Arslan Hukuk

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Süresinde UYAP’tan Öğrenme Kriteri

Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Süresinde UYAP’tan Öğrenme Kriteri Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuruları, bireysel başvuruya konu Yargıtay kararlarının UYAP sisteminden görüldüğü (öğrenildiği) gerekçesiyle süreden reddetmesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları bağlamında mahkemeye erişim hakkının kısıtlanması olarak değerlendirilebilir. Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Süresinin Hesaplanması Bilindiği üzere Anayasa Mahkemesi (AYM) 30 günlük bireysel başvuru süresinin hesaplanmasında halihazırda “öğrenme” kriterini uygulamaktadır. 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un “Bireysel başvuru usulü” başlıklı 47. maddesinin 5 fıkrasına göre “Bireysel başvurunun, başvuru yollarının tüketildiği tarihten; başvuru yolu öngörülmemişse ihlalin öğrenildiği tarihten itibaren otuz gün içinde yapılması gerekir.” Aynı hüküm, Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 64/1. maddesinde de tekrarlanmaktadır. Anayasa Mahkemesi, bu iki düzenlemede öngörülen 30 günlük bireysel başvuru süresinin somut olayların özelliklerine göre hangi tarihten itibaren hesaplanması gerektiği hususunda bazı kararlar vermiştir. Bu kararlardan en önemlilerinden birisi A.C. ve diğerleri (Başvuru No: 2013/1827) kararıdır. (Anılan Anayasa Mahkemesi Kararı’na ulaşmak için tıklayınız.) Anayasa Mahkemesi, A.C. ve diğerleri (Başvuru No: 2013/1827) Kararı’nda “öğrenme” kavramı ile ilgili şu tespitleri yapmıştır: “Bireysel başvuruların, (…) başvuru yollarının tüketildiği tarihten, başvuru yolu öngörülmemiş ise ihlalin öğrenildiği tarihten itibaren otuz gün içinde yapılması gerekmektedir. Anılan düzenlemelerde, başvuru yolu öngörülen durumlarda bireysel başvuru süresinin başlangıcına ilişkin olarak “başvuru yollarının tüketildiği” tarihten söz edilmekte ise de haberdar olunmayan bir hususta başvuru yapılamayacağı dikkate alınarak bu ibarenin “nihai kararın gerekçesinin öğrenildiği” tarih olarak anlaşılması gerekir. Bu öğrenme somut olayın özelliklerine göre farklı şekillerde gerçekleşebilir.” Anayasa Mahkemesi, “öğrenme” kavramı ile ilgili verdiği Hüseyin Aşkan (Başvuru No: 2017/15649) Kararı’nda ise şu ifadelere yer vermiştir (Anılan Anayasa Mahkemesi Kararı’na ulaşmak için tıklayınız.): “Bireysel başvuru süresinin işlemeye başlaması yönünden nihai kararın gerekçesinin tebliği, öğrenme şekillerinden biridir (…) Ancak öğrenme, gerekçeli kararın tebliği ile sınırlı olarak gerçekleşmez; başka şekillerde de öğrenme söz konusu olabilir.” (Hüseyin Aşkan Kararı, § 23). AYM aynı kararda devamla incelediği başvurudaki “öğrenme” olarak kabul ettiği UYAP erişiminden bahsetmekte ve şu ifadelere yer vermektedir: “Anayasa Mahkemesi, gerekçeli nihai karar[ın] ilk derece mahkemesine ulaştığından başvurucunun haberdar olduğu ve bu durumda Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) Avukat Bilgi Sistemi’ni kullandığı görülen başvurucu vekilinin nihai karar sonucunu ve gerekçesini kesin olarak öğrenme olanağına sahip bulunduğu konusunda şüphe[si] olmadığını ifade etmiştir” (Hüseyin Aşkan, § 25, son). Anayasa Mahkemesi, Hüseyin Aşkan kararında başvurucu vekilinin UYAP’a erişimi konusunda bir değerlendirme yaparak şu sonuca varmıştır: “Yargılama sürecinde nihai karar olan Yargıtay ilamına ilişkin olarak UYAP evrak işlem kütüğü üzerinde yapılan incelemede de ilgili kararın başvurucu avukatı D. B. tarafından 21/12/2016 günü saat 13.09.16’da açılarak okunduğu tespit edilmiş ve buna ilişkin olarak ekran çıktısı alınıp dosya arasına konulmuştur. Dolayısıyla bu işlemi yapan ilgililerden işlem sırasında nihai kararın sonucunu öğrenmeleri beklenir. Böyle bir durumda işlem yapılırken nihai kararın sonucunun öğrenildiği kabul edileceğinden bireysel başvuru süresinin bu tarihten itibaren başlatılması gerekir.” Bu karardan sonra Anayasa Mahkemesi, -son zamanlarda olağanüstü artan ağır iş yükünün de getirdiği birtakım zorunlulukları ve çözüm arayışlarını da dikkate alarak- başvurularda avukatların (ve başvurucuların) UYAP’a erişimlerini incelemekte ve nihai karara erişimin başvuru tarihine göre 30 günden daha fazla olduğu bireysel başvuruları süre şartına uyulmadığı gerekçesiyle reddetmektedir. Anayasa Mahkemesi süre bakımından red kararları verirken UYAP evrak işlem kütüğündeki bilgileri ilgililerine tebliğ ederek savunma istememekte ve başvuru ile ilgili başka sorunlar olup olmadığına da (örneğin devam edegelen ihlal gibi) kimi zaman bakmamaktadır. Anayasa Mahkemesi’nin Hüseyin Aşkan kararı ile uygulamaya koyduğu bu sistem, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatları karşısında sorunlu bir uygulamadır ve adil yargılanma hakkının bir unsuru olan mahkemeye erişim hakkını ihlal etmektedir. (Anılan Anayasa Mahkemesi Hüseyin Aşkan Kararı’na ulaşmak için tıklayınız.) Mahkemeye Erişim Hakkı Bağlamında AİHM Kararları Anayasa Mahkemesi’nin uygulamasının nasıl bir hak ihlaline yol açtığını incelemeden önce mahkemeye erişim hakkı konusundaki genel kuralları incelemekte fayda vardır. Bununla birlikte, AİHM’in AYM’nin UYAP erişimi sebebiyle başvuruları süreden reddetmesi konusunda bir karar verip vermediğinin de incelenmesi gerekmektedir. Hemen belirtelim ki, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) bu konuda yapılmış bazı başvuruları tek yargıç kararı ile reddetmektedir. AİHM’in yek yargıç kararları AYM’nin Hüseyin Aşkan kararından sonra verdiği kısa kararlara benzemektedir ve gerekçe içermemektedir. Ancak bu kararlarda yer verilen atıflara bakıldığında, atıf yapılan Büyük Daire kararlarının (ilgili paragraflarının) mahkemeye erişim hakkı ve iç hukuk yollarının usulüne uygun olarak tüketilmediği yönünde kararlar olduğu anlaşılmaktadır. AİHM’in bu kararlarının da AYM kararları gibi mahkemeye erişim hakkını engellediği düşünülebilir. Bahsi geçen kısa kararların dışında AİHM’in AYM kararına konu UYAP evrak işlem kütüğü hakkında verilmiş gerekçeli bir kararı bulunmamaktadır. Bununla birlikte, UYAP sistemini incelediği ve UYAP-tebligat bağlantısını incelediği kararlar bulunmaktadır.  Bu bağlamda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Alada/Türkiye kararında (Başvuru No: 67449/12) ulusal yargı makamları tarafından verilen nihai kararın UYAP’a yüklenip yüklenmemesi ile ilgili bir konuyu incelemiş ve konusu ceza yargılaması olan başvuruyu 6 aylık sürede yapılmadığı gerekçesiyle reddetmiştir. Bu karar ve bu karara UYAP’ın işleyişi konusunda atıf yapan birkaç başka karar dışında AYM’nin başvuruları süreden reddetmesi konusunda AİHM tarafından verilmiş (Üçdağ Kararı dışında) başka bir gerekçeli karar bulunmamaktadır. (Anılan AİHM Üçdağ Kararı (Başvuru No. 23314/19)’nı incelemek için tıklayınız.) AİHM’in mahkemeye erişim hakkı bağlamında verdiği kararlar ile ortaya çıkan içtihatlarına kısaca değinmek gerekir. AİHM kararlarına göre mahkemeye erişim hakkının “hukukun üstünlüğü” ve “keyfiliğin önlenmesi” ile doğrudan ilgisi vardır ve bu hak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (“AİHS”) 6. maddesinde mündemiç bir haktır. Ancak bu hak mutlak bir hak olmayıp, duruma ve somut olayın özelliklerine göre bazı sınırlamalara tabi olabilir. Her halükârda bu sınırlamalar hakkın özüne dokunmamalı ve hakkı tamamen ortadan kaldırmamalıdır. Mahkemeye erişim hakkına getirilen sınırlamaların başında elbette başvuru süreleri, zamanaşımı süreleri veya hak düşürücü süreler gelmektedir. AYM ve (artık 4 ay olarak uygulanan) AİHM başvuruları için öngörülen sürelere ilişkin kurallar böylesi bir sınırlamanın sonucunda konulan kurallardır. Yargılama harçları, kesinlik sınırları vb. gibi başka uygulamaların da mahkemeye erişim hakkı bakımından bir sınırlama olduğunu belirtmek gerekir. Yine AİHM içtihatlarına göre, mahkemeye erişim hakkına getirilen bu sınırlamaların yasal temeli olmalı, her zaman meşru bir amaca yönelik olmalı ve mahkemeye erişim hakkının sınırlanması ile bu sınırlama sonucunda ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir denge olmalıdır. Mahkemeye erişim hakkı sadece kanun metninde kalmamalı, aynı zamanda somut ve etkin olarak da uygulanmalıdır. AİHM içtihatlarına göre, bir başvurucu haklarına müdahale sonucu doğuran bir işlemi dava konusu etmek bakımından açık, öngörülebilir ve etkin imkanlara sahip olmalıdır. AİHM, başvuru veya dava süreleri ile

Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Süresinde UYAP’tan Öğrenme Kriteri Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

AİHM Taner Kılıç Kararı: ByLock İddiasıyla Hukuka Aykırı Tutuklama ve Tutukluluğun Uzatılması

AİHM Taner Kılıç Kararı: Bylock İddiasıyla Hukuka Aykırı Tutuklama ve Tutukluluğunun Uzatılması Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi AİHM Taner Kılıç Kararı B. No. 208/18 İkinci Daire – Karar ByLock iddiasıyla Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Başkanı Taner Kılıç’ın tutuklu yargılanması ve tutukluluğunun uzatılmasıyla ilgili başvuruda; Başkan Jon Fridrik Kjølbro; Hakimler Carlo Ranzoni, Egidijus Kūris, Pauliine Koskelo, Jovan Ilievski, Saadet Yüksel, Diana Sârcu ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Hasan Bakırcı’nın katılımıyla, Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde bulunan ve Türk vatandaşı M. Taner Kılıç’ın (“başvurucu”) 6 Aralık 2017 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuruyu (no. 208/18), Sözleşme’nin 5, 10, 11 ve 18. maddelerine ilişkin şikâyetlerin Türk Hükümeti’ne (“Hükümet”) bildirilmesine ve başvurunun geri kalanı bakımından kabul edilemez ilan edilmesine ilişkin kararı, Davalı Hükümet tarafından sunulan görüşler ile başvurucu tarafından bu görüşlere cevaben sunulan görüşleri, Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi (Turkey Human Rights Litigation Support Project), İnsan Hakları İzleme Örgütü, Uluslararası Hukukçular Komisyonu ve İfade Özgürlüğü Derneği’nden (bundan böyle “müdahil sivil toplum kuruluşları” olarak anılacaktır) alınan ve Bölüm Başkanı tarafından yazılı prosedüre müdahil olma yetkisi verilen görüşleri dikkate alarak 3 Mayıs 2022 tarihinde kapalı oturumda gerçekleştirilen müzakerelerin ardından söz konusu tarihte aşağıdaki kararı vermiştir: Giriş 1.  Dava, başvurucunun tutuklu yargılanması ve tutukluluğunun uzatılmasıyla ilgilidir. Olaylar sırasında söz konusu kişi Uluslararası Af Örgütü’nün Türkiye şubesinin başkanıdır. Olaylar 2.  1969 doğumlu olan başvurucu mevcut başvurunun yapıldığı tarihte İzmir’de tutuklu bulunmaktadır. Başvurucu, avukat Sayın S. Cengiz tarafından temsil edilmiştir. 3.  Türk Hükümeti (“Hükümet”), temsilcisi olan Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Daire Başkanı Sayın Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilmiştir. 4.  15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleşen darbe girişiminin ardından 21 Temmuz 2016 tarihinde, Türkiye’nin Avrupa Konseyi nezdindeki Daimi Temsilcisi, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine Sözleşme’nin 15. Maddesi uyarınca, metni Alparslan Altan v. Türkiye kararında yer almakta olan (no. 12778/17, § 66, 16 Nisan 2019) derogasyon bildiriminde bulunmuştur. Olağanüstü hal 19 Temmuz 2018 tarihinde sona ermiştir. Derogasyon bildirimi 8 Ağustos 2018 tarihinde geri çekilmiştir. Hükümet, başvurucu tarafından dile getirilen tüm hususların derogasyon ışığında incelenmesinin uygun olacağını belirtmiştir. A. Başvurucunun Yakalanması ve Gözaltına Alınması 5.  5 Haziran 2017 tarihinde, İzmir Cumhuriyet Savcılığı tarafından FETÖ/PDY (Türk makamları tarafından “Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması” olarak adlandırılan örgüt) isimli örgüte yönelik başlatılan bir ceza soruşturması kapsamında, Cumhuriyet savcılığının talebi üzerine sulh ceza hâkimi, başvurucunun ev ve işyerinde arama yapılmasına karar vermiştir. Savcılık bu talebini dayanak olarak, ByLock mesajlaşma sisteminin iddia edilen kullanıcılarına ilişkin bilgileri özetleyen “Analiz Sonucu” başlıklı bir belge sunmuştur (aşağıda 7. paragraf). Bu belgeye göre, başvurucu ByLock sunucusuna ilk kez 27 Ağustos 2014 tarihinde giriş yapmıştır. Ayrıca, yine savcılığın talebi üzerine, sulh ceza hâkimi, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 153 § 2 maddesi uyarınca şüphelinin ve avukatının soruşturma dosyasına erişimini kısıtlayan bir tedbir kararı da almıştır. 6.  Söz konusu örgüte üye olduğundan şüphelenilen başvurucu 6 Haziran 2017 tarihinde İzmir’de tutuklanmıştır. 7.  7 Haziran 2017 tarihinde, FETÖ/PDY ile bağlantılı olduğu ve mesajlaşma sistemini kullandığı iddiası ile ilgili polis tarafından sorgulanan başvurucuya, Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü tarafından ByLock mesajlaşma sistemini kullandığı iddiasına ilişkin bir rapor sunulmuştur. Başvurucu, bu örgütle bağlantısı olduğu iddiasını ve ByLock indirdiği veya kullandığı iddialarını reddetmiştir. Başvurucu ByLock mesajlaşmasına ilişkin soruya aşağıdaki şekilde yanıt vermiştir: “Raporun ilgili bölümünde TC kimlik numarası, isimler ve cep telefonu numarası bana ait. Ancak, IMEI (Uluslararası Mobil İstasyon Ekipman Kimliği) numarası hakkında bilgim yok ve karşılaştırılması gerekiyor. Sözde ByLock mesajlaşma sistemini hiç indirmedim veya kullanmadım. Telefonuma ByLock mesajlaşmasının indirildiği bilgisini az önce aldım. Eğer bu bilgi doğruysa, benim bilgim dışında yapılmıştır. Kullanım tarihleri, içerik ve alıcı ile ilgili elde edilecek ek bilgilerin bu bilgilerin doğruluğunu tespit edeceğine inanıyorum. Yukarıdaki bilgiler elde edilene kadar telefonumdan ByLock mesajlaşmasını kullanan kişi ya da kişilerin kimliğini tahmin edemem. Eğer telefonumdan [söz konusu] örgütün iletişim araçlarından biri olan ByLock mesajlaşması kullanıldıysa, bunun bir tuzak, beni hedef göstermek amacıyla kötü niyetle bana karşı tasarlanmış bir komplo olduğunu düşünüyorum. Birçok kişiyi söz konusu örgütle bağlantılı olarak tanımlamak ve böylece mağdur edilmiş bir kitle yaratmak için kötü niyetle uygulanan gizli bir plan olabilir. Bu durum soruşturma makamları tarafından dikkate alınmalıdır (…)” 8.  Başvurucu, avukatları eşliğinde İzmir Cumhuriyet Savcısı tarafından 9 Haziran 2017 tarihinde dinlenmiştir. Başvurucu, Uluslararası Af Örgütü’nün ulusal şubesinin kurucularından biri olan bir insan hakları aktivisti olduğunu belirterek kendisine yöneltilen suçlamaları reddetmiştir. Söz konusu mesajlaşma programını hiç indirmediğini veya kullanmadığını yinelemiş, ancak Bank Asya’da bir hesap açtığını kabul etmiştir. Bu hesabın çocuğunun okul ücretlerini ödemek için kullanıldığını ve bu hesabın kullanımında herhangi bir anormallik bulunamadığını belirtmiştir. Cumhuriyet Savcısı, başvurucuyu dinledikten sonra sulh ceza hâkiminin karşısına çıkarmış ve başvurucunun FETÖ/PDY’nin haberleşme sistemi olan ByLock’u kullandığının tespit edildiği gerekçesiyle tutuklanmasını talep etmiştir. Cumhuriyet savcısı özellikle, ByLock mesajlaşma sistemine ilişkin bilirkişi raporunun, ilgili kişinin söz konusu örgütün iç mesajlaşma sistemini kullandığını ve cep telefonunun IMEI numarasının ve indirme tarihinin tespit edildiğini ortaya koyduğunu kaydetmiştir. 9. Başvurucu aynı gün İzmir 3. Sulh Ceza Hâkimliği huzuruna çıkarılmıştır. Diğer hususların yanı sıra, ByLock şifreli mesajlaşma sistemini cep telefonu hattı üzerine indirmek ve kullanmakla suçlanmıştır. Başvurucu söz konusu mesajlaşma uygulamasını indirdiği ve kullandığı iddiasını hakim huzurunda reddetmiştir. Hakim, duruşma sonunda başvurucunun tutuklanmasına karar vermiştir. Hakim bu kararı verirken şu unsurları dikkate almıştır: başvurucu aleyhinde kuvvetli şüphelerin varlığı; kaçma riski; söz konusu suçların niteliği ve bu suçların 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100 § 3 maddesinde sıralanan suçlar arasında yer alması – yani kural olarak kuvvetli şüphelerin bulunduğu durumlarda şüphelinin tutuklu yargılanmasının haklı görüldüğü “katalog suçlar” olarak adlandırılan suçlar. Hakim kararında şu delillere atıfta bulunmuştur: şifreli mesajlaşma programı ByLock’un başvurucunun telefon hattına indirildiğini ve uygulamanın başvurucu tarafından kullanıldığını ortaya koyan yukarıda belirtilen rapor (yukarıdaki 7. paragraf); başvurucunun (FETÖ/PDY ile bağlantılı olduğu iddia edilen)Zaman gazetesi gibi bazı yayınlara aboneliği; başvurucunun kız kardeşinin bu gazetenin editörü ile evli olması; çocuklarının söz konusu örgüt tarafından yönetilen ve kanun hükmünde kararname ile kapatılan okullara gitmesi; FETÖ/PDY ile bağlantılı olduğu iddia edilen banka kurumu Bank Asya nezdinde açılan hesaplar. 10.  Başvurucu, 15 Haziran 2017 tarihinde hakkında verilen tutuklama kararına itiraz etmiştir. İtirazını desteklemek için, tutuklu kalmasını haklı çıkaracak somut bir delil bulunmadığını ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesi anlamında

AİHM Taner Kılıç Kararı: ByLock İddiasıyla Hukuka Aykırı Tutuklama ve Tutukluluğun Uzatılması Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

AİHM Vedat Şorli Kararı: Cumhurbaşkanına Hakaret İddiasıyla Hükmedilen Ceza, İfade Özgürlüğü İhlalidir

AİHM Vedat Şorli Kararı: Cumhurbaşkanına Hakaret Suçu ve İfade Özgürlüğü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)  Vedat Şorli Kararı (Başvuru No. 42048/19) Cumhurbaşkanına hakaret suçuna ilişkin Vedat Şorli / Türkiye davasında, Başkan, Jon Fridrik Kjølbro; Hâkimler, Carlo Ranzoni, Valeriu Griţco, Egidijus Kūris, Branko Lubarda, Pauliine Koskelo, Saadet Yüksel ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), Türkiye Cumhuriyeti aleyhine yapılan başvuruyu (42048/19 No.lu), Türk vatandaşı olan Vedat Şorli’nin (“başvuran”) İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca 10 Temmuz 2019 tarihinde Mahkemeye başvurmasını, başvurunun Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesi yönündeki kararı, davalı Hükümet tarafından bildirilen görüşleri ve başvuran tarafından sunulan cevapları, Bölüm Başkanı’nın müdahil taraf olmasına izin verdiği İfade Özgürlüğü Derneğinden alınan görüşleri (Sözleşme’nin 36. maddesinin 2. fıkrası ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 44. maddesinin 2. fıkrası) dikkate alarak, 14 Eylül 2021 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda aşağıdaki kararı vermiştir: Giriş 1. Dava, başvuran tarafından Facebook hesabında paylaşılan iki içerik nedeniyle Cumhurbaşkanına hakaret suçundan, ilgilinin on bir ay, yirmi gün hapis cezasına mahkûm edilmesi ve ardından hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesiyle sonuçlanan, ilgili hakkında yürütülen ceza yargılamasıyla ilgilidir. Olaylar 2. Başvuran, 1989 doğumlu olup, İstanbul’da ikamet etmektedir. Başvuran, Avukat İ. Akmeşe tarafından temsil edilmektedir. 3. Türk Hükümeti (“Hükümet”), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde Türkiye temsilcisi olan, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilmiştir. I. Başvuranın Facebook Hesabında Paylaşılan İçerikler Nedeniyle İlgili Hakkında Başlatılan Ceza Yargılaması 4. İstanbul Emniyet Müdürlüğü Muhabere Elektronik Şube Müdürlüğü, 20 Aralık 2016 tarihinde, başvuranın Facebook hesabında paylaşılan içeriklerle ilgili bir şikâyet almıştır. 5. Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü, açık kaynaklara ilişkin bir soruşturma yürütmelerinin ardından, 31 Ocak 2017 tarihinde soruşturma raporu düzenlemişlerdir. Bu raporda, diğerlerinin yanı sıra, başvuranın Facebook hesabında paylaşılan şu iki içerik ifade edilmiştir: – 10 Ekim 2014 tarihinde paylaşılan birinci içerik, eski ABD Başkanı Barack Obama’nın kadın kıyafetleri içinde resmedilen Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nı öperken görüldüğü bir karikatürden oluşmaktaydı. Cumhurbaşkanı’nın resminin üzerine yerleştirilen konuşma baloncuğunda, Kürtçe olarak “Suriye’nin tapusunu benim adıma yapacan mı kocacım?” yazılıydı. – 15 Mart 2016 tarihinde paylaşılan ikinci içerikte, Cumhurbaşkanı’nın ve eski Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın fotoğrafları yer almaktaydı ve bu fotoğrafların altında şu yorum yazılıydı: “Kandan beslenen iktidarınız yerin dibine batsın / Can aldıkça sağlamlaştırdığınız koltuklarınız yerin dibine batsın / Çaldığınız hayallerle yaşadığınız lüks hayatlarınız yerin dibine batsın / Başkanlığınız da, iktidarınız da, hırslarınız da yerin dibine batsın.” 6. Cumhurbaşkanına hakaret etmek ve Facebook hesabı üzerinde paylaşılan diğer içeriklerle terör örgütü lehine propaganda yapmak suçlarını işlediğine dair hakkında şüphelenilen başvuran, 18 Mayıs 2017 tarihinde gözaltına alınmıştır. Ertesi gün, Bakırköy Sulh Ceza Hâkimliği, bu iki suça ilişkin iki ayrı dosyada, iki defa başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir. 7. Bakırköy Cumhuriyet Savcısı tarafından hazırlanan 11 Temmuz 2017 tarihli iddianamede, başvuran hakkında yukarıda belirtilen iki Facebook içeriği nedeniyle Cumhurbaşkanına hakaret suçundan kamu davası açılmıştır. 8. Bakırköy Asliye Ceza Mahkemesi (“Asliye Ceza Mahkemesi”), 21 Temmuz 2017 tarihinde yapılan duruşmanın sonunda, Cumhurbaşkanına hakaret suçuna ilişkin yargılama kapsamında başvuranın serbest bırakılmasına karar vermiştir. Bununla birlikte, ilgilinin halen terör örgütü lehine propaganda yapmak suçuna ilişkin yargılama kapsamında tutuklu bulunması nedeniyle, ilgili serbest bırakılmamıştır. 9. Asliye Ceza Mahkemesi, aynı duruşmada, başvuranı Cumhurbaşkanına hakaret suçundan suçlu bulmuş ve ilgiliyi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 299. maddesinin 1. fıkrası uyarınca on bir ay, yirmi gün hapis cezasına mahkûm etmiştir. Asliye Ceza Mahkemesi, bununla birlikte, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 231. maddesi uyarınca (aşağıda 15. paragraf), beş yıl boyunca başvurana herhangi bir yükümlülüğün getirilmemesi gerektiğini ve bu süre zarfında kasıtlı olarak bir suçun işlenmemesi halinde, açıklanması geri bırakılan hükmün öngördüğü cezanın kaldırılması ve davanın düşürülmesi gerektiğini belirterek, beş yıl süreyle hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının uygun olduğu kanaatine varmıştır. Bu kararın gerekçesi, aşağıdaki gibidir: “…Sanık ve avukatının, Facebook üzerinde paylaşılan söz konusu içeriklerin hakaret suçunu oluşturan unsurları bir araya getirmediğini, bunların ifade özgürlüğünün kapsamına girdiğini ve [yalnızca] sert ve yaralayıcı eleştiriler teşkil ettiğini belirtmesine rağmen, mahkememiz, bu içeriklerin şikâyetçinin onurunu, haysiyetini ve itibarını zedelemeyi amaçladığı kanısına varmaktadır (…). Sanığın Facebook hesabında paylaştığı içerikler, Cumhurbaşkanı’nın onuruna, haysiyetine ve itibarına zarar verecek niteliktedir. Bu içeriklerin sanığın ifade özgürlüğü kapsamında korunduğu kanaatine varılması mümkün değildir (…). İçeriklerin genel menfaati ilgilendiren bir konuyla ilgili fikir alışverişini teşkil etmemesi ve herkes tarafından görülebilir bir sosyal ağ üzerinde paylaşılması nedeniyle, bunların eleştiri sınırlarını aştığı ve ifade özgürlüğü kapsamına girdiğinin değerlendirilemeyeceği kanısına varılmaktadır. …” 10. Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi, 20 Eylül 2017 tarihinde, başvuran hakkında verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının usul ve kanuna uygun olduğu, bu kararın gerekçesinin dosyanın içeriğiyle uyumlu olduğu ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 231. maddesinde belirtilen koşullar bakımından bu kararda herhangi bir uygunsuzluğun bulunmadığı kanaatine vararak, Asliye Ceza Mahkemesinin kararına karşı başvuran tarafından yapılan itirazı reddetmiştir. II. Başvuran Tarafından Anayasa Mahkemesine Yapılan Bireysel Başvuru 11. Başvuran, 3 Kasım 2017 tarihinde, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvuran, iki ay, iki gün boyunca tutuklu bulunmasının, on bir ay, yirmi gün hapis cezasına mahkûm edilmesinin ve kendi ifadesine göre, güncel siyasi konular hakkında görüşlerinin bir ifadesini teşkil eden, Facebook hesabında paylaşılan içerikler nedeniyle hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı uyarınca beş yıl boyunca denetim altında tutulmasının, ifade özgürlüğü hakkını ihlal ettiğini ileri sürmmüştür. 12. Anayasa Mahkemesi, 21 Mart 2019 tarihinde, başvuranın iddialarının mesnetsiz olduğu kanısına vararak, başvuranın bireysel başvurusunun açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. İlgili Ulusal ve Uluslararası Yasal Çerçeve I. Ulusal Mevzuat A. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu 13. 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren, 26 Eylül 2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Hakaret” başlıklı 125. maddesi, aşağıdaki şekildedir: “(1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden (…) veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır. (…) (3) Hakaret suçunun; a) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı, (…) işlenmesi halinde, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz.” 14. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Cumhurbaşkanına Hakaret” başlığı altında yer alan 299. maddesi aşağıdaki gibidir: “(1) Cumhurbaşkanına hakaret eden kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Suçun alenen

AİHM Vedat Şorli Kararı: Cumhurbaşkanına Hakaret İddiasıyla Hükmedilen Ceza, İfade Özgürlüğü İhlalidir Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Sahte Nüfus Cüzdanı ile İnternet Üzerinden Sahte Kredi Kartı Üretme ve Kullanma Suçu

Sahte Nüfus Cüzdanı Kullanarak İnternet Üzerinden Sahte Kredi Kartı Üretme ve Kullanma Suçu Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2016/420 Karar No: 2020/7 K. Tarihi: 14.01.2020 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 8. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Sanık …’in, mağdur … adına sahte nüfus cüzdanı düzenleme ve kullanma eylemine ilişkin resmî belgede sahtecilik suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 204/1 ve 62. maddeleri uyarınca 1 yıl 8 ay hapis; mağdur … adına sahte kredi kartı üretme suçundan TCK’nın 245/2. maddesi uyarınca 3 yıl hapis ve 90 gün karşılığı adli para cezası; mağdur … adına düzenlenen sahte kredi kartını kullanmak suretiyle yarar sağlamak suçundan TCK’nın 245/3, 168/1, 62 ve 52/2-4. maddeleri uyarınca 1 yıl 1 ay 10 gün hapis ve 660 TL adli para cezası; inceleme dışı mağdur … adına sahte nüfus cüzdanı düzenleme ve kullanma eylemine ilişkin resmî belgede sahtecilik suçundan TCK’nın 204/1 ve 62. maddeleri uyarıca 1 yıl 8 ay hapis; inceleme dışı mağdur … adına sahte kredi kartı üretmeye teşebbüs suçundan TCK’nın 245/2, 35, 62 ve 52/2-4. maddeleri uyarınca 1 yıl 10 ay 15 gün hapis ve 1.100 TL adli para cezası; inceleme dışı mağdur …’ın kimlik bilgilerini kullanarak internet üzerinden kredi kartı başvurusunda bulunma eylemine ilişkin olarak kredi kartı sözleşmesinde sahtecilik suçundan 5464 sayılı Banka Kartları ve Kredi Kartları Kanunu‘nun 37/2. maddesi ve TCK’nın 62. maddesi uyarınca 10 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, mağdur … adına düzenlenen sahte kredi kartını kullanmak suretiyle yarar sağlamak suçu ile inceleme dışı mağdur … adına sahte kredi kartı üretmeye teşebbüs suçu yönünden taksitlendirmeye, mağdur … adına sahte kredi kartı üretme suçu dışında kalan suçlar yönünden hak yoksunluğuna ve bütün suçlar yönünden mahsuba ilişkin … Asliye Ceza Mahkemesince verilen 09.09.2013 tarihli ve … sayılı hükümlerin sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 8. Ceza Dairesince 01.06.2015 tarih ve 34608-18030 sayı ile kredi kartı sözleşmesinde sahtecilik suçundan verilen mahkûmiyet hükmünün onanmasına diğer hükümlerin ise; “… II- Sanık hakkında resmî belgede sahtecilik, mağdur … sahte nüfus cüzdanı ile katılan bankadan sahte kredi kartı çıkartma, mağdur … sahte nüfus cüzdanı ile katılan bankadan çıkarttığı sahte kredi kartını kullanma, mağdur … sahte nüfus cüzdanı ile katılan bankadan sahte kredi kartı çıkartmaya teşebbüs suçlarından kurulan hükümlere yönelik yapılan temyiz incelemesinde; Yerinde görülmeyen sair temyiz itirazlarının reddine, ancak; 1- Sanık hakkında mağdur … adına sahte nüfus cüzdanı ile katılan bankadan sahte kredi kartı çıkartma, mağdur … adına sahte nüfus cüzdanı ile katılan bankadan çıkarttığı sahte kredi kartını kullanma ve mağdur … adına sahte resmi belge düzenleme suçlarından kurulan hükümlerde; a- Sanığın ele geçirilemeyen mağdur …’in kimlik bilgileri ile oluşturulmuş sahte nüfus cüzdanı ile internet üzerinden katılan G.. Bankasına kredi kartı müracaatında bulunduğu, çıkartılan kartın … sahte nüfus cüzdanını ibraz eden sanığa teslim edilip sözleşmenin imzalatıldığı, sanığın bu kartla değişik yer ve zamanlarda birden fazla kez kullanarak harcama yaptığı ve soruşturma aşamasında bankanın zararını giderdiği somut olayda; sanığın eyleminin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 245/2, 43 ve 245/3, 43. madde ve fıkralarına uyduğu gözetilmeden, yazılı şekilde TCK’nın 204/1. maddesi uyarınca da mahkûmiyet kararı verilmesi, b- Sanık hakkında TCK’nın 245. maddesinin 5. fıkrası uyarınca aynı maddenin 3. fıkrasından kurulan hükümde, TCK’nın 168. maddesinde düzenlenen etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanamayacağının gözetilmemesi, c- Suça konu kartın değişik yer ve zamanlarda birden fazla kez kullandığının anlaşılması karşısında, tayin edilen cezaların TCK’nın 43. maddesi ile arttırılmaması, d- Temel cezalar tayin olunurken hapis cezaları alt sınırdan tayin olunduğu hâlde, aynı gerekçeyle adli para cezalarına esas alınan birim gün sayılarının alt sınırdan uzaklaşılarak belirlenmesi suretiyle çelişkiye neden olunması, e- Sanık hakkında diğer suçlardan kurulan hükümlerde TCK’nın 62. maddesi uygulandığı hâlde, mağdur … sahte nüfus cüzdanı ile katılan bankadan sahte kredi kartı çıkartma suçundan kurulan hükümde herhangi bir gerekçe belirtilmeden takdiri indirim hükmünün uygulanmaması, f- Sanık hakkında mağdur … sahte nüfus cüzdanı ile katılan bankadan sahte kredi kartı çıkartma suçundan kurulan hükümde, kasıtlı suçtan hapis cezasına mahkûm olan sanık hakkında TCK’nın 53/1. maddesinde düzenlenen hak yoksunluğuna hükmedilmesi gerektiğinin gözetilmemesi, 2- Sanık hakkında mağdur … sahte nüfus cüzdanı ile katılan bankadan sahte kredi kartı çıkartmaya teşebbüs ve mağdur … adına sahte resmi belge düzenleme suçlarından kurulan hükümlerde; a- Sanığın ele geçirilen mağdur …’in kimlik bilgileri ile oluşturulmuş sahte nüfus cüzdanı ile internet üzerinden katılan G.. Bankasına kredi kartı müracaatında bulunduğu, bankaca henüz kart basılmadan, sahte başvuru yapıldığının tespiti ile sanığın yakalanabilmesi amacıyla yem kart bastığı ve teslim sırasında sanığın yakalandığı somut olayda; sanığın eyleminin TCK’nın 204/1, 43. madde ve fıkrasına uyduğu gözetilmeden yazılı şekilde hükümler kurulması, b- Temel ceza tayin olunurken hapis cezası alt sınırdan tayin olunduğu hâlde, aynı gerekçeyle adli para cezasına esas alınan birim gün sayısının alt sınırdan uzaklaşılarak belirlenmesi suretiyle çelişkiye neden olunması” isabetsizliklerinden cezayı aleyhe değiştirmeme yasağı gözetilmek suretiyle bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 11.07.2015 tarih ve 12018 sayı ile; “1- Sanığın … kimliği ile yaptığı kredi kartı başvurusunun reddi nedeniyle eylemi 5464 sayılı Banka Kartları ve Kredi Kartları Kanunu‘nun 37/2 maddesi kapsamında değerlendirilmiştir. … sahte kimliğiyle yaptığı başvurunun sahte olduğu bankaca belirlendikten sonra, sırf failin yakalanabilmesini temin için kartın basılmış olması, Yüksek Daire’nin isabetle belirttiği gibi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 245/2. maddesinde yazılı banka veya kredi kartının kötüye kullanılması suçuna teşebbüs olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Ancak eylem bu hâliyle 5464 sayılı Kanun’un 37/2. maddesinde yazılı suçu oluşturmaktadır. … adına yapılan başvuru ile … adına yapılan başvuru arasında hiçbir fark bulunmamaktadır. Bu nedenle sanığın her iki eylemi TCK’nın 43/1. maddesi gereğince aynı mağdura, yani G.. Bankasına gerçekleştirilen tek suç kabul edilmeli ve sanığa tayin edilen temel ceza TCK’nın 43/1. maddesi gereğince zincirleme suç hükümlerine göre arttırılmalıdır. 2- Yukarıda metni gösterilen 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 212. maddesi sahtecilik suçlarının başka bir suçla birlikte işlenmesi hâlinde gerçek içtima kurallarının uygulanmasını zorunlu kılan bir düzenlemedir. Sanığın … sahte kimliği ile gerçekleştirdiği eylemlerden bu kişi adına sahte kredi kartı düzenlenmesi eylemi ile nüfus cüzdanında sahtecilik eylemini zincirleme tek suç saymak mümkün değildir. Zira TCK’nın 43/1. madde üçüncü cümledeki ‘aynı suç‘ kavramına ait “Bir suçun temel şekli ile daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli şekilleri, aynı suç sayılır.” tanımına her iki eylem uymadığı gibi Türk Ceza Kanunu içinde

Sahte Nüfus Cüzdanı ile İnternet Üzerinden Sahte Kredi Kartı Üretme ve Kullanma Suçu Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Kamu Kurumları Arasında Alacak Davası ve Uyuşmazlıklarda Tahkim Zorunlu mu?

Kamu Kurumları Arasında Alacak Davası ve Uyuşmazlıklarda Tahkim Zorunlu mu? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1494 Karar No: 2017/1400 Karar tarihi: 22.11.2017 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Samsun 3. Asliye Hukuk Mahkemesince asıl ve birleşen davanın reddine dair verilen 10.02.2012 gün ve 2010/528 E., 2012/44 K. sayılı kararının davacı vekili tarafından temyizi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 13.05.2013 gün ve 2012/9297 E., 2013/8658 K. sayılı kararı ile: \”…3533 sayılı Kanun\’un 1. maddesine göre genel, katma ve özel bütçelerle yönetilen daireler ve belediyelerle sermayesinin tamamı devlete veya belediyelere yahut özel idarelere ait olan daire ve müesseseler arasında çıkan uyuşmazlıklardan adli yargının görevi içinde bulunanlar o kanunda yazılı tahkim usulüne göre çözümlenir. Tarafların sıfatı gereği aralarındaki uyuşmazlıkların tahkim usulüne göre çözümlenmesi gerektiği gözetilerek sözü edilen yasa hükmü uyarınca dava dilekçelerinin görev yönünden reddine karar verilmesi gerekirken işin esasının incelenmiş olması usul ve yasaya aykırı olup kararın bu nedenle bozulması gerekmiştir….\” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava Kurum zararının tahsiline yönelik alacak istemine ilişkindir. Davacı … vekili asıl ve birleşen dava dilekçesinde tıbbi bir zorunluluk olmamasına rağmen davalı hastaneler tarafından talep edilerek kullanılan dual meshler için tıbbi malzeme firmaları ile şahıslara yapılan ödemelerin kurum zararına sebebiyet verdiği belirtilerek bilirkişi tarafından hesaplanan zarar miktarının yasal faizi ile birlikte davalılardan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Sağlık Bakanlığı vekili davanın süresi dolduktan sonra açıldığını, davalı hastanelerin bir gelir elde etmediğini, tıbbi gerekliliğin heyet raporu ile belgelendirilmesine ve mevzuata uygun şekilde faturalama işlemi yapılmasına rağmen yapılan işlemin kurum zararı olarak değerlendirilmesinin usul ve yasaya aykırılık teşkil ettiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Yerel Mahkemece dava konusu somut olayda hastaların tedavi edildiği 26.05.2005 ile 05.12.2006 tarihleri arasında uygulama açısından yürürlükte bulunan 2005 Mali Yılı Bütçe Uygulama Talimatı ve 2006 yılı Tedavi Yatırımına İlişkin Uygulama Tebliğlerinde dual mesh kullanımına kısıtlama getiren herni ameliyat çeşidi ile ilgili bir düzenleme bulunmadığı, hekimin mesleğini uygularken vicdani ve mesleki bilimsel karakterine göre hareket edeceğinin kabul edilmesi gerektiği, davalı hastanelerin farklı genel cerrahi uzmanları tarafından düzenlenen epikriz raporlarındaki tanı ve tedavi kapsamında hastalara yazılmış reçetelere göre ödeme yapıldığı, bu sebeple ortaya çıktığı iddia edilen kurum zararından davalı hastanelerin sorumlu tutulamayacakları gerekçesiyle asıl ve birleşen davanın reddine karar verilmiştir. Hükmün, davacı … vekili tarafından temyizi üzerine Özel Dairece yukarıda başlık kısmında açıklanan gerekçeyle bozulmasına karar verilmiştir. Yerel mahkemece Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin çeşitli kararlarında da belirtildiği üzere davacı … Kurumunun 3533 sayılı Umumi Mülhak ve Hususi Bütçelerle İdare Edilen Daireler Ve Belediyelerle Sermayesinin Tamamı Devlete Veya Belediye Veya Hususi İdarelere Aid Daire ve Müesseseler Arasındaki İhtilafların Tahkim Yolile Halli Hakkında Kanun’un 1. maddesinde sayılan kamu kurumlarından olmadığı, bu nedenle davaya mecburi hakem sıfatı ile bakılmasının mümkün bulunmadığı belirtildikten sonra bozma öncesi gerekçe tekrar edilerek her iki davalı yönünden davanın reddine yönelik verilen kararda direnilmiştir. Direnme kararı davacı … vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığının 3533 sayılı Kanun’un 1. maddesinde sayılan kamu kurumlarından olup olmadığı, burada varılacak sonuca göre somut uyuşmazlığın mecburi tahkim usulüne göre çözümlenip çözümlenemeyeceği noktasında toplanmaktadır. Bir hak üzerinde uyuşmazlığa düşmüş olan iki tarafın anlaşarak, bu uyuşmazlığın çözümlenmesini özel kişi veya kişilere bırakmalarına ve uyuşmazlığın bu özel kişi veya kişiler tarafından incelenip karara bağlanmasına tahkim denir. Kanunlarımızda biri ihtiyari, diğeri mecburi olmak üzere iki tür tahkim öngörülmüştür. Bazı hallerde, taraflar arasında ortaya çıkan özel hukuk alanına ilişkin uyuşmazlıkların evvelce bu konuda bir tahkim sözleşmesi yapılmamış olmasına rağmen, sıfatları belirtilen kişiler tarafından bakılması zorunlu kılınmıştır ki; buna mecburi ya da kanuni tahkim denilmektedir. Tahkimin hangi hallerde mecburi olduğu, özel kanun hükümleri ile tayin edilir. Mecburi tahkime tabi iş ve davalarda, taraflar Devlet mahkemelerinde yani genel mahkemelerde dava açamazlar; kanunla gösterilen hakemlere başvurmaya, bir başka söyleyişle hakemlerde dava açmaya mecburdurlar. İhtiyari tahkime ilişkin hükümler ise 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun (HMK) 11. kısmında (407 ve devamı maddeler) yer almaktadır. İhtiyari tahkimde taraflar hakeme başvurmak zorunda değillerdir. Zorlama olmadan özgür iradeleri ile çözebilecekleri alanlardaki uyuşmazlıklarını yargı önüne getirmeden anlaşarak hakeme götürerek çözebileceklerdir. Mecburi tahkim öngören bir düzenleme olan; 3533 Sayılı Kanun’un 1. maddesi \”Umumi, mülhak ve hususi bütçelerle idare edilen daireler ve belediyelerle sermayesinin tamamı Devlete veya belediye veya hususi idarelere aid olan daire ve müesseseler arasında çıkan ihtilaflardan adliye mahkemelerinin vazifesi dahilinde bulunanlar bu kanunda yazılı tahkim usulüne göre halledilirler.\” hükmünü içermektedir. Bir uyuşmazlığa 3533 sayılı Kanun hükümlerine göre bakılabilmesi için, davanın her iki tarafının da Kanunun birinci maddesinde sayılan kamu kurumundan olması gerekir. Taraflardan birisi anılan Kanunda belirtilen kamu kuruluşu değilse, davaya mecburi hakem sıfatıyla bakılamaz. Somut uyuşmazlıkta davanın tarafları Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) ve Sağlık Bakanlığıdır. Sağlık Bakanlığının 3533 sayılı Kanun\’un 1. maddesinde sayılan kuruluşlardan olduğu hususunda kuşku bulunmamaktadır. Davacı SGK\’nın 3533 sayılı Kanun kapsamında bulunup bulunmadığının aydınlığa kavuşturulabilmesi için tabi olduğu mevzuat ve hukuksal statü ortaya konulmalıdır. Öncelikle belirtmelidir ki, öğretide Sosyal Güvenlik Kurumunun özel hukukla bağlantılarını tam olarak koparmayan ancak asıl görevinin Devlet adına sosyal güvenlik kanunlarını uygulamak ve bireylere sosyal güvenlik hakkı sağlamak olan kamu tüzel kişiliğine haiz bir kamu kurumu olduğu ifade edilmiştir. (ASLANKÖYLÜ R., En Son Değişikliklerle Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu Şerhi, C.1, 2005, s.115-116, GÜZEL A., OKUR A.R, CANİKLİOĞLU, N., Sosyal Güvenlik Hukuku, 16. Bası, 2016, s.71, ARICI K., Türk Sosyal Güvenlik Hukuku, 2015, s.59) Nitekim, 5502 sayılı Sosyal Güvenlik Kurumu Kanunu\’nun 1. maddesinde, \”bu Kanun ile Kuruma görev ve yetki veren diğer kanunların hükümlerini uygulamak üzere; kamu tüzel kişiliğini haiz, idari ve mali açıdan özerk, bu Kanunda hüküm bulunmayan durumlarda özel hukuk hükümlerine tabi Sosyal Güvenlik Kurumu kurulduğu; Kurumun, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının ilgili kuruluşu olduğu\” bildirilmiştir. Aynı Kanunun 34. maddesinde ise kurumun merkezi yönetim bütçesinden başka gelirlerinin de bulunduğu açıklanmıştır. 01.01.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu\’nun 2. maddesinde, bu Kanunun, merkezi yönetim kapsamındaki kamu idareleri, sosyal güvenlik kurumları ve mahalli idarelerden oluşan genel yönetim kapsamındaki kamu idarelerinin mali yönetim ve kontrolünü kapsadığı açıklanmış, 3/d maddesinde,

Kamu Kurumları Arasında Alacak Davası ve Uyuşmazlıklarda Tahkim Zorunlu mu? Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Görevi Dışında Kalan Kişisel Kusuru Nedeniyle Memur ve Kamu Görevlisine Karşı Tazminat Davası Açılması

Görevi Dışında Kalan Kişisel Kusuru Nedeniyle Kamu Görevlisine Karşı Tazminat Davası Açılması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1355 Karar No: 2018/1553 Karar Tarihi: 23.10.2018 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın husumet eksikliği nedeniyle reddine dair verilen 05.11.2013 tarihli ve … sayılı karar davacı vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 12.05.2014 tarihli ve 2014/1960 E., 2014/7598 K. sayılı kararı ile; “…Dava, kişilik haklarının ihlali nedenine dayalı manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın husumet yokluğundan reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir. Davacı, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışmakta olduğunu, davalının ise aynı üniversitede yabancı diller Yüksek okulunda müdürlük yaptığını, davalının şikayeti üzerine Rektörlük makamı tarafından soruşturma açıldığını, davalı tarafından kaleme alınan haksız ve gerçek dışı isnatlara yer verdiği şikayet dilekçesinde ve akabinde yapılan soruşturma nedeniyle kişilik haklarının saldırıya uğradığını belirterek uğradığı manevi zararın tahsilini istemiştir. Davalı, haksız ve yersiz açılan davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, davacının ve davalının kamu görevlisi oldukları, yaptıkları işlerin kamu hizmeti ile bağlantılı bulunduğu ve dava konusunun hizmet kusuru niteliğinde olduğu gerekçesiyle husumet yokluğundan istemin reddine karar verilmiştir. Davacı, aynı kurumda kendisi gibi öğretim görevlisi olarak görev yapan davalının, kendisine yönelik asılsız şikayette bulunduğu iddiasına dayalı olarak istemde bulunmuş olup, davalının dilekçesinde ileri sürdüğü hususlar kamu hizmetinin bir gereği olmadığı gibi, dilekçenin davalı tarafından Rektörlüğe verilmiş olması hizmet kusuru olarak da değerlendirilemez. Şu halde işin esasına girilerek yapılacak incelemeyle varılacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken, husumet nedeniyle istemin reddine dair karar verilmiş olması doğru değildir. Bu nedenle kararın bozulması gerekir…” gerekçesiyle karar oy çokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili; müvekkilinin Ondokuz Mayıs Üniversitesi Ziraat Fakültesinde profesör olarak çalıştığını, davalının ise aynı üniversitede Yabancı Diller Yüksek Okulunda müdürlük yaptığını, davalının 02.01.2013 tarihinde Rektörlük makamına müvekkili hakkında şikâyet dilekçesi verdiğini, dilekçe içeriğinde müvekkilinin kendisine okutmanlar önünde bağırdığını, küçük düşürücü, terbiye sınırlarını aşan, iftira ve tehdide varan sözler söylediğini, ayrıca diğer öğretim görevlisi arkadaşlarına da davacı tarafından iftira edildiğini ve zan altında bırakıldığını iddia ettiğini, davalının yöneticilik sıfatını kullanarak okutmanlar T. O. ve A. E.’e sözde iddialarını tutanak altına aldırdığını, davalının şikâyeti üzerine Rektörlük tarafından müvekkili hakkında soruşturma açıldığını, yapılan soruşturma sonucunda düzenlenen raporda herhangi bir cezai işleme gerek olmadığı kanaatinin bildirildiğini, davalının müvekkili hakkında haksız, gerçek dışı ve hukuka aykırı isnatlarda bulunarak kaleme aldığı şikâyet dilekçesi ve akabinde yapılan soruşturma nedeniyle müvekkilinin kişilik haklarına ağır derecede saldırıda bulunduğunu ileri sürerek 7.000,00TL manevi tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı vekili; davacının eşi G. T. Sullıvan’ın Ondokuz Mayıs Üniversitesi Yabancı Diller Yüksek Okulunda görev süresinin bittiği 30.12.2012 tarihine kadar öğretmen olarak çalıştığını, davacının eşinin görevde bulunduğu süre içerisinde kendisi ile yapılan sözleşmeye aykırı hareketlerde bulunması nedeniyle görev süresinin uzatılmadığını, fakat davacı ve eşi tarafından bu durumun müsebbibi olarak müvekkilinin görülmesi nedeniyle adeta kişisel bir nefret duyulduğunu, 31.12.2012 tarihinde Yabancı Diller Yüksekokulu yemekhanesinde davacı tarafından müvekkili kastedilerek, bir öğretim üyesine yakışmayacak sözlerin söylendiğini, orada bulunan görgü tanıkları T. O. ve A. E. tarafından olay hakkında tutanak tutulduğunu, müvekkilinin de bunun üzerine 02.01.2013 tarihinde Rektörlük makamına şikâyette bulunduğunu, davacının sözlerinden dolayı müvekkili tarafından şikâyet edilmesinde herhangi bir hukuka aykırılık bulunmadığını, Anayasal şikâyet hakkının kullanıldığını, kötü niyetli ve sırf davacıya zarar verme kastı ile bir şikâyet yapılmadığını, bu nedenle davacının soruşturma sonucunda ceza almamasının tazminat isteme hakkı vermeyeceğini, şikâyet üzerine atanan soruşturmacının hiçbir hukuki alt yapısı olmayan bir gerekçe ile ceza verilmemesi hususunda kendi kanaatini kullandığını, ayrıca soruşturmaya itiraz edilmiş olup sürecin hâlen devam ettiğini, dava konusu olayda aslen kusurlu olan taraf davacı olduğundan herhangi bir manevi tazminat talep etme hakkı bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece; davalının davaya konu edilen eylemlerinin hepsinin idari anlamda yapılmış eylemler olduğu, kötü niyetle zararlandırma amacı taşımayan ve temelindeki olaylarda uydurma ve tertip bulunmayan işlemlerin manevi tazminatı gerektirmeyeceği, davalının mevzuatın kendisine vermiş olduğu sınırlar içerisinde taktir ve yetkisini kullanarak işlem yaptığı, memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurdan doğan tazminat davalarının idare aleyhine açılabileceği, davalının dava konusu işlemleri kamu görevlisi sıfatıyla yaptığı, davacının davalının yasal olarak yapması gereken işlemlerin haricinde ve yasanın kendisine tanımış olduğu yetkiyi de aşarak, daha üst seviyede kusur işlediğini ispatlayamadığı, davalının yasal sınırlar içerisinde taktir hakkını kullanarak işlem yaptığı, bu hâliyle davalı tarafa husumet düşmediği, husumetin de dava şartı olduğu gerekçesiyle davanın husumet eksikliği nedeniyle reddine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece, yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle oy çokluğuyla bozulmuştur. Yerel Mahkemece, önceki karardaki gerekçeler tekrar edilerek ve “bozma ilamında davalının eyleminin hizmet kusuru olarak değerlendirilemeyeceği tespitiyle yargılamanın adli yargıda yürütülmesi gerektiği sonucuna varıldığı, ancak aynı şekilde davacının eşi Gregory Thomas Sullıvan tarafından açılıp mahkemenin 2013/129 E. sayılı dosyasında yürütülen yargılama sonucu husumet eksikliği sebebiyle davanın reddine dair verilen kararın Yargıtay tarafından 19.03.2014 tarihli kararla onanarak kesinleştiği, her iki davadaki talebin kaynağı olan olayın aynı olup davacının eşi ile davalı … arasındaki ihtilaf olduğu, bu ihtilafın da davalının idari görevinden kaynaklandığı, her iki dosyayı birbirinden ayırarak birindeki olayı hizmet kusuru, diğerindekini şahsi kusur olarak nitelendirmenin hukuka uygun olmadığı, bu davada davacının talebine konu yapmış olduğu herhangi bir maddi vakıa veya ikinci bir şahsi olay bulunmadığı, şahsi kusurun idari ödev ve hizmetin tamamen dışındaki hâllerden kaynaklanabileceği, eylemin bir hâliyle dolaylı bile olsa yürütülen hizmetle bağlantısının bulunması hâlinde hizmet kusuru olarak değerlendirilmesi gerektiği, somut olayda yürütülen hizmetten ayrılabilir şekilde kişisel kusurun bulunmadığı, davalının eyleminin hizmet kusuru olduğu” gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını davacı vekili temyiz etmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, eldeki davanın davalı kamu görevlisinin hizmet kusurundan mı, yoksa kişisel kusurundan mı kaynaklandığı, buradan varılacak sonuca göre davalıya husumet yöneltilmesinin mümkün olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümüne geçilmeden önce, konuya ilişkin yasal düzenleme ve ilkelerin ortaya konulmasında yarar vardır: Kamu personelinin mali sorumluluğuna ilişkin düzenlemeler öncelikle Anayasa olmak üzere ilgili kanunlarında yer almaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın “Temel hak ve hürriyetlerin

Görevi Dışında Kalan Kişisel Kusuru Nedeniyle Memur ve Kamu Görevlisine Karşı Tazminat Davası Açılması Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Anlaşmalı Boşanma Protokolünde Belirlenen İştirak Nafakasının Azaltılması Talep Edilebilir mi?

Anlaşmalı Boşanma Protokolünde Belirlenen İştirak Nafakasının Azaltılması için Sonradan Dava Açılabilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1513 Karar No: 2019/1182 Karar Tarihi: 14.11.2019 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki nafaka davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; … Aile Mahkemesince asıl davanın kısmen kabulüne, birleşen davanın reddine dair verilen 23.09.2014 tarihli ve … sayılı karar davalı-birleşen davada davacı vekilinin temyizi üzerine, Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 22.06.2015 tarihli ve 2014/22084 E., 2015/11488 K. sayılı kararı ile: “…Davacı vekili, dava dilekçesi ile tarafların anlaşmalı olarak boşandıklarını, davacının o dönemde 10.000.-TL (brüt) maaş aldığını, iş sözleşmesinin ikale yolu ile sona erdiğini, kendi işini kurmak üzere girişimlerde bulunduğunu, davacının yeniden evlendiğini, nafakayı da eşinden aldığı borç ile ödeyebildiğini, şartlarının değiştiğini, geçim sıkıntısı çektiğini ileri sürerek iştirak nafakasının aylık 3.500.00.- TL den aylık 1.500.00.- TL ye indirilmesine ve %20 artış oranının değiştirilmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, cevap dilekçesi ile davanın reddini istemiş, bu dava ile birleştirilen dava dilekçesi ile de iştirak nafakasının 1.500.00.- TL daha artırılmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Mahkemece davanın kısmen kabulüne, iştirak nafakasının aylık 2.000.00.- TL ye indirilmesine, nafakanın her yıl tefe ve tüfe ortalaması oranında artırılmasına, birleşen davanın reddine karar verilmiş, hüküm davalı-birleşen davanın davacısı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, sair temyiz itirazları yerinde değildir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 182. maddesine göre; boşanma kararı ile velayetin kullanılması kendisine verilmeyen eş, çocuğun bakım ve eğitim giderlerine gücü oranında katılmak zorundadır. Türk Medeni Kanunu’nun 330. maddesindeki düzenleme ise; nafaka miktarı, çocuğun ihtiyaçları ile ana ve babanın hayat koşulları ve ödeme güçlerine göre belirlenir, şeklindedir. Türk Medeni Kanunu’nun331.maddesi uyarınca da; durumun değişmesi halinde hakim, nafaka miktarını yeniden belirler veya nafakayı kaldırabilir. Nafaka iradı, tarafların yaptıkları sözleşmeye dayansa bile, indirilebileceği gibi tamamen de kaldırılabilir. Ancak, sözleşme ile kararlaştırılmış ve hakim tarafından onaylanmış olan iradın, yasada aranan şartlar gerçekleşmeden tamamen kaldırılmasını ya da indirilmesini istemek hakkın kötüye kullanılması mahiyetini arz eder. Bunun gibi, sırf boşanmayı sağlayabilmek için, bilerek ve isteyerek mali gücünün üzerinde bir yükümlülüğü üstlenen ya da karşı tarafın mali durumunun iyi olduğunu ve geçinmek için nafakaya ihtiyacı olmadığını bilen kişinin, sonradan bu yükümlülüğün kaldırılması veya azaltılması yönünde talepte bulunması da iyiniyet ve sözleşmeye bağlılık ilkeleri ile bağdaşmaz. Ancak, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu‘nun 26. ve 27. maddelerine (mülga Borçlar Kanununun 19 ve 20. maddelerine) aykırı bulunmayan karşılıklı sözleşmelerde, edimler arasındaki denge, umulmadık gelişmeler yüzünden sonradan bozulacak olursa, sözleşme koşulları değişen koşullara uyarlanır. Buna göre, sözleşenlerin eğer gelişmeleri baştan kestirebilselerdi, sözleşmeyi bambaşka koşullarla kurmuş olacakları söylenebiliyorsa, ayrıca, beklenmeyen gelişme yüzünden sözleşmeye baştan kararlaştırılmış koşullarla olduğu gibi katlanmak taraflardan biri için özveri sınırının aşılması anlamına geliyorsa, nihayet, yasal ve sözleşmesel risk dağılımı çerçevesinde taraflardan sözleşmeye baştan kararlaştırılmış koşullarla bağlı kalmaları beklenemiyorsa, sözleşmeye hakimin müdahalesi gerekebilir. Somut olayda; tarafların, 05/01/2012 tarihinde açılan dava ile anlaşmalı olarak 02/02/2012 tarihli karar ile boşandıkları, boşanma protokolünde velayetin anneye bırakıldığı, 3.500.00.- TL iştirak nafakası ve her yıl % 20 artış oranı uygulanmasının kabul edildiği, kararın 27/02/2012 tarihinde kesinleştiği; ortak çocuğun, 11/11/2008 doğumlu olduğu; ekonomik sosyal durum araştırma yazılarına verilen cevaplardan, annenin su altı sporları federasyonu dış ilişkiler şefi olduğu, 2.500.00.- TL maaş aldığı, 1.100.00.- TL kira ödediği, babanın ise 01/02/2013 tarihinde işvereni ile ikale sözleşmesi yaparak kendi isteği ile iş sözleşmesini sonlandırdığı, 17.916.66.- TL toplu ödeme aldığı, halen serbest danışmanlık yaptığı, evlendiği, eşinin yakınının evinde kaldığı, paylı dairesinin olduğu, ortak çocuğun özel okula gittiği anlaşılmaktadır. Bu durumda, mahkemece; yukarıda açıklanan esaslar çerçevesinde olay değerlendirilip; boşanma kararından sonra davacının mal varlığında ve gelirinde bir azalma olmadığı, kendi isteği ile işvereni ile ikale sözleşmesi imzalayarak iş sözleşmesine son verdiği, kendi işini kurduğu, protokol ile belirlenen iştirak nafakasının azaltılması için yasal bir neden bulunmadığı gibi hakkaniyetin de bunu gerektirmediği, başlangıçtaki dengenin gözetilmesi gerektiği sonucuna varılarak, davanın reddine karar verilmesi gerekirken; yanılgılı değerlendirme ve yasal olmayan gerekçeler ile, iştirak nafakasının azaltılmasına dair karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Asıl dava, iştirak nafakasının azaltılması ve artış oranının indirilmesi; birleşen dava ise iştirak nafakasının arttırılması istemlerine ilişkindir. Davacı-birleşen davada davalı vekili, tarafların anlaşmalı olarak boşandıklarını, protokolde 3.500TL iştirak nafakasının ödenmesi ve nafaka bedelinin bir sonraki yıl aynı tarihte başlatılmak üzere her yıl için %20 oranında zam uygulanarak arttırılacağının kararlaştırıldığını, müvekkilinin o dönemde 10.000TL (brüt) maaş aldığını, iş sözleşmesinin ikale yolu ile sona erdirdiğini ve kendi işini kurmak üzere girişimlerde bulunduğunu, ayrıca müvekkilinin yeniden evlendiğini ve nafakayı eşinden aldığı borç ile ödeyebildiğini, şartlar değiştiğinden müvekkilinin geçim sıkıntısı çektiğini ileri sürerek, iştirak nafakasının hâlen aylık 4.200TL’den 1.500TL’ye indirilmesine ve protokolde öngörülen %20 artış oranının TEFE+ÜFE ortalaması oranı olarak değiştirilmesine karar verilmesini talep ve dava etmiş; birleşen davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Davalı-birleşen davada davacı vekili, taraflar arasında imzalanan protokol esas alındığında iştirak nafakasının indirilmesinin istenemeyeceğini savunarak asıl davanın reddine karar verilmesini istemiş; birleşen davada ise protokolde öngörülen iştirak nafakasının 1.500TL daha artırılmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Yerel mahkemece, protokoldeki nafaka ve artış oranı ile ilgili küçüğün ihtiyaçları ile 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 182. maddesindeki eşlerin birlikte katkıda bulunmaları ile ilgili düzenleme değerlendirildiğinde, 11.11.2008 doğumlu çocuğun yıllığı 15.000TL olan okul giderlerinin dışında diğer ihtiyaçları da göz önüne alındığında, yıllık 50.000TL civarında tutan nafaka miktarının hakkaniyete uygun olmadığı, protokolde her ne kadar nafaka ile ilgili değişiklik hakkında dava açılamayacağı kararlaştırılmış ise de, doğmamış bir dava hakkından feragatin hukuken sonuç doğurmayacağı gerekçesiyle, dava tarihinden geçerli olmak üzere iştirak nafakasının aylık 2.000TL’ye indirilmesine, kararın kesinleştiği tarih dönem başlangıç tarihi kabul edilerek nafakanın her yıl TÜİK tarafından açıklanan ve davacının talebinde belirttiği (TEFE+ÜFE) ortalaması oranında artırılmasına, nafaka indiriminin 01.02.2013 tarihinden geçerli olmasına dair talep ile birleşen davanın reddine karar verilmiştir. Davalı-birleşen davada davacı vekilinin temyizi üzerine karar, yukarıda başlık bölümünde gösterilen nedenlerle bozulmuştur. Mahkemece, önceki gerekçeler yanında, her ne kadar nafaka borçlusu baba işinden kendi isteği ile ayrılmış ise de, daha sonraki işinde hesap edilen muhtemel nafaka rakamlarını ödeyebileceğine dair mali durumunda bir düzelme

Anlaşmalı Boşanma Protokolünde Belirlenen İştirak Nafakasının Azaltılması Talep Edilebilir mi? Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması HAGB Kararı Hukuk Hâkimini Bağlar mı?

Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması HAGB Kararı Hukuk Hâkimini Bağlar mı? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1353 Karar No: 2018/1552 Karar Tarihi: 23.10.2018 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 23.05.2013 tarihli ve … sayılı karar davalı vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 30.04.2014 tarihli ve 2013/12224 E., 2014/6930 K. sayılı kararı ile, \”…Dava, kişilik haklarına saldırı nedeni ile manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece istemin bir bölümü kabul edilmiş; karar, davalı tarafından temyiz edilmiştir. Davacı, davalının kendisine hakaret ettiğini belirterek manevi tazminat istemiştir Davalı, davanın reddi gerektiğini savunmuştur. Mahkemece, istemin kısmen kabulüne karar verilerek davacı lehine 3.000 TL manevi tazminata hükmedilmiştir. Dosya arasına getirtilip incelenen Didim (Yenihisar) Sulh Ceza Mahkemesi\’nin 2012/354 Esas ve 2013/45 Karar sayılı ilamı, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkindir. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 231/5. maddesi uyarınca; “Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, kurulan hükmün sanık hakkında bir hukukî sonuç doğurmamasını ifade eder.” Bu nedenle açıklanması geri bırakılan mahkûmiyet hükmünün, 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nun 53. maddesi anlamında hukuk hâkimi yönünden bağlayıcılığı yoktur. Somut olayın oluşunu hukuk hâkimi kendisi takdir etmelidir. Ceza dosyası incelendiğinde, davalı tarafından davacıya hakaret edildiğine ilişkin olarak beyan veren ve davacının iş yerinde çalışan ….. hazırlık aşamasında alınan beyanında davalının davacıya hakaret içeren ifadeler kullandığını beyan etmekle birlikte mahkeme huzurunda verdiği beyanında, davalının davacıya hakaret etmediğini ifade etmiş, olay anında davalı ile birlikte balkonda olan tanık …. ise tarafların aralarında kira borcunun ödenmesi hususu nedeniyle ağız dalaşı yaşandığını, bunun dışında hakaret içeren söz duymadığını beyan etmiştir. Dava dosyası kapsamı itibari ile davalının davacıya hakaret ettiği kesin ve net bir şekilde ispatlanamamıştır. Açıklanan nedenle istemin tümden reddedilmesi gerekirken, yanılgılı gerekçe ile yazılı şekilde hüküm kurulması doğru değildir. Kararın bu nedenle bozulması gerekmiştir…\” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacı davalıya ve eşine ait restoran ve pansiyon işletmesini yazılı kira sözleşmesi ile kiraladığını, bir süre işlettikten sonra davalının 07.05.2012 tarihinde iş yerine gelerek ödenen kira bedelinin az olduğunu, bu miktarın arttırılması gerektiğini söylediğini, bu konuları daha sonra görüşmeleri gerektiğini söylemesi üzerine davalının kendisine ve ortağına hakaret ettiğini, davalının eylemi nedeniyle Didim (Yenihisar) Cumhuriyet Başsavcılığına şikâyette bulunduğunu, soruşturma sonucunda davalı hakkında Didim (Yenihisar) Sulh Ceza Mahkemesinde dava açıldığını, yargılama sonunda davalının hakaret suçundan cezalandırılmasına karar verildiğini, bu olay nedeniyle işletmede bulunan müşteriler ve çalışanların yanında küçük düştüğünü ve itibar kaybettiğini ileri sürerek 14.000,00 TL manevi tazminatın olay tarihi olan 07.05.2012 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı vekili davacının kira bedellerini zamanında ödemediğini, aralarında bu nedenle çekişme bulunduğunu, ceza dosyasında müvekkilinin küfür ettiğine ilişkin herhangi bir delil bulunmadığını, Didim (Yenihisar) Sulh Ceza Mahkemesinin kararının yanlış olduğunu ancak verilen hükümde hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verildiğinden temyiz yolunun kapalı olduğunu, ceza mahkemesi tarafından verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararlarının hukuk mahkemelerini bağlayıcı nitelikte olmadığını, talep edilen tazminat miktarının fahiş olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Yerel Mahkemece davalının Didim (Yenihisar) Sulh Ceza Mahkemesinin 2012/354 E. sayılı dava dosyasında davacıya hakaret ettiği iddiasıyla yapılan yargılama sonucunda neticeten 1.740,00 TL adli para cezasıyla cezalandırıldığı ve adli para cezasına yönelik hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiği, kararın 11.02.2013 tarihinde kesinleştiği, davacının da davalının ceza davasına yansıyan ve mahkûmiyetle sonuçlanan eylemi nedeni ile müşterilerinin ve çalışanlarının yanında küçük düştüğünü iddia ederek iş bu davayı açtığı, davacının uğramış olduğu haksız fiil sonucu üzüntü ve ızdırabın giderilmesi gerektiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece önceki gerekçeler tekrar edilerek ve ceza mahkemesince verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının hukuk hâkimini bağlamayacağı, ancak hukuk hâkimince ceza dosyası incelenerek kusur tespiti yapılması durumunda daha önce ceza mahkemesince suç sabit görülerek adli para cezası verilen ve hükmün açıklanmasının geri bırakılan olayda hukuk hâkimince manevi tazminat yönünden yeniden yargılama yapılması gibi bir müessesenin oluşmasına neden olacağı, bununla birlikte ceza mahkemesinde beraat etmemiş olan sanık hakkında hukuk hâkimince yapılacak inceleme sonucu manevi tazminat davasının reddi durumunda ceza ve hukuk mahkemelerinin ayrı ayrı ve zıt kararlarının ortaya çıkacağı, bu nedenle iş bu davada davalının kusuruna ilişkin incelemenin gerekmeyeceği, ceza dosyasına yansıyan eylemlerinden ötürü davacının kişilik haklarının saldırıya uğrayıp uğramadığının incelenmesi gerektiği, davalının ceza dosyasına yansıyan hakaret eyleminin kişilik haklarına saldırı niteliğinde olduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını davalı vekili temyiz etmiştir. Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair karar verilen ceza dosyasındaki delillerin hukuk hâkimince değerlendirilerek tazminat davasının reddine karar verilmesinin aynı konuda zıt kararlar verildiği anlamına gelip gelmeyeceği, buradan varılacak sonuca göre eldeki davada davalının manevi tazminatla sorumlu tutulup tutulamayacağı noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümüne geçilmeden önce, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumunun hukuki niteliği ve ilgili yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır: 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun (CMK) “Hükmün açıklanması ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması” başlıklı 231. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “(1) Duruşma sonunda, 232 nci maddede belirtilen esaslara göre duruşma tutanağına geçirilen hüküm fıkrası okunarak gerekçesi ana çizgileriyle anlatılır. (2) Hazır bulunan sanığa ayrıca başvurabileceği kanun yolları, mercii ve süresi bildirilir. (3) Beraat eden sanığa, tazminat isteyebileceği bir hâl varsa bu da bildirilir. (4) Hüküm fıkrası herkes tarafından ayakta dinlenir. (5) (Ek: 6/12/2006-5560/23 md.) Sanığa yüklenen suçtan dolayı yapılan yargılama sonunda hükmolunan ceza, iki yıl veya daha az süreli hapis veya adlî para cezası ise; mahkemece, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilir. Uzlaşmaya ilişkin hükümler saklıdır. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, kurulan hükmün sanık hakkında bir hukukî sonuç doğurmamasını ifade eder. (6) (Ek: 6/12/2006-5560/23 md.) Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesi için; a) Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış bulunması, b) Mahkemece, sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate varılması, c) Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi, gerekir. (Ek cümle: 22/7/2010 – 6008/7 md.) Sanığın kabul etmemesi hâlinde, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına

Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması HAGB Kararı Hukuk Hâkimini Bağlar mı? Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

İskân Raporu ve Kullanma İzni Alınmamış Yapılarda Geçici Su Aboneliği Yapılması Mümkün mü?

İskân Raporu ve Yapı Kullanma İzni Alınmamış Yapılarda Geçici Su Aboneliği Yapılması Mümkün mü Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/453 Karar No: 2018/1861 K. Tarihi: 06.12.2018 Mahkemesi: Tüketici Mahkemesi Taraflar arasındaki geçici su abonelik tesisi davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; … Tüketici Mahkemesince davanın reddine dair verilen 25.09.2013 tarihli ve … sayılı kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 25.06.2014 tarihli ve 2014/11756 E., 2014/10336 K. sayılı kararı ile; “…Davacı vekili dava dilekçesinde; davacının davalı kuruma su aboneliği için başvurduğunda, davaya konu binanın iskan raporu bulunmadığı gerekçesiyle abonelik talebinin reddedildiğini belirterek geçici su aboneliğinin tesisine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı vekili cevap dilekçesi ile; davanın reddini dilemiştir. Mahkemece; davanın reddine, karar verilmiş; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dava konusu binanın iskan izninin alınmadığı dosya içeriği ile sabittir. 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 30 ve 31.maddeleri hükmüne göre, yapı kullanma izin belgesi bulunmayan yerlerde abonelik tesisi mümkün değildir. Ne var ki; davadan önce 26.07.2008 tarihli Resmi Gazetede yayınlanıp yürürlüğe giren 5784 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 25.maddesinde 3194 Sayılı İmar Kanunu’na eklenen Ek Geçici 11.madde, “Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihe kadar yapı (inşaat) ruhsatı alınmış ve buna göre yapılmış olup, kanalizasyon kullanma izni verilmeyen ve alınmayan yapılara yol, su, elektrik, telefon vb. gibi altyapı hizmetlerinden birinin veya birkaçının götürüldüğünün belgelenmesi halinde ilgili yönetmelikler doğrultusunda fenni gereklerin yerine getirilmiş olması ve bu maddenin yayımı tarihinden itibaren başvurulması üzerine, kullanma izni alınıncaya kadar geçici abonelik yapılabilir, bu halde elektrik ve su bağlanması abone için kazanılmış hak teşkil etmez. Ancak yapı ruhsatı alınmış ve buna göre yapılmış olma şartı 12.10.2004 tarihinden önce yapılmış olan yapılarla ilgili olarak uygulanamaz.” hükmü getirilmiştir. 3194 sayılı İmar Kanunu’na eklenen geçici 11.madde hükmü uyarınca yine aynı yasanın 31.maddesindeki istisnalardan yararlanabilmek için yapı ruhsatının 26.07.2008 tarihinden önce alınmış olması gerekmektedir. Somut olayda, dava konusu taşınmazın yapı ruhsatı tarihi 31/12/2004 olup bu durumda İmar Kanununun 11.maddesindeki yasal şartların gerçekleştiğinin kabulü gerekir. Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde reddine karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava geçici su aboneliğinin tesisi istemine ilişkindir. Davacı vekili, müvekkilinin davalı kuruma su aboneliği için başvurduğunda davaya konu binanın iskân raporu bulunmadığı gerekçesiyle abonelik talebinin reddedildiğini belirterek geçici su aboneliğinin tesisine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Yerel Mahkemece davaya konu binanın statik raporu olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde gösterilen nedenlerle bozulmuştur. Bozma kararına karşı yerel mahkemece ilk karardaki gerekçeler tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; mevcut delillere göre davalı idarenin geçici abonelik sözleşmesi yapmasının gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümünde öncelikle konuya ilişkin mevzuattan bahsetmekte yarar vardır. 3194 sayılı İmar Kanunu’nun “Yapı Kullanma İzni” başlıklı 30’uncu maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “Yapı tamamen bittiği takdirde tamamının, kısmen kullanılması mümkün kısımları tamamlandığı takdirde bu kısımlarının kullanılabilmesi için inşaat ruhsatını veren belediye ve valilikten izin alınması mecburidir. Mal sahibinin müracaatı üzerine, yapının ruhsat ve eklerine uygun olduğu ve kullanılmasında fen bakımından mahzur görülmediğinin tespiti gerekir.” Yine aynı Kanunun “Kullanma İzni Alınmamış Yapılar” başlıklı 31’inci maddesinde düzenlenen hükme göre de; “İnşaatın bitme günü, kullanma izninin verildiği tarihtir. Kullanma izni verilmeyen ve alınmayan yapılarda izin alınıncaya kadar elektrik, su ve kanalizasyon hizmetlerinden ve tesislerinden faydalandırılmazlar. Ancak, kullanma izni alan bağımsız bölümler bu hizmetlerden istifade ettirilir.” Açıklanan Yasa hükümleri birlikte değerlendirildiğinde; yapı kullanma (iskân) izni verilmeyen veya alınmayan yapıların, izin alınıncaya kadar elektrik ve belediye (ferdi abonelik) hizmetlerinden faydalanamayacakları açıktır. Hâl böyle iken, yasa koyucu ülkemizde, yapı (inşaat) ruhsatı alınmadan inşa edilmiş ya da yapı (inşaat) ruhsatı alınmasına rağmen yapı kullanma (iskân) izni alınmamış birçok yapının bulunması nedeniyle yukarıda açıklanan yasal düzenlemelere, 26.07.2008 tarihli Resmî Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 5784 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 25’inci maddesi ile 3194 sayılı İmar Kanunu’na eklenen geçici 11’inci madde ile bir istisna getirmiştir. 3194 sayılı İmar Kanunu’nun geçici 11. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihe kadar yapı (inşaat) ruhsatı alınmış ve buna göre yapılmış olup, kanalizasyon kullanma izni verilmeyen ve alınmayan yapılara yol, su, elektrik, telefon vb. gibi altyapı hizmetlerinden birinin veya birkaçının götürüldüğünün belgelenmesi halinde ilgili yönetmelikler doğrultusunda fenni gereklerin yerine getirilmiş olması ve bu maddenin yayımı tarihinden itibaren başvurulması üzerine, kullanma izni alınıncaya kadar geçici abonelik yapılabilir. Bu halde elektrik ve su bağlanması abone için kazanılmış hak teşkil etmez. Ancak yapı ruhsatı alınmış ve buna göre yapılmış olma şartı 12.10.2004 tarihinden önce yapılmış olan yapılarla ilgili olarak uygulanamaz.” 3194 sayılı İmar Kanunu’na eklenen bu madde hükmü uyarınca yine aynı Yasanın 31’inci maddesindeki istisnalardan yararlanabilmek için yapı ruhsatının 26.07.2008 tarihinden önce alınmış olması gerekmektedir. Yapı Kullanma İzni Alınmamış Yapılarda Geçici Su Aboneliği Öte yandan, dava konusu uyuşmazlığın doğduğu tarihte yürürlükte olan (mülga) ASKİ Tarifeler Yönetmeliği’nin 30/d maddesinin yollamasıyla, anılan Tarifenin “Abonelik türleri” başlıklı 6/h maddesi, “…Abonelerin gruplandırılmasıyla, tarifelerin uygulama esasları aşağıda açıklanmıştır. … Geçici aboneler: … Yapı ruhsatı bulunup da, elektrik, doğalgaz ve telefon gibi kamu hizmetlerinin en az birinden yararlandığını ispatlamak koşuluyla, yapı kullanma izni için ilgili kuruma başvurulduğu halde izin verilmeme nedeninin; – Sigorta prim veya vergi borçlarından kaynaklanması halinde tüm bağımsız bölümlere, … – Binanın oturulan bölümleriyle ilgili olmayıp çevre düzenlemesi gibi eksikliklerden, kaynaklanması halinde tüm bağımsız bölümlere, Yapı Kullanma İzni Belgesi alınıncaya kadar geçici olarak, kullanım türüne göre su verilen aboneliklerdir…” Buna göre, yapı ruhsatı bulunup da elektrik, doğalgaz ve telefon gibi kamu hizmetlerinin en az birinden yararlandığını ispatlamak koşuluyla, yapı kullanma izni için ilgili kuruma başvurulduğu hâlde izin verilmeme nedenlerinin; sigorta prim veya vergi borçlarından kaynaklanması, binanın bazı kısımlarının yapı ruhsatına aykırı olması, binanın oturulan bölümleriyle ilgili olmayıp çevre düzenlemesi gibi eksikliklerden kaynaklanması hâlinde, geçici abonelik yapılacağı kabul edilmiştir. Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki; yapı kullanma izni verilmesi için gerekli belgeler Ankara Büyükşehir

İskân Raporu ve Kullanma İzni Alınmamış Yapılarda Geçici Su Aboneliği Yapılması Mümkün mü? Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Kazanca Katılmalı Kira Sözleşmesi, Adi Ortaklık Sözleşmesi Olarak Değerlendirilebilir mi?

Kazanca Katılmalı Kira Sözleşmesi, Adi Ortaklık Sözleşmesi Olarak Değerlendirilebilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/983 Karar No: 2019/543 Karar Tarihi: 09.05.2019 Mahkemesi: Ticaret Mahkemesi Taraflar arasında birleştirilerek görülen alacak, sözleşmenin feshi ve tahliye davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; … Asliye Ticaret Mahkemesince asıl ve birleşen davalarda dava dilekçelerinin görevsizlik nedeniyle reddine dair verilen 23.12.2013 tarihli ve … sayılı kararın incelenmesi taraf vekillerince istenilmesi üzerine, Yargıtay (Kapatılan) 6. Hukuk Dairesinin 18.11.2014 tarihli ve 2014/2692 E., 2014/12623 K. sayılı kararı ile; “…31.08.2009 tarihinde açılan asıl dava; davalının işlettiği işletmenin cirosunun %6 sının tespiti, 01.09.2009 tarihinde açılan ve 09.09.2009 tarihinde birleşen dava, ortaklık sözleşmesinin feshine, davacının kullanımında bulunan taşınmazın tahliyesi istemine ilişkindir. Mahkemece görevsizlik kararı verilmiş, hüküm davacı ve davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Davacı vekili, 31.08.2009 tarihli dava dilekçesinde, müvekkili ile davalı arasında yazılı ortaklık sözleşmesi olduğunu, davalının sözleşme gereğince ödemesi kararlaştırılan ortaklık payını ödemediğini belirterek işletmenin cirosunun belirlenmesini talep etmiş, 09.09.2009 tarihli kararla birleşen dosyada ise 01.09.2009 tarihinde açtığı dava ile ortaklık sözleşmesinin feshine, davacının kullanımında bulunan taşınmazın tahliyesine karar verilmesini istemiştir. Mahkemece dava kira alacağının tahsili ve tahliye istemine ilişkin olduğundan, Sulh Hukuk Mahkemesinin görevli olduğu gerekçesiyle 23.12.2013 tarihinde görevsizlik kararı verilmiştir. Asıl dava, 31.08.2009 birleşen dava ise 01.09.2009 tarihinde açılmış olup, Her ne kadar 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 4.maddesinde; …kira ilişkisinden doğan alacak davalarında değerine bakılmaksızın Sulh Hukuk Mahkemelerinin görevli olduğu düzenlenmiş ise de, geçici 1/1 maddesinde, “bu Kanunun yargı yolu ve göreve ilişkin hükümlerinin, Kanunun yürürlüğe girmesinden önceki tarihte açılmış davalarda uygulanmayacağı” düzenlenmiştir. Bu nedenle mahkemece işin esası hakkında bir karar verilmesi gerekirken 4 yıldan uzun bir süre yargılama yapılmasından sonra yazılı gerekçe ile görevsizlik kararı verilmesi doğru olmadığından hükmün bozulması gerekmiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 438. maddesinin ikinci fıkrası hükmü gereğince direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağından davalı-karşı davacı vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Asıl dava taraflar arasında ortaklık sözleşmesi adı altında düzenlenen sözleşmeden kaynaklanan alacak, birleşen dava sözleşmesinin feshi ve tahliye, karşı dava sözleşmenin feshi istemine ilişkindir. Asıl davada davacı … vekili; müvekkili ile davalı arasında imzalanan 27.11.2006 tarihli ortaklık sözleşmesiyle müvekkilinin kirası altında olan … Levent/İstanbul adresindeki işyerinin lokantacılık faaliyeti çerçevesinde Tavacı Recep Usta adı altında ortaklaşa işletilmesinin kararlaştırıldığını, sözleşme uyarınca 15.07.2007-15.06.2008 tarihleri arasında aylık 15.000,00TL, 15.07.2008-15.06.2009 tarihleri arasında aylık 10.500 USD’nin maktu olarak ve aylık cironun %6’sı tutarında bedelin kâr payı olarak ödeneceğini, davalının sözleşmede kararlaştırılan yükümlülüklerini yerine getirmemesi üzerine müvekkili tarafından Beyoğlu 18. Noterliğinin 25.05.2009 tarihli ve 11713 yevmiye numaralı ihtarname keşide edildiğini, ihtarnameye rağmen yükümlülüklerini yerine getirmeyen davalı aleyhine icra takibi başlatıldığını, sözleşmenin 5. maddesinde yıllık ödemenin 180.000 USD’nin altında kalması hâlinde söz konusu miktarın tamamlanacağının taahhüt edildiğini ileri sürerek fazlaya dair hakları saklı kalmak kaydı ile ilk yıl için 42.646,40TL anapara ve 10.328,61TL faiz, ikinci yıl için 83.646,00TL anapara ve 3.529,17TL faiz olmak üzere toplam 140.150,19TL alacağın davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Asıl davada davalı … vekili; her ne kadar dava konusu sözleşmenin başlığı ortaklık sözleşmesi ise de sözleşmenin içeriği itibariyle gerçek niteliğinin bir kira sözleşmesi olduğunu, davacının taşınmazın maliki olduğunu söyleyerek ve sözleşmeyle müvekkilinin iyi niyetini kötüye kullanarak kendi hazırladığı sözleşmeyi imzalattığını, ancak daha sonra taşınmazın malikinin davacı olmadığını öğrendiklerini, bunun üzerine davacı hakkında suç duyurusunda bulunduklarını, davacının İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına verdiği ifadede taşınmazı E. Erduran’dan sözleşme ile kiraladığını beyan ettiğini, adı geçen kira sözleşmesinde taşınmazın bir başkasına kiraya verilemeyeceğinin düzenlendiğini, bu nedenle davacının dava şartlarından olan taraf ehliyetinin bulunmadığını, dava konusu sözleşmeden başka Beşiktaş Noterliğince de onaylanan bir kira sözleşmesi düzenlendiğini, kira sözleşmelerinden doğan akdin feshi ve tahliye davalarında sulh hukuk mahkemelerinin görevli olduğunu, mahkemece görevsizlik kararı verilmesi gerektiğini, davacının İstanbul 4. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2009/636 E. sayılı dosyası ile sözleşmenin feshi davası açtığını, müvekkilinin de hata, hile ve gabin nedeniyle sözleşmenin feshi için karşı dava açtığını, eldeki davanın 2009/636 E. sayılı dosya ile birleştirilmesini talep ettiklerini, ayrıca müvekkilinin davacıya borcunun bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Birleşen davada davacı-karşı davalı … vekili; müvekkilinin sözleşmenin feshine ilişkin 6.4. ve 6.5. maddeleri gereğince hiçbir ihbar ve ihtara gerek kalmaksızın ortaklık sözleşmesini feshetme hakkı mevcut olmasına rağmen iyi niyet göstergesi olarak ve ticari etik gereği defalarca davalıya sözlü uyarılarda bulunduğunu, bu uyarılardan sonuç alamayınca Beyoğlu 18. Noterliğinin 25.05.2009 tarihli ve 11713 yevmiye numaralı ihtarnameyi keşide ettiğini, davalının ihtarnameye rağmen yükümlülüklerini yerine getirmediğini ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla ortaklık sözleşmesinin feshine, davalının kullanımında bulunan taşınmazın tahliyesine karar verilmesini istemiştir. Birleşen davada davalı-karşı davacı … vekili karşı dava dilekçesinde; davaya konu sözleşmenin müvekkilinin iyi niyet ve güveni kötüye kullanılarak ve davacı-karşı davalının hile ve desiseleri ile hataya düşürülerek okutulmadan imzalatıldığını, bu nedenle hukuken geçersiz olduğunu, ayrıca sözleşmede gabin bulunduğunu, davacı-karşı davalının taşınmazı maliklerinden aylık 5.000,00TL bedel karşılığında kiraladığını belirterek kira sözleşmesi örneği sunduğunu, kira sözleşmesinin hususi şartları incelendiğinde, taşınmazın tepeden tırnağa tadilat ve dekorasyonun davacı-karşı davalı tarafından yapılacağının yazıldığını, buna rağmen tadilat ve dekorasyonun müvekkili tarafından yapıldığını, aylık 5.000,00TL’ye kiraladığı taşınmazı müvekkiline ilk yıl için aylık 15.000,00TL ve cirodan %6 pay, daha sonraki yıllarda ise aylık 10.500 USD ve cirodan %6 pay üzerinden kiraya verdiğini ileri sürerek hata, hile ve gabin nedeniyle sözleşmenin feshine ve tüm sonuçlarıyla hükümsüz sayılmasına karar verilmesini istemiştir. Mahkemece; ortaklık ilişkisinin varlığı için ortakların kâra ve zarara birlikte katlanmaları gerektiği, oysa ki davaya konu sözleşmede davacının sadece yer tahsisi yapıp kira bedelini zarar hâlinde dahi talep ettiği, sözleşmede zarara ilişkin davacının herhangi bir katılımının söz konusu olmadığı, hatta ödeme yapılmaması hâlinde tahliye isteneceğinin kararlaştırıldığı, bu hâliyle taraflar arasındaki sözleşmenin ortaklık sözleşmesi mahiyetinde olmadığı, kazanca katılmalı kira sözleşmesi mahiyetinde olduğu, asıl davada bir nevi bakiye kira bedelleri ve birleşen davada da bir nevi kira sözleşmesinin feshi ile kiralananın tahliyesi talep edildiği, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 4. maddesi kapsamında dava konusunun değer veya tutarına bakılmaksızın kira ilişkisinden doğan tüm uyuşmazlıklarda sulh hukuk mahkemelerinin görevli olduğu gerekçesiyle

Kazanca Katılmalı Kira Sözleşmesi, Adi Ortaklık Sözleşmesi Olarak Değerlendirilebilir mi? Read More »