AİHM Kavala Kararı (No. 2) - Başvuru No: 2170/24 - AİHM Başvuru Avukatı - Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları - AİHM Kararı - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Ağır Ceza Avukatı - Kayseri Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

AİHM Kavala Kararı (No. 2) - Başvuru No: 2170/24

© Büyük Daire tarafından verilen AİHM Kavala Kararı (No. 2) kesindir ancak redaksiyonel / editöryal revizyona tabi olabilir. AİHM Kavala Kararı (No. 2)’nın bu gayriresmi çevirisi, İnsan Hakları Hukukçusu ve AİHM Eski Hukukçusu Dr. Orhan ARSLAN tarafından yapılmıştır. 2026. Tercümana ve web sitesine atıfta bulunmak kaydıyla alıntı yapılabilinir.

AİHM Kavala Kararı – Büyük Daire

Madde 35 § 1 • İç hukuk yollarının tüketilmesi • Somut davanın kendine özgü koşullarında etkinliği ciddi biçimde zedelenmiş olan Anayasa Mahkemesi önündeki bireysel başvurunun sonucunu Avrupa Mahkemesine başvurmadan önce beklemediği için başvurucuya kusur atfedilemeyeceği • Başvurucunun kesintisiz olarak sekiz buçuk yıl boyunca özgürlüğünden yoksun bırakılması • Mevcut tüm iç hukuk yollarının sonuç alınamadan, tutarlı, özenli ve tereddütsüz bir biçimde tüketilmesi • Avrupa Mahkemesinin bağlayıcı kararlarının (Kavala / Türkiye ve Kavala / Türkiye (ihlal prosedürü) [BD]) ısrarla icra edilmemesi ve ulusal beraat kararının fiili bir sonuç doğurmaması • Başvurucunun iki bireysel başvurusuna ilişkin Anayasa Mahkemesi önündeki yargılamalarda açıkça aşırı gecikmeler yaşanması • Söz konusu başvuru yolunun, Anayasa Mahkemesinin usuli eylemsizliği sebebiyle makul bir süre içinde incelenme ihtimali sunmaması

Madde 10 ve Madde 11 • İfade özgürlüğü • Barışçıl toplanma özgürlüğü • Gezi Parkı olayları sırasındaki şiddet eylemlerinin planlanması, koordine edilmesi veya yönlendirilmesindeki stratejik rolü gerekçesiyle, somut dahli incelenmeksizin başvurucunun ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılması • Mahkûmiyetin doğrudan insan hakları savunuculuğu faaliyetiyle veya Gezi Parkı olaylarındaki katılımıyla bağlantılı fiillere dayandırılması • Sözleşme ile korunan hukuka uygun sivil toplum faaliyetlerinin, son derece ağır bir suçun maddi unsuru ile eşdeğer tutulması • Ağır Ceza Mahkemesinin Ceza Kanunu’nu yorumlayışının, başvurucunun doğrudan bir katılımı, azmettirmesi veya kolaylaştırması bulunmaksızın, üçüncü kişiler tarafından işlenen şiddet eylemlerinden dolayı cezai sorumluluğun dolaylı olarak başvurucuya yüklenmesine yol açması • Açıkça orantısız cezai külfet • Söz konusu yorumun 10. ve 11. maddelerde güvence altına alınan özgürlüklerin kullanımı üzerinde son derece ciddi bir caydırıcı etki yaratmasının muhtemel olması • İlgili ceza hukuku hükmünün kapsamının genişletilmesinin keyfi müdahalelere karşı zorunlu asgari korumayı sağlamamış olması ve “kanunla öngörülmüş” olmaması

Madde 6 § 1 (ceza) • Başvurucu aleyhine yürütülen ceza yargılamasında, hem yargılamanın hakkaniyetini hem de mahkemelerin bağımsızlık ve tarafsızlık güvencelerini etkileyen ciddi eksiklikler bulunması • Suçun cebir ve şiddet kullanımını zorunlu kılmasına karşın, başvurucunun faaliyetleri ile söz konusu şiddet olayları arasındaki illiyet bağının incelenmemesi • Savunma tarafından dinlenilmesi talep edilen kilit tanıkların dinlenilmesinin, yeterli usuli dengeleyici güvenceler sağlanmaksızın veya istinaf ve Yargıtay tarafından etkili bir denetime tabi tutulmaksızın basmakalıp gerekçelerle reddedilmesi • Mahkûmiyetin, aksini ispat yükünü sanığa yükleyecek biçimde, büyük ölçüde bağlamsal ve yeterince bireyselleştirilmemiş çıkarımlara dayandırılması • Ulusal mahkemelerin başvurucu aleyhine ceza hukukunu keyfi ve öngörülemez biçimde yorumlayarak davanın açıkça mantıksız bir sonuca ulaşmasına yol açması • Mahkemelerin bağımsızlığı ve tarafsızlığı hususunda meşru şüpheler uyandırmaya elverişli birbiriyle örtüşen unsurların bulunması • Dosyanın bir mahkemeden diğerine art arda devredilmesi • Unsurların, Türkiye’de yargı bağımsızlığını etkileyen yapısal eksikliklerin oluşturduğu daha geniş bağlam ışığında değerlendirilmesi gerekliliği • Başvurucunun adil yargılanma hakkının özünü temelden zedeleyen eksiklikler

Madde 5 § 1 • Madde 5 § 1 (c) ve (a) • Başvurucunun bir bütün olarak değerlendirilen özgürlükten yoksun bırakılma sürecinin Madde 5 § 1 gereklilikleriyle bağdaşmaması • Makul şüphelere dayanmayan ve Sözleşme’de sayılan meşru amaçların hiçbirini gütmeyen keyfi tutukluluk • Yetkili makamların başvurucunun tutukluluğunun devamını sağlamak ve iç hukukun gereklerini dolanmak amacıyla alternatif gerekçeler arayarak kötü niyetle hareket etmesi • Başvurucunun mahkûmiyet sonrası tutukluluğunun, adil yargılanmanın temel güvenceleriyle bağdaşmayan bariz bir adalet inkârının yaşandığı yargılama sonucunda verilen cezanın infazına dayanması sebebiyle hukuka aykırı olması • Söz konusu özgürlükten yoksun bırakmanın Sözleşme kapsamında kabul edilebilir hiçbir yasal dayanağının bulunmaması

Madde 18 (Madde 5 § 1, 6 § 1, 10 ve 11 ile bağlantılı olarak) • Sözleşme’de öngörülmeyen amaçlarla getirilen kısıtlamalar • Başvurucu hakkındaki ceza kovuşturmasının, tutukluluğunun devamının ve mahkûmiyetinin esasen gizli/art niyetli bir saikle, yani Gezi Parkı gösterilerindeki rolü ve bir insan hakları savunucusu olarak görüşlerini ifade etmesi sebebiyle kendisini cezalandırmak ve sesini kısmak amacıyla yürütülmesi

Madde 3 (maddi yönden) • İnsanlık dışı veya aşağılayıcı ceza • Kişisel durumundaki değişiklikler veya tehlikelilik düzeyi dikkate alınarak tahliye ya da cezanın gözden geçirilmesi imkânı tanınmaksızın başvurucunun ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılması • İndirilemez/tahliyesiz müebbet hapis cezasının verildiği andan itibaren Madde 3 ile bağdaşmazlık oluşturması

Madde 46 • Kararın icrası • Bireysel tedbirler • Davalı Devletin başvurucunun mümkün olan en kısa sürede tahliyesini sağlamakla, Sözleşme hukuku açısından hükümsüz sayılan söz konusu mahkûmiyetin sonuçlarını ortadan kaldırmakla ve tespit edilen ihlallere karşı etkili bir giderim sağlamakla yükümlü olması

Genel tedbirler • Davalı Devletin; insan hakları savunucuları, siyasi muhalifler ve gazeteciler hakkında kapsamı geniş yorumlanan veya yapay biçimde büyütülen suç isnatlarıyla kovuşturma açılması ve bu kişilerin hapsedilmesi şeklindeki sistematik sorunu çözmekle yükümlü olması • Davalı Devletin, yargının bağımsızlık ve tarafsızlık güvencelerini zedeleyen yapısal eksiklikleri gidermekle yükümlü olması • Avrupa Mahkemesi kararlarının icrasına ilişkin ihlal prosedürlerine ulusal düzeyde öncelik tanınması zorunluluğu • Davalı Devletin, Vinter ve Diğerleri / Birleşik Krallık [BD] kararında belirlenen ilkelerle uyumlu bir prosedür getirerek, gerçek bir koşullu salıverilme perspektifi sunan bir mekanizmanın bulunmadığı indirilemez müebbet hapis cezalarının infazına dair sistemsel sorunu çözmekle yükümlü olması

Strasbourg – 25 Ağustos 2026

Usul

1. Dava, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, bir Türk vatandaşı olan Sayın Mehmet Osman Kavala (“başvurucu”) tarafından İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca 18 Ocak 2024 tarihinde Mahkemeye yapılan başvuruya (no. 2170/24) dayanmaktadır.

2. Başvurucu, Middlesex Üniversitesi İnsan Hakları Hukuku Profesörü Sayın Philip Leach ve Oxford Üniversitesi Uluslararası Hukuk Profesörü Sayın Başak Çalı tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”), Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı ve Hükümet Eş-Temsilcisi Sayın Abdullah Aydın tarafından temsil edilmiştir.

3. Başvuru, Mahkeme İçtüzüğü’nün 52 § 1 maddesi uyarınca Mahkemenin İkinci Bölümüne tahsis edilmiştir. 21 Mart 2024 tarihinde Bölüm Başkanı, İçtüzüğün 41. maddesini uygulamaya ve başvurucunun başvuruya öncelik tanınması talebini kabul etmeye karar vermiştir. Başvuru aynı tarihte Hükümete tebliğ edilmiştir.

4. 16 Aralık 2025 tarihinde İkinci Bölüm Dairesi, yargı yetkisini Büyük Daire lehine devretmeye karar vermiştir (Sözleşme’nin 30. maddesi ve İçtüzüğün 72. maddesi).

5. Büyük Dairenin bileşimi, Sözleşme’nin 26 §§ 4 ve 5 maddeleri ile İçtüzüğün 24. maddesi uyarınca belirlenmiştir.

6. Başvurucu ve Hükümet, davanın esasına ilişkin yazılı görüşlerini sunmuşlardır (İçtüzük Madde 59 § 1).

7. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri (“İnsan Hakları Komiseri”), yargılamaya müdahil olma hakkını kullanmış ve yazılı görüş bildirmiştir (Sözleşme’nin 36 § 3 maddesi ve İçtüzüğün 44 § 2 maddesi).

8. Ayrıca, Büyük Daire Başkanı tarafından yazılı usule müdahil olma izni verilen Avrupa Ceza Barosu, Hak Savunucuları İnisiyatifi (RDI), İnsan Hakları Ortak Platformu (İHOP), Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği (MLSA) ile müştereken Avrupa İdare Yargıçları Derneği (AEAJ), Avrupa Yargıçlar Derneği (AEJ), “Judges for Judges” Vakfı ve Demokrasi ve Özgürlükler İçin Avrupalı Yargıçlar Birliği (MEDEL) tarafından üçüncü taraf görüşleri sunulmuştur (Sözleşme Madde 36 § 3 ve Mahkeme İçtüzüğü Madde 44 § 2). Daire önündeki usule müdahil olma izni verilen ve bu izinleri Büyük Daire önündeki yargılamada da devam eden Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi, İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch) ve Uluslararası Hukukçular Komisyonu tarafından müştereken; Clooney Adalet Vakfı ve Amsterdam Üniversitesi Adil Yargılanma Kliniği, TrialWatch ve Profesör Göran Sluiter tarafından müştereken; ve Türkiye Barolar Birliği (TBB), REDRESS ve İfade Özgürlüğü Derneği tarafından yazılı görüşler sunulmuştur (İçtüzük Madde 44 § 3).

9. Strasbourg’daki İnsan Hakları Binası’nda 25 Mart 2026 tarihinde kamuya açık bir duruşma gerçekleştirilmiştir.

Duruşmaya katılan taraflar, duruşmanın kapanmasından önce Başkan tarafından belirlenen süre içerisinde ek yazılı yanıtlarını sunmuşlardır (İçtüzük Madde 71 § 1 ve Madde 38 § 1).

Giriş

10. Dava, bir insan hakları savunucusu olarak yürüttüğü faaliyetleri ve sergilediği kamusal tutumları neticesinde uygulandığını değerlendirdiği tedbirlere ilişkindir. Dava, Mahkemenin 10 Aralık 2019 tarihli kararının (Kavala / Türkiye, no. 28749/18, 10 Aralık 2019) ardından başvurucunun ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmadan önce hürriyetinden yoksun bırakılmaya devam edilmesi sürecinden kaynaklanmaktadır. Başvurucu, Sözleşme’nin 3, 5, 6, 7, 10, 11 ve 18. maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir.

Olaylar

I. Davanın Koşulları
A. Genel Genel Bakış

11. Bir iş insanı olan başvurucu, Türkiye’de bir insan hakları savunucusudur. İnsan hakları, kültür, sosyal araştırmalar, tarihsel uzlaşma ve çevre koruma alanlarında faaliyet gösteren çok sayıda sivil toplum kuruluşunun (“STK”) ve sivil toplum hareketinin kurulmasına katkıda bulunmuştur (bkz. anılan Kavala, § 12).

12. Başvurucu, 18 Ekim 2017 tarihinden bu yana, yani sekiz buçuk yılı aşkın süredir kesintisiz olarak hürriyetinden yoksun bırakılmıştır. Başlangıçta iki suçu işlediği şüphesiyle gözaltına alınmıştır: Gezi Parkı olaylarına ilişkin olarak Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesi anlamında cebir ve şiddet kullanarak hükümeti devirmeye teşebbüs etmek (bkz. aşağıda 17-21. paragraflar); ve Türkiye’de 20 Temmuz 2016’dan 18 Temmuz 2018’e kadar olağanüstü hal ilan edilmesine yol açan 15 Temmuz 2016 tarihli şiddet içerikli darbe teşebbüsüne ilişkin olarak Türk Ceza Kanunu’nun 309. maddesi anlamında anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etmek (bkz. anılan Kavala, §§ 24-28). 11 Ekim 2019 tarihinde başvurucunun TCK’nın 309. maddesi kapsamındaki suçlama yönünden tahliyesine karar verilmiş; ancak TCK’nın 312. maddesi kapsamındaki suçlamadan tutukluluğu devam ettiği için bu karar fiilen serbest kalmasıyla sonuçlanmamıştır.

13. 18 Şubat 2020 tarihinde başvurucu, Gezi Parkı olaylarına ilişkin suçlamadan (TCK Madde 312) beraat etmiştir. Ancak aynı tarihte verilen tahliye kararı fiilen serbest bırakılmasını sağlamamıştır. Aynı gün gözaltına alınmış ve ertesi gün anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs şüphesiyle (TCK Madde 309; bkz. aşağıda 30-31. paragraflar) tutuklanmıştır. 9 Mart 2020 tarihinde başvurucu bu kez TCK’nın 328. maddesinde düzenlenen askeri veya siyasal casusluk suçlamasıyla yeniden tutuklanmıştır (bkz. aşağıda 33. paragraf). 22 Ocak 2021 tarihinde İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi, 18 Şubat 2020 tarihli beraat kararını bozmuştur (bkz. aşağıda 38. paragraf). 25 Nisan 2022 tarihinde İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, başvurucuyu Gezi Parkı olaylarına ilişkin TCK’nın 312. maddesi kapsamındaki suçtan mahkûm etmiş ve anılan hüküm uyarınca ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırmış; ayrıca bu suçlama kapsamında tutukluluk halinin devamına karar vermiştir. Bununla birlikte, askeri veya siyasal casusluk (TCK Madde 328) suçlamasından beraatine ve bu suçtan tahliyesine hükmetmiştir. Darbe teşebbüsüne ilişkin TCK’nın 309. maddesi kapsamındaki suçlama yönünden ise Ağır Ceza Mahkemesi, bu suçlamanın 25 Nisan 2022 tarihli mahkûmiyet hükmü içinde eridiğini kabul etmiştir (bkz. aşağıda 47-57. paragraflar). Söz konusu mahkûmiyet kararı 28 Aralık 2022 tarihinde istinafta (bkz. aşağıda 63. paragraf), ardından 28 Eylül 2023 tarihinde temyiz incelemesinde onanmıştır (bkz. aşağıda 65-68. paragraflar).

14. Davanın Bakanlar Komitesi tarafından Mahkemeye sevk edildiği 2 Şubat 2022 tarihinden önceki (bkz. aşağıda 15 ve 69. paragraflar) tutukluluk süreci, Mahkemenin iki kararına konu olmuştur. Mahkeme, 10 Aralık 2019 tarihli kararında (yukarıda anılan), TCK’nın 309 ve 312. maddelerinde düzenlenen suçlar bakımından başvurucunun ilk tutuklanmasını ve tutukluluğunun devamını haklı kılan makul şüphelerin bulunmaması nedeniyle Sözleşme’nin 5 §§ 1 ve 4 maddelerinin ve 5 § 1 maddesiyle bağlantılı olarak 18. maddesinin ihlal edildiğine hükmetmiştir (bkz. aşağıda 27-29. paragraflar).

15. Yukarıda anılan kararın 11 Mayıs 2020 tarihinde kesinleşmesi üzerine karar, icrasının denetlenmesi amacıyla Sözleşme’nin 46 § 2 maddesi uyarınca Bakanlar Komitesine iletilmiştir. 2 Şubat 2022 tarihinde Bakanlar Komitesi, 46 § 4 maddesi uyarınca kabul ettiği bir Ara Karar ile Türkiye Cumhuriyeti’nin yukarıda anılan Kavala kararına uyma yönündeki Sözleşme’nin 46 § 1 maddesi kapsamındaki yükümlülüğünü yerine getirip getirmediği hususunu Mahkemeye sevk etmeye karar vermiştir. Bu sevk üzerine Mahkeme, 11 Temmuz 2022 tarihinde Türkiye’nin yükümlülüğünü yerine getirmediğine hükmettiği kararını vermiştir (Kavala / Türkiye (ihlal prosedürü) [BD], no. 28749/18, 11 Temmuz 2022 – bkz. aşağıda 69. paragraf).

16. Başvurucunun 25 Nisan 2022 tarihindeki mahkûmiyetinden önceki ilgili olaylar, yukarıda anılan her iki kararda, Kavala (anılan, §§ 11-64) ve Kavala (ihlal prosedürü) (anılan, §§ 8-56) kararlarında ayrıntılı olarak yer almıştır. Özellikle Kavala (ihlal prosedürü) kararından sonraki gelişmelere aşağıda daha ayrıntılı olarak yer verilmiştir. Somut davayla ilgili olduğu ölçüde, olaylar çok özet biçimde şu şekilde ifade edilebilir.

B. Gezi Parkı Olayları

17. Mayıs ve Eylül 2013 tarihleri arasında meydana gelen Gezi Parkı olayları, Taksim Meydanı için (2011 yılında kabul edilen) kentsel dönüşüm projesine duyulan tepkiden kaynaklanmıştır; söz konusu planlar, bir alışveriş merkezi inşa etmek amacıyla İstanbul’un merkezindeki az sayıdaki yeşil alandan biri olan Gezi Parkı’nın yıkılmasını öngörmekteydi. 27 Mayıs 2013 tarihinden itibaren çevre aktivistleri ve çevre sakinleri, bu projedeki çalışmaların başlamasını engellemek amacıyla parkı işgal etmiştir. 31 Mayıs 2013 tarihinde parkı işgal eden kişileri tahliye etmeye yönelik şiddetli polis müdahalesi bir dönüm noktası olmuş ve protesto hareketinin hızla büyümesine yol açmıştır. Gösteriler daha sonra Haziran ve Temmuz 2013’te tırmanarak Türkiye’nin birçok il ve ilçesine yayılmış; toplanmalar ve gösteriler şeklini almış, bunların bir kısmı göstericiler ile polis arasında şiddetli çatışmalara sahne olmuştur. Şiddet yanlısı gruplar da göstericilerin arasına karışarak şiddet ve vandalizm eylemlerinde bulunmuştur. Hükümet tarafından sunulan bilgilere göre, Eylül 2013’e kadar devam eden bu olaylara birkaç milyon kişi katılmış; dört sivil ve iki polis memuru hayatını kaybetmiş, hem sivillerden hem de güvenlik güçlerinden binlerce kişi yaralanmıştır. Yetkili makamlar bu hareketi terör örgütlerince desteklenen bir kalkışma olarak nitelendirmiş ve çok sayıda ceza davası açmıştır (daha fazla ayrıntı için bkz. anılan Kavala, §§ 15-22).

18. Kavala davasında (anılan, §§ 7, 20-22), yargılamaya müdahil olan dönemin Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri, Gezi olaylarına ilişkin yazılı gözlemlerini sunmuştur. Komiser, selefinin 1-5 Temmuz 2013 tarihlerinde Türkiye’yi ziyaret ederek hem sivil toplum aktörleriyle hem de devlet yetkilileriyle görüşmüş olması sebebiyle makamının olaylar hakkında doğrudan bilgi sahibi olduğunu belirtmiştir. Bu ziyaretten elde edilen sonuçlar, Türkiye’deki kolluk görevlilerinin tutumuna odaklanan bir raporda belgelenmiştir (CommDH (2013)24, 26 Kasım 2013). Komiser özellikle, hareketin büyümesinin esas olarak başlangıçta barışçıl olan göstericilere karşı aşırı güç kullanılmasından ve protestoların başlangıcında bağımsız medya yayınının bulunmamasından kaynaklandığını değerlendirmiştir. Hareketin, başvurucunun üyesi olmadığı Taksim Dayanışması platformu tarafından büyük ölçüde koordine edilen geniş bir sivil toplum aktörleri yelpazesini bir araya getirdiğini kaydetmiştir. Son olarak, kolluk kuvvetlerince işlenen ve köklü bir cezasızlık pratiği nedeniyle çoğunluğu etkili bir şekilde soruşturulmamış olan ciddi ve inandırıcı insan hakları ihlali iddialarını rapor etmiştir.

19. Büyük Daire önünde taraflar, bu olayların nitelendirilmesi ve yorumlanması konusunda anlaşmazlık yaşamaya devam etmiştir.

20. Hükümete göre, Yargıtay 3. Ceza Dairesinin 28 Eylül 2023 tarihli kararında da (bkz. aşağıda 65-68. paragraflar) belirtildiği üzere, Gezi Parkı olayları parkın korunmasına yönelik çağrılara verilen anlık bir tepki olmayıp, 2011 yılından beri hazırlanan bir sürecin nihai aşamasıdır. Bu sürecin Taksim Dayanışması ve Taksim Platformu gibi dernekleşmiş grupların kurulmasına, sosyal medyanın koordineli kullanımına ve OTPOR/CANVAS hareketleri ile çeşitli kültürel veya çevrimiçi girişimler de dahil olmak üzere yabancı aktörlerin iddia edilen desteğine dayandığını ve bunların yerel bir protestoyu ulusal bir siyasi muhalefet hareketine dönüştürmeye katkıda bulunduğunu ileri sürmüşlerdir (bkz. anılan Kavala, § 49). Hükümet ayrıca operasyonel aşamanın 27 Mayıs 2013 tarihinde başladığını ve hızla tüm ülkeye yayıldığını iddia etmiştir; Taksim Dayanışması’nın sosyal medyadaki mükerrer çağrıları kitlesel toplanmalara, ardından güç gösterilerine ve barikat kurma, polise saldırı, taş ve molotofkokteyli atma, kamu ve özel mülke zarar verme, ana yolları kapatma ve özellikle Taksim bölgesinde ve Beşiktaş’taki Dolmabahçe Başbakanlık Çalışma Ofisi yakınında binalara ve araçlara saldırı gibi şiddet eylemlerine yol açmıştır. Meydana gelen insani ve maddi zararın boyutunu, Devlete olan yüksek maliyeti ve bazı gösterilerde yasa dışı veya terör örgütlerine ait sembollerin bulunduğunu vurgulamışlardır. Tüm bu unsurlar, onlara göre, hareketin şiddetli bir ayaklanma yoluyla hükümeti devirmeyi amaçlayan bir istikrarsızlaştırma girişimi olarak nitelendirilmesi için yeterliydi.

21. Başvurucu, Gezi Parkı olaylarına ilişkin Hükümetin sunduğu ve komplo teorilerine dayalı olduğunu düşündüğü, iddianamelerde ve yerel mahkeme kararlarında tekrarlanan, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilmesiyle sonuçlanan ve Mahkemenin 2019 ve 2022 kararlarındaki tespitleriyle çelişen olay kurgusuna itiraz etmiştir. Hükümetin anlatısının, kendisinin Türkiye İnsan Hakları Kurumu ve Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri raporlarıyla desteklenen olay anlatısının aksine, tanımlanabilir herhangi bir kaynağa dayanmadığını ileri sürmüştür. Bu kaynaklara göre gösteriler, Gezi Parkı’ndaki çalışmalara tepki olarak 27 Mayıs 2013’te başlamış ve esas olarak polisin aşırı güç kullanımı neticesinde birçok temel hak ihlaline yol açarak yayılmıştır. Başvurucu ayrıca Hükümeti, gösterilerin büyük ölçüde barışçıl niteliğini küçümsemekle ve özellikle dönemin siyasi liderleriyle yapılan görüşmeler ile Taksim Dayanışması platformunun daha sonra yaptığı gerilimi düşürme çağrısı başta olmak üzere yetkililerle diyalog kurma çabalarından bahsetmemekle suçlamıştır. Başvurucu ayrıca, polis şiddetine ilişkin gerek devlet organları gerekse Parlamento tarafından kapsamlı ve bağımsız bir soruşturma yürütülmemiş olmasından şikayet etmiştir. Bu bağlamda, 2013 yılında meclis araştırması açılmasına yönelik resmi talebin hükümet çoğunluğu tarafından engellendiğini ve yalnızca münferit polis memurları hakkında kovuşturma açıldığını ileri sürmüştür. Başvurucuya göre, Türkiye İnsan Hakları Kurumu raporunda polis müdahalelerinin inandırıcı insan hakları ihlali iddialarına yol açtığı kabul edilmiş ve gösteriler sırasında meydana gelen çeşitli ölümler, bu kapsamda bir polis memurunun göstericileri kovalarken kazaen ölümü ve göstericiler arasında polisin açtığı ateş, darp, gösteriler sırasındaki olaylar veya biber gazı fişeği kullanımı sonucu meydana gelen ölümler sıralanmış; ayrıca aşırı gaz kullanımı iddialarına yer verilmiştir.

C. Başvurucunun Beraatinden Önceki Olayların Özeti
1. Başvurucunun 19 Şubat 2019 Tarihli İlk Suçlamalardan Önce Gözaltına Alınması ve Tutuklanması

22. 31 Ekim 2017 tarihinde, Gezi Parkı olaylarından dört yılı aşkın bir süre sonra TCK’nın 309 ve 312. maddelerine dayanılarak 18 Ekim 2017’de gözaltına alınmasının ardından başvurucu, İstanbul emniyetinde sorgulanmıştır. Sorgu; söz konusu olaylara, gazeteciler, akademisyenler, insan hakları savunucuları ve STK üyeleriyle olan ilişkilerine ve 15 Temmuz 2016 darbe girişiminde yer aldığından şüphelenilen Amerikalı akademisyen H.J.B. ile olduğu varsayılan irtibatlarına odaklanmıştır. 1 Kasım 2017 tarihinde İstanbul Sulh Ceza Hâkimliği başvurucunun derhal tutuklanmasına karar vermiş, bu karar 13 Kasım 2017 tarihinde ikinci sulh ceza hâkimliği tarafından onaylanmış, ardından Ağır Ceza Mahkemesinin TCK’nın 312. maddesine dayanan 19 Şubat 2019 tarihli iddianameyi kabul ettiği 4 Mart 2019 tarihine kadar düzenli olarak incelenmiş ve devam ettirilmiştir (bkz. anılan Kavala, §§ 29-40). 5 Şubat 2019 tarihinde, TCK’nın 309. maddesi kapsamındaki suçlamaya ilişkin ceza soruşturmasının TCK’nın 312. maddesi kapsamındaki suçlamaya ilişkin soruşturmadan ayrılmasına karar verilmiştir. Aynı tarihli başka bir kararla, TCK’nın 309. maddesi kapsamındaki suçun ayrı olarak soruşturulması kararlaştırılmıştır.

2. 19 Şubat 2019 Tarihinde Başvurucuya Yöneltilen İlk Suçlamalar ve 28 Eylül 2020 Tarihindeki İkinci Suçlama Dalgasına Kadar Gelişen Olaylar
(a) 19 Şubat 2019 Tarihli İddianame

23. 19 Şubat 2019 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, başvurucu ve diğer 15 sanık hakkında, esas olarak Gezi Parkı olaylarına ilişkin cebir ve şiddet kullanarak hükümeti devirmeye teşebbüs etme (TCK Madde 312) ve çeşitli kamu düzeni suçlarından iddianame düzenlemiştir (bu iddianamenin ayrıntılı özeti için bkz. anılan Kavala, §§ 47-55).

24. İddianameye göre başvurucu; protestoları genelleştirmek ve Hükümeti istifaya zorlayacak bir kargaşa ortamı yaratmak amacıyla Gezi Parkı olaylarını organize etme, koordine etme ve destekleme konusunda merkezi bir rol oynamış olup bu durum TCK’nın 312. maddesi anlamında hükümeti devirmeye teşebbüs niteliğindedir. Açık Toplum Vakfı ve Anadolu Kültür A.Ş. ile bağlantılı bir yapının yöneticisi ve koordinatörü olarak hareket etmekle, hareketin coğrafi olarak yayılmasına ve “sivil itaatsizlik” eylemlerinin teşvik edilmesine katkıda bulunmakla, gösterilere katılan bazı dernek platformları üzerinde nüfuz kullanmakla ve özellikle toplantılar için mekan sağlayarak ve medya girişimleri yoluyla harekete lojistik ve iletişim desteği sağlamakla suçlanmıştır. Ayrıca uluslararası destek arayışına girmekle, Türk yetkilileri üzerindeki baskıyı artırmak amacıyla yabancı aktörlerle ve Avrupa kurumlarıyla temas kurmakla suçlanmış; iddianamede ayaklanma yöntemleri ihraç etme konusunda uzmanlaştığı öne sürülen ağlarla olan bağlantılara da atıfta bulunulmuştur.

25. Savcılık bu suçlamaları temellendirmek için özellikle telefon dinleme kayıtlarına, fiziki takip tutanaklarına, Anadolu Kültür A.Ş.’nin faaliyetlerine ilişkin mali verilere dair MASAK (Mali Suçları Araştırma Kurulu) raporuna, başvurucunun yurt dışı seyahatleri ve uluslararası temaslarına ilişkin bilgilere, tanık beyanlarına ve medya kaynaklarına dayanmıştır. TCK’nın 312. maddesi anlamında cebir ve şiddet kullanarak hükümeti devirmeye yönelik koordineli bir eylemin varlığına ilişkin iddialarını somutlaştırmak için bu delil bütününe işaret etmiştir.

(b) Anayasa Mahkemesinin 22 Mayıs 2019 Tarihli Kararı

26. 22 Mayıs 2019 tarihinde Anayasa Mahkemesi, başvurucunun tutukluluğuna itiraz etmek amacıyla yaptığı bireysel başvuruyu incelemiştir. 28 Haziran 2019 tarihinde yayımlanan kararında Mahkeme, oy çokluğuyla, söz konusu tedbirin hukukiliği bakımından Anayasa’nın 19. maddesinin ihlal edilmediğine hükmetmiştir. Dava dosyasındaki materyallerin –özellikle bazı telefon görüşmelerinin, göstericilere sağlanan lojistik ve mali yardımın ve başvurucunun Gezi Parkı olaylarının organizasyonu ve teşvik edilmesindeki dahlinin– Hükümeti devirmeye yönelik şiddet eylemlerindeki sorumluluğuna ilişkin kuvvetli suç şüphesinin varlığını haklı kılmak için yeterli olduğunu değerlendirmiştir. Tahliye taleplerinin incelenmesi sırasında on yedi ayı aşkın bir süre duruşma yapılmadığına ilişkin şikayet yönünden ise Anayasa Mahkemesi, başvurucunun elinde tazminat yolu bulunduğu gerekçesiyle başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle başvuruyu kabul edilemez bulmuştur (bkz. anılan Kavala, §§ 57-60).

(c) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 10 Aralık 2019 Tarihli Kararı

27. 10 Aralık 2019 tarihli kararında Mahkeme, ilk tutuklanmasını ve tutukluluğunun devamını haklı kılıp kılmadığını belirlemek amacıyla başvurucuya yöneltilen suçlamaları Sözleşme’nin 5 § 1 (c) maddesinin gerekleri ışığında kapsamlı bir analize tabi tutmuştur. Mahkemenin değerlendirmesi; öncelikle başvurucunun tutuklanmasına ve tutukluluğunun uzatılmasına karar veren derece mahkemelerinin kararlarına, aynı zamanda Anayasa Mahkemesinin iddianameyi de dikkate aldığı tutukluluğun hukukiliğine ilişkin kararındaki sonuçlara dayanmıştır (aynı kararda, § 137).

28. Mahkeme özellikle, iddianamede Gezi Parkı olaylarının, başvurucunun liderliğinde ve yabancı aktörlerin desteğiyle sivil toplum içinde oluşturulduğu iddia edilen sui generis bir yapı tarafından gizlice organize edilmiş bir kalkışma olarak sunulduğunu kaydetmiştir. Bununla birlikte Mahkeme, dayanılan olguların esasen hukuka uygun ve şiddet içermeyen faaliyetlerden oluştuğunu veya Sözleşme’nin 10 ve 11. maddeleriyle güvence altına alınan hakların kullanımı kapsamında kaldığını ve bunların doğrulanamaz bir şekilde Hükümeti devirmeye teşebbüsle ilişkilendirildiğini belirtmiştir. Şüphelerin esas olarak ikna edici olmayan tanık beyanlarına, telefon görüşmelerine, gazetecilerle, STK’larla ve yabancı muhataplarla yapılan görüşmelere ve Gezi Parkı olaylarından sonra gerçekleşen ve bu olaylarla doğrudan bağlantısı bulunmayan faaliyetlere dayandığını kaydetmiştir. Mahkeme ayrıca, 2013 yılındaki olaylar ile başvurucunun Ekim 2017’deki tutuklanması arasında geçen kayda değer zamana rağmen dosyaya hiçbir yeni delil girmediğini tespit etmiştir. Mahkeme, başvurucunun hükümeti cebir ve şiddet kullanarak devirmeye teşebbüs ettiğine dair makul bir şüphe uyandıracak somut hiçbir olgu veya unsurun bulunmadığı ve dolayısıyla TCK’nın 312. maddesi kapsamındaki ilk tutuklamasının ve tutukluluğunun devamının makul bir şüpheye dayanmadığı sonucuna varmıştır (aynı kararda, §§ 145-53).

29. Aynı kararda Mahkeme, davayı Sözleşme’nin 5 § 1 maddesiyle bağlantılı olarak 18. maddesi kapsamında da incelemiş ve bu hükümlerin ihlal edildiğine karar vermiştir. Bunu yaparken Mahkeme, diğer hususların yanı sıra, başvurucunun ilk tutuklanmasının ve tutukluluğunun devamının, Sözleşme’nin 18. maddesine aykırı olarak gizli/art niyetli bir amaç güttüğünün, yani bir insan hakları savunucusu olarak sesini kısmayı amaçladığının makul şüphenin ötesinde kanıtlandığını değerlendirmiş ve Sözleşme’nin 5 § 1 maddesiyle bağlantılı olarak 18. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır (bkz. anılan Kavala, §§ 222-32).

(d) Başvurucunun 18 Şubat 2020 Tarihinde Beraat Etmesi

30. İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi, 18 Şubat 2020 tarihli kararıyla başvurucunun ve beraberindeki sekiz sanığın Gezi Parkı olaylarına ilişkin hükümeti devirmeye teşebbüs (TCK Madde 312) suçundan beraatlerine ve nihai hükme kadar tahliyesine karar vermiştir. Gerekçesinde öncelikle dosyaya eklenen telefon dinleme kayıtlarının hukuken geçerli delil niteliğinde olmadığını, ikinci olarak başvurucunun Gezi Parkı olaylarını finanse ettiğine ve sağladığı malzemelerin şiddet amacıyla kullanıldığına dair iddiayı doğrulayacak hiçbir delil bulunmadığını belirtmiştir. Kararın delil değerlendirmesine ilişkin kısımları şu şekildedir:

“1. (…) Dava dosyasının somut içeriği incelendiğinde, davamızın soruşturma aşamasında Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 135. maddesi uyarınca 53 adet iletişimin tespiti ve dinlenmesi kararının verildiği görülmektedir. 18 Haziran 2013 tarihli ilk dinleme kararı, TCK’nın 312. maddesinde düzenlenen ‘Hükümete karşı suç’ yönünden değil, TCK’nın 220. maddesinde düzenlenen ‘suç işlemek amacıyla örgüt kurma ve yönetme’ suçu kapsamında verilmiştir. TCK’nın 312. maddesi ancak daha sonraki uzatma taleplerinde ve kararlarında zikredilmiştir. O tarihlerde ise ‘Hükümete karşı suç’, CMK’nın 135/8. maddesinde iletişimin dinlenmesine yasal dayanak oluşturan katalog suçlar arasında yer almamaktaydı. Bu suç, ancak 2 Aralık 2014 tarihinde dinlemeye yasal dayanak oluşturabilecek suçlar listesine dahil edilmiş olup, bu tarihten sonra [başvurucu hakkında] herhangi bir dinleme kararı verilmemiştir. Bu koşullar altında dinleme kayıtları, hukuka ve haklarına aykırı olarak elde edilmiş delil niteliğinde kabul edilmelidir. CMK’nın 206/2-a, 217/2 ve 230/1-b maddeleri uyarınca, Yargıtay’ın yerleşik içtihatları ışığında… ve ‘zehirli ağacın meyvesi de zehirlidir’ ilkesi gözetilerek, iddianamedeki kayıtların yasak delil niteliğinde olduğu kabul edilmiştir. Dava dosyası kapsamında, soruşturma aşamasında CMK’nın 140. maddesine dayanılarak aynı hukuka aykırı yöntemle alınan teknik araçlarla izleme kararları da aynı gerekçelerle hukuka aykırı kabul edilmiştir…

5. Sanık Mehmet Osman Kavala’nın Gezi Parkı olaylarının finansörü olduğu iddiasına ilişkin olarak, mahkemeye bir MASAK raporunun sunulduğu dosya kapsamından anlaşılmaktadır. Söz konusu raporun (MASAK tarafından 18 Ocak 2018 tarihinde düzenlenen) incelenmesinde; Gezi Parkı olaylarının Açık Toplum Vakfı veya Anadolu Kültür A.Ş. tarafından finanse edildiğini ortaya koyacak hiçbir delilin sunulamadığı görülmüştür. Sanık Mehmet Osman Kavala’nın ortağı ve yönetim kurulu üyesi olduğu [bu şirketin] Türk Ticaret Kanunu’na uygun olarak bir anonim şirket şeklinde kurulduğu, şirket genel kurulu kararıyla kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olarak faaliyet göstermesinin kararlaştırıldığı ve elde edilen tüm gelirlerin kültürel etkinliklerin düzenlenmesinde kullanılmasının öngörüldüğü tespit edilmiştir. Raporda bahsi geçen mali transferlerin 2005-2016 yıllarını kapsadığı ve bu verilerin tablolar halinde sunulduğu da sabittir. Ancak iddianamede öne sürüldüğü gibi, Gezi Parkı olaylarından önce veya sonra yapılmış herhangi bir transfere, yararlanıcıların kimliğine veya finansmanın ne şekilde sağlandığına dair hiçbir açıklama getirilmemiştir. MASAK’ın delil değerlendirmesinin savcılığın yetkisinde olduğunu açıkça belirtmesi karşısında, tespitler soyut ve spekülatif ifadelerle sınırlı kalmıştır. Ayrıca iddianamede bu kuruluşları herhangi bir terör suçu veya örgütüyle ilişkilendiren hiçbir tespit veya analiz bulunmamaktadır. Dolayısıyla Gezi Parkı olaylarının finanse edildiği iddiası tamamen soyut ve dayanaktan yoksun (iddianın soyut ve havada kaldığı) kalmaktadır. Bunun yanı sıra, her ne kadar iddianamede sanık Mehmet Osman Kavala’nın Gezi Parkı olaylarına katılan kişilere finansman sağladığı, bu kapsamda düzenlenen eylemler için malzeme temin etmek üzere banka hesapları açtırdığı ve masa, ses sistemi veya gıda yardımı şeklinde somut destek sağladığı –bu hususların dinleme kayıtlarıyla tespit edildiği– iddia edilmişse de; hukuka aykırı şekilde elde edildiğini değerlendirdiğimiz söz konusu kayıtlarda iddia edilen olgulara ilişkin somut hiçbir içeriğin bulunmadığı görülmektedir. Bu amaçla açılmış herhangi bir banka hesabının tespiti de yapılamamış, söz konusu eşyaların şiddet eylemleriyle bağlantılı olarak kullanıldığını gösteren bilgi veya belge de sunulamamıştır…

Heyetimizce kabul edilen ve yukarıda belirtilen gerekçeler ışığında ve dava bir bütün olarak incelendiğinde; hükme esas alınması hukuken mümkün olmayan hukuka aykırı dinleme kayıtları bir yana bırakıldığında, dosyadaki diğer delillerin haklarında karar verilen sanıklar yönünden mahkûmiyete yeterli, hukuki, somut ve kesin delil niteliğinde olmadığı anlaşılmıştır. Özellikle sanıkların ‘marjinal grupları’ veya ‘yasadışı sol örgütleri’ sevk ve idare ederek ya da kışkırtarak, Hükümetin iş görme yeteneğini engelleyecek ve kamu düzenini bozacak ağırlıkta cebir ve şiddet içeren fiilleri işlediklerini gösteren delillerin elde edilemediği anlaşılmıştır. Bu doğrultuda, … sanıkların her birinin [Mehmet Osman Kavala dahil], … atılı suçlardan beraatine karar verilmiştir.”

31. Ancak bu beraat kararı başvurucunun serbest kalmasıyla sonuçlanmamıştır: 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişimiyle bağlantılı olarak TCK’nın 309. maddesi uyarınca cezalandırılması gereken fiillere ilişkin soruşturma kapsamında aynı gün gözaltına alınmış, ertesi gün ise bu suçlama nedeniyle tutuklanmıştır (bkz. yukarıda 12 ve 13. paragraflar; ayrıca bkz. anılan Kavala, §§ 25-26).

(e) Başvurucuyu Beraat Ettiren Hâkimler Hakkında Disiplin Soruşturması

32. 19 Şubat 2020 tarihinde Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK), 18 Şubat 2020 tarihinde başvurucunun TCK’nın 312. maddesi kapsamındaki suçtan beraatine ve tahliyesine karar veren İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesinin üç hâkimi hakkında önce bir ön inceleme başlatmış, ardından disiplin soruşturması açmıştır. Hükümet tarafından sunulan bilgilere göre bu soruşturmanın amacı, beraat kararı ile başvurucunun tutukluluğunun devamına ilişkin önceki kararlar arasında tespit edilen çelişkileri incelemekti. HSK; önceki birçok duruşmada aynı hâkimlerin iletişimin tespiti ile teknik ve fiziki takip sonucu elde edilen delilleri hukuka uygun kabul ettiklerini, ardından beraat kararının gerekçesinde tatmin edici bir açıklama yapmaksızın bu delilleri hukuka aykırı olarak nitelendirdiklerini gözlemlemiştir. Bu tutarsızlığın görev kusuru teşkil ettiğini değerlendirmiştir. Disiplin soruşturması ayrıca, dava hakkında üçüncü kişilerle bilgi paylaştığı ve Türk Yargı Etiği Bildirgesi’nde güvence altına alınan bağımsızlık, tarafsızlık ve gizlilik ilkelerini ihlal ederek davanın sonucuna ilişkin görüşünü önceden açıkladığı iddia edilen mahkeme başkanının tutumunu da kapsamıştır. Birbiriyle örtüşen tanık beyanlarına dayanan soruşturma raporu, bu tür bir tutumun yargıya olan kamu güvenini zedeleyebileceği ve bu gerekçeyle disiplin yaptırımı uygulanmasını haklı kıldığı sonucuna varmıştır. Duruşmada yöneltilen bir soruya cevaben Hükümet, başvurucuyu beraat ettiren hâkimler hakkında herhangi bir disiplin cezası verilmediğini, HSK tarafından haklarında açılan disiplin soruşturmasının derdest olduğunu ve bu süreçte görevlerini ifa etmeye devam ettiklerini belirtmiştir.

D. Başvurucuya Yöneltilen İkinci Suçlama Dalgası
1. Başvurucunun Yeni Suçlamalar Temelinde Tutukluluğunun Devam Etmesi

33. 9 Mart 2020 tarihinde savcılık, H.J.B.’ye (bkz. yukarıda 22. paragraf) ve iletişim verilerine ilişkin delillere dayanarak başvurucunun askeri veya siyasal casusluk (TCK Madde 328) suçlamasıyla tutuklanmasını talep etmiş; bu talep aynı gün sulh ceza hâkimliği tarafından kabul edilmiştir. 20 Mart 2020 tarihinde aynı hâkimlik, özellikle CMK’nın 102. maddesinde düzenlenen soruşturma aşamasındaki azami iki yıllık tutukluluk süresinin aşılmış olması gerekçesiyle başvurucunun TCK’nın 309. maddesi kapsamındaki soruşturma dosyasından tahliyesine karar vermiştir; ancak bu karar, başvurucunun TCK’nın 328. maddesi uyarınca tutukluluğunun devam etmesi sebebiyle sonuçsuz kalmıştır (bkz. anılan Kavala (ihlal prosedürü), §§ 31-34).

34. Mart ve Ağustos 2020 tarihleri arasında başvurucunun tutukluluk hali defalarca incelenmiş ve hâkimlerin somut delillere, suçların ağırlığına, kaçma şüphesine ve adli kontrol tedbirlerinin yetersiz kalacağına işaret etmesiyle uzatılmıştır.

2. 28 Eylül 2020 Tarihli İddianame

35. 28 Eylül 2020 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, başvurucu hakkında anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme (TCK Madde 309) ve askeri veya siyasal casusluk (TCK Madde 328) suçlamalarını içeren bir iddianame düzenlemiştir. İddianamede özetle; başvurucunun yabancı istihbarat servisleriyle bağlantılı olduğu iddia edilen H.J.B. (bkz. yukarıda 22. paragraf) ile işbirliği içinde hareket ettiği ileri sürülmüş ve özellikle telefon irtibatlarına, yurt dışı seyahatlerine, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonraki görüşmelere ve STK’lar ile sivil toplum faaliyetlerinin yasa dışı amaçlar doğrultusunda kullanıldığı iddiasına dayanılmıştır. Savcılığa göre bu faaliyetler, Türk toplumunu etkileme, hareketlilik odakları yaratma ve özellikle Gezi Parkı olayları bağlamında hükümete karşı eylemler için zemin hazırlama stratejisinin bir parçasıydı. Casusluk ve anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs suçlamalarına daha özel olarak değinen savcılık; başvurucunun yerli ve yabancı aktörlerle bağlantılı olarak sosyal, kültürel ve siyasi bilgileri toplayıp analiz ettiğini, çeşitli kültürel projeleri ve yapımları finanse ettiğini veya desteklediğini, Devleti zaafa uğratma ve toplumu bölme amacı taşıdığı iddia edilen faaliyetler doğrultusunda yurt dışındaki gazeteciler, araştırmacılar ve düşünce kuruluşlarının üyeleriyle ilişkiler sürdürdüğünü ileri sürmüştür. Savcılık ayrıca, temel hakları savunma maskesi altında yürütülen bu faaliyetlerin gerçekte kitlesel protesto hareketlerine elverişli koşullar yaratmayı, terör örgütü olarak kabul edilen oluşumları doğrudan veya dolaylı olarak desteklemeyi ve Temmuz 2016 darbe girişiminin hazırlık sürecine önceden iştirak etmeyi amaçladığını değerlendirmiştir (bkz. anılan Kavala (ihlal prosedürü), § 36).

36. 8 Ekim 2020 tarihinde İstanbul 36. Ağır Ceza Mahkemesi iddianameyi kabul etmiş ve başvurucunun tutukluluk halinin devamına karar vermiş; ilerleyen süreçte bu tedbiri defalarca onaylamıştır.

3. Anayasa Mahkemesinin 29 Aralık 2020 Tarihli Kararı

38. 4 Mayıs 2020 tarihinde başvurucu, 9 Mart 2020 tarihinde verilen tutuklama kararına karşı (bkz. yukarıda 33. paragraf) Anayasa Mahkemesine ikinci bir bireysel başvuruda bulunmuştur. Anayasa Mahkemesi, 29 Aralık 2020 tarihinde kabul edilen (23 Mart 2021’de yayımlanan) kararında, oy çokluğuyla (yediye karşı sekiz oyla), tutukluluğun hukukiliği ve süresi bakımından kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edilmediğine hükmetmiştir. Mahkeme, vardığı sonucu savcılık tarafından ileri sürülen delillere –özellikle H.J.B. ile olduğu iddia edilen bağlantılara, iletişimin dinlenmesi kayıtlarına, el konulan dijital materyallere ve iddianameye– dayandırarak, bu materyallerin casusluk suçuna ilişkin kuvvetli şüphe oluşturmak için yeterli olduğunu değerlendirmiştir. Mahkeme ayrıca, gizlilik ve delil toplama güçlüğü ile karakterize edilen casusluk suçlarının kendine özgü niteliğini vurgulamış ve bu durumun, soruşturmanın başlangıç aşamasında ve ilgilinin tutuklanması sürecinde delil standartlarına ilişkin esnetilmiş bir gerekliliği haklı kılabileceğini belirtmiştir (bu kararın özeti ve karşı oylar için bkz. anılan Kavala (ihlal prosedürü), §§ 59-65).

4. 18 Şubat 2020 Tarihli Beraat Kararının Bozulması

38. 22 Ocak 2021 tarihinde Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi, 18 Şubat 2020 tarihli beraat kararını bozmuş (bkz. yukarıda 30. paragraf) ve dosyayı İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesine göndermiştir. Bu arada, 5 Şubat 2021 tarihinde İstanbul 36. Ağır Ceza Mahkemesi, önündeki dava dosyasını 30. Ağır Ceza Mahkemesinde derdest olan dava ile birleştirmeye karar vermiş ve böylece 36. Ağır Ceza Mahkemesi önündeki yargılamayı sonlandırmıştır.

39. 2 Ağustos 2021 tarihinde İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi, başvurucuya ilişkin davanın, “Çarşı davası” olarak bilinen ve İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinde derdest olan dava ile birleştirilmesine karar vermiştir. 11 Eylül 2014 tarihinde açılan bu davada otuz beş kişi, diğer suçların yanı sıra Gezi Parkı olaylarıyla bağlantılı olarak cebir ve şiddet kullanarak hükümeti devirmeye teşebbüs etmekle (TCK Madde 312) suçlanmaktaydı. Bu kişilerin tamamı 29 Aralık 2015 tarihinde beraat etmişti. 28 Nisan 2021 tarihinde Yargıtay bu beraat kararını bozmuş ve davanın İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesinde açılan dava ile birleştirilmesini talep etmiştir. Söz konusu dava nihayetinde başvurucunun davasıyla birleştirilmiş, daha sonra ise yeniden ayrılmıştır (bkz. aşağıda 42. paragraf). Bu yargılama, 13. Ağır Ceza Mahkemesinin 23 Aralık 2024 tarihli kararıyla sanıkların beraatiyle sonuçlanmıştır (bkz. aşağıda 75. paragraf).

40. 8 Ekim 2021 tarihinde başvurucu ilk savunmasını sunmuş, aleyhindeki suçlamaları reddetmiş ve isnat edilen suçların maddi (actus reus) ve manevi (mens rea) unsurlarının oluşmadığını ileri sürmüştür. Duruşmanın sonunda 13. Ağır Ceza Mahkemesi; özellikle HTS (Historical Traffic Search) kayıtları (telefon numaraları, görüşme süreleri, zamanı ve baz istasyonu konum bilgilerini içeren veriler), dijital incelemeler ve MASAK raporu temelinde, kuvvetli suç şüphesini gösteren somut delillerin bulunduğunu ve adli kontrol tedbirlerinin yetersiz kalacağını belirterek başvurucunun tutukluluğunun devamına karar vermiştir.

41. 26 Kasım 2021 ve 17 Ocak 2022 tarihlerinde İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, başvurucunun avukatlarının huzurunda duruşmalar yapmıştır. Her iki duruşmada da başvurucunun tutukluluk halinin devamına karar verilmiştir.

42. 21 Şubat 2022 tarihli duruşmada 13. Ağır Ceza Mahkemesi, savunma beyanlarını yeniden dinlemiştir. Mahkeme ayrıca, 2 Ağustos 2021 tarihinde birleştirilen “Çarşı” davasının (bkz. yukarıda 39. paragraf) başvurucuya ilişkin davadan ayrılmasına karar vermiştir. Söz konusu otuz beş kişi hakkında ayrı bir esas kaydı açılarak yargılamanın bu yeni dosya üzerinden devam etmesine hükmetmiştir. Kararın gerekçesinde; başvurucunun önündeki davada tutuklu olarak yargılandığı, diğer sanıkların savunmalarının tamamlandığı ve dosyası ayrılan otuz beş sanığa ilişkin Yargıtay bozma ilamında belirtilen hususların henüz tam olarak ikmal edilmediği belirtilmiştir. Aynı duruşmada, heyetin davadan çekilmesi yönündeki talebi, bu talebin yargılamayı uzatmaya matuf olduğu gerekçesiyle reddetmiştir.

43. 4 Mart 2022 tarihinde savcılık esas hakkındaki mütalaasını sunmuş; 19 Şubat 2019 ve 28 Eylül 2020 tarihli iddianamelerde tarif edilen ve başvurucuya atfedilen fiillerin TCK’nın 312. maddesi anlamında cebir ve şiddet kullanarak hükümeti devirmeye teşebbüs suçunu oluşturduğu sonucuna varmıştır. Başvurucunun cezalandırılmasını ve tutukluluk halinin devamını talep etmiştir.

44. 21 Mart 2022 tarihli duruşmada başvurucu ve avukatları, savcılığın mütalaasına karşı beyanlarını sunmuşlardır. Bu celsede özellikle, olay tarihinde görevde olan iki eski bakanın, S.E. ve N.Ç.’nin tanık olarak dinlenilmesini talep etmişler; bu kişilerin beyanlarının Gezi Parkı olayları sırasında başvurucunun kurumsal temaslarının niteliğini aydınlatmaya ve olaylara ilişkin kendi anlatımını doğrulamaya elverişli olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ayrıca çeşitli ek tahkikat taleplerinde bulunmuşlardır. Ancak aynı duruşmada 13. Ağır Ceza Mahkemesi, yargılamaya bir yenilik katmayacağı gerekçesiyle bu taleplerin tamamını reddetmiştir.

45. 22 Nisan 2022 tarihinde başvurucu, Gezi Parkı olaylarının organizasyonunda, finansmanında veya sevk ve idaresinde herhangi bir dahli olduğunu reddettiği ve beraatini talep ettiği son savunmasını sunmuştur. Başvurucu özetle, iddianamenin yeterli bir olgusal ve delil temelinden yoksun, esasen kurgusal ve spekülatif bir yoruma dayandığını ileri sürmüştür. Başvurucuya göre, hükümeti devirmeyi veya iş görmesini engellemeyi amaçlayan bir planın, hiyerarşik bir örgütlenmenin veya bir koordinasyon mekanizmasının varlığını gösteren hiçbir objektif delil dosyada bulunmamaktadır. Kültürel projeler, halka açık toplantılar, kurumsal temaslar ve uluslararası ilişkiler gibi sivil toplumun normal ve yasal işleyişinin bir parçası olan faaliyetlerin geriye dönük olarak suç fiilleri biçiminde yeniden nitelendirildiğini savunmuştur. Bu tür bir yeniden nitelendirme, hukuki güvenlik ilkesini ve ceza hukukunun öngörülebilirlik şartını zedelemiştir. Başvurucu, kendisi ile Gezi Parkı olayları sırasında meydana gelen şiddet ve tahribat eylemleri ya da çatışmalar arasında doğrudan veya dolaylı hiçbir bağ kurulmadığını değerlendirmiştir. Herhangi bir şiddet talimatı, emri veya kışkırtmasından sorumlu tutulamayacağını ve bu tür fiillere dolaylı olarak dahi katıldığını gösteren hiçbir delilin dosyada bulunmadığını vurgulamıştır. İsnat edilen suçların özel bir manevi unsurun (kastın) varlığını zorunlu kıldığını ve dosyada bu yönde hiçbir delil bulunmadığını eklemiştir. Başvurucunun beyanına göre eylemleri; kendisine atfedilen suç işleme kastıyla bağdaşmayan barışçıl, kamusal ve şeffaf bir sivil angajmanın parçası olmuştur. Muhasebe kayıtları ve resmi denetimler de dahil olmak üzere dosyadaki mali bilgilerin hiçbir yasa dışı para transferini ortaya koymadığını da savunmuştur. Bu bağlamda, Anadolu Kültür A.Ş. tarafından kullanılan fonların yasa dışı veya şiddet içeren eylemlerle hiçbir ilgisi olmaksızın, yalnızca usulünce belgelenmiş kültürel faaliyetlere tahsis edildiğine işaret etmiştir. Aleyhindeki suçlamaların; bağlamından koparılmış telefon görüşmeleri, yasal yurt dışı seyahatleri ve mutat kurumsal ilişkiler gibi hiçbir şekilde suç unsuru taşımayan fiillere dayandırıldığını ileri sürmüştür. Tek başına veya birlikte ele alındığında bu unsurlar, ona göre, ceza davalarında aranan ispat eşiğini karşılayamazdı. Son olarak başvurucu; yeni delil bulunmamasına, iddianamedeki iç çelişkilere ve uzun süren tutukluluğuna rağmen yargılamanın sürdürülmesinin Anayasa ve Sözleşme ile sağlanan güvencelerle bağdaşmayan bir ceza hukuku suiistimalini ortaya koyduğunu ileri sürmüştür. Başvurucu, aleyhine yürütülen yargılamanın meşru faaliyetlerin keyfi biçimde yeniden nitelendirilmesine dayandığı ve Sözleşme’nin yasallık, zorunluluk ve orantılılık gereklerini karşılamadığı sonucuna varmıştır.

E. Başvurucunun Müebbet Hapis Cezasına Çarptırılması
1. 25 Nisan 2022 Tarihli Karar

46. 25 Nisan 2022 tarihli duruşmada başvurucu; Ağır Ceza Mahkemesi heyetinin üç üyesinden biri olan M.B.’nin ve heyetin tamamının davadan çekilmesi/reddi talebinde bulunmuştur. M.B. yönünden, avukatlardan birinin beyanlarından ilgili hâkimin iktidar partisiyle yakın bağlarının olduğunun anlaşıldığını belirterek, bu gerekçeyle M.B.’nin heyetten çekilmesini talep etmiştir.

47. Aynı gün, duruşmanın sonunda 13. Ağır Ceza Mahkemesi; başvurucunun casusluk suçlamasından beraatine (bkz. yukarıda 35. paragraf), Gezi Parkı olaylarına ilişkin TCK’nın 312. maddesi kapsamındaki suçtan suçlu bulunmasına karar vermiş ve kendisini ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırmıştır. Hâkim M.B.’nin ve heyetin tamamının reddi talebini ise bu talebin yargılamayı uzatmaya yönelik olduğu gerekçesiyle reddetmiştir. Mahkeme ayrıca başvurucunun tutukluluk halinin devamına hükmetmiştir.

48. Ağır Ceza Mahkemesi kararında, 19 Şubat 2019 (bkz. yukarıda 23-25. paragraflar) ve 28 Eylül 2020 (bkz. yukarıda 35. paragraf) tarihli iddianamelere dayanarak, iddia makamının Gezi Parkı olaylarının “renkli devrimler” ve “Arap Baharı” gibi uluslararası hareketler silsilesinin bir parçası olarak başvurucu tarafından yabancı aktörlerin desteğiyle, Anadolu Kültür A.Ş. ve Açık Toplum Vakfı ile bağlantılı yapılar aracılığıyla planlandığı ve yönetildiği yönündeki savını tekrarlamıştır. Dava dosyasındaki delillerin toplu bir değerlendirmesini yaptıktan sonra Mahkeme; başvurucunun gösterilerin organizasyonunda, planlanmasında, sevk ve idaresinde ve finansmanında yer aldığı ve meydana gelen şiddetin, boyutu ile insani ve maddi sonuçları gözetildiğinde TCK’nın 312. maddesinde düzenlenen suçu oluşturacak düzeyde cebir ve şiddet kullanımına ulaştığı sonucuna varmıştır. Söz konusu olayların anayasal düzen ve hükümet işlevlerinin ifası için oluşturduğu somut tehlike dikkate alındığında icra aşamasına ulaştığını değerlendiren Mahkeme; kolektif eylemlerde cezai sorumluluğun yalnızca eylemi bizzat gerçekleştirenlerle sınırlı kalmayıp stratejik rol oynayan, yani Gezi Parkı olaylarının planlanması, organizasyonu ve sevk ve idaresinde yer alan veya bunlara asli katkı sağlayan kişileri de kapsayabileceğini tespit etmiştir.

49. Ağır Ceza Mahkemesi; savcılık tarafından iddianamelerde dayanılan tüm delillere atıfta bulunmuş, özellikle yasal olarak kurulmuş bazı STK’lara mali destek sağlamak amacıyla gerçekleştirilen bankacılık işlemlerini listeleyen 18 Ocak 2018 tarihli MASAK raporuna özel bir ağırlık vermiştir (bu rapora ilişkin daha fazla ayrıntı için bkz. anılan Kavala, §§ 51 ve 227). Toplanan tüm delillerin –iletişimin dinlenmesi, takip tedbirleri, belgelenmiş yazışmalar ile seyahatlere, toplantılara, para transferlerine ve iletişim faaliyetlerine ilişkin bilgilerin– başvurucunun Gezi Parkı olaylarının organizasyonu, planlanması, sevk ve idaresi, finansmanı, koordinasyonu, medyaya yansıtılması ve uluslararasılaştırılmasında merkezi ve yapılandırıcı bir rol oynadığını ve Mahkemeye göre kamuya açıklanan hedeflerin ötesine geçen siyasi bir amaç güttüğünü doğruladığını kaydetmiştir.

50. Bu unsurları bir bütün olarak değerlendiren Ağır Ceza Mahkemesi, ilk olarak yabancı aktörlerle olduğu iddia edilen bağlantıların sabit olduğunu tespit etmiştir. Mahkeme özellikle başvurucunun Açık Toplum Vakfı da dahil olmak üzere uluslararası kuruluşlarla olan temaslarına, yurt dışı seyahatlerine, uluslararası toplantılara katılımına ve özellikle para transferleri yoluyla Türkiye’de bir aktarıcı olarak üstlendiği varsayılan role dikkat çekmiştir. Gezi Parkı olayları sırasında gözlemlenen protesto yöntemlerinin bu örgütler tarafından geliştirilen yöntemlerle örtüştüğünü değerlendirmiştir.

51. Ağır Ceza Mahkemesi daha sonra, resmi olarak üyesi olmamasına rağmen başvurucunun Taksim Platformu, Taksim Dayanışması gibi hareketin merkezi yapıları ve forumların koordinasyonu üzerinde belirleyici bir nüfuz kullandığını tespit etmiştir. Taksim Platformu’nun, başvurucunun Anadolu Kültür A.Ş. bünyesinde uzun süredir yakın mesleki ilişki içinde olduğu sanıklardan M.Ö. tarafından büyük ölçüde yönlendirildiğini kaydetmiştir. Taksim Platformu içindeki kararların başvurucuya danışıldıktan sonra alındığına ve Taksim Dayanışması’nın etkili isimlerinin, özellikle Şerafettin Can Atalay (bkz. aşağıda 86-89. paragraflar) ve Tayfun Kahraman’ın (bkz. aşağıda 90-96. paragraflar) kendisiyle temas halinde olduğuna hükmetmiştir. Ayrıca başvurucuya veya Anadolu Kültür’e ait mekanların toplantılar, koordinasyon ve eğitim amaçları doğrultusunda kullanıldığını kaydetmiştir. Mahkeme ayrıca başvurucunun organizatörler ve katılımcılar tarafından dile getirilen ihtiyaçlara cevap vererek, belirli faaliyetleri finanse ederek, banka hesaplarının açılmasını kolaylaştırarak, gaz maskesi, koruyucu gözlük ve diğer malzemeleri temin ederek ve özellikle ilintili kuruluşlar aracılığıyla dahlolan aktörlere maddi destek sağlayarak olaylara lojistik, ayni ve nakdi destek sunduğunu belirtmiştir.

52. Ağır Ceza Mahkemesi; hareketin siyasi sonuçları, yayılması, siyasallaşması ve özellikle yerel seçimler ile iktidar partisine yönelik seçmen desteğinin zayıflatılması gibi somut seçim hedeflerine yönlendirilmesi hakkında dinlemeye takılan görüşmeler temelinde başvurucuya atfettiği stratejik ve siyasi vizyona dikkat çekmiştir. Mahkeme, başvurucunun gösterilere uluslararası destek sağlamak ve Türkiye Cumhuriyeti üzerindeki baskıyı artırmak için girişimlerde bulunduğunu bir kez daha kaydetmiştir. Yabancı yetkililerle, uluslararası kurum ve kuruluşlarla, özellikle Avrupa, Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri’nde temas halinde olduğunu ve Türkiye’ye biber gazı ihracatının durdurulmasını veya yasaklanmasını sağlamaya çalıştığını belirtmiştir. İnsan Hakları Komiseri de dahil olmak üzere uluslararası aktörleri harekete geçirmeye çalıştığını, Gezi Parkı olaylarını uluslararası alanda Türkiye aleyhine bir perspektiften sunmayı amaçlayan mektup ve bildirimlerin hazırlanmasında ve stratejik olarak yeniden kaleme alınmasında yer aldığını kaydetmiştir.

53. Ağır Ceza Mahkemesi ayrıca başvurucunun, hareketliliği sürdürmek ve sembolik ile coğrafi kapsamını genişletmek amacıyla forumlar kurarak ve uzun vadeli öz-örgütlenme kapasitesini geliştirmek amacıyla eğitimler düzenleyerek –ki bu faaliyetler kendisine ait veya Anadolu Kültür ile bağlantılı mekanlarda gerçekleşmiştir– hareketin sürekliliğine ve yapısına katkıda bulunduğunu değerlendirmiştir. Son olarak; görsel materyallerin toplanması ve kullanılması, belgesellerin üretilmesi ve yayılması, uluslararası sergilerin düzenlenmesi ve medya, kültür ve ekonomi aktörleriyle kapsamlı temaslar sürdürülmesi yoluyla olayların medyaya yansıtılması, yayılması ve tanıtılmasındaki rolüne işaret etmiştir.

54. Ağır Ceza Mahkemesi, başvurucuya isnat edilebilir cebir ve şiddet kullanımını ortaya koymak amacıyla davayı birkaç aşamada analiz etmiştir. Mahkeme ilk olarak, sunulan tüm deliller temelinde başvurucunun Gezi Parkı gösterilerinin organizasyonunda, planlanmasında, sevk ve idaresinde ve finansmanında yer aldığı ve bu olaylar sırasında meydana gelen şiddetin, boyutu ve sonuçları dikkate alındığında suçun maddi unsurunu oluşturmak için aranan cebir ve şiddet kullanımını teşkil ettiği, olguların aynı zamanda manevi unsuru da ortaya koyduğu sonucuna varmıştır. Mahkeme; hükümet fiilen devrilmemiş veya doğrudan bir güç kullanılmamış olsa dahi, söz konusu amaca ulaşmaya yönelik salt objektif elverişlilik yeterli görüldüğünden, anayasal düzen ve hükümet işlevlerinin ifası için somut ve ciddi bir tehlike oluşturması sebebiyle dava konusu eylemlerin icra aşamasına ulaştığını değerlendirmiştir. Kolektif eylem bağlamında cezai sorumluluğun, şiddeti bizzat uygulayan faillerin ötesine geçerek olayların yönetiminde stratejik rol oynayan (bkz. yukarıda 48. paragraf) veya bunlara asli katkı sağlayan kişileri de kapsayabileceğini eklemiştir. Son olarak Mahkeme; Gezi Parkı olayları sırasında meydana gelen kamu düzeni ihlallerinin, maddi hasarın ve can kayıplarının Devlet otoritesine yönelmiş, TCK’nın 312. maddesi kapsamına giren cebir ve şiddet kullanımının varlığını ortaya koyduğuna hükmetmiştir.

55. İkinci olarak Ağır Ceza Mahkemesi, Gezi Parkı olayları sırasında meydana gelen şiddeti bir bütün olarak değerlendirmiştir. Mahkeme, 78 ilde 746 gösteri düzenlendiğini ve bu gösteriler sırasında kamu ve özel mülklerde önemli ölçüde maddi hasar meydana geldiğini kaydetmiştir. Mahkeme özellikle 280 işyerinin ve 103’ü polis aracı olmak üzere 259 aracın, bir polis merkezi, muhalefet partisinin genel merkezi dahil beş kamu binası ve iktidar partisinin ilçe başkanlıklarına ait on iki bina dahil birçok siyasi ve kurumsal binanın zarar gördüğünü belirtmiştir. Ayrıca mobese kamera sistemleri, trafik işaretleri, kent mobilyaları, peyzaj düzenlemeleri ve polis noktaları gibi birçok kentsel altyapı unsurunun tahrip edildiğini veya ağır hasar gördüğünü kaydetmiştir. Bu olaylar bir kolluk görevlisinin ve beş sivilin ölümüyle sonuçlanmış, yüzlerce kişi yaralanmıştır.

56. Ağır Ceza Mahkemesi; bu olayların boyutu ile insani ve maddi sonuçları gözetildiğinde, adli makamların söz konusu olayların TCK’nın 312. maddesi anlamında bir cebir ve şiddet unsuru içerdiğini meşru olarak kabul edebileceğini tespit etmiştir. Bu nitelendirmeyi desteklemek amacıyla, 28 Şubat 1997 tarihli askeri muhtıraya –yani laikliği koruma adına ordunun dönemin hükümeti üzerinde kurduğu ve “post-modern darbe” olarak nitelendirilen baskı sürecine– ilişkin Yargıtay içtihadına atıfta bulunmuş; söz konusu içtihatta doğrudan ve münhasıran hükümet üyelerine yöneltilmiş bir güç bulunmasa dahi, fiziki ve psikolojik cebre dayalı kesintisiz bir kurumsal baskı sürecini oluşturan fiillerin hükümeti devirmeye teşebbüs suçunu oluşturabileceğinin kabul edildiğini belirtmiştir. Mahkeme bu yaklaşıma göre, fiillerin ortak bir niyetle birleşen ve amaçlanan sonucu doğurmaya objektif olarak elverişli, birbirine bağlı bir bütün oluşturması durumunda belirli aşamalarda doğrudan cebir bulunmamasının cezai nitelendirmeyi engellemeyeceğini kabul etmiştir. Hükümetin istifasını sağlamaya elverişli cebir eylemlerinin neticesiz kalabilmesinin TCK’nın 312. maddesinin uygulanmasına engel teşkil etmediğini ayrıca belirtmiştir. Yaratılan tehlikenin derecesine ve sanıkların fiili katkısına göre bir ayrım yapılması gerektiğini açıklamıştır. Bu ilkeleri somut olaya uygulayan Mahkeme, anılan davada tek başına tankların yürütülmesinin kast ve cebri ortaya koymak için yeterli görüldüğünü; evleviyetle (a fortiori) Gezi Parkı olayları sırasında özellikle Beşiktaş’taki Başbakanlık Çalışma Ofisi çevresinde meydana gelen (bkz. yukarıda 20. paragraf ve aşağıda 75. paragraf) ve güvenlik güçlerine yönelen şiddetin hükümete karşı cebir ve şiddetin varlığını açıkça ortaya koyduğunu kabul etmiştir.

57. Netice itibarıyla Ağır Ceza Mahkemesi, başvurucuya isnat edilen fiillerin TCK’nın 309. maddesi anlamında anayasal düzeni ortadan kaldırmaya yönelik ayrı bir suç oluşturmadığı, TCK’nın 312. maddesi anlamında hükümetin iş görmesini cebir ve şiddet kullanarak engellemeye teşebbüs niteliğinde olduğu sonucuna varmıştır. Siyasal veya askeri nitelikteki diğer suçlamalar bakımından ise, her ne kadar casusluktan kamu davası açılmışsa da dosyadaki delillerin devlet sırrı niteliğindeki bilgileri kesin olarak tespit etmeye veya başvurucunun bu bilgileri casusluk maksadıyla temin ettiğini ya da açıkladığını ortaya koymaya yeterli olmadığını belirterek bu suçtan beraatine hükmetmiştir. Bununla birlikte Mahkeme, Gezi Parkı olayları bağlamında kamu ve özel mala zarar verme, polise mukavemet ve toplantı ve gösteri yürüyüşleri mevzuatına muhalefet gibi birden çok genel suçtan davalar açıldığını ve bu fiillerin katılımcılara atfedildiğini kaydetmiştir. Son olarak Ağır Ceza Mahkemesi, yargılama sürecindeki tutumu ve sabit bulunan suçun niteliği gereğince başvurucu hakkında takdiri indirim nedenlerinin uygulanmasına veya cezada indirim yapılmasına yer olmadığına karar vermiştir.

2. Başvurucunun İstinaf Başvurusu

58. 20 Haziran 2022 tarihinde başvurucu, karara karşı istinaf yoluna başvurmuştur. Başvurucu öncelikle, Hâkim M.B.’nin iktidar partisiyle olan bağlarının ancak son duruşmada öğrenildiğini belirterek Ağır Ceza Mahkemesinin mahkeme heyetinin ve Hâkim M.B.’nin davadan çekilmesi/reddi talebini kabul etmeme kararına itiraz etmiştir. Ardından bir çevre aktivisti olduğunu ve şiddete hiçbir zaman başvurmadan veya bu tür davranışları teşvik etmeksizin münhasıran hukuk devletini ve çevrenin korunmasını savunmak amacıyla hareket ettiğini ön mesele olarak ileri sürmüştür. Usul yönünden başvurucu; telefon dinlemelerinin söz konusu davadaki suçlamalarla ilgisi bulunmayan ayrı bir soruşturma kapsamında yetkilendirildiğini ve uygulandığını belirterek dinleme kayıtlarının hukuka aykırılığına itiraz etmiştir. Ayrıca mahkûmiyetine yol açan soruşturma işlemlerinin yürürlükteki yasal düzenlemelere aykırı olarak gerçekleştirildiğini ve bu durumun yargılamanın genel hakkaniyetini zedelediğini ileri sürerek bu işlemleri eleştirmiştir. Başvurucu ayrıca delil ikamesine yönelik birçok talebinin yetersiz gerekçelerle reddedildiğini savunmuştur. Özellikle olay tarihinde görevde olan iki bakanın, Adalet Bakanı ve diğer bakanın tanık olarak dinlenilmesi talebinin gerekçesiz biçimde reddedildiğini kaydetmiştir. Ayrıca 17 Ocak 2022 tarihinde Ağır Ceza Mahkemesinin, 8 Ekim 2021 tarihinde dinlenilmesine karar verdiği tanık S.T.’nin dinlenilmesinden geçerli bir gerekçe göstermeksizin vazgeçtiğine işaret etmiştir.

59. Suçun kurucu unsurları bakımından başvurucu; hükümeti devirmeyi amaçlayan herhangi bir eylemi planladığına, organize ettiğine veya icra ettiğine dair hiçbir delil bulunmadığından TCK’nın 312. maddesinin uygulanma koşullarının oluşmadığını ileri sürmüştür. Gösterilerin büyük çoğunluğunun barışçıl geçtiğini ve şiddet eylemlerinin yalnızca küçük bir azınlıkta gözlemlendiğini belirtmiştir. Ayrıca Gezi Parkı olaylarını organize ettiği veya finanse ettiği iddialarını reddetmiştir. MASAK raporunun şüpheli hiçbir mali transferi ortaya koymadığını savunmuştur. Anadolu Kültür A.Ş.’nin yasal olarak kurulmuş, yetkili makamlarca düzenli olarak denetlenen bir şirket olduğunu ve hiçbir yasa dışı faaliyetin tespit edilmediğini belirtmiştir. Şirketin feshine yönelik talebin İstanbul Asliye Ticaret Mahkemesinin 23 Aralık 2021 tarihli kararıyla reddedildiğini, bu kararda yasa dışı mali işlemlerin bulunmadığının tespit edildiğini ve alınan bağışların münhasıran kültürel ve eğitsel amaçlarla kullanıldığının hükme bağlandığını eklemiştir. Göstericilere sağlandığı iddia edilen maddi yardımlara ilişkin olarak başvurucu, bunların birkaç sandviç, eczaneden alınan bez maskeler, poğaçalar, katlanır bir masa ve bir hoparlör gibi insani nitelikte ve düşük maliyetli malzemelerle sınırlı olduğunu, hiçbir mali transfer yapılmadığını ifade etmiştir. Ayrıca yerel mahkemelerce dikkate alınan delillerin birçoğunun Gezi Parkı olayları dönemine ait olmadığını ileri sürmüştür. Ona göre gösterilerin organizasyonu, finansmanı veya koordinasyonuna ilişkin iddialar herhangi bir olgusal temelden ve delilden yoksun şekilde ortaya atılmıştır.

60. Yabancılarla olan temaslarına ilişkin olarak başvurucu; bunların özellikle diplomatlar, uluslararası insan hakları örgütlerinin temsilcileri, Avrupa Komisyonu ve Avrupa Konseyi yetkilileri ile Avrupa Parlamentosu üyeleriyle yapılan görüşmelerden ibaret olduğunu açıklamıştır. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı, Adalet Bakanı ve Dışişleri Bakanı ile de muhtelif kereler görüştüğünü, bunun da söz konusu temasların şeffaf ve meşru niteliğini kanıtladığını eklemiştir. Medyaya ilişkin suçlamalarla ilgili olarak başvurucu, Video Occupy başlıklı bir belgeseli finanse ettiği iddiasını reddederek böyle bir belgeselin çekilmediğini beyan etmiştir. Sırp aktivistler veya onların örgütleriyle herhangi bir ilişkisi olduğunu da reddetmiş ve bu iddiaları destekleyecek hiçbir delil bulunmadığını savunmuştur.

61. Son olarak başvurucu, Gezi Parkı olaylarının önceden planlandığı savını reddederek bunun somut delillerden ziyade spekülasyona dayandığını ileri sürmüştür. Aleyhindeki suçlamaların “düşman ceza hukuku” olarak tanımlanabilecek bir yaklaşımla uyumlu olduğunu savunmuştur. [Ülke genelinde] kaydedilen 746 olay arasında maddi, fiili veya kasti hiçbir bağ bulunmadığını, hiçbir şiddet eylemine katılmadığını ve söz konusu dönem boyunca İstanbul’dan hiç ayrılmadığını; buna rağmen tüm olaylardan ve bazı gösteriler sırasında meydana gelen münferit şiddet fiillerinden sorumlu tutulduğunu ileri sürmüştür.

62. Başvurucu son olarak, Beşiktaş’ta Başbakanlık Çalışma Ofisi önünde meydana gelen ve Çarşı grubuna atfedilen şiddet olaylarına ilişkin tespiti tartışmaya açmıştır (bkz. yukarıda 20, 39, 42. paragraflar ve aşağıda 75. paragraf). Kendisi ile söz konusu olaylar arasında bir bağlantı olduğunu gösteren hiçbir delil bulunmamasına rağmen, aleyhindeki davanın bu gruba ilişkin dava ile önce birleştirilip ardından ayrıldığına dikkat çekmiştir. Bu olayların, Sincan’da tankların yürütülmesiyle analoji yapılarak (“28 Şubat 1997 askeri muhtırası” bağlamında, bkz. yukarıda 56. paragraf) mahkûmiyetine dayanak yapılmasının yalnızca mantıksız olmakla kalmayıp aynı zamanda suçta ve cezada kanunilik ilkesi ve ceza hukukunda kıyas yasağı ile bağdaşmadığını savunmuştur.

3. Başvurucunun Mahkûmiyetinin İstinafta Onanması

63. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi, 28 Aralık 2022 tarihli kararıyla başvurucunun istinaf başvurusunun esastan reddine karar vermiştir.

4. Temyiz İncelemesi

64. 16 Ocak 2023 tarihinde başvurucu, 28 Aralık 2022 tarihli karara karşı temyiz yoluna başvurmuştur. Başvurucu, 13. Ağır Ceza Mahkemesine (bkz. yukarıda 44-45. paragraflar) ve İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesine (bkz. yukarıda 58-62. paragraflar) sunduğu argümanları özü itibarıyla tekrarlamıştır.

65. Yargıtay 3. Ceza Dairesi, 28 Eylül 2023 tarihli ilamıyla başvurucunun hükümeti devirmeye teşebbüs suçundan mahkûmiyetini kesin olarak onamıştır. Yargıtay; başvurucu hakkındaki tüm suçlamalara, kendisine isnat edilen fiillere, Gezi Parkı olayları sırasında meydana gelen şiddete ve diğer sanıkların yanı sıra Avrupa Birliği kurumları, Avrupa Konseyi, sivil toplum kuruluşları ve yabancı diplomatik misyonlardan tanınmış şahsiyetlerle kurduğu çok sayıdaki temasa atıfta bulunmuştur. Bu unsurları bir bütün olarak değerlendiren Yargıtay; bunların başvurucunun Gezi Parkı olaylarının organizasyonuna, planlanmasına ve sevk ve idaresine katılımını, ayrıca bu bağlamda gerçekleştirilen eylemlerin yönlendirilmesi ve finanse edilmesindeki rolünü kanıtladığını tespit etmiştir. Olayların kronolojisi ve doğurduğu sonuçlar gözetildiğinde, TCK’nın 312 § 1 maddesinde düzenlenen suçun cebir ve şiddet unsurlarının oluştuğunda hiçbir şüphe bulunmadığına hükmetmiştir.

66. Fiillerin hukuki nitelendirmesine ilişkin olarak Yargıtay; TCK’nın 312. maddesinde öngörülen suçun yalnızca hükümetin fiilen devrilmesini değil, aynı zamanda görevlerini yapmasının engellenmesine yönelik her türlü teşebbüsü de kapsadığına işaret etmiştir. Suçun bir tehlike ve teşebbüs suçu olduğunu, icraya yönelik cebri hareketlere başlanmış ve bunların amaçlanan sonucu doğurmaya elverişli olması karşısında nihai amacın fiilen gerçekleşmiş olmasının gerekmediğini vurgulamıştır. Kişilere veya kurumlara yönelik fiziki veya psikolojik baskı olarak anlaşılan cebir ve şiddetin suçun kurucu unsuru olduğunu ve cezai sorumluluğun olayların planlanmasına, organizasyonuna veya yönetimine katılan ya da bunlara asli katkı sağlayan herkese uzanabileceğini açıklamıştır. Bu ilkeleri uygulayan Yargıtay; Gezi Parkı olaylarının, özellikle faaliyetlerin koordinasyonu, kargaşanın boyutu ve kaos ortamı yaratılması ile karakterize edilen, cebir ve şiddet kullanarak hükümetin işlevlerini engellemeye teşebbüs niteliğinde olduğunu değerlendirmiştir.

67. Delillerin hukukiliğine ilişkin olarak Yargıtay; yargılamada kullanılan telefon dinleme kayıtlarının CMK’nın 135. maddesi uyarınca verilen yargı kararlarına dayanılarak, iç hukuka uygun şekilde ve tutuklama nedenlerinin varlığına dair yasal karinenin bulunduğu bir “katalog suç”a ilişkin ilk soruşturma kapsamında elde edildiğini tespit etmiştir. Olguların daha sonra hükümeti devirmeye teşebbüs olarak yeniden nitelendirilmesinin, önceden izin verilmiş olan dinlemelerin geçerliliğini etkilemeyeceğini belirtmiştir. Yerleşik içtihada dayanarak, bir suç yönünden hukuka uygun olarak elde edilen delillerin, somut olayla bağlantılı ve elverişli kalması kaydıyla, yeniden nitelendirilen veya bağlantılı bir suç bakımından da kullanılabileceğini kabul etmiştir. Meşru milli güvenlik ve kamu düzeni hedeflerini gözeten iletişimin dinlenmesi tedbirlerinin hukuka uygun olduğu ve mahkûmiyete geçerli bir dayanak oluşturabileceği sonucuna varmıştır.

68. Son olarak, bizzat başvurucuya isnat edilen eylemlere ilişkin olarak Yargıtay; başvurucunun kamuoyunda görünür olmaktan kaçınmak için perde arkasından hareket ederek sivil toplum yapıları ile yerli ve yabancı ağlarla işbirliği içinde Gezi Parkı gösterilerini organize ve koordine ettiği yönündeki savcılık değerlendirmesini kabul etmiştir. Başvurucu; harekette yer alan ana aktörler üzerinde belirleyici nüfuz kurmakla, göstericilere lojistik ve mali destek sağlamakla, mekan tahsis etmekle, fon akışını kolaylaştırmakla ve hareketin yapılandırılmasına katkı sağlamakla suçlanmıştır. İddianamede ayrıca diplomatik, medya ve kurumsal temaslar ile iletişim ve medya üretim faaliyetleri aracılığıyla olayları uluslararasılaştırma ve Türkiye üzerindeki baskıyı artırma girişimleri vurgulanmıştır. Başvurucu ayrıca, gösteriler yatışmış olmasına rağmen hareketi sürdürmek ve genişletmek amacıyla forumlar, eğitimler ve ağlar organize etmekle suçlanmıştır. Tüm bu faktörler temelinde Yargıtay, TCK’nın 312 § 1 maddesi anlamında cebir ve şiddet unsurunun oluştuğu ve başvurucunun cebir ve şiddet kullanarak hükümeti devirmeye teşebbüs suçundan sorumlu tutulması gerektiği sonucuna varmıştır.

F. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin İhlal Prosedürü Kapsamındaki 11 Temmuz 2022 Tarihli Kararı

69. Yukarıda belirtildiği üzere (bkz. yukarıda 15. paragraf), Mahkemenin 11 Mayıs 2020 tarihinde kesinleşen 10 Aralık 2019 tarihli Kavala kararı, Sözleşme’nin 46 § 2 maddesi uyarınca icrasının denetlenmesi amacıyla Bakanlar Komitesine iletilmiştir. Kararın icra edilmediğini tespit eden Bakanlar Komitesi, 2 Şubat 2022 tarihinde Sözleşme’nin 46 § 4 maddesi uyarınca aldığı bir ara kararla konuyu Mahkemeye sevk etmeye karar vermiş ve Mahkeme 11 Temmuz 2022 tarihinde yukarıda anılan Kavala (ihlal prosedürü) kararını vermiştir. Bu kararda Mahkeme; başvurucunun 18 Ekim 2017’den bu yana kesintisiz olarak hürriyetinden yoksun bırakıldığını tespit etmiş, derhal serbest bırakılması yükümlülüğünü yinelemiş ve başvurucuya yöneltilen yeni suçlamaların esasa ilişkin yeni bir olguya dayanmadığını, daha önce incelenmiş ve yetersiz bulunmuş delillerin yeniden nitelendirilmesinden ibaret olduğunu kaydetmiştir. Mahkeme özellikle, dava dosyasına sonradan eklenen bilgilerin isnat edilen suçların kurucu unsurlarını oluşturmaya elverişli yeni bir delil ortaya koymadığını ve yalnızca daha önce analiz edilmiş olguları yeniden sınıflandırdığını belirtmiştir. Bu tür bir yeniden nitelendirmenin, ilk karardaki tespitleri kararın icrası yükümlülüğünü anlamsız kılacak şekilde tartışmaya açamayacağını vurgulayan Mahkeme; başvurucunun Sözleşme haklarının kullanımıyla bağlantılı olağan ve yasal faaliyetlere dayanan ve Madde 18 ihlaliyle sakatlanmış bir mahkûmiyetle neticelenen tutukluluğunun devam etmesinin kesinleşmiş kararın iyi niyetle icra edildiği sonucuna varmasına imkan vermediğini ve dolayısıyla Türkiye’nin Sözleşme’nin 46 § 1 maddesi uyarınca bu karara uyma yükümlülüğünü yerine getirmediğini tespit etmiştir (aynı kararda, §§ 157-74).

G. Başvurucunun Anayasa Mahkemesine Yaptığı Bireysel Başvurular
1. 9 Haziran 2022 Tarihli Bireysel Başvuru

70. 9 Haziran 2022 tarihinde başvurucu, 25 Nisan 2022 tarihindeki mahkûmiyetinden önceki döneme ilişkin tutukluluğundan şikayet ederek Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. Tutuklanmasını haklı kılan makul şüphenin bulunmaması nedeniyle Sözleşme’nin 5 § 1 maddesinin ihlal edildiğini; tutukluluğunun devamı için ilgili ve yeterli gerekçelerin bulunmaması ve tutukluluk süresinin makul olmaması nedeniyle 5 § 3 maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Ayrıca Anayasa Mahkemesi önündeki yargılamanın süratli yürütülmemesi sebebiyle 5 § 4 maddesine ve aleyhindeki yargılamanın hakkaniyetine ilişkin olarak 6 § 1 maddesine dayanmıştır. Başvurusuna öncelik tanınmasını da talep etmiştir.

71. Bu başvuru ilk olarak 15 Haziran 2022 tarihinde ilgili bölüme tahsis edilmiştir. 22 Haziran 2022 tarihinde Anayasa Mahkemesi İkinci Bölümü, yazılı görüşlerini sunması için başvuruyu Adalet Bakanlığına bildirmiştir. 24 Ağustos 2022 tarihinde Adalet Bakanlığı görüşlerini sunmuştur. 12 Temmuz 2023 tarihinde İkinci Bölüm, davanın Anayasa Mahkemesi Genel Kuruluna sevkine karar vermiştir. 25 Temmuz 2023 tarihinde Genel Kurul davayı gündemine almış, ancak incelemesini ertelemiştir. Dava Anayasa Mahkemesi önünde derdest kalmaya devam etmektedir.

2. 24 Ekim 2023 Tarihli Bireysel Başvuru

72. 24 Ekim 2023 tarihinde başvurucu, diğer hususların yanı sıra mahkûmiyetinden şikayet ederek Anayasa Mahkemesine ikinci bir bireysel başvuruda bulunmuştur. Sözleşme’nin 18. maddesiyle bağlantılı olarak 5. maddesine dayanarak ve özellikle Mahkemenin 11 Temmuz 2022 tarihli kararına atıfta bulunarak tutukluluğunun keyfi olduğunu ileri sürmüştür. Ayrıca Sözleşme’nin 6 § 1 (yargılamanın hakkaniyeti, kararların gerekçesizliği, silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerinin ihlali, mahkemenin bağımsız olmaması ve yargılamanın makul süreyi aşması), 6 § 2 (masumiyet karinesi) ve 6 § 3 (savunma haklarının kısıtlanması) maddelerine ve 7. maddesine dayanmıştır. Başvurucu ayrıca; video, belgesel ve sergi hazırlıkları, göz yaşartıcı gaz kullanımının yasaklanmasına ilişkin İnsan Hakları Komiseri ile yapılan görüşmeler, diplomatik misyonlar ve siyasi şahsiyetlerle temaslar ile insan hakları savunuculuğu faaliyetleri ve Anadolu Kültür A.Ş. kapsamında sivil toplumu güçlendirmeye yönelik demokratik taahhütleri gibi hukuka uygun faaliyetlerin haksız biçimde suç fiili olarak nitelendirildiğini ve tek başına ve Madde 18 ile bağlantılı olarak Sözleşme’nin 10 ve 11. maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Tek başına tutulma koşullarından da şikayet etmiştir. Ayrıca, davanın kendine özgü koşulları ışığında değerlendirildiğinde tutukluluğunun aşırı süresinin bu hükümle yasaklanan ağırlık eşiğine ulaştığını savunarak Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmiştir.

73. Bu bireysel başvuru başlangıçta 18 Ocak 2024 tarihinde ilgili bölüme tahsis edilmiştir. 1 Şubat 2024 tarihinde Anayasa Mahkemesi Birinci Bölümü, yazılı görüşlerini sunması için başvuruyu Adalet Bakanlığına bildirmiştir. 3 Nisan 2024 tarihinde Adalet Bakanlığı görüşlerini Anayasa Mahkemesine sunmuştur. Bu başvuru da halen derdesttir.

3. Bakanlar Komitesi Kararı

74. Bakanlar Komitesi 1563. toplantısında (9–11 Haziran 2026), başvurucunun tutukluluğunun devam etmesinden duyduğu derin endişeyi yinelemiş ve yargı da dahil olmak üzere Türk makamlarına, başvurucunun derhal serbest bırakılmasını sağlamak için gerekli tüm tedbirleri gecikmeksizin alma çağrısında bulunmuştur. Komite özellikle, meselenin iç hukuk düzeninde süratle ve etkili bir şekilde çözülebilmesi amacıyla Anayasa Mahkemesinin 31 Ağustos 2026 tarihinden önce Sözleşme ile uyumlu acil bir karar vermesinin zorunlu olduğunu vurgulamıştır (CM/Del/Dec(2026)1563/H46-40).

H. Başvurucu Tarafından Sunulan Diğer Belgeler

75. Başvurucu, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin 2 Ağustos 2021 tarihinde kendi davasıyla birleştirilen (bkz. yukarıda 39. paragraf) ve daha sonra ayrılan (bkz. yukarıda 42. paragraf) “Çarşı” davasındaki otuz beş sanığın delil yetersizliğinden beraatine karar verdiği 23 Aralık 2024 tarihli kararını Mahkemeye sunmuştur. Söz konusu sanıklar Beşiktaş’ta meydana gelen olaylar nedeniyle yargılanmışlardı (bkz. yukarıda 20 ve 39. paragraflar). Bu kişiler Gezi Parkı olayları bağlamında hükümeti devirmeye teşebbüs etmekle ve Beşiktaş ilçesinde bulunan Başbakanlık Çalışma Ofisi ile Adalet ve Kalkınma Partisi ilçe binasına taş ve molotofkokteyli ile saldırmakla suçlanmışlardı. Ağır Ceza Mahkemesi hükmünde; sanıklar hakkında hem 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet hem de TCK’nın 312 § 1 maddesi anlamında hükümeti devirmeye teşebbüs suçlarından dava açılmış olmasına rağmen, bu suçların yasal unsurlarının yeterince açık ve somut bir biçimde ortaya konulamadığını değerlendirmiştir. Sanıkların Taksim’deki Gezi Parkı projesine karşı gösterilere –ki bu anayasal hakların ve demokratik ifade özgürlüğünün kullanımı kapsamındadır– bireysel veya toplu olarak katıldıklarının sabit olmasına karşın, hiçbirinin şiddet veya suç eylemlerinde yer aldığını ya da hükümeti devirmeyi amaçlayan planlı, yapılandırılmış ve hiyerarşik bir plan çerçevesinde hareket ettiğini kanıtlayan hiçbir delil bulunmadığını kaydetmiştir. Telefon dinleme kayıtları ve konum verileri de dahil olmak üzere dayanılan delillerin hukuka uygun kabul edilmediğini, iddia edilen olayların hemen ardından herhangi bir tutanak tanzim edilmediğini ve sanıkların aleyhlerindeki hiçbir suçlamayı kabul etmediğini belirten Mahkeme; isnat edilen suçların maddi ve manevi unsurlarını ortaya koyan delillerin bulunmaması karşısında şüpheden sanık yararlanır ilkesi gereğince sanıkların her birinin beraatine karar verilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.

76. Başvurucu, 7 Mayıs 2023 tarihinde Tabii dijital platformunun TRT (kamu yayıncısı) tarafından finanse edilen Metamorfoz adlı diziyi yayımlamaya başladığını belirtmiştir. Bu dizide; başvurucuyla belirgin bir fiziksel ve biyografik benzerlik taşıyan, bir hasım, “kötü kapitalist”, casus ve suçlu olarak tasvir edilen bir karakter yer almaktadır. Başvurucu adına Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına, İstanbul Sulh Ceza Hâkimliğine ve Radyo ve Televizyon Üst Kuruluna şikayetlerde bulunulmuş, ancak bu başvuruların tamamı muhtelif tarihlerde söz konusu organlarca reddedilmiştir.

77. Başvurucu ayrıca, 9 Ekim 2023 tarihinde Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi tarafından kendisine Václav Havel İnsan Hakları Ödülü’nün verilmesinin ardından üst düzey Türk devlet yetkililerinin kamuoyu önünde kendisini hedef alan damgalayıcı açıklamalarda bulunduklarını ileri sürmüştür. İlk karar bağlamında Mahkemenin dikkatine sunulanlara benzer şekilde (bkz. anılan Kavala, § 61), aleyhindeki ceza yargılamasına ve Bakanlar Komitesi önündeki sürece ilişkin üst düzey ulusal yetkililer tarafından yapılan çok sayıda beyanı Mahkemeye sunmuştur.

78. Başvurucu son olarak, 2002 yılında kurulan ve 2017’deki tutuklanmasına kadar başkanlığını yürüttüğü kâr amacı gütmeyen bir kültürel kuruluş olan Anadolu Kültür A.Ş.’nin on sekiz yılı aşkın bir süre tamamen yasal bir çerçevede kültürel diyalog ve kültürel hakların geliştirilmesi alanında faaliyet gösterdiğini; şirketin hesaplarının ve faaliyetlerinin düzenli olarak denetlendiğini ve hiçbir mali usulsüzlük bulunmadığını beyan etmiştir. Ticaret Bakanlığı tarafından 2020 yılında ticari olmayan faaliyetlere ilişkin şirketler hukukunun dar yorumlanmasına dayanılarak başlatılan fesih davasının, ticaret mahkemelerinin önceki kararlarıyla ve Açık Toplum Vakfı’ndan alınanlar da dahil olmak üzere şirketin tüm fonlarının şeffaflığını ve yasallığını teyit eden 4 Ağustos 2020 tarihli resmi raporla çelişecek biçimde, ancak Yargıtay’ın Eylül 2024’teki içtihat değişikliğinden sonra kabul edildiğini açıklamıştır.

II. İlgili İç Hukuk ve Uygulama
A. Anayasa

79. Anayasa’nın 2. maddesi şu şekildedir:

“Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.”

80. Somut olayla ilgili olduğu ölçüde, Anayasa’nın 90. maddesinin 5. fıkrası şu şekildedir:

“Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle uyuşmazlık çıkması halinde milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.”

81. Somut olayla ilgili olduğu ölçüde, Anayasa’nın 148. maddesinin 3. fıkrası şu şekildedir:

“3. Herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir. Başvuruda bulunabilmek için olağan kanun yollarının tüketilmiş olması şarttır.”

82. Anayasa’nın 153. maddesinin 6. fıkrası şu şekildedir:

“Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar.”

B. Ceza Kanunu

83. Türk Ceza Kanunu’nun ilgili hükümleri şu şekildedir:

Madde 309/1

“Cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılırlar.”

Madde 312/1

“Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs eden kimseye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir.”

Madde 314

“1. Bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları işlemek amacıyla, silahlı örgüt kuran veya yöneten kişi, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

2. Birinci fıkrada tanımlanan örgüte üye olanlara, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir…”

Madde 328/1

“Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından, niteliği itibarıyla, gizli kalması gereken bilgileri, siyasal veya askerî casusluk maksadıyla temin eden kimseye onbeş yıldan yirmi yıla kadar hapis cezası verilir.”

C. Ceza Muhakemesi Kanunu

84. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesinin 1. fıkrası şu şekildedir:

“1. Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin ve bir tutuklama nedeninin bulunması halinde, şüpheli veya sanık hakkında tutuklama kararı verilebilir. İşin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama kararı verilemez…”

D. Müebbet Hapis Cezasının İndirilemez Niteliği

85. Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un (5275 sayılı Kanun) 107. maddesi kural olarak; ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm edilmiş olanlar için otuz yılın, süreli hapis cezasına çarptırılmış olanlar için ise cezalarının üçte ikisinin infaz edilmesinin ardından koşullu salıverilmeden yararlanma imkânı tanımaktadır. Ancak bu imkân; devlete veya anayasal düzene karşı işlenen suçlar da dâhil olmak üzere belirli ağır suçlar bakımından mevcut değildir. Cezanın infazında zamanaşımına ilişkin olarak, söz konusu süreler prensipte cezanın ağırlığına göre belirlense de, ağırlaştırılmış veya süreli müebbet hapis cezalarına ya da devlete karşı işlenen belirli ağır suçlara uygulanmamaktadır. Bu bağlamda, Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesinin anayasal düzene karşı işlenen suçları cezalandırdığı gözetildiğinde, anılan hüküm uyarınca mahkûm edilen ve cezalandırılan kişiler bakımından koşullu salıverilme ve ceza zamanaşımı mekanizmaları uygulanamaz niteliktedir. Salıverilme ayrıca, ağır hastalık veya kocama hallerinde Cumhurbaşkanı tarafından istisnai olarak tanınabilmektedir. Son olarak, toplumsal değerlendirmelere cevaben zaman zaman genel veya özel af kanunları çıkarılabilmektedir (ayrıntılar için bkz. Öcalan/Türkiye (No. 2), Başvuru No: 24069/03 ve 3 diğer başvuru, §§ 62-71, 18 Mart 2014).

E. Anayasa Mahkemesi İçtihadı
1. Şerafettin Can Atalay Davası

86. Bir avukat ve insan hakları savunucusu olan Şerafettin Can Atalay, Gezi Parkı olaylarına ilişkin olarak başvurucu ile aynı ceza yargılamasında yargılanmış ve İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesi uyarınca hükümeti cebir ve şiddet kullanarak ortadan kaldırmaya teşebbüse yardım etmekten on sekiz yıl hapis cezasına mahkûm edilmiştir. Tahliye talebini de içeren istinaf başvurusu reddedilmiştir. Temyiz incelemesi Yargıtay önünde derdest iken Türkiye İşçi Partisi (TİP) listesinden milletvekili seçilmiştir. Yasama dokunulmazlığı gerekçesiyle yargılamanın durdurulmasını ve tahliyesini talep etmiş; bu talepler reddedilmiş ve mahkûmiyeti onanmıştır.

87. Bireysel başvuru üzerine karar veren Anayasa Mahkemesi, 25 Ekim 2023 tarihli kararında (Şerafettin Can Atalay No. 2, B. No: 2023/53898), Sayın Atalay’ın yasama dokunulmazlığına rağmen tutukluluğunun devam ettirilmesinin Anayasa’nın 19. ve 67. maddelerine aykırı olduğuna hükmetmiştir. Mahkeme, başvurucunun seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkı ile kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğini tespit etmiştir. Bu karara rağmen İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, Sayın Atalay’ın tutukluluğunun devamına karar vererek dosyayı Yargıtay’a göndermiştir. Yargıtay 3. Ceza Dairesi, 8 Kasım 2023 tarihli kararıyla Anayasa Mahkemesi kararına uyulmamasına, mahkûmiyetin kesinleştiğinin teyidine, kararın Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gönderilmesine ve ilgili Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunulmasına karar vermiştir.

88. Anayasa Mahkemesi, 21 Aralık 2023 tarihli ikinci kararında (Şerafettin Can Atalay No. 3, B. No: 2023/99744), önceki kararının icra edilmediğini tespit etmiş ve bunun anayasal düzenin ağır bir ihlalini teşkil ettiğini belirtmiştir. Uyuşmazlığın artık başvurucunun bireysel durumuyla sınırlı kalmayıp kendi kararlarına uyulmasına ilişkin temel bir sorunu ortaya çıkardığını kaydetmiştir. Mahkeme, tahliye emri veren karara rağmen Sayın Atalay’ın hapsedilmeye devam edilmesinin bireysel başvuru hakkının ve dolayısıyla seçilme hakkının, siyasi faaliyette bulunma hakkının ve kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlali anlamına geldiği sonucuna varmıştır. Anayasa Mahkemesi özellikle, derece mahkemelerinin kendi kararını uygulamayı reddetmesinin, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yolunun etkililiğini zedeleyen ayrı bir ihlal oluşturduğuna dikkat çekmiştir. Mahkeme, “Anayasa Mahkemesi kararlarının etkili bir şekilde icra edilmesinin bireysel başvuru hakkının ayrılmaz bir unsuru olduğunu” (§ 56) ve bu kararlara uyulmamasının bu hakkın “açık ve ağır bir ihlalini oluşturduğunu” (§ 56) yinelemiştir. Ayrıca, alt derece mahkemelerinin ihlali tespit eden kararı icra etmekten kaçındığını, hiçbir hukuki dayanağı olmayan bir yaklaşım benimsediğini ve hatta karara uymayı açıkça reddetme noktasına vardığını belirtmiştir (§ 50). Son olarak, bu durumun hukuk devleti üzerindeki sonuçlarına dikkat çekmiştir. Mahkeme, “kararların icra edilmemesinin veya gecikmeli olarak icra edilmesinin… hem bireylerin yaşamları hem de devletin işleyişi açısından derin sonuçlar doğurduğunu” (§ 58) ve “hukuk devletinde yargı kararlarının… etkisiz bırakılmasının kabul edilemez olduğunu” (§ 58) vurgulamıştır. Kararlara uyulmamasının “bireylerin ve toplumun hukuk devletine olan güvenini zedelediğini” (§ 59) ve yargı mercileri önüne çıkan kişileri tanınmış hakların etkili uygulamasından mahrum bırakarak anayasal düzeni tehlikeye attığını eklemiştir. Mahkeme, “[Anayasa Mahkemesi’nin] bireysel başvuruyu incelemesi, bireylere temel hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınması ve geliştirilmesi açısından en yüksek düzeyde koruma sağlamaktadır…” ve “[Anayasa Mahkemesi kararının] icra edilmesinin reddedilmesi, başvurucu bakımından Anayasa’nın 148. maddesinin 3. fıkrasında öngörülen bireysel başvuru hakkının sağladığı tüm güvenceleri anlamsız kılmıştır” (§ 71) sonucuna varmıştır.

89. Bu tespitlere rağmen ceza mahkemeleri Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına uymamıştır. Milletvekilliği statüsünü kaybeden Sayın Atalay tutuklu kalmaya devam etmektedir ve Mahkeme, ilgili Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında olası bir ceza soruşturması başlatılıp başlatılmadığına dair bilgiye sahip değildir. Sayın Atalay 16 Nisan 2024 tarihinde Mahkeme’ye başvuruda bulunmuş; başvuru 27 Ağustos 2024 tarihinde Türk Hükümeti’ne tebliğ edilmiş olup halen derdesttir.

2. Tayfun Kahraman Davası

90. Bir şehir plancısı ve akademisyen olan Tayfun Kahraman, Gezi Parkı olaylarına ilişkin olarak başvurucu aleyhine açılan ceza davasında yargılanan sekiz sanıktan biridir. Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesi uyarınca hükümeti cebir ve şiddet kullanarak ortadan kaldırmaya teşebbüse yardım etmekten on sekiz yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Taksim Dayanışması’nın lider ve sözcülerinden biridir (bkz. yukarıdaki 18. ve 20. paragraflar).

91. Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu, 17 Ekim 2025 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 31 Temmuz 2025 tarihli kararında (Başvuru No: 2023/98215), Tayfun Kahraman’ın bireysel başvurusunu karara bağlamıştır. Mahkeme, beşe karşı dokuz oyla adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.

92. Anayasa Mahkemesi kararında öncelikle davanın maddi arka planını ortaya koymuştur. İlgili sanık, Taksim Meydanı’nı yayalaştırma projesini protesto etmek amacıyla 28 Mayıs – 30 Ağustos 2013 tarihleri arasında düzenlenen gösterilerin ardından yargılanan sekiz sanık arasında yer almıştır. Protestolar ülke geneline yayılmış ve kısmen şiddet olaylarına dönüşmüştür. Olayların geçtiği tarihte Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği’nde (TMMOB) sorumlu mevkilerde bulunmakta ve Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı bir kuruluşta uzman olarak görev yapmaktaydı; 2014 yılından itibaren ise üniversite öğretim üyesi olarak çalışmıştır. Anayasa Mahkemesi ayrıca, resmi verilere ve Türkiye İnsan Hakları Kurumu’nun Ekim 2014’te yayımlanan raporuna dayanarak, birkaç bin protesto, milyonlarca katılımcı, can kayıpları, çok sayıda yaralanma ve hem göstericiler hem de kolluk görevlileri hakkında yürütülen gözaltı ve soruşturmalarla anılan Gezi Parkı olaylarının ülke çapındaki boyutunu dikkate almıştır.

93. Esas bakımından Anayasa Mahkemesi, derece mahkemelerinin sanığa olayların başlatılması, koordine edilmesi ve yayılmasında aktif bir rol atfettiğini, bu değerlendirmeyi de esas olarak sosyal medya paylaşımlarına, kamuya açık açıklamalara ve Taksim Dayanışması gibi yapılardaki katılımına dayandırdığını kaydetmiştir. Mahkeme şu değerlendirmede bulunmuştur:

“49. Ancak mahkemeler… cezaya dayanak yapılan sosyal medya paylaşımları ve basın açıklamalarını aktarmakla yetinmiş ve söz konusu paylaşımlarda yer alan ifadelerin genel olarak kışkırtıcı bir üsluba sahip olduğunu belirtmekle iktifa etmiştir. Dolayısıyla, mahkûmiyeti somutlaştırmak için kullanılan çok sayıdaki mesaj arasından doğrudan şiddet çağrısı, şiddete teşvik veya cebir veya şiddet kullanarak hükümeti devirmeye teşebbüs etmeyi özendirmeye matuf ifadeler içeren herhangi bir ifadeyi belirlemeyi mümkün kılacak hiçbir gerekçe sunmamışlardır. Dahası, söz konusu paylaşımlar ve açıklamalar ile şiddet eylemleri arasında bir nedensellik bağının varlığını incelememişlerdir. Dolayısıyla, mahkemelerin değerlendirmelerinden hangi somut ifadelerin kışkırtıcı nitelikte olduğu, bu ifadelerle bağlantılı olabilecek hangi somut şiddet eylemlerinin bunlardan kaynaklandığı ve hatta söz konusu yayınların hangi somut şiddet olaylarına yol açtığı anlaşılamamaktadır. Buna ek olarak ilk derece mahkemesi, sanığın Gezi Parkı olaylarına ilişkin toplumsal ve uluslararası algıyı şekillendirmek amacıyla film, belgesel ve video çekimlerini koordine ettiğini belirtmiş; ancak söz konusu filmin hangisi olduğunu, hangi ifadelerin bu tür bir algı yaratmak için kullanıldığını ve bunun ne şekilde yapıldığını belirtmemiştir. Bu tespitler ışığında [ilk derece] mahkemesi kararı, başvurucuya atfedilen söz konusu şiddet eylemlerindeki aktif rolü ortaya koyamamaktadır.”

94. Anayasa Mahkemesi ayrıca Yargıtay’ın, başvurucuya delillerin geçerliliğine itiraz etme fırsatı tanınmaksızın ilk kez temyiz aşamasında dayanılan telefon dinleme kayıtlarına dayanarak mahkûmiyeti onadığını ve bunun silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerine aykırılık teşkil ettiğini kaydetmiştir. Mahkeme ayrıca, derece mahkemelerinin diğer sanıklarla sınırlı ve yetersiz ayrıntıdaki temaslara atıfta bulunarak önceden yapılmış herhangi bir plan veya örgütün varlığını ikna edici şekilde ortaya koyamadığını; forumlara iddia edilen katılım ile şiddet eylemleri arasındaki bağı açıklayamadığını gözlemlemiştir. Son olarak, Gezi Parkı olaylarının nitelendirilmesine ilişkin olarak şu ifadelere yer vermiştir:

“56. Son olarak, … Gezi Parkı olaylarına ilişkin olarak diğer sanıkların ilk derece ceza mahkemesinde yargılandığı bir başka davada, Gezi eylemlerinin Anayasa ile güvence altına alınan hakların [kullanımıyla] ilişkili olduğu kabul edilmiş ve Taksim Dayanışması’nın bir suç örgütü olduğunu gösteren hiçbir delil bulunmadığı tespit edilmiş; mahkemenin verdiği bu karar kesinleşmiştir. Oysa somut olayda derece mahkemeleri, aynı hukuki meselenin [Sayın Kahraman’ın] davasında neden farklı yorumlandığını açıklamak için yeterli gerekçe sunmamıştır.”

95. Anayasa Mahkemesi, gerekçedeki bu eksikliklerin usuli güvencelerin ihlaliyle birleşerek bir bütün olarak adil yargılanma hakkını zedelediği sonucuna varmıştır.

96. Anayasa Mahkemesi’nin Tayfun Kahraman kararının ardından durum, Şerafettin Can Atalay davasındakine benzer bir seyir izlemiştir (bkz. yukarıdaki 86-89. paragraflar). Anayasa’nın 153. maddesi uyarınca dava dosyası, tespit edilen ihlalleri gidermek için gerekli tedbirleri alması amacıyla yetkili 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmiştir. Ancak 13. Ağır Ceza Mahkemesi, 6 Kasım 2025 tarihli kararıyla yargılamanın yenilenmesi ve tahliye taleplerini reddetmiştir. Mahkeme özetle, Anayasa Mahkemesi kararının yargılamanın yenilenmesini veya cezanın infazının durdurulmasını gerektirmediği gerekçesiyle bu kararın gereğinin yerine getirilmesine yer olmadığına hükmetmiştir. Bu karara karşı yapılan itiraz, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 13 Kasım 2025 tarihinde reddedilmiştir.

97. Sayın Kahraman, sağlık durumunun sürekli kötüleşmesi nedeniyle tedbiren tahliyesini talep ederek 27 Kasım 2025 tarihinde Anayasa Mahkemesi’ne ikinci bir bireysel başvuruda bulunmuştur. Anayasa Mahkemesi, 3 Aralık 2025 tarihli ara kararıyla sağlık durumunun izlenmesini emrederek ve gerektiğinde hastaneye yatırılmasına imkân tanıyarak, sağlık nedenleriyle tahliye talebini reddetmiştir.

III. Uluslararası Hukuk ve Uygulama
A. İnsan Hakları Savunucularının ve Sivil Toplum Kuruluşlarının Korunması ve Rolüne İlişkin Uluslararası Belgeler

98. İnsan hakları savunucularının ve sivil toplum kuruluşlarının korunması ve rolüne ilişkin ilgili Avrupa Konseyi ve uluslararası metinler, Aliyev/Azerbaycan (Başvuru No: 68762/14 ve 71200/14, §§ 88-92, 20 Eylül 2018) ve yukarıda anılan Kavala (§§ 74-76) kararlarında yer almaktadır. Bir bütün olarak ele alındığında bu belgeler; lobi faaliyeti, olguların tespiti, farkındalık yaratma, uluslararası mekanizmalarla iş birliği yapma ve kamusal tartışmalara katılma gibi barışçıl faaliyetlerin insan hakları savunucularının görevinin tam merkezinde yer aldığını ve ceza hukuku yoluyla bastırılmak yerine, Sözleşme’nin gereklilikleri uyarınca Devletler tarafından artırılmış bir koruma gerektirdiğini teyit etmektedir.

B. Venedik Komisyonu’nun Türkiye’deki Yargı Sistemine İlişkin Görüşü

99. Venedik Komisyonu, 10-11 Mart 2017 tarihlerindeki 110. Genel Kurul toplantısında, Türkiye Anayasası’nı değiştiren ve başkanlık sistemini getiren yasa tasarısına ilişkin eleştirel bir görüş kabul etmiştir (bu metnin ilgili kısımları için bkz. Selahattin Demirtaş/Türkiye (No. 4), Başvuru No: 13609/20, § 115, 8 Temmuz 2025). Komisyon, önerilen reformun özellikle Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun yapısını uluslararası standartlara aykırı olarak Cumhurbaşkanı’nın doğrudan veya dolaylı kontrolü altına sokacak şekilde değiştirerek yargı bağımsızlığını ciddi biçimde zedeleyeceğini değerlendirmiştir. Bu Kurul’un hâkim ve cumhuriyet savcılarının meslek hayatlarındaki ve disiplin süreçlerindeki merkezi rolü göz önüne alındığında Venedik Komisyonu; reformun yürütmeyi aşırı derecede güçlendireceği, yargısal denetimi zayıflatacağı ve yeterli denge ve denetleme mekanizmalarından yoksun bir başkanlık rejimi getirerek otoriter bir yönetime kayma yönünde ciddi bir risk oluşturacağı sonucuna varmıştır.

C. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri

100. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Sayın Dunja Mijatović, 1-5 Temmuz 2019 tarihlerinde Türkiye’ye gerçekleştirdiği ziyaretin ardından, ceza adaleti sisteminin işleyişine ilişkin kaygı verici bir değerlendirmede bulunmuştur. Komiser, 19 Şubat 2020 tarihli raporunda; Kavala davasında ve benzer diğer dosyalarda yargı makamlarının, delilleri toplamadan ve incelemeden önce dahi en başından itibaren bir suç işleme kastı varsayma eğiliminde olduklarını ve böylece yargılamanın tüm aşamalarında ispat mantığını tersine çevirdiklerini kaydetmiştir. Komiser’in görüşüne göre bu uygulama, Sözleşme kapsamında korunan hukuka uygun eylemlerin ağır suçların dolaylı delili olarak yeniden yorumlandığı, hukuki belirliliği zedeleyen ve sivil toplum üzerinde ciddi bir caydırıcı etki yaratan bir duruma katkıda bulunmakta olup suçluluğu kanıtlayabilecek maddi deliller yerine varsayılan niyetlere dayalı yargılamalar yapılması riskini doğurmaktadır.

101. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri, 5 Mart 2024 tarihinde “Türkiye’de İfade ve Medya Özgürlüğü, İnsan Hakları Savunucuları ve Sivil Toplum Üzerine Muhtıra” (CommHR 2024/16) yayımlamıştır. Muhtıranın ilgili kısımları özetle şu şekildedir:

“26. Komiser, olağanüstü halin etkilerinin ortadan kaldırılmamış olmasından ve insan hakları savunucuları ile sivil toplumun çalışmaları üzerinde son derece olumsuz bir etki yaratmaya devam etmesinden derin üzüntü duymaktadır. … Mahkeme’nin Komiser’in de çeşitli müdahalelerde bulunduğu Osman Kavala/Türkiye davasındaki kararının etkili bir şekilde icra edilmemesi, Türk makamlarının insan hakları savunucularına ve sivil topluma yönelik hasmane yaklaşımının en açık göstergesidir.”

102. Komiser aynı muhtırada, 2020 raporundaki tespitlerini ve müteakip açıklamalarını yineleyip derinleştirerek Türkiye’deki adalet sistemine ilişkin son derece endişe verici bir tablo çizmiştir. Hâkimlerin mesleki kariyerleri ve disiplin süreçleri üzerindeki yürütme etkisinin kararlı bir şekilde azaltılması yoluyla Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun (HSK) yapısal bağımsızlığının acilen sağlanması ve ceza adaleti sistemindeki köklü sorunların, özellikle tutukluluk tedbirinin kötüye kullanılması ve hukuk devletinin temel ilkelerine saygı gösterilmemesi hususlarının çözülmesi gerektiğini vurgulamıştır. Ayrıca, Mahkeme içtihadından ve Venedik Komisyonu tavsiyelerinden tam olarak yararlanılarak Türk Ceza Kanunu ve terörle mücadele mevzuatının baştan sona gözden geçirilmesi çağrısında bulunmuştur.

103. Komiser ayrıca, Avrupa Konseyi Yolsuzluğa Karşı Devletler Grubu (GRECO) ve Parlamenter Meclis tarafından da teyit edilen, yargının siyasi çıkarlara karşı süregelen tarafgirliğine ve sistemsel bağımsızlık eksikliğine dikkat çekmiştir. Komiser, Anayasa Mahkemesi’ne yönelik kamusal saldırılar, belirli kararlarının uygulanmasının reddedilmesi ve yasama reformu gerektiren pilot kararlara karşı TBMM’nin hareketsiz kalmasıyla daha da ağırlaşan, Anayasa Mahkemesi kararlarına uyulmaması konusundaki süreklilikten özellikle endişe duymuştur. Komiser’e göre bu durum hukuk devleti açısından ciddi bir gerilemeyi temsil etmekte, Türkiye’de insan hakları ihlallerine karşı bir başvuru yolu olarak Türkiye Anayasa Mahkemesi’nin etkililiğini zedelemekte ve insan hakları savunucularını ve gazetecileri susturmak için yargısal süreçlerin kötüye kullanılmasına yönelik yaygın bir örüntünün parçasını oluşturarak Türkiye’de hukuk devletine ve temel hakların korunmasına yönelik varoluşsal bir risk teşkil etmektedir.

104. Muhtıra şu şekilde son bulmaktadır:

“58. … anlamlı bir değişim sağlamak için Türk yetkililerin sivil toplumla yapıcı bir ilişki kurması, kısıtlayıcı yasaları gözden geçirip revize etmesi, ifade özgürlüklerini kullandıkları için cezaevinde bulunan insan hakları savunucularını, gazetecileri, aktivistleri ve diğer kişileri serbest bırakması, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına saygı gösterip bunları uygulaması ve yargının tarafsızlığını ve bağımsızlığını güvence altına alması elzemdir. İnsan hakları korumalarının güçlendirilmesi, diyaloğun ve kapsayıcılığın teşvik edilmesi ve farklı görüşlere saygı kültürünün geliştirilmesi, Türkiye’de insan haklarının geliştirilmesine yönelik hayati adımlardır. Komiser, mevcut kritik durumu tersine çevirecek sürecin başlatılması yönündeki iradenin en kısa zamanda somutlaşacağını içtenlikle umut etmektedir.”

Hukuk

I. Anayasa Mahkemesi Önündeki Bireysel Başvuru Yolunun Tüketilmediği İtirazı

105. Başvurucu; Sözleşme’nin 3, 5, 6, 7, 10, 11 ve 18. maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

106. Mahkeme, Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediğine ilişkin genel bir itirazda bulunduğunu gözlemlemektedir. Hükümet, başvurucunun Anayasa Mahkemesi önündeki iki bireysel başvurusunun halen derdest olması nedeniyle başvurunun vaktinden önce (erken) yapıldığını değerlendirmiştir. Öncelikli soru, başvurucunun Mahkeme’ye başvurmadan önce bu yargılamaların sonucunu beklemesinin gerekip gerekmediğidir; Hükümet tarafından ileri sürülen diğer itirazlar ise Sözleşme’nin ilgili hükümleri kapsamındaki şikâyetlerin incelenmesi çerçevesinde ele alınacaktır.

A. Tarafların Beyanları
1. Hükümet

107. Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle kabul edilebilirlik itirazında bulunmuştur: Hükümete göre başvurucu, Anayasa Mahkemesi önünde derdest olan ve esasen Mahkeme’ye sunulan şikâyetlerle aynı mahiyette bulunan, sırasıyla 9 Haziran 2022 ve 24 Ekim 2023 tarihlerinde yapılmış iki bireysel başvurunun sonucunu beklemeden Mahkeme’ye erken başvuruda bulunmuştur. Hükümet ayrıca, eldeki başvurunun Anayasa Mahkemesi tarafından henüz incelenmemiş yeni vakıalara ve şikâyetlere dayanması bakımından 2019 ve 2022 tarihli kararlara konu olan başvurulardan farklı olduğunu savunmuştur. Hükümet, Uzun/Türkiye (k.k.) (Başvuru No: 10755/13, 30 Nisan 2013) kararından bu yana, bu başvuru yolunun sonucu beklenmeksizin Mahkeme’ye yapılan başvuruların tutarlı bir şekilde kabul edilemez ilan edildiğini ve Anayasa Mahkemesi’ne yapılan iki bireysel başvurunun üzerinden geçen sürenin açıkça yetersiz olduğunu ileri sürmüştür.

108. Hükümet ayrıca Anayasa Mahkemesi’nin etkili bir iç hukuk yolu olduğunu savunmuştur. Bu bağlamda, kararlarının icra edilme oranının %99,84 olduğunu ve 2022 ile 2025 yılları arasında neredeyse tüm ihlal kararlarının uygulandığını iddia etmiştir. Hükümet, nadir görülen icra etmeme durumlarının sonradan düzeltildiğini ve münferit vakalardan sistematik bir etkililik eksikliği sonucunun çıkarılamayacağını ileri sürmüştür. Hükümete göre, soyut şüpheler Mahkeme içtihadı uyarınca başvurucuyu iç hukuk yollarını tüketme yükümlülüğünden muaf tutmak için yeterli değildir.

109. Duruşmada yöneltilen bir soruya cevaben Hükümet, Anayasa Mahkemesi’nin 31 Temmuz 2025 tarihli kararından bu yana bireysel başvuruların yedi kategoriye ayrıldığını ve “acil” davaların öncelikle incelendiğini belirtmiştir. Hükümet, bu kategorinin bir kimsenin yaşamını veya sağlığını, kişisel veya ailevi durumunu ve çocuğun üstün yararını etkileyen ağır durumları, ayrıca tedbir taleplerini, yasal süreyi aşan tutukluluk hallerini, Anayasa Mahkemesi’nin ihlal kararına uyulmamasını, adil yargılanma hakkının ağır ihlallerini ve daha genel olarak gecikmenin başvurunun hukuki yararının kaybına yol açacağı durumları kapsadığını ifade etmiştir. Dahası, Anayasa Mahkemesi özellikle süregelen ihlallere, sınır dışı etme işlemlerine ve kendi kararlarının icra edilmemesi vakalarına ilişkin başvurularda özel bir önceliklendirme politikası uygulamaktadır.

110. Hükümet, başvurucunun durumunun bu senaryolardan hiçbirine uymadığını değerlendirmiştir. Hükümet, başvurucunun 2022 yılında hükümete karşı işlenen bir suçtan mahkûm edilmesinin ardından tutukluluğunun Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendi kapsamına girdiğini ve bu nedenle acil nitelikte olmadığını iddia etmiştir. Hükümet, bu aşamada bir kararın bulunmamasının Anayasa Mahkemesi önündeki bu yolun etkisiz olduğunun bir kanıtı olarak değil, Anayasa Mahkemesi’nin bazıları başvurucununkinden önce gelen ve halen derdest olan çok sayıda benzer başvuruyla karşı karşıya olması sebebiyle ağır bir iş yükünün sonucu olarak yorumlanması gerektiğini savunmuştur. Bu bağlamda, kişi hürriyetine ilişkin şikâyetlerin yer aldığı davaların çoğunun ortalama yaklaşık bir buçuk yılda sonuçlandırıldığını, diğer haklara ilişkin olanların ise daha uzun sürdüğünü gösteren istatistiki verilere atıfta bulunmuştur. Son olarak Hükümet, başvurucunun durumunun olağan usul çerçevesinde incelendiğini, kısmen örtüşen ikinci bir bireysel başvuruda bulunduğunu ve özellikle Gezi Parkı olaylarına ilişkin olarak davanın karmaşıklığının derinlemesine bir incelemeyi haklı kıldığını vurgulamıştır. Sonuç olarak Hükümet, somut olayda geçen sürenin makul kaldığını ve ikincillik ilkesiyle uyumlu olan bu yolun etkililiğini sorgulatmadığını değerlendirmiştir.

2. Başvurucu

111. Başvurucu, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrası anlamında mevcut ve etkili tüm iç hukuk yollarını tükettiğini ileri sürmüştür. Tüketme şartının yalnızca makul bir başarı şansı sunan, iddia edilen ihlalleri giderme yeteneğine sahip, hukuken ve fiilen yeterince belirli olan başvuru yollarını kapsadığını ve bir yolun etkililiğini kanıtlama yükünün Hükümete ait olduğunu belirtmiştir. Yedi yılı aşkın bir süre boyunca Anayasa Mahkemesi’ne yapılan çok sayıda bireysel başvuru, yargılamanın yenilenmesi ve tahliye talepleri ile kanun yararına bozma başvuruları da dâhil olmak üzere tüm yetkili mahkemeler önünde tutukluluğuna ve mahkûmiyetine defalarca itiraz ederek hem olağan hem de olağanüstü kanun yollarından kapsamlı şekilde yararlandığını; ancak bu süreçlerin hiçbirinin tahliyesiyle veya iddia edilen ihlallerin kabulüyle sonuçlanmadığını eklemiştir.

112. Başvurucu ayrıca, Anayasa Mahkemesi de dâhil olmak üzere yerel mahkemelerin, Mahkeme’nin 2019 ve 2022 tarihli kararlarını, özellikle makul suç şüphesinin bulunmaması ve derhal tahliyesine karar verilmesi yükümlülüğünü görmezden geldiğini veya bunlardan pratik sonuçlar çıkarmayı reddettiğini belirtmiştir. Başvurucuya göre bu durum, iç hukuk düzeyinde gerçekçi bir başarı şansının bulunmadığını göstermektedir. Başvurucu ayrıca, Anayasa Mahkemesi önündeki yargılamanın aşırı uzun sürmesinin, tedbir taleplerine yanıt verilmemesinin ve başvurularının incelenmesinin mükerrer şekilde ertelenmesinin, özellikle kişi özgürlüğünden yoksun bırakılmasının hukuka uygunluğunun denetimi açısından anayasal başvuru yolunu her türlü etkililikten yoksun bıraktığını değerlendirmiştir. Son olarak, Anayasa Mahkemesi’nin Şerafettin Can Atalay ve Tayfun Kahraman davalarındaki (bkz. yukarıdaki 86-96. paragraflar) güncel uygulama örneklerinden, bu yolun Sözleşme’nin 18. maddesi kapsamındaki şikâyetlerin veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına ilişkin şikâyetlerin, özellikle siyasi açıdan hassas davalarda etkili bir şekilde ele alınmasına izin vermediği sonucuna varmıştır. Başvurucu, kendi somut koşullarında iç hukuk yollarını tüketmediği gerekçesiyle kusurlu bulunamayacağı sonucuna varmıştır.

B. Müdahil Üçüncü Taraflar
1. İnsan Hakları Komiseri

113. Komiser; bireysel başvurunun insan haklarının korunması için temel bir güvence ve ikincillik ilkesinin merkezi bir unsuru olduğunu, özellikle kişi özgürlüğü söz konusu olduğunda kapsamlı bir incelemeyi gerektirdiğini yinelemiştir. Komiser, Anayasa Mahkemesi’nin bazı kararlarının alt mahkemeler tarafından icra edilmemesi ve Sözleşme ile uyumlu net önceliklendirme kriterlerinin yokluğunda bireysel başvuruların incelenmesindeki yavaşlık konusundaki endişelerini dile getirmiştir. Komiser’in görüşüne göre bu durum, ulusal makamların hürriyetten yoksun bırakılmaya ilişkin davaların incelenmesine ivedilik kazandırma konusundaki hassasiyetine dair şüpheler doğurmaktadır. Komiser örnek olarak, yukarıda anılan Şerafettin Can Atalay ve Tayfun Kahraman davalarına atıfta bulunmuştur.

2. Müdahil Sivil Toplum Kuruluşları

114. Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi (TLSP), Uluslararası Hukukçular Komisyonu (ICJ) ve İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) sundukları ortak mütalaalarında; Türk Anayasa Mahkemesi’nin yapısının büyük ölçüde cumhurbaşkanlığı atamalarıyla belirlendiği, uygulamasının seçicilik, yargılamaların aşırı uzunluğu ve yetkisinin daraltıcı yorumlanmasıyla nitelendiği ve böylece denetiminin bağımsızlığı ve ivediliğinin tehlikeye girdiği gözetildiğinde, muhaliflerin tutuklanması ve yargılanmasına ilişkin davalarda artık etkili bir hukuk yolu olarak kabul edilemeyeceğini ileri sürmüşlerdir. Müdahiller ayrıca Mahkeme’nin içtihadından sapmalara işaret etmiş ve alt derece mahkemelerinin Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulamama yönünde artan bir eğilimine dikkat çekmişlerdir. Daha geniş anlamda müdahiller, başvurucu aleyhine yürütülen yargılamaların — Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nu etkileyen reformlar ile hâkimlerin kovuşturulması ve görevden alınmasıyla somutlaşan — yargı bağımsızlığının yapısal olarak zayıflaması ve siyasi açıdan hassas davalarda bu Mahkeme’nin ve Anayasa Mahkemesi’nin kararlarının sistematik olarak icra edilmemesi zemininde gerçekleştiğini değerlendirmişlerdir.

C. Mahkemenin Değerlendirmesi

115. Mahkeme’nin yerleşik içtihadına göre, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralı, başvurucuların Mahkeme’ye başvurmadan önce mevcut, yeterli ve etkili olan yollara başvurmuş olmalarını gerektirmektedir; bu yolların etkililiğini ve erişilebilirliğini kanıtlama yükü Hükümete ait olup, daha sonra duruma göre bu yolların yetersiz olduğunu veya kendisini bu şarttan muaf tutan özel koşulların bulunduğunu gösterme yükü başvurucuya geçer. Bu kuralın amacı, Sözleşmeci Devletlere iddia edilen ihlalleri ulusal düzeyde önleme veya düzeltme imkânı tanımaktır ve etkili başvuru hakkıyla yakından bağlantılı olan Sözleşme mekanizmasının ikincil niteliğini yansıtmaktadır (bkz. diğer atıflarla birlikte, Selahattin Demirtaş/Türkiye (No. 2) [BD], Başvuru No: 14305/17, § 205, 22 Aralık 2020; Sejdovic/İtalya [BD], Başvuru No: 56581/00, § 43, AİHM 2006-II; ve Kudła/Polonya [BD], Başvuru No: 30210/96, § 152, AİHM 2000-XI). Bu kuralın uygulanması, yalnızca teorik olarak mevcut olan yollar değil, aynı zamanda bunların işlediği genel hukuki ve siyasi bağlam ile başvurucunun kişisel durumu da dikkate alınarak gerçekçi bir şekilde değerlendirilmelidir (bkz. diğer atıflarla birlikte, Selmouni/Fransa [BD], Başvuru No: 25803/94, § 77, AİHM 1999-V).

116. İkincillik ilkesi, Taraf Devletler ile Mahkeme arasında paylaşılan bir sorumluluk yükler (bkz. Grzęda/Polonya [BD], Başvuru No: 43572/18, § 324, 15 Mart 2022). Bu ilke, ulusal mahkemelerin Sözleşme ile güvence altına alınan hakların hızlı, yeterli ve etkili bir şekilde korunmasını sağlamasını gerektirir. Dolayısıyla mevcut yolların inandırıcılığı yalnızca hukuki çerçeveye değil, aynı zamanda ulusal düzeyde verilen kararların somut olarak uygulanmasına da bağlıdır (bkz. mutatis mutandis, Kurić ve Diğerleri/Slovenya [BD], Başvuru No: 26828/06, §§ 299-303, AİHM 2012 (özetler)).

117. Mahkeme, istikrarlı içtihadı uyarınca, Türkiye’ye karşı yapılan başvurularda başvurucuların iç hukuk yollarını tüketmek amacıyla kural olarak son merci olarak Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunmalarının zorunlu olduğunu, zira bu başvuruların ilke olarak etkili bir iç hukuk yolu olduğunu yineler (bkz. yukarıda anılan Uzun (k.k.), §§ 7-27). Mahkeme, temel hakların korunmasına yönelik ulusal sistemin temel taşı olan bu mekanizmanın, mahkemeler önüne çıkan kişilerin yalnızca Anayasa ile değil aynı zamanda Sözleşme ile güvence altına alınan haklara da dayanmalarına olanak tanıdığını; Anayasa Mahkemesi’ne ihlalleri tespit etme, uygun giderim tedbirlerini belirleme ve gerektiğinde tazminata hükmetme yetkisi vererek ikincillik ilkesinin ulusal düzeyde etkili biçimde hayata geçirilmesini sağladığını kaydeder (aynı kararda, §§ 62-64).

118. Mahkeme somut olayda iç hukuk yollarının tüketilip tüketilmediğini incelerken, ne eldeki davanın tamamen istisnai nitelikteki koşullarını ne de başvurucunun kişisel durumunu göz ardı edebilir. Mahkeme bu bağlamda başvurucunun, 18 Ekim 2017 tarihindeki gözaltına alınmasından bu yana — yani eldeki davanın incelendiği tarih itibarıyla sekiz buçuk yılı aşkın bir süredir — kesintisiz olarak özgürlüğünden yoksun bırakıldığını tespit etmektedir. Mahkeme ayrıca, bu süre boyunca başvurucunun mevcut tüm iç hukuk yollarını tutarlı, özenli ve tereddüde yer bırakmayacak şekilde kullandığını; ancak bu girişimlerin hiçbirinin tahliyesine veya tespit edilen ihlallerin yeterince kabul edilmesine ve uygun şekilde giderilmesine yol açmadığını kaydetmektedir. Bu koşullar altında, iç hukuk yollarının tüketilmediği iddiasına dayanan ilk itirazın değerlendirilmesi şekilci olmamalıdır: İnceleme, hem Mahkeme tarafından başvurucu hakkındaki yargılamalarda daha önce verilen iki karar hem de başvurucunun Sözleşme kapsamında ileri sürdüğü şikâyetleri dile getirmek amacıyla temel hakların korunmasına yönelik ulusal mekanizmaları özellikle uzun bir süre boyunca eksiksiz, sürekli ve özenli bir şekilde kullanmış olması dikkate alınarak davanın olgularının somut bir değerlendirmesi ışığında yapılmalıdır.

119. Bu bağlamda Mahkeme; başvurucunun suç işlediğine dair makul bir şüphenin bulunmaması sebebiyle Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının (c) bendinin ihlal edildiğini (bkz. Kavala/Türkiye, Başvuru No: 28749/18, § 159, 10 Aralık 2019), bireysel başvurusunun süratle karara bağlanmaması sebebiyle 5. maddenin 4. fıkrasının ihlal edildiğini (aynı kararda, § 196) ve itiraz konusu tedbirlerin gizli/art niyetli bir amaç izlemesi sebebiyle 5. maddenin 1. fıkrasıyla bağlantılı olarak 18. maddenin ihlal edildiğini (aynı kararda, § 232) 2019 yılında zaten tespit etmiş olduğunu hatırlatır. Mahkeme ayrıca Hükümetin başvurucunun tutukluluğuna son vermesi ve derhal serbest bırakılmasını sağlaması gerektiğini belirtmiştir (aynı kararda, § 240). Ancak, bu kararın verilmesinden bu yana başvurucunun hürriyetinden yoksun bırakılması kesintisiz olarak devam ettiğinden, anılan karar sonuçsuz kalmıştır.

120. 10 Aralık 2019 tarihli karardan bu yana ulusal düzeyde yürütülen süreçler, Mahkeme tarafından tespit edilen ihlalleri giderememiştir. İstanbul 36. Ağır Ceza Mahkemesi 18 Şubat 2020 tarihinde Gezi Parkı olaylarına ilişkin suçlamalardan başvurucunun beraatine karar vermiş olmasına rağmen; başvurucu aynı gün savcının talimatıyla darbe teşebbüsüne karıştığı şüphesiyle yeniden gözaltına alınmış, ertesi gün tutuklanmış ve ardından bu tutukluluk Ceza Kanunu’nun bir başka hükmüne dayanılarak uzatılmıştır (bkz. yukarıdaki 30-31. paragraflar). Mahkeme, ihlal prosedürü bağlamındaki kararında, bu tür birbirini izleyen tedbirlerin Kavala kararının “sonuçları ve ruhunu” zedelemesi nedeniyle kararı iyi niyetle icra etme yükümlülüğüyle bağdaşır kabul edilemeyeceğine hükmetmiştir. Mahkeme ayrıca, anılan kararda yer alan 5. maddeyle bağlantılı olarak 18. maddenin ihlal edildiği tespitinin, Gezi Parkı olayları ve darbe teşebbüsüne ilişkin suçlamalardan kaynaklanan her türlü işlemi sakatlayıcı etkiye sahip olduğunu yinelemiştir (bkz. Kavala/Türkiye (ihlal prosedürü) [BD], Başvuru No: 28749/18, § 172, 11 Temmuz 2022).

121. Buradan çıkan sonuca göre başvurucunun davası, Mahkeme kararlarının ısrarla icra edilmemesi ve başvurucunun çok uzun bir süredir özgürlüğünden mahrum bırakılmasına rağmen beraat kararının durumu üzerinde somut bir etki doğurmaması ile nitelenmektedir.

122. Mahkeme ayrıca, başvurucunun tutukluluğuna itiraz etmek ve davasına öncelik verilmesini talep etmek amacıyla 9 Haziran 2022 tarihinde Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunduğunu kaydetmektedir. Mahkeme, söz konusu başvurunun karara bağlanmaya hazır olmasına ve yukarıda açıklanan bağlamda doğrudan kişi özgürlüğü hakkını ilgilendirmesine rağmen, Anayasa Mahkemesi’nin bugüne kadar herhangi bir karar vermediğini ve yargılamayı dört yılı aşkın bir süredir derdest bıraktığını tespit etmektedir. Bu bağlamda, dosyayı 25 Temmuz 2023 tarihinde gündemine alan Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu’nun dosyayı derhal ertelediğini, böylece yargılamayı ve dolayısıyla başvurucunun uzayan tutukluluğunu çevreleyen belirsizliği uzattığını kaydetmektedir (bkz. yukarıdaki 71. paragraf). Mahkeme ayrıca, başvurucunun bu kez kesinleşen mahkûmiyetinden kaynaklanan hürriyetten yoksun bırakılmaya ilişkin olarak 24 Ekim 2023 tarihinde yaptığı ikinci bireysel başvurunun da, Adalet Bakanlığı’nın 3 Nisan 2024 tarihinde görüşünü sunmuş olmasına rağmen, iki yıl dokuz aydan fazla bir süredir derdest olduğunu kaydetmektedir (bkz. yukarıdaki 73. paragraf).

123. Yukarıda açıklanan bağlam (bkz. 118-122. paragraflar) ve doğrudan başvurucunun tutuklu kaldığı sürenin aşırı uzunluğuyla bağlantılı olan şikâyetlerin niteliği göz önüne alındığında, bu süreler davanın somut koşullarında açıkça aşırı görünmektedir.

124. Mahkeme’nin kanaatine göre, kişi hürriyeti hakkının söz konusu olduğu veya hürriyetten yoksun bırakılmanın dayandığı yargılamaların — somut olayda olduğu gibi — Mahkeme’nin kesinleşmiş bir kararında adilliği konusunda ciddi şüphelerin dile getirildiği derece ağır eksikliklerle malul bulunduğu hallerde (bkz. yukarıda anılan Kavala (ihlal prosedürü), § 172), bireysel başvurunun incelenmesindeki bir gecikme basit bir usul eksikliği olarak yorumlanamaz. Böyle bir durum, Mahkeme tarafından başvurucunun davasında daha önce tespit edilen ihlalin sürmesine, bunun doğrudan ve bazen telafisi imkânsız sonuçlarının ağırlaşmasına ve başvurucunun hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmayan bir hukuki belirsizlik içinde tutulmasına yol açabilecek niteliktedir.

125. Dahası, kişi hürriyetine ilişkin davaların incelenmesinde geçen ortalama süre olan yaklaşık bir buçuk yıl (bkz. yukarıdaki 110. paragraf), Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasının gerekleriyle de bağdaştırılması güç görünmektedir. Bu bağlamda, Mahkeme’nin bir yıl on altı günlük bir sürenin anılan hüküm anlamında “süratle” olarak kabul edilemeyeceğini daha önce belirttiği (bkz. Akgün/Türkiye (k.k.), Başvuru No: 19699/18, § 38, 2 Nisan 2019), ancak davanın somut koşullarında bir ihlal tespitinde bulunmadığı hatırlatılmalıdır. Mahkeme anılan kararda özellikle 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü gibi ani ve beklenmedik gelişmelerden kaynaklanan Anayasa Mahkemesi’nin aşırı iş yükünü ve yetkililerin bu durumu düzeltme çabalarını dikkate almıştır (aynı kararda, § 44). Buna karşılık, yukarıda anılan Kavala kararında (§ 194), tutukluluğun hukuka uygunluğu hakkında karar verilmesi için geçen bir buçuk yıllık süreyi “aşırı uzun” olarak açıkça nitelemiş ve iş yükü veya darbe teşebbüsünden kaynaklanan istisnai bağlam göz önüne alınsa dahi bunun süratle karar verme gerekliliğiyle bağdaşmadığına hükmetmiştir.

126. Mahkeme ayrıca, kendi kararlarının icra edilmemesine ilişkin davaların, özellikle de kişi özgürlüğünü ilgilendiren hallerde öncelikli olarak ele alınmamasından üzüntü duymaktadır (bkz. yukarıdaki 109. paragraf). Bu hususta Sözleşme’nin 46. maddesinin Taraf Devletlere Mahkeme’nin kesinleşmiş kararlarına uyma yönünde bağlayıcı bir hukuki yükümlülük getirdiğini ve bunun kararların tam, etkili ve süratli bir şekilde icrasını gerektirdiğini yineler. Dolayısıyla, bu tür davalara ulusal düzeyde öncelik tanınmaması yukarıdaki gereklilikle bağdaştırılması çok daha zor görünmektedir; zira bir ihlal kararının icra edilmemesi, söz konusu temel hakların halihazırda tanınmış olan ihlalini uzatabilir ve ağırlaştırabilir. Bu gereklilik, Mahkeme’nin yargılama amacının özellikle ağır bir şekilde kötüye kullanıldığını ortaya koyarak başka bir hükümle bağlantılı olarak Sözleşme’nin 18. maddesinin ihlal edildiğini tespit ettiği hallerde bilhassa önem taşımaktadır. Dolayısıyla, Mahkeme kararlarının etkililiğini ve hukuk devletine somut bağlılığı sağlamak için artırılmış bir dikkat gereklidir.

127. Yukarıda belirtilen koşullarda Mahkeme; Anayasa Mahkemesi’nin söz konusu iki bireysel başvuruyu incelemedeki usuli ataletinin, ulusal düzeyde sağlanan korumayı teorik ve yanılsamalı bir hakka indirgediği, başvurucuya en iyi ihtimalle yalnızca belirsiz bir giderim beklentisi sunduğu ve bir iç hukuk yolunun etkili olabilmesi için sunması gereken asgari ivedilik şartlarını karşılayamayarak makul sürede başarıya ulaşma kabiliyetinden yoksun kaldığı sonucuna varmaktadır (bkz. mutatis mutandis, Selahattin Demirtaş/Türkiye (No. 4), Başvuru No: 13609/20, § 159, 8 Temmuz 2025).

128. Mahkeme yukarıdaki hususların ışığında, somut davanın kendine özgü koşullarında, etkililiği ciddi biçimde zedelenmiş olan Anayasa Mahkemesi’ne yapılan bireysel başvurunun sonucunu beklemediği için başvurucunun eleştirilemeyeceği sonucuna varmaktadır. Bununla birlikte Mahkeme, bu sonucun somut davanın özel koşullarıyla kesin bir biçimde sınırlı olduğunu ve genel olarak iç hukuk düzeninde Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yolunun etkililiğini sorgulatır şekilde yorumlanmaması gerektiğine işaret etmektedir.

129. Mahkeme bu nedenle, Hükümetin Anayasa Mahkemesi önündeki iç hukuk yollarının tüketilmediği yönündeki ilk itirazını reddetmektedir.

130. Somut davanın özel koşullarına ilişkin yukarıdaki sonuca ulaşan Mahkeme, Anayasa Mahkemesi kararlarının kasten uygulanmamasının hukuk devletini ve insan haklarına ilişkin davalarda anılan mahkemeye bireysel başvuru yolunun etkililiğini zedeleyebileceğini de hatırlatmayı uygun görmektedir (bkz. mutatis mutandis, Wikimedia Foundation, Inc./Türkiye (k.k.), Başvuru No: 25479/19, § 45, 1 Mart 2022). Mahkeme, başvurucunun diğer sanıklarla ilgili iki davada derece mahkemelerinin Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulamayı reddettiği yönündeki argümanını not etmektedir (bkz. yukarıdaki 84-94. paragraflar). Bu durum, Anayasa Mahkemesi’nin işleyişine veya ihlalleri tespit etme kabiliyetine ilişkin yapısal eksikliklerden kaynaklanmamakta; aksine eldeki davayla yakından bağlantılı iki ayrı yargılamada, belirli alt derece mahkemelerinin anılan mahkeme kararlarının bağlayıcılığı karşısındaki tutumundan kaynaklanan ciddi bir soruna ışık tutmaktadır.

131. Bu bağlamda Mahkeme, bizzat Anayasa Mahkemesi tarafından ifade edilen; kararlarının icrasının bireysel başvuru hakkının ayrılmaz bir bileşeni olduğu ve bu kararlara uyulmamasının söz konusu hakkın açık ve ağır bir ihlali anlamına geldiği yönündeki değerlendirmelere özel bir önem atfetmektedir. Mahkeme ayrıca, kararlarının icra edilmemesinin yalnızca bireylerin ve toplumun hukuk devletine olan güvenini sarsmakla kalmayıp, aynı zamanda başvuranları tanınmış haklarının etkili uygulamasından mahrum bırakarak anayasal düzeni tehlikeye attığı yönündeki Anayasa Mahkemesi analizine de katılmaktadır (bkz. yukarıdaki 88. paragraf). İnsan Hakları Komiseri’nin de vurguladığı üzere (bkz. yukarıdaki 103. paragraf), böyle bir durumun hukuk devleti açısından ciddi bir gerilemeyi temsil ettiği ve insan haklarını ilgilendiren davalarda bireysel başvurunun etkililiğini zayıflattığı konusunda hiçbir şüphe yoktur.

132. Mahkeme’nin kanaatine göre, Anayasa Mahkemesi’nin bağlayıcı kararlarına tam olarak uyulması elzemdir; zira bu mahkeme hem Anayasa’da hem de Sözleşme’de güvence altına alınan hak ve özgürlüklerin korunmasına yönelik ulusal sistemin temel taşıdır. Mahkeme ayrıca, Mehmet Hasan Altan/Türkiye (Başvuru No: 13237/17, § 139, 20 Mart 2018) kararında, başka bir derece mahkemesinin bir anayasa mahkemesine bireysel başvurularda nihai ve bağlayıcı kararlar verme konusunda tanınan yetkileri sorgulamasının hukuk devleti ve hukuki belirlilik temel ilkelerine aykırı olduğunu daha önce vurguladığını hatırlatır (karşılaştırınız, Vujović ve Lipa D.O.O./Karadağ (No. 2), Başvuru No: 43050/22, §§ 84 ve 107, 27 Kasım 2025). Kararlarının icra edilmemesi yalnızca Anayasa Mahkemesi’nin otoritesini sarsmakla kalmaz, aynı zamanda daha genel olarak temel hakların yargısal korumasını da zedeler. Mahkeme bu konuya aşağıda yeniden dönecektir (bkz. paragraf 314).

II. Sözleşme’nin 10. ve 11. Maddelerinin İhlal Edildiği İddiası

133. Başvurucu; aleyhindeki ceza yargılamasının, mahkûmiyetinin, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının ve bunlardan kaynaklanan özgürlükten yoksun bırakılmanın, Sözleşme’nin 10. ve 11. maddelerine aykırı olarak ifade özgürlüğü ve barışçıl toplanma özgürlüğü haklarına haksız bir müdahale teşkil ettiğini iddia etmiştir.

134. Mahkeme, somut olayda ifade özgürlüğü ile barışçıl toplanma özgürlüğüne ilişkin meselelerin birbiriyle yakından bağlantılı olduğunu kaydetmektedir. Tarafların her biri 10. ve 11. maddeler kapsamında ayrı ayrı argümanlar sunmuştur. Mahkeme, başvurucunun bu hükümler kapsamındaki şikâyetlerinin özünün, bir sivil toplum kuruluşu başkanı sıfatı ve bir insan hakları savunucusu duruşu nedeniyle yargılandığı, tutuklandığı ve mahkûm edildiği iddiasına dayandığını değerlendirmektedir (bkz. diğer atıflarla birlikte, Taner Kılıç/Türkiye (No. 2), Başvuru No: 208/18, § 130, 31 Mayıs 2022). Dahası, aleyhindeki suçlamalar bu faaliyetlerle çok yakından bağlantılı olmakla birlikte başvurucu, Sözleşme’nin 11. maddesi kapsamına girebilecek şekilde Gezi Parkı olayları sırasındaki varsayılan rolü sebebiyle de mahkûm edilmiştir. Bu nedenle Mahkeme, bu şikâyetlerin Sözleşme’nin 10. ve 11. maddeleri altında birlikte incelenmesini daha uygun görmektedir (bkz. mutatis mutandis, Palomo Sánchez ve Diğerleri/İspanya [BD], Başvuru No: 28955/06 ve 3 diğer başvuru, § 52, AİHM 2011).

Sözleşme’nin 10. maddesinin ilgili kısımları şu şekildedir:

“1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar…

2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.”

Sözleşme’nin 11. maddesinin ilgili kısımları şu şekildedir:

“1. Herkes, barışçıl olarak toplanma… hakkına sahiptir.

2. Bu hakların kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli olanlar dışındaki sınırlamalara tabi tutulamaz…”

A. Kabul Edilebilirlik
1. Mahkeme İçtüzüğü’nün 47. Maddesindeki Şartlara Uyum

135. Hükümet; başvurucunun somut vakıaları veya iddia edilen müdahalenin niteliğini belirtmeksizin yalnızca bir ceza yargılamasının varlığına, tutukluluğuna ve mahkûmiyetine dayandığını, bu nedenle Sözleşme’nin 10. ve 11. maddeleri kapsamındaki şikâyetlerin yeterince temellendirilmediğini ileri sürmüştür. Bunun Mahkeme İçtüzüğü’nün 47. maddesi gerekliliklerine aykırı olduğunu değerlendiren Hükümet, Mahkeme’yi bu şikâyetleri Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun ilan etmeye davet etmiştir.

136. Mahkeme öncelikle, başvurucunun başvuru formunda Sözleşme’nin 10. ve 11. maddeleri kapsamındaki şikâyetlerine ilişkin tüm olayları açıkladığını ve ileri sürdüğü Sözleşme ihlallerini açıkça belirttiğini gözlemlemektedir. Mahkeme ayrıca, İçtüzüğün 47. maddesinin uygulanmasının yargılama usulünün yürütülmesine ilişkin olarak kendi münhasır yetkisine girdiğini ve Sözleşmeci Devletler tarafından Sözleşme’nin 35. maddesi kapsamında bir kabul edilemezlik gerekçesi olarak ileri sürülemeyeceğini hatırlatır (bkz. örneğin, Gözüm/Türkiye, Başvuru No: 4789/10, § 31, 20 Ocak 2015; Aydoğdu/Türkiye, Başvuru No: 40448/06, § 53, 30 Ağustos 2016; ve Demirtaş ve Yüksekdağ Şenoğlu/Türkiye, Başvuru No: 10207/21 ve 10209/21, § 73, 6 Haziran 2023). Dolayısıyla Mahkeme, Mahkeme İçtüzüğü’nün 47. maddesinin uygulanması için gerekli koşulların oluşmadığı kanaatine varmakta ve Hükümetin itirazını reddetmektedir.

2. 17. Maddenin Uygulanması

137. Hükümet, başvurucunun Sözleşme’nin 10. ve 11. maddeleri kapsamındaki haklarını kullandığı için değil; şiddet eylemleriyle sonuçlanan Gezi Parkı olaylarının örgütlenmesi, yönetilmesi ve finanse edilmesindeki merkezi rolü sebebiyle yargılandığını ileri sürmüştür. Hükümet, derece mahkemelerinin başvurucunun eylemleri ile bu şiddet olayları arasındaki bağı ortaya koyduğunu ve örgütleyici yapılar ile gösteri çağrıları üzerindeki belirleyici etkisini teyit ettiğini savunmuştur. Hükümete göre başvurucuya isnat edilen fiiller şiddet eylemleri olup Sözleşme’nin korumasından hariç tutulmuştur ve 17. madde kapsamına girmektedir; bu nedenle şikâyetlerin konu bakımından (ratione materiae) bağdaşmazlık sebebiyle kabul edilemez ilan edilmesi gerekmektedir.

138. Başvurucu Hükümetin argümanına karşı çıkmış ve Sözleşme ile güvence altına alınan hak ve özgürlüklerin yok edilmesine yönelik hak suiistimalini önlemek amacıyla tasarlanan 17. maddenin somut olayda uygulanamayacağını savunmuştur. Başvurucuya göre Mahkeme 2019 tarihli kararında, ulusal makamlarca sunulan delillerin makul bir suç şüphesinin varlığını ortaya koymaya dahi yetmediği sonucuna varmıştır ve sonraki yargılamalar da aynı vakıalara dayanmıştır. Başvurucu, kendi eylemlerinden hiçbirinin Sözleşme ile güvence altına alınan hakları yok etmeyi amaçlar nitelikte görülemeyeceğini, dolayısıyla 17. maddenin eldeki davayla ilgisiz olduğunu belirtmiştir.

139. Mahkeme, 17. maddenin yalnızca istisnai olarak ve aşırı durumlarda uygulanabileceğini yineler (bkz. Paksas/Litvanya [BD], Başvuru No: 34932/04, § 87 in fine, 6 Ocak 2011). Bu hükmün uygulanması, bir başvurucunun Mahkeme önüne başvuru getirirken kötüye kullanarak ileri sürmek istediği Sözleşme hakkının kullanımını ortadan kaldırma sonucunu doğurur. Oysa somut olayda başvurucunun bu nitelikte bir amaç güttüğünü gösteren hiçbir unsur bulunmamaktadır. Başvurucu, aleyhine alınan ve kısmen iç hukukta makul bir şekilde suç olarak nitelendirilemeyecek vakıalara değil, aynı zamanda büyük ölçüde Sözleşme ile korunan hakların kullanımıyla ilişkili unsurlara dayandığı tespit edilen tedbirlere itiraz etmek için haklı olarak Sözleşme hükümlerine dayanmaktadır (bkz. yukarıda anılan Kavala, §§ 157 ve 220). Başvurucu bu suretle Mahkeme’den, iç hukuk düzeyindeki icrası bu tedbirlerin sonuçlarına son verecek nitelikte bir karar elde etmeyi amaçlamaktadır. Başka bir deyişle, Sözleşme’nin ilke olarak herkese sağladığı ve Türk makamları tarafından haksız yere mahrum bırakıldığını iddia ettiği haklardan tam olarak yararlanmayı yeniden kazanmaya çalışmaktadır. Dolayısıyla Sözleşme’nin 17. maddesi uygulanamaz.

3. Sonuç

140. Mahkeme, bu şikâyetlerin açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve Sözleşme’nin 35. maddesinde sayılan diğer kabul edilemezlik gereklerinden hiçbirine takılmadığını kaydeder. Dolayısıyla bu şikâyetler kabul edilebilir ilan edilmelidir.

B. Esas
1. Tarafların Argümanları
(a) Başvurucu

141. Başvurucu, aleyhine alınan tüm tedbirlerin Sözleşme’nin 10. ve 11. maddeleri ile güvence altına alınan ifade özgürlüğü ve toplanma özgürlüğü haklarının ihlali anlamına geldiğini ileri sürmüştür. Bu tedbirlerin hiçbir yasal dayanağının bulunmadığını, meşru bir amaç izlemediğini ve açıkça orantısız olduğunu savunmuştur. Başvurucu, Mahkeme’nin 2019 tarihli kararında, 10. ve 11. maddeler kapsamındaki faaliyetlerine dayanan tutukluluğunun, yetkililerin kendisini bir insan hakları savunucusu olarak susturmak gibi gizli bir amaçla aleyhine ceza soruşturması başlattığı gerekçesiyle tek başına veya 18. maddeyle bağlantılı olarak 5. maddenin 1. fıkrasına aykırı olduğuna hükmettiğini hatırlatmıştır. Bu tespitin sonraki tüm yargılamaları sakatlayıcı etkiye sahip olduğunu değerlendirmiştir. Ancak 2019 ve 2022 yıllarında verilen kararlara rağmen yetkililerin söz konusu hakları kullanmasını kısıtlayıcı tedbirler almayı sürdürdüklerini iddia etmiştir.

142. Başvurucu ayrıca, aleyhine yürütülen yargılamanın ve Ceza Kanunu’nun 312. maddesi uyarınca mahkûm edilmesinin “yasayla öngörülmüş” olmadığını ileri sürmüştür. Söz konusu suçun yeterli açıklıkta tanımlanmadığını ve durumuna öngörülebilir bir şekilde uygulanmadığını, bunun da Sözleşme’nin 7, 10 ve 11. maddelerinin ihlali anlamına geldiğini savunmuştur.

143. Başvurucu, Hükümet tarafından Ceza Kanunu’nun 312. maddesi anlamında cebir ve şiddet kullanımının maddi delili olarak dayanılan unsurların, esasen sivil toplum aktörü ve insan hakları savunucusu olarak yürüttüğü hukuka uygun faaliyetleriyle ilgili olduğunu veya asılsız iddialara dayandığını ileri sürmüştür. Aleyhindeki deliller arasında OTPOR/Canvas dâhil yabancı kuruluşlarla iddia edilen temaslar, yurt dışı seyahatleri, Açık Toplum Vakfı’ndan cezai olarak cezalandırılabilir hiçbir faaliyetle ilgisi bulunmayan fonların kabul edilmesi, toplantılarına katıldığı kanıtlanmaksızın Taksim Platformu ve Taksim Dayanışması üzerindeki varsayılan etkisine ilişkin suçlamalar, göstericilere gaz maskesi, koruyucu gözlük ve yiyecek temin edilmesi ile raporların hazırlanması, toplantılar yapılması ve Avrupa Konseyi dâhil uluslararası kuruluşlar ve STK’lar ile temasların yer aldığını belirtmiştir. Ayrıca eleştirel görüşlerini açıklamasını, Gezi Parkı olayları sırasındaki iddia edilen insan hakları ihlallerini belgelemesini ve çeşitli aktörlerle etkileşimlerini dile getirmiştir. Başvurucu, tek başına veya birlikte ele alındığında bu unsurların hiçbirinin cebir veya şiddet kullandığını, bu tür eylemlerin örgütlenmesine, yönetilmesine, finanse edilmesine veya teşvik edilmesine karıştığını veya faaliyetleri ile meydana gelen şiddet arasında bir nedensellik bağı bulunduğunu kanıtlamayı mümkün kılmadığını savunmuştur.

144. Başvurucu ayrıca suçun hem maddi hem de manevi unsurlarının bulunmadığını, yerel mahkemelerin kararlarını yasal faaliyetlere ve spekülatif çıkarımlara dayandırdığını iddia etmiştir. Hükümetin dayandığı, silahlı unsurları içeren bağlamlara ilişkin içtihadın kendi durumuna aktarılamayacağını ve Ceza Kanunu’nun 312. maddesinin uygulanmasının siyasi bir amaç ortaya koyduğunu ileri sürmüştür. Ağır Ceza Mahkemesi önündeki duruşmada, kendisini şiddet eylemleriyle veya şiddete başvuran gruplarla ilişkilendiren delillerin tamamen yokluğunu vurguladığını belirtmiştir. Kurumların normal şekilde işlemeye devam ettiğini ve sivil toplumla diyalog kurulduğunu vurgulayarak, Gezi Parkı olaylarının hükümeti cebir yoluyla devirmeye teşebbüs olarak nitelendirilmesine karşı çıkmıştır. Terör örgütlerinin dahline ilişkin iddiaların somut bir soruşturmaya dayanmadığını ve kendisiyle böyle bir bağın kurulmadığını eklemiş; son olarak paralel yargılamaların beraatle sonuçlandığını, bunun da yerel mahkemelerin argümanını zayıflattığını ifade etmiştir.

145. Başvurucu özellikle manevi unsur bakımından, aleyhine kullanılan delillerin — bir fotoğraf, toplantıların düzenlenmesine ilişkin telefon görüşmeleri, polisin aşırı güç kullanımını kınaması ve Avrupa kurumlarıyla temaslar da dâhil olmak üzere — yalnızca Sözleşme kapsamındaki haklarının meşru kullanımıyla ilgili olduğunu değerlendirmiştir. Bu faaliyetlerin haksız bir şekilde hükümeti cebir yoluyla devirmeye teşebbüs olarak değerlendirildiğini, böylece temel özgürlüklerle korunan faaliyetleri suçun kapsamı dışında tutan Ceza Kanunu’nun 312. maddesinin bizzat amacının göz ardı edildiğini savunmuştur.

146. Başvurucu; mahkûmiyetinin, verilen cezanın ve bunlardan kaynaklanan tutukluluğunun devamının, kendisini ifade özgürlüğü ve barışçıl toplanma haklarının etkili kullanımından kalıcı olarak mahrum bıraktığını ve bu durumun yıllardır sürdüğünü belirtmiştir. Sonuç olarak, itiraz konusu tedbirlerin meşru bir amaç izlediği, yasayla öngörüldüğü veya demokratik bir toplumda gerekli olduğu kabul edilemez.

(b) Hükümet

147. Hükümet öncelikli olarak, başvurucunun Sözleşme’nin 10. ve 11. maddeleri kapsamındaki haklarının kullanımına herhangi bir müdahalede bulunulmadığını savunmuştur. Başvurucu aleyhine alınan tedbirleri, barışçıl olmayan gösterileri yönetmek, örgütlemek ve finanse etmekle suçlandığı ve bu fiillerin Hükümetin görüşüne göre ifade özgürlüğü ve barışçıl toplanma haklarının korunan kullanımı kapsamına girmediği olgusuyla gerekçelendirmiştir. Bu bağlamda, bir delil bütününe (ifadeler, tanık beyanları, telefon dinlemeleri, mali ve teknik raporlar, aramalar, fiziki takip, açık kaynaklar ve polis raporları) dayanarak oluşturulan ve başvurucunun eylemleri ile Gezi Parkı olayları sırasında meydana gelen şiddet arasında bir bağ bulunduğunu tespit eden derece mahkemesi kararlarına atıfta bulunmuştur.

148. Hükümet alternatif olarak, her türlü müdahalenin “yasayla öngörülmüş” olduğunu, meşru bir amaç izlediğini ve “demokratik bir toplumda gerekli” olduğunu ileri sürmüştür. Hükümet ilk olarak başvurucunun tutukluluğunun ve mahkûmiyetinin, metni ve yargısal yorumu yeterince açık, erişilebilir ve öngörülebilir olan Ceza Kanunu’nun 312. maddesine dayandığını; ikinci olarak ise Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesinde belirtilen tutuklama ön koşullarıyla uyumlu olduğunu savunmuştur.

149. Hükümet, itiraz konusu tedbirlerin ulusal güvenliği ve kamu güvenliğini korumayı, kamu düzenini sağlamayı ve suç işlenmesini önlemeyi amaçladığını ileri sürmüştür. Ulusal raporlara ve sunulan bilgilere göre çok sayıda şiddet olayıyla nitelenen, geniş çaplı maddi hasara ve yıkıma yol açan, ölümlere ve yaralanmalara neden olan Gezi Parkı olaylarının boyutunu ve süresini vurgulamıştır.

150. Duruşmada Hükümet özellikle, derece mahkemelerinin başvurucunun Gezi Parkı olaylarına işlevsel katkısını doğrulayan beş unsurdan oluşan bir nedensellik zinciri tespit ettiğini ileri sürmüştür. Derece mahkemeleri ilk olarak başvurucunun, kendi kurum ve kuruluşları bünyesinde diğer sanıklarla yapılan toplantıları koordine ederek operasyonel bir çerçeve sağladığını kaydetmiştir. İkinci olarak, göstericileri finanse ederek ve güvenlik güçleriyle çatışmaların sürdürülmesi için malzeme temin ederek başvurucunun finansman ve lojistik destek sağladığını tespit etmiştir. Üçüncü olarak, olayları barışçıl gösteriler olarak sunmak ve kolluk personeline yönelik ekipmanlara uluslararası ambargo uygulanmasını sağlamak amacıyla başvurucunun medya ve diplomasi eylemlerini koordine ettiğine hükmetmiştir. Dördüncü olarak, telefon dinleme kayıtlarının başvurucuya kilit kararlar hakkında düzenli olarak danışıldığını gösterdiğini kaydetmiş ve sürekli bir stratejik liderlik yürüttüğü sonucuna varmıştır. Son olarak, şiddet yanlısı grupların kullanılmasının Hükümetin işlevsel kapasitesi üzerinde baskı oluşturmaya katkıda bulunduğunu belirterek zorlayıcı bir bağın varlığını tespit etmiştir.

151. Hükümet, derece mahkemelerinin esas olarak dinlenen iletişimlere dayanan bir dizi somut delile dayandığını eklemiştir. Hükümetin iddiasına göre, şiddet olaylarının ilk günü olan 30 Mayıs 2013 tarihinden itibaren başvurucu, banka hesaplarının açılması ve göstericilere malzeme temini gibi lojistik koordinasyon faaliyetlerine dâhil olmuştur. Şiddetin yoğunlaştığı sonraki günlerde başvurucu, malzeme ve kaynakların (masalar, yiyecekler, ekipmanlar) teminini organize etmiş ve gaz maskelerinin satın alınmasına yardımcı olmuştur. Dahası başvurucu, derece mahkemelerinin Devletin kamu düzenini sağlama kapasitesini zayıflatma girişimi olarak yorumladığı bir yaklaşımla, göz yaşartıcı gaza uluslararası ambargo uygulanmasını çeşitli vesilelerle tartışmıştır. Derece mahkemeleri ayrıca, olayların en yoğun olduğu dönemde ileri sürülen bu meseleyi çözmek için bir referandum yapılması önerisine başvurucunun karşı çıktığını ve özellikle forumlar kurarak ve koordinasyon toplantıları yaparak hareketin uzatılması ve genişletilmesine yönelik faaliyetlerde yer aldığını kaydetmiştir. Söz konusu platformlar içinde belirleyici bir etki kullandığı ve buralarda alınan kararların başvurucunun inisiyatifiyle veya kendisine danışıldıktan sonra gerçekleştiği sonucuna varmışlardır.

152. Son olarak Hükümet; derece mahkemelerinin olayları kabul edilebilir bir şekilde değerlendirdiğini, Sözleşme’nin 10. ve 11. maddelerinin gereklerine uygun kriterleri uyguladığını ve kendilerine tanınan takdir yetkisini aşmaksızın başvurucunun hakları ile kamu düzenini ve ulusal güvenliği koruma ihtiyacı arasında adil bir denge kurduğunu ileri sürmüştür. Ulusal mahkemeleri bir karar yerine diğerini almaya sevk eden vakıalara ilişkin olarak Mahkeme’nin kendi değerlendirmesini yapmasının Mahkeme’nin görevi olmadığını savunmuştur. Aksi yönde hareket etmenin Mahkeme’yi dördüncü derece mahkemesine dönüştürmek ve rolünün doğasında bulunan sınırları aşmak anlamına geleceğini değerlendirmiştir. Sonuç olarak Hükümet, Sözleşme’nin 10. ve 11. maddelerinin ihlal edilmediği kanaatine varmış ve Mahkeme’yi başvurucunun şikâyetlerini reddetmeye davet etmiştir.

2. Müdahil Üçüncü Taraflar
(a) İnsan Hakları Komiseri

153. Komiser, eldeki davanın Türkiye’de muhalif sesler — insan hakları savunucuları, sivil toplum kuruluşları, avukatlar, gazeteciler ve muhalif siyasetçiler — üzerindeki süregelen baskının daha geniş bir bağlamının parçası olduğunu, bu kaygıların Avrupa Konseyi’nin ve Birleşmiş Milletler’in çeşitli organları tarafından da daha önce kaydedildiğini değerlendirmiştir. Yukarıda anılan Kavala kararında Mahkeme’nin insan hakları savunucularının ve STK’ların rolü hakkında hüküm kurduğunu hatırlatmış ve gerekli genel tedbirlerin uygulanmamasının gözlemlenen sorunların devam etmesine katkıda bulunduğunu değerlendirmiştir. Komiser, Aralık 2025’te Türkiye’ye yaptığı ziyaretin sonunda; ifade ve toplanma özgürlüklerine yönelik süregelen ve orantısız kısıtlamalar, gazetecilerin ve avukatların engellenmesi ile sivil toplum aktörleri üzerindeki cezai ve idari baskılar hakkında bilgilendirildiğini ifade etmiştir. Davayı ayrıca, ceza hukukuna ve terörle mücadele mevzuatına geniş çaplı başvurulmasıyla nitelenen daha geniş bir bağlama oturtmuştur. Bu bağlamda, Ceza Kanunu’nun 217, 299 ve 301. maddeleri ile belirli terörle mücadele hükümlerinin kullanımına ilişkin endişelerini yinelemiş; Ceza Kanunu’nun 125, 216, 220, 312 ve 314. maddelerinin de çok geniş yorumlandığına dikkat çekmiştir. Venedik Komisyonu’nun görüşlerine ve Bakanlar Komitesi’nin denetimine atıfta bulunarak, bu hükümlerin bazılarının açıklık ve öngörülebilirlikten yoksun olduğunu ve Sözleşme ile korunan davranışlar da dâhil olmak üzere orantısız cezalara yol açabilecek nitelikteki geniş uygulamasını vurgulamıştır. Komiser, uygulamada ulusal mahkemelerin iddia edilen suçlar ile şiddet veya şiddete teşvik arasında her zaman somut bir bağ kurmadığını; bunun da genel tedbirler yoluyla giderilmemiş yapısal eksikliklere işaret ettiğini belirtmiştir.

(b) Müdahil Sivil Toplum Kuruluşları

154. Clooney Adalet Vakfı (Clooney Foundation for Justice), Amsterdam Üniversitesi Adil Yargılanma Kliniği (Fair Trials Clinic at the University of Amsterdam), TrialWatch ve Profesör Göran ortak mütalaalarında; Ceza Kanunu’nun 312. maddesinin, özellikle “hükümeti görevlerini yapmaktan engellemek” ifadesinin kapsamı ve manevi unsurun tanımı bakımından açıklık ve öngörülebilirlikten yoksun olduğunu, bu belirsizliklerin “hükümeti devirmeye teşebbüs” (subversion) ve “halkı isyana teşvik” (sedition) suçlarına ilişkin belirsizliklerle karşılaştırılabilir nitelikte olduğunu ileri sürmüşlerdir. İfade Özgürlüğü Derneği, bu hükmün kanunsuz suç olmaz (nullum crimen sine lege) ilkesine aykırı olarak, somut bir nedensellik bağı veya şiddet kullanmaya yönelik özel bir kast bulunmaksızın genişletici ve öngörülemez bir şekilde uygulandığını belirtmiştir. Türkiye Barolar Birliği de aynı eleştirileri dile getirmiş ve korunan hukuki değere fiili bir müdahale olmaksızın hiçbir suçun işlenmiş sayılamayacağını; hazırlık hareketleri veya salt “psikolojik cebir” hariç tutulmak üzere, yalnızca gerçek bir tehlike yaratmaya elverişli somut eylemlerin maddi unsuru oluşturabileceğini ve suçun özel kast gerektirdiğini, aksi takdirde cezai sorumluluğun ileri sürülemeyeceğini vurgulamıştır.

3. Mahkemenin Değerlendirmesi
(a) Bir Müdahalenin Mevcut Olup Olmadığı

155. Mahkeme öncelikle, şikâyet konusu tedbirlerin başvurucunun ifade özgürlüğü ve barışçıl toplanma haklarını kullanmasına yönelik bir müdahale teşkil edip etmediğini belirlemelidir. Bu soruyu yanıtlamak için tedbirlerin kapsamı, davanın olguları bağlamına oturtularak belirlenmelidir. Somut davanın koşulları ve ileri sürülen iddiaların niteliği göz önüne alındığında Mahkeme, bu meselenin delillerin değerlendirilmesine ilişkin içtihadından doğan genel ilkeler ışığında incelenmesi gerektiğini değerlendirmektedir (bkz. Baka/Macaristan [BD], Başvuru No: 20261/12, § 143, 23 Haziran 2016). Mahkeme bunu yaparken davanın olgularını ve olaylar zincirini “bütünlüğü içinde” inceleyecektir (aynı kararda, § 144).

156. Mahkeme ilk olarak; Ağır Ceza Mahkemesi’nin başvurucunun suçlandığı ve mahkûm edildiği fiillerin bir bütün olarak bir ayaklanma teşebbüsü bağlamında stratejik bir rolü yansıttığına hükmetmiş olmasına rağmen (bkz. yukarıdaki 48. paragraf), bu fiillerin esasen kamusal tartışmaya katılım, sivil toplum girişimlerinin koordinasyonu ve desteklenmesi, toplantıların lojistik kolaylaştırıcılığı, genel menfaati ilgilendiren bilgilerin yayılması ile Gezi Parkı olaylarına ilişkin farkındalık yaratma ve hak savunuculuğu faaliyetlerinden ibaret olduğunu gözlemlemektedir (bkz. yukarıdaki 23-25, 35 ve 48-57. paragraflar). Bu faaliyetler nitelikleri gereği, Sözleşme’nin 10. ve 11. maddeleriyle güvence altına alınan ifade ve barışçıl toplanma özgürlüklerinin kullanımı kapsamına girmektedir.

157. İlgili uluslararası belgeler ve Mahkeme’nin yerleşik içtihadı uyarınca (bkz. yukarıda anılan Kavala, § 76; ve Taner Kılıç (No. 2), § 145), Mahkeme insan hakları savunucularının ve sivil toplum kuruluşlarının demokratik bir toplumdaki rolünün, özellikle kamuoyunu bilgilendirmeye ve kamu otoritelerinin eylemlerini denetlemeye katkıda bulunduklarında taşıdığı özel önemi vurgulamaktadır. Mahkeme, kamu yararını ilgilendiren konularda faaliyette bulunan bir sivil toplum kuruluşunun basınınkine benzer önemde bir “kamusal gözlemci” (public watchdog) rolü oynadığını (bkz. Animal Defenders International/Birleşik Krallık [BD], Başvuru No: 48876/08, § 103, AİHM 2013 (özetler); ve Magyar Helsinki Bizottság/Macaristan [BD], Başvuru No: 18030/11, § 166, 8 Kasım 2016) ve bu nedenle benzer bir korumayı hak ettiğini kabul etmiştir. Buradan hareketle, gazeteciler aleyhine yürütülen ceza yargılamalarına uygulanan ilkeler, özellikle faaliyetlerinin yürütülmesiyle doğrudan bağlantılı eylemleri ilgilendirdiği ölçüde, insan hakları savunucuları aleyhine yürütülen yargılamalara da kıyasen (mutatis mutandis) uygulanabilir (bkz. yukarıda anılan Taner Kılıç (No. 2), § 147).

158. Mahkeme ayrıca, Hükümetin başvurucunun Gezi Parkı gösterilerinin örgütlenmesinde, yönetiminde ve finansmanında merkezi bir rol oynadığı ve bu rolün şiddet eylemleriyle sonuçlandığı yönündeki argümanının, tek başına başvurucuyu Sözleşme’nin 10. ve 11. maddelerinin korumasından mahrum bırakamayacağını kaydetmektedir. Mahkeme’nin Sözleşme’nin 11. maddesi kapsamındaki yerleşik içtihadından açıkça anlaşıldığı üzere; söz konusu birey kendi niyetleri veya davranışları bakımından barışçıl kaldığı sürece, gösteri sırasında başkaları tarafından işlenen münferit şiddet eylemleri veya cezalandırılabilir diğer fiiller sebebiyle bir birey barışçıl toplanma özgürlüğü hakkından yararlanmaktan mahrum bırakılamaz (bkz. diğer atıflarla birlikte, Kudrevičius ve Diğerleri/Litvanya [BD], Başvuru No: 37553/05, § 94, AİHM 2015).

159. Başvurucu tarafından işlendiği iddia edilen fiillerin niteliği ve özellikleri göz önüne alındığında Mahkeme, itiraz konusu tedbirlerin başvurucunun ifade özgürlüğü veya barışçıl toplanma özgürlüğü haklarına hiçbir şekilde müdahale etmediği yönündeki Hükümet argümanına katılamaz. Mahkeme; başvurucu aleyhine açılan ceza davasının, bu bağlamdaki tutukluluğunun ve mahkûmiyetinin, bir insan hakları savunucusu olarak yürüttüğü faaliyetlerle veya Gezi Parkı olaylarına dahiliyetiyle doğrudan bağlantılı eylemlere dayandığı ölçüde, ifade özgürlüğü ve barışçıl toplanma özgürlüğü haklarının kullanımına müdahale teşkil ettiği kanaatindedir.

(b) Müdahalenin Haklı Olup Olmadığı

160. Bu tür bir müdahale, Sözleşme’nin 10. ve 11. maddelerinin ikinci fıkralarında yer alan koşulları karşılamadığı sürece anılan maddeleri ihlal edecektir. Dolayısıyla müdahalenin “yasayla öngörülmüş” olup olmadığı, bu fıkralarda belirtilen meşru amaçlardan birini veya birkaçını izleyip izlemediği ve bu amaçlara ulaşmak için “demokratik bir toplumda gerekli” olup olmadığının belirlenmesi gerekmektedir.

(i) İlgili İlkelerin Somut Olayda Uygulanması

161. Sözleşme’nin 10. ve 11. maddeleri kapsamında, bir müdahalenin “yasayla öngörülmüş” olup olmadığına ilişkin genel ilkeler — Mahkeme’nin atıfta bulunduğu üzere — Danileţ/Romanya ([BD], Başvuru No: 16915/21, §§ 119-124, 15 Aralık 2025) kararında ortaya konmuştur. Bu ilkeler, Sözleşme’nin 11. maddesi kapsamındaki bir müdahalenin hukuka uygunluğuna ilişkin ilkelerle benzerdir (bkz. yukarıda anılan Kudrevičius ve Diğerleri, §§ 108-110).

162. Somut olayda Hükümet, iddia edilen müdahalenin kanunla, özellikle Yargıtay tarafından yorumlandığı şekliyle Ceza Kanunu’nun 312. maddesiyle öngörüldüğünü iddia etmiştir. Başvurucu, müdahalenin iç hukukta yasal bir dayanağı bulunduğuna itiraz etmemekle birlikte; bu hükmün kendi davasındaki yorumunun ve uygulamasının Sözleşme’nin 10. ve 11. maddelerinin ikinci fıkralarında düzenlenen kanunilik şartını karşılamadığını değerlendirmiştir. Dolayısıyla somut olayda söz konusu olan, ilgili yasanın “niteliği”, bilhassa sonuçları bakımından öngörülebilir olup olmadığı (bkz. yukarıda anılan Kudrevičius ve Diğerleri, § 108) ve Sözleşme’nin 10. ve 11. maddelerinin ikinci fıkraları kapsamındaki hukuk devleti kriterine uyup uymadığıdır.

163. Bu bağlamda Mahkeme, Ceza Kanunu’nun 312. maddesinin özel bir suç türü getirdiğini ve bu hükmün “Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs eden kimseye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir” şeklinde olduğunu kaydeder (bkz. yukarıdaki 83. paragraf). Başvurucuyu mahkûm eden karardan (bkz. yukarıdaki 48-58. paragraflar), Ağır Ceza Mahkemesi’nin başvurucuyu bizzat şiddet eylemleri gerçekleştirmekle veya maddi zarara yol açmakla suçlamadığı açıktır. Ağır Ceza Mahkemesi, başvurucunun Gezi Parkı olayları sırasında meydana gelen şiddet olaylarına doğrudan katılıp katılmadığını veya bu tür bir şiddet çağrısında bulunup bulunmadığını da tespit etmeye çalışmamıştır. Buna rağmen, başvurucunun olayların planlanmasında, koordinasyonunda veya yönetiminde stratejik bir rol oynadığını (bkz. yukarıdaki 48. paragraf) ve toplu eylem bağlamında sorumluluğun olayların gelişiminde belirleyici bir etkiye sahip olan veya bunlara esaslı bir katkı sağlayan herkese uzanabileceğini belirterek başvurucunun cezai olarak sorumlu olduğuna hükmetmiştir. Bu temelde şiddet ve sonuçları, başvurucuya desteklediği ve örgütlediği iddia edilen bir hareketin öngörülebilir sonuçları olarak yüklenmiştir.

164. Böylece başvurucu; iddialarla doğrudan veya kasti bir bağ kurulmaksızın, üçüncü kişiler tarafından işlenen şiddet eylemlerinin kümülatif olarak isnat edilmesine dayanan dolaylı bir akıl yürütme sonucunda cezai olarak sorumlu tutulmuştur. Ağır Ceza Mahkemesi böylece, kişisel olarak isnat edilebilir fiillerin incelenmesi yerine başvurucunun davranışlarının genel bir değerlendirmesini ikame etmiş; tek başlarına cezalandırılabilir nitelikte olmayan ve Sözleşme haklarının kullanımı kapsamında kalan unsurların bileşiminin — sivil toplum faaliyetleri, lobi faaliyetleri, uluslararası temaslar veya barışçıl gösterilere örgütsel ve mali destek gibi — Ceza Kanunu’nun 312. maddesinde düzenlenen suçun maddi unsurunu oluşturmak için yeterli olduğunu kabul etmiştir. Dahası, Ağır Ceza Mahkemesi’nin gerekçesini desteklemek için dayandığı içtihat münhasıran askeri veya silahlı bağlamlara ilişkin olup, bir sivilin durumu veya Sözleşme’nin 11. maddesi kapsamına giren gösteriler açısından ilgisizdir ve söz konusu hükmün öngörülebilir bir şekilde yorumlandığı iddiasını haklı kılmak için kullanılamaz (bkz. yukarıdaki 56. paragraf). Böyle bir yaklaşım, korunan özgürlüklerin kullanımını son derece ağır bir suç oluşturan fiillerle eşitlemek anlamına gelmekte olup, ceza hukukunun öngörülebilirliği ve hukuk devleti ilkesine bağlılık konusunda ciddi sorunlar doğurmaktadır.

165. Mahkeme’nin yerleşik içtihadına göre 11. madde barışçıl toplantıları korur ve yalnızca örgütleyicilerin veya katılımcıların şiddet içeren amaçlar gütmesi, şiddeti teşvik etmesi veya demokratik bir toplumun temellerini reddetmesi halinde uygulanmaktan çıkar; gerilimin, münferit şiddet olaylarının veya taşkınlıkların varlığı tek başına bir gösteriyi barışçıl niteliğinden mahrum bırakmaya yetmez (bkz. yukarıda anılan Kudrevičius ve Diğerleri, §§ 92-98). Gösteride şiddet kastı taşıyan üçüncü kişilerin bulunması veya gösteriyi örgütleyenlerin kontrolü dışında kargaşa riskinin mevcut olması, kendi başına o gösteriyi 11. maddenin 1. fıkrası kapsamı dışına çıkaramaz ve bu gösteriye getirilecek her türlü kısıtlamanın bu hükmün 2. fıkrasındaki şartlara uygun olması gerekir (aynı kararda, § 94; ayrıca bkz. Frumkin/Rusya, Başvuru No: 74568/12, § 99, 5 Ocak 2016). Aynı şekilde, şiddet eylemlerine doğrudan katılım, teşvik veya göz yumma bulunmadığı takdirde örgütleyicilerin cezai sorumluluğu doğmaz (bkz. yukarıda anılan Selahattin Demirtaş (No. 4), § 236). Şiddet olayları meydana geldiğinde, etkinliğin barışçıl şekilde yürütülmesini sağlamak için makul tüm tedbirleri almak yetkililerin görevidir ve barışçıl katılımcıları hedef alan her türlü tedbir, barışçıl toplanma hakkının kullanımı üzerinde aşırı bir caydırıcı etki yaratılmasını önlemek amacıyla özellikle sıkı bir denetim gerektirir (bkz. yukarıda anılan Frumkin, §§ 100-142).

166. Somut davadaki durum açıkça böyle olmamıştır. Anayasa Mahkemesi’ne göre Gezi Parkı olaylarının Anayasa ile güvence altına alınan hakların kullanımıyla ilişkili olarak değerlendirilmesi gerekmesine rağmen (bkz. yukarıdaki 94. paragraf), yetkililer yaklaşık dört yıl sonra başvurucu aleyhine ceza davası açarak kendisini Ceza Kanunu’nun 312. maddesi anlamında Hükümetin işlevini cebir ve şiddet kullanarak engellemeye teşebbüs etmekle suçlamış; ancak meydana gelen şiddet eylemleri ile başvurucuya bizzat isnat edilen fiiller arasında bir nedensellik bağının varlığını ortaya koymamış, hatta bunu ortaya koymaya dahi teşebbüs etmemiştir.

167. Mahkeme, daha önce de benzer bir durumu incelemek durumunda kaldığını hatırlatır. Nitekim yukarıda anılan Selahattin Demirtaş (No. 2) davasında, esas olarak siyasi açıklamalarına ve muhalif bir siyasi parti içindeki faaliyetlerine dayanılarak Ceza Kanunu’nun 314. maddesi (bkz. yukarıdaki 83. paragraf) uyarınca cezalandırılabilen ağır suçlardan şüphelenilen bir başvurucunun tutukluluğuna ilişkin olarak, bu tür bir tutuklamayı haklı kılabilecek fiiller yelpazesinin aşırı geniş olduğunu değerlendirmiştir. Mahkeme, anılan maddenin içeriğinin yerel mahkemelerce yapılan yorumuyla birleştiğinde ulusal makamların keyfi müdahalelerine karşı yeterli koruma sağlamadığına hükmetmiştir. Mahkeme özellikle, ceza hukuku hükmünün böylesine geniş bir yorumunun, bu yönde somut hiçbir delil bulunmaksızın ifade özgürlüğü hakkının kullanımını silahlı terör örgütüne üye olmak, örgüt kurmak veya yönetmekle eşitlemeyi içerdiği durumlarda haklı gösterilemeyeceğini değerlendirmiştir (bkz. yukarıda anılan Selahattin Demirtaş (No. 2), §§ 277-280; ayrıca bkz. Selahattin Demirtaş (No. 4), § 253). Bu değerlendirmeler, kıyasen (mutatis mutandis), somut olay için de geçerlidir.

168. Dahası Mahkeme; başvurucunun Gezi Parkı gösterilerini desteklemek için sivil toplum aktörleriyle temasları, Avrupa Konseyi organları da dâhil olmak üzere uluslararası aktörlerle görüşmeleri, araştırma çalışmaları, toplantılar düzenlemesi ve uluslararası kuruluşlar ile STK’larla temasları, göz yaşartıcı gaz kullanımı ve bunun Türkiye’ye ihracatı konusundaki eleştirel görüşlerini açıklaması, Gezi Parkı olayları sırasındaki insan hakları ihlali iddialarını belgelemesi, kültür merkezlerindeki tartışma toplantıları ve akademisyenler, gazeteciler ve demokratik aktörlerle temasları gibi faaliyetlerin kendi başlarına bir ceza davasına nasıl temel oluşturabileceğini anlamakta yetersiz kalmaktadır. Bu tür faaliyetler, genel menfaati ilgilendiren konularda bilgi ve fikirlerin dolaşımını ve kamu makamlarının eylemlerinin eleştirel bir değerlendirmesini teşvik etmesi ve uluslararası düzey de dâhil olmak üzere kamusal tartışmaya katkıda bulunması bakımından, Sözleşme’nin 10. maddesiyle korunan ifade özgürlüğünün olağan kullanımının bir parçasıdır. Bunlar aynı zamanda, özellikle temel hak ihlali iddialarına dikkat çektiklerinde demokratik bir toplumdaki önemini Mahkeme’nin tutarlı bir şekilde vurguladığı insan hakları savunucularının ve sivil toplum aktörlerinin meşru rolünün bir parçasıdır (bkz. yukarıda anılan Magyar Helsinki Bizottság, §§ 166-167). Bu bağlamda Mahkeme, ifade özgürlüğünün yalnızca ifade edilen fikirlerin özünü değil, aynı zamanda bunların aktarılma biçimini (bkz. Magyar Kétfarkú Kutya Párt/Macaristan [BD], Başvuru No: 201/17, § 87, 20 Ocak 2020) ve bu hakkın etkili kullanımı için gerekli etkileşimleri, fikir alışverişlerini ve iş birliği biçimlerini de koruduğunu yineler. Bu nedenle, bu tür faaliyetleri suç teşkil eden davranışlarla bir tutmak, bu özgürlüğün özünü zedelemeden ve demokratik bir toplumun ayırt edici nitelikleri olan çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirlilik ilkeleriyle bağdaşmayan caydırıcı bir etki yaratmadan Sözleşme’nin 10. maddesinin gerekleriyle bağdaştırılamaz.

169. Yerel mahkemelerin Ceza Kanunu’nun 312. maddesini yorumlama biçimi, hukuka uygun sivil toplum faaliyetlerini son derece ağır bir suçun maddi unsuru ile eşitleyerek, başvurucunun doğrudan bir katılımı, azmettirmesi veya göz yumması bulunmaksızın, üçüncü kişiler tarafından işlenen şiddet eylemleri için cezai sorumluluğun dolaylı olarak isnat edilmesine yol açmıştır. Başvurucunun bir toplumsal hareket içindeki varsayılan etkisine veya yapısal rolüne dayanan, şiddetin kökenlerini veya faillerin bireysel sorumluluğunu incelemeyen böyle bir yaklaşım, sivil toplum aktörlerine açıkça orantısız bir cezai yük yükleme sonucunu doğurmakta ve Sözleşme ile güvence altına alınan özgürlüklere kabul edilemez bir müdahale teşkil etmektedir.

170. Dahası, böyle bir yorumun Sözleşme’nin 10. ve 11. maddelerinde düzenlenen özgürlüklerin kullanımı üzerinde özellikle ağır bir caydırıcı etki yaratması kaçınılmazdır. Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılan bir suçtan kovuşturulma ihtimali, yalnızca insan hakları savunucularını ve sivil toplum aktörlerini değil, aynı zamanda sıradan vatandaşları da barışçıl gösterilere katılmaktan, bunları örgütlemekten veya bunlara lojistik, mali ya da fikri destek sağlamaktan caydıracak niteliktedir (bkz. mutatis mutandis, yukarıda anılan Frumkin, § 141). Ülke çapındaki protesto hareketlerine uygulandığında bu tür bir yorum, toplanmaların kenarında münferit şiddet olayları meydana geldiğinde ceza hukukunun geçmişe etkili (ex post facto) olarak yeniden nitelendirilmesi riskini doğurmakta; böylece ifade ve barışçıl toplanma özgürlüklerinin kullanımını mutlak bir kamu düzenini sağlama yükümlülüğüne tabi kılmaktadır ki bu durum Mahkeme’nin yerleşik içtihadıyla bağdaşmamakta ve Sözleşme’nin 10. ve 11. maddelerini pratik etkisinden yoksun bırakacak nitelik taşımaktadır.

171. Mahkeme yukarıdaki değerlendirmeler ışığında, Ceza Kanunu’nun 312. maddesinin Gezi Parkı olayları sırasında başvurucu tarafından işlendiği iddia edilen fiiller bakımından somut olayda yorumlanma biçiminin söz konusu hükmün kapsamını öngörülemez bir şekilde genişlettiğini, keyfi müdahalelere karşı gerekli asgari korumayı sağlamadığını ve bu nedenle Sözleşme’nin 10. ve 11. maddelerinin ikinci fıkraları anlamında “yasayla öngörülmüş” olarak kabul edilemeyeceğini tespit etmektedir.

(ii) Sonuç

172. Mahkeme yukarıdaki mülahazalar ışığında, Sözleşme’nin 10. ve 11. maddelerinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.

173. Dolayısıyla, müdahalenin 10. ve 11. maddelerin ikinci fıkralarında sayılan meşru amaçlardan birini veya birkaçını izleyip izlemediğini ya da “demokratik bir toplumda gerekli” olup olmadığını incelemeye gerek bulunmamaktadır. Mahkeme; Sözleşme’nin 10. ve 11. maddeleriyle birlikte ele alınan 18. maddesi uyarınca, itiraz konusu tedbirlerin Sözleşme’nin izlediği meşru amaçlarla ilgisi olmayan gizli/art niyetli bir amaç güdüp gütmediğini somut olayda belirlemesi gerektiğini vurgular. Bu amaçla yalnızca bir yetki saptırmasının bulunup bulunmadığını değil, aynı zamanda benimsenen tedbirlerin niteliğini, ciddiyetini ve güvence altına alınan hakların kullanımı üzerindeki pratik sonuçlarını da değerlendirmesi gerekecektir. Mahkeme bu hususa aşağıda yeniden dönecektir (bkz. paragraflar 265-279).

III. Sözleşme’nin 6. Maddesinin İhlal Edildiği İddiası

174. Başvuran, Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (d) maddelerine dayanarak, aleyhindeki ceza yargılamasının adil olmadığını iddia etmiştir. Özellikle, Mahkeme kararlarındaki tespit ve sonuçların derece mahkemeleri tarafından dikkate alınmadığını, bu mahkemelerin kararlarını yeterince gerekçelendirmediğini ve kendisini kusurlu ve açıkça hatalı değerlendirilen delillere dayanarak mahkûm ettiğini ileri sürmüştür. Ayrıca, derece mahkemelerinin savunmanın delillerin kabulüne ve yargılamanın yürütülmesine ilişkin itiraz ve taleplerini usulünce incelememesi nedeniyle silahların eşitliği ilkesine riayet edilmediğini iddia etmiştir. Başvuran bunun yanı sıra bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından yargılanmadığını öne sürmüştür. Son olarak, bir bütün olarak ele alındığında yargılama süresinin makul olmadığını savunmuştur.

Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (d) maddesinin ilgili kısımları şöyledir:

“1. Herkes medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir…

3. Bir suç ile itham edilen herkes aşağıdaki asgari haklara sahiptir: (…)

(d) İddia tanıklarını sorguya çekmek veya çektirmek, savunma tanıklarının da iddia tanıklarıyla aynı koşullar altında çağrılmasının ve dinlenmesinin sağlanmasını istemek; …”

A. Kabul Edilebilirlik
1. “Bağımsız ve tarafsız mahkeme”

175. Hükümet, Mahkeme tarafından yukarıda incelenmiş olan şikâyetlerin erken yapıldığı gerekçesiyle iç hukuk yollarının tüketilmediği yönündeki itirazına paralel olarak (bkz. yukarıdaki 129. paragraf), başvuranın bir hâkimin çekinmesi (reddi hâkim) talebinin reddedilmesine ilişkin şikâyeti bakımından da iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazında bulunmuştur. Hükümet, 25 Nisan 2022 tarihli duruşmada 13. Ağır Ceza Mahkemesinin, söz konusu hâkimin reddi talebini yargılamayı uzatma amacı taşıdığı gerekçesiyle reddettiğini ve başvuranın bu karara karşı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 31 § 3 maddesinde öngörülen itiraz kanun yolunu kullanmadığını belirtmiştir. Hükümet, Mahkemenin Bahaettin Uzan / Türkiye (No. 30836/07, 24 Kasım 2020) kararında da tespit ettiği üzere, bu itiraz yolunun etkili bir hukuk yolu olduğunu, başvuranın bu yolu kullandığını göstermediğini ve bundan neden muaf tutulması gerektiğini açıklamadığını savunmuştur. Hükümet, söz konusu mahkemenin bağımsız veya tarafsız olmadığına dair şikâyetin iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez ilan edilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.

176. Başvuran, somut olayda söz konusu hâkimin çekinmesini talep ettiğini ve bu talebinin mahkûm edildiği duruşmada reddedilmesinin ardından bu şikâyetini hem istinaf hem de Yargıtay nezdinde ileri sürdüğünü belirterek, davasının yukarıda anılan Bahaettin Uzan davasından açıkça farklı olduğunu ileri sürmüştür. Başvuran, bu suretle mevcut olağan kanun yollarını tükettiğini ve Hükümetin, davanın koşulları altında Ceza Muhakemesi Kanunu’na dayalı ek bir itirazın nasıl etkili bir hukuk yolu teşkil edeceğini ortaya koyamadığını savunmuştur.

177. Mahkeme, başvuranın “bağımsız ve tarafsız mahkeme” hakkına ilişkin şikâyetinin iki boyuttan oluştuğunu kaydetmektedir. Birincisi, 13. Ağır Ceza Mahkemesi üyelerinden birinin sübjektif açıdan bağımsızlık ve tarafsızlıktan yoksun olduğu iddiasına ilişkindir. İkincisi ise 18 Şubat 2020 tarihli beraat kararının ardından Hâkimler ve Savcılar Kurulunun, özellikle bu karara ilişkin disiplin soruşturması açmak suretiyle gerçekleştirdiği ve başvuranın söz konusu mahkemenin yapısal veya objektif bağımsızlığını ve tarafsızlığını zedeleyebileceğini düşündüğü müdahalesine ilişkindir. Mahkeme, Hükümetin itirazının yalnızca şikâyetin birinci boyutuna ilişkin olduğuna dikkat çekmektedir.

178. Bu bağlamda, başvuranın ilk derece mahkemesi, istinaf mahkemesi ve Yargıtay nezdindeki yargılamalar sırasında hâkim M.B.’nin çekinmesini talep ettiği hususunda taraflar arasında bir ihtilaf bulunmamaktadır (bkz. yukarıdaki 46, 58 ve 64. paragraflar). Bu kanun yollarının bu açıdan etkili olduğu tartışmasızdır. Mahkeme ayrıca, başvuranın bu şikâyeti Anayasa Mahkemesine yaptığı ikinci bireysel başvuru kapsamında da dile getirdiğini kaydetmektedir (bkz. yukarıdaki 72. paragraf). Mahkeme, başvuranın şikâyetini dile getirmek amacıyla mevcut ve etkili hukuk yollarından birini kullandığı ve bu nedenle Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 31 § 3 maddesinde öngörülen itiraz yoluna başvurmak zorunda olmadığı sonucuna varmaktadır (bkz. Nicolae Virgiliu Tănase / Romanya [BD], No. 41720/13, § 177, 25 Haziran 2019).

179. Yukarıda belirtilenlerin ışığında Mahkeme, başvuranın bağımsız ve tarafsız bir mahkemede yargılanma hakkına ilişkin şikâyetinin Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir gerekçeyle de kabul edilemez nitelikte bulunmadığını kaydeder. Bu nedenle, söz konusu şikâyet kabul edilebilir ilan edilmelidir.

2. Yargılama süresi

180. Hükümet, 6384 sayılı Kanun’u değiştiren 7499 sayılı Kanun’un 12 Mart 2024 tarihinde yürürlüğe girmesinden bu yana, yargılama sürelerinin uzunluğuna ilişkin şikâyetler bakımından etkili bir iç hukuk yolunun ihdas edildiğini ve Anayasa Mahkemesi veya Mahkeme önünde derdest olan başvurular da dâhil olmak üzere doğrudan Tazminat Komisyonuna başvuru imkânı tanıyan bu yolun Mahkeme tarafından Cebeci ve Aslantekin / Türkiye ([Komite] (k.k.), No. 2386/24 ve 2596/24, 18 Haziran 2024) kararında etkili olarak tanındığını ileri sürmüştür. Hükümet, başvuranın Tazminat Komisyonuna başvurması gerektiğini ve bunu yapmadığı için iç hukuk yollarını tüketmediği sonucuna varmıştır. Başvuran bu iddiaya itiraz etmiştir.

181. Mahkeme, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının istisnai olarak başvurunun yapılmasından sonraki gelişmeler ışığında değerlendirilebileceğini; bununla birlikte, makul sürede yargılanma hakkının ihlali iddiasına yönelik olarak tazminat yolunun ilke olarak uygun bir çözüm aracı olduğunu yineler (söz konusu başvuru yoluna ilişkin daha fazla bilgi için bkz. yukarıda anılan Cebeci ve Aslantekin kararı, §§ 16-22). 6384 sayılı Kanun’da yapılan değişikliklerin ardından, derdest başvurular da dâhil olmak üzere, yargılama süresinin uzunluğuna ilişkin şikâyetler için Tazminat Komisyonuna doğrudan başvuru artık mümkündür ve makul bir telafi olanağı sunmaktadır. Bundan hareketle, başvuranın bu yola başvurması gerektiği ve yargılama süresine ilişkin şikâyetinin Sözleşme’nin 35 §§ 1 ve 4 maddeleri uyarınca iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle reddedilmesi gerektiği sonucuna varılmaktadır.

3. Şikâyetlerin geri kalan kısmı

182. Derece mahkemelerinin kararlarındaki gerekçelerin yetersiz olduğu iddiası, başvuranın kusurlu veya açıkça hatalı değerlendirilen delillere dayanılarak mahkûm edilmesi ve savunmanın delillerin kabulüne ve yargılamanın yürütülmesine ilişkin itiraz ve taleplerinin usulünce incelenmemesi nedeniyle başvuranın silahların eşitliği hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkin olarak Mahkeme, bu şikâyetlerin Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir gerekçeyle de kabul edilemez bulunmadığını kaydeder. Bu nedenle, kabul edilebilir ilan edilmelidirler.

B. Esas
1. Tarafların beyanları
(a) Başvuran

183. Başvuran, Mahkemenin 2022 yılında kabul ettiği üzere, İnsan Hakları Komiseri ve Bakanlar Komitesinin de tespit ettiği gibi, Mahkemenin davasına ilişkin önceki kararlarının aynı olaylara ve suçlamalara ilişkin olması sebebiyle belirleyici nitelikte olduğunu; anılan tüm organların birbirini izleyen ceza yargılamalarının aynı olgusal ve cezai çekirdeğe dayandığı sonucuna vardıklarını ileri sürmüştür. Başvuran, durumunun, Mahkemenin ihlal prosedürü bağlamında söz konusu yargılamaların aynı cezai takibat ve olaylara ilişkin olduğunu tespit ettiği İlgar Mammadov / Azerbaycan (No. 2) (No. 919/15, 16 Kasım 2017) davasıyla doğrudan paralellik gösterdiğini savunmuştur.

184. Başvuran ayrıca, derece mahkemelerinin Mahkemenin kararlarından gerekli sonuçları çıkarmadığını, dolayısıyla Sözleşme’nin 46. maddesi kapsamındaki bağlayıcı niteliğe uymadığını ileri sürmüştür. Mahkemenin 2022 yılında teyit ettiği 2019 tarihli kararından doğan derhâl tahliye edilme yükümlülüğüne rağmen tutukluluğunun ve cezai takibatın devam ettiğini, bunun kendi görüşüne göre eski hâle getirme (restitutio in integrum) yükümlülüğünün yerine getirilmesinin sürekli olarak reddedilmesini yansıttığını ve birçok yerel kararın, Sözleşme’nin 5 § 1 maddesiyle bağlantılı olarak 18. maddesinin ihlali de dâhil olmak üzere tespit edilen ihlallere hiçbir atıfta bulunmadığını belirtmiştir.

185. Başvuran ayrıca, ceza yargılamasının Sözleşme’nin 6 § 1 maddesine aykırı olduğunu, zira ulusal mahkemelerin, kendi görüşüne göre sivil topluma katılımıyla bağlantılı meşru faaliyetlerini hiçbir delil veya ikna edici gerekçe olmaksızın suç saydığını; tanık dinletme, delillerin etkili incelenmesi ve telefon dinleme kayıtlarına erişim taleplerini ise haklı bir gerekçe olmaksızın reddederek silahların eşitliği ilkesini ihlal ettiğini ileri sürmüştür.

186. Başvuran ayrıca; yürütme organı üyelerinin kamuoyuna yansıyan açıklamaları, hâkimler üzerindeki kurumsal baskılar, mahkeme heyetlerindeki mükerrer değişiklikler ve biri kamuoyu önünde siyasi konularda aktif olan, iktidar partisiyle yakın bağları bulunan hâkimlerin belirleyici katılımıyla şekillenen bir ortamda, bağımsız ve tarafsız bir mahkemede yargılanma hakkının ihlal edildiğini savunmuştur. Birlikte ele alındığında ve Türkiye’de yargı bağımsızlığına yönelik saldırıların daha geniş bağlamına yerleştirildiğinde bu unsurların, mahkemelerin tarafsızlığı konusunda objektif olarak haklı şüpheler yarattığını belirtmiştir.

187. Son olarak başvuran, beraat kararının bölge adliye mahkemesi tarafından bozulmasının ciddi bir tarafsızlık eksikliğini ortaya koyduğunu ileri sürmüştür. İleri sürülen gerekçelerin –yani kendi davası (Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesi), diğer ayrı yargılamalar (Türk Ceza Kanunu’nun 309 ve 328. maddeleri) ve Çarşı davası olarak bilinen dava arasındaki hukuki veya fiili irtibat iddiasının– rasyonel hiçbir hukuki dayanağının bulunmadığını, özellikle de bu dosyaların daha 2018 yılında savcılık tarafından ayrıldığını ve ne derece mahkemelerinin ne de Mahkemenin kendisine karşı makul bir şüphe tespit etmediğini ileri sürmüştür (bkz. yukarıdaki 38-39. paragraflar). Başvuran ayrıca, 30. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı sıfatıyla davaların birleştirilmesini talep eden ve ardından Başkan Vekili sıfatıyla bu birleştirmeye karar veren aynı hâkimin sürece katılımının, iç hukuk uyarınca bariz bir usul sakatlığı teşkil ettiğini ve Sözleşme’nin 6. maddesiyle güvence altına alınan tarafsızlık ilkesini ihlal ettiğini, zira bir hâkimin aynı olaylara ilişkin yargılamayı iki kez inceleyemeyeceğini savunmuştur. Buna ek olarak, Mahkemenin 10 Aralık 2019 tarihli kararına aykırı biçimde, 30. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen beraat kararına karşı başarılı bir şekilde istinaf yoluna başvuran ve dolayısıyla davada zaten bir tutum sergilemiş olan savcının 13. Ağır Ceza Mahkemesine atanmasının, mahkemenin tarafsızlığını sorgulatan bir unsur olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir. Birlikte ele alındığında bu unsurlar, mahkemenin tarafsızlığı hususunda objektif olarak haklı şüpheler doğurmuştur.

(b) Hükümet

188. Hükümet, Mahkemenin 2019 ve 2022 tarihli kararlarının yalnızca başvuranın 1 Kasım 2017’den anılan kararların tarihlerine kadar olan tutukluluğunun, tek başına veya Sözleşme’nin 18. maddesiyle bağlantılı olarak 5. maddeye uygunluğu ile ilgili olduğunu ve başvuran aleyhindeki ceza yargılamasının Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamında herhangi bir değerlendirmesini içermediğini ileri sürmüştür. Mevcut başvurunun farklı olaylara dayalı yeni şikâyetlerle ilgili olduğunu, zira söz konusu ceza yargılamasının 2019 yılında derdest olduğunu, tutukluluk halinin 18 Şubat 2020’de sona erdiğini ve mahkûmiyetin ancak 28 Eylül 2023’te kesinleştiğini savunmuştur. Hükümetin iddiasına göre, Mahkemenin 5. madde kapsamında makul şüphenin bulunmadığına ilişkin tespitleri, ceza yargılamasının adilliğinin değerlendirilmesine dayanak teşkil edemez; zira bu hükümler farklı amaçlar gütmekte ve farklı standartlara tabi bulunmaktadır.

189. Hükümet ikincillik ilkesine dayanmış ve açık bir keyfiyet bulunmadığı sürece Mahkemenin, olayların tespiti, delillerin değerlendirilmesi veya iç hukukun yorumlanması hususunda derece mahkemelerinin yerine geçemeyeceğine işaret etmiştir. Ceza yargılamasının Sözleşme’nin 6. maddesindeki güvencelere uygun olarak yürütüldüğünü, başvuranın çekişmeli bir yargılamadan yararlandığını, aleyhindeki tüm delillere erişebildiğini, savunmasını hazırlamak için gerekli zaman ve kolaylıklara ve avukatlarının etkili hukuki yardımına sahip olduğunu ileri sürmüştür. Hükümet; delillerin –telefon dinleme kayıtları, fiziki takip tedbirleri, tanık beyanları, teknik veriler, dijital incelemeler, mali raporlar ve seyahat belgeleri– çekişmeli yargılamada incelendiğini, hukuka uygunluklarının başta Yargıtay olmak üzere kapsamlı bir denetime tabi tutulduğunu ve sonradan yapılan hukuki vasıflandırma değişikliğinin bu delillerin geçerliliğini etkilemediğini savunmuştur.

190. Hükümet, Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamındaki şikâyetlere daha özel olarak ilişkin olarak, başvuranın iki tanığın dinlenmesinin reddedilmesine sadece karşı çıktığını, ancak bu ret kararının silahların eşitliği ilkesini somut olarak nasıl zedelediğini ortaya koyamadığını, dolayısıyla şikâyetlerin yeterince temellendirilmediğini ileri sürmüştür. Delillerin değerlendirilmesi ve tanıkların dinlenip dinlenmeyeceğinin takdirinin öncelikle ulusal mahkemelerin yetkisinde olduğunu; derece mahkemelerinin bu talepleri ilgili ve yeterli gerekçelerle reddettiğini, talep edilen tanık delilinin delillerin bütünü ışığında belirleyici olmaması nedeniyle bu ret gerekçelerinin istinaf ve temyiz aşamalarında onandığını vurgulamıştır.

191. Son olarak Hükümet, başvuranın hâkimleri anayasal güvencelere sahip, önceden kurulmuş olağan mahkemelerden oluşan, yasayla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından yargılandığını ileri sürmüştür. Belirli hâkimler hakkında açılan disiplin soruşturmasının, davanın yargısal incelemesinden ayrı bir süreç olması nedeniyle mahkemenin bağımsızlığı veya tarafsızlığı üzerinde herhangi bir etkisi olduğunu reddetmiştir. Kararların oy çokluğuyla alındığını, karşı oyların varlığının hâkimlerin vicdani kanaat özgürlüğünün kanıtı olduğunu ve süresinden sonra yapılan reddi hâkim başvurusunun, tarafsızlık karinesini çürütebilecek herhangi bir delille desteklenmediğini belirtmiştir. Dolayısıyla Hükümet, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin ihlal edilmediğinin tespit edilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.

2. Üçüncü taraf müdahilleri
(a) İnsan Hakları Komiseri

192. İnsan Hakları Komiseri, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin olarak, 2017 yılındakiler de dâhil olmak üzere anayasa ve yasa değişikliklerinin Hâkimler ve Savcılar Kurulunun oluşumu ve üyelerinin atanma usulü üzerindeki etkisine dikkat çekmiştir. Üyelerin Meclis tarafından seçilmesi veya Cumhurbaşkanı tarafından atanması, Adalet Bakanı ile Bakan Yardımcısının ise Kurulun tabii üyeleri olması sebebiyle yapısal bir sorun bulunduğunu belirtmiş; bu durumun, başta Venedik Komisyonu olmak üzere uluslararası standartlarla –ki bu standartlara göre yargı kurulunun önemli bir kısmının bizzat meslektaşları tarafından seçilen hâkimlerden oluşması gerekmektedir– bağdaştırılmasının zor olduğunu ifade etmiştir. Komiser ayrıca, özellikle hassas davalarda Hâkimler ve Savcılar Kurulunun özlük ve disiplin işlemlerindeki yetkilerinin sorunlu kullanımına ilişkin raporlara atıfta bulunarak, diğer hususların yanı sıra başvuran hakkında beraat kararı veren hâkimler hakkında derhâl disiplin soruşturması açılmasını ve söz konusu davaya Mahkemenin kararını uygulamayı reddeden bir hâkimin atanmasını örnek göstermiştir.

193. Komiser, adil yargılanma güvencelerine ilişkin olarak, hacimli ve yetersiz gerekçeli iddianamelere, korunan hakların kullanımına ilişkin materyallerin delil olarak kullanılmasına ve silahların eşitliği ilkesini zedeleyebilecek gizli tanık uygulamasına atıfta bulunarak soruşturma ve kovuşturma pratiklerine dair endişelerini dile getirmiştir. Ayrıca, davaların aşırı karmaşıklaşmasına ve makul olmayan sürelerde uzamasına yol açan birbiriyle örtüşen mükerrer yargılama ve suçlamaların çokluğuna ve tahliye kararlarının yeni tutuklama kararlarıyla hükümsüz kılındığı durumlara dikkat çekmiştir. Son olarak, müvekkillere, dosyalara ve duruşmalara erişim kısıtlamaları da dâhil olmak üzere savunma haklarının önündeki çeşitli engellere değinmiştir.

(b) Müdahil STK’lar

194. TLSP, İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch) ve Uluslararası Hukukçular Komisyonu (ICJ) ortak görüşlerinde, diğer tarafta ise AEAJ, EAJ, “Judges for Judges” Vakfı ve MEDEL ortak beyanlarında, mevcut davanın Türkiye’de yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığının kademeli olarak erozyona uğradığı yapısal bir bağlamda ortaya çıktığını ileri sürmüşlerdir. Cumhurbaşkanlığı atamaları, Adalet Bakanı ve Bakan Yardımcısının tabii varlığı ve Meclis seçimleriyle şekillenen yapısıyla yargı yönetimini artan bir siyasi etki altına sokan 2017 Hâkimler ve Savcılar Kurulu reformu başta olmak üzere bir dizi anayasal ve yasal reforma, Venedik Komisyonu ve Bakanlar Komitesi tarafından yinelenen Avrupa standartlarına aykırı olduğu gerekçesiyle karşı çıkmışlardır.

3. Mahkemenin Değerlendirmesi
(a) Ön açıklamalar

195. Mahkeme, davanın koşullarını dikkate alarak, Türk mahkemeleri önünde yürütülen itiraza konu yargılamaların bir bütün olarak Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi anlamında bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından hakkaniyete uygun olarak görülme hakkıyla bağdaşıp bağdaşmadığını belirlemesi gerektiği kanaatindedir. Buna göre, başvuranın 6. madde kapsamındaki şikâyetlerini birlikte inceleyecektir (benzer bir yaklaşım için bkz. Bochan / Ukrayna, No. 7577/02, § 60, 3 Mayıs 2007).

196. Mahkeme öncelikle, aynı ceza yargılaması bağlamında verilen ve Mahkemenin Sözleşme’nin 5 §§ 1 (c) ve 4 maddelerinin ihlalini, 5. maddeyle bağlantılı olarak 18. maddenin ihlalini ve ardından ikinci kararda 46. maddenin ihlalini tespit ettiği yukarıda anılan Kavala ve Kavala (ihlal prosedürü) kararlarının geçerliliğini ve bağlayıcılığını yineler. Yukarıda anılan Kavala kararında Mahkeme, tutuklamanın makul şüphe bulunmaksızın ve esasen Sözleşme haklarının kullanımıyla bağlantılı olaylara dayalı olarak uygulandığını belirterek, suçlamaların açıkça makul ve inandırıcı olmamasına dayanmıştır. Mahkeme buradan, başvuranı susturma ve insan hakları savunucuları üzerinde caydırıcı bir etki yaratma yönünde gizli bir amaç bulunduğu sonucunu çıkarmış ve başvuranın derhâl tahliye edilmesi gerektiğini belirtmiştir. Yukarıda anılan Kavala (ihlal prosedürü) kararında ise davalı Devletin Sözleşme’nin 46 § 1 maddesi kapsamında iyi niyetle hareket etmediğini tespit etmiştir. Mahkeme ilk olarak, başvuranın tahliyesine ilişkin bazı kararlara ve beraat hükmüne rağmen, daha önce yetersiz olduğu ve Sözleşme haklarının kullanımıyla yakından bağlantılı bulunduğu tespit edilen olaylara dayanılarak başvuranın tutuklu kalmaya devam ettiğini; ikinci olarak, esasen Gezi Parkı olaylarına dayanan 25 Nisan 2022 tarihli mahkûmiyet kararının tespit edilen eksiklikleri gidermediğini, zira 5. maddeyle bağlantılı olarak 18. maddenin ihlali tespitinin bu suçlamalara dayalı tüm tedbirleri sakatladığını kaydetmiştir.

197. Bununla birlikte mevcut dava, ceza yargılamasının 6. madde kapsamındaki genel hakkaniyetine ilişkin ayrı bir meseleyi gündeme getirmektedir. Uygulanacak hükümler farklı olsa da, bu yargılama, Mahkemenin yukarıda anılan Kavala kararında Sözleşme’nin 5. maddesinin gerekleri ışığında ayrıntılı olarak incelemiş olduğu Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesi kapsamındaki mahkûmiyete yol açan aynı olaylara dayalı aynı yargılamadır. Dolayısıyla Mahkeme, başvurana yöneltilen suçlamaların başlangıçtaki inandırıcılık ve temelsizlik eksikliğinin, kovuşturma/yargılama aşamasında yeterli delillerle ve yeterli ve ikna edici bir gerekçeyle etkili bir şekilde giderilip giderilmediğini belirlemelidir; bu da olayların 6. madde kapsamında dikkatli bir şekilde incelenmesini gerektirir (benzer bir yaklaşım için bkz. yukarıda anılan İlgar Mammadov (No. 2), §§ 198-203).

(b) Genel ilkeler

198. Mahkeme içtihadında ilk olarak ceza yargılamasının hakkaniyetine, ikinci olarak ise “bağımsız ve tarafsız mahkeme” gerekliliğine ilişkin olarak yerleşmiş genel ilkeler, Mahkemenin atıfta bulunduğu Yüksel Yalçınkaya / Türkiye [BD] (No. 15669/20, §§ 302-308, 26 Eylül 2023) ve Findlay / Birleşik Krallık (25 Şubat 1997, § 73, Karar ve Hüküm Derlemeleri 1997-I) kararlarında yinelenmiştir.

199. Mahkeme, Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamındaki yegâne görevinin, derece mahkemelerinin bu maddede düzenlenen belirli usuli güvencelere riayet etmediği veya bir bütün olarak yargılamanın yürütülmesinin başvurana adil bir yargılanma sağlamadığı iddialarını incelemek olduğunu yineler (bkz. Semenya / İsviçre [BD], No. 10934/21, § 193, 10 Temmuz 2025). Ayrıca, tek tek ele alındığında her biri Mahkemenin yargılamanın adil olmadığı sonucuna varmasına yol açmayacak olsa dahi, çeşitli usuli eksikliklerin kümülatif etkisi 6. maddenin ihlali sonucunu doğurabilir (bkz. Mirilashvili / Rusya, No. 6293/04, § 165, 11 Aralık 2008). Dahası, Mahkemenin adaletin iyi idaresi ilkesiyle bağlantılı yerleşik içtihadına göre, mahkemelerin kararları dayandıkları gerekçeleri yeterli şekilde belirtmelidir. Bu gerekçelendirme yükümlülüğünün kapsamı, kararın niteliğine göre değişebilir ve davanın koşulları ışığında belirlenmelidir. Bu yükümlülük, şikâyetçinin ileri sürdüğü her argümana ayrıntılı bir yanıt verilmesini gerektirmemekle birlikte, yargılamanın taraflarının, davanın sonucu açısından belirleyici olan argümanlarına özel ve açık bir yanıt almayı bekleyebileceklerini varsayar. Davanın esaslı unsurlarının kararda ele alındığı açıkça görülmelidir. Sözleşme’nin teorik veya yanıltıcı hakları değil, pratik ve etkili hakları koruma amacı güttüğü ilkesi uyarınca, tarafların talep ve beyanları mahkeme tarafından gerçekten “dinlenilmedikçe”, yani layıkıyla incelenmedikçe adil yargılanma hakkı etkili kabul edilemez (bkz. diğer atıflarla birlikte, yukarıda anılan Yüksel Yalçınkaya, § 305).

(c) Bu ilkelerin somut olaya uygulanması

200. Somut olayda Mahkeme, başvurana yöneltilen cezai suçlamaların karara bağlanmasında, Gezi Parkı olayları bağlamında başvuran tarafından işlendiği iddia edilen fiillere ilişkin olarak Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesine verilen yorumun, keyfi müdahaleye karşı gerekli asgari korumayı sağlamaksızın bu hükmün kapsamını öngörülemez bir şekilde genişletme etkisi yarattığı ve bu nedenle Sözleşme’nin 10 ve 11. maddelerinin ikinci fıkraları anlamında “yasayla öngörülmüş” sayılamayacağı yönündeki yukarıdaki sonucuna dikkat çeker (bkz. yukarıdaki 170. paragraf). Başvuranın ceza kanununun keyfi uygulandığı iddiasına ilişkin Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamındaki şikâyeti bu tespitlerin ışığında incelenmelidir.

201. Mahkeme ayrıca, başvuran aleyhindeki ceza yargılamasının ilk derece aşamasında art arda üç ayrı mahkeme heyeti tarafından incelendiğini kaydeder. Başvuranın İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından beraat ettirilmesinin ardından, bu heyetin hâkimleri hakkında disiplin soruşturması açılmıştır (bkz. yukarıdaki 32. paragraf). Dava daha sonra, kısmen aynı olaylara dayanan yeni bir iddianame üzerinden İstanbul 36. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından incelenmiş, ardından 13. Ağır Ceza Mahkemesi önünde derdest olan dava ile birleştirilmiştir (bkz. yukarıdaki 36-38. paragraflar). Davaları birleştirme, ayırma ve yeniden devretme yönündeki bu mükerrer kararlar, davayı incelemekle görevli mahkemede ardı ardına değişikliklere yol açmıştır. Tek başına ele alındığında bu tür tedbirler ulusal yargı sisteminin iyi idaresine ilişkin olabilse ve ulusal makamların takdir yetkisi içinde kalsa da, bunların aynı ceza yargılaması kapsamında birikmesi, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesiyle güvence altına alınan bağımsızlık ve tarafsızlık gerekleri ışığında özellikle dikkatli bir incelemeyi gerektirmektedir. Ulusal makamları bir davayı tevzi etmeye veya yeniden görevlendirmeye yönelten gerekçelerin yerindeliğini değerlendirmek Mahkemenin görevi olmasa da, Mahkeme bu tür bir tevzi veya yeniden görevlendirmenin Sözleşme’nin 6 § 1 maddesiyle ve özellikle objektif bağımsızlık ve tarafsızlık gerekleriyle bağdaşıp bağdaşmadığını denetlemekle yükümlüdür (bkz. Bochan / Ukrayna, No. 7577/02, § 72, 3 Mayıs 2007; ayrıca bkz. Moiseyev / Rusya, No. 62936/00, § 176, 9 Ekim 2008).

202. Mahkeme, 18 Şubat 2020 tarihli beraat kararının birbirini tamamlayan gerekçelere dayandığını gözlemlemektedir: İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi, telefon dinleme kayıtlarının hukuken delil olarak kabul edilemeyeceğini; MASAK raporu da dâhil olmak üzere dosyada başvuranın Gezi Parkı olayları sırasında şiddet eylemlerini finanse ettiğini, organize ettiğini veya teşvik ettiğini gösteren hiçbir delil bulunmadığını ve dinlenen tanıkların hiçbir suçlayıcı beyanda bulunmadığını kabul etmiştir. Dolayısıyla mahkeme, başvuranın Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesi uyarınca mahkûm edilmesi için hukuki, somut ve kesin delillerin yetersiz olduğu sonucuna varmıştır (bkz. yukarıdaki 30. paragraf). Mahkeme ayrıca, bu beraat kararının, suçlamaların açıkça temelsiz ve Sözleşme ile güvence altına alınan hakların kullanımıyla yakından bağlantılı olduğunun zaten tespit edildiği bir bağlamda, isnat edilen suç ile bizzat başvurana isnat edilebilir fiiller arasında nedensellik bağı bulunup bulunmadığı meselesini merkezi bir sorun olarak tanımlayan kendi Kavala kararındaki (yukarıda anılan, § 143 ve § 157) sonuçlarla tutarlı olduğuna dikkat çeker. Buna göre, kovuşturma aşamasında olayların özellikle titiz bir incelemesini yapmak ve yeni, sağlam ve kesin delillerin bu başlangıçtaki eksikliği nasıl telafi edebildiğini ikna edici bir şekilde ortaya koymak derece mahkemelerinin yükümlülüğündeydi.

203. Ne var ki, Mahkemenin yukarıda anılan Kavala kararında suçlamaların açıkça inandırıcılıktan yoksun olduğuna ve başvurana isnat edilen fiiller ile Sözleşme ile güvence altına alınan hakların kullanımı arasındaki yakın bağa dikkat çekilmiş olmasına rağmen (aynı kararda, § 157), derece mahkemeleri söz konusu eksikliklerin yeni delillerle nasıl giderildiğini belirtmemiş, suçlamalar esasen değişmeden kalırken başvuranın mahkûmiyetinin yeterince sağlam bir olgusal temele dayandığını kanıtlamamıştır. Gezi Parkı olayları sırasında meydana gelen şiddet eylemleri ile bizzat başvurana isnat edilen eylemler arasında merkezi önem taşıyan nedensellik bağına ilişkin gerçek bir analiz yürütmemiş; başvuranın eylemlerinin anılan şiddeti ne şekilde kışkırttığını, teşvik ettiğini veya mümkün kıldığını ya da hükümeti zorla devirmeye teşebbüs niteliğini nasıl taşıyabileceğini ortaya koymaksızın, kendisini yalnızca bir organizatör veya koordinatör rolüyle sınırlandırmışlardır.

204. Benzer bir eksiklik, Anayasa Mahkemesi tarafından Tayfun Kahraman başvurusunda da tespit edilmiş (bkz. yukarıdaki 90-96. paragraflar); Anayasa Mahkemesi, belirli ifadeler tespit edilmeksizin veya belirli şiddet eylemleriyle somut bir bağ ortaya konulmaksızın, esasen açıklamalara, yayınlara ve sivil toplum faaliyetlerine dayalı olarak aktif bir rol atfedilmesinin yargılamanın hakkaniyetini zedeleyecek nitelikte olduğuna karar vermiştir. Bu tespitler mevcut davaya da uygulanabilir: Bir dizi dolaylı delilin varlığına yapılan atıflara rağmen, yerel kararlar bu unsurların başvuranın faaliyetleri ile söz konusu şiddet eylemleri arasında nasıl somut bir bağ kurduğunu açıklamamıştır. Suçun cebir ve şiddet kullanımını zorunlu kılmasına karşın, bir “neden-sonuç” analizinin bulunmaması vahim bir eksikliktir. Buna ek olarak, savunma tarafından dinlenilmesi talep edilen ve olay tarihinde bakanlık görevinde bulunan kilit tanıklar S.E. ve N.Ç.’nin dinlenilmesi talebinin basmakalıp gerekçelerle reddedilmesi (bkz. yukarıdaki 44. paragraf), yeterli usuli dengeleme yapılmaksızın ve üst mahkemelerin ilk derece mahkemesinin tespitlerini temel şikâyetleri ele almadan aynen benimsemesi nedeniyle istinaf ve temyiz aşamalarında etkili bir denetime tabi tutulmaksızın gerçekleşmiştir.

205. Son olarak mahkûmiyet, büyük ölçüde bağlamsal ve yeterince kişiselleştirilmemiş çıkarımlara dayandırılmış; yetkili makamların suçun maddi ve manevi unsurlarını her türlü şüpheden uzak bir şekilde kanıtlama yükümlülüğü yerine, genel varsayımları çürütme yükü sanığa yüklenmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, özellikle “cebir ve şiddet” kullanımına ilişkin maddi ve manevi unsurları tespit ederken, başvurana isnat edilebilecek fiillerin somut bir bireysel değerlendirmesini yapmaksızın veya kişisel davranışı ile suçun unsurları arasında doğrudan bir bağ olduğunu göstermeksizin, esasen bağlamsal koşulları dikkate almıştır. Mahkeme, başvuranın bu eylemlere, özellikle de Başbakanlık ofisleri civarında işlenen ve güvenlik güçlerine yönelen eylemlere bizzat katıldığını ortaya koymaya dahi çalışmaksızın, Gezi Parkı olayları sırasında meydana gelen tüm şiddet olaylarına dayanmıştır; oysa bu eylemlere doğrudan katıldığından şüphelenilen kişiler iki kez beraat etmiştir (bkz. yukarıdaki 42 ve 75. paragraflar). Mahkeme ayrıca, kıyas yoluyla, mevcut dava ile tamamen ilgisiz bir bağlamda tankların konuşlandırılmasına atıfta bulunmuştur (bkz. yukarıdaki 56. paragraf). Böyle bir yaklaşım, yargılamanın genel hakkaniyeti açısından ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.

206. Dolayısıyla Mahkeme, somut olayda iç hukukun uygulanmasına ilişkin meselelerin, başvuranın bireysel cezai sorumluluğunun değerlendirilmesinin veya ilke olarak ulusal mahkemelerin yetkisinde bulunan suçun maddi unsurlarının (corpus delicti) tespit edilmesinin ötesine geçtiğini değerlendirmektedir. Bu bağlamda Mahkeme, derece mahkemelerinin görevi olan olay ve delil değerlendirmesi ile kendi yetki alanında bulunan Sözleşme ile güvence altına alınan hak ve özgürlüklere uygunluğun denetimi arasında net bir ayrım yapılmasının önemini vurgular. Derece mahkemelerinin gerekçesinden, başvuranın Sözleşme ile güvence altına alınan özgürlüklerini kullanmasına ilişkin ve söz konusu ceza hükmünün kapsamı dışında kalan fiillere dayanılarak, suçun kurucu unsurları ışığında somut bireysel cezai sorumluluğu belirlenmeden veya hukuken ortaya konulmadan mahkûm edildiği anlaşılmaktadır. Başka bir deyişle, ceza hukukunun yorumlanması başvuranın aleyhine olacak şekilde keyfi ve öngörülemez nitelikte olmuş ve yargılamanın açıkça makul olmayan bir şekilde sonuçlanmasına yol açmıştır (bkz. gerekli uyarlamalarla, Navalnyy ve Ofitserov / Rusya, No. 46632/13 ve 28671/14, § 115, 23 Şubat 2016).

207. Davaya bakan heyetin bağımsızlığı ve tarafsızlığı hususunda Mahkeme, yerleşik içtihadı uyarınca bu konunun dış görünüm de dikkate alınarak hem sübjektif hem de objektif olarak değerlendirilmesi gerektiğini yineler (bkz. Micallef / Malta [BD], No. 17056/06, § 98, AİHM 2009). Söz konusu ceza yargılamasının, üst düzey devlet yetkililerinin başvuranı suçlayan çok sayıda kamuoyu açıklaması yaptığı bir ortamda yürütüldüğü de belirtilmelidir (bkz. aşağıdaki 260. paragraf); bu durum Mahkemenin Kavala kararında (yukarıda anılan, § 229) Sözleşme’nin 18. maddesiyle bağlantılı olarak 5. maddesinin ihlal edildiğini tespit etmesine yol açmıştır. Mahkeme, böylesi bir bağlamda dış görünümün özel bir önem taşıdığı kanaatindedir: Deyimde belirtildiği üzere, “adalet yalnızca yerine getirilmemeli, aynı zamanda yerine getirildiğinin görülmesi de sağlanmalıdır” (bkz. De Cubber / Belçika, 26 Ekim 1984, § 26, Seri A No. 86). Söz konusu olan, demokratik bir toplumda mahkemelerin uyandırması gereken güvendir.

208. Somut olayda, birbirini teyit eden birçok unsur, başvuranın davasını incelemekle görevli mahkemelerin bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda objektif bir dış gözlemcide haklı şüpheler uyandıracak niteliktedir. Bu şüpheler, ilk olarak, Mahkemenin Kavala kararında (yukarıda anılan, §§ 229 ve 232) Sözleşme’nin 5 § 1 maddesiyle bağlantılı olarak 18. maddesinin ihlaline ilişkin tespitlerinin doğrudan bir devamıdır. Bu bağlamda Mahkeme, Hükümetin başvuranı beraat ettiren hâkimler hakkında açılan disiplin soruşturmasının sonraki yargılama üzerinde hiçbir etkisi olmadığı yönündeki iddiasına katılamaz. Şubat 2020’deki beraat kararının –ki bu karar aynı zamanda Mahkemenin 2019 tarihli kararından doğan gereklerle de uyumluydu– hemen ardından söz konusu soruşturmanın açılması, niteliği gereği ilgili hâkimler üzerinde caydırıcı bir baskı oluşturabilecek ve daha genel olarak yargılamanın sonraki seyrinde yargı bağımsızlığını zedeleyebilecek niteliktedir.

209. Dahası, başvuranın davasının yukarıda belirtildiği üzere bir mahkemeden diğerine mükerrer şekilde nakledilmesi (bkz. yukarıdaki 201. paragraf) ve davanın belirleyici aşamasında geçmişte iktidar partisiyle yakın bağları olan bir hâkimin mahkeme heyetinde yer alması bu şüpheleri pekiştirmektedir (bkz. yukarıdaki 46. paragraf). Yürütme organı üyelerinin henüz kesin bir karar verilmeden önce başvuranı suçlu ilan eden mükerrer kamuoyu açıklamalarıyla şekillenen bir ortamda (bkz. aşağıdaki 260 ve 273. paragraflar), savunma argümanlarının yetersiz incelenmesi ve her türlü yanlılık görünümünü ortadan kaldıracak kurumsal güvencelerin bulunmaması özel bir önem kazanmaktadır.

210. Bu unsurlar, Türkiye’de yargı bağımsızlığını etkileyen ve Mahkeme ile diğer Avrupa Konseyi organları tarafından daha önce de tespit edilmiş olan yapısal eksikliklerin daha geniş bağlamı ışığında değerlendirilmelidir (bkz. yukarıda anılan Selahattin Demirtaş (No. 2), § 434; ayrıca bkz. yukarıdaki 192. paragraf); bu bağlam diğer hususların yanı sıra hâkimlerin atanması (Oktay Alkan / Türkiye, No. 24492/21, § 69, 20 Haziran 2023), nakledilmesi (Bilgen / Türkiye, No. 1571/07, § 96, 9 Mart 2021) ve disiplin süreçleri (Eminağaoğlu / Türkiye, No. 76521/12, §§ 97 ve 105, 9 Mart 2021) mekanizmaları ile Anayasa Mahkemesi kararlarının mükerrer olarak uygulanmaması hususlarını içermektedir (bkz. yukarıdaki 86-96. paragraflar).

(d) Sonuç

211. Yukarıda belirtilenlerin ışığında Mahkeme, başvuran aleyhindeki ceza yargılamasında hem yargılamanın hakkaniyetini hem de mahkemelerin bağımsızlık ve tarafsızlık güvencelerini etkileyen ciddi eksiklikler bulunduğu sonucuna varmaktadır. Daha geniş çerçevede Türkiye’deki yargı sisteminin bağımsızlığını zedeleyen yapısal bağlamı da gözeten Mahkeme, somut olayda tespit edilen eksikliklerin basit usuli hatalar olmadığını, başvuranın davasının incelendiği yargısal iklimdeki derin bir bozulmayı yansıttığını değerlendirmektedir. Bir bütün olarak ele alındığında bu eksiklikler, başvuranın Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi ile güvence altına alınan adil yargılanma hakkının özünü temelden zedelemiştir.

Dolayısıyla, anılan hüküm ihlal edilmiştir.

IV. Sözleşme’nin 5 § 1 Maddesinin İhlal Edildiği İddiası

212. Başvuran, davanın kendine özgü koşulları dikkate alındığında, Mahkemenin 10 Aralık 2019 tarihli Kavala kararından bu yana devam eden tutukluluğunun Sözleşme’nin 5 § 1 maddesinin gereklerine aykırı keyfi bir özgürlükten yoksun bırakma teşkil ettiğini ileri sürmüştür. İlgili maddenin ilgili kısımları şöyledir:

“1. Herkes özgürlük ve güvenlik hakkına sahiptir. Aşağıda belirtilen haller dışında ve yasanın öngördüğü usule uygun olmadan hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz:

(a) Kişinin, yetkili bir mahkeme tarafından mahkûm edilmesi üzerine usulüne uygun olarak hapsedilmesi; …

(c) Kişinin bir suç işlediğinden şüphelenilmesi için inandırıcı sebeplerin bulunduğu veya suç işlemesine ya da suçu işledikten sonra kaçmasına engel olma zorunluluğunun kanaatini doğuran makul gerekçelerin varlığı halinde, yetkili adli merci önüne çıkarılmak üzere yakalanması ve tutulması; …”

A. Kabul Edilebilirlik
1. Tarafların beyanları
(a) Hükümet

213. Hükümet, Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamındaki şikâyetlerin 10 Aralık 2019 tarihli kararın icra aşamasına ilişkin olması ve dolayısıyla Sözleşme’nin 46. maddesi uyarınca Bakanlar Komitesinin münhasır yetkisine girmesi sebebiyle Mahkemenin konu bakımından (ratione materiae) yetkisi bulunmadığını ileri sürmüştür. Hükümetin iddiasına göre, 18 Ocak 2024 tarihinde yapılan başvuru, icra denetimi henüz derdest olmasına ve Türk Ceza Kanunu’nun 309, 328 ve 312. maddelerine dayalı kararlar, Anayasa Mahkemesinin 29 Aralık 2020 tarihli kararı, 25 Nisan 2022 tarihli mahkûmiyet ve istinaf ile temyiz kararları dâhil tüm yerel süreçleri kapsayacak şekilde Bakanlar Komitesinin sıkı ve sürekli denetimine tabi tutulmasına rağmen, daha önce karara bağlanmış meselelerin bireysel başvuru yoluyla yeniden incelenmesini amaçlamaktadır. Hükümet, 5. madde kapsamındaki şikâyetlerin münhasıran icra mekanizmasına ilişkin olduğu ve Mahkeme tarafından yeni bir inceleme yapılmasını haklı kılacak hiçbir istisnai durum bulunmadığı sonucuna varmıştır.

214. Hükümet ayrıca, başvuranın Türk Ceza Kanunu’nun 309 ve 328. maddelerine dayalı tutukluluğuna ilişkin şikâyetlerinin süresinde yapılmadığını savunmuştur. Başvuranın Türk Ceza Kanunu’nun 309. maddesi kapsamındaki suçlama nedeniyle 19 Şubat 2020’de tutuklandığını, bu suçtan 20 Mart 2020’de tahliye edildiğini ve bu döneme ilişkin olarak Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmadığını açıklamıştır. Ayrıca, 9 Mart 2020’de aynı Kanun’un 328. maddesi kapsamındaki suçtan tutuklandığını; bu tedbire karşı 4 Mayıs 2020’de Anayasa Mahkemesine başvurduğunu, ancak Anayasa Mahkemesinin 29 Aralık 2020’de kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edilmediğine karar verdiğini belirtmiştir. Başvuran daha sonra ilgili süre sınırları içinde Mahkemeye başvurmamıştır. Dolayısıyla, 19 Şubat 2020 ile 25 Nisan 2022 arasındaki tutukluluğuna ilişkin şikâyetlerin Sözleşme’nin 35 § 1 maddesinde öngörülen süre kuralına uyulmaması nedeniyle kabul edilemez ilan edilmesi gerektiğini savunmuştur.

215. Hükümet ayrıca, başvuranın casusluk suçundan nihai olarak beraat etmesinin ardından Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141. maddesinde düzenlenen, yerel içtihatta etkili olduğu kabul edilen ve hem tutukluluğun hukuka uygunluğuna itiraz etme hem de tazminat elde etme imkânı tanıyan tazminat yolunu tüketmediğini ileri sürmüştür.

(b) Başvuran

216. Başvuran, 10 Aralık 2019 tarihli kararla zaten hükme bağlanmış bir şikâyeti yeniden gündeme getirdiği yönündeki Hükümet itirazına karşı çıkmış ve bir yanlış anlama olduğunu savunmuştur: Kendi beyanına göre mevcut başvuru, anılan kararın verilmesinden sonra meydana gelen Sözleşme’nin 5 § 1 maddesine yönelik yeni ve ayrı ihlallere ilişkindir ve hiçbir şekilde kararın icra edilmemesi meselesiyle ilgili değildir. Mahkeme içtihadında benimsenen yaklaşım uyarınca bu şikâyetler, hâlen devam eden ve dolayısıyla mütemadi bir ihlal teşkil eden tutukluluğa ilişkin yeni şikâyetlerdir.

217. Başvuran ayrıca, yukarıda anılan Kavala (ihlal prosedürü) kararının mevcut başvurudaki şikâyetlerini 5. madde kapsamında zaten karara bağladığı argümanını da reddetmiştir. Bu hususta Mahkemenin söz konusu davadaki yetkisinin kesin olarak Sözleşme’nin 46 § 1 maddesine uyulup uyulmadığını incelemekle sınırlı olduğunu ve Mahkemenin 5. maddenin yeni bir ihlalini tespit etme yetkisine sahip olmadığını açıkça belirttiğini ifade etmiştir (aynı karar, § 175). Son olarak, iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazına ilişkin olarak başvuran, Mahkemenin yerleşik içtihadına göre, hukuka aykırı olduğu iddia edilen ve devam eden bir tutukluluğa son verilmesi bakımından tazminat davalarının etkili bir hukuk yolu olmadığını; Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141. maddesinde öngörülen ve yalnızca maddi tazminat ödenmesiyle sınırlı olan yolun böylesi bir durumu telafi edebilecek nitelikte olmadığını vurgulamıştır.

2. Mahkemenin Değerlendirmesi
(a) Mahkemenin konu bakımından (ratione materiae) yetkisi

218. Mahkeme, Sözleşme’nin 5 § 1 maddesi kapsamındaki şikâyetin, 10 Aralık 2019 tarihli Kavala kararından veya en azından bu kararın kesinleştiği 11 Mayıs 2020 tarihinden sonra başvuranın özgürlüğünden yoksun bırakılmasının keyfi niteliğine ilişkin olduğunu kaydeder. Söz konusu dönem bu tarihten mevcut davada kararın kabul edildiği tarihe kadar uzanmakta olup Sözleşme’nin 5 § 1 maddesi açısından hukuken farklı aşamaları kapsamaktadır. 25 Nisan 2022 tarihine kadar başvuran, Sözleşme’nin 5 § 1 (c) maddesi kapsamına giren bir durum olan tutuklu statüsünde tutulmuştur. Bu tarihte mahkûm edilmesinden itibaren ise özgürlüğünden yoksun bırakılması Sözleşme’nin 5 § 1 (a) maddesi kapsamındadır. Mahkeme, istinaf ve Yargıtay tarafından onanan 25 Nisan 2022 tarihli hükme dayanan bu ikinci dönemin Sözleşme’ye uygunluğunu bugüne kadar incelememiştir. Dolayısıyla Mahkeme, bunu inceleme yetkisine sahiptir.

219. 10 Aralık 2019 ile 25 Nisan 2022 arasındaki döneme ilişkin olarak Mahkeme, bu dönemin, davanın Bakanlar Komitesi tarafından 2 Şubat 2022’de Mahkemeye havale edilmesine kadar ihlal prosedürü bağlamında incelenen dönemle kısmen örtüştüğünü kaydeder. Yukarıda anılan Kavala (ihlal prosedürü) kararında Mahkeme, denetimini davalı Devletin 46 § 1 maddesi kapsamındaki yükümlülüklerine uyup uymadığı sorusuyla sınırlandırmış ve 5 ve 18. maddelerin yeni ihlallerini tespit etme yetkisine sahip olmadığını açıkça belirtmiştir (aynı karar, § 175). Buradan, 10 Aralık 2019’dan sonra devam eden tutukluluğa ilişkin 5. madde kapsamındaki şikâyetlerin esasını incelemediği sonucu çıkmaktadır.

220. Bu koşullar altında, Ivanţoc ve Diğerleri / Moldova ve Rusya (No. 23687/05, § 95, 15 Kasım 2011) ve Selahattin Demirtaş (No. 4) (yukarıda anılan, §§ 121 ve 122) davalarında olduğu gibi, mevcut dava Mahkeme içtihadı anlamında Kavala kararında tespit edilen ihlalin devam etmesinden kaynaklanan “yeni bir sorun” ortaya koymaktadır. Sonraki olayların ayrı bir bireysel başvuru bağlamında incelenmesi, Sözleşme’nin 46. maddesi uyarınca Bakanlar Komitesine verilen yetkilere müdahale olarak değerlendirilemez. Böylesi bir yargısal denetimin yokluğunda, itiraza konu tedbirler Sözleşme’nin nesnesine ve amacına ve 34. madde ile güvence altına alınan bireysel başvuru hakkına aykırı olarak her türlü etkili yargısal denetimden kaçmış olacaktır (bkz. gerekli uyarlamalarla, Verein gegen Tierfabriken Schweiz (VgT) / İsviçre (No. 2) [BD], No. 32772/02, § 67, AİHM 2009; ayrıca bkz. Selahattin Demirtaş (No. 4), yukarıda anılan, § 123). Dolayısıyla, Kavala (ihlal prosedürü) kararındaki tespitler söz konusu özgürlükten yoksun bırakmanın değerlendirilmesi için açıkça geçerliliğini korusa da, Mahkemenin başvuranın 10 Aralık 2019 tarihli Kavala kararından sonraki dönemdeki tutukluluğunun Sözleşme’nin 5 § 1 maddesinin esasa ilişkin gerekleriyle bağdaşıp bağdaşmadığını incelemesine engel teşkil edemez. Bu nedenlerle Mahkeme, mevcut davada ileri sürülen şikâyetleri incelemek için konu bakımından yetkili olduğu sonucuna varmaktadır.

(b) Sözleşme’nin 35 § 1 maddesindeki süre kuralına uyulması

221. Mahkeme ilk olarak, Hükümetin belirttiği üzere, başvuranın Türk Ceza Kanunu’nun 328. maddesinde düzenlenen suç (siyasal veya askeri casusluk) kapsamında 9 Mart 2020’de verilen tutuklama kararına karşı 4 Mayıs 2020’de Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunduğunu kaydeder. Anayasa Mahkemesinin 29 Aralık 2020 tarihli kararında, bu tarihten önceki tutukluluğun gerek hukuka uygunluğu gerekse süresi bakımından başvuranın kişi hürriyeti hakkının ihlal edilmediğine hükmettiği görülmektedir (bkz. yukarıdaki 37. paragraf). Hükümet bu karara ve başvuranın Türk Ceza Kanunu’nun 309. maddesine ilişkin olarak 19 Şubat 2020’de verilen tutuklama tedbirine karşı Anayasa Mahkemesine ayrı bir bireysel başvuruda bulunmadığı olgusuna dayanarak, Sözleşme’nin 35 § 1 maddesinde öngörülen süre kuralına uyulmadığı itirazını ileri sürmüştür.

222. Bununla birlikte Mahkeme, başvuranın tutukluluk halinin 25 Nisan 2022 tarihine kadar kesintisiz devam ettiğini ve başvuranın 9 Haziran 2022 tarihinde Anayasa Mahkemesine tüm bu dönemi kapsayan yeni bir bireysel başvuruda bulunarak özellikle tutukluluğunu haklı kılan makul şüphenin bulunmaması nedeniyle Sözleşme’nin 5 § 1 maddesinin ihlal edildiğini ileri sürdüğünü ve davasına öncelik verilmesini talep ettiğini kaydetmektedir (bkz. yukarıdaki 70 ve 122. paragraflar). Özgürlüğünden yoksun bırakılmasının başlangıcından 2022’deki mahkûmiyetine kadar tutukluluğunun farklı aşamaları arasındaki gerek zamansal gerekse maddi yakın bağ dikkate alındığında Mahkeme, başvuranın Anayasa Mahkemesi önünde bütüncül bir yaklaşım benimsemesini eleştirmek için hiçbir gerekçe görmemektedir. Ayrıca böyle bir yaklaşım, anılan mahkemenin şikâyet konusu durumun tamamını tutukluluk perspektifinden incelemesini mümkün kılabilirdi.

223. Sonuç olarak, başvuranın 25 Nisan 2022 tarihine kadarki tutukluluğu bakımından, gerek Sözleşme’nin 35 § 1 maddesi uyarınca iç hukuk yollarının tüketilmesi gerekse anılan hükümde öngörülen sürenin hesaplanması açısından geçerli olan, 4 Mayıs 2020 tarihli başvuru değil, 9 Haziran 2022 tarihinde Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel başvurudur.

224. Mahkeme, 9 Haziran 2022 tarihli bireysel başvurunun Anayasa Mahkemesi önünde hâlen derdest olduğunu kaydeder (bkz. yukarıdaki 71. paragraf). Mahkeme, Anayasa Mahkemesi önündeki bireysel başvuru usulünü ilke olarak Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamındaki şikâyetler bakımından etkili bir iç hukuk yolu olarak tanıdığından, bu başvurunun baştan itibaren başarısızlığa mahkûm olmadığını da belirtir (diğer kararlar arasında bkz. yukarıda anılan Selahattin Demirtaş (No. 4), § 137). Bununla birlikte Mahkeme, pratik etkinliği ciddi şekilde zedelenmiş bir hukuk yolunun sonucunu beklemesinin başvurandan beklenemeyeceğine daha önce karar verdiğini ve bu doğrultuda Hükümetin Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolunun tüketilmediği yönündeki itirazını reddettiğini hatırlatır (bkz. yukarıdaki 117-129. paragraflar). Dolayısıyla Hükümetin şikâyetin süresinde yapılmadığı yönündeki itirazı da reddedilmelidir.

(c) İç hukuk yollarının tüketilmemesi

225. Hükümetin, başvuranın Türk Ceza Kanunu’nun 328. maddesindeki suçtan 25 Nisan 2022’de beraat etmesinden bu yana geçen dönemdeki tutukluluğu bakımından iç hukuk yollarının tüketilmediği yönündeki itirazına ilişkin olarak Mahkeme öncelikle, Sözleşme’nin 5 § 1 maddesi altında ileri sürülen şikâyetin başvuranın özgürlüğünden yoksun bırakılmasının keyfi niteliğine ilişkin olduğunu ve bu meselenin Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141. maddesinde öngörülen yolun temel kapsamı dışında kaldığını kaydeder (bkz. gerekli uyarlamalarla, Mergen ve Diğerleri / Türkiye, No. 44062/09 ve diğer 4 başvuru, §§ 36-37, 31 Mayıs 2016; ayrıca karşıt anlamıyla bkz. Adıgüzel ve Diğerleri / Türkiye, No. 65126/09, §§ 37-38, 13 Şubat 2018). Dahası, tahliye imkânı sağlamayan bir başvuru yolu, özgürlükten yoksun bırakma devam ettiği sürece Sözleşme’nin 5 § 1 maddesi anlamında etkili bir başvuru yolu olarak kabul edilemez (bkz. yukarıda anılan Selahattin Demirtaş (No. 2), § 207). Mahkeme, yukarıda anılan 25 Nisan 2022 tarihli kararda Ağır Ceza Mahkemesinin başvuranı Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesi kapsamındaki suçlamalardan da mahkûm ettiğini ve başvuranın özgürlüğünden yoksun bırakılmasının 18 Ekim 2017’den bu yana kesintisiz devam ettiğini gözlemlemektedir. Bu koşullar altında Mahkeme, sanığın hakkındaki suçlamalardan birinden beraat etmesine ilişkin tazminat davasının tüketilmesi gereken bir hukuk yolu teşkil edebileceğini kabul etmemektedir. Hükümetin bu noktadaki itirazı da reddedilmelidir.

(d) Sonuç

226. Yukarıda belirtilenlerin ışığında Mahkeme, bu şikâyetin Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını kaydeder. Ayrıca başka herhangi bir gerekçeyle de kabul edilemez nitelikte bulunmamaktadır. Dolayısıyla kabul edilebilir ilan edilmelidir.

B. Esas
1. Tarafların beyanları
(a) Başvuran

227. Başvuran, Mahkemenin makul şüphenin bulunmaması nedeniyle Sözleşme’nin 5 § 1 maddesinin ihlal edildiğini tespit ettiği 10 Aralık 2019 tarihli kararından bu yana, daha önce yetersiz bulunan ve büyük ölçüde Sözleşme ile güvence altına alınan hakların kullanımıyla bağlantılı olan değişmemiş bir olgusal temele dayalı olarak sürekli ve keyfi bir şekilde özgürlüğünden yoksun bırakıldığını ileri sürmüştür. Tutukluluğunun resmi hukuki dayanakları değişse de (Türk Ceza Kanunu’nun 309, 312 ve 328. maddeleri), yetkililerin aynı olaylar dizisine dayandığını, bunun da bir dizi tahliyeyi takiben derhâl yeniden tutuklamalara, suç vasfının mükerrer şekilde değiştirilmesine ve hiçbir yeni delil olmaksızın tutukluluğun uzatılması kararlarına yol açtığını; bunun gerek tutukluluk (Madde 5 § 1 (c)) gerekse mahkûmiyet sonrası tutulma (Madde 5 § 1 (a)) bakımından Sözleşme’nin 5 § 1 maddesinin mütemadiyen ihlali anlamına geldiğini savunmuştur.

228. Başvuran, bu tedbirlere dayanak teşkil eden olguların aynı nitelikte olduğunun Anayasa Mahkemesinin muhalif üyeleri, Bakanlar Komitesi ve İnsan Hakları Komiseri tarafından kabul edildiğini ve Büyük Dairenin 11 Temmuz 2022 tarihli kararında, somut yeni olayların yokluğunda hukuki vasıflandırma değişikliğinin yeni bir tutuklamayı haklı kılamayacağını, dolayısıyla 2019 tespitlerinin aynı olgusal bağlama dayalı sonraki tüm tedbirleri sakatladığını teyit ettiğini; bunun casusluk suçlaması için de geçerli olduğunu belirtmiştir. Son olarak başvuran, Mahkemenin 2019 yılında kendisini susturmak gibi gizli bir amaç güdüldüğü gerekçesiyle Sözleşme’nin 5 § 1 maddesiyle bağlantılı olarak 18. maddesinin ihlal edildiği yönündeki tespiti karşısında, bu tür kovuşturmalardan kaynaklanan her türlü özgürlükten yoksun bırakmanın keyfi olduğunu ve adaletin açıkça inkârından kaynaklandığını, bunun da Madde 5 § 1 (a) ile bağdaşmadığını ileri sürerek mahkûmiyet sonrası tutulmasının da Sözleşme’nin 5 § 1 (a) maddesine aykırı olduğunu savunmuştur.

(b) Hükümet

229. Hükümet, 10 Aralık 2019 tarihli Kavala kararından sonra başvuranın tutukluluğunun Sözleşme’nin 5 § 1 maddesinin herhangi bir ihlalini ortaya koymadığını ileri sürmüştür. Anılan kararın ancak 11 Mayıs 2020’de kesinleştiğine dikkat çekmiş ve 5. madde kapsamındaki incelemenin ilke olarak bu tarihten sonraki döneme ilişkin olması gerektiğini savunurken, aradaki ara dönem için de alternatif olarak görüş bildirmiştir. İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesinin daha Aralık 2019’da Mahkemenin kararını dikkate alarak tercümesini talep ettiğini ve kesinleşip kesinleşmediğini incelediğini, kararın 11 Mayıs 2020’den önce bağlayıcı olmadığını kabul ettiğini belirtmiştir. Her halükarda, 2019 kararında bahsi geçen tutukluluk, 18 Şubat 2020’de başvuranın beraati ve tahliyesine karar verilmesiyle sona ermiştir.

230. Hükümet ayrıca, 18 Şubat 2020’den sonra meydana gelen özgürlükten yoksun bırakmaların ayrı soruşturmalara, yeni olaylara ve delillere dayandığını savunmuştur. İlk soruşturmanın 15 Temmuz 2016 darbe girişimine (TCK Madde 309) ve Gezi Parkı olaylarına ilişkin soruşturmalar olarak ikiye ayrıldığını belirtmiştir. 18 Şubat 2020’deki beraat kararının ardından başvuran, yeni delillere dayanılarak TCK’nın 309. maddesi uyarınca 19 Şubat 2020’de tutuklanmış, ardından 20 Mart 2020’de tahliye edilmiştir. TCK’nın 328. maddesi (askeri ve siyasal casusluk) uyarınca 9 Mart 2020’den itibaren verilen tutuklama kararı, soruşturma sonunda toplanan yeni delillerden, özellikle H.J.B.’nin faaliyetlerine ilişkin delillerden kaynaklanmış olup yeterli bir olgusal temele sahiptir; nitekim Anayasa Mahkemesi 29 Aralık 2020 tarihli kararında söz konusu tutuklamanın hukuken haklı ve ölçülü olduğunu tespit etmiştir (bu kararın özeti için bkz. yukarıda anılan Kavala (ihlal prosedürü), §§ 60-65).

231. Son olarak Hükümet, TCK’nın 328. maddesi kapsamındaki tutukluluğun 25 Nisan 2022 tarihli beraat kararı ile sona erdiğini belirtmiştir. Ancak başvuran aynı gün TCK’nın 312. maddesi uyarınca mahkûm edilmiş ve kanun yolu incelemesi süresince tutuklu kalmasına karar verilmiştir. Mahkûmiyet yetkili bir mahkeme tarafından hukukun öngördüğü usule uygun olarak verildiğinden, bu durum Sözleşme’nin 5 § 1 (a) maddesi kapsamına girmektedir. Tutulma hali erişilebilir ve öngörülebilir bir yasal temele sahip olup hukuka uygun bir usul çerçevesinde verilmiştir ve etkili hukuk yolları mevcuttur. Sonuç olarak, başvuranın Mahkemenin 10 Aralık 2019 tarihli kararından sonraki tutukluluğu yukarıda anılan Kavala kararında incelenenlerle aynı olaylara dayanmamakta olup derece mahkemeleri bu kararı dikkate almış ve Sözleşme’nin 5 § 1 maddesinin gereklerine riayet edilmiştir. Bu nedenle Hükümet, Mahkemeyi ihlal bulunmadığı sonucuna varmaya davet etmiştir.

2. İnsan Hakları Komiseri

232. İnsan Hakları Komiseri, ceza yargılamalarında tutuklamanın sıklıkla uygulanmaya devam ettiğini kaydetmiş ve Mahkemenin başta gazeteciler ve sivil toplum aktörleri olmak üzere birçok davada keyfi veya aşırı uzun tutukluluk tespit ettiğini hatırlatmıştır. Uluslararası standartlara göre bu tür bir tedbirin istisnai kalması, sıkı bir şekilde düzenlenmesi ve mahkemelerin etkili denetimine tabi olması gerektiğini vurgulamıştır. Komiser ayrıca gerek denetim mekanizmalarında gerekse bu tutuklulukların sürelerinde eksiklikler bulunduğuna işaret etmiştir.

3. Mahkemenin Değerlendirmesi

233. Sözleşme’nin 5 § 1 maddesine ilişkin Mahkeme içtihadında yerleşmiş genel ilkeler, Mahkemenin atıfta bulunduğu Denis ve Irvine / Belçika [BD] (No. 62819/17 ve 63921/17, §§ 123-132, 1 Haziran 2021) kararında yinelenmiştir.

234. Mahkeme, yukarıda belirtildiği üzere (bkz. paragraf 218), başvuranın Sözleşme’nin 5 § 1 maddesi kapsamındaki şikâyetinin, yukarıda anılan 10 Aralık 2019 tarihli Kavala kararından bu yana geçen dönemde özgürlüğünden yoksun bırakılmasının keyfi niteliğine ilişkin olduğunu yineler. Söz konusu dönem bu tarihten mevcut davadaki kararın kabulüne kadar uzanmakta olup Sözleşme’nin 5 § 1 maddesi açısından hukuken farklı aşamaları kapsamaktadır. 25 Nisan 2022 tarihine kadar başvuran, Sözleşme’nin 5 § 1 (c) maddesi kapsamına giren tutuklu statüsünde tutulmuştur. Bu tarihteki mahkûmiyetinden itibaren ise özgürlüğünden yoksun bırakılması Sözleşme’nin 5 § 1 (a) maddesi anlamında “mahkûmiyet sonrası” tutulma niteliğindedir. Dolayısıyla bu iki dönemin ayrı ayrı incelenmesi uygun olacaktır.

(a) 10 Aralık 2019 ile 25 Nisan 2022 Arasındaki Dönem

235. Mahkeme, 18 Ekim 2017 ile 18 Şubat 2020 tarihleri arasında başvuranın Gezi Parkı olaylarına (TCK Madde 312) ve kısmen 2016 darbe girişimine (TCK Madde 309) ilişkin şüpheler temelinde tutuklu kaldığını kaydeder. Mahkeme, 10 Aralık 2019 tarihli kararında bu şüphelerin yetersiz olduğunu ve büyük ölçüde Sözleşme ile güvence altına alınan hakların kullanımıyla ilgili olaylara dayandığını tespit etmiştir (bkz. Kavala, yukarıda anılan, § 157). Bu dönem mevcut davanın konusu olmasa da, anılan tespitler sonraki tutukluluğun Sözleşme’nin 5 § 1 maddesi kapsamındaki hukuka uygunluğunun değerlendirilmesi açısından geçerliliğini korumaktadır.

236. Mahkemenin Kavala (ihlal prosedürü) kararında tespit ettiği üzere (yukarıda anılan, § 166), 10 Aralık 2019 tarihli karardan sonra başvuran, esasa ilişkin hiçbir yeni olgu ortaya konulmaksızın, aynı delillere dayanılarak farklı suç vasıflandırmaları altında (önce TCK Madde 309, ardından TCK Madde 328) art arda yeniden tutuklanmıştır. Davanın Bakanlar Komitesi tarafından Mahkemeye havale edildiği 2 Şubat 2022 tarihi (bkz. yukarıdaki 15, 69 ve 219. paragraflar) ile mahkûmiyet tarihi olan 25 Nisan 2022 arasında dava dosyasına hiçbir yeni delil eklenmediğinden, bu karardaki tespitler söz konusu dönemin tamamı için geçerliliğini korumaktadır.

237. Mahkeme, yerleşik içtihadı uyarınca, tutukluluğun iç hukuka uygun olsa dahi, özellikle şüphe için makul nedenlerin bulunmadığı veya yetkililerin kötü niyetine dayandığı durumlarda keyfi olabileceğini yineler (bkz. S., V. ve A. / Danimarka [BD], No. 35553/12 ve diğerleri, §§ 74 ve 76, 22 Ekim 2018). Keyfiyetin bulunmaması şartı, hem tutuklama kararının hem de bu tedbirin icrasının Sözleşme’nin 5 § 1 maddesinin ilgili alt bendinde izin verilen kısıtlamaların amacıyla samimi bir şekilde örtüşmesini de gerektirir (bkz. Saadi / Birleşik Krallık [BD], No. 13229/03, § 69, AİHM 2008). Ayrıca keyfiyetin bulunmaması, dayanılan gerekçe ile tutuklama tedbiri arasında makul bir orantılılık ilişkisinin bulunmasını da gerektirir; özgürlükten yoksun bırakmanın süresi bu dengenin kurulmasında ilgili bir faktördür ve Mahkemenin denetiminin yoğunluğu söz konusu tutulmanın niteliğine göre değişir (bkz. gerekli uyarlamalarla, James, Wells ve Lee / Birleşik Krallık, No. 25119/09 ve diğer 2 başvuru, § 195, 18 Eylül 2012 ve Saadi, yukarıda anılan, § 70).

238. Ancak somut olayda, 10 Aralık 2019’dan sonra derece mahkemeleri, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesinin gereklerine aykırı olarak, kuvvetli şüphenin veya tutuklama nedenlerinin varlığını ortaya koymaksızın ya da alternatif tedbirleri değerlendirmeksizin, daha önce yetersiz olduğu tespit edilmiş olan delillere dayanarak başvuranın tutukluluğunu uzatmışlardır (bkz. yukarıdaki 84. paragraf; ayrıca bkz. Lütfiye Zengin ve Diğerleri / Türkiye, No. 36443/06, § 83, 14 Nisan 2015).

239. Bu koşullar altında Mahkeme, yetkililerin yukarıda anılan Kavala kararının sonuçları ve ruhu ile bağdaşmayan bir şekilde hareket ederek, başvuranı tutuklu tutmak amacıyla hem iç hukukun hem de Sözleşme’nin gereklerini bertaraf etmeye çalıştıklarını değerlendirmektedir. İyi niyet eksikliğiyle nitelenen bu tür bir tutum (bkz. Kavala (ihlal prosedürü), yukarıda anılan, § 173), hukuki belirlilik ilkesine aykırıdır, keyfidir ve hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz (bkz. gerekli uyarlamalarla, Mikhaniv / Ukrayna, No. 75522/01, §§ 87-88, 6 Kasım 2008 ve Korban / Ukrayna, No. 26744/16, § 150, 4 Temmuz 2019). İç hukukun yorumlanmasındaki öngörülebilirlik eksikliğine ilişkin olarak Sözleşme’nin 10 ve 11. maddelerinin ikinci fıkraları kapsamındaki önceki tespitler de (bkz. yukarıdaki 171. paragraf) aynı doğrultuda olup bu sonucu güçlendirmektedir.

240. Sonuç olarak Mahkeme, başvuranın 10 Aralık 2019 ile 25 Nisan 2022 tarihleri arasında özgürlüğünden yoksun bırakılmasının keyfi olduğu ve Sözleşme’nin 5 § 1 maddesinin ihlalini doğurduğu sonucuna varmaktadır.

(b) 25 Nisan 2022’den Sonraki Dönem

241. Başvuranın 25 Nisan 2022’den sonraki tutukluluğu, 13. Ağır Ceza Mahkemesinin kendisini Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesinde düzenlenen suçtan suçlu bularak ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırdığı hükme dayanmaktadır. Bu tür bir tutulma normalde Sözleşme’nin 5 § 1 (a) maddesi uyarınca izin verilen kısıtlama kapsamına girer (diğer atıflarla birlikte bkz. Vorontsov ve Diğerleri / Ukrayna, No. 58925/14 ve diğer 4 başvuru, § 43, 21 Ocak 2021).

242. Uygulanacak genel ilkeler Mahkeme tarafından Del Río Prada / İspanya [BD] (No. 42750/09, §§ 123-126, AİHM 2013) ve Ruslan Yakovenko / Ukrayna (No. 5425/11, §§ 45-50, AİHM 2015) kararlarında özetlenmiştir.

243. Sözleşme organlarının içtihadına göre, Madde 5 § 1 (a)’daki bir kimsenin “yetkili bir mahkeme tarafından mahkûm edilmesi üzerine” hukuka uygun olarak tutulması gerekliliği, Mahkemenin söz konusu mahkûmiyete yol açan yargılamayı bütünüyle kapsamlı bir denetime tabi tutmasını ve Sözleşme’nin 6. maddesinin tüm gereklerine tam olarak uyulup uyulmadığını denetlemesini gerektirmez. Ancak Mahkeme, bir mahkûmiyetin “adaletin açıkça inkârı” niteliğindeki, yani “Madde 6 hükümlerine veya bu hükümde somutlaşan ilkelere açıkça aykırı” bir yargılamanın sonucu olması durumunda, bundan kaynaklanan özgürlükten yoksun bırakmanın Madde 5 § 1 kapsamında haklı gösterilemeyeceğine de hükmetmiştir (diğer atıflarla birlikte bkz. Gumeniuc / Moldova Cumhuriyeti, No. 48829/06, § 24, 16 Mayıs 2017).

244. Mahkeme, “adaletin açıkça inkârı” değerlendirmesinin basit usuli usulsüzlüklerin veya eksikliklerin ötesine geçen sıkı bir hakkaniyetsizlik testi olduğunu yinelemiştir. Adaletin açıkça inkârı, Sözleşme’nin 6. maddesiyle güvence altına alınan adil yargılanma ilkelerinin, güvence altına alınan hakkın özünün yok sayılmasına veya ortadan kaldırılmasına yol açacak ağırlıkta ihlal edilmesini gerektirir. Mahkeme bu kavramı henüz tüketici bir şekilde tanımlamamış olsa da, bazı hakkaniyetsizlik biçimlerinin bu eşiğe ulaşabileceğini belirtmiştir: Suçlamanın esası hakkında sonradan yeni bir inceleme imkânı olmaksızın gıyapta mahkûmiyet; savunma haklarının tamamen hiçe sayıldığı özet/yüzeysel nitelikte bir yargılama; tutukluluğun hukuka uygunluğunun denetlenmesi için bağımsız ve tarafsız bir mahkemeye hiçbir erişim olmaksızın tutulma; özellikle yabancı bir ülkede tutulan bir kişi için avukata erişimin kasten ve sistematik olarak reddedilmesi; ve ceza yargılamasında işkence sonucu elde edilen ifadelerin kullanılması (diğer atıflarla birlikte bkz. Willcox ve Hurford / Birleşik Krallık (k.k.), No. 43759/10 ve 43771/12, § 95, 8 Ocak 2013; Hammerton / Birleşik Krallık, No. 6287/10, §§ 98-99, 17 Mart 2016; ve Al-Hawsawi / Litvanya, No. 6383/17, §§ 245-247, 16 Ocak 2024).

245. Somut olayda, aşağıda belirtilen nedenlerle Mahkeme, başvuranın 25 Nisan 2022’den bu yana tutulmasına dayanak teşkil eden mahkûmiyetinin adaletin açıkça inkârı niteliğindeki bir yargılamadan kaynaklandığını değerlendirmektedir (karşılaştırınız: yukarıda anılan Vorontsov ve Diğerleri, §§ 42-49). Mahkeme, başvuranın 25 Nisan 2022 tarihinde verilen ve istinaf ile temyiz aşamalarında onanan mahkûmiyetinin Sözleşme’nin 6 § 1 maddesine aykırı olduğunu daha önce tespit ettiğini kaydeder. Bu tespite yol açan mülahazalar, başvuranın yargılamanın hakkaniyetini ve mahkemelerin bağımsızlık ve tarafsızlık güvencelerini zedeleyen ciddi ve temel eksikliklerle sakatlanan bir ceza yargılaması sonucunda mahkûm edildiğini göstermektedir (bkz. yukarıdaki 211. paragraf). İç hukukun yorumlanması veya uygulanmasındaki basit bir hatanın ötesine geçen bir keyfiyeti ortaya koyan bu eksikliklerin vahameti dikkate alındığında Mahkeme, mevcut davanın kendine özgü koşullarında, başvuranın hâlen sürdürülen “mahkûmiyet sonrası” tutulmasının Sözleşme’nin 5 § 1 (a) maddesi anlamında “hukuka uygun” olmadığı sonucuna varmak için yeterli temelin bulunduğu kanaatindedir (bkz. gerekli uyarlamalarla, Stoichkov / Bulgaristan, No. 9808/02, § 58, 24 Mart 2005; yukarıda anılan Gumeniuc, § 26; ve yukarıda anılan Vorontsov ve Diğerleri, §§ 43-50).

246. Ayrıca Mahkeme, Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesinin Gezi Parkı olayları bağlamında başvurana isnat edilen fiillere uygulanma biçiminin, bu hükmün kapsamını öngörülemez şekilde genişlettiği, keyfi müdahaleye karşı gereken asgari korumayı sağlamadığı ve bu nedenle Sözleşme’nin 10 ve 11. maddelerinin ikinci fıkraları anlamında “yasayla öngörülmüş” sayılamayacağı yönündeki Sözleşme’nin 10 ve 11. maddeleri kapsamındaki sonuçlarına atıfta bulunur (bkz. yukarıdaki 171. paragraf). Bu sonuç, başvuranın Sözleşme tarafından korunan faaliyetlere dayanılarak mahkûm edildiği anlamına gelmektedir. 25 Nisan 2022 tarihli mahkûmiyete ilişkin bu tespitlerin niteliği ve kapsamı ile bu mahkûmiyet ile başvuranın sonraki tutulması arasındaki bağ dikkate alındığında Mahkeme, başvuran eylemlerinin özgürlükten yoksun bırakmaya yol açacağını makul bir derecede öngöremeyeceğinden, söz konusu tutulmanın Sözleşme’nin 5 § 1 maddesine aykırı olduğu sonucuna varmaktadır (karşılaştırınız: iç ceza hukukunun öngörülemez yorumu nedeniyle Madde 7 ihlali tespitinin aynı gerekçelerle Madde 5 § 1 ihlaline de yol açtığı Del Río Prada, yukarıda anılan, §§ 125 ve 130).

247. Adaletin açıkça inkârı olarak kabul edilecek eşiğe ulaşan bir yargılama neticesinde verilen 25 Nisan 2022 tarihli mahkûmiyet hükmü ile açık nedensellik bağı dikkate alındığında, başvuranın bu tarihten sonraki tutulması Madde 5 § 1 (a) anlamında “hukuka uygun” kabul edilemez. İç hukukun yorumlanmasındaki öngörülebilirlik eksikliğine ilişkin olarak Sözleşme’nin 10 ve 11. maddelerinin ikinci fıkraları kapsamındaki önceki tespitler de (bkz. yukarıdaki 171. paragraf) aynı yönde olup bu sonucu güçlendirmektedir.

248. Dolayısıyla Mahkeme, başvuranın kendisine verilen cezanın infazından kaynaklanan tutulmasının Sözleşme’nin 5 § 1 maddesinin ihlalini teşkil ettiği sonucuna varmaktadır.

(c) Sonuç

249. Yukarıda belirtilenlerin ışığında Mahkeme, 10 Aralık 2019’dan bu yana başvuranın özgürlüğünden yoksun bırakıldığı sürenin tamamının Sözleşme’nin 5 § 1 maddesinin gerekleriyle bağdaşmadığı sonucuna varmaktadır. Başvuranın 10 Aralık 2019 ile 25 Nisan 2022 tarihleri arasındaki tutukluluğu, Sözleşme’de belirtilen meşru amaçlardan herhangi birini izleyen makul gerekçelere dayanmadığı için keyfidir. Dahası, yetkililer başvuranın tutukluluğunun devamını sağlamak ve başta Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesi olmak üzere iç hukukun gereklerini bertaraf etmek amacıyla alternatif gerekçeler arayarak kötü niyetle hareket etmişlerdir. Bu tarihten sonra, adaletin açıkça inkâr edildiği bir yargılamanın ardından verilen cezanın infazına dayanan tutulma da Sözleşme’nin 5 § 1 maddesi anlamında “hukuka uygun” kabul edilemez. Bu tutulma doğrudan adil yargılanmanın temel güvenceleriyle bağdaşmayan bir mahkûmiyet hükmünden kaynaklanmaktadır; bu da ortaya çıkan özgürlükten yoksun bırakmanın Sözleşme kapsamında geçerli hiçbir hukuki temeli bulunmadığı anlamına gelmektedir.

250. Sonuç olarak Mahkeme, 10 Aralık 2019’dan bu yana bir bütün olarak ele alındığında başvuranın özgürlüğünden yoksun bırakılmasının Sözleşme’nin 5 § 1 maddesinin ihlalini doğurduğu sonucuna varmaktadır.

V. Sözleşme’nin 18. Maddesinin İhlal Edildiği İddiası

251. Başvuran, Sözleşme’nin 5 § 1, 6 § 1, 10 ve 11. maddeleriyle bağlantılı olarak 18. maddesine dayanarak, Sözleşme’den doğan haklarının Sözleşme’de öngörülen amaçlar dışındaki amaçlarla kısıtlandığından şikâyet etmiştir.

Sözleşme’nin 18. maddesi şu şekildedir:

“Anılan hak ve özgürlüklere bu Sözleşme hükümleri ile izin verilen kısıtlamalar, öngörüldükleri amaç dışında hiçbir amaçla uygulanamaz.”

A. Kabul Edilebilirlik
1. Tarafların beyanları
(a) Hükümet

252. Şikâyetlerin erken yapıldığı iddiasına dayalı iç hukuk yollarının tüketilmediği yönündeki yukarıda incelenen itirazına ek olarak (bkz. yukarıdaki 129. paragraf), Hükümet ilk olarak, Sözleşme’nin 6. maddesiyle bağlantılı olarak 18. madde kapsamındaki şikâyetin Sözleşme hükümleriyle konu bakımından bağdaşmadığını ileri sürmüştür. Hükümete göre 18. madde yalnızca Sözleşme kapsamında sınırlandırmaya tabi bir hakka yönelik kısıtlama olduğunda uygulanabilir; bu da açık veya zımni hiçbir kısıtlama içermeyen 6. maddeyi hariç bırakmaktadır.

253. İkinci olarak Hükümet, Sözleşme’nin 5. maddesiyle bağlantılı olarak 18. madde kapsamındaki şikâyetin Sözleşme’nin 46. maddesi uyarınca Mahkemenin yetki alanı dışında kaldığını savunmuştur. Mahkemenin 10 Aralık 2019 tarihli Kavala kararında 5 § 1 maddesiyle bağlantılı olarak 18. maddenin ihlalini zaten tespit ettiğini ve bu kararın icrasının hâlen Bakanlar Komitesinin denetimine tabi olduğunu belirtmiştir. Hükümetin iddiasına göre başvuran, 46 §§ 4 ve 5 maddeleri uyarınca ihlal prosedürü başlatılmadığı sürece münhasıran Bakanlar Komitesinin yetkisinde olan bu kararın icrasına ilişkin meseleleri Mahkemeye yeniden inceletmeyi amaçlamaktadır.

(b) Başvuran

254. Başvuran Hükümetin iddialarına karşı çıkmış ve 18. maddenin incelenmesini engellemek için ileri sürülen itirazların yersiz olduğunu, zira mevcut başvurunun 10 Aralık 2019 tarihli karardan sonraki yeni bir döneme ve tutukluluğunun devamı, yargılamanın yürütülmesi ve ardından mahkûm edilmesine ilişkin ayrı olaylara dayandığını savunmuştur. Ayrıca Sözleşme’nin 6. maddesiyle bağlantılı olarak 18. maddenin uygulanabilir olduğunu ileri sürmüştür. Bu bağlamda, 18. maddenin yasallık örtüsü altında işleyen otoriter eğilimlere karşı bir “uyarı zili” işlevi görmesi amaçlanan, yetkinin kötüye kullanılmasını önlemeye yönelik yatay bir mekanizma olarak tasarlandığını ve Sözleşme’yi hazırlayanların bu maddenin uygulanmasını belirli haklarla sınırlamayı amaçlamadıklarını vurgulamıştır.

2. Mahkemenin Değerlendirmesi

255. Madde 18’in uygulanabilirliği hususunda Mahkeme, içtihadı ışığında bu hükmün bağımsız bir varlığa sahip olamayacağını ve yalnızca Yüksek Sözleşmeci Tarafların kendi yetki alanlarındaki kişilere tanımayı taahhüt ettikleri hak ve özgürlükleri düzenleyen veya niteleyen Sözleşme veya Protokol maddeleriyle bağlantılı olarak uygulanabileceğini yineler. Birlikte uygulandığı maddede bir ihlal bulunmasa dahi 18. maddenin ihlali söz konusu olabilse de, bir ihlal ancak söz konusu hak veya özgürlüğün Sözleşme kapsamında izin verilen kısıtlamalara tabi olması halinde ortaya çıkabilir (bkz. Merabishvili / Gürcistan [BD], No. 72508/13, §§ 287-288 ve 290, 28 Kasım 2017).

256. Bu ilkeler ışığında, Sözleşme’nin 5, 10 ve 11. maddeleriyle bağlantılı olarak 18. maddenin uygulanabilirliği değerlendirilirken herhangi bir tereddüt bulunmamaktadır (aynı karar, § 287 son cümle). Dahası, Ukrayna / Rusya (Kırım) [BD] (No. 20958/14 ve 38334/18, §§ 1137-1138, 25 Haziran 2024) kararında Mahkeme, 6. madde kapsamında korunan hakların, bir Devlet tarafından gerçekleştirilen temel suistimallerin tezahür etme olasılığı bulunan güvenceler olduğunu kabul etmiştir. Dolayısıyla mahkemeler önündeki yargılamalar asla “gizli/art niyetli amaçlar” için kullanılamaz ve bu suretle zayıflatılamaz. Mahkeme, 18. maddenin Sözleşme’nin 6. maddesiyle bağlantılı olarak uygulanabileceği sonucuna varmıştır.

257. Yukarıdaki değerlendirmelerin ışığında Mahkeme, 18. maddenin Sözleşme’nin 6. maddesiyle bağlantılı olarak uygulanabilir olduğu kanaatindedir. Hükümetin Sözleşme’nin 5. maddesiyle bağlantılı olarak 18. maddeye ilişkin itirazı bakımından ise Mahkeme, 5 § 1 maddesi kapsamında ileri sürülen meselelerin Mahkemenin yetki alanına girdiği ve dolayısıyla bunları incelemek için konu bakımından yetkili olduğu yönündeki sonucuna atıfta bulunur (bkz. yukarıdaki 220. paragraf). Bu nedenle Mahkeme, Sözleşme’nin 5 § 1, 6 § 1, 10 ve 11. maddeleriyle bağlantılı olarak 18. madde kapsamındaki şikâyetleri kabul edilebilir ilan eder.

B. Esas
1. Tarafların beyanları
(a) Başvuran

258. Başvuran, 10 Aralık 2019’dan (yukarıda anılan Kavala karar tarihi) bu yana Sözleşme’nin 5, 10 ve 11. maddeleriyle bağlantılı olarak ve 25 Nisan 2022’deki mahkûmiyetinden bu yana 6. maddeyle bağlantılı olarak Sözleşme’nin 18. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür. 2019 ve 2022 kararlarından doğan yükümlülüklere rağmen, aynı olgusal unsurların ve siyasi saiklerin sonraki tüm yargılamalara sirayet etmeye devam ettiğini belirterek Mahkemenin 2019 kararındaki tespitlerine dayanmıştır.

259. Bu argümanı desteklemek amacıyla başvuran, kendisini bir insan hakları savunucusu olarak susturma ve cezalandırma yönündeki ısrarlı ve gizli bir amacı gösteren bir dizi birbiriyle uyumlu delile işaret etmiştir. Özellikle alakasız delillerin kullanılmasından, olayların açık ve tutarlı bir anlatımının sürekli eksikliğinden, meşru sivil toplum faaliyetlerinin suç unsurlarıyla eş tutulmasından, açık usul usulsüzlüklerinin varlığından, aynı olaylara dayalı ancak farklı suç vasıflandırmaları altındaki ardışık tutuklamalardan ve Mahkeme kararlarının iyi niyetle uygulanmamasından şikâyet etmiştir.

260. Başvuran özellikle, Mahkemenin Kavala kararında (yukarıda anılan, §§ 61 ve 229) belirttiği üzere, en üst düzey devlet yetkilisinin Gezi Parkı olaylarına ilişkin olarak başvuranı “bu ülkeyi yok etmek” amacıyla “teröristleri” finanse etmekle ve söz konusu eylemleri desteklemekle açıkça suçladığı çok sayıda kamuoyu konuşması yaptığını vurgulamıştır. Kendi isminin açıkça zikredildiğini ve Gezi operasyonunun “yerli ayağı” olarak takdim edildiğini; lehine verilen beraat kararının da sonradan kamuoyu önünde eleştirilere hedef olduğunu vurgulamıştır (bkz. Kavala (ihlal prosedürü), yukarıda anılan, § 56). En üst düzey kamu otoritelerince yapılan bu tür açıklamaların yargılama boyunca devam ettiğini eklemiştir. Bu bağlamda, nihai mahkûmiyetinden sonra da dâhil olmak üzere, bu kamuoyu açıklamaları ile yargı kararları arasındaki yakın ve sürekli korelasyonun ceza adaleti sisteminin siyasi amaçlarla araçsallaştırıldığı görünümünü güçlendirdiğini vurgulamıştır. Mahkûmiyetinden sonra yapılan ve Mahkeme kararlarının meşruiyetini sorguladığı ve kendisini kişisel olarak hedef gösterdiği iddia edilen resmi açıklamaları, adaletin idaresi ile ilgisi olmayan siyasi bir hedefin güdüldüğünü doğrulayan ek kanıtlar olarak değerlendirmiştir. Bu bağlamda ispat yükünün ters çevrilmesini talep ederek aleyhindeki yargılamanın ve mahkûmiyetin siyasi saiklerle yapılmadığını gösterme yükümlülüğünün Hükümete ait olduğunu ve Hükümetin bunu açıkça başaramadığını savunmuştur.

(b) Hükümet

261. Hükümet, 10 Aralık 2019 tarihli Kavala kararı ile mevcut başvuru arasındaki nitelik ve kapsam farkını vurgulamıştır. 2019 kararının münhasıran başvuranın 1 Kasım 2017’den itibaren Madde 5 § 1 (c) kapsamındaki tutukluluğunun hukuka uygunluğu ve o tarihte gizli bir amacın varlığı ile ilgili olduğunu; sonraki ceza yargılamalarını veya başvuranın mahkûmiyetini incelemediğini belirtmiştir. Mevcut davada incelenen olayların yeni olduğunu ve ilgili tarihlerde hukuki rejimlerin farklılık gösterdiğini yinelemiştir. Mahkemenin, 2019 yılında Madde 5 § 1 (c) bağlamında ulaşılan sonuçları otomatik olarak 6, 10 ve 11. maddeler kapsamındaki sonraki şikâyetlere aktarmaksızın, özerk ve ayrı bir değerlendirme yapması gerektiği sonucuna varmıştır. Özellikle, Sözleşme’nin 18. maddesinin diğer bir hükümle her birleşiminin gizli bir amacın varlığının somut olarak ortaya konulmasını gerektirmesi sebebiyle, başvuranın önceki kararların uygulanmadığı iddiasına dayanarak 18. maddenin ihlalini ileri süremeyeceğini değerlendirmiştir.

262. Hükümet ayrıca, ceza yargılamasının hukuk devleti ilkelerine uygun olarak yürütüldüğünü ve siyasi araçsallaştırmaya dair hiçbir kanıt ortaya koymadığını savunmuştur. Başvuranın adil yargılanmanın tüm güvencelerinden yararlandığını ileri sürmüştür: dava dosyasına erişim, avukat yardımı, delillere itiraz etme imkânı ve iddialarının olağan ceza muhakemesi kurallarını uygulayan bağımsız, tarafsız ve yasayla kurulmuş mahkemelerce incelenmesi. Hükümet, derece mahkemelerinin ispat yükünü ters çevirmeksizin, gerekçeli olarak suçun maddi ve manevi unsurlarını ortaya koyduğunu ve tespitlerini Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesine ilişkin yerleşik ve öngörülebilir içtihada dayandırdığını belirtmiştir. Ayrıca, başvuranın itham edildiği eylemler Gezi Parkı olaylarıyla bağlantılı şiddet eylemleri olup Sözleşme’nin 10 ve 11. maddelerinin koruma alanı dışındadır ve mahkûmiyeti ulusal güvenliğin ve kamu güvenliğinin korunması ile suçun önlenmesi meşru amaçlarını izlemiştir. Dolayısıyla, tutukluluğu ve ardından mahkûmiyet sonrası tutulması yalnızca yargılamanın düzgün yürütülmesini ve bir yargı kararının infazını sağlamayı amaçlamış olup baskın hiçbir siyasi hedef tespit edilemez. Sonuç olarak Hükümet, Mahkemeyi Sözleşme’nin 18. maddesinin tek başına veya 5, 6, 10 ve 11. maddeleriyle bağlantılı olarak ihlal edilmediğine karar vermeye davet etmiştir.

2. Üçüncü taraf müdahilleri
(a) İnsan Hakları Komiseri

263. Komiser, sivil toplumun ve insan hakları savunucularının çalışmalarının etkili demokrasinin temel bir unsuru olduğunu ve Devletlerin Mayıs 2023’teki Reykjavik Zirvesi’nde teyit edilen taahhütler uyarınca sivil özgürlüklerin kullanımı için güvenli ve elverişli bir ortam sağlamakla yükümlü olduklarını yinelemiştir. Mahkemeyi, iddia edilen ihlallerin ifade ve barışçıl toplanma özgürlüğü haklarının kullanımını etkileyen daha geniş bir bağlamın parçası olduğunu, Hâkimler ve Savcılar Kurulunun rolü de dâhil olmak üzere yargı bağımsızlığındaki süregelen güçlüklerin ve bazı iddia makamı uygulamalarının adil yargılanma güvencelerini zedelediğini, Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruları incelemesindeki gecikmeler ile derece mahkemelerinin anılan mahkeme kararlarını uygulamayı reddetmesinin yargı sisteminin bağımsızlık ve tarafsızlığını etkileyen eksiklikleri ortaya koyduğunu dikkate almaya davet etmiştir.

(b) STK’lar

264. TLSP, ICJ ve HRW ortak görüşlerinde; tutukluluğu uzatmak amacıyla aynı olayların yeni suçlar olarak yeniden vasıflandırılması, tahliye kararlarının yeni yakalama kararlarıyla hükümsüz kılınması, Avrupa Konseyi ile esasen biçimsel nitelikte kalan işbirliği ve kimi zaman kararları uygulamayı açıkça reddetme gibi Sözleşme yükümlülüklerini bertaraf etmek için kullanılan mükerrer uygulamaları kınamışlardır. Onların görüşüne göre, Kavala kararlarının uygulanmaması, Mahkemenin ihlal tespitlerine rağmen baskıyı sürdürmeye yönelik siyasi iradenin simgesel bir göstergesidir.

3. Mahkemenin Değerlendirmesi

265. Mahkeme, Sözleşme’nin 18. maddesinin yorumlanması ve uygulanmasına ilişkin genel ilkelerin diğer kararların yanı sıra yukarıda anılan Merabishvili, Navalnyy / Rusya [BD] (No. 29580/12 ve diğer 4 başvuru, §§ 164-165, 15 Kasım 2018) ve yukarıda anılan Selahattin Demirtaş (No. 2) (§§ 421-422) kararlarında ortaya konulduğunu hatırlatır.

266. Mahkeme, başvuranın esas itibarıyla bir insan hakları savunucusu olarak benimsediği tutumlar ve yürüttüğü faaliyetler nedeniyle kişi özgürlüğünden yoksun bırakılması, suçlanması ve mahkûm edilmesinden oluşan bir yetki saptırmasından şikâyet ettiğini kaydeder. Bu koşullar altında Mahkeme, mevcut başvurunun Sözleşme’nin 18. maddesi kapsamında, şikâyet konusu tedbirlerin Sözleşme’de öngörülen amaçlar dışındaki amaçlarla uygulanıp uygulanmadığı sorusunu gündeme getirdiği kanaatindedir. Dolayısıyla Mahkeme, Sözleşme’nin 18. maddesinin ihlali şikâyetinin davanın yukarıda ulaşılan sonuçlardan ayrı, temel bir boyutu olduğunu ve bu nedenle ayrı bir inceleme gerektirdiğini değerlendirmektedir.

267. Mahkeme ayrıca, siyasi süreç ile yargısal sürecin temelde farklı olması nedeniyle kararını Merabishvili kararında (yukarıda anılan, §§ 310-317) belirlenen kriterlere uygun olarak “hukuki anlamda delillere” ve ilgili somut olaylara ilişkin kendi değerlendirmesine dayandırması gerektiğini yineler (bkz. Khodorkovskiy / Rusya, No. 5829/04, § 259, 31 Mayıs 2011 ve Rasul Jafarov / Azerbaycan, No. 69981/14, § 155, 17 Mart 2016). Ayrıca Mahkemenin bu alandaki içtihadına göre, Sözleşme’nin 18. maddesi kapsamındaki şikâyetler bakımından kendisini doğrudan kanıtla sınırlandırması veya bu tür iddialara özel bir ispat standardı uygulaması için hiçbir neden yoktur (bkz. yukarıda anılan Merabishvili, § 316); zira davanın koşullarına bağlı olarak, gizli bir amacın varlığı her zaman gerçek nedeni açıkça ortaya koyan somut bir delile (örneğin Gusinskiy / Rusya, No. 70276/01, § 75, AİHM 2004-IV kararındaki gibi yazılı bir belgeye), yukarıda anılan Merabishvili kararındaki gibi münferit somut bir olaya veya başvuranın derdest ceza davasıyla ilgisiz olaylar bağlamında sorgulanmış olması olgusuna (bkz. yukarıda anılan Kavala, § 222) dayanılarak kanıtlanamaz. Dolayısıyla somut olayda, ulusal makamlarca alınan tedbirlerin fiilen gizli bir amaçla güdülendiğine dair kanıtların bulunup bulunmadığının tespiti gerekmektedir.

268. Mahkeme öncelikle Sözleşme’nin 10 ve 11. maddeleri (bkz. yukarıdaki 172. paragraf), 6. maddesi (bkz. yukarıdaki 215. paragraf) ve 5 § 1 maddesi (bkz. yukarıdaki 250. paragraf) kapsamındaki sonuçlarına atıfta bulunur. Başvuranın, Sözleşme tarafından korunan faaliyetlere ilişkin olarak ceza hukukunun öngörülemez bir yorumuna dayanılarak ve yargılamanın hakkaniyetini ve mahkemelerin bağımsızlık ve tarafsızlığını etkileyen ciddi eksiklikler içeren bir ceza yargılaması neticesinde suçlu bulunduğunu kaydeder. Mahkeme ayrıca başvuranın tutukluluğunun 25 Nisan 2022 tarihindeki mahkûmiyetine kadar keyfi olduğu ve bu tarihten sonra da adaletin açıkça inkârına dayandığı için hukuka uygun kabul edilemeyeceği sonucuna varmıştır. Böylece 10 Aralık 2019 tarihli karardan sonraki özgürlükten yoksun bırakma döneminin tamamının Sözleşme’nin 5 § 1 maddesiyle bağdaşmadığını tespit etmiştir.

269. Sözleşme’nin 18. maddesi anlamında gizli bir amacın bulunup bulunmadığına ilişkin olarak Mahkeme, başvuranın şikâyetlerinin esasen bir insan hakları savunucusu olarak kendisini susturmayı ve cezalandırmayı amaçlayan siyasi gerekçelerle özgürlüğünden yoksun bırakılmasının sürdürülmesine, kovuşturulmasına ve mahkûmiyetine ilişkin olduğunu kaydeder. Başvuranın durumunun münferit bir olay olarak değerlendirilemeyeceğini, zira büyük ölçüde açıkça abartılı cezai suçlamalarla tutuklanan ve itham edilen diğer siyasi muhaliflerin, insan hakları savunucularının ve gazetecilerin tutukluluk bağlamına yerleştirilmesi gerektiğini vurgular (bkz. Kavala, yukarıda anılan, § 231; Selahattin Demirtaş (No. 2), yukarıda anılan, § 438; ve Yüksekdağ Şenoğlu ve Diğerleri / Türkiye, No. 14332/17 ve diğer 12 başvuru, § 638, 8 Kasım 2022; ayrıca Mahkemenin 18. maddenin ihlalini tespit etmediği diğer birçok dava arasında bkz. Sabuncu ve Diğerleri / Türkiye, No. 23199/17, § 182, 10 Kasım 2020; Şık / Türkiye (No. 2), No. 36493/17, § 139, 24 Kasım 2020; ve yukarıda anılan Taner Kılıç (No. 2), § 112).

270. Aşağıda belirtilen nedenlerle Mahkeme, somut olaydaki olguların birleşiminin yukarıda anılan davalarda gözlemlenenlere benzer olması sebebiyle mevcut davanın bu genel bağlamın bir parçası olduğunu değerlendirmektedir. Elindeki tüm bilgileri dikkate alan Mahkeme, yukarıdaki 267. paragrafta belirtilen kriterlere ilişkin gerekli delillerin, davaya özgü ilgili olguların bağlamsal faktörlerle birlikte değerlendirilmesinden her türlü makul şüphenin ötesinde ortaya konulabildiği kanaatindedir (benzer bir yaklaşım için bkz. Demokrasi ve İnsan Hakları Kaynak Merkezi ve Mustafayev / Azerbaycan, No. 74288/14 ve 64568/16, § 106, 14 Ekim 2021; Kutayev / Rusya, No. 17912/15, § 137, 24 Ocak 2023; ve Zarema Musayeva ve Diğerleri / Rusya, No. 4573/22, § 87, 28 Mayıs 2024).

271. İlk olarak, başvuranın 10 Aralık 2019’dan sonraki tutukluluğunun Sözleşme’nin 18. maddesi kapsamındaki değerlendirmesi, Mahkemenin 5 § 1 maddesiyle bağlantılı olarak 18. maddenin ihlali olarak kabul edilen ilk tutukluluğa ilişkin önceki tespitlerinden ayrı tutulamaz. Mahkeme 10 Aralık 2019 tarihli kararında, 25 Nisan 2022 tarihli mahkûmiyete yol açan 19 Şubat 2019 tarihli iddianamenin olayların açık ve tutarlı bir anlatımını sunmadığını, yalnızca esasen Sözleşme ile korunan meşru faaliyetlere dayanan sınırlı alaka düzeyine sahip delilleri derlediğini kaydetmiştir. Mahkeme ayrıca başvuran aleyhinde makul şüphenin bulunmadığını, bu durumun kendisini susturmaktan ve sivil toplum aktörlerini caydırmaktan ibaret gizli bir amacın varlığını doğrulayabileceğini belirtmiştir. Mahkeme, sonraki ceza yargılamasının cezai takibatın gerçek amacına ilişkin ifade ettiği endişeleri giderebilecek yeni, somut ve somut deliller sunmaması sebebiyle bu tespitlerin mevcut davada tamamen geçerliliğini koruduğunu kaydeder. Özellikle, 18 Ekim 2017 tarihli tutuklamaya yol açan olaylar ile casusluk iddiasıyla 9 Mart 2020 tarihli tutuklamayı desteklemek için dayanılan olaylar arasındaki açık bağlantıya rağmen yetkililer, anılan karar ışığında başvurana yöneltilen suçlamaların neden yeniden vasıflandırıldığına dair hiçbir hukuki gerekçe sunmamışlardır.

272. İkinci olarak, başvuranın davasındaki yargısal süreçle ilgili olarak Mahkeme, bu sürecin hem yargılamanın hakkaniyetini hem de mahkemelerin bağımsızlık ve tarafsızlık güvencelerini etkileyen ciddi eksikliklerle sakatlandığını daha önce tespit etmiştir (bkz. yukarıdaki 205, 208 ve 211. paragraflar). Başvuranın itham edildiği ve sonradan mahkûm edildiği suçlar son derece ağır olmasına rağmen, temel kurucu unsurların mevcut olaylar temelinde kanıtlandığı makul olarak kabul edilemez (bkz. gerekli uyarlamalarla, Yunusova ve Yunusov / Azerbaycan (No. 2), No. 68817/14, § 190, 16 Temmuz 2020). Nitekim mahkûmiyet, yetkililerin suçun maddi ve manevi unsurlarını her türlü makul şüpheden uzak şekilde kanıtlamasını zorunlu kılmak yerine, genel varsayımları çürütme yükünü başvurana yükleyen, büyük ölçüde bağlamsal ve yeterince kişiselleştirilmemiş çıkarımlara dayanmaktadır (bkz. yukarıdaki 205. paragraf). Bizzat başvurana isnat edilebilir fiillerin kesin tespiti yerine bağlamsal bir kurguyu ikame eden bu tür bir yaklaşım, resmi dayanaklarının ötesinde, başvurana karşı alınan tedbirlerin Sözleşme’de öngörülenden farklı bir amaç güttüğü varsayımını desteklemektedir. Mahkeme ayrıca, davayı inceleyen mahkemelerin bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda objektif bir dış gözlemcide haklı şüpheler uyandırabilecek birbirini tamamlayan unsurların varlığına dikkat çekmiştir (bkz. yukarıdaki 208. paragraf). Bu koşullar altında, yargılamanın yürütülüş biçimi, başvuranın kovuşturulmasının arkasında yatan baskın gizli saiklere ilişkin var olan ciddi şüpheleri gidermemiş, bilakis bunları güçlendirmeye katkıda bulunmuştur (bkz. gerekli uyarlamalarla, Sytnyk / Ukrayna, No. 16497/20, §§ 156-157, 24 Nisan 2025).

273. Üçüncü olarak Mahkeme, bazı bağlamsal koşulları dikkate almalıdır. Çeşitli uluslararası belgelere atıfta bulunan başvuran ve üçüncü taraf müdahilleri, diğer hususların yanı sıra yürütme organını yargı üzerinde baskı kurmakla suçlamaktadır. Ancak Mahkeme, başvuran lehine verilen kararların tüm yargı sisteminin bağımsızlığını sorgulamanın orantısız olacağını gösterdiğini ve yargının yürütmenin talimatlarıyla hareket ettiği sonucuna varılamayacağını değerlendirmektedir. Benzer şekilde, başvuranın dayandığı üst düzey yetkililerin açıklamaları (bkz. yukarıdaki 260. paragraf) tek başına gizli bir amacın varlığını ortaya koyamaz. Bununla birlikte Mahkeme, en üst düzey devlet makamları tarafından yapılan ve masumiyet karinesi ilkesiyle bağdaştırılması zor olan, başvurana karşı açılan davalara ilişkin kamuoyu açıklamalarının, yargının zayıflaması ile nitelenen bir bağlamda özel bir önem taşıdığı kanaatindedir. Bu bağlamda, Venedik Komisyonu tarafından vurgulanan yeni anayasal rejim altındaki yargı bağımsızlığı eksikliğine ilişkin endişelerin (bkz. paragraf 99; ayrıca bkz. yukarıda anılan Selahattin Demirtaş (No. 2), § 434), özellikle mevcut dava gibi hassas davalarda yürütmenin belirli yargı kararları üzerindeki etkisini kolaylaştırmaya elverişli bir kurumsal ortama ışık tuttuğunu belirtmek gerekir. Yargılama bu suretle, başvuranın suçluluğuna ilişkin olarak bu yargılamalar sonuçlanmadan çok önce yapılan mükerrer kamuoyu açıklamalarıyla şekillenen bir iklimde yürütülmüştür. Bu tür suçlayıcı müdahaleler, davaya bakan mahkemelerin bağımsızlığı ve tarafsızlığının hem görünümünü hem de gerçekliğini etkileyebilecek bir siyasi ve medya baskısı ortamının oluşmasına katkıda bulunmuştur. Böylesi bir bağlam adil yargılanma güvencelerini zedelemekte ve mahkemelerin her türlü dış etkiden uzak karar verme kapasitesi konusunda şüpheler uyandırmaktadır.

274. Dördüncü olarak, Mahkemenin Kavala kararında (yukarıda anılan, § 222) belirttiği üzere, soruşturma makamları başvuranın Gezi Parkı olayları veya darbe girişimi ile bağlantılı şiddet eylemlerine fiili dahiliyetini ortaya koymaya çalışmamıştır. Yargılama boyunca soruşturmaları, gazeteciler, akademisyenler, sivil toplum kuruluşu veya yabancı devlet temsilcileri ile temaslar ve çeşitli sivil girişimler ile uluslararası heyetlerin ziyaretleri de dâhil olmak üzere, doğrudan bu olaylarla bağlantılı olmayan temas ve faaliyetlere odaklanmıştır. Bu yaklaşım, derece mahkemelerinin suçun oluştuğunu gösterirken kişiselleştirilmiş şiddet eylemlerini değil, esasen başvuranın sivil, derneksel ve siyasi faaliyetlerine ilişkin fiilleri kabul ettiği kovuşturma aşamasında da teyit edilmiştir. Bu tür delillerin bir mahkûmiyet kararına dayanak yapılması, kovuşturmanın öncelikle şiddet eylemlerini cezalandırmayı amaçlamadığını; özünde kamusal tartışma ve sivil topluma katılıma ilişkin faaliyetlerin kullanılmasını cezalandırmayı ve bundan caydırmayı amaçladığını ortaya koymaktadır. Bu koşullar altında, şikâyet konusu tedbirlerin Sözleşme’de sayılan meşru amaçlardan birini izlediği kabul edilemez. Başvurana karşı ceza yargılamasının kullanılması ve özgürlüğünden yoksun bırakılması, tüm koşullar dikkate alındığında, Sözleşme’nin 18. maddesine aykırı olarak Sözleşme’nin 10 ve 11. maddeleriyle güvence altına alınan hakların kullanımını kısıtlama yönünde gizli bir amaca hizmet etmiştir.

275. Dolayısıyla, yukarıda belirtilen tüm koşullar, yetkililerce alınan tedbirlerin çoğulculuğu bastırmak ve demokratik bir toplumun ve Avrupa kamu düzeninin tam merkezinde yer alan siyasi tartışma özgürlüğünü sınırlandırmak şeklinde gizli bir amaç güttüğünü göstermektedir (diğer kararlar arasında ve gerekli uyarlamalarla bkz. Associazione Politica Nazionale Lista Marco Pannella ve Radicali Italiani / İtalya, No. 20002/13, § 79, 31 Ağustos 2021 ve Bradshaw ve Diğerleri / Birleşik Krallık, No. 15653/22, § 112, 22 Temmuz 2025). Dolayısıyla Mahkeme, bu gizli amacın söz konusu tedbirlerin baskın amacı olup olmadığını belirlemelidir; bu değerlendirme, Sözleşme’nin hukuk devletine dayalı demokratik bir toplumun değerlerini koruma amacı ışığında, iddia edilen amacın niteliği ve vahameti dikkate alınarak davanın tüm koşullarının genel bir analizine dayanmalıdır.

276. Bu açıdan başvuranın durumu istisnai bir ağırlığa sahiptir ve son derece simgeseldir. Başvuranın temel haklarına yapılan müdahalenin hem süresi ve yoğunluğu hem de kendi bireysel durumunun çok ötesine geçen sonuçları ile ayrışmaktadır. Başvuranın yerel düzeyde verilen bir beraat kararına ve Mahkemenin ciddi ihlaller tespit ettiği hukuken bağlayıcı iki kararına rağmen sürdürülen uzun süreli özgürlükten yoksun bırakılması, hukuk devleti ilkesinin doğasında bulunan temel güvencelere yönelik son derece ağır bir meydan okumayı ortaya koymaktadır.

277. Başvuran, tutukluluğunun devamını haklı kılacak yeni, ilgili ve ikna edici hiçbir olgusal unsur sunulmaksızın, 18 Ekim 2017’den bu yana kesintisiz olarak özgürlüğünden yoksun bırakılmıştır. Aksine yetkililer, başvuran lehine olan bağlayıcı kararların hukuki sonuçlarını pratikte etkisiz kılma ve özellikle iç hukukun sağladığı güvenceleri bertaraf ederek tutukluluğunun uzatılmasını sağlama etkisi doğuran bir dizi yargılamaya, hukuki vasıflandırma değişikliklerine ve tutuklama kararlarına başvurmuşlardır. Bu tutukluluğun istisnai süresi, inandırıcı şüphenin sürekli yokluğunda devam ettirilmesi ve Sözleşme ile güvence altına alınan hakların kullanımıyla yakından bağlantılı fiillere dayalı olarak verilen cezanın aşırı ağırlığı; ceza hukuku tedbirlerinin Sözleşme’de öngörülenlerle ilgisi olmayan amaçlar için kullanıldığının birbirini teyit eden göstergeleridir. Bu durum başvuranı susturma, onu sosyal ve kamusal yaşamdan uzun vadeli olarak dışlama ve uzun süreli hukuki belirsizliğe maruz bırakma etkisi yaratmıştır. Bu süreç 25 Nisan 2022 tarihinde, bizzat sorumlu bulunduğu şiddet eylemleri için değil, esasen görüşlerin ifade edilmesini, sivil katılımı ve kamusal tartışmayı içeren faaliyetler için verilen ve böylece tüm sivil topluma caydırıcı bir mesaj gönderen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile doruğa ulaşmıştır.

278. Son olarak, Mart 2024’te Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiserinin, özellikle Mahkemenin hukuken bağlayıcı kararlarının mükerrer şekilde uygulanmaması sebebiyle, Kavala davasını Türk yetkililerin insan hakları savunucularına ve sivil topluma yönelik süregelen husumetinin en bariz sembolü olarak nitelendirdiği vurgulanmalıdır (bkz. yukarıdaki 101. paragraf). Bağımsız ve yetkili bir organ tarafından yapılan bu gözlemler, başvurana karşı alınan tedbirlerin marjinalleştirme ve hedefli caydırma sürecinin bir parçası olduğunu teyit etmektedir. Dolayısıyla mevcut dava, etkisi temel usuli güvenceleri bertaraf etmek ve gerek ulusal gerekse uluslararası düzeydeki yargı kararlarının otoritesini etkisiz kılmak olan ardışık davalar, hukuki vasıflandırma değişiklikleri ve mükerrer tutuklamalar yoluyla ceza hukukunun araçsallaştırıldığını ortaya koymaktadır.

279. Davanın tüm koşullarını dikkate alan Mahkeme, başvurana karşı alınan tedbirlerin (cezai takibat başlatılması, tutukluluğunun sürdürülmesi ve mahkûmiyeti) baskın olarak gizli bir amaçla, yani Gezi Parkı eylemlerindeki rolü ve bir insan hakları savunucusu olarak görüşlerini ifade etmesi sebebiyle kendisini cezalandırmak ve susturmak amacıyla güdülendiğinin sabit olduğu kanaatindedir.

Buna göre Mahkeme, Sözleşme’nin 5 § 1, 6 § 1, 10 ve 11. maddeleriyle bağlantılı olarak 18. maddesinin ihlal edildiğine karar verir.

VI. Cezanın İndirilemez Nitelikte Olması Nedeniyle Sözleşme’nin 3. Maddesinin İhlal Edildiği İddiası

280. Başvuran, koşullu salıverilme imkânı olmaksızın kendisine verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının, metni aşağıda yer alan Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlalini teşkil ettiğini ileri sürmüştür:

“Hiç kimse işkenceye veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele veya cezaya tabi tutulamaz.”

A. Kabul Edilebilirlik
1. Tarafların beyanları

281. Hükümet iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmüştür. Başvuranın koşullu salıverilmenin imkânsızlığına ilişkin Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamındaki şikâyetini Anayasa Mahkemesine yaptığı bireysel başvuruda dile getirmediğini savunmuştur. Hükümet, Mahkemenin önceki içtihadında bu tür şikâyetler için Anayasa Mahkemesine bireysel başvurunun etkili bir hukuk yolu olduğuna hükmettiğini belirtmiştir. Dolayısıyla, başvuran bu yolu kullanmadığından, şikâyetin bu noktadan kabul edilemez ilan edilmesi gerektiğini ileri sürmüştür.

282. Hükümet ayrıca, Anayasa Mahkemesi tarafından bir ihlal tespit edilmemiş olmasının bu yolun etkisiz olduğunu göstermeye yetmeyeceğini ve dolayısıyla etkililiğini tanıyan yerleşik içtihattan ayrılmaya gerek olmadığını savunmuştur. Bununla birlikte Hükümet, Anayasa Mahkemesinin bu nitelikteki bir şikâyeti henüz esastan incelemediğini ve bazı başvuruların esastan ziyade usuli gerekçelerle reddedildiğini kabul etmiştir. Hükümet ayrıca iki davada Anayasa Mahkemesinin başvuruları usulden reddetmeden önce olayları yeniden vasıflandırdığını ve koşullu salıverilme imkânı olmaksızın ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası meselesi hakkında özel olarak bir karar vermediğini kaydetmiştir.

283. Başvuran Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazına karşı çıkmıştır. Bu bağlamda, iç hukukta hiçbir etkili yolun bulunmadığını iddia etmiştir. Özellikle kendisine verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası için herhangi bir inceleme mekanizmasının bulunmamasının Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlalini teşkil ettiğini savunmuştur.

2. Mahkemenin Değerlendirmesi

284. Mahkeme, Sözleşme’nin 35 § 1 maddesi uyarınca bir başvuruyu ancak iddia edilen ihlallere ilişkin olan ve aynı zamanda mevcut ve yeterli bulunan iç hukuk yollarının tüketilmesinden sonra inceleyebileceğini yineler. Mahkeme ayrıca, iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri süren Hükümetin, söz konusu hukuk yolunun ilgili zamanda teoride ve pratikte etkili, yani erişilebilir, başvuranın şikâyetlerini telafi edebilecek nitelikte ve makul başarı şansı sunan bir yol olduğunu kanıtlamakla yükümlü olduğunu kaydeder. Bu ispat yükü yerine getirildikten sonra, Hükümet tarafından gösterilen yolun fiilen tüketildiğini veya davanın kendine özgü koşullarında bir nedenle yetersiz ve etkisiz olduğunu ya da kendisini bu gereklilikten muaf kılan özel koşulların bulunduğunu kanıtlama yükümlülüğü başvurana aittir (diğer atıflarla birlikte bkz. Molla Sali / Yunanistan [BD], No. 20452/14, § 89, 19 Aralık 2018).

285. Mahkeme ayrıca Kaytan / Türkiye (No. 27422/05, § 56, 15 Eylül 2015) kararında, Türkiye’de ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının indirilemez niteliğinin doğrudan iç mevzuattan kaynaklandığını, dolayısıyla başvuranın durumuna itiraz etmek için elinde etkili hiçbir iç hukuk yolunun bulunmadığını tespit ettiğini yineler. Hükümetin ilgili zamanda geçerli bir hukuk yolunun varlığını gösteremediğini de kaydederek iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazını reddetmiştir. Bununla birlikte Mahkeme, daha sonraki Tekin ve Baysal / Türkiye ((k.k.), No. 40192/10 ve 8051/12, § 27, 4 Aralık 2018) kararında farklı bir yaklaşım benimseyerek elindeki hiçbir bilginin Anayasa Mahkemesinin Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamındaki bu tür şikâyetleri incelemekten aciz olduğunu göstermediğini belirtmiştir. Sonraki bazı kararlarda da yinelenen bu yaklaşım (diğerleri arasında bkz. Günay ve Yamalak / Türkiye, No. 6675/10, 30 Nisan 2019), bu alandaki içtihadında bir değişikliğe işaret etmektedir.

286. Somut olayda Mahkeme, yukarıda anılan Kaytan kararında belirttiği üzere, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının indirilemez niteliğinin doğrudan ulusal mevzuattan kaynaklandığını gözlemlemektedir. Bu tür tedbirlere itiraz etmek amacıyla Anayasa Mahkemesine bireysel başvurunun yerindeliği hakkında soyut olarak karar vermeye gerek olmaksızın Mahkeme; Öcalan / Türkiye (No. 2) (No. 24069/03 ve diğer 3 başvuru, § 207, 18 Mart 2014) kararından bu yana bu konuda iç hukukta bir eksiklik tespit ettiğini, yukarıda anılan Tekin ve Baysal kararından bu yana geçen dönemde ise benzer bir şikâyeti iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle reddettiğini kaydeder. Ne var ki mevcut davada, bu yolun uygulamadaki etkililiğini kanıtlama yükünü taşıyan Hükümet, bireyler tarafından yapılan hiçbir bireysel başvurunun benzer bir şikâyetin esastan incelenmesiyle sonuçlanmadığını belirtmiştir. Bu koşullar altında, bir yandan bireylerin bu yolu kullanmasına rağmen bu tür şikâyetlere ilişkin Anayasa Mahkemesi içtihadının bulunmaması, diğer yandan itiraza konu tedbirin doğrudan yürürlükteki mevzuattan kaynaklanması karşısında Mahkeme, Kaytan kararında (yukarıda anılan) olduğu gibi, Hükümet tarafından bahsi geçen bireysel başvurunun söz konusu cezanın indirilemez niteliğine itiraz etmek bakımından etkili kabul edilemeyeceğini değerlendirmektedir. Buna göre, iç hukuk yollarının tüketilmediği yönündeki itirazı reddeder.

287. Yukarıda belirtilenlerin ışığında Mahkeme, bu şikâyetin Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını kaydeder. Ayrıca başka herhangi bir gerekçeyle de kabul edilemez bulunmamaktadır ve bu nedenle kabul edilebilir ilan edilmelidir.

B. Esas

288. Mahkeme öncelikle, yerleşik içtihadı uyarınca indirilemez nitelikte bir müebbet hapis cezası verilmesinin Sözleşme’nin 3. maddesiyle bağdaşmadığını yineler (özellikle bkz. Vinter ve Diğerleri / Birleşik Krallık [BD], No. 66069/09 ve diğerleri, §§ 107-131, AİHM 2013 (özetler)). Mahkeme, böylesi bir cezanın, koşullu da olsa salıverilme imkânı tanıyan herhangi bir mekanizma veya hükümlünün durumundaki gelişmeler ışığında tutulmanın haklılığına ilişkin herhangi bir inceleme öngörmediği durumlarda bu hükmün gereklerine aykırı olduğunu vurgular. Türkiye bağlamında Mahkeme, bu ilkeleri özellikle Öcalan (No. 2) (yukarıda anılan, §§ 193-207), Kaytan (yukarıda anılan, §§ 63-68), Gurban / Türkiye (No. 4947/04, §§ 30-35, 15 Aralık 2015) ve Boltan / Türkiye (No. 33056/16, § 42, 12 Şubat 2019) davaları olmak üzere birçok davada uygulama fırsatı bulmuş ve bu kararlarda özellikle devlete veya anayasal düzene karşı işlenen belirli ağır suçlar için öngörülen “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının”, hükümlünün koşullu salıverilme imkânı veya kişiselleştirilmiş değerlendirmelere dayalı bir inceleme olmaksızın hayatının geri kalanında tutulmasını gerektirdiğini kaydetmiştir.

289. Somut olayda Mahkeme, başvuranın mahkûmiyetinin ve cezasının anayasal düzene karşı suçları cezalandıran Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesine dayandığını kaydeder; bu suçlar, koşullu salıverilme ve cezaların infazına ilişkin sınırlama mekanizmalarının uygulanmasının hariç tutulduğu suçlar arasındadır. Buradan, başvuranın herhangi bir salıverilme umudundan yoksun bırakıldığı ve kişisel durumundaki değişiklikler veya kendisinden kaynaklanan tehlikelilik derecesi ışığında cezanın gözden geçirilmesine izin veren hiçbir iç hukuk mekanizmasının bulunmadığı sonucu çıkmaktadır. Bu koşullar altında Mahkeme, bu gerekçeyle Sözleşme’nin 3. maddesiyle bağdaşmazlığın infazın sonraki bir aşamasında değil, ölünceye kadar hapis cezasının verildiği anda doğduğunu yineler (bkz. Vinter, yukarıda anılan, § 122). Dava dosyasındaki hiçbir yeni delilin veya ulusal içtihat örneğinin Öcalan (No. 2) kararındaki (yukarıda anılan) tespitlerini sorgulamak için bir temel oluşturmadığını kaydeden Mahkeme, aynı gerekçelerle somut olayda Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.

VII. İddia Edilen Diğer İhlaller

290. Başvuran Sözleşme’nin başka maddelerinin de ihlal edildiğinden şikâyet etmiştir: Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamında, bu Mahkemenin iki kararına rağmen sürdürülen tutukluluğunun istisnai süresinin ve akıbetine ilişkin uzun süreli belirsizliğin kendisine yasaklanan muameleyle karşılaştırılabilir yoğunlukta zihinsel acı verdiğini ileri sürmüştür; 5 § 4 maddesi kapsamında, Anayasa Mahkemesini tutukluluğuna itiraz eden bireysel başvuruları hakkında “süratle” karar vermemekle suçlamıştır; 6 § 2 maddesine dayanarak, üst düzey devlet yetkililerinin kendisini suçlu olarak niteleyen mükerrer kamuoyu açıklamaları ve bir kamu televizyon kanalında yayınlanan bir dizide suçlayıcı şekilde tasvir edilmesi nedeniyle masumiyet karinesinin ihlal edildiğini iddia etmiştir; son olarak, TCK’nın 312. maddesinde düzenlenen suçun unsurlarının –özellikle cebir veya şiddet kullanımı ile hükümeti devirme kastının– derece mahkemelerince incelenen delillerde ne tespit edildiğini ne de gösterildiğini, dolayısıyla öngörülebilir bir yasal temelin bulunmadığını ileri sürerek mahkûmiyetinin tek başına veya 18. maddeyle bağlantılı olarak Sözleşme’nin 7. maddesine aykırı olduğunu iddia etmiştir.

291. Kabul edilebilirlik konusunda çeşitli itirazlar ileri süren Hükümet, Mahkemeyi bu şikâyetleri kabul edilemez ilan etmeye veya alternatif olarak Sözleşme’nin ihlal edilmediğine karar vermeye davet etmiştir.

292. Mahkeme, başvuranın özgürlüğünden yoksun bırakılmasının Sözleşme’nin 5 § 1 maddesi kapsamında ayrıntılı olarak incelendiğini ve bu değerlendirme sırasında hem itiraza konu tedbirin keyfiliğini hem de uygulandığı genel bağlamı dikkate aldığını gözlemlemektedir (bkz. yukarıdaki 249. paragraf). Mahkeme ayrıca bu tutukluluğun sonuçlarının Sözleşme’nin 18. maddesi kapsamında analiz edildiğini kaydeder (bkz. yukarıdaki 276-277. paragraflar). Madde 5 § 4 kapsamındaki şikâyete ilişkin olarak Mahkeme, Madde 5 § 1 kapsamındaki analizine atıfta bulunur (bkz. yukarıdaki 249. paragraf) ve bu şikâyetin Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel başvuruların sürati meselesiyle yakından bağlantılı olduğunu, bu konunun somut olayda iç hukuk yollarının tüketilmesi ve bu yolun etkililiği değerlendirmesi bağlamında zaten incelendiğini kaydeder (bkz. yukarıdaki 115-129. paragraflar).

293. Madde 6 § 2 kapsamındaki şikâyetle ilgili olarak Mahkeme, masumiyet karinesine ilişkin hususların ilk olarak Madde 6 § 1 kapsamında yargılamanın genel hakkaniyetinin değerlendirilmesinin bir parçası olarak (bkz. yukarıdaki 209. paragraf) ve ikinci olarak Madde 18 kapsamındaki şikâyetin analizinde, özellikle ceza yargılamasının kötüye kullanıldığı ve başvuranın hedef gösterildiği iddiası bağlamında (bkz. yukarıdaki 273. paragraf) usulünce dikkate alındığını kaydeder. Son olarak, tek başına veya Madde 18 ile bağlantılı olarak Sözleşme’nin 7. maddesi kapsamındaki şikâyete ilişkin olarak Mahkeme, Madde 10 ve 11 ihlali tespitlerinin özellikle Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesinin öngörülebilir olmamasına dayandığını (bkz. yukarıdaki 172. paragraf), Madde 6 § 1 ihlalinin ise diğer hususların yanı sıra derece mahkemelerinin suçun kurucu unsurlarına ilişkin gerekçe göstermemesinden kaynaklandığını belirtir (bkz. yukarıdaki 203-206. paragraflar).

294. Bu koşullar altında, yukarıda belirtilen hükümler kapsamındaki tespitlerini ve ileri sürülen şikâyetler arasındaki yakın bağlantıyı dikkate alan Mahkeme, Madde 3 (tutukluluğun süresi ve sonuçlarına ilişkin olduğu ölçüde), Madde 5 § 4 ve Madde 6 § 2 kapsamındaki şikâyetler ile tek başına veya Madde 18 ile bağlantılı olarak Madde 7 kapsamındaki şikâyetlerin kabul edilebilirliğini ve esasını ayrıca incelemenin gerekli olmadığı kanaatindedir (karşılaştırınız: Tsaava ve Diğerleri / Gürcistan [BD], No. 13186/20 ve diğer 4 başvuru, §§ 225-229, 11 Aralık 2025).

VIII. Sözleşme’nin 41 ve 46. Maddelerinin Uygulanması
A. Sözleşme’nin 41. Maddesi

295. Sözleşme’nin 41. maddesi şu şekildedir:

“Mahkeme, Sözleşme veya Protokollerinin ihlal edildiğini tespit ederse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen giderebiliyorsa, Mahkeme, gerektiğinde zarar gören taraf lehine adil bir tazmine hükmeder.”

1. Tazminat

296. Başvuran, 10 Aralık 2019’dan bu yana devam eden Sözleşme ihlallerinden kaynaklanan manevi zarar için adil tatmin olarak 70.000 avro (EUR) ödenmesini talep etmiş; tutukluluğunun istisnai süresi ile kişisel ve mesleki yaşamına ve itibarına verilen ağır zarar karşısında yalnızca ihlal tespitinin yeterli bir telafi oluşturmadığını ileri sürmüştür.

297. Hükümet bu talebe itiraz etmiştir.

298. Tespit edilen ihlallerin ağırlığını ve bunların başvuranın kişisel durumu üzerindeki kümülatif ve uzun süreli etkilerini dikkate alan Mahkeme, manevi zarar karşılığı olarak başvuranın talep ettiği tutarın tamamına, yani 70.000 EUR’ya hükmetmektedir.

2. Yargılama giderleri

299. Başvuran, Daire ve Büyük Daire önündeki yargılamalar sırasında yapılan masraf ve harcamaların geri ödenmesini talep etmiştir. Talebini desteklemek amacıyla diğer belgelerin yanı sıra eşi tarafından kendi adına Sayın Leach ve Sayın Çalı ile akdedilen sözleşmenin bir kopyasını sunmuştur. Daire önündeki yargılama için geçerli saatlik ücretin 100 EUR, Büyük Daire önündekiler için ise 250 EUR olduğunu belirtmiştir. Ayrıca temsilcilerinin dava için harcadığı zamana ilişkin ayrıntılı bir döküm sunmuştur. Başvuran ayrıca posta masrafları için 134,57 EUR talep etmiş ve destekleyici belgeler sunmuştur. Böylece masraf ve harcamalarının toplam tutarını 43.342,57 EUR olarak hesaplamıştır.

300. Hükümet bu taleplere itiraz etmiştir. Özellikle fatura edilen çalışma saati sayısı ve uygulanan saatlik ücretler bakımından talep edilen tutarların aşırı ve dayanaksız olduğunu değerlendirmiştir. Bu nedenle Mahkemeyi talebi reddetmeye veya en azından talep edilen tutarı önemli ölçüde indirmeye davet etmiştir.

301. Mahkeme içtihadına göre bir başvuran, masraf ve harcamaların ancak fiilen ve zorunlu olarak yapıldığının kanıtlanması ve miktar olarak makul olması halinde geri ödenmesine hak kazanır. Somut olayda Mahkeme, başvuranın ayrıntılı destekleyici belgeler, özellikle bir sözleşme ve temsilcilerinin dava için harcadığı zamana ilişkin ayrıntılı bir kayıt sunduğunu kaydeder. Mahkeme ayrıca, hem Daire hem de Büyük Daire tarafından incelemeye konu olan mevcut davanın son derece karmaşık ve önemli bir dava olduğunu belirtir. Davanın hassas niteliği, davadaki menfaatler, Büyük Daire önündeki inceleme ve çok sayıda belge dosyasından oluşan dava materyalinin son derece hacimli yapısı dikkate alındığında, ne fatura edilen saat sayısı ne de uygulanan saatlik ücretler makul dışı kabul edilebilir. Bu koşullar altında ve sunulan destekleyici belgeleri dikkate alan Mahkeme, masraf ve harcamalar için başvurana talep edilen tutarın tamamının, yani 43.342,57 EUR’nun ödenmesini makul bulmaktadır.

B. Sözleşme’nin 46. Maddesi

302. Sözleşme’nin 46. maddesinin ilgili kısımları şöyledir:

“1. Yüksek Sözleşmeci Taraflar, taraf oldukları davalarda Mahkemenin kesinleşmiş kararına uymayı taahhüt ederler.

2. Mahkemenin kesinleşmiş kararı, infazını denetleyecek olan Bakanlar Komitesine iletilir…”

303. Sözleşme’nin 46. maddesi kapsamında başvuran Mahkemeden şunları talep etmiştir:

Mevcut davada tespit edilen devam eden ihlallerin, Türk yetkililerinin Mahkemenin bağlayıcı bir kararına uymayı açıkça reddetmesinden kaynaklandığına karar verilmesini;

Davalı Devlete, özellikle derhâl tahliyesini ve beraatini sağlayarak ihlallere derhâl son verme ve etkilerini giderme yükümlülüğü altında olduğunun bildirilmesini;

Anayasa Mahkemesi de dâhil olmak üzere ulusal mahkemelerin keyfi tutuklamaya karşı koruma sağlama konusunda sistemik bir başarısızlığı olduğunu tespit etmesini ve derece mahkemelerinin Mahkeme tarafından yorumlandığı şekliyle Sözleşme standartlarına tam olarak uymasının emredilmesini;

Gelecekte herhangi bir kovuşturma veya keyfi özgürlükten yoksun bırakma riski olmaksızın mesleki ve insan hakları faaliyetlerine tam olarak yeniden başlamasına izin verilmesinin emredilmesini;

Mevcut davanın Türkiye’deki sivil toplum ve insan hakları savunucuları üzerindeki ciddi caydırıcı etkisi dikkate alınarak, Türk makamlarının misilleme niteliğindeki kovuşturmalara son vermesinin, benzer uygulamaların tekrarlanmasının önlenmesinin ve gerekli genel tedbirlerin alınmasının talep edilmesini.

304. Hükümet tüm bu taleplere itiraz etmiştir.

305. Mahkeme, Sözleşme’nin 46. maddesi uyarınca Yüksek Sözleşmeci Tarafların taraf oldukları her davada Mahkemenin kesinleşmiş kararlarına uymayı taahhüt ettiklerini ve infazın Bakanlar Komitesi tarafından denetlendiğini yineler (diğer kararlar arasında bkz. Verein KlimaSeniorinnen Schweiz ve Diğerleri / İsviçre [BD], No. 53600/20, § 655, 9 Nisan 2024). Başka bir deyişle, Mahkeme kararının tamamen veya kısmen yerine getirilmemesi Taraf Devletin uluslararası sorumluluğunu doğurabilir. İlgili Taraf Devlet yalnızca ilgililere adil tatmin yoluyla hükmedilen meblağları ödemekle kalmayacak, aynı zamanda Mahkeme tarafından tespit edilen ihlale son vermek ve etkilerini gidermek için iç hukuk düzeninde bireysel ve/veya gerekirse genel tedbirler almakla yükümlü olacaktır; buradaki amaç, Sözleşme’nin gerekleri göz ardı edilmemiş olsaydı başvuranın bulunacağı duruma mümkün olduğunca getirilmesidir. Bireysel tedbirlerin seçiminde Taraf Devlet, eski hâle getirme (restitutio in integrum) şeklindeki temel amacı göz önünde bulundurmalıdır (bkz. İlgar Mammadov / Azerbaycan (ihlal prosedürü) [BD], No. 15172/13, § 150, 29 Mayıs 2019).

306. Mahkeme, Sözleşme’nin tüm yapısının üye Devletlerdeki kamu makamlarının iyi niyetle hareket ettiği genel varsayımına dayandığını yineler (bkz. İlgar Mammadov (ihlal prosedürü), yukarıda anılan, § 214). Bu gereklilik, kararların iyi niyetle ve kararın “sonuçları ve ruhu” ile tamamen uyumlu bir şekilde yerine getirilmesini öngören kararların icrasının denetlenmesi usulü de dâhil olmak üzere Sözleşme sisteminin merkezinde yer alır (bkz. Kavala (ihlal prosedürü), § 169). Bu bağlamda Mahkeme, Anayasa’nın 90 § 5 maddesi uyarınca Sözleşme’nin 46. maddesinin Türkiye’de anayasal bir değere sahip olduğunu gözlemlemektedir (bkz. yukarıdaki 80. paragraf); anılan hükme göre, Sözleşme gibi temel hak ve özgürlüklere ilişkin usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir ve bunların anayasaya aykırılığı iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz; aynı konuda yerel kanun hükümleriyle çelişki olması halinde milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır (bkz. yukarıda anılan Yüksel Yalçınkaya [BD], § 418). Buradan, Mahkeme kararlarını uygulama yükümlülüğünün yalnızca uluslararası hukukun bir gereği olmayıp aynı zamanda Anayasa’nın 2. maddesinde güvence altına alınan hukuk devleti ilkesinin de bağlayıcı bir gereği olduğu sonucu çıkmaktadır (bkz. yukarıdaki 79. paragraf).

307. Bireysel tedbirlere ilişkin olarak Mahkeme, somut olayda tespit edilen ihlallerin davalı Devlet açısından bunlara son vermek için uygun bireysel tedbirler alma yükümlülüğü doğurduğunu kaydeder. Bu bağlamda, ihlalin niteliğinin alınacak tedbirler konusunda başka seçenek bırakmadığı durumlarda görevinin, davanın koşulları açısından en uygun görünen tedbirleri belirtmek olduğunu yineler.

308. Somut olayda Mahkeme, özellikle başvuranın kesinleşen 25 Nisan 2022 tarihli mahkûmiyetinin ardından özgürlüğünden yoksun bırakılmasının adaletin açıkça inkârına dayandığı sonucuna varmıştır (bkz. yukarıdaki 245. paragraf). Ayrıca bu tutulmanın, Sözleşme’de güvence altına alınan hakların birbiriyle bağlantılı çok sayıda ihlaliyle sakatlanan ve böylece 6. maddenin sağladığı güvencelerin özünü zedeleyen bir yargılama bağlamında uygulandığını kaydeder. Bu koşullar altında, işbu kararın kabul edilmesinden sonra başvuranın cezaevinde tutulmaya devam etmesi, başta Sözleşme’nin 5 § 1 maddesi olmak üzere bu davada tespit edilen ihlallerin devamı anlamına gelecektir. Davanın kendine özgü koşulları, Sözleşme’nin 5 § 1, 6 § 1, 10 ve 11. maddeleri ile bu hükümlerle bağlantılı olarak 18. maddesinin ihlalinin vahameti ve bunlara son verilmesinin acil gerekliliği dikkate alındığında Mahkeme, davalı Devletin başvuranın mümkün olan en kısa tarihte tahliyesini sağlaması gerektiği kanaatindedir (bkz. gerekli uyarlamalarla, Assanidze / Gürcistan [BD], No. 71503/01, §§ 202-203, AİHM 2004-II ve Del Río Prada, yukarıda anılan, § 139).

309. Dahası Mahkeme, yukarıda belirtildiği üzere (bkz. paragraf 305), davalı Devletin başvuranı Sözleşme ihlali olmasaydı bulunacağı duruma eşdeğer bir duruma getirme yükümlülüğü altında olduğunu yineler; bu da aleyhine alınan tedbirlerin sonuçlarının ortadan kaldırılmasını gerektirir. Bu noktada Mahkeme, başvuranın ceza mahkûmiyetinin (bkz. yukarıdaki 47-57, 63 ve 65-68. paragraflar) Sözleşme hukuku kapsamında hükümsüz sayılması gerektiğini vurgular. Mahkeme ayrıca iç hukukun, kesinleşmiş bir Mahkeme kararının Sözleşme ihlali tespit etmesi halinde, itiraza konu mahkûmiyetin sonuçlarını ortadan kaldırabilecek bir yargılamanın yenilenmesi mekanizması öngördüğünü kaydeder. Bu koşullar altında, söz konusu mahkûmiyetin sonuçlarını ortadan kaldırmak ve tespit edilen ihlalleri etkili bir şekilde gidermek için uygun tüm tedbirleri mümkün olan en kısa sürede hayata geçirmek davalı Devletin yükümlülüğündedir.

310. Genel tedbirlere ilişkin olarak Mahkeme, mevcut davanın sistemik nitelikteki ve siyasi muhaliflerin, insan hakları savunucularının ve gazetecilerin kapsamı birçok durumda geniş yorumlanan veya yapay olarak büyütülen suçlamalara dayalı olarak tutuklanması ve kovuşturulmasıyla şekillenen daha geniş bir bağlamın parçası olan bir sorunun özellikle çarpıcı bir örneği olduğunu değerlendirmektedir. Somut olayda tespit edilen ihlaller, yargının bağımsızlık ve tarafsızlık güvencelerini etkileyen ve özellikle hassas siyasi boyutu olan davalarda yürütme organının belirli yargı kararları üzerinde doğrudan veya dolaylı baskı kurmasını kolaylaştırabilecek yapısal eksiklikleri de ortaya koymaktadır.

311. Bu bağlamda Mahkeme, özellikle hâkimlerin atanması, nakledilmesi ve disiplin mekanizmalarını sıkılaştırarak, coğrafi teminatlarına ilişkin yasal güvenceleri pekiştirerek ve üst mahkeme kararlarına etkili bir şekilde uyulmasını sağlayarak haksız baskıların uygulanmasını önleyebilecek kurumsal güvencelerin güçlendirilmesini elzem görmektedir.

312. Mahkeme ayrıca ceza yargılamalarının tarafsız adalet idaresi dışındaki amaçlarla araçsallaştırılmasının önlenmesi gerekliliğini vurgular. Bu açıdan, tutukluluk tedbirinin aşırı kullanımı, geniş ceza vasıflandırmalarına başvurulması ve ardışık kovuşturmaların açılması, Devletin “baskı aygıtının” kötüye kullanılmasını yansıtabilir. Böylesi bir uygulama, cezai takibatların kanunilik, gereklilik ve orantılılık ilkelerine sıkı sıkıya bağlı kalınarak başlatılmasını ve yürütülmesini ve temel hakların kullanımını etkisiz kılma veya baskı aracı olarak kullanılamamasını sağlayabilecek etkili usuli güvencelerin getirilmesini zorunlu kılar.

313. Mahkeme, güçler ayrılığının tam etkinliğini yeniden tesis etmek, yargıya olan kamu güvenini korumak ve adil yargılanma hakkı ile kişi özgürlüğü hakkının hukuk devletinin gerekleriyle ilgisi olmayan mülahazalarla zedelenmemesini sağlamak için bu tür yapısal tedbirlerin gerekli olduğunu değerlendirmektedir. Bu bağlamda, İnsan Hakları Komiserinin 2024 muhtırasındaki tespitleri (bkz. yukarıdaki 99-101. paragraflar) ve burada yer alan tavsiyeler mevcut davada özel bir öneme sahiptir.

314. Mahkeme, yukarıda belirtilen sonuçlarına atıfta bulunur (bkz. yukarıdaki 130-132. paragraflar) ve Anayasa Mahkemesi kararlarına tam uyumun hukuk devleti için vazgeçilmez olduğunu vurgular. Bu bağlamda, Anayasa Mahkemesinin de belirttiği üzere (bkz. yukarıdaki 88. paragraf), anılan mahkeme kararlarının yerine getirilmemesinin bireysel başvuru usulünün etkililiğini zedeleyebileceğini, aynı zamanda başvurucuları tanınan haklarının etkili uygulanmasından yoksun bırakarak anayasal düzeni tehlikeye atacağını yineler. Ayrıca yukarıdaki 126. paragrafta belirtildiği üzere, Sözleşme’nin 46. maddesi Taraf Devletlere Mahkemenin kesinleşmiş kararlarına uyma yönünde hukuken bağlayıcı bir yükümlülük yüklemektedir; bu da kararların tam, etkili ve süratle yerine getirilmesini içerir. Bu bağlamda, bu Mahkemenin bir kararının icrasına ilişkin ihlal prosedürüne ulusal düzeyde öncelik verilmemesini bu gereklilikle bağdaştırmak güç görünmektedir; zira böyle bir durum tespit edilmiş olan temel hak ihlalini uzatmaya ve ağırlaştırmaya elverişlidir.

315. Mahkeme ayrıca, Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamındaki tespiti ışığında (bkz. yukarıdaki 289. paragraf), mevcut davanın gerçek bir koşullu salıverilme umudu güvencesi veren bir mekanizmanın yokluğunda indirilemez müebbet hapis cezalarının infazına ilişkin başka bir sorunun varlığını ortaya koyduğunu gözlemlemektedir. Sistemik nitelikte olduğu görülen bu mesele Bakanlar Komitesinin denetimi altında kalmaya devam etmektedir. Dolayısıyla, uygun yasal düzenlemelerin kabul edilmesi yoluyla, yukarıda anılan Vinter ve Diğerleri kararında Büyük Daire tarafından belirlenen ilkelere uygun bir usul ihdas ederek bu durumu düzeltmek davalı Devletin sorumluluğundadır.

Bu gerekçelerle mahkeme,

1. Oy çokluğuyla, Hükümetin Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolunun tüketilmediği yönündeki ilk itirazının reddine;

2. Oy çokluğuyla, Sözleşme’nin 3. maddesi (ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını inceleme mekanizmasının bulunmaması), 5 § 1, 6 §§ 1 ve 3 (d) maddeleri (mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığı, yargılamanın hakkaniyeti, savunma haklarının kısıtlanması), 10, 11 ve 18. maddeleri ile Sözleşme’nin 5 § 1, 6, 10 ve 11. maddeleriyle bağlantılı olarak 18. maddesine ilişkin şikâyetlerin kabul edilebilir olduğuna;

3. Oy çokluğuyla, yargılama süresine ilişkin şikâyetin (Madde 6 § 1) kabul edilemez olduğuna;

4. İkiye karşı on beş oyla, Sözleşme’nin 10 ve 11. maddelerinin ihlal edildiğine;

5. İkiye karşı on beş oyla, mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığı, yargılamanın hakkaniyeti ve savunma haklarının kısıtlanmasına ilişkin şikâyetler bakımından Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin ihlal edildiğine;

6. İkiye karşı on beş oyla, Sözleşme’nin 5 § 1 maddesinin ihlal edildiğine;

7. İkiye karşı on beş oyla, Sözleşme’nin 5 § 1, 6 § 1, 10 ve 11. maddeleriyle bağlantılı olarak Sözleşme’nin 18. maddesinin ihlal edildiğine;

8. İkiye karşı on beş oyla, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını inceleme mekanizmasının bulunmamasına ilişkin şikâyet bakımından Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine;

9. Oy birliğiyle, Sözleşme’nin 3 (başvuranın tutukluluğunun devamı), 5 § 4 ve 6 § 2 maddeleri ile tek başına veya 18. maddeyle bağlantılı olarak 7. maddesi kapsamındaki şikâyetlerin kabul edilebilirliğinin ve esasının incelenmesine yer olmadığına;

10. İkiye karşı on beş oyla, (a) Davalı Devlet tarafından başvurana, ödeme tarihindeki geçerli kur üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere üç ay içinde: (i) Manevi tazminat olarak, yansıtılabilecek her türlü vergi hariç olmak üzere 70.000 EUR (yetmiş bin avro); (ii) Masraf ve harcamalar için, başvurana yansıtılabilecek her türlü vergi hariç olmak üzere 43.342,57 EUR (kırk üç bin üç yüz kırk iki avro elli yedi sent) ödenmesine; (b) Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin sona ermesinden ödemenin yapıldığı tarihe kadar, bu tutarlara Avrupa Merkez Bankasının marjinal borç verme faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle hesaplanacak basit faiz uygulanmasına;

11. İkiye karşı on beş oyla, davalı Devletin başvuranın mümkün olan en erken tarihte tahliyesini sağlaması (yukarıdaki 308. paragraf) ve mahkûmiyetinin sonuçlarını ortadan kaldırması (yukarıdaki 309. paragraf) gerektiğine ve yalnızca başvuranın uğradığı ihlallerin sonuçlarını ortadan kaldırmak için değil, aynı zamanda gelecekteki benzer ihlalleri önlemek için yukarıdaki 310-315. paragraflarda tavsiye edildiği üzere uygun tüm genel tedbirleri almasının zorunlu olduğuna;

karar vermiştir.

Yıllık Tecrübe
0 +
Mutlu Müvekkil
0 +
Dava Takibi
0 +
Başarı Oranı
% 0 +

AİHM Kavala Kararı – Kayseri Ceza Avukatı

Ceza davalarında ve hukuk uyuşmazlıklarında gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması açısından alanında uzman bir avukattan hukuki yardım alınması faydalı olacaktır. Yargılama sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve yargı kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. 

Alanında yetkin Kayseri Ceza Avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) başvuru sürecinde taraflara hukuki yardım sunmaktadır. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) başvuru sürecinde herhangi bir mağduriyete veya hak kaybına uğramamak için gerekli başvuruların zamanında ve usulüne uygun yapılması büyük önem arz etmektedir. Bu süreçte, alanında uzman bir avukattan hukuki yardım alınması faydalı olacaktır. Zülküf Arslan Hukuk Bürosu olarak; Yalçınkaya Kararı başta olmak üzere AİHM kararlarının Türkçe çevirilerini yapan Eski AİHM Hukukçusu Dr. Orhan Arslan koordinatörlüğünde müvekkillerimize Anayasa Mahkemesi ve AİHM başvurusunun yanı sıra emsal AYM ve AİHM Kararları çerçevesinde yeniden yargılama başvurusu hususunda da hukuki destek vermekteyiz.

Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’ne başvuru yapmak ve süreci takip etmek için bir avukat arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile başvuru ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz.