Arslan Hukuk

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Babalık Davasında Soybağının Tespiti için Kan veya Doku Alınmasına Katlanma Zorunluluğu

Babalık Davasında Soybağının Tespiti için Kan veya Doku Alınmasına Katlanma Zorunluluğu Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1927 Karar No: 2018/1471 Karar Tarihi: 18.10.2018 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki babalığın hükmen tespiti davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Aile Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 11.04.2013 tarihli ve 2010/666 E., 2013/421 K. sayılı karar davalı … vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 18. Hukuk Dairesinin 07.04.2014 tarihli ve 2013/19771 E., 2014/6271 K. sayılı kararı ile: “…Davacı dava dilekçesinde, annesi ….’in davalı … ile olan evlilik dışı ilişkisinden doğduğunu belirterek babasının davalı … olduğunun tespitine karar verilmesini istemiş, mahkemece davanın kabulüne karar verilmiştir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 284. maddesinde; “Soybağına ilişkin davalarda, aşağıdaki kurallar saklı kalmak kaydıyla Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu uygulanır: 1. Hakim maddi olguları resen araştırır ve kanıtları serbestçe takdir eder. 2. Taraflar ve üçüncü kişiler, soybağının belirlenmesinde zorunlu olan ve sağlıkları yönünden tehlike yaratmayan araştırma ve incelemelere rıza göstermekle yükümlüdürler. Davalı, hakimin öngördüğü araştırma ve incelemeye rıza göstermezse, hakim, durum ve koşullara göre bundan beklenen sonucu, onun aleyhine doğmuş sayabilir.” 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 292. maddesinde ise; “(1) Uyuşmazlığın çözümü bakımından zorunlu ve bilimsel verilere uygun olmak, ayrıca sağlık yönünden bir tehlike oluşturmamak şartıyla, herkes, soybağının tespiti amacıyla vücudundan kan veya doku alınmasına katlanmak zorundadır. Haklı bir sebep olmaksızın bu zorunluluğa uyulmaması hâlinde, hâkim incelemenin zor kullanılarak yapılmasına karar verir. (2) Üçüncü kişi tanıklıktan çekinme hakkı bulunduğunu ileri sürerek bu yükümlülükten kaçınamaz.” hükümleri getirilmiştir. Dosyadaki bilgi ve belgelerden; davacının, annesi ….’in davalı … ile olan evlilik dışı ilişkisinden doğduğunu belirterek babasının davalı … olduğunun tespitine karar verilmesini istediği, mahkemece yeterli araştırma yapmadan davalının ihtara uymaması nedeniyle DNA testi yaptırılamadığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verildiği anlaşılmaktadır. Dava, Türk Medeni Kanunu’nun 301. ve devamı maddelerinde düzenlenen babalığın tespiti istemine ilişkindir. Bu talep çerçevesinde mahkemece tarafların iddia ve savunmaları da dikkate alınarak babalık iddiası ile ilgili olarak DNA testi yaptırmak üzere davalı …’e meşruhatlı davetiye çıkarılarak DNA testi için gerekli kan örneklerini vermesi, aksi taktirde zor kullanılarak bu incelemenin yaptırılacağı hususu ihtar edilmeli, ihtara rağmen davalı gelmez veya gelir de kan örneklerini vermez ise bu incelemelerin zor kullanılarak yapılmasına karar verilip DNA testi yaptırılıp alınacak rapor doğrultusunda bir karar verilmesi gerekirken yukarıda gösterilen yasal düzenlemelere aykırı şekilde eksik incelemeyle davanın kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle şimdilik diğer yönleri incelenmeksizin bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, babalığın hükmen tespiti istemine ilişkindir. Davacı, annesi ile davalının evlilik dışı birlikteliklerinden 1987 yılında dünyaya geldiğini, ancak annesinin nüfusunda kayıtlı olduğunu ileri sürerek, davalının babası olduğunun tespiti ile nüfusta baba hanesine kaydının yapılmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, müvekkilinin davayı kabul etmediğini beyan ederek davanın reddini istemiştir. Mahkemece, davacının reşit olduktan sonra davalı tarafından nüfusuna kaydedileceği yönünde oyalandığı ve bu nedenle babalık davasını hemen açmadığı ileri sürülmüş ise de 30.11.1987 doğumlu olan davacının reşit olduğu tarihten itibaren davanın açıldığı tarihe kadarki süre nazara alındığında Türk Medeni Kanunu’nun 303/2. maddesindeki hak düşürücü sürenin geçirildiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Karar davacı vekilince temyiz edilmiş, Yargıtay 2. Hukuk Dairesince, “… Davacı, 31.11.1990 doğumlu iken, Ankara 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 4.11.1993 tarihli, 1993/704-725 sayılı kararı ile doğum tarihi 30.11.1987 olarak tashih edilmiştir. Davacı, davayı süresinde açmamasının haklı sebebe dayandığını ileri sürmüştür. Bir yıllık süre geçtikten sonra gecikmeyi haklı kılan sebepler varsa, sebebin ortadan kalkmasından başlayarak bir ay içinde dava açılabilir (TMK.md.303/4). O hâlde, davacının gösterdiği delillerin toplanması, davanın anaya ihbar edilmesi (TMK.md.301), ana katıldığı taktirde göstermesi hâlinde onun delillerinin de toplanması, davacının nüfusa tescilinin dayanağı belgenin, tescil resmî bir belgeye istinat ediyorsa, bu belgeyle birlikte merciinden istenerek dosya içine alınması, doğum tarihinin tashihine ilişkin dava dosyasının da mahkemesinden istenip dosyaya alınıp incelenmesi ve tüm deliller birlikte değerlendirilerek davanın süresinde açılıp açılmadığının belirlenmesi ve hasıl olacak sonucuna göre karar verilmesi gerekir. Açıklanan hususlar üzerinde durulmadan eksik inceleme ile hüküm kurulması doğru bulunmamıştır…” gerekçesiyle bozulmuştur. Mahkemece bozma kararına uyulmuş ve yapılan yargılama sonucunda, dinlenen tanık beyanlarına göre davalı ile davacının annesinin uzun süre birlikte yaşadıkları, davacının da bu birliktelikten dünyaya geldiği, davacıyı tanıyacağını ve nüfusa kaydettireceğini söyleyerek davalının davacı ve annesini oyaladığı, bu nedenle davacının reşit olduktan hemen sonra dava açmadığının anlaşıldığı, bu durumun anlaşılmasından sonra ise tarafların DNA incelemesi yapılmak üzere Adli Tıp Kurumuna sevkine karar verildiği, ancak usulüne uygun çağrılmasına ve tebligat çıkarılmasına rağmen davalının mahkemeye müracaat etmediği ve test yaptırmaktan kaçındığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Karar davalı vekilince temyiz edilmiş, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde yer alan gerekçeyle bozulmuştur. Mahkemece, bozma kararında yasal düzenlemelere aykırı ve eksik inceleme ile karar verildiği belirtilmiş ise de DNA testi yapılmak üzere davalı adına çıkarılan meşruhatlı davetiyenin tebliğine rağmen davalının gelmediği, 02.05.2012 ve 24.07.2012 tarihlerinde ihzaren celbine karar verildiği, davalının davetiye ve ihzarlara rağmen gelmemesi ve incelemeye rıza göstermemesi nedeniyle 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 284/2. maddesi uyarınca incelemeden beklenen sonucun davalı aleyhine doğmuş olduğu sayılarak davanın kabulüne karar verildiği gerekçesiyle önceki hükümde direnilmiştir. Direnme kararı davalı vekilince temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda, adına çıkarılan meşruhatlı davetiye ve ihzar müzekkerelerine karşın DNA testi yaptırmak üzere müracaat etmeyen davalı hakkında 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 284/2. maddesi gereğince incelemeden beklenen sonucun onun aleyhine doğduğunun kabul edilip edilemeyeceği, edilemeyeceğinin kabulü hâlinde 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 292. maddesi gereğince soybağının tespiti amacıyla davalıya DNA testi yaptırmak üzere meşruhatlı davetiye çıkarılarak gerekli kan veya doku örneğini vermesi, aksi taktirde zor kullanılarak bu incelemenin yaptırılacağı hususunun ihtar edilmesi, gelmediği veya gelip de kan veya doku örneği vermediği takdirde incelemenin zor kullanılarak yapılmasına karar verilip DNA testi yapılmak suretiyle alınacak rapora göre bir karar verilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşme sırasında hak düşürücü sürenin davanın tüm aşamalarında resen gözetilmesi gerektiği dikkate alınarak, davalı vekilinin hak düşürücü süreye ilişkin temyiz itirazları öncelikle incelenmiştir. Hemen belirtmek gerekir ki; “Babalık hükmü” 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 301-304. maddeleri arasında düzenlemiş ve “Dava hakkı” başlıklı 301. maddenin birinci fıkrasında; çocuk ile baba arasındaki soybağının mahkemece

Babalık Davasında Soybağının Tespiti için Kan veya Doku Alınmasına Katlanma Zorunluluğu Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Ruhsatsız Yapının Yıkım Masraflarını Ödeyen Sanık Hakkında Etkin Pişmanlık Hükmü Uygulanır mı?

Ruhsatsız Yapının Yıkım Masraflarını Ödeyen Sanık Hakkında Etkin Pişmanlık Hükmü Uygulanır mı? Ruhsatsız Yapının Yıkım Masraflarının Ödenmesi: Ruhsatsız yapının yıkımın idarece gerçekleştirildiği hâllerde failin yıkıma fiilen karşı gelip gelmediği ve iradi olarak yıkım masraflarını karşılayıp karşılamadığı hususları araştırılarak failin fiilen yıkıma karşı gelmediğinin ve cebri icra gibi herhangi bir zorlama olmaksızın kendiliğinden yıkım masraflarını ödediğinin tespit olunması hâlinde sanık lehine 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 184/5. Maddesinin uygulanma şartlarının gerçekleştiği kabul edilmeli, aksi durumda ise anılan etkin pişmanlık hükmü uygulanmamalıdır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2017/684 Karar No: 2018/479 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 4. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Sanık … hakkında imar kirliliğine neden olma suçundan açılan kamu davasının 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 184/5. maddesi uyarınca düşürülmesine ilişkin Bursa 13. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 28.12.2011 tarihli ve 552-929 sayılı hükmün katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 4. Ceza Dairesince 22.09.2014 tarih ve 20533-26663 sayı ile; “5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 184/5. maddesinin uygulanabilmesi için kaçak yapının; sanık tarafından yıkılması veya belediyece yıkılmış olması halinde sanığın yıkım giderlerini karşılaması gerekir. Somut olayda … tarafından gerçekleştirildiği belirtilen yıkıma ilişkin giderlerin, sanık tarafından ödenip ödenmediği araştırılarak, sonucuna göre sanığın hukuki durumunun belirlenmesi gerektiği gözetilmeden, eksik inceleme ve yetersiz gerekçeyle düşme kararı verilmesi” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Bursa 13. Asliye Ceza Mahkemesi ise 16.12.2014 tarih ve 670-734 sayı ile; “Sanık hakkında imar kirliliğine neden olma eylemi nedeniyle mahkememizce yapılan yargılama sonucu düşme kararı verilmiş, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 184/5. maddesinin uygulanabilmesi için kaçak yapının; sanık tarafından yıkılması veya belediyece yıkılmış olması halinde sanığın yıkım giderlerini karşılaması gerekir. Somut olayda … tarafından gerçekleştirildiği belirtilen yıkıma ilişkin giderlerin, sanık tarafından ödenip ödenmediği araştırılarak, sonucuna göre sanığın hukuki durumunun belirlenmesi gerektiği gözetilmeden, eksik inceleme ve yetersiz gerekçeyle düşme kararı verilmesi’ nedeniyle karar, Yargıtay 4. Ceza Dairesince bozularak dosya mahkememize gönderilmiştir. Yüksek Daire ve Mahkememiz arasındaki görüş ayrılığı zararın niteliği ve zararın giderilmesinin gerekli olup olmadığı hususunda toplanmaktadır. Yargıtay 4. Ceza Dairesi yine 23.10.2014 tarihli ve 21582-30292 karar sayılı ilamı ile mahkememiz 2011/130-2012/641 esas ve karar sayılı sanığın imar kirliliğine neden olduğu yapının belediyece kamulaştırılarak yıkılıp eski hâle getirilmesi nedeniyle 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 184/5. maddesi uyarınca kamu davasının düşürülmesine ilişkin kararını Cumhuriyet Savcısının temyizi üzerine onamıştır. Yargılamamıza konu somut olayda Yargıtay 4. Ceza Dairesince imar kirliliğine neden olma suçundaki zararın Dairece somut bir zarar olarak kabul edilmemesi, yine kamulaştırılarak yıkılan bina nedeniyle düşme kararını onaması, oysa kamulaştırma hâlinde mülkiyet idareye geçmiş ise de ödenen bedelin bina ve arsanın değeri olduğu, yıkım masraflarının bina değeri üzerinden düşülmediği, bu hâliyle yıkım giderlerinin belediye üzerinde kaldığı, bu olayda Yargıtay 4. Ceza Dairesinin yıkım giderleriyle ilgili bir değerlendirme yapmadığı, Yargıtay 4. Ceza Dairesinin bu kararının olaya ve 5237 sayılı Kanun’un 184/5. maddesine daha uygun düştüğü anlaşılmaktadır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 184/5. maddesi kamu davasının düşürülmesi koşullarını sayarken ‘Kişinin’ diyerek sanık tarafından yerine getirilmesi gereken koşulları sıralamış, imar planına ya da ruhsatına uygun hâle getirmekten bahsetmiş, yıkım ya da eski hâle getirmekle ilgili bir düzenleme yapmamıştır. Binanın yıkımı ile kamu davasının düşürülmesi gerektiği konusunda Yüksek Daire ve Mahkememiz arasında görüş ayrılığı yoktur. Somut olayda bina belediye tarafından yıkılmış ise de belediyece yıkılmaması hâlinde binanın sanık tarafından da her an cezadan kurtulmak amacıyla yıkılması mümkün bulunmakta, belediyece yıkılmış olması karşısında sanığın bu imkândan yoksun bırakılacağı anlaşılmaktadır. Açıklanan nedenlerle, yapılan imalatın yıkılarak eski hâle getirilmesinde belediyece yapılan yıkım masraflarının 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 184/5. maddesinde sayılan davanın düşme koşulları ile ilgisinin bulunmadığı, belediyenin var ise yıkım masraflarını hukuki yoldan tahsil etmesinin mümkün bulunduğu, binanın yıkılmasının yeterli olup kimin tarafından yıkıldığının bir öneminin bulunmadığı…” gerekçesiyle direnerek önceki hükümde olduğu gibi kamu davasının düşmesine karar vermiştir. Direnme kararına konu bu hükmün de katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 21.03.2015 tarihli ve 89592 sayılı “bozma” istekli tebliğnamesiyle dosya, 6763 sayılı Kanunun 36. maddesiyle değişik 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu‘nun 307. maddesi uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, anılan dairece verilen 26.01.2017 tarihli ve 6-2955 sayılı görevsizlik kararı üzerine dosyanın gönderildiği Yargıtay 18. Ceza Dairesince 27.03.2017 tarih ve 1200-3350 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; imar kirliliğine neden olma suçundan sanık hakkında, ruhsatsız yapının 3194 sayılı İmar Kanunu‘nun 32. maddesi uyarınca belediye görevlileri tarafından yıkıldığı somut olayda, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 184/5. maddesinin hangi şartlarda uygulanabileceği, bu bağlamda sanığın yıkım giderlerini ödeyip ödemediği hususunun araştırılmasına gerek olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; 16.05.2011 tarihli ve 26-1992 sayılı yapı tespit ve tatil zaptına göre; Yıldırım Belediyesi Yapı Kontrol Müdürlüğü görevlileri tarafından 16.05.2011 tarihinde yapılan denetim sırasında, Yıldırım İlçesi Bağlaraltı Mahallesi … adresinde, tapunun 4151 ada 1 parsel sırasında kayıtlı bulunan hisseli parselli taşınmazda ruhsatsız olarak inşa edilen, 10×10 metrekare ebadındaki zemin katın kolon-tabliye betonu atılmış ve tuğla duvarları örülmüş hâlde bir bina görüldüğü, yapı tespit ve tatil zaptında inşaatın durdurulduğu belirtilerek İmar Kanunu uyarınca ruhsata aykırı binanın ruhsata uygun hâle getirilmesi veya binaya ilişkin ruhsat alınması gerektiği, aksi hâlde Encümence anılan Kanun’un 32 ve 42. maddeleri uyarınca para ve yıkım cezası uygulanacağının ihtar edildiği, … Yapı Kontrol Müdürlüğü’nün 20.09.2011 tarihli ve 8683 sayılı yazısı ve ekli imar planı örneği ile yıkım tutanağına göre; suça konu yerin Belediye sınırları içinde kaldığı, özel imar rejimine tabi yerlerden olmadığı, binanın imar planına ve ruhsata uygun hâle getirilmediği ve 17.05.2011 tarihinde de yıkımının yapıldığı, zararın giderilmediği, Anlaşılmaktadır. Sanık …; suça konu yerde bulunan arsanın kendisi adına tapulu olduğunu, belirtilen yeri yaklaşık bir yıl önce satın aldığını, arsaya ev inşa etmek için belediye ile görüştüğünü, ancak imar olmadığı söylenerek kendisine izin verilmediğini, kirada kaldığı ve kira ücretini ödeme konusunda zorluk yaşadığı için bankadan kredi çekerek arsasının üzerine izinsiz olarak tek katlı ev yaptığını ve bu evde oturmaya başladığını, evi yalnızca ikamet etmek için yaptırdığını savunmuştur. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “İmar Kirliliğine Neden Olma” başlıklı 184. maddesinde yer alan düzenlemeye göre: “(1) Yapı ruhsatiyesi alınmadan veya ruhsata aykırı olarak bina yapan veya

Ruhsatsız Yapının Yıkım Masraflarını Ödeyen Sanık Hakkında Etkin Pişmanlık Hükmü Uygulanır mı? Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Binada Ruhsat Alınmaksızın Yapılan Esaslı Tadilat, İmar Kirliliğine Neden Olma Suçunu Oluşturur mu?

Binada Ruhsat Alınmaksızın Yapılan Esaslı Tadilat, İmar Kirliliğine Neden Olma Suçunu Oluşturur mu? Ruhsat Alınmaksızın Yapılan Esaslı Tadilatın İmar Kirliliğine Neden Olma Suçu Kapsamında Değerlendirilmesi: Ruhsat alınmaksızın yapılan değişikliklerin bina olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceğinde başvurulan ölçütlerden birisi, bunların “esaslı tadilat” kapsamında kalıp kalmadığıdır. Esaslı tadilat, “Yapılarda taşıyıcı unsuru etkileyen ve/veya inşaat alanını ve ruhsat eki projelerini değiştiren işlemler” şeklinde tanımlanmış ve esaslı tadilatın ruhsata tabi olduğu kabul edilmiştir. Yargıtay uygulamalarına göre de sonradan ruhsata aykırı olarak yapılan değişikliklerin bina niteliğinde olup olmadığının değerlendirilmesinde binanın taşıyıcı unsurunu etkileyip etkilemediği veya alan kazanma niteliğinde olup olmadığı hususları dikkate alınmaktadır. Yine 3194 sayılı İmar Kanunu‘nun 5. maddesine uygun kapalı alanda kullanılan malzemenin kalıcı olup olmadığı ve değişikliğin sabit şekilde yapılıp yapılmadığı da Yargıtay Özel Ceza Dairelerince değişikliklerin bina vasfında olup olmadığının değerlendirilmesinde kullanılan ölçütlerdendir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu uyarınca imar kirliliğine neden olma suçunun, Kanun’un yayımlandığı 12.10.2004 tarihinde yürürlüğe girmesi ve 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanunu’nda bu suça yer verilmemesi nedeniyle hükmün yürürlüğe girdiği 12.10.2004 tarihinden önce bitirilmiş binalarla ilgili 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 184. maddesi uygulama alanı bulamayacaktır. Bu nedenle anılan suçun oluşabilmesi için sonradan ruhsata aykırı olarak yapılan değişikliklerin 12.10.2004 tarihinden sonra gerçekleştirilmiş olması gerekmektedir. Suça konu imalatların yapım tarihinin ve bina vasfında olup olmadıklarının belirlenmesi amacıyla tapu kayıtlarının getirtilerek sanığa ait konutun edinme şekli ve bilirkişi raporunda edinme tarihi olarak gösterilen 24.09.2009 tarihinden önce de sanığın söz konusu yerde oturup oturmadığı saptandıktan sonra bilirkişiye yeniden inceleme yaptırılarak ruhsata aykırı imalatların yapım tarihinin ve binanın taşıyıcı unsurunun etkilenip etkilenmediğinin tespit edilmesi hususlarında teknik verilere dayalı ek rapor alınması ve dosyadaki tüm delillerin birlikte değerlendirilerek sonucuna göre sanığın hukuki durumunun belirlenmesi gerekirken, eksik araştırma ile hüküm kurulması usul ve kanuna aykırıdır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu         Esas No: 2015/176 Karar No: 2018/503 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 4. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi İmar kirliliğine neden olma suçundan sanık …’in beraatine ilişkin Kuşadası 2. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 17.04.2012 tarihli ve 145-424 sayılı hükmün, katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 4. Ceza Dairesince 08.09.2014 tarih ve 19916-24567 sayı ile; “… 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 184. maddesinde ‘yapı ruhsatiyesi alınmadan veya ruhsata aykırı olarak bina yapan ve yaptıran’ kişilerin cezalandırılması öngörülmüş olup, İmar Kanunu’nun 5. maddesinde de ‘Bina: kendi başına kullanılabilen, üstü örtülü ve insanların içine girebilecekleri ve insanların oturma, çalışma, eğlenme ve dinlemelerine veya ibadet etmelerine yarayan, hayvanların ve eşyaların korunmasına yarayan yapılardır.’ şeklinde açıklanmıştır. Somut olayda, taşınmazın 1. katındaki 5×1.5 metre ebatındaki ön balkonda plastik doğrama ile kapatılarak ve arka cephedeki L şeklindeki balkonda 1×2.5 metre ebatında duvar örülerek elde edilen kapalı alanın bina vasfına olduğu, ilave kullanım alanı kazandırdığı ve yapılmasının ruhsata tabi olduğu gözetilmeden, yerinde olmayan gerekçe ile beraat kararı verilmesi” isabetsizliğinden bozulmasına oy çokluğuyla karar verilmiş, Karşı Oy ve Gerekçesi Daire üyesi A. Kiriş; “Balkonları değişik şekilde kapatılarak binaya dahil etme eyleminin bilirkişi raporundan da anlaşılacağı üzere yasal anlamda suçun unsurlarının oluşmadığı…” görüşüyle karşı oy kullanmıştır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 23.10.2014 tarih ve 168629 sayı ile; “… Uyuşmazlığın konusu, suça konu taşınmazın 1. katındaki 5×1.5 metre ebatındaki ön balkonda plastik doğrama ile kapatılarak ve arka cephedeki L şeklindeki balkonda 1×2.5 metre ebatında duvar örülerek elde edilen kapalı alanın 3194 sayılı İmar Kanunu‘nun 5. maddesinde yazılı yerlerden olmayıp bina vasfında bulunup bulunmadığı ve sanığın eyleminin Türk Ceza Kanunu’nun 184/1. maddesinde yazılı suçu oluşturup oluşturmadığına yöneliktir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun ‘İmar kirliliğine neden olma‘ başlıklı 184 maddesinde yer alan düzenlemeye göre; ‘(1) Yapı ruhsatiyesi alınmadan veya ruhsata aykırı olarak bina yapan veya yaptıran kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Yapı ruhsatiyesi olmadan başlatılan inşaatlar dolayısıyla kurulan şantiyelere elektrik, su veya telefon bağlantısı yapılmasına müsaade eden kişi, yukarıdaki fıkra hükmüne göre cezalandırılır. (3) Yapı kullanma izni alınmamış binalarda herhangi bir sınai faaliyetin icrasına müsaade eden kişi iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (4) Üçüncü fıkra hariç, bu madde hükümleri ancak belediye sınırları içinde veya özel imar rejimine tabi yerlerde uygulanır. (5) Kişinin, ruhsatsız ya da ruhsata aykırı olarak yaptığı veya yaptırdığı binayı imar planına ve ruhsatına uygun hale getirmesi halinde, bir ve ikinci fıkra hükümleri gereğince kamu davası açılmaz, açılmış olan kamu davası düşer, mahkum olunan ceza bütün sonuçlarıyla ortadan kalkar. (6) (Ek: 29/6/2005 – 5377/21 md.) İkinci ve üçüncü fıkra hükümleri, 12 Ekim 2004 tarihinden önce yapılmış yapılarla ilgili olarak uygulanmaz.’ 3194 sayılı İmar Kanunu‘nun “Tanımlar” başlıklı 5. maddesince; ‘Yapı; karada ve suda, daimi veya muvakkat, resmi ve hususi yeraltı ve yerüstü inşaatı ile bunların ilave, değişiklik ve tamirlerini içine alan sabit ve müteharrik tesislerdir. Bina; kendi başına kullanılabilen, üstü örtülü ve insanların içine girebilecekleri ve insanların oturma, çalışma, eğlenme veya dinlenmelerine veya ibadet etmelerine yarıyan, hayvanların ve eşyaların korunmasına yarayan yapılardır.’ 3194 sayılı İmar Kanunu‘nun “Ruhsatsız veya ruhsat ve eklerine aykırı olarak başlanan yapılar” başlıklı 32. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; ‘Bu Kanun hükümlerine göre ruhsat alınmadan yapılabilecek yapılar hariç; ruhsat alınmadan yapıya başlandığı veya ruhsat ve eklerine aykırı yapı yapıldığı ilgili idarece tespiti, fenni mesulce tespiti ve ihbarı veya herhangi bir şekilde bu duruma muttali olunması üzerine, belediye veya valiliklerce o andaki inşaat durumu tespit edilir. Yapı mühürlenerek inşaat derhal durdurulur. Durdurma, yapı tatil zaptının yapı yerine asılmasıyla yapı sahibine tebliğ edilmiş sayılır. Bu tebligatın bir nüshası da muhtara bırakılır. Bu tarihten itibaren en çok bir ay içinde yapı sahibi, yapısını ruhsata uygun hale getirerek veya ruhsat alarak, belediyeden veya valilikten mührün kaldırılmasını ister. Ruhsata aykırılık olan yapıda, bu aykırılığın giderilmiş olduğu veya ruhsat alındığı ve yapının bu ruhsata uygunluğu, inceleme sonunda anlaşılırsa, mühür, belediye veya valilikçe kaldırılır ve inşaatın devamına izin verilir. Aksi takdirde, ruhsat iptal edilir, ruhsata aykırı veya ruhsatsız yapılan bina, belediye encümeni veya il idare kurulu kararını müteakip, belediye veya valilikçe yıktırılır ve masrafı yapı sahibinden tahsil edilir.’ 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 184/1. maddesiyle korunan hukuki yarar, kaçak yapılaşmanın önüne geçilmesi, yapılaşmanın yarattığı görüntü kirliliğini engellenmesi, çevre duyarlılığı ve bilinciyle hareket edilmesi sonucunda çevrenin korunması amaçlanmaktadır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 184/1. maddesinin birinci fıkrasında yer alan suç teşkil eden fiil, suça konu taşınmaz üzerinde, yapı

Binada Ruhsat Alınmaksızın Yapılan Esaslı Tadilat, İmar Kirliliğine Neden Olma Suçunu Oluşturur mu? Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Mücavir Alan İçinde Ruhsatsız İnşaat Yapılan Yerde Özel İmar Rejimi Bulunup Bulunmadığı Araştırılmalı

Mücavir Alan İçinde Ruhsatsız İnşaat Yapılan Yerde Özel İmar Rejimi Bulunup Bulunmadığının Araştırılması Özel İmar Rejimi Bulunan Yerlerde Ruhsatsız İnşaat Yapılması: İmar kirliliğine neden olma suçunun Büyükşehir Belediyesi sınırlarının il mülki sınırları statüsü kazanmasından önce işlenmesi, suça konu binanın belediye sınırları dışında, ancak İlçe Belediyesinin mücavir alanında kalması, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 184/4. maddesinin üçüncü fıkra hariç ancak belediye sınırları içinde veya özel imar rejimine tâbi yerlerde uygulanabilmesi karşısında, suçla korunmak istenen hukuki yarar ve ceza hukukunda kanunilik ilkesi bağlamında imar kirliliğine neden olma suçunun mücavir alanda işlenememesi nedeniyle suçun unsurlarının gerçekleşip gerçekleşmediğinin tespiti bakımından ruhsatsız olarak inşaat yapılan yerde özel imar rejimi bulunup bulunmadığı araştırılarak, sonucuna göre sanığın hukuki durumunun değerlendirilmesinde zorunluluk bulunmaktadır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2015/71 Karar No: 2018/540 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 4. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza İmar kirliliğine neden olma suçundan sanık …’un 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 184/1. maddesi uyarınca 1 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına ilişkin Kadınhanı Asliye Ceza Mahkemesince verilen 31.03.2011 tarihli ve 262-164 sayılı hükmün sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yüksek 4. Ceza Dairesince; “… 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 184/4. maddesi uyarınca imar kirliliğine neden olma suçunun oluşabilmesi için taşınmazın belediye sınırları içinde veya özel imar rejimine tabi olması gerektiği, Belediye Başkanlığı’nın 29.03.2011 tarihli yazısında suça konu binanın bulunduğu yerin mücavir alan sınırlarında kaldığının belirtildiği anlaşıldığından, taşınmazın özel imar rejimine tabi olup olmadığı belirlenmeden eksik inceleme ile hüküm tesisi” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiş, Karşı Oy Gerekçesi Daire üyesi M. Kaya; “Mücavir Alan; imar mevzuatı bakımından belediyelerin kontrol ve mesuliyeti altına verilmiş olan alanlardır. (İmar Kanunu m.5)’ Mücavir alan sınırları belediye meclisi ve il idare kurulu kararma dayanarak vilayetlerce Bakanlığa gönderilir. Bakanlık bunları inceleyerek aynen veya değiştirerek tasdik etmeye veya değiştirilmek üzere iadeye yetkilidir. Mücavir alanın ilgili belediye sınırına bitişik olması gerekmez. Ayrıca, bu alanlar köyleri de ihtiva edebilir. Mücavir alandan çıkarılma da aynı usule tabidir. Bakanlık gerekli gördüğü hallerde mücavir alana alma ve çıkarma hususunda resen karar verebilir. (İmar Kanunu m.45) ‘Belediye ve mücavir alan sınırları içinde ve dışında kalan yerlerde yapılacak planlar ile inşa edilecek resmi ve özel bütün yapılar bu Kanun hükümlerine tabidir.'(İmar Kanunu m.2) Belediye, Belde sakinlerinin mahallî müşterek nitelikteki ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulan ve karar organı seçmenler tarafından seçilerek oluşturulan, idari, malî özerklik ve kamu tüzel kişiliğine sahip yerel yönetimin adıdır. Belediye Sınırı, bir belediyenin idari sınırlarını oluşturur. Mücavir alan sınırı; belediye sınırlarının dışında, imar mevzuatı bakımından belediyelerin kontrol ve mesuliyeti adına verilmiş olan sınırdır. Mücavir alan; imar mevzuatı bakımından belediyelerin kontrol ve mesuliyeti altına verilmiş alanlardır. Mücavir alan sınırları idari sınırlar olmayıp, iktisadi, sosyal ve kentsel gelişmeleri mekânsal olarak planlı bir şekilde yönetmek ve denetlemek amacıyla imar bakımından belediyelerin yetkisine verilen yerlerdir. Bu nedenle bir belediyenin mücavir alanında bulunan alanların bir kısmı veya tamamının belediye olması durumunda, belediye sınırına dahil edilen yerlerdeki belediyenin mücavir alan sınırı herhangi yeni bir işleme gerek kalmaksızın ortadan kalkar. Ancak belediye sınırı dışında kalan alanlar mücavir statüsünü korumaya devam eder ve yeni bir onaylama yapılıncaya kadar bağlı bulunduğu belediyenin mücavir alanı olur. İl ve ilçe merkezlerinde zorunlu olmak üzere, nüfusu 5000 ve üzerinde olan yerleşim birimlerinde belediye kurulur. Belediyeler, o çevre halkı tarafından seçilen bir belediye Meclisi ile bir Belediye başkanı tarafından yönetilir. Gerek idari, gerekse mali bakımdan bağımsız olan bir teşekküldür. 1956 tarihli ve 6785 sayılı imar Kanunun 47. maddesinde ilk olarak yer alan ‘mücavir alan’ kavramı, bundan önce imar faaliyetlerini düzenleyen 1933 tarihli ve 2290 sayılı Belediye Yapı ve Yollar Kanunu’nda benzer bir düzenleme yer almamaktadır. 6785 sayılı Kanun’un 47.maddesinde ‘belediye hudutlarına mücavir bulunan ve beldenin müstakbel inkişafı bakımından lüzumlu görülen ve belediyenin teklifi üzerine vilayet idare heyetinin kararı ve Nafıa Vekâletinin tasdiki ile kabul edilen sahalarda da bu kanun hükümleri uygulanır’ denilmektedir. Belediye sınırlarından farklı olarak mücavir alan adı altında yeni bir sınır getirilmesi ihtiyacına neden gerek duyulduğuna baktığımızda, 47. maddenin gerekçesinde; ‘belediye sınırları dışında kalan ve kanunun çıktığı tarihlerde özellikle büyük şehirlerin çevrelerinde görülen gecekondulaşmaya maruz kalan alanlara hızlı bir şekilde müdahale etme amacı taşınmaktadır.’ 6785 sayılı Kanun’da sadece belediye sınırları içerisindeki imar faaliyetlerinin düzenlemesine amir hükümlere yer verilmekte ve belediye sınırları dışında kalan alanlarda uygulanabilecek imar ile ilgili hükümler bulunmamaktaydı. Bunun sonucunda şehirlerin çevresinde her türlü denetimden uzak bir şekilde gelişebilecek yapılaşmanın önlenmesi gereği ortaya çıkmıştır. 6785 sayılı Kanun ile bu görev, mücavir alan kavramı getirilerek belediyelere verilmiş, belediye sınırları civarında kalan ve o gün için belediye sınırları içerisine alınmasında yarar görülmeyen alanlarda düzensiz, mevzuata aykırı yapılaşma, çarpık kentleşme ve arsa spekülasyonunun önlenmesi amaçlanmıştır. 6785 sayılı imar Kanunu’nun kabul edildiği dönemin kentleşme açısından ortaya çıkardığı özel sorunlar göz önüne alındığında ve kanunun bütünü yorumlandığında, mücavir alanlarla ilgili olarak yapılan düzenlemenin yalnızca bir ‘önleyici nitelikli bir tedbir” olarak düşünüldüğü ortaya çıkmaktadır. Dönemin özelliklerine göre; kentleşmenin ve büyük kentler etrafında çarpık kentleşme ve gecekondu yapımının büyük bir ivme kazandığı ve özellikle büyük kentlerde kapsamlı bir imar hareketinin politik tercih haline geldiği görülmektedir. Böyle bir ortamda, belediye sınırları dışında kentsel gelişmeyi ya da yapılaşmayı denetleyebilecek, planlayabilecek herhangi bir kamu otoritesi de mevcut değildir. 1972 yılında 20.7.1970 tarihli ve 1605 sayılı kanun ile 6785 sayılı imar Kanununun pek çok maddesi değiştirilmiş bu arada dokuz ek madde getirilmiştir. Mücavir alanlar ile ilgili 47. madde’ye, bu alanların belediye sınırlarına bitişik olmasının gerekmediği ve köyleri de ihtiva edebileceği hakkında bir fıkra daha eklenmiştir. Bununla birlikte, İmar Nizamnamesi yürürlükte kaldığından, uygulamada önemli bir değişiklik ortaya çıkmamıştır. Ek fıkra, daha çok, 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu’nun 2. maddesine dayalı olarak yapılan, köylerin mücavir saha içerisinde yer alamayacağı yönündeki itirazları ortadan kaldırmak amacıyla getirilmiştir. 1605 sayılı Kanun ile yapılan değişikliklerle, 7116 sayılı Kanun ile kurulmuş bulunan imar ve İskân Bakanlığı, imar ile ilgili pek çok yetki ve göreve sahip kılınırken, Ek 7. ve Ek 8. maddeler ve bu maddelere göre çıkarılan ve 18 Ocak 1975 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan yönetmelik ile de imar faaliyeti belediye ve mücavir alan sınırlarının dışına çıkarılmakta ve bu faaliyetler için de İmar ve İskân Bakanlığı ve Valilikler görevlendirilmiştir. 9.11.1985 tarihinde yürürlüğe giren 3194 sayılı İmar Kanunu, 1605 sayılı Kanun ile değişik 6785 sayılı kanunun yerini almıştır. 3194 sayılı Kanun ile öngörülen imar

Mücavir Alan İçinde Ruhsatsız İnşaat Yapılan Yerde Özel İmar Rejimi Bulunup Bulunmadığı Araştırılmalı Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Polis Memurunun Resmi Araçla Trafik Kazası Yapması Kamu Görevlisinin Hizmet Kusuru Sayılabilir mi

Polis Memurunun Resmi Araçla Trafik Kazası Yapması Kamu Görevlisinin Hizmet Kusuru Sayılabilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1394 Karar No: 2019/494 Karar Tarihi: 30.04.2019 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki maddi ve manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 17.04.2012 tarihli ve … sayılı kararın davacı vekili, davalı … vekili ve davalı … vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 27.06.2013 tarihli ve 2012/13781 E., 2013/12452 K. sayılı kararı ile, \”…1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davacı ve davalılardan İçişleri Bakanlığı’nın temyiz itirazları reddedilmelidir. 2- Davalılardan …’in temyiz itirazına gelince: Dava, trafik kazası sonucu yaralanma nedeniyle uğranılan maddi ve manevi zararın ödetilmesi istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş; hüküm, davacı ile davalılar İçişleri Bakanlığı ve … tarafından temyiz edilmiştir. Kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken veya görevlerini yaparken kişilere zarar vermesi, ilgili kamu kurumunun hizmet kusurunu oluşturur. Bu durumda sorumlu, kamu görevlisinin emrinde çalışmakta olduğu kamu kurumu olup dava o kurum aleyhine açılmalıdır.(TC Anayasası 40/III, 129/V, 657 Sy. K.13, HGK 2011/4-592 E., 2012/25 K.) Bu konuda yasal düzenlemeler, emredici hükümler içermektedir. Diğer yandan Sorumluluk Hukukunun temel ilkeleri açısından bakıldığında da; bu şekilde düzenlemenin mevzuatta yer almış olması zarar görenin zararının karşılanması yönünde önemli bir teminattır. Dosya kapsamından, davalı …’in diğer davalı …’nda polis memuru olarak görev yaptığı ve bu görevi sebebiyle kendisine teslim edilen araç ile davaya konu trafik kazasına sebebiyet verdiği, davalının kamu görevi nedeniyle meydana gelen zararın kendisinden tazmininin istendiği anlaşılmaktadır. Anayasa’nın 129/5. maddesi ile 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 13/1. maddesi gereğince; kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken kusurlu eylemleri nedeniyle oluşan zararlardan doğan tazminat davalarının kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve yasada gösterilen koşullara uygun olarak, idare aleyhine açılabileceği hususu dikkate alındığında; bu davalıya husumet tevcih edilmesi doğru değildir. Mahkemece açıklanan yasal düzenlemeler gözetilerek, bu davalı hakkında davanın husumet nedeniyle reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı gerekçe ile bu davalı yönünden de işin esasına girilerek davanın kısmen kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir…\” gerekçesiyle oy çokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki bilgi ve belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, trafik kazasından kaynaklanan maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili; 18.08.2009 tarihinde davalılardan … tarafından kullanılan 06 … plakalı resmi aracın müvekkiline çarptığını, kaza sırasında davalı …’in hız sınırına uymadığını ve alkollü araç kullandığını, kaza sonucu müvekkilinin yaralandığını ve malul kaldığını, tedavi sürecinde iş kaybına ve manevi zarara uğradığını ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 100,00TL maddi ve 20.000,00TL manevi tazminatın kaza tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davacı vekili; maddi zarar kalemlerini müvekkilinin SSK’lı olarak çalıştığı iş yerinden başka bir iş yerinde apartman görevlisi işini yapması ve kaza nedeniyle bu görevini yerine getirememesi nedeniyle uğradığı zarar için 20,00TL, müvekkilin çalışma gücünü kaybetmesi ve azalması nedeniyle uğradığı zarar için 80,00TL olarak açıklamış, 20.02.2012 harç tarihli ıslah dilekçesi ile maddi tazminat taleplerini 1270,78TL olarak ıslah etmiştir. Davalı … vekili; Anayasa\’nın 129/5. maddesi gereğince memurların ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken meydana gelen zararlara ilişkin davaların idare aleyhine açılabilmesinin eylemin hizmet kusurundan kaynaklanması koşuluna bağlı olduğunu, ayrıca tam yargı davalarının 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2. maddesi gereğince idari yargı yerinde açılması gerektiğini, bu nedenle dava dilekçesinin yargı yolu yönünden reddi gerektiğini, kaza tarihinde yapılan testler ile araç sürücüsü …\’in alkollü olduğunun tespit edildiğini, Karayolları Trafik Kanunu hükümleri uyarınca sürücünün salt kişisel kusurunun bulunması nedeniyle Borçlar Kanunu hükümleri gereğince idarenin sorumlu olmadığını, kaldı ki dava dilekçesindeki açıklamalara göre davacının davalı …\’in kişisel kusuruna dayandığını, bu durumda hizmetten ayrılabilen kişisel kusuru nedeniyle açılan davanın da husumet yönünden reddi gerektiğini, dava konusu olayın meydana geliş şekli incelendiğinde müvekkili idareye atfedilecek bir kusurun veya kusursuz sorumluluğun bulunmadığını, talep edilen tazminat miktarının fahiş olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Davalı …Ş. vekili; müvekkilinin davanın açılmasına sebebiyet vermediğini, müvekkili şirketin poliçedeki teminat limiti ve sigortalısının kusuru oranında sorumlu olduğunu, ayrıca sigorta teminatı kapsamında olmayan hiçbir talebin ve manevi tazminatın müvekkilince karşılanmasının mümkün olmadığını belirterek davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı … vekili; davaya konu trafik kazası nedeniyle müvekkilinin hiçbir kusuru olmadığını, kazanın tamamen davacının kusuru nedeniyle meydana geldiğini, davacı tarafın maddi tazminat talebinin hangi gerekçeye dayalı olduğunun dava dilekçesinden anlaşılamadığını, davacının kaza nedeniyle kalıcı bir maluliyeti bulunmadığını, manevi tazminat isteminin de yersiz, fahiş ve zenginleşmeye yönelik olduğunu belirterek davanın reddinin gerektiğini savunmuştur. Mahkemece; davalı … hakkında trafik güvenliğini tehlikeye sokmak suçundan açılan kamu davasında atılı suçtan mahkûmiyetine karar verildiği, davacının şikâyetinden vazgeçmesi nedeniyle taksirle yaralama suçundan ek takipsizlik kararı verildiği, olay yerinde yapılan keşif sonucu bilirkişilerden alınan kusur raporunda karşıdan karşıya geçmekte olan davacıya alkolün etkisiyle yönetimindeki araçla çarpan davalı …\’in 8/8 oranında kusurlu olduğunun belirtildiği, hesap raporuna göre davacının toplam iş göremezlik zararının 1.270,78TL olduğu, davacı lehine 8.000,00TL manevi tazminatın yeterli olduğu gerekçesiyle davalı …Ş. hakkındaki manevi tazminat davasının reddine, ıslah da dikkate alınarak 1.270,78TL iş göremezlik tazminatının olay tarihi olan 18.08.2009’dan itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte tüm davalılardan müteselsilen tahsiline, 8.000,00TL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılar … ve İçişleri Bakanlığından tahsiline karar verilmiştir. Davacı vekili; davalı … vekili ve davalı … vekilinin temyizleri üzerine karar Özel Dairece, yukarıda açıklanan gerekçelerle oy çokluğu ile bozulmuştur. Yerel Mahkemece; önceki karardaki gerekçeler tekrar edilerek direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını davacı vekili, davalı … vekili ve davalı … vekili ayrı ayrı temyiz etmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; eldeki davada davalı polis memuru …’in sevk ve idaresindeki resmi araçla alkolün etkisiyle gerçekleştirdiği trafik kazasının, davalı kamu görevlisinin hizmet kusurundan mı yoksa kişisel kusurundan mı kaynaklandığı, burada varılacak sonuca göre; davalı …’e husumet yöneltilmesinin mümkün olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Ön Sorun: Maddi ve Manevi Tazminat Tutarları Açısından Temyizde Kesinlik Sınırı Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında: yerel mahkemece 1.270,78TL iş göremezlik tazminatının olay tarihi olan 18.08.2009’dan itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte tüm davalılardan

Polis Memurunun Resmi Araçla Trafik Kazası Yapması Kamu Görevlisinin Hizmet Kusuru Sayılabilir mi Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Davalıya Ait Adresin Gerçekte Var Olmaması Halinde Davanın Açılmamış Sayılmasına Karar Verilebilir mi

Davalıya Ait Adresin Gerçekte Var Olmaması Halinde Davanın Açılmamış Sayılmasına Karar Verilebilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2015/2878 Karar No: 2019/456 Karar Tarihi: 16.04.2019 Taraflar arasındaki Kurum işleminin iptali ve tespit davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … İş Mahkemesince davanın açılmamış sayılmasına dair verilen 25.04.2013 tarihli ve 2013/111 E., 2013/219 K. sayılı karar davacı vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 25.06.2014 tarihli ve 2014/11261 E., 2014/15665 K. sayılı kararı ile: \”…Somut olayda, dava dilekçesinde bildirilen davalılardan Mert Mandıra Şarküteri Tar. Ür. Tur. Tic. Ltd. Şirketinin Şirinyalı Mah. 1503 Sok. Mercan Apt. No:13/5 Merkez/Antalya adresine Mahkemece çıkartılan tebligatın bila tebliğ iade edilmesi üzerine, davacı vekiline 10.04.2013 tarihinde tebliğ edilen ihtarlı tebligat ile …nun 119/b maddesi kapsamında dava dilekçesinde eksiklik olduğu belirtilerek, 1 haftalık kesin süre içinde davalı şirketin tebligat adresinin bildirilmemesi ve bildirilen adresin de iade edilmesi halinde davanın açılmamış sayılmasına karar verileceği ihtar edilmiş, davacı vekilince Mahkemeye sunulan 12.04.2013 havale tarihli dilekçe ile anılan şirketin dava dilekçesinde bulunan adresinin tekrar bildirilmesine ve Antalya Ticaret Sicil Müdürlüğü\’nün 26.02.2013 tarihli yazı cevabı ile de bahse konu adresin davalı şirketin ticaret sicil kayıtlarında mevcut en son adresi olduğunun belirtilmesine karşın, Mahkemece eksikliğin süresinde giderilmediğinden bahisle, davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi üzerine, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 119/1 maddesinde dava dilekçesinde bulunması gereken hususlar sayılmış, 119/1. maddesinin (b) bendinde \’\’davacı ile davalının adı, soyadı ve adresleri\’\’nin bulunması gerektiği belirtilmiş, 119/2 maddesinde ise; 119/1 de sayılan bentlerden (a), (d), (e), (f), (g) bentleri dışında kalan dava dilekçesinde bulunması gereken hususlarda eksiklik bulunması halinde hakimin eksikliği tamamlaması için davacı tarafa bir haftalık kesin süre vereceği, bu süre içinde eksiklik tamamlanmadığı takdirde davanın açılmamış sayılacağı belirtilmiştir. İncelenen dosyada, 05.02.2012 tarihli dava dilekçesinde, davalılardan Mert Mandıra Şarküteri Tar. Ür. Tur. Tic. Ltd. Şirketinin adresinin \’\’Şirinyalı Mah. 1503 Sok. Mercan Apt. No:13/5 Merkez/Antalya\’\’ olarak belirtildiği ve Antalya Ticaret Sicil Müdürlüğü\’nün 26.02.2013 tarihli yazı cevabı ile de bahse konu adresin anılan şirketin ticaret sicil kayıtlarında mevcut en son adresi olduğu anlaşılmıştır. Bu durumda, anılan davalı şirketin adresi dava dilekçesinde mevcut olduğu halde, eksikliğin giderilmediğinden bahisle davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi doğru değildir. O hâlde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve sair yönleri incelenmeksizin hüküm bozulmalıdır…\” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, hizmet tespiti ve Kurum işleminin iptali istemine ilişkindir. Davacı vekili; müvekkilinin 05.05.2006-30.09.2007 tarihleri arasında Mert Mandıra Şarküteri Tarım Ürünleri Turizm İnşaat Taahhüt Kuyumculuk Emlak Ticaret Sanayi Limited Şirketi\’nde, 01.11.2008-30.09.2010 tarihleri arasında Örnek-Yavuz-Bahar Gıda ve İhtiyaç Maddeleri Pazarlama Ticaret Sanayi Limited Şirketinde çalıştığını ve müvekkiline 01.10.2010 tarihinde yaşlılık aylığı bağlandığını, Kurum tarafından 01.12.2012 tarihinde yaşlılık aylığının iptal edildiğini ve ödenen aylıkların yersiz ödeme kaydedildiğini ileri sürerek, 05.05.2006-30.09.2007 tarihleri arasında Mert Mandıra Şarküteri Tarım Ürünleri Turizm İnşaat Taahhüt Kuyumculuk Emlak Ticaret Sanayi Limited Şirketinde 01.11.2008-30.09.2010 tarihleri arasında Örnek-Yavuz-Bahar Gıda ve İhtiyaç Maddeleri Pazarlama Ticaret Sanayi Limited Şirketi\’nde iptal edilen çalışmalarının tespitini, Kurum kayıtlarının bu şekilde düzeltilmesini ve 01.10.2010 tarihinden itibaren yaşlılık aylığı almaya hak kazandığının ve Kuruma borçlu olmadığının tespitini dava etmiştir. Davalı … vekili; Kurum işleminde hata bulunmadığını belirterek davanın reddinin gerektiğini savunmuştur. Davalı … Tarım Ürünleri Turizm İnşaat Taahhüt Kuyumculuk Emlak Ticaret Sanayi Limited Şirketi ve davalı Örnek-Yavuz-Bahar Gıda ve İhtiyaç Maddeleri Pazarlama Ticaret Sanayi Limited Şirketi cevap dilekçesi sunmamıştır. Mahkemece; davalı … Tarım Ürünleri Turizm İnşaat Taahhüt Kuyumculuk Emlak Ticaret Sanayi Limited Şirketinin tebligat adresinin bulunmadığı ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 119. maddesi gereğince bu eksikliğin tamamlanması için davacı vekiline bir haftalık kesin süre verildiği, kesin süreye rağmen davacı vekilince ihtara uyulmadığı gerekçesiyle Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 119. maddesinin 2. fıkrası uyarınca davanın açılmamış sayılmasına karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel mahkemece; Antalya Ticaret Sicil Müdürlüğü\’nün 26.02.2013 tarihli yazı cevabında davalı … Tarım Ürünleri Turizm İnşaat Taahhüt Kuyumculuk Emlak Ticaret Sanayi Limited Şirketinin mevcut son adresinin \”Şirinyalı Mahallesi 1503 Sokak Mercan Apt. No.13/5 Merkez/Antalya\” olduğu ve dava dilekçesinde bu adresin yazılı olduğu, ancak \”Şirinyalı Mahallesi 1503 Sokak Mercan Apt. No.13/5 Merkez/Antalya\” adresinin fiilen olmadığı, tüm çıkartılan tebligatlarda posta memurunca \”Şirinyalı Mahallesi 1503 Sokak\’ta 13 no ve Mercan Apartmanının bulunmadığı, alıcının tanınmadığı\” şeklinde şerh düşüldüğü, davalı … Tarım Ürünleri Turizm İnşaat Taahhüt Kuyumculuk Emlak Ticaret Sanayi Limited Şirketinin tebligat adresinin bulunmadığı ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 119. maddesi gereğince bu eksikliğin tamamlanması için davacı vekiline bir haftalık kesin süre verildiği, verilen kesin süre içerisinde eksikliğin tamamlanmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davalı … Tarım Ürünleri Turizm İnşaat Taahhüt Kuyumculuk Emlak Ticaret Sanayi Limited Şirketinin adresinin davacıya verilen kesin süre içerisinde bildirilmediği gerekçesiyle davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesinin doğru olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. 7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun 35. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; \”Kendisine veya adresine kanunun gösterdiği usullere göre tebliğ yapılmış olan kimse, adresini değiştirirse, yenisini hemen tebliği yaptırmış olan kaza merciine bildirmeye mecburdur. Bu takdirde bundan sonraki tebliğler bildirilen yeni adrese yapılır. Adresini değiştiren kimse yenisini bildirmediği ve adres kayıt sisteminde yerleşim yeri adresi de tespit edilemediği taktirde, tebliğ olunacak evrakın bir nüshası eski adrese ait binanın kapısına asılır ve asılma tarihi tebliğ tarihi sayılır. Bundan sonra eski adrese çıkarılan tebliğler muhataba yapılmış sayılır. Daha önce tebligat yapılmamış olsa bile, tüzel kişiler bakımından resmî kayıtlardaki adresleri esas alınır ve bu madde hükümleri uygulanır. Daha önce yurt dışındaki adresine tebligat yapılmış Türk vatandaşı, yurt dışı adresini değiştirir ve bunu tebliğ çıkaran mercie bildirmez, adres kayıt sisteminden de yerleşim yeri adresi tespit edilemezse, bu kişinin yurt dışında daha önce tebligat yapılan adresine Türkiye Büyükelçiliği veya Konsolosluğunca 25/a maddesine göre gönderilen bildirimin adrese ulaştığının belgelendiği tarihten itibaren otuz gün sonra tebligat yapılmış sayılır.\’\’ 7201 sayılı Tebligat Kanunu\’nun 35. maddesi kapsamında tüzel kişilere tebligat yapılabilmesi için resmî kayıtlardaki adreslerinin esas alınması gerekmekte olup, söz konusu adresin gerçekte var olmaması durumunda tebligatların ne şekilde yapılacağı somut olay bakımından uyuşmazlığın özünü oluşturmaktadır. Somut olayda, davacı

Davalıya Ait Adresin Gerçekte Var Olmaması Halinde Davanın Açılmamış Sayılmasına Karar Verilebilir mi Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Yapılandırma Kanunundan Yararlanabilmek için Açılmış Davalardan Vazgeçmek Şart mıdır?

Yapılandırma Kanunundan Yararlanabilmek için Açılmış Davalardan Vazgeçmek Şart mıdır? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2018/10-258 Karar No: 2020/68 Karar Tarihi: 04.02.2020 Özet: Somut olay değerlendirildiğinde, yargılama aşamasında davacı tarafça 6552 sayılı Kanundan yararlanmak amacıyla Kuruma başvuru yapılacağına ya da yapıldığına veyahut da süresinde Kuruma başvuru yapıldığından bahisle açılmış olan eldeki davadan vazgeçildiğine ilişkin herhangi bir talebin bulunmadığı açıktır. Bu nedenle mahkemece 6552 sayılı Kanun uyarınca davacı tarafın alacakların yeniden yapılandırılması olanağından yararlanıp yararlanmadığının araştırılmasına gerek yoktur. (506 S. K. m. 121) 1. Taraflar arasındaki ödeme emrinin iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Samsun 1. İş Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar taraf vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 10. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı taraf vekilleri tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü. I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili 03.03.2009 tarihli dava dilekçesinde; dava dışı … Doğuş Mob. Mefr. Teks. Tur. İnş. San. Paz. Ltd. Şti.\’nin borcundan dolayı davalı Kurum tarafından düzenlenen 2000/462 nolu ödeme emrini müvekkilinin 26.02.2009 tarihinde Sosyal Güvenlik Kurumu İl Müdürlüğüne müraacatı ile tebellüğ ettiğini, müvekkilinin Sofular Mah. Uğur Cad. No:14/3 Merzifon adresinde ikamet ettiğinden bu adres dışında gönderilen tebligatların usulsüz olduğunu, müvekkilinin dava dışı şirketteki hissesinin %5 olup sorumluluğunun 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun\’un 35. maddesi gereğince sermaye hissesi ile sınırlı olduğu hâlde borcun tamamından sorumluymuş gibi ödeme emri düzenlendiğini, müvekkilinin emekli maaşının haczedilmesinin de yasal olmadığını ileri sürerek müvekkiline gönderilen tüm tebligatların usulsüz olduğunun tespiti ile ödeme emri ve haciz bildirisinin müvekkiline 25.02.2009 tarihinde tebliğ edildiğinin tespitine, Kurumun 11.02.2009 tarihli ve 2425541 sayı 747 konulu işleminin iptali ile emekli maaş üzerindeki haczin kaldırılmasına ve ödeme emrinin iptaline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı … vekili 25.03.2009 tarihli cevap dilekçesinde; davacıya ödeme emrinin 28.06.2000 tarihinde tebliğ edildiğini ve davacının 03.07.2000 tarihinde mal bildirim belgesini imzaladığını, mal bildirim belgesinde ödeme emrinin 28.06.2000 tarihinde tebliğ edildiğinin davacının kendi imzası ile beyan edildiğini, davacının ödeme emrinin usulsüz olduğu iddiasının yerinde olmadığını, davanın süre yönünden reddine karar verilmesi gerektiğini, davacının şirket ortağı değil şirket müdürü olduğundan 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu\’nun 80. maddesinin 11. fıkrası ve 6183 sayılı Kanun\’un mükerrer 35. maddesi gereğince müştereken ve müteselsilen sorumlu olduğunu, 506 sayılı Kanun\’un 121. maddesi (5510 sayılı Kanun’un m. 93) gereğince emekli maaşının haczedilmesinin yasal olduğunu, 6183 sayılı Kanun gereğince yapılan takiplerde emekli maaşının kısmen haczedilebileceğini savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. İlk Derece Mahkemesi Kararı: 6. Samsun 1. İş Mahkemesinin 07.03.2014 tarihli ve 2009/109 E., 2014/170 K. sayılı kararı ile; davaya konu 2000/462 sayılı icra takibinde … Doğuş Mob. Mefr. Teks. Tur. İnş. San. Paz. Ltd. Şti. aleyhine 04.02.2000 tarihinde düzenlenen 1999 yılı 6 ve 12. aylar arasındaki prim, ek prim ve gecikme zamlarına ilişkin ödeme emrinin şirket müdürü … adına çıkartıldığı ve 31.03.2000 tarihinde bizzat … imzasına tebliğ edilip takibin kesinleştiği, …\’ın şirket müdürlüğünden 02.12.1999 tarihinde ayrıldığı, yerine 10 yıl için dava dışı Mehmet Kara\’nın müdür olarak seçildiği ve bu hususun Ticaret Sicil Gazetesi\’nde yayınlandığı, bu durumda şirketin 02.12.1999 tarihine kadar olan prim borçlarından davacı şahsi mal varlığı ile sorumlu ise de bu tarihten sonra doğan borçlardan ancak sermayesi ile sorumlu olduğu, bilirkişi raporlarında da bu hususun bildirildiği, davacının sorumlu olduğu primlerin 1999 yılının 6, 7, 8, 9, 10 ve 11. ayları olduğu, yine şirketteki hissesi ile sorumlu olduğu primlerin ise 1999 yılının 12. ayı ve 2000 yılının 1 ile 5. ayları arası olduğu, bu dönemde zamanaşımının 5 yıl olduğu, ödeme emrinin davacının kardeşine 21.06.2000 tarihinde tebliğ edildiği, davacının da 04.07.2000 tarihli mal bildirim başlıklı evrak ile ödeme emrinin 28.06.2000 tarihinde tebellüğ ettiğini beyan ettiği, dolayısıyla 5 yıllık zamanaşımı süresi içerisinde davacıya tebliğ edildiği, buna göre de emekli maaşı üzerindeki haczin kaldırılması talebinin de yerinde olmadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabul kısmen reddi ile davacının emekli maaşı üzerindeki haczin kaldırılması ve tebliğ tarihinin 25.09.2009 tarihi olarak tespit edilmesi taleplerinin reddine, davaya konu prim borçlarının olduğu 1999 yılı, 6, 7, 8, 9, 10 ve 11. aylarda prim borcu olan şirketin müdürü olması sebebiyle prim borçlarından ve gecikme zamlarından işveren şirket ile birlikte tamamından sorumlu olması gerektiğinin, şirket müdürlüğü sıfatının sona erdiği 02.12.1999 tarihinden sonra doğan borçlardan ise şirketteki sermaye hissesi oranında sorumlu olması gerektiğinin tespitine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. İlk derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 10. Hukuk Dairesince 28.10.2014 tarihli ve 2014/11963 E., 2014/20914 K. sayılı kararı ile; “… Davaya konu uyuşmazlık, 6552 sayılı Kanun kapsamında yapılandırmaya Tabi Kurum alacağına ilişkindir. 11.09.2014 tarihli ve 29116 mükerrer sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak, öngörülen istisnaları haricinde aynı tarih itibariyle yürürlüğe giren İş Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması ile Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılmasına Dair 6552 sayılı Kanunun 81. maddesi ile 5510 sayılı Kanuna eklenen Geçici 60. maddesinin 1, 2, 3, 9 ve 19. fıkralarında; “(1) 2014 yılı Nisan ve önceki aylara ilişkin olup bu maddenin yayımlandığı tarihten önce tahakkuk ettiği hâlde ödenmemiş olan; a) Bu Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a), (b) ve (c) bentleri kapsamındaki sigortalılık statülerinden kaynaklanan, sigorta primi, emeklilik keseneği ve kurum karşılığı, işsizlik sigortası primi, sosyal güvenlik destek primi, b) Bu maddeye göre yapılan başvuru tarihi itibarıyla ilgili mevzuatına göre ödenmesi imkânı ortadan kalkmamış isteğe bağlı sigorta primi ve topluluk sigortası primi, c) Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından ilgili kanunları gereğince takip edilen damga vergisi, özel işlem vergisi ve eğitime katkı payı, ç) 30/04/2014 tarihine kadar (bu tarih dâhil) bitirilmiş özel nitelikteki inşaatlar ile ihale konusu işlere ilişkin olup bu maddenin yayımlandığı tarihten önce Kurumca resen tahakkuk ettirilerek işverene tebliğ edildiği hâlde bu maddenin yayımlandığı tarih itibarıyla ödenmemiş olan; özel nitelikteki inşaatlar ile ihale konusu işlere ilişkin yapılan ön değerlendirme, araştırma veya tespitler sonucunda bulunan eksik işçilik tutarı üzerinden hesaplanan sigorta primi, d) Bu Kanunun 60 ıncı maddesinin birinci fıkrasının (g) bendi kapsamında genel sağlık sigortalısı olanların genel sağlık sigortası primi, e) Sosyal güvenlik kanunlarına göre emeklilik veya yaşlılık aylığı almakta iken 5335 sayılı Kanunun 30 uncu maddesinin ikinci fıkrası kapsamına giren kurum ve kuruluşlara ait işyerlerinde

Yapılandırma Kanunundan Yararlanabilmek için Açılmış Davalardan Vazgeçmek Şart mıdır? Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarında (SYDV) Çalışanlar İlave Tediye Alacağına Hak Kazanabilir mi?

Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarında (SYDV) Çalışanlar İlave Tediye Alacağına Hak Kazanabilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2016/1222 Karar No: 2018/1137 Karar Tarihi: 30.05.2018 Mahkemesi: İş Mahkemesi Taraflar arasındaki ilave tediye davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İstanbul 11. İş Mahkemesince davanın reddine dair verilen 11.05.2015 gün ve 2014/998 E., 2015/695 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 12.10.2015 gün ve 2015/19638 E., 2015/28165 K. sayılı kararı ile; “…A) Davacı İsteminin Özeti: Davacı vekili, Davalı Vakfın kamu hukuku tüzel kişisi olup, Davacının da kamu işçisi olduğunu, 6772 sayılı Devlet ve Ona Bağlı Müesseselerde Çalışan İşçilere İlave Tediye Yapılması Hakkında Kanun\’a göre ilave tediye ödemesi yapılmasını gerektiğini, ancak bu güne kadar bu ödemelerin yapılmadığını, 3294 sayılı Kanun\’un 7. maddesine göre SYDT Fonunda toplanan kaynakların ülke çapında ihtiyaç sahiplerine nakdi ve aynı olarak dağıtmak üzere her il ve ilçede Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı kurulduğunu, SYDTF ve SYDV\’lerin gelirlerinin kamu alacağı mahiyetinde olduğunu, bunların tahsili için 6183 sayılı Kanun hükümlerine göre işlem yapılacağının öngörüldüğünü, bu vakıfların yaptıkları her türlü alım ve satım işlerinin 4734 sayılı Kamu İhale Kanu\’na göre yapmak zorunda olduklarını, bu vakıfların kamu kurumu niteliği taşıdığı, Şarköy Asliye Hukuk Mahkemesinin 02.11.2010 tarih 2009/96E 2010/155K sayılı ilamının Yargıtay 9.HD.sinin 19.03.2013 tarih ve 2010/51338E–2013/9387K sayılı onandığını, bu kararda söz konusu vakıflarda çalışan işçilerin kamu işçisi olduğunun belirtildiği, SYDV\’nin kamu kuruluşu olduğunun Başbakanlığının ve Sosyal Güvenlik Kurumunun yazı ve kararlarında belirtilmiş olduğu ileri sürerek, ilave tediye alacağının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir. B) Davalı Cevabının Özeti: Davalı vekili, davalı işveren Vakfın 11.07.1956 tarih ve 6772 sayılı Kanun kapsamında işyeri olmadığını, 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu ekinde yer alan cetvellerde tüm kamu kurumlarının sayıldığını, Davalı Vakfın burada sayılmamış olduğunu, 6772 sayılı Kanun\’un 1.maddesinde sayılan diğer kamu kurumu, şirket, iktisadi devlet teşekkülü ve banda da olmadığını, Davalı Vakfın Medeni Kanun hükümlerine göre kurulmuş bir vakıf olduğunu, vakfın özel hukuk tüzel kişisi olduğunu, Davacının dilekçesinde saydığı bazı ayrıcalıklarının Davalının kamu tüzel kişisi yada kamu kurumu olduğunu göstermeyeceği, dava dilekçesi ekinde yer alan Danıştay ile Yargıtay ilamının birbiri ile çelişen karlar olduğu her ikisinin de bir çok Kanuna aykırı olduğunu savunarak davanın reddini istemiştir. C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti: Mahkemece, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarının özel hukuk tüzel kişisi olduğu, kuruluş amacı ve mali yapısı itibariyle kamu kurumlarından farklı nitelikte olduğu ve bu bağlamda 6772 sayılı Kanun\’un 1. maddesi kapsamına girmeyeceğinin açık olduğu, davalı vakfın ilave tediye alacağından sorumlu olmaması nedeniyle davanın reddine karar verilmiştir. D) Temyiz: Kararı davacı temyiz etmiştir. E) Gerekçe: Taraflar arasındaki uyuşmazlık, davalı kurumun hukuki niteliğinin ne olduğu, bu kurumun ilave tediye ödemesi gereken kurumlardan olup olmadığı ve bu bağlamda davacının talep ettiği alacağa hak kazanıp kazanmadığı noktasında toplanmaktadır. İlave tediye alacağının kapsamı, yararlanacaklar, yararlanma şartları, miktarı ve ödeme zamanı 6772 sayılı Devlet ve Ona Bağlı müesseselerde Çalışan İşçilere İlave Tediye Yapılması Hakkındaki Kanun ile düzenlenmiştir. Kanunun 1 inci maddesinde, Devlet ve ona bağlı kurumların hangileri olduğu, ayrıca yararlanacak kişiler açıkça belirtilmiştir. Buna göre; A. İşveren kapsamı yönünden Devlete ve ona bağlı olmak üzere, 1. Genel, katma ve özel bütçeli daireler, 2. Sermayesi değişen kurumlar, 3. Sermayesinin yarısından fazlası Devlete ait olan şirket ve kurumlar ve bunlara bağlı kuruluşlar, 4. Belediyeler ve belediyelere bağlı kuruluşlar, 5. 3460 ve 3659 sayılı Kanun kapsamına giren, sermayesinin tamamı Devlete ait olan veya bu sermeye ile kurulan iktisadi Devlet kuruluşları. 3460 sayılı Kanun bugün itibari ile yürürlükte olan bir yasa değildir. 3659 sayılı Kanun ise, banka ve Devlet kurumlarında çalışan memurların aylıkları ile ilgili düzenleme getirmiş ve halen yürürlüktedir. Bu Yasanın 1 inci maddesinde, kapsama dahil kurumlar daha ayrıntılı açıklanmıştır. Yukarda belirtilen kurumlarca, sermayesinin yarısından fazlasına iştirak suretiyle kurulan kuruluşlar ve bunların aynı nispette iştirakleriyle vücut bulan kurumlar, ticaret ve sanayi odaları ve borsalar veya satın alınıp belediyelere bağlanan müesseseler de Kanun kapsamına alınmıştır. Keza 5018 sayılı Kamu Mali Yönetim ve Kontrol Kanunu\’nda, merkezi yönetim kapsamındaki kamu idareleri, sosyal güvenlik kurumları ve mahalli idarelerden oluşan genel yönetim kapsamındaki kamu idareleri ekli cetvellerde sayılmıştır. Bu cetvellerde Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu idareleri, Özel Bütçeli İdareler, Düzenleyici ve Denetleyici Kurumlar ve Sosyal Güvenlik Kurumlarında çalışanların kanun kapsamında olduğunun kabulü gerekir. Sonuç itibari ile kapsam bakımından, Devlet tarafından yasa ve yasanın verdiği yetki ile idari işlemle kurulan ve kamusal yetki ve ayrıcalıklardan yararlanan kamu tüzel kişilikleri ve bunlara bağlı kuruşlarda iş sözleşmesi ile çalışanlara uygulanacağı görülmektedir. B. İşçi yönünden kapsama gelince: İş Kanunu kapsamına girsin girmesin, yukarda belirtilen Devlet ve ona bağlı kurumlarda İş Kanununun 1 inci maddesindeki tanıma göre, işçi sayılan herkes bu alacaktan yararlanacaktır. Kanun, 4857 ve 1475 sayılı İş Kanunundan önceki İş Kanununa atıfta bulunmuştur. 4857 sayılı İş Kanunu işçi tanımına 2 nci maddesinde yer vermiştir. Buna göre “bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişiye işçi” denir. O halde bir iş sözleşmesine dayanarak, yukarda belirtilen kurumlarda çalışan her işçiye ilave tediye ödemesinin yapılması gerekir. C. Ödenecek ücret yönünde kapsam: Maddenin son cümlesinde, yukarda belirtilen işyerlerinde çalışan işçilere ücret sistemleri ne olursa olsun her yıl için birer aylık ücret tutarında ilave tediye ücreti ödeneceği belirtilmiştir. Devlet ve ona bağlı maden işletmelerinin yeraltında çalışan işçilere, ayrıca bir aylık ödeme dışında birer aylık daha ödemenin yapılacağı Kanunun 2 nci maddesinde açıklanmıştır. Kanunun 3 üncü maddesinde, işçilere her yıl için birer aylık (yeraltında çalışan işçilere her yıl için ikişer aylık) ilave tediye dışında, birer aylık ücret istihkaklarını geçmemek üzere Bakanlar Kurulu kararı ile aynı oranda bir ilave tediye ödemesi yapılabileceği belirtilmiştir. Keza Yasanın Ek 1 inci maddesi ile ilave tediyelerin Toplu İş Sözleşmesi ile kararlaştırılması halinde buna sınır getirilmiş ve “Bu Kanun uyarınca işçilere yapılan ilave tediyelerden ayrı olarak, her yıl için her biri bir aylık istihkakları tutarını (hafta ve genel tatil ücretleri dahil) geçmemek şartıyla toplu iş sözleşmeleri ile en çok iki ikramiye daha verilebilir” düzenlemesine yer verilmiştir. Toplu İş Sözleşmesi ile yukarda belirtilen kurumlarda çalışan işçilere en çok iki ay daha ilave tediye ödeneceğinin kararlaştırılabileceği, bu miktar üzerinde ödeme yapılacağı şeklindeki düzenlemenin yasal sınırı aşan miktarda geçersiz olacağını kabul etmek gerekir. Kanun, kapsam içinde olmayan ancak Toplu İş Sözleşmesi uygulanacak işyerleri için de Ek 2 inci madde ile bir

Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarında (SYDV) Çalışanlar İlave Tediye Alacağına Hak Kazanabilir mi? Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Kira Sözleşmesinin Geçersizliğinin Tespiti Davasında Muvazaa İddiasının Senetle İspatlanması Zorunlu mu?

Kira Sözleşmesinin Geçersizliğinin Tespitine ilişkin Menfi Tespit Davasında Muvazaa İddiasının Senetle İspatlanması Zorunlu mu? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/982 Karar No: 2019/1334 Karar Tarihi: 10.12.2019 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki menfi tespit davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; … Asliye Hukuk Mahkemesince davalı … yönünden davanın husumet yokluğundan reddine, davalılar… Holding A.Ş. ve … yönünden ise davanın kabulüne dair verilen 12.09.2013 tarihli ve … sayılı karar davalı … vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay (Kapatılan) 6. Hukuk Dairesinin 06.05.2014 tarihli ve 2014/3513 E., 2014/5771 K. sayılı kararı ile; “…Dava sözleşmenin geçersizliğinin tespiti ve menfi tespit istemine ilişkindir. Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş, hüküm davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Davacı vekili dava dilekçesinde; İstanbul Beykoz ilçesindeki bir yalıya ilişkin olarak 01.02.2001 tarihli kira sözleşmesi ve 17.03.2010 tarihli temliknameye dayalı olarak davalıların müvekkili hakkında icra takibi başlattıklarını, alacağın zamanaşımına uğradığını, kiraya veren konumundaki… Holding AŞ’nin sözleşmeye konu taşınmazın maliki olmadığını, davalının maliki olmadığı taşınmazı kiraya verme konusunda yetkisi bulunmadığını, alacağın üçüncü kişiye temlik edilmiş gibi gösterilmeye çalışıldığını, icra takibine dayanak yapılan kira ilişkisinin taraflar arasında hiç doğmadığını, abonelik kayıtlarının davacıya ait olmadığı gibi davacının Gazi Üniversitesinde görevli öğretim üyesi olup böyle bir yerde hiç oturmadığını, taşınmazın davacının kayın pederi ve davalıların akrabası olan eski başbakanlardan…’ın ikametine tahsis edildiğini, uyuşmazlığa konu olayda tarafların gerçek iradelerine uymayan ve aralarında hüküm ve sonuç meydana getirmeyen görünürde bir işlem yapıldığını, kira akdinde kira parasının 5 yıl sonra ödeneceğine ilişkin kayıt olup çok kıymetli bir yalının bu şekilde kiraya verilmesinin hayatın olağan akışına aykırı olduğunu, davalının alacağını ticari defterlerinde kayıt etmek zorunda olduğunu, halbuki davalının ticari defterlerinde böyle bir kayıt bulunmadığını, davalının ticari defterlerinde kayıtlı olmayan bir alacağın üçüncü kişiye temlikinin mümkün olmadığını, tarafların gerçek iradeleri sonucunda oluşmuş bir kira sözleşmesi olmadığını belirterek sözleşmenin geçersizliğine, müvekkili hakkında yapılan icra takibinin iptaline ve borçlu olmadığının tespitine karar verilmesini istemiştir. Davalı … vekili; kira sözleşmesi yapan kişinin mutlaka malik olması gerekmediğini, sözleşmenin feshedilmediği sürece ayakta olduğunu, kira sözleşmesi yapan kişinin mutlaka malik olması gerekmediğini, kira akdi tamamlanıp kira süresi bittikten sonra kiraya verenin sıfatına karşı çıkılmasının iyi niyet kuralları ile bağdaşmadığını, fesih dışında hukuki ilişkinin geçersiz olduğunu öne süren davacının bu iddiasını kanıtlaması gerektiğini, kiraya verilen taşınmazdaki abonelik kayıtlarının kiracı adına olmamasının borcu ortadan kaldırmadığını, kira akdinin 01.02.2001 tarihinde yapıldığını ve 01.01.2006 tarihinde sona erdiğini, bu süre zarfından kira ilişkisinin geçerli olduğunu belirterek davanın reddini istemiştir. Davalı … ise hukuki ilişkinin tarafı olmadığını, dava konusu temliknameyi davalı şirket adına imzaladığını kendisine husumet yöneltilemeyeceğini savunmuştur. Mahkemece; davalı … hakkındaki davanın husumet nedeniyle reddine, diğer davalılar yönünden ise; dava konusu yalıda dönemin başbakanı…’ın ikamet ettiği, taraflar arasında akrabalık ilişkisi bulunduğu, bu çerçevede …’ın söz konusu yalıda oturmasına yasal dayanak sağlanması için görünürde bir sözleşme imzalandığı, …’ın kızı tarafından açılan terekenin tespiti davasında davalıların dahi bu yerde davacının oturmadığına yönelik dolaylı ifadelerde bulunduğu, kiralananın mülkiyetinin üçüncü kişiye ait olup davalının kiraya verme konusunda yetkisinin bulunmadığı gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir. Davalı … tarafından davacı hakkında başlatılan icra takibinde 01.11.2001 başlangıç tarihli ve 5 yıl süreli kira sözleşmesine ve 17.03.2010 tarihli temliknameye dayanılmıştır. Kira sözleşmesi kiraya veren konumundaki… Holding AŞ ile davacı arasında imzalanmıştır. Sözleşmede, beş yıllık kira bedeli 750.000 USD olarak öngörülmüştür. Davalı kiraya veren sözleşmeden kaynaklanan alacağı 17.03.2010 tarihinde davalı …’a temlik etmiştir. 24.05.2010 tarihli icra takibinde 750.000 USD kira alacağı ve 12.575,34 USD işlemiş faizin tahsili istenmiştir. Davacı kira akdinin tarafların gerçek iradelerine uymayan ve hukuki sonuç doğurmayan görünürde bir işlem olduğunu bu itibarla baştan itibaren geçersiz olduğunu savunmuştur. Davacı bu savunması ile yazılı kira akdine karşı çıkmamış ancak onun hukuken hüküm ifade etmediği savunmasında bulunmuştur. Sözleşme iki veya daha fazla kimsenin hukuki bir bağı doğurmak, değiştirmek veya ortadan kaldırmak için karşılıklı ve birbirlerine uygun irade beyanları ile yaptıkları bağlayıcı bir muameledir. İrade beyanı açık veya örtülü olabilir. Somut olayda akit yazılı sözleşmeye bağlanmıştır. Davacı yazılı sözleşmenin görünürde bir işlem olduğunu tarafların taşınmazın davacıya kiraya verilmesi konusunda gerçek bir iradeye sahip olmadıklarını savunmuş ve bu savunmasını fiili ve hukuki birtakım olgularla delillendirmeye çalışmıştır. Tarafların görünürdeki işlemin kendi aralarında hüküm ifade etmediğine ve bunun üçüncü kişiler nazarında mevcutmuş gibi gösterme maksadı ile yaptıkları işleme muvazaa anlaşması denir. Muvazaalı akide hukuken hiçbir değer izafe edilemez ve taraflar arasında hiçbir alacak ve borç doğurmaz. Ancak muvazaa iddiasını öne süren tarafın bu iddiasını kanıtlaması gerekir. Davacı kira ilişkisinin gerçekte var olmadığı iddiasını muvazaaya dayandırmış, davalı ise muvazaa iddiasını kabul etmemiştir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 201. maddesi uyarınca senede bağlı her çeşit iddiaya karşı ileri sürülen ve senedin hüküm ve kuvvetini ortadan kaldırmak veya azaltmak üzere yapılmış hukuki işlemler yine senetle ispatlanması gerekir. Bu nedenle, sözleşmenin taraflarından biri, muvazaa iddiasını öne sürmüş ise iddiasını senetle kanıtlamak zorundadır. Davacı, kira sözleşmesinin tarafı olup bu yönü ile muvazaa iddiasını kanıtlamakla yükümlüdür. Mahkemece davacının iddiası ve bir takım yan deliller nazara alınarak davanın kabulüne karar verilmiş ise dosya kapsamında sunulan deliller muvazaa iddiasının varlığını ispata yeterli görülmemiştir. Mahkemece yukarıda yapılan açıklamalar çerçevesinde kira alacağına ilişkin uyuşmazlığın esası incelenerek hüküm verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile istemin reddine karar verilmesi doğru değildir. Hüküm bu nedenle bozulmalıdır…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı (mülga) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanun’la değişikliği öncesi hâliyle 438. maddesinin 2. fıkrası hükmü gereğince direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağından davalı … vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, kira sözleşmesinin geçersizliğinin tespiti ve menfi tespit istemlerine ilişkindir. Davacı vekili; davalılardan …’nın 01.02.2001 düzenleme tarihli kira sözleşmesi ve 17.03.2010 tarihli temliknameye dayanarak müvekkili aleyhine 1.199.302,24TL kira alacağı talepli icra takibi başlattığını, müvekkilinin kira akdinin geçersiz olduğu, taşınmazın hiçbir zaman kendisine teslim edilmediği, temlik ve temellük edene borcu bulunmadığı gerekçesiyle icra takibine itiraz ettiğini, alacaklı görünen tarafın itirazın kaldırılması için talepte bulunduğunu, buna ilişkin yargılamanın derdest olduğunu, dava konusu kira sözleşmesinde yalının kiraya vereni olan… Holding A.Ş.’nin hiçbir zaman taşınmazın maliki olmadığını,

Kira Sözleşmesinin Geçersizliğinin Tespiti Davasında Muvazaa İddiasının Senetle İspatlanması Zorunlu mu? Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Maddi ve Manevi Tazminat Davasında Temyiz ve Karar Düzeltme İsteminde Kesinlik Sınırının Belirlenmesi

Maddi ve Manevi Tazminat Davasında Temyiz ve Karar Düzeltme İsteminde Kesinlik Sınırının Belirlenmesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2018/1036 Karar No: 2019/493 Karar tarihi: 30.04.2019 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki maddi ve manevi tazminat davasından dolayı, bozma üzerine direnme yoluyla; … Asliye Hukuk Mahkemesince verilen 04.04.2013 tarihli ve … sayılı kararın temyizi üzerine, davalı … San. ve Tic. A.Ş. vekilinin temyiz isteminin hukuki yarar yokluğundan reddine, davalı … vekilinin temyiz isteminin kabulü ile hükmün bozulmasını kapsayan ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulundan çıkan 27.06.2018 tarihli ve 2017/4-1382 E., 2018/1252 K. sayılı kararın, karar düzeltme yoluyla incelenmesi davacılar vekili tarafından verilen dilekçe ile istenilmiş olmakla; Hukuk Genel Kurulunca dilekçe, düzeltilmesi istenen karar ve dosyadaki ilgili bütün belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: HUKUK GENEL KURULU KARARI Dava, trafik kazasından kaynaklanan maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Yerel mahkemece davanın kısmen kabulüne dair verilen direnme kararının davalı … vekili ve davalı … San. ve Tic. A.Ş. vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Hukuk Genel Kurulunca; davalı … San. ve Tic. A.Ş. vekilinin temyiz isteminin hukuki yarar yokluğundan reddine; davalı … bakımından davanın hizmet kusuruna dayandığı, tam yargı davası olarak idari yargı yerinde çözümlenmesi gerektiği gerekçesiyle davalı … vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının bozulmasına karar verilmiş, bu karara karşı davacılar vekili tarafından karar düzeltme isteminde bulunulmuştur. I- 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe girmiş; bu Kanunun 450. maddesiyle de 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK) ek ve değişiklikleriyle birlikte tümüyle yürürlükten kaldırılmıştır. Bununla birlikte kanun koyucu uygulamada bir takım sorunların ortaya çıkmasını engellemek için 6100 sayılı Kanun’a geçiş hükümlerini ayrıca düzenlemiştir. 31.03.2011 tarihli ve 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen geçici 3. maddenin, 01.07.2016 tarihli ve 6723 sayılı Kanun’un 34. maddesi ile değişik 2. fıkrasına göre bölge adliye mahkemelerinin göreve başlama tarihinden önce verilen kararlar hakkında, kesinleşinceye kadar 1086 sayılı (mülga) HUMK’un 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikten önceki 427 ilâ 454 madde hükümlerinin uygulanmasına devam olunacaktır. Bilindiği üzere, 21.07.2004 tarihli ve 25529 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak, öngördüğü istisnalar dışındaki hükümleri yayımı tarihinde yürürlüğe giren, 14.07.2004 tarih ve 5219 sayılı Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, yürürlük tarihinden sonra mahkemelerce verilen hükümler yönünden 1086 sayılı (mülga) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 427. maddesindeki temyiz (kesinlik) sınırını bir milyar TL, yine yürürlük tarihinden sonra Yargıtay Daireleri ve Hukuk Genel Kurulunca temyiz incelemesi sonucunda verilen kararlara karşı karar düzeltme yoluna gidilebilmesi için 440/III-1. maddesinde aranan parasal sınırı da altı milyar TL olarak değiştirmiştir. 5219 ve 5236 sayılı Kanunlara göre katsayı artışı uygulanarak bu sınırlar yıllar itibariyle arttırılmıştır. 16.07.1981 tarihli ve 2494 sayılı Kanun\’un geçici maddesi ile temyiz ve karar düzeltme sınırlarına ilişkin değişikliklerin, kanunun yürürlüğe girmesinden sonra verilecek nihai kararlara yönelik temyiz ve karar düzeltme istemleri hakkında uygulanacağı belirtilmiş; dolayısıyla, dava hangi tarihte açılmış olursa olsun, temyiz ve karar sınırlarının saptanmasında, hakkında bu yollara başvurulan hükmün verildiği tarihteki yasal durumun esas alınacağı kabul edilmiştir. Bu durumda; bir mahkeme kararının temyiz edilip edilemeyeceği veya Yargıtay kararına karşı karar düzeltme yolunun açık olup olmadığı belirlenirken, temyiz ya da düzeltme hakkının doğduğu (kararın verildiği) tarihteki hukuksal durum esas alınmalı; temyiz ya da karar düzeltme istemine konu karar tarihinde yürürlükte bulunan kanun hükmü temyiz veya karar düzeltme sınırı yönünden hangi düzenlemeyi içeriyor ise, ona bağlı kalınmalıdır. Buradaki \”karar\” ifadesinin, mahkemenin, Özel Daire bozmasına karşı verdiği direnme kararını ve ayrıca Hukuk Genel Kurulunun verdiği kararı da kapsayacağında duraksama bulunmamaktadır. 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen geçici 3. madde atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı HUMK’nın 440. maddesindeki karar düzeltme parasal sınırı, 5236 sayılı Kanun’un 19. maddesi ile HUMK’ya eklenen Ek-madde 4’te öngörülen yeniden değerlendirme oranları dikkate alındığında, düzeltilmesi istenen Hukuk Genel Kurulu kararının tarihi itibariyle 2018 yılı için 15.910,00TL\’dir. Somut olayda, davacılar vekili tarafından karar düzeltme isteminde bulunulmuş ise de; davacılar … ile Ü. Y. Şahin lehine 5.000,00’er TL manevi tazminata hükmedildiği, karar düzeltmeye konu edilen tazminat miktarı 15.910,00TL’lik değerin altında olduğundan, karar düzeltme yoluna gidilmesi miktar itibariyle mümkün değildir. Bu durumda; 1086 sayılı (mülga) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu\’nun değişik 440/III-1. maddesindeki karar düzeltme istemi ile ilgili parasal sınırın altında olan davalara ait hükümlere ilişkin Yargıtay kararları hakkında karar düzeltme yoluna başvurulamayacağından, davacılar vekilinin davacılar … ile Ü. Y. Şahin yönünden yapılan karar düzeltme isteminin reddi gerekmektedir. II- Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; mahkemece; anne ve baba olan davacılar için ayrı ayrı 7.500,00\’er TL manevi tazminatın ve davacı … için 22.552,43TL, davacı … için 10.899,83TL, davacı … için 25.210,10TL ve davacı … için 16.276,63TL olmak üzere toplam 74.938,99TL maddi tazminatın davalılar İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Ünüvar İnş. ve San. Tic. A.Ş.\’den olay tarihi olan 03.12.2001 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile müteselsilen tahsiline karar verildiği gözetildiğinde, davacılar vekilinin karar düzeltme isteminin davacı …, …, … bakımından hükmedilen manevi tazminat miktarı yönünden 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3/2. maddesi delaletiyle 1086 sayılı HUMK’nın 440/III-1 maddesinde öngörülen karar düzeltme parasal sınırı altında kalıp kalmadığı, davacı … bakımından karar düzeltme kesinlik sınırının belirlenmesinde maddi ve manevi tazminat istemlerinin ayrı ayrı mı yoksa toplamlarının mı dikkate alınması gerektiği, burada varılacak sonuca göre bu davacı yönünden hükmedilen maddi ve manevi tazminat miktarı yönünden 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3/2. maddesi delaletiyle 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu\’nun 440/III-1 maddesinde öngörülen karar düzeltme parasal sınırı altında kalıp kalmadığı ön sorun olarak tartışılmış ve değerlendirilmiştir. Ön sorunun çözümü için konu ile ilgili kavramların ve yasal düzenlemelerin incelenmesinde fayda bulunmaktadır. İhtiyari Dava Arkadaşlığı ve Davaların Yığılması 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun “İhtiyari Dava Arkadaşlığı” başlıklı 57. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “(1) Birden çok kişi, aşağıdaki hâllerde birlikte dava açabilecekleri gibi aleyhlerine de birlikte dava açılabilir: a) Davacılar veya davalılar arasında dava konusu olan hak veya borcun, elbirliği ile mülkiyet dışındaki bir sebeple ortak olması. b) Ortak bir işlemle hepsinin yararına bir hak doğmuş olması veya kendilerinin bu şekilde yükümlülük altına girmeleri. c) Davaların temelini oluşturan vakıaların ve hukuki sebeplerin aynı veya birbirine benzer olması.” Aynı Kanun\’un “İhtiyari Dava Arkadaşlarının Davadaki Durumu” başlıklı 58. maddesinde düzenlenen hükme göre; “İhtiyari dava arkadaşlığında, davalar birbirinden bağımsızdır. Dava arkadaşlarından

Maddi ve Manevi Tazminat Davasında Temyiz ve Karar Düzeltme İsteminde Kesinlik Sınırının Belirlenmesi Read More »