddesi uyarınca ertelemeye ilişkin Bursa 9. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 03.11.2011 tarihli ve 861-546 sayılı hükümlerin, sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 15. Ceza Dairesince 15.09.2014 tarih ve 24366-14602 sayı ile; \”…Yaralama suçundan aranan sanığı yakalamak için görevli polis memurlarının iki ekip hâlinde sanığın ikâmet ettiği mahalleye gittikleri, kahvehane önünde sanığı görmeleriyle birlikte sanığın kaçmaya başladığı ve yapılan uzun takip sonucu bir evin odunluğunda yakalanıp kelepçelenerek ekip otosuna doğru getirilirken sanığın, kelepçeden kurtulup çevrede bulunanlardan \’beni kurtarın\’ diye yardım istemesi üzerine çevrede bulunanların, polis memurlarının kendilerini tanıtmalarına ve sanığı yaralama suçundan yakaladıklarını bildirmelerine rağmen içinde temyiz dışı sanık … ve temyiz dışı suça sürüklenen çocuk …’in de bulunduğu 50-60 kişilik grubun polise ve ekip araçlarına taş atmak suretiyle sanık …\’i polisinden elinden kurtarmaya çalıştıkları, sanığın bu şekilde üzerine atılı suçu işlediğinin iddia edildiği olayda, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 38. maddesine göre azmettiren kişinin cezalandırılması için, belli bir suçu işleme hususunda henüz fikri olmayan bir kişiye, bu suçu işlemeye karar verdirilmesinin gerektiği, somut olayda, sanık …\’in polisler tarafından yakalandığında mahalle sakinlerine hitaben yalnızca \’beni kurtarın\’ şeklinde bağırdığı, dolayısıyla temyiz dışı sanıkları ve mahalleliyi suç işlemeye teşvik ettiği anlaşılmakla, sanık hakkında TCK\’nın 39/2. maddesi uyarınca, polisin elinde bulunan sanığın polisten alınmasına yönelik suç işlemeye teşviğin oluştuğu gözetilerek, buna göre uygulama yapılması gerekirken, şartları bulunmayan azmettirmenin kabulü ile sanık hakkında fazla ceza tayini\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 01.10.2014 tarih ve 67882 sayı ile; \”…Sanık …\’nın olay öncesinde bir yaralama olayına karıştığı ve güvenlik güçleri tarafından arandığı, olay günü sanığın Bursa ili Hacivat Mahallesinde olduğu duyumunu alan güvenlik güçlerinin iki ekip hâlinde mahalleye geldikleri, 240 ile 354. numaralı sokakların kesiştiği kahvehane önünde sanığı gördükleri, sanığın kaçmaya başladığı ve yapılan takip neticesinde yakalanıp kelepçelenerek ekip otosuna getirildiği esnada, kelepçelerden kurtulan sanığın \’Beni kurtarın\’ diyerek yardım istemesi üzerine 50-60 kişilik bir grubun toplanarak taş atması neticesinde polis araçlarının zarar gördüğü ve görevli memurlara direnildiği olayda, sanığın \’beni kurtarın\’ şeklindeki beyanının azmettirme niteliğinde olduğu, zira kalabalığın önceden suç işleme konusunda bir kararının bulunmadığı, sanığın azmettirmesi neticesinde harekete geçtikleri, bu nedenle yerel mahkeme uygulamasının doğru olduğu ve hükmün onanması gerektiği\” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Özel Dairece, 04.11.2014 tarih ve 19047-17984 sayı ile itirazın yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanık … hakkında görevi yaptırmamak için direnme ve kamu malına zarar verme suçlarından hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair karar itiraz edilmeksizin, diğer sanık … hakkında görevi yaptırmamak için direnme ve kamu malına zarar verme suçlarından verilen mahkûmiyet hükümleri ise temyiz edilmeksizin kesinleşmiş olup, itirazın kapsamına göre inceleme sanık … hakkında görevi yaptırmamak için direnme ve kamu malına zarar verme suçlarından kurulan mahkûmiyet hükümleriyle sınırlı olarak yapılmıştır. Özel - [Birden Fazla Kişiye Karşı Zincirleme Tehdit Suçunda Uzlaştırma Hükümleri Uygulanır mı](https://kayseriavukat.org.tr/zincirleme-tehdit-sucunda-uzlastirma/): Birden Fazla Kişiye Karşı Zincirleme Tehdit Suçunda Uzlaştırma 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Zincirleme suç – Madde 43 (1) Bir suç işleme kararının icrası kapsamında, değişik zamanlarda bir kişiye karşı aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunda, bir cezaya hükmedilir. Ancak bu ceza, dörtte birinden dörtte üçüne kadar artırılır. Bir suçun temel şekli ile daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli şekilleri, aynı suç sayılır. Mağduru belli bir kişi olmayan suçlarda da bu fıkra hükmü uygulanır. (2) Aynı suçun birden fazla kişiye karşı tek bir fiille işlenmesi durumunda da, birinci fıkra hükmü uygulanır. (3) Kasten öldürme, kasten yaralama, işkence ve yağma suçlarında bu madde hükümleri uygulanmaz. Tehdit – Madde 106 (1) Bir başkasını, kendisinin veya yakınının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı gerçekleştireceğinden bahisle tehdit eden kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun kadına karşı işlenmesi hâlinde cezanın alt sınırı dokuz aydan az olamaz. Malvarlığı itibarıyla büyük bir zarara uğratacağından veya sair bir kötülük edeceğinden bahisle tehditte ise, mağdurun şikayeti üzerine, altı aya kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur. (2) Tehdidin; a) Silahla, b) Kişinin kendisini tanınmayacak bir hale koyması suretiyle, imzasız mektupla veya özel işaretlerle, c) Birden fazla kişi tarafından birlikte, d) Var olan veya var sayılan suç örgütlerinin oluşturdukları korkutucu güçten yararlanılarak, İşlenmesi halinde, fail hakkında iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (3) Tehdit amacıyla kasten öldürme, kasten yaralama veya malvarlığına zarar verme suçunun işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ceza verilir. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu Uzlaştırma – Madde 253 (1) Aşağıdaki suçlarda, şüpheli ile mağdur veya suçtan zarar gören gerçek veya özel hukuk tüzel kişisinin uzlaştırılması girişiminde bulunulur: a) Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı suçlar. b) Şikâyete bağlı olup olmadığına bakılmaksızın, Türk Ceza Kanununda yer alan; 1. Kasten yaralama (üçüncü fıkra hariç, madde 86; madde 88), 2. Taksirle yaralama (madde 89), 3. Tehdit (madde 106, birinci fıkra), 4. Konut dokunulmazlığının ihlali (madde 116), 5. İş ve çalışma hürriyetinin ihlali (madde 117, birinci fıkra; madde 119, birinci fıkra (c) bendi), 6. Hırsızlık (madde 141), 7. Güveni kötüye kullanma (madde 155), 8. Dolandırıcılık (madde 157), 9. Suç eşyasının satın alınması veya kabul edilmesi (madde 165), 10. Çocuğun kaçırılması ve alıkonulması (madde 234), 11. Ticari sır, bankacılık sırrı veya müşteri sırrı niteliğindeki bilgi veya belgelerin açıklanması (dördüncü fıkra hariç, madde 239), suçları. c) Mağdurun veya suçtan zarar görenin gerçek veya özel hukuk tüzel kişisi olması koşuluyla, suça sürüklenen çocuklar bakımından ayrıca, üst sınırı üç yılı geçmeyen hapis veya adli para cezasını gerektiren suçlar. (2) Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olanlar hariç olmak üzere; diğer kanunlarda yer alan suçlarla ilgili olarak uzlaştırma yoluna gidilebilmesi için, kanunda açık hüküm bulunması gerekir. (3) Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olsa bile, cinsel dokunulmazlığa karşı suçlarda ve ısrarlı takip suçunda (madde 123/A), uzlaştırma yoluna gidilemez. Uzlaştırma kapsamına giren bir suçun, bu kapsama girmeyen bir başka suçla birlikte aynı mağdura karşı işlenmiş olması hâlinde de uzlaşma hükümleri uygulanmaz. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2019/306 Karar No: 2019/519 Karar Tarihi: 02.07.2019 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 4. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Özet: Olayın başlangıcı ve gelişimi gözetildiğinde, sanığın, mağdur H.’ye yönelik eylemi ile mağdurlar Z. ve R.’ye yönelik eylemleri arasında tek bir iradi karardan bahsetmenin mümkün olmadığı, aksine farklı nedenlere dayanan suç işleme kararının söz konusu olduğu, zira sanığın aldığı suç işleme kararının icrası kapsamında mağdur H.’ye karşı tehdit eylemini gerçekleştirmesinin ardından, ilk başta iş yerinde bulunmayıp sonradan gelen ve kendisini uyaran mağdurlar Z. ve R.’ye karşı, mağdur H.’ye yönelik aldığı suç işleme kararından bağımsız olarak yeni bir suç işleme kararının icrası kapsamında tek bir fiil ile tehdit eylemini gerçekleştirdiği anlaşıldığından, değişik mağdurlara karşı farklı zamanlarda ve değişik saiklerle gerçekleştirilen eylemleri nedeniyle sanığın, mağdur H.’ye yönelik ayrı bir tehdit suçundan, mağdurlar Z. ve R.’ye yönelik olarak ise zincirleme suç hükümleri uygulanmak suretiyle ayrı bir tehdit suçundan cezalandırılması gerektiği kabul edilmelidir. İçtihat Metni Sanık …’in mağdur …’a yönelik tehdit suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 106/1-1.cümlesi, 31/3, 62, 50/1-a ve 52/2-4. maddeleri uyarınca 2.000 TL, mağdurlar … ve …’e yönelik tehdit suçundan aynı Kanun’un 106/1-1.cümlesi, 43/2-1, 31/3, 62, 50/1-a ve 52/2-4. maddeleri uyarınca 2.500 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına ve taksitlendirmeye ilişkin Fatsa (Kapatılan) Sulh Ceza Mahkemesince verilen 19.12.2012 tarihli ve 828-652 sayılı hükümlerin sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 4. Ceza Dairesince 27.01.2015 tarih ve 21589-2281 sayı ile; \”Suça sürüklenen çocuğun tanık … ve mağdur …\’ın oturduğu sırada yanlarına giderek mağdur …\’a hitaben \’Buraya gel lan\’ dediği, mağdur …\’ın gelmemesi üzerine bu kez de \’Senin küçüklüğünü biliyorum, çok artisleşmişsin, seni dövücem\’ dediği, mağdur … ile sanığın kavga ettikleri sırada mağdur …\’in üst katta oturan anne ve babası olan mağdurlar … ve …\’den yardım istediği, mağdurlar … ve …\’in olay yerine gelmeleri üzerine suça sürüklenen çocuğun bu kez de mağdurlar … ve …\’i tehdit ettiği, aynı olay bütünlüğü içinde tehdit etmekten ibaret eylemleri nedeniyle suça sürüklenen çocuk hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 106/1-1. cümle ve 43/2 maddelerinin uygulanması gerektiği gözetilmeden iki kez uygulanmak suretiyle fazla ceza tayini,\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Direnme Kararı Fatsa 2. Asliye Ceza Mahkemesi ise 06.05.2015 tarih ve 263-493 sayı ile; \”5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 43. maddesinde zincirleme suç hükümlerinin düzenlendiği, TCK\’nın 43/1 maddesinde \’Bir suç işleme kararının icrası kapsamında, değişik zamanlarda bir kişiye karşı aynı suçun birden fazla işlenmesi\’ durumunun, TCK\’nın 43/2 maddesinde ise \’Aynı suçun birden fazla kişiye karşı tek bir fiille işlenmesi\’ durumunun düzenlendiği, somut olayda TCK\’nın 43/2 maddesinin tartışılması gerektiği, TCK\’nın 43/2 maddesinin söz konusu olabilmesi için, failin eyleminin birden fazla kimseye yönelmesi, failin de bu durumu bilmesi gerektiği, örneğin failin birden çok polise \’Şerefsiz, köpekler\’ diye bağırması durumunda zincirleme suç hükümlerinin uygulanacağı, birden fazla kimseye karşı işlenen suçlarda zincirleme suçun söz konusu olabilmesi için eylemin tek bir fiille ve aynı zamanda gerçekleştirilmesi gerektiği, birden çok mağdura karşı farklı zamanlarda suç işlenmiş ise, artık suç çokluğundan söz edileceği, zincirleme suçun söz konusu olabilmesi için ise tüm mağdurlara karşı aynı anda işlenmesi gerektiği, örneğin bir kimse, iki kardeş olan mağdurlardan birine sövüp olay yerinden ayrıldıktan sonra, diğer kardeşle karşılaşsa ve ona da - [Denetim Süresi İçinde Suç İşlenmesi Halinde Hapis Cezasının Ertelenmesine Karar Verilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/denetim-suresi-icinde-suc-islenmesi/): HAGB Kararı Sonrasında Denetim Süresi İçinde Suç İşlenmesi Halinde Hapis Cezasının Ertelenmesi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Hapis cezasının ertelenmesi – Madde 51 (1) İşlediği suçtan dolayı iki yıl veya daha az süreyle hapis cezasına mahkûm edilen kişinin cezası ertelenebilir. Bu sürenin üst sınırı, fiili işlediği sırada onsekiz yaşını doldurmamış veya altmışbeş yaşını bitirmiş olan kişiler bakımından üç yıldır. Ancak, erteleme kararının verilebilmesi için kişinin; a) Daha önce kasıtlı bir suçtan dolayı üç aydan fazla hapis cezasına mahkûm edilmemiş olması, b) Suçu işledikten sonra yargılama sürecinde gösterdiği pişmanlık dolayısıyla tekrar suç işlemeyeceği konusunda mahkemede bir kanaatin oluşması, gerekir. (2) Cezanın ertelenmesi, mağdurun veya kamunun uğradığı zararın aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi koşuluna bağlı tutulabilir. Bu durumda, koşul gerçekleşinceye kadar cezanın infaz kurumunda çektirilmesine devam edilir. Koşulun yerine getirilmesi halinde, infaz hâkimi kararıyla hükümlü infaz kurumundan derhal salıverilir. (3) Cezası ertelenen hükümlü hakkında, bir yıldan az, üç yıldan fazla olmamak üzere, bir denetim süresi belirlenir. Bu sürenin alt sınırı, mahkûm olunan ceza süresinden az olamaz. (4) Denetim süresi içinde; a) Bir meslek veya sanat sahibi olmayan hükümlünün, bu amaçla bir eğitim programına devam etmesine, b) Bir meslek veya sanat sahibi hükümlünün, bir kamu kurumunda veya özel olarak aynı meslek veya sanatı icra eden bir başkasının gözetimi altında ücret karşılığında çalıştırılmasına, c) Onsekiz yaşından küçük olan hükümlülerin, bir meslek veya sanat edinmelerini sağlamak amacıyla, gerektiğinde barınma imkanı da bulunan bir eğitim kurumuna devam etmesine, mahkemece karar verilebilir. (5) Mahkeme, denetim süresi içinde hükümlüye rehberlik edecek bir uzman kişiyi görevlendirebilir. Bu kişi, kötü alışkanlıklardan kurtulmasını ve sorumluluk bilinciyle iyi bir hayat sürmesini temin hususunda hükümlüye öğütte bulunur; eğitim gördüğü kurum yetkilileri veya nezdinde çalıştığı kişilerle görüşerek, istişarelerde bulunur; hükümlünün davranışları, sosyal uyumu ve sorumluluk bilincindeki gelişme hakkında üçer aylık sürelerle rapor düzenleyerek infaz hâkimine verir. (6) Mahkeme, hükümlünün kişiliğini ve sosyal durumunu göz önünde bulundurarak, denetim süresinin herhangi bir yükümlülük belirlemeden veya uzman kişi görevlendirmeden geçirilmesine de karar verebilir. (7) Hükümlünün denetim süresi içinde kasıtlı bir suç işlemesi veya kendisine yüklenen yükümlülüklere, infaz hâkiminin uyarısına rağmen, uymamakta ısrar etmesi halinde; ertelenen cezanın kısmen veya tamamen infaz kurumunda çektirilmesine infaz hâkimliğince karar verilir. (8) Denetim süresi yükümlülüklere uygun veya iyi halli olarak geçirildiği takdirde, ceza infaz edilmiş sayılır. Madde Gerekçesi Madde metninde ertelemenin hukukî niteliği ve uygulama koşullarına ilişkin düzenlemelere yer verilmiştir. Bu düzenlemede, erteleme, bir koşullu af olmaktan çıkarılıp, ceza infaz kurumu hâline getirilmiş ve erteleme sadece hapis cezası bakımından öngörülmüştür. Ertelemede denetim süresi içerisinde hükümlü bakımından söz konusu olabilecek yükümlülükler açısından da bazı yenilikler getirilmiştir. Örneğin erteleme sadece mağdurun değil, kamunun uğradığı zararın da tamamen tazmini koşuluna bağlanabilir hâle getirilmiştir. Ayrıca, cezanın ertelenmesi hâlinde denetimli serbesti tedbirinin daha etkin bir şekilde uygulanabilmesini sağlamak için Tasarıdaki madde metninde bazı değişiklikler yapılmıştır. Örneğin denetimli serbesti süresi içinde bir meslek veya sanat sahibi olmayan hükümlünün, bu amaçla bir eğitim programına devam etmesine; bir meslek veya sanat sahibi hükümlünün, bir kamu kurumunda veya özel olarak aynı meslek veya sanatı icra eden bir başkasının gözetimi altında ücret karşılığında çalıştırılmasına; ya da, onsekiz yaşından küçük olan hükümlülerin, özellikle bir meslek veya sanat edinmelerini sağlamak amacıyla, barınma imkânı da bulunan bir eğitim kurumuna devam etmesine karar verilebilir. Getirilen diğer bir yenilik de, denetim süresi içinde hükümlüyle ilgili olarak uzman bir kişinin görevlendirilmesidir. Hükümlüye rehberlik edecek bu uzman kişi, kötü alışkanlıklardan kurtulmasını ve sorumluluk bilinciyle iyi bir hayat sürmesini temin hususunda hükümlüye öğütte bulunur; eğitim gördüğü kurum yetkilileri veya nezdinde çalıştığı kişilerle görüşerek, istişarelerde bulunur; hükümlünün davranışları, sosyal uyumu ve sorumluluk bilincindeki gelişme hakkında üçer aylık sürelerle rapor düzenleyerek hâkime verir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2018/245 Karar No: 2018/402 Karar Tarihi: 04.10.2018 Özet: Sanık hakkında hükmolunan hapis cezasının ertelenmesine ilişkin ilk hükmün sanık ve sanık lehine olarak Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilip Özel Dairece bozulmasından sonra, 1 ay 16 gün hapis cezası olarak açıklanması geri bırakılan ikinci hükmün, sanığın denetim süresi içinde kasıtlı bir suç işlemesi nedeniyle CMK’nın 231/11. maddesi uyarınca açıklanması sırasında “cezayı aleyhe değiştirme” yasağı uyarınca hapis cezasının ilk hükümdeki gibi ertelenmesi gerekmektedir. İçtihat Metni Kasten yaralama suçundan sanık …\’ın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 86/2, 86/3-a, 29/1, 62/1 ve 51. maddeleri uyarınca 3 ay 7 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına ve ertelemeye ilişkin Manavgat (Kapatılan) 2. Sulh Ceza Mahkemesince verilen 14.09.2007 tarih ve 351-461 sayılı hükmün, sanık ve sanık lehine olacak şekilde Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 2. Ceza Dairesince 21.04.2010 tarih ve 52487-13430 sayı ile; hükümden sonra yürürlüğe giren 5728 sayılı Kanun\’un 562. maddesiyle değişik CMK\’nın 231. maddesi uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılıp bırakılmayacağı hususunun değerlendirilmesinde zorunluluk bulunduğu gerekçesiyle bozulmasına karar verilmiştir. Bozmaya uyan Yerel Mahkemece 22.07.2010 tarih ve 625-867 sayı ile; sanığın TCK’nın 86/2, 86/3-a-e, 29, 62 ve 54/1. maddeleri uyarınca 1 ay 16 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına, müsadereye CMK\’nın 231/5. maddesi gereğince hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ve 5 yıl süre ile denetim süresine tabi tutulmasına karar verilmiştir. Sanığın denetim süresi içinde, 04.11.2015 tarihinde hakaret suçunu işlediği iddiasıyla yapılan yargılama sonucunda kesin nitelikte 1.740 TL adli para cezası ile cezalandırılması üzerine dosyayı yeniden ele alan Yerel Mahkemece 05.01.2017 tarih ve 794-13 sayı ile; CMK’nın 231/11. maddesi gereğince açıklanması geri bırakılan hüküm açıklanarak sanığın TCK’nın 86/2, 86/3-a-e, 29, 62 ve 53. maddeleri uyarınca 1 ay 16 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna karar verilmiş, bu hükmün de sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 3. Ceza Dairesince 13.02.2018 tarih ve 13128-2104 sayı ile; \”Sanık hakkında, 14.09.2007 tarih ve 351-461 sayılı karar ile 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 86/2, 86/3-a, 29 ve 62. maddeleri gereğince verilen 3 ay 7 gün hapis cezasının TCK\’nın 51. maddesi gereğince ertelendiği, hükmün sanık ve Cumhuriyet savcısının (lehe) temyizi üzerine Yargıtay 2. Ceza Dairesinin 21.04.2010 tarih ve 52487-13430 sayılı ilamı ile 5271 sayılı CMK\’nın 231. maddesi yönünden değerlendirilmesi gerekçesi ile bozulduğu, bozma sonrası yapılan yargılama sonucunda sanık hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair karar verildiği, sanığın denetim süresi içinde kasıtlı bir suç işlemesi nedeniyle mahkemece açıklanması geri bırakılan hükmün açıklanmasına karar verilmiş ise de; Ceza Genel Kurulunun 09.02.2016 tarih, 71-42 sayılı kararı gereğince sanığın 1412 - [Taşınmaza Konulan İhtiyati Haczin Uzun Süre Devam Etmesi Nedeniyle Mülkiyet Hakkının İhlal Edilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/ihtiyati-haczin-uzun-sure-devam-etmesi/): Taşınmazın Tapu Kaydına Konulan İhtiyati Haczin Uzun Süre Devam Etmesi Anayasa Mahkemesi Kararı – Değerlendirme Olaylar Alacaklı tarafından borçlular aleyhine icra takibi başlatılmıştır. Alacaklı, borçlunun keşide ettiği senet borcunu ödemediği gerekçesiyle davalılar ile başvurucular aleyhine Asliye Hukuk Mahkemesinde tasarrufun iptali davası açmıştır. Söz konusu dava, bir meskenin satışına ilişkindir. Davacı, borçlunun keşide tarihinden sonra değerinin çok altında bir fiyatla meskeni başvurucu Hesna Funda Baltalı\’nın eşine sattığını, onun da meskeni Hesna Funda Baltalı\’ya hibe ettiğini, bu kişinin de taşınmazı eşiyle birlikte ortağı olduğu başvurucu Baltalı Gıda Hayvancılık San. ve Tic. Ltd. Şti.\’ye sattığını ileri sürmüştür. Davacı, bu hibe ve satış işlemlerinin alacağına kavuşmasını engellemek amacıyla kötü niyetle yapıldığını belirterek tasarrufun iptali ile taşınmazın icra yoluyla satışını talep etmiştir. Mahkeme, uyuşmazlığa konu taşınmaza yönelik tasarrufların iptaline ve davacıya söz konusu taşınmaz üzerinde cebri icra yetkisi tanınmasına karar vermiştir. Davacı ayrıca taşınmazın tapu kaydına ihtiyati haciz konulmasını talep etmiş, mahkeme, taşınmaza ihtiyati haciz konulmasına hükmetmiştir. Başvurucular ihtiyati hacze itiraz etmiş, ihtiyati haczin teminat karşılığında kaldırılmasını talep etmiştir. Mahkeme bu talebi reddetmiştir. Başvurucular ihtiyati haczin uzun süredir devam etmesi nedeniyle mağdur olduklarını belirterek yeniden ihtiyati haczin kaldırılmasına karar verilmesi talebinde bulunmuşlardır. Mahkeme, yargılamanın uzadığını kabul etmiş ancak bu durumun ihtiyati haczin kaldırılmasını gerektirmediğine karar vermiştir. İddialar Başvurucular, ihtiyati haciz kararının uzun süreden beri devam etmesi nedeniyle mülkiyet haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi İhtiyati haciz kararının uzun süredir devam etmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlali iddiaları başvurucu Baltalı Gıda Hayvancılık San. ve Tic. Ltd. Şti. yönünden incelenmiştir. Mülkiyet hakkına müdahale teşkil eden tedbirlerin söz konusu olduğu durumlarda tedbiri uygulayan kamu makamlarının ivedi olarak ve özenli bir biçimde davranma yükümlülükleri bulunmaktadır. Somut olayda taşınmazın tapu kaydına mahkeme tarafından ihtiyati haciz şerhi konulmasıyla başvurucu mülkünden yoksun bırakılmamıştır. Ancak bu tedbir şerhi nedeniyle başvurucunun taşınmazı ile ilgili ekonomik ve hukuki tasarruflarda bulunması önemli ölçüde sınırlandırılmıştır. Bu sınırlandırmanın taşınmazın değeri üzerinde olumsuz bir etkisinin bulunduğu da açıktır. Başvuruya konu davada, yalnızca dava konusu taşınmaz ile sınırlı olarak ve alacağın güvence altına alınmasını sağlamak amacıyla taşınmaz üzerindeki tasarruf yetkisini sınırlayacak şekilde ihtiyati haciz şerhi konulmasının kamu makamlarının takdir yetkisi kapsamında kaldığı değerlendirilmiştir. Ancak taşınmazın tapu kaydına konulan ihtiyati haciz şerhinin on yılı aşkın süredir devam ettiği görülmekte olup süreç bir bütün olarak dikkate alındığında bu sürenin makul olmadığı kuşkusuzdur. Devletin, pozitif yükümlülükleri çerçevesinde taşınmaz üzerinde belirli bir süreyle hukuki tasarruflarda bulunulmasının sınırlandırılması bakımından geniş bir takdir yetkisi mevcut ise de bu tedbirlerin uygulanmasının mülk sahibine kaçınılmaz olandan aşırı bir külfet de yüklememesi ve ölçüsüz bir müdahaleye yol açmaması gerekmektedir. Taşınmazı ile ilgili olarak uygulanan ihtiyati haczin on yılı aşkın bir süredir devam etmesinin mülkiyet hakkı sınırlandırılan başvurucuyu makul olandan daha fazla bir zarara uğrattığı anlaşılmıştır. Buna karşın başvurucunun kamu makamlarının kusuruna dayalı olarak tedbirin uzun sürmesi nedeniyle uğradığı zararın giderimine ilişkin herhangi bir hukuk yolu mevcut değildir. Dolayısıyla uygulanan tedbirin başvurucuya aşırı ve olağan dışı bir külfet yüklediği değerlendirilmiştir. Bu durumda başvurucunun mülkiyet hakkının korunmasına ilişkin olarak somut olay bağlamında devletin pozitif yükümlülüklerinin tam ve etkin bir biçimde yerine getirilmediği sonucuna varılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle Anayasa\’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Hesna Funda Baltalı ve Baltalı Gıda Hayvancılık San. Ve Tic. Ltd. Şti. Başvurusu Başvuru Numarası: 2014/17196 Karar Tarihi: 25/10/2018 R.G. Tarih ve Sayı: 18/12/2018-30629 GENEL KURUL  – KARAR Başkan: Zühtü ARSLAN Başkanvekilleri: Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM Üyeler: Serdar ÖZGÜLDÜR, Serruh KALELİ, Recep KÖMÜRCÜ, Hicabi DURSUN,  Celal Mümtaz AKINCI,  Muammer TOPAL,  M. Emin KUZ, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ Raportör: Özgür DUMAN Başvurucular: Hesna Funda BALTALI, Baltalı Gıda Hayvancılık San. ve Tic. Ltd. Şti. I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru; ihtiyati haciz kararı verilmesi ve bu ihtiyati haczin uzun süredir devam etmesi nedenleriyle mülkiyet hakkının, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 27/10/2014 tarihinde yapılmıştır. 3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. 4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. 6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmemiştir. 7. Birinci Bölüm tarafından 20/9/2017 tarihinde yapılan toplantıda, başvurunun Genel Kurul tarafından karara bağlanması gerekli görüldüğünden Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü\’nün 28. maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca Genel Kurula sevkine karar verilmiştir. III. OLAY VE OLGULAR 8. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: A. İcra Takibi ve Menfi Tespit Davası Süreci 9. Alacaklı hamil G.B.tarafından borçlular lehdar K.E. ve keşideci C.A. aleyhine 500.000 TL bedelli bonoya dayalı olarak İzmir 17. İcra Müdürlüğünün 2007/306 Esas sayılı dosyasında kambiyo senetlerine mahsus haciz yolu ile icra takibi başlatılmıştır. Bononun keşide tarihi 12/5/2006, ödeme tarihi ise 5/3/2007 olarak düzenlenmiştir. 10. Ödeme emri borçluya 8/3/2007 tarihinde tebliğ edildikten sonra icra takibinin kesinleşmesi üzerine borçlu C.A., alacaklı ile lehdar aleyhine 6/4/2007 tarihinde İzmir 2. Asliye Ticaret Mahkemesinde menfi tespit davası açmıştır. Borçlu, dava dilekçesinde bu senetten dolayı lehdara bir borcunun bulunmadığını ve yapılan ciroların usulsüz olduğunu iddia etmiştir. Borçlu ayrıca, senet arkasına yazılan \”…teminat senedidir, kullanılamaz veya hatır senedidir kullanılamaz…\” şeklindeki ibarelerin tahrif edildiğini ileri sürmüştür. 11. Yapılan yargılama neticesinde 21/11/2013 tarihinde davanın reddine karar verilmiştir. Kararda, bonoya \”Emre yazılı değildir\” veya bu anlama gelen \”Ciro edilemez\” gibi ibarelerin yazılmasının bononun kambiyo senedi niteliğini değiştirmeyeceği belirtilmiştir. Mahkeme, senedin keşideci ve lehdar arasındaki karşılıklı edimlerin teminatı olarak verildiği iddiasının hamile karşı ispat edilemediği takdirde hamil aleyhine ileri sürülemeyeceğini kabul etmiştir. Mahkemeye göre bononun ön yüzünde ve sadece \”teminat\” ibaresinin bulunması onun kambiyo senedi vasfını ve bu senetlere mahsus özel yol ile takibe dayanak yapılmasını engellemez. Kararda, takip dayanağı bononun hangi ilişkinin teminatı olduğunun anılan ibarede açıklanmış olmadığı ifade edilmiştir. Mahkeme ayrıca, alınan imza karşılaştırmasına ilişkin bilirkişi raporlarına göre senetteki imzaların borçlu ve lehdara ait olduğunu belirtmiştir. Kararda, bilirkişi raporuna göre senedin arka yüzünde tahrifat yapıldığı kabul edilmekle birlikte bu hususun sonuca etkili görülmediği ifade edilmiştir. Mahkeme, bononun teminat maksadıyla verildiği iddiasının yazılı delil ile ispat edilemediği, ayrıca ciro zincirinde kopukluk bulunmadığı ve hamilin senedi kötü niyetle devraldığının kanıtlanamadığı kanaatiyle - [Hırsızlık Suçunda Değer Azlığı Nedeniyle Cezada İndirim Yapılması veya Ceza Verilmemesi](https://kayseriavukat.org.tr/hirsizlik-sucunda-deger-azligi/): Hırsızlık Suçunda Değer Azlığı 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Hırsızlık – Madde 141 (1) Zilyedinin rızası olmadan başkasına ait taşınır bir malı, kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla bulunduğu yerden alan kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir. Madde Gerekçesi Madde metninde, hırsızlığın temel şekli tanımlanmıştır. Buna göre, taşınır malın alınmasının suç oluşturabilmesi için, zilyedinin rızasının bulunmaması gerekir. Rızanın geçerli olması için bulunması gereken koşulların varlığı hâlinde zilyedin rızası bir hukuka uygunluk nedeni teşkil edecek ve suç oluşmayacaktır. Hırsızlık suçunun oluşabilmesi için, failin kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla hareket etmesi yeterli olup, bunun fiilen temini şart değildir. Bu yarar, maddî veya manevî olabilir. Almak fiilinden maksat, suçun konusunu oluşturan mal üzerinde mağdurun zilyetliğine son verilmesi, mağdurun suç konusu eşya üzerinde zilyetlikten doğan tasarruf haklarını kullanmasının olanaksız hâle gelmesidir. Bu tasarruf olanağı ortadan kaldırılınca suç da tamamlanır. Malın değerinin az olması – Madde 145 (1) Hırsızlık suçunun konusunu oluşturan malın değerinin azlığı nedeniyle, verilecek cezada indirim yapılabileceği gibi, suçun işleniş şekli ve özellikleri de göz önünde bulundurularak, ceza vermekten de vazgeçilebilir. Madde Gerekçesi Madde metninde, hırsızlık suçunun konusunu oluşturan malın değerinin azlığı nedeniyle cezada indirim yapılması veya ceza vermekten sarfınazar edilmesi konusunda hâkime takdir yetkisi tanınmıştır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2022/2-588 Karar No: 2023/201 Karar Tarihi: 05.04.2023 Özet: Sanığın gece vakti iş yerine girerek masa üzerinde bulunan sadaka kutusu ile çekmecedeki madenî ve kağıt paraların toplamı olan 70 TL\’yi çaldığı anlaşılan olayda; suçun işleniş şekli ve özellikleri göz önünde bulundurularak değere dayalı ihlalin ceza verilmemesini nesafeten haklı saydıracak alt düzeyde bulunmaması nedeniyle ceza vermekten vazgeçilemeyecek ise de, suç tarihinde paranın satın alma gücü ve ekonomik şartlar gözetildiğinde, hırsızlık suçunun konusunu oluşturan 70 TL\’nin değer bakımından az olması ile hak ve nesafet kuralları dikkate alındığında, sanığın cezasından 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 145. maddesi uyarınca belirlenecek oranda indirim yapılması gerektiği kabul edilmelidir. (5237 s. K. m. 3, 53, 58, 63, 142, 145, 147) (5271 s. K. m. 307) (765 s. K. m. 522) (YCGK 16.09.2014 T. 2014/13-73 E. 2014/384 K.) İçtihat Metni Nitelikli hırsızlık suçundan sanık …\’ın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 142/2-h, 143, 53, 58 ve 63. maddeleri uyarınca 7 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve mahsuba ilişkin … 2. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 06.10.2020 tarihli ve 450-318 sayılı hükmün, sanık ve müdafii tarafından istinaf edilmesi üzerine dosyayı inceleyen … Bölge Adliye Mahkemesi 4. Ceza Dairesince 03.11.2020 tarih ve 1605-1363 sayı ile istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.  Bu hükmün de sanık ve müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 2. Ceza Dairesince 27.01.2021 tarih ve 32470-1141 sayı ile; \”Şikâyetçiye ait iş yerinden toplamda 70 TL çalınması şeklinde gerçekleşen somut olayda, çalınan paranın değeri nazara alınarak sanık hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 145. maddesinin uygulanması gerektiğinin gözetilmemesi,\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Direnme Kararı Yerel Mahkeme ise 03.03.2021 tarih ve 160-246 sayı ile; \”Suç nedeniyle meydana gelen toplam zararın 70 TL olması nedeniyle her ne kadar 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 145. maddesinde belirtilen malın değerinin azlığı nedeniyle sanığa verilen cezadan indirim yapılabileceği düşünülebilir ise de, şikâyetçinin mahkememizde dinlenmesinde, iş yerinde bulunan televizyon ve yiyecek-içeceklerin çalınmadığını beyan etmesi, sanığın suç tarihinde şikâyetçinin iş yeri haricinde başka yerlere de girerek hırsızlık yapması ve yaklaşık 6 dakika boyunca şikâyetçinin iş yerinde kalması da göz önünde bulundurularak suçun işleniş şekli ve özellikleri dikkate alınıp sanığın yanına alabileceği tüm nakit parayı aldığı, taşımakta sıkıntı yaşayacağı televizyonu ve maddi değeri bulunmayan yiyecek-içecekleri almadığı, ayrıca suça konu 70 TL\’nin Yargıtay uygulamasında az olarak kabul edilmediği,\” şeklindeki gerekçe ile bozmaya direnerek önceki hüküm gibi sanığın cezalandırılmasına karar vermiştir. Bu hükmün de sanık ve müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 17.09.2022 tarihli ve 72867 sayılı Bozma istekli tebliğnamesiyle dosya 6763 sayılı Kanun\’un 36. maddesi ile değişik 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 307. maddesi uyarınca kararına direnilen Daireye tevdi edilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 2. Ceza Dairesince 08.11.2022 tarih ve 8602-18352 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. Uyuşmazlık Konusu Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanık hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 145. maddesinin uygulanma koşullarının bulunup bulunmadığının belirlenmesine ilişkindir. Olay ve Olgular İncelenen dosya kapsamından; Sanık …\’ın 06.09.2020 tarihinde gece saat 02.00 sıralarında şikâyetçi …\’e ait isimli iş yerine hırsızlık amacıyla gittiği, iş yerinin … bölmesini ittirmek suretiyle içeriye girip masa üzerinde bulunan sadaka kutusu ile çekmecedeki madenî ve kâğıt paraların toplamı olan 70 TL\’yi alarak olay yerinden ayrıldığı, 11.09.2020 tarihli rapora göre iş yerinin … kapısı üzerinden elde edilen bulgulardan kendisine ulaşılarak yakalanan sanığın atılı suçlamayı kabul etmediği anlaşılmaktadır. Gerekçe A. İlgili Mevzuat ve Öğretide Uyuşmazlık Konusuna İlişkin Görüşler 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 145. maddesinde; “(1) Hırsızlık suçunun konusunu oluşturan malın değerinin azlığı nedeniyle, verilecek cezada indirim yapılabileceği gibi, ceza vermekten de vazgeçilebilir.” hükmü yer almakta iken anılan hüküm, 29.06.2005 tarihli ve 5377 sayılı Kanun\’un 16. maddesi ile; “(1) Hırsızlık suçunun konusunu oluşturan malın değerinin azlığı nedeniyle, verilecek cezada indirim yapılabileceği gibi, suçun işleniş şekli ve özellikleri de göz önünde bulundurularak, ceza vermekten de vazgeçilebilir.” şeklinde değiştirilmiştir. Madde ile hırsızlık suçlarında, suça konu değerin azlığı nedeniyle hâkime, cezada indirim yapma veya ceza vermeme yönünde geniş bir takdir yetkisi tanınmıştır. Yargıtay 6. Ceza Dairesinin, değer azlığı ile ilgili olan ve bu konudaki içtihada daha çoğunu alabilme olanağı varken yalnızca gereksinimi kadar ve değer olarak az olan şeyi alma şeklinde yansıtılan görüşünün, TCK\’nın 145. maddesi uygulamasında bütünüyle reddedilmesi mümkün görülmemekte ve maddenin uygulanabileceği hâllerden biri olarak kabul edilmekte ise de maddenin sadece bu tanımlamayla sınırlandırılması mümkün değildir. TCK\’nın 145. maddesinin gerek ilk şekli gerekse değiştirilmiş biçimi ortak biçimde, hırsızlık suçunun konusunu oluşturan değerin az olmasını temel almaktadır. Değer azlığı ile kanun koyucu tarafından neyin kastedildiği, tereddütleri önleyecek biçimde açıklığa kavuşturulmamış, rakamsal bir sınırlandırma getirilmemiş fakat hâkime, yargılama konusu maddi olayla ilgili olarak takdir ve değerlendirme yetkisi tanınmıştır. Ne var ki, kanun koyucu, hâkimin takdirini, soyut ve farklı bir disiplinle sınırlandırmıştır. O da; az - [Trafik Kazası Sonucu Akrabaların Ölümüne Neden Olma Halinde Şahsi Cezasızlık Hükmü Uygulanır mı](https://kayseriavukat.org.tr/akrabalarin-olumune-neden-olma/): Trafik Kazası Sonucu Taksirle Akrabaların Ölümüne Neden Olma 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Taksir – Madde 22 (1) Taksirle işlenen fiiller, kanunun açıkça belirttiği hallerde cezalandırılır. (2) Taksir, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesidir. (3) Kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi halinde bilinçli taksir vardır; bu halde taksirli suça ilişkin ceza üçte birden yarısına kadar artırılır. (4) Taksirle işlenen suçtan dolayı verilecek olan ceza failin kusuruna göre belirlenir. (5) Birden fazla kişinin taksirle işlediği suçlarda, herkes kendi kusurundan dolayı sorumlu olur. Her failin cezası kusuruna göre ayrı ayrı belirlenir. (6) Taksirli hareket sonucu neden olunan netice, münhasıran failin kişisel ve ailevi durumu bakımından, artık bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açmışsa ceza verilmez; bilinçli taksir halinde verilecek ceza yarıdan altıda bire kadar indirilebilir. Taksirle öldürme – Madde 85 (1) Taksirle bir insanın ölümüne neden olan kişi, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Fiil, birden fazla insanın ölümüne ya da bir veya birden fazla kişinin ölümü ile birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına neden olmuş ise, kişi iki yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2015/239 Karar No: 2018/321 Karar Tarihi: 03.07.2018 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 12. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Özet: Sebebiyet verdiği kaza nedeniyle annesi, kızı, iki kardeşi, yeğeni, halası ve kardeşinin eşinin öldüğü olayda, sanığın ölenler ile yakınlığı, ekonomik durumu ve ailevi yükümlülükleri gözetildiğinde, annesi, kızı ve kardeşlerinin ölümü nedeniyle münhasıran kişisel ve ailevi bakımdan ceza verilmesini gerektirmeyecek derecede mağdur olduğunda tereddüt bulunmasa da, üçüncü derece kan hısımları olan ve aynı evde ikamet etmeyen, bakım ve gözetim sorumluluğu altında bulunmayan halası ve yeğeni ile ikinci derecede sıhri hısmı olan ve kardeşi ile yaptığı evlilikten önce kendisini tanıdığına dair dosyaya yansıyan bir delil bulunmayıp aynı ailenin üyesi de sayılmayan yengesinin ölümleri nedeniyle 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 22/6. maddesi kapsamında bir mağduriyetten söz edilemeyeceği, bu ölümlerin, sırf ölümün gerçekleşmesi nedeniyle duyulacak doğal üzüntünün çok üstünde önemli derecede bir üzüntüye ve buna bağlı olarak ayrı bir mağduriyete yol açmayacağı, bu kapsamda sanığın, halası, yeğeni ve kardeşinin eşinin ölümünden dolayı bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede zarar görmediği anlaşıldığından, sanık hakkında TCK’nın 22/6. maddesinin uygulanma imkânı bulunmadığı kabul edilmelidir. İçtihat Metni Taksirle birden fazla kişinin ölümüne neden olma suçundan sanık …\’nun 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 85/2, 22/3, 22/6, 62 ve 53/6. maddeleri gereğince 2 yıl 2 ay 20 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına ve 3 ay süre ile sürücü belgesinin geri alınmasına ilişkin Malatya 1. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 15.05.2012 gün ve 65-192 sayılı hükmün, Cumhuriyet savcısı ve sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 12. Ceza Dairesince 23.10.2014 gün ve 25796-20753 sayı ile; \”…Sair temyiz itirazlarının reddine, ancak; 1- Sanığın idaresindeki minibüs ile gece vakti, aydınlatması bulunmayan meskun mahal dışındaki, düz ve eğimsiz tek yönlü yolda seyri sırasında direksiyon hakimiyetini kaybederek karşı yön şeridine girip aracı soldan yol dışına çıkarıp yol dışındaki elektrik direğine çarpıp aracın yanmasıyla 7 kişinin ölümü ile neticelenen olayda, sanığın aşamalardaki ifadelerinde uykusuz olmadığını, 17.09.2010 tarihinde öğleden sonra Samsun\’un Terme ilçesinden Şanlıurfa iline gitmek üzere yola çıktıklarını, Adıyaman iline kadar aracı kullandığını, Adıyaman’dan Şanlıurfa iline kadar ölen abisi …\’in kullandığını, 18.09.2010 günü sabah 06:00 sıralarında Şanlıurfa’ya vardıklarını, gün içinde 2-3 saat uyuyarak dinlendiğini, akşam saat 22:30 sıralarında yola çıktıklarını ve saat 02:00 sıralarında mola verdiklerini, yola çıktıktan 5 dakika sonra gümleme sesi duyduğunu ve direksiyon hakimiyetini kaybettiğini, lastiğin patladığını beyan ettiği, mola verilen benzinlikte çalışan tanık Kaffar Işık\’ın da, sanık ve yanındakilerin 15 dakika kadar benzinlikte mola verdiklerini beyan ettiği dosya kapsamı itibariyle de savunma ve bu beyanın aksine kanıt bulunmadığı nazara alınmadan, hatalı değerlendirme ile sanığın iki gün sürekli araç kullandığından bahisle yorgun, dalgın ve uykusuz olduğu gerekçesi ile bilinçli taksirin oluştuğunun kabulü ile TCK\’nın 22/3. maddesinin uygulanması suretiyle fazla ceza tayini, 2- TCK\’nın 22/6-1. cümlesinin uygulanabilmesi için, taksirle hareket sonucu neden olunan neticenin, münhasıran sanığın kişisel ve ailevi durumu bakımından artık bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açması gerektiği, sanığın, kızı, annesi, iki kardeşi, yeğeni, kardeşinin eşi ve halasının öldüğü olayda, sanığın kızı, annesi ve iki kardeşi dışındaki ölenlerin, yeğeni, kardeşinin eşi ve halası olması nedeniyle tek başına anılan hükmün uygulanmasını gerektirmeyeceği gözetilmeden, sanık hakkında TCK\’nın 22/6 maddesinin uygulanması\” isabetsizliklerinden ceza süresi itibarıyla CMUK\’un 326. maddesi uyarınca sanığın kazanılmış hakkı ve müteakip uygulamalar nazara alınarak TCK’nın 50. maddesinin değerlendirilebileceği kaydıyla bozulmasına karar verilmiş, Karşıoy Gerekçesi Daire Üyeleri İ. Ergün ve A. Yağcı; \”Sanık ifadelerinde uykusuz olmadığını beyan etmişse de, yine sanığın beyanından, 17.09.2010 tarihinde öğleden sonra yola çıktıkları, Terme\’den Adıyaman\’a kadar aracı sanığın kullandığı, 18.09.2010 tarihinde sabah 06:00\’da Ş.Urfa\’ya geldikleri, 3 saat kadar uyuduktan sonra Siverek\’e gidip geldiği, çarşıda alışveriş yaptıkları, akşam düğün töreninden sonra saat 10:30\’da yola çıktıkları, aracı sanığın kullandığı, 02:00 sıralarında mola verdikleri, moladan kısa süre sonra direksiyon hakimiyetini kaybeden sanığın kullandığı minibüsün karşı yöne geçerek, karşı tarafta yolun kenarında bulunan beton direğe çarparak, beton elektrik direğini yıktığı, direğin yıkılmasıyla yere düşen yüksek gerilim hattı tellerinin, çarpılan ve takla atan minibüse teması sonucu aracın yandığı, araçta bulunan 7 kişinin öldüğü, dosya kapsamından sanığın dinlenmeden uzun süre araç kullandığı ve lastik patlamasına ilişkin bir iz olmadığı anlaşıldığından, mahkemenin bilinçli taksir kabulünün doğru olduğunu düşündüğümüzden, bilinçli taksirin oluşmadığına ilişkin (1) numaralı çoğunluk görüşüne katılmıyoruz.” düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca 10.01.2015 gün ve 288080 sayı ile; \”Sanığın 17.09.2010 tarihinde öğleden sonra yola çıkarak kazanın olduğu 19.09.2010 tarihinde saat 02.30\’a kadar 3 saat kadar uyuduğu olayda 15.03.2012 tarihli Adli Tıp Kurumu raporuna göre asli kusurlu olduğu, yolda lastik patlamasına ve kazaya ilişkin herhangi bir iz de tespit edilemediği, sanığın bu kadar yorgun ve uykusuz bir şekilde araç kullanmaması gerektiğini bildiği halde kendine güvenerek kullanmaya devam ettiği olayda bilinçli taksirle hareket ettiğinin kabulü gerektiği, yine yukarda açıklandığı üzere kazada ölenlerin sanığın kızı, annesi, iki kardeşi, yeğeni, kardeşinin eşi ve halası olduğu, ölenlerin tamamının sanığın aile bireylerinden oluştuğu, fail ile mağdur arasındaki yakınlığın hangi düzeyde olması ve olay nedeniyle failin hangi ölçüde zarar görmesi gerektiği hususları doktrinde ve - [Taksirle Ölüme ve Yaralanmaya Neden Olma Suçunda Şahsi Cezasızlık Sebeplerinin Uygulanma Şartları](https://kayseriavukat.org.tr/sahsi-cezasizlik-sebepleri/): Taksirle Birden Fazla Kişinin Ölümüne ve Yaralanmasına Neden Olma Suçunda Şahsi Cezasızlık Sebepleri 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Taksir – Madde 22 (1) Taksirle işlenen fiiller, kanunun açıkça belirttiği hallerde cezalandırılır. (2) Taksir, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesidir. (3) Kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi halinde bilinçli taksir vardır; bu halde taksirli suça ilişkin ceza üçte birden yarısına kadar artırılır. (4) Taksirle işlenen suçtan dolayı verilecek olan ceza failin kusuruna göre belirlenir. (5) Birden fazla kişinin taksirle işlediği suçlarda, herkes kendi kusurundan dolayı sorumlu olur. Her failin cezası kusuruna göre ayrı ayrı belirlenir. (6) Taksirli hareket sonucu neden olunan netice, münhasıran failin kişisel ve ailevi durumu bakımından, artık bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açmışsa ceza verilmez; bilinçli taksir halinde verilecek ceza yarıdan altıda bire kadar indirilebilir. Taksirle öldürme – Madde 85 (1) Taksirle bir insanın ölümüne neden olan kişi, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Fiil, birden fazla insanın ölümüne ya da bir veya birden fazla kişinin ölümü ile birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına neden olmuş ise, kişi iki yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2017/636 Karar No: 2018/431 Karar Tarihi: 16.10.2018 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 12. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Özet: Asli kusurlu olarak anne ve babasının ölümü ile ikisi şikâyetçi olmak üzere altı kişinin yaralanmasına sebebiyet veren sanığın, anne ve babasının ölümü nedeniyle kişisel ve ailevi durumu bakımından ağır düzeyde etkilenip zarar gördüğünde ve mağdur olduğunda bir tereddüt bulunmamakta ise de sanığın taksirli hareketi sonucu münhasıran kendisinin kişisel ve ailevi durumu etkilenmiş olmayıp sanık ile ailevi ilişkisi bulunmayan katılanların da yaralanarak olaydan bizzat zarar görmeleri ve sanıktan şikâyetçi olmaları karşısında; eylemin sonuçlarının taksirle öldürme ve şikâyetin varlığına bağlı olarak taksirle yaralama şeklinde bölünemeyeceği de gözetildiğinde, sanığın kişisel ve ailevi bakımından, artık bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olduğundan söz edilemeyeceğinden hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 22. maddesinin altıncı fıkrasında düzenlenmiş olan şahsi cezasızlık sebebinin uygulanmasına imkân bulunmamaktadır. İçtihat Metni Sanık … hakkında taksirle birden fazla kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olma suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda, Eskişehir 2. Ağır Ceza Mahkemesince 15.05.2012 tarih ve 290-168 sayı ile, eylemin neticelerine göre bölünerek annesi … ve babası …\’in ölümlerinin, münhasıran sanığın kişisel ve ailevi durumu bakımından artık bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açtığı gerekçesiyle anne ve babasının ölümlerine neden olmasından dolayı 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 22/6. maddesi ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 223/4-b maddesi uyarınca ceza verilmesine yer olmadığına, katılanlar … ve …\’nun yaralanmalarına neden olmasından dolayı ise TCK\’nın 89/1, 62/1 ve 53/6. maddeleri uyarınca 5 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, sürücü belgesinin 3 ay süre ile geri alınmasına, CMK\’nın 231/5. maddesi uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiştir. Kararların katılan … vekili ve Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesince 06.05.2014 tarih ve 19316-10945 sayı ile; Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin kararın itiraza tabi olduğu ve katılan … vekili ile Cumhuriyet savcısının itirazlarının, itiraz mercisi tarafından değerlendirilmesi gerektiği belirtilmiş, Ceza verilmesine yer olmadığına dair hükmün ise; \”5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 22/6-1. cümlesinin uygulanabilmesi için taksirle hareket sonucu neden olunan neticenin, münhasıran sanığın kişisel ve ailevi durumu bakımından artık bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açması gerektiği, böyle bir netice ile birlikte başka bir neticenin de meydana gelmiş olması hâlinde anılan fıkra ile uygulama yapılamayacağı, ayrıca taksirli eylemden doğan neticelerin bölünerek bir kısmı bakımından ceza verilmesine yer olmadığına, bir kısmı bakımından ise mahkûmiyete ya da hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilemeyeceği dikkate alınmadan, asli kusurlu olarak meydana getirdiği kaza sonucu aracında yolcu olarak bulunan anne ve babasının ölümüne, diğer araçta sürücü ve yolcu olarak bulunan … ve …\’nun da yaralanmasına sebebiyet veren sanık hakkında, anne ve babasının ölümünden dolayı TCK\’nın 22/6. maddesi uyarınca ceza verilmesine yer olmadığına karar verilmesi\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Direnme Kararı Eskişehir 2. Ağır Ceza Mahkemesi ise 25.09.2014 tarih ve 255-293 sayı ile; \”…Katılan sanık …\’in taksirle bir kişinin yaralanmasına neden olmak suçundan hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verildiği ve kararın itiraz edilmeden 12.06.2012 tarihinde kesinleştiği, bu suçla ilgili karar kesinleştikten sonra dosya temyiz üzerine Yargıtay 12 Ceza Dairesine gönderilmiş ve Yargıtay 12 Ceza Dairesinin 2013/19316 Esas, 2014/10945 Karar sayılı kararı ile; sanık … hakkındaki hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesinde; hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 231/12. madde ve fıkrası uyarınca itiraza tabi olup, aynı Kanun\’un 264. maddesi uyarınca kabul edilebilir bir başvuruda mercide yanılma başvuranın haklarını ortadan kaldırmayacağından katılan vekilinin ve mahalli Cumhuriyet savcısının itirazlarının itiraz merciince değerlendirilmesi gerektiğinin belirtildiği, bu hâliyle bu suçla ilgili olarak dosyada kesinleşmiş karar bulunduğu, Yargıtay 12 Ceza Dairesinin 2013/19316 Esas, 2014/10945 Karar sayılı kararı ile sanık … hakkında taksirle öldürme suçundan ceza verilmesine yer olmadığına ilişkin hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesinde …; TCK\’nın 22/6-1. cümlesinin uygulanabilmesi için taksirle hareket sonucu neden olunan neticenin, münhasıran sanığın kişisel ve ailevi durumu bakımından artık bir cezanın hükmedilmesi gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açması gerektiği, böyle bir netice ile birlikte başka bir neticenin de meydana gelmiş olması hâlinde anılan fıkra ile uygulama yapılamayacağı, ayrıca taksirli eylemden doğan neticelerin bölünerek bir kısmı bakımından ceza verilmesine yer olmadığına, bir kısmı bakımından ise mahkûmiyete ya da hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilemeyeceği dikkate alınmadan, asli kusurlu olarak meydana getirdiği kaza sonucu aracında yolcu olarak bulunan anne ve babasının ölümüne, diğer araçta sürücü ve yolcu olarak bulunan … ve …\’nun da yaralanmasına sebebiyet veren sanık hakkında, anne ve babasının ölümünden dolayı TCK\’nın 22/6. maddesi uyarınca ceza verilmesine yer olmadığına karar verilmesinin, Kanun\’a aykırı olup kararın bu yönden bozulmasına karar verilmiş ise de; Sanık …\’in taksirle ölüme ve yaralanmaya neden olmak suçundan cezalandırılmasının talep edildiği, kazada sanığın annesi ve babası vefat etmiş, eşi ile çocuklarının yaralanmış olması ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 22/6. maddesi gereğince “taksirli hareket sonucu neden olunan netice, münhasıran sanığın kişisel ve ailevi durumu bakımından, artık bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede - [Taksirli Suçlarda Şahsi Cezasızlık, Birden Fazla Kişinin Ölümüne Neden Olma Halinde Uygulanır mı](https://kayseriavukat.org.tr/taksirli-suclarda-sahsi-cezasizlik/): Birden Fazla Kişinin Ölümüne Neden Olma Halinde Taksirli Suçlarda Şahsi Cezasızlık Hükümleri Uygulanır mı 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Taksir – Madde 22 (1) Taksirle işlenen fiiller, kanunun açıkça belirttiği hallerde cezalandırılır. (2) Taksir, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesidir. (3) Kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi halinde bilinçli taksir vardır; bu halde taksirli suça ilişkin ceza üçte birden yarısına kadar artırılır. (4) Taksirle işlenen suçtan dolayı verilecek olan ceza failin kusuruna göre belirlenir. (5) Birden fazla kişinin taksirle işlediği suçlarda, herkes kendi kusurundan dolayı sorumlu olur. Her failin cezası kusuruna göre ayrı ayrı belirlenir. (6) Taksirli hareket sonucu neden olunan netice, münhasıran failin kişisel ve ailevi durumu bakımından, artık bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açmışsa ceza verilmez; bilinçli taksir halinde verilecek ceza yarıdan altıda bire kadar indirilebilir. Taksirle öldürme – Madde 85 (1) Taksirle bir insanın ölümüne neden olan kişi, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Fiil, birden fazla insanın ölümüne ya da bir veya birden fazla kişinin ölümü ile birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına neden olmuş ise, kişi iki yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2017/436 Karar No: 2018/527 Karar Tarihi: 13.11.2018 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 12. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Özet: Asli kusurlu olarak oğlu N. ile birlikte ailevi yakınlığı bulunmayan İ.A.’nın ölümlerine, şikâyetçi olmayan İ.’nin de yaralanmasına sebebiyet veren sanığın, oğlunun ölümü nedeniyle kişisel ve ailevi durumu bakımından ağır düzeyde etkilenip zarar gördüğünde ve mağdur olduğunda bir tereddüt bulunmamakta ise de aralarında ailevi bağ bulunmayan İ.A.’nın ölümünde de taksire dayalı kusurunun bulunması karşısında; eylemin neticelerinin faille ailevi yakınlığı olan ve olmayan kişilerin ölümlerine göre iki ayrı taksirle ölüme neden olma şeklinde bölünemeyeceği gözetilerek sanık hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 22/6. maddesinde düzenlenmiş olan şahsi cezasızlık sebebinin uygulanmasına yasal imkân bulunmadığı kabul edilmelidir. İçtihat Metni Sanık … hakkında taksirle birden fazla kişinin ölümüne neden olma suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda, Adana 3. Ağır Ceza Mahkemesince, 16.02.2011 tarih ve 319-65 sayı ile, ölüm neticeleri ayrı ayrı değerlendirilmek suretiyle, oğlu olan …\’ın ölümünün münhasıran sanığın kişisel ve ailevi durumu bakımından artık bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açtığı gerekçesiyle oğlunun ölümüne neden olmasından dolayı 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 22/6. maddesi uyarınca ceza verilmesine yer olmadığına, ailevi yakınlığının olmadığı …\’nun ölümünden dolayı ise taksire dayalı kusurunun bulunmadığı gerekçesiyle beraatine karar verilmiştir. Hükümlerin Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesince 10.06.2013 tarih ve 27674-15625 sayı ile; \”Sanığın demir doğrama ustası olduğu, … isimli komşusu ile …\’in evinin çatısına demir sundurma döşeme konusunda anlaştıkları, olay günü sanığın oğlu … ve sanığın işçisi …\’ın çatıda çalışmaya başladıkları, iş sahibinin ve sanığın komşusu olan …\’nun yardım etmek amacı ile işe katıldığı, hep beraber demir doğramaları çatıya çektikleri sırada demirin elektrik tellerine temas etmesi sonucu her üç şahsın elektrik akımına kapıldıkları, sanığın oğlu … ve yardıma gelen …\’nun öldükleri, …\’ın yaralandığı ve şikâyetçi olmadığı olayda; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 22/6-1. cümlesinin uygulanabilmesi için taksirle hareket sonucu neden olunan neticenin, münhasıran sanığın kişisel ve ailevi durumu bakımından artık bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açması gerektiği, böyle bir netice ile birlikte başka bir neticenin de meydana gelmiş olması hâlinde anılan fıkra ile uygulama yapılamayacağı, ayrıca taksirli eylemden doğan neticelerin bölünerek bir kısmı bakımından ceza verilmesine yer olmadığına, bir kısmı bakımından ise beraatine karar verilemeyeceği dikkate alınmadan, sanığın taksirli eylemi nedeniyle meydana gelen olay sonucu oğlunun ve kendilerine yardım eden diğer bir şahsın ölümüne sebebiyet veren sanık hakkında TCK\’nın 85/2. maddesi gereğince mahkûmiyetine karar verilmesi gerektiği gözetilmeksizin; eylemin bölünerek sanık hakkında oğlunun ölümü bakımından ceza verilmesine yer olmadığına, …\’nun ölümü bakımından sanığın taksirinin bulunmadığı gerekçesi ile yazılı şekilde beraatine karar verilmesi\” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Direnme Kararı Adana 3. Ağır Ceza Mahkemesi ise 18.02.2014 tarih ve 413-86 sayı ile; \”Sanık …\’ın evinin altında doğrama atölyesinde demir doğrama işi yaptığı, ölen oğlu …\’ın da, yanında çalıştığı, ona yardım ettiği, olay günü sanık …\’ın saat 17.00 sularında yan komşusu …\’ün ikametinin çatı katına sundurma işi yaptırmak için komşusu …\’ün aldığı 3 tane profil demiri kaynatmasını kendisinden istediği, kendisinin de bunu kabul ettiği ve yanında çalışan 16 yaşındaki oğlu … ile birlikte bu işi yapmak için komşusu …\’ün evine gittiği, ancak kendisinin ikindi namazı için namaz kılmaya gittiği sırada, yanında çalışmayan ve kendisi ile hiç ilgisi olmayan komşularının oğlu ölen …\’nun annesinin de yönlendirmesi ile aşağıda bulunan demir profilleri …\’ın evin çatısına çıkaracağı sırada …\’nun da yardım için…\’in yanına geldiği ve birlikte demir profilleri evin çatısına çıkarırlarken, yakından geçen elektrik kablolarına demir profillerin temas etmesi sonucu sanığın oğlu … ile …\’nun elektriğe kapılarak öldükleri anlaşılmış olup; Somut olayda sanık …\’ın, komşusu …\’ün çatısına demir profillerin çıkartılması ve kaynak yapılması konusunda gerekli önlemleri almadığı ve bu konuda daha tecrübesiz olan genç yaştaki oğlu …\’ın elektrik kablolarına demir profillerin teması ile ölümüne neden olmasında kusurlu olduğu; ancak TCK\’nın 22/son maddesi gereğince mahkememizce bu eylem nedeni ile sanığa ceza verilmesinin hakkaniyete uygun düşmeyeceği ve daha fazla mağduriyetine ve acı çekmesine neden olacağından ceza verilmeye gerek görülmemiştir. Diğer müteveffa …\’nun, sanık …\’ın işçisi olmadığı, kendisine ya da oğluna yardım etmesi konusunda herhangi bir yönlendirmesi ve telkini olmadığı, …\’ın, demir profilleri çatıya çıkarması sırasında bunu gören komşularının …\’e yardım etmesini istemeleri ve …\’nın annesinin de bu yöndeki isteği üzerine sanık …\’ın o anda namaz kılıyor olması ve onun bilgisi dışında …\’a yardım etmeye çalışırken … ile birlikte elektriğe kapılıp öldükleri olayda, sanık …\’ın taksirinin bulunamayacağı, zira yukarıda belirtildiği gibi bu yönde bir yönlendirme olmaması ve sanığın isteği ve bilgisi dışında gelip yardım ederken ölmesinde arada illiyet bağı kurmak mümkün değildir. Kaldı ki, olayın geçtiği yer sanığın iş yeri değildir. Sanık …, müteveffa …\’nun işvereni de değildir. Olayın geçtiği yerin sanığın iş yeri olmaması, sanığın geçici olarak komşusunun evine demir profili kaynağı yapmak için gelmiş olması, demir profillerin dama çıkartılması sırasında olayın meydana gelmesi ve bundan sanığın haberdar olmaması karşısında sanığa kusur izafe etmek kanaatimizce mümkün görülmemiştir. Her - [Bilgisayara Lisanssız Yazılım Yüklenmesi Nedeniyle Bilgisayara El Koyma ve Müsadere Kararı Verilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/bilgisayara-lisanssiz-yazilim-yuklenmesi/): Bilgisayara Lisanssız Yazılım Yüklenmesi Nedeniyle Bilgisayara El Koyma ve Müsadere Kararı Verilmesi Bilgisayara Lisanssız Yazılım Yüklenmesi Nedeniyle El Koyma ve Müsadere: Suça konu lisanssız yazılımların yüklü olduğu bilgisayar kasalarının, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 54/1. maddesi anlamında kasıtlı bir suçun işlenmesinde kullanıldığına dair herhangi bir tespitin bulunmaması ve bilgisayar kasalarının donanım olarak suçtan meydana gelen veya suçun işlenmesine tahsis edilen eşya olmadıkları gibi TCK’nın 54/4. maddesi kapsamında üretimi, bulundurulması, kullanılması, taşınması, alım ve satımı suç oluşturan eşya niteliğinde de olmaması nedeniyle, Yerel Mahkemenin bilgisayar kasalarının sanığa iadesine ilişkin hükmü isabetli ise de bilgisayar kasalarında bulunan programların lisanssız ve yasal olmayan yollardan çoğaltılan kopya eser niteliğinde bulunmaları karşısında, yüklü bulunan suça konu bu programların silinmesinin ardından bilgisayar kasalarının sanığa iadesine karar verilmesi gerekmektedir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2017/368 Karar No: 2018/202 Karar Tarihi: 08.05.2018 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 7. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na muhalefet suçundan sanık …’ın beraatine ve suça konu eşyaların iadesine ilişkin Kayseri 3. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 04.03.2008 tarihli ve 433-177 sayılı hükmün, katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 7. Ceza Dairesince 17.06.2013 tarih ve 20432-13428 sayı ile; “Sanığın, … Bigisayar isimli işyerinde şikayetçi şirkete ait bilgisayar yazılım programlarını lisanssız olarak ticari amaçla bilgisayarlara yüklemek suretiyle 5846 sayılı Kanun’a muhalefet suçunu işlediği iddiası ile açılan davanın yargılaması sonucunda beraatine karar verilmiş ise de, Tanık …’in aşamalardaki anlatımları, tanık …’ın soruşturma ifadesi, dava konusu bilgisayar programlarının lisanssız olduğu yönünde görüş içeren bilirkişi raporu ile tüm dosya kapsamından, sanığın ‘manevi, mali veya bağlantılı haklara tecavüz’ suçunu işlediği sabit olmakla, Suç ve karar tarihinde yürürlükte bulunan yasa hükümleri birlikte ele alınıp, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 7/2. maddesi uyarınca önceki ve sonraki yasaların bütün hükümleri olaya uygulanarak ortaya çıkan sonuçların birbiriyle karşılaştırılması suretiyle denetime olanak sağlayacak biçimde lehe olan hüküm belirlenerek sanığın cezalandırılması yerine, delillerin takdirinde yanılgıya düşülerek, yazılı şekilde hüküm kurulması” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Direnme Kararı Yerel mahkeme ise 10.12.2013 tarih ve 539-804 sayı ile; “…Bilgisayar isimli iş yerini çalıştıran sanığın iş yerinde ele geçen emanette kayıtlı iki adet bilgisayarda müşteki firma tarafından çıkartılan Windows XP, Ofis XP programlarının yüklü olup, bilgisayarlar üzerinde bu programlara ait lisans numarasının bulunmadığı, bu nedenle bu programların lisansız yükleme yapıldığının iddia edildiği, ancak söz konusu programların alınan bilirkişi raporuna göre lisanslı olarak alınan bir CD den birden fazla bilgisayara yükleme yapılmasının imkan dahilinde olup, bu şekilde bir adet lisanslı programın bu bilgisayarlara da yükleme yapılmış olabileceği, aksi ispatlanamayan savunmaya göre kendisine tamir için getirildiğinin beyan edilmiş olması nedeniyle bu programların tamir için geldiğinde de yüklü bir şekilde bulunma imkanı olduğu, sanığın bilgisayarlara bu programlara lisanssız olarak yüklediğine dair iddiadan başka bir delil bulunmadığı, soyut iddia dışında sanığın üzerine atılı suçu işlediğini gösteren, bu suçtan cezalandırılmasını gerektiren, şüphe halini aşarak tam bir vicdani kanaat edinilmesini sağlayacak boyuta ulaşan yeterlilikte delilin bulunmadığı, oluşan bu şüphe halinin sanığın lehine değerlendirilmesinin gerektiği yönünde hukuki ve vicdani kanaate ulaşıldığından beraatine karar vermek gerekmiştir.” gerekçesiyle bozma kararına direnerek önceki hüküm gibi karar vermiştir. Direnme kararına konu bu hükmün de, katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 25.06.2015 tarihli ve 66908 sayılı “bozma” istekli tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca 07.12.2016 tarih ve 594-532 sayı ile; 6763 sayılı Kanunun 38. maddesi ile 5320 sayılı Kanuna eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 7. Ceza Dairesince 06.03.2017 tarih ve 10-1592 sayı ile direnme hükmünün yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. Türk Milleti Adına Ceza Genel Kurulu Kararı Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözülmesi gereken uyuşmazlık; sanığa atılı suçun sabit olup olmadığının belirlenmesine ilişkin ise de, Yargıtay İç Yönetmeliğinin 27. maddesi uyarınca öncelikle dava zamanaşımının gerçekleşip gerçekleşmediğinin, zamanaşımının gerçekleştiğinin kabulü halinde, suç unsuru materyaller barındırdığı tespit edilen bilgisayar kasalarının iadesine ilişkin kararın isabetli olup olmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir. Uyuşmazlık konularının ayrı ayrı değerlendirilmesinde fayda bulunmaktadır. 1- Dava zamanaşımının gerçekleşip gerçekleşmediği; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 66. maddesinde; kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça kamu davasının maddede yazılı sürelerin geçmesiyle ortadan kalkacağı düzenlenmiş, aynı maddenin birinci fıkrasının (e) bendinde beş yıldan fazla olmamak üzere hapis veya adli para cezasını gerektiren suçlarda bu sürenin 8 yıl olacağı hüküm altına alınmıştır. Aynı kanunun 67. maddesinin 4. fıkrası uyarınca kesen bir nedenin varlığı halinde zamanaşımı süresi, kesilme gününden itibaren yeniden işlemeye başlayacak ve ilgili suça ilişkin olarak kanunda belirlenen sürenin en fazla yarısına kadar uzayacaktır. Ceza Genel Kurulunun süreklilik arzeden birçok kararında açıkça vurgulandığı üzere, yargılama yapılmasına engel olup davayı düşüren hallerden biri olan zamanaşımının yargılama sırasında gerçekleşmesi halinde mahkeme ya da Yargıtay, resen zamanaşımı kuralını uygulayarak kamu davasının düşmesine karar verecektir. Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Sanığa yüklenen, “bandrol alınması gereken eseri bandrol almaksızın çoğaltma ve yayma” suçunun yaptırımı, suç tarihinde yürürlükte bulunan 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun 5101 sayılı Kanun ile değişik 81. maddesinin 9. fıkrasının 1-b bendi uyarınca iki yıldan dört yıla kadar hapis ve/veya adli para cezası olup 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 66. maddesinin 1. fıkrasının e bendi uyarınca suçun asli dava zamanaşımı süresi sekiz yıldır. Daha ağır başka bir suçu oluşturma ihtimali bulunmayan ve 22.03.2007 tarihinde gerçekleştirilen eylemle ilgili olarak, zamanaşımını kesen en son işlem 19.06.2007 tarihli sorgu olup anılan tarihten sonra zamanaşımını kesen veya durduran hiçbir sebebin gerçekleşmediği gözetildiğinde, TCK’nın 66. maddesinin 1. fıkrasının e bendindeki sekiz yıllık zamanaşımı süresinin dosya Ceza Genel Kuruluna intikal etmeden dolduğu anlaşılmaktadır. Bu itibarla, yerel mahkemenin direnme kararına konu hükmünün, dava zamanaşımının gerçekleşmesi nedeniyle bozulmasına, ancak yeniden yargılama yapılmasını gerektirmeyen bu konuda 1412 sayılı CMUK’nun, 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 322. maddesine göre karar verilmesi mümkün bulunduğundan, sanık hakkındaki kamu davasının 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 66. maddesinin 1. fıkrasının e bendi ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu‘nun 223. maddesinin 8. fıkrası uyarınca düşmesine karar verilmelidir. 2- Kamu davasının zamanaşımı nedeniyle düşmesine karar verilmesi nedeniyle, suç unsuru materyaller barındırdığı tespit edilen bilgisayar kasalarının iadesine ilişkin kararın isabetli olup olmadığının değerlendirilmesine gelince; - [Hükümlü veya Tutuklunun Avukat ile Görüşmesine İzin Verilmemesi, Haberleşme Hakkının İhlalidir](https://kayseriavukat.org.tr/hukumlu-ve-tutuklunun-avukat-ile-gorusmesi/): Hükümlü veya Tutuklunun Avukat ile Görüşmesine İzin Verilmemesi 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun Hükümlünün telefon ile haberleşme hakkı – Madde 66 (1) Kapalı ceza infaz kurumlarındaki hükümlüler, Cumhurbaşkanınca çıkarılan yönetmelikte belirlenen esas ve usullere göre idarenin kontrolündeki ücretli telefonlar ile görüşme yapabilirler. Telefon görüşmesi idarece dinlenir ve kayıt altına alınır. Bu hak, tehlikeli hâlde bulunan ve örgüt mensubu hükümlüler bakımından kısıtlanabilir. (2) Açık ceza infaz kurumları ile çocuk eğitimevlerinde hükümlüler, ücretli telefonlarla serbestçe görüşme yapabilirler. (3) Açık ve kapalı ceza infaz kurumlarındaki hükümlüler altsoy, üstsoy, eş ve kardeşlerinin ölüm, ağır hastalık, salgın hastalık veya doğal afet hâllerinde, kuruma ait telefon ve faks cihazından derhâl yararlandırılırlar. Görüşmeler, tutanak ile belgelenir ve tutanaklar özel bir dosyada saklanır. (4) Hükümlüler açık ve kapalı ceza infaz kurumlarında, çocuk eğitimevlerinde araç telefonu, telsiz telefon veya cep telefonu ve benzeri iletişim araçlarını bulunduramaz ve kullanamazlar. Tutukluların hakları – Madde 114 (1) Tutuklulardan çalışmaları istenebilir; ancak, buna mecbur tutulamazlar. Tutuklular istediklerinde idare, barındırıldıkları odalarda çalışmalarına izin verebilir. Odada çalışma imkânı yoksa, tutukluların iş yerlerinde çalışmalarına da izin verilebilir. Bu takdirde kendileri hakkında çalışmakta olan hükümlülere ait rejim uygulanır. (2) Soruşturma ve kovuşturma evrelerinde tutuklular, kurumun bu husustaki genel düzenine uymak suretiyle ziyaretçi kabul edebilirler. Ancak soruşturma evresinde Cumhuriyet savcısı, kovuşturma evresinde hâkim veya mahkeme, soruşturmanın veya davanın selameti bakımından tutuklunun ziyaretçi kabulünü yasaklayabilir veya bu hususta kısıtlamalar koyabilir. (3) Tutukluların yazılı haberleşmeleri ile telefonla görüşmeleri, soruşturma evresinde Cumhuriyet savcısı, kovuşturma evresinde hâkim veya mahkemesince kısıtlanabilir. (4) Tutuklu, savunması için istediği müdafii seçmek ve görevlendirmek hakkına sahiptir. Her dereceden kurum görevlileri bu hususta tutukluya tavsiyelerde bulunamaz. (5) Tutuklunun müdafii ile olan haberleşmesine ve kurum düzeni çerçevesinde temas ve görüşmelerine hiçbir suretle engel olunamaz ve kısıtlamalar konulamaz. (6) Özel kanunda yer alan hükümler saklıdır. Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Ahmet Nail Şen Başvurusu Başvuru Numarası: 2019/11652 Karar Tarihi: 20/7/2023 R.G. Tarih ve Sayı: 16/11/2023-32371 BİRİNCİ BÖLÜM – KARAR Başkan: Hasan Tahsin GÖKCAN Üyeler: Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN, Muhterem İNCE Raportör: Muzaffer KORKMAZ Başvurucu: Ahmet Nail ŞEN I. BAŞVURUNUN ÖZETİ 1. Başvuru, ceza infaz kurumunda avukat ile telefonla görüşmeye izin verilmemesi nedeniyle haberleşme hürriyetinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. 2. Başvurucu, iddia olunan müdahalenin gerçekleştiği tarih itibarıyla Bartın Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda (Ceza İnfaz Kurumu) kasten yaralama suçundan hükmen tutuklu olarak bulunmaktadır. 3. Başvurucu, avukatının yetki belgesiyle yetkilendirdiği bir başka avukatla telefonla görüşme talebinde bulunmuştur. Başvurucu; dilekçesine, asıl avukatı adına düzenlenmiş vekâletname ile görüşmek istediği avukat adına tanzim edilmiş yetki belgesini ve bu avukatın kullandığı mobil telefon hattına ait faturayı eklemiştir. Başvurucunun talebi, ilgili mevzuat gereği telefonla görüşme yapılabilecek kişiler arasında tutuklu/hükümlülerin avukatlarının olmadığı gerekçesiyle Ceza İnfaz Kurumu İdare ve Gözlem Kurulu Başkanlığının (İdare ve Gözlem Kurulu) 20/2/2019 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Başvurucunun bu karara itirazı Bartın İnfaz Hâkimliği (İnfaz Hâkimliği) tarafından kabul edilmiş, İdare ve Gözlem Kurulu kararı iptal edilmiştir. İnfaz Hâkimliği kararında haberleşme hürriyeti kapsamında başvurucunun avukatıyla telefon görüşmesi yapma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. 4. Bartın Cumhuriyet Başsavcılığı, İnfaz Hâkimliği kararına itiraz etmiştir. İtirazı inceleyen Bartın Ağır Ceza Mahkemesi, dosyada başka bir avukat adına düzenlenmiş vekâletname olduğu ve başvurucunun görüşmek istediği avukat adına tanzim edilmiş bir vekâletname sunmadığı gerekçesiyle itirazın kabulüne karar vermiştir. Nihai karar 13/3/2019 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 9/4/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 5. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılması gerektiğine karar verilmiştir. II. DEĞERLENDİRME 6. Başvurucu; ilgili belgeleri sunmasına rağmen avukatıyla telefonla görüştürülmediğini, bu nedenle adil yargılanma hakkı ile haberleşme hürriyetinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür. 7. Adalet Bakanlığı görüşünde mevzuat hükümlerine yer verilerek değerlendirmede bu hususların dikkate alınabileceği belirtilmiştir. 8. Başvuru, haberleşme hürriyeti kapsamında incelenmiştir. 9. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan haberleşme hürriyetinin ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir. 10. Anayasa’nın 22. maddesinde, herkesin haberleşme özgürlüğüne sahip olduğu ve haberleşmenin gizliliğinin esas olduğu hüküm altına alınmıştır. Anayasa\’nın koruma alanı, haberleşme özgürlüğünün yanı sıra içeriği ve biçimi ne olursa olsun haberleşmenin gizliliğini de güvence altına almaktadır. Posta, elektronik posta, telefon, faks ve internet aracılığıyla yapılan haberleşme faaliyetlerinin haberleşme özgürlüğü ve haberleşmenin gizliliği kapsamında değerlendirilmesi gerekir (Mehmet Koray Eryaşa, B. No: 2013/6693, 16/4/2015, § 49). 11. Somut olayda başvurucunun telefonla görüşme talebinin reddedilmesinin haberleşme hürriyetine müdahale oluşturduğu sonucuna varılmıştır (aynı yöndeki değerlendirmeler için bkz. A.İ., B. No: 2017/16005, 11/12/2019, §§ 40-44; Kadir Kırmacı, B. No: 2017/25975, 18/6/2020, §§ 37-41). 12. Hükümlü ve tutukluların haberleşme hürriyeti ve aile hayatına saygı hakkının sınırlanması, Anayasa\’nın 19. maddesi gereğince hukuka uygun olarak ceza infaz kurumunda tutulmanın kaçınılmaz ve doğal bir sonucudur. Öte yandan hükümlü ve tutukluların aile hayatına saygı gösterilmesi hakkı, ceza infaz kurumu idaresinin hükümlü ve tutukluların ailesi ve yakınlarıyla temasını devam ettirecek önlemleri almasını zorunlu kılmaktadır (Mehmet Zahit Şahin, B. No: 2013/4708, 20/4/2016, § 36). Bununla beraber bu yükümlülük yerine getirilirken ceza infaz kurumunda tutulmanın kaçınılmaz ve doğal sonuçlarının gözetilmesi gerekmektedir. Kamu düzeni ve suç işlenmesinin önlenmesi ile haberleşme hürriyeti arasında adil bir denge sağlanmalıdır. Ancak ceza infaz kurumunda bulunmanın doğal sonucu olarak idarenin müdahale konusunda takdir yetkisinin daha geniş olduğu gözetilmelidir (Mehmet Koray Eryaşa, § 89). Bu bağlamda anılan müdahale, Anayasa’nın 13. maddesinde belirtilen şartlara uygun olmadığı takdirde Anayasa’nın 22. maddesini ihlal edecektir. Bu sebeple sınırlamanın Anayasa’nın 13. maddesinde öngörülen ve somut başvuruya uygun düşen, kanun tarafından öngörülme, meşru amaç taşıma, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygunluk ve ölçülülük ilkesine uygun olup olmadığının belirlenmesi gerekir. 13. Başvurucunun telefonla haberleşme hürriyetine yönelik müdahalenin 13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun\’un 66. maddesinin (1) numaralı fıkrası ile 6/4/2006 tarihli ve 26131 sayılı Resmî Gazete\’de yayımlanan Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Tüzük\’ün 88. maddesine istinaden gerçekleştirildiği, bu düzenlemelerin kanunla sınırlama şartını karşıladığı sonucuna varılmıştır (aynı yöndeki değerlendirmeler için bkz. Sinan Gül, B. No: 2016/7628, 27/2/2020, §§ 40-42; Cengiz Eker, B. No: 2017/26841, 2/6/2020, §§ 41-43). 14. Diğer yandan başvuru konusu olayda haberleşme hürriyetine müdahalenin kamu düzeninin ve güvenliğinin sağlanması ile suç işlenmesinin önlenmesi kapsamında telefonla görüşme hakkının sınırlandırılması şeklinde uygulandığı ve meşru amaç taşıma şartını karşıladığı değerlendirilmiştir (aynı yöndeki değerlendirmeler için bkz. Sinan Gül, §§ 43, 44; Cengiz - [Yer Sağlamak Suretiyle Suça İştirak: Kişiyi Hürriyetinden Yoksun Kılma Suçuna Yardım Etme](https://kayseriavukat.org.tr/yer-saglamak-suretiyle-suca-istirak/): Yer Sağlamak Suretiyle Suça İştirak 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Suça İştirak Faillik – Madde 37 (1) Suçun kanuni tanımında yer alan fiili birlikte gerçekleştiren kişilerden her biri, fail olarak sorumlu olur. (2) Suçun işlenmesinde bir başkasını araç olarak kullanan kişi de fail olarak sorumlu tutulur. Kusur yeteneği olmayanları suçun işlenmesinde araç olarak kullanan kişinin cezası, üçte birden yarısına kadar artırılır. Madde Gerekçesi 765 sayılı Türk Ceza Kanununda \”aslî \” ve \”fer\’î iştirak\” ayırımı kabul edilmiştir. \”Asli iştirak\”, \”aslî maddî iştirak\” ve \”aslî manevî iştirak\” olarak ikiye ayrılmıştır. Bu ayırımda \”fiili irtikap etme\” ve \”doğrudan doğruya beraber işleme\”, \”aslî maddî iştirak\” şekilleri olarak öngörülmüştür. Buna karşılık azmettirme, \”aslî manevî fail\” olmayı gerektirmektedir. Tek tek sayılmak suretiyle belirlenen \”fer\’î iştirak\” hâllerinde ise, cezanın indirilmesi gerekirken, \”zorunlu fer\’i iştirak\”in \”asli iştirak\” olarak cezalandırılması öngörülmüştür. Bu sistemin en önemli sakıncası, kişinin suçun işlenişine katkısının, gerçekleştirilen suçun bütünlüğü içersinde değil, ondan bağımsız olarak ele alınmasıdır. Örneğin bir işyerinde işlenen silâhlı yağma suçunda, dışarıda gözcülük yapan kişinin fiili yağma suçunun bütününden bağımsız olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle, gözcülük yapan uygulamada bazen \”asli fail\” bazen \”fer\’i fail\” olarak sorumlu tutulmaktadır. Bu sistemde, suçun işlenişine iştirak eden kişilerin çoğu zaman \”asli fail\” olarak mı yoksa \”fer\’i fail\” olarak mı sorumluluğu gerektirdiği duraksamaya yer vermeyecek bir biçimde saptanamamaktadır. Halbuki, örnek olayda gözcülük yapma fiilinin diğer kişilerle birlikte işlenen yağma suçunun gerçekleşmesine olan etkisi bir bütün olarak değerlendirildiğinde; gözcülük yapan kişinin de diğer suç ortaklarıyla birlikte suçun işlenişi üzerinde ortak hâkimiyet kurduğu sonucuna ulaşılır. Bu durumda ise gözcülük yapan kişinin de fail olarak sorumlu tutulması gerekir. Hükûmet Tasarısında da benimsenen \”asli iştirak\”, \”fer\’î iştirak\” ayırımının adil ve eşit olmayan bir cezalandırmayı sonuçlaması ve uygulamada zorluk ve duraksamalara neden olması dolayısıyla, bu ayrımı esas alan düzenleme tasarıdan çıkarılmıştır. Yeni yapılan düzenlemeyle, iştirak şekilleri, fiilin işlenişi üzerinde kurulan hâkimiyet ölçü alınarak belirlenecektir. Bu sistemde birer sorumluk statüsü olarak öngörülen iştirak şekilleri ise, faillik, azmettirme ve yardım etmeden ibarettir. Yeniden düzenlenen maddenin birinci fıkrasına göre suçun kanuni tanımında öngörülen fiili gerçekleştirilen kişi fail olup; suçun birden fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi durumunda, bu kişilerin her biri müşterek fail olarak sorumlu tutulacaklardır. Müşterek faillikte, birlikte suç işleme kararının yanı sıra, fiil üzerinde ortak hâkimiyet kurulduğu için, her bir suç ortağı fail statüsündedir. Ortak hâkimiyetin kurulup kurulmadığının saptanmasında suç ortaklarının suçun icrasındaki rolleri ve katkılarının taşıdığı önem göz önünde bulundurulur. Bu durumda, fiilin icrası veya sonuçsuz kalması ortak faillerden her birinin elinde bulunmaktadır. Örneğin suç ortaklarından birinin cebir veya tehdit kullanarak mağduru etkisiz hâle getirdiği, diğerinin de üzerindeki para ve sair kıymetli eşyayı aldığı yağma suçunda her iki suç ortağının suçun işlenişine yaptıkları katkı, suçun icrası açısından birbirini tamamlayıcı niteliktedir. Dolayısıyla, her iki suç ortağı, suçun işlenişi üzerinde ortak bir hâkimiyet kurmaktadır. Suç ortaklarının iştirak katkılarının karşılıklı olarak birbirlerini tamamlamadığı durumlarda da müşterek faillik mümkündür. Bazı hâllerde failler, her biri suçun kanuni tanımındaki bütün unsurları tek başına gerçekleştirmek üzere, bir anlaşmaya varabilir. Örneğin bir kişiyi öldürmek için aralarında anlaşmış olan beş kişi, amacın gerçekleşme ihtimalini daha da yükseltmek için, aynı anda mağdurun üzerine ateş ederler. Ateşlenen mermilerden bir kısmı mağdura isabet eder, bir kısmı ise etmez. Bu örnek olayda bütün suç ortakları ortak bir suç işleme kararına dayanarak birlikte hareket etmektedirler. Bu beş suç ortağının ateşlediği mermilerden sadece bir tanesinin mağdura isabet edip ölümüne neden olması hâlinde dahi, tamamlanmış kasten adam öldürme suçundan dolayı bu kişilerden her biri müşterek fail olarak sorumlu tutulacaktır. Müşterek faillik bakımından zorunlu diğer bir koşul, failler arasında birlikte suç işleme kararının varlığıdır. Belli bir hareketin icrasına ve neticenin meydana gelmesine ilişkin olan birlikte suç işleme kararı, kast kapsamında düşünülmelidir. Suç ortaklarının suçun işlenişine ilişkin kastlarının doğrudan veya olası kast gibi farklılık göstermesinin, müşterek fail olarak sorumlulukları üzerinde bir etkisi yoktur. Bir suçun failine, onun haberi olmaksızın, tek taraflı iradeyle, suçun işlenmesine başlamadan önce veya suçun icrası sırasında yardım edilmesi hâlinde, müşterek fail olarak değil, yardım eden olarak sorumlu tutulmak gerekir. Maddenin ikinci fıkrasında, dolaylı faillik düzenlenmiştir. Kişi suçu bir başkasını araç olarak kullanmak suretiyle gerçekleştirebilir. Bu durumda dolaylı faillik söz konusudur. Dolaylı faillikte, arka plandaki kişi, suçun icraî hareketlerini gerçekleştiren şahsın ve hareketinin üzerinde hâkimiyet kurmaktadır ve bu hâkimiyet nedeniyle, fail olarak sorumlu tutulmaktadır. Suçun işlenmesinde kusur yeteneği olmayan kişilerin araç olarak kullanılması durumunda, dolaylı faile verilecek olan cezanın bu nedenle artırılması kabul edilmiştir. Zira bu durumda sadece bir suç işlenmemekte, kendisini yönlendirme yeteneği olmayan kişiler istismar da edilmektedir. Yardım etme – Madde 39 (1) Suçun işlenmesine yardım eden kişiye, işlenen suçun ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektirmesi halinde, onbeş yıldan yirmi yıla; müebbet hapis cezasını gerektirmesi halinde, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hallerde cezanın yarısı indirilir. Ancak, bu durumda verilecek ceza sekiz yılı geçemez. (2) Aşağıdaki hallerde kişi işlenen suçtan dolayı yardım eden sıfatıyla sorumlu olur: a) Suç işlemeye teşvik etmek veya suç işleme kararını kuvvetlendirmek veya fiilin işlenmesinden sonra yardımda bulunacağını vaat etmek. b) Suçun nasıl işleneceği hususunda yol göstermek veya fiilin işlenmesinde kullanılan araçları sağlamak. c) Suçun işlenmesinden önce veya işlenmesi sırasında yardımda bulunarak icrasını kolaylaştırmak. Madde Gerekçesi Hükûmet Tasarısındaki \”fer\’î iştirak\” yerine yardım etme ifadesi benimsenmiştir. İştirake ilişkin olarak kabul edilen yeni sistemde, \”zorunlu fer\’î iştirak\” olarak adlandırılan bir hükme gerek kalmadığından, maddenin ikinci fıkrasındaki bu hususa ilişkin hüküm metinden çıkarılmıştır. Bağlılık kuralı – Madde 40 (1) Suça iştirak için kasten ve hukuka aykırı işlenmiş bir fiilin varlığı yeterlidir. Suçun işlenişine iştirak eden her kişi, diğerinin cezalandırılmasını önleyen kişisel nedenler göz önünde bulundurulmaksızın kendi kusurlu fiiline göre cezalandırılır. (2) Özgü suçlarda, ancak özel faillik niteliğini taşıyan kişi fail olabilir. Bu suçların işlenişine iştirak eden diğer kişiler ise azmettiren veya yardım eden olarak sorumlu tutulur. (3) Suça iştirakten dolayı sorumlu tutulabilmek için ilgili suçun en azından teşebbüs aşamasına varmış olması gerekir. Madde Gerekçesi Bağlılık kuralı, suç ortaklarından bazılarında faillik için aranan şartların bulunmaması hâlinde, bu kişilerin işlenen suçtan sorumluluğunu sağlamaktadır. Böylece; suçun işlenişinde hâkimiyet kuramadığı veya özel faillik niteliğini taşımadığı için fail olarak sorumlu tutulamayan bir suç ortağı, bağlılık kuralı sayesinde, gerçekleşen suçtan sorumlu tutulabilmektedir. Bağlılık kuralının gereği olarak, diğer suç ortaklarının azmettiren veya yardım eden olarak sorumlu tutulabilmesi için, failin işlediği fiilin kasten - [Yol Çalışmaları Sırasında İşlenen Mala Zarar Verme Suçunda Hata Hükümlerinin Uygulanması](https://kayseriavukat.org.tr/mala-zarar-verme-sucunda-hata-hukumleri/): Mala Zarar Verme Suçunda Hata Hükümlerinin Uygulanması 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Hata – Madde 30 (1) Fiilin icrası sırasında suçun kanuni tanımındaki maddi unsurları bilmeyen bir kimse, kasten hareket etmiş olmaz. Bu hata dolayısıyla taksirli sorumluluk hali saklıdır. (2) Bir suçun daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli hallerinin gerçekleştiği hususunda hataya düşen kişi, bu hatasından yararlanır. (3) Ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenlere ait koşulların gerçekleştiği hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, bu hatasından yararlanır. (4) İşlediği fiilin haksızlık oluşturduğu hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, cezalandırılmaz. Madde Gerekçesi Madde metninde çeşitli hata hâlleri düzenlenmiştir. Birinci fıkrada suçun maddî unsurlarında hataya ilişkin hükme yer verilmiştir. Kast, suçun kanuni tanımındaki maddî unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir. Bu unsurlara ilişkin bilgisizlik, eksik veya yanlış bilgi sahibi olunması durumu ise, maddî unsurlarda hata olarak adlandırılır. Böyle bir hata kastın varlığına engel olur. Örneğin, kişi vestiyerden kendisininki zannederek başkasının paltosunu alır. Keza, kişi gece karanlığında vahşi bir hayvan zannıyla hareketli bir cisme ateş eder. Ancak, gerçekte bu hareket eden cisim bir insandır ve dolayısıyla; bu insan ölür veya yaralanır. Örnek olarak verilen bu olaylarda failin bilgisi gerçeğe uysaydı; işlediği fiil haksızlık teşkil etmeyecekti. Bu nedenle hata hâlinde kasten işlenmiş bir suçtan söz etmek mümkün değildir. Fıkrada ayrıca, maddî unsurlarda hata hâlinde, taksirle sorumluluğa ilişkin hükme yer verilmiştir. Buna göre, meydana gelen neticeye ilişkin olarak gerekli dikkat ve özen gösterilmiş olsaydı böyle bir netice ile karşılaşılmazdı şeklinde bir yargıya ulaşılabiliyorsa; taksirle işlenmiş bir suç söz konusu olur. Ancak bu durumda neticenin taksirle gerçekleştirilmesinin kanunda suç olarak tanımlanmış olması gerekir. Bu nedenle, kendisinin sanarak başkasının çantasını alan kişinin yanılgısında taksirin varlığı kabul edilse bile; kanunda hırsızlık fiilinin ancak yararlanma kasdıyla işlenebileceği belirtildiği için; böyle bir olay dolayısıyla ceza sorumluluğu doğmayacaktır. Buna karşılık, av hayvanı zannederek gerçekte bir insana ateş edip onun ölümüne neden olan kişinin bu hatasında taksiri varsa, adam öldürme kanunda taksirle işlenen bir suç olarak da tanımlandığı için, böyle bir olayda fail, taksirle adam öldürme suçundan dolayı sorumlu tutulacaktır. Kastın varlığına engel olan hata, suçun sadece temel şekline ilişkin unsurlar hakkında değil, aynı zamanda failin daha ağır veya hafif ceza ile cezalandırılmasını gerektiren nitelikli unsurları bakımından da ortaya çıkabilir. İkinci fıkra ile kişinin, suçun nitelikli unsurlarına ilişkin hatasından yaralanması öngörülmüştür. Hükûmet Tasarısının 23. maddesinin birinci fıkrasında 765 sayılı Türk Ceza kanunun 52. maddesinde düzenlemeye paralel olarak şahısta hata ve hedefte sapma hâli düzenlenmiştir. \”Şahısta hata\” aslında bir ve ikinci fıkra hükümleri bağlamında düşünülmesi gereken bir durum olduğu için, bu hususa ilişkin ayrı bir hükme yer verilmesi gereksiz görülmüştür. Keza, hedefte sapma hâli ile ilgili olarak bu madde kapsamında düzenleme yapılmasına gerek görülmemiştir. Çünkü hedefte sapma hâlinde bir hata söz konusu değildir. Bu durumda suçların içtimaı hükümleri kapsamında değerlendirilmesi gereken bir sorun söz konusudur. Nitekim, uygulamada da hedefte sapma, suçların içtimaı ve özellikle fikri içtima bağlamında ele alınmaktadır. Hükûmet Tasarısının 23. maddesinin 3. fıkra veya bendinde düzenlenen \”hukuka uygunluk nedenlerinde hata\” ile ilgili hüküm, bölüm başlığına paralel olarak değiştirilmiştir. Madde metnindeki \”hukuka uygunluk nedenleri\” yerine, \”ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenler\” ibaresi konulmuştur. Somut olayda söz konusu nedenlere ait koşulların gerçekleştiği hususunda hataya düşen kişi, bu hatasından yararlanabilecektir. Ancak, bunun için hatanın kaçınılmaz olması gerekir. Hatanın kaçınılabilir olması durumunda ise, kişi işlediği fiilden dolayı sorumlu tutulacak ve fakat bu hata, temel cezanın belirlenmesinde göz önünde bulundurulacaktır. Mala zarar verme – Madde 151 (1) Başkasının taşınır veya taşınmaz malını kısmen veya tamamen yıkan, tahrip eden, yok eden, bozan, kullanılamaz hale getiren veya kirleten kişi, mağdurun şikayeti üzerine, dört aydan üç yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. Madde Gerekçesi Madde metninde mala zarar verme suçu tanımlanmıştır. Suçun konusu, başkasının mülkiyetinde bulunan taşınır veya taşınmaz maldır. Suç, başkasının mülkiyetinde bulunan taşınır veya taşınmaz malın kısmen veya tamamen yıkılması, tahrip edilmesi, yokedilmesi, bozulması, kullanılamaz hâle getirilmesi veya kirletilmesiyle oluşur. Bu bakımdan, söz konusu suç, seçimlik hareketli bir suçtur. Bu seçimlik hareketlerden kirletme, örneğin başkasına ait binanın duvarına yazı yazmak, afiş veya ilan yapıştırmak, resim yapmak suretiyle gerçekleştirilebilir. Söz konusu suçtan dolayı soruşturma ve kovuşturma yapılması mağdurun şikâyetine tâbi kılınmıştır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu        Esas No: 2014/259 Karar No: 2017/449 Karar Tarihi: 31.10.2017 Kararı veren Yargıtay Dairesi: 15. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Özet: İl Özel İdaresi Yol ve Ulaşım Hizmetleri Müdürlüğünün yaptığı yol genişletme çalışmaları kapsamında kepçe operatörü olarak görev yapan sanığın, çalışma sırasında kullandığı iş makinasıyla katılanın tarlasının yola yakın tarafında bulunan ağaçları söktüğü anlaşılan olayda; çalışma sınırlarına dahil edilen arazi sahiplerinin müdahaleye rızalarının olup olmadığını ayrıca araştırma ve sorgulama yükümlülüğü bulunmayan sanığın bilgi düzeyi, gördüğü eğitim, içinde bulunduğu sosyal ve kültürel çevre koşulları da nazara alındığında; katılanın arazisinde çalışma yapılması konusunda rızası bulunduğuna dair 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 30/3. maddesi anlamında kaçınılmaz bir hataya düşen ve bu hatası nedeniyle atılı mala zarar verme suçunu işleme kastı ortadan kalkan sanık hakkında beraat kararı verilmesi gerektiği kabul edilmelidir. İçtihat Metni Mala zarar verme suçundan sanık …\’nın beraatine ilişkin Kula Asliye Ceza Mahkemesince verilen 06.04.2011 gün ve 238-140 sayılı hükmün, katılan tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 15. Ceza Dairesince 23.01.2014 gün ve 20961-972 sayı ile; \”…Sanığın savunmasında, yol kenarındaki bir adet çam ağacını ve pıynar türü çalı çırpıları söktüğünü belirtmesi, ziraat ve fen bilirkişilerinin raporlarına ve 17.08.2010 tarihli kolluk tutanağına göre katılanın arazisinin yola sınır olan kısmından 1980 metrekarelik alana tecavüz edilerek çeşitli sayı ve türdeki ağaçların söküldüğünün tespit edilmesi karşısında; sanığın mala zarar verme suçundan mahkûmiyeti yerine, kastının bulunmadığından bahisle yazılı şekilde hüküm kurulması\” isabetsizliğinden bozulmasına oyçokluğuyla karar verilmiş, Karşıoy Gerekçesi Daire Üyesi M. Kaya; \”Katılan … 11.08.2010 tarihli dilekçesinde, yol yapımı sırasında kesilen ağaçları dozer operatörünün toprağa gömdüğünü; 03.08.2010 tarihinde Cumhuriyet savcılığındaki ifadesinde, arazisinde kamulaştırma yapılmadan 15 metre eninde ve 1.000 metre uzunluğunda yol açıldığını, tarlada bulunan armut, badem ve çam ağaçlarının zarar gördüğünü beyan etmiştir. Suç tarihinde sanık …’nın, Manisa İl Özel İdaresi Yol ve Ulaşım Hizmetleri Müdürlüğünün Kula ilçesi Hamidiye Köyü Kızıltepe mevkiinde yaptığı yol genişletme çalışmaları kapsamında görev yaptığı anlaşılmaktadır. Dosyadaki evraklardan, yol yapımı için Hamidiye ve Şeremetler Köyü İhtiyar Heyetlerinin İl Özel İdaresine yol yapım taahhütnamesi verdikleri ve yolun geçeceği bölgede arazisi bulunan 17 - [Kasten Yaralama Suçunda Kullanılan Su Dolu Pet Şişe Silah Sayılır mı](https://kayseriavukat.org.tr/su-dolu-pet-sise-silah-sayilir-mi/): Kasten Yaralama Suçunda Kullanılan Su Dolu Pet Şişe Silah Sayılır mı 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Tanımlar – Madde 6 (1) Ceza kanunlarının uygulanmasında; … f) Silah deyiminden; 1. Ateşli silahlar, 2. Patlayıcı maddeler, 3. Saldırı ve savunmada kullanılmak üzere yapılmış her türlü kesici, delici veya bereleyici alet, 4. Saldırı ve savunma amacıyla yapılmış olmasa bile fiilen saldırı ve savunmada kullanılmaya elverişli diğer şeyler, 5. Yakıcı, aşındırıcı, yaralayıcı, boğucu, zehirleyici, sürekli hastalığa yol açıcı nükleer, radyoaktif, kimyasal, biyolojik maddeler, … anlaşılır. Kasten yaralama – Madde 86 (1) Kasten başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Kasten yaralama fiilinin kişi üzerindeki etkisinin basit bir tıbbî müdahaleyle giderilebilecek ölçüde hafif olması hâlinde, mağdurun şikâyeti üzerine, dört aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur. Suçun kadına karşı işlenmesi hâlinde cezanın alt sınırı altı aydan az olamaz. (3) Kasten yaralama suçunun; a) Üstsoya, altsoya, eşe, boşandığı eşe veya kardeşe karşı,[32] b) Beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı, c) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle, d) Kamu görevlisinin sahip bulunduğu nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle, e) Silahla, f) Canavarca hisle, İşlenmesi halinde, şikâyet aranmaksızın, verilecek ceza yarı oranında, (f) bendi bakımından ise bir kat artırılır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2017/311 Karar No: 2019/112 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 3. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Özet: Kullanılış amacı ve yapısı bakımından saldırı ve savunma amacıyla üretilmediği, caydırıcı ve korkutucu özelliğe sahip olmadığı hususunda tereddüt bulunmayan su dolu 500 ml’lik pet şişenin, sanık tarafından kullanılış biçimine göre mağdurun yaralanması sonucunu doğuracak elverişlilikte olmaması, kavgada tokat veya yumrukla meydana getirilebilecek zarardan öte sanığa bir avantaj veya üstünlük sağlamaması, olay esnasında sanık tarafından etkin bir şekilde kullanılmaması ve dosyada mağdurun yaralandığına dair herhangi bir adli rapor da bulunmaması karşısında; su dolu 500 ml’lik pet şişenin, kullanılış biçimine göre kasten yaralama suçu bakımından silah olarak nitelendirilemeyeceği kabul edilmelidir. İçtihat Metni Sanık … hakkında kasten yaralama suçundan açıklan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda, mağdurun şikâyetinden vazgeçmesi nedeniyle 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 73/4. maddesi ve Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 223/8. maddesi uyarınca kamu davasının düşmesine ilişkin Ankara (Kapatılan) 13. Sulh Ceza Mahkemesince verilen 17.06.2014 tarihli ve 294-686 sayılı hükmün, Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 3. Ceza Dairesince 10.09.2015 tarih ve 8024-25253 sayı ile; “…Sanığın olayda yerden alıp mağdura doğru fırlattığı pet şişenin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 6/1-f maddesinde belirtilen silah niteliğindeki maddelerden sayılacağı gözetilmeden yerinde olmayan gerekçeyle şikâyetten vazgeçme nedeniyle düşme kararı verilmesi,” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Direnme Kararı 6545 sayılı Kanun\’un 84. maddesiyle 5320 sayılı Kanun\’a eklenen geçici 6. maddenin 1. fıkrası uyarınca sulh ceza mahkemelerinin kaldırılması nedeniyle bozmadan sonra yargılama yapan Ankara 38. Asliye Ceza Mahkemesi ise 08.12.2015 tarih ve 751-923 sayı ile; \”…Silah tabiri, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 6. maddesinde genel hatlarıyla sayılmıştır. Bunlar ateşli silahlar, patlayıcı maddeler, saldırı ve savunmada kullanılmak üzere her türlü kesici, delici veya bereleyici alet, saldırı ve savunma amacı ile yapılmış olmasa bile fiilen saldırı ve savunmada kullanılmaya elverişli diğer şeyler, yakıcı, aşındırıcı, yaralayıcı, boğucu, zehirleyici, sürekli hastalığa yol açıcı, nükleer, radyoaktif, kimyasal biyolojik maddeler olarak sayılmıştır. Buna göre Türk Ceza Kanunu’nda silah tanımına genelleme getirmek gerekirse delici, kesici, ezici, aşındırıcı, yakıcı, hastalık oluşturucu madde ve nesneler silahtır demek kanaatimizce yanlış olmayacaktır. Ancak nesnenin silah olarak tanımlanmış olması tek başına arttırım nedeni olarak hüküm kurarken uygulanamaz. Çünkü bir şeyin silah olarak tanımlanmış olması suçta kullanımına elverişli olduğu sonucunu doğurmaz. Örneğin savaş tankı adı üzerinde bir silahtır. Ancak kimse bir tankı namlusundan tutup başkasına vurarak yaralama suçu işleyemez. Yani basit yaralama suçunun işlenmesi için tank mobil kullanıma elverişli bir silah değildir. Ancak bu aletin silah olarak kullanılabilmesi için ya namlusunu insanlara doğru çevirip ateş etmek gerekir ya da insanların üzerlerine sürerek paletleri ile ya da gövdesi ile bir şekilde üçüncü kişileri yaralamaya çalışılması lazımdır. Tam tersini düşünecek olursak kürdan herhangi bir Yargıtay kararında silah olarak sayılmamıştır. Fakat somut olayın niteliğine göre bir kişinin gözüne batırılması sureti ile kürdan, yaralama suçunun işlenmesinde elverişli bir silah olarak kullanılabilme niteliğini haizdir. Bu örneklerden de görüleceği gibi bir nesnenin silah olarak sayılıp sayılmaması ile ilgili yargıç tarafından olay dışı yapılacak bir \’ön kabul\’ bize göre doğru değildir. Yargıç olayda kullanılan nesnenin karşı tarafın yaralanmasına müsait yapı arz edip etmediğini ve bu amaçla kullanılıp kullanılmadığını araştırmak zorundadır. Hukuku şablonlara hapsetmek yanlıştır ve şablonlara hapsedilmiş yargılamadan da adil sonuç çıkmasını beklemek aşırı iyimserlik olacaktır. Meydana gelen bir olay sırasında kullanılan bir nesnenin veya maddenin silah sayılabilmesi için saldırıda bulunan kişinin vücut organlarına nazaran bu kişiye bir üstünlük sağlaması ve korunan yarara yönelik de bir zarar meydana getirmeye elverişli olması gerekmektedir. Doktrinde silahın taşınabilir olup olmaması yönünde de çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Baskın görüşe göre silahın mobil yani taşınabilir niteliği haiz olması gerektiği düşünülmektedir. Ancak yine kanımızca bu görüş de yanlıştır. Çünkü örneğin saldırganın saldırdığı kişinin kafasını tutarak sabit hâlde bulunan örs gibi bir demir alete vurmak sureti ile yaralanmasına sebebiyet verirse yine burada bizce hâkim tarafından silahla yaralama nedeni ile arttırım yapılması gerekecektir. Olayımıza gelirsek; 01.02.2013 tarihli olayda taraflar arasında çıkan tartışma sırasında … isimli kişi eline geçirdiği 500 ml\’lik içi su dolu bir pet şişeyi diğer müşteki sanığa fırlatmıştır. Dosyada bulunan olay anını gösterir bilirkişi raporundan da bu anlaşılmaktadır. Somut olayda kullanılan pet şişenin sanık …\’nın kullanım amacına göre bir silah olarak kabul edilmesi mahkememizin kanaatine göre mümkün değildir. Çünkü pet şişenin fırlatılarak atılması sureti ile atan kişinin vücut organlarını yani tekmesine veya yumruğuna göre bir üstünlük sağlayamayacağı açıktır. Yani pet şişeyi bir kişiye vurarak onu yaralamanız oldukça zordur. Bunun yerine yumruk ve tekme kullanılması zarar vermek isteyen kişiye daha büyük bir avantaj sağlayacaktır. Olaya göre değerlendirme yapılması gerektiğini söylediğimize göre mesela pet şişenin silah olarak kullanılabilmesi saldırganın pet şişeyi saldırdığı kişinin boğazına sokarak onu öldürmeye çalışması ile mümkün olabilir. Bu durumda tabi ki yargıç kullanılan aletin bir silah olduğunu kabul edecek ve hükmünü buna göre kuracaktır. Ancak olayımızda sanık …\’nın kullanım şekline göre 500 ml ebatında içi su dolu pet şişenin saldırı ve savunmada kullanılmaya elverişli diğer - [Dava ve Cezanın Düşürülmesine ilişkin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Hükümleri](https://kayseriavukat.org.tr/tck-dava-ve-cezanin-dusurulmesi/): Dava ve Cezanın Düşürülmesi Türk Ceza Kanunu Kanun Numarası: 5237 Kabul Tarihi: 26/9/2004 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 12/10/2004 Sayısı: 25611 Bu Kanunun yürürlük ve uygulama şekli ve 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’na çeşitli mevzuatta yapılan atıflarla ilgili olarak 4/11/2004 tarihli ve 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’a bakınız. Birinci Kitap: Genel Hükümler Üçüncü Kısım: Yaptırımlar Dördüncü Bölüm: Dava ve Cezanın Düşürülmesi Sanığın veya hükümlünün ölümü – Madde 64 (1) Sanığın ölümü halinde kamu davasının düşürülmesine karar verilir. Ancak, niteliği itibarıyla müsadereye tabi eşya ve maddi menfaatler hakkında davaya devam olunarak bunların müsaderesine hükmolunabilir. (2) Hükümlünün ölümü, hapis ve henüz infaz edilmemiş adlî para cezalarını ortadan kaldırır. Ancak, müsadereye ve yargılama giderlerine ilişkin olup ölümden önce kesinleşmiş bulunan hüküm, infaz olunur. Madde Gerekçesi Bu maddede yapılan düzenleme ile sanığın ölümü hâlinde kamu davasının düşürülmesi hüküm altına alınmıştır. Ancak niteliği itibarıyla müsadereye tabi eşya ve kazanç müsaderesine ilişkin yargılamaya -sanığın ölümüne rağmen devam edilmesinin mümkün olduğu hâllerde. – devam edilip hasıl olan neticeye göre bir karar verilecektir. Hükümlünün ölümü henüz infaz edilmemiş hapis ve adli para cezasını ortadan kaldırır. Ancak adli para cezası kısmen veya tamamen infaz edilmiş ise artık devletten geri istenemez. Buna karşılık hükümlünün sağlığında verilmiş olup kesinleşen müsadere ve yargılama giderleri hükümlünün mirasçılarından istenebilir. Af – Madde 65 (1) Genel af halinde, kamu davası düşer, hükmolunan cezalar bütün neticeleri ile birlikte ortadan kalkar. (2) Özel af ile hapis cezasının infaz kurumunda çektirilmesine son verilebilir veya infaz kurumunda çektirilecek süresi kısaltılabilir ya da adlî para cezasına çevrilebilir. (3) Cezaya bağlı olan veya hükümde belirtilen hak yoksunlukları, özel affa rağmen etkisini devam ettirir. Madde Gerekçesi Maddenin ikinci fıkrasında özel affın mahiyeti açık bir şekilde ortaya konulmuştur. Buna göre özel af ile sadece hapis cezasının infaz kurumunda çektirilmesine son verilebileceği, infaz kurumunda çektirilecek sürenin kısaltılabileceği veya para cezasına çevrilebileceği kabul edilmiştir. Bu sistemde özel af sadece hapis cezaları açısından kabul edilebilecektir. Maddenin üçüncü fıkrasında, özel affın cezaya bağlı olan veya hükümde belirtilen hak yoksunlukları hakkında herhangi bir etkisinin olmadığı, açık bir şekilde vurgulanmıştır.   Dava zamanaşımı – Madde 66 (1) Kanunda başka türlü yazılmış olan haller dışında kamu davası; a) Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda otuz yıl, b) Müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmibeş yıl, c) Yirmi yıldan aşağı olmamak üzere hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmi yıl, d) Beş yıldan fazla ve yirmi yıldan az hapis cezasını gerektiren suçlarda onbeş yıl, e) Beş yıldan fazla olmamak üzere hapis veya adlî para cezasını gerektiren suçlarda sekiz yıl, geçmesiyle düşer. (2) Fiili işlediği sırada oniki yaşını doldurmuş olup da onbeş yaşını doldurmamış olanlar hakkında, bu sürelerin yarısının; onbeş yaşını doldurmuş olup da onsekiz yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında ise, üçte ikisinin geçmesiyle kamu davası düşer. (3) Dava zamanaşımı süresinin belirlenmesinde dosyadaki mevcut deliller itibarıyla suçun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli halleri de göz önünde bulundurulur. (4) Yukarıdaki fıkralarda yer alan sürelerin belirlenmesinde suçun kanunda yer alan cezasının yukarı sınırı göz önünde bulundurulur; seçimlik cezaları gerektiren suçlarda zamanaşımı bakımından hapis cezası esas alınır. (5) (Değişik: 29/6/2005 – 5377/8 md.) Aynı fiilden dolayı tekrar yargılamayı gerektiren hallerde, mahkemece bu husustaki talebin kabul edildiği tarihten itibaren fiile ilişkin zamanaşımı süresi yeni baştan işlemeye başlar. (6) Zamanaşımı, tamamlanmış suçlarda suçun işlendiği günden, teşebbüs halinde kalan suçlarda son hareketin yapıldığı günden, kesintisiz suçlarda kesintinin gerçekleştiği ve zincirleme suçlarda son suçun işlendiği günden, çocuklara karşı üstsoy veya bunlar üzerinde hüküm ve nüfuzu olan kimseler tarafından işlenen suçlarda çocuğun onsekiz yaşını bitirdiği günden itibaren işlemeye başlar. (7) Bu Kanunun İkinci Kitabının Dördüncü Kısmında yazılı ağırlaştırılmış müebbet veya müebbet veya on yıldan fazla hapis cezalarını gerektiren suçların yurt dışında işlenmesi halinde dava zamanaşımı uygulanmaz. Madde Gerekçesi Tasarının dava zamanaşımına ilişkin düzenlemesi esas itibarıyla muhafaza edilmiştir. Ancak, suçlar arasında cürüm ve kabahat ayrımı kaldırılmasına ve çeşitli ceza yaptırımlarına ilişkin getirilen yeni hükümlere paralel olarak madde metninin ifade biçiminde bazı değişiklikler yapılmıştır. Madde metnine yeni bir fıkra olarak, çocuklar açısından fiili işlediği sıradaki yaşı göz önünde bulundurulmak suretiyle ayrı zamanaşımı sürelerinin belirlenmesine ilişkin bir hüküm konulmuştur. Tasarıda, dava zamanaşımı süresinin belirlenmesinde ağırlatıcı ve hafifletici nedenler gözetilmeksizin kanunda yer alan cezanın üst sınırının göz önünde bulundurulacağı belirtilmekteydi. Ancak, yapılan değişiklikle, dosyadaki mevcut deliller itibarıyla suçun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hâllerinin de dava zamanaşımı sürelerinin tespitinde göz önünde bulundurulması gerektiği yönünde düzenleme yapılmıştır. Dava zamanaşımı süresinin durması veya kesilmesi – Madde 67 (1) Soruşturma ve kovuşturma yapılmasının, izin veya karar alınması veya diğer bir mercide çözülmesi gereken bir meselenin sonucuna bağlı bulunduğu hallerde; izin veya kararın alınmasına veya meselenin çözümüne veya kanun gereğince hakkında kaçak olduğu hususunda karar verilmiş olan suç faili hakkında bu karar kaldırılıncaya kadar dava zamanaşımı durur. (2) Bir suçla ilgili olarak; a) Şüpheli veya sanıklardan birinin savcı huzurunda ifadesinin alınması veya sorguya çekilmesi, b) Şüpheli veya sanıklardan biri hakkında tutuklama kararının verilmesi, c) Suçla ilgili olarak iddianame düzenlenmesi, d) Sanıklardan bir kısmı hakkında da olsa, mahkûmiyet kararı verilmesi, halinde, dava zamanaşımı kesilir. (3) Dava zamanaşımı kesildiğinde, zamanaşımı süresi yeniden işlemeye başlar. Dava zamanaşımını kesen birden fazla nedenin bulunması halinde, zamanaşımı süresi son kesme nedeninin gerçekleştiği tarihten itibaren yeniden işlemeye başlar. (4) Kesilme halinde, zamanaşımı süresi ilgili suça ilişkin olarak Kanunda belirlenen sürenin en fazla yarısına kadar uzar. Madde Gerekçesi Tasarının ilgili madde metni içerik olarak muhafaza edilmiştir. Ancak, “kamu davasının açılması” ibaresi yerine, “soruşturma, kovuşturma yapılması, kamu davasının açılması” ifadesi benimsenmiş ve bu suretle uygulamada çıkan aksaklıkların giderilmesi amaçlanmıştır. Ceza zamanaşımı – Madde 68 (1) Bu maddede yazılı cezalar aşağıdaki sürelerin geçmesiyle infaz edilmez: a) Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezalarında kırk yıl. b) Müebbet hapis cezalarında otuz yıl. c) Yirmi yıl ve daha fazla süreli hapis cezalarında yirmidört yıl. d) Beş yıldan fazla hapis cezalarında yirmi yıl. e) Beş yıla kadar hapis ve adlî para cezalarında on yıl. (2) Fiili işlediği sırada oniki yaşını doldurmuş olup da onbeş yaşını doldurmamış olanlar hakkında, bu sürelerin yarısının; onbeş yaşını doldurmuş olup da onsekiz yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında ise, üçte ikisinin geçmesiyle ceza infaz edilmez. (3) Bu Kanunun İkinci Kitabının Dördüncü Kısmında yazılı yurt dışında işlenmiş suçlar dolayısıyla verilmiş ağırlaştırılmış müebbet hapis veya müebbet hapis veya on yıldan - [5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda Düzenlenen Yaptırımlar, Cezalar ve Güvenlik Tedbirleri](https://kayseriavukat.org.tr/tck-cezalar-ve-guvenlik-tedbirleri/): Türk Ceza Kanunu’nda Düzenlenen Yaptırımlar: Cezalar ve Güvenlik Tedbirleri Türk Ceza Kanunu Kanun Numarası: 5237 Kabul Tarihi: 26/9/2004 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 12/10/2004 Sayısı: 25611 Bu Kanunun yürürlük ve uygulama şekli ve 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’na çeşitli mevzuatta yapılan atıflarla ilgili olarak 4/11/2004 tarihli ve 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’a bakınız. Birinci Kitap: Genel Hükümler Üçüncü Kısım: Yaptırımlar Birinci Bölüm: Cezalar Cezalar – Madde 45 (1) Suç karşılığında uygulanan yaptırım olarak cezalar, hapis ve adlî para cezalarıdır. Madde Gerekçesi Kabahatlerin ceza kanunundan çıkarılmasının kabul edilmesi, Tasarıda benimsenen yaptırım sistem ve türlerinin değişmesini sonuçlamıştır. Suç karşılığı olarak uygulanabilecek yaptırımlar, ceza ve güvenlik tedbirleri olarak belirlenmiştir. Ceza olarak ise sadece hapis ve adli para cezası uygulanacaktır. Böylece cezalar bakımından sade, basit ve uygulanması kolay bir sistem oluşturulmuştur. Bir suç karşılığında kanunda ceza olarak sadece hapis cezası öngörülebileceği gibi, hapis cezası adli para cezası ile seçenek olarak veya bu cezaların her ikisi birlikte de öngörülebilir. Bu düzenlemeyle, “asli ceza” ve “fer’i ceza” ayırımı kaldırılmıştır. Hapis cezaları – Madde 46 (1) Hapis cezaları şunlardır: a) Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası. b) Müebbet hapis cezası. c) Süreli hapis cezası. Madde Gerekçesi Tasarıdaki hapis cezasıyla ilgili ayırım korunmuştur. Ancak, dil ve ifade bütünlüğünü sağlayabilmek için, madde metni yeniden formüle edilmiştir. Kabahatlerin Tasarıdan çıkarılması nedeniyle “hafif hapis cezası”na metinde yer verilmemiştir. Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası – Madde 47 (1) Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası hükümlünün hayatı boyunca devam eder, kanun ve Cumhurbaşkanınca çıkarılan yönetmelikte belirtilen sıkı güvenlik rejimine göre çektirilir. 2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nin 156 ncı maddesiyle, bu maddede yer alan “tüzükte” ibaresi “Cumhurbaşkanınca çıkarılan yönetmelikte” şeklinde değiştirilmiştir. Madde Gerekçesi Hukuk sistemimizde ölüm cezası kaldırılmıştır. Bunun yerine, sıkı güvenlik rejimine göre çektirilecek ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası kabul edilmiştir. Sıkı güvenlik rejiminin içeriğinin neler olacağı cezaların infazına ilişkin kanun ve tüzükte gösterilecektir. Bir cezanın ne suretle infaz edileceğinin ilgili kanun ve tüzükte düzenlenmesi gerektiği düşüncesiyle, Tasarının bu hükme karşılık gelen 60. maddesindeki bu cezanın infazına ilişkin hükümler metinden çıkarılmıştır. Müebbet hapis cezası – Madde 48 (1) Müebbet hapis cezası, hükümlünün hayatı boyunca devam eder. Madde Gerekçesi Maddeyle, müebbet hapis cezası ayrı bir ceza olarak getirilmekte ve tanımlanmaktadır. Hapis cezasının bir infaz rejimi olan koşullu salıvermenin ilgili kanun ve tüzükte düzenlenmesi gerektiği düşüncesiyle, Tasarının bu hükme karşılık gelen 61. maddesinin ikinci fıkrasındaki koşullu salıvermeye ilişkin hüküm metinden çıkarılmıştır. Süreli hapis cezası – Madde 49 (1) Süreli hapis cezası, kanunda aksi belirtilmeyen hallerde bir aydan az, yirmi yıldan fazla olamaz. (2) Hükmedilen bir yıl veya daha az süreli hapis cezası, kısa süreli hapis cezasıdır. Madde Gerekçesi Madde metninde süreli hapis cezasının alt ve üst sınırları belirtilmiştir. Ancak, bir suç tarımına ilişkin kanuni düzenlemede bunun aksi kabul edilebilecektir. Buna göre, üst sınır kural olarak yirmi yıl olmakla birlikte, bir suç tanımına ilişkin kanuni düzenlemede bu sınırın üzerine çıkılabilmektedir. Diğer yandan, maddede hapis cezasının, kanunda ayrıca belli edilmeyen durumlarda alt sınırının bir ay olarak kabulü uygun görülmüştür. Tasarının bu maddeye tekabül eden 62. maddesi hükmüne eklenen ikinci fıkrada, kısa süreli hapis cezası tanımın yapılmıştır. Ancak, kısa süreli hapis cezasının süresinin üst sınırı, iki yıldan bir yıla indirilmiştir. Kısa süreli hapis cezasına seçenek yaptırımlar – Madde 50 (1) Kısa süreli hapis cezası, suçlunun kişiliğine, sosyal ve ekonomik durumuna, yargılama sürecinde duyduğu pişmanlığa ve suçun işlenmesindeki özelliklere göre; a) Adlî para cezasına, b) Mağdurun veya kamunun uğradığı zararın aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle, tamamen giderilmesine, c) En az iki yıl süreyle, bir meslek veya sanat edinmeyi sağlamak amacıyla, gerektiğinde barınma imkanı da bulunan bir eğitim kurumuna devam etmeye, d) Mahkûm olunan cezanın yarısından bir katına kadar süreyle, belirli yerlere gitmekten veya belirli etkinlikleri yapmaktan yasaklanmaya, e) Sağladığı hak ve yetkiler kötüye kullanılmak suretiyle veya gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranılarak suç işlenmiş olması durumunda; mahkûm olunan cezanın yarısından bir katına kadar süreyle, ilgili ehliyet ve ruhsat belgelerinin geri alınmasına, belli bir meslek ve sanatı yapmaktan yasaklanmaya, f) Mahkûm olunan cezanın yarısından bir katına kadar süreyle ve gönüllü olmak koşuluyla kamuya yararlı bir işte çalıştırılmaya, çevrilebilir. (2) Suç tanımında hapis cezası ile adlî para cezasının seçenek olarak öngörüldüğü hallerde, hapis cezasına hükmedilmişse; bu ceza artık adlî para cezasına çevrilmez. (3) Daha önce hapis cezasına mahkûm edilmemiş olmak koşuluyla, mahkûm olunan otuz gün ve daha az süreli hapis cezası ile fiili işlediği tarihte onsekiz yaşını doldurmamış veya altmışbeş yaşını bitirmiş bulunanların mahkûm edildiği bir yıl veya daha az süreli hapis cezası, birinci fıkrada yazılı seçenek yaptırımlardan birine çevrilir. (4) Taksirli suçlardan dolayı hükmolunan hapis cezası uzun süreli de olsa; bu ceza, diğer koşulların varlığı halinde, birinci fıkranın (a) bendine göre adlî para cezasına çevrilebilir. Ancak, bu hüküm, bilinçli taksir halinde uygulanmaz. (5) Uygulamada asıl mahkûmiyet, bu madde hükümlerine göre çevrilen adlî para cezası veya tedbirdir. (6) Hüküm kesinleştikten sonra Cumhuriyet savcılığınca yapılan tebligata rağmen otuz gün içinde seçenek tedbirin gereklerinin yerine getirilmesine başlanmaması veya başlanıp da devam edilmemesi halinde, infaz hâkimliği kısa süreli hapis cezasının tamamen veya kısmen infazına karar verir ve bu karar derhal infaz edilir. Bu durumda, beşinci fıkra hükmü uygulanmaz. 26/2/2008 tarihli ve 5739 sayılı Kanunun 4 üncü maddesiyle bu fıkrada yer alan “yaptırımın” ibaresi “tedbirin” olarak değiştirilmiştir. (7) Hükmedilen seçenek tedbirin hükümlünün elinde olmayan nedenlerle yerine getirilememesi durumunda, infaz hâkimliğince tedbir değiştirilir. 14/4/2020 tarihli ve 7242 sayılı Kanunun 8 inci maddesiyle, altıncı fıkrada yer alan “hükmü veren mahkeme” ibaresi “infaz hâkimliği” ve yedinci fıkrada yer alan “hükmü veren mahkemece” ibaresi “infaz hâkimliğince” şeklinde değiştirilmiştir. Madde Gerekçesi Belli bir süreyle hapis cezasına mahkûm olmak, cezanın uyarı fonksiyonunu ve kişinin etkin pişmanlık duymasını sağlayabilir. Kişi, gördüğü eğitim, yaşadığı sosyal çevre, psişik ve ahlakî eğilimleri itibarıyla tesadüfi suçlu özelliği taşıyabilir. Bu kişilerin mahkûm oldukları cezanın infaz kurumunda çektirilmesi toplum barışı açısından bir zorunluluk göstermeyebilir. Ayrıca, kısa süreli hapis cezalarının infaz kurumunda çektirilmesinin doğurduğu sakıncalar nedeniyle, kısa süreli hapis cezasına mahkûm olan kişinin infaz kurumuna girmesini önleyecek seçenek yaptırımlara hükmedilmesi gerekebilir. Hakkında seçenek yaptırımlardan birine hükmedilen kişinin bu yaptırımın gereklerine uygun hareket etmesi durumunda, bu ceza infaz edilmeyecek ve kişi açısından bu cezaya mahkûmiyete bağlı hukukî sonuçlar doğmayacaktır. Ancak, Tasarının 64. maddesinde benimsenen seçenek - [Suça Teşebbüs ve İştirak ile Suçların İçtimaına ilişkin Türk Ceza Kanunu Hükümleri](https://kayseriavukat.org.tr/5237-sayili-tck-suca-tesebbus-ve-istirak/): Suça Teşebbüs ve İştirak ile Suçların İçtimaı Hükümleri Türk Ceza Kanunu Kanun Numarası: 5237 Kabul Tarihi: 26/9/2004 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 12/10/2004 Sayısı: 25611 Bu Kanunun yürürlük ve uygulama şekli ve 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’na çeşitli mevzuatta yapılan atıflarla ilgili olarak 4/11/2004 tarihli ve 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’a bakınız. Birinci Kitap: Genel Hükümler İkinci Kısım: Ceza Sorumluluğunun Esasları Üçüncü Bölüm: Suça Teşebbüs Suça teşebbüs – Madde 35 (1) Kişi, işlemeyi kastettiği bir suçu elverişli hareketlerle doğrudan doğruya icraya başlayıp da elinde olmayan nedenlerle tamamlayamaz ise teşebbüsten dolayı sorumlu tutulur. (2) Suça teşebbüs halinde fail, meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığına göre, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine onüç yıldan yirmi yıla kadar, müebbet hapis cezası yerine dokuz yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Diğer hallerde verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir. Madde Gerekçesi Suça teşebbüste fail suçu tamamlamak amacıyla hareket etmesine rağmen, elinde olmayan nedenlerden dolayı bunu gerçekleştirememektedir. Bu durumda ise kişiye tamamlanmış suça oranla daha az bir ceza verilmektedir. Ancak teşebbüs hâlinde karşılaşılan en önemli sorunlardan biri, cezanın belirlenmesinde “eksik teşebbüs”-“tam teşebbüs” ayrımının esas alınmasıdır. Çünkü, “eksik teşebbüs”-“tam” teşebbüs ayırımında her olaya uygulanabilen ve duraksamaya yer bırakmayan objektif bir ölçüt bulunamamaktadır. Bu nedenle suçun tamamlanamadığı durumlarda ceza miktarı belirlenirken, yapılan hareketin ulaştığı gerçekleşme aşamasından ziyade, fiilin doğurduğu zarar veya tehlikenin ağırlığı dikkate alınmalıdır. Çünkü bir olayda icra hareketleri bitmemesine rağmen ortaya çıkan zarar veya tehlike, icra hareketlerinin bitmesinden sonra meydana gelen zarar veya tehlikeden daha ağır olabilir. Özellikle silâhla yapılan ve tekrarlanan hareketlerle gerçekleştirilmek istenen adam öldürme suçunda bu durum söz konusu olmaktadır. Örneğin tabancasındaki mermilerden sadece birini atıp mağduru yaraladıktan sonra engellenen fail, icra hareketleri bitmediği için adam öldürmeye “eksik teşebbüs”ten dolayı, buna karşılık silâhındaki tek kurşunu atıp mağdura isabet ettiremeyen fail, icra hareketleri bittiği için “tam teşebbüs”ten dolayı cezalandırılmaktadır. Görüldüğü üzere 765 sayılı Türk Ceza Kanunu ve Hükûmet Tasarısında yer alan “eksik teşebbüs”-“tam teşebbüs” ayırımı adil olmayan bir cezalandırmanın ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Ayrıca belirtmek gerekir ki, bu ayırım, sırf hareket suçlarında uygulanamamaktadır. Belirtilen bu sorunların giderilmesi için, yabancı bir çok ceza kanununda olduğu gibi suça teşebbüste cezanın tespit edilmesinde, “eksik teşebbüs”-“tam teşebbüs” ayırımına maddede yer verilmemiş, adil ve eşit bir cezalandırma bakımından, teşebbüs hareketinin meydana getirdiği zarar veya tehlikenin ağırlığının esas alınması öngörülmüştür. Buna göre, suça teşebbüs durumunda hâkim, önce cezanın belirlenmesindeki ölçülere göre temel cezayı saptayacak; daha sonra, bu konuya ilişkin hükümdeki sırayı takip ederek teşebbüs hükmünü uygulayacaktır. Bu hüküm uygulanırken, somut olayda ortaya çıkan zarar veya tehlikenin ağırlığı dikkate alınarak, teşebbüse ilişkin hükümde belirtilen sınırlar arasında ceza belirlenecektir. Suça teşebbüs düzenlemesinde getirilen diğer bir yenilik, icra hareketlerinin başlangıcına ilişkindir. Bilindiği üzere icra hareketlerinin ne zaman başladığının belirlenmesi kişi hak ve özgürlüklerinin korunmasıyla yakından ilgilidir. Eğer failin kastının şüpheye yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkmasıyla icranın başlayacağı yolundaki sübjektif ölçüt kabul edilirse, kişinin düşüncesi ve yaşam tarzı dolayısıyla cezalandırılmasına varabilecek bir uygulamaya yol açılacaktır. Çünkü hazırlık hareketleri aşamasında da kastın varlığının şüpheye yer vermeyecek biçimde tespit edilebilmesi mümkün olup, böyle bir ölçüt hazırlık-icra hareketleri ayrımı konusunu bir kanıtlama sorunu hâline getirmektedir. Diğer bir deyişle, suçun icrasıyla ilgisiz davranışlar dahi, suç kastını ortaya koyduğu gerekçesiyle cezalandırılabilecektir. Açıklanan bu nedenlerle, Tasarıdaki “kastı şüpheye yer bırakmayacak” ölçütü madde metninden çıkartılmış ve bunun yerine “doğrudan doğruya icraya başlama” ölçütü kabul edilmiştir. Böylece işlenmek istenen suç tipiyle belirli bir yakınlık ve bağlantı içindeki hareketlerin yapılması durumunda suçun icrasına başlanılmış sayılacaktır. Ayrıca belirtilmelidir ki, anayasal düzeni zorla değiştirmeye teşebbüs gibi, teşebbüs hareketlerinin bağımsız suç tipi olarak düzenlendiği suçlara teşebbüs mümkün değildir. Suça teşebbüste kullanılan araç suçun kanuni tanımında öngörülen fiili meydana getirmeye elverişli olmalıdır. Ancak elverişlilik sadece kullanılan araç bakımından değil, suçun konusu da dahil olmak üzere bütün fiil yönünden bulunmalıdır. Nitekim uygulamada da elverişlilik bu şekilde anlaşılmaktadır. Bu nedenle maddeye, suça teşebbüsün bu unsurunu tam anlamıyla ifade eden “uygun hareketler” kavramı dahil edilmiştir. Gönüllü vazgeçme – Madde 36 (1) Fail, suçun icra hareketlerinden gönüllü vazgeçer veya kendi çabalarıyla suçun tamamlanmasını veya neticenin gerçekleşmesini önlerse, teşebbüsten dolayı cezalandırılmaz; fakat tamam olan kısım esasen bir suç oluşturduğu takdirde, sadece o suça ait ceza ile cezalandırılır. Madde Gerekçesi Gerek icra hareketleri aşamasında gerekse icra hareketlerinin bitmesinden sonra, failin suçu tamamlamaktan gönüllü olarak vazgeçmesini teşvik etmek modern suç politikasının temel araçlarından biridir. 765 sayılı Türk Ceza Kanununda sadece icra hareketlerinin devamı aşamasında kabul edilen gönüllü vazgeçme, icra hareketlerinin bittiği ancak neticenin meydana gelmediği olaylar bakımından da öngörülmüştür. Böylece suçun icrası sürecindeki bütün aşamalarda gönüllü vazgeçme mümkün hâle gelmektedir. Ancak icra hareketlerinin bitmesinden sonra gönüllü vazgeçmenin kabulü için, vazgeçenin suçun tamamlanmasını önlemek bakımından ciddi bir çaba göstermesi gerekmektedir. Gönüllü vazgeçme hâlinde kişiye ceza verilmemekte, ancak o ana kadar yapılan hareketler ayrıca bir suç oluşturuyorsa sadece o suçtan sorumlu tutulmaktadır. Suç bütün unsurlarıyla tamamlandıktan sonra örneğin çalınan eşyanın geri verilmesi veya kaçırılan kişinin serbest bırakılması hâllerinde, artık vazgeçme değil etkin pişmanlık söz konusudur. Bazı suçlarla ilgili olarak yapılan düzenlemeler bağlamında özel hükümler olarak etkin pişmanlığa yer verilmesinin daha doğru olacağı düşüncesiyle; Hükûmet Tasarısında “tam teşebbüs” aşamasındaki gönüllü vazgeçme karşılığında kullanılan etkin pişmanlıkla ilgili hüküm, Tasarı metninden çıkarılmıştır. Dördüncü Bölüm: Suça İştirak Faillik – Madde 37 (1) Suçun kanuni tanımında yer alan fiili birlikte gerçekleştiren kişilerden her biri, fail olarak sorumlu olur. (2) Suçun işlenmesinde bir başkasını araç olarak kullanan kişi de fail olarak sorumlu tutulur. Kusur yeteneği olmayanları suçun işlenmesinde araç olarak kullanan kişinin cezası, üçte birden yarısına kadar artırılır. Madde Gerekçesi 765 sayılı Türk Ceza Kanununda “aslî ve “fer’î iştirak” ayırımı kabul edilmiştir. “Asli iştirak”, “aslî maddî iştirak” ve “aslî manevî iştirak” olarak ikiye ayrılmıştır. Bu ayırımda “fiili irtikap etme” ve “doğrudan doğruya beraber işleme”, “aslî maddî iştirak” şekilleri olarak öngörülmüştür. Buna karşılık azmettirme, “aslî manevî fail” olmayı gerektirmektedir. Tek tek sayılmak suretiyle belirlenen “fer’î iştirak” hâllerinde ise, cezanın indirilmesi gerekirken, “zorunlu fer’i iştirak”in “asli iştirak” olarak cezalandırılması öngörülmüştür. Bu sistemin en önemli sakıncası, kişinin suçun işlenişine katkısının, gerçekleştirilen suçun bütünlüğü içersinde değil, ondan bağımsız olarak ele alınmasıdır. Örneğin bir işyerinde işlenen silâhlı yağma suçunda, dışarıda gözcülük yapan kişinin fiili yağma suçunun bütününden bağımsız olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle, gözcülük yapan uygulamada bazen “asli fail” bazen - [Ceza Sorumluluğunun Esaslarına ilişkin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Hükümleri](https://kayseriavukat.org.tr/5237-sayili-tck-ceza-sorumlulugu/): Ceza Sorumluluğunun Esasları ile Ceza Sorumluluğunu Kaldıran veya Azaltan Nedenler Türk Ceza Kanunu Kanun Numarası: 5237 Kabul Tarihi: 26/9/2004 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 12/10/2004Sayısı: 25611 Bu Kanunun yürürlük ve uygulama şekli ve 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’na çeşitli mevzuatta yapılan atıflarla ilgili olarak 4/11/2004 tarihli ve 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’a bakınız. Birinci Kitap: Genel Hükümler İkinci Kısım: Ceza Sorumluluğunun Esasları Birinci Bölüm: Ceza Sorumluluğunun Şahsiliği, Kast ve Taksir Ceza sorumluluğunun şahsiliği – Madde 20 (1) Ceza sorumluluğu şahsidir. Kimse başkasının fiilinden dolayı sorumlu tutulamaz. (2) Tüzel kişiler hakkında ceza yaptırımı uygulanamaz. Ancak, suç dolayısıyla kanunda öngörülen güvenlik tedbiri niteliğindeki yaptırımlar saklıdır. Madde Gerekçesi Tasarının “Suçun faili” başlıklı maddesi değiştirilmiş olup, madde metninde Anayasamıza uygun olarak ceza sorumluluğunun şahsîliği kuralı vurgulanmıştır. Özel hukuk tüzel kişilerinin suç faili sayılıp sayılmaması ile işlenen bir suçtan dolayı bunlar hakkında bir yaptırıma hükmedilmesi sorununu birbirinden ayırmak gerekir. Suç ve ceza politikası gereği olarak ancak gerçek kişiler suç faili olabilir ve sadece gerçek kişiler hakkında ceza yaptırımına hükmedilebilir. Bu anlaşılış, Anayasamızda da güvence altına alınan ceza sorumluluğunun şahsîliği kuralının bir gereğidir. Ancak, işlenen suç dolayısıyla özel hukuk tüzel kişileri hakkında güvenlik tedbiri niteliğinde yaptırımlara hükmedilebilecektir. “Para cezası”nın uygulamasındaki kolaylık, tüzel kişiler hakkında da ceza yaptırımına hükmedilebileceği düşüncesine haklılık kazandırmaz. Tüzel kişiler için ancak idari yaptırım niteliğinde “para cezası” öngörülebilir. Çünkü, idari yaptırımlarla, ceza yaptırımları arasında neden, amaç ve sonuçları bakımından farklılıklar bulunmaktadır. Örneğin, şirket niteliğindeki bir tüzel kişinin faaliyeti ile ilgili olarak doğan vergi borcunun zamanında ve tam olarak ödenmemesi dolayısıyla, tüzel kişi hakkında da “para cezası” verilebilmektedir. Ancak, bu yaptırımın asıl amacı, verginin zamanında ve eksiksiz olarak ödenmemesi dolayısıyla kamu maliyesinin uğradığı zararın giderilmesi ve vergi düzeninin etkinliğinin sağlanmasıdır. Bu tür yaptırımların bir ceza hukuku yaptırımı olmadığı açıktır. Vergi borcunun gerçeğe uygun bir şekilde doğmasının önüne geçebilmek amacıyla sahte belge düzenlenmiş olması durumunda ayrıca bu sahteciliği gerçekleştiren gerçek kişiler hakkında ceza yaptırımına hükmedilebilecektir. Bu durumda bile tüzel kişi hakkında verilen “para cezası”, bir idari yaptırım olma özelliğini korur. Yapılan bu yeni düzenlemeyle, tüzel kişiler hakkında da özellikle “para cezası” bağlamında ceza yaptırımına hükmedilebileceği yönündeki hukukî temelden yoksun anlayışın önüne geçilmek amaçlanmıştır. Kast – Madde 21 (1) Suçun oluşması kastın varlığına bağlıdır. Kast, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir. (2) Kişinin, suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi halinde olası kast vardır. Bu halde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda müebbet hapis cezasına, müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmi yıldan yirmibeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur; diğer suçlarda ise temel ceza üçte birden yarısına kadar indirilir. Madde Gerekçesi Kast, kişi ile işlediği suçun maddî unsurları arasındaki psikolojik bağı ifade etmektedir. Suçun kanuni tanımındaki maddî unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesi, kastın varlığı için zorunludur. Suç tanımında yer almakla birlikte, fiilin ifade ettiği haksızlık üzerinde etkili olmayan koşulların gerçekleştiğinin bilinip bilinmemesi, kastın varlığı açısından önem taşımamaktadır. Örneğin objektif cezalandırılabilme koşulunun arandığı suçlarda bu koşulun veya şahsî cezasızlık sebebinin fail tarafından bilinmesi gerekmez. Madde metninde doğrudan kasttan ayrı olarak olası kast da tanımlanmıştır. Olası kast durumunda suçun kanuni tanımında yer alan unsurlardan birinin somut olayda gerçekleşebileceği öngörülmesine rağmen, kişi fiili işlemektedir. Diğer bir deyişle, fail unsurların meydana gelmesini kabullenmektedir. Mevzuatımıza giren yeni bir kavram olan olası kastla ilgili uygulamadan bazı örnekler vermek yararlı olacaktır. Yolda seyreden bir otobüs sürücüsü, trafik lambasının kendisine kırmızı yanmasına rağmen, kavşakta durmadan geçmek ister; ancak kendilerine yeşil ışık yanan kavşaktan geçmekte olan yayalara çarpar ve bunlardan bir veya birkaçının ölümüne veya yaralanmasına neden olur. Trafik lambası kendisine kırmızı yanan sürücü, yaya geçidinden her an birilerinin geçtiğini görmüş; fakat, buna rağmen kavşakta durmamış ve yoluna devam etmiştir. Bu durumda otobüs sürücüsü, meydana gelen ölüm veya yaralama neticelerinin gerçekleşebileceğini öngörerek, bunları kabullenmiştir. Düğün evinde törene katılanların tabancaları ile odanın tavanına doğru ardı ardına ateş ettikleri sırada, bir kişinin aldığı alkolün de etkisi ile elinin seyrini kaybetmesi sonucu, yere paralel olarak yaptığı atışlardan bir tanesinden çıkan kurşun, törene katılanlardan birinin alnına isabet ederek ölümüne neden olur. Bu örnek olayda kişi yaptığı atışlardan çıkan kurşunların orada bulunan herhangi birine isabet edebileceğini öngörmüş; fakat, buna rağmen silâhıyla atışa devam etmiştir. Burada da fail silâhıyla ateş ederken ortaya çıkacak yaralama veya ölüm neticelerini kabullenmiştir. Verilen bu örneklerde kişinin olası kastla hareket ettiğinin kabulü gerekir. Suçun olası kastla işlenmesi durumunda temel cezada indirim yapılması öngörülmüştür. Kasten işlenebilen suçlar, ilke olarak hem doğrudan hem de olası kastla işlenebilir. Ancak, kanundaki tanımında “bilerek” ifadesine yer verilmiş olan suçlar sadece doğrudan kastla işlenebilir. Örneğin iftira suçunda, failin suçsuz olduğunu “bilerek” kişiye suç isnad etmesi gerektiğinden, bu suç ancak doğrudan kastla işlenebilir. Taksir – Madde 22 (1) Taksirle işlenen fiiller, kanunun açıkça belirttiği hallerde cezalandırılır. (2) Taksir, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesidir. (3) Kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi halinde bilinçli taksir vardır; bu halde taksirli suça ilişkin ceza üçte birden yarısına kadar artırılır. (4) Taksirle işlenen suçtan dolayı verilecek olan ceza failin kusuruna göre belirlenir. (5) Birden fazla kişinin taksirle işlediği suçlarda, herkes kendi kusurundan dolayı sorumlu olur. Her failin cezası kusuruna göre ayrı ayrı belirlenir. (6) Taksirli hareket sonucu neden olunan netice, münhasıran failin kişisel ve ailevi durumu bakımından, artık bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açmışsa ceza verilmez; bilinçli taksir halinde verilecek ceza yarıdan altıda bire kadar indirilebilir. Madde Gerekçesi Madde metninde taksire ilişkin hükümlere yer verilmiştir. Suçlar, kural olarak kasten işlenirler. Ancak, istisnaen taksirle işlenen belli fiiller de kanunlarda suç olarak tanımlanmaktadır. Taksirli suçların belirgin özelliği, icrai veya ihmali şekilde olabilen iradi hareketin varlığı ve kanunî tanımda yer alan unsurlardan birinin öngörülmemiş olmasıdır. Fakat bu öngörmemenin, “gerekli dikkat ve özen” yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla ortaya çıkması gerekir. Çünkü, gerekli dikkat ve özen gösterilmediği için kanunda tanımlanmış olan neticenin gerçekleşeceği öngörülmemiştir. Bu dikkat ve özen yükümlülüğünün belirlenmesinde, failin kişisel yetenekleri göz önünde bulundurulmaksızın, objektif esastan hareket edilir. Nitekim toplum hâlinde yaşamanın güvenli bir biçimde sürdürülebilmesi için, çeşitli alanlarda kişilerin dikkat ve özenli davranmalarıyla ilgili kurallar konmaktadır. İnşaat faaliyeti, sağlık hizmetlerinin yürütülmesi ve trafik düzeniyle ilgili kurallar, dikkat ve özen yükümlülüğüne örnek olarak gösterilebilir. Taksirli suçlarda fail, kendi - [5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Temel Hükümler ve Kanun Genel Gerekçesi](https://kayseriavukat.org.tr/5237-sayili-turk-ceza-kanunu-temel-ilkeler/): Türk Ceza Kanunu Temel İlkeler Kanun Numarası: 5237 Kabul Tarihi: 26/9/2004 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 12/10/2004 Sayısı: 25611 Bu Kanunun yürürlük ve uygulama şekli ve 765 sayılı Türk Ceza Kanununa çeşitli mevzuatta yapılan atıflarla ilgili olarak 4/11/2004 tarihli ve 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’a bakınız. Birinci Kitap: Genel Hükümler Birinci Kısım: Temel İlkeler, Tanımlar ve Uygulama Alanı Birinci Bölüm: Temel İlkeler ve Tanımlar Ceza Kanununun amacı – Madde 1 (1) Ceza Kanununun amacı; kişi hak ve özgürlüklerini, kamu düzen ve güvenliğini, hukuk devletini, kamu sağlığını ve çevreyi, toplum barışını korumak, suç işlenmesini önlemektir. Kanunda, bu amacın gerçekleştirilmesi için ceza sorumluluğunun temel esasları ile suçlar, ceza ve güvenlik tedbirlerinin türleri düzenlenmiştir. Madde Gerekçesi Ceza kanunları bireyin hak ve özgürlüklerine derin biçimde müdahale eden yaptırımları içermektedir. Bu nedenledir ki bir ülkedeki ceza kanununa hâkim felsefe, değer ve ilkeler, o ülkedeki siyasî rejimin niteliğini gösterir. Nitekim tarihte ve günümüzde totaliter devletler, ideolojilerini benimsetmek ve rejimi ayakta tutmak için ceza kanunları yoluyla kişi hak özgürlüklerini ya geniş biçimde sınırlandırmışlar ya da ortadan kaldırmışlardır. Demokratik hukuk devletleri ise ceza kanunlarının kötüye kullanılmasını önlemek için, bu kanunların temel ilkelerine anayasalarında yer vermektedirler. Yine insanların adaletsiz ve haksız biçimde ceza ve tedbirlere maruz kılınmaması amacıyla başta İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi olmak üzere bir çok uluslararası sözleşme ve belgede bireyi ceza kanunlarının keyfi uygulanmalarına karşı güvence altına alan hükümlere yer verilmiştir. Bu sözleşmelere taraf olan ülkemizin Anayasasında da aynı esaslar öngörülmüş olduğundan, ceza kanunun amacını tanımlayan maddeyle, bireyin sahip bulunduğu hukukî değerler, hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınması ön plana çıkarılmıştır. Böylece kanunun özgürlükçü karakteri vurgulanmakta, bunun yanında bireyin; adalet ve güvenliğin sağlandığı bir toplumda yaşama hakkının gereği olarak, kamu düzeni ve güvenliğinin korunması ile suç işlenmesinin önlenmesi, ceza kanunun temel amaçları arasında sayılmaktadır. Suçta ve cezada kanunîlik ilkesi – Madde 2 (1) Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. Kanunda yazılı cezalardan ve güvenlik tedbirlerinden başka bir ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunamaz. (2) İdarenin düzenleyici işlemleriyle suç ve ceza konulamaz. (3) Kanunların suç ve ceza içeren hükümlerinin uygulanmasında kıyas yapılamaz. Suç ve ceza içeren hükümler, kıyasa yol açacak biçimde geniş yorumlanamaz. Madde Gerekçesi Kanunun amacına ilişkin maddesinde ifade edilen kişi hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınabilmesi için, hangi fiillerin suç teşkil ettiğinin kanunda açık bir şekilde belirlenmesi gerekir. Aynı şekilde, suç işlenmesi dolayısıyla verilecek ceza ve tedbirlerle, cezaya mahkûmiyetin hukukî sonuçları ve bu yaptırımların süre ve miktarlarının da kanunla düzenlenmesi zorunludur. Anayasamızda da ifade edilen ve evrensel nitelikteki “kanunsuz suç ve ceza olmaz.” ilkesinin gereği olarak suçların tanımlanması ve ceza hukuku yaptırımları koyma yetkisine sadece Türkiye Büyük Millet Meclisi sahiptir. Yine Anayasamıza göre yasama görevi, devredilmesi mümkün olmayan bir yetkidir. Bireyin maddî ve manevî varlığı üzerinde derin etkiler doğuran suç ve cezaların, ancak ulusal iradeyi temsil eden organ tarafından yapılacak kanunla düzenlenebilmesi, kişi hak ve özgürlüklerine sağlanan en önemli anayasal garantilerden birini oluşturmaktadır. Anayasada temel hak ve özgürlükler alanının, kanun hükmünde kararnamelerle düzenlenemeyeceğinin öngörülmesi de, bu garantinin bir ifadesidir. Kişi hak ve özgürlükleri konusunda kanun hükmünde kararname çıkarılmaması bakımından anayasal normla getirilen bu yasağın, idarenin diğer düzenleyici işlemleri için de geçerli olduğu kuşkusuzdur. İşte maddenin ikinci fıkrasındaki düzenlemeyle, Anayasada yer alan emredici normların gereği yerine getirilerek, idarenin düzenleyici işlemleriyle bir suç tanımının kapsamının belirlenemeyeceği ve ceza konulamayacağı açıkça düzenlenmiş olmaktadır. Yine suçta ve cezada kanunilik ilkesinin doğal bir sonucu olan evrensel ilke niteliğindeki ceza kanunlarının uygulanmasında kıyasa başvurulamayacağı, maddenin üçüncü fıkrasında açıkça düzenlenmiştir. Böylece ceza kanunlarının bireye güvence sağlama işlevinin bir gereği daha yerine getirilmiş olmaktadır. Yeni tarihli ceza kanunlarında da kıyas yasağına ilişkin olarak açık hükümlere yer verilmektedir. Örneğin yeni Fransız Ceza Kanununda bu husus “ceza kanunları dar yorumlanır.” biçiminde ifade edilmiştir. Kıyas yasağıyla getirilen güvencenin tam anlamıyla uygulanabilmesini mümkün kılmak amacıyla, kıyasa yol açacak şekilde yapılacak geniş yoruma da başvurulamayacağı açıkça ifade edilmiştir. Ancak bu hükümle ceza hukukunda genişletici yorum tümüyle yasaklanmamakta, sadece bu yorum biçiminin kıyasa yol açacak şekilde uygulanmasının önüne geçilmek istenmektedir. Suçlar arasında cürüm ve kabahat ayırımı kaldırıldığı için, Tasarının “Suçlar, cürüm ve kabahattir.” şeklindeki ikinci fıkrası metinden çıkarılmıştır. Adalet ve kanun önünde eşitlik ilkesi – Madde 3 (1) Suç işleyen kişi hakkında işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunur. (2) Ceza Kanununun uygulamasında kişiler arasında ırk, dil, din, mezhep, milliyet, renk, cinsiyet, siyasal veya diğer fikir yahut düşünceleri, felsefi inanç, milli veya sosyal köken, doğum, ekonomik ve diğer toplumsal konumları yönünden ayrım yapılamaz ve hiçbir kimseye ayrıcalık tanınamaz. Madde Gerekçesi Suç işlenmesiyle bozulan toplum düzeninde adaletin sağlanması için suç işleyen kimseye uygulanacak ceza hukuku yaptırımlarının haklı ve ölçülü olması gerekir. Çünkü ancak haklı ve suçun ağırlığıyla orantılı bir yaptırım ile suç işleyen kişinin bu fiilinden pişmanlık duyması sağlanabilir ve yeniden topluma kazandırılması söz konusu olabilir. Yine bireylerin hukuka olan güvenlerinin pekişmesi ve cezanın caydırıcılık etkisinin doğru biçimde gösterilebilmesi için de ceza hukukunun temel ilkelerinden olan oranlılık ilkesine uymak gerekir. Madde ile bu hususa ceza kanunda açıkça yer verilerek, ceza kanunun adaletçi bir karaktere sahip olduğu da vurgulanmak istenmiştir. Geçmişte ve günümüzde, insanın ırk, din, düşünce veya cinsiyeti nedeniyle uğradığı haksız muamelelerin önlenmesi, insanlık camiasının temel uğraşlarındandır. Ceza hukuku araçlarıyla yapılan ayrımcılık ise insana yönelik yapılan en zalimane uygulamalardan biridir. Özellikle totaliter rejimlerdeki ayırımcılığın ortaya çıkardığı felaketler insanlık tarihinde unutulamayacak acı izler bırakmıştır. İşte bu nedenlerledir ki insan haklarıyla ilgili uluslararası sözleşmelerde ve Anayasamızda ifade edilen eşitlik ilkesine yer verilerek, ceza kanununun insancıl niteliğe sahip olduğuna da işaret edilmektedir. Ceza kanunlarının düzenlenmesinde ve uygulanmasında bireyler arasında herhangi bir sebeple ayırım yapılmamasının ifade edilmesi, aynı zamanda hukuk devletinin özünü oluşturan insan onurunun korunmasının ceza kanununda da temel değer olarak benimsenmesi anlamına gelmektedir. Kanunun bağlayıcılığı – Madde 4 (1) Ceza kanunlarını bilmemek mazeret sayılmaz. (2) (Mülga: 29/6/2005 – 5377/1 md.) Madde Gerekçesi Tasarıda, kişinin bir fiilin hukuk düzenince yasaklandığına ilişkin kaçınılamayacak hatası dikkate alınmamaktaydı. Anayasamızda güvence altına alınan kusur ilkesiyle açık biçimde çelişen bu durumun düzeltilmesi zorunluluğu nedeniyle maddeye ikinci fıkra eklenmiştir. Bu hükümle, kişinin işlediği fiilden dolayı kusurlu ve sorumlu tutulabilmesi için, bu fiilin bir haksızlık oluşturduğunu bilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Buna göre, kişi, - [2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nda Düzenlenen Hususi Hükümler](https://kayseriavukat.org.tr/2004-sayili-kanun-hususi-hukumler/): 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nda Düzenlenen Hususi Hükümler İcra ve İflas Kanunu Kanun Numarası: 2004 Kabul Tarihi: 9/6/1932 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 19/6/1932 Sayısı: 2128 On Yedinci Bap: Hususi Hükümler Maaş ve ücretlerin kesilmesinde usul – Madde 355 Devlet işlerinde veya hususi müesseselerde bulunan borçlu memur veya müstahdemlerin maaş ve ücretlerinden kesilmesi için icra dairelerinden yapılacak tebligatın kanuni muhatapları haczin icra edildiğini ve borçlunun maaş ve ücreti miktarını nihayet bir hafta içinde bildirmeğe ve borç bitinceye kadar icra dairesinin tebligatı mucibince haczolunan miktarı tevkif edip hemen daireye göndermeğe mecburdurlar. Memurun maaş, ücret veya memuriyetinde yahut başka bir şubeden maaş almağı mucip olacak surette vukubulacak tebeddülleri ve hizmetine nihayet verildiği takdirde bu keyfiyeti de malmemuru veya daire amiri yahut hususi müesseselerin kanuni muhatapları derhal icra dairesine bildirmeğe ve ikinci halde haciz muamelesinden o şube veya amirini haberdar etmeğe mecburdur. Yukarıdaki maddeye riayet etmeyenler hakkında hükümler – Madde 356 Yukardaki madde hükümlerine riayet etmemiş olanların kesmedikleri veya ilk vasıta ile göndermedikleri para ayrıca mahkemeden hüküm alınmasına hacet kalmaksızın icra dairesince maaşlarından veya sair mallarından alınır. Bunların borçluya kanun hükümleri dairesinde rücu hakkı vardır. Yukarki madde hükümlerine riayet etmiyen her hangi bir memur veya amir hakkında istenecek malümatın icra dairesine hemen verilmesi bunların mensup olduğu dairenin vazifesidir. Cumhuriyet savcılığınca takip – Madde 357 İcra dairesince kanuna göre yapılan tebliğ ve emirleri derhal yapmağa ve neticesini geciktirmeksizin icra dairesine bildirmeğe alakadarlar mecburdur. Makbul sebep haricinde tebliğ ve emirleri yapmıyanlar hakkında ait olduğu dairece tahkikatı evveliyeye hacet kalmaksızın Cumhuriyet Savcılığınca doğrudan doğruya takibat yapılır. Üçüncü şahsa bırakılan mallar – Madde 358 Üçüncü şahıs icraca haczolunup kendisine bırakılan malları icra dairesinden istendiği anda evvelki vaziyetinde iade ile mükelleftir. Bu suretle eline bırakılan malların kendisine atfolunamıyacak bir sebepten dolayı telef veya ziyaını ispat edemiyen üçüncü şahıs hakkında ceza takibinden başka evvelce tesbit edilmiş olan kıymetler, hükme hacet kalmaksızın icra dairesince re’sen tazmin ettirilir. Bu kıymetleri tazmin ile mükellef olanlar, icra dairesinin bu baptaki talep ve kararına karşı icra mahkemesine, 16 ncı maddede tayin edilen müddet içinde şikayette bulunabilirler. İcra dairelerinin muhabereleri – Madde 359 İcra memurları yaptıkları muameleden dolayı her daire ve makam ile doğrudan doğruya muhabere edebilirler. Haczedilen malların istinabe suretiyle satışı – Madde 360 Haczedilen mallar başka bir yerde bulunduğu takdirde satış, istinabe suretiyle yapılır. Artırma ve ihaleye mütedair ihtilaflar istinabe olunan icra dairesinin tabi bulunduğu icra mahkemesince hallolunur. Fazla verilen paranın geri alınması – Madde 361 İcra dairelerince borçludan fazla para tahsil olunarak alacaklıya verildiği yahut yanlışlıkla bir tarafa para tediye olunduğu hesap neticesinde anlaşılırsa verilen para ayrıca hükme hacet kalmaksızın o kimseden geri alınır. Emanetler hakkında zamanaşımı – Madde 362 İcra veznesine tevdi yahut dairece tahsil olunan para veya icra muamelesi sebebiyle hıfzedilmekte olan eşya tevdi veya tahsil yahut hıfız tarihinden itibaren on seneye kadar alakadarları tarafından müracaat olunmazsa talep hakkı Hazine lehine düşer. Özel okullar ile özel öğrenci yurt ve benzeri kurumların taşınır ve taşınmaz mallarının haczi – Madde 362/a (Ek: 9/5/2018-7141/1 md.) 8/2/2007 tarihli ve 5580 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu kapsamında faaliyet gösteren okullar ile 24/3/1950 tarihli ve 5661 sayılı Yüksek Öğrenim Öğrenci Yurtları ve Aşevleri Hakkındaki Kanuna Ek Kanun kapsamında faaliyet gösteren özel öğrenci barınma hizmetleri veren yurt ve benzeri kurumların taşınır ve taşınmaz malları, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanuna göre yapılan takipler hariç olmak üzere içinde bulunulan eğitim ve öğretim yılı sonunda haczedilir. Anayasa Mahkemesinin 22/10/2020 tarihli ve E.:2019/59; K.:2020/61 sayılı Kararı ile bu maddenin “8/2/2007 tarihli ve 5580 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu kapsamında faaliyet gösteren okullar …taşınır ve taşınmaz malları,… içinde bulunulan eğitim ve öğretim yılı sonunda haczedilir.” bölümü “8/2/2007 tarihli ve 5580 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu kapsamında faaliyet gösteren” yönünden iptal edilmiştir. Kanun Yollarına Başvurma ve Son Maddeler İstinaf yoluna başvurma ve incelenmesi – Madde 363 (Değişik: 2/3/2005-5311/24 md.) İcra mahkemesince 85 inci maddenin uygulanma biçimi, icra dairesi tarafından hesaplanan vekâlet ücreti, 103 üncü maddenin uygulanma biçimi ve bu maddede düzenlenen davetiyenin içeriği, yediemin ücreti, yediemin değiştirilmesi, hacizli taşınır malların muhafaza şekli, kıymet takdirine ilişkin şikâyet, ihaleye katılabilmek için teminat yatırılması ve teminatın miktarı, satışın durdurulması, satış ilânının iptali, süresinde satış istenmemesi nedeniyle satışın düşürülmesi, 263 üncü maddenin uygulanma biçimi, iflâs idaresinin oluşturulması, icra mahkemesinin iflâs idaresinin işlemleri hakkında şikâyet üzerine verdiği kararlara karşı, iflâs idare memurunun ücret ve masrafları hakkındaki hesap pusulası ve 36 ncı maddeye göre icranın geri bırakılmasına ilişkin kararları dışındaki kararlarına karşı, ait olduğu alacak, hak veya malın değer veya miktarının yedi bin Türk lirasını geçmesi şartıyla istinaf yoluna başvurulabilir. İstinaf yoluna başvuru süresi (…) tebliğ tarihinden itibaren iki haftadır. İcra mahkemesi kararları aleyhine işlemleri uzatmak gibi kötüniyetle istinaf yoluna başvurulduğu anlaşılırsa Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 422 nci maddesi hükmü uygulanır. Kesin bir karara karşı kötüniyetle istinaf yoluna başvuranlar hakkında da yukarıdaki fıkra hükmü uygulanır. İstinaf yoluna başvuru satıştan başka icra işlemlerini durdurmaz. İcranın devamı için gereken evrak alıkonularak bunların birer örneği bölge adliye mahkemesine gönderilecek dosyaya konulur. Temyiz yoluna başvurma ve incelenmesi – Madde 364 (Değişik: 2/3/2005-5311/25 md.) Bölge adliye mahkemesi hukuk dairelerince verilen ve miktar veya değeri elli sekiz bin sekiz yüz Türk lirasını geçen nihaî kararlara karşı temyiz yoluna başvurulabilir. (Değişik cümle: 2/3/2024-7499/3 md.) Birinci fıkrada belirtilen kararlara karşı, tebliğ tarihinden itibaren iki hafta içinde temyiz yoluna başvurulabilir; temyiz yoluna başvurma ve incelemesi Hukuk Muhakemeleri Kanunu hükümlerine göre yapılır. Bu durumda da 363 üncü maddenin ikinci ve üçüncü fıkra hükümleri uygulanır. Temyiz yoluna başvurma, satıştan başka icra işlemlerini durdurmaz. İstinaf dilekçesinin reddi – Madde 365 (Değişik: 2/3/2005-5311/26 md.) İstinaf yoluna başvurma, yasal süre geçtikten sonra yapılır veya istinaf yoluna başvurulmasına olanak bulunmayan bir karara veya vazgeçme nedeniyle itiraz veya şikâyetin reddine yahut süresi geçmiş bir şikâyete ilişkin olursa, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun ilgili hükümleri gereğince istem icra mahkemesince reddedilir. İstinaf yoluna başvuran kişi ret kararını kabul etmezse, istinaf dilekçesi diğer tarafa tebliğ edildikten sonra, karar sureti ve verilirse cevap dilekçesiyle birlikte yetkili bölge adliye mahkemesine gönderilir. Şu kadar ki bu hâlde satış dahil hiçbir icra işlemi durmaz. Bölge adliye mahkemesi, birinci fıkra kapsamına girdiği hâlde reddine karar verilmemiş başvuruyu geri çevirmeyip doğrudan kesin karara bağlar. Bölge adliye mahkemesi ve Yargıtay kararları – Madde - [İcra ve İflas Suçları: 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nda Düzenlenen Cezai Hükümler](https://kayseriavukat.org.tr/icra-ve-iflas-suclari/): İcra ve İflas Suçları: 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nda Düzenlenen Cezai Hükümler İcra ve İflas Kanunu Kanun Numarası: 2004 Kabul Tarihi: 9/6/1932 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 19/6/1932 Sayısı: 2128 On Altıncı Bap: Cezai Hükümler Alacaklısını zarara sokmak kasdiyle mevcudunu eksilten borçluların cezası – Madde 331 (Değişik: 31/5/2005-5358/1 md.) Haciz yolu ile takip talebinden sonra veya bu talepten önceki iki yıl içinde borçlu; alacaklısını zarara sokmak maksadıyla, mallarını veya bunlardan bir kısmını mülkünden çıkararak, telef ederek veya kıymetten düşürerek hakiki surette yahut gizleyerek muvazaa yoluyla başkasının uhdesine geçirerek veya asıl olmayan borçlar ikrar ederek mevcudunu suni surette eksiltirse, aleyhine aciz belgesi aldığını veya alacaklı alacağını alamadığını ispat ettiği takdirde, altı aydan üç yıla kadar hapis ve bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. İflas takibinden veya doğrudan doğruya iflas hallerinde iflas talebinden önce birinci fıkradaki fiilleri işleyen borçlu hakkında da bu fiiller başka bir suç oluştursa dahi bu hükümler uygulanır. Konkordato mühleti veya iflasın ertelenmesi talebinden önceki iki yıl içinde ya da konkordato mühleti talebi veya iflasın ertelenmesi süresinden sonra birinci fıkradaki fiilleri işleyen borçlu hakkında da bu hükümler uygulanır. Taşınmaz rehni kapsamında bulunan eklentinin rehin alacaklısına zarar vermek kastı ile taşınmaz dışına çıkarılması halinde, eklentinin zilyedi iki yıldan dört yıla kadar hapis ve bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. Bu suçlar alacaklının şikâyeti üzerine takip olunur. Aczine kendi fiiliyle sebebiyet veren veya vaziyetinin fenalığını bilerek ağırlaştıran borçlunun cezası – Madde 332 (Değişik: 31/5/2005-5358/2 md.) Haciz yolu ile takip talebinden sonra veya bu talepten önceki iki yıl içinde borçlu, adet üzere tecviz edilemiyecek bir hiffetle hareket ederek veya haddinden ziyade masraflar yaparak yahut cüretli talih oyunlarına veya basiretsizce spekülasyonlara girişerek yahut işlerinde ağır ihmallerde bulunarak aczine kendi fiili ile sebebiyet verir yahut vaziyetinin fenalığını bildiği halde o gibi hareketlerle bu fenalığı ağırlaştırırsa, aleyhine aciz belgesi istihsal edildiği veya alacaklı alacağını istifa edemediğini ispat ettiği takdirde, onbeş günden altı aya kadar hapis cezasiyle cezalandırılır. Konkordato mühleti talebinden önceki iki yıl içinde birinci fıkradaki fiilleri işleyen borçlu hakkında da bu hükümler uygulanır. Bu suç alacaklının şikâyeti üzerine takip olunur. Borçluyu fazla borç altına girmeye veya talih oyunu ile spekülasyonlarda bulunmaya sevk etmiş yahut ağır faiz almak suretiyle zaafından istifade etmiş olan alacaklıların şikâyet hakkı yoktur. İflas ve konkordato işlerinde hususi menfaat temin edenlerin cezası – Madde 333 (Değişik: 31/5/2005-5358/3 md.) Her kim iflas bürosu veya idaresinin yahut bir alacaklının veya alacaklılar toplanmasındaki mümessilinin reyini yahut konkordatoya muvafakatini kazanmak için ona hususi bir menfaat temin veya vaat ederse altı aydan iki seneye kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Menfaat temin eden alacaklı yahut mümessili de aynı ceza ile cezalandırılır. Suçun iflas bürosu veya idaresi üyesi tarafından işlenmesi halinde, ceza yarı oranında artırılır. Ticari işletmede yöneticinin sorumluluğu – Madde 333/a (Ek: 17/7/2003-4949/90 md.; Değişik: 31/5/2005-5358/4 md.) Ticaret şirketlerinde hukuken veya fiilen yönetim yetkisine sahip olanların alacaklıları zarara uğratmak kastıyla ticarî işletmenin borçlarını kısmen veya tamamen ödemeyerek alacaklıları zarara soktukları takdirde, bu işlem ve eylemlerin başka bir suç oluşturmaması hâlinde, alacaklının şikâyeti üzerine, altı aydan iki yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. Birinci fıkradaki suç taksirle işlendiği takdirde, alacaklının şikâyeti üzerine, fail hakkında zararın ağırlığına göre ikibin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. Konkordatoda veya sermaye şirketleri ile kooperatiflerin uzlaşma yoluyla yeniden yapılandırılmasında yetkili kimseleri hataya düşüren ya da konkordato veya uzlaşma yoluyla yeniden yapılandırma koşullarına uymayan borçlunun cezası – Madde 334 (Değişik: 31/5/2005-5358/5 md.) Konkordato mühleti elde etmek veya konkordato veya sermaye şirketleri ile kooperatiflerin uzlaşma yoluyla yeniden yapılandırma projesini tasdik ettirmek için hileli tutum ve davranışlarıyla malî durumu hakkında alacaklıları, komiseri, ara dönem denetçisini veya yetkili memuru hataya düşürmek veya konkordato projesine ya da sermaye şirketleri ve kooperatiflerin uzlaşma yoluyla yeniden yapılandırılması projesine uymamak yoluyla kasten zarara sebebiyet veren borçlu, ilgilinin şikâyeti üzerine altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Konkordato komiserinin sorumluluğu – Madde 334/a (Ek: 17/7/2003-4949/92 md.; Mülga: 31/5/2005-5358/23 md.) Kiracının cezalandırılacağı haller – Madde 335 Üzerlerinde kiralayanın hapis hakkı tanınmış ve 270 inci madde mucibince defteri yapılmış eşyayı kaçıran veya gizleyen borçlu ile tahliyesi emrolunan yeri kiralayana zarar vermek maksadiyle işgal ettiren şahıs Türk Ceza Kanununun (276) ncı maddesine göre cezalandırılır. Müflisin mallarını vermeyenler hakkındaki cezalar – Madde 336 (Değişik: 31/5/2005-5358/6 md.) Müflisin mallarını ellerinde bulunduran veya müflise borçlu olan üçüncü şahıslar, iflasın açıldığına dair ilana muttali oldukları tarihten itibaren bir ay içinde makbul bir mazeret olmaksızın o malları iflas idaresi emrine vermezler veya borçlarını bildirmezlerse, doksan güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. Kendisine teslim edilen malları vermeyenler hakkındaki cezalar – Madde 336/a (Ek: 17/7/2003-4949/93 md.; Mülga: 31/5/2005-5358/23 md.) Yükümlülüklerin yerine getirilmemesi – Madde 337 (Değişik: 31/5/2005-5358/7 md.) (İptal birinci fıkra: Anayasa Mahkemesi’nin 28/2/2008 tarihli ve E.: 2006/71, K.: 2008/69 sayılı Kararı ile.) 162, 209 ve 216 ncı maddeler hükümlerine muhalefet edenler hakkında da iflas idaresinin vereceği müzekkere üzerine, aynı ceza verilir. Bu maddelerde belirtilen yükümlülüklerin yerine getirilmesi hâlinde, verilen ceza düşer. Ticareti terk edenlerin cezası – Madde 337/a (Ek: 18/2/1965-538/133 md.; Değişik: 31/5/2005-5358/8 md.) 44 üncü maddeye göre mal beyanında bulunmayan veya beyanında mevcudunu eksik gösteren veya aktifinde yer almış malı veya yerine kaim olan değerini haciz veya iflas sırasında göstermeyen veya beyanından sonra bu malları üzerinde tasarruf eden borçlu, bundan zarar gören alacaklının şikâyeti üzerine, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Birinci fıkradaki fiillerin işlenmesinden alacaklının zarar görmediğini ispat eden borçluya ceza verilmez. Borçlunun iflası halinde, birinci fıkradaki durum ayrıca taksiratlı iflas hali sayılır. Hakikata muhalif beyanda bulunanların cezası – Madde 338 (Değişik: 31/5/2005-5358/9 md.) Bu Kanuna göre istenen beyanı, hakikate aykırı surette yapan kimse, alacaklının şikâyeti üzerine, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Hakkında aciz vesikası alınmış borçlu, asgari ücretin üstünde bir geçim sürdürdüğü, aciz vesikası hamili alacaklının alacağının aciz vesikasına bağlanmasından en geç beş sene içinde müracaatı üzerine sabit olursa, asgari ücretin üstünde kalan gelirlerinden icra mahkemesinin dörtte birden az olmamak üzere tespit edeceği kısmını icra mahkemesi kararının kesinleşmesinden itibaren en geç bir ay içinde ve aciz vesikasındaki borcun ödenmesine kadar her ay icra dairesine yatırmaya mecburdur. Bu mükellefiyeti yerine getirmeyen borçlu hakkında bir yıla kadar tazyik hapsine karar - [Taksiratlı ve Hileli İflas ile İtibarın Yerine Gelmesine ilişkin İcra ve İflas Kanunu Hükümleri](https://kayseriavukat.org.tr/taksiratli-ve-hileli-iflas/): Taksiratlı ve Hileli İflas ile İtibarın Yerine Gelmesine ilişkin İcra ve İflas Kanunu Hükümleri İcra ve İflas Kanunu Kanun Numarası: 2004 Kabul Tarihi: 9/6/1932 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 19/6/1932 Sayısı: 2128 On Üçüncü Bap: Taksiratlı ve Hileli İflas I – Taksiratlı İflas Taksiratlı iflas halleri – Madde 310 Aşağıdaki hallerden biri kendisinde bulunan müflis taksiratlı sayılır ve Türk Ceza Kanununa göre cezalandırılır: 1 – Ziyanları için makul sebepler gösteremezse; 2 – Evinin masrafları hadden fazla ise; 3 – Kumar yahut mücerret baht oyunlarında ve borsa muamelelerinde külliyetli para sarfetmişse; 4 – Borcunun, mevcudu ile alacağından çok olduğunu bildiği halde bu vaziyetinden haberleri olmıyan kimselerden ehemmiyetli miktarda veresiye mal satın yahut borç para almış ise; 5 – (Değişik: 29/6/1956-6763/42 md.) Ticaret Kanununun 66 ncı maddesinin birinci fıkrasının 1 ila 3 üncü bentlerinde sayılan defterleri hiç veya kanunun emrettiği şekilde tutmamış ise; 6 – Mevcudu ile alacağından çok fazla mebaliğ için senetler imza etmiş ise; 7 – (Değişik: 18/2/1965-538/128 md.) İflas takibi sırasında mahkeme, iflas idaresi veya iflas dairesi tarafından çağrıldığı halde makbul bir mazeret olmaksızın gelmemiş ise; 8 – İşlerini terkederek kaçmış ise; 9 – Evvelki bir konkordato şartlarını ifa etmeden yeniden iflasına hükmolunmuş ise; 10 – 178 inci maddenin son fıkrası hükmüne riayet etmeyipte bir sene içinde iflası vuku bulmuşsa. II – Hileli İflas Hileli iflas halleri – Madde 311 (Değişik: 18/2/1965-538/129 md.) İflasından evvel veya sonra alacaklılarını zarara sokmak kasdiyle ve hususiyle aşağıdaki suretlerle hileli muamelelerde bulunan kimse hileli müflis sayılır ve Türk Ceza Kanununa göre cezalandırılır: 1. Alacaklıların müşterek rehini makamında olan mallarını tamamen veya kısmen kaçırır, gizler veya tahrip ederse; 2. Alacaklıların zararına olarak hakikata aykırı makbuzlar verir veya yazı ile borç ikrar ederse; 3. Muvazaalı satışlar, muameleler yahut bağışlamalar yaparsa; 4. Evlenme mukavelesinde hakikaten getirilmemiş bir çeyizi getirilmiş gibi tanır ve karı da bu mukaveleyi kocasının alacaklılarına karşı istimale kalkışırsa; 5. Hakikata aykırı borç ikrar etmek yahut muvazaalı muameleler ve mukaveleler yapmak suretiyle alacaklılarını zarara sokarsa; 6. Borcu mevcudu ile alacağından ziyade olduğunu bildiği halde ehemmiyetli kıymeti haiz ticari mallarını yahut fabrikasının mahsullerini hem satış gününün piyasasından, hem de malolduğu veya satınalındığı kıymetten pek aşağı bir fiyatla satmak suretiyle mevcudunu israf ederse; 7. Konkordato mukavelesi haricinde alacaklıya hususi menfaatler temin ederse; 8. Hakikate aykırı muhasebe ve sahte bilançolarla aktifini hakikatte olduğundan fazla veya noksan gösterirse. (Değişik: 6/6/1985-3222/38 md.) Bir numaralı bentte yazılı malların kıymetine göre Türk Ceza Kanununun 522 nci maddesi tatbik olunur. Bir numaralı bentte yazılı suçları yapanlar müflisin evi halkından kimseler ise müflis gibi cezalandırılırlar. Türk Ceza Kanununun iştirak hükümleri dışında kalsa dahi, müflisin aktifini azaltmak maksadiyle ona ait taşınır ve taşınmaz malları kısmen veya tamamen saklıyan veya kaçıran ve muvaza ile temellük eden veya bu hususlarda yataklık veya tavassut eden veya iflas masasına müracaat ile kısmen veya tamamen asılsız alacaklarını kaydettiren veya müflisin tediye kabiliyetini azaltmak maksadiyle kendi adına veya müstear adla ticari faaliyetlere girişen kimseler hakkında dahi aynı cezalar uygulanır. On Dördüncü Bap: İtibarın Yerine Gelmesi İtibarın yerine gelmesi A – Hileli müflis – Madde 312 Hileli müflis itibarının yerine gelmesini Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun memnu hakların iadesine dair faslındaki hükümlere göre elde edebilir. Ancak mezkür fasılda yazılı şartların ifasından başka dilekçesine, masaya kabul edilmiş bütün alacaklıların alacakları tamamen itfa edildiğine dair makbuzlarını veya sair vesikalarını raptetmesi lazımdır. B – Taksiratlı müflis – Madde 313 Taksiratlı müflis infazı lazımgelen cezasını çektikten veya kanuni sebeplerle ceza düştükten sonra iflas kararını veren mahkemeye arzuhal ile müracaat ederek itibarının yerine gelmesini talep edebilir. İstida masaya kabul edilmiş bütün alacaklıların alacaklarını gösteren iflas dairesinden alınmış bir defterle bu borçların tamamen itfa edildiğine dair makbuzlar veya sair ispat edici evrak ile tevsik edilir. C – Adi müflis – Madde 314 Adi müflis masaya kabul edilmiş bütün alacaklıların alacaklarını itfa ettiğine dair makbuz veya vesikaları göstererek iflasa karar veren mahkemeden itibarının yerine gelmesini isteyebilir. İlan – Madde 315 Yukarki maddelere göre talebin kabulü üzerine verilen hüküm, Resmi Gazete ile ilan olunur. Ölümden sonra itibarın yerine gelmesi – Madde 316 Hileli veya taksiratlı yahut adi müflisin itibarının yerine gelmesine ölümünden sonra mirasçılarından birinin talebiyle de hükmolunabilir. On Beşinci Bap: Fevkalade Hallerde Mühlet ve Tatil I – Fevkalade Mühlet Bu babın tatbiki şartları – Madde 317 Fevkalade hallerde hususile devamlı iktisadi buhranlarda Cumhurbaşkanı 318 den 329 uncuya kadar olan maddeler hükümlerinin muayyen bir müddet için bu hallerden müteessir olan mıntaka borçlularına tatbik edilmesine karar verebilir. Fevkalade mühletin kabulü, borçlunun dilekçesi – Madde 318 Cumhurbaşkanınca bu suretle tayin edilen mıntakalarda 317 nci maddede gösterilen haller sebebiyle kusuru olmaksızın taahhütlerini ifa edemiyen borçlu mühletin hitamında borçlarını tamamen tediye edebileceğini ahval ümit ettiriyorsa icra mahkemesinden nihayet altı ayı geçmemek üzere fevkalade bir mühlet istiyebilir. Borçlu dilekçesine mali vaziyetini gösteren vesikaları, alacaklıların listesini raptetmeğe ve icra mahkemesi tarafından talep olunan bütün malümatı vermeğe ve kendisinden istenebilecek evrakın hepsini göstermeğe mecburdur. Borçlu iflas yoliyle takibe tabi ise dilekçesine fazla olarak bilanço ve defterlerini de rapteder. (Ek fıkra: 17/7/2003-4949/85 md.) Dilekçenin verilmesinden sonra icra mahkemesi, 326 ncı maddede öngörülen alacaklar hariç, tedbir yoluyla derdest takipleri durdurabilir. İcra mahkemesi, takiplerin durdurulması süresinin fevkalâde mühletten indirilip indirilmeyeceğini ve indirilecekse ne ölçüde indirileceğini belirler. İcra mahkemesince yapılacak tetkikler – Madde 319 İcra mahkemesi lüzum gördüğü tahkikleri de yaptıktan sonra mühlet talebi ilk bakışta esassız gibi görünmezse bir gün tayin ve o gün için ilan tarikiyle bütün alacaklıları davet ve icabında ehli hibreye de müracaat eyler. Alacaklılar tayin olunan günden evvel dosyayı tetkik edebilirler; alacaklıların mühlet talebine karşı tahriri itirazlarını dermeyan etmek yetkileri de vardır. İcra mahkemesi kısa bir müddette kararını verir; mühlet vermekle beraber borçluyu bir veya mütaaddit taksitlerle ödemeğe de mecbur edebilir. İstinaf yoluna başvurma – Madde 320 (Değişik: 2/3/2005-5311/20 md.) Karar hakkında tebliğ tarihinden itibaren iki hafta içinde borçlu ile alacaklılardan her biri istinaf yoluna başvurabilir. İcra mahkemesi tarafından verilmiş olan fevkalâde mühletin hükmü, bölge adliye mahkemesinin kesin kararına kadar geçerlidir. Defter tanzimi, komiser – Madde 321 İcra mahkemesi, mühlet kararını vermezden evvel veya verirken defter tutulmasını emreder ve alacaklıların haklarını korumak maksadiyle diğer bütün tedbirleri alır. İcra mahkemesi mühlet vermekle beraber borçlunun muamelelerine nezaret etmek üzere bir komiser tayin edebilir. Kararın tebliği – Madde 322 Mühlet - [Konkordato ile Sermaye Şirketleri ve Kooperatiflerin Uzlaşma Yoluyla Yeniden Yapılandırılması](https://kayseriavukat.org.tr/konkordato-ve-yeniden-yapilandirma/): Konkordato ile Sermaye Şirketleri ve Kooperatiflerin Uzlaşma Yoluyla Yeniden Yapılandırılması İcra ve İflas Kanunu Kanun Numarası: 2004 Kabul Tarihi: 9/6/1932 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 19/6/1932 Sayısı: 2128 On İkinci Bap: Konkordato ile Sermaye Şirketleri ve Kooperatiflerin Uzlaşma Yoluyla Yeniden Yapılandırılması I. Adi Konkordato Konkordato talebi – Madde 285 (Değişik: 28/2/2018-7101/13 md.) Borçlarını, vadesi geldiği hâlde ödeyemeyen veya vadesinde ödeyememe tehlikesi altında bulunan herhangi bir borçlu, vade verilmek veya tenzilat yapılmak suretiyle borçlarını ödeyebilmek veya muhtemel bir iflâstan kurtulmak için konkordato talep edebilir. İflâs talebinde bulunabilecek her alacaklı, gerekçeli bir dilekçeyle, borçlu hakkında konkordato işlemlerinin başlatılmasını isteyebilir. Yetkili ve görevli mahkeme; iflâsa tabi olan borçlu için 154 üncü maddenin birinci veya ikinci fıkralarında yazılı yerdeki, iflâsa tabi olmayan borçlu için yerleşim yerindeki asliye ticaret mahkemesidir. Konkordato talebinde bulunan, Adalet Bakanlığı tarafından yürürlüğe konulan tarifede belirtilen konkordato gider avansını yatırmaya mecburdur. Bu durumda 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 114 üncü ve 115 inci maddeleri kıyasen uygulanır. Konkordato talebine eklenecek belgeler – Madde 286 (Değişik: 28/2/2018-7101/14 md.) Borçlu, konkordato talebine aşağıdaki belgeleri ekler. a) Borçlunun borçlarını hangi oranda veya vadede ödeyeceğini, bu kapsamda alacaklıların alacaklarından hangi oranda vazgeçmiş olacaklarını, ödemelerin yapılması için borçlunun mevcut mallarını satıp satmayacağını, borçlunun faaliyetine devam edebilmesi ve alacaklılara ödemelerini yapabilmesi için gerekli malî kaynağın sermaye artırımı veya kredi temini yoluyla yahut başka bir yöntem kullanılarak sağlanacağını gösteren konkordato ön projesi. b) Borçlunun malvarlığının durumunu gösterir belgeler; borçlu defter tutmaya mecbur kişilerden ise Türk Ticaret Kanununa göre hazırlanan son bilanço, gelir tablosu, nakit akım tablosu, hem işletmenin devamlılığı esasına göre hem de aktiflerin muhtemel satış fiyatları üzerinden hazırlanan ara bilançolar, ticari defterlerin açılış ve kapanış tasdikleri ile elektronik ortamda oluşturulan defterlere ilişkin e-defter berat bilgileri, borçlunun malî durumunu açıklayıcı diğer bilgi ve belgeler, maddi ve maddi olmayan duran varlıklara ait olup defter değerlerini içeren listeler, tüm alacak ve borçları vadeleri ile birlikte gösteren liste ve belgeler. c) Alacaklıları, alacak miktarlarını ve alacaklıların imtiyaz durumunu gösteren liste. d) Konkordato ön projesinde yer alan teklife göre alacaklıların eline geçmesi öngörülen miktar ile borçlunun iflâsı hâlinde alacaklıların eline geçebilecek muhtemel miktarı karşılaştırmalı olarak gösteren tablo. e) (Değişik:6/12/2018-7155/13 md.) Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumunca yetkilendirilen bağımsız denetim kuruluşu tarafından Türkiye Denetim Standartlarına göre yapılacak denetim kapsamında hazırlanan ve konkordato ön projesinde yer alan teklifin gerçekleşeceği hususunda makul güvence veren denetim raporu ile dayanakları. (Mülga fıkra:6/12/2018-7155/13 md.) Borçlu, konkordato sürecinde mahkeme veya komiser tarafından istenebilecek diğer belge ve kayıtları da ibraz etmek zorundadır. (Ek fıkra:6/12/2018-7155/13 md.) Birinci fıkranın (e) bendi kapsamında düzenlenecek raporlar ve bu raporlara dayanak olacak denetimlerde, denetim kuruluşlarının faaliyetleri, hak ve yükümlülükleri, raporların inceleme ve denetimleri, bu raporlar sebebiyle doğacak idari ve hukuki sorumluluk ile diğer hususlar hakkında 26/9/2011 tarihli ve 660 sayılı Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumunun Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. (Ek fıkra:6/12/2018-7155/13 md.) Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar Adalet Bakanlığınca yürürlüğe konulan yönetmelikle belirlenir. Geçici mühlet – Madde 287 (Değişik: 28/2/2018-7101/15 md.) Konkordato talebi üzerine mahkeme, 286 ncı maddede belirtilen belgelerin eksiksiz olarak mevcut olduğunu tespit ettiğinde derhâl geçici mühlet kararı verir ve 297 nci maddenin ikinci fıkrasındaki hâller de dahil olmak üzere, borçlunun malvarlığının muhafazası için gerekli gördüğü bütün tedbirleri alır. Konkordato işlemlerinin başlatılması alacaklılardan biri tarafından talep edilmişse, borçlunun 286 ncı maddede belirtilen belgeleri ve kayıtları mahkemenin vereceği makul süre içinde ve eksiksiz olarak sunması hâlinde geçici mühlet kararı verilir. Bu durumda anılan belge ve kayıtların hazırlanması için gerekli masraf alacaklı tarafından karşılanır. Belge ve kayıtların süresinde ve eksiksiz olarak sunulmaması hâlinde geçici mühlet kararı verilmez ve alacaklının yaptığı konkordato talebinin de reddine karar verilir. Mahkeme, geçici mühlet kararıyla birlikte konkordatonun başarıya ulaşmasının mümkün olup olmadığının yakından incelenmesi amacıyla bir geçici konkordato komiseri görevlendirir. Alacaklı sayısı ve alacak miktarı dikkate alınarak gerektiğinde üç komiser de görevlendirilebilir. (Ek cümle:6/12/2018-7155/14 md.) Üç komiser görevlendirilmesi durumunda komiserlerden biri, mahkemenin bulunduğu ilde faaliyet göstermek şartıyla Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu tarafından yetkilendirilmiş bağımsız denetçiler arasından seçilir. 290 ıncı madde bu konuda kıyasen uygulanır. Geçici mühlet üç aydır. Mahkeme bu üç aylık süre dolmadan borçlunun veya geçici komiserin yapacağı talep üzerine geçici mühleti en fazla iki ay daha uzatabilir, uzatmayı borçlu talep etmişse geçici komiserin de görüşü alınır. Geçici mühletin toplam süresi beş ayı geçemez. 291 inci ve 292 nci maddeler, geçici mühlet hakkında kıyasen uygulanır. Geçici mühlet talebinin kabulü, geçici komiser görevlendirilmesi, geçici mühletin uzatılması ve tedbirlere ilişkin kararlara karşı kanun yoluna başvurulamaz. Geçici mühletin sonuçları, ilânı ve bildirimi – Madde 288 (Değişik: 28/2/2018-7101/16 md.) Geçici mühlet, kesin mühletin sonuçlarını doğurur. Mahkemece geçici mühlet kararı, ticaret sicili gazetesinde ve Basın-İlan Kurumunun resmî ilân portalında ilân olunur ve derhâl tapu müdürlüğüne, ticaret sicili müdürlüğüne, vergi dairesine, gümrük ve posta idarelerine, Türkiye Bankalar Birliğine, Türkiye Katılım Bankaları Birliğine, mahallî ticaret odalarına, sanayi odalarına, taşınır kıymet borsalarına, Sermaye Piyasası Kuruluna ve diğer lazım gelen yerlere bildirilir. İlanda ayrıca alacaklıların, ilândan itibaren yedi günlük kesin süre içinde dilekçeyle itiraz ederek konkordato mühleti verilmesini gerektiren bir hâl bulunmadığını delilleriyle birlikte ileri sürebilecekleri ve bu çerçevede mahkemeden konkordato talebinin reddini isteyebilecekleri belirtilir. Geçici mühletin uzatılmasına ve geçici mühletin kaldırılarak konkordato talebinin reddine ilişkin kararlar da ikinci fıkra uyarınca ilân olunur ve ilgili yerlere bildirilir. Kesin mühlet – Madde 289 (Değişik: 28/2/2018-7101/17 md.) Mahkeme, kesin mühlet hakkındaki kararını geçici mühlet içinde verir. Kesin mühlet hakkında bir karar verilebilmesi için, mahkeme borçluyu ve varsa konkordato talep eden alacaklıyı duruşmaya davet eder. Geçici komiser, duruşmadan önce yazılı raporunu sunar ve mahkemece gerekli görülürse, beyanı alınmak üzere duruşmada hazır bulunur. Mahkeme yapacağı değerlendirmede, itiraz eden alacaklıların dilekçelerinde ileri sürdükleri itiraz sebeplerini de dikkate alır. Konkordatonun başarıya ulaşmasının mümkün olduğunun anlaşılması hâlinde borçluya bir yıllık kesin mühlet verilir. Bu kararla birlikte mahkeme, yeni bir görevlendirme yapılmasını gerektiren bir durum olmadığı takdirde geçici komiser veya komiserlerin görevine devam etmesine karar verir ve dosyayı komisere tevdi eder. Mahkemece, kesin mühlet kararıyla beraber veya kesin mühlet içinde uygun görülecek bir zamanda yedi alacaklıyı geçmemek, herhangi bir ücret takdir edilmemek ve tek sayıda olmak kaydıyla ayrıca bir alacaklılar kurulu oluşturulabilir. Bu durumda alacakları, hukuki nitelik itibarıyla birbirinden farklı olan alacaklı - [İptal Davasına ilişkin 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu Hükümleri](https://kayseriavukat.org.tr/2004-sayili-kanun-iptal-davasi/): İptal Davasına ilişkin İcra ve İflas Kanunu Hükümleri İcra ve İflas Kanunu Kanun Numarası: 2004 Kabul Tarihi: 9/6/1932 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 19/6/1932 Sayısı: 2128 On Birinci Bap: İptal Davası İptal davası ve davacılar – Madde 277 (Değişik: 3/7/1940-3890/1 md.) İptal davasından maksat 278, 279 ve 280 inci maddelerde yazılı tasarrufların butlanına hükmettirmektir. Bu davayı aşağıdaki şahıslar açabilirler: 1 – Elinde muvakkat yahut kati aciz vesikası bulunan her alacaklı, 2 – İflas idaresi yahut 245 inci maddede ve 255 inci maddenin 3 üncü fıkrasında yazılı hallerde alacaklıların kendileri. İvazsız tasarrufların butlanı – Madde 278 (Değişik: 18/2/1965-538/114 md.) Mütat hediyeler müstesna olmak üzere, hacizden veya haczedilecek mal bulunmaması sebebiyle acizden yahut iflasın açılmasından haczin veya aciz vesikası verilmesinin sebebi olan yahut masaya kabul olunan alacaklardan en eskisinin tesis edilmiş olduğu tarihe kadar geriye doğru olan müddet içinde yapılan bütün bağışlamalar ve ivazsız tasarruflar batıldır. Ancak, bu müddet haciz veya aciz yahut iflastan evvelki iki seneyi geçemez. Aşağıdaki tasarruflar bağışlama gibidir. 1. (Değişik: 9/11/1988-3494/53 md.) (İptal ibare: Anayasa Mahkemesi’nin 16/12/2021 tarihli ve E.: 2021/52, K.: 2021/97 sayılı Kararı ile.) (İptal ibare: Anayasa Mahkemesi’nin 26/1/2022 tarihli ve E.: 2021/9, K.: 2022/4 sayılı Kararı ile.) füru, (İptal ibare: Anayasa Mahkemesi’nin 11/7/2018 tarihli ve E.: 2018/9, K.: 2018/84 sayılı Kararı ile.) (İptal ibare: Anayasa Mahkemesi’nin 26/1/2022 tarihli ve E.: 2021/9, K.: 2022/4 sayılı Kararı ile.) evlat edinenle evlatlık arasında yapılan ivazlı tasarruflar, 2. Akdin yapıldığı sırada, kendi verdiği şeyin değerine göre borçlunun ivaz olarak pek aşağı bir fiyat kabul ettiği akitler, 3. Borçlunun kendisine yahut üçüncü bir şahıs menfaatine kaydı hayat şartiyle irat ve intifa hakkı tesis ettiği akitler ve ölünceye kadar bakma akitleri, Acizden dolayı butlan – Madde 279 Aşağıdaki tasarruflar borcunu ödemiyen bir borçlu tarafından hacizden veya mal bulunmaması sebebile acizden yahut iflasın açılmasından evvelki bir sene içinde yapılmışsa yine batıldır: 1. Borçlunun teminat göstermeği evvelce taahhüt etmiş olduğu haller müstesna olmak üzere borçlu tarafından mevcut bir borcu temin için yapılan rehinler; 2. Para veya mutat ödeme vasıtalarından gayrı bir suretle yapılan ödemeler; 3. Vadesi gelmemiş borç için yapılan ödemeler. 4. (Ek : 9/11/1988-3494/54 md.) Kişisel hakların kuvvetlendirilmesi için tapuya verilen şerhler. Bu tasarruflardan istifade eden kimse borçlunun hal ve vaziyetini bilmediğini ispat eylerse iptal davası dinlenmez. Zarar verme kastından dolayı iptal – Madde 280 (Değişik: 18/2/1965-538/115 md.) (Değişik birinci fıkra: 17/7/2003-4949/66 md.) Malvarlığı borçlarına yetmeyen bir borçlunun, alacaklılarına zarar verme kastıyla yaptığı tüm işlemler, borçlunun içinde bulunduğu malî durumun ve zarar verme kastının, işlemin diğer tarafınca bilindiği veya bilinmesini gerektiren açık emarelerin bulunduğu hâllerde iptal edilebilir. Şu kadar ki, işlemin gerçekleştiği tarihten itibaren beş yıl içinde borçlu aleyhine haciz veya iflâs yoluyla takipte bulunulmuş olmalıdır. (Mülga ikinci fıkra: 17/7/2003-4949/103 md.) (Değişik: 9/11/1988-3494/55 md.) Üçüncü şahıs, borçlunun karı veya kocası, usul veya füruu ile üçüncü dereceye kadar (bu derece dahil) kan ve sıhri hısımları, evlat edineni veya evlatlığı ise borçlunun birinci fıkrada beyan olunan durumunu bildiği farz olunur. Bunun hilafını üçüncü şahıs, ancak 279 uncu maddenin son fıkrasına göre isbat edebilir. Ticari işletmenin veya işyerindeki mevcut ticari emtianın tamamını veya mühim bir kısmını devir veya satın alan yahut bir kısmını iktisapla beraber işyerini sonradan işgal eden şahsın, borçlunun alacaklılarını ızrar kasdını bildiği ve borçlunun da bu hallerde ızrar kasdiyle hareket ettiği kabul olunur. Bu karine, ancak iptal davasını açan alacaklıya devir, satış veya terk tarihinden en az üç ay evvel keyfiyetin yazılı olarak bildirildiğini veya ticari işletmenin bulunduğu yerde görülebilir levhaları asmakla beraber Ticaret Sicili Gazetesiyle; bu mümkün olmadığı takdirde bütün alacaklıların ıttılaını temin edecek şekilde münasip vasıtalarla ilan olunduğunu ispatla çürütülebilir. İptal davalarında yargılama usulü – Madde 281 (Değişik: 18/2/1965-538/116 md.) Mahkeme, iptal davalarını basit yargılama usulü ile görüp hükme bağlar ve bu davalara mütaallik ihtilafları hal ve şartları gözönünde tutarak serbestçe takdir ve halleder. Hakim, iptale tabi tasarrufların konusu olan mallar hakkında alacaklının talebi üzerine ihtiyati haciz kararı verebilir. Teminatın lüzum ve miktarı mahkemece takdir ve tayin olunur. Şu kadar ki, davanın elden çıkarılmış mallar yerine kaim olan kıymete taalluku halinde, teminat göstermeksizin ihtiyati haciz kararı verilemez. Davalılardan herhangi biri davacının alacağını ödediği takdirde, dava reddolunur. Bu halde hakim, duruma göre herbirini masrafla ilzam veya bu masrafı aralarında takdir ettiği surette taksim eder. İptal davasında davalı – Madde 282 (Değişik: 18/2/1965-538/117 md.) İcra ve iflas Kanununun 11 inci babındaki iptal davaları borçlu ve borçlu ile hukuki muamelede bulunan veya borçlu tarafından kendilerine ödeme yapılan kimseler ile bunların mirasçıları aleyhine açılır. Bunlardan başka, kötü niyet sahibi üçüncü şahıslar aleyhine de iptal davası açılabilir. İptal davası iyi niyetli üçüncü şahısların haklarını ihlal etmez. İadenin şümulü – Madde 283 (Değişik: 18/2/1965-538/118 md.) Davacı, iptal davası sabit olduğu takdirde, bu davaya konu teşkil eden mal üzerinde cebri icra yolu ile, hakkını almak yetkisini elde eder ve davanın konusu taşınmazsa, davalı üçüncü şahıs üzerindeki kaydın tashihine mahal olmadan o taşınmazın haciz ve satışını istiyebilir. İptal davası, üçüncü şahsın elinden çıkarmış olduğu mallar yerine geçen değere taallük ediyorsa, bu değerler nispetinde üçüncü şahıs nakden tazmine (Davacının alacağından fazla olmamak üzere) mahküm edilir. İptal davası üzerine üçüncü şahıs da, mamelekinde hasıl olacak eksikliğin borçludan tahsilini aynı davada istiyebilir. Bu talep, iptal davasının tefrik edilerek daha önce hükme bağlanmasına mani değildir. İptal davasını kaybeden üçüncü şahıs, karşılık olarak şeyi veya bedelini borçludan veya iflas masasından geri istiyebilir. Batıl bir tasarruf neticesinde kendisine ödenilen şeyi geri veren alacaklı eski haklarını muhafaza eder. Kendisine bağış yapılan iyi niyetli ise yalnız dava zamanında elinde bulunan miktarı geri vermeye mecburdur. Hak düşürücü müddet – Madde 284 (Değişik: 18/2/1965-538/119 md.) İptal davası hakkı, batıl tasarrufun vukuu tarihinden itibaren beş sene geçmekle düşer. Mail-bulk Google-plus-g Whatsapp Facebook-f X-twitter Instagram Linkedin Balance-scale 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nu İncelemek için Bölüm Başlıklarına Tıklayabilirsiniz. Teşkilat ve Muhtelif Hükümler Teşkilat ve Muhtelif Hükümler 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun “Teşkilat ve Muhtelif Hükümler” üst başlığı altında düzenlenen 1. ilâ 23. maddeleri Detaylar İlamların İcrası İlamların İcrası 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun “İlamların İcrası” üst başlığı altında düzenlenen 24. ilâ 41. maddeleri Detaylar İlamsız Takip İlamsız Takip 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun “İlamsız Takip” üst başlığı altında düzenlenen 42. ilâ 73. maddeleri Detaylar Haciz Yoliyle Takip Haciz - [İcra ve İflas Kanunu'nda Kiralar Hakkında Hususi Hükümler ve Kiralanan Taşınmazların Tahliyesi](https://kayseriavukat.org.tr/kiralanan-tasinmazlarin-tahliyesi/): Kiralar Hakkında Hususi Hükümler ve Kiralanan Taşınmazların Tahliyesi İcra ve İflas Kanunu Kanun Numarası: 2004 Kabul Tarihi: 9/6/1932 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 19/6/1932 Sayısı: 2128 Onuncu Bap: Kiralar Hakkında Hususi Hükümler ve Kiralanan Taşınmazların Tahliyesi Adi kira ve hasılat kiraları için ödeme emri ve itiraz müddeti – Madde 269 (Değişik: 18/2/1965-538/109 md.) Takip adi kiralara veya hasılat kiralarına mütedair olur ve alacaklı da talep ederse ödeme emri, Borçlar Kanununun 260 ve 288 inci maddelerinde yazılı ihtarı ve kanuni müddet geçtikten sonra icra mahkemesinden borçlunun kiralanan şeyden çıkarılması istenebileceği tebliğini ihtiva eder. Bu tebliğ üzerine borçlu, yedi gün içinde, itiraz sebeplerini 62 nci madde hükümleri dahilinde icra dairesine bildirmeye mecburdur. Borçlu itirazında, kira akdini ve varsa buna ait mukavelenamedeki imzasını açık ve kesin olarak reddetmezse, akdi kabul etmiş sayılır. İtiraz takibi durdurur. İtirazın tebliği tarihinden itibaren altı ay içinde itirazın kaldırılmasını istemiyen alacaklı, bir daha aynı alacaktan dolayı ilamsız icra yoliyle takip yapamaz. Borçlar Kanununun 260 ıncı maddesinin kiralayana altı günlük mühletin hitamında akdi feshe müsaade ettiği hallerde itiraz müddeti üç gündür. İtiraz etmemenin sonuçları – Madde 269/a (Ek: 18/2/1965-538/110 md.; Değişik: 17/7/2003-4949/65 md.) Borçlu itiraz etmez, ihtar müddeti içinde kira borcunu da ödemezse ihtar müddetinin bitim tarihini takip eden altı ay içinde alacaklının talebi üzerine icra mahkemesince tahliyeye karar verilir. İtiraz ve kaldırılması usulü – Madde 269/b (Ek: 18/2/1965-538/110 md.) Borçlu itirazında kira akdini ve varsa mukavelenamede kendisine izafe olunan imzayı reddettiği takdirde alacaklı; noterlikçe re’sen tanzim veya imzası tastik edilmiş bir mukavelenameye istinat ediyorsa icra mahkemesinden itırazın kaldırılmasını ve ihtar müddeti içinde paranın ödenmemesi sebebiyle kiralananın tahliyesini istiyebilir. Borçlunun akde ve şartlarına dair mukabil iddia ve def’ilerini aynı kuvvet ve mahiyette belgelerle tevsik etmesi lazımdır. Akdi reddeden borçlu bu itiraz sebebiyle bağlıdır. İtirazın varit olmadığı tahakkuk ettikten sonra ödeme, takas veya sair bir def’ide bulunamaz. Takip yukarda yazılı belgelere istinat etmemesi sebebiyle alacaklı umumi hükümler dairesinde dava açmaya mecbur kalırsa ihtarlı ödeme emri, Borçlar Kanununun 260 ve 288 inci maddelerinde yazılı ihtar yerine geçer. (Değişik: 9/11/1988-3494/51 md.) Kira sözleşmesindeki imzanın inkarından dolayı alacaklı umumi mahkemede dava açmaya mecbur kalır ve lehine karar alırsa, borçlu ayrıca yüzbin liradan beşyüzbin liraya kadar para cezasına mahküm edilir. Kira akdi dışındaki itirazlar ve tahliye – Madde 269/c (Ek: 18/2/1965-538/110 md.) Borçlu akdi reddetmeyip kiranın ödendiğini veya sair bir sebeple istenemiyeceğini bildirerek itiraz etmiş veya takas istemişse, itiraz sebeplerini ve isteğini noterlikçe re’sen tanzim veya imzası tasdik edilmiş veya alacaklı tarafından ikrar olunmuş bir belge yahut resmi dairelerin veya yetkili makamların yetkileri dahilinde ve usulüne göre verdikleri bir makbuz veya vesika ile ispat etmeğe mecburdur. Senet veya makbuzun alacaklı tarafından inkarı halinde 68 inci madde hükmü kıyasen uygulanır. İcra mahkemesinin tahliyeye mütedair kararının infazı için kesinleşmesi beklenmez. Ancak tahliye için, kararın borçluya tefhimi veya tebliği tarihinden itibaren ongün geçmesi lazımdır. Borçlu tahliye kararı hakkında 36 ncı madde hükmünden faydalanabilir. Kıyasen uygulanacak maddeler – Madde 269/d (Ek: 18/2/1965-538/110 md.) 62, 63, 65, 66, 68, 70 ve 72 nci maddeler hükümleri kıyas yolu ile burada da uygulanır. Hapis hakkı için defter yapılması – Madde 270 Kiralıyan evvelce yapılması lazımgelen icrai takibi yapmadan haiz olduğu hapis hakkının muvakkaten muhafazası için icra dairesinin yardımını isteyebilir. (B.K. 267, 269, 281). Teahhurunda tehlike varsa zabıtanın yahut nahiye müdürünün de yardımı istenebilir. İcra dairesi üzerlerinde hapis hakkı bulunan eşyanın bir defterini yapar ve rehinleri paraya çevirme yoliyle takip talebinde bulunması için kiralıyana on beş günü geçmemek üzere münasip bir mühlet verir. Kaçırılan eşyayı takip hakkı – Madde 271 (Değişik: 18/2/1965-538/111 md.) Gizlice veya cebirle götürülmüş eşya, götürülmelerinden on gün içinde icra dairesinin emri ile ve zabıta kuvvetiyle geri alınabilir. İyi niyet sahibi üçüncü şahısların hakları saklıdır. İhtilaf halinde mahkeme basit yargılama usulü ile meseleyi halleder ve karara bağlar. Mukavelename ile kiralanan taşınmazların tahliyesi 1 – Tahliye emri ve münderecatı – Madde 272 (Değişik: 3/7/1940-3890/1 md.) Mukavelename ile kiralanan bir taşınmazın müddeti bittikten bir ay içinde mukavelenin icra dairesine ibrazı ile tahliyesi istenebilir. Bunun üzerine icra memuru bir tahliye emri tebliği suretiyle taşınmazın on beş gün içinde tahliye ve teslimini emreder. Tahliye emrinde: Kiralayanın ve kiracının ve varsa mümessillerinin isim, şöhret ve yerleşim yerleri ve mukavele tarihi ve kiranın yenilendiğine veya uzatıldığına dair bir itirazı varsa yedi gün içinde daireye müracaatla beyan etmez ve itirazda bulunmaz veya kendiliğinden tahliye etmezse zorla çıkarılacağı yazılır. 2 – Tahliye ve teslim – Madde 273 Müddeti içinde itiraz olunmaz veya itiraz kaldırılırsa kiralanan taşınmaz müddetin hitamında zorla tahliye ve kiralıyana teslim olunur. Ancak tahliye emrindeki müddetin geçmesi lazımdır. Tahliye edilecek yerde kiralıyana ait olmıyan eşya bulunursa 26 ncı maddenin hükmü kıyas yoliyle tatbik olunur. İtiraz 1 – Müddet ve şekli – Madde 274 (Değişik: 3/7/1940-3890/1 md.) İtiraz etmek isteyen kiracı itirazını tahliye emrinin tebliğinden itibaren yedi gün içinde dilekçe ile veya şifahen icra dairesine bildirir. Bu suretle yapılan itiraz tahliye takibini durdurur. 63, 64 ve 65 inci maddeler hükmü tahliye takiplerinde de caridir. 2 – İtirazın kaldırılması – Madde 275 (Değişik: 18/2/1965-538/112 md.) İtiraz vukuunda kiralıyan icra mahkemesinden itirazın kaldırılmasını isteyebilir. Tahliye talebi noterlikçe res’en tanzim veya tarih ve imzası tasdik edilmiş yahut ikrar olunmuş bir mukaveleye müstenit olup da kiracı kiranın yenilendiğine veya uzatıldığına dair aynı kuvvet ve mahiyette bir vesika gösteremezse itiraz kaldırılır. Aksi takdirde itirazın kaldırılması talebi reddolunur. İtirazın kaldırılması üzerine tahliye ve teslim icra edildikten veya kaldırılma talebi reddolunduktan sonra kiracının veya kiralıyanın umumi hükümlere göre mahkemeye müracaat hakları saklıdır. (Değişik: 9/11/1988-3494/52 md.) Mahkemede açılan davada icra takibi sırasında inkar olunan imzanın kendisine ait olduğu anlaşılan kiracı veya kiralayan yüzbin liradan beşyüzbin liraya kadar para cezasına mahküm edilir. Kiralanan taşınmazda üçüncü şahıs bulunursa – Madde 276 (Değişik: 18/2/1965-538/113 md.) Tahliyesi istenen yerde kiracıdan başka bir şahıs bulunur ve işgalde haklı olduğuna dair resmi bir vesika gösteremezse derhal tahliye olunur. Şu kadar ki, bu şahıs resmi bir vesika gösterememekle beraber daireye ibraz olunan mukavele tarihinden evvelki bir zamandan beri orayı işgal etmekte bulunduğunu beyan eder ve bu beyanı icra memuru tarafından mahallinde yapılacak tahkikatla teeyyüt ederse memur, tahliyeyi tehirle üç gün içinde keyfiyeti icra mahkemesine bildirir. İcra mahkemesi, tarafları dinliyerek icabına göre tahliyeyi emreder veya taraflardan birinin yedi gün içinde mahkemeye müracaat etmesi - [2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nda Düzenlenen İhtiyati Haciz Hükümleri](https://kayseriavukat.org.tr/2004-sayili-kanun-ihtiyati-haciz/): 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nda Düzenlenen İhtiyati Haciz Hükümleri İcra ve İflas Kanunu Kanun Numarası: 2004 Kabul Tarihi: 9/6/1932 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 19/6/1932 Sayısı: 2128 Dokuzuncu Bap: İhtiyati haciz İhtiyati haciz şartları – Madde 257 Rehinle temin edilmemiş ve vadesi gelmiş bir para borcunun alacaklısı, borçlunun yedinde veya üçüncü şahısta olan taşınır ve taşınmaz mallarını ve alacaklariyle diğer haklarını ihtiyaten haczettirebilir. Vadesi gelmemiş borçtan dolayı yalnız aşağıdaki hallerde ihtiyati haciz istenebilir: 1 – Borçlunun muayyen yerleşim yeri yoksa; 2 – Borçlu taahhütlerinden kurtulmak maksadiyle mallarını gizlemeğe, kaçırmağa veya kendisi kaçmağa hazırlanır yahut kaçar ya da bu maksatla alacaklının haklarını ihlâl eden hileli işlemlerde bulunursa; Bu suretle ihtiyati haciz konulursa borç yalnız borçlu hakkında muacceliyet kesbeder. (Ek fıkra: 29/6/1956-6763/42 md.; Mülga dördüncü fıkra: 14/1/2011-6103/41 md.) (Ek fıkra: 29/6/1956-6763/42 md.; Mülga beşinci fıkra: 14/1/2011-6103/41 md.) İhtiyati haciz kararı – Madde 258 İhtiyati hacze 50 nci maddeye göre yetkili mahkeme tarafından karar verilir. Alacaklı alacağı ve icabında haciz sebepleri hakkında mahkemeye kanaat getirecek deliller göstermeğe mecburdur. Mahkeme iki tarafı dinleyip dinlememekte serbesttir. (Ek fıkra: 17/7/2003-4949/60 md.) (Değişik üçüncü fıkra: 22/7/2020-7251/50 md.) İhtiyati haciz talebinin reddi kararı gerekçeli olarak verilir ve bu karara karşı istinaf yoluna başvurulabilir. Yüzüne karşı aleyhinde ihtiyati haciz kararı verilen taraf da istinaf yoluna başvurabilir. Bölge adliye mahkemesi bu başvuruları öncelikle inceler ve verdiği karar kesindir. İhtiyati hacizde teminat – Madde 259 (Değişik: 3/7/1940-3890/1 md.) İhtiyati haciz istiyen alacaklı hacizde haksız çıktığı taktirde borçlunun ve üçüncü şahsın bu yüzden uğrayacakları bütün zararlardan mesul ve Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 96 ncı maddesinde yazılı teminatı vermeğe mecburdur. Ancak alacak bir ilama müstenid ise teminat aranmaz. Alacak ilam mahiyetinde bir vesikaya müstenid ise mahkeme teminata lüzum olup olmadığını takdir eder. Tazminat davası ihtiyati haczi koyan mahkemede dahi görülür. İhtiyati haciz kararının muhtevası – Madde 260 (Değişik: 18/2/1965-538/100 md.) İhtiyati haciz kararında : 1. Alacaklının ve icabında mümessilinin ve borçlunun adı, soyadı ve yerleşim yeri, 2. Haczin ne gibi belgelere müsteniden ve ne miktar alacak için konulduğu, 3. Haciz konulmasının sebebi, 4. Haczolunacak şeyler, 5. Alacaklının zararın tazminiyle mükellef olduğu ve gösterilen teminatın nelerden ibaret bulunduğu, Yazılır. İhtiyati haciz kararının icrası – Madde 261 (Değişik: 18/2/1965-538/101 md.) Alacaklı, ihtiyati haciz kararının verildiği tarihten itibaren on gün içinde kararı veren mahkemenin yargı çevresindeki icra dairesinden kararın infazını istemeye mecburdur. Aksi halde ihtiyati haciz kararı kendiliğinden kalkar. İhtiyati haciz kararları, 79 dan 99 uncuya kadar olan maddelerdeki haczin ne suretle yapılacağına dair hükümlere göre icra edilir. (Ek son fıkra: 17/7/2003-4949/61 md.) İhtiyati haczin infazı ile ilgili şikayetler infazı yapan icra dairesinin bağlı olduğu icra mahkemesine yapılır. Zabıt tutma ve haciz tutanağının tebliği – Madde 262 (Değişik: 18/2/1965-538/102 md.) Haczi icra eden memur bir tutanak düzenler. Bunda haczolunan şeyler ve kıymetleri gösterilir ve derhal icra dairesine verilir. İcra dairesi, ihtiyati haciz tutanağının birer suretini üç gün içinde haciz sırasında hazır bulunmıyan alacaklı ve borçluya ve icabında üçüncü şahsa tebliğ eder. Borçlu tarafından gösterilecek teminat – Madde 263 (Değişik: 18/2/1965-538/103 md.) Haczolunan mallar istenildiği zaman para veya ayın olarak verilmek ve bu hususu temin için malların kıymetleri depo edilmek veya icra memuru tarafından kabul edilecek esham ve tahvilat veya taşınır ve taşınmaz rehin veya muteber bir banka kefaleti gösterilmek şartiyle borçluya ve mal üçüncü şahıs elinde haczolunmuşsa bir taahhüt senedi alınarak bu şahsa bırakılabilir. İstenilecek teminat her halde borç ve masraf tutarını geçemez. İhtiyati haczi tamamlıyan merasim – Madde 264 (Değişik: 18/2/1965-538/104 md.) Dava açılmadan veya icra takibine başlanmadan evvel ihtiyati haciz yaptırmış olan alacaklı; haczin tatbikinden, haciz gıyabında yapılmışsa haciz tutanağının kendisine tebliğinden itibaren yedi gün içinde ya takip talebinde (Haciz veya iflas) bulunmaya veya dava açmaya mecburdur. İcra takibinde, borçlu ödeme emrine itiraz ederse bu itiraz hemen alacaklıya tebliğ olunur. Alacaklı, tebliğ tarihinden itibaren yedi gün içinde icra mahkemesinden itirazın kaldırılmasını istemeye veya mahkemede dava açmaya mecburdur. İcra mahkemesi, itirazın kaldırılması talebini reddederse alacaklının kararın tefhim veya tebliği tarihinden itibaren yedi gün içinde dava açması lazımdır. (Değişik üçüncü fıkra: 17/7/2003-4949/62 md.) İhtiyatî haciz, alacak davasının mahkemede görüldüğü sırada konulmuş veya alacaklı birinci fıkraya göre mahkemede dava açmış ise, esas hakkında verilecek hükmün mahkemece tebliğinden itibaren bir ay içinde alacaklı takip talebinde bulunmaya mecburdur. Alacaklı bu müddetleri geçirir veya davasından yahut takip talebinden vazgeçerse veya takip talebi kanuni müddetlerin geçmesiyle düşerse veya dava dosyası muameleden kaldırılıp da bir ay içinde dava yenilenmezse veya davasında haksız çıkarsa ihtiyati haciz hükümsüz kalır ve alakadarlar isterse lazım gelenlere bildirilir. Borçlu müddeti içinde ödeme emrine itiraz etmez veya itirazı icra mahkemesince kesin olarak kaldırılır veya mahkemece iptal edilirse, ihtiyati haciz kendiliğinden icrai hacze inkılabeder. İhtiyati haciz kararına itiraz ve temyiz – Madde 265 (Değişik: 18/2/1965-538/105 md.) (Değişik birinci fıkra: 17/7/2003-4949/63 md.) Borçlu kendisi dinlenmeden verilen ihtiyatî haczin dayandığı sebeplere, mahkemenin yetkisine ve teminata karşı; huzuriyle yapılan hacizlerde haczin tatbiki, aksi hâlde haciz tutanağının kendisine tebliği tarihinden itibaren yedi gün içinde mahkemeye müracaatla itiraz edebilir. (Ek ikinci fıkra: 17/7/2003-4949/63 md.) Menfaati ihlâl edilen üçüncü kişiler de ihtiyatî haczi öğrendiği tarihten itibaren yedi gün içinde ihtiyatî haczin dayandığı sebeplere veya teminata itiraz edebilir. Mahkeme, gösterilen sebeplere hasren tetkikat yaparak itirazı kabul veya reddeder. İtiraz eden, dilekçesine istinat ettiği bütün belgeleri bağlamaya mecburdur. Mahkeme, itiraz üzerine iki tarafı davet edip gelenleri dinledikten sonra, itirazı varit görürse kararını değiştirebilir veya kaldırabilir. Şu kadar ki, iki taraf da gelmezse evrak üzerinde inceleme yapılarak karar verilir. (Ek fıkra: 17/7/2003-4949/63 md.; Değişik: 2/3/2005-5311/17 md.) İtiraz üzerine verilen karara karşı istinaf yoluna başvurulabilir. Bölge adliye mahkemesi bu başvuruyu öncelikle inceler ve verdiği karar kesindir. İstinaf yoluna başvuru, ihtiyatî haciz kararının icrasını durdurmaz. İhtiyati haczin kaldırılması – Madde 266 (Değişik: 18/2/1965-538/106 md.) Borçlu, para veya mahkemece kabul edilecek rehin veya esham yahut tahvilat depo etmek veya taşınmaz rehin yahut muteber bir banka kefaleti göstermek şartı ile ihtiyati haczin kaldırılmasını mahkemeden istiyebilir. Takibe başlandıktan sonra bu yetki, icra mahkemesine geçer. İhtiyati hacizde iflas yolu ile takip – Madde 267 (Değişik: 18/2/1965-538/107 md.) Alacaklı, iflasa tabi borçlusu aleyhine 264 üncü maddenin, birinci fıkrası gereğince iflas yolu ile takipte bulunmuş veya iflas yolu ile takipte bulunduktan sonra borçlunun mallarını ihtiyaten haczettirmiş ise, aşağıdaki hükümler tatbik olunur. Borçlu ödeme emrine itiraz ederse - [İflasın Tasfiyesi ve İflasın Hukuki Neticelerine ilişkin 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu Hükümleri](https://kayseriavukat.org.tr/iflasin-tasfiyesi-ve-iflasin-neticeleri/): İflasın Tasfiyesi ve İflasın Hukuki Neticeleri İcra ve İflas Kanunu Kanun Numarası: 2004 Kabul Tarihi: 9/6/1932 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 19/6/1932 Sayısı: 2128 Yedinci Bap: İflasın Hukuki Neticeleri I – Borçlunun Malları Hakkında İflasın Neticeleri İflas masası – Madde 184 İflas açıldığı zamanda müflisin haczi kabil bütün malları hangi yerde bulunursa bulunsun bir masa teşkil eder ve alacakların ödenmesine tahsis olunur. İflasın kapanmasına kadar müflisin uhdesine geçen mallar masaya girer. Müflis namına gelen mektuplar iflas idaresi tarafından açılır ve sair mevrudelerin de masaya gönderilmesi posta idaresine bildirilir. Rehinli mallar ve üretime yönelik yerler – Madde 185 Üzerinde rehin bulunan mallar rehin sahibi alacaklının rüçhan hakkı mahfuz kalmak suretiyle masaya girer ve iflas idaresi tarafından en yakın ve münasip zamanda paraya çevrilip muhafaza ve satış masrafları çıkarıldıktan sonra rehinli alacaklıya hakkı verilir. (Ek cümle: 17/7/2003-4949/51 md.) Ancak, rehin sahibi alacaklı, istediği takdirde iflâstan sonra da masaya karşı rehnin paraya çevrilmesi yoluyla takip yapabilir. Rehinin kıymeti rehinle temin edilen alacağa kafi gelmiyeceği borsa rayiciyle tahakkuk eder ve mürtehin rehnin satılmasını istemezse rehin, masadan muvakkaten çıkarılır. Rehinli alacak sahibi bu işlere ait muamelelerden dolayı icra mahkemesine şikayet hakkını haizdir. (Ek fıkra: 9/11/1988-3494/38 md.; Değişik fıkra: 28/2/2018-7101/4 md.) 210 uncu maddenin birinci fıkrası uyarınca masa hakkında faydalı olmayacağı anlaşıldığı için kapatılıp mühürlenen yerlerin, üzerinde rehin bulunmasa dahi, ilk alacaklılar toplanması tarafından da uygun bulunması hâlinde iflâs idaresince derhâl satışı yapılır. (Ek fıkra: 9/11/1988-3494/38 md.) Bu maddeye göre yapılacak satışlar, 166 ncı maddenin ikinci fıkrasındaki usulle ilan edilir. İhtiyaten veya icraen haczedilen şeyler – Madde 186 (Değişik: 18/2/1965-538/94 md.) İhtiyaten haczedilmiş mallarla iflas açıldığı zaman paraya çevrilmemiş mahcuz mallar masaya girer. İflasın açılmasından evvel paraya çevrilmiş bulunan mahcuz malların bedeli, 138 ila 144 üncü maddeler hükümlerine göre haciz koyduran alacaklılara paylaştırılır. Artan kısım iflas masasına intikal eder. İptal davasına tabi haklar – Madde 187 201 inci madde ile 277 den 284 üncüye kadar olan maddeler mucibince iptal davasına mevzu olabilecek bütün şeylerin masaya intikali için iflas idaresi lazımgelen davaları açar. Bedelinin tahsili için verilmiş emre veya hamiline muharrer senetler – Madde 188  Sırf bedelini tahsil etmek için yahut tayin edilen ilerdeki bir tediyeye karşılık olarak müflise devredilmiş olan hamiline veya emre muharrer senetleri devredenler geriye istiyebilir. Başkasına ait malın satış bedeli – Madde 189 Müflis başkasına ait bir malı satıp da iflasın açılmasından evvel parasını almamış ise mal sahibi, bu mal için yapılan masrafların masaya tesviyesi mukabilinde alıcıda olan alacağın kendisine temlikini yahut satılan şeyin bedeli masaya ödenmiş ise bu bedelin kendisine verilmesini istiyebilir. Satıcının geri alma hakkı – Madde 190 Satıldığı ve gönderildiği halde iflasına hükmolunmazdan evvel müflisin eline geçmiyen mallar için masa tarafından bedeli verilmiş olmadıkça satıcı istirdat iddiasında bulunabilir. (Değişik: 29/6/1956-6763/42 md.) Bu mallar iflasın ilanından evvel taşıma senedi, konişmento, makbuz senedi, varant gibi emtiayı temsil eden bir senetle iyi niyet sahibi üçüncü bir şahsa satılmış veya rehnedilmiş olurlarsa artık geri alınamazlar. Müflisin tasarrufa ehliyetsizliği ve poliçe ödenmesi hükümleri – Madde 191 Borçlunun iflas açıldıktan sonra masaya ait mallar üzerinde her türlü tasarrufu alacaklılara karşı hükümsüzdür. İflas açılmadan evvel borçlu tarafından imza edilmiş emre muharrer bir senet veya üzerine keşide olunmuş bir poliçe iflasın ilanından evvel vadesinde müflis tarafından ödenmiş olursa iflastan haberdar olmıyan ve ödemenin reddi halinde üçüncü bir şahsa rücu hakkını kullanabilecek vaziyette bulunan hamilden ödenen meblağ geri alınamaz. Müflise ödeme – Madde 192 İflasın açılmasından sonra müflis hiçbir ödeme kabul edemez. Müflise ödemede bulunan kimse müflisin alacaklılarına karşı ancak masaya giren para veya kıymet nispetinde borcundan kurtulur. Bununla beraber iflasın ilanından evvel müflise ödemede bulunan borçlu iflastan haberi yoksa borcundan kurtulur. Takibin durması ve düşmesi – Madde 193 (Değişik: 18/2/1965-538/95 md.) (Değişik: 9/11/1988-3494/39 md.) İflasın açılması, borçlu aleyhinde haciz yoluyla yapılan takiplerle teminat gösterilmesine ilişkin takipleri durdurur. İflas kararının kesinleşmesi ile bu takipler düşer. İflasın tasfiyesi müddetince müflise karşı birinci fıkradaki takiplerden hiçbiri yapılamaz. (Ek: 9/11/1988-3494/39 md.) Rehnin paraya çevrilmesi yoluyla yapılan takiplere iflastan sonra da takip alacaklıları tarafından iflas masasına karşı devam edilir ve satış bedeli 151 inci maddeye göre rehinli alacaklılara paylaştırılır. Artan kısım iflas masasına intikal eder. Şu kadar ki, takip alacaklısı, iflastan önce başlamış olduğu rehnin paraya çevrilmesi yolu ile takipten vazgeçerek, rehnin 185 inci maddeye göre satılmasını isteyebilir. Hukuk davalarının tatili – Madde 194 (Değişik birinci fıkra : 9/11/1988-3494/40 md.) Acele haller müstesna olmak üzere müflisin davacı ve davalı olduğu hukuk davaları durur ve ancak alacaklıların ikinci toplanmasından on gün sonra devam olunabilir.Bu hüküm şeref ve haysiyete tecavüzden, vücut üzerinde ika olunan zararlardan doğan tazminat davaları ile evlenme, ahvali şahsiye veya nafaka işlerine müteallik ihtilaflara, rehnin paraya çevrilmesi yoluyla takiplerle ilgili olarak açılmış olan hukuk davalarına tatbik olunmaz. Dava durduğu müddetçe zamanaşımı ve hakkı düşüren müddetler işlemez. II. Alacaklıların Hakları Üzerine İflasın Tesirleri Müflisin borçlarının muacceliyet kesbetmesi – Madde 195 Borçlunun gayri taşınır mallarının rehni suretiyle temin edilmiş olan alacaklar müstesna olmak üzere iflasın açılması müflisin borçlarını muaccel kılar. İflasın açıldığı güne kadar işlemiş faiz ile takip masrafları anaya zammolunur. (Değişik: 9/11/1988-3494/41 md.) Müflisin vadesi gelmemiş faizsiz borçlarından yıllık kanuni faiz hesabıyla iskonto yapılır. Faiz – Madde 196 (Değişik: 9/11/1988-3494/42 md.) İflasın açılması ile birlikte, iflas masasına giren alacaklarda faiz işlemeye devam eder. Rehinle temin edilmemiş alacaklarda ticari olmayan işlerdeki faiz oranı uygulanır. Ancak, bu maddeye göre alacaklılara tahakkuk edecek faiz ödemeleri, 195 inci maddeye göre hesaplanan ana paralar ödendikten sonra bakiyesi üzerinden yapılır. Şarta muallak alacaklar – Madde 197 Alacaklı talikı bir şarta veya gayri muayyen bir vadeye muallak bulunan alacağını da kaydettirebilir. Fakat hissesini şartın tahakkukunda veya vadenin hulülünde alır. Kaydı hayatla irat mukavelenamesinden doğan iddialarda Borçlar Kanununun 509 uncu maddesinin 3 üncü fıkrası hükmü caridir. Mevzuu para olmıyan alacakların paraya çevrilmesi – Madde 198 Mevzuu para olmıyan alacak ona muadil bir kıymette para alacağına çevrilir. Şu kadar ki iflas idaresi taahhüdün aynen ifasına deruhte edebilir. Bu takdirde alacaklı talep ederse iflas idaresi teminat gösterir. Borçlar Kanununun 290 ncı maddesi hükümleri mahfuzdur. Tamam olmuş satışların ifası – Madde 199 İflasın açılmasından evvel borçluya bir mal satıp teslim eden satıcı fesih ve geri almak hakkını açıkça muhafaza etmiş olsa bile, akti feshedemez ve sattığını geri alamaz. Takas – Madde 200 Alacaklı alacağını müflisin - [2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nda Düzenlenen İflas Yoliyle Takip Hükümleri](https://kayseriavukat.org.tr/2004-sayili-kanun-iflas-yoliyle-takip/): İflas Yoliyle Takip Hükümleri İcra ve İflas Kanunu Kanun Numarası: 2004 Kabul Tarihi: 9/6/1932 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 19/6/1932 Sayısı: 2128 Altıncı Bap: İflas Yoliyle Takip I – Yetki İflas takiplerinde yetkili merci – Madde 154 (Değişik: 18/2/1965-538/74 md.) İflas yoliyle takipte yetkili merci, borçlunun muamele merkezinin bulunduğu mahaldeki icra dairesidir. Merkezleri yurt dışında bulunan ticari işletmeler hakkında yetkili merci, Türkiye’deki şubenin, birden ziyade şubenin bulunması halinde merkez şubenin bulunduğu yerdeki icra dairesidir. Borçlu ile alacaklı yetkili icra dairesini yazılı anlaşma ile tayin etmişlerse, o yerin icra dairesi dahi iflas takibi için yetkili sayılır. Şu kadar ki, iflas davaları için yetki sözleşmesi yapılamaz ve iflas davası mutlaka borçlunun muamele merkezinin bulunduğu yer ticaret mahkemesinde açılır. II – İflas Yoliyle Adi Takip Ödeme emri ve münderecatı – Madde 155 (Değişik: 3/7/1940-3890/1 md.) Borçlu iflas yoliyle takibe tabi şahıslardan olup da alacaklı isterse ödeme emrine yedi gün içinde borç ödenmediği takdirde alacaklının mahkemeye müracaatla iflas talebinde bulunabileceği ve borçlunun gerek borcu olmadığına ve gerek kendisinin iflasa tabi kimselerden bulunmadığına dair itirazı varsa bu müddet içinde dilekçe ile icra dairesine bildirmesi lüzumu ve konkordato teklif edebileceği ilave olunur. İflas talebi ve müddeti – Madde 156 (Değişik: 3/7/1940-3890/1 md.) Ödeme emrindeki müddet içinde borçlu tarafından itiraz olunmamışsa alacaklı bir dilekçe ile Ticaret Mahkemesinden iflas kararı isteyebilir. Bu dilekçeye borçlunun ödeme emrine itiraz etmediğini mübeyyin ödeme emri nüshasının raptedilmesi lazımdır. Borçlu ödeme emrine itiraz etmişse takip durur ve alacaklı bu itirazın kaldırılması ile beraber borçlunun iflasına karar verilmesini bir dilekçe ile Ticaret Mahkemesinden isteyebilir. İflas istemek hakkı ödeme emrinin tebliği tarihinden bir sene sonra düşer. Talebin geri alınması ve yenilenmesi – Madde 157 İflas talebini geri alan alacaklı bir ay geçmedikçe bu talebini yenileyemez. Yargılama usulü – Madde 158 (Değişik: 9/11/1988-3494/26 md.) Alacaklının iflas takibi kesinleştiğinde l66 ncı maddenin ikinci fıkrasındaki usulle ilan edilir. İflas talebinin ilanından itibaren onbeş gün içinde diğer alacaklılar davaya müdahele veya itiraz ederek iflası gerektiren bir hal bulunmadığını ileri sürerek mahkemeden talebin reddini isteyebilirler. Mahkeme, icra dosyasını celbeder ve basit yargılama usulüne göre duruşma yaparak, gerek iflas talebini gerek itiraz ve defileri umumi hükümler dairesinde tetkik ve intac eder. Şu kadar ki, borçlu takibe karşı usulü dairesinde itiraz etmemiş veya itiraz ve defileri varit görülmemişse mahkeme yedi gün içinde faiz ve icra masrafları ile birlikte borcunu ifa veya o miktar meblağın mahkeme veznesine depo edilmesini borçluya veya iflas davasında kendisini temsil etmiş olan vekiline, dava vicahda devam ediyorsa duruşmada, aksi takdirde Tebligat Kanunu hükümleri dairesinde yapılacak tebliğ ile emreder. Borçlu imtina ederse ilk oturumda iflasına karar verilir. Muhafaza tedbirleri – Madde 159 (Değişik: 18/2/1965-538/76 md.) İflas talebi halinde mahkeme, ilk önce alacaklıların menfaati için zaruri gördüğü bütün muhafaza tedbirlerini emredebilir. Borçlu ödeme emrine itiraz etmemişse, alacaklının talebi üzerine, mahkeme mutlaka bu tedbirlere karar vermeye mecburdur. Bu emirler iflas dairesince yerine getirilir. Mahkeme, defter tutmadan gayrı bir muhafaza tedbiri isteyen alacaklıdan, ileride haksız çıktığı takdirde borçlunun ve üçüncü şahsın bu yüzden uğruyabilecekleri zararları karşılamak üzere, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 96 ncı maddesinde yazılı bir teminat alınmasını isteyebilir. Borçlu ödeme emrine itiraz etmemiş veya alacak bir ilama bağlı ise teminat aranmaz. Devlet ve adli yardıma nail kimseler de teminat göstermek mecburiyetinde değillerdir. Bu maddeye göre alınan muhafaza tedbirleri borçlu aleyhindeki icra takiplerine tesir etmez. Masrafların peşin verilmesi – Madde 160 (Değişik: 18/2/1965-538/77 md.) İflas isteyen alacaklı ilk alacaklılar toplantısına kadar olan masraflardan sorumludur. (Değişik: 9/11/1988-3494/27 md.) Mahkeme, bu masraflar ile iflas kararının kanun yolları için gerekli bütün tebliğ masraflarının peşin verilmesini ister. Defter tutulması 1 – Usulü – Madde 161 İflas talebinde bulunan alacaklı isterse, mahkeme borçluya ait malların bir defterinin tutulmasına karar verebilir. Bu defter iflas dairesi tarafından tutulur. Boçlunun mallarını göstermemesi ve kilitli yerlerini açmaması gibi hallerde 80 ve 81 inci maddeler hükmü tatbik olunur. 2 – Neticeleri – Madde 162 (Değişik: 6/6/1985-3222/19 md.) Borçlunun ve ailesinin idareleri için iflas memurunun bıraktığı mallar müstesna olmak üzere borçlu, defteri yapılmış olan malları aynen veya istenildiği zamanki kıymetiyle vermeye mecburdur. 3 – Devam müddeti – Madde 163 Takipte bulunan bütün alacaklılar razı olurlarsa yapılan defter iflas memuru tarafından iptal olunur. Defterin hükmü mahkemece temdit edilmemişse yapıldığı tarihten dört ay sonra kendiliğinden ortadan kalkar. Kanun yollarına başvurma – Madde 164 (Değişik: 2/3/2005-5311/12 md.) Ticaret mahkemesince verilen nihaî kararlar, 160 ıncı maddenin son fıkrasına göre alınan masraftan karşılanmak suretiyle mahkemece re’sen taraflara tebliğ olunur. Bu kararlara karşı tebliğ tarihinden itibaren iki hafta içinde istinaf yoluna başvurulabilir. Bölge adliye mahkemesi kararına karşı da tebliğ tarihinden itibaren iki hafta içinde temyiz yoluna başvurulabilir. İstinaf ve temyiz incelemeleri, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu hükümlerine göre yapılır. İflâs kararına karşı kanun yoluna başvurulması, iflâsın ilânına ve masanın teşkiline mâni değildir. Yalnız ikinci alacaklılar toplantısı, iflâs kararı kesinleşmedikçe yapılamaz. Bölge adliye mahkemesince iflâs kararı kaldırılırsa, borçlunun malları üzerindeki tedbirler devam eder. Şu kadar ki, ticaret mahkemesi davanın seyrine göre bu tedbirleri değiştirmeye veya kaldırmaya yetkilidir. İflas tarihi – Madde 165 İflas hükümle açılır ve bu hükümde açılma anı gösterilir. (Ek: 9/11/1988-3494/29 md.) İflasa karar verilmesinden sonra iflas davasından feragat geçersizdir. İflas kararının tebliği ve ilanı – Madde 166 (Değişik: 18/2/1965-538/79 md.) İflas kararı, iflas dairesine bildirilir. (Değişik: 9/11/1988-3494/30 md.) Daire, kararı kendiliğinden ve derhal tapuya, ticaret sicil memurluğuna, gümrük ve posta idarelerine, Türkiye Bankalar Birliğine, mahalli ticaret odalarına, sanayi odalarına, taşınır kıymet borsalarına, Sermaye Piyasası Kuruluna ve diğer lazım gelenlere bildirir. Daire, ayrıca kararı, bir internet haber sitesinde veya ilan talep tarihinde, tirajı ellibinin (50.000) üzerinde olan ve yurt düzeyinde dağıtımı yapılan gazetelerden biri ile birlikte iflas edenin muamele merkezinin bulunduğu yerdeki bir gazetede ve Ticaret Sicili Gazetesinde ilan eder. Tirajı ellibinin (50.000) üzerinde olan ve yurt düzeyinde dağıtımı yapılan gazetenin yayınlandığı yer aynı zamanda muamele merkezi ise mahalli gazetede ilan yapılmaz. İflasın kapandığı veya kaldırıldığı da aynı suretle bildirilir ve ilan olunur. III – Kambiyo Senetleri (Çek, Poliçe ve Emre Muharrer Senet) Hakkındaki Hususi Takip Usulleri Takibin kabulü şartları – Madde 167 (Değişik: 18/2/1965-538/80 md.) Alacağı çek, poliçe veya emre muharrer senete müstenit olan alacaklı, alacak rehinle temin edilmiş olsa bile, bu bölümdeki hususi usullere göre haciz yolu ile veya borçlu iflasa tabi şahıslardan ise iflas yolu ile takipte - [İpoteğin ve Taşınır Rehninin Paraya Çevrilmesine ilişkin 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu Hükümleri](https://kayseriavukat.org.tr/tasinir-rehninin-paraya-cevrilmesi/): İpoteğin ve Taşınır Rehninin Paraya Çevrilmesi İcra ve İflas Kanunu Kanun Numarası: 2004 Kabul Tarihi: 9/6/1932 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 19/6/1932 Sayısı: 2128 Beşinci Bap I – Taşınır Rehninin Paraya Çevrilmesi Takip talebi – Madde 145 (Değişik: 18/2/1965-538/65 md.) Alacağı taşınır rehni ile sağlanmış alacaklı, takip talebinde 58 inci maddede yazılı hususlardan başka merhunun ne olduğunu ve merhun üçüncü şahıs tarafından verilmiş veya merhunun mülkiyeti üçüncü şahsa geçmiş ise onun ve merhun üzerinde sonra gelen rehin hakkı mevcut ise bu hakka sahip olan şahsın ismini de bildirir. Ödeme emri – Madde 146 (Değişik: 18/2/1965-538/66 md.) Takip talebi üzerine, icra dairesi, keyfiyeti merhun üzerinde sonra gelen rehin hakkı sahibine bir ihbarname ile bildirir ve borçlu ile rehin maliki üçüncü şahsa aşağıdaki kayıtlara uygun olmak üzere birer ödeme emri gönderir: 1. Ödeme müddeti onbeş gündür. 2. Yedi gün içinde itiraz olunmaz ve 1 numaralı bendde yazılı müddet içinde borç ödenmezse rehnin satılacağı bildirilir. Ödeme emrine itiraz – Madde 147 (Değişik: 18/2/1965-538/67 md.) Ödeme emrine itiraz hakkında 62 den 72 nci maddeye kadar olan hükümler uygulanır. Ancak; 1. Rehin hakkına açıkça itiraz edilmemişse, alacaklının rehin hakkı takip safhası içinde artık tartışma konusu olamaz. 2. Sırf rehin hakkına itiraz olunduğu takdirde, alacaklı, rehnin paraya çevrilmesi yoliyle takipten vazgeçerek, takibin haciz yolu ile devamını istiyebilir. Bu takdirde, borçluya mal beyanında bulunması için yedi gün mühlet verilir. II – İpoteğin Paraya Çevrilmesi Takip talebi – Madde 148 (Değişik: 18/2/1965-538/68 md.) Taşınmaz ipotek alacaklısı, yetkili veya taşınmazın bulunduğu yer icra dairesine elindeki ipotek belgesinin akit tablosunun tapu idaresince verilmiş resmi bir örneğini ibrazla alacağın miktarını bildirir ve 58 inci maddeye göre takip talebinde bulunur. Adres gösterme zorunluluğu – Madde 148/a (Ek: 17/7/2003-4949/41 md.) İpotek sözleşmesinin tarafları veya ipotekli taşınmazı daha sonra satın alanlar ya da bunların halefleri, tapu sicili müdürlüğüne yurt içinde bir tebligat adresi bildirmek zorundadırlar. Aksi takdirde ilgililerin tescil talebi, tapu sicili müdürlüğünce reddolunur. Adresin değiştirilmesi tapu sicil müdürlüğüne bildirilmesi hâlinde sonuç doğurur. Yeni adresin bildirilmemesi hâlinde tebligatların eski adrese ulaştığı tarih tebellüğ tarihi sayılır. 1 – İcra emri – Madde 149 (Değişik: 18/2/1965-538/69 md.) İcra memuru, ibraz edilen akit tablosunun kayıtsız şartsız bir para borcu ikrarını ihtiva ettiğini ve alacağın muaccel olduğunu anlarsa, borçluya ve taşınmaz üçüncü şahıs tarafından rehnedilmiş veya taşınmazın mülkiyeti üçüncü şahsa geçmişse ayrıca bunlara birer icra emri gönderir. Bu icra emrinde borcun otuz gün içinde ödenmesi ve bu müddet içinde borç ödenmez ve icra mahkemesinden icranın geri bırakılmasına dair bir karar getirilmezse, alacaklının taşınmazın satışını istiyebileceği bildirilir. İcranın geri bırakılması – Madde 149/a (Ek: 18/2/1965-538/70 md.) İcranın geri bırakılması hakkında 33 üncü maddenin 1, 2 ve 4 üncü fıkraları uygulanır. (Değişik ikinci fıkra: 2/3/2005-5311/10 md.) İcra mahkemesinin geri bırakılma isteminin reddine ilişkin kararına karşı istinaf yoluna başvuran borçlu veya üçüncü şahıs, takip konusu alacağın yüzde onbeşi nispetinde teminat yatırmadığı takdirde satış durmaz. Bölge adliye mahkemesince talebin reddi hâlinde bu teminat, ayrıca hükme hacet kalmaksızın alacaklıya tazminat olarak ödenir. (Ek fıkra: 21/2/2007-5582/5 md.) 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 38/A maddesinin birinci fıkrasında tanımlanan konut finansmanından kaynaklanan alacaklar ile Toplu Konut İdaresi Başkanlığının rehinle temin edilmiş alacaklarının takibinde, ikinci fıkrada yer alan oran yüzde otuz olarak uygulanır. İstinaf talebinin reddi halinde, teminat olarak alınan tutarın yarısı tazminat olarak alacaklıya ödenir. Alacaklının satış talebinden sonra takdir edilen ve kesinleşen kıymete göre, merhunun alacağı karşılamayacağı anlaşılırsa kalan tutar teminatın geriye kalan kısmından karşılanır, varsa teminatın kalan kısmı teminatı yatırana iade edilir. 2 – Ödeme emri – Madde 149/b (Ek: 18/2/1965-538/70 md.) 149 uncu maddede yazılı haller dışındaki muaccel alacaklar için icra memuru, borçluya ve varsa taşınmaz sahibi üçüncü şahsa aşağıdaki kayıtlara uygun olmak üzere 60 ıncı maddeye göre birer ödeme gönderir. 1. Ödeme müddeti otuz gündür. 2. Yedi gün içinde itiraz olunmaz ve 1 numaralı bendde yazılı müddet içinde borç ödenmezse alacaklının taşınmazın satışını istiyebileceği bildirilir. Ödeme emrine itiraz – Madde 150 (Değişik: 18/2/1965-538/71 md.) Borçlu veya üçüncü şahıs ödeme emrinin tebliğinden itibaren yedi gün içinde itirazda bulunabilirler. Ancak, rehin hakkı itiraz konusu yapılamaz. İpoteğin iptali hakkında dava açılması halinde 72 nci madde hükümleri kıyasen uygulanır. İtirazın incelenmesi usulü ve hükümleri – Madde 150/a (Ek: 18/2/1965-538/72 md.) Ödeme emrine itiraz hakkında 62 den 72 nci maddeye kadar olan hükümler uygulanır. Ancak; 1. İpotek, bir cari hesap veya işleyecek kredi vesaire gibi bir mukavelenin teminatı olarak verilmişse, icra mahkemesi bu mukavele ve bununla ilgili sair belge ve makbuzları 68 inci maddedeki esaslara göre incelemek yetkisini haizdir. 2. (Değişik: 2/3/2005-5311/11 md.) İtirazın kaldırılması kararına karşı istinaf yoluna başvurulması hâlinde 149/a maddesinin ikinci fıkrası hükmü kıyas yoluyla uygulanır. Kiracılara haber verme – Madde 150/b (Ek: 18/2/1965-538/72 md.; Değişik: 6/6/1985-3222/18 md.) Rehin, kiraya verilmiş bir taşınmaz ise icra memuru, alacaklının talebi üzerine takibin kesinleşmesini beklemeden kiracıları da takipten haberdar eder ve işleyecek kiraların icra dairesine ödenmesini emreder. (Ek cümle: 17/7/2003-4949/42 md.) Şu kadar ki, bu şekilde işlem yapılması 132 ve 135 inci maddelerdeki hakları ortadan kaldırmaz. Kiracı ihtara rağmen kira paralarını icra dairesine yatırmazsa hakkında 356 ncı madde hükmü kıyasen uygulanır. Tapu idaresine haber verme – Madde 150/c (Ek: 18/2/1965-538/72 md.) İcra memuru, ipoteğin paraya çevrilmesi hakkındaki takibin başladığını tapu idaresine haber vermeye mecburdur. Tapu memuru, keyfiyeti taşınmazın siciline şerh verir. Taşınmazı bu şerh tarihinden sonra iktisap edenlere icra veya ödeme emri tebliğ olunmaz. Satış hazırlıkları – Madde 150/d (Ek: 18/2/1965-538/72 md.;Değişik: 9/11/1988-3494/23 md.) İcra dairesi, takip talebi üzerine satış hazırlıklarına başlar. Bu maksatla tapudan kayıt örneklerini ve belediyeden imar durumunu getirtir, takibin kesinleşmesini beklemeden kıymet takdirini yaptırır. III – Müşterek Hükümler Paraya çevirme müddeti – Madde 150/e (Ek: 18/2/1965-538/72 md.) (Değişik birinci fıkra: 2/7/2012-6352/32 md.) Alacaklı, taşınır rehnin satışını ödeme veya icra emrinin tebliğinden itibaren altı ay içinde, taşınmaz rehnin satışını da aynı tarihten itibaren bir yıl içinde isteyebilir. Satış yukarıdaki fıkrada gösterilen müddetler içinde istenmez veya talep geri alınıp da bu müddetler içinde yenilenmezse takip düşer. 78 inci maddenin 2 nci fıkrası hükmü rehnin paraya çevrilmesi yoliyle takipte de kıyasen uygulanır. Muvakkat rehin açığı belgesi – Madde 150/f (Ek: 18/2/1965-538/72 md.) Alacaklının satış talebinden sonra takdir edilen ve kesinleşen kıymete göre merhunun alacağı karşılamıyacağı anlaşılırsa, alacaklının talebi üzerine kendisine açık kalan miktar için bir muvakkat - [2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu](https://kayseriavukat.org.tr/2004-sayili-icra-ve-iflas-kanunu/): 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nu incelemek için aşağıda yer alan Bölüm Başlıklarına tıklayabilirsiniz. İcra ve iflas uyuşmazlıklarında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için alanında yetkin bir avukattan hukuki yardım alınması oldukça önemlidir. İcra takibi ve dava sürecinde güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Alanında yetkin Kayseri icra avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, ilamlı icra takibi, ilamsız icra takibi, kiralanan taşınmazın tahliyesi, iptal davası açılması, tasarrufun iptali, rehnin ve ipoteğin paraya çevrilmesi, itirazın iptali, istirdat davası, istihkak davası, menfi tespit davası, ihtiyati haciz başta olmak üzere her türlü icra ve iflas hukuku uyuşmazlıklarında taraflara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti sunmaktadır. Kayseri icra avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan icra ve iflas süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Mail-bulk Google-plus-g Whatsapp Facebook-f X-twitter Instagram Linkedin Balance-scale 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu Bölüm Başlıkları Teşkilat ve Muhtelif Hükümler Teşkilat ve Muhtelif Hükümler 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun “Teşkilat ve Muhtelif Hükümler” üst başlığı altında düzenlenen 1. ilâ 23. maddeleri Detaylar İlamların İcrası İlamların İcrası 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun “İlamların İcrası” üst başlığı altında düzenlenen 24. ilâ 41. maddeleri Detaylar İlamsız Takip İlamsız Takip 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun “İlamsız Takip” üst başlığı altında düzenlenen 42. ilâ 73. maddeleri Detaylar Haciz Yoliyle Takip Haciz Yoliyle Takip 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun “Haciz Yoliyle Takip” üst başlığı altında düzenlenen 74. ilâ 144/a. maddeleri Detaylar İpoteğin Paraya Çevrilmesi İpoteğin Paraya Çevrilmesi 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun “Taşınır Rehninin ve İpoteğin Paraya Çevrilmesi” üst başlığı altında düzenlenen 145. ilâ 153/a. maddeleri Detaylar İflas Yoliyle Takip İflas Yoliyle Takip 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun “İflas Yoliyle Takip” üst başlığı altında düzenlenen 154. ilâ 183. maddeleri Detaylar İflasın Hukuki Neticeleri İflasın Hukuki Neticeleri 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun “İflasın Hukuki Neticeleri” üst başlığı altında düzenlenen 184. ilâ 207. maddeleri Detaylar İflasın Tasfiyesi İflasın Tasfiyesi 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun “İflasın Tasfiyesi” üst başlığı altında düzenlenen 208. ilâ 256. maddeleri Detaylar İhtiyati Haciz İhtiyati Haciz 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun “İhtiyati Haciz” üst başlığı altında düzenlenen 257. ilâ 268. maddeleri Detaylar Kira ve Kiralananın Tahliyesi Kira ve Kiralananın Tahliyesi 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun “Kiralar Hakkında Hususi Hükümler ve Kiralanan Taşınmazların Tahliyesi” üst başlığı altında düzenlenen 269. ilâ 276. maddeleri Detaylar İptal Davası İptal Davası 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun “İptal Davası” üst başlığı altında düzenlenen 277. ilâ 284. maddeleri Detaylar Konkordato Konkordato 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun “Konkordato ile Sermaye Şirketleri ve Kooperatiflerin Uzlaşma Yoluyla Yeniden Yapılandırılması” üst başlığı altında düzenlenen 285. ilâ 309/ü. maddeleri Detaylar Taksiratlı ve Hileli İflas Taksiratlı ve Hileli İflas 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun “Taksiratlı ve Hileli İflas” üst başlığı altında düzenlenen 310. ilâ 311. maddeleri Detaylar İtibarın Yerine Gelmesi İtibarın Yerine Gelmesi 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun “İtibarın Yerine Gelmesi” üst başlığı altında düzenlenen 312. ilâ 316. maddeleri Detaylar Fevkalade Hallerde Mühlet Fevkalade Hallerde Mühlet 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun “Fevkalade Hallerde Mühlet ve Tatil” üst başlığı altında düzenlenen 317. ilâ 330. maddeleri Detaylar Cezai Hükümler Cezai Hükümler 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun “Cezai Hükümler” üst başlığı altında düzenlenen 331. ilâ 354. maddeleri Detaylar Hususi Hükümler Hususi Hükümler 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun “Hususi Hükümler” üst başlığı altında düzenlenen 355. ilâ 362/a. maddeleri Detaylar Kanun Yollarına Başvurma Kanun Yollarına Başvurma 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun “Kanun Yollarına Başvurma ve Son Maddeler” üst başlığı altında düzenlenen 363 ilâ 370. maddeleri ile Ek Maddeler ve Geçici Maddeler Detaylar Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Eylül 10, 2025 Hacze Muvafakat: Gelir, Aylık ve Ödeneklerin Haczine ilişkin Muvafakatın Geçerli Olabilmesi için İcra Takibinin Kesinleşmesi Gerekir mi Eylül 8, 2025 Kredi Sözleşmesine İstinaden Kredi Ödemelerinin Tahsili Amacıyla Banka Tarafından Emekli Maaşından Mahsup Yapılması Hizmetlerimiz Mevzuat ve Kararlar Online Randevu Online Ödeme - [2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nda Düzenlenen Haciz Yoliyle Takip Hükümleri](https://kayseriavukat.org.tr/2004-sayili-kanun-haciz-yoliyle-takip/): Haciz Yoliyle Takip Hükümleri İcra ve İflas Kanunu Kanun Numarası: 2004 Kabul Tarihi: 9/6/1932 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 19/6/1932 Sayısı: 2128 Dördüncü Bap: Haciz Yoliyle Takip I. Mal Beyanı Beyanın muhteviyatı – Madde 74 Mal beyanı, borçlunun gerek kendisinde ve gerek üçüncü şahıslar yedinde bulunan mal ve alacak ve haklarında borcuna yetecek miktarın nevi ve mahiyet ve vasıflarını ve her türlü kazanç ve gelirlerini ve yaşayış tarzına göre geçim membalarını ve buna nazaran borcunu ne suretle ödeyebileceğini yazı ile veya şifahen icra dairesine bildirmesidir. Beyan mecburiyeti müddeti, başlangıcı – Madde 75 (Değişik: 6/6/1985-3222/8 md.) İtirazının iptaline veya kat’i veya muvakkat surette kaldırılmasına karar verilen borçlu, bu kararın kendisine tebliğinden itibaren üç gün içinde yukarıdaki maddede gösterildiği üzere beyanda bulunmaya mecburdur. İptal veya kaldırma kararı borçlunun vicahında verilmiş ise bu müddet, kararın tefhiminden başlar. Hapis ile tazyik – Madde 76 (Değişik: 24/5/1962-51/ 1md.) Mal beyanında bulunmıyan borçlu, alacaklının talebi üzerine beyanda bulununcaya kadar icra mahkemesi hakimi tarafından bir defaya mahsus olmak üzere hapisle tazyik olunur. Ancak bu hapis üç ayı geçemez. Sonradan kazanılan veya ziyadeleşen malların beyanı – Madde 77 İcra dairesine vakı olan beyanda malı olmadığını bildirmiş veya borcuna yetecek mal göstermemiş yahut beyandan imtina etmiş olan borçlu sonradan kazandığı malları ve kazancında ve gelirinde vukua gelen tezayütleri yedi gün içinde mezkür daireye taahhütlü mektupla veya şifahi olarak bildirmeğe mecburdur. II. Haciz 1 – Talep Müddeti – Madde 78 (Değişik: 3/7/1940-3890/1 md.) (Değişik birinci fıkra: 22/7/2020-7251/49 md.) Ödeme emrindeki müddet geçtikten ve borçlu itiraz etmiş ise itirazı kaldırıldıktan sonra mal beyanını beklemeksizin alacaklı, haciz konmasını isteyebilir. Ancak, alacaklı dilerse haciz talebinde bulunmaksızın Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi üzerinden, bu sisteme entegre bilişim sistemleri vasıtasıyla borçlunun mal, hak veya alacağını sorgulayabilir. Sorgulama sonunda Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi, varsa borçlunun mal, hak veya alacağının mahiyeti ve detayı hakkında bilgi verir ve bu durumda sistem üzerinden de haciz talep edilebilir. Bu takdirde icra dairesi, tespit edilen mal, hak veya alacağı elektronik ortamda haczeder. Sorgulama sonunda edinilen bilgiler hukuka aykırı olarak paylaşılamaz. Sorgulama ve haciz işlemlerinin yürütülebilmesi için kamu kurum veya kuruluşları ile 19/10/2005 tarihli ve 5411 sayılı Bankacılık Kanununun 3 üncü maddesinde tanımlanan kredi kuruluşları ve finansal kuruluşlar, Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi ile kendi sistemleri arasında entegrasyonu sağlar. Sorgulamanın tür, kapsam ve sınırı ile diğer hususlar Adalet Bakanlığınca yürürlüğe konulan yönetmelikle belirlenir. (Değişik:6/6/1985-3222/9 md.) Haciz istemek hakkı, ödeme emrinin tebliği tarihinden itibaren bir sene geçmekle düşer. İtiraz veya dava halinde bunların vukuundan hükmün katileşmesine kadar veya alacaklıyla borçlunun icra dairesinde taksit sözleşmeleri yapmaları halinde taksit sözleşmesinin ihlaline kadar geçen zaman hesaba katılmaz. Alacaklı isterse, haciz talebinin vukuuna dair bir vesika verilir. Bu vesika hiç bir harç ve resme tabi değildir. Haciz talebi kanuni müddet içinde yapılmaz veya geri alındıktan sonra bu müddet içinde yenilenmezse dosya muameleden kaldırılır. Yeniden haciz istemek, alacaklı tarafından vukubulan yenileme talebinin borçluya tebliğine mütevakkıftır. İlama müstenit olmayan takiplerde yenileme talebi üzerine yeniden harc alınır. Yenileme masraf ve harcları borçluya tahmil edilmez. 2 – Hacze başlama müddeti – Madde 79 İcra dairesi talepten nihayet üç gün içinde haczi yapar. (Değişik fıkra: 6/6/1985-3222/10 md.) Haczolunacak mallar başka yerde ise haciz yapılmasını malların bulunduğu yerin icra dairesine hemen yazar. Bu halde hacizle ilgili şikayetler, istinabe olunan icra dairesinin tabi bulunduğu icra mahkemesince çözümlenir. (Ek cümle: 17/7/2003-4949/19 md.) Resmî sicile kayıtlı malların haczi, takibin yapıldığı icra dairesince, kaydına işletilmek suretiyle doğrudan da yapılabilir. Konutta haciz – Madde 79/a (Ek: 28/3/2023-7445/1 md.) İcra müdürü, haciz yapılması talep edilen yerin konut olduğunu tespit ederse, bu yerde haciz yapılmasına karar verir ve bu kararı derhal icra mahkemesinin onayına sunar. Mahkeme, dosyanın tevdi edildiği tarihten itibaren en geç üç gün içinde dosya üzerinden yapacağı inceleme sonunda haciz yapılması talep edilen yerin konut olduğunun anlaşılması halinde kararın onaylanmasına kesin olarak karar verir. Bu kararın icra dairesine bildirilmesi üzerine haciz işlemleri yapılır. Haciz yapılması talep edilen yerin konut olmadığının anlaşılması halinde ise mahkeme, konutta haciz yapılmasına dair kararı kesin olarak kaldırır. Bu kararın icra dairesine bildirilmesi üzerine icra müdürü, mevcut haciz talebi hakkında yeniden karar verir. Mahkemenin onaylama kararı üzerine hacze gidilen yerin konut olmadığının anlaşılması halinde hacze devam olunur. Ancak konut olmadığı kabul edilen bir yerle ilgili verilen haciz kararı üzerine yapılan haciz işlemi sırasında, bu yerin konut olduğu anlaşılır ve borçlu da haczin yapılmasına rıza göstermez ise haciz işlemine son verilir ve müteakip işlemler hakkında birinci ve ikinci fıkra hükümleri uygulanır. İhtiyati haciz hakkında, bu madde hükmü uygulanmaz. Haciz yapan memurun yetkisi – Madde 80 (Değişik: 3/7/1940-3890/1 md.) İcra memuru haczi kendi yapabileceği gibi yardımcı veya katiplerinden birinede yaptırabilir. Borçlu haciz sırasında malın bulunduğu yerde bulunmaz ve hemen bulundurulması mümkün olmazsa haciz, gıyabında yapılır. Talep vukuunda borçlu kilitli yerleri ve dolapları açmağa vesair eşyayı göstermeğe mecburdur. Bu yerler icabında zorla açtırılır. (Değişik: 18/2/1965-538/45 md.) Haczi yapan memur, borçlunun üzerinde para, kıymetli evrak, altın veya gümüş veya diğer kıymetli şeyleri sakladığını anlar ve borçlu bunları vermekten kaçınırsa, borçlunun şahsına karşı kuvvet istimal edilebilir. Zabıta memurlariyle muhtarların vazifeleri – Madde 81 Zor kullanma hususunda bütün zabıta memurları icra memurunun yazılı müracaatı üzerine kendisine muavenet ve emirlerini ifa etmekle mükelleftirler. Köylerde haczi yapan memurun emirlerini muhtarlar da ifaya mecburdurlar. Haczi caiz olmıyan mallar ve haklar – Madde 82 (Değişik: 18/2/1965-538/46 md.) Aşağıdaki şeyler haczolunamaz: 1. Devlet malları ile mahsus kanunlarında haczi caiz olmadığı gösterilen mallar, 2. (Değişik: 2/7/2012-6352/16 md.) Ekonomik faaliyeti, sermayesinden ziyade bedenî çalışmasına dayanan borçlunun mesleğini sürdürebilmesi için gerekli olan her türlü eşya, 3. (Değişik: 2/7/2012-6352/16 md.) Para, kıymetli evrak, altın, gümüş, değerli taş, antika veya süs eşyası gibi kıymetli şeyler hariç olmak üzere, borçlu ve aynı çatı altında yaşayan aile bireylerine ait kişisel eşya ile ailenin ortak kullanımına hizmet eden tüm ev eşyası, 4. Borçlu çiftçi ise kendisinin ve ailesinin geçimi için zaruri olan arazi ve çift hayvanları ve nakil vasıtaları ve diğer eklenti ve ziraat aletleri; değilse, sanat ve mesleki için lüzumlu olan alat ve edevat ve kitapları ve arabacı, kayıkçı, hamal gibi küçük nakliye erbabının geçimlerini temin eden nakil vasıtaları, 5. Borçlu ve ailesinin idareleri için lüzumlu ise borçlunun tercih edeceği bir süt veren mandası veya ineği veyahut üç keçi veya koyunu ve - [2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nda Düzenlenen İlamsız Takip Hükümleri](https://kayseriavukat.org.tr/2004-sayili-kanun-ilamsiz-takip/): İlamsız Takip ile ilgili İcra ve İflas Kanunu Hükümleri İcra ve İflas Kanunu Kanun Numarası: 2004 Kabul Tarihi: 9/6/1932 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 19/6/1932 Sayısı: 2128 Üçüncü Bap: İlamsız Takip I. Takibin Muhtelif Tarzları Para borcu ve teminat için takip – Madde 42 Bir paranın ödenmesine veya bir teminatın verilmesine dair olan cebri icralar takip talebiyle başlar ve haciz yoliyle veya rehnin paraya çevrilmesi yahut iflas suretiyle cereyan eder. (Ek fıkra: 2/7/2012-6352/8 md.) Yabancı devlet aleyhine ilamsız takip yoluna başvurulamaz. (Ek fıkra: 15/8/2017-KHK-694/8 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7078/8 md.) İdari yargının görev alanına giren konularda ilamsız takip yoluna başvurulamaz. İflasa tabi şahıslar hakkındaki takip – Madde 43 (Değişik 18/2/1965-538/21 md.) İflas yolu ile takip, ancak Ticaret Kanunu gereğince tacir sayılan veya tacirler hakındaki hükümlere tabi bulunanlar ile özel kanunlarına göre tacir olmadıkları halde iflasa tabi bulundukları bildirilen hakiki veya hükmi şahıslar hakkında yapılır. Şu kadar ki, alacaklı bu kimseler hakkında haciz yolu ile de takipte bulunabilir. Bu yollardan birini seçen alacaklı bir defaya mahsus olmak üzere o yolu bırakıp harc ödemeksizin diğerine yeni baştan müracaat edebilir. Ticareti terk edenler – Madde 44 (Değişik: 18/2/1965-538/22 md.) Ticareti terk eden bir tacir 15 gün içinde keyfiyeti kayıtlı bulunduğu ticaret siciline bildirmeye ve bütün aktif ve pasifi ile alacaklılarının isim ve adreslerini gösteren bir mal beyanında bulunmaya mecburdur. Keyfiyet ticaret sicili memurluğunca ticaret sicili ilanlarının yayınlandığı gazete’de ve alacaklıların bulunduğu yerlerde de mütat ve münasip vasıtalarla ilan olunur. İlan masraflarını ödemiyen tacir beyanda bulunmamış sayılır. Bu ilan tarihinden itibaren bir sene içinde, ticareti terk eden tacir hakkında iflas yolu ile takip yapılabilir. Ticareti terk eden tacir, mal beyanının tevdii tarihinden itibaren iki ay müddetle haczi kabil malları üzerinde tasarruf edemez. Üçüncü şahısların zilyedlik ve tapu sicili hükümlerine dayanarak iyi niyetle elde ettiği haklar saklıdır. Ancak karı ve koca ile usul ve füru, neseben veya sıhren ikinci dereceye kadar (Bu derece dahil) hısımlar, evlat edinenle evlatlık arasındaki iktisaplarda iyi niyet iddiasında bulunulamaz. (Değişik beşinci fıkra: 17/7/2003-4949/11 md.) Mal beyanını alan merci, keyfiyeti tapu veya gemi sicil daireleri ile Türk Patent Enstitüsüne bildirir. Bu bildiri üzerine sicile, temlik hakkının iki ay süre ile tahdit edilmiş bulunduğu şerhi verilir. Keyfiyet ayrıca Türkiye Bankalar Birliğine de bildirilir. Bozulmaya maruz veya muhafazası külfetli olan veya tayin edilen kanuni müddet içinde değerinin düşmesi kuvvetle muhtemel bulunan mallar hakkında, tacirin talebi üzerine, mahkemece icra memuru marifetiyle ve bu kanun hükümleri dairesinde bu malların satılmasına ve bedelinin 9 uncu maddede yazılı bir bankaya depo edilmesine karar verilebilir. Rehin ve ipotekle temin edilmiş alacaklar – Madde 45 Rehinle temin edilmiş bir alacağın borçlusu iflasa tabi şahıslardan olsa bile alacaklı yalnız rehinin paraya çevrilmesi yoliyle takip yapabilir. Ancak rehinin tutarı borcu ödemeğe yetmezse alacaklı kalan alacağını iflas veya haciz yoliyle takip edebilir. (Ek Fıkra: 21/2/2007-5582/1 md) 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 38/A maddesinin birinci fıkrasında tanımlanan konut finansmanından kaynaklanan rehinle temin edilmiş alacaklar ile Toplu Konut İdaresi Başkanlığının rehinle temin edilmiş alacaklarının takibinde, rehnin paraya çevrilmesi yoluyla takip yapılabilir veya haciz yoluna başvurulabilir. Police ve emre muharrer senetlerle çekler hakkındaki 167 nci madde hükmü mahfuzdur. İpotekle temin edilmiş faiz ve senelik taksit alacaklarında, alacaklının intihabına ve borçlunun sıfatına göre, rehinin paraya çevrilmesi veya haciz yahut iflas yollarına müracaat olunabilir. (Ek fıkra: 27/5/1933-2228/1 md.; Mülga: 29/6/1956-6763/42 md.) Haciz yoliyle takip 1 – Umumiyetle – Madde 46 Takip diğer bütün hallerde haciz yoliyle yapılır. Borçlu tüccar sıfatını yeni iktisap etmişse bundan evvel aleyhinde talep edilmiş hacizler iflasına hükmolunmadıkça eskisi gibi icra olunur. 2 – Hukuku amme boçları – Madde 47 Para cezasiyle diğer hukuku amme borçlarının takibi hakkındaki kanunlar hükmü mahfuzdur. Şukadar ki, Devletin bir akitten veya haksız bir fiilden doğan alacakları hakkında bu kanunun hükümleri cereyan eder. Zabıt ve müsadere edilen eşyanın paraya çevrilmesi – Madde 48 Devletin cezai ve mali kanunları mucibince zabıt ve müsadere edilmiş olan şeylerin paraya çevrilmesi o kanunların hükümlerine göre yapılır. Rehin karşılığı ödünç verenler – Madde 49 (Değişik: 18/2/1965-538/23 md.) Rehin karşılığı yapılan ödünç verme işlerinde Medeni Kanun ile Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası ve Türkiye Emlak Kredi Bankasının özel kanunlarında paraya çevirmeye dair hükümleri saklıdır. II. Yetki Yetki ve itirazları – Madde 50 (Değişik: 3/7/1940-3890/1 md.) Para veya teminat borcu için takip hususunda Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun yetkiye dair hükümleri kıyas yolu ile tatbik olunur. Şu kadar ki, takibe esas olan akdin yapıldığı icra dairesi de takibe yetkilidir. Yetki itirazı esas hakkındaki itirazla birlikte yapılır. İcra mahkemesi tarafından önce yetki meselesi tetkik ve kati surette karara raptolunur. İki icra mahkemesi arasında yetki noktasından ihtilaf çıkarsa Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 25 inci maddesi hükmü tatbik olunur. III. Tatiller ve Talikler Tatiller 1 – Bütün borçlular hakkında – Madde 51 (Değişik: 18/2/1965-538/24 md.) Güneşin batmasından bir saat sonra ile güneşin doğmasından bir saat önceye kadarki devrede (Gece vakti) ve tatil günlerinde takip muameleleri yapılamaz. Ancak, gece iş görülen yerlerde gece vakti hasılat haczi mümkündür. Tatil günlerinde haciz ve tebligat yapılabileceği gibi muhafaza tedbirleri de alınabilir. Borçlunun mal kaçırdığı anlaşılırsa gece vakti dahi haciz yapılması caizdir. Bir borçlu hakkında kanunda gösterilen sebeplerden dolayı icra talik edilmiş veya konkordato için mühlet verilmiş ise, o borçluya karşı takip muamelesi yapılamaz. 2 – Borçlunun ailesinden birinin ölümü halinde – Madde 52 Karısı yahut kocası ve kan ve sıhriyet itibariyle usul veya füruundan birisi ölen bir borçlu aleyhindeki takip, ölüm günü ile beraber üç gün için talik olunur. 3 – Terekenin borçlarında – Madde 53 Terekenin borçlarından dolayı ölüm günü ile beraber üç gün içinde takip geri bırakılır. Mirasçı mirası kabul veya reddetmemişse bu hususta Kanunu Medenide muayyen müddetler geçinceye kadar takip geri kalır. İcra takibi sırasında borçlu öldüğünde tereke henüz taksim edilmemiş veya resmi tasfiyeye tabi tutulmamış yahut mirasçılar arasında aile şirketi tesis olunmamışsa borçlu hayatta olsaydı hangi usul tatbik olunacak idi ise terekeye karşı ona göre takip devam eder. Bu takibin mirasçıya karşı devam edebilmesi ancak rehinin paraya çevrilmesi veya haciz yollariyle kabildir. 4 – Tutukluluk ve hükümlülük halinde – Madde 54 (Değişik: 18/2/1965-538/25 md.) Mümessili olmıyan bir tutuklu veya hükümlü aleyhine takipte, mümessil tayini vesayet makamına ait olmadıkça, icra memuru bir mümessil tayin etmesi için kendisine münasip bir mühlet verir ve takibi bu - [2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nda Düzenlenen İlamların İcrası Hükümleri](https://kayseriavukat.org.tr/2004-sayili-kanun-ilamlarin-icrasi/): İlamların İcrasına ilişkin İcra ve İflas Kanunu Hükümleri İcra ve İflas Kanunu Kanun Numarası: 2004 Kabul Tarihi: 9/6/1932 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 19/6/1932 Sayısı: 2128 Birinci Bap: Teşkilat ve Muhtelif Hükümler İcra daireleri – Madde 1 (Değişik: 2/7/2012-6352/1 md.) Her asliye mahkemesinin yargı çevresinde yeteri kadar icra dairesi bulunur. Her icra dairesinde Adalet Bakanlığı tarafından atanacak bir icra müdürü, yeteri kadar icra müdür yardımcısı, icra katibi ile adli yargı ilk derece mahkemesi adalet komisyonları tarafından görevlendirilecek mübaşir ve hizmetli bulunur. (Ek üçüncü fıkra: 24/11/2021-7343/1 md.) İş yoğunluğunun veya personel sayısının fazla olduğu icra dairelerinde dairenin düzenli, uyumlu ve verimli bir şekilde çalışmasını sağlamak amacıyla Adalet Bakanlığı tarafından icra müdür ve müdür yardımcıları arasından, icra müdürünün yetkilerini haiz bir icra başmüdürü görevlendirilebilir. Bu fıkranın uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar, yönetmelikle düzenlenir. İcra müdür ve icra müdür yardımcıları, Adalet Bakanlığı tarafından yaptırılacak yazılı sınav ve Adalet Bakanlığı tarafından yapılacak sözlü sınav sonucuna göre atanırlar. İcra katipleri arasından Adalet Bakanlığı tarafından yaptırılacak yazılı sınav ve Adalet Bakanlığı tarafından yapılacak sözlü sınav sonucuna göre de icra müdür veya icra müdür yardımcılığı kadrolarına atama yapılabilir. İcra katipliğine ilk defa atanacaklar, kamu görevlerine ilk defa atanacaklar için yapılacak merkezî sınavda başarılı olanlar arasından Adalet Bakanlığı veya Bakanlığın bu konuda yetki vereceği adli yargı ilk derece mahkemesi adalet komisyonları tarafından yapılacak uygulama ve sözlü sınav sonucuna göre; unvan değişikliği suretiyle atanacaklar ise uygulama ve sözlü sınav sonucuna göre atanırlar. Unvan değişikliği suretiyle icra katipliğine atanacaklar tahsis edilen kadronun yüzde ellisini geçemez. İcra müdür ve icra müdür yardımcıları ile icra katiplerinin, yazılı sınav, sözlü sınav, görevlendirme, nakil, unvan değişikliği, görevde yükselme ve diğer hususları yönetmelikle düzenlenir. İcra dairelerinde, gerektiğinde, Adalet Bakanlığı tarafından belirlenecek esaslar çerçevesinde, adli yargı ilk derece mahkemesi adalet komisyonu tarafından zabıt katibi, mübaşir ve hizmetli görevlendirilir. İcra müdürü, icra müdür yardımcısı veya icra katibinin herhangi bir nedenden dolayı yokluğu halinde görev ve yetkileri, adli yargı ilk derece mahkemesi adalet komisyonu tarafından görevlendirilecek yazı işleri müdürü veya zabıt katibi tarafından yerine getirilir. Adalet Bakanlığı, icra dairelerini bir arada bulundurmaya ve aynı icra mahkemesine bağlamaya yetkilidir. İflas daireleri – Madde 2 Her asliye mahkemesinin yargı çevresinde lüzumu kadar iflas dairesi bulunur. Birinci madde iflasları daireleri hakkında da caridir. İcra iflas dairelerinin birleştirilmesi – Madde 3 İcra ve iflas işleri bir dairede birleştirilebilir. İcra daireleri başkanlığı – Madde 3/a (Ek: 24/11/2021-7343/2 md.) İş yoğunluğunun veya icra dairesi sayısının fazla olduğu illerde Adalet Bakanlığı tarafından, yetki çevresi de belirlenmek suretiyle bir veya birden fazla icra daireleri başkanlığı kurulabilir. Başkanlıkta bir başkan ile yeteri kadar başkan yardımcısı bulunur. Başkan birinci sınıf olmuş, başkan yardımcısı ise birinci sınıfa ayrılmış adli yargı hâkim ve Cumhuriyet savcıları arasından muvafakatleri alınarak Bakanlıkça atanır. Ayrıca başkanlıkta, yeteri kadar icra başmüdürü, icra müdürü, icra müdür yardımcısı, icra kâtibi ve memur Adalet Bakanlığı tarafından görevlendirilir. İcra daireleri başkanı ve başkan yardımcıları hakkında, bu Kanunda hüküm bulunmayan hâllerde 24/2/1983 tarihli ve 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununun Adalet Bakanlığı merkez kuruluşunda çalışan hâkimlere ilişkin hükümleri uygulanır. Başkanlık, icra dairelerinin gözetim ve denetimlerini yapar, idari işlerine bakar; mevzuatla verilen görevleri yerine getirir. Bu madde hükmü iflas daireleri ile iflas dairelerinde çalışan görevliler hakkında da uygulanır. Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar, Adalet Bakanlığınca yürürlüğe konulan yönetmelikle belirlenir. İcra mahkemesi – Madde 4 (Değişik: 3/7/1940-3890/1 md.) (Değişik birinci fıkra: 17/7/2003-4949/1 md.) İcra ve iflâs dairelerinin muamelelerine karşı yapılan şikâyetlerle itirazların incelenmesi icra mahkemesi hâkimi yahut kanun gereğince bu görev kendisine verilmiş olan hâkim tarafından yapılır. İş durumunun gerekli kıldığı yerlerde Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun olumlu görüşü ile Adalet Bakanlığınca icra mahkemesinin birden fazla dairesi kurulabilir. Bu durumda icra mahkemesi daireleri numaralandırılır. İcra mahkemesinin birden fazla dairesi bulunan yerlerde iş dağılımı ve buna ilişkin esaslar, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca belirlenir. Her icra mahkemesi hâkimi, kendisine Adlî Yargı Adalet Komisyonu Başkanlığınca dönüşümlü olarak bağlanan icra ve iflâs dairelerinin muamelelerine yönelik şikâyetleri ve itirazları inceler, icra daireleri başkanlığı kurulmayan yerlerde bu dairelerin gözetim ve denetimlerini yapar, idarî işlerine bakar. İcra yetkisini haiz sulh mahkemelerinin muamelelerine karşı vuku bulacak şikayet ve itirazların icra mahkemesi o mahkemenin hakimidir. Sorumluluk – Madde 5 (Değişik: 6/6/1985-3222/1 md.) İcra ve İflas Dairesi görevlilerinin kusurlarından doğan tazminat davaları, ancak idare aleyhine açılabilir. Devletin, zararın meydana gelmesinde kusuru bulunan görevlilere rücu hakkı saklıdır. Bu davalara adliye mahkemelerinde bakılır. Zimmet – Madde 6 (Değişik: 6/6/1985-3222/2 md.) İcra dairesine tevdi veya bu dairece tahsil olunan veya muhafaza altına alınan paraların, ilgili memur tarafından zimmete geçirilmesi halinde, zimmete geçirilen miktar, cezai takibat sonucu beklenmeden ve tazmin yolunda bir hükme hacet kalmaksızın hazine tarafından derhal icra veznesine yatırılır. Devletin asıl sorumlulara rücu hakkı saklıdır. Zarar ve ziyan davasının zamanaşımı – Madde 7 Zarar ve ziyan davası, mutazarrır olan tarafın zararı öğrendiği günden bir sene ve her halde zarar ve ziyanı mucip fiilin vukuundan on sene geçmesiyle zamanaşımına uğrar. Şu kadar ki zarar ve ziyan cezayı mucip bir fiilin neticesi olupta ceza kanunları bu fiili daha uzun bir müddetle zamanaşımına tabi tutmakta ise hukuk davasında da ceza zamanaşımı cari olur. Tutanaklar – Madde 8 (Değişik: 18/2/1965-538/4 md.) İcra ve iflas daireleri yaptıkları muamelelerle kendilerine vakı talep ve beyanlar hakkında bir tutanak yaparlar. Sözlü itirazlar ile talep ve beyanların altları ilgililer ve icra memuru veya yardımcısı veya katibi tarafından imzalanır. (Ek fıkra: 2/7/2012-6352/2 md.) İcra ve iflas dairelerince verilen kararlar gerekçeli olarak tutanaklara yazılır. İlgililer bu tutanakları görebilir ve bunların örneğini alabilir. İcra ve iflas dairelerinin tutanakları, hilafı sabit oluncaya kadar muteberdir. Elektronik işlemler – Madde 8/a (Ek: 2/7/2012-6352/3 md.) İcra ve iflas dairelerince yapılacak her türlü icra ve iflas iş ve işlemlerinde Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi kullanılır; her türlü veri, bilgi, belge ve karar, Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi vasıtasıyla işlenir, kaydedilir ve saklanır. Usulüne göre güvenli elektronik imza ile oluşturulan elektronik veriler senet hükmündedir. Güvenli elektronik imza, elle atılan imza ile aynı ispat gücünü haizdir. Güvenli elektronik imza, kanunlarda güvenli elektronik imza ile yapılamayacağı açıkça belirtilmiş olan işlemler dışında, elle atılan imza yerine kullanılabilir. Güvenli elektronik imzayla oluşturulan belge ve kararlarda, kanunlarda birden fazla nüshanın düzenlenmesi ve mühürleme işlemini öngören hükümler uygulanmaz. Zorunlu nedenlerden dolayı fiziki olarak düzenlenen belge veya - [2644 sayılı Tapu Kanunu](https://kayseriavukat.org.tr/2644-sayili-tapu-kanunu/): 2644 sayılı Tapu Kanunu 2644 sayılı Tapu Kanunu’nun bazı maddeleri denizlerin doldurulması ve bataklıkların kurutulması yollarıyla özel mülkiyet edinilmesi hususlarını düzenlemekte ise de, 6785 sayılı Kanuna 11/7/1972 tarih ve 1605 sayılı Kanunla eklenen Ek 7 nci maddesi “…, bu yerlerde denizden doldurma ve bataklık kurutma suretiyle özel mülkiyet adına arazi ve arsa da kazanılamaz.” hükmünü içermektedir. Aynı Kanunun 3 üncü maddesi de, bu kanuna aykırı diğer kanun hükümlerinin yürürlükten kaldırıldığını hüküm altına almıştır. Daha sonra da, 1605 sayılı Kanun 3/5/1985 tarih ve 3194 sayılı Kanunun 43 üncü maddesiyle yürürlükten kaldırılmıştır.” Kanun Numarası: 2644 Kabul Tarihi: 22/12/1934 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 29/12/1934  Sayısı: 2892 Madde 1 Gayrimenkullerin tescilinde o gayrimenkul Devlete ait ise bulunduğu yerdeki en büyük mal memuru, hususi idareye ait ise vali, evkafa ait ise evkaf müdürü veya memuru, belediyeye ait ise belediye reisi, köye ait ise muhtar ve mahsus kanunla teşekkül etmiş diğer hükmi şahıslara ait ise bunların kanuni mümessilleri salahiyetlidirler. Bu mümessillerin salahiyetlerini kullanma şeklini gösteren kanunlar hükmü yerinde durmaktadır. Madde 2 Hükmi şahısların tapu işlerinde merkez veya şubelerinin bulundukları yerin en büyük mülkiye amirinden nizamnamelerine göre gayrimenkul tasarrufuna izinli olduklarına ve tescil işini yapacak mümessilin salahiyetine dair alınacak belgenin verilmesi mecburidir. Ticaret Şirketleri bu belgeyi ticaret sicil memurundan alırlar. Madde 3 Mevcudiyetleri Türkiye Cumhuriyeti Hükümetince tanınmış olan yabancılara ait dini, ilmi, hayri müesseselerin fermanlara ve Hükümet kararlarına müsteniden sahiplendikleri gayrimenkuller bu belgelerin sınırları dışına çıkmamak ve Hükümetin izni alınmak şartile müesseselerin hükmi şahsiyetleri namına tescil olunabilir. Madde 4 Madenlerin tesciline ait muamelelerde mahsus kanun ve nizamlarına göre verilecek belgelerin İktisat Vekaletince tasdik edilmiş olması şarttır. Madde 5 (Mülga : 4/11/1990-3678/31 md.) Madde 6 (Mülga : 11/6/1945-4753/64 md.) Madde 7 (Mülga : 16/2/1995 – 4070/15 md.) Madde 8 Denizden doldurulmak istenilen yerler için o yerin en büyük mal memurundan izin almak lazımdır. Bu izin doldurulacak yer belediye sınırı içinde ise belediyenin, limanı da alakadar ediyorsa liman dairesinin veya deniz ticareti idaresinin ve müstahkem mevki kumandanlığı olan yerlerde müstahkem mevki kumandanlığının muvafakatları alındıktan sonra 3 yıl müddetle verilir. Belediye sınırı dışında ise alakalarına göre vilayet veya kaza idare heyetlerinin muvafakati alınır. İzinle doldurulan bu yerler izin veren dairelerden alınacak belgeler üzerine değer baha aranmaksızın dolduran namına tapu sicillerine geçirilir. Üç yıl içinde makbul bir özür olmaksızın doldurma işini bitirmiyenlerin bu yerlerden eli çektirilir. Madde 9 İzinsiz doldurulmuş olan yerlerin tescilinde mahzur olmadığı alakalı daire ve heyetlerce kabul olunursa doldurulan yerlerin doldurulmuş olduğu halindeki değer bahasının onda biri alınmak şartile dolduran namına tescili yapılır. Madde 10 Deniz kıyısında teressübattan veya denizlerin med ve cezrinden dolmuş yerlerin satılmasında mahzur olmadığı sekizinci maddede yazılı alakalı dairelerce bildirildiği takdirde o yerlerin kendi gayrimenkulüne bitişik olan kısmını o gayrimenkul sahibinin kendisine yapılacak tebligattan itibaren iki sene içinde takdir olunacak değer baha ile almağa hakkı vardır. Bu yerleri satın alanların o yeri korumak için rıhtım inşası hakkı olacaktır. Madde 11 Sahipli bir gayrimenkulün önü veya bitişiği doldurulmak istenildiği takdirde sahibinden başkasına izin verilemez. İzinsiz olarak sahibi tarafından doldurulan böyle bir yerin tescilinde mahzur olmadığı alakalı daire ve heyetlerce bildirildiği takdirde doldurulan yerin doldurulmuş olduğu haldeki kıymetinin onda biri alınıp dolduranın veya dolduranın yerine geçenin namına asıl mülkü ile birleştirilerek tescil olunur. Devlet, vilayet, belediye veya köy meclisince sıhhi, içtimai veya iktisadi sebeplerle yapılacak doldurma işlerinde yukarıdaki fıkrada yazılı gayrimenkul sahiplerine doldurmağa yetecek mühlet verilerek doldurma teklif olunur. Bu müddet içinde doldurmadıkları takdirde bu hakları kalmaz. Madde 12 Bir gayrimenkulün önünde veya bitişiğinde olupta sahibi tarafından doldurulmak istenilen yerin doldurma işi bitirilmeksizin o gayrimenkul bir başkasının mülkiyetine geçer veya ayni bir hakla takyid olunursa, başka suretle mukavele bulunmadığı takdirde bu muamele işin şartları mahfuz olmak üzere doldurulan yerde de sari olur. Madde 13 Devletçe veya vilayet ve belediyelerce yapılan liman, dalgakıran, inşaatile temizleme ve taramadan meydana gelecek arazi hususi kanunlarındaki hükümlere bağlıdır. Madde 14 8, 9, 10, 11 ve 12 nci maddeler hükmü bataklık olmıyan göl ve nehir kenarlarında da caridir. Şu kadar ki nehrin asıl yatağını ve suların akıntısını bozmadığı ve alt taraflara ve başkalarına mazarratı olmıyacağı hakkında fenni rapor aranır. Başlı başına tasarruf olunabilecek deniz, göl veya nehir metrukatı bulunan sahipsiz yerler sahipli bir gayrimenkulün önünde veya bitişiğinde bulunursa o gayrimenkul sahibine değer baha ile satın alması teklif olunur. Bir yıl içinde talip olmadığı takdirde başkalarına satılır. Bu yerler başlı başına tasarruf olunmıyacak halde ise takdir olunacak değer baha ile bitişiğindeki gayrimenkul sahiplerine temlik olunarak kendileri borçlandırılır. Göl veya nehrin istila veya tahrip ettiği yerlerin sahiplerine Kanunu Medeninin 636 ve 637 nci maddeleri hükmü yerinde durmak üzere mukabil tarafta bu sebeplerden meydana gelmiş arazi var ise muadili parasız verilebilir. Madde 15 (Mülga Birinci fıkra: 18/1/1950 – 5516/12 md.) Sahipli arazide husule gelen bataklıkların sıhhi sebeplerinden dolayı kurutulması zarureti tahakkuk edince Devlet veya vilayet tarafından verilecek müsait bir mühlet içinde sahipleri kurutmadıkları takdirde o bataklık Devlet veya vilayet tarafından kurutulur. Sahiplerinden kurutma masrafına iştirak edenlerin arazisi kendilerine verilir. Masrafa iştirak etmiyenlerin arazisi kurutanın mülkü olur. (Değişik: 18/10/1962 – 79/1 md.) Bu takdirde, gayrimenkulün bataklık halindeki gerçek karşılığı olarak arazi sahibine ödenecek bedelinin tesbitinde 6830 sayılı İstimlak Kanunu hükümleri uygulanır. Madde 16 Hususi kanunlarında müsaade edilenleri hariç olmak üzere Devlete, belediyelere ve köylere ait orman, koru ve baltalıklardan tarla açılamaz ve hususi bina yapılamaz. Şahıslara ait ormanlarda dahi ait olduğu vekaletten izin alınmadıkça tarla açılamaz. Madde 17 Erbabı vukufa takdir ettirilen değer bahaların ikinci derecede tasdikı belediyelerce seçilecek iki zatın da iştirakile mahalli idare heyetlerine aittir. Madde 18 Bu kanunda yazılı vergi kıymetleri 1837 numaralı Bina Vergisi ve 1933 numaralı Arazi Vergisi Kanunları mucibince vergiye matrah olan kıymettir. Madde 19 Değer bahalar müsavi taksitlerle beş yıl içinde vergi ile birlikte Tahsili Emval Kanununa göre tahsil olunur. İki seneye ait taksit ödenince gayrimenkul sahibi namına tescil edilir ve geri kalan taksitler için o gayrimenkul ipotekli olur. Madde 20 Bu kanunun neşrinden evvel muamelesi bitipte tahakkuk ettirilmiş olan değer bahalar dahi 19 uncu maddede yazılı şekilde taksitle tahsil olunur. Madde 21 Köy ve belediye sınırları içinde kapanmış yollarla yol fazlaları köy veya belediye namına tescil olunur. (Ek fıkra:17/1/2019-7161/1 md.) Türk Silahlı Kuvvetleri, Jandarma Genel Komutanlığı, Sahil Güvenlik Komutanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü kullanımındaki kadastral yollar Hazine adına - [634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu](https://kayseriavukat.org.tr/634-sayili-kat-mulkiyeti-kanunu/): 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu Kanun Numarası: 634 Kabul Tarihi: 23/6/1965 Yayımlandğı Resmî Gazete Tarihi: 2/7/1965 Sayısı: 12038 Birinci Bölüm: Genel Hükümler A) Kat mülkiyeti ve kat irtifakı I – Genel kural – Madde 1 Tamamlanmış bir yapının kat, daire, iş bürosu, dükkan, mağaza, mahzen, depo gibi bölümlerinden ayrı ayrı ve başlı başına kullanılmaya elverişli olanları üzerinde, o gayrimenkulün maliki veya ortak malikleri tarafından, bu Kanun hükümlerine göre, bağımsız mülkiyet hakları kurulabilir. Yapılmakta veya ileride yapılacak olan bir yapının, birinci fıkrada yazılı nitelikteki bölümleri üzerinde, yapı tamamlandıktan sonra geçilecek kat mülkiyetine esas olmak üzere, arsa maliki veya arsanın ortak malikleri tarafından, bu Kanun hükümlerine göre irtifak hakları kurulabilir. II – Tarifler – Madde 2 Bu Kanuna göre: a) Kat mülkiyetine konu olan gayrimenkulün bütününe (Anagayrimenkul); yalnız esas yapı kısmına (Anayapı) anagayrimenkulün ayrı ayrı ve başlı başına kullanılmaya elverişli olup, bu Kanun hükümlerine göre bağımsız mülkiyete konu olan bölümlerine (Bağımsız bölüm); bir bağımsız bölümün dışında olup, doğrudan doğruya o bölüme tahsis edilmiş olan yerlere (Eklenti); bağımsız bölümler üzerinde kurulan mülkiyet hakkına (Kat mülkiyeti) ve bu hakka sahip olanlara (Kat maliki); b) Anagayrimenkulün bağımsız bölümleri dışında kalıp, korunma ve ortaklaşa kullanma veya faydalanmaya yarıyan yerlerine (Ortak yerler); kat maliklerinin ortak malik sıfatiyle paydaşı bulundukları bu yerler üzerindeki faydalanma haklarına (Kullanma hakkı); c) (Değişik: 13/4/1983-2814/1 md.) Bir arsa üzerinde ileride kat mülkiyetine konu olmak üzere yapılacak veya yapılmakta olan bir veya birden çok yapının bağımsız bölümleri için o arsanın maliki veya ortak malikleri tarafından bu Kanun hükümlerine göre kurulan irtifak hakkına (kat irtifakı); bu hakka sahip olanlara da (kat irtifak sahibi); d) Arsanın, bu Kanunda yazılı esasa göre bağımsız bölümlere tahsis edilen ortak mülkiyet paylarına (Arsa payı); e) Kat mülkiyetinin veya irtifakının kurulmasına ait resmi senede (Sözleşme); denir. III – Kat mülkiyetinin ve kat irtifakının niteliği – Madde 3 Kat mülkiyeti, arsa payı ve anagayrimenkuldeki ortak yerlerle bağlantılı özel bir mülkiyettir. (Değişik ikinci fıkra: 14/11/2007-5711/1 md.) Kat mülkiyeti ve kat irtifakı, bu mülkiyete konu olan anagayrimenkulün bağımsız bölümlerinden her birinin konum ve büyüklüklerine göre hesaplanan değerleri ile oranlı olarak projesinde tahsis edilen arsa payının ortak mülkiyet esaslarına göre açıkça gösterilmesi suretiyle kurulur. Arsa paylarının bağımsız bölümlerin payları ile oranlı olarak tahsis edilmediği hallerde, her kat maliki veya kat irtifakı sahibi, arsa paylarının yeniden düzenlenmesi için mahkemeye başvurabilir. Bağımsız bölümlerden her birine bu fıkra uyarınca tahsis edilen arsa payı, o bölümlerin değerinde sonradan meydana gelen çoğalma veya azalma sebebiyle değiştirilemez. 44 üncü madde hükmü saklıdır. (Değişik üçüncü fıkra: 23/6/2009-5912/1 md.) Kat irtifakı arsa payına bağlı bir irtifak çeşidi olup, yapının tamamı için düzenlenecek yapı kullanma izin belgesine dayalı olarak, bu Kanunda gösterilen şartlar uyarınca kat mülkiyetine resen çevrilir. Bu işlem, arsa malikinin veya kat irtifakına sahip ortak maliklerden birinin istemi ile dahi gerçekleştirilebilir. IV – Ortak yerler – Madde 4 Ortak yerlerin konusu sözleşme ile belirtilebilir. Aşağıda yazılı yerler ve şeyler bu Kanun gereğince her halde ortak yer sayılır. a) Temeller ve ana duvarlar, taşıyıcı sistemi oluşturan kiriş, kolon ve perde duvarlar ile taşıyıcı sistemin parçası diğer elemanlar,bağımsız bölümleri ayıran ortak duvarlar, tavan ve tabanlar, avlular, genel giriş kapıları, antreler, merdivenler, asansörler, sahanlıklar, koridorlar ve buralardaki genel tuvalet ve lavabolar, kapıcı daire veya odaları, genel çamaşırlık ve çamaşır kurutma yerleri, genel kömürlük ve ortak garajlar, elektrik, su ve havagazı saatlerinin korunmasına mahsus olup bağımsız bölüm dışında bulunan yuvalar ve kapalı kısımlar, kalorifer daireleri, kuyu ve sarnıçlar, yapının genel su depoları, sığınaklar, b) Her kat malikinin kendi bölümü dışındaki kanalizasyon tesisleri ve çöp kanalları ile kalorifer, su, havagazı ve elektrik tesisleri, telefon, radyo ve televizyon için ortak şebeke ve antenler sıcak ve soğuk hava tesisleri, c) Çatılar, bacalar, genel dam terasları, yağmur olukları, yangın emniyet merdivenleri. Yukarıda sayılanların dışında kalıp da, yine ortaklaşa kullanma, korunma veya faydalanma için zaruri olan diğer yerler ve şeyler de (Ortak yer) konusuna girer. B) Bağlantılar I – Bağımsız bölümlerle arsa payı arasındaki bağlantı – Madde 5 Kat mülkiyetinin başkasına devri veya miras yoluyla geçmesi halinde, ona bağlı arsa payı da birlikte geçer; arsa payı, kat mülkiyetinden veya kat irtifakından ayrı olarak devredilemiyeceği gibi, miras yoluyla da geçmez ve başka bir hakla kayıtlanamaz. Anagayrimenkulde, kat mülkiyetine bağlanmamış veya lehine kat irtifakı kurulmamış arsa payı bırakılamaz. Kat mülkiyetini kayıtlayan haklar, kendiliğinden arsa payını da kayıtlar. Kat irtifakına konu olan arsa üzerinde bu hakla bağdaşması mümkün olmayan irtifaklar kurulamaz. Anagayrimenkulde kat mülkiyetinin kurulmasından önce o gayrimenkulün kütükteki sayfasına tescil veya şerhedilmiş olan haklar kat mülkiyetini de, kaide olarak arsa payı oranında, kendiliğinden kayıtlar. II – Bağımsız bölümlerle eklentiler ve ortak yerler arasındaki bağlantı – Madde 6 Bir bağımsız bölümün dışında olup, doğrudan doğruya o bölüme tahsis edilmiş olan kömürlük, su deposu, garaj, elektrik, havagazı veya su saati yuvaları, tuvalet gibi eklentiler, ait olduğu bağımsız bölümün bütünleyici parçası sayılır ve o bölümün maliki, eklentilerin de tek başına maliki olur. Eklentiler kat mülkiyeti kütüğünün (Beyanlar) hanesine kaydedilir ve bunlardan anayapının oturduğu zeminin dışında kalanlar kadastro planında veya tapu haritasında ayrıca gösterilir. Bağımsız bölüm üzerinde kat mülkiyetiyle ve diğer kat maliklerinin haklariyle bağdaşması mümkün olmayan irtifaklar kurulamaz. Bağımsız bölümlerin başkasına devri, kayıtlanması veya kiralanması halinde, eklentiler ve ortak yerler de kendiliğinden devredilmiş, kayıtlanmış vaya kiralanmış olur. C) Ortaklığın (Şüyuun) giderilmesi ve öncelikle satınalma (Şüf’a) hakkı I – Ortaklığın giderilmesi – Madde 7 Kat mülkiyetine veya kat irtifakına tabi olan gayrimenkulde ortaklığın giderilmesi istenemez. Bağımsız bölümler, bağımsız bir gayrimenkul gibi dava ve takip konusu olabilir bunlarda ortaklığın giderilmesi istenebilir. II- Öncelikle satınalma hakkı – Madde 8 (Değişik birinci fıkra: 13/4/1983 – 2814/3 md.) Kat mülkiyeti kurulmuş bir gayrimenkulün bağımsız bölümlerinden birinin veya kat irtifakı bağlanmış arsa payının satılması halinde diğer kat maliklerinin veya irtifak hakkı sahiplerinin öncelikle satın alma hakkı yoktur. Bir bağımsız bölümün paydaşlarından birinin kendi payını başkasına satması halinde öteki paydaşlar, öncelikle satınalma hakkını kullanabilirler. Sözleşmede bu maddenin aksine hüküm konulabilir. D) Genel hükümlerin uygulanma alanı – Madde 9 Kat mülkiyetine veya kat irtifakına ait kütük kaydında veya kat malikleri arasındaki sözleşmede veya yönetim planında veya bu kanunda hüküm bulunmayan hallerde, kat mülkiyetinden doğan anlaşmazlıklar, Medeni Kanun ve ilgili diğer kanunlar hükümlerine göre karara bağlanır. İkinci Bölüm: Kat Mülkiyetinin ve Kat İrtifakının Kurulması A) - [Türk Borçlar Kanunu'nda Ömür Boyu Gelir Sözleşmesi ile Ölünceye Kadar Bakma Sözleşmesi](https://kayseriavukat.org.tr/tbk-omur-boyu-gelir-sozlesmesi/): Ömür Boyu Gelir Sözleşmesi ile Ölünceye Kadar Bakma Sözleşmesi Türk Borçlar Kanunu Kanun Numarası: 6098 Kabul Tarihi: 11/1/2011 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarih: 4/2/2011 Sayısı: 27836 İkinci Kısım: Özel Borç İlişkileri Onyedinci Bölüm: Ömür Boyu Gelir ve Ölünceye Kadar Bakma Sözleşmeleri Birinci Ayırım: Ömür Boyu Gelir Sözleşmesi A. Tanımı – Madde 607 Ömür boyu gelir sözleşmesi, gelir borçlusunun gelir alacaklısına, içlerinden birinin veya üçüncü bir kişinin ömrü boyunca belirli dönemsel edimlerde bulunmayı üstlendiği sözleşmedir. Sözleşme, aksine açık bir hüküm yoksa, gelir alacaklısının ömrü boyunca yapılmış sayılır. Gelir borçlusunun veya üçüncü bir kişinin ömrüyle sınırlı olarak bağlanmış olan gelir, aksi kararlaştırılmamışsa gelir alacaklısının mirasçılarına geçer. B. Şekli – Madde 608 Ömür boyu gelir sözleşmesi, yazılı şekilde yapılmadıkça geçerli olmaz. C. Gelir alacaklısının hakları I. Hakkın kullanılması – Madde 609 Sözleşmede aksi kararlaştırılmamışsa ömür boyu gelir, her altı ayda bir ve peşin olarak ödenir. Gelirin süresi ömrüne bağlanmış olan kişi, peşin ödeme öngörülen dönemin sona ermesinden önce ölse bile, o döneme ait gelirin tamamı gelir borçlusu tarafından borçlanılmış sayılır. Gelir borçlusu iflas ederse, gelir alacaklısı, gelir borçlusunun yükümlü olduğu dönemsel gelirin elde edilebilmesi için ilgili sosyal güvenlik kurumunca ödenmesi gereken anaparaya denk düşen bir parayı iflas masasına kaydettirme hakkını elde eder. II. Devredilebilmesi – Madde 610 Sözleşmeyle aksi kararlaştırılmamışsa gelir alacaklısı, haklarını başkasına devredebilir. İkinci Ayırım: Ölünceye Kadar Bakma Sözleşmesi A. Tanımı – Madde 611 Ölünceye kadar bakma sözleşmesi, bakım borçlusunun bakım alacaklısını ölünceye kadar bakıp gözetmeyi, bakım alacaklısının da bir malvarlığını veya bazı malvarlığı değerlerini ona devretme borcunu üstlendiği sözleşmedir. Bakım borçlusu, bakım alacaklısı tarafından mirasçı atanmışsa, ölünceye kadar bakma sözleşmesine miras sözleşmesine ilişkin hükümler uygulanır. B. Şekli – Madde 612 Ölünceye kadar bakma sözleşmesi, mirasçı atanmasını içermese bile, miras sözleşmesi şeklinde yapılmadıkça geçerli olmaz. Sözleşme, Devletçe tanınmış bir bakım kurumu tarafından yetkili makamların belirlediği koşullara uyularak yapılmışsa, geçerliliği için yazılı şekil yeterlidir. C. Güvencesi – Madde 613 Bakım borçlusuna bir taşınmazını devretmiş olan bakım alacaklısı, haklarını güvence altına almak üzere, bu taşınmaz üzerinde satıcı gibi yasal ipotek hakkına sahiptir. D. Konusu – Madde 614 Bakım alacaklısı, sözleşmenin kurulmasıyla bakım borçlusunun aile topluluğuna katılmış olur. Bakım borçlusu, almış olduğu malların değerine ve bakım alacaklısının daha önce sahip olduğu sosyal durumuna göre hakkaniyetin gerektirdiği edimleri, bakım alacaklısına ifa etmekle yükümlüdür. Bakım borçlusu, bakım alacaklısına özellikle uygun gıda ve konut sağlamak, hastalığında gerekli özenle bakmak ve onu tedavi ettirmek zorundadır. Kabul ettikleri kişilere ölünceye kadar bakma amacıyla kurulmuş olan kurumların bakım borcunun kapsamı ve ifası, kendilerince hazırlanarak yetkili makamların onayından geçen genel düzenlemelerle belirlenir. Bu düzenlemeler, sözleşmenin içeriğinden sayılır. E. İptali ve tenkisi – Madde 615 Bakım alacaklısı, ölünceye kadar bakma sözleşmesi yüzünden kanuna göre nafaka yükümlüsü olduğu kişilere karşı yükümlülüğünü yerine getirme imkânını kaybediyorsa, bundan yoksun kalanlar sözleşmenin iptalini isteyebilirler. Hâkim, sözleşmenin iptali yerine, bakım borçlusunun ifa edeceği edimlerden mahsup edilmek üzere, bakım alacaklısının nafaka yükümlüsü olduğu kişilere nafaka ödemesine karar verebilir. Mirasçıların tenkis ve alacaklıların iptal davası açma hakları saklıdır. F. Sona ermesi I. Önel verilerek fesih – Madde 616 Tarafların edimleri arasında önemli ölçüde oransızlık bulunur ve fazla alan taraf kendisine bağışta bulunulma amacı güdüldüğünü ispat edemezse diğer taraf, altı ay önce bildirimde bulunmak koşuluyla, sözleşmeyi her zaman feshedebilir. Bu oransızlığın tespitinde, ilgili sosyal güvenlik kurumunca, bakım borçlusuna verilenin değerine denk düşen anapara değeri ile bağlanacak irat arasındaki fark esas alınır. Sözleşmenin sona erdirilmesi anına kadar geçen sürede ifa edilmiş edimler, anapara ve faiziyle birlikte değerlendirilerek, denkleştirme sonucunda alacaklı çıkan tarafa geri verilir. II. Önel verilmeksizin fesih – Madde 617 Sözleşmeden doğan borçlara aykırı davranılması sebebiyle sözleşmenin devamı çekilmez hâle gelir veya başkaca önemli sebepler sözleşmenin devamını imkânsız hâle getirir ya da aşırı ölçüde güçleştirirse, taraflardan her biri sözleşmeyi önel vermeksizin feshedebilir. Sözleşme bu sebeplerden birine dayanılarak feshedildiği takdirde kusurlu taraf, aldığı şeyi geri verir ve kusursuz tarafa, bu yüzden uğradığı zarara karşılık uygun bir tazminat ödemekle yükümlü olur. Hâkim, sözleşmenin önel verilmeksizin feshini yerinde bulabileceği gibi, taraflardan birinin istemiyle veya kendiliğinden, aile topluluğu içinde yaşamalarına son vererek, bakım alacaklısına ömür boyu gelir bağlayabilir. III. Bakım borçlusunun ölümü – Madde 618 Bakım borçlusu ölürse bakım alacaklısı, bir yıl içinde sözleşmenin feshini isteyebilir. Bu durumda bakım alacaklısı, bakım borçlusunun iflası hâlinde, iflas masasından isteyebileceği miktara eşit bir paranın kendisine ödenmesini, bakım borçlusunun mirasçılarından isteyebilir. G. Devredilemezlik, iflas ve haciz hâlinde istem – Madde 619 Bakım alacaklısı, hakkını başkasına devredemez. Bakım borçlusunun iflası hâlinde bakım alacaklısı, borçlunun ödemekle yükümlü olduğu dönemsel gelirin elde edilebilmesi için ilgili sosyal güvenlik kurumunca ödenmesi gereken anapara değerine eşit bir parayı, iflas masasına alacak kaydettirme hakkını elde eder. Bakım alacaklısı, bu alacağını karşılamak üzere, üçüncü kişilerce borçluya karşı yürütülmekte olan hacze katılabilir. Türk Borçlar Kanunu Son Hükümleri Türk Medenî Kanunu ile ilişkisi – Madde 646 Bu Kanun, 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medenî Kanununun Beşinci Kitabı olup, onun tamamlayıcısıdır. Yürürlükten kaldırılan Kanun – Madde 647 22/4/1926 tarihli ve 818 sayılı Borçlar Kanunu yürürlükten kaldırılmıştır. Geçici Madde 1 (Ek:8/6/2022-7409/4 md.) Konut kiraları bakımından bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih ilâ 1/7/2023 (bu tarih dâhil) tarihleri arasında yenilenen kira dönemlerinde uygulanacak kira bedeline ilişkin anlaşmalar, bir önceki kira yılına ait kira bedelinin yüzde yirmi beşini geçmemek koşuluyla geçerlidir. Bir önceki kira yılının tüketici fiyat endeksindeki oniki aylık ortalamalara göre değişim oranının yüzde yirmi beşin altında kalması halinde değişim oranı geçerlidir. Bu kural, bir yıldan daha uzun süreli kira sözleşmelerinde de uygulanır. Bu oranları geçecek şekilde yapılan sözleşmeler, fazla miktar yönünden geçersizdir. Bu fıkra hükmü, 344 üncü maddenin ikinci fıkrası uyarınca hâkim tarafından verilecek kararlar bakımından da uygulanır. Geçici Madde 2 (Ek: 14/7/2023-7456/23 md.) Konut kiraları bakımından 2/7/2023 ilâ 1/7/2024 (bu tarihler dâhil) tarihleri arasında yenilenen kira dönemlerinde uygulanacak kira bedeline ilişkin anlaşmalar, bir önceki kira yılına ait kira bedelinin yüzde yirmi beşini geçmemek koşuluyla geçerlidir. Bir önceki kira yılının tüketici fiyat endeksindeki oniki aylık ortalamalara göre değişim oranının yüzde yirmi beşin altında kalması halinde değişim oranı geçerlidir. Bu kural, bir yıldan daha uzun süreli kira sözleşmelerinde de uygulanır. Bu oranları geçecek şekilde yapılan sözleşmeler, fazla miktar yönünden geçersizdir. Bu fıkra hükmü, 344 üncü maddenin ikinci fıkrası uyarınca hâkim tarafından verilecek kararlar bakımından da uygulanır. Yürürlük – Madde 648 Bu Kanun 1 Temmuz - [Ticari Temsilciler ve Tacir Yardımcıları ile Adi Ortaklık Sözleşmesine ilişkin Türk Borçlar Kanunu Hükümleri](https://kayseriavukat.org.tr/ticari-temsilciler-ve-tacir-yardimcilari/): Ticari Temsilciler, Ticari Vekiller ve Diğer Tacir Yardımcıları ile Adi Ortaklık Sözleşmesi Türk Borçlar Kanunu Kanun Numarası: 6098 Kabul Tarihi: 11/1/2011 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarih: 4/2/2011 Sayısı: 27836 İkinci Kısım: Özel Borç İlişkileri Onikinci Bölüm: Ticari Temsilciler, Ticari Vekiller ve Diğer Tacir Yardımcıları A. Ticari temsilci I. Tanımı ve yetki verilmesi – Madde 547 Ticari temsilci, işletme sahibinin, ticari işletmeyi yönetmek ve işletmeye ilişkin işlemlerde ticaret unvanı altında, ticari temsil yetkisi ile kendisini temsil etmek üzere, açıkça ya da örtülü olarak yetki verdiği kişidir. İşletme sahibi, ticari temsilcilik yetkisi verildiğini ticaret siciline tescil ettirmek zorundadır; ancak ticari işletme sahibinin ticari temsilcinin fiillerinden sorumluluğu, tescilin yapılmış olmasına bağlı değildir. II. Temsil yetkisinin kapsamı – Madde 548 Ticari temsilci, iyiniyetli üçüncü kişilere karşı, işletme sahibi adına kambiyo taahhüdünde bulunmaya ve onun adına işletmenin amacına giren her türlü işlemleri yapmaya yetkili sayılır. Ticari temsilci, açıkça yetkili kılınmadıkça, taşınmazları devredemez veya bir hak ile sınırlandıramaz. III. Temsil yetkisinin sınırlandırılması – Madde 549 Temsil yetkisi, bir şubenin işleriyle sınırlandırılabilir. Temsil yetkisi, birden çok kişinin birlikte imza atmaları koşuluyla da sınırlandırılabilir. Bu durumda, diğerlerinin katılımı olmaksızın temsilcilerden birinin imza atmış olması, işletme sahibini bağlamaz. Temsil yetkisine ilişkin yukarıdaki sınırlamalar, ticaret siciline tescil edilmedikçe, iyiniyetli üçüncü kişilere karşı hüküm doğurmaz. Temsil yetkisine ilişkin diğer sınırlamalar, tescil edilmiş olsalar bile, iyiniyetli üçüncü kişilere karşı ileri sürülemez. IV. Temsil yetkisinin sona ermesi – Madde 550 Temsil yetkisinin verildiği ticaret siciline tescil edilmemiş olsa bile, sona erdiği tescil edilir. Temsil yetkisinin sona erdiği ticaret siciline tescil ve ilan edilmediği sürece, bu yetki iyiniyetli üçüncü kişiler için geçerliliğini korur. B. Ticari vekil – Madde 551 Ticari vekil, bir ticari işletme sahibinin, kendisine ticari temsilcilik yetkisi vermeksizin, işletmesini yönetmek veya işletmesinin bazı işlerini yürütmek için yetkilendirdiği kişidir. Bu yetki, işletmenin alışılmış bütün işlemlerini kapsar. Ancak, ticari vekil açıkça yetkili kılınmadıkça, ödünç olarak para veya benzerlerini alamaz, kambiyo taahhüdünde bulunamaz, dava açamaz ve açılmış davayı takip edemez. C. Diğer tacir yardımcıları – Madde 552 Toptan, yarı toptan veya perakende satışlarla uğraşan ticari işletmelerin görevli veya hizmetlileri, o ticari işletme içinde, müşterilerin kolaylıkla görebilecekleri bir yerde ve kolayca okuyabilecekleri bir biçimde, yazıyla aksine duyuru yapılmış olmadıkça, aşağıdaki işlemler için yetkilidirler: 1. Ticari işletmenin alışılmış bütün satış işlemlerini yapmak. 2. Yetkili oldukları işlemler hakkında faturaları imzalamak. 3. Ticari işletmenin alışılmış işlemlerinden doğan borçların ifa edilmesine veya bunların hiç ya da gereği gibi ifa edilmemesine ilişkin ihtar veya diğer açıklamaları işletme sahibi adına yapmak; bu nitelikteki ihtar veya diğer açıklamaları, özellikle alışılmış işlem dolayısıyla teslim edilmiş mallara ilişkin ayıp bildirimlerini ticari işletme adına kabul etmek. Toptan, yarı toptan veya perakende satışlarla uğraşan ticari işletmelerin görevli veya hizmetlileri, kendilerine yazıyla yetki verilmiş olmadıkça, işletme dışında ve kasa görevlileri atanmışsa, işletme içinde satış bedellerini isteyip alamazlar. Bu kişiler, satış bedellerini almaya yetkili bulundukları hâllerde, faturaları kapatmaya veya makbuz vermeye de yetkilidirler. D. Rekabet yasağı – Madde 553 Bir işletmenin bütün işlerini yöneten veya işletme sahibinin hizmetinde bulunan ticari temsilciler, ticari vekiller veya diğer tacir yardımcıları, işletme sahibinin izni olmaksızın, doğrudan doğruya veya dolaylı olarak, kendilerinin ya da bir üçüncü kişinin hesabına işletmenin yaptığı türden bir iş yapamayacakları gibi, kendi hesaplarına bu tür işlemleri üçüncü kişilere de yaptıramazlar. Buna aykırı davranırlarsa işletme sahibi, aralarındaki hukuki ilişkiden doğan hakları saklı kalmak kaydıyla, uğradığı zararın giderilmesini isteyebileceği gibi, bunun yerine, ticari temsilcinin, ticari vekilin veya diğer tacir yardımcısının kendi hesabına yaptığı veya üçüncü kişilere yaptırdığı işlerin kendi hesabına yapılmış sayılmasını ve bu işler dolayısıyla aldıkları ücretin verilmesini veya aynı işlerden doğan alacağın devredilmesini isteyebilir. E. Ticari temsilcilerin, ticari vekillerin ve diğer tacir yardımcılarının yetkilerinin sona ermesi – Madde 554 İşletme sahibi, ticari temsilcilerin, ticari vekillerin ve diğer tacir yardımcılarının yetkilerini, aralarındaki hizmet, vekâlet, ortaklık ve benzeri sözleşmelerden doğan hakları saklı kalmak koşuluyla, her zaman geri alabilir. İşletme sahibinin fiil ehliyetini kaybetmesi veya ölümü, ticari temsilcilerin, ticari vekillerin ve diğer tacir yardımcılarının yetkisini sona erdirmez. Türk Borçlar Kanunu’nun “Özel Borç İlişkileri” başlıklı İkinci Kısmının Onüçüncü Bölümünde “Havale” üst başlığı altında düzenlenen 555. ilâ 560. maddelerine sitemizden ulaşabilirsiniz. Türk Borçlar Kanunu’nun “Özel Borç İlişkileri” başlıklı İkinci Kısmının Ondördüncü Bölümünde “Saklama Sözleşmeleri” üst başlığı altında düzenlenen 561. ilâ 580. maddelerine sitemizden ulaşabilirsiniz. Türk Borçlar Kanunu’nun “Özel Borç İlişkileri” başlıklı İkinci Kısmının Onbeşinci Bölümünde “Kefalet Sözleşmesi” üst başlığı altında düzenlenen 581. ilâ 603. maddelerine sitemizden ulaşabilirsiniz. Türk Borçlar Kanunu’nun “Özel Borç İlişkileri” başlıklı İkinci Kısmının Onaltıncı Bölümünde “Kumar ve Bahis” üst başlığı altında düzenlenen 604. ilâ 606. maddelerine sitemizden ulaşabilirsiniz. Türk Borçlar Kanunu’nun “Özel Borç İlişkileri” başlıklı İkinci Kısmının Onyedinci Bölümünde “Ömür Boyu Gelir ve Ölünceye Kadar Bakma Sözleşmeleri” üst başlığı altında düzenlenen 607. ilâ 619. maddelerine sitemizden ulaşabilirsiniz. Onsekizinci Bölüm: Adi Ortaklık Sözleşmesi A. Tanımı – Madde 620 Adi ortaklık sözleşmesi, iki ya da daha fazla kişinin emeklerini ve mallarını ortak bir amaca erişmek üzere birleştirmeyi üstlendikleri sözleşmedir. Bir ortaklık, kanunla düzenlenmiş ortaklıkların ayırt edici niteliklerini taşımıyorsa, bu bölüm hükümlerine tabi adi ortaklık sayılır. B. Ortaklar arasındaki ilişki I. Katılım payı – Madde 621 Her ortak, para, alacak veya başka bir mal ya da emek olarak, ortaklığa bir katılım payı koymakla yükümlüdür. Sözleşmede aksi kararlaştırılmamışsa katılım payları, ortaklığın amacının gerektirdiği önem ve nitelikte ve birbirine eşit olmak zorundadır. Bir ortağın katılım payı, bir şeyin kullandırılmasından oluşuyorsa kira sözleşmesindeki; bir şeyin mülkiyetinden oluşuyorsa satış sözleşmesindeki hasara, ayıptan ve zapttan sorumluluğa ilişkin hükümler kıyas yoluyla uygulanır. II. Kazanç ve zarar 1. Kazancın paylaşılması – Madde 622 Ortaklar, niteliği gereği ortaklığa ait olan bütün kazançları aralarında paylaşmakla yükümlüdürler. 2. Kazanç ve zarara katılma – Madde 623 Sözleşmede aksi kararlaştırılmamışsa, her ortağın kazanç ve zarardaki payı, katılım payının değerine ve niteliğine bakılmaksızın eşittir. Sözleşmede ortakların kazanç veya zarara katılım paylarından biri belirlenmişse bu belirleme, diğerindeki payı da ifade eder. Bir ortağın zarara katılmaksızın yalnız kazanca katılacağına ilişkin anlaşma, ancak katılma payı olarak yalnızca emeğini koymuş olan ortak için geçerlidir. III. Ortaklığın kararları – Madde 624 Ortaklığın kararları, bütün ortakların oybirliğiyle alınır. Sözleşmede kararların oy çokluğuyla alınacağı belirtilmişse çoğunluk, ortak sayısına göre belirlenir. IV. Ortaklığın yönetimi – Madde 625 Yönetim, sözleşme veya kararla yalnızca bir veya birden çok ortağa ya da üçüncü bir kişiye bırakılmış olmadıkça, bütün ortaklar ortaklığı - [Saklama Sözleşmesi ve Kefalet Sözleşmesine ilişkin Türk Borçlar Kanunu Hükümleri](https://kayseriavukat.org.tr/tbk-saklama-ve-kefalet-sozlesmesi/): Kefalet Sözleşmesi ve Saklama Sözleşmesi Türk Borçlar Kanunu Kanun Numarası: 6098 Kabul Tarihi: 11/1/2011 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarih: 4/2/2011 Sayısı: 27836 İkinci Kısım: Özel Borç İlişkileri Ondördüncü Bölüm: Saklama Sözleşmeleri A. Genel saklama sözleşmesi I. Tanımı – Madde 561 Saklama sözleşmesi, saklayanın, saklatanın kendisine bıraktığı bir taşınırı güvenli bir yerde koruma altına almayı üstlendiği sözleşmedir. Açıkça öngörüldüğü veya durum ve koşullar gerektirdiği takdirde, saklayan ücret isteyebilir. II. Saklatanın borçları – Madde 562 Saklatan, sözleşmenin ifasının zorunlu kıldığı bütün masrafları ödemekle yükümlüdür. Saklatan, kendi kusurundan ileri gelmediğini ispat etmedikçe, saklayanın saklamadan doğan zararlarını gidermekle yükümlüdür. III. Saklayanın borçları 1. Kullanım yasağı – Madde 563 Saklayan, saklatanın izni olmadıkça saklananı kullanamaz. Bu yasağa aykırı davranırsa, saklatana uygun bir kullanım bedeli ödemekle yükümlü olduğu gibi, kullanmamış olsaydı bile bu zararın doğacağını ispat etmedikçe, beklenmedik hâlden doğacak zararlardan da sorumlu olur. 2. Geri verme a. Genel olarak – Madde 564 Saklama sözleşmesinde bir süre belirlenmiş olsa bile saklayan, saklatanın her zaman ileri sürebileceği istemi üzerine, saklananı bütün çoğalmalarıyla birlikte geri vermekle yükümlüdür. Ancak saklatan, saklayanın belirlenen süreyi dikkate alarak yapmış olduğu masrafları ödemekle yükümlüdür. b. Özel durumlar – Madde 565 Saklayan, belirlenmiş olan sürenin sona ermesinden önce saklananı geri veremez. Ancak saklayan, öngörülemeyen durumlar dolayısıyla sözleşmenin devamı saklanan için tehlikeli veya kendisi için zararlı olursa, belirlenen sürenin sona ermesinden önce de geri verebilir. Süre belirlenmemişse, saklayan saklananı her zaman geri verebilir. Birden çok kişi bir şeyi saklanmak üzere verirse, sözleşmede aksine bir hüküm bulunmadıkça veya hepsinin rızası olmadıkça, saklayan saklananı onlardan birine geri vermekle sorumluluktan kurtulamaz. c. Geri verme yeri – Madde 566 Saklanan, masrafları ve hasarı saklatana ait olmak üzere, korunması gereken yerde geri verilir. 3. Saklayanların sorumluluğu – Madde 567 Bir şeyi birlikte saklamak üzere alanlar, müteselsilen sorumlu olurlar. 4. Üçüncü kişilerin iddiaları – Madde 568 Bir üçüncü kişi, saklanan üzerinde ayni hak iddiasında bulunsa bile, saklanan haczedilmedikçe veya saklayana karşı istihkak davası açılmadıkça saklayan, onu saklatana geri vermekle yükümlüdür. Haciz konulması veya istihkak davası açılması hâlinde saklayan, durumu hemen saklatana bildirmek zorundadır. IV. Güvenilir kişiye bırakma – Madde 569 Birden çok kişi, haklarını korumak üzere, hukuki durumu çekişmeli veya belirsiz olan şeyi, bir güvenilirkişiye bırakırlarsa, bu kişi, saklatanların tamamının rızası veya hâkimin kararı olmadıkça, onu hiçbirine geri veremez. B. Mislî şeylerin saklanması – Madde 570 Saklayanın kendisine bırakılan parayı aynen geri vermek zorunda olmaksızın mislen geri vermesi açıkça veya örtülü olarak kararlaştırılmışsa, o paranın yararı ve hasarı kendisine ait olur. Paranın mühürsüz ve açık olarak bırakılmış olması, örtülü anlaşma sayılır. Saklayan, saklatan tarafından kendisine açıkça yetki verilmedikçe, saklanan diğer mislî eşya veya kıymetli evrak üzerinde tasarrufta bulunamaz. C. Ardiyeciye bırakma I. Senet çıkarma – Madde 571 Saklamak üzere ticari mal kabul ettiğini açıkça kamuya bildiren ardiyeci, saklatılan malı temsil eden senet çıkarmaya izin verilmesini, yetkili makamdan isteyebilir. II. Ardiyecinin saklama borcu – Madde 572 Ardiyeci, kendisine bırakılan malları bir komisyoncu gibi özenle saklamak ve mallarda ayrıca önlem alınmasını gerektiren bir değişiklik olursa, durumu imkân ölçüsünde saklatana bildirmekle yükümlüdür. Ardiyeci, saklatana, malların durumunu incelemesi ve örnek alması için, alışılmış iş zamanlarında; gerekli koruma önlemlerini alabilmesi için de her zaman izin vermek zorundadır. III. Bırakılan şeylerin karışması – Madde 573 Ardiyeci açıkça yetkili kılınmadıkça, aynı tür ve nitelikteki mislî şeyleri birbirine karıştıramaz. Yetkiye dayanılarak karıştırılan bu gibi şeyler üzerinde, saklatanlardan her biri, hakkıyla orantılı bir pay isteyebilir. Bu durumda ardiyeci, saklatanların birlikte hazır bulunmasına gerek olmaksızın saklatanlardan her birinin payını ayırabilir. IV. Ardiyecinin hakları – Madde 574 Ardiyeci, kararlaştırılmış veya alışılmış olan ardiye ücretini ve saklamadan doğmayan bakım, taşıma ve gümrük gibi bütün giderlerini isteyebilir. Bu giderler hemen; ardiye ücreti ise her üç ayda bir ve her hâlde malların tümünün veya bir bölümünün geri alınması sırasında ödenir. Ardiyeci, mallara zilyet bulunduğu veya eşyayı temsil eden herhangi bir senet vasıtasıyla onlar üzerinde tasarruf etme yetkisine sahip olduğu sürece, alacakları için bu mallar üzerinde hapis hakkına sahiptir. V. Malların geri verilmesi – Madde 575 Ardiyeci, ticari malları, genel saklama sözleşmesinde olduğu gibi geri vermekle yükümlüdür. Ancak, saklayanın sözleşmede öngöremeyeceği sebeplerle, süresinden önce geri verme yetkisi bulunduğu durumlarda bile ardiyeci, kararlaştırılmış olan sürenin sonuna kadar malları korumak zorundadır. D. Konaklama yeri, garaj, otopark ve benzeri yerleri işletenlere bırakma I. Konaklama yeri işletenlerin sorumluluğu 1. Koşulları ve kapsamı – Madde 576 Otel, motel, pansiyon, tatil köyü gibi yerleri işletenler, konaklayanların getirdikleri eşyanın yok olması, zarara uğraması veya çalınmasından sorumludurlar. Ancak işletenler, zararın bizzat konaklayana veya onu ziyarete gelen ya da beraberinde veya hizmetinde bulunan kimseye yükletilebilecek kusurdan, mücbir sebepten ya da eşyanın niteliğinden doğduğunu ispat etmekle, bu sorumluluktan kurtulurlar. Bu sorumluluk, işletenlere veya çalışanlarına bir kusur yüklenmedikçe, konaklayanlardan her biri için, günlük konaklama ücretinin üç katını aşamaz. 2. Kıymetli eşya – Madde 577 Kıymetli eşya veya oldukça önemli miktarda para veya kıymetli evrak, işletene saklanması için bırakılmamışsa, işleten ancak kendisinin veya çalışanlarının kusuru hâlinde sorumlu olur. İşleten, bunları saklamak üzere almış veya almaktan kaçınmışsa, eşyanın tam değerinden sorumludur. Konaklayanın kendi yanında saklaması gereken eşya ile para ve benzeri şeyler hakkında, onun diğer eşyasına ilişkin sorumluluk kuralı uygulanır. 3. Sorumluluğun kalkması – Madde 578 Konaklayan zararını öğrenir öğrenmez işletene bildirmezse, istem hakkını kaybeder. İşleten böyle bir sorumluluk üstlenmediğini veya sorumluluğu bu Kanunda gösterilmemiş olan bir koşula bağladığını, herhangi bir yolla ilan etse bile, sorumluluktan kurtulamaz. II. Garaj, otopark ve benzeri yerleri işletenlerin sorumluluğu – Madde 579 Garaj, otopark ve benzeri yerleri işletenler, kendilerine bırakılan veya çalışanlarınca kabul edilen hayvan, at arabası, bunlara ait koşum ve benzeri eşya ile motorlu taşıt ve eklentilerinin yok olmasından, zarara uğramasından veya çalınmasından sorumludurlar. Ancak işletenler, zararın saklatan veya ziyaretçisi ya da beraberinde veya hizmetinde bulunan kimseye yükletilebilecek kusurdan, mücbir sebepten ya da eşyanın niteliğinden doğduğunu ispat etmekle, bu sorumluktan kurtulurlar. Ancak, garaj, otopark ve benzeri yerleri işletenlerin sorumluluğu, kendilerine veya çalışanlarına bir kusur yüklenmedikçe, saklananların her biri için alınan günlük saklama ücretinin on katını aşamaz. İşleten böyle bir sorumluluk üstlenmediğini veya sorumluluğu bu Kanunda gösterilmemiş olan bir koşula bağladığını, herhangi bir yolla ilan etse bile, sorumluluktan kurtulamaz. III. Hapis hakkı – Madde 580 İşletenler, kendilerine bırakılan veya konaklama yerlerine, garaj, otopark ve benzeri yerlere konulan eşya veya hayvanlar üzerinde, ücretlerini veya saklama - [Komisyon Sözleşmesi ve Havale ile Kumar ve Bahise ilişkin Türk Borçlar Kanunu Hükümleri](https://kayseriavukat.org.tr/tbk-komisyon-sozlesmesi/): Komisyon Sözleşmesi ve Havaleye ilişkin Türk Borçlar Kanunu Hükümleri Türk Borçlar Kanunu Kanun Numarası: 6098 Kabul Tarihi: 11/1/2011 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarih: 4/2/2011 Sayısı: 27836 İkinci Kısım: Özel Borç İlişkileri Onbirinci Bölüm: Komisyon Sözleşmesi A. Alım veya satım komisyonculuğu I. Tanımı – Madde 532 Alım veya satım komisyonculuğu, komisyoncunun ücret karşılığında, kendi adına ve vekâlet verenin hesabına kıymetli evrak ve taşınırların alım veya satımını üstlendiği sözleşmedir. Bu bölümdeki hükümler saklı kalmak üzere, komisyon sözleşmelerine vekâlet hükümleri uygulanır. II. Komisyoncunun borçları 1. Bildirme ve sigortalama borcu – Madde 533 Komisyoncu, yaptığı iş hakkında vekâlet vereni bilgilendirmek ve özellikle talimatının yerine getirildiğini kendisine hemen bildirmekle yükümlüdür. Vekâlet verenin talimatı olmadıkça komisyoncu, sözleşmenin konusunu oluşturan şeyleri sigorta ettirmekle yükümlü değildir. 2. Özen borcu – Madde 534 Satılmak üzere kendisine gönderilen eşya açıkça ayıplı ise komisyoncu, vekâlet verenin taşıyıcıya karşı haklarının korunması için gerekeni yapmak, zararı tespit ettirmek, olabildiğince eşyayı koruma altına almak ve durumdan vekâlet vereni hemen bilgilendirmekle yükümlüdür; aksi takdirde, her türlü ihmalinden doğan zarardan sorumlu olur. Satılmak üzere gönderilen eşya kısa sürede bozulabilecek nitelikte ise komisyoncu, vekâlet vereni hemen bilgilendirmek koşuluyla eşyayı satmakla yükümlüdür. 3. Vekâlet verenin belirlediği bedel – Madde 535 Vekâlet verenin belirlediği bedelin altında mal satan komisyoncu, malı satmasaydı vekâlet verenin daha fazla zarar göreceğini ve durumun yeniden talimat almaya elverişli bulunmadığını ispat etmedikçe, belirlenen bedel ile satış bedeli arasındaki farkı gidermekle yükümlüdür. Bunun dışında komisyoncu, kusuru varsa, talimatına aykırı davranmasından dolayı vekâlet verenin uğradığı diğer zararlardan da sorumludur. Vekâlet verenin belirlediği bedelin altında mal alan veya üstünde satan komisyoncu, bu işlemlerden doğan farkı alıkoyamaz. 4. Veresiye satma ve teslim almadan ödeme – Madde 536 Komisyoncu, vekâlet verenin izni olmaksızın malı veresiye satar veya malı teslim almadan bedelini öderse, bundan doğan zarara katlanmak zorundadır. Ancak, vekâlet veren yasaklamadıkça, malı satış yerindeki ticari teamüle göre veresiye de satabilir. 5. Komisyoncunun garantisi – Madde 537 Yetkisi olmaksızın veresiye mal satması dışında, komisyoncu işlemde bulunduğu borçluların ödememelerinden ve diğer borçlarını ifa etmemelerinden sorumlu olmaz. Ancak, komisyoncu açıkça garanti vermişse veya bulunduğu yerdeki ticari teamül gerektiriyorsa sorumlu olur. Garanti veren komisyoncunun bundan dolayı ayrıca ücret isteme hakkı vardır. III. Komisyoncunun hakları 1. Ödediği paralar ve yaptığı giderler – Madde 538 Komisyoncu, vekâlet verenin yararı için yaptığı bütün giderleri ve ödediği paraları faiziyle birlikte isteyebilir. Komisyoncu, ardiye ve taşıma bedellerini vekâlet verenin hesabına geçirebilirse de, kendi çalışanlarının ücretlerini geçiremez. 2. Komisyon ücreti a. İsteme hakkı – Madde 539 Komisyoncu, ücretinin ödenmesini kendisine verilen işi yapınca isteyebileceği gibi, işin yapılmaması vekâlet verene yükletilebilen bir sebepten kaynaklanması hâlinde de isteyebilir. Komisyoncu, başka sebeplerle işin yapılamaması durumunda, ancak emeğinin yerel âdete göre belirlenecek karşılığını isteyebilir. b. Kaybedilmesi – Madde 540 Komisyoncu, vekâlet verene karşı dürüstlük kurallarına aykırı davranır, özellikle ona satın aldığından fazla veya sattığından eksik bir bedel bildirirse, ücret alma hakkını kaybeder. Bedelin gerçekleşen bedelden farklı gösterilmesi durumunda vekâlet veren, komisyoncuyu gerçekleşen bedel üzerinden satılanın alıcısı veya satıcısı sayma hakkına sahiptir. 3. Hapis hakkı – Madde 541 Komisyoncunun, sattığı malın bedeli ve satın aldığı mal üzerinde hapis hakkı vardır. 4. Malın açık artırmayla satılması – Madde 542 Komisyoncuya verilen malın satılamaması veya satış emrinden cayılması durumunda vekâlet veren, malı geri almakta ya da o malla ilgili başka işlem yapmakta aşırı ölçüde gecikirse komisyoncu, malı bulunduğu yer mahkemesinden karar alarak açık artırmayla sattırabilir. Ancak, mal borsada kayıtlıysa veya piyasa fiyatı varsa ya da yapılacak masrafa oranla değeri azsa, hâkim satışın başka bir yolla yapılmasına da karar verebilir. Malın bulunduğu yerde vekâlet veren ya da temsilcisi hazır bulunmazsa, satış kararı vekâlet veren dinlenmeksizin de verilebilir. Malın hızla değer kaybetmesi hâli dışında, artırmanın yer ve zamanının mahkemece vekâlet verene bildirilmesi zorunludur. 5. Komisyoncunun kendisiyle işlem yapması a. Bedel ve ücret – Madde 543 Borsada kayıtlı veya piyasa fiyatı bulunan kambiyo senetleri veya diğer kıymetli evrakı ya da ticari malları satmaya veya satın almaya yetkili kılınan komisyoncu, vekâlet veren tarafından aksine talimat verilmemişse, satın alacağı mal yerine kendi mallarını satabilir veya satacağı malı kendisi için satın alabilir. Bu hâllerde, komisyoncunun kendisiyle işlem yaptığı andaki değerler esas alınır; komisyoncunun, komisyon işlerinde alışılmış olan ücret ve giderlerini, bu hâllerde bile isteme hakkı vardır. Komisyoncu, bu tür bir işlemin yapıldığını aynı gün vekâlet verene bildirmek zorundadır. Diğer hâllerde satış hükümleri uygulanır. b. İşlemi kendisiyle yapmış sayılma – Madde 544 Komisyoncu, kendisinin doğrudan doğruya alıcı veya satıcı olabildiği durumlarda, sözleşmenin diğer tarafını göstermeksizin vekâletin yerine getirildiğini vekâlet verene bildirirse, işlemi kendisiyle yapmış sayılır. c. İşlemi kendisiyle yapma hakkının düşmesi – Madde 545 Vekâlet verenin vekâleti geri aldığı haberi komisyoncuya ulaştığı anda, komisyoncunun işlemi kendisiyle yapma hakkı düşer. Ancak, bu haber kendisine ulaşmadan önce komisyoncu, işlemin yapıldığı bildirimini göndermişse, bu hüküm uygulanmaz. B. Diğer komisyon işleri – Madde 546 Malzemesi işsahibi tarafından verilmek üzere imal edilecek taşınırlar hakkındaki komisyon işleri, eşya mislî şeylerden olmasa da, alım ve satım komisyonculuğu hükmündedir. Alım ve satım komisyonculuğu sayılmayan işleri, ücret karşılığında kendi adına ve vekâlet verenin hesabına üstlenen alım ve satım komisyoncusu ile komisyon işlerini kendisine meslek edinmeyip arada bir üstlenen tacir hakkında da bu bölüm hükümleri uygulanır. Taşıma işleri komisyonculuğu hakkındaki özel hükümler saklıdır. Türk Borçlar Kanunu’nun Özel Borç İlişkileri başlıklı İkinci Kısmının Onikinci Bölümünde “Ticari Temsilciler, Ticari Vekiller ve Diğer Tacir Yardımcıları” üst başlığı altında düzenlenen 547. ilâ 554. maddelerine sitemizden ulaşabilirsiniz. Onüçüncü Bölüm: Havale A. Tanımı – Madde 555 Havale, havale edenin, kendi hesabına, para, kıymetli evrak ya da diğer bir mislî eşyayı havale alıcısına vermek üzere havale ödeyicisini; bunları kendi adına kabul etmek üzere havale alıcısını yetkili kıldığı bir hukuki işlemdir. B. Hükümleri I. Havale eden ile havale alıcısı arasındaki ilişki – Madde 556 Havale, havale edenin havale alıcısına olan borcunun ifası amacıyla yapılıyorsa, bu borç ancak havale ödeyicisinin borcu ifa etmesiyle sona erer. Havaleyi kabul etmiş olan havale alıcısı, havale ödeyicisine başvurarak havalede belirlenen süre içinde alacağını elde edememişse, bu alacağı, havale edene karşı yeniden ileri sürebilir. Alacaklı olan havale alıcısı, havaleyi kabul etmek istemezse, durumu borçlu olan havale edene gecikmeksizin bildirmek zorundadır; bildirmezse bundan doğan zararı gidermekle yükümlü olur. II. Havale ödeyicisinin borcu – Madde 557 Havale ödeyicisi, çekince belirtmeksizin havaleyi kabul ettiğini havale alıcısına bildirirse, ifa ile yükümlü olur ve - [Simsarlık ve Vekalet Sözleşmesi ile Vekaletsiz İşgörmeye ilişkin Türk Borçlar Kanunu Hükümleri](https://kayseriavukat.org.tr/tbk-simsarlik-ve-vekalet-sozlesmesi/): Simsarlık ve Vekalet Sözleşmesi ile Vekaletsiz İşgörme Türk Borçlar Kanunu Kanun Numarası: 6098 Kabul Tarihi: 11/1/2011 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarih: 4/2/2011 Sayısı: 27836 İkinci Kısım: Özel Borç İlişkileri Dokuzuncu Bölüm: Vekâlet İlişkileri Birinci Ayırım: Vekâlet Sözleşmesi A. Tanımı – Madde 502 Vekâlet sözleşmesi, vekilin vekâlet verenin bir işini görmeyi veya işlemini yapmayı üstlendiği sözleşmedir. Vekâlete ilişkin hükümler, niteliklerine uygun düştükleri ölçüde, bu Kanunda düzenlenmemiş olan işgörme sözleşmelerine de uygulanır. Sözleşme veya teamül varsa vekil, ücrete hak kazanır. B. Kurulması – Madde 503 Kendisine bir işin görülmesi önerilen kişi, bu işi görme konusunda resmî sıfata sahipse veya işin yapılması mesleğinin gereği ise ya da bu gibi işleri kabul edeceğini duyurmuşsa, bu öneri onun tarafından hemen reddedilmedikçe, vekâlet sözleşmesi kurulmuş sayılır. C. Hükümleri I. Vekâletin kapsamı – Madde 504 Vekâletin kapsamı, sözleşmede açıkça gösterilmemişse, görülecek işin niteliğine göre belirlenir. Vekâlet, özellikle vekilin üstlendiği işin görülmesi için gerekli hukuki işlemlerin yapılması yetkisini de kapsar. Vekil, özel olarak yetkili kılınmadıkça dava açamaz, sulh olamaz, hakeme başvuramaz, iflas, iflasın ertelenmesi ve konkordato talep edemez, kambiyo taahhüdünde bulunamaz, bağışlama yapamaz, kefil olamaz, taşınmazı devredemez ve bir hak ile sınırlandıramaz. II. Vekilin borçları 1. Talimata uygun ifa – Madde 505 Vekil, vekâlet verenin açık talimatına uymakla yükümlüdür. Ancak, vekâlet verenden izin alma imkânı bulunmadığında, durumu bilseydi onun da izin vereceği açık olan hâllerde, vekil talimattan ayrılabilir. Bunun dışındaki durumlarda vekil, talimattan ayrılırsa, bundan doğan zararı karşılamadıkça işi görmüş olsa bile, vekâlet borcunu ifa etmiş olmaz. 2. Şahsen ifa, sadakat ve özen gösterme a. Genel olarak – Madde 506 Vekil, vekâlet borcunu bizzat ifa etmekle yükümlüdür. Ancak vekile yetki verildiği veya durumun zorunlu ya da teamülün mümkün kıldığı hâllerde vekil, işi başkasına yaptırabilir. Vekil üstlendiği iş ve hizmetleri, vekâlet verenin haklı menfaatlerini gözeterek, sadakat ve özenle yürütmekle yükümlüdür. Vekilin özen borcundan doğan sorumluluğunun belirlenmesinde, benzer alanda iş ve hizmetleri üstlenen basiretli bir vekilin göstermesi gereken davranış esas alınır. b. İşin üçüncü kişiye gördürülmesi hâlinde – Madde 507 Vekil, yetkisi dışına çıkarak işi başkasına gördürdüğünde, onun fiilinden kendisi yapmış gibi sorumludur. Vekil başkasına vekâlet vermeye yetkili ise, sadece seçmede ve talimat vermede gerekli özeni göstermekle yükümlüdür. Vekâlet veren, her iki durumda da vekilin kendi yerine koyduğu kişiye karşı sahip olduğu hakları, doğrudan doğruya o kişiye karşı ileri sürebilir. 3. Hesap verme – Madde 508 Vekil, vekâlet verenin istemi üzerine yürüttüğü işin hesabını vermek ve vekâletle ilişkili olarak aldıklarını vekâlet verene vermekle yükümlüdür. Vekil, vekâlet verene tesliminde geciktiği paranın faizini de ödemekle yükümlüdür. 4. Edinilen hakların vekâlet verene geçişi – Madde 509 Vekilin, kendi adına ve vekâlet veren hesabına gördüğü işlerden doğan üçüncü kişilerdeki alacağı, vekâlet verenin vekile karşı bütün borçlarını ifa ettiği anda, kendiliğinden vekâlet verene geçer. Vekilin iflası hâlinde vekâlet veren, bu alacağın kendisine geçmiş olduğunu iflas masasına karşı da ileri sürebilir. Vekâlet veren, vekilin kendi adına ve vekâlet veren hesabına edinmiş olduğu taşınır eşyanın iflas masasından ayrılarak kendisine verilmesini isteyebilir. Vekilin sahip olduğu hapis hakkından iflas masası da yararlanır. III. Vekâlet verenin borçları – Madde 510 Vekâlet veren, vekâletin gereği gibi ifası için vekilin yaptığı giderleri ve verdiği avansları faiziyle birlikte ödemek ve yüklendiği borçlardan onu kurtarmakla yükümlüdür. Vekil, vekâletin ifası sebebiyle uğradığı zararın giderilmesini vekâlet verenden isteyebilir. Ancak vekâlet veren, kusuru bulunmadığını ispat ederek bu sorumluluktan kurtulabilir. IV. Birlikte vekâlet verenlerin ve birlikte vekillerin sorumluluğu – Madde 511 Bir kişiye birlikte vekâlet verenler, vekile karşı müteselsil olarak sorumludurlar. Vekâleti birlikte üstlenenler, vekâletin ifasından müteselsil olarak sorumludurlar ve yetkilerini başkalarına devir hakları olmadıkça, vekâlet vereni, ancak birlikte yaptıkları fiil ve işlemleriyle borç altına sokabilirler. D. Sona ermesi I. Sebepleri 1. Tek taraflı sona erdirme – Madde 512 Vekâlet veren ve vekil, her zaman sözleşmeyi tek taraflı olarak sona erdirebilir. Ancak, uygun olmayan zamanda sözleşmeyi sona erdiren taraf, diğerinin bundan doğan zararını gidermekle yükümlüdür. 2. Ölüm, ehliyetin kaybedilmesi ve iflas – Madde 513 Sözleşmeden veya işin niteliğinden aksi anlaşılmadıkça sözleşme, vekilin veya vekâlet verenin ölümü, ehliyetini kaybetmesi ya da iflası ile kendiliğinden sona ermiş olur. Bu hüküm, taraflardan birinin tüzel kişi olması durumunda, bu tüzel kişiliğin sona ermesinde de uygulanır. Vekâletin sona ermesi vekâlet verenin menfaatlerini tehlikeye düşürüyorsa, vekâlet veren veya mirasçısı ya da temsilcisi, işleri kendi başına görebilecek duruma gelinceye kadar, vekil veya mirasçısı ya da temsilcisi, vekâleti ifaya devam etmekle yükümlüdür. II. Hükümleri – Madde 514 Vekilin sözleşmenin sona erdiğini öğrenmeden önce yaptığı işlerden, vekâlet veren ya da mirasçıları sözleşme devam ediyormuş gibi sorumludur. İkinci Ayırım: Kredi Mektubu ve Kredi Emri A. Kredi mektubu – Madde 515 Kredi mektubu, mektup gönderenin gönderilene bir üst sınır belirleyerek veya belirlemeksizin, kredi mektubundan yararlanacak belirli kişiye istemde bulunacağı miktarda para ve benzeri şeyleri verme konusundaki vekâletini içeren belgedir. Kredi mektubu, vekâlet sözleşmesi ve havale hükümlerine tabidir. Üst sınır belirlenmeksizin verilmiş olan kredi mektubunda mektuptan yararlanacak kişi, bu mektupla ilgili olanlar arasındaki ilişkiye açıkça uygun olmayan fazla bir istemde bulunursa mektup gönderilen, durumu gönderene bildirmek ve cevap alıncaya kadar ödemeyi ertelemek zorundadır. Kredi mektubuyla verilen vekâlet, ancak gönderilen tarafından belirli bir miktar için kabul edildiği takdirde geçerli olur. B. Kredi emri I. Tanımı ve şekli – Madde 516 Bir kimse kendi adına ve hesabına kredi emri verenin sorumluluğu altında bir üçüncü kişiye kredi açmak veya krediyi yenilemek için emir almış ve kabul etmişse, kredi emri verilen vekâletini aşmadıkça emri veren, kredi borcundan kefil gibi sorumlu olur. Ancak, kredi emri yazılı olmadıkça emri veren sorumlu olmaz. II. Kredi emrinden yararlananın ehliyetsizliği – Madde 517 Kredi emrini veren, kredi emrinden yararlananın ehliyetsizliğini ileri sürerek kredi emri verilene karşı sorumluluktan kurtulamaz. III. Kredi emri verilenin önel vermesi – Madde 518 Kredi emri verilen, kredi emrinden yararlanana kendiliğinden önel verir veya kendisine talimat verildiği hâlde kredi emrinden yararlanana başvurmayı ihmal ederse, kredi emri veren sorumluluktan kurtulur. IV. Taraflar arasındaki ilişki – Madde 519 Kredi emri veren ile kredi emrinden yararlanan arasındaki ilişkiye, kefil ile asıl borçlu arasındaki ilişkiyi düzenleyen hükümler uygulanır. Üçüncü Ayırım: Simsarlık Sözleşmesi A. Tanımı ve şekli – Madde 520 Simsarlık sözleşmesi, simsarın taraflar arasında bir sözleşme kurulması imkânının hazırlanmasını veya kurulmasına aracılık etmeyi üstlendiği ve bu sözleşmenin kurulması hâlinde ücrete hak kazandığı sözleşmedir. Simsarlık sözleşmesine, kural olarak vekâlete ilişkin hükümler uygulanır. - [Eser Sözleşmesi ve Yayım Sözleşmesine ilişkin Türk Borçlar Kanunu Hükümleri](https://kayseriavukat.org.tr/tbk-yayim-ve-eser-sozlesmesi/): Eser Sözleşmesi ve Yayım Sözleşmesi Türk Borçlar Kanunu Kanun Numarası: 6098 Kabul Tarihi: 11/1/2011 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarih: 4/2/2011 Sayısı: 27836 İkinci Kısım: Özel Borç İlişkileri Yedinci Bölüm: Eser Sözleşmesi A. Tanımı – Madde 470 Eser sözleşmesi, yüklenicinin bir eser meydana getirmeyi, işsahibinin de bunun karşılığında bir bedel ödemeyi üstlendiği sözleşmedir. B. Hükümleri I. Yüklenicinin borçları 1. Genel olarak – Madde 471 Yüklenici, üstlendiği edimleri işsahibinin haklı menfaatlerini gözeterek, sadakat ve özenle ifa etmek zorundadır. Yüklenicinin özen borcundan doğan sorumluluğunun belirlenmesinde, benzer alandaki işleri üstlenen basiretli bir yüklenicinin göstermesi gereken meslekî ve teknik kurallara uygun davranışı esas alınır. Yüklenici, meydana getirilecek eseri doğrudan doğruya kendisi yapmak veya kendi yönetimi altında yaptırmakla yükümlüdür. Ancak, eserin meydana getirilmesinde yüklenicinin kişisel özellikleri önem taşımıyorsa, işi başkasına da yaptırabilir. Aksine âdet veya anlaşma olmadıkça yüklenici, eserin meydana getirilmesi için kullanılacak olan araç ve gereçleri kendisi sağlamak zorundadır. 2. Malzeme bakımından – Madde 472 Malzeme yüklenici tarafından sağlanmışsa yüklenici, bu malzemenin ayıplı olması yüzünden işsahibine karşı, satıcı gibi sorumludur. Malzeme işsahibi tarafından sağlanmışsa yüklenici, onları gereken özeni göstererek kullanmakla ve bundan dolayı hesap ve artanı geri vermekle yükümlüdür. Eser meydana getirilirken, işsahibinin sağladığı malzemenin veya eserin yapılması için gösterdiği yerin ayıplı olduğu anlaşılır veya eserin gereği gibi ya da zamanında meydana getirilmesini tehlikeye düşürecek başka bir durum ortaya çıkarsa, yüklenici bu durumu hemen işsahibine bildirmek zorundadır; bildirmezse bundan doğacak sonuçlardan sorumlu olur. 3. İşe başlama ve yürütme – Madde 473 Yüklenicinin işe zamanında başlamaması veya sözleşme hükümlerine aykırı olarak işi geciktirmesi ya da işsahibine yüklenemeyecek bir sebeple ortaya çıkan gecikme yüzünden bütün tahminlere göre yüklenicinin işi kararlaştırılan zamanda bitiremeyeceği açıkça anlaşılırsa, işsahibi teslim için belirlenen günü beklemek zorunda olmaksızın sözleşmeden dönebilir. Meydana getirilmesi sırasında, eserin yüklenicinin kusuru yüzünden ayıplı veya sözleşmeye aykırı olarak meydana getirileceği açıkça görülüyorsa, işsahibi bunu önlemek üzere vereceği veya verdireceği uygun bir süre içinde yükleniciye, ayıbın veya aykırılığın giderilmesi; aksi takdirde hasar ve masrafları kendisine ait olmak üzere, onarımın veya işe devamın bir üçüncü kişiye verileceği konusunda ihtarda bulunabilir. 4. Ayıp sebebiyle sorumluluk a. Ayıbın belirlenmesi – Madde 474 İşsahibi, eserin tesliminden sonra, işlerin olağan akışına göre imkân bulur bulmaz eseri gözden geçirmek ve ayıpları varsa, bunu uygun bir süre içinde yükleniciye bildirmek zorundadır. Taraflardan her biri, giderini karşılayarak, eserin bilirkişi tarafından gözden geçirilmesini ve sonucun bir raporla belirlenmesini isteyebilir. b. İşsahibinin seçimlik hakları – Madde 475 Eserdeki ayıp sebebiyle yüklenicinin sorumlu olduğu hâllerde işsahibi, aşağıdaki seçimlik haklardan birini kullanabilir: 1. Eser işsahibinin kullanamayacağı veya hakkaniyet gereği kabule zorlanamayacağı ölçüde ayıplı ya da sözleşme hükümlerine aynı ölçüde aykırı olursa sözleşmeden dönme. 2. Eseri alıkoyup ayıp oranında bedelden indirim isteme. 3. Aşırı bir masrafı gerektirmediği takdirde, bütün masrafları yükleniciye ait olmak üzere, eserin ücretsiz onarılmasını isteme. İşsahibinin genel hükümlere göre tazminat isteme hakkı saklıdır. Eser, işsahibinin taşınmazı üzerinde yapılmış olup, sökülüp kaldırılması aşırı zarar doğuracaksa işsahibi, sözleşmeden dönme hakkını kullanamaz. c. İşsahibinin sorumluluğu – Madde 476 Eserin ayıplı olması, yüklenicinin açıkça yaptığı ihtara karşın, işsahibinin verdiği talimattan doğmuş bulunur veya herhangi bir sebeple işsahibine yüklenebilecek olursa işsahibi, eserin ayıplı olmasından doğan haklarını kullanamaz. d. Eserin kabulü – Madde 477 Eserin açıkça veya örtülü olarak kabulünden sonra, yüklenici her türlü sorumluluktan kurtulur; ancak, onun tarafından kasten gizlenen ve usulüne göre gözden geçirme sırasında fark edilemeyecek olan ayıplar için sorumluluğu devam eder. İşsahibi, gözden geçirmeyi ve bildirimde bulunmayı ihmal ederse, eseri kabul etmiş sayılır. Eserdeki ayıp sonradan ortaya çıkarsa işsahibi, gecikmeksizin durumu yükleniciye bildirmek zorundadır; bildirmezse eseri kabul etmiş sayılır. e. Zamanaşımı – Madde 478 Yüklenici ayıplı bir eser meydana getirmişse, bu sebeple açılacak davalar, teslim tarihinden başlayarak, taşınmaz yapılar dışındaki eserlerde iki yılın; taşınmaz yapılarda ise beş yılın ve yüklenicinin ağır kusuru varsa, ayıplı eserin niteliğine bakılmaksızın yirmi yılın geçmesiyle zamanaşımına uğrar. II. İşsahibinin borçları 1. Bedelin muacceliyeti – Madde 479 İşsahibinin bedel ödeme borcu, eserin teslimi anında muaccel olur. Eserin parça parça teslim edilmesi kararlaştırılmış ve bedel parçalara göre belirlenmişse, her parçanın bedeli onun teslimi anında muaccel olur. 2. Bedel a. Götürü bedel  – Madde 480 Bedel götürü olarak belirlenmişse yüklenici, eseri o bedelle meydana getirmekle yükümlüdür. Eser, öngörülenden fazla emek ve masrafı gerektirmiş olsa bile yüklenici, belirlenen bedelin artırılmasını isteyemez. Ancak, başlangıçta öngörülemeyen veya öngörülebilip de taraflarca göz önünde tutulmayan durumlar, taraflarca belirlenen götürü bedel ile eserin yapılmasına engel olur veya son derece güçleştirirse yüklenici, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı veya karşı taraftan beklenemediği takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Dürüstlük kurallarının gerektirdiği durumlarda yüklenici, ancak fesih hakkını kullanabilir. Eser, öngörülenden az emek ve masrafı gerektirmiş olsa bile işsahibi, belirlenen bedelin tamamını ödemekle yükümlüdür. b. Değere göre bedel – Madde 481 Eserin bedeli önceden belirlenmemiş veya yaklaşık olarak belirlenmişse bedel, yapıldığı yer ve zamanda eserin değerine ve yüklenicinin giderine bakılarak belirlenir. C. Sözleşmenin sona ermesi I. Yaklaşık bedelin aşılması – Madde 482 Başlangıçta yaklaşık olarak belirlenen bedelin, işsahibinin kusuru olmaksızın aşırı ölçüde aşılacağı anlaşılırsa işsahibi, eser henüz tamamlanmadan veya tamamlandıktan sonra sözleşmeden dönebilir. Eser, işsahibinin arsası üzerine yapılıyorsa işsahibi, bedelden uygun bir miktarın indirilmesini isteyebileceği gibi, eser henüz tamamlanmamışsa, yükleniciyi işe devamdan alıkoyarak, tamamlanan kısım için hakkaniyete uygun bir bedel ödemek suretiyle sözleşmeyi feshedebilir. II. Eserin yok olması – Madde 483 Eser teslimden önce beklenmedik olay sonucu yok olursa işsahibi, eseri teslim almada temerrüde düşmedikçe yüklenici, yaptığı işin ücretini ve giderlerinin ödenmesini isteyemez. Bu durumda malzemeye gelen hasar, onu sağlayana ait olur. Eserin işsahibince verilen malzeme veya gösterilen arsanın ayıbı veya işsahibinin talimatına uygun yapılması yüzünden yok olması durumunda yüklenici, doğabilecek olumsuz sonuçları zamanında bildirmişse, yaptığı işin değerini ve bu değere girmeyen giderlerinin ödenmesini isteyebilir. İşsahibinin kusuru varsa, yüklenicinin ayrıca zararının giderilmesini de isteme hakkı vardır. III. Tazminat karşılığı fesih  – Madde 484 İşsahibi, eserin tamamlanmasından önce yapılmış olan kısmın karşılığını ödemek ve yüklenicinin bütün zararlarını gidermek koşuluyla sözleşmeyi feshedebilir. IV. İşsahibi yüzünden ifanın imkânsızlaşması – Madde 485 Eserin tamamlanması, işsahibi ile ilgili beklenmedik olay dolayısıyla imkânsızlaşırsa yüklenici, yaptığı işin değerini ve bu değere girmeyen giderlerini isteyebilir. İfa imkânsızlığının ortaya çıkmasında işsahibi kusurluysa, yüklenicinin ayrıca tazminat isteme hakkı vardır. V. Yüklenicinin ölümü veya yeteneğini kaybetmesi – Madde 486 Yüklenicinin kişisel özellikleri göz önünde tutularak yapılmış olan sözleşme, onun - [Hizmet Sözleşmesi ve Pazarlamacılık Sözleşmesine ilişkin Türk Borçlar Kanunu Hükümleri](https://kayseriavukat.org.tr/tbk-hizmet-sozlesmesi/): Hizmet Sözleşmesi ile Pazarlamacılık Sözleşmesi Türk Borçlar Kanunu Kanun Numarası: 6098 Kabul Tarihi: 11/1/2011 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarih: 4/2/2011 Sayısı: 27836 İkinci Kısım: Özel Borç İlişkileri Altıncı Bölüm: Hizmet Sözleşmeleri Birinci Ayırım: Genel Hizmet Sözleşmesi A. Tanımı – Madde 393 Hizmet sözleşmesi, işçinin işverene bağımlı olarak belirli veya belirli olmayan süreyle işgörmeyi ve işverenin de ona zamana veya yapılan işe göre ücret ödemeyi üstlendiği sözleşmedir. İşçinin işverene bir hizmeti kısmi süreli olarak düzenli biçimde yerine getirmeyi üstlendiği sözleşmeler de hizmet sözleşmesidir. Genel hizmet sözleşmesine ilişkin hükümler, kıyas yoluyla çıraklık sözleşmesine de uygulanır; özel kanun hükümleri saklıdır. B. Kurulması – Madde 394 Hizmet sözleşmesi, kanunda aksine bir hüküm olmadıkça özel bir şekle bağlı değildir. Bir kimse, durumun gereklerine göre ancak ücret karşılığında yapılabilecek bir işi belli bir zaman için görür ve bu iş de işveren tarafından kabul edilirse, aralarında hizmet sözleşmesi kurulmuş sayılır. Geçersizliği sonradan anlaşılan hizmet sözleşmesi, hizmet ilişkisi ortadan kaldırılıncaya kadar, geçerli bir hizmet sözleşmesinin bütün hüküm ve sonuçlarını doğurur. C. İşçinin borçları I. Bizzat çalışma borcu – Madde 395 Sözleşmeden veya durumun gereğinden aksi anlaşılmadıkça, işçi yüklendiği işi bizzat yapmakla yükümlüdür. II. Özen ve sadakat borcu – Madde 396 İşçi, yüklendiği işi özenle yapmak ve işverenin haklı menfaatinin korunmasında sadakatle davranmak zorundadır. İşçi, işverene ait makineleri, araç ve gereçleri, teknik sistemleri, tesisleri ve taşıtları usulüne uygun olarak kullanmak ve bunlarla birlikte işin görülmesi için kendisine teslim edilmiş olan malzemeye özen göstermekle yükümlüdür. İşçi, hizmet ilişkisi devam ettiği sürece, sadakat borcuna aykırı olarak bir ücret karşılığında üçüncü kişiye hizmette bulunamaz ve özellikle kendi işvereni ile rekabete girişemez. İşçi, iş gördüğü sırada öğrendiği, özellikle üretim ve iş sırları gibi bilgileri, hizmet ilişkisinin devamı süresince kendi yararına kullanamaz veya başkalarına açıklayamaz. İşverenin haklı menfaatinin korunması için gerekli olduğu ölçüde işçi, hizmet ilişkisinin sona ermesinden sonra da sır saklamakla yükümlüdür. III. Teslim ve hesap verme borcu – Madde 397 İşçi, üstlendiği işin görülmesi sırasında üçüncü kişiden işveren için aldığı şeyleri ve özellikle paraları derhâl ona teslim etmek ve bunlar hakkında hesap vermekle yükümlüdür. İşçi, hizmetin ifasından dolayı elde ettiği şeyleri de derhâl işverene teslim etmekle yükümlüdür. IV. Fazla çalışma borcu – Madde 398 Fazla çalışma, ilgili kanunlarda belirlenen normal çalışma süresinin üzerinde ve işçinin rızasıyla yapılan çalışmadır. Ancak, normal süreden daha fazla çalışmayı gerektiren bir işin yerine getirilmesi zorunluluğu doğar, işçi bunu yapabilecek durumda bulunur ve aynı zamanda kaçınması da dürüstlük kurallarına aykırı olursa işçi, karşılığı verilmek koşuluyla, fazla çalışmayı yerine getirmekle yükümlüdür. Özel kanunlardaki hükümler saklıdır. V. Düzenlemelere ve talimata uyma borcu – Madde 399 İşveren, işin görülmesi ve işçilerin işyerindeki davranışlarıyla ilgili genel düzenlemeler yapabilir ve onlara özel talimat verebilir. İşçiler, bunlara dürüstlük kurallarının gerektirdiği ölçüde uymak zorundadırlar. VI. İşçinin sorumluluğu – Madde 400 İşçi, işverene kusuruyla verdiği her türlü zarardan sorumludur. Bu sorumluluğun belirlenmesinde; işin tehlikeli olup olmaması, uzmanlığı ve eğitimi gerektirip gerektirmemesi ile işçinin işveren tarafından bilinen veya bilinmesi gereken yetenek ve nitelikleri göz önünde tutulur. D. İşverenin borçları I. Ücret ödeme borcu 1. Ücret a. Genel olarak – Madde 401 İşveren, işçiye sözleşmede veya toplu iş sözleşmesinde belirlenen; sözleşmede hüküm bulunmayan hâllerde ise, asgari ücretten az olmamak üzere emsal ücreti ödemekle yükümlüdür. b. Fazla çalışma ücreti – Madde 402 İşveren, fazla çalışma için işçiye normal çalışma ücretini en az yüzde elli fazlasıyla ödemekle yükümlüdür. İşveren, işçinin rızasıyla fazla çalışma ücreti yerine, uygun bir zamanda fazla çalışmayla orantılı olarak izin verebilir. c. İşin sonucundan pay alma – Madde 403 Sözleşmeyle işçiye ücretle birlikte üretilenden, cirodan veya kârdan belli bir pay verilmesi kararlaştırılmışsa, hesap dönemi sonunda bu pay, yasal hükümler veya genellikle kabul edilmiş ticari esaslar göz önünde tutularak belirlenir. İşçiye belli bir pay verilmesi kararlaştırılan hâllerde, payın hesaplanmasında uyuşulamazsa işveren, işçiye veya onun yerine, birlikte kararlaştırdıkları ya da hâkimin atadığı bilirkişiye bilgi vermek ve bilginin dayanağını oluşturan işletmeyle ilgili defter ve belgeleri incelemesine sunmak; kârdan bir pay verilmesi kararlaştırılmışsa, işveren işçiye, istemi üzerine ayrıca yıl sonu kâr zarar cetvelini vermek zorundadır. d. Aracılık ücreti – Madde 404 İşçiye belli işlerde aracılık yapması karşılığında işverence bir ücret ödeneceği kararlaştırılmışsa, aracılık yapılan işlemin üçüncü kişi ile geçerli olarak kurulmasıyla işçinin istem hakkı doğar. Borçların kısım kısım ifa edileceği sözleşmeler ile sigorta sözleşmelerinde, her kısma ilişkin ücret isteminin bu kısma ilişkin borcun muaccel olmasıyla veya yerine getirilmesiyle doğacağı yazılı olarak kararlaştırılabilir. İşçinin aracılığı suretiyle işveren ile üçüncü kişi arasında kurulan sözleşme, işveren tarafından kusuru olmaksızın ifa edilmezse veya üçüncü kişi borçlarını yerine getirmezse, ücret istemine yönelik hak sona erer. Sadece kısmi ifa hâlinde, ücretten orantılı olarak indirim yapılır. Sözleşmeyle işçiye, kendisine ödenecek aracılık ücretinin hesabını tutma yükümlülüğü getirilmemişse, işveren işçiye ücretin muaccel olduğu her dönem için, bu ücrete tabi işlemleri de içeren yazılı hesap vermekle yükümlüdür. Hesabı gözden geçirme ihtiyacı ortaya çıkarsa işveren, işçiye veya onun yerine, birlikte kararlaştırdıkları ya da hâkimin atadığı bilirkişiye bilgi vermek ve bilginin dayanağını oluşturan işletmeyle ilgili defter ve belgeleri onun incelemesine sunmak zorundadır. e. İkramiye – Madde 405 İşveren, bayram, yılbaşı ve doğum günü gibi belirli günler dolayısıyla işçilerine özel ikramiye verebilir. Ancak, işçilerin ikramiyeyi istem hakları bu konuda anlaşmanın veya çalışma şartının ya da işverenin tek taraflı taahhüdünün varlığı hâlinde doğar. Hizmet sözleşmesi ikramiyenin verildiği dönemden önce sona ermişse, ikramiyenin çalıştığı süreye yansıyan bölümü ödenir. 2. Ücretin ödenmesi a. Ödeme süresi – Madde 406 Aksine âdet olmadıkça, işçiye ücreti her ayın sonunda ödenir. Ancak, hizmet sözleşmesi veya toplu iş sözleşmesiyle daha kısa ödeme süreleri belirlenebilir. Daha kısa bir ödeme süresi kararlaştırılmamışsa veya aksine âdet yoksa, aracılık ücreti her ayın sonunda ödenir. Ancak, işlemlerin yapılması altı aydan daha uzun bir süre gerektirdiği takdirde, aracılık ücreti asıl ücrete ek olarak kararlaştırılmışsa, yazılı anlaşmayla ödeme daha ileri bir tarihe bırakılabilir. Asıl ücrete ek olarak üretilenden pay verilmesi öngörülen hâllerde, ürün payı belirlenir belirlenmez, cirodan veya kârdan pay verilmesi kararlaştırılan hâllerde ise payın, hesap dönemini izleyen en geç üç ay içinde belirlenerek ödenmesi şarttır. İşveren, işçiye zorunlu ihtiyacının ortaya çıkması hâlinde ve hakkaniyet gereği ödeyebilecek durumda ise, hizmetiyle orantılı olarak avans vermekle yükümlüdür. b. Ücretin korunması – Madde 407 Çalıştırılan işçilerin ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkaktan o ay içinde ödenenlerin özel olarak açılan banka - [Kira Sözleşmesi ile Konut ve Çatılı İşyeri Kiraları ve Ürün Kirasına ilişkin Türk Borçlar Kanunu Hükümleri](https://kayseriavukat.org.tr/tbk-kira-sozlesmesi/): Kira Sözleşmesi ile Konut ve Çatılı İşyeri Kiraları ve Ürün Kirası Türk Borçlar Kanunu Kanun Numarası: 6098 Kabul Tarihi: 11/1/2011 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarih: 4/2/2011 Sayısı: 27836 İkinci Kısım: Özel Borç İlişkileri Dördüncü Bölüm: Kira Sözleşmesi Birinci Ayırım: Genel Hükümler A. Tanımı – Madde 299 Kira sözleşmesi, kiraya verenin bir şeyin kullanılmasını veya kullanmayla birlikte ondan yararlanılmasını kiracıya bırakmayı, kiracının da buna karşılık kararlaştırılan kira bedelini ödemeyi üstlendiği sözleşmedir. B. Kira süresi – Madde 300 Kira sözleşmesi, belirli ve belirli olmayan bir süre için yapılabilir. Kararlaştırılan sürenin geçmesiyle herhangi bir bildirim olmaksızın sona erecek kira sözleşmesi belirli sürelidir; diğer kira sözleşmeleri belirli olmayan bir süre için yapılmış sayılır. C. Kiraya verenin borçları I. Teslim borcu – Madde 301 Kiraya veren, kiralananı kararlaştırılan tarihte, sözleşmede amaçlanan kullanıma elverişli bir durumda teslim etmek ve sözleşme süresince bu durumda bulundurmakla yükümlüdür. Bu hüküm, konut ve çatılı işyeri kiralarında kiracı aleyhine değiştirilemez; diğer kira sözleşmelerinde ise, kiracı aleyhine genel işlem koşulları yoluyla bu hükme aykırı düzenleme yapılamaz. II. Vergi ve benzeri yükümlülüklere katlanma borcu – Madde 302 Kiralananla ilgili zorunlu sigorta, vergi ve benzeri yükümlülüklere, aksi kararlaştırılmamış veya kanunda öngörülmemiş ise, kiraya veren katlanır. III. Yan giderlere katlanma borcu – Madde 303 Kiraya veren, kiralananın kullanımıyla ilgili olmak üzere, kendisi veya üçüncü kişi tarafından yapılan yan giderlere katlanmakla yükümlüdür. IV. Kiraya verenin kiralananın ayıplarından sorumluluğu 1. Kiralananın teslim anındaki ayıplarından sorumluluk – Madde 304 Kiralananın önemli ayıplarla teslimi hâlinde kiracı, borçlunun temerrüdüne veya kiraya verenin kiralananın sonradan ayıplı duruma gelmesinden doğan sorumluluğuna ilişkin hükümlere başvurabilir. Kiralananın önemli olmayan ayıplarla tesliminde ise kiracı, kiralananda sonradan ortaya çıkan ayıplardan dolayı kiraya verenin sorumluluğuna ilişkin hükümlere başvurabilir. 2. Kiralananın sonradan ayıplı hâle gelmesinden sorumluluk a. Genel olarak – Madde 305 Kiralanan sonradan ayıplı duruma gelirse kiracı, kiraya verenden ayıpların giderilmesini veya kira bedelinden ayıpla orantılı bir indirim yapılmasını ya da zararının giderilmesini isteyebilir. Ancak, zararın giderilmesi istemi diğer seçimlik hakların kullanılmasını önlemez. Önemli ayıp durumunda kiracının sözleşmeyi fesih hakkı saklıdır. b. Ayıbın giderilmesini isteme ve fesih – Madde 306 Kiracı, kiraya verenden kiralanandaki ayıbın uygun bir sürede giderilmesini isteyebilir; bu sürede ayıp giderilmezse kiracı, ayıbı kiraya veren hesabına gidertebilir ve bundan doğan alacağını kira bedelinden indirebilir veya kiralananın ayıpsız bir benzeri ile değiştirilmesini isteyebilir. Ayıbın, kiralananın öngörülen kullanıma elverişliliğini ortadan kaldırması ya da önemli ölçüde engellemesi ve verilen sürede giderilmemesi hâlinde kiracı, sözleşmeyi feshedebilir. Kiraya veren, kiralanandaki ayıbı gidermek yerine, uygun bir süre içinde ayıpsız benzeriyle değiştirebilir. Kiraya veren, kiracıya aynı malın ayıpsız bir benzerini hemen vererek ve uğradığı zararın tamamını gidererek, onun seçimlik haklarını kullanmasını önleyebilir. c. Kira bedelinin indirilmesi – Madde 307 Kiracı, kiralananın kullanımını etkileyen ayıpların varlığı hâlinde, bu ayıpların kiraya veren tarafından öğrenilmesinden ayıbın giderilmesine kadar geçen süre için, kira bedelinden ayıpla orantılı bir indirim yapılmasını isteyebilir. d. Zararın giderimi – Madde 308 Kiraya veren, kusuru olmadığını ispat etmedikçe, kiralananın ayıplı olmasından doğan zararları kiracıya ödemekle yükümlüdür. V. Üçüncü kişinin ileri sürdüğü haklar sebebiyle sorumluluk 1. Zapttan sorumluluk – Madde 309 Bir üçüncü kişinin kiralananda kiracının hakkıyla bağdaşmayan bir hak ileri sürmesi durumunda kiraya veren, kiracının bildirimi üzerine davayı üstlenmek ve kiracının uğradığı her türlü zararı gidermekle yükümlüdür. 2. Üçüncü kişinin sözleşmenin kurulmasından sonra üstün hak sahibi olması a. Kiralananın el değiştirmesi – Madde 310 Sözleşmenin kurulmasından sonra kiralanan herhangi bir sebeple el değiştirirse, yeni malik kira sözleşmesinin tarafı olur. Kamulaştırmaya ilişkin hükümler saklıdır. b. Üçüncü kişinin sınırlı ayni hak sahibi olması – Madde 311 Sözleşmenin kurulmasından sonra üçüncü bir kişi, kiralanan üzerinde kiracının hakkını etkileyen bir ayni hak sahibi olursa, kiralananın el değiştirmesiyle ilgili hükümler kıyas yoluyla uygulanır. c. Tapu siciline şerh – Madde 312 Taşınmaz kiralarında, sözleşmeyle kiracının kiracılık hakkının tapu siciline şerhi kararlaştırılabilir. D. Kiracının borçları I. Kira bedelini ödeme borcu 1. Genel olarak – Madde 313 Kiracı, kira bedelini ödemekle yükümlüdür. 2. İfa zamanı – Madde 314 Kiracı, aksine sözleşme ve yerel âdet olmadıkça, kira bedelini ve gerekiyorsa yan giderleri, her ayın sonunda ve en geç kira süresinin bitiminde ödemekle yükümlüdür. 3. Kiracının temerrüdü – Madde 315 Kiracı, kiralananın tesliminden sonra muaccel olan kira bedelini veya yan gideri ödeme borcunu ifa etmezse, kiraya veren kiracıya yazılı olarak bir süre verip, bu sürede de ifa etmeme durumunda, sözleşmeyi feshedeceğini bildirebilir. Kiracıya verilecek süre en az on gün, konut ve çatılı işyeri kiralarında ise en az otuz gündür. Bu süre, kiracıya yazılı bildirimin yapıldığı tarihi izleyen günden itibaren işlemeye başlar. II. Özenle kullanma ve komşulara saygı gösterme borcu – Madde 316 Kiracı, kiralananı, sözleşmeye uygun olarak özenle kullanmak ve kiralananın bulunduğu taşınmazda oturan kişiler ile komşulara gerekli saygıyı göstermekle yükümlüdür. Kiracının bu yükümlülüğüne aykırı davranması durumunda kiraya veren, konut ve çatılı işyeri kirasında, en az otuz gün süre vererek, aykırılığın giderilmesi, aksi takdirde sözleşmeyi feshedeceği konusunda yazılı bir ihtarda bulunur. Diğer kira ilişkilerinde ise, kiraya veren, kiracıya önceden bir ihtarda bulunmaksızın, yazılı bir bildirimle sözleşmeyi hemen feshedebilir. Konut ve çatılı işyeri kirasında, kiracının kiralanana kasten ağır bir zarar vermesi, kiracıya verilecek sürenin yararsız olacağının anlaşılması veya kiracının bu yükümlülüğe aykırı davranışının kiraya veren veya aynı taşınmazda oturan kişiler ile komşular bakımından çekilmez olması durumlarında kiraya veren, yazılı bir bildirimle sözleşmeyi hemen feshedebilir. III. Temizlik ve bakım giderlerini ödeme borcu – Madde 317 Kiracı, kiralananın olağan kullanımı için gerekli temizlik ve bakım giderlerini ödemekle yükümlüdür. Bu konuda yerel âdete de bakılır. IV. Ayıpları kiraya verene bildirme borcu – Madde 318 Kiracı, kendisinin gidermekle yükümlü olmadığı ayıpları kiraya verene gecikmeksizin bildirmekle yükümlüdür; aksi takdirde bundan doğan zarardan sorumludur. V. Ayıpların giderilmesine ve kiralananın gösterilmesine katlanma borcu – Madde 319 Kiracı, kiralananın ayıplarının giderilmesine ya da zararların önlenmesine yönelik çalışmalara katlanmakla yükümlüdür. Kiracı, bakım, satış ya da sonraki kiralama için zorunlu olduğu ölçüde, kiraya verenin ve onun belirlediği üçüncü kişinin kiralananı gezip görmesine izin vermekle yükümlüdür. Kiraya veren, çalışmaları ve kiralananın gezilip görüleceğini uygun bir süre önce kiracıya bildirmek ve bunların yapıldığı sırada kiracının yararlarını göz önünde tutmak zorundadır. Kiracının kira bedelinin indirilmesine ve zararının giderilmesine ilişkin hakları saklıdır. E. Özel durumlar I. Kiralananda yenilik ve değişiklik yapılması 1. Kiraya veren tarafından – Madde 320 Kiraya veren, kiralananda, kira sözleşmesinin feshini gerektirmeyen ve kiracıdan - [Bağışlama Sözleşmesi ile Mal Değişim ve Ödünç Sözleşmesine ilişkin Türk Borçlar Kanunu Hükümleri](https://kayseriavukat.org.tr/tbk-bagislama-sozlesmesi/): Bağışlama Sözleşmesi, Mal Değişim ve Ödünç Sözleşmesi Türk Borçlar Kanunu Kanun Numarası: 6098 Kabul Tarihi: 11/1/2011 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarih: 4/2/2011 Sayısı: 27836 İkinci Kısım: Özel Borç İlişkileri İkinci Bölüm: Mal Değişim Sözleşmesi A. Tanımı – Madde 282 Mal değişim sözleşmesi, taraflardan birinin diğer tarafa bir veya birden çok şeyin zilyetlik ve mülkiyetini, diğer tarafın da karşı edim olarak başka bir veya birden çok şeyin zilyetlik ve mülkiyetini devretmeyi üstlendiği sözleşmedir. B. Tabi olduğu hükümler – Madde 283 Satış sözleşmesine ilişkin hükümler, mal değişim sözleşmesine de uygulanır; buna göre taraflardan her biri, vermeyi üstlendiği şey bakımından satıcı, kendisine verilmesi üstlenilen şey bakımından alıcı durumundadır. C. Zapttan ve ayıptan sorumluluk – Madde 284 Satış sözleşmesinin zapttan ve ayıptan sorumluluğa ilişkin hükümleri uygun düştüğü ölçüde, mal değişim sözleşmesine de uygulanır. Üçüncü Bölüm: Bağışlama Sözleşmesi A. Tanımı – Madde 285 Bağışlama sözleşmesi, bağışlayanın sağlararası sonuç doğurmak üzere, malvarlığından bağışlanana karşılıksız olarak bir kazandırma yapmayı üstlendiği sözleşmedir. Henüz edinilmemiş olan bir haktan feragat etmek veya bir mirası reddetmek, bağışlama değildir. Ahlaki bir ödevin yerine getirilmesi de bağışlama sayılmaz. B. Bağışlama ehliyeti I. Bağışlayan için – Madde 286 Fiil ehliyetine sahip olan herkes, eşler arasındaki mal rejiminden veya miras hukukundan doğan sınırlamalar saklı kalmak üzere, bağışlama yapabilir. Bağışlamayı izleyen bir yıl içinde başlatılmış bir yargılama sonucunda bağışlayanın, savurganlığı yüzünden kısıtlanmasına karar verilirse, o bağışlama mahkemece iptal edilebilir. II. Bağışlanan için – Madde 287 Fiil ehliyeti bulunmayan kişi ayırt etme gücüne sahipse, bağışlamayı kabul edebilir. Ancak, bağışlananın yasal temsilcisi bu kişinin bağışlamayı kabulünü yasaklar veya bağışlanılan şeyin geri verilmesini emrederse, bağışlama ortadan kalkar. C. Kurulması I. Bağışlama sözü verme – Madde 288 Bağışlama sözü vermenin geçerliliği, bu sözleşmenin yazılı şekilde yapılmasına bağlıdır. Bir taşınmazın veya taşınmaz üzerindeki ayni bir hakkın bağışlanması sözü vermenin geçerliliği, ancak resmî şekilde yapılmış olmasına bağlıdır. Şekle uyulmaması sebebiyle geçersiz olan bağışlama sözü verme, bağışlayan tarafından yerine getirildiğinde, elden bağışlama hükmündedir. Ancak, geçerliliği resmî şekle bağlanmış olan bağışlamalarda bu hüküm uygulanmaz. II. Elden bağışlama – Madde 289 Elden bağışlama, bağışlayanın bir taşınırını bağışlanana teslim etmesiyle kurulmuş olur. III. Koşullu bağışlama – Madde 290 Bağışlama, bir koşula bağlanarak yapılabilir. Yerine getirilmesi bağışlayanın ölümüne bağlı olan bağışlamada, vasiyete ilişkin hükümler uygulanır. IV. Yüklemeli bağışlama – Madde 291 Bağışlayan bağışlamasına yüklemeler koyabilir. Bağışlayan, sözleşme gereğince bağışlanan tarafından kabul edilmiş olan yüklemelerin yerine getirilmesini isteyebilir. Kamu yararına olarak bağışlamaya konulmuş olan bir yüklemenin yerine getirilmesini isteme yetkisi, bağışlayanın ölümünden sonra, ilgili kamu kurumuna geçer. Bağışlama konusunun değeri, yüklemenin yerine getirilmesi masraflarını karşılamaz ve aşan kısım kendisine ödenmezse bağışlanan, yüklemeyi yerine getirmekten kaçınabilir. V. Bağışlayana dönme koşullu bağışlama – Madde 292 Bağışlayan, bağışlananın kendisinden önce ölmesi durumunda, bağışlama konusunun kendisine dönmesi koşulunu koyabilir. Bağışlama konusu, taşınmaza veya taşınmaz üzerindeki bir ayni hakka ilişkin ise, bağışlayana dönme koşulu tapu siciline şerh verilebilir. VI. Bağışlama önerisinin geri alınması – Madde 293 Bir kimse başkasına bağışlamayı önerdiği bir malı, başka mallarından fiilen ayırmış olsa bile, bağışlananın kabulüne kadar, bağışlama önerisini geri alabilir. D. Bağışlayanın sorumluluğu – Madde 294 Bağışlayan, bağışlamadan doğan zarardan bu zarara ağır kusuruyla sebep olmadıkça, bağışlanana karşı sorumlu değildir. Bağışlayan, bağışlanılan şey veya alacak hakkında ayrıca garanti sözü vermişse, bununla sorumlu olur. E. Bağışlamanın ortadan kalkması I. Bağışlamanın geri alınması – Madde 295 Bağışlayan, aşağıdaki durumlardan biri gerçekleşmişse, elden bağışlamayı veya yerine getirdiği bağışlama sözünü geri alabilir ve bağışlananın istem tarihindeki zenginleşmesi ölçüsünde, bağışlama konusunun geri verilmesini isteyebilir: 1. Bağışlanan, bağışlayana veya yakınlarından birine karşı ağır bir suç işlemişse. 2. Bağışlanan, bağışlayana veya onun ailesinden bir kimseye karşı kanundan doğan yükümlülüklerine önemli ölçüde aykırı davranmışsa. 3. Bağışlanan, yüklemeli bağışlamada haklı bir sebep olmaksızın yüklemeyi yerine getirmemişse. II. Bağışlama sözü vermenin geri alınması ve ifadan kaçınma – Madde 296 Bağışlama sözü veren, aşağıdaki durumlarda sözünü geri alabilir ve onu ifadan kaçınabilir: 1. Elden bağışlanılan bir malın geri verilmesini isteyebileceği sebeplerden biri varsa. 2. Mali durumu, sonradan sözün yerine getirilmesini kendisi için olağanüstü ağır kılacak ölçüde değişmişse. 3. Bağışlama sözü verdikten sonra, kendisi için yeni aile yükümlülükleri doğmuş veya bu yükümlülükleri önemli ölçüde ağırlaşmışsa. Bağışlama sözü verenin borcunu ödeme güçsüzlüğü belirlenir veya iflasına karar verilirse, ifa yükümlülüğü ortadan kalkar. III. Geri alma hakkının süresi ve mirasçılara geçmesi – Madde 297 Bağışlayan, geri alma sebebini öğrendiği günden başlayarak bir yıl içinde bağışlamayı geri alabilir. Bağışlayan bir yıllık süre dolmadan ölürse, geri alma hakkı mirasçılarına geçer ve mirasçıları bu sürenin sona ermesine kadar bu hakkı kullanabilirler. Bağışlayan, sağlığında geri alma sebebini öğrenememişse, mirasçıları, ölümünden başlayarak bir yıl içinde bağışlamayı geri alma hakkını kullanabilirler. Bağışlanan, bağışlayanı kasten ve hukuka aykırı olarak öldürür veya onun geri alma hakkını kullanmasını engellerse, mirasçıları bağışlamayı geri alabilirler. IV. Bağışlayanın ölümü – Madde 298 Aksi kararlaştırılmamışsa, dönemsel edimleri içeren bağışlama, bağışlayanın ölümüyle sona erer. Dördüncü Bölüm: Kira Sözleşmesi Türk Borçlar Kanunu’nun Özel Borç İlişkileri başlıklı İkinci Kısmının Birinci Bölümünde “Kira Sözleşmesi” üst başlığı altında düzenlenen 299. ilâ 378. maddelerine sitemizden ulaşabilirsiniz. Beşinci Bölüm: Ödünç Sözleşmeleri Birinci Ayırım: Kullanım Ödüncü A. Tanımı – Madde 379 Kullanım ödüncü sözleşmesi, ödünç verenin bir şeyin karşılıksız olarak kullanılmasını ödünç alana bırakmayı ve ödünç alanın da o şeyi kullandıktan sonra geri vermeyi üstlendiği sözleşmedir. B. Hükümleri I. Ödünç alanın kullanım hakkı – Madde 380 Ödünç alan, ödünç konusunu ancak sözleşmede kararlaştırılan şekilde, sözleşmede hüküm yoksa niteliğine veya özgülendiği amaca göre kullanabilir. Ödünç alan, ödünç konusunu başkasına kullandıramaz. Ödünç alan, bu hükümlere aykırı davrandığı durumlarda, beklenmedik hâllerden doğan zararlardan da sorumludur. Ancak, bu hükümlere uymuş olsaydı bile zararın doğacağını ispat ederse sorumluluktan kurtulur. II. Bakım ve koruma giderleri – Madde 381 Ödünç alan, ödünç konusunun olağan bakım ve koruma giderlerini karşılamakla yükümlüdür. Ödünç alan, ödünç verenin yararına yapmak zorunda kaldığı olağanüstü giderlerin ödenmesini isteyebilir. III. Müteselsil sorumluluk – Madde 382 Bir şeyi birlikte ödünç alanlar, ondan müteselsilen sorumlu olurlar. C. Sona ermesi I. Amacı belirlenmiş kullanmada – Madde 383 Kullanma için belirli bir süre öngörülmemişse, ödünç alanın, ödünç konusunu sözleşme uyarınca kullanmış olmasıyla veya kullanabilecek kadar bir zaman geçmesiyle sözleşme sona erer. Ödünç alan, ödünç konusunu sözleşmeye aykırı olarak kullanır, onu bozar veya kullanmak için başka bir kimseye verirse ya da önceden bilinmeyen bir durum yüzünden ödünç verenin ivedi gereksinimi ortaya çıkarsa, ödünç veren o - [Satış Sözleşmesi, Taşınır Satışı ve Taşınmaz Satışına ilişkin Türk Borçlar Kanunu Hükümleri](https://kayseriavukat.org.tr/tbk-satis-sozlesmesi/): Satış Sözleşmesi, Taşınır Satışı ve Taşınmaz Satışı Türk Borçlar Kanunu Kanun Numarası: 6098 Kabul Tarihi: 11/1/2011 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarih: 4/2/2011 Sayısı: 27836 İkinci Kısım: Özel Borç İlişkileri Birinci Bölüm: Satış Sözleşmesi Birinci Ayırım: Genel Hükümler A. Tanımı ve hükümleri – Madde 207 Satış sözleşmesi, satıcının, satılanın zilyetlik ve mülkiyetini alıcıya devretme, alıcının ise buna karşılık bir bedel ödeme borcunu üstlendiği sözleşmedir. Sözleşme ile aksi kararlaştırılmadıkça veya aksine bir âdet bulunmadıkça, satıcı ve alıcı borçlarını aynı anda ifa etmekle yükümlüdürler. Durum ve koşullara göre belirlenmesi mümkün olan bedel, kararlaştırılmış bedel hükmündedir. B. Yarar ve hasar – Madde 208 Kanundan, durumun gereğinden veya sözleşmede öngörülen özel koşullardan doğan ayrık hâller dışında, satılanın yarar ve hasarı; taşınır satışlarında zilyetliğin devri, taşınmaz satışlarında ise tescil anına kadar satıcıya aittir. Taşınır satışlarında, alıcının satılanın zilyetliğini devralmada temerrüde düşmesi durumunda zilyetliğin devri gerçekleşmişçesine satılanın yarar ve hasarı alıcıya geçer. Satıcı alıcının isteği üzerine satılanı ifa yerinden başka bir yere gönderirse, yarar ve hasar, satılanın taşıyıcıya teslim edildiği anda alıcıya geçer. İkinci Ayırım: Taşınır Satışı A. Konusu – Madde 209 Taşınır satışı, Türk Medenî Kanunu uyarınca taşınmaz sayılanlar dışında kalan ve diğer kanunlarda taşınır olarak belirtilen şeylerin satışıdır. Ürünler, bir yapının yıkıntıları ve taş ocağından çıkarılacak taşlar gibi, taşınmazdan ayrıldıktan sonra mülkiyeti devredilecek bütünleyici parçaların satılması da taşınır satışıdır. B. Satıcının borçları I. Zilyetliğin devri 1. Kural – Madde 210 Satıcı, satılanın mülkiyetini geçirmek amacıyla, zilyetliğini alıcıya devretmekle yükümlüdür. 2. Devir ve taşıma giderleri – Madde 211 Aksine sözleşme veya âdet yoksa, ölçme ve tartma gibi devir giderleri satıcıya, satılanı devralmak üzere yapılan giderler ve satılanın ifa yerinden başka yere taşınması gerektiğinde, taşıma giderleri alıcıya aittir. Gidersiz devir kararlaştırılmışsa, satıcı taşıma giderlerini üstlenmiş sayılır. Liman ve gümrük giderleri olmaksızın devir kararlaştırılmışsa satıcı, dış satım, transit ve dış alım vergilerini üstlenmiş sayılır; ancak satılanın alıcı tarafından devralındığı sırada ödenmiş olan tüketim vergilerini üstlenmiş sayılmaz. 3. Satıcının temerrüdü a. Kural ve ayrık durum – Madde 212 Satıcının temerrüdü hâlinde, borçlunun temerrüdüne ilişkin genel hükümler uygulanır. Zilyetliğin devri için belirli bir süre konulmuş olan ticari satışlarda, satıcı temerrüde düşerse alıcının, devir isteminden vazgeçerek borcun ifa edilmemesinden doğan zararının giderilmesini istediği kabul edilir. Alıcı, satılanın devredilmesini isteme niyetinde ise, belirlenen sürenin bitiminde bunu satıcıya hemen bildirmek zorundadır. b. Giderim borcu ve kapsamı – Madde 213 Borcunu ifa etmeyen satıcı, alıcının bu yüzden uğradığı zararı gidermekle yükümlüdür. Satıcı borcunu ifa etmezse alıcı, satış bedeli ile kendisine devredilmeyen satılanın yerine, bir başkasını satın almak için dürüstlük kurallarına uygun olarak ödediği bedel arasındaki farka göre hesaplanacak zararın giderilmesini isteyebilir. Satılan, borsada kayıtlı veya piyasa fiyatı bulunan mallardan ise alıcı, onun yerine bir başkasını satın alma zorunda olmaksızın, satış bedeli ile belirlenmiş ifa günündeki piyasa fiyatı arasındaki farka göre hesaplanacak zararın giderilmesini isteyebilir. II. Zapttan sorumluluk 1. Konusu – Madde 214 Satış sözleşmesinin kurulduğu sırada var olan bir hak dolayısıyla, satılanın tamamı veya bir kısmı bir üçüncü kişi tarafından alıcının elinden alınırsa satıcı, bundan dolayı alıcıya karşı sorumlu olur. Alıcı, elinden alınma tehlikesini sözleşmenin kurulduğu sırada biliyor idiyse satıcı, ayrıca üstlenmiş olmadıkça bundan dolayı sorumlu olmaz. Satıcı, üçüncü kişinin hakkını gizlemişse, sorumluluğunu kaldırma veya sınırlama konusunda yapılmış olan anlaşma kesin olarak hükümsüzdür. 2. Yargılama usulü a. Davanın bildirimi – Madde 215 Satılanın elinden alınması tehlikesi ile karşılaşan alıcı, kendisine karşı açılan davayı satıcıya bildirdiği zaman satıcı, durumun gereğine göre ve yargılama usulü uyarınca ya alıcının yanında davaya katılmak ya da alıcı yerine geçerek üçüncü kişiye karşı davayı takip etmek ve savunmak zorundadır. Bildirme, davaya katılmaya ve savunmaya elverişli bir zamanda yapılmışsa, alıcının aleyhinde verilen hüküm, onun ağır kusuru yüzünden verildiği ispat edilmedikçe, satıcı için de sonuç doğurur. Dava, kendisine yüklenilemeyen sebeplerden dolayı satıcıya bildirilmemişse satıcı, zamanında bildirilmiş olsaydı daha elverişli bir hüküm elde edilebileceğini ispatladığı ölçüde sorumluluktan kurtulur. b. Mahkeme kararı olmaksızın satılanı verme – Madde 216 Satıcının zapttan sorumluluğu aşağıdaki hâllerde devam eder: 1. Alıcı, bir mahkeme kararı beklemeksizin üçüncü kişinin hakkını dürüstlük kurallarına uygun olarak tanımış ve satılanı ona vermişse. 2. Alıcı, üçüncü kişinin kendisine karşı dava açmasını beklemeden, satıcıyı satılan üzerindeki hak iddiasına ilişkin uyuşmazlığı dava yoluyla çözümlemesi, aksi takdirde tahkim yoluna başvuracağı konusunda gecikmeksizin uyarmış ve bundan sonuç alamadığı için tahkim yoluna başvurmuşsa. Satıcının sorumluluğu, alıcının satılanı üçüncü kişiye vermekle yükümlü olduğunu ispat etmesi durumunda da devam eder. 3. Alıcının hakları a. Tam zapt hâlinde – Madde 217 Satılanın tamamı alıcının elinden alınmışsa, satış sözleşmesi kendiliğinden sona ermiş sayılır ve alıcı satıcıdan aşağıdaki istemlerde bulunabilir: 1. Satılandan elde ettiği veya elde etmeyi ihmal eylediği ürünlerin değeri indirilerek, ödemiş olduğu satış bedelinin faizi ile birlikte geri verilmesini. 2. Satılanı elinden alan üçüncü kişiden isteyemeyeceği giderleri. 3. Davayı satıcıya bildirmekle kaçınılabilecek olanlar dışında kalan bütün yargılama giderleri ile yargılama dışındaki giderleri. 4. Satılanın tamamen elinden alınması yüzünden doğrudan doğruya uğradığı diğer zararları. Satıcı, kendisine hiçbir kusur yüklenemeyeceğini ispat etmedikçe, alıcının satılanın elinden alınması yüzünden uğramış olduğu diğer zararları da gidermekle yükümlüdür. b. Kısmi zapt hâlinde – Madde 218 Satılanın bir kısmı elinden alınmış veya satılan sınırlı ayni bir hakla yüklenmişse alıcı, sadece bu yüzden uğradığı zararın giderilmesini isteyebilir. Ancak alıcının, satılandaki bu durumu bilseydi onu satın almayacağı durum ve koşullardan anlaşılıyorsa, alıcı hâkimden sözleşmenin sona ermesine karar vermesini isteyebilir. Bu durumda alıcı, satılanın elinde kalmış olan kısmını o zamana kadar elde etmiş olduğu yararlarla birlikte, satıcıya geri vermekle yükümlüdür. III. Ayıptan sorumluluk 1. Konusu a. Genel olarak – Madde 219 Satıcı, alıcıya karşı herhangi bir surette bildirdiği niteliklerin satılanda bulunmaması sebebiyle sorumlu olduğu gibi, nitelik veya niteliği etkileyen niceliğine aykırı olan, kullanım amacı bakımından değerini ve alıcının ondan beklediği faydaları ortadan kaldıran veya önemli ölçüde azaltan maddi, hukuki ya da ekonomik ayıpların bulunmasından da sorumlu olur. Satıcı, bu ayıpların varlığını bilmese bile onlardan sorumludur. b. Hayvan satışında – Madde 220 Hayvan satışında satıcı, yazılı olarak üstlenmedikçe veya ağır kusuru olmadıkça ayıptan sorumlu olmaz. 2. Sorumsuzluk anlaşması – Madde 221 Satıcı satılanı ayıplı olarak devretmekte ağır kusurlu ise, ayıptan sorumluluğunu kaldıran veya sınırlayan her anlaşma kesin olarak hükümsüzdür. 3. Alıcının bildiği ayıplar – Madde 222 Satıcı, satış sözleşmesinin kurulduğu sırada alıcı tarafından bilinen ayıplardan sorumlu değildir. Satıcı, alıcının satılanı yeterince gözden geçirmekle görebileceği - [6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu](https://kayseriavukat.org.tr/6098-sayili-turk-borclar-kanunu/): 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nu incelemek için aşağıda yer alan Bölüm Başlıklarına tıklayabilirsiniz. Dava sürecinde etkin bir temsil için hukuk alanında deneyimli ve güncel mevzuat ile içtihatlara hakim  bir avukattan hukuki destek almanız büyük önem arz etmektedir. Borçlar hukuku, sigorta ve tazminat hukuku alanında yetkin, maddi ve manevi tazminat davalarında uzman avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek hukuk davalarında sürece katılan taraflara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermekte ve taraflara hukuki yardım sunmaktadır. Dava sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir avukattan hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. Kayseri borçlar hukuku avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Bölüm Başlıkları Sözleşmeden Doğan Borç İlişkileri Sözleşmeden Doğan Borç İlişkileri 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Birinci Kısım: Genel Hükümler Birinci Bölüm: Borç İlişkisinin Kaynakları Birinci Ayırım: Sözleşmeden Doğan Borç İlişkileri Üst Başlığı Altında Düzenlenen 1 ila 48. maddeler Detaylar Haksız Fiillerden Doğan Borç İlişkileri Haksız Fiillerden Doğan Borç İlişkileri 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Birinci Kısım: Genel Hükümler Birinci Bölüm: Borç İlişkisinin Kaynakları İkinci Ayırım: Haksız Fiillerden Doğan Borç İlişkileri Üst başlığı altında düzenlenen 49 ila 76. maddeler Detaylar Sebepsiz Zenginleşmeden Doğan Borç İlişkileri Sebepsiz Zenginleşmeden Doğan Borç İlişkileri 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Birinci Kısım: Genel Hükümler Birinci Bölüm: Borç İlişkisinin Kaynakları Üçüncü Ayırım: Sebepsiz Zenginleşmeden Doğan Borç İlişkileri Üst Başlığı Altında Düzenlenen 77 ila 82. maddeler Detaylar Borç İlişkisinin Hükümleri: Borçların İfası Borç İlişkisinin Hükümleri: Borçların İfası 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Birinci Kısım: Genel Hükümler İkinci Bölüm: Borç İlişkisinin Hükümleri Birinci Ayırım: Borçların İfası Üst Başlığı Altında Düzenlenen 83 ila 111. maddeler Detaylar Borçların İfa Edilmemesinin Sonuçları Borçların İfa Edilmemesinin Sonuçları 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Birinci Kısım: Genel Hükümler İkinci Bölüm: Borç İlişkisinin Hükümleri İkinci Ayırım: Borçların İfa Edilmemesinin Sonuçları Üst Başlığı Altında Düzenlenen 112 ila 126. maddeler Detaylar Borç İlişkilerinin Üçüncü Kişilere Etkisi Borç İlişkilerinin Üçüncü Kişilere Etkisi 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Birinci Kısım: Genel Hükümler İkinci Bölüm: Borç İlişkisinin Hükümleri Üçüncü Ayırım: Borç İlişkilerinin Üçüncü Kişilere Etkisi Üst Başlığı Altında Düzenlenen 127 ila 130. maddeler Detaylar Borçların ve Borç İlişkilerinin Sona Ermesi Borçların ve Borç İlişkilerinin Sona Ermesi 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Birinci Kısım: Genel Hükümler Üçüncü Bölüm: Borçların ve Borç İlişkilerinin Sona Ermesi, Zamanaşımı Birinci Ayırım: Sona Erme Hâlleri Üst Başlığı Altında Düzenlenen 131 ila 145. maddeler Detaylar Zamanaşımı Zamanaşımı 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Birinci Kısım: Genel Hükümler Üçüncü Bölüm: Borçların ve Borç İlişkilerinin Sona Ermesi, Zamanaşımı İkinci Ayırım: Zamanaşımı Üst Başlığı Altında Düzenlenen 146 ila 161. maddeler Detaylar Borç İlişkilerinde Özel Durumlar: Teselsül Borç İlişkilerinde Özel Durumlar: Teselsül 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Birinci Kısım: Genel Hükümler Dördüncü Bölüm: Borç İlişkilerinde Özel Durumlar Birinci Ayırım: Teselsül Üst Başlığı Altında Düzenlenen 162 ila 169. maddeler Detaylar Bağlanma Parası, Cayma Parası ve Ceza Koşulu Bağlanma Parası, Cayma Parası ve Ceza Koşulu 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Birinci Kısım: Genel Hükümler Dördüncü Bölüm: Borç İlişkilerinde Özel Durumlar Üçüncü Ayırım: Bağlanma Parası, Cayma Parası ve Ceza Koşulu Üst Başlığı Altında Düzenlenen 177 ila 182. maddeler Detaylar Alacağın Devri Alacağın Devri 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Birinci Kısım: Genel Hükümler Beşinci Bölüm: Borç İlişkilerinde Taraf Değişiklikleri Birinci Ayırım: Alacağın Devri Üst Başlığı Altında Düzenlenen 183 ila 194. maddeler Detaylar Borcun Üstlenilmesi Borcun Üstlenilmesi 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Birinci Kısım: Genel Hükümler Beşinci Bölüm: Borç İlişkilerinde Taraf Değişiklikleri İkinci Ayırım: Borcun Üstlenilmesi Üst Başlığı Altında Düzenlenen 195 ila 204. maddeler Detaylar Sözleşmenin Devri ve Sözleşmeye Katılma Sözleşmenin Devri ve Sözleşmeye Katılma 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Birinci Kısım: Genel Hükümler Beşinci Bölüm: Borç İlişkilerinde Taraf Değişiklikleri Üçüncü Ayırım: Sözleşmenin Devri ve Sözleşmeye Katılma Üst Başlığı Altında Düzenlenen 205 ila 206. maddeler Detaylar Satış Sözleşmesi: Genel Hükümler Satış Sözleşmesi: Genel Hükümler 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu İkinci Kısım: Özel Borç İlişkileri Birinci Bölüm: Satış Sözleşmesi Birinci Ayırım: Genel Hükümler Üst Başlığı Altında Düzenlenen 207 ila 208. maddeler Detaylar Taşınır Satışı Taşınır Satışı 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu İkinci Kısım: Özel Borç İlişkileri Birinci Bölüm: Satış Sözleşmesi İkinci Ayırım: Taşınır Satışı Üst Başlığı Altında Düzenlenen 209 ila 236. maddeler Detaylar Taşınmaz Satışı ve Satış İlişkisi Doğuran Haklar Taşınmaz Satışı ve Satış İlişkisi Doğuran Haklar 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu İkinci Kısım: Özel Borç İlişkileri Birinci Bölüm: Satış Sözleşmesi Üçüncü Ayırım: Taşınmaz Satışı ve Satış İlişkisi Doğuran Haklar Üst Başlığı Altında Düzenlenen 237 ila 246. maddeler Detaylar Bazı Satış Türleri Bazı Satış Türleri 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu İkinci Kısım: Özel Borç İlişkileri Birinci Bölüm: Satış Sözleşmesi Dördüncü Ayırım: Bazı Satış Türleri Üst Başlığı Altında Düzenlenen 247 ila 281. maddeler Detaylar Bağışlama Sözleşmesi Bağışlama Sözleşmesi 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu İkinci Kısım: Özel Borç İlişkileri Üçüncü Bölüm: Bağışlama Sözleşmesi Üst Başlığı Altında Düzenlenen 285 ila 298. maddeler Detaylar Kira Sözleşmesi Kira Sözleşmesi 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu İkinci Kısım: Özel Borç İlişkileri Dördüncü Bölüm: Kira Sözleşmesi Birinci Ayırım: Genel Hükümler Üst Başlığı Altında Düzenlenen 299 ila 338. maddeler Detaylar Konut ve Çatılı İşyeri Kiraları Konut ve Çatılı İşyeri Kiraları 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu İkinci Kısım: Özel Borç İlişkileri Dördüncü Bölüm: Kira Sözleşmesi İkinci Ayırım: Konut ve Çatılı İşyeri Kiraları Üst Başlığı Altında Düzenlenen 339 ila 356. maddeler Detaylar Ürün Kirası Ürün Kirası 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu İkinci Kısım: Özel Borç İlişkileri Dördüncü Bölüm: Kira Sözleşmesi Üçüncü Ayırım: Ürün Kirası Üst Başlığı Altında Düzenlenen 357 ila 378. maddeler Detaylar Ödünç Sözleşmeleri Ödünç Sözleşmeleri 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu İkinci Kısım: Özel Borç İlişkileri Beşinci Bölüm: Ödünç Sözleşmeleri Üst Başlığı Altında Düzenlenen 379 ila 392. maddeler Detaylar Genel Hizmet Sözleşmesi Genel Hizmet Sözleşmesi 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu İkinci Kısım: Özel Borç İlişkileri Altıncı Bölüm: Hizmet - [TBK Borç İlişkilerinde Özel Durumlar: Teselsül, Ceza Koşulu, Alacağın Devri ve Borcun Üstlenilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/tbk-borc-iliskilerinde-ozel-durumlar/): Borç İlişkilerinde Özel Durumlar ve Borç İlişkilerinde Taraf Değişiklikleri Türk Borçlar Kanunu Kanun Numarası: 6098 Kabul Tarihi: 11/1/2011 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarih: 4/2/2011 Sayısı: 27836 Birinci Kısım: Genel Hükümler Dördüncü Bölüm: Borç İlişkilerinde Özel Durumlar Birinci Ayırım: Teselsül A. Müteselsil borçluluk I. Doğuşu – Madde 162 Birden çok borçludan her biri, alacaklıya karşı borcun tamamından sorumlu olmayı kabul ettiğini bildirirse, müteselsil borçluluk doğar. Böyle bir bildirim yoksa, müteselsil borçluluk ancak kanunda öngörülen hâllerde doğar. II. Dış ilişki 1. Hükümleri a. Borçluların sorumluluğu – Madde 163 Alacaklı, borcun tamamının veya bir kısmının ifasını, dilerse borçluların hepsinden, dilerse yalnız birinden isteyebilir. Borçluların sorumluluğu, borcun tamamı ödeninceye kadar devam eder. b. Borçluların savunmaları – Madde 164 Müteselsil borçlulardan biri, alacaklıya karşı, ancak onunla kendi arasındaki kişisel ilişkilerden veya müteselsil borcun sebep ya da konusundan doğan def’i ve itirazları ileri sürebilir. Müteselsil borçlulardan biri ortak def’i ve itirazları ileri sürmezse, diğerlerine karşı sorumlu olur. c. Borçluların bireysel davranışı – Madde 165 Kanun veya sözleşme ile aksi belirlenmedikçe, borçlulardan biri kendi davranışıyla diğer borçluların durumunu ağırlaştıramaz. 2. Borcun sona ermesi – Madde 166 Borçlulardan biri, ifa veya takasla borcun tamamını veya bir kısmını sona erdirmişse, bu oranda diğer borçluları da borçtan kurtarmış olur. Borçlulardan biri, alacaklıya ifada bulunmaksızın borçtan kurtulmuşsa, diğer borçlular bundan, ancak durumun veya borcun niteliğinin elverdiği ölçüde yararlanabilirler. Alacaklının borçlulardan biriyle yaptığı ibra sözleşmesi, diğer borçluları da ibra edilen borçlunun iç ilişkideki borca katılma payı oranında borçtan kurtarır. III. İç ilişki 1. Paylaşım – Madde 167 Aksi kararlaştırılmadıkça veya borçlular arasındaki hukuki ilişkinin niteliğinden anlaşılmadıkça, borçlulardan her biri, alacaklıya yapılan ifadan, birbirlerine karşı eşit paylarla sorumludurlar. Kendisine düşen paydan fazla ifada bulunan borçlunun, ödediği fazla miktarı diğer borçlulardan isteme hakkı vardır. Bu durumda borçlu, her bir borçluya ancak payı oranında rücu edebilir. Borçlulardan birinden alınamayan miktarı, diğer borçlular eşit olarak üstlenmekle yükümlüdürler. 2. Alacaklıya halef olma – Madde 168 Diğerlerine rücu hakkına sahip olan borçlulardan her biri, ifa ettiği miktar oranında alacaklının haklarına halef olur. Alacaklı diğerlerinin zararına olarak borçlulardan birinin durumunu iyileştirirse, bunun sonuçlarına katlanır. B. Müteselsil alacaklılık – Madde 169 Müteselsil alacaklılık, borçlunun, alacaklılardan her birine borcun tamamını isteme hakkını tanıdığı veya kanunun belirlediği durumlarda doğar. Borçlu, alacaklılardan birine yaptığı ifayla, bütün alacaklılara karşı borcundan kurtulmuş olur. Alacaklılardan birinin icraya veya mahkemeye başvurmuş olduğu kendisine bildirilmedikçe, borçlu onlardan dilediği birine ifada bulunabilir. Aksi kararlaştırılmadıkça veya alacaklılar arasındaki hukuki ilişkinin niteliğinden anlaşılmadıkça, alacaklılardan her birinin edim üzerindeki hakları eşittir. Kendisine düşen paydan fazlasını elde eden alacaklı, bu fazlalığı payını alamamış olan diğer alacaklılara ödemekle yükümlüdür. İkinci Ayırım: Koşullar A. Geciktirici koşul I. Genel olarak – Madde 170 Bir sözleşmenin hüküm ifade etmesi, gerçekleşip gerçekleşmeyeceği bilinmeyen bir olguya bırakılmışsa, sözleşme geciktirici koşula bağlanmış olur. Aksi kararlaştırılmamışsa, geciktirici koşula bağlı sözleşme, ancak koşulun gerçekleştiği andan başlayarak hüküm ifade eder. II. Koşulun askıda olduğu sıradaki durum – Madde 171 Koşul gerçekleşinceye kadar borçlu, borcun gereği gibi ifasını engelleyecek her türlü davranıştan kaçınmakla yükümlüdür. Koşula bağlı hakkı tehlikeye düşürülen alacaklı, alacağı koşula bağlı olmayan alacaklıların haklarını korumak üzere başvurabilecekleri önlemleri alabilir. Koşulun gerçekleşmesinden önce yapılan tasarruflar, koşulun hükümlerini zedelediği oranda geçersiz olur. III. Koşul gerçekleşinceye kadar elde edilen yararlar – Madde 172 Borcun konusunu oluşturan şey, koşulun gerçekleşmesinden önce kendisine verilen alacaklı, koşul gerçekleşirse, koşulun gerçekleşmesine kadar elde ettiği yararların sahibi olur. Koşul gerçekleşmezse alacaklı, elde ettiği yararları geri vermekle yükümlüdür. B. Bozucu koşul – Madde 173 Sona ermesi önceden gerçekleşip gerçekleşmeyeceği bilinmeyen bir olguya bırakılan sözleşme, bozucu koşula bağlanmış olur. Bozucu koşula bağlanmış sözleşmenin hükümleri, koşulun gerçekleştiği anda ortadan kalkar. Aksi kararlaştırılmadıkça veya işin niteliğinden anlaşılmadıkça sona erme, geçmişe etkili olmaz. C. Ortak hükümler I. Koşulun gerçekleşmesi – Madde 174 Koşul, taraflardan birinin bizzat yerine getirmesi gerekli bir davranış değilse, o tarafın ölümü hâlinde mirasçısı onun yerine geçebilir. II. Dürüstlük kurallarına aykırı engelleme – Madde 175 Taraflardan biri, koşulun gerçekleşmesine dürüstlük kurallarına aykırı olarak engel olursa, koşul gerçekleşmiş sayılır. Taraflardan biri, koşulun gerçekleşmesini dürüstlük kurallarına aykırı biçimde sağlarsa, koşul gerçekleşmemiş sayılır. III. Yasak koşullar – Madde 176 Bir koşul, hukuka veya ahlaka aykırı bir yapma veya yapmama fiilini sağlamak amacıyla konulmuşsa, bu koşula bağlı hukuki işlem kesin olarak hükümsüzdür. Üçüncü Ayırım: Bağlanma Parası, Cayma Parası ve Ceza Koşulu A. Bağlanma parası – Madde 177 Sözleşme yapılırken bir kimsenin vermiş olduğu bir miktar para, cayma parası olarak değil sözleşmenin yapıldığına kanıt olarak verilmiş sayılır. Aksine sözleşme veya yerel âdet olmadıkça, bağlanma parası esas alacaktan düşülür. B. Cayma parası – Madde 178 Cayma parası kararlaştırılmışsa, taraflardan her biri sözleşmeden caymaya yetkili sayılır; bu durumda parayı vermiş olan cayarsa verdiğini bırakır; almış olan cayarsa aldığının iki katını geri verir. C. Ceza koşulu I. Alacaklının hakları 1. Cezanın sözleşmenin ifası ile ilişkisi – Madde 179 Bir sözleşmenin hiç veya gereği gibi ifa edilmemesi durumu için bir ceza kararlaştırılmışsa, aksi sözleşmeden anlaşılmadıkça alacaklı, ya borcun ya da cezanın ifasını isteyebilir. Ceza, borcun belirlenen zaman veya yerde ifa edilmemesi durumu için kararlaştırılmışsa alacaklı, hakkından açıkça feragat etmiş veya ifayı çekincesiz olarak kabul etmiş olmadıkça, asıl borçla birlikte cezanın ifasını da isteyebilir. Borçlunun, kararlaştırılan cezayı ifa ederek sözleşmeyi, dönme veya fesih suretiyle sona erdirmeye yetkili olduğunu ispat etme hakkı saklıdır. 2. Ceza ile zarar arasındaki ilişki – Madde 180 Alacaklı hiçbir zarara uğramamış olsa bile, kararlaştırılan cezanın ifası gerekir. Alacaklının uğradığı zarar kararlaştırılan ceza tutarını aşıyorsa alacaklı, borçlunun kusuru bulunduğunu ispat etmedikçe aşan miktarı isteyemez. 3. Kısmi ifanın yanması – Madde 181 Ceza koşuluna ilişkin hükümler, dönme durumunda ifa edilmiş olan kısmın alacaklıya kalacağını öngören sözleşmelere de uygulanır. Taksitle satışa ilişkin hükümler saklıdır. II. Cezanın miktarı, geçersizliği ve indirilmesi – Madde 182 Taraflar, cezanın miktarını serbestçe belirleyebilirler. Asıl borç herhangi bir sebeple geçersiz ise veya aksi kararlaştırılmadıkça sonradan borçlunun sorumlu tutulamayacağı bir sebeple imkânsız hâle gelmişse, cezanın ifası istenemez. Ceza koşulunun geçersiz olması veya borçlunun sorumlu tutulamayacağı bir sebeple sonradan imkânsız hâle gelmesi, asıl borcun geçerliliğini etkilemez. Hâkim, aşırı gördüğü ceza koşulunu kendiliğinden indirir. Beşinci Bölüm: Borç İlişkilerinde Taraf Değişiklikleri Birinci Ayırım: Alacağın Devri A. Koşulları I. İradi devir 1. Genel olarak – Madde 183 Kanun, sözleşme veya işin niteliği engel olmadıkça alacaklı, borçlunun rızasını aramaksızın alacağını üçüncü bir kişiye devredebilir. - [Borçların Sona Ermesi ve Zamanaşımına ilişkin 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Hükümleri](https://kayseriavukat.org.tr/tbk-borclarin-sona-ermesi/): Borç İlişkilerinin ve Borçların Sona Ermesi ile Zamanaşımı Türk Borçlar Kanunu Kanun Numarası: 6098 Kabul Tarihi: 11/1/2011 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarih: 4/2/2011 Sayısı: 27836 Birinci Kısım: Genel Hükümler Üçüncü Bölüm: Borçların ve Borç İlişkilerinin Sona Ermesi, Zamanaşımı Birinci Ayırım: Sona Erme Hâlleri A. Asıl borca bağlı hak ve borçların sona ermesi – Madde 131 Asıl borç ifa ya da diğer bir sebeple sona erdiği takdirde, rehin, kefalet, faiz ve ceza koşulu gibi buna bağlı hak ve borçlar da sona ermiş olur. İşlemiş faizin ve ceza koşulunun ifasını isteme hakkı sözleşmeyle veya ifa anına kadar yapılacak bir bildirimle saklı tutulmuş ise ya da durum ve koşullardan saklı tutulduğu anlaşılmaktaysa, bu faizler ve ceza koşulu istenebilir. Taşınmaz rehnine, kıymetli evraka ve konkordatoya ilişkin özel hükümler saklıdır. B. İbra – Madde 132 Borcu doğuran işlem kanunen veya taraflarca belli bir şekle bağlı tutulmuş olsa bile borç, tarafların şekle bağlı olmaksızın yapacakları ibra sözleşmesiyle tamamen veya kısmen ortadan kaldırılabilir. C. Yenileme I. Genel olarak – Madde 133 Yeni bir borçla mevcut bir borcun sona erdirilmesi, ancak tarafların bu yöndeki açık iradesi ile olur. Özellikle mevcut borç için kambiyo taahhüdünde bulunulması veya yeni bir alacak senedi ya da yeni bir kefalet senedi düzenlenmesi, tarafların açık yenileme iradeleri olmadıkça yenileme sayılmaz. II. Cari hesaplarda – Madde 134 Çeşitli kalemlerin bir cari hesaba sadece kaydedilmiş olması, borcun yenilenmiş olduğu anlamına gelmez. Ancak, hesabın kesilmiş ve hesap sonucu diğer tarafça kabul edilmiş olması durumunda, borç yenilenmiş olur. Kalemlerden birinin güvencesi varsa, aksi kararlaştırılmadıkça, hesap kesilip sonucun kabul edilmiş olması, güvenceyi sona erdirmez. D. Birleşme – Madde 135 Alacaklı ve borçlu sıfatlarının aynı kişide birleşmesiyle borç sona erer. Ancak, üçüncü kişilerin alacak üzerinde önceden mevcut olan hakları birleşmeden etkilenmez. Birleşme geçmişe etkili olarak ortadan kalkarsa, borç varlığını sürdürür. Taşınmaz rehni ve kıymetli evraka ilişkin özel hükümler saklıdır. E. İfa imkânsızlığı I. Genel olarak – Madde 136 Borcun ifası borçlunun sorumlu tutulamayacağı sebeplerle imkânsızlaşırsa, borç sona erer. Karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerde imkânsızlık sebebiyle borçtan kurtulan borçlu, karşı taraftan almış olduğu edimi sebepsiz zenginleşme hükümleri uyarınca geri vermekle yükümlü olup, henüz kendisine ifa edilmemiş olan edimi isteme hakkını kaybeder. Kanun veya sözleşmeyle borcun ifasından önce doğan hasarın alacaklıya yükletilmiş olduğu durumlar, bu hükmün dışındadır. Borçlu ifanın imkânsızlaştığını alacaklıya gecikmeksizin bildirmez ve zararın artmaması için gerekli önlemleri almazsa, bundan doğan zararları gidermekle yükümlüdür. II. Kısmi ifa imkânsızlığı – Madde 137 Borcun ifası borçlunun sorumlu tutulamayacağı sebeplerle kısmen imkânsızlaşırsa borçlu, borcunun sadece imkânsızlaşan kısmından kurtulur. Ancak, bu kısmi ifa imkânsızlığı önceden öngörülseydi taraflarca böyle bir sözleşmenin yapılmayacağı açıkça anlaşılırsa, borcun tamamı sona erer. Karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerde, bir tarafın borcu kısmen imkânsızlaşır ve alacaklı kısmi ifaya razı olursa, karşı edim de o oranda ifa edilir. Alacaklının böyle bir ifaya razı olmaması veya karşı edimin bölünemeyen nitelikte olması durumunda, tam imkânsızlık hükümleri uygulanır. III. Aşırı ifa güçlüğü – Madde 138 Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum, borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Sürekli edimli sözleşmelerde borçlu, kural olarak dönme hakkının yerine fesih hakkını kullanır. Bu madde hükmü yabancı para borçlarında da uygulanır. F. Takas I. Koşulları 1. Genel olarak – Madde 139 İki kişi, karşılıklı olarak bir miktar para veya özdeş diğer edimleri birbirine borçlu oldukları takdirde, her iki borç muaccel ise her biri alacağını borcuyla takas edebilir. Alacaklardan biri çekişmeli olsa bile takas ileri sürülebilir. Zamanaşımına uğramış bir alacağın takası, ancak takas edilebileceği anda henüz zamanaşımına uğramamış olması koşuluyla ileri sürülebilir. 2. Kefalet hâlinde – Madde 140 Asıl borçlunun takası ileri sürme hakkı bulundukça, kefili de alacaklıya ifada bulunmaktan kaçınabilir. 3. Üçüncü kişi yararına sözleşme hâlinde – Madde 141 Üçüncü kişi yararına borçlanan kişi, bu borcu ile sözleşmenin diğer tarafından olan alacağını takas edemez. 4. Borçlunun iflası hâlinde – Madde 142 Borçlunun iflası hâlinde alacaklılar, muaccel olmasalar bile, alacaklarını, müflise olan borçları ile takas edebilirler. II. Hükümleri – Madde 143 Takas, ancak borçlunun takas iradesini alacaklıya bildirmesiyle gerçekleşir. Bu durumda her iki borç, takas edilebilecekleri anda daha az olan borç tutarınca sona erer. Cari hesapla ilgili ticarete ilişkin özel teamüller saklıdır. III. Alacaklının rızasıyla takas edilebilir alacaklar – Madde 144 Aşağıdaki alacaklar takas haklarının doğumundan sonra, ancak alacaklıların rızasıyla takas edilebilir: 1. Tevdi edilmiş eşyanın geri verilmesine veya bedeline ilişkin alacaklar. 2. Haksız olarak alınmış veya aldatma sonucunda alıkonulmuş eşyanın geri verilmesine veya bedeline ilişkin alacaklar. 3. Nafaka ve işçi ücreti gibi, borçlunun ve ailesinin bakımı için zorunlu olup, özel niteliği gereği, doğrudan alacaklıya verilmesi gereken alacaklar. IV. Takastan feragat – Madde 145 Borçlu, takas hakkından önceden de feragat edebilir. İkinci Ayırım: Zamanaşımı A. Süreler I. On yıllık zamanaşımı – Madde 146 Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, her alacak on yıllık zamanaşımına tabidir. II. Beş yıllık zamanaşımı – Madde 147 Aşağıdaki alacaklar için beş yıllık zamanaşımı uygulanır: 1. Kira bedelleri, anapara faizleri ve ücret gibi diğer dönemsel edimler. 2. Otel, motel, pansiyon ve tatil köyü gibi yerlerdeki konaklama bedelleri ile lokanta ve benzeri yerlerdeki yeme içme bedelleri. 3. Küçük sanat işlerinden ve küçük çapta perakende satışlardan doğan alacaklar. 4. Bir ortaklıkta, ortaklık sözleşmesinden doğan ve ortakların birbirleri veya kendileri ile ortaklık arasındaki; bir ortaklığın müdürleri, temsilcileri, denetçileri ile ortaklık veya ortaklar arasındaki alacaklar. 5. Vekâlet, komisyon ve acentalık sözleşmelerinden, ticari simsarlık ücreti alacağı dışında, simsarlık sözleşmesinden doğan alacaklar. 6. Yüklenicinin yükümlülüklerini ağır kusuruyla hiç ya da gereği gibi ifa etmemesi dışında, eser sözleşmesinden doğan alacaklar. III. Sürelerin kesinliği – Madde 148 Bu ayırımda belirlenen zamanaşımı süreleri, sözleşmeyle değiştirilemez. IV. Zamanaşımının başlangıcı 1. Genel olarak – Madde 149 Zamanaşımı, alacağın muaccel olmasıyla işlemeye başlar. Alacağın muaccel olmasının bir bildirime bağlı olduğu hâllerde, zamanaşımı bu bildirimin yapılabileceği günden işlemeye başlar. 2. Dönemsel edimlerde – Madde 150 Ömür boyunca gelir ve benzeri dönemsel edimlerde, alacağın tamamı için zamanaşımı, ifa edilmemiş ilk dönemsel edimin muaccel olduğu günde işlemeye başlar. Alacağın - [6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nda Düzenlenen Borç İlişkisinin Hükümleri](https://kayseriavukat.org.tr/tbk-borc-iliskisinin-hukumleri/): Borç İlişkisinin Hükümleri: Borçların İfası, Borçların İfa Edilmemesi ve Borç İlişkilerinin Üçüncü Kişilere Etkisi Türk Borçlar Kanunu Kanun Numarası: 6098 Kabul Tarihi: 11/1/2011 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarih: 4/2/2011 Sayısı: 27836 Birinci Kısım: Genel Hükümler İkinci Bölüm: Borç İlişkisinin Hükümleri Birinci Ayırım: Borçların İfası A. Genel olarak I. Şahsen ifa zorunluluğunun olmaması – Madde 83 Borcun, bizzat borçlu tarafından ifa edilmesinde alacaklının menfaati bulunmadıkça borçlu, borcunu şahsen ifa etmekle yükümlü değildir. II. İfanın konusu 1. Kısmen ifa – Madde 84 Borcun tamamı belli ve muaccel ise, alacaklı kısmen ifayı reddedebilir. Alacaklı kısmen ifayı kabul ederse borçlu, borcun kendisi tarafından ikrar olunan kısmını ifadan kaçınamaz. 2. Bölünemeyen borç – Madde 85 Bölünemeyen bir borcun birden çok alacaklısı varsa, alacaklılardan her biri, borcun alacaklıların tamamına ifasını isteyebilir. Borçlu, edimini alacaklıların hepsine birden ifa etmek zorundadır. Bölünemeyen borcun birden çok borçlusu varsa, borçlulardan her biri borcun tamamını ifa etmekle yükümlüdür. Durumun gereğinden aksi anlaşılmadıkça, ifada bulunan borçlu, alacaklıya halef olur ve diğer borçlulardan payları oranında alacağını isteyebilir. 3. Çeşit borcu – Madde 86 Çeşit borçlarında hukuki ilişkiden ve işin özelliğinden aksi anlaşılmadıkça, edimin seçimi borçluya aittir. Ancak borçlunun seçeceği edim, ortalama nitelikten daha düşük olamaz. 4. Seçimlik borç – Madde 87 Seçimlik borçlarda, hukuki ilişkiden ve işin özelliğinden aksi anlaşılmadıkça, edimlerden birinin seçimi borçluya aittir. 5. Faiz – Madde 88 Faiz ödeme borcunda uygulanacak yıllık faiz oranı, sözleşmede kararlaştırılmamışsa faiz borcunun doğduğu tarihte yürürlükte olan mevzuat hükümlerine göre belirlenir. Sözleşme ile kararlaştırılacak yıllık faiz oranı, birinci fıkra uyarınca belirlenen yıllık faiz oranının yüzde elli fazlasını aşamaz. B. İfa yeri – Madde 89 Borcun ifa yeri, tarafların açık veya örtülü iradelerine göre belirlenir. Aksine bir anlaşma yoksa, aşağıdaki hükümler uygulanır; 1. Para borçları, alacaklının ödeme zamanındaki yerleşim yerinde, 2. Parça borçları, sözleşmenin kurulduğu sırada borç konusunun bulunduğu yerde, 3. Bunların dışındaki bütün borçlar, doğumları sırasında borçlunun yerleşim yerinde, ifa edilir. Alacaklının yerleşim yerinde ifası gereken bir borcun doğumundan sonra alacaklının yerleşim yerini değiştirmesi sebebiyle ifa önemli ölçüde güçleşmişse borç, alacaklının önceki yerleşim yerinde ifa edilebilir. C. İfa zamanı I. Süreye bağlanmamış borç – Madde 90 İfa zamanı taraflarca kararlaştırılmadıkça veya hukuki ilişkinin özelliğinden anlaşılmadıkça her borç, doğumu anında muaccel olur. II. Süreye bağlı borç 1. Aya ilişkin sürelerde vade – Madde 91 Borcun ifası için bir ayın başlangıcı veya sonu belirlenmişse, bundan ayın birinci ve sonuncu günü; ayın ortası belirlenmişse, bundan da ayın onbeşinci günü anlaşılır. Borcun ifası için gün belirtilmeksizin sadece ay belirlenmişse, bundan o ayın son günü anlaşılır. 2. Diğer sürelerde vade – Madde 92 Bir borcun veya taraflardan birine düşen herhangi bir yükümlülüğün sözleşmenin kurulmasından başlayarak belli bir sürenin sonunda ifası gerekiyorsa, ifa zamanı aşağıdaki biçimde belirlenir: 1. Gün olarak belirlenmiş süre, sözleşmenin kurulduğu gün sayılmaksızın, bu sürenin son günü dolmuş olur. Sekiz veya onbeş gün olarak belirlenmiş süre ise, bir veya iki haftayı değil, tam sekiz veya onbeş günü ifade eder. 2. Hafta olarak belirlenmiş süre, son haftanın sözleşmenin kurulduğu güne ismen uyan gününde dolmuş olur. 3. Ay olarak veya yıl, yarıyıl ve yılın dörtte biri gibi birden çok ayı içeren bir zaman olarak belirlenmiş süre, sözleşmenin kurulduğu gün ayın kaçıncı günü ise, son ayın bunu karşılayan gününde dolmuş olur. Son ayda bunu karşılayan gün yoksa süre, bu ayın son günü dolmuş sayılır. 4. Yarım aydan onbeş günlük süre anlaşılır. Bir veya birden çok ay ve yarım ay olarak belirlenmiş sürenin dolduğu gün, son aya onbeş gün eklenerek belirlenir. Bu kurallar, sürenin sözleşmenin kurulmasından başka bir andan işlemeye başladığı durumlarda da uygulanır. Borçlu, belirli bir süre içinde yerine getirilmesi gereken bir borcu, bu sürenin dolmasından önce ifa etmekle yükümlüdür. 3. Tatil günleri – Madde 93 İfa zamanı veya sürenin son günü, kanunlarda tatil olarak kabul edilen bir güne rastlarsa, kendiliğinden bu günü izleyen ve tatil olmayan ilk güne geçer. Aksine anlaşma geçerlidir. III. İş saatlerinde ifa – Madde 94 Borç, alışılmış iş saatlerinde ifa ve kabul edilir. IV. Sürenin uzatılması – Madde 95 Süre uzatılmış ise yeni süre, aksi kararlaştırılmış olmadıkça, önceki sürenin sona ermesini izleyen birinci günden başlar. V. Erken ifa – Madde 96 Sözleşmenin hükümlerinden veya özelliğinden ya da durumun gereğinden tarafların aksini kastettikleri anlaşılmadıkça borçlu, edimini sürenin sona ermesinden önce ifa edebilir. Ancak, kanun veya sözleşme ya da âdet gereği olmadıkça borçlu, erken ifada bulunması sebebiyle indirim yapamaz. VI. Karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerde 1. İfada sıra – Madde 97 Karşılıklı borç yükleyen bir sözleşmenin ifası isteminde bulunan tarafın, sözleşmenin koşullarına ve özelliklerine göre daha sonra ifa etme hakkı olmadıkça, kendi borcunu ifa etmiş ya da ifasını önermiş olması gerekir. 2. İfa güçsüzlüğü – Madde 98 Karşılıklı borç yükleyen bir sözleşmede, taraflardan birinin borcunu ifada güçsüzlüğe düşmesi ve özellikle iflas etmesi ya da hakkındaki haciz işleminin sonuçsuz kalması sebebiyle diğer tarafın hakkı tehlikeye düşerse bu taraf, karşı edimin ifası güvence altına alınıncaya kadar kendi ediminin ifasından kaçınabilir. Hakkı tehlikeye düşen taraf, ayrıca uygun bir sürede istediği güvence verilmezse sözleşmeden dönebilir. D. Ödeme I. Ülke parası ile – Madde 99 Konusu para olan borç Ülke parasıyla ödenir. Ülke parası dışında başka bir para birimiyle ödeme yapılması kararlaştırılmışsa, sözleşmede aynen ödeme veya bu anlama gelen bir ifade bulunmadıkça borç, ödeme günündeki rayiç üzerinden Ülke parasıyla da ödenebilir. Ülke parası dışında başka bir para birimiyle belirlenmiş ve sözleşmede aynen ödeme ya da bu anlama gelen bir ifade de bulunmadıkça, borcun ödeme gününde ödenmemesi üzerine alacaklı, bu alacağının aynen veya vade ya da fiilî ödeme günündeki rayiç üzerinden Ülke parası ile ödenmesini isteyebilir. II. Mahsup 1. Kısmen ödemede – Madde 100 Borçlu, faiz veya giderleri ödemede gecikmemiş ise, kısmen yaptığı ödemeyi ana borçtan düşme hakkına sahiptir. Aksine anlaşma yapılamaz. Alacaklı, alacağın bir kısmı için kefalet, rehin veya başka bir güvence almış ise, borçlu kısmen yaptığı ödemeyi, güvence altına alınan veya güvencesi daha iyi olan kısma mahsup etme hakkına sahip değildir. 2. Birden çok borçta a. Borçlu ve alacaklının bildirimine göre – Madde 101 Birden çok borcu bulunan borçlu, ödeme gününde bu borçlardan hangisini ödemek istediğini alacaklıya bildirebilir. Borçlu bildirimde bulunmazsa, yapılan ödeme, kendisi tarafından derhâl itiraz edilmiş olmadıkça, alacaklının makbuzda gösterdiği borç için yapılmış sayılır. b. Kanuna göre – Madde 102 Kanunen geçerli bir - [6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu / TBK Genel Hükümler: Borç İlişkisinin Kaynakları](https://kayseriavukat.org.tr/tbk-borc-iliskisinin-kaynaklari/): Borç İlişkisinin Kaynakları: Sözleşmeden, Haksız Fiillerden ve Sebepsiz Zenginleşmeden Doğan Borç İlişkileri Türk Borçlar Kanunu Kanun Numarası: 6098 Kabul Tarihi: 11/1/2011 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarih: 4/2/2011 Sayısı: 27836 Birinci Kısım: Genel Hükümler Birinci Bölüm: Borç İlişkisinin Kaynakları Birinci Ayırım: Sözleşmeden Doğan Borç İlişkileri A. Sözleşmenin kurulması I. İrade açıklaması 1. Genel olarak – Madde 1 Sözleşme, tarafların iradelerini karşılıklı ve birbirine uygun olarak açıklamalarıyla kurulur. İrade açıklaması, açık veya örtülü olabilir. 2. İkinci derecedeki noktalar – Madde 2 Taraflar sözleşmenin esaslı noktalarında uyuşmuşlarsa, ikinci derecedeki noktalar üzerinde durulmamış olsa bile, sözleşme kurulmuş sayılır. İkinci derecedeki noktalarda uyuşulamazsa hâkim, uyuşmazlığı işin özelliğine bakarak karara bağlar. Sözleşmelerin şekline ilişkin hükümler saklıdır. II. Öneri ve kabul 1. Süreli öneri – Madde 3 Kabul için süre belirleyerek bir sözleşme yapılmasını öneren, bu sürenin sona ermesine kadar önerisiyle bağlıdır. Kabul bu süre içinde kendisine ulaşmazsa; öneren, önerisiyle bağlılıktan kurtulur. 2. Süresiz öneri a. Hazır olanlar arasında – Madde 4 Kabul için süre belirlenmeksizin hazır olan bir kişiye yapılan öneri hemen kabul edilmezse; öneren, önerisiyle bağlılıktan kurtulur. Telefon, bilgisayar gibi iletişim sağlayabilen araçlarla doğrudan iletişim sırasında yapılan öneri, hazır olanlar arasında yapılmış sayılır.  b. Hazır olmayanlar arasında – Madde 5 Kabul için süre belirlenmeksizin hazır olmayan bir kişiye yapılan öneri, zamanında ve usulüne uygun olarak gönderilmiş bir yanıtın ulaşmasının beklenebileceği ana kadar, önereni bağlar. Öneren, önerisini zamanında ulaşmış sayabilir. Zamanında gönderilen kabul, önerene geç ulaşır ve öneren onunla bağlı olmak istemezse, durumu hemen kabul edene bildirmek zorundadır.  3. Örtülü kabul – Madde 6 Öneren, kanun veya işin özelliği ya da durumun gereği açık bir kabulü beklemek zorunda değilse, öneri uygun bir sürede reddedilmediği takdirde, sözleşme kurulmuş sayılır. 4. Ismarlanmayan şeyin gönderilmesi – Madde 7 Ismarlanmamış bir şeyin gönderilmesi öneri sayılmaz. Bu şeyi alan kişi, onu geri göndermek veya saklamakla yükümlü değildir. 5. Bağlayıcı olmayan öneri ve herkese açık öneri – Madde 8 Öneren, önerisi ile bağlı olmama hakkının saklı olduğunu açıkça belirtirse veya işin özelliğinden ya da durumun gereğinden bağlanma niyetinde olmadığı anlaşılırsa, önerisi kendisini bağlamaz. Fiyatını göstererek mal sergilenmesi veya tarife, fiyat listesi ya da benzerlerinin gönderilmesi, aksi açıkça ve kolaylıkla anlaşılmadıkça öneri sayılır. 6. İlan yoluyla ödül sözü verme – Madde 9 Bir sonucun gerçekleşmesi karşılığında ödül vereceğini ilan yoluyla duyuran kimse, sözünü yerine getirmekle yükümlüdür. Ödül sözü veren, sonucun gerçekleşmesinden önce sözünden cayarsa veya sonucun gerçekleşmesini engellerse, dürüstlük kurallarına uygun olarak yapılan giderleri ödemekle yükümlüdür. Ancak, bir ya da birden çok kişiye ödenecek giderlerin toplamı, ödülün değerini aşamaz. Ödül sözü veren, giderlerinin ödenmesini isteyenlerin beklenen sonucu gerçekleştiremeyeceklerini ispat ederse, giderleri ödeme yükümlülüğünden kurtulur. 7. Önerinin ve kabulün geri alınması – Madde 10 Geri alma açıklaması, diğer tarafa öneriden önce veya aynı anda ulaşmış ya da daha sonra ulaşmakla birlikte diğer tarafça öneriden önce öğrenilmiş olursa, öneri yapılmamış sayılır. Bu kural, kabulün geri alınmasında da uygulanır. III. Hazır olmayanlar arasında kurulan sözleşmenin hüküm anı – Madde 11 Hazır olmayanlar arasında kurulan sözleşmeler, kabulün gönderildiği andan başlayarak hüküm doğurur. Açık bir kabulün gerekli olmadığı durumlarda, sözleşme önerinin ulaşma anından başlayarak hüküm doğurur. B. Sözleşmelerin şekli I. Genel kural – Madde 12 Sözleşmelerin geçerliliği, kanunda aksi öngörülmedikçe, hiçbir şekle bağlı değildir. Kanunda sözleşmeler için öngörülen şekil, kural olarak geçerlilik şeklidir. Öngörülen şekle uyulmaksızın kurulan sözleşmeler hüküm doğurmaz. II. Yazılı şekil 1. Yasal şekil a. Kapsamı – Madde 13 Kanunda yazılı şekilde yapılması öngörülen bir sözleşmenin değiştirilmesinde de yazılı şekle uyulması zorunludur. Ancak, sözleşme metniyle çelişmeyen tamamlayıcı yan hükümler bu kuralın dışındadır. Bu kural, yazılı şekil dışındaki geçerlilik şekilleri hakkında da uygulanır. b. Unsurları – Madde 14 Yazılı şekilde yapılması öngörülen sözleşmelerde borç altına girenlerin imzalarının bulunması zorunludur. Kanunda aksi öngörülmedikçe, imzalı bir mektup, asılları borç altına girenlerce imzalanmış telgraf, teyit edilmiş olmaları kaydıyla faks veya buna benzer iletişim araçları ya da güvenli elektronik imza ile gönderilip saklanabilen metinler de yazılı şekil yerine geçer. c. İmza – Madde 15 İmzanın, borç altına girenin el yazısıyla atılması zorunludur. Güvenli elektronik imza da, el yazısıyla atılmış imzanın bütün hukuki sonuçlarını doğurur. İmzanın el yazısı dışında bir araçla atılması, ancak örf ve âdetçe kabul edilen durumlarda ve özellikle çok sayıda çıkarılan kıymetli evrakın imzalanmasında yeterli sayılır. (Değişik fıkra: 13/2/2011-6111/213 md.) Görme engellilerin talepleri halinde imzalarında şahit aranır. Aksi takdirde görme engellilerin imzalarını el yazısı ile atmaları yeterlidir. d. İmza yerine geçen işaretler – Madde 16 İmza atamayanlar, imza yerine usulüne göre onaylanmış olması koşuluyla, parmak izi, el ile yapılmış bir işaret ya da mühür kullanabilirler. Kambiyo senetlerine ilişkin hükümler saklıdır. 2. İradi şekil – Madde 17 Kanunda şekle bağlanmamış bir sözleşmenin taraflarca belirli bir şekilde yapılması kararlaştırılmışsa, belirlenen şekilde yapılmayan sözleşme tarafları bağlamaz. Herhangi bir belirleme olmaksızın yazılı şekil kararlaştırılmışsa, yasal yazılı şekle ilişkin hükümler uygulanır. C. Borç tanıması – Madde 18 Borcun sebebini içermemiş olsa bile borç tanıması geçerlidir. D. Sözleşmelerin yorumu, muvazaalı işlemler –Madde 19 Bir sözleşmenin türünün ve içeriğinin belirlenmesinde ve yorumlanmasında, tarafların yanlışlıkla veya gerçek amaçlarını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmaksızın, gerçek ve ortak iradeleri esas alınır. Borçlu, yazılı bir borç tanımasına güvenerek alacağı kazanmış olan üçüncü kişiye karşı, bu işlemin muvazaalı olduğu savunmasında bulunamaz. E. Genel işlem koşulları I. Genel olarak – Madde 20 Genel işlem koşulları, bir sözleşme yapılırken düzenleyenin, ileride çok sayıdaki benzer sözleşmede kullanmak amacıyla, önceden, tek başına hazırlayarak karşı tarafa sunduğu sözleşme hükümleridir. Bu koşulların, sözleşme metninde veya ekinde yer alması, kapsamı, yazı türü ve şekli, nitelendirmede önem taşımaz. Aynı amaçla düzenlenen sözleşmelerin metinlerinin özdeş olmaması, bu sözleşmelerin içerdiği hükümlerin, genel işlem koşulu sayılmasını engellemez. Genel işlem koşulları içeren sözleşmeye veya ayrı bir sözleşmeye konulan bu koşulların her birinin tartışılarak kabul edildiğine ilişkin kayıtlar, tek başına, onları genel işlem koşulu olmaktan çıkarmaz. Genel işlem koşullarıyla ilgili hükümler, sundukları hizmetleri kanun veya yetkili makamlar tarafından verilen izinle yürütmekte olan kişi ve kuruluşların hazırladıkları sözleşmelere de, niteliklerine bakılmaksızın uygulanır. II. Kapsamı 1. Yazılmamış sayılma – Madde 21 Karşı tarafın menfaatine aykırı genel işlem koşullarının sözleşmenin kapsamına girmesi, sözleşmenin yapılması sırasında düzenleyenin karşı tarafa, bu koşulların varlığı hakkında açıkça bilgi verip, bunların içeriğini öğrenme imkânı sağlamasına ve karşı tarafın da bu koşulları kabul etmesine bağlıdır. Aksi takdirde, genel işlem koşulları yazılmamış sayılır. Sözleşmenin niteliğine ve işin özelliğine yabancı olan genel işlem koşulları da yazılmamış sayılır. 2. Yazılmamış sayılmanın sözleşmeye etkisi – Madde 22 Sözleşmenin yazılmamış - [Zorunlu İpoteklerden Olmayan Üst Sınır İpoteği / Limit İpoteği Meskeniyet Şikayetine Engel Olur mu](https://kayseriavukat.org.tr/limit-ipotegi-meskeniyet-sikayeti/): Zorunlu İpoteklerden Olmayan Üst Sınır İpoteği / Limit İpoteği Meskeniyet Şikayetine Engel Olur mu Özet: Meskeniyet şikayetine konu taşınmaz üzerindeki ipoteğin konut kredisine özgülenmediği, doğmuş ve doğacak bütün borçlarının teminatını teşkil etmek üzere üst sınır ipoteği (limit ipoteği) şeklinde kurulduğu, ipoteğin bu hali ile zorunlu ipoteklerden olmadığı anlaşılmaktadır. O halde hacizden önce tesis edilen ve haciz tarihi itibari ile ipoteğe bağlı borcu ödenmeyen, borçlunun serbest iradesi ile kurulan ipoteğin meskeniyet şikayetine engel olduğunun kabulü gerekir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2023/12-575 Karar No: 2024/16 Karar tarihi: 24-01-2024 (2004 s. K. m. 16, 82, 103) (4721 s. K. m. 851, 881) (YHGK 18.03.2015 T. 2013/12-1576 E. 2015/1045 K.) Taraflar arasındaki meskeniyet şikayeti isteminden dolayı yapılan inceleme sonunda İlk Derece Mahkemesince şikayetin kabulüne karar verilmiştir. Kararın alacaklı vekili ve katılma yoluyla borçlu vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince alacaklı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine, borçlu vekilinin katılma yoluyla istinaf başvurusunun kısmen kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle şikayetin kabulüne karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı alacaklı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 12. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı alacaklı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hakimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Talep Borçlu vekili; alacaklı vekili tarafından müvekkili aleyhine başlatılan genel haciz yolu ile ilamsız takipte müvekkili adına kayıtlı olan Denizli ili, Pamukkale ilçesi, …. Mah., … Ada, … Parselde bulunan 1 No.lu bağımsız bölüm üzerine haciz konulduğunu, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu‘nun 82 nci maddesinin birinci fıkrasının on ikinci bendi uyarınca müvekkilinin haline münasip evinin haczedilemeyeceğini, 2004 sayılı Kanun’un 103 üncü maddesine göre düzenlenen davet kağıdının müvekkiline 24.12.2019 tarihinde tebliğ edildiğini ve yasal süresinde meskeniyet şikayetinde bulunduklarını, müvekkilinin malûlen emekli olup şikayet konusu evde eşi ve iki çocuğuyla yaşadığını, evin konut kredisiyle alındığını ve borcun halen devam ettiğini, müvekkilinin başka bir malvarlığının bulunmadığını ileri sürerek haczin kaldırılmasına karar verilmesini talep etmiştir. II. Cevap Alacaklı vekili; şikayet konusu taşınmazın tapu kaydında ipotek şerhi bulunduğundan borçlunun alacaklılarına karşı haczedilmezlik şikayetinden feragat etmiş olduğunu, borçlunun meskeniyet şikayetinin de yerinde olmadığını belirterek şikayetin reddini savunmuştur. III. İlk Derece Mahkemesi Kararı İlk Derece Mahkemesinin 25.12.2020 tarihli ve 2019/807 Esas, 2020/809 Karar sayılı kararı ile; şikayet konusu taşınmazın tapu kaydında … Bankası A.Ş. lehine ipotek şerhi bulunduğu, … Bankası Merkezi Operasyonlar Bölüm Başkanlığının 20.11.2020 tarihli cevabi yazısında ipoteğin konut kredisi sebebiyle tesis edilmiş olup konut kredisi borcunun devam ettiğinin bildirildiği, 09.03.2020 tarihli bilirkişi raporunda keşif tarihi itibariyle şikayet konusu taşınmazın toplam değerinin 165.000,00 TL olduğu, borçlunun haline münasip mütevazı mahallelerde mesken satın alması için keşif tarihi itibari ile gerekli asgari rayiç değerin ortalama yaklaşık 170.000,00 TL olduğunun bildirildiği, bilirkişi raporunun denetime elverişli bulunarak hükme esas alındığı gerekçesiyle şikayetin kabulü ile haczin kaldırılmasına karar verilmiştir. IV. İstinaf A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde alacaklı vekili ve katılma yoluyla borçlu vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 19.01.2022 tarihli ve 2021/1217 Esas, 2022/125 Karar sayılı kararı ile; 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu‘nun 103 üncü maddesine göre düzenlenen davetiyenin tebliği üzerine yasal süresinde meskeniyet şikayetinde bulunduğu, şikayet konusu taşınmaz üzerindeki ipoteğin konut kredisine ilişkin olduğu ve borçlunun başka bir kredi çekmediğinin lehine ipotek mevcut olan bankanın cevabıyla belirlendiği, konut kredisinin meskeniyet şikayetine engel olmadığı, 09.03.2020 tarihli bilirkişi raporunun usulüne uygun olduğu, bu nedenlerle İlk Derece Mahkemesinin meskeniyet şikayetinin kabulü kararının hukuka uygun olduğundan alacaklı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddi gerektiği, meskeniyet şikayetinin kabulüne karar verilmesine ve şikayetin reddini isteyerek uyuşmazlık çıkaran ve sonuç olarak haczin devamını istemekte haksız çıkan taraf alacaklı olmasına rağmen şikayetçi borçlu lehine vekalet ücreti ve yargılama giderine hükmedilmemesinin hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle alacaklı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine, borçlu vekilinin katılma yoluyla istinaf başvurusunun kabulüyle İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle meskeniyet şikayetinin kabulüyle taşınmaz üzerindeki haczin kaldırılmasına, borçlu lehine vekalet ücreti ve yargılama giderine hükmedilmesine karar verilmiştir. V. Bozma ve Bozmadan Sonraki İnceleme Süreci A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde alacaklı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtile kararı ile; “…Sair temyiz itirazları yerinde değil ise de; Borçlunun daha önce ipotek ettiği taşınmazı hakkında sonradan haczedilmezlik şikayetinde bulunabilmesi için ipoteğin konut kredisi, esnaf kredisi, zirai kredi gibi zorunlu olarak kurulmuş ipoteklerden olması gerekir. Zira zorunlu olarak kurulan ipoteğin meskeniyet şikayetine engel teşkil etmeyeceği ilkesi, bu ipoteğin sosyal amaçlı olarak verilen kredinin teminatını oluşturmasından kaynaklanmaktadır. Bunun dışında, borçlunun serbest iradesi ile kurduğu ipotekler, adı geçenin daha sonra bu yerle ilgili olarak meskeniyet iddiasında bulunmasını engeller ise de, haciz tarihi itibariyle ipotek konusu borcun ödenmiş olması halinde, ipotekle yükümlü bulunmayan taşınmaz hakkında meskeniyet şikayetinde bulunulabilir. Somut olayda, takip dosyasından borçlunun şikayete konu taşınmazı üzerine 26.11.2019 tarihinde haciz uygulandığı, haciz tarihinden önce taşınmazın tapu kaydında 3. kişi … Bankası A.Ş. lehine ….her türlü nedenden Bankaya karşı doğmuş doğacak tüm borçlarının teminatı olarak 11.03.2015 tarihli 1. derece ipotek tesis edilmiş olduğu, ipotek alacaklısı … Bankası A.Ş.’nin 20.11.2020 tarihli yazı cevabında ipotek borcunun devam ettiğinin bildirildiği görülmüştür. Her ne kadar Bölge Adliye Mahkemesince, ipoteğin konut kredisi nedeni ile kurulduğu ve zorunlu ipoteklerden olduğu değerlendirilmiş ise de; ipotek resmi senedi incelendiğinde ipoteğin konut kredisine özgülenmediği ve üst sınır ipoteği şeklinde kurulduğu, ipoteğin bu hali ile zorunlu ipoteklerden olmadığı anlaşılmıştır. O halde, şikayete konu taşınmaz üzerinde hacizden önce tesis edilen ve haciz tarihi itibari ile ipoteğe bağlı borcu ödenmeyen, zorunlu olmayan ipotek mevcut olduğu anlaşılmakla, borçlu meskeniyet şikayetinden vazgeçmiş sayılacağından Bölge Adliye Mahkemesince şikayetin bahsi geçen nedenle reddi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. B. Bölge Adliye Mahkemesince Verilen Direnme Kararı Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; önceki gerekçenin yanında, bankadan kredi alan kişinin bankanın kredi ve ipotek sözleşmesine yazdığı “doğmuş doğacak borçlar” ibarelerini sözleşmeyi imzalarken okuma, bu ibarelere itiraz etme ve karışma şansı dahi olmadığı, - [İşçinin Haksız Olarak İşe Başlamaması veya İşi Bırakması Nedeniyle İşverenin Tazminat İsteme Hakkı](https://kayseriavukat.org.tr/isverenin-tazminat-isteme-hakki/): İşçinin Haksız Olarak İşe Başlamaması veya İşi Bırakması Nedeniyle İşverenin Tazminat İsteme Hakkı İşverenin Tazminat İsteme Hakkı: İşçinin, iş sözleşmesi kurulmakla beraber haklı bir neden olmaksızın çalışmaya başlamaması ya da iş sözleşmesini usulsüz yahut haksız feshetmesi halinde işverenin bir zarara uğrama ihtimali nedeniyle 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 439. maddesinde işçinin sözleşmeyi ihlâline karşı işvereni koruma amacı güden bir tazminat öngörülmüştür. Türk Borçlar Kanunu m. 439’un hüküm ve sonuçlarının yargı kararları da gözetilerek incelenmesi gerekmektedir. Bu kapsamda, işçinin haksız olarak işe başlamaması ile aniden işi bırakmasından anlaşılması gerekenin ne olduğu, maddede öngörülen tazminatın hukuki niteliği ve ceza koşulu ile arasındaki ilişki ve maddenin iş kanunlarına tabi iş ilişkileri hakkında uygulanma kabiliyetini haiz olup olmadığı ele alınmalıdır. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu, iş sözleşmesine ilişkin oldukça kapsamlı ve ayrıntılı düzenlemeler içeren bir kanundur. Öyle ki 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nun onuncu babında kırk iki maddede düzenlenen hizmet akdine karşılık, Türk Borçlar Kanunu’nun altıncı bölümünde hizmet sözleşmesine özgülenmiş yetmiş yedi madde bulunmaktadır. Türk Borçlar Kanunu’nun iş sözleşmesine dair bu denli kapsamlı düzenlemeler getirmesinin temel sebebi, İsviçre Borçlar Kanunu esas alınarak hazırlanmış olmasıdır. Ayrı bir iş kanunu bulunmayan İsviçre hukukunda, iş sözleşmesine ilişkin özel hukuk karakteri taşıyan kanun hükümleri, İsviçre Borçlar Kanunu’nda düzenlenmektedir ve bu bakımdan İsviçre Borçlar Kanunu’nda iş sözleşmesine dair detaylı hükümler bulunması doğaldır. Ancak bu durum, Türk hukuku bakımından önemli bir sorunu da beraberinde getirmektedir. Zira Türk hukukunda iş ilişkileri esas olarak özel iş kanunları çerçevesinde düzenlenmektedir ve bu bağlamda Türk Borçlar Kanunu’nun iş ilişkileri üzerinde iki farklı etkisi bulunmaktadır. Bunlar; – iş kanunlarına tabi olmayan iş ilişkilerini özel kanun hüviyeti ile düzenlemek – iş kanunlarında boşluk bulunan hâllerde uygulanma kabiliyetini haiz genel kanun niteliği taşımaktır. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun genel kanun-özel kanun ilişkisine dair bir bağlantı hükmü içermeksizin, bir genel kanundan beklenmeyecek kadar ayrıntılı ve bazı hususlar yönünden işçilerin daha lehine hükümler içermesi, iş kanunları ile arasındaki hukuk kuralları çatışmasının ne şekilde çözümleneceği noktasında esaslı bir problem yaratmaktadır. Bu problemi yaratan düzenlemelerden birisi de 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nda karşılığı bulunmayan, “İşçinin haksız olarak işe başlamaması veya işi bırakması” başlıklı TBK m. 439 hükmüdür. İşçinin sözleşmeyi ihlaline karşı işvereni koruma amacı güden 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun m. 439, genel mahiyette İsviçre Borçlar Kanunu m. 337d’nin tercümesidir. Maddenin Türk hukuku bakımından önemi şu şekilde belirtilebilir; işçinin belirli süreli iş sözleşmesini haksız feshi ile iş sözleşmesi kurulmasına rağmen haklı bir neden olmaksızın fiilen çalışmaya başlamamasının sonuçları ilk kez düzenlenmektedir. Maddenin taşıdığı bu öneme rağmen, lafzında muğlak ifadelerin kullanılmış olması, sonuçlarının tespitini güçleştirmektedir. Diğer yandan İsviçre hukuk doktrininde ceza koşulu ile bağlantısı bulunduğu kabul edilen bu düzenlemenin, iş sözleşmesinde kararlaştırılan ceza koşulunun geçerliliği üzerinde etki gösterip göstermeyeceği de tartışmalıdır. Benzer şekilde bu düzenlemenin, iş kanunlarına tabi işçiler hakkında uygulanıp uygulanmayacağı hususunda da bir görüş birliği bulunmamaktadır. Bu problemli yapısından ötürü bu çalışmada Türk Borçlar Kanunu m. 439’un hüküm ve sonuçlarının; ceza koşulu ile ilişkisi ve iş kanunları kapsamındaki işçiler hakkında uygulanıp uygulanmayacağı konularını da içerecek şekilde incelenmesi tercih edilmiştir. İşverenin Tazminat İsteme Hakkı 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 439/1. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “İşçi, haklı sebep olmaksızın işe başlamadığı veya aniden işi bıraktığı takdirde işveren, aylık ücretin dörtte birine eşit bir tazminat isteme hakkına sahiptir.” Söz konusu hükümde işçinin sorumluluğuna yol açan iki hâl düzenlenmektedir: işçinin haklı sebep olmaksızın işe başlamaması ile aniden işi bırakması. İşçinin haklı neden olmaksızın iş sözleşmesini bildirimsiz olarak feshetmesi belirsiz süreli iş sözleşmesi bakımından usulsüz fesih; belirli süreli iş sözleşmesi bakımındansa haksız fesih niteliği taşımaktadır. Madde metninde geçen “aniden işe bırakma” tabirinden,  4857 sayılı İş Kanunu’nun “Yeni işverenin sorumluluğu” başlıklı 23. maddesi ile uyumlu olacak şekilde, işçinin bildirimsiz olarak iş sözleşmesini feshetmesi olarak anlaşılmalıdır. Nitekim İş Kanunu’nun 23. maddesinde “Süresi belirli olan veya olmayan sürekli iş sözleşmesi ile bir işverenin işine girmiş olan işçi, sözleşme süresinin bitmesinden önce yahut bildirim süresine uymaksızın işini bırakıp başka bir işverenin işine girerse…” denilmektedir. Bununla birlikte 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 439/1. maddesi ile, iş sözleşmesi kurulmasına rağmen işçinin haklı bir neden olmaksızın fiilen çalışmaya başlamamasının hüküm ve sonuçlarının ilk kez düzenlenmiştir. Bilindiği üzere sürekli borç ilişkisi doğuran iş sözleşmesine özgü kural ve ilkelerin uygulanmaya başlanması için öncelikle iş görme ediminin ifa sürecinin başlaması gerekmektedir. Nitekim iş sözleşmesinin sona ermesine, kıdeme bağlı hakların tespitine veya imkânsızlığın ileriye etkili olmasına ilişkin kurallar, iş görme ediminin ifasına başlanmasıyla uygulanma imkanı kazanmaktadır. Bu kapsamda tarafların edimlerini henüz ifa etmeye başlamadıkları dönemde sürekli borç ilişkisi doğuran sözleşmelerin ne şekilde sona erdirileceğine ilişkin genel bir düzenleme yapılmamış olmasına rağmen doktrinde, tarafların bu dönemde de sözleşmeyi feshetme haklarının bulunduğu kabul edilmektedir. Nitekim Yargıtay 9. HD, 2008/23231E. 2009/33880K. sayılı ve 10.11.2009 tarihli kararında da iş sözleşmesi kurulmakla beraber işçinin haklı bir neden olmaksızın çalışmaya başlamaması, haksız fesih olarak nitelendirilmiştir; “Taraflar arasında düzenlenmiş olan iş sözleşmesinin 21. maddesinde, işçinin iş sözleşmesini tek taraflı olarak feshetmesi halinde çalışılmayan süreye ait ücretlerin yanında, 1 yıllık hakkediş tutarında tazminatın da ödeneceği hükme bağlanmıştır. İşverence sözleşmenin tek taraflı olarak feshi halinde de aynı tazminatın ödeneceği sözleşmede öngörülmüştür. Somut olayda iş sözleşmesinin kurulduğu halde işçinin işe başlamamak suretiyle sözleşmeyi tek taraflı olarak feshettiği tartışmasızdır. Bu durumda sözleşmenin kalan süresine ait ücretlerin işverene ödenmesi mümkün değilse de, karşılıklı olarak kararlaştırılan cezai şart kuralı gereği davalılar cezai şarttan sorumludur.” 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 439. maddesi ile işçinin, iş görme edimini henüz ifa etmeye başlamadığı bir dönemde sözleşmeyi haksız olarak sona erdirmesi, haksız ve usulsüz fesih ile aynı sonuçlara tabi kılınmıştır. Böylece işçinin, iş görme edimini henüz ifa etmeye başlamadığı dönemde de sözleşmeyi fesihle aynı etkiyi doğuracak şekilde sona erdirilebileceği öngörülerek, kanundaki boşluk iş sözleşmesi özelinde giderilmiştir. Belirtmek gerekir ki işçinin, haklı bir neden olmaksızın çalışmaya başlamama şeklindeki davranışının hukuki açıdan fesih yahut dönme olarak nitelendirilmesinin, sonuçları bakımından bir önemi bulunmamaktadır. Nitekim gerek haksız fesih gerekse haksız dönme hâllerinde, karşı tarafın olumlu zararının yani sözleşme gereği gibi ifa edilseydi uğramayacağı zararın giderilmesi gerekmektedir. İşverenin Tazminat İsteme Hakkının Koşulları İşçinin 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 439. maddesi çerçevesinde sorumluluğunun işletilebilmesi için iki şart aranmaktadır: işçinin işe başlamamaya veya iş sözleşmesini feshetmeye yönelik kati bir iradesinin bulunması ve haklı bir sebebe dayanmaması. A. İşçinin - [Fiili Hizmet Süresi Zammının Emeklilik İşlemlerinde Fiili Hizmet Sayılması ve Yaş Haddinden İndirilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/fiili-hizmet-suresi-zammi/): Fiili Hizmet Süresi Zammının Emeklilik İşlemlerinde Fiili Hizmet Sayılması ve Yaş Haddinden İndirilmesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2024/151 Karar No: 2024/359 Karar tarihi: 03-07-2024 Mahkemesi: İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 34. Hukuk Dairesi Özel Daire Kararı: Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 30.12.2021 tarihli ve 2021/2741 Esas, 2021/17118 Karar sayılı BOZMA kararı Taraflar arasındaki tespit davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalı … vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılıp düzeltilerek yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı taraf vekillerinin temyizi üzerine Yargıtay 10. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu tarafından direnme kararının usulden bozulması sonrası Bölge Adliye Mahkemesince usuli yanlışlık düzeltilerek tekrar direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı taraf vekillerince temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan inceleme sonucunda, temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Dava Davacı vekili; müvekkilinin Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanunu’na tabi muvazzaf subay (pilot) olarak 18.02.2011 tarihine kadar çalıştığını, istifa ettikten sonra özel bir havayolu şirketinde çalışmaya başladığını, emeklilik tarihinin tespiti için davalı Kuruma yaptığı başvuruya 16.10.2017 tarihli yazı ile 52 yaşını doldurduğu tarihte emekli olabileceği yönünde cevap verildiğini ancak yapılan hesaplamanın hatalı olduğunu, 08.09.1999 tarihinden önce işe başlayanların hak ettikleri fiili hizmet süresi zammının tamamının hem sigorta başlangıç tarihinden geriye çekilmesi hem de emeklilik yaş haddinden indirilmesi gerektiğini, Kurumun cevabi yazısı incelendiğinde sigorta başlangıç tarihinin bu sürenin tamamı kadar geri çekilmediği ve fiili hizmet süresi zammının yaş haddinden de indirilmediğinin anlaşıldığını, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu‘nun geçici 7 nci maddesi gereğince fiili hizmet süresi zammı uygulamalarında 5434 sayılı Kanun’a tabi olan müvekkilinin hak etmiş olduğu 3 yıl 10 ay 15 gün fiili hizmet süresi zammının tamamının sigorta başlangıç tarihinden geri çekilmesine ve geri çekilmesi neticesinde bulunacak yaş haddinden de indirilerek emeklilik tarihinin 18.08.2021 olarak tespit edilmesine karar verilmesini talep etmiştir. II. Cevap Davalı … (SGK/Kurum) vekili; davanın reddini savunmuştur. III. İlk Derece Mahkemesi Kararı İlk Derece Mahkemesinin 19.12.2018 tarihli ve 2017/447 Esas, 2018/376 Karar sayılı kararı ile 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanunu’nda düzenlenen fiili hizmet süresi zammının 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu kapsamındaki hizmetlerle birleştirilmesi durumunda sigortalılık süresine eklenmesi ve yaş haddinden indirilmesi gerektiği, 02.07.1974 doğum tarihli olan davacının sigortalılık başlangıç tarihi 15.07.1992 olup 3 yıl 10 ay 15 günlük fiili hizmet süresi zammı kadar geriye götürüldüğünde sigortalılık başlangıç tarihinin 31.08.1988 olduğu, 506 sayılı Kanun’un geçici 81/B-h maddesi uyarınca yaşlılık aylığından faydalanması için yaşının 51 olması gerektiği, 3 yıl 10 ay 15 günlük fiili hizmet süresi zammı yaş haddinden de indirildiğinde yaş koşulunun 47 yıl 1 ay 15 gün olacağı, bu nedenle emeklilik başvurusu yapacağı tarihin 18.08.2021 olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne, davacının sigorta başlangıç tarihinin 31.08.1988 olduğuna göre fiili hizmet süresi zammından faydalanması gerektiği ile yaşlılık aylığından yararlanması koşullarını taşıdığının ve emeklilik başvurusunun yapılacağı tarihin 18.08.2021 olduğunun tespitine karar verilmiştir. IV. İstinaf A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı Kurum vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 02.12.2020 tarihli ve 2019/454 Esas, 2020/1609 Karar sayılı kararı ile; 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanunu’nda fiili hizmet süresi zammı kavramına yer verilmiş olup 5434 sayılı Kanun’un 33, 34 ve 205 inci maddelerinde düzenlenen fiili hizmet süresi zammının hizmet süresini, emeklilik ikramiye miktarını ve emekli aylığı bağlama oranını arttırdığı ve yaş haddinden indirim sağladığı, bu nitelikleri nazara alındığında 5434 sayılı Kanun’daki fiili hizmet süresi zammının 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’ndaki itibari hizmetin karşılığı olduğu, 506 sayılı Kanun’un Ek 39 uncu maddesinde Kanun’un Ek 5 ve Ek 6 ncı maddeleri gereğince sigortalılık süresine ilave edilen gün sayılarının beş yıldan çok olmamak üzere bu Kanun’un 60 ve geçici 81 inci maddelerinde belirtilen yaş hadlerinden indirileceğinin belirtildiği, Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin 2016/20117 Esas, 2017/3251 Karar sayılı kararının da emsal olduğu ancak dava tarihinden sonraki bir tarih yönünden emeklilik başvurusu yapılacak tarihin tespitine karar verilmesinin mümkün olmadığı gerekçesiyle davalı Kurum vekilinin istinaf isteminin kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılıp düzeltilerek yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın kısmen kabulüne, davacının 3 yıl 10 ay 15 gün fiili hizmet süresi zammının hizmet süresine eklenmesine ve yaş haddinden indirilmesi gerektiğinin tespitine, fazlaya dair talebin reddine karar verilmiştir. V. Bozma ve Bozmadan Sonraki Yargılama Süreci A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; “…Eldeki davada, davacı, 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanunu kapsamında hak kazandığı fiili hizmet süresi zammının tamamının tahsis şartlarında sigortalılık başlangıç tarihinden geriye çekilmesi ile bulunacak sigortalılık süresine göre tabi olunması gereken yaş haddinden de düşülerek, kendisine yaşlılık aylığı bağlanması gereken tarihin 18.08.2021 olarak tespitini talep etmiştir. 1- Öncelikle belirtilmelidir ki, dava hakkı hukuki yarar ile sınırlıdır. Davacının dava açma hakkına sahip olması, dava açabilmesi için yeterli değildir. Davacının mahkemeden hukuki korunma istemesinde korunmaya değer bir yararı olmalıdır. Hukuki yarar bir dava şartı olup, mahkeme dava şartlarını re’sen incelemekle görevlidir. Bu ilkeden hareketle, dava şartı olarak hukuki yararın varlığının, mahkemece, taraflarca dava dosyasına sunulmuş deliller, olay veya olgular çerçevesinde, kural olarak davanın açıldığı tarihe göre, kendiliğinden ve yargılamanın her aşamasında gözetilmesi gerekir. Bu sayede, iç hukukumuzun bir parçası olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme)’nin 6. maddesi ve 1982 Anayasası’nın 36. maddesinde düzenlenen “hak arama özgürlüğü” nün dürüstlük kuralına uygun kullanılması sağlanabilecek; bu durum, haksız davalar açmak suretiyle dava hakkının kötüye kullanılmasına karşı bir güvence oluşturacaktır. Bilindiği üzere; her dava, açıldığı tarihteki fiili ve hukuki sebeplere ilişkin koşullara göre hükme bağlanır. Ne var ki, dava açıldıktan sonra meydana gelen bir olay nedeniyle dava konusunun ortadan kalkması ve tarafların da, davanın esası hakkında karar verilmesinde hukuki yararlarının kalmaması halinde işin esası hakkında infaz kabiliyeti olan bir hüküm kurulmamaktadır. Eldeki davada, davacının dava tarihinden sonraki - [Tazminat Davasında Müteselsil Sorumluluk Esasına Göre Davalıların Zararın Tamamından Sorumlu Olması](https://kayseriavukat.org.tr/tazminat-davasinda-muteselsil-sorumluluk/): Tazminat Davasında Müteselsil Sorumluluk Esasına Göre Davalıların Zararın Tamamından Sorumlu Olması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2023/1059 Karar No: 2024/32 Karar tarihi: 31-01-2024 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Özel Daire Kararı: Yargıtay (Kapatılan) 17. Hukuk Dairesinin 13.05.2015 tarihli ve 2013/20036 Esas, 2015/7367 Karar sayılı BOZMA kararı 1. Taraflar arasında birleştirilerek görülen tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İstanbul Anadolu 9. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar asıl davada davalı … vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 17. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı asıl davada davalı … vekili ve davalı … tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği düşünüldü: I. Yargılama Süreci Asıl Dava: Davacı İstemi 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; dava dışı işverene ait şantiye alanında iş makinesi operatörü olarak çalışan müvekkilinin 18.03.2006 tarihinde meydana gelen iş kazası nedeniyle yaralanan bir işçiyi almak üzere şantiye alanına gelen davalıların sürücüsü, işleteni ve trafik sigortacısı olan ambulansın müvekkiline çarpması neticesinde malul kalacak şekilde yaralandığını, müvekkilinin kazada herhangi bir kusurunun bulunmadığını, davalı sürücünün trafiğe kapalı bir alanda tamamen dikkatsizliği ve kusuru sebebiyle müvekkilinin ağır bir şekilde yaralanmasına sebebiyet verdiğini ileri sürerek davacının iş göremezlik zararına karşılık fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 10.000,00 TL maddi tazminatın kaza tarihinden itibaren işleyecek avans faiziyle birlikte tüm davalılardan, 100.000,00 TL manevi tazminatın kaza tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalı … dışındaki davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiş, 17.02.2011 tarihli celsede davalı … yönünden açılan davayı takip etmediklerini bildirmiştir. Davalılar Cevabı 5. Davalı … vekili cevap dilekçesinde; kazanın meydana gelmesinde ambulans şoförünün kusurunun bulunmadığını, müvekkilinin kazadan sonra davacı ile ilgilenip tedavi masrafları için 7.956,00 TL ödeme yaptığını belirterek davanın reddini savunmuştur. 6. Davalı Fiba Sigorta A.Ş. vekili cevap dilekçesinde; poliçe dönemini kapsayan bir sigorta sözleşmesi yapılmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. 7. Davalı …, usulüne uygun yapılan tebligata rağmen cevap dilekçesi sunmamış, duruşmadaki beyanında aleyhe olan hususları kabul etmediğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Birleştirilen Dava: Davacı İstemi 8. Davacı vekili dava dilekçesinde; kazaya karışan ambulansın davalı şirkete trafik poliçesi ile sigortalı olduğunu, davanın, sürücü, işleten ve sigorta şirketi olduğu düşünülen şirkete karşı açılmış olan dava ile birleştirilmesine karar verilmesini talep ettiklerini ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 10.000,00 TL maddi tazminatın kaza tarihinden itibaren işleyecek avans faizi ile birlikte tüm davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiş; 30.04.2013 harç tarihli ıslah dilekçesi ile 15.579,89 TL maddi tazminatın tüm davalılardan ve birleştirilen dosya davalısından müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı 9. Davalı vekili cevap dilekçesinde; zamanaşımı itirazında bulunduklarını ve birleştirmeye muvafakat etmediklerini belirterek davanın reddini savunmuştur İlk Derece Mahkemesi Kararı 10. İstanbul Anadolu 9. Asliye Hukuk Mahkemesinin 26.09.2013 tarihli ve 2008/50 Esas, 2013/384 Karar sayılı kararı ile; davalı Fiba Sigorta A.Ş. yönünden davanın takipsiz bırakıldığı, hükme esas alınan bilirkişi raporuna göre davalıların kusur oranı toplamının %80 olduğu, davacıya karşı sürücü, işleten ve birleştirilen dosyasının davalısının kusurları oranında birlikte sorumlu oldukları, talep edilen maddi tazminat miktarının sigorta poliçesi kapsamında kaldığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne; davalı Fiba Sigorta A.Ş. yönünden dava atiye bırakıldığından davanın açılmamış sayılmasına, asıl dava ile birleştirilen dava yönünden maddi tazminat taleplerinin ıslah doğrultusunda kabulü ile 15.579,89 TL’nin davalılar …, …’dan 18.03.2006 tarihinden ve birleştirilen dosyanın davalısı Anadolu Sigorta A.Ş.’den 05.12.2008 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile müştereken ve müteselsilen tahsiline, asıl davadaki manevi tazminat taleplerinin kısmen kabulü ile 10.000,00 TL manevi tazminatın 18.03.2006 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılar … ve …’den müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 11. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde asıl davada davalı … vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 12. Yargıtay (Kapatılan) 17. Hukuk Dairesinin 13.05.2015 tarihli ve 2013/20036 Esas, 2015/7367 Karar sayılı kararı ile; “…1- Dosya içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davalı … vekilinin aşağıdaki bentler kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir. 2- Dava, trafik kazası sonucu yaralanma nedeniyle iş göremezlik tazminatı ve manevi tazminat istemine ilişkindir. 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nun 47. (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 56.) maddesi hükmüne göre, hakimin özel halleri göz önünde tutarak manevi zarar adı ile hak sahibine verilmesine karar vereceği para tutarı adalete uygun olmalıdır. Manevi tazminat, zarara uğrayanda, manevi huzuru gerçekleştirecek ve tazminata benzer bir fonksiyonu da olan özgün bir nitelik taşır. Manevi tazminat bir ceza olmadığı gibi, mamelek hukukuna ilişkin zararın karşılanmasını da amaç edinmemiştir. Zarar görenin zenginleşmemesi, zarar sorumlusunun da fakirleşmemesi gerekmektedir. Takdir edilecek miktar, mevcut halde elde edilmek istenen tatmin duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olan kadar olmalıdır. 22.6.1976 günlü ve 7/7 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı’nın gerekçesinde de takdir edilecek manevi tazminatın tutarını etkileyecek özel hal ve şartlar da açıkça gösterilmiştir. Bunlar her olaya göre değişebileceğinden, hakim bu konuda takdir hakkını kullanır iken ona etkili olan nedenleri de karar yerinde objektif ölçülere göre isabetli bir biçimde göstermelidir. Mahkemece, davacı tarafın manevi tazminat talebinin kısmen kabulü yönünde yazılı şekilde hüküm kurulmuş ise de; tarafların kusur durumuna ilişkin olarak konusunda uzman bilirkişi heyetinden alınan 07/03/2011 tarihli rapora göre, kazanın oluşumunda davalı ambulans sürücüsü …’nün %30 oranında, davacı …’ın %20 oranında kusurlu olup davaya konu inşaat şantiyesi yetkili temsilcisinin ise %50 oranında kusurlu olduğu belirtilmiş; davacının maluliyet durumuna ilişkin Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Kurulu’ndan alınan rapora göre de, davacının meslekte kazanma gücü kaybının %2,1 olup iyileşme süresinin 9 aya kadar uzayabileceği tespit edilmiştir. O halde mahkemece, davacının trafik kazası sonucu yaralanması nedeniyle duyduğu acı ve elemin kısmen de olsa giderilmesi amacıyla tarafların sosyal ve ekonomik durumları ile birlikte olayın meydana geliş şekli, tarafların kusur oranları, davacının maluliyet oranı ve davalıların sorumluluğunun niteliği göz önünde tutularak olay tarihindeki paranın alım gücüne uygun düşen miktarda, hak ve nesafet kuralları çerçevesinde daha düşük miktarda manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken, zenginleşme sonucunu doğuracak şekilde ve çok yüksek miktarda manevi tazminata hükmedilmesi doğru görülmemiştir. 3- Davacı vekili, dava dilekçesinde, özellikle davalı sürücünün tam kusurlu olduğunu ileri sürerek davayı kazaya karışan aracın sürücüsü, işleteni ve trafik sigortacısına karşı açmıştır. Her ne kadar mahkemece tarafların - [Kiralananın Tahliyesi Davasında Taahhütnamenin Sonradan Doldurulması, Tanık ile İspatlanabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/taahhutnamenin-sonradan-doldurulmasi/): Taahhütnamenin Sonradan Doldurulmasına ilişkin İddianın İspatlanması Taahhütnamenin Sonradan Doldurulması İddiasının İspatlanması: 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 200 üncü maddesi; “(1) Bir hakkın doğumu, düşürülmesi, devri, değiştirilmesi, yenilenmesi, ertelenmesi, ikrarı ve itfası amacıyla yapılan hukuki işlemlerin, yapıldıkları zamanki miktar veya değerleri ikibinbeşyüz Türk Lirasını geçtiği takdirde senetle ispat olunması gerekir. Bu hukuki işlemlerin miktar veya değeri ödeme veya borçtan kurtarma gibi bir nedenle ikibinbeşyüz Türk Lirasından aşağı düşse bile senetsiz ispat olunamaz. (2) Bu madde uyarınca senetle ispatı gereken hususlarda birinci fıkradaki düzenleme hatırlatılarak karşı tarafın açık muvafakati hâlinde tanık dinlenebilir.” şeklinde olup, 6100 sayılı Kanun’un 201 inci maddesinde ise “Senede bağlı her çeşit iddiaya karşı ileri sürülen ve senedin hüküm ve kuvvetini ortadan kaldıracak veya azaltacak nitelikte bulunan hukuki işlemler ikibinbeşyüz Türk Lirasından az bir miktara ait olsa bile tanıkla ispat olunamaz.” düzenlemesi bulunmaktadır. Temyiz olunan bölge adliye mahkemesi kararında; hukuki ilişkinin ve bu ilişki nedeniyle ortaya çıkan uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kurallarının doğru şekilde belirlendiğinin, davalı tarafın savunmasını yazılı delille ispatlayamadığının anlaşılmasına göre, davalının temyiz itirazlarının reddi ile usul ve kanuna uygun bulunan kararın onanmasına karar vermek gerekmiştir. (6098 s. K. m. 39, 352) (6100 s. K. m 200, 201) (YHGK. 28.05.2008 T. 2008/6-369 E. 2008/394 K.) Yargıtay 3. Hukuk Dairesi Esas No: 2022/8307 Karar No: 2023/168 Karar tarihi: 21-02-2023 Taraflar arasındaki itirazın iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Dava Davacı; 15.01.2020 başlangıç tarihli yazılı kira sözleşmesi ile kiracı olan, davalının 14.02.2020 tarihli tahliye taahhüdü ile taşınmazı 15.01.2021 tarihinde tahliye edeceğini taahhüt ettiğini, davalının 15.01.2021 tarihinde taşınmazı tahliye etmemesi üzerine aleyhine icra takibi başlattığını, davalının tahliye emrine itiraz ederek takibi durdurduğunu, itirazın haksız olduğunu ileri sürerek; itirazın iptali ile takibin devamına, davalının dava konusu taşınmazdan tahliyesine karar verilmesini talep etmiştir. II. Cevap Davalı; tahliye taahhüdünü iki nüsha olarak kira sözleşmesi ile birlikte tarih koymadan imzaladığını, tarihin davacı tarafından daha sonra ve maddi gerçekliğe aykırı olarak taahhütnameye eklendiğini, tahliye taahhütnamesinin kanunun emredici kurallarına aykırı olarak düzenlendiğini, uzun süre ile kullanacağı gerekçesiyle kiraladığını ve yüksek miktarda masraf yaptığını, kira ilişkisinin devam ettiğini, yeni döneme ilişkin kira ve aidat ödemelerini yaptığını savunarak, davanın reddini istemiştir. III. İlk Derece Mahkemesi Kararı İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla: taraflar arasında dava konusu taşınmazın kiralanması amacıyla 15.01.2020-15.01.2021 tarihleri arasını kapsar şekilde kira sözleşmesinin akdedildiği, davalının tahliye taahhütnamesi ile dava konusu taşınmazı 15.01.2021 tarihinde tahliye edeceğini taahhüt ettiği, davalının imzaya itirazının olmaması nedeniyle tahliye taahhütnamesinin geçerli olduğu, davalının tahliye tarihi ile kira sözleşmesinin aynı tarihli olduğu iddiasını yazılı delille ispatlayamadığı gerekçesiyle, davanın kabulü ile itirazın iptali ile takibin devamına, davalının kiralanandan, tahliyesine karar verilmiştir. IV. İstinaf A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı, süresi içinde davalı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri Davalı vekili dilekçesinde; tahliye taahhüdünün kira sözleşmesi ile birlikte imzalandığını ve kira sözleşmesinin eki gibi görüldüğü için taahhütnameye ayrıca tarih yazılmadığını, tahliye taahhütnamesinin kanunun emredici hükümlerine aykırı olarak düzenlendiğini, deliller toplanmadan ve tanıklar dinlenmeden karar verildiğini ileri sürerek; kararın kaldırılmasını ve davanın reddine karar verilmesini istemiştir. C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; takibe dayanak yapılan ve hükme esas alman. 15.01.2020 başlangıç tarihli ve 1 yıl süreli, çelik çatılı kapalı depo işyeri niteliğindeki kira sözleşmesi hususunda taraflar arasında herhangi bir uyuşmazlık bulunmadığı, davalı kiracı şirketin adi yazılı olarak 14.02.2020 tarihinde düzenlediği tahliye taahhütnamesi ile kiracı olarak oturduğu yeri 15.01.2021 tarihinde tahliye edeceğini kabul ve taahhüt ederek taahhütnameyi imzaladığı, kural olarak kira ilişkisi kurulduktan sonra verilen tahliye taahhütnamesinin kiracının serbest iradesi ürünü olduğunun kabul edileceği, davacı kiraya veren şirket vekilinin 14.02.2020 düzenleme, 15.01.2021 tahliye tarihli, tahliye taahhütnamesine dayanarak yasal süresinde tahliye talepli icra takibi başlattığını, kira sözleşmesinin süresinin sözleşmenin taraflarınca her zaman uzaltılıp kısaltılabileceğini, kiracı tarafından, tarih yazılmadan boş kağıda, beyaza imza atılması halinde boş kağıdın üzerinin kiraya veren tarafından nasıl ve ne şekilde doldurulacağının imza eden kiracı tarafından kabul edildiğinin kabulü gerektiği, tahliye taahhütnamesinin verildiği tarihten itibaren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 39 uncu maddesi gereğince taahhütnamenin iptali için bir dava da açılmadığı, tanzim tarihi bulunmasa da tahliye taahhüdünde “içinde kiracı olarak bulunduğum” ibaresinin yazılması nedeni ile kira sözleşmesinden daha sonra düzenlendiği anlaşılan tahliye taahhüdünün geçerli olduğu gerekçesiyle davalı tarafın istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. V. Temyiz A. Temyiz Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararma karşı, süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davalı vekili temyiz dilekçesinde; istinaf dilekçesinde bildirdiği sebepleri tekrar ederek, kararın bozulmasını talep etmiştir. C. Gerekçe I. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık, tahliye taahhütnamesine dayalı olarak başlatılan icra takibe yönelik itirazın iptali istemine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 1- 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 352 nci maddesinin birinci fıkrasının ilgili bölümü şöyledir: “Kiracı, kiralananın teslim edilmesinden sonra, kiraya verene kartı, kiralananı belli bir tarihte boşaltmayı yazılı olarak üstlendiği hâlde boşaltmamışsa kiraya veren, kira sözleşmesini bu tarihten başlayarak bir ay içinde icraya başvurmak veya dava açmak suretiyle sona erdirebilir.” 2- Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun, 28.05.2008 tarihli ve 2008/369 E., 2008/394 K. sayılı kararının ilgili bölümü şöyledir; “…Öncelikle belirtilmelidir ki, boş olarak altı imzalanıp verilen bir belgenin üstünün taraflar arasındaki anlaşmaya aykırı olarak doldurulduğu iddiasının tanıkla ispatının olanaklı olmadığında; ancak yazılı delille ispatı gerektiğinde ve yazılı delil de yoksa dayanılmış olması koşuluyla yemin delilinin söz konusu olabileceğinde uyuşmazlık bulunmamaktadır…” 3- 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 200 üncü maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “(1) Bir hakkın doğumu, düşürülmesi, devri, değiştirilmesi, yenilenmesi, ertelenmesi, ikrarı ve itfası amacıyla yapılan hukuki işlemlerin, yapıldıkları zamanki miktar veya değerleri ikibinbeşyüz Türk Lirasını geçtiği takdirde senetle ispat olunması gerekir. Bu hukuki işlemlerin miktar veya değeri ödeme veya borçtan kurtarma gibi bir nedenle ikibinbeşyüz Türk Lirasından aşağı düşse bile senetsiz ispat olunamaz. (2) Bu madde uyarınca senetle ispatı gereken hususlarda birinci fıkradaki düzenleme hatırlatılarak karşı tarafın açık muvafakati - [Alacaklı Tarafından Açılan İtirazın İptali Davasında Dava Dilekçesinin Asıla Tebliğ Edilmesi Gerekir](https://kayseriavukat.org.tr/itirazin-iptali-davasinda-teblig/): Alacaklı Tarafından Açılan İtirazın İptali Davasında Dava Dilekçesinin Asıla Tebliğ Edilmesi Gerekir mi Alacaklı Tarafından İtirazın İptali Davası Açılması: İtirazın iptali davası genel hükümlere göre açılarak sonuçlandırılan bir dava olup, takip hukukuna ilişkin bir şikayet veya itiraz olmadığından, dava dilekçesinin, icra dosyasında müvekkili borçlu adına itiraz eden vekile değil, asıla tebliğ edilmesi gerekir. Hal böyle olunca icra takibine maruz kalan borçlu, vekil marifetiyle takibe itiraz ettiğinde, itiraz üzerine duran icra takibinin devamını sağlamak için alacaklının açacağı itirazın iptali davasında dava dilekçesinin asıla tebliğ edilmesi gerektiği sonuç ve kanaatine varılmıştır. (2709 s. K. m. 36) (6100 s. K. m. 27, 50, 51, 52, 71, 72, 73, 74, 76, 77, 79, 80, 114, 115, 119, 121, 122, 317) (7201 s. K. m. 1, 11) (6098 s. K. m. 502, 503, 504, 506, 514) (1136 s. K. m. 35, 41, 171) (2004 s. K. m. 4, 18, 50, 58, 60, 61, 62, 63, 64, 65, 66, 67, 68, 68/A, 68/B, 69, 70, 72, 363) (492 s. K. m. 29) (4721 s. K. m. 8, 9, 48) (Tebligat Kanununun Uygulanmasına Dair Yönetmelik m. 18) (YHGK 11.03.2015 T. 2013/19-1679 E. 2015/1014 K.) (9. HD. 23.01.2018 T. 2017/23538 E. 2018/1023 K.) (9. HD. 06.05.2019 T. 2016/617 E. 2019/9986 K.) (9. HD. 03.02.2020 T. 2017/13895 E. 2020/1247 K.) (9. HD. 10.02.2020 T. 2017/13998 E. 2020/1720 K.) (9. HD. 05.10.2020 T. 2017/16674 E. 2020/10403 K.) (11. HD. 26.05.2003 T. 2002/13116 E. 2003/5466 K.) (15. HD. 02.11.2004 T. 2004/2041 E. 2004/5550 K.) Yargıtay Büyük Genel Kurulu Esas No: 2021/1 Karar No: 2022/3 Karar tarihi: 03-06-2022 I- Giriş A. İçtihatları Birleştirme Başvurusu 04.12.2019 havale tarihli dilekçe ile; Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, Yargıtay (Kapatılan) 13. Hukuk Dairesi, Yargıtay (Kapatılan) 15. Hukuk Dairesi ve Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesi kararlarında icra takibine maruz kalan borçlu, vekil marifetiyle takibe itiraz etmiş olduğunda, itiraz üzerine duran icra takibine devam edebilmek için alacaklının açtığı itirazın iptali davası bakımından, itirazın iptali dava dilekçesinin vekile mi yoksa aşıla mı tebliğ edilmesi gerektiği konusunda görüş aykırılığı bulunduğu belirtilerek içtihatların birleştirilmesine karar verilmesi talep edilmiştir. 24.12.2020 havale tarihli dilekçe ile; Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin kendi kararları ve diğer daire kararları arasında, Yargıtay (Kapatılan) 13. Hukuk Dairesinin kararlarında alacaklı tarafından icra takibi yapılması durumunda, yasal süresi içerisinde borçlunun vekili aracılığı ile icra dairesi nezdinde ödeme emrine itiraz etmesi durumunda, alacaklı tarafından açılacak itirazın iptali davasının dava dilekçesinin, icra dosyasında ödeme emrine itiraz eden borçlunun vekiline mi yoksa borçlu asıla mı gönderilmesi gerektiği konusunda farklılıklar bulunduğu belirtilerek Yargıtay Hukuk Daireleri arasındaki içtihat aykırılığının giderilmesi talep edilmiştir. Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun 13.07.2021 tarihli ve 224 sayılı kararı ile, her iki başvurunun benzer olması sebebiyle birleştirilmesine karar verilmiştir. Daha sonra 06.09.2021 havale tarihli dilekçe ile; Yargıtay 9. Hukuk Dairesi Yargıtay (Kapatılan) 13. Hukuk Dairesinin kararlarında itirazın iptali davasında dava dilekçesinin 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 121. maddesi uyarınca davalı asıla mı yoksa 7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun 11. maddesi uyarınca icra dosyasına vekalet ile itiraz eden ve dava şartı arabuluculuğuna vekalet ile katılan vekile mi tebliğ edileceği konusunda farklılıklar bulunduğu belirtilerek Yargıtay Hukuk Daireleri arasındaki içtihat aykırılığının giderilmesi talep edilmiştir. Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun 09.12.2021 tarihli ve 338 sayılı kararı ile; bu başvurunun da benzer olması sebebiyle birleştirilmesine karar verilmiştir. B. İçtihatları Birleştirmenin Konusu Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun 25.02.2021 tarihli ve 60 sayılı kararı ile; Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, Yargıtay 3. Hukuk dairesi, Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, Yargıtay (Kapatılan) 13. Hukuk Dairesi, Yargıtay (Kapatılan) 15. Hukuk Dairesi ve Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesi kararları da belirtilmek suretiyle sonuç olarak; “ konu ile ilgili olarak görüş aykırılığı bulunduğu ve farklı uygulamaların sürdürüldüğü sonucuna varıldığından: aykırılığın İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunca giderilmesi gerektiği” karar verilerek raportör üye görevlendirilmesine karar verilmiştir. İçtihatları Birleştirme konusu ise; Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun 25.02.2021 Tarihli ve 60 Sayılı Kararı ile; “İcra takibine maruz kalan borçlu, vekil marifetiyle takibe itiraz etmiş olduğundan itiraz üzerine duran icra takibine devam için alacaklının açtığı itirazın iptali davası bakımından itirazın iptali davası dilekçesinin vekile mi, asile mi tebliğ edilmesi gerektiği” belirlenmiş ise de ihtiyacı daha iyi karşılayacağı anlaşıldığından içtihadı birleştirme konusu; Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun 16.05.2022 tarihli ve 148 sayılı kararı ile; “İcra takibine maruz kalan borçlu, vekil marifetiyle takibe itiraz ettiğinde, itiraz üzerine duran icra takibinin devamını sağlamak için, alacaklının açacağı itirazın iptali davasında, dava dilekçesinin vekile mi asıla mı tebliğ edilmesi gerektiği” seklinde belirlenmiştir. C. Görüş Aykırılığının Giderilmesi İstemine Konu Kararlar Yargıtay Genel Hukuk Kurulu Kararı: – 11.03.2015 tarihli ve 2013/19-1679 E. , 2015/1014 K. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi Kararı: – 03.03.2008 tarihli ve 2008/960 E., 2008/3381 K. Yargıtay 9. Hukuk Dairesi Kararları: – 23.01.2018 tarihli ve 2017/23538 E., 2018/1023 K. – 06.05.2019 tarihli ve 2016/617 E., 2019/9986 K. – 14.10.2019 tarihli ve 2016/8189 E., 2019/17967 K. – 03.02.2020 tarihli ve 2017/13895 E., 2020/1247 K. – 10.02.2020 tarihli ve 2017/13998 E., 2020/1720 K. – 05.10.2020 tarihli ve 2017/16674 E., 2020/10403 K. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi Kararı: – 26.05.2003 tarihli ve 2002/13116 E., 2003/5466 K. Yargıtay (Kapatılan) 13. Hukuk Dairesi Kararları: – 30.11.2004 tarihli ve 2004/9107 E., 2004/17456 K. – 27.04.2017 tarihli ve 2016/22543 E., 2017/5094 K. – 03.10.2017 tarihli ve 2016/2731 E., 2017/8956 K. – 25.01.2018 tarihli ve 2017/708 E., 2018/725 K. – 22.02.2018 tarihli ve 2015/36321 E., 2018/2344 K. Yargıtay 15. (Kapatılan) Hukuk Dairesi Kararları: – 02.11.2004 tarihli ve 2004/2041 E., 2004/5550 K. Yargıtay 22. (Kapatılan) Hukuk Dairesi Kararları: – 11.12.2017 tarihli ve 2016/27238 E., 2017/28403 K. – 19.06.2016 tarihli ve 2017/23085 E., 2019/13425 K. D. Dairelerin Görüş Özetleri İçtihatların birleştirilmesi talebinin ön değerlendirilmesi safhasında kararları arasında içtihat aykırılığı bulunan Hukuk Genel Kurulu ile Özel Dairelerin görüşlerine başvurulmuştur. 1. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun görüş yazısında; – Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Başkanlığı 27.01.2020 tarihli ve 35613334-2020/120 sayılı yazıları ile: “…İçtihatların birleştirilmesi başvurusunda içtihat uyuşmazlığının konusu “İcra takibine maruz kalan borçlu, vekil marifetiyle takibe itiraz etmiş olduğunda, itiraz üzerine duran icra takibine devam için alacaklının açtığı itirazın iptali davası bakımından, itirazın iptali davası dilekçesinin vekile asla mı tebliğ edilmesi gerektiği hakkında Yargıtay Hukuk Daireleri arasında çelişkili kararlar” olarak - [Harici Satış Sözleşmesi ile Müteahhitten Daire Satın Alan Üçüncü Kişilerin Tescil Davası Açması](https://kayseriavukat.org.tr/harici-satis-sozlesmesi-ile-daire-alma/): Harici Satış Sözleşmesi ile Müteahhitten Daire Satın Alan Üçüncü Kişilerin Tapu İptali ve Tescil Davası Açması Harici satış sözleşmesi ile müteahhitten daire satın alan üçüncü kişilerin açtığı tapu iptali ve tescil davasının dinlenebilmesi için harici satış sözleşmesinin alıcısı konumunda olan kişinin tescil isteminin kabul edilebilmesi için satışa konu taşınmazın Kat Mülkiyeti Kanununa tabi olarak yapılması, alıcının edimlerini yerine getirmiş olması, satıcının bağımsız bölümü teslim etmiş olması ve buna rağmen tescile yanaşmaması şartlarının bir arada bulunması gereklidir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2024/43 Karar No: 2024/76 Karar Tarihi: 07-02-2024 Mahkemesi: Tüketici Mahkemesi Özel Daire Kararı: Yargıtay (Kapatılan) 14. Hukuk Dairesinin 09.06.2021 tarihli ve 2020/1818 Esas, 2021/3894 Karar sayılı BOZMA kararı Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir. Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 14. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, İlk Derece Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Dava Davacı vekili, müvekkilinin imzaladığı 17.03.2012 tarihli adi yazılı sözleşme gereğince davalının adına kayıtlı olan taşınmaz üzerinde inşa ettiği Atakum Rezidans Cumbalı Evler projesinden daire satın aldığını, sözleşme uyarınca 100.000,00 TL olarak belirlenen satış bedelinin 20.000,00 TL’sinin 19.03.2012 tarihinde peşin, 2.000,00 TL’sinin 08.05.2012 tarihinde senet karşılığı, 3.000,00 TL’sinin elden, kalan 75.000,00 TL’sinin davalının yönlendirmiş olduğu anlaşmalı banka olan Garanti Bankasından 08.05.2012 tarihinde kredi kullanılarak ödendiğini, müvekkilinin davalıya olan edimlerini bu şekilde yerine getirmesine karşın davalı tarafından inşaatın zamanında bitirilmediğini, fiili teslimin ancak 2013 yılının Nisan ayında gerçekleştiğini, elektrik aboneliği ile DASK poliçesi tanzim edildiğini, müvekkilinin hafta sonlarını bu evde geçirdiğini, ödemesini 2012 yılının beşinci ayında tamamlamış olduğu dairenin tapusunu istediği hâlde taşınmaz üzerinde bulunan hacizler nedeniyle alamadığını, tapulu taşınmazın mülkiyetinin devrini öngören her türlü sözleşmenin resmî şekilde yapılmasının geçerlilik koşulu olduğunu ancak Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulunun 30.09.1988 tarihli ve 1987/2 Esas, 1988/2 Karar sayılı kararında da belirtildiği üzere müvekkili davacı ile davalı arasında tamamen ifa edilen sözleşme uyarınca müvekkilinin dava konusu 39 numaralı bağımsız bölümün tesciline hak kazandığını ileri sürerek davalı şirket adına kayıtlı olan tapunun iptali ile davacı adına tesciline karar verilmesini talep etmiştir. II. Cevap Davalı şirkete, 7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun 35 inci maddesine göre tebligat yapılmış olup davaya cevap verilmemiştir. III. İlk Derece Mahkemesi Kararı Samsun 2. Tüketici Mahkemesi 11.04.2019 tarihli ve 2018/277 Esas, 2019/209 Karar sayılı kararıyla; davacının yükleniciden temlik alınan kişisel hakka dayalı tapu iptali ve tescil isteminde bulunduğu, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulunun 30.09.1988 tarihli ve 1987/2 Esas, 1988/2 Karar sayılı kararının uygulanabilmesi için tapu iptali ve tescil istenilen taşınmazın satış sözleşmesi imzalandığı tarihte yüklenicinin adına kayıtlı olmaması gerektiği, kayıt maliki davalıdan tapuda resmî şekilde alınması mümkün olan taşınmazın haricen satın alınmasının davacıya herhangi bir hak sağlamayacağı, davaya konu taşınmazın arsa maliki tarafından davalıya 26.09.2011 tarihinde devredildiği, konut satış sözleşmesinin ise 17.03.2012 tarihinde imzalandığı, davalı şirketin bu tarihte tapuda devir yapmasına engel bir durumun olmadığı, taraflar arasında imzalanan sözleşme resmî şekilde yapılmadığından hukuken geçersiz olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. IV. İstinaf A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 11.12.2019 tarihli ve 2019/2542 Esas, 2019/2489 Karar sayılı kararıyla; taraflar arasında yapılan işlemin yüklenicinin temliki niteliğinde değil, tapulu yerin adi yazılı sözleşme ile satışı niteliğinde bulunup geçersiz olduğu gerekçesiyle istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. V. Bozma ve Bozmadan Sonraki Yargılama Süreci A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay (Kapatılan) 14. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; “…Davalı, hem arsa sahibi hem de yüklenici sıfatını taşımaktadır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 706. maddesi, Borçlar Kanunu’nun 213. maddesi, 2644 sayılı Tapu Kanunu’nun 26. maddesi hükümleri gereğince, tapuda kayıtlı bir taşınmaz satışının hüküm ve sonuç meydana getirmesi için sözleşmenin resmi biçim koşuluna uyularak yapılması zorunlu ise de; 30.09.1988 tarihli ve 2/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu Kararının sonuç bölümünde vurgulandığı üzere, tapuda kayıtlı bir taşınmaz mülkiyetini devir borcu doğuran ve ancak yasanın öngördüğü biçim koşullarına uygun olarak yapılmadığından geçersiz bulunan sözleşmeye dayanılarak açılan bir cebri tescil davasının kural olarak kabul edilemeyeceği, bununla birlikte Kat Mülkiyeti Kanunu’na tabi olmak üzere yapımına başlanan taşınmazdan bağımsız bölüm satımına ilişkin geçerli bir sözleşme olmadan tarafların bağımsız bölüm satımında anlaşarak alıcının tüm borçlarını eda etmesi ve satıcının da bağımsız bölümü teslim ederek alıcının onu malik gibi kullanmasına rağmen satıcının tapuda mülkiyetin devrine yanaşmaması halinde olayın özelliğine göre hakimin Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesini gözeterek tescil davasını kabul edebileceği ilkesi benimsenmiştir. Kaldı ki; davalı aynı zamanda yüklenici de olduğundan, Borçlar Kanunu’nun 162. ve 163. maddeleri gereğince yazılı yapılmak koşuluyla davacıya temlik işleminde de bulunabilir. Yüklenicinin arsa payı karşılığı inşaat yapmakta olduğu veya arsa sahibinin aynı zamanda yüklenici sıfatıyla hareket ederek (yapsatçı konumunda) inşa etmekte olduğu binalardan bağımsız bölüm satın alınması halinde 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 184. maddesi gereğince üçüncü kişiye yapılacak temlikin yazılı olması yeterlidir. Yapılan bu saptamalara göre, davacının tescil isteği ile açtığı eldeki davanın değerlendirilmesi gerekir. Yapılan bu genel açıklamalardan sonra somut olaya gelince; önceki arsa malikleriyle davalı şirket arasında usulüne uygun şekilde 03.12.2010 tarihinde düzenlenen kat karşılığı inşaat sözleşmesi uyarınca, kat irtifakı kurulması sonrası, davaya konu 2477 ada 3 parsel sayılı taşınmazda C blok 2. Kat 39 numaralı bağımsız bölümün 26.09.2011 tarihinde davalı şirket adına tescil edilmiş olması davalının yapsatçı olduğu gerçeğini değiştirmez. Dosya arasındaki mevcut 17.03.2012 tarihli adi yazılı sözleşmeye göre; davalı … Turizm Ltd. Şti’nin 2477 ada 3 parselde yapılacak binanın 2. katındaki 39 no’lu daireyi 100.000,00TL bedel karşılığında davacıya satışını yaptığı anlaşılmaktadır. Her ne kadar mahkemece, tapu dairesi dışında yapılan satımların yok hükmünde olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş ise de; 30.09.1988 tarihli ve 1987/2 1988/2 sayılı Yargıtay İBBGK Kararı gereğince davacı ile yüklenici arasındaki temlikin yazılı olması - [Adi Yazılı Sözleşme ile Müteahhitten Taşınmaz Satın Alan Üçüncü Kişilerin Hakları](https://kayseriavukat.org.tr/muteahhitten-tasinmaz-satin-alma/): Adi Yazılı Sözleşme ile Müteahhitten Taşınmaz Satın Alan Üçüncü Kişilerin Hukuki Durumu Taşınmaz Satışına ilişkin Gerçekleştirilen Adi Yazılı Sözleşmelerinin Hukuki Statüsü: Taşınmaz satış vaadi sözleşmesi, taraflar arasında taşınmaz satışına ilişkin olarak karşılıklı borç doğuran bir çeşit ön sözleşme niteliğindedir. Bu sözleşmenin tarafı olan vaat borçlusu belirli bir taşınmazı satmayı, vaat alacaklısı ise o taşınmazı bedeli karşılığında satın almayı birbirlerine karşı borçlanmaktadır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (706., 716. ve 1009. maddeleri), 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (29. ve 237. maddeleri), 1512 sayılı Noterlik Kanunu (60. ve 89. maddeleri) ve 2644 sayılı Tapu Kanunu (26. maddesi)’nda taşınmaz satış vaadi sözleşmesine ilişkin hükümler yer almaktadır. Taşınmaz satış vaadi sözleşmesinin geçerli olarak kurulabilmesi için: – Tarafların iradeleri karşılıklı ve birbirine uygun olmalı, – İrade sakatlığı halleri mevcut olmamalı (hata, hile, yanılma, korkutma, aldatma vb. hallerde sözleşmenin iptali gündeme gelebilmektedir.) – Taşınmaz satış vaadine ilişkin sözleşme Türkiye’de yapılacaksa noterde, yurtdışında yapılacaksa Türk Konsolosluğunda düzenleme şeklinde yapılmalıdır. Yukarıdaki şartların mevcut olmaması halinde sözleşmenin butlan, geçersizlik veya iptal gibi yaptırımlarla karşılaşması mümkün olmaktadır. Müteahhitten taşınmaz satın alan üçüncü kişilerin taşınmaz satış vaadine ilişkin olarak gerçekleştirdikleri sözleşmeler, uygulamada genellikle noterde düzenleme şeklinde değil; adi yazılı şekilde düzenlenmektedir. Müteahhit ile üçüncü kişi arasında yapılan bu sözleşmelerin adi yazılı olarak gerçekleştirilmesi halinde taşınmaz satış vaadi sözleşmesinin geçerlilik şartı olan noterde düzenleme şeklinde yapılma şartının mevcut olmaması nedeniyle üçüncü kişileri mağdur edebilecek sonuçlara neden olabilmektedir. Bu tip sözleşmeler ise uygulamada mahkemeler ve Yargıtay tarafından taşınmaz satış vaadi sözleşmesi olarak değerlendirilmemektedir. Yargıtay kararlarında, arsa sahipleri ile yapılan kat karşılığı inşaat sözleşmesine göre yapılacak imalat sonucunda hakediş olarak müteahhite devredilecek taşınmazlara ilişkin müteahhit ile üçüncü kişiler arasında adi yazılı şekilde düzenlenen sözleşmeler, taşınmaz satış vaadi değil, alacağın temliki sözleşmesi olarak kabul edilmektedir. Alacağın temliki, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 183 ila 194. maddelerinde “alacağın devri” başlığı ile düzenlenmiştir. Alacağın devri ile birlikte, borç ilişkisinde devir konusu ile ilgili ve sınırlı olarak taraf değişikliği meydana gelir; zaten alacağın devri başlığı da Türk Borçlar Kanunu’nun “Borç İlişkilerinde Taraf Değişikliği” bölümü altında düzenlenmiştir. Temlike konu alacağın dayanağı olan arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinde, alacağın devrine ilişkin yasaklama getiren bir hüküm ya da borçlunun (yani arsa sahibinin) izninin alınması şartı düzenlenmemişse; müteahhit, arsa sahibinin rızasını almaksızın alacağını yani sözleşme karşılığında kendi hak ettiği veya edeceği bağımsız bölümü üçüncü kişiye devredebilir veya devretme vaadinde bulunabilir. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 183. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “Kanun, sözleşme veya işin niteliği engel olmadıkça alacaklı, borçlunun rızasını aramaksızın alacağını üçüncü bir kişiye devredebilir. Borçlu, devir yasağı içermeyen yazılı bir borç tanımasına güvenerek alacağı devralmış olan üçüncü kişiye karşı, alacağın devredilemeyeceğinin kararlaştırılmış bulunduğu savunmasını ileri süremez.” Görüldüğü üzere, müteahhitin üçüncü kişi ile alacağın temlikine dair sözleşme akdetmesi için arsa sahiplerinin rızasını alması gerekmemektedir. Ancak müteahhitten taşınmaz satın alan üçüncü kişiler açısından, Türk Borçlar Kanunu’nun 183/2. maddesinin dikkatle ele alınması gerekmektedir. Çünkü fıkrada devir yasağı ihtiva eden yazılı borç tanımaları ifadesi, alacağın devrine sınırlama getirmektedir. Bu kapsamda, müteahhitten taşınmaz satın alan üçüncü kimseler, mutlaka müteahhit ile arsa sahipleri arasında düzenlenen arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesini incelemeli ve kat karşılığı inşaat sözleşmesinde devir yasağına ilişkin herhangi bir madde bulunup bulunmadığını kontrol etmelidir. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 184. maddesi uyarınca alacağın devrine ilişkin sözleşmelerde ise resmi şekil şartı yerine yalnızca yazılı şekil şartı öngörülmüştür. Bu nedenle bu sözleşmeler, noterde düzenleme şeklinde taşınmaz satış vaadi sözleşmesi olarak yapılmış olmasalar dahi adi yazılı alacağın temliki sözleşmesi olarak geçerli olmaktadır. Bununla birlikte Türk Borçlar Kanunu’nun 184. maddesinde yer alan düzenlemeye göre: “Alacağın devrinin geçerliliği, yazılı şekilde yapılmış olmasına bağlıdır. Alacağın devri sözü verme, şekle bağlı değildir.” Bu kapsamda, taşınmaz satışına ilişkin olarak müteahhit ile adi yazılı şekilde yapılan sözleşmeler, alacağın devrine ilişkin sözleşmeler olarak değerlendirmekte ve sonuçlarını doğurmaktadır. Dolayısıyla tüm şartların varlığı halinde bu sözleşmelerin geçerliliği söz konusu olacaksa da; taşınmaz satış vaadi sözleşmesi olarak değil, Türk Borçlar Kanunu’nun 183. maddesi ve devamındaki alacağın devrine ilişkin hükümler kapsamında ele alınacaktır. Bu kapsamda müteahhitin arsa sahibine karşı yükümlülüklerini gerektiği gibi ifa etmemesi halinde arsa sahiplerinin tapuyu teslim etmeme hakları mevcut olabilmektedir. Yargıtay’ın arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi kapsamında müteahhitin hak edeceği taşınmazların satış veya devrine ilişkin müteahhit ile üçüncü kişiler arasında gerçekleştirilen sözleşmeleri, yorum yoluyla alacağın temliki niteliğinde kabul etmek suretiyle ayakta tutma iradesi göstermesinin nedeni, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesinde yer alan dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağından ileri gelmektedir. Şekil noksanlığı, dürüstlüğe aykırı olacak şekilde ve hakkın kötüye kullanılması teşkil edecek şekilde ileri sürülemez. Yargıtay İçtihatı Birleştirme Genel Kurulu’nun 1987/2E. ve 1988/2K. sayılı ve 30.09.1988 tarihli kararı ile “tapuda kayıtlı bir taşınmazın mülkiyetini devir borcu doğuran ve ancak yasanın öngördüğü biçim koşullarına uygun olarak yapılmadığından geçersiz bulunan sözleşmeye dayanılarak açılan bir cebri tescil davasının kural olarak kabul edilemeyeceği, bununla beraber Kat Mülkiyeti Kanunu’na tabi olmak üzere yapımına başlanılan taşınmazdan bağımsız bölüm satımına ilişkin geçerli bir sözleşme olmadan tarafların bağımsız bölüm satımında anlaşarak alıcının tüm borçlarını eda etmesi ve satıcının da bağımsız bölümü teslim ederek alıcının onu malik gibi kullanmasına rağmen satıcının tapuda mülkiyetin devrine yanaşmaması hallerinde; olayın özelliğine göre Medeni Kanun’un 2. maddesi gözetilerek açılan tescil davasını kabul edilebileceği” kabul edilmiştir. (Anılan Yargıtay İBBGK Kararına sitemizden ulaşabilirsiniz.) Gayrimenkul hukuku ile ilgili süreçlerde herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir gayrimenkul avukatından hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. Kat İrtifakına Geçilmemiş Olan Taşınmazların Arsa Sahibi veya Müteahhitten Satın Alınması Müteahhit ile üçüncü kişiler arasında taşınmaz devrine ilişkin sözleşme yapıldığında henüz bağımsız bölümlerin inşa edilmemiş ve dolayısıyla kat mülkiyetine de geçiş sağlanmamış olması halinde, inşa edilecek olan bağımsız bölümlerin hangi arsa payına denk düşeceğinin belirlenmiş olup olmadığının tespiti son derece önem arz etmektedir. Uygulamada genellikle arsa sahipleri ile müteahhit arasında gerçekleştirilmiş arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinde hangi arsa paylarına hangi bağımsız bölümlerin özgüleneceğine dair hükümler yer almaktadır. Müteahhitten taşınmaz satın alan üçüncü kişiler de, arsa sahiplerinden arsa payı satın alan üçüncü kişiler de, eğer henüz söz konusu anataşınmaza ilişkin olarak kat mülkiyetine geçilmemişse; satın aldıkları bağımsız bölümün en azından kendi yaptıkları sözleşmede belirgin - [Tutuklanma Nedeniyle Terfi Edemeyenlerin Beraat Etmesine Rağmen Maaş Farklarının Ödenmemesi](https://kayseriavukat.org.tr/tutuklanma-nedeniyle-terfi-edemeyenler/): Tutuklanma Nedeniyle Terfi Edemeyen Subay ve Astsubayların Beraat Etmelerine Rağmen Maaş Farklarının Ödenmemesi Tutuklanması nedeniyle terfi edemeyen subay ve astsubaylar hakkında beraat kararı verilmesi halinde, ilgili personelin emsal nasıp tarihinden itibaren terfi ettirilmesine rağmen “terfi ve rütbe kıdemliliklerinde maaş farkı ödenmemesi“ne ilişkin 926 sayılı Türk Silâhlı Kuvvetleri Personel Kanunu’nun 33/2 maddesinde yer alan hükmün, Anayasa’ya aykırılığı iddiasıyla iptaline karar verilmesi talebidir. Anayasa Mahkemesi Kararı Esas Sayısı : 2023/49 Karar Sayısı: 2024/54 Karar Tarihi: 22/2/2024 R.G. Tarih – Sayı: 2/4/2024 – 32508 İtiraz Yoluna Başvuran: Ankara 11. İdare Mahkemesi İtirazın Konusu: 27/7/1967 tarihli ve 926 sayılı Türk Silâhlı Kuvvetleri Personel Kanunu’nun 33. maddesinin 22/1/2015 tarihli ve 6586 sayılı Kanun’un 41. maddesiyle değiştirilen ikinci fıkrasının üçüncü cümlesinin Anayasa’nın 2., 11., 13. ve 35. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talebidir. Olay: Tutuklanması nedeniyle rütbe terfii yapamayıp beraat etmesi üzerine emsal nasıp tarihinden itibaren terfi ettirilmesine rağmen maaş farkları tarafına ödenmeyen davacı tarafından açılan davada itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme iptali için başvurmuştur. I. İptali İstenen Kanun Hükmü 926 sayılı Türk Silâhlı Kuvvetleri Personel Kanunu’nun itiraz konusu kuralın da yer aldığı 33. maddesi şöyledir: Terfi zamanı – Madde 33 (Mülga: 2/7/2018 – KHK/703/127 md.) Kıdem alanlar, kazaî veya idari kararlarla nasıpları lehe düzeltilenler ile açığa alınmaları, tutuklanmaları, kısa süreli kaçma ve izin süresini geçirme hariç firar veya izin tecavüzünde bulunmaları nedeniyle terfi edemeyen ve rütbe kıdemliliği onanmayanlardan, haklarında kovuşturmaya yer olmadığına, kamu davasının açılmasının ertelenmesine veya düşmesine yahut ortadan kaldırılmasına, firar veya izin tecavüzü suçlarından verilecekler hariç olmak üzere hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına, beraatine, kısa süreli hapis cezasının seçenek yaptırımlara çevrilmesine veya cezanın ertelenmesine karar verilenler hakkında, emsalleri terfi etmiş veya rütbe kıdemliliği onanmış olmak şartıyla, yukarıdaki fıkra hükmü uygulanmaz. Ancak, bu durumda olanların rütbe terfi ve rütbe kıdemlilikleri, hükmün veya kararın kesinleşme tarihinden geçerli olarak yapılıp emsalleri tarihine götürülür. Bu şekilde yapılan terfi ve rütbe kıdemliliklerinde maaş farkı ödenmez. Terfi sırasında olup da belirli oranda sicil mecburiyetini, sicil belgelerinin düzenlenmesinden sonra, 30 Ağustos tarihine kadar tamamlayacak olanlar (albaylar hariç) hakkında birinci fıkra hükmü uygulanmaz.” II. İlk İnceleme 1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR ve Muhterem İNCE’nin katılımlarıyla 22/3/2023 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. III. Esasın İncelenmesi 2. Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Ahmet CANPOLAT tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükmü, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü: A. Sınırlama Sorunu 3. Anayasa’nın 152. ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 40. maddelerine göre bir davaya bakmakta olan mahkeme, o dava sebebiyle uygulanacak bir kanunun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükümlerini Anayasa’ya aykırı görmesi hâlinde veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varması durumunda bu hükümlerin iptalleri için Anayasa Mahkemesine başvurmaya yetkilidir. Ancak anılan maddeler uyarınca bir mahkemenin Anayasa Mahkemesine başvurabilmesi için elinde yöntemince açılmış ve mahkemenin görevine giren bir davanın bulunması, iptali talep edilen kuralın da o davada uygulanacak olması gerekir. Uygulanacak kural ise bakılmakta olan davanın değişik evrelerinde ortaya çıkan sorunların çözümünde veya davayı sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz yönde etki yapacak nitelikte bulunan kurallardır. 4. İtiraz yoluna başvuran Mahkeme, 926 sayılı Türk Silâhlı Kuvvetleri Personel Kanunu’nun 33. maddesinin ikinci fıkrasının üçüncü cümlesinin iptalini talep etmiştir. 5. Anılan fıkranın birinci ve ikinci cümlelerinde sayılan kıdem alma, yargısal veya idari kararlarla nasıpları lehe düzeltilme ile açığa alınma, tutuklanma, kısa süreli kaçma ve izin süresini geçirme hariç firar veya izin tecavüzünde bulunma nedenleriyle terfi edemeyen ve rütbe kıdemliliği onanmayanlardan, haklarında kovuşturmaya yer olmadığına, kamu davasının açılmasının ertelenmesine veya düşmesine yahut ortadan kaldırılmasına, firar veya izin tecavüzü suçlarından verilecekler hariç olmak üzere hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına, beraatine, kısa süreli hapis cezasının seçenek yaptırımlara çevrilmesine veya cezanın ertelenmesine karar verilenlerin emsalleri terfi etmiş veya rütbe kıdemliliği onanmış olmak şartıyla rütbe terfii ve rütbe kıdemliliklerinin, hükmün veya kararın kesinleşme tarihinden geçerli olarak yapılıp emsalleri tarihine götürüleceği belirtilmiştir. 6. İtiraz konusu kuralda da söz konusu birinci ve ikinci cümleler uyarınca yapılan terfi ve rütbe kıdemlilikleri için maaş farkı ödenmeyeceği hükme bağlanmıştır. Bu itibarla kural, anılan birinci cümlede belirtilen durumların tamamı bakımından geçerli, ortak kural niteliğindedir. 7. Bakılmakta olan davanın konusu ise tutuklanması nedeniyle rütbe terfii yapamayan personelin, beraat etmesi üzerine emsal nasıp tarihinden itibaren terfi ettirilmesi sonrasında maaş farklarının tarafına ödenmesi talebine ilişkindir. Bu itibarla kuralın esasına ilişkin incelemenin “tutuklanmaları nedeniyle terfi edemeyen ve rütbe kıdemliliği onanmayanlardan beraatine karar verilenler” yönünden yapılması gerekir. B. Anlam ve Kapsam 8. 926 sayılı Türk Silâhlı Kuvvetleri Personel Kanunu’nun 33. maddesinin ikinci fıkrasının birinci ve ikinci cümlelerine göre kıdem alanlar, yargısal veya idari kararlarla nasıpları lehe düzeltilenler ile açığa alınmaları, tutuklanmaları, kısa süreli kaçma ve izin süresini geçirme hariç firar veya izin tecavüzünde bulunmaları nedeniyle terfi edemeyen ve rütbe kıdemliliği onanmayanlardan, haklarında kovuşturmaya yer olmadığına, kamu davasının açılmasının ertelenmesine veya düşmesine yahut ortadan kaldırılmasına, firar veya izin tecavüzü suçlarından verilecekler hariç olmak üzere hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına, beraatine, kısa süreli hapis cezasının seçenek yaptırımlara çevrilmesine veya cezanın ertelenmesine karar verilenler hakkında, emsalleri terfi etmiş veya rütbe kıdemliliği onanmış olmak şartıyla rütbe terfii ve kıdemlilikleri hükmün veya kararın kesinleşme tarihinden geçerli olarak yapılıp emsalleri tarihine götürülür. Anılan fıkranın itiraz konusu üçüncü cümlesiyle ise bu şekilde yapılan rütbe terfii ve kıdemliliklerinde maaş farkı ödenmeyeceği öngörülmüştür. Kural, “tutuklanmaları nedeniyle terfi edemeyen ve rütbe kıdemliliği onanmayanlardan beraatine karar verilenler” yönünden incelenmiştir. 9. Tutuklanmaları nedeniyle terfi edemeyen ve rütbe kıdemliliği onanmayanların kim olduğu 926 sayılı Türk Silâhlı Kuvvetleri Personel Kanunu’nun 65. maddesinin birinci fıkrasının (e) bendinin (3) numaralı alt bendine göre belirlenebilir niteliktedir. Anılan alt bent uyarınca tutuklu bulunan ya da tahliye edilmekle beraber kovuşturma veya duruşması devam eden veya hakkında verilen hüküm henüz kesinleşmemiş bulunanların terfileri ve kademe ilerlemeleri yapılmaz. Buna göre tutuklanmaları nedeniyle terfi edemeyen ve rütbe kıdemliliği onanmayanlar kavramına sadece halihazırda tutuklu bulunanlar değil tutuklanmış olmakla birlikte daha sonra tahliye edilen ancak kovuşturması veya duruşması devam eden - [Emlak Vergisi ile ilgili Bedel ve Değerlerin Tespitine ilişkin Komisyon Kararına Karşı Dava Açılması](https://kayseriavukat.org.tr/emlak-vergisi-degerinin-tespiti/): Emlak Vergisi Değerinin Tespitine Karşı Dava Açılması Anayasa Mahkemesi Kararı – Değerlendirme Olaylar Başvurucunun sahibi olduğu taşınmazları için 2009 yılı emlak vergisi 18.519,72 TL olmasına karşılık 2010 yılı emlak vergisi 148.593,10 TL olarak belirlenmiştir. Bunun üzerine başvurucu 2010 yılı emlak vergisi matrah tespitine yönelik komisyon kararına karşı dava açmıştır. Karar tarihi itibarıyla başvurucunun 213 sayılı Vergi Usul Kanunu hükmüne göre komisyon kararına karşı dava açabilecek kişilerden olmadığı gerekçesiyle mahkeme davayı ehliyet yönünden reddetmiştir. 2010 yılı için belirlenen emlak vergisi oranı dayanak alınarak 2011, 2012 ve 2013 yılları matrah oranları da belirlendiğinden başvurucu, belirtilen yıllara ilişkin matrah oranlarına da dava açmıştır. Anayasa Mahkemesi 31/5/2012 tarihli ve E.2011/38, K.2012/89 sayılı kararıyla 213 sayılı Kanun’un mükerrer 49. maddesinin (b) fıkrasının üçüncü paragrafının birinci cümlesini Anayasa’ya aykırı bularak iptal etmiştir (Anılan AYM Kararına ulaşmak için tıklayınız). Bu iptal hükmünden önce 2011 yılına ilişkin dava karara bağlandığından mahkeme başvurucunun takdir komisyonu kararına karşı ehliyetinin bulunmadığı yönünde karar vermiştir. 2012 ve 2013 yılları açısından ise işin esasına girerek karar vermiştir. Ancak Danıştay 2011, 2012 ve 2013 yıllarına ilişkin matrah tespitinin dayanağının 2010 yılı matrah tespiti olduğunu, Anayasa Mahkemesinin iptal hükmünün söz konusu yıla ilişkin verilen kararı etkilemeyeceğini belirterek matrahın kesinleşmesi nedeniyle davaları reddetmiştir. İddialar Başvurucu, emlak vergisi tahakkukuna ve dayanağı olan takdir komisyonu kararına karşı açılan davanın süre aşımından reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi Somut olaydaki uyuşmazlığa konu takdir komisyonu kararının alındığı ve verginin tahakkuk ettirildiği tarihte yürürlükte bulunan yasal düzenlemeye göre takdir komisyonu kararlarına karşı yalnız kendilerine karar tebliğ edilen daire, kurum, teşekküller ve ilgili mahalle ve köy muhtarlıkları on beş gün içinde ilgili vergi mahkemesi nezdinde dava açabilmektedir. Buna karşılık Anayasa Mahkemesinin takdir komisyonu kararına karşı mükelleflerin dava açma hakkına ilişkin olarak 31/5/2012 tarihinde verdiği iptal kararı sonrasında, yapılacak tebligatlar ve dava açma sürelerine ilişkin açık bir düzenleme bulunmamaktadır. 213 sayılı Vergi Usul Kanunu‘nun 49. maddesi hükmü ile arsa ve arazi metrekare birim değerleri yönünden dava açılması özel olarak düzenlenerek arsa ve arazi metrekare birim değerlerinin verginin tahakkuk ettirileceği yılın başından önce yargı yolu da dâhil kesinleştirilmesi amaçlanmaktadır. Nitekim Danıştay da emlak vergisine esas asgari ölçüde arsa ve arazi birim değerinin tespitine yönelik takdir komisyonu kararlarının öğrenilme tarihinden itibaren otuz günlük genel dava açma süresi içinde ve en geç anılan kararın alındığı yılın son gününe kadar dava açılabileceğini kabul etmiştir. Ancak yukarıda da değinildiği üzere mükellef açısından arsa ve arazi metrekare birim değerlerinin ilanına veya imza karşılığında tebliğine ilişkin kanuni bir düzenleme bulunmamaktadır. Bireysel başvuruya konu olayda mahkeme 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu‘nun 7. maddesinde yer alan ve otuz gün olan genel dava açma süresi içerisinde takdir komisyonu kararına dava açılabileceğini vurgulayarak vergi değerinin kesinleşmesinden sonra asgari arsa metrekare birim değerinin tespitine ilişkin takdir komisyonu kararına karşı açılan davanın süresinde olmadığı gerekçesine yer vererek davayı reddetmiştir. Dosya kapsamından başvurucunun kendisine tebligat yapılan kişilerden olmadığı anlaşılmıştır. Öte yandan mahkeme başvurucunun takdir komisyonu kararını gerçekte hangi tarihte öğrendiğine dair bir değerlendirme de yapmamıştır. Mahkeme sonradan ortaya çıkan yasal gelişmelere göre geliştirilen içtihat çerçevesinde dava açma süresi bakımından nihai bir tarih belirlemiş ve her hâlükârda yıl sonundan önce davanın açılmış olması gerektiği kabulüyle başvurucunun davasını açtığı tarihte mevcut olmayan ve değerlendirmesi mümkün olmayan bir duruma göre yorum yapmıştır. Bu itibarla mahkemenin dava açma sürelerinin belirlemesine ilişkin olarak başvurucunun davayı açtığı tarihte mevcut olmayan ve değerlendirilmesi mümkün olmayan bir duruma göre yaptığı yorumunun somut olayın özel koşullarında öngörülebilir olmadığı, başvurucunun mahkemeye erişimini aşırı derecede güçleştirerek başvurucuya şahsi olarak ağır ve orantısız bir külfet yüklediği değerlendirilmiştir. Bu itibarla başvurucunun mahkemeye erişim hakkına yapılan müdahalenin ölçüsüz olduğu sonucuna varılmıştır. Diğer yandan 2011, 2012 ve 2013 yıllarına ilişkin davaların da 2010 yılı matrahının kesinleştiği gerekçesiyle reddedildiği görülmekle birlikte 2010 yılı vergilendirme dönemiyle ilgili davada mahkemeye erişim hakkına yönelik müdahalenin ölçüsüz olduğuna ilişkin olarak yukarıda yer verilen tespit ve değerlendirmeler üzerine bu ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılması gerektiği gözetildiğinde 2010 yılı matrahının kesinleştiğinden söz edilemeyeceği açıktır. Bu itibarla anılan yıllara ilişkin davaların 2010 yılı matrahının kesinleştiği gerekçesiyle reddedilmesinin başvurucunun mahkemeye erişim hakkına yönelik ölçüsüz bir müdahale olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Emlak Vergisi Değerinin Tespitine ilişkin Takdir Komisyonu Kararına Karşı Dava Açılması Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Gemak Gemi İnşaat Sanayi ve Ticaret A.Ş. (2) – Başvuru No: 2020/11509 Karar Tarihi: 29/2/2024 R.G. Tarih ve Sayı: 17/7/2024-32604 Genel Kurul – Karar Başkan: Zühtü ARSLAN Başkanvekilleri: Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA Üyeler: Engin YILDIRIM, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE, Yılmaz AKÇİL Raportör: Mehmet Yavuz YAŞAR Başvurucu: GEMAK Gemi İnşaat Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi I. Başvurunun Konusu 1. Başvuru, emlak vergisi tahakkukuna ve dayanağı olan takdir komisyonu kararına karşı açılan davanın süre aşımından reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. Başvuru Süreci 2. Başvurucu 2020/11509 sayılı başvuruyu 23/3/2020 tarihinde, 2016/16054 sayılı başvuruyu 8/9/2016 tarihinde, 2016/5918 sayılı başvuruyu 24/3/2016 tarihinde, 2016/70571 sayılı başvuruyu 16/12/2016 tarihinde yapmıştır. 3. Başvurular, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. 4. Komisyon başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. 5. Başvurular arasında konu yönünden bağlantı nedeniyle 2016/16054 ve 2016/70571 sayılı bireysel başvuru dosyalarının 2016/5918 sayılı başvuru dosyası ile birleştirilmesine, incelemenin 2016/5918 sayılı başvuru dosyası üzerinden yapılmasına ve 2016/16054 ile 2016/70571 sayılı başvuru dosyalarının kapatılmasına karar verilmiştir. 6. Başvurular arasındaki konu yönünden bağlantı nedeniyle Bölüm incelemesi aşamasında 2016/5918 sayılı bireysel başvuru dosyasının 2020/11509 sayılı başvuru dosyası ile birleştirilmesine, incelemenin 2020/11509 sayılı başvuru dosyası üzerinden yapılmasına ve 2016/5918 sayılı başvuru dosyasının kapatılmasına karar verilmiştir. 7. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. 8. İkinci Bölüm, başvurunun Genel Kurul tarafından incelenmesine karar vermiştir. III. Olay ve Olgular 9. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: A. Başvuruya Konu 2010 Yılı Vergilendirme Dönemiyle İlgili Yargısal Süreç 10. 29/7/1970 tarihli ve 1319 sayılı Emlak Vergisi Kanunu’nun 12. maddesine göre Türkiye sınırları içinde bulunan arsalar ve araziler, - [Yüklenici ile Yapılan Adi Yazılı Temlik Sözleşmesine Dayalı Tescil Davasında Tanıkla İspat Mümkün mü](https://kayseriavukat.org.tr/temlik-sozlesmesine-dayali-tescil/): Yüklenici ile Yapılan Adi Yazılı Temlik Sözleşmesine Dayalı Tescil Davasında Tanıkla İspat Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2022/709 Karar No: 2023/1082 Karar Tarihi: 15-11-2023 Mahkemesi: Tüketici Mahkemesi Özel Daire Kararı: Yargıtay (Kapatılan) 14. Hukuk Dairesinin 11.02.2016 tarih ve 2015/14741 Esas, 2016/1709 Karar sayılı BOZMA kararı 1. Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … 4. Tüketici Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 14. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği düşünüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; davalılar …, … ve dava dışı arsa sahiplerinin … ili … ilçesi, 31201 ada 4 parselde bulunan arsa için … 4. Noterliğinde düzenlenen 01.04.1997 tarihli ve … yevmiye numaralı gayrimenkul satış vaadi ve kat karşılığı inşaat sözleşmesini yaptıklarını, davalı …’nun sözleşmede belirten inşaatı yapmayı üstlendiğini, tarafların 07.12.1998 tarihinde yaptıkları ek sözleşme ile de hangi bağımsız bölümlerin kime kalacağını belirlediklerini, inşaatın zamanında ve tam olarak 1999 yılında bitirildiğini ve iskan ruhsatı alındığını, 07.12.1998 tarihli ek sözleşme ile davalı …’ya kalan 2. kat 12 numaralı dairenin 18.01.2001 (20.11.2000) tarihinde yapılan satış protokolü ile 13.000,00 TL bedelle davalı … tarafından müvekkiline satıldığını ancak tapuda davalı … adına kayıtlı olan ve satış bedeli müvekkili tarafından peşin olarak ödenen taşımazın müvekkiline devredilmediğini ileri sürerek … ili … ilçesi, 31201 ada 4 parsel üzerinde bulunan 2. kat 12 numaralı dairenin tapu kaydının iptali ile müvekkili adına tesciline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı …; dava dilekçesinin usulüne uygun olarak tebliğine rağmen cevap dilekçesi sunmamış, 05.03.2008 tarihli dilekçesinde ise kendisinin müteahhit, davalı …’ın ise arsa sahibi olduğunu, dava konusu daireyi davacıya 20.11.2000 tarihli satış protokolü ile sattığını, satış bedeli olan 13.000,00 TL’nin tamamını davacıdan aldığını, hissesine düşen tüm daireleri sattığını, ancak dava konusu daire tapusunun kendisine verilmediğini beyan etmiştir. 6. Davalı …’a dava dilekçesinin usulüne uygun tebliğ edilmediği anlaşılmış, yargılama sırasında taraf teşkili sağlandıktan sonra vekili tarafından sunulan dilekçesinde, müvekkili ile … arasında yapılan anlaşmayla …’ya bırakılan daire ile kendisine kalan dairenin değiştirildiğini, daire tapuda müvekkili adına kayıtlı olduğu için başkaca bir işleme gerek görülmediğini, müvekkilinin dava konusu edilen dairenin elektrik, su ve doğal gaz aboneliği ile tüm iç donanımını yaptırdığını, emlak vergisi ve harçlarını yatırdığını, davacının davalı …’nun yanında işçi olarak çalıştığını, aradan geçen süre boyunca herhangi bir talepte bulunmadığını, davalı …’nun pek çok kişiyi zarara uğrattığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemenin Birinci Kararı 7. … 4. Tüketici Mahkemesinin 08.05.2019 tarihli ve 2007/730 Esas, 2009/150 Karar sayılı kararı ile; keşif sonucu düzenlenen 07.05.2009 tarihli bilirkişi raporunda davaya konu binanın % 100 fiziki seviyede tamamlandığı ve iskânının alınmış olduğu, dava tarihi itibarıyla daire değerinin 70.000,00 TL olduğu, yüklenici arsa sahiplerine karşı tüm edimlerini yerine getirdiğinden tapu iptali ve tescil talebinin yerinde olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Özel Dairenin Birinci Bozma Kararı 8. … 4. Tüketici Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı … vekili temyiz isteminde bulunmuşlardır. 9. Yargıtay (Kapatılan) 14. Hukuk Dairesinin 02.06.2011 tarihli ve 2011/5781 Esas, 2011/7113 Karar sayılı kararı ile; “…Eldeki dava dilekçesinin ve duruşma gününün tebliğine ilişkin tebligat parçasında gösterilen “Kanuni Mah. …/…” adresine çıkarılan tebligatın muhatabın yurt dışında olduğundan bahisle iade edildiği, mahkemece aynı adrese Tebligat Kanunu 35. maddesine göre tebligat yapıldığı görülmektedir. Davacı davalı ile yüklenici arasındaki 7.12.1998 tarihli “Düzenleme Şeklinde Ek Sözleşme” uyarınca davalı yükleniciye düşen bölümün kendisine temlikini ileri sürerek eldeki davayı açtığına göre davalının bilinen adresinin de bu sözleşmede gösterilen adres olması gerekir. 7.12.1998 tarihli “Düzenleme şeklinde ek sözleşmede” vekili … aracılığıyla temsil edilmiş ve ek sözleşmeye dayanak teşkil eden Düsseldorf başkonsolosluğunca 15.4.1997 tarihinde düzenlenen vekaletnamede adresi “…” olarak gösterilmiş olup, davalının temyiz dilekçesine eklediği konsolosluk onaylı belgedeki adresi sözleşmedeki adrestir. Kısaca söylemek gerekirse; davalıya çıkartılan tebligatın Tebligat Kanununun 10. maddesi anlamında bilinen adrese gönderilmemiştir. Bu nedenle davalı şirkete usulüne uygun tebligat yapıldığından söz edilemeyeceğinden, mahkemece davacının yukarıda açıklandığı şekilde bilinen adresine tebligat yapıldıktan sonra işin esasına girilerek bir karar verilmek üzere hükmün bozulması gerekmiştir…” gerekçesiyle karar bozma nedenine göre sair temyiz itirazları incelenmeksizin bozulmuştur. Mahkemenin İkinci Kararı 10. … 4. Tüketici Mahkemesinin 26.06.2015 tarihli ve 2011/1180 Esas, 2015/1429 Karar sayılı kararı ile bozma kararına uyularak yapılan yargılama sonucunda, dinlenen davalı …’in tanıklarının beyanları ile dosya kapsamına göre kat karşılığı inşaat sözleşmesiyle arsa sahibi Fehmi B..’ye 3, 10 ve 16, diğer arsa sahibi Celal’e 7, 9 ve 15, davalı arsa sahibi …’e ise bir dükkan ve 8 numaralı dairenin düştüğü, geriye kalan dairelerin yüklenici hissesi olduğu, davalı …’in hissesine düşen 8 numaralı daireyi fark bedelini yükleniciye ödeyerek yüklenici hissesine düşen 12 numaralı daire ile takas ettiği, 8 numaralı dairenin satışı konusunda davalı …’in davalı yüklenici …’ya vekalet verdiği, davalı …’nın anılan daireyi tanık olarak dinlenen A.. Kaya’ya satarak bedelini aldığı, tapuda satışın 10.03.2000 tarihinde yapıldığı, davacı ile davalı yüklenici … arasındaki satış sözleşmesi tarihinin ise 20.11.2000 olduğu, 12 numaralı dairenin inşaat tamamlandığından beri davalı … tarafından kullanıldığı ve 2004 yılından beri daire vergilerinin davalı … tarafından ödendiği, davaya konu 12 numaralı dairenin 8 numaralı daire ile takas ve fark bedelinin ödenmesi sonucu arsa sahibi davalı …’in hissesi olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Özel Dairenin İkinci Bozma Kararı 11. … 4. Tüketici Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuşlardır. 12. Yargıtay (Kapatılan) 14. Hukuk Dairesinin 11.02.2016 tarihli ve 2015/14741 Esas, 2016/1709 Karar sayılı kararı ile; “…Eser sözleşmelerinin bir türü olan arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi, taraflara karşılıklı hak ve borçlar yüklemekte; yüklenici, finansı sağlayan arsa malikinin taşınmazı üzerine bina yapma işini üstlenmekte, arsa maliki ise inşa edilecek binadaki bir kısım bağımsız bölümlerin mülkiyetini yükleniciye devretmeyi vaat etmektedir. Arsa maliki ile yüklenici arasında düzenlenen inşaat sözleşmesi gereğince yükleniciden bağımsız bölüm temlik alınmasına dayalı olarak açılan tapu iptali ve tescil davaları ile ilgili olarak kanunlarımızda bir düzenleme mevcut olmadığından bu konulardaki uyuşmazlıkların çözümünde uygulanan 30.09.1988 tarihli ve 1987/2E. – 1988/2K. sayılı Yargıtay İBBGK Kararı ile “tapuda kayıtlı bir taşınmazın mülkiyetini devir borcu doğuran ve ancak yasanın öngördüğü biçim koşullarına uygun olarak yapılmadığından geçersiz - [Temliken Tescil: Adi Yazılı Sözleşme ile Yükleniciden Taşınmaz Alan Üçüncü Kişilerin Hakları](https://kayseriavukat.org.tr/temliken-tescil/): Temliken Tescil: Yükleniciden / Müteahhitten Adi Yazılı Sözleşme ile Bağımsız Bölüm Alan Üçüncü Kişiler Tapu İptali ve Tescil Davası Açabilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2023/293 Karar No: 2024/107 Karar Tarihi: 14-02-2024 Mahkemesi: Konya Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi Özel Daire Kararı: Yargıtay 6. Hukuk Dairesinin 29.03.2022 tarihli ve 2021/3868 Esas, 2022/1732 Karar sayılı BOZMA kararı Taraflar arasındaki asıl davada tapu iptali ve tescil, karşı davada sözleşmenin feshi ve teminat olarak verilen senedin iptali istemine ilişkin davalardan dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince asıl davanın davalı YSİ Yapı ve İnşaat Taahhüt Gıda Turizm Tarım Hayvancılık Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti. yönünden esastan reddine, davalılar …, … ve … yönünden ise pasif husumet yokluğundan reddine; karşı davanın da kabulüne karar verilmiştir. Kararın asıl davada davacı-karşı davada davalı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılarak yeniden hüküm kurulmak suretiyle asıl davanın tüm davalılar yönünden esastan reddine, karşı davanın ise kabulüne karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı asıl davada davacı-karşı davada davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 6. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı asıl davada davacı-karşı davada davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Asıl Dava 1. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili ile davalı yüklenici şirket arasında 10.10.2016 tarihinde gayrimenkul satış sözleşmesi imzalandığını, sözleşme gereğince davalı yüklenici şirketin diğer davalı arsa sahipleri ile arasında düzenlenen 17.02.2016 tarihli kat karşılığı inşaat sözleşmesine göre kendisine isabet eden 17 No.lu bağımsız bölümü anahtar teslim olarak yapıp 17.02.2017 tarihinde müvekkiline teslim etmeyi üstlendiğini, müvekkilinin bunun karşılığında 30.000,00 TL’yi peşin ödeyerek kalan 53.500,00 TL’yi kat irtifakının kurulması ile ödemeyi taahhüt ettiğini, ancak yüklenicinin sözleşme konusu bağımsız bölümü süresi içinde teslim etmediğini ve sürekli müvekkilinden para istediğini, bunun üzerine müvekkilinin dairenin ilâve ödemesi olarak 20.06.2017 tarihinde yüklenici şirketin banka hesabına 15.000,00 TL daha yatırdığını, fakat bu paranın yatırılmasından sonra da dairenin teslim edilmediğini, müvekkilinin Afyonkarahisar 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2017/268 D.İş sayılı dosyasında yaptırdığı tespitte dava konusu bağımsız bölümdeki eksikliklerin belirlendiğini, yüklenicinin teslim borcunu yerine getirmemesi nedeniyle müvekkilinin kalan borcu ödeme yükümlülüğünün doğmadığını ileri sürerek öncelikle eksikliklerin davalı tarafça karşılanmasına, davalı tarafından karşılanmaması hâlinde masrafı davalıdan alınmak suretiyle bu hususta müvekkiline yetki verilmesine, davalıların tapu kaydı verilen arsanın tapuda devri konusunda icbarına, eksiklikler giderilip kalan paranın müvekkili tarafından ödenmesinden sonra davalılar adına kayıtlı bağımsız bölümün tapu kaydının iptali ile müvekkili adına tesciline karar verilmesini talep etmiştir. 2. Davalı yüklenici şirket vekili cevap dilekçesinde; davacı ile müvekkili arasında imzalanan 10.10.2016 tarihli sözleşmenin “eser sözleşmesi” değil, “satım sözleşmesi” niteliğinde olduğunu, zira davacının, müvekkilinin önceden projelendirip inşasına başladığı ve sözleşmenin kurulduğu aşamada henüz tamamlanmamış binadaki belirli bir daireyi topraktan satın aldığını, resmî yazılı şekilde yapılmayan satım sözleşmesi geçersiz olduğundan davacının bu sözleşmeye dayanarak dava konusu dairenin tapusunu istemesinin mümkün olmadığını, müvekkili tarafından 15.03.2017 tarihinde kat irtifakı kurulduğunu, ancak davacının kat irtifakının kurulmasıyla ödemesi gereken bakiye 53.500,00 TL’yi ödemediğini, ayrıca inşaatın yapım sürecinde daha önce öngörülemeyen sebeplerin ortaya çıktığını, bu nedenle müvekkilinin tadilat projesi yaptırmak zorunda kaldığını, müvekkili tarafından davacıya ait bağımsız bölümün tamamlandığını ve davacıdan taşınmazını devralmasının istendiğini, fakat satış bedelinden kalan 53.500,00 TL’lik tutarı ödemek istemeyen davacının önce eşine karşı açacağı boşanma davasını bahane ederek sonra da babasının kredi çekeceğini söyleyerek müvekkilini aylarca oyaladığını, davacının Afyonkarahisar 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2017/268 D.İş sayılı dosyasında yaptırdığı tespitte dairenin % 99,40 oranında tamamlandığının ve eksik imalatın 500,00 TL değerinde olduğunun belirtildiğini, 500,00 TL’lik eksik iş bedelinin davacının sözleşmeden doğan edimlerini yerine getirmemesinin haklı mazereti olamayacağını belirterek davanın reddini savunmuştur. 3. Davalı arsa sahipleri vekili cevap dilekçesinde; davacının ödemelerinin müvekkillerine herhangi bir yarar sağlamadığını, davacının yaptığı 30.000,00 TL ödemeye karşılık yüklenici şirketten senet alması nedeniyle yüklenici ile arasında bu miktarla ilgili borç ilişkisi kurulduğunu, sözleşmeye göre anahtar teslim aşamasına henüz gelinmediğinden eksik işler nedeniyle iş kabulünün yapılmadığını, yüklenicinin ve dolayısıyla halefi olan davacının eksik işlerden dolayı geçersiz sözleşmeye dayanarak müvekkillerinden herhangi bir talepte bulunamayacağını, müvekkillerinin eldeki davanın açılmasına sebebiyet vermediklerinden aleyhlerine hüküm kurulamayacağını belirterek davanın reddini savunmuştur. II. Karşı Dava 1. Davalı-karşı davacı yüklenici şirket vekili karşı dava dilekçesinde; 10.10.2016 tarihli sözleşmenin kanunun aradığı resmî şekil şartlarına uygun olarak düzenlenmediğinden geçersiz olduğunu ve taşınmazın tapuda devir ve tescil hakkını davacıya vermediğini, bu sözleşmeye dayanarak müvekkilinin davacı-karşı davalıdan 45.000,00 TL tahsil ettiğini ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 10.10.2016 tarihli sözleşmenin geçersizliğinin tespitine ve feshine, müvekkilinin davacı-karşı davalıdan aldığı 45.000,00 TL’nin mahkeme veznesine veya mahkemece belirtilecek bir hesaba yatırılmasının teminine ve dava konusu 17 No.lu bağımsız bölüm üzerine konulan tedbirin kaldırılmasına, 10.10.2016 tarihli sözleşmenin teminatı olarak müvekkili tarafından davacı lehine düzenlenmiş ve vade tarihi konulmamış olan 30.000,00 TL bedelli bononun iptaline karar verilmesini talep etmiştir. 2. Davacı-karşı davalı vekili karşı davaya cevap dilekçesinde; müvekkili ile yüklenici arasında imzalanan 10.10.2016 tarihli sözleşmenin “alacağın temliki” niteliğinde olduğunu, dolayısıyla yazılı şekilde yapılmasının yeterli olduğunu ve temlik için geçerli koşulları sağladığını, davalı-karşı davacı yüklenici şirketin sözleşmenin geçersizliğini ileri süremeyeceğini, müvekkilinin sözleşmeye uygun olarak tüm edimlerini yerine getirdiğini belirterek karşı davanın reddini savunmuştur. III. İlk Derece Mahkemesi Kararı İlk Derece Mahkemesinin 18.06.2020 tarihli ve 2020/123 Esas, 2020/318 Karar sayılı kararıyla; Bölge Adliye Mahkemesinin kaldırma kararı gereğince karşı dava yönünden eksik harç ikmâl edilerek yapılan yargılama sonucu davacı ile davalı yüklenici şirket arasında imzalanan 10.10.2016 tarihli sözleşmenin “alacağın temliki” niteliğinde olduğu, sözleşmenin “ödeme planı” başlıklı bölümünün 4 No.lu bendinde peşinat dışında kalan 53.500,00 TL’nin kat irtifakının kurulmasıyla birlikte ödeneceğinin kararlaştırıldığı, yüklenici tarafından kat irtifakının 15.03.2017 tarihinde kurulduğu, davacının Afyonkarahisar 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2017/268 D.İş sayılı dosyasında yaptırdığı delil tespitinde bağımsız bölümün % 99,40 oranında tamamlandığının belirlendiği, ancak davacının kalan 38.500,00 TL’yi ödemediği, yüklenicinin edimlerini ifa etmesine rağmen davacının sözleşmede kararlaştırılan bedeli ödemeyerek temerrüde düştüğü, diğer davalı arsa sahipleri yönünden ise uyuşmazlık konusu sözleşmenin temlik sözleşmesi olduğu ve davalı YSİ Yapı ve İnşaat Taahhüt Gıda Turizm Tarım Hayvancılık San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin kişisel hakkının temlikine ilişkin olduğu gerekçesiyle asıl davanın - [İş Sağlığı ve Güvenliği Kapsamında İşverenin Sağlık Gözetimi Yükümlüğü ve İş Kazasında Sorumluluğu](https://kayseriavukat.org.tr/saglik-gozetimi-ve-is-kazasi/): İş Sağlığı ve Güvenliği Kapsamında İşverenin Sağlık Gözetimi Yükümlüğü Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2023/226 Karar No: 2024/234 Karar Tarihi: 15-05-2024 Mahkemesi: İş Mahkemesi Özel Daire Kararı: Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 18.05.2021 tarihli ve 2020/7117 Esas, 2021/6449 Karar sayılı BOZMA kararı Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir. Kararın davacılar vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacılar vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 10. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, İlk Derece Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davacılar vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Dava Davacılar vekili; müvekkillerinin murisi …’nin davalıya ait işyerinde çalışmakta iken 29.12.2015 tarihinde geçirmiş olduğu iş kazası sonucu vefat ettiğini, davalı işverenin gerekli denetim ve gözetimi yapmaması nedeniyle kazanın meydana geldiğini, işyerinde kazanın olduğu gün işyeri hekimi bulunmadığını ve murisin periyodik muayenelerden de geçirilmediğini ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile her bir davacı için 100,00 TL olmak üzere toplam 300,00 TL maddi tazminatın kaza tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. II. Cevap Davalı … (TTK/Kurum) vekili; olayın iş kazası olmadığını, müvekkili Kurum tarafından tüm iş sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin alındığını, murisin ölümünde müvekkili Kurumun kusurunun ve sorumluluğunun bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. III. İlk Derece Mahkemesi Kararı İlk Derece Mahkemesinin 10.07.2018 tarihli ve 2016/1268 Esas, 2018/755 Karar sayılı kararı ile; davacılar murisinin davalı Kurum işçisi olarak maden ocağında çalışmakta iken 29.12.2015 tarihinde geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybettiği, olay sonrası işveren tarafından tutulan kaza kanaat raporunda ve Sosyal Güvenlik Kurumu müfettişlerince tanzim edilen raporda kazanın meydana gelmesinde işverenin herhangi bir kusurunun olmadığının belirtildiği, ceza soruşturması kapsamında aldırılan Adli Tıp Kurumu raporunda da ölümün muriste mevcut kalp damar hastalığı sonucu meydana geldiğinin tespit edildiği ve savcılık tarafından kovuşturma yapılmasına yer olmadığına karar verildiği, mahkemece kardiyolog bilirkişinin de bulunduğu üç kişilik bilirkişi heyetinden alınan raporun idari tahkikat ve ceza soruşturmasında alınan raporları teyit eder nitelikte olduğu ve işverenin ölüm olayında kusurlu olmadığının belirtildiği, tanık beyanlarına göre murisin öncesinde kalp rahatsızlığının bulunmadığı, olay günü kalp krizi geçirmesine etki edecek şekilde ağır işte çalıştırılmadığı, stres, kavga ve aşırı yorgunluk gibi bir durumun da söz konusu olmadığı, murisin rutin işini bir süre yaptıktan sonra ocak içerisinde rahatsızlanması üzerine en kısa sürede ocak dışına çıkarıldığı ve burada işyeri hekimlerince ilk müdahalenin yapıldığı, işverenin iş güvenliği eğitimlerini verdiği, murisin işyerinde kalp krizi geçirmesi sonucu vefat ettiği, iş sağlığı ve iş güvenliği mevzuatına aykırı herhangi bir durumun olmadığı, ölüm olayında davalıya atfedilecek herhangi bir kusur bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. IV. İstinaf A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 25.02.2020 tarihli ve 2018/4408 Esas, 2020/524 Karar sayılı kararı ile; hükme esas alınan 21.05.2018 tarihli bilirkişi raporunda davacılar murisinin tamamen sağlıklı iken kendisinde var olan ancak belirti vermeyen kalp hastalığı nedeniyle vefat ettiği, ocak şartlarında herhangi bir olumsuzluğun görülmediği, işverenin, murisin ve başka kişilerin olayda kusurlarının olmadığının tespit edildiği, bilirkişi raporunun 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu‘nun öngördüğü koşullar göz önünde tutularak ve özellikle işyerinin niteliğine göre işverenin işyerinde alması gerekli önlemlerin neler olduğu, hangi önlemlerin alındığı, hangi önlemlerin alınmadığı, alınan önlemlere işçinin uyup uymadığı gibi hususlar ayrıntılı incelenmek suretiyle hazırlandığı, kusurun aidiyeti ve oranının hiçbir kuşku ve duraksamaya yer vermeyecek şekilde saptandığı, bu itibarla İlk Derece Mahkemesinin vakıa ve hukuki değerlendirmesinde usul ve esas yönünden yasaya aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle davacılar vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. V. Bozma ve Bozmadan Sonraki Yargılama Süreci A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; “..Dava, iş kazası nedeniyle vefat eden sigortalının eş ve çocuklarının maddi zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir. İlk Derece Mahkemesince; davalı işverene atfedilecek bir kusur tespit edilemediğinden davanın reddine karar verildiği, bu kararın davacılar vekillerince istinaf yoluna götürüldüğü, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesince davacılar vekilinin istinaf talebinin HMK’nın 353/1-b.1 maddesi gereğince esastan reddine karar verildiği anlaşılmaktadır. Dosya kapsamından sigortalının davalı işyeri maden ocağında Pano Ayak Üretim İşçisi olarak çalışmakta iken, 29/12/2015 tarihinde görevli olduğu -603 katında kömür postalarının temizliği sonrasında dinlenmek için oturduğu esnada fenalaşarak oturmuş olduğu bankın üzerinden hurda demirlerin üzerine düştüğü, hastaneye kaldırıldığı akabinde vefat ettiği, meydana gelen ölüm olayı ile ilgili olarak düzenlenen Adli Tıp raporunda “kişinin ölümünün kendinde mevcut kalp-damar hastalığı sonucu meydana gelmiş olduğu” şeklinde belirtildiği, ilk derece mahkemesince tek kusur raporu alındığı, 21/05/2018 tarihli anılan bu raporda; davalı işverenin ve sigortalının kusursuz oldukları, dosya kapsamındaki bilgilere göre olayda başka kişilerin kusurlarının olmadığı yönünde görüş bildirildiği, mahkemece bu rapora itibar edilerek karar verildiği, ancak düzenlenen işbu raporun oluşa uygun olmadığı, bünyesel faktörlerin iş kazasının oluşumunda bir etkisinin olup olmadığının değerlendirilmediği anlaşılmaktadır. Uyuşmazlık, meydana gelen iş kazasında sorumluluğun tespiti noktasında toplanmaktadır. Geniş anlamıyla sorumluluk kavramı, bir kişinin başka bir kişiye verdiği zararları giderme yükümlülüğü olarak açıklanmıştır. Hukuki anlamda sorumluluk ise, taraflar arasındaki borç ilişkisinin zedelenmesi sonucu doğan zararların giderilmesi (tazmin edilmesi) yükümlülüğünü içerir. İşçi ve işverenin hizmet sözleşmesinden kaynaklanan sıkı iş ilişkisi, işçi yönünden işverene içten bağlılık (sadakat borcu), işveren yönünden işçiyi korumak ve gözetmek borcu şeklinde ortaya çıkar. Gerçekten işçi, işverenin işi ve iş yeri ile ilgili çıkarlarını korumak, çıkarlarına zarar verebilecek davranışlardan kaçınmak, buna karşı işveren de, işçinin kişiliğine saygı göstermek, işçiyi korumak, iş yeri tehlikelerinden zarar görmemesi için iş sağlığı ve güvenliği önlemlerini almak, işçinin özlük hakları ve diğer maddi çıkarlarının gerektirdiği uygun bildirimlerde ve davranışlarda bulunmak, işçinin çıkarına aykırı davranışlardan kaçınmakla yükümlüdür. Sanayi ve teknolojideki gelişmeler, yeni işletmelerin açılması, fabrikaların kurulması iş yerlerindeki makinalaşmanın artmasına yol açmış, bu durum iş kazaları ile meslek hastalıklarında artışlara neden olmuştur. Bu gelişme, iş yerinde iş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin daha etkili şekilde alınması gereğini ortaya çıkarmıştır. İşveren, gözetme borcu gereği, çalıştırdığı - [Tanıklıktan Çekinme Nedeniyle Disiplin Hapsi Cezası Verilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/tanikliktan-cekinme-disiplin-hapsi/): Tanıklıktan Çekinme Nedeniyle Disiplin Hapsi Cezası Anayasa Mahkemesi Kararı –  Değerlendirme Olaylar Ceza infaz kurumunda infaz ve koruma memuru olarak görev yapan başvurucu hakkında silahlı terör örgütüne olduğu iddiasıyla kamu davası açılmıştır. Ağır ceza mahkemesi başvurucunun hapis cezasıyla cezalandırılmasına ve tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir. Adıyaman Cumhuriyet Başsavcılığı 2009-2015 yılları arasında aynı ceza infaz kurumunda görev yapan M.Ş. hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan soruşturma başlatmıştır. M.Ş. kolluk ifadesinde bir dershanede öğretmen olarak çalışan H.K.nin yaptığı sohbetlere başvurucunun da katıldığını beyan etmiş, ayrıca fotoğraflarından başvurucu ile Mu.Ş.yi H.K.nın yaptığı sohbetlere gelen kişiler olarak teşhis etmiştir. Başvurucunun istinaf başvurusu, bölge adliye mahkemesince esastan reddedilmiş ve başvurucunun tutukluluk hâlinin devamına karar verilmiştir. Mu.Ş. hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan soruşturma yürüten Şanlıurfa Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık), M.Ş.nin beyan ve teşhisleri doğrultusunda Mu.Ş. ile H.K. yönünden başvurucuyu Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) aracılığıyla tanık olarak dinlemek istemiştir. Başvurucu, tanıklık yemini de etmesine rağmen tanık sıfatıyla ifade vermek istemediğini beyan etmiştir. Başsavcılık, tanıklıktan çekinebilecek kişilerden olmamasına rağmen tanıklık yapmadığı gerekçesiyle 3. Sulh Ceza Hâkimliğinden başvurucu hakkında disiplin hapsi kararı vermesini talep etmiştir. Başsavcılığın talebi üzerine 3. Sulh Ceza Hâkimliği SEGBİS aracılığıyla başvurucunun beyanını almıştır. Başvurucu verdiği beyanda Başsavcılıkça düzenlenen tutanağın içeriğini kabul etmediğini ve ifade vermesi hâlinde aleyhine sonuç doğabileceğinden dolayı yasal hakkını kullanarak tanıklıktan çekindiğini söylemiştir. Hâkimlik, tanıklıktan yasal bir sebep olmadan çekindiği gerekçesiyle başvurucunun otuz gün disiplin hapsiyle cezalandırılmasına ve tanıklık etmesi hâlinde derhâl salıverilmesine karar vermiştir. Başvurucunun anılan karara yönelik itirazı 4. Sulh Ceza Hâkimliğince reddedilmiştir. Başvurucunun bölge adliye mahkemesi kararına karşı yaptığı temyiz başvurusu Yargıtay tarafından reddedilmiş ve başvurucu hakkındaki mahkûmiyet kararı kesinleşmiştir. İddialar Başvurucu, tanıklık etme yükümlülüğünü yerine getirmesini sağlamak amacıyla disiplin hapsine tabi tutulması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi Anayasa’nın “Suç ve cezalara ilişkin esaslar” kenar başlıklı 38. maddesinin beşinci fıkrasında “Hiç kimse kendisini ve kanunda gösterilen yakınlarını suçlayan bir beyanda bulunmaya veya bu yolda delil göstermeye zorlanamaz.” şeklinde ayrıca düzenlenerek susma ve kendini suçlamama hakkı güvence altına alınmıştır. Bu hak aynı zamanda Anayasa’nın 36. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının güvencelerinden biridir. Gerekçesine bakılacak olursa Anayasa’nın 38. maddesinin beşinci fıkrasındaki düzenlemenin amacı insan tabiatına aykırı bir muamelenin yasaklanması, işkenceye kadar varabilecek gayriinsanî muameleye açık kapı bırakılmamasıdır. Anılan fıkra, haklarında suç isnadında bulunulabilmesi için henüz suç isnadı altında olmayan kişilerin ve yeni suç isnadında bulunulabilmesi veya var olan isnadın ispatlanması için hâlihazırda suç isnadı altında olan kişilerin de kendilerini suçlayıcı beyanda bulunmaları veya bu yolda delil göstermeleri konusunda zorlanmasını yasaklamaktadır. Dolayısıyla tanık da olsa bir kişi Anayasa’nın 38. maddesinin beşinci fıkrası gereğince, vereceği beyanın hakkında suç isnadında bulunabilmesine yahut var olan isnatlara yeni isnatlar eklenmesine neden olabileceği veya var olan isnatların ispat edilmesinde kullanılabileceği hâllerde beyanda bulunmaya zorlanmamalıdır. Somut olayda başvurucunun tanık olarak dinlenmek istendiği tarihte mahkûmiyet kararı henüz kesinleşmemiştir. Mahkûmiyet kararının gerekçelerinden birinin de başvurucunun örgüt üyelerini dinî sohbet kisvesi altında düzenlenen örgütsel toplantılara çağırmak ve toplantıya katılan örgüt üyelerinden kurban parası vb. adlarla örgüte para toplamak olduğu, başvurucunun yargılama sürecinde isnat edilen suçlamayı kabul etmediği ve başvurucunun tanıklığına başvurulmak istenen olayın başvurucunun da katıldığı iddia edilen toplantılara ilişkin olduğu gözetildiğinde tanık olarak vereceği beyanın, hakkında devam eden yargılamada başvurucu aleyhinde kullanılabileceği açıktır. Ayrıca söz konusu beyanın başvurucuya yeni bir suç isnadında bulunulmasında kullanılması olasıdır. Zira Türk hukuk sisteminde tanığa bir çeşit yargısal muafiyet tanıyarak, vereceği beyanın hakkında devam eden suç isnadına bağlı yargılamalarda kullanılmasını veya hakkında yeni suç isnatlarında bulunulmasını önleyen hukuki bir düzenleme mevcut değildir. Bu bakımdan tanığın hakkında yeni suç isnatlarında bulunulmasına veya beraat edebileceği hâlde mahkûmiyet kararının onanmasına sebebiyet verme ile disiplin hapsine maruz kalma arasında seçim yapmaya zorlanması susma ve kendini suçlayıcı beyanda bulunmama hakkının gereklilikleriyle bağdaşmamaktadır. Dolayısıyla başvurucunun somut olayda Başsavcılıkta tanık olarak ifade verme yönünde kanuni bir yükümlülük altında olmadığı kabul edilmelidir. Bu nedenle başvurucunun kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına yapılan müdahalenin kanuni bir temelinin bulunmadığı sonucuna varılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Tanıklıktan Çekinme Nedeniyle Disiplin Hapsi Cezası Verilmesi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Yakup Güneş Başvuru No: 2019/15907 Karar Tarihi: 19/3/2024 R.G. Tarih ve Sayı: 10/7/2024-32598 İkinci Bölüm – Karar Başkan: Kadir ÖZKAYA Üyeler: Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Kenan YAŞAR Raportör: Murat İlter DEVECİ Başvurucu: Yakup GÜNEŞ I. Başvurunun Konusu 1. Başvuru, tanıklık etme yükümlülüğünü yerine getirmesini sağlamak amacıyla kişinin disiplin hapsine tabi tutulması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğin iddiasına ilişkindir. II. Başvuru Süreci 2. Başvuru 2/5/2019 tarihinde yapılmıştır. Komisyon başvurucunun adli yardım talebinin kabulüne ve başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. 3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. III. Olay ve Olgular 4. Başvuru formu ve ekleri ile Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgelere göre ilgili olaylar özetle şöyledir: 5. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, öncesinde Silivri Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda infaz ve koruma memuru olarak görev yapan başvurucu hakkında Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) üyesi olduğu iddiasıyla kamu davası açmıştır. 6. Yargılamayı yürüten İstanbul 24. Ağır Ceza Mahkemesince (Ceza Mahkemesi) 21/12/2017 tarihinde, başvurucunun isnat edilen suç nedeniyle neticeten 8 yıl 9 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına ve tutukluluk hâlinin devamına karar verilmiştir. Ceza Mahkemesince verilen karara göre başvurucu, başka eylemler yanında örgüt üyelerini dinî sohbet kisvesi altında düzenlenen örgütsel toplantılara çağırmış ve toplantıya katılan örgüt üyelerinden kurban parası vb. adlarla örgüte para toplamıştır. Başvurucu, yargılama sürecinde kendisine isnat edilen suçlamayı kabul etmemiştir. 7. Adıyaman Cumhuriyet Başsavcılığı tespit edilemeyen bir tarihte, 2009-2015 yılları arasında Silivri Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda infaz koruma memuru olarak görev yapan M.Ş. hakkında silahlı terör örgütüne (FETÖ/PDY) üye olma suçundan soruşturma başlatmıştır. M.Ş. bu soruşturma kapsamında alınan 17/5/2018 tarihli kolluk ifadesinde bir dershanede öğretmen olarak çalışan H.K. tarafından yapılan sohbetlere başvurucunun da katıldığını beyan etmiş, ayrıca fotoğraflarından başvurucu ile Mu.Ş.yi H.K.nın yaptığı sohbetlere gelen kişiler olarak teşhis etmiştir. 8. Hakkındaki mahkûmiyet kararına karşı başvurucunun yaptığı istinaf başvurusu, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesince (Ceza Dairesi) 30/8/2018 tarihinde esastan reddedilmiştir. Ceza Dairesi başvurucunun tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir. 9. Mu.Ş. hakkında silahlı terör örgütüne - [Anayasa ve İş Hukuku Kapsamında İşçinin Ulaşılamama Hakkının Değerlendirilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/iscinin-ulasilamama-hakki/): İşçinin Ulaşılamama Hakkı İşçinin Ulaşılamama Hakkı: Teknolojinin etkisiyle çalışma hayatı ile özel yaşam arasındaki sınırlar giderek belirsizleşmekte ve sürekli erişim imkanı sağlayan teknolojik iletişim araçları, iş hukuku açısından işçi haklarını ve kişisel mahremiyetlerini yeniden düşündürmektedir. Geleneksel iş hukuku doktrini, işverenin işçiye her zaman ve her yerden erişimine olanak tanıyan bu teknolojik gelişmeleri, işçilerin anayasal dinlenme haklarıyla da uyumlu bir şekilde çözümlenmesi gereken bir konu olarak ele almaktadır. Dijital çağda, işçilerin sürekli olarak e-posta ve mesajları kontrol etme baskısı altında hissetmeleri, günlük yaşamlarını özgürce yaşamalarını zorlaştırmaktadır. İşveren ile iletişimin çalışma saatleri dışında sınırlanması, iş ve aile hayatı arasında denge kurulmasına ve psikolojik baskının azaltılmasına yardımcı olabilir. Geleneksel iş düzenlerinde olduğu gibi, uzaktan çalışma gibi atipik düzenlerde de çalışma saatleri ile dinlenme saatleri arasındaki ayrıma dikkat edilmesi gerekmektedir. İşçinin ulaşılamama hakkı olarak kabul edilen bu hak, anayasal haklar ve iş hukuku çerçevesinde değerlendirilmektedir. İşverenin Yönetim Hakkı Kapsamında İşçinin Ulaşılamama Hakkı 4857 sayılı İş Kanunu’nun 8. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “İş sözleşmesi, bir tarafın (işçi) bağımlı olarak iş görmeyi, diğer tarafın (işveren) da ücret ödemeyi üstlenmesinden oluşan sözleşmedir.” İş sözleşmesinin bağımlılık unsurundan söz edildiğinde, işçinin işverene ekonomik bağımlılığı değil, hukuki bağımlılığı -işverenin talimatlarına uygun şekilde işini görmesi- anlaşılır. Sözleşmenin, işçinin işverene hukuki bağımlılığını öngörmesi; işçi için, işi özenle yapma, işverene sadakat ve işverenin talimatlarına uyma borcunu doğururken; işveren için eşit davranma borcu, işçiyi gözetme borcu ve işverenin yönetim hakkı olarak ortaya çıkar. İşverence, işçinin çalışması sebebiyle karşılaşabileceği tehlikelerden korunması, bu konuda gerekli önlemlerin alınması ve onun çıkarlarına zarar verecek davranışlardan kaçınılması şeklinde ortaya çıkan işverenin işçiyi gözetme borcu, işçinin sadakat borcunun karşısında yer alır. Yönetim hakkı ise iş sözleşmesinde düzenlenmiş hususlarla sınırlanmış kabul edilir. İş sözleşmesinde ne kadar ayrıntılı düzenleme yapılırsa, yönetim hakkı da o ölçüde kısıtlanmış olur. İşveren yönetim hakkını kullanırken, eşit davranma borcuna uygun şekilde hareket etmelidir. İşverenin diğer işçilerin lehine fakat bir veya birkaç işçinin aleyhine sonuç doğuracak, eşitsizlik yaratacak talimat vermesi, eşit davranma borcuna aykırılık teşkil eder. İş sözleşmesinin bağımlılık unsuru bulunması, işverene yönetim hakkı tanıması ve kişisel ilişki kurması sebebiyle işçinin özel yaşam alanını ihlal etme riski içerdiğini söylemek mümkündür. Söz konusu bu unsurların yanı sıra işçi, çalışma saatleri dışında dinlenme hakkına sahiptir. İşgünü içinde bile olsa, işçinin mahremiyetinin ihlal edilemeyeceği ve işçinin işverenin yönetimine tabi olmadığı zaman ve yerler vardır. İşçinin dinlenme hakkını sağlama ve gerekli önlemleri alma yükümlülüğü, işverenin işçiyi koruma ve gözetme borcu kapsamında yer almaktadır. Dinlenme hakkı, işçinin insan onurunun bir gereği olarak belirli zaman aralıklarında çalışmayarak veya çalışmaya hazır halde beklemeyerek ücretinde kayıp olmaksızın dinlenmesini zorunlu kılan haktır. Çalışma süreleri içerisinde yorulan işçinin dinlenmesi ve özel yaşamına zaman ayırabilmesi anlamına gelen dinlenme hakkı, işçinin emeğinin sınırsız bir şekilde işverenin emri altında olmamasından gelmektedir. İşverenin işçinin kişilik haklarını koruması, işçiyi gözetme borcu kapsamında olup sözleşmeden doğan yan edim yükümlülüğüdür. Azami çalışma süreleri, asgari dinlenme süreleri, ara dinlenmeleri gibi çalışma sürelerine ilişkin emredici düzenlemelerin amacı; işçinin sağlığını ve güvenliğini korumak, insancıl yaşam koşullarını oluşturmak, serbest zaman yaratmak ve özel yaşamı korumaktır. a. Yönetim Hakkı ve Koruma Borcu Kapsamında Konunun Hukuki Dayanakları İşçinin işveren karşısında korunmasına ilişkin hakları, AİHS ve uluslararası sözleşmeler dahil olmak üzere; Anayasa, Türk Medeni Kanunu, Türk Borçlar Kanunu, Kişisel Verilerin Koruması Kanunu ve Türk Ceza Kanunu’nda yer alan düzenlemeler ile korunmaktadır. İş sözleşmesi ve toplu iş sözleşmesi ile de tarafların sosyal-ekonomik güç dengesizliği giderilmektedir. Uluslararası Çalışma Örgütü çalışanların kişisel bilgilerinin ve temel hak niteliğinde olan özel yaşamın gizliliği hakkının korunmasını sağlamaya yönelik 1996 yılında tavsiye kararları oluşturmuştur. Anayasa, kişinin (işverenin/ işçinin) dokunulmazlığı hakkına, maddi ve manevi varlığını koruma hakkına (md.17), kişi özgürlüğüne, işçinin özel yaşamına ve aile yaşamına saygı gösterme hakkına (md.20), çalışma hakkı ve ödevine (md49), işçinin dinlenme hakkına (md.50) ilişkin hükümleri ile işverenin yönetim hakkını sınırlamaktadır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 23, 24 ve 25. maddeleri ile 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 417 ve 419 maddelerinde işçinin kişilik haklarının korunmasının yasal dayanağı oluşturulmuştur. Yasal düzenlemeler kapsamında İşverenin yönetim hakkı içerisinde kaldığı kabul edilen müdahalelerde, Anayasa ve mevzuatta koruma altına alınan kişilik hakları çiğnenmiş sayılmayacaktır. Bununla birlikte İş Kanunu, İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu ve hatta Kişisel Verilerin Korunması Kanunu başta olmak üzere ilgili mevzuat kapsamında işveren yapılan işin niteliğine ve iş görme borcunun ifa edildiği yerin özelliklerine uygun olarak alınması gerekli ve mümkün olan tüm önlemleri almak zorundadır. İşçiyi koruma ve gözetme borcu, işyerinde ortaya çıkabilecek iş tehlikeleri karşısında işçinin yaşamını, sağlığını, bedensel ve ruhsal bütünlüğünü ayrıca kişiliğinin korunmasını ve bunun için gerekli önlemlerin alınmasını kapsar. Uygulamada, koruma ve gözetme borcu tipik çalışma modelleri açısından iş sağlığı ve güvenliği eğitimlerinin verilmesi ile sağlanmış sayılmaktadır. Bununla birlikte işverenlerin işçinin dikkatini artırıp yorgunluğunu azaltması için yapılan işin niteliğine göre zorunlu ara dinlenmeler koyması ve bunu denetlenmesi gerekir. Ancak özellikle uzaktan çalışma gibi atipik çalışma modellerinde işverenin borcunun yerine getirilmesinin zorluğu göz önüne alınarak ara dinlenmelerde veya çalışma saatleri dışında, ana bilgisayar sunucusunun kapatılması, çalışma saatinin bitiminden belirli bir süre sonra e-posta alımının durdurulması, işçiye mesajla dahi ulaşımın kısıtlanması, günlük azami e-posta alma sınırının getirilmesi, bazı saatler dışında toplantı yapılmasının ya da e-posta gönderilmesinin yasaklanması, gün içerisinde belli aralıklarla ara verme uyarısı veren programların kullanılması, çalışma saatleri dışında özellikle gece veya hafta tatilinde sisteme girişin engellenmesi gibi yöntemler işverenlerce alınabilecektir. b. İşçinin Yaşam Alanının Korunmasına ilişkin İlkeler Kişilik değerleri, üç alan teorisi çerçevesinde açıklanır: kamuya açık yaşam alanı, gizli yaşam alanı ve özel yaşam alanı. Üç alan teorisi olarak bilinen yapı, bireylerin yaşamlarının farklı yönlerini ve bu yönlerin gizlilik derecelerini açıklamaktadır: 1. Kamuya Açık Yaşam Alanı: Bu alan, herkesin görebileceği ve aleniyet kazandırılmasında sakınca görülmeyen olay ve aktivitelerden oluşur. Bireyin genel sosyal hayatını ve kamuya açık olan faaliyetlerini içerir. 2. Gizli Yaşam Alanı: Kişinin üçüncü şahıslardan sakladığı veya sadece belirli kişilerle paylaşmayı tercih ettiği olay ve faaliyetleri kapsar. Bu alana yapılan müdahale, kişilik haklarına zarar veren bir davranış olarak değerlendirilir. 3. Özel Yaşam Alanı: Kesin sınırlarla tanımlanması zor olan ve duruma göre değişiklik gösterebilen bir kavramdır. Bu alanda, bireyin özel yaşamını ilgilendiren ancak genelde ailesi, yakınları ve arkadaşları gibi sıkı ilişkiler içinde bulunan sınırlı sayıda yakın kişi tarafından bilinen olay, faaliyet ve hareketleri kapsar. Dolayısıyla, kişinin kendisi dışındaki kişilerle paylaşıldığında bu bilgilerin - [Çeke Dayalı Sebepsiz Zenginleşme Davası Açılması: Dava Şartları, İspat Yükü, Zamanaşımı](https://kayseriavukat.org.tr/ceke-dayali-sebepsiz-zenginlesme/): Çeke Dayalı Sebepsiz Zenginleşme Davası Açılması Kambiyo Senetlerine Özgü ve Çeke Dayalı Sebepsiz Zenginleşme: Kambiyo senetleri hakkın senede bağlı olduğu, sıkı şekil şartlarına sahip, kısa zamanaşımı sürelerine tabi ve aynı zamanda tedavül kabiliyetine sahip senetlerdir. Hamilin senede dayanarak hak talep edebilmesi için sıkı şekil şartlarına riayet etmesinin yanı sıra senedin muhafazasına ve zamanaşımı sürelerine dikkat etmesi gerekir. Hamilin mevzuatta kambiyo senetleri için öngörülen sıkı şartlara uymaması halinde, kambiyo senedine dayalı talep hakkı kaybedilmiş olacaktır. Bununla birlikte 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 133/2. maddesi uyarınca, kambiyo taahhüdünde bulunulması, tarafların açıkça yenileme iradeleri olmadıkça yenileme sayılmayacağından, müracaat hakkını kaybeden hamilin asıl borç ilişkisine dayanarak hakkını talep etmesi mümkündür. Ancak, kambiyo hukuku kapsamında hamilin, senetten doğan haklarını kullanmak için gerekli işlemleri zamanında yapmaması sebebiyle müracaat hakkını yitirmesi sonucu bazı kişilerin malvarlığında sebepsiz bir artış meydana gelmiş olacaktır. Bu durum, hamilin kendi kusuru ile gerçekleşmiş olsa bile kambiyo hukukunda yer alan sert şekli kuralların bir sonucudur. Bu sert şekil şartlarının sonucu olan haksız zenginleşmeyi önlemek amacıyla genel hükümlerdeki sebepsiz zenginleşmeden (TBK m.77 vd.) farklılıklar arz eden özel bir düzenleme yapılarak 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 732. Maddesinde kambiyo senetlerine özgü sebepsiz zenginleşme davasına yer verilmiştir. Türk Ticaret Kanunu sistematiğinde düzenlemeler poliçe hükümleri üzerinden yapılmış, bono ve çekler açısından ise gerekli görülen hususlarda poliçe hükümlerine atıflarla yetinilmiştir. Bu sistem, sebepsiz zenginleşme hükümleri açısından da geçerli olup, poliçe hükümleri içerisinde yer alan “Sebepsiz zenginleşme” kenar başlıklı 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 732. maddesi; aynı Kanun’un m.778/1-d atfı gereği bonolar, 818/1-m. maddesi gereği ise çekler bakımından da uygulanmaktadır. Çeke Dayalı Sebepsiz Zenginleşme Davasının Özellikleri ve Hukuki Niteliği Kambiyo senetlerine dair hükümlere göre hakkını talep imkanını kaybeden hamil, varlığını sürdüren asıl borç ilişkisine dayanarak da alacağını talep edebilir. Ancak senedin ifa yerine düzenlenmesi gibi bazı durumlarda hamilin asıl borç ilişkisine dayanarak alacağını talep edememesi hususu dikkate alınarak 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nda kambiyo senetlerine özgü sebepsiz zenginleşme davası düzenlenmiştir. Bununla birlikte kambiyo senetlerinin sıkı şekil şartlarına tabi olması ve zamanaşımı sürelerinin kısalığı gibi sebepler kambiyo hukukuna dayalı olarak alacağın kaybı söz konusu olabilmektedir. Kambiyo hukuku çerçevesinde talep hakkını kaybeden hamilin asıl borç ilişkisine dayanması mümkün olmadığı durumlarda keşideci, hamil aleyhine hakkaniyete aykırı olarak zenginleşmiş olacaktır. Hakkaniyete aykırı bu durumu gidermek amacıyla kanun koyucu kambiyo senetlerinde sebepsiz zenginleşme davasına özel bir hükümle yer vermiştir. Aslında kambiyo senetlerine özgü hakları kullanmaya dair işlemleri yapmamak veya zamanaşımı sürelerini geçirmek hamilden kaynaklanan sebepler olmasına rağmen kanun koyucu kambiyo senetlerindeki başvuru hakkının kullanılmasına dair sıkı şekil şartlarını göz önünde bulundurup, hakkaniyete aykırı zenginleşmeyi ya da bazı senet ilgililerinin haksız yere borçtan kurtulmalarını önlemek amacıyla 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 732. maddesi ile hamile bir hak daha tanımıştır. Bu hükümle, genel hükümlerdeki sebepsiz zenginleşmeye nazaran hamilin haklarının daha etkin korunması ve kambiyo hukukunun hedeflediği ticari hayatta güven, akıcılık ve tedavül kabiliyetini sağlayabilme ilkeleri de dikkate alınarak menfaatlerin denkleştirilmesi amaçlanmıştır. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nda düzenlenen sebepsiz zenginleşme hükümleri genel nitelikte olup, özel olarak ayrı bir maddede düzenlenmeyen tüm sebepsiz zenginleşme hallerine uygulanmaktadır. Bu kapsamda kambiyo senetlerine özgü sebepsiz zenginleşme hükmünün genel hükümlerdeki sebepsiz zenginleşmeden farklarının ortaya konulması gerekmektedir. Türk Ticaret Kanunu ve Türk Borçlar Kanunu’nda yer alan sebepsiz zenginleşme hükümleri arasında hiyerarşik bir ilişkiden bahsetmek mümkün değildir. Türk Borçlar Kanunu’ndaki sebepsiz zenginleşme hükümleri genel hüküm niteliği gereği tüm sebepsiz zenginleşme hallerine uygulanabilir olmasına karşın 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’ndaki sebepsiz zenginleşmenin şartları ve tabi olduğu ilkeler genel hükümlerdeki sebepsiz zenginleşmeden tamamen farklıdır. Bu nedenle kambiyo senetlerinde sebepsiz zenginleşme durumunda Türk Borçlar Kanunu’nun 77. maddesi hükmünün kıyasen dahi uygulanmaması gerekir. Genel hükümlere göre sebepsiz zenginleşmeden bahsedilebilmesi için zenginleşmenin haklı bir sebebe dayanmaması gerekir (TBK m.77). Kambiyo senetlerinde ise sebepsiz zenginleşmenin kabulü için sebebin geçersizliği veya haksızlığı gibi şartlar aranmamaktadır. Bu farklılığın temel sebebi; genel hükümlere göre sebepsiz zenginleşmenin kazandırmadan, müdahaleden ve umulmayan olaydan doğabilmesi sebebiyle taraflar arasında bir bağ bulunmasına karşılık, kambiyo senetlerine özgü sebepsiz zenginleşme davalarında ise senedin tedavül kabiliyeti sebebiyle hamil ile keşideci arasında doğrudan hiçbir hukuki ilişki kural olarak yoktur. Bu sebeple de genel hükümlerden farklı olarak çeke dayalı sebepsiz zenginleşme davası açma hakkı, illiyet bağı şartına bağlanmamıştır. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 77. maddesi uyarınca açılan sebepsiz zenginleşme davasında talep edilecek sebepsiz zenginleşme, davalıların malvarlıklarında çoğalma veya malvarlıklarının eksilmemesi şeklinde gerçekleşebilirken, kambiyo senetlerine özgü sebepsiz zenginleşme davasında ise senet borçlularının senet karşılığını ödemeden kurtulmaları sebebiyle sadece malvarlıklarının eksilmemesi şeklinde söz konusu olabilmektedir. Genel hükümlerdeki sebepsiz zenginleşme ile kambiyo senetlerine özgü sebepsiz zenginleşme arasındaki önemli farklardan biri de zamanaşımı süreleridir. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 77. maddesi uyarınca talep hakkı zamanaşımına tabidir. Zamanaşımına uğramış borçlar için 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 77. maddesindeki sebepsiz zenginleşme hükmü uygulanamaz (TBK m.82). Ancak kambiyo senetlerine özgü sebepsiz zenginleşmede senet üzerindeki hak zamanaşımına uğramış olsa bile talep hakkının olacağı 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 732/1. maddesinde açıkça düzenlenmiştir. Kambiyo senetlerine has düzenlenen sebepsiz zenginleşmede, sebepsiz zenginleşmeye hamil kendi ihmali, kusuru ya da rızası ile sebep olsa bile dava hakkı korunmakta iken, genel hükümlerde düzenlenen sebepsiz zenginleşmede ise böyle bir imkân söz konusu değildir. Ayrıca 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 732. maddesinin uygulama alanı bulabilmesi için hamilin senede bağlı hakkını Kanun’da sayılı sebeplerle kaybetmesi gerekirken, genel hükümlere göre sebepsiz zenginleşmede ise talebin ileri sürülebilmesi için Türk Borçlar Kanunu’nun 77. maddesinde sebepler sınırlayıcı bir şekilde sayılmamıştır. Kambiyo senetlerine özgü sebepsiz zenginleşmeye ilişkin hükümlere göre; zenginleşen kişinin her zaman için hamilin kendisine karşı sahip olduğu başvuru hakları düşmüş veya zamanaşımına uğramış olması gerekirken, genel hükümler çerçevesinde sebepsiz zenginleşmede ise taraflar arasında böyle bir ilişki aranmamaktadır. Aynı şekilde çek hukukunda da sebepsiz zenginleşme talebi, çek sebebiyle doğan hakkın muhafazası veya kullanılması için gerekli olan işlemlerin yapılmaması nedeniyle düştüğü (TTK m.808) veya zamanaşımına (TTK m.814) uğradığı hallerde söz konusu olur. Bu talep, senedi elinde bulunduran hamilin malvarlığında hakkaniyete aykırı bir şekilde oluşan ve borçlu nezdinde sebepsiz bir zenginleşme neticesi doğuran durumun kambiyo hukuku çerçevesinde giderilmesine yönelik tanınmış özel bir haktır. Çeke Dayalı Sebepsiz Zenginleşme Davasının Şartları Çekin vadesinde ibrazına rağmen ödenmemesi halinde hamilin öncelikle başvuru hakkına ilişkin hükümler çerçevesinde çek sorumlularına başvuracağı muhakkaktır. Zira başvuru hakkı hem içeriği ve sorumluların kapsamı (TTK m.808, 810 ve 783/3) hem de kambiyo senetlerine - [Limited Şirkette Müdür Sıfatının Kazanılması, Sona Ermesi ve Haklı Sebeple Müdürün Azli Davası Açılması](https://kayseriavukat.org.tr/limited-sirkette-mudurluk-ve-mudurun-azli/): Limited Şirkette Müdürlük: Müdür Sıfatının Kazanılması, Sona Ermesi ve Haklı Sebeple Müdürün Azli Limited Şirkette Müdürlük: Müdür Sıfatının Kazanılması, Sona Ermesi ve Haklı Sebeple Müdürün Azli: 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 124. maddesi uyarınca, sermaye şirketleri arasında sayılan limited şirket, bir veya daha çok gerçek veya tüzel kişi tarafından bir ticaret unvanı altında kurulur; esas sermayesi belirli olup, bu sermaye esas sermaye paylarının toplamından oluşan bir şirkettir (TTK md. 573/1). Limited şirketin yönetimi ve temsil edilebilmesi amacıyla görevlendirilen üçüncü kişilerden veya ortaklardan seçilen gerçek veya tüzel kişilere ise “müdür” denilmektedir. Limited şirketin zorunlu organları, genel kurul ve müdürlerdir. Limited şirkette müdürler iç ilişkide yönetim ve dış ilişkide temsil organıdır. Müdürler bu niteliğiyle anonim şirketin organı yönetim kuruluna karşılık gelmektedir. Limited şirketin zorunlu organlarından birisi müdürler olduğu için bu organın şirkette mevcut olmaması ortaklara ve şirket alacaklılarına mahkemeden şirketin feshini isteme hakkı verir ve mahkemece verilen sürede bu eksiklik giderilmezse 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 636/2 maddesi kapsamında dava, şirketin feshi ile sonuçlanabilir. 6762 sayılı (mülga) Türk Ticaret Kanunu’nda şirketin yönetilmesi, limited şirket ortaklarına hak ve görev olarak verilmiş olup; anılan Kanun’un 540/1 maddesi uyarınca, aksi kararlaştırılmış olmadıkça, ortaklar hep birlikte müdür sıfatıyla şirket işlerini idareye ve şirketi temsile mezun ve mecburdurlar. Limited şirketin idare ve temsili, 6762 sayılı (mülga) Kanun’da hak ve yükümlülük olarak düzenlenmiş ve aksi sözleşme veya genel kurul kararı ile kararlaştırılmadığı sürece ortaklara yasadan doğan müdür sıfatı verilmişti.  2008 tarihinde yürürlüğe giren yeni İsviçre Borçlar Kanunu’na benzer şekilde 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nda da anonim şirketlerde olduğu gibi limited şirketlerde de seçilmiş organı sistemine geçilmiştir. Dolayısıyla her şirket ortağının doğrudan şirket müdürü olduğu sistemden vazgeçilmiş, bunun yerine şirketi yönetme ve temsil edecek kişi veya kişilerin seçimi sistemi benimsenmiştir. Mevcut yasal düzenlemelere göre müdür sıfatı yasadan doğmaz, atama veya seçimle kazanılır. Atamaya şirketin kuruluşu sırasında kurucular, faaliyet döneminde ise seçime genel kurul yetkili organdır. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 623. maddesinde şirket yönetiminin ve temsilinin şirket sözleşmesi ile düzenleneceği ve anonim şirketlerde olduğu gibi seçilmiş organ sistemi kabul edilmiştir. Şirket yönetim ve temsili bir hak olarak kalmaya devam etmiş ancak yükümlülük olmaktan çıkarılmıştır. Yapılan değişiklikle limited şirketin yönetim ve temsili anonim şirketlere benzemiştir. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 623. maddesindeki limited şirketlerde müdürlerin niteliklerine ilişkin düzenleme ile aynı Kanun’un anonim şirketlerdeki yönetim kurulu üyelerinin niteliklerine ilişkin 359. maddesi paralel niteliktedir. Limited şirket ortakların kendiliğinden müdür sıfatını kazanmasına ve aksi şirket sözleşmesinde düzenlenmemişse tüm ortakların birlikte müdür sıfatıyla şirketi yönetme ve temsil etmeleri sistemine son verilmiştir. Başka bir ifadeyle, müdür sıfatı kuruluşta şirket sözleşmesi ile atanması (TTK m. 576/1-d), daha sonra genel kurul tarafından yapılacak seçimle (TTK m. 616/1-b) kazanılabilir. Limited Şirkette Müdürlerin Nitelikleri Müdürlerin Gerçek veya Tüzel Kişi Olması Limited şirkette tam ehliyetli gerçek kişiler ve tüzel kişiler müdür olabilirler. Ancak 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 623/2 maddesi gereğince tüzel kişilerin kendini yönetimde tam ehliyetli gerçek kişiyle temsil ettirmesi şartıyla tüzel kişilerin müdür olabilmesi izin verilmiştir. Tam ehliyetli olma bakımından ayırt etme gücüne sahip, kısıtlı olmayan ve 18 yaşını dolduran herkes müdür olabilir ve tüzel kişi müdür adına tescil edilebilir. Ancak ayırt etme gücü bulunmayanlar, küçükler ve kısıtlılar müdür olamazlar. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’na göre şirket müdürü olan tüzel kişinin limited şirket ortağı olması zorunlu değildir. Tüzel kişi, limited şirketin ortağı olabileceği gibi şirkete ortak olmayan bir tüzel kişilik de olabilir. Ancak müdür sıfatına sahip tüzel kişinin görevini fiilen yerine getirebilmesi mümkün olmayıp bu görevi kendi adına yerine getirecek bir gerçek kişiyi şirkete bildirmesi gerekmektedir. Tüzel kişinin kendi yerine birden fazla kişiyi temsilci olarak belirlemesi mümkün değildir. Gerçek kişi, tüzel kişinin organı ve ortağı olabileceği gibi, üçüncü bir kişi de olabilir. Müdür sıfatına haiz tüzel kişi adına, sadece atanan bu gerçek kişi müdürler kurulu toplantılarına katılıp oy kullanabilir. Ancak müdür sıfatı tüzel kişiye ait olduğundan sorumluluk da tüzel kişiye aittir. Müdür olarak atanan veya seçilen tüzel kişi, kendi adına ticaret siciline tescil edilen gerçek kişiyi her zaman değiştirebilir (TTK 364/1-c.2), bunun için bir genel kurul kararına gerek yoktur. Müdürlerden En Az Birisinin Şirket Ortağı Olması Zorunluluğu 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 623/1 maddesi uyarınca, şirket yönetimi ve temsili, şirket sözleşmesi ile düzenlenir. Şirketin sözleşmesi ile yönetimi ve temsili, müdür sıfatını taşıyan bir veya birden fazla ortağa veya tüm ortaklara ya da üçüncü kişilere verilebilir. Ancak limited şirkette müdür sıfatını tamamen üçüncü kişilere bırakılması mümkün değildir, en azından bir ortağın, şirketin yönetim hakkının ve temsil yetkisinin bulunması gerekir. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 623/1. maddesinin açık hükmü gereği, şirket sözleşmesinde müdürlerin tamamının üçüncü kişilerden olacağına ilişkin bir düzenleme yapılamaz. Bu hüküm uyarınca, eğer şirket sözleşmesinde bir müdür belirlenmişse bu kişinin, birden fazla müdür belirlenmişse en az birisinin şirket ortağı olması gerekir. 6762 sayılı (mülga) Türk Ticaret Kanunu döneminde ortak olmayan müdürün, şirketin organı olup olmadığı doktrinde tartışmalı olup; ortak olmayan müdürlerin organ değil, sadece ticari mümessil niteliğinde olduğu görüşü ile birlikte ortak olmayan müdürün tayin ile organ sıfatını kazandığı görüşü de ileri sürülmüştür. Ancak yürürlükteki 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’na göre şirket ortağı olmayan bir kişinin müdür olması halinde bu kişinin, ortak müdürden veya müdürlerden herhangi bir farkı yoktur. Ortak olmayan müdürler de şirketin organıdır. Müdürlerden en az birisinin ortaklardan seçilmesine ilişkin düzenlemeye aykırılığın yaptırımı Kanun’da açıkça düzenlenmemiştir. Bu durumda 6762 sayılı (mülga) Türk Ticaret Kanunu’nun 628/2 maddesi kapsamında müdürlere ilişkin tescil ve ilanın yapılmasına bağlı olarak durumu öğrenen ticaret sicil müdürünün aykırılığın giderilmesi için şirkete süre vermesi gerektiği, aykırılık giderilemediği takdirde şirketin feshini mahkemeden isteyebileceği görüşü ileri sürülmüştür. Limited Şirkette Müdürlerin Seçilme Engellerinin Bulunmaması Kanunda müdür seçilebilmek için özel koşul aranmamasına rağmen, şirket sözleşmesinde yüksek öğenim görmüş olma, yaş sınırı, belirli bir konuda uzmanlık veya belirli süre tecrübeye sahip olma gibi çeşitli özel şartların düzenlenmesi mümkündür. Sözleşmede yabancı uyrukluların veya siyasal parti üyelerinin müdür olmayacağı gibi olumsuz koşullar da düzenlenebilir.   Sözleşmede belirli nitelikler aranmışsa bunlar tüzel kişilerin temsilcisi olan müdürler için de geçerlidir. Buna ek olarak aile tipi limited şirketlerde müdürün belli bir aileden olması şartı da getirilebilir. Şirket sözleşmesinde iyiniyet kuralları ve kişilik hakları dikkate alınarak müdür için aranan özellikler sınırlandırılabilir, belirlenen niteliklerin dışında bir müdürün atanması zorlaştırılabilir veya engellenebilir. Ancak müdürün belli bir cinsiyete veya dine - [Yasal Faizin Enflasyon Karşısında Yetersiz Kalması Nedeniyle Tazminatın Değer Kaybetmesi](https://kayseriavukat.org.tr/tazminatin-deger-kaybetmesi/): Uygulanan Yasal Faizin Enflasyon Karşısında Yetersiz Kalması Nedeniyle Tazminatın Değer Kaybetmesi Yüksek Enflasyon Nedeniyle Mahkemece Hükmedilen Tazminatın Değer Kaybetmesi: Başvurucu, tıbbi ihmal yüzünden bacağının ampütasyon edilmesine karşılık olarak hükmedilen tazminata uygulanan yasal faizin Türkiye’deki aşırı yüksek enflasyonun olumsuz etkileri karşısında yetersiz kalması nedeniyle tazminatın değerinin düştüğünden ve gerçek maddi kaybının karşılanmadığından şikâyet etmiştir. Türk idare hukuku, davacılara uzun bir sürenin ardından enflasyon oranları ve yasal faiz oranları arasındaki farktan kaynaklanan kayıplarına ilişkin tazminat talebinde bulunma olanağı sağlayan bir iç hukuk yolu öngörmemektedir. AİHM, mevcut davada tazminata uygulanan yasal faiz oranı ve gerçek enflasyon oranı arasındaki farkın başvuranın maddi hasara uğramasına sebep olduğunu tespit etmiştir. Sonuç olarak, genel çıkarlar ile mülkiyet hakkı arasında korunması gereken adil dengeyi bozacak şekilde başvurucu bireysel anlamda bir yük altına girmek zorunda kalmıştır. Başvurucunun uğradığı maddi kaybı, Mahkeme’nin erişebildiği son verilere göre enflasyon oranı dikkate alarak hesaplanmıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararı Timurlenk / Türkiye Kararı (Başvuru No: 37758/08) Dava, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında tazminat miktarının enflasyon karşısında değerini kaybettiği iddiasına ilişkindir. Olaylar ve Olgular 1. Başvuran, 1948 doğumlu olup Ankara’da ikamet etmektedir. Başvuran, Mahkeme önünde, Ankara Barosuna bağlı Avukat N. Özdemir tarafından temsil edilmiştir. 2. Hükümet, kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir. 3. Davanın koşulları, taraflar tarafından ibraz edildiği şekliyle aşağıdaki gibi özetlenebilir. 4. Başvuran 25 Temmuz 1996 tarihinde rahmindeki sürekli ağrı ve aşırı kanama şikâyetiyle GATA askeri hastanesindeki jinekoloji bölümüne gitmiştir. 5. Belirtilerden yola çıkarak başvurunda uterin fibroidlerinin (rahim uru) bulunduğu teşhisini koyan doktorlar Uterin Fibroid Embolizasyonu adı verilen bir operasyon gerçekleştirmeye karar vermiştir. Bu operasyon anjiyografi yöntemiyle ameliyata gerek duymadan fibroidlerin boyutunu küçültmek amacıyla kan akışının engellenmesi için uygulanmaktadır. Bu operasyonun olay tarihinde söz konusu hastane için yeni bir operasyon olduğu ve başvuranın bu operasyon içilen seçilen dördüncü kişi olduğu anlaşılmaktadır. Doktorlar bu operasyonu başvurana açıklamamıştır. Operasyon hemen gerçekleştirilmiştir ve başvuran hastane personeli tarafından 8 saat boyunca gözetim altında tutulduktan sonra aynı gün içerisinde taburcu edilmiştir. 6. Ertesi gün bacağında anjiyografinin gerçekleştirildiği bölgede ağrı olduğu şikâyetiyle hastaneye dönmüştür. Hastanenin farklı bölümlerindeki stajyer doktorlar tarafından muayene edilen başvurana eve dönebileceği söylenmiştir. 7. Başvuran ağrıları geçmediği için 29 Temmuz 1996 tarihinde tekrar hastaneye gitmiştir. Jinekoloji bölümündeki bir stajyer doktor tarafından muayene edilmiştir ve bu doktor herhangi bir tespitte bulunmadığını raporlamıştır. 8. Başvuran 1 Ağustos 1996 tarihinde GATA hastanesi acil servisine kaldırılmıştır. 8 Ağustos 1996 tarihinde birkaç ameliyatın ardından başvuranın bacağı kesilmiştir ve 16 Eylül 1996 tarihinde taburcu edilmiştir. 9. Başvuran 19 Kasım 1996 tarihinde tıbbi ihmal dolayısıyla Milli Savunma Bakanlığı (“Bakanlık”) hakkında Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi nezdinde tazminat yargılamalarını başlatmıştır. Asliye Hukuk Mahkemesi 27 Ocak 1999 tarihinde söz konusu davayı inceleme yetkisinin idare mahkemelerine ait olduğunu belirterek görevsizlik kararı vermiştir. 10. Dolayısıyla başvuran Ankara İdare Mahkemesine başvurarak maddi tazminat olarak 45.000.000.000 TL (eski) ve manevi tazminat olarak 5.000.000.000 TL’nin ve olay tarihinden yani 25 Temmuz 1996 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizin tarafına ödenmesini talep etmiştir (bk. yukarıda § 4). 11. Ankara İdare Mahkemesi 17 Mart 2008 tarihinde davanın kabulüne karar vermiştir ve başvurana hem manevi hem de maddi tazminat talebinin tamamının yani 50.000 TL’nin (söz konusu zamanda yaklaşık 25.000 avro) ödenmesini hükmetmiştir. Mahkeme ayrıca bu miktarlara olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faizin uygulanmasına hükmetmiştir. 12. Bakanlık, söz konusu karara karşı Danıştay’a temyiz başvurusunda bulunmuştur. 13. Bu sırada başvuran hükmedilen tazminata ilişkin olarak Bakanlık hakkında icra takibi başlatmıştır. Bakanlık 29 Aralık 2008 tarihinde 330.373 TL ödemiştir. 14. 10 Nisan 2009 tarihli kararında Danıştay, Ankara İdare Mahkemesi’nin 17 Mart 2008 tarihli kararını esastan onaylamış fakat hükmedilen tazminata işleyecek yasal faizin başlangıç tarihine ilişkin kısmı bozmuştur. Danıştay faizin başvuranın asliye hukuk mahkemesi nezdinde tazminat yargılamalarını başlattığı 19 Kasım 1996 (bk. yukarıda § 4) tarihinden itibaren işlemesi gerektiğine karar vererek davayı Ankara İdare Mahkemesine geri göndermiştir. 15. Ankara İdare Mahkemesi 25 Mart 2010 tarihinde Danıştay’ın gerekçesine uyarak başvurana 19 Kasım 1996 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizle birlikte tazminat ödenmesine hükmetmiştir. 16. Başvuran, faizin olayın gerçekleştiği 25 Temmuz 1996 tarihinden itibaren işlemesi gerektiği gerekçesiyle 25 Mart 2010 tarihli karara karşı temyizde bulunmuştur. Başvuranın temyiz talebi süre yönünden reddedilmiştir. 17. Bakanlık, faizin başlangıç tarihine ilişkin verilen son karar uyarınca başvurandan fazladan ödenmiş olan 28.620 TL’yi geri ödemesini talep etmiştir. Başvuran, 11 Kasım 2011 tarihinde söz konusu miktarda geri ödeme yapmıştır. İlgili İç Hukuk ve Uygulama 18. İdare mahkemeleri nezdindeki tazminat taleplerine ilişkin iç hukuk ve uygulama Okçu / Türkiye kararında yer almaktadır (bk. no. 39515/03, §§ 19-31, 21 Temmuz 2009). 19. Tazminat komisyonu, adli yargılamaların uzunluğuna ve yargı kararlarının icra edilmemesine veya geç icra edilmesine ilişkin olarak Mahkemeye yapılan başvuruların tazminat yoluyla çözümünü öngörmek amacıyla 6384 sayılı Kanun’la kurulmuştur. İlgili iç hukukun tam açıklaması, Turgut ve Diğerleri / Türkiye, ((k.k). no.4860/09, §§ 19-26, 26 Mart 2013) kararında bulunabilir. 20. 8 Mart 2019 tarihli Resmi Gazete yayımlanan 7 Mart 2019 tarihli ve 809 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile Tazminat Komisyonu’nun yetkileri genişletilmiştir. Bu itibarla Tazminat Komisyonu artık Mahkeme’nin Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesine ilişkin ihlal bulup tazminat kararı vermediği ya da 41. maddenin uygulanması hususunu saklı tuttuğu davalarda inceleme yapıp başvuranlara tazminat verme yetkisine sahiptir (bk. Kaynar ve Diğerleri / Türkiye, no. 21104/06 ve 2 diğer başvuru, § 24, 7 Mayıs 2019). Hukuki Değerlendirme I. Sözleşme’ye Ek 1 No’lu Protokolün 1. Maddesinin İhlali İddiası 21. Başvuran, gecikme faizinin Türkiye’deki aşırı yüksek enflasyon oranlarına ayak uyduramadığından tıbbi ihmal yüzünden bacağının ampütasyon edilmesine karşılık olarak aldığı tazminatın değerinin düştüğünden şikâyet etmiştir. Başvuranın dayandığı Sözleşme’ye ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi aşağıdaki gibidir: “Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir. Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.” A. Tarafların beyanları 22. Öncelikle, Hükümet başvuranın Ankara İdare Mahkemesi’nin 25 Mart 2010 tarihli kararına karşı zamanında temyiz talebinde bulunmadığından dolayı Sözleşme’nin 35 § 1 maddesi gereğince iç hukuk yollarını tüketmediğini ileri sürmüştür. Başvuranın yerel makamlara söz konusu meseleyi telafi - [Sanığın Duruşmada Hazır Bulunma Talebinin Reddedilmesi ve Duruşmaya SEGBİS ile Katılması](https://kayseriavukat.org.tr/durusmada-hazir-bulunma/): Ceza Davasında Sanığın Duruşmada Hazır Bulunma Talebinin Reddedilmesi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Atilla Darendeli Başvurusu Başvuru Numarası: 2021/3006 Karar Tarihi: 28/3/2024 R.G. Tarih ve Sayı: 12/6/2024-32574 GENEL KURUL – KARAR Başkanvekilleri: Kadir ÖZKAYA, Hasan Tahsin GÖKCAN Üyeler: Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE, Yılmaz AKÇİL Raportör: Zehra GAYRETLİ Başvurucu: Atilla DARENDELİ I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, ceza davasında sanığın hazır bulunma talebinin reddedilerek ses ve görüntü aktarımı suretiyle duruşmaya uzaktan katılımının sağlanması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 26/1/2021 tarihinde yapılmıştır. Komisyon başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. 3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. 4. Birinci Bölüm, başvurunun Genel Kurul tarafından incelenmesine karar vermiştir. III. OLAY VE OLGULAR 5. Türkiye 15 Temmuz 2016 tarihinde askerî bir darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmıştır. Kamu makamları ve yargı organları -olgusal temellere dayanarak- bu teşebbüsün arkasında Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanmasının (FETÖ/PDY) olduğu sonucuna ulaşmıştır (darbe teşebbüsü ve arkasındaki FETÖ/PDY\’ye ilişkin ayrıntılı bilgi için bkz. Aydın Yavuz ve diğerleri [GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, §§ 12-36). 6. Başvurucu, bireysel başvuru konusu olayların meydana geldiği tarihte Hava Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde tümgeneral rütbesiyle görev yapmaktadır. 7. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) FETÖ/PDY ile bağlantılı olarak Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye, anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme ve silahlı terör örgütüne üye olma suçlarından aralarında başvurucunun da olduğu bir kısım şüpheli hakkında soruşturma başlatmıştır. 8. Soruşturma kapsamında 20/7/2016 tarihinde gözaltına alınan başvurucu, Diyarbakır 1. Sulh Ceza Hâkimliği (Hâkimlik) tarafından yapılan sorgusunun ardından adli kontrol altına alınarak serbest bırakılmıştır. 9. Başvurucu, anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme suçunu işlediğine dair kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin ortaya çıktığı gerekçesiyle bu defa Hâkimlik tarafından 27/7/2016 tarihinde tutuklanarak Diyarbakır D Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna konulmuştur. 10. Soruşturmanın tamamlanmasının ardından Başsavcılık 6/3/2017 tarihli iddianame ile başvurucu hakkında cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Anayasası\’nın öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme ve sair suçlardan kamu davası açmıştır. 11. Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden ulaşılan bilgi ve belgelere göre başvurucunun tutuklu olarak bulunduğu Diyarbakır D Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumunun kapsama gücünün aşılması nedeniyle başvurucu 27/10/2016 tarihinde Adana F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna nakledilmiştir. 12. Diyarbakır 8. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen davada 18/10/2017 tarihinde duruşma hazırlığı işlemleri yapılmıştır. Tensip Tutanağı\’nda duruşmanın ilk celsesinin 22/12/2017 tarihinde yapılmasına, başvurucunun anılan tarihte Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) aracılığı ile duruşmaya katılımının sağlanması için tutuklu bulunduğu ceza infaz kurumuna müzekkere yazılmasına karar verilmiştir. 13. Öte yandan başvurucunun celse arasında Mahkemeden duruşmada hazır bulundurulmayı talep ettiği ve bu kapsamda duruşma nedeniyle 17/12/2017 tarihinde misafir tutuklu statüsüyle Diyarbakır D Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna nakledildiği yapılan inceleme sonucunda anlaşılmıştır. 14. Başvurucu, duruşmanın 22/12/2017 tarihli ilk celsesinde duruşma salonunda bizzat hazır bulunarak savunma yapmıştır. 15. Duruşmanın 23/12/2017 tarihinde yapılan ikinci celsesinde de başvurucu duruşma salonunda hazır bulundurulmuştur. Mahkeme, başvurucunun bir sonraki celsede SEGBİS aracılığı ile duruşmaya katılımının sağlanması hususunda tutuklu bulunduğu ceza infaz kurumuna müzekkere yazılmasına, duruşmanın bir sonraki celsesinin 4/4/2018 tarihinde yapılmasına karar vermiştir. 16. Diğer taraftan başvurucunun 2/1/2018 tarihinde misafir tutuklu dosyasının kapatıldığı ve aynı tarihte Adana F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna nakledildiği görülmüştür. 17. Mahkeme, duruşmanın 4/4/2018 tarihinden itibaren gerçekleştirilen diğer celselerine başvurucunun SEGBİS aracılığı ile katılımının sağlanması hususunda her bir celse öncesinde tutuklu bulunduğu ceza infaz kurumuna müzekkere yazılmasına karar vermiştir. Bu bağlamda toplam on dört celsede tamamlanan duruşmanın ilk iki celsesi dışındaki tüm celselerine SEGBİS aracılığı ile katılan başvurucu, duruşmanın 28/12/2018 tarihli onuncu celsesinde (esas hakkındaki mütalaaya karşı savunma da yapacağı celse) takip eden celselerde duruşma salonunda hazır bulundurulması yönünde talepte bulunmuş ancak başvurucunun bu talebi \”SEGBİS\’in doğrudan doğruyalığa aykırı olmaması\” gerekçesi ile aynı tarihli celsede reddedilmiştir. 18. Başvurucunun SEGBİS aracılığı ile katıldığı 15/2/2019 tarihli on birinci celsede iddia makamı esas hakkındaki mütalaayı dosyaya sunmuştur. Başvurucunun bu mütalaaya karşı savunması SEGBİS aracılığı ile katıldığı duruşmanın 17/2/2019 tarihli on üçüncü celsesinde alınmıştır. 19. Başvurucunun SEGBİS aracılığı ile katıldığı duruşmanın 20/2/2019 tarihli son celsesinde hüküm açıklanmıştır. Mahkeme, başvurucunun anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme suçundan müebbet hapis cezası ile cezalandırılmasına karar vermiştir. 20. Başvurucu, gerekçeli istinaf ve temyiz dilekçelerinde diğerlerinin yanı sıra duruşmada bizzat hazır bulunarak savunma yapma talebini celse arasında Mahkemeye ilettiği hâlde talebinin reddedilerek duruşmaya SEGBİS aracılığı ile katılmak zorunda bırakılması nedeniyle savunma hakkının kısıtlandığını belirtmiştir. Hüküm, kanun yolu denetiminden geçerek kesinleşmiştir. 21. Başvurucu 28/12/2020 tarihinde nihai kararı öğrendikten sonra 26/1/2021 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. IV. İLGİLİ HUKUK A. Ulusal Hukuk 1. İlgili Mevzuat 22. Duruşmada hazır bulunma hakkına ilişkin ulusal hukuk için bkz. Şehrivan Çoban [GK], B. No: 2017/22672, 6/2/2020, §§ 38-52. 2. Yargıtay Kararları 23. Yargıtay 3. Ceza Dairesinin 18/10/2021 tarihli ve E.2021/1533, K.2021/9568 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir: \”II- Sanıklar [A.Y.], [Z.V.Y.], [S.E.], [F.A.], [A.A.], [E.K.], [H.K.] ve [E.K.] haklarında [FETÖ/PDY Silahlı terör örgütüne üye olma suçundan] kurulan mahkumiyet hükümlerine yönelik yapılan temyiz incelemesinde; 2-) Sanık [A.A.] yönünden; Yargılandığı suçtan dolayı tutuklu olan ve mahkeme salonunda hazır bulunmak istediğini 28.11.2018 tarihli dilekçesi ile belirten sanığın, mahkemeye getirilmemesindeki zorunluluk hallerinin nelerden ibaret olduğu denetime elverecek biçimde belirtilmeden duruşma salonuna getirilmeyip, SEGBİS ile alınan savunma ile hüküm kurularak CMK\’nın 196/4 maddesine muhalefet etmek suretiyle savunma hakkının kısıtlanması, … Kanuna aykırı, Bölge Adliye Mahkemesi Cumhuriyet savcısı, sanıklar [E.K.], [A.A.], [F.A.], [S.E.] ve sanıklar [H.K.], [E.K.], [A.Y.], [Z.V.Y.], [E.K.] müdafiilerinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, sanıklar [S.E.], [F.A.] ve [A.A.] yönünden sair yönleri incelenmeyen hükümlerin bu sebeplerden dolayı CMK\’nın 302/2. maddesi uyarınca BOZULMASINA,… karar verildi.\” 24. (Kapatılan) Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 15/6/2021 tarihli ve E.2020/5394, K.2021/4218 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir: \”1-) Sanıklar [B.Ş.] ve [A.T.nin] Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme, sanık [A.K.nın] silahlı terör örgütüne üye olma suçundan mahkumiyetine ilişkin hükümler yönünden; Şanlıurfa T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda tutuklu olarak bulunan sanıklar [B.Ş.] ve [A.K.nın] müdafileri ile Van F Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda tutuklu olarak bulunan sanık [A.T.nin] İlk Derece Mahkemesine sundukları 04.07.2017, 09.10.2017 - [Konutu Terk Etmemeye ilişkin Adli Kontrol Tedbiri Nedeniyle Tazminat Talep Edilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/konutu-terk-etmeme/): Konutu Terk Etmemeye ilişkin Adli Kontrol Tedbirinin Hukuka Aykırı Olması Nedeniyle Tazminat Talep Edilmesi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru İslam Çapraz Başvurusu Başvuru Numarası: 2021/16746 Karar Tarihi: 28/2/2024 R.G. Tarih ve Sayı: 13/6/2024-32575 BİRİNCİ BÖLÜM – KARAR Başkan: Hasan Tahsin GÖKCAN Üyeler: Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN, Muhterem İNCE Raportör: Yüksel GÜNARSLAN Başvurucu: İslam ÇAPRAZ I. BAŞVURUNUN ÖZETİ 1. Başvuru; konutu terk etmemeye ilişkin adli kontrol tedbirinin hukuka aykırı olması, söz konusu tedbire dosya üzerinden yapılan inceleme sonucunda karar verilmesi nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. 2. Kadıköy Kaymakamlığı tarafından 2/2/2021 tarihli kararla COVID-19 salgını nedeniyle toplum sağlığının korunması, kamu düzeninin sağlanması, salgının yayılmasının engellenmesi amacıyla ve toplumsal iç barışı tehdit edebilecek etkinliklerin gerçekleşme ihtimali gözönüne alınarak 2/2/2021 tarihinden itibaren yedi gün süreyle Kadıköy ilçesindeki tüm açık alanlarda gerçekleştirilmesi planlanan toplantı, miting, yürüyüş, basın açıklaması, konser gibi etkinlikler yasaklanmıştır. 3. Söz konusu yasaklama kararına rağmen Kadıköy ilçesinde 4/2/2021 tarihinde toplanan ve başvurucunun da aralarında olduğu ileri sürülen gruba güvenlik güçlerince müdahale edilmiştir. Kolluk görevlilerince düzenlenen Olay Tutanağı\’na göre olayın gelişimi şöyledir: i. Çeşitli marjinal gruplar sosyal medyadan \”Faşizme karşı birleş[me], örgütlen[me], mücadeleyi yüksel[tme]\” amacıyla toplantı çağrısı yapmıştır. Kolluk görevlilerince Halkın Demokrasi Partisi ilçe binası önünde toplanan elli kişilik gruba Kadıköy Kaymakamlığının COVID-19 salgını nedeniyle yapılacak her türlü etkinliği yasaklama kararı bulunduğu bildirilmiştir. Ayrıca topluluğa dağılmaları, aksi hâlde müdahale edileceği de ses yükseltici cihazla defalarca ihtar edilmiş ve dağılmaları için yeterli süre tanınmıştır. İhtara rağmen yürüyüşe devam etmek istemeleri nedeniyle grup kolluk görevlilerince fiziki ve seyyar bariyerlerle engellenmiş ve gruba yakalama işlemi yapılmıştır. Olay Tutanağı\’nda \”…grup üyelerinin tarafımızdan yapılan uyarıları dikkate almayıp yürüyüş yapmak istemeleri üzerine önleri seyyar bariyerlerle kapatılmak ve personel vasıtasıyla hat çekilmek suretiyle yürüyüşleri engellenerek yakalanmalarına yönelik müdahale edil[diği]\” şeklinde ifade edilmiştir. ii. Müdahale sonucu dağılan grubun bir bölümünün tekrar toplanarak İskele Meydanı\’na yürümek istemesi üzerine bariyer çekilerek grup engellenmiş, dağılmaları yönünde gruba ihtarlarda bulunulmuş ve akabinde yakalama işlemi gerçekleştirilmiştir. iii. Grup içinde bir kişi cadde ortasına oturarak belediye otobüsünün geçişine engel olmuş, akabinde yapılan müzakereyle trafik akışı tekrar sağlanmıştır. Grubun bir kısmının İskele Meydanı\’na gitmek için toplanması üzerine kolluk görevlilerince grup engellenmiş; gruba dağılmaları yönünde ihtarlarda bulunulmuş ve akabinde yakalama işlemi gerçekleştirilmiştir. Bu kapsamda 4/2/2021 tarihinde, aralarında başvurucunun da olduğu altmış beş kişi hakkında yakalama, bunların altmış biri hakkında da gözaltına alma işlemi uygulanmıştır. 4. Başvurucu 8/2/2021 tarihinde İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığında (Başsavcılık) hazır edilmiştir. Başvurucu; Başsavcılıkta alınan ifadesinde özetle yasaklama kararından haberdar olmadığını, Kartal\’da ikamet eden amcasını ziyaret etmek üzere olay günü Kadıköy\’e geldiğini, Kartal\’a gitmek isterken polislerin kendisini gözaltına aldıklarını, neden gözaltına alındığını bilmediğini belirtmiştir. Güvenlik güçlerince hazırlanan fezlekede başvurucu hakkında suçu ve suçluyu övme suçundan devam eden yargılama bulunduğu ifade edilmiş ancak başvurucunun tam olarak hangi müdahale esnasında, nerede ve ne şekilde yakalandığına dair herhangi bir açıklamaya yer verilmemiştir. 5. Aralarında başvurucunun da yer aldığı birçok şüpheli hakkında Başsavcılık tarafından 6/10/1983 tarihli ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 32. maddesinin (1) numaralı fıkrasında düzenlenen kanuna aykırı toplantı ve yürüyüşlere silahsız katılarak ihtara rağmen kendiliğinden dağılmama suçundan adli kontrol kararı verilmesi talep edilmiştir. Adli kontrol talebinde, başvurucu hakkında 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 100. maddesinde yazılı tutuklama nedenlerinin bulunduğu ancak ölçülülük ilkesi gereğince sorgusu yapılarak adli kontrol kararı verilmesi gerektiği belirtilmiştir. 6. İstanbul Anadolu 9. Sulh Ceza Hâkimliği (Hâkimlik) 8/2/2021 tarihinde başvurucunun yurt dışına çıkamama ve konutu terk etmeme şeklinde adli kontrol tedbirlerine tabi tutulmasına dosya üzerinden yaptığı inceleme sonrasında karar vermiştir. Kararda, kuvvetli suç şüphesinin mevcut olduğunu belirten Hâkimlik atılı suçun niteliğini, kanunda öngörülen cezanın miktarını, delillerin büyük oranda toplanmış olmasını, ilgililerin sabit ikametgâh sahibi olmalarını, kaçacaklarına veya delilleri karartabileceğine ilişkin dosyaya yansıyan bir bilgi, belge veya iddianın bulunmamasını ve ölçülülük ilkesini gözeterek adli kontrol tedbirleri uyguladığını açıklamıştır. Başvurucunun bu karara yönelik itirazı, İstanbul Anadolu 10. Sulh Ceza Hâkimliğince 17/2/2021 tarihinde reddedilmiştir. 7. Başvurucu, ret kararını 16/3/2021 tarihinde öğrenmiş ve 18/3/2021 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 8. Bireysel başvuru sonrasında Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden yapılan incelemede, başvurucu hakkında kanuna aykırı toplantılara ve yürüyüşlere silahsız katılarak ihtara rağmen kendiliğinden dağılmama suçunu işlediği iddiasıyla kamu davası açıldığı tespit edilmiştir. 9. İstanbul Anadolu 35. Asliye Ceza Mahkemesi 29/3/2021 tarihinde düzenlenen tensip zaptı ile adli kontrol tedbirinin niteliği, tedbirin konulduğu tarih ve kamu davası açıldığı gözetilerek başvurucu hakkındaki konutu terk etmeme adli kontrol tedbirinin kaldırılmasına, yurt dışına çıkış yasağı adli kontrol tedbirinin devamına ve başvurucu hakkında imza atmak suretiyle en yakın polis merkezine başvurma şeklindeki adli kontrol tedbiri uygulanmasına karar vermiştir. Davanın bireysel başvurunun incelendiği tarih itibarıyla ilk derece mahkemesinde derdest olduğu tespit edilmiştir. 10. Komisyon; kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı dışındaki şikâyetlerin kabul edilemez olduğuna, anılan hakka ilişkin şikâyetlerin kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. II. DEĞERLENDİRME A. Konutu Terk Etmemeye İlişkin Adli Kontrol Tedbirinin Hukuki Olmadığına İlişkin İddia 11. Başvurucu; basın açıklamasına katılmadığını, kimlik kontrolü sırasında hakkında farklı bir suçtan adli işlem yapıldığının tespit edilmesi üzerine gözaltına alındığını, katılmamış olsa da isnat edilen basın açıklaması eyleminin anayasal olarak korunan özgürlükler kapsamında olduğunu, kendisine isnat edilen suç bakımından kuvvetli suç şüphesi bulunmadığını belirterek kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. 12. Adalet Bakanlığı (Bakanlık) görüşünde; ilgili mevzuat hükümleri, Anayasa Mahkemesi içtihatları ile somut olayın kendine özgü şartları gözönüne alınarak değerlendirme yapılması gerektiği belirtilmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanında başvuru formundakine benzer iddialarda bulunmuştur. 13. Başvurucunun iddiası kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı kapsamında incelenmiştir. 14. Anayasa Mahkemesi, hakkında konutu terk etmeme adli kontrol tedbiri uygulanan başvurucunun 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 141. maddesindeki tazminat davası iç hukuk yolunu tükettikten sonra yaptığı bireysel başvuruya ilişkin E.Y. ([GK], B. No: 2018/10482, 14/12/2022, § 48) kararında, 5271 sayılı Kanun\’un 141. ve devamı maddelerinde adli kontrolün tazminat talep edilebilecek koruma tedbirleri arasında sayılmadığını, dolayısıyla konutu terk etmeme tedbiri bakımından etkili bir tazminat yolunun bulunmadığını tespit etmiştir. Bu bakımından başvurucu hakkındaki iddiaya konu adli kontrol tedbirinin sona erdiği tespit edilmiş olsa da somut başvuruda başvuru yollarının tüketilmesine dair kabul edilebilirlik kriteri bakımından bir eksiklik bulunmadığı değerlendirilmiştir. Bunun yanı sıra açıkça dayanaktan yoksun olmayıp kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan başvurunun kabul - [İdari Eylem Sonucu Taşınmazda Değer Kaybı Oluşması Nedeniyle Tam Yargı Davası Açılması](https://kayseriavukat.org.tr/tam-yargi-davasi-acilmasi/): İdari Eylem Sonucu Taşınmazda Değer Kaybı Oluşması Nedeniyle Tam Yargı Davası Açılması Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Özer Aslankılıç ve Diğerleri – Başvuru No: 2021/40471 Karar Tarihi: 13/2/2024 R.G. Tarih ve Sayı: 11/6/2024-32573 Birinci Bölüm – Karar Başkan: Hasan Tahsin GÖKCAN Üyeler: Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN, Muhterem İNCE Raportör: Saliha AKSOY Başvurucular: Özer ASLANKILIÇ, Nesip ASLANKILIÇ, Efraim TAŞIR, Yusuf TAHTALI I. Başvurunun Konusu 1. Başvuru, tam yargı davasının süre aşımı yönünden reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkı ile mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. II. Başvuru Süreci 2. Başvurular muhtelif tarihlerde yapılmıştır. 3. Başvurular, başvuru formları ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. 4. Komisyonca başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 5. Konularının aynı olması nedeniyle 2021/56171 ve 2021/56617 sayılı bireysel başvuru dosyalarının 2021/40471 numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmesine ve incelemenin bu dosya üzerinden yapılmasına karar verilmiştir. 6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. III. Olay ve Olgular 7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: 8. Başvurucular, Ağrı’nın Merkez ilçesi Sıddıkiye ve Yavuz Mahalleleri sınırları içinde bulunan ve tapu kayıtlarında “otel ve bunlara benzer misafir evi” ile “dükkân” olarak gösterilen taşınmazlarda bağımsız bölüm malikidir. 9. Başvurucuların bağımsız bölümünün bulunduğu binaların önünden geçen yola alt geçit-kavşak yapılmıştır. Projesi onaylanan alt geçit 21/11/2018 tarihinde hizmete açılmıştır. 10. Başvurucular; alt geçit-kavşak yapımı nedeniyle maliki oldukları taşınmazların yer aldığı bölgede araç park etme imkânının ortadan kalktığını, yaya yolunun daraltıldığını, bu nedenle taşınmazlara ulaşımın zorlaştığını, taşınmazların görünürlüğünün azalması nedeniyle ticari potansiyelin düştüğünü belirterek taşınmazlardaki değer kaybı nedeniyle oluşan zararlarının tazmin edilmesi talebiyle Ağrı Belediye Başkanlığına başvurmuştur. Ağrı Belediyesi Başkanlığı başvurulara herhangi bir cevap vermemiştir. 11. Başvurucular, taleplerinin zımnen reddine dair işlem nedeniyle Erzurum İdare Mahkemeleri (Mahkeme) nezdinde, uğradıkları zararların tazmini talebiyle tam yargı davası açmıştır. 12. Mahkeme, davaları süre aşımı yönünden kesin olarak reddetmiştir. 13. Mahkeme gerekçesi her üç kararda da benzer olup gerekçede özetle başvurucuların uğradıklarını ileri sürdükleri zararın alt geçit-kavşak yapılmasına ilişkin işlemden ve bu işlemin icrasından kaynaklandığı, dolayısıyla olayda 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu‘nun 12. maddesinin uygulanması gerektiği belirtilmiştir. İlgili hüküm uyarınca idari işlemin icrasından yani somut uyuşmazlıkta alt geçit-kavşak inşaatının sona erdiği ve alt geçit-kavşağın hizmete açıldığı 21/11/2018 tarihinden itibaren altmış gün içinde doğrudan dava açılması veya söz konusu Kanun’un 11. maddesi uyarınca idareye başvurulması gerektiği vurgulanmıştır. Mahkeme, bu süreler geçirildikten sonra idareye yapılan başvurunun zımnen reddi üzerine açılan tam yargı davasının süresinde olmadığı sonucuna varmıştır. 14. Başvurucular, başvurulara konu nihai kararların tebliği üzerine muhtelif tarihlerde süresinde bireysel başvuruda bulunmuştur. IV. İlgili Hukuk A. Ulusal Hukuk 1. İlgili Mevzuat 15. Anayasa’nın “Yargı yolu” kenar başlıklı 125. maddesinin son fıkrası şöyledir: “İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.” Bu hüküm, Türk hukukunda idarenin mali sorumluluğunun anayasal temelini oluşturmaktadır. İdarenin kamu hukukundan kaynaklanan mali sorumluluğunun Anayasa’nın 125. maddesinin son fıkrası haricinde bir yasal dayanağı bulunmamaktadır. Özel hukuktan farklı olarak -somut bazı konuları düzenleyen birkaç istisna dışında- idarenin idari nitelikteki işlem ve eylemlerinden doğan zararlara ilişkin mali sorumluluğunu düzenleyen genel bir kanun hükmü yoktur. İdarenin kamu hukuku alanından kaynaklanan mali sorumluluğunun çerçevesi ile hüküm ve esasları Anayasa’nın anılan hükmünden yola çıkılmak suretiyle Danıştay içtihatlarıyla belirlenmiştir. 16. Danıştay içtihatlarına göre idarenin mali sorumluluğu, kusur sorumluluğu ve kusursuz sorumluluk şeklinde ikiye ayrılmakta; kusursuz sorumluluk da dayandığı sebebe göre tehlikeli faaliyetler, mesleki risk, sosyal risk ve fedakârlığın denkleştirilmesi biçiminde tasnif edilmektedir. 17. Kusur sorumluluğunda idarenin kusurlu bulunması (hizmet kusuru) sorumluluğun temel şartı iken kusursuz sorumluluk hâllerinde idarenin kusuru bulunmasa dahi -diğer şartların gerçekleşmesi kaydıyla- idarenin mali sorumluluğu söz konusu olabilmektedir (Recep Tarhan ve Afife Tarhan, B. No: 2014/1546, 2/2/2017, §§ 28, 29, 30). 18. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu‘nun “Dava açma süresi” kenar başlıklı 7. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir: “Dava açma süresi, özel kanunlarında ayrı süre gösterilmeyen hallerde Danıştayda ve idare mahkemelerinde altmış ve vergi mahkemelerinde otuz gündür.“ 19. 2577 sayılı Kanun’un “Üst makamlara başvurma” kenar başlıklı 11. maddesi şöyledir: “1. İlgililer tarafından idari dava açılmadan önce, idari işlemin kaldırılması, geri alınması değiştirilmesi veya yeni bir işlem yapılması üst makamdan, üst makam yoksa işlemi yapmış olan makamdan, idari dava açma süresi içinde istenebilir. Bu başvurma, işlemeye başlamış olan idari dava açma süresini durdurur. 2. Altmış gün içinde bir cevap verilmezse istek reddedilmiş sayılır. 3. İsteğin reddedilmesi veya reddedilmiş sayılması halinde dava açma süresi yeniden işlemeye başlar ve başvurma tarihine kadar geçmiş süre de hesaba katılır.” 20. 2577 sayılı Kanun’un “İptal ve tam yargı davaları” kenar başlıklı 12. maddesi şöyledir: “İlgililer haklarını ihlal eden bir idari işlem dolayısıyla Danıştaya ve idare ve vergi mahkemelerine doğrudan doğruya tam yargı davası veya iptal ve tam yargı davalarını birlikte açabilecekleri gibi ilk önce iptal davası açarak bu davanın karara bağlanması üzerine, bu husustaki kararın veya kanun yollarına başvurulması halinde verilecek kararın tebliği veya bir işlemin icrası sebebiyle doğan zararlardan dolayı icra tarihinden itibaren dava süresi içinde tam yargı davası açabilirler. Bu halde de ilgililerin 11 inci madde uyarınca idareye başvurma hakları saklıdır.“ 21. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu‘nun “Doğrudan doğruya tam yargı davası açılması” kenar başlıklı 13. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir: “İdari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren, dava süresi içinde dava açılabilir.“ 2. Danıştay İçtihadı 22. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun (İDDK) 19/2/2015 tarihli ve E.2013/509, K.2015/454 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir: “Anayasanın 125. maddesinde, idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu belirtildikten sonra, son fıkrasında, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu hükme bağlanmış[tır]… İdare kural olarak, yürüttüğü kamu hizmetiyle nedensellik bağı kurulabilen zararları tazminle yükümlü olup; idari eylem ve/veya işlemlerden doğan zararlar, idare hukuku kuralları çerçevesinde, hizmet kusuru veya kusursuz sorumluluk ilkeleri gereği tazmin edilmektedir. Tam yargı davalarında, öncelikle zarara yol açtığı öne sürülen - [Tapu Tahsis Belgesi Bedelinin İadesi, Sebepsiz Zenginleşme Hükümlerine Göre Talep Edilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/tapu-tahsis-belgesi-bedelinin-iadesi/): Tapu Tahsis Belgesi Bedelinin İadesinin Talep Edilmesi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Halime Er Başvuru No: 2019/10308 Karar Tarihi: 9/1/2024 R.G. Tarih ve Sayı: 13/6/2024-32575 Birinci Bölüm – Karar Başkan: Hasan Tahsin GÖKCAN Üyeler: Recai AKYEL, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN, Muhterem İNCE Raportör: Fatma Gülbin ÖZTÜRK Başvurucu: Halime ER I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, tapu tahsis belgesinin alınması sırasında ödenen bedelin sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre iadesi talebiyle açılan davada verilen kararın yeterli gerekçe içermemesi nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 29/3/2019 tarihinde yapılmıştır. 3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. 4. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. 5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. 6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. III. OLAY VE OLGULAR 7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: A. Başvuruya Konu Davadan Önceki Süreç 8. Üzerinde başvurucunun murisi S.A. tarafından inşa edilmiş 117,88 m²lik gecekondu bulunan İstanbul ili Üsküdar ilçesi 43 pafta, 183 ada 23 (60 m²) ve 24 (59,32 m²) numaralı parseller 15/11/1984 tarihinde tapu tahsis belgesi ile S.A. adına tahsis edilmiştir. Tahsisin ardından ilgili parseller, üzerindeki gecekondu yıkılarak Üsküdar Belediyesi (Belediye) tarafından fiilen park alanı olarak kullanılmaya başlanmıştır. 9. Söz konusu taşınmazlar 15/9/1997 tasdik tarihli, 1/1.000 ölçekli uygulama imar planı ile kısmen yol, kısmen park alanı olarak belirlenmiş olup İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Meclisinin ve İBB Encümeninin 16/11/2001 ve 15/12/2005 tarihli kararları doğrultusunda Belediyeye bedelsiz olarak 25 seneliğine tahsis edilmiştir. 10. Başvurucu 2/5/2011 tarihinde anılan taşınmazlar yönünden İBB ve Üsküdar Belediyesi aleyhine kamulaştırmasız el atmadan kaynaklanan tazminat davası açmıştır. İstanbul Anadolu 10. Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından yapılan yargılama neticesinde 12/12/2013 tarihinde davanın kısmen kabulüne, kısmen reddine karar verilmiştir. Kararın gerekçesinde; tapu tahsis belgesinin bir mülkiyet belgesi olmadığı, sadece fiilî kullanmayı belirleyen bir zilyetlik belgesi olduğu vurgulanmıştır. İBB Başkanlığının 11/9/2012 tarihinde dosyaya gönderdiği yazıya dikkat çekilen kararda, söz konusu yazıda muris S.A. adına verilen tapu tahsis belgesinin iptal edilmediğinin belirtildiğine işaret edilmiştir. İlgili taşınmazlar üzerinde 3/5/1985 tarihli ve 3194 sayılı İmar Kanunu‘nun 18. maddesi gereği imar planı veya 31/5/2012 tarihli ve 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun’un 23. maddesi ile ilga edilen 24/2/1984 tarihli ve 2981 sayılı İmar ve Gecekondu Mevzuatına Aykırı Yapılara Uygulanacak Bazı İşlemler ve 6785 Sayılı İmar Kanununun Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun uyarınca imar ve ıslah planlarının yapılmış olmasından dolayı tapu tahsis belgesinin mülkiyete dönüştürülmesi şartlarının oluşmadığına dikkat çekilerek başvurucunun arsa bedeli yönünden talebinin reddine, tahsis esnasında mevcut bulunduğu saptanan 1964 yapımı, 117,80 m² taban oturumlu, tek katlı, yığma tarzı yapının enkaz bedelinin miras payı oranında başvurucuya ödenmesine hükmedilmiştir. 11. Başvurucu 2/11/2015 tarihinde İstanbul 12. İdare Mahkemesinde İBB’ye karşı tam yargı davası açmıştır. Dava dilekçesinde 23 ile 24 No.lu parseller üzerinde bulunan gecekondunun tapu tahsis belgesinin alımı esnasında murisi tarafından 11/9/1985 tarihinde 442.050 TL (eski Türk lirası) ödendiğini ifade eden başvurucu, tapu tahsis belgesinin tapuya çevrilmediği gibi eş değer tahsisin de yapılmadığını belirterek ilgili meblağın sebepsiz zenginleşme hükümleri uyarınca miras payı oranında iadesini talep etmiştir. 12. İstanbul 12. İdare Mahkemesi 18/5/2016 tarihli kararı ile davanın reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde; dava konusu edilen 442.050 TL’lik tutarın gecekondu için tapu tahsis belgesi alımı esnasında ödenen bir meblağ olduğu, ilgili tutarın sunulan belli bir hizmetin karşılığı olarak tahsil edildiği, tapu tahsis belgesinin tapuya çevrilememesi veya eş değer bir yerden tahsis yapılamamasının başlı başına bu meblağın iadesini mümkün kılmadığı belirtilmiştir. 13. Başvurucunun anılan karara yönelik istinaf talebi 26/10/2017 tarihinde kesin olarak reddedilmiştir. Kararın gerekçesinde başvurucunun murisi adına tanzim edilen tapu tahsis belgesinin geçerliliğini koruduğuna dikkat çeken İstinaf Mahkemesi, söz konusu belgenin hukuki varlığını koruduğu sürece idarenin belge karşılığı ödendiği belirtilen meblağın güncel değerini tazmin etme yükümlülüğünün bulunmadığını, tapu tahsis belgesinden doğan hak sahipliğine yönelik iddianın idareye yapılacak başvurunun reddi hâlinde ileri sürülebileceğini belirtmiştir. 14. Başvurucu 5/3/2018 tarihinde İBB Başkanlığına başvuruda bulunmuş ve murisi adına tanzim edilen 15/11/1984 tarihli tapu tahsis belgesi uyarınca 2981 sayılı (mülga) Kanun gereği adına tapu veya aynı emsalde başka bir yer tahsis edilmesini talep etmiştir. Başvurucunun bu istemi 4/1/2018 tarihli işlem ile 2981 sayılı (mülga) Kanun’un 13. maddesinin (d) fıkrası gereği Kanun’dan önce gecekonduları yıkılanların 2981 sayılı (mülga) Kanun hükümlerinden faydalanamayacağı belirtilerek reddedilmiştir. B. Başvuruya Konu Dava Süreci 15. Başvurucu 4/1/2018 tarihli ret kararının ardından 5/3/2018 tarihinde İBB aleyhine 1.000 TL üzerinden tam yargı davası açmıştır. Başvurucu; dava dilekçesinde, murisi S.A. adına verilmiş 15/11/1984 tarihli tapu tahsis belgesinin tapuya çevrilmesi istemiyle yaptığı başvurunun reddedildiğini, idare tarafından verilen 4/1/2018 tarihli cevaptan da tapu tahsis belgesinin fiilen ve hukuken varlığını yitirdiğinin anlaşıldığını ve ilgili belgenin tapuya çevrilme imkânının kalmadığını belirterek tapu tahsis belgesinin alınması sırasında ödenen 442.050 TL’nin (eski TL) sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre tazminini talep etmiştir. 16. İstanbul 3. İdare Mahkemesi 25/12/2018 tarihli kararıyla davayı kesin olarak reddetmiştir. 2981 sayılı (mülga) Kanun’un 8. maddesinde yer alan düzenlemeye yer verilen gerekçeli kararda Mahkeme, başvurucunun İstanbul Anadolu 10. Asliye Hukuk Mahkemesinde açtığı kamulaştırmasız el atma davasında imar ve ıslah planı yapılmamış olması sebebiyle murisine ait tapu tahsis belgesinin mülkiyet belgesine dönüşme şartı taşımadığının tespit edilmesi ve başvurucunun bu isteminin reddedilmesi üzerine bu davayı açtığını ancak davaya konu edilen bedelin sunulan belli bir hizmetin karşılığı olarak tahsil edilmesi nedeniyle tapu tahsis belgesinin tapuya çevril(e)memesi veya eş değer bir yerden tahsis yapıl(a)maması hâlinin başlı başına bu meblağın iadesini mümkün kılmayacağını belirtmiştir. 17. Nihai karar başvurucuya 1/3/2019 tarihinde tebliğ edilmiş, başvurucu 29/3/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. IV. İLGİLİ HUKUK 18. 2981 sayılı (mülga) Kanun’un “Tespit ve değerlendirme işlemleri” kenar başlıklı 8. maddesi şöyledir: “İmar mevzuatına aykırı yapılarla gecekondular için tespit işlemlerinde; Bayındırlık ve İskan Bakanlığınca hazırlanacak ve valilik veya belediyelerce bastırılacak standart form kullanılır. Bu tespit kapsamına, temel inşaatı tamamlanmış veya sömel betonları dökülmüş olmak kaydı ile hazine, belediye, il özel idarelerine ait veya Vakıflar Genel Müdürlüğünün idare etmekte olduğu arsa veya arazilerdeki inşaatına Kanunun 14 üncü maddesinin (f) fıkrasındaki tarihlerden önce başlanmış mesken, kısmen işyeri ve konut olarak kullanılan veya evvelce konut olarak kullanılıp sonra işyerine çevrilen gecekondular ile imar mevzuatına, ruhsat ve eklerine aykırı tüm yapılar dahildir. Tespit formları - [Tıbbi İhmal Sonucu Kanserin Geç Teşhis Edilmesi ve Hastanın Ölümü Nedeniyle Tazminat Talep Edilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/tibbi-ihmal-nedeniyle-olum/): Tıbbi İhmal Nedeniyle Kanserin Geç Teşhis Edilmesi Sonucu Hastanın Ölümü Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Kerim Kilit ve Diğerleri Başvurusu Başvuru Numarası: 2020/26381 Karar Tarihi: 7/2/2024 R.G. Tarih ve Sayı: 13/6/2024-32575 İKİNCİ BÖLÜM – KARAR Başkan: Kadir ÖZKAYA Üyeler: Engin YILDIRIM, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Yıldız SEFERİNOĞLU Raportör: Soner GÖÇER Başvurucular: Kerim KİLİT, Rukiye Bengü KİLİT, Tansu KİLİT I. BAŞVURUNUN ÖZETİ 1. Başvuru, meme kanseri neticesinde meydana gelen ölümde tıbbi ihmal gösterilmesi nedeniyle yaşam hakkı ile maddi ve manevi varlığı koruma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. 2. Başvurucuların yakını Ş.K. meme kanseri şüphesiyle 27/2/2010 tarihinde Adatepe Kızılay Tıp Merkezine başvurmuştur. Muayeneyi yapan genel cerrahi uzmanının talebi doğrultusunda bilateral meme USG (meme ultrasonu) ve bilateral mamografi (mamografi) çekilmiştir. Çekimleri yapan radyoloji uzmanı, her iki radyolojik görüntüyü \”normal limitlerde\” şeklinde raporlamıştır. Başvurucuların beyanına göre bu tetkikler ve yapılan muayene sonucunda Ş.K.ya memedeki kitlenin yağ bezesi olabileceği, bir yıl sonra gelmesi gerektiği söylenmiştir. 3. Ş.K. benzer şikâyetlerle 26/11/2010 tarihinde Kartal Eğitim Araştırma Hastanesine başvurmuştur. 26/11/2010 tarihli bilateral mamografi raporunda, radyoloji uzmanınca BI-RADS kategori 5 (%95-99 oranında kötü huylu olma ihtimali olan kanser bulgusu) tespit edilmiştir. Yapılan tetkikler neticesinde Ş.K.ya meme ca (meme kanseri) teşhisi konulmuş, ayrıca karaciğer ve kemik metastazları (kanserin kaynağını aldığı organdan daha uzak bir bölgeye yayıldığı) tespit edilmiştir. 4. Ş.K. 28/2/2013 tarihinde meme kanseri ve bununla gelişen komplikasyonlar sonucu hayatını kaybetmiştir. 5. Ş.K. vefat etmeden önce 16/1/2013 tarihinde İstanbul Anadolu 14. Asliye Hukuk Mahkemesi nezdinde, Adatepe Kızılay Tıp Merkezinde muayenesini yapan genel cerrahi uzmanının, meme ultrasonunu ve mamografiyi çekip raporlayan radyoloji uzmanının tıbbi ihmalleri olduğu, yanlış raporlama yaptıkları ve geç teşhis koydukları gerekçesiyle haklarında manevi tazminat davası açmıştır. Yargılama sürerken Ş.K. vefat etmiş, davaya mirasçı sıfatıyla başvurucular devam etmiştir. 6. Yargılama sırasında Adatepe Kızılay Tıp Merkezinde 27/2/2010 tarihinde çekilen meme ultrasonu ve mamografi ilgili kurumdan istenmiş, ilgili kurum talep edilen radyolojik görüntülere o dönem PACK (görüntü saklama ve iletişim sistemleri) kullanılmadığı için ulaşılamadığını bildirmiştir. Adli Tıp Kurumu Genel Kurulundan alınan 22/12/2016 tarihli raporda özetle meme ultrasonu ve mamografi tetkiklerinin normal sınırlarda şeklinde raporlandığı dikkate alındığında muayeneyi yapan genel cerrahi uzmanına kusur atfedilmeyeceği ancak 27/2/2010 tarihinde çekildiği bildirilen meme ultrasonunun ve mamografinin temin edilmediğinden incelenemediği, bu nedenle tetkiklerin doğru yorumlanıp yorumlanmadığı hususunda değerlendirme yapılamadığından radyoloji uzmanının kusuru olup olmadığı hususunda kesin bir kanaate varılamadığı mûtalaa edilmiştir. 7. Yargılama neticesinde İstanbul Anadolu 14. Asliye Hukuk Mahkemesi 17/1/2018 tarihli kararıyla davalı genel cerrahi uzmanının kusuru olmadığının anlaşılması, diğer davalı radyoloji uzmanının ise kusurlu olduğunun ispat edilememesi nedeniyle davanın reddine karar vermiştir. 8. Başvurucular, karara karşı istinaf kanun yoluna başvurmuşlardır. Başvurucular 6/11/2018 tarihli istinaf dilekçesinde \”Mamografi ve USG kayıtlarına davacıların annesinin mirasları toplanırken rastlanılmış ve bu delillerde istinaf dosyası tevzii aldıktan sonra ilgili istinaf mahkemesine sunulacaktır.\” ifadelerine yer vermişlerdir. İstinaf talebi İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 19. Hukuk Dairesinin 9/5/2019 tarihli kararı ile reddedilmiştir. 9. Başvurucular karara karşı temyiz kanun yoluna başvurmuştur. 31/5/2019 tarihli temyiz dilekçesine göre \”Mamografi ve USG kayıtlarına davacıların annesinin mirasları toplanırken rastlanmış ve bu delillerde istinaf dosyasına sunulmuştur.\”. Temyiz talebi, Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 17/6/2020 tarihli onama ilamı ile reddedilmiştir. 10. Başvurucular 17/6/2020 tarihli Yargıtay onama ilamını 10/7/2020 tarihinde öğrendikten sonra 10/8/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 11. Adalet Bakanlığı (Bakanlık) görüşünden anlaşıldığı kadarıyla 21/3/2015 tarihli iddianameyle genel cerrahi uzmanı ve radyoloji uzmanı hakkında taksirle ölüme sebebiyet verme suçundan kamu davası açılmış ise de yapılan yargılama neticesinde -hukuk mahkemesinde alınana benzer yöndeki Adli Tıp Kurumu raporu doğrultusunda- ilgililerin beraatine karar verilmiş, başvurucular karara karşı istinaf kanun yoluna başvurmuş, talep reddedilerek anılan karar kesinleşmiştir. 12. Başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 13. Başvurunun incelenmesi sırasında, olaya ilişkin tıbbi tetkiklerin tazminat yargılaması esnasında dosyaya ne zaman ve ne suretle sunulduğuna dair başvuru formunda bir bilgi veya belgeye yer verilmediği gibi Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden yapılan incelemede de bu konuda bir veriye ulaşılamaması üzerine başvurucular vekili ile ilk derece mahkemesine ve istinaf dairesine bu hususta ayrı ayrı müzekkere yazılmıştır. Müzekkereye, başvurucular vekili \”bahsi geçen mamografi ve USG\’nin istinaf aşamasında dosyaya sunulduğunu ancak buna ilişkin bir belge bulunmadığı\” yönünde; istinaf dairesi \”Mamografi ve USG kayıtlarının dosyaya sunulmadığı\” şeklinde, ilk derece mahkemesi ise \”dava dilekçesi ekinde mamografi sunulduğu\” şeklinde yanıt vermiştir. II. DEĞERLENDİRME 14. Başvurucular; yakınları Ş.K.nın tıbbi ihmal nedeniyle hayatını kaybettiğini, tazminat davasında davalı hekimlerin kusurlarının ispatı noktasında kritik önemi olan meme ultrasonu ve mamografiye davalı hekimlerin çalıştığı sağlık kurumunun saklama yükümlülüğüne aykırı davranması nedeniyle ulaşamadıklarını, bu sebeple iddialarını ispat edemediklerini ancak istinaf aşamasında bu tetkikleri bularak dosyaya sunmalarına rağmen bunun dikkate alınmayıp bu tetkikler doğrultusunda adli tıptan yeni bir rapor alınmadan istinaf ve temyiz başvurularının reddedildiğini belirterek yaşam haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Başvurucular ayrıca olaylar nedeniyle kendilerinin de psikolojik tahribat yaşadıklarını, bu nedenle maddi ve manevi varlığını koruma haklarının da ihlal edildiğini iddia etmişlerdir. 15. Bakanlık görüşünde, denetim görevinin yerine getirildiği bildirilmiştir. Başvurucular, Bakanlığın görüşüne karşı önceki beyanlarını tekrar etmiştir. 16. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder. Başvurucuların iddiaları, yakınlarının tıbbi ihmal nedeniyle hayatını kaybettiği, olaya ilişkin açılan tazminat davasının ise özenli bir şekilde yürütülmediğine yönelik olup iddialar yaşam hakkı kapsamında incelenmiştir. 17. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan yaşam hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir. 18. Yaşam hakkının pozitif yükümlülükler boyutunun sağlık alanında yürütülen faaliyetlere ilişkin temel ilkelere, ilgili ulusal ve uluslararası hukuka Ayhan Keçeli ve diğerleri (B. No: 2019/24231, 23/2/2022, §§ 80-87), Nail Artuç (B. No: 2013/2839, 3/4/2014, §§ 34, 35, 37), Perihan Uçar (B. No: 2013/5860, 1/12/2015, § 52), Aysun Okumuş ve Aytekin Okumuş (B. No: 2013/4086, 20/4/2016, § 73) kararlarında yer verilmiştir. 19. Tıbbi ihmal iddialarının söz konusu olduğu hâllerde devletin egemenliği altındaki kişilerin yaşamlarının korunması yönündeki pozitif maddi yükümlülüğü, ister kamu hastanelerinin ister özel hastanelerin hastaların yaşamlarını korumak için gerekli tedbirleri almalarını sağlayıp sağlık çalışanlarının yüksek mesleki standartlara sahip olmalarını temin edecek etkili bir mevzuat oluşturmaktan ibarettir. Oluşturulan mevzuat, kişilerin yaşamının korunması yönünden eksik olmadığı sürece sağlık çalışanlarının hastayı tedavi ederken yaptığı değerlendirme hataları, tedavi sürecindeki gecikmeler ya da tedavi sırasında sağlık - [6698 sayılı KVKK (Kişisel Verilerin Korunması Kanunu) Kapsamında Hukuki Danışmanlık Hizmetlerimiz](https://kayseriavukat.org.tr/6698-sayili-kvkk/): 6698 Sayılı KVKK Kapsamında Hukuki Danışmanlık Hizmetlerimiz Kişisel Verilerin Korunması Kanunu ve İlgili Yasal Düzenlemeler Detaylar 6698 sayılı KVKK Kapsamında Veri Sorumlusunun Yükümlülükleri Detaylar KVKK Kapsamında Kişisel Verilerin Silinmesi ve Yok Edilmesi Detaylar Unutulma Hakkı: Kişisel Veri ve Bilgilere Erişimin Engellenmesi Detaylar Sağlık Bilgilerinin Ele Geçirilmesi ve Kişisel Verilerin Korunması Detaylar Kişisel Verileri Yayma Suçu Nedeniyle Suç Duyurusu Detaylar Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + 6698 Sayılı KVKK Kapsamında Hukuki Danışmanlık 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu kapsamında ilgili kişilere ait bilgilerin korunması ve işlenmesi ile kişisel verilerin silinmesi, aktarılması veya yok edilmesi ile herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için gerekli başvuru ve itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması hususunda bir avukat hukuki yardım alınması faydalı olacaktır. Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve KVKK Danışmanlığı alanında uzman avukat ve danışman kadrosu ile müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, 15 yılı aşkın tecrübesi ile müvekkillerine KVKK kapsamında ihtiyaç duydukları avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetini nitelikli ve güvenilir şekilde vermek için çalışmaktadır. Kayseri Avukat Kadromuz, emsal yargı kararları ile güncel mevzuat ve hukuki gelişmeleri yakından takip ederek müvekkillerinin talep ve ihtiyaçlarını doğru ve pratik bir şekilde çözüme kavuşturmaktadır. Kişisel verilerinizin, korunması işlenmesi, aktarılması, silinmesi veya yok edilmesi ile ilgili bilgi almak için deneyimli bir avukat arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile başvuru ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Ağustos 6, 2025 Hukuka Aykırı Şekilde Sağlık Bilgilerinin Ele Geçirilmesi ve Kişisel Verilerin Korunmasını İsteme Hakkı Kasım 21, 2024 Elektronik Ticaret Danışmanlığı ve E-Ticaret Rehberi Hizmetlerimiz Mevzuat ve Kararlar Online Randevu Online Ödeme - [İşçiye Ödenen Kıdem Tazminatı ve Yıllık İzin Ücretinin Hizmet Alım Sözleşmesine Göre Rücuen Tahsili](https://kayseriavukat.org.tr/hizmet-alim-sozlesmesine-gore-rucuen-tahsil/): Asıl İşveren-Alt İşveren İlişkisinde Kıdem Tazminatı ve Yıllık İzin Ücretinin Hizmet Alım Sözleşmesine Göre Rücuen Tahsili Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2022/1210 Karar No: 2023/869 Karar Tarihi: 27-09-2023 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Özel Daire Kararı: Yargıtay (Kapatılan) 23. Hukuk Dairesinin 16.01.2020 tarihli ve 2019/279 Esas, 2020/179 Karar sayılı BOZMA kararı 1. Taraflar arasındaki rücuen tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara 26. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 23. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği düşünüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi 4. Davacı vekili dava dilekçesinde, müvekkili ile davalılar arasında muhtelif tarihli hizmet alım sözleşmeleri imzalandığını, davalıların işçisi olan dava dışı …’ın iş mahkemesinde açtığı davanın kısmen kabul edilmesi üzerine müvekkili aleyhine başlatılan icra takibinde dava dışı işçi …’a 17.09.2013 tarihinde 20.928,70 TL ödendiğini, müvekkilinin ödediği bu tutardan davalıların müteselsilen borçlu olduğunu ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 20.928,70 TL’nin rücuen davalı şirketlerden ödeme tarihi itibariyle işleyecek ticari faiziyle birlikte tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalılar Cevabı 5. Davalı iş ortaklığı … Grup İnş. Taah. Tic. Ltd. Şti.-… Grup Sos. Hiz. Pro. Tem. Gıda Sağ. İnş. Tur. Taş. San. Tic. A.Ş. vekili cevap dilekçesinde; alt işverenler tarafından çalıştırılan işçilerin kıdem tazminatları ile ilgili 6552 sayılı İş Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması ile Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılmasına Dair Kanun’un 8 inci maddesi ile 4857 sayılı İş Kanunu’nun 112 nci maddesine eklenen fıkra gereğince müvekkilinin sorumluluğunun bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. 6. Davalı … Grup Sos. Hiz. Sağ. Med. Dan. Tem. Teks. İnş. Taah. Tic. Ltd. Şti. vekili cevap dilekçesinde; dava dışı işçi …’ın müvekkili şirkette sadece bir ay süre ile çalıştığını, davacının rücuen tahsilini talep ettiği kıdem tazminatından müvekkili şirketin sorumluluğunun işçinin çalıştığı dönem ile sınırlı olduğunu, işçinin müvekkili şirketten sonra diğer davalı şirketlerde çalışmaya devam etmesi nedeniyle yıllık izin alacağından da müvekkilinin sorumlu olmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. 7. Diğer davalı şirketler usulüne uygun davetiye tebliğine rağmen davaya cevap vermemiş, yargılamaya da katılmamışlardır. İlk Derece Mahkemesinin Kararı 8. Ankara 26. Asliye Hukuk Mahkemesinin 22.12.2015 tarihli ve 2014/394 Esas, 2015/515 Karar sayılı kararı ile; uyuşmazlığın işçiye ödenen tazminattan hangi tarafın ne oranda sorumlu olduğuna ilişkin olduğu, taraflar arasında tanzim edilen genel ve teknik şartnameler ile sözleşmelerde herhangi bir düzenleme yapılmadığından tarafların ödenen miktardan yarı yarıya sorumlu oldukları, 1475 sayılı (mülga) İş Kanunu’nun 14/3 üncü maddesi gereğince son işveren dışındaki önceki alt işverenlerin sorumluluğunun sadece kıdem tazminatı yönünden ve çalıştırdıkları süre-ücretle sınırlı olduğu, her bir alt işverenin kendi çalıştırdığı dönem ile sınırlı olmak üzere üst işverene karşı sorumlu olacağı; yıllık izin ücreti, bu alacağa ilişkin faiz ve oranına isabet eden yargılama gideri, masraf ve vekâlet ücretinden sadece son işveren … Sosyal Hiz. Bil. Gıda Medikal Turz. İnş. Mad. San. Ltd. Şti.’nin sorumlu olacağı, kıdem tazminatı, kıdem tazminatının faizi ve bu faiz ile asıl alacağa ilişkin yargılama giderlerinden ise her bir işverenin kendi döneminden sorumlu olacağı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne, 10.464,36 TL’nin 5.662,92 TL’sinin davalı … Ltd. Şti.’den, 294.94 TL’sinin davalı … Grup Sos. Hiz. Pro. Tem. Gıd. Sağ. İnş. Tur. Taş. San. Tic. A.Ş – … İnş. Taah. Tic. Ltd. Şti. iş ortaklığından, 4.447,51 TL\’nin … Sosyal Hiz. Bil. Gıda Medikal Turz. İnş. Mad. San. Ltd. Şti.’den, 58,99 TL’nin … Grup Sos. Hiz. Sağ. Med. Dan. Tem. Teks. İnş. Taah. Tic. Ltd. Şti.’den 20.09.2013 ödeme tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte tahsiline, fazlaya ilişkin istemin reddine karar verilmiştir. Özel Dairenin Bozma Kararı 9. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 10. Yargıtay (Kapatılan) 23. Hukuk Dairesinin 16.01.2020 tarihli ve 2019/279 Esas, 2020/179 Karar sayılı kararı ile; “…Hizmet alım sözleşmeleri; ihale şartları ile belirlenen işin sözleşmede kararlaştırılan bedel ile yapılmasının üstlenildiği sözleşmelerdir. Bu sözleşme türünde yüklenicinin edimi, hizmetin kendi işçisi ile yerine getirilmesi, işverenin edimi ise sözleşme bedelinin ödenmesidir. Sözleşme kapsamında yapılması gereken iş yüklenici işçisi tarafından yerine getirilecektir. İş aktinin yüklenici ile işçi arasında yapıldığı hususu ihtilaflı değildir. SGK kayıtları da bu hususu doğrulamaktadır. Hizmet alımı tip sözleşmelerinde işverenin, yüklenici tarafından çalıştırılan işçinin ücretinin ödenmesi, sosyal haklarının takibi gibi denetim dışında işçiye karşı bir sorumluluğu yoktur. İşveren ile yüklenicinin 4857 sayılı İş Kanunu’na göre işçiye karşı müteselsilen sorumlu olmasına rağmen rücu ilişkisinde taraflar arasında imzalanan sözleşmenin uygulanması sözleşme hukukunun en temel ilkelerindendir. İşçilik alacakları işveren tarafından ödenen işçinin; yüklenici işçisi olması, sözleşme ücretine işçinin ücret ve sosyal haklarının dahil olması, işverenin işçilik alacaklarından sorumlu olacağına dair sözleşmede bir hüküm bulunmaması hususları nazara alındığında davacı işverenin işçiyi çalıştıran yüklenicilerden ödediği bedeli ve ferilerinin tamamını talep etme hakkı bulunduğunun kabulü gerekir. Hizmet alım ihaleleri aynı yüklenici tarafından alındığı gibi, değişik yükleniciler tarafından da alınabilmektedir. Bu halde işyeri devri suretiyle işçiler yeni yükleniciye devredildiği için hizmet akitleri kesintiye uğramadan devam etmekte ve işçilik alacakları da bu doğrultuda hesaplanmaktadır. İşçiye ödenen kıdem tazminatı iş sözleşmesinin feshedildiği tarihteki giydirilmiş ücret üzerinden hesaplanmakta olup bu kıdem tazminatının tamamından işçiyi çalıştırdıkları dönemle orantılı olarak yükleniciler işverene karşı sorumludurlar. Yıllık izinler kullanılmadığı taktirde iş sözleşmesinin feshi ile ücrete dönüşmektedir. Sözleşmeyi feshedenin son yüklenici olduğu ve yıllık izinlerinde bu fesih ile ücrete dönüştüğü gözönüne alındığında yıllık izin ücretinden son yüklenici sorumlu olacaktır. İhbar tazminatından son işveren sorumludur. Bunların dışında hafta tatil ücreti, ücret alacağı, fazla mesai ücreti gibi işçiye ödenen tazminatlardan yükleniciler işverene karşı işçiyi çalıştırdıkları dönemle sınırlı olarak sorumlu olacaklardır. İşveren tarafından bu ödemelerin feri mahiyetinde yapılan ödemeler de ayrı esasla yüklenicilerden tahsil edilebilecektir. Yükleniciler aleyhine açılan rücu davalarında ayrı sözleşmelerle hizmet ifa eden yükleniciler mecburi dava arkadaşı olmadığı gibi borçtan müteselsilen sorumlu olacaklarına ilişkin kanun hükmü veya sözleşme bulunmamaktadır. Bu nedenle alacak davalarında her davalı aleyhine ayrı tahsil hükmü kurulmalıdır. Davanın itirazın iptali şeklinde açılmış olması durumunda ise takibin hangi davalı açısından hangi miktarla devam edeceği ayrı ayrı belirlenmelidir. Bu durumda mahkemece yukarıda belirlenen ilkeler çerçevesinde bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı gerekçe ile davalıların ödenen bedelin yarısından sorumlu tutulması doğru olmamış, bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı 11. Ankara 26. Asliye - [Konkordato Sürecinde Mahkemece Alacaklılar Kurulunun Muvafakatinin Alınması](https://kayseriavukat.org.tr/alacaklilar-kurulunun-muvafakati/): Konkordato Sürecinde Alacaklılar Kurulunun Muvafakatinin Alınması AYM Kararı – Değerlendirme İtiraz Konusu Kural İtiraz konusu kuralda; konkordato sürecinde mühlet verilen borçlunun bazı tasarruflarda bulunabilmek için mahkemeden ilgili işlemlere izin verilmesini talep etmesi üzerine mahkemenin izni vermeden önce alacaklılar kurulunun muvafakatini almak zorunda olduğu öngörülmektedir. Başvuru Gerekçesi Başvuru kararında özetle; konkordato sürecinde borçlunun kanunda belirtilen hukuki işlemleri ancak mahkeme kararıyla kendisine izin verilmesi hâlinde yapabildiği, buna karşılık borçlunun söz konusu işlemleri yapabileceği yönündeki mahkeme kararının itiraz konusu kuralla alacaklılar kurulu tarafından muvafakat verilmiş olması şartına bağlanmış olduğu, mahkeme kararının şarta bağlanmasının mahkemelerin bağımsızlığı ilkesi ile bağdaşmadığı, alacaklılar kurulunun karar yeter sayısının kanunda düzenlenmediği belirtilerek itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi Mülkiyet hakkı, maddi varlığı bulunan taşınır ve taşınmaz mal varlığını kapsadığı gibi maddi bir varlığı bulunmayan hak ve alacakları da içermektedir. Devlet, alacakların tahsiline ilişkin sistemi kurarken gerek alacaklıların gerekse de borçlu ve üçüncü kişilerin hak ve menfaatlerini gözetmeli ve kişilerin mülkiyet haklarının korunması için gerekli tedbirleri almalıdır. 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 297. maddesinde konkordato sürecinde verilen kesin mühlet içinde borçlu tarafından rehin tesisi, kefalet verilmesi, ivazsız tasarruflarda bulunulması, taşınmazlar ile işletmenin faaliyetinin devamı için önem arz eden taşınırların ve işletmenin devamlı tesisatının devredilmesi ve takyit edilebilmesi mahkemenin iznine tabi kılınmıştır. İtiraz konusu kural ise mahkemenin bu işlemlerin yapılmasına izin vermeden önce alacaklılar kurulunun muvafakatini almak zorunda olduğunu düzenlemektedir. Konkordatonun, alacaklıların alacaklarını mümkün olduğu ölçüde tahsil edebilmesinin yanında mali durumu bozulan borçlunun durumunu iyileştirerek ticari faaliyetlerine devam edebilmesine imkân tanıma amacı da bulunmaktadır. Bu amaçlar doğrultusunda konkordato sürecinde alacaklılar ile borçlunun menfaatlerini dengeleyecek yollar öngörülmeli ve sürecin taraflardan biri aleyhine ölçüsüz bir netice doğuracak şekilde sonuçlandırılmaması hususu göz önünde bulundurulmalıdır. Dava konusu kural uyarınca, alacaklılar kurulunun muvafakat etmemesi hâlinde mahkemenin borçlunun tasarruf yetkisini kullanması yönünde karar vermesi mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla kural, alacaklıların muvafakat vermeme yönündeki kararının tarafların menfaatleri yönünden en uygun çözüm olup olmadığını değerlendirme hususunda mahkemeye herhangi bir takdir alanı bırakmamaktadır. Öte yandan taraflar arasında adil bir denge kurulabilmesi ancak alacaklılar kurulunun kararının da denetime tabi kılınmasıyla ve hâkime takdir yetkisi verilmesiyle sağlanabilir. Bu değerlendirmeler ışığında, borçluya izin vermenin tarafların menfaatlerinin korunması bakımından hakkaniyete daha uygun sonuçlar doğurabileceği dikkate alındığında mahkemeyi takdir yetkisinden mahrum bırakmanın devletin pozitif yükümlülükleriyle bağdaşmayacağı sonucuna ulaşılmıştır. Bunun yanında tarafların yarışan menfaatleri arasında denge kurulabilmesi amacıyla sürecin komiser atanmak suretiyle mahkemece yürütüldüğü gözetildiğinde, itiraz konusu kuralla söz konusu menfaatler arasında kurulması gereken dengenin alacaklılar lehine borçlu aleyhine sonuçlara yol açabileceği kanaatine varılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir. Konkordato Sürecinde Mahkemece Borçlunun İşlemlerine İzin Verilmesi için Alacaklılar Kurulunun Muvafakatinin Alınması Anayasa Mahkemesi Kararı Esas Sayısı: 2024/10 Karar Sayısı: 2024/97 Karar Tarihi: 4/4/2024 R.G.Tarih-Sayı: 6/6/2024-32568 İtiraz Yoluna Başvuran: Bakırköy 1. Asliye Ticaret Mahkemesi İtirazın Konusu: 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 28/2/2018 tarihli ve 7101 sayılı Kanun’un 25. maddesiyle değiştirilen 297. maddesinin 9/6/2021 tarihli ve 7327 sayılı Kanun’un 5. maddesiyle değiştirilen ikinci fıkrasının üçüncü cümlesinde yer alan “…muvafakatini almak zorundadır.” ibaresinin Anayasa’nın 9., 10., 138. ve 140. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline ve yürürlüğünün durdurulmasına karar verilmesi talebidir. Olay: Konkordato sürecinde mühlet verilen borçlunun tasarruf izni verilmesini talep etmesi üzerine itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur. I. İPTALİ İSTENEN KANUN HÜKMÜ 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 297. maddesinin itiraz konusu kuralın da yer aldığı ikinci fıkrası şöyledir: “Borçlu, mahkemenin izni dışında mühlet kararından itibaren rehin tesis edemez, kefil olamaz ve ivazsız tasarruflarda bulunamaz; taşınmazını, işletmenin faaliyetinin devamı için önem arz eden taşınırını ve işletmenin devamlı tesisatını devredemez ve takyit edemez. Aksi hâlde yapılan işlemler hükümsüzdür. Mahkeme bu işlemler hakkında karar vermeden önce komiserin görüşü ile alacaklılar kurulunun muvafakatini almak zorundadır.” II. İLK İNCELEME 1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN ve Kenan YAŞAR’ın katılımlarıyla 18/1/2024 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında öncelikle uygulanacak kural sorunu görüşülmüştür. 2. Anayasa’nın 152. ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 40. maddelerine göre bir davaya bakmakta olan mahkeme, bu dava sebebiyle uygulanacak bir kanunun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükümlerini Anayasa’ya aykırı görmesi hâlinde veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varması durumunda bu hükümlerin iptalleri için Anayasa Mahkemesine başvurmaya yetkilidir. Ancak anılan maddeler uyarınca bir mahkemenin Anayasa Mahkemesine başvurabilmesi için elinde yöntemince açılmış ve mahkemenin görevine giren bir davanın bulunması, iptali talep edilen kuralın da o davada uygulanacak olması gerekir. Uygulanacak kural ise bakılmakta olan davanın değişik evrelerinde ortaya çıkan sorunların çözümünde veya davayı sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz yönde etki yapacak nitelikte bulunan kurallardır. 3. 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 297. maddesinin ikinci fıkrasının birinci cümlesinde, konkordato sürecinde borçlunun, mahkemenin izni dışında mühlet kararından itibaren rehin tesis edemeyeceği, kefil olamayacağı ve ivazsız tasarruflarda bulunamayacağı; taşınmazını, işletmenin faaliyetinin devamı için önem arz eden taşınırını ve işletmenin devamlı tesisatını devredemeyeceği ve takyit edemeyeceği belirtilmiştir. Fıkranın üçüncü cümlesinde ise mahkemenin bu işlemler hakkında karar vermeden önce komiserin görüşü ile alacaklılar kurulunun muvafakatini almak zorunda olduğu hüküm altına alınmıştır. 4. İtiraz yoluna başvuran Mahkeme 2004 sayılı Kanun’un 297. maddesinin ikinci fıkrasının üçüncü cümlesinde yer alan “…muvafakatini almak zorundadır.” ibaresinin iptalini talep etmiştir. 5. Bakılmakta olan davadaki talebin konusu mal varlığıyla ilgili olarak borçluya tasarrufta bulunma izni verilmesine ilişkindir. Talebin kabulünün şartlarından biri alacaklılar kurulunun muvafakatinin alınmasıdır. Bununla birlikte itiraz konusu kuralın “…almak zorundadır.” şeklindeki bölümü komiserin görüşünün alınması bakımından da geçerli ortak kural niteliğindedir. Bu itibarla kuralın esasına ilişkin incelemenin talebin konusu da gözetilerek kuralda yer alan “…muvafakatini…” ibaresi ile sınırlı olarak yapılması gerekir. 6. Açıklanan nedenlerle 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 7101 sayılı Kanun’un 25. maddesiyle değiştirilen 297. maddesinin 7327 sayılı Kanun’un 5. maddesiyle değiştirilen ikinci fıkrasının üçüncü cümlesinde yer alan “…muvafakatini almak zorundadır.” ibaresinin esasının incelenmesine, esasa ilişkin incelemenin anılan ibarede yer alan “…muvafakatini…” ibaresi ile sınırlı olarak yapılmasına, yürürlüğünün durdurulması talebinin esas inceleme aşamasında karara bağlanmasına OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. III. ESASIN İNCELENMESİ 7. Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Hülya ÇOŞTAN ÇETİN tarafından - [HAGB Memuriyete Engel mi: HAGB Nedeniyle Kamu Görevinden Çıkarma veya Sözleşmenin Feshi](https://kayseriavukat.org.tr/hagb-memuriyete-engel-mi/): HAGB Memuriyete Engel mi? AYM Kararı – Özet Olaylar Başvurucu, jandarma uzman erbaş alımı sınavında başarılı olmuş ve uzman erbaş sıfatıyla kursiyer olarak görev yapmaya başlamıştır. Hakkında yapılan güvenlik soruşturmasının olumsuz sonuçlanması üzerine başvurucunun sözleşmesi feshedilmiştir. Başvurucu, sözleşmesinin feshine dair işlemin iptali istemiyle idari yargıda dava açmıştır. Mahkeme dava konusu işlemin iptaline karar vermiştir. Kararda; başvurucu hakkında tehdit ve kasten yaralama suçlarından yürütülen yargılamalarda hükmün açıklanmasının geri bırakılması (HAGB) kararı verildiği, mala zarar verme suçundan adli para cezasına hükmedildiği, başvurucunun dosyasında ise anılan suçlardan yargılandığı ve fillerin sübuta ermesi neticesinde ceza aldığı, HAGB kararı verildiği şeklinde menfi not bulunduğu ve bu nedenle güvenlik soruşturmasının olumsuz sonuçlandığı belirtilmiştir. Mahkeme, anılan suçların dava tarihinde yürürlükte olan Uzman Erbaş Yönetmeliği\’nin 6. maddesinde sayılan katalog suçlar arasında yer almadığı, yargılamalara konu fiillerin meydana gelişi ve niteliği gözönünde bulundurulduğunda başvurucunun kriminal bir kişiliğe sahip olduğunun ya da suç işleme hususunda ısrarcı olduğunun söylenemeyeceği, kursiyerlik görevine alınma sürecinde hakkında herhangi bir olumsuzluk bulunmayan ve eğitimini başarıyla tamamlayan başvurucunun göreve devam edeceği hususunda haklı beklentiye girdiği gerekçesiyle dava konusu işlemde hukuka uyarlık bulunmadığı sonucuna varmıştır. Jandarma Genel Komutanlığı tarafından yapılan istinaf başvurusu üzerine bölge idare mahkemesi istinaf başvurusunu kabul ederek kararın kaldırılmasına ve davanın reddine karar vermiştir. Başvurucunun temyiz talebi ise Danıştay tarafından kesin olarak reddedilmiştir. İddialar Başvurucu, idari işlemin iptali istemiyle açtığı davada kesin mahkûmiyet hükmü ile sonuçlanmayan ceza yargılamalarına dayanılarak gerekçeli kararda suçluluğu ima eden bazı ifadeler kullanılması nedeniyle masumiyet karinesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi Somut olayda hakkında tehdit ve kasten yaralama suçlarından yürütülen kovuşturmalarda 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 231. maddesinin başvurucuya isnat edilen suçlara uygulanabilir olduğu tespit edilerek HAGB kararı verilmiştir. Böylece denetim süresinin suç işlenmeden geçirilmesi hâlinde başvurucu hakkında açılan kamu davasının düşmesi imkânı tanınmıştır. Denetim sürecinde başvurucunun suçluluğunun sabit olmadığı ve masumiyetinin devam ettiği kuşkusuzdur. Bölge idare mahkemesi kararının gerekçesinde başvurucu hakkında \”…hükmün açıklamasının geri bırakılmasına hükmedildiği, anılan maddede ise hükmün açıklamasının geri bırakılması halinde hükmün sanık hakkında bir hukuki sonuç doğurmayacağı, bir başka ifade ile başvurucu hakkında verilmiş mahkumiyetten söz edilemeyeceği…\” belirtilmiştir. Buna karşın gerekçenin devamında \”…işlediği ve ceza almasına sebep olan suçların vasfı, mahiyeti ve birden fazla olması hususları ile yerine getirmesi gereken kamu görevinin önemi ve gerektirdiği nitelikleri…\” şeklinde ifadelere yer verilerek HAGB kararına rağmen başvurucunun anılan suçları işlediği ve ceza aldığı belirtilmiş, suçların vasfı ve mahiyeti temelinde bir değerlendirme yapılmıştır. Bu şekilde, hakkındaki ceza yargılamaları kesin mahkûmiyet ile sonuçlanmamasına karşın başvurucu suçlu olarak kabul edilmiş ve başvurucunun sözleşmesinin feshinin neden hukuka uygun olduğu olay ve olgular temelinde ortaya konulmamıştır. Bölge idare mahkemesi kararının gerekçesinde bir yandan kesin mahkûmiyet hükmü ile sonuçlanmayan ceza yargılamalarında verilen kararlara dayanılmış bir yandan da kullanılan ifadelerde başvurucunun üzerine atılı suçları işlediği belirtilmiştir. Anılan gerekçede ceza yargılamalarına konu olay ve olguların ise herhangi bir biçimde irdelenmediği görülmüştür. Dolayısıyla kesin mahkûmiyet kararı bulunmamasına rağmen başvurucuya cezai sorumluluk yükleyen ifadelerin yer aldığı gerekçede kullanılan dilin başvurucunun masumiyetine gölge düşürdüğü değerlendirilmiştir. Böylece HAGB kararları anlamsız hâle gelmiş ve başvurucunun masumiyetinden şüphe duyulmasına yol açılmıştır. Sonuç olarak bölge idare mahkemesi kararının gerekçesinde kullanılan ifadeler karşısında ve ceza mahkemesinin açıklanması geri bırakılan hükümlerine doğrudan dayanılması nedeniyle başvurucunun ceza yargılanmalarına konu eylemleri işlediği ve suçlu olduğu inancının yansıtıldığı kanaatine varılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle masumiyet karinesinin ihlal edildiğine karar vermiştir. HAGB Kararı Nedeniyle Sözleşmenin Feshedilmesi veya Kamu Görevinden Çıkarılma Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Mehmethan Kamburoğlu Başvurusu Başvuru Numarası: 2019/27554 Karar Tarihi: 31/1/2024 R.G. Tarih ve Sayı: 7/6/2024-32569 GENEL KURUL – KARAR Başkan: Zühtü ARSLAN Başkanvekilleri: Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA Üyeler: Engin YILDIRIM, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE Raportör: Mücahit AYDIN Başvurucu: Mehmethan KAMBUROĞLU I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, idari işlemin iptali istemiyle açılan davada kesin mahkûmiyet hükmü ile sonuçlanmayan ceza yargılamalarına dayanılarak gerekçeli kararda suçluluğu ima eden bazı ifadeler kullanılması nedeniyle masumiyet karinesinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 8/8/2019 tarihinde yapılmıştır. 3. Komisyon başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. 4. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. 5. Birinci Bölüm, başvurunun Genel Kurul tarafından incelenmesine karar vermiştir. III. OLAY VE OLGULAR 6. Başvuru formları ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: 7. Başvurucu, jandarma uzman erbaş alımı sınavında başarılı olmuş ve Kastamonu 5. Jandarma Eğitim Alay Komutanlığı bünyesinde uzman erbaş sıfatıyla kursiyer olarak görev yapmaya başlamıştır. Hakkında yapılan güvenlik soruşturmasının olumsuz sonuçlanması üzerine başvurucunun sözleşmesi 1/11/2017 tarihinde feshedilmiştir. Başvurucu, sözleşmesinin feshine dair işlemin iptali istemiyle idari yargıda dava açmıştır. Başvurucu; dava dilekçesinde, işlemin hukuka aykırı olduğunu, sözleşmenin feshine ilişkin somut gerekçelerin kendisine bildirilmediğini ve mağdur olduğunu ileri sürmüştür. 8. Kastamonu İdare Mahkemesi (Mahkeme) 8/6/2018 tarihinde dava konusu işlemin iptaline karar vermiştir. Kararda; başvurucu hakkında tehdit ve kasten yaralama suçlarından yürütülen yargılamalarda hükmün açıklanmasının geri bırakılması (HAGB) kararı verildiği, mala zarar verme suçundan adli para cezasına hükmedildiği, başvurucunun dosyasında anılan suçlardan yargılandığı ve fillerin sübuta ermesi neticesinde ceza aldığı, HAGB kararı verildiği şeklinde menfi not bulunduğu ve bu nedenle güvenlik soruşturmasının olumsuz sonuçlandığı belirtilmiştir. Mahkeme, anılan suçların dava tarihinde yürürlükte olan Uzman Erbaş Yönetmeliği\’nin (Yönetmelik) 6. maddesinin (ı) bendinde sayılan katalog suçlar arasında yer almadığı, yargılamalara konu fiillerin oluş şekli ve niteliği gözönünde bulundurulduğunda başvurucunun kriminal bir kişiliğe sahip olduğunun ya da suç işleme hususunda ısrarcı olduğunun söylenemeyeceği, kursiyerlik görevine alınma sürecinde hakkında herhangi bir olumsuzluk bulunmayan ve eğitimini başarıyla tamamlayan başvurucunun göreve devam edeceği hususunda haklı beklentiye girdiği gerekçesiyle dava konusu işlemde hukuka uyarlık bulunmadığı sonucuna varmıştır. 9. Jandarma Genel Komutanlığı (İdare) tarafından yapılan istinaf başvurusu üzerine Ankara Bölge İdare Mahkemesi 2. Dava Dairesi (Daire) 12/12/2018 tarihinde istinaf başvurusunu kabul ederek kararın kaldırılmasına ve davanın reddine karar vermiştir. Daire kararının gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir: \”Dosyanın incelenmesinden, Kastamonu 5. Eğitim Alay Komutanlığı\’nda Uzman Erbaş kursiyeri olarak görev yapan davacı hakkında yaptırılan güvenlik soruşturmasının, \’Şebinkarahisar Asliye Ceza Mahkemesi\’nin E:2017/21 K:2017/72 sayılı dosyasında tehdit suçundan, E:2013/26 sayılı dosyasında basit yaralama, mala zarar verme suçundan yargılandığı ve fiillerin sübuta ermesi neticesinde ceza aldığı, HAGB kararı verildiği\’ şeklinde olumsuz not bulunması nedeniyle olumsuz sonuçlandırılarak, sözleşmesinin feshedilmesi - [İşçinin Devamsızlığı Nedeniyle İş Sözleşmesinin Feshedilmesi Halinde Tazminat Talep Edilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/iscinin-devamsizligi-is-sozlesmesinin-feshi/): İşçinin Devamsızlığı Nedeniyle İş Sözleşmesinin Feshedilmesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2023/9-1042 Karar No: 2024/44 Karar Tarihi: 31-01-2024 Özet: Davacı sabit olan devamsızlığını haklı kılacak bir mazeret veya sağlık raporu sunmadığına göre davalı işverence devamsızlık sebebiyle iş sözleşmesinin feshi haklı nedene dayanmakta olup kıdem tazminatı talebinin reddi gerekmektedir. (4857 s. K. m. 24, 25) 1. Taraflar arasındaki işçilik alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Bakırköy 32. İş Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin kararın taraf vekillerinin temyizi üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı ve davalı … vekilleri tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği düşünüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi 4. Davacı vekili; müvekkilinin aralarında asıl işveren- alt işveren ilişkisi bulunan davalılar nezdinde temizlik görevlisi olarak 21.08.2009 tarihinden iş sözleşmesinin haklı neden olmaksızın feshedildiği 14.04.2012 tarihine kadar çalıştığını, davalı Belediyenin temizlik işleri müdürü …’ın hiçbir sebep göstermeksizin 14.04.2012 tarihinde “Yarın işe gelme” dediğini ve bunun üzerine şefi ile görüşen müvekkiline ücretsiz izne çıkması konusunda baskı yapıldığını, kabul etmemesine rağmen 10 gün ücretsiz izne çıkartılan müvekkilinin haksız ve bildirimsiz olarak iş sözleşmesinin sona erdirildiğini, işçiyi ücretsiz izne çıkarma hakkı olmayan işverenin bu davranışının sözleşmenin feshi olarak nitelendirilmesi gerektiğini ileri sürerek kıdem ve ihbar tazminatları ile bir kısım işçilik alacaklarının davalılardan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı … (Belediye) vekili; davacının ihale ile iş alan diğer davalı şirket nezdinde robot vinç çöp toplama aracında çalıştığını, 22.04.2012 tarihinde gece çalışması sırasında bölgede yapılan denetimde görev başında uyuyarak görevini aksattığı ve iş kaybına yol açtığı tespit edilerek bu durumun tutanakla imza altına alındığını, savunması istenen davacının savunma yapmayıp işten ayrılmak istediğini beyan etmesi üzerine ayrılma konusunda aceleci davranmaması önce yıllık izne ayrılması ve izin dönüşü konunun yeniden değerlendirilmesi gerektiğinin kendisine bildirildiğini, ardından şirkete de bilgi verilerek davacının yıllık izne ayrıldığını ancak izin dönüş tarihi olan 07.05.2012 tarihinde davacının işbaşı yapmadığını, bu durumun tutanakla tespit edilip davalı şirkete bildirildiğini, davacının iş sözleşmesinin müvekkili Belediye tarafından feshedilmediğini, Belediyenin işçisi olmayan davacının talep ettiği alacaklardan müvekkilinin sorumlu tutulamayacağını belirterek davanın reddi gerektiğini savunmuştur. 6. Davalı … Temizlik İnşaat ve Turizm San. Tic. Ltd. Şti. (… A.Ş.) vekili; davacının 22.04.2012 tarihinde saat 00.50 civarında temizlik işleri müdürü tarafından iş sırasında uyurken görüldüğünü, savunma istenmesine rağmen savunma vermediğini ve talebi doğrultusunda 10 gün yıllık izin kullandırıldığını, izin bitimi sonrası 07.05.2012 tarihinde işbaşı yapmayan davacının 08.05-09.05.2012 tarihlerinde de devamsızlık yaptığının tutanaklarla tespit edildiğini, mazeretinin belgelendirilmesi yönünde gönderilen ihtarnameye rağmen karşı davacı mazeret bildirmediği gibi işbaşı da yapmadığını belirterek davanın reddi gerektiğini savunmuştur. Mahkeme Kararı 7. Bakırköy 32. İş Mahkemesinin 12.10.2015 tarihli ve 2013/465 Esas, 2015/336 Karar sayılı kararı ile; 11.09.2009-14.04.2012 tarihleri arasında çalışan davacının işten ayrılış bildirgesinde çıkış kodunun 03 (istifa) olarak gösterildiğini, tanık beyanları ve tüm dosya kapsamına göre iş saatlerinde uyuması ve bu hâlde yakalanmasının ardından işe gelmeyerek iş sözleşmesini feshettiğinden ihbar ve kıdem tazminatlarına hak kazanmadığı, fazla çalışma, ulusal bayram ve genel tatil ile yıllık izin ücret alacaklarının bulunduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 8. Bakırköy 32. İş Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur. 9. Yargıtay 9. Hukuk Dairesince 13.03.2019 tarihli ve 2015/33044 Esas, 2019/5552 Karar sayılı kararı ile davalıların tüm, davacının sair temyiz itirazlarının reddine karar verildikten sonra; “…2- Davacının işyerinde yaşadığı bir olumsuzluk sonrasında ücretsiz izne ayrıldığı, sonrasında da işe geri dönmediği, bir başka ifadeyle iş akdini işyerini terk suretiyle sona erdirdiği dosyadaki bilgi ve belgelerle sabittir. Davacının terk tarihi itibariyle hak ettiği halde ödenmediği anlaşılıp hüküm altına alınan işçilik alacakları bulunduğuna göre terkin nedeni, ödenmeyen işçilik alacakları kabul edilerek davacının kıdem tazminatı talebinin kabulü yerine yazılı gerekçe ile reddine karar verilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur. Direnme Kararı 10. Bakırköy 32. İş Mahkemesinin 28.01.2020 tarihli ve 2019/45 Esas, 2020/89 Karar sayılı kararı ile; davacının devamsızlığı nedeniyle iş sözleşmesinin feshedildiğinin tutanakta imzası bulunan …\’nin beyanları ile doğrulandığı, davacı tanıklarının feshe ilişkin bilgilerinin olmadığı, dava dilekçesinde davacının ücretlerinin ödenmemesi yönünde bir fesih sebebini ileri sürmeyerek iş sözleşmesinin işverence haksız ve sözlü olarak feshedildiğinden bahisle kıdem ve ihbar tazminatları talep ettiği dikkate alındığında işverenin ispat yükünü yerine getirerek devamsızlık sebebine dayalı olarak haklı nedenle iş sözleşmesini feshettiğini ispatladığı, ödenmeyen ücret alacağının bulunması nedeniyle iş sözleşmesinin eylemli olarak davacı tarafından sona erdirildiğinin kabul edilmesinin taraflarca getirilme ilkesine aykırı olduğu, ispat yükü üzerinde olan davalı işverenin haklı nedenin varlığını ispatladığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi 11. Direnme kararı süresi içinde davacı ve davalı … vekilleri tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 12. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; iş sözleşmesinin davalı işveren tarafından mı yoksa davacı işçi tarafından mı haklı nedenle feshedildiği, buradan varılacak sonuca göre davacının kıdem tazminatına hak kazanıp kazanamayacağı noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE A. Davalının temyizi yönünden 13. Mahkemece davanın kısmen kabulüne ilişkin verilen karar, taraf vekillerince temyiz edilmiş, Özel Dairece davalı vekilinin temyiz itirazları reddedilmiş ve bozma üzerine Mahkemece yapılan 24.09.2019 tarihli duruşmada davalı vekili önceki kararda direnilmesini talep etmiştir. 14. Bu durumda, ilk hükmü temyiz eden ancak temyiz itirazları reddedilen ve ayrıca direnme kararı verilmesini talep eden davalı … vekilinin direnme kararını temyiz etmekte hukuki yararı bulunmamaktadır. 15. Hukuki yarar ise dava şartı olduğu kadar temyiz istemi için de aranan bir şarttır. 16. Hâl böyle olunca davalı … vekilinin direnme kararına yönelik temyiz isteminin hukuki yarar yokluğundan reddine karar verilmesi gerekmektedir. B. Davacının temyizi yönünden 17. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili yasal düzenlemelerin ve kavramların irdelenmesinde yarar vardır. 18. İş sözleşmesi, işçi ile işveren arasında kurulan ve her iki tarafa borç yükleyen bir sözleşme olup işçi ile işveren arasında karşılıklı güvene dayanan kişisel ve sürekli bir ilişki yaratır. Bu nedenle işçi veya işveren taraflarından birinin davranışı ile bu güveni sarsması hâlinde güveni sarsılan tarafın objektif iyiniyet kurallarına göre artık bu ilişkiyi sürdürmesinin kendisinden beklenemeyeceği durumlarda iş sözleşmesi ile bağlı kalamayacağı gerçeğinden hareket eden kanun koyucu taraflara iş sözleşmesini haklı nedenle tazminatsız fesih hakkı tanımıştır. 19. İş sözleşmesi kural olarak feshi ihbar sonucu veya belirli bir süre için yapılmışsa bu sürenin dolmasıyla - [Taşınmazın Kamu Hizmetine Tahsis Edilmesi Halinde Fiilen El Atılmasa Bile Tazminat Talep Edilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/tasinmazin-kamu-hizmetine-tahsis-edilmesi/): Fiilen El Atılmasa Bile Taşınmazın Kamu Hizmetine Tahsis Edilmesi Nedeniyle Tazminat Talep Edilebilir mi Taşınmazın Kamu Hizmetine Tahsis Edilmesi Nedeniyle Tazminat: Somut olay incelendiğinde, malikin taşınmaz üzerindeki egemenliği hukuk düzeninin sınırları içinde üçüncü kişilere karşı korunmuş ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 683 üncü maddesinde malike, hukuka aykırı olarak müdahalenin önlenmesini isteme hakkı tanınmıştır. Bir kişinin taşınmazına eylemli olarak el atıp tamamen veya kısmen kullanılmasına engel olunması ile imar uygulaması sonucu o kişinin mülkiyetinde olan taşınmaza hukuken kullanmaya engel sınırlamalar getirilmesi arasında sonucu itibari ile bir fark bulunmamakta, her ikisi de kişinin mülkiyet hakkının sınırlandırılması anlamında aynı sonucu doğurmaktadır. Bu nedenle uzun yıllar programa alınmayan imar planının fiilen hayata geçirilmemesi nedeniyle kamulaştırma ya da takas cihetine gitmeyen davalı idare tarafından pasif ve suskun kalınmış ve işlem tesis edilmemek suretiyle taşınmaza müdahale edilmiş, aynı zamanda dava konusu taşınmazda paydaş olan idarenin mülkiyet hakkının özüne dokunan bu eylemi ile kamulaştırmasız el atma olgusu gerçekleşmiştir. Hâl böyle olunca, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle dava konusu taşınmazın uzun yıllardan beri yapılan parselasyon planları ile kamu hizmetine tahsis edilmiş olması ve son olarak da özel spor tesisleri alanına tahsis edilmiş olması nedeniyle fiilen el atılmamış olsa dahi mülkiyet hakkının süresi belirsiz şekilde kısıtlandığı cihetle Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken önceki hükümde direnilmesi doğru olmamıştır. (2709 s. K. m. 35, 46) (4721 s. K. m. 683) (YİBK 16.05.1956 T. 1956/1 E. 1956/6 K.) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2022/5-56 Karar No: 2024/36 Karar Tarihi: 31-01-2024 Taraflar arasındaki kamulaştırmasız el atma nedenine dayalı tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir. Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince, davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 5. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, İlk Derece Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Dava Davacı vekili dava dilekçesinde; Ankara ili Etimesgut ilçesi Etimesgut mahallesi, 47440 ada 1 parsel sayılı taşınmazda müvekkilinin paydaş olduğunu, davalı belediyenin taşınmaza fiilen el attığını ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile 10.000,00 TL’nin tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. II. Cevap Davalı idare vekili cevap dilekçesinde; taşınmaza fiilen el atılmadığını, idari yargının görevli olduğunu, müvekkiline husumet yöneltilemeyeceğini, taşınmazın özel mülkiyete konu özel spor alanına dönüştürüldüğünü belirterek davanın reddini savunmuştur. III. İlk Derece Mahkemesi Kararı İlk Derece Mahkemesinin 20.03.2018 tarihli ve 2017/251 Esas, 2018/150 Karar sayılı kararı ile; dava konusu taşınmaz “oyun ve spor alanı” olarak kamu hizmetine tahsis edilmiş iken, işbu davanın açılmasından önce kesinleşen imar planında “özel spor tesisleri alanı” olarak belirlendiği, taşınmaz özel mülke konu olup yapılaşmanın mümkün olduğu, diğer hissedarlar tarafından idari yargıda açılan davada taşınmazın özel spor alanı olarak tahsis edilmiş olması nedeniyle idarenin hukuki el atmasının bulunmadığına karar verildiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. IV. İstinaf A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 14.11.2018 tarihli ve 2018/2027 Esas, 2018/2670 Karar sayılı kararı ile; davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. V. Bozma ve Bozmadan Sonraki Yargılama Süreci A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 5. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; “…Aşağıda açıklanan gerekçelerle Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 14. Hukuk Dairesinin istinaf başvurusunun esastan ret kararı kaldırıldıktan sonra Ankara Batı 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2017/251 E- 2018/150 K. sayılı kararının incelenmesinde, Dosya içindeki bilgi ve belgelerden dava konusu taşınmazın 30/11/1962 gün ve 1995 sayılı kararı ile tasdik edilen imar planında spor sahası iken, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığınca onanan Etimesgut Belediye Meclisinin 02/02/2001 gün ve 28 sayılı kararı gereğince 1/1000 ölçekli imar planı değişikliğiyle oyun ve spor alanı kullanımında kalan dava konusu olan 47440 ada 1 parsele ve daha sonra Ankara Belediye Meclisinin 13/10/2015 tarih ve 2061 sayılı kararı ile onanan 1/5000 ölçekli imar planı değişikliği ile bu parselin kullanım amacının özel spor alanına dönüştürüldüğü ve bilahare 1/1000 ölçekli uygulamalı imar planı değişikliği sonucu Etimesgut Belediye Meclisinin 04/06/2016 tarihli kararı ile son olarak dava konusu parselin özel spor tesisleri olarak ayrıldığı ve taşınmaza fiilen el atılmadığı anlaşılmıştır. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 16.05.1956 gün ve 1/6 sayılı kararı ile HGK’nun 15.12.2010 gün ve 2010/5-662/651 sayılı kararı da gözetildiğinde, uzun yıllar programa alınmayan imar planının hayata geçirilmemesi nedeniyle kamulaştırma ya da takas cihetine gitmeyen davalı idarece, pasif ve suskun kalınmak ve işlem tesis edilmemek suretiyle idarenin paydaş da olduğu taşınmaza müdahale edildiği; bu haliyle İdarenin, mülkiyet hakkının özüne dokunan ve onu ortadan kaldıran bu eylemi ile kamulaştırmasız el koyma olgusunun gerçekleştiğinin kabulü gerekir. Kamulaştırmasız el koyma olgusunun varlığının doğal sonucu, İdarenin hukuka aykırı eylemiyle mülkiyet hakkı engellenen taşınmaz mal sahibi davacının, dava yoluyla kamulaştırmasız el koyma hükümleri doğrultusunda mülkiyetin bedele çevrilmesini, eş söyleyişle idareden değer karşılığının verilmesini isteyebileceği açıktır. Bu durumda dava konusu taşınmazın uzun yıllardan beri yapılan parselasyon planları ile kamu hizmetine tahsis edilmiş olması ve son olarak da özel spor tesisleri alanına tahsis edilmiş olması nedeniyle fiilen el atılmamış olsa dahi mülkiyet hakkının süresi belirsiz şekilde kısıtlanması nedeniyle taşınmaz bedelinin ödenmesi gerektiğinden işin esasına girilerek karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçelerle davanın reddine karar verilmesi, Doğru görülmemiştir.” gerekçesiyle karar bozulmuştur. B. İlk Derece Mahkemesince Verilen Direnme Kararı İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; imar planında kamu hizmeti alanına ayrılan dava konusu taşınmazın imar planı değişikliğiyle kamu hizmeti alanından çıkarılması sonucunda özel amaçlarla kullanımının mümkün olduğu, dava tarihi itibarıyla taşınmazın imar planındaki durumunun “özel spor alanı” olarak belirlendiği, bu durumda davalı idarenin dava konusu taşınmazı kamulaştırma zorunluluğu bulunmadığının kabulü gerektiği, diğer taraftan davacı tarafın imar planı değişikliğinin iptali istemiyle dava açabilecekken bu yönde bir davanın da açılmadığı, ayrıca imar durumu değiştirilinceye kadar olan - [Mal, Hizmet veya Marka Benzerliği Nedeniyle Tescil Başvurusunun Reddedilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/marka-benzerligi-tescil-basvurusunun-reddi/): Mal, Hizmetl veya Marka Benzerliği Nedeniyle Tescil Başvurusunun Reddi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2023/11-426 Karar No: 2024/35 Karar Tarihi: 31-01-2024 Özet: Davalı şirkete ait dava konusu markadaki “MAKRO TEKNİK GLASS WOOL” ibaresinde öne çıkan unsurun “MAKRO” ibaresi olması sebebiyle anılan markadaki esas unsur “MAKRO” ibaresi olup markadaki diğer ibarelerin yardımcı unsur niteliğinde oldukları görülmektedir. Buradan hareketle davacıya ait itiraza mesnet “Makro” ve “Macro” esas unsurlu markalar ile davalı şirkete ait “MAKRO TEKNİK GLASS WOOL” ibareli marka arasında, esas unsurlar nazara alınarak yapılan karşılaştırmada, görsel, işitsel ve anlamsal olarak benzerliğin bulunduğu açıktır. Dolayısıyla davacı markaları ile davalı şirkete ait dava konusu markanın aynı mal veya hizmetlerde kullanılması durumunda o mal ve hizmetlerin aynı teşebbüsten ya da bağlı teşebbüsten geldiği yönünde iltibasa sebep olabileceğinin kabulü zorunludur. Bu itibarla davalı şirkete ait “MAKRO TEKNİK GLASS WOOL” ibareli marka ile davacıya ait “Makro” ve “Macro” esas unsurlu markalar arasında aynı mal ve hizmetlerde markanın köken gösterme fonksiyonu yönünden karıştırılma ihtimali bulunmaktadır, Hâl böyle olunca Bölge Adliye Mahkemesince önceki kararda direnilmesi doğru olmadığından, hükmün Özel Daire bozma kararında belirtilen nedenlerle bozulması gerekmiştir. (556 s. KHK. m. 7, 8, 35, 42, 43, 47, 53) (11. HD. 27.01.2020 T. 2020/1119 E. 2021/520 K.) Taraflar arasındaki Türk Patent ve Marka Kurumu (TÜRKPATENT) Yeniden İnceleme ve Değerlendirme Kurulu (YİDK) kararının iptali ve marka hükümsüzlüğü davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalılar vekillerince ayrı ayrı istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince, davalılar vekillerinin istinaf başvurularının kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili; müvekkilinin \”makro” ve “macro” esas unsurlu çok sayıda seri markalarının bulunduğunu, davalı şirketin bu markalar ile karıştırma ihtimali bulunacak derecede benzer nitelikteki 2016/30280 sayılı “MAKRO TEKNİK GLASS WOOL” ibaresini marka olarak tescil ettirmek üzere başvuruda bulunduğunu, başvuruya müvekkilince yapılan itirazın Markalar Dairesi Başkanlığınca 35 inci sınıf hizmetler yönünden kısmen kabul edildiğini, bunun dışındaki mallar yönünden ise itirazlarının reddine karar verildiğini, bu karara yaptıkları itirazın ise nihai olarak TÜRKPATENT YİDK tarafından reddedildiğini, oysa davalı başvurusu ile müvekkili markaları arasında karıştırılma ihtimalinin bulunduğunu, başvurunun ortalama tüketicilerce müvekkilinin seri markası gibi algılanacağını, ayrıca sınıflar arasında da benzerlik olduğunu, müvekkilinin “Macro” ve “Macrocenter” markalarının herkes tarafından bilinen tanınmış marka statüsünde bulunduğunu, dava konusu markanın müvekkili markalarının tanınmışlığından haksız yarar sağlamayı amaçladığını ve marka başvurusunun kötüniyetli olduğunu ileri sürerek TÜRKPATENT YİDK kararının iptaline, tescili hâlinde markanın hükümsüzlüğüne ve sicilden terkinine karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP 1. Davalı Makro Teknik Endüstri Ürünleri ve Makine İmalat San. Tic. A.Ş. vekili; davacının itirazına mesnet markalar ile müvekkili başvurusu arasında iltibasa yol açacak düzeyde benzerlik bulunmadığını ileri sürerek davanın reddini savunmuştur. 2. Davalı … vekili; TÜRKPATENT YİDK kararının usul ve yasaya uygun olduğunu, dava konusu başvuru ile davacının itirazına mesnet markaları arasında başvuru kapsamında kalan mal ve hizmetler yönünden iltibasa yol açacak düzeyde benzerlik bulunmadığını ileri sürerek davanın reddini savunmuştur. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin 29.11.2018 tarihli ve 2017/427 Esas, 2018/432 Karar sayılı kararı ile; markalar arasında görsel ve işitsel olarak birbirinin aynı veya devamı olduğu intibaının uyandığı, hem davalı markası kapsamında kalan mallar açısından benzerliğin tespit edilmiş olması hem de marka işaretleri arasındaki fonetik ve görsel benzerlik bulunması karşısında 556 sayılı Markaların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname\’nin (556 sayılı KHK) 8/1-b maddesi anlamında karıştırılma tehlikesinin olduğu, davalının müktesep hakkının bulunmadığı, 556 sayılı KHK\’nın 8/4 üncü maddesinde sayılan şartların ise gerçekleşmediği, davalının başvurusunun kötüniyetli olduğuna ilişkin somut verilerin dosya kapsamında bulunmadığı gerekçesiyle davanın kabulüne TÜRKPATENT YİDK kararının iptaline, davalı adına tescilli 2016/30280 sayılı markanın hükümsüzlüğü ile sicilden terkinine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalılar vekilleri ayrı ayrı istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 10.07.2020 tarihli ve 2019/280 Esas, 2020/646 Karar sayılı kararı ile; “macro” ve “makro” ibaresinin ayırt ediciliğinin oldukça düşük olduğu, anılan ibarenin ortak olarak yer aldığı markalarda yapılacak küçük değişikliklerin dahi iltibas tehlikesini ortadan kaldırabileceği, başvuruda \”MAKRO\” ibaresinin yanında \”TEKNİK GLASS WOOL\” ibaresi ile renk ve şekil unsurlarına yer verildiği, dava konusu başvuru ile davacının itirazına mesnet \”MAKRO/MACRO\” asıl unsurlu markalar arasında 556 sayılı KHK\’nın 8/1-b maddesi anlamında ortalama alıcılar nezdinde görsel, işitsel ve anlamsal olarak bıraktıkları genel izlenim itibariyle ilişkilendirilme ihtimalini de içerecek şekilde iltibas tehlikesinin bulunmadığı gerekçesiyle davalılar vekillerinin istinaf başvurularının kabulü ile ilk derece mahkemesinin kararının kaldırılmasına ve davanın reddine karar verilmiştir. V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; \”…Dava, davalının marka tescil başvurusuna davacının yaptığı itirazın kısmen reddine dair TPMK YİDK kararının iptali ile tescili halinde markanın hükümsüzlüğü istemine ilişkindir. Mahkemece davalının 2016/30280 sayılı “MAKRO TEKNİK GLASS WOOL” ibareli başvuru markası ile davacının itirazına mesnet gösterdiği “MAKRO/MACRO” esas unsurlu markaları arasında 556 sayılı KHK\’nın 8/1-b maddesi anlamında benzerlik bulunduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiş, davalı şirket vekili ve davalı TPMK vekilinin istinafı üzerine bölge adliye mahkemesince “makro” ibaresinin ayırt ediciliğinin düşük olduğu, davalının başvurusuna “teknik glass wool” unsuru ekleyerek ayırt ediciliği sağladığı ve bu nedenle benzerlik bulunmadığı gerekçesiyle yerel mahkeme kararının kaldırılmasına ve davanın reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesince, başvuru konusu “MAKRO TEKNİK GLASS WOOL” ibareli marka ile davacının itirazına gerekçe gösterdiği “MAKRO/MACRO” ibaresinin ayırt ediciliğinin düşük olduğu ve davalının başvurusuna \”teknik glas wool\” unsurunun eklenmesiyle ayırt ediciliğin sağlandığı ve benzerlik bulunmadığı kabul edilmişse de, benzerlik değerlendirmesinde markaların baskın unsurları gözetilmek suretiyle üzerinde kullanılacağı ürünlerin ortalama tüketiciler nezdinde görsel, işitsel ve anlamsal olarak karışıklığa yol açıp açmayacağının dikkate alınması gerekmektedir. Bu hususlar nazara alınarak yapılan değerlendirmede davacı markalarının asıl unsurunu “MAKRO” VE - [Avukattan Ayrı Olarak ve Farklı Gerekçelerle Sanığın Hükmü Temyiz Etmesi ve Kanun Yollarına Başvurması](https://kayseriavukat.org.tr/sanigin-hukmu-temyiz-etmesi/): Avukattan Ayrı Olarak ve Farklı Gerekçelerle Sanığın Hükmü Temyiz Etmesi ve Kanun Yollarına Başvurması Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2023/590 Karar No: 2024/139 Karar Tarihi: 20-03-2024 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 3. Ceza Dairesi I. Hukukî Süreç Silahlı terör örgütüne üye olma suçundan sanığın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 314/2. maddesi ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 5. maddesi ile TCK’nın 62/1, 53, 58/9-6 ve 63. maddeleri uyarınca 6 yıl 3 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve mahsuba ilişkin Gaziantep 7. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 10.05.2018 tarihli ve 448-220 sayılı hükme yönelik Cumhuriyet savcısı, sanık ve müdafii tarafından istinaf yoluna başvurulması üzerine Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 4. Ceza Dairesince 18.01.2019 tarih ve 2545-137 sayı ile istinaf başvurularının ayrı ayrı esastan reddine, bu kararın da sanık ve müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 3. Ceza Dairesince 24.11.2022 tarih ve 18194-8388 sayı ile sanığın temyiz talepleri değerlendirilmeden hükmün onanmasına karar verilmiştir. II. İtiraz Sebepleri Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 18.07.2023 tarih ve 43793 sayı ile; \”…Sanığın ve müdafisinin ayrı ayrı kanun yoluna başvurma hakkına sahip olmaları, farklı istinaf, temyiz neden ve gerekçeleriyle hükmü istinaf ve temyiz etme hak ve yetkilerinin bulunması karşısında, müdafisinin yanında ayrıca temyiz isteminde bulunan sanığın bildirdiği temyiz nedenleri dikkate alınmadan tebliğname düzenlenerek ‘Onama\’ kararı verilmesinin kanun yolu başvuru hakkını ortadan kaldıran bir hukuka aykırılık oluşturduğu\” görüşüyle itiraz yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 3. Ceza Dairesince 31.10.2023 tarih ve 14810-8268 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. III. Uyuşmazlık Konusu Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; süresinde temyiz başvurusunda bulunan sanığın talebi değerlendirilmeden yalnızca sanık müdafii ve Cumhuriyet savcısının temyiz talepleri dikkate alınarak onanmasına karar verilen dosyada; sanığın temyiz talebine ilişkin bir değerlendirme yapılmaksızın Özel Dairece yalnızca sanık müdafiinin talepleri bakımından temyiz incelemesi yapılmasının yerinde olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir IV. Olay ve Olgular İncelenen dosya kapsamından; Sanığın silahlı terör örgütüne üye olma suçundan mahkûmiyetine dair Gaziantep 7. Ağır Ceza Mahkemesince verilen kararın 10.05.2018 tarihinde sanık ve müdafiine tefhim edildiği, sanığın 15.05.2018 tarihinde, sanık müdafiinin 10.05.2018 tarihinde, Cumhuriyet savcısının ise 11.06.2018 tarihinde istinaf başvurusunda bulundukları, Yerel Mahkemece hazırlanan 18.06.2018 tarihli dosya gönderme formunda sanık, sanık müdafii ve Cumhuriyet savcısının istinaf başvurularının belirtildiği, Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 4. Ceza Dairesince 18.01.2019 tarihli karar ile sanık, sanık müdafii ve Cumhuriyet savcısının istinaf başvuruları dikkate alınarak istemlerinin esastan reddine karar verildiği, Bu kararın sanık ve müdafiine 18.02.2019 tarihinde tebliğ edildiği, sanık ve müdafiinin kararı 25.02.2019 tarihinde temyiz ettikleri, Bölge Adliye Mahkemesince hazırlanan 19.03.2019 tarihli dosya gönderme formunda sanık ve müdafiinin temyiz başvurularının belirtildiği, Yargıtay 3. Ceza Dairesince sanık müdafiinin temyiz taleplerinin incelenmesi sonucunda 24.11.2022 tarihli karar ile sanık müdafiinin temyiz dilekçesinde ileri sürdüğü nedenler yerinde görülmediğinden CMK\’nın 302/1. maddesi gereğince temyiz davasının esastan reddiyle hükmün onanmasına karar verildiği, Anlaşılmaktadır. V. Gerekçe A. İlgili Mevzuat ve Öğretide Uyuşmazlık Konusuna İlişkin Görüşler Uyuşmazlık konusunun isabetli bir şekilde çözümlenebilmesi için \”Adil yargılanma hakkı\”, Anayasa\’nın “Hak Arama Hürriyeti” başlıklı 36. maddesi ve “Temel Hak ve Hürriyetlerin Korunması” başlıklı 40. maddesi, kanun yollarına başvurma hakkı ve temyiz kanun yolu kavramları ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi\’nin 6. maddesinde hüküm altına alınan adil yargılanma hakkı hukukun üstünlüğü ile adalete erişimi koruyan ve kişilerin ceza muhakemesinin ilk aşaması olan soruşturmanın başından itibaren açık ve adil bir şekilde yargılanmalarını teminat altına alan mutlak bir hak olup, kişilerin hukuk devleti kuralları içinde makul sürede yargılanmasını öngörür. Adil yargılanma hakkı hukuk devleti ilkesinin bir gereği olup, bireyler için bir hak, devlet için ise bir görevdir. Adil yargılanma hakkının amacı, yargılamanın doğru, hakkaniyete uygun ve adil bir biçimde yerine getirilmesini sağlamaktır. Adil yargılama, ceza muhakemesi hukukunda, sanığa ve mağdura tanınan hakların tümü ve insan hakları ihlal edilmeden yapılan yargılama olarak tanımlanmakta olup, soruşturma ve kovuşturma evrelerinin tamamında geçerli olan bir hak olarak karşımıza çıkmaktadır. Ceza yargılamasında adil yargılanma hakkının bir parçası olarak etkin başvuru yolu ve yöntemine verilen önem dikkate alındığında, Anayasa\’nın 40. maddesinin ikinci fıkrası, AİHS\’nin 13. maddesi ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 34. maddesinin ikinci fıkrası ile 232. maddesinin altıncı fıkrasına uygun olarak kararın tebliğinin şeklî değil, faydalı, amacına uygun, hak arama hürriyetini ve etkin başvuru hakkını engellemeyecek biçimde yapılması gerekmektedir. Anayasa\’nın “Hak Arama Hürriyeti” başlıklı 36. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı ve davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” Anayasa\’nın “Temel hak ve hürriyetlerin korunması” başlıklı 40. maddesine 4709 sayılı Kanun\’un 16. maddesiyle eklenen ikinci fıkrasında da yer alan düzenlemeye göre; “Devlet, işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorundadır.” Anayasa\’nın 40. maddesinin ikinci fıkrasının gerekçesinde bireylerin yargı ya da idari makamlar önünde sonuna kadar haklarını arayabilmelerine kolaylık ve imkân sağlanmasının amaçlandığı, son derece dağınık mevzuat karşısında kanun yolu, mercisi ve sürelerin belirtilmesinin hak arama, hak ve hürriyetlerin korunması açısından zorunluluk hâline geldiği belirtilmiştir. Genel olarak pozitif hukukça tanınmış hakların ön koşulu ve usule ilişkin güvencesi olarak anlaşılması gereken, yargıya başvurma olanağını her olayda ve aşamada gerekli kılan hak arama özgürlüğü, Anayasa Mahkemesinin 19.09.1991 tarihli ve 2-30 sayılı kararında belirtildiği üzere sav ve savunma hakkı şeklinde birbirini tamamlayan iki unsurdan oluşmakta, hukuksal olanakları kapsamlı biçimde sağlama ve bu konuda tüm yollardan yararlanma haklarını içermektedir (Mesut Aydın, Anayasa Mahkemesi Kararlarında Hak Arama Özgürlüğü, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Yıl:2006, S. 3, s. 4-10.). Bu bakımdan içerdiği sav unsuru nedeniyle davaya katılma hakkı, hak arama hürriyeti ile yakından ilgilidir. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun \”Kanun yollarına başvurma hakkı\” başlıklı 260. maddesinin ilk fıkrasında yer alan düzenlemeye göre; “Hâkim ve mahkeme kararlarına karşı Cumhuriyet savcısı, şüpheli, sanık ve bu Kanuna göre katılan sıfatını almış olanlar ile katılma isteği karara bağlanmamış, reddedilmiş veya katılan sıfatını alabilecek surette suçtan zarar görmüş bulunanlar için kanun yolları açıktır.\” Anılan maddede sanıkların kanun yoluna başvuru haklarının bulunduğu açıkça kabul edilmiştir. Bu düzenlemenin amacı, ayrıntıları yukarıda açıklanan duruşmadan haberdar edilme hakkının kullandırılmaması suretiyle CMK\’nın 234. maddesinin ihlal edilmesi durumunda anılan - [Sadakat Yükümlülüğünü İhlal ve Fiziksel Şiddet Uygulama, Boşanmada Eşit Kusur Kabul Edilir](https://kayseriavukat.org.tr/bosanmada-esit-kusur/): Kadının Sadakat Yükümlülüğünü İhlal Etmesi ve Erkeğin Eşine Fiziksel Şiddet Uygulaması “Boşanmada Eşit Kusur” Kabul Edilmelidir Boşanmada Eşit Kusur: Kadının sadakat yükümlülüğünü ihlal etmesi ve erkeğin eşine fiziksel şiddet uygulaması nedeniyle açılan boşanma davası kapsamında Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; boşanmaya sebep olan olaylarda tarafların eşit kusurlu olup olmadıkları, buradan varılacak sonuca göre davacı-karşı davalı erkek eş yararına 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 174 üncü maddesinde yazılı tazminat koşullarının oluşup oluşmadığı noktasında toplanmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2023/130 Karar No: 2024/147 Karar Tarihi: 06-03-2024 Mahkemesi: Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesi Özel Daire Kararı: Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 11.05.2022 tarihli ve 2021/10252 Esas, 2022/4284 Karar sayılı Bozma kararı Taraflar arasındaki karşılıklı boşanma davalarından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince her iki davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın taraf vekillerince istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince davalı-karşı davacı kadının tüm istinaf itirazlarının reddine, davacı-karşı davalı erkeğin kusur belirlemesi, nafaka ve tazminatlara yönelik istinaf itirazının kabulüne ve yeniden hüküm kurulmak suretiyle davacı-karşı davalı erkek eş yararına tazminat ödenmesine, sair istinaf itirazlarının esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı, davalı-karşı davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davalı-karşı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Dava Davacı vekili 07.05.2019 tarihli dava dilekçesinde; tarafların 30.10.2019 tarihinde evlendiklerini, ortak iki çocuklarının bulunduğunu, davalı kadın eşin sadakat yükümlülüğüne aykırı davranarak çalıştığı işyerindeki bir erkek ile ilişki kurduğunu ileri sürerek tarafların boşanmalarına, velâyetlerin babaya verilmesine ve ayrıca müvekkili yararına 50.000,00 TL maddi, 50.000,00 TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir. II. Karşı Dava ve Cevap Davalı-karşı davacı vekili 28.05.2019 tarihli cevap ve karşı dava dilekçesinde; tüm iddiaları inkârla, … isimli kişinin müvekkilinin çalıştığı işyerinin yetkilisi olduğunu, bu nedenle telefonla görüştüğünü, sadakat yükümlülüğüne aykırı herhangi bir davranışının olmadığını, karşı tarafın birlik görevlerini yerine getirmediğini, eşine karşı sorumsuz ve ilgisiz davrandığını, fiziksel şiddet uyguladığını, ağza alınmayacak küfürler edip evden kovduğunu ileri sürerek asıl davanın reddine, karşı davanın kabulü ile tarafların boşanmalarına, çocukların velayetlerinin anneye verilmesine, … yararına 500,00 TL, … yararına 300,00 TL tedbir-iştirak, müvekkili yararına 500,00 TL tedbir-yoksulluk nafakası ile 15.000,00 TL maddi, 20.000,00 TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir. III. İlk Derece Mahkemesi Kararı İlk Derece Mahkemesinin 22.01.2020 tarihli ve 2019/219 Esas, 2020/55 Karar sayılı kararı ile; boşanmaya sebep olan olaylarda erkeğin eşine fiziksel şiddet uyguladığı, eşi ve çocukları ile maddi-manevi olarak ilgilenmediği, buna karşılık kadının da sadakat yükümlülüğüne aykırı davrandığı, böyle olunca erkeğin ağır kadının ise az kusurlu olduğu gerekçesi ile her iki davanın da kabulüne, tarafların boşanmalarına, velâyetlerin anneye verilmesine, ortak çocuklardan … yararına 275,00 TL, … yararına 225,00 TL tedbir ve iştirak, kadın eş yararına 350,00 TL tedbir ve yoksulluk nafakası ile 10.000,00 TL maddi ve 8.000,00 TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmiştir. IV. İstinaf A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekillerince istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 20.10.2021 tarihli ve 2020/1140 Esas, 2021/2234 Karar sayılı kararı ile; her ne kadar boşanmaya sebep olan olaylarda erkeğin ağır kadının ise az kusurlu olduğu kabul edilerek boşanmaya karar verilmişse de yapılan inceleme ve toplanan delillerden, kadın eşin eve başka bir erkek alarak sadakat yükümlülüğünü ihlâl ettiği, tanık…’in beyanından “kadının, üç aydır başka erkek ile ilişkisi olduğunu kendi annesine ve ağabeyine itiraf ettiğinin” anlaşıldığı, bu durum karşısında evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına yol açan olaylarda kadının ağır erkeğin ise az kusurlu olduğu gerekçesi ile kadının tüm istinaf itirazlarının reddine, erkeğin kusur belirlemesi nafaka ve tazminatlar yönünden ileri sürdüğü istinaf itirazlarının kabulü ile erkek yararına 5.000,00 TL maddi 5.000,00 TL manevi tazminat ödenmesine, ağır kusurlu kadının nafaka ve tazminat taleplerinin reddine karar verilmiştir. V. Bozma ve Bozmadan Sonraki Yargılama Süreci A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı-karşı davacı vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur. 2. Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; “…1-Bölge adliye mahkemesince kabul edilen ve gerçekleşen kusurlu davranışlara göre, özellikle davacı-davalı erkeğe yüklenen eşine karşı fiziksel şiddet uygulama kusurunun sürekli olduğu da gözetildiğinde, boşanmaya sebebiyet veren olaylarda taraflar eşit kusurludur. Bu husus gözetilmeden davalı-davacı kadının ağır kusurlu olduğunun kabulü doğru olmamış ve bozmayı gerektirmiştir. 2- Yukarıda 1. bentte açıklandığı üzere boşanmaya sebebiyet veren vakıalarda taraflar eşit kusurludur. Boşanmaya sebep olan olaylarda eşit kusurlu eş yararına maddi ve manevi tazminata karar verilemez. Erkek yararına 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 174/1-2. maddesi koşulları oluşmamıştır. O halde davacı-davalı erkeğin maddi ve manevi tazminat isteminin reddine karar vermek gerekirken, hatalı kusur belirlemesinin sonucu olarak yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmayıp, bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. B. Bölge Adliye Mahkemesince Verilen Direnme Kararı Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile önceki kararda yer alan gerekçenin yanında; Özel Dairece her ne kadar erkeğin kadına yönelik fiziksel şiddetinin sürekli olduğuna değinilmişse de buna ilişkin kadın eşin Keçiborlu’da yaşayan anne ve babasının beyanlarına bakıldığında, ifadelerin yer ve zaman içermeyen soyut beyanlardan ibaret olduğu, dolayısıyla bu beyanlara itibar edilerek tarafların eşit kusurlu kabul edilmesinin olanaklı olmadığı, gerçekleşen olaylara göre sadakat yükümlülüğünü ihlâl eden kadının ağır kusurlu olduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. VI. Temyiz A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Direnme kararına karşı süresi içinde davalı-karşı davacı vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davalı-karşı davacı vekili temyiz dilekçesinde; boşanmaya sebep olan olaylarda kadın eşin ağır kusurlu olarak kabul edilmesinin hatalı olduğunu ileri sürerek hükmün bozulmasına karar verilmesini talep etmiştir. C. Uyuşmazlık Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; boşanmaya sebep olan olaylarda tarafların eşit kusurlu olup olmadıkları, buradan varılacak sonuca göre davacı-karşı davalı erkek eş yararına 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 174 üncü maddesinde yazılı tazminat koşullarının oluşup oluşmadığı noktasında toplanmaktadır. D. Gerekçe 1. İlgili Hukuk 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 166 ve 174 üncü maddeleri. 2. Değerlendirme 1. Uyuşmazlığın çözümü bakımından ilgili kanun maddelerinin incelenmesinde yarar görülmektedir. 2. Bilindiği üzere 4721 sayılı Türk - [Sosyal Medya Paylaşımlarının Ağır Kusur Olarak Kabul Edilmesi Halinde Tazminata Hükmedilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/sosyal-medya-paylasimlari-agir-kusur/): Sosyal Medya Paylaşımlarının Ağır Kusur Olarak Kabul Edilmesi Halinde Boşanma Davasında Tazminata Hükmedilmelidir Sosyal Medya Paylaşımlarının Boşanma Davasında Ağır Kusur Olarak Kabul Edilmesi: Kadının Facebook isimli sosyal paylaşım sitesinde bulunan hesabında başka bir erkekle birlikte çekilmiş samimiyet içeren fotoğraflarını paylaşması, yine bu kişi ile aynı sosyal paylaşım sitesinde yazışmalar yapması, ayrıca aynı erkekle görüşmek için mevcut telefonundan ayrı olarak edindiği GSM hattı ile bu kişiye ait GSM hattı arasında yapılan görüşmelerin gecenin geç saatlerinde, sık ve uzun süreli olması gözetildiğinde, davalı kadının bu davranışlarının davacı erkeğin güvenini sarsacağı kuşkusuzdur. Davalı kadının yukarıda sayılan birden fazla güven sarsıcı davranışlarının, bunu öğrenen davacı erkekte şiddetli elem ve hiddet oluşturduğu, bu duygular içerisinde bulunan ve öncesinde de eşine karşı fiziksel şiddet uyguladığı kanıtlanamayan erkeğin sadece bu olay nedeniyle eşine basit nitelikte fiziksel şiddet uyguladığı, bu nedenle boşanmaya neden olaylarda her iki tarafın da kusuru olmakla birlikte davalı kadının, davacı erkeğe nazaran daha ağır kusurlu olduğu, davalı kadının belirlenen kusurlu davranışının davacı erkeğin kişilik haklarına saldırı niteliğinde olduğu ve bu nedenle davacı erkek yararına manevi tazminata hükmedilmesi gerektiği kanaatine varılmıştır. (4721 s. K. m. 174) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2014/2-813 Karar No: 2016/157 Karar Tarihi: 24-02-2016 Dava ve Karar Taraflar arasındaki boşanma ve tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; … Aile Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 20.11.2012 gün ve 2011/1015 E.-2012/776 K. sayılı kararın incelenmesi taraf vekillerince istenilmesi üzerine, Yargıtay … Hukuk Dairesinin 17.06.2013 gün ve 2013/4429 E.-2013/16925 K. sayılı ilamı ile; “…1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davacı kocanın tüm, davalı kadının ise aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir. 2- Mahkemece davalı kadın ağır kusurlu kabul edilerek boşanmaya ve davacı lehine manevi tazminata hükmedilmiş ise de; yapılan soruşturma ve toplanan delillerden davalı kadının güven sarsıcı davranışlarına karşılık davacı kocanın da bu durumu öğrenmesi üzerine şiddet uyguladığı sabittir. Gerçekleşen bu durum karşısında boşanmaya sebep olan olaylarda taraflar eşit derecede kusurludur. Hal böyle iken davalının ağır kusurlu kabul edilip bu hatalı kusur belirlemesine göre davacı koca lehine manevi tazminata hükmedilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, davacı erkeğin boşanma ve maddi- manevi tazminat istemi ile davalı kadının savunma yoluyla tedbir nafakası ile maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacı erkek vekili; tarafların 5 yıldır evli olduklarını, bu evlilikten çocukları olmadığını, son günlerde davalının, davacıya karşı tutum ve davranışlarının değiştiğini, bu nedenle davacının şüpheye düştüğünü, yapmış olduğu araştırmalarda davalının başka bir telefon daha kullandığı ve …(kızlık soyadı) adına Facebook sitesi açtığını ve bu siteye koymuş olduğu fotoğraflarda … isimli bir erkek ile güven sarsacak nitelikte samimi davranışlarda bulunarak davacıyı aldattığını anladığını, bu durumun ortaya çıkması üzerine davalının evi terk ettiğini, bu olay nedeniyle davacı müvekkilinin manevi çöküntüye girdiğini, davalının evlilik birliğinin sadakat ilkesine aykırı davranması sebebi ile davacı açısından evlilik birliğinin artık katlanılmaz hale geldiğini, davalının özel eşyalarını alarak evden ayrılıp … isimli kişiyle birlikte ayrı bir evde yaşadığını, bu nedenle fiilen biten evlilik birliğinin hukuken sürüyor olmasının taraflara bir yararı olmadığı gibi davacı için telafisi olanaksız zararlar oluşturduğunu ve fiilen bitmiş olan evlilik birliğinin hukuken da bitirilmesi için bu davayı açmanın zorunlu hale geldiğini, davanın kabulü ile, tarafların boşanmalarına, 50.000 TL maddi, 100.000 TL manevi tazminatın davalı kadından tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı vekili; dava dilekçesinde anlatılan hususları kabul etmediklerini, davalının, davacı eşine karşı davranışlarının değişme sebebinin davacı eşinden evlilik süresince çeşitli zamanlarda şiddet görmesi ve son dönemlerde bu şiddet olaylarının sayısının ve dozunun artması olduğunu, evi terk ettiği gün müvekkilinin davacı eşinden yeniden şiddet gördüğünü ve can güvenliğini sağlayabilmek için geçici olarak Kocaeli’nde bir arkadaşının evine sığındığını, davacının şiddet sebebi ile evi terk eden eşinden özür dilemek yerine onu karalama yoluna gittiğini, davacı eşin tamamen kötü niyetli olarak hareket ettiğini, davalının Facebook hesabında bulunan fotoğraflarının iş arkadaşlarıyla çekildiğini, bu fotoğraflarda Türk aile yapısına aykırı bir durum olmadığını, Facebook hesabındaki yazışmaların ise davalıya ait olmadığını, evlilik birliğinin temelinden sarsılmasında ve evlilik birliğinin çekilmez hal almasında davalının herhangi bir kusuru bulunmadığını, aksine davacı eşin paranoyak tavırları, sürekli şiddet uygulaması, ekonomik anlamda üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirmemesi, kendi kazandığını kendisinin harcaması ve hatta davalının maaşının bir kısmına düzenli olarak el koyması sebepleriyle bu evliliğin davalı için çekilmez hal aldığını, evlilik birliğinin devamında taraflar ve toplum yönünden sosyal fayda kalmadığını bildirerek, boşanma davasının devamına, karşı tarafın maddi ve manevi tazminat taleplerinin reddine, müvekkili için dava tarihinden itibaren aylık 500 TL tedbir nafakasına karar verilmesini, davacının kusurlu davranışları ve davalı müvekkilinin uğradığı iftira nedeniyle kişilik haklarının ihlal edilmesi ve aile haysiyetinin rencide edilmesi sebebiyle 50.000 TL manevi tazminata ve boşanma sonucu davalı kadının mevcut ve beklenen menfaatleri de zarar görmüş olacağından 50.000 TL maddi tazminata karar verilmesini istemiştir. Mahkemece; davalının başka erkeklerle birlikte dolaştığı, resimler çektirdiği, telefon ya da internet ortamında görüşmeler yaptığı, eşinin güvenini sarsacak şekilde hareket ettiği, davacının da bu olay nedeniyle eşine bir kez şiddet uyguladığı, olaya ilişkin Sulh Ceza Mahkemesi kararında şiddet olayının davalının başka erkeklerle samimi fotoğraf çektirmesi, başka erkeklerle görüşmek üzere özel telefon bulundurması nedeniyle duyulan hiddet ve şiddetli eleminin etkisi altında gerçekleştirdiği kabul edilerek davacı lehine haksız tahrik hükmünün uygulandığı, davalının kusurunun daha ağır olduğu ve evlilik birliğinin temelinden sarsıldığı, bundan sonra bir araya gelip evlilik birliğini devam ettirmelerinin mümkün olmadığı, birbirlerine saygı ve sevginin kalmadığı gerekçesiyle davanın kabulü ile şiddetli geçimsizlik nedeniyle tarafların boşanmalarına, davacı yararına 10.000 TL manevi tazminata, davalı kadın yararına 200 TL tedbir nafakasına hükmedilerek, davacının maddi tazminat ile davalının maddi ve manevi tazminat isteklerinin reddine karar verilmiştir. Taraf vekillerinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde gösterilen nedenle bozulmuştur. Yerel Mahkemece, önceki kararda direnilmiş; hükmü temyize davalı kadın vekili getirmiştir. Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; boşanmaya sebep olan olaylarda güven sarsıcı davranışlarda bulunan kadın ile bu güven sarsıcı davranışı öğrendiğinde haksız tahrik altında eşine fiziksel şiddet uygulayan erkeğin aynı oranda kusurlu olup olmadıkları; bunun sonucunda davacı erkek yararına manevi tazminata hükmedilip hükmedilemeyeceği noktasında toplanmaktadır. - [Mecburi Hizmet Süresi Sona Ermeden İlişiği Kesilenler, Hekimlik Mesleğini İcra Edebilirler mi](https://kayseriavukat.org.tr/mecburi-hizmet-suresi-ilisik-kesme/): Mecburi Hizmet Süresi Sona Ermeden Tabip Subay ve Diş Hekimlerinin İlişiklerinin Kesilmesi AYM Kararı – Değerlendirme Dava Konusu Kural Dava konusu kuralda, Millî Savunma Bakanlığı ile Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi nam ve hesabına tıp fakültelerinde okuyan tabip subaylardan yükümlülük süresini tamamlamadan mahkeme veya disiplin kurulu kararına dayanılarak ilişiği kesilenlerin kalan yükümlülük süresince hekimlik mesleğini icra edemeyecekleri öngörülmektedir. Başvuru Gerekçesi Dava dilekçesinde özetle; ordudan ilişiği kesilen doktor subayların uzun bir süre hekimlik mesleğini icra edememelerinin makul bir gerekçesi olmadığı, uzun süreler mesleki faaliyetten menedilmelerinin ölçüsüz bir cezalandırmaya dönüşebileceği belirtilerek kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi Kanun koyucunun tabip subaylar hakkında belirli sürelerle öngördüğü mecburi hizmet yükümlülüğüne uyulmaması hâlinde yaptırım öngörmesi, bunların niteliğini ve şartlarını belirlemesi hususunda takdir yetkisi bulunmaktadır. Ancak çalışma hakkı ve özgürlüğü ile kamu hizmetine girme hakkı sınırlandırılırken öngörülen yaptırımla ulaşılmak istenen meşru amaç arasında makul dengenin sağlanması gerekir. Kuralın orantılılığı hususunda söz konusu yaptırımın şartları, kapsamı ve ağırlığı dikkate alınmalıdır. Kuralda öngörülen yaptırım, tabip subayların mahkeme veya disiplin kurulu kararıyla ilişiklerinin kesilmesi şartına bağlanmıştır. Dolayısıyla belirtilen nedenler dışında Türk Silahlı Kuvvetlerinden ayrılan tabip subaylar hakkında tazminat dışında herhangi bir yaptırım uygulanması söz konusu değildir.  Bununla birlikte kural kapsam itibarıyla ilişiği kesilen tabip subayların bağımsız olarak ya da özel kuruluşlarda veya kamuda hekimlik mesleğini icra etmelerine yasak getirmektedir. Kuralda öngörülen yaptırımın ağırlığı hususu ise mecburi hizmet yükümlülüğünün tamamlanamayan kısmına göre değişkenlik göstermektedir. İlgili mevzuatlarda Türk Silahlı Kuvvetlerinde görev yapan tabip subaylar için 15 yıl süreyle mecburi hizmet yükümlülüğü getirilmiştir. Ayrıca subay olarak nasbedildikten sonra öğrenim, kurs, staj ve sürekli görev nedeniyle yurt dışına gidenler ile silahlı kuvvetler hesabına yurt içinde öğrenim, eğitim ve kurs görenler için sekiz yılı geçmemek üzere ek yükümlülük süreleri öngörülmüştür. Bu itibarla mecburi hizmet süresinin tamamlanmayan kısmına bağlı olarak farklı sürelerle ilgililer hakkında yaptırım uygulanması, göreve başladıktan kısa süre sonra ilişiği kesilen tabip subayların oldukça uzun süreler bağımsız olarak ya da özel kurumlarda veya kamuda farklı bir pozisyonda hekimlik mesleğini icra edememeleri sonucunu ortaya çıkarmaktadır. Bu yönüyle kuralın hekimlik mesleğinin uzun süre icra edilememesi bakımından kişiler üzerinde aşırı bir külfete sebebiyet vereceği görülmüştür. Sonuç olarak kişinin uzun süreler kamuda ya da özel sektörde hekimlik mesleğini icra etme imkânını ortadan kaldıran kuralın kamu düzeninin sağlanması amacı bakımından orantılı olmadığı değerlendirilmiş, kuralla çalışma hakkı ve özgürlüğü ile kamu hizmetine girme hakkına ölçüsüz bir sınırlama getirildiği kanaatine varılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir.  İlgili Mevzuat için Tıklayınız 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun Madde 28 Hekimlik mesleğinin icrası için; Türk Ceza Kanununun 53 üncü maddesinde belirtilen süreler geçmiş olsa bile; kasten işlenen bir suçtan dolayı beş yıl veya daha fazla süreyle ya da devletin güvenliğine karşı suçlar, Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar, (…) zimmet, irtikâp, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, güveni kötüye kullanma, hileli iflas, ihaleye fesat karıştırma, edimin ifasına fesat karıştırma, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama veya kaçakçılık suçlarından hapis cezasına mahkûm olmamak gerekir. İcrayı sanat etmesine mani ve gayrıkabili şifa bir marazı aklı ile malul olduğu bilmuayene tebeyyün eden tabipler, Sağlık Bakanlığının teklifi ve Sağlık Bakanlığı Yüksek Disiplin Kurulu kararıyla icrayı sanattan menolunur ve diplomaları geri alınır. Millî Savunma Bakanlığı ile Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi nam ve hesabına tıp fakültelerinde okuyan tabip subaylardan yükümlülük süresini tamamlamadan mahkeme veya disiplin kurulu kararına dayanılarak ilişiği kesilenler, kalan yükümlülük süresince hekimlik mesleğini icra edemezler. Madde 45 Diş hekimliği mesleğinin icrası için; Türk Ceza Kanununun 53 üncü maddesinde belirtilen süreler geçmiş olsa bile; kasten işlenen bir suçtan dolayı beş yıl veya daha fazla süreyle ya da devletin güvenliğine karşı suçlar, Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar, (…) zimmet, irtikâp, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, güveni kötüye kullanma, hileli iflas, ihaleye fesat karıştırma, edimin ifasına fesat karıştırma, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama veya kaçakçılık suçlarından hapis cezasına mahkûm olmamak gerekir. İcrayı sanata mani ve gayri kabili şifa bir marazı akli ile malul olduğu bilmuayene tebeyyün eden diş tabibi ve dişçiler, Sağlık Bakanlığının teklifi ve Sağlık Bakanlığı Yüksek Disiplin Kurulu kararıyla icrayı sanattan menolunur ve diploma veya ruhsatnameleri geri alınır. Millî Savunma Bakanlığı ile Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi nam ve hesabına diş hekimliği fakültelerinde okuyan diş hekimi subaylardan yükümlülük süresini tamamlamadan mahkeme veya disiplin kurulu kararına dayanılarak ilişiği kesilenler, kalan yükümlülük süresince diş hekimliği mesleğini icra edemezler. Anayasa Mahkemesi Kararı Esas Sayısı : 2018/95 Karar Sayısı : 2023/221 Karar Tarihi : 27/12/2023 R.G. Tarih – Sayı : 18/4/2024 – 32521 İptal Davasın Açan: Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri Engin ALTAY, Özgür ÖZEL, Engin ÖZKOÇ ile birlikte 126 milletvekili İptal Davasının Konusu: 1/2/2018 tarihli ve 7078 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun’un; 5. maddesiyle 11/4/1928 tarihli ve 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’un 28. maddesine eklenen üçüncü fıkranın, 6. maddesiyle 1219 sayılı Kanun’un 45. maddesine eklenen üçüncü fıkranın, İPTALİ İSTENEN KANUN HÜKÜMLERİ 7078 sayılı Kanun’un iptali talep edilen kuralların da yer aldığı; 1. 5. maddesiyle 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’un 28. maddesine eklenen üçüncü fıkra şöyledir: Ek fıkra: 15/8/2017-KHK-694/5 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7078/5 md.) Millî Savunma Bakanlığı ile Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi nam ve hesabına tıp fakültelerinde okuyan tabip subaylardan yükümlülük süresini tamamlamadan mahkeme veya disiplin kurulu kararına dayanılarak ilişiği kesilenler, kalan yükümlülük süresince hekimlik mesleğini icra edemezler.” 2. 6. maddesiyle 1219 sayılı Kanun’un 45. maddesine eklenen üçüncü fıkra şöyledir: Ek fıkra: 15/8/2017-KHK-694/6 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7078/6 md.) Millî Savunma Bakanlığı ile Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi nam ve hesabına diş hekimliği fakültelerinde okuyan diş hekimi subaylardan yükümlülük süresini tamamlamadan mahkeme veya disiplin kurulu kararına dayanılarak ilişiği kesilenler, kalan yükümlülük süresince diş hekimliği mesleğini icra edemezler.” İLK İNCELEME Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Serdar ÖZGÜLDÜR, Serruh KALELİ, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Recep KÖMÜRCÜ, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi DURSUN, M. Emin KUZ, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL ve Yusuf Şevki HAKYEMEZ’in katılımlarıyla 17/5/2018 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine, yürürlüğü durdurma talebinin esas inceleme aşamasında karara bağlanmasına OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. ESASIN İNCELENMESİ Dava dilekçesi ve ekleri, Raportör Yakup MACİT - [İş Kazası Sonucu Maluliyet Oranına İtiraz Edilmemesi Halinde Karşı Taraf Lehine Kazanılmış Hak Oluşur mu](https://kayseriavukat.org.tr/maluliyet-oranina-itiraz-kazanilmis-hak/): Maluliyet Oranına İtiraz Edilmemesi Nedeniyle Karşı Taraf Lehine Kazanılmış Hak Oluşur mu? Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru – Özet Olaylar Başvurucu, işçi olarak çalıştığı maden ocağında meydana gelen kazada sol ayak tendonunda yırtık ve sağ elinde kesi oluşacak şekilde yaralanmıştır. Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) Başkanlığı Ankara Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğü Kocatepe Sağlık Sosyal Güvenlik Merkezince (SGK Sağlık Merkezi) düzenlenen raporda başvurucunun meslekte kazanma gücü kaybı/maluliyet oranı (sürekli iş göremezlik derecesi) %14 olarak tespit edilmiş ve bu raporda kontrol muayenesi gerektiği hususuna da yer verilmiştir. Başvurucunun asliye hukuk mahkemesinde (mahkeme) açtığı dava devam ederken SGK Sağlık Merkezince yapılan kontrol muayenesi üzerine düzenlenen raporda da başvurucunun meslekte kazanma gücü kaybı oranı %14 olarak tespit edilmiştir. Yargılama sürecinde davalı işveren SGK Sağlık Merkezince tespit edilen %14 maluliyet oranına itiraz etmiştir. Bunun üzerine mahkeme dosyanın Adli Tıp 3. İhtisas Kuruluna (ATK) gönderilerek gerektiğinde şahıs da hazır edilecek şekilde rapor aldırılmasına karar vermiştir. ATK tarafından düzenlenen raporda başvurucunun maluliyet oranı %19 olarak tespit edilmiştir. Başvurucu, Mahkemeye sunduğu dilekçesinde ATK tarafından düzenlenen raporda iş gücü kaybı oranı %19 olarak tespit edildiğinden tazminat hesabında bu oranın dikkate alınması gerektiğini belirtmiş; aksi takdirde ATK Genel Kurulundan rapor alınmasını talep etmiştir. Mahkeme ise SGK Sağlık Merkezi tarafından %14 olarak belirlenen maluliyet oranına başvurucunun itiraz etmediği, davalı tarafın itirazı üzerine dosyanın ATK\’ya gönderildiği ve maluliyet oranının arttığı dikkate alındığında maluliyet oranı bakımından davalı taraf lehine usule ilişkin kazanılmış hak oluştuğu değerlendirmesinde bulunarak dosyanın ATK Genel Kuruluna gönderilmesi yönündeki talebi reddetmiş ve kusur oranlarının tayini için dosyanın bilirkişi incelemesine gönderilmesine karar vermiştir. İddialar Başvurucu, iş kazasına bağlı olarak açılan davada maluliyet oranının daha yüksek hesaplandığı Adli Tıp Kurumu raporunun hükme esas alınmaması ve gerçek zararlarının karşılanmaması nedenleriyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi Somut olayda başvurucunun maluliyet oranının daha yüksek olabileceği mahkemece uyuşmazlığın çözümü için başvurulan bilirkişi incelemesi yoluyla olgusal olarak tespit edilmiştir. Ancak bu durumun salt usule ilişkin sebeplerle, zararının belirlenmesinde değerlendirmeye alınmaması ve başvurucunun bu bağlamdaki fazlaya ilişkin talepleri için yeni bir dava açma yoluna yönlendirilmesi başvurucuyu gerçekte maddi hukuka göre sahip olabileceği hakkını aynı davada tam olarak talep etme imkânından yoksun bırakmıştır. Dolayısıyla usule ilişkin bu uygulamanın başvurucunun söz konusu hakkı elde etmek amacıyla açtığı davayı anlamsız hâle getirmiş, bu suretle başvurucuya şahsi olarak ağır ve orantısız bir külfet yüklemiştir. Bu itibarla başvurucunun mahkemeye erişim hakkına yapılan müdahalenin ölçüsüz olduğu sonucuna varılmıştır. Diğer yandan somut olaydaki gibi iş kazasına bağlı olarak meydana gelen iş gücü kaybından doğan zararın tazmini talebine ilişkin davalarda kişilerin maluliyet oranının belirlenmesi uzmanlık gerektiren teknik bir konudur. Nitekim mahkemeler de uygulamada tereddütlü durumlarda maluliyet oranının tespiti için resen ya da tarafların talebi üzerine bilirkişi incelemesi yoluna başvurmaktadır. Dolayısıyla bu tür teknik bir konuda, dava açtığı sırada kişiden maluliyet oranının gerçekte ne olduğunu net bir şekilde öngörmesini ve davadaki talebini buna göre kesin olarak oluşturmasını/sınırlandırmasını beklemek işin mahiyeti ve uyuşmazlığın niteliğiyle bağdaşmaz. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Kararı İsmail Tuncel Başvurusu Başvuru Numarası: 2019/8609 Karar Tarihi: 21/12/2023 R.G. Tarih ve Sayı: 20/5/2024-32551 GENEL KURUL – KARAR Başkan: Zühtü ARSLAN Başkanvekilleri: Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA Üyeler: Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE Raportör: Duygu KALUKÇU Başvurucu: İsmail TUNCEL I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, iş kazasına bağlı olarak meydana gelen iş gücü kaybından doğan zararın tazmini talebiyle açılan davada Sosyal Güvenlik Kurumunca tespit edilen maluliyet oranına davacı tarafından itiraz edilmemesi sebebiyle maluliyet oranı yönünden karşı taraf lehine usule ilişkin kazanılmış hak oluştuğu gerekçesiyle maluliyet oranının daha yüksek hesaplandığı Adli Tıp Kurumu raporunun hükme esas alınmaması suretiyle gerçek zararın belirlenmemesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının, davanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 13/3/2019 tarihinde yapılmıştır. 3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. 4. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. 5. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. 6. Birinci Bölüm, başvurunun Genel Kurul tarafından incelenmesine karar vermiştir. III. OLAY VE OLGULAR 7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 8. Başvurucu, işçi olarak çalıştığı T. Madencilik ve Sanayi Yatırımlar Anonim Şirketine (T.A.Ş.) ait maden ocağında 24/6/2010 tarihinde meydana gelen kazada sol ayak tendonunda yırtık ve sağ elinde kesi oluşacak şekilde yaralanmıştır. 9. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Teftiş Kurulu tarafından düzenlenen 25/5/2011 tarihli raporda 31/5/2006 tarihli ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu\’nun 13. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendi uyarınca kazanın iş kazası niteliğinde olduğu belirtilmiştir. Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) Başkanlığı Ankara Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğü Kocatepe Sağlık Sosyal Güvenlik Merkezince (SGK Sağlık Merkezi) düzenlenen 26/10/2011 tarihli raporda ise başvurucunun meslekte kazanma gücü kaybı/maluliyet oranı (sürekli iş göremezlik derecesi) %14 olarak tespit edilmiştir. Anılan raporda 1/10/2012 tarihinde kontrol muayenesi gerektiği hususuna da yer verilmiştir. 10. Başvurucu 19/1/2012 tarihinde Soma 1. Asliye Hukuk Mahkemesinde (Mahkeme) fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak 1.000 TL maddi ve 50.000 TL manevi tazminat talebiyle belirsiz alacak davası açmıştır. Dava dilekçesinde, SGK Sağlık Merkezince yapılan değerlendirmede iş kazası sonucu meslekte kazanma gücü kaybı oranının %14 olarak tespit edildiğini belirten başvurucu, buna dair raporu Mahkemeye hukuki delil olarak ibraz etmiştir. Dava devam ederken SGK Sağlık Merkezince yapılan kontrol muayenesi üzerine düzenlenen 26/11/2012 tarihli raporda da başvurucunun meslekte kazanma gücü kaybı oranı %14 olarak tespit edilmiştir. 11. Yargılama sürecinde davalı işveren, SGK Sağlık Merkezince tespit edilen %14 maluliyet oranına itiraz etmiştir. Bunun üzerine Mahkeme 1/10/2013 tarihli duruşmada dosyanın Adli Tıp 3. İhtisas Kuruluna (ATK) gönderilerek gerektiğinde şahıs da hazır edilecek şekilde hakkında rapor aldırılmasına karar vermiştir. ATK tarafından düzenlenen 24/2/2014 tarihli raporda başvurucunun maluliyet oranı %19 olarak tespit edilmiştir. 12. Başvurucu, Mahkemeye sunduğu 5/6/2014 tarihli dilekçesinde ATK tarafından düzenlenen raporda iş gücü kaybı oranı %19 olarak tespit edildiğinden tazminat hesabında bu oranın dikkate alınması gerektiğini belirtmiş; aksi takdirde ATK Genel Kurulundan rapor alınmasını talep etmiştir. Mahkeme ise 1/7/2014 tarihli duruşmada, SGK Sağlık Merkezi tarafından %14 olarak belirlenen maluliyet oranına başvurucunun itiraz etmediği, - [Davada Bilirkişi Raporuna İtiraz Edilmemesi, Karşı Taraf Lehine Usuli Kazanılmış Hak Oluşturur mu](https://kayseriavukat.org.tr/bilirkisi-raporuna-itiraz-edilmemesi/): Davada Bilirkişi Raporuna İtiraz Edilmemesi, Karşı Taraf Lehine Usuli Kazanılmış Hak Oluşturur mu AYM Kararı – Özet Olaylar Başvurucular, murisleri S.Ö.nün davalı M.S.K.nın sevk ve idaresindeki araçta bulunduğu sırada meydana gelen trafik kazasında hayatını kaybetmesi üzerine sigorta şirketi ve araç işleteni aleyhine tazminat davası açmıştır. Mahkeme bilirkişi incelemesi yaptırılması yoluna gitmiş, alınan ilk bilirkişi raporunda başvurucular için ayrı ayrı destekten yoksun kalma tazminatı hesaplanmıştır. Davalı tarafın bilirkişi raporuna itiraz etmesi üzerine mahkeme, ek rapor alınmasına; söz konusu ek rapora da yapılan itiraz üzerine yeniden ek rapor alınmasına karar vermiştir. Başvurucular, üçüncü bilirkişi raporunda hesaplanan zarar miktarının Asliye Hukuk Mahkemesinin E.2010/470 sayılı dosyasında görülen davada talep ettikleri tazminat miktarını aşan kısmına ilişkin olarak yeni bir dava açmıştır. Mahkeme davayı kısmen kabul etmiş; ilk bilirkişi raporunda hesaplanan miktarlar üzerinden maddi tazminata hükmetmiş, fazlaya ilişkin maddi tazminat talebini reddetmiştir. Kararın gerekçesinde; davacı tarafça itiraz edilmeyen ilk bilirkişi raporunda hesaplanan miktarın davalı taraf lehine usuli kazanılmış hak teşkil ettiğinden ilk rapor doğrultusunda karar verilmesi gerektiği, usuli kazanılmış hakkın davacıların itiraz etmediği ilk bilirkişi raporunda belirlenen zarar miktarı dışında kalan kısmı sona erdirme işlevinin söz konusu olduğu, ek dava açılmasının da karşı taraf lehine oluşan bu hakkı sona erdirmesinin mümkün olmadığı belirtilmiştir. Anılan karar kanun yolu incelemelerinden geçerek kesinleşmiştir. İddialar Başvurucular, trafik kazasına bağlı olarak açtıkları davalarda zarar miktarının daha yüksek hesaplandığı ek bilirkişi raporunun hükme esas alınmaması ve gerçek zararlarının karşılanmaması nedenleriyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi Somut olayda mahkeme, ölen yakınlarının desteğinden yoksun kalmaları nedeniyle başvuruculara ödenmesi gereken maddi tazminat miktarının hesaplanması için bilirkişi incelemesi yaptırılması yoluna gitmiş; bu kapsamda düzenlenen ilk bilirkişi raporunda varsayıma dayanılarak hesaplama yapıldığını değerlendirmiş, ayrıca davalı tarafın da bu husustaki itirazlarını gözeterek bilirkişiden ek rapor istemiştir. Bu ek raporda başvurucuların maddi destek kaybının ilk rapordakinden daha yüksek hesaplanmasına ve tespit edilen fazlaya ilişkin bu miktarı başvurucular ek dava yoluyla talep etmesine rağmen mahkeme, başvurucuların ilk bilirkişi raporuna itiraz etmemesinin miktar yönünden karşı taraf lehine usule ilişkin kazanılmış hak oluşturduğunu kabul ederek ek bilirkişi raporunu hükme esas almamış ve bu kapsamdaki tazminat taleplerini reddetmiştir. Bu çerçevede başvurucuların uğradığı maddi zararları mahkemece uyuşmazlığın çözümü için başvurulan bilirkişi incelemesi yoluyla olgusal olarak tespit edildiği hâlde bu zararın salt usule ilişkin sebeplerle karşılanmaması, başvurucuların gerçekte maddi hukuka göre sahip oldukları haklarının bizzat yargı kararıyla ortadan kaldırılması sonucunu doğurmuş ve başvurucuları, alacaklarını tam olarak talep etme imkânından yoksun bırakmıştır. Dolayısıyla usule ilişkin bu uygulamanın başvurucuların söz konusu hakkı elde etmek amacıyla açtıkları davayı anlamsız hâle getirdiği ve bu suretle başvuruculara şahsi olarak ağır ve orantısız bir külfet yüklediği değerlendirilmiştir. Bu itibarla mahkemeye erişim hakkına yapılan müdahalenin ölçüsüz olduğu sonucuna varılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Ahmet Özgan ve Şule Özgan Başvurusu Başvuru Numarası: 2020/21347 Karar Tarihi: 21/12/2023 R.G. Tarih ve Sayı: 20/5/2024-32551 GENEL KURUL – KARAR Başkan: Zühtü ARSLAN Başkanvekilleri: Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA Üyeler: Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE Raportör: Gülbin AYNUR Başvurucular: Ahmet ÖZGAN, Şule ÖZGAN I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru; trafik kazası neticesinde meydana gelen ölümden dolayı açılan destekten yoksun kalma tazminatı davasının ilk bilirkişi raporunda hesaplanan zarar miktarına davacılar tarafından itiraz edilmemesi sebebiyle miktar yönünden karşı taraf lehine usule ilişkin kazanılmış hak oluştuğu gerekçesiyle zarar miktarının daha yüksek hesaplandığı ek bilirkişi raporunun hükme esas alınmaması suretiyle kısmen reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 30/6/2020 tarihinde yapılmıştır. 3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. 4. Komisyon başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. 5. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. 6. Birinci Bölüm, başvurunun Genel Kurul tarafından incelenmesine karar vermiştir. III. OLAY VE OLGULAR 7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 8. Başvurucuların murisi S.Ö. 28/4/2006 tarihinde davalı M.S.K.nın sevk ve idaresindeki araçta bulunduğu sırada meydana gelen trafik kazasında hayatını kaybetmiştir. 9. Başvurucular, sigorta şirketi ve araç işleteni aleyhine 27/10/2010 tarihinde Ceyhan 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde (Mahkeme) tazminat davası açmış; dava dilekçesinde araç sürücüsünün kazaya %100 kusurlu şekilde sebebiyet verdiğini, murislerinin desteğinden yoksun kaldıklarını belirterek her biri için ayrı ayrı 1.000 TL maddi ve 40.000 TL manevi tazminatın kaza tarihi olan 28/4/2006\’dan itibaren işletilecek faizle davalılardan müteselsilen tahsiline karar verilmesi talebinde bulunmuştur. 10. Mahkeme, uyuşmazlığın çözümü için bilirkişi incelemesi yaptırılması yoluna gitmiştir. Bu kapsamda aktüerya/hesap bilirkişisinden alınan 16/7/2012 tarihli ilk bilirkişi raporunda başvurucu Şule Özgan için 90.578,59 TL; başvurucu Ahmet Özgan için 13.193,27 TL destekten yoksun kalma tazminatı hesaplanmıştır. 11. Anılan bilirkişi raporunun Mahkemeye ibraz edilmesi sonrasında yapılan 7/11/2012 tarihli ilk duruşmada davalı taraf, söz konusu bilirkişi raporuna itiraz ettiğini bildirmiş; başvurucular ise rapora bir itirazda bulunmamıştır. 12. Başvurucular fazlaya ilişkin haklarını saklı tutmak suretiyle 1/10/2012 tarihinde davayı ıslah etmiş, talep ettikleri maddi tazminat miktarını 16/7/2012 tarihli bilirkişi raporunda tespit edilen zarar miktarı doğrultusunda yükseltmiştir. 13. Mahkeme 23/1/2013 tarihli duruşmada, bilinen döneme ilişkin emsal işçilerin ücret bordroları celbedilmeden hesaba gönderilerek asgari ücretin belli bir katı belirlenip varsayıma dayanılarak hesaplama yapıldığından önceki rapora ilişkin usuli kazanılmış haklar da gözetilip dosyanın daha önceden rapor tanzim eden bilirkişiye tevdi edilmesi suretiyle yeniden rapor alınmasına karar vermiştir. 14. Anılan karar üzerine düzenlenen 4/3/2013 tarihli ikinci bilirkişi raporunda başvurucu Şule Özgan için 108.957,81 TL, başvurucu Ahmet Özgan için 13.495,01 TL destekten yoksun kalma tazminatı hesaplanmıştır. 15. Söz konusu bilirkişi raporunun Mahkemeye ibraz edilmesi sonrasında yapılan 22/3/2013 tarihli duruşmada hazır bulunan başvurucular bilirkişi raporuna itirazlarının olmadığını belirtmiştir. Davalı taraf ise 15/4/2013 tarihinde verdiği itiraz dilekçesinde hesap bilirkişisinin asgari ücretin 1,3 katı oranında hesaplama yapmasının uygun olmadığını belirtmiş; 10/5/2013 tarihli duruşmada da başvurucuların murisinin de alkollü olması, alkollü olduğunu bildiği arkadaşının sevk ve idaresindeki araca binmesi, 1977 doğumlu başvurucu Şule Özgan\’ın evlenme ihtimalinin raporda düşük olarak tespit edilmesi nedeniyle zararın yeniden hesaplanmasını talep etmiştir. 16. Davalı tarafın itirazlarını da değerlendiren Mahkeme 14/5/2013 tarihli duruşmada, müteveffanın çalıştığı kurumdan celbedilen maaş bordrolarının 2006 yılına kadar olduğunun, bilirkişi tarafından 2006 yılından sonraya ilişkin ücret bordrolarının bulunmadığından bahisle yeniden - [Sigortalılık Süresinin İptal Edilmesi Nedeniyle Yaşlılık Aylığının Kesilmesi ve Aylığın Yeniden Bağlanması](https://kayseriavukat.org.tr/yaslilik-ayliginin-kesilmesi/): Yaşlılık Aylığının Kesilmesinden Sonra Aylığın Yeniden Bağlanması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2023/10-282 Karar No: 2024/39 Karar Tarihi: 31-01-2024 Özet: 24.01.2012 tarihli tahsis talebine istinaden yaşlılık aylığı almakta olan davacının 03.03.2011-31.12.2011 tarihleri arasındaki sigortalılık süresinin iptal edilmesinden sonra geri kalan 4730 prim gün sayısı itibariyle 506 sayılı Kanun\’un geçici 81 inci maddesinin (C) bendinin (be) alt bendine göre 60 yaşını doldurduğu 01.01.2017 tarihinden itibaren yaşlılık aylığına hak kazandığı, sosyal güvenlik denetmeni tarafından yapılan inceleme sırasında aylığını almaya devam ettiği ve 2012 yılında yapılmış bir tahsis talebi bulunduğu da dikkate alındığında artık yeni bir tahsis talebine gerek olmaksızın 506 sayılı Kanun\’un geçici 81 inci maddesinin (B) bendine göre bağlanan aylığın kesilmesinden sonra aynı maddenin (C) bendi kapsamında yaş şartının gerçekleştiği tarihi takip eden ay başından itibaren aylığının tekrar bağlanması gerektiği sonucuna varılmıştır. Bu nedenle davacının 01.01.2017 tarihinden itibaren yaşlılık aylığına hak kazandığı gözetilerek davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken reddi doğru olmamıştır. Varılan bu sonuç ise usul ekonomisinin gereği olduğu gibi sosyal koruma, dayanışma, sosyal denkleştirme ve zorunluluk ilkelerine dayanan sosyal sigortaların yanı sıra bireyin onuru ile kişiliğinin geliştirilmesi için kaçınılmaz ekonomik, sosyal ve kültürel ihtiyaçlarının karşılanmasını esas alan sosyal güvenlik hukukunun ilkelerine, ayrıca bu tür davaların kamusal yapısına uygundur. Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun kararları da aynı yöndedir. Hâl böyle olunca Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki hükümde direnilmesi doğru olmamıştır. (2709 s. K. m. 60) (506 s. K. m. 60, 62, Geç. m. 81) (5510 s. K. m. 28, Geç. m. 1) (YHGK 28.09.2011 T. 2011/10-475 E. 2011/560 K.) Taraflar arasındaki Kurum işleminin iptali ve tespit davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalı … vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılıp düzeltilerek yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 10. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Dava Davacı vekili; yurt dışına gitmeden önce Türkiye’de çalışması bulunan müvekkiline Fransa’da geçen bir kısım hizmetlerini borçlanmasını takiben 01.02.2012 tarihinden itibaren yaşlılık aylığı bağlandığını, ancak davalı Kurum tarafından son dönem hizmetlerinden bir kısmının iptal edilmesi üzerine 24.02.2019 tarihinde yaşlılık aylığının başlangıçtan itibaren kesilerek 01.02.2012-24.02.2019 tarihleri arasında ödenen aylıklar sebebiyle 119.747,98 TL yersiz ödeme borcu çıkarıldığını, müvekkilinin iptal edilen hizmetlerinin dışında 1977 yılında 40 gün ve yurt dışı borçlanması karşılığı 4721 gün prim ödeme gün sayının bulunduğunu, 01.01.1957 doğumlu müvekkilinin 01.01.2017 tarihinde 60 yaşını doldurması nedeniyle 506 sayılı Kanun’un geçici 81/C-b maddesi gereğince 15 yıl sigortalılık süresi ve 3600 gün prim ödeme gün sayısı da bulunduğundan 01.01.2017 tarihinden itibaren yaşlılık aylığına hak kazandığını, 21.03.2019 tarihinde Kuruma başvurarak iptal edilen yaşlılık aylıklarının 01.02.2017 tarihinden itibaren başlatılmasını talep ettiğini ancak Kurum tarafından cevap verilmeyerek başvurusunun reddedildiğini ileri sürerek yaşlılık aylığının iptaline ilişkin Kurum işleminin iptaline, müvekkilinin 60 yaş, 15 yıl sigortalılık süresi ve 3600 prim ödeme gün sayısının mevcut olması nedeniyle yaşlılık aylığına hak kazandığının tespiti ile 01.02.2017 tarihinden itibaren aylık bağlanmasına karar verilmesini talep etmiştir. II. Cevap Davalı … (Kurum/SGK) vekili; davacının yurt dışında olduğu sürelerle sigortalı bildirilen sürelerin çakıştığı tespit edildiğinden fiilen çalışma yapmadığının anlaşıldığını, Kurum işlemlerinin usul ve yasaya uygun olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. III. İlk Derece Mahkemesi Kararı İlk Derece Mahkemesinin 14.01.2020 tarihli ve 2019/168 Esas, 2020/7 Karar sayılı kararı ile; aylığının kesilmesinden sonraki tahsis talebini takip eden aybaşından itibaren davacıya yeniden aylık bağlanmış ise de aylığın iptal edilebileceği ihtimali ile kendisine aylık bağlanan kişiden yeniden başvuru yapmasının beklenemeyeceği, bu nedenle 24.01.2012 tarihli tahsis talebinin geçerli olduğunun kabulü ile aylığının iptalinden sonra yeniden talep şartı aranmaksızın önceki talebine değer verilerek 60 yaşını doldurduğu tarihi takiben aylık bağlanması gerektiği gerekçesiyle davanın kabulüne, davacının 506 sayılı Kanun’un geçici 81/C maddesi gereğince 01.02.2017 tarihinden itibaren yaşlılık aylığına hak kazandığının tespitine karar verilmiştir. IV. İstinaf A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı Kurum vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 04.11.2021 tarihli ve 2020/807 Esas, 2021/1817 Karar sayılı kararı ile; 506 sayılı Kanun’un 60 ıncı maddesinin (H) fıkrasında ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 28 inci maddesinin dokuzuncu fıkrasında sigortalının yazılı istekte bulunması hâlinde yaşlılık aylığı bağlanabileceğinin düzenlendiği, somut olayda davacının sahte sigortalılık nedeniyle aylığının iptalinden sonra ilk tahsis talep tarihinin 13.02.2019 olduğu, bu tarihi takip eden aybaşından itibaren kendisine yaşlılık aylığı bağlandığı, daha öncesinde tahsis talebi bulunmadığı gerekçesiyle davalı Kurum vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesi kararı kaldırılıp düzeltilerek yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın reddine karar verilmiştir. V. Bozma ve Bozmadan Sonraki Yargılama Süreci A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; \”…Davacıya, 24.01.2012 tahsis talebine istinaden 01.02.2012 tarihinden itibaren 506 sayılı yasa kapsamında 5000 prim ödeme gün sayısı üzerinden yaşlılık aylığı bağlandığı, 15.02.2018 tarihli denetmen raporuyla 03.03.2011 – 30.11.2011 tarihleri arasındaki 269 gün çalışmasının fiili ve gerçek olmadığının tespiti üzerine, prim ödeme gün sayısı 5000’in altına düşmesi sebebiyle iptal edilerek tahsis talebi itibariyle tahsis koşullarını kaybeden davacının yaşlılık aylığı bağlandığı tarihten itibaren kesilerek ödenen aylıkların yersiz ödeme adı borç tahakkuk ettirildiği anlaşılmıştır. Davacının 01.01.1957 doğumlu olup 60 yaşını 01.01.2017 tarihinde doldurduğu, ilk sigortalılık tarihinin 1977 tarihi olduğu ve 15 yıl şartını fazlasıyla karşıladığı, iptal edilen sigortalılık düşüldükten sonra 4731 gün hizmetinin bulunduğu, davacıya aylık ödenmeye devam edildiği dönemde tahsis talebinde bulunmasının beklenemeyeceği, 24.01.2012 tarihli tahsis talebinin de geçerli olduğu gözetildiğinde, 506 sayılı yasanın Ge. 81/C kapsamında aylık koşullarının sağladığı 01.01.2017 tarihinden itibaren yaşlılık aylığına hak kazandığı, davanın kabulü yerine tahsis talebi bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi isabetsizdir. O halde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 11. Hukuk Dairesinin istinaf başvurusunun - [Türk Patent ve Marka Kurumu Kararlarından Zarar Gören Kişilerin Tazminat Davası Açması](https://kayseriavukat.org.tr/turk-patent-ve-marka-kurumu-tazminat-davasi/): Türk Patent ve Marka Kurumu Kararlarından Kaynaklanan Zararlar Nedeniyle Tazminat Davası Açılması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2023/11-387 Karar No: 2024/78 Karar Tarihi: 07-02-2024 Özet: Dava konusu olan ve marka başvuru işlemleri neticesinde davalı Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından gerçekleştirilen iş ve işlemlerin 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu\’nun 156 ncı maddesi ile 556 sayılı KHK\’nın 71 inci maddesi kapsamında olması sebebiyle işbu davanın ihtisas mahkemesi olarak belirlenen ve adli yargı düzeninde yer alan Ankara Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesinde görülmesi gerektir. (2577 s. K. m. 2, 15) (6769 s. K. m. 2, 156) (6100 s. K. m. 114, 115) (556 s. KHK m. 47, 53, 71) Taraflar arasındaki maddi ve manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın usulden reddine karar verilmiştir. Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı, davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, İlk Derece Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Dava Davacı vekili; müvekkilinin kendi oluşturduğu “…” ibareli marka ile kozmetik ürün satışı faaliyetinde bulunduğunu, bu ürünlerin satışı için dava dışı Gizli Bahçe Kozmetik San. Ltd. Şti. (dava dışı şirket) ile 21.04.2006 tarihli tek satıcılık sözleşmesi imzalandığını, sonrasında dava dışı şirket tarafından 2006/19861 sayılı ve “…” ibareli marka başvurusunda bulunulduğunu, müvekkilince bu başvuruya 06.07.2006 tarihinde itiraz edildiğini, ancak itirazın reddine karar verilerek belirtilen markanın tescil edildiğini, öte yandan müvekkilinin 2006/32989 sayılı “…” ibareli marka başvurusunun Yeniden İnceleme ve Değerlendirme Kurulu (YİDK) kararıyla reddedildiğini, dava dışı şirketin 2007/31676 sayılı marka başvurusunun da tescil edildiğini, müvekkilinin 2008/44683 sayılı marka başvurusunun da dava dışı şirketin yukarıda anılan iki markası gerekçe gösterilerek reddedildiğini, bu karara karşı müvekkilince yapılan itirazın 2006/32989 sayılı marka hakkında müddet kaydı konulduğu gerekçesiyle davalı Türk Patent ve Marka Kurumu’nun YİDK kararıyla reddedildiğini, müvekkilince yapılan bu itirazlardan sonuç alınamaması üzerine ilgili Bakanlıklar nezdinde yapmış olduğu şikayetlere istinaden hazırlanan raporlarda müvekkilinin haklılığının ortaya konulduğunu, müvekkilince açılan marka hükümsüzlüğü ve marka hakkına tecavüzün önlenmesi davasının reddedildiğini, bu sırada müvekkili ile dava dışı şirket temsilcileri arasında yapılan protokoldeki imzalardan birinin sahteliği sebebiyle gerçekleştirilen suç duyurusu neticesinde yapılan ceza yargılaması ile dava dışı şirket temsilcisinin özel belgede sahtecilik suçundan mahkum edildiğini, kesinleşen bu karar sonrasında Ankara 4. Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesine başvuru yapılarak yargılamanın yenilenmesi talebinde bulunulduğunu, bu talebin kabulü neticesinde aynı dosya üzerinden verilen ek karar ile önceki kararın iptali ile 2006/19861 sayılı markanın hükümsüzlüğüne karar verildiğini, bu karar üzerine müvekkilince 25.06.2018 tarihinde marka tescilinin yapılması ve zararlarının ödenmesi için tekrardan davalı Türk Patent ve Marka Kurumu’na başvurulduğunu, davalı Kurumca verilen 12.09.2018 tarihli cevapta dava dışı şirketin ikinci marka başvurusunun yapıldığını belirtilerek müvekkilinin taleplerinin reddedildiğini, davalı Kurumun dava dışı şirketin ilk marka başvurusu hakkında açılan davanın devamı süresince ikinci marka başvurusunu askıda bekletmeyip tescil etmesinin ağır hizmet kusuru olduğunu, dava konusu edilen markanın dava dışı şirket tarafından tescil edilmesi nedeniyle müvekkilinin aynı marka konusu ürünleri satışının 2006 yılından bu yana yapılamadığı gibi yapılan satış ve anlaşmaların da iptal edildiğini, bu sebeple müvekkilinin maddi ve manevi zarara uğradığını, bu zarardan davalı Kurumun sorumlu olduğunu ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 7.000.000,00 TL maddi, 3.000.000,00 TL manevi tazminatın 25.06.2018 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. II. Cevap Davalı Türk Patent ve Marka Kurumu vekili; görev itirazında bulunarak müvekkili hakkında açılan soruşturmaların sonuçsuz kaldığını, davacının hak arama hürriyetini kötüye kullandığını, marka başvurusunun reddedilmesi sebebiyle müvekkili aleyhine dava açılamayacağını, müvekkilinin mevzuata aykırı işleminin bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. III. İlk Derece Mahkemesi Kararı Ankara 3. Fikri ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin 28.05.2020 tarihli ve 2020/52 Esas, 2020/144 Karar sayılı kararı ile; Ankara 10. İdare Mahkemesinin 16.12.2019 tarihli ve 2018/2255 Esas, 2019/2473 Karar sayılı kararı ile davanın 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu\’nun (2577 sayılı Kanun) 15/1-a maddesi hükmü uyarınca görev yönünden reddine karar verildiği, verilen kararın 22.02.2020 tarihinde kesinleştiği, davacının davalı Türk Patent ve Marka Kurumu’nun dava dışı şirket adına dava konusu markayı tescil etmesinin ağır hizmet kusuru olduğu iddiasıyla iş bu davayı açtığı, idarenin hangi tür eylem ve işlemlerinin kusur veya ağır kusur teşkil ettiğinin değerlendirilmesinin idari yargının görevi alanında olduğu, dava konusu uyuşmazlığın 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu\’nun 156 ncı maddesi kapsamında kabul edilemeyeceği gerekçesiyle davanın yargı yolunun caiz olmaması nedeni ile dava şartı yokluğundan usulden reddine, taraflardan birinin istemi üzerine ilk görevsizlik kararını veren yargı merciine ait dava dosyası ile birlikte uyuşmazlık mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir. IV. İstinaf A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 20. Hukuk Dairesinin 01.10.2020 tarihli ve 2020/949 Esas, 2020/793 Karar sayılı kararı ile; 556 sayılı Markaların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin (556 sayılı KHK) 47 ile 53 üncü maddeleri arasında davalı Türk Patent ve Marka Kurumu kararlarına itiraz yolunun düzenlendiği, 5000 sayılı Patent ve Marka Vekilliği ile Bazı Düzenlemeler Hakkında Kanun’da (5000 sayılı Kanun) açıklandığı üzere ihtisas mahkemelerinin görevinin başlayabilmesi için hem 556 sayılı KHK, hem de 5000 sayılı Kanun\’da belirtilen zorunlu başvuru yollarının tamamlanarak bir YİDK kararı tesis ettirilmesinin şart olduğu, adli yargının sadece YİDK kararının iptaline ilişkin davada görevli olduğu, davalının özel hukuk tüzel kişisi olmaması ve davanın hizmet kusurundan kaynaklanması nedeniyle bu davada adli yargının görevli bulunmadığı gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. V. Bozma ve Bozmadan Sonraki Yargılama Süreci A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; \”…Dava, davalı Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından dava dışı şirket adına dava konusu markanın tescil edilmesinden kaynaklanan ağır kusur iddiasına dayalı maddi ve manevi tazminat talebine ilişkindir. 22/12/2016 tarihli ve 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu\’nun “Görevli ve yetkili mahkeme” başlıklı 156/2 maddesinin ikinci - [Asıl İşveren ile Alt İşveren Arasındaki Muvazaalı İşlemin Tespitine ilişkin Rapora Karşı Dava Açılması](https://kayseriavukat.org.tr/muvazaali-islemin-tespiti/): Asıl İşveren ile Alt İşveren Arasındaki Muvazaalı İşlemin Tespitine ilişkin Raporun İptali Amacıyla Dava Açılması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2023/9-311 Karar No: 2024/69 Karar Tarihi: 07-02-2024 Özet: Anayasa Mahkemesi “…Yargıtay tarafından hukuka uygun olmayan derece mahkemesi kararlarının bozulması halinde, dava dosyasıyla ilgili olarak araştırılması gereken başka bir husus kalmadığı ve delillerin tamamlandığı anlaşıldığında davanın esasına yönelik olarak kesin olarak karar verilmesi, yargılama sürecini hızlandırma amacına yöneliktir. Kanunla getirilen söz konusu kuralın uygulanmasının tek başına adil yargılanma hakkını ihlal ettiğinden söz edilemez. Yargıtay tarafından işin esasına girilerek kesin olarak nihai karar verilmesi hukuka aykırı ve keyfi bir uygulama niteliğinde de değildir…” gerekçesiyle Yargıtay tarafından işin esasına girilerek kesin olarak nihai karar verilmesinin adil yargılanma hakkını ihlal etmediği sonucuna ulaşılmıştır. Bu itibarla, Yargıtay Özel Daire kararının kesinliğinden maksadın mahkemece bu karara karşı direnilemeyeceği olduğunun kabulü gerekir. Açıklanan nedenlerle iş müfettişi tarafından yapılan muvazaanın tespitine ilişkin raporun iptali istemiyle açılan eldeki davada 4857 sayılı İş Kanunu\’nun 3 üncü maddesinin ikinci fıkrası uyarınca Yargıtay Özel Dairesi tarafından verilen karar kesin olduğundan kesin nitelikteki bozma kararına direnilmesine yasal olarak olanak bulunmadığı ve uyulması gerektiği halde mahkemece önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. (4857 s. K. m. 3) (6356 s. K. m. 5, 15, 41, 43) (2822 s. K. m. 15) (ANY. MAH. 08.04.2015 T. 2013/1015 E.)  (YHGK 13.03.1985 T. 1984/9-834 E. 1985/201 K.) (YHGK 18.01.2017 T. 2016/22-2086 E. 2017/113 K.) Taraflar arasındaki iş müfettiş raporunun iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince asıl ve birleşen davaların reddine karar verilmiştir. Kararın asıl ve birleşen davada davacılar vekilleri tarafından istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince davacılar vekillerinin istinaf başvurularının esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı asıl ve birleşen davada davacılar vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, İlk Derece Mahkemesince bozma kararına uyularak asıl ve birleşen davaların reddine karar verilmiştir. İlk Derece Mahkemesinin bozmaya uyarak verdiği karar asıl ve birleşen davada davacılar vekillerinin temyizi üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonucu tekrar bozulmuş, İlk Derece Mahkemesince direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı taraf vekilleri tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan inceleme sonucunda, temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hakimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Asıl Dava 1. Davacı …. (… A.Ş.) vekili; davalı … müfettişlerince müvekkilinin faaliyet gösterdiği işyerinde yapılan denetleme ve inceleme sonucunda müvekkili ile yardımcı faaliyetler alanında alt işveren olarak faaliyet gösteren … Onarım Demir Çelik Tahmil Tahliye Taah. San. ve Tic. Ltd. Şti. (…Tic. Ltd. Şti.) arasındaki asıl işveren-alt işveren ilişkisinin muvazaaya dayandığı yönünde tespit yapıldığını, ancak alt işverene yardımcı işlerin verildiğini, bu nedenle iş müfettişi raporunun gerçeği yansıtmadığını ileri sürerek 07.09.2016 tarihli ve … sayılı yazı ile müvekkiline tebliğ edilen muvazaa tespitine ilişkin müfettiş raporunun iptaline karar verilmesini talep etmiştir. 2. Davalılar vekili; müfettiş raporundaki tespitlerin doğru olduğunu, muvazaalı yapılan sözleşmelerin işyeri uygulaması haline geldiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. II. Birleşen Dava 1. Davacı … Tic. Ltd. Şti. vekili; müvekkili şirketin muvazaa tespiti yapılan işyerinde tahmil, tahliye, bakım ve onarım işlerini yaptığını, demir, çelik ve mamullerinin üretiminin yapıldığı işyerinde üretime dahil olmayan makine bakım, onarım işleri ile üretilmiş mamullerin tahmil ve tahliye işlerini bir başka deyişle yardımcı işlerin müvekkili şirket işçileri tarafından yapıldığını, müvekkili şirketin ayrı ve bağımsız bir ticari işletme olarak faaliyet gösterdiğini, müfettiş raporunda çalışanların hangi haklarının kısıtlandığı ya da ortadan kaldırıldığının, hangi işin asıl iş, hangi işin yardımcı iş olduğunun belirtilmediğini, müvekkili şirket işçilerinin yardımcı işlerde çalıştığını ileri sürerek 07.09.2016 tarihli ve 76020743-667-37942 sayılı yazı ile müvekkiline tebliğ edilen muvazaanın tespitine ilişkin müfettiş raporunun iptaline karar verilmesini talep etmiştir. 2. Davalılar vekili; müfettiş raporundaki tespitlerin doğru olduğunu, muvazaalı yapılan sözleşmelerin işyeri uygulaması haline geldiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. III. İlk Derece Mahkemesinin Birinci Kararı İlk Derece Mahkemesinin 18.06.2019 tarihli ve 2016/648 Esas, 2019/305 Karar sayılı kararı ile; dosya kapsamına göre alt işverenin asıl işverenden bağımsız kendi organizasyonunun bulunmadığı, alt işveren işçilerine emir ve talimatların asıl işveren yetkilileri tarafından verildiği, asıl işveren ve alt işveren işçilerinin aynı alanda ve işte aynı iş tanımı ile çalıştığı, alt işveren işçilerinden nitelikli olanların ihale dönemi bitiminde asıl işveren bünyesinde işe alındığı hususları dikkate alındığında asıl ve birleşen davada davacılar arasındaki ilişkinin muvazaaya dayandığı gerekçesiyle asıl ve birleşen davaların reddine karar verilmiştir. IV. İstinaf A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde asıl ve birleşen davada davacılar vekilleri istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 02.07.2020 tarihli ve 2019/2357 Esas, 2020/618 Karar sayılı kararı ile; İlk Derece Mahkemesinin vakıa ve hukuki değerlendirmesi bakımından usul ve yasaya aykırı bir durum bulunmadığı gerekçesiyle asıl ve birleşen davada davacılar vekillerinin istinaf başvurularının esastan reddine karar verilmiştir. V. Bozma ve Bozmadan Sonraki Yargılama Süreci A. Birinci Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde asıl ve birleşen davada davacılar vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 23.11.2020 tarihli ve 2020/6466 Esas, 2020/16298 Karar sayılı kararı ile; asıl ve birleşen davada davacılar vekillerinin sair temyiz itirazlarının reddine karar verildikten sonra \”… Somut olayda, öncelikle alt iş verene verilen işin asıl- yardımcı iş olup olmadığı konusunda bir tespit yapılmadan, alt iş veren işçilerinin asıl iş veren işçileri ile aynı ortamda çalıştığından bahisle asıl işveren alt işveren ilişkisinin geçerli kurulmadığı ya da muvazaaya dayandığının kabulü doğru görülmemiştir. Zira verilen işin yardımcı iş olması halinde asıl işveren ve alt iş veren işçilerinin aynı ortamda çalışmasına yasal bir engel bulunmamaktadır. Eksik inceleme ile karar verilmesi hatalı olup kararın bu nedenle bozulması gerekmiştir…\” gerekçesiyle karar bozulmuştur. B. İlk Derece Mahkemesince Birinci Bozma Kararına Uyularak Verilen Karar İlk Derece Mahkemesinin 23.12.2021 tarihli ve 2021/9 Esas, 2021/506 Karar sayılı kararı ile; bozma kararına uyulmasına karar verildikten sonra ilk karardaki gerekçeye ilaveten davacı … Tic. Ltd. Şti. işçilerinin yaptıkları işlerin üretim akışında yer alması ve asıl iş niteliğinde olması, … Tic. Ltd. Şti. işçilerinin yaptığı işler olmadan üretimin devam etmesinin mümkün olmaması karşısında davacılar arasındaki ilişkinin muvazaalı olduğu gerekçesiyle asıl ve birleşen davaların reddine karar verilmiştir. C. İkinci Bozma Kararı 1. İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararı - [Asgari Alım Taahhüdüne Uyulmaması Halinde Ceza Koşulu (Cezai Şart) Talep Edilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/asgari-alim-taahhudune-uyulmamasi/): Asgari Alım Taahhüdüne Uyulmaması Nedeniyle Ceza Koşulu Talep Edilmesi Asgari Alım Taahhüdü ve Ceza Koşulu (Cezai Şart): Taraflarca imzalanan sözleşme ve protokolün ilgili maddeleri karşısında sözleşme süresince davalının yıllık taahhüdüne uygun alım yapmamasına rağmen ihtirazi kayıt ileri sürülmeden ürün verilerek sözleşmenin devam ettirilmesinin artık ceza koşulunun talep edilemeyeceği hususunda davalıda haklı güven oluşturmayacağı aşikardır. Bu itibarla davalı şirketten asgari alım taahhüdüne uyulmamasından dolayı ceza koşulu talep edebileceğinden, bölge adliye mahkemesince bu hususlar dikkate alınarak varılacak uygun sonuç çerçevesinde bir karar verilmesi gerekir. (6100 s. K. m. 355, 369, 371) (6098 s. K. m. 125, 179, 182) (4721 s. K. m. 2) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2023/11-503 Karar No: 2024/99 Karar Tarihi: 14-02-2024 Taraflar arasındaki teminat mektubunun iadesi ve cezai şart alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince asıl davanın konusuz kalması nedeniyle karar verilmesine yer olmadığına, birleşen davada cezai şart talebinin reddine karar verilmiştir. Kararın asıl davada davalı-birleşen davada davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince, birleşen davada davacı vekilinin istinaf başvurusunun kısmen kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle birleşen davada cezai şart talebinin kısmen kabulüne karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı asıl ve birleşen davada taraf vekillerince temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda birleşen dava bakımından karar bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından birleşen davada Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı birleşen davada davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Asıl Dava 1. Davacı vekili; müvekkili ile davalı arasında 02.05.2011 tarihinde beş yıl süreli akaryakıt bayilik sözleşmesi imzalandığını, sözleşme gereğince 04.05.2011 ilâ 04.05.2012 tarihleri arasında geçerli olan ve her sene süresi uzatılan 100.000,00 TL’lik süreli teminat mektubu verildiğini, müvekkilinin sözleşme ile satmayı taahhüt ettiği ürünlerden hedefleri gerçekleştiremediğinden bahisle davalının ihtarname keşide ederek cezai şart talep ettiğini, davalının bu ihtarnamesinin dürüstlük kuralına aykırı olduğunu, zira bu ihtarnameden sonra da davalı şirketin mal tedarik etmeye devam ettiğini, ayrıca müvekkilinin davalıya hiçbir borcunun bulunmadığını ileri sürerek müvekkilinin davalı şirkete borçlu olmadığının tespitine ve teminat mektubunun paraya çevrilmesinin ihtiyati tedbir ile önlenmesine karar verilmesini talep etmiştir. 2. Davalı vekili; müvekkili ile davacı arasında akaryakıt bayilik sözleşmesi imzalandığını ve bu sözleşmeye dayalı olarak davacının 100.000,00 TL’lik teminat vermeyi kabul ettiğini, davacının ayrıca bu sözleşmeye ek olarak 02.05.2011 tarihli satış taahhütnamesi imzaladığını, davacının taahhüdüne aykırı davrandığını, bu nedenle 123.360 USD cezai şart borcu bulunduğunu ileri sürerek davanın reddini savunmuştur. II. Birleşen Dava 1. Davacı vekili; müvekkili ile davalı şirket arasında 02.05.2011 tarihli akaryakıt bayilik sözleşmesi imzalandığını ve ayrıca davalı tarafından bu sözleşmeye ek olarak 02.05.2011 tarihli satış taahhütnamesi verildiğini, diğer davalının bu sözleşmeyi kefil olarak imzaladığını, davalılar tarafından taahhütlerin yerine getirilemediği durumda cezai şart ödeyeceğinin kabul edildiğini, davalı şirketin eksik ürün alması ve dolayısıyla taahhüdüne aykırı davranması nedeniyle 123.360 USD cezai şart borcu bulunduğunu, ayrıca müvekkilinin davalı şirketten 20.180,79 TL cari hesap alacağı olduğunu ileri sürerek cezai şart borcundan şimdilik 10.000 USD’nin fiili ödeme tarihindeki kur üzerinden TL karşılığının ve 20.180,79 TL cari hesap alacağının ticari avans faiziyle birlikte davalılardan müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiş, yargılama sırasında cezai şart talebini 36.060 USD olarak ıslah etmiştir. 2. Davalı vekili; önceki yıllara ilişkin olarak ihtirazi kayıt ileri sürülmediğinden eksik alım nedeniyle cezai şart talep edilemeyeceğini, davacının cezai şart talebinin dürüstlük kuralına aykırı olduğunu, zira davacı şirketin her dönem sonunda tekrar mal tedarik etmeye devam ettiğini ileri sürerek davanın reddini savunmuştur. III. İlk Derece Mahkemesi Kararı İlk Derece Mahkemesinin 06.03.2018 tarihli ve 2016/487 Esas, 2018/195 Karar sayılı kararı ile; asıl dava açıldıktan sonra davacı tarafça davalıya 04.08.2016 tarihinde 20.180,79 TL cari hesap alacağının ve vade farkı faturası tutarı 19.866,31 TL olmak üzere toplam 40.000,00 TL ödeme yapıldığı, davalı tarafından da teminat mektubunun iade edildiği, böylece asıl davanın ve birleşen davadaki cari hesap alacağı talebinin konusuz kaldığı, birleşen davada davalı tarafından yapılan ödemenin davacı tarafından ihtirazi kayıt konulmadan kabul edildiği, para alındıktan sonra asıl davaya konu teminat mektubunun iade edildiği, ayrıca davacının ticari defter ve kayıtlarındaki davalı hesaplarının sıfırlandığı, dolayısıyla cezai şart alacağından vazgeçildiği gerekçesiyle asıl dava konusuz kaldığından esas hakkında karar verilmesine yer olmadığına, birleşen davada cari hesap alacağı talebi konusuz kaldığından esas hakkında karar verilmesine yer olmadığına, cezai şart talebi yönünden davanın reddine karar verilmiştir. IV. İstinaf A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde asıl davada davalı-birleşen davada davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 21.05.2020 tarihli ve 2018/1626 Esas, 2020/523 Karar sayılı kararı ile; asıl davanın ve birleşen davadaki cari hesap alacağı talebinin konusuz kaldığı, birleşen davada cezai şart talebinin sadece son yıla ilişkin olarak kabul edilebileceği, zira önceki yıllara ilişkin olarak mal teslimi yapılırken ihtirazi kayıt ileri sürüldüğünün ispatlanamadığı, fesih tarihine kadar ihtirazi kayıt ileri sürülmeden mal ifaya devam edilmiş olması nedeniyle artık cezai şartın istenmeyeceğine dair davalıda haklı bir güvenin oluşturulduğu gerekçesiyle istinaf başvurusunun kısmen kabulüne, ilk derece mahkemesinin kararının kaldırılmasına, asıl davada ve birleşen davada cari hesap alacağı talebinin konusu kalmaması nedeniyle karar verilmesine yer olmadığına, birleşen davada cezai şart talebinin kısmen kabulü ile 14.220 USD cezai şartın dava tarihinden itibaren 3095 sayılı Kanun’un 4.a maddesi gereğince kamu bankalarınca 1 yıllık vadeli USD mevduata işletilecek en yüksek oranda faiz işletilerek davalılardan müteselsilen tahsiline karar verilmiştir. V. Bozma ve Bozmadan Sonraki Yargılama Süreci A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde asıl ve birleşen davalarda taraf vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; “…1- İlk Derece Mahkemesince verilen karara yönelik olarak yapılan istinaf başvurusu üzerine 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 355 vd. maddeleri kapsamında yöntemince yapılan inceleme sonucunda Bölge Adliye Mahkemesince esastan verilen nihai kararda, dosya kapsamına göre saptanan somut uyuşmazlık bakımından uygulanması gereken hukuk kurallarına aykırı bir yön olmadığı gibi HMK’nın 369/1. ve 371. maddelerinin uygulanmasını gerektirici nedenlerin de bulunmamasına göre davacı/birleşen davada davalı vekilinin asıl davaya ve birleşen davaya yönelik tüm temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir. 2- Asıl dava, - [İnternet Dolandırıcılığı Yoluyla Banka Hesabının Boşaltılması Halinde Bankanın Hukuki Sorumluluğu](https://kayseriavukat.org.tr/banka-hesabinin-bosaltilmasi/): İnternet Dolandırıcılığı Yoluyla Banka Hesabının Boşaltılması Halinde Bankanın Sorumluluğu İnternet Dolandırıcılığı Yoluyla Banka Hesabının Boşaltılması: İnternet bankacılığında, banka müşterilerinin nakit çekme dışında hemen hemen bütün bankacılık işlemleri internet üzerinden gerçekleştirilebilmektedir. Dolayısıyla internet bankacılığı, hesap açma veya farklı hesaplara para transfer etme gibi bankacılık işlemlerinin internet üzerinden yapıldığı dağıtım kanalı anlamına gelmektedir. Diğer bir ifadeyle, bankaların sanal ortamda kurdukları, para çekme dışında bireysel ve ticari tüm bankacılık işlemlerinin yapılabildiği, şube dışı bankacılık hizmetlerinin sunulduğu, elektronik bankacılığın gelişiminin bir uzantısı olarak alternatif bir dağıtım kanalıdır. Bu dağıtım kanalında bankacılık hizmetleri, bankanın web sitesi veya mobil uygulaması aracılığıyla müşteriye sunulmaktadır. Hesap sahibine ait müşteri numarası, parola ve şifre gibi verilerin web sitesi veya mobil uygulamada bulunan ilgili alana girilmesi suretiyle bankacılık işlemleri gerçekleştirilebilmektedir. Girilen bilgiler, banka tarafından sistemde saklanan kişisel bilgilerle öncelikle karşılaştırılmakta, işlemin yetkili kişi tarafından yapılıp yapılmadığı kontrol edilerek hesaba erişim sağlanabilmektedir. Diğer bir ifadeyle bankanın web sitesi veya mobil uygulamasında istenilen kişisel bilgileri ve şifreyi doğru olarak giren kimse, hesap sahibi olarak kabul edilerek yaptığı işlemlere izin verilmektedir. Ancak internet, herkese açık elektronik bir ortam olduğu için hesap sahibinin kişisel bilgilerini ele geçiren kişiler, bunları internet bankacılığında kullanarak hukuka aykırı bir takım usulsüz işlemler yapmaktadır. Nitekim internet bankacılığında karşılaşılan en önemli sorun, hesap sahibine ait kişisel verilerin hukuka aykırı şekilde internet bankacılığında kullanılarak bankalardaki hesapların boşaltılarak veya kredi çekilerek paranın üçüncü kişilerin hesabına aktarılması işlemidir. Kötü niyetli üçüncü kişilerce hesap sahibinin şifre, parola, müşteri numarası ve kullanıcı kodu gibi kişisel bilgileri ile güvenlik sisteminin son halkasını oluşturan tek kullanımlık onay şifresi hukuka aykırı şekilde ele geçirildikten sonra internet bankacılığında kullanılarak, hesap sahibinin bankadaki mevduatı üçüncü kişilerin hesabına aktarılarak haksız çıkar (menfaat) elde edilmektedir. Hukuka aykırı bu durumdan sonradan haberdar olan hesap sahibi ise uğradığı zararın giderilmesi amacıyla bankaya karşı dava açmaktadır. Bu nedenle bankanın hesap sahibine karşı hukuki sorumluluğunun esaslarının belirlenmesi gerekmektedir. Banka Hesabının Boşaltılması Nedeniyle Oluşan Zararın Tazmin Edilmesi A. Bankanın Hukuki Sorumluluğu Geniş anlamıyla borç ilişkisi, taraflar arasındaki çeşitli borçların kaynağını oluşturan hukuki ilişkiyi ifade etmektedir. Bu hukuki ilişkiden aslî ve yan edim yükümlülükleri doğduğu gibi genel davranış yükümlülükleri de doğmaktadır. Banka ile hesap sahibi arasında bir sözleşme ilişkisi kurulduğu için sözleşmedeki aslî ve yan edim edimlerle ilgili tarafların sorumlulukları, sözleşme kapsamına göre belirlenecektir. Sözleşmeden kaynaklanan muhtemel uyuşmazlıklara sözleşme içi sorumluluk kuralları uygulanarak çözüm bulunacaktır. Eğer söz konusu uyuşmazlıklar, sözleşmenin yan yükümlülüğü niteliğinde ise 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 2/1. maddesinden kaynaklan bir borcun ihlali söz konusu olacaktır. Bu nedenle söz konusu uyuşmazlık, sözleşmeden doğan sorumluluk kapsamında çözüme kavuşturulacaktır. Zira bir güven kurumu olan bankalarla ilişkiye giren kişilerin güveninin korunması hususu, esas itibariyle TMK md.2’de ifade edilen dürüstlük kuralından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla banka ile müşteri arasındaki güven ilişkisini sadece taraflar arasındaki sözleşme müzakeresine indirgemek doğru bir yaklaşım olmayacaktır. Güven ilişkisi, banka ile hesap sahibi arasında kurulan iş ilişkilerinin tamamında koruyucu bir rol oynayacaktır. Bankalara münhasır bu şekilde geniş bir sorumluluğun öngörülmesinin temel nedeni, işletme konusunun özel niteliğinden ve güven kurumu olarak kabul edilmelerinden kaynaklanmaktadır. Bankaların, sözleşmeden doğan veya bu kapsamda değerlendirilen borçlarını hiç ya da gereği gibi yerine getirmemelerinin olağan sonucu, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 112. ve 114. maddeleri uyarınca borca aykırılıktan sorumlu tutulmalarıdır. Sorumluluğun ölçüsü belirlenirken, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 18/2. maddesinde düzenlenen genel kural niteliğindeki “basiretli tacir ilkesi”, kanunun ifadesiyle “basiretli bir iş adamı gibi hareket etme” hususu da göz önünde bulundurulmalıdır. Bu durumda borçlu banka tacir olduğu için hâkim sorumluluğu daha ağır olarak değerlendirecektir. Banka ile hesap sahibi arasında ortaya çıkan uyuşmazlıklarda tarafların hak ve yükümlülükleri belirlenirken yararlanılacak bir diğer kaynak ise emredici hükümler ile sözleşme hükümlerinden sonra boşluk doldurucu ve yorumlayıcı nitelikteki hükümlerdir. Bankacılık ticari örf ve âdetleri, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu gereği bankaların sorumluluğunun belirlenmesinde yararlanılan ikinci kaynak olacaktır. Bankaların taraf oluşturduğu sözleşmelerde ticari örf ve adetler, bankacılık gelenekleri anlamına gelmektedir. Ancak tarafların Özel Hukuk’taki sözleşme özgürlüğü prensibinden yararlanarak kanunlardaki boşluk doldurucu-tamamlayıcı ya da yorumlayıcı kurallar ile örf ve âdet kurallarının aksini kararlaştırarak sorumluluklarını arttırmaları ya da azaltmaları mümkündür. B. Bankanın Hukuki Sorumluluğunun Koşulları 1. Genel Olarak Sorumluluk Koşulları Mevduat olarak belirli para yatırıldığı bankaya yatırıldığı zaman mevduat sahipleri adına banka hesabı açılmaktadır. Söz konusu hesap, mevduat sahipleri bakımından “mevduat hesabı”, bankalar bakımından ise “banka hesabı” niteliğindedir. Banka hesabından, hesap sahibi ya da yetkili temsilcisi ancak para çekme hakkına sahiptir. Hesaptaki para, sahibine ya da yetkili temsilcisine ödenmediği takdirde, bankanın sorumluluğu söz konusu olacaktır. Bu çerçevede, yetkisiz kişilerce internet bankacılığı kullanılarak boşaltılan mevduat hesapları nedeniyle bankanın hukuki sorumluluğunun doğması için birtakım unsurların gerçekleşmesi gerekir. Buna göre, 1) Banka ile müşteri arasında öncelikle bir sözleşme ilişkisi olmalıdır. 2) Bankanın özen borcuna aykırı davranması nedeniyle sözleşme ihlal edilmiş olmalıdır. 3) Bankanın özen borcuna aykırı davranması nedeniyle bir zarar doğmalıdır. 4) Özen borcuna aykırılık ile meydana gelen zarar arasında illiyet bağı olmalıdır. 2. Banka ile Hesap Sahibi Arasında Geçerli Bir Sözleşme Bulunması Yetkisiz kişilerce internet bankacılığı kullanılarak hukuka aykırı bir şekilde üçüncü kişilerin hesabına aktarılan mevduat nedeniyle banka, hesap sahibi ile arasında geçerli bir mevduat sözleşmesi olduğu için sorumludur. Aksi takdirde bankanın sorumluluğundan bahsedilemeyecektir. Hesap sahibi, internet bankacılığı ve diğer alternatif dağıtım kanallarının sunduğu hizmetlerden yararlanmak amacıyla bankacılık hizmet sözleşmesi, mevduat sözleşmesi veya kredi kartı üyelik sözleşmesi imzalamaktadır. Bu sözleşme ile banka, bankacılık işlemlerinin internet üzerinden sürekli yapılabilmesini taahhüt etmektedir. Hesap sahibi ise söz konusu işlemler karşılığında belirlenen ücret ya da komisyonları ödemeyi taahhüt etmektedir. Tarafların bu hususlarda anlaşmasıyla söz konusu sözleşme bir özel hukuk sözleşmesi olarak kurulmaktadır. Banka ile hesap sahibi arasındaki hukuki ilişki sözleşmeden kaynaklandığı için hesap sahibine karşı bankanın hukuki sorumluluğu sözleşmeye aykırılık halinde söz konusu olacaktır. Banka sözleşmeden kaynaklanan yükümlülüklerini ihlal ederse sözleşmeye aykırı davranmış sayılacaktır. 3. Özen Borcuna Aykırı Davranma Nedeniyle Bankanın Sözleşmeyi İhlal Etmesi a. Özen Borcunun Niteliği Bankanın, internet bankacılığına ilişkin hesap sahibi ile yaptığı sözleşmeden dolayı çeşitli yükümlülükleri doğmaktadır. Bu yükümlülüklerden birisi de özen ve koruma borcudur. Özen borcunun iki boyutu bulunmaktadır. Bunlardan ilki, bankanın işlem ve eylemlerinde kusurlu olup olmadıklarını saptamaya yaramasıdır. Diğeri ise banka için kanunun öngördüğü sair görevler yanında yüklenmiş bağımsız bir borç olmasıdır. Bu çerçevede özen borcu, kanun ya da esas sözleşmenin bankaya somut olarak yüklediği görevlerin ifasında gösterilmesi gereken dikkat ve itina - [Adi Yazılı Sözleşmeye Dayalı Olarak Hangi Durumda Tapu İptali ve Tescil Davası Açılabilir](https://kayseriavukat.org.tr/adi-yazili-sozlesmeye-dayali-tescil/): Adi Yazılı Sözleşmeye Dayalı Tapu İptali ve Tescil Davası Açılması Adi Yazılı Sözleşmeye Dayanarak Tapu İptali ve Tescil Davası: 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesinde anlamını bulan hakkın kötüye kullanılmasını önleyebilmek amacıyla tapuya kayıtlı taşınmazların satışı resmî şekilde yapılmaması nedeniyle geçersiz olan adi yazılı sözleşmelere dayalı tapu iptali ve tescil talep edebilmek için İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca davacının, davalının yapsatçı sıfatıyla inşa etmekte olduğu binalardan bağımsız bölüm satın alarak malik sıfatıyla kullanması gerekmektedir. Somut olayda bağımsız bölümün davacıya teslimi ile onun malik sıfatıyla taşınmazı kullanması koşulu bir başka ifade ile anılan İçtihadı Birleştirme Kararında aranan şartların tamamı özellikle de taşınmazın alıcıya teslim şartı somut olayda gerçekleşmediğinden dava konusu taşınmazın davacı adına tesciline karar verilemeyeceği kabul edilmelidir. (4721 s. K. m. 706) (1512 s. K. m. 60) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/14-2036 Karar No: 2019/161 Karar Tarihi: 19-02-2019 Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescil olmadığı takdirde tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Antalya 1. Tüketici Mahkemesince tapu iptali ve tescil isteminin reddiyle tazminatın tahsili isteminin kabulüne dair verilen 06.12.2013 tarihli ve 2013/347 E., 2013/2170 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmekle Yargıtay 14. Hukuk Dairesinin 18.11.2014 tarihli ve 2014/8088 E., 2014/13006 K. sayılı kararı ile: “…Davacı …, davalı tarafından yapılan 668 ada 1 parsel sayılı taşınmazdaki binanın 73 numaralı mesken niteliğindeki bağımsız bölümü 01.03.2007 günlü sözleşmeyle temlik aldığını, bedelini ödediği taşınmazın sözleşme uyarınca 01.06.2007 günü teslimi gerektiği halde noter ihtarına rağmen teslim edilmediğini ileri sürerek, taşınmazın adına tescilini veya dava tarihindeki bedelinin alınmasını istemiş, 14.03.2013 günlü dilekçeyle de bedeli 409.800 TL yükseltmiştir. Davalı, davacının 55 numaralı bağımsız bölümde işgalci olduğunu, bedelini ödemeyeceğini bildirmesi üzerine iade faturası düzenlenerek taşınmazın iade edildiğini, dava konusu edilen 73 nolu bağımsız bölümle ilgili sözleşme yapılmadığı gibi ödemede bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, taraflar arasındaki 01.03.2007 günlü sözleşmenin yüklenicinin temlik sözleşmesi niteliğinde bulunmayıp, taşınmaz satış sözleşmesi niteliğinde bulunduğu ve bu sözleşmenin de resmi biçimde yapılmadığı gerekçesiyle tapu iptali ve tescil isteminin reddine, sözleşme uyarınca ödendiği anlaşılan 400.000 TL bedelin davalıdan alınmasına karar verilmiştir. Hükmü, davalı ve davacı vekilleri temyiz etmiştir. 1- Yapılan yargılamaya, toplanan deliller ve dosya içeriğine özellikle dava konusu edilen ve haricen düzenlenen “konut satış vaadi sözleşmesi” başlıklı belgenin satmayı vaad eden “Gen Yapı Tasarım Proje ve Uygulama Ltd. Şti.” kaşesi altında şirket yetkilisi … tarafından imzalanmış bulunması davalı şirket kabulünde olduğuna göre, davalı vekilinin tüm temyiz itirazları yerinde görülmemiş, reddi gerekmiştir. 2-Davacı vekilinin temyiz itirazlarına gelince; Dava, harici satın alma nedenine dayalı tapu iptali ve tescil; ikinci kademede tazminat istemlerine ilişkindir. Taşınmazların mülkiyetinin naklini sağlayacak sözleşmelerin 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 237. maddesi, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 706. maddesi ve 1512 sayılı Noterlik Kanunun 60. maddesi uyarınca resmi biçim koşuluna uyularak yapılması gerekir. Böyle bir sözleşme dayanılmadığında taşınmazın mülkiyeti kazanılamayacağından tescil istemi dinlenmez. Ancak, 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’na tabi olmak üzere yapımına başlanılan taşınmazdan bağımsız bölüm satımına ilişkin geçerli bir sözleşme olmadan, tarafların bağımsız bölüm satımında anlaşarak alıcının tüm borçlarını eda etmesi ve satıcının da bağımsız bölümü teslim ederek alıcının onu malik gibi kullanmasına rağmen satıcının tapuda mülkiyeti devre yanaşmaması hallerinde olayın özelliğine göre hakimin Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesini gözeterek açılan tescil davasını kabul edilebileceği 30.09.1998 tarihli ve 2/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında belirtilmiştir. Somut olayda, tapu kaydından, çekişme konusu taşınmazın kat mülkiyeti kurulu 668 ada 1 sayılı parselde davalı adına kayıtlı zemin kat, 14 numaralı mesken niteliğindeki bağımsız bölüm olduğu anlaşılmaktadır. Yapının bulunduğu 668 ada 1 parsel için düzenlenen yapı ruhsatlarında yapı sahibinin ve yapı müteahhidinin davalı … Tasarım Proje Uygulama Ltd. Şti olduğu görülmektedir. Ayrıca, yapının tamamlanması nedeniyle yapı kullanma izin belgeleri de düzenlenmiştir. Davacı, “Konut Satış Vaadi Sözleşmesi” başlıklı 01.03.2007 günlü adi yazılı sözleşmeye dayanarak tescil isteminde bulunmuştur. Davacının dayandığı sözleşmenin “satış bedeli” başlıklı bölümünde taşınmaz satış bedeli 400.000 TL olduğu ve davacı tarafından ödendiği belirtilmiştir. Görülüyor ki, taraflar birbirlerine karşı olan bedel ödeme ve taşınmazı tamamlayıp yapı kullanma izin belgesi almak suretiyle edimlerini yerine getirmişlerdir. Taraflar arasındaki taşınmaz mülkiyetinin naklini sağlayan 01.03.2007 günlü sözleşme yasanın aradığı resmi biçim koşuluna uygun olarak düzenlenmemiş ise de, tarafların edimlerini karşılıklı olarak yerine getirmiş olmaları nedeniyle sözleşme resmi biçime uygun düzenlenmediği gerekçesiyle tapu iptali ve tescil isteminin reddi 30.09.1998 tarihli ve 2/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında belirtildiği gibi 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesine uygun değildir. Dolayısıyla, davacının öncelikli talebi olan tapu iptali ve tescil isteminin kabulü gerekir. Mahkemece, tapu iptali ve tescil isteminin kabulü gerekirken yazılı gerekçeyle reddi doğru değildir. Öte yandan, davacı … dava konusu taşınmazla ilgili olarak öncelikle tapu iptali ile tescil, olmazsa taşınmazın dava tarihindeki değerinin tahsiline karar verilmesini talep etmiş olmakla terditli dava açmıştır. Bu şekilde açılan davalarda iddia edilen taleplerden birinin reddedilmiş olması davanın tümden reddi sonucunu doğurmayacağından dava tümden reddedilmiş gibi davalı lehine vekalet ücretine hükmedilmesi doğru görülmemiş, belirtilen nedenlerle kararın bozulması gerekmiştir…” gerekçesi ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 438. maddesinin ikinci fıkrası hükmü gereğince direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağından taraf vekillerinin duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, harici satın alma nedeniyle tapu iptali ve tescil, ikinci kademede tazminat istemlerine ilişkindir. Davacı vekili, davalı şirket tarafından Antalya ili Döşemealtı ilçesi, 668 ada 1 parsel sayılı taşınmaz üzerinde yapılan Palm City Konakları adındaki siteden 73 nolu bağımsız bölümün 01.03.2007 tarihli konut satış vaadi sözleşmesi ile davacı tarafından satın alındığını, bahse konu taşınmazın satış bedelinin peşin olarak ödendiğini, davalının sözleşme ile taşınmazı 01.06.2007 tarihinde teslim etmeyi kabul ve taahhüt ettiğini, ancak davalının tapu devrinden kaçınması üzerine Antalya 3. Noterliğinin 20.05.2009 tarihli ihtarnamesini keşide ettiklerini buna rağmen tapu devrinin yapılmadığını ileri sürerek dava konusu taşınmazın tapu kaydının iptali ile davacı adına tesciline, tescilin mümkün olmaması durumunda dava tarihindeki rayiç değerin işleyecek reeskont faiziyle birlikte davalıdan tahsilini talep etmiştir. Davalı vekili, davacıya 73 nolu villanın satılmadığını, 55 nolu villanın satıldığını, fakat bahse konu 55 nolu - [Anayasa Mahkemesi İhlal Kararı Nedeniyle İdari Davalarda Yargılamanın Yenilenmesi](https://kayseriavukat.org.tr/idari-davalarda-yargilamanin-yenilenmesi/): AYM İhlal Kararı Nedeniyle İdari Davalarda Yargılamanın Yenilenmesi Danıştay 5. Daire Esas No: 2019/3540 Karar No: 2020/2386 Karar tarihi: 16-06-2020 Özet: Davacı tarafından, yetkisi bulunmadığı halde Adalet Müfettişinin talebi üzerine mahkeme kararıyla iletişiminin dinlenilmesine karar verilmesinin kanunilik şartını taşımadığı gerekçesiyle haberleşme hürriyetinin ihlal edildiğinden bahisle Anayasa Mahkemesine yapılan başvuru üzerine Anayasa Mahkemesi’nin 25/01/2018 tarih ve Başvuru Numarası: 2014/2889 sayılı kararıyla, davacının Anayasanın 22. maddesinde güvence altına alınan haberleşme hürriyetinin ihlal edildiğine, davacıya 20.000,00 TL manevi tazminat ödenmesine ve kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına gönderilmesine karar verilmiştir. Anayasa Mahkemesi kararında, kanuni bir dayanağı olmadan iletişimin dinlenilmesi ve kayda alınması şeklinde davacının haberleşme özgürlüğüne yapılan müdahalenin kanunilik unsurunu taşımadığını ifade etmiş, bu nedenle meşru amaç ya da ölçülülük açısından bir değerlendirme yapılmasına dahi gerek görmemiştir. Dolayısıyla, 15/05/2009 tarihli Olur ile Adalet Başmüfettişi M.A hakkındaki iddianın sübut bulmadığı nedeniyle işlem yapılmasına yer olmadığına dair verilen kararın hukuka aykırı olduğu hususu Anayasa Mahkemesinin haberleşme özgürlüğünü ihlal edildiğine dair kararı ile ortaya konulmuştur. (2709 s. K. m. 22) (2577 s. K. m. 53) (5271 s. K. m. 136) İstemin Konusu: Ankara 16. İdare Mahkemesinin 31/01/2019 tarih ve E:2018/735, K:2019/156 sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir. YARGILAMA SÜRECİ Dava Konusu İstem Adalet Başmüfettişi M.A. hakkında işlem yapılmasına yer olmadığına ilişkin Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığı\’nın 18/05/2009 tarih ve 3169 sayılı yazısıyla bildirilen 15/05/2009 tarihli Olurun iptali istemiyle açılan davanın reddi yolundaki Ankara 16. İdare Mahkemesinin 30/06/2011 tarih ve E:2009/784, K:2011/812 sayılı kararının 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu\’nun 53. maddesi uyarınca yargılamanın yenilenmesi suretiyle kaldırılması ve dava konusu işlemin iptali istenilmiştir. İlk Derece Mahkemesi Kararının Özeti Ankara 16. İdare Mahkemesinin 31/01/2019 tarih ve E:2018/735, K:2019/156 sayılı kararında; yargılamanın yenilenmesi talebinin kabul edilebilmesi için ya 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu\’nun 53. maddesinde tadadi olarak sayılan hallerin vuku bulmuş olması ya da Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru üzerine mahkeme kararında veya yargılama sürecinde hak ihlali gerçekleştiği gerekçesiyle yeniden yargılama yapmak üzere dosyanın mahkemeye gönderilmesine karar vermesi gerektiği, ancak bakılan uyuşmazlıkta, Anayasa Mahkemesince davacının haberleşme hürriyetinin ihlal edildiği tespit edilerek davacıya 20.000,00 TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmiş ise de yeniden yargılama yapılmasına hükmedilmediği gibi 2577 sayılı Kanun’un 53. maddesinde yer alan şartlar da gerçekleşmediğinden, yargılamanın yenilenmesi için gerekli koşulların oluşmadığı gerekçesiyle yargılanmanın yenilenmesi isteminin reddine karar verilmiştir. Temyiz Edenin İddiaları Davacı tarafından, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu\’nun 53. maddesinde tarafları, konusu ve sebebi aynı olan bir dava hakkında verilen karara aykırı yeni bir kararın verilmesine neden olabilecek kanuni bir dayanak yokken, aynı mahkeme yahut başka bir mahkeme tarafından önceki ilam hükmüne aykırı bir karar verilmiş bulunması halinde yargılamanın yenilenmesine karar verileceği ve dolayısıyla aynı konuda Anayasa Mahkemesine verilen haberleşme özgürlüğünün ihlal edildiğine ilişkin karar uyarınca aynı Kanun’un 53. maddedeki yargılamanın yenilenmesi şartları oluştuğu ve bu nedenle talebinin kabul edilmesi gerektiği, hakkında açılan ceza davasının FETÖ/PYD tarafından gerçekleştirilen bir kumpas operasyonu olduğu ve açılan bu davanın da Yargıtay incelemesinden geçerek beraatle sonuçlandığı, iletişimin dinlenilmesi ve tespit edilmesi ile ilgili kararı veren hakimin FETÖ/PYD soruşturması kapsamında meslekten ihraç edildiği, dönemin adalet müfettişi tarafından yetkisiz mahkemeden talep edilen iletişimin tespiti ve dinlenilmesinin bir kumpas olduğunun Anayasa Mahkemesi kararı ile de sabit olduğu, yargı ve takdir yetkisinin hukukun çizdiği sınırlar içerisinde kullanılması gerektiği ileri sürülmektedir. Karşı Tarafın Savunması Davalı idare tarafından, tesis edilen işlemin hukuka ve mevzuata uygun olduğu, dilekçede ileri sürülen hususların 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu\’nun 45. maddesinde sayılan bozma nedenlerinden hiçbirisine uymadığı belirtilerek istemin reddi gerektiği savunulmaktadır. Danıştay Tetkik Hâkiminin Düşüncesi Temyiz isteminin reddi ile usul ve yasaya uygun olan İdare Mahkemesi kararının onanması gerektiği düşünülmektedir. TÜRK MİLLETİ ADINA Karar veren Danıştay Beşinci Dairesince, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: İNCELEME VE GEREKÇE Maddi Olay Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığına yapılan bir ihbar üzerine, Adalet Başmüfettişi M.A. tarafından 08/07/2008 tarih ve VII/8-1 sayılı yazı ile; çıkar amaçlı suç örgütü kurmak, örgütü yönetmek, örgüt adına eylem ve faaliyetlerde bulunmak, birçok kamu kurumunun temizlik, yemek, güvenlik, tıbbi cihazlar alımları ve diğer birçok ihalelere fesat karıştırmak … suçlarıyla alakalı suçun işlendiğine ilişkin kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı ve başka suretle delil elde edilmesi imkanının bulunmaması nedeniyle 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 135. maddesi uyarınca Sincan 1. Sulh Ceza Mahkemesinden davacının da aralarında bulunduğu bazı kişilere ait cep ve sabit telefonların (3) ay süreyle telekomünikasyon yoluyla iletişimin tespit edilmesine, dinlenmesine, kayda alınmasına ve sinyal bilgilerinin değerlendirilmesine ilişkin olarak talepte bulunulmuş, bu talep Sincan 1. Sulh Ceza Mahkemesinin 08/07/2008 tarih ve 2008/550 değişik iş sayılı kararı ile kabul edilmiş ve bahse konu telefonların (3) ay süreyle telekomünikasyon yoluyla iletişimin tespit edilmesine, dinlenmesine, kayda alınmasına Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 268. maddesi gereğince itirazı kabil olmak üzere karar verilmiş, bu kararın uygulanmasına ilişkin olarak Telekomünikasyon İletişim Başkanlığınca yapılan itiraz reddedilmiş, daha sonradan Konya Barosuna bağlı Av. A.Ö. ile davacının 13/03/2009 tarihli şikayet dilekçesinde; N.A.\’nın evinde ve işyerinde yapılan aramalarda vekil olarak katıldıklarının, müdafi olarak kolluk güçlerinin arama ve el koymalarında hazır bulunduklarının, müvekkilleri N.A\’nın hukuki haklarını savunmak ve kolluğa yardımcı olmak üzere yargı görevini yaptıklarının, arama ve el koyma ile alakalı düzenlenen tutanaklara vekil sıfatıyla imza attıklarının, buna karşın sabit ve mobil telefonlarının teknik takibe ve kayda alındığının, böyle bir konuda Adalet Bakanlığı müfettişinin talepte bulunma hak ve yetkisinin olmadığının, bu durumun Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 136. maddesinde yer alan hükme aykırı olduğunun, ayrıca Sincan Mahkemesinin bu talep hakkında karar verme yetkisinin bulunmadığının iddia edilmesi ve ilgili hakim ve talepte bulunan Adalet Müfettişi hakkında şikayette bulunulması üzerine Adalet Bakanlığı\’nca şikayet konusu hususlarla ilgili olarak yapılan inceleme sonucunda 15/05/2009 tarihli Olur ile; CMK’nın 135. maddesinde yer alan suçların işlendiğine ilişkin kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı ve başka suretle delil edilmesi imkanının olmaması nedeniyle şikayete konu iletişimin tespiti talebinde bulunulduğu, bu talebin ilgililerin iddia ettikleri gibi CMK’nın 136. Maddesine aykırı şekilde N.A. ile ilgili avukatlar arasındaki vekillik ilişkisinden kaynaklanmadığı, doğrudan doğruya suç ortaklığı iddiasına yönelik olduğu, Ankara grubunda yer alan bir Adalet Müfettişinin Ankara sınırları içerisindeki Sincan Mahkemesinden talepte bulunmasının mevzuatta aksine bir düzenleme getirilmemiş olması itibarıyla usul ve yasaya aykırılık teşkil etmediği belirtilmek suretiyle Adalet Başmüfettişi M.A hakkındaki iddia sübut bulmadığından işlem yapılmasına yer olmadığına karar verilmiş ve bu işlem davacıya 18/05/2009 tarih - [Tüketici Kredisinde Temerrüt: Bankanın Kredi Borcunun Tamamını İstemesi ve Mahsup Yetkisi](https://kayseriavukat.org.tr/tuketici-kredisinde-temerrut/): Tüketici Kredisinde Temerrüt Halinde Borcun Tamamının Muaccel Olması ve Bankanın Takas ve Mahsup Yetkisi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/672 Karar No: 2020/840 Karar Tarihi: 04.11.2020 Mahkemesi: Tüketici Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki muarazanın giderilmesi ve alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Adana 2. Tüketici Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar davalı vekili ve davacının temyizi üzerine Yargıtay (kapatılan) 13. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacı 17.12.2012 tarihli dava dilekçesi ile; davalı Bankanın … Adana şubesinden kullandığı tüketici kredisi borcunu ödeyememesi üzerine hakkında icra takibi başlatılarak maaşına haciz konulduğunu, daha sonra çalıştığı kurumun maaş hesapları konusunda davalı Bankanın Yeni Adana şubesi ile anlaştığını ve maaşını bu şubeden almaya başladığını, maaşı üzerinde icra kesintisi olmasına rağmen bu şube tarafından da keyfi kesintiler yapıldığını, kesintilerin ne kadar ve hangi sebeple yapıldığını dilekçe vererek sormasına rağmen yanıt alamadığını, bankanın alacak hakkı kadar kendi yaşam hakkının da Devlet güvencesi altında bulunduğunu, bilgisi haricinde gerçekleşen söz konusu kesintiler yüzünden faturalarını bile ödeyemez hâle geldiğini ileri sürerek Yeni Adana şubesi nezdindeki hesaptan yapılan kesintilerin durdurulmasına ve haksız kesilen paranın yasal faiziyle iadesine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı vekili, davacının tüketici kredisi kullandığını ancak borcunu ödemediğini, bunun üzerine Adana 1. İcra Dairesinin 2011/1971 sayılı dosyası üzerinden takip başlatıldığını, kesinleşen takip nedeniyle 2004 sayılı İcra ve İflâs Kanunu’nun 83. maddesi gereği icra dairesince davacının maaşına haciz konulduğunu, hesaptan yapılan kesintinin icra dairesinin işlemi olduğunu ve müvekkilinin keyfi bir hareketinin bulunmadığı savunarak davanın reddini istemiştir. Mahkeme Kararı 6. Adana 2. Tüketici Mahkemesinin 17.03.2014 tarihli ve 2012/2295 E.,2014/621 K. sayılı kararı ile; davalı bankanın davacının maaş hesabına bloke koyduğu, 5510 sayılı Kanun gereğince 28.02.2009 tarihinden sonra borçlu tarafından verilmiş muvafakatname var ise maaş hesabından kesinti yapılabileceği ancak daha önceki sözleşmelerde 2004 sayılı İcra ve İflâs Kanunu’nun 83. maddesi uyarınca haciz yoluyla tahsil edebileceği, haciz varsa maaşta sıraya girmesi gerektiği, dava konusu dosyada davacının 18.07.2008 tarihinde almış olduğu kredi borcu için maaşından kesinti yapılmasına ilişkin herhangi bir muvafakatının bulunmadığı, yine sözleşmenin 5510 sayılı Kanun’un 93/1 maddesindeki değişiklikten önce olduğu davalı banka tarafından hukuka aykırı olarak maaşından kesinti yapıldığı gerekçesiyle davanın kabulüne, bilirkişi tarafından dava tarihine kadar yapıldığı tespit edilen toplam 3.255,48TL kesintinin faizi ile birlikte davalıdan tahsili ile davacıya ödenmesine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 7. Yerel Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili ve davacı temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay (kapatılan) 13. Hukuk Dairesince 24.03.2015 tarihli ve 2015/5742E., 2015/9104 K. sayılı kararı ile; “…1- Taraflar arasında imzalanan kredi sözleşmesi ile davacının davalı bankadan kullandığı kredinin teminatı olarak sözleşmenin 6.2. ve 8.3. maddeleri ile banka nezdinde bulunan tüm alacakları, mevduat ve bloke hesapları üzerinde hapis, mahsup ve takas etme yetkisini davalı bankaya verdiği açıktır. Banka bu yetkiyi davacının borcunu sözleşme şartlarına uygun olarak ödemediği takdirde kullanacaktır. Davacının bankadan aldığı kredi borcunu sözleşme şartlarına uygun olarak ödemesi gerekir. Ödememesi halinde kredi borcunun teminatı olarak bankaya sözleşmenin ilgili maddeleri gereğince yetki vermesinin haksız şart olarak nitelendirilmesi mümkün değildir. Zira davacı sözleşmenin her sayfasını ayrı ayrı imzalamış olup, serbest iradesi ile sözleşme şartlarına uygun olarak kredi borcu taksitlerinin bankadan aldığı maaştan ödenmesi için otomatik ödeme talimatı verdiğine göre artık sözleşmenin söz konusu hükmünün müzakere edilerek kararlaştırılmadığı söylenemez. Aksinin kabulü halinde; kredi isteyen kişinin mali durumu ve maaş gelirine göre borcunun ödenebileceği güvencesiyle kredi veren bankanın alacağının imkansızlaşması, kötü niyetli bir kredi borçlusunun borcunu hiç ödememesi gibi bir sonuç doğacaktır. Bununla birlikte hükme esas alınan bilirkişi raporunda banka tarafından sözleşmenin ilgili maddeleri gereğince verilen yetkiye istinaden yapılan kesintinin davacının maaş hesabı üzerinden hangi kalemlere ilişkin olduğu gösterilmemiştir. Bu rapora bu yönüyle itibar edilemez. Hal böyle olunca; kesinti yapılan hesaptaki gelir kalemleri de nazara alınarak inceleme ve araştırma yapılması gerekirken yetersiz bilirkişi raporu esas alınmak suretiyle yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup davalı yararına bozmayı gerektirir. 2- Bozma nedenine göre davacının temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik gerek görülmemiştir…” şeklindeki gerekçe ile hüküm davalı yararına bozulmuştur. Direnme Kararı 9. Mahkemece 28.12.2015 tarihli ve2015/919 E., 2015/1221 K. sayılı karar ile; ilk karar gerekçeleri açıklanmak suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi 10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. Uyuşmazlık 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; tüketici kredisi borcunu ödeyemeyen davacının maaşından icra kanalıyla kesinti yapılıyor olmasına rağmen davalı Banka tarafından bu kesinti dışında maaş hesabı üzerinden sorunlu kredi hesabına para aktarılmasının somut olay bakımından mümkün ve yerinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. III. Gerekçe 12. Takip hukukunda sorumluluk kural olarak şahsi emeğe değil mala yöneliktir. Dolayısıyla borçlu iktisadi ve sosyal açıdan varlığını sürdürebilmek için şahsi emeğini ortaya koyarak bir gelir elde etmişse bunun üzerine borcun tamamı kadar haciz koymak 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 17. maddesindeki “Herkes yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.” düzenlemesine aykırılık teşkil edecektir (Yavaş, M.: Maaş ve Ücret Haczi, TBB Dergisi, Sayı 84, 2009, s.94). 13. Nitekim 2004 sayılı İcra ve İflâs Kanunu’nun 83. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “Maaşlar, tahsisat ve her nevi ücretler, intifa hakları ve hasılatı, ilâma müstenid olmayan nafakalar, tekaüd maaşları, sigortalar veya tekaüd sandıkları tarafından tahsis edilen iradlar, borçlu ve ailesinin geçinmeleri için icra müdürünce lüzumlu olarak takdir edilen miktar tenzil edildikten sonra haczolunabilir. Ancak haczolunacak miktar bunların dörtte birinden az olamaz. Birden fazla haciz var ise sıraya konur. Sırada önde olan haczin kesintisi bitmedikçe sonraki haciz için kesintiye geçilemez. a) 82 ve 83 üncü maddelerde yazılı mal ve hakların haczolunabileceğine dair önceden yapılan anlaşmalar muteber değildir.” 14. Buna göre maaş veya ücretten borçlunun ve ailesinin geçinmeleri için zorunlu olan miktar icra müdürü tarafından takdir ve tespit edilerek dörtte birinden daha az olmamak kaydıyla kalanı haczedilebilir. Geçim için zorunlu ücret miktarı borçlunun ve ailesinin sosyal, sağlık ve tahsil durumları gibi hâller gözetilerek belirlenmelidir. 15. Borcun ifa edilerek alacaklının tatmini asıl olduğundan, borçlu, malvarlığında ücret olarak yer alan meblağın kanun koyucunun yukarıdaki madde hükmüyle öngördüğünden daha fazlasını kullanarak da borcunu ödemeyi tercih edebilir. Ancak bu hâlde haczedilemezlikten feragate - [Hatır için Senet Düzenlenmesi Halinde Bedelsizliğe Dayalı Menfi Tespit Davası Açılabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/bedelsizlige-dayali-menfi-tespit-davasi/): Hatır Senedi Nedeniyle Bedelsizliğe Dayalı Menfi Tespit Davası Açılması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2021/445 Karar No: 2022/1773 Karar Tarihi: 20-12-2022 Mahkemesi: Ticaret Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki menfi tespit ve istirdat davalarından dolayı yapılan yargılama sonunda, Antalya 1. Asliye Ticaret Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 19. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanunla değişikliği öncesi hâliyle 438. maddesinin ikinci fıkrası gereğince direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağından davacı vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verildikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; davalı … Tur. Otelcilik Tic. A.Ş. tarafından müvekkili şirket hakkında başlatılan icra takibine dayanak senedin, bir kısım unsurları eksik olarak diğer davalı … Turizm Bilişim Bilgisayar Tic. San. Ltd. Şti. ile imzalanan 17.09.2013 tarihli sözleşmeden sonra teamül gereği, kambiyo senedi düzenlemek iradesi olmaksızın verilen on beş adet adi senetten bir tanesi olduğunu, bu adi senetlerden üçünün iade alındığını, davalı … Ltd. Şti. ile müvekkili arasındaki sözleşmenin karşılıklı olarak feshedilmiş olmasına rağmen bahsi geçen şirketin senedi teslim etmeyerek müvekkilinin iradesine aykırı bir şekilde sözleşme tarihinden önceki bir tarihi düzenleme tarihi olarak göstererek diğer eksik unsurları da tamamladıktan sonra muvazaalı ve kötü niyetli olarak diğer davalı … Turizm A.Ş.’ye ciro ile teslim ettiğini, davalıların boş senedi kanun ve müvekkilinin rızası hilafına doldurarak sahtecilik eylemini gerçekleştirdiklerini, dava konusu senetle ilgili olarak davalı … Ltd. Şti. aleyhine … 17. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2014/233 E. sayılı dosyasında menfi tespit davası açıldığını, bu şirket yetkililerinin tüketicileri dolandırdıkları hususunun tüm Türkiye çapında yazılı ve görsel basında yer aldığını, bu nedenle davalı … Turizm A.Ş.’nin iyi niyetli olduğunun kabul edilemeyeceğini ileri sürerek, bu davanın … 17. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2014/233 E. sayılı dosyası ile birleştirilmesine, müvekkili şirketin davalılara borçlu olmadığının tespitine, davalı … Ltd. Şti. ile müvekkili şirket arasındaki sözleşmenin feshedilmiş olduğunun tespitine ve müvekkili tarafından verilen adi senedin istirdadına karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; davaya konu bononun bir kısım unsurlarının bononun tedavüle çıkarılıncaya kadar tamamlanmış olmasının yeterli olduğunu, müvekkilinin iyi niyetli yetkili hamil olması nedeniyle davacının bedelsizlik iddiasını müvekkiline karşı ileri süremeyeceğini belirterek davanın reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı 6. Antalya 1. Asliye Ticaret Mahkemesinin 06.11.2015 tarihli ve 2014/955 E., 2015/808 K. sayılı kararı ile; dava dilekçesinde davalı olarak gösterilen … Turizm Bilişim Bilgisayar Tic. San. Ltd. Şti. ile ilgili olarak … 17. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2014/233 E. sayılı dosyası ile dava açıldığı ve davanın hâlen derdest olduğu anlaşıldığından, bu şirket yönünden derdestlik nedeniyle davanın reddine karar verilmek üzere dosya tefrik edilerek 2015/135 E. kaydedildiği ve tefrik edilen bu dava derdestlik nedeniyle usulden reddine, karar verildiği belirtildikten sonra; davacı şirket tarafından davalının icra takibine koyduğu senetlerden dolayı borçlu olmadıklarının tespiti talep edilmiş ise de, davacının ticarî ilişki içerisinde olduğu lehtar … şirketine karşı ileri sürdüğü def’îleri iyi niyetli üçüncü kişi olan davalıya karşı ileri sürmesinin mümkün olmadığı, davalının sırf kendi zararına kötü niyetli olarak senetleri aldığını kanıtlaması gerektiği, ancak davalının kötü niyetli olduğuna dair delil sunmadığı ve mevcut delilleri ile de bunu kanıtlayamadığı gerekçesiyle davanın reddine, asıl alacağın %20’sine tekabül eden 80.000TL icra inkâr tazminatının davacıdan tahsiline karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 7. Antalya 1. Asliye Ticaret Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekilitemyiz isteminde bulunulmuştur. 8. Yargıtay (Kapatılan) 19. Hukuk Dairesinin 06.02.2018 tarihli ve 2016/13484 E., 2018/422 K. sayılı kararı ile; “…Dava takip konusu bononun lehtar yönünden bedelsiz, davalı hamil yönünden ise hamilin kötü niyeti nedeniyle bedelsiz olduğu iddiasına dayalı menfi tespit davasıdır. Mahkemece iş bu davada davalı gösterilen lehtara ilişkin dava lehtar hakkında daha önce açılan menfi tespit davasının varlığına işaretle tefrik edilmiş ayrı bir esasa kaydedilmiş, sonrasında derdestlik nedeniyle reddedilmiştir. Davacının lehtara karşı bononun bedelsiz kaldığını ispat etmesi ve bunu başardıktan sonra hamilin kötü niyetini ispat etmesi gerekir. Ayrıca menfi tespit davası içerisindeki bazı vakıaları senet hamilinin kötü niyetinin değerlendirilmesinde etkili olabilir. Bu durumda mahkemece davacının bono lehtarı hakkında açtığı … 17. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2014/233 E. sayılı dosyasının kesinleşmesi beklenmesi keza (TTK. md. 687 – e. TTK. md. 599) o davada davacının lehtara da borçlu olmadığının kesinleşmesi halinde bu davadaki davalının kötü niyetli olup olmadığı her türlü delille ispatlanabileceğinden davacı da delil listesinde açıkça tanık bildirmesi nedeniyle davacının tanıkları dinlenip tüm deliller toplanıp sonucuna göre karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ve yanılgılı gerekçeyle yazılı şekilde karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesi ile karar oy çokluğu ile bozulmuştur. Direnme Kararı 9. Antalya 1. Asliye Ticaret Mahkemesinin 06.10.2020 tarihli ve 2019/677 E., 2020/461 K. sayılı kararı ile; önceki karar gerekçesi yanında, eldeki davada davalı şirket yetkilisi hakkında açılmış herhangi bir kamu davası bulunmadığı ve davalının dava konusu bonoyu kötü niyetle iktisap eden hamil olduğunun da ispat edilemediği, … 7. Asliye Ticaret Mahkemesinde görülen davanın bekletici mesele yapılmasında hiçbir hukukî menfaat bulunmadığı, zira belirtilen mahkemece verilecek kararın eldeki dava dosyasına bir etkisinin bulunmadığı, dolayısıyla usul ekonomisi ilkesine de aykırı olduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi 10. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 11. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda davacının lehtara karşı bononun bedelsiz kaldığını ispat etmesi ve bunu başardıktan sonra hamilin kötü niyetini ispat etmesi gerekip gerekmediği; mahkemece davacının bono lehtarı hakkında açtığı … Asliye Ticaret Mahkemesinin … sayılı dosyasının kesinleşmesinin beklenmesinin gerekip gerekmediği, bu kararın kesinleşmesinin beklenmesi hâlinde ve davada davacının lehtara da borçlu olmadığının kesinleşmesi durumunda ise bu davadaki davalının kötü niyetli olup olmadığının tespiti bakımından davacının delil listesinde açıkça tanık bildirmesi nedeniyle davacının tanıkları dinlenip tüm deliller toplanıp sonucuna göre karar verilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 12. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili yasal düzenleme ve kavramların açıklanmasında yarar vardır. 13. Davalı tarafından varlığı iddia edilen bir hukukî ilişkinin mevcut olmadığının (yok olduğunun) tespiti için açılan davaya menfi (olumsuz) - [Avukatın Kusuru Nedeniyle Doğan Zarardan Dolayı Avukata Karşı Tazminat Davası Açılabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/avukatin-kusuru-ve-tazminat-sorumlulugu/): Avukatın Kusuru ve Tazminat Sorumluluğu Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2022/699 Karar No: 2023/852 Karar Tarihi: 27-09-2023 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Özel Daire Kararı: Yargıtay (Kapatılan) 13. Hukuk Dairesinin 06.07.2020 tarihli ve 2020/707 Esas, 2020/5811 Karar sayılı BOZMA kararı 1. Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İstanbul 3. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar her iki taraf vekilinin temyizi üzerine Yargıtay (kapatılan) 13. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Geçici Madde 3” hükmüne göre uygulanmakta olan 1086 sayılı (mülga) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanun’la değişikliği öncesi hâliyle 438 inci maddesinin ikinci fıkrası gereğince direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağından davacı vekilinin duruşma isteminin reddine 20.09.2023 tarihli birinci görüşmede oy birliğiyle karar verilip dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği düşünüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi 4. Davacılar vekili; müvekkillerinin İstanbul Büyükşehir Belediyesine bağlı İtfaiye Müdürlüğünde itfaiye grup amiri olarak çalışan murisi …’ın, 13.02.1997 tarihinde Tuzla tersanesinde meydana gelen tanker yangınının söndürülmesi sırasında yanarak sonrasında vefat ettiğini, bu olay nedeniyle açılacak davaları takip etmek üzere davalı avukatın vekil olarak tayin edildiğini, davalının önce İstanbul 9. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1998/84 Esas sayılı dosyasında, murisin çalıştığı İstanbul Büyükşehir Belediyesi, yanan tanker sahibi … Deniz İşletmeciliği ve Tankerciliği A.Ş. ve tersane sahibi … Gemi İşletmeciliği Ltd. Şti. aleyhine dava açtığını ancak bu davada (11.09.1998 tarihinde) İstanbul Büyükşehir Belediyesi yönünden davanın idari yargıda görülmesi gerektiğinden bahisle görevsizlik, diğer davalılar yönünden ise yetkisizlik kararı verildiğini, davalının talebi üzerine dosyanın yetkili Pendik 3. Asliye Hukuk Mahkemesine gönderildiğini, yapılan yargılama sonunda … Deniz İşletmeciliği ve Tankerciliği A.Ş. ve … Gemi İşletmeciliği Ltd. Şti. şirketleri hakkında açılan davanın da 01.07.1999 tarihli karar ile esastan reddedildiğini, kararın onanarak kesinleştiğini, davalının bunun üzerine İstanbul Büyükşehir Belediyesine karşı, İstanbul 4. İdare Mahkemesine dava açtığını, 2000/1372 Esas sayılı bu davanın da 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 9 uncu maddesi gereğince görevsizlik kararını müteakip otuz gün içerisinde dava açılmadığı gerekçesiyle 28.06.2002 tarihli kararla reddedildiğini, davalı avukatın bu şekilde vekâlet görevini gereği gibi yerine getirmemesi nedeniyle müvekkillerinin zarara uğradığını, zira diğer mağdurların davalarının Belediyenin hizmet kusuru nedeniyle kabul edildiğini, süresinde dava açılması hâlinde tazminat alabilecek iken müvekkillerinin davalının kusuru nedeniyle maddi ve manevi tazminat alacaklarından mahrum kaldıklarını, davalının bu zarardan sorumlu olduğunu ileri sürerek fazlaya ilişkin haklar saklı kalmak üzere … için 20.000,00 TL, Sena  … için 10.000,00 TL olmak üzere toplam 30.000,00 TL tazminatın, İdare Mahkemesine ait kararın kesinleştiği 16.06.2004 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsilini talep etmiş; bilahare 31.08.2005 tarihli dilekçe ile talebini ıslah ederek 100.000,00 TL’ye yükseltmiş, 05.05.2009 tarihli duruşmada ise 100.000,00 TL tutarındaki talepleri içerisinde manevi tazminat isteminin de bulunduğunu beyan etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı; dava konusu tersane yangınıyla ilgili olarak on iki kişinin vekilliğini üstlendiğini ve çoğunun masraflarını da karşılamak suretiyle yıllarca süren davalarda görevini ifa ettiğini, vekilin kusuru iddiasına dayalı eldeki davada talebin, zararı doğuran olayı yani tanker kazasının yaşandığı tarihten itibaren 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 40 ıncı maddesinde öngörülen beş yıllık sürenin gerçekleşmiş olması nedeniyle zamanaşımına uğradığını, esas yönünden ise açılan tazminat davasında ret kararı verilmiş olmasında kendisine atfedilebilecek herhangi bir kusur bulunmadığını, her ne kadar görevsizlik kararından sonra öngörülen sürede dava açılmadığından bahisle idare mahkemesi davayı reddetmiş ise de bu kararın doğru olmadığını, idari yargı davaları için geçerli beş yıllık sürenin davanın açıldığı tarihte henüz dolmadığını, buna rağmen yargı mercilerinin kararı onadığını, davanın geç açılmasına davacıların bu yöndeki talimatı geç vermesi ve yargılama masraflarını geç ödemesinin sebep olduğunu, kendisinden talep edilen tazminat miktarının haksız ve orantısız olduğu gibi davacılara olay nedeniyle maaş bağlanıp ayni ve nakdi yardımlar yapıldığını, gerek yardımlar gerekse karşılıksız verilen daire ve diğer ödemelerin davacıların kaza nedeniyle doğan zararını karşıladığını, dolayısıyla herhangi bir zarara da uğramadıklarını belirterek davanın reddini savunmuştur. Davalının karşı dava olarak ileri sürdüğü alacak istemi yargılama sürecinde takipsiz bırakılarak uyuşmazlık konusu olmaktan çıkmıştır. İlk Derece Mahkemesi Kararı 6. İstanbul 8. Asliye Hukuk Mahkemesinin 09.06.2009 tarihli ve 2006/346 Esas, 2009/143 Karar sayılı ilk kararıyla; davalının vekâlet görevini ifa sırasında kusurunun bulunmadığı, idari yargıda açılan davanın hak düşürücü süre yönünden reddinin bu konudaki farklı içtihat ve görüşlerden kaynaklandığı, aksi düşünülse dahi davacı tarafça süresinde harç ikmal edilmediği için davanın geç açıldığı gözetildiğinde davalının tazminat sorumluluğunun bulunmadığı sonucuna varılacağı yönündeki 17.03.2008 tarihli bilirkişi raporuna dayanılarak asıl davanın esastan, karşı davanın ise takip edilmediği gerekçesiyle usulden reddine karar verilmiştir. 7. Kararın davacılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 13. Hukuk Dairesi 12.04.2011 tarihli ve 2010/10491 Esas, 2011/5586 Karar sayılı ilk bozma kararıyla; adli yargıda verilen görevsizlik kararından sonra kanunun öngördüğü sürede idari yargıda dava açmayan davalı avukatın, bu davanın kendi kusuru nedeniyle kaybedilmesinden dolayı müvekkillerinin uğradığı zarardan sorumlu olduğu, davacıların uğradığı zarar miktarı ve davalının sorumlu olduğu tutar belirlenerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken mahkemece aksi düşüncelerle davanın reddine karar verilmesinin yerinde olmadığı gerekçesiyle hüküm bozulmuştur. 8. Bozma kararına uyularak yapılan yargılama sonunda İstanbul 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 29.05.2018 tarihli ve 2011/482 Esas, 2018/288 Karar sayılı ikinci kararı ile; bilirkişiler marifetiyle desteklerinin ölümü nedeniyle davacıların uğradıkları zararın hesaplandığı, bu meblağdan, desteğin işvereni İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından davacılara verilen daire bedeli ile itfaiye müdürlüğü tarafından yapılan yardımların düşülmesi gerektiği, zira bu ödemelerin zararlandırıcı olayla bağlantılı olup 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 55 inci maddesi anlamında ifa amacıyla yapılan yardımlar olduğu, idare mahkemesinde açılan davanın davalısı Belediyenin ödeyeceği tazminatı bu yardımlarla karşıladığı, ifa amaçlı olduğu kabul edilen bu ödemelerin güncellenmiş değerinin davacıların zararından fazla olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 9. Yukarıda belirtilen karara karşı süresi içinde her iki taraf vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 10. Yargıtay (Kapatılan) 13. Hukuk Dairesinin 06.07.2020 tarihli ve 2020/707 Esas, 2020/5811 Karar sayılı kararı ile; “…1- Davacı, dava dışı İstanbul Büyükşehir Belediyesi İtfaiye Müdürlüğünde çalışmakta olan eşinin, Tuzla Tersanesinde meydana gelen tanker yangınının söndürülmesi sırasında 13.2.1997 tarihinde vefat ettiği olaya ilişkin sorumlular hakkında dava açmak üzere kendisi ve velayeten kızı adına davalı avukata vekalet verdiğini, ancak davalı tarafından İstanbul Büyükşehir - [Kiraya Verenin Oğlu, Yakını vb. Üçüncü Kişiye Kiranın Ödenmesi Halinde Kiracı Borçtan Kurtulur mu](https://kayseriavukat.org.tr/ucuncu-kisiye-kiranin-odenmesi/): Kiraya Verenin Oğlu, Yakını vb. Üçüncü Kişiye Kiranın Ödenmesi Halinde Kiracı Borçtan Kurtulur mu Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2013/2199 Karar No: 2015/1323 Karar Tarihi: 13-05-2015 Taraflar arasındaki itirazın kaldırılması ve tahliye davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Aliağa 1. İcra Hukuk Mahkemesince itirazın kısmen kaldırılmasına, red ve kabul edilen miktarlar üzerinden icra tazminatına hükmedilmesine dair verilen 18.09.2012 gün ve 2012/73 E., 2012/104 K. sayılı kararın incelenmesi davacı alacaklı ve davalı borçlu vekillerince istenilmesi üzerine Yargıtay 6. Hukuk Dairesinin 31.01.2013 gün ve 2013/17722 E., 2013/1464 K. sayılı ilamı ile; “…Dava, icra takibine yapılan itirazın kaldırılması ve tahliye talebine ilişkindir. Mahkemece, Dairemizin 28.5.2012 günlü bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonucunda tahliye ve kefil konusunda daha önce verilen karar kesinleştiğinden yeniden karar verilmesine yer olmadığına; 1.164,57 TL kira alacağı üzerinden itirazın kaldırılmasına ,bu miktar üzerinden icra inkar tazminatının davacıya verilmesine ve reddedilen miktar üzerinden hesaplanan kötüniyet tazminatının da davalıya verilmesine karar verilmiş, karar davacı ve davalı vekilleri tarafından temyiz edilmiştir. 1- Dosya kapsamına, toplanan delillere, kararın dayandığı gerekçelere, bozma ilamı doğrultusunda karar verilmiş olmasına göre, davalı vekilinin temyiz itirazları yerinde değildir. 2- Davacı vekilinin temyiz itirazlarına gelince; Davalının yakınlarına ödeme yapıldığı belirtilmişse de, davacı tarafından kabul edilmeyen bu ödemelere itibar edilmemesi gerekirken, itibar edilerek karar verilmesi, ilk karar ile istem reddedilirken davalı lehine icra tazminatına karar verilmediği halde, davalı tarafından bu husus temyiz edilmediğinden davacı yönünden müktesep hak doğduğu gözetilmeden, davalının tazminat isteminin reddine karar verilmesi gerekirken, kabulüne karar verilmesi doğru değildir. Karar bu nedenlerle bozulmalıdır…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava; kira alacağının tahsili için başlatılan icra takibine vaki itirazın kaldırılması ve tahliye istemine ilişkindir. Davacı vekili, müvekkili H.. U.. ile davalı M.. G.. arasında davaya konu taşınmaz için 01/01/2007 tarihinde imzalanan 2 yıl süreli kira akdine diğer davalı A.. G..’nün de kefil olduğunu, kiraların süresinde ödenmemesi veya eksik ödenmesi üzerine müvekkili tarafından davalılar aleyhine kira alacaklarının tahsili ve tahliye istemiyle icra takibine girişildiğini ancak davalılar tarafından takibe itiraz edildiğini, temerrütün gerçekleştiğini ileri sürerek Aliağa İcra Müdürlüğü’nün 2010/5473 esas sayılı dosyası ile girişilen icra takibine yapılan itirazın kaldırılması ile taşınmazın tahliyesi ve davalılar aleyhine alacağın %40’ından az olmamak üzere icra inkâr tazminatına hükmedilmesini talep ve dava etmiştir. Davalılar vekili, davacının 28/07/2008 tarihinde kiralanandaki payını Hasan Ulutürk’e devrettiğini, devir tarihinden sonraki kira alacaklarını talep edemeyeceği gibi tahliyesini de isteyemeyeceğini, kira ödemelerinin banka dekontları ve davacının imzası karşılığında ödenen belgelerle sabit olduğunu beyan ederek davanın usulden ve esastan reddine, davacı yanın %40’dan aşağı olmamak üzere kötüniyet tazminatına mahkum edilmesine karar verilmesini savunmuştur. Yerel mahkemece; malik olmayan davacının taşınmazı kiraya vermesinde, kira bedellerinin ödenmemesi halinde itirazın kaldırılması ve tahliye davası açmasında yasal bir engel bulunmasa da mülkiyetin davacıya intikal etmesinden sonra üçüncü kişiye devredilmesi ile birlikte kiraların yeni malike ödenmesi gerektiği, bu halde davacının kiralayan sıfatının sona ereceği, artık sözleşmeye halef olan yeni malikin talepte bulunabileceği gerekçesiyle aktif husumet yokluğundan davanın reddine, davalı taraf icra inkar tazminatında bulunmuş ise de dava esastan reddedilmediğinden davalı tarafın bu talebinin de reddine karar verilmiş, davacı vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece; davacı H.. U..’ün murisinden intikal eden taşınmazdaki payını 28/07/2008 tarihinde devrettiğinin ve kefil A.. G..’nün kefaletinin müteselsil kefalet olmadığının anlaşılmasına göre davacı vekilinin, tahliye isteğinin reddine ve kefil hakkındaki davanın reddine yönelik temyiz itirazlarının yerinde olmadığı, davacı vekilinin alacağa ilişkin temyiz itirazlarına gelince; kiralayan H.. U..’ün, taşınmaz üzerindeki haklarını Hasan , Arap ve Hüseyin ’e devrettiği 28/07/2008 tarihine kadar olan kira alacaklarını talep edebileceği, mahkemece, davacının alacağa ilişkin talebinin esası incelenmeksizin itirazın kaldırılması isteminin tümden reddedilmesinin doğru görülmediğine işaretle kararın, tahliye isteminin reddine ve kefil hakkındaki itirazın kaldırılması isteminin reddine ilişkin kısmının onanmasına, davalı kiracı hakkında itirazın kaldırılması isteminin reddine ilişkin bölümünün bozulmasına karar verilmiştir. Yerel mahkemece bozmaya uyularak verilen ikinci kararda, bilirkişi raporuna göre davacının yakınlarına yapılan ödemeler düşüldükten sonra 1.164,57 TL. kira alacağının bulunduğu, davalının takibe haksız olarak itiraz ettiği, alacağın belirlenebilir ve likit olduğu anlaşıldığından, 1.164,57 TL.- nin % 40 ı oranında icra inkar tazminatının davalı Mustafa’ dan alınarak davacıya verilmesine, davacının ödemeleri düşmeden takibe geçtiği, bu durumun davacı tarafın kötü niyetli olduğunu gösterdiği gerekçesiyle reddedilen miktar üzerinden hesaplanan 5.677,54 TL.-kötü niyet tazminatının davacıdan alınarak davalı Mustafa’ ya verilmesine dair verilen karar davacı vekili ve davalı vekilinin temyiz etmesi üzerine Özel Dairece, yukarıda metni aynen yazılı gerekçe ile bozulmuştur. Yerel mahkemece, önceki gerekçeler tekrarlanarak ve davacının oğluna ve gelinine yapılan ödemelerin davacı tarafından kendisine yapılmadığından geçersiz olduğunun bildirilmesinin açıkça hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olduğu gerekçesi ile direnme kararı verilmiş; kararı davacı alacaklı vekili temyiz etmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; kira bedellerinin kiralayanın yakınlarına (oğlu ve gelini) ödenmesi halinde bu ödemelerin geçerli sayılıp sayılamayacağı; ilk kararda davanın aktif husumet yokluğundan reddine karar verilirken davalı lehine icra inkar tazminatına karar verilmemiş olup davalı tarafından bu hususun temyiz edilmemesi nedeniyle davacı yönünden müktesep hak oluşup oluşmadığı, varılacak sonuca göre itirazın kaldırılmasına ve davalı lehine icra tazminatına hükmedilip hükmedilemeyeceği noktalarında toplanmaktadır. Öncelikle belirtilmelidir ki, kira sözleşmesi iki tarafa borç yükleyen rızai sözleşmelerden olup kişisel hak doğurur. Sözleşmeden doğan bu haklar sözleşmenin taraflarına aittir. Kural olarak, kiralayan olabilmek için kiralananın maliki olmak gerekmemektedir. Başka bir ifade ile kiralananın maliki olmayan kişiler de kiralayan sıfatı ile kira sözleşmesi düzenleyebilirler. Öte yandan İcra ve İflas Kanunu’nun 68.maddesinde itirazın kesin olarak kaldırılması; 62. ve bu maddeye atıfla 63.maddelerinde ise itirazın süresi, şekli ve sebepleri düzenlenmiştir. 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun “İtirazın kesin olarak kaldırılması” başlıklı 4949 sayılı Kanun ile değişik 68. maddesinin ilk üç fıkrasında yer alan düzenlemeye göre; “Talebine itiraz edilen alacaklının takibi, imzası ikrar veya noterlikçe tasdik edilen borç ikrarını içeren bir senede yahut resmî dairelerin veya yetkili makamların yetkileri dahilinde ve usulüne göre verdikleri bir makbuz veya belgeye müstenitse, alacaklı itirazın kendisine tebliği tarihinden itibaren altı ay içinde itirazın kaldırılmasını isteyebilir. Bu süre içerisinde itirazın kaldırılması istenilmediği takdirde yeniden ilâmsız takip yapılamaz. Borçlu itirazını varit gösterecek hiçbir belge ibraz edemezse tetkik mercii itirazın kaldırılmasına karar verir. İtiraz birinci fıkrada gösterilen senet veya makbuz - [Muris Muvazaası Nedeniyle Açılan Tapu İptali ve Tescil Davasında Bakımın Bedel Olarak Kabul Edilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/bakimin-bedel-olarak-kabul-edilmesi/): Taşınmaz Devrinde Bakımın Bedel Olarak Kabul Edilmesi Mümkün mü Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1218 Karar No: 2021/688 Karar Tarihi: 03-06-2021 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Anadolu 11. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 1. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacı vekili 06.02.2012 tarihli dava dilekçesinde; tarafların kardeş olup, mirasbırakan (babaları) … …’nun 26.10.2011 tarihinde vefat ettiğini, murisin … 1. Noterliğince düzenlenen 25.10.1993 tarih ve 5278 sayılı vasiyetname ile tek mal varlığı olan dava konusu 7 numaralı bağımsız bölümü kızı davalıya vasiyet ettiğini, vasiyetnamenin açılıp okunduğunu ancak murisin 15.04.1995 tarihinde taşınmazı intifa hakkı kendinde kalmak üzere kızına satış göstererek bedelsiz şekilde devrettiğinin tespit edildiğini, vasiyetnamenin düzenlenmesinden sonra yapılan satışın gerçek bir satış olmayıp murisin mal kaçırmak amacına yönelik olduğunu, davalının da alım gücünün bulunmadığını ileri sürerek muvazaalı olan işlemin iptali ile taşınmazın tekrar mirasbırakan adına tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiş, 12.07.2012 tarihli ön inceleme duruşmasında ise davacının miras payı oranında tapu iptali ve tescil isteğinde bulunduğunu açıklamıştır. Davalı Cevabı 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; öncelikle davanın süre yönünden reddi gerektiğini, sağlığında murisle maddi ve manevi olarak davalının ilgilendiğini, murisin de evini davalıya satarak bedelini tam olarak aldığını, ölümünden onaltı yıl önce yapılan satışın mal kaçırma amaçlı olduğunun ileri sürülmesinin tamamen kötü niyetli olduğunu, aksi hâlde aile arasında hiçbir satışın yapılamayacağını, sözü edilen vasiyetnameden ise müvekkilinin muris vefat edene kadar haberdar olmadığını, olsaydı vasiyet edilen bir yeri ödeme yaparak satın almayacağını, murisin taşınmazı satmasındaki gerçek amacın ise duyduğu para ihtiyacına rağmen kızından karşılıksız şekilde para almayı kabul etmemesi olduğunu belirterek, davanın reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı 6. … Anadolu 11. Asliye Hukuk Mahkemesinin 21.01.2014 tarihli ve 2012/38 E., 2014/16 K. sayılı kararı ile; toplanan deliller ve tüm dosya kapsamına göre murisin dava konusu taşınmazı kızı olan davalıya satış suretiyle devrettiği, ancak yakın akrabalık ilişkisi, tapuda gösterilen bedelin gerçek değerden çok düşük olması, murisin öncesinde vasiyetname yaparak taşınmazı davalı kızına vasiyet etmiş olması hususlarının murisin taşınmazı bedelsiz şekilde davalı kızına devretme arzusunu gösterdiği, intifa hakkını kendinde bırakıp ölünceye kadar taşınmazda oturması hususunun da daireyi kendisine bakıp gözeten davalıya bağışlamak ve diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla muvazaalı satış yaptığının kanıtı olduğu gerekçesiyle davacının miras payı oranında davanın kabulüne karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 15.06.2015 tarihli ve 2014/9261 E., 2015/8830 K. sayılı kararı ile; “… Somut olaya gelince; tanık anlatımları ve yapılan araştırmadan hasta ve bakıma muhtaç olan murisin bakımının davalı kızı tarafından yapıldığı, oğlu olan davacının ise murisle ilgilenmediği anlaşılmıştır. Hemen belirtilmelidir ki; satışa konu edilen bir malın devrinin belirli bir semen karşılığında olacağı kuşkusuzdur. Semenin bir başka ifade ile malın bedelinin ise mutlaka para olması şart olmayıp belirli bir hizmet ya da emek de olabileceği kabul edilmelidir. (HGK’nın 29.4.2009 gün 2009/1-130 S.K.) Esasen, yukarıda da değinildiği üzere muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan davaların hukukî dayanağını teşkil eden 1.4.1974 gün 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanabilmesi için miras bırakanın gerçek iradesinin mirasçıdan mal kaçırmaya yönelik olması gerekmektedir. Özellikle davanın kabulü halinde kendisine de pay isabet edecek olan dava dışı diğer mirasçı Nilgün beyanında, evleninceye kadar kendisi, davalı kardeşi ve babasının birlikte oturduklarını, evin maddi yükünün muhasebe şirketinde çalışan ve geliri iyi olan davalının üzerinde bulunduğunu, kendisinin 1992 yılında evlenmesi üzerine babası ile davalının birlikte kalmaya başladığını, murisin tüm ihtiyaçlarını davalı tarafından karşıladığını, davacının herhangi bir katkısının olmadığını, murisin de bu nedenle evi kardeşine devretmek istediğini, ancak davalının karşılıksız almak istemediği için ev eşyaları satın alıp, evde tadilatlar yaptırdığını ayrıca aldığı emekli ikramiyesini de murise verdiğini ifade etmiştir. Açıklanan hususlar yukarıda belirtilen ilkeler çerçevesinde değerlendirildiğinde miras bırakanın dava konusu taşınmazı temlikinde gerçek irade ve amacının diğer mirasçılardan mal kaçırma olmayıp, taşınmazı kendisi ile ilgilenip, bakımını yapan kızına duyduğu minnet duyguları sonucu devrettiğinin kabulü gerekir. Diğer taraftan, akitte gösterilen bedel ile gerçek bedel arasındaki fark da tek başına muvazaanın kanıtı sayılamaz. Hal böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, delillerin takdirinde yanılgıya düşülerek, yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir…” gerekçesiyle oy çokluğu ile karar bozulmuştur. Direnme Kararı 9. … Anadolu 11. Asliye Hukuk Mahkemesinin 19.04.2016 tarihli ve 2016/61 E., 2016/119 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçeler yanında tanık anlatımlarına göre 2006 yılında …’ya taşınan davalının babasını bakımevine yatırdığı ve murisin burada vefat ettiği, bu gerçek karşısında ölene kadar babasının yanında kalmadığı, sonuç olarak murisin tek malvarlığını bedelsiz olarak davalıya devrettiği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi 10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. Uyuşmazlık 11. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda mirasbırakan tarafından davalı kızına satış suretiyle yapılan temlikin diğer mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olup olmadığı, dosya kapsamı ve toplanan delillere göre murisin taşınmazını kendisi ile ilgilenip bakımını yapan kızına duyduğu minnet duygusu ile devrettiğinin kabul edilip edilemeyeceği noktasında toplanmaktadır. III. Gerekçe 12. Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir. 13. Hemen belirtilmelidir ki; irade ve beyan arasında bilerek yaratılan uyumsuzluk şeklinde tanımlanan muvazaa, pozitif hukukumuzda 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 19. (mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 18.) maddesinde düzenlenmiştir. Anılan maddede yer alan düzenlemeye göre; “Bir sözleşmenin türünün ve içeriğinin belirlenmesinde ve yorumlanmasında, tarafların yanlışlıkla veya gerçek amaçlarını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmaksızın, gerçek ve ortak iradeleri esas alınır.” 14. Buna göre muvazaa; tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacı ile ve fakat kendi gerçek iradelerine uymayan ve aralarında hüküm ve sonuç doğurmayan bir görünüş yaratmak hususunda anlaşmaları, şeklinde tanımlanabilir. 15. Muvazaa daha çok sözleşmenin yorumuyla ilgili olduğundan, öğreti ve uygulamada kapsamlı olarak incelenmiş ve belirli kurallara bağlanmıştır. Gerek öğretide ve gerekse uygulamada muvazaa, mutlak ve nispi muvazaa olarak iki gruba ayrılmaktadır; mutlak muvazaada taraflar herhangi bir hukukî işlem yapmayı (oluşturmayı) istemezler, yalnız görünüşte bir hukukî işlem için gerekli irade açıklamasında bulunurlar; - [Aile Konutu Üzerindeki İpoteğin Kaldırılması Davası Sırasında Eşlerden Birinin Vefat Etmesi](https://kayseriavukat.org.tr/aile-konutu-uzerindeki-ipotegin-kaldirilmasi/): Diğer Eşin Rızası Olmadan Konulan Aile Konutu Üzerindeki İpoteğin Kaldırılması Aile Konutu Üzerindeki İpoteğin Kaldırılması: Dava açıldığı tarihte davalı eş üzerine kayıtlı taşınmaz üzerinde davalı banka lehine konulmuş bir ipoteğin varlığı söz konusu olup, davacı sağ eş dava açarak ipoteğin geçersiz olduğunu ileri sürmüştür. Şayet iddia edildiği gibi açık rıza alınmamış ise bu ipotek işleminin geçersiz olduğu açıktır. Dolayısıyla, geçerli bir işlemin olmadığının kabul edildiği hallerde, malik olan eşin ölümünün bu işleme hukukilik kazandırması düşünülemez. Diğer bir anlatımla ölü olan bir işlem diriltilemez. O halde, sağ kalan eşin mirasçı sıfatıyla hakları bulunmaktadır ve davacının bu davayı açtığı sırada var olan hukuki yararı, yargılama sırasında davalı eşin ölümünden sonra da devam etmektedir. Bunun yanında, halen ortada geçersizliği ileri sürülen bir ipotek bulunmaktadır. Bu nedenlerle, evlilik ölümle sona ermekle birlikte davanın konusuz kaldığını söylemek mümkün değildir. Aksi düşünce, davacının davasında haklı olup olmadığı hususunun araştırılmasına olanak sağlanmadan, taşınmazın cebri icra ile satılması sonucunu doğuracak, bu durum ise büyük hak ihlallerine yol açacaktır. Bu nedenlerle, davacı vekilinin karar düzeltme isteminin kabulü gerekir. (4721 s. K. m. 193, 194, 240, 279, 652) (6100 s. K. m. 206) (YHGK. 15.04.2015 T. 2013/2-2056 E. 2015/1201 K.) (YHGK. 02.03.2016 T. 2015/2-53 E. 2016/211 K.) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2-2906 Karar No: 2017/1723 Karar Tarihi: 13-12-2017 Taraflar arasındaki ipoteğin kaldırılması ve aile konutu şerhi konulması davasından dolayı Konya 4. Aile Mahkemesince verilen 25.01.2016 gün ve 2015/1424 E., 2016/82 K. sayılı kararın bozulmasını kapsayan ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 24.05.2017 gün ve 2017/2-1609 E., 2017/965 K. sayılı kararın karar düzeltme yoluyla incelenmesi davacı vekili tarafından verilen dilekçe ile istenilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca dilekçe, düzeltilmesi istenen karar ve dosyadaki ilgili bütün kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava ipoteğin kaldırılması ve aile konutu şerhi konulması istemine ilişkindir. Davacı vekili müvekkilinin rızası dışında aile konutu üzerine ipotek konulduğunu, bu durumun 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 194. maddesine aykırı olduğunu iddia ederek ipoteğin kaldırılması ve tapu kaydına aile konutu şerhi konulmasına karar verilmesini istemiştir. Davalı İ. K. mirasçıları davaya cevap vermemiştir. Davalı banka vekili, davaya konu ipoteğin bizzat davacının yazılı muvafakatına istinaden tesis edildiğini, davacının söz konusu ipotek işleminden haberdar olmadığını iddia etmesinin de haksız ve kötü niyetli olduğunu belirterek davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Yargılama sırasında davalı İ. K.’ın ölümü üzerine dava mirasçılarına yöneltilmiş, davalı İ. K. mirasçıları davaya cevap vermemiştir. Yerel mahkemece davaya konu taşınmazın davacı ile davalı İbrahim’in aile konutu olduğu ancak davacı ile davalı İbrahim arasındaki evliliğin, davalı İbrahim’in davanın devamı sırasında 31/05/2012 tarihinde ölümüyle sona erdiği, ölümle sona eren evlilik nedeniyle de davaya konu taşınmazın aile konutu özelliğini kaybettiği, davacının tapu kaydına aile konutu şerhi konulması hususundaki davasının konusuz kaldığı, ancak davaya konu taşınmaz üzerine ipotek tesis edilirken davacının haberinin olmadığı ve açık rızasının alınmadığı, tacir olan davalı şirketin de ipotek tesis edilirken taşınmazın aile konutu olduğunu bildiği, banka tarafından davacının rızasının alındığı iddia edilen muvafakatnamenin de HMK’nın 206. maddesinde öngörülen şartları taşımadığından resmî belge niteliğinde olmadığı gerekçesiyle ipoteğin kaldırılması talebinin kabulüne karar verilmiştir. Davalı banka vekilinin temyizi üzerine hüküm, Özel Dairece; “Aile konutunun, hak sahibi eş tarafından devri ve konut üzerindeki hakların sınırlandırılması, diğer eşin açık rızasına bağlıdır (TMK md.194/1). Bu rıza alınmadan konutla ilgili yapılan tasarruf işlemi geçersizdir. Bu geçersizliği, rızası gereken eş, konutun bu vasfını devam ettirmesi koşuluyla ancak evlilik birliği süresince ileri sürebilir. Evlilik ölümle veya boşanma yahut da iptal kararıyla sona ermiş ise, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 194. maddesinin “aile konutuna” sağladığı koruma da sona erer ve rıza alınmadan yapılan tasarruf işlemi yapıldığı andan itibaren geçerlilik kazanır. Davacı ile aile konutu üzerinde ipotek tesis ettiren eşi İbrahim’in evliliği, İbrahim’in yargılama devam ederken 31.05.2012 tarihinde ölümü ile sona ermiştir. Evlilik ölüm ile sona erdiğine göre dava konusu taşınmaz aile konutu olma niteliğini kaybetmiştir. Diğer bir ifadeyle evliliğin sonlanmasıyla aile konutu ile kira sözleşmesini feshetme, devretme ve üzerindeki hakları sınırlandırmaya ilişkin kısıtlama “kendiliğinden” ortadan kalkar. Bu husus gözetilerek konusuz kalan dava hakkında “karar verilmesine yer olmadığına” şeklinde karar verilmesi gerekirken, Türk Medeni Kanunu’nun 194. maddesine dayanılmak suretiyle yazılı şekilde “ipoteğin kaldırılmasına” karar verilmesi doğru görülmemiştir.” gerekçesiyle oy çokluğuyla bozulmuştur. Yerel Mahkemece ipotek tesis işlemi sırasında davacı eşten muvafakatname almak isteyen davalı bankanın taşınmazın aile konutu olduğunu bildiği hâlde taşınmaz üzerine ipotek tesis ettirdiği, davacı eşin davanın devamı sırasında vefat eden kocasının mirasçısı konumunda olduğu ve davacı eşin bu davadaki hukuki yararının devam ettiği, davanın reddedilmesi hâlinde icra takibinin sonunda taşınmazın satılacağı ve davacı eşin aile konutundan kaynaklanan yasal haklarını kullanabilme olanaklarından yoksun kalacağı belirtilerek ipoteğin kaldırılması talebinin kabulüne ilişkin önceki hükümde direnilmiştir. Direnme kararının, davalı banka vekili tarafından ipoteğin kaldırılması yönünden, davacı vekili tarafından ise vekâlet ücreti yönünden temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca; “…Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 194. maddesinde tanınan aile konutu korumasının evliliğin ölüm ile sona ermesi durumunda da devam edeceği, sözü edilen hükmün sadece evliliğin korunması için getirilmiş bir hüküm olmadığı, aksi hâlde malik olmayan eşin TMK’nın 240, 279 ve 652. maddelerinde yer alan haklarını kullanamayacağı, davacının bu davayı açmakta hukuki yararının devam ettiği gerekçesiyle direnme kararının usul ve yasaya uygun olduğu belirtilmiş ise de bu görüş Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir. Yukarıda açıklanan nedenlerle, davalı İ.K.’ın ölümü nedeniyle konusuz kalan dava hakkında karar verilmesine yer olmadığına şeklinde hüküm tesisi gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır…” gerekçesi ile karar oy çokluğuyla bozulmuştur. Hukuk Genel Kurulu kararına karşı davacı vekili karar düzeltme talebinde bulunmuştur. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, yargılama sırasında davalı eşin (malik eşin) ölümü nedeniyle, aile konutuna tanınan korumanın sona erip ermeyeceği, aile konutu niteliğinin devam edip etmeyeceği ve burada varılacak sonuca göre davanın konusuz kalıp kalmayacağına ilişkindir. Bilindiği üzere “aile konutu” kavramı 743 sayılı (mülga) Türk Kanunu Medenisi’nde yer almayıp 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu ile hayatımıza girmiş bulunmaktadır. Anılan Kanun’un 194. maddesine ilişkin gerekçede aile konutu “Eşlerin bütün yaşam faaliyetlerinin gerçekleştirdiği, yaşantısına buna göre yön verdiği, - [Dava Dilekçesinde Asıl Alacak için Faiz Talep Edilmese Bile Islah ile Faiz Talep Edilmesi Mümkün mü](https://kayseriavukat.org.tr/islah-ile-faiz-talep-edilmesi/): Islah ile Faiz Talep Edilmesi Yargıtay 3. Hukuk Dairesi Esas No: 2020/8977 Karar No: 2021/2307 Karar Tarihi: 04-03-2021 Özet: Dava tarihinde yürürlükte olan 818 sayılı Borçlar Kanunu\’nun ilgili maddesi \”Asıl borç tediye ile veya sair bir surette sakıt olduğu takdirde kefalet ve rehin ve sair feri haklar dahi sakıt olur.\’\’ hükmünü amirdir. Faiz, asıl alacağın bir bölümü olmayıp, asıl alacağa bağlı fer’i nitelikte bir haktır. Faiz asıl alacağa bağlı olmasına rağmen, asıl alacaktan ayrı olarak dava veya takip konusu edilebilir. Asıl alacak için açılan davada faize ilişkin hakkın saklı tutulmamış olması, daha sonra faiz için ayrı bir dava açılmasına veya ıslah ile faiz talep edilmesine engel teşkil etmez. O halde; davacı tarafından dava dilekçesinde faiz talep edilmese bile ıslah ile faiz talep edilebileceğinden verilen karar usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir. (818 s. K. m. 113, 131) Dava ve Karar Taraflar arasındaki alacak davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın kısmen kabulüne yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davacı ve davalılar…, …, … tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü: Davacı, …\’den 11/05/2005 tarihli noterde yapılan satış vaadi sözleşmesi ile taşınmaz satın aldığını, Erdemli Sulh Hukuk Mahkemesinin 2006/247 Esas-2007/639 K. sayılı ilamı ile sözleşmenin imza tarihinde …’in kısıtlı olduğu gerekçesi ile iptal edildiğini, sözleşme yapılırken oğlu …’in de yanında olduğunu bu durumun kendisinden gizlendiğini, kaza sonucu işini göremez hale gelmesi nedeniyle kısıtlılık kararı verildiğini ve vasilik kararının ilan edilmediğini, satış için ayrıca şahitler huzurunda 16.000 TL değerinde köy senedi düzenlendiğini, bahçenin satın alındığında harap durumda olduğunu, iki kamyon toprak döktürüldüğünü, ağaçların bakımının, ilaçlamasının, gübrelemesinin yaptırıldığını, bahçenin etrafına duvar ördürüldüğünü, 5.100 TL masraf yapıldığını ileri sürerek toplam 21.100 TL alacak talebinde bulunmuş 03/03/2014 havale tarihli dilekçesi ile; faiz yönünden talebini ıslah ederek satış bedeli 16.000TL’nin, sözleşme tarihi ve taşınmaz bedelinin ödenme tarihi olan 11.04.2005 tarihinden, 03.06.2008 dava tarihine kadar yasal faizi 5.109,48.TL ile dava tarihinden ıslah tarihine kadar olan yasal faizi 8.280,99 TL’nin, toplam 13.390.47 TL yasal faizi ile taşınmaza yapılan bakımlara ilişkin 27.12.2011 tarihli bilirkişi raporu ile de sabit olan 2.461,82 TL bedelin, dava tarihinden ıslah tarihine kadar yasal faizi olan 1.274.14 TL’nin de ıslahı ile, toplam 14.664,61 TL’nin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesini talep etmiştir Mahkemece davanın kısmen kabulü ile toplam 18.461,82 TL\’nin davalılardan miras payları oranında tahsili ile davacıya verilmesine, faize ve fazlaya ilişkin istemin reddine karar verilmiş, hüküm davacı ve davalılar …, …, … tarafından temyiz edilmiştir. 1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalıların tüm, davacının ise sair temyiz itirazlarının reddi gerekir. 2- Davacı, … ile 11/05/2005 tarihinde noterde düzenlenen satış vaadi sözleşmesinin mahkeme kararı ile iptal edildiğini ileri sürerek ödediği 16.000 TL bedel ile taşınmaza yaptığı faydalı ve zorunlu masraflar toplamı olan 5.100 TL\’nin sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre tarafına iadesini talep etmiş, 03/03/2014 havale tarihli dilekçesi ile faiz talebi yönünden davasını ıslah ederek 14.664,61 TL daha yükseltmiştir. Mahkemece ‘…davacı vekilince dava dilekçesi ile birlikte faize ilişkin olarak ve de fazlaya ilişkin olarak hakların saklı tutulduğuna dair ihtirazı bir kayıt konulmamıştır. 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nun 131. maddesi uyarınca da; asıl alacak hakkında mürüru zaman vaki olunca faiz ve feri alacak hakkında da müruru zaman vaki olmuş sayılır.\’ denilmekle faiz açısından da asıl alacağa uygulanması gerekli zamanaşımı hükümlerinin uygulanacağı hüküm altına alınmıştır. Davalılar vekilinin ıslahla arttırılan faiz alacağı açısından açıkça ve süresinde zamanaşımı itirazının bulunduğu dikkate alındığında davamızda uygulanması gerekli 1 yıllık zamanaşımı süresi (davacı en geç zarar vereni dava tarihi itibariyle öğrendiğini kabulü ile) içerisinde faize ilişkin talepte bulunulmadığı’ gerekçesi ile davanın kısmen kabulü ile fazlaya ve faize ilişkin taleplerinin reddine karar verilmiş ise de; ifayı imkansız hale getiren … Sulh Hukuk Mahkemesinin 2006/247 Esas-2007/639 K. sayılı dosyası ile satış vaadi sözleşmesinin 20/07/2007 tarihinde iptaline karar verildiği ve kararın 09/11/2007 tarihinde kesinleştiği, eldeki davanın 2008 yılında ve süresinde açıldığı, asıl alacak yönünden zamanaşımı süresinin henüz dolmadığı anlaşılmaktadır. Dava tarihinde yürürlükte olan 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu\’nun 113. maddesi \”Asıl borç tediye ile veya sair bir surette sakıt olduğu takdirde kefalet ve rehin ve sair feri haklar dahi sakıt olur.\’\’ hükmünü amirdir. Faiz, asıl alacağın bir bölümü olmayıp, asıl alacağa bağlı fer’i nitelikte bir haktır. Faiz asıl alacağa bağlı olmasına rağmen, asıl alacaktan ayrı olarak dava veya takip konusu edilebilir. Asıl alacak için açılan davada faize ilişkin hakkın saklı tutulmamış olması, daha sonra faiz için ayrı bir dava açılmasına veya ıslah ile faiz talep edilmesine engel teşkil etmez. O halde; davacı tarafından dava dilekçesinde faiz talep edilmese bile ıslah ile faiz talep edilebileceğinden verilen karar usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir. Ne var ki, bu yanlışlığın giderilmesi yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden yukarıda yazılı gerekçeler ile hükmün düzeltilerek onanması HUMK. 438/7 maddesi gereğidir. Sonuç Yukarıda birinci bentte açıklanan nedenlerle davalıların tüm, davacının sair temyiz itirazlarının reddine, ikinci bentte açıklanan nedenlerle temyiz olunan kararın “Hüküm” fıkrasının 1 nolu bendinin tamamen karardan çıkartılmasına, yerine “Davanın kısmen kabul kısmen reddi ile, toplam 18.461,82.TL\’nin dava tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalılardan miras payları oranında tahsili ile davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin istemin reddine,” sözlerinin yazılarak hükmün düzeltilmiş bu hali ile ONANMASINA, 945,85 TL bakiye temyiz harcının temyiz eden davalılara yükletilmesine, peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz eden davacıya iadesine, 6100 sayılı HMK\’nın geçici madde 3 atfıyla 1086 sayılı HUMK\’nın 440.maddesi gereğince karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 04/03/2021 tarihinde oybirliği ile karar verildi. Yargıtay 6. Hukuk Dairesi Esas No: 2022/1469 Karar No: 2023/1230 Karar Tarihi: 27-03-2023 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasında görülen tazminat davasında verilen karar hakkında yapılan temyiz incelemesi sonucunda, Dairece Mahkeme kararının bozulmasına karar verilmiştir. Mahkemece bozmaya uyularak yeniden yapılan yargılama sonucunda; davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Mahkeme kararı davacılar … ve … vekili ile davalılar vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacılar dava dilekçesinde özetle; davalı kooperatifin 70 üyesi bulunduğunu, kooperatife ait taşınmazın imar uygulaması sonucunda üç - [Ortak Hayatın Kurulamaması Halinde Boşanma Davası Açılması Şartlarına ilişkin Düzenlemenin İptali](https://kayseriavukat.org.tr/ortak-hayatin-kurulamamasi-aym/): Ortak Hayatın Kurulamaması Nedeniyle Boşanma Anayasa Mahkemesi Kararı Değerlendirme İtiraz Konusu Kural Boşanma Davasının Reddinden Sonra Ortak Hayatın Kurulamaması: İtiraz konusu kuralda, boşanma sebeplerinden herhangi biriyle açılmış bulunan davanın reddine karar verilmesi ve bu kararın kesinleştiği tarihten başlayarak üç yıl geçmesi hâlinde her ne sebeple olursa olsun ortak hayat yeniden kurulamamışsa evlilik birliğinin temelinden sarsılmış sayılacağı ve eşlerden birinin talebi üzerine boşanmaya karar verileceği öngörülmektedir. Başvuru Gerekçesi Başvuru kararında özetle; kuralda belirtilen sürenin adil olmadığı, kural nedeniyle eşlerin uzun sürelerin sonunda boşanabildikleri, bu durumun herkesin kişiliğine bağlı dokunulmaz, devredilmez ve vazgeçilmez temel hak ve özgürlüklere sahip olduğunu öngören anayasal hükümle bağdaşmadığı, kuralda öngörülen sürenin ilgililerin evlilik dışı ilişki yaşamalarına neden olduğu, bu suretle kuralla kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkının yanı sıra devletin aileyi koruma yükümlülüğünün de ihlal edildiği belirtilerek kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi Ortak hayatın yeniden kurulamaması nedeniyle evlilik birliğinin temelinden sarsılmış sayılabilmesi için boşanma davasının reddine ilişkin kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç yıl geçmesi gerektiği öngörülmek suretiyle ailenin korunmasının amaçlandığı anlaşılmaktadır. Başka bir ifadeyle boşanma davasının reddine ilişkin kararın kesinleşmesinden sonra ortak hayatın yeniden kurulamaması nedeniyle evlilik birliğinin temelinden sarsıldığından söz edebilmek için üç yıl geçmesi gerektiğinin öngörülmesi suretiyle Türk toplumunun temeli olarak kabul edilen aile kurumunun ayakta tutulmasının hedeflendiği görülmektedir. Aile kurumunun anayasal önemini gözönünde bulundurmak suretiyle boşanmaya ilişkin usul ve esasları düzenleme konusunda kanun koyucunun takdir yetkisi bulunmaktadır. Bu bağlamda ortak hayatın yeniden kurulmaması nedeniyle evlilik birliğinin temelden sarsılmış sayılmasının şartlarını belirlemek de kanun koyucunun takdir yetkisi kapsamında kalmaktadır. Bununla birlikte kuralın boşanma kararı verilebilmesini önemli oranda güçleştirmemesi ve ortak hayata yeniden dönmek istemeyen ilgilileri makul olmayan süreler boyunca evlilik birliğini devam ettirmeye zorlamaması gerekir. Dava konusu kuralda, boşanma kararı verilebilmesi için öncelikle daha önce açılmış bir boşanma davasının reddedilmiş olması şartı aranmaktadır. Boşanma davasında yazılı yargılama usulünün uygulandığı da gözönünde bulundurulduğunda ilke olarak anılan davanın reddedilmesi çok kısa sayılamayacak bir sürenin sonunda gerçekleşebilecektir. Öte yandan kurala göre ortak hayatın yeniden kurulamaması nedeniyle evlilik birliğinin temelinden sarsılmış sayılabilmesi için anılan ret kararının kesinleşmiş olması gerekmektedir. Ret kararına karşı ilgililerin kanun yoluna başvurmalarının mümkün olduğu dikkate alındığında kararın kesinleşmesinin de uzun bir süre alabileceği açıktır. Ayrıca kuralda ortak hayatın yeniden kurulamaması nedeniyle evlilik birliğinin temelinden sarsılmış sayılabilmesi için ret kararının kesinleşmesinden itibaren üç yıl geçmesi gerektiği öngörülmüştür. Buna göre boşanma kararı verilebilmesi için kuralda öngörülen süreç bir bütün olarak değerlendirildiğinde ortak hayatın yeniden kurulamadığı hâllerde makul olmayan bir süre boyunca ilgililerin boşanma kararı elde etmelerine imkân tanınmadığı görülmüş ve ortak hayatın yeniden kurulamadığı hâllerde evlilik birliğini uzun bir süre boyunca sona erdiremeyen ilgililere katlanamayacakları bir külfet yüklendiği anlaşılmıştır. Bu değerlendirmeler ışığında özel hayata ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkı ile aile kurumunu koruma amacı arasında makul bir denge sağlamayan kuralın ölçülülük ilkesini orantılılık alt ilkesi yönünden ihlal ettiği sonucuna ulaşılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir. Ortak Hayatın Kurulamaması Halinde Boşanma Davası Açılması Şartlarına ilişkin Düzenlemenin İptali Anayasa Mahkemesi Kararı Esas Sayısı: 2023/116 Karar Sayısı: 2024/56 Karar Tarihi: 22/2/2024 R.G.Tarih-Sayısı: 19/4/2024-32522 İtiraz Yoluna Başvuran: Ankara 18. Aile Mahkemesi İtirazın Konusu: 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 166. maddesinin dördüncü fıkrasının Anayasa’nın 5., 12., 14., 17. ve 41. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talebidir. Olay: Boşanma davasında itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur. I. İPTALİ İSTENEN KANUN HÜKMÜ 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun itiraz konusu kuralın da yer aldığı 166. maddesi şöyledir: “Evlilik birliğinin sarsılması – Madde 166 Evlilik birliği, ortak hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenmeyecek derecede temelinden sarsılmış olursa, eşlerden her biri boşanma davası açabilir. Yukarıdaki fıkrada belirtilen hâllerde, davacının kusuru daha ağır ise, davalının açılan davaya itiraz hakkı vardır. Bununla beraber bu itiraz, hakkın kötüye kullanılması niteliğinde ise ve evlilik birliğinin devamında davalı ve çocuklar bakımından korunmaya değer bir yarar kalmamışsa boşanmaya karar verilebilir. Evlilik en az bir yıl sürmüş ise, eşlerin birlikte başvurması ya da bir eşin diğerinin davasını kabul etmesi hâlinde, evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılır. Bu hâlde boşanma kararı verilebilmesi için, hâkimin tarafları bizzat dinleyerek iradelerinin serbestçe açıklandığına kanaat getirmesi ve boşanmanın malî sonuçları ile çocukların durumu hususunda taraflarca kabul edilecek düzenlemeyi uygun bulması şarttır. Hâkim, tarafların ve çocukların menfaatlerini göz önünde tutarak bu anlaşmada gerekli gördüğü değişiklikleri yapabilir. Bu değişikliklerin taraflarca da kabulü hâlinde boşanmaya hükmolunur. Bu hâlde tarafların ikrarlarının hâkimi bağlamayacağı hükmü uygulanmaz. Boşanma sebeplerinden herhangi biriyle açılmış bulunan davanın reddine karar verilmesi ve bu kararın kesinleştiği tarihten başlayarak üç yıl geçmesi hâlinde, her ne sebeple olursa olsun ortak hayat yeniden kurulamamışsa evlilik birliği temelden sarsılmış sayılır ve eşlerden birinin istemi üzerine boşanmaya karar verilir.” II. İLK İNCELEME 1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR ve Muhterem İNCE’nin katılımlarıyla 13/7/2023 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. III. ESASIN İNCELENMESİ 2. Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Onur MERCAN tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükmü, dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü: A. Genel Açıklama 3. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 134. maddesinin birinci fıkrasında birbiriyle evlenecek erkek ve kadının içlerinden birinin oturduğu yerde bulunan evlendirme memurluğuna birlikte başvuracakları, 141. maddesinde ise evlenme töreninin evlendirme dairesinde evlendirme memurunun ve ayırt etme gücüne sahip ergin iki tanığın önünde açık olarak yapılacağı, ancak törenin evleneceklerin talebi üzerine evlendirme memurunun uygun bulacağı diğer yerlerde de yapılabileceği belirtilmiştir. 4. Anılan Kanun’un 142. maddesinde de evlendirme memurunun evleneceklerden her birine birbiriyle evlenmek isteyip istemediklerini soracağı, evlenmenin, tarafların olumlu sözlü cevaplarını verdikleri anda oluşacağı ve memurun evlenmenin tarafların karşılıklı rızasıyla kanuna uygun olarak yapılmış olduğunu açıklayacağı hükme bağlanmıştır. 5. Evlendirme memuru tarafından yöneltilen soruya verdikleri olumlu cevapla evlilik birliğini kuran eşler ancak Kanun’da öngörülen hâllerde ve hâkim kararıyla boşanabilmektedir. Bu kapsamda Kanun’un 161 ila 166. maddelerinde zina, hayata kast, pek kötü veya onur kırıcı davranışta bulunma, küçük düşürücü suç işleme, haysiyetsiz hayat - [Tahkim Şartı: Sözleşme Süresinin Sona Ermesine Rağmen Ticari İlişkinin Devam Etmesi](https://kayseriavukat.org.tr/tahkim-sarti/): Tahkim Sözleşmesi ve Tahkim Şartı Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2023/103 Karar No: 2023/1185 Karar Tarihi: 29-11-2023 Mahkemesi: Ticaret Mahkemesi Özel Daire Kararı: Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 10.03.2022 tarihli ve 2020/1634 Esas, 2022/1742 Karar sayılı BOZMA kararı Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın usulden reddine karar verilmiştir. Kararın davacı vekili ile tefrik edilen İstanbul 18. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2018/215 Esas sayılı dosyasında davacı … Elektronik ve Mühendislik Taahhüt Tic. A.Ş. vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince, davacı vekilinin istinaf başvurusunun 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 353/1-b/1 maddesi gereğince esastan reddine, tefrik edilen davada davacı vekilinin inceleme konusu karara karşı istinaf başvurusunda bulunma hakkı mevcut olmadığından istinaf başvurusunun reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili ile tefrik edilen davada davacı … Elektronik ve Mühendislik Taahhüt Tic. A.Ş. vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, İlk Derece Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili; müvekkili ile davalı … Electronics Inc. arasında “… Güvenlik Sistemi Ürünleri”nin Türkiye’de dağıtımına, pazarlanmasına ilişkin ve münhasırlık esasına dayanan distribütörlük ilişkisi kurulduğunu, distribütörlük ilişkisi çerçevesinde müvekkili şirketin ilgili ürünlerin satış, pazarlama ve dağıtımını üstlendiğini, buna karşılık davalının bu ürünlere ilişkin tedarik, satış sonrası hizmetler, yedek parça temini ve ürünlerle ilgili garanti hizmetlerini sunmayı taahhüt ettiğini, müvekkili şirketin bu ticari ilişkiden kaynaklanan tüm hizmetleri büyük bir başarı ile yerine getirdiğini, ancak güvenlik sistemlerine ilişkin satış sonrası hizmetler ve özellikle yedek parça tedarik yükümlülüğünün davalı tarafından yerine getirilmediğini, buna rağmen müvekkilinin üstlenmiş olduğu yükümlülüklerini ihlâl etmemek için stoklarında bütün hâlde bulunan ve kullanıma hazır ürünleri parçalayarak yedek parça teminini sağlamak zorunda kaldığını, distribütörlük ilişkisinin devam ettiği süre zarfında ürünlerin üreticisi olan davalı tarafından uluslararası bir organizasyon olan … üyeliğinin farklı bir yan kuruluşu olan … … Co. Ltd.’ye devredildiğini, dolayısıyla müvekkiline “… Electronics” markalı olarak satılan ve stoklarda bulunan tüm ürünlerin işe yaramaz hâle geldiğini, … üyeliğinin devri neticesinde müvekkilinin çok sayıda devlet ihalesine ve özel ihalelere giremediğinden büyük zarara uğradığını, davalı tarafından yapılan ihlallerin giderilmesi amacıyla keşide edilen ihtarnamenin karşılıksız kalması üzerine distribütörlük ilişkisinin müvekkili tarafından haklı nedenle feshedildiğini ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla maddi zarar, yoksun kalınan kâr ile denkleştirme tazminatı alacağından şimdilik 50.000 TL\’nin dava tarihinden itibaren işleyecek reeskont faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı vekili; taraflar arasında ilk olarak 01.06.2005 tarihinde distribütörlük sözleşmesinin imzalandığını, daha sonra 01.01.2007 tarihinde ilk sözleşmeyle son derece benzer hüküm ve koşullar içeren ikinci distribütörlük sözleşmesinin imzalandığını, son olarak 01.01.2008 tarihinde üçüncü distribütörlük sözleşmesinin imzalandığını, taraflar arasında bu tarihten sonra herhangi bir sözleşme imzalanmadığını ve ilişkinin 2008 tarihli sözleşmenin hüküm ve koşulları uyarınca devam ettiğini, tüm sözleşmelerde sözleşmenin Kore hukukuna tâbi olduğunun ve sözleşmeden … uyuşmazlıkların Kore Ticari Tahkim Kurulunun Ticari Tahkim Kuralları uyarınca tahkim yoluyla çözüleceğinin hükme bağlandığını, geçerli tahkim şartı nedeniyle davanın reddi gerektiğini, öte yandan müvekkilinin sözleşmeden kaynaklı yükümlülüklerini yerine getirdiğini, davacının sözleşmeye aykırı tutum ve eylemlerinden dolayı müvekkili tarafından sözleşmenin haklı nedenle feshedildiğini ileri sürerek davanın reddini savunmuştur. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İstanbul 18. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2018/215 Esas sayılı dosyasında … Elektronik ve Mühendislik Taahhüt Tic. A.Ş. tarafından … Electronics Tic. A.Ş. aleyhine açılan dava işbu dava ile birleştirilmiştir. İlk Derece Mahkemesinin 26.09.2019 tarihli ve 2017/463 Esas, 2019/922 Karar sayılı kararı ile; birleştirilen İstanbul 18. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2018/215 E. sayılı dosyasının tefrikine karar verildikten sonra; davacı ile davalı … Electronics Inc. arasındaki distribütörlük sözleşmesinde yer alan açık hükme rağmen tarafların sözleşme ilişkisini devam ettirdikleri, bu ilişkiye sözleşme hükümlerinin değil de fiili sözleşmesel ilişki kurallarının uygulanmasının distribütörlük ilişkisinde tarafların hak ve borçlarının tespitini imkânsız hâle getireceği, ayrıca bu durumun hakkaniyetli de olmayacağı, sözleşmedeki şekli açık hükme rağmen tarafların süre sonunda sözleşme ilişkisini devam ettirerek sözleşmenin devamına ilişkin iradelerini ortaya koyduğu, böylece şekli iradeye değil sözleşmenin devamına yönelik bu açık fiili iradeye üstünlük tanınması gerektiği, Türk mevzuatında distribütörlük sözleşmesine ilişkin bir düzenleme bulunmadığı için acentelik sözleşmelerini düzenleyen hükümlerin kıyasen uygulanacağı, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu\’nun (6102 sayılı Kanun) 121/2 maddesi gereğince belirli süre için yapılan bir acentelik sözleşmesinin süre dolduktan sonra uygulanmaya devam edilmesi hâlinde sözleşmenin belirsiz süreli hâle geleceği, tüm bunlara göre taraflar arasındaki distribütörlük sözleşmesinin süresiz hâle geldiği, süresiz hâle gelen bu sözleşmede geçerli tahkim şartının bulunduğu, tahkim şartına göre mahkemenin görevsiz olduğu gerekçesiyle davalı … Electronics Inc. açısından tahkim itirazının kabulü ile dava dilekçesinin görevsizlik nedeni ile reddine karar verilmiştir.. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili ile tefrik edilen İstanbul 18. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2018/215 Esas sayılı davasında davacı … Elektronik ve Mühendislik Taahhüt Tic. A.Ş. vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 26.02.2020 tarihli ve 2019/2499 Esas, 2020/248 Karar sayılı kararı ile; davacı vekilinin istinaf başvurusunun 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 353/1-b/1 maddesi gereğince esastan reddine tefrik edilen davadaki davacı … Elektronik ve Mühendislik Taahhüt Tic. A.Ş. vekilinin inceleme konusu karara karşı istinaf başvurusunda bulunma hakkı mevcut olmadığından istinaf başvurusunun reddine karar verilmiştir. V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili ile tefrik edilen İstanbul 18. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2018/215 Esas sayılı davada davacı … Elektronik ve Mühendislik Taahhüt Tic. A.Ş. vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; \”..1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillere gerektirici sebeplere göre, birleşen (tefrik edilen) dosyadaki davacı … Elektronik ve Mühendislik Taahhüt Tic. A.Ş.’nin temyiz itirazlarının reddi gerekir. 2- Davacı … Elektronik ve Güvenlik Sistemleri San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin temyiz itirazlarına gelince; Dava, distribütörlük ilişkisinin haklı nedenle feshi sebebiyle uğranılan zararın tazmini ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 122. maddesi uyarınca denkleştirme tazminatı istemine ilişkindir. İlk Derece Mahkemesi’nce davalı … Electronics Inc.’nin tahkim itirazının kabulü ile dava dilekçesinin görevsizlik nedeni ile - [Aralarında Organik Bağ Bulunan Şirketlere ait Borcun Üstlenilmesi, Takas veya Mahsup Edilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/borcun-ustlenilmesi-organik-bag/): Aralarında Organik Bağ Bulunan Şirketlere ait Borcun Üstlenilmesi 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Borcun Üstlenilmesi A. İç üstlenme sözleşmesi – Madde 195 Borçlu ile iç üstlenme sözleşmesi yapan kişi, borcu bizzat ifa ederek veya alacaklının rızasıyla borcu üstlenerek, borçluyu borcundan kurtarma yükümlülüğü altına girmiş olur. Borçlu, iç üstlenme sözleşmesinden doğan borçlarını ifa etmedikçe, diğer taraftan yükümlülüğünü yerine getirmesini isteyemez. Borçlu, borcundan kurtarılmamışsa, diğer taraftan güvence isteyebilir. B. Dış üstlenme sözleşmesi Öneri ve kabul – Madde 196 Borçlunun yerine yenisinin geçmesi ve borcundan kurtarılması, borcu üstlenen ile alacaklı arasında yapılacak sözleşmeyle olur. İç üstlenme sözleşmesinin, üstlenen veya onun izni ile borçlu tarafından alacaklıya bildirilmesi, dış üstlenme sözleşmesinin yapılmasına ilişkin öneri anlamına gelir. Alacaklının kabulü açık veya örtülü olabilir. Alacaklı, çekince ileri sürmeksizin üstlenenin ifasını kabul eder veya onun borçlu sıfatı ile yaptığı diğer herhangi bir işleme rıza gösterirse, borcun üstlenilmesini kabul etmiş sayılır. Önerinin bağlayıcılığı – Madde 197 Borcun üstlenilmesine ilişkin öneri alacaklı tarafından her zaman kabul edilebilir. Ancak, üstlenen veya önceki borçlu, kabul için bir süre koyabilir. Alacaklı bu sürenin bitimine kadar susarsa, öneri reddedilmiş sayılır. Önerinin alacaklı tarafından kabul edilmesinden önce yeni bir iç üstlenme sözleşmesi yapılır ve bu ikinci üstlenmeye ilişkin olarak alacaklıya öneride bulunulursa, ilk öneride bulunan, önerisi ile bağlı olmaktan kurtulur. C. Borçlunun değişmesinin sonuçları Bağlı hak ve borçlar – Madde 198 Borçlu değişmiş olsa bile, alacaklının borçlunun kişiliğine özgü olanlar dışındaki bağlı hakları saklı kalır. Bununla birlikte borcun güvencesi olarak rehin veren üçüncü kişinin ve kefilin sorumlulukları, ancak onların borcun üstlenilmesine yazılı olarak rıza göstermeleri hâlinde devam eder. Savunmalar – Madde 199 Üstlenilen borca ilişkin savunmaları ileri sürme hakkı, yeni borçluya geçer. Dış üstlenme sözleşmesinden aksi anlaşılmadıkça yeni borçlu, alacaklıya karşı önceki borçlunun ileri sürebileceği kişisel savunmalarda bulunamaz. Yeni borçlu, iç üstlenme sözleşmesinden kaynaklanan savunmaları alacaklıya karşı ileri süremez. D. Sözleşmenin hükümsüzlüğü – Madde 200 Dış üstlenme sözleşmesi hükümsüz hâle gelirse, iyiniyetli üçüncü kişilerin hakları saklı kalmak üzere, eski borç bütün bağlı borçlarıyla birlikte varlığını sürdürür. Bundan başka, borcu üstlenen üstlenme sözleşmesinin hükümsüz hâle gelmesinde ve alacaklının zarara uğramasında kendisine bir kusur yüklenemeyeceğini ispat etmedikçe alacaklı, önceden sağlanmış güvenceyi yitirmesi yüzünden veya başka herhangi bir sebeple uğradığı zararın giderilmesini üstlenenden isteyebilir. E. Borca katılma – Madde 201 Borca katılma, mevcut bir borca borçlunun yanında yer almak üzere, katılan ile alacaklı arasında yapılan ve katılanın, borçlu ile birlikte borçtan sorumlu olması sonucunu doğuran bir sözleşmedir. Borca katılan ile borçlu, alacaklıya karşı müteselsilen sorumlu olurlar. F. Malvarlığının veya işletmenin devralınması – Madde 202 Bir malvarlığını veya bir işletmeyi aktif ve pasifleri ile birlikte devralan, bunu alacaklılara bildirdiği veya ticari işletmeler için Ticaret Sicili Gazetesinde, diğerleri için Türkiye genelinde dağıtımı yapılan gazetelerden birinde yayımlanacak ilanla duyurduğu tarihten başlayarak, onlara karşı malvarlığındaki veya işletmedeki borçlardan sorumlu olur. Bununla birlikte, iki yıl süreyle önceki borçlu da devralanla birlikte müteselsil borçlu olarak sorumlu kalır. Bu süre, muaccel borçlar için, bildirme veya duyuru tarihinden; daha sonra muaccel olacak borçlar için ise, muacceliyet tarihinden işlemeye başlar. Borçların bu yoldan üstlenilmesinin sonuçları, dış üstlenme sözleşmesinden doğan sonuçlarla özdeştir. Bildirme veya ilanla duyurma yükümlülüğü devralan tarafından yerine getirilmedikçe, ikinci fıkrada öngörülen iki yıllık süre işlemeye başlamaz. G. İşletmelerin birleşmesi ve şekil değiştirmesi – Madde 203 Bir işletme, başka bir işletme ile aktif ve pasiflerin karşılıklı olarak devralınması ya da birinin diğerine katılması yoluyla birleştirilirse, her iki işletmenin alacaklıları, bir malvarlığının devralınmasından doğan haklara sahip olup, bütün alacaklarını yeni işletmeden alabilirler. Bir tek kişiye ait olup da, kollektif veya komandit ortaklık hâline dönüştürülen bir işletmenin borçları hakkında da aynı hüküm uygulanır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2022/454 Karar No: 2023/1221 Karar Tarihi: 13-12-2023 Özel Daire Kararı: Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 26.09.2019 tarihli ve 2018/822 Esas, 2019/5856 Karar sayılı BOZMA kararı Taraflar arasında birleştirilerek görülen alacak ve itirazın iptali davalarından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince asıl ve birleşen davaların kısmen kabulüne karar verilmiştir. Kararın taraf vekillerince istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince asıl davada davalılar … Sigorta Aracılık Hizm. A.Ş. ve İn.. İç Dış Ticaret ve Danışmanlık Hizm. A.Ş. (birleşen davada davacı) vekillerinin asıl ve birleşen davaya yönelik istinaf başvurusunun 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 353/1.b.1 inci maddesi gereğince esastan reddine, asıl davada davacı-birleşen davada davalı S.. Sigorta A.Ş. vekilinin asıl ve birleşen davaya yönelik istinaf başvurusunun 6100 sayılı Kanun’un 353/1.b.2 nci maddesi uyarınca kabulü ile ilk derece mahkemesinin istinafa konu asıl ve birleşen davadaki kararının düzeltilerek esas hakkında yeniden karar verilmesine ve asıl davanın kabulüne karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı asıl davada davalılar, birleşen davada davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı asıl davada davalılar, birleşen davada davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, temyiz incelemesi sırasında duruşmanın düzenlendiği 6100 sayılı Kanun\’un 369 uncu maddesinin direnme kararının temyizini kapsamadığı, direnmenin düzenlendiği aynı Kanun\’un 373 üncü maddesinde ise duruşmaya yer verilmediği gözetildiğinde direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağı kabul edilerek asıl davada davalılar, birleşen davada davacı vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verilerek, Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. ASIL DAVA 1. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili ile davalı … Sigorta Aracılık Hizm. A.Ş. arasında noter onaylı 14.02.2008 tarihli \”Sözleşme Yapma ve Prim Tahsil Etme Yetkisini Haiz Acentelik Sözleşmesi\”nin imzalandığını, davalı acentenin alt acentelikler kurması konusunda engel bir husus bulunmadığından alt acentelikler vermesinde de anlaşmaya varıldığını, bu suretle üçlü acentelik sözleşmeleri yapıldığını, ancak Hazine Müsteşarlığının başta 23.09.2010 tarihli ve 2010/31 sayılı sektör duyurusu olmak üzere aynı yıl ilân ettiği duyurularıyla alt acentelik, tali acentelik, bağlı acentelik, acenteler arası işbirliği v.b. organizasyonların faaliyetlerinin durdurulmasına karar verildiğini, bunun üzerine davalı … Sigorta Aracılık Hizm. A.Ş.’nin üstlendiği işin bu şirket ile idarî ve iktisadî açıdan özdeş olan diğer davalı İn.. İç Dış Ticaret ve Danışmanlık Hizm. A.Ş. üzerinden yürütülmeye başlandığını, başka bir ifadeyle Hazine Müsteşarlığının söz konusu kararının akabinde davalı … Sigorta Aracılık Hizm. A.Ş. yetkililerinin talebi üzerine müvekkiliyle diğer davalı İn.. İç Dış Ticaret ve Danışmanlık Hizm. A.Ş. arasında 01.11.2010 tarihli \”Danışmanlık ve Acente - [KVKK Kapsamında İlgili Kişinin Hakları, Kişisel Verilerin Silinmesi, Yok Edilmesi ve Aktarılması](https://kayseriavukat.org.tr/kisisel-verilerin-silinmesi-ve-aktarilmasi/): KVKK Kapsamında İlgili Kişinin Hakları, Kişisel Verilerin Silinmesi, Yok Edilmesi ve Aktarılması KVKK Kapsamında İlgili Kişinin Hakları ve Kişisel Verilerin Silinmesi Talebi: 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu kapsamında ilgili kişilere ait bilgilerin korunması ve işlenmesi ile kişisel verilerin silinmesi, aktarılması veya yok edilmesi ile herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için gerekli başvuru ve itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması hususunda bir avukat hukuki yardım alınması faydalı olacaktır. Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve KVKK Danışmanlığı alanında uzman avukat ve danışman kadrosu ile müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, 15 yılı aşkın tecrübesi ile müvekkillerine KVKK kapsamında ihtiyaç duydukları avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetini nitelikli ve güvenilir şekilde vermek için çalışmaktadır. Kayseri Avukat Kadromuz, emsal yargı kararları ile güncel mevzuat ve hukuki gelişmeleri yakından takip ederek müvekkillerinin talep ve ihtiyaçlarını doğru ve pratik bir şekilde çözüme kavuşturmaktadır. 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu kapsamında yalnızca gerçek kişilerin verileri korunmaktadır. Bu nedenle, Kanunda kişisel verisi işlenen gerçek kişiyi ifade etmek için “ilgili kişi” ifadesi kullanılmıştır. Korunması gereken kişi, düzenlemenin tanımlar kısmında açıkça belirtildiği üzere “gerçek kişi”dir. Kanunda yer alan kişisel verinin tanımı gereği, tüzel kişiye ait bir verinin herhangi bir gerçek kişiyi belirlemesi ya da belirlenebilir kılması halinde, bu veriler de Kanun kapsamında koruma altındadır. Ancak burada korunan menfaat tüzel kişiye değil, düzenlemenin temellendirdiği öncelik gereği belirlenen ya da belirlenebilecek gerçek kişiye ait olacaktır. Çünkü Kanun, tüzel kişilere ait verilerin korunmasını hiçbir şekilde düzenlememektedir. 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nun 11. maddesi çerçevesinde ilgili kişi her zaman veri sorumlusuna başvurarak kendisi ile ilgili; – Kişisel verilerinin işlenip işlenmediğini öğrenme, – Kişisel verileri işlenmişse buna ilişkin bilgi talep etme, – Kişisel verilerinin işlenme amacını ve bunların amacına uygun kullanılıp kullanılmadığını öğrenme, – Yurt içinde veya yurt dışında kişisel verilerin aktarıldığı üçüncü kişileri bilme, – Kişisel verilerin eksik veya yanlış işlenmiş olması hâlinde bunların düzeltilmesini isteme, – Kişisel verilerin silinmesini veya yok edilmesini isteme, – Kişisel verilerin düzeltilmesi, silinmesi veya yok edilmesine ilişkin işlemlerin kişisel verilerin aktarıldığı üçüncü kişilere bildirilmesini isteme, – İşlenen verilerin münhasıran otomatik sistemler vasıtasıyla analiz edilmesi suretiyle kişinin kendisi aleyhine bir sonucun ortaya çıkmasına itiraz etme, – Kişisel verilerin kanuna aykırı olarak işlenmesi sebebiyle zarara uğraması hâlinde zararın giderilmesini talep etme haklarına sahiptir. İlgili Kişinin Hak Arama Yöntemleri Başvuru Hakkı Kişisel verisi işlenen gerçek kişiler, veri sorumlusuna başvuru hakkına sahiptir. Veri Sorumlusuna Başvuru Usul ve Esasları Hakkında Tebliğ’e göre ilgili kişiler, başvurularını Türkçe olarak yapmak kaydıyla bu haktan yararlanabilir. İlgili kişilerin, veri sorumlusuna başvurarak; kendileriyle ilgili kişisel verilerin işlenip işlenmediğini öğrenmek, işlenmişse bunları talep etmek, verinin muhtevasının eksik veya yanlış olması halinde bunların düzeltilmesini, hukuka aykırı olması halinde ise silinmesini, yok edilmesini ve buna göre yapılacak işlemlerin verilerin açıklandığı üçüncü kişilere bildirilmesini ve verilerin kanuna aykırı olarak işlenmesi sebebiyle zararlarının giderilmesini talep etme hakları bulunmaktadır. Bu kapsamda ilgili kişilerin, 6698 sayılı Kanun (KVKK)’un uygulanmasıyla ilgili taleplerini, öncelikle veri sorumlusuna iletmeleri zorunludur. Kanun, kişisel verilerin korunması kapsamındaki başvurular için kademeli bir başvuru usulü öngörmüştür. İlgili kişilerin, sahip oldukları hakları kullanabilmeleri için öncelikle veri sorumlusuna başvurmaları zorunludur. Bu yol tüketilmeden Kurula şikâyet yoluna gidilemez. 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nda, kişilik hakları ihlal edilen ilgililerin genel hükümlere göre tazminat hakları saklı tutulmuştur. Başvuru yoluna gitmenin zorunlu, şikâyet yoluna gitmenin ise ihtiyari olması sebebiyle, başvurusu zımnen veya açıkça reddedilen ilgili kişinin bir yandan Kurula şikâyette bulunabilmesi, diğer yandan doğrudan yargı yoluna gidebilmesi mümkün olacaktır. Ancak bu noktada belirtmek gerekir ki, ilgili kişilerin hak ihlallerine yönelik olarak doğrudan yargı organlarına başvurmalarının önünde herhangi bir engel bulunmamaktadır. Başka bir ifadeyle, konunun yargıya intikal ettirilmesinden önce, veri sorumlusuna başvuru zorunluluğu bulunmamaktadır. Veri sorumlusuna doğrudan başvurma zorunluluğu, konunun Kurula iletilmesinden önce uyulması gereken bir zorunluluktur. Veri sorumlusuna yapılacak başvuruların şekli konusunda 6698 sayılı Kanun (KVKK)’da iki temel hüküm bulunmaktadır. Bunlardan ilki yazılı başvurudur. Yazılı başvuru, genel hükümler gereği ıslak imza içeren belge ile yapılan başvuru anlamına gelmektedir. Buna ek olarak güvenli elektronik imza ile imzalanan belgeler de yazılı şekil şartını sağlayacaktır. Yazılı başvuru haricindeki diğer başvuru yöntemlerinin belirlenmesi konusunda Kanun, Kişisel Verileri Koruma Kurulunu yetkilendirmektedir. Kurul, çıkardığı ikincil düzenlemelerle veri sorumlusuna yapılacak başvuruların yöntemini belirlemiştir. Başvuru usulü İlgili kişi, 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nun 11 inci maddesinde belirtilen hakları kapsamında taleplerini, yazılı olarak veya kayıtlı elektronik posta (KEP) adresi, güvenli elektronik imza, mobil imza ya da ilgili kişi tarafından veri sorumlusuna daha önce bildirilen ve veri sorumlusunun sisteminde kayıtlı bulunan elektronik posta adresini kullanmak suretiyle veya başvuru amacına yönelik geliştirilmiş bir yazılım ya da uygulama vasıtasıyla veri sorumlusuna iletir. Başvuruda; – Ad, soyad ve başvuru yazılı ise imza, – Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için T.C. kimlik numarası, yabancılar için uyruğu, pasaport numarası veya varsa kimlik numarası, – Tebligata esas yerleşim yeri veya iş yeri adresi, – Varsa bildirime esas elektronik posta adresi, telefon ve faks numarası, – Talep konusu bulunması zorunludur. Konuya ilişkin bilgi ve belgeler başvuruya eklenir. Yazılı başvurularda, veri sorumlusuna veya temsilcisine evrakın tebliğ edildiği tarih, başvuru tarihidir. Diğer yöntemlerle yapılan başvurularda; başvurunun veri sorumlusuna ulaştığı tarih, başvuru tarihidir. Başvuruya cevap Veri sorumlusu bu Tebliğ kapsamında ilgili kişi tarafından yapılacak başvuruları etkin, hukuka ve dürüstlük kuralına uygun olarak sonuçlandırmak üzere gerekli her türlü idari ve teknik tedbirleri almakla yükümlüdür. Veri sorumlusu, başvuruyu kabul eder veya gerekçesini açıklayarak reddeder. Veri sorumlusu, cevabını ilgili kişiye yazılı olarak veya elektronik ortamda bildirir. Cevap yazısının; – Veri sorumlusu veya temsilcisine ait bilgileri, – Başvuru sahibinin; adı ve soyadını, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için T.C. kimlik numarasını, yabancılar için uyruğunu, pasaport numarasını veya varsa kimlik numarasını, tebligata esas yerleşim yeri veya iş yeri adresini, varsa bildirime esas elektronik posta adresini, telefon ve faks numarasını, – Talep konusunu, – Veri sorumlusunun başvuruya ilişkin açıklamalarını içermesi zorunludur. Veri sorumlusu başvuruda yer alan talepleri, talebin niteliğine göre en kısa sürede ve en geç otuz gün içinde ücretsiz olarak sonuçlandırır. Ancak, işlemin ayrıca bir maliyet gerektirmesi hâlinde, 7 nci maddede belirtilen ücret alınabilir. Başvurunun, veri sorumlusunun hatasından kaynaklanması hâlinde alınan ücret ilgiliye iade edilir. İlgili kişinin talebinin kabul edilmesi hâlinde, veri sorumlusunca talebin gereği en - [6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu ve KVKK ile ilgili Yasal Düzenlemeler](https://kayseriavukat.org.tr/kisisel-verilerin-korunmasi-kanunu-kvkk/): 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu ve KVKK ile ilgili Yasal Düzenlemeler 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu kapsamında ilgili kişilere ait bilgilerin korunması ve işlenmesi ile kişisel verilerin silinmesi, aktarılması veya yok edilmesi ile herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için gerekli başvuru ve itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması hususunda bir avukat hukuki yardım alınması faydalı olacaktır. Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve KVKK Danışmanlığı alanında uzman avukat ve danışman kadrosu ile müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, 15 yılı aşkın tecrübesi ile müvekkillerine KVKK kapsamında ihtiyaç duydukları avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetini nitelikli ve güvenilir şekilde vermek için çalışmaktadır. Kayseri Avukat Kadromuz, emsal yargı kararları ile güncel mevzuat ve hukuki gelişmeleri yakından takip ederek müvekkillerinin talep ve ihtiyaçlarını doğru ve pratik bir şekilde çözüme kavuşturmaktadır. 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu kapsamında yalnızca gerçek kişilerin verileri korunmaktadır. Bu nedenle, Kanunda kişisel verisi işlenen gerçek kişiyi ifade etmek için “ilgili kişi” ifadesi kullanılmıştır. Korunması gereken kişi, düzenlemenin tanımlar kısmında açıkça belirtildiği üzere “gerçek kişi”dir. Kanunda yer alan kişisel verinin tanımı gereği, tüzel kişiye ait bir verinin herhangi bir gerçek kişiyi belirlemesi ya da belirlenebilir kılması halinde, bu veriler de Kanun kapsamında koruma altındadır. Ancak burada korunan menfaat tüzel kişiye değil, düzenlemenin temellendirdiği öncelik gereği belirlenen ya da belirlenebilecek gerçek kişiye ait olacaktır. Çünkü Kanun, tüzel kişilere ait verilerin korunmasını hiçbir şekilde düzenlememektedir. 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nun 11. maddesi çerçevesinde ilgili kişi her zaman veri sorumlusuna başvurarak kendisi ile ilgili; – Kişisel verilerinin işlenip işlenmediğini öğrenme, – Kişisel verileri işlenmişse buna ilişkin bilgi talep etme, – Kişisel verilerinin işlenme amacını ve bunların amacına uygun kullanılıp kullanılmadığını öğrenme, – Yurt içinde veya yurt dışında kişisel verilerin aktarıldığı üçüncü kişileri bilme, – Kişisel verilerin eksik veya yanlış işlenmiş olması hâlinde bunların düzeltilmesini isteme, – Kişisel verilerin silinmesini veya yok edilmesini isteme, – Kişisel verilerin düzeltilmesi, silinmesi veya yok edilmesine ilişkin işlemlerin kişisel verilerin aktarıldığı üçüncü kişilere bildirilmesini isteme, – İşlenen verilerin münhasıran otomatik sistemler vasıtasıyla analiz edilmesi suretiyle kişinin kendisi aleyhine bir sonucun ortaya çıkmasına itiraz etme, – Kişisel verilerin kanuna aykırı olarak işlenmesi sebebiyle zarara uğraması hâlinde zararın giderilmesini talep etme haklarına sahiptir. Kişisel Verilerin Korunması Kanunu Kanun Numarası: 6698 Kabul Tarihi: 24/3/2016 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarih: 7/4/2016 Sayısı: 29677 Birinci Bölüm – Amaç, Kapsam ve Tanımlar Amaç – Madde 1 (1) Bu Kanunun amacı, kişisel verilerin işlenmesinde başta özel hayatın gizliliği olmak üzere kişilerin temel hak ve özgürlüklerini korumak ve kişisel verileri işleyen gerçek ve tüzel kişilerin yükümlülükleri ile uyacakları usul ve esasları düzenlemektir. Kapsam – Madde 2 (1) Bu Kanun hükümleri, kişisel verileri işlenen gerçek kişiler ile bu verileri tamamen veya kısmen otomatik olan ya da herhangi bir veri kayıt sisteminin parçası olmak kaydıyla otomatik olmayan yollarla işleyen gerçek ve tüzel kişiler hakkında uygulanır. Tanımlar – Madde 3 (1) Bu Kanunun uygulanmasında; a) Açık rıza: Belirli bir konuya ilişkin, bilgilendirilmeye dayanan ve özgür iradeyle açıklanan rızayı, b) Anonim hâle getirme: Kişisel verilerin, başka verilerle eşleştirilerek dahi hiçbir surette kimliği belirli veya belirlenebilir bir gerçek kişiyle ilişkilendirilemeyecek hâle getirilmesini, c) Başkan: Kişisel Verileri Koruma Kurumu Başkanını, ç) İlgili kişi: Kişisel verisi işlenen gerçek kişiyi, d) Kişisel veri: Kimliği belirli veya belirlenebilir gerçek kişiye ilişkin her türlü bilgiyi, e) Kişisel verilerin işlenmesi: Kişisel verilerin tamamen veya kısmen otomatik olan ya da herhangi bir veri kayıt sisteminin parçası olmak kaydıyla otomatik olmayan yollarla elde edilmesi, kaydedilmesi, depolanması, muhafaza edilmesi, değiştirilmesi, yeniden düzenlenmesi, açıklanması, aktarılması, devralınması, elde edilebilir hâle getirilmesi, sınıflandırılması ya da kullanılmasının engellenmesi gibi veriler üzerinde gerçekleştirilen her türlü işlemi, f) Kurul: Kişisel Verileri Koruma Kurulunu, g) Kurum: Kişisel Verileri Koruma Kurumunu, ğ) Veri işleyen: Veri sorumlusunun verdiği yetkiye dayanarak onun adına kişisel verileri işleyen gerçek veya tüzel kişiyi, h) Veri kayıt sistemi: Kişisel verilerin belirli kriterlere göre yapılandırılarak işlendiği kayıt sistemini, ı) Veri sorumlusu: Kişisel verilerin işleme amaçlarını ve vasıtalarını belirleyen, veri kayıt sisteminin kurulmasından ve yönetilmesinden sorumlu olan gerçek veya tüzel kişiyi, ifade eder. İkinci Bölüm – Kişisel Verilerin İşlenmesi Genel ilkeler – Madde 4 (1) Kişisel veriler, ancak bu Kanunda ve diğer kanunlarda öngörülen usul ve esaslara uygun olarak işlenebilir. (2) Kişisel verilerin işlenmesinde aşağıdaki ilkelere uyulması zorunludur: a) Hukuka ve dürüstlük kurallarına uygun olma. b) Doğru ve gerektiğinde güncel olma. c) Belirli, açık ve meşru amaçlar için işlenme. ç) İşlendikleri amaçla bağlantılı, sınırlı ve ölçülü olma. d) İlgili mevzuatta öngörülen veya işlendikleri amaç için gerekli olan süre kadar muhafaza edilme. Kişisel verilerin işlenme şartları – Madde 5 (1) Kişisel veriler ilgili kişinin açık rızası olmaksızın işlenemez. (2) Aşağıdaki şartlardan birinin varlığı hâlinde, ilgili kişinin açık rızası aranmaksızın kişisel verilerinin işlenmesi mümkündür: a) Kanunlarda açıkça öngörülmesi. b) Fiili imkânsızlık nedeniyle rızasını açıklayamayacak durumda bulunan veya rızasına hukuki geçerlilik tanınmayan kişinin kendisinin ya da bir başkasının hayatı veya beden bütünlüğünün korunması için zorunlu olması. c) Bir sözleşmenin kurulması veya ifasıyla doğrudan doğruya ilgili olması kaydıyla, sözleşmenin taraflarına ait kişisel verilerin işlenmesinin gerekli olması. ç) Veri sorumlusunun hukuki yükümlülüğünü yerine getirebilmesi için zorunlu olması. d) İlgili kişinin kendisi tarafından alenileştirilmiş olması. e) Bir hakkın tesisi, kullanılması veya korunması için veri işlemenin zorunlu olması. f) İlgili kişinin temel hak ve özgürlüklerine zarar vermemek kaydıyla, veri sorumlusunun meşru menfaatleri için veri işlenmesinin zorunlu olması. Özel nitelikli kişisel verilerin işlenme şartları – Madde 6 (1) Kişilerin ırkı, etnik kökeni, siyasi düşüncesi, felsefi inancı, dini, mezhebi veya diğer inançları, kılık ve kıyafeti, dernek, vakıf ya da sendika üyeliği, sağlığı, cinsel hayatı, ceza mahkûmiyeti ve güvenlik tedbirleriyle ilgili verileri ile biyometrik ve genetik verileri özel nitelikli kişisel veridir. (2) Özel nitelikli kişisel verilerin, ilgilinin açık rızası olmaksızın işlenmesi yasaktır. (1/6/2024 tarihinde yürürlüğe girmek üzere bu fıkra yürürlükten kaldırılmıştır.) (3) Özel nitelikli kişisel verilerin işlenmesi yasaktır. Ancak bu verilerin işlenmesi; a) İlgili kişinin açık rızasının olması, b) Kanunlarda açıkça öngörülmesi, c) Fiili imkânsızlık nedeniyle rızasını açıklayamayacak durumda bulunan veya rızasına hukuki geçerlilik tanınmayan kişinin, kendisinin ya da bir başkasının hayatı veya beden bütünlüğünün korunması için zorunlu olması, ç) İlgili kişinin alenileştirdiği kişisel verilere - [Kişisel Verilerin Korunması Kanunu (KVKK) Kapsamında Veri Sorumlusunun Yükümlülükleri](https://kayseriavukat.org.tr/kvkk-veri-sorumlusunun-yukumlulukleri/): KVKK Kapsamında Kişisel Verilerin İşlenmesi ve Veri Sorumlusunun Yükümlülükleri KVKK Kapsamında Veri Sorumlusunun Yükümlülükleri: 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu kapsamında ilgili kişilere ait kişisel verilerin işlenmesi, toplanması, silinmesi, aktarılması veya yok edilmesi ile herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için gerekli başvuru ve itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması hususunda bir avukat hukuki yardım alınması faydalı olacaktır. Güvenilir ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdüren Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, KVKK Danışmanlığı alanında uzman avukat ve danışman kadrosu ile müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, 15 yılı aşkın tecrübesi ile müvekkillerine KVKK kapsamında veri sorumlusunun yükümlülüklerine ilişkin avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Kayseri Avukat Kadromuz, emsal yargı kararları ile güncel mevzuat ve hukuki gelişmeleri yakından takip ederek müvekkillerinin talep ve ihtiyaçlarını doğru ve pratik bir şekilde çözüme kavuşturmaktadır. 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu ile kanun ve madde gerekçelerine ve KVKK ile ilgili mevzuat hükümlerine sitemizden ulaşabilirsiniz. Kişisel Verilerin İşlenmesi Kişisel veri, kimliği belirli ya da belirlenebilir gerçek kişiye ilişkin her türlü bilgidir. Kişisel verilerin işlenmesi 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nun 5. maddesinde sayılan hallerden en az birinin bulunması durumunda mümkündür. Buna göre; – İlgili kişinin açık rızasının varlığı, – Kanunlarda açıkça öngörülmesi, – Fiili imkansızlık nedeniyle rızasını açıklayamayacak durumda bulunan veya rızasına hukuki geçerlilik tanınmayan kişinin kendisinin ya da bir başkasının hayatı veya beden bütünlüğünün korunması için zorunlu olması, – Bir sözleşmenin kurulması veya ifasıyla doğudan doğruya ilgili olması kaydıyla sözleşmenin taraflarına ait kişisel verilerin işlenmesinin gerekli olması, – Veri sorumlusunun hukuki yükümlülüğünü yerine getirebilmesi için zorunlu olması, – İlgili kişinin kendisi tarafından alenileştirilmiş olması, – Bir hakkın tesisi, kullanılması veya korunması için veri işlemenin zorunlu olması, – İlgili kişinin temek hak ve özgürlüklerine zarar vermemek kaydıyla, veri sorumlusunun meşru menfaatleri için veri işlenmesinin zorunlu olması hallerinden birinin varlığı durumunda ilgili kişinin kişisel verilerinin işlenmesi mümkün bulunmaktadır. Kişisel verilerin işlenme şartları, hukuka uygunluk halleri olarak 6698 sayılı Kanun (KVKK)’da sınırlı sayıda sayılmış olup, bu şartlar genişletilemez. Kişisel veri işleme, 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nda bulunan açık rıza dışındaki şartlardan birine dayanıyorsa, bu durumda ilgili kişiden açık rıza alınmasına gerek bulunmamaktadır. Veri işleme faaliyetinin, açık rıza dışında bir dayanakla yürütülmesi mümkün iken açık rızaya dayandırılması, aldatıcı ve hakkın kötüye kullanımı niteliğinde olacaktır. Nitekim, ilgili kişi tarafından verilen açık rızanın geri alınması halinde veri sorumlusunun diğer kişisel veri işleme şartlarından birine dayalı olarak veri işleme faaliyetini sürdürmesi hukuka ve dürüstlük kurallarına aykırı işlem yapılması anlamına gelecektir. Bu kapsamda, veri sorumlusu tarafından kişisel veri işleme faaliyetinin amacının öncelikli olarak açık rıza dışındaki işleme şartlarından birine dayanıp dayanmadığı değerlendirilmeli, eğer bu amaç Kanunda belirtilen açık rıza dışındaki şartlardan en az birini karşılamıyorsa, bu durumda veri işleme faaliyetinin devamı için kişinin açık rızasının alınması yoluna gidilmelidir. Kişisel Verilerin İşlenmesinde Temel İlkeler Uluslararası belgelerde kabul görmüş ve pek çok ülke uygulamasına yansımış olan kişisel verilerin işlenmesine ilişkin temel ilkeler bulunmaktadır. 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nun 4. maddesinde kişisel verilerin işlenmesine ilişkin usul ve esaslar 108 sayılı Avrupa Kişisel Verilerin Otomatik İşleme Tabi Tutulması Karşısında Bireylerin Korunması Sözleşmesine ve 95/46/EC sayılı Avrupa Birliği Veri Koruma Direktifine paralel şekilde düzenlenmiştir. Buna göre; Kanunda kişisel verilerin işlenmesinde sayılan genel ilkeler şunlardır: – Hukuka ve dürüstlük kurallarına uygun olma, – Doğru ve gerektiğinde güncel olma, – Belirli, açık ve meşru amaçlar için işlenme, – İşlendikleri amaçla bağlantılı, sınırlı ve ölçülü olma, – İlgili mevzuatta öngörülen veya işlendikleri amaç için gerekli olan süre kadar muhafaza edilme. Kişisel verilerin işlenmesine ilişkin ilkeler, tüm kişisel veri işleme faaliyetlerinin özünde bulunmalı ve tüm kişisel veri işleme faaliyetleri bu ilkelere uygun olarak gerçekleştirilmelidir. Özel Nitelikli Kişisel Verilerin İşlenmesi Özel nitelikli kişisel veriler öğrenilmesi halinde ilgili kişi hakkında ayrımcılık yapılmasına veya mağduriyete neden olabilecek nitelikteki verilerdir. Bu nedenle, diğer kişisel verilere göre çok daha sıkı şekilde korunmaları gerekmektedir. 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nda özel nitelikli kişisel veriler, sınırlı sayma yoluyla belirlenmiştir. Bunlar; kişilerin ırkı, etnik kökeni, siyasi düşüncesi, felsefi inancı, dini, mezhebi veya diğer inançları, kılık ve kıyafeti, dernek, vakıf ya da sendika üyeliği, sağlığı, cinsel hayatı, ceza mahkûmiyeti ve güvenlik tedbirleriyle ilgili verileri ile biyometrik ve genetik verileridir. Özel nitelikli kişisel verilerin kıyas yoluyla genişletilmesi mümkün değildir. Özel nitelikli kişisel veriler ilgili kişinin açık rızası ile ya da 6698 sayılı Kanun (KVKK)’da sayılan sınırlı hallerde işlenebilir. 6698 sayılı Kanun (KVKK), özel nitelikli kişisel veriler arasında da bir ayrım yapmıştır. Buna göre sağlık ve cinsel hayata ilişkin kişisel verilerin işlenmesi ile bunlar dışındaki özel nitelikli kişisel verilerin, açık rıza olmaksızın işlenebileceği haller farklı düzenlenmiştir. 6698 sayılı Kanun’a göre, özel nitelikli kişisel verilerin işlenmesi, ilgili kişinin açık rızası dışında aşağıdaki hallerde mümkündür: – Sağlık ve cinsel hayat dışındaki özel nitelikli kişisel veriler, ancak kanunlarda öngörülen hallerde, – Sağlık ve cinsel hayata ilişkin kişisel veriler, ancak kamu sağlığının korunması, koruyucu hekimlik, tıbbî teşhis, tedavi ve bakım hizmetlerinin yürütülmesi, sağlık hizmetleri ile finansmanının planlanması ve yönetimi amacıyla, sır saklama yükümlülüğü altında bulunan kişiler veya yetkili kurum ve kuruluşlar tarafından işlenebilir. Ayrıca 6698 sayılı Kanun (KVKK)’da özel nitelikli kişisel verilerin işlenmesi bakımından, Kurul tarafından belirlenen yeterli önlemlerin alınması şartı getirilmiştir. “Özel Nitelikli Kişisel Verilerin İşlenmesinde Veri Sorumlularınca Alınması Gereken Yeterli Önlemler” ile ilgili Kişisel Verileri Koruma Kurulu’nun 31/01/2018 tarihli ve 2018/10 sayılı Kararına sitemizden ulaşabilirsiniz. Veri Sorumlusu Veri sorumlusu, kişisel verilerin işleme amaçlarını ve vasıtalarını belirleyen, veri kayıt sisteminin kurulmasından ve yönetilmesinden sorumlu olan gerçek veya tüzel kişiyi ifade eder. Tüzel kişiler, kişisel verileri işleme konusunda gerçekleştirdiği faaliyetler kapsamında bizatihi kendileri “veri sorumlusu” olup, ilgili düzenlemelerde belirtilen hukuki sorumluluk tüzel kişinin şahsında doğacaktır. Bu konuda kamu hukuku tüzel kişileri ve özel hukuk tüzel kişileri bakımından bir farklılık gözetilmemektedir. 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’na göre veri sorumlusu kişisel verilerin işlenme amacını ve yöntemini belirleyen kişidir. Yani işleme faaliyetinin “neden” ve “nasıl” yapılacağı sorularının cevabını verecek kişidir. Veri Sorumlusunun Yükümlülükleri Aydınlatma Yükümlülüğü 6698 sayılı Kanun (KVKK), kişisel verileri işlenen ilgili kişilere bu verilerinin kim tarafından, hangi amaçlarla ve hukuki sebeplerle işlenebileceği, kimlere hangi amaçlarla aktarılabileceği hususunda bilgi edinme hakkı tanımakta ve bu hususları, veri sorumlusunun aydınlatma yükümlülüğü kapsamında ele almaktadır. Buna göre veri sorumlusu, Kanun’un 10. maddesi - [Dava ve Yargılamanın Uzun Sürmesi Nedeniyle Tazminat Komisyonuna Başvuru Yapılması](https://kayseriavukat.org.tr/tazminat-komisyonuna-basvuru/): Uzun Yargılanma Nedeniyle Tazminat Komisyonuna Başvuru Yapılması Dava ve yargılamalarda makul süre, hukuk davalarında yargılamanın başlatılması, ceza davalarında ise suçlamanın yapılması ile işlemeye başlar. Tazminat Komisyonu’na avukat aracılığıyla yapılacak başvurularda, baro pulunun yapıştırılması ve vekâlet suret harcının ödenmesi zorunludur. Tazminat Komisyonunun Görevleri ile Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Kanun Kanun Numarası: 6384 Kabul Tarihi: 9/1/2013 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarih: 19/1/2013 Sayı: 28533 Amaç Madde 1 – (Değişik:2/3/2024-7499/23 md.) (1) Bu Kanunun amacı, Tazminat Komisyonunun görevleri ile çalışma usul ve esaslarını belirlemektir. Kapsam Madde 2 – (1) Bu Kanun; a) Ceza hukuku kapsamındaki soruşturma ve kovuşturmalar ile özel hukuk ve idare hukuku kapsamındaki yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmadığı, b) Mahkeme kararlarının geç veya eksik icra edildiği ya da hiç icra edilmediği, iddiasıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılmış başvuruları kapsar. (2) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Türkiye\’nin taraf olduğu ek protokoller kapsamında korunan haklara ilişkin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yerleşik içtihatları doğrultusunda Ülkemiz aleyhine verilen ihlal kararlarının yoğunluğu dikkate alınmak suretiyle, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılmış başvurulara ilişkin (…) diğer ihlal alanları bakımından da Cumhurbaşkanı kararıyla bu Kanun hükümleri uygulanabilir. (3) (Ek:2/3/2024-7499/24 md.)  Bu Kanun; a) Ceza hukuku kapsamındaki soruşturma ve kovuşturmalar ile özel hukuk ve idare hukuku kapsamındaki yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmadığı iddiasıyla manevi tazminat, b) 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 142 nci maddesinin ikinci fıkrası uyarınca koruma tedbirleri nedeniyle oluşan maddi ve manevi her türlü zararın tazmini, istemiyle Komisyona yapılan müracaatları da kapsar. (4) İdari nitelikteki soruşturmalardan kaynaklanan başvurular hakkında bu Kanun hükümleri uygulanmaz. Tanımlar Madde 3 – (1) Bu Kanunun uygulanmasında; a) Bakanlık: Adalet Bakanlığını, b) Başvuran: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurmuş olanları, c) Başvuru: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılmış olan başvuruyu, ç) Komisyon: Tazminat talebi hakkında karar vermek amacıyla kurulan Tazminat Komisyonunu, d) Müracaat: Komisyona iletilen talebi, e) Müracaat eden: Komisyondan tazminat talebinde bulunanları, ifade eder. Komisyon ve çalışma esasları Madde 4 – (1) (Değişik:28/3/2023-7445/39 md.) Bu Kanun kapsamında yapılacak müracaatlar hakkında karar vermek üzere Bakanlığın merkez teşkilatı ile bağlı ve ilgili kuruluşlarında çalışan hâkim ve savcılar arasından Adalet Bakanı tarafından atanacak dokuz kişiden oluşan bir Komisyon kurulur. Komisyon Başkanı bu üyeler arasından Adalet Bakanı tarafından belirlenir. Komisyon, iş durumuna göre üç üyeden oluşan heyetler halinde de çalışabilir. Heyetlerin başkanları Adalet Bakanı tarafından; heyetlerin oluşumu ve yokluklarında birbirlerinin yerine bakacak üyeler ile iş bölümü Başkan tarafından belirlenir. Başkan, Komisyonun ve heyetlerin verimli ve uyumlu şekilde çalışmasından sorumludur. (2) 9 uncu madde hükmü saklı kalmak üzere Komisyon üyelerine, müracaatlar sonuçlandırılıncaya kadar başka bir görev verilmez. (3) (Değişik:28/3/2023-7445/39 md.) Komisyon asgari yedi üyeyle, heyetler üye tam sayısıyla toplanır; kararlar üye tam sayılarının salt çoğunluğuyla verilir. (4) Komisyonun sekretarya hizmetleri Bakanlık tarafından yürütülür. (5) Kamu kurum ve kuruluşları ile yargı mercileri, Komisyonun görevi kapsamında ihtiyaç duyduğu her türlü bilgi ve belgeyi gecikmeksizin Komisyona göndermek zorundadır. (6) (Ek:2/3/2024-7499/26 md.) Müracaatın ve ispat belgelerinin değerlendirilmesinde ve verilecek tazminat miktarının saptanmasında Komisyon, gerekli gördüğü araştırmaları yapmaya veya üyelerden birine yaptırmaya ya da Cumhuriyet başsavcılıklarından bilirkişi incelemesi yapılmasını talep etmeye yetkilidir. (7) (Ek:2/3/2024-7499/26 md.) Komisyonun giderleri, Bakanlık bütçesinden karşılanır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurmuş olanların Komisyona yapacağı müracaatın şekli ve süresi Madde 5 – (1) Komisyona müracaat, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuru tarihini ve numarasını gösteren resmi kayıt kabul mektubu, başvuru formu ve diğer ilgili bilgi ve belgelerle birlikte, müracaat edenin kimlik bilgilerini içeren imzalı bir dilekçeyle yapılır. (2) Başvuran, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren altı ay içinde Komisyona müracaat edebilir. Bu süre içinde müracaatta bulunmayanlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin münhasıran iç hukuk yollarının tüketilmemiş olması gerekçesine dayanan kabul edilemezlik kararının kendilerine tebliğinden itibaren bir ay içinde de Komisyona müracaat edebilirler. (3) Cumhurbaşkanı kararıyla; a) 2 nci maddenin ikinci fıkrası uyarınca Kanunun kapsamının genişletilmesi, b) 9 uncu maddenin ikinci fıkrası uyarınca sürenin uzatılması, durumunda müracaat hakkı kazananlar, bu haklarını Cumhurbaşkanı kararının Resmî Gazete’de yayımı tarihinden itibaren altı ay içinde kullanabilirler. (4) Müracaatın Cumhuriyet başsavcılıkları aracılığıyla da yapılması mümkündür. Cumhuriyet başsavcılığı, müracaat evrakını derhal Komisyona gönderir. Bu durumda Cumhuriyet başsavcılığına yapılan müracaat tarihi esas alınır. (5) (Ek:2/3/2024-7499/27 md.) Müracaat, elektronik ortamda da yapılabilir. Müracaatların elektronik ortamda yapılmasına ilişkin usul ve esaslar Bakanlık tarafından belirlenir. (6) Müracaatlara ilişkin düzenlenecek kâğıtlar damga vergisinden, yapılacak işlemler harçlardan müstesnadır. Yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmadığı iddiasıyla yapılacak müracaatın şekli ve süresi Madde 5/A- (Ek:2/3/2024-7499/28 md.) (1) 2 nci maddenin üçüncü fıkrasının (a) bendi uyarınca Komisyona müracaat; soruşturma, kovuşturma veya yargılama sürecinde ya da en geç bunların kesin bir kararla sonuçlandığının öğrenilmesinden itibaren bir ay içinde yapılır. Haklı bir mazeret nedeniyle süresi içinde müracaat edemeyenler, mazeretin kalktığı tarihten itibaren on beş gün içinde ve mazeretlerini belgeleyen delillerle birlikte müracaat edebilirler. (2) Müracaatta bulunan kişinin dilekçesinde, açık kimlik ve adresini, zarara uğradığı işlemi, zararın nitelik ve niceliğini belirtmesi ve bunların belgelerini dilekçesine eklemesi gereklidir. (3) Komisyon, dilekçedeki bilgi ve belgelerin yetersizliği durumunda eksikliğin bir ay içinde giderilmesini, aksi hâlde istemin reddedileceğini ilgiliye bildirir. Dilekçedeki eksikliğin süresinde tamamlanmaması halinde müracaat, Komisyonca reddolunur. (4) Bu madde uyarınca yapılacak müracaatlar hakkında 5 inci maddenin dördüncü, beşinci ve altıncı fıkraları uygulanır. Koruma tedbirleri nedeniyle tazminat istemine ilişkin usul ve esaslar Madde 5/B- (Ek:2/3/2024-7499/29 md.) (1) 2 nci maddenin üçüncü fıkrasının (b) bendi uyarınca Komisyona müracaat, karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her hâlde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde yapılır. (2) Ceza Muhakemesi Kanununun 142 nci maddesinin ikinci fıkrası uyarınca ağır ceza mahkemesinin görevi kapsamında olmasına rağmen Komisyona yapılan istemler, ağır ceza mahkemesine gönderilir. Komisyonun görev alanına giren ve girmeyen istemler birlikte yapılmış ise Komisyon görev alanına girmeyen istemleri ayırmak suretiyle ağır ceza mahkemesine gönderir. Bu hallerde Komisyona yapılan istem tarihi esas alınır. Komisyon ile ağır ceza mahkemesi arasında görev konusunda anlaşmazlık çıkması halinde Komisyonun görevine giren işlerin tespiti amacıyla ağır ceza mahkemesi veya Komisyon, kesin olarak karar verilmek üzere Ankara Bölge Adliye Mahkemesine başvurur. (3) Komisyon, tazminat istemlerine ve tazminatın geri alınmasına ilişkin yapacağı değerlendirmede Ceza Muhakemesi Kanununun 141 inci, 143 üncü ve 144 üncü maddelerini uygular. Komisyon tarafından verilen tazminatlarla ilgili olarak Ceza Muhakemesi Kanununun 143 üncü maddesi uyarınca Cumhuriyet savcısının tazminatın geri alınmasına ilişkin yazılı istemleri Komisyona yapılır. (4) Bu madde uyarınca yapılacak müracaatlar - [Sigortalının Çalıştığı İşten Dolayı Oluşan Meslek Hastalığı Nedeniyle Tazminat Davası Açılabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/meslek-hastaligi-nedeniyle-tazminat/): Meslek Hastalığı Nedeniyle Tazminat Davası Açılması 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu Meslek hastalığının tanımı, bildirilmesi ve soruşturulması – Madde 14 Meslek hastalığı, sigortalının çalıştığı veya yaptığı işin niteliğinden dolayı tekrarlanan bir sebeple veya işin yürütüm şartları yüzünden uğradığı geçici veya sürekli hastalık, bedensel veya ruhsal engellilik halleridir. Sigortalının çalıştığı işten dolayı meslek hastalığına tutulduğunun; a) Kurumca yetkilendirilen sağlık hizmet sunucuları tarafından usûlüne uygun olarak düzenlenen sağlık kurulu raporu ve dayanağı tıbbî belgelerin incelenmesi, b) Kurumca gerekli görüldüğü hallerde, işyerindeki çalışma şartlarını ve buna bağlı tıbbî sonuçlarını ortaya koyan denetim raporları ve gerekli diğer belgelerin incelenmesi, sonucu Kurum Sağlık Kurulu tarafından tespit edilmesi zorunludur. Meslek hastalığı, işten ayrıldıktan sonra meydana çıkmış ve sigortalı olarak çalıştığı işten kaynaklanmış ise, sigortalının bu Kanunla sağlanan haklardan yararlanabilmesi için, eski işinden fiilen ayrılmasıyla hastalığın meydana çıkması arasında bu hastalık için Kurum tarafından çıkarılacak yönetmelikte belirtilen süreden daha uzun bir zamanın geçmemiş olması şarttır. Bu durumdaki kişiler, gerekli belgelerle Kuruma müracaat edebilirler. Herhangi bir meslek hastalığının klinik ve laboratuvar bulgularıyla belirlendiği ve meslek hastalığına yol açan etkenin işyerindeki inceleme sonunda tespit edildiği hallerde, meslek hastalıkları listesindeki yükümlülük süresi aşılmış olsa bile, söz konusu hastalık Kurumun veya ilgilinin başvurusu üzerine Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kurulunun onayı ile meslek hastalığı sayılabilir. Meslek hastalığının 4 üncü maddenin birinci fıkrasının; a) (a) bendi ile 5 inci madde kapsamında bulunan sigortalılar bakımından, sigortalının meslek hastalığına tutulduğunu öğrenen veya bu durum kendisine bildirilen işveren tarafından, b) (b) bendi kapsamındaki sigortalı bakımından ise kendisi tarafından, bu durumun öğrenildiği günden başlayarak üç işgünü içinde, iş kazası ve meslek hastalığı bildirgesi ile Kuruma bildirilmesi zorunludur. Bu yükümlülüğü yerine getirmeyen veya yazılı olarak bildirilen hususları kasten eksik ya da yanlış bildiren işverene veya 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (b) bendi kapsamındaki sigortalıya, Kurumca bu durum için yapılmış bulunan masraflar ile ödenmişse geçici iş göremezlik ödenekleri rücû edilir. Meslek hastalığı ile ilgili bildirimler üzerine gerekli soruşturmalar, Kurumun denetim ve kontrol ile yetkilendirilen memurları tarafından veya Bakanlık iş müfettişleri vasıtasıyla yaptırılabilir. Hangi hallerin meslek hastalığı sayılacağı, iş kazası ve meslek hastalığı bildirgesinin şekli ve içeriği, verilme usûlü ile bu maddenin uygulanmasına ilişkin diğer usûl ve esaslar, Kurum tarafından çıkarılacak yönetmelikte düzenlenir. Yönetmelikte belirlenmiş hastalıklar dışında herhangi bir hastalığın meslek hastalığı sayılıp sayılmaması hususunda çıkabilecek uyuşmazlıklar, Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kurulunca karara bağlanır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2015/1100 Karar No: 2018/1185 Karar Tarihi: 13-06-2018 Mahkemesi: İş Mahkemesi Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Kocaeli 2. İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 16.05.2013 gün ve 2012/215 E. 2013/188 K. sayılı karar davalı … Lastik San. ve Tic. A.Ş. vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 27.02.2014 gün ve 2013/15950 E. 2014/4007 K. sayılı kararı ile; “…Dava, 13.11.2009 tarihli İstanbul Meslek Hastalıkları Hastanesi\’nin raporu ile meseki bilateral epikondilit hastalığı tanısı konulan sigortalıya ödenen geçici iş göremezlik ödemeleri ve tedavi giderinin davalı işverenden 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 21. maddesi uyarınca tahsili istemine ilişkin olup, Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş ise de, bu karar eksik inceleme ve araştırmaya dayalıdır. 5510 sayılı Kanun’un 14. maddesinde; \”meslek hastalığı, sigortalının çalıştığı veya yaptığı işin niteliğinden dolayı tekrarlanan bir sebeple veya işin yürütüm şartları yüzünden uğradığı geçici veya sürekli hastalık, bedensel veya ruhsal engellilik halleri \’\’ olarak tanımlanmıştır. 5510 sayılı Kanun’un iş kazası ve meslek hastalığı ile hastalık bakımından işverenin sorumluluğunu düzenleyen 21’inci madde hükmünde ise, sigortalıya ya da ölümü halinde hak sahiplerine bağlanan gelirler ile yapılan harcama ve ödemelerin işverenden rücuen tahsili koşulları düzenlenmiş olup; işverenin sorumluluğu için, zarara uğrayanın sigortalı olması, zararı meydana getiren olayın iş kazası veya meslek hastalığı niteliğinde bulunması, zararın meydana gelmesinde işverenin kastının veya sigortalının sağlığını koruma ve iş güvenliği mevzuatına aykırı bir hareketinin ve bu hareket ile meydana gelen iş kazası ve meslek hastalığı arasında illiyet bağının bulunması gerekir. Buradan, işverenin, işçilerin sağlığını koruma ve iş güvenliğine ilişkin mevzuatın kendisine yüklediği, objektif olarak mümkün olan tüm tedbirleri alma yükümlülüğünü yerine getirmemesi ve bu nedenle iş kazası veya meslek hastalığı şeklinde sosyal sigorta riskinin gerçekleşmesi halinde, kusur esasına göre meydana gelen zararlardan Sosyal Güvenlik Kurumuna karşı rücuen sorumlu olduğu sonucu çıkarılmaktadır. Bilindiği üzere, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 77 maddesinde; “her işveren, işyerinde işçilerin sağlığını ve iş güvenliğini sağlamak için gerekli olanı yapmak ve bu husustaki şartları sağlamak ve araçları noksansız bulundurmakla yükümlüdür.” hükmü yer almaktadır. Anılan madde, 30.06.2012 tarih ve 28339 sayılı R.G.de yayımlanan 6331 sayılı Kanun’un 37. maddesiyle, 01.01.2013 tarihinde yürürlüğe girmek üzere yürürlükten kaldırılmış olup, 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu, işverenin sağlık ve güvenlik önlemlerini alma yükümünü daha ayrıntılı bir biçimde düzenlemiştir. İşverenin çalışanlarla ilgili sağlık ve güvenliği sağlama yükümünün genel çerçevesi, 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun 4. maddesinde çizilmiştir. Bu çerçevede işverenin, “çalışanların işle ilgili sağlık ve güvenliğini sağlamakla yükümlü” olduğu belirtildikten sonra, yapacağı ve uymakla yükümlü bulunacağı birtakım esaslara yer verilmiştir. Bunun gibi 5. madde de, işverenin anılan yükümlülükle gerçekleştireceği korunma sırasında uyacağı ilkeler belirlenmiştir. 10. maddede ise, işyerinde sağlık ve güvenlik sağlanırken, işverenin yapacağı risk değerlendirmesi çalışmasında dikkate almakla yükümlü bulunduğu hususlar belirlenmiştir. (Prof. Dr. Tankut Centel, İşverenin İşyerinde Sağlık ve Güvenliği Sağlama Yükümü, Çimento Endüstrisi İşverenleri Sendikası, cilt: 27 sayı: 3 Mayıs 2013) Diğer taraftan, işçilerin beden ve ruh sağlığının korunmasında önemli olan yön, iş güvenliği tedbirlerinin alınmasının hakkaniyet ölçüleri içinde işverenlerden istenip istenemeyeceği değil, aklın, ilmin, fen ve tekniğin, tedbirlerin alınmasını gerekli görüp görmediği hususlarıdır. Bu itibarla işverenler, mevzuatın kendisine yüklediği tedbirleri, işçilerin tecrübeli oluşu veya dikkatli çalıştığı taktirde gerekmeyeceği gibi düşünceler ile almaktan çekinemeyeceklerdir. Çalışma hayatında süre gelen kötü alışkanlık ve geleneklerin varlığı da, işverenlerin önlem alma ödevini etkilemez. İşverenler, çalıştırdığı sigortalıların bedeni ve ruh bütünlüğünü korumak için yararlı her önlemi, amaca uygun biçimde almak, uygulamak ve uygulatmakla yükümlüdürler. Dosya kapsamına göre, 4.4.2005 ile 17.8.2009 tarihleri arasında lastik üretimi yapılan davalıya ait işyerinde lastik imal operatörü olarak çalışan sigortalının, çalıştığı süre zarfında üç kez ameliyat olduğu ve çeşitli defalar istirahat raporu aldığı ve ilk kez 2.4.2008 tarihinde epikondilit teşhisi konulduğu anlaşılmaktadır. Sigortalının işyerinde fiilen çalıştığı süre ve yaptığı iş ile işyeri koşulları da gözetilerek hastalığının mesleki nitelikte olup olmadığı hususunda ve işçi sağlığı ve - [Okuma Yazma Bilmeyenlerin İmza Kullanarak Düzenledikleri Senet veya Sözleşme Geçerli midir](https://kayseriavukat.org.tr/okuma-yazma-bilmeyenlerin-imzasi/): Okuma Yazma Bilmeyenlerin İmza Kullanarak Senet Düzenlemesi Yargıtay 11. Hukuk Dairesi Esas No: 2021/5929 Karar No: 2022/6891 Karar Tarihi: 11-10-2022 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasında görülen davada Kumluca 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce verilen 12.05.2014 tarih ve 2013/133 E. – 2014/324 K. sayılı kararın Yargıtay\’ca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, bazı noksanlıkların ikmali için mahalline geri çevrilen dosyanın eksikliklerin giderilmesinden sonra iade edildiği anlaşılmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçeler, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü: Davacı vekili, davalının, müvekkili ile dava dışı asıl borçlu arasında 31.03.2011 tarihinde akdedilen genel kredi sözleşmesini müteselsil kefil sıfatıyla imzaladığını, asıl borçlunun kredi sözleşmesinden kaynaklanan borcunu ödememesi üzerine müvekkili tarafından asıl borçlu ve davalı aleyhine ilamsız icra takibi yapıldığını, davalının, takibe okuma yazması olmadığından bahisle itiraz ettiğini ancak kredi sözleşmesinde imzası bulunduğunu, iddia ettiği gibi okuma yazma bilmese dahi bu durum temyiz kudretini ortadan kaldırmayacağından kefaletinin yine de geçerli olduğunu ileri sürerek, itirazın iptaline ve icra inkar tazminatının davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı tarafından cevap dilekçesi sunulmamıştır. Mahkemece, iddia, savunma ve tüm dosya kapsamına göre, davalının okuma yazma bilip bilmediğinin tespiti için ilgili İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü\’ne müzekkere yazıldığı, ilgili kurumca müzekkereye verilen cevapla, davalı adına bir kayda rastlanmadığının bildirildiği, verilen cevaptan davalının okuma yazma bilmediğinin tespit edildiği, davacı yanın, okuma yazma bilmeyen davalının imzası bulunan belgenin içeriğini bildiğine dair kanıt sunamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir. Davacı banka ile dava dışı asıl borçlu arasındaki 31.03.2011 tarihli genel kredi sözleşmesini, davalı müşterek borçlu müteselsil kefil sıfatıyla imzalamıştır. Davalı sözleşme altındaki imzasını inkar etmemekte ancak okuma yazma bilmediğini ileri sürerek, sözleşmeyi patronu olan asıl borçlunun isteğiyle içeriğine vakıf olmadan imzaladığını savunmaktadır. İmza, kişinin kimliğini gösteren, onu belirleyen ve diğerlerinden ayıran bir işarettir. Borç altına girme iradesini ve özellikle beyan iradesini kesin olarak açıklar, tamamlayıp ortaya koyar (Eren Fikret, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 22. Baskı, Yetkin, Ankara 2017, s. 289). İmzanın kural olarak el yazısı ile atılması zorunlu olmakla birlikte, örf ve âdetçe kabul edilen durumlarda ve özellikle çok sayıda çıkarılan kıymetli evrakın imzalanmasında el yazısı dışında başka bir araçla atılması mümkündür. Keza, fiziksel bir engeli ya da okuma yazma bilmemesi sebebiyle imza atamayanlar imza yerine usulüne göre onaylanmış olması koşuluyla, parmak izi, el ile yapılmış bir işaret ya da mühür kullanabilirler (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu md.16). Ancak okuma yazma bilmeyen kişi imza kullanıyorsa, bu imzası ile sözleşme yapıp borç altına girebilir. Mevzuatımızda buna engel teşkil edecek bir hüküm bulunmamaktadır. Nitekim, Yargıtay (Kapatılan) 19. Hukuk Dairesi\’nin 15.07.2017 gün, 2016/13764 Esas, 2017/3903 Karar sayılı ilamında da benzer sonuçlara ulaşılmış, keza Hukuk Genel Kurulu 28.06.2022 gün, 2019/(19)11-253 Esas, 2022/1036 Karar sayılı ilamında ise, bir kimsenin okuma yazma bilmemesine rağmen, imza kullanarak kambiyo senedi düzenlemesinin mümkün olduğunu belirlemiştir. Belirtilen gerekçelerle, davalının okuma yazma bilmediği kabul edilse dahi bu durum tek başına sözleşmenin geçersizliği sonucunu doğurmayacağı gibi, sadece bu nedenle de davalının imzaladığı sözleşmenin içeriğini bilmediği kabul edilemez. Davalıdan sadır olduğuna şüphe bulunmayan imza sözleşmenin kurulması ve davalının borç altına girmesi için yeterlidir. Bu itibarla, mahkemece sözleşmenin geçerli olduğu kabul edilerek işin esasına girilmesi gerekirken yazılı gerekçeyle davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir. Sonuç Yukarıda açıklanan nedenlerle, davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, mahkeme hükmünün davacı yararına BOZULMASINA, ödediği peşin temyiz harcının isteği halinde temyiz eden davacıya iadesine, 11.10.2022 tarihinde oybirliğiyle karar verildi. Yargıtay 19. Hukuk Dairesi Esas No: 2016/13764 Karar No: 2017/3903 Karar Tarihi: 17.05.2017 Mahkemesi: Ticaret Mahkemesi Taraflar arasındaki itirazın iptali davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne yönelik olarak verilen hükmün davalı vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü. Karar Davacı vekili, davalının, dava dışı …’nun müvekkili bankadan kullandığı krediye müşterek müteselsil kefil olduğunu, borçluya çekilen ihtara rağmen borcun ödenmemesi üzerine icra takibine geçildiğini, davalının açılan bu icra takibine haksız olarak itiraz ettiğini, davalının kredi sözleşmesini bizzat kendisinin kefil sıfatıyla imzaladığını ileri sürerek itirazın iptali ile %20 icra inkar tazminatına karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı, davaya dayanak yapılan kredi sözleşmesindeki imzanın kendisine ait olmadığını, kefil olmak için alacaklı bankaya hiç gitmediğini, okuma yazmasının da olmadığını, bu nedenle sözleşmenin geçersiz olduğunu, davanın da süresinde açılmadığını savunarak davanın reddini istemiştirMahkemece, kredi sözleşmesindeki kefalet imzasının alınan bilirkişi raporu ile davalının eli ürünü olduğunun tespit edildiği, gerek 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu\’nda, gerekse de 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nda okuma yazma bilmeyenlerin sözleşme yapamayacağı, yaptıkları sözleşmenin geçersiz olacağı konusunda bir hüküm olmadığı, Türk Borçlar Kanunu\’nun 26 vd. maddelerinde sözleşmelerin nasıl olacağı, hangi hallerde geçersiz sayılacağının belirtildiği, davalının, hile veya yanılmaya dayanmadığı, dolayısıyla davalının sözleşmenin geçersiz olduğuna dair ileri sürdüğü olguların kanuni dayanaktan yoksun olduğu, davalının davaya konu genel kredi sözleşmesinde müteselsil kefil olarak imza attığı, ödenmeyen borçtan sorumlu olduğu gerekçesiyle alınan bilirkişi raporu doğrultusunda davanın kısmen kabulüne, %20 icra inkar tazminatının davalıdan tahsiline karar verilmiş, hüküm davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle gerektirici sebeplere, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davalı vekilinin yerinde görülmeyen bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı onama harcının temyiz edenden alınmasına, 17/05/2017 gününde oybirliğiyle karar verildi. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2019/253 Karar No: 2022/1036 Karar Tarihi: 28.06.2022 Mahkemesi: Ticaret Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki menfi tespit davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Bakırköy 4. Asliye Ticaret Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar taraf vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 19. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili ve katılma yoluyla davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu\’nun (HUMK) 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanun’la değişikliği öncesi hâliyle 438. maddesinin ikinci fıkrası gereğince direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağından davalı vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verildikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; davalı tarafından Büyükçekmece 2. İcra Müdürlüğünün 2011/3047 E. sayılı - [AİHM Yalçınkaya Kararına ilişkin Türkiye Barolar Birliği (TBB) Tarafından Hazırlanan Değerlendirme](https://kayseriavukat.org.tr/tbb-yalcinkaya-karari-degerlendirme/): AİHM Yalçınkaya Kararına ilişkin Türkiye Barolar Birliği (TBB) Tarafından Hazırlanan Değerlendirme AİHM Yalçınkaya Kararına ve karara ilişkin çeşitli değerlendirme ve görüşlere sitemizden ulaşabilirsiniz. I. Giriş 15.07.2016’da gerçekleşen darbe teşebbüsü sonrasında Cumhurbaşkanlığı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu tarafından 21.07.2016 tarihinde üç aylık süre için tesis edilen olağanüstü hâl yedi kez uzatılarak 18.07.2018 tarihine kadar devam etmiştir. Bu süreçte otuz yedi Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde Kararnamesi kabul edilmiştir. Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde Kararnameleri (OHAL KHK) ile temel hak ve özgürlüklere ilişkin olağan mevzuat büyük ölçüde sınırlandırılmış, sadece darbe teşebbüsünün planlayıcısı ve uygulayıcısı olduğu belirtilen yapının resmî ve sivil toplum faaliyetlerini yürüten üyeleri veya bu yapının sempatizanları değil, OHAL ilânına sebep olan vakalarla bir ilgisi bulunmadığı bilinen pek çok kişi veya kuruluş, Anayasa ve AİHS tarafından garanti altına alınan hak ve özgürlüklere aykırı bir anlayışla bir dizi idari ve adli işlem ile yaptırımlara tabi tutulmuştur. Bu dönemde olağanüstü hâl gerekçe gösterilerek yasal mevzuatta yapılan değişikliklerin bir kısmı Anayasa Mahkemesi tarafından sonradan iptal edilse de değişiklerin hatırı sayılır bir kısmı olağanüstü hâlin sona ermesi sonrasında dahi yürürlükten kaldırılmamış ve maalesef Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kanunlaştırılarak olağan hukukumuzun bir parçası hâline gelmiştir. Olağanüstü hâl kapsamında yayımlanan KHK’ler ile 125.678’i kamu görevinden çıkarma olmak üzere toplam 131.922 tedbir işlemi gerçekleştirilmiştir. 23.01.2017 tarihinde yürürlüğe giren 685 sayılı Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde Kararnamesi ile kurulan (anılı KHK, TBMM’de kabul edilerek 7075 sayılı Kanun adını almıştır) ve 22.05.2017 tarihinde göreve başlayan Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu (OHİİK), kendisine yapılan 127.292 başvuru hakkında (17.960 kabul ve 109.332 ret kararı olmak üzere) karar tesis etmiştir. Anayasa tarafından garanti altına alınan bir dizi temel hak ve özgürlüğün ihlaline yönelik olağanüstü hâl dönemi kaynaklı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine sunulan yakınmalar ağırlıklı olarak, başta tutuklama olmak üzere bir dizi koruma tedbirinin usul ve kanuna aykırı olarak uygulanması ile darbe teşebbüsü öncesindeki bazı tutum ve faaliyetlerin Anayasa m. 36 ve m. 38’e aykırı olarak “terör suçu” ve “terör örgütü üyeliği/yöneticiliği” suçlamasına dayanak yapılması (adil yargılanma hakkı ile suç ve cezaların geriye yürümezliği/kanuniliği ilkelerinin ihlali) şeklinde kümelenmiştir. Bu döneme ilişkin olarak iş akdinin feshi (Pişkin/Türkiye, B. No:33399/18, 15.12.2020); kullanımı bir terör örgütüne münhasır olmayan şifreli bir mesajlaşma sisteminin aktif olarak kullanılmasına ilişkin ve bu örgüte mensubiyete dair makul şüpheyi haklı çıkarmak için yetersiz iddialar (Akgün/Türkiye, B. No:19699/18, 20.07.2021); 15.07.2016 öncesindeki bir kısım paylaşımların, geriye dönük olarak suçu ve suçluyu övme olarak değerlendirilmesi (Yasin Özdemir/Türkiye, B.No: 14606/18, 07.12.2021) gibi meseleler de AİHM önüne gelmiştir. Anayasa Mahkemesi (AYM) ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) bu sürece ilişkin verdikleri öncül kararlar ağırlıklı olarak, başta tutuklama olmak üzere bazı koruma tedbirlerinin hukukiliğine odaklanmıştır. Yüksel Yalçınkaya Kararı, AİHM’nin en üst yargı birimi olan 17 hâkimden müteşekkil Büyük Dairesi tarafından karara bağlanmış olup, Fethullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) üyesi olduğu iddia edilen ve iç hukuktaki yargılama neticesinde örgüt üyesi olduğu gerekçesiyle mahkûm edilen kişiler açısından yürütülen ceza yargılamasının bütününü konu edinen ilk karar özelliği taşımaktadır. Bu kapsamda AİHM, Akgün/Türkiye (B.No:19699/18, 20.07.2021) kararında tutuklama koruma tedbiri bakımından sadece Bylock uygulaması kullanımının, tutuklama anında başvurucu hakkında tutuklama tedbirinin tesisi bakımından makul şüpheye dayanak teşkil etmeyeceğine karar vermiş; anılı uygulama kullanılarak gönderilen mesajların içeriğinin, gönderildikleri bağlam ile desteklenmesi gerektiğini, aksi hâlde salt şifreli haberleşme uygulamasının kullanımının tek başına suç eyleminin ispatı açısından yeterli olamayacağını belirtmiştir. (AİHM Akgün Kararı’na sitemizden ulaşabilirsiniz.) Bu kapsamda Mahkeme, anılı başvurucu özelinde AİHS m. 5 hükmünün ihlal edildiği sonucuna ulaşmıştır. Yine Mahkeme Taner Kılıç/Türkiye (No.2, B.No:208/18, 31.05.2022) ararında Bylock uygulamasının kullanıldığı iddiası dışında geçmişte yasal olan bir yayına abone olunması; kız kardeşinin böyle bir yayından sorumlu kişiyle olan evlilik bağı; çocuklarının, olay zamanında yasal olarak faaliyet gösteren ancak daha sonra OHAL KHK’siyle kapatılan eğitim kuruluşlarında eğitim görmesi gibi hususların, başvurucunun yasadışı bir örgüte mensup olduğunu gösteren belirtiler bütünü olarak kabul edilemeyeceğini, bunların ancak basit ve dolaylı unsurlar olarak değerlendirilebileceği kanaatine ulaşmıştır. Ayrıca AİHM, özellikle başvurucunun Bank Asya’daki -olayın gerçekleştiği esnada yasal bir bankadır- hesabı aracılığıyla yasa dışı bir örgütün suç faaliyetlerini finanse etmesine yardımcı olduğuna dair en ufak bir delilin bulunmadığını gözlemlemiştir. Tüm bu sebeplerle delillerin makul şüphe kriterini karşılamadığı dolayısıyla da tutuklama tedbirinin hukukiliği özelinde ve yalnız Bylock iddiasının değerlendirilmesi bakımından AİHS’nin 5. maddesinin ihlal edildiği sonucuna ulaşmıştır. (AİHM Taner Kılıç Kararı’na sitemizden ulaşabilirsiniz.) AİHM tarafından ele alınan FETÖ/PDY yapılanmasına ilişkin yargılamalarla ilgili olarak bir başka örnek Pişkin/Türkiye (B.No:33399/18, 15.12.2020) başvurusudur. İşbu başvuruda AİHM, 667 sayılı OHAL KHK’sinin ilgili hükmü uyarınca, iş sözleşmesine dayalı olarak uzman sıfatıyla bir kamu kuruluşunda çalışan başvurucunun görevine ulusal güvenlik açısından tehlike yaratan bir örgütle iltisaklı olduğu değerlendirmesine dayanılarak son verilmesini; AİHS m. 6 ve m. 8 bakımından değerlendirmiş, her iki madde açısından da başvurucunun haklarının ihlal edildiği sonucuna ulaşmıştır. Görüldüğü üzere AİHM’nin Yüksel Yalçınkaya Kararı, FETÖ/PDY üyesi olduğu iddia edilen kişiler bakımından bir ilk olma özelliği taşısa da, bu durum ceza muhakemesinin ilk kez bir bütün olarak AİHM tarafından incelenmesinden kaynaklıdır. Yoksa AİHM, yukarıda kısaca özetlenen içtihatlarda olduğu gibi önüne gelen başvurularda daha önce FETÖ/PDY iltisaklı olduğu iddia edilen kişiler bakımından yine bazı benzer değerlendirmelerle emsal kararlar vermiştir. II. Karara ilişkin Arka Plan Bilgisi Öğretmen olan başvurucu 2016 yılında FETÖ/PDY üyesi olduğu iddiasıyla gözaltına alınmış, 2017 yılında hakkında düzenlenen iddianamede, Bylock uygulamasını kullandığı, Bank Asya’da şüpheli hesap hareketleri olduğu, terörle iltisaklı olan sendikaya üye olduğu, aleyhinde bir gizli tanık beyanı bulunduğu belirtilerek 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 314/2 maddesi uyarınca FETÖ/PDY üyesi olduğu iddiasıyla cezalandırılması talep edilmiştir. Yapılan yargılama sonucunda başvurucu aynı yıl, FETÖ/PDY üyesi olduğu gerekçesiyle 6 yıl 3 ay hapis cezasına mahkûm edilmiştir. Başvurucunun kanun yolu başvuruları Ankara Bölge Adliye Mahkemesi ve Yargıtay tarafından reddedilmiş, böylelikle karar kesinleşmiştir. Başvurucunun AYM başvurusu da açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez bulunmuştur (para. 99-106). Başvurucu 17.03.2020 tarihinde AİHM’ye sunduğu bireysel başvuruda mahkumiyetinin temel dayanağının Bylock uygulamasını kullandığı iddiası olduğunu, ayrıca Bank Asya’da bulunan hesabı ile Aktif Eğitim-Sen isimli sendikaya ve Kayseri Gönüllü Eğitimciler Derneğine olan üyeliklerinin destekleyici delil olarak kabul edildiğini, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) m. 6 hükmü kapsamında Bylock verilerinin elde edilmesi ve delil olarak kabul edilmesinde usule aykırılıkların bulunduğunu, bu veriye yönelik itirazlarının sunulması açısından güçlüklerle karşı karşıya kaldığını, bu delile yönelik değerlendirme açısından gerekçeli kararın yetersiz olduğunu ileri - [Eşlerden Birinin Mal Kaçırmasını Önlemek Amacıyla Tasarruf Yetkisinin Sınırlanması Talep Edilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/tasarruf-yetkisinin-sinirlanmasi/): Eşlerden Birinin Mal Kaçırmasını Önlemek Amacıyla Tasarruf Yetkisinin Sınırlanması Yargıtay 2. Hukuk Dairesi Esas No: 2023/505 Karar No: 2023/2098 Karar Tarihi: 03-05-2023 Mahkemesi: Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesi İlk Derece Mahkemesi: Zonguldak 1. Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki tasarruf yetkisinin sınırlanması davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi hükmü kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; davalının müşterek haneyi terk ettiğini ve şu anda başka bir kadınla birlikte yaşadığını, müvekkilinin kredi çekerek gönderdiği para ile Arnavutköy’de arsa alındığını, yine tarafların daha önce Kahramanmaraş’taki evi satın aldıklarını, davalının bu taşınmazları satma girişiminde bulunduğunu, bu şekilde ailenin ekonomik varlığının tehlike altına girdiğini, bu nedenle davalının her iki taşınmazda bulunan tasarruf yetkisinin 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 199 uncu maddesi uyarınca sınırlanmasına karar verilmesini dava ve talep etmiştir. II. CEVAP Davalı vekili cevap dilekçesinde; dava dilekçesinde ileri sürülen iddiaların doğru olmadığını, haksız ve şartları oluşmayan davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin kararı ile davalı …’ın yaklaşık 2 yıl kadar önce müşterek evden ayrıldığı, tarafların ayrı yaşamaya başladıkları, …’ın başka bir kadınla münasebetinin olduğu, başka bir kadına gittiği, davacı tanığının Derya’nın Almanya’da çocuk parası almak için dava açtığını, Derya’dan Almanya’da açmış olduğu bu dava sonuçlandıktan sonra …’a boşanma davası açacağını duyduğunu beyan ettiği, davalı tarafın cevap dilekçesinde davacının boşanma davası açtığının ve halen Almanya’da derdest olduğunun belirtildiği, davaya konu taşınmazların tapuda davalı adına kayıtlı olduğu, davaya konu Kahramanmaraş Dulkadiroğlu ilçesi Yenişehir mahallesinde kain 3185 Ada, 16 Parsel sayılı taşınmazın dava dilekçesine ekli ilan çıktısından da anlaşıldığı üzere davalı tarafından satışa çıkarıldığı, davaya konu İstanbul ili, Arnavutköy ilçesi Tayakadın Köyünde kain 164 Ada, 27 Parsel sayılı taşınmazın satın alınması için davacı tarafından davalıya kredi çekerek 98.168,0 Euro banka havalesi ile gönderdiği, dekontun dosya arasında mevcut olduğu, havale tarihinin 07.08.2018 olduğu, taşınmazın dosyada mevcut tapu kayıtları ve resmi senet örneğinden davalı üzerine 25.09.2018 tarihinde resmi senetle satış ve tescil işlemlerinin yapıldığı, davacı tarafından ailenin ekonomik varlığının tehlike altına girdiğinden bahisle davalı adına tapuya kayıtlı Kahramanmaraş İli, Dulkadiroğlu İlçesi, Yenişehir Mahallesinde kain 3185 ada, 16 parsel sayılı ve İstanbul İli, Arnavutköy İlçesi, Tayakadın Köyünde kain 164 ada, 27 parsel sayılı taşınmazlarda davalının tasarruf yetkisinin sınırlandırılmasının talep edildiği, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 199 uncu maddesinde “Ailenin ekonomik varlığının korunması veya evlilik birliğinden doğan malî bir yükümlülüğün yerine getirilmesi gerektirdiği ölçüde, eşlerden birinin istemi üzerine hâkim, belirleyeceği malvarlığı değerleriyle ilgili tasarrufların ancak onun rızasıyla yapılabileceğine karar verebilir. Hâkim bu durumda gerekli önlemleri alır. Hâkim, eşlerden birinin taşınmaz üzerinde tasarruf yetkisini kaldırırsa, re’sen durumun tapu kütüğüne şerhedilmesine karar verir.” hükmü uyarınca davacının davasının kabulü ile, davalı adına tapuya kayıtlı Kahramanmaraş İli, Dulkadiroğlu İlçesi, Yenişehir Mahallesinde kain 3185 ada, 16 parsel sayılı ve İstanbul İli, Arnavutköy İlçesi, Tayakadın Köyünde kain 164 ada, 27 parsel sayılı taşınmazlarda davalının tasarruf yetkisinin 4721 sayılı Kanun’un 199 uncu maddesi uyarınca sınırlanmasına, bu taşınmazlara yönelik tasarrufların ancak davacının rızası ile yapılabileceğine, bu hususun tapu kütüğüne şerh edilmesine, ilgili tapu müdürlüklerine şerh için yazı yazılmasına karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri Davalı vekili; davanın reddine karar verilmesi gerekirken kabulüne karar verilmesinin usul ve yasaya aykırı olduğunu beyan ederek istinaf yoluna başvurmuştur. C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin kararı ile tarafların ayrı yaşadıkları süreçte davalı erkeğin ailenin ekonomik birliğini tehlikeye düşürecek mahiyette herhangi bir tasarrufunun davacı tarafça ispat edilememesi hususu dikkate alındığında ailenin ekonomik varlığının korunması gereği veya evlilik birliğinden doğan mali bir yükümlülüğün yerine getirilmemesi gibi bir durum söz konusu olmadığından ispat edilemeyen davanın reddine karar verilmesi gerektiği halde kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya aykırı bulunduğu gerekçesi ile davalı vekilinin istinaf talebinin kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına, ispatlanamayan davanın reddine karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davacı vekili; davalı erkeğin taşınmazları satma girişiminde olduğu, mal kaçırma niyeti bulunduğunun ispatlandığı, davanın reddinin usul ve kanuna aykırı bulunduğunu ileri sürerek; davanın reddi kararının bozulmasına karar verilmesini talep etmiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık, tasarruf yetkisinin sınırlanması kararı verilmesi şartlarının oluşup oluşmadığı noktasında toplanmaktadır. 2. İlgili Hukuk 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 maddeleri 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 199 uncu maddesi. 3. Değerlendirme 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 199 uncu maddesine göre, ailenin ekonomik varlığının korunması veya evlilik birliğinden doğan mali yükümlülüğün yerine getirilmesi gerektiği ölçüde, eşlerden birinin istemi üzerine hakim belirleyeceği mal varlığı değerleriyle ilgili tasarrufların ancak onun rızasıyla yapılabileceğine karar verebilir. Davacı dava dilekçesi ile davalının tasarruf yetkisinin kısıtlanmasını talep etmiş İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmesi üzerine davalı tarafından istinaf yoluna başvurulmuş, Bölge Adliye Mahkemesince, ailenin ekonomik varlığının korunması gereği veya evlilik birliğinden doğan mali bir yükümlülüğün yerine getirilmemesi gibi bir durum söz konusu olmadığından ispat edilemeyen davanın reddine karar verilmiştir. Yapılan yargılama ve toplanan delillerden, tarafların fiilen ayrı yaşadıkları, davalı erkeğin mal varlığının bir kısmını elden çıkarma yönünde girişimlerde bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu hale göre, davalının tasarruf yetkisinin sınırlandırılmasında gereklilik bulunduğu gerçekleşmiş olup, 4721 sayılı Kanun’un 199 uncu maddesi koşulları oluşmuştur. Buna göre; Bölge Adliye Mahkemesince, İlk Derece Mahkemesinin davanın kabulü kararının doğru olduğu kabul edilerek davalının istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmayıp bozmayı gerektirmiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının BOZULMASINA, Peşin alınan harcın istek halinde yatırana iadesine, Dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 03.05.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi. Eşlerden Birinin Tasarruf Yetkisinin Sınırlanması Yargıtay 2. Hukuk Dairesi Esas No: 2023/5268 Karar No: 2023/6066 Karar - [Birleşmiş Milletler Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu Cihangir Çenteli Kararı](https://kayseriavukat.org.tr/bm-cihangir-centeli-karari-keyfi-tutuklama/): Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu Cihangir Çenteli Kararı Başvurucu: Cihangir Çenteli  Karar Tarihi: 14 Kasım 2023 Karar İletişim No: 66/2023 Konu: Kanuni dayanaktan yoksun gözaltı, gözaltı koşulları, keyfi tutuklama, adil yargılanma hakkı, cezaevinde sağlıksız ortamlarda tutulma. Temel konular: Keyfi gözaltı ve tutuklama; gözaltı koşulları, adil yargılanma hakkı, mahpus hakları. Maddi Olaylar Başvurucu Cihangir Çenteli, 1985 doğumlu bir Türkiye vatandaşıdır ve halen Marmara L Tipi Kapalı Cezaevi’nde bulunmaktadır. Tutuklanmadan önce Türk Hava Kuvvetlerinde pilot olan başvurucu olay zamanında Harp Akademisinde kurmay subay olarak görev yapmaktaydı. Başvurucu, 15 Temmuz 2016 askeri kalkışmasının akabinde yaklaşık 3 ay daha mesleğini icra ettikten sonra 28/9/2016 tarihinde açığa alınmıştır. 1. Başvurucunun Gözaltına Alınması ve Tutuklanması Başvurucu, darbe gecesinde nerede olduğunu ve neler yaptığını açıklamak üzere üst amirleri tarafından görev yerine çağrılmıştır. Komutanlarının çağrısına icabet eden Çenteli, 30/9/2016 tarihinde İstanbul Harp Akademileri Komutanlığı’na gitmiş ve aynı gün polislerce gözaltına alınmıştır. İşlem tarihinde Çenteli hakkında herhangi bir yakalama kararı veya gözaltı emri yoktur. Çenteli, polis karakolunda avukatı olmadan sorgulanmıştır. Hakkında tanzim edilen sorgu tutanaklarında iki polisin ifadeyi aldığı yazılsa da gerçekte ifade bir polis tarafından alınmıştır. Başvurucunun gözaltına alındığı hususunda polis tarafından ailesine bilgi verilmediği gibi ilk ifadeden sonra başka bir polis merkezine götürülmesine rağmen, bu süre zarfında da ailesiyle iletişim kurmasına izin verilmemiştir. Bu nedenle ailesi dört gün boyunca başvurucunun nerede olduğu ve akıbeti hakkında polis birimlerinden bilgi almaya çalışmıştır. Daha da vahimi, polis tarafından ailesine bilgi verildiği yönünde başvurucuya yalan bilgi verilmiştir. Başvurucu toplam 12 gün gözaltında tutulmuştur. Başvurucu gözaltına alınmasından ancak beş gün sonra (5 Ekim) ilk kez bir avukatla görüştürülmüştür. Baro tarafından atanan avukat ile görüştürülmesi de bir formaliteden ibarettir. Zira başvurucuya karşı önyargılı davranan ve peşinen suçlu olduğunu kabul eden avukat ile arasındaki görüşme sadece 30 saniye sürmüştür. Kaldı ki avukatıyla görüştüğü sırada bir polis memuru da konuşmalarını dinlemiştir. Polis nezarethanesinde bulundurulduğu tüm süre boyunca gözaltına alınma nedenleri ve kendisine yöneltilen suçlamalar hakkında defalarca bilgilendirilme talebinde bulunmasına rağmen, başvurucuya bu konuda hiçbir açıklama yapılmamıştır. Başvurucu, savcı tarafından ifadesi alınmadan tutuklamaya sevk edilmiş, 11/10/2016 tarihinde sulh ceza hakimliğinde sorgusu yapılmış ve aynı gün tutuklanmıştır. 2. Ceza Davası Süreci Başvurucu hakkında açılan ceza davası İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesinde görülmüş ve “anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs” etmekle suçlanmıştır. Davanın 11/10/2016 tarihli duruşmasında, yine Baro tarafından atanan bir başka müdafi hazır bulunmuştur ve avukatın dava dosyası hakkında hiçbir bilgisi yoktur. Duruşmada, hakkındaki suçlamalarla ilgili başvurucuya herhangi bir soru sorulmadığı için suçlamalara yeterince cevap verme ve kendisini savunma imkanı bulamamıştır. Yargılaması tutuklu olarak devam ettirilen başvurucu, barındırıldığı ceza infaz kurumunda ailesiyle ilk kez 20/10/2016 tarihinde kapalı görüş yapabilmiştir. Başvurucu, hakkında bir hüküm verilmeden önce 22/11/2016 tarihinde Hava Kuvvetlerinden ihraç edilmiştir. Hakkında tanzim edilen iddianamenin tamamının duruşma başlamadan kendisine tebliği gerekirken, dava açıldıktan sonra ve yalnızca kendisiyle ilgili sayfalar gönderilmiştir. Ancak teslim edilen sayfalarda sadece darbe girişimi gecesi silahlı kuvvetlere ait bir binada görüldüğü belirtilmiş, fakat daha fazla bir ayrıntıya veya delile yer verilmemiştir. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’na göre 30 günde bir yapılması gereken tutukluluk incelemeleri başvurucu için sadece iki kez yapılmış ve bazı inceleme taleplerine cevap dahi verilmemiştir. Ayrıca, tutukluluk halinin devamına ilişkin kararların tebliği gerekirken sadece birkaçı başvurucuya tebliğ edilmemiş, diğerleri ise verildikten bir veya iki ay sonra bildirilmiştir. Başvurucunun yargılandığı dava 03/7/2017 tarihinde İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlamıştır. Duruşmalar başlayıncaya kadar tam olarak neyle suçlandığını ve aleyhindeki delillerin neler olduğunu öğrenemeyen başvurucunun savunması mahkeme tarafından esaslı olarak dinlenmemiş ve deliller yeterince tartışılmamıştır. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda şüpheli veya sanığın, müdafisi ile istediği zaman ve başkalarının konuşulanları duyamayacağı şekilde görüşebilmesine imkan tanınırken, başvurucunun ne duruşma öncesi ve ne de duruşma sırasında avukatıyla etkili bir şekilde iletişim kurmasına izin verilmemiştir. Ayrıca, başvurucunun cezaevinde avukatıyla yaptığı görüşmeleri de kısıtlanmıştır. Zira, avukat görüşlerine haftada sadece 1 (bir) gün ve 1 (bir) saat olacak şekilde izin verilmiş ve tüm görüşmeler ses ve görüntü sistemiyle kayda alınmıştır. Bununla da yetinilmemiş, bu görüşmeler sırasında bir infaz koruma memuru da hazır bulunmuş ve yapılan her konuşmaya tanıklık etmiştir. Başvurucunun müdafisi tarafından kendisine teslim edilmek üzere verilen davayla ilgili tüm belgeler, cezaevi idaresi tarafından incelenmeye tabi tutulmuş ve bazıları da cezaevi idaresi tarafından kaybedilmiştir. Aynı şekilde, başvurucunun iddianamedeki delillere ulaşması ve bunları incelemesi engellenmiştir. Kendisi ve avukatı defalarca talep etmesine rağmen, kendilerine teslim edilmeyen bazı “ses ve görüntü kayıtları” olduğu söylenmiş, ancak yargılama boyunca anılan görüntüler ve aleyhindeki kararın dayandırıldığı kapalı devre televizyon kayıtları hiçbir zaman kendisine izletilmemiştir. Bu nedenle başvurucu, kendisine isnat edilen “anayasal düzeni yıkmaya teşebbüs” suçuyla neden suçlandığını ve aleyhindeki delilleri bilmeden savunma yapmak zorunda kalmıştır. Benzer şekilde, başvurucuya savunmasını hazırlaması için çok kısıtlı bir süre verilmiş ve tanıkların çapraz sorguya çekilmesi talebi de mahkeme tarafından herhangi bir gerekçe gösterilmeden reddedilmiştir. İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi, bu şartlar altında yapılan yargılamayı 17/8/2018 tarihinde bitirmiş ve başvurucuyu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 309/1 maddesi uyarınca “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etmek” suçundan müebbet hapis cezasına çarptırmıştır. Yargılama, ilk derece mahkemesi önünde tam 22 ay 17 gün sürmüştür. 3. Mahkûmiyet Kararına Karşı Kanun Yolları Süreci Başvurucu, mahkûmiyet kararına karşı 19/12/2018 tarihinde istinaf başvurusunda bulunmuştur. Dilekçesinde özetle, isnat edilen suçun unsurlarının oluşmadığını, suçun unsurlarının kararda gösterilmediğini ve dolayısıyla yargılamanın adil olmadığını belirtilmiştir. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 27. Ceza Dairesi, istinaf başvurusunu esastan reddetmiştir. Başvurucu, istinaf mahkemesi kararına karşı 25/11/2019 tarihinde temyiz yoluna gitmiş, ancak Yargıtay 16. Ceza Dairesi, kanun ve ilgili usullere uygun olduğu yönündeki ifadelerle mahkûmiyet kararını 30/6/2021 tarihinde onamıştır. Böylece, 30/9/2016 tarihinde gözaltına alınmasıyla başlayan cezai süreç 30/6/2021 tarihli Yargıtay kararı ile son bulmuş ve yargılama 4 yıl 8 ay sürmüştür. Başvurucu, halen Marmara L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda cezasını infaz etmektedir. Sigara kullanmayan başvurucu diğer mahpusların sigara içtiği bir koğuşta barındırıldığı için sağlığı olumsuz yönde etkilenmiştir. 4. Hukuksal Tartışmalar Başvurucu özetle; a. Tutukluluğunun yasallığına etkili bir şekilde itiraz edemediğini, dolayısıyla, özgürlüğünden mahrum bırakılmasının ve tutukluluğunun yasal dayanağının bulunmadığını, b. Ailesi tarafından ziyaret edilme ve avukatıyla etkili bir şekilde iletişim kurma hakkını ihlal edildiğini, c. Makul süre içinde yargılanma hakkının ihlal edildiğini, d. Avukatıyla mahremiyet çerçevesinde iletişim kurma ve avukatın yardımından yararlanma hakkını ihlal edildiğini, e. Adil ve aleni yargılanma hakkının ihlal - [Pay Sahipleri Tarafından Anonim Şirket Genel Kurul Kararının İptali Davası Açılması için Gerekli Şartlar](https://kayseriavukat.org.tr/anonim-sirket-genel-kurul-kararinin-iptali/): Anonim Şirket Genel Kurul Kararının İptali Davası Açılması 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu Genel kurul kararlarının iptali İptal sebepleri – Madde 445 (1) 446 ncı maddede belirtilen kişiler, kanun veya esas sözleşme hükümlerine ve özellikle dürüstlük kuralına aykırı olan genel kurul kararları aleyhine, karar tarihinden itibaren üç ay içinde, şirket merkezinin bulunduğu yerdeki asliye ticaret mahkemesinde iptal davası açabilirler. İptal davası açabilecek kişiler – Madde 446 (1) a) Toplantıda hazır bulunup da karara olumsuz oy veren ve bu muhalefetini tutanağa geçirten, b) Toplantıda hazır bulunsun veya bulunmasın, olumsuz oy kullanmış olsun ya da olmasın; çağrının usulüne göre yapılmadığını, gündemin gereği gibi ilan edilmediğini, genel kurula katılma yetkisi bulunmayan kişilerin veya temsilcilerinin toplantıya katılıp oy kullandıklarını, genel kurula katılmasına ve oy kullanmasına haksız olarak izin verilmediğini ve yukarıda sayılan aykırılıkların genel kurul kararının alınmasında etkili olduğunu ileri süren pay sahipleri, c) Yönetim kurulu, d) Kararların yerine getirilmesi, kişisel sorumluluğuna sebep olacaksa yönetim kurulu üyelerinden her biri, iptal davası açabilir. Pay Sahipleri Tarafından Anonim Şirket Genel Kurul Kararının İptali Davası Açılması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2020/662 Karar No: 2022/1551 Karar Tarihi: 17-11-2022 Mahkemesi: Ticaret Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki anonim şirket genel kurul kararının iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; … Asliye Ticaret Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar, davalı vekilinin temyiz istemi üzerine önce onanmış, davalı vekilinin karar düzeltme istemi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi 4. Davacı vekili; müvekkilinin davalı şirkette yaklaşık %17 oranında hissesinin bulunduğunu, müvekkilinin 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 420. maddesi uyarınca erteleme istemesi üzerine davalı şirketin 2013 yılı olağan genel kurul toplantısının 28.04.2014 tarihinde yapıldığını, anılan toplantıya katılan müvekkilinin açıklanmasını istediği hususlarda yeterli bilginin verilmediğini, şirketin 2012 yılında 21.046.971,85TL olan kârının 2013 yılında 1.465.726,86TL\’ye düştüğünü, bu düşüşün şirketin içinin boşaltıldığı ve finansal verilerle oynandığı şüphesini doğurduğunu, kârın miktarı gözetildiğinde üç yönetim kurulu üyesinin her birine aylık 70.000TL huzur hakkı ödenmesine dair kararın da fahiş olduğunu, bu kararın yıllardır müvekkiline kâr payı dahi ödemeyen şirketin müvekkilini bir kez daha zarara uğratmasına sebep olacağını ileri sürerek huzur hakkına ilişkin genel kurul kararının ve davalı şirketin 28.04.2014 tarihli olağan genel kurulunun iptaline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı vekili; dava konusu toplantıda davacıya Türk Ticaret Kanunu’nun 420. maddesi uyarınca gerekli açıklamaların yapıldığını, finansal denetim raporunun verildiğini, şirket kârının düşmesinin sebebinin bir önceki yıl kârının gayrimenkul satışından elde edilmesinden kaynaklandığını, yönetim kuruluna aylık 70.000TL huzur hakkı kararlaştırılmasının şirketin hacmine göre uygun bulunduğunu, zira 2011 yılı için yapılan toplantıda da yöneticilere aylık 20.000TL huzur hakkı ve ayrıca sene sonunda 200.000TL prim verildiğini, 2012 yılı için huzur hakkı arttırılmamakla birlikte ikramiyenin 250.000TL\’ye çıkarıldığını, bu kararlarda davacının da imzasının bulunduğunu, 2013 yılı kârının ülkede yaşanan gelişmelere bağlı olarak düştüğünü, şirketin kötü yönetilmediğini, genel kurul kararlarının iptal şartlarının oluşmadığını, elde edilen kârların sermayeye eklenip bedelsiz şekilde pay olarak ortaklara dağıtıldığını, bu durumun davacı tarafından bilindiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkeme Kararı 6. … Asliye Ticaret Mahkemesinin 30.09.2015 tarihli ve 2014/636 E., 2015/672 K. sayılı kararı ile; davacının davalı şirketin 28.04.2014 tarihli olağan genel kurul toplantısına katılarak kararlara ihtirazı kayıt koyduğu, bundan önce aynı toplantının 27.03.2014 tarihinde yapılması için çağrı geldiği, davacının isteği ve talebi ile toplantının ertelendiği, bilirkişi incelemesi sonrasında sunulan rapordan hareketle huzur hakkına ilişkin olarak alınan kararın davalı şirketin malî yapısıyla, iyi niyet kuralları ile bağdaşır nitelikte olmadığı, öte yandan her ne kadar dava konusu genel kurul toplantısının iptali istenmiş ise de genel kurul toplantısının iptalini gerektirecek yasal nedenler bulunmadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne, davalı şirketin 28.04.2014 tarihinde yapılan 2013 yılı olağan genel kurul toplantısında alınan huzur hakkının artırılmasına ilişkin 7. maddesinin kanuna, ana sözleşmeye ve afaki iyi niyet kurallarına aykırı olması nedeniyle iptaline karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuş, Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 29.05.2017 tarihli ve 2016/451 E., 2017/3128 K. sayılı kararı ile kararın onanmasına karar verilmiş, bunun üzerine davalı vekili karar düzeltme isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 07.11.2019 tarihli ve 2019/2841 E., 2019/6994 K. sayılı kararı ile; “…Dava, anonim şirket genel kurulunda alınan kararın iptali istemine ilişkindir. Davacı vekilince davalı şirketin 28.04.2014 tarihinde gerçekleşen olağan genel kurul toplantısında alınan huzur hakkının artırılmasına ilişkin 7. maddenin iptali talep edilmiştir. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 446. maddesi genel kurul kararlarının iptalinin şartlarını ve usulünü düzenlemiş olup, anılan maddede toplantıda hazır bulunup karara muhalif kalarak keyfiyeti zapta geçirten pay sahibinin iptal davası açabileceği belirtilmiştir. Somut olayda, davacı ortağın genel kurulda kendisini vekili aracılığıyla temsil ettirdiği, vekilin iptali istenen huzur hakkının artırılmasına ilişkin 7. maddeye yönelik olarak daha karar alınmadan önce karşı çıktığı, peşin muhalefette bulunduğu, bu şekildeki muhalefet öneriye karşı çıkma olup, kararın alınmasından sonra yapılmış bir karşı çıkmanın, muhalefetin bulunmadığı, bu durumda iptal davası açabilmek için kanunun aradığı “alınan kararlara muhalif kalma” koşulunun yerine getirilmediği anlaşıldığından huzur hakkının artırılmasına dair 7 nolu gündem maddesi ile ilgili kararın iptali isteminin dava şartı yokluğundan reddine karar verilmesi gerekirken, mahkemece anılan husus nazara alınmadan 7 nolu maddenin iptaline karar verilmesi doğru olmamış, davalı vekilinin karar düzeltme isteminin kabulü ile Dairemizin onama ilamının kaldırılarak, mahkemece verilen kararın açıklanan nedenlerle bozulması gerekmiştir…” gerekçesi ile karar oy çokluğuyla bozulmuştur. Direnme Kararı 9. … Asliye Ticaret Mahkemesinin 11.03.2020 tarihli ve 2020/85 E., 2020/241 K. sayılı kararı ile önceki gerekçeye ek olarak; 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 446/1. maddesi hükmündeki özel dava şartına ilişkin olarak genel kurul toplantısına katılmak, toplantıda alınan karara olumsuz oy kullanmak ve muhalefetini tutanağa geçirmek olarak sayılabileceği, olumsuz oya dair gerekçe belirtilmesinin zorunlu olmadığı, karara olumsuz oy kullanmanın muhalefet anlamı taşıdığı, davacının genel kurulca görüşülmekte olan ve huzur hakkını artıran maddeye karşı olduğu, anonim şirket genel kurul toplantılarında bir karar alınırken çoğu kez kimin olumlu kimin olumsuz oy verdiğine yer verilmeksizin genel bir ifade ile tutanağın hazırlandığı, böyle bir durumda kimin olumsuz oy kullandığı belli olmadığından olumsuz oy kullanan pay sahibinin olumsuz oy kullandığını, yani alınan karara muhalefet ettiğini tutanağa yazdırmak suretiyle iptal - [Haksız Gözaltı ve Elkoyma Kararı Nedeniyle Hükmedilen Tazminatın Düşük ve Yetersiz Olması](https://kayseriavukat.org.tr/haksiz-gozalti-ve-elkoyma-tazminat/): Haksız Gözaltı ve Elkoyma Kararı Nedeniyle Açılan Tazminat Davasında Düşük ve Yetersiz Tazminata Hükmedilmesi AYM Kararı Değerlendirme Olaylar Bir şirketin proje müdür vekili ve ihale komisyonu üyesi olan başvurucu hakkında ihaleye fesat karıştırma suçunu işlediği şüphesiyle soruşturma başlatılmıştır. Başsavcılığın talimatıyla yakalanması istenen başvurucunun ikamet adresi bilinmediğinden aynı soruşturma kapsamında daha önce yakalanan ve başvurucuyu tanıyan şüpheli üzerinden başvurucu telefonla aranmış, hakkında yakalama talimatının olduğu söylenerek başvurucudan teslim olması istenmiştir. Başvurucu, kendisi gelip teslim olmuş ve üç gün gözaltında kalmıştır. Soruşturma kapsamında sulh ceza hâkimliği tarafından verilen arama ve elkoyma kararı doğrultusunda başvurucunun bilgisayarlarına, iki adet cep telefonuna ve telefonların içindeki SIM kartlara el konulmuştur. Başvurucu, suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına ihaleye fesat karıştırma suçundan yargılandığı davada beraat etmiş; kararın kesinleşmesi üzerine de maddi ve manevi tazminat davası açmıştır. Tazminat talebini inceleyen ağır ceza mahkemesi başvurucuya haksız gözaltı ve elkoyma nedeniyle 448,83 TL maddi, haksız gözaltı nedeniyle de 1.000 TL manevi tazminat ödenmesine hükmetmiştir. Başvurucunun süreçte yaşadığı olumsuzlukların karşılığının böyle bir miktar olamayacağını ileri sürerek yaptığı temyiz talebi reddedilmiştir. İddialar Başvurucu; haksız yakalama ve gözaltına alma koruma tedbirlerine karar verilmesi nedeniyle açılan davada hükmedilen tazminatın yetersiz olması dolayısıyla kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının, hukuka aykırı elkoyma kararından dolayı açılan tazminat talebinin incelenmemesi nedeniyle özel hayata saygı hakkı ve haberleşme hürriyetiyle bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Mahkemenin Değerlendirmesi A. Kişi Hürriyeti ve Güvenliği Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia Yönünden Derece mahkemelerinin tazminat için somut olayın şartlarına göre takdir yetkisi bulunmakla birlikte meydana gelen ihlalle orantılı olmayan önemsiz miktarda bir tazminat Anayasa\’nın 19. maddesine aykırı olacaktır. Öte yandan tazminat miktarı Anayasa Mahkemesinin benzer davalarda verdiği tazminat miktarına göre kayda değer ölçüde düşük olmamalıdır. Ancak bu durum tek başına Anayasa\’nın 19. maddesinin ihlal edildiği anlamına gelmeyeceğinden somut olayın kendine özgü şartlarının dikkate alınması gerekir. Manevi tazminat miktarının yeterli olup olmadığı belirlenirken tazminata karar veren derece mahkemesinin karar tarihinde Anayasa Mahkemesinin benzer başvurular üzerine verdiği veya verebileceği tazminat miktarına göre bir karşılaştırma yapılacaktır. Anayasa Mahkemesince yakalama, gözaltı veya tutuklamanın hukuki olmaması nedeniyle manevi tazminata hükmedilirken kişinin sosyal ve ekonomik durumu, mesleki ve toplumsal konumu, üzerine atılı suçun niteliği, koruma tedbirine neden olan olayın oluş biçimi, tedbirin kişinin üzerinde bıraktığı olumsuz etkiler ve tedbirin süresi, tedbir nedeniyle meydana gelen ihlalin ağırlığı dikkate alınmaktadır. Bu kriterler ışığında somut olaya bakıldığında başvurucunun beraat ettikten sonra 5271 sayılı Kanun\’un 141. maddesi kapsamında açtığı tazminat davasında başvurucuya haksız gözaltına alma tedbiri nedeniyle 1.000 TL tazminat ödendiği görülmüştür. Hükmedilen miktar, somut olayın şartlarında ve manevi tazminatın belirlenmesine ilişkin yukarıda belirtilen kriterler çerçevesinde değerlendirildiğinde -karar tarihi itibarıyla- Anayasa Mahkemesinin benzer durumlarda verebileceği tazminat miktarına göre yeterli kabul edilebilecektir. Öte yandan maddi tazminat miktarının yeterli olup olmadığının da incelenmesi gerekir. Başvurucunun beraat ettiği davada avukatına verdiği vekâlet ücretinin maddi tazminat kapsamında kendisine ödenmesi gerektiği yönündeki talebi reddedilmiştir. Derece mahkemesi tazminat talebini reddederken sadece bu dekontun ve serbest meslek makbuzunun karar tarihinden sonra düzenlendiğini belirtmekle yetinmiş; vekâlet ücretinin başvurucu tarafından gerçekten ödenip ödenmediği, avukatın bu ücreti alıp almadığı, dekontun ve serbest meslek makbuzunun sahte veya usulüne aykırı düzenlenip düzenlenmediği ile ilgili bir araştırma yapılmamıştır. Mahkeme ayrıca beraat kararı ile birlikte başvurucu lehine maktu vekâlet ücretine hükmedildiği gerekçesine dayanmıştır. Vekâlet ücreti hukuki yardım alanla avukat arasındaki vekâlet ücretine ilişkin sözleşmede aksi kararlaştırılmadığı sürece avukata ait olduğundan beraat ettiği davada başvurucu lehine maktu vekâlet ücretine hükmedilmesi başvurucunun maddi zararının karşılandığı anlamına gelmeyebilir. Bu noktada derece mahkemesinin başvurucu ile avukatı arasındaki vekâlet sözleşmesinde başvurucu ve avukatının ücreti kararlaştırırken maktu vekâlet ücretini avukatlık ücretine dâhil edip etmediklerini araştırması gerekir. Öte yandan bu maktu vekâlet ücretinin başvurucuya ödendiği kabul edilse bile bu miktarı aşan kısmın neden maddi zarar kapsamında değerlendirilmeyeceği, haksız gözaltı tedbiriyle arasında illiyet bağı olup olmadığı, illiyet bağı varsa talep edilen bu ücretin gerekli ve makul olup olmadığı kararda açıklanmamıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. B. Özel Hayata Saygı Hakkı ve Haberleşme Hürriyetiyle Bağlantılı Olarak Etkili Başvuru Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia Yönünden Somut olayda başvurucu elkoyma tedbirinin kanunda öngörülen şartlara uyulmadan, hukuka aykırı bir şekilde uygulandığı iddiasıyla 5271 sayılı Kanun\’un 141. maddesi kapsamında tazminat davası açmıştır. Ancak yargısal makamların süreçte verdiği kararlara bakıldığında başvurucunun bu talebine ilişkin bir değerlendirme yapılmadığı görülmüştür. Derece mahkemesi cep telefonlarına el konulması nedeniyle değer kaybından kaynaklı olarak başvurucuya maddi tazminat ödenmesine karar vermiş ise de başvurucunun cep telefonlarına ve bilgisayarlarına el konulmasının kanunda öngörülen şartlara uygun olup olmadığıyla ilgili herhangi bir değerlendirme yapmamış, başvurucunun bu esaslı talebiyle ilgili bir karar vermemiştir. Başvurucunun elkoyma tedbirinin hukuka aykırı olduğuna ilişkin iddiası açısından bir değerlendirme yapılmaması ve bunun bir sonucu olarak söz konusu talep yönünden hüküm kurulmaması başvurucunun iddialarının incelenmesine ve uygun bir telafi şansı sunmaya elverişli olmadığı, temel hak ve hürriyetlerin ihlal edildiğine yönelik şikâyetin etkili bir şekilde incelenmesine imkân sağlamamıştır. Sonuç olarak somut olayın şartlarında özel hayata saygı hakkı ve haberleşme hürriyeti bağlamında oluşan zararlarının tazmini konusunda başvurucuya asgari güvenceleri içerecek şekilde etkili bir hukuk yolu sunulmadığı kanaatine varılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle etkili başvuru hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Siyami Hıdıroğlu Başvurusu Başvuru Numarası: 2018/11489 Karar Tarihi: 11/1/2024 R.G. Tarih ve Sayı: 14/3/2024-32489 GENEL KURUL – KARAR Başkan: Zühtü ARSLAN Başkanvekilleri: Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA Üyeler: Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE Raportör: Yusuf Enes KAYA Başvurucu: Siyami HIDIROĞLU I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru; haksız yakalama ve gözaltına alma koruma tedbirlerine karar verilmesi nedeniyle açılan davada hükmedilen tazminatın yetersiz olması dolayısıyla kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının, hukuka aykırı elkoyma kararından dolayı açılan tazminat talebinin incelenmemesi nedeniyle özel hayata saygı hakkı ve haberleşme hürriyetiyle bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 2/5/2018 tarihinde yapılmıştır. Komisyon tarafından bu kararda incelenen şikâyetler haricindeki şikâyetlerin kabul edilemez olduğuna, bu şikâyetler yönünden ise başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. 4. İkinci Bölüm başvurunun Genel Kurul tarafından incelenmesine karar vermiştir. III. OLAY VE OLGULAR 5. Başvuru formu ve eklerinde - [Davanın Feragat Nedeniyle Reddine Karar Verilmeden Önce Esaslı Hata Nedeniyle Davadan Feragatin İptali Talep Edilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/davadan-feragatin-iptali/): Feragat Nedeniyle Davanın Reddine Karar Verilmeden Önce Esaslı Hata Nedeniyle Davadan Feragatin İptali Talep Edilebilir mi Esaslı Hata Nedeniyle Davadan Feragatin İptali: Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacı vekilinin 13.10.2014 tarihli feragat dilekçesini verdikten sonra, ertesi gün (14.10.2014 tarihinde) görülmekte olan davadan feragat edilmediğini, 2014/810 Esas sayılı davadan feragat edildiğini ileri sürerek dilekçeyi hata sonucunda verdiğini bildirdiği somut olayda, feragat nedeniyle davanın reddine karar verilmeden önce, davacı tarafça aynı dava içinde hata nedeniyle feragatin geçersiz olduğunun ileri sürülmesinin hukuki sonuç doğurup doğurmayacağı, buradan varılacak sonuca göre bölge adliye mahkemesinin davanın feragat nedeniyle reddine ilişkin kararının yerinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2021/(14)7-462 Karar No: 2023/247 Karar Tarihi: 22/03/2023 İncelenen Kararın Mahkemesi: Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 15. Hukuk Dairesi Özel Daire Kararı: Yargıtay (Kapatılan) 14. Hukuk Dairesinin 24.10.2018 tarihli ve 2018/72 Esas, 2018/7085 Karar sayılı BOZMA kararı Dava: Tapu İptali ve Tescil Davası Taraflar arasındaki önalım hakkına dayalı tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince davalı vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılarak davanın feragat nedeniyle reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararının davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 14. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Dava Davacı vekili; Niğde ili, Merkez Şahinali Mahallesi, 641 ada, 114 parsel sayılı taşınmazda kayıtlı olan 10 nolu bağımsız bölümde müvekkilinin hissedar olduğunu, diğer hissedarların taşınmazdaki hisselerini 7.760,00 TL bedelle üçüncü kişi davalıya 2014 yılı bahar aylarında sattığını ve müvekkilinin durumdan haberdar olur olmaz şuf’a hakkını kullanmak istediğini ileri sürerek, müvekkilinin satış bedelini ve tapudaki gideri yatırması koşuluyla davalının Niğde ili, Merkez Şahinali Mahallesi, 641 ada, 114 parsel sayılı taşınmazda kayıtlı 10 nolu bağımsız bölümünün tapu kaydındaki hissesinin iptali ile müvekkili adına tesciline karar verilmesini talep etmiştir. II. Cevap Davalı vekili; müvekkilinin Niğde ili, Merkez Şahinali Mahallesi, 641 ada, 114 parsel sayılı taşınmazda bulunan 10 nolu bağımsız bölümünün 1/8 payını 11.07.2013 tarihinde, 5/8 payını da 11.04.2014 tarihinde satın aldığını, davada üç aylık hak düşürücü sürenin bulunduğunu, müvekkilinin 11.07.2013 tarihinde M.. Ekin’in hissesini aldığını, daha sonra diğer hisseleri satın alıp iyiniyetli olarak mesken edindiği konutta masrafta bulunduğunu, 6.300,00 TL civarında masraf yaptığını, davacının iyiniyetli olmadığını, hisselerin satıldığını dava açıldığı tarihte değil daha önceki tarihlerde öğrendiğini, yapılan görüşmelerden haberdar olduğunu, davalının 11.07.2013 tarihinde M.. Ekin’e 8.750,00 TL diğer satın aldığı hisselere de 11.04.2014 tarihinde toplam 50.000,00 TL ödediğini, müvekkilinin M.. Arı ile de görüşerek hisselerin tamamını 95.000,00 TL karşılığında satın alabileceğini ya da hisselerinin tamamını davacıya 90.000,00 TL’ye satabileceğini teklif ettiğini ileri sürerek davanın reddini savunmuştur. III. İlk Derece Mahkemesi Kararı İlk Derece Mahkemesinin 20.04.2017 tarihli ve 2014/809 Esas, 2017/104 Karar sayılı kararı ile; davacı vekilinin mahkemeye ibraz ettiği 13.10.2014 havale tarihli dilekçesi ile davalı N.. Arı ile anlaştığından davadan feragat ettiğini bildirir dilekçe ibraz ettiği, daha sonra feragat dilekçesinin dosya numarası hatalı yazıldığından geçerli olmaması talebini içerir 14.10.2014 tarihli dilekçe ibraz ederek eldeki dava dosyasında feragatının bulunmadığını belirttiği, Niğde 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2014/810 Esas, 2014/584 Karar sayılı dava dosyasının incelenmesi sonucunda, davacının M.. Arı, davalının ise M.. Şenol olduğu, 14.10.2014 tarihinde davanın feragat nedeni ile reddine karar verildiği, hata, hile veya ikrah nedeniyle feragatın feshi (iptali) için dava açılabileceği gibi, bu hususun aynı davada da savunma yoluyla ileri sürebileceği, davacı vekilinin feragat talebini dosya numarasını yanlış yazdığından bahisle ertesi gün 14.10.2014 tarihli dilekçesi ile geri aldığı ve asıl feragat ettikleri dosya numarasının aynı mahkemenin 2014/810 Esas sayılı dosyası olarak belirtildiği mahkemenin 2014/810 Esas sayılı dosyanın incelenmesinde yine aynı taraflar arasında Niğde ili, İnli Kasabası 7301, 1788 ve 1918 parsel sayılı taşınmazlardaki yapılan satışlar nedeniyle önalım hakkının kullanılmasına ilişkin olduğu ve davacı vekilinin 14.10.2014 havale tarihli dilekçesi ile davadan feragat nedeniyle davanın reddine karar verildiği; mahkemesi, tarafları ve dosya numaraları ardışık olan iki dava dosyasında davacı vekilinin eldeki davada 13.10.2014 tarihinde feragat dilekçesi verdikten sonra 14.10.2014 tarihinde de aynı mahkemenin 2014/810 Esas sayılı dosyasına feragat dilekçesi verdiği anlaşılmakla feragat beyanının hata ile yapıldığı kanaatine varılarak yargılamaya devam edildiği, dava konusu Niğde ili, Merkez ilçesi, Şahinali Mahallesi, 641 ada, 114 parsel sayılı taşınmaz üzerinde kayıtlı bulunan 3 nolu bağımsız bölümde davalının 3/4 oranında hissedar olduğu, hissesinin tamamını dava dışı diğer paylı maliklerden satış yoluyla edindiği, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 732 nci maddesi gereğince paylı mülkiyette bir paydaşın taşınmaz üzerindeki payını tamamen veya kısmen üçüncü kişiye satması hâlinde diğer paydaşların önalım hakkının bulunduğu, önalım hakkının alıcıya karşı açılacak davada kullanılacağı, önalım hakkı sahibinin satış bedeli ile alıcıya düşen tapu giderlerini ödemek koşulu ile satılan payın kendi adına tescilini talep edebileceği, davacı tarafça önalım bedelinin mahkeme veznesine depo edildiği, davacının hukuken yasal önalım hakkının bulunduğu, davalı her ne kadar taşınmaz için daha yüksek fiyat ödediğini iddia etmekte ise de kendi muvazaasına dayanamayacağı gerekçesiyle davanın kabulüne; Niğde ili, Merkez ilçesi, Şahinali Mahallesi, 641 ada, 114 parselde kayıtlı bulunan 10 nolu bağımsız bölümde davalı M.. Şenol adına kayıtlı 3/4 oranındaki hissenin davalı adına olan tapu kaydının iptali ile davacı M.. Arı adına tapuya tesciline karar verilmiştir. IV. İstinaf A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 03.10.2017 tarihli ve 2017/1212 Esas, 2017/1285 Karar sayılı kararı ile; somut olayda, davacı vekilinin 13.10.2014 tarihli dilekçesi ile açıkça dosya numarasını yazıp “davacı M.. Arı ve N.. Arı davalı ile anlaştığından davadan feragat ediyoruz.” şeklinde belirttikten sonra, 14.10.2014 havale tarihli dilekçesi ile, 2014/810 Esas sayılı dosyadan feragat ettiği, hataen 810 yerine 809 yazdıklarını belirterek bu dosyadan feragatlarının bulunmadığını belirttiği, feragatten dönmek mümkün olmadığı gibi, feragat dilekçesinin hataen verildiğinin de kanıtlanamadığı, davacı vekilinin 2014/810 Esas sayılı dosyaya feragat dilekçesi vermesinin eldeki dosyaya vermeyeceği anlamına gelmeyeceği, feragatın kesin hükmün sonuçlarını doğuracak olup, mahkemece feragat nedeni ile davanın - [Taşınmaz Devrinde Geçerlilik Şartı: Harici Satış Sözleşmesi ile Satın Alınan ve Üzerine Ev İnşa Edilen Taşınmazın Temliken Tescili Talep Edilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/tasinmaz-devrinde-gecerlilik-sarti/): Taşınmaz Devrinde Geçerlilik Şartı: Harici Satış Sözleşmesi ile Satın Alınan ve Üzerine Ev İnşa Edilen Taşınmazın Temliken Tescili Talep Edilebilir mi Taşınmaz Devrinde Geçerlilik Şartı: Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; dava konusu 445 ada 19 parsel sayılı tapulu taşınmazda harici satış sözleşmesi ile 15.05.1967, 01.06.1970 ve 25.05.1972 tarihlerinde pay satın alan davacıların taşınmaz üzerine ikamet amacıyla ev inşa ettikleri ve satış tarihinden itibaren nizasız zilyetliklerinde bulundurdukları, çekişmeli taşınmaz hakkında devam eden dava nedeniyle resmî şekilde temlikin yapılamadığı ve harici satış üzerinden uzun yıllar geçtiği gözetildiğinde, davalıların tapulu taşınmazlar için yapılan harici satış sözleşmesinin geçersiz olduğu savunmasının 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 2 nci maddesindeki dürüst davranma kuralına aykırı olup olmadığı, somut olay kapsamında harici satışa değer verilmesini gerektiren özel ve istisnai bir hâlin bulunup bulunmadığı, buradan varılacak sonuca göre aynı Kanun’un 716 ncı maddesinin birinci fıkrası uyarınca dava konusu paylar yönünden davacıların taşınmazın mülkiyetini iktisap edip edemeyecekleri noktasında toplanmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2021/(14)7-463 Karar No: 2023/217 Karar Tarihi: 15/03/2023 İncelenen Kararın Mahkemesi: Zonguldak 2. Asliye Hukuk Mahkemesi Özel Daire Kararı: Yargıtay (Kapatılan) 14. Hukuk Dairesinin 14.01.2020 tarihli ve 2019/1146 Esas, 2020/344 Karar sayılı BOZMA kararı Dava: Tapu İptali ve Tescil Davası Taraflar arasındaki şahsi hakka dayalı tapu iptal ve tescil, olmadığı takdirde temliken tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir. Kararın davacılar vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 14. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, İlk Derece Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davacılar vekilince temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan inceleme sonucunda, temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten sonra temyiz incelemesi sırasında duruşmanın düzenlendiği 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 369 uncu maddesinin direnme kararının temyizini kapsamadığı, direnmenin düzenlendiği aynı Kanun’un 373 üncü maddesinde ise duruşmaya yer verilmediği gözetildiğinde direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağı kabul edilerek temyiz edenler vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verilip Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Dava Davacılar vekili; müvekkillerinin 1970 yılında davalılar ve bir kısım davalıların miras bırakanları ile yaptıkları zilyetliğin devri sözleşmesi ile satın aldıkları arsayı 35 yılı aşkın süredir üzerine bina inşa ederek malik sıfatıyla kullandıklarını, satış tarihinde Bağlık Mahallesi 1 pafta 37 parsel adını taşıyan bu taşınmazın davalılar ve miras bırakanları adına hükmen tescil edilmiş olduğunu ancak dava konusu taşınmaz için açılmış davalar ve üzerinde tedbir olması nedeniyle tapuda satış işlemi yapılamadığını, arsanın müvekkillerine zilyetlik devir sözleşmesi ile teslim edildiğini, davaların 2013 yılında sonuçlandığını ve taşınmazın bir bölümünün orman vasfı ile Hazine adına tesciline karar verildiğini, müvekkillerine satılarak zilyetliği devredilen 1.142,00 m2’lik kısmın ise orman dışında kaldığını ve tapuda davalılar adına tescilli olduğunu, kararların kesinleşmesi üzerine tapuda devir için 20.05.2015 tarihinde davalılara başvurulmasına rağmen devre yanaşmadıklarını, her ne kadar tapulu taşınmazların harici satış sözleşmesi ile satışı şekil şartı nedeniyle geçerli değil ise de o tarihte taşınmazın aynıyla ilgili çekişme bulunması ve açılan davalarda konan tedbir nedeniyle satış yapılamadığı, ancak zilyetliği devir sözleşmesinin icra edilerek müvekkilleri tarafından bedelin ödendiğini, müvekkillerinin iyiniyet kurallarına uygun olarak yaptıkları binalarda 30 yıldan fazla süredir oturmaları ve taraflarca bu durumun kabul edilmesi sebebiyle resmî şekil şartına uymamanın artık geçersizlik nedeni olamayacağını ileri sürerek davalılar adına kayıtlı Tepebaşı Mahallesi 445 ada 19 parsel sayılı taşınmazın davacıların evlerinin ve kullandıkları bahçelerinin olduğu kısımların tapu kayıtlarının iptali ile ayrı ayrı müvekkilleri adına tesciline, bu talebin reddi hâlinde ise bina bedelinin arsa bedelinden daha fazla olduğu, arsa bedelinin de ödenmiş olduğu dikkate alınarak temliken tescil yoluyla müvekkillerinin evlerinin bulunduğu ve bahçe olarak kullandıkları kısımların taşınmazdan ifrazı ile davacılar adına ayrı ayrı tapuya tesciline karar verilmesini talep etmiştir. II. Cevap Davalılar vekili; tapulu taşınmazların harici satış sözleşmesi ile satışına 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 706 ncı maddesi, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 237 nci maddesi ve 2644 sayılı Tapu Kanunu’nun 26 ncı maddesi uyarınca değer verilemeyeceğini, bina olduğu iddia edilen yapının kıymeti arsa değerinden az olduğundan davacılar yönünden 4721 sayılı Kanun’un 724 üncü maddesi koşullarının da oluşmadığını, arsa üzerinde yapıların bulunduğu kısımların tek tek imar mevzuatına uygun olarak ifraz edilebilmesi gerektiğini, ifraz mümkün olduğu takdirde yapı için gerekli arsa miktarının dava tarihindeki gerçek değerinin uygun bedel olarak ödenmesi gerektiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. III. İlk Derece Mahkemesi Kararı İlk Derece Mahkemesinin 20.11.2018 tarihli ve 2015/493 Esas, 2018/422 Karar sayılı kararı ile davacılar tarafından dikkate alınması gerektiği belirtilen Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 30.09.1988 tarihli 1987/2 Esas, 1988/2 Karar sayılı kararının somut olayda uygulama yerinin bulunmadığı, bahsi geçen içtihadı birleştirme kararının 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’na (634 sayılı Kanun) tâbi olarak yapımına başlanılan taşınmazdan bağımsız bölüm satın alınması ile ilgili olduğu, davacıların satın aldığı dava konusu taşınmazın ise tarla vasfında bulunduğu, bu durumda uyuşmazlığın YİBBGK ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 2 nci maddesine göre çözümlenemeyeceği, davacıların temliken tescil talebi bakımından ise; her ne kadar Zonguldak Belediye Başkanlığı ifrazın birleşme suretiyle mümkün olduğu belirtilmişse de yapılan binaların değerinin satın alınan taşınmazın değerinden fazla olmadığı bu durumda da temliken tescil şartlarının oluşmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. IV. İstinaf A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 22.02.2019 tarihli ve 2019/119 Esas, 2019/139 Karar sayılı kararı ile dava konusu taşınmazın adi yazılı belge ile satışı ve zilyetlik devrinin 1967, 1970, 1972 yıllarında yapıldığı, bu yıllarda taşınmazın tapulu olduğu, dolayısıyla ortada geçerli bir mülkiyetin devri işlemi bulunmadığı, diğer yandan Zonguldak Belediye Başkanlığı İmar ve Şehircilik Müdürlüğünün 09.07.2018 tarihli yazısına göre, davacıların kullanımında bulunan (B), (C), (D), (E) ve (F) harfleri ile gösterilen yerlerin bir bütün olarak veya (B) ve (C) tek parsel, (D), (E) ve (F) harfleri ile gösterilen yerler tek parsel veya hepsi bir bütün olarak tek parsel oluşturulup 445 ada 19 parselden ifraz edilebileceği belirtilmiş ise de 06.03.2018 tarihli bilirkişi raporuna göre arsanın metrakere değerinin 800,00 TL olduğu, böyle olunca bina değerlerinin bir bütün olarak veya iki parçaya ayrıldığında arazi değerinden fazla olmadığı, buna göre 4721 sayılı - [Taşınmazda Fiili Taksim Bulunması Halinde Önalım Hakkına Dayalı Tapu İptali ve Tescil Davası Açılabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/fiili-taksim-onalim-hakki/): Taşınmazda Fiili Taksim Bulunması Halinde Önalım Hakkına Dayalı Tapu İptali ve Tescil Davası Açılabilir mi Fiili Taksim Halinde Önalım Hakkına Dayalı Tapu İptali ve Tescil: Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda, dava konusu taşınmazda fiili taksim (eylemli taksim) bulunup bulunmadığı buradan varılacak sonuca göre davacının ön alım hakkını kullanmasının mümkün olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2020/(14)7-272 Karar No: 2022/1487 Karar Tarihi: 10.11.2022 İncelenen Kararın Mahkemesi: Karşıyaka 2. Asliye Hukuk Mahkemesi Dava: Önalım Hakkına Dayalı Tapu İptali ve Tescil 1. Taraflar arasındaki önalım hakkına dayalı tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Karşıyaka 2. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 14. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin İzmir ili Çiğli ilçesi Büyükçiğli Mahallesi 22268 ada 6 parselde kayıtlı taşınmazda 1/2 hisse maliki olduğunu, diğer 1/2 payın eşi Muammer H..’e ait olduğunu, müvekkilinin eşine boşanma davası açtığını, Muammer H..’ün 1/2 hissesini 17.07.2014 tarihinde 55.000TL bedelle Bülent Ç..’e sattığını, Bülent Ç.. tarafından da 04.08.2014 tarihinde 100.000TL bedelle davalı Fatma B..’e satıldığını, müvekkilinin ön alım hakkını kullanmasını engellemek için bedelde muvazaa yapılarak Fatma B..’e yapılan satışta bedelin yüksek gösterildiğini ileri sürerek, müvekilinin ön alım hakkına dayalı olarak davalı Fatma B.. adına kayıtlı tapu kaydının iptali ile müvekkili adına tapuya tesciline karar verilmesine talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; davaya konu taşınmaz hisseli olmasına rağmen iki katlı ve her katın girişlerinin farklı olduğunu, her katın bağımsız durumda bulunduğunu, davacı ile aleyhine boşanma davası açtığı Muammer H..’ün uzun zamandan beri ayrı olup, fiilen ikiye ayırdıkları taşınmazı ayrı ayrı kullandıklarını, davacının kızı ile birlikte üst katta, Muammer H..’ün ise alt katta ikamet ettiğini, paydaşlar tarafından fiili olarak belirli bir kısım kullanılırken paydaşın tasarrufundaki yeri ve ona tekabül eden payın üçüncü kişiye satılması hâlinde, satıcının malik olduğu zamanda o yerde hak iddia etmeyen diğer paydaşın tapuda pay satışı şeklinde yapılan işlem nedeniyle ön alım hakkını kullanmasının 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesi gereğince iyi niyetle bağdaşmadığını, imardan kaynaklanan ortaklıklarda ön alım hakkının kullanılamayacağını, bedelde muvazaa iddiasını kabul etmediklerini, müvekkilinin Bülent Ç.. ile önce adi yazılı satış sözleşmesi yaparak satış bedeli olan 100.000TL’yi ödediğini, Bülent Ç..’in satış taahhüdünü yerine getirmemesi üzerine müvekkili tarafından Karşıyaka 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2014/428 E., 2014/418 K. sayılı dosyasıyla tapu iptali ve tescil, terditli olarak 100.000TL alacak talepli dava açıldığını, Bülent Ç..’in 15.000TL daha bedel alarak karşılığında tapuda ferağ verdiğini ve davayı kabul ettiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkeme Kararı 6. Karşıyaka 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 24.06.2015 tarihli ve 2014/497 E., 2015/325 K. sayılı kararı ile; davacının eşi ile 1/2 oranında ortak oldukları taşınmazın Bülent Ç..’e teminat amaçlı olarak devredildiği, taşınmazda bağımsız bölümler bulunmayıp tapuda bir katlı ev vasfında göründüğü, her ne kadar davacının eşi konut satılıncaya kadar evin alt katını kullanmış ise de fiziki bir taksim sayılamayacağı, satışın muvazaalı şekilde 100.000TL olarak gösterilip, gerçek satış bedelinin 55.000TL olduğu, davalının satın aldığı kişiyi tanıdığı, olayları bilen ve bilebilecek konumda olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay (Kapatılan) 14. Hukuk Dairesinin 29.05.2017 tarihli ve 2015/13464 E., 2017/4401 K. sayılı kararı ile; “…Önalım davasına konu payın ilişkin bulunduğu taşınmaz paydaşlarca özel olarak kendi aralarında taksim edilip her bir paydaş belirli bir kısmı kullanırken bunlardan biri kendisinin kullandığı yeri ve bu yere tekabül eden payı bir üçüncü şahsa satarsa, satıcı zamanında bu yerde hak iddia etmeyen davacının tapuda yapılan satış nedeniyle önalım hakkını kullanması 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesinde yer alan dürüst davranma kuralı ile bağdaşmaz. Kötüniyet iddiası 14.2.1951 tarihli ve 17/1 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca davanın her aşamasında ileri sürülebileceği gibi mahkemece de kendiliğinden nazara alınması gerekir. Bu gibi halde savunmanın genişletilmesi söz konusu değildir. Eylemli paylaşmanın varlığı halinde davanın reddi gerekir. Önalım davalarında fiili taksime değer verilmesi için taksimin yazılı olarak yapılması ya da taşınmazın çok sayıda paydaşının bulunması halinde tüm paydaşları tarafından fiilen kullanılan bölümlerin olması gerekmez. Taşınmazı kullanan paydaşların paylarının tamamına karşılık gelen bir alanı kullanmaları da gerekmemekte olup, davacının ve davalıya pay satan eski paydaşların hukuken geçerli olmasa bile bir eylemli paylaşmasının söz konusu olup olmadığının tespiti önem taşır. Somut olaya gelince; dava konusu taşınmazın tapu kaydında davacı ile hissesini satan dava dışı Muammer H..’ün 1/2 paylı malik olduğu, davacı tarafın eşi dava dışı Muammer H..’e Karşıyaka 2. Aile Mahkemesinin 2014/430 esas sayılı dosyası boşanma davası açtığı, boşanma dava dilekçesinde davacının “eşi Muammer’in kendisine şiddet ve hakaret uygulayıp evden kovması nedeniyle üst kata yerleştiği, fiilen ayrı yaşamakta oldukları” yönünde beyanının olduğu, mahallinde yapılan keşifte dinlenen davacı tanıklarından kızı Gülşen H..’ün, “konutun fiili kullanımı konusunda uyuşmazlık söz konusu değildi….. alt katı babam kullanmaktadır.” yine davacının diğer kızı Gülay Y..’ın “yaklaşık 1-1,5 yıl kadar önce anne babam alt kata taşınıp üst kata ben eşimle birlikte taşındım. Halen de üst katta annem kardeşim eşim oturmaktayız…. annem babam arasındaki kavgalar dolayısıyla annem ve kardeşimi üst kata ben aldım. Kendisi alt katta yaşamaktadır.” yine davacının damadı Salih Gürkan Y..’ın “halen aşağıda Muammer H.. oturuyordu kayınvalidem benim yanımda oturuyor” şeklindeki beyanları ile keşif zaptı, bilirkişi raporları ve her ne kadar tapuda 1 kat ev niteliğine sahip olsa da Zemin kat+Normal kattan oluşan taşınmazın fiili kullanım biçiminin davalının fiili taksim savunmasını doğrular nitelikte olduğu anlaşılmıştır. Taşınmazın fiilen taksim edildiğinden söz edebilmek için her bir paydaşın fiilen kullandığı bir bölümün olması ya da taşınmazı kullanan paydaşların paylarına karşılık gelen bir alanı kullanmaları gerekmemektedir. Ortada hukuken geçerli olmasa bile bir eylemli bölüşme söz konusu olduğundan zamanında dava dışı Muammer H..’ün kullandığı yer üzerinde hak iddia etmeyen davacının önalım hakkını kullanması yukarıda açıklandığı üzere Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesi ile bağdaşmaz. Taşınmaz fiilen taksim edilerek kullanıldığına göre mahkemece davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiş, bu sebeple kararın bozulması gerekmiştir…” gerekçesi ile karar - [Tahliye Tarihinin Tespiti: Kiralananın Tahliye Edildiğinin ve Anahtarın Kiralayana Teslim Edildiğinin Yazılı Belgelerle İspatlanması Gerekir mi](https://kayseriavukat.org.tr/tahliye-tarihinin-tespiti/): Tahliye Tarihinin Tespiti: Kiralananın Tahliye Edildiğinin ve Anahtarın Kiralayana Teslim Edildiğinin İspatlanması Tahliye Tarihinin Tespiti: Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; kiracı borçlu tarafından anahtar teslimi ve tahliyenin kanıtlanıp kanıtlanmadığı, buradan varılacak sonuca göre mahkemece alacaklı tarafından bildirilen tarihin tahliye tarihi olarak kabul edilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2018/8-708 Karar No: 2022/11 Karar Tarihi: 18.01.2022 İncelenen Kararın Mahkemesi: İstanbul Anadolu 2. İcra Hukuk Mahkemesi Dava: İtirazın Kaldırılması ve Tahliye 1. Taraflar arasındaki itirazın kaldırılması ve tahliye isteminden dolayı yapılan inceleme sonunda, İstanbul Anadolu 2. İcra (Hukuk) Mahkemesince verilen istemin kısmen kabulüne ilişkin karar taraf vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 8. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonucunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı alacaklı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanun’la değişikliği öncesi hâliyle 438. maddesinin 2. fıkrası hükmü gereğince direnme kararının temyiz incelemesinde duruşma yapılmayacağından alacaklı vekilinin duruşma talebinin reddine karar verilip dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. İnceleme Süreci Alacaklı İstemi 4. Alacaklı vekili istem dilekçesinde; borçlu aleyhine ödemeyen kira bedelleri için tahliye talepli takip başlattıklarını, borçlunun itirazının haksız olduğunu, kira bedellerinin de bugüne kadar ödenmediğini, bu nedenle borçlunun temerrüde düştüğünü ileri sürerek itirazın kaldırılması ile takibin 13.200TL üzerinden devamına, itiraz edilen miktarın %20’sinden aşağı olmamak üzere icra inkâr tazminatına hükmedilmesine, borçlunun mecurdan tahliyesine karar verilmesini talep etmiştir. Borçlu Cevabı 5. Borçlu vekili cevap dilekçesinde; işyerinin kira sözleşmesine uygun bir bildirim ile tahliye edildiğini, işyerinin kullanıldığı döneme ait kira borcunun bulunmadığını, kira bedellerinin zamanında ve eksiksiz ödendiğini, kira sözleşmesinin 8. maddesinde yer alan 1 ay önceden ihbar şartına uyularak Kadıköy 24. Noterliğinin 31.10.2014 tarihli ve 23092 yevmiye nolu tahliye ihbarnamesi ile kiralanan yerin 30.11.2014 tarihinde tahliye edileceğinin ve kira sözleşmesinin bu tarih itibariyle feshedileceğinin bildirildiğini, kiralayanın kira sözleşmesinde belirtilen adresine yapılan tahliye ihbarının bila tebliğ iade edildiğini, kira sözleşmesinin 20. maddesinde kira sözleşmesinde yazılı adreslerin kanuni tebligat adresi olduğunun, adreste meydana gelen değişiklik bildirilmediği takdirde bu adrese yapılan tebligatın geçerli olacağının kararlaştırıldığını, kira sözleşmesi usulüne uygun ihbarname ile 30.11.2014 tarihinde feshedildiğinden ve taşınmaz tahliye edildiğinden, fesih ve tahliyeden sonraki 11 ay için kira borcunun bulunmadığını, fesih ihbarında ödenen 1.200TL depozitonun iade edilmesini talep ettiklerini ancak alacaklının iade etmediğini, talebin reddi gerektiğini savunarak alacaklının takip konusu meblağın %20’sinden aşağı olmamak üzere kötü niyet tazminata mahkum edilmesini istemiştir. Mahkeme Kararı 6. İstanbul Anadolu 2. İcra (Hukuk) Mahkemesinin 12.11.2015 tarihli ve 2015/558 E., 2015/866 K. sayılı kararı ile; 12.11.2015 tarihli duruşmada alacaklı vekilinin tahliyeye ilişkin talebin konusunun kalmadığını beyan ettiği, (alacaklı vekilinin) tahliyeyi kabul edip tahliye tarihinin cevap dilekçesinin davacıya (alacaklı vekiline) tebliğ edildiği tarihte gerçekleşmiş sayılmasını talep ettiği, cevap dilekçesinin davacıya (alacaklı vekiline) 08.09.2015 tarihinde tebliğ edildiği, borçlunun Kadıköy 24. Noterliğinin 23092 yevmiye ihtarnamesi ile mecuru 30.11.2014 tarihinde boşaltacağını ihbar ettiği, ihbarın kiralayanın sözleşme adresine gönderildiği, tahliye tarihinin alacaklı vekilinin talebi gibi cevap dilekçesinin alacaklı vekiline tebliğ edildiği tarih olan 08.09.2015 olarak kabul edilmesinin mümkün olmadığı, borçlunun takibe dayanak kira sözleşmesinin 8. maddesine göre ihtarname gönderdiği, dolayısıyla takip talebindeki 2014 yılı Kasım ayı kirası yönünden sorumlu olduğu, 2014 yılı Kasım ayı kirasını ödediğine ilişkin belge ibraz etmediği, 2014 yılı Aralık ayından itibaren kira borcunun muaccel olmadığı zira ihtarın yasal süreler içerisinde yapıldığı gerekçesi ile davanın (talebin) kısmen kabulüne, itirazın 1.200TL tutarındaki Kasım 2014 kirası yönünden kaldırılmasına, tahliye hususunda karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 8. Hukuk Dairesince 03.02.2017 tarihli ve 2017/431 E., 2017/1049 K. sayılı kararı ile; “…Dava, kira alacağının tahsili amacıyla başlatılan icra takibine vaki itirazın kaldırılması ve kiralananın tahliyesi istemine ilişkindir. Mahkemece, itirazın kaldırılması talebinin kısmen kabulü ile itirazın 1.200,00 TL alacak üzerinden kaldırılmasına, tahliye konusuz kaldığından bu konuda karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiş, hüküm davacı ve davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 1- Davalı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesinde; 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 4949 sayılı Kanun’la değiştirilen 363/1. maddesinin son cümlesindeki kesinlik sınırının aynı Kanun’un Ek 1. maddesinin 1. fıkrası uyarınca 01.01.2015 tarihinden itibaren artırılan miktarı dikkate alındığında temyize konu değerin 5.980,00TL’yi geçmediği anlaşıldığından mahkeme kararının temyiz kabiliyeti yoktur. Bu nedenle davalı vekilinin temyiz dilekçesinin REDDİNE, 2- Davacı vekilinin temyiz itirazlarına gelince; Kiralananın tahliye edildiğinin (kiracının kiralananı iade borcunu yerine getirdiğinin) kabul edilebilmesi için, kiralananın fiilen boşaltılması yeterli değildir. Anahtarın da kiralayana teslim edilmesi gerekir. Kiracının bildirdiği tahliye tarihinin kiralayan tarafından kabul edilmemesi, başka bir ifadeyle, tahliye tarihinin taraflar arasında çekişmeli olması halinde, kiralananın fiilen boşaltıldığını ve anahtarın teslim edildiğini, böylece kira ilişkisinin kendisince ileri sürülen tarihte hukuken sona erdirildiğini kanıtlama yükümlülüğü, kiracıya aittir. Kiracı, kiralananı kendisinin ileri sürdüğü tarihte tahliye ettiğini ispatlayamazsa, kiralayanın bildirdiği tahliye tarihine itibar olunmalıdır. Anahtarın kiralayana teslimi, hukuki işlemin içerisinde yer alan bir maddi vakıa olmakla birlikte, sözleşmenin feshine yönelik bir hukuki sonuç doğurduğundan, bunun ne şekilde ispat edileceği hususu, yıllık kira bedelinin tutarı esas alınmak suretiyle, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 200 ve 201. maddeleri çerçevesinde değerlendirilmelidir. Eş söyleyişle, yıllık kira bedelinin tutarı senetle ispat sınırının üzerindeyse ve kiralayanın açık muvafakati yoksa bu yön kiracı tarafından ancak yazılı delille ispatlanabilir; tanık dinlenemez. Kiralayan anahtarı almaktan kaçınırsa, kiracının yapması gereken, mahkemeden bu yolda tevdi mahalli tayinini isteyip, tayin edilecek yere anahtarı teslim etmek ve durumu kiralayana bildirmektir. Kiracının kiralananı iade borcu, ancak bu şekilde, durumun kiralayana bildirildiği tarihte son bulur. Aksi takdirde, kiracının, kira parasını ödemek de dahil olmak üzere, sözleşmeden kaynaklanan yükümlülükleri devam eder. Somut olaya gelince; taraflar arasında 15/10/2012 başlangıç tarihli ve bir yıl süreli yazılı kira sözleşmesinin varlığı hususunda uyuşmazlık bulunmamaktadır. Kira sözleşmesinin hususi şartlar bölümünün 8. maddesinde; kiracının kiralananı boşaltmak istediği takdirde en az bir ay evvelinden mal sahibine ulaşacak şekilde bildirmeyi taahhüt edeceği hükmü, 17. maddesinde; ise aynı dönem içerisinde kira bedelinin iki ay arka arkaya ödenmemesi halinde ödenmeyen aydan itibaren kontrat süresi sonuna kadar olan kira bedelleri muacceliyet kesbeder hükmü düzenlenmiştir. Davacı alacaklı, 03/02/2015 tarihinde başlattığı - [Terekenin Borca Batık Olmasına Rağmen Yüklü Borç Miktarından Haberdar Olmaksızın Terekeden Çok Cüzi Kazanım Elde Edilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/terekenin-borca-batik-olmasi/): Terekenin Borca Batık Olmasına Rağmen Yüklü Borç Miktarından Haberdar Olmaksızın Terekeden Çok Cüzi Kazanım Elde Edilmesi Terekenin Borca Batık Olması Nedeniyle Mirasın Hükmen Reddi: Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda, mirasçılar tarafından terekeye dâhil olan bir taşınmazdaki miras hissesinin satış işlemine konu edilmesinin 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesinde yer alan dürüstlük kuralı ile aynı Kanun’un 610/2. maddesi hükmü kapsamında mirasın benimsenmesi anlamına gelip gelmeyeceği noktasında toplanmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2020/(14)7-241 Karar No: 2022/1515 Karar Tarihi: 15.11.2022 İncelenen Kararın Mahkemesi: Aydın 1. Asliye Hukuk Mahkemesi Dava: Mirasın Hükmen Reddi 1. Taraflar arasındaki mirasın hükmen reddi davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Aydın 1. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 14. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacılar vekili 07.04.2014 tarihli dava dilekçesinde; davacı Kübra’nın oğlu, diğer davacı Tolga’nın ise kardeşi olan miras bırakan Hüseyin İ..’ın 27.09.2012 tarihinde vefat ettiğini, davalı şirketin dava tarihinden on gün önce müvekkillerini arayarak muris Hüseyin İ.. hakkında icra takibi bulunduğunu, mirasçı olmaları nedeni ile borçtan sorumlu olduklarını ve icra takibine dâhil edilerek aleyhlerinde haciz işlemi yapılacağını bildirdiklerini, bu telefon öncesinde murisin borçlu olduğuna dair bir bilgilerinin bulunmadığını, davalı şirket tarafından bildirilen Aydın 1. İcra Müdürlüğünün 2013/2910 E. sayılı icra takip dosyasının incelenmesinde muris Hüseyin İ..’ın 02.09.1999 tarihinde çalışmakta olduğu şirket tarafından Toprakbank A.Ş. Aydın Şubesi ile imzalanan genel kredi sözleşmesine şirket sahibi ve aynı zamanda patronu olan Özdemir Koyuncu ile birlikte kefil olduğunu, borcun ödenmemesi nedeniyle alacaklı banka tarafından 17.04.2000 tarihinde, Aydın 1. İcra Müdürlüğünün 2000/2084 E. sayılı dosyası ile 41.732.172.287ETL üzerinden icra takibi başlatıldığını, 03.04.2014 tarihi itibariyle borç miktarının 814.210,09TL olduğunu, takibin devamı sırasında alacaklı bankanın alacağını davalı şirkete temlik ettiğini, dosyanın yenilenerek en son 2013/2910 E. sayılı numarayı aldığını, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 605. maddesi uyarınca murisin ölüm tarihinde terekenin borca batık olduğunun tespit edilmesi hâlinde mirasın hükmen reddedilmiş sayılacağını, muris Hüseyin İ..’ın ölüm tarihine kadar asgari ücretle çalıştığını, başka bir gelirinin olmadığını, taşınmaz mal varlığı ve aracının bulunmadığını, bankada parasının olmadığını, bekar ve çocuksuz olarak vefat ettiğini ileri sürerek muris Hüseyin İ..’ın ölüm tarihinde borç ödemeden aciz hâlinde olduğunun tespiti ile mirasın hükmen reddine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı vekili 26.05.2014 tarihli cevap dilekçesinde; müteveffa Hüseyin İ..’ın alacaklısı olan Toprakbank A.Ş.’nin temlik sözleşmesi ile alacağını TMSF’ye devrettiğini, TMSF tarafından da kredi alacağı temlik sözleşmesi ile alacağın müvekkili RCT Varlık Yönetim’e devredildiğini, müvekkil şirketin harçtan muaf olduğunu, davacıların mirasın kabulü anlamında eylemlerde bulunup bulunmadığının bilinmediğini, ayrıca davacılar tarafından veraset ve intikal vergisi beyannamesi verilip verilmediğine ilişkin bir belge de sunulmadığını belirterek, davanın reddini savunmuştur. 6. Davacılar vekili 11.06.2014 tarihli cevaba cevap dilekçesinde; müvekkilleri tarafından Hüseyin İ.. adına “05.11.2012 tarihli veraset ve intikal vergisi beyannamesi” verildiğini, bu beyanname ile davacı Kübra’nın eşi, diğer davacı Tolga’nın ise babası olan kök muris Mithat İ..’ın 01.06.2009 tarihinde ölümü ile Hüseyin İ..’a kalan arsada 3/8 hissesi bulunduğunun beyan edildiğini, bu taşınmaz satılmış ise de işlemin yapıldığı tarihte Hüseyin İ..’ın mirasının borca batık olduğunu bilmediklerini, aksi hâlde 816.000TL borç karşılığında değeri 20.000TL olan taşınmazda bulunan 3/8 miras hissesinin kabul edilmesinin hayatın olağan akışına aykırı olduğunu, dolayısıyla gerçeği bilmeyen müvekkillerin yanılma nedeniyle iradelerinin sakatlandığını, bu durumun mirası sahiplenme olarak değerlendirilemeyeceğini beyan ederek davanın kabulüne karar verilmesini istemiştir. 7. Davalı vekili 04.07.2014 tarihli ikinci cevap dilekçesinde; davacıların söz konusu satış işlemini gerçekleştirmekle terekeyi kabul etmiş sayıldıklarını, dolayısıyla davacıların 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun ret hakkının düşmesi başlıklı 610/2. maddesi uyarınca mirası reddedemeyeceğini savunmuştur. Mahkeme Kararı 8. Aydın 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 26.11.2015 tarihli ve 2014/199 E., 2015/700 K. sayılı kararı ile; Aydın 1. İcra Müdürlüğünün 2013/2910 E. sayılı dosyası incelendiğinde, alacaklının Toprak Bank A.Ş., borçluların dava dışı Aydın Eltez … Ltd. Şti., Özdemir Koyuncuoğlu ve davacıların murisi Hüseyin İ.. olduğu, 41.732.172.287ETL üzerinden takip yapıldığı, takip dayanağı olarak genel kredi sözleşmesi, ihtarname ve hesap ekstresinin sunulduğu, takibin kesinleşmesi üzerine haciz işlemleri yapıldığı, takip sırasında alacağın 17.02.2006 tarihinde davalı RCT Varlık Yönetim A.Ş.’ye temlik sözleşmesi ile devredildiği, alacaklı şirkete muris Hüseyin İ..’ın veraset ilamını alması için yetki verildiği, 03.04.2014 tarihi itibariyle dosya kapak hesabının 814.210,09TL olduğu, davacılar murisi Hüseyin İ..’ın kök murisi Mithat İ.. adına kayıtlı Aydın ili, Efeler ilçesi, Ata Mahallesi, 6302 ada, 14 parsel sayılı taşınmazın 31.03.2014 tarihinde dava dışı Ayşe Şenocak’a satıldığı, taşınmaz üzerinde yapılan keşif sonrası düzenlenen 27.05.2014 tarihli rapor uyarınca taşınmazın tamamının murisin ölüm tarihindeki değerinin 17.752,84TL olarak tespit edildiği, dosya kapsamı bir bütün olarak değerlendirildiğinde, davacıların murisi olan Hüseyin İ..’ın ölümü öncesinde bir dönem asgari ücretle çalıştığı, kendisine ait herhangi bir mal varlığı, taşınır taşınmaz mal varlığının bulunmadığı, ölümü öncesi dava konusu olan Aydın 1. İcra Müdürlüğünün 2013/2910 esas sayılı takipteki alacağa dayanak genel kredi sözleşmesinin müşterek borçlu müteselsil kefil sıfatıyla asıl borçlu şirket kefili olarak imzalamış olduğu ancak, dava tarihi itibariyle takip dosyasındaki alacağın ulaştığı 814.210,09TL’nin murisin mal varlığıyla ödenmesinin mümkün olmadığı, nitekim icra dosyasında da herhangi bir tahsilat yapılamadığı, borçluların borcunu karşılar tutarda mal varlığının haciz işleminin yapılamadığı, dolayısıyla davacıların murisinin terekesinin ölüm tarihi olan 27/09/2012 tarihi itibariyle borca batık durumda olduğu, her ne kadar davacıların murisin hissedarı olduğu, Aydın Efeler Ata Mahallesi 6302 ada 14 parsel sayılı taşınmazı murisin veraset ve intikal beyannamesinde belirtip bu taşınmazın satışını gerçekleştirmişler ise de, taşınmazın ölüm tarihi itibariyle belirlenen tamamının kıymetinin icra takibindeki alacağın karşılanmasının imkânsız olduğu, bu nedenle davacıların yaptıkları veraset işlemlerinin mirası kabul kapsamında değerlendirilemeyeceği, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 605/2 maddesi uyarınca borca batık olan muris terekesi nedeniyle mirasın reddedilmiş gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Özel Daire Kararı 9. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı yasal süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur. 10. Yargıtay (Kapatılan) 14. Hukuk Dairesinin 26.12.2017 tarihli ve 2016/7738 E., 2017/9698 K. sayılı kararı ile; “…Ret süresi sona ermeden mirasçı olarak tereke işlemlerine karışan, terekenin olağan yönetimi niteliğinde olmayan veya murisin işlerinin yürütülmesi için gerekli olanın dışında işler yapan ya da tereke mallarını gizleyen veya kendisine mal eden mirasçı, mirası reddedemez (TMK - [Köy Tüzel Kişileri Arasında Kadim Mera İddiasına Dayalı Mera Aidiyetinin Tespiti ve El Atmanın Önlenmesi Davasında On Yıllık Hak Düşürücü Süre](https://kayseriavukat.org.tr/mera-aidiyetinin-tespiti/): Köy Tüzel Kişileri Arasında Kadim Mera İddiasına Dayalı Mera Aidiyetinin Tespiti Davasında Hak Düşürücü Süre Mera Aidiyetinin Tespiti ve El Atmanın Önlenmesi: Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; köy tüzel kişileri arasında kadim mera iddiasına dayalı aidiyetin tespiti ve el atmanın önlenmesi istekli eldeki davada, 1981 yılında yapılan ve 12.11.1987 tarihinde kesinleşen kadastro çalışması ile davalı köy adına tespit gören mera niteliğindeki dava konusu taşınmazlar bakımından 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12. maddesinin 3. fıkrasında düzenlenen on yıllık hak düşürücü sürenin uygulanıp uygulanmayacağı noktasında toplanmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2019/(14)7-359 Karar No: 2022/341 Karar Tarihi: 22.3.2022 İncelenen Kararın Mahkemesi: Varto Asliye Hukuk Mahkemesi Dava: Mera Aidiyetinin Tespiti ve El Atmanın Önlenmesi 1. Taraflar arasındaki mera aidiyetinin tespiti ve el atmanın önlenmesi davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Varto Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 14. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkil köyün kadim merası olan dava konusu 216 ve 217 parsel sayılı taşınmazların kadastro çalışması sırasında mera niteliğinde davalı Akçatepe köyü tapulama sınırları içinde bırakıldığını, davalı köyün bu durumu fırsat bilerek meradan yararlanma haklarını engellediğini, çekişmeli taşınmazların müvekkil köye bağlı Mamahik (Toklu) mezrası sınırları içinde kaldığının 1951 yılında tanzim edilen köy sınır kroki ve tutanaklarından açıkça anlaşıldığını, kadimden beri taşınmazlardan mera olarak müvekkil köyün yararlandığını ileri sürerek dava konusu 216 ve 217 parsel sayılı mera niteliğindeki taşınmazlara davalı tarafın yaptığı el atmanın önlenmesine, anılan taşınmazların müvekkil köye ait mera olduğunun tespitine ve intifa hakkının verilmesine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı köy temsilcisi cevap dilekçesinde; dava konusu taşınmazların kadimden beri köylerinin merası olduğunu, Akçatepe köylüleri tarafından kullanıldığını, iddiaların yerinde olmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Birinci Kararı 6. Varto Asliye Hukuk Mahkemesinin 31.07.2008 tarihli ve 2004/557 E., 2008/113 K. sayılı kararı ile; mahalli bilirkişi ve davacı tanıklarının dava konusu taşınmazların Yurttutan köyüne bağlı Toklu (Mamahik) mezrasına ait meralar olduğunu beyan ettikleri, yapılan keşif ve alınan fen bilirkişi raporu uyarınca taşınmazların doğusunda Bedir mağarasının yer aldığı, anılan mağaranın aynı zamanda 1951 yılında çizilen Mamahik köyünün doğu sınırını teşkil ettiği, davacı Yurttutan köyü ve daha sonra mezra olarak ona bağlanan Mamahik (Toklu) köyünün kadim köyler olduğunun İçişleri Bakanlığı kayıtlarından anlaşıldığı, dava konusu taşınmazların davacı köye bağlı Mamahik (Toklu) mezrasının meraları olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Özel Daire İlk Bozma Kararı 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı köy temsilcisi temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay (Kapatılan) 14. Hukuk Dairesinin 18.03.2009 tarihli ve 2009/2496 E., 2009/3402 K. sayılı kararı ile; “…Dava konusu 216 ve 217 parsel numaralı taşınmazlar 1981 yılında yapılan kadastro çalışması sırasında mera (köy orta malı) niteliği ile Akçatepe Köyü Tüzel Kişiliği adına tespit edilmiş ve bu parsellere ilişkin tutanaklar 12.11.1987 tarihinde kesinleşmiştir. Yukarıda da açıklandığı üzere meraların kullanım hakkının saptanmasında tahsis kararı varsa tahsis kararına, yoksa kadim yararlanma durumuna göre hak sahibinin saptanması gereklidir. Eldeki davada da taraflar kadim yararlanma hakkına dayanmakla iseler de öncelikle çözümlenmesi gereken sorun, davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12/3. maddesinin eldeki davaya uygulanıp uygulanmayacağının saptanmasıdır. Tespitin yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan 16.03.1950 günlü ve 5602 sayılı Arazi Kadastrosu Kanununda, tapulama ile oluşturulmuş tapu sicillerinin belirttiği haklara karşı tapulamadan önceki sebeplere dayanılarak açılacak davalar bir süreye tabi tutulmamıştır. İlk kez 17.07.1964 günlü ve 509 sayılı Tapulama Kanununun 31. maddesi ile; sonra bu kanunun iptali üzerine 766 sayılı Kanunla tapu siciline karşı açılacak davalar hak düşürücü süreye tabi tutulmuş, 09.10.1987 tarihinde yürürlüğe giren 3402 sayılı Kanunun 12. maddesi ile de düzenleme değiştirilerek hak düşürücü süre korunmuştur. Gerçekten 766 sayılı Yasanın 31. maddesinin uygulanabilmesi için öncelikle tapulama ile oluşturulmuş bir tapu sicili ve bu sicilde belirtilen hakların tapuya tescil edilmiş olması gerekirken, 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12. maddesi ile; “bu tutanaklarda belirtilen haklara, sınırlandırma ve tespitlere ait tutanakların kesinleştiği tarihten on yıl geçtikten sonra kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanarak itiraz olunamaz ve dava açılamaz“ hükmü getirilmiştir. İki yasa maddesi arasındaki önemli fark birinde “sicillerdeki haklara” diğerinde ise “tutanaklardaki sınırlandırmaya ve tespitlere” dair sözcülerle ifadesini bulmuştur. 3402 sayılı Kanun ile getirilen bu yeni hükümle kadastro işlemlerinin eski olaylara dayanılarak süresiz askıda bırakılmasının kamu düzenini ters yönde etkileyeceği gerçeği göz önünde bulundurularak mülkiyet hakkı değil, dava açma zamanı süre ile kısıtlanmıştır. Böylece kadastro işlemlerinin korunması ve düzenli tapu sicilinin oluşmasını sağlamak amacı ile getirilen bu yeni hüküm kamu malları ile özel mallar arasında bir ayrım yapılmaksızın kadastro tutanaklarının kesinleştiği tarihten itibaren on yıl geçtikten sonra kadastrodan önceki sebeplere dayanılarak dava açılmayacağı ilkesi getirilmiştir. Taşınmazın mera olarak sınırlandırması yapılıp, özel siciline de yazıldığına ve bu işlem de bir kadastro işlemi olduğuna, ayrıca mera iddiası ile açılmış bir dava da bulunmadığına göre, olayda tapulama tespitinin kesinleştiği tarih ile davanın açıldığı tarihe kadar kamu düzeni ile ilgili olup re’sen göz önünde bulundurulması gereken on yıllık hak düşürücü süre geçmiştir. Bu nedenle davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması doğru olmadığından kararın bozulması gerekmiştir…’’ gerekçesiyle karar bozulmuştur. İlk Derece Mahkemesi İkinci Kararı 9. Varto Asliye Hukuk Mahkemesinin 04.03.2010 tarihli ve 2009/251 E., 2010/11 K. sayılı kararı ile bozma kararına uyularak yapılan yargılama neticesinde; 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12. maddesinin 3. fıkrasında düzenlenen on yıllık hak düşürücü süre geçtikten sonra dava açıldığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire İkinci Bozma Kararı 10. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz isteminde bulunmuştur. 11. Yargıtay (Kapatılan) 14. Hukuk Dairesinin 05.02.2015 tarihli ve 2014/9175 E., 2015/1127 K. sayılı kararı ile; “…25.02.2009 tarihinde kabul edilerek 14.03.2009 tarihinde yürürlüğe giren 5841 sayılı Kanunun 2. maddesi ile, 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12. maddesinin 3. fıkrasına “Bu hüküm, iddia ve taşınmazın niteliğine yahut Devlet veya diğer kamu tüzel kişileri dahil tarafların sıfatına bakılmaksızın uygulanır” şeklinde ekleme yapılmıştır. Aynı Kanunun 3. maddesi ile 3402 sayılı Kadastro Kanununa eklenen Geçici 10. madde ise “Bu Kanunun 12. maddesinin 3. fıkrası hükmü, Devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu iddiası ile yürürlük tarihinden önce açılmış - [Mahkemece Verilen Süre İçinde Önalım Bedelinin Depo Edilmemesi Nedeniyle Önalım Hakkına Dayalı Tapu İptali ve Tescil Davasının Reddi](https://kayseriavukat.org.tr/onalim-bedelinin-depo-edilmemesi/): Önalım Hakkına Dayalı Tapu İptali ve Tescil Davasında Mahkemece Verilen Süre içinde Önalım Bedelinin Depo Edilmemesi Önalım Bedelinin Depo Edilmemesi Nedeniyle Önalım Hakkına Dayalı Tapu İptali ve Tescil Davasının Reddi: Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; önalım hakkına dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkin eldeki davada, davacı tarafın yargılama aşamasındaki beyan ve dilekçeleri dikkate alındığında tapuda gösterilen bedel, harç ve masraflar toplamı üzerinden önalım hakkı tanınmasının yerinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2020/(14)7-77 Karar No: 2022/271 Karar Tarihi: 08.03.2022 İncelenen Kararın Mahkemesi: Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 15. Hukuk Dairesi 1. Taraflar arasındaki önalım hakkına dayalı tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 15. Hukuk Dairesi tarafından ilk derece mahkemesi kararının kaldırılarak davanın kabulüne dair verilen karar, davalılar E.. K.. ile Er.. K.. vekili, davalı S.. C.. ve arkadaşları vekili ve davalı Yavuz Aksaç ve arkadaşları vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 14. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 15. Hukuk Dairesince Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalılar E.. K.. ile Er.. K.. vekili, davalı S.. C.. ve arkadaşları vekili ve davalı Yavuz Aksaç ve arkadaşları vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili idarenin Ankara ili Mamak ilçesi Üreğil Mahallesi 39662 ada 2 parsel sayılı taşınmazın hissedarı olduğunu, idarenin ilgili birimlerince yapılan araştırmalar neticesinde dava konusu parselde bir kısım hisselerin davalılara satıldığının tespit edildiğini, satış işlemlerinin müvekkilinin bilgisi ve rızası dışında gerçekleştiğini, müvekkili idarenin önalım hakkına sahip olduğunu ileri sürerek müvekkili idareye önalım hakkı tanınmak suretiyle dava konusu taşınmazın idare adına tesciline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı E.. K.. ile Er.. K.. vekili cevap dilekçesinde; imar uygulama planının üzerinden 5 yıldan fazla zaman geçmesine rağmen davacı belediyece dava konusu taşınmaza fiilen el atılmadığını, kamulaştırılmadığını, önalım hakkının kullanılmasının kötü niyet ifadesi olduğunu, müvekkillerinin dava konusu taşınmazı 2014 yılında aldığını, taşınmazın Ankara’nın en çok ve en hızlı gelişmekte olan bölgelerinden birinde olduğunu belirterek haksız önalım talebinin reddine, bunun mümkün olmaması hâlinde taleple bağlılık ilkesi gereğince keşif yapılarak taşınmazın önalım bedelinin tespit edilmesini savunmuşlardır. 6. Davalı S.. C.. ve arkadaşları vekili ile davalı Yavuz Aksaç ve arkadaşları vekili duruşmadaki beyanlarında; davanın öncelikle reddini aksi hâlde davacı vekilinin beyanı doğrultusunda keşif kararı verilerek önalım bedelinin dava tarihi itibarı ile belirlenmesini savunmuşlardır. İlk Derece Mahkemesinin Kararı 7. Ankara 27. Asliye Hukuk Mahkemesinin 29.11.2016 tarihli ve 2015/179 E. 2016/467 K. sayılı kararı ile; davacı vekiline 7.372.050TL bedeli depo etmek üzere 1 aylık kesin süre verildiği ve kesin sürenin sonuçlarının hatırlatıldığı, ancak kesin süreye rağmen belirlenen bedelin depo edilmediği, davacı vekili katıldığı oturumda, ara kararında belirlenen bedeli depo etmediklerini, önceki beyanlarını tekrarla tapudaki satış bedeli üzerinden depo kararı verilmesini talep etmişse de dava dilekçesinde ve duruşma sırasındaki taşınmazın keşfen belirlenecek bedelini yatırmaya hazır olduklarına ilişkin beyanlarının karşı taraf lehine usulî kazanılmış hak olarak kabul edildiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi Kararı 8. İlk derece mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı taraf vekillerince süresi içinde istinaf kanun yoluna başvurulmuştur. 9. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 15. Hukuk Dairesinin 23.01.2018 tarihli ve 2017/1326 E. 2018/85 K. sayılı kararı ile; “…Somut olayda; dava konusu edilen payın ilişkin bulunduğu 39662 ada 2 nolu parselde 27.6.2014 tarihinde S.. C..’in 150/101504 payı 26.000,00 TL, Ufuk Ateş’in 100/101504 payı 19.100,00 TL, 8.7.2014 tarihinde E.. K..’ın 125/6344 payı 380.500,00 TL, Er.. K..’ın 125/6344 payı 380.500,00 TL, 4.7.2014 tarihinde C.. K..’un 200/101504 payı 38.250,00 TL, Y.. A..’ın 400/101504 payı 76.500,00 TL, E.. K..un 200/101504 payı 38.250,00 TL, 27.6.2014 tarihinde Ş.. Y..nın 100/101504 payı 19.100,00 TL, 18.8.2014 tarihinde H.. K..’nın 200/101504 payı 38.260,62 TL, 23.6.2014 tarihinde H.. K..’nun 1000/101504 payı 190.465,58 TL, 18.8.2014 tarihinde K.. Ç..’in 373/101504 payı 71.262,81 TL, M.. E.. H..’nun 500/101504 payı 95.526,56 TL, 27.6.2014 tarihinde O.. A..un 250/101504 payı 50.000,00 TL, 25.7.2014 tarihinde M.. B..’nın 100/101504 payı 19.500,00 TL, A.. F.. A..’ın 300/101504 payı 58.500,00 TL, 27.6.2014 tarihinde T.. S..’nin 400/101504 payı 76.400,00 TL ve M.. E..’in 400/101504 payı 76.400,00 TL bedelle satın aldıkları anlaşılmaktadır. Davacı dava dilekçesinde, harca esas değer olarak 10.000,00 TL gösterip bu bedel üzerinden harcı yatırarak yasal süresi içerisinde 17/04/2015 tarihinde önalım hakkının tanınmasını istemiştir. Davacı vekili 28/12/2015 tarihli oturumda, dava konusu taşınmazla ilgili olarak bir kısım davalıların idare aleyhine açtığı hukuki el atma nedeniyle alacak davaları olduğunu, bedelde farklılık olmaması açısından keşfen belirlenecek dava tarihindeki taşınmaz bedelleri üzerinden önalım hakkını kullanmak istediklerini belirtmiştir. Mahkemece, önalım hakkına konu payın bulunduğu taşınmaz mahallinde keşif yapılmış, keşfe alınan payların değerinin 7.372.050,00TL olarak tespit edilmiştir. Mahkemece keşfen belirlenen bu bedelin depo edilmesi için davacı tarafa verilen süreye rağmen davacı tarafça bedel depo edilmediğinden, davanın reddine karar verilmiştir. Davacı vekilinin 28/12/2015 tarihli oturumda keşfen belirlenecek bedel üzerinden önalım hakkının tanınmasını istemesindeki amacın, tapuda gösterilen bedel, harç ve masraflar toplamının altında belirlenecek bedel üzerinden önalım hakkının tanınması istemi olduğunun kabulü gerekir. Zira tapuda belirlenen bedelden daha fazla bir bedelin önalım olarak kabul edilmesi hayatın olağan akışına aykırıdır. Öte yandan 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 734. maddesinde önalım bedelinin alıcının ödemiş olduğu bedel, harç ve masraflar toplamından ibaret olduğu açıkça hüküm altına almıştır. Yasanın açık düzenlemesi karşısında ve yukarıda açıklanan nedenlerle önalım hakkının bu bedel üzerinden tanınıp, bu bedelin yatırılması için davacı tarafa mehil verilmesi gerekirken keşfen belirlenen ve tapuda gösterilen bedelden daha fazla bir bedelin yatırılması için mehil verilerek davanın reddedilmesi doğru olmadığından dairemizce istinaf kanun yolu incelemesi duruşmalı olarak yapılmış, yargılama sırasında davacı vekiline önalıma konu paylar için tapuda gösterilen alıcıların ödemiş olduğu bedel, harç ve masraflar toplamı üzerinden önalım hakkını kullanıp kullanmayacağı sorulmuş, kabul beyanları karşısında her bir alıcı tarafından yatırılan tapuda gösterilen önalım bedeli, harç ve masraflar toplamı 1.687.554,88TL’nin yatırılması için mehil verilmiş, davacı vekili bu bedeli Türkiye Vakıflar Bankası Ankara Bölge Adliye Mahkemesi Şubesi’ne 03/01/2018 tarihinde verilen süre içerisinde yatırmıştır. Dava dilekçesinde harca esas değer olarak 10.000,00 TL gösterilmiş bu bedel üzerinden harç yatırılmış olduğundan, 10.000,00 TL üzerinden davacı yararına, tapu da gösterilen bedelle dava dilekçesinde harca esas değer olarak gösterilen bedel arasındaki fark üzerinden - [Site Yönetim Kurulu Tarafından Siteye Ait Ortak Yerlerin Kiraya Verilmesi ve Gelirin Site Ortak Yönetimi Kasasına Dahil Edilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/ortak-yerlerin-kiraya-verilmesi/): Site Yönetimi Üst Kurulu Tarafından Siteye Ait Ortak Yerlerin Kiraya Verilmesi ve Gelirin Site Ortak Yönetimi Kasasına Dahil Edilmesi Ortak Yerlerin Kiraya Verilmesi: Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; alacak istemine ilişkin eldeki davada, blok yöneticilerinden oluşturulan toplu yapı üst kurulunun, dava konusu yerlerin H.. A.Ş. tarafından kiralanıp tahsilatının A Blok adına yapılarak A Blokla mahsuplaşmasına yönelik 09.06.2004 tarihli kararının hukuka uygun olup olmadığı, buradan varılacak sonuca göre ortak yerlerin kiraya verilmesinden elde edilen gelirin site ortak yönetimi kasasına dahil edilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/(18)5-2002 Karar No: 2022/57 Karar Tarihi: 25/01/2022 İncelenen Kararın Mahkemesi: Ankara 5. Sulh Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara 5. Sulh Hukuk Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar, davacılar Ç.. Park Evleri D Blok Yönetimi vekili ve H.. F.. U.. vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 18. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı Ç.. Park Evleri D Blok Yönetimi vekili ve davacı H.. F.. U.. vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacılar vekili dava dilekçesinde; Ç.. Park Evleri (F Blok) sitesine ait kapalı garajdaki 27 adet otoparkın site ortak alanı olduğunu, otopark yerlerinin A Blok adına H.. A.Ş. tarafından kiralanmasına ve kira bedelleri tahsilatının A Blok ile mahsuplaştırılmasına karar verildiğini, kararın yasalara aykırı olduğunu, ortak alanı kiralama hakkı ve yetkisi olmadığını, H.. A.Ş.’nin Ankara 10. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2007/234 E. 2007/1372 K. sayılı kararı ile yönetim planının ilgili maddeleri iptal edilinceye kadar toplu yapı yöneticisi sıfatını taşıdığını, H.. A.Ş’nin ortak alan olan 27 otopark yerini yıllık kiraya vererek kira geliri elde ettiğini belirterek elde edilen kira gelirinden davacılara düşen miktardan fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 3.000TL’nin davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı H.. Konut Hizmetleri ve Ticaret A.Ş. vekili, davacı yöneticinin kat malikleri kurulunca alınmış karar olmadıkça yönetim adına dava açamayacağını, davanın husumet yokluğu nedeniyle reddine karar verilmesi gerektiğini, ayrıca hizmet dönemlerinin 2001-2007 yıllarına ait olup davanın açıldığı tarih itibarı ile zamanaşımının dolduğunu, kendilerine yönetim planı gereğince yetki verildiğini, işlemlerin buna ilişkin olarak yapıldığını, yönetim planı ile dava konusu ortak alan olan F Bloktaki 27 araçlık otopark yerinin A Bloka tahsis edildiğini, toplu yapı kat malikleri kurulunun 10.06.2004 tarihli kararı ile oy birliği ile bu otoparkın kiralanması ve tahsilatının A Blok adına H.. A.Ş tarafından yapılıp A Blokla mahsuplaşmasına karar verildiğini, davacı yönetimin de buna itirazının olmadığını, mahkemece H.. A.Ş’ye yetki verilmesine ilişkin yönetim planının mahkeme kararı ile iptal edildiğini, ancak kararın geriye yürümeyeceğini, iptal sonrasında kira ile ilgili işlem yapılmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. 6. Davalı Ç.. Park Evleri A Blok Yönetimi vekili, otoparkı apartman yönetiminin kiraya vermediğini, toplu yapı kat malikleri kurulunun kararı ile H.. A.Ş tarafından kiraya verildiğini, davacı apartman yönetiminin bu kararda imzasının olduğunu, bu nedenle dava açamayacağını, husumetin de kendilerine yöneltilemeyeceğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkeme Kararı 7. Ankara 5. Sulh Hukuk Mahkemesinin 18.04.2011 tarihli ve 2008/1120 E. 2011/860 K. sayılı kararı ile; dava konusu otoparkın ortak alan olduğu, yönetim planının 17/a maddesine göre ortak alanların toplu yapı kat malikleri kurulunca yönetileceği, idari ve tasarrufi işlemlerine ilişkin görevlerinin bir kısmı veya tamamını bir servis şirketine kontrolü kendisinde olmak kaydı ile devredebileceğinin kararlaştırılmış olduğu, 09.06.2004 tarihli Ç.. Park Evleri Üst Kurul toplantısında A Bloka tahsis edilen otoparkın kiralanmasının H.. A.Ş. tarafından yapılıp tahsilatın da A Blokla mahsuplaşmasına oy birliği ile karar verildiği, toplantıya D Blok yöneticisi de katılmış olup, kararın itiraz şerhi konulmadan imzalandığı, bu kararın iptal edilmeyip geçerli bulunduğu, Ankara 10. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2007/234 E. sayılı dosyası ile yönetim planının 17/a maddesinin tamamı ile geçici maddenin ise kısmen iptal edildiği ve davalı H.. A.Ş’nin kiralama yetkisinin kaldırıldığı, kararın 13.09.2007 tarihinde kesinleştiği, ancak kararların geriye yürümeyeceği ve daha önce bu konuda alınan kararların geçerliliğini koruması nedeniyle geriye yönelik talepte bulunulamayacağı ve bu tarihten sonra otoparkın davalılarca kiraya verildiğinin ispatlanamadığı gerekçesiyle davacılar tarafından H.. Konut Hizmetleri ve Tic. A.Ş. aleyhine açılan davanın reddine, davacı Ç.. Park Evleri D Blok yönetimi tarafından Ç.. Park Evleri A Blok yönetimi aleyhine açılan davada da kat maliklerince bu konuda yetki verilmemiş olduğundan davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 8. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar Ç.. Park Evleri D Blok Yönetimi vekili ve H.. F.. U.. vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 9. Yargıtay (Kapatılan) 18. Hukuk Dairesinin 24.10.2013 tarihli ve 2013/10734 E. 2013/14057 K. sayılı kararı ile; “…Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasal gerektirici nedenlere ve özellikle kanıtların takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre sair temyiz itirazları yerinde değildir. Ancak; Dosya içindeki bilgi ve belgelerin ve bilirkişi raporunun incelenmesinde; dava konusu anataşınmazda kat mülkiyeti kurulu olduğu, tapuda B, C, D Bloklardaki bağımsız bölümlerde eklenti olarak garajın gösterildiği, A Bloktaki bağımsız bölümlerin garaj eklentisi bulunmadığı, dava konusu 27 adet garajın ortak yer niteliğinde olduğu, anataşınmazın yönetim planında buranın A Blok kat malikleri tarafından kullanılacağına ilişkin bir düzenleme yer almadığı gibi 32. maddesinde açık ve kapalı garajların ortak yer olduğu, 33. maddesinde ortak yerlerin kat maliklerince arsa payı oranında kullanılacağı, kullanım şeklinin toplu yapı kat malikleri kurulunca hakkaniyete göre belirleneceği, 17/a maddesi ise ortak yerlerin kiraya verilmesinin toplu yapı kat malikleri kurulunun görevleri arasında olduğu belirtildiği, projesinde ve vaziyet planında da bu konuda bir düzenleme bulunmadığı, 24.05.2007 tarihinde Aktürk Yapının Belediye İmar Müdürlüğünden istediği görüş üzerine bir hesap cetveli yapılarak A Blok için 75 otopark yeri ayrılması gerektiği (F Bloktan 27 garaj olmak üzere) bildirildiği anlaşılmaktadır. Her ne kadar 09.06.2004 tarihinde blok yöneticilerinden oluşturulan üst kurul, dava konusu yerlerin H.. A.Ş. tarafından kiralanıp tahsilatının A Blok adına yapılarak A Blokla mahsuplaşmasına karar vermiş ise de, bu karar 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 45. maddesindeki ortak yerlerin kiraya tüm kat maliklerinin oy birliği ile alacakları karar üzerine verilebileceği amir hükmü karşısında yönetim planının buna aykırı hükümleri geçersiz olacağından ve tüm kat maliklerinin oybirliği ile verdiği bir karar niteliğinde olmadığından bir hüküm ifade etmez. Kaldı ki daha sonra Ankara 10. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2007/234 E.-1372 K. sayılı - [İhaleye İtiraz: Kamu İhale Kurumuna İtirazen Şikayet Başvurusunda Başvurucunun Kısmen Haklı Çıkması Durumda Başvuru Bedeli İade Edilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/kamu-ihale-kurumu-ihaleye-itiraz/): İhaleye İtiraz: Kamu İhale Kurumuna İtirazen Şikayet Başvurusunun Kısmen Haklı Olması Halinde Başvuru Bedelinin İadesi Anayasa Mahkemesi Kararı – Değerlendirme İtiraz Konusu Kurallar İhaleye İtiraz: Anayasa Mahkemesi tarafından incelenen itiraz konusu kurallarda, Kamu İhale Kurumu’na itirazen şikâyet başvurusunda bulunan kişinin iddialarının tamamında haklı çıkması durumda yatırdığı başvuru bedelinin iade edilmesi öngörülmüştür. Başvuru Gerekçesi Başvuru kararında özetle; Kamu İhale Kurumu’na yapılan itirazen şikâyet başvurularında birden fazla iddianın söz konusu olduğu durumlarda kişilerin bazı iddialarında haklı bazılarında da haksız çıkmasının doğal olduğu, başvuru bedelinin bazı iddiaların haksız olduğu gerekçesiyle iade edilmemesinin mülkiyet hakkıyla bağdaşmadığı, başvurusunda kısmen haklı çıkan kişi ile tamamen haksız çıkan kişinin aynı şekilde değerlendirildiği belirtilerek kuralların Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi Kişinin ihale sürecine yönelik olarak ileri sürdüğü iddiaların yersiz olup olmadığı bu iddiaları inceleyen makamın değerlendirmesi sonucu netlik kazanabilecek bir husustur. Ayrıca öne sürülen ve yersiz olduğu kabul edilen tüm iddiaların kötü niyetli bir şekilde ileri sürüldüğünün söylenmesi mümkün değildir. Bir başka ifadeyle kişinin doğruluğuna inandığı bir iddiayı inceleyen makamın bu iddiayı yersiz kabul ederek reddetmesi olağandır.  4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nun 54. maddesinde itirazen şikâyet başvurusu, dava açılmadan önce tüketilmesi zorunlu idari başvuru yolu olarak öngörülmüştür. Dolayısıyla başvuru sahibinin bu yolu tüketmeden dava açması mümkün değildir. Zorunlu başvuru yolunda ileri sürülen iddialarının bir kısmında haklı çıkan başvuru sahibine itiraz konusu kurallar uyarınca başvuru bedelinden herhangi bir iade yapılmayacaktır. Bununla birlikte başvuru sahibinin iddialarının en azından bir kısmının Kamu İhale Kurumu tarafından haklı bulunmasının, ihaleyi yapan idarenin ihale sürecindeki bazı işlemlerinin hukuka aykırı olduğunun kabulü anlamına geleceği de açıktır. Bu durumda kurallar gereği idarenin hukuka aykırı işleminin sonuçlarından dolayı kişilere külfet yüklemesi ise kaçınılmaz olacaktır. Kişinin Kuruma yatırdığı bedeli ihaleyi yapan idareye karşı açacağı ayrı bir dava ile idareden isteyebileceği söylenebilse dahi ayrı bir davaya zorlanıyor olması yeni bir külfet olarak nitelendirilebilecektir. Bu itibarla başvuru sahibinin şikâyet başvurusunda haklı çıktığı iddiaları dikkate alınmaksızın iddialarının tamamında haklı çıkması durumunda başvuru bedelinin iade edilmesini öngören kuralların kişilere aşırı bir külfet yüklediği, kamu yararı ile mülkiyet hakkı arasında gözetilmesi gereken adil dengeyi kişi aleyhine bozarak orantısız bir sınırlamaya neden olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralların Anayasa’ya aykırı olduklarına ve iptallerine karar vermiştir.  İhaleye İtiraz: Kamu İhale Kurumuna İtirazen Şikayet Başvurusunda Başvurucunun Kısmen Haklı Çıkması Durumda Başvuru Bedeli İade Edilir mi Anayasa Mahkemesi Kararı Esas Sayısı: 2024/85 Karar Sayısı: 2024/229 Karar Tarihi: 25/12/2024 R.G. Tarih – Sayısı: 26/3/2025 – 32853 İtiraz Yoluna Başvuran: Ankara 7. İdare Mahkemesi İtirazın Konusu: 4/1/2002 tarihli ve 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nun 53. maddesinin (j) fıkrasına 16/11/2022 tarihli ve 7421 sayılı Kanun’un 11. maddesiyle eklenen dördüncü paragrafın birinci ve üçüncü cümlelerinin Anayasa’nın 10. ve 35. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptallerine karar verilmesi talebidir. Olay: Kamu İhale Kurumu’na yapılan itirazen şikâyet başvurusu sonucu ihalenin iptaline karar verilmesine rağmen itirazen şikâyet başvuru bedelinin iade edilmemesine ilişkin olarak tesis edilen işlemin iptali istemiyle açılan davada itiraz konusu kuralların Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptalleri için başvurmuştur. 1. İptali İstenen ve İlgili Görülen Kanun Hükümleri A. İptali İstenen Kanun Hükümleri 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nun itiraz konusu kuralların da yer aldığı 53. maddesinin ilgili kısmı şöyledir: “Kamu İhale Kurumu –  Madde 53 c) (Değişik birinci paragraf: 2/7/2018-KHK-703/171 md.) Kurumun karar organı biri başkan, biri ikinci başkan olmak üzere en az dört yıllık öğrenim görenler arasından Cumhurbaşkanınca atanan dokuz üyeden oluşan Kamu İhale Kuruludur. Kurul Başkanı, Kurumun da başkanıdır… j) Kurumun gelirleri aşağıda belirtilmiştir: … 2) (Değişik: 6/2/2014-6518/49 md.) Yaklaşık maliyeti beş yüz bin Türk Lirasına kadar olan ihalelerde üç bin Türk Lirası, beş yüz bin Türk Lirasından iki milyon Türk Lirasına kadar olanlarda altı bin Türk Lirası, iki milyon Türk Lirasından on beş milyon Türk Lirasına kadar olanlarda dokuz bin Türk Lirası, on beş milyon Türk Lirası ve üzerinde olanlarda on iki bin Türk Lirası tutarındaki itirazen şikâyet başvuru bedeli… (Ek paragraf:16/11/2022-7421/11 md.) Başvuru sahibinin iddialarının tamamında haklı bulunması halinde, Kurul kararı ile itirazen şikâyet başvuru bedelinin başvuru sahibine iadesine karar verilir. Kurul kararının başvuru sahibine bildirimini izleyen otuz gün içinde başvuru sahibinin Kuruma yazılı talebi üzerine, bu talep tarihini izleyen otuz gün içinde Kurum tarafından itirazen şikâyet başvuru bedelinin iadesi yapılır ve son ödeme tarihine kadar geçen süre için faiz işlemez. Diğer hallerde başvuru bedeli iade edilmez…” B. İlgili Görülen Kanun Hükmü 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nun geçici 21. maddesi şöyledir: “Geçici Madde 21- (Ek:16/11/2022-7421/13 md.) Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce alınan ve 53 üncü maddenin (j) fıkrasının dördüncü paragrafındaki koşulları sağlayan Kurul kararlarına ilişkin olarak bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihi izleyen otuz gün içinde itirazen şikayet başvuru bedelinin iadesine yönelik başvuru sahibi tarafından Kuruma yazılı talepte bulunulması durumunda 53 üncü maddenin (j) fıkrasının dördüncü paragrafındaki hüküm uygulanır. Kurul kararının başvuru sahibine bildirildiği tarih ile itirazen şikayet başvuru bedelinin iadesine yönelik Kuruma yapılan başvuru tarihi arasındaki süre için faiz işlemez. Diğer hallerde başvuru bedeli iade edilmez.” II. İlk İnceleme 1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Kadir ÖZKAYA, Hasan Tahsin GÖKCAN, Basri BAĞCI, Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Yılmaz AKÇİL ve Ömer ÇINAR’ın katılımlarıyla 9/5/2024 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. III. Esasın İncelenmesi 2. Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Cem GÜNDOĞDU tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu ve ilgili görülen kanun hükümleri, dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü: A. Anlam ve Kapsam 3. Kamu hukukuna tabi olan veya kamunun denetimi altında bulunan ya da kamu kaynağı kullanan kurum ve kuruluşların yapacakları ihalelerde uygulanacak esas ve usuller 4734 sayılı Kanun’da düzenlenmiştir. 4. 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nun “İhalenin karara bağlanması ve onaylanması” başlıklı 40. maddesinde ise ihalenin ekonomik açıdan en avantajlı teklifi veren isteklinin üzerine bırakılacağı ve ihale komisyonunun gerekçeli kararını belirleyerek ihale yetkilisinin onayına sunulacağı belirtilmiştir. Yine söz konusu maddeye göre ihale yetkilisi, karar tarihini izleyen en geç beş iş günü içinde ihale kararını onaylayacak veya gerekçesini açıkça belirtmek suretiyle iptal edecektir. İhale, kararın onaylanması hâlinde geçerli; iptal edilmesi durumunda ise hükümsüz sayılır. 5. Kanun’un 54. maddesinin birinci fıkrasında - [Kat Mülkiyeti Kanunu’na göre Onaylı Projede Yapılacak Esaslı Tadilatlar için Tüm Kat Maliklerinin Yazılı Rızası Gerekir mi](https://kayseriavukat.org.tr/esasli-tadilat-kat-maliklerinin-rizasi/): Kat Mülkiyeti Kanunu’na göre Onaylı Projede Yapılacak Esaslı Tadilat için Tüm Kat Maliklerinin Yazılı Rızası Gerekir mi Onaylı Projede Yapılacak Esaslı Tadilatlar: Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; mimari projeye aykırı yapılan projeye aykırılığın eski hâle getirilmesi istemine ilişkin eldeki davada, anayapının onaylı projesini değiştirecek tesis ve bölüm yapılmasına ilişkin esaslı tadilatlar yönünden tüm kat maliklerinin yazılı rızasının bulunmasının gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/(20)5-1996 Karar No: 2022/5 Karar Tarihi: 18/01/2022) İncelenen Kararın Mahkemesi: Kayseri 4. Sulh Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki projeye aykırılığın eski hâle getirilmesi davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Kayseri 4. Sulh Hukuk Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar, davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 18. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; Kayseri ili Melikgazi ilçesi Köşk Mahallesi 3 parsel üzerinde bulunan binada kat maliki olduğunu, binanın toplantı salonunun amaç dışı kullanılarak sigara içildiğini, okey oynandığını, maç izlendiğini ayrıca ısınma ve sıcak su sisteminin ortak olup 5627 sayılı Enerji Verimliliği Kanunu’na göre ısı ölçer ve ekipmanlarının yapılması zorunlu olduğu hâlde yapılmadığını, kendisi gibi kat maliki olan gerçek kişi davalıların ise ortak yerlerden olan balkonların duvarlarını yıkarak mutfağa kattıklarını ileri sürerek toplantı odasının amaç dışı kullanılmaması, ısı pay ölçer veya kalorimetre sistemi kurularak ısı paylaşımının yapılması ve balkonların eski hâle getirilmesine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalılar vekili cevap dilekçesinde; siteye ait toplantı odasının bina sakinlerinin bayramlaşma, genel kurul toplantıları yapma vb. amaçlarla bir araya gelerek kullandıkları yer olduğunu, 25.12.2009 tarihli genel kurulda bina içerisinde ve toplantı salonunda sigara içilmemesi, toplantı odasının sohbet ve okuma salonu olarak kullanılması yönünde karar alındığını ve bina sakinlerinin bu doğrultuda salonu kullandıklarını, ısı pay ölçer veya kalorimetre takılarak ısı paylaşımı yapılması yönünde alınmış bir kararın bulunmadığını ayrıca balkonların eski hâle getirilmesi talep edilmiş ise de kat maliklerinin 4/5 çoğunluğunun yazılı rızası ile balkonlarda değişiklik yapmanın mümkün ve yasal olduğunu, bu çoğunluğa uygun yazılı muvafakatin alındığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkeme Kararı 6. Kayseri 4. Sulh Hukuk Mahkemesinin 30.12.2013 tarihli ve 2013/254 E. 2013/1878 K. sayılı kararı ile; davacının toplantı odasının kullanımına ilişkin talebi yönünden yapılan incelemede, 25.12.2009 tarihli kat malikleri genel kurul toplantısında toplantı salonunda sigara içilmemesi, sohbet ve okuma salonu olarak kullanılması yönünde karar alınarak salonun kullanım şekil ve amacının belirlendiği açık olup mahkemece bu hususta yapılacak bir işlem olmayıp eğer sigara içiliyorsa idari makamlara müracaat edilerek gerekli yaptırımların uygulanabileceği, balkonların kapatılması yönünden 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 19. maddesine göre bu tür ortak yerlerde kat maliklerinden beşte dördünün yazılı rızası ile inşaat, onarım ve değişiklik yapılması mümkün olup 28 bağımsız bölümden oluşan davaya konu apartmanda 24 kat malikinin bu duruma muvafakat ettiklerine dair muvafakatnamelerin dosyaya sunulduğu, yasanın aradığı çoğunluk tarafından bu duruma müsaade edilmiş olduğu, ısı pay ölçer veya kalorimetre takılarak ısınma giderlerinin buna göre paylaştırılması talebi yönünden ise apartman yönetim kurulu tarafından 07.07.2006 tarihinde binada merkezi sistem doğalgaz kullanımı yönünde karar alındığı, sonrasında bir daha bu hususa ilişkin bir görüşmenin bulunmadığı, fakat çeşitli tarihlerde yapılan yönetim ve genel kurul toplantılarında her daireden eşit olarak alınmak üzere ortak gider aidat miktarlarının belirlendiği ve bu duruma hiçbir itirazın bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay (Kapatılan) 18. Hukuk Dairesince 15.04.2014 tarihli ve 2014/3038 E. 2014/7039 K. sayılı kararı ile; “…Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasal gerektirici nedenlere ve özellikle kanıtların takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre sair temyiz itirazları yerinde değildir. Ancak; Dosya içindeki bilgi ve belgeler ile özellikle bilirkişi raporunun incelenmesinden; davaya konu 6-9-10 ve 22-28 numaralı bağımsız bölümlerde tadilat yapılarak balkonun mutfağa eklendiği ve pvc ile kaplatıldığı, yaklaşık 6-7 m² balkon alanının mutfağa dahil edildiği, geri kalan balkon kısmına yine bu eklenen kısımdan kapı açıldığı, yapılan tadilatların projeye ayırı olduğu anlaşılmaktadır. 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 19. maddesinin 1. fıkrasına göre, kat malikleri anataşınmazın bakımını, mimari durumu ile güzelliğini ve sağlamlığını titizlikle korumaya mecburdurlar. Aynı Yasanın 2. fıkrasında ise kat maliklerinden biri, tüm kat maliklerinin yazılı rızası olmadıkça anataşınmazın ortak yerlerinde inşaat, onarım, tesis ve değişiklik yaptıramayacağından, projeye aykırı olarak ortak alanda yapılan tadilatlar yönünden müdahalenin önlenmesi ile projeye aykırılıkların giderilerek eski hale getirilmesine karar verilmesi gerekirken mahkemece sözü edilen tadilatların kat maliklerinden 24’ünün yazılı muvafakatı bulunduğu gerekçesiyle davanın reddi doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle kararın bozulmasına karar verilmiştir. Direnme Kararı 9. Kayseri 4. Sulh Hukuk Mahkemesinin 15.09.2014 tarihli ve 2014/694 E. 2014/1099 K. sayılı kararı ile önceki gerekçelere ek olarak; 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 19/2. maddesinde tüm kat maliklerinin değil, 4/5’inin yazılı rızasının arandığı, eldeki dava bakımından da 28 daireli binada 24 kat malikinin bu hususta yazılı rızasının bulunduğu ve 19/2. maddede aranan 4/5 oranının sağlandığı, dolayısıyla yapılan tadilatların kanuna uygun olduğu gerekçesi ile direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi 10. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. Uyuşmazlık 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; mimari projeye aykırı yapılan projeye aykırılıkların giderilmesi ve eski hâle getirilmesi istemine ilişkin eldeki davada, binada yapılan tadilatlar yönünden tüm kat maliklerinin yazılı rızasının bulunmasının gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. III. Gerekçe 12. Konunun açıklığa kavuşturulması için öncelikle ilgili yasal düzenlemelerin incelenmesinde yarar bulunmaktadır. 13. 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 4. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “Ortak yerlerin konusu sözleşme ile belirtilebilir. Aşağıda yazılı yerler ve şeyler bu kanun gereğince her halde ortak yer sayılır. a) Temeller ve ana duvarlar, (EKLENMİŞ İBARE RGT: 28.11.2007 RG NO: 26714 KANUN NO: 5711/2) taşıyıcı sistemi oluşturan kiriş, kolon ve perde duvarlar ile taşıyıcı sistemin parçası diğer elemanlar, bağımsız bölümleri ayıran ortak duvarlar, tavan ve tabanlar, avlular, genel giriş kapıları, antreler, merdivenler, asansörler, sahanlıklar, koridorlar ve buralardaki genel tuvalet ve lavabolar, kapıcı daire veya odaları, genel çamaşırlık ve çamaşır kurutma yerleri, genel kömürlük ve ortak garajlar, elektrik, su ve havagazı saatlerinin korunmasına mahsus olup bağımsız bölüm dışında bulunan yuvalar ve kapalı kısımlar, kalorifer daireleri, kuyu ve sarnıçlar, yapının genel su - [Kamulaştırma İşleminin İptali Davasının Bekletici Mesele Yapılmasına ve Dava Sonucun Dava Açmayanları Etkilemeyeceğine ilişkin Düzenlemenin İptali](https://kayseriavukat.org.tr/aym-kamulastirma-isleminin-iptali-davasi/): Kamulaştırma İşleminin İptali Davasında Yürütmenin Durdurulması Kararı Verilmesi Hâlinde Davanın Bekletici Mesele Yapılması Anayasa Mahkemesi Kararı – Değerlendirme A. Kanun’un 10. Maddesinin On Dördüncü Fıkrasının İncelenmesi İtiraz Konusu Kural İtiraz konusu kuralda, idare mahkemesinde görülen kamulaştırma işleminin iptali davasında yürütmenin durdurulması kararı verilmesi hâlinde söz konusu davanın hukuk mahkemesinde görülen kamulaştırma bedelinin tespiti ve taşınmazın idare adına tesciline ilişkin davada bekletici mesele yapılması zorunlu kılınmıştır. Başvuru Gerekçesi Başvuru kararında özetle; itiraz konusu kuralla hukuk mahkemesinde görülen davanın idari yargıda görülen davadan önce sonuçlanması hâlinde hak kayıplarının ortaya çıkabileceği zira bedel tespiti ve tescil davasında tescile ilişkin kararın kesin nitelikte olduğu, kişilerin kamulaştırma işleminin iptali hâlinde kamulaştırılan taşınmazla ilgili yolsuz tescil davası açma imkânları olsa dahi bu durumun kişiler açısından aşırı bir külfete neden olacağı belirtilerek kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi Kurala göre, kamulaştırma işleminin iptaline ilişkin davada yürütmenin durdurulması kararının verilmemesi hâlinde hukuk mahkemesinin yargılamaya devam ederek kamulaştırma bedelinin tespitine ve taşınmazın idare adına tesciline karar vermesi söz konusu olabilmektedir. Bu bakımdan kamulaştırma işleminin iptali talebiyle açılan davada yürütmeyi durdurma kararı verilmesi hâlinde anılan davanın adli yargı mercilerince bekletici mesele yapılması öngörülmüş ise de yürütmeyi durdurma kararının makul bir süre içinde verilmemesi veya yürütmeyi durdurma talebinin reddedilmesi hâlinde davanın esastan kabul edilmek suretiyle kamulaştırma işleminin iptal edilmesi de mümkündür. Bu durumda kamulaştırma işleminin hukuka uygunluğunun denetimi ile kamulaştırma bedelinin tespitinin farklı yargı kollarında gerçekleştirilmesi anılan işlemin hukuka uygunluğuna ilişkin denetimin etkililiğini zedeleyebilir. Dolayısıyla kamulaştırma bağlamındaki uyuşmazlıkların farklı yargı kollarında karara bağlanması ve idari yargıda görülen davanın adli yargı mercilerince bekletici mesele yapılmasının yürütmeyi durdurma kararı verilmesi durumuna özgülenmesi nedeniyle mülkiyet hakkını güvence altına alan etkili bir yöntemin geliştirilemediği ve yapısal bir sorunun bulunduğu anlaşılmıştır. Kamulaştırma işlemine karşı iptal davasının açılması kamulaştırmaya konu taşınmazın mülkiyetinin korunması amacını taşımaktadır. Kamulaştırma işlemiyle mülkiyet hakkına yönelik olarak meydana gelen müdahaleye ilişkin ihlal iddialarının etkili bir şekilde ileri sürülebilmesi de ancak kamulaştırma sürecinin kesinleşmesinden önce bu kararın hukuka uygunluğunun idari yargı mercilerince denetlenmesiyle mümkün olabilecektir. Kuralda yürütmeyi durdurma kararı verilmesi hâli dışında kamulaştırma sürecinin kesinleşmesinden önce kamulaştırma kararının hukuka uygunluğunun idari yargı mercilerince denetlenmesine yönelik olarak herhangi bir güvence öngörülmemiştir. Dolayısıyla kamulaştırma kararına karşı etkili bir yargısal denetim yapılması imkânını tanımayan kural, devletin mülkiyet hakkına yönelik ihlal iddialarının dile getirilmesinde gerekli ve yeterli mekanizmaları oluşturma yükümlülüğüyle bağdaşmamaktadır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir.  B. Kanun’un 14. Maddesinin Altıncı Fıkrasının İncelenmesi İtiraz Konusu Kural İtiraz konusu kuralda, iştirak hâlinde veya müşterek mülkiyette paydaşlardan biri veya bir kısmının açacağı iptal ve maddi hataların düzeltilmesi davalarının sonuçlarının dava açmayanları etkilemeyeceği öngörülmüştür. Başvuru Gerekçesi Başvuru kararında özetle; itiraz konusu kurala göre idari yargı mercilerince verilen ve kesin hüküm niteliğinde olan kamulaştırma işleminin iptaline ilişkin kararın dava açmayanlar yönünden hüküm doğurmamasının idari yargıda dava açmayan hissedarların hukuka aykırı olduğuna karar verilen kamulaştırma işleminden etkilenmeleri sonucunu doğuracağı, bu durumun kişilerin mülkiyet ve adil yargılanma haklarını ölçüsüz bir şekilde sınırladığı belirtilerek kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 14. maddesinin dördüncü fıkrasında iştirak hâlinde veya müşterek mülkiyette, hak sahiplerinin tek başına dava haklarının bulunduğu hüküm altına alınmıştır. Fiilen taşınmazın taksim edilmediği hâllerde her bir hissedar taşınmazın tamamı üzerinde tasarruf yetkisine sahiptir. Bunun yanında kamulaştırma işlemi taşınmazın tamamı ya da bir kısmı üzerinde gerçekleşse de her bir hissedarın söz konusu işlem nedeniyle hakkı etkilenmektedir. Bu yönüyle kamulaştırma işleminin hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle iptal edilmesiyle birlikte mahkemenin hukuka aykırılık tespiti dava açan ya da açmayan kamulaştırmaya konu taşınmazın tüm hissedarları bakımından geçerli olmaktadır. Nitekim bu husus iptal davasının amacıyla da yakından ilgilidir.  Zira iptal davasıyla hukuka aykırı olan idari işlemin doğduğu anda etki ettiği alanın tamamı bakımından geçersiz kılınması sağlanır. Esas itibarıyla Kanun’un 14. maddesinin üçüncü fıkrasında yer verilen “İştirak halinde veya müşterek mülkiyette, paydaşların tek başına dava hakları vardır.” hükmü de gözetildiğinde kanun koyucunun belirtilen mülkiyet biçimleri kapsamında zorunlu dava arkadaşlığı müessesine kamulaştırma bakımından bir istisna getirdiği görülmüştür. Nitekim ortada tek bir idari işlem olduğundan hak sahiplerinden birinin açacağı davanın bu işlemin hukuka uygun olup olmadığının değerlendirilmesi bakımından yeterli olacağı açıktır. Bu bakımdan verilen kararın dava açmayan hissedarların da malik olduğu kamulaştırılan taşınmaz üzerinde sonuç doğuracağı hususunda şüphe bulunmamaktadır.  Ancak kural, yargı mercilerinin iptal kararıyla birlikte kamulaştırma işleminin kanuni dayanaktan yoksun hâle geldiği tespit edilmesine rağmen maliklerin mülkü üzerinde sonuç doğurmaya devam etmesine neden olmakta, anayasal veya yasal koşulları sağlamadığı için iptal edilen kamulaştırma işlemini dava açmayan paydaşlar yönünden geçerli kılmaktadır. Bu bakımdan anayasal güvenceleri karşılamadığı gerekçesiyle iptal edilen kamulaştırma işleminin sonuç doğurmasına imkân tanıyan kuralla mülkiyet hakkına getirilen sınırlamanın anayasal bağlamda meşru bir amaca dayandığı söylenemez. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir.  Kamulaştırma İşleminin İptali ve Kamulaştırma Bedelinin Tespiti Davasında Sonucun Dava Açmayanları Etkilememesine İlişkin Düzenlemenin İptali Anayasa Mahkemesi Kararı Esas Sayısı: 2024/101 Karar Sayısı: 2024/232 Karar Tarihi: 25/12/2024 R.G. Tarih – Sayısı: 27/3/2025 – 32854 İtiraz Yoluna Başvuran: Bodrum 3. Asliye Hukuk Mahkemesi İtirazın Konusu: 4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 24/4/2001 tarihli ve 4650 sayılı Kanun’un; A. 5. maddesiyle değiştirilen 10. maddesinin on dördüncü fıkrasının “…kamulaştırma işlemine karşı hak sahipleri tarafından idari yargıda iptal davası açılması ve idari yargı mahkemelerince de yürütmenin durdurulması kararı verilmesi halinde mahkemece, idari yargıda açılan dava bekletici mesele kabul edilerek bunun sonucuna göre işlem yapılır.” bölümünün, B. 7. maddesiyle değiştirilen 14. maddesinin altıncı fıkrasının, Anayasa’nın 13., 35. ve 36. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptallerine karar verilmesi talebidir. Olay: Kamulaştırma bedelinin tespiti ile taşınmazın idare adına tescili davasında itiraz konusu kuralların Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptalleri için başvurmuştur. I. İptali İstenen Kanun Hükümleri 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun itiraz konusu kurallarının da yer aldığı; 1. 10. maddesinin on dördüncü fıkrası şöyledir:  “14 üncü maddede belirtilen süre içinde, kamulaştırma işlemine karşı hak sahipleri tarafından idari yargıda iptal davası açılması ve idari yargı mahkemelerince de yürütmenin durdurulması kararı verilmesi halinde mahkemece, idari yargıda açılan dava bekletici mesele kabul edilerek bunun sonucuna göre işlem yapılır.” 2. 14. maddesi şöyledir: “Dava hakkı – Madde 14 (Değişik: 24/4/2001 – 4650/7 md.) Kamulaştırmaya konu taşınmaz malın maliki tarafından 10 uncu madde gereğince mahkemece yapılan tebligat gününden, kendilerine tebligat yapılamayanlara - [Doktor Hatası Sonucu Ölüm Halinde Tazminat Davası Kamu Görevlisi Doktora Karşı mı Yoksa İdare Aleyhine mi Açılır](https://kayseriavukat.org.tr/doktor-hatasi-sonucu-olum/): Doktor Hatası Sonucu Ölüm Halinde Tazminat Davası Kamu Görevlisi Doktora Karşı mı Yoksa İdare Aleyhine mi Açılır Doktor Hatası Sonucu Ölüm Nedeniyle İdare Aleyhine Tazminat Davası Açılması: Anayasa’nın 129/5. maddesi ve Devlet Memurları Kanunu’nun 13/1. maddesi gereğince memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken kusurlu eylemleri nedeniyle oluşan zararlardan doğan tazminat davaları, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve yasada gösterilen biçim ve koşullara uygun olarak idare aleyhine açılabilir. İdare aleyhine böyle bir davanın açılabilmesi, hizmet kusurundan kaynaklanmış, idari işlem ve eylem niteliğini yitirmemiş davranışlar ile sınırlıdır. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; eldeki davanın kamu görevlisinin hizmet kusurundan mı yoksa kişisel kusurundan mı kaynaklandığı, buradan varılacak sonuca göre; davalı kamu görevlisi doktora husumet yöneltilmesinin mümkün olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/4-2927 Karar No: 2022/56 Karar Tarihi: 25/01/2022 İncelenen Kararın Mahkemesi: Konya 3. Asliye Hukuk Mahkemesi Dava: Manevi Tazminat Davası 1. Taraflar arasındaki manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Konya 3. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davalı Süleyman A.. yönünden davanın kısmen kabulüne, diğer davalılar Erdal K.. ve Didem K.. yönünden ise davanın reddine ilişkin karar davacılar vekili ile davalı Süleyman A.. vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı Süleyman A.. vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Davacılar İstemi 4. Davacılar vekili dava dilekçesinde; müvekkili Ayşe B..’nın eşi ve diğer müvekkillerinin babası olan Veli B..’nın rahatsızlığı nedeniyle 08.09.2003 tarihinde Konya Numune Hastanesine kaldırıldığını, yapılan tetkikler sonucunda koledokta genişlemesi ve taş olduğu düşüncesi ile 10.09.2003 tarihinde ameliyat olduğunu, bir süre hastanede kaldıktan sonra 27.09.2003 tarihinde taburcu edildiğini, şikâyetlerinin devam etmesi üzerine Başkent Üniversitesi Konya Uygulama ve Araştırma Hastanesine sevk edildiğini, 14.11.2003 tarihine kadar bu hastanede yattıktan sonra Meram Tıp Fakültesi Hastanesine yatırıldığını, tedavisi devam ederken ameliyatlı bölgede apse oluşması nedeniyle 18.11.2003 tarihinde vefat ettiğini, olayla ilgili olarak davalılar hakkında Konya 5. Asliye Ceza Mahkemesinde taksirle ölüme sebebiyet verme suçundan kamu davası açıldığını, Adli Tıp Kurumundan alınan 21.10.2005 tarihli raporda ve Yüksek Sağlık Şurasının kararında davalılardan Süleyman A..’nın kusurlu olduğunun belirlendiğini ileri sürerek her bir müvekkili için ayrı ayrı 25.000TL olmak üzere toplam 175.000TL manevi tazminatın 18.11.2003 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalılar Cevabı 5.1 Davalı Süleyman A.. vekili cevap dilekçesinde; davanın öncelikle zamanaşımı yönünden reddinin gerektiğini, olayda Başkent Üniversitesi Konya Uygulama ve Araştırma Hastanesinin tam kusurlu olduğunu, davacıların murisinin yaşı ve önceden geçirdiği ameliyatlar da gözetildiğinde istenen tazminat miktarının fahiş olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. 5.2 Davalı Erdal K.. vekili cevap dilekçesinde; müvekkilinin Başkent Üniversitesi Konya Uygulama ve Araştırma Hastanesinde çalıştığını, hastaneye yapılan başvurudan itibaren hasta Veli B..’ya yapılması gereken tüm tıbbi müdahalelerin yapıldığını, müvekkilinin herhangi bir kusurunun bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. 5.3 Davalı Didem K.. (A..) vekili cevap dilekçesinde; öncelikle davanın beş yıllık hak düşürücü süre geçtikten sonra açıldığını, hasta Veli B..’nın ERCP yapılmak üzere hastaneye müracaat ettiğini, yirmi gün önce açık kolesistektomi ameliyatı olduğunu, genel durumunun bozulması ve sarılığın ortaya çıkması sonucu hastaneye getirildiğinin hasta yakınları tarafından bilindiğini, hastanın önceden mide ameliyatı olması nedeniyle ERCP yapılamadığını, ceza mahkemesinde alınan bilirkişi raporunda da müvekkilinin kusurunun bulunmadığının tespit edildiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkeme Kararı 6. Konya 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 06.11.2014 tarihli ve 2010/520 E., 2014/677 K. sayılı kararı ile; davalı Süleyman A.. hakkında ceza mahkemesince verilen mahkûmiyet kararının kesinleştiği, hukuk yargılaması sırasında alınan bilirkişi raporunda da davalı Süleyman A..’nın kusurlu bulunduğu, davalılar Erdal K.. ile Didem K..’nun ise hekimin hukukî sorumluluğunu doğuracak şekilde hatalı tedavi yapmadıklarının bilirkişi raporuyla tespit edildiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile davacı eş Ayşe B.. için 15.000TL, diğer davacılar için ise ayrı ayrı 9.000TL manevi tazminatın 18.11.2003 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı Süleyman A..’dan tahsiline, davalılar Erdal K.. ve Didem K.. yönünden ise davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili ile davalı Süleyman A.. vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 19.04.2016 tarihli ve 2015/11276 E., 2016/5336 K. sayılı kararı ile; “…Dava doktorun tedavi hatası nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın davalılar Didem K.. ile Erdal K.. yönünden reddine, davalı Süleyman A.. yönünden kısmen kabulüne karar verilmiş, hüküm; davacılar ve davalı Süleyman A.. tarafından temyiz edilmiştir. Kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken veya görevlerini yaparken kişilere zarar vermesi, ilgili kamu kurumunun hizmet kusurunu oluşturur. Bu durumda sorumlu, kamu görevlisinin emrinde çalışmakta olduğu kamu kurumu olup dava o kurum aleyhine açılmalıdır. (T.C. Anayasası 40/III, 129/V, 657 s.K. 13, HGK 2011/4-592E., 2012/25K.) Bu konuda yasal düzenlemeler, emredici hükümler içermektedir. Diğer yandan sorumluluk hukukunun temel ilkeleri açısından bakıldığında da; bu şekilde düzenlemenin mevzuatta yer almış olması zarar görenin zararının karşılanması yönünde önemli bir teminattır. Davaya konu edilen olayda; Konya Numune Hastanesinde ve Başkent Üniversitesi Konya Uygulama ve Araştırma Hastanesinde doktor olarak çalışan ve kamu görevlisi olan davalıların, teşhis, tedavi ve müdahalede kusurlu davranmak suretiyle görevleri sırasında ve görevlerinden dolayı davacıları zarara uğrattığı ileri sürülmektedir. Anayasa’nın 129/5. maddesi ile 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu‘nun 13/1. maddesi gereğince; kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken kusurlu eylemleri nedeniyle oluşan zararlardan doğan tazminat davaları, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve yasada gösterilen koşullara uygun olarak, idare aleyhine açılabileceğine göre; davalılar Süleyman A.., Didem K.. ve Erdal K..’ye husumet tevcih edilmesi doğru değildir. Mahkemece açıklanan yasal düzenlemeler gözetilerek, davalılar Süleyman A.., Didem K.. ve Erdal K.. hakkında davanın husumet nedeniyle reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı gerekçe ile işin esasına girilerek karar verilmesi usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir…’’ gerekçesiyle karar oy çokluğuyla bozulmuştur. Direnme Kararı 9. Konya 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 03.11.2016 tarihli ve 2016/460 E., 2016/589 K. sayılı kararı ile; önceki karar gerekçesi genişletilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi 10. Direnme kararı süresi içinde davalı Süleyman A.. vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. Uyuşmazlık 11. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; eldeki davanın kamu görevlisinin hizmet kusurundan mı yoksa kişisel kusurundan mı kaynaklandığı, buradan varılacak sonuca göre; davalıya husumet yöneltilmesinin mümkün olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. III. Gerekçe 12. Uyuşmazlığın çözümü için, - [İşleten Sıfatıyla Sorumluluk: Araç Üzerinde Fiili Hâkimiyet ve Ekonomik Yararlanma Unsurlarının Birlikte Bulunması](https://kayseriavukat.org.tr/isleten-sifatiyla-sorumluluk/): İşleten Sıfatıyla Sorumluluk: Araç Üzerinde Fiili Hâkimiyet ve Ekonomik Yararlanma Unsurlarının Birlikte Bulunması İşleten Sıfatıyla Sorumluluk: 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu kapsamında işletenin belirlenmesinde; araç üzerinde kurulan fiili hâkimiyet, araçtan ekonomik yararlanma, aracı kendi hesabına işletme, aracın masraf ve rizikolarına katlanma ilişkisi esas alınır. İşleten sıfatıyla sorumluluğun belirlenmesinde araç üzerinde fiili hâkimiyet ve ekonomik yararlanma unsurlarının birlikte bulunması ve fiili hâkimiyetin uzun süreli olması gerekmektedir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olay bakımından davalının işleten sıfatıyla sorumluluğuna hükmedilip hükmedilemeyeceği noktasında toplanmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2019/(17)4-224 Karar No: 2022/26 Karar Tarihi: 20/01/2022 İncelenen Kararın Mahkemesi: Konya 4. Asliye Hukuk Mahkemesi Dava: İtirazın İptali Davası 1. Taraflar arasındaki itirazın iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Konya 4. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 17. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; davalının maliki bulunduğu trafik sigortası bulunmayan aracın 25.02.2007 tarihinde kazaya karıştığını, müvekkilinin kazada yaralanan yaya Derya’nın tedavisi için 60.000TL, daha sonra Derya’nın ölümü üzerine annesine 5.619TL ve babasına 5.018TL destekten yoksun kalma tazminatı ödediğini, ödenen bedelin sorumlulardan rücu amacıyla başlatılan icra takibine davalının haksız yere itiraz ettiğini ileri sürerek takibe vaki itirazın iptali ile icra inkâr tazminatına hükmedilmesine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; müvekkilinin kazaya karışan aracı 28.01.2002 tarihinde galerici S.. Otomobil’e sattığını, en son 2007 yılının Mart ayında müvekkilinden vekâlet istendiğini ve 03.04.2007 tarihinde araç satışının gerçekleştiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkeme Kararı 6. Konya 4. Asliye Hukuk Mahkemesinin 20.12.2012 tarihli ve 2010/581 E., 2012/557 K. sayılı kararı ile; 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 20/d bendi gereğince tescil edilmiş araçların her çeşit satış ve devirlerinin noterlerce yapılması gerektiği, kazaya karışan aracın 28.01.2002 tarihinde Muammer Akarsu tarafından S.. Otomotiv’e 7.600TL’ye satıldığına ilişkinin sözleşmenin araç mülkiyetinin devri yönünden geçerli bir sözleşme olmadığı, İstanbul 25. Noterliğinde 03.04.2007 tarihinde yapılan usulüne uygun sözleşmenin de kaza tarihinden sonra olması nedeniyle davalının sorumlu olmadığına yönelik savunmasının hukuka uygun olmadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile davalının Konya 8. İcra Müdürlüğünün 2009/12723 E. sayılı dosyasına yapmış olduğu itirazın iptaline, takibin 70.637TL asıl alacak üzerinden devamına, icra inkâr tazminatı isteminin reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay (Kapatılan) 17. Hukuk Dairesinin 30.06.2014 tarihli ve 2013/10491 E., 2014/10263 K. sayılı kararı ile; “…Dava, trafik kazasından kaynaklanan haksız fiil nedeniyle ödenen maddi tazminatın rücuen tahsili için başlatılan icra takibine vaki itirazın iptaline ilişkindir. 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun hükümlerine göre, trafik kaydı “işletenin” kesin olarak gösteren bir karine değilse de, onun kim olduğunu belirleyen güçlü bir kanıt niteliğindedir. Ancak, trafik kaydına rağmen işletenliğin 3. kişi üzerinde bulunmasını engelleyen bir yasa hükmü yoktur. Aynı yasanın 3. maddesinde, “İşleten: Araç sahibi olan veya mülkiyeti muhafaza kaydıyla satışta alacı sıfatıyla sicilde kayıtlı görülen veya aracın uzun süreli kiralama, ariyet veya rehin gibi hallerde kiracı, ariyet veya rehin alan kişidir. Ancak, ilgili tarafından başka bir kişinin aracı kendi hesabına ve tehlikesi kendisine ait olmak üzere işlettiği ve araç üzerinde fiili tasarrufu bulunduğu ispat edilirse, bu kimse işleten sayılır.” şeklinde tanımlanmıştır. Aynı Kanun’un 85. maddesinde ise, “Bir motorlu aracın işletilmesi bir kimsenin ölümüne veya yaralanmasına yahut bir şeyin zarara uğramasına sebep olursa, motorlu aracın bir teşebbüsün unvanı veya işletme adı altında veya bu teşebbüs tarafından kesilen bilet ile işletilmesi halinde, motorlu aracın işleteni ve bağlı olduğu teşebbüsün sahibi, doğan zarardan müştereken ve müteselsilen sorumlu olurlar.” hükmüne yer verilmiştir. Bu yasal düzenlemeler karşısında, kazaya karışan araçların meydana getirdikleri zararlardan araç sahiplerinin hukuken sorumlu olacağı ilkesi benimsenmiş ise de, araç malikleri tarafından herhangi bir sebeple yararlanılması için bir başka kimseye devir edilmesi halinde (kısa bir süre için kiralanmaması kaydıyla) artık üzerindeki fiili hakimiyeti kalmaması ve bu sebeple ekonomik yönden de bir yararlanma olanağının kalktığı durumlarda, o araca kaza sırasında fiili hakimiyeti altında bulunduran ve ondan iktisaden yararlanan kimsenin işleten sıfatıyla meydana gelen zarardan sorumlu tutulması gerekir. Bunun sonucu olarak ta, araç maliki sorumlu tutulmamalıdır. Somut olayda, davalı kazaya karışan aracı 2002 yılında galericiye satmış olduğunu, araç üzerinde fiili hakimiyeti kalmadığını iddia etmiştir. Davalının dosyaya sunduğu Silivri Cumhuriyet Başsavcılığına yapılan 09.06.2005 tarihli şikayet dilekçesinde, galerici S.. Y..’ın aracı satın aldığı halde tescil kaydını üzerine almadığı belirtilerek emniyeti suiistimal suçundan şikayette bulunulmasına (Silivri Cumhuriyet Başsavcılığı ihtilafın hukuki nitelikte bulunması nedeniyle takipsizlik kararı vermiştir) göre davalının bu savunmasına itibar edilerek, araç üzerinde fiili hakimiyeti ve ekonomik yaralanması bulunmadığı anlaşılan davalının işletenlik sıfatı olmadığından davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde verilen kararın bozulması gerekmiştir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur. Direnme Kararı 9. Konya 4. Asliye Hukuk Mahkemesinin 16.06.2015 tarihli ve 2015/249 E., 2015/256 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçeye ilave olarak davalının aracı kaza tarihinden önce üçüncü kişiye satıp devrettiğini ispatlayamadığı, aracı fiilen elden çıkarıp ve sadece Silivri Cumhuriyet Başsavcılığına aracı sattığı ancak devrin alınmadığına yönelik beyanda bulunmasının işleten sıfatını değiştirmeye yeterli olmadığı, aksi taktirde muvazaalı devirlerin yapılmasına sebebiyet verilmiş olacağı, ayrıca davalının kanunda belirtilen şekilde mülkiyet devrini sağlamadığından üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirmeyen davalıya karşı mağdurun haklarının öncelikle korunması gerektiği, bunun yanında davalının işleten sıfatının değiştiğini ispatlamak kaydıyla işletme hakkını devreden kişiye rücu etme hakkı bulunduğu nazara alındığında öncelikle trafik kaydındaki malike karşı dava açılmasında hukuka aykırı bir durumun bulunmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi 10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. Uyuşmazlık 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olay bakımından davalının işleten sıfatıyla sorumluluğuna hükmedilip hükmedilemeyeceği noktasında toplanmaktadır. III. Gerekçe 12. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konu ile ilgili kavramların ve yasal mevzuatın irdelenmesinde fayda bulunmaktadır. 13. 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 85/1. maddesine göre; bir motorlu aracın işletilmesi bir kimsenin ölümüne veya yaralanmasına yahut bir şeyin zarara uğramasına sebep olursa, motorlu aracın bir teşebbüsün unvanı veya işletme adı altında veya bu teşebbüs tarafından kesilen biletle işletilmesi hâlinde, motorlu aracın işleteni ve bağlı olduğu teşebbüsün sahibi, - [Malın Açık Ayıplı Olması Halinde Teslim Tutanağındaki İhtirazi Kayıt, Açık Ayıp İhbarı Olarak Kabul Edilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/acik-ayip-ihbari/): Malın Açık Ayıplı Olması Halinde Teslim Tutanağındaki İhtirazi Kayıt, Açık Ayıp İhbarı Olarak Kabul Edilebilir mi Satın Alınan Malın Açık Ayıplı Olması Halinde Açık Ayıp İhbarı: Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacının satın aldığı konutun açık ayıplı olarak teslim edildiği hususunda Mahkeme ve Özel Daire arasında çekişme olmayan eldeki davada, teslim tutanağına düşülen “İhtirazi kayıt: Geç teslim, eksiklik, bozukluk, ayıp ve gizli ayıplardan dolayı tazminat ve talep haklarım saklıdır.” şeklindeki notun açık ayıp ihbarı olarak kabul edilip edilemeyeceği, buradan varılacak sonuca göre Mahkemece davanın kabulüne karar verilmesinin yerinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2019/(13)3-470 Karar No: 2022/66 Karar Tarihi: 27.01.2022 İncelenen Kararın Mahkemesi: Ankara 5. Tüketici Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara 5. Tüketici Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 13. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin davalı ile imzaladığı gayrimenkul satış sözleşmesine göre Ankara Turkuaz Vadisi Projesinde AK-12 blok 1. katta bulunan 10 nolu daireyi satın aldığını, AK-12 nolu blok ile AK-13 nolu blok arasına yapılması gereken 120 araç kapasiteli otoparkın kazı ve hafriyattan kaçınmak için yapılmadığını, otoparkın iki blok arasına değil, AK-12 nolu blok önüne yapıldığını, bloğun kaydırıldığını, bina tabanının 4-5 metre civarında derine indirildiğini, bloğun önüne 8 metre istinat duvarı yapılarak dairenin önünün kapatıldığını ileri sürerek, fazlaya ilişkin hakkın saklı kalması kaydıyla, 1.500TL değer kaybının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiş; 09.04.2015 tarihli celsedeki ıslah beyanıyla talebini 9.882TL’ye yükseltmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; alacak iddiasının zamanaşımına uğradığını, sözleşme hükümlerine göre idarenin planlarda her türlü gerekli değişikliği yapma yetkisinin bulunduğunu, konutun istinat duvarına bakmasının maketten tespit edilemeyeceğini, davacının muayene ve ihbar külfeti bulunduğunu, konutun davacıya 27.09.2009 tarihinde teslim edildiğini, davacının daireyi yaklaşık dört yıldır kullandığını, haksız ve yasal dayanaktan yoksun olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı 6. Ankara 5. Tüketici Mahkemesinin 09.04.2015 tarihli ve 2013/2948 E., 2015/1214 K. sayılı kararı ile; davacının satın aldığı konutun ayıplı şekilde teslim edildiği, davacı tarafından teslim tutanağına not düşülmekle süresinde ihbarda bulunulduğu, nisbi metoda göre hesaplanan değer kaybı bedeli talebinin yerinde olduğu gerekçesiyle davanın kabulü ile 1.500TL’nin dava tarihi olan 21.05.2013, 7.382TL’nin ıslah tarihi olan 09.04.2015 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur. 8. Yargıtay (Kapatılan) 13. Hukuk Dairesinin 26.04.2018 tarihli ve 2015/33436 E., 2018/5161 K. sayılı kararı ile; “…Dava tarihi itibariyle yürürlükte bulunan 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 4. maddesinin 2. fıkrası hükmüne göre; tüketici, malın teslimi tarihinden itibaren otuz gün içerisinde açık ayıpları satıcıya bildirmekle yükümlüdür. Tüketici bu durumda, bedel iadesini de içeren sözleşmeden dönme, malın ayıpsız misliyle değiştirilmesi veya ayıp oranında bedel indirimi ya da ücretsiz onarım isteme haklarına sahiptir. Satıcı, tüketicinin tercih ettiği bu talebi yerine getirmekle yükümlüdür. 4077 sayılı TKHK’nun 30. maddesi gereğince, bu kanunda hüküm bulunmayan hallerde, genel hükümlere göre uyuşmazlığın çözümü gerekli olduğundan, 6098 Sayılı TBK.’nun 223. maddesine ( 818 sayılı 198. maddesi) göre, alıcı, teslim aldığı malı işlerin olağan akışına göre, imkân bulunur bulunmaz gözden geçirmek ve satıcının sorumluluğunu gerektiren bir ayıp gördüğü zaman bunu satıcıya derhal (uygun süre içinde) ihbar etmekle yükümlüdür. Bunu ihmal ettiği takdirde, satılanı kabul etmiş sayılır. Bu açıklamalar ışığında somut olaya bakıldığında; davacının 26.02.2007 tarihinde satın aldığı bağımsız bölümün davacıya 27.10.2009 tarihinde teslim edildiği ve davacının eldeki davayı 21.05.2013 tarihinde açtığı anlaşılmaktadır. Mahkemece; hükme esas alınan bilirkişi raporunda, 2007 yılında düzenlenen tanıtım projesine aykırı olarak AK13 ve AK12 bloklar arasına yapılması gereken otopark yapılmaması ve tanıtım projesinde olmamakla birlikte dairenin güney cephesine istinat duvarı yapılması sebebiyle dairenin ekonomik değerinin azaldığı, bu nedenle dairenin ayıplı olduğu nitelendirilmiş ve buna göre davacının talebi kabul edilmiş ise de; bunların yapılmamış olmasının davacının satın aldığı bağımsız bölümün ekonomik değerini düşüren açık ayıp niteliğinde olduğu, davalının bu ayıbı gizlemek için de herhangi bir hileye başvurmadığı, davacının bu ayıplardan bağımsız bölümü teslim aldığı tarihte kolayca bilgi sahibi olabileceği kuşkusuzdur. Davacının teslim aldığı bağımsız bölüm nedeniyle, 4077 sayılı Kanun’un 4. maddesi gereğince malın teslim tarihinden itibaren 30 gün içinde davalıya ayıp ihbarında bulunmadığı da anlaşılmaktadır. Hal böyle olunca, davacının talebi göz önünde bulundurularak davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yanlış değerlendirme ve yazılı gerekçe ile davanın kabulüne karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı 9. Ankara 5. Tüketici Mahkemesinin 04.12.2018 tarihli ve 2018/345 E., 2018/919 K. sayılı kararı ile; önceki karar gerekçesinin yanında, teslim tutanağına düşülen notun ayıp ihbarı olarak kabul edilmesi gerektiği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi 10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. Uyuşmazlık 11. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacının satın aldığı konutun açık ayıplı olarak teslim edildiği hususunda Mahkeme ve Özel Daire arasında çekişme olmayan eldeki davada, teslim tutanağına düşülen “İhtirazi kayıt: Geç teslim, eksiklik, bozukluk, ayıp ve gizli ayıplardan dolayı tazminat ve talep haklarım saklıdır.” şeklindeki notun açık ayıp ihbarı olarak kabul edilip edilemeyeceği, buradan varılacak sonuca göre Mahkemece davanın kabulüne karar verilmesinin yerinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. III. Gerekçe 12. Uyuşmazlığın çözümüne geçilmeden önce tüketici hukukunda ayıp kavramı ve ayıptan sorumluluğa ilişkin hükümlerin incelenmesi yerinde olacaktır. 13. Ayıplı mal satımı karşısında alıcıyı korumaya yönelik genel nitelikli düzenlemeler [sözleşme tarihinde yürürlükte bulunmakla somut olayda uygulanması gereken Borçlar Kanunu md. 194-207 ve 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu md. 25/3] yanında, tüketiciyi daha etkin bir biçimde koruma gayesi ile yürürlüğe giren 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’da bu husus ayrıca düzenleme yeri bulmuştur. 14. Yürürlük tarihi itibariyle somut olaya uygulanması gereken 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 4. maddesinin 1. fıkrasında; “Ambalajında, etiketinde, tanıtma ve kullanma kılavuzunda yer alan veya satıcı tarafından vaat edilen veya standardında tespit edilen nitelik ve/veya niceliğine aykırı olan ya da tahsis veya kullanım amacı bakımından değerini veya tüketicinin ondan beklediği faydaları azaltan veya - [Evlilikte Af Olgusu: Evlilik Birliği içinde Sürekli Devam Eden Şiddet ve Baskıya Eşin Sessiz Kalarak Evliliğe Devam Etmesi Af Sayılır mı](https://kayseriavukat.org.tr/evlilikte-af-olgusu/): Evlilikte Af Olgusu: Evlilik Birliği içinde Sürekli Devam Eden Fiziksel Şiddet ve Baskıya Eşin Sessiz Kalarak Evliliğe Devam Etmesi Af Sayılır mı Evlilikte Af Olgusu: Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; erkek eşin evlilik süresi boyunca eşine sürekli hakaret etmesi, fiziksel şiddet uygulaması, eşinin ihtiyaçlarını karşılamaması, evlilik birliğinin yükümlülüklerini yerine getirmemesi ve eşini baskı altında tutmasına rağmen tarafların evlilik birliğini devam ettirmeleri nedeniyle olayların kadın eş tarafından affedilmiş ya da en azından hoşgörüyle karşılanmış olduğunun kabul edilip edilemeyeceği; buradan varılacak sonuca göre de taraflar arasındaki evlilik birliğinin temelinden sarsılıp sarsılmadığı ve açılan boşanma davasının kabulünün gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2019/2-92 Karar No: 2022/13 Karar Tarihi: 18.01.2022 İncelenen Kararın Mahkemesi: Gediz Asliye Hukuk Mahkemesi (Aile Mahkemesi Sıfatıyla) Dava: Boşanma Davası 1. Taraflar arasındaki boşanma davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Gediz Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar, davacı vekilinin karar düzeltme talebi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacı vekili 09.10.2012 tarihli dava dilekçesinde; tarafların 27.12.1977 tarihinde evlendiklerini, ergin iki çocuklarının bulunduğunu, eşlerin bir aydır ayrı yaşadıklarını, davalının evlilik süresince eşine karşı kıskanç ve güvensiz davranışlar sergilediğini, ağır şekilde fiziksel ve psikolojik şiddet uyguladığını, sinirlendiğinde ceza olarak gece evin dışında soğukta veya evde tek ayak üzerinde beklettiğini, beklemezse üzerinde sigara söndürmekle tehdit ettiğini, müvekkilinin birlik görevlerini eksiksiz şekilde yerine getirmesine rağmen ayda en az iki kere dayak yediğini, ortak çocukların yaşlı gözlerle çaresizce olan biteni izlediklerini, yaşadıklarına daha fazla dayanamayan davacının annesinin yanına sığınmak zorunda kaldığını, davacının çile ve işkence ile geçen 35 yıllık evlilik birliğini devam ettirmesinin mümkün olmadığını ileri sürerek tarafların boşanmalarına, davacı yararına aylık 500TL tedbir-yoksulluk nafakası ile 60.000TL maddi, 40.000TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı 02.11.2012 tarihli cevap dilekçesinde; tüm iddiaları inkârla, davacı ile aralarında bir problemin olmadığını, eşi ile 1977 yılından beri devam eden birlikteliklerinde “evliliğin tuzu biberi” sayılabilecek anlaşmazlıkların yaşandığını ancak boşanmayı gerektirir büyük bir problemin olmadığını, davacının son bir yıldır psikolojik tedavi gördüğünü, davayı da bu rahatsızlık nedeniyle açtığını ileri sürerek davanın reddine karar verilmesini savunmuştur. Mahkeme Kararı 6. Gediz Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesinin 18.06.2013 tarihli ve 2012/394 E., 2013/363 K. sayılı kararı ile; tarafların 27.12.1977 tarihinde evlendikleri, B. ve V. isminde iki ergin çocuklarının bulunduğu, her ne kadar ortak çocukların tanık olarak alınan beyanlarından erkeğin kadına karşı şiddet ve hakaret içeren sözler söylediği anlaşılmışsa da bu olaylardan sonra tarafların tekrar bir araya gelerek evlilik birliğini devam ettirdikleri, dolayısıyla bu olayların affedilmiş ya da en azından hoşgörüyle karşılanmış olduğu, eşlerin Eylül 2012 tarihinden beri ayrı yaşadıkları, fiili ayrılık döneminde yaşanan tartışmada tarafların birbirlerine karşı küfür ve hakaret etmedikleri, erkeğin kadına şiddet uygulamadığı, erkeğin evlilik birliğini devam ettirme isteğine karşılık kadının kendi adına tarla devredildiği takdirde yeniden bir araya gelmeyi kabul edeceğini beyan ettiği, bu hâl göz önüne alındığında taraflar arasındaki evlilik birliğinin temelinden sarsıldığının sabit kabul edilmesinin mümkün olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Onama Kararı 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı yasal süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur. 8. Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 13.02.2014 tarihli ve 2013/19881 E., 2014/2678 K. sayılı kararı ile hükmün oy birliği ile onanmasına karar verilmiştir. Özel Daire Karar Düzeltme Kararı 9. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı yasal süresi içinde davacı vekili tarafından karar düzeltme isteminde bulunulmuştur. 10. Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 23.06.2014 tarihli ve 2014/10807 E., 2014/14147 K. sayılı kararı ile; “…Davacı (kadın) tarafından açılan boşanma davasının reddine karar verilmiş, hükmün davacının temyizi üzerine karar Dairemizce onanmıştır. Toplanan delillerden, davalı (koca)’nın eşine sürekli hakaret ettiği, eşinin ihtiyaçlarını karşılamamak suretiyle evlilik birliğinin kendisine yüklediği yükümlülükleri yerine getirmekten kaçındığı ve eşini müşterek çocuklarının yanına dahi göndermeyerek baskı altında tuttuğu anlaşılmaktadır. Bu halde, taraflar arasında ortak hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkân vermeyecek nitelikte bir geçimsizlik mevcut ve sabittir. Olayların akışı karşısında davacı (kadın) dava açmakta haklıdır. Bu şartlar altında eşleri birlikte yaşamaya zorlamanın artık kanunen mümkün bulunmamasına göre kadının davasının kabulü gerekirken (TMK md. 166/1) yazılı şekilde davanın reddi doğru görülmemiştir. Ne var ki ilk incelemede bu husus gözden kaçtığından davacı (kadın)’ın karar düzeltme isteminin kabulüyle Dairemizin 13.02.2014 tarih, 2013/19881 esas 2014/2678 karar sayılı ilamının kaldırılmasına karar vermek gerekmiştir,” gerekçesiyle davanın kabul edilmesi gerektiği belirtilerek karar oy çokluğu ile bozulmuştur. Mahkemenin Birinci Direnme Kararı 11. Gediz Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesinin 18.09.2014 tarihli ve 2014/404 E., 2014/459 K. sayılı kararı ile bozma öncesi kararda yer alan aynı gerekçeyle direnme kararı verilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı 12. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı yasal süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur. 13. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 15.03.2017 tarihli ve 2017/2-806 E., 2017/516 K. sayılı kararı ile; kısa karar ve gerekçeli karar çelişkisi nedeniyle hükmün oy çokluğuyla usulden bozulmasına karar verilmiştir. Mahkemenin İkinci Direnme Kararı 14. Gediz Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesinin 07.11.2017 tarihli ve 2017/167 E., 2017/532 K. sayılı kararı ile usule ilişkin eksiklik giderilerek önceki gerekçeyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi 15. Direnme kararı yasal süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. Uyuşmazlık 16. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda taraflar arasındaki evlilik birliğinin temelinden sarsılıp sarsılmadığı, buradan varılacak sonuca göre açılan boşanma davasının kabulünün gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. III. Gerekçe 17. Uyuşmazlığın çözümü bakımından ilgili yasal düzenleme ve kavramların açıklanmasında yarar vardır. 18. Bilindiği üzere 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun “Evlilik birliğinin sarsılması” başlıklı 166. maddesinin 1 ve 2. fıkralarında yer alan düzenlemeye göre; “Evlilik birliği, ortak hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenmeyecek derecede temelinden sarsılmış olursa, eşlerden her biri boşanma davası açabilir. Yukarıdaki fıkrada belirtilen hâllerde, davacının kusuru daha ağır ise, davalının açılan davaya itiraz hakkı vardır. Bununla beraber bu itiraz, hakkın kötüye kullanılması niteliğinde ise ve evlilik birliğinin devamında davalı ve çocuklar bakımından korunmaya değer bir yarar kalmamışsa boşanmaya karar verilebilir.” 19. Genel boşanma sebeplerini düzenleyen ve yukarıya alınan madde hükmü, somutlaştırılmamış veya ayrıntıları ile belirtilmemiş olması nedeniyle evlilik birliğinin sarsılıp sarsılmadığı noktasında hâkime çok geniş takdir hakkı tanımıştır. - [Muris Muvazaası Nedeniyle Tazminat: Mirasçılardan Mal Kaçırma Amaçlı ve Muvazaalı Temlik İddiasının İspatı](https://kayseriavukat.org.tr/muris-muvazaasi-nedeniyle-tazminat/): Muris Muvazaası Nedeniyle Tazminat: Mirasçılardan Mal Kaçırma Amaçlı ve Muvazaalı Temlik İddiasının İspatı Muris Muvazaası Nedeniyle Tazminat: Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda dosya kapsamı ve taraflarca sunulan delillere göre, mirasbırakan tarafından yapılan dava konusu temliklerin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunun davacı tarafça ispat edilip edilemediği noktasında toplanmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2019/1-729 Karar No: 2022/132 Karar Tarihi: 15.02.2022 İncelenen Kararın Mahkemesi: Bursa 1. Asliye Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki muris muvazaası nedeniyle tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Bursa 1. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne ilişkin olarak verilen karar davacı vekili ile davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 1. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacı vekili 06.12.2013 tarihli dava dilekçesinde; müvekkili ve davalı Nagihan A.’ın 19.08.2013 tarihinde ölen mirasbırakan Ayşe A.’ün mirasçıları olduğunu, mirasbırakanın maliki olduğu Bursa ili Osmangazi ilçesinde bulunan 6400 ada 244 parsel sayılı taşınmazdaki 130/5670 payını 30.05.2007 tarihinde davalının eşi Mehmet A.’a (damadı) satış göstererek temlik ettiğini, dava dışı Mehmet’in de anılan payı 19.06.2007 tarihinde davalıya satış suretiyle devrettiğini, yapılan işlemlerin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu, davalının çekişmeli payı mirasbırakanın ölümünden dört ay kadar önce terekeden mal kaçırmak amacıyla üçüncü kişi Cevriye A.’ya sattığını, üçüncü kişinin iyi niyetli olup olmadığının bilinmediğini, davalının 2007 yılında aile içinde huzursuzluk çıkardığını ve müvekkilinin mirasbırakan ile ilgilenmesini ve görüşmesini engellediğini, mirasbırakanın mal satmaya ihtiyacı olmadığı gibi ölümüne kadar taşınmazı kızı ve damadı ile birlikte kullandığını, devirler arasında kısa süre bulunduğunu, mirasbırakanın ölümünden sonra davalının, müvekkiline ve diğer mirasçıya 5.000’er TL teklif etmesi üzerine yapılan araştırma sonucunda temlikin öğrenildiğini ileri sürerek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik miras payına isabet eden 40.000TL tazminatın faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı vekili 09.04.2014 tarihli cevap dilekçesinde; davacının alacak talebinin zamanaşımına uğradığını, davanın öncelikle zamanaşımı ve hak düşürücü süre nedeniyle reddi gerektiğini, muvazaa iddiasını kabul etmediğini, davacının bu iddiasını ispatla mükellef olduğunu, dava konusu taşınmaz üzerinde bulunan üç katlı binanın son iki katını müvekkilinin yaptığını, muvazaa iddiasını kabul etmemekle beraber son iki katın hesaplamada dikkate alınması gerektiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı 6. Bursa 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 18.02.2015 tarihli ve 2013/641 E., 2015/59 K. sayılı kararı ile; resmî senetlerde gösterilen bedeller ile keşfen saptanan değerler arasında fahiş farklar bulunduğu, mirasbırakanın ölümünden önce sağlık ya da maddi sorunları olmadığının tanık beyanlarından anlaşıldığı, mirasbırakanın yanında bulunan ve kendisiyle ilgilenen kızı ve damadı lehine hareket etmek istediği, murisin ölümünden önce; paraya ihtiyacı olduğuna, önemli bir rahatsızlığının bulunduğuna, bakıma muhtaç olduğuna ya da satışlardan sonra terekede bir artış meydana geldiğine dair dosyada bir delil bulunmadığı, bunun yanında taşınmazın önce davalının eşine, daha sonra davalıya devredilmiş olmasının muvazaa iddiasını ispat eder nitelikte olduğu, hâlihazırda taşınmazın maliki olan 3. kişinin muvazaadan haberdar olduğuna ilişkin bir delil sunulmadığı, davacının bu yönde bir iddiasının da bulunmadığı, yeni malikin iyi niyetli 3. kişi olduğunun kabulünün gerekeceği, muvazaa iddiasının kanıtlandığı, taşınmaz üzerindeki binanın son iki katını davalının inşa ettirdiğinin anlaşıldığı gerekçesiyle, son iki kat bedeli dahil edilmeden davanın kısmen kabulü ile davacının 1/3 miras payına isabet eden 34.955TL tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsil edilerek davacıya ödenmesine, fazlaya ilişkin talebin reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili ile davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 25.10.2018 tarihli ve 2015/18317 E., 2018/13952 K. sayılı kararı ile; “…Dosya içeriği ve toplanan delillerden; mirasbırakan Ayşe A.’ün 19.08.2013 tarihinde ölümü ile geride mirasçı olarak davalı kızı Nagihan, davacı kızı Feriha ile dava dışı torunu Mustafa’nın kaldığı, mirasbırakanın davaya konu 244 sayılı parsel sayılı taşınmazdaki 130/5670 payını 30.05.2007 tarihinde dava dışı damadı Mehmet A.’a satış suretiyle temlik ettiği, Mehmet A.’ın 130/5670 payın tamamını 18.06.2007 tarihinde davalı eşi Nagihan’a devrettiği, Nagihan’ın da 130/5670 payın tamamını 26.04.2013 tarihinde Cevriye Artırdı’ya satış suretiyle temlik ettiği anlaşılmaktadır. Muris muvazaa hukuksal nedenine dayalı davalarda miras bırakanın temlikteki iradesinin saptanması asıldır. Bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bilindiği üzere; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 190/1 maddesi gereğince ‘’İspat yükü kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir.’’ Yine 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 6. maddesi gereği “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olayların varlığını ispatla yükümlüdür.” Somut olayda; tanık olarak dinlenen davacının eşi, mirasbırakanın taşınmaz satmasını gerektirecek bir ihtiyacı olmadığını bildirmiş, diğer davacı tanığı damadı ise, görgüye dayalı bir bilgisi olmadığını, taşınmazı mirasbırakanın olarak bildiğini ifade etmiştir. Davalı tanıkları ise mirasbırakanın emekli maaşının olduğunu, taşınmazdaki binanın ikinci katı ve çatı katını davalının yaptırdığını bildirmişlerdir. Tanıklar mirasbırakanın temliki mal kaçırma amacıyla yaptığına dair hükme yeterli bir açıklamada bulunmamışlardır. Bu durumda, toplanan deliller, yukarıdaki ilkeler ile birlikte değerlendirildiğinde; davacının mirasbırakanın temliki mal kaçırma amacıyla yaptığına dair iddiasını kanıtlayamadığı sonucuna varılmaktadır. Bedeller arasındaki aşırı oransızlık tek başına muvazaanın kanıtı değildir. Hal böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı 9. Bursa 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 16.05.2019 tarihli ve 2019/53 E., 2019/298 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçe tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi 10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. Uyuşmazlık 11. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda dosya kapsamı ve taraflarca sunulan delillere göre, mirasbırakan Ayşe A. tarafından dava dışı damadı Mehmet A.’a, Mehmet tarafından da davalı eşi Nagihan A.’a satış suretiyle yapılan dava konusu temliklerin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunun davacı tarafça ispat edilip edilemediği noktasında toplanmaktadır. III. Gerekçe 12. Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı miras payı oranında tazminat istemine ilişkindir. 13. Uyuşmazlığın çözümü bakımından öncelikle ilgili yasal düzenleme ve kavramların açıklanmasında yarar vardır. 14. Muvazaa, Türk Hukuk Lûgatında; ‘Anlaşmalı saptırma - [7315 sayılı Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Kanunu’na ilişkin Anayasa Mahkemesi Kararı](https://kayseriavukat.org.tr/guvenlik-sorusturmasi-aym/): 7315 sayılı Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Kanunu’nda Yer Alan Düzenlemelere ilişkin Anayasa’ya Uygunluk Denetimi Anayasa Mahkemesi Kararı – Değerlendirme Dava Konusu Kurallar Dava konusu kurallarla; hakkında arşiv araştırması ve güvenlik soruşturması yapılacaklara, güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının kapsamına, güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasını yapacak ve elde edilen verileri değerlendirecek birimlere ve arşiv araştırması ve güvenlik soruşturması kapsamında elde edilen verilerin korunmasına ilişkin düzenlemeler getirilmiştir. İptal Taleplerinin Gerekçesi Dava dilekçesinde özetle; kurallarla, güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasına ilişkin hususlarda düzenleme yapma yetkisinin yürütmeye bırakıldığı, kamu hizmetine girme hakkı, kişisel verilerin korunmasını isteme hakkı ve çalışma hakkının sınırlanmasına imkân veren düzenlemelerin kanunilik ilkesini karşılamadığı ve masumiyet ilkesini ihlal ettiği, getirilen düzenlemelerin kamu yararı amacını taşımadığı belirtilerek kuralların Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi Arşiv araştırması ve güvenlik soruşturması, kamu hizmetine alınacakların bu hizmetin gerektirdiği niteliklere uygun olup olmadığının tespit edilmesini sağlamakla birlikte kamu hizmetine girme hakkı ile kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sınırlama getirmektedir. Söz konusu haklara sınırlama getiren müdahalenin kimler hakkında yapılacağına ve bu kapsamda hangi verilerin elde edileceğine, araştırma ve soruşturma işlemlerinin hangi birimlerce yapılacağına ve verilerin değerlendirilmesi ve korunmasına ilişkin düzenlemelerin genel çerçevesi kanunla çizilmiş; bu çerçevede bazı hususlarda düzenleme yapma yetkisi de yürütmeye bırakılmıştır. Bu bağlamda yürütmeye bırakılan yetkinin kanunilik ilkesiyle çelişen bir yönünün bulunmadığı; kuralların belirli, ulaşılabilir ve öngörülebilir nitelikte olduğu ve kanunilik şartını taşıdığı sonucuna varılmıştır. Kanun koyucunun hangi kamu görevi ve hizmeti bakımından arşiv araştırması ve güvenlik soruşturması yapılacağını belirlemede takdir yetkisi bulunmaktadır. Bunun yanında anayasal düzenin korunması, kamu düzeni ve güvenliğinin sağlanması bakımından belirli kamu hizmetlerine alınacaklarla ilgili olarak arşiv araştırması ve güvenlik soruşturması kapsamında bazı kişisel verilerin elde edilmesinde, demokratik toplum düzeninin gerekleri bakımından zorunluluk bulunduğu ve bu bağlamda anayasal anlamda meşru bir amacın gözetildiği anlaşılmıştır. Memurların ve diğer kamu görevlilerinin Anayasa ve kanunlara sadık kalarak faaliyette bulunma yükümlülüğü de gözetildiğinde kanun koyucunun özel önem atfettiği bazı kamu hizmetlerinde görev yapacaklar hakkında güvenlik soruşturmasını bir şart olarak öngörmesinin, söz konusu kamu hizmetlerinde görev alabilecekler bakımından aşırı bir külfet doğurduğu söylenemez. Bu itibarla kurallarla kamu hizmetine girme hakkına getirilen sınırlamanın orantılı ve ölçülü olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Kurallar uyarınca arşiv araştırması ve güvenlik soruşturmasına tabi tutulacak kişilerin, kamu düzeni ve millî güvenliğin korunması amacıyla bu işlemlerin kapsamına alındığı görülmüştür. Kurallarda, kamu kurum ve kuruluşlarının tamamında görev yapacak kişilerin değil, kanunlarla gösterilen kurum ve kuruluşların ve belirli hizmetlerin bazı birimlerinde görev yapacak kişilerin güvenlik soruşturması kapsamına alınması suretiyle sınırlı bir çerçeve çizilmiştir. Ayrıca arşiv araştırması ve güvenlik soruşturması bakımından olağan nitelikteki kişisel verilerin korunmasına ilişkin özel güvencelerin sağlandığı, istihbari nitelik taşıyan verilere ilişkin özel güvencelere getirilen istisnaların ise ölçüsüz olmadığı anlaşılmıştır. Öte yandan güvenlik soruşturması neticesinde kişilerin kamu hizmetine atamalarının yapılmaması yönündeki işlemin yargı denetimine tabi olduğu da açıktır. Dolayısıyla kişinin kamu hizmetine alınmaması sonucunu doğuran kamu gücü işleminin dayanaklarının yargı mercilerince denetlenebilmesi mümkündür. Buna ek olarak güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması kapsamında elde edilen verilere dayanılarak kişiye yönelik olarak herhangi bir suç isnadında bulunulmadığı, anılan işlemlerle ilgililerin kamu hizmetinin gerektirdiği nitelikleri taşıyıp taşımadığının belirlenmesinin amaçlandığı görülmüştür. Diğer yandan kişi hakkında işlenen bu tür verilerin tamamının yargı mercilerince değerlendirilebileceği göz önünde bulundurulduğunda elde edilen veriler kapsamında kişi hakkında işlem tesis edilmesinde masumiyet karinesini ihlal eden bir yön bulunmadığı anlaşılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralların Anayasa’ya aykırı olmadıklarına ve iptal taleplerinin reddine karar vermiştir. 7315 sayılı Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Kanunu’na ilişkin Anayasa Mahkemesi Kararı Anayasa Mahkemesi Kararı Esas Sayısı: 2021/60 Karar Sayısı: 2024/200 Karar Tarihi: 4/12/2024 R.G. Tarih – Sayısı: 26/3/2025 – 32853 İptal Davalarını Açanlar: 1. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri Engin ALTAY, Özgür ÖZEL, Engin ÖZKOÇ ile birlikte 132 milletvekili (E.2021/60) 2. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri Engin ALTAY, Özgür ÖZEL, Engin ÖZKOÇ ile birlikte 133 milletvekili (E.2022/47) 3. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri Engin ALTAY, Özgür ÖZEL, Engin ÖZKOÇ ile birlikte 126 milletvekili (E.2018/95) İptal Davalarının Konusu: A. 7/4/2021 tarihli ve 7315 sayılı Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Kanunu’nun; 1. 3. maddesinin (2) numaralı fıkrasında yer alan “…gizlilik dereceli birimler ile…”, “…kamu kurum ve kuruluşlarında çalışacak öğretmenler, üst kademe kamu yöneticileri,…” ve “…ile milli güvenlik açısından stratejik önemi haiz birim, proje, tesis, hizmetlerde statüsü veya çalıştırma şekline bağlı olmaksızın istihdam edilenler…” ibarelerinin, 2. 4. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b), (c) ve (ç) bentlerinin, 3. 5. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a), (b) ve (c) bentlerinin, 4. 6. maddesinin (2) numaralı fıkrasında yer alan “…bu Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (ç) bendi kapsamındaki karar ve…” ibaresinin, 5. 7. maddesinin (1) numaralı fıkrasının üçüncü cümlesinin, 6. 8. maddesinin; a. (1) numaralı fıkrasında yer alan “…istihbari faaliyetlere konu olmayan…” ibaresinin, b. (3) numaralı fıkrasının ikinci cümlesinin, 7. 10. maddesinin (2) numaralı fıkrasında yer alan “…istihbari faaliyete konu olmayan…” ibaresinin, 8. 12. maddesinin, 9. 13. maddesinin; a. (2) numaralı fıkrasıyla 31/7/1970 tarihli ve 1325 sayılı Askeri Okullar, Askeri Öğrenciler, Askeri Fabrikalar ve Bazı Düzenlemeler Hakkında Kanun’a eklenen ek 16. maddenin, b. (4) numaralı fıkrasıyla 9/7/1982 tarihli ve 2692 sayılı Sahil Güvenlik Komutanlığı Kanunu’nun 7. maddesine eklenen on ikinci fıkranın, c. (5) numaralı fıkrasıyla 10/3/1983 tarihli ve 2803 sayılı Jandarma Teşkilat, Görev ve Yetkileri Kanunu’nun 13. maddesine eklenen yedinci fıkranın, ç. (6) numaralı fıkrasıyla 25/4/2001 tarihli ve 4652 sayılı Polis Yüksek Öğretim Kanunu’na eklenen ek 3. maddenin, B. 3/2/2022 tarihli ve 7354 sayılı Öğretmenlik Meslek Kanunu’nun 5. maddesinin (1) numaralı fıkrasının “…7/4/2021 tarihli ve 7315 sayılı Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Kanununa göre güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yapılmış olma…” bölümünün, C. 1/2/2018 tarihli ve 7078 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun’un; 1. 39. maddesiyle 1325 sayılı Kanun’a eklenen ek 11. maddenin birinci fıkrasının üçüncü cümlesinde yer alan “…Cumhurbaşkanı…” ibaresinin, 2. 159. maddesiyle 10/3/2011 tarihli ve 6191 sayılı Sözleşmeli Erbaş ve Er Kanunu’nun 3. maddesinin (3) numaralı fıkrasının değiştirilen (f) bendinin, 3. 160. maddesiyle 6191 sayılı Kanun’un 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasına eklenen (d) bendinin ve (4) numaralı fıkrasına eklenen (h) bendinin, Anayasa’nın 2., 5., 6., 7., 10., 13., 17., 20., 24., 25., 26., 38., 42., 48., 49., 58., 70., 90., 104., 123., 124., 128., 153. ve 174. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptallerine ve - [Alacaklı, Borçlu, Resmî Sicilde Kayıtlı İlgililer ile Sınırlı Ayni Hak Sahipleri Dışında Kalan Kişilerce Yapılan İhalenin Feshi Talebi Nispi Harca Tabidir](https://kayseriavukat.org.tr/ihalenin-feshi-nispi-harc/): Alacaklı, Borçlu, İlgililer ile Sınırlı Ayni Hak Sahipleri Dışında Kalan Kişilerce Yapılan İhalenin Feshi Talebi Nispi Harca Tabidir Anayasa Mahkemesi Kararı – Değerlendirme İtiraz Konusu Kural İhalenin Feshi Talebinin Nispi Harca Tabi Olması: İtiraz konusu kuralın birinci cümlesinde satış isteyen alacaklı, borçlu, resmî sicilde kayıtlı ilgililer ile sınırlı ayni hak sahipleri dışında kalan kişilerce yapılan ihalenin feshi talebinin nispi harca tabi olduğu; itiraz konusu kuralın devamında da bu harcın yarısının talepte bulunulurken peşin olarak yatırılacağı, talebin kabulü hâlinde harcın başka kimseye yüklenmeyeceği ve istem hâlinde iade edileceği, talebin reddi hâlinde ise alınan harcın iade edilmeyeceği ve kalan kısmının talepte bulunandan tahsil edileceği öngörülmektedir. Başvuru Gerekçesi Başvuru kararında özetle; ihaleye katılarak en yüksek pey sürmek suretiyle ihaleyi kazanan ihale alıcısıyla, ihalenin feshi talebinde bulunacak diğer kişilerin aynı konumda olmalarına rağmen itiraz konusu kuralla ihale alıcısı aleyhine farklı uygulamanın meydana getirildiği, kuralda ihalenin feshini talep etmede ihale alıcısının kategorik bir şekilde haksız ve kötü niyetli olarak kabul edildiği belirtilerek kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi Hacizli bir malın cebrî icra yoluyla satılmasından sonra ihaleye hazırlık aşamasında veya ihale sırasında birtakım usulsüzlükler yapıldığı iddiasıyla icra mahkemesine yapılan fesih istemi takip hukukuna özgü bir yoldur. Bu itibarla ihalenin feshi talebinin nispi harca tabi olduğunu öngören itiraz konusu kuralla mahkemeye erişim hakkına sınırlama getirilmektedir. Anayasa’nın 13. maddesi uyarınca temel hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamaların kanunla yapılması, Anayasa’da öngörülen sınırlama sebebine uygun ve ölçülü olması gerekir. Bu bağlamda yapılan incelemede, harç yükümlülüğü öngören kuralda harca esas değer, harcın oranı ve alınması usulünün herhangi bir tereddüde yer vermeyecek şekilde açık ve net olarak düzenlendiği gözetildiğinde kuralın kanunilik şartını sağladığı sonucuna ulaşılmıştır. Öte yandan haksız ve kötü niyetli olarak yapılan ihalenin feshi taleplerinin önlenmesi amacına yönelik kuralın mahkemeye erişim hakkının sınırlandırılması bakımından anayasal anlamda meşru bir amacının bulunduğu anlaşılmıştır. Kural kapsamında ihalenin feshi talebinde olağanın dışında nispi harç öngörülmesinin ihale sürecinin gereksiz başvurularla uzamasını önleme amacına ulaşma bakımından elverişli olduğu anlaşılmış, para cezasına ek olarak harç yükünün artırılması biçimindeki tedbirin de öngörülmesinin kanun koyucunun takdir yetkisi kapsamında kaldığı ve gerekli olma koşulunu sağladığı kanaatine varılmıştır. Kural uyarınca pey sürmek suretiyle ihaleye katılanlar tarafından ihalenin feshinin istenmesi durumunda, belirlenen harcın tamamının değil yarısının peşin alınacağı, ihalenin feshi talebinin kabulü hâlinde peşin alınan kısmın iade edileceği ve ekonomik gücü olmayanların 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 334. maddesi uyarınca adli yardım kurumundan yararlanabileceği göz önünde bulundurulduğunda kuralla pey sürmek suretiyle ihaleye katılanlara aşırı bir külfet yüklendiği söylenemez. Bu itibarla kural kapsamında satış isteyen alacaklı, borçlu, resmî sicilde kayıtlı ilgililer ile sınırlı ayni hak sahipleri dışında kalan kişilerce yapılan ihalenin feshi talebi için öngörülen harç nedeniyle kişilerin mahkemeye erişim hakkına getirilen sınırlamanın orantılı ve ölçülü olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olmadığına ve itirazın reddine karar vermiştir.  Alacaklı, Borçlu, Resmî Sicilde Kayıtlı İlgililer ile Sınırlı Ayni Hak Sahipleri Dışında Kalan Kişilerce Yapılan İhalenin Feshi Talebi Nispi Harca Tabidir Anayasa Mahkemesi Kararı Esas Sayısı: 2023/123 Karar Sayısı: 2024/202 Karar Tarihi: 4/12/2024 R.G. Tarih-Sayısı: 12/3/2025-32839 İtiraz yoluna başvuranlar: 1. İstanbul Anadolu 16. İcra Hukuk Mahkemesi (E.2023/123) 2. Gaziantep 4. İcra Hukuk Mahkemesi (E.2023/180) İtirazların Konusu: A. 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 18/2/1965 tarihli ve 538 sayılı Kanun’un 63. maddesiyle değiştirilen 134. maddesine 24/11/2021 tarihli ve 7343 sayılı Kanun’un 27. maddesiyle eklenen; 1. Üçüncü fıkranın, 2. Dördüncü fıkranın birinci cümlesinin, B. 2/7/1964 tarihli ve 492 sayılı Harçlar Kanunu’na ekli (1) sayılı Tarife’nin “(A) Mahkeme Harçları” başlıklı bölümünün “III – Karar ve ilam harcı” başlıklı fıkrasının “1. Nispi harç” başlıklı bendine 7343 sayılı Kanun’un 34. maddesiyle eklenen (g) alt bendinin, Anayasa’nın 2., 10., 11. ve 36. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talepleridir. Olay: İhale alıcısı tarafından açılan ihalenin feshi davasında itiraz konusu kuralların Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkemeler, iptalleri için başvurmuştur. I. İptali İstenen ve İlgili Görülen Kanun Hükümleri A. İptali İstenen Kanun Hükümleri 1. 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 134. maddesinin itiraz konusu kuralların da yer aldığı ilgili kısmı şöyledir: “İhalenin neticesi ve feshi – Madde 134 (Değişik: 18/2/1965-538/63 md.) İcra dairesi tarafından taşınmaz kendisine ihale edilen alıcı o taşınmazın mülkiyetini iktisap etmiş olur. (Ek cümle: 17/7/2003-4949/38 md.) İhale kesinleşinceye kadar taşınmazın ne şekilde muhafaza ve idare edileceği icra dairesi tarafından kararlaştırılır. (Ek cümleler:24/11/2021-7343/27 md.) İhale alıcısının talebi üzerine icra dairesi, satışı yapılan taşınmazda kira sözleşmesine bağlı olarak oturan kişiye kira bedelini, diğer hâllerde ise taşınmazı kullanan kişiye bilirkişi marifetiyle tespit edilen aylık kullanım bedelini icra dairesine yatırmasını emreder. İlgili, ihtara rağmen kirayı veya belirlenen bedeli icra dairesine yatırmazsa hakkında 356 ncı madde hükmü kıyasen uygulanır. Bu şekilde depo edilen bedel, ihalenin sonucuna göre hak sahibine ödenir. (Değişik ikinci fıkra:24/11/2021-7343/27 md.) İhalenin feshini, 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 281 inci maddesinde yazılı sebepler de dâhil olmak üzere yalnız satış isteyen alacaklı, borçlu, mahcuzun resmî sicilinde kayıtlı olan ilgililer ve sınırlı ayni hak sahipleri ile pey sürmek suretiyle ihaleye iştirak edenler yurt içinde bir adres göstermek koşuluyla icra mahkemesinden şikâyet yolu ile ihale tarihinden itibaren yedi gün içinde isteyebilirler. İlgililerin ihale yapıldığı ana kadar cereyan eden muamelelerdeki yolsuzluklara en geç ihale günü ıttıla peyda ettiği kabul edilir. (Ek fıkra:24/11/2021-7343/27 md.) Satış isteyen alacaklı, borçlu, resmî sicilde kayıtlı ilgililer ile sınırlı ayni hak sahipleri dışında kalan kişilerce yapılan ihalenin feshi talebi, ihale bedeli üzerinden nispi harca tabidir. Bu harcın yarısı talepte bulunulurken peşin olarak yatırılmak zorundadır. Talebin kabulü hâlinde bu harç başka bir kimseye yüklenmez ve istem hâlinde iade edilir. Talebin reddi hâlinde ise alınan bu harç iade edilmez ve harcın kalan kısmı ihalenin feshini isteyenden tahsil edilir. (Ek fıkra:24/11/2021-7343/27 md.) Satış isteyen alacaklı, borçlu, resmî sicilde kayıtlı ilgililer ile sınırlı ayni hak sahipleri dışında kalan kişilerce yapılan ihalenin feshi talebinde, talepte bulunulurken, ilgili kişilerin muhtemel zararına karşılık olmak üzere ihale bedelinin yüzde beşi oranında teminat gösterilmesi şarttır. Talebin reddine ilişkin kararın kesinleşmesinden itibaren bir ay içinde genel hükümlere göre tazminat davasının açılmaması hâlinde hükmedilen para cezasının 21/7/1953 tarihli ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümleri uyarınca tahsili için durum mahkemece tahsil dairesine bildirilir. Tahsil dairesi alınan teminattan, bildirimin yapıldığı tarihten itibaren üç ay içinde para cezasını tahsil etmezse - [Aile Konutuna İpotek: Tapuda Şerh Olmasa Bile Eşin Açık Rızası Alınmadan Tesis Edilen İpotek Geçersizdir](https://kayseriavukat.org.tr/aile-konutuna-ipotek/): Aile Konutuna İpotek: Tapuda Şerh Olmasa Bile Eşin Açık Rızası Alınmadan Tesis Edilen İpotek Geçersizdir Aile Konutuna İpotek: Tapu iptali ve tescil, olmadığı takdirde taşınmazın ekonomik karşılığının ödenmesi istemine ilişkin davada; ekspertiz raporunda taşınmazın aile konutu olarak kullanıldığı tespit edilmesine rağmen malik olmayan eşin açık rızası alınmadan taşınmaz üzerinde banka lehine ipotek tesis edilmiş ve ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla başlatılan icra takibi sonucunda taşınmaz banka adına tapuya tescil edilmiştir. Banka tarafından taşınmazın aile konutu olduğu yapılan ekspertiz incelemesi ile öğrenilmiş olduğu hâlde; malik olmayan eşin açık rızası alınmamış, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun ilgili maddesinde öngörülen açık hükme uyulmayarak banka lehine ipotek tesis edilmiştir. Sonrasında yapılan icra takibi sonucu taşınmazın mülkiyeti alacağa mahsuben cebri ihaleyle bankaya geçmiş ise de, bankanın Türk Medeni Kanunu’nun ilgili maddesinin koruyuculuğundan yararlanamayacağı açıktır. Nitekim asıl işlem olan ipotek baştan itibaren geçersiz olduğu için buna bağlı olarak banka adına cebri ihale sonucu yapılan tescil de yolsuz tescil niteliğindedir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2019/2-318 Karar No: 2019/1238 Karar tarihi: 28.11.2019 Özet: Dava, tapu iptali ve tescil, olmadığı takdirde ise taşınmazın ekonomik karşılığının en yüksek faizi ile ödenmesi istemine ilişkindir. Somut olayda; dava konusu taşınmazın satın alındığı tarihten itibaren aile konutu olarak kullanıldığı, 24.02.2012 tarihinde ekspertiz incelemesinin yapıldığı, ekspertiz incelemesinde taşınmazın iç mekanının gezildiği ve raporda konut olarak kullanıldığının da belirtildiği, aile konutu olarak kullanıldığı tespit edilmesine rağmen davacının açık rızası alınmadan 13.08.2012 tarihinde dava dışı şirketin kullanmış olduğu krediye teminat olmak üzere …TL bedelli davalı banka lehine ipotek tesis edildiği, davalı banka tarafından dava dışı şirket ve davalı … aleyhine ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla icra takibi başlatıldığı ve bu takip dosyasında dava konusu taşınmaza ilişkin alınan kıymet takdir raporunun tebliği için davalı eş Giyasettin’e çıkarılan tebligatın 17.12.2014 tarihinde davacıya tebliği ile davacının ipotek işleminden haberdar olduğu anlaşılmaktadır. Davacı tarafından eldeki davadan önce 18.03.2015 tarihinde ipoteğin kaldırılması davası açılmasına rağmen davalı banka lehine tesis edilen ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla başlatılan icra takibi sonucunda dava konusu taşınmaz alacağına mahsuben davalı bankaya 07.04.2015 tarihinde ihale edilmiş ve 25.05.2015 tarihinde de tapuya tescil edilmiştir. Davalı banka tarafından çekişmeli taşınmazın aile konutu olduğu yapılan ekspertiz incelemesi ile öğrenilmiş olduğu hâlde davacının açık rızası alınmamış, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun ilgili maddesinde öngörülen açık hükme uyulmayarak banka lehine ipotek tesis edilmiştir. Sonrasında yapılan icra takibi sonucu taşınmazın mülkiyeti alacağa mahsuben cebri ihaleyle bankaya geçmiş ise de, davalı bankanın Türk Medeni Kanunu’nun ilgili maddesinin koruyuculuğundan yararlanamayacağı açıktır. Nitekim illilik prensibi gereğince asıl işlem olan ipotek baştan itibaren geçersiz olduğu için buna bağlı olarak banka adına cebri ihale sonucu yapılan tescil de yolsuz tescil niteliğinde olduğundan ihalenin feshi davasının açılıp açılmamasının da bir önemi bulunmamaktadır. Bu itibarla, aile konutu niteliğinde olduğu hususunda duraksama bulunmayan taşınmaz için davacının açık rızası alınmadan, tesis edilen ipotek işleminin bağlayıcılığı bulunmadığından cebri icra sonucu davalı banka adına ihale edilen taşınmazın tapu kaydının iptali ile davalı eş G… adına tesciline karar verilmesi anılan maddenin amacına da uygundur. Direnme kararı usul ve yasaya uygun olup onanması gerekmektedir. (4721 s. K. m. 3, 193, 194, 705, 1023, 1024) (YHGK 13.12.2017 T. 2017/2-2906 E. 2017/1723 K.) Dava ve Karar Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Küçükçekmece 5. Aile Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 03.05.2016 tarih ve 2015/429 E., 2016/307 K. sayılı karar davalılardan banka vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 11.07.2017 tarih ve 2016/22562 E., 2017/8749 K. sayılı kararı ile; “…1-Davacı, davalı eşinin malik olduğu aile konutu üzerine diğer davalı banka lehine ipotek tesis ettirmiş olduğunu, bu işleme rızasının bulunmadığını, davaya konu taşınmazın cebri icra takibi neticesinde banka tarafından alacağına mahsuben alındığını belirterek banka adına olan tapu kaydının iptali ile taşınmazın davalı eşi adına tapuya kayıt ve tescilini istemiştir. İpotek 13.08.2012 tarihinde tesis edilmiş, dava 13.05.2015 tarihinde açılmıştır. İpotek tesis edilen taşınmaz ipoteğin paraya çevrilmesi yolu ile yapılan takip sonucu 07.04.2015 tarihli ihale ile cebri icra sonucu davalı bankaya satılmış, satış işlemi kesinleşmiştir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 705. maddesinde “taşınmaz mülkiyetinin kazanılması, tescille olur. Miras, mahkeme kararı, cebri icra, işgal, kamulaştırma halleri ile kanunda öngörülen diğer hallerde, mülkiyet tescilden önce kazanılır” hükmü yer almaktadır. Dava konusu taşınmaz cebri icra sonucu satılmakla, davalı erkek adına kayıtlı olmaktan çıkmış, davalı bankanın mülkiyetine geçmiştir. Türk Medeni Kanunu’nun 194. maddesi uyarınca işlem diğer eşin rızasına bağlı olmaktan çıkmış, dava açıldığı tarih itibariyle taşınmaz aile konutu niteliğini yitirmiş durumdadır. Açıklanan sebeple davacının tapu iptali ve tescil talebinin reddine hükmedilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm tesisi bozmayı gerekmiştir. 2- Davacı, dava dilekçesinde tapu iptali ve tescil isteminin kabul edilmemesi halinde taşınmazın ekonomik karşılığının ödenmesini talep etmiştir. Yukarıda 1. bentte gösterilen sebeple tapu iptali ve tescili isteminin reddi gerektiği nazara alındığında görev hususu da düşünülerek, deliller değerlendirilip davacının taşınmazın ekonomik karşılığının ödenmesi talebi yönünden bir karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, tapu iptali ve tescil, olmadığı takdirde ise taşınmazın ekonomik karşılığının en yüksek faizi ile ödenmesi istemine ilişkindir. Davacı vekili; dava konusu taşınmazın 2008 yılında satın alındığını, o tarihten beri aile konutu olarak kullanıldığını, davalı eşin müvekkilinin bilgisi dışında 13.08.2012 tarihinde dava dışı şirketin borçlarına karşılık olmak üzere davalı banka lehine taşınmazda ipotek tesisine izin verdiğini, müvekkilinin kıymet takdir raporunu görünce ipotek işleminden haberdar olduğunu, ipotek işlemine açık rızasının bulunmadığını, ipoteğin kaldırılması için Küçükçekmece 6. Aile Mahkemesine ait 2015/234 esas sayılı davayı açtıklarını, ancak taşınmazın icra takibi sonucu ihale ile davalı banka adına tesciline karar verildiği için ipoteğin kaldırılması davasının geçerliliğinin kalmadığını ileri sürerek davalı banka adına olan tapu kaydının iptali ile taşınmazın davalı eş adına tesciline, olmadığı takdirde ise taşınmazın ekonomik karşılığının en yüksek faizi ile ödenmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı banka vekili; dava konusu taşınmazın alacağa mahsuben banka adına tescil edildiğini, davacının kötü niyetli olduğunu, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 194. maddesi uyarınca husumet ehliyetinin bulunmadığını, aynı mahiyette Küçükçekmece 6. Aile Mahkemesinde görülen bir dava olduğundan derdestlik itirazında bulunduklarını, tapu kaydında - [Kovuşturmaya Yer Olmadığına Dair Karara Karşı Eksik Soruşturma Nedeniyle Kanun Yararına Bozma Talep Edilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/eksik-sorusturma-kanun-yararina-bozma/): Kovuşturmaya Yer Olmadığına Dair Karara Karşı Eksik Soruşturma Nedeniyle Kanun Yararına Bozma Talep Edilebilir mi Hatalı gerekçe ve eksik soruşturma neticesinde verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair karara karşı yapılan itiraz üzerine soruşturmanın genişletilmesine karar verilmesi yerine KYOK itirazın reddine karar verilmesi Kanun’a aykırı olup, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 309. maddesi kapsamında kanun yararına bozma yoluna başvuru yapılabilir. Yargıtay 11 . Ceza Dairesi Esas No: 2024/3582 Karar No: 2024/14938 Tebliğname No: KYB – 2024/56941 Kanun Yararına Bozma İnceleme Konusu: Kovuşturmaya yer olmadığına dair ek karara karşı yapılan itirazın reddi Mahkemesi: Kayseri 3. Sulh Ceza Hakimliği  Şikâyetçi: Kemal Ö. Vekili: Av. Zülküf Arslan Şüpheliler: Aytekin S., Gufran Ş., Melisa Ö. Suç: Bilişim sistemlerinin banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık Kanun Yararına Bozma Yoluna Başvuran: Adalet Bakanlığının istemi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Tebliğname Görüşü: İlgili kararın kanun yararına bozulması Kayseri Cumhuriyet Başsavcılığının, 22.11.2023 tarihli ve 2023/3286 Soruşturma sayılı kovuşturmaya yer olmadığına dair ek kararına karşı yapılan itirazın reddine ilişkin mercii Kayseri 3. Sulh Ceza Hakimliğinin, 01.12.2023 tarihli ve 2023/7594 Değişik İş sayılı kararının (İhbarnamede sehven 2023/534 Değişik İş şeklinde yanlış belirtilmiş.), 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 271/4. maddesi uyarınca kesin nitelikte olması sebebiyle karar tarihi olan 01.12.2023’te kesinleştiği belirlenmiştir. Adalet Bakanlığının, 5271 sayılı Kanun’un 309/1. maddesi uyarınca, 14.05.2024 tarihli ve 2024/7436 sayılı evrakı ile kanun yararına bozma istemine istinaden düzenlenen, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, 28.05.2024 tarihli ve KYB-2024/56941 sayılı Tebliğnamesi ile soruşturma dosyası Daireye gönderilmekle, gereği düşünüldü: I. İstem Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 28.05.2024 tarihli ve KYB-2024/56941 sayılı kanun yararına bozma isteminin; “5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 160. maddesi uyarınca, Cumhuriyet savcısının, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hâli öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya başlaması gerektiği, aynı Kanun’un 170/2. maddesi gereğince yapacağı değerlendirme sonucunda, toplanan delillerin suçun işlendiği hususunda yeterli şüphe oluşturduğu kanısına ulaştığında iddianame düzenleyerek kamu davası açacağı, aksi halde ise anılan Kanun’un 172. maddesi gereği kovuşturma yapılmasına yer olmadığına dair karar vereceği, buna karşın ortada yasaya uygun bir soruşturmanın bulunmadığı durumda, anılan Kanun’un 173/3. maddesindeki koşullar oluşmadığından, itirazı inceleyen merciin Cumhuriyet savcısının soruşturma yapmasını sağlamak maksadıyla soruşturmanın genişletilmesine karar verebileceği yönündeki açıklamalar karşısında, Dosya kapsamına göre, müştekinin Messenger isimli uygulama üzerinden kadın olduğunu düşündüğü bir kişi üzerinden sohbet ederken, sohbet ettiği kişinin 18 yaşından küçük olduğunu ve annesi olarak müştekiyi şikayet edeceğini söyleyen bir mesaj geldikten sonra müştekinin sohbeti sonlandırması akabinde,  kendisini avukat olarak tanıtan bir kadının, 0534… numaralı telefon hattından kendisini arayarak şikayetten vazgeçilmesi için 20.000,00 Türk lirası göndermesi gerektiğini söylemesi üzerine, müştekinin bahse konu miktarı kendisine belirtilen hesaba EFT yoluyla gönderdiğini, sonrasında kamu davasının şikayetten vazgeçilse dahi açılmamasını sağlamak için 30.000,00 Türk lirasına daha ihtiyaç olduğunun belirtilmesinin ardından müştekinin anılan miktarı da kendisine bildirilen IBAN numarasına göndermek suretiyle toplamda 50.000,00 Türk lirası bedelinde dolandırıldığından bahisle şikayetçi olunması üzerine, soruşturma işlemlerine başlanılmasına rağmen, asıl şüphelinin Mehmet Emin G. olması nedeniyle kamu davası açmaya yeterli delil elde edilemediği gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiş ise de, Dosyada mevcut Akbank Genel Müdürlüğünün 24/01/2023 tarihli yazısı ile, müşteki tarafından 20.000,00 Türk lirasının yatırıldığı hesabın şüpheli Melisa Özdemir’e ait olduğunun, hesaba gelen miktarın hemen sonrasında şüpheli Aytekin S.’nin hesabına EFT olarak gönderildiğinin, yine Yapı Kredi Bankasının 01/03/2023 tarihli yazısı ile 30.000,00 Türk lirasının şüpheli Mehmet Emin G. adına gönderildiğinin belirtildiği, Müştekinin bahse konu paraların kendisine belirtilen hesap numaralarına yatırdığı süreçte kendisini avukat olarak tanıtan bir kadın ile telefonda görüştüğünü belirtmesi, şüpheli Melisa’nın, erkek arkadaşı olan diğer şüpheli Aytekin’in, Mehmet Emin ile aralarındaki ticari ilişki sebebiyle müşteki tarafından yatırılan paranın kendisinin hesabına gönderildiğini, bu parayı da yine kendisinin çektiğini belirttiği, gibi şüpheliler Aytekin ile Mehmet Emin arasında bağlantı olduğunun, söz konusu para transferlerinin birbirleri tarafından yapılmış olduğuna dair karşılıklı suçlamalarının bulunması, 0534… numaralı telefon hattının şüpheli Gufran’a ait olduğu kabul edilmesine rağmen olay tarihlerine ilişkin  HTS dökümünün yaptırılmadığı ancak gerek gelen Banka yazı cevapları gerekse dosyada mevcut ifadeler karşısında şüphelilerin birbirleriyle bağlantılı oldukları anlaşılmakla, HTS kayıtlarının temin edilmesi ve uzlaştırma işlemlerinin yapılması gerektiği anlaşılmakla, belirtilen hususların temin edilerek sonucuna göre şüphelilerin hukuki durumlarının takdir ve tayin edilerek bir karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme sonucu kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildiği gözetilmeden, soruşturmanın genişletilmesi yerine, yazılı şekilde itirazın reddine karar verilmesinde isabet görülmemiştir.” Şeklindeki gerekçeye dayandığı anlaşılmıştır. II. Gerekçe 1. 5271 sayılı Kanun‘un 160. maddesinin birinci ve ikinci fıkralarında; Cumhuriyet savcısının, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hâli öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya başlayacağı, maddî gerçeğin araştırılması ve adil bir yargılamanın yapılabilmesi için, emrindeki adlî kolluk görevlileri marifetiyle, şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri toplayarak muhafaza altına almakla ve şüphelinin haklarını korumakla yükümlü olduğu belirlenmiştir. 2. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “Kovuşturmaya yer olmadığına dair karar” başlıklı 172/1. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “(1) Cumhuriyet savcısı, soruşturma evresi sonunda, kamu davasının açılması için yeterli şüphe oluşturacak delil elde edilememesi veya kovuşturma olanağının bulunmaması hâllerinde kovuşturmaya yer olmadığına karar verir. Bu karar, suçtan zarar gören ile önceden ifadesi alınmış veya sorguya çekilmiş şüpheliye bildirilir. Kararda itiraz hakkı, süresi ve mercii gösterilir…“ 3. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “Cumhuriyet savcısının kararına itiraz” başlıklı 173. maddesinin inceleme konusu ile ilgili olan birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü fıkralarında yer alan düzenlemeye göre; “(1) Suçtan zarar gören, kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın kendisine tebliğ edildiği tarihten itibaren onbeş gün içinde, bu kararı veren Cumhuriyet savcısının yargı çevresinde görev yaptığı ağır ceza mahkemesinin bulunduğu yerdeki sulh ceza hâkimliğine itiraz edebilir. (2) İtiraz dilekçesinde, kamu davasının açılmasını gerektirebilecek olaylar ve deliller belirtilir. (3) (Değişik: 18/6/2014-6545/71 md.) Sulh ceza hâkimliği, kararını vermek için soruşturmanın genişletilmesine gerek görür ise bu hususu açıkça belirtmek suretiyle, o yer Cumhuriyet başsavcılığından talepte bulunabilir; kamu davasının açılması için yeterli nedenler bulunmazsa, istemi gerekçeli olarak reddeder; itiraz edeni giderlere mahkûm eder ve dosyayı Cumhuriyet savcısına gönderir. Cumhuriyet savcısı, kararı itiraz edene ve şüpheliye bildirir. (4) (Değişik: 25/5/2005 – 5353/26 md.) Sulh ceza hâkimliği istemi yerinde bulursa, Cumhuriyet savcısı iddianame düzenleyerek mahkemeye verir…“ 4. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda yer alan düzenlemelerden de görüleceği üzere; Cumhuriyet savcısı, suçun - [Manevi Tazminat Davasında Tarafların Haklılık Oranına Göre Yargılama Giderlerinin Paylaştırılmasına ilişkin Düzenlemenin İptali](https://kayseriavukat.org.tr/yargilama-giderlerinin-paylastirilmasi/): Manevi Tazminat Davasında Tarafların Haklılık Oranına Göre Yargılama Giderlerinin Paylaştırılması Anayasa Mahkemesi Kararı – Değerlendirme İtiraz Konusu Kural Manevi Tazminat Davasında Yargılama Giderlerinin Paylaştırılması: İtiraz konusu kuralda, manevi tazminat davasında iki taraftan her birinin kısmen haklı çıkması durumunda mahkemenin yargılama giderlerini tarafların haklılık oranına göre paylaştıracağı öngörülmüştür. Başvuru Gerekçesi Başvuru kararında özetle; manevi tazminat davalarında davacıya hangi tutarda tazminatın ödeneceğini belirleme konusunda hâkimin takdir yetkisinin bulunduğu, bu nedenle davanın kısmen kabulüne karar verilmesi durumunda kişilik hakkının ihlal edildiği tespit edilen davacının kural uyarınca yargılama giderlerinin bir bölümünden sorumlu tutulmasının kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkıyla bağdaşmadığı gibi kuralın mülkiyet hakkı ile hak arama özgürlüğünü de ihlal ettiği, manevi tazminatın hesaplanma yönteminin mevcut olmaması nedeniyle manevi tazminat davasının kısmen reddedilmesinde davacıya atfedilebilecek bir kusurun bulunmadığı, kısmen kabulüne karar verilen manevi tazminat davasında davacının vekâlet ücreti ödemek zorunda kalmasının hakkaniyet ilkesiyle çeliştiği, ayrıca kuralla hukuk devleti ilkesi ile devletin temel amaç ve görevlerinin yanı sıra özel hayata saygı gösterilmesini isteme hakkının da ihlal edildiği belirtilerek kuralın “manevi tazminat davaları” yönünden Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi İki taraftan her birinin kısmen haklı çıktığı davalarda yargılama giderlerinin tarafların haklılık oranına göre paylaştırılacağını hükme bağlayan dava konusu kural uyarınca, manevi tazminat davasının kısmen reddedilmesi hâlinde davayı açan kişinin yargılama giderlerinin bir bölümünden sorumlu tutulması bu kişi üzerinde oluşturduğu baskı nedeniyle mahkemeye erişim hakkını sınırlamaktadır. Anayasa’nın 13. maddesine göre temel hak ve özgürlüklere sınırlama getiren düzenlemelerin kanunla yapılması gerekir. Bu bağlamda, yapılacak kanuni düzenlemelerin şeklen var olması yeterli olmayıp kuralların keyfîliğe izin vermeyecek şekilde belirli ve öngörülebilir nitelikte olması gerekir. İtiraz konusu kural uyarınca manevi tazminat davasında hüküm verildikten sonra taraflar arasında hangi giderlerin ne şekilde paylaştırılacağı belirlidir. Bununla birlikte Anayasa’nın 13. maddesinde sınırlama ölçütü olarak belirtilen kanunilik insan haklarına saygılı hukuk devleti ilkesi ışığında ele alındığında hükümden sonra yargılama giderlerinin paylaştırılma yönteminin belirli olmasının ötesinde davayı açacak kişinin talebinin mahkemece haksız olarak nitelendirilecek kısmını öngörebilmesinin önem taşıdığı açıktır. Bu itibarla mahkeme tarafından manevi tazminat talebinin hangi oranda haklı kabul edileceğinin öngörülmesinin mümkün olup olmadığının da kanunilik şartı kapsamında incelenmesi gerekir. Türk hukukunda ilgili yasal düzenlemelerde manevi tazminat olarak ödeneceği ifade edilen uygun bir miktar ya da bir miktar paranın belirlenmesine yönelik herhangi bir hesaplama yöntemi bulunmamaktadır. Başka bir deyişle manevi tazminat olarak ödenecek tutarın matematiksel olarak hesaplanması söz konusu değildir. Bu bağlamda davacıya ödenecek manevi tazminatın tutarının belirlenmesi hâkimin takdir yetkisi kapsamında kalmaktadır. Dolayısıyla manevi tazminat davasını açacak kişiden davanın sonunda tazminat olarak hükmedilecek tutarı öngörebilmesi beklenemez. Başka bir ifadeyle manevi tazminat davasında davacının mahkemeye yönelttiği talebin hangi oranda haklı bulunacağını öngörebilmesi ilke olarak mümkün değildir. Manevi tazminat olarak ödenecek tutarın belirlenmesinde hâkimin sınırsız bir takdir yetkisine sahip olmaması ve manevi tazminat davalarında sağlanacak içtihat istikrarı da davacı yönünden söz konusu öngörülemez durumu ortadan kaldırmamaktadır. Diğer yandan manevi tazminat tutarının yargılama süresince dosyaya giren bilgi ve belgelerle belirli hâle gelmesine de imkân bulunmamaktadır. Manevi tazminat davasında talebini düşük belirlemesi durumunda hak kaybı yaşayabilecek olan, ayrıca hâkimin takdirine bağlı olarak talebinin bir kısmının kabul edilmemesi durumunda kural uyarınca yargılama giderlerinden sorumlu tutulması mümkün olan kişilerin temel hak ve özgürlüklere ilişkin anayasal güvencelere uygun şekilde mahkemeye erişebildiğinden söz edilemez. Bu itibarla miktar belirtmek suretiyle manevi tazminat davasını açacak kişinin hâkimin hükmedeceği tazminat tutarını, başka bir ifadeyle davanın sonunda talebinin hangi oranda haklı bulunacağını öngörebilmesinin mümkün olmadığı ve tazminat miktarının hâkimin takdirine göre belirlendiği davalara ilişkin yargılama giderleri bakımından herhangi bir özel düzenlemenin de bulunmadığı gözetildiğinde kuralla mahkemeye erişim hakkına getirilen sınırlamanın “manevi tazminat davaları” yönünden kanunilik şartını sağlamadığı sonucuna ulaşılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir.  Manevi Tazminat Davasında Tarafların Haklılık Oranına Göre Yargılama Giderlerinin Paylaştırılmasına ilişkin Düzenlemenin İptali Anayasa Mahkemesi Kararı Esas Sayısı: 2024/29 Karar Sayısı: 2024/226 Karar Tarihi : 25/12/2024 R.G.Tarih-Sayısı: 14/3/2025-32841 İtiraz Yoluna Başvuranlar: 1. İzmir 2. Asliye Ticaret Mahkemesi (E.2024/29) 2. Trabzon Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi (E.2024/58) İtirazların Konusu: 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 326. maddesinin (2) numaralı fıkrasının “manevi tazminat davaları” yönünden Anayasa’nın Başlangıç kısmı ile 2., 5., 12., 13., 17., 20., 35. ve 36. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline ve yürürlüğünün durdurulmasına karar verilmesi talebidir. Olay: Manevi tazminat talebiyle açılan davalarda itiraz konusu kuralın “manevi tazminat davaları” yönünden Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkemeler, iptali ve yürürlüğünün durdurulması için başvurmuştur. I. İptali İstenen Kanun Hükmü 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun itiraz konusu kuralın da yer aldığı 326. maddesi şöyledir: “Yargılama giderlerinden sorumluluk – Madde 326 (1) Kanunda yazılı hâller dışında, yargılama giderlerinin, aleyhine hüküm verilen taraftan alınmasına karar verilir. (2) Davada iki taraftan her biri kısmen haklı çıkarsa, mahkeme, yargılama giderlerini tarafların haklılık oranına göre paylaştırır. (3) Aleyhine hüküm verilenler birden fazla ise mahkeme yargılama giderlerini, bunlar arasında paylaştırabileceği gibi, müteselsilen sorumlu tutulmalarına da karar verebilir.” II. İlk İnceleme 2024/29 E. sayılı Başvuru Yönünden 1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Engin YILDIRIM, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR ve Muhterem İNCE’nin katılımlarıyla 1/2/2024 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. 2024/58 E. sayılı Başvuru Yönünden 2. Anılan İçtüzük hükümleri uyarınca Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE ve Yılmaz AKÇİL’in katılımlarıyla 14/3/2024 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. III. Birleştirme Kararı 3. 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 326. maddesinin (2) numaralı fıkrasının “manevi tazminat davaları” yönünden iptaline karar verilmesi talebiyle yapılan itiraz başvurusuna ilişkin E.2024/58 sayılı davanın, aralarındaki hukuki irtibat nedeniyle E.2024/29 sayılı dava ile BİRLEŞTİRİLMESİNE, esasının kapatılmasına, esas incelemenin E.2024/29 sayılı dosya üzerinden yürütülmesine 14/3/2024 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. IV. Yürürlüğün Durdurulması Talebi 4. E.2024/58 sayılı davaya ilişkin başvuru kararında, itiraz konusu kuralın yürürlüğünün durdurulmasına karar verilmesi talep edilmiştir. 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 326. maddesinin (2) numaralı fıkrasının “manevi tazminat davaları” yönünden yürürlüğünün durdurulması talebinin 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama - [Ceza Dosyasında Bulunan Ancak Cumhuriyet Savcısı Tarafından Değerlendirilmeyen Delil, Yeni Delil Olarak Kabul Edilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/kyok-itiraz-yeni-delil/): KYOK İtirazda Yeni Delil: Dosyada Bulunan Ancak Cumhuriyet Savcısı Tarafından Değerlendirilmeyen Delil, “Yeni Delil” Olarak Kabul Edilir mi Kovuşturmaya Yer Olmadığına Dair Karar (KYOK)’dan önce mevcut olan, ancak ele geçirilemeyen, dosyada bulunan ancak Cumhuriyet savcısı tarafından görülmeyen ve değerlendirilmeyen delil, “yeni delil”dir. Yeni bir soruşturmanın başlatılabilmesi için, delilin yeni olmasının yanında, tek başına veya diğer delillerle birlikte bir suçun işlendiğini kuvvetle ispatlama gücüne sahip olması gerekir. Dava açmaya yetecek kadar güçlü elverişlilikte veya kovuşturmama kararının nedenini ortadan kaldırıcı ve ayrıca davanın da açılmasını sağlayacak kuvvette, suç şüphesini kuvvetlendirici nitelikte bulunması gerekir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2013/7-700 Karar No: 2015/241 Karar tarihi: 23.06.2015 Özet: Asliye Ceza Mahkemesi’nin direnme hükmünün, sanıklar hakkında aynı fiilden dolayı verilen Kovuşturmaya Yer Olmadığına Dair Karara vaki itiraz (KYOK İtiraz) üzerine merciince, itirazın reddine karar verilmesinden sonra Cumhuriyet savcısının 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda belirtilen şarta uymadan iddianame düzenlemesi sebebiyle usulüne uygun açılmış bir kamu davası bulunmadığından, mahkemece durma kararı verilerek önceden verilen itiraz dilekçesi hakkında karar vermiş olan itiraz merciinin bu hususta karar vermesi beklenip sonucuna göre hüküm kurulması gerektiğinden sair yönleri incelenmeksizin bozulmasına karar verilmiştir. (2499 s. K. m. 15, 19, 47, 49) (6362 s. K. m. 110) (5237 s. K. m. 43, 53, 155) (1412 s. K. m. 164) Dava ve Karar Sermaye Piyasası Kanunu’na aykırılık suçundan sanıklar A. D., İ. B., H. V. D. B. ve A. R. T.’nun 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 223/2-e maddesi gereğince beraatlerine ilişkin, İstanbul 7. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 6.7.2011 gün ve 1043-826 sayılı hükmün katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 7. Ceza Dairesince 17.4.2012 gün ve 12736-8459 sayı ile; “…2499 sayılı (mülga) Sermaye Piyasası Kanunu’nun 15/son madde fıkrasında ‘Halka açık anonim ortaklıklar; yönetim, denetim veya sermaye bakımından dolaylı veya dolaysız olarak ilişkili bulunduğu diğer bir teşebbüs veya şahısla emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat, ücret ve bedel uygulamak gibi örtülü işlemlerde bulunarak karını ve/veya mal varlığını azaltamaz.’ hükmü bulunmakta olup, anılan Kanun’un 47/A-6 madde fıkrası uyarınca da ‘Bu kanunun 15. maddesinin son fıkrasında belirtilen işlemlerde bulunarak karı veya mal varlığı azaltılan tüzel kişilerin yetkilileri ve bunların fiillerine iştirak edenler…’in cezalandırılacağı hükme bağlanmıştır. Kanun metninden anlaşılacağı üzere, ‘örtülü işlem’ kanunda açıkça tanımlanmamış, ancak, ‘… emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat, ücret ve bedel uygulamak gibi örtülü işlemler…’ ifadesi kullanılarak örtülü işlemlere örnek verilmiştir. Bu şekilde örnekleme yoluyla sayma yöntemi, örtülü işlemlerin yalnızca emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat tespit edilmesi halinde suç olarak kabul edilebileceği algısını ortadan kaldırdığı gibi, böyle bir ilişki olmasaydı hiç yapılmayacak veya farklı bir şekilde yapılacak olan muvazaalı işlemlerin de bu madde kapsamında suç olarak değerlendirilmesini mümkün hale getirmiştir. Başka bir anlatımla, ilişkili şirketlerle yapılan işlemlerde sadece emsalinden bariz şekilde farklı fiyat uygulanması değil, normal şartlarda yapılmayacak olan bir işlemin, sırf aradaki ilişkinin/bağlantının varlığından ötürü yapılması halinde de bu madde kapsamında suç olarak değerlendirilmesini gerektirecektir. Anılan madde hükmü dikkate alındığında, ilişkili şirketlerle yapılan ve halka açık anonim ortaklığın karını ve/veya mal varlığını azaltan her türlü örtülü/muvazaalı işlemin bu madde kapsamında değerlendirilmesi gerektiği, ’emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat, ücret ve bedel uygulamak’ tabirinin yasada yazılı sınırlayıcı olmayan örtülü işlem örneklerinden biri olduğu, bu sebeple örtülü işlemin fiyat farklılığından başka bir şekilde gerçekleşmesi durumunda ’emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat…’ ın suçun unsuru olarak kabul edilmesine imkan bulunmadığı sonucuna ulaşılmaktadır. Dosyadaki tüm bilgi ve belgeler incelendiğinde; D. grubu bünyesinde bulunan ve halka açık anonim ortaklık statüsünde olan H… Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş. ve M… Gazetecilik A.Ş. (yeni unvanı D. Gazetecilik A.Ş.)’nin gazete kağıdı ve baskı malzemesi ihtiyacı için ithalatı gerçekleştiren yine D. grubu bünyesinde bulunan D. Dış Ticaret ve Mümessillik A.Ş. (1997-2007 dönemi) ile Işıl İthalat İhracat Mümessillik A.Ş. (2006-2007 dönemi)’nin bu alımları bir çok kez doğrudan üretici/satıcı firmalar yerine, D. grubunun/ailesinin sahibi olduğu/kontrolü altında bulundurduğu, off-shore ülkelerde kurulu olan ve yine D. grubunda fiili olarak görev yapan kişilerin yönetici olarak göründüğü, personeli ve müştemilatı olmaması sebebiyle herhangi bir operasyonel yetkisi bulunmayan, ithalat sürecine fiili olarak herhangi bir katkısı olmayan ve bir katma değer yaratmayan off-shore şirketler (S… Ltd. ve ShawclifTrading Ltd.) gereksiz yere aracı kılınarak üretici/satıcı birim fiyatlarından daha yüksek bedellerle ithal edilmesi neticesinde halka açık anonim ortaklıklar olan H… ve M…’in karının/mal varlığının azaltıldığı anlaşılmaktadır. Somut olayda, gazete kağıdı ve baskı malzemesi alımı/ithalatı işlemlerinde, D. grubunun kontrolünde olan, dolayısıyla halka açık anonim ortaklıklar H… ve M…’le ilişkili olan yurt dışında kurulu S… Ltd. ve ShawclifTrading Ltd. Şirketlerinin, 2. bir aracı olarak dolanlı işlemler için kullanıldıkları ve örtülü/muvazaalı işlemlerle halka açık şirketler olan H… ve M…’in karının/mal varlığının azaltılarak, örtülü kazanç aktarımı yapıldığı anlaşılmaktadır. Burada, emsallerinden bariz şekilde farklı fiyat uygulanması hususu aranmayacaktır. Çünkü, normal şartlarda bu off-shore şirketler, (S… Ltd. ve ShawclifTrading Ltd.) D. grubunun/ailesinin kontrolü altında/ilişkili olmasaydı hiçbir şekilde ithalata dahil edilmeyeceklerdi. Dolayısıyla, halka açık anonim şirketler olan H… ve M…’ten D. grubuna/ailesine kaynak aktarımını gizlemek amacıyla ithalat sürecine hiçbir katkısı bulunmayan off-shore şirketlerin dahil edilmesi Sermaye Piyasası Kanunu 15/son madde fıkrası kapsamında başlı başına yeterli örtülü/muvazaalı bir işlemdir. Kaldı ki, bu örtülü işlemler sonucunda D. grubu/ailesi lehine fakat, halka açık anonim ortaklıklar olan H… ve M…’in aleyhine olarak aktarılan miktarların büyüklüğü dikkate alındığında, normal şartlarda hiçbir şekilde yapılmayacak olan bu işlemlerin, aradaki ilişki/bağlantı sebebiyle yapılması emsallere göre bariz farklılığı da ortaya koymaktadır. Tüm bu anlatılanlar ve dosya kapsamına göre; sanıkların üzerlerine atılı bulunan suçun maddi ve manevi unsurlarının gerçekleştiği ve atılı suçun sanıklar tarafından işlendiği sabit olduğu halde, mahkemeye sunulan 17.5.2011 tarihli bilirkişi heyet raporunun çoğunluk görüşüne göre; ‘halka açık anonim şirketin faaliyetine yönelik ihtiyaç duyulan malzemelerin ilk elden üretici firmalardan temini yerine, bahsi geçen şirket hissedarlarıyla irtibatlı off-shore firmalarına kazanç aktarmak suretiyle temin edildiği, eylemin halka açık anonim ortaklığın mal varlığını normale göre azaltıcı bir mahiyet taşıdığı, suçun maddi unsurunun işlemin yapıldığı anda tamamlandığı ve emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat unsurunun da gerçekleştiği’ belirtilmiş olmasına rağmen, yasal ve yeterli olmayan azınlık görüşüne itibar edilerek, emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat veya bedel uygulandığı yönünde delil bulunmadığı ve atılı suçun unsurlarının oluşmadığı gerekçe gösterilerek, atılı suçun unsurlarında yanılgıya düşülmek suretiyle sanıkların mahkumiyetleri yerine yazılı gerekçelerle beraatlerine karar verilmesi…” isabetsizliğinden BOZULMASINA karar verilmiştir. Direnme - [Sağır ve Dilsizlik Halinde Sanık Hakkında Seri Muhakeme ve Basit Yargılama Usulleri Uygulanmaması](https://kayseriavukat.org.tr/sagir-ve-dilsizlik-halinde-basit-yargilama/): Sağır ve Dilsizlik Halinde Sanık Hakkında Seri Muhakeme ve Basit Yargılama Usulleri Uygulanmaması Anayasa Mahkemesi Kararı – Değerlendirme İtiraz Konusu Kural 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda düzenlenen itiraz konusu kurallarda, sağır ve dilsizlik hâlinde seri muhakeme ve basit yargılama usullerinin uygulanmayacağı öngörülmektedir. Başvuru Gerekçesi Başvuru kararında özetle; bedensel engeli nedeniyle dezavantajlı konumda bulunan sağır ve dilsizler hakkında itiraz konusu kurallar uyarınca seri muhakeme ve basit yargılama usullerinin uygulanmamasının bu kişilerin maddi ceza hukuku alanına etki eden bir ceza usul kurumundan yararlanamamalarına yol açtığı, bu durumun kanun önünde eşitlik ve ölçülülük ilkelerini ihlal ettiği, anılan kişilerin hak arama özgürlüğünden eksiksiz bir biçimde yararlanamayacağı, yine kuralların devletin engelli kimselerin korunmaları ve toplum hayatına intibaklarını sağlayıcı tedbirlerin alınması yükümlülüğüyle de bağdaşmadığı belirtilerek kuralların Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi Sağır ve dilsizlerin anlama ve isteme yetenekleri fiziksel ve psikolojik sebeplerle diğer bireylere göre daha yavaş gelişebilir. Bu bağlamda davranış ve tercihlerinin sorumluluğunu üstlenme konusunda tam olarak yetkin kabul edilmedikleri durumlarda bu kişileri koruyucu tedbirlerin alınması kamu yararının da bir gereğidir. Bu itibarla ceza kovuşturmasında sağır ve dilsiz olan failin özel durumu sebebiyle taraf beyanlarının bizzat hâkim tarafından alınarak delillerin duruşmada tartışılması gerekli görülebilir. Dolayısıyla sağır ve dilsiz şüpheli/sanık hakkında tüm usul güvencelerinin uygulandığı bir yargılama yapılarak karar verilmesi yönünde kanun koyucunun takdir yetkisinin bulunduğu açıktır. Bu yönüyle kuralların yirmi bir yaşını doldurmamış ve cezai sorumlulukları tam olmayan sağır ve dilsizler hakkında ceza kovuşturmasının etkin bir şekilde yürütülerek bu kişilerin korunmalarına ve böylece kamu yararının gerçekleşmesine katkı sağladığı anlaşılmıştır. Bununla birlikte kurallarla öngörülen farklılığının makul ve nesnel bir nedeni olup olmadığının yirmi bir yaşını dolduran sağır ve dilsizler yönünden de değerlendirilmesi gerekir. Kurallar uyarınca sağır ve dilsizlik hâline bağlı olarak seri muhakeme usulünün uygulanmaması durumunda yarı oranda, basit yargılama usulünün uygulanmaması durumundaysa dörtte bir oranında ceza indiriminden yararlanamama söz konusu olacaktır. Başka bir ifadeyle aynı fiil sebebiyle yirmi bir yaşını doldurmuş ve cezai sorumluluğu tam olan sağır ve dilsiz faile, diğer faillere göre daha fazla ceza verilebilecektir. Öte yandan seri muhakeme ve basit yargılama usulleri inandırıcılık sorunu taşımayan, karmaşık olmayan veya delillerin sözlü olarak ortaya konulmasını gerektirecek durumların bulunmadığı ve belli bir önemin altındaki suçlar yönünden uygulanmaktadır. Bu suçlar yönünden de sağır ve dilsiz şüpheli/sanık ceza soruşturması veya kovuşturmasında kendisini bizzat savunma hususunda diğer şüpheli/sanıklara göre dezavantajlı bir konumda bulunabilir. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 250. maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca Cumhuriyet savcısı tarafından seri muhakeme usulünün uygulanması şüpheliye teklif edilecek ve şüphelinin müdafii huzurunda teklifi kabul etmesi hâlinde bu usul uygulanacaktır. Anılan Kanun’un (9) numaralı fıkrasına göre ise mahkeme, şüpheliyi müdafii huzurunda dinledikten sonra usul kapsamında hüküm kuracaktır. Dolayısıyla şüphelinin iradesinin ön planda olduğu söz konusu usulün zorunlu müdafii olmadan uygulanmasının mümkün olmadığı anlaşılmıştır. Basit yargılama usulünde ise Kanun’un 251. maddesi uyarınca mahkemece gerekli görülmesi hâlinde hüküm verilinceye kadar her aşamada duruşma açmak suretiyle genel hükümler uyarınca yargılamaya devam edilebilecektir. Yine basit yargılama usulüyle verilen karara karşı itiraz edildiğinde 252. maddesi uyarınca genel hükümlere göre yargılama sürdürülecektir. Söz konusu usul kapsamında sağır ve dilsizler yönünden müdafii ile ilgili olarak Kanun’da yer alan diğer güvencelerin de uygulanacağı açıktır. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 150. maddesinde ise müdafii bulunmayan şüpheli veya sanığın sağır ve dilsiz olması hâlinde istemi aranmaksızın bir müdafi görevlendirileceği öngörülmüştür. Yine 202. madde uyarınca gerek soruşturma gerek kovuşturma aşamasında sağır ve dilsizlerin hâkim veya Cumhuriyet savcısı tarafından atanacak tercüman vasıtasıyla savunma yapma imkânları bulunmaktadır. Sağır ve dilsizlerin korunmasına ilişkin devletin pozitif yükümlülüğünün gereği olan bu düzenlemelerin seri muhakeme ve basit yargılama usullerinin uygulanması sırasında sağır ve dilsizlerin sağlıklı karar verebilmelerine katkı sunduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla öngörülen güvenceler seri muhakeme ve basit yargılama usullerinde sağır ve dilsizlik hâli nedeniyle ortaya çıkan dezavantajlı durumu ortadan kaldıracak niteliktedir. Seri muhakeme ve basit yargılama usullerinde genel yargılama usulünden farklı olarak adil yargılanma hakkının güvencelerinin bir kısmı uygulanmamaktadır. Kuşkusuz adil yargılanma hakkına ilişkin asgari güvencelerin sağlanması kaydıyla yargılamada birtakım usule ilişkin güvencelerden feragat edilmesi mümkündür. Bununla birlikte feragatin Anayasa’ya uygun olabilmesi için feragat iradesinin açık olması, sonuçlarının kişiler yönünden makul ve öngörülebilir olması gerekir. Cezai sorumluluğu tam olan, dolayısıyla işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayabildiği ve bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirebildiği kabul edilen bir kişinin Kanun’da sağır ve dilsizler bakımından sağlanan güvenceler de gözetildiğinde seri muhakeme ve basit yargılama usullerinin -normal bir yargılama usulüne kıyasla- kendisi açısından ortaya çıkarabileceği dezavantajları anlayamayacağı ve anayasal anlamda geçerli bir feragat iradesini ortaya koyamayacağı söylenemez. Sonuç olarak yirmi bir yaşını doldurmuş sağır ve dilsiz şüpheli/sanıklar ile on sekiz yaşını doldurmuş diğer şüpheli/sanıklar arasında seri muhakeme ve basit yargılama usullerinin uygulanması bakımından oluşturulan farklılığın nesnel ve makul bir sebebinin bulunmadığı değerlendirilmiştir. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralların Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir. Sağır ve Dilsizlik Halinde Seri Muhakeme ve Basit Yargılama Usulleri Uygulanmamasına ilişkin Düzenlemenin İptali Anayasa Mahkemesi Kararı Esas Sayısı: 2024/66 Karar Sayısı: 2024/188 Karar Tarihi: 5/11/2024 R.G.Tarih-Sayısı: 10/3/2025-32837 İtiraz Yoluna Başvuran: Yalova 4. Asliye Ceza Mahkemesi İtirazın Konusu: 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 17/10/2019 tarihli ve 7188 sayılı Kanun’un; A. 23. maddesiyle başlığı ile birlikte yeniden düzenlenen 250. maddesinin (12) numaralı fıkrasında yer alan “…sağır ve dilsizlik…” ibaresinin, B. 24. maddesiyle başlığı ile birlikte yeniden düzenlenen 251. maddesinin (7) numaralı fıkrasında yer alan “…sağır ve dilsizlik hâlleri…” ibaresinin, Anayasa’nın 10., 13., 36. ve 61. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptallerine karar verilmesi talebidir. I. İptali İstenen Kanun Hükümleri 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun iptali talep edilen kuralların da yer aldığı; 1. 250. maddesinin (12) numaralı fıkrası şöyledir:  “(12) Seri muhakeme usulü, yaş küçüklüğü ve akıl hastalığı ile sağır ve dilsizlik hâllerinde uygulanmaz.” 2. 251. maddesinin (7) numaralı fıkrası şöyledir: “(7) Basit yargılama usulü, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, sağır ve dilsizlik hâlleri ile soruşturma veya kovuşturma yapılması izne ya da talebe bağlı olan suçlar hakkında uygulanmaz.” II. İlk İnceleme 1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Kadir ÖZKAYA, Hasan Tahsin GÖKCAN, Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE ve Yılmaz AKÇİL’in katılımlarıyla 4/4/2024 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında öncelikle sınırlama sorunu görüşülmüştür. 2. Anayasa’nın 152. ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve - [İşverenin Yurt Dışındaki İşyerlerinde Çalışan İşçilerin Alacaklarına ilişkin Uyuşmazlıklarda Mutat İşyeri Hukuku Uygulanması](https://kayseriavukat.org.tr/mutat-isyeri-hukuku/): İşverenin Yurt Dışındaki İşyerlerinde Çalışan İşçilerin Alacaklarına ilişkin Uyuşmazlıklarda Mutat İşyeri Hukuku Uygulanması Anayasa Mahkemesi Kararı – Değerlendirme İtiraz Konusu Kural 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un 27. maddesinde yer alan itiraz konusu kuralda, iş sözleşmelerinin işçinin mutat işyeri hukukunun emredici hükümleri uyarınca sahip olacağı asgari koruma saklı kalmak şartıyla tarafların seçtikleri hukuka tabi olacağı öngörülmüştür. Başvuruların Gerekçesi Başvuru kararlarında özetle; işverenin yurt dışındaki işyerlerinde çalışan işçilerin alacaklarına ilişkin uyuşmazlıklarda kural uyarınca mutat işyeri hukukunun uygulanmasının işçinin anayasal haklarından mahrum kalmasına yol açtığı, Türkiye’de tescil edilmiş şirketlerin yurt dışındaki işyerlerinde çalışan Türk işçilere kural gereğince yabancı hukukun uygulanması nedeniyle bu işçilerin aynı şirketin Türkiye’de çalışan işçilerine tanınan hakları elde edemedikleri, bu durumun ise eşitlik ilkesiyle çeliştiği, kuralla devletin çalışanları koruma yükümlülüğünün de ihlal edildiği belirtilerek kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi Yabancılık unsuru taşıyan iş sözleşmelerinin tabi olacağı hukukun, başka bir deyişle bu sözleşmeler bakımından bağlama hükmünün belirlenmesi kanun koyucunun takdir yetkisi kapsamında kalmaktadır. Dolayısıyla iş sözleşmelerinde hukuk seçimine imkân tanınması da kanun koyucunun takdirindedir. Bununla birlikte yabancılık unsuru taşıyan iş sözleşmelerine uygulanacak hukuka yönelik düzenleme içeren kuralın devletin çalışanların korunmasına ilişkin pozitif yükümlülükleriyle çelişmemesi gerekir.  Bu bağlamda iş sözleşmelerinde hukuk seçimi yapılmasının işçinin aleyhine sonuç doğurmasını engelleyecek güvencelerin mevcut olmaması devletin çalışanların korunmasına ilişkin pozitif yükümlülükleriyle bağdaşmayacaktır. 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un 27. maddesinin (4) numaralı fıkrasında hâlin bütün şartlarına göre iş sözleşmesiyle daha sıkı ilişkili bir hukukun bulunması durumunda sözleşmeye anılan maddenin (2) ve (3) numaralı fıkralarında öngörülen hukukun yerine daha sıkı ilişkili hukukun uygulanabileceği belirtilmiştir. Bu itibarla iş sözleşmesinin taraflarınca hukuk seçimi yapılmaması hâlinde bu sözleşmenin mutat işyeri hukukunun yerine daha sıkı ilişkili hukuka tabi kılınması mümkündür. Buna karşın iş sözleşmesinde tarafların hukuk seçimi yapmış olmaları durumunda sözleşmeyle daha sıkı ilişkili hukukun uygulanabilmesine imkân tanınmamıştır.  Hukuk seçimi yapılan sözleşmelerin daha sıkı ilişkili hukuka tabi kılınamaması nedeniyle bu seçim işçinin aleyhine sonuç doğurabilecektir. Nitekim sözleşmenin zayıf tarafı olan işçinin işveren karşısında hukuk seçimine ilişkin pazarlık imkânının ilke olarak sınırlı olduğu açıktır. Kaldı ki sözleşmenin zayıf tarafı olan işçinin, iş hukuku gibi teknik bir alanda hâkim tarafından dahi tespit edilmesi güç olan yabancı hukukun içeriğine ilişkin olarak kendi çabasıyla yeterli düzeyde bilgi edinebilmesi ve bu hukukun uygulanmasının lehine sonuç doğurup doğurmayacağını öngörebilmesi de oldukça zordur. Bu değerlendirmeler ışığında, hukuk seçimi yapılması suretiyle işverenin daha sıkı ilişkili hukukta öngörülen yükümlülüklerden kurtulabileceği ve bu durumda işçinin söz konusu hukukun sağladığı korumadan mahrum kalabileceği anlaşılmıştır. Bu itibarla hukuk seçimi yapılmaması hâlinde işçinin sahip olacağı hakların anılan seçimle bertaraf edilmesini mümkün kılan kuralın işçi-işveren ilişkilerinde makul bir denge sağlamadığı ve devletin çalışanların korunmasına ilişkin pozitif yükümlülükleriyle bağdaşmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir. Yabancılık Unsuru Taşıyan İş Sözleşmeleri ile İşverenin Yurt Dışındaki İşyerlerinde Çalışan İşçiler Hakkında Mutat İşyeri Hukuku Uygulanması Anayasa Mahkemesi Kararı Esas Sayısı : 2023/158 Karar Sayısı : 2024/187 Karar Tarihi : 5/11/2024 R.G.Tarih-Sayı : 10/3/2025-32837 İtiraz Yoluna Başvuranlar: 1. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 27. Hukuk Dairesi (E.2023/158) 2. İstanbul 10. İş Mahkemesi (E.2023/187) 3. Ankara 11. İş Mahkemesi (E.2024/100) İtirazların Konusu: 27/11/2007 tarihli ve 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un 27. maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkralarının Anayasa’nın Başlangıç kısmı ile 2., 5., 10., 13., 35., 36., 49., 55. ve 90. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptallerine karar verilmesi talebidir. Olay: İş sözleşmesinden kaynaklanan alacak davalarında itiraz konusu kuralların Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkemeler, iptalleri için başvurmuştur. I. İptali İstenen Kanun Hükümleri 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un itiraz konusu kuralların da yer aldığı 27. maddesi şöyledir: “İş sözleşmeleri – Madde 27 (1) İş sözleşmeleri, işçinin mutad işyeri hukukunun emredici hükümleri uyarınca sahip olacağı asgarî koruma saklı kalmak kaydıyla, tarafların seçtikleri hukuka tâbidir. (2) Tarafların hukuk seçimi yapmamış olmaları hâlinde iş sözleşmesine, işçinin işini mutad olarak yaptığı işyeri hukuku uygulanır. İşçinin işini geçici olarak başka bir ülkede yapması hâlinde, bu işyeri mutad işyeri sayılmaz. (3) İşçinin işini belirli bir ülkede mutad olarak yapmayıp devamlı olarak birden fazla ülkede yapması hâlinde iş sözleşmesi, işverenin esas işyerinin bulunduğu ülke hukukuna tâbidir. (4) Ancak hâlin bütün şartlarına göre iş sözleşmesiyle daha sıkı ilişkili bir hukukun bulunması hâlinde sözleşmeye ikinci ve üçüncü fıkra hükümleri yerine bu hukuk uygulanabilir.” II. İlk İnceleme 2023/158 E. Sayılı Başvuru Yönünden 1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR ve Muhterem İNCE’nin katılımlarıyla 26/10/2023 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. 2023/187 E. Sayılı Başvuru Yönünden 2. Anılan İçtüzük hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR ve Muhterem İNCE’nin katılımlarıyla 27/12/2023 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. 2024/100 E. Sayılı Başvuru Yönünden 3. İçtüzük hükümleri uyarınca Hasan Tahsin GÖKCAN, Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE, Yılmaz AKÇİL ve Ömer ÇINAR’ın katılımlarıyla 30/5/2024 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. III. Birleştirme Kararları 2023/187 E. Sayılı Başvuru Yönünden 4. 27/11/2007 tarihli ve 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un 27. maddesinin (2) numaralı fıkrasının iptaline karar verilmesi talebiyle yapılan itiraz başvurusuna ilişkin E.2023/187 sayılı davanın, aralarındaki hukuki irtibat nedeniyle E.2023/158 sayılı dava ile BİRLEŞTİRİLMESİNE, esasının kapatılmasına, esas incelemenin E.2023/158 sayılı dosya üzerinden yürütülmesine 27/12/2023 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. 2024/100 E. Sayılı Başvuru Yönünden 5. 27/11/2007 tarihli ve 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un 27. maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkralarının iptallerine karar verilmesi talebiyle yapılan itiraz başvurusuna ilişkin E.2024/100 sayılı davanın, aralarındaki hukuki irtibat nedeniyle E.2023/158 sayılı dava ile BİRLEŞTİRİLMESİNE, esasının kapatılmasına, esas incelemenin E.2023/158 sayılı dosya üzerinden yürütülmesine 30/5/2024 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. IV. Esasın İncelenmesi 6. Başvuru kararları - [İdari Yargıda Parasal Sınırların Karar Tarihine Göre İstinaf ve Temyiz Başvurusunda Esas Alınmasına ilişkin Düzenlemenin İptali](https://kayseriavukat.org.tr/idari-yargida-parasal-sinirlar/): İdari Yargıda Parasal Sınırların Karar Tarihine Göre İstinaf ve Temyiz Başvurusunda Esas Alınması Anayasa Mahkemesi Kararı – Değerlendirme İtiraz Konusu Kural İdari yargıda parasal sınırların karar tarihine göre istinaf ve temyiz başvurusunda esas alınmasına ilişkin itiraz konusu kuralda, konusu ilk derece mahkemesince veya bölge idare mahkemesince nihai kararın verildiği tarihte geçerli olan parasal değerin altında kalan idari davalarda bu mahkemelerce verilen karara karşı istinaf veya temyiz kanun yoluna başvurulamayacağı öngörülmektedir. Başvuru Gerekçesi Başvuru kararında özetle; davayı açarken ya da davayı ıslah ederken davacının sonraki yıllarda belirlenecek yeniden değerleme oranını bilmesinin ve bu kapsamda kararın verildiği tarihteki parasal sınırı öngörmesinin mümkün olmadığı, dava tarihi veya ıslah tarihi itibarıyla istinafa veya temyize tabi olan bir davada verilen karara karşı -özellikle enflasyon oranının yüksek olduğu dönemlerde- yargılama sürecinin uzaması durumunda istinafa veya temyize başvurulamayabileceği, aynı tarihte açılan ve benzer nitelikli davaların kural nedeniyle farklı aşamalarda kesinleşebileceği, bu durumun belirlilik ve hukuki öngörülebilirlik ile adil yargılanma ilkelerini ihlal ettiği belirtilerek kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi Anayasa Mahkemesi, 4/12/2024 tarihli ve E.2023/182, K.2024/203 sayılı kararıyla dava konusunun değer ve miktar itibarıyla hükmün verildiği tarihte geçerli olan parasal tutarların altında kalması hâlinde 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun ek 1. maddesinin (2) numaralı fıkrasında yer alan ve ilk derece mahkemesi veya bölge adliye mahkemesi kararına karşı istinaf veya temyiz kanun yoluna başvurulamayacağını öngören ibareyi iptal etmiştir. (Anılan Anayasa Mahkemesi Kararı’na sitemizden ulaşabilirsiniz.) Anılan kararda, kural gereğince parasal değer (kesinlik sınırı) güncellenirken dava konusu mal ya da alacağın değerinin güncellenmemesi nedeniyle enflasyondan dolayı oluşan külfetin tamamının davanın taraflarına yüklendiği belirtilmiş ve kişilere aşırı bir külfet yüklediği anlaşılan kuralla hükmün denetlenmesini talep etme hakkına getirilen sınırlamanın orantısız ve ölçüsüz olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Söz konusu kararda adli yargılamalara dair hüküm içeren kurala ilişkin değerlendirmeler yapılmış, itiraz konusu davada ise idari yargılamalar yönünden benzer nitelikli düzenleme içeren kural incelenmiştir. İtiraz konusu kuralda, idari davalarda istinaf veya temyiz kanun yoluna başvurulabilmesi için nihai kararın verildiği tarihte geçerli olan parasal değerin esas alınması hüküm altına alınmaktadır. Dava konusu kural gereğince istinaf veya temyiz kanun yoluna başvuru açısından geçerli olan parasal sınır enflasyona göre güncellenirken dava konusu değer enflasyonun etkilerinden arındırılmamaktadır. Bu yönden idari işlem veya eylemin gerçekleştiği, idareye başvurulduğu ya da davanın açıldığı tarihte geçerli olan parasal sınırlara göre istinafa veya temyiz kanun yoluna başvurulabilecek bir karara karşı kural nedeniyle özellikle yargılamaların uzun sürdüğü durumlarda -ilk derece mahkemesinin veya bölge idare mahkemesinin karar verdiği tarihte geçerli olan parasal tutarlara göre- istinaf veya temyiz kanun yoluna başvurulması imkânı ortadan kalkabilecektir. Bu itibarla kural yönünden Anayasa Mahkemesinin anılan 4/12/2024 tarihli ve E.2023/182, K.2024/203 sayılı kararından ayrılmayı gerektirir bir durum bulunmamaktadır. (Anılan Anayasa Mahkemesi Kararı’na sitemizden ulaşabilirsiniz.) Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir.  İdari Yargıda Parasal Sınırların Karar Tarihine Göre İstinaf ve Temyiz Başvurusunda Esas Alınmasına ilişkin Düzenlemenin İptali Anayasa Mahkemesi Kararı Esas Sayısı : 2025/39 Karar Sayısı : 2025/35 Karar Tarihi : 11/2/2025 R.G.Tarih-Sayı : 6/3/2025-32833 İtiraz Yoluna Başvuran: İstanbul 13. İdare Mahkemesi İtirazın Konusu: 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 28/7/2024 tarihli ve 7524 sayılı Kanun’un 54. maddesiyle değiştirilen ek 1. maddesinin (2) numaralı fıkrasının birinci cümlesinin “…ilk derece mahkemesi veya bölge idare mahkemesince nihai kararın verildiği tarihteki parasal sınır esas alınır.” bölümünün Anayasa’nın 2. ve 36. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talebidir. Olay: İdari para cezasının iptali talebiyle açılan davada itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur. I. İptali İstenen ve İlgili Görülen Kanun Hükümleri A. İptali İstenen Kanun Hükmü 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun itiraz konusu kuralın da yer aldığı ek 1. maddesi şöyledir: “Parasal sınırların artırılması – Ek Madde 1 (Ek: 5/4/1990-3622/26 md.; Değişik: 8/6/2000-4577/9 md.) (Değişik: 28/7/2024-7524/54 md.) 1. Bu Kanunda öngörülen parasal sınırlar; her yıl, bir önceki yıla ilişkin olarak 4/1/1961 tarihli ve 213 sayılı Vergi Usul Kanununun mükerrer 298 inci maddesi hükümleri uyarınca tespit ve ilan edilen yeniden değerleme oranında, takvim yılı başından geçerli olmak üzere artırılmak suretiyle uygulanır. Bu şekilde belirlenen sınırların bin Türk lirasını aşmayan kısımları dikkate alınmaz. 2. 17 nci madde uyarınca duruşma yapılmasının zorunlu olduğu davaların belirlenmesinde davanın açıldığı; 45 inci ve 46 ncı maddeler uyarınca istinaf veya temyiz yoluna başvurulabilecek kararların belirlenmesinde ise ilk derece mahkemesi veya bölge idare mahkemesince nihai kararın verildiği tarihteki parasal sınır esas alınır. Ancak nihai karar tarihinden sonra parasal sınırlarda meydana gelen artış, bölge idare mahkemesinin kaldırma veya Danıştayın bozma kararı üzerine yeniden bakılan davalarda uygulanmaz.” B. İlgili Görülen Kanun Hükümleri 1. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 45. maddesi şöyledir: “İstinaf – Madde 45 (Değişik: 18/6/2014-6545/19 md.) 1. İdare ve vergi mahkemelerinin kararlarına karşı, başka kanunlarda farklı bir kanun yolu öngörülmüş olsa dahi, mahkemenin bulunduğu yargı çevresindeki bölge idare mahkemesine, kararın tebliğinden itibaren otuz gün içinde istinaf yoluna başvurulabilir. (Değişik cümle:28/7/2024-7524/52 md.) Ancak, konusu otuz bir bin Türk lirasını geçmeyen; vergi davaları, tam yargı davaları ve idari işlemlere karşı açılan iptal davaları hakkında idare ve vergi mahkemelerince verilen kararlar kesin olup, bunlara karşı istinaf yoluna başvurulamaz. 2. İstinaf, temyizin şekil ve usullerine tabidir. İstinaf başvurusuna konu olacak kararlara karşı yapılan kanun yolu başvurularında dilekçelerdeki hitap ve istekle bağlı kalınmaksızın dosyalar bölge idare mahkemesine gönderilir. (Ek cümle:28/7/2024-7524/52 md.) Bölge idare mahkemesinin 48 inci maddenin yedinci fıkrası uyarınca verdiği kararlara karşı tebliğ tarihini izleyen günden itibaren yedi gün içinde temyiz yoluna başvurulabilir. 3. Bölge idare mahkemesi, yaptığı inceleme sonunda ilk derece mahkemesi kararını hukuka uygun bulursa istinaf başvurusunun reddine karar verir. Karardaki maddi yanlışlıkların düzeltilmesi mümkün ise gerekli düzeltmeyi yaparak aynı kararı verir. 4. Bölge idare mahkemesi, ilk derece mahkemesi kararını hukuka uygun bulmadığı takdirde istinaf başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına karar verir. Bu hâlde bölge idare mahkemesi işin esası hakkında yeniden bir karar verir. İnceleme sırasında ihtiyaç duyulması hâlinde kararı veren mahkeme veya başka bir yer idare ya da vergi mahkemesi istinabe olunabilir. İstinabe olunan mahkeme gerekli işlemleri öncelikle ve ivedilikle yerine getirir. 5. Bölge idare mahkemesi, ilk inceleme üzerine verilen kararlara karşı yapılan istinaf başvurusunu haklı bulduğu, davaya görevsiz veya yetkisiz mahkeme yahut reddedilmiş veya yasaklanmış hâkim tarafından bakılmış olması hâllerinde, istinaf başvurusunun - [AİHM, İdari Davalarda Tanık Dinletilememesi Nedeniyle Adil Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine Karar Vermiştir](https://kayseriavukat.org.tr/idari-davalarda-tanik-dinletilememesi/): AİHM, İdari Davalarda Tanık Dinletilememesi Nedeniyle Adil Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine Karar Vermiştir Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararı Dilek Genç / Türkiye Davası (Başvuru Numaraları 74601/14 ve 78295/14) İkinci Bölüm – Karar İdari Davalarda Tanık Dinletilememesi: Madde 6 § 1 (Ceza) ve Madde 6 § 3 (d) • Adil yargılanma • Tanıkların sorgulanması • İdari işlemlerde tanıkların sorgulanmasının yasal imkansızlığı, başvuranın kendisine para cezası verilmesine neden olan tek, hatta kesin olmayan polis deliline itiraz etme olanağından mahrum bırakılması • İlgili zamanda yerel yasal çerçeve ve içtihatların uygulanmasından kaynaklanan yapısal usul kusuru • Yerel mahkemelerin ortaya çıkan zararı telafi etmedeki başarısızlığı Giriş 1. Başvurular, başvuranın kendisine verilen idari para cezalarına itiraz etmeye çalıştığı iki idari işlem setinin iddia edilen adaletsizliğiyle ilgilidir. Para cezalarına, diğer hususların yanı sıra, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu‘nda, idari mahkemelerdeki işlemlerde tanıkların sorgulanmasına olanak sağlayan bir hüküm bulunmaması ve yerel mahkemelerin itirazlarını reddetme nedenlerini belirtmemiş olması temelinde itiraz etti. Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesi uyarınca adil yargılanma hakkının ihlal edildiğinden şikayetçi oldu. Olaylar 2. Başvurucu 1973 doğumlu olup İzmir’de ikamet etmektedir. 3. Hükümet, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi eski Başkanı olan Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilmektedir. 4. Olayın olguları aşağıdaki şekilde özetlenebilir. 5. Somut olayda, başvurucu İzmir’de içki ruhsatı bulunan bir müzik salonunun sahibidir. 6. Bornova Belediye Meclisi, 22 Haziran 2011 tarihinde, 2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu‘nun 6. maddesi uyarınca, başvurucuya, belediyeler tarafından belirlenen kamuya açık eğlence yerlerinin resmi kapanış saatlerine, yani hafta içi 12:00’ye ve hafta sonu 12:30’a uymadığı gerekçesiyle idari para cezası kesmiştir. İdari para cezası, belediye meclisinin başvurucunun aynı suçu bir yıl içinde iki kez işlediğini tespit etmesi nedeniyle, normal para cezasının iki katı olan 3.680 Türk lirası (TRY – ilgili tarihteki döviz kuruna göre yaklaşık 1.593 avro (EUR)) tutarındadır. 6 Temmuz 2011 tarihinde, yapılan başka bir denetimin ardından başvurucuya aynı miktarda ikinci bir para cezası kesilmiştir. 7. Para cezaları, polis memurları tarafından 13 Mayıs 2011 ve 8 Haziran 2011 tarihlerinde düzenlenen raporlara dayanılarak verilmiştir. Bu raporlarda, müzikholün sırasıyla 01.15 ve 00.50’de açık olduğu ve içeride müşteriler bulunduğu belirtilmiştir. 8. Başvurucu, 15 Aralık 2011’de Bornova Belediyesi’ne karşı İzmir İdare Mahkemesi’nde iki ayrı idari işlem başlatarak söz konusu para cezalarının iptalini talep etti. Resmi kapanış saatlerine uymadığını reddederek, o saatlerden önce müşterilere hizmet vermeyi bıraktığını ve müzikholün o saatten sonra yalnızca günlük temizlik ve bakım için açık olduğunu savundu. 9. Başvurucu, 24 Şubat 2012 tarihli yazılı gözlemlerinde, 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 25. maddesinin kabahat sayılan bir eylemi kanıtlayan açık delil gerektirmesine rağmen, belediyenin kendisine para cezası verirken yalnızca polis tarafından düzenlenen ve hiçbir delille desteklenmeyen raporlara güvendiğini ileri sürmüştür. Bu bağlamda başvurucu, polis raporlarının önceden basılmış belgeler olduğunu ve polisin yalnızca kabahat işlendiği zamanlara ve iddia edilen ihlalle ilgili yerin adresine ilişkin bilgileri doldurduğunu ileri sürmüştür. Başvurucunun görüşüne göre, basit trafik cezaları bile belgelere dayanarak kesilmiştir; kendisine verilen ve daha yüksek olan ve mali durumunu temellerinden sarsan idari para cezalarının yalnızca teknolojik olanaklarla desteklenen geçerli delillere dayanarak kesilmesi gerekirdi. Böyle bir durum, polis raporlarında yer alan bulgulara itiraz etme fırsatını elinden almış ve böylece Sözleşme’nin 6. maddesi uyarınca adil yargılanma hakkıyla korunan silahların eşitliği ilkesinin ihlaline yol açmıştır. Bu temelde, başvurucu İdare Mahkemesi’nden polis raporlarına karşı tanık ifadeleri dinlemesini talep etmiş ve polis memurlarının müzikholün kapanış saatinden sonra açık kaldığını iddia etmelerine rağmen, raporlarının gerçeği yansıtmadığını, çünkü o sırada çalışanlarının salonu temizlediğini ileri sürmüştür. 10. İzmir İdare Mahkemesi, 29 Ocak 2013 tarihinde, başvurucunun iki ayrı ancak neredeyse aynı iki sayfalık kararla getirdiği hukuki itirazları reddetti. Mahkeme, davaların olgularını özetledikten sonra, belediyenin başvurucuya para cezası verme kararlarında hukuka aykırılık bulmadı, zira başvurucunun müzikholünün ilgili zamanda eğlence mekanları için belirlenen kapanış saatlerinden sonra açık kaldığı tespit edilmişti. Mahkemenin kararları, başvurucunun çalışanlarının mekanı temizlemesi ve bakımını yapması nedeniyle müzikholün açık olduğu yönündeki iddialarını ele almadı; ayrıca başvurucunun polis raporlarını çürütmek için tanık kanıtı sunma başvuruları hakkında da karar vermedi. Mahkeme, kararlarına karşı İzmir Bölge İdare Mahkemesi’ne itiraz edilebileceğini yanlış bir şekilde belirtti. 11. Başvurucu, diğer hususların yanı sıra, tanıkların dinlenmesi talebinin dikkate alınmamış olması nedeniyle polis raporlarının bulgularına etkili bir şekilde itiraz edemeyeceğini ileri sürerek, söz konusu kararlara karşı İzmir Bölge İdare Mahkemesi’ne itiraz etmiştir. 12. İzmir Bölge İdare Mahkemesi, 24 ve 30 Nisan 2013 tarihlerinde, 2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu‘nun 6. maddesi uyarınca verilen para cezalarına karşı yapılan itirazlar üzerine verilen idare mahkemesi kararlarının, aynı maddenin ikinci fıkrası uyarınca kesin olduğunu ve bu nedenle itiraza konu olamayacağını belirterek, itirazları reddetti. 13. Başvurucu, 14 Haziran 2013 tarihinde Anayasa Mahkemesi’ne iki bireysel başvuruda bulunarak, (i) İdare Mahkemesi’nin yalnızca polis raporlarına güvenmesi ve bunların güvenilirliğini sorgulamaması ve (ii) İdare Mahkemesi’nin tanıklarının dinlenmesi başvurularına ilişkin sessiz kalması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini iddia etti. Başvurucu, 24 Şubat 2012 tarihli yazılı savunmalarında ortaya koyduğu iddialarını yineledi ve izin verilen saatler dışında müzik salonunda müşteriler olduğuna dair polis raporlarındaki bulguları destekleyecek hiçbir kanıt bulunmadığı yönündeki iddialarını da buna ekledi. Dahası, başvurucu, İdari Mahkeme’nin tanıkların dinlenmesi talebini görmezden geldiği ve argümanlarının neden uygun bulunmadığını belirtmediği için polis raporlarını çürütme fırsatı verilmediğini ileri sürdü. Başvurucunun görüşüne göre, İdare Mahkemesi’nin tutumu silahların eşitliği ilkesini, gerekçeli karar hakkını ve davasının adil yargılanma hakkına uygun olarak karara bağlanması hakkını ihlal etmiştir. Son olarak, başvurucu, mali durumunu temellerinden sarsan söz konusu para cezalarının kesinleştiğini ve bu nedenle bunları ödemek zorunda kaldığını eklemiştir. 14. Anayasa Mahkemesi, 7 Nisan ve 27 Haziran 2014 tarihlerinde, başvurucunun yargılamanın adilliği ve tanıkların hazır bulunmasını sağlama hakkıyla ilgili şikâyetlerinin açıkça dayanaktan yoksun olduğunu belirterek, başvurucunun bireysel başvurularını kabul edilemez bulmuştur. Anayasa Mahkemesi, gerekçesinde, İzmir İdare Mahkemesi’nin, başvurucunun kendisine verilen para cezalarına karşı yaptığı itirazları, dosyada yer alan bilgi ve belgelere dayanarak ve ilgili iç hukuk hükümlerini uygulayarak, yazılı yargılama usulüne göre reddettiğini belirtmiştir. Başvurucunun, Bornova Belediyesi tarafından yapılan gözlemlerden haberdar olmadığını veya sunduğu delil ve argümanlara etkili bir şekilde itiraz edemediğini gösteren herhangi bir bilgi veya delil sunamadığı belirtilmiştir. Anayasa Mahkemesi, başvurucunun davalarının reddedilmemesi gerektiği yönündeki şikâyetlerinin kanunun yorumlanması ve dolayısıyla yargılamanın sonucuna ilişkin olduğu görüşünde olup, İdare Mahkemesi kararlarında açık bir değerlendirme hatası veya keyfilik bulunmadığından, bunların bir tür ileri temyiz başvurusu niteliğinde olduğu ve - [Askeri Mühimmatın Patlaması Sonucu Yaralanma ve Organ Kaybı](https://kayseriavukat.org.tr/askeri-muhimmatin-patlamasi/): Askeri Mühimmatın Patlaması Sonucu Yaralanma ve Organ Kaybına ilişkin Etkin Bir Soruşturma Yürütülmemesi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Ceyhan/Türkiye Davası (Başvuru no. 5576/19) AİHM Başvurusu, askeri mühimmatın patlaması sonucu yaralanma ve organ kaybına ilişkin etkin bir soruşturma ve ceza yargılaması yapılmamasına ilişkin olup; AİHM Kararı’nın bu gayriresmî çeviri, Adalet Bakanlığı, İnsan Hakları Dairesi Başkanlığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme açısından bağlayıcılığı bulunmamaktadır. İKİNCİ BÖLÜM – KARAR Sözleşme’nin 2.maddesi (esas ve usul) • Pozitif yükümlülük • Köyün yakınlarında askeri tatbikat sırasında kaybolan askeri mühimmatın patlaması sonucu elini kaybeden küçük çocuk • Tehlikeli bölgenin güvenliğini sağlamaya, halkı bilgilendirmeye, küçük çocuklar arasında farkındalığı arttırmaya ve sivillerin patlamamış askeri mühimmatları keşfetmesini veya hareket ettirmesini engellemeye yönelik acil, somut ve yeterli tedbirlerin olmaması • Etkin bir soruşturma olmaması • Olaylardan yaklaşık on beş yıl sonra zamanaşımı nedeniyle davalar sona ermiş ve kazanın kesin koşulları belirsiz kalmıştır • Ulusal makamların cezai sorumlulukları gerekli ivedilik ve titizlikle açıklığa kavuşturmada başarısız olması Giriş 1. Başvuru, başvuranın yaşadığı köyün yakınlarındaki bir askeri tatbikat sırasında kaybolmuş bir askeri mühimmatın patlaması sonucu sağ elini kaybetmesi ve bu bağlamda yürütülen ceza yargılamasının etkililiği ile ilgilidir. Başvuru Sözleşme’nin 2. maddesine dayanmaktadır. Olay ve Olgular 2. Başvuran, 1990 doğumlu olup, Diyarbakır’da ikamet etmektedir. Başvuran, aynı bölgede görev yapan Avukatlar R. Yalçındağ Baydemir, S. Çelebi ve A. Zeytun tarafından temsil edilmiştir. 3. Hükümet, o dönemde görevli olan, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi eski Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilmiştir. 4. Davanın kendine özgü koşulları, taraflarca ifade edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir: I. Davanın Başlangıcı 5. Türk Kara Kuvvetleri Topçu Birliği, 11 ve 12 Ocak 2007 tarihlerinde, başvuranın çobanlık yaptığı Şölen Köyü’ne (Diyarbakır’ın Ergani bölgesi) 3,5 km uzaklıkta olan Karataş bölgesinde bulunan eski bir dağ eteğinde askeri bir tatbikat yapılmasına karar vermiştir. Topçu tatbikatlarının başlamasından önce, Başçavuş B., bu konuyu Şölen Köyü’nun Muhtarı R.A.’dan gayri resmi olarak köylüleri uyarmasını istemiştir. 10 ve 11 Ocak 2007 tarihlerinde yani tatbikattan bir önce ve tatbikat günü, R.A. köylüleri atış alanına yaklaşmamaya çağırdığı caminin hoparlöründen iki anons yapmıştır. R.A. daha sonra bu yönde resmi bir uyarı almadığını doğrulamıştır. 6. 11 ve 12 Ocak tarihlerinde yapılan tatbikatlar boyunca, tüfek ve bombalar da dâhil olmak üzere, çok sayıda topçu atışı gerçekleştirilmiştir. Operasyondan sonra yapılan bir denetim esnasında, bir RPG-7, bir LAW ve üç T-40 tipi bombanın patlamadığı tespit edilmiştir. Tatbikattan sorumlu Komutan Albay B.K., 13 Ocak 2007 tarihinde konuyla ilgili bir rapor hazırlayarak üst komutanlığı bilgilendirmiştir. Mayın Tugayından Astsubay Ö.Ö.’ye “amir” sıfatıyla patlamamış askeri mühimmatın bulunması ve imha edilmesi sorumluluğu verilmiştir 7. Bulunan askeri mühimmatlar, Astsubay Ö.Ö.’nün gözetiminde imha edilmiştir. Tüm çabalara rağmen, T-40 bombalarından biri zeminin karla kaplı olması nedeniyle bulunamamıştır. Bu olayı tespit eden tutanak, 22 Ocak 2007 tarihinde, Albay B.K.’ya gönderilmiş ve Albay B.K. da “S-4” olarak bilinen lojistikten sorumlu “S-4” subatı Binbaşı S.D.’ye “gerekli işlemlerin” yapılması talimatını vermiştir. 8. Muhtar R.A.’nın ifadesine göre, köy halkına bu patlamamış askeri mühimmatın kaybı konusunda hiçbir şekilde resmi olarak bilgi verilmemiştir. 9. Yaklaşık iki ay sonra, 18 Mart 2007 tarihinde, o zamanlar 17 yaşında olan başvuran, arkadaşı M.S.P. ile birlikte hayvanları otlatmak için Karataş bölgesine gitmiştir. M.S.P., yolda, eğimli arazinin yakınında metal bir nesne bulmuş ve bunu başvurana vermiş, o da cebine koymuştur. M.B.P., hayvanları bir araya getirmek için uzaklaştığı esnada, başvuran bu cismi cebinden düşürmüş ve bu durum cismin ucunun zarar görmesine neden olmuştur. Başvuran, bu cismi bir kayaya vurarak sökmeye çalışmıştır. Bomba, ikinci bir darbede patlamıştır. M.S.P., başvuranın yanına koşmuş ve ilgilinin sağ elinin bilek hizasından koptuğunu görmüştür. Köylüler, olay yerine gelerek başvuranı Diyarbakır Devlet Hastanesine götürmüşlerdir. 10. Aynı gün düzenlenen geçici sağlık raporuna göre, ampute edilen eline ek olarak, başvuranın sağ femoral bölgesinde de şarapnel yaraları vardı; hayatı risk altındaydı. Başvuranın bacağından alınan iki şarapnel parçası, bilirkişi raporu için gönderilmiş ve acil bir müdahalenin ardından başvuran Dicle Üniversite Hastanesine nakledilmiştir. 11. Yine 18 Mart 2007 tarihinde saat 13.20’de, kazayla ilgili Ergani Jandarma Komutanlığına bilgi verilerek, bir soruşturma ekibi sevk edilmiştir. Ekip, etrafa dağılmış taş, toprak, kıyafet ve et parçalarını toplamıştır. İki kayanın arasında 3-4 mm’lik metal parçalar, bulunmuştur. II. Soruşturma ve Ceza Yargılaması 12. Başvuranın babası R.C., ertesi gün, kazadan sorumlu tuttuğu B.K. ve S.D hakkında Ergani Cumhuriyet Savcılığı önünde suç duyurusunda bulunmuştur (yukarıda 6 ve 7. paragraflar). Savcılık 2007/421 dosya numarasıyla soruşturmayı astsubay Ö.Ö.’yü de kapsayacak şekilde genişletmiştir (yukarıda 6. paragraf). 13. Cumhuriyet Savcısı tarafından 18 Nisan 2007 tarihinde dinlenen R.C., tatbikattan önce muhtarın atış yapılacağı, köylülerin dikkatli olmaları gerektiği konusunda anons yaptığını ancak gerek tatbikat esnasında ve sonrasında dikkat edilmesi gerekse bölgeye hayvan götürülmemesi hususunda hiçbir çağrının veya uyarının yapılmadığını belirtmiştir. R.C., kazadan sonra, bölgeyi görmeye gittiğini, bazıları patlamamış olan birçok fişek bulduğunu, bu kovanları eve getirdiğini ve bu cisimlerin birini M.S.P.’ye gösterdiğini ifade etmiştir. R.C., bu cismin başvuranı yaralayan cisim ile aynı olduğunu dile getirmiştir. Yaklaşık bir çay fincanı çapında (4-5 cm) ve 10-15 cm uzunluğunda, yumurta şeklinde oval bir ucu olan ve diğer ucu pile benzeyen bir cihazdı. R.C, bu cismi Cumhuriyet savcılığına teslim edeceğini belirtmiştir. Hükümete göre, R.C. bir seri numarasıyla birlikte söz konusu cismin üzerinde “FUZE” ifadesinin yer aldığını iddia etmiştir. 14. 26 Nisan 2007 tarihinde Ergani Cumhuriyet Savcılığı, Diyarbakır Polis Kriminal Laboratuarı’na iki adet askeri mühimmat teslim etmiştir. İlk mühimmatın üzerinde, “PD M533 FUZE HWC97F873-023” ve ikinci mühimmatın üzerinde ise “CTG.40 MM HE K 200” şeklinde bir ifade yer almıştır. R.C.’nin Cumhuriyet savcılığına teslim ettiği mühimmatlar söz konusudur (yukarıda 13. paragrafın son cümlesi (in fine)). 15. Van Jandarma Kriminal Laboratuvarı, 1 Mayıs 2007 tarihinde, kaza günü anılan örnekler hakkında bilirkişi raporunu sunmuştur (yukarıda 11. paragraf). Rapora göre, hiçbir unsur in situ olay yerinde bulunan sertleştirilmiş alüminyum 13 adet metal parçanın veya başvuranın bacağından çıkarılan iki şarapnel parçasının kesin kaynağının belirlenmesine imkân vermemektedir. Buna karşın, bu iki parça ve toprak örnekleri patlayıcı RDX’in izlerini taşımaktadır. Ayrıca, bu bileşenlerin bir savaş mühimmatına ait olabileceği de belirtilmektedir. 2007 tarihinde, Van Jandarma Kriminal Laboratuarı, kaza günü alınan numuneler hakkındaki uzman raporunu sunmuştur (bkz. yukarıdaki 11. paragraf). Rapora göre, yerinde bulunan 13 adet sertleştirilmiş alüminyum metal parçasının veya başvuranın bacağından çıkarılan iki şarapnel parçasının kesin kaynağını belirlemek mümkün değildir. Öte yandan, son iki parça ve toprak - [Polisin Müdahalesi Sonucu Yaralanma Nedeniyle Yapılan Soruşturmanın Etkili Olmaması](https://kayseriavukat.org.tr/polisin-mudahalesi-sonucu-yaralanma/): Polisin Müdahalesi Sonucu Yaralanma Nedeniyle Yapılan Soruşturmanın Etkili Olmaması Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Mert Ekinci Başvurusu Başvuru Numarası: 2021/43584 Karar Tarihi: 25/6/2025 İkinci Bölüm – Karar Başkan: Basri BAĞCI Üyeler: Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Kenan YAŞAR, Ömer ÇINAR Raportör: Batuhan Salim YEŞİLKÖY Başvurucu: Mert EKİNCİ I. Başvurunun Özeti 1. Başvuru; polis memurlarının güç kullanımı neticesinde meydana gelen yaralanma ve bunun hakkında yürütülen soruşturmanın etkisizliği nedeniyle kötü muamele yasağının, gösteri yürüyüşünün engellenmesi nedeniyle de toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. 2. Başvurucu, gerçekleştirmek istedikleri bir gösteri yürüyüşünün engellenmesi esnasında yaşadığını iddia ettiği olaylar hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına (Başsavcılık) hitaben yazdığı 18/11/2020 tarihli dilekçesi vasıtasıyla suç duyurusunda bulunmuştur. Dilekçedeki iddia ve açıklamalar aşağıdaki gibi özetlenebilir: i. Avukat olan başvurucu, 19/3/1969 tarihli ve 1136 sayılı Avukatlık Kanunu‘nun bazı maddelerinde ve Türkiye Barolar Birliğinin yapısında değişiklik yapılmasını öngören kanun taslağına karşı düzenlenecek olan gösteriye katılmak için 22/6/2020 tarihinde diğer göstericilerle biraraya gelmiş ve çeşitli yerlerden gösteriye katılacak baro başkanlarını karşılamak için beklemeye başlamıştır. Baro başkanları, göstericilerin bulunduğu yere uzaklığı yaklaşık olarak 200 metre olan bir noktaya gelip göstericilere doğru yürüyerek sembolik bir yürüyüş gerçekleştirmek istemişlerdir. Bu yürüyüş gerçekleştikten sonra otobüslere binilerek topluca Anıtkabir’e gitmeyi planlamaktadırlar. ii. Başvurucu ve diğer göstericiler, kendilerine doğru yürümelerini bekledikleri baro başkanlarına polis memurlarınca müdahale edildiği haberini almıştır. Bu müdahale öncesinde baro başkanları, polis memur ve amirleri ile defalarca görüşmüş ve yapmak istedikleri gösterinin barışçıl ve hukuka uygun olduğunu izah etmeye çalışmıştır. Müdahale üzerine baro başkanları, o bölgede bulunan bir işyerinin önünde oturma eylemi yapmaya başlamıştır. Bunun üzerine başvurucu ve diğer göstericiler, baro başkanlarına katılmış ve onlar da oturma eylemine başlamıştır. iii. Polis memurları başvurucunun içinde olduğu bu kalabalığın etrafını bariyerler ve kalkanlarla kapatarak giriş ve çıkışları engellemiştir. Göstericiler, ara ara yaptıkları açıklamalarla bu durumu kınamıştır. iv. Başvurucu, kişisel ihtiyaçlarını karşılamak için bariyerlerle çevrilen alanın dışına çıkmak istediğinde polis memurları başvurucuya dışarı çıkabileceğini ancak tekrar içeri giremeyeceğini söylemiştir. Polis memurları sadece baro başkanlarının söz konusu bölgeden ayrıldıktan sonra tekrar giriş yapmalarına müsaade etmiştir. v. İlerleyen saatlerde yağmur başlamış, polis memurları göstericilerin kendilerini korumak için arayışa girmelerini fırsat bilmiş ve göstericileri dağıtmak için güç kullanmıştır (Başvurucu kendisine karşı nasıl bir güç kullanıldığını somut olarak tarif etmemiştir.). vi. Başvurucu, polis memurlarının müdahalesi sonucunda yaralanmıştır (Başvurucu, tam olarak nasıl bir müdahale neticesinde yaralandığını açıklamamış, yaralanmasına dair olayın nasıl gerçekleştiğini de tarif etmemiştir.). vii. Polis memurlarının güç kullanımı sonrasında göstericiler dağılmamış, oturma eylemini ertesi gün öğlen saatlerine kadar devam ettirmiştir. Polis memurları tüm bu süre boyunca göstericilerin toplu şekilde Anıtkabir’e gitmelerine izin vermemiştir. 3. Başvurucu 18/11/2020 tarihli suç duyurusu dilekçesine bir adli muayene raporu eklemiştir. Rapor, olayın gerçekleştiği günden iki gün sonra yani 24/6/2020 tarihinde devlet hastanesinde düzenlenmiştir. Raporda, başvurucunun sağ ön kolunda lineer tarzda, 10 cm boyutunda iki abrazyon tespit edilmiş ve bu yaralanmanın basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif olduğu belirtilmiştir. Ayrıca başvurucu, olaya dair görüntü kayıtlarını daha sonra başka bir dilekçeyle sunacağını bildirmiştir. Başvurucunun bu kayıtları dosyaya sunup sunmadığı belli değildir. 4. Soruşturmayı yürüten Başsavcılık, Emniyet Müdürlüğüne müzekkere yazarak soruşturmaya konu olay hakkında hazırlanan belgeleri soruşturma dosyasına getirtmiştir. 5. Emniyet Müdürlüğünün soruşturma dosyasına sunduğu belgeler arasında bulunan 24/6/2020 tarihli Olay Tutanağı’nda yer alan açıklamalar aşağıdaki gibi özetlenebilir: i. Emniyet güçleri, 22/6/2020 tarihinde bir gösteri yürüyüşü yapılmasının planlandığından sosyal medya araştırması yaparken tesadüfen haberdar olmuştur. Göstericiler Valiliğe, gerçekleştirmek istedikleri gösteri konusunda herhangi bir bildirimde bulunmamıştır. Göstericiler arasında bulunacak baro başkanları ve diğer yetkililer ile yapılan görüşmeler akabinde, göstericilerin tüm illerden gelecek baro başkanlarının katılımıyla Anıtkabir’i ziyaret edeceği ve devamında da Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) önünde basın açıklaması yapacakları öğrenilmiştir. Ancak gösteriyi organize eden baro başkanlarının yürüyüş güzergâhı ve programın detayları konusunda kararsız olduğu ve sürekli fikir değiştirdiği anlaşılmıştır. ii. Gösteri yürüyüşü programının düzenlenmesindeki kararsızlıklar ve belirsizlikler ile toplanacak kalabalığın sayıca fazlalığı hususlarının gösterinin amacı ile hiçbir alakası olmayan kötü niyetli kişilerin gösteriye katılarak kamu güvenliğini tehlikeye sokabileceğine kanaat getirilmiştir. Ayrıca Valiliğe kırk sekiz saat önceden bildirimde bulunulmadan ve pandemi kurallarına uyulmadan gösteri yürüyüşü yapılmasının COVID-19 salgını sebebiyle halkın kontrolsüz olarak bir araya gelmesinin yasaklanmasına dair Ankara İl Umumi Hıfzıssıhha Kurulu Kararına (17/6/2020 tarihli ve 2020/48 sayılı) aykırılık teşkil edeceği ve genel sağlık açısından olumsuz durumlara sebep olacağı sonucuna varılmıştır. iii. Bu hususlar toplanma alanındaki göstericilere açıklanmış ve göstericilerin Anıtkabir’i ziyaret etmek istemesi hâlinde bunu kendilerine ait araçlarla yapabilecekleri ve Anıtkabir’den TBMM’ye bir yürüyüş yapacaklar ise buna müsaade edilmeyeceği bildirilmiştir. Ayrıca 6/10/1983 tarihli ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu‘nun 22. maddesi uyarınca TBMM’ye bir kilometre uzaklıktaki alan içinde ve şehirler arası kara yollarında gösteri yürüyüşünün düzenlenemeyeceği özel olarak vurgulanmıştır. iv. Göstericiler bu ikazlara uymamış, şehirler arası yolu kullanmak ve trafiği durdurmak suretiyle yürümek istemiştir. Polis memurları bu yürüyüşü engellemiş, bunun üzerine göstericiler bulundukları yerdeki bir inşaat alanında oturma eylemine başlamıştır. Bir süre sonra göstericiler tekrar yürüyüşe başlamak istemiş, polis memurlarınca engellendikleri esnada yaşanan arbedede polis memurlarına ait iki kalkan kırılarak kullanılamaz hâle gelmiştir. v. Oturma eyleminin yapıldığı yerdeki inşaatın yetkilileri inşaat faaliyetini engelledikleri için göstericilere tepki göstermiştir. İki grup arasında sözlü ve fiziksel tartışma yaşanmış, polis memurları tartışmaya müdahale etmiştir. vi. Baro başkanlarını olası fiziksel saldırılardan korumak için akordiyon olarak tabir edilen bariyerlerle bir alan oluşturulmuş ve bu alan içinde sadece baro başkanlarının bulunması gerektiği göstericilere bildirilmiştir. Bu alandaki baro başkanlarının ihtiyaçları bizzat kolluk görevlileri tarafından sağlanmıştır. Alan dışındaki göstericilerin ihtiyaçlarını karşılamaları için bölgeden ayrılıp geri gelmeleri ise engellenmemiştir. vii. Ertesi gün öğlen saatlerine kadar gerilim devam etmiş ve göstericiler arasında olan bazı kişiler basın açıklamaları yapmıştır. Yapılan son basın açıklamasından sonra kalabalık kendiliğinden dağılmıştır (Göstericilerin dağıtılması için polis memurlarının güç kullandığına dair hiçbir açıklama anılan tutanakta bulunmamaktadır.) . 6. 7/12/2020 tarihli DVD İzleme ve Tespit/Teşhis Tutanağı’nda başvurucunun toplanma alanında olduğu, yapılan tüm ikazlara rağmen polis memurlarının oluşturduğu barikatlara ve kalkanlı polis memurlarına yüklendiğinin tespit edildiği belirtilmiştir. Söz konusu tutanak, başvurucuya yönelik bir güç kullanımı gerçekleştirildiğine dair herhangi bir tespit içermemektedir. 4/2/2021 tarihli Bilirkişi Raporu’nda, göstericilerin ve kolluk görevlilerinin yüzlerinde maske olması sebebiyle görüntülerin büyük bir kısmının teşhise elverişli olmadığı, göstericilerle kalkanlı polis memurlarının kimi zaman birbirlerini iteklediği, başvurucunun görüntülerde kimi zaman görünüp kimi zaman kaybolduğu ve darbedilip edilmediğine dair somut bir görüntüye ulaşılmadığı - [Fiili Kamulaştırma Davası: İdarenin Kamulaştırma İşlemlerini Uzun Süre Tamamlamaması](https://kayseriavukat.org.tr/aihm-fiili-kamulastirma-davasi/): Fiili Kamulaştırma Davası: Kamulaştırma İşlemlerinin Uzun Süre Tamamlanmaması ve Kamulaştırma Bedelinin Geç Ödenmesi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararı Çatak ve Diğerleri/Türkiye (Başvuru No. 33189/21) AİHM Başvurusu, fiili kamulaştırma yapan idari makamın daha önce el koyduğu taşınmazla ilgili kamulaştırma işlemlerini uzun süre tamamlamaması ve kamulaştırma bedelinin geç ödenmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkin olup; AİHM Kararı’nın bu gayriresmî çeviri, Adalet Bakanlığı, İnsan Hakları Dairesi Başkanlığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme açısından bağlayıcılığı bulunmamaktadır. Fiili kamulaştırma davası ve acele kamulaştırmaya ilişkin 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu hükümlerine sitemizden ulaşabilirsiniz. İKİNCİ BÖLÜM – KARAR Sözleşme’ye Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi • Acele kamulaştırma sırasında başvuranların taşınmazlarının bir kısmına yasal olarak el koyan idarenin tazminatın tamamını ödemeyi altı yıl geciktirmesi • İç hukukun başvuranlara bir kamu makamının keyfi müdahalesine karşı yeterli güvence sağlamaması • Mülkiyetten yoksun bırakmanın yasallık şartını yerine getirmiş olarak kabul edilmemesi Giriş Dava, kamulaştırmayı yapan makamın, daha önce el koyduğu bir taşınmazla ilgili kamulaştırma işlemlerini uzun süre tamamlamaması ve bu tür bir ihmal karşısında iç hukuk tarafından sağlanan güvencelerle ilgilidir. Başvuranlar, Sözleşme’ye Ek 1. No’lu Protokol’ün 1. maddesine aykırı olarak, mülkiyetlerine saygı haklarının ihlal edildiğinden şikâyet etmektedirler. Olay ve Olgular Başvuranlar, Bursa’da, üzerinde iki beton santrali, çimento fabrikası personeli için binalar, ofisler ve bir depo bulunan 5.798 m²’lik bir arazinin (347 ada, 21 parsel) sahibiydiler. Tamamı, fabrikanın işletilmesi için gerekli makinelerle birlikte özel bir şirkete kiralanmıştır. Bakanlar Kurulu, 27 Kasım 2015 tarihinde, Karayolları Genel Müdürlüğü (İdare) yararına bu taşınmazın bir kısmının kamulaştırılmasının aciliyetini belirten bir karar kabul etmiştir. Bakanlar Kurulu, 28 Ocak 2016 tarihinde, yol yapım projesinin kamu yararına olduğunu ve başvuranların taşınmazlarının kısmen kamulaştırılmasını gerektirdiğini belirten bir kararname kabul etmiştir. İdare, 18 Temmuz 2016 tarihinde, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 27. maddesi uyarınca, mülkiyetin devrinden önce araziye el koyma yetkisi için Karacabey Asliye Hukuk Mahkemesine başvurmuştur. Dava sürecinde, çimento fabrikasını kiralayan şirket, Karacabey Asliye Hukuk Mahkemesinden, haklarının korunmasını sağlamasını talep etmiştir. Söz konusu şirket, tesisi hızlı bir şekilde tahliye etmesi gerektiğini, faaliyetlerinin devrinin doksan gün süreceğini ve bu süreye ilişkin kazanç kaybı ve zararlarının tazmin edilmesi gerektiğini belirtmiştir. İdarenin bilirkişi raporuna göre belirlenen geçici tazminat bedeline karşılık gelen 2.672.688 Türk lirası (TL, olayların meydana geldiği dönemde yaklaşık 786.000 avro) tutarını depo etmesi nedeniyle Asliye Hukuk Mahkemesi, 13 Ekim 2016 tarihli bir kararla, idareye kamu yararı beyanı kapsamındaki taşınmazın bir kısmına derhal el koyma yetkisi vermiş ve tapu siciline bu yönde bir not düşülmesine karar vermiştir. 19 Ekim 2016 tarihinde, söz konusu tutar, Asliye Hukuk Mahkemesinin kararı uyarınca başvuranlara ödenmiştir. İdare, 24 Mart 2017 tarihinde, kesin kamulaştırma bedelinin belirlenmesi ve mülkiyetin devredilmesi amacıyla 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 10. maddesine dayanarak kamulaştırma için Asliye Hukuk Mahkemesine başvurmuştur. Asliye Hukuk Mahkemesi, 1 Haziran 2018 tarihinde, bir bilirkişi eşliğinde söz konusu tesiste keşif yapmıştır. Bu bilirkişi tarafından hazırlanan rapor, kamulaştırma bölgesindeki tüm yapıların yıkıldığını ve taşınmazın kamulaştırma kapsamı dışında kalan kısmına yeni altyapı inşa edildiğini belirtmiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi, altı bilirkişiden oluşan bir heyet tarafından hazırlanan rapora dayanarak tazminat miktarını 3.913.423 TL (olayların meydana geldiği dönemde yaklaşık 620.000 avro) olarak belirlemiş ve idareyi, kesin kamulaştırma bedeli ile geçici tazminat tutarı arasındaki farka karşılık gelen 1.240.735 TL’yi (olayların meydana geldiği dönemde yaklaşık 196.000 avro) depo etmeye davet etmiştir. Bilirkişiler taşınmazın 24 Mart 2017 tarihindeki değerini, yıkılan yapıların inşa maliyetini ve makinelerin sökülüp yeniden monte edilmesinin maliyetini dikkate almışlardır. İdare dört kez süre uzatımı verilmesine rağmen talep edilen tutarı depo etmediği için, Asliye Hukuk Mahkemesi 12 Haziran 2019 tarihli bir kararla davasını reddetmiştir. Bu karar, 17 Eylül 2019 tarihinde kesinleşmiştir. İdare, 22 Kasım 2019 tarihinde, kamulaştırma için tekrar Asliye Hukuk Mahkemesine başvurmuştur. Asliye Hukuk Mahkemesi tekrar bir bilirkişiyle söz konusu tesiste keşif yapmıştır. Bu keşif vesilesiyle hazırlanan raporda, bilirkişi, başvuranların taşınmazında çimento silolarının ve binaların bulunduğunu kaydetmiş ve taşınmazın kamulaştırılacak kısmına, otoban bağlantı yolu ve servis yolu şeklinde idare tarafından el konulduğu ve bu kısmın tali yola cephesinin bulunduğunu tespit etmiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi, bilirkişi raporuna dayanarak, kesin kamulaştırma bedelini 4.487.514 TL olarak belirlemiş ve idareyi 2.164.826 TL depo etmeye davet etmiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi, söz konusu tutarın uzun süre depo edilmemesi nedeniyle, 6 Nisan 2021 tarihli bir kararla, idarenin davasını tekrar reddetmiştir. Bu karar, 16 Haziran 2021 tarihinde kesinleşmiştir. Bu arada, 24 Eylül 2019 tarihinde, başvuranlar Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuşlardır ve bu başvuru, 4 Haziran 2021 tarihli bir kararla Anayasa Mahkemesi tarafından reddedilmiştir. Yüksek Mahkeme, Bayram Gök kararına atıfta bulunarak, hukuk yollarının tüketilmediği sonucuna varmıştır. Başvuranlar, 25 Ağustos 2021 tarihinde, fiili kamulaştırma davası açmışlardır. İdare, 16 Kasım 2021 tarihinde, kamulaştırma için üçüncü defa Asliye Hukuk Mahkemesine başvurarak karşılık vermiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi, idare tarafından açılan dava sonuçlanana kadar başvuranların davasının incelenmesini ertelemeye karar vermiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi, söz konusu yargılama çerçevesinde, ek tazminat miktarını 6.093.058 TL (karar tarihinde yaklaşık 329.000 avro) olarak belirlemiştir. Bu tutar, 16 Kasım 2021 tarihi itibariyle hesaplanan kamulaştırma bedeli (8.765.747 TL veya karar tarihinde yaklaşık 473.000 avro) ile hâlihazırda ödenmiş olan geçici tazminat arasındaki farka karşılık gelmekteydi. Söz konusu tutar bu kez idare tarafından depo edildiği için, Asliye Hukuk Mahkemesi, 10 Kasım 2022 tarihli bir kararla, idarenin davasını kabul etmiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi, taşınmazın yapının bulunduğu yere karşılık gelen 5.789 m²’lik kısmının mülkiyetinin idareye devredilmesine ve depo edilen tutarın başvuranlara ödenmesine karar vermiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi ayrıca, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 10. maddesinin 9. fıkrası uyarınca, davanın açılmasını takip eden dördüncü ayın ilk gününden, yani 17 Mart 2022’den karar tarihine, yani 10 Kasım 2022’ye kadar yasal oranda faiz ödenmesine hükmetmiştir. Başvuranların avukatı, belirtilmeyen bir tarihte, fiili kamulaştırma davasına bakan Asliye Hukuk Mahkemesine, müvekkillerinin 10 Kasım 2022 tarihli kararla hükmedilen kamulaştırma tazminatını aldıklarını ve davalarının artık konusuz kaldığını bildirmiştir. Taraflar, son görüşlerin sunulduğu tarihte halen derdest görünen bu davaların sonucu hakkında Mahkeme’ye bilgi vermemiştir. İlgili Hukuki Çerçeve ve İç Hukuk Uygulaması I. Kamulaştırma Anayasa’nın 46. maddesi, kamulaştırma bedellerinin nakit olarak ödenmesi gerektiğini hükme bağlamaktadır. Söz konusu madde ayrıca, herhangi bir nedenle ödenmeyen kamulaştırma bedellerine kamu alacaklarına uygulanan azami oranda faiz uygulanacağını belirtmektedir. Kamulaştırma Kanunu’nun 8. maddesi, idarenin, bir taşınmazın kamulaştırmasını yapacağı zaman satın alma usulüne öncelik vermesi gerektiğini öngörmektedir. Taraflar arasında anlaşma sağlanması durumunda, kamulaştırma bedeli, ancak taşınmaz malın tapu - [Öğrenci Evlerinde Kalma Nedeniyle Silahlı Terör Örgütüne Üye Olma Suçundan Ceza Verilebilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/ogrenci-evlerinde-kalma/): Öğrenci Evlerinde Kalma Nedeniyle Silahlı Terör Örgütüne Üye Olma Suçundan Ceza Verilebilir mi? Öğrenci Evlerinde Kalma: Sanığın üniversite öğrenciliği döneminde örgüte ait öğrenci evlerinde kalma ve 2014 yılı HSYK seçimlerinde örgüte mensup adaylara oy verilmesi gerektiğini savunmaktan ibaret eylemlerinin vuku bulduğu tarihler itibariyle niteliği ve öğrenci olan sanığın örgütle irtibat derecesi nazara alındığında; anılan örgütün kamuoyunca da bilinen operasyonel eylemlerinden sonra örgütsel herhangi bir faaliyetinin tespit edilemediği, bu haliyle örgüt üyeliği suçu için öngörülen süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk boyutuna ulaşmayan davranışlarının sempatizan boyutunda kaldığı görüldüğünden, delillerin, gerekçeli/muhtemel şüphenin tamamen ortadan kaldırılması ve FETÖ/PDY silahlı terör örgütüyle organik bağ kurup örgütün hiyerarşik yapısına dâhil olmak suretiyle müsnet suçu işlediği yönünde vicdani kanaat oluşması için yeterli olmadığı anlaşılmakla şüpheden sanık yararlanır/in dubio pro reo ilkesi gereğince ispat edilemeyen suçtan beraate karar verilmesi gerekir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2023/537 Karar No: 2024/375 Karar Tarihi: 27.11.2024 Yargıtay Dairesi: 3. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi I. Hukukî Süreç Silahlı terör örgütüne üye olma suçundan sanık …’in 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 314/2, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 5/1, TCK’nın 62/1, 53, 58/9 ve 63. maddeleri uyarınca 6 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve mahsuba ilişkin Adana 12. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 17.01.2019 tarihli ve 97-25 sayılı hükmün, sanık müdafileri tarafından istinaf edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Adana Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesince 08.10.2020 tarih ve 551-676 sayı ile istinaf başvurularının esastan reddine karar verilmiştir. Özel Daire Kararı Bu hükmün de sanık ve müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 3. Ceza Dairesince 05.10.2022 tarih ve 14308-5567 sayı ile; “Kuruluş, amaç, örgüt yapılanması ve faaliyet yöntemleri Dairemizin 2015/3 esas sayılı kararında anlatılan ve nihai amacı, Devletin Anayasal nizamını cebir ve şiddet kullanarak değiştirmek olduğu anlaşılan FETÖ/PDY terör örgütünün başlangıçta bir ahlak ve eğitim hareketi olarak ortaya çıkması ve toplumun her katmanının büyük bir kesimince de böyle algılanması, amaca ulaşmak için her yolu mübah gören fakat sözde meşruiyetini sivil alanda dinden, kamusal alanda ise hukuktan aldığı izlenimi vermek için yeterli güce ulaşıncaya kadar alenen kriminalize olmamaya özen göstermesi gerçeği nazara alındığında, örgütün sözde meşruiyet vitrini olarak kullanılan katlarla irtibatlı olduğu anlaşılan sanığın eylem ve faaliyetlerinin örgüt üyeliği suçu için öngörülen çeşitlilik ve yoğunluk boyutuna ulaşmadığından sanığın örgütle irtibatının sempatizanlık düzeyini aşıp hiyerarşik yapıya girdiği her türlü şüpheden uzak kesin delil bulunmaması karşısında silahlı terör örgütüne üye olmak suçundan CMK’nın 223/2-e maddesi gereğince beraatine karar vermek gerekirken yazılı şekilde mahkumiyet hükmü kurulması” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Direnme Kararı İlk Derece Mahkemesi ise 15.12.2022 tarih ve 540-442 sayı ile; “Sanığın uzun yıllar Cumhuriyet Savcısı olarak çalıştığı, kamudaki statüsü nedeniyle söz konusu örgütün amaç ve saiklerinde bilgi sahibi olmamasının mümkün olmayacağı, üniversite yıllarından başlayarak örgüte ait evlerde kalması, özellikle 17-25 Aralık sürecinden sonra da eylemlerine devam etmiş olması, 2014 HSYK seçimlerinde aktif rol alması, bu koşullarda sanığın örgütün yapısından ve işleyişinden haberdar olmamasının mümkün olmadığı, sanığın eylem ve faaliyetlerinin örgüt üyeliği suçu için öngörülen çeşitlilik ve yoğunluk boyutuna ulaştığı ve örgütle irtibatının sempatizanlık düzeyini aşıp hiyerarşik yapıya girdiği anlaşılmakla Yargıtay 3. Ceza Dairesinin 2022/14308 E ve 2022/5567 K sayılı ilamına direnilmesine karar verilmiştir.” şeklindeki gerekçeyle bozma kararına direnerek önceki hüküm gibi sanığın mahkûmiyetine karar vermiştir. Direnme Kararının Temyizi Bu kararın da sanık müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 03.05.2023 tarihli ve 9819 sayılı onama istekli tebliğnamesi ile dosya, CMK’nın 307. maddesi uyarınca kararına direnilen Daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 3. Ceza Dairesince 11.10.2023 tarih ve 14139-7106 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. II. Uyuşmazlık Konusu Özel Daire ile İlk Derece Mahkemesi arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa isnat edilen silahlı terör örgütüne üye olma suçunun sabit olup olmadığının belirlenmesine ilişkin olup, sübutun kabulü hâlinde; CMK’nın 22/1-h hükmü karşısında soruşturma aşamasında yakalama, arama ve el koyma ve kısıtlama kararlarını veren tanık …’in beyanlarının hükme esas alınmasının yerinde olup olmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir. III. Olay ve Olgular İncelenen dosya içeriğinden; sırasıyla Bozkır, Nusaybin, Elbistan ve Bandırma Cumhuriyet savcısı olarak görev yapan sanığın 05.06.2016 tarih ve 904 sayılı kararname ile Adana iline atandığı, HSYK’nın 16.07.2016 tarih ve 345 sayılı kararıyla görevden uzaklaştırıldığı, 14.10.2016 tarih ve 2016/386 sayılı kararla görevden uzaklaştırma süresinin iki ay uzatıldığı, 24.08.2016 tarihli ve 426 sayılı kararla da meslekten ihraç edildiği, Meslekten uzaklaştırılması üzerine başlatılan soruşturmada kendisine ulaşılamaması nedeniyle hakkında yakalama kararı çıkartıldığı, iddianame düzenlenip dava açıldıktan sonra 21.09.2018 tarihinde yakalandığı, Anlaşılmıştır. Tanık …; sanıkla 2013 yılı kura kararnamesiyle atandığı Bandırma ilçesinde tanıştıklarını, 2014 yılı HSYK seçimleri döneminde sanığın Bağımsızlar adı altında seçime giren ancak daha sonra bağımlı oldukları anlaşılan bir grup adayın bağımsız ve tarafsız olduklarını sürekli söylediğini, bir keresinde o zamanki Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı ….’nin odasında oturmaktayken seçimlerle ilgili konuştuklarını, sanığın kendisine “Bağımsızlar’a değil mi?” diye sorduğunu, akabinde ….’nin de “Biz Hakim Beyin hukukçuluğunu biliyoruz, yargının bağımsız ve tarafsızlığını iyi biliyor.” dediğine şahit olduğunu, yine seçimlerle ilgili olarak sanığın Yargıda Birlik Platformu adaylarından bahsedilince bu adayların tam anlamıyla bağımsız ve tarafsız olmadıkları ve yürütmeyle uyumlu oldukları şeklinde konuştuğunu, seçimlerden önce Marmara Adliyesinde görevli bir hâkimden oy istediğini duyduğunu, seçim günü oy kullanmak için Balıkesir Adliyesine gittiğinde sanığı da orada gördüğünü, o gün nöbetçi olan sanığın oy kullanmak için Balıkesir Adliyesine giden Bandırma Başsavcısıyla eşine selam vermediğini duyduğunu, seçimin başından sonuçlanmasına kadar beklediğini bildiği sanıkla seçimden hemen sonra yürüyüş yaparken karşılaştıklarını, konuşurken konunun paralel devlet yapılanmasına geldiğini, sanığa “Savcım bir paralel devlet yapılanması vardır.” dediğinde sanığın karşılık olarak “Hâkim bey asıl mesele saygı.” tarzında bir cümle kurduğunu, sanıkla daha sonra bir irtibatı ve iletişimi olmadığından seçimlerden sonraki düşünceleri hakkında bilgi sahibi olmadığını, Tanık …; sanığın 2013 yılı yaz kararnamesi ile Bandırma’ya tayin olduğunu, kendisinin mesleğe başladığı ilk yılda Bandırma Adliyesinde hâkim ve savcılar arasındaki ileşitimin çok iyi olduğunu, ancak 2014 yılı HSYK seçimleri yaklaşmaya başladığında bazı meslektaşların tavrında değişiklikler olmaya başladığını, sanıkla da insani ilişki bakımından aralarının iyi olduğunu, 17/25 Aralık süreci ve sonrasındaki FETÖ/PDY örgütünün dâhil olduğu dershane kapatılması ve MİT tırları gibi olaylarla ilgili genel olarak arkadaşlar - [Memurluğa İade Nedeniyle Özlük ve Parasal Hakların Ödenmesi Halinde Özel Sektördeki Maaş ve Gelir Mahsup Edilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/ozluk-ve-parasal-haklarin-odenmesi/): Memurluğa İade Nedeniyle Özlük ve Parasal Hakların Ödenmesi Halinde Özel Sektördeki Maaş ve Gelir Mahsup Edilebilir mi Özlük ve Parasal Hakların Ödenmesi: İdare Mahkemesi başvurucunun memurluktan çıkarıldığı tarih ile memurluğa iade edildiği tarihler arasındaki özlük ve parasal haklarının tahakkuk tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte ödenmesini gerektirmektedir. Ancak İdarece memurluktan çıkarıldıktan sonra özel sektörde sigortalı olarak çalışmaya başlayan başvurucunun asgari ücret üzerinden elde ettiği gelir mahsup edilerek ödeme yapılmıştır. İdarenin İdare Mahkemesi kararında ulaşılan bu sonuçla çelişecek bir değerlendirme yapması, ardından bu mahsup işlemine karşı açılan davada da bu mahsup işleminin hukuka uygun bulunması mahkeme kararlarının bağlayıcılığı ilkesiyle bağdaşmamaktadır. Mahkeme kararındaki yorumun yanlış olduğunun düşünülmesi o kararın gereğinin yerine getirilmemesini meşrulaştırmadığı gibi hukuksal yorum farklılıkları da hukuki ve fiilî imkânsızlık sebebi olarak sunulamaz. Anayasa‘nın 138. maddesi, İdare Mahkemesinin kararının gereğinin İdare tarafından kendiliğinden ve tam olarak yerine getirmesini zorunlu kılmaktadır. Bu anlamda İdare tarafından mahsup yapılarak idare mahkemesinin kararının eksik icra edilmesi Anayasa’nın 138. maddesini açıkça ihlal etmiştir. Tüm bu şartlar gözetildiğinde mahkeme kararının icra edilmediği anlaşılmakla Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir. Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Davut Yıldız – Başvuru Numarası: 2020/12623 Karar Tarihi: 5/9/2023 R.G. Tarih ve Sayı: 29/11/2023-32384 Birinci Bölüm – Karar Başkan: Hasan Tahsin GÖKCAN Üyeler: Muammer TOPAL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, İrfan FİDAN, Muhterem İNCE Raportör: Mahmut ALTIN Başvurucu: Davut YILDIZ I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, mahkeme kararının icra edilmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 9/4/2020 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. 3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. III. OLAY VE OLGULAR 4. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: A. Uyuşmazlığın Arka Planı 5. Başvurucu, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) bünyesinde 57. Topçu Tugay Komutanlığında astsubay olarak görev yapmakta iken İzmir Cumhuriyet Başsavcılığınca 2010 yılında başlatılan ve kamuda kumpas soruşturması adıyla bilinen soruşturma üzerine açılan kamu davasında zincirleme olarak kişisel verileri kaydetme ve suç işlemek amacıyla kurulmuş örgüte üye olma suçu isnadıyla sanık olarak yargılanmıştır. Bu davada aralarında başvurucunun da olduğu tüm sanıklar, İzmir 5. Ağır Ceza Mahkemesinin 26/2/2016 tarihli kararıyla isnat edilen suçları işlemedikleri sabit görüldüğü gerekçesiyle beraat etmiştir. Anılan karar Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 21/10/2016 tarihli kararıyla onanmıştır. 6. Başvurucu hakkında idari tahkikat süreci başlatılmıştır. Yukarıda belirtilen kamu davası kapsamında düzenlenen iddianame, iddianameye ekli dijital materyaller ve başvurucunun kişisel bilgisayarlarından elde edilen cinsel hayatına dair bazı fotoğraf ve videolar esas alınarak başvurucunun fotoğraf ve videolardaki davranışlarının TSK’nın ahlak anlayışıyla uyuşmadığı belirtilmek suretiyle başvurucu hakkında ahlaki durum gerekçe gösterilerek 27/1/2014 tarihli üçlü kararname ile TSK’dan ayırma işlemi tesis edilmiştir. 7. Başvurucu, söz konusu işleme karşı Askerî Yüksek İdare Mahkemesinde (AYİM) Millî Savunma Bakanlığı (İdare) aleyhine dava açmıştır. Yapılan yargılamalar sonunda dava reddedilerek kesinleşmiştir. Bunun üzerine başvurucu, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. Anayasa Mahkemesi H.K. ve diğerleri (B. No: 2015/2738, 21/3/2018) kararında başvurucunun özel hayatın gizliliği hakkının ihlal edildiği sonucuna varmış ve ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasına hükmetmiştir. B. Yeniden Yargılama Süreci 8. Anayasa Mahkemesinin kararı üzerine İzmir 3. İdare Mahkemesince (İdare Mahkemesi) AYİM’in davanın reddine dair 4/2/2015 tarihli kararı kaldırılarak yeniden yargılamaya başlanmıştır. İdare Mahkemesi 29/6/2018 tarihinde başvurucunun TSK’dan ayrılmasına ilişkin işlemin iptali ile işlem sebebiyle ödenmeyen aylıklarının hak ediş tarihinden ödenme tarihine kadar işletilecek yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde, Anayasa Mahkemesinin kararı uyarınca başvurucuya isnat edilen eylemlerin TSK’nın işleyişi üzerindeki etkisi ve risklerinin açıklanmasının istendiği ancak davalı İdarece birtakım belgeler gönderilmiş ise de herhangi bir açıklama yapılmadığı izah edilmiştir. Böylece başvurucunun özel hayatına ilişkin tutum ve eylemlerinin mesleki hayatı üzerindeki etkileri ile TSK’nın işleyişi üzerindeki etkisi ve riskleri açıklanmadan tesis edilen ayırma işleminde özel hayatın gizliliği hakkına müdahaleyi haklı kılacak şekilde konuyla ilgili ve yeterli gerekçe içermediği, müdahalenin demokratik toplumda gerekli ve ölçülü olmadığı kabul edilmiştir. 9. Taraflarca İdare Mahkemesinin 29/6/2018 tarihli kararına karşı istinaf talebinde bulunulmaması nedeniyle 14/10/2019 tarihinde kesinleştirme şerhi düzenlenmiştir. C. İşlemin İptali Davası Süreci 10. İdare Mahkemesinin 29/6/2018 tarihli kararına istinaden İdarece başvurucunun 2/2/2014-15/10/2018 tarihleri arasındaki tüm maaşı işlemiş faiziyle birlikte hesaplanmıştır. Ardından devlet memurluğundan uzaklaştırıldıktan sonra özel sektörde sigortalı olarak çalışmaya başlayan başvurucunun 2014-2018 yılları arasında elde ettiği 106.110,48 TL gelir ödenecek tutardan mahsup edilerek ödeme yapılmıştır. 11. Başvurucu, bunun üzerine ödemenin eksik olduğunu ileri sürerek ödenmeyen 106.110,48 TL’nin hak ediş tarihinden itibaren işletilecek yasal faizi ile birlikte ödenmesi talebiyle 24/12/2018 tarihinde İdare aleyhine İzmir 4. İdare Mahkemesinde (Mahkeme) dava açmıştır. 12. Mahkeme 24/10/2019 tarihinde davanın reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde; maddi tazminat hesaplanırken hukuka aykırı işlem nedeniyle uğranılan kayıpların tam olarak belirlenmesi, elde edilen fayda ve gelirlerin de bu miktardan mahsup edilmesi gerektiği belirtilmiştir. Somut olayda uğranılan zararın İdarece tazmini, Anayasa’nın 125. maddesinden kaynaklanan bir zorunluluk olmakla birlikte başvurucunun yoksun kaldığı parasal hakları hesaplanırken memuriyetten ayrı kaldığı tarih aralığında sigortalı olarak çalışıp elde ettiği gelirin anılan ödemeden mahsup edilmesi gerektiği açıklanmıştır. Buna göre de İdarenin başvurucunun memuriyetten ayrı kaldığı sürelere ilişkin olarak sigortalı çalışmalarından elde ettiği 106.110,48 TL gelirin geçmişe dönük maaş ve parasal hak ödemesinden mahsup edilmesinde hukuka aykırılık bulunmadığı ifade edilmiştir. 13. Başvurucu bu karara karşı istinaf kanun yoluna başvurmuştur. Daire 5/3/2020 tarihlinde istinaf başvurusunun reddine kesin olarak karar vermiştir. 14. Nihai karar, başvurucu vekiline 18/3/2020 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 9/4/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. IV. İLGİLİ HUKUK 15. İlgili hukuk için bkz. Nebi Seyhan [GK], B. No: 2018/27882, 27/10/2021, §§ 28-34. V. İNCELEME VE GEREKÇE 16. Anayasa Mahkemesinin 5/9/2023 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü: A. Başvurucunun İddiaları 17. Başvurucu; memuriyetten uzaklaştırıldığı dönem için ödenmeyen özlük ve parasal haklarının tahakkuk tarihinden itibaren işletilecek yasal faizi ile birlikte ödenmesine İdare Mahkemesince karar verildiğini, bu karar uyarınca herhangi bir kesinti işlemi yapılmaksızın maaşının tam olarak ödenmesi gerekirken sigortalı çalışmalarından elde ettiği gelirin mahsup edilmesinden yakınmıştır. Başvurucu bununla birlikte İdare Mahkemesi kararının gereğinin aynen yerine getirilmesi gerekirken yaşamını devam ettirebilmesi için asgari ücretle çalışıp elde ettiği gelirin İdare Mahkemesi kararına rağmen mahsup edilmesinin hakkaniyete uygun olmadığını belirterek mülkiyet hakkının ve eşitlik ilkesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür. B. Değerlendirme 18. Anayasa‘nın iddianın değerlendirilmesinde dayanak alınacak “Mülkiyet hakkı” kenar başlıklı 35. maddesi - [İstinaf ve Temyize ilişkin Parasal Sınırlarda Hükmün Verildiği Tarihteki Miktarın Esas Alınmasına ilişkin Düzenlemenin İptali](https://kayseriavukat.org.tr/hmk-parasal-sinirlar/): İstinaf ve Temyize ilişkin Parasal Sınırlar Anayasa Mahkemesi Kararı – Özet İtiraz Konusu Kural 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Ek 1. maddesinde düzenlenen dava konusu kuralla, istinaf ve temyize ilişkin parasal sınırların uygulanmasında hükmün verildiği tarihteki miktarın esas alınacağı öngörülmüştür. Başvuru Gerekçesi Dava dilekçesinde özetle; davanın açıldığı tarih ile uyuşmazlığın mahkemece ve sonrasında istinaf merciince karara bağlandığı süreçte istinaf ve temyiz kesinlik sınırının her yıl yeniden değerleme oranında güncellenerek değişebildiği, bu itibarla davanın açıldığı tarihte temyiz yolu açık olan bir uyuşmazlığın istinaf merciinin karar verdiği tarih itibarıyla temyiz sınırının altında kalabildiği, bu durumun mahkemeye erişim hakkı, hükmün denetlenmesini talep etme hakkı ve kanuni hâkim ilkeleriyle bağdaşmadığı iddia edilmiştir. Ayrıca itiraz konusu kurallarda temyize ilişkin parasal tutar açısından davanın açıldığı tarihin mi yoksa istinaf merciinin karar tarihinin mi esas alınacağı yönünde bir belirsizliğin olduğu, bu suretle kuralların hukuki belirlilik ve öngörülebilirlik ilkeleriyle de çeliştiği, mahkemeler arasında yargılama süreleri açısından farklılıkların olabileceği gözetildiğinde aynı tarihte açıldığı hâlde diğerine göre daha erken sonuçlanmış olan davalardan biri temyize tabi olurken yargılaması geç sonuçlanan diğer davanın temyiz denetiminin dışında kalabileceği, bu durumun ise eşitlik ilkesini ihlal ettiği belirtilerek kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi Kural gereğince istinaf veya temyiz yoluna başvuru açısından dava konusunun değer ve miktar itibarıyla hükmün verildiği tarihte geçerli olan parasal tutarların altında kalması hâlinde mahkeme veya bölge adliye mahkemesi kararına karşı kanun yoluna başvurulması mümkün değildir. Kişilerin dava konusunu oluşturan alacak ya da malın değerine göre dava/karşı dava ya da ıslah talebinde bulunabilecekleri açıktır. Kanun koyucunun kanun yoluna başvurmada belirlediği kesinlik sınırını yargılamanın devam ettiği süreçte yıldan yıla güncellediği dikkate alındığında enflasyon nedeniyle ekonomik önemini yitiren dava konusu mal ya da alacağın değerinin de enflasyonun olumsuz etkisinden korunması gerekmektedir. Hukuki ilişkinin doğduğu, uyuşmazlığa konu olayın veya hukuki durumun gerçekleştiği ya da davanın açıldığı tarihte geçerli olan parasal sınırlara göre istinafa veya temyize başvurulabilecek bir karara karşı kural nedeniyle özellikle yargılamaların uzun sürdüğü durumlarda hükmün verildiği tarihte geçerli olan parasal tutarlara göre kanun yoluna başvurulması imkânı ortadan kalkabilecektir.  Kanun yoluna başvuru açısından kural gereğince parasal değer (kesinlik sınırı) güncellenirken dava konusu mal ya da alacağın değerinin güncellenmemesi nedeniyle enflasyondan dolayı oluşan külfetin tamamı davanın taraflarına yüklenmektedir. Bu yönüyle kural kapsamında tarafların kanun yoluna başvuramamaları nedeniyle katlanacakları külfet ile yargılamanın en az maliyetle ve en kısa zamanda sonuçlandırılması yönündeki kamusal yarar arasındaki dengenin taraflar aleyhine bozulduğu anlaşılmıştır. Bu itibarla kişilere aşırı bir külfet yüklediği anlaşılan kuralla hükmün denetlenmesini talep etme hakkına getirilen sınırlamanın orantısız ve ölçüsüz olduğu sonucuna ulaşılmıştır.  Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir. İstinaf ve Temyize ilişkin Parasal Sınırlarda Hükmün Verildiği Tarihteki Miktarın Esas Alınmasını Öngören Düzenlemenin İptali Anayasa Mahkemesi Kararı Esas Sayısı : 2023/182 Karar Sayısı : 2024/203 Karar Tarihi : 4/12/2024 R.G.Tarih-Sayı : 30/1/2025-32798 İtiraz Yoluna Başvuranlar: 1. Adana Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi (E.2023/182) 2. İstanbul Anadolu 30. Asliye Hukuk Mahkemesi (E.2024/165) 3. Ankara 5. Asliye Ticaret Mahkemesi (E.2024/188) İtirazın Konusu: 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na 24/11/2016 tarihli ve 6763 sayılı Kanun’un 44. maddesiyle eklenen ek 1. maddenin; A. (1) numaralı fıkrasının birinci cümlesinin “…341 inci, 362 nci ve … maddelerdeki parasal sınırlar her takvim yılı başından geçerli olmak üzere, önceki yılda uygulanan parasal sınırların; o yıl için 4/1/1961 tarihli ve 213 sayılı Vergi Usul Kanununun mükerrer 298 inci maddesi hükümleri uyarınca Maliye Bakanlığınca her yıl tespit ve ilan edilen yeniden değerleme oranında artırılması suretiyle uygulanır.” bölümünün, B. (2) numaralı fıkrasının “…341 inci, 362 nci ve 369 uncu maddelerdeki parasal sınırların uygulanmasında hükmün verildiği tarihteki miktar esas alınır.” bölümünün, Anayasa’nın 2., 10., 13. ve 36. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülerek iptallerine karar verilmesi talebidir. Olay: Tasarrufun iptali ve alacak davalarında itiraz konusu kuralların Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkemeler, iptalleri için başvurmuştur. I. İPTALİ İSTENEN VE İLGİLİ GÖRÜLEN KANUN HÜKÜMLERİ A. İptali İstenen Kanun Hükmü 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun itiraz konusu kuralların da yer aldığı ek 1. maddesi şöyledir: “Parasal sınırların artırılması – Ek Madde 1 (Ek: 24/11/2016-6763/44 md.) (1) 200 üncü, 201 inci, 341 inci, 362 nci ve 369 uncu maddelerdeki parasal sınırlar her takvim yılı başından geçerli olmak üzere, önceki yılda uygulanan parasal sınırların; o yıl için 4/1/1961 tarihli ve 213 sayılı Vergi Usul Kanununun mükerrer 298 inci maddesi hükümleri uyarınca Maliye Bakanlığınca her yıl tespit ve ilan edilen yeniden değerleme oranında artırılması suretiyle uygulanır. Bu şekilde belirlenen sınırların bin Türk lirasını aşmayan kısımları dikkate alınmaz. (2) 200 üncü ve 201 inci maddelerdeki parasal sınırların uygulanmasında hukuki işlemin yapıldığı, 341 inci, 362 nci ve 369 uncu maddelerdeki parasal sınırların uygulanmasında hükmün verildiği tarihteki miktar esas alınır. (3) (Ek:7/11/2024-7531/22 md.) İstinaf ve temyiz kanun yoluna başvuruda esas alınan parasal sınırda yeniden değerleme nedeniyle meydana gelen artış, bölge adliye mahkemesinin kaldırma veya Yargıtayın bozma kararları üzerine yeniden verilen kararlar hakkında uygulanmaz, ilk karar tarihinde geçerli olan parasal sınırlar esas alınır.” B. İlgili Görülen Kanun Hükümleri 1. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 341. maddesi şöyledir: “İstinaf yoluna başvurulabilen kararlar – Madde 341 (1) (Değişik:22/7/2020-7251/34 md.) İlk derece mahkemelerinin aşağıdaki kararlarına karşı istinaf yoluna başvurulabilir: a) Nihai kararlar. b) İhtiyati tedbir ve ihtiyati haciz taleplerinin reddi kararları, karşı tarafın yüzüne karşı verilen ihtiyati tedbir ve ihtiyati haciz kararları, karşı tarafın yokluğunda verilen ihtiyati tedbir ve ihtiyati haciz kararlarına karşı yapılan itiraz üzerine verilen kararlar. (2) Miktar veya değeri üç bin Türk Lirasını geçmeyen malvarlığı davalarına ilişkin kararlar kesindir. (Ek cümle: 24/11/2016-6763/41 md.) Ancak manevi tazminat davalarında verilen kararlara karşı, miktar veya değere bakılmaksızın istinaf yoluna başvurulabilir. (3) Alacağın bir kısmının dava edilmiş olması durumunda üç bin Türk Liralık kesinlik sınırı alacağın tamamına göre belirlenir. (4) Alacağın tamamının dava edilmiş olması durumunda, kararda asıl talebinin kabul edilmeyen bölümü üç bin Türk Lirasını geçmeyen taraf, istinaf yoluna başvuramaz. (5) İlk derece mahkemelerinin diğer kanunlarda temyiz edilebileceği veya haklarında Yargıtaya başvurulabileceği belirtilmiş olup da bölge adliye mahkemelerinin görev alanına giren dava ve işlere ilişkin nihai kararlarına karşı, bölge adliye mahkemelerine başvurulabilir.” 2. 6100 sayılı Kanun’un 361. maddesi şöyledir: “Temyiz edilebilen kararlar – Madde 361 (1) Bölge adliye mahkemesi hukuk dairelerinden verilen temyizi kabil nihai kararlar ile hakem kararlarının iptali - [Suçta ve Cezada Kanunilik İlkesi: Terör Örgütüne Üye Olma Suçundan Verilen Mahkûmiyet Nedeniyle İhlal Kararı](https://kayseriavukat.org.tr/sucta-ve-cezada-kanunilik-ilkesi/): Terör Örgütüne Üye Olma Suçundan Verilen Mahkûmiyet Nedeniyle Suçta ve Cezada Kanunilik İlkesinin İhlal Edilmesi Suçta ve cezada kanunilik ilkesi, hukuk devletinin kurucu unsurlarındandır. Kanunilik ilkesinin genel olarak bütün hak ve özgürlüklerin düzenlenmesinde temel bir güvence oluşturmanın yanı sıra suç ve cezaların belirlenmesi bakımından özel bir anlamı ve önemi olup bu kapsamda kişilerin kanunen yasaklanmamış veya yaptırıma bağlanmamış fiillerden dolayı keyfî bir şekilde suçlanmaları ve cezalandırılmaları önlenmekte; buna ek olarak suçlanan kişinin lehine olan düzenlemelerin geriye etkili bir şekilde uygulanması sağlanmaktadır Anayasa Mahkemesi, bir kimsenin terör örgütüne üye olma suçundan mahkûm edilmesi için “Kişinin örgütün niteliğini ve amaçlarını bilmesi, örgütün bir parçası olmayı istemesi ve örgütün hayatta kalmasına, amaçlarının gerçekleştirilmesine devamlı bir irade ile katkı sağlaması gerekir.” şeklinde, eldeki başvurunun çözümlenmesinde de anahtar olan bazı değerlendirmelerde bulunmuştur. Söz konusu karar ve onu takip eden kararlarda örgüte üye olmanın “fiilî bir katılma olduğu ve dolayısıyla üyeliğin suç olarak kabul edilmesinin ve cezalandırılmasının altında yatan sebebin, terör örgütü üyesi olan kişinin aslında bu şekilde terör örgütünün toplum için arz ettiği tehlikeye bilerek ve isteyerek katkı sağlaması olduğu, kişinin örgütün hiyerarşik yapısına bilerek ve isteyerek dâhil olduğunun yeterli bir gerekçe ile ispat edilmesi gerektiğini” ifade etmektedir. Yargıtay da FETÖ/PDY’nin oldukça uzun süredir mahkemelerce ve devlet kurumlarınca terör örgütü olarak kabul edilen, toplum tarafından da öyle bilinen bir örgüt olmadığını göz önünde bulundurmuştur. Yargıtay, birçok kararında “FETÖ/PDY’nin başlangıçta bir ahlak ve eğitim hareketi olarak ortaya çıktığı, sözde meşruiyetini sivil alanda dinden, kamusal alanda ise hukuktan aldığı izlenimi vermek için yeterli güce ulaşıncaya kadar alenen kriminalize olmamaya özen gösterdiği” ve toplumun her katmanının büyük bir kesimi tarafından da böyle algılandığı tespitini yapmıştır. Gerçekten de toplumda önemli bir kesim, bu yapılanmanın illegal yönünü bilmeden sosyal ve ekonomik alanda gelişerek kurumsallaşmasına ve faaliyetlerine destek olmuştur. Suçta ve cezada kanunilik ilkesi kapsamında; bir kimsenin FETÖ/PDY’ye üye olma suçundan cezalandırılabilmesi için örgütün niteliğini ve amaçlarını bildiği, örgütün bir parçası olmayı istediği ve örgütün hayatta kalmasına, amaçlarının gerçekleştirilmesine devamlı bir irade ile katkı sağladığının gösterilmesi gerekir. Bu gerekliliğin bir sonucu olarak Yargıtay, terör örgütüne üye olma veya yardım etme suçlarının doğrudan kasıt ve özel saikle işlenebilen suçlar olduğu da gözetildiğinde FETÖ/PDY’nin gerçek yüzünü ortaya koyan operasyonlara başlandığı, bu yapının kamuoyu ve medya tarafından tartışılır hâle geldiği, üst düzey hükûmet yetkilileri ve kamu görevlileri tarafından yapılan açıklamalarda paralel yapı veya terör örgütü olduğuna ilişkin tespitler ve uyarıların yapıldığı, Millî Güvenlik Kurulu tarafından da aynı değerlendirmelerin paylaşıldığı süreçten önce icra edilen faaliyetlerin nitelik, içerik ve mahiyeti itibarıyla terör örgütünün amacına hizmet ettiği ve sanıklarca da bunun bilindiği somut delil ve olgularla ortaya konulmadıkça örgütsel faaliyet kapsamında kabul edilemeyeceğini, kişilerin hukuki durumlarının kusurluluk ve hata bağlamında değerlendirilmesinde zaruret bulunduğunu ifade etmiştir. Başka bir deyişle Yargıtay bir kişinin söz konusu örgüte üye olma suçundan cezalandırılabilmesi için sempati ve iltisak boyutunu aşarak terör örgütü niteliğini ve amaçlarını bilerek örgüt üyesi olduğunu ispat etmeye yeterli delillere dayanılmasının şart olduğunu belirtmiştir. Somut olayda ilk derece mahkemesi -başvurucunun örgüte müzahir Aktif Eğitim-Sen üyeliği ile bir dernek kaydı, cemaat ile yakın olduğuna ve cemaat içinde olduğuna, sohbetlere katıldığına ilişkin tanık beyanı, Bank Asya hesap hareketleri ve Zaman gazetesine aboneliğiyle alakalı olgular bir bütün olarak ele alındığında- başvurucunun bir terör örgütüne üye olma bilinciyle hareket ettiğini somut olayın koşullarında ortaya koymakta başarılı olamamıştır. Mahkeme, başvurucunun FETÖ/PDY’nin nihai amacını ve yöntemlerini bilen örgüt mensuplarından biri olduğunu ileri sürmediği gibi FETÖ/PDY’nin devletçe bir terör örgütü kabul edilmeye ve herkesçe öyle bilinmeye başlanmasından önce söz konusu oluşumun bir terör örgütü olduğundan haberdar olduğunu da iddia etmemiştir. Başvurucunun mahkûmiyetinde esas alınan deliller gözetildiğinde tek başına örgütün nihai amacını bildiğini ve terör örgütü hiyerarşisi içerisinde gerçekleştirilmiş örgütsel faaliyetlerin varlığını ortaya koyduğu söylenemez. Terör Örgütüne Üye Olma Suçundan Verilen Mahkûmiyet Nedeniyle Suçta ve Cezada Kanunilik İlkesinin İhlal Edilmesi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Hasan Sarıcı Başvurusu (B. No: 2018/37695) Karar Tarihi: 9/10/2024 R.G. Tarih ve Sayı: 22/1/2025 – 32790 Anayasa Mahkemesi Genel Kurul Kararı Başkan: Kadir ÖZKAYA Başkanvekilleri: Hasan Tahsin GÖKCAN, Basri BAĞCI Üyeler: Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE, Yılmaz AKÇİL, Ömer ÇINAR, Metin KIRATLI Raportör: Mustafa ŞENOCAK Başvurucu: Hasan SARICI I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, terör örgütüne üye olma suçundan verilen mahkûmiyet hükmü nedeniyle suçta ve cezada kanunilik ilkesinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 26/12/2018tarihinde yapılmıştır. 3. Komisyon; adli yardım talebinin kabulüne ve hakkaniyete uygun yargılanma hakkı dışındaki iddiaların kabul edilemez olduğuna, anılan hakka ilişkin şikâyetlerin kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. 4. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. 5. İkinci Bölüm, başvurunun Genel Kurul tarafından incelenmesine karar vermiştir. III. OLAY VE OLGULAR 6. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: A. Olayın Arka Planına ve Asya Katılım Bankası Anonim Şirketine İlişkin Genel Açıklamalar 7. Olayın arka planına ve Asya Katılım Bankası Anonim Şirketine (Bank Asya/Banka) ilişkin genel açıklamalar için bkz. Gürcan Balık, B. No: 2020/16435, 17/11/2022, §§ 7-13; Raziye Akçay, B. No: 2019/1665, 28/6/2022, §§ 5-10. Anayasa Mahkemesi Raziye Akçay Kararı’na sitemizden ulaşabilirsiniz (AYM Bireysel Başvuru No: 2019/1665, Karar Tarihi: 28/6/2022). B. Somut Başvuruya İlişkin Olaylar 8. Başvurucu, öğretmen olarak görev yapmakta iken 1/9/2016 tarihli ve 29818 mükerrer sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 15/8/2016 tarihli ve 672 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Kamu Personeline İlişkin Alınan Tedbirlere Dair Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kamu görevinden çıkarılmıştır. 9. Kırklareli Cumhuriyet Başsavcılığının 29/12/2016 tarihli iddianamesi ile aralarında başvurucunun da olduğu bir kısım şüpheli hakkında Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanmasına (FETÖ/PDY) üye olma suçundan kamu davası açılmıştır. 10. Kırklareli 1. Ağır Ceza Mahkemesinde (Mahkeme) görülen yargılama sekiz celsede tamamlanmıştır. Duruşmanın 31/3/2017 tarihli üçüncü celsesinde başvurucu ile ilgili olarak Bank Asya’ya müzekkere yazılmasına, başvurucunun hesap hareketlerinin Mahkemeye bildirilmesine, tanık R.D.nin adresine göre işlem yapılmasına karar verilmiştir. 11. Bank Asya’ya yazılan müzekkereye 25/5/2017 tarihli dördüncü celsede cevap verilmiş, düzenlenen evraklar CD içinde Mahkemeye bildirilmiştir. Yine aynı celsede, soruşturma aşamasında istenilen mali analiz raporu Maliye Bakanlığı Mali Suçları Araştırma Kurulu Başkanlığı (MASAK) tarafından Mahkemeye sunulmuştur. MASAK raporunda başvurucunun 31/12/2013 tarihinden itibaren hesap hareketlerinin incelendiği, hesap - [Ceza Koşulu: Sözleşmede Fazlaya İlişkin Her Türlü Talep ve Dava Hakkının Saklı Tutulması](https://kayseriavukat.org.tr/ceza-kosulu/): Ceza Koşulu: Sözleşmede Fazlaya İlişkin Her Türlü Talep ve Dava Hakkının Saklı Tutulması Sözleşmede Ceza Koşulu: Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; taraflar arasındaki sözleşmenin feshi sırasında davacı tarafından anılan sözleşme ve ekleri ilgili kayıtlara geçmiş haklar, borçlar ve fazlaya ilişkin her türlü talep ve dava hakkının saklı tutulmuş olması karşısında icra takibine konu alacak kalemlerinin talep edilip edilemeyeceği noktasında toplanmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2023/11-838 Karar No: 2023/1131 Karar Tarihi: 22/11/2023 İncelenen Kararın Mahkemesi: İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 12. Hukuk Dairesi Özel Daire Kararı: Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 26.09.2022 tarihli ve 2021/2062 Esas, 2022/6270 Karar sayılı BOZMA kararı Taraflar arasındaki itirazın iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince davalı vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Dava Davacı vekili; taraflar arasında 01.06.2010 tarihli bayilik sözleşmesi imzalandığını, davalının bu sözleşme kapsamında akaryakıt istasyonunu işletmeyi, belirlenen miktarlarda ürün alımı ile borçlarını zamanında ödemeyi taahhüt ettiğini, ancak davalının 01.06.2014 ilâ 01.06.2015 tarihleri arasında taahhüdünde belirtilen miktarda madeni yağ ve akaryakıt satışını gerçekleştiremediğini, bu suretle ceza koşulu ödeme yükümlülüğü altına girdiğini, bu hususla alakalı müvekkilince düzenlenen 10.276,37 TL ve 266.890,35 TL bedelli iki ayrı faturanın davalı tarafça ödenmediğini, bu sebeple dava konusu icra takibinin başlatıldığını, icra takibine vaki itirazın haksız ve dayanaksız olduğunu ileri sürerek İstanbul 20. İcra Müdürlüğünün 2015/… Esas sayılı icra takibine vaki davalı itirazının iptali ile davalı aleyhine icra inkâr tazminatına hükmedilmesini talep etmiştir. II. Cevap Davalı vekili; bayilik sözleşmesinin beş yıl sonunda feshedildiğini, fesih sırasında dava konusu iddiaların ileri sürülmediğini, müvekkilinin borçlarını ödediğini, teminatların müvekkiline iade edildiğini, cezai şarta ilişkin alacağın saklı tutulmaması nedeniyle talep edilemeyeceğini, taahhüt anlaşmasının hukuka aykırı olduğunu, 2010 ilâ 2015 yılları arasında akaryakıt satışlarını olumsuz yönde etkileyecek gelişmelerin vuku bulduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. III. İlk Derece Mahkemesi Kararı İlk Derece Mahkemesinin 16.05.2018 tarihli ve … sayılı kararı ile; taraflar arasındaki sözleşmenin 01.06.2010 ilâ 01.06.2015 tarihleri arasında olduğu, sözleşmenin 01.06.2015 tarihinde feshedildiği, takip tarihinin 03.12.2015 olduğu, bu tarihte bir doların efektif satış kurunun 2,8909 TL’ye tekabül ettiği, talimat yoluyla alınan 25.08.2017 tarihli mali müşavir bilirkişi raporunda davalı kayıtları üzerinde yapılan inceleme neticesinde taahhüt edilen ancak eksik kalan 1.695,45 metreküp akaryakıt ve 5,70 metreküp madeni yağın bulunduğunun belirtildiği, diğer mali müşavir bilirkişi raporunda da davacı kayıtlarında eksik alınan madeni yağ miktarının 5,70 metreküp olduğunun belirtildiği, eksik alınan akaryakıt miktarının 1.654,40 metreküp olduğunun tespit edildiği, buna göre alacağın 249.022,00 TL olarak belirlendiği, ancak kısa kararda işlem hesabında yapılan maddi hata nedeniyle 248.884,806 TL yazılmış olmakla sehven yapılan bu hatanın gerekçeli kararda düzeltilerek 249.022,126 TL olarak düzeltildiği, maddi hatadan kaynaklanan farkın 137,32 TL olduğu, yine takip tarihinden önce davalının temerrüde düşürülmediğinden faiz hesabı yapılmadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne, İstanbul 20. İcra Müdürlüğünün … Esas sayılı dosyasında davalının itirazının kısmen iptali ile takibin 249.022,12 TL üzerinden devamına, 249.022,12 TL’ye takip tarihinden itibaren avans faizi işletilmesine, % 20 oranındaki 49.804,42 TL icra inkâr tazminatının davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiştir. IV. İstinaf A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekilince istinaf başvurusunda bulunulmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesi 29.12.2020 tarihli ve … sayılı kararı ile; 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu‘nun 179/2 nci maddesi kapsamında ve Yargıtay içtihatları çerçevesinde taraflar arasındaki sözleşme süreli olup süre bitiminde taraflarca karşılıklı olarak feshedildiği, sözleşme eki genel şartların 11 inci maddesinde fesihle birlikte cezai şart istenebileceğinin kararlaştırıldığı, yine davalı tarafça imzalanan alım taahhüdünde davalının yıllık 3600 metreküp akaryakıt ve 10 metreküp madeni yağ satmayı, taahhüde uyulmaması hâlinde eksik akaryakıt bakımından metreküp başına 50 USD, madeni yağ bakımından ise 600 USD cezai şart ödemeyi kabul ettiği, davalının 01.06.2014-01.06.2015 döneminde taahhüt kapsamında eksik satış yapılan akaryakıt miktarının 1.654,40 metreküp, madeni yağ miktarının ise 5,70 metreküp olduğu, takip tarihi itibariyle satış taahhüdü kapsamında eksik satış nedeniyle oluşan cezai şart tutarının ise takip tarihindeki kur üzerinden 249.022,12 TL olduğu, davalının asgari alım taahhüdünü yerine getirmemesine rağmen davacı tarafça ihtirazi kayıt konulmadığı gibi bu konuda davalıya bir ihtar da keşide edilmediği, kaldı ki taraflar arasındaki sözleşme 01.06.2015 tarihli fesihname ile karşılıklı olarak feshedilmiş olup fesihnamede de davacının asgari alım taahhüdüne dayalı herhangi bir ihtirazi kaydın bulunmadığı, alım taahhüdüne dayalı cezai şart alacağı bakımından icra takibinin de fesihten yaklaşık altı ay sonra başlatıldığı, beş yıl süreli bayilik sözleşmesinin süre bitiminde yenilenmeyerek sona ermesi sonucunda sözleşme bitiminden itibaren yaklaşık altı ay suskun kaldığı anlaşılan davacının artık alım taahhüdüne dayalı cezai şart talep etmesinin mümkün olmadığı gerekçesiyle davalı vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılarak yeniden hüküm kurmak suretiyle davanın reddine karar verilmiştir. V. Bozma ve Bozmadan Sonraki Yargılama Süreci A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; “…Dava, taraflar arasında düzenlenen bayilik sözleşmesinde davalının taahhüt ettiği asgari alım taahhüdüne ilişkin hükmün ihlali nedeniyle alacak istemine ilişkindir. Taraflar arasında düzenlenen 01.06.2015 tarihli fesihname ile Shell Gaz Bayilik Sözleşmesi karşılıklı feshedilmiş olup fesihname ile “kayıtlara geçmiş hak ve borçlar ve fazlaya ilişkin her türlü talep ve dava hakları” saklı tutulmuştur. Fesihnamede, tarafların sözleşmeden kaynaklanan her türlü hak ve borçlara ilişkin haklarını saklı tutmalarına rağmen Bölge Adliye Mahkemesince davacının asgari alım taahhüdüne ilişkin fesihnamede herhangi bir ihtirazı kayıt bulunmadığına yönelik gerekçe ile davanın reddedilmesi doğru olmadığı gibi, davacının fesihten sonra 29.09.2015 tarihli faturayı düzenleyerek fatura bedelinin vadesinde ödenmemesi üzerine 03.12.2015 tarihinde icra takibini başlatması nedeniyle davacının suskun kalmasından da söz edilemeyecek olmasına göre davanın reddi isabetli olmamış, davacı vekilinin temyiz isteminin kabulü ile Bölge Adliye Mahkemesi kararının davacı yararına bozulması - [Yardım Toplama Kanunu’nda Yardım Toplama Süresinin “Bir Yılı Geçmemek Üzere” Uzatılmasına ilişkin Düzenlemenin İptal Edilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/2860-sayili-yardim-toplama-kanunu/): 2860 sayılı Yardım Toplama Kanunu’nda Düzenlenen Yardım Toplama Süresi Anayasa Mahkemesi Kararı – Özet İtiraz Konusu Kural 2860 sayılı Yardım Toplama Kanunu’nun 10. maddesinin birinci fıkrasının üçüncü cümlesinde, haklı sebeplerin bulunması hâlinde yardım toplama faaliyeti için izin verilen sürenin izin veren makamca bir yılı geçmemek üzere uzatılabileceği öngörülmüş olup düzenlemede yer alan “…bir yılı geçmemek üzere…” ibaresi itiraz konusu kuralı oluşturmaktadır. Başvuru Gerekçesi Başvuru kararında özetle; itiraz konusu kuralın öngördüğü süre sınırının yaşam hakkı ile maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkı kapsamında devlete yüklenen yükümlülüklerle bağdaşmadığı, ölçülü olmadığı, ayrıca hedeflenen yardım miktarına, yardım toplama süresi içinde ulaşılamadığı durumda toplanan miktarın da devrinin söz konusu olması nedeniyle mülkiyet hakkının da ihlal edildiği belirtilerek kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi 2860 sayılı Yardım Toplama Kanunu’nun sayılan amaçlar doğrultusunda ve kamu yararı da gözetilerek toplanan yardımların kişilerin maddi ve manevi varlığının korunması ve geliştirilmesi hakkı, yaşam hakkı, eğitim hakkı, sağlık hakkı, çevrenin korunması, hayvanların korunması gibi pek çok hak ve özgürlüğü ilgilendirmesi mümkündür.  Bu nedenle temel hak ve özgürlüklere ve kamu gücü tarafından yerine getirilen hizmetlere temas eden yönleri bulunan yardım toplama faaliyeti bakımından öyle istisnai ve özel durumlar söz konusu olabilir ki bu özel durumların karşılanması ancak yardım toplama süresinin uzatılabilir olmasıyla mümkün olur. Ancak yardım toplama süresi doğrudan kanun tarafından belirli ve kesin bir zaman dilimiyle sınırlandırıldığı durumlarda, yardımın hedeflenen miktara ulaşamaması nedeniyle hiçbir sonuç doğurmaması da söz konusu olabilir. Kanun, bu tür durumlarda sürenin tekrar uzatılmasını açık biçimde yasakladığı gibi elde edilen yardım miktarına ek kaynak sağlayacak yeni bir başvuru yapabilmesine de imkân vermemektedir. Nitekim Kanun’un 25. maddesi, toplanan yardımın amacı gerçekleştirecek miktara ulaşmaması hâlinde yardım toplamaya izin veren makamca, yardım hangi amaç için toplanmış ise o veya benzeri amacı gerçekleştirebilecek kuruluş veya kuruluşlara devrettirileceğini hüküm altına almaktadır. Böylece Kanun’un, hedeflenen yardımın belirlenen sürede toplanamaması hâlinde, toplanan yardıma eklenmesi amacıyla yeni bir yardım başvurusu yapmayı da mümkün kılmadığı anlaşılmıştır. Bu değerlendirmeler ışığında, yardım toplama faaliyetine kategorik olarak azami süre sınırı getiren ve durumun önemine göre uzatılacak sürenin belirlenmesinde yetkili mercilere takdir yetkisi tanımayan kuralın, pek çok hak ve özgürlük bakımından doğması muhtemel sonuçlar gözetildiğinde, ulaşılmak istenen amaç bakımından orantılı olmayan bir sınırlama öngördüğü sonucuna varılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir.  Yardım Toplama Kanunu’nda Yardım Toplama Süresinin “Bir Yılı Geçmemek Üzere” Uzatılmasına ilişkin Düzenlemenin İptal Edilmesi Anayasa Mahkemesi Kararı Esas Sayısı : 2023/181 Karar Sayısı : 2024/128 Karar Tarihi : 27/6/2024 R.G.Tarih-Sayı : 9/12/2024-32747 İtiraz Yoluna Başvuran: Adana 2. İdare Mahkemesi İtirazın Konusu: 23/6/1983 tarihli ve 2860 sayılı Yardım Toplama Kanunu’nun 10. maddesinin birinci fıkrasının üçüncü cümlesinde yer alan “…bir yılı geçmemek üzere…” ibaresinin iptaline karar verilmesi talebidir. Olay: Sağlık Bakanlığı onayı bulunmayan ilacın temini için başlatılan yardım kampanyasının süresinin uzatılması talebinin reddi üzerine açılan davada itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur. I. İptali İstenen Kanun Hükmü 2860 sayılı Yardım Toplama Kanunu’nun itiraz konusu kuralın da yer aldığı 10. maddesi şöyledir: “Süre – Madde 10 Yardım toplama süresinin takdiri, izin veren makama aittir. Bu süre bir yılı geçemez. Ancak, haklı sebeplerin bulunması halinde verilen süre, izin veren makamca bir yılı geçmemek üzere uzatılabilir.” II. İlk İnceleme 1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR ve Muhterem İNCE’nin katılımlarıyla 6/12/2023 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. III. Esasın İncelenmesi 2. Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Hilal YAZICI tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükmü, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü: A. Genel Açıklama 3. 2860 sayılı Yardım Toplama Kanunu, yardım toplamaya yetkili kişi ve kuruluşların, amaçlarına ve kamu yararına uygun olarak gerçekleştirecekleri yardım toplama faaliyetlerine ilişkin usul ve esasları düzenlemektedir. Anılan Kanun’un kapsamını belirleyen 2. maddesi, Türk Silahlı Kuvvetlerinin kendi bünyesi içindeki yardım toplama faaliyetleri ile dernekler, sendikalar ve bunların üst kuruluşlarına, spor kulüplerine, mesleki kuruluşlara ve bağış kabulüne yetkili vakıflara kendi statülerine göre üyeleri ve diğer kişiler tarafından yapılacak bağış ve yardımlarla bunların öz kaynaklarından sağlayacakları gelirleri Kanun’un kapsamı dışında tutmuştur. 4. Kanun’un 3. maddesinde, yardımın hangi nedenlere dayanılarak ve kimler tarafından toplanabileceği düzenlenmiştir. Buna göre kamu yararına uygun olarak amaçlarını gerçekleştirmek, muhtaç kişilere yardım sağlamak ve kamu hizmetlerinden bir veya birkaçını gerçekleştirmek veya destek olmak üzere gerçek kişiler, dernekler, kurumlar, vakıflar, spor kulüpleri, gazete ve dergiler yardım toplayabilir. 5. Kanun’un 6. maddesinde yardım toplama faaliyeti bakımından yetkili sayılabilmek için izin şartı getirilmiştir. Bu kapsamda gerçek kişiler bakımından herhangi bir istisna öngörülmeksizin izin alma zorunluluğu getirilirken, kurum ve kuruluşların hangilerinin izin aranmaksızın yardım toplayabileceğini belirleme yetkisi Cumhurbaşkanına verilmiştir. Yardım toplama faaliyetinin izin almadan gerçekleştirilmesi hâlinde ise 29. madde uyarınca idari ve cezai bakımdan bazı yaptırımların uygulanması öngörülmüştür. 6. Kanun, izin verecek makamları ve iznin hangi ölçütler çerçevesinde yapılacak değerlendirmeyle verileceğini 7. ve 8. maddelerde düzenlemiştir. 7. Buna göre; yardım toplama faaliyeti bir ilin birden fazla ilçesini kapsıyorsa o ilin valisinden, bir ilçenin sınırları içinde ise o ilçenin kaymakamından izin alınır. Yardım toplama faaliyeti birden fazla ili kapsıyorsa yardım toplama faaliyetine girişecek gerçek veya tüzel kişilerin yerleşim yerinin bulunduğu ilin valisinden izin alınır ve izni veren valilik tarafından ilgili valiliklere ve İçişleri Bakanlığına bilgi verilir. Yardım toplama faaliyetleriyle ilgili işlemler dernekler birimlerince yürütülür. 8. Yetkili makamlar; işin önemi, yardım toplama faaliyetine girişeceklerin yeterliliği, yapılacak hizmetin amaca ve kamu yararına uygunluğu, yardım toplama faaliyetinin başarıya ulaşıp ulaşamayacağı ve gerekli görülen diğer konular üzerinde inceleme yapmakla yükümlü kılınmıştır. Yapılacak inceleme neticesinde gerekli şartların sağlanmadığı kanaatine yetkili makamlarca varılmışsa izin verilmemesi mümkündür. Bu durumda -karar genel hükümlere göre yargı denetimine tabi olmakla birlikte- yardım toplama faaliyeti gerçekleştirilemez. 9. Kanun koyucu, yardım toplama faaliyetinin kamusal yönünü gözeterek, yardım toplamanın usulünü, yardım toplayanların yükümlülüklerini ve sorumluluklarını, yardım toplama faaliyetinin denetimiyle ilgili hususları, kesin hesabın çıkarılmasını, yardım toplama faaliyetine ilişkin denetim raporlarının hazırlanmasına ilişkin ayrıntıları, denetçilerin ücretlerine ilişkin hususları, yardım toplama faaliyetinin giderlerinin nasıl karşılanacağını, kalan ve belirlenen miktarlara süresinde ulaşamayan yardımların devrine - [Sağlık Uygulama Tebliği (SUT) Kapsamında Olmayan İlaç Bedelinin Karşılanması için Gerekli Kriterler](https://kayseriavukat.org.tr/ilac-bedelinin-karsilanmasi/): Sağlık Uygulama Tebliği (SUT) Kapsamında Olmayan İlaç Bedelinin Karşılanması SGK Tarafından İlaç Bedelinin Karşılanması: Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; akciğer kanseri tedavisinde kullanıldığı ileri sürülen pembrolizumab etken maddeli keytruda isimli ilaç bedelinin kesinti yapılmaksızın Kurumca karşılanması talebiyle açılan eldeki davada; Mahkemece yapılan araştırma ve incelemenin yeterli olup olmadığı; buradan varılacak sonuca göre davacıya ait tüm tedavi evrakı getirtildikten sonra üniversitelerin tıbbi onkoloji bilim dalından ilgili mevzuat hükümleri kapsamında irdeleme yapılmak suretiyle davaya konu ilacın söz konusu kanser hastalığının tedavisinde hayati önemi haiz ve kullanılmasının zorunlu olup olmadığı, tıbben ve fennen sigortalının iyileşmesine katkıda bulunup bulunmayacağı, ilacın hangi tür kanser hastalarında hangi evrede ve hangi dozda kullanılacağı ve bu hususların nasıl belirleneceği, davaya konu ilaçla yapılacak tedavinin bilinen mevcut tedavi yöntemlerine göre daha etkin ve daha yararlı olup olmadığı konularında dosya içinde mevcut görüş, karar ve raporları irdeleyip varsa çelişkileri giderecek şekilde iyileştirme kavramından sigortalının sağlığına kavuşması ve hastalığın iyileşmesinin anlaşılması gerektiği de göz önüne alınarak sağlık kurulu raporu alınması ve davaya konu ilacın anılan hastalığın iyileşmesi için tedavisinde kullanılmasının hayati önemi haiz ve zorunlu olduğu sonucuna varıldığı taktirde ilaç bedelinin uygunluğunu ve katkı payını değerlendiren denetime elverişli hesap raporu alınarak sonucuna göre karar verilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2022/10-1137 Karar No: 2023/1112 Karar Tarihi: 22/11/2023 İncelenen Kararın Mahkemesi: İzmir 16. İş Mahkemesi Özel Daire Kararı: Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 31.03.2022 tarihli ve 2022/1688 Esas, 2022/4772 Karar sayılı BOZMA kararı Taraflar arasındaki Kurum işleminin iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalı Sosyal Güvenlik Kurumu vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı Sosyal Güvenlik Kurumu vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 10. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, İlk Derece Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davalı Sosyal Güvenlik Kurumu vekilince temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Dava Davacı vekili; 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 4/1-b maddesi kapsamında yaşlılık aylığı almakta olan müvekkiline akciğer kanseri teşhisi konulduğunu, tedavi sürecinde pembrolizumab etken maddeli keytruda isimli ilacı kullanması gerektiğini, ilaç bedelinin ödenmesi için yaptığı başvurunun Kurum tarafından reddedildiğini, ancak Kurum işleminin usul ve yasaya aykırı olduğunu ileri sürerek tedavi süresince kullanılacak olan söz konusu ilaç bedelinin kesinti yapılmaksızın davalı Kurum tarafından karşılanmasına karar verilmesini talep etmiştir. II. Cevap Davalı Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK/Kurum) vekili; bedeli karşılanabilecek ilaçlar konusunda Sağlık Uygulama Tebliği hükümleri gözetilerek inceleme yapılması gerektiğini, buna göre söz konusu ilaç bedelinin Kurum tarafından karşılanmasının mümkün olmadığını, Kurum işleminin yasal düzenlemelere uygun olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. III. İlk Derece Mahkemesi Kararı İlk Derece Mahkemesinin 10.06.2021 tarihli ve 2019/575 Esas, 2021/211 Karar sayılı kararı ile; davacıya İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi tarafından bronş ve akciğer maling neoplazmı tanısı konulduğu, davacının tedavisinin devam ettiği sırada Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Ana Bilim Dalında görev yapan doktor tarafından endikasyon dışı ilaç kullanım başvurusunda bulunulması üzerine Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumunca davacının tedavisinde pembrolizumab etken maddeli keytruda isimli ilacın üç aylık dozda kullanılmasının uygun olduğunun bildirdiği, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Onkoloji Ana Bilim Dalından rapor alındığı, tüm dosya kapsamına göre söz konusu ilacın kullanımından davacının fayda gördüğü, yaşama hakkının Anayasada düzenlenmiş temel insan haklarından olduğu gözetildiğinde davacının hastalığının tedavi süresince kullanılacak olan söz konusu ilaç bedelinin kesinti yapılmaksızın Kurum tarafından karşılanması gerektiği gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. IV. İstinaf A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı Kurum vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 01.12.2021 tarihli ve 2021/2303 Esas, 2021/1910 Karar sayılı kararı ile; İlk Derece Mahkemesince verilen kararın usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle davalı Kurum vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. V. Bozma ve Bozmadan Sonraki Yargılama Süreci A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı Kurum vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; “…Davacının 4/1-b kapsamında yaşlılık aylığı aldığı ve sağlık yardımına müstehak olduğu, Akciğere kanseri tanısı konulduğu, (Metestatik akciğer kanseri) nedeniyle hastanın Pembrolizumab (Keytruda) kullanması uygundur şeklinde rapor tanzim edildiği, Sağlık Bakanlığı Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu tedavide pembrolizumab(keytruda)etkin maddeli ilaç/ilaçların kullanımına uygun görüldüğü, ilaç bedelinin karşılanması amacıyla Kuruma yapılan başvurunun Kurum tarafından sağlık uygulama tebliğinin EK-4/A bedeli ödenecek ilaç listesinde yer almadığının belirtilerek bedelinin karşılanmayacağı yönünde yazısı üzerine eldeki davanın açıldığı Mahkemece, soyut ifadelerin yer aldığı bilirkişi raporu doğrultusunda davanın kabulüne karar verildiği görülmüştür. 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 63. maddesinde, genel sağlık sigortalısının ve bakmakla yükümlü olduğu kişilerin sağlıklı kalmalarını; hastalanmaları halinde sağlıklarını kazanmalarını; iş kazası ile meslek hastalığı, hastalık ve analık sonucu tıbben gerekli görülen sağlık hizmetlerinin karşılanmasını, iş göremezlik hallerinin ortadan kaldırılmasını veya azaltılmasını temin etmek amacıyla Kurumca finansmanı sağlanacak sağlık hizmetleri sayılmış; anılan maddenin (f) bendinde Kurum’un, “…sağlanacak sağlık hizmetleriyle ilgili teşhis ve tedavileri için gerekli olabilecek kan ve kan ürünleri, kemik iliği, aşı, ilaç, ortez, protez, tıbbî araç ve gereç, kişi kullanımına mahsus tıbbî cihaz, tıbbî sarf, iyileştirici nitelikteki tıbbî sarf malzemelerinin sağlanması, takılması, garanti süresi sonrası bakımı, onarılması ve yenilenmesi hizmetleri…” sağlayacağı, değişik 2. fıkrasında, Kurum, finansmanı sağlanacak sağlık hizmetlerinin teşhis ve tedavi yöntemleri ile (f) bendinde belirtilen sağlık hizmetlerinin türlerini, miktarlarını ve kullanım sürelerini, ödeme usul ve esaslarını Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığının görüşünü alarak belirlemeye yetkilidir. Ancak, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının görüşünün alınması (f) bendinde belirtilen ortez, protez ve diğer iyileştirici nitelikteki araç ve gereçlerin miktarını, standartlarını, sağlanmasını, uygulanmasını, kullanma sürelerini ve garanti süresi sonrası bakım, onarım ve yenilenmesi hususlarını kapsar. Kurum, bu amaçla komisyonlar kurabilir, ulusal ve uluslararası tüzel kişilerle işbirliği yapabilir. Komisyonların çalışma usul ve esasları Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Maliye Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığının görüşü alınarak Kurumca belirleneceği belirtilmiştir. Anılan Kanunun 64. maddesinin uyuşmazlık konusu dönemdeki düzenlemesine göre; Kurumca finansmanı sağlanmayacak sağlık hizmetlerinin, vücut bütünlüğünü sağlamak amacıyla - [Ticari Vekil veya Ticari Temsilcinin Kambiyo Taahhüdünde Bulunması Halinde İşletme Sahibi Borçlu Olmadığını İleri Sürebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/ticari-temsilci-kambiyo-taahhudu/): Ticari Vekil veya Ticari Temsilcinin Kambiyo Taahhüdünde Bulunması Ticari Temsilcinin Kambiyo Taahhüdünde Bulunması: Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacı tarafından dava dışı oğlu O. B.’a verilen vekâletnameye göre “kambiyo senetlerini düzenlemeye, kambiyo taahhüdünde bulunmaya” açık yetkisinin bulunduğu eldeki davada, bu yetkiyle vekilin bir kambiyo senedi olan bono keşide edip edemeyeceği, ayrıca dava dışı O. B.’ın ticarî temsilci olarak kabul edilip edilemeyeceği, buradan varılacak sonuca göre dava konusu bonodan dolayı vekâlet veren davacının sorumlu tutulup tutulamayacağı noktasında toplanmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2019/(19)11-258 Karar No: 2022/138 Karar Tarihi: 15.02.2022 İncelenen Kararın Mahkemesi: Ankara 14. Asliye Ticaret Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki menfi tespit davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara 14. Asliye Ticaret Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 19. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin oğlu olan dava dışı O. B.’ın, davalı lehine 200.000TL bedelli bono tanzim ederek verdiğini, müvekkili adına vekâleten düzenlenen bonodan müvekkilinin haberi olmadığını, müvekkilinin O. B.’a vekâleten bono düzenleme yetkisi vermediğini, bu nedenle müvekkilinin davalıya borcunun olmadığını; ayrıca müvekkilinin 18.03.2013 tarihli azilname ile O. B.’ı vekillikten azlettiğini, davalının bu senede istinaden takip yapmasının haksız olduğunu, öte yandan bonodaki ifadelerin de sıkıntılı olduğunu; ödeme tarihinin 2014 olarak yazıldığını, ancak aslında 2011 yazdığını, düzenleme tarihinin ise 2012 olduğunu bu durumun dahi bononun düzmece olarak düzenlendiğini ortaya koyduğunu, senedin bazı kısımlarının ise başka kalem ile doldurulmuş olduğunu, her iki yazının da müvekkiline ait olmadığını, senedin yok hükmünde olduğunu ileri sürerek müvekkili aleyhine Ankara 22. İcra Müdürlüğünün 2015/2454 E. sayılı dosyasında yapılan icra takibinin durdurulmasına, takip nedeniyle borçlu olmadığının tespiti ile takibin iptaline, davalı aleyhine alacağın %20’sinden az olmamak üzere kötüniyet tazminatına karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; davacı iddialarının dayanaktan yoksun olduğunu, taraflar arasında ticarî ilişki bulunduğunu, dava dışı O. B.’ın da davacının verdiği vekâletnamedeki yetkiye istinaden senet tanzim ettiğini, yetkili olduğu dönemde vekil tarafından tanzim edilen senedin davacıyı bağladığını belirterek davanın reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı .6. Ankara 14. Asliye Ticaret Mahkemesinin 30.05.2016 tarihli ve 2015/1295 E., 2016/340 K. sayılı kararı ile; öncelikle vekâletnamede verilen yetkilerin tamamı incelendiğinde iş yerinin idaresi hususunda tüm yetkileri içerdiği, vekilin 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 547. maddesi gereğince ticarî temsilci kabul edilmesi gerektiğinden vekâletname açıkça kambiyo senedi düzenleme yetkisi içermese dahi temsilcinin kambiyo senedi düzenleme yetkisi olduğunun kabulü gerekeceği, vekilin ticarî vekil yahut genel vekil olduğu kabulünde dahi vekâletnamesinde kambiyo senedi düzenleme yetkisi bulunması karşısında bono düzenleme yetkisi olduğunun da kabulü gerektiği, davaya konu senedin dava dışı Orkan Bakar’ın vekil veya ticarî temsilci olduğu dönemde düzenlemiş olmasına göre senedin vekil edeni bağlayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 7. Ankara 14. Asliye Ticaret Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay (Kapatılan) 19. Hukuk Dairesinin 29.03.2018 tarihli ve 2016/16612 E., 2018/1642 K. sayılı kararı ile; “…Davacı tarafından dava dışı O. B.’a vermiş olduğu vekaletname örneğinin incelenmesinde dava dışı 3. kişinin davacı adına bono düzenlemeye dair açık yetkisi bulunmadığı ve 3. kişiye verilen vekaletnamede yetki alanlarının açıkça belirtildiği, vekilin yetkisinin sınırlı olduğu anlaşıldığından davanın kabulü gerekirken reddi uygun görülmemiştir…” gerekçesiyle karar oy çokluğuyla bozulmuştur. Direnme Kararı 9. Ankara 14. Asliye Ticaret Mahkemesinin 08.10.2018 tarihli ve 2018/451 E., 2018/578 K. sayılı kararı ile; önceki karar gerekçesi tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi 10. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. Uyuşmazlık 11. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacı tarafından dava dışı oğlu O. B.’a verilen vekâletnameye göre “kambiyo senetlerini düzenlemeye, kambiyo taahhüdünde bulunmaya” açık yetkisinin bulunduğu eldeki davada, bu yetkiyle vekilin bir kambiyo senedi olan bono keşide edip edemeyeceği, ayrıca dava dışı O. B.’ın ticarî temsilci olarak kabul edilip edilemeyeceği, buradan varılacak sonuca göre dava konusu bonodan dolayı vekâlet veren davacının sorumlu tutulup tutulamayacağı noktasında toplanmaktadır. III. Gerekçe 12. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili yasal düzenleme ve kavramların açıklanmasında yarar vardır. 13. Dava konusu vekâletname ve senedin düzenlendiği tarihte yürürlükte bulunan mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 453. maddesinin birinci ve ikinci fıkralarında yer alan düzenlemeye göre; “Ticari vekil, ticari mümessil sıfatını haiz olmaksızın bir ticarethane veya fabrika veya ticari şekilde işletilen diğer bir müessese sahibi tarafından müessesenin bütün işleri veya muayyen bazı muameleleri için temsile memur edilen kimsedir. Bu salahiyet, müessesenin mutad olan muamelelerinin cümlesine şamildir. Şu kadar ki ticari vekil kendisine sarih mezuniyet verilmedikçe istikraz edemez ve kambiyo taahhütlerinde ve muhakeme ve murafaada bulunamaz.” 14. Aynı hususa ilişkin 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 551. maddesinde yer alan düzenlemeye göre de; “Ticari vekil, bir ticari işletme sahibinin, kendisine ticari temsilcilik yetkisi vermeksizin, işletmesini yönetmek veya işletmesinin bazı işlerini yürütmek için yetkilendirdiği kişidir. Bu yetki, işletmenin alışılmış bütün işlemlerini kapsar. Ancak, ticari vekil açıkça yetkili kılınmadıkça, ödünç olarak para veya benzerlerini alamaz, kambiyo taahhüdünde bulunamaz, dava açamaz ve açılmış davayı takip edemez.” 15. Ticarî mümessil, mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 449. maddesinin birinci fıkrasında tanımlanmıştır; “Ticari mümessil, bir ticarethane veya fabrika veya ticari şekilde işletilen diğer bir müessese sahibi tarafından işlerini idare ve müessesenin imzasını kullanarak bilvekâle imza vazetmek üzere sarih veya zımni kendisine mezuniyet verilen kimsedir.” 16. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun “Ticarî temsilci” üst başlığı altında düzenlenen 547. maddesinin birinci fıkrasında yer alan düzenlemeye göre; “Ticari temsilci, işletme sahibinin, ticari işletmeyi yönetmek ve işletmeye ilişkin işlemlerde ticaret unvanı altında, ticari temsil yetkisi ile kendisini temsil etmek üzere, açıkça ya da örtülü olarak yetki verdiği kişidir.” 17. Ticarî mümessillik; bir sözleşme olmayıp, tek taraflı bir hukukî işlemle verilen temsil yetkisini içerir. Buna bağlı olarak, ticarî mümessillik işletme sahibinin iradesine dayanır. Dolayısıyla burada söz konusu olan temsil yetkisi kanuni değil, iradi temsil yetkisidir. 18. Ticarî mümessilin temsil yetkisinin kapsamı Kanun’da tam olarak belirlenmiştir. Bu hâliyle ticarî mümessillik, sınırı kanunla çizilmiş iradî bir temsil yetkisidir. Ticarî mümessil, iyi niyetli üçüncü kişilere karşı, işletme sahibi adına kambiyo taahhüdünde bulunmaya ve onun adına - [Aldatıcı Reklam ve Haksız Rekabetin Tespitine ilişkin Emsal Yargıtay Kararı](https://kayseriavukat.org.tr/aldatici-reklam-ve-haksiz-rekabet/): Aldatıcı Reklam ve Haksız Rekabetin Tespitine ilişkin Emsal Yargıtay Kararı Aldatıcı Reklam ve Haksız Rekabetin Tespiti: Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davalının internet sitesinde yer alan “Enerjini doğru kullan %71’e varan enerji tasarrufu” şeklindeki reklam metninin yanıltıcı olduğuna dair ispat yükünün hangi taraf üzerinde olduğu ve buradan varılacak sonuca göre dosya kapsamında alınan bilirkişi raporunda, teknik yönden %71’e varan enerji tasarrufunun mümkün olmadığının ve aldatıcı reklam niteliğinde olduğunun tespit edilmesi karşısında davalının eyleminin haksız rekabet teşkil edip etmediği noktalarında toplanmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2019/11-519 Karar No: 2022/83 Karar Tarihi: 08.02.2022 İncelenen Kararın Mahkemesi: Bakırköy 5. Asliye Ticaret Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki haksız rekabetin tespiti ve men’i davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Bakırköy 5. Asliye Ticaret Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar, davalı vekilinin temyiz istemi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacı vekili; müvekkilinin davalı ile aynı sektörde faaliyet gösterdiğini, davalıya ait “www.can…” isimli internet sitesinde “Enerjini doğru kullan %71’e varan enerji tasarrufu” şeklinde bir reklam metninin bulunduğunu, bu metni okuyan tüketicinin davalının reklamını yaptığı soğuk oda kontrol makinesini kullandığında %71 enerji tasarrufu elde edeceğini ve ödemenin de bu oranda azalacağını düşüneceğini, böyle bir enerji tasarrufunun ise mümkün olmadığını, soğutma/klima sektöründe %3-4 enerji verimliliği için dâhi milyonlarca USD harcama ile Ar-Ge çalışması yapılırken %71 enerji verimliliği sağlandığı ifadesinin tüketiciyi yanıltmaya yönelik haksız rekabet oluşturduğunu ileri sürerek haksız rekabetin tespiti ile söz konusu reklamın kaldırılmasını talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı vekili; müvekkili şirketin de içerisinde yer aldığı Ca… Group kapsamında yer alan Ca… Soğutma Makineleri San. ve Tic. Ltd. Şti. tarafından geliştirilen ve Octosense modeli olarak adlandırılan soğuk oda kontrol makinesinin enerji verimlilik testlerinin T.. S.. Teknik Güvenlik ve Kalite Denetim Tic. Ltd. Şti. tarafından yapıldığını, anılan şirket tarafından düzenlenen raporda söz konusu makinenin muadillerine göre %71 enerji tasarrufu sağladığının tespit edildiğini, dolayısıyla dava konusu reklam metninin yanıltıcı olmadığını ileri sürerek davanın reddini savunmuştur. Mahkeme Kararı 6. Bakırköy 5. Asliye Ticaret Mahkemesinin 03.05.2016 tarihli ve 2014/918 E., 2016/335 K. sayılı kararı ile; Octosense modeli olarak adlandırılan soğuk oda kontrol makinesinin enerji verimliliği için ihbar olunan T.. S.. Teknik Güvenlik ve Kalite Denetim Tic. Ltd. Şti tarafından hazırlanan raporun gerçeği yansıtmadığının tespit edildiği, bu itibarla davalının internet sitesinde yer alan reklam metninin 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 55/a maddesi gereğince haksız rekabet teşkil ettiği gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 17.05.2018 tarihli ve 2016/11490 E., 2018/3698 K. sayılı kararı ile; “…Dava, haksız rekabetin tespiti ve haksız rekabet oluşturan eylemin men’ine ilişkin olup uyuşmazlık 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 55/a-2 ve 5. maddeleri ile ilgilidir. Haksız rekabete ilişkin hemen tüm davalarda olduğu gibi, işbu davada da ispat yükü kural olarak davacıdadır. Bu anlamda, davacı, davalının ürünü ile ilgili olarak kendi internet sitesinde yapmış olduğu tanıtımın, kendisi ve malları hakkında gerçekdışı ve yanıltıcı açıklamalarda bulunmak suretiyle vaki bulunduğunu ispatlamak ile yükümlüdür. Davalı, tanıtımının dava dışı uzman kuruluş tarafından yapılan test sonuçlarına dayalı olduğunu savunmuştur. Gerçekten de, T.. S.. Teknik Güvenlik ve Kalite Denetim Tic. Ltd. Şti. tarafından yapılan test sonucu düzenlenen raporda, davalının ürününün piyasadaki standart modellere oranla %71’e varan düzeyde enerji tasarruflu bulunduğu belirtilmektedir. Davacı, üzerine düşen ispat yükü çerçevesinde mahkemece yaptırılan bilirkişi incelemesi sonucunda, söz konusu rapor ile varılan sonucun teknik olarak mümkün olamayacağı rapor edilmiştir. Söz konusu rapor, o raporda sözü edilen teknik analizlere ilişkin değerlendirmeler üzerinde ve dosyadaki belgelerle sınırlı olarak yapılan çalışma sonucunda ortaya konulmuş bir rapor niteliğinde olup kimi varsayımsal yaklaşımlarda bulunularak raporla ortaya konulan sonucun doğru olmadığı değerlendirmesini içermektedir. Davalının, söz konusu raporu düzenleyen şirket ile aldatıcı bir rapor hazırlanmasını temin ettiği iddia ve ispat edilmiş değildir. Şu halde, dava dışı şirket tarafından yapılan test sonuçlarına ilişkin laboratuar ortamı oluşturulmaksızın, raporun teknik detayları konusunda açık bir aldatıcılık, bilimsel olmayan bir yaklaşım saptanmaksızın, dava dışı şirket tarafından gerçekleştirilen testin ve bunun neticesinde düzenlenen raporun doğru olmadığı sonucuna varılması mümkün değildir. Mahkemece, bu açıdan yetersiz bilirkişi raporuna itibar olunup eksik araştırmaya dayalı olarak davanın kabulüne karar verilmesi yerinde olmamış, davalı vekilinin temyiz itirazının kabulüyle yerel mahkeme kararının bozulmasına karar vermek gerekmiştir…” gerekçesiyle karar oy çokluğuyla bozulmuştur. Direnme Kararı 9. Bakırköy 5. Asliye Ticaret Mahkemesinin 26.02.2019 tarihli ve 2018/853 E., 2019/235 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçeye ek olarak, davacı tarafından davalıya ait reklamın yanıltıcı olması nedeniyle haksız rekabetin varlığının tespiti ve önlenmesinin talep edildiği, davalının ise kendisine ait ürünün ihbar olunan şirket tarafından yapılan test ve denetim sonucu belirlenen oranda enerji tasarrufu sağladığını savunduğu, dosya kapsamında alınan bilirkişi raporunda teknik yönden %71’e varan enerji tasarrufunun mümkün olmadığının ve reklamın yanıltıcı olduğunun tespit edildiği, bu durumda farklı bir cihaz geliştirdiğini ve fazladan tasarruf sağladığını iddia eden davalının savunmasını kanıtlaması gerektiği, yapılan yargılamada davacının ispat yükünü yerine getirdiği ve cihazın %71’e varan oranda enerji tasarrufu sağlamadığının sabit olduğu, o hâlde davalının yapılan reklamın doğruluğunun kanıtlaması gerektiği, ispat yükü kendisinde olan davalının ise iddiasını kanıtlayamadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi 10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. Uyuşmazlık 11. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davalının internet sitesinde yer alan “Enerjini doğru kullan %71’e varan enerji tasarrufu” şeklindeki reklam metninin yanıltıcı olduğuna dair ispat yükünün hangi taraf üzerinde olduğu ve buradan varılacak sonuca göre dosya kapsamında alınan bilirkişi raporunda, teknik yönden %71’e varan enerji tasarrufunun mümkün olmadığının ve reklamın yanıltıcı olduğunun tespit edilmesi karşısında davalının eyleminin haksız rekabet teşkil edip etmediği noktalarında toplanmaktadır. III. Gerekçe 12. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle haksız rekabet kuralları hakkında açıklama yapılmasında yarar bulunmaktadır. 13. Serbest piyasa ekonomilerinin temel prensibi olan serbest ticaret hakkı ve rekabet özgürlüğü Anayasa’nın 48/1 maddesinde “Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetine sahiptir. Özel teşebbüsler kurmak serbesttir.” denilmek suretiyle vurgulanmıştır. Ancak ticaret serbestisi ve rekabet özgürlüğü, sınırsız rekabet hakkının bulunduğu anlamına da gelmemektedir. Bu nedenle haksız rekabeti düzenleyen kuralların amacı ve içeriği de rekabet - [AİHM Yasak Kararı İncelemesi: Terör Örgütü Üyeliği İddiasıyla Açılan Davalarda Ceza Hukukunun Geriye Dönük Uygulanması](https://kayseriavukat.org.tr/aihm-yasak-karari-incelemesi/): AİHM Yasak Kararı İncelemesi: Terör Örgütü Üyeliği İddiasıyla Açılan Davalarda Ceza Hukukunun Geriye Dönük Uygulanması AİHM Yasak Kararı İncelemesine ilişkin bu yazı, Kerem Altıparmak ve Rümeysa Budak tarafından Strasbourg Observers sitesinde yayımlanan İngilizce makaleden çevrilmiştir. Makalenin orijinal metnini okumak için tıklayınız. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM/Mahkeme) İkinci Dairesi, 27 Ağustos 2024 tarihinde, Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında Türkiye Hükümeti tarafından FETÖ/PDY (Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması) olarak adlandırılan silahlı terör örgütüne üye olduğu gerekçesiyle yargılanan ve hapis cezasına çarptırılan başvurucu Şaban Yasak açısından kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesinin (AİHS m. 7) ihlal edilmediğine karar verdi. (AİHM Yasak Kararı’nın Türkçe çevirisine sitemizden ulaşabilirsiniz.) Bu yazıda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin terör suçlarıyla ilgili önceki kararlarında sorunlu olmayan bazı konuları ele almamasının, suçların ve cezaların geriye dönük olmaması ilkesini Yasak kararında göz ardı etmesine yol açtığı gösterilmeye çalışılacaktır. AİHM Yasak Kararı, Mahkemenin silahlı terör örgütü üyeliği suçlamasıyla ilgili 2016’dan beri incelediği çok sayıda dava arasında tartışmalı bir bulgu olarak yerini aldı. Mahkeme son yıllarda, hakimler Alparslan Altan, Baş, Turan ve Diğerleri ile Aydın Sefa Akay; gazeteciler Sabuncu ve Diğerleri, Atilla Taş, Ahmet Hüsrev Altan ve Bulaç; insan hakları savunucusu Taner Kılıç (No. 2) ile siyasetçiler Demirtaş (No. 2) ve Yüksekdağ Şenoğlu ve Diğerleri başvuruları başta olmak üzere 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 314. maddesi kapsamında silahlı terör örgütü üyeliği suçlamasıyla yapılan ceza yargılamalarına ilişkin çok sayıda başvuru hakkında karar vermek zorunda kalmıştır. Anılan AİHM Alparslan Altan Kararı’nın Türkçe çevirisine sitemizden ulaşabilirsiniz. Anılan AİHM Hakan Baş Kararı’nın Türkçe çevirisine sitemizden ulaşabilirsiniz. Anılan AİHM Turan ve Diğerleri Kararı’nın İnsan Hakları Hukukçusu ve AİHM Eski Hukukçusu Dr. Orhan Arslan tarafından yapılan Türkçe çevirisine sitemizden ulaşabilirsiniz. Kararın Adalet Bakanlığı, İnsan Hakları Dairesi Başkanlığı tarafından yapılan çevirisi için tıklayınız. Anılan AİHM Aydın Sefa Akay Kararı’nın Türkçe çevirisine sitemizden ulaşabilirsiniz. Anılan AİHM Sabuncu ve Diğerleri Kararı’nın Türkçe çevirisine sitemizden ulaşabilirsiniz. Anılan AİHM Atilla Taş Kararı’nın Türkçe çevirisine sitemizden ulaşabilirsiniz. Anılan AİHM Ahmet Hüsrev Altan Kararı’nın Türkçe çevirisine sitemizden ulaşabilirsiniz. Anılan AİHM Ali Bulaç Kararı’nın Türkçe çevirisine sitemizden ulaşabilirsiniz. Anılan AİHM Taner Kılıç (No. 2) Kararı’nın Türkçe çevirisine sitemizden ulaşabilirsiniz. Kararın PDF’si için tıklayınız. Anılan AİHM Selahattin Demirtaş (No. 2) Kararı’nın Türkçe çevirisine sitemizden ulaşabilirsiniz. Anılan AİHM Yüksekdağ Şenoğlu ve Diğerleri Kararı’nın Türkçe çevirisine sitemizden ulaşabilirsiniz. AİHM Yalçınkaya Kararı’nda, Büyük Daire, Eylül 2023 itibarıyla Mahkeme önünde ByLock ile ilgili 8000 davanın beklediğini belirtmiştir ( § 414). Ancak bu sayı buzdağının sadece görünen kısmı olabilir. Nitekim 2016-2021 yılları arasında Türkiye’de terör örgütü üyeliği nedeniyle 1768530 soruşturma ve 492540 kovuşturma başlatıldığı göz önüne alındığında, Türkiye’nin terör örgütü üyeliğine ilişkin şikâyetlerle ilgili insan hakları sorununun AİHM’yi uzun süre meşgul edeceğini öngörmek yanlış olmayacaktır. AİHM Yalçınkaya Kararı’nın Türkçe çevirisine ve Karara ilişkin Değerlendirmelere sitemizden ulaşabilirsiniz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), daha önce Işıkırık Kararı (§70)’nda  “terör örgütü adına hareket etmek” ve İmret (No.2) (§59) ile Bakır ve Diğerleri (§69) Kararı’nda yardım ve yataklık etmek gibi ilişkili faaliyetlerin öngörülemez olduğunu tespit etmiş olsa da, ‘terör örgütü üyeliği’ temel suçlamasının, bir bireyin madde kapsamında hangi eylemlerin suç sayılacağını öngörebilmesini sağlayacak kadar yeterli ve kesin bir şekilde çizilip çizilmediği sorusunu geçiştirmiştir. Anılan AİHM Işıkırık Kararı’nın Türkçe çevirisine sitemizden ulaşabilirsiniz. Anılan AİHM İmret (No.2) Kararı’nın Türkçe çevirisine sitemizden ulaşabilirsiniz. Anılan AİHM Bakır ve Diğerleri Kararı’nın Türkçe çevirisine sitemizden ulaşabilirsiniz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’nin bu temel yönü ele almadaki başarısızlığı, birbiriyle çelişen ve tutarsız görünen kararlara yol açmıştır. AİHM Yasak Kararı’nın içerdiği sorunları anlamak için , bu makalede öncelikle Yalçınkaya davasında Büyük Daire’nin kararından önce ve sonra terör örgütüne üyelikle ilgili Mahkeme’nin içtihatlarına yer verilecektir. Ardından, Yalçınkaya ve seleflerinde açık bırakılan konuların Yasak kararında Sözleşme’ye uygun olarak çözülüp çözülmediğini tartışılacaktır. AİHM Yalçınkaya Kararı Öncesi: Silahlı Örgütün Tanımlanmasına İlişkin Sorunlar 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 314. maddesinin 1. ve 2. fıkralarında silahlı örgüt üyeliği suçu düzenlenmiş olup, silahlı örgüt kuran veya yöneten kişiler hakkında 10 ila 15 yıl hapis cezası, örgüt üyeleri hakkında ise 5 ila 10 yıl hapis cezası verilmesi düzenlenmiştir. Venedik Komisyonu tarafından da belirtildiği üzere anılan maddede veya Türk Ceza Kanunu’nda ‘silahlı örgüt’ ve ‘silahlı grup’ kavramları tanımlanmamıştır. Ancak, bir suç örgütü için nitelik ölçütleri, Türk Yargıtay içtihatlarında ortaya konmuştur. ‘Silahlı örgüt üyeliği’ ile ilgili olarak, Yargıtay, şüphelilere atfedilen eylemlerin sürekliliğini, çeşitliliğini ve yoğunluğunu dikkate alarak, bu eylemlerin şüphelinin örgütle ‘organik bir ilişkisi’ olduğunu kanıtlayıp kanıtlamadığını veya eylemlerin örgütün ‘hiyerarşik yapısı’ içinde bilerek ve isteyerek işlenmiş sayılıp sayılmayacağını belirlemektedir. AİHM Yalçınkaya Kararı’na kadar terör örgütü üyeliği suçunun yasallığına ilişkin iddialar ceza yargılamasının mahkumiyet öncesi aşamalarına ilişkin şikâyetler bağlamında inceleniyordu. Bu başvurularda AİHM, terör örgütü üyeliğini cezalandıran TCK’nın 314. maddesini öngörülemez bulmak yerine, ulusal yargı makamlarının TCK’nın 314. maddesinin 1. ve 2. fıkralarında öngörülen suçları, Yargıtay kararlarında belirtilen ölçütlere aykırı olarak geniş yorumladığını ve dolayısıyla başvurucuların davasında terörle ilgili suçları düzenleyen hükümlerin yorumlanması ve uygulanmasının dikkate alınmaması nedeniyle yasallık ilkesinin ihlal edildiği sonucuna vardı (Demirtaş (No.2), §§ 278, 281). (Anılan AİHM Selahattin Demirtaş (No. 2) Kararı’nın Türkçe çevirisine sitemizden ulaşabilirsiniz.) Bir Dönüm Noktası olarak AİHM Yalçınkaya Kararı Başvurucuların terör örgütü üyeliği suçlamasıyla yargılandığı Türkiye aleyhine daha önce yapılan başvuruların aksine, tutuklu öğretmen Yüksel Yalçınkaya’nın başvurusunda ilk kez kesin mahkûmiyet söz konusu olmuş ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), bu başvuruyu Sözleşme’nin 5. ve 10. maddeleri kapsamında değil, 7. maddesinde düzenlenen “Suçta ve Cezada Kanunilik İlkesi” kapsamında incelemiştir. Başvurucu Yalçınkaya, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından, iddia edilen Gülen hareketi bağlantıları nedeniyle, Türk hükümetinin FETÖ/PDY silahlı terör örgütü olarak adlandırdığı örgüte üyelik suçlamasıyla tutuklanmış ve hapis cezasına çarptırılmıştır. Başvurucu hakkındaki mahkumiyet kararı, esas olarak, bu örgüt tarafından kullanıldığı iddia edilen şifreli bir mesajlaşma uygulaması olan ByLock’un bir kullanıcısı olduğu iddiasına dayanıyordu. Bununla birlikte yardımcı deliller; ilgili zamanda yasal olan banka hesabı ve sendika üyeliği ile gizli bir tanığın ifadesiydi. AİHM Büyük Daire, ByLock delilini Sözleşme’nin 7. maddesi kapsamında yaptığı incelemesinin merkezine koymuş ve ByLock temelli silahlı terör örgütü üyeliği davalarına ilişkin içtihadını, kanunsuz suç ve ceza olmadığı ilkesine uygun olarak ortaya koymuştur. Önceki davalarda belirtildiği gibi, AİHM Büyük Daire, özellikle 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu ve Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarıyla birlikte değerlendirildiğinde, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 314/ 2 maddesinin yeterli açıklıkla formüle edildiğini tespit etmiştir. - [Dijital Pazarlama ve Sosyal Medya Pazarlaması](https://kayseriavukat.org.tr/dijital-pazarlama/): Dijital Pazarlama ve Sosyal Medya Pazarlaması Dijital pazarlama ve online satış sektöründe teknolojik gelişmeler çok hızlı gerçekleşmekte; çok fazla gelişme ve yenilik yaşanmaktadır. Tüketici davranışları da sürekli değişmektedir. Tüm bunlar e-ticaret işletmeleri ve dijital pazarlamacılar için büyük bir zorluk oluşturmaktadır. Bir yandan da tüm bu değişikliklere ayak uydurmak gerekmektedir. Dijital pazarlama ve satışın ne olduğunu anlamak için online stratejilerde odaklanılması gereken farklı dijital pazarlama kanallarını ve uygulamalarını anlamak gerekir. Dijital Pazarlama Dijital pazarlama; teknolojik araçlarla tanıtımlar, reklamlar ve nihayet satış yapmaktır. Başka bir tanıma göre de, “bir veya daha fazla elektronik teknolojiyi kullanarak bir markayı veya ürünü tanıtmak için kullanılan bir pazarlama alt kümesi” şeklindedir. Hedef, tüketicileri etkilemektir. E-ticarette dijital pazarlama; online satış hedeflerine ulaşmak için zaman ve para gibi kaynaklar ayırma sanatıdır. Ölçülebilir bir pazarlama sistemi sunan dijital pazarlama, ürün veya hizmeti müşterilere ulaştırmak için halkla ilişkilerden satışa kadar çeşitli disiplinler içeren bütüncül sistemlerdir. Dijital pazarlama stratejileri doğru uygulandığında e-ticaret platformlarının satış hedeflerine hizmet eder. Dijital Pazarlamanın Geleneksel Pazarlamadan Farkları Dijital pazarlamayı geleneksel pazarlama uygulamalarından ayıran özellikler şunlardır; – Dijital pazarlama uygulamaları ölçülebilir; faaliyetlerin verimliliği ve etkinliği analiz edilebilir. – Reklam verenler, herhangi bir revizeyi anlık olarak yaptırabilir. – Bir tanıtım veya reklamın faydaları analiz edilebilir; harcamanın marjinal etkisi görülebilir. – Geleneksel pazarlamaya oranla daha düşük bir maliyeti vardır. –  Minimum maliyetle maksimum verim elde edilebilir. – Tanıtım ve reklamların hedef kitlesi seçilebilir; daha geniş bir kitleye ulaşılabilir. – Farklı kanallardan aynı amaca yönelik çalışmalar hedeflenebilir. Dijital Pazarlama ve E-Ticaret Dijital pazarlamanın olağanüstü bir gücü vardır. Milyonlarca kullanıcıya saatler içinde, birkaç tıklama ile ulaşılabilir. E-ticaret platformları için çok sayıda pazarlama ve satış uygulaması kullanılır ve bunlar eşsiz fırsatlar sunar. Dijital pazarlamada her yıl yeni teknolojiler tanıtılmaktadır. Bu teknolojilerin bazıları başarısız olurken, diğer bazıları da dijital pazarlama stratejilerinin bir parçası haline gelmektedir. Kullanıcılar dijital içerikleri artık sadece otururken tüketmemektedir. Hareket halindeyken veya herhangi bir görev yaparken de içerik tüketilebilmektedir. Online platformlar insanların geleneksel medya alışkanlıklarını da değiştirmiştir. Örneğin; televizyonlar artık eskisi kadar izlenmezken, online radyolar ve müzik uygulamaları, geleneksel radyolara ilgiyi azaltmıştır. Geleneksel gazetelerin yerini online haber siteleri ve uygulamaları almıştır. Dev reklam panolarından ziyade küçük bir ekrandaki reklam içeriği daha çok ilgi çeker hale gelmiştir. İşte bu noktada “dijital pazarlama ve satış” öğeleri devreye girmektedir. Günümüzde artık potansiyel müşterilere ulaşmanın ve ürünleri pazarlayabilmenin tek yolu, dijital pazarlamanın farklı kanallarını kullanmaktan geçmektedir. E-Ticaret Kullanılan Dijital Pazarlama ve Satış Kanalları Stratejik İçerik Yönetimi: Web sitesi içeriğini yönetmeye odaklanan sistemler bütünüdür. Site içi yazılımlar, uygulamalar, tasarım, düzenleme, arşivleme, yayınlama ve gözden geçirme gibi alanlardan sorumludur. Doğru Fiyatlandırma: Satışları ve kârı en üst düzeye çıkarmak üzere rekabette öne çıkmak için uygulanan fiyatlandırma stratejileridir. E-Ticaret Kampanya Yönetimi: E-ticaret sistemlerinde satış hedeflerine hizmet eden kampanyaların planlanması, kurgulanması ve uygulanmasını içeren yönetsel bir süreçtir. Arama Motoru Optimizasyonu (SEO): E-ticaret sitesinin arama motorları için optimize edilmesidir. Hem site içi hem de site dışı SEO çalışmaları, arama motoru algoritmalarına göre ayarlamalar yapmaktır. Çok farklı SEO uygulamaları bulunmaktadır. Bunlardan en önemlisi SEO uyumlu özgün içeriklerdir. Sosyal Medya Pazarlaması: Bir ürün veya hizmeti pazarlamak için sosyal medya platformlarını kullanmaktır. Sosyal medya ağlarında içerik oluşturmayı ve paylaşmayı içeren internet pazarlama yöntemidir. Influencer Marketing: “Etkileyici pazarlaması” anlamındadır. Sosyal medya platformlarında yüksek takipçi sayısına sahip etkileyicilerin (influencer), ürünlerle ilgili video veya fotoğraf içeriği hazırlaması; bu ürün, hizmet ya da marka hakkındaki deneyimlerini takipçileri ile paylaşmasıdır. Ticaret Hedef Kitle Analizi: Ürün ve hizmetlerin pazarlanacağı hedef kitleyi belirleme sürecidir. Bu süreçte hedef kitlenin alışveriş davranışları ve demografik bilgileri gibi veriler kullanılır. Ürün Kategorisinin Belirlenmesi: E-ticaret dijital pazarlama ve satış stratejileri çerçevesinde ciroya girdi sağlayacak ürünleri döneme veya mevsimsel dağılıma göre kategorize etme ve ön plana çıkarma stratejileridir. Dönüşüm Optimizasyonu: E-ticaret sitesinin mevcut müşterilerinin daha fazla gelir elde etmek üzere alışveriş davranışlarını daha iyi anlamak, onlara daha iyi deneyimler sunmaktır. Dönüşüm Oranı: Dönüşüm oranı, e-ticaret firmalarının başarı oranını ortaya koyan önemli bir veridir. E-ticaret sitesini ziyaret eden ve sitede çeşitli aktiviteler (örneğin sipariş verme) gerçekleştiren kullanıcıların toplam kullanıcılara yüzdesel oranıdır. Tüketiciyi Anlamak (Design Thinking): Müşteri deneyimini her şeyin üstünde tutmaktır. Web sitesinde vakit geçirme, alışveriş sepetine ürün ekleme ve satın alma işlemini tamamlama olasılığını artırmak amacıyla “tüketiciyi anlama” stratejileridir. Görüntülü Reklamlar (Banner, Pop-up vb.): Web sitelerinde çeşitli ölçülerde tasarlanan reklam öğeleridir. Banner, siteyi görsel açıdan zenginleştirir ve satışlara olumlu etkisi vardır. Hareketli bannerlarla ürünün görünürlüğü artırılabilir. Banner kullanımında dünya genelinde bazı standartlar belirlenmiştir. Pop-up reklamlar ise, online reklamcılık biçimlerinden biridir. Açılır pencere çeklinde sunulan bu görsel reklamcılık türü, ürünü ön plana çıkarır. Genellikle küçük bir pencere şeklindeki grafiksel kullanıcı arayüzünü görüntüleme alanı olarak sunulur. Arama Motoru Pazarlaması (SEM): Arama motorlarındaki ücretli arama sonucu reklamlarıdır. Sponsorlu sayfalar, arama sonuçlarının en üstünde yer alır. Arama sonuçlarında ürünü ya da web sitesini hedef kitleye ulaştırma imkanı verir. Satış Ortaklı Pazarlama (Affiliate Pazarlama): Ürün, hizmet, web sitesi ya da işletmenin reklamını yaparak, her satıştan komisyon kazanma şeklinde uygulanan bir pazarlama yöntemidir. Bu pazarlama türünde bir ortak, bir tüccarın ürünlerinin reklamını yaparak para kazanır. Ortak, gerçek veya tüzel kişi olabilir. Anahtar Performans Göstergesi (KPI): Key Performance Indicators (KIP), dijital pazarlama yöntemlerinin kullanımının e-ticaret faaliyetine etkisini ölçer. Örneğin; e-posta kullanılarak yürütülen bir pazarlama faaliyetinin etkinliği; e-postaların açılma oranı, tıklanma oranı, iletilen e-posta sayısı ve yatırım getirisi gibi göstergelere bakılarak anlaşılabilmektedir. KPI, işletmelerin belirledikleri hedefler doğrultusunda mevcut durumunu anlık değerlendirebilmektedir. “Firmaların anlık performansını ölçme” olarak da tanımlanabilen KPI, satış, insan kaynakları ve müşteri ilişkileri gibi alanlar için kullanılabilir. Sosyal Medya Pazarlaması Sosyal medya pazarlaması, farklı büyüklüklerdeki işletmelerin potansiyel müşterilere ulaşmak için kullandığı bir yöntemdir. “Şirketlerin ürün veya hizmetlerini tanıtmak için sosyal medya ağlarını kullanma iş uygulaması” olarak da tanımlanabilen sosyal medya pazarlama, müşterilerle sosyal medyada etkileşim stratejileri geliştirmektir. Bu pazarlama yöntemi işletmeler için büyük başarılar sağlamakta ve sadık müşteri sayısını artırabilmektedir. Bir şirketin hedef kitlesi ile sosyal medya üzerinden iletişim ve etkileşim kurması, marka bilinirliğini, web sitesi trafiğini ve satışlarını artırabilir. İnsanların sosyal medya hesaplarında harcadıkları zaman göz önüne alınırsa, sosyal medya pazarlamanın önemi ortaya çıkmaktadır. Her geçen gün etkisi artan, büyük bir müşteri potansiyeli barındıran ve günlük yaşamın bir parçası haline gelen sosyal medya, artık pazarlama hedeflerinin de en önemli parçasıdır. Hemen hemen bütün işletmelerin veya e-ticaret sitelerinin popüler sosyal medya ağlarında hesapları vardır. Birçoğu yıllardır hem fiziksel mağazalarda hem e-ticaret sitelerinde hem de sosyal ağlarda - [E-Ticaret Sitesi Kurulurken Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar](https://kayseriavukat.org.tr/e-ticaret-sitesi/): E-Ticaret Sitesi Kurulurken Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar Elektronik ticaret ya da yaygın kullanılan şekliyle e-ticaret, mal veya hizmet alım satım işlemlerinin internet üzerinden yapılmasına olanak sağlayan ticaret türü olarak tanımlanabilir. E-ticaret sitesi, yeni başlayanların, küçük işletmelerin veya büyük şirketlerin ürün ve hizmetlerini daha düşük işletme maliyetleri ile satmalarına ve daha geniş müşteri kitlelerine ulaşmalarına olanak tanıyan bir dağıtım kanalıdır. İşletmeler, kendi e-ticaret sitesini oluşturabilecekleri gibi e-ticaret pazar yerlerinde de markaları için mağaza oluşturabilmekte veya çok kanallı bir yaklaşım benimseyerek birden fazla online platformu eş zamanlı olarak kullanabilmektedir. Dünya çapında tahmini 2,5 milyar insan e-ticaret sistemlerini kullanmakta internet üzerinden mal veya hizmet satın almaktadır. E-Ticarete Giriş Elektronik ticaret veya e-ticaret, çevrimiçi olarak yapılan ticari işlemleri ifade eden bir terimdir. Basit bir ifadeyle; internet üzerinden ürün veya hizmet alımı olarak tanımlanmaktadır. İnternet kullanarak herhangi bir şey satın alınması veya satılması, e-ticaret faaliyetine dahil olmak anlamına gelmektedir. Günümüzde internet kullanan insanların birçoğu bir şekilde e-ticaret aracılığı ile alışveriş yapmaktadır. İlk e-ticaret, 1970’li yıllarda yapılmıştır. Stanford Üniversitesi’ndeki öğrencileri, Arpanet hesapları ve okulun yapay zekâ laboratuarını kullanarak Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde (MIT) okuyan öğrencilere satış yapmıştır. Teknik anlamda bir ağ kullanılarak yapılan ilk elektronik alışveriş, bu satış olarak görülmektedir. Ancak, günümüzdeki anlamıyla ilk e-ticaret 1994 yılında Pizza Hut firması tarafından yapılmıştır. Böylece Pizza Hut, internet üzerinden pizza satarak, “ilk e-ticareti yapan şirket” unvanı almıştır. İnsanların ihtiyaçları arttıkça ve çeşitlendikçe internet tabanlı ticaret de artmaktadır. Dünya çapındaki e-ticaret satışları 2017 yılında 2,4 trilyon dolara ulaşmıştır. Bu rakamın 2021 yılında yaklaşık 5 trilyon dolar olacağı öngörülmektedir (2). İşletmeden tüketiciye (B2C) e-ticaret pazarının liderleri olan Çin, Amerika, Japonya ve İngiltere, küresel e-ticaret pazarındaki söz sahibi konumlarını daha da üst seviyelere taşımaktadır. Her yıl artan bir ivme gösteren e-ticaret, Türkiye’de de daha fazla temas alanı bulmaktadır. Türkiye, 2018 yılında bireysel internet kullanım oranında ve mobil geniş bant abone sayısında önemli bir büyüme sergilemiştir. Mobil kanallar, alışverişte yeni bir norm olarak göze çarparken, sosyal medya pazarları da etkinliğini artırmıştır. Türkiye’de e-ticaretin toplam perakende ticaret içindeki payı 2018 yılında %5,5’e yükselmiş; her yıl ortalama %30’luk bir büyüme kaydedilmiştir. E-ticaret pastasından pay almak isteyen firmalar, e-ticaret ekosisteminin kurallarını öğrenmek ve buna göre strateji geliştirmek zorundadır! Bu devasa ekosistemde yer alabilmek için e-ticaret sitesi nasıl kurulur? Hedef pazar nasıl belirlenir? Hangi sektörlerde çevrimiçi satış yapmak mantıklıdır? Tüm bu sorular ve onlarcası e-ticarette başarının basamaklarıdır. Yeni nesil e-ticaret algoritmaları ve yasal düzenlemelerle e-ticaret daha güvenli bir ortamda yapılabilmektedir. Bunun ortaya çıkardığı yeni durum, yatırımcıları ve girişimcileri sanal mağazalara yönlendirmektedir. Yirmi yılı aşan bir geçmişe sahip e-ticaret, geleceğin ticari faaliyetlerinde daha fazla yer alacaktır. E-Ticaret Sitesi Kurulurken Dikkat Edilmesi Gerekenler E-ticaret sitesinin fonksiyonları, hem kullanıcı deneyimi hem de satışların artması için önemlidir. İyi bir yazılıma ve alt yapıya sahip e-ticaret sitesi, kârı artırıcı bir unsur olabilir. E-ticaret sitesinin temel fonksiyonları, kullanıcı deneyimi ile doğru orantılı olmalıdır. Rekabetin dorukta olduğu e-ticarette online alışveriş için web sitelerinde kullanıcılara sunulacak fonksiyonlar, potansiyel müşterilere erişim olanağı sağlar. Satışların artması ve e-ticaret sitesinin etkili olması için e-ticaret platformunun bazı özelliklerle donatılması gerekir. Kullanıcılara kolaylık sağlayacak ve satışları artıracak fonksiyonlar, alt yapı veya tasarım ile ilgili olabilir. E-ticaret sitesi tüm bu fonksiyonların bir araya gelmesi ile ideal bir kullanıcı deneyimi sunabilir. Kullanıcı Deneyimi Açısından Dikkat Edilmesi Gereken E-Ticaret Sitesi Fonksiyonları Mobil Uyumu: Bir e-ticaret sitesinin akıllı cep telefonları ve tabletlerle uyumlu olması, mobil kanallardan da satış yapmak anlamına gelir. Mobil satışların giderek arttığı bir ortamda mobil uyumu bulunmayan e-ticaret siteleri zamanla tercih edilmeyebilir. E-ticaret sitelerinin mobil uyumu, arama motoru algoritmalarında da dikkat edilen bir faktördür. Site İçi Arama: E-ticaret sitesinde ürün arayan kullanıcı, kısa sürede aradığına ulaşabilmelidir. E-ticaret müşterilerinin büyük bir bölümü aradıkları ürüne ulaşmak için site içi arama özelliğini kullanmaktadır. Bu sebeple site içi arama özelliği, ürün bulmak için güçlü bir algoritma ile tasarlanmalıdır. Arama sırasında kelime dizileri yazılırken ilgili ürün isimlerinin aşağıda sıralanması özelliği de kullanıcıya kolaylık sağlar. Güvenlik Sertifikası: Bir e-ticaret sitesi, güvenlik sertifikası yoksa eksiktir. Kredi kartı veya banka kartı ile online alışveriş yapmak isteyen müşterilere güven vermek önemlidir. Bu sebeple e-ticaret sitesi güvenlik sertifikası ile desteklenmelidir. Ödeme Alternatifleri: Ödeme alternatifleri, e-ticaret sitesinin etkinliğini artıran özelliklerden biridir. Ciro artırmak için kullanıcılara farklı ödeme alternatifleri sunulmalıdır. Kredi kartı, banka kartı, havale, mobil ödeme, kapıda ödeme ve dijital cüzdanlar gibi ödeme alternatifleri, müşteriler için kolaylık olacaktır. Kategoriler: Kullanıcı, ürünün ait olduğu kategori sayfasına kolayca ulaşabilmelidir. Her ürünün, uygun kategoride bulunmasına dikkat edilmelidir. Kullanıcı dostu ve kolay ulaşılabilir kategori seçenekleri sunulmalıdır. Kampanya Modülleri: E-ticaret sitelerindeki kampanya modülleri; sepet, kategori, marka ve ürün bazlarında imkan vermelidir. Zengin seçenekler sunan kampanya modülleri, satışları olumlu etkileyecektir. Ürün Bilgileri: E-ticaret sitesinde satışa sunulan ürünlerin bilgisi, müşterilerin ürünle ilgili fikir edinmesi ve ürünü satın alma eğilimi için önemlidir. Başarılı e-ticaret sitelerinin ürünlerle ilgili detaylı bilgi sunduğu görülmektedir. Ürün Görselleri: Ürünü tanıtan fotoğraflar, videolar, grafikler veya animasyonlar, kullanıcı deneyimi açısından önemli fonksiyonlar arasında yer alır. Ürün görselleri, ürün detaylarını görme fırsatı vermeli ve akıllarda ürünle ilgili soru işareti bırakmamalıdır. SEO Alt Yapısı: Arama Motoru Optimizasyonu (SEO), e-ticaret siteleri için müşterilerin siteye ulaşmasının yollarından biridir. Arama motoru sonuçlarında üst sıralarda yer almak için SEO özelliklerinin güçlü olması önemlidir. Bu sebeple sitenin altyapısında ve içeriklerinde SEO çalışması yapılmalıdır. Yerelleştirme (Lokalizasyon): Lokalizasyon, şirketin online profilini, ürün tanımlarını, veri tabanına dayalı içeriğini ve grafik görüntülerini, kültürel duyarlılıkları göz önünde bulundurarak, şirketin yeni hedef kitlesinin diline çevirme işlemidir. Sınır ötesi e-ticaret hedefleyen firmaların online ticaret için sunacakları web sitelerinin içerikleri yerelleştirilmelidir. Böylece aynı ülkede veya farklı ülkelerde farklı dil konuşan insanlara ürünlerin satışı mümkün olabilecektir. E-Ticaret Sitesinde Bulunması Gereken Özellikler – E-ticaret sitesinin ana sayfası, fiziksel mağazalardaki vitrinleri temsil eder. Web sitesi ana sayfa tasarımı, online müşterileri çekecek cazip özelliklerle ve fonksiyonlarla donatılmalıdır. – Sade ve basit arayüzlü tasarımlı e-ticaret platformları kullanıcı dostudur. – Web sitesi renkleri ve sekmelerinin kurumsal kimlikle uyumlu olması müşteri deneyimi ve marka bağlılığı açısından dikkat edilmesi gereken bir husustur. – Marka logosuna tıklandığında kullanıcı ana sayfaya yönlendirmelidir. – İletişim alanında telefon, adres ve e-mail bilgileri dışında navigasyon da eklenmelidir. – Kullanıcıları ilgili ürün satışı sayfalarına yönlendirecek, eyleme çağırıcı CTA (Call to Action) butonları bulunmalıdır. – Her ürünle ilgili iade veya değişim seçenekleri sunulmalı; bu konuda kullanıcı deneyimini olumsuz etkileyecek uygulamalardan kaçınılmalıdır. – Kullanıcıları sosyal medya hesaplarına - [Elektronik Ticaret Danışmanlığı ve E-Ticaret Rehberi](https://kayseriavukat.org.tr/elektronik-ticaret-danismanligi/): Elektronik Ticaret Danışmanlığı ve E-Ticaret Rehberi Elektronik ticaret, mal veya hizmet alım satım işlemlerinin internet üzerinden yapılmasına olanak sağlayan ticaret türü olarak tanımlanabilir. Elektronik ticaret kavramı, e-ticaret veya internet ticareti olarak da adlandırılmaktadır. E-ticaret, yeni başlayanların, küçük işletmelerin veya büyük şirketlerin ürün ve hizmetlerini daha düşük işletme maliyetleri ile satmalarına ve daha geniş müşteri kitlelerine ulaşmalarına olanak tanıyan bir dağıtım kanalıdır. İşletmeler, kendi e-ticaret sitelerini oluşturabilecekleri gibi e-ticaret pazar yerlerinde de markaları için mağaza oluşturabilmekte veya çok kanallı bir yaklaşım benimseyerek birden fazla online platformu eş zamanlı olarak kullanabilmektedir. Dünya çapında tahmini 2,5 milyar insan e-ticaret sistemlerini kullanmakta internet üzerinden mal veya hizmet satın almaktadır. Elektronik Ticaret ile ilgili Temel Kavramlar E-ticaret ekosistemine adım atmak isteyen firmaların temel e-ticaret kavramlarını bilerek yola çıkması birçok fayda sağlar. Yaygın kullanılan e-ticaret terim ve kavramları, bu alandaki işleri kolaylaştırır. E-ticarette sık rastlanan temel kavramlar şunlardır; Elektronik Ticaret: E-ticaret, mal ve hizmetlerin internet ortamında satılıp alınmasıdır. OECD tarafından “internet üzerinden yapılan ticari işlemler” olarak özetlenen e-ticaret, Türkiye’deki 6563 sayılı Elektronik Ticaretin Düzenlenmesi Hakkında Kanun’da, “fiziki olarak karşı karşıya gelmeksizin, elektronik ortamda gerçekleştirilen çevrimiçi iktisadi ve ticari her türlü faaliyet” olarak tanımlanır. Dijital Ticaret: Dijital olarak etkinleştirilmiş ticari işlemler bütünüdür. Dijital ticaret işlemleri ile satılan ürün ve hizmetler, dijital ya da fiziksel olarak teslim edilebilir. Tüketicileri, şirketleri ya da hükümetleri kapsayan sanal mal ve hizmet ticaretidir. Sınır Ötesi E-Ticaret: E-ihracat ve e-ithalat, sınır ötesi e-ticaretin temel kavramlarıdır. Uluslararası pazarlarda çevrimiçi ticari işlemlerdir. Ulusal sınırlar üzerinden çevrimiçi mağazalarda ürünlerin alınıp satılmasıdır. Alıcı ve satıcı farklı ülkelerdedir, farklı para birimleri kullanırlar, farklı dil konuşurlar ve farklı ticaret ve yargı kanunlarına tabidirler. E-ihracat: “Sınırötesi e-ticaret” veya “mikro ihracat” olarak da tanımlanan e-ihracat, online kanallar aracılığıyla yurt dışından alınan siparişleri mikro ihracat kuralları çerçevesinde ulaştırmaktır. İşletmelere hedef kitlelerini genişletmek ve kârlarını artırmak için bir fırsat verir. E-ihracat için hedef pazardaki yerel ticaret kurallarını iyi bilmek; e-ihracat mevzuatına hâkim olmak ve e-ticareti küresel bir bakış açısı ile değerlendirmek gerekir. B2B: “Business to Business” ifadesinin kısaltmasıdır. Kelime anlamı “işletmeden işletmeye” şeklindedir. Hammadde tedarikçisi-üretici, üretici-toptancı ve toptancı-perakendeci arasındaki ticari işlemlerdir. B2C: “Business to Consumer” ifadesinin kısaltmasıdır. Kelime anlamı “işletmeden tüketiciye” şeklindedir. E-ticaret ve e-ihracatın temelini ifade eden en önemli kavramdır. C2C: “Consumer to Consumer” ifadesinin kısaltması olan C2C, ”tüketiciden tüketiciye” anlamındadır. Farklı elektronik alışveriş platformlarından yapılan e-ticaret, bu kapsamdadır. Çevrimiçi platformlarda veya web sitelerinde bir araya gelen tüketicilerin, ürün ve hizmetlerini sergilemesi ve belirledikleri fiyatlardan satması veya almasıdır. Domain: Türkçesi “alan adı” olan domain, bir web sitesinin internetteki adıdır. Web sitesi kurmanın ilk adımı bir alan adı belirlemektir. Bir internet sitesinin fiziksel adresinin karşılığı olan domain, internet tarayıcısına, ilgili web sitesi ile ilgili bilgilerin yer aldığı sunucuyu işaret eder. Hosting: Türkçesi “barındırma” olan hosting, web sitesi içeriğinin barındırıldığı ortamdır. Web sayfasının fotoğrafları, grafikleri veya görsel-metinsel dokümanlarının tutulduğu dijital ortamdır. “Web sayfasının arka yüzü” olarak tanımlanabilen hosting’de, web sitesi içeriği ve veritabanı bir sunucuda barındırılır. Siber Güvenlik: Dijital dünyanın en önemli konularından olan siber güvenlik, bilgi ve bilgisayar sistemleri güvenliğini içeren geniş bir kavramdır. Tüketicilerden hükümetlere kadar bilgisayar sistemleri üzerinden işlem yapan herkesi ve her kurumu ilgilendirir. Kişilerin, şirketlerin veya özel ve kamu kurumlarının, kritik bilgilerinin siber saldırılardan korunması uygulamalarıdır. Siber güvenlik öğeleri arasında finansal sistemlerin güvenliği ilk sırada yer almaktadır. KVKK: Kişisel Verilerin Korunması Kanunu (KVKK) işletmelere, bilgi gizliliği ve erişilebilirliği gibi konularda çeşitli sorumluluklar yükleyen bir kanundur. Kanun, kişisel veri işleyen gerçek ve tüzel kişilerin yükümlülüklerine ilişkin usul ve esasları düzenler. KVKK kapsamında farklı kaynaklardan gelen veriler için bir strateji oluşturulması gerekir. Ağ sistemlerinden sürdürülebilir teknolojik uygulamalara kadar farklı dijital sistemleri içerir. Müşteri Deneyimi: Müşteri deneyimi, müşterinin firmaya bağlılığı ve verdiği değeri ifade eder. Her müşteri, mağaza veya firma için geliştirdiği deneyimlerini sosyal medyadan arkadaşlarına, ailesinden tanımadığı insanlara kadar herkesle paylaşabilir. Bu durum, firma için olumlu veya olumsuz sonuçlar doğurabilir. Müşterinin firmayla etkileşimini ifade eden müşteri deneyimi, bir anlamda müşteri firma imajı veya algısıdır. Drop Shipping: “Stoksuz e-ticaret” veya “stoksuz satış” olarak tanımlanan Drop Shipping, bir e-ticaret iş modelidir. Drop Shipping firması stok tutmadan satış yapabilir. Tedarikçi, üretici ve müşteri arasında aracı bir kanaldır. Drop Shipping, bir perakende satış yöntemidir. Mağaza, stok ürün yerine ürünleri üçüncü taraf bir tedarikçiden satın alır. Ürünler daha sonra doğrudan tüketiciye gönderilir. Satıcı, stok için sipariş vermez veya siparişlerle ilgilenmesi gerekmez. Bunun yerine ürün ve siparişle üçüncü taraf bir tedarikçi ilgilenir. Dönüşüm Optimizasyonu: Bir e-ticaret sitesine gelen ziyaretçilere satın alma veya üye olma gibi işlemleri yapmasını sağlama oranıdır. Potansiyel müşterileri kullanıcıya dönüştürme oranını artırmak için uygulanan sistematik faaliyetleri ifade eder. Chatbot: “Chat” ve “robot” terimlerinden türetilen chatbot, algoritma tabanlı bir yazılımdır. İnternet sitelerinde kullanıcılara yardımcı olmak için geliştirilen basit asistanlar, chatbot kapsamında değerlendirilir. Yardımcı ses yazılımları, otomatik cevap verme uygulamaları ve canlı destek yazılımlarını içeren yapay zeka tasarımlarıdır. E-Ticarete Başlama E-ticarete; e-ticaretin anlamını, kapasitesini, yöntemlerini ve uygulamalarını öğrenerek başlanabilir. Sektörünüzün e-ticaret kapasitesi de ilk olarak bilinmesi gerekenler arasında yer almaktadır. Bu konuda devlet destekli e-ticaret eğitim programlarından veya özel e-ticaret platformlarından destek alınabilmektedir. E-ticarete giriş yaparken dikkat eilmesi gereken hususlar; Online Pazar Yerleri: Yeni bir e-ticaret sitesi açmak tabii ki gereklidir. Ancak ilk olarak yerel veya küresel perakende sitelerinde mağaza açarak e-ticarete adım atabilirsiniz. Bu; sipariş alınması, kargo ve iade süreçleri gibi konularda tecrübe kazandıracaktır. Şirket: Ülkemizdeki mevzuata göre e-ticaret yapmak için şirket kurma şartı aranmamaktadır. Esnaflar ve esnaf olmayan diğer gerçek kişiler de e-ticaret yapabilmektedir. Gelir sağlandığı için vergi kaydı açılması gerekmektedir; ancak bu durumun bile istisnaları vardır. E-ticaret için şirket kurulmak istenirse şirket türü önemli değildir. Fiziksel mağazası olan bir şirket, farklı bir şirket kurmadan ürünlerini doğrudan e-ticaret mağazasında satışa sunabilir. Şahıs şirketi veya adi ortaklık kurmak, maliyeti en düşük seçenektir. Domain ve Hosting: E-ticaret için şirket kurarken internet sitesi ismi de tescil ettirilebilir. Bu süreçte alan adı (domain) ve web barındırma (hosting) hizmeti alınmalıdır. Kurulum ve Ürün Maliyetleri: E-ticaret sitesinin kurulumu, tasarımı, yazılımı ve her türlü altyapı hizmetleri için bütçe ayırmak gerekir. Site uygulamaları ve ürün tedariki için iyi bir maliyet hesaplaması yapılmalıdır. Ürünlerin belirlenmesi: E-ticaret, detaylı iş planı gerektirir. İnternetten hangi ürünler daha çok satılıyor? Hangi günlerde hangi ürünleri vitrine koymak gerekir? Rakip sitelerde neler yapılıyor? Bu ve benzeri soruların cevapları, iyi bir satış ve pazarlama hedefi için gereklidir.   Ödeme Yöntemleri: E-ticaretin en önemli faktörlerinden biri de ödeme yöntemleridir. İnternet - [Elektronik Ticaretin Düzenlenmesi Hakkında Kanun](https://kayseriavukat.org.tr/elektronik-ticaretin-duzenlenmesi/): Elektronik Ticaretin Düzenlenmesi Elektronik Ticaretin Düzenlenmesi: Elektronik ticaret, mal veya hizmet alım satım işlemlerinin internet üzerinden yapılmasına olanak sağlayan ticaret türü olarak tanımlanabilir. Elektronik ticaret kavramı, e-ticaret veya internet ticareti olarak da adlandırılmaktadır. E-ticaret hukuku ise ürün ve hizmetlerin internet üzerinden alım satımının yapılmasına ve online platformlara ilişkin esas, usul, ilke ve düzenlemeleri kapsayan hukuk dalıdır. Elektronik ticaret hukuku, internet sitesi, sosyal medya, mobil uygulama veya diğer elektronik ağlar aracılığıyla gerçekleştirilen ticari faaliyetler, alışverişler, mesafeli sözleşmeler ve elektronik ödeme sistemleri gibi konuları düzenlemektedir.  Tüketicinin korunması ve adil bir ticaret ortamı oluşturmak amacıyla yayımlanan e-ticaret mevzuatı, elektronik ticaret faaliyetlerini,  alıcı ve satıcı tarafların hak ve yükümlülükleri ile uyulması gereken usul ve esasları düzenlemektedir. Elektronik ticarete ilişkin yasal düzenlemeler, satıcı firmalar, hizmet sağlayıcıları, online pazar yeri platformları ve tüketiciler için bağlayıcıdır. E-ticaretin daha güvenilir ve kanuni düzenlemeler temelinde ilerlemesi, tüketicilerin korunması, güvenli ticaret ortamının sağlanması, uluslararası işlemlerin düzenlenmesi, kişisel verilerin ve fikri mülkiyet haklarının korunması gibi konularda e-ticaret hukuku önemli bir çerçeve çizmektedir. Elektronik ticarete ilişkin süreçlerde ve uyuşmazlıklarda herhangi bir mağduriyete veya hak kaybına uğramamak için yasal işlemlerin zamanında ve usulüne uygun yapılması büyük önem arz etmektedir. Bu süreçte, alanında uzman bir avukattan hukuki yardım alınması faydalı olacaktır. E-ticaret hukuku alanında yetkin avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerine e-ticaret danışmanlığı, avukatlık ve arabuluculuk hizmeti vermektedir. Elektronik Ticaretin Düzenlenmesi Hakkında Kanun Kanun Numarası: 6563 Kabul Tarihi: 23/10/2014 Yayımlandığı R.Gazete Tarihi: 5/11/2014 Sayısı: 29166 Amaç ve kapsam – Madde 1 (1) Bu Kanunun amacı, elektronik ticarete ilişkin esas ve usulleri düzenlemektir. (2) Bu Kanun, ticari iletişimi, hizmet sağlayıcı ve aracı hizmet sağlayıcıların sorumluluklarını, elektronik iletişim araçlarıyla yapılan sözleşmeler ile elektronik ticarete ilişkin bilgi verme yükümlülüklerini ve uygulanacak yaptırımları kapsar. (3) (Ek:1/7/2022-7416/1 md.) 14/9/1972 tarihli ve 1618 sayılı Seyahat Acentaları ve Seyahat Acentaları Birliği Kanunu, 14/10/1983 tarihli ve 2920 sayılı Türk Sivil Havacılık Kanunu, 28/3/2001 tarihli ve 4632 sayılı Bireysel Emeklilik Tasarruf ve Yatırım Sistemi Kanunu, 19/10/2005 tarihli ve 5411 sayılı Bankacılık Kanunu, 3/6/2007 tarihli ve 5684 sayılı Sigortacılık Kanunu, 21/11/2012 tarihli ve 6361 sayılı Finansal Kiralama, Faktoring, Finansman ve Tasarruf Finansman Şirketleri Kanunu, 6/12/2012 tarihli ve 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu, 20/6/2013 tarihli ve 6493 sayılı Ödeme ve Menkul Kıymet Mutabakat Sistemleri, Ödeme Hizmetleri ve Elektronik Para Kuruluşları Hakkında Kanun ve 5/11/2018 tarihli ve 5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanunuyla kuruluş ve faaliyetleri düzenlenen ve bu kanunlara göre yetkilendirilerek münhasıran yetkilendirildikleri konularda faaliyet gösterenler ile 14/3/2007 tarihli ve 5602 sayılı Şans Oyunları Hasılatından Alınan Vergi, Fon ve Payların Düzenlenmesi Hakkında Kanunun 3 üncü maddesinin birinci fıkrasının (ç) bendinde tanımlananlar ile bunların verdiği yetki dâhilinde münhasıran şans ve bahis oyunları alanında faaliyet gösterenler bu Kanunun uygulanmasında elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcı veya elektronik ticaret hizmet sağlayıcı kabul edilmez. Tanımlar – Madde 2 (1) Bu Kanunun uygulanmasında; a) Elektronik ticaret: Fiziki olarak karşı karşıya gelmeksizin, elektronik ortamda gerçekleştirilen çevrim içi iktisadi ve ticari her türlü faaliyeti, b) Ticari iletişim: Alan adları ve elektronik posta adresi dışında, mesleki veya ticari faaliyet kapsamında kazanç sağlamaya yönelik olarak elektronik ticarete ilişkin her türlü iletişimi, c) Ticari elektronik ileti: Telefon, çağrı merkezleri, faks, otomatik arama makineleri, akıllı ses kaydedici sistemler, elektronik posta, kısa mesaj hizmeti gibi vasıtalar kullanılarak elektronik ortamda gerçekleştirilen ve ticari amaçlarla gönderilen veri, ses ve görüntü içerikli iletileri, ç) Hizmet sağlayıcı: Elektronik ticaret faaliyetinde bulunan gerçek ya da tüzel kişileri, d) Aracı hizmet sağlayıcı: Başkalarına ait iktisadi ve ticari faaliyetlerin yapılmasına elektronik ticaret ortamını sağlayan gerçek ve tüzel kişileri, e) Bakanlık: Ticaret Bakanlığını, 1/7/2022 tarihli ve 7416 sayılı Kanunun 2 nci maddesiyle bu bentte yer alan “Gümrük ve” ibaresi madde metninden çıkarılmıştır. f) (Ek:1/7/2022-7416/2 md.) Elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcı: Elektronik ticaret pazar yerinde elektronik ticaret hizmet sağlayıcıların mal veya hizmetlerinin teminine yönelik sözleşme yapılmasına ya da sipariş verilmesine imkân sağlayan aracı hizmet sağlayıcıyı, g) (Ek:1/7/2022-7416/2 md.) Elektronik ticaret hizmet sağlayıcı: Elektronik ticaret pazar yerinde ya da kendine ait elektronik ticaret ortamında mal veya hizmetlerinin teminine yönelik sözleşme yapan ya da sipariş alan hizmet sağlayıcıyı, ğ) (Ek:1/7/2022-7416/2 md.) Elektronik ticaret ortamı: Elektronik ticaret faaliyetinde bulunulan internet sitesi, mobil site veya mobil uygulama gibi platformları, h) (Ek:1/7/2022-7416/2 md.) Elektronik ticaret pazar yeri: Elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcının aracılık hizmetlerini sunduğu elektronik ticaret ortamını, ı) (Ek:1/7/2022-7416/2 md.) Elektronik Ticaret Bilgi Sistemi (ETBİS): Elektronik ticaret hizmet sağlayıcı ve elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcıların kayıt altına alınması, elektronik ticaret verilerinin toplanması, bu verilerin işlenerek istatistiki bilgilerin üretilmesi amacıyla Bakanlık tarafından oluşturulan ve bu Kanun kapsamında kayıt ve bildirim yapılabilmesine imkân sağlayan bilgi sistemini, i) (Ek:1/7/2022-7416/2 md.) Net işlem hacmi: İptal ve iadeler hariç olmak üzere, elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcı için aracılık hizmeti sunduğu elektronik ticaret pazar yerleri, elektronik ticaret hizmet sağlayıcı için ise elektronik ticaret pazar yeri niteliğini haiz olmayan kendine ait elektronik ticaret ortamları üzerinden belirli bir dönemde yapılan sözleşme ve verilen siparişler için düzenlenmesi gereken nihai fatura veya fatura yerine geçen belge değerleri toplamını, j) (Ek:1/7/2022-7416/2 md.) Ekonomik bütünlük: Bir kişinin, bir ticaret şirketinin doğrudan veya dolaylı olarak paylarının en az yüzde yirmi beşine ya da oy haklarının çoğunluğuna veya onu yönetebilecek kararları alabilecek payına sahip olmasını, şirket sözleşmesi uyarınca yönetim organında karar alabilecek çoğunluğu oluşturan sayıda üyeyi seçme hakkını haiz olmasını, kendi oy haklarının yanında bir sözleşmeye dayanarak tek başına veya diğer pay sahipleriyle birlikte oy haklarının çoğunluğunu oluşturmasını, bir ticaret şirketini sözleşmeye bağlı olarak hâkimiyeti altında bulundurmasını veya bu hâllere bağlı olarak bu kişiyle bağlantılı tüm ticaret şirketleri ve bu kişiye ait işletmeler arasındaki ilişkiyi ya da pay sahibi olup olmadıklarına bakılmaksızın birden fazla ticaret şirketinin aynı kişi veya kişiler tarafından yönetilmesini, ifade eder. Bilgi verme yükümlülüğü – Madde 3 (1) Hizmet sağlayıcı, elektronik iletişim araçlarıyla bir sözleşmenin yapılmasından önce; a) Alıcıların kolayca ulaşabileceği şekilde ve güncel olarak tanıtıcı bilgilerini, b) Sözleşmenin kurulabilmesi için izlenecek teknik adımlara ilişkin bilgileri, c) Sözleşme metninin sözleşmenin kurulmasından sonra, hizmet sağlayıcı tarafından saklanıp saklanmayacağı ile bu sözleşmeye alıcının daha sonra erişiminin mümkün olup olmayacağı ve bu erişimin ne kadar süreyle sağlanacağına ilişkin bilgileri, ç) Veri girişindeki hataların açık ve anlaşılır bir - [İhaleye Katılımın Engellenmesi: İhaleye Katılmak İsteyen Kişilere Manevi Telkin Nedeniyle İhalenin Feshi](https://kayseriavukat.org.tr/ihaleye-katilimin-engellenmesi/): İhaleye Katılımın Engellenmesi İhaleye Katılımın Engellenmesi: Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda ihale öncesinde meydana gelen olayın ihaleye katılmak isteyen üçüncü kişilere manevi telkinde bulunmak suretiyle ihaleye katılımın engellenmesi niteliğinde olup olmadığı, ihalenin normal koşullar altında yapılıp yapılmadığı, ihaleye katılmak isteyen alıcıların katılımının engellenerek bu şekilde ihaleye fesat karıştırıldığının kabul edilip edilemeyeceği, buradan varılacak sonuca göre şikâyet konusu ihalenin feshinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. İhaleye Katılımın Engellenmesi Nedeniyle İhalenin Feshi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2023/12-336 Karar No : 2023/1203 Karar Tarihi: 06/12/2023 İncelenen Kararın Mahkemesi: Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi Özel Daire Kararı: Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 21.04.2022 tarihli ve 2022/375 Esas, 2022/4971 Karar sayılı BOZMA kararı Taraflar arasındaki asıl ve birleşen dosyada ihalenin feshi isteminden dolayı yapılan inceleme sonunda İlk Derece Mahkemesince asıl ve birleşen dosyada şikâyetin kabulüne karar verilmiştir. Kararın asıl ve birleşen dosyada şikâyet olunan ihale alıcısı vekillleri tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle asıl ve birleşen dosyada şikâyetin reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı asıl dosyada şikâyetçi borçlu vekili ile birleşen dosyada şikâyetçi alacaklı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 12. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı asıl dosyada şikâyetçi borçlu vekili ile birleşen dosyada şikâyetçi alacaklı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Asıl Dosyada Talep Asıl dosyada şikâyetçi borçlu vekili; alacaklı tarafından Samsun İcra Müdürlüğünün 2019/86903 Esas sayılı dosyasında aleyhine başlatılan ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla ilamlı takipte Samsun ili, Atakum ilçesi, Büyükkolpınar Mah., 11298 ada 13 parsel sayılı taşınmazda bulunan 99 nolu bağımsız bölümün 30.12.2020 tarihinde üçüncü kişi New … San. ve Tic. A.Ş.ye ihale edildiğini, ancak ihaleye fesat karıştırıldığını, ihale alıcısı şirketin yetkili temsilcisi olan ve ihaleye şirket adına iştirak eden Samet Yazıcı’nın müvekkili şirketin kiracısı olduğunu, Samsun 3. Noterliğinin 05.06.2020 tarihli ve 05162 yevmiye nolu ihtarnamesiyle 99 nolu bağımsız bölümün kira sözleşmesinin sona erdirilmesine rağmen taşınmazı boşaltmadığını, ihale tarihinde Samet Yazıcı’nın ihale salonunda herkesin duyacağı ve kişilerin ihaleye girmesini önleyecek şekilde “Ben 99 nolu taşınmazın kiracısıyım, burada ben oturuyorum, kira kontratım hala devam ediyor, bunu dikkate alın, ona göre hareket edin” demek suretiyle ihaleye fesat katıştırdığını ve ihaleye kimsenin girmemesine sebep olduğunu, aynı satış ilanıyla dört adet taşınmazın ihale edildiğini, şikâyet konusu taşınmazla aynı özellikte olan 98 nolu bağımsız bölümün 300.000,00 TL kadar daha fazla bir bedelle ihale edildiğini, ihaleye fesat karıştırılmamış olsaydı şikâyet konusu taşınmazın daha yüksel bir bedelle ihale edileceğini, ayrıca açık artırma ilanında taşınmazın esaslı unsurlarının yeterli derecede açıklanmadığını bu nedenle ihaleye katılımın azaldığını, satış ilanının borçlulara ve dosya alacaklılarına usulsüz tebliğ edildiğini, haciz alacaklılarına kıymet takdir raporunun tebliğ edilmediğini ileri sürerek 99 nolu bağımsız bölümün ihalesinin feshine karar verilmesini talep etmiştir. II. Asıl Dosyada Cevap Asıl dosyada ihale alıcısı vekili; şikâyetçi tarafından ihaleye fesat karıştırıldığının ispatlanamadığını, bir an için şikâyetçinin iddiaları kabul edilse dahi müvekkilinin beyanlarının ihaleyi etkiler nitelikte olmadığını, ihaleye fesat karıştırılmasına ilişkin beyan, işlem veya anlaşmaların ihaleye girecek diğer kişileri etkiler nitelikte olması gerektiğini, diğer pey sürenlerin ihale girmesini engel teşkil etmeyen ve tehdit unsuru içermeyen beyanların ihaleye fesat karıştırılmasına ilişkin eylem ve beyan olarak kabul edilmeyeceğini, şikâyetçinin diğer iddialarının da yerinde olmadığını belirterek şikâyetin reddini savunmuştur. III. Birleşen Dosyada Talep Birleşen dosyada şikâyetçi alacaklı vekili; müvekkili tarafından Samsun İcra Müdürlüğünün 2019/86903 Esas sayılı dosyasında borçlular aleyhine başlatılan ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla ilâmlı takipte Samsun ili, Atakum ilçesi, Büyükkolpınar Mah., 11298 ada 13 parsel sayılı taşınmazda bulunan 99 nolu bağımsız bölümün 30.12.2020 tarihinde üçüncü kişi New … San. ve Tic. A.Ş.ye ihale edildiğini, ancak ihaleye fesat karıştırıldığını, ihale alıcısı şirketin temsilcisi olan ve ihaleye şirket adına iştirak eden Samet Yazıcı’nın eski kiracısı olduğu hâlde ihale esnasında taşınmazın kiracısı olduğunu belirttiği için ihaleye katılım olmadığını, oysa ki icra dosyasından kiracı tespitine gidildiğini ve taşınmazda oturan kiracı olarak tespit edilemediğini, aynı satış ilanıyla dört adet taşınmazın ihale edildiğini, şikâyet konusu taşınmazla aynı özellikte olan 98 nolu bağımsız bölümün 355.000,00 TL fazla bir bedelle ihale edildiğini, ihaleye fesat karıştırılmamış olsaydı şikâyet konusu taşınmazın daha yüksek bir bedelle ihale edileceğini, satış ilanı ve şartnamesinde satışa konu taşınmazın önemli nitelik ve vasıflarının yazılmamasının ihaleye katılımı etkilediğini, ilgililer ve dosya alacaklılarının tümüne usulüne uygun satış ilanı tebligatı yapılmadığını, kendisine dosya alacaklısı olarak tebligat yapıldığını ancak 2019/84549 Esas sayılı dosya alacaklısı olarak tebligat yapılmadığını ileri sürerek 99 nolu bağımsız bölümün ihalesinin feshine karar verilmesini talep etmiştir. IV. Birleşen Dosyada Cevap Birleşen dosyada ihale alıcısı vekili; şikâyetçi tarafından ihaleye fesat karıştırıldığının ispatlanamadığını, bir an için şikâyetçinin iddiaları kabul edilse dahi müvekkilinin beyanlarının ihaleyi etkiler nitelikte olmadığını, ihaleye fesat karıştırılmasına ilişkin beyan, işlem veya anlaşmaların ihaleye girecek diğer kişileri etkiler nitelikte olması gerektiğini, diğer pey sürenlerin ihale girmesini engel teşkil etmeyen ve tehdit unsuru içermeyen beyanların ihaleye fesat karıştırılmasına ilişkin eylem ve beyan olarak kabul edilmeyeceğini, şikâyetçinin diğer iddialarının da yerinde olmadığını belirterek şikâyetin reddini savunmuştur. V. İlk Derece Mahkemesi Kararı İlk Derece Mahkemesinin 13.07.2021 tarihli ve 2021/4 Esas, 2021/384 Karar sayılı kararı ile; dinlenilen tanıkların ihale alıcısı şirket yetkilisi olan Samet Yazıcı’nın ihale salonunda bulunanlara hitaben ”ben 99 nolu şu an satılacak olan dairenin kiracısıyım, bunu dikkate almanızı istiyorum.” şeklinde beyanda bulunduğu, bunun üzerine ihale salonunda bulunanların ihaleye katılmadıkları yönündeki beyanları, aynı icra dosyası kapsamında aynı tarihte ve şikâyete konu ihaleden sadece 20 dakika önce ihalesi yapılan ve şikâyete konu taşınmaz ile aynı özellikleri taşıyan 98 nolu bağımsız bölümün ihalesine başkaca iştirak edenlerin olması, satışının 1.175.000,00 TL’ye yapılmış olması, aynı satış ilanı ile ihaleye çıkartılan dört adet taşınmazdan sadece şikâyete konu ihaleye ihale alıcısından başkaca pey süren olmaması hususları birlikte değerlendirildiğinde ihale alıcısı şirket yetkilisi tarafından ihale öncesi ihaleye konu taşınmazın kiracısı olduğu beyan edilerek, diğer kişilerin ihaleye katılımının engellenmesi suretiyle ihaleye fesat karıştırıldığı gerekçesiyle asıl ve birleşen dosyada şikâyetin kabulü ile 99 nolu bağımsız bölümün ihalesinin feshine karar verilmiştir. VI. İstinaf A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda - [Maaş Hesabına Bloke Konulması: Banka, Kredi Kartı veya Kredi Borcu Nedeniyle Maaş Hesaplarından Kesinti Yapabilir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/maas-hesabina-bloke/): Maaş Hesabına Bloke Konulması: Kredi Kartı veya Kredi Borcu Nedeniyle Banka, Maaş Hesaplarından Kesinti Yapabilir mi? Maaş Hesabına Bloke Konulması: Kredi kartı veya kredi sözleşmesinde bankaya, anılan sözleşmelerden doğan mevcut ve müstakbel borçların teminatı olarak banka nezdindeki maaş hesabına bloke konulması ve maaş hesaplarından rehin, hapis, virman ve mahsup işlemleri suretiyle alacağını tahsil yetkisini veren sözleşme hükümlerinin geçerli ve tarafları bağlayıcı olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2019/11-565 Karar No: 2022/108 Karar Tarihi: 10.02.2022 İncelenen Kararın Mahkemesi: Samsun 1. Tüketici Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki blokenin kaldırılması ve istirdat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Samsun 1. Tüketici Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar, davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacı vekili; müvekkilinin davalı nezdinde maaş hesabının bulunduğunu, davalı bankanın müvekkilinin borçlarına istinaden 2013 yılı Haziran ayından itibaren kesinti yaptığını, davalı bankanın alacakları için icra takibi yaparak müvekkilinin maaşına haciz koydurması gerektiğini, icra takibi haricinde maaştan kesinti yapılmasının ve maaş hesabına bloke konulmasının yasal dayanağının bulunmadığını ileri sürerek blokenin kaldırılmasına ve yapılan kesintilerin iadesine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı banka vekili; davacı ile yapılan sözleşmelerde dava konusu işlemlere cevaz verildiğini, davacının sözleşmelere aykırı olarak borcunu ödememesi nedeniyle ihtarname gönderilip icra takibi başlatıldığını, aradaki sözleşmeler uyarınca müvekkilinin borcunu ödemeyen davacının maaş hesabındaki para üzerinde rehin, hapis, takas ve mahsup hakkının bulunduğunu, bu hususta davacının bilgilendirildiğini, yapılan kesintilerin hukuka uygun olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkeme Kararı 6. Samsun 1. Tüketici Mahkemesinin 02.06.2016 tarihli ve 2015/136 E., 2016/481 K. sayılı kararı ile; davacının davalı banka nezdinde iki ayrı maaş hesabının bulunduğu ve davalı banka tarafından işbu maaş hesaplarından birinden kredili mevduat kredisi nedeniyle mevcut olan borcuna mahsuben ve diğer maaş hesabından ise kredi kartı borcuna mahsuben kesintiler yapılarak bloke konulduğu, taraflar arasında imzalanan Bireysel Bankacılık Hizmetleri Sözleşmesinin ortak hükümler başlıklı 14/1. maddesi, Bankacılık Hizmetleri Sözleşme Öncesi Bilgilendirme Formunun 3. maddesi, Kredi Kartı Üyelik Sözleşmesinin hapis, takas ve rehin başlıklı 15. maddesindeki düzenlemelere göre davalı bankanın işbu sözleşmelerden veya herhangi bir sebepten dolayı doğmuş ya da doğacak alacaklar için işbu hesaplar üzerinde rehin ve hapis haklarına sahip olduğu, banka üzerinde rehin hakkı bulanan her türlü alacak ve değerlerin bir bölümünü veya tamamını bloke hesaba alıp almamakta serbest olduğu, davacının davalı ile yapmış olduğu sözleşmeler uyarınca borcun ödenmemesi hâlinde borcun banka nezdinde bulunan ve maaşının yatmakta olduğu hesabından tahsil edilmesine muvafakat ettiği, bankanın yaptığı işlemin sözleşmeden doğan hak ve yükümlülüklerin dürüstlük kuralına aykırı düşecek şekilde tüketici aleyhine dengesizliğe neden olduğunun kabul edilemeyeceği, davacının kredi kartı ve kredili mevduat hesabından kaynaklanan borcunu sözleşme şartlarına uygun olarak ödemesi gerektiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekilince temyiz isteminde bulunulmuştur. 8. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 19.06.2018 tarihli ve 2016/15030 E., 2018/4558 K. sayılı kararı ile; “…Dava, davacının maaş hesabı üzerine konulan blokenin kaldırılması ve bu yolla tahsil edilen paranın istirdadı istemine ilişkindir. 2004 sayılı İcra ve İflâs Kanunu’nun 83. maddesi uyarınca maaşların kısmen haczi mümkün olup haczedilecek kısım maaşın ¼’ünden aşağı olamaz. Öte yandan, anılan maddede sayılan mal ve hakların haciz olunabileceğine dair önceden yapılan anlaşmalar da geçerli değildir. O halde, açıklanan hükümler gözetildiğinde davacının maaşının yalnız ¼’ü oranında kesinti yapılabileceği halde, davalının davacıya ait maaş hesabının tamamını bloke etmesi hukuki dayanaktan yoksundur. Mahkemece, taraflar arasındaki bankacılık hizmet sözleşmesi uyarınca davacı tarafça hesaba bloke konulmasına ve doğmuş olan borçlar için hesaptan kesinti yapılmasına muvafakat verildiği ve davalının yaptığı kesintinin kredi kartı alacağının tahsiline yönelik olması gerekçesiyle istirdat istemi reddedilmiştir. Yapılan bu değerlendirme de yerinde değildir. Zira, davalı tarafın davacının maaşının tamamını bloke etmesinin yasal dayanağı olmadığına göre davalının haksız biçimde tahsil ettiği parayı iade etmesi gerekmektedir. Bu itibarla, mahkemece, yapılan açıklamalar çerçevesinde değerlendirme yapılarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi doğru olmamış, hükmün bu nedenle bozulması gerekmiştir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur. Direnme Kararı 9. Samsun 1.Tüketici Mahkemesinin 15.11.2018 tarihli ve 2018/336 E., 2018/561 K. sayılı kararı ile önceki gerekçenin yanında; 2004 sayılı İcra ve İflâs Kanunu’nun 83/a maddesine göre daha özel düzenleme içeren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 93. maddesi uyarınca borçlunun haczedilmesi mümkün olmayan mal ve haklarla ilgili olarak verdiği muvafakat ile bu haktan vazgeçilebileceğinin düzenlendiği, anılan Kanun’un tarafların iradesine ağırlık vererek muvafakat yoluyla maaşına bloke konulmasına ve borcun başka teminatlara başvurulmadan ödenmesine imkân sağladığı, taraflar arasında düzenlenen kredi sözleşmesinde, bankaya mevduat ve hesapları üzerinde bloke, virman, hapis, mahsup ve takas etme yetkisi verilmesinin haksız şart olarak değerlendirilemeyeceği, zira serbest iradesi ile sözleşme şartlarına uygun olarak kredi borcu taksitlerinin bankadan aldığı maaşından kesilmesi için talimat verdiğine göre artık sözleşmenin söz konusu hükmünün müzakere edilerek kararlaştırılmadığının söylenemeyeceği, bu sebeple borcun ödenmemesi üzerine davalı bankanın, davacının maaşına bloke konulacağına dair hükmüne dayanarak kesinti ve tahsilât yapmasında hukuka aykırılık bulunmadığı, davalı bankanın davacı hakkında yapmış olduğu icra takiplerinin kesinleştiği, davacının maaşına ve bankadaki alacaklarına banka tarafından bloke konulmasına muvafakat ettiği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi 10. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. Uyuşmazlık 11. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; taraflar arasında düzenlenen sözleşmelerin imzalanması sırasında davacı tarafından davalı bankaya, anılan sözleşmelerden doğan mevcut ve müstakbel borçların teminatı olarak davalı banka nezdindeki maaş hesaplarından bloke, rehin, hapis, virman ve mahsup işlemleri suretiyle alacağını tahsil yetkisini veren sözleşme hükümlerinin geçerli ve tarafları bağlayıcı olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. III. Gerekçe 12. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konuya ilişkin yasal düzenlemeler ile hukukî kavram ve kurumların ortaya konulmasında yarar bulunmaktadır. 13. Cebri icraya ilişkin gerek 2004 sayılı İcra ve İflâs Kanunu gerekse diğer kanunlardaki hükümlerin 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda (Anayasa) öngörülen temel hak ve ilkelere ilişkin düzenlemelere aykırı olmaması gerekir. Bu anlamda özellikle, hukuk devleti, hak arama özgürlüğü, sosyal devlet, adil yargılanma ve hukukî dinlenilme hakkı, eşitlik ilkesi, ölçülülük ilkesi, insan onuru, yaşam hakkının ve kişiliğin korunması, ailenin ve çocukların korunması ve mülkiyet hakkı gibi temel hak ve ilkelerin göz - [Sicilden Terkin Edilmesine Karar Verilen Şirket Hakkında İcra Takibi Yapılması](https://kayseriavukat.org.tr/sicilden-terkin-edilme/): Sicilden Terkin Edilmesine Karar Verilen Anonim Şirket Hakkında İcra Takibi Yapılması Sicilden Terkin Edilmesine Karar Verilen Anonim Şirket Hakkında İcra Takibi: Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF)’nun 28.06.2007 tarihli kararıyla sicilden terkin edilmesine karar verilen şirketin terkin işlemlerinin 26.07.2007 tarihinde yapılması karşısında anılan şirketin icra takip tarihi olan 23.07.2007 tarihi itibariyle şirket tüzel kişiliğinin bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2019/11-118 Karar No: 2022/47 Karar Tarihi: 25.01.2022 İncelenen Kararın Mahkemesi: Bakırköy 2. Asliye Ticaret Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki itirazın iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Bakırköy 4. Asliye Ticaret Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar, davacı vekilinin temyiz istemi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacı vekili; müvekkili Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun (TMSF) 28.06.2007 tarihli kararı doğrultusunda Digisoft Yazılım ve Dış Tic. A.Ş.’nin ticaret sicili kaydının 26.07.2007 tarihinde terkin edildiğini, 5411 sayılı Bankacılık Kanunu‘nun 134/9 maddesi gereğince tasfiye olunan şirketlere ilişkin hukuk davalarına TMSF tarafından halef olarak devam edileceğini ve takip haklarına kanunî halefi sıfatı ile haiz olduğunu, davalının Digisoft Yazılım ve Dış Tic. A.Ş.’nin ana sözleşmesi gereğince 31.12.2005 tarihinde ödenmesi taahhüt edilen 3/4 oranındaki sermaye taahhüt borcunu ödemediğini, bunun üzerine hakkında ilamsız icra takibi başlatıldığını, TMSF tarafından takibin devamının talep edildiğini, ancak Küçükçekmece 4. İcra Müdürlüğünce alacaklı şirketin tüzel kişiliği bulunmadığı ve itiraz kaldırılmadığı sürece işlemlere devam edilmesinin mümkün olmadığı gerekçesiyle talebinin reddine karar verildiğini, söz konusu kararın kaldırılması için yapılan şikâyetin de aynı gerekçeyle reddedildiğini, oysa şirketin 26.07.2007 tarihinde terkin edilmesine rağmen icra takibinin 23.07.2007 tarihinde başlatıldığını, dolayısıyla icra takibi başlatıldığında alacaklı şirketin tüzel kişiliğinin mevcut olduğunu ileri sürerek borçlu tarafından söz konusu takibe yapılan itirazın iptaline ve icra inkâr tazminatına karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı vekili; takibe konu alacaklı şirketin takip tarihinden önce tüzel kişiliğinin sona erdiğini, dolayısıyla icra takibinde alacaklının aktif husumetinin bulunmadığını, ayrıca müvekkiline apel ödeme çağrısı yapılmadığını ileri sürerek davanın reddini savunmuştur. Mahkeme Kararı 6. Bakırköy 4. Asliye Ticaret Mahkemesinin 04.10.2012 tarihli ve 2011/311 E., 2012/602 K. sayılı kararı ile; Digisoft Yazılım ve Dış Tic. A.Ş.’nin sicilden terkin işleminin 26.07.2007 tarihinde yapıldığı, icra takibinin ise 23.07.2007 tarihinde başlatıldığı, her ne kadar terkin işlemi takip tarihinden sonra ise de takip alacaklısı şirketin tüzel kişiliğinin TMSF’nin 28.06.2007 tarihli kararı ile sona erdiği, bu nedenle takip tarihi itibari ile tüzel kişiliği bulunmayan takip alacaklısı Digisoft Yazılım ve Dış Tic A.Ş.’nin takip yapmasının mümkün olmadığı, ortada geçerli bir takibin bulunmadığı, ayrıca alacaklı Digisoft Yazılım ve Dış Tic A.Ş.’nin kanunî halefi sıfatıyla TMSF vekilinin icra dairesine müracaat ile bundan böyle icra takip ve tahsil işlemlerine TMSF tarafından devam edilmesini talep ettiği, İcra Müdürlüğünce takip tarihi itibariyle şirketin tüzel kişiliğinin bulunmadığı belirtilerek talebin reddine karar verildiği, davacı tarafından söz konusu kararın kaldırılması amacı ile yaptığı şikâyetin Küçükçekmece 2. İcra Hukuk Mahkemesinin 10.02.2011 tarihli ve 2011/135 E., 2011/162 K. sayılı kararı ile takip tarihi itibari ile şirketin tüzel kişiliği olmadığından takip yapma hakkının da bulunmadığı belirtilerek şikâyetin reddine karar verildiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 21.01.2015 tarihli ve 2014/15246 E., 2015/781 K. sayılı kararı ile; “…Dava, alacağın tahsili amacıyla yapılan icra takibine itirazın iptali istemine ilişkindir. 5411 sayılı Bankacılık Kanunu‘nun 134/9 maddesi gereğince Digisoft Yazılım ve Dış Ticaret A.Ş’nin tasfiyesine ilişkin olarak 28.06.2007 tarihli TMSF Fon Kurulu kararı alındığı, vaki icra takip tarihi itibariyle icra takibine başlayan şirketin tüzel kişiliğinin son bulduğu ve bu nedenle geçerli bir icra takibinin bulunmadığı kabul edilmiş ise de, gerek Fon Kurulu kararının içeriği gerekse Yasa’nın 134/9 maddesinde yer alan düzenleme dikkate alındığında, Fon Kurulu kararı alındıktan sonra şirket tasfiyeye girecek olup, tasfiye işlemleri henüz takip tarihi itibariyle tamamlanmadığı gibi, şirketin ticaret sicilinden terkini de icra takibi sonrasında 26.07.2007 tarihinde gerçekleşmiştir. Bu durumda takip tarihi olan 23.07.2007 itibariyle şirketin henüz terkin edilmediği ve tüzel kişiliğinin bulunduğu, şirketin terkininden sonra da TMSF tarafından kanuni halef sıfatıyla bu davanın açıldığı gözetilerek oluşacak sonuç çerçevesinde karar vermek gerekirken, yazılı gerekçelerle davanın reddine karar verilmesi doğru olmamış, bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı 9. Bakırköy 2. Asliye Ticaret Mahkemesinin 29.11.2016 tarihli ve 2016/338 E., 2019/961 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçeye ek olarak, Küçükçekmece 2. İcra Hukuk Mahkemesinin 10.02.2011 tarihli ve 2011/135 E., 2011/162 K. sayılı kararının Yargıtay denetiminden geçerek kesinleştiği, dolayısıyla söz konusu şirketin 28.06.2007 tarihi itibariyle tüzel kişiliğinin son bulduğu hususunun mahkeme kararı ile kesinleşmiş olduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi 10. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. Uyuşmazlık 11. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; TMSF’nin 28.06.2007 tarihli kararıyla Digisoft Yazılım ve Dış Tic. A.Ş.’nin sicilden terkin edilmesine karar verilmesi ve terkin işleminin 26.07.2007 tarihinde yapılması karşısında anılan şirketin icra takip tarihi olan 23.07.2007 tarihi itibariyle tüzel kişiliğinin bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır. III. Gerekçe 12. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle anonim şirketlerde, “şirketin sona ermesi” ve “şirket tüzel kişiliğinin sona ermesi” kavramları hakkında açıklama yapılmasında yarar bulunmaktadır. 13. Somut olaya uygulanması gereken 6762 sayılı (mülga) Türk Ticaret Kanunu’nun 137. maddesi gereğince ticaret şirketleri tüzel kişiliği haizdir (6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu md. 125/1). Tüzel kişilik ile ticaret şirketi, kendisini meydana getiren kişilerden ayrı bir hukukî varlık kazanarak; hukukî bir kişiliğe, ehliyete ve kendi bağımsız malvarlığına sahip olur. Buna karşılık adi şirketin tüzel kişiliği bulunmamakta olup ortaklar tarafından getirilen sermaye ve sonradan edinilen varlıklar üzerinde mülkiyetin ortaklık sözleşmesi çerçevesinde elbirliği hâlinde bütün ortaklara ait olması söz konusudur. Dolayısıyla tüzel kişiliğin bulunması, ticaret şirketlerinin ayırt edici temel bir niteliğidir. Tüzel kişiliğin ticaret şirketlerinin temel niteliklerinden biri olması, ticaret şirketlerinin tüzel kişilik kazandıkları anda hukukî varlıklarına kavuşması şeklinde kendini gösterir. 14. 6762 sayılı (mülga) Türk Ticaret Kanunu’nun 301/1 (6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu md. 355/1) maddesi gereğince anonim şirket ticaret siciline tescille tüzel kişilik kazanır. Bu bağlamda tescil kurucu nitelikte olup sicil kaydının varlığı, tüzel kişilik ve ticaret şirketi statüsü için zorunludur. Ticaret siciline kayıt tüzel kişilik kazanılması için - [Çekin Temlik Cirosu veya Rehin Cirosu ile Devredilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/temlik-cirosu-ve-rehin-cirosu/): Çekin Temlik Cirosu veya Rehin Cirosu ile Devredilmesi ve Menfi Tespit Davası Uyuşmazlık; çeklerin temlik cirosu ile mi yoksa rehin cirosu ile devredildiği ve buradan varılacak sonuca göre menfi tespit isteminin yerinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2019/(19)11-59 Karar No: 2022/46 Karar Tarihi: 25.1.2022 İncelenen Kararın Mahkemesi: Konya 2. Asliye Ticaret Mahkemesi 1. Taraflar arasında birleştirilerek görülen menfi tespit davalarından dolayı yapılan yargılama sonunda, Konya 2. Asliye Ticaret Mahkemesince verilen asıl ve birleşen davaların kabulüne ilişkin karar asıl ve birleşen davalarda davalı banka vekilleri tarafından ayrı ayrı temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 19. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı asıl ve birleşen davalarda davalı banka vekilleri tarafından ayrı ayrı temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Asıl Davada Davacı İstemi 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin nakliyecilik işi ile uğraştığını, 42 GP 996 plakalı çekicinin satışı konusunda davalı Çalıklar Ulş. Hayv. Tic. ve San. Ltd. Şti. ile harici satım sözleşmesi yapıldığını, sözleşme gereği müvekkilinin adı geçen davalı şirkete üç adet çek verdiğini, Yapı ve Kredi Bankası nezdindeki çek hesabına ait 05.05.2015 keşide tarihli 40.000TL bedelli çekin davalı bankanın elinde olduğunu, diğer iki çekin ise hâlen diğer davalı Vakıfbank’ın elinde bulunduğunu, kamyonu satan davalı şirketin çekleri almasına rağmen noterden kamyonun satışını yapmadığını, tüm çeklerin davalı bankalara rehin cirosu ile devredildiğinin çek tevdi bordrosundan anlaşıldığını, hukuken rehin cirosunun çeklerde mümkün olmadığını, davalı bankanın 40.000TL bedelli çeki Konya 4. İcra Müdürlüğünün 2015/6141 E. sayılı dosyasında icra takibine konu ettiğini, kamyonun mülkiyetinin devredilmemesi nedeniyle çekin karşılıksız kaldığını ve rehin cirosuyla devrinin mümkün olmadığını ileri sürerek, müvekkilinin davalılara borçlu olmadığının tespitine; çekin iptali ile istirdatına karar verilmesini talep etmiştir. Asıl Davada Davalı Cevabı 5. Davalı banka vekili cevap dilekçesinde; müvekkilinin icra takibine konu ettiği 40.000TL bedelli çekin rehin cirosu ile değil temlik cirosu ile diğer davalı şirketten müvekkili bankaya devrolunduğunu, müvekkilinin iyi niyetli hamil olması nedeniyle kamyon satışı ile ilgili iddiaların müvekkiline karşı ileri sürülemeyeceğinden bahisle davanın reddini savunmuştur. 6. Davalı şirket davaya cevap vermemiştir. Birleşen Davada Davacı İstemi 7. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin nakliyecilik işi ile uğraştığını, 42 GP 996 plakalı çekicinin satışı konusunda davalı Çalıklar Ulş. Hayv. Tic. ve San. Ltd. Şti. ile harici satım sözleşmesi yapıldığını, sözleşme gereği müvekkilinin adı geçen davalı şirkete verilen Yapı ve Kredi Bankası nezdindeki çek hesabına ait 30.04.2015 keşide tarihli, 35.000TL bedelli ve 11.06.2015 keşide tarihli, 28.000TL bedelli çeklerin davalı bankanın elinde olduğunu, diğer çekin ise hâlen diğer davalı Halkbank’ın elinde bulunduğunu, kamyonu satan davalı şirketin çekleri almasına rağmen noterden kamyonun satışını yapmadığını, tüm çeklerin davalı bankalara rehin cirosu ile devredildiğinin çek tevdi bordrosundan anlaşıldığını, hukuken rehin cirosunun çeklerde mümkün olmadığını, davalı bankanın 35.000TL bedelli çeki Konya 9. İcra Müdürlüğünün 2015/4358 E. sayılı dosyasında icra takibine konu ettiğini, diğer 28.000TL bedelli çekin ise davalı banka tarafından henüz icra takibine konu edilmediğini, kamyonun mülkiyetinin devredilmemesi nedeniyle çeklerin karşılıksız kaldıklarını ve çeklerin rehin cirosuyla devrinin mümkün olmadığını ileri sürerek, müvekkilinin davalılara borçlu olmadığının tespitine, çeklerin iptali ile istirdatına karar verilmesini talep etmiştir. Birleşen Davada Davalı Cevabı 8. Davalı vekili cevap dilekçesinde; diğer davalı şirketin müvekkili bankaya olan kredi borcu nedeniyle kredi geri ödemelerinin bir kısmının çeklerle yapıldığını, dava konusu 35.000TL ve 28.000TL bedelli çeklerin temlik cirosu ile müvekkili bankaya devrolunduğunu, çekler üzerinde aksine bir kayıt olmadığını, müvekkili bankanın iyi niyetli hamil olduğundan bahisle davanın reddini savunmuştur. 9. Davalı şirket davaya cevap vermemiştir. İlk Derece Mahkemesi Kararı 10. Konya 2. Asliye Ticaret Mahkemesinin 21.03.2016 tarihli ve 2015/561 E., 2016/222 K. sayılı kararı ile; davalı şirketin davacıya harici satış sözleşmesiyle araç sattığı ve karşılığında davaya konu üç adet çeki almasına rağmen aracın devrini noter yoluyla gerçekleştirmediği, bu nedenle davacının davalı şirkete karşı çekler sebebiyle sorumlu ve borçlu olamayacağı; diğer davalı bankalar yönünden ise davaya konu çeklerin davalı şirketin kredi borçlarına teminat olarak davalı bankalara verildiği ve çeklerde yer alan cironun rehin cirosu niteliğinde olduğu, çeklerde rehin/teminat cirosunun hukuken mümkün olmadığı, dolayısıyla davacının çekler sebebiyle davalı bankalara da borçlu ve sorumlu olmayacağı gerekçesiyle menfi tespit istemine yönelik asıl ve birleşen davaların kabulüne; davacının fer’î nitelikteki çek iptali ve istirdadına yönelik taleplerinin ise çekten dolayı başka kimselerin hak sahibi olması ve onların haklarının kullanılmasına engel olunmaması için reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 11. Konya 2. Asliye Ticaret Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde asıl ve birleşen davalarda davalı banka vekilleri tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur. 12. Yargıtay (Kapatılan) 19. Hukuk Dairesinin 10.05.2017 tarihli ve 2016/9238 E., 2017/3637 K. sayılı kararı ile; “…Her iki dava, çeklerin bedelsizliği iddiasıyla açılmış menfi tespit istemine ilişkindir. Çekler üzerindeki kayıtlardan çeklerin davalı Çalıklar Ltd. Şti. adına keşide edildiği, çeklerin arkasında Çalıklar Ltd. Şti.’nin ciro, kaşe ve imzasının bulunduğu, davaya konu çeklerden 40.000 TL’lik bir adetinin Halkbank A.Ş.’de, 35.000 TL ve 28.000 TL bedelindeki diğer çeklerin ise Vakıfbank A.Ş.’de bulunduğu anlaşılmaktadır. Çeklerin devir bordroları var ise de, rehin amacıyla davalı bankalara devredildiği konusunda çeklerde bir açıklık bulunmamaktadır. Kambiyo senetlerinde temlik cirosuyla senede hamil olan davalı bankaların kötüniyeti kanıtlanmadığı sürece bedelsizlik iddiası hamil bankalara karşı ileri sürülemez. Bu nedenlerle mahkemece davalı bankalar hakkında davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde kabulü doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı 13. Konya 2. Asliye Ticaret Mahkemesinin 15.11.2017 tarihli ve 2017/494 E., 2017/1014 K. sayılı kararı ile; önceki karar gerekçesi yanında, çeklerin rehin cirosuna konu olduklarını en iyi bilen davalı bankaların, çeklerin temlik cirosuna konu olduklarına ilişkin savunmalarına bankaların özel durumu gereği itibar edilemeyeceği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi 14. Direnme kararı süresi içinde asıl ve birleşen davalarda davalı banka vekilleri tarafından ayrı ayrı temyiz edilmiştir. II. Uyuşmazlık 15. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; dava konusu çeklerin temlik cirosuyla mı, rehin cirosuyla mı devredildiği; buradan varılacak sonuca göre davacının menfi tespit isteminin yerinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. III. Gerekçe A) Davalı Halk Bankası A.Ş. vekilinin temyiz itirazları bakımından yapılan incelemede; 16. Direnme kararı davalı Halk Bankası A.Ş. vekiline 29.12.2017 tarihinde tebliğ edilmiştir. Davalı vekili ise, tebligatı alan kişinin yetkili çalışanı olmadığından bahisle tebligatın geçersiz ve gerekçeli karardan 03.02.2018 tarihinde haberdar olduğunu ileri - [Karıştırılma İhtimali Oluşturacak Şekilde Markalar Arasında Benzerlik Olması](https://kayseriavukat.org.tr/markalar-arasinda-benzerlik/): Karıştırılma İhtimali Oluşturacak Şekilde Markalar Arasında Benzerlik Olması Nedeniyle Markaya Tecavüzün Önlenmesi Davası Açılması Markalar Arasında Benzerlik: Ticaret unvanında yer alan ve markasal kullanımına konu olan ibarelerin karıştırılma ihtimali oluşturacak şekilde kullanılması ve markalar arasında benzerlik bulunması nedeniyle haksız rekabetin tespiti ve markaya tecavüzün önlenmesi davası açılması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2019/11-372 Karar No: 2022/10 Karar Tarihi: 18.01.2022 İncelenen Kararın Mahkemesi: İzmir Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki markaya tecavüzün ve haksız rekabetin tespiti, men’i ve ref’i ile ticaret unvanının terkini davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 11. Hukuk Dairesi tarafından ilk derece mahkemesi kararına yönelik davalı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin olarak verilen karar, davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, ilk derece mahkemesince Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacı vekili; müvekkili şirketin 2007 yılından bu yana taşımacılık ve kurye hizmetleri sektöründe “Goose express+Şekil” ve “Goose+Şekil” ibareli markaları ile yurt içinde ve yurt dışında faaliyet gösterdiğini, ayrıca “Goose” ibaresinin müvekkilinin ticaret unvanının asli unsuru olduğunu, 2015 yılında kurulan davalı şirketin müvekkili ile aynı sektörde “Moose” ibaresi ile faaliyet göstermeye başladığını ve ticaret unvanında da yer alan “Moose” ibaresini markasal olarak kullandığını, davalı şirketin ayrıca “Moose express+Şekil” ibaresinin marka olarak tescili için başvuruda bulunduğunu, davalı şirket tarafından kullanılan “Moose” ibaresinin müvekkilinin ticaret unvanı ve markaları ile ayırt edilemeyecek derecede benzer olduğunu, davalı şirket kurucularından Burak Kanat’ın daha önce müvekkili şirkette müdür olarak görev yaptığını, davalı şirketin müvekkilinin sektördeki tanınmışlığından haksız yarar sağlamak amacıyla ve kötü niyetli olarak “Moose” ibaresini kullandığını, bu durumun markaya tecavüz ve haksız rekabet teşkil ettiğini ileri sürerek markaya tecavüzün ve haksız rekabetin tespiti, men’i ve ref’i ile davalının ticaret unvanından “Moose” ibaresinin çıkarılmasına, “Moose express+Şekil” ibaresinin marka olarak tescil edilmesi hâlinde markanın hükümsüzlüğüne karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı vekili; davacıya ait markanın müvekkili şirketin ortağı ve yöneticisi olan Burak Kanat tarafından oluşturulduğunu, müvekkili şirket tarafından kullanılan “Moose” ibaresinin davacının ticaret unvanında ve markalarında yer alan “Goose” ibaresi ile karıştırılma ihtimalinin bulunmadığını ileri sürerek davanın reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı 6. İzmir Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin 22.09.2016 tarihli ve 2015/170 E., 2016/118 K. sayılı kararı ile; tarafların taşımacılık ve kurye hizmetleri sektöründe faaliyet gösterdikleri, davacı şirketin 2007 tarihinde kurulduğu ve unvanının kılavuz sözcüğünün “G.O.O.S.E” ibaresi olduğu, davacının ayrıca “Goose express+Şekil” ve “Goose+Şekil” ibareli markalar ile faaliyet gösterdiği, davalının kullandığı “Moose ekspres+Şekil” ibaresinin davacı markası ile aynı renk ve benzer formda olduğu, davalı tarafından bu ibare için ayrıca marka tescil başvurusunda bulunulduğu, davalının marka seçimi ve fiili kullanımının renk, tarz ve ticaret unvanı seçimi ile davacıya yaklaştığı, “Goose” ibaresi ile “Moose” ibaresinin görsel ve işitsel olarak benzer olduğu, ibarelerin baş harfinin farklı olmasının karıştırılma ihtimalini ortadan kaldırmadığı, davalının “Moose” ibaresini davacı ile aynı sektörde kullanmasının iltibas yarattığı ve bu durumun markaya tecavüz ve haksız rekabet teşkil ettiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile markaya tecavüzün ve haksız rekabetin tespitine, önlenmesine, bu kullanımlarının durdurulmasına ve tecavüzün sonuçlarının ortadan kaldırılmasına, davalının ticaret unvanından “Moose” ibaresinin çıkartılmasına, marka tescil edilmediğinden vakitsiz açılan marka hükümsüzlüğü davasının reddine ve kararın ilanına karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi Kararı 7. İlk derece mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunulmuştur. 8. İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 11. Hukuk Dairesinin 11.11.2016 tarihli ve 2016/20 E., 2016/22 K. sayılı kararı ile; ilk derece mahkemesi kararının usul ve esas yönünden hukuka uygun olduğu gerekçesiyle davalı vekilinin istinaf başvurusunun HMK’nin 353/1-b-1 maddesi gereğince esastan reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 9. Bölge adliye mahkemesinin yukarıda belirtilen kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 10. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 12.11.2018 tarihli ve 2017/235 E., 2018/6947 K. sayılı kararı ile; “…Dava, marka hakkına tecavüzün tespiti, meni, ticaret unvanının terkini ve davalı adına yapılan marka başvurusunun hükümsüzlüğü istemine ilişkin olup, Mahkemece davacı ile davalının taşımacılık alanında faaliyet gösterdiği, davalının markasal kullanımlarının davacı markasına tecavüz oluşturduğu, davalının ticaret unvanının yeterli ayırt ediciliğe sahip olmadığı gerekçesiyle davalının ‘Moose’ ibaresini 39. sınıfta taşımacılık alanında markasal kullanımlarının davacı markasına tecavüz oluşturduğunun tespitine ve menine, davalının ticaret unvanından ‘Moose’ ibaresinin çıkarılmasına karar verilmiştir. Ancak, “Goose” ibareli davacı markaları ile davalının markasal kullanımına konu “Moose” ibarelerinin görsel ve kavramsal açıdan farklı olduğu, özellikle davacı ve davalı markalarında bulunan logoların farklı olması, taraf markalarında kullanılan ibarelerin yabancı dildeki anlamlarının markalarda kullanılan logolarla örtüşmesi nedeniyle davacı markaları ile davalının markasal kullanımlarının iltibas oluşturmadığı, davalının ticaret unvanın davacı ticaret unvanından yeterli ayırt edicilik vasfına sahip olduğu, nitekim yargılama sırasında alınan bilirkişi raporu ile davacı tarafından, davalının marka tecavüzü nedeniyle şikayet edilmesi neticesinde soruşturma aşamasında alınan bilirkişi raporunda da aynı sonuca varıldığı hâlde mahkemece hatalı gerekçeye dayalı olarak; marka hakkına tecavüzün tespiti ve meni ile davalının ticaret unvanından ‘Moose’ ibaresinin çıkarılmasına karar verilmesi doğru görülmemiş, kararın davalı yararına bozulması gerekmiştir…” gerekçesiyle karar bozularak kaldırılmış ve dosyanın ilk derece mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir. Direnme Kararı 11. İzmir Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin 07.03.2019 tarihli ve 2019/11 E., 2019/45 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçeyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi 12. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. Uyuşmazlık 13. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacının ticaret unvanında ve markalarında yer alan “Goose” ibaresi ile davalının ticaret unvanında yer alan ve markasal kullanımına konu olan “Moose” ibareleri arasında karıştırılma ihtimali oluşturacak şekilde benzerlik bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır. III. Gerekçe 14. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle markanın ve ticaret unvanının korunmasına ilişkin yasal düzenlemeler ile hukukî kavram ve kurumların ortaya konulmasında yarar bulunmaktadır. 15. Bilindiği üzere dava tarihinde yürürlükte bulunan 556 sayılı Markaların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname (565 sayılı KHK) ile sağlanan marka koruması tescil yoluyla elde edilir. Marka tescilinden doğan hakların kapsamı ise 556 sayılı KHK’nın 9. maddesinde (6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nun 7. maddesinde) sayılmıştır. 16. 556 sayılı KHK’nın 9. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “Marka tescilinden doğan haklar münhasıran marka sahibine aittir. Marka sahibi, aşağıda belirtilen fiillerin önlenmesini talep edebilir: a) - [Kira Sözleşmesinde İhbar Süresi: Kira Sözleşmesinin Süresinden Önce Sonlandırılması](https://kayseriavukat.org.tr/kira-sozlesmesinde-ihbar-suresi/): Kira Sözleşmesinde İhbar Süresi: Kira Sözleşmesinin Süresinden Önce ve Akde Aykırı Olarak Sonlandırılması Kira Sözleşmesinde İhbar Süresi: Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, taraflar arasındaki kira sözleşmesinin süresinden önce feshedilmesi halinde, mahkemece kira sözleşmesinde yer alan ihbar süresi kadar kira bedelinin tahsiline karar vermekle yetinilmesinin gerekip gerekmediği ve buradan varılacak sonuca göre kira bedeli yönünden kiracının sorumlu tutulup tutulamayacağı noktasında toplanmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2019/(6)3-550 Karar No: 2022/576 İncelenen Kararın Mahkemesi: Gebze 2. Asliye Hukuk Mahkemesi (Ticaret Mahkemesi Sıfatıyla) 1. Taraflar arasında birleştirilerek görülen itirazın iptali davalarından dolayı yapılan yargılama sonunda, Gebze 2. Asliye Hukuk Mahkemesince (Ticaret Mahkemesi sıfatıyla) verilen asıl ve birleşen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay (kapatılan) 6. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Asıl ve Birleşen Davada Davacı İstemi 4. Davacı vekili asıl dosyadaki dava dilekçesinde; taraflar arasında 01.01.2009 başlangıç tarihli ve iki yıl süreli kira sözleşmesi bulunduğunu, 2010 yılı Ocak ayı kirasını ödemediği için hakkında icra takibi başlatılan davalının ödeme emrine haksız şekilde itiraz ettiğini ileri sürerek Gebze 3. İcra Müdürlüğünün 2010/33 sayılı takip dosyasına vaki itirazın iptaliyle takibin devamına karar verilmesini; birleşen davada ise 2010 yılı Şubat ayı için ödenmeyen kira alacağı yönünden başlatılan Gebze 1. İcra Müdürlüğünün 2010/806 sayılı dosyasına vaki itirazın iptalini istemiştir. Asıl ve Birleşen Davada Davalı Cevabı 5. Davalı davaya cevap vermemiştir. İlk Derece Mahkemesi Kararı 6. Gebze 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin (Ticaret Mahkemesi sıfatıyla) verdiği 26.05.2011 tarihli, 2010/75 E., 2011/309 K. sayılı kararı ile; taraflar arasındaki kira sözleşmesi çerçevesinde davacının 2010 yılı Ocak ve Şubat ayları için aylık 18.200TL kira alacağı ve bunun KDV’sini talep edebileceği gerekçesiyle asıl ve birleşen davaların kısmen kabulüne, bu davalara konu icra takiplerinin ayrı ayrı 21.476TL üzerinden devamına karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay (kapatılan) 6. Hukuk Dairesinin 15.01.2013 tarihli, 2012/18822 E., 2013/166 K. sayılı kararı ile; “… İcra takiplerinde ve davada dayanılan ve hükme esas alınan 1.1.2009 başlangıç tarihli ve iki yıl süreli kira sözleşmesi konusunda taraflar arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır. Sözleşmenin özel şartlar bölümü 8. maddesinde, kiracının kiralananı boşaltmak istediği takdirde, bir ay evvelinden mal sahibine ulaşacak şekilde bildirmek zorunda olduğu düzenlenmiştir. Tarafların serbest iradeleriyle sözleşmeye konulan bu şart geçerli olup tarafları bağlar. Davacı tarafından davalı hakkında yapılan icra takipleri ile Ocak ve Şubat 2010 ayları kirasının tahsili istenmiş, takiplere itiraz eden davalı ise, kiralanan anahtarlarının tevdi mahalli olarak Gebze Sulh Hukuk Mahkemesi’ne teslim edildiğini, takip konusu yapılan aylar kirasına ilişkin bir borcunun olmadığını belirtmiştir. Dosyada davalı tarafından sözleşmenin feshedileceğine ve kiralananın tahliye edileceğine ilişkin sözleşmenin özel 8. maddesine uygun keşide edilmiş bir ihtarname bulunmamaktadır. Bununla birlikte davalı, 7.12.2009 tarihinde mahkemeye başvurarak kiralanan anahtarlarının teslimi için bir tevdi mahalli tayin edilmesini talep etmiş, Gebze 1. Sulh Hukuk Mahkemesi de 7.12.2009 tarih ve 2009 / 212-212 D İş sayılı kararla mahkeme yazı işleri müdürlüğünü tevdi mahalli olarak belirlemiştir. Kiralanan anahtarları davalı tarafından tevdi mahalline teslim edilerek, mahkeme kararı davacıya 10.12.2009 tarihinde tebliğ edilmiştir. Kiralanan anahtarlarının tevdi mahallinde olduğu 10.12.2009 tarihinde davacıya bildirildiğine göre kiralananın 10.12.2009 tarihine kadar davalının kullanımında olduğunun ve kiracılık ilişkisinin bu tarihe kadar devam ettiğinin kabulü gerekir. Dolayısıyla davalı bu tarihe kadar kira ödemelerinden sorumludur. Yine dosya kapsamı itibariyle davacının Aralık 2009 ayı kirası yönünden Gebze 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2009/990-109 sayılı dosyasında dava açtığı anlaşılmaktadır. Davalı kiracının kira süresi sona ermeden kira sözleşmesini tek taraflı feshederek kiralananı tahliye etmesi durumunda, kural olarak kira süresinin sonuna kadar kira parasından sorumludur. Bununla birlikte, davacı kiralayanın bu yerin yeniden kiralanması konusunda gayret göstermesi, böylece zararın artmasını önlemesi için kendisine düşen ödevi yapmak durumundadır. Bu durumda, davacının zararı, tahliye tarihinden kiralananın aynı koşullarla yeniden kiraya verilebileceği tarihe kadar boş kaldığı süreye ilişkin kira parasından ibarettir. Taraflar da bu süreyi sözleşmenin özel 8. maddesinde bir ay olarak kararlaştırdıklarından, davacının talep edebileceği kira parası 10.1.2010 tarihine kadardır. Kiralananın tahliye edildiği Aralık 2009 ayı kirası da ayrı bir dava konusu yapıldığına göre, mahkemece Ocak 2010 ayından on günlük kira parası yönünden itirazın iptaline karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmediğinden kararın bozulması gerekmiştir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur. Direnme Kararı 9. Mahkemenin 08.04.2014 tarihli ve 2014/31 E., 2014/174 K. sayılı kararıyla, ilk karar gerekçesinin yanında, kira sözleşmesinin bozma kararında bahsi geçen 8. maddesinin kira sözleşmesinin akde aykırı olarak sonlandırılmasını meşrulaştıran bir hüküm değil, fesih sırasında uyulması gereken makul bir süre ihtiyacını karşılamaya yönelik olduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi 10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. Uyuşmazlık 11. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; taraflar arasındaki kira sözleşmesinin süresinden evvel (kiralanana ait anahtarın 07.12.2009 tarihinde davalı kiracı tarafından tevdi mahalline tevdi edilerek) feshedildiği somut olayda, mahkemece kira sözleşmesinin 8. maddesinde yer alan bir aylık ihbar süresi kadar kira bedelinin tahsiline karar vermekle yetinilmesinin gerekip gerekmediği buradan varılacak sonuca göre 2010 yılı Ocak (10 Ocak 2010 sonrası) ve Şubat ayı kira bedeli yönünden davalı kiracının sorumlu tutulup tutulamayacağı noktasında toplanmaktadır. III. Gerekçe 12. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konunun ve ilgili yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. 13. Kira sözleşmesi kiraya verenin bir şeyin kullanılmasını veya kullanılmasıyla birlikte ondan yararlanılmasını kiracıya bırakmayı, kiracının da buna karşılık kararlaştırılan kira bedelini ödemeyi üstlendiği sözleşmedir. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere kira sözleşmesi karşılıklı edimleri içeren bir sözleşmedir. 14. Başka bir anlatımla kira sözleşmesi, bir bedel karşılığında geçici bir süre için tarafa veya başkasına ait taşınır veya taşınmaz malın veya bir hakkın kullanımını sağlayan sözleşmedir. Kira sözleşmesi karşılıklı iradelerin birleşmesi suretiyle oluşur. Kira sözleşmesinin tarafları, kiraya verilen maldan bedel karşılığı yararlanan kiracı ile yararlanmaya razı olan kiraya verendir. 15. Kira sözleşmesinde kiracının asli edim yükümü, kira bedelinin ödenmesi; kiraya verenin asli edim yükümü ise, kiralananı kira süresince kiracının kullanımına hazır bulundurmasıdır. Kira sözleşmesinin düzenlendiği tarihte yürürlükte bulunan 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nun 249. maddesine göre [6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu md. 301] “Mucir, mecuru akitten maksut olan kullanmağa salih bir hâlde müstecire - [Anonim Şirketlerde İmtiyaz Sağlayan Ana Sözleşme Maddelerinin Genel Kurul Kararı ile Değiştirilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/anonim-sirketlerde-imtiyaz/): Anonim Şirketlerde İmtiyaz Sağlayan Ana Sözleşme Maddelerinin Genel Kurul Kararı ile Değiştirilmesi Anonim Şirketlerde İmtiyaz: Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; şirketin olağan genel kurul toplantısında şirket hisselerinde A ve B grup ayırımını öngören ana sözleşme maddesinin kaldırılması karşısında ana sözleşmede A ve B grubu hissedarlara tanınan imtiyazın maddi temeli kalıp kalmadığı ve buradan varılacak sonuca göre A ve B gruplarına imtiyaz sağlayan ana sözleşme maddelerinin genel kurulda değiştirilmesine ilişkin kararın imtiyazlı pay sahipleri özel kurulunun onayına tabi olup olmadığı noktalarında toplanmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2020/11-722 Karar No: 2022/4 Karar Tarihi: 18.01.2022 Ön Sorun: Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında işin esasının incelenmesinden önce; mahkemece direnme kararında karar düzeltme aşamasında davacı vekili tarafından dosyaya sunulan bir başka dosyada aynı konu üzerine alınan hukukî uzman görüşü ile eldeki dava için sunulan hukukî uzman görüşüne atıfta bulunulması karşısında, direnme kararının yeni hüküm niteliğinde olup olmadığı ve buna göre temyiz incelemesinin Hukuk Genel Kurulunca mı, yoksa Özel Dairece mi yapılacağı ön sorun olarak tartışılmış; yapılan görüşmelerde 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 266/1 maddesi ile 6754 sayılı Bilirkişilik Kanunu’nun 3/3 maddesi gereğince çözümü için hâkimlik mesleğinin gerektirdiği hukukî bilginin yeterli olduğu uyuşmazlık konularında bilirkişiye başvurulamayacağı, buradan hareketle hukukî uzman görüşünün de delil olarak kabul edilmesinin mümkün olmadığı, dolayısıyla direnme kararında hukuki uzman görüşüne yapılan atıf ile yeni bir delile dayanılmadığı, yapılan atıf ile sadece ilk gerekçenin kuvvetlendirildiği ve böylece yeni hüküm bulunmadığı, bu nedenle temyiz incelemesinin Hukuk Genel Kurulunca yapılması gerektiği sonucuna varılarak ön sorunun bulunmadığına 18.01.2022 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğu ile karar verilerek işin esasının incelenmesine geçilmiştir. İncelenen Kararın Mahkemesi: İstanbul 13. Asliye Ticaret Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki ana sözleşme değişikliğine ilişkin tescil işleminin iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İstanbul 13. Asliye Ticaret Mahkemesince verilen asıl ve birleşen davanın kabulüne ilişkin karar, asıl ve birleşen davada davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı asıl ve birleşen davada davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanun’la değişikliği öncesi hâliyle 438/2 maddesi gereğince direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağından asıl ve birleşen davada davalı vekilinin duruşma isteminin reddine karar verilip dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Asıl ve Birleşen Davada Davacılar İstemi 4. Asıl ve birleşen davada davacılar vekili; müvekkillerinin her birinin davalı şirketin %16,67 oranında payına sahip kurucu pay sahibi olduklarını, şirket ana sözleşmesi gereğince payların A ve B grubuna ayrıldığını, ana sözleşmenin 7. maddesine göre yönetim kurulunun üç kişiden oluşacağı ve üyelerden ikisinin B grubu, diğer bir üyenin ise A grubu pay sahiplerinin çoğunluğunun göstereceği adaylar arasından seçileceğinin belirtildiği, yine ana sözleşmenin 10. maddesinde de A ve B grubu hisselerin oy hakkının düzenlendiğini, dolayısıyla ana sözleşme ile her iki grup paya da 6762 sayılı (mülga) Türk Ticaret Kanunu’nun 401. maddesi gereğince imtiyazlı pay niteliği kazandırıldığını, davalı şirketin 06.10.2011 tarihli olağanüstü genel kurul toplantısında ana sözleşmenin 7 ve 10. maddelerinin değiştirilmesine müvekkillerinin olumsuz oyuna karşın karar verildiğini, oysa 6762 sayılı TTK’nın 389. maddesi gereğince imtiyazlı pay sahipleri kurulunun vereceği kararla onaylanmadıkça genel kurul kararının infaz edilemeyeceğini, durumun ticaret siciline de bildirilmesine rağmen kararın tescil edildiğini ileri sürerek davalı şirketin 06.10.2011 tarihli genel kurul toplantısına yönelik 10.10.2011 tarihinde tescil edilen batıl nitelikteki ana sözleşme değişikliğine ilişkin tescil işleminin iptaline karar verilmesini talep etmiştir. Asıl ve Birleşen Davada Davalı Cevabı 5. Asıl ve birleşen davada davalı vekili; müvekkili şirketin ana sözleşmesinin 6. maddesi gereğince hisse gruplarının A ve B olarak ayrıldığını, anılan maddenin ise 02.12.2010 tarihli olağan genel kurulda oy birliği ile tadil edilerek A ve B şeklindeki grup ayrımının kaldırıldığını, bu değişikliğe davacılar tarafından da olumlu oy verildiği için anılan genel kurulda 6762 sayılı (mülga) Türk Ticaret Kanunu’nun 389. maddesinin uygulanmasının mümkün olmadığını, dolayısıyla ana sözleşmesinin 6. maddesinin tadil edilmesiyle imtiyazın temeli kalmadığı için ana sözleşmenin 7 ve 10. maddelerinin de uygulama alanı kalmadığını, bu nedenle dava konusu genel kurul toplantısında ana sözleşmenin 7 ve 10. maddelerinin değiştirilmesinde imtiyazlı pay sahipleri özel kurulunun onayının aranmasına imkân bulunmadığını ileri sürerek davanın reddini savunmuştur. Mahkeme Kararı 6. İstanbul 13. Asliye Ticaret Mahkemesinin 20.10.2015 tarihli ve 2014/359 E., 2015/736 K. sayılı kararı ile; davalı şirket ana sözleşmesinin 7. maddesinde A ve B grubu hissedarlar arasından yönetim kuruluna aday gösterilmesi bakımından A grubu hissedarların bir, B grubu hissedarların iki aday göstermesi yönünde 6762 sayılı (mülga) Türk Ticaret Kanunu’nun 401. maddesi gereğince imtiyaz tanındığı, ancak dava konusu genel kurul toplantısı ile bu imtiyazın kaldırıldığı, A ve B grubu imtiyazlı pay sahipleri genel kurulunun dava konusu genel kurul toplantısında alınan ana sözleşmenin tadiline ilişkin kararı 6762 sayılı TTK’nın 389. maddesi gereğince ayrı ayrı oylayıp onaylaması gerektiği, davacıların katıldığı ve oy birliğiyle alınan 02.12.2010 tarihli olağan genel kurul toplantısı sermaye artırımına ilişkin olduğundan 6762 sayılı TTK’nın 391. maddesi gereğince ayrıca imtiyazlı pay sahipleri genel kurulu toplantısı ile kararın onanmasına gerek olmadığı, 02.12.2010 tarihli genel kurul toplantısında ana sözleşmenin “sermaye” başlıklı 6. maddesinin sermaye artırımı nedeniyle değiştirilmesine karar verilmiş ise de, bu durumun örtülü şekilde 7 ve 10. maddelerde düzenlenen yönetime katılma ve genel kurulda oy kullanma imtiyazının da değiştirildiği anlamına gelmeyeceği, yorum yoluyla “imtiyaz” hakkının kaldırılmasının mümkün olmadığı, bu nedenle dava konusu genel kurul toplantısında esas sözleşmenin 7 ve 10. maddelerinin değiştirilmesine ilişkin kararların imtiyazlı pay sahipleri genel kurulu tarafından onaylanmaması nedeniyle infazının olanaklı olmadığı gerekçesiyle asıl ve birleşen davanın kabulü ile 06.10.2011 tarihli genel kurul toplantısında ana sözleşmenin 7 ve 10. maddelerinin değiştirilmesine ilişkin 10.10.2011 tarihli tescil işleminin iptaline karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde asıl ve birleşen davada davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 06.06.2017 tarihli ve 2016/394 E., 2017/3442 K. sayılı kararı ile; “…Asıl ve birleşen dava, batıl nitelikte olduğu iddia edilen ana sözleşme değişikliğine ilişkin olağanüstü genel kurul kararının tescil işleminin iptali istemine ilişkindir. Mahkemece asıl ve birleşen davanın kabulüne karar verilmiştir. Ancak, 6762 sayılı (mülga) - [Hekimin Aydınlatma Sorumluluğu: Tanı Yöntemleri Hakkında Hastanın Aydınlatılması](https://kayseriavukat.org.tr/hekimin-aydinlatma-sorumlulugu/): Hekimin Aydınlatma Sorumluluğu: Kesin Tanı Yöntemleri Hakkında Hastanın Aydınlatılması Hekimin Aydınlatma Sorumluluğu: Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; gebelik takibi sırasında davacı Dilek (Ö.) A.’a yapılan üçlü tarama testi sonucunun down sendromlu çocuk doğurma yönünden yüksek riskli çıkması karşısında sigortalı doktor tarafından anılan davacının kesin tanı için başvurulabilecek yöntemler ve bu yöntemlerin riskleri hususunda gerekli aydınlatmanın yapıldığının ispat edilip edilmediği noktasında toplanmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2020/11-592 Karar No: 2022/356 İncelenen Kararın Mahkemesi: Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 23. Hukuk Dairesi 1. Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 23. Hukuk Dairesi tarafından ilk derece mahkemesi kararının kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın reddine ilişkin verilen karar, davacılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesince Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacılar vekili; müvekkili Eren Ö.’in diğer müvekkili Dilek A.’ın çocuğu olduğunu, davalı sigorta şirketinin Tıbbî Kötü Uygulamaya İlişkin Zorunlu Mali Sorumluluk Sigorta Sözleşmesi gereğince 400.000TL teminat limiti dahilinde Kadın Doğum Uzmanı Dr. Kader Ş.’ın maddi ve manevi zarardan doğan sorumluluğunu üstlendiğini, müvekkili Dilek A.’ın hamileliği boyunca Kadın Doğum Uzmanı Dr. Kader Ş. tarafından takip edildiğini, ne var ki anılan doktorun tıbbî kötü uygulaması sonucu hamilelikte teşhis edilememiş olması nedeniyle müvekkili Eren Ö.’in down sendromlu olarak doğduğunu, sigortalı doktorun yanlış bilgilendirmesi nedeniyle sağlıklı bir çocuk sahibi olmayı bekleyen müvekkili Dilek A.’ın şok yaşadığını ve sakatlığın giderilmesi veya gebeliğin sonlandırılması ihtimallerinden yoksun bırakıldığını, anılan doktorun yüksek özen borcu altında olduğunu ve üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirmediğini, bu nedenle müvekkillerinin maddi ve manevi zarara uğradığının izahtan vareste olduğunu ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere müvekkili Eren Ö. için 10.000TL maddi tazminat (bakıcı ücreti dahil) ve 60.000TL manevi tazminat ile müvekkili Dilek A. için 30.000TL manevi tazminatın faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiş; yargılama aşamasında müvekkili Eren Ö. için maddi tazminat talebini 310.000TL’ye yükseltmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı vekili; sigortalı hekim tarafından gereken her türlü tetkik ve testlerin yapıldığını, sigorta sözleşmesi kapsamında hekimin sorumluluğunun doğabilmesi için gerçekleştirilen teşhis ve tedavi yöntemlerinde tıbbî standardın uygulanmamış olması gerektiğini, tıbbî standardın ise, hekimin tedavi amacına ulaşması için gerekli olan ve denenerek ispatlanmış bulunan hekimin tecrübesi ve doğa bilimlerinin o anki ulaştığı düzeyi ifade ettiğini, sigortalı hekimin mesleğinin gereğini başarılı bir şekilde yerine getirdiğini, hekim tarafından gebe takibinde rutin olarak gerçekleştirilen tüm test ve tetkiklerin gerçekleştirildiğini, dava konusu olayda hekimlerin herhangi bir kusuru bulunmadığı gibi iddia edilen zarar ve gerçekleştirilen tedavi arasında illiyet bağının da bulunmadığını ileri sürerek davanın reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı 6. Ankara 1. Asliye Ticaret Mahkemesinin 09.03.2017 tarihli ve 2015/15 E., 2017/157 K. sayılı kararı ile; hasta epikriz kayıtlarında down sendromuna ilişkin test, istem ve sonuç kaydı bulunmadığı, ancak protokol kayıt defterinde 12.09.2012 tarihli muayene kaydında riskli gebelik ve amniosentez (A/S) kaydının olduğu, yine 24.09.2012 tarihli muayene kaydında da tarama testi, A/S ve ayrıntılı USG kaydı bulunduğu, aynı tarihli kayıtta üçlü tarama testinin sonucu olan 1/51 oranı notunun olduğu, tarama testinde down sendromlu çocuk olma riskinin 1/51 oranında yüksek çıktığı bilgisinin doktor tarafından bilinmesine rağmen doktorun bu hususta hastayı aydınlattığına ve hastanın A/S testinin yapılmasını reddettiğine ilişkin hiçbir kaydın bulunmadığı, bu nedenle doktorun %100 kusurlu olduğunun kabulü gerektiği, davacı Eren Ö.’in maddi zararının toplam 1.934.557,50TL olduğu, davalı sigorta şirketinin poliçe limitiyle sorumlu olduğu gerekçesiyle davanın kabulü ile davacı Eren Ö. yönünden 310.000TL maddi ve 60.000TL manevi tazminatın; davacı Dilek A. yönünden ise 30.000TL manevi tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi Kararı 7. İlk derece mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunulmuştur. 8. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 23. Hukuk Dairesinin 18.09.2018 tarihli ve 2017/712 E., 2018/1211 K. sayılı kararı ile; davacılardan Dilek A.’ın 38 yaşında suni dölleme yöntemiyle gebe kaldığı, gebeliğinin 15 ilâ 35. haftalarında sigortalı doktor Kader Ş. tarafından çalıştığı özel hastanede takibinin yapıldığı, anılan doktor tarafından düzenlenen davacıya ait 12.09.2012 tarihli ilk epikrizde hasta ile ilgili tanının belirtildiği ve protokol defterinde ise hastanın riskli gebelik kapsamında takibinin yapılacağı tespit edilerek A/S (Amniosentez) ve USG tetkikleri istendiği, 24.09.2012 tarihli epikrizde hastanın gebeliği ile ilgili tanının yapıldığı ve protokol defterinde üçlü tarama testi, A/S ve ayrıntılı USG istendiği, 01.10.2012 tarihli raporda üçlü tarama testinin sonucunun 1/51 çıktığı, daha sonra aynı doktor tarafından en sonuncusu 30.01.2013 tarihinde olmak üzere altı defa daha epikriz düzenlendiği, davacının 22.02.2013 tarihinde başka bir hastanede doğum yaptığı, oğlu Eren Ö.’e down sendromu tanısının konduğu, A/S testinin sigortalı doktorun çalıştığı hastanede yapılamadığı, davacının 24.09.2012 tarihinde doktor tarafından kendisinden istenen üçlü tarama testini yaptırmış olmasına rağmen, aynı gün istenen A/S testi konusunda aydınlatılmamış olduğunu ileri sürmesinin çelişkili olduğu, A/S testi aynı hastane bünyesinde sigortalı doktor tarafından yapılmasının mümkün olmadığı, A/S testi hususunda aydınlatıldığına dair davacı Dilek A.’tan imzasını taşıyan yazılı onam alınmasına gerek bulunmadığı, zira sigortalı doktorun kendisinin yapamayacağı bir işlemle ilgili davacıdan imzalı, yazılı onam almasının beklenemeyeceği, sigortalı doktorun gebeliğin haftasına uygun olarak gerekli tarama testlerini, A/S ve USG tetkiklerini istediği, sonuç olarak sigortalı doktorun tıbbî kötü uygulamasının bulunmadığı ve A/S testi hususunda davacının aydınlatıldığını ispatlandığı gerekçesiyle davalı vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına ve davacıların davasının reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 9. Bölge adliye mahkemesinin yukarıda belirtilen kararı süresi içinde davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. 10. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 28.11.2019 tarihli ve 2018/5309 E., 2019/7607 K. sayılı kararı ile; “…Dava, Tıbbi Kötü Uygulamaya İlişkin Zorunlu Mali Sorumluluk Sigorta Poliçesine dayalı tazminat istemine ilişkindir. Bir davada dayanılan olguları hukuksal açıdan nitelendirmek ve uygulanacak yasa hükümlerini arayıp bulmak hakimin doğrudan görevidir (1086 sayılı HUMK. 76. md, 6100 sayılı HMK 33.md). Hekim ile hasta arasındaki ilişki vekalet akdi mahiyetinde olup, Borçlar Kanunu’nun vekalet akdini düzenleyen 386 vd (Yeni TBK 502 vd ) maddeleri uyarınca, vekil vekâlet görevine konu işi görürken yöneldiği sonucun elde edilmemesinden sorumlu değil ise de, bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın, yaptığı işlemlerin, eylemlerin ve davranışların özenli olmayışından doğan zararlardan dolayı sorumludur. Vekilin sorumluluğu, - [İstihkak Davası](https://kayseriavukat.org.tr/istihkak-davasi/): İstihkak Davası İstihkak davası, bir malikin mülkiyet hakkına dayanarak kendisine ait bir eşyayı haksız şekilde elinde bulunduran üçüncü kişiden geri isteme hakkını ifade eder. Mülkiyetin koruyucu yetkisi olarak adlandırılan bu hak ve yetki, doğrudan doğruya mülkiyet hakkından kaynaklanır ve mülkiyet hakkının ayrılmaz bir parçasıdır. Maliklerin istihkak davası açma yetkisi, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun “Mülkiyet hakkının içeriği” başlıklı 683. maddesinde düzenlenmektedir. Bir şeye malik olan kimse, hukuk düzeninin sınırları içinde, o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisine sahiptir. Malik, malını haksız olarak elinde bulunduran kimseye karşı istihkak davası açabileceği gibi, her türlü haksız elatmanın önlenmesini de dava edebilir.” İstihkak davası, mülkiyet hakkının koruması ve malikin malını haksız olarak elinde bulunduran kişiden geri alabilmesini sağlayan en güçlü hukuki araçlardan biridir. İstihkak hakkı, doğrudan mülkiyet hakkına bağlıdır. Bu nedenle, istihkak davasını açan kişi, malı elinde bulundurmayan, dolaysız zilyet olmayan maliktir. İstihkak davası, malı haksız olarak elinde bulunduran kişiye karşı açılmalıdır. İstihkak davası ile malikin mülkiyet hakkına dayanarak malın dolaysız zilyetliğine kavuşması ve mülkiyet hakkının korunması amaçlanır. Tapuya kayıtlı taşınmazlarda esasen zilyetlik tapu sicili ile sağlandığı için asıl malik tapu sicilinde kayıtlı değilse tapu sicilinin düzeltilmesi davası açılmalıdır. Tapu sicilinde görünen malikin gerçek malik olması durumunda istihkak davası değil “haksız el atmanın önlenmesi” davası açılabilir. Bu kapsamda istihkak davasının esas fonksiyonunu taşınır mallarda gösterdiği söylenebilir. İstihkak davası, malikin mülkiyet hakkına dayanarak, malını haksız olarak elinde bulunduran kişiye karşı açtığı bir davadır. Bu dava, malın geri verilmesini amaçladığı için ayni bir dava olup, karar sonucu geri verme istendiğinden bir eda davası olarak da nitelendirilir. Ayrıca, istihkak davasının sınırlı bir ayni hakka dayanılarak da açılabileceği kabul edilmektedir. Mülkiyete dayalı istihkak davası, “adi istihkak davası” olarak da adlandırılmaktadır. İstihkak Davası Görevli ve Yetkili Mahkeme İstihkak davasında görevli mahkeme asliye hukuk mahkemesidir. Davanın konusu taşınmaz ise, taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi kesin yetkilidir. Taşınırlar bakımından ise, genel yetki kuralları uygulanarak davalının son yerleşim yeri mahkemesi yetkili olacaktır. Miras sebebiyle istihkak davasında da görevli mahkeme asliye hukuk mahkemesidir. Yetkili mahkeme ise mirasbırakanın son yerleşim yeri mahkemesidir. Haciz sebebiyle açılan istihkak davasında görevli mahkeme icra mahkemesidir. Yetkili mahkeme, icra takibinin yapıldığı yer veya davalının yerleşim yeri mahkemesidir. İstihkak Davasının Tarafları Davacı: Malik ve/veya Sınırlı Ayni Hak Sahipleri İstihkak davasında, mülkiyet hakkına sahip olan kişi tarafından malı haksız olarak elinde bulunduran kişilere karşı açılmaktadır. İstihkak davasında davacı, malın gerçek malikidir. Malik, mülkiyet hakkını bağımsız bir şekilde, elbirliği halinde veya paylı mülkiyet şeklinde elde etmiş olabilir. Paylı mülkiyete sahip bir paydaş, kendi payı için bağımsız olarak dava açabileceği gibi, malın tamamı için bölünemeyen menfaatlerde diğer paydaşları temsilen de tek başına dava açabilir. Elbirliği mülkiyetinde (örneğin, mirasçılar arasında) tüm ortaklara davayı açma hakkı verilmiştir. Bu şekilde, tüm ortakların sağlanan korumadan yararlanması sağlanır. İntifa hakkı sahibi veya rehinli alacaklı gibi sınırlı ayni hak sahipleri de istihkak davası açabilirler. Davalı: Haksız Zilyet İstihkak davasının davalısı, malı haksız olarak elinde bulunduran kişidir. Taşınırlarda zilyetlik eşyanın fiili hâkimiyeti altında bulundurulmasıyla sağlanırken, taşınmazlarda zilyetlik tapu sicili üzerinden belirlenir. Taşınır mallarda zilyet, eşyanın fiili olarak elinde bulunduran kişidir. Taşınmaz mallarda zilyet, tapu sicilinde hak sahibi olarak görünen kişidir. İstihkak Davasında İspat Yükü İstihkak davasında ispat yükü genellikle davacı üzerinde olup, davacının mülkiyet hakkını kanıtlaması gerekmektedir. Davacı, mülkiyet hakkına dayanarak malın gerçek sahibi olduğunu ve davalının malı haksız olarak elinde bulundurduğunu ispatlamak zorundadır. Davacının mülkiyet hakkını ispatlamasına ek olarak davalının zilyetliğinin haksız olduğunu da ortaya koyması gerekmektedir. Dolayısıyla ispat yükü, davacının mülkiyet hakkı ile ilgili herhangi bir belirsizlik veya anlaşmazlık bulunmadığını ve malın haksız zilyet tarafından elde tutulduğunu kanıtlamayı içerir. Davalı taraf ise, davacının mal sahibi olmadığını ve kendisinin malın zilyetliğini geçerli bir hukuki sebebe dayandırdığını ispatlama hakkına sahiptir. Örneğin, kira sözleşmesi veya rehin hakkı gibi geçerli bir hukuki sebebe dayalı olarak malın zilyetliğini sürdürdüğünü kanıtlaması halinde davalı malın iadesinden kaçınabilir. İstihkak davasının sonuçları, hem hak sahibinin mülkiyet hakkını koruma altına alır hem de haksız zilyedin sorumluluklarını belirler. İstihkak davası ile ilgili süreçlerde herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması önem arz etmektedir. Bu kapsamda icra ve borçlar hukuku alanında uzman avukattan hukuki yardım alınması faydalı olacaktır. İstihkak talebi, ayni bir talep olduğundan zamanaşımına tabi değildir. Bu nedenle, şartlar oluştuğu sürece istihkak davası her zaman açılabilir. Ancak, miras sebebiyle istihkak davasında özel bir zamanaşımı süresi öngörülmüştür. Aynı şekilde, haciz sebebiyle açılan istihkak davalarında da belirli süreler vardır. İstihkak davası, bir eda davası olup, sonuçlandığında mülkiyet hakkının tespit edilmesini ve dava konusu eşyanın malike geri verilmesini sağlar. Davanın sonucunda verilen hükümle, taşınırların teslimi ve taşınmazların tahliyesi yoluyla haksız zilyedin malı geri vermesi sağlanır. Haksız zilyet, mahkeme kararına rağmen eşyayı geri vermekten kaçınırsa, kararın icrası için icra yoluna başvurulabilir. 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 24. ve 26. maddeleri kapsamında taşınırlarda teslim, taşınmazlarda ise tahliye yoluyla hükmün yerine getirilmesi sağlanır. Taşınır teslimi – Madde 24 Bir taşınırın teslimine dair olan ilam icra dairesine verilince icra memuru bir icra emri tebliği suretiyle borçluya yedi gün içinde o şeyin teslimini emreder. İcra emrinde; alacaklı ve borçlunun ve varsa mümesillerinin adları ve soyadları ile şöhret ve yerleşim yerleri hükmü veren mahkemenin ismi ve hükmolunun şeyin neden ibaret olduğu, ilamın tarih ve numarası ve icra mahkemesinden veya istinaf veya temyiz yahut iadei muhakeme yoliyle ait olduğu mahkemeden icranın geri bırakılması hakkında bir karar getirilmedikçe cebri icraya devam olunacağı yazılır. Borçlu, bu emri hiç tutmaz veya eksik bırakır ve hükmolunan taşınır veya misli yedinde bulunursa elinden zorla alınıp alacaklıya verilir. Yedinde bulunmazsa ilamda yazılı değeri alınır. Vermezse ayrıca icra emri tebliğine hacet kalmaksızın haciz yoliyle tahsil olunur. Taşınır malın değeri, ilamda yazılı olmadığı veya ihtilaflı bulunduğu takdirde, icra memuru tarafından haczin yapıldığı tarihteki rayice göre takdir olunur. Hükmolunan taşınırın değeri, borsa veya ticaret odalarından, olmıyan yerlerde icra memuru tarafından seçilecek bilirkişiden sorulup alınacak cevaba göre tayin edilir. İlgililerin bu hususta icra mahkemesine şikayet hakları vardır. (Mülga yedinci fıkra: 14/1/2011-6103/41 md.) Taşınmaz tahliye ve teslimi: Borçlunun elinde ise – Madde 26 Bir taşınmazın tahliye ve teslimine dair olan ilam, icra dairesine verilince icra müdürü 24 üncü maddede yazılı şekilde bir icra emri tebliği suretiyle borçluya yedi gün içinde hükmolunan şeyin teslimini emreder. Borçlu taşınmazı işgal - [Evlat Edinenle Evlatlık Arasında Yapılan İvazlı Tasarruflar, Bağışlama Olarak Kabul Edilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/evlat-edinenle-evlatlik-arasinda-bagislama/): Evlat Edinenle Evlatlık Arasında Yapılan İvazlı Tasarruflar, Bağışlama Olarak Kabul Edilir mi Anayasa Mahkemesi Kararı – Özet İtiraz Konusu Kural İtiraz konusu kuralın da yer aldığı düzenlemede, bazı hısımlar arasında yapılan ivazlı tasarrufların bağışlama gibi kabul edileceği belirtilerek evlat edinen ve evlatlık arasında yapılan ivazlı tasarrufların bu kapsamda olduğu hükme bağlanmıştır. Söz konusu düzenlemede yer alan “…evlat edinenle evlatlık…” ibaresi itiraz konusu kuralı oluşturmaktadır. Başvuru Gerekçesi Başvuru kararında özetle; itiraz konusu kuralla evlatlık ve evlat edinen arasında yapılan ivazlı tasarrufların kesin olarak bağışlama gibi kabul edildiği, bu hususta taraflara iddia ve savunmada bulunma, ispat yönünden delil, bilgi ve belge sunma imkânı tanınmadığı, bu durumun mülkiyet hakkının ve hak arama özgürlüğünün ölçüsüz bir şekilde sınırlanmasına neden olduğu belirtilerek kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi Anayasa Mahkemesi, itiraz konusu kuralla aynı içerikte olup farklı hısımlık ilişkilerini düzenleyen bazı ibarelerin iptal taleplerine ilişkin daha önce verdiği kararlarda mülkiyet hakkı ile hak arama özgürlüğüne sınırlama getirildiğini tespit etmiştir. Mahkeme, söz konusu kararlarda mülkiyet hakkının ve hak arama özgürlüğünün sınırlanabilir bir hak olduğunu ifade etmiş ancak sınırlamanın kanunla yapılması, Anayasa’da öngörülen sınırlama sebebine uygun ve ölçülü olması gerektiğini vurgulamıştır (AYM, E.2018/9, K.2018/84, 11/7/2018; E.2021/52, K.2021/97, 16/12/2021; E.2021/9, K.2022/4, 26/1/2022). Anılan kararlarda hısımlık ilişkilerinin mahiyeti, kapsam ve sonuçları itibarıyla ibarelerin belirli ve öngörülebilir olduğu belirtilmiş, ibarelerin yer aldığı kuralın borçlunun alacaklılarından mal kaçırmasını ve alacağın tahsiline yönelik çabaların sonuçsuz kalmasını önlemeyi amaçladığı değerlendirilmiştir. Bu bağlamda ilgili ibarelerin yer aldığı kuralın meşru bir amacının bulunduğu sonucuna varılmıştır. Söz konusu kararlarda ölçülülük ilkesi yönünden yapılan değerlendirmede ise ilgili ibarelerin yer aldığı kuralda borçlunun bazı yakın hısımları ile yaptığı ivazlı tasarrufların başka hiçbir şarta tabi olmaksızın bağışlama olduğu kabul edilirken bu hususun aksinin iddia ve ispat edilmesi mümkün olmayan bir olgu olarak düzenlendiği belirtilmiştir. Ayrıca tasarruf konusu malın değerinin tam olarak veya fazlasıyla ödenmesi, tasarruf işleminin borçlunun alacaklılarının da menfaatine olması, alacaklıların tasarruf işlemi dolayısıyla zarar görmemesi, alacaklıların alacağı tahsil ve cebri icra imkânlarının zorlaştırılmamış hatta kolaylaştırılmış olması gibi hâllerin dahi bu sonucu değiştiremeyeceği görülmüş; taraflara belirtilen hususlarda iddia ve savunmada bulunma, bu hususların ispatı yönünden delil, bilgi ve belge sunma imkânı tanınmadığı anlaşılmıştır. Daha önce yapılan bu değerlendirmeler göz önünde bulundurulduğunda itiraz konusu kural bakımından da Anayasa Mahkemesinin anılan kararlarından ayrılmayı gerektiren bir durum olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir. Evlat Edinenle Evlatlık Arasında Yapılan İvazlı Tasarrufların Bağışlama Olarak Kabul Edilmesine İlişkin Düzenlemenin İptali Anayasa Mahkemesi Kararı Esas Sayısı: 2023/200 Karar Sayısı: 2024/103 Karar Tarihi: 9/5/2024 R.G. Tarih-Sayısı: 22/10/2024-32700 İtiraz Yoluna Başvuran: Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 10. Hukuk Dairesi İtirazın Konusu: 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 18/2/1965 tarihli ve 538 sayılı Kanun’un 114. maddesiyle değiştirilen 278. maddesinin üçüncü fıkrasının 9/11/1988 tarihli ve 3494 sayılı Kanun’un 53. maddesiyle değiştirilen (1) numaralı bendinde yer alan “…evlat edinenle evlatlık…” ibaresinin Anayasa’nın 13., 35. ve 36. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talebidir. Olay: Tasarrufun iptali davasında verilen kararın istinaf incelemesinde itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur. I. İptali İstenen Kanun Hükmü Kanun’un itiraz konusu kuralın da yer aldığı 278. maddesi şöyledir; İvazsız tasarrufların butlanı – Madde 278 (Değişik: 18/2/1965-538/114 md.) Mütat hediyeler müstesna olmak üzere, hacizden veya haczedilecek mal bulunmaması sebebiyle acizden yahut iflasın açılmasından haczin veya aciz vesikası verilmesinin sebebi olan yahut masaya kabul olunan alacaklardan en eskisinin tesis edilmiş olduğu tarihe kadar geriye doğru olan müddet içinde yapılan bütün bağışlamalar ve ivazsız tasarruflar batıldır. Ancak, bu müddet haciz veya aciz yahut iflastan evvelki iki seneyi geçemez. Aşağıdaki tasarruflar bağışlama gibidir. 1. (Değişik: 9/11/1988-3494/53 md.) (İptal ibare: Anayasa Mahkemesi’nin 16/12/2021 tarihli ve E.: 2021/52, K.: 2021/97 sayılı Kararı ile.) (İptal ibare: Anayasa Mahkemesi’nin 26/1/2022 tarihli ve E.: 2021/9, K.: 2022/4 sayılı Kararı ile.) füru, (İptal ibare: Anayasa Mahkemesi’nin 11/7/2018 tarihli ve E.: 2018/9, K.: 2018/84 sayılı Kararı ile.) (…) (İptal ibare: Anayasa Mahkemesi’nin 26/1/2022 tarihli ve E.: 2021/9, K.: 2022/4 sayılı Kararı ile.) evlat edinenle evlatlık arasında yapılan ivazlı tasarruflar, 2. Akdin yapıldığı sırada, kendi verdiği şeyin değerine göre borçlunun ivaz olarak pek aşağı bir fiyat kabul ettiği akitler, 3. Borçlunun kendisine yahut üçüncü bir şahıs menfaatine kaydı hayat şartiyle irat ve intifa hakkı tesis ettiği akitler ve ölünceye kadar bakma akitleri,” II. İlk İnceleme 1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN ve Kenan YAŞAR’ın katılımlarıyla 18/1/2024 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. III. Esasın İncelenmesi 2. Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Fatma KARAMAN ODABAŞI tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükmü, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü: A. Anlam ve Kapsam 3. 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 277 ila 284. maddelerinde tasarrufun iptali davalarına ilişkin usul ve esaslar düzenlenmiştir. Anılan Kanun’un 277. maddesinde iptal davasından anlaşılması gerekenin Kanun’un 278., 279. ve 280. maddelerinde yazılı tasarrufların butlanına hükmedilmesi olduğu belirtilmiştir. 4. Kanun’un “İvazsız tasarrufların butlanı” başlıklı 278. maddesinin birinci fıkrasında mutat hediyeler istisna olmak üzere hacizden veya haczedilecek mal bulunmaması sebebiyle acizden yahut iflasın açılmasından haczin veya aciz vesikası verilmesinin sebebi olan yahut masaya kabul olunan alacaklardan en eskisinin tesis edildiği tarihe kadar geriye doğru olan süre içinde yapılan bütün bağışlamaların ve ivazsız tasarrufların batıl olduğu düzenlenmiştir. Anılan maddenin ikinci fıkrasında da batıl olacak bağışlamaların ve ivazsız tasarrufların belirlenmesinde birinci fıkra bağlamında dikkate alınacak sürenin haciz veya aciz yahut iflastan önceki iki yılı geçemeyeceği hükme bağlanmıştır. 5. Bağışlama gibi kabul edilen tasarruflar ise maddenin üçüncü fıkrasında ayrıca sayılmıştır. Anılan fıkranın (1) numaralı bendinde bazı hısımlar arasında yapılan ivazlı tasarrufların bağışlama gibi kabul edileceği belirtilerek füru ile evlat edinen ve evlatlık arasında yapılan ivazlı tasarrufların bu kapsamda olduğu hükme bağlanmıştır. Söz konusu bentte yer alan “…evlat edinenle evlatlık…” ibaresi itiraz konusu kuralı oluşturmaktadır. 6. Evlat edinme, evlat edinen ile evlatlık arasında kurucu nitelikteki mahkeme kararıyla oluşan hısımlık ilişkisini ifade etmektedir. 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 282. maddesinin üçüncü fıkrasında - [Yargıtay, Kayınvalide ve Kayınbabaya "Anne, Baba" Diye Hitap Etmemeyi Boşanmada Kusur Saydı](https://kayseriavukat.org.tr/kayinvalide-ve-kayinbabaya-soguk-davranma/): Kayınvalide ve Kayınbabaya Soğuk Davranma ve “Anne, Baba” Diye Hitap Etmeme, Kusur Sayılır mı? Yargıtay 2. Hukuk Dairesi Esas No: 2023/3942 Karar No: 2024/1978 Karar Tarihi: 21-03-2024 İncelenen Kararın Mahkemesi: Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesi İlk Derece Mahkemesi: Bursa 8. Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki boşanma davalarından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince erkeğin davasının kabulüne, kadının davasının reddine karar verilmiştir. Kararın davalı-karşı davacı kadın vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun kısmen kabulü ile İlk Derece Mahkemesinin ilgili hükümlerinin kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmasına karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı taraf vekilleri tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun öngördüğü yargılama sistemine göre ilk derece mahkemesinin kesin olmayan kararına karşı önce istinaf yoluna başvurulabilmektedir. İstinaf başvurusu üzerine bölge adliye mahkemesince, başvuran tarafın istinaf başvurusunun usulden ya da esastan reddine karar verilebilir veya İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılarak yeniden hüküm kurulabilir. Bu durumda bölge adliye mahkemesi kararına karşı, istinaf başvurusu reddedilen tarafın ya da istinaf incelemesi sonucunda ilk derece mahkemesi kararı kaldırılarak yeni hüküm kurulması hâlinde aleyhine karar verilen tarafın temyiz hakkı bulunmaktadır. Başka bir deyişle istinaf başvurusunun reddi hâlinde Bölge Adliye Mahkemesi kararına karşı temyiz hakkı sadece istinaf başvurusu reddedilen tarafa ait olup bu hâlde ilk derece mahkemesi kararını istinaf etmeyen tarafın temyiz hakkı bulunmamaktadır. Somut uyuşmazlıkta, İlk Derece Mahkemesince verilen erkeğin davasının kabulü ve tedbir nafakasına yönelik karara karşı taraflarca istinaf yoluna başvurulmamıştır. Hâl böyle iken İlk Derece Mahkemesinin erkeğin davasının kabulü ve tedbir nafakası kararına karşı istinaf yoluna başvurmayan tarafların bu yönlerden temyiz hakkı bulunmamaktadır. Açıklanan nedenlerle; kadının; erkeğin davasının kabulü yönünden ve erkeğin; tedbir nafakası yönünden temyiz isteminin reddine karar vermek gerekir. Taraf vekillerinin diğer yönlerden gerekli şartları taşıdığı anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Dava Davacı-karşı davalı erkek vekili dava ve cevaba cevap dilekçesi ile özetle;kadının davacının anne ve babasına gereken saygıyı göstermediğini, anne-baba dahi demediğini, küçük olayları abartarak ve davacıyı sebepsiz yere baskı ve kıskanmalarının olduğunu, kadının Aralık 2018’de “evlilikten beklentilerimi karşılamıyorsun, evlilikte sadece yatak ilişkimiz var, ben böyle bir evliliği istemiyorum” diyerek ortak çocuğu da yanına alarak evi terk ettiğini, sonrasında hakaret içeren ve küçük düşürücü mesajlar gönderdiğini belirterek tarafların 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 166 ncı maddesinin birinci fıkrası gereğince boşanmalarına karar verilmesini ve ortak çocuğun velâyetinin davacıya verilmesini talep ve dava etmiştir. II. Cevap Davalı-karşı davacı kadın vekili cevap ve karşı dava dilekçesi ile özetle; erkeğin iddialarının doğru olmadığını, sürekli bahaneler üretip eşine ve çocuğuna vakit ayırmadığını, ilgisiz olduğunu, küfürlü mesaj gönderdiğini, kalbini ve gururunu kırdığını, ters cevaplar verdiğini, istemediğini ifade ettiğini, kapıyı gösterdiğini, kadının evden gitmek zorunda kaldığını, 2 hafta boyunca eve gelmediğini, telefonları açmadığını, fikrini sormadığını, eşinin yüzüne bakmadığını, umursamadığını belirterek asıl davanın reddine, karşı davanın kabulü ile tarafların 4721 sayılı Kanun’un 166 ncı maddesinin birinci fıkrası gereğince boşanmalarına, çocuk için aylık 500,00 TL tedbir/iştirak nafakasına, aylık 400,00 TL tedbir/yoksulluk nafakasına, 50.000,00 TL maddî, 50.000,00 TL manevî tazminata karar verilmesini talep ve dava etmiştir. III. İlk Derece Mahkemesi Kararı İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile kadının kayınvalidesi ve kayınpederine “anne-baba” şeklinde hitap etmediği, onlara karşı soğuk davrandığı, eşine karşı aşırı kıskançlık sergilediği, eşini ablasından, yeğeninden hatta annesinden dahi kıskanarak eşine psikolojik şiddet uyguladığı, “salak, manyak” şeklinde sözler söyleyerek hakaret ettiği, eşine ismi ile seslenmek yerine “şşşt, pşşt” diyerek yada dürterek seslendiği, “ben böyle bir evlilik istemiyorum” diyerek ortak konutu terk ettiği kadının kusurlu davranışlarıyla evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına sebebiyet verdiği, tanık beyanları ile sabit olduğu üzere kadının ve babasının bahsettiği fatura ve iftira olayının 2012 yılında meydana geldiği, bu olaydan sonra kadının eşini affederek yada en azından hoşgörü ile karşılayarak birlikte yaşamaya devam ettiği, affedilen yada en azından hoşgörü ile karşılanan olaylara dayanılarak boşanmanın istenemeyeceği, yine bu tanığın beyanları ile sabit olduğu üzerine erkeğin, kadının ailesine karşı herhangi bir saygısızlıkta bulunmadığı, şiddet, küfür ve hakaret tarzı eylemlerinin olmadığı, kadının ortak konutu terk etmesinden sonra erkeğin kadının babasına kıskançlık nedeniyle artık yapamadığı için birlikte yaşamak istemediğini söylediği, erkeğin borçlarının olması nedeniyle kendisine yardım teklifinde bulunan kayınpederine “arabayı satıp borçları kapatıp Büşra’nın hakkını da vereceğim” şeklinde beyanda bulunduğu, erkeğin bu beyanından evliliği devam ettirmek istemediği sonucunun çıkarılamayacağı, erkeğe atfedilecek herhangi bir kusur bulunmadığı gerekçesi ile karşı davanın reddine, asıl davanın kabulü ile tarafların 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 166 ncı maddesinin birinci fıkrası gereğince boşanmalarına, ortak çocuğun velâyetinin davacı babaya verilmesine, annesi ile kişisel ilişki tesis edilmesine, babanın ortak çocuk için tedbir ve iştirak nafakası talebi olmadığından bu hususta karar verilmesine yer olmadığına, kadının maddî manevî tazminat taleplerinin reddine, kadın lehine bağlanan aylık 350,00 TL tedbir nafakasının karar kesinleşinceye kadar devamına, yoksulluk nafakası talebinin reddine karar verilmiştir IV. İstinaf A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı davalı-karşı davacı kadın vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri Davalı-karşı davacı kadın vekili istinaf dilekçesinde; kusur belirlemesi, karşı davanın reddi, velâyet yönünden istinaf başvurusunda bulunmuştur. C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; İlk Derece Mahkemesi kararının gerekçesinde “evlilik birliği içerisinde davalı/karşı davacının kayınvalidesi ve kayınpederine ‘anne-baba’ şeklinde hitap etmediği” şeklindeki davranışın evlilik birliğini temelinden sarsacak şekilde kusur olmaması nedeni ile davalı-karşı davacı kadına bu vakıanın kusur olarak yüklenmesinin yanlış olduğu, yine gerekçede karşı davacı kadına kusur olarak yüklenen “eşine ismi ile seslenmek yerine “şşşt, pşşt” diyerek ya da dürterek seslendiği” şeklindeki vakıasına dilekçeler aşamasında dayanılmadığı, karşı davacı kadının kusurlu davranışları arasından çıkartılması gerektiği, bunun yanında karşı davacı tanığının beyanına göre, davacı erkeğin, “davalı kadın ile yaşamak istemediğini” söylediği, karşı davada dayanılan bu vakıanın ispatlandığı, bu vakıanın da erkeğe kusur olarak yüklenmesi gerektiği, tarafların kusur durumları karşılaştırıldığında, evlilik birliğinin temelinden sarsılmasında eşit kusurlu oldukları, davalı-karşı davacı kadının, davacı-karşı davalı erkeğin asıl boşanma davasının kabulüne ve tarafların boşanmalarına yönelik istinaf talebi bulunmadığından, erkeğin asıl davasındaki boşanmaya ilişkin hüküm kesinleşmekle, kadının karşı davadaki boşanma talebi konusuz kaldığından, davalı-karşı davacı kadının boşanma davası hakkında karar verilmesine yer olmadığı, karşı davadaki boşanma talebinin konusuz kalması sebebiyle, kadının karşı davasında haklılık durumuna göre istinaf incelemesi yapıldığında, tespit edilerek düzeltilen - [KHK ile Kamu Görevinden Çıkarıldıktan Sonra Görevine İade Edilenler Tazminat Talep Edebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/khk-gorevine-iade-edilenler-tazminat/): KHK ile İhraç Edildikten Sonra Görevine İade Edilenler Tazminat Talep Edebilir mi Anayasa Mahkemesi Kararı Esas Sayısı: 2024/89 Karar Sayısı: 2024/148 Karar Tarihi: 23/7/2024 R.G. Tarih-Sayısı: 7/10/2024-32685 İtiraz Yoluna Başvuran: Danıştay Beşinci Dairesi İtirazın Konusu: 13/2/2018 tarihli ve 7098 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Tedbirler Alınması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun’un 2. maddesinin (2) numaralı fıkrasının dördüncü cümlesinin Anayasa’nın 2., 36., 40. ve 125. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talebidir. Olay: Kamu görevinden çıkarıldıktan sonra görevine iade edilen davacı tarafından kamu görevinden çıkarılması nedeniyle uğradığı manevi zararlarının tazmini talebiyle açılan davada itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur. I. İptali İstenen Kanun Hükmü 7098 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Tedbirler Alınması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun’un itiraz konusu kuralın da yer aldığı 2. maddesi şöyledir: İade hükümleri – Madde 2 (1) Ekli (2) sayılı listede yer alan kişiler, ilgili kanun hükmünde kararnamenin eki listelerin ilgili sıralarından çıkarılmıştır. (2) İlgili kanun hükmünde kararname hükümleri, birinci fıkrada belirtilen kişiler bakımından tüm hüküm ve sonuçlarıyla birlikte ilgili kanun hükmünde kararnamenin yayımı tarihinden geçerli olmak üzere ortadan kalkmış sayılır. Söz konusu personelden bu maddenin yürürlük tarihinden itibaren on gün içerisinde göreve başlamayanlar çekilmiş sayılır. Bu kapsamda göreve başlayanlara, kamu görevinden çıkarıldıkları tarihten göreve başladıkları tarihe kadar geçen süreye tekabül eden mali ve sosyal hakları ödenir. Bu kişiler, kamu görevinden çıkarılmalarından dolayı herhangi bir tazminat talebinde bulunamaz. Bu personelin görevlerine iadesi, kamu görevinden çıkarıldıkları tarihte bulundukları yöneticilik görevi dışında öğrenim durumları ve kazanılmış hak aylık derecelerine uygun kadro ve pozisyonlara atanmak suretiyle de yerine getirilebilir. Bu maddeye ilişkin işlemler ilgili bakanlık ve kurumlar tarafından yürütülür. (3) Olağanüstü hal kapsamında yürürlüğe konulan kanun hükmünde kararnameler gereği öğrencilikle ilişikleri kesilmiş olanlardan bu Kanun Hükmünde Kararnameye ekli (3) sayılı listede yer alanlar, ilgili kanun hükmünde kararnamenin eki listelerin ilgili sıralarından çıkarılmıştır. İlgili kanun hükmünde kararname hükümleri, bu kişiler bakımından tüm hüküm ve sonuçlarıyla birlikte ilgili kanun hükmünde kararnamenin yayımı tarihinden itibaren ortadan kalkmış sayılır. (4) Ekli (4) sayılı listede yer alan kişiler, ilgili kanun hükmünde kararnamenin eki listenin ilgili sıralarından çıkarılmıştır. İlgili kanun hükmünde kararname hükümleri, bu kişiler bakımından tüm hüküm ve sonuçlarıyla birlikte ilgili kanun hükmünde kararnamenin yayımı tarihinden geçerli olmak üzere ortadan kalkmış sayılır. Bu fıkraya ilişkin işlemler ilgili bakanlık ve kurumlar tarafından yürütülür.” II. İlk İnceleme 1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Kadir ÖZKAYA, Hasan Tahsin GÖKCAN, Basri BAĞCI, Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Yılmaz AKÇİL ve Ömer ÇINAR’ın katılımlarıyla 9/5/2024 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. III. Esasın İncelenmesi 2. Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Ömer MENCİK tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükmü, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü: A. İtirazın Gerekçesi 3. Başvuru kararında özetle; itiraz konusu kuralla bir olağanüstü hâl kanun hükmünde kararnamesi (OHAL KHK) ile doğrudan kamu görevinden çıkarılıp başka bir OHAL KHK’sı ile kamu görevine iade edilenlerin herhangi bir tazminat talebinde bulunamayacaklarının öngörüldüğü, kişilerin kamu görevine iade edilmesinin, bu kişilerin hukuka aykırı olarak kamu görevinden çıkarıldıkları anlamına geldiği, kuralla olağanüstü hâl kapsamında hakkında hukuka aykırı bir şekilde tedbir uygulananlara, uğrayabilecekleri maddi ya da manevi zararlarının giderilmesine yönelik idari ve yargısal yollara başvurma imkânının ortadan kaldırıldığı belirtilerek kuralın Anayasa’nın 2., 36., 40. ve 125. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür. B. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu 4. İtiraz konusu kural, OHAL KHK’sıyla doğrudan kamu görevinden çıkarılıp başka bir OHAL KHK’sı ile görevine iade edilenlerin kamu görevinden çıkarılmalarından dolayı herhangi bir tazminat talebinde bulunamayacaklarını hükme bağlamaktadır. 5. Kural, OHAL süresini aşacak biçimde uygulanmaya imkân vermektedir. Başka bir ifadeyle kural olağanüstü hâl süresiyle sınırlı bir düzenleme öngörmemektedir. Bu nedenle kurala ilişkin incelemenin Anayasa’nın olağan dönem kuralları yönünden öngördüğü denetim rejimine göre yapılması gerekir. 6. Anayasa Mahkemesi 30/6/2022 tarihli ve E.2018/137, K.2022/86 sayılı kararında OHAL KHK’sıyla doğrudan kamu görevinden çıkarılıp Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu (Komisyon) tarafından görevine iade edilenlerin, kamu görevinden çıkarılmalarından dolayı herhangi bir tazminat talebinde bulunamayacaklarını öngören kuralı iptal etmiştir. (Anayasa Mahkemesi’nin 2018/137 Esas ve 2022/86 Karar sayılı kararına sitemizden ulaşabilirsiniz.) 7. Anılan kararda söz konusu kuralın, temel hak ve özgürlüklerinin ihlal edildiğini iddia eden kişilerin yetkili makamlara başvurmasını güvence altına alan Anayasa’nın 40. maddesinde düzenlenen etkili başvuru hakkı çerçevesinde incelenmesi gerektiği belirtildikten sonra kamu makamlarının hukuka aykırı fiilleri nedeniyle maddi ve manevi yönden zarara uğradığını iddia eden bireylere zararlarının giderilmesi için idari ve yargısal mercilere başvurma imkânının tanınmasının Anayasa’nın 40. maddesinin bir gereği olduğu ifade edilmiştir. Kararın devamında, olağanüstü hâl tedbirleri kapsamında terör örgütlerine veya devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti, aidiyeti, iltisakı veya bunlarla irtibatı bulunduğu değerlendirilen kişilerin liste usulüyle kamu görevinden çıkarıldıkları, Komisyonca tedbire ilişkin şartların oluşmadığı gerekçesiyle başvurunun kabulüne karar verilerek kişilerin göreve iade edilmesinin, tedbirin sebep unsurunun gerçekleşmediğinin, başka bir deyişle bu kişilerin herhangi bir örgüt ya da yapıya aidiyeti, iltisakı veya bunlarla irtibatlarının belirlenemediğinin ve hukuka aykırı olarak kamu görevinden çıkarıldıklarının idare tarafından tespit edildiği anlamına geldiği belirtilmiştir (AYM, E.2018/137, K.2022/86, 30/6/2022, §§ 453, 456, 457). 8. Belirtilen değerlendirmeler sonrasında Anayasa Mahkemesi, Komisyon kararıyla kamu görevine iade edilen kişilerin tedbir süreci nedeniyle maddi ve manevi yönden zarara uğrayabileceklerini ve OHAL kapsamında hukuka aykırı bir şekilde haklarında tedbir uygulanan kişilerin uğrayabilecekleri maddi ya da manevi zararların giderilmesi için gerekli idari ve yargısal yollara başvurma imkânının tanıması gerektiğini vurgulamıştır (AYM, E.2018/137, K.2022/86, 30/6/2022, § 458). (Anayasa Mahkemesi’nin 2018/137 Esas ve 2022/86 Karar sayılı kararına sitemizden ulaşabilirsiniz.) 9. Ayrıca Anayasa Mahkemesi, göreve iade edilenlerin kamu görevinden çıkarılmalarından dolayı herhangi bir tazminat talebinde bulunamayacaklarının öngörülmesiyle bu kişilerin tedbir işleminin haksız uygulanmasından dolayı uğrayabilecekleri maddi ve manevi zararları giderme fırsatının ortadan kaldırıldığı, kamu makamlarının hukuka aykırı uygulamaları nedeniyle zarara uğradığını iddia eden kişilere dava açma imkânı verilmemesinin, devletin kişinin maddi ve manevi varlığına yönelik müdahalelere karşı etkili giderim mekanizmasını sağlama yükümlülüğüyle bağdaşmadığını ifade ederek cümlenin Anayasa’nın 40. maddesine aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir (AYM, E.2018/137, K.2022/86, 30/6/2022, §§ 459-460). 10. İtiraz konusu kural açısından söz - [03.10.2024 tarihli Resmî Gazete'de Yayımlanarak Yürürlüğe Giren Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi](https://kayseriavukat.org.tr/avukatlik-asgari-ucret-tarifesi-2025/): Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi – AAÜT Genel Hükümler Amaç ve kapsam – Madde 1 (1) Mahkemelerde, tüm hukuki yardımlarda, taraflar arasındaki uyuşmazlığı sonlandıran her türlü merci kararlarında ve ayrıca kanun gereği mahkemelerce karşı tarafa yükletilmesi gereken avukatlık ücretinin tayin ve takdirinde, 19/3/1969 tarihli ve 1136 sayılı Avukatlık Kanunu ve bu Tarife hükümleri uygulanır. (2) Taraflar arasında akdi avukatlık ücreti kararlaştırılmaması veya kararlaştırılan akdi avukatlık ücretinin geçersiz sayılması halinde; mahkemelerce, dava konusu edilen tutar üzerinden bu Tarife gereğince hesaplanacak avukatlık ücretinin altında bir ücrete hükmedilemez. Bu Tarife 1136 sayılı Kanunun 164 üncü maddesinin dördüncü fıkrası doğrultusunda gerçekleştirilecek olan akdi avukatlık ücreti belirlenmesinde sadece asgari değerin hesaplanmasında dikkate alınır. Diğer hususlar 1136 sayılı Kanundaki hükümlere tabidir. (3) Avukatlık asgarî ücret tarifesi altında vekalet ücreti kararlaştırılamaz. Bu Tarife hükümleri altında kararlaştırılan akdi avukatlık ücretleri, bu Tarife hükümleri uyarınca kararlaştırılmış olarak kabul edilir. Avukatlık ücretinin kapsadığı işler – Madde 2 (1) Bu Tarifede yazılı avukatlık ücreti, kesin hüküm elde edilinceye kadar olan dava, iş ve işlemler karşılığıdır. Avukat tarafından takip edilen dava veya işle ilgili olarak düzenlenen dilekçe ve yapılan diğer işlemler ayrı ücreti gerektirmez. Hükümlerin tavzihine ilişkin istemlerin ret veya kabulü halinde de avukatlık ücretine hükmedilemez. (2) Buna karşılık, icra takipleriyle, Yargıtay, Danıştay ve Sayıştayda temyizen ve bölge idare ve bölge adliye mahkemelerinde istinaf başvurusu üzerine görülen işlerin duruşmaları ayrı ücreti gerektirir. (3) Hangi sebeple olursa olsun, temyiz veya istinaf başvurusu üzerine verilen bozma veya kaldırma kararı sonrasında hükmolunan yargı kararlarında, hükmün verildiği tarihte yürürlükte olan Tarife esas alınır. (4) Temyiz başvurusu üzerine verilen bozma kararı sonrasında istinafta görülen duruşmalı işlerde, duruşma sayısına göre, bu Tarifenin ikinci kısmının ikinci bölümünün 18 inci sırasının (b) veya (c) bentlerine göre avukatlık ücretine hükmolunur. Avukatlık ücretinin aidiyeti, sınırları ve ortak veya değişik sebeple davanın reddinde davalıların avukatlık ücreti – Madde 3 (1) Yargı yerlerince avukata ait olmak üzere karşı tarafa yükletilecek avukatlık ücreti, bu Tarifede yazılı miktardan az ve üç katından çok olamaz. Bu ücretin belirlenmesinde, avukatın emeği, çabası, işin önemi, niteliği ve davanın süresi göz önünde tutulur. (2) Müteselsil sorumluluk da dahil olmak üzere, birden fazla davalı aleyhine açılan davanın reddinde, ret sebebi ortak olan davalılar vekili lehine tek, ret sebebi ayrı olan davalılar vekili lehine ise her ret sebebi için ayrı ayrı avukatlık ücretine hükmolunur. Birden çok avukat ile temsil – Madde 4 (1) Aynı hukuki yardımın birden çok avukat tarafından yapılması durumunda, karşı tarafa bir avukatlık ücretinden fazlası yükletilemez. Ücretin tümünü hak etme – Madde 5 (1) Hangi aşamada olursa olsun, dava ve icra takibini kabul eden avukat, bu Tarife hükümleri ile belirlenen ücretin tamamına hak kazanır. (2) Gerek kısmi dava gerekse belirsiz alacak ve tespit davasında mahkemece dava değerinin belirlenmesinden sonra davacı davasını belirlenmiş değere göre takip etmese dahi, yasal avukatlık ücreti, belirlenmiş dava değerine göre hesaplanır. Davanın konusuz kalması, feragat, kabul ve sulhte ücret – Madde 6 (1) Anlaşmazlık, davanın konusuz kalması, feragat, kabul, sulh veya herhangi bir nedenle; ön inceleme tutanağı imzalanıncaya kadar giderilirse, bu Tarife hükümleriyle belirlenen ücretlerin yarısına, ön inceleme tutanağı imzalandıktan sonra giderilirse tamamına hükmolunur. Bu madde yargı mercileri tarafından hesaplanan akdi avukatlık ücreti sözleşmelerinde uygulanmaz. Görevsizlik, yetkisizlik, dava ön şartlarının yokluğu veya husumet nedeniyle davanın reddinde, davanın nakli ve açılmamış sayılmasında ücret – Madde 7 (1) Ön inceleme tutanağı imzalanıncaya kadar; davanın nakli, davanın açılmamış sayılması yahut görevsizlik veya yetkisizlik kararı verildikten sonra başka bir mahkemede yargılamaya devam edilmemesi durumunda bu Tarifede yazılı ücretin yarısına, ön inceleme tutanağı imzalandıktan sonra karar verilmesi durumunda tamamına hükmolunur. Şu kadar ki, davanın görüldüğü mahkemeye göre hükmolunacak avukatlık ücreti, bu Tarifenin ikinci kısmının ikinci bölümünde yazılı miktarları geçemez. (2) Davanın dinlenebilmesi için kanunlarda öngörülen ön şartın yerine getirilmemiş olması ve husumet nedeniyle davanın reddine karar verilmesinde, davanın görüldüğü mahkemeye göre bu Tarifenin ikinci kısmının ikinci bölümünde yazılı miktarları geçmemek üzere üçüncü kısımda yazılı avukatlık ücretine hükmolunur. (3) Kanunlar gereği gönderme, yeni mahkemeler kurulması, iş bölümü itirazı nedeniyle verilen tüm gönderme kararları nedeniyle görevsizlik, gönderme veya yetkisizlik kararı verilmesi durumunda avukatlık ücretine hükmedilmez. Karşılık davada, davaların birleştirilmesinde, ayrılmasında ve tarafta iradi değişiklik halinde ücret – Madde 8 (1) Bir davanın takibi sırasında karşılık dava açılması, başka bir davanın bu davayla birleştirilmesi veya davaların ayrılması durumunda, her dava için ayrı ücrete hükmolunur. (2) Tarafta iradi değişiklik halinde, davanın tarafı olmaktan çıkarılan ve aleyhine dava açılmasına sebebiyet vermeyen kişi vekille temsil edilmişse, lehine maktu avukatlık ücretine hükmolunur. Nafaka, kira tespiti ve tahliye davalarında ücret – Madde 9 (1) Tahliye davalarında bir yıllık kira bedeli tutarı, kira tespiti ve nafaka davalarında tespit olunan kira bedeli farkının veya hükmolunan nafakanın bir yıllık tutarı üzerinden bu Tarifenin üçüncü kısmı gereğince hesaplanacak miktarın tamamı, avukatlık ücreti olarak hükmolunur. Bu miktarlar, bu Tarifenin ikinci kısmının ikinci bölümünde davanın görüldüğü mahkemeye göre belirlenmiş bulunan ücretten az olamaz. (2) Nafaka davalarında reddedilen kısım için avukatlık ücretine hükmedilemez. Manevi tazminat davalarında ücret – Madde 10 (1) Manevi tazminat davalarında avukatlık ücreti, hüküm altına alınan miktar üzerinden bu Tarifenin üçüncü kısmına göre belirlenir. (2) Davanın kısmen reddi durumunda, karşı taraf vekili yararına bu Tarifenin üçüncü kısmına göre hükmedilecek ücret, davacı vekili lehine belirlenen ücreti geçemez. (3) Bu davaların tamamının reddi durumunda avukatlık ücreti, bu Tarifenin ikinci kısmının ikinci bölümüne göre hükmolunur. (4) Manevi tazminat davasının, maddi tazminat veya parayla değerlendirilmesi mümkün diğer taleplerle birlikte açılması durumunda; manevi tazminat açısından avukatlık ücreti ayrı bir kalem olarak hükmedilir. İcra ve iflas müdürlükleri ile icra mahkemelerinde ücret – Madde 11 (1) İcra ve İflas Müdürlüklerindeki hukuki yardımlara ilişkin avukatlık ücreti, takip sonuçlanıncaya kadar yapılan bütün işlemlerin karşılığıdır. Konusu para veya para ile değerlendirilebiliyor ise avukatlık ücreti, bu Tarifenin üçüncü kısmına göre belirlenir. Şu kadar ki takip miktarı 37.500,00 TL’ye kadar olan icra takiplerinde avukatlık ücreti, bu Tarifenin ikinci kısmının ikinci bölümünde, icra dairelerindeki takipler için öngörülen maktu ücrettir. Ancak, bu ücret asıl alacağı geçemez. (2) Aciz belgesi alınması, takibi sonuçlandıran işlemlerden sayılır. Bu durumda avukata tam ücret ödenir. (3) İcra mahkemelerinde duruşma yapılırsa bu Tarife gereğince ayrıca avukatlık ücretine hükmedilir. Şu kadar ki bu ücret, bu Tarifenin ikinci kısmının ikinci bölümünün iki ve üç sıra numaralarında gösterilen iş ve davalarla ilgili hukuki yardımlara ilişkin - [7258 sayılı Kanun Kapsamındaki Yasadışı Bahis Suçlarına ilişkin Emsal Yargıtay Kararları](https://kayseriavukat.org.tr/yasadisi-bahis-suclari/): Yasadışı Bahis Suçlarına ilişkin Emsal Yargıtay Kararları Yasadışı Bahis Suçlarında Zincirleme Suç Hükümleri Uygulanır mı? Yargıtay 19. Ceza Dairesinin 2015/33292E., 2018/11457K. sayılı ve 06/11/2018 tarihli kararına göre; …7258 sayılı Futbol ve Diğer Spor Müsabakalarında Bahis ve Şans Oyunları Düzenlemesi Hakkında Kanun’un 5. maddesinde tanımlanan suçun mağdurunun toplum olması, UYAP ortamında yapılan araştırmada, 11/10/2013 günü sanığın aynı binada bulunan üç ayrı işyerinde yapılan arama neticesinde elde edilen deliller ile ilgili olarak, sanık hakkında, Diyarbakır 4. Asliye Ceza Mahkemesinin … sayılı kararı ile verilip aynı gün incelemesi yapılan ve bozulmasına karar verilen, Dairemizin 2016/1534 Esasında kayıtlı olan dava dosyasının da mevcut bulunduğunun anlaşılması karşısında, anılan dosyanın incelenip mümkün olması halinde birleştirilerek, her iki eylemin aynı zaman diliminde ve aynı mağdura yönelik olduğu da gözetilerek tek suç oluşturup oluşturma­dığı veya zincirleme suç hükümlerinin uygulanması şartlarının bulunup bulunmadığı yönünden değerlendirme yapılmasında zorunluluk bulunması, (…) bozmayı gerektirmiş(tir)… Yargıtay 7. Ceza Dairesinin 2023/14524E., 2023/10876K. sayılı ve 9.9.2021 tarihli kararına göre; Dairemizce de kabul gören Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 08.04.2014 tarihli, 2013/7-591 Esas, 2014/171 Karar ve 16.05.2017 tarih, 2015/398 Esas ve 2017/272 Karar sayılı kararlarında ayrıntıları belirtildiği gibi; suçun işleniş biçimi, suçun işlenmesindeki özellikler, fiillerin işleniş yer ve zamanı, fiiller arasında geçen süre, korunan değer ve yarar, hareketin yöneldiği maddi konunun niteliği, olayların oluş ve gelişimi ile dış dünyaya yansıyan diğer tüm özellikler birlikte değerlendirilip, sanığın eylemlerini bir suç işleme kararının icrası kapsamında gerçekleştirip gerçekleştirmediği ve hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 43. maddesinin uygulanıp uygulanmayacağı hususlarının tartışılarak belirlenmesi bakımından; Temyiz incelenmesine konu incelenen işbu dosyaya ilişkin suç tarihinin 23.03.2014, iddianame düzenleme tarihinin ise 22.01.2015 olduğu, Yapılan UYAP sorgulamasında, Dairemizin 2023/15282 esas sırasında kayıtlı olan Bakırköy 51. Asliye Ceza Mahkemesi’nin … sayılı dosyasında suç tarihinin 28.09.2014, iddianame düzenleme tarihinin ise 05.01.2015 olduğu, Yine; Bakırköy 18. ASCM’nin … sayılı derdest dosyasının eylem tarihi 29.09.2014, iddianame tarihinin ise 23.06.2015 olduğu, Bu dosyalardaki eylemin benzer suç vasfına yönelik olduğu gözetilerek, suç tarihleri ve işlenen suçun niteliğine göre adı geçen sanığın eylemlerinin, Türk Ceza Kanunu’nun 43. maddesi kapsamında zincirleme biçimde yasadışı bahis oynanmasına imkan sağlamak suçunu oluşturup oluşturmadığının takdir ve değerlendirilmesi bakımından dosyaların incelenmesi, gerektiğinde birleştirilmesi ve sonucuna göre sanığın hukuki durumunun değerlendirilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi kanuna aykırı(dır)… Yargıtay 7. Ceza Dairesinin 2021/18296E., 2021/10497K. sayılı ve 16.09.2021 tarihli kararına göre; Temyiz incelenmesine konu incelenen işbu dosyaya ilişkin suç tarihinin 17.03.2015, iddianame düzenleme tarihinin ise 17.04.2015 olduğu, yapılan UYAP sorgulamasında, aynı gün incelenen ve Dairemizin 2021/14994 Esas sırasında kayıtlı olan Adana 7. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 2015/656 E. 2015/1014 K. sayılı dosyasındaki suç tarihinin 25.01.2015, iddianame düzenleme tarihinin ise 30.09.2015 olduğu, Bu dosyadaki eylemin benzer suç vasfına yönelik olduğu gözetilerek, suç tarihleri ve işlenen suçun niteliğine göre adı geçen sanığın eylemlerinin, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 43. maddesi kapsamında zincirleme biçimde yasadışı bahis oynanmasına imkan sağlamak suçunu oluşturup oluşturmadığının takdir ve değerlendirilmesi bakımından dosyaların incelenmesi, gerektiğinde birleştirilmesi ve sonucuna göre sanığın hukuki durumunun değerlendirilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi, bozma nedenidir. Yargıtay 7. Ceza Dairesinin 2021/14752E., 2021/10872K. sayılı ve 09.09.2021 tarihli kararına göre; Temyiz incelenmesine konu incelenen işbu dosyaya ilişkin suç tarihinin 12.12.2015, iddianame düzenleme tarihinin ise 14.01.2016 olduğu, daha önceden, sanık hakkında, 24.11.2015 günü, aynı işyerinde aynı suçu işlediği gerekçesiyle 23.05.2016 günlü iddianame ile açılan kamu davasında, Bakırköy 29. Asliye Ceza Mahkemesinin 12.10.2017 tarihli, 2016/393 E. 2017/ 482 K. sayılı mahkumiyet kararının, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 16. Ceza Dairesi’nin 19.04.2018 tarihli, 2017/3822 E. 2018/1557 K. sayılı kararıyla kesinleştiği, bu dosyadaki eyleminin benzer suç vasfına yönelik olduğu gözetilerek suç tarihine ve işlenen suçun niteliğine göre adı geçen sanığın eylemlerinin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 43. maddesi kapsamında zincirleme biçimde yasadışı bahis oynatma suçunu oluşturup oluşturmadığının takdir ve değerlendirilmesi bakımından; sanığa ait kesinleşen dosyanın getirtilip incelenerek, ilgili belgelerin aslı yada onaylı örneklerinin dosya arasına konulması, eylemin TCK’nın 43/1. maddesi kapsamında değerlendirilmesi halinde kesinleşen cezanın mahsubunun düşünülmesi ve sonucuna göre sanığın hukuki durumunun değerlendirilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi, bozma nedenidir. Yargıtay 7. Ceza Dairesinin 2021/14782E., 2021/10482K. sayılı ve 16.09.2021 tarihli kararına göre; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 43. maddesi gereğince, bir suç işleme kararının icrası kapsamında, aynı suçun değişik zamanlarda aynı kişiye karşı birden fazla işlenmesi durumunda veya tek eylemle birden fazla kişiye karşı işlenmesi halinde sanığa hükmolunacak cezanın zincirleme suç hükümleri sebebiyle cezanın artırılması gerekmekle birlikte, somut olayda, sanığın üzerine atılı 7258 sayılı Kanun’un 5. maddesinde tanımlanan suçun mağdurunun toplum olup, bahis oynayan kişiler suçun konusunu teşkil ettiğinden, şartları oluşmadığı halde cezanın tertip ve tayininde zincirleme suç hükümleri uygulanarak, sanıklara fazla ceza tayini, bozma nedenidir. Yurtdışı Kaynaklı Yasadışı Bahis Oynatma Suçu Cezası Yargıtay 19. Ceza Dairesi’nin 2020/3552E., 2021/3347K. sayılı ve 22.03.2021 tarihli kararına göre; 7258 sayılı Futbol ve Diğer Spor Müsabakalarında Bahis ve Şans Oyunları Düzenlemesi Hakkında Kanun’un 5. maddesinin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentlerinde, bu Kanun’daki düzenlemelere aykırı olarak spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli ve müşterek bahis ya da şans oyunları oynatma veya oynanmasına imkan sağlanmasının suç olarak düzenlendiği, oynatılan bahsin yurtdışı kaynaklı olup olmadığına göre de farklı cezalar öngörüldüğü, aynı fıkranın (c) bendinde ise bu Kanun’a aykırı oynatılan bahis ile ilgili para transferine aracılık etmenin suç olarak düzenlendiği, somut olayda ise sanığın 7258 sayılı Kanun’a aykırı olarak bahis oynattığının kabul edildiği, sanığın işyerinde yapılan aramada ele geçirilen bilgisayar üzerinde yapılan inceleme sonucunda düzenlenen rapora göre de sanığın internet yoluyla erişim sağladığı 7258 sayılı Kanuna aykırı bahis sitelerinin yurtdışı kaynaklı olduğunun tespit edildiği anlaşılmakla, sanığın gerekçesi de açıklanmak suretiyle sabit kabul edilen eyleminin 7258 sayılı Kanun’un 5/1. maddesinin (b) bendinde uyduğu gözetilmeden, aynı Kanun’un 5/1. maddesinin (c) bendine göre hüküm kurulması, bozma nedenidir. Yargıtay 7. Ceza Dairesinin 2023/14524E., 2023/10876K. sayılı ve 9.9.2021 tarihli kararına göre; Mahkemece, sanığın eylemine uyan kanun maddesinin ve dolayısıyla uygulanacak cezai yaptırımın türü ve miktarının belirlenmesi amacıyla, sanığın yurt içinde oynatılan bahis oyunlarına mı yoksa yurt dışından oynatılan bahis oyunlarına mı internet veya sair yollarla erişmek suretiyle Türkiye’den oynatılmasına imkan sağladığının, hangi sitelere hangi yoğunlukla giriş yapıldığının, dosyada ele geçirilen harddisk (bilgisayar kütüğü) üzerinde yapılacak ayrıntılı bilirkişi incelemesi sonucu tespit edilmesi ile sonucuna göre hukuki durumunun tayin ve takdir edilmesi gerekir… Yargıtay 19. Ceza Dairesinin 2020/2760 E., 2021/859K. sayılı ve 25.02.2021 tarihli kararına göre; - [7258 sayılı Kanun: Yasadışı Bahis Oynama, Oynatma, Oynanmasına Yer veya İmkân Sağlama Suçu ve Cezası](https://kayseriavukat.org.tr/7258-sayili-kanun/): 7258 sayılı Kanun Kapsamında Yasadışı Bahis Oynama ve Oynatma Futbol ve Diğer Spor Müsabakalarında Bahis ve Şans Oyunları Düzenlenmesi Hakkında Kanun Kanun Numarası: 7258 Kabul Tarihi: 29/4/1959 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 9/5/1959 Sayısı: 10201 24/1/1989 Tarih ve 356 sayılı KHK’nin 6 ncı maddesi ile bu kanunda ve diğer mevzuattaki gençlik ve spor faaliyetleri ve hizmetlerine ilişkin hükümlerde yer alan “Beden Terbiyesi ve Spor Genel Müdürlüğü” ibareleri “Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü”, “Beden Terbiyesi ve Spor İl ve İlçe Müdürlükleri” ibareleri “Gençlik ve Spor İl ve İlçe Müdürlükleri”, “Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı” ibareleri “Başbakanlık” ve “Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanı” ile “Bakan” ibareleri “Başbakan” olarak değiştirilmiştir. 22/2/2007 tarihli ve 5583 sayılı Kanun’un 1 inci maddesi ile bu Kanunun başlığı “Futbol Müsabakalarında Müştrek Bahisler Tertibi Hakkında Kanun” iken “Futbol ve Diğer Spor Müsabakalarında Bahis ve Şans Oyunları Düzenlenmesi Hakkında Kanun” olarak değiştirilmiştir. Anayasa Mahkemesinin 7/12/2023 Tarihli ve E: 2021/125, K: 2023/213 Sayılı Kararı ile bu Kanunun 1., 3., 4., ek 2. ve geçici 1 ila geçici 3. Maddelerinin yürürlükten kaldırılması iptal edilmiştir. Madde 1 (Mülga:2/7/2018-KHK-703/90 md.) Madde 2 Anayasa Mahkemesinin 7/12/2023 Tarihli ve E: 2021/125, K: 2023/213 Sayılı Kararı ile bu maddenin ikinci ila altıncı fıkralarının yürürlükten kaldırılması iptal edilmiştir. (Değişik: 22/2/2007 – 5583/2 md.) (Mülga birinci cümle: 3/6/2011-KHK-638/31 md.) Teşkilat Başkanlığı söz konusu yetkisini bizzat kullanabileceği gibi kısmen veya tamamen özel hukuk tüzel kişilerine devredebilir veya mal ve hizmet satın alma yoluna gidebilir. (Mülga ikinci fıkra:2/7/2018-KHK-703/90 md.) (Mülga üçüncü fıkra:2/7/2018-KHK-703/90 md.) (Mülga dördüncü fıkra:2/7/2018-KHK-703/90 md.) (Mülga beşinci fıkra:2/7/2018-KHK-703/90 md.) (Ek fıkra: 13/2/2011-6111/214 md.; Mülga altıncı fıkra:2/7/2018-KHK-703/90 md.) (Ek fıkra: 3/6/2011-KHK-638/31 md.; Değişik fıkra:2/7/2018-KHK-703/90 md.) Bayiliklerin nerede kurulacağını ve sayısını tespit etmek, bayi müracaatlarını değerlendirerek uygun görülen kişilerle sözleşme işlemlerini yapmak ve ruhsatlarını düzenlemek, bayi listelerini sürekli izleyerek bayi sayılarındaki değişiklikleri takip ve tespit etmek, bayilik teşkilatının mevzuata uygun ve düzenli şekilde işlemesi için gerekli olan ve yönetmelikte öngörülecek veya Teşkilat Başkanı tarafından istenecek denetim ve kontrolleri yapmak görev ve yetkileri, 21/2/2008 tarihli ve 5738 sayılı Spor Müsabakalarına Dayalı Sabit İhtimalli ve Müşterek Bahis Oyunlarının Özel Hukuk Tüzel Kişilerine Yaptırılması Hakkında Kanunun 3 üncü maddesi kapsamında Teşkilat Başkanlığınca kısmen veya tamamen özel hukuk tüzel kişilerine devredilebilir veya mal ve hizmet satın alma yoluna gidilebilir. Anayasa Mahkemesinin 7/12/2023 Tarihli ve E: 2021/125, K: 2023/213 Sayılı Kararı ile bu fıkra iptal edilmiştir. Kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak oniki ay sonra (5/6/2025) yürürlüğe gireceği hüküm altına alınmıştır. (Ek fıkra: 28/11/2017-7061/12 md.) Bu maddenin üçüncü fıkrasının (2) numaralı bendinin (c) alt bendi ve (5) numaralı bendinin (a) alt bendi ile (12) numaralı bendinde belirtilen görev ve yetkiler, 21/2/2008 tarihli ve 5738 sayılı Spor Müsabakalarına Dayalı Sabit İhtimalli ve Müşterek Bahis Oyunlarının Özel Hukuk Tüzel Kişilerine Yaptırılması Hakkında Kanunun 3 üncü maddesi kapsamında Teşkilat Başkanlığınca kısmen veya tamamen özel hukuk tüzel kişilerine devredilebilir veya mal ve hizmet satın alma yoluna gidilebilir. Madde 3 (Mülga:2/7/2018-KHK-703/90 md.) Madde 4 (Mülga:2/7/2018-KHK-703/90 md.) Madde 5 (Değişik: 12/7/2013-6495/3 md.) Kanunun verdiği yetkiye dayalı olmaksızın; a) Spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli ve müşterek bahis veya şans oyunlarını oynatanlar ya da oynanmasına yer veya imkân sağlayanlar üç yıldan beş yıla kadar hapis ve on bin güne kadar adli para cezasıyla cezalandırılır. b) Yurt dışında oynatılan spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli veya müşterek bahis ya da şans oyunlarının internet yoluyla ve sair suretle erişim sağlayarak Türkiye’den oynanmasına imkân sağlayan kişiler, dört yıldan altı yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır. c) Spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli veya müşterek bahis ya da şans oyunlarıyla bağlantılı olarak para nakline aracılık eden kişiler, üç yıldan beş yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezasıyla cezalandırılır. ç) Kişileri reklam vermek ve sair surette spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli veya müşterek bahis ya da şans oyunlarını oynamaya teşvik edenler, bir yıldan üç yıla kadar hapis ve üç bin güne kadar adli para cezasıyla cezalandırılır. d) Spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli veya müşterek bahis veya şans oyunlarını oynayanlar mahallin en büyük mülki idare amiri tarafından beş bin liradan yirmi bin liraya kadar idari para cezası ile cezalandırılır. Bu madde kapsamına giren suçlarla bağlantılı olarak, spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli veya müşterek bahis veya şans oyunlarının oynanmasına tahsis edilen veya oynanmasında kullanılan ya da suçun konusunu oluşturan eşya ile bu oyunların oynanması için ortaya konulan veya oynanması suretiyle elde edilen her türlü mal varlığı değeri, 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun eşya ve kazanç müsaderesine ilişkin hükümlerine göre müsadere edilir. Bu madde kapsamına giren suçlardan dolayı, tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur. Bu madde kapsamına giren suçlarla ilgili olarak, 4/5/2007 tarihli ve 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanunun erişimin engellenmesine ilişkin hükümleri uygulanır. Bu madde kapsamına giren suçların işlendiği işyerleri mahallin en büyük mülki idare amiri tarafından ihtarda bulunmaksızın üç ay süreyle mühürlenerek kapatılır. İş yeri açma ve çalışma ruhsatına sahip işyerlerinin ruhsatları mahallin en büyük mülki idare amirinin bildirimi üzerine ruhsat vermeye yetkili idare tarafından beş iş günü içinde iptal edilir. (Ek fıkra: 15/8/2017-KHK-694/23 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7078/23 md.) Birinci fıkranın (a), (b), (c) ve (ç) bentlerinde düzenlenen suçlar ile 5237 sayılı Kanun’un 228 inci maddesinin üçüncü ve dördüncü fıkralarında düzenlenen suç bakımından 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun; a) 128 inci maddesinde yer alan taşınmazlara, hak ve alacaklara elkoyma, b) 135 inci maddesinde yer alan iletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınması, c) Örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenip işlenmediğine bakılmaksızın 139 uncu maddesinde yer alan gizli soruşturmacı görevlendirilmesi, ç) 140 ıncı maddesinde yer alan teknik araçlarla izleme, tedbirlerine ilişkin hükümler uygulanabilir. (Ek fıkra:22/4/2022-7405/48 md.) Bu Kanunda tanımlanan suçlara ilişkin delil veya emarelerin tespiti hâlinde Spor Toto Teşkilat Başkanlığı, doğrudan Cumhuriyet başsavcılığına başvuruda bulunabilir. Soruşturma sonunda verilecek kovuşturmaya yer olmadığı kararları Spor Toto Teşkilat Başkanlığına tebliğ edilir ve Spor Toto Teşkilat Başkanlığı bu kararlara itiraz edebilir. (Ek fıkra:22/4/2022-7405/48 md.) Bu Kanunda tanımlanan suçlar dolayısıyla açılan davalarda mahkeme, iddianamenin bir örneğini Spor Toto Teşkilat Başkanlığına tebliğ eder. Başvuru yapılması hâlinde Spor Toto Teşkilat Başkanlığı açılan davaya katılan olarak kabul edilir. Madde 6 (Mülga: 22/2/2007 – 5583/4 md.) Ek Madde 1 (11/1/1983 – 2777/1 - [Milli Savunmaya ve Devlet Sırlarına Karşı Suçlara ilişkin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Hükümleri](https://kayseriavukat.org.tr/devlet-sirlarina-karsi-suclar/): Türk Ceza Kanunu’nda Düzenlenen Milli Savunmaya ve Devlet Sırlarına Karşı Suçlar Türk Ceza Kanunu Kanun Numarası: 5237 Kabul Tarihi: 26/9/2004 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 12/10/2004Sayısı: 25611 Bu Kanunun yürürlük ve uygulama şekli ve 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanununa çeşitli mevzuatta yapılan atıflarla ilgili olarak 4/11/2004 tarihli ve 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’a bakınız. İkinci Kitap: Özel Hükümler Dördüncü Kısım: Millete ve Devlete Karşı Suçlar ve Son Hükümler Altıncı Bölüm: Milli Savunmaya Karşı Suçlar Askerî komutanlıkların gasbı – Madde 317 (1) Kanunen yetkili olmadıkları veya Devlet tarafından memur edilmedikleri halde, bir asker kıtasının veya donanmasının veya savaş gemisinin veya savaş hava filosunun veya bir kale veya müstahkem mevkiin veya bir askerî üssün veya tesisin, bir liman veya şehrin komutasını alanlara müebbet hapis cezası verilir. (2) Kanunen yetkili olmaları veya Devlet tarafından görevlendirilmeleri suretiyle yukarıda gösterilen yerlerin komutanı bulunanlardan, yetkili makamlarca komutanlığı terk etmeleri için verilen emirlere uymayanlara da aynı ceza verilir. Madde Gerekçesi Madde metninde gösterilen yerlerin komutanlıklarını yetkisiz gasbedenleri veya makamların emir ve izniyle işgal ettikleri komutanlıkları terk etmeleri için verilen emirlere uymayanları cezalandırmakta ve böylece memuriyetin gaspı suçları bakımından özel bir hâli kabul etmiş bulunmaktadır. Ancak bu hâlde millî savunma bakımından özel ve vahim tehlike meydana geleceğinden suç, “Millî Savunmaya Karşı Suçlar” Bölümü içine alınmıştır. Böylece söz konusu suç ile korunan hukukî yarar, Ülkenin savunmasıdır. Halkı askerlikten soğutma – Madde 318 (1) (Değişik: 11/4/2013-6459/13 md.) Askerlik hizmetini yapanları firara sevk edecek veya askerlik hizmetine katılacak olanları bu hizmeti yapmaktan vazgeçirecek şekilde teşvik veya telkinde bulunanlara altı aydan iki yıla kadar hapis cezası verilir. (2) Fiil, basın ve yayın yolu ile işlenirse ceza yarısı oranında artırılır. Madde Gerekçesi Madde, halkı askerlik hizmetinden soğutacak etkinlikte, teşvik veya telkinde bulunmayı veya propaganda yapmayı cezalandırmaktadır. Vatanın düşman güçlerine karşı korunması bakımından her Türk vatandaşının askerlik hizmetini severek ve isteyerek yerine getirmesi şarttır. Esasen askerlik hizmetine yönelik duygu, vatandaşlığın zorunlu gereği olan vatana sadakat borcunun bir parçasını oluşturur. Söz konusu duyguyu tahrip etmek veya zayıflatmak maksadıyla vatandaşları askerlik hizmetlerinden soğutma yolunda teşvik veya telkinlerde bulunmayı veya propagandayı suç hâline getirmek suretiyle madde, millî savunmayı koruma amacını gütmektedir. Telkin ve teşvikin veya propagandanın askerî hizmetten soğutacak kuvvette olması koşulu ile söz, yazı, işaret, küçültücü imgeler veya bunların benzerleri marifetiyle yapılması suç oluşturacaktır. Teşvik veya telkin geniş sayıda kişilere yönelik olmayan fesatçı fiil olduğu hâlde propaganda çok daha geniş ve önceden belirli olmayan gruplara yönelik etkin telkin ve teşvikleri ifade etmektedir. Maddenin son fıkrasına göre, fiilin basın ve yayın yoluyla işlenmesi, ağırlaştırıcı nedendir. Askerleri itaatsizliğe teşvik – Madde 319 (1) Askerleri veya askerî idareye bağlı olarak görev yapan diğer kişileri kanunlara karşı itaatsizliğe veya yeminlerini bozmaya veya askerî disiplini veya askerlik hizmetine ilişkin görevlerini ihlale yönelten ve tahrik edenler ile kanunlara, yeminlere veya disiplin veya diğer görevlere aykırı hareketleri askerler önünde öven veya iyi gördüğünü söyleyen kimselere, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir. (2) Fiil, aleni olarak işlenmişse iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir. (3) Fiil, savaş zamanında işlenmiş ise ceza bir katı oranında artırılır. Madde Gerekçesi Silâhlı kuvvetlerin vatan savunması bakımından kanunlar çerçevesindeki görevlerini gereğince yerine getirebilmeleri için, mensuplarının kanunlara itaat etmeleri ve yeminlerine sadık kalmaları, askerî disiplini sıkı bir şekilde muhafaza etmeleri zorunluluğuna ilişkin toplum yararını korumak amacıyla bu madde getirilmiş bulunulmaktadır. Maddede bu maksatla iki suç yer almaktadır. Her iki suçun faili asker veya sivil olabilir. Bu suçlarla, millî savunma ile ilgili toplum yararı ihlâl edilmiş olmaktadır. Askerler veya askerî idareye bağlı olarak görev yapan diğer kişiler ise suçun konusunu teşkil etmektedirler. Madde kapsamında iki suç tanımına yer verilmiştir. Bunlardan birincisi, askerleri veya askerî idareye bağlı olarak çalışan sivilleri kanunlara itaatsizliğe, yeminlerini bozmaya veya askerî disiplini ihlâle, askerlik hizmetine ilişkin görevlerini keza ihmale yöneltmek veya tahrik etmektir. Fıkrada yer alan ikinci suç ise, sözü geçen yöneltme ve tahrik konularını askerlerin önünde övmek veya bunları iyi gördüğünü söylemektir. Her iki fiil de bir tehlike suçu oluşturduklarından yöneltme, tahrik veya övme veya iyi gördüğünü söyleme, suçun oluşması için yeterlidir. Doğal olarak, her tehlike suçunda olduğu gibi, maddenin yorumunda somut tehlike olasılığının varlığı araştırılmalıdır. Ayrıca fiilen bir itaatsizlik neticesinin meydana gelmiş bulunması gerekli değildir. Maddenin ikinci ve üçüncü fıkralarında her iki suça ait ortak ağırlaştırıcı nedenler gösterilmiştir. İkinci fıkradan anlaşılacağı üzere suçun oluşması için bir tek kişiye yönelik tahrik yeterlidir. Yabancı hizmetine asker yazma, yazılma – Madde 320 (1) Hükûmetin izni olmaksızın bir yabancı veya yabancı Devlet hizmetinde veya bunların lehinde çalışmak üzere Ülke içinde vatandaşlardan asker yazan veya vatandaşları silahlandıran kimseye üç yıldan altı yıla kadar hapis cezası verilir. (2) Asker yazılanlar veya silahlandırılanlar arasından asker veya askerlik çağında olanlar varsa ceza üçte biri oranında artırılır. (3) Birinci fıkradaki hizmeti kabul eden kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir. Madde Gerekçesi Ülkede ne nedenle olursa olsun vatandaşlardan asker toplamak veya vatandaşları silâhlandırmak, Devletin tekelinde olan bir iştir. Ancak Hükûmetin izniyle vatandaşlar arasında bir yabancı veya yabancı devletin hizmetinde veya lehinde çalışmak üzere, asker toplamak veya vatandaşları silâhlandırmak olanaklıdır. İşte madde, Hükûmetin müsaadesi olmadan Ülkede vatandaşlar arasında asker yazmayı veya bunları silâhlandırmayı cezalandırarak Devletin söz konusu yarar ve tekelini korumaktadır. Söz konusu suç, seçimlik hareketli bir suç olarak tanımlanmıştır. Bu seçimlik hareketlerden birincisi, asker yazmaktır. Asker yazmak, kişilere bir taahhütname imzalatmak, bu maksatla para veya başka şeyler vermek, yararlar sağlamak gibi şekillerle gerçekleştirilebilir. İkinci seçimlik hareket ise, vatandaşları yabancı veya yabancı devlet hizmet veya lehinde kullanmak üzere silâhlandırmaktır yani onlara silâh vermektir. Suç seçimlik hareketli olduğundan asker yazılanlara silâh da tevdii hâlinde faile ayrıca bir ceza verilmeyecektir. Maddenin ikinci fıkrasında, asker yazılanlar veya silâhlandırılanların asker olmaları veya askerlik çağında bulunmaları hâlinde cezanın artırılacağı açıklanmıştır. Maddenin sonuncu fıkrası, Hükûmetin izni olmadan kendilerine teklif edilen hizmeti kabul etmiş yani asker yazılmış veya silâh almış olan kişileri ayrıca cezalandırmaktadır. Birinci fıkradaki suçun maddî unsuru asker yazmak veya silâhlandırmak olduğu için, hizmet kabul eden veya silâhlanan kişi bu suçun şeriki sayılmaz. Bu nedenle, adı geçenlerin fiillerini ayrı bir hüküm ile ayrıca suç hâline getirmek uygun sayılmıştır. Savaş zamanında emirlere uymama – Madde 321 (1) Savaş zamanında Devletin yetkili makam ve mercilerinin emir veya kararlarına bilerek aykırı harekette - [Anayasal Düzene Karşı Suçlara ilişkin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Hükümleri](https://kayseriavukat.org.tr/anayasal-duzene-karsi-suclar/): Anayasal Düzene Karşı Suçlara ilişkin Türk Ceza Kanunu Hükümleri Türk Ceza Kanunu Kanun Numarası: 5237 Kabul Tarihi: 26/9/2004 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 12/10/2004Sayısı: 25611 Bu Kanunun yürürlük ve uygulama şekli ve 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanununa çeşitli mevzuatta yapılan atıflarla ilgili olarak 4/11/2004 tarihli ve 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’a bakınız. İkinci Kitap: Özel Hükümler Dördüncü Kısım: Millete ve Devlete Karşı Suçlar ve Son Hükümler Beşinci Bölüm: Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar Anayasayı ihlal – Madde 309 (1) Cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılırlar. (2) Bu suçun işlenmesi sırasında başka suçların işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ilgili hükümlere göre cezaya hükmolunur. (3) Bu maddede tanımlanan suçların işlenmesi dolayısıyla tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur. Madde Gerekçesi Anayasanın Başlangıç Kısmında aynen “Millet iradesinin mutlak üstünlüğü; egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiç bir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk dışına çıkamayacağı; Hiç bir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevî değerlerini, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı” şeklindeki ifade ile siyasal iktidarın kuruluş ve işleyişine egemen olması gereken ilkeler gösterilmiş bulunmaktadır. Siyasal iktidarın kuruluşu ve işleyişine egemen olan bu ilkeleri içeren kuralların bütünü, Anayasal düzeni teşkil etmektedir. Bu madde ile korunmak istenen hukukî yarar, Anayasa düzenine egemen olan ilkelerdir. Madde ile korunmak istenen hukukî yararın niteliği dikkate alınarak, “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzen” ibaresi kullanılmış, böylece korunmak istenen hukukî yarara açıklık getirilmiştir. Maddede tanımlanan suçun oluşabilmesi için, cebir veya tehdit kullanarak Anayasal düzenin değiştirilmesine teşebbüs edilmesi gerekir. Bu nedenle, cebir ve tehdit bu suçun unsurunu oluşturmaktadır. Cebir ve tehdit kavramlarının hukukî anlam ve içeriği, bilinen bir husustur. Bu nedenle, Anayasal düzenin değiştirilmesine yönelik teşebbüsün ancak cebir veya tehdit kullanılarak, yani bireylerin iradeleri zorlanmak suretiyle ifsat edilerek gerçekleştirilmesi gerekir. 765 sayılı Türk Ceza Kanununun 146. maddesinin kaynağını oluşturan 1889 İtalyan Ceza Kanununun 118. maddesi, 146. maddede olduğu gibi, cebir (“Violentemente”) unsurunu taşımaktaydı. Ancak, 1930 faşist İtalyan Ceza Kanunu’nun aynı konuyu düzenleyen 283. maddesinde, suç tanımından cebir unsuru çıkarılmıştı. Faşizmin etkisiyle kaleme alınan bu 283. madde, bilahare 11.11.1947 tarihinde yeniden değiştirilerek; suç tanımında tekrar cebir unsuruna yer verilmiştir. Maddede, maddî unsur olarak “teşebbüs edenler” ibaresi kullanılmış olduğundan, Anayasanın öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen üzerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs edilmesi, cezalandırma için yeterlidir. Suç hem idare edenler hem de idare edilenler tarafından işlenebileceğinden teşebbüste aranılacak elverişlilik, suçun işleniş biçimi ve özellikle suçun bir tehlike suçu olduğu dikkate alınarak, kullanılan cebir veya tehdidin neticeyi elde etmeye elverişli olup olmadığının hâkim tarafından takdir edilmesi gerekir. Cumhurbaşkanına suikast ve fiilî saldırı – Madde 310 (1) Cumhurbaşkanına suikastte bulunan kişi, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır. Bu fiile teşebbüs edilmesi halinde de suç tamamlanmış gibi cezaya hükmolunur. (2) Cumhurbaşkanına karşı diğer fiili saldırılarda bulunan kimse hakkında, ilgili suça ilişkin ceza yarı oranında artırılarak hükmolunur. Ancak, bu suretle verilecek ceza beş yıldan az olamaz. Madde Gerekçesi Madde metninde, Cumhurbaşkanına karşı suikastte bulunulması, kasten öldürme suçuna nazaran özel bir suç olarak tanımlanmıştır. Hatta, bu suça teşebbüs, tamamlanmış suç gibi cezalandırılmaktadır. Bizim mevzuat geleneğimizde Cumhurbaşkanlığı veya Devlet Başkanlığı gibi, Devletin en yüksek makamını işgal eden zatın “öldürülmesi” gibi bir sözcüğe kanunda da yer vermemek için bu hususta öteden beri kullanılmasına alışılmış “suikast” sözcüğü tercih edilmiştir. Bilindiği gibi suikast Devlet büyüğünü veya önemli bir kişiyi planlı tarzda öldürmeyi ifade ederse de burada kasten öldürmeyi belirtmek amacıyla kullanılmıştır. Maddenin ikinci fıkrasında, Cumhurbaşkanının şahsına karşı başka bütün fiilî saldırılar, yani hakaret dışında kalan tüm hareketler, cezalandırılmaktadır. “Fiilî saldırılar” terimine bütün saldırılar girmektedir. Cumhurbaşkanının şahsına karşı işlenen suçlar dolayısıyla ilgili suç tanımına göre verilecek ceza yarı oranında artırılarak hükmolunacaktır. Ancak, bu durumda belirlenecek cezaya alt sınır getirilmiştir. Yasama organına karşı suç – Madde 311 (1) Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Büyük Millet Meclisini ortadan kaldırmaya veya Türkiye Büyük Millet Meclisinin görevlerini kısmen veya tamamen yapmasını engellemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla cezalandırılırlar. (2) Bu suçun işlenmesi sırasında başka suçların işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ilgili hükümlere göre cezaya hükmolunur. Madde Gerekçesi Anayasayı ihlâl suçu, Anayasa düzenine hâkim olan ilke ve sistemleri koruma amacını güderken; bu madde, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin egemenlik unsurunun oluşturduğu üç güçten birini ve yasama gücünü oluşturan Türkiye Büyük Millet Meclisinin, Anayasa kurallarına uygun bir biçimde görevlerini yerine getirebilmesi yeteneğini korumaktadır. Anayasa düzenini ortadan kaldırma veya bu düzen yerine başka bir düzen getirme veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önleme amacını gerçekleştirmek için Türkiye Büyük Millet Meclisine yönelen saldırılar, Anayasayı ihlâl suçunu oluşturur. Bu madde kapsamında tanımlanan suç, bu amaçlar dışında Türkiye Büyük Millet Meclisinin Anayasaya uygun bir şekilde görevlerini yerine getirmesini engelleme hâllerinde oluşacaktır. Bu maddeyle de, Türkiye Büyük Millet Meclisinin görevlerinin engellenmesine yönelik teşebbüse ait icra hareketleri, tam suç gibi cezalandırılmaktadır. Teşebbüs hareketlerinin ne gibi nitelik taşıması gerektiği hususunda Anayasayı ihlâl suçunun gerekçesine bakılmalıdır. Maddede tanımlanan suçun oluşabilmesi için, cebir veya tehdide başvurulması gerekir. Bu nedenle, cebir ve tehdit, bu suçun seçimlik unsurunu oluşturmaktadır. Cebir ve tehdit kavramlarının hukukî anlam ve içeriği hakkında Anayasayı ihlâl suçunun gerekçesine bakılmalıdır. Bu suçun işlenmesi sırasında kişiler öldürülmüş, kasten yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâlleri gerçekleşmiş ya da kişilerin veya kamu mallarına zarar verilmiş olabilir. Maddenin ikinci fıkrasında, bu suçlardan dolayı da ayrıca cezaya hükmolunacağı kabul edilmiştir. Hükûmete karşı suç – Madde 312 (1) Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs eden kimseye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir. (2) Bu suçun işlenmesi sırasında başka suçların işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ilgili hükümlere göre cezaya hükmolunur. Madde Gerekçesi Madde metninde, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin egemenlik unsurunun oluştuğu üç güçten yönetim gücünü temsil eden Hükûmetin ortadan kaldırılmasına veya böyle olmamakla birlikte görevini yapmasını kısmen veya tamamen - [6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu](https://kayseriavukat.org.tr/6325-sayili-arabuluculuk-kanunu/): 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu Kanun Numarası: 6325 Kabul Tarihi: 7/6/2012 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 22/6/2012 Sayısı: 28331 Birinci Bölüm: Amaç, Kapsam ve Tanımlar Amaç ve kapsam – Madde 1 (1) Bu Kanunun amacı, hukuk uyuşmazlıklarının arabuluculuk yoluyla çözümlenmesinde uygulanacak usul ve esasları düzenlemektir. (2) Bu Kanun, yabancılık unsuru taşıyanlar da dâhil olmak üzere, ancak tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri iş veya işlemlerden doğan özel hukuk uyuşmazlıklarının çözümlenmesinde uygulanır. Şu kadar ki, aile içi şiddet iddiasını içeren uyuşmazlıklar arabuluculuğa elverişli değildir. Tanımlar – Madde 2 12/10/2017 tarihli ve 7036 sayılı Kanunun 17 nci maddesiyle, bu maddenin birinci fıkrasının (b) bendine “gerçekleştiren,” ibaresinden sonra gelmek üzere “tarafların çözüm üretemediklerinin ortaya çıkması hâlinde çözüm önerisi de getirebilen,” ibaresi ve (d) bendinden sonra gelmek üzere (e) bendi eklenmiş ve diğer bentler buna göre teselsül ettirilmiştir. (1) Bu Kanunun uygulanmasında; a) Arabulucu: Arabuluculuk faaliyetini yürüten ve Bakanlıkça düzenlenen arabulucular siciline kaydedilmiş bulunan gerçek kişiyi, b) Arabuluculuk: Sistematik teknikler uygulayarak, görüşmek ve müzakerelerde bulunmak amacıyla tarafları bir araya getiren, onların birbirlerini anlamalarını ve bu suretle çözümlerini kendilerinin üretmesini sağlamak için aralarında iletişim sürecinin kurulmasını gerçekleştiren, tarafların çözüm üretemediklerinin ortaya çıkması hâlinde çözüm önerisi de getirebilen, uzmanlık eğitimi almış olan tarafsız ve bağımsız bir üçüncü kişinin katılımıyla ve ihtiyarî olarak yürütülen uyuşmazlık çözüm yöntemini, c) Bakanlık: Adalet Bakanlığını, ç) Daire Başkanlığı: Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü bünyesinde oluşturulacak Arabuluculuk Daire Başkanlığını, d) Genel Müdürlük: Hukuk İşleri Genel Müdürlüğünü, e) (Ek: 12/10/2017-7036/17 md.) İdare: 10/12/2003 tarihli ve 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanununa ekli (I), (II), (III) ve (IV) sayılı cetvellerde yer alan idare ve kurumlar ile 5018 sayılı Kanunda tanımlanan mahalli idareler ve bu idareler tarafından kurulan işletmeleri, özel kanunla kurulmuş diğer kamu kurum, kurul, üst kurul ve kuruluşları, kamu iktisadi teşebbüsleri ile bunların bağlı ortaklıkları, müessese ve işletmelerini, sermayesinin yüzde ellisinden fazlası kamuya ait diğer ortaklıkları, f) Kurul: Arabuluculuk Kurulunu, g) Sicil: Arabulucular sicilini, ifade eder. İkinci Bölüm: Arabuluculuğa İlişkin Temel İlkeler İradi olma ve eşitlik – Madde 3 (1) Taraflar, arabulucuya başvurmak, süreci devam ettirmek, sonuçlandırmak veya bu süreçten vazgeçmek konusunda serbesttirler. (Ek cümle:6/12/2018-7155/22 md.) Şu kadar ki dava şartı olarak arabuluculuğa ilişkin 18/A maddesi hükmü saklıdır. (2) Taraflar, gerek arabulucuya başvururken gerekse tüm süreç boyunca eşit haklara sahiptirler. Gizlilik – Madde 4 (1) Taraflarca aksi kararlaştırılmadıkça arabulucu, arabuluculuk faaliyeti çerçevesinde kendisine sunulan veya diğer bir şekilde elde ettiği bilgi ve belgeler ile diğer kayıtları gizli tutmakla yükümlüdür. (2) Aksi kararlaştırılmadıkça taraflar ve görüşmelere katılan diğer kişiler de bu konudaki gizliliğe uymak zorundadırlar. 12/10/2017 tarihli ve 7036 sayılı Kanunun 18 inci maddesiyle, bu fıkrada yer alan “taraflar da” ibaresi “taraflar ve görüşmelere katılan diğer kişiler de” şeklinde değiştirilmiştir. Beyan veya belgelerin kullanılamaması – Madde 5 (1) Taraflar, arabulucu veya arabuluculuğa katılanlar da dâhil üçüncü bir kişi, uyuşmazlıkla ilgili olarak hukuk davası açıldığında yahut tahkim yoluna başvurulduğunda, aşağıdaki beyan veya belgeleri delil olarak ileri süremez ve bunlar hakkında tanıklık yapamaz: a) Taraflarca yapılan arabuluculuk daveti veya bir tarafın arabuluculuk faaliyetine katılma isteği. b) Uyuşmazlığın arabuluculuk yolu ile sona erdirilmesi için taraflarca ileri sürülen görüşler ve teklifler. c) Arabuluculuk faaliyeti esnasında, taraflarca ileri sürülen öneriler veya herhangi bir vakıa veya iddianın kabulü. ç) Sadece arabuluculuk faaliyeti dolayısıyla hazırlanan belgeler. (2) Birinci fıkra hükmü, beyan veya belgenin şekline bakılmaksızın uygulanır. (3) Birinci fıkrada belirtilen bilgilerin açıklanması mahkeme, hakem veya herhangi bir idari makam tarafından istenemez. Bu beyan veya belgeler, birinci fıkrada öngörülenin aksine, delil olarak sunulmuş olsa dahi hükme esas alınamaz. Ancak, söz konusu bilgiler bir kanun hükmü tarafından emredildiği veya arabuluculuk süreci sonunda varılan anlaşmanın uygulanması ve icrası için gerekli olduğu ölçüde açıklanabilir. (4) Yukarıdaki fıkralar, arabuluculuğun konusuyla ilgili olup olmadığına bakılmaksızın, hukuk davası ve tahkimde uygulanır. (5) Birinci fıkrada belirtilen sınırlamalar saklı kalmak koşuluyla, hukuk davası ve tahkimde ileri sürülebilen deliller, sadece arabuluculukta sunulmaları sebebiyle kabul edilemeyecek deliller haline gelmez. Üçüncü Bölüm: Arabulucuların Hak ve Yükümlülükleri Unvanın kullanılması – Madde 6 (1) Sicile kayıtlı olan arabulucular, arabulucu unvanını ve bu unvanın sağladığı yetkileri kullanma hakkına sahiptirler. (2) Arabulucu, arabuluculuk faaliyeti sırasında bu unvanını belirtmek zorundadır. (3) (Ek: 12/10/2017-7036/19 md.) Daire Başkanlığı, arabulucuların uzmanlık alanlarını ve uzmanlığa ilişkin usul ve esasları belirlemeye yetkilidir. Ücret ve masrafların istenmesi – Madde 7 (1) Arabulucu yapmış olduğu faaliyet karşılığı ücret ve masrafları isteme hakkına sahiptir. Arabulucu, ücret ve masraflar için avans da talep edebilir. (2) Aksi kararlaştırılmadıkça arabulucunun ücreti, faaliyetin sona erdiği tarihte yürürlükte bulunan Arabulucu Asgari Ücret Tarifesine göre belirlenir ve ücret ile masraf taraflarca eşit olarak karşılanır. (3) Arabulucu, arabuluculuk sürecine ilişkin olarak belirli kişiler için aracılık yapma veya belirli kişileri tavsiye etmenin karşılığı olarak ücret alamaz. Bu yasağa aykırı işlemler batıldır. Taraflarla görüşme ve iletişim kurulması – Madde 8 (1) Arabulucu, tarafların her biri ile ayrı ayrı veya birlikte görüşebilir ve iletişim kurabilir. (Mülga ikinci cümle: 12/10/2017-7036/20 md.) (…) Görevin özenle ve tarafsız biçimde yerine getirilmesi – Madde 9 (1) Arabulucu görevini özenle, tarafsız bir biçimde ve şahsen yerine getirir. (2) Arabulucu olarak görevlendirilen kimse, tarafsızlığından şüphe edilmesini gerektirecek önemli hâl ve şartların varlığı hâlinde, bu hususta tarafları bilgilendirmekle yükümlüdür. Bu açıklamaya rağmen taraflar, arabulucudan birlikte talep ederlerse, arabulucu bu görevi üstlenebilir yahut üstlenmiş olduğu görevi sürdürebilir. (3) Arabulucu, taraflar arasında eşitliği gözetmekle yükümlüdür. (4) Arabulucu, bu sıfatla görev yaptığı uyuşmazlıkla ilgili olarak açılan davada, daha sonra taraflardan birinin avukatı olarak görev üstlenemez. Reklam yasağı – Madde 10 (1) Arabulucuların iş elde etmek için reklam sayılabilecek her türlü teşebbüs ve harekette bulunmaları ve özellikle tabelalarında ve basılı kâğıtlarında arabulucu, avukat ve akademik unvanlarından başka sıfat kullanmaları yasaktır. Tarafların aydınlatılması – Madde 11 (1) Arabulucu, arabuluculuk faaliyetinin başında, tarafları arabuluculuğun esasları, süreci ve sonuçları hakkında gerektiği gibi aydınlatmakla yükümlüdür. Aidat ödenmesi – Madde 12 (1) Arabuluculardan sicile kayıtlarında giriş aidatı ve her yıl için yıllık aidat alınır. (2) Giriş aidatı ve yıllık aidatlar genel bütçeye gelir kaydedilir. Dördüncü Bölüm: Arabuluculuk Faaliyeti Arabulucuya başvuru – Madde 13 (1) Taraflar dava açılmadan önce veya davanın görülmesi sırasında arabulucuya başvurma konusunda anlaşabilirler. Mahkeme de tarafları arabulucuya başvurmak konusunda aydınlatıp, teşvik edebilir. (2) Aksi kararlaştırılmadıkça taraflardan birinin arabulucuya başvuru teklifine otuz gün içinde olumlu cevap verilmez ise bu teklif - [Bildirim Şartına Uymadan Yurt Dışına Altın Çıkarma Nedeniyle İdari Para Cezası Verilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/yurt-disina-altin-cikarma/): Yurt Dışına Altın Çıkarma için Gümrüğe Bildirim Şartı Anayasa Mahkemesi Kararı – Değerlendirme Olaylar Yabancı uyruklu olan başvurucu, altın ticareti ile uğraşmaktadır. Başvurucu, Gümrük Müdürlüğüne sunduğu nakit beyan formlarında yurda girişte 90.000 ABD doları beyan etmiş, nakit beyan formunda bildirdiği kişi ve kuruluşlardan muhtelif miktarlarda altın satın almıştır. Yurt dışına çıkmak üzere havalimanına gelen başvurucunun kabin çantasında 3.100 gram altın bulunmuştur. Başvurucu, irsaliye faturalarını ibraz etmiş; ayda bir İstanbul’a altın ticareti için geldiğini, daha önceki gelişlerinde irsaliye faturalarını ibraz ederek geçiş yaptığını ve çıkış sırasında faturaların gümrüğe beyan edilmesi gerektiğini bilmediğini ifade etmiştir. Başsavcılık başvurucunun 338.243,50 TL idari para cezası ile cezalandırılmasına ve 1567 sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında Kanun’da müsadereye ilişkin hüküm bulunmadığından altınların başvurucuya iade edilmesine karar vermiştir. Başvurucu, idari yaptırım kararına itiraz etmiş; 1. Sulh Ceza Hâkimliği bu itirazı reddetmiştir. Başvurucu söz konusu karara da itiraz etmiş, 2. Sulh Ceza Hâkimliği kararın usul ve yasaya uygun olduğunu belirterek itirazı kesin olmak üzere reddetmiştir. İddialar Başvurucu, bildirim ve izin şartına uyulmadan yurt dışına altın çıkarılması kabahatine dayalı olarak idari para cezası verilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi Somut olayda kamu makamlarınca başvurucuya herhangi bir suç isnadında bulunulmamış; başvurucunun yanında taşıdığı altınların kara paranın aklanması, terörizmin finansmanı, uyuşturucu kaçakçılığı veya başka suç faaliyetlerinde kullanıldığı ya da herhangi bir suçtan elde edildiği gibi bir iddia da söz konusu olmamıştır. Başvurucu, ülkeye giriş sırasında yurda soktuğu dolar cinsinden döviz miktarını, ayrıca bu dövizi başvuru dosyasında bulunan ve faturaları düzenleyen kişi ve kuruluşlardan altın almak amacıyla ihracat bedeli olarak kullanacağını da beyan etmiştir. Başvurucunun 1567 sayılı Kanun’da öngörülen yönteme uygun şekilde bildirimde bulunması durumunda yanındaki altını yurt dışına çıkarabilmesi mümkündür. Nitekim altınlar da başvurucuya iade edilmiştir. Bu bağlamda idari para cezası verilmesiyle korunan hukuki menfaat, bildirim ve izin yükümlülüğüne uyulmasını sağlamaktır. 1567 sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında Kanun’da, kıymetli madenler ve kıymetli taşlarla bunlardan imal edilmiş her türlü eşya ve kıymetlerin izinsiz olarak yurttan çıkarılması veya yurda sokulması hâlinde eşya ve kıymetlerin rayiç bedeli kadar, teşebbüs hâlinde bu bedelin yarısı kadar idari para cezası uygulanacağı öngörülmüştür. Bu hâliyle 1567 sayılı Kanun’da yer alan kural mahkemelere, somut olayın şartlarına göre yargısal denetim yapma imkânı tanımamakta; öngörülen meşru amaca ulaşmada kullanılan aracın ilgililer bakımından katlanılabilir nitelikte olup olmadığını değerlendirmeye, müdahalenin ağırlığı ile gerçekleşen netice arasında bir orantısızlık bulunup bulunmadığını ve ulaşılan sonucun adil olup olmadığını belirlemeye izin vermemektedir. Sonuç olarak 1567 sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında Kanun’da yer alan kural uyarınca, kabahati işleyen kişinin kusur derecesi, beyan edilen paranın kaynağı ve kuralla korunmak istenen meşru amacın ne ölçüde zarar gördüğü hususları yönünden yargı mercilerinin değerlendirme yapmaları mümkün değildir. Bu itibarla kabahati işleyen kişiler yönünden şahsileştirme olanağı vermeyen kural; kusur derecesi, paranın kaynağı, korunmak istenen meşru amacın ne ölçüde zarar gördüğü gibi unsurları incelemeye imkân vermediğinden olayın şartlarına göre müdahaleyi ölçülü kılabilecek farklı sonuçlara ulaşılmasını da engellemektedir. Nitekim olayda söz konusu altının herhangi bir suça konu olduğuna ve kaynağının belirsizliğine ilişkin bir veri bulunmadığı, idari yaptırıma konu kabahatin koruduğu hukuki menfaatin ülkeye altın giriş çıkışını takip etmekten ibaret olduğu görülmüştür. Buna rağmen -kanun hükmü sabit bir oran öngördüğü için- başvurucuya el konulan altının yüzde 50’si oranında para cezası verilmiştir. Dolayısıyla bildirim şartına uymadan yurt dışına altın çıkarması nedeniyle başvurucuya idari para cezası verilmesi şeklinde mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin söz konusu kamu yararı amacı karşısında şahsi olarak aşırı bir külfete yol açtığı değerlendirilmiştir. Bu itibarla müdahale ile korunmak istenen meşru amaç ve kişinin mülkiyet hakkı arasındaki olması gereken adil dengenin başvurucu aleyhine bozulduğu sonucuna varılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Bildirim Şartına Uymadan Yurt Dışına Altın Çıkarma Nedeniyle İdari Para Cezası Verilmesi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Mohammad Atamleh (Başvuru No: 2020/9691) Karar Tarihi: 29/2/2024 R.G. Tarih ve Sayı: 1/8/2024-32619 Genel Kurul – Karar Başkan: Zühtü ARSLAN Başkanvekilleri: Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA Üyeler: Engin YILDIRIM, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE, Yılmaz AKÇİL Raportör: Mehmet ALTUNDİŞ Başvurucu: Mohammad ATAMLEH I. Başvurunun Özeti 1. Başvuru, bildirim ve izin şartına uyulmadan yurt dışına altın çıkarılması kabahatine dayalı olarak idari para cezası verilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. Başvuru Süreci 2. Başvuru 4/3/2020 tarihinde yapılmıştır. 3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. 4. Komisyon başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. 5. İkinci Bölüm, başvurunun Genel Kurul tarafından incelenmesine karar vermiştir. 6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. III. Olay ve Olgular 7. Başvurucu, İsrail uyruklu olup Kudüs’te altın ticareti ile uğraşmaktadır. Başvurucu 23/5/2019 tarihinde İstanbul Havalimanı Gümrük Müdürlüğüne sunduğu nakit beyan formlarında yurda girişte 90.000 ABD doları beyan etmiştir. Beyan formlarında adına nakit hareketliliği yapılan gerçek/tüzel kişiler olarak K.Ş. Kuyumculuk Sanayi ve Ticaret Limitet Şirketi, G.K. -G. Yarı Mamul, M.Ç. Mücevherat ve Kuyumculuk Sanayi ve Ticaret Limitet Şirketi gösterilmiş; nakdin kaynağı olarak ihracat bedeli yazılmıştır. Başvurucu, nakit beyan formunda beyan ettiği kişi ve kuruluşlardan muhtelif miktarlarda altın satın almıştır. 8. Başvurucu 26/5/2019 tarihinde yurt dışına çıkmak üzere İstanbul Havalimanı’na gelmiştir. Gümrük nakit beyan noktasından herhangi bir beyanda bulunmaksızın geçtikten ve pasaport çıkış işlemlerini tamamladıktan sonra yapılan güvenlik amaçlı X-Ray taramasında başvurucuya ait kabin çantasında altın eşya tespit edilmiştir. Başvurucu, irsaliye faturalarını ibraz etmiştir. Başvurucuya ait çantada 3.100 gram altın bulunmuştur. 26/5/2019 tarihli şüpheli ifade tutanağında başvurucu; ayda bir İstanbul’a altın ticareti için geldiğini, daha önceki gelişlerinde irsaliye faturalarını ibraz ederek geçiş yaptığını ve çıkış sırasında faturaların gümrüğe beyan edilmesi gerektiğini bilmediğini açıklamıştır. 9. Gaziosmanpaşa Cumhuriyet Başsavcılığı İdari Yaptırım Bürosu (Başsavcılık) 23/9/2019 tarihinde başvurucunun 338.243,50 TL tutarında idari para cezası ile cezalandırılmasına, 20/2/1930 tarihli ve 1567 sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında Kanun’da müsadereye ilişkin hüküm bulunmadığından altınların başvurucuya iadesine karar vermiştir. Kararda; 1567 sayılı Kanun’un 3. maddesinin ikinci fıkrası ile 11/8/1989 tarihli ve 20249 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Bakanlar Kurulunun 7/8/1989 tarihli ve Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında 32 Sayılı Kararı’nın (32 sayılı Karar) 7. maddesinin (c) bendi dayanak olarak gösterilmiştir. 10. Başsavcılık kararın gerekçesinde başvurucunun ele geçirilen altınları beyan etmediğini ve bunları, - [Taşınmaz Mal Zilyetliğine Yapılan Tecavüzlerin Önlenmesine ilişkin 3091 sayılı Kanun ve Yönetmelik](https://kayseriavukat.org.tr/3091-sayili-kanun/): 3091 sayılı Kanun ve Uygulama Yönetmeliği Taşınmaz Mal Zilyedliğine Yapılan Tecavüzlerin Önlenmesi Hakkında Kanun Kanun Numarası: 3091 Kabul Tarihi: 4/12/1984 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 15/12/1984 Sayısı: 18606 Birinci Bölüm: Genel Hükümler Amaç ve Kapsam – Madde 1 Bu Kanun; gerçek veya tüzelkişilerin zilyed bulunduğu taşınmaz mallarla kamu idareleri, kamu kurumları ve kuruluşları veya bunlar tarafından idare olunan veya Devlete ait veya Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan sahipsiz yerlere veya menfaati umuma ait olan taşınmaz mallara yapılan tecavüz veya müdahalelerin, idari makamlar tarafından önlenmesi suretiyle tasarrufa ilişkin güvenliği ve kamu düzenini sağlar. Görev – Madde 2 Taşınmaz mallara tecavüz veya müdahale edilmesi halinde; taşınmaz mal merkez ilçe sınırları içinde ise, il valisi veya görevlendireceği vali yardımcısı, diğer ilçelerde ise kaymakamlar tarafından bu tecavüz veya müdahalenin önlenmesine karar verilir ve taşınmaz mal yerinde zilyedine teslim edilir. Başvuru – Madde 3 Taşınmaz mala yapılan tecavüz veya müdahalenin önlenmesi için, yetkili makamlara başvurmaya, o taşınmaz malın zilyedi, zilyed birden fazla ise içlerinden biri yetkilidir. Kamu idareleri, kamu kurumları ve kamu kuruluşları ile tüzelkişilerin başvuruları, taşınmaz malın ait olduğu idare, kurum, kuruluş ve tüzelkişinin yetkilisi tarafından yapılır. Köye ait taşınmaz mallara yapılan tecavüz veya müdahalelerde, köy halkından herhangi biri de yetkili makama başvuruda bulunabilir. Vali veya kaymakam görev alanları içinde bulunan kamu idarelerine, kamu kurumlarına ve kuruluşlarına ait veya bunlar tarafından idare olunan veya Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan sahipsiz yerlere veya menfaati umuma ait olan taşınmaz mallara tecavüz veya müdahalede bulunulduğunu öğrendiklerinde, soruşturmayı doğrudan doğruya yaptırırlar ve sonucu karara bağlarlar. Başvuruda bulunma süresi – Madde 4 Yetkililerin; tecavüz veya müdahalenin yapıldığını öğrendikleri tarihten altmış gün içinde, idari makama başvuruda bulunmaları gerekir. Ancak, tecavüz veya müdahalenin oluşundan itibaren bir yıl geçtikten sonra bu makamlara başvuruda bulunulamaz. Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan yerlerle menfaati umuma ait olan taşınmaz mallara yapılan tecavüz veya müdahalelerde süre aranmaz. Soruşturma – Madde 5 Başvuru üzerine, karar vermeye yetkili kişiler veya bunların görevlendireceği bir veya birkaç memur tarafından yerinde soruşturma yapılır. Soruşturmayı yapan kişilere gerektiğinde teknik eleman ve yardımcı verilir. Bu Kanun kapsamı dışında kaldığı dilekçeden açıkça ve kesinlikle anlaşılan başvurular, yerinde soruşturma yapılmadan yazılı olarak reddedilebilir. Taşınmaz mal, aynı il’e bağlı ilçelerarası sınır anlaşmazlığı bulunan bir yerde ise yetkili kaymakamlığı vali; illerarası sınır anlaşmazlığı bulunan bir yerde ise yetkili valiliği veya kaymakamlığı İçişleri Bakanlığı belirler. Şahitlerin dinlenmesi ve karar – Madde 6 Soruşturma memuru, tarafların şahitlerini dinledikten sonra gerekli gördüğü takdirde tarafsız kişileri ve ilgisine göre hazine, özel idare ve belediye temsilcilerini, köy muhtar ve ihtiyar kurulu üyelerini de dinleyebilir. İfadeler, Ceza Muhakemesi Kanunundaki hükümler dairesinde yeminli olarak alınır. 23/1/2008 tarihli ve 5728 sayılı Kanunun 437 nci maddesiyle; bu fıkrada yer alan “Muhakemeleri Usulü” ibaresi “Muhakemesi” olarak değiştirilmiştir. Soruşturma en geç 15 gün içinde tamamlanarak karara bağlanır. Kararların kesinliği – Madde 7 Bu Kanuna göre verilen kararlar idari yargı yolu açık olmak üzere kesindir. Ancak, açık olan yazı ve hesap hataları karar veren yetkili makamca kendiliğinden düzeltilir. Taşınmaz mal üzerinde üstün sayılabilecek bir hakkı olduğunu iddia edenlerin yargı yoluna başvurması gerektiği kararda belirtilir. Tebligat – Madde 8 Soruşturmanın yapılacağı, kararın yerine getirileceği yer, tarih ve saat taraflara tebliğ edilir. Şikayetçinin, varsa kanuni vekilinin veya dilekçesinde ismini belirttiği temsilcisinin; başvuru, 3 üncü maddenin üçüncü fıkrasına göre yapılmış ise köy muhtarı veya ihtiyar meclisi üyelerinden birinin; soruşturma yapılması ve kararın yerine getirilmesi sırasında taşınmaz malın başında bulunması zorunludur. Mütecavize tebligat yapılamaması halinde soruşturmanın yapılacağı veya kararın yerine getirileceği yer, tarih ve saat 3 gün önceden alışılmış usullerle taşınmaz malın bulunduğu köy veya beldede ilan edilir. Mütecaviz gelmezse soruşturma ve kararın yerine getirilmesi yokluğunda yapılır. Yetkili makamların, talebin esastan veya süreden reddine ilişkin karar ve işlemleri, 7201 sayılı Tebligat Kanunu hükümlerine göre ilgililere duyurulur. Kararın uygulanması ve güvenlik kuvvetlerinin görevi – Madde 9 Tecavüz veya müdahalenin önlenmesi hakkındaki kararlar, karar vermeye yetkili amirce görevlendirilecek infaz memuru tarafından, taşınmaz malın yerinde ve o andaki durumu ile zilyedine, tüzelkişiliğe veya kamu idareleri, kamu kurumları ve kuruluşlarına teslim edilmesi suretiyle yerine getirilir. Karar gereğinin, kararın infaz memuruna geldiği tarihten itibaren en geç 5 gün içinde yerine getirilmesi zorunludur. Karar vermeye yetkili makamın gerekli göreceği durumlarda, infaz memuruna teknik yönden yardımcı olmak üzere yeteri kadar memur görevlendirilir. Mahallin en büyük mülki idare amirinin yazılı emri ile güvenlik kuvvetlerince, gerek soruşturma, gerekse kararın yerine getirilmesi sırasında mahallinde, gerekli önlemler alınır. Taşınmaz mal üzerindeki ekim, tesis ve değişiklikler – Madde 10 Tecavüz veya müdahalesi önlenen kişi, taşınmaz mal üzerinde vücuda getirdiği her türlü ekim, tesis ve değişikliklerden dolayı ancak genel hükümler dairesinde yargı yoluna başvurabilir. Gecikmelerin üst makama bildirilmesi – Madde 11 6 ncı maddenin ikinci fıkrasında belirlenen 15 günlük süre içinde karar verilmezse veya verilen karar 9 uncu maddenin ikinci fıkrasında belirlenen 5 günlük süre içinde infaz edilmezse durum, sebepleri ile birlikte bir üst makama bildirilir. İkinci ve daha sonraki tecavüzler – Madde 12 Taşınmaz mala aynı mütecaviz tarafından ikinci defa veya onun yararına başkaları tarafından bilerek ilk defa tecavüz veya müdahalelerle ilgili başvurularda da birinci başvuruda olduğu gibi soruşturma yapılır ve sonucu karara bağlanır. Tecavüz veya müdahale varsa 9 uncu madde hükümlerine göre karar uygulanır, her iki kararla ilgili dosya, karar vermeye yetkili makamlarca, 15 inci maddeye göre işlem yapılmak üzere adli mercilere gönderilir. Yürütmenin durdurulması – Madde 13 (İptal: Anayasa Mahkemesi’nin 3/6/2010 tarihli ve E.: 2008/77, K.: 2010/77 sayılı Kararı ile.) İhtiyati tedbirler – Madde 14 Başvuru sırasında, taraflar arasındaki taşınmaz mal anlaşmazlığı hakkında mahkemece ihtiyati tedbir kararı verilmiş veya anlaşmazlık dava konusu yapılmış ise bu Kanun hükümleri uygulanmaz. Bu Kanuna göre idari makam tarafından verilmiş bir önleme kararı varken, taraflarca taşınmaz mal anlaşmazlığına ilişkin dava açılmadan adli mercilerce ihtiyati tedbir kararı verilemez. İkinci Bölüm: Ceza Hükümleri İkinci tecavüze ilişkin cezalar – Madde 15 Mahkeme kararıyla kendisine teslim edilmeksizin aynı taşınmaz mala ikinci defa yapılan tecavüz veya müdahale, ister tecavüz veya müdahalesi önceden önlenen kimse tarafından, isterse başkaları tarafından birinci mütecaviz yararına ilk defa yapılmış olsun, fiil daha ağır bir cezayı gerektiren ayrı bir suç teşkil etmediği takdirde, bu suçu işleyenler hakkında; a) Taşınmaz mal, kamu kurum veya kuruluşlarına ait bulunuyorsa veya Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan sahipsiz veya umumun menfaatine ait - [Devletin Egemenlik Alametlerine, Organlarının Saygınlığına ve Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar](https://kayseriavukat.org.tr/tck-devletin-guvenligine-karsi-suclar/): Devletin Egemenlik Alametlerine, Organlarının Saygınlığına ve Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar Türk Ceza Kanunu Kanun Numarası: 5237 Kabul Tarihi: 26/9/2004 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 12/10/2004Sayısı: 25611 Bu Kanunun yürürlük ve uygulama şekli ve 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanununa çeşitli mevzuatta yapılan atıflarla ilgili olarak 4/11/2004 tarihli ve 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’a bakınız. İkinci Kitap: Özel Hükümler Dördüncü Kısım: Millete ve Devlete Karşı Suçlar ve Son Hükümler Üçüncü Bölüm: Devletin Egemenlik Alametlerine ve Organlarının Saygınlığına Karşı Suçlar Cumhurbaşkanına hakaret – Madde 299 (1) Cumhurbaşkanına hakaret eden kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) (Değişik: 29/6/2005 – 5377/35 md.) Suçun alenen işlenmesi hâlinde, verilecek ceza altıda biri oranında artırılır. (3) Bu suçtan dolayı kovuşturma yapılması, Adalet Bakanının iznine bağlıdır. Madde Gerekçesi Cumhurbaşkanının Devleti temsil etmesi ve Anayasada belirtilen görev ve yetkileri göz önüne alınarak onun kişiliğine yöneltilen hareketin bir bakıma Devlet kuvvetleri aleyhine cürümlerden sayılması gerektiği düşüncesinden hareketle bu madde kaleme alınmış ve Cumhurbaşkanına karşı hakaret müstakil bir suç hâline getirilmiştir. Maddenin ikinci fıkrasında, cumhurbaşkanına hakaretin alenen ya da basın ve yayın yoluyla işlenmesi, bu suçun bir nitelikli hâli olarak kabul edilmiştir. Üçüncü fıkraya göre, bu suçtan dolayı kovuşturma yapılması, Adalet Bakanının iznini gerektirmektedir. Hakaret suçlarının niteliği gereği, suçun böylece bir kovuşturma koşuluna bağlanmasının uygun olacağı düşünülmüştür. Devletin egemenlik alametlerini aşağılama – Madde 300 (1) Türk Bayrağını yırtarak, yakarak veya sair surette ve alenen aşağılayan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu hüküm, Anayasada belirlenen beyaz ay yıldızlı al bayrak özelliklerini taşıyan ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin egemenlik alameti olarak kullanılan her türlü işaret hakkında uygulanır. (2) İstiklal Marşını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) Bu maddede tanımlanan suçların yabancı bir ülkede bir Türk vatandaşı tarafından işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte bir oranında artırılır. Madde Gerekçesi Madde metninde, Türk Bayrağını alenen tahkir fiili cezalandırılmaktadır. Suçun konusu Türk Bayrağıdır. Türk Bayrağından maksat, Anayasanın 3 üncü maddesinin ikinci fıkrasında belirtildiği üzere “şekli kanununda belirtilen beyaz ay yıldızlı al bayraktır”. Ancak, Türk Bayrağının yanı sıra, Anayasa’da belirlenen beyaz ay yıldızlı al bayrak özelliklerini taşıyan ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin egemenlik alameti olarak kullanılan her türlü işaretin de bu suçun konusunu oluşturacağı kabul edilmiştir. Suçun maddî unsuru, bayrağın aşağılanmasıdır. Bu aşağılama çeşitli suretlerde gerçekleştirilebilir. Madde metninde yer verilen “yırtarak”, “yakarak” kelimeleri, tahkirin gerçekleştiriliş suretleri ile ilgili örnekleri oluşturmaktadır. Maddenin ikinci fıkrasında, millî hâkimiyet alameti olan İstiklal Marşının alenen aşağılanması, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Maddenin üçüncü fıkrasında, bu suçların Türk vatandaşı tarafından yabancı bir ülkede işlenmesi ağırlaştırıcı neden olarak kabul edilmiştir. Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin kurum ve organlarını aşağılama – Madde 301 (Değişik: 30/4/2008-5759/1 md.) (1) Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Türkiye Büyük Millet Meclisini, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ve Devletin yargı organlarını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Devletin askerî veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, birinci fıkra hükmüne göre cezalandırılır. (3) Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz. (4) Bu suçtan dolayı soruşturma yapılması, Adalet Bakanının iznine bağlıdır. Madde Gerekçesi Maddenin birinci fıkrasında, Türklüğü, Cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisini alenen aşağılamak, suç olarak tanımlanmıştır. Maddede geçen Türklük deyiminden maksat, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasınlar Türklere has müşterek kültürün ortaya çıkardığı ortak varlık anlaşılır. Bu varlık Türk Milleti kavramından geniştir ve Türkiye dışında yaşayan ve aynı kültürün iştirakçileri olan toplumları da kapsar. Cumhuriyet deyiminden, Türkiye Cumhuriyeti Devleti anlaşılmalıdır. Suçun maddî unsuru aşağılamaktır. Bu aşağılamanın alenen gerçekleşmesi gerekir. Aşağılamak, suçun konusunu oluşturan değerlere duyulan saygınlığı azaltmaya yönelik davranışlardan ibarettir. Maddenin ikinci fıkrasında, Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini, Devletin yargı organlarını, askerî veya emniyet teşkilatını alenen aşağılamak, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Bu hüküm karşısında, örneğin iktidarın tahkir ve tezyifi hâlinde fiilin Hükûmete yönelik bulunduğu hususunda duraksanmayacak işaret ve alâmetler varsa, fiilin Hükûmete yönelik olduğu kabul edilecektir. Üçüncü fıkrada bu suçun konusu, işlendiği yer ve faili bakımından daha ağır cezayı gerektiren bir nitelikli hâli kabul edilmiştir. Buna göre, Türklüğü aşağılamanın yabancı bir ülkede bir Türk vatandaşı tarafından işlenmesi hâlinde, ceza artırılacaktır. Dördüncü Bölüm: Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak – Madde 302 (1) (Değişik: 29/6/2005 – 5377/36 md.) Devlet topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin egemenliği altına koymaya veya Devletin bağımsızlığını zayıflatmaya veya birliğini bozmaya veya Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmaya yönelik bir fiil işleyen kimse, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Bu suçun işlenmesi sırasında başka suçların işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ilgili hükümlere göre cezaya hükmolunur. (3) Bu maddede tanımlanan suçların işlenmesi dolayısıyla tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur. Madde Gerekçesi Madde, Devletin ülkesine, egemenliğine ve birliğine karşı cürümlerden en ağırını cezalandırmaktadır; korunan hukukî yarar Devletin ülkesinin bütünlüğü ve egemenliğidir. Söz konusu suç, serbest hareketli bir suçtur. Bu suçun oluşabilmesi için belli amaca yönelik fiillerin işlenmesi gerekir. Bu amaç, madde metninde, 1. Devletin topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin egemenliği altına koymak, 2. Devletin birliğini bozmak, 3. Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmak, 4. Devletin bağımsızlığını zayıflatmak olarak belirlenmiştir. Söz konusu suçun oluşabilmesi için, işlenen fiilin bu amaçları gerçekleştirmeye elverişli olması gerekir. Bu bakımdan, fiillerin söz konusu neticeleri yaratabilecek nitelikte bulunması, suçun oluşması için şarttır. Devletin birliğini bozmak, topraklarının bir kısmını veya tamamını başka bir devletin egemenliği altına koymak, topraklarından bir kısmını Devlet egemenliğinden ayırmak, Devletin bağımsızlığını azaltmak sonuçlarını doğurması mümkün bulunmayan bir fiil, suçun maddî unsurunu oluşturmayacaktır. Fiilin bu niteliği taşıyıp taşımadığı ise olayların özelliğine göre takdir edilecektir. Bu fiillerin, cebrî nitelikli olması gerekir. Maddede ayrıca “yönelik cebrî fiiller” denilmesi gereksiz (lüzumsuz, zait) sayılmıştır; zira maddede belirtilen maksatlar çerçevesinde, fiillerin kendisinin nitelikleri gereği cebrî olması icap ettiği aşikârdır. Suçun oluşabilmesi için, maddede yazılı hedeflerin gerçekleşmiş bulunmasına ihtiyaç yoktur. Belirtilen amaçlara yönelik fiillerin işlenmiş bulunması yeterlidir. Bu suçun işlenmesi sırasında örneğin kişiler öldürülmüş, kasten yaralanmış ya da kişilerin veya kamu mallarına zarar verilmiş olabilir. Maddenin ikinci fıkrasında, bu suçlardan dolayı da ayrıca cezaya hükmolunacağı kabul edilmiştir. Maddenin üçüncü fıkrasına göre, bir ve ikinci fıkrada yer alan suçların işlenmesi dolayısıyla tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunacaktır. Düşmanla - [5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nda Düzenlenen Adliyeye Karşı Suçlar](https://kayseriavukat.org.tr/tck-adliyeye-karsi-suclar/): 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda Düzenlenen Adliyeye Karşı Suçlar ve Cezaları Türk Ceza Kanunu Kanun Numarası: 5237 Kabul Tarihi: 26/9/2004 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 12/10/2004Sayısı: 25611 Bu Kanunun yürürlük ve uygulama şekli ve 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanununa çeşitli mevzuatta yapılan atıflarla ilgili olarak 4/11/2004 tarihli ve 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’a bakınız. İkinci Kitap: Özel Hükümler Dördüncü Kısım: Millete ve Devlete Karşı Suçlar ve Son Hükümler İkinci Bölüm: Adliyeye Karşı Suçlar İftira – Madde 267 (1) Yetkili makamlara ihbar veya şikayette bulunarak ya da basın ve yayın yoluyla, işlemediğini bildiği halde, hakkında soruşturma ve kovuşturma başlatılmasını ya da idari bir yaptırım uygulanmasını sağlamak için bir kimseye hukuka aykırı bir fiil isnat eden kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Fiilin maddî eser ve delillerini uydurarak iftirada bulunulması halinde, ceza yarı oranında artırılır. (3) Yüklenen fiili işlemediğinden dolayı hakkında beraat kararı veya kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiş mağdurun aleyhine olarak bu fiil nedeniyle gözaltına alma ve tutuklama dışında başka bir koruma tedbiri uygulanmışsa, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır. (4) Yüklenen fiili işlemediğinden dolayı hakkında beraat kararı veya kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiş olan mağdurun bu fiil nedeniyle gözaltına alınması veya tutuklanması halinde; iftira eden, ayrıca kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçuna ilişkin hükümlere göre dolaylı fail olarak sorumlu tutulur. (5) Mağdurun ağırlaştırılmış müebbet hapis veya müebbet hapis cezasına mahkûmiyeti halinde, yirmi yıldan otuz yıla kadar hapis cezasına; (…) hükmolunur. Anayasa Mahkemesi’nin 10/4/2013 tarihli ve E.: 2013/14, K.: 2013/56 sayılı Kararı ile bu fıkranın “…süreli hapis cezasına mahkûmiyeti halinde, mahkûm olunan cezanın üçte ikisi kadar hapis cezasına…” ibaresi iptal edilmiştir. (6) Mağdurun mahkûm olduğu hapis cezasının infazına başlanmış ise, beşinci fıkraya göre verilecek ceza yarısı kadar artırılır. (7) (İptal: Anayasa Mahkemesi’nin 17/11/2011 tarihli ve E.: 2010/115, K.: 2011/154 sayılı Kararı ile.) (8) İftira suçundan dolayı dava zamanaşımı, mağdurun fiili işlemediğinin sabit olduğu tarihten başlar. (9) Basın ve yayın yoluyla işlenen iftira suçundan dolayı verilen mahkûmiyet kararı, aynı veya eşdeğerde basın ve yayın organıyla ilan olunur. İlan masrafı, hükümlüden tahsil edilir. Madde Gerekçesi Madde metninde, iftira suçu tanımlanmıştır. İftira, hakkında soruşturma ve kovuşturma başlatılmasını ya da idari bir yaptırım uygulanmasını sağlamak için, bir kimseye hukuka aykırı bir fiil isnat edilmesiyle oluşur. İftira suçunun konusunu hukuka aykırı fiil oluşturabilir. Bu fiilin suç oluşturması şart değildir. Disiplin yaptırımını veya başka bir idari yaptırımı gerekli kılan fiiller de bu suçun konusunu oluşturabilir. Bu isnadın yetkili makamlara ihbar veya şikâyette bulunmak suretiyle ya da basın ve yayın yoluyla yapılması gerekir. Kişiye karşı suç isnadı ihbar veya şikâyet suretiyle yapılmış olabilir. Dolayısıyla, ihbar veya şikâyetin yapılabileceği her makam nezdinde yapılan isnadla iftira suçu işlenebilir. Başlatılmış olan hukuk veya ceza muhakemesi sürecinde davanın tarafı, sanık veya tanık konumundaki kişiler de, bulundukları beyanlarla iftira suçunu işleyebilirler. Gazete veya diğer kitle iletişim araçlarında yayın yapılması suretiyle bir kişiye suç isnadında bulunulması hâlinde de iftira suçu oluşur. Cumhuriyet savcıları, kamu adına re’sen soruşturulabilen suçlarla ilgili olarak yayınlanan haberleri ihbar kabul ederek, soruşturma başlatmaktadırlar. Bu bakımdan, basın ve yayın yolu ile bir kişiye gerçeğe aykırı olarak hukuka aykırı fiil isnad edilmesi hâlinde, iftira suçu oluşur. Kişiye isnad edilen fiil hiç işlenmemiş olabileceği gibi, kendisine isnatta bulunulan kişi tarafından işlenmemiş olabilir. Kişi suç teşkil eden bir fiili işlemiştir. Fakat bu suça ilişkin ihbar veya şikâyette bulunan, fiile, suç olarak niteliğini değiştirecek bazı eklemelerde bulunmuş olabilir. Şöyle ki; fiil, sahibinin bilgisi ve rızası dışında malını almaktan ibarettir. Ancak, bildirimde bulunan, bunun cebir veya tehditle işlendiği iddiasında bulunmuştur. Bu ilâve unsurlar açısından iftira suçu oluştuğunu kabul etmek gerekir. İsnadın belli bir kişiye yönelik olması gerekir. Bu kişinin ismi açıkça belirtilmese bile, yapılacak bir araştırma sonucunda kimliğinin belirlenebilir olması yeterlidir. İftira suçunun oluşabilmesi için, kendisine hukuka aykırı fiil isnat edilen kişinin bu fiili işlemediğinin bilinmesi gerekir. Bu bakımdan, söz konusu suç, ancak doğrudan kastla işlenebilir. Başka bir deyişle iftira suçu muhtemel kastla işlenemez. Bu suçun oluşabilmesi için, ayrıca, kendisine hukuka aykırı fiil isnat edilen kişi hakkında soruşturma ve kovuşturma başlatılmasını ya da idari bir yaptırım uygulanmasını sağlamak amacıyla hareket edilmesi gerekir. Bu nedenle, iftira suçu açısından failde kastın ötesinde belirtilen amacın varlığı gereklidir. Maddenin ikinci fıkrasına göre, iftira konusunu oluşturan haksız fiilin maddî eser ve delillerinin uydurulması hâlinde, verilecek cezanın belli oranda artırılması gerekmektedir. Maddenin üç ila yedinci fıkralarında, iftira sonucu meydana gelen neticelere göre fail hakkındaki cezanın ne surette tertip edileceği gösterilmektedir. Sekizinci fıkrada, iftira suçunda zamanaşımı bakımından sürenin hangi tarihten itibaren başlayacağı hususunda özel bir hüküm yer almaktadır. İsnat edilen suç dolayısıyla yapılan kovuşturma sonucu hükmün kesinleşmesiyle, iftiranın sabit olabileceği ve dolayısıyla takibata girişileceği aşikâr olduğundan böyle bir hükme olan zorunluluk meydandadır. Maddenin son fıkrasında, basın ve yayın yoluyla işlenen iftira suçundan dolayı verilen mahkûmiyet kararının, aynı veya eşdeğerde basın ve yayın organıyla ilan olunması ve ilan masrafının hükümlüden tahsil edilmesi gerektiği hüküm altına alınmıştır.   Başkasına ait kimlik veya kimlik bilgilerinin kullanılması – Madde 268 (1) İşlediği suç nedeniyle kendisi hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılmasını engellemek amacıyla, başkasına ait kimliği veya kimlik bilgilerini kullanan kimse, iftira suçuna ilişkin hükümlere göre cezalandırılır. Madde Gerekçesi Madde metninde iftira suçunun özel bir işleniş biçimi hakkında düzenleme yapılmıştır. Etkin pişmanlık – Madde 269 (1) İftira edenin, mağdur hakkında adlî veya idari soruşturma başlamadan önce, iftirasından dönmesi halinde, hakkında iftira suçundan dolayı verilecek cezanın beşte dördü indirilir. (2) Mağdur hakkında kovuşturma başlamadan önce iftiradan dönme halinde, iftira suçundan dolayı verilecek cezanın dörtte üçü indirilir. (3) Etkin pişmanlığın; a) Mağdur hakkında hükümden önce gerçekleşmesi halinde, verilecek cezanın üçte ikisi, b) Mağdurun mahkûmiyetinden sonra gerçekleşmesi halinde, verilecek cezanın yarısı, c) Hükmolunan cezanın infazına başlanması halinde, verilecek cezanın üçte biri, İndirilebilir. (4) İftiranın konusunu oluşturan münhasıran idari yaptırım uygulanmasını gerektiren fiil dolayısıyla; a) İdari yaptırıma karar verilmeden önce etkin pişmanlıkta bulunulması halinde, verilecek cezanın yarısı, b) İdari yaptırım uygulandıktan sonra etkin pişmanlıkta bulunulması halinde, verilecek cezanın üçte biri, indirilebilir. (5) (Değişik: 29/6/2005 – 5377/31 md.) Basın ve yayın yoluyla yapılan iftiradan dolayı etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanılabilmesi için, bunun aynı yöntemle yayınlanması gerekir. Madde Gerekçesi Madde metninde iftira suçu açısından etkin pişmanlıkla ilgili düzenleme yapılmıştır. Suç üstlenme - [5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu](https://kayseriavukat.org.tr/5607-sayili-kacakcilikla-mucadele-kanunu/): Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu Kanun Numarası: 5607 Kabul Tarihi : 21/3/2007 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 31/3/2007 Sayısı: 26479 Birinci Bölüm: Amaç ve Tanımlar Amaç – Madde 1 (1) Bu Kanunun amacı, kaçakçılık fiilleri ve yaptırımları ile kaçakçılığı önleme, izleme, araştırma usûl ve esaslarını belirlemektir. Tanımlar – Madde 2 (1) Bu Kanunda yer alan; a) Gümrük vergileri: Gümrük idaresi veya başka idarelerce, eşyanın ithali veya ihracına bağlı olarak uygulanan vergiler ile diğer malî yükümlülükleri, b) Gümrüklenmiş değer: Uluslararası kıymet sözleşmesine göre belirlenecek; ithal eşyası için eşyanın CIF kıymeti ile gümrük vergileri toplamını, ihraç eşyası için FOB kıymeti ile gümrük vergileri toplamını, c) (Ek: 28/3/2013-6455/53 md.) Akaryakıt: Benzin, gaz yağı, jet yakıtı, motorin, fuel-oil, sıvılaştırılmış petrol gazları, doğal gaz gibi akaryakıt ürünleri ile akaryakıt yerine kullanılan petrol türevleri ve bunların karışımları ile akaryakıt yerine kullanılan diğer ürünleri, ifade eder. İkinci Bölüm: Kaçakçılık Fiilleri Kaçakçılık suçları – Madde 3 Bu madde başlığı “Suçlar ve kabahatler “ iken, 28/3/2013 tarihli ve 6455 sayılı Kanunun 54 üncü maddesiyle metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir. 18/6/2014 tarihli ve 6545 sayılı Kanunun 89 uncu maddesiyle, bu maddenin ikinci fıkrasında yer alan “sahte belge kullanmak suretiyle” ibaresi “aldatıcı işlem ve davranışlarla” şeklinde; “bir yıldan” ibaresi “iki yıldan” şeklinde; üçüncü fıkrasında yer alan “altı aydan iki yıla” ibaresi “bir yıldan üç yıla” şeklinde değiştirilmiştir. 18/6/2014 tarihli ve 6545 sayılı Kanunun 89 uncu maddesiyle, bu maddenin dördüncü fıkrasında yer alan “sahte belgeyle yurt dışına çıkarmış gibi işlem yapan kişi, altı aydan üç yıla” ibaresi “hile ile yurt dışına çıkarmış gibi işlem yapan kişi, bir yıldan üç yıla” şeklinde; beşinci fıkrasında yer alan “altı aydan iki yıla” ibaresi “bir yıldan üç yıla” şeklinde; altıncı fıkrasında yer alan “üç aydan bir yıla” ibaresi “altı aydan iki yıla” şeklinde; sekizinci fıkrasında yer alan “altı aydan iki yıla” ibaresi “bir yıldan üç yıla” şeklinde; dokuzuncu fıkrasında yer alan “İhracat gerçekleşmediği halde gerçekleşmiş gibi göstermek ya da gerçekleştirilen ihracata konu malın cins, miktar, evsaf veya fiyatını değişik göstererek ilgili kanun hükümlerine göre teşvik, sübvansiyon veya parasal iadelerden yararlanmak suretiyle haksız çıkar sağlayan” ibaresi “İlgili kanun hükümlerine göre teşvik, sübvansiyon veya parasal iadelerden yararlanmak amacıyla ihracat gerçekleşmediği hâlde gerçekleşmiş gibi gösteren ya da gerçekleştirilen ihracata konu malın cins, miktar, evsaf veya fiyatını değişik gösteren” şeklinde; onuncu fıkrasında yer alan “kaçakçılık suçunu işleyen kişi iki yıldan beş yıla kadar hapis ve yirmi bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır” ibaresi “yukarıdaki fıkralara göre verilecek cezalar yarısından iki katına kadar artırılır, ancak bu fıkranın uygulanması suretiyle verilecek ceza üç yıldan az olamaz” şeklinde değiştirilmiştir. 28/10/2020 tarihli ve 7255 sayılı Kanunun 28 inci maddesiyle 3 üncü maddesinin onaltıncı, onyedinci ve onsekizinci fıkralarında yer alan “tütün mamulleri,”ibaresinden sonra gelmek üzere “makaron, yaprak sigara kâğıdı,” ibaresi eklenmiştir. (Değişik: 28/3/2013-6455/54 md.) (1) Eşyayı, gümrük işlemlerine tabi tutmaksızın ülkeye sokan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis ve on bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. Eşyanın, gümrük kapıları dışından ülkeye sokulması halinde, verilecek ceza üçte birinden yarısına kadar artırılır. (2) Eşyayı, aldatıcı işlem ve davranışlarla gümrük vergileri kısmen veya tamamen ödenmeksizin ülkeye sokan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis ve on bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (3) Transit rejimi çerçevesinde taşınan serbest dolaşımda bulunmayan eşyayı, rejim hükümlerine aykırı olarak gümrük bölgesinde bırakan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (4) Belli bir amaç için kullanılmak veya işlenmek üzere ülkeye geçici ithalat ve dahilde işleme rejimi çerçevesinde getirilen eşyayı, hile ile yurt dışına çıkarmış gibi işlem yapan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (5) Birinci ila dördüncü fıkralarda tanımlanan fiillerin işlenmesine iştirak etmeksizin, bunların konusunu oluşturan eşyayı, bu özelliğini bilerek ve ticarî amaçla satın alan, satışa arz eden, satan, taşıyan veya saklayan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (6) Özel kanunları gereğince gümrük vergilerinden kısmen veya tamamen muaf olarak ithal edilen eşyayı, ithal amacı dışında başka bir kullanıma tahsis eden, satan veya devreden ya da bu özelliğini bilerek satın alan veya kabul eden kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (7) İthali kanun gereği yasak olan eşyayı ülkeye sokan kişi, fiil daha ağır bir cezayı gerektiren suç oluşturmadığı takdirde, iki yıldan altı yıla kadar hapis ve yirmi bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. İthali yasak eşyayı, bu özelliğini bilerek satın alan, satışa arz eden, satan, taşıyan veya saklayan kişi, aynı ceza ile cezalandırılır. (8) İhracı kanun gereği yasak olan eşyayı ülkeden çıkaran kişi, fiil daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmadığı takdirde bir yıldan üç yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (9) İlgili kanun hükümlerine göre teşvik, sübvansiyon veya parasal iadelerden yararlanmak amacıyla ihracat gerçekleşmediği hâlde gerçekleşmiş gibi gösteren ya da gerçekleştirilen ihracata konu malın cins, miktar, evsaf veya fiyatını değişik gösteren kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis ve on bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. Beyanname ve eki belgelerde gösterilen ile gerçekte ihraç edilen eşya arasında yüzde onu aşmayan bir fark bulunması halinde, sadece 27/10/1999 tarihli ve 4458 sayılı Gümrük Kanunu hükümlerine göre işlem yapılır. (10) Kaçakçılık suçunun konusunu oluşturan eşyanın akaryakıt ile tütün, tütün mamulleri, makaron, yaprak sigara kâğıdı, etil alkol, metanol ve alkollü içkiler olması halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek cezalar yarısından iki katına kadar artırılır, ancak bu fıkranın uygulanması suretiyle verilecek ceza üç yıldan az olamaz. 28/10/2020 tarihli ve 7255 sayılı Kanunun 28 inci maddesiyle bu fıkrada yer alan “tütün mamulleri, ”ibaresinden sonra gelmek üzere “makaron, yaprak sigara kâğıdı” ibaresi eklenmiştir. (11) (Değişik: 18/6/2014-6545/89 md.) Ulusal marker uygulamasına tabi olup da, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumunun belirlediği seviyenin altında ulusal marker içeren veya hiç içermeyen akaryakıtı; a) Ticari amaçla üreten, bulunduran veya nakleden, b) Satışa arz eden veya satan, c) Bu özelliğini bilerek ve ticari amaçla satın alan, kişi iki yıldan beş yıla kadar hapis ve yirmi bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. Ancak, marker içermeyen veya seviyesi geçersiz olan - [İrtikap, Zimmet ve Rüşvet Suçları vb. Kamu İdaresinin Güvenilirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar](https://kayseriavukat.org.tr/tck-zimmet-ve-rusvet-suclari/): Görevi Kötüye Kullanma, Zimmet ve Rüşvet Suçları vb. Kamu İdaresinin Güvenilirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar Türk Ceza Kanunu Kanun Numarası: 5237 Kabul Tarihi: 26/9/2004 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 12/10/2004Sayısı: 25611 Bu Kanunun yürürlük ve uygulama şekli ve 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanununa çeşitli mevzuatta yapılan atıflarla ilgili olarak 4/11/2004 tarihli ve 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’a bakınız. İkinci Kitap: Özel Hükümler Dördüncü Kısım: Millete ve Devlete Karşı Suçlar ve Son Hükümler Birinci Bölüm: Kamu İdaresinin Güvenilirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar Zimmet – Madde 247 (1) Görevi nedeniyle zilyedliği kendisine devredilmiş olan veya koruma ve gözetimiyle yükümlü olduğu malı kendisinin veya başkasının zimmetine geçiren kamu görevlisi, beş yıldan oniki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Suçun, zimmetin açığa çıkmamasını sağlamaya yönelik hileli davranışlarla işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır. (3) Zimmet suçunun, malın geçici bir süre kullanıldıktan sonra iade edilmek üzere işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranına kadar indirilebilir. Madde Gerekçesi Kamu görevlisi, bu görevi dolayısıyla zilyedliği kendisine devredilmiş olan veya koruma ve gözetimiyle yükümlü olduğu mallar üzerinde ancak görevinin gerektirdiği şekilde tasarrufta bulunabilir. Madde metninde, kamu görevlisinin bu mallar üzerinde görevinin gerekleriyle bağdaşmayan bir surette tasarrufta bulunması, bu malları kendisinin veya başkasının zimmetine geçirmesi suç olarak tanımlanmıştır. Zimmet suçunun konusu, taşınır veya taşınmaz maldır. Bu malın zilyedliğinin kamu görevlisine devredilmiş olması veya kamu görevlisinin bu mal üzerinde koruma ve gözetim yükümlülüğünün bulunması gerekir. Bu malın mülkiyetinin devlete, herhangi bir kamu kurumuna ya da herhangi bir kişiye ait olması arasında fark bulunmamaktadır. Zimmet suçunun oluşabilmesi için, suç konusu malın zimmete geçirilmesi gerekir. Zimmete geçirme, suç konusu mal üzerinde malikmiş gibi tasarrufta bulunmayı ifade eder. Bu tasarruflar, suç konusu şeyin mal edinilmesi, amacı dışında kullanılması, tüketilmesi şeklinde olabileceği gibi, bir başkasına satılması, verilmesi şeklinde de gerçekleşebilir. Zimmete geçirme olgusu, icraî bir davranışla gerçekleşebileceği gibi, ihmalî bir davranışla da gerçekleştirilebilir. Zimmet suçunun oluşabilmesi için, suç konusu malın kamu görevlisinin şahsının veya bir başkasının zimmetine geçirilmiş olması arasında fark bulunmamaktadır. Zimmet suçunun faili, kamu görevlisidir. Kişinin kamu görevlisi olup olmadığını belirlerken, ifa ettiği görevin niteliği göz önünde bulundurulmak gerekir. Maddenin ikinci fıkrasında, suçun, zimmetin açığa çıkmamasını sağlamaya yönelik hileli davranışlarla işlenmesi hâlinde, verilecek cezanın artırılması öngörülmüştür. Zimmet suçunda, suç konusu mal kamu görevlisinin zilyedliğinde veya koruma ve gözetim sorumluluğunda olduğu için, bunun zimmete geçirilmesi için herhangi bir kişinin aldatılmış olması gerekmez. Burada hile, sadece zimmet olgusunun sonradan anlaşılmasının önüne geçilmek amacıyla gerçekleştirilmektedir. Bu bakımdan, zimmet suçundaki hile, suçun delillerini gizlemeye yönelik bir davranıştır. Maddenin son fıkrasında, kullanma zimmetine ilişkin hükme yer verilmiştir. Bu hükümde, zimmet suçunun, malın geçici bir süre kullanıldıktan sonra iade edilmek üzere işlenmesi hâlinde, verilecek cezada indirim yapılması öngörülmüştür. Suç konusu mal üzerinde malikin bulunabileceği tasarruflarla zimmet olgusu ortaya çıktığına göre; kullanmanın malikin bulunabileceği tasarruf niteliğinde olup olmadığına bakmak gerekir. Bu nedenle, her bir kullanmanın, ilgili somut olayın koşulları göz önünde bulundurularak yapılacak bir değerlendirmeyle, zimmeti oluşturup oluşturmadığının belirlenmesi gerekir. Bu bakımdan, kullanmanın salt belli bir süreyle sınırlı olması, zimmetin oluşumuna engel değildir. Etkin pişmanlık – Madde 248 (1) Soruşturma başlamadan önce, zimmete geçirilen malın aynen iade edilmesi veya uğranılan zararın tamamen tazmin edilmesi halinde, verilecek cezanın üçte ikisi indirilir. (2) Kovuşturma başlamadan önce, gönüllü olarak, zimmete geçirilen malın aynen iade edilmesi veya uğranılan zararın tamamen tazmin edilmesi halinde, verilecek cezanın yarısı indirilir. Etkin pişmanlığın hükümden önce gerçekleşmesi halinde, verilecek cezanın üçte biri indirilir. Madde Gerekçesi Maddede zimmet suçunda etkin pişmanlık hâline ilişkin hükme yer verilmiştir. Zimmet suçunda etkin pişmanlık hâli, sadece cezada indirim yapılmasını gerektiren neden olarak kabul edilmiştir. Ancak, cezada yapılacak olan indirim oranları, etkin pişmanlığın gösterildiği zamana göre belirlenmiştir. Maddenin birinci fıkrasına göre, zimmet suçundan dolayı soruşturmaya başlanmadan önce, durumu soruşturmaya yetkili makamlara haber vererek, zimmete geçirilen malın aynen iade edilmesi veya uğranılan zararın tamamen tazmin edilmesi hâlinde, verilecek cezanın üçte ikisi indirilir. Etkin pişmanlığın soruşturma başlatıldıktan sonra ve fakat henüz kamu davası açılmadan önce gösterilmesi de mümkündür. Bu durumda, zimmetine geçirdiği malı aynen iade eden veya uğranılan zararı tamamen tazmin eden kişiye verilecek cezanın yarısı indirilir. Ancak, bunun için, aynen iade veya tazminin gönüllü olması gerekir. Etkin pişmanlığın ilk hükmün verilmesinden önce gerçekleşmesi hâlinde ise, verilecek cezanın üçte biri indirilmesi gerekmektedir. Daha az cezayı gerektiren hal – Madde 249 (1) Zimmet suçunun konusunu oluşturan malın değerinin azlığı nedeniyle, verilecek ceza üçte birden yarıya kadar indirilir. Madde Gerekçesi Suç konusu malın değerinin az olması durumunda da zimmet suçu oluşur. Ancak, bu durumlarda zimmet suçundan dolayı verilecek cezada belli bir oranda indirim öngörülmüştür. Söz konusu madde metninde bu indirimin oranı belirlenmiştir. Zimmete geçirilen malın değerinin çok az olması durumunda, bu tasarruf, hoşgörüyle karşılanabilir. Suç konusu malın değerinin çok düşük olmasına rağmen, bunun zimmete geçirilmesi bir haksızlık oluşturmakla beraber, fiilin ifade ettiği haksızlık muhtevası cezaya layık, cezayı gerektirici boyutta olmayabilir. Kullanma zimmeti de bazı durumlarda, gerek süre gerek biçim bakımından hoşgörüyle karşılanabilir. İrtikap – Madde 250 (1) (Değişik: 2/7/2012-6352/86 md.) Görevinin sağladığı nüfuzu kötüye kullanmak suretiyle kendisine veya başkasına yarar sağlanmasına veya bu yolda vaatte bulunulmasına bir kimseyi icbar eden kamu görevlisi, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Kamu görevlisinin haksız tutum ve davranışları karşısında, kişinin haklı bir işinin gereği gibi, hiç veya en azından vaktinde görülmeyeceği endişesiyle, kendisini mecbur hissederek, kamu görevlisine veya yönlendireceği kişiye menfaat temin etmiş olması halinde, icbarın varlığı kabul edilir. (2) Görevinin sağladığı güveni kötüye kullanmak suretiyle gerçekleştirdiği hileli davranışlarla, kendisine veya başkasına yarar sağlanmasına veya bu yolda vaatte bulunulmasına bir kimseyi ikna eden kamu görevlisi, üç yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) İkinci fıkrada tanımlanan suçun kişinin hatasından yararlanarak işlenmiş olması halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (4) (Ek: 2/7/2012-6352/86 md.) İrtikap edilen menfaatin değeri ve mağdurun ekonomik durumu göz önünde bulundurularak, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarısına kadar indirilebilir. Madde Gerekçesi Madde metninde çeşitli şekillerde gerçekleştirilen irtikap fiilleri suç olarak tanımlanmıştır. İrtikabın varlığı için, kamu görevlisinin kişilerden kendisine veya başkasına yarar sağlaması gerekir. Ancak, bu yarar sağlama olgusu çeşitli şekillerde gerçekleşebilir. Madde metninde bu yararlanma olgusunun gerçekleştiriliş şekilleri göz önünde bulundurularak suç tanımlaması yapılmıştır. Maddenin birinci fıkrasında icbar suretiyle irtikap suçu tanımlanmıştır. İcbar suretiyle irtikâp - [Bilişim Alanında Suçlara ilişkin Türk Ceza Kanunu Hükümleri](https://kayseriavukat.org.tr/bilisim-alaninda-suclar/): Bilişim Alanında Suçlar ve Cezaları Türk Ceza Kanunu Kanun Numarası: 5237 Kabul Tarihi: 26/9/2004 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 12/10/2004Sayısı: 25611 Bu Kanunun yürürlük ve uygulama şekli ve 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanununa çeşitli mevzuatta yapılan atıflarla ilgili olarak 4/11/2004 tarihli ve 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’a bakınız. İkinci Kitap: Özel Hükümler Üçüncü Kısım: Topluma Karşı Suçlar Onuncu Bölüm: Bilişim Alanında Suçlar Bilişim sistemine girme – Madde 243 (1) Bir bilişim sisteminin bütününe veya bir kısmına, hukuka aykırı olarak giren veya orada kalmaya devam eden kimseye bir yıla kadar hapis veya adlî para cezası verilir. 24/3/2016 tarihli ve 6698 sayılı Kanunun 30 uncu maddesiyle, bu fıkrada yer alan “ve” ibaresi “veya” şeklinde değiştirilmiştir. (2) Yukarıdaki fıkrada tanımlanan fiillerin bedeli karşılığı yararlanılabilen sistemler hakkında işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranına kadar indirilir. (3) Bu fiil nedeniyle sistemin içerdiği veriler yok olur veya değişirse, altı aydan iki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (4) (Ek: 24/3/2016-6698/30 md.) Bir bilişim sisteminin kendi içinde veya bilişim sistemleri arasında gerçekleşen veri nakillerini, sisteme girmeksizin teknik araçlarla hukuka aykırı olarak izleyen kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Madde Gerekçesi Bilişim sistemlerine karşı suçların düzenlendiği Bölümde yer alan bu maddede bilişim sistemine girme fiili suç olarak tanımlanmıştır. Bilişim sisteminden maksat, verileri toplayıp yerleştirdikten sonra bunları otomatik işlemlere tâbi tutma olanağını veren manyetik sistemlerdir. Maddenin birinci fıkrasında bir bilişim sisteminin bütününe veya bir kısmına, hukuka aykırı olarak girmek veya orada kalmaya devam etmek fiili suç hâline getirilmiştir. Sisteme, hukuka aykırı olarak giren kişinin belirli verileri elde etmek amacıyla hareket etmiş bulunmasının önemi yoktur. Sisteme, doğal olarak, haksız ve kasten girilmiş olması suçun oluşması için yeterlidir. İkinci fıkraya göre, birinci fıkrada tanımlanan fiillerin bedeli karşılığı yararlanılabilen sistemler hakkında işlenmesi, bu suç açısından daha az ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. Üçüncü fıkrada, bu suçun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâli düzenlenmiştir. Birinci fıkrada tanımlanan suçun işlenmesi nedeniyle sistemin içerdiği verilerin yok olması veya değişmesi hâlinde failin, suçun temel şekline nazaran daha ağır ceza ile cezalandırılması öngörülmüştür. Dikkat edilmelidir ki, bu hükmün uygulanabilmesi için, failin verileri yok etmek veya değiştirmek kastıyla hareket etmemesi gerekir. Sistem içindeki bütün soyut unsurlar, fıkrada geçen “veri” teriminin kapsamındadır. Sistemi engelleme, bozma, verileri yok etme veya değiştirme – Madde 244 (1) Bir bilişim sisteminin işleyişini engelleyen veya bozan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Bir bilişim sistemindeki verileri bozan, yok eden, değiştiren veya erişilmez kılan, sisteme veri yerleştiren, var olan verileri başka bir yere gönderen kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) Bu fiillerin bir banka veya kredi kurumuna ya da bir kamu kurum veya kuruluşuna ait bilişim sistemi üzerinde işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır. (4) Yukarıdaki fıkralarda tanımlanan fiillerin işlenmesi suretiyle kişinin kendisinin veya başkasının yararına haksız bir çıkar sağlamasının başka bir suç oluşturmaması halinde, iki yıldan altı yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. Madde Gerekçesi Maddenin birinci fıkrasında bir bilişim sisteminin işleyişini engelleme, bozma, sisteme hukuka aykırı olarak veri yerleştirme, var olan verileri başka bir yere gönderme, erişilmez kılma, değiştirme ve yok etme fiilleri, suç olarak tanımlanmaktadır. Böylece sistemlere yöneltilen ızrar fiilleri özel bir suç hâline getirilmiştir. Aracın fizik varlığı ve işlemesini sağlayan bütün diğer unsurları, söz konusu suçun konusunu oluşturmaktadır. Fıkrada seçimlik hareketli bir suç meydana getirilmiştir. İkinci fıkrada, bu fiillerin bir banka veya kredi kurumuna ya da bir kamu kurum veya kuruluşuna ait bilişim sistemi hakkında işlenmesi hâlinde, verilecek cezanın artırılması öngörülmüştür. Üçüncü fıkrada ise, bir ve ikinci fıkralarda tanımlanan fiillerin işlenmesi suretiyle kişinin kendisine veya başkasına yarar sağlaması, ceza yaptırımı altına alınmıştır. Ancak, bu fıkra hükmüne istinaden cezaya hükmedilebilmesi için, fiilin daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmaması gerekir. Bu bakımdan, fiilin örneğin dolandırıcılık, hırsızlık, güveni kötüye kullanma veya zimmet suçunu oluşturması hâlinde, bu fıkra hükmüne istinaden cezaya hükmedilmeyecektir. Banka veya kredi kartlarının kötüye kullanılması – Madde 245 (Değişik: 29/6/2005 – 5377/27 md.) (1) Başkasına ait bir banka veya kredi kartını, her ne suretle olursa olsun ele geçiren veya elinde bulunduran kimse, kart sahibinin veya kartın kendisine verilmesi gereken kişinin rızası olmaksızın bunu kullanarak veya kullandırtarak kendisine veya başkasına yarar sağlarsa, üç yıldan altı yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (2) Başkalarına ait banka hesaplarıyla ilişkilendirilerek sahte banka veya kredi kartı üreten, satan, devreden, satın alan veya kabul eden kişi üç yıldan yedi yıla kadar hapis ve onbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (3) Sahte oluşturulan veya üzerinde sahtecilik yapılan bir banka veya kredi kartını kullanmak suretiyle kendisine veya başkasına yarar sağlayan kişi, fiil daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmadığı takdirde, dört yıldan sekiz yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (4) Birinci fıkrada yer alan suçun; a) Haklarında ayrılık kararı verilmemiş eşlerden birinin, b) Üstsoy veya altsoyunun veya bu derecede kayın hısımlarından birinin veya evlat edinen veya evlâtlığın, c) Aynı konutta beraber yaşayan kardeşlerden birinin, zararına olarak işlenmesi hâlinde, ilgili akraba hakkında cezaya hükmolunmaz. (5) (Ek: 6/12/2006 – 5560/11 md.) Birinci fıkra kapsamına giren fiillerle ilgili olarak bu Kanunun malvarlığına karşı suçlara ilişkin etkin pişmanlık hükümleri uygulanır. Madde Gerekçesi Madde, banka veya kredi kartlarının hukuka aykırı olarak kullanılması suretiyle bankaların veya kredi sahiplerinin zarara sokulmasını, bu yolla çıkar sağlanmasını önlemek ve failleri cezalandırmak amacıyla kaleme alınmıştır. Banka kartı, bankanın kurduğu sisteme hukuka uygun olarak girmeyi sağlamaktadır. Bu kart, saptanan ve kart sahibince bilinen bir numara marifetiyle, banka görevlisinin yardımı olmadan, kart sahibinin kendi hesabından para çekmesini sağlamaktadır. Kredi kartları ise, banka ile kendisine kart verilen kişi arasında yapılmış bir sözleşme gereğince, kişinin bankanın belirli koşullarla sağladığı kredi olanağını kullanmasını sağlayan araçtır. İşte bu kartların kötüye kullanılmaları, söz konusu maddede suç olarak tanımlanmıştır. Maddeye göre, aşağıdaki şekillerde gerçekleştirilen hareketler bu suçu oluşturmaktadır: Başkasına ait bir banka veya kredi kartının, her ne suretle olursa olsun ele geçirilmesinden sonra, sahibinin rızası bulunmaksızın kullanılması veya kullandırılması ve bu suretle failin kendisine veya başkasına haksız yarar sağlaması. Aynı fiilin, aynı koşullarla sahibine verilmesi gereken bir banka veya kredi kartının bunu elinde bulunduran kimse tarafından kullanılması veya kullandırttırılması; söz - [Ekonomi, Sanayi ve Ticarete ilişkin Suçlar ile ilgili Türk Ceza Kanunu Hükümleri](https://kayseriavukat.org.tr/sanayi-ve-ticarete-iliskin-suclar/): Ekonomi, Sanayi ve Ticarete ilişkin Suçlar ve Cezaları Türk Ceza Kanunu Kanun Numarası: 5237 Kabul Tarihi: 26/9/2004 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 12/10/2004Sayısı: 25611 Bu Kanunun yürürlük ve uygulama şekli ve 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanununa çeşitli mevzuatta yapılan atıflarla ilgili olarak 4/11/2004 tarihli ve 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’a bakınız. İkinci Kitap: Özel Hükümler Üçüncü Kısım: Topluma Karşı Suçlar Dokuzuncu Bölüm: Ekonomi, Sanayi ve Ticarete İlişkin Suçlar İhaleye fesat karıştırma – Madde 235 (1) (Değişik: 11/4/2013-6459/12 md.) Kamu kurumu veya kuruluşları adına yapılan mal veya hizmet alım veya satımlarına ya da kiralamalara ilişkin ihaleler ile yapım ihalelerine fesat karıştıran kişi, üç yıldan yedi yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Aşağıdaki hallerde ihaleye fesat karıştırılmış sayılır: a) Hileli davranışlarla; 1. İhaleye katılma yeterliğine veya koşullarına sahip olan kişilerin ihaleye veya ihale sürecindeki işlemlere katılmalarını engellemek, 2. İhaleye katılma yeterliğine veya koşullarına sahip olmayan kişilerin ihaleye katılmasını sağlamak, 3. Teklif edilen malları, şartnamesinde belirtilen niteliklere sahip olduğu halde, sahip olmadığından bahisle değerlendirme dışı bırakmak, 4. Teklif edilen malları, şartnamesinde belirtilen niteliklere sahip olmadığı halde, sahip olduğundan bahisle değerlendirmeye almak. b) Tekliflerle ilgili olup da ihale mevzuatına veya şartnamelere göre gizli tutulması gereken bilgilere başkalarının ulaşmasını sağlamak. c) Cebir veya tehdit kullanmak suretiyle ya da hukuka aykırı diğer davranışlarla, ihaleye katılma yeterliğine veya koşullarına sahip olan kişilerin ihaleye, ihale sürecindeki işlemlere katılmalarını engellemek. d) İhaleye katılmak isteyen veya katılan kişilerin ihale şartlarını ve özellikle fiyatı etkilemek için aralarında açık veya gizli anlaşma yapmaları. (3) (Değişik: 11/4/2013-6459/12 md.) İhaleye fesat karıştırma suçunun; a) Cebir veya tehdit kullanmak suretiyle işlenmesi hâlinde temel cezanın alt sınırı beş yıldan az olamaz. Ancak, kasten yaralama veya tehdit suçunun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hâllerinin gerçekleşmesi durumunda, ayrıca bu suçlar dolayısıyla cezaya hükmolunur. b) İşlenmesi sonucunda ilgili kamu kurumu veya kuruluşu açısından bir zarar meydana gelmemiş ise, bu fıkranın (a) bendinde belirtilen hâller hariç olmak üzere, fail hakkında bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (4) İhaleye fesat karıştırma dolayısıyla menfaat temin eden görevli kişiler, ayrıca bu nedenle ilgili suç hükmüne göre cezalandırılırlar. (5) Yukarıdaki fıkralar hükümleri, kamu kurum veya kuruluşları aracılığı ile yapılan artırma veya eksiltmeler ile kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, kamu kurum veya kuruluşlarının ya da kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının iştirakiyle kurulmuş şirketler, bunların bünyesinde faaliyet icra eden vakıflar, kamu yararına çalışan dernekler veya kooperatifler adına yapılan mal veya hizmet alım veya satımlarına ya da kiralamalara fesat karıştırılması halinde de uygulanır. Madde Gerekçesi Madde metninde ihaleye fesat karıştırma suçu tanımlanmıştır. Bu hükümle korunmak istenen hukukî değer, kamusal faaliyetlerin dürüstlük ilkesine uygun olarak yürütüldüğüne dair ve özellikle, kamu adına yapılan mal veya hizmet alım veya satımı gibi ihale işlemlerinin yapılmasıyla ilgili olarak, kamu görevlilerine duyulan güvendir. Suçun konusu, mal veya hizmet alım veya satımına ilişkin ihale ya da kiralama ihalesidir. İhalenin konusunun, suçun oluşması açısından bir önemi yoktur. İhaleye fesat karıştırma suçunun oluşabilmesi için, yapılan ihalenin 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu veya 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu hükümlerine tabi bir ihale olması şart değildir. Söz konusu suçun oluşabilmesi için önemli olan, yapılan ihalenin kamu kurum veya kuruluşları adına yapılan mal veya hizmet alım veya satımlarına ya da kiralamalara ilişkin ihale olmasıdır. Kamu adına yapılan satım ve kiraya verme işlemlerinde bedel artırım esası; buna karşılık mal veya hizmet alımları ve kiralama gibi işlemlerde ise, bedel eksiltme esası kabul edilmiştir. Buna göre, artırmalarda tahmin olunan bedelden aşağı olmamak üzere, teklif olunan bedellerin en yükseği; eksiltmelerde ise, tahmin olunan bedelden fazla olmamak üzere, teklif olunan bedellerden tercihe layık görüleni bulunup; iş, o teklifi verenin üzerine bırakılmaktadır. En çok artıranın veya eksiltenin icabını kabul mahiyetindeki irade bildirimi ve bu iradenin oluşumunu sağlayan şartlar esas alınmak suretiyle sözleşme imzalanmasına kadarki idari işlemlerin tümü, ihale sürecini oluşturmaktadır.  Sözleşmenin imzalanması ile birlikte ihale süreci de sona ermektedir. Suç, ihaleye fesat karıştırmakla oluşur. Hangi hareketlerin ihaleye fesat karıştırma niteliğinde olduğu, maddenin ikinci fıkrasında tek tek sayılmıştır. Fıkranın (a) bendinde hileli davranışlarla ihaleye fesat karıştırma hâlleri belirlenmiştir. Bu fiillerden herhangi birinin hileli davranışlarla gerçekleşmesi gerekir ki, ihaleye fesat karıştırmadan söz edilebilsin. Bu fiiller sırasıyla şöyledir: 1. ihaleye katılma yeterliğine veya koşullarına sahip olan kişilerin ihaleye veya ihale sürecindeki işlemlere katılmalarını engellemek, 2. ihaleye katılma yeterliğine veya koşullarına sahip olmayan kişilerin ihaleye katılmasını sağlamak, 3. teklif edilen malları, şartnamesinde belirtilen niteliklere sahip olduğu hâlde, sahip olmadığından bahisle değerlendirme dışı bırakmak, 4. teklif edilen malları, şartnamesinde belirtilen niteliklere sahip olmadığı hâlde, sahip olduğundan bahisle değerlendirmeye almak. Bu fiiller yeterli açıklıkta tanımlandığı için, ayrıca izaha gerek görülmemiştir. Fıkranın (b) bendine göre, ihale sürecinde, tekliflerle ilgili olup da, ihale mevzuatına veya şartnamelere göre gizli tutulması gereken bilgilere başkalarının ulaşmasını sağlamak, ihaleye fesat karıştırma suçunu oluşturur. Aslında bu durumda hile yoktur. Ancak, gizli kalması gereken bilgilerin başkalarının bilgisine sunulması, ihalenin objektif ve serbest rekabet şartlarında yapılmasını engeller. Fıkranın (c) bendinde, cebir veya tehdit kullanmak suretiyle ya da hukuka aykırı diğer davranışlarla, ihaleye katılma yeterliğine veya koşullarına sahip olan kişilerin ihaleye veya ihale sürecindeki işlemlere katılmalarını engellemek, ihaleye fesat karıştırma olarak kabul edilmiştir. İsteklilerin ihalenin gün veya saatinde, ihalenin yapılacağı yer konusunda yanıltılması ve bu suretle teklif veya pazarlık için öngörülen süreyi geçirmesi, bu fiillere ilişkin örnek oluşturmaktadır. Fıkranın (d) bendine göre, ihaleye katılmak isteyen veya katılan kişilerin ihale şartlarını ve özellikle fiyatı etkilemek için aralarında açık veya gizli anlaşma yapmaları, ihaleye fesat karıştırma suçunu oluşturmaktadır. Çünkü bu fiiller, ihalenin objektif ve serbest rekabet şartlarında yapılmasını engeller. Bütün bu seçimlik hareketlerden herhangi birinin veya birkaçının gerçekleştirilmesi durumunda, ihaleye fesat karıştırma suçu işlenmiş olur. Maddenin üçüncü fıkrasına göre, ihaleye fesat karıştırma suçunun oluşabilmesi için, ilgili kurum veya kuruluşun herhangi bir zarar görmesi gerekmemektedir. Bu bakımdan, ihaleye fesat karıştırma sonucunda ilgili kamu kurumu veya kuruluşu açısından bir zarar meydana gelmiş olması, bu suçun nitelikli hâli olarak kabul edilmiştir. Ancak, bu nitelikli hâl dolayısıyla cezanın artırılabilmesi için, zararın meydana gelmiş olması yeterlidir, meydana gelen zararın miktarının tam olarak belirlenmesine gerek bulunmamaktadır. Dördüncü fıkraya göre, ihaleye fesat karıştırma suçunun oluşabilmesi için, kamu görevlilerinin ve sair kişilerin bir menfaat temin etmiş olmaları da gerekli değildir. Aksi takdirde, yani ihaleye fesat karıştırma dolayısıyla menfaat temin edilmiş olması hâlinde, ayrıca - [Aile Düzenine ve Genel Ahlaka Karşı Suçlara ilişkin Türk Ceza Kanunu Hükümleri](https://kayseriavukat.org.tr/aile-duzenine-ve-genel-ahlaka-karsi-suclar/): Aile Düzenine ve Genel Ahlaka Karşı Suçlar Türk Ceza Kanunu Kanun Numarası: 5237 Kabul Tarihi: 26/9/2004 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 12/10/2004Sayısı: 25611 Bu Kanunun yürürlük ve uygulama şekli ve 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanununa çeşitli mevzuatta yapılan atıflarla ilgili olarak 4/11/2004 tarihli ve 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’a bakınız. İkinci Kitap: Özel Hükümler Üçüncü Kısım: Topluma Karşı Suçlar Yedinci Bölüm: Genel Ahlaka Karşı Suçlar Hayasızca hareketler – Madde 225 (1) Alenen cinsel ilişkide bulunan veya teşhircilik yapan kişi, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Madde Gerekçesi Madde metninde, toplumun sahip bulunduğu ortak edep (ar ve haya) duygularının, edep törelerinin ihlâli, incitilmesi ve her ne suretle olursa olsun edep ve ahlâk temizliğine alenen saldırı niteliği taşıyan hareketler, tutum ve davranışlar ve takınılan durumlar suç olarak tanımlanmıştır. Bu hükme göre, genel olarak edep ve iffete saldırı niteliği taşıyan davranışlar, suç oluşturmaktadır. Böylece, halkın ar ve haya duygularının, toplumun ortak edep ve ahlâk temizliğinin korunması amaçlanmıştır. Bu suretle toplum kültürünün önemli bir kısmını oluşturan edep, iffet, ar ve haya duyguları, edep töreleri korunmakta ve bu değerlere saldırı niteliği taşıyan hareketler yasaklanmaktadır. Hayasızca hareketlerin cezalandırıldığı bu suç tanımında, bu kavrama açıklık getirmek amacıyla, “alenen cinsel ilişkide bulunmak” ve “teşhircilik” ifadeleri kullanılmıştır. Madde metninde geçen cinsel ilişki, cinsel arzuların tatmini amacına yönelik her türlü davranışı ifade etmektedir. Teşhirciliğin konusu, kişinin cinsel organlarından ibaret değildir. Vücut bölgelerinin, madde metniyle korunması amaçlanan hukukî değeri ihlâl niteliğindeki teşhiri, bu suçun oluşumuna neden olacaktır. Bu davranışların suç oluşturabilmesi için, alenen gerçekleşmesi gerekir. Aleniyet için aranan ölçüt, gerçekleştiği koşullar itibarıyla fiilin belirli olmayan ve birden fazla kişiler tarafından algılanabilir olmasıdır. Müstehcenlik – Madde 226 (1) a) Bir çocuğa müstehcen görüntü, yazı veya sözleri içeren ürünleri veren ya da bunların içeriğini gösteren, okuyan, okutan veya dinleten, b) Bunların içeriklerini çocukların girebileceği veya görebileceği yerlerde ya da alenen gösteren, görülebilecek şekilde sergileyen, okuyan, okutan, söyleyen, söyleten, c) Bu ürünleri, içeriğine vakıf olunabilecek şekilde satışa veya kiraya arz eden, d) Bu ürünleri, bunların satışına mahsus alışveriş yerleri dışında, satışa arz eden, satan veya kiraya veren, e) Bu ürünleri, sair mal veya hizmet satışları yanında veya dolayısıyla bedelsiz olarak veren veya dağıtan, f) Bu ürünlerin reklamını yapan, Kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis ve adlî para cezası ile cezalandırılır. (2) Müstehcen görüntü, yazı veya sözleri basın ve yayın yolu ile yayınlayan veya yayınlanmasına aracılık eden kişi altı aydan üç yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (3) Müstehcen görüntü, yazı veya sözleri içeren ürünlerin üretiminde çocukları, temsili çocuk görüntülerini veya çocuk gibi görünen kişileri kullanan kişi, beş yıldan on yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. Bu ürünleri ülkeye sokan, çoğaltan, satışa arz eden, satan, nakleden, depolayan, ihraç eden, bulunduran ya da başkalarının kullanımına sunan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. 24/3/2016 tarihli ve 6698 sayılı Kanunun 30 uncu maddesiyle, bu fıkrada yer alan “çocukları” ibaresi “çocukları, temsili çocuk görüntülerini veya çocuk gibi görünen kişileri” şeklinde değiştirilmiştir. (4) Şiddet kullanılarak, hayvanlarla, ölmüş insan bedeni üzerinde veya doğal olmayan yoldan yapılan cinsel davranışlara ilişkin yazı, ses veya görüntüleri içeren ürünleri üreten, ülkeye sokan, satışa arz eden, satan, nakleden, depolayan, başkalarının kullanımına sunan veya bulunduran kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (5) Üç ve dördüncü fıkralardaki ürünlerin içeriğini basın ve yayın yolu ile yayınlayan veya yayınlanmasına aracılık eden ya da çocukların görmesini, dinlemesini veya okumasını sağlayan kişi, altı yıldan on yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (6) Bu suçlardan dolayı, tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur. (7) Bu madde hükümleri, bilimsel eserlerle; üçüncü fıkra hariç olmak ve çocuklara ulaşması engellenmek koşuluyla, sanatsal ve edebi değeri olan eserler hakkında uygulanmaz. Madde Gerekçesi Madde metninde, müstehcenlik ve çocukların bu tür zararlı yayınlara karşı korunmasına ilişkin hükümler düzenlenmiştir. Normatif (değerlendirilebilir) bir unsur niteliğini taşıyan müstehcenlik kavramının içeriğinin belirlenmesinde, toplumda egemen olan değer ölçüleri ve yukarıdaki madde gerekçesinde hayasızca hareketler kavramına yönelik olarak yapılan açıklamalar, göz önünde bulundurulmalıdır. Maddenin birinci fıkrasında müstehcenlikle ilgili çeşitli davranışlar, suç olarak tanımlanmıştır. Fıkranın (a) bendinde, bir çocuğa müstehcen görüntü, yazı veya sözleri içeren ürünlerin verilmesi ya da bunların içeriğinin gösterilmesi, okunması, okutulması veya dinletilmesi; (b) bendinde ise, bunların içeriklerini çocukların girebileceği veya görebileceği yerlerde ya da alenen gösterilmesi, görülebilecek şekilde sergilenmesi, okunması, okutulması, söylenmesi veya söyletilmesi, suç olarak tanımlanmıştır. Fıkranın (c) bendine göre, müstehcen görüntü, yazı veya sözleri içeren ürünlerin, içeriğine vakıf olunabilecek şekilde satışa veya kiraya arzedilmesi, suç oluşturmaktadır. (d) bendine göre, bu ürünler, ancak, bunların satışına özgü alışveriş yerlerinde, erişkin kişilere satılabilir veya kiraya verilebilir. Bu itibarla, müstehcen görüntü, yazı veya sözleri içeren ürünlerin satışına mahsus alışveriş yerleri dışında, satışa veya kiraya arzedilmesi, satılması veya kiraya verilmesi, suç olarak tanımlanmıştır. Fıkranın (e) ve (f) bentlerine göre; müstehcen görüntü, yazı veya sözleri içeren ürünlerin, sair mal veya hizmet satışları yanında veya dolayısıyla bedelsiz olarak başkalarına verilmesi veya dağıtılması ya da reklamının yapılması, suç oluşturacaktır. Seçimlik hareketler olan bu fiillerin işlenmesi suretiyle bir kazanç elde edilebileceği için, bu suçun karşılığında hapis cezasının yanı sıra adlî para cezası da öngörülmüştür. Maddenin ikinci fıkrasında, müstehcen görüntü, yazı veya sözlerin basın ve yayın yolu ile yayınlanması veya yayınlanmasına aracılık edilmesi, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Üçüncü fıkrada, müstehcenliğe karşı çocukları korumaya yönelik iki ayrı suç tanımına yer verilmiştir. Bunlardan birincisi; müstehcen görüntü, yazı veya sözleri içeren ürünlerin üretiminde çocukların kullanılması suretiyle oluşmaktadır. İkinci suçu ise, bu ürünlerin ülkeye sokulması, çoğaltılması, satışa arzı, satışı, nakli, depolanması, ihracı, bulundurulması ya da başkalarının kullanımına sunulması fiillerinden birinin işlenmesiyle oluşmaktadır. Dördüncü fıkraya göre; şiddet kullanılarak, hayvanlarla, ölmüş insan bedeni üzerinde veya doğal olmayan yoldan yapılan cinsel davranışlara ilişkin yazı, ses veya görüntüleri içeren ürünlerin üretilmesi, ülkeye sokulması, satışa arzı, satışı, nakli, depolanması, başkalarının kullanımına sunulması veya bulundurulması fiilleri suç oluşturmaktadır. Bu hükümle, belirtilen içerikte olan ürünler açısından mutlak bir yasak getirilmiştir. Maddenin beşinci fıkrasına göre; üç ve dördüncü fıkralardaki suçların konusunu oluşturan ve müstehcenlik bakımından mutlak yasak kapsamına giren ürünlerin içeriğinin basın - [Ulaşım Araçlarına ve Kamu Barışına Karşı Suçlara ilişkin Türk Ceza Kanunu Hükümleri](https://kayseriavukat.org.tr/tck-kamu-barisina-karsi-suclar/): Ulaşım Araçlarına ve Kamu Barışına Karşı Suçlar Türk Ceza Kanunu Kanun Numarası: 5237 Kabul Tarihi: 26/9/2004 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 12/10/2004Sayısı: 25611 Bu Kanunun yürürlük ve uygulama şekli ve 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanununa çeşitli mevzuatta yapılan atıflarla ilgili olarak 4/11/2004 tarihli ve 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’a bakınız. İkinci Kitap: Özel Hükümler Üçüncü Kısım: Topluma Karşı Suçlar Beşinci Bölüm: Kamu Barışına Karşı Suçlar Halk arasında korku ve panik yaratmak amacıyla tehdit – Madde 213 (1) Halk arasında endişe, korku ve panik yaratmak amacıyla hayat, sağlık, vücut veya cinsel dokunulmazlık ya da malvarlığı bakımından alenen tehditte bulunan kişi, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Suçun silahla işlenmesi halinde, verilecek ceza, kullanılan silahın niteliğine göre yarı oranına kadar artırılabilir. Madde Gerekçesi Bölüm başlığı “Kamu Barışına Karşı Suçlar” olarak belirlenmiştir. Kamu barışı kavramından, bireyler arasındaki ilişkilerde hukukun egemen olduğu toplum düzeni anlaşılmalıdır. Bireylerin taşıdığı, barış esasına dayalı bir hukuk toplumunda yaşadıklarına dair duygunun da, kamu barışı kavramı içerisinde düşünülmesi gerekmektedir. Bu kavram, kamu güvenliği kavramından daha geniş bir anlam içeriğine sahiptir. Madde ile, ülkenin belli bir bölgesinde yaşayan halkın hayat, sağlık, vücut veya cinsel dokunulmazlık ya da malvarlığı bakımından tehdit edilmesi, suç hâline getirilmiştir. Suçun oluşması için belirli kişi veya kişilerin değil fakat gayri muayyen kişilerden oluşan kitlelerin tehdide muhatap olması aranır. Tehdidin halkın hayatı, sağlığı, vücut veya cinsel dokunulmazlık ya da malvarlığı bakımından bir korku, endişe veya panik meydana getirmek amacıyla yapılmış olması gereklidir. Endişe, korku ve panik kelimeleri halkta meydana gelecek telaş hâlinin değişik derecelerde olabileceğini ifade amacıyla kullanılmıştır. Suçun oluşması bakımından bu hâllerin fiilen gerçekleşmiş olması aranmaz. Tehdidin objektif olarak böyle bir hâle sebebiyet verebilecek nitelikte olması yeterlidir. İkinci fıkrada, fiilin silâhla işlenmesi hâli, silâhın niteliği de dikkate alınarak bir ağırlaştırıcı sebep olarak öngörülmüştür. Suç işlemeye tahrik – Madde 214 (1) Suç işlemek için alenen tahrikte bulunan kişi, altı aydan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Halkın bir kısmını diğer bir kısmına karşı silahlandırarak, birbirini öldürmeye tahrik eden kişi, onbeş yıldan yirmidört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) Tahrik konusu suçların işlenmesi halinde, tahrik eden kişi, bu suçlara azmettiren sıfatıyla cezalandırılır. Madde Gerekçesi Maddenin birinci fıkrasında, suç işlemeye alenen tahrik fiili, iştirak ilişkisinden bağımsız bir suç olarak tanımlanmıştır. Burada bir tehlike suçu söz konusu olduğundan, suç işlemeye tahrik suçunun tamamlanabilmesi için tahrik konusu suçların işlenmesi gerekmemektedir. Suç işlemek için tahrik, aslında tahrik konusu suça bir hazırlık hareketi niteliğindedir. Ancak aleni olarak gerçekleştirilen bu tür fiillerin, kamu barışı açısından ifade ettiği tehlike nedeniyle, zararlı neticenin doğmasını beklemeden ve iştirak kurallarından bağımsız olarak ceza yaptırımı altına alınması gerekmiştir. Burada önemli olan, belirli olmayan kimselerin suç işlemeye tahrik edilmesidir. Eğer muayyen kişiler, belli bir suçu işlemek için teşvik veya azmettirilmiş ise, meselenin iştirak kuralları çerçevesinde değerlendirilmesi gerekir. Maddenin ikinci fıkrasında, halk kesimlerinin silâhlı şekilde birbirlerine karşı öldürmeye tahrik edilmesi iştirak hükümlerinden bağımsız olarak cezalandırılmaktadır. Suç, halkın bir kısmını diğer bir kısmına karşı silâhlandırarak, birbirini öldürmeye tahrik edilmesiyle oluşur. Suçun tamamlanabilmesi için öldürmenin ya da fiili saldırının başlaması gerekmez. Belirli kişilerin öldürülmesinin istenmesi, tahrikin bu doğrultuda yapılmış olması hâlinde; fıkra hükmü uygulanmaz. Bu hâlde de konunun iştirak kuralları çerçevesinde değerlendirilmesi gerekir. Üçüncü fıkra hükmüne göre, tahrik konusu suçların işlenmesi hâlinde, tahrikçi bu suçların her birinden dolayı azmettiren sıfatıyla sorumlu olacaktır. Suçu ve suçluyu övme – Madde 215 11/4/2013 tarihli ve 6459 sayılı Kanunun 10 uncu maddesiyle, bu maddede yer alan “kimse,” ibaresinden sonra gelmek üzere “bu nedenle kamu düzeni açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması hâlinde,” ibaresi eklenmiştir. (1) İşlenmiş olan bir suçu veya işlemiş olduğu suçtan dolayı bir kişiyi alenen öven kimse, bu nedenle kamu düzeni açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması hâlinde, iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Madde Gerekçesi Madde metninde suçu veya suçluyu övme suçu tanımı yapılmıştır. Buna göre suçun oluşması için, failin işlenmiş olan bir suçu veya işlemiş olduğu bir suçtan dolayı bir kişiyi alenen övmesi gerekmektedir. İşlenmiş olan bir suçun failini veya kanuna uymayan kişiliğini, sırf suç işlemesi sebebiyle övme hâli de cezalandırılmaktadır. Suç işlemiş olan kişinin övülmesi hâlinde, aslında bu kişi aracılığıyla işlenmiş olan suç övülmektedir. Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama – Madde 216 (1) Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kimse, bu nedenle kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Halkın bir kesimini, sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılayan kişi, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) Halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılayan kişi, fiilin kamu barışını bozmaya elverişli olması halinde, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Madde Gerekçesi Birinci fıkrada tanımlanan “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçu, hukuk devleti olma standardı yüksek olan birçok ülkenin Ceza Kanunlarında yer almaktadır. Hiçbir devlet, vatandaşları arasında, muayyen özelliklere sahip bir kesiminin diğer kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa, öç almayı gerektirecek şiddetli nefrete yönlendirilmesine seyirci kalamaz. Öte yandan çağdaş dünyada, gelişmenin temel dinamiği olarak düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti kabul edilmektedir. Bu bağlamda; kişilerin düşündüklerini hür bir ortamda söyleyebilmeleri, demokratik toplumun varlığı için zaruri sayılan unsurlardandır. Söz konusu suç tanımı, bu düşünceler dikkate alınarak yapılmıştır. Suçu oluşturan “tahrik”, soyut saygısızlık ve reddin ötesinde, bir halk kesimine karşı düşmanca tavırlar gösterilmesini sağlamaya veya bu tür tavırları pekiştirmeye objektif olarak elverişli olmalıdır. Fail sübjektif olarak da bu amacı gütmeli, halk kesimini kin ve nefrete tahrik etmelidir. Bu kapsamda salt yüz çevirme, soyut bir red veya saygısızlık ifade eden bir davranışta bulunma veya bu yönde sözler sarfetme, suçun gerçekleşmesi bakımından yeterli değildir. Fiilin suç teşkil etmesi için bunların ötesinde, ağır ve yoğun bir tarzda kin ve düşmanlığa tahrikin var olması gerekir. Failin fiili, adet ve şahıs olarak muayyen olmayan toplum kesimi üzerinde kin ve nefret duygularının oluşumuna veya mevcut duyguların pekişmesine etkide bulunmalıdır. Kin, “öç almayı gerektirecek şiddetli düşmanlık hareketlerin zeminini oluşturan psikolojik bir hâl”; düşmanlık ise, “husumet beslenen konuya karşı düşünerek, tasarlayarak zarar - [Para ile Özel veya Resmi Belgede Sahtecilik vb. Kamu Güvenine Karşı Suçlara ilişkin TCK Hükümleri](https://kayseriavukat.org.tr/tck-kamu-guvenine-karsi-suclar/): Kamu Güvenine Karşı Suçlar ve Cezaları Türk Ceza Kanunu Kanun Numarası: 5237 Kabul Tarihi: 26/9/2004 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 12/10/2004Sayısı: 25611 Bu Kanunun yürürlük ve uygulama şekli ve 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanununa çeşitli mevzuatta yapılan atıflarla ilgili olarak 4/11/2004 tarihli ve 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’a bakınız. İkinci Kitap: Özel Hükümler Üçüncü Kısım: Topluma Karşı Suçlar Dördüncü Bölüm: Kamu Güvenine Karşı Suçlar Parada sahtecilik – Madde 197 (1) Memlekette veya yabancı ülkelerde kanunen tedavülde bulunan parayı, sahte olarak üreten, ülkeye sokan, nakleden, muhafaza eden veya tedavüle koyan kişi, iki yıldan oniki yıla kadar hapis ve onbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (2) Sahte parayı bilerek kabul eden kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis ve adlî para cezası ile cezalandırılır. (3) Sahteliğini bilmeden kabul ettiği parayı bu niteliğini bilerek tedavüle koyan kişi, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Madde Gerekçesi Madde metninde parada sahtecilik suçu tanımlanmıştır. Suçun konusu paradır. Paranın, madeni veya kâğıt para ya da millî veya yabancı para olması arasında fark gözetilmemiştir. Suç konusu paranın kanunen tedavülde bulunması gerekir. Bu nedenle, tedavülden kaldırılmış ve örneğin antika özellik taşıyan paranın sahte olarak üretilmesi, ancak dolandırıcılık suçu bağlamında değerlendirilebilir. Söz konusu suçu oluşturan seçimlik hareketler, sahte olarak üretme, ülkeye sokma, nakletme, muhafaza etme ve tedavüle koyma olarak belirlenmiştir. Sahte paradan söz edebilmek için, üretilen paranın sahteliğinin beş duyu organıyla anlaşılabilir olmaması gerekir. Başka bir deyişle, tecrübe sahibi olmayan ve parayı özel bir incelemeye tâbi tutmayan bir kimsenin bu parayı gerçek para olarak kabul etmesinin olanaklı bulunması gerekir. Gerçek para olmadığı ilk bakışta anlaşılabilen durumlarda, suçtan söz edilemez. Başka bir deyişle, para görüntüsü taşımakla birlikte aldatıcılık özelliği olmayan kâğıt veya maden parçası, bu suçun konusunu oluşturmaz. Bu hususu vurgulamak için uygulamamızda sahte paranın “sürüm yeteneği”nden söz edilmektedir. Maddenin ikinci fıkrasında sahte parayı kabul etmek, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Ancak, bu suçun oluşabilmesi için, kabul edilen paranın sahte olduğunun bilinmesi gerekir; yani bu suç, ancak doğrudan kastla işlenebilir. Üçüncü fıkrada ise, sahteliği bilinmeden kabul edilen paranın bu niteliğinin öğrenilmesine rağmen tedavüle konulması, birinci fıkraya göre daha az cezayı gerektiren bir durum olarak kabul edilmiştir. Bu durumda, kişi sahteliğini bilmeden kabul ettiği parayı, bu özelliğini öğrendikten sonra elinden çıkarmaya çalışmaktadır.   Paraya eşit sayılan değerler – Madde 198 (1) Devlet tarafından ihraç edilip de hamiline yazılı bonolar, hisse senetleri, tahviller ve kuponlar, yetkili kurumlar tarafından çıkarılmış olup da kanunen tedavül eden senetler, tahviller ve evrak ile milli ziynet altınları, para hükmündedir. Madde Gerekçesi Madde metninde paralara eşit sayılan değerler belirlenmiştir. Bu değerler, para değildir, ancak, bunlar da, herhangi bir devir ve ciro işlemine ihtiyaç bulunmaksızın, elden ele geçer ve gerektiğinde tediye vasıtası fonksiyonunu görürler; örneğin teminat olarak yatırılmaları olanaklıdır. Hükûmet tarafından ihraç olunan bonolar, hisse senetleri, tahvil ve kuponların bu madde gereğince para gibi sayılmaları için başta gelen koşul, Bakanlar Kurulu kararı uyarınca çıkarılmış ve Devlet Hazinesinin borçlandırılmış olmasıdır. Bu itibarla kamu iktisadî teşekküllerince ve diğer kamu kurum ve kuruluşlarınca çıkarılan ve hamile yazılı bulunan bonolar madde kapsamına girmez. Yetkili kurumlar tarafından çıkarılan ve kanunen tedavül eden senetlerin madde kapsamına girebilmesi için, özel bir kanunla, ilgili kuruluşa kanunen böyle bir yetki verilmesi ve kuruluşlarca çıkarılan senedin kanunen tedavül etmesi yani kabulünün zorunlu olması gerekir. Bu gibi evrakı kâğıt paralardan ayıran husus, kâğıt paraların altınla veya madenî parayla değiştirilmesi talep edilmediği hâlde, yetkili kuruluşlarca çıkarılan bu gibi evrakın ya ibrazında veya belirli bir vadenin gelmesinde madenî veya kâğıt para ile değiştirilmesinin olanaklı bulunmasıdır. Maddede ayrıca millî ziynet altınlarından söz edilmekle beraber altın paradan ayrıca bahis edilmemiştir. Gerçekten, ister millî ister yabancı altın para “para” olmak vasfını muhafaza etmekte yani Ülkemizde veya yabancı ülkede kanunen tedavülde bulunmakta ise, bunun diğer paralardan farkı olmaz. Altının borsalarda değer kazanması veya kaybetmesi yani altın paranın üzerinde yazılı nominal değerinden farklı bir kıymetle tedavül etmesi onun “para” olmak vasfına halel vermez. Buna karşılık, Ülkemizde alınıp satılmakta olan ziynet altınlar, kanunen tedavül etmediklerinden “para” sayılmadıkları ve fakat bunların taklit veya tağyiri olanaklı bulunduğundan, bunlar hakkında son fıkraya ayrıca hüküm konulmuştur. Kıymetli damgada sahtecilik – Madde 199 (1) Kıymetli damgayı sahte olarak üreten, ülkeye sokan, nakleden, muhafaza eden veya tedavüle koyan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis ve adlî para cezası ile cezalandırılır. (2) Sahte olarak üretilmiş kıymetli damgayı bilerek kabul eden kişi, üç aydan bir yıla kadar hapis ve adlî para cezası ile cezalandırılır. (3) Sahteliğini bilmeden kabul ettiği kıymetli damgayı bu niteliğini bilerek tedavüle koyan kişi, bir aydan altı aya kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (4) Damgalı kağıtlar, damga ve posta pulları ve muayyen bir miktar vergi veya harcın ödendiğini belgelemek amacıyla kullanılan pullar, kıymetli damga sayılır. Madde Gerekçesi Madde metninde kıymetli damgalarda sahtecilik suçu tanımlanmıştır. Kıymetli damga esasta, bir vasıtalı verginin veya harcın ödendiğini gösteren belgedir. Özel kanunlar bir takım işlemlerin bu gibi damgaları içeren kâğıtlar üzerine yazılmasını veya bu işlemlerin onaylanması için belirli değerde damga pulunun işlemler üzerine yapıştırılıp imha olunmasını yahut posta hizmetlerinden yararlanmak isteyen kimsenin, idarece saptanan değerde posta pulunu hizmetin konusunu teşkil eden mektup veya paket üzerine yapıştırmasını zorunlu kılar. Böylece sözü edilen kâğıtlarla pullar, bir vergi veya harcın ödendiğini belgeler; bununla beraber kıymetli damgaların, üzerlerinde taşıdıkları nominal değerle alınıp satıldıkları ve çok kere, bir ödeme vasıtası olarak tedavül ettikleri, ayrıca bu gibi damgaları basmak veya piyasaya sürmek tekelinin de Devlete ait olduğu bilinmektedir. İşte bu iki vasıf, kıymetli damgaları bir vergi veya harcın ödendiğini gösteren bir makbuz olmaktan çıkarmakta ve paraya yaklaştırmaktadır. Bu nedenle, kıymetli damgalarda sahtecilik fiilleri, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Suç konusu kıymetli damganın, suç tarihinde kullanılabilir olması gerekir. Kıymetli damganın millî olması koşulu aranmamış, yabancı kıymetli damgalar da, tıpkı paralar gibi korunmuştur. Söz konusu suçu oluşturan seçimlik hareketler, sahte olarak üretme, ülkeye sokma, nakletme, muhafaza etme ve tedavüle koyma olarak belirlenmiştir. Sahte kıymetli damgayı tedavüle koymak, bunu kullanmayı, sarfetmeyi ifade eder. Sahte damga pulunu bir makbuza veya sahte posta pulunu bir zarfa yapıştıran kimse, bu pulu elinden çıkarmış yani tedavüle koymuş olur. Daha önce kullanılmış olan bir kıymetli damganın, üzerindeki kullanıldığına dair işaret silinerek tekrar kullanılması hâlinde de, sahte damgayı tedavüle koymak söz konusudur. - [Uyuşturucu Madde İmal ve Ticareti vb. Kamunun Sağlığına Karşı Suçlara ilişkin TCK Hükümleri](https://kayseriavukat.org.tr/kamunun-sagligina-karsi-suclar/): Uyuşturucu Madde Ticareti vb. Kamunun Sağlığına Karşı Suçlar Türk Ceza Kanunu Kanun Numarası: 5237 Kabul Tarihi: 26/9/2004 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 12/10/2004Sayısı: 25611 Bu Kanunun yürürlük ve uygulama şekli ve 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanununa çeşitli mevzuatta yapılan atıflarla ilgili olarak 4/11/2004 tarihli ve 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’a bakınız. İkinci Kitap: Özel Hükümler Üçüncü Kısım: Topluma Karşı Suçlar Üçüncü Bölüm: Kamunun Sağlığına Karşı Suçlar Zehirli madde katma – Madde 185 (1) İçilecek sulara veya yenilecek veya içilecek veya kullanılacak veya tüketilecek her çeşit besin veya şeylere zehir katarak veya başka suretlerle bunları bozarak kişilerin hayatını ve sağlığını tehlikeye düşüren kimseye iki yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası verilir. (2) Yukarıdaki fıkrada belirtilen fiillerin dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı olarak işlenmesi halinde, üç aydan bir yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Madde Gerekçesi Maddede, içme sularına, besinlere veya diğer maddelere zehir katarak veya sair suretle bozarak kamunun sağlığını tehlikeye düşüren kimse cezalandırılmaktadır. Suç konusu olabilecek maddeler tek tek gösterilmemiştir; yenilecek ve içilecek her çeşit besin, tüketilecek her türlü madde, bu suçun konusunu oluşturabilir. Söz konusu suç, bu besin ve maddelere zehir katılması veya bunların bozulmasını sağlamak suretiyle oluşur. Gıdaların çeşitli suretlerde mikroplandırılması da, zehir kavramı içinde mütalâa edilerek, bu madde hükmüne göre cezalandırılmayı gerektirir. Maddeden açıkça anlaşılacağı üzere, fiil somut bir tehlike suçudur. Madde metninde tanımlanan fiillerin işlenmesiyle, kişilerin hayatının ve sağlığının tehlikeye düşürülmesi gerekir. Maddenin ikinci fıkrasında, birinci fıkrada tanımlanan fiillerin taksirle işlenmesi, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Bozulmuş veya değiştirilmiş gıda veya ilaçların ticareti – Madde 186 (1) Kişilerin hayatını ve sağlığını tehlikeye sokacak biçimde bozulmuş, değiştirilmiş her tür yenilecek veya içilecek şeyleri veya ilaçları satan, tedarik eden, bulunduran kimseye bir yıldan beş yıla kadar hapis ve binbeşyüz güne kadar adlî para cezası verilir. (2) Bu suçun, resmi izne dayalı olarak yürütülen bir meslek ve sanatın icrası kapsamında işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte bir oranında artırılır. Madde Gerekçesi Madde metninde, kişilerin hayatını ve sağlığını tehlikeye sokacak biçimde bozulmuş, değiştirilmiş her tür yenilecek veya içilecek şeylerin veya ilâçların satılması, tedarik edilmesi veya bulundurulması suç olarak tanımlanmıştır. Her türlü yenilecek veya içilecek şeyler ya da ilaçlar, bu suçun konusunu oluştururlar. Ancak, bunların, kişilerin hayatını ve sağlığını tehlikeye sokacak biçimde bozulmuş veya muhteviyatının değiştirilmiş olması gerekir. Söz konusu suç, kişilerin hayatını ve sağlığını tehlikeye sokacak biçimde bozulmuş veya muhteviyatı değiştirilmiş her tür yenilecek veya içilecek şeylerin ya da ilâçların satılması, tedarik edilmesi veya bulundurulması suretiyle işlenebilir. Bu bakımdan söz konusu suç, seçimlik hareketli bir suçtur. Maddenin ikinci fıkrasında, bu suçun, resmî izne dayalı olarak yürütülen bir meslek ve sanatın icrası kapsamında işlenmesi hâlinde, cezanın artırılması öngörülmüştür. Kişilerin hayatını ve sağlığını tehlikeye sokacak biçimde ilaç yapma veya satma – Madde 187 (1) Kişilerin hayatını ve sağlığını tehlikeye sokacak biçimde ilaç üreten veya satan kimseye bir yıldan beş yıla kadar hapis ve adlî para cezası verilir. (2) Bu suçun tabip veya eczacı tarafından ya da resmi izne dayalı olarak yürütülen bir meslek ve sanatın icrası kapsamında işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte bir oranında artırılır. Madde Gerekçesi Maddede, kişilerin hayatını ve sağlığını tehlikeye sokacak biçimde ilaç üretilmesi veya satılması, suç olarak tanımlanmıştır. Bu suçun konusu, ilaçtır. Suç, ilacın kişilerin hayatını ve sağlığını tehlikeye sokacak biçimde üretilmesi veya satılması ile oluşur. Tabip tarafından düzenlenen reçetede yazılı ilâç yerine başka ilâç vermek suretiyle de, kişilerin hayatı ve sağlığı tehlikeye sokulabilir ve dolayısıyla, bu suç işlenmiş olabilir. İkinci fıkrada, bu suçun tabip veya eczacı tarafından ya da resmî izne dayalı olarak yürütülen bir meslek ve sanatın icrası kapsamında işlenmesi hâlinde, verilecek cezanın artırılması öngörülmüştür. Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti – Madde 188 18/6/2014 tarihli ve 6545 sayılı Kanunun 66 ncı maddesiyle, bu maddenin birinci fıkrasında yer alan “on yıldan az olmamak üzere” ibaresi “yirmi yıldan otuz yıla kadar” şeklinde, üçüncü fıkrasında yer alan “beş yıldan onbeş yıla kadar” ibaresi “on yıldan az olmamak üzere” ve yedinci fıkrasında yer alan “dört” ibaresi “sekiz” şeklinde değiştirilmiştir. 15/8/2017 tarihli ve 694 sayılı KHK’nin 137 nci maddesiyle, bu maddenin birinci fıkrasına “yirmi yıldan otuz yıla kadar hapis ve” ibaresinden sonra gelmek üzere “ikibin günden” ibaresi, üçüncü fıkrasına “on yıldan az olmamak üzere hapis ve” ibaresinden sonra gelmek üzere “bin günden” ibaresi eklenmiş, daha sonra bu hüküm 1/2/2018 tarihli ve 7078 sayılı Kanunun 132 nci maddesiyle aynen kabul edilerek kanunlaşmıştır. (1) Uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak imal, ithal veya ihraç eden kişi, yirmi yıldan otuz yıla kadar hapis ve ikibin günden yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (2) Uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı fiilinin diğer ülke açısından ithal olarak nitelendirilmesi dolayısıyla bu ülkede yapılan yargılama sonucunda hükmolunan cezanın infaz edilen kısmı, Türkiye’de uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı dolayısıyla yapılacak yargılama sonucunda hükmolunan cezadan mahsup edilir. (3) Uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satan, satışa arz eden, başkalarına veren, sevk eden, nakleden, depolayan, satın alan, kabul eden, bulunduran kişi, on yıldan az olmamak üzere hapis ve bin günden yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (Ek cümle: 18/6/2014 – 6545/66 md.) Ancak, uyuşturucu veya uyarıcı madde verilen veya satılan kişinin çocuk olması hâlinde, veren veya satan kişiye verilecek hapis cezası on beş yıldan az olamaz. 29/6/2005 tarihli ve 5377 sayılı Kanunun 22 nci maddesiyle bu fıkralarda geçen “nakleden” ibaresinden önce gelmek üzere “sevk eden,” ibaresi eklenmiştir. (4) (Değişik: 27/3/2015-6638/11 md.) a) Yukarıdaki fıkralarda belirtilen uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin eroin, kokain, morfin, bazmorfin, sentetik kannabinoid ve türevleri, sentetik katinon ve türevleri, sentetik opioid ve türevleri veya amfetamin ve türevleri olması, 28/3/2023 tarihli ve 7445 sayılı Kanunun 17 nci maddesiyle bu fıkrada yer alan “sentetik kannabinoid ve türevleri veya bazmorfin olması,” ibaresi “bazmorfin, sentetik kannabinoid ve türevleri, sentetik katinon ve türevleri, sentetik opioid ve türevleri veya amfetamin ve türevleri olması,” şeklinde değiştirilmiştir. b) Üçüncü fıkradaki fiillerin; okul, yurt, hastane, kışla veya ibadethane gibi tedavi, eğitim, askerî ve sosyal amaçla toplu bulunulan bina ve tesisler ile bunların varsa çevre duvarı, tel örgü veya benzeri engel veya işaretlerle belirlenen sınırlarına iki yüz metreden yakın mesafe içindeki umumi veya umuma açık yerlerde işlenmesi, hâlinde verilecek ceza yarı oranında artırılır. (5) (Değişik: 18/6/2014 – 6545/66 md.) Yukarıdaki fıkralarda gösterilen suçların, üç veya daha fazla kişi tarafından birlikte - [2872 sayılı Çevre Kanunu](https://kayseriavukat.org.tr/2872-sayili-cevre-kanunu/): Çevre Kanunu Kanun Numarası: 2872 Kabul Tarihi: 9/8/1983 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 11/8/1983 Sayısı: 18132 19/10/1989 tarih ve 383 sayılı KHK’nin 25 inci maddesi; bu Kanun ile Çevre Müsteşarlığına verilen yetkilerin, Özel Çevre Koruma Kurumu Başkanlığına geçeceğini hüküm altına almıştır. 9/8/1991 tarih ve 443 sayılı KHK’nin geçici 1 inci maddesi ile çeşitli mevzuatta geçen “Çevre Müsteşarlığı” ve “Çevreden Sorumlu Devlet Bakanlığı” ibareleri “Çevre Bakanlığı”, “Çevreden Sorumlu Devlet Bakanı” ve “Çevre Müsteşarı” ibareleri “Çevre Bakanı” olarak değiştirilmiştir. Birinci Bölüm: Amaç, Tanımlar ve İlkeler Amaç – Madde 1 (Değişik: 26/4/2006-5491/1 md.) Bu Kanunun amacı, bütün canlıların ortak varlığı olan çevrenin, sürdürülebilir çevre ve sürdürülebilir kalkınma ilkeleri doğrultusunda korunmasını sağlamaktır. Tanımlar – Madde 2 (Değişik: 26/4/2006-5491/2 md.) Bu Kanunda geçen terimlerden; Çevre: Canlıların yaşamları boyunca ilişkilerini sürdürdükleri ve karşılıklı olarak etkileşim içinde bulundukları biyolojik, fiziksel, sosyal, ekonomik ve kültürel ortamı, Çevre korunması: Çevresel değerlerin ve ekolojik dengenin tahribini, bozulmasını ve yok olmasını önlemeye, mevcut bozulmaları gidermeye, çevreyi iyileştirmeye ve geliştirmeye, çevre kirliliğini önlemeye yönelik çalışmaların bütününü, Çevre kirliliği: Çevrede meydana gelen ve canlıların sağlığını, çevresel değerleri ve ekolojik dengeyi bozabilecek her türlü olumsuz etkiyi, Sürdürülebilir çevre: Gelecek kuşakların ihtiyaç duyacağı kaynakların varlığını ve kalitesini tehlikeye atmadan, hem bugünün hem de gelecek kuşakların çevresini oluşturan tüm çevresel değerlerin her alanda (sosyal, ekonomik, fizikî vb.) ıslahı, korunması ve geliştirilmesi sürecini, Sürdürülebilir kalkınma: Bugünkü ve gelecek kuşakların, sağlıklı bir çevrede yaşamasını güvence altına alan çevresel, ekonomik ve sosyal hedefler arasında denge kurulması esasına dayalı kalkınma ve gelişmeyi, Alıcı ortam: Hava, su, toprak ortamları ile bu ortamlarla ilişkili ekosistemleri, Doğal varlık: Bütün bitki, hayvan, mikroorganizmalar ile bunların yaşama ortamlarını, Doğal kaynak: Hava, su, toprak ve doğada bulunan cansız varlıkları, Kirleten: Faaliyetleri sırasında veya sonrasında doğrudan veya dolaylı olarak çevre kirliliğine, ekolojik dengenin ve çevrenin bozulmasına neden olan gerçek ve tüzel kişileri, Ekosistem: Canlıların kendi aralarında ve cansız çevreleriyle ilişkilerini bir düzen içinde yürüttükleri biyolojik, fiziksel ve kimyasal sistemi, Atıksu: Evsel, endüstriyel, tarımsal ve diğer kullanımlar sonucunda kirlenmiş veya özellikleri kısmen veya tamamen değişmiş suları, Atıksu altyapı tesisleri: Evsel ve/veya endüstriyel atıksuları toplayan kanalizasyon sistemi ile atıksuların arıtıldığı ve alıcı ortama verilmesinin sağlandığı sistem ve tesislerin tamamını, Arıtma tesisi: Her türlü faaliyet sonucu oluşan katı, sıvı ve gaz halindeki atıkların yönetmeliklerde belirlenen standartları sağlayacak şekilde arıtıldığı tesisleri, Ekolojik denge: İnsan ve diğer canlıların varlık ve gelişmelerini doğal yapılarına uygun bir şekilde sürdürebilmeleri için gerekli olan şartların bütününü, Sulak alan: Doğal veya yapay, devamlı veya geçici, suları durgun veya akıntılı, tatlı, acı veya tuzlu, denizlerin gelgit hareketlerinin çekilme devresinde altı metreyi geçmeyen derinlikleri kapsayan, başta su kuşları olmak üzere canlıların yaşama ortamı olarak önem taşıyan bütün sular, bataklık, sazlık ve turbiyeler ile bu alanların kıyı kenar çizgisinden itibaren kara tarafına doğru ekolojik açıdan sulak alan kalan yerleri, Biyolojik çeşitlilik: Ekosistemlerin, türlerin, genlerin ve bunlar arasındaki ilişkilerin tamamını, Atık: Herhangi bir faaliyet sonucunda oluşan, çevreye atılan veya bırakılan her türlü maddeyi, Katı atık: Üreticisi tarafından atılmak istenen ve toplumun huzuru ile özellikle çevrenin korunması bakımından, düzenli bir şekilde bertaraf edilmesi gereken katı atık maddeleri, Evsel katı atık: Tehlikeli ve zararlı atık kapsamına girmeyen konut, sanayi, işyeri, piknik alanları gibi yerlerden gelen katı atıkları, Tehlikeli atık: Fiziksel, kimyasal ve/veya biyolojik yönden olumsuz etki yaparak ekolojik denge ile insan ve diğer canlıların doğal yapılarının bozulmasına neden olan atıklar ve bu atıklarla kirlenmiş maddeleri, Tehlikeli kimyasallar: Fiziksel, kimyasal ve/veya biyolojik yönden olumsuz etki yaparak ekolojik denge ile insan ve diğer canlıların doğal yapılarının bozulmasına neden olan her türlü kimyasal madde ve ürünleri, Kirli balast: Duran veya seyir halindeki tankerden, gemiden veya diğer deniz araçlarından su üzerine bırakıldığında; su üstünde veya bitişik sahil hattında petrol, petrol türevi veya yağ izlerinin görülmesine neden olan veya su üstünde ya da su altında renk değişikliği oluşturan veya askıda katı madde/emülsiyon halinde maddelerin birikmesine yol açan balast suyunu, Çevresel etki değerlendirmesi: Gerçekleştirilmesi plânlanan projelerin çevreye olabilecek olumlu ve olumsuz etkilerinin belirlenmesinde, olumsuz yöndeki etkilerin önlenmesi ya da çevreye zarar vermeyecek ölçüde en aza indirilmesi için alınacak önlemlerin, seçilen yer ile teknoloji alternatiflerinin belirlenerek değerlendirilmesinde ve projelerin uygulanmasının izlenmesi ve kontrolünde sürdürülecek çalışmaları, Proje tanıtım dosyası: Gerçekleşmesi plânlanan projenin yerini, özelliklerini, olası olumsuz etkilerini ve öngörülen önlemleri içeren, projeyi genel boyutları ile tanıtan bilgi ve belgeleri içeren dosyayı, Stratejik çevresel değerlendirme: Onaya tâbi plân ya da programın onayından önce plânlama veya programlama sürecinin başlangıcından itibaren, çevresel değerlerin plân ve programa entegre edilmesini sağlamak, plân ya da programın olası çevresel etkilerini en aza indirmek ve karar vericilere yardımcı olmak üzere katılımcı bir yaklaşımla sürdürülen ve yazılı bir raporu da içeren çevresel değerlendirme çalışmalarını, Çevre yönetimi: İdarî, teknik, hukukî, politik, ekonomik, sosyal ve kültürel araçları kullanarak doğal ve yapay çevre unsurlarının sürdürülebilir kullanımını ve gelişmesini sağlamak üzere yerel, bölgesel, ulusal ve küresel düzeyde belirlenen politika ve stratejilerin uygulanmasını, (Değişik tanım: 10/6/2022-7410/4 md.) Çevre yönetimi hizmeti: Bu Kanun ve Kanuna göre yürürlüğe konulan düzenlemeler uyarınca tesis ve işletmelerin mevzuata uygunluğunun, alınan tedbirlerin etkili olarak uygulanıp uygulanmadığının değerlendirildiği ve çevre mühendisleri, çevre yönetim birimleri, çevre danışmanlık firmaları veya Bakanlığın ilgili yönetmelikle belirlediği kişiler tarafından verilen hizmeti, (Ek tanım: 10/6/2022-7410/4 md.) Çevre yönetim birimi: Çevre yönetimi hizmeti vermek üzere tesis veya işletmelerin bünyesinde kurulan birimi, (Ek tanım: 10/6/2022-7410/4 md.) Çevre danışmanlık firması: Çevre yönetimi hizmeti vermek üzere Bakanlık tarafından yetkilendirilen tüzel kişiliği, (Ek tanım: 10/6/2022-7410/4 md.) İleri atıksu arıtımı: Fiziksel, biyolojik veya kimyasal arıtma gibi klasik yöntemlerle ilgili yönetmeliklerle belirlenen düzeyde arıtılamayan ya da arıtımı mümkün olmayan kirletici maddelerin giderilmesinde kullanılan arıtma işlemini, Çevre gönüllüsü: Bakanlıkça, uygun niteliklere sahip kişiler arasından seçilen ve bu Kanun ve Kanuna göre yürürlüğe konulan düzenlemelere aykırı faaliyetleri Bakanlığa iletmekle görevli ve yetkili kişiyi, Hassas alan: Ötrofikasyon riski yüksek olan ve Bakanlıkça belirlenecek kıyı ve iç su alanlarını, Çevreye ilişkin bilgi: Su, hava, toprak, bitki ve hayvan varlığı ile bunları olumsuz olarak etkileyen veya etkileme ihtimali bulunan faaliyetler ve alınan idarî ve teknik önlemlere ilişkin olarak mevcut bulunan her türlü yazılı, sözlü veya görüntülü bilgi veya veriyi, İş termin plânı: Atıksu ve evsel nitelikli katı atık kaynaklarının yönetmelikte belirtilen alıcı ortam deşarj standartlarını sağlamak için yapmaları gereken atıksu arıtma tesisi ve/veya kanalizasyon gibi altyapı tesisleri ile katı atık bertaraf - [1163 sayılı Kooperatifler Kanunu](https://kayseriavukat.org.tr/1163-sayili-kooperatifler-kanunu/): Kooperatifler Kanunu Kabul Numarası : 1163 Kabul Tarihi: 24/4/1969 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 10/5/1969 Sayısı: 13195 13/12/1983 tarih ve 183 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 50 nci maddesi hükmü gereğince anılan maddede sayılan kooperatiflerle ilgili olarak Ticaret Bakanlığına ve Bakanına verilmiş olan görev ve yetkiler Tarım Orman ve Köyişleri Bakanlığına ve Bakanına devrolunmuştur. 11/3/2010 tarihli ve 5957 sayılı Sebze ve Meyveler ile Yeterli Arz ve Talep Derinliği Bulunan Diğer Malların Ticaretinin Düzenlenmesi Hakkında Kanunun 18 inci maddesiyle, bu Kanunda 5957 sayılı Kanun hükümlerine aykırılık bulunması durumunda mezkur kanun hükümlerinin uygulanacağı hüküm altına alınmıştır. Birinci Bölüm: Kooperatif ve Kuruluşu A) Tarif – Madde 1 (Değişik: 21/4/2004-5146/ 1 md.) Tüzel kişiliği haiz olmak üzere ortaklarının belirli ekonomik menfaatlerini ve özellikle meslek veya geçimlerine ait ihtiyaçlarını işgücü ve parasal katkılarıyla karşılıklı yardım, dayanışma ve kefalet suretiyle sağlayıp korumak amacıyla gerçek ve tüzel kişiler tarafından kurulan değişir ortaklı ve değişir sermayeli ortaklıklara kooperatif denir. B) Kuruluş, muteberlik şartları, isim kullanma yetkisi – Madde 2 (Değişik: 15/2/2018-7099/7 md.) Bir kooperatif en az 7 ortak tarafından imzalanacak anasözleşme ile kurulur. Anasözleşmenin ticaret sicili müdürlüğünde yetkilendirilmiş personel huzurunda imzalanması gerekir. İlgili Bakanlık faaliyet konuları itibarıyla kooperatifleri sınıflandırmaya, çalışma bölgeleri oluşturmaya, kooperatif kuruluşu için asgari ortak sayısından az olmamak üzere ortak sayısı ve kooperatif kurulmasına yönelik diğer şartlar ile usul ve esasları belirlemeye yetkilidir. Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar ilgili Bakanlık tarafından çıkarılacak tebliğ ile belirlenir. Yapı kooperatifleri ile konusuna taşınmaz mal temliki dahil bulunan diğer kooperatiflerin anasözleşmelerinde ortaklara taşınmaz mal temlik edileceği hakkındaki taahhütler başka bir resmi şekil aranmaksızın muteberdir. Sermaye miktarı sınırlandırılarak kooperatif kurulamaz. Kooperatif adını ancak bu kanuna göre kurulmuş teşekküller kullanabilir. (Ek: 6/10/1988-3476/1 md.) Kooperatifler ve üst kuruluşlarının unvanlarında, kamu kurum ve kuruluşlarının isimlerine yer verilemez. C) İzin verme, tescil ve ilan – Madde 3 Ana sözleşme, Ticaret Bakanlığına verilir. Bakanlığın kuruluşa izin vermesi halinde, kooperatif merkezinin bulunduğu yer ticaret siciline tescil ve ilan olunur. Tescil ve ilan olunacak hususlar şunlardır: 1. Ana sözleşme tarihi, 2. Kooperatifin amacı, konusu ve varsa süresi, 3. Kooperatifin unvanı ve merkezi, 4. Kooperatifin sermayesi ve bunun nakdi kısmına karşılık olarak ödenen en az miktar ve her ortaklık payının değeri, 5. Ortaklık payı belgelerinin ada yazılı olduğu, 6. Ayni sermaye ve devralınan akçalı kıymetlerle işletmelerin neden ibaret oldukları ve bunlara biçilen değerler, 7. Kooperatifin ne suretle temsil olunacağı ve denetleneceği, 8. Yönetim Kurulu üyeleriyle kooperatifi temsile yetkili kimselerin ad ve soyadları, 9. Kooperatifin yapacağı ilanların şekli ve anasözleşmede de bu hususta bir hüküm varsa yönetim kurulu kararlarının pay sahiplerine ne suretle bildirileceği, 10. Kooperatifin şubeleri: Kooperatifler, lüzum gördükleri takdirde memleket içinde ve dışında şubeler açabilirler. Şubeler, merkezin sicil kaydına atıf yapılmak suretiyle bulundukları yer ticaret siciline tescil olunurlar. Ticaret Bakanlığı, ana sözleşmelerin, kanunun ihtiyari hükümlerinden ayrıldığını ileri sürerek kooperatifleri kuruluşuna izin vermekten kaçınamaz. Anasözleşmenin değişiklikleri de kuruluştaki usullere bağlıdır. D) Anasözleşmeye konacak hükümler I. Mecburi hükümler – Madde 4 Kooperatif anasözleşmesinde aşağıdaki hususlara ait hükümlerin yer olması gerektir. 1. Kooperatifin adı ve merkezi, 2. Kooperatifin amacı ve çalışma konuları, 3. Ortaklık sıfatını kazandıran ve kaybettiren hal ve şartlar, 4. Ortakların pay tutarı ve kooperatif sermayesinin ödenme şekli, nakdi sermayenin en az 1/4 nün peşin ödenmesi, 5. Ortakların ayni sermaye koyup koymıyacakları, 6. Kooperatiflerin yükümlerinden dolayı ortakların sorumluluk durumu ve derecesi, 7. Kooperatifin yönetici ve denetleyici organlarının görev ve yetki ve sorumlulukları ve seçim tarzları, 8. Kooperatifin temsiline ait hükümler, 9. Yıllık gelir gider farklarının, hesaplama ve kullanma şekilleri, 10. Kurucuların adı, soyadı iş ve konut adresleri, II. İhtiyari hükümler – Madde 5 Anasözleşme ayrıca aşağıdaki hususları da kapsıyabilir. 1. Genel kurulun toplantısı, kararların alınması, oyların kullanılması hakkındaki hükümler; 2. Kooperatifin çalışma şekline dair esaslar; 3. Kooperatifin birliklerle olan münasebetleri; 4. Kooperatifin diğer bir kooperatifle birleşmesine ait hükümler; 5. Kooperatifin süresi. III. Yorumlayıcı hükümler – Madde 6 5 inci maddenin 1 ve 2 nci bentlerinde yazılı hususlar hakkında anasözleşmede hüküm olmadığı takdirde aşağıdaki hükümler uygulanır. 1. Genel kurul, kooperatifi temsile yetkililer tarafından imzalanan taahütlü mektuplarla veya bir mahalli gazete ve bir internet haber sitesi ile köylerde ise yazılı olarak imza karşılığı toplantıya çağrılır. 13/10/2022 tarihli ve 7418 sayılı Kanunun 28 inci maddesiyle; bu bentte yer alan “mahalli gazete” ibaresi “bir mahalli gazete ve bir internet haber sitesi” şeklinde değiştirilmiştir. 2. Kooperatifin faaliyeti; kooperatifin amacı ve çalışma konusuyle sınırlıdır. E) Tüzel kişiliğin kazanılması ve sorumluluk – Madde 7 Kooperatif ticaret siciline tescil ile tüzel kişilik kazanır. Tescilden önce kooperatif namına işlem yapanlar bunlardan şahsan ve zincirleme olarak sorumludur. İkinci Bölüm: Ortaklık Sıfatının Kazanılması ve Kaybedilmesi A) Ortaklığa girme şartları ve ek ödemeler I. Ortaklığa girme şartları ve ortak sayısı – Madde 8 (Değişik: 6/10/1988 – 3476/2 md.) Kooperatif ortaklığına girmek için gerçek kişilerin medeni hakları kullanma yeterliliğine sahip olmaları gerekir. Ortak olmak isteyen gerçek ve tüzelkişiler, kooperatif anasözleşmesi hükümlerini bütün hak ve ödevleriyle birlikte kabul ettiklerini belirten bir yazı ile kooperatif yönetim kuruluna başvururlar. (Ek cümle: 21/10/2021-7339/1 md.) Yönetim kurulu başvuruyu bir ay içinde sonuçlandırır ve başvuru sahibine kararı taahhütlü mektupla veya elden imza karşılığında tebliğ eder. Kooperatif, ortaklarına kendi varlığı dışında şahsi bir sorumluluk veya ek ödemeler yüklüyor ise ortak olmak isteği, bu yükümlerin yazılı olarak kabul edilmesi halinde değer taşır. Yönetim Kurulu; ortaklar ile ortak olmak için müracat edenlerin anasözleşmede gösterilen ortaklık şartlarını taşıyıp taşımadıklarını araştırmak zorundadır. Yapı kooperatiflerinde konut, işyeri ve ortak sayısı genel kurulca belirlenir. Yönetim Kurulu, genel kurulca kararlaştırılan sayının üzerinde ortak kaydedemez. (Ek dördüncü fıkra: 21/10/2021-7339/1 md.) Kamu kaynaklarından desteklenen kredilere kefil olan kooperatifler ile kamu kaynaklı tarımsal desteklemelere aracılık yapan kooperatiflerde, yönetim kurulu anasözleşmede belirtilen şartları taşıyanları ortaklığa kabulden kaçınamaz. II. Tüzel kişilerin ortaklığı – Madde 9 (Değişik: 21/4/2004 – 5146/ 2 md.) Kamu ve özel hukuk tüzel kişileri amaçları bakımından ilgilendikleri kooperatiflerin kuruluşlarına yardımcı olabilir, önderlik edebilir ve ortak olabilirler. B) Ortaklığın sona ermesi I. Ortaklıktan çıkma serbestisi – tazminat – Madde 10 Her ortağın kooperatiften çıkma hakkı vardır. Çıkma keyfiyetinin kooperatifin mevcudiyetini tehlikeye düşürmesi halinde ayrılmak istiyen ortağın, muhik bir tazminat ödenmesine dahi hüküm anasözleşmeye konulabilir. II. Ortaklıktan çıkmanın sınırlandırılması – Madde 11 Kooperatiften çıkma hakkının kullanılması, anasözleşme ile en çok 5 yıl için sınırlandırılabilir. Haklı ve önemli sebeplerle bu süreden - [6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu](https://kayseriavukat.org.tr/sendikalar-ve-toplu-is-sozlesmesi-kanunu/): Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu Kanun Numarası: 6356 Kabul Tarihi: 18/10/2012 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 7/11/2012 Sayısı: 28460 Birinci Bölüm: Amaç ve Tanımlar Amaç – Madde 1 (1) Bu Kanunun amacı, işçi ve işveren sendikaları ile konfederasyonların kuruluşu, yönetimi, işleyişi, denetlenmesi, çalışma ve örgütlenmesine ilişkin usul ve esaslar ile işçilerin ve işverenlerin karşılıklı olarak ekonomik ve sosyal durumları ile çalışma şartlarını belirlemek üzere toplu iş sözleşmesi yapmalarına, uyuşmazlıkları barışçı yollarla çözümlemelerine, grev ve lokavta başvurmalarına ilişkin usul ve esasları düzenlemektir. Tanımlar – Madde 2 (1) Bu Kanunun uygulanmasında; a) Bakanlık: Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığını, b) Çerçeve sözleşme: Ekonomik ve Sosyal Konseyde temsil edilen işçi ve işveren konfederasyonlarına üye işçi ve işveren sendikaları arasında işkolu düzeyinde yapılan sözleşmeyi, c) Görevli makam: İşyeri toplu iş sözleşmesi için işyerinin, işletme toplu iş sözleşmesi için işletme merkezinin bağlı bulunduğu Çalışma ve İş Kurumu İl Müdürlüğünü, aynı Çalışma ve İş Kurumu İl Müdürlüğünün yetki alanına giren işyerleri için yapılacak grup toplu iş sözleşmelerinde bu işyerlerinin bağlı bulunduğu Çalışma ve İş Kurumu İl Müdürlüğünü, birden fazla Çalışma ve İş Kurumu İl Müdürlüğünün yetki alanına giren işyerlerini kapsayacak grup toplu iş sözleşmesi için ise Bakanlığı, ç) Grup toplu iş sözleşmesi: İşçi sendikası ile işveren sendikası arasında, birden çok üye işverene ait aynı işkolunda kurulu işyerlerini ve işletmeleri kapsayan toplu iş sözleşmesini, d) İşletme toplu iş sözleşmesi: Bir gerçek veya tüzel kişiye ya da bir kamu kurum veya kuruluşuna ait aynı işkolundaki birden çok işyerini kapsayan sözleşmeyi, e) İşveren vekili: İşveren adına işletmenin bütününü yönetenleri, f) Konfederasyon: Değişik işkollarında en az beş sendikanın bir araya gelerek oluşturdukları tüzel kişiliğe sahip kuruluşu, g) Kuruluş: Sendika ve konfederasyonları, ğ) Sendika: İşçilerin veya işverenlerin çalışma ilişkilerinde, ortak ekonomik ve sosyal hak ve çıkarlarını korumak ve geliştirmek için en az yedi işçi veya işverenin bir araya gelerek bir işkolunda faaliyette bulunmak üzere oluşturdukları tüzel kişiliğe sahip kuruluşları, h) Toplu iş sözleşmesi: İş sözleşmesinin yapılması, içeriği ve sona ermesine ilişkin hususları düzenlemek üzere işçi sendikası ile işveren sendikası veya sendika üyesi olmayan işveren arasında yapılan sözleşmeyi, ı) Üst kuruluş: Konfederasyonları, i) Yönetici: Kuruluşun ve şubesinin yönetim kurulu üyelerini, ifade eder. (2) İşveren vekilleri, bu Kanunun uygulanması bakımından işveren sayılır. (3) Bu Kanunun uygulanması bakımından işçi, işveren ve işyeri kavramları 22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanununda tanımlandığı gibidir. (4) İş sözleşmesi dışında ücret karşılığı iş görmeyi taşıma, eser, vekâlet, yayın, komisyon ve adi şirket sözleşmesine göre bağımsız olarak meslekî faaliyet olarak yürüten gerçek kişiler de bu Kanunun ikinci ila altıncı bölümleri bakımından işçi sayılır. İkinci Bölüm: Kuruluş Esasları ve Organlar Kuruluş serbestisi – Madde 3 (1) Kuruluşlar, bu Kanundaki kuruluş usul ve esaslarına uyarak önceden izin almaksızın kurulur. Sendikalar kuruldukları işkolunda faaliyette bulunur. (2) Kamu işveren sendikalarının, aynı işkolundaki kamu işverenleri tarafından kurulması ve faaliyette bulunması şartı aranmaz. İşkolları – Madde 4 (1) İşkolları bu Kanuna ekli (1) sayılı cetvelde gösterilmiştir. (2) Bir işyerinde yürütülen asıl işe yardımcı işler de, asıl işin girdiği işkolundan sayılır. (3) Bir işkoluna giren işler, işçi ve işveren konfederasyonlarının görüşü alınarak ve uluslararası normlar göz önünde bulundurularak Bakanlıkça çıkarılacak bir yönetmelikle belirlenir. İşkolunun tespiti – Madde 5 (1) Bir işyerinin girdiği işkolunun tespiti Bakanlıkça yapılır. Bakanlık, tespit ile ilgili kararını Resmî Gazete’de yayımlar. Bu tespite karşı ilgililer, kararın yayımından itibaren on beş gün içinde dava açabilir. Mahkeme iki ay içinde kararını verir. (Ek cümle: 12/10/2017-7036/29 md.) Karar hakkında istinaf yoluna başvurulması hâlinde bölge adliye mahkemesi iki ay içinde kararını verir. (Değişik cümle: 12/10/2017-7036/29 md.) Bu karara karşı temyiz yoluna başvurulması hâlinde Yargıtay, uyuşmazlığı iki ay içinde kesin olarak karara bağlar. (2) Yeni bir toplu iş sözleşmesi için yetki süreci başlamış ise işkolu değişikliği tespiti bir sonraki dönem için geçerli olur. İşkolu tespit talebi ve buna ilişkin açılan davalar, yetki işlemlerinde ve yetki tespit davalarında bekletici neden sayılmaz. (3) İşkolu değişikliği yürürlükteki toplu iş sözleşmesini etkilemez. Kuruculuk şartları – Madde 6 (1) Fiil ehliyetine sahip ve fiilen çalışan gerçek veya tüzel kişiler sendika kurma hakkına sahiptir. Ancak 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 53 üncü maddesinde belirtilen süreler geçmiş olsa bile; zimmet, irtikâp, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, güveni kötüye kullanma, hileli iflas, ihaleye fesat karıştırma, edimin ifasına fesat karıştırma, suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama ve kaçakçılık suçlarından birinden mahkûmiyeti bulunanlar sendika kurucusu olamaz. (2) İşveren sendikası kurucusunun tüzel kişi olması hâlinde tüzel kişiyi temsil eden gerçek kişide de birinci fıkrada belirtilen şartlar aranır. Kuruluş usulü – Madde 7 (1) Kuruluşlar, kurucularının kuruluşun merkezinin bulunacağı ilin valiliğine dilekçelerine ekli olarak kuruluş tüzüğünü vermeleriyle tüzel kişilik kazanır. Sendikalar için kurucuların kurucu olabilme şartlarına sahip olduklarını ifade eden yazılı beyanları; üst kuruluşlar için ilgili kuruluşların genel kurul kararları dilekçeye eklenir. (2) Vali, tüzük ve kurucuların listesini on beş gün içerisinde Bakanlığa gönderir. Bakanlık; kuruluşun adını, merkezini ve tüzüğünü on beş gün içinde resmî internet sitesinde ilan eder. (3) Tüzüğün veya bu maddede sayılan belgelerin içerdikleri bilgilerin kanuna aykırılığının tespit edilmesi ya da bu Kanunda öngörülen kuruluş şartlarının sağlanmadığının anlaşılması hâlinde ilgili valilik kanuna aykırılık veya eksikliklerin bir ay içinde giderilmesini ister. Bu süre içinde kanuna aykırılığın veya eksikliğin giderilmemesi hâlinde, Bakanlığın veya ilgili valiliğin başvurusu üzerine mahkeme, gerekli gördüğü takdirde kurucuları da dinleyerek üç iş günü içinde kuruluşun faaliyetinin durdurulmasına karar verebilir. Mahkeme kanuna aykırılığın veya eksikliğin giderilmesi için altmış günü aşmayan bir süre verir. (4) Tüzük ve belgelerin kanuna uygun hâle getirilmesi üzerine mahkeme durdurma kararını kaldırır. Verilen süre sonunda tüzük ve belgelerin kanuna uygun hâle getirilmemesi hâlinde ise mahkeme kuruluşun kapatılmasına karar verir. (5) Tüzük değişiklikleri ikinci fıkra hükmüne göre ilan edilir. Tüzük değişikliği ve kanuna aykırılık veya eksikliğin bulunduğu diğer işlemlerde de yukarıdaki hükümler uygulanır. Kuruluşların tüzüğü – Madde 8 (1) Kuruluşların tüzüklerinde aşağıdaki hususların yer alması gerekir: a) Adı, merkezi ve adresi b) Amacı c) Sendikanın faaliyet göstereceği işkolu ç) Sendika kurucularının ad ve soyadları, kimlik bilgileri, meslek ve sanatları ve yerleşim yerleri; üst kuruluşları kuran sendikaların işkolları ile ad ve adresleri d) Üye olma, üyelikten çıkma ve çıkarılmanın şartları e) Genel kurulun oluşumu, toplanma zamanı, görev ve yetkileri, üye ve delegelerinin oy kullanmaları, çalışma usul ve esasları ile toplantı ve karar yeter - [6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun](https://kayseriavukat.org.tr/tuketicinin-korunmasi-hakkinda-kanun/): Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun Kanun Numarası: 6502 Kabul Tarihi: 7/11/2013 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 28/11/2013 Sayısı: 28835 Birinci Kısım: Amaç, Kapsam ve Tanımlar Amaç – Madde 1 (1) Bu Kanunun amacı; kamu yararına uygun olarak tüketicinin sağlık ve güvenliği ile ekonomik çıkarlarını koruyucu, zararlarını tazmin edici, çevresel tehlikelerden korunmasını sağlayıcı, tüketiciyi aydınlatıcı ve bilinçlendirici önlemleri almak, tüketicilerin kendilerini koruyucu girişimlerini özendirmek ve bu konulardaki politikaların oluşturulmasında gönüllü örgütlenmeleri teşvik etmeye ilişkin hususları düzenlemektir. Kapsam – Madde 2 (1) Bu Kanun, her türlü tüketici işlemi ile tüketiciye yönelik uygulamaları kapsar. Tanımlar – Madde 3 (1) Bu Kanunun uygulanmasında; a) Bakan: Gümrük ve Ticaret Bakanını, b) Bakanlık: Gümrük ve Ticaret Bakanlığını, c) Genel Müdür: Tüketicinin Korunması ve Piyasa Gözetimi Genel Müdürünü, ç) Genel Müdürlük: Tüketicinin Korunması ve Piyasa Gözetimi Genel Müdürlüğünü, d) Hizmet: Bir ücret veya menfaat karşılığında yapılan ya da yapılması taahhüt edilen mal sağlama dışındaki her türlü tüketici işleminin konusunu, e) İthalatçı: Kamu tüzel kişileri de dâhil olmak üzere mal veya hizmetleri ya da bu malların hammaddelerini yahut ara mallarını ticari veya mesleki amaçlarla ithal ederek satım, kira, finansal kiralama veya benzeri bir yolla piyasaya süren gerçek veya tüzel kişiyi, f) Kalıcı veri saklayıcısı: Tüketicinin gönderdiği veya kendisine gönderilen bilgiyi, bu bilginin amacına uygun olarak makul bir süre incelemesine elverecek şekilde kaydedilmesini ve değiştirilmeden kopyalanmasını sağlayan ve bu bilgiye aynen ulaşılmasına imkân veren kısa mesaj, elektronik posta, internet, disk, CD, DVD, hafıza kartı ve benzeri her türlü araç veya ortamı, g) Konut finansmanı kuruluşu: Konut finansmanı kapsamında doğrudan tüketiciye kredi kullandıran ya da finansal kiralama yapan bankalar ile Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu tarafından konut finansmanı faaliyetinde bulunması uygun görülen finansal kiralama şirketleri ve finansman şirketlerini, ğ) Kredi veren: Mevzuatı gereği tüketicilere kredi vermeye yetkili olan gerçek veya tüzel kişiyi, h) Mal: Alışverişe konu olan; taşınır eşya, konut veya tatil amaçlı taşınmaz mallar ile elektronik ortamda kullanılmak üzere hazırlanan yazılım, ses, görüntü ve benzeri her türlü gayri maddi malları, ı) Sağlayıcı: Kamu tüzel kişileri de dâhil olmak üzere ticari veya mesleki amaçlarla tüketiciye hizmet sunan ya da hizmet sunanın adına ya da hesabına hareket eden gerçek veya tüzel kişiyi, i) Satıcı: Kamu tüzel kişileri de dâhil olmak üzere ticari veya mesleki amaçlarla tüketiciye mal sunan ya da mal sunanın adına ya da hesabına hareket eden gerçek veya tüzel kişiyi, j) Teknik düzenleme: 29/6/2001 tarihli ve 4703 sayılı Ürünlere İlişkin Teknik Mevzuatın Hazırlanması ve Uygulanmasına Dair Kanunda yer alan tanımı, k) Tüketici: Ticari veya mesleki olmayan amaçlarla hareket eden gerçek veya tüzel kişiyi, l) Tüketici işlemi: Mal veya hizmet piyasalarında kamu tüzel kişileri de dâhil olmak üzere ticari veya mesleki amaçlarla hareket eden veya onun adına ya da hesabına hareket eden gerçek veya tüzel kişiler ile tüketiciler arasında kurulan, eser, taşıma, simsarlık, sigorta, vekâlet, bankacılık ve benzeri sözleşmeler de dâhil olmak üzere her türlü sözleşme ve hukuki işlemi, m) Tüketici örgütleri: Tüketicinin korunması amacıyla kurulan dernek, vakıf veya bunların üst kuruluşlarını, n) Üretici: Kamu tüzel kişileri de dâhil olmak üzere tüketiciye sunulmuş olan mal ya da bu malların hammaddelerini yahut ara mallarını üretenler ile mal üzerine markasını, unvanını veya herhangi bir ayırt edici işaretini koyarak kendisini üretici olarak gösteren gerçek veya tüzel kişiyi, ifade eder. İkinci Kısım: Genel Esaslar Temel ilkeler – Madde 4 (1) Bu Kanunda yazılı olarak düzenlenmesi öngörülen sözleşmeler ile bilgilendirmeler en az on iki punto büyüklüğünde, anlaşılabilir bir dilde, açık, sade ve okunabilir bir şekilde düzenlenir ve bunların bir nüshası kâğıt üzerinde veya kalıcı veri saklayıcısı ile tüketiciye verilir. Sözleşmede bulunması gereken şartlardan bir veya birkaçının bulunmaması durumunda, eksiklik sözleşmenin geçerliliğini etkilemez. Bu eksiklik sözleşmeyi düzenleyen tarafından derhâl giderilir. (2) Sözleşmede öngörülen koşullar, sözleşme süresi içinde tüketici aleyhine değiştirilemez. (3) Tüketiciden; kendisine sunulan mal veya hizmet kapsamında haklı olarak yapılmasını beklediği ve sözleşmeyi düzenleyenin yasal yükümlülükleri arasında yer alan edimler ile sözleşmeyi düzenleyenin kendi menfaati doğrultusunda yapmış olduğu masraflar için ek bir bedel talep edilemez. Bankalar, tüketici kredisi veren finansal kuruluşlar ve kart çıkaran kuruluşlar tarafından tüketiciye sunulan ürün veya hizmetlerde ise tüketiciden faiz dışında alınacak her türlü ücret, komisyon ve masraf türleri ile bunlara ilişkin usul ve esaslar Bakanlığın görüşü alınarak bu Kanunun ruhuna uygun olarak ve tüketiciyi koruyacak şekilde Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası tarafından belirlenir. 20/2/2020 tarihli ve 7222 sayılı Kanunun 39 uncu maddesiyle, bu fıkranın ikinci cümlesinde yer alan “Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu” ibaresi “Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası” şeklinde değiştirilmiştir. (4) Bu Kanunda düzenlenen sözleşmelere istinaden tüketiciden talep edilecek her türlü ücret ve masrafa ilişkin bilgilerin, sözleşmenin eki olarak kâğıt üzerinde yazılı şekilde tüketiciye verilmesi zorunludur. Uzaktan iletişim aracıyla kurulan sözleşmelerde ise, bu bilgiler kullanılan uzaktan iletişim aracına uygun şekilde verilir. Bu bilgilerin tüketiciye verildiğinin ispatı sözleşmeyi düzenleyene aittir. (5) Tüketicinin yapmış olduğu işlemler nedeniyle kıymetli evrak niteliğinde sadece nama yazılı ve her bir taksit ödemesi için ayrı ayrı olacak şekilde senet düzenlenebilir. Bu fıkra hükümlerine aykırı olarak düzenlenen senetler tüketici yönünden geçersizdir. (6) Tüketici işlemlerinde, tüketicinin edimlerine karşılık olarak alınan şahsi teminatlar, her ne isim altında olursa olsun adi kefalet sayılır. Tüketicinin alacaklarına ilişkin karşı tarafça verilen şahsi teminatlar diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmadıkça müteselsil kefalet sayılır. (7) Temerrüt hâli de dâhil olmak üzere, tüketici işlemlerinde bileşik faiz uygulanmaz. (8) Bu Kanun tüm düzenlemeleri yönünden katılım bankalarını da kapsar. Uygulama, kâr payı dikkate alınarak yapılır. Tüketici sözleşmelerindeki haksız şartlar – Madde 5 (1) Haksız şart; tüketiciyle müzakere edilmeden sözleşmeye dâhil edilen ve tarafların sözleşmeden doğan hak ve yükümlülüklerinde dürüstlük kuralına aykırı düşecek biçimde tüketici aleyhine dengesizliğe neden olan sözleşme şartlarıdır. (2) Tüketiciyle akdedilen sözleşmelerde yer alan haksız şartlar kesin olarak hükümsüzdür. Sözleşmenin haksız şartlar dışındaki hükümleri geçerliliğini korur. Bu durumda sözleşmeyi düzenleyen, kesin olarak hükümsüz sayılan şartlar olmasaydı diğer hükümlerle sözleşmeyi yapmayacak olduğunu ileri süremez. (3) Bir sözleşme şartı önceden hazırlanmış ve standart sözleşmede yer alması nedeniyle tüketici içeriğine etki edememişse, o sözleşme şartının tüketiciyle müzakere edilmediği kabul edilir. Sözleşmeyi düzenleyen, bir standart şartın münferiden müzakere edildiğini iddia ediyorsa bunu ispatla yükümlüdür. Sözleşmenin bütün olarak değerlendirilmesinden standart sözleşme olduğu sonucuna varılırsa, bu sözleşmedeki bir şartın belirli unsurlarının veya münferit bir hükmünün müzakere edilmiş olması, sözleşmenin kalan kısmına bu maddenin uygulanmasını engellemez. (4) - [5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nda Düzenlenen Primlere İlişkin Hükümler](https://kayseriavukat.org.tr/5510-sayili-kanun-primlere-iliskin-hukumler/): 5510 sayılı Kanun’da Düzenlenen Primlere ilişkin Hükümler Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu Kanun Numarası: 5510 Kabul Tarihi: 31/5/2006 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 16/6/2006 Sayısı: 26200 Dördüncü Kısım: Primlere İlişkin Hükümler Birinci Bölüm: Prim Alınması, Prime Esas Kazanç, Prim Oranları ve Asgarî İşçilik Prim alınması zorunluluğu – Madde 79 Kısa ve uzun vadeli sigortalar ile genel sağlık sigortası için, bu Kanunda öngörülen her türlü ödemeler ile yönetim giderlerini karşılamak üzere Kurum prim almak, ilgililer de prim ödemek zorundadır. Kurumca tahsil edilen genel sağlık sigortası primleri, tahsil edilmesini müteakip doğrudan Kurum bütçesinin genel sağlık sigortası kalemine aktarılır. Prime esas kazançlar – Madde 80 (Değişik: 17/4/2008-5754/47 md.) 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamındaki sigortalıların prime esas kazançları aşağıdaki şekilde belirlenir. a) Prime esas kazançların hesabında; 1) Hak edilen ücretlerin, 2) Prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkaktan o ay içinde yapılan ödemelerin ve işverenler tarafından sigortalılar için özel sağlık sigortalarına ve bireysel emeklilik sistemine ödenen tutarların, 3) İdare veya yargı mercilerince verilen karar gereğince yukarıdaki (1) ve (2) numaralı alt bentlerde belirtilen kazançlar niteliğinde olmak üzere sigortalılara o ay içinde yapılan ödemelerin, brüt toplamı esas alınır. b) Ayni yardımlar ve ölüm, doğum ve evlenme yardımları, görev yollukları, seyyar görev tazminatı, kıdem tazminatı, iş sonu tazminatı veya kıdem tazminatı mahiyetindeki toplu ödeme, keşif ücreti, ihbar ve kasa tazminatları ile Kurumca tutarları yıllar itibarıyla belirlenecek yemek, çocuk ve aile zamları, işverenler tarafından sigortalılar için özel sağlık sigortalarına ve bireysel emeklilik sistemine ödenen ve aylık toplamı asgari ücretin % 30’unu geçmeyen özel sağlık sigortası primi ve bireysel emeklilik katkı payları tutarları, prime esas kazanca tabi tutulmaz. c) (b) bendinde belirtilen istisnalar dışında her ne adla yapılırsa yapılsın tüm ödemeler ile ayni yardım yerine geçmek üzere yapılan nakdi ödemeler prime esas kazanca tabi tutulur. Diğer kanunlardaki prime tabi tutulmaması gerektiğine dair muafiyet ve istisnalar bu Kanunun uygulanmasında dikkate alınmaz. d) Ücretler hak edildikleri aya mal edilmek suretiyle prime tabi tutulur. Diğer ödemeler ise öncelikle ödendiği ayın kazancına dahil edilir ve ücret dışındaki bu ödemelerin yapıldığı ayda üst sınırın aşılması nedeniyle prime tabi tutulamayan kısmı, ödemenin yapıldığı ayı takip eden aydan başlanarak iki ayı geçmemek üzere üst sınırın altında kalan sonraki ayların prime esas kazançlarına ilâve edilir. Toplu iş sözleşmelerine tabi işyerleri işverenlerince veya kamu idareleri veya yargı mercilerince verilen kararlara istinaden, sonradan ödenen ücret dışındaki ödemelerin hizmet akdinin mevcut olmadığı veya askıda olduğu bir tarihte ödenmesi durumunda, 82 nci madde hükmü de nazara alınmak suretiyle prime esas kazancın tabi olduğu en son ayın kazancına dahil edilir. Bu durumlarda sigorta primlerinin, yukarıda belirtilen mercilerin kararlarının kesinleşme tarihini izleyen ayın sonuna kadar ödenmesi halinde, gecikme cezası ve gecikme zammı alınmaz ve 102 nci madde hükümleri uygulanmaz. e) Saatlik, günlük, haftalık veya aylık olarak belirli bir ücrete dayanmış olmayıp da komisyon ücreti ve kâra katılma gibi belirsiz zaman ve tutar üzerinden ücret alan sigortalıların prim ve ödeneklerinin hesabında esas tutulacak günlük kazançları, 82 nci madde hükmüne göre belirlenen alt sınırdır. f) Bir işverene tabi olarak çalışan sigortalının belirli ücretinin dışında ayrıca (e) bendi kapsamında ücret alması halinde, prime esas günlük kazancı bunların toplamından oluşur. g) Primlerin hesabına esas tutulacak günlük kazanç, sigortalının, bir ay için prime esas tutulan kazancının otuzda biridir. Ancak günlük kazancın hesabına esas tutulan ay içindeki bazı günlerde çalışmamış ve çalışmadığı günler için ücret almamış sigortalının günlük kazancı, o ay için prime esas tutulan kazancının ücret aldığı gün sayısına bölünmesi suretiyle hesaplanır. h) Sigortalıların günlük kazançlarının hesabında esas tutulan gün sayıları, aynı zamanda, bunların prim ödeme gün sayılarını gösterir. Ancak, işveren ve sigortalı arasında kısmî süreli hizmet akdinin yazılı olarak yapılmış olması kaydıyla, ay içerisinde günün bazı saatlerinde çalışan ve çalıştığı saat karşılığında ücret alan sigortalının ay içindeki prim ödeme gün sayısı, ay içindeki toplam çalışma saati süresinin 4857 sayılı İş Kanunu‘na göre belirlenen haftalık çalışma süresine göre hesaplanan günlük çalışma saatine bölünmesi suretiyle bulunur. Bu şekildeki hesaplamada gün kesirleri bir gün kabul edilir. ı) İşveren ve sigortalı arasında çağrı üzerine çalışmaya dayalı yazılı iş sözleşmesinde taraflar arasında çalışma süresi gün, hafta ve ay olarak belirlenmemiş ise, sigortalının ay içindeki prim ödeme gün sayısı haftalık çalışma süresi en az yirmi saat kararlaştırılmış sayılarak (h) bendi hükmüne göre hesaplanır. i) 88 inci maddenin dördüncü fıkrasına göre ay içerisinde 30 günden az prim ödeme gün sayılarına ait eksik günlerin genel sağlık sigortası primleri, eksik çalışma süreleri dikkate alınmak suretiyle hesaplanır. j) (Ek: 31/7/2008-5797/1 md.) Milli Eğitim Bakanlığına bağlı her derece ve türdeki örgün ve yaygın eğitim kurumlarında ek ders ücreti karşılığında ilgili mevzuatı çerçevesinde uzman ve usta öğretici olarak çalıştırılanların prim ödeme gün sayısı 30 günü aşmamak kaydıyla, bir takvim ayı içerisinde hak kazandıkları brüt ek ders ücreti toplam tutarının, prime esas günlük kazanç alt sınırına bölünmesi sonucu bulunur. Bu şekilde yapılacak hesaplamalarda tam sayıdan sonraki küsuratlar dikkate alınmaz. k) (Ek: 13/2/2011-6111/37 md.) (…) yükseköğrenimleri sırasında staja tabi tutulan öğrenciler, kamu kurum ve kuruluşları tarafından desteklenen projelerde görevli bursiyerler ve 2547 sayılı Kanun‘un 46 ncı maddesine tabi olarak kısmi zamanlı çalıştırılan öğrencilerden aylık prime esas kazanç tutarı 82 nci maddeye göre belirlenen günlük prime esas kazanç alt sınırının otuz katından fazla olmayanlar ile kursiyerlerin prime esas günlük kazançlarının hesaplanmasında prime esas günlük kazanç alt sınırı dikkate alınır. (Değişik ikinci cümle: 2/12/2016-6764/57 md.) Aday çırak, çırak, işletmelerde mesleki eğitim, mesleki ve teknik ortaöğretim sırasında staj, tamamlayıcı eğitim ya da alan eğitimi gören öğrencilerin prime esas kazançları ilgili kanunlarında öngörüldüğü şekilde belirlenir. 2/12/2016 tarihli ve 6764 sayılı Kanunun 57 nci maddesiyle, bu bendin birinci cümlesinde yer alan “Meslek liselerinde okumakta iken veya” ibaresi madde metninden çıkarılmıştır. 16/2/2016 tarihli ve 6676 sayılı Kanunun 23 üncü maddesiyle, bu bentte yer alan “staja tabi tutulan öğrenciler” ibaresinden sonra gelmek üzere “, kamu kurum ve kuruluşları tarafından desteklenen projelerde görevli bursiyerler” ibaresi eklenmiştir. 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi kapsamındaki sigortalıların prime esas kazançları aşağıdaki şekilde belirlenir. a) Aylık prime esas kazanç, 82 nci maddeye göre belirlenen prime esas günlük kazanç alt sınırı ile üst sınırı arasında kalmak şartı ile kendileri tarafından beyan edilecek günlük kazancın otuz katıdır. Bu sigortalılar tarafından Kurumca belirlenen sürelerde aylık prime esas kazanç beyan - [5510 sayılı Kanun’da Düzenlenen Genel Sağlık Sigortası Hükümleri](https://kayseriavukat.org.tr/5510-sayili-kanun-genel-saglik-sigortasi/): 5510 sayılı Kanun’da Düzenlenen Genel Sağlık Sigortası Hükümleri Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu Kanun Numarası: 5510 Kabul Tarihi: 31/5/2006 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 16/6/2006 Sayısı: 26200 Üçüncü Kısım: Genel Sağlık Sigortası Hükümleri Birinci Bölüm: Kapsamdaki Kişiler ve Tescili Genel sağlık sigortalısı sayılanlar – Madde 60 (Değişik: 17/4/2008-5754/38 md.) İkametgahı Türkiye’de olan kişilerden; a) 4 üncü maddenin birinci fıkrasının; 1) (a) ve (c) bentleri gereğince sigortalı sayılan kişiler, 2) (b) bendi gereğince sigortalı sayılan kişiler, b) İsteğe bağlı sigortalı olan kişiler, c) Yukarıdaki (a) ve (b) bentlerine göre sigortalı sayılmayanlardan; 1) Harcamaları, taşınır ve taşınmazları ile bunlardan doğan hakları da dikkate alınarak, Kurumca belirlenecek test yöntemleri ve veriler kullanılarak tespit edilecek aile içindeki geliri kişi başına düşen aylık tutarı asgari ücretin üçte birinden az olan vatandaşlar ile gelir tespiti yapılmaksızın genel sağlık sigortalılığı ya da bakmakla yükümlü olduğu kişi bulunmayan Türk vatandaşlarından 18 yaşını doldurmamış çocuklar, 21/5/2013 tarihli ve 6486 sayılı Kanunun 1 inci maddesiyle bu alt bentte yer alan “üçte birinden az olan vatandaşlar” ibaresinden sonra gelmek üzere “ile gelir tespiti yapılmaksızın genel sağlık sigortalılığı ya da bakmakla yükümlü olduğu kişi bulunmayan Türk vatandaşlarından 18 yaşını doldurmamış çocuklar” ibaresi eklenmiştir. 2) (Değişik: 4/4/2013-6458/123 md.) Uluslararası koruma başvurusu veya statüsü sahibi ve vatansız olarak tanınan kişiler, 3) 1/7/1976 tarihli ve 2022 sayılı 65 Yaşını Doldurmuş Muhtaç, Güçsüz ve Kimsesiz Türk Vatandaşlarına Aylık Bağlanması Hakkında Kanun hükümlerine göre aylık alan kişiler, 4) 24/2/1968 tarihli ve 1005 sayılı İstiklal Madalyası Verilmiş Bulunanlara Vatani Hizmet Tertibinden Şeref Aylığı Bağlanması Hakkında Kanun hükümlerine göre şeref aylığı alan kişiler, 5) 28/5/1986 tarihli ve 3292 sayılı Vatani Hizmet Tertibi Aylıklarının Bağlanması Hakkında Kanun hükümlerine göre aylık alan kişiler, 6) 3/11/1980 tarihli ve 2330 sayılı Nakdi Tazminat ve Aylık Bağlanması Hakkında Kanun hükümlerine göre aylık alan kişiler, 7) 24/5/1983 tarihli ve 2828 sayılı Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Kanunu hükümlerine göre korunma, bakım ve rehabilitasyon hizmetlerinden ücretsiz faydalanan kişiler ile ana ve babası olmayan Türk vatandaşlarından 18 yaşını doldurmamış çocuklar, 21/5/2013 tarihli ve 6486 sayılı Kanunun 1 inci maddesiyle bu alt bentte yer alan “ücretsiz faydalanan kişiler” ibaresinden sonra gelmek üzere “ile ana ve babası olmayan Türk vatandaşlarından 18 yaşını doldurmamış çocuklar” ibaresi eklenmiştir. 8) Harp malûllüğü aylığı alanlar ile Terörle Mücadele Kanunu kapsamında aylık alanlar, 9) 18/3/1924 tarihli ve 442 sayılı Köy Kanununun (…) ek 16 ncı maddesine göre aylık alan kişiler, 17/4/2017 tarihli ve 690 sayılı KHK’nin 42 nci maddesiyle, bu alt bentte yer alan “74 üncü maddesinin ikinci fıkrasına göre görevlendirilen kişiler ile aynı Kanunun” ibaresi yürürlükten kaldırılmış, daha sonra bu hüküm 1/2/2018 tarihli ve 7077 sayılı Kanunun 38 inci maddesiyle aynen kabul edilerek kanunlaşmıştır. 10) 11/10/1983 tarihli ve 2913 sayılı Dünya Olimpiyat ve Avrupa Şampiyonluğu Kazanmış Sporculara ve Bunların Ailelerine Aylık Bağlanması Hakkında Kanun hükümlerine göre aylık alan kişiler, d) Mütekabiliyet esası da dikkate alınmak şartıyla, oturma izni almış yabancı ülke vatandaşlarından yabancı bir ülke mevzuatı kapsamında sigortalı olmayan kişiler, e) 25/8/1999 tarihli ve 4447 sayılı Kanun gereğince işsizlik ödeneği, Esnaf Ahilik Sandığı ödeneğinin ve ilgili kanunları gereğince kısa çalışma ödeneğinden yararlandırılan kişiler, 23/2/2017 tarihli ve 6824 sayılı Kanunun 12 nci maddesi ile, bu bentte yer alan “işsizlik ödeneği” ibaresinden sonra gelmek üzere “, Esnaf Ahilik Sandığı ödeneğinin” ibaresi eklenmiştir. 6824 sayılı Kanunun 25 inci maddesiyle, söz konusu ibarenin 1/1/2018 tarihinde yürürlüğe gireceği hüküm altına alınmıştır. f) Bu Kanun veya bu Kanundan önce yürürlükte bulunan sosyal güvenlik kanunlarına göre gelir veya aylık alan kişiler, g) Yukarıdaki bentlerin dışında kalan ve başka bir ülkede sağlık sigortasından yararlanma hakkı bulunmayan vatandaşlar, genel sağlık sigortalısı sayılır. 6 ncı maddenin birinci fıkrasının (a), (b), (c), (f), (g), (h), (ı) ve (k) bentlerinde sayılanların öncelikle, genel sağlık sigortalısının bakmakla yükümlü olduğu kişi olup olmadığına bakılır. Genel sağlık sigortalısının bakmakla yükümlü olduğu kişi ise tescili yapılmaz. Aksi takdirde birinci fıkra hükümlerinden durumuna uyan bende göre genel sağlık sigortalısı sayılır. Birinci fıkranın (f) bendi kapsamında gelir alması nedeniyle genel sağlık sigortalısı sayılanlar, aynı zamanda diğer bentler gereği de genel sağlık sigortalısı sayılması halinde (f) bendi dışındaki bentler kapsamında genel sağlık sigortalısı sayılır. 6 ncı maddenin birinci fıkrasının (e) ve (l) bentleri kapsamında olanlar, ceza infaz kurumları ile tutukevleri bünyesinde bulunan hükümlü ve tutuklular, birinci fıkranın (d) bendi kapsamına girenlerden Türkiye’de bir yıldan kısa süreyle yerleşik olanlar, (f) bendi kapsamında olup mülga 30/5/1978 tarihli ve 2147 sayılı ve 8/5/1985 tarihli ve 3201 sayılı kanunlara göre borçlanarak aylık bağlanan kişilerden ise Türkiye’de ikamet etmeyenler genel sağlık sigortalısı ve genel sağlık sigortalısının bakmakla yükümlü olduğu kişi sayılmazlar. 2/1/2017 tarihli ve 681 sayılı KHK’nin 74 üncü maddesiyle bu fıkrada yer alan “6 ncı maddenin birinci fıkrasının (d),” ibaresi “6 ncı maddenin birinci fıkrasının” şeklinde 1/3/2017 tarihinden geçerli olmak üzere değiştirilmiş; daha sonra bu hüküm 1/2/2018 tarihli ve 7073 sayılı Kanunun 73 üncü maddesiyle aynen kabul edilerek 1/3/2017 tarihinde yürürlüğe girmek üzere kanunlaşmıştır. Birinci fıkranın (d) ve (g) bentlerinin uygulanmasında evli olanlar için, eşlerden hangisinin bu maddeye göre genel sağlık sigortalısı, hangisinin bakmakla yükümlü olunan kişi olacağının tespiti kendi tercihlerine bırakılır. Diğer bentler gereği eşlerin her ikisinin de genel sağlık sigortalılık şartlarının oluşması halinde her ikisi de ayrı ayrı genel sağlık sigortalısı sayılır. 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında sigortalı sayılanlardan, ilgili kanunları gereğince bir yıldan fazla aylıksız izin kullanan eşler, genel sağlık sigortalısının bakmakla yükümlü olduğu kişi sayılır. Bu maddenin birinci fıkrasının (c) bendinin (1) numaralı alt bendi ile 80 inci maddede belirtilen aile; aynı hane içerisinde yaşayan eş, evli olmayan çocuk, büyük ana ve büyük babadan oluşur. (Ek fıkra: 13/2/2011-6111/34 md.; Değişik: 21/5/2013-6486/1 md.) Ülkemizde öğrenim gören yabancı uyruklu öğrenciler birinci fıkranın (d) bendindeki ve 52 nci maddenin ikinci fıkrasının ikinci cümlesindeki şartlar aranmaksızın ilk kayıt tarihinden itibaren üç ay içinde talepte bulunmaları hâlinde genel sağlık sigortalısı olurlar. Bu sürede talepte bulunmayanlar hakkında öğrenimleri süresince genel sağlık sigortası hükümleri uygulanmaz. Kendilerince 82 nci maddeye göre belirlenen prime esas günlük kazanç alt sınırının üçte birinin 30 günlük tutarı üzerinden genel sağlık sigortası primi ödenir. (Ek fıkra: 13/2/2011-6111/34 md.) 19/3/1969 tarihli ve 1136 sayılı Avukatlık Kanunu uyarınca avukatlık stajı yapmakta olanlardan bu Kanuna göre genel sağlık sigortalısı veya bakmakla yükümlü olunan - [5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu](https://kayseriavukat.org.tr/5199-sayili-hayvanlari-koruma-kanunu/): 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu Kanun Numarası: 5199 Kabul Tarihi: 24/6/2004 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 1/7/2004 Sayısı: 25509 Birinci Kısım: Genel Hükümler Birinci Bölüm: Amaç, Kapsam, Tanımlar ve İlkeler Amaç – Madde 1 Bu Kanunun amacı; insan, hayvan ve çevre sağlığı gözetilmek kaydıyla hayvanların rahat yaşamlarını ve hayvanlara iyi ve uygun muamele edilmesini temin etmek, hayvanların acı, ıstırap ve eziyet çekmelerine karşı en iyi şekilde korunmalarını, her türlü mağduriyetlerinin önlenmesini sağlamaktır. 30/7/2024 tarihli ve 7527 sayılı Kanunun 1 inci maddesiyle, bu fıkrada yer alan “Kanunun amacı;” ibaresinden sonra gelmek üzere “insan, hayvan ve çevre sağlığı gözetilmek kaydıyla” ibaresi eklenmiştir. Kapsam – Madde 2 Bu Kanun, amaç maddesi doğrultusunda yapılacak düzenlemeleri, alınacak önlemleri, sağlanacak eşgüdümü, denetim, sınırlama ve yükümlülükler ile tâbi olunacak cezaî hükümleri kapsar. Tanımlar – Madde 3 Bu Kanunda geçen terimlerden; a) Yaşama ortamı: Bir hayvanın veya hayvan topluluğunun doğal olarak yaşadığı yeri, b) Etoloji: Bir hayvan türünün doğuştan gelen, kendine özgü davranışlarını inceleyen bilim dalını, c) Ekosistem: Canlıların kendi aralarında ve cansız çevreleriyle ilişkilerini bir düzen içinde yürüttükleri biyolojik, fiziksel ve kimyasal sistemi, d) Tür: Birbirleriyle çiftleşebilen ve üreme yeteneğine sahip verimli döller verebilen populasyonları, e) Evcil hayvan: İnsan tarafından kültüre alınmış ve eğitilmiş hayvanları, f) (Değişik: 30/7/2024-7527/2 md.) Sahipsiz hayvan: Sahipli hayvanlar dışında kalan evcil hayvanları, g) Güçten düşmüş hayvan: Bulaşıcı ve salgın hayvan hastalıkları haricinde yaşlanma, sakatlanma, yaralanma ve hastalanma gibi çeşitli nedenlerle fizikî olarak iş yapabilme yeteneğini kaybetmiş binek ve yük hayvanlarını, h) Yabani hayvan: Doğada serbest yaşayan evcilleştirilmemiş ve kültüre alınmamış omurgalı ve omurgasız hayvanları, ı) (Değişik:9/7/2021-7332/1 md.) Ev hayvanı: Gerçek veya tüzel kişiler tarafından özellikle evde, iş yerlerinde ya da arazisinde özel ilgi ve refakat amacıyla muhafaza edilen, bakımı ve sorumluluğu sahiplerince üstlenilen her türlü hayvanı, j) (Değişik: 30/7/2024-7527/2 md.) Sahipli hayvan: Bir kişi, kuruluş, kurum ya da tüzel kişilik tarafından sahiplenilen, bakımı, aşıları, periyodik sağlık kontrolleri yapılan ve Bakanlık veri tabanına kaydedilen ev hayvanlarını, k) (Değişik:9/7/2021-7332/1 md.) Hayvan bakımevi: Bakanlıktan izin alınmak suretiyle kurulan, hayvanların sahiplendirilinceye kadar barındırıldığı ve rehabilite edildiği bir tesisi, 30/7/2024 tarihli ve 7527 sayılı Kanunun 2 nci maddesiyle, bu bentte yer alan “ve hayvanların rehabilite edileceği” ibaresi “, hayvanların sahiplendirilinceye kadar barındırıldığı ve rehabilite edildiği” şeklinde değiştirilmiştir. l) Deney: Herhangi bir hayvanın acı, eziyet, üzüntü veya uzun süreli hasara neden olacak deneysel ya da diğer bilimsel amaçlarla kullanılmasını, m) Deney hayvanı: Deneyde kullanılan ya da kullanılacak olan hayvanı, n) Kesim hayvanı: Gıda amaçlı kesimi yapılan hayvanları, o) Bakanlık: Tarım ve Orman Bakanlığını, p) (Ek:9/7/2021-7332/1 md.) Rehabilitasyon: Sahipsiz hayvanların tedavi ve parazit mücadelesinin yapılmasını, aşılanmasını, kısırlaştırılmasını ve dijital kimliklendirme yöntemleriyle işaretlenmesini, ifade eder. İlkeler – Madde 4 Hayvanların korunmasına ve rahat yaşamalarına ilişkin temel ilkeler şunlardır: a) Bütün hayvanlar eşit doğar ve bu Kanun hükümleri çerçevesinde yaşama hakkına sahiptir. b) (Mülga: 30/7/2024-7527/3 md.) c) Hayvanların korunması, gözetilmesi, bakımı ve kötü muamelelerden uzak tutulması için gerekli önlemler alınmalıdır. d) Hiçbir maddî kazanç ve menfaat amacı gütmeksizin, sadece insanî ve vicdanî sorumluluklarla, sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanları sahiplenmek isteyen ve bu Kanunda öngörülen koşulları taşıyan gerçek ve tüzel kişilerin teşviki ve bu kapsamda eşgüdüm sağlanması esastır. 30/7/2024 tarihli ve 7527 sayılı Kanunun 3 üncü maddesiyle, bu bentte yer alan “hayvanlara bakan veya bakmak” ibaresi “hayvanları sahiplenmek” şeklinde değiştirilmiştir. e) Nesli yok olma tehlikesi altında bulunan tür ve bunların yaşama ortamlarının korunması esastır. f) Yabani hayvanların yaşama ortamlarından koparılmaması, doğada serbestçe yaşayan bir hayvanın yakalanıp özgürlükten yoksun bırakılmaması esastır. g) Hayvanların korunması ve rahat yaşamalarının sağlanmasında; insanlarla diğer hayvanların hijyen, sağlık ve güvenlikleri de dikkate alınmalıdır. h) Hayvanların türüne özgü şartlarda bakılması, beslenmesi, barındırılma ve taşınması esastır. ı) Hayvanları taşıyan ve taşıtanlar onları türüne ve özelliğine uygun ortam ve şartlarda taşımalı, taşıma sırasında beslemeli ve bakımını yapmalıdırlar. j) (Değişik:9/7/2021-7332/2 md.) Yerel yönetimler, gönüllü kuruluşlarla iş birliği içerisinde, sahipsiz hayvanların sahiplendirilinceye kadar bakılmaları için hayvan bakımevleri kurarak onların bakımlarını ve tedavilerini sağlar ve eğitim çalışmaları yapar. Ayrıca yerel yönetimler, ilgili karar organının uygun görmesi halinde hayvan hastanesi kurar. 30/7/2024 tarihli ve 7527 sayılı Kanunun 3 üncü maddesiyle, bu bentte yer alan “ve güçten düşmüş hayvanların korunması” ibaresi “hayvanların sahiplendirilinceye kadar bakılmaları” şeklinde değiştirilmiştir. k) Kontrolsüz üremeyi önlemek amacıyla, toplu yaşanan yerlerde beslenen ve barındırılan kedi ve köpeklerin sahiplerince kısırlaştırılması esastır. (Değişik ikinci cümle: 9/7/2021-7332/2 md.) Kedi ve köpek sahipleri, hayvanlarını dijital kimliklendirme yöntemleriyle kayıt altına aldırmakla yükümlüdürler. (Ek cümle: 9/7/2021-7332/2 md.) Dijital kimliklendirme yöntemlerine ilişkin usul ve esaslar Bakanlıkça yürürlüğe konulacak yönetmelikle belirlenir. İkinci Kısım: Koruma Tedbirleri Birinci Bölüm: Hayvanların Sahiplenilmesi, Bakımı ve Korunması Hayvanların sahiplenilmesi ve bakımı – Madde 5 9/7/2021 tarihli ve 7332 sayılı Kanunun 3 üncü maddesiyle, birinci fıkrada yer alan “bakımının gerektirdiği yaygın eğitim programına katılarak” ibaresi, üçüncü ve beşinci fıkralarda yer alan “ve süs” ibareleri ile beşinci fıkrasında yer alan “bilhassa ev ve bahçesi içerisinde” ibaresi madde metninden çıkarılmıştır. 30/7/2024 tarihli ve 7527 sayılı Kanunun 15 inci maddesiyle, bu maddenin birinci fıkrasında yer alan “veya ona bakan” ibaresi ve dördüncü fıkrasında yer alan “ve kontrollü hayvanları bulundurma ve” ibaresi metinden çıkarılmıştır. Bir hayvanı, (…) sahiplenen (…) kişi, hayvanı barındırmak, hayvanın türüne ve üreme yöntemine uygun olan etolojik ihtiyaçlarını temin etmek, sağlığına dikkat etmek, insan, hayvan ve çevre sağlığı açısından gerekli tüm önlemleri almakla yükümlüdür. Hayvan sahipleri, sahip oldukları hayvanlardan kaynaklanan çevre kirliliğini ve insanlara verilebilecek zarar ve rahatsızlıkları önleyici tedbirleri almakla yükümlü olup; zamanında ve yeterli seviyede tedbir alınmamasından kaynaklanan zararları tazmin etmek zorundadırlar. Ev (…) hayvanı satan kişiler, bu hayvanların bakımı ve korunması ile ilgili olarak yerel yönetimler tarafından düzenlenen eğitim programlarına katılarak sertifika almakla yükümlüdürler. (Değişik dördüncü fıkra:9/7/2021-7332/3 md.) Ev hayvanı (…) sahiplenme şartları, hayvan bakımı ve korunması konularında verilecek eğitim ile ilgili usul ve esaslar ile sahiplenilerek bakılan hayvanların çevreye verecekleri zarar ve rahatsızlıkları önleyici tedbirler, Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Ticarî amaç güdülmeden (…) bakılan ev (…) hayvanları sahiplerinin borcundan dolayı haczedilemezler. (Mülga altıncı fıkra:9/7/2021-7332/3 md.) (Mülga yedinci fıkra:9/7/2021-7332/3 md.) Sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanların korunması – Madde 6 Sahipsiz ya da güçten düşmüş hayvanların kanuni istisnalar hariç öldürülmeleri yasaktır. 30/7/2024 tarihli ve 7527 sayılı Kanunun 4 üncü maddesiyle, bu fıkrada yer alan “, 3285 sayılı Hayvan Sağlığı Zabıtası Kanununda öngörülen durumlar dışında” ibaresi “kanuni - [5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nda Düzenlenen Sosyal Sigorta Hükümleri](https://kayseriavukat.org.tr/5510-sayili-kanun-sosyal-sigorta-hukumleri/): 5510 sayılı Kanun’da Düzenlenen Sosyal Sigorta Hükümleri Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu Kanun Numarası: 5510 Kabul Tarihi: 31/5/2006 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 16/6/2006 Sayısı: 26200 Birinci Kısım: Amaç, Kapsam ve Tanımlar Amaç – Madde 1 Bu Kanunun amacı, sosyal sigortalar ile genel sağlık sigortası bakımından kişileri güvence altına almak; bu sigortalardan yararlanacak kişileri ve sağlanacak hakları, bu haklardan yararlanma şartları ile finansman ve karşılanma yöntemlerini belirlemek; sosyal sigortaların ve genel sağlık sigortasının işleyişi ile ilgili usûl ve esasları düzenlemektir. Kapsam – Madde 2 Bu Kanun; sosyal sigortalar ile genel sağlık sigortasından yararlanacak kişileri, işverenleri, sağlık hizmeti sunucularını, bu Kanunun uygulanması bakımından gerçek kişiler ile her türlü kamu ve özel hukuk tüzel kişilerini ve tüzel kişiliği olmayan diğer kurum ve kuruluşları kapsar. Tanımlar – Madde 3 Bu Kanunun uygulanmasında; 1) Bakanlık: Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığını, 2) Kurum: Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığını, 3) Sosyal sigortalar: Kısa ve uzun vadeli sigorta kollarını, 4) Kısa vadeli sigorta kolları: İş kazası ve meslek hastalığı, hastalık ve analık sigortası kollarını, 5) Uzun vadeli sigorta kolları: Malûllük, yaşlılık ve ölüm sigortası kollarını, 6) Sigortalı: Kısa ve/veya uzun vadeli sigorta kolları bakımından adına prim ödenmesi gereken veya kendi adına prim ödemesi gereken kişiyi, 7) (Değişik: 17/4/2008-5754/1 md.) Hak sahibi: Sigortalının veya sürekli iş göremezlik geliri ile malûllük, vazife malûllüğü veya yaşlılık aylığı almakta olanların ölümü halinde, gelir veya aylık bağlanmasına veya toptan ödeme yapılmasına hak kazanan eş, çocuk, ana ve babasını, 8) Genel sağlık sigortası: Kişilerin öncelikle sağlıklarının korunmasını, sağlık riskleri ile karşılaşmaları halinde ise oluşan harcamaların finansmanını sağlayan sigortayı, 9) Genel sağlık sigortalısı: Bu Kanunun 60 ıncı maddesinde sayılan kişileri, 10) (Değişik: 17/4/2008-5754/1 md.) Bakmakla yükümlü olduğu kişi: 5 inci maddenin birinci fıkrasının (b) bendi ile 60 ıncı maddenin birinci fıkrasının (c) bendinin (1), (2) ve (7) numaralı alt bentleri ile yedinci ve sekizinci fıkraları ile onikinci fıkrasındaki askeri öğrenci adayları ile Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi öğrenci adayları dışında kalan genel sağlık sigortalısının, sigortalı sayılmayan veya isteğe bağlı sigortalı olmayan, kendi sigortalılığı nedeniyle gelir veya aylık bağlanmamış olan; 13/2/2011 tarihli ve 6111 sayılı Kanunun 23 üncü maddesiyle, (10) numaralı bentte yer alan “Bu Kanunun 60 ıncı maddesinin birinci fıkrasının (c) bendinin (1) ve (2) numaralı alt bentlerinin dışında kalan genel sağlık sigortalısının,” ibaresi “5 inci maddenin birinci fıkrasının (b) bendi ile 60 ıncı maddenin birinci fıkrasının (c) bendinin (1), (2) ve (7) numaralı alt bentleri ile yedinci ve sekizinci fıkralarının dışında kalan genel sağlık sigortalısının,” olarak, aynı bendin (c) alt bendinde yer alan “sigortalı” ibaresi “genel sağlık sigortalısı” olarak değiştirilmiştir. 2/1/2017 tarihli ve 681 sayılı KHK’nin 73 üncü maddesiyle bu bentte yer alan “60 ıncı maddenin birinci fıkrasının (c) bendinin (1), (2) ve (7) numaralı alt bentleri ile yedinci ve sekizinci” ibaresi “60 ıncı maddenin birinci fıkrasının (c) bendinin (1), (2) ve (7) numaralı alt bentleri ile yedinci, sekizinci ve onikinci” şeklinde 1/3/2017 tarihinden geçerli olmak üzere değiştirilmiş; daha sonra bu hüküm 1/2/2018 tarihli ve 7073 sayılı Kanunun 72 nci maddesiyle aynen kabul edilerek 1/3/2017 tarihinde yürürlüğe girmek üzere kanunlaşmıştır. 17/1/2019 tarihli ve 7161 sayılı Kanunun 40 ıncı maddesiyle, bu maddenin birinci fıkrasının (10) numaralı bendinde yer alan “yedinci, sekizinci ve onikinci fıkralarının” ibaresi “yedinci ve sekizinci fıkraları ile onikinci fıkrasındaki askeri öğrenci adayları ile Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi öğrenci adayları” şeklinde değiştirilmiştir. a) Eşini, b) 18 yaşını, lise ve dengi öğrenim veya 5/6/1986 tarihli ve 3308 sayılı Meslekî Eğitim Kanununda belirtilen aday çıraklık ve çıraklık eğitimi ile işletmelerde meslekî eğitim görmesi halinde 20 yaşını, yüksek öğrenim görmesi halinde 25 yaşını doldurmamış ve evli olmayan çocukları ile yaşına bakılmaksızın bu Kanuna göre malûl olduğu tespit edilen evli olmayan çocuklarını, c) Geçiminin genel sağlık sigortalısı tarafından sağlandığı Kurumca belirlenen kriterlere göre tespit edilen ana ve babasını, 11) Hizmet akdi: 22/4/1926 tarihli ve 818 sayılı Borçlar Kanununda tanımlanan hizmet akdini ve iş mevzuatında tanımlanan iş sözleşmesini veya hizmet akdini, 12) Ücret: 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) ve (c) bendi kapsamında sigortalı sayılanlara saatlik, günlük, haftalık, aylık veya yıllık olarak para ile ödenen ve süreklilik niteliği taşıyan brüt tutarı, 13) Asgarî ücret: 22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanunu gereğince 16 yaşından büyük işçiler için belirlenen bir aylık brüt ücreti, 14) (Değişik: 17/4/2008-5754/1 md.) Ay: Ücretleri; her ayın 15’inde ödenen 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) ve (c) bentleri kapsamındaki sigortalılar için, ayın 15’inden ertesi ayın 15’ine kadar geçen, diğer sigortalılar için ise ayın 1’i ilâ sonu arasında geçen ve otuz gün olarak değerlendirilen süreyi, 15) (Değişik: 17/4/2008-5754/1 md.) Yıl: Ücretleri; her ayın 15’inde ödenen 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) ve (c) bentleri kapsamındaki sigortalılar için, 15 Ocak tarihinden ertesi yılın 15 Ocak tarihine kadar geçen, diğer sigortalılar için ise 1 Ocak ilâ 31 Aralık tarihleri arasında geçen ve 360 gün olarak değerlendirilen süreyi, 16) Gelir: İş kazası veya meslek hastalığı halinde sigortalıya veya sigortalının ölümü halinde hak sahiplerine, yapılan sürekli ödemeyi, 17) (Değişik: 17/4/2008-5754/1 md.) Aylık: Malûllük, yaşlılık ve ölüm sigortaları ile vazife malûllüğü halinde yapılan sürekli ödemeyi, 18) Ödeme dönemi: Bu Kanuna göre bağlanan gelir ve aylıkların, ödeme tarihinden takip eden ödeme tarihine kadar geçen süreyi, 19) Tarımsal faaliyet: Kendi mülkünde, ortaklık veya kiralamak suretiyle başkalarının mülkünde veya kamuya mahsus mahallerde; ekim, dikim, bakım, üretme, yetiştirme ve ıslah yoluyla yahut doğrudan doğruya tabiattan istifade etmek suretiyle bitki, orman, hayvan ve su ürünleri elde edilmesini ve/veya bu ürünlerin yetiştiricileri tarafından; muhafazasını, taşınmasını veya pazarlanmasını, 20) (Değişik: 17/4/2008-5754/1 md.) Kurum Sağlık Kurulu: Kurumca yetkilendirilen sağlık hizmeti sunucularının sağlık kurullarınca düzenlenecek raporlardaki teşhis ve bu teşhise dayanak teşkil eden belgeleri incelemek suretiyle, çalışma gücü kaybı ve meslekte kazanma gücü kaybı oranlarını, erken yaşlanma halini, vazifelerini yapamayacak şekilde meslekte kazanma gücü kaybını ve malûllük derecelerini belirlemeye yetkili hekimlerden ve/veya diş hekimlerinden oluşan kurulları, 21) (Değişik: 17/4/2008-5754/1 md.) Kamu idareleri: 10/12/2003 tarihli ve 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanununun 3 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde belirtilen kamu idareleri ve kamu iktisadi teşebbüsleri ile bunların bağlı idare, ortaklık, müessese ve işletmeleri ve yukarıda belirtilenlerin ödenmiş sermayesinin % 50’sinden fazlasına sahip oldukları ortaklık ve işletmelerden Türk Ticaret Kanununa tabi olmayanlarla özel kanunlarına göre personel çalıştıran - [6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu](https://kayseriavukat.org.tr/6331-sayili-is-sagligi-ve-guvenligi-kanunu/): 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu Kanun Numarası: 6331 Kabul Tarihi: 20/6/2012 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 30/6/2012 Sayısı: 28339 Birinci Bölüm: Amaç, Kapsam ve Tanımlar Amaç – Madde 1 (1) Bu Kanunun amacı; işyerlerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması ve mevcut sağlık ve güvenlik şartlarının iyileştirilmesi için işveren ve çalışanların görev, yetki, sorumluluk, hak ve yükümlülüklerini düzenlemektir. Kapsam ve istisnalar – Madde 2 (1) Bu Kanun; kamu ve özel sektöre ait bütün işlere ve işyerlerine, bu işyerlerinin işverenleri ile işveren vekillerine, çırak ve stajyerler de dâhil olmak üzere tüm çalışanlarına faaliyet konularına bakılmaksızın uygulanır. (2) Ancak aşağıda belirtilen faaliyetler ve kişiler hakkında bu Kanun hükümleri uygulanmaz: a) Fabrika, bakım merkezi, dikimevi ve benzeri işyerlerindekiler hariç Türk Silahlı Kuvvetleri, genel kolluk kuvvetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığının faaliyetleri. b) Afet ve acil durum birimlerinin müdahale faaliyetleri. c) Ev hizmetleri. ç) Çalışan istihdam etmeksizin kendi nam ve hesabına mal ve hizmet üretimi yapanlar. d) Hükümlü ve tutuklulara yönelik infaz hizmetleri sırasında, iyileştirme kapsamında yapılan işyurdu, eğitim, güvenlik ve meslek edindirme faaliyetleri. e) (Ek: 10/9/2014-6552/15 md.; İptal: Anayasa Mahkemesi’nin 14/5/2015 tarihli ve E.: 2014/177, K.: 2015/49 sayılı Kararı ile.) Tanımlar – Madde 3 (1) Bu Kanunun uygulanmasında; a) Bakanlık: Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığını, b) Çalışan: Kendi özel kanunlarındaki statülerine bakılmaksızın kamu veya özel işyerlerinde istihdam edilen gerçek kişiyi, c) Çalışan temsilcisi: İş sağlığı ve güvenliği ile ilgili çalışmalara katılma, çalışmaları izleme, tedbir alınmasını isteme, tekliflerde bulunma ve benzeri konularda çalışanları temsil etmeye yetkili çalışanı, ç) Destek elemanı: Asli görevinin yanında iş sağlığı ve güvenliği ile ilgili önleme, koruma, tahliye, yangınla mücadele, ilk yardım ve benzeri konularda özel olarak görevlendirilmiş uygun donanım ve yeterli eğitime sahip kişiyi, d) Eğitim kurumu: İş güvenliği uzmanı, işyeri hekimi ve diğer sağlık personelinin eğitimlerini vermek üzere Bakanlıkça yetkilendirilen kamu kurum ve kuruluşlarını, üniversiteleri ve Türk Ticaret Kanununa göre faaliyet gösteren şirketler tarafından kurulan müesseseleri, e) Genç çalışan: Onbeş yaşını bitirmiş ancak onsekiz yaşını doldurmamış çalışanı, f) (Değişik: 12/7/2013-6495/101 md.) İş Güvenliği Uzmanı: Usul ve esasları yönetmelikle belirlenen, iş sağlığı ve güvenliği alanında görev yapmak üzere Bakanlıkça yetkilendirilmiş, iş güvenliği uzmanlığı belgesine sahip, Bakanlık ve ilgili kuruluşlarında çalışma hayatını denetleyen müfettişler ile mühendislik veya mimarlık eğitimi veren fakültelerin mezunları ile teknik elemanı, g) İş kazası: İşyerinde veya işin yürütümü nedeniyle meydana gelen, ölüme sebebiyet veren veya vücut bütünlüğünü ruhen ya da bedenen engelli hâle getiren olayı, 25/4/2013 tarihli ve 6462 sayılı Kanunun 1 inci maddesiyle, bu bentte yer alan “özre uğratan” ibaresi “engelli hâle getiren” şeklinde değiştirilmiştir. ğ) İşveren: Çalışan istihdam eden gerçek veya tüzel kişi yahut tüzel kişiliği olmayan kurum ve kuruluşları, h) İşyeri: Mal veya hizmet üretmek amacıyla maddi olan ve olmayan unsurlar ile çalışanın birlikte örgütlendiği, işverenin işyerinde ürettiği mal veya hizmet ile nitelik yönünden bağlılığı bulunan ve aynı yönetim altında örgütlenen işyerine bağlı yerler ile dinlenme, çocuk emzirme, yemek, uyku, yıkanma, muayene ve bakım, beden ve mesleki eğitim yerleri ve avlu gibi diğer eklentiler ve araçları da içeren organizasyonu, ı) İşyeri hekimi: İş sağlığı ve güvenliği alanında görev yapmak üzere Bakanlıkça yetkilendirilmiş, işyeri hekimliği belgesine sahip hekimi, i) İşyeri sağlık ve güvenlik birimi: İşyerinde iş sağlığı ve güvenliği hizmetlerini yürütmek üzere kurulan, gerekli donanım ve personele sahip olan birimi, j) Konsey: Ulusal İş Sağlığı ve Güvenliği Konseyini, k) Kurul: İş sağlığı ve güvenliği kurulunu, l) Meslek hastalığı: Mesleki risklere maruziyet sonucu ortaya çıkan hastalığı, m) Ortak sağlık ve güvenlik birimi: Kamu kurum ve kuruluşları, organize sanayi bölgeleri ile Türk Ticaret Kanununa göre faaliyet gösteren şirketler tarafından, işyerlerine iş sağlığı ve güvenliği hizmetlerini sunmak üzere kurulan gerekli donanım ve personele sahip olan ve Bakanlıkça yetkilendirilen birimi, n) Önleme: İşyerinde yürütülen işlerin bütün safhalarında iş sağlığı ve güvenliği ile ilgili riskleri ortadan kaldırmak veya azaltmak için planlanan ve alınan tedbirlerin tümünü, o) Risk: Tehlikeden kaynaklanacak kayıp, yaralanma ya da başka zararlı sonuç meydana gelme ihtimalini, ö) Risk değerlendirmesi: İşyerinde var olan ya da dışarıdan gelebilecek tehlikelerin belirlenmesi, bu tehlikelerin riske dönüşmesine yol açan faktörler ile tehlikelerden kaynaklanan risklerin analiz edilerek derecelendirilmesi ve kontrol tedbirlerinin kararlaştırılması amacıyla yapılması gerekli çalışmaları, p) Tehlike: İşyerinde var olan ya da dışarıdan gelebilecek, çalışanı veya işyerini etkileyebilecek zarar veya hasar verme potansiyelini, r) Tehlike sınıfı: İş sağlığı ve güvenliği açısından, yapılan işin özelliği, işin her safhasında kullanılan veya ortaya çıkan maddeler, iş ekipmanı, üretim yöntem ve şekilleri, çalışma ortam ve şartları ile ilgili diğer hususlar dikkate alınarak işyeri için belirlenen tehlike grubunu, s) (Değişik: 12/7/2013-6495/101 md.) Teknik eleman: Teknik öğretmen, fizikçi, kimyager ve biyolog unvanına sahip olanlar ile üniversitelerin iş sağlığı ve güvenliği programı mezunlarını, ş) İşyeri hemşiresi: 25/2/1954 tarihli ve 6283 sayılı Hemşirelik Kanununa göre hemşirelik mesleğini icra etmeye yetkili, iş sağlığı ve güvenliği alanında görev yapmak üzere Bakanlıkça yetkilendirilmiş işyeri hemşireliği belgesine sahip hemşire/sağlık memurunu, ifade eder. (2) İşveren adına hareket eden, işin ve işyerinin yönetiminde görev alan işveren vekilleri, bu Kanunun uygulanması bakımından işveren sayılır. İkinci Bölüm: İşveren ile Çalışanların Görev, Yetki ve Yükümlülükleri İşverenin genel yükümlülüğü – Madde 4 (1) İşveren, çalışanların işle ilgili sağlık ve güvenliğini sağlamakla yükümlü olup bu çerçevede; a) Mesleki risklerin önlenmesi, eğitim ve bilgi verilmesi dâhil her türlü tedbirin alınması, organizasyonun yapılması, gerekli araç ve gereçlerin sağlanması, sağlık ve güvenlik tedbirlerinin değişen şartlara uygun hale getirilmesi ve mevcut durumun iyileştirilmesi için çalışmalar yapar. b) İşyerinde alınan iş sağlığı ve güvenliği tedbirlerine uyulup uyulmadığını izler, denetler ve uygunsuzlukların giderilmesini sağlar. c) Risk değerlendirmesi yapar veya yaptırır. ç) Çalışana görev verirken, çalışanın sağlık ve güvenlik yönünden işe uygunluğunu göz önüne alır. d) Yeterli bilgi ve talimat verilenler dışındaki çalışanların hayati ve özel tehlike bulunan yerlere girmemesi için gerekli tedbirleri alır. (2) İşyeri dışındaki uzman kişi ve kuruluşlardan hizmet alınması, işverenin sorumluluklarını ortadan kaldırmaz. (3) Çalışanların iş sağlığı ve güvenliği alanındaki yükümlülükleri, işverenin sorumluluklarını etkilemez. (4) İşveren, iş sağlığı ve güvenliği tedbirlerinin maliyetini çalışanlara yansıtamaz. Risklerden korunma ilkeleri – Madde 5 (1) İşverenin yükümlülüklerinin yerine getirilmesinde aşağıdaki ilkeler göz önünde bulundurulur: a) Risklerden kaçınmak. b) Kaçınılması mümkün olmayan riskleri analiz etmek. c) Risklerle kaynağında mücadele etmek. ç) İşin kişilere uygun hale getirilmesi için işyerlerinin tasarımı ile iş ekipmanı, çalışma şekli ve üretim metotlarının seçiminde - [4857 sayılı İş Kanunu](https://kayseriavukat.org.tr/4857-sayili-is-kanunu/): 4857 sayılı İş Kanunu Kanun Numarası: 4857 Kabul Tarihi: 22/5/2003 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 10/6/2003 Sayısı: 25134 Birinci Bölüm: Genel Hükümler Amaç ve kapsam – Madde 1 Bu Kanunun amacı işverenler ile bir iş sözleşmesine dayanarak çalıştırılan işçilerin çalışma şartları ve çalışma ortamına ilişkin hak ve sorumluluklarını düzenlemektir. Bu Kanun, 4 üncü Maddedeki istisnalar dışında kalan bütün işyerlerine, bu işyerlerinin işverenleri ile işveren vekillerine ve işçilerine faaliyet konularına bakılmaksızın uygulanır. İşyerleri, işverenler, işveren vekilleri ve işçiler, 3 üncü maddedeki bildirim gününe bakılmaksızın bu Kanun hükümleri ile bağlı olurlar. Tanımlar – Madde 2 Bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişiye işçi, işçi çalıştıran gerçek veya tüzel kişiye yahut tüzel kişiliği olmayan kurum ve kuruluşlara işveren, işçi ile işveren arasında kurulan ilişkiye iş ilişkisi denir. İşveren tarafından mal veya hizmet üretmek amacıyla maddî olan ve olmayan unsurlar ile işçinin birlikte örgütlendiği birime işyeri denir. İşverenin işyerinde ürettiği mal veya hizmet ile nitelik yönünden bağlılığı bulunan ve aynı yönetim altında örgütlenen yerler (işyerine bağlı yerler) ile dinlenme, çocuk emzirme, yemek, uyku, yıkanma, muayene ve bakım, beden ve meslekî eğitim ve avlu gibi diğer eklentiler ve araçlar da işyerinden sayılır. İşyeri, işyerine bağlı yerler, eklentiler ve araçlar ile oluşturulan iş organizasyonu kapsamında bir bütündür. (Ek fıkra: 23/7/2010-6009/48 md.; Mülga dördüncü fıkra: 20/6/2012-6331/37 md.) İşveren adına hareket eden ve işin, işyerinin ve işletmenin yönetiminde görev alan kimselere işveren vekili denir. İşveren vekilinin bu sıfatla işçilere karşı işlem ve yükümlülüklerinden doğrudan işveren sorumludur. Bu Kanunda işveren için öngörülen her çeşit sorumluluk ve zorunluluklar işveren vekilleri hakkında da uygulanır. İşveren vekilliği sıfatı, işçilere tanınan hak ve yükümlülükleri ortadan kaldırmaz. Bir işverenden, işyerinde yürüttüğü mal veya hizmet üretimine ilişkin yardımcı işlerinde veya asıl işin bir bölümünde işletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren işlerde iş alan ve bu iş için görevlendirdiği işçilerini sadece bu işyerinde aldığı işte çalıştıran diğer işveren ile iş aldığı işveren arasında kurulan ilişkiye asıl işveren-alt işveren ilişkisi denir. Bu ilişkide asıl işveren, alt işverenin işçilerine karşı o işyeri ile ilgili olarak bu Kanundan, iş sözleşmesinden veya alt işverenin taraf olduğu toplu iş sözleşmesinden doğan yükümlülüklerinden alt işveren ile birlikte sorumludur. Asıl işverenin işçilerinin alt işveren tarafından işe alınarak çalıştırılmaya devam ettirilmesi suretiyle hakları kısıtlanamaz veya daha önce o işyerinde çalıştırılan kimse ile alt işveren ilişkisi kurulamaz. Aksi halde ve genel olarak asıl işveren alt işveren ilişkisinin muvazaalı işleme dayandığı kabul edilerek alt işverenin işçileri başlangıçtan itibaren asıl işverenin işçisi sayılarak işlem görürler. İşletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren işler dışında asıl iş bölünerek alt işverenlere verilemez. (Ek fıkra: 1/7/2006-5538/18 md.) Kanuna veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesine dayanılarak kurulan kamu kurum ve kuruluşları ile bunların doğrudan veya dolaylı olarak sermayesinin en az yüzde ellisine sahip oldukları ortaklıklarda, 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu veya diğer kanun hükümleri çerçevesinde, hizmet alımı amacıyla yapılan sözleşmeler gereğince, yüklenici aracılığıyla çalıştırılanlar, bu şekilde çalışmış olmalarına dayanarak; a) Bu kurum, kuruluş ve ortaklıklara ait kadro veya pozisyonlara atanmaya, b) Bu kurum, kuruluş ve ortaklıklara ait işyerlerinin kadro veya pozisyonlarında çalışanlar için toplu iş sözleşmesi, personel kanunları veya ilgili diğer mevzuat hükümlerine göre belirlenen her türlü malî haklar ile sosyal yardımlardan yararlanmaya, hak kazanamazlar. 2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nin 145 inci maddesiyle, bu fıkrada yer alan “kanunun verdiği yetkiye” ibaresi “Cumhurbaşkanlığı kararnamesine” şeklinde değiştirilmiştir. (Ek fıkra: 1/7/2006-5538/18 md.) Sekizinci fıkrada belirtilen işyerlerinde yükleniciler dışında kalan işverenler tarafından çalıştırılanlar ile bu işyerlerinin tâbi oldukları ihale mevzuatı çerçevesinde kendi nam ve hesabına sözleşme yaparak üstlendiği ihale konusu işte doğrudan kendileri çalışanlar da aynı hükümlere tâbidir. Sekizinci fıkrada belirtilen kurum, kuruluş veya ortaklıkların sermayesine katıldıkları ortaklıkların kadro veya pozisyonlarında çalışan işçilerin, ortak durumundaki kamu kurum, kuruluş veya ortaklıkların kadro veya pozisyonlarına atanma ya da bu kurum, kuruluş veya ortaklıklarda geçerli olan malî haklar ile sosyal yardımlardan yararlanma talepleri hakkında da sekizinci fıkra hükümleri uygulanır. Hizmet alımına dayanak teşkil edecek sözleşme ve şartnamelere; a) İşe alınacak kişilerin belirlenmesi ve işten çıkarma yetkisinin kamu kurum, kuruluşları ve ortaklıklarına bırakılması, b) Hizmet alım sözleşmeleri çerçevesinde ya da geçici işçi olarak aynı iş yerinde daha önce çalışmış olanların çalıştırılmasına devam olunması, yönünde hükümler konulamaz. İşyerini bildirme – Madde 3 Bu Kanunun kapsamına giren nitelikte bir işyerini kuran, her ne suretle olursa olsun devralan, çalışma konusunu kısmen veya tamamen değiştiren veya herhangi bir sebeple faaliyetine son veren ve işyerini kapatan işveren, işyerinin unvan ve adresini, çalıştırılan işçi sayısını, çalışma konusunu, işin başlama veya bitme gününü, kendi adını ve soyadını yahut unvanını, adresini, varsa işveren vekili veya vekillerinin adı, soyadı ve adreslerini bir ay içinde bölge müdürlüğüne bildirmek zorundadır. (Değişik ikinci fıkra: 15/5/2008-5763/1 md.) Bu Kanunun 2 nci maddesinin altıncı fıkrasına göre iş alan alt işveren; kendi işyerinin tescili için asıl işverenden aldığı yazılı alt işverenlik sözleşmesi ve gerekli belgelerle birlikte, birinci fıkra hükmüne göre bildirim yapmakla yükümlüdür. Bölge müdürlüğünce tescili yapılan bu işyerine ait belgeler gerektiğinde iş müfettişlerince incelenir. İnceleme sonucunda muvazaalı işlemin tespiti halinde, bu tespite ilişkin gerekçeli müfettiş raporu işverenlere tebliğ edilir. Bu rapora karşı tebliğ tarihinden itibaren otuz iş günü içinde işverenlerce yetkili iş mahkemesine itiraz edilebilir. (Değişik beşinci cümle: 16/9/2014-6552/1 md.) İtiraz üzerine görülecek olan dava basit yargılama usulüne göre dört ay içinde sonuçlandırılır. Mahkemece verilen kararın temyizi hâlinde Yargıtay altı ay içinde kesin olarak karar verir. Kamu idarelerince bu raporlara karşı yetkili iş mahkemelerine itiraz edilmesi ve mahkeme kararlarına karşı diğer kanun yollarına başvurulması zorunludur. Rapora otuz iş günü içinde itiraz edilmemiş veya mahkeme muvazaalı işlemin tespitini onamış ise tescil işlemi iptal edilir ve alt işverenin işçileri başlangıçtan itibaren asıl işverenin işçileri sayılır. 10/9/2014 tarihli ve 6552 sayılı Kanunun 1 inci maddesiyle, bu fıkrada yer alan “altı iş günü” ibareleri “otuz iş günü” şeklinde değiştirilmiştir. 10/9/2014 tarihli ve 6552 sayılı Kanunun 1 inci maddesiyle, bu fıkranın beşinci cümlesinin değiştirilmesi hüküm altına alınmış olmakla birlikte, iki cümle şeklindeki düzenleme yerine işlenmiştir. (Ek fıkra:11/6/2003-4884/10 md.) Ancak, şirketlerin tescil kayıtları ise ticaret sicili memurluklarının gönderdiği belgeler üzerinden yapılır ve bu belgeler ilgili ticaret sicili memurluğunca bir ay içinde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ilgili bölge müdürlüklerine gönderilir. (Ek fıkra: 15/5/2008-5763/1 md.) Asıl işveren-alt işveren ilişkisinin kurulması, bildirimi ve işyerinin tescili ile yapılacak sözleşmede bulunması - [5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu](https://kayseriavukat.org.tr/5403-sayili-toprak-koruma-kanunu/): Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu Kanun Numarası : 5403 Kabul Tarihi: 3/7/2005 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 19/7/2005 Sayısı: 25880 Birinci Bölüm: Amaç, Kapsam ve Tanımlar Amaç – Madde 1 (Değişik: 30/4/2014-6537/1 md.) Bu Kanunun amacı; toprağın korunması, geliştirilmesi, tarım arazilerinin sınıflandırılması, asgari tarımsal arazi ve yeter gelirli tarımsal arazi büyüklüklerinin belirlenmesi ve bölünmelerinin önlenmesi, tarımsal arazi ve yeter gelirli tarımsal arazilerin çevre öncelikli sürdürülebilir kalkınma ilkesine uygun olarak planlı kullanımını sağlayacak usul ve esasları belirlemektir. Kapsam – Madde 2 (Değişik: 30/4/2014-6537/2 md.) Bu Kanun; arazi ve toprak kaynaklarının bilimsel esaslara uygun olarak sınıflandırılması, tarımsal arazi ve yeter gelirli tarımsal arazilerin asgari büyüklüklerinin belirlenmesi ve bölünmelerinin önlenmesi, arazi kullanım planlarının hazırlanması, koruma ve geliştirme sürecinde toplumsal, ekonomik ve çevresel boyutlarının katılımcı yöntemlerle değerlendirilmesi, amaç dışı ve yanlış kullanımların önlenmesi, korumayı sağlayacak yöntemlerin oluşturulması ile görev, yetki ve sorumluluklara ilişkin usul ve esasları kapsar. Tanımlar – Madde 3 Bu Kanunda geçen; a) Bakanlık: Tarım ve Köyişleri Bakanlığını, b) Kurul: Toprak Koruma Kurulunu, c) Toprak: Mineral ve organik maddelerin parçalanarak ayrışması sonucu oluşan, yeryüzünü ince bir tabaka halinde kaplayan, canlı ve doğal kaynağı, ç) Arazi: Toprak, iklim, topografya, ana materyal, hidroloji ve canlıların değişik oranda etkisi altında bulunan yeryüzü parçasını, d) Tarım arazisi: Toprak, topografya ve iklimsel özellikleri tarımsal üretim için uygun olup, hâlihazırda tarımsal üretim yapılan veya yapılmaya uygun olan veya imar, ihya, ıslah edilerek tarımsal üretim yapılmaya uygun hale dönüştürülebilen arazileri, e) Mutlak tarım arazisi: Bitkisel üretimde; toprağın fiziksel, kimyasal ve biyolojik özelliklerinin kombinasyonu yöre ortalamasında ürün alınabilmesi için sınırlayıcı olmayan, topografik sınırlamaları yok veya çok az olan; ülkesel, bölgesel veya yerel önemi bulunan, hâlihazır tarımsal üretimde kullanılan veya bu amaçla kullanıma elverişli olan arazileri, f) Özel ürün arazisi: Mutlak tarım arazileri dışında kalan, toprak ve topografik sınırlamaları nedeniyle yöreye adapte olmuş bitki türlerinin tamamının tarımının yapılamadığı ancak özel bitkisel ürünlerin yetiştiriciliği ile su ürünleri yetiştiriciliğinin ve avcılığının yapılabildiği, ülkesel, bölgesel veya yerel önemi bulunan arazileri, g) Dikili tarım arazisi: Mutlak ve özel ürün arazileri dışında kalan ve üzerinde yöre ekolojisine uygun çok yıllık ağaç, ağaççık ve çalı formundaki bitkilerin tarımı yapılan, ülkesel, bölgesel veya yerel önemi bulunan arazileri, ğ) Marjinal tarım arazisi: Mutlak tarım arazileri, özel ürün arazileri ve dikili tarım arazileri dışında kalan, toprak ve topografik sınırlamalar nedeniyle üzerinde sadece geleneksel toprak işlemeli tarımın yapıldığı arazileri, h) (Değişik: 30/4/2014-6537/3 md.) Asgari tarımsal arazi büyüklüğü: Üretim faaliyet ve girdileri rasyonel ve ekonomik olarak kullanıldığı takdirde, bir tarımsal arazide elde edilen verimliliğin, söz konusu tarımsal arazinin daha fazla küçülmesi hâlinde elde edilemeyeceği Bakanlıkça belirlenen en küçük tarımsal parsel büyüklüğünü, ı) (Değişik: 30/4/2014-6537/3 md.) Yeter gelirli tarımsal arazi büyüklüğü: Bölge farklılıkları göz önünde bulundurularak il ve ilçelerin ekli (1) sayılı listede belirlenen yeter gelirli tarımsal arazi büyüklüklerini, i) Tarım dışı alanlar: Üzerinde toprak bulunmayan çıplak kayaları, daimi karla kaplı alanları, ırmak yataklarını, sahil kumullarını, sazlık ve bataklıkları, askeri alanları, endüstriyel, turizm, rekreasyon, iskân, altyapı ve benzeri amaçlarla plânlanmış arazileri, j) Sulu tarım arazisi: Tarımı yapılan bitkilerin büyüme devresinde ihtiyaç duyduğu suyun, su kaynağından alınarak yeterli miktarda ve kontrollü bir şekilde karşılandığı arazileri, k) Tarımsal amaçlı yapılar: Toprak koruma ve sulamaya yönelik altyapı tesisleri, entegre nitelikte olmayan hayvancılık ve su ürünleri üretim ve muhafaza tesisleri ile zorunlu olarak tesis edilmesi gerekli olan müştemilatı, mandıra, üreticinin bitkisel üretime bağlı olarak elde ettiği ürünü için ihtiyaç duyacağı yeterli boyut ve hacimde depolar, un değirmeni, tarım alet ve makinelerinin muhafazasında kullanılan sundurma ve çiftlik atölyeleri, seralar, tarımsal işletmede üretilen ürünün özelliği itibarıyla hasattan sonra iki saat içinde işlenmediği takdirde ürünün kalite ve besin değeri kaybolması söz konusu ise bu ürünlerin işlenmesi için kurulan tesisler ile Bakanlık tarafından tarımsal amaçlı olduğu kabul edilen entegre nitelikte olmayan diğer tesisleri, l) Arazi yetenek sınıflaması: Toprak bozulmasına neden olmayacak şekilde arazinin en uygun kullanım şeklini belirlemek için kullanım ve koruma verilerini bir araya getirerek temel toprak etütlerine ve iklim koşullarına dayalı yapılan plânlamalara yönelik arazi sınıflamasını, m) Arazi kullanım plânlaması: Her ölçekte plânlamaya temel oluşturmak üzere, toprağın ve diğer çevresel kaynakların bozulmasını önlemek için ekolojik, toplumsal ve ekonomik şartlar gözetilerek sürdürülebilirlik ilkesine uygun, farklı arazi kullanım şekillerini oluşturmaya yönelik toprak ve su potansiyelinin belirlenip, sistematik olarak değerlendirilmesini ve birbirleri ile olan ilişkilerini ortaya koyan rasyonel arazi kullanım plânlarını, n) Tarımsal amaçlı arazi kullanım plân ve projeleri: Tarım alanlarında yörenin ekolojik, ekonomik ve toplumsal özellikleri dikkate alınarak toprakların sürekli üretkenliğini sağlayacak tarım tekniklerini, toprak, su, bitki ve insan ilişkileri ile toprak korumaya yönelik diğer fiziksel, kimyasal, kültürel ve bitkisel düzenlemeleri kapsayan rasyonel tarımsal arazi kullanım plân ve projelerini, o) Toprak koruma projeleri: Toprağın doğal veya insan faaliyetleri sonucu yok olmasını, bozulmasını veya zarar görmesini önlemek ve sürekli üretken kalmasını sağlamak için yapılan fiziksel, kültürel ve bitkisel tedbirleri kapsayan projeleri, ö) (Mülga: 19/4/2018-7139/41 md.) p) (Mülga: 19/4/2018-7139/41 md.) r) Arazi bozulması: Arazinin doğal veya yapay etkiler sonucu özelliklerinin değişikliğe uğraması ile ekonomik ve ekolojik işlevlerinin azalması veya yok olmasını, s) Toprak veri tabanı: Arazi ve toprak kaynaklarının nitelikleri ile birlikte belirlenerek kayıt altına alındığı veri tabanını, ş) (Mülga: 19/4/2018-7139/41 md.) t) (Ek: 31/1/2007-5578/1 md.; Mülga: 19/4/2018-7139/41 md.) u) (Ek: 30/4/2014-6537/3 md.) Yan sınai işletme: Yeter gelirli tarımsal arazilere ait ürün depolama, koruma, işleme ve pazarlama gibi faaliyetlere yönelik tesisleri, ifade eder. İkinci Bölüm: Arazi Mülkiyet Hakkının Kullanımı ve Toprak Koruma Kurulu Arazi mülkiyet hakkının kullanım esası – Madde 4 Devletin hüküm ve tasarrufu altında ve Hazinenin özel mülkiyetinde olan araziler ile kamu kurumlarına, gerçek ve tüzel kişilere ait olan arazilerin mülkiyet hakkı kullanılırken toprağın; bitkisel üretim fonksiyonu, endüstriyel, sosyo-ekonomik ve ekolojik işlevlerinin tamamen, kısmen veya geçici olarak engellenmemesi amacıyla araziyi kullananlar, bu Kanunun öngördüğü tedbirleri almakla yükümlüdür. Toprak Koruma Kurulu – Madde 5 Her ilde, valinin başkanlığında, ildeki tarımdan sorumlu birim amiri tarafından başkan yardımcılığı ve sekretarya hizmetleri görevi yürütülmek üzere, ilde plân yapma yetkisine sahip kamu kurum ve kuruluşları ile üniversitelerden, üç birimin ve Maliye Bakanlığının ildeki üst düzey temsilcisi ile plânlama ve/veya toprak koruma konularında ulusal ölçekte faaliyette bulunan kamu kurumu niteliğini haiz meslek kuruluşları ile sivil toplum kuruluşlarının yerel temsilcilerinden üç kişi olmak üzere Kurul oluşturulur. Kurulun gündeminde bulunan araziler özel kanunlarla koruma altına alınmış alanlar, Devlet Su - [3402 sayılı Kadastro Kanunu](https://kayseriavukat.org.tr/3402-sayili-kadastro-kanunu/): 3402 sayılı Kadastro Kanunu Kanun Numarası: 3402 Kabul Tarihi: 21/6/1987 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 9/7/1987 Sayısı: 19512 Birinci Bölüm: Genel İlke Amaç – Madde 1 (Değişik: 22/2/2005 – 5304/1 md.) Bu Kanunun amacı, ülke koordinat sistemine göre memleketin kadastral veya topoğrafik kadastral haritasına dayalı olarak taşınmaz malların sınırlarını arazi ve harita üzerinde belirterek hukukî durumlarını tespit etmek suretiyle 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun öngördüğü tapu sicilini kurmak, mekânsal bilgi sisteminin alt yapısını oluşturmaktır. İkinci Bölüm: Kadastro Çalışmaları Kadastro bölgelerinin belirlenmesi ve ilanı – Madde 2 Her ilin merkez ilçesi ile diğer ilçelerinin idari sınırları içinde kalan yerler kadastro bölgelerini teşkil eder. Kadastrosu yapılacak bölgeler ana plana uygun olarak Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğünün teklifi ve bağlı bulunduğu Bakanın onayı ile belirlenir. Kadastrosuna başlanacak bölgeler en az bir ay önceden Resmi Gazete, Radyo veya Televizyonda, bölge merkezi ve bağlı bulunduğu ilde, bir yerel gazete ve bir internet haber sitesinde ilan olunur ve ayrıca alışılmış vasıtalarla duyurulur. 13/10/2022 tarihli ve 7418 sayılı Kanunun 28 inci maddesiyle; bu fıkrada yer alan “varsa yerel gazetede” ibaresi “bir yerel gazete ve bir internet haber sitesinde” şeklinde değiştirilmiştir. Kadastro ekibi ve komisyonun kuruluşu – Madde 3 Kadastro ekibi; en az iki kadastro teknisyeni, mahalle veya köy muhtarı ile üç bilirkişiden oluşur. (Ek fıkra: 22/2/2005 – 5304/2 md.) Kadastronun fennî işlerinin ihale yoluyla yaptırılması halinde, kadastro ekibinde iki kadastro teknisyeni, iki teknisyenin temin edilememesi durumunda yerine bir kadastro teknisyeni görevlendirilebilir. Ekipteki kadastro teknisyeni yerine kontrol memuru da görevlendirilebilir. Muhtarın diğer bir kadastro ekibi ile çalışması veya herhangi bir sebeple hazır bulunmaması halinde, yerine kanuni vekili katılır. Belediyesi olan yerlerde belediye meclisi, köylerde ise köy derneği tarafından en geç onbeş gün içinde altı bilirkişi, çalışma alanında birden çok ekibin görev yapması halinde her ekip için ayrıca üç bilirkişi seçilir. Seçilen bilirkişilerin 40 yaşını bitirmiş olması ve kısıtlı veya yüzkızartıcı bir suçtan kesinleşmiş mahkumiyeti bulunmaması gerekir. Bilirkişilerin zamanında seçilememesi veya bilirkişiliklerine mani hallerin bulunması halinde, bölgenin mülki amiri tarafından aynı sayıda bilirkişi belirlenir. Seçilen bilirkişiler kadastro ekibinin çalışması sırasında; kendisine, eşine, usul ve füruuna, kardeşine, kardeşinin çocuklarına ve eşinin usul ve füruuna ait tespitler ile bunların hak iddia ettiği tespitlerde ve ayrıca hak iddia edenlerden biri ile kendisi veya usul ve füruu arasında davası bulunanlara ait tespitlerde de bilirkişi olarak dinlenemezler. Bilirkişiliğe mani yukarıdaki haller, kadastro teknisyeni, muhtar ve diğer görevliler ile bunların yerine kaim olanlar hakkında da uygulanır. Kadastro komisyonu; kadastro müdürü veya yardımcısının başkanlığında, bir kadastro üyesi ve itirazın mahiyetine göre kontrol mühendisinden veya tasarruf kontrol memurundan oluşur. Kontrol mühendisinin bulunmaması halinde yerine fen kontrol memuru katılır. Bu maddede unvanları belirtilen memurlar bu maksatla açılmış okul veya kurslardan mezun olanlar arasından atanırlar. (Mülga son fıkra: 11/10/2011-KHK-666/1 md.) 11/10/2011 tarihli ve 666 sayılı KHK ile bu fıkrada yapılan düzenleme; 10/10/2013 tarihli ve 28791 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Anayasa Mahkemesi’nin 27/12/2012 tarihli ve E.: 2011/139, K.: 2012/205 sayılı Kararı ile iptal edilmiştir. Kadastro çalışma alanı, ilan ve itiraz – Madde 4 Kadastro bölgesindeki her köy ile belediye sınırları içinde bulunan mahallelerin her biri, kadastro çalışma alanını teşkil eder. Kadastro müdürü, kadastrosuna başlanacak mahalleyi veya köyü en az 15 gün önce bölge merkezi ile çalışma alanı ve komşu köy, mahalle ve belediyelerde alışılmış vasıtalarla duyurur. Bu duyuruda çalışma sınırlarının tespitine hangi gün ve saatte başlanacağı belirtilir. (Değişik üçüncü fıkra: 22/2/2005 – 5304/3 md.) Çalışma alanında orman bulunması ve 6831 sayılı Orman Kanununa göre orman kadastrosuna başlanılmamış olması halinde, orman kadastrosu ve bu ormanların içinde ve bitişiğinde her çeşit taşınmaz malların ormanlarla müşterek sınırlarının tayini ve tespiti kadastro ekibi tarafından yapılır. Ancak, bu çalışmalarda kadastro ekibine, Orman Genel Müdürlüğü taşra teşkilâtınca görevlendirilecek en az bir orman yüksek mühendisi veya orman mühendisi ile tarım müdürlüklerince görevlendirilecek bir ziraat yüksek mühendisi veya ziraat mühendisinin bildirimden itibaren yedi gün içerisinde iştirak ettirilmesi zorunludur. Bu çalışmalara muhtar ve bilirkişilerin katılmaması halinde çalışmalar re’sen devam ettirilir. 22/2/2005 tarihli ve 5304 sayılı Kanunun 3 üncü maddesinde “3402 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin üçüncü fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.” hükmü yer almaktadır, ancak değiştirilen üçüncü fıkra dört ayrı fıkra olarak düzenlenmiştir. (Değişik : 22/2/2005 – 5304/3 md.) Ormanla ilgili yapılan itirazların incelenmesinde kadastro komisyonuna da itiraza konu tespitlerde görev almayan Orman Genel Müdürlüğü taşra teşkilâtınca görevlendirilecek bir orman yüksek mühendisi veya orman mühendisi ile tarım müdürlüklerince görevlendirilecek bir ziraat yüksek mühendisi veya ziraat mühendisi iştirak ettirilmesi zorunludur. (Değişik: 22/2/2005 – 5304/3 md.) Çalışma alanındaki ormanların bu ekipçe sınırlandırma ve tespitleri yapılarak otuz günlük kısmî ilâna alınır. Bu alanlarda orman kadastrosu yapılmış sayılır. (Değişik : 22/2/2005 – 5304/3 md.) Orman kadastrosu kesinleşmiş yerlerde bu sınırlara aynen uyulur. Kadastro ekibi; kadastro çalışma alanı sınırının tespitinde il ve ilçelerin belediye sınırları ile köy sınırlarını dikkate alır. Bu sınırlar mahalle, belediye, köy idari sınırları sayılmaz. Sınır tespitlerinde; komşu mahalle veya köyün bilgi ve belgelerinden istifade edilir. Tespit edilen sınır harita veya ölçü krokisinde gösterilir. Kadastro teknisyenlerince tespit edilen sınıra yedi gün içerisinde kadastro müdürlüğü nezdinde itiraz edilebilir. Kadastro müdürü, bu itirazı inceleyerek yedi gün içerisinde karara bağlar. İlgililer hazırsa tefhim, değilse derhal tebliğ edilen bu karara karşı yedi gün içerisinde kadastro mahkemesine itiraz edilebilir. Bu itiraz, duruşmasız ve gerektiğinde mahallinde inceleme yapılarak, onbeş gün içinde kesin karara bağlanır. Ancak; tespit edilen bu sınıra karşı kesinleşmiş mahkeme kararı var ise aynı konuda itirazda bulunulamaz. Kadastro çalışma alanı içinde, ilk parsel için kadastro tutanağının düzenlenmesinden sonra idari teşkilat ve taksimatta yapılan değişiklik, başlanan kadastroyu durdurmaz. (Ek fıkra: 19/4/2018-7139/35 md.) Orman tahdidi veya kadastrosu yapılarak kesinleşmiş orman haritalarında, tapuya tescil edilip edilmediğine bakılmaksızın düzeltmeyi gerektiren tutanak, pafta ve zemin uyumsuzluğunun tespit edilmesi halinde, orman işletme müdürlüğünce görevlendirilecek en az bir orman yüksek mühendisi veya orman mühendisi ile ilgili kadastro müdürlüğünce görevlendirilecek kontrol mühendisi veya mühendisin iştirak ettirildiği, bu Kanunun 3 üncü maddesine göre oluşturulacak kadastro ekibince orman sınır nokta ve hatları orman kadastro tutanakları esas alınmak suretiyle zemine aplike edilir. Tespit edilen uyumsuzluk yukarıda oluşturulan kadastro ekibince teknik mevzuatına uygun hale getirilir. Çalışma neticesinde bir zabıt düzenlenir ve bu zabıt, ekip görevlileri ile orman ve kadastro mühendisleri tarafından birlikte imzalanır. Düzeltme işlemi bu Kanunun 11 inci maddesine göre yapılacak askı ilanını müteakip kesinleşir. (Ek fıkra: 19/4/2018-7139/35 md.) Tapu ve Kadastro - [2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu](https://kayseriavukat.org.tr/2942-sayili-kamulastirma-kanunu/): 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu Kanun Numarası: 2942 Kabul Tarihi: 4/11/1983 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 8/11/1983 Sayısı: 18215 Birinci Kısım: Genel Hükümler Birinci Bölüm: Amaç, Kapsam ve Tanımlar Amaç ve kapsam – Madde 1 Bu Kanun; kamu yararının gerektirdiği hallerde gerçek ve özel hukuk tüzelkişilerinin mülkiyetinde bulunan taşınmaz malların, Devlet ve kamu tüzelkişilerince kamulaştırılmasında yapılacak işlemleri, kamulaştırma bedelinin hesaplanmasını, taşınmaz malın ve irtifak hakkının idare adına tescilini, kullanılmayan taşınmaz malın geri alınmasını, idareler arasında taşınmaz malların devir işlemlerini, karşılıklı hak ve yükümlülükler ile bunlara dayalı uyuşmazlıkların çözüm usul ve yöntemlerini düzenler. Özel kanunlarına dayanılarak gerçek ve özel hukuk tüzelkişileri adına yapılacak kamulaştırmalarda da, bu Kanun hükümleri uygulanır. Tanımlar – Madde 2 Bu Kanunun uygulanmasında; a) İdare: Yararına kamulaştırma hak ve yetkisi tanınan kamu tüzelkişilerini, kamu kurum ve kuruluşlarını, gerçek ve özel hukuk tüzelkişilerini, b) Taşınmaz mal veya kaynağın bulunduğu yer: Taşınmaz malın tapuda kayıtlı olduğu, değilse tapu siciline kayıtlı olması gereken il veya ilçeyi, İfade eder. İkinci Bölüm: Kamulaştırmanın Oluşturulması Kamulaştırma şartları – Madde 3 İdareler, kanunlarla ve Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle yapmak yükümlülüğünde bulundukları kamu hizmetlerinin veya teşebbüslerinin yürütülmesi için gerekli olan taşınmaz malları, kaynakları ve irtifak haklarını; bedellerini nakden ve peşin olarak veya aşağıda belirtilen hallerde eşit taksitlerle ödemek suretiyle kamulaştırma yapabilirler. 2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nin 86 ncı maddesiyle, bu fıkrada yer alan “kanunlarla” ibaresinden sonra gelmek üzere “ve Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle” ibaresi eklenmiştir. Cumhurbaşkanınca kabul olunan, büyük enerji ve sulama projeleri ile iskan projelerinin gerçekleştirilmesi, yeni ormanların yetiştirilmesi, kıyıların korunması ve turizm amacıyla yapılacak kamulaştırmalarda, bir gerçek veya özel hukuk tüzelkişisine ödenecek kamulaştırma bedelinin o yıl Genel Bütçe Kanununda gösterilen miktarı, nakden ve peşin olarak ödenir. Bu miktar, kamulaştırma bedelinin altıda birinden az olamaz. Bu miktarın üstünde olan kamulaştırma bedelleri, peşin ödeme miktarından az olmamak ve en fazla beş yıl içinde faiziyle birlikte ödenmek üzere eşit taksitlere bağlanır. Taksitlere, peşin ödeme gününü takip eden günden itibaren, Devlet borçları için öngörülen en yüksek faiz haddi uygulanır. 2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nin 86 ncı maddesiyle, bu fıkrada yer alan “Bakanlar Kurulunca” ibaresi “Cumhurbaşkanınca” şeklinde değiştirilmiştir. Kamulaştırılan topraktan, o toprağı doğrudan doğruya işleten küçük çiftçiye ait olanların bedeli, her halde peşin ödenir. (Ek fıkra: 24/4/2001 – 4650/1 md.) İdarelerce yeterli ödenek temin edilmeden kamulaştırma işlemlerine başlanılamaz. İrtifak hakkı kurulması – Madde 4 Taşınmaz malın mülkiyetinin kamulaştırılması yerine, amaç için yeterli olduğu takdirde taşınmaz malın belirli kesimi, yüksekliği, derinliği veya kaynak üzerinde kamulaştırma yoluyla irtifak hakkı kurulabilir. (Ek fıkra : 10/9/2014 – 6552/99 md.) Ancak, maliklerinin mülkiyet hakkının kullanılmasının engellenmemesi, can ve mal güvenliği bakımından gerekli önlemlerin alınması kaydıyla, kamu yararına dayalı olarak taşınmazların üstünde teleferik ve benzeri ulaşım hatları ile her türlü köprü, taşınmazların altında metro ve benzeri raylı taşıma sistemleri ile tünel yapılabilir. Taşınmazların mülkiyet hakkının kullanımının engellenmemesi hâlinde, taşınmazlara ilişkin herhangi bir kamulaştırma yapılmaz. (İptal üçüncü cümle: Anayasa Mahkemesi’nin 14/5/2015 tarihli ve E.: 2014/177, K.: 2015/49 sayılı Kararı ile.) (…) Yapılan yatırım nedeniyle taşınmaz maliklerinden değer artış bedeli alınamaz. 27/3/2015 tarihli ve 6639 sayılı kanunun 28 inci maddesiyle bu fıkrada yer alan “raylı taşıma sistemleri” ibaresinden sonra gelmek üzere “ile tünel” ibaresi eklenmiştir. Kamu yararı kararı verecek merciler – Madde 5 Kamu yararı kararı verecek merciler şunlardır: a) Kamu idareleri ve kamu tüzelkişileri; 1. 3 üncü maddenin ikinci fıkrasında sayılan amaçlarla yapılacak kamulaştırmalarda ilgili bakanlık, 2. Köy yararına kamulaştırmalarda köy ihtiyar kurulu, 3. Belediye yararına kamulaştırmalarda belediye encümeni, 4. İl özel idaresi yararına kamulaştırmalarda il daimi encümeni, 5. Devlet yararına kamulaştırmalarda il idare kurulu, 6. Yükseköğretim Kurulu yararına kamulaştırmalarda Yükseköğretim Kurulu, 7. Üniversite, Türkiye Radyo – Televizyon Kurumu, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu yararına kamulaştırmalarda yönetim kurulları, 8. Aynı ilçe sınırları içinde birden çok köy ve belediye yararına kamulaştırmalarda ilçe idare kurulu, 9. Bir il sınırları içindeki birden çok ilçeye bağlı köyler ve belediyeler yararına kamulaştırmalarda il idare kurulu, 10. Ayrı illere bağlı birden çok kamu tüzelkişileri yararına kamulaştırmalarda Cumhurbaşkanı, 11. Birden çok il sınırları içindeki Devlet yararına kamulaştırmalarda Cumhurbaşkanı. 2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nin 86 ncı maddesiyle, 5 inci maddenin birinci fıkrasının (a) bendinin (10) ve (11) numaralı alt bentlerinde yer alan “Bakanlar Kurulu” ibareleri “Cumhurbaşkanı” şeklinde değiştirilmiştir. b) Kamu kurumları yararına kamulaştırmalarda yönetim kurulu veya idare meclisi, bunların olmaması halinde yetkili idare organları, c) Gerçek kişiler yararına kamulaştırmalarda bu kişilerin, özel hukuk tüzelkişileri yararına kamulaştırmalarda ise; yönetim kurulları veya idare meclislerinin, yoksa yetkili yönetim organlarının başvuruları üzerine gördükleri hizmet bakımından denetimine bağlı oldukları köy, belediye, özel idare veya bakanlık. Onay mercii – Madde 6 Kamu yararı kararı; a) Köy ihtiyar kurulları ve belediye encümenleri kararları, ilçelerde kaymakamın, il merkezlerinde valinin, b) İlçe idare kurulları, il daimi encümenleri ve il idare kurulları kararları, valinin, c) Üniversite yönetim kurulu kararları, rektörün, d) Yükseköğretim Kurulu kararları, Kurul başkanının, e) Türkiye Radyo – Televizyon Kurumu yönetim kurulu kararları, genel müdürün, f) Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Yönetim Kurulu kararları, Yüksek Kurum Başkanının, g) Kamu kurumları yönetim kurulu veya idare meclisleri veya yetkili idare organları kararları, denetimine bağlı oldukları bakanın, h) Gerçek kişiler veya özel hukuk tüzelkişileri yararına; köy, belediye veya özel idarece verilen kararlar, valinin, Onayı ile tamamlanır. Cumhurbaşkanı veya bakanlıklar tarafından verilen kamu yararı kararlarının ayrıca onaylanması gerekmez. 2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nin 86 ncı maddesiyle, bu fıkrada yer alan “Bakanlıklar veya Bakanlar Kurulu” ibaresi “Cumhurbaşkanı veya bakanlıklar” şeklinde değiştirilmiştir. Onaylı imar planına veya ilgili bakanlıklarca onaylı özel plan ve projesine göre yapılacak hizmetler için ayrıca kamu yararı kararı alınmasına ve onaylanmasına gerek yoktur. Bu durumlarda yetkili icra organınca kamulaştırma işlemine başlanıldığını gösteren bir karar alınır. Kamulaştırmada önce yapılacak işlemler ve idari şerh – Madde 7 Kamulaştırmayı yapacak idare, kamulaştırma veya kamulaştırma yolu ile üzerinde irtifak hakkı kurulacak taşınmaz malların veya kaynakların sınırını, yüzölçümünü ve cinsini gösterir ölçekli planını yapar veya yaptırır; kamulaştırılan taşınmaz malın sahiplerini, tapu kaydı yoksa zilyetlerini ve bunların adreslerini, tapu, vergi ve nüfus kayıtları üzerinden veya ayrıca haricen yaptıracağı araştırma ile belgelere bağlamak suretiyle tespit ettirir. İlgili vergi dairesi idarenin isteği üzerine taşınmaz mal ve kaynakların vergi beyan ve değerlerini, vergi beyanı bulunmadığı hallerde beyan yerine geçecek takdir edilecek değeri en geç bir ay içerisinde verir. İdare kamulaştırma kararı verdikten - [Topluma ve Çevreye Karşı Suçlara ilişkin Türk Ceza Kanunu Hükümleri](https://kayseriavukat.org.tr/topluma-ve-cevreye-karsi-suclar/): Topluma ve Çevreye Karşı Suçlar Türk Ceza Kanunu Kanun Numarası: 5237 Kabul Tarihi: 26/9/2004 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 12/10/2004 Sayısı: 25611 Bu Kanunun yürürlük ve uygulama şekli ve 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanununa çeşitli mevzuatta yapılan atıflarla ilgili olarak 4/11/2004 tarihli ve 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’a bakınız. İkinci Kitap: Özel Hükümler Üçüncü Kısım: Topluma Karşı Suçlar Birinci Bölüm: Genel Tehlike Yaratan Suçlar Genel güvenliğin kasten tehlikeye sokulması – Madde 170 (1) Kişilerin hayatı, sağlığı veya malvarlığı bakımından tehlikeli olacak biçimde ya da kişilerde korku, kaygı veya panik yaratabilecek tarzda; a) Yangın çıkaran, b) Bina çökmesine, toprak kaymasına, çığ düşmesine, sel veya taşkına neden olan, c) Silahla ateş eden veya patlayıcı madde kullanan, kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Yangın, bina çökmesi, toprak kayması, çığ düşmesi, sel veya taşkın tehlikesine neden olan kişi, üç aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. Madde Gerekçesi Madde metninde, genel güvenliği kasten tehlikeye sokan fiiller, suç olarak tanımlanmıştır. Maddenin birinci fıkrasında, bu suçu oluşturan seçimlik hareketler, yangın çıkarmak; bina çökmesine, toprak kaymasına, çığ düşmesine, sel veya taşkına neden olmak; silâhla ateş etmek veya izinsiz patlayıcı madde kullanmak, olarak belirlenmiştir. Ancak, bu fiiller dolayısıyla cezaya hükmedebilmek için, kişilerin hayatı, sağlığı veya malvarlığı bakımından somut bir tehlikenin meydana gelmesi gerekir. Böylece, söz konusu suç, bir somut tehlike suçu olarak tanımlanmıştır. Maddenin ikinci fıkrasında ise, bir soyut tehlike suçu tanımına yer verilmiştir. Bu hükümde, yangın, bina çökmesi, toprak kayması, çığ düşmesi, sel veya taşkın tehlikesine neden olmak, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Bu fiiller dolayısıyla cezaya hükmedebilmek için, kişilerin hayatı, sağlığı veya malvarlığı bakımından somut bir tehlikenin meydana gelmesi gerekmemektedir. Bu fiillerin işlenmesiyle bir zarar neticesinin meydana gelmesi hâlinde, meydana gelen zarara ve bu zararın meydana gelmesi açısından failin kast veya taksirine göre başka suçlar oluşacaktır. Örneğin, toplumda genel güvenliği tehlikeye sokan bir etki meydana getiren fiiller sonucunda bir veya birkaç kişi ölmüş veya yaralanmış ya da kişiler malvarlığı itibarıyla zarar görmüş olabilir. Bu gibi durumlarda, farklı neviden fikri içtima hükümlerinin uygulanması gerekir. Genel güvenliğin taksirle tehlikeye sokulması – Madde 171 (1) Taksirle; a) Yangına, b) Bina çökmesine, toprak kaymasına, çığ düşmesine, sel veya taşkına, Neden olan kişi, fiilin başkalarının hayatı, sağlığı veya malvarlığı bakımından tehlikeli olması halinde, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Madde Gerekçesi Madde metninde, genel güvenliğin taksirle tehlikeye sokulması, suç olarak tanımlanmıştır. Genel güvenliği kasten tehlikeye sokma suçunun birinci fıkrasında söz konusu edilen fiillerin taksirle işlenmesi de, suç oluşturmaktadır. Ancak, bu fiiller dolayısıyla cezaya hükmedebilmek için de, kişilerin hayatı, sağlığı veya malvarlığı bakımından somut bir tehlikenin meydana gelmesi gerekir. Bu fiillerin işlenmesiyle bir zarar neticesinin meydana gelmesi hâlinde, meydana gelen zarar neticesi açısından örneğin taksirle öldürme veya taksirle yaralama suçu oluşabilir. Bu gibi durumlarda, farklı neviden fikri içtima hükümlerinin uygulanması gerekir. Radyasyon yayma – Madde 172 (1) Bir başkasını, sağlığını bozmak amacıyla ve bu amacı gerçekleştirmeye elverişli olacak surette, radyasyona tabi tutan kişi, üç yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Birinci fıkradaki fiilin belirsiz sayıda kişilere karşı işlenmiş olması halinde, beş yıldan az olmamak üzere hapis cezasına hükmolunur. (3) Bir başkasının hayatı, sağlığı veya malvarlığına önemli ölçüde zarar vermeye elverişli olacak biçimde radyasyon yayan veya atom çekirdeklerinin parçalanması sürecine etkide bulunan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (4) Radyasyon yayılmasına veya atom çekirdeklerinin parçalanması sürecine, bir laboratuvar veya tesisin işletilmesi sırasında gerekli dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı olarak neden olan kişi, fiilin bir başkasının hayatı, sağlığı veya malvarlığına önemli ölçüde zarar vermeye elverişli olması halinde, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Madde Gerekçesi Maddenin birinci fıkrasında, belli bir kişiyi radyasyona tabi tutmak suçu tanımlanmıştır. Bu suçu oluşturan hareket, bir kişiyi radyasyona tabi tutmaktan ibarettir. Ancak, bu suçun oluşabilmesi için, radyasyona tabi tutulan kişinin sağlığını bozmak amacıyla hareket edilmesi gerekir. Keza, bu fiil dolayısıyla cezaya hükmedebilmek için, tabi tutulduğu radyasyon miktarının kişinin sağlığını bozmaya elverişli olması gerekir. Bu bakımdan, söz konusu suç, bir somut tehlike suçu niteliği taşımaktadır. Maddenin ikinci fıkrasına göre; bu fiillerin belirsiz sayıda kişilere karşı işlenmesi, söz konusu suç açısından daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. Bu bakımdan söz konusu hüküm, suçların içtimaına ilişkin özel bir hüküm niteliğindedir. Üçüncü fıkrada, radyasyon yaymak veya atom çekirdeklerinin parçalanması sürecine etkide bulunmak fiilleri suç olarak tanımlanmıştır. Ancak, bu fiiller dolayısıyla cezaya hükmedebilmek için, yayılan veya oluşturulan radyasyonun bir başkasının hayatı, sağlığı veya malvarlığına önemli ölçüde zarar vermeye elverişli olacak miktarda olması gerekir. Dördüncü fıkrada ise, taksirle gerçekleştirilen radyasyon yaymak veya atom çekirdeklerinin parçalanması sürecine etkide bulunmak fiilleri suç olarak tanımlanmıştır. Üçüncü fıkra hükmüne ilişkin gerekçe, bu fıkra açısından da geçerlidir. Atom enerjisi ile patlamaya sebebiyet verme – Madde 173 (1) Atom enerjisini serbest bırakarak bir patlamaya ve bu suretle bir başkasının hayatı, sağlığı veya malvarlığı hakkında önemli ölçüde tehlikeye sebebiyet veren kişi, beş yıldan az olmamak üzere hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Yukarıdaki fıkrada tanımlanan fiilin taksirle işlenmesi halinde, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Madde Gerekçesi Madde metninde, atom enerjisiyle patlamaya sebep olmak fiili suç hâline getirilmiştir. Geniş kitleleri tahrip edici kuvvete sahip olan ve ekolojik dengenin uzun yıllar boyunca bozulmasına yol açan atom enerjisiyle patlamaya sebebiyet vermek, müstakil bir suç olarak tanımlanmıştır. İkinci fıkrada ise, bu fiilin taksirle işlenmesi, suç olarak tanımlanmıştır. Tehlikeli maddelerin izinsiz olarak bulundurulması veya el değiştirmesi – Madde 174 24/11/2016 tarihli ve 6763 sayılı Kanunun 15 inci maddesiyle, bu maddenin birinci fıkrasında yer alan “üç yıldan” ibaresi “dört yıldan” şeklinde, “maddelerin imalinde, işlenmesinde veya kullanılmasında gerekli olan malzeme ve teçhizatı ihraç eden” ibaresi “maddeleri imal etmek, işlemek veya kullanmak amacıyla, gerekli olan malzeme ve teçhizatı ithal eden, ihraç eden, satışa arz eden, başkalarına veren, nakleden, depolayan, satın alan, kabul eden veya bulunduran” şeklinde, ikinci fıkrasında yer alan “yarı oranında” ibaresi “bir kat” şeklinde değiştirilmiştir. (1) Yetkili makamlardan gerekli izni almaksızın, patlayıcı, yakıcı, aşındırıcı, yaralayıcı, boğucu, zehirleyici, sürekli hastalığa yol açıcı nükleer, radyoaktif, kimyasal, biyolojik maddeyi imal, ithal veya ihraç eden, ülke içinde bir yerden diğer bir yere nakleden, muhafaza eden, satan, satın alan veya işleyen kişi, - [Belediye veya Hazineye Ait Arazilerde Yapılan İzinsiz Yapı ve Gecekonduların Yıktırılması](https://kayseriavukat.org.tr/gecekondularin-yiktirilmasi/): Belediye veya Hazineye Ait Arazilerde Yapılan İzinsiz Yapı ve Gecekonduların Yıktırılması Anayasa Mahkemesi Kararı Esas Sayısı : 2023/191 Karar Sayısı : 2024/58 Karar Tarihi : 22/2/2024 R.G.Tarih-Sayı : 3/4/2024-32509 İtiraz Yoluna Başvuran: İstanbul 7. İdare Mahkemesi İtirazın Konusu: 20/7/1966 tarihli ve 775 sayılı Gecekondu Kanunu’nun 18. maddesinin birinci fıkrasının “…hiçbir karar alınmasına lüzum kalmaksızın, belediye veya Devlet zabıtası tarafından derhal yıktırılır.” bölümünün Anayasa’nın 36., 40. ve 125. maddelerine aykırılığını ileri sürerek iptaline karar verilmesi talebidir. Olay: Davacı tarafından, belediyece yıkım işleminin uygulanacağının bildirilmesi üzerine açılan iptal davasında itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur. I. İptali İstenen Kanun Hükmü 775 sayılı Gecekondu Kanunu’nun itiraz konusu kuralın da yer aldığı 18. maddesi şöyledir: Yeniden gecekondu yapımının önlenmesi – Madde 18 Bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonra, belediye sınırları içinde veya dışında, belediyelere, Hazineye, özel idarelere, katma bütçeli dairelere ait arazi ve arsalarda veya Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan yerlerde yapılacak, daimi veya geçici bütün izinsiz yapılar, inşa sırasında olsun veya iskan edilmiş bulunsun, hiçbir karar alınmasına lüzum kalmaksızın, belediye veya Devlet zabıtası tarafından derhal yıktırılır. Yıkım sırasında lüzum hasıl olduğunda, belediyeler ilgili mülkiye amirlerine başvurarak yardım istiyebilirler. Mülkiye amirleri, Devlet zabıtası ve imkanlarından faydalanmak suretiyle, izinsiz yapıların yıkım konusunda yükümlüdürler. Özel kişilere veya bu maddenin 1 inci fıkrasında sözü geçenler dışındaki tüzel kişilere ait arazi ve arsalar üzerinde yapılacak izinsiz yapılar hakkında, arsa sahiplerinin yazılı müracaatları üzerine ve mülkiyet durumlarını tevsik etmeleri şartiyle bu madde hükümleri, aksi halde genel hükümler ve 3194 sayılı İmar Kanunu hükümleri uygulanır.” II. İlk İnceleme 1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Engin YILDIRIM, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Rıdvan GÜLEÇ, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR ve Muhterem İNCE’nin katılımlarıyla 27/12/2023 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. III. Esasın İncelenmesi 2. Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Fatih TORUN tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükmü, dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü: A. Anlam ve Kapsam 3. 775 sayılı Gecekondu Kanunu’nun 1. maddesinde mevcut gecekonduların ıslahı, tasfiyesi, yeniden gecekondu yapımının önlenmesi ve bu amaçlarla alınması gereken tedbirler hakkında bu Kanun hükümlerinin uygulanacağı ifade edilmiş; Kanun’un 2. maddesinde ise Kanun’da sözü geçen gecekondu deyimiyle imar ve yapı işlerini düzenleyen mevzuata ve genel hükümlere bağlı kalınmaksızın, kendisine ait olmayan arazi veya arsalar üzerinde, sahibinin rızası alınmadan yapılan izinsiz yapıların kastedildiği belirtilmiştir. 4. Kanun’un 18. maddesinde yeniden gecekondu yapımının önlenmesi amacıyla yapının yapıldığı tarih itibarıyla kişinin mülkiyet, irtifak, kira, tahsis gibi herhangi bir ayni veya şahsi hakka dayanılmaksızın Hazineye, özel idarelere, katma bütçeli dairelere ait arazi ve arsalarda veya devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan yerlerde bulunan izinsiz yapıların yıkılması veya yıktırılması hususunda belediye veya devlet zabıtasının görevli ve yetkili olduğu düzenlemesine yer verilmiştir. 5. Bu kapsamda Kanun’un 18. maddesinin itiraz konusu kuralın da yer aldığı birinci fıkrasında, bu Kanun’un yürürlüğe girdiği tarihten sonra, belediye sınırları içinde veya dışında, belediyelere, Hazineye, özel idarelere, katma bütçeli dairelere ait arazi ve arsalarda veya devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan yerlerde yapılacak, daimî veya geçici bütün izinsiz yapıların, inşa aşamasında olsun veya iskan edilmiş bulunsun, hiçbir karar alınmasına lüzum kalmaksızın, belediye veya devlet zabıtası tarafından derhâl yıktırılacağı hüküm altına alınmıştır. Anılan fıkrada yer alan “hiçbir karar alınmasına lüzum kalmaksızın, belediye veya Devlet zabıtası tarafından derhal yıktırılır.” ibaresi itiraz konusu kuralı oluşturmaktadır. 6. Kanun’un 18. maddesinin ikinci fıkrasında, yıkım sırasında lüzum hasıl olduğunda, belediyelerin ilgili mülkiye amirlerine başvurarak yardım isteyebileceği, mülkiye amirlerinin, devlet zabıtası ve imkânlarından faydalanmak suretiyle, izinsiz yapıların yıkımı konusunda yükümlü olduğu düzenlenmiştir. 7. 775 sayılı Gecekondu Kanunu’na göre yıkım kararına tabi olan yapının maddede sayılan kamu arazisi üzerinde yapıldığının tespiti gerekmektedir. Ayrıca anılan hüküm uyarınca izinsiz yapının yıkılabilmesi için yapının tamamının maddede sayılan yerlerde bulunması şarttır. Kamu arazisinde bulunan bu yapıların daimî ya da geçici yapı olmasına, inşa aşamasında olmasına veya iskân alınmış bulunmasına bakılmaksızın hiçbir karar alınmasına gerek duyulmadan 775 sayılı Kanun’un 18. maddesi gereğince belediye veya devlet zabıtası tarafından derhâl yıkım işlemi icra edilecektir. İzinsiz yapının tamamının veya bir kısmının 775 sayılı Kanun’un 18. maddesinde belirtilen belediye sınırları içinde veya dışında, belediyelere, Hazineye, özel idarelere, katma bütçeli dairelere ait arazi ve arsalarda veya devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan yerler dışında bulunması durumunda 775 sayılı Kanun’un 18. maddesi uyarınca yıkım işlemi tesis edilmesi mümkün değildir. 8. Anılan maddenin üçüncü fıkrasında ise özel mülkiyete konu arazi ve arsalar üzerinde yapılacak izinsiz yapıların hangi durumlarda Kanun’un 18. maddesinin itiraz konusu kuralın da yer aldığı birinci fıkrası hükümleri uygulanmak suretiyle yıktırılabileceğine ilişkin düzenleme yapılmıştır. Buna göre özel kişilere veya bu maddenin birinci fıkrasında sözü geçenler dışındaki tüzel kişilere ait arazi ve arsalar üzerinde yapılacak izinsiz yapılar hakkında, arsa sahiplerinin yazılı müracaatları üzerine ve mülkiyet durumlarını tevsik etmeleri şartıyla bu madde hükümlerinin uygulanması mümkündür. Aksi hâlde özel mülkiyete konu arazi ve arsalar üzerinde yapılacak izinsiz yapılar hakkında 775 sayılı Kanun’un 18. maddesinde yer alan hükümlerin uygulanması söz konusu değildir. 9. Kanun’un 37. maddesinde ise izinsiz yapıların yıktırılmasına ek olarak uygulanacak ceza hükümleri düzenlenmiştir. Anılan maddede, bu Kanun hükümlerinden faydalanmak amacıyla yalan beyanda bulunan veya hakikate aykırı beyanname verenler ile bu Kanun’un yayımından sonra belediye sınırları içinde veya dışında belediyelere, Hazineye, özel idarelere veya katma bütçeli dairelere ait arazi ve arsalar üzerinde veya devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan yerlerde izinsiz yapı yapanlar, yaptıranlar, bu gibi yapıları satanlar, bağışlayanlar, rehin edenler veya diğer şekillerde devredenler ile bilerek devir ve satın alanların, 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu hükümlerine göre cezalandırılacağı öngörülmektedir. Buna göre anılan yerlerde izinsiz yapı yapan ve bu yapılardan tasarruf edenler ile bilerek devir ve satın alanlar hakkında izinsiz yapıların Kanun’un 18. maddesi uyarınca yıkılmasının yanı sıra ayrıca cezai yaptırım da uygulanabileceği görülmektedir. B. İtirazın Gerekçesi 10. Başvuru kararında özetle; itiraz konusu kuralla belediye sınırları içinde veya dışında, belediyelere, Hazineye, özel idarelere, katma bütçeli dairelere ait arazi ve arsalarda veya devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan yerlerde yapılacak bütün izinsiz yapıların hiçbir karar alınmasına lüzum kalmaksızın, belediye - [775 sayılı Gecekondu Kanunu](https://kayseriavukat.org.tr/775-sayili-gecekondu-kanunu/): 775 sayılı Gecekondu Kanunu Kanun Numarası: 775 Kabul Tarihi: 20/7/1966 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 30/7/1966 Sayısı: 12362 11 Haziran 1985 tarih ve 18781 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan “775 sayılı Gecekondu Kanununun Bazı Hükümlerinin Değiştirilmesi” Hakkındaki 247 sayılı K.H.K.’nin 1. maddesinde; “775 sayılı Gecekondu kanununun belediye sınırları ile mücavir alanlardaki tatbikatı için Bayındırlık ve İskan Bakanlığına verilen hak, yetki ve görevler ilgili belediyelere devredilmiştir. Belediyeler bu hak, yetki ve görevleri yetkili organları eliyle kullanırlar. Büyük Şehirlerde bu Kanunun tatbikatı büyük şehir belediyelerince yapılır.” hükmü yer almaktadır. 22/3/2007 tarihli ve 5609 sayılı Kanunun 1 inci maddesiyle bu Kanunun; a) 5 inci, 8 inci, 13 üncü, 16 ncı, 19 uncu ve 28 inci maddelerinde yer alan “İmar ve İskân Bakanlığının” ibareleri “Toplu Konut İdaresi Başkanlığının”, b) 7 nci, 13 üncü, 16 ncı, 17 nci, 20 nci, 24 üncü, 27 nci, 31 inci ve 35 inci maddelerinde yer alan “İmar ve İskân Bakanlığınca” ibareleri “Toplu Konut İdaresi Başkanlığınca”, c) 7 nci, 19 uncu, 31 inci ve 36 ncı maddelerinde yer alan “İmar ve İskân Bakanlığı” ibareleri “Toplu Konut İdaresi Başkanlığı”, ç) 16 ncı maddesinde yer alan “İmar ve İskân Bakanlığına gönderilir. Bakanlıkça” ibaresi “Toplu Konut İdaresi Başkanlığına gönderilir. Toplu Konut İdaresi Başkanlığınca”, “adı geçen Bakanlık” ibaresi “Toplu Konut İdaresi Başkanlığı”, d) 20 nci maddesinde yer alan “adı geçen Bakanlığa” ibaresi “Toplu Konut İdaresi Başkanlığına”, “Bakanlık” ibaresi “Toplu Konut İdaresi Başkanlığı”, e) 24 üncü maddesinde yer alan “adı geçen Bakanlıkça” ibaresi “Toplu Konut İdaresi Başkanlığınca”, f) 26 ncı maddesinde yer alan “Bayındırlık ve İskân Bakanlığınca” ibareleri “Toplu Konut İdaresi Başkanlığınca”, g) 29 uncu maddesinde yer alan “İmar ve İskân Bakanlığının veya bu Bakanlıkça” ibareleri “Toplu Konut İdaresi Başkanlığının veya anılan Başkanlıkça”, ğ) 31 inci maddesinde yer alan “ve bu Bakanlığın izni ile” ibaresi “ve bu Başkanlığın izni ile”, “adı geçen Bakanlıkça” ibareleri “Toplu Konut İdaresi Başkanlığınca”, h) 35 inci maddesinde yer alan “İçişleri ile İmar ve İskân Bakanlıkları” ibaresi “İçişleri Bakanlığı ve Toplu Konut İdaresi Başkanlığı”, ı) Ek 2 nci maddesinde yer alan “Bayındırlık ve İskân Bakanlığına” ibaresi “Toplu Konut İdaresi Başkanlığına”, şeklinde değiştirilmiş ve metne işlenmiştir. Kapsam ve tarif – Madde 1 Mevcut gecekonduların ıslahı, tasfiyesi, yeniden gecekondu yapımının önlenmesi ve bu amaçlarla alınması gereken tedbirler hakkında bu kanun hükümleri uygulanır. Madde 2 Bu kanunda sözü geçen (Gecekondu) deyimi ile, imar ve yapı işlerini düzenliyen mevzuata ve genel hükümlere bağlı kalınmaksızın, kendisine ait olmıyan arazi veya arsalar üzerinde, sahibinin rızası alınmadan yapılan izinsiz yapılar kastedilmektedir. Belediyelere arsa sağlanması – Madde 3 (Mülga: 3/7/2003-4916/38 md.) Madde 4 Gecekonduların ıslah, tasfiye ve önleme bölgeleri içinde bulunan binalı ve binasız vakıf taşınmaz mallardan 3 üncü maddenin ikinci fıkrası kapsamı dışında kalanları, bu kanunda belirtilen amaçlarda kullanılmak üzere, aşağıdaki şartlarla ve genel hükümlere göre bedeli ödenmek suretiyle ilgili belediyelerin mülkiyetine geçer: a) Arazi ve arsaların bedeli; bulunduğu şehir, kasaba ve bölgenin özellikleri, yapılmış ve yapılacak kamu hizmet ve tesislerinin durumu vesair hususlar da gözönünde bulundurularak, ilgili belediye ve Vakıflar İdaresi arasında anlaşma yolu ile tesbit edilir. b) Bu arazi ve arsalar üzerinde Vakıflar İdaresine ait herhangi bir yapı bulunduğu takdirde, bu yapının bedeli ayrıca hesaba katılır. c) Bedele ait anlaşmazlıklar mahalli asliye hukuk mahkemelerince basit muhakeme usulü ile hallolunur. Bu anlaşmazlıklar tapu  tesciline engel olamaz. Vakıflar İdaresi ve tapu daireleri vakıf taşınmaz malların cins, miktar ve yerleri ile diğer vasıflarını açıkça belirten listeleri, talepleri üzerine en geç 2 ay içerisinde ilgili belediyelere bildirmekle yükümlüdürler. Belediyeler, kendi mali güçleri ve programlarına göre, bu taşınmaz malların tamamen veya peyderpey tescilini istiyebilirler. Sözü geçen bölgelerde Devlet veya diğer kamu tüzel kişileri tarafından yaptırılacak kamu hizmet ve tesisleri için lüzumlu vakıf taşınmaz mallar da yukarıdaki esaslara göre bu İdarelere intikal ettirilir. Madde 5 Lüzumu halinde, belediyeler gecekondu ıslah ve tasfiye sahaları içinde bulunan veya bu kanun hükümleri dairesinde yeniden teşkil edilecek önleme bölgeleri içine raslıyan özel mülkiyetteki arazi ve arsaları ve bunlar içerisinde yapı veya sair herhangi bir tesis bulunduğu takdirde bu yapı ve tesisleri, bu kanunda belirtilen amaçlarda kullanmak üzere, Toplu Konut İdaresi Başkanlığının izni ile, sahipleriyle anlaşarak satınalabilirler veya kamulaştırabilirler. Madde 6 (Mülga: 3/5/1985 – KHK 247/3 md; Aynen kabul: 2/3/1988 – 3414/3 md.) Arsaların hangi amaçla kullanılabileceği – Madde 7 Belediyelerin mülkiyetinde bulunan ve bundan sonra bu kanuna göre mülkiyetine geçecek olan arazi ve arsalardan, belediye meclisi kararı ile belli edilip, Toplu Konut İdaresi Başkanlığınca uygun görülenler, bu kanun hükümleri dairesinde konut yapımına ayrılır. Toplu Konut İdaresi Başkanlığı, belediye meclislerince tesbit edilen yerleri redde, aynen veya değiştirerek onaylamaya veya değiştirilmek üzere geri göndermeye yetkili olduğu gibi, teklif edilenler dışında lüzumlu gördüğü yerlerin de bu maksada ayrılmasını belediyelerden istiyebilir. Madde 8 Bu kanun gereğince belediyelere devrolunan arazi ve arsalardan, şehir ve kasabaların ticari, iktisadi, sınai faaliyet merkezlerinde veya kesif iş bölgelerinde bulunan, bu ve sair sebeplerle alım-satım değerleri yüksek veya imar planlarına göre belirli bir kamu hizmetine ayrılmamış olan veya ucuz konut yaptırılması uygun görülmiyenler, belediye meclisi kararı ve Toplu Konut İdaresi Başkanlığının tasvibi halinde, belediyelerce, karşılığı bu kanunda belirtilen amaçlarda kullanılmak üzere 12 nci madde ile kurulan fon hesabına yatırılmak şartiyle ve yönetmelik esaslarına göre kiraya verilebilir veya satılabilir veya başka şekil ve surette kıymetlendirilebilir. Madde 9 7 nci madde gereğince tesbit edilen sahalar içerisinde bulunup da, plan ve mevzuat icaplarına göre dükkan, han, hamam, fırın, gazino, sinema, tiyatro, garaj ve saire gibi konut dışında genel ihtiyaçlarla ilgili özel tesislere ayrılan yerler hakkında da 8 inci madde hükümleri uygulanır. Madde 10 Bu Kanun hükümlerine dayanılarak belediyelere devrolunan arazi ve arsalardan yapılacak imar veya ıslah planlarına göre, yol, meydan, park, otopark, çocuk bahçesi ve yeşil saha gibi genel hizmetlere ayrılması gerekenleri hakkında ayrıca tahsis kararı alınmaz. Madde 11 Belediyeler, bu kanunda yazılı amaçlara tahsis edilmek üzere devraldıkları arazi ve arsaları bu amaçlar dışında tasarruf edemezler. Fonların teşkili ve kullanılması – Madde 12 Bu Kanundaki hizmetlerin yürütülebilmesi için aşağıdaki kaynaklardan sağlanacak gelirler, Türkiye Emlak Kredi Bankasında, ilgili belediyeler adına açılacak özel hesaplarda toplanarak birer fon teşkil edilir: 3/5/1985 tarih ve 247 sayılı K.H.K.’nin 16/8/1985 tarih ve 250 sayılı K.H.K. ile değişik 2 nci maddesinde; “775 sayılı Kanunun 12 nci maddesine göre kurulması öngörülen fonların idaresi ile bu fonlara ait her türlü - [3194 sayılı İmar Kanunu](https://kayseriavukat.org.tr/3194-sayili-imar-kanunu/): 3194 sayılı İmar Kanunu Kanun Numarası: 3194 Kabul Tarihi: 3/5/1985 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi:9/5/1985 Sayısı: 18749 İmar Kanunu’nda, 22/2/2005 tarihli ve 5302 sayılı İl Özel İdaresi Kanunu hükümlerine aykırılık bulunması durumunda, 5302 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanacağı, söz konusu Kanunun 70 inci maddesi ile hüküm altına alınmıştır. 3/7/2005 tarihli ve 5393 sayılı Belediye Kanunun 84 üncü maddesiyle; İmar Kanunu’nda belediyenin sorumlu ve yetkili kılındığı görev ve hizmetlerle sınırlı olarak, 5393 sayılı Belediye Kanunu hükümlerine aykırılık bulunması durumunda mezkur kanun hükümlerinin uygulanacağı hüküm altına alınmıştır. 15/7/2003 tarihli ve 4928 sayılı Kanunun 9 uncu maddesiyle, bu Kanunda yer alan “cami” ibareleri “ibadet yeri” olarak değiştirilmiştir. Birinci Bölüm: Genel Hükümler Amaç – Madde 1 Bu Kanun, yerleşme yerleri ile bu yerlerdeki yapılaşmaların; plan, fen, sağlık ve çevre şartlarına uygun teşekkülünü sağlamak amacıyla düzenlenmiştir. Kapsam – Madde 2 Belediye ve mücavir alan sınırları içinde ve dışında kalan yerlerde yapılacak planlar ile inşa edilecek resmi ve özel bütün yapılar bu Kanun hükümlerine tabidir. Genel esas – Madde 3 Herhangi bir saha, her ölçekteki plan esaslarına, bulunduğu bölgenin şartlarına ve yönetmelik hükümlerine aykırı maksatlar için kullanılamaz. İstisnalar – Madde 4 2634 sayılı Turizmi Teşvik Kanunu, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu, bu Kanunun ilgili maddelerine uyulmak kaydı ile 2960 sayılı İstanbul Boğaziçi Kanunu ve 3030 sayılı Büyük Şehir Belediyelerinin Yönetimi Hakkında Kanun ile diğer özel kanunlar ile belirlenen veya belirlenecek olan yerlerde, bu Kanunun özel kanunlara aykırı olmayan hükümleri uygulanır. (Değişik ikinci fıkra: 31/10/2016-KHK-678/6 md., Aynen kabul: 1/2/2018-7071/6 md.) Türk Silahlı Kuvvetlerine, Sahil Güvenlik Komutanlığına, Jandarma Genel Komutanlığına ve Emniyet Genel Müdürlüğüne ait harekat, eğitim ve savunma amaçlı yapılar için bu Kanun hükümlerinden hangisinin ne şekilde uygulanacağı Millî Savunma Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından müştereken belirlenir. Tanımlar – Madde 5 Bu Kanunda geçen terimlerden bazıları aşağıda tanımlanmıştır. Nazım İmar Planı; (Değişik: 29/11/2018-7153/10 md.) varsa bölge planlarının mekâna ilişkin genel ilkelerine ve varsa çevre düzeni planlarına uygun olarak halihazır haritalar üzerine, yine varsa kadastral durumu işlenmiş olarak çizilen ve arazi parçalarının; genel kullanış biçimlerini, yerleşme alanlarının gelişme yön ve büyüklüklerini, nüfus yoğunlukları ve eşiklerini, ulaşım sistemlerini göstermek ve uygulama imar planlarının hazırlanmasına esas olmak üzere düzenlenen, plan hükümleri ve raporuyla beraber bütün olan plandır. Uygulama İmar Planı; tasdikli halihazır haritalar üzerine varsa kadastral durumu işlenmiş olarak nazım imar planı esaslarına göre çizilen ve çeşitli bölgelerin yapı adalarını, bunların yoğunluk ve düzenini, yolları ve uygulama için gerekli imar uygulama programlarına esas olacak uygulama etaplarını ve diğer bilgileri ayrıntıları ile gösteren plandır. Yerleşme Alanı; imar planı sınırı içindeki yerleşik ve gelişme alanlarının tümüdür. İmar Adası; imar planındaki esaslara göre meydana gelen adadır. İmar Parseli; İmar adaları içerisindeki kadastro parsellerinin İmar Kanunu, İmar Planı ve yönetmelik esaslarına göre düzenlenmiş şeklidir. Kadastro Adası; kadastro yapıldığı zaman var olan adadır. Kadastro Parseli; kadastro yapıldığı zaman kadastro adaları içinde bulunan mülkiyeti tescilli parseldir. Yapı; karada ve suda, daimi veya muvakkat, resmi ve hususi yeraltı ve yerüstü inşaatı ile bunların ilave, değişiklik ve tamirlerini içine alan sabit ve müteharrik tesislerdir. Bina; kendi başına kullanılabilen, üstü örtülü ve insanların içine girebilecekleri ve insanların oturma, çalışma, eğlenme veya dinlenmelerine veya ibadet etmelerine yarıyan, hayvanların ve eşyaların korunmasına yarayan yapılardır. (Ek: 14/4/2016-6704/7 md.) Su yolu; imar planı kararıyla yapay olarak oluşturulan ve deniz araçlarıyla ulaşımın sağlandığı su geçididir. İlgili idare; belediye ve mücavir alan sınırları içinde belediye, dışında valiliktir. Bakanlık; Bayındırlık ve İskan Bakanlığıdır. Mücavir Alan; imar mevzuatı bakımından belediyelerin kontrol ve mesuliyeti altına verilmiş olan alanlardır. Çevre düzeni planı; (Değişik: 29/11/2018-7153/10 md.) varsa mekânsal strateji planlarının hedef ve stratejilerine uygun olarak yerleşim, gelişme alanları ve sektörlere ilişkin alt ölçek planlarını yönlendiren genel arazi kullanım kararları çerçevesinde ilke ve kriterleri belirleyen, bölge, havza veya il bütününde hazırlanan, plan hükümleri ve raporuyla bir bütün olan plandır. (Ek : 26/4/1989 – 3542/1 md.) Fen adamları; yapı, elektrik tesisatı, sıhhi tesisat ve ısıtma, makine, harita-kadastro ve benzeri alanlarda mesleki ve teknik öğrenim veren en az lise dengi okullardan mezun olmuş veya lise mezunu olup, bir öğretim yılı süreyle bakanlıkların açmış olduğu kursları başarıyla tamamlamış olanlar ile 3308 sayılı Çıraklık ve Meslek Eğitimi Kanununa göre ustalık belgesine sahip olan elemanlardır. (Ek: 29/11/2018-7153/10 md.) Mekânsal Strateji Planı; ekonomik, sosyal politikalar ve çevre politikaları ile stratejilerini mekânla ilişkilendirerek fiziki gelişmeyi ve sektörel kararları yönlendiren, ülke bütününde ve gerekli görülen bölgelerde hazırlanan, raporu ile bütün olan plandır. Ayrıca, bu Kanunda adı geçen diğer tanımlar Bakanlıkça hazırlanacak yönetmelikte tarif edilir. İkinci Bölüm: İmar Planları ile İlgili Esaslar Mekânsal planlama kademeleri – Madde 6 (Başlığı ile Birlikte Değişik: 29/11/2018-7153/11 md.) Mekânsal planlar, kapsadıkları alan ve amaçları açısından Mekânsal Strateji Planlarına uygun olarak; “Çevre Düzeni Planları” ve “İmar Planları” kademelerinden oluşur. İmar planları ise nazım imar planı ve uygulama imar planı olarak hazırlanır. Her plan bir üst kademedeki plana uygun olarak hazırlanır. Mekânsal strateji planlarında; kalkınma planı ile varsa bölge planları, bölgesel gelişme stratejileri ve diğer strateji belgelerinde ortaya konulan hedefler dikkate alınır. Büyükşehirlerde 1/25.000 ölçekli nazım imar planının yapılmış olması, gerekli görülen bölgelerde 1/5.000 ölçekli nazım imar planlarının yapılmasına engel teşkil etmez. Halihazır harita ve imar planları – Madde 7 Halihazır harita ve imar planlarının yapılmasında aşağıda belirtilen hususlara uyulur. a) Halihazır haritası bulunmayan yerleşim yerlerinin halihazır haritaları belediyeler veya valiliklerce yapılır veya yaptırılır. Bu haritaların tasdik mercii belediyeler ve valilikler olup tasdikli bir nüshası Bakanlığa, diğer bir nüshası da ilgili tapu dairesine gönderilir. b) Son nüfus sayımında, nüfusu 10.000’i aşan yerleşmelerin imar planlarının yaptırılmaları mecburidir. Son nüfus sayımında nüfus 10.000’i aşmayan yerleşmelerde, imar planı yapılmasının gerekli olup olmadığına belediye meclisi karar verir. Mevcut imar planları yürürlüktedir. c) Mevcut planların yerleşmiş nüfusa yetersiz olması durumunda veya yeni yerleşme alanlarının acilen kullanmaya açılmasını temin için; belediyeler veya valiliklerce yapılacak (…) imar planlarına veya imar planı olmayan yerlerde Bakanlıkça hazırlanacak yönetmelik esaslarına göre uygulama yapılır. 14/2/2020 tarihli ve 7221 sayılı Kanunun 5 inci maddesiyle, bu bentte yer alan “mevzi” ibaresi madde metninden çıkarılmıştır. Haritaların alınmasına veya imar planlarının tatbikatına memur edilen vazifeliler, vazifelerini yaparlarken 2613 sayılı Kadastro ve Tapu Tahriri Kanununun 7 nci maddesindeki selahiyeti haizdirler. Planların hazırlanması ve yürürlüğe konulması – Madde 8 Bu maddenin birinci fıkrasının (b) bendinin dördüncü cümlesi ile - [Malvarlığına Karşı Suçlar: Hırsızlık, Yağma, Dolandırıcılık vb. Suçlara ilişkin Türk Ceza Kanunu Hükümleri](https://kayseriavukat.org.tr/tck-malvarligina-karsi-suclar/): Hırsızlık, Yağma, Dolandırıcılık vb. Malvarlığına Karşı Suçlar ve Cezaları Türk Ceza Kanunu Kanun Numarası: 5237 Kabul Tarihi: 26/9/2004 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 12/10/2004 Sayısı: 25611 Bu Kanunun yürürlük ve uygulama şekli ve 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanununa çeşitli mevzuatta yapılan atıflarla ilgili olarak 4/11/2004 tarihli ve 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’a bakınız. İkinci Kitap: Özel Hükümler İkinci Kısım: Kişilere Karşı Suçlar Onuncu Bölüm: Malvarlığına Karşı Suçlar Hırsızlık – Madde 141 (1) Zilyedinin rızası olmadan başkasına ait taşınır bir malı, kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla bulunduğu yerden alan kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir. (2) (Mülga: 2/7/2012-6352/105 md.) Madde Gerekçesi Madde metninde, hırsızlığın temel şekli tanımlanmıştır. Buna göre, taşınır malın alınmasının suç oluşturabilmesi için, zilyedinin rızasının bulunmaması gerekir. Rızanın geçerli olması için bulunması gereken koşulların varlığı hâlinde zilyedin rızası bir hukuka uygunluk nedeni teşkil edecek ve suç oluşmayacaktır. Hırsızlık suçunun oluşabilmesi için, failin kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla hareket etmesi yeterli olup, bunun fiilen temini şart değildir. Bu yarar, maddî veya manevî olabilir. Almak fiilinden maksat, suçun konusunu oluşturan mal üzerinde mağdurun zilyetliğine son verilmesi, mağdurun suç konusu eşya üzerinde zilyetlikten doğan tasarruf haklarını kullanmasının olanaksız hâle gelmesidir. Bu tasarruf olanağı ortadan kaldırılınca suç da tamamlanır. Maddenin ikinci fıkrasında, ekonomik bir değer taşıyan her türlü enerji, taşınır mal sayılmıştır. Buna göre, elektrik enerjisi, gazlar, tabiî veya sun’i buharlar da hırsızlık suçunun konusunu oluşturabilecektir. Nitelikli hırsızlık – Madde 142 18/6/2014 tarihli ve 6545 sayılı Kanunun 62 nci maddesiyle bu maddenin birinci fıkrasında yer alan “iki yıldan beş” ibaresi “üç yıldan yedi” şeklinde değiştirilmiş, ikinci fıkrasının (d) bendine “kilit açmak” ibaresinden sonra gelmek üzere “veya kilitlenmesini engellemek” ibaresi eklenmiş, (g) bendinde yer alan “Barınak yerlerinde, sürüde veya açık yerlerde bulunan” ibaresi madde metninden çıkarılmıştır. (1) Hırsızlık suçunun; a) Kime ait olursa olsun kamu kurum ve kuruluşlarında veya ibadete ayrılmış yerlerde bulunan ya da kamu yararına veya hizmetine tahsis edilen eşya hakkında, b) (Mülga: 18/6/2014-6545/62 md.) c) Halkın yararlanmasına sunulmuş ulaşım aracı içinde veya bunların belli varış veya kalkış yerlerinde bulunan eşya hakkında, d) Bir afet veya genel bir felaketin meydana getirebileceği zararları önlemek veya hafifletmek maksadıyla hazırlanan eşya hakkında, e) Adet veya tahsis veya kullanımları gereği açıkta bırakılmış eşya hakkında, f) (Mülga: 2/7/2012-6352/82 md.) İşlenmesi hâlinde, üç yıldan yedi yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (2) Suçun; a) Kişinin malını koruyamayacak durumda olmasından veya ölmesinden yararlanarak, b) Elde veya üstte taşınan eşyayı çekip almak suretiyle ya da özel beceriyle, c) Doğal bir afetin veya sosyal olayların meydana getirdiği korku veya kargaşadan yararlanarak, d) Haksız yere elde bulundurulan veya taklit anahtarla ya da diğer bir aletle kilit açmak veya kilitlenmesini engellemek suretiyle, e) Bilişim sistemlerinin kullanılması suretiyle, f) Tanınmamak için tedbir alarak veya yetkisi olmadığı halde resmi sıfat takınarak, g) (…) büyük veya küçük baş hayvan hakkında, h) (Ek: 18/6/2014-6545/62 md.) Herkesin girebileceği bir yerde bırakılmakla birlikte kilitlenmek suretiyle ya da bina veya eklentileri içinde muhafaza altına alınmış olan eşya hakkında, İşlenmesi hâlinde, beş yıldan on yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Suçun, bu fıkranın (b) bendinde belirtilen surette, beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda olan kimseye karşı işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte biri oranına kadar artırılır. 18/6/2014 tarihli ve 6545 sayılı Kanunun 62 nci maddesiyle bu fıkrada yer alan “üç yıldan yedi” ibaresi “beş yıldan on” şeklinde değiştirilmiştir. (3) Suçun, sıvı veya gaz hâlindeki enerji hakkında ve bunların nakline, işlenmesine veya depolanmasına ait tesislerde işlenmesi halinde, beş yıldan oniki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Bu fiilin bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde, ceza yarı oranında artırılır ve onbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. 2/7/2012 tarihli ve 6352 sayılı Kanunun 82 nci maddesiyle, bu fıkrada yer alan “ikinci fıkraya göre cezaya” ibaresi “beş yıldan oniki yıla kadar hapis cezasına”, “onbeş yıla kadar hapis” ibaresi ise “ceza yarı oranında artırılır” şeklinde değiştirilmiştir. (4) (Ek: 6/12/2006 – 5560/6 md.) Hırsızlık suçunun işlenmesi amacıyla konut dokunulmazlığının ihlâli veya mala zarar verme suçunun işlenmesi halinde, bu suçlardan dolayı soruşturma ve kovuşturma yapılabilmesi için şikâyet aranmaz. (5) (Ek: 18/6/2014-6545/62 md.) Hırsızlık suçunun işlenmesi sonucunda haberleşme, enerji ya da demiryolu veya havayolu ulaşımı alanında kamu hizmetinin geçici de olsa aksaması hâlinde, yukarıdaki fıkralar hükümlerine göre verilecek ceza yarısından iki katına kadar artırılır. Madde Gerekçesi Maddede, hırsızlık suçunun nitelikli şekilleri tanımlanmıştır. Bu nitelikli unsurlar, üç fıkra hâlinde tasnif edilmiştir. Birinci fıkranın (a) bendine göre; hırsızlık suçunun, kime ait olursa olsun, kamu kurum ve kuruluşlarında veya ibadete ayrılmış yerlerde bulunan ya da kamu yararına veya hizmetine tahsis edilen eşya hakkında işlenmesi, suçun temel şekline nazaran daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. Eşyanın kurum ve kuruluş veya ibadet yerine ait bulunması veya buralarda özel muhafaza altına alınmış olması koşulu aranmamış, görevlilerin veya ibadet edenlerin özel eşyası hakkında suçun işlenmesi hâlinde de bu nitelikli unsurun oluşacağı kabul edilmiştir. Kamu yararı veya hizmetine tahsis edilen eşyanın bulunduğu yer önemli değildir. Fıkranın (b) bendinde, hırsızlık suçunun herkesin girebileceği bir yerde bırakılmakla birlikte kilitlenmek suretiyle ya da bina veya eklentileri içinde muhafaza altına alınmış olan eşya hakkında işlenmesi, suçun diğer bir nitelikli şekli olarak tanımlanmıştır. Bina veya etrafı çevrili eklentilerinde yapılan hırsızlığın cezası artırılırken bu gibi yerlere giriş şekline önem verilmemiştir. Tarlada tarım araçlarının korunması için yapılan kulübelerde işlenen hırsızlığın da madde hükmüne girmesi sağlanmıştır. Ancak bina tanımına girmeyen bir yerde, örneğin otomobilde bulunan eşya hakkında muhafaza altına alınma koşulu aranmış; böylece kapıları kilitli olmayan veya camları kapatılmamış bir otomobildeki eşyanın çalınması hâlinde nitelikli hırsızlık kabul edilmemiştir. Fıkranın (c) bendi ile, halkın yararlanmasına sunulmuş ulaşım araçlarında ve bunların belli kalkış ve varış yerlerinde yani istasyonlarda bulunan eşya korunmaktadır. Bu gibi eşyanın yolcu veya araç personeline ait bulunması, keza yolcu veya personelin beraberinde bulunması gerekli değildir. Kargo ile nakledilen veya araçtan indirilen yahut yüklenmek üzere hazırlanan eşya da bu kapsama alınmıştır. Eşyanın muhafaza altına alınmış olması koşulu aranmamıştır. Aracın türü önemli değilse de, umuma tahsis edilmiş olması zorunludur. Bir vasıtanın umuma tahsis edildiği, bir bedel karşılığında herkes tarafından kullanılabilir olması ile değil, belirli bir yöne giden yolcuları ve eşyayı nakletmesiyle anlaşılır. Fıkranın (d) bendinde, hırsızlık suçunun bir afet veya genel bir felâketin meydana getirebileceği - [Özel Hayata ve Hayatın Gizli Alanına Karşı Suçlara ilişkin Türk Ceza Kanunu Hükümleri](https://kayseriavukat.org.tr/ozel-hayatin-gizli-alanina-karsi-suclar/): Özel Hayata ve Hayatın Gizli Alanına Karşı Suçlar Türk Ceza Kanunu Kanun Numarası: 5237 Kabul Tarihi: 26/9/2004 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 12/10/2004Sayısı: 25611 Bu Kanunun yürürlük ve uygulama şekli ve 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanununa çeşitli mevzuatta yapılan atıflarla ilgili olarak 4/11/2004 tarihli ve 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’a bakınız. İkinci Kitap: Özel Hükümler İkinci Kısım: Kişilere Karşı Suçlar Dokuzuncu Bölüm: Özel Hayata ve Hayatın Gizli Alanına Karşı Suçlar Haberleşmenin gizliliğini ihlal – Madde 132 2/7/2012 tarihli ve 6352 sayılı Kanunun 79 uncu maddesiyle, bu maddenin birinci fıkrasında yer alan “altı aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para” ibaresi “bir yıldan üç yıla kadar hapis” ve “bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur” ibaresi ise “verilecek ceza bir kat artırılır” şeklinde; ikinci fıkrasında yer alan “bir yıldan üç yıla kadar hapis” ibaresi “iki yıldan beş yıla kadar hapis” şeklinde; üçüncü fıkrasında yer alan “altı aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para” ibaresi “bir yıldan üç yıla kadar hapis” şeklinde değiştirilmiş, fıkraya “rızası olmaksızın” ibaresinden sonra gelmek üzere “hukuka aykırı olarak” ibaresi eklenmiştir. (1) Kişiler arasındaki haberleşmenin gizliliğini ihlal eden kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu gizlilik ihlali haberleşme içeriklerinin kaydı suretiyle gerçekleşirse, verilecek ceza bir kat artırılır. (2) Kişiler arasındaki haberleşme içeriklerini hukuka aykırı olarak ifşa eden kimse, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) Kendisiyle yapılan haberleşmelerin içeriğini diğer tarafın rızası olmaksızın hukuka aykırı olarak alenen ifşa eden kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (Ek cümle: 2/7/2012-6352/79 md.) İfşa edilen bu verilerin basın ve yayın yoluyla yayımlanması halinde de aynı cezaya hükmolunur. (4) (Mülga: 2/7/2012-6352/79 md.) Madde Gerekçesi Madde metninde, kişiler arasındaki haberleşmenin gizliliğinin ihlâli suç olarak tanımlanmaktadır. Söz konusu suç, belirli kişiler arasındaki haberleşmenin içeriğinin öğrenilmesiyle işlenmektedir. Kişiler arasındaki haberleşmenin ne suretle yapıldığının suçun oluşumu açısından önemi yoktur. Bu haberleşme, örneğin mektupla, telefonla, telgrafla, elektronik posta yoluyla yapılabilir. Bu suç açısından önemli olan, haberleşmenin belirli kişiler arasında yapılmasıdır. Söz konusu suçu, bu haberleşmenin tarafı olmayan kişi işleyebilir. Haberleşmenin gizliliğinin sadece dinlemek veya okumak suretiyle ihlâl edilmesi, bu suçun temel şeklini oluşturmaktadır. Ancak, bu gizlilik ihlâlinin, haberleşme içeriklerinin yani  konuşulanların veya yazılanların kayda alınması suretiyle yapılması, bu suçun nitelikli şekli olarak tanımlanmıştır. Örneğin telefon konuşmalarının ses kayıt cihazıyla kayda alınması hâlinde, suçun bu nitelikli hâli gerçekleşmektedir. Kişiler arasındaki haberleşme içeriklerinin belli bir suça ilişkin soruşturma kapsamında Anayasa ve kanunların belirlediği koşullar çerçevesinde öğrenilmesinin veya kayda alınmasının hukuka uygun olduğu muhakkaktır. Maddenin ikinci fıkrasında, kişiler arasındaki haberleşme içeriklerinin hukuka aykırı olarak ifşa edilmesi, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Haberleşme içerikleri hukuka uygun bir şekilde veya birinci fıkrada tanımlanan suçun işlenmesi suretiyle öğrenilmiş olabilir. İkinci fıkrada tanımlanan suç, haberleşme içeriklerinin ifşasıyla, yayılmasıyla, yani  yetkisiz kişilerce öğrenilmesinin sağlanmasıyla oluşur. Fıkra metninde bu ifşanın hukuka aykırı olması açıkça vurgulanmıştır. Bu bakımdan örneğin kişiler arasındaki telefon konuşmalarına ilişkin kayıtların, savcılık veya mahkemeye verilmesi, duruşmada açık bir şekilde dinlenmesi veya okunması hâlinde, söz konusu suç oluşmayacaktır. Buna karşılık, henüz soruşturma aşamasında iken, kişiler arasındaki konuşma içeriklerinin, hukuka uygun bir şekilde kayda alınmış olsalar bile, örneğin televizyonlarda veya gazetelerde yayınlanması hâlinde, bu suç oluşacaktır. Maddenin üçüncü fıkrasında, kişinin kendisiyle yapılan haberleşmelerin içeriğini diğer tarafın rızası olmaksızın alenen ifşa etmek suretiyle haberleşmenin gizliliğini ihlâl etmesi ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Bu suçun oluşabilmesi için, ifşanın alenen yapılması gerekir. Bu bakımdan, örneğin kişi kendisine gönderilen mektubu gönderenin bilgisi ve rızası dışında bir başkasına okutması hâlinde, bu suç oluşmayacaktır. Buna karşılık, mektubun gönderenin bilgisi ve rızası dışında alenen okunması, başkaları tarafından okunmasını temin için bir yere asılması veya basın ve yayın yolu ile yayınlanması hâlinde, söz konusu suç oluşacaktır. Dördüncü fıkrada, kişiler arasındaki haberleşmelerin içeriğinin basın ve yayın yolu ile yayınlanması hâlinde, ikinci veya üçüncü fıkralara göre verilecek cezanın belli oranda artırılması öngörülmüştür. Kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması – Madde 133 2/7/2012 tarihli ve 6352 sayılı Kanunun 80 inci maddesiyle, bu maddenin birinci fıkrasında yer alan “iki aydan altı aya kadar hapis” ibaresi “iki yıldan beş yıla kadar hapis” şeklinde; ikinci fıkrasında yer alan “altı aya kadar hapis” ibaresi “altı aydan iki yıla kadar hapis” şeklinde değiştirilmiştir. (1) Kişiler arasındaki aleni olmayan konuşmaları, taraflardan herhangi birinin rızası olmaksızın bir aletle dinleyen veya bunları bir ses alma cihazı ile kaydeden kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Katıldığı aleni olmayan bir söyleşiyi, diğer konuşanların rızası olmadan ses alma cihazı ile kayda alan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. (3) (Değişik: 2/7/2012-6352/80 md.) Kişiler arasındaki aleni olmayan konuşmaların kaydedilmesi suretiyle elde edilen verileri hukuka aykırı olarak ifşa eden kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis ve dörtbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. İfşa edilen bu verilerin basın ve yayın yoluyla yayımlanması halinde de aynı cezaya hükmolunur. Madde Gerekçesi Madde metninde, kişiler arasındaki aleni olmayan konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması suç olarak tanımlanmaktadır. Bir arada bulunan kişiler arasında yapılan konuşmanın aleni olmayan konuşma olarak kabulü için konuşmanın yapıldığı yerin önemi yoktur. Bu bakımdan, örneğin bir parkta iki kişi arasında geçen konuşmanın başkaları tarafından ancak özel gayret gösterilerek duyulabilecek olması hâlinde, aleni olmayan konuşma söz konusudur. Keza, örneğin bir evde sınırlı sayıda kişiler arasında yapılan konuşma, aleni olmayan bir konuşmadır. Birinci fıkrada tanımlanan suç, aleni olmayan konuşmanın bir aletle dinlenmesi veya bir ses alma cihazı ile kayda alınması ile oluşur. Söz konusu suçu, aleni olmayan konuşmanın tarafı olmayan kişi işleyebilir. Suçun oluşabilmesi için, konuşmanın taraflarından herhangi birinin rızasının olmaması yeterlidir. Bu bakımdan konuşmanın taraflarından birinin rızasının olması, fiili suç olmaktan çıkarmayacaktır. Maddenin ikinci fıkrasında, kişiler arasındaki aleni olmayan konuşmaların, söyleşiye katılan kişilerden biri tarafından diğerlerinin rızası olmadan kayda alınması, suç olarak tanımlanmıştır. Maddenin üçüncü fıkrasına göre, bir ve ikinci fıkralarda tanımlanan suçların işlenmesi suretiyle elde edildiği bilinen veya böylece elde edildiği kabul edilebilecek olan bilgilerden yarar sağlanması veya bunların başkalarına verilmesi veya bunlardan diğer kişilerin bilgi edinmelerini temin etmek, suç olarak tanımlanmıştır. Bu konuşma içeriklerinin basın ve yayın yoluyla yayınlanması, daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. Özel hayatın gizliliğini ihlal – Madde 134 (1) Kişilerin özel hayatının - [Şerefe Karşı Suçlar: Hakaret Suçuna ilişkin Türk Ceza Kanunu Hükümleri](https://kayseriavukat.org.tr/hakaret-ve-serefe-karsi-suclar/): Şerefe Karşı Suçlar: Hakaret Suçunda Soruşturma ve Kovuşturma Koşulu Türk Ceza Kanunu Kanun Numarası: 5237 Kabul Tarihi: 26/9/2004 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 12/10/2004Sayısı: 25611 Bu Kanunun yürürlük ve uygulama şekli ve 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanununa çeşitli mevzuatta yapılan atıflarla ilgili olarak 4/11/2004 tarihli ve 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’a bakınız. İkinci Kitap: Özel Hükümler İkinci Kısım: Kişilere Karşı Suçlar Sekizinci Bölüm: Şerefe Karşı Suçlar Hakaret – Madde 125 (1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden (…) veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. Mağdurun gıyabında hakaretin cezalandırılabilmesi için fiilin en az üç kişiyle ihtilat ederek işlenmesi gerekir. 29/6/2005 tarihli ve 5377 sayılı Kanunun 15 inci maddesiyle bu fıkrada yer alan “ya da yakıştırmalarda bulunmak” ibaresi madde metinden çıkarılmıştır. (2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur. (3) Hakaret suçunun; a) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı, b) Dini, siyasi, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı, c) Kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle, İşlenmesi halinde, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz. (4) (Değişik: 29/6/2005 – 5377/15 md.) Hakaretin alenen işlenmesi halinde ceza altıda biri oranında artırılır. (5) (Değişik: 29/6/2005 – 5377/15 md.) Kurul hâlinde çalışan kamu görevlilerine görevlerinden dolayı hakaret edilmesi hâlinde suç, kurulu oluşturan üyelere karşı işlenmiş sayılır. Ancak, bu durumda zincirleme suça ilişkin madde hükümleri uygulanır. Madde Gerekçesi Madde metninde hakaret suçu tanımlanmıştır. Hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukukî değer, kişilerin şeref, haysiyet ve namusu, toplum içindeki itibarı, diğer fertler nezdindeki saygınlığıdır. Bu düzenlemede 765 sayılı Türk Ceza Kanununda benimsenen hakaret ve sövme suçu ayırımı kaldırılmıştır. Hakaret suçunun oluşabilmesi için, kişiye somut bir fiil veya olgu isnat edilmelidir. Örneğin, kamu görevlisinin bir kişiden bir iş karşılığında belli bir miktar rüşvet aldığı yönünde isnatta bulunulması durumunda hakaret söz konusudur. Kişiye isnad olunan somut fiilin gerçek olup olmamasının, hakaret suçunun oluşması bakımından bir önemi yoktur. Ancak, iddia olunan hususun gerçek olduğunun ispat edildiği durumlarda, fail cezalandırılmayacaktır. Keza, kişiye herhangi bir olayla irtibatlandırmadan, soyut olarak yakıştırmalarda bulunulması hâlinde de, hakaret suçu oluşur. Kötü bir niteliği veya huyu ifade eden sözler, somut bir fiil veya olguyla irtibatlandırılmadıkları hâlde, yine de hakaret suçunu oluştururlar. Örneğin, bir kimseye “serseri”, “alçak”, “hayvan” denmesi hâlinde, somut fiil isnadı söz konusu değildir. Aynı şekilde kişiye soyut olarak “hırsız”, “rüşvetçi”, “sahtekâr”, “fahişe” gibi yakıştırmalarda bulunulması hâlinde de hakaret suçu oluşmaktadır. Kişinin bedenî arızasını ifade etmekle veya kişiye bir hastalık izafe etmekle de hakaret suçu işlenmiş olur. Örneğin, kişiye “kör”, “şaşı”, “topal”, “kambur”, “kel” vs. demekle; kişiye “psikopat”, “frengili” veya “aidsli” demekle, hakaret suçu işlenmiş olur. Dikkat edilmelidir ki; davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleştirilmesi gerekir. Kişiye onu toplum nazarında küçük düşürmek amacına yönelik olarak belli bir siyasî kanaatin isnad edilmesi hâlinde de hakaret suçu oluşur. Örneğin, bir kişiye “faşist”, “komünist” veya “mürteci” demekle, hakaret suçu işlenmiş olur. Bir kişiye izafeten söylenen sözün veya bulunulan davranışın o kişiyi küçük düşürücü nitelikte olup olmadığını tayin ederken, toplumda hâkim olan telâkkileri, örf ve âdetleri göz önünde bulundurmak gerekir. Hakaret suçu, kişi muhatap alınarak işlenebilir. Bu durumda huzurda hakaret söz konusudur. Hakaret suçu, kişinin gıyabında da işlenebilir. Kişiye hazır bulunmadığı bir ortamda veya doğrudan muttali olamayacağı bir surette hakaret edilmesi durumunda, gıyapta hakaret söz konusudur. Ancak, gıyapta hakaretin cezalandırılabilmesi için, fiilin mağdurun gıyabında ve fakat en az üç kişiyle ihtilat ederek işlenmesi gerekir. Bu kişilerin toplu veya dağınık olmalarının suçun oluşumu üzerinde bir etkisi yoktur. Bir veya iki kişiyle ihtilat ederek de mağdura hakaret edilebilir. Bu gibi durumlarda da esasında bir haksızlık gerçekleşmektedir. Ancak, izlenen suç siyaseti gereğince, gıyapta hakaretin cezalandırılabilmesi için, mağdurun gıyabında en az üç kişiyle ihtilat edilerek, yani en az üç kişi muhatap alınarak hakaretin yapılması şart olarak aranmıştır. Maddenin ikinci fıkrasında, hakaretin mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir mesajla yapılması hâlinde, birinci fıkra hükmüne istinaden cezaya hükmedileceği kabul edilmiştir. Buna göre, kişiyi muhatap alan mektup, telgraf, telefon ve benzerî araçlarla yapılan hakaret de, huzurda hakaret olarak cezalandırılmalıdır. Maddenin üçüncü fıkrasında, hakaret suçunun kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenmesi, bu suçun bir nitelikli hâli olarak kabul edilmiştir. Keza, hakaret suçunun dinî, siyasî, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı ya da kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle işlenmesi hâlinde, verilecek cezanın bir yıldan az olamayacağı hüküm altına alınmıştır. Maddenin dördüncü fıkrası hakaret suçunun alenen işlenmesi, bu suçun bir nitelikli şekli olarak kabul edilmiştir. Aleniyet için aranan temel ölçüt, fiilin, gerçekleştiği koşullar itibarıyla belirli olmayan ve birden fazla kişiler tarafından algılanabilir olmasıdır. Keza, aleniyetin basın ve yayın yoluyla gerçekleşmesi durumunda artırma oranı ayrıca düzenlenmektedir. Maddenin son fıkrasında, kurul hâlinde çalışan kamu görevlilerine görevlerinden dolayı hakaret edilmesi hâlinde, suçun kurulu oluşturan üyelere karşı işlenmiş sayılacağı hüküm altına alınmıştır. Mağdurun belirlenmesi – Madde 126 (1) Hakaret suçunun işlenmesinde mağdurun ismi açıkça belirtilmemiş veya isnat üstü kapalı geçiştirilmiş olsa bile, eğer niteliğinde ve mağdurun şahsına yönelik bulunduğunda duraksanmayacak bir durum varsa, hem ismi belirtilmiş ve hem de hakaret açıklanmış sayılır. Madde Gerekçesi Hakaret suçunun oluşabilmesi için mağdurun belli veya belirlenmesinin olanaklı bulunması gereklidir. İşte bu maddeyle suçu işleyen tarafından mağdurun kimliğinin açıkça belirtilmediğinde, ne gibi bir durumun varlığı hâlinde ismin belirtilmiş ve hakaretin açıklanmış sayılacağına ait ölçü gösterilmektedir. Madde, aslında usûl hukuku bakımından ispata yönelik, karineye benzer bir ölçü getirmiş bulunmaktadır. İsnadın ispatı – Madde 127 (1) İsnat edilen ve suç oluşturan fiilin ispat edilmiş olması halinde kişiye ceza verilmez. Bu suç nedeniyle hakaret edilen hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı verilmesi halinde, isnat ispatlanmış sayılır. Bunun dışındaki hallerde isnadın ispat isteminin kabulü, ancak isnat olunan fiilin doğru olup olmadığının anlaşılmasında kamu yararı bulunmasına veya şikayetçinin ispata razı olmasına bağlıdır. (2) İspat edilmiş fiilinden söz edilerek kişiye hakaret edilmesi halinde, cezaya hükmedilir. Madde Gerekçesi Madde metninde, kişiye somut isnatta bulunulması hâlinde, isnadın ispatı düzenlenmektedir. Anayasamızda da isnadın ispatına - [Hürriyete Karşı Suçlar: Tehdit, Şantaj, Israrlı Takip ve Kişiyi Hürriyetinden Yoksun Kılma](https://kayseriavukat.org.tr/tck-hurriyete-karsi-suclar/): Hürriyete Karşı Suçlar: Tehdit, Şantaj, Israrlı Takip ve Kişiyi Hürriyetinden Yoksun Kılma Türk Ceza Kanunu Kanun Numarası: 5237 Kabul Tarihi: 26/9/2004 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 12/10/2004Sayısı: 25611 Bu Kanunun yürürlük ve uygulama şekli ve 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanununa çeşitli mevzuatta yapılan atıflarla ilgili olarak 4/11/2004 tarihli ve 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’a bakınız. İkinci Kitap: Özel Hükümler İkinci Kısım: Kişilere Karşı Suçlar Yedinci Bölüm: Hürriyete Karşı Suçlar Tehdit – Madde 106 (1) Bir başkasını, kendisinin veya yakınının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı gerçekleştireceğinden bahisle tehdit eden kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (Ek cümle: 12/5/2022-7406/6 md.) Bu suçun kadına karşı işlenmesi hâlinde cezanın alt sınırı dokuz aydan az olamaz. Malvarlığı itibarıyla büyük bir zarara uğratacağından veya sair bir kötülük edeceğinden bahisle tehditte ise, mağdurun şikayeti üzerine, altı aya kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur. (2) Tehdidin; a) Silahla, b) Kişinin kendisini tanınmayacak bir hale koyması suretiyle, imzasız mektupla veya özel işaretlerle, c) Birden fazla kişi tarafından birlikte, d) Var olan veya var sayılan suç örgütlerinin oluşturdukları korkutucu güçten yararlanılarak, İşlenmesi halinde, fail hakkında iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (3) Tehdit amacıyla kasten öldürme, kasten yaralama veya malvarlığına zarar verme suçunun işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ceza verilir. Madde Gerekçesi Maddeyle, “tehdit” bizatihi suç hâline getirilmiş bulunmaktadır. Bilindiği üzere tehdit diğer bazı suçlarda ayrıca unsur olarak öngörülmüştür. Burada tehdidin koruduğu hukukî değer, kişilerin huzur ve sükunudur; böylece kişilerde bir güvensizlik duygusunun meydana gelmesi engellenmektedir. Bu nedenle, söz konusu madde ile, insanın kendisine özgü sulh ve sükununa karşı işlenen saldırılar cezalandırılmış olmaktadır. Fakat, tehdidin bu maddeyle korumak istediği esas değer, kişinin karar verme ve hareket etme hürriyetidir. Tehdit, çoğu zaman başka bir suçun unsurunu oluşturmaktadır. Ancak, bu suç tanımında, tehdidin kendisi bağımsız bir suç olarak tanımlanmıştır. Bu bakımdan tehdit suçu, genel ve tamamlayıcı bir suçtur. Tehdit hâlinde, gerçekleşmesi failin isteğinin yerine getirilmemesi kaydına bağlı bir tecavüz, kötülük mağdura bildirilmektedir. Tehdidin konusunu, kişinin hayatının veya vücut bütünlüğünün tehlikeye maruz bırakılacağının, suç teşkil eden belli bir fiilin işleneceğinin, genel olarak kuvvet kullanılacağının veya herhangi bir kötülüğün, haksızlığın gerçekleştirileceğinin bildirilmesi oluşturmaktadır. Tehdidin özelliği, kötülüğün gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinin, tehdit edenin iradesine bağlı olmasıdır. Tehdit konusu kötülüğün gerçekleşip gerçekleşmemesi, gerçekten veya en azından görünüş itibarıyla failin takdirine bağlıdır. Fakat bu, kötülüğün mutlaka tehdit eden tarafından gerçekleştirileceği anlamına gelmez; bir üçüncü kişi vasıtasıyla bu kötülüğün gerçekleştirileceğinin bildirilmesi ile de, tehditte bulunulabilir. Suçun oluşması bakımından tehdit konusu kötülüğün gerçekleşip gerçekleşmemesi, önemli değildir. Tehdidin objektif olarak ciddî bir mahiyet arzetmesi gerekir. Yani, istenilenin yerine getirilmemesi hâlinde tehdit konusu kötülüğün gerçekleşeceği ihtimali objektif olarak mevcut olmalıdır. Sarfedilen sözler, gerçekleştirilen davranış muhatap alınan kişi üzerinde ciddî bir korku yaratma açısından sonuç almaya elverişli, yeterli ve uygun değilse, tehdidin oluştuğu ileri sürülemez. Failin söz ve davranışlarının muhatabı üzerinde ciddî şekilde korku ve endişe yaratacak uygunluk ve yeterlilik içerip içermediğinin her somut olayda araştırılması gerekir. Objektif olarak ciddî bir mahiyet arzeden tehdidin somut olayda muhatabı üzerinde etkili olması şart değildir. Kişi, fail, objektif olarak ciddî bir mahiyet arzeden söz ve davranışlarla mağduru tehdit etmek istemiş olmasına rağmen; mağdur, bu söz ve davranışları ciddiye almamış olabilir. Bu durumda tehdit yine gerçekleşmiştir. Tehdidin gerçekleşip gerçekleşmemesi, muhatabı üzerinde etkili olup olmamasına bağlı tutulmamalıdır. Failin de kendisinin tehdit konusu tecavüzü gerçekleştirebilecek imkân ve iktidara sahip olduğu kanaatini karşı tarafta uyandırdığını bilmesi gerekir. Mağdurda bu kanaat uyandırıldıktan sonra, failin tehdit konusu tecavüzü gerçekleştirebilecek imkân ve iktidara gerçekte sahip olmamasının bir önemi yoktur. Mağdur tehdit konusu tecavüzün ciddî olduğuna hile kullanılmak suretiyle inandırılmış olabilir. Fakat, batıl inançlara dayanılarak bir kötülüğe maruz bırakılabileceği beyanıyla, bir kimse tehdit edilmiş olmaz. Tehdit konusu kötülük, mağdura değil de, bir üçüncü şahsa yönelik olabilir. Ancak, bu durumda mağdur ile üçüncü kişi arasında belli bir akrabalık, yakınlık ilişkisi mevcut olmalıdır. Tehdit hâlinde kişi, tehdit konusu tecavüzün ileride vuku bulacağı beyanıyla korkutularak, belli bir davranışta bulunmaya zorlanmaktadır, mecbur edilmektedir. Maddenin birinci fıkrasında yapılan tanımda, tehdidin yöneldiği hukukî değere göre bir ayırım yapılmıştır. Buna göre, tehdidin, mağdurun kendisinin veya yakınının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı gerçekleştireceğinden bahisle yapılması, söz konusu suçun temel şeklini oluşturmaktadır. Buna karşılık, tehdidin, mağduru malvarlığı itibarıyla büyük bir zarara uğratacağından veya sair bir kötülük edeceğinden bahisle yapılması ise, suçun temel şekline göre daha az cezayı gerektirmektedir. Ayrıca, bu suçtan dolayı soruşturma ve kovuşturma yapılması, mağdurun şikâyetine bağlı kılınmıştır. Maddenin ikinci fıkrasında tehdidin daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hâlleri gösterilmiştir. Bu hâller, tehdidin kapsadığı korkutma gücünün ciddîliği ve yoğunluğu hususunda mağdurda ciddî kaygılar meydana getirmeye elverişli durumlardır. Tehdit silâhla icra olunursa bunun ciddîliği hususunda bir korkunun meydana gelmesi çok daha kolay olur. Aynı suretle kendisini tanınmayacak bir hâle getiren kişinin veya bir kaç kişinin birlikte olarak tehdit icra etmeleri hâlinde meydana gelen korku çok yoğun olur. İmzasız bir mektup veya özel işaretler kullanarak bir kişinin tehdit edilmesi hâlinde de meydana gelen korku bakımından bir duraksama meydana gelmez. Söz gelimi bir kimseye gönderilmiş olan imzasız mektup kişinin kendisini savunma olanağını gidereceğinden ağır tehdidi oluşturacaktır. Yine bir kimseye karşı gönderilmiş olan mektuplarda ucundan kan damlayan bıçak resimlerinin yapılması yani böylece özel işaret kullanılması korkuyu yoğunlaştırabilir. Gizli veya açık, var olan veya var sayılan suç örgütlerinin oluşturdukları tehdit gücünün de, kişileri paniğe kapılacak surette korkutabilmesi dolayısıyla, suçun nitelikli hâli olarak sayılması uygun görülmüştür. Maddenin üçüncü fıkrasında, tehdit amacıyla kasten öldürme, kasten yaralama veya mala zarar verme suçunun işlenmesi hâlinde, ayrıca bu suçlardan dolayı cezaya hükmedileceği belirtilmiştir. Kişi tehdidinin ciddiliğini vurgulamak için, bir başkasını öldürmüş veya yaralamış ya da malına zarar vermiş olabilir. Bu gibi durumlarda gerçek içtima hükümleri uygulanarak ayrıca bu suçlardan dolayı da cezaya hükmedilmelidir. Şantaj – Madde 107 (1) Hakkı olan veya yükümlü olduğu bir şeyi yapacağından veya yapmayacağından bahisle, bir kimseyi kanuna aykırı veya yükümlü olmadığı bir şeyi yapmaya veya yapmamaya ya da haksız çıkar sağlamaya zorlayan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (2) (Ek: 29/6/2005 – 5377/14 md.) Kendisine veya başkasına yarar sağlamak maksadıyla bir kişinin şeref veya saygınlığına zarar verecek nitelikteki hususların açıklanacağı veya isnat edileceği tehdidinde bulunulması halinde de birinci - [Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlar: Cinsel Saldırı, Cinsel Taciz ve Çocukların Cinsel İstismarı](https://kayseriavukat.org.tr/cinsel-dokunulmazliga-karsi-suclar/): Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlar: Cinsel Saldırı, Cinsel İstismar ve Taciz Türk Ceza Kanunu Kanun Numarası: 5237 Kabul Tarihi: 26/9/2004 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 12/10/2004Sayısı: 25611 Bu Kanunun yürürlük ve uygulama şekli ve 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanununa çeşitli mevzuatta yapılan atıflarla ilgili olarak 4/11/2004 tarihli ve 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’a bakınız. İkinci Kitap: Özel Hükümler İkinci Kısım: Kişilere Karşı Suçlar Beşinci Bölüm: Çocuk Düşürtme, Düşürme veya Kısırlaştırma Çocuk düşürtme – Madde 99 (1) Rızası olmaksızın bir kadının çocuğunu düşürten kişi, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Tıbbi zorunluluk bulunmadığı halde, rızaya dayalı olsa bile, gebelik süresi on haftadan fazla olan bir kadının çocuğunu düşürten kişi, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu durumda, çocuğunun düşürtülmesine rıza gösteren kadın hakkında bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur. (3) Birinci fıkrada yazılı fiil kadının beden veya ruh sağlığı bakımından bir zarara uğramasına neden olmuşsa, kişi altı yıldan oniki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır; fiilin kadının ölümüne neden olması halinde, onbeş yıldan yirmi yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (4) İkinci fıkrada yazılı fiil kadının beden veya ruh sağlığı bakımından bir zarara uğramasına neden olmuşsa, kişi üç yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır; fiilin kadının ölümüne neden olması halinde, dört yıldan sekiz yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (5) Rızaya dayalı olsa bile, gebelik süresi on haftayı doldurmamış olan bir kadının çocuğunun yetkili olmayan bir kişi tarafından düşürtülmesi halinde; iki yıldan dört yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Yukarıdaki fıkralarda tanımlanan diğer fiiller yetkili olmayan bir kişi tarafından işlendiği takdirde, bu fıkralara göre verilecek ceza, yarı oranında artırılarak hükmolunur. (6) Kadının mağduru olduğu bir suç sonucu gebe kalması halinde, süresi yirmi haftadan fazla olmamak ve kadının rızası olmak koşuluyla, gebeliği sona erdirene ceza verilmez. Ancak, bunun için gebeliğin uzman hekimler tarafından hastane ortamında sona erdirilmesi gerekir. Madde Gerekçesi Çocuk düşürme ve düşürtme suçları açısından 24.5.1983 tarih ve 2827 sayılı Nüfus Planlaması Hakkında Kanunda yer alan hükümler göz önünde bulundurulmak suretiyle bir düzenleme yapılmıştır. Bu kanunun öngördüğü hükümler, bugünkü toplumsal ihtiyaçları karşıladığı kanaatinde bulunulduğundan, madde metninin düzenlenmesinde esas alınmıştır. Maddenin birinci fıkrasında, hukuken geçerli rızası olmaksızın bir kadının çocuğunu düşürtülmesi, suç olarak tanımlanmıştır. Kadının rızasıyla çocuk düşürme hâlinde ise, gebeliğin on haftayı aşmamış bulunması koşulu ile fiil suç oluşturmayacaktır. İkinci fıkraya göre, tıbbî zorunluluk bulunmadığı hâlde, rızaya dayalı olsa bile, gebelik süresi on haftadan fazla olan bir kadının çocuğunun düşürtülmesi, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Bu durumda, çocuğunun düşürtülmesine rıza gösteren kadın hakkında da ceza öngörülmüştür. Buna karşılık, tıbbî zorunluluk bulunduğu takdirde on haftayı aşan gebelik hâlinde çocuğun alınmış bulunması, ceza sorumluluğunu gerektirmemektedir. Somut olayda tıbbi zorunluluğun bulunup bulunmadığı, tıp biliminin verilerine göre belirlenecektir. Maddenin üç ve dördüncü fıkralarında, çocuk düşürtme suçlarının neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâlleri düzenlenmiştir. Beşinci fıkrada; rızaya dayalı olsa bile, gebelik süresi on haftayı doldurmamış olan bir kadının çocuğunun yetkili olmayan bir kişi tarafından düşürtülmesi, suç olarak tanımlanmıştır. Ayrıca, bir ve ikinci fıkralarda tanımlanan suçların gebeliği sona erdirme konusunda meslek olarak yetkili olmayan kişiler tarafından işlenmesi, bu suçlardan dolayı verilecek cezanın artırılması sebebini oluşturmaktadır. Altıncı fıkraya göre, kadının mağduru olduğu bir suç sonucu gebe kalması hâlinde, süresi yirmi haftadan fazla olmamak ve kadının rızası olmak koşuluyla, gebeliği sona erdirene ceza verilmez. Ancak, bunun için, gebeliğin uzman hekimler tarafından hastane ortamında sona erdirilmesi gerekir. Çocuk düşürme – Madde 100 (1) Gebelik süresi on haftadan fazla olan kadının çocuğunu isteyerek düşürmesi halinde, bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur. Madde Gerekçesi Maddede gebeliğin on haftayı aşmış bulunmasına karşın, çocuğunu kasten düşüren kadına verilecek ceza gösterilmektedir. Bu durumda bulunan kadına çocuk düşürmesini sağlayacak veya bu hususa yarayacak vasıta tedarik eden veya çocuğunu düşürmesi hususunda onu teşvik veya tahrik eden kimsenin suça iştirakten dolayı cezalandırılacağı açıktır. Kısırlaştırma – Madde 101 (1) Bir erkek veya kadını rızası olmaksızın kısırlaştıran kimse, üç yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Fiil, kısırlaştırma işlemi yapma yetkisi olmayan bir kimse tarafından yapılırsa, ceza üçte bir oranında artırılır. (2) Rızaya dayalı olsa bile, kısırlaştırma fiilinin yetkili olmayan bir kişi tarafından işlenmesi halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Madde Gerekçesi Madde, kişiler üzerinde rızaları olmadan kısırlaştırma ameliyesini gerçekleştiren kimsenin ne suretle cezalandırılacağını göstermektedir. İkinci fıkrada, rızaya dayalı olsa bile, kısırlaştırma ameliyesini gerçekleştirme hususunda meslek ve uzmanlık olarak yetkisi olmayan kimsenin fiili icra etmesi, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Kısırlaştırma ameliyesinin kişinin ölümüne veya bedensel bir zarara neden olması hâlinde, failin netice sebebiyle ağırlaşmış suçlara ilişkin hükümler çerçevesinde sorumluluğu cihetine gidileceğinde kuşku yoktur. Altıncı Bölüm: Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlar Cinsel saldırı – Madde 102 (Değişik: 18/6/2014-6545/58 md.) (1) Cinsel davranışlarla bir kimsenin vücut dokunulmazlığını ihlâl eden kişi, mağdurun şikâyeti üzerine, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Cinsel davranışın sarkıntılık düzeyinde kalması hâlinde iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir. (2) Fiilin vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle gerçekleştirilmesi durumunda, on iki yıldan az olmamak üzere hapis cezasına hükmolunur. Bu fiilin eşe karşı işlenmesi hâlinde, soruşturma ve kovuşturmanın yapılması mağdurun şikâyetine bağlıdır. (3) Suçun; a) Beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı, b) Kamu görevinin, vesayet veya hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle, c) Üçüncü derece dâhil kan veya kayın hısımlığı ilişkisi içinde bulunan bir kişiye karşı ya da üvey baba, üvey ana, üvey kardeş, evlat edinen veya evlatlık tarafından, d) Silahla veya birden fazla kişi tarafından birlikte, e) İnsanların toplu olarak bir arada yaşama zorunluluğunda bulunduğu ortamların sağladığı kolaylıktan faydalanmak suretiyle, işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilen cezalar yarı oranında artırılır. (4) Cinsel saldırı için başvurulan cebir ve şiddetin kasten yaralama suçunun ağır neticelerine neden olması hâlinde, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır. (5) Suç sonucu mağdurun bitkisel hayata girmesi veya ölümü hâlinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur. Madde Gerekçesi Cinsel dokunulmazlık, kişilerin vücudu üzerinde cinsel davranışlarda bulunulması suretiyle ihlâl edilir. Bu bölümde yer alan suçlarla korunan ortak hukukî değer, kişilerin cinsel dokunulmazlığıdır. Bu Bölümde yer alan suçlar, esasen kişiye karşı işlenmiş olan suçlar olması itibarıyla, İkinci Kitabın “Kişilere Karşı Suçlar” başlıklı İkinci Kısım altında düzenlenmişlerdir. Maddenin birinci fıkrasında, - [İşkence ve Eziyet Suçları ile Koruma, Gözetim, Yardım veya Bildirim Yükümlülüğünün İhlâli](https://kayseriavukat.org.tr/tck-iskence-ve-eziyet/): İşkence ve Eziyet Suçları ile Koruma, Gözetim, Yardım veya Bildirim Yükümlülüğünün İhlâli Türk Ceza Kanunu Kanun Numarası: 5237 Kabul Tarihi: 26/9/2004 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 12/10/2004Sayısı: 25611 Bu Kanunun yürürlük ve uygulama şekli ve 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanunu’na çeşitli mevzuatta yapılan atıflarla ilgili olarak 4/11/2004 tarihli ve 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’a bakınız. İkinci Kitap: Özel Hükümler İkinci Kısım: Kişilere Karşı Suçlar Üçüncü Bölüm: İşkence ve Eziyet İşkence – Madde 94 (1) Bir kişiye karşı insan onuruyla bağdaşmayan ve bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine, aşağılanmasına yol açacak davranışları gerçekleştiren kamu görevlisi hakkında üç yıldan oniki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (Ek cümle:12/5/2022-7406/4 md.) Suçun kadına karşı işlenmesi hâlinde cezanın alt sınırı beş yıldan az olamaz. (2) Suçun; a) Çocuğa, beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye ya da gebe kadına karşı, b) Avukata veya diğer kamu görevlisine karşı görevi dolayısıyla, İşlenmesi halinde, sekiz yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (3) Fiilin cinsel yönden taciz şeklinde gerçekleşmesi halinde, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (4) Bu suçun işlenişine iştirak eden diğer kişiler de kamu görevlisi gibi cezalandırılır. (5) Bu suçun ihmali davranışla işlenmesi halinde, verilecek cezada bu nedenle indirim yapılmaz. (6) (Ek: 11/4/2013-6459/9 md.) Bu suçtan dolayı zamanaşımı işlemez. Madde Gerekçesi Madde metninde işkence suçu tanımlanmıştır. Türkiye, taraf olduğu Milletlerarası Sözleşmelerde işkencenin yasak olduğunu kabul ederek, işkencenin önlenmesiyle ilgili gerekli tedbirleri alma konusunda taahhüt altına girmiştir. Türkiye’nin üyesi olduğu Birleşmiş Milletler Genel Kurulunca 10 Aralık 1948 tarihinde ilan edilen “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”nin 5. maddesine göre; “Hiç kimse işkenceye, zalimane, gayriinsani, haysiyet kırıcı cezalara veya muamelelere tâbi tutulamaz.” Bu uluslararası metinlerden 4 Kasım 1950 tarihli “İnsan Hakları ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme”nin 3. maddesine göre; “Hiç kimse işkenceye, zalimane, gayriinsani yahut haysiyet kırıcı ceza veya muameleye tâbi tutulamaz.”. 10 Şubat 1984 tarihli “İşkenceye ve Diğer Zalimane, Gayriinsani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi”nin 1. maddesinde işkence kavramı tanımlanmış ve kapsamı belirlenmiştir. Buna göre; “İşkence” terimi, bir şahsa veya bir üçüncü şahsa, bu şahsın veya üçüncü şahsın işlediği veya işlediğinden şüphe edilen bir fiil sebebiyle, cezalandırmak amacıyla, bilgi veya itiraf elde etmek için veya ayırım gözeten herhangi bir sebep dolayısıyla bir kamu görevlisinin veya bu sıfatla hareket eden bir başka şahsın teşviki veya rızası veya muvafakatıyla uygulanan fiziki veya manevî ağır acı veya ızdırap veren bir fiil anlamına gelir. Bu yalnızca yasal müeyyidelerin uygulanmasından doğan, tabiatında olan veya arızi olarak husule gelen acı ve ızdırabı içermez.” (f. 1) “Bu madde, konu hakkında daha geniş uygulama hükümleri ihtiva eden herhangi uluslararası bir belge veya millî mevzuata halel getirmez.” (f. 2) Sözleşmenin 2. maddesinde, hiçbir hâl ve şartta işkencenin meşru ve mazur gösterilemeyeceği hüküm altına alınmıştır: “Hiç bir istisnai durum, ne harp hâli ne de bir harp tehdidi, dahili siyasî istikrarsızlık veya herhangi başka bir olağanüstü hâl, işkencenin uygulanması için gerekçe gösterilemez.” (f. 2) “Bir üst görevlinin veya bir kamu merciinin emri, işkencenin haklılığına gerekçe kabul edilemez.” (f. 3) Sözleşmenin 4. maddesinde taraf devletlere işkence fiillerinin suç olarak tanımlanması yönünde bir yükümlülük getirilmiştir: “Her Taraf Devlet, tüm işkence fiillerinin kendi ceza kanununa göre suç olmasını sağlayacaktır. Aynı şekilde, işkence yapmaya teşebbüs ve işkenceye iştirak veya suç ortaklığı yapan şahsın fiili suç sayılacaktır.” (f. 1) İşkence ile ilgili olarak bu Sözleşmede taraf devletlere yüklenen yükümlülüklerin” işkence derecesine varmayan diğer zalimane, gayniinsani veya küçültücü muamele veya ceza gibi fiiller” açısından da geçerli olduğu kabul edilmiştir (madde 16). Türkiye, ayrıca, 26 Kasım 1987 tarihli “İşkencenin ve Gayriinsani ya da Küçültücü Ceza veya Muamelenin Önlenmesine Dair Avrupa Sözleşmesi”ni onaylamıştır. Bu milletlerarası yükümlülüklere paralel olarak Anayasada da işkencenin yasak olduğu kabul edilmiştir: “Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz.” (madde 17, fıkra 3). “Hiç kimse kendisini … suçlayan bir beyanda bulunmaya veya bu yolda delil göstermeye zorlanamaz.” (madde 38, fıkra 5). Bu taahhütler karşısında ve özellikle insan haysiyetinin tecavüzlerden korunması için, işkence teşkil eden fiillerin cezasız kalmaması gerekmektedir. Bu düşüncelerle, işkence fiilleri bağımsız bir suç olarak tanımlanmıştır. İşkence suçu ile korunan hukukî değer, karma bir nitelik taşımaktadır. İşkence teşkil eden fiiller, bir yandan buna maruz kalan kişilerin vücut dokunulmazlığına ve onuruna saldırı niteliği taşımakta, beden ve ruh sağlığını bozmaktadır. Diğer yandan, işkenceye maruz kalan kişi, irade serbestisi bertaraf edildiği için ve hatta, algılama yeteneği etkilendiği için, duyduğu acı ve elemin etkisiyle gerçek dışı bazı açıklama ve kabullenmelerde bulunabilir. Bu nedenle, belli bir suça ilişkin ikrar veya sair delil elde etmek için başvurulan işkence, gerçeğin ortaya çıkarılmasına ve adaletin gerçekleşmesine engel olucu bir etki de doğurabilir. Böylece işkencenin ayrı bir suç olarak cezaî yaptırım altına alınması, ceza muhakemesinin maddî gerçeğin ortaya çıkarılmasına yönelik amacının gerçekleştirilmesine de hizmet eder. İşkence olarak, bir kişiye karşı insan onuruyla bağdaşmayan ve bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine, aşağılanmasına yol açacak davranışlarda bulunulması gerekir. İşkence teşkil eden fiiller, aslında kasten yaralama, hakaret, tehdit, cinsel taciz niteliği taşıyan fiillerdir. Ancak, bu fiiller, ani olarak değil, sistematik bir şekilde ve belli bir süreç içinde işlenmektedirler. Bir süreç içinde süreklilik arzeder bir tarzda işlenen işkencenin en önemli özelliği, kişinin psikolojisi, ruh sağlığı, algılama ve irade yeteneği üzerindeki tahrip edici etkilerinin olmasıdır. Bu etkilerin uzun bir süre ve hatta hayat boyu devam etmesi, işkencenin bu kapsamda işlenen fiillere nazaran daha ağır ceza yaptırımı altına alınmasını gerektirmiştir. Madde metninde, işkence suçunun mağduru, sadece suç şüphesi altında olan kişi ile sınırlı tutulmamıştır. Tanık ve hatta bir kamu görevlisi de bu suçun mağduru olabilir. Bu suçun faili bir kamu görevlisi olabilir. İşkence, kamu görevinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle işlenmektedir. Ancak, suçun işlenişine kamu görevlisinin yanı sıra diğer kişiler de iştirak etmiş olabilir. Bu gibi durumlarda, kamu görevlisi olmayan kişilerin sadece bu nedenle yardım eden olarak sorumlu tutulmalarının önüne geçebilmek amacıyla, maddenin dördüncü fıkrasına bir hüküm konulmuştur. Buna göre, bu suçun işlenişine iştirak eden diğer kişiler de, kamu görevlisi gibi cezalandırılacaklardır. Maddenin ikinci fıkrasında, işkence suçunun nitelikli unsurları belirlenmiştir. Bu unsurlara ilişkin açıklama için, kasten yaralama suçunun gerekçesine bakılmalıdır. Üçüncü fıkraya göre, fiilin cinsel yönden taciz - [Vücut Dokunulmazlığına Karşı Suçlar: Kasten Yaralama, Taksirle Yaralama, Organ veya Doku Ticareti](https://kayseriavukat.org.tr/vucut-dokunulmazligina-karsi-suclar/): Vücut Dokunulmazlığına Karşı Suçlar Türk Ceza Kanunu Kanun Numarası: 5237 Kabul Tarihi: 26/9/2004 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 12/10/2004Sayısı: 25611 Bu Kanunun yürürlük ve uygulama şekli ve 765 sayılı Türk Ceza Kanununa çeşitli mevzuatta yapılan atıflarla ilgili olarak 4/11/2004 tarihli ve 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’a bakınız. İkinci Kitap: Özel Hükümler İkinci Kısım: Kişilere Karşı Suçlar İkinci Bölüm: Vücut Dokunulmazlığına Karşı Suçlar Kasten yaralama – Madde 86 31/3/2005 tarihli ve 5328 sayılı Kanunun 4 üncü maddesiyle bu maddeye ikinci fıkra eklenmiş, diğer fıkra buna göre teselsül ettirilmiş, mevcut ikinci fıkrasındaki “iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.” ibaresi “şikâyet aranmaksızın, verilecek ceza yarı oranında artırılır.” şeklinde değiştirilmiştir. (1) Kasten başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) (Ek fıkra: 31/3/2005 – 5328/4 md.) Kasten yaralama fiilinin kişi üzerindeki etkisinin basit bir tıbbî müdahaleyle giderilebilecek ölçüde hafif olması hâlinde, mağdurun şikâyeti üzerine, dört aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur. (Ek cümle:12/5/2022-7406/3 md.) Suçun kadına karşı işlenmesi hâlinde cezanın alt sınırı altı aydan az olamaz. (3) Kasten yaralama suçunun; a) Üstsoya, altsoya, eşe, boşandığı eşe veya kardeşe karşı, 8/7/2021 tarihli ve 7331 sayılı Kanunun 7 nci maddesiyle, bu bentte yer alan “eşe” ibaresi “eşe, boşandığı eşe” şeklinde değiştirilmiştir. b) Beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı, c) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle, d) Kamu görevlisinin sahip bulunduğu nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle, e) Silahla, f) (Ek:14/4/2020-7242/11 md.) Canavarca hisle, İşlenmesi halinde, şikâyet aranmaksızın, verilecek ceza yarı oranında, (f) bendi bakımından ise bir kat artırılır. 14/4/2020 tarihli ve 7242 sayılı Kanunun 11 inci maddesiyle, bu fıkraya “oranında” ibaresinden sonra gelmek üzere “, (f) bendi bakımından ise bir kat” ibaresi eklenmiştir. Madde Gerekçesi Maddenin birinci fıkrasında kasten yaralama suçunun temel şekli tanımlanmıştır. Madde metninde yapılan değişiklikle, Hükümet Tasarısında benimsenen ve “müessir fiil” karşılığı olan “etkili eylem” ifadesi terkedilerek, genel olarak yaralama kavramı benimsenmiştir. Bu nedenle, kişinin vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan her davranış, yaralama olarak kabul edilmiştir. İkinci fıkrada ise, kasten yaralama suçunun nitelikli şekilleri gösterilmiştir. Söz konusu suçun seçimlik olarak belirlenen bu nitelikli şekilleri, bentler hâlinde sıralanmıştır. Fıkranın (a) bendinde, kasten yaralama suçunun üstsoy veya altsoydan birine ya da eş veya kardeşe karşı işlenmesi, bu suçun bir nitelikli hâli olarak kabul edilmiştir. Bu kavramlar hakkında açıklama için, kasten öldürme suçunun nitelikli hâllerine ilişkin hükmün gerekçesine bakılmalıdır. (b) bendine göre, kasten yaralamanın beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı işlenmesi, suçun temel şekline göre daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. Bu hususa ilişkin açıklama için, kasten öldürme suçunun nitelikli hâllerine ilişkin hükmün gerekçesine bakılmalıdır. Fıkranın (c) bendinde, suçun kişinin yerine getirdiği kamu görevi dolayısıyla işlenmesi, bir nitelikli hâl olarak öngörülmüştür. Bu hususa ilişkin açıklama için, kasten öldürme suçunun nitelikli hâllerine ilişkin hükmün gerekçesine bakılmalıdır. Kasten yaralama suçu, kamu görevlisinin sahip bulunduğu nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle de işlenebilir. Fıkranın (d) bendinde, bu durum, söz konusu suçun bir nitelikli hâli olarak kabul edilmiştir. Bunun için kamu görevlisinin zor kullanma yetkisine sahip bulunması gerekmemektedir. Burada önemli olan, kamu görevlisinin sahip bulunduğu nüfuzun kötüye kullanılması suretiyle, kasten yaralama suçunun işlenmesidir. Örneğin bir hâkim veya savcının sanık veya tanığa karşı kasten yaralama suçunu işlemesi hâlinde, bu nitelikli hâlin gerçekleştiğini kabul etmek gerekir. Buna karşılık, zor kullanma yetkisine sahip kamu görevlisi tarafından kasten yaralama suçunun işlenmesi hâli, kanunda ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Fıkranın (e) bendinde, kasten yaralama suçunun silâhla işlenmesi, bir nitelikli hâl olarak kabul edilmiştir. Silâh deyimi için, Tanımlar başlıklı madde hükmüne bakılmalıdır. Neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama – Madde 87 (1) Kasten yaralama fiili, mağdurun; a) Duyularından veya organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflamasına, b) Konuşmasında sürekli zorluğa, c) Yüzünde sabit ize, d) Yaşamını tehlikeye sokan bir duruma, e) Gebe bir kadına karşı işlenip de çocuğunun vaktinden önce doğmasına, Neden olmuşsa, yukarıdaki maddeye göre belirlenen ceza, bir kat artırılır. Ancak, verilecek ceza, birinci fıkraya giren hallerde üç yıldan, üçüncü fıkraya giren hallerde beş yıldan az olamaz. (2) Kasten yaralama fiili, mağdurun; a) İyileşmesi olanağı bulunmayan bir hastalığa veya bitkisel hayata girmesine, b) Duyularından veya organlarından birinin işlevinin yitirilmesine, c) Konuşma ya da çocuk yapma yeteneklerinin kaybolmasına, d) Yüzünün sürekli değişikliğine, e) Gebe bir kadına karşı işlenip de çocuğunun düşmesine, Neden olmuşsa, yukarıdaki maddeye göre belirlenen ceza, iki kat artırılır. Ancak, verilecek ceza, birinci fıkraya giren hallerde beş yıldan, üçüncü fıkraya giren hallerde sekiz yıldan az olamaz. (3) (Değişik: 6/12/2006 – 5560/4 md.) Kasten yaralamanın vücutta kemik kırılmasına veya çıkığına neden olması halinde, yukarıdaki maddeye göre belirlenen ceza, kırık veya çıkığın hayat fonksiyonlarındaki etkisine göre, yarısına kadar artırılır. (4) Kasten yaralama sonucunda ölüm meydana gelmişse, yukarıdaki maddenin birinci fıkrasına giren hallerde sekiz yıldan oniki yıla kadar, üçüncü fıkrasına giren hallerde ise oniki yıldan onsekiz yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. 14/4/2020 tarihli ve 7242 sayılı Kanunun 12 inci maddesiyle, bu fıkrada yer alan “onaltı” ibaresi “onsekiz” şeklinde değiştirilmiştir. Madde Gerekçesi Madde metninde kasten yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâlleri belirlenmiştir. Birinci fıkranın (a) bendinde, kasten yaralama suçunun mağdurun duyularından veya organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflamasına neden olması, bu suçun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâli olarak öngörülmüştür. Bunun için duyu veya organlardan birinin işlevinin sürekli zayıflamasına neden olunmalıdır. Vücutta çift olarak bulunan organlardan birinin işlevini tamamen yitirmesi hâlinde, diğer organ fonksiyon görmeye devam edebilir. Bu durumda dahi, organın işlevinin zayıflaması değil, ikinci fıkraya göre işlevin yitirilmesi söz konusudur. Çünkü, bent metninde duyu veya organlardan birinin işlevinden söz edilmiştir. Keza, kasten yaralamanın mağdurun konuşmasında sürekli zorluğa neden olması, (b) bendinde bu suçun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâli olarak öngörülmüştür. Bu hükmün uygulanabilmesi için, konuşma yeteneğinin tamamen yitirilmesi değil, konuşma yeteneğinin kullanılmasında güçlükle karşılaşılması gerekir. Aksi takdirde ikinci fıkra hükmü uygulanır. Fıkranın (c) bendine göre, kasten yaralama suçunun yüzde sabit ize neden olması, bu suçtan dolayı daha ağır bir ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. Burada geçen yüz deyimi, çehre karşılığında kullanılmıştır ve kişinin boyun ve kulakları dahil, başın ön kısmını ifade eder. Yüzde sabit iz, yaralama sonucu yüzde meydana gelen daimî, sürekli izlerdir. Ancak bu izler yüzün sürekli - [Hayata Karşı Suçlar: Kasten Öldürme, İntihara Yönlendirme ve Taksirle Öldürme Suçuna ilişkin TCK Hükümleri](https://kayseriavukat.org.tr/tck-hayata-karsi-suclar/): Hayata Karşı Suçlar: Kasten Öldürme, İntihara Yönlendirme ve Taksirle Öldürme Türk Ceza Kanunu Kanun Numarası: 5237 Kabul Tarihi: 26/9/2004 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 12/10/2004 Sayısı: 25611 Bu Kanunun yürürlük ve uygulama şekli ve 765 sayılı Türk Ceza Kanununa çeşitli mevzuatta yapılan atıflarla ilgili olarak 4/11/2004 tarihli ve 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’a bakınız. İkinci Kitap: Özel Hükümler İkinci Kısım: Kişilere Karşı Suçlar Birinci Bölüm: Hayata Karşı Suçlar Kasten öldürme – Madde 81 (1) Bir insanı kasten öldüren kişi, müebbet hapis cezası ile cezalandırılır. Madde Gerekçesi Maddede kasten öldürme suçunun temel şekli tanımlanmıştır. Maddede yapılan düzenlemeyle, 765 sayılı Türk Ceza Kanunundan farklı olarak, suçun temel şekli açısından müebbet hapis cezası öngörülmüştür. Bu düzenlemeyle, kişinin hayat hakkına verilen önem vurgulanmıştır. Nitelikli haller – Madde 82 (1) Kasten öldürme suçunun; a) Tasarlayarak, b) Canavarca hisle veya eziyet çektirerek, c) Yangın, su baskını, tahrip, batırma veya bombalama ya da nükleer, biyolojik veya kimyasal silah kullanmak suretiyle, d) Üstsoy veya altsoydan birine ya da eş, boşandığı eş veya kardeşe karşı, 8/7/2021 tarihli ve 7331 sayılı Kanunun 6 ncı maddesiyle, bu bentte yer alan “eş” ibaresi “eş, boşandığı eş” şeklinde değiştirilmiştir. e) Çocuğa ya da beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı, f) (Değişik:12/5/2022-7406/2 md.) Kadına karşı, g) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle, h) Bir suçu gizlemek, delillerini ortadan kaldırmak veya işlenmesini kolaylaştırmak ya da yakalanmamak amacıyla, 29/6/2005 tarihli ve 5377 sayılı Kanunun 9 uncu maddesiyle bu bentte yer alan “kolaylaştırmak” ibaresinden sonra gelmek üzere “ya da yakalanmamak” ibaresi eklenmiştir. i) (Ek:29/6/2005 – 5377/9 md.)Bir suçu işleyememekten dolayı duyduğu infialle, j) Kan gütme saikiyle, k) Töre saikiyle, İşlenmesi halinde, kişi ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır. Madde Gerekçesi Maddede, kasten öldürme suçunun, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren nitelikli hâlleri belirlenmiştir. Söz konusu suçun seçimlik olarak belirlenen bu nitelikli şekilleri, bentler hâlinde sıralanmıştır. (a) bendinde, kasten öldürme suçunun tasarlayarak işlenmesi, bir nitelikli hâl olarak kabul edilmiştir. (b) bendinde, öldürme suçunun canavarca hisle veya eziyet çektirerek işlenmesi bir nitelikli hâl olarak öngörülmüştür. Bent kapsamında iki seçimlik harekete yer verilmiştir. Kişinin acıma hissi olmaksızın bir başkasını öldürmesi hâlinde canavarca hisle öldürme söz konusudur. Canavarca hisle öldürmenin arzettiği özellik, öldürmenin vahşi bir yöntemle gerçekleştirilmesidir. Kişinin yakılarak, uyurken kulağının içine kızgın yağ dökülerek ya da vücudu parçalanarak öldürülmesi, buna örnek olarak gösterilebilir. Bu bentte yer verilen ikinci seçimlik hareket ise, kişiye eziyet çektirilerek öldürülmesidir. Bu durumda, kişi hemen değil, belli bir süreç içinde acı çektirilerek öldürülmektedir. Örneğin kişiye gözleri çıkarılarak, kulağı ve sair organları kesilerek acı çektirilmekte ve sonuçta öldürülmektedir. (c) bendinde ise, öldürmenin genel tehlike yaratmak ya da tehlikeli araçlar kullanılmak suretiyle işlenmesi, bu suçun nitelikli hâli olarak tanımlanmıştır. Genel tehlike yaratmak, başlı başına bir suç oluşturmaktadır. Genel tehlikeye sebebiyet verme suçunun oluşabilmesi için ölüm veya yaralama ya da malvarlığına zarar verme gibi bir neticenin meydana gelmesi gereksizdir. Bu nedenle, kasten öldürme suçunun genel tehlike yaratmak suretiyle işlenmesi hâlinde, hem genel tehlike yaratma suçu hem de kasten öldürme suçu birlikte gerçekleşmiş olmaktadır. Fikri içtima hükümleri uygulanmak suretiyle bu durumda kişiye daha ağır cezayı gerektiren kasten öldürme suçundan dolayı cezaya hükmetmek gerekecektir. Ancak, bu bent hükmüyle söz konusu durum, kasten öldürme suçunun nitelikli hâli olarak kabul edilmiştir. (d) bendinde ise, kasten öldürme suçunun belli akrabalık ilişkisi içinde bulunulan kişilere yani üstsoy veya altsoydan birine ya da eş veya kardeşe karşı işlenmesi, bu suçun diğer bir nitelikli hâli olarak tanımlanmıştır. (e) bendinde, kasten öldürme suçunun çocuğa ya da beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı işlenmesi, bu suç açısından bir nitelikli hâl olarak öngörülmüştür. Çocuk olması veya ileri yaşı, hastalığı, malûllüğü veya ruhî veya fizik güçsüzlüğü nedeniyle kendini korumaktan âciz bir kimseye karşı fiilin işlenmesi, gerek faildeki ahlâkî kötülüğün mefruz çokluğu gerek fiilin icrasındaki kolaylık dolayısıyla, nitelikli hâl sayılmıştır. (f) bendinde ise, kasten öldürme suçunun gebe olduğu bilinen kadına karşı işlenmesi bir nitelikli unsur olarak kabul edilmiştir. Suçun gebe kadına karşı işlenmesi hâlinde iki hayata son verilmektedir. Bu nedenle, belirtilen durumda faile daha ağır ceza verilmesi öngörülmüştür. Failin söz konusu nitelikli unsur dolayısıyla sorumlu tutulabilmesi için, mağdurun gebe olduğunu bilmesi gerekir; yani suçun bu nitelikli unsuru açısından failin doğrudan kastla hareket etmesi gerekir. (g) bendinde, suçun kamu görevlisine karşı ve görevini yerine getirmesi dolayısıyla işlenmesi, bu suçun nitelikli hâli olarak kabul edilmiştir. Suçun salt kamu görevlisine karşı işlenmesi yeterli değildir; mağdurun, görevinin gereklerine uygun davranılması dolayısıyla öldürülmesi gerekir. Hatta, kamu görevliliği sıfatı sona ermiş olsa bile, kişinin kamu görevinin gereklerine uygun davranması dolayısıyla öldürülmesi hâlinde de bu nitelikli unsur oluşacaktır. (h) bendinde, bu suçun güdülen amaç itibarıyla nitelikli hâline yer verilmiştir. İşlenmiş olan bir suçu gizlemek, delillerini ortadan kaldırmak veya işlenmekte olan bir suçun işlenmesini kolaylaştırmak amacıyla, kişi öldürüldüğünde, amaç suç araç suç ilişkisi söz konusudur. Suçun bu nitelikli hâlinin oluşabilmesi için, belirtilen amaçlarla bir kişinin öldürülmesi yeterlidir; öldürmek suçuyla amaçlananın gerçekleşmesi gerekmez. Bu nedenle, örneğin bir banka soygununu gerçekleştirebilmek amacıyla öldürme suçunun işlenmesi hâlinde, fail hakkında bu nitelikli unsur dolayısıyla cezaya hükmedilecektir. Banka soygununun gerçekleşmesi hâlinde, failin ayrıca bu suçtan dolayı da cezalandırılması gerekir. Başka bir deyişle, bu gibi durumlarda gerçek içtima kurallarını uygulamak gerekir. (i) bendine göre; yerleşmiş Yargıtay kararlarında da kabul edildiği üzere, kan gütme saikiyle öldürme hâlinde ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmedilmesi, fiilin sadece kan gütme saikine bağlı olarak işlenmiş olması hâlinde söz konusu olabilecektir. Ancak, belirtilmelidir ki, haksız tahrikin koşullarının bulunduğu hâllerde, bu bent hükmü uygulanamaz. Nihayet, (j) bendine göre; töre saikiyle öldürme hâlinde ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmedilecektir. Ancak, bu hükmün uygulanabilmesi için, somut olayda haksız tahrikin koşullarının bulunmaması gerekir. Kasten öldürmenin ihmali davranışla işlenmesi – Madde 83 (1) Kişinin yükümlü olduğu belli bir icrai davranışı gerçekleştirmemesi dolayısıyla meydana gelen ölüm neticesinden sorumlu tutulabilmesi için, bu neticenin oluşumuna sebebiyet veren yükümlülük ihmalinin icrai davranışa eşdeğer olması gerekir. (2) İhmali ve icrai davranışın eşdeğer kabul edilebilmesi için, kişinin; a) Belli bir icrai davranışta bulunmak hususunda kanuni düzenlemelerden veya sözleşmeden kaynaklanan bir yükümlülüğünün bulunması, b) Önceden gerçekleştirdiği davranışın başkalarının hayatı ile ilgili olarak tehlikeli bir durum oluşturması, gerekir. (3) Belli bir yükümlülüğün ihmali ile ölüme neden olan kişi hakkında, temel ceza olarak, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine - [Soykırım ve İnsanlığa Karşı Suçlar ile Göçmen Kaçakçılığına ilişkin Türk Ceza Kanunu Hükümleri](https://kayseriavukat.org.tr/soykirim-ve-insanliga-karsi-suclar/): Soykırım ve İnsanlığa Karşı Suçlar ile Göçmen Kaçakçılığı ve İnsan Ticareti Türk Ceza Kanunu Kanun Numarası: 5237 Kabul Tarihi: 26/9/2004 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 12/10/2004 Sayısı: 25611 Bu Kanunun yürürlük ve uygulama şekli ve 765 sayılı Türk Ceza Kanununa çeşitli mevzuatta yapılan atıflarla ilgili olarak 4/11/2004 tarihli ve 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’a bakınız. İkinci Kitap: Özel Hükümler Birinci Kısım: Uluslararası Suçlar Birinci Bölüm: Soykırım ve İnsanlığa Karşı Suçlar Soykırım – Madde 76 (1) Bir planın icrası suretiyle, milli, etnik, ırki veya dini bir grubun tamamen veya kısmen yokedilmesi maksadıyla, bu grupların üyelerine karşı aşağıdaki fiillerden birinin işlenmesi, soykırım suçunu oluşturur: a) Kasten öldürme. b) Kişilerin bedensel veya ruhsal bütünlüklerine ağır zarar verme. c) Grubun, tamamen veya kısmen yokedilmesi sonucunu doğuracak koşullarda yaşamaya zorlanması. d) Grup içinde doğumlara engel olmaya yönelik tedbirlerin alınması. e) Gruba ait çocukların bir başka gruba zorla nakledilmesi. (2) Soykırım suçu failine ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir. Ancak, soykırım kapsamında işlenen kasten öldürme ve kasten yaralama suçları açısından, belirlenen mağdur sayısınca gerçek içtima hükümleri uygulanır. (3) Bu suçlardan dolayı tüzel kişiler hakkında da güvenlik tedbirine hükmolunur. (4) Bu suçlardan dolayı zamanaşımı işlemez. Madde Gerekçesi Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 9 Aralık 1948 tarihli ve 260 A (III) sayılı Kararıyla onaylanarak imzaya açılmış ve Türkiye bu Sözleşmeye 23.3.1950 tarih ve 5630 sayılı Kanun uyarınca çekince koymaksızın onaylamıştır. Sözleşmenin 1 inci maddesinde “Sözleşen taraflar, soykırımın, ister barış ister savaş zamanında işlenmiş olsun, bir devletler hukuku suçu olduğunu tasdik ederler ve bu suçu önlemeyi ve cezalandırmayı taahhüt ederler” ifadesine yer verilmiş olup, 3 üncü maddesinde, cezalandırılması gereken fiiller belirtilmekte, 5 inci maddesinde ise taraf devletlerin, Sözleşmenin hükümlerinin yürürlüğe konmasını ve özellikle 3 üncü maddede belirlenen suçları işlemekten sanık kişiler için etkin cezaların verilmesini sağlamak üzere gerekli kanunları, anayasaları çerçevesinde, yürürlüğe koymaları gereğine işaret edilmektedir. Tasarının bu maddesi, Sözleşmenin tanımladığı soykırım fiillerinin cezalandırılmasını öngörmektedir. Jenosit, Nazi Almanyası’nın sekiz milyon kişinin ölümüne neden olan II. Dünya Savaşı sonrasında Amerika Birleşik Devletleri, Rusya, İngiltere ve Fransa tarafından oluşturulan Nürnberg Mahkemesi Statüsü ve görev alanına giren “insanlığa karşı işlenen suçlar” temel alınarak oluşturulan ve “insan öldürme” den farklı bir suçtur. Millî, etnik, ırkî ve dinsel bir grubu veya herhangi bir grubu yok etmek maksadı, suçun manevî unsurunu oluşturmaktadır. Maddî unsur ise, grup azalarının öldürülmesi, grup azalarının bedensel ve aklî melekelerinin ciddî surette haleldar edilmesi, grubun tümü ile veya kısmen yok edilmesini sonuçlayacak nitelikte varlık koşullarına zorlanması, çocukların zorla başka yerlere gönderilmeleridir. Suçun oluşması için gerekli maksadın yanında maddî unsurların da bir özellik taşıması gerekmektedir: Maddî unsurların, oluşması yönünden, hareketlerin “bir planın icrası” sonucu gerçekleştirilmeleri gerekmektedir. Tasarının bu maddesi, Fransız Ceza Kanununun da yaptığı gibi Birleşmiş Milletlerin 9.12.1948 tarihli Sözleşme metninden ayrılmaktadır: Sözleşme 2 nci maddesinde soykırımı “bir insan grubunun imha niyeti” ile belirlemekte ve böylece sübjektif bir ölçüt kullanmaktadır. Tasarı metninde ise meydana getirilmiş “bir planın icrası suretiyle” denilerek objektif bir ölçüt kullanılmış olmaktadır. Böylece suç girişiminin planlı ve sistematik karakteri vurgulanmış olmaktadır. Kaldı ki, bu koşul Nürnberg Mahkemesi Statüsünün 6 ncı maddesinde de yer almaktadır. Ayrıca şu hususa da işaret edilmelidir ki, 1948 Sözleşmesinde sadece belirli gruplar yer aldığı hâlde, Tasarı bunlara bütün diğer grupları da eklemek suretiyle, suça daha da genişlik vermiştir. Soykırım suçunun millî, etnik, ırkî veya dinsel veya herhangi bir grubun tamamen veya kısmen ortadan kaldırılması amacıyla işlenen bir suç olduğu açıktır. Bu suçun mevzuatımıza dahil edilmesi, 1948 tarihli Jenosit Sözleşmesinden kaynaklanan yükümlülüklerimizin gereğidir. Sözleşme ile maddî ve manevî unsurları açıkça belli olan farklı bir suçu ihdas etme yükümlülüğü getirilmiştir. Roma’da düzenlenen diplomatik bir konferans sonucu kabul edilen ve jenosit dahil insanlığa karşı işlenen suçların cezalandırılması amacıyla kurulması öngörülen Birleşmiş Milletler Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü düzenlemelerinde de konu irdelenmiş bulunmaktadır. Bu suçlarla ilgili olarak Sözleşmeye taraf ülkelerin bazıları konuyu iç mevzuatlarına sokmuşlardır: Söz gelimi Fransa 1992 yılında kabul etmiş olduğu yeni Ceza Kanununda insanlığa karşı suçlar başlığı altında, soykırım suçunu düzenlemiş, konu Avusturya Ceza Kanununun 321 inci maddesinde, Alman Ceza Kanununun 220a maddesinde yer almıştır. Maddenin üçüncü fıkrasında bu suçlardan dolayı özel hukuk tüzel kişileri hakkında da bunlara özgü güvenlik tedbirine hükmolunacağı; son fıkrada ise, bu tür suçlardan dolayı zamanaşımının işlemeyeceği kabul edilmiştir. İnsanlığa karşı suçlar – Madde 77 (1) Aşağıdaki fiillerin, siyasal, felsefi, ırki veya dini saiklerle toplumun bir kesimine karşı bir plan doğrultusunda sistemli olarak işlenmesi, insanlığa karşı suç oluşturur: a) Kasten öldürme. b) Kasten yaralama. c) İşkence, eziyet veya köleleştirme. d) Kişi hürriyetinden yoksun kılma. e) Bilimsel deneylere tabi kılma. f) Cinsel saldırıda bulunma, çocukların cinsel istismarı. g) Zorla hamile bırakma. h) Zorla fuhşa sevketme. (2) Birinci fıkranın (a) bendindeki fiilin işlenmesi halinde, fail hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına; diğer bentlerde tanımlanan fiillerin işlenmesi halinde ise, sekiz yıldan az olmamak üzere hapis cezasına hükmolunur. Ancak, birinci fıkranın (a) ve (b) bentleri kapsamında işlenen kasten öldürme ve kasten yaralama suçları açısından, belirlenen mağdur sayısınca gerçek içtima hükümleri uygulanır. (3) Bu suçlardan dolayı tüzel kişiler hakkında da güvenlik tedbirine hükmolunur. (4) Bu suçlardan dolayı zamanaşımı işlemez. Madde Gerekçesi Maddede, bir planın uygulanması suretiyle ve siyasal, felsefî, ırkî veya dinsel saiklerle nüfusun sivil bir grubuna karşı, sürgün etme, esir hâline getirme, kitle hâlinde ve sistematik olarak kişileri öldürme, insanların kaçırıldıktan sonra yok edilmeleri, işkence veya insanlık dışı işlemlere veya biyolojik deneylere tâbi kılma, zorla hamile bırakma, zorla fuhşa sevk etme fiillerinin işlenmesi insanlığa karşı suç sayılmıştır. Bu madde, Nürnberg Mahkemesi Statüsünün 6 (c) maddesinden esinlenerek kaleme alınmıştır. Nitekim yeni Fransız Ceza Kanunu da 212-1 inci maddesi yönünden aynı surette hüküm getirmiştir. Dikkat edilmelidir ki, bu maddedeki hareketler bir grubun, grup olarak imha edilmesi amacıyla işlenecek olursa soykırım suçuna dönüşür. Örgüt – Madde 78 (1) Yukarıdaki maddelerde yazılı suçları işlemek maksadıyla örgüt kuran veya yöneten kişi, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu örgütlere üye olanlara beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir. (2) Bu suçlardan dolayı tüzel kişiler hakkında da güvenlik tedbirine hükmolunur. (3) Bu suçlardan dolayı zamanaşımı işlemez. Madde Gerekçesi Gerek soykırım suçunun gerek insanlığa karşı suçların örgüt şeklindeki bir yapılanmayla da işlenmesi hâlinde madde, bu tür suçları işlemek amacıyla - [5237 sayılı Türk Ceza Kanunu](https://kayseriavukat.org.tr/5237-sayili-turk-ceza-kanunu/): 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Türk Ceza Kanunu’nun yürürlük ve uygulama şekli ve 765 sayılı Türk Ceza Kanununa çeşitli mevzuatta yapılan atıflarla ilgili olarak 4/11/2004 tarihli ve 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’a bakınız. Kanun Numarası: 5237 Kabul Tarihi: 26/9/2004 Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 12/10/2004 Sayısı: 25611 Zülküf Arslan Hukuk Bürosu; güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Alanında yetkin Kayseri ceza avukatı kadromuz ceza yargılamalarında savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek taraflara avukatlık ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Yargılama sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Ceza hukukunda gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması açısından alanında uzman bir Kayseri ceza avukatı veya ağır ceza avukatından hukuki yardım alınması faydalı olacaktır. Kayseri Ceza Avukatı kadromuz, ceza yargılamalarına ilişkin olarak  Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) başvuru sürecinde de taraflara hukuki yardım sunmaktadır. Zülküf Arslan Hukuk Bürosu; Yalçınkaya Kararı başta olmak üzere AİHM kararlarının Türkçe çevirilerini yapan Eski AİHM Hukukçusu Dr. Orhan Arslan koordinatörlüğünde müvekkillerimize Anayasa Mahkemesi ve AİHM başvurusunun yanı sıra emsal AYM ve AİHM Kararları çerçevesinde yeniden yargılama başvurusu hususunda da hukuki destek vermektedir. Kayseri ceza avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile başvuru ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nu incelemek için aşağıda yer alan Bölüm Başlıklarına tıklayabilirsiniz. Temel İlkeler ve Tanımlar Temel İlkeler ve Tanımlar 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Birinci Kitap: Genel Hükümler Birinci Kısım: Temel İlkeler, Tanımlar ve Uygulama Alanı “Temel İlkeler ve Tanımlar” Başlıklı Birinci Bölümde Düzenlenen 1. ilâ 6. Maddeler Detaylar Kanunun Uygulama Alanı Kanunun Uygulama Alanı 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Birinci Kitap: Genel Hükümler Birinci Kısım: Temel İlkeler, Tanımlar ve Uygulama Alanı “Kanunun Uygulama Alanı” Başlıklı İkinci Bölümde Düzenlenen 7. ilâ 19. Maddeler Detaylar Ceza Sorumluluğunun Şahsiliği Ceza Sorumluluğunun Şahsiliği 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Birinci Kitap: Genel Hükümler İkinci Kısım: Ceza Sorumluluğunun Esasları “Ceza Sorumluluğunun Şahsiliği, Kast ve Taksir” Başlıklı Birinci Bölümde Düzenlenen 20. ilâ 23. Maddeler Detaylar Ceza Sorumluluğunu Kaldıran Nedenler Ceza Sorumluluğunu Kaldıran Nedenler 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Birinci Kitap: Genel Hükümler İkinci Kısım: Ceza Sorumluluğunun Esasları “Ceza Sorumluluğunu Kaldıran veya Azaltan Nedenler” Başlıklı İkinci Bölümde Düzenlenen 24. ilâ 34. Maddeler Detaylar Suça Teşebbüs Suça Teşebbüs 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Birinci Kitap: Genel Hükümler İkinci Kısım: Ceza Sorumluluğunun Esasları “Suça Teşebbüs” Başlıklı Üçüncü Bölümde Düzenlenen 35. ilâ 36. Maddeler Detaylar Suça İştirak Suça İştirak 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Birinci Kitap: Genel Hükümler İkinci Kısım: Ceza Sorumluluğunun Esasları “Suça İştirak” Başlıklı Dördüncü Bölümde Düzenlenen 37. ilâ 41. Maddeler Detaylar Suçların İçtimaı Suçların İçtimaı 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Birinci Kitap: Genel Hükümler İkinci Kısım: Ceza Sorumluluğunun Esasları “Suçların İçtimaı” Başlıklı Beşinci Bölümde Düzenlenen 42. ilâ 44. Maddeler Detaylar Yaptırımlar: Cezalar Yaptırımlar: Cezalar 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Birinci Kitap: Genel Hükümler Üçüncü Kısım: Yaptırımlar “Cezalar” Başlıklı Birinci Bölümde Düzenlenen 45. ilâ 52. Maddeler Detaylar Güvenlik Tedbirleri Güvenlik Tedbirleri 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Birinci Kitap: Genel Hükümler Üçüncü Kısım: Yaptırımlar “Güvenlik Tedbirleri” Başlıklı İkinci Bölümde Düzenlenen 53. ilâ 60. Maddeler Detaylar Cezanın Belirlenmesi Cezanın Belirlenmesi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Birinci Kitap: Genel Hükümler Üçüncü Kısım: Yaptırımlar “Cezanın Belirlenmesi ve Bireyselleştirilmesi” Başlıklı Üçüncü Bölümde Düzenlenen 61. ilâ 63. Maddeler Detaylar Dava ve Cezanın Düşürülmesi Dava ve Cezanın Düşürülmesi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Birinci Kitap: Genel Hükümler Üçüncü Kısım: Yaptırımlar “Dava ve Cezanın Düşürülmesi” Başlıklı Dördüncü Bölümde Düzenlenen 64. ilâ 75. Maddeler Detaylar Soykırım ve İnsanlığa Karşı Suçlar Soykırım ve İnsanlığa Karşı Suçlar 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu İkinci Kitap: Özel Hükümler Birinci Kısım: Uluslararası Suçlar “Soykırım ve İnsanlığa Karşı Suçlar” Başlıklı Birinci Bölümde Düzenlenen 76. ilâ 78. Maddeler Detaylar Göçmen Kaçakçılığı ve İnsan Ticareti Göçmen Kaçakçılığı ve İnsan Ticareti 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu İkinci Kitap: Özel Hükümler Birinci Kısım: Uluslararası Suçlar “Göçmen Kaçakçılığı ve İnsan Ticareti” Başlıklı İkinci Bölümde Düzenlenen 79. ilâ 80. Maddeler Detaylar Hayata Karşı Suçlar Hayata Karşı Suçlar 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu İkinci Kitap: Özel Hükümler İkinci Kısım: Kişilere Karşı Suçlar “Hayata Karşı Suçlar” Başlıklı Birinci Bölümde Düzenlenen 81. ilâ 85. Maddeler Detaylar Vücut Dokunulmazlığına Karşı Suçlar Vücut Dokunulmazlığına Karşı Suçlar 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu İkinci Kitap: Özel Hükümler İkinci Kısım: Kişilere Karşı Suçlar “Vücut Dokunulmazlığına Karşı Suçlar” Başlıklı İkinci Bölümde Düzenlenen 86. ilâ 93. Maddeler Detaylar İşkence ve Eziyet İşkence ve Eziyet 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu İkinci Kitap: Özel Hükümler İkinci Kısım: Kişilere Karşı Suçlar “İşkence ve Eziyet” Başlıklı Üçüncü Bölümde Düzenlenen 94. ilâ 96. Maddeler Detaylar Koruma, Gözetim Yükümlülüğünün İhlâli Koruma, Gözetim Yükümlülüğünün İhlâli 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu İkinci Kitap: Özel Hükümler İkinci Kısım: Kişilere Karşı Suçlar “Koruma, Gözetim, Yardım veya Bildirim Yükümlülüğünün İhlâli” Başlıklı Dördüncü Bölümde Düzenlenen 97. ilâ 98. Maddeler Detaylar Çocuk Düşürtme veya Kısırlaştırma Çocuk Düşürtme veya Kısırlaştırma 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu İkinci Kitap: Özel Hükümler İkinci Kısım: Kişilere Karşı Suçlar “Çocuk Düşürtme, Düşürme veya Kısırlaştırma” Başlıklı Beşinci Bölümde Düzenlenen 99. ilâ 101. Maddeler Detaylar Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlar Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlar 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu İkinci Kitap: Özel Hükümler İkinci Kısım: Kişilere Karşı Suçlar “Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlar” Başlıklı Altıncı Bölümde Düzenlenen 102. ilâ 105. Maddeler Detaylar Hürriyete Karşı Suçlar Hürriyete Karşı Suçlar 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu İkinci Kitap: Özel Hükümler İkinci Kısım: Kişilere Karşı Suçlar “Hürriyete Karşı Suçlar” Başlıklı Yedinci Bölümünde Düzenlenen 106. ilâ 124. maddeleri Detaylar Şerefe Karşı Suçlar Şerefe Karşı Suçlar 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu İkinci Kitap: Özel Hükümler İkinci Kısım: Kişilere Karşı Suçlar “Şerefe Karşı Suçlar” Başlıklı Sekizinci Bölümünde Düzenlenen 125. ilâ 131. maddeleri Detaylar Özel Hayata Karşı Suçlar Özel Hayata Karşı Suçlar 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu İkinci Kitap: Özel Hükümler İkinci Kısım: Kişilere Karşı Suçlar “Özel Hayata ve Hayatın Gizli Alanına Karşı Suçlar” Başlıklı Dokuzuncu Bölümünde Düzenlenen 132. ilâ 140. maddeleri - [Trafik Cezasına İtiraz ve Ödeme Emrinin İptali](https://kayseriavukat.org.tr/trafik-cezasina-itiraz-odeme-emrinin-iptali/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [AİHM Kavala Kararı (No. 2)](https://kayseriavukat.org.tr/aihm-kavala-karari-no-2/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Arabuluculuğun Süresinde Yapılması](https://kayseriavukat.org.tr/arabuluculugun-suresinde-yapilmasi/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Ceza Dosyası Kesinleşmeden Meslekten Çıkarma Cezası](https://kayseriavukat.org.tr/ceza-dosyasi-kesinlesmeden-meslekten-cikarma/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Ödeme Emrinin Tanınmıyor Şerhiyle İade Edilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/taninmiyor-serhiyle-iade/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [AYM Derya Baş Kararı](https://kayseriavukat.org.tr/aym-derya-bas-karari/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Boşandığı Eşiyle Fiilen Birlikte Yaşadığı Belirlenen Kadının Aylığının Kesilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/bosandigi-esiyle-fiilen-birlikte-yasama/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Haksız Tutuklama Nedeniyle Manevi Tazminat](https://kayseriavukat.org.tr/haksiz-tutuklama-nedeniyle-manevi-tazminat/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Garson Kodlamaları Nedeniyle Kamu Görevinden Çıkarılma](https://kayseriavukat.org.tr/garson-kodlamalari/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [AYM Ramazan Çakır Kararı](https://kayseriavukat.org.tr/aym-ramazan-cakir-karari/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Kıyı Şeridinde Yer Alan Taşınmazın Kullanım Hakkına Kısıtlama](https://kayseriavukat.org.tr/kiyi-seridinde-yer-alan-tasinmaz/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Soruşturmada Bilgisayara Elkoyma](https://kayseriavukat.org.tr/sorusturmada-bilgisayara-elkoyma/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Markaya Tecavüz Nedeniyle Tazminat](https://kayseriavukat.org.tr/markaya-tecavuz-nedeniyle-tazminat/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Polis Meslek Yüksek Okulları (PMYO)’na Alınacak Öğrencilerde Aranacak Şartlar](https://kayseriavukat.org.tr/polis-meslek-yuksek-okullari-sartlari/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [AİHM Yasak Kararı: Suçun Manevi Unsuru ve Kanunsuz Ceza](https://kayseriavukat.org.tr/aihm-yasak-karari/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Görevinden Dolayı Kamu Görevlisine Hakaret Suçu](https://kayseriavukat.org.tr/kamu-gorevlisine-hakaret-sucu/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Tarımsal Arazilerin Satılması Halinde Önalım Hakkı](https://kayseriavukat.org.tr/tarimsal-arazilerin-satilmasi-onalim-hakki/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [İpotek Bedelinin Ödenmesi ve Rücu Hakkı](https://kayseriavukat.org.tr/ipotek-bedelinin-odenmesi/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Apart Tatil Ünitesinin Konut Olarak Kullanılması](https://kayseriavukat.org.tr/apart-tatil-unitesi-kdv-orani/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Gelir Vergisi Kesintisinin İadesi](https://kayseriavukat.org.tr/gelir-vergisi-kesintisi/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Kamulaştırmada Taşınmazın Kültürel Varlığı](https://kayseriavukat.org.tr/tasinmazin-kulturel-varligi/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Vergi Mahkemesinde Vekalet Ücreti](https://kayseriavukat.org.tr/vergi-mahkemesinde-vekalet-ucreti/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [WhatsApp ile Ayıp İhbarı](https://kayseriavukat.org.tr/whatsapp-ile-ayip-ihbari/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Site Sakinlerine Ait Borç Bilgilerinin Ortak Yerlere Asılması](https://kayseriavukat.org.tr/borc-bilgilerinin-ortak-yerlere-asilmasi/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [İltisak ve İrtibat Gerekçesiyle Kamu Görevinden Çıkarılma](https://kayseriavukat.org.tr/iltisak-ve-irtibat-aym-karari/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [İki Ortaklı Limited Şirketlerde Şirket Ortaklığından Çıkarılma](https://kayseriavukat.org.tr/sirket-ortakligindan-cikarilma/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Karayolları Trafik Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair 7574 sayılı Kanun](https://kayseriavukat.org.tr/7574-sayili-kanun/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Sürücü Belgesinin Geçici Olarak Geri Alınması, Kaza Sonucu Uğranılan Maddi Zararın Tazmininin Talep Edilmesine Engel Değildir](https://kayseriavukat.org.tr/surucu-belgesinin-gecici-olarak-geri-alinmasi/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Satılandaki Ayıbın Süresinde Bildirilmemesi Gerekçesiyle Ağır Kusurlu Satıcı, Sorumluluktan Kurtulabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/ayibin-suresinde-bildirilmemesi/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Bağış İradesi ve Kastı Olmaksızın Diğer Eşe Taşınmaz Devri](https://kayseriavukat.org.tr/diger-ese-tasinmaz-devri/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [İşçilik Alacağı Davası Devam Ederken İşverenin İflas Etmesi](https://kayseriavukat.org.tr/iscilik-alacagi-ve-isverenin-iflas-etmesi/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Motorlu Bisiklet Sürücülerinin Hukuki Sorumluluğu](https://kayseriavukat.org.tr/motorlu-bisiklet-suruculerinin-sorumlulugu/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Silahlı Terör Örgütüne Üye Olma Suçunda Teşdit Nedeniyle Fazla Ceza Tayini](https://kayseriavukat.org.tr/tesdit-nedeniyle-fazla-ceza-tayini/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [İşçilik Alacağına ilişkin Ek Dava Açılması](https://kayseriavukat.org.tr/iscilik-alacagina-iliskin-ek-dava/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Hırsızlık Amacıyla Konut Dokunulmazlığının İhlali Hâlinde Soruşturma ve Kovuşturma Yapılması Şikâyete Tabi Değildir](https://kayseriavukat.org.tr/hirsizlik-amaciyla-konut-dokunulmazliginin-ihlali/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Kamulaştırma Bedelinin Tespitinde Temyiz Sınırı: Değeri Belirli Bir Meblağı Geçmeyen Davalarda Temyiz Yoluna Başvurulması](https://kayseriavukat.org.tr/kamulastirma-bedelinin-tespitinde-temyiz/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Arabuluculuk Ücreti: 2026 Yılı Arabuluculuk Asgari Ücret Tarifesi](https://kayseriavukat.org.tr/arabuluculuk-ucreti-2026/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Nafakanın Uyarlanması: Döviz Cinsinden Hükmedilen Yoksulluk Nafakasının Türk Lirası olarak Ödenmesine Karar Verilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/nafakanin-uyarlanmasi/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Ceza Soruşturması Kapsamında Şirketlere Kayyım Atanması](https://kayseriavukat.org.tr/sirketlere-kayyim-atanmasi/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [11. Yargı Paketi: Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması](https://kayseriavukat.org.tr/11-yargi-paketi/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Sürücü ile Birlikte Çakarlı Araç Sahibine de İdari Para Cezası Verilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/cakarli-arac-sahibine-idari-para-cezasi/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Haksız Yakalama, Gözaltı ve Tutuklama Nedeniyle Manevi Tazminat Talebi](https://kayseriavukat.org.tr/tutuklama-nedeniyle-manevi-tazminat/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Kanunsuz Ceza Olmaz İlkesinin İhlali Nedeniyle 2420 Kişi Hakkında Verilen AİHM Kararları](https://kayseriavukat.org.tr/kanunsuz-ceza-olmaz-ilkesinin-ihlali/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Terör Olayları Nedeniyle Meydana Gelen Zararların Tazmini için İdareye Başvurma Süresi](https://kayseriavukat.org.tr/teror-olaylari-idareye-basvurma/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Konaklama Hizmeti Alan Kişilerin T.C. Kimlik Belgesi Fotokopisinin Kaydedilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/kimlik-belgesi-fotokopisinin-kaydedilmesi/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Aday Sürücülerin Sürücü Belgelerinin İptal Şartlarının Yönetmelikle Düzenlenmesi](https://kayseriavukat.org.tr/aday-suruculerin-surucu-belgelerinin-iptali/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Faiz Miktarının Sözleşmeyle Tespit Edilmediği Durumlarda Kanuni Faiz Oranının Uygulanması](https://kayseriavukat.org.tr/kanuni-faiz-orani-aym/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Türk Borçlar Kanunu’nda Düzenlenen Rekabet Yasağından Doğan Davalarda Görevli Mahkeme, Ticaret Mahkemesidir](https://kayseriavukat.org.tr/rekabet-yasagindan-dogan-davalar/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Boşanma Davası Açıldıktan Sonra Bir Süre Daha Tarafların Aynı Evde Yaşaması Af Olarak Kabul Edilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/taraflarin-ayni-evde-yasamasi/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [İdam Cezasının Ağırlaştırılmış Müebbet Hapis Cezasına Dönüştürülmesi ve Koşullu Salıverilme Süresinin Belirlenmesi](https://kayseriavukat.org.tr/idam-cezasi-kosullu-saliverilme/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [İlamı Temyiz Ederek Lehine İcranın Geri Bırakılması Kararı Almayan Borçlu Yönünden İlamın İnfazı İçin Takibe Devam Edilmesi Mümkün mü](https://kayseriavukat.org.tr/tehiri-icra-karari-almayan-borclu/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Terör Örgütü Üyeliği Suçuyla ilgili Yapılan Yargılamada Suç Oluşturmayan Eylemler Nedeniyle Ceza Verilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/suc-olusturmayan-eylemler-nedeniyle-ceza/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [İrtibat ve İltisak Gerekçesiyle Kamu Görevinden Çıkarılma](https://kayseriavukat.org.tr/irtibat-ve-iltisak-gerekcesi/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Nisbi Butlan Sebebiyle Evliliğin İptali: Yüz Kızartıcı Suçtan Mahkumiyet veya Ağır Hastalık Halinin Eşten Gizlenmesi](https://kayseriavukat.org.tr/nisbi-butlan-sebebiyle-evliligin-iptali/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [04.11.2025 tarihli Resmî Gazete’de Yayımlanarak Yürürlüğe Giren Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi (AAÜT 2026)](https://kayseriavukat.org.tr/aaut-2026/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Örgütün Nihai Amacını Bilmeyen ve Meşruiyet Vitrini Olarak Kullanılan Katlarla İrtibatlı Kişilere Ceza Verilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/orgutun-nihai-amaci-ve-mesruiyet-vitrini/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [AİHM Demirhan ve Diğerleri Kararı: ByLock Gerekçesiyle Ceza Verilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/aihm-demirhan-ve-digerleri-karari/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Saklama Sözleşmesi Kapsamında Teslim Edilen Taşınır Malın Aynen İadesi Mümkünse Bedel İadesine Hükmedilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/tasinir-malin-aynen-iadesi/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Sicile Şerh Düşülmesi Suretiyle Gerçekleştirilen Elkoyma Tedbirinin Uzun Sürmesi](https://kayseriavukat.org.tr/elkoyma-tedbirinin-uzun-surmesi/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [İşe İade Talebiyle Arabulucuya Başvurulması](https://kayseriavukat.org.tr/ise-iade-talebiyle-arabulucuya-basvurulmasi/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [AİHM Budak ve Diğerleri Kararı: Tutukluluğun Hukuka Uygunluğuna ilişkin Yargı Denetiminin Etkisizliği](https://kayseriavukat.org.tr/aihm-budak-ve-digerleri-karari/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Soruşturma Dosyasına Erişimin Kısıtlanması](https://kayseriavukat.org.tr/sorusturma-dosyasina-erisimin-kisitlanmasi/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Devam Eden Ceza Yargılaması veya Soruşturma Nedeniyle Arabulucular Siciline Yazılma Talebinin Reddi](https://kayseriavukat.org.tr/arabulucular-siciline-yazilma-talebinin-reddi/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Munzam Zarara ilişkin Pilot Karar: Alacağın Enflasyon Karşısında Değer Kaybına Uğramasından Kaynaklanan Aşkın Zararın Tazmini](https://kayseriavukat.org.tr/munzam-zarara-iliskin-pilot-karar/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Aynı Yargı Çevresindeki Aynı Hukuk Mahkemelerinde Açılan Davalarda Verilen Birleştirme Kararının Diğer Mahkeme için Bağlayıcı Olması](https://kayseriavukat.org.tr/birlestirme-kararinin-baglayiciligi/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Beyaz Yakalı Çalışanların Kapsam Dışı Personel Kabul Edilerek Toplu İş Sözleşmesinden Yararlandırılmaması](https://kayseriavukat.org.tr/kapsam-disi-personel-toplu-is-sozlesmesi/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Hacze Muvafakat: Gelir, Aylık ve Ödeneklerin Haczine ilişkin Muvafakatın Geçerli Olabilmesi için İcra Takibinin Kesinleşmesi Gerekir mi](https://kayseriavukat.org.tr/hacze-muvafakat/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Suç ve Cezaların Şahsiliği İlkesi Uyarınca Sanığın Eşine ilişkin Beyanlar 'Yan Delil' Olarak Dahi Değerlendirmeye Tabi Tutulamaz.](https://kayseriavukat.org.tr/sanigin-esine-iliskin-beyanlar/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Kasten Öldürmeye Teşebbüs Suçunda Ceza Miktarı, Medyana Gelen Zarar ve Tehlikenin Ağırlığı Dikkate Alınarak Belirlenir](https://kayseriavukat.org.tr/oldurmeye-tesebbus-sucunda-ceza/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Sözleşmeli Aile Hekimi Sendika Kararı Doğrultusunda İş Bırakması Halinde Aylık Ücretinden Kesinti Yapılabilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/aile-hekiminin-is-birakmasi/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Kredi Sözleşmesine İstinaden Kredi Ödemelerinin Tahsili Amacıyla Banka Tarafından Emekli Maaşından Mahsup Yapılması](https://kayseriavukat.org.tr/emekli-maasindan-mahsup/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Tahliye Taahhüdü, Mahkeme Kararı ile Tahliye İlamına Bağlanmadan Kiraya Verene Sözleşmeyi Sona Erdirme Hakkı Verir mi?](https://kayseriavukat.org.tr/tahliye-taahhudu/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Aracın Ayıplı Olması Nedeniyle Sözleşmeden Dönme ve Bedel İadesi İstemli Davada Tüketicinin Seçimlik Hakları Islah ile Değiştirilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/tuketicinin-secimlik-haklari-islah/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Ameliyat Sonucu Oluşan Ödem ve Görme Kaybı vb. Komplikasyonlarda Doktor Hatası veya İhmalinin Bulunup Bulunmadığının Araştırılması](https://kayseriavukat.org.tr/doktor-hatasi-gorme-kaybi/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Takip Yolunun Değiştirilmesi Durumunda Borçlu Şirketin Bilinen Son Adresine Yeniden Tebligat Yapılması Gerekir mi](https://kayseriavukat.org.tr/takip-yolunun-degistirilmesi-tebligat/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Rabia Naz Vatan'ın Şüpheli Ölümüne ilişkin Yürütülen Soruşturmanın Etkisiz Olması Nedeniyle Hak İhlali Kararı](https://kayseriavukat.org.tr/rabia-naz-vatanin-supheli-olumu/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Kambiyo Senetlerinin Bedelsizlik İddiasına ilişkin Menfi Tespit Davasında İlk Savunmayla Çelişir Şekilde Islah Yapılması](https://kayseriavukat.org.tr/bedelsizlik-iddiasi-islah/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Belediyede Çalıştırılan Taşeron İşçilerin İrtibat ve İltisak Gerekçesiyle İşten Çıkarılması](https://kayseriavukat.org.tr/taseron-iscilerin-isten-cikarilmasi/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Bylock Kullanımı İddiasıyla Yargı Mensuplarının İltisak ve İrtibat Gerekçesiyle Meslekten Çıkarılması](https://kayseriavukat.org.tr/bylock-kullanimi-meslekten-cikarilma/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmesinin Feshedilmesi Halinde Yükleniciden Taşınmaz Satın Alan İyiniyetli Üçüncü Kişilerin Hukuki Durumu](https://kayseriavukat.org.tr/apkis-iyiniyetli-ucuncu-kisi/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Tam Yargı Davalarında Miktar Artırımı Halinde Artırılan Miktar için Hangi Tarihten İtibaren Faize Hükmedilmesi Gerekir](https://kayseriavukat.org.tr/tam-yargi-davalarinda-miktar-artirimi/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Hatalı Tıbbi Müdahale Nedeniyle Açılan Tam Yargı Davasında Zararın Tam Olarak Giderilmemesi](https://kayseriavukat.org.tr/hatali-tibbi-mudahale-aym/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Kamu Görevinden Çıkarıldıktan Sonra Hizmet Birleştirmesi Yaparak Emekliye Ayrılanlara Emekli İkramiyesi Ödenmemesi](https://kayseriavukat.org.tr/emekli-ikramiyesi-odenmemesi/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Tazminat Miktarı Üzerinden Yapılacak Hakkaniyet İndiriminin Bilirkişi Raporunda Belirlenen Miktar Üzerinden Yapılması Gerekir](https://kayseriavukat.org.tr/tazminatta-hakkaniyet-indirimi/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Hukuka Aykırı Şekilde Sağlık Bilgilerinin Ele Geçirilmesi ve Kişisel Verilerin Korunmasını İsteme Hakkı](https://kayseriavukat.org.tr/saglik-bilgilerinin-ele-gecirilmesi/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası ZMSS Genel Şartları’nda Yapılan Değişikliklerin İptali](https://kayseriavukat.org.tr/zmss-genel-sartlari/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Engellilik Oranı %90’ın Altında Olan Malul ve Engellilerin ÖTV İstisnasından Yararlanması](https://kayseriavukat.org.tr/engellilerin-otv-istisnasi/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Tüketici Kredisi ile Verilen Hapis, Takas, Mahsup vb. Onay Nedeniyle Bankanın Emekli Maaşına Bloke Koyması](https://kayseriavukat.org.tr/tuketici-kredisi-emekli-maasina-bloke/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Bank Asya Hesabı, Sendika ve Dernek Üyeliği, Gazete Aboneliği, Müzahir Kurumlarda Çalışma Örgütsel Faaliyet Kapsamında Değerlendirilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/bank-asya-hesabi/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Sağlık Uygulama Tebliği (SUT) kapsamında Kemik İliği Nakli Sürecine ilişkin Hizmet Bedeli Kesintisinin İadesi](https://kayseriavukat.org.tr/sut-hizmet-bedeli-kesintisinin-iadesi/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Su Baskını Sonucu Kiralanan Meskende Oluşan Hasar Nedeniyle Kiracının Sorumluluğu](https://kayseriavukat.org.tr/kiracinin-sorumlulugu/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Sebepsiz Zenginleşmede Zamanaşımı: Alacağın Yanlışlıkla Başka Bir İcra Dosyasına Ödenmesi](https://kayseriavukat.org.tr/sebepsiz-zenginlesmede-zamanasimi/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Amirlerinin İşlem, Eylem ve Kişiliklerine Dair Olumsuz Söz Söyleyen Kolluk Personeline Disiplin Cezası Verilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/kolluk-personeline-disiplin-cezasi/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair 7550 sayılı Kanun](https://kayseriavukat.org.tr/7550-sayili-kanun/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Dava Konusunun Devri Halinde Davacının Seçimlik Hakkı: Devreden veya Devralan Hakkında Yargılamaya Devam Edilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/dava-konusunun-devri/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Muvazaalı Temlik: Tapu İptali ve Tescil Davasında Mirasçıdan Mal Kaçırma ve Muvazaa İddiasının İspatlanması](https://kayseriavukat.org.tr/muvazaali-temlik/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [OHAL KHK'sı ile Kamu Görevinden Çıkarmada Bank Asya Hesabı, Çocuğunu Özel Okula Gönderme, Gazete veya Dergi Aboneliği İrtibat veya İltisak olarak Değerlendirilemez](https://kayseriavukat.org.tr/kamu-gorevinden-cikarma-iltisak/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Ölüm Aylığının Kesilmesi: Kadının Boşandığı Eşi ile Fiilen Birlikte Yaşadığının SGK Tarafından Tespit Edilmesi](https://kayseriavukat.org.tr/olum-ayliginin-kesilmesi/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [İşe İade İstemiyle Açılan Davanın Reddi Sonrasında Yargılamanın İadesi ve Tavzih Suretiyle Hükmün Değiştirilmesi Talep Edilebilir mi](https://kayseriavukat.org.tr/yargilamanin-iadesi-ve-tavzih/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Artık Değere Katılma Alacağı: Eşin Kişisel Malı Niteliğindeki Paranın Taşınmaz Alımında Kullanılması](https://kayseriavukat.org.tr/artik-degere-katilma-alacagi/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu ## Pages - [Tüketici Hukuku - Kayseri Tüketici Avukatı](https://kayseriavukat.org.tr/kayseri-tuketici-avukati/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Banka ve Sigorta Hukuku - Kayseri Sigorta Avukatı](https://kayseriavukat.org.tr/kayseri-sigorta-avukati/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Maddi ve Manevi Tazminat Davası - Kayseri Tazminat Avukatı](https://kayseriavukat.org.tr/kayseri-tazminat-avukati/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Trafik Kazası Avukatı](https://kayseriavukat.org.tr/trafik-kazasi-avukati/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Patent ve Marka Hukuku - Kayseri Marka Avukatı](https://kayseriavukat.org.tr/kayseri-marka-avukati/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [AİHM Başvurusu](https://kayseriavukat.org.tr/aihm-basvurusu/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Kişisel Verilerin Korunması Kanunu - KVKK Danışmanlığı](https://kayseriavukat.org.tr/kvkk-danismanligi/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Sağlık Hukuku - Kayseri Malpraktis Avukatı](https://kayseriavukat.org.tr/kayseri-malpraktis-avukati/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Vergi Hukuku - Kayseri Vergi Avukatı](https://kayseriavukat.org.tr/kayseri-vergi-avukati/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Kira Hukuku - Kayseri Kira Avukatı](https://kayseriavukat.org.tr/kayseri-kira-avukati/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Online Randevu](https://kayseriavukat.org.tr/online-randevu/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Makale ve Kararlar](https://kayseriavukat.org.tr/makale-ve-kararlar/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Hizmetlerimiz](https://kayseriavukat.org.tr/hizmetlerimiz/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Anayasa Mahkemesi AYM Bireysel Başvuru](https://kayseriavukat.org.tr/aym-bireysel-basvuru/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Ticaret Hukuku - Kayseri Ticaret Avukatı](https://kayseriavukat.org.tr/kayseri-ticaret-avukati/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [İcra ve İflas Hukuku - Kayseri İcra Avukatı](https://kayseriavukat.org.tr/kayseri-icra-avukati/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Kayseri Borçlar Hukuku Avukatı](https://kayseriavukat.org.tr/kayseri-borclar-hukuku-avukati/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Kayseri Arabulucu Avukat](https://kayseriavukat.org.tr/kayseri-arabulucu-avukat/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Kayseri İdare Hukuku Avukatı](https://kayseriavukat.org.tr/kayseri-idare-hukuku-avukati/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Bilişim Hukuku - Kayseri Bilişim Avukatı](https://kayseriavukat.org.tr/kayseri-bilisim-avukati/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Miras Hukuku - Kayseri Miras Avukatı](https://kayseriavukat.org.tr/kayseri-miras-avukati/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Kayseri İş Hukuku Avukatı](https://kayseriavukat.org.tr/kayseri-is-hukuku-avukati/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Gayrimenkul Hukuku - Kayseri Gayrimenkul Avukatı](https://kayseriavukat.org.tr/kayseri-gayrimenkul-avukati/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Aile Hukuku - Kayseri Boşanma Avukatı](https://kayseriavukat.org.tr/kayseri-bosanma-avukati/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Ceza Hukuku - Kayseri Ceza Avukatı](https://kayseriavukat.org.tr/kayseri-ceza-avukati/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [İletişim](https://kayseriavukat.org.tr/iletisim/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Practice Areas](https://kayseriavukat.org.tr/practice-areas/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Hakkımızda](https://kayseriavukat.org.tr/hakkimizda/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Home](https://kayseriavukat.org.tr/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [My account](https://kayseriavukat.org.tr/my-account/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu - [Shop](https://kayseriavukat.org.tr/shop/): Kayseri Avukat - Hakkımızda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Zülküf Arslan tarafından kurulan Kayseri Avukat & Arabuluculuk Bürosu, her biri alanında uzmanlaşmış avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın tecrübesi ile  yerli ve yabancı kişi ve kurumlara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmetleri vermektedir.Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, güvenilir, şeffaf ve profesyonel hizmet anlayışı ile hakkaniyet çizgisinden ayrılmadan faaliyetlerini sürdürmekte ve müvekkillerini mahkeme ve yasal merciler önünde başarı ile temsil etmektedir. Hukuki Yardım Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Zülküf ARSLAN Kurucu Avukat & Arabulucu Dr. Orhan ARSLAN E. AİHM Hukukçusu ## Optional - [Agent (MCP protocol)](websites-agents.hostinger.com/kayseriavukat.org.tr/mcp) [comment]: # (Generated by Hostinger Tools Plugin)