Arslan Hukuk

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

AİHM Akgün Kararı: ByLock İddiasıyla Terör Örgütü Üyeliği Suçundan Tutuklamada Hak İhlali

AİHM Akgün Kararı: ByLock İddiasıyla Terör Örgütü Üyeliği Suçundan Tutuklama Nedeniyle Hak İhlali Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Akgün / Türkiye Davası (Başvuru No. 19699/18) İkinci Bölüm – Karar  AİHM Akgün Kararı: Akgün / Türkiye Davasında; Başkan Jon Fridrik Kjølbro; Hâkimler Marko Bošnjak, Valeriu Griţco, Egidijus Kūris, Branko Lubarda, Carlo Ranzoni, Saadet Yüksel ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla, Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), Türk vatandaşı M. Tekin Akgün’ün (“başvuran”) 16 Nisan 2018 tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuruyu (no. 19699/18), Başvuranın bir suç işlediğinden şüphelenmek için inandırıcı nedenlerin yokluğuna, soruşturma dosyasına erişimin kısıtlanmasına ve Sulh Ceza Hâkimliğinin bağımsız ve tarafsız olmamasına ilişkin şikâyetleri Türk Hükümetinin (“hükümet”) bilgisine sunmaya ve başvurunun geri kalan kısmını kabul edilemez olarak açıklamaya ilişkin kararı, ve tarafların görüşlerini dikkate alarak, 15 Haziran 2021 tarihinde kapalı oturumda gerçekleştirilen müzakerelerin ardından, söz konusu tarihte aşağıdaki kararı vermiştir: Giriş 1. Mevcut dava, başvuranın, Türk makamları tarafından “FETÖ/PDY” (Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması) olarak adlandırılan örgüte üye olmasından şüphelenildiği gerekçesiyle tutuklanması ile ilgilidir. Olay ve Olgular I. Davanın Koşulları 2. Başvuran, 1979 doğumludur. Başvuran, Mahkeme önünde Avukat A. Kaplan tarafından temsil edilmiştir. Hükümet, kendi görevlileri Hacı Ali Açıkgül ve Çağla Pınar Tansu Seçkin tarafından temsil edilmiştir. A. Davanın Oluşumu 3. 15 Temmuz’u 16 Temmuz 2016’ya bağlayan gece, Türk Silahlı Kuvvetleri mensubu olan ve “Yurtta Sulh Konseyi” olarak adlandırılan bir grup, demokratik yolla seçilen Millet Meclisini, Hükümeti ve Cumhurbaşkanı’nı ortadan kaldırmak amacıyla askeri darbe girişiminde bulunmuştur. 4. Darbe girişiminde, savaş uçaklarını ve helikopterlerini kullanan darbeciler, aralarında Türkiye Büyük Millet Meclisi Binası ve Cumhurbaşkanlığı Külliyesi ile polis özel harekât komutanlığı ve milli istihbarat teşkilatı merkez binalarının da bulunduğu bazı stratejik Devlet binalarını bombalamış, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın kaldığı otele saldırı düzenlemiş, Genelkurmay Başkanını rehin almış, Türksat (Ankara’da bulunan bir Türk uydu telekomünikasyon operatörü) binası da dâhil olmak üzere bazı kurumlara saldırı da bulunmuş ve bu kurumları işgal etmiş, televizyon kanallarını işgal etmiş, Boğaz üzerindeki köprüleri ve İstanbul Havalimanını kapatmış ve göstericilere ateş açmışlardır. Bu şiddet dolu gecede, 251 kişi vefat etmiş ve 2.194 kişi ise yaralanmıştır. 5. Askeri darbe girişiminin ertesi günü, ulusal makamlar, Pensilvanya’da (Amerika Birleşik Devletleri) ikamet eden bir Türk vatandaşı olan ve FETÖ/PDY isimli terör örgütünün sözde lideri olarak kabul edilen Fetullah Gülen’in şebekesini suçlamışlardır. 6. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Bürosu, 16 Temmuz 2016 tarihinde ceza soruşturması başlatmıştır. Darbe girişimi esnasında ve sonrasında, söz konusu soruşturma doğrultusunda hareket eden bölge ve il cumhuriyet savcılıkları, darbe girişiminde yer aldığından şüphelenilen bireyler hakkında ve doğrudan darbe girişiminde yer almayan ancak FETÖ/PDY terör örgütüyle bağlantıları bulunduğu iddia edilen diğer kişiler hakkında ceza soruşturmaları başlatmışlardır. 7. Hükümet, 20 Temmuz 2016 tarihinde, 21 Temmuz 2016 tarihinden itibaren üç ay süreli olağanüstü hal ilan etmiş ve ve bu olağanüstü hal daha sonra Bakanlar Kurulu kararı ile üç aylık süreler boyunca uzatılmıştır. 8. Türk makamları, 21 Temmuz 2016 tarihinde, Avrupa Konseyi Genel Sekreterini, Sözleşme’nin 15. maddesi uyarınca Sözleşme kapsamındaki yükümlülüklerin askıya alındığı konusunda bilgilendirmiştir (bildirinin içeriği için bk. aşağıda 106. paragraf). 9. Türkiye’de 18 Temmuz 2018 tarihinde olağanüstü hal sona ermiştir. B. Başvuranın şahsi durumu 1. Başvuranın tutuklanması 10. Eski bir polis memuru olan başvuran, 17 Ekim 2016 tarihinde, FETÖ/PDY üyesi olma şüphesiyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına ifade vermiştir. Başvuran, iki avukat refakatinde, söz konusu örgütle bağlantısı olduğu iddiasıyla, 19 Ağustos 2016 tarihinde görevden uzaklaştırıldığını ve 1 Eylül 2016 tarihinde görevden çıkarıldığını açıklamıştır. Başvuran, polis olarak kariyeri hakkında bilgiler vermiş ve farklı bölgesel ve merkezi istihbarat birimlerinde görev yaptığını belirtmiştir. Darbe girişimi sırasında askeri darbecilerin yakalanmasına katıldığını ve 17-25 Aralık 2013 operasyonları ile FETÖ/PDY’nin amacının Devlet kontrolünü ele almak olduğunu anladığını belirterek örgütle herhangi bir bağlantıyı reddetmiştir. 11. İfade tutanağının ilgili bölümleri aşağıdaki şekildedir: “(…) Silahlı terör örgütüne üye olmakla suçlandığı ve bir tespitin, örgüt üyelerinin kullandığı ByLock uygulamasını kullandığını belirttiği başvurana hatırlatıldı”. (…) “ByLock kullanımı başvurana soruldu: Kesinlikle kullanmadım (…)” (…) “Başvuran, savcılığımızın, 29635 kullanıcı numaralı (…) telefon numarasının ByLock kırmızı listesinde olduğuna dair tespitinin okunmasının ardından sorgulandı: Bahsedilen numara benim. Bu uygulamayı hiç kullanmadım. Kullanıcı olarak adımın nasıl alındığını bilmiyorum. (…) Ocak 2015 tarihinde yönetimin bize verdiği iPhone 4S telefonu kullanıyordum. İşten çıkarılınca telefonu geri verdim. (…)” 12. Cumhuriyet savcısı, başvuranı dinledikten sonra, ilgilinin FETÖ/PDY mesajlaşma sistemi olan ByLock uygulamasını kullandığının tespit edildiği gerekçesiyle tutuklanmasını talep ederek Sulh Ceza Hâkimliğine sevk etmiştir. 13. Başvuran, aynı gün, halen iki avukat refakatinde, Ankara 9. Sulh Ceza Hâkimliği önüne çıkarılmıştır. İfade tutanağının ilgili bölümleri aşağıdaki şekildedir: (…) “Ankara Cumhuriyet Savcısı tarafından yapılan tutuklama talebi okundu” (…) “Şüpheli: Haklarımı öğrendim, kendimi avukatlarım ile savunacağım” (…) “Şüpheli savumasında: Bu konuda polise ayrıntılı ifade verdim. İfademin okunmasını talep ediyorum. Şüphelinin polis tarafından alınan ifadesi okundu: Okunan ifade tamamen benimdir, doğrudur, ifadeyi olduğu gibi savunmam olarak yineliyorum. Şüpheli devam etti: ben herhangi bir suç [işlemedim]. Telefon, [polis] istihbarat biriminin bize verdiği telefon. Ocak 2015 tarihinde iPhone’dan başka telefon kullanmadım. Veriler Ocak ayında toplandı. Ben masumum, tahliyemi talep ediyorum”. (….) “Dosyada bulunan bilgi, belge ve tutanaklar ile sağlık raporları tek tek okundu ve şüpheli sorgulandı: aleyhime olanları reddediyorum” 14. Başvuranın bilgisayarlı bir sistemden alındığı anlaşılan ByLock kullanım tespiti, ByLock kullanıcı numarası (ID29635), bu kullanıcı numarası ile ilişkili cep telefonu numarası (başvuran, ifadesinde bu numaranın sahibi olduğunu kabul etmiştir), başvuranın T.C. kimlik numarası, başvuranın kimliği ve uyruğu, başvuranın gerçek kişi olduğu ve son olarak, renk kutusunda, başka hiçbir ifade olmaksızın “kırmızı” yazısı gibi bilgileri içeren bir sayfa şeklindedir. Belge tarihli değildir. Hükümete göre, söz konusu belge, savcılık tarafından Ankara 9. Sulh Ceza Hâkimliği’ne bildirilmiş ve başvuran tarafından itiraz edilmemiştir. 15. Başvuranın avukatları, başvuranın sabit bir adresi olduğunu, kaçma veya delilleri bozma riskinin bulunmadığını ve kendi kendine teslim olduğunu belirtmişlerdir. Başvuranın avukatları ayrıca, başvuranın tutuksuz yargılanmasını ve gerekirse yargısal denetim tedbirinin uygulanmasını talep etmişlerdir. 16. Sulh Ceza Hâkimliği aşağıdaki gibi karar vermiştir: “Dosya incelenmiştir. Şüphelinin kendisine atfedilen silahlı terör örgütüne üye olma suçunu işlediğine ve kaçma ve delilleri bozma riskinin bulunduğuna dair kuvvetli şüphelerin olduğuna yönelik somut delillerin mevcudiyeti dikkate alındığında, yargısal denetim uygulanması yeterli olmayacaktır; şüphelinin, CMK’nın 100. maddesinde ve ilgili hükümlerinde öngörülen

AİHM Akgün Kararı: ByLock İddiasıyla Terör Örgütü Üyeliği Suçundan Tutuklamada Hak İhlali Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Taraflar Arasında İşçi İşveren İlişkisinin Bulunmadığı Durumlarda Tazminat Davasında Görevli Mahkeme

Kişilik Haklarına Saldırı Nedeniyle Tazminat Davasında Görevli Mahkeme Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/4-1354 Karar No: 2018/1105 Karar tarihi: 16.05.2018 Özet: Taraflar arasındaki ceza davasında ve eldeki davada dinlenen tanıkların ve tarafların beyanlarında davalının otelin bulunduğu taşınmazda paylı mülkiyet paydaşı olduğu, oteli kiralayarak işleten kişinin ve işverenin dava dışı …. olduğu belirtilmiştir. Dosya içerisinde davalı ile davacı arasında iş sözleşmesi bulunduğuna dair başkaca herhangi bir iddia, beyan veya delil bulunmamaktadır. Şu durumda gerek taraflar arasında işçi işveren ilişkisinin bulunmaması gerekse olayda 5521 sayılı (mülga) İş Mahkemeleri Kanun\’un 1. maddesi hükmünde öngörülen koşulların mevcut olmaması nedeniyle, davaya bakmakla İş Mahkemesinin görevli olmadığının kabulü gerekmektedir. Hal böyle olunca yerel mahkemenin yazılı şekilde karar vermesinde bir isabetsizlik görülmediğinden usul ve yasaya uygun direnme kararının onanması gerekmiştir. Açıklanan nedenlerle direnme kararı onanmalıdır. (2709 S. K. m. 142) (5521 S. K. m. 1) (YİBK. 08.12.1982 T. 1982/4 E. 1982/4 K.) Dava: Taraflar arasındaki manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 22.12.2011 gün ve … sayılı kararın davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 19.11.2013 gün ve 2013/15615 E., 2013/18068 K. sayılı kararı ile, \”…Dava, haksız eylem nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş; hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir. Davacı, davalının hissedar olduğu otelde işçi olarak çalıştığı sırada davalının yanına gelerek kendisine karşı hakaret içerikli sözler sarf ettiğini belirterek manevi tazminat isteminde bulunmuştur. Davalı, davanın reddini savunmuştur. Yerel mahkemece, isteminin kısmen kabulüne karar verilmiştir. Dosya kapsamından, davacı ile davalı arasında iş akdi olduğu ve davaya konu olayın da akdin devamı sırasında gerçekleştiği anlaşılmaktadır. 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu\’nun 1. maddesine göre, iş mahkemesi İş Kanunu hükümlerine göre işçi sayılanlar ile işveren arasındaki her türlü uyuşmazlıkları çözümlemekle görevlidir. Şu durumda, davanın iş mahkemesinde görülmesi gerekir. Mahkemece, görevsizlik nedeniyle dava dilekçesinin reddi yerine işin esasının çözümlenmesi doğru görülmemiş ve kararın bu nedenle bozulması gerekmiştir…\” gerekçesiyle oy çokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili müvekkilinin benzin istasyonu işlettiği dönemde davalı ile meslektaş iken iflas ederek işini kaybettiğini, ailesine bakabilmek için davalının da hissedar olduğu otelde çalışmaya başladığını, davalının otele geldiğinde müvekkili ile dalga geçtiğini, \”Senin ne işin var burada\” diyerek küçümsediğini, müvekkilinin davalıya \”Düşmez kalkmaz bir Allah, ne var burada çalışıyorsak\” demesi üzerine davalının \”Bana ne lan, sen manyak mısın nerede çalışırsan çalış\” diyerek, müvekkilin onur, şeref ve haysiyetini rencide ettiğini, davalının bu eylemi nedeniyle Dikili Sulh Ceza Mahkemesinde hakaret suçundan yargılandığını ve cezalandırıldığını ileri sürerek müvekkilinin kişilik haklarına yapılan saldırıdan dolayı 10.000,00 TL manevi tazminatın haksız fiil tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı vekili ceza dosyasında her ne kadar müvekkilinin mahkûmiyetine karar verilmiş ise de, hakaretin karşılıklı olduğunun kabul edildiğini, davacının herhangi bir zararının bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Yerel mahkemece davalının davacının çalışmakta olduğu otele gelerek davacıya birtakım hakaretlerde bulunduğu ve bu olay nedeniyle işten ayrılmak durumunda kaldığı, davacının iş ortamında iken uğradığı bu hakaret nedeniyle psikolojik olarak etkilenmesinin, manevi olarak rahatsızlık duymasının ve üzüntü çekmesinin olağan olduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile 3.000,00 TL manevi tazminatın yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece dosyada taraflar arasında iş akdi olduğuna dair bir yazılı belge bulunmadığı, ayrıca ceza dosyasında ve eldeki davada dinlenen tanıkların ve tarafların beyanlarından davalının otelin bulunduğu taşınmazda paylı mülkiyet paydaşı olduğunun, otelin işletme sahibinin ve işverenin …. olduğunun, dolayısıyla taraflar arasında iş akdinin bulunmadığının anlaşıldığı belirtilerek ve önceki karardaki gerekçeler tekrar edilerek direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını davalı vekili temyiz etmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık: somut olayda davacı ile davalı arasında işçi işveren ilişkisi bulunup bulunmadığı, buradan varılacak sonuca göre eldeki davanın 5521 sayılı (mülga) İş Mahkemeleri Kanunu’nun 1. maddesi uyarınca iş mahkemesinde görülmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. T.C. Anayasası\’nın 142. maddesinde, mahkemelerin görevlerinin kanunla düzenleneceği hükme bağlanmıştır. Mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 1. maddeleri uyarınca mahkemelerin görevi kanunla belirlenir ve kamu düzenine ilişkin olan görev konusunun mahkemelerce resen dikkate alınması gereklidir. Belirtmek gerekir ki, mahkemelerin görevi kıyas veya yorum ile genişletilemez ya da değiştirilemez. Kanunda açıklık bulunmayan durumlarda görev genel mahkemelere aittir (05.12.1977 gün 4/4 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı gerekçesinden). 23.05.1960 gün ve 11/10 sayılı Yargıtay içtihadı Birleştirme Kararında da belirtildiği gibi, ayrık hükümlerin dar olarak yorumlanması yoruma ilişkin temel bir kuraldır. Şu duruma göre, iş mahkemelerinin görevleri istisnai nitelik taşıdığı için, görevlerinin geniş yoruma değil dar yoruma tabi tutulması esastır (8.12.1982 gün ve 4/4 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı). Bu genel açıklamalardan sonra uyuşmazlığın hangi mahkemede görüleceğinin çözüme kavuşturulması gerekmektedir. 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 1. maddesinde ve 29.6.1960 gün ve 13/15 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında, İş Kanununa göre işçi sayılan kimselerle (Kanunun değiştirilen ikinci maddesinin C, D ve E fıkralarında istisna edilen işlerde çalışanlar hariç) işveren veya işveren vekilleri arasında iş akdinden veya İş Kanununa dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuki uyuşmazlıkların iş mahkemelerinde çözümleneceği açıklanmıştır. Tüm bu açıklamalar ve yasal düzenlemeler ışığında somut olay incelendiğinde; Davacının işini kaybetmesinden sonra bir otelde çalışmaya başladığı, olay günü otele gelen davalı tarafından davacıya hitaben sarf edilen sözler nedeniyle kişilik haklarına saldırıda bulunulduğu iddiasıyla manevi tazminat istemiyle eldeki davayı açtığı anlaşılmaktadır. Taraflar arasındaki ceza davasında ve eldeki davada dinlenen tanıkların ve tarafların beyanlarında davalının otelin bulunduğu taşınmazda paylı mülkiyet paydaşı olduğu, oteli kiralayarak işleten kişinin ve işverenin dava dışı …. olduğu belirtilmiştir. Dosya içerisinde davalı ile davacı arasında iş sözleşmesi bulunduğuna dair başkaca herhangi bir iddia, beyan veya delil bulunmamaktadır. Şu durumda gerek taraflar arasında işçi işveren ilişkisinin bulunmaması gerekse olayda 5521 sayılı (mülga) İş Mahkemeleri Kanunu\’nun 1. maddesi hükmünde öngörülen koşulların mevcut olmaması nedeniyle, davaya bakmakla İş Mahkemesinin görevli olmadığının kabulü gerekmektedir. Hâl böyle olunca yerel mahkemenin yukarıda belirtilen gerekçeyle yazılı şekilde karar vermesinde bir isabetsizlik görülmediğinden usul ve yasaya uygun

Taraflar Arasında İşçi İşveren İlişkisinin Bulunmadığı Durumlarda Tazminat Davasında Görevli Mahkeme Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Maddi ve Manevi Tazminat Davasında Zamanaşımı Süresinin Belirlenmesi

Maddi ve Manevi Tazminat Davasında Zamanaşımı Süresinin Belirlenmesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2786 Karar No: 2017/2016 Karar tarihi: 20.12.2017 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasında birleştirilerek görülen maddi ve manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından maddi tazminat isteminin kısmen kabulüne, manevi tazminat isteminin zamanaşımı nedeniyle reddine ilişkin olarak verilen 23.10.2014 gün ve … sayılı kararın incelenmesi taraf vekillerince istenilmesi üzerine karar önce onamış, davacılar vekilinin karar düzeltme isteminde bulunması üzerine de Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 28.10.2015 gün ve 2015/10172 E., 2015/16941 K. sayılı ilamı ile: \”…Davacı vekili dilekçesi ile; müvekkili …\’in 22.11.2003 tarihinde kendilerine ait arazi içerisinde arkadaşlarıyla oyun oynarken yere çok yakın mesafede olan elektrik tellerine temas ettiğini ve elektrik akımına kapılarak sağ kolundan ve ayağından ağır şekilde yaralandığını ve sakat kaldığını, kolunu kullanabilmesi için protez takılması gerektiğini, tedavisinin halen devam ettiğini, tellerin mevzuata uygun yükseklikte olmadığından temasın gerçekleştiğini iddia ederek (fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla) davacılardan … için 5.000,00 TL, baba … için 500,00 TL, anne … için 500,00 TL olmak üzere toplam 6.000,00 TL maddi tazminat ile tedavi giderlerinin olay tarihinden itibaren işleyen yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsili ile davacılara verilmesini talep etmiş, 11.04.2013 havale tarihli dilekçesi ile dava değerini 228.100,90 TL olarak ıslah etmiş, 27.02.2013 tarihli duruşmada ise protez taleplerinden vazgeçtiklerini beyan etmiştir. Davalı vekili cevap dilekçesi ile; davaya konu olayın davacı …\’in kusurdan kaynaklandığını, müvekkili kurumun doğrudan veya dolaylı hiçbir kusurunun bulunmadığını, zamanaşımı süresinin dolduğunu, müvekkili kurumda olaya ilişkin hiçbir bilgi ve belgenin bulunmadığını savunarak davanın reddini dilemiştir. Mahkemece; davanın kabulü ile 228.072,40 TL iş gücü kaybından doğan tazminat ile 28,50 TL tedavi gideri olmak üzere toplam 228.100,90 TL tazminatın olay tarihinden itibaren işleyen yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline ilişkin verilen karar Dairemizin 08.04.2014 tarih, 2013/20238 E-2014/5605 K sayılı ilamı ile; \’\’Dava dosyasının Aktüerya uzmanı olan bilirkişiye gönderilip davacının iş göremezlik zararının hesaplanmasında, halen okuduğu 2 yıllık İlahiyat Ön Lisans Programından mezun olduktan sonra devlet memuru olarak başlayacağı, kadro ve derece durumunu tespit edildikten sonra barem cetveli hazırlayarak askerde geçireceği yıllara ilişkin iş gücü kaybına dair gelir mahrumiyetinden çıkarılmak suretiyle hazırlanacak bilirkişi raporu doğrultusunda karar verilmesi gerekirken, (Yargıtay 4.H.D. 23.03.2010 gün ve 2250 E.-3266 K.), (Çelik A.Ç. Tazminat Davaları 2012/İst. Sh.214-215) yetersiz bilirkişi raporuna dayanak yapılarak verilen hüküm doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.\’\’  gerekçesi ile bozulmuştur. Mahkemece bozmaya uyma kararı verilmiş, Dairemizin bozma ilamından sonra yeniden yapılan yargılama sırasında, asıl dava tarihi (26.06.2007)\’nden sonra 17.06.2013 tarihinde asıl dava davacıları tarafından, davaya konu olay nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkin açılan davada verilen birleştirme kararı üzerine her iki dava dosyası birleştirilmiş ve mahkemece yapılan yargılama sonucunda; asıl dava yönünden, davanın kısmen kabulü ile; davacı … için 102.185,76 TL iş güç kaybından doğan tazminat ile davacılar G. Sevinç ve … için 28,50 TL tedavi gideri olmak üzere toplam 102.214,26 TL tazminatın olay tarihi olan 22.11.2003 tarihinden itibaren işleyen yasal faizi ile birlikte davalı TEDAŞ\’tan tahsili ile davacılara verilmesine, davalı VEDAŞ\’ın taraf olmaktan çıkarılmasına, mahkememiz dosyası ile birleşen Van 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2013/301 Esas sayılı dosyası yönünden; davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiş, hüküm davacılar vekili tarafından temyiz edilmiş, hükmün Dairemizin 03.03.2015 tarih, 2015/2598 E.–3341 K. sayılı ilamı ile onanmasına karar verilmiş, bunun üzerine davacılar vekili tarafından birleşen davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karşı karar düzeltme talebinde bulunulmuştur. 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nun 60/1.maddesinde öngörülen bir yıllık zamanaşımı süresi, zarara uğrayanın, zarara ve faile ıttıla, başka bir ifadeyle zararın varlığını ve zarar vereni öğrendiği günden itibaren işlemeye başlar. Aynı Yasa\’nın 60/2. maddesi gereğince zarara yol açan eylemin, aynı zamanda suç sayılan bir eylemden doğmuş olması durumunda olayda uygulanacak zamanaşımı süresi, o suçun bağlı olduğu (uzamış) ceza zamanaşımı süresidir. Zarar veren hakkında uzamış ceza zamanaşımı süresinin uygulanabilmesi için, eylemin suç niteliğinde olması yeterli olup bu konuda ceza davasının açılmış olması zorunlu değildir. Anılan bu düzenlemelere göre, bedensel zarara yol açan eylemin suç teşkil etmesi karşısında kural olarak uzamış (ceza zamanaşımının) uygulanması gerekmektedir. Ne var ki, somut olayda da olduğu gibi haksız fiil tarihine göre ceza zamanaşımı süresinin geçmiş olması halinde bile, gelişen durumun varlığı nedeniyle zararın tam anlamıyla öğrenildiğinden söz edilemez. Bu durumda, davacının zararı öğrenmesinin anlamı üzerinde durulmalıdır. Burada önemli olan husus, zarar görenin yasanın anlattığı anlamda zarar veren olayın sonuçlarını, gidişatını, kesinleşen durumunu değerlendirecek bilgiye sahip olmasıdır. Zarar tamamlanmadan zarar gören açısından zararın belirli olduğu kabul edilemez. Zararın tamamlanması ise, tüm sonuçlarıyla bilinmesi ile mümkündür. Eşyaya verilen zarar ile insana verilen zarar arasındaki temel fark da budur. Somut olayda, davacı tarafın zararı öğrenme tarihini, beden gücü kayıp oranının taraflar arasında tartışmalı olması ve davacı küçüğün kolunun kesilmesi ihtimali bulunması nedeniyle Adli Tıp Kurumundan rapor istenilmekle, bu kurumun raporunu öğrenme tarihi kabul etmek gerekir. Zira, davacı küçüğün kesin ve son durumu bu raporla açıklığa kavuşmuştur. Buna göre, bu raporun öğrenildiği tarihten itibaren bir yıllık zamanaşımı süresini hesaplamak gerekir. Her ne kadar, davacı küçüğün maluliyet oranı ve son durumu 28/09/2011 tarihli rapor ile belirlenmiş ise de, bölgede yaşanan deprem felaketi nedeniyle ilgili rapor davacı dosyası içerisine 12/11/2012 tarihli havale ile girmiş ve davacı tarafa 27/02/2013 tarihli oturumda okunmuştur. Şu durumda, davacı tarafın gelişen durumun sonlandığını 27/02/2013 tarihinde öğrendiğini ve bu tarihten itibaren bir yıl içerisinde (17/06/2013) maddi ve manevi zararlarının tazminini isteyebileceği açıktır. Dava konusu uyuşmazlık, gelişen durumun varlığı halinde, önceki davada manevi tazminat istemeyen zarar görenin, gelişen durumun sona ermesinden itibaren tüm manevi zararını öğrenmeden itibaren bir yıllık sürede isteyip isteyemeyeceği noktasındadır. Borçlar Kanunu’nda haksız fiiller için öngörülen zamanaşımı süresi maddi ve manevi tazminat istemleri için farklı belirlenmediğinden zamanaşımına ilişkin hükümler hem maddi, hem manevi tazminat için geçerlidir. Ayrıca gelişen durumda maddi tazminatın, gelişen durumun sona erdiği tarihten itibaren istenip, manevi tazminatın istenemeyeceğine dair yasal bir düzenleme de mevcut değildir. Eldeki davada, davacı taraf, ilk davada maddi tazminatın hüküm altına almasını istemişse de, manevi tazminat istemini ilk davada istememiş, manevi tazminatı bölmek yerine zararının belirli olduğu ve tamamını öğrendiği, Adli Tıp Kurumu raporunu öğrendiği tarihten itibaren bir yıllık yasal sürede ve birleşen dava ile istemiştir. Bu nedenle, davacı küçüğün gelişen zararını, bu gelişmenin son bulduğu tarihte öğrenmiş olacağı gözetilerek, maluliyet oranının son ve kesin olarak belirlendiği raporun öğrenilme tarihinden itibaren

Maddi ve Manevi Tazminat Davasında Zamanaşımı Süresinin Belirlenmesi Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

İşçinin Bekleme Süresini Aşan İşe Devamsızlığı Nedeniyle İş Sözleşmesinin Haklı Nedenle Feshi

İşçinin Bekleme Süresini Aşan İşe Devamsızlığı Nedeniyle İş Sözleşmesinin Haklı Nedenle Feshi Yargıtay Büyük Genel Kurul – İçtihadı Birleştirme Kararı Esas No: 2017/9 Karar No: 2018/10 Karar Tarihi: 19.10.2018 İşçinin Bekleme Süresini Aşan İşe Devamsızlığı Nedeniyle İş Sözleşmesinin Haklı Nedenle Feshi: İşçinin bekleme süresini aşan işe devamsızlığı, işçinin davranışı ya da verimi ile ilgili bir neden olmadığı gibi, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25’inci maddesinin son fıkrası uyarınca haklı nedenle derhal fesihlerde, fesihten önce işçiden savunma alınmasını düzenleyen aynı Kanun’un 19’uncu maddesinin ikinci fıkrası uygulanmayacağından, işverenin fesihten önce savunma alma zorunluluğu bulunmamaktadır. Hal böyle olunca İş Kanunu’nun 25’inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi gereğince almış olduğu sağlık raporları nedeniyle derhal fesihlerde işçiden savunma alınmasının gerekmediği sonucuna varılmıştır. (ILO 158 Nolu Sözleşme – Hizmet İlişkisine İşveren Tarafından Son Verilmesi Hakkında Sözleşme m. 2, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13, 14, 19) (2709 s. K. m. 48, 49) (4857 s. K. m. 8, 17, 18, 19, 24, 25, 27) (6098 s. K. m. 93, 435, 440) (4721 s. K. m. 2) (7036 s. K. m. 20, 21) (9. HD. 24.11.2015 T. 2015/23385 E. 2015/33398 K.) (9. HD. 13.03.2017 T. 2016/6988 E. 2017/3648 K.) (9. HD. 24.05.2017 T. 2016/13617 E. 2017/8796 K.) (22. HD. 11.06.2013 T. 2013/10035 E. 2013/14132 K.) I. GİRİŞ A. İÇTİHATLARI BİRLEŞTİRME KONUSUNDAKİ BAŞVURU Yargıtay Birinci Başkanı, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Başkanı ve Yargıtay 7, 9 ve 22. Hukuk Daireleri Başkanları ile 12 Ocak 2016 tarihinde yapılan toplantıda kararlaştırıldığı üzere, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu salonunda 1-3 ve 4 Şubat 2016 tarihlerinde Yargıtay 7, 9 ve 22. Hukuk Daireleri Başkan ve üyeleri ile yapılan toplantı sonucunda içtihat aykırılığı olup, uzlaşma sağlanamayan 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25’inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi gereğince derhal fesihlerde işçiden savunma alınması gerekip gerekmediği konusunda verilen farklı kararlar sebebiyle içtihatların birleştirilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır. B. YARGITAY BİRİNCİ BAŞKANLIK KURULUNUN KARARI VE İÇTİHADI BİRLEŞTİRMENİN KONUSU Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunca 28 Eylül 2017 tarihli ve 299 sayılı karar uyarınca, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25’inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi gereğince almış olduğu raporlar nedeniyle derhal fesihlerde işçiden savunma alınması gerekip gerekmediği konusunda Daireler arasında görüş aykırılığı olduğu ve farklı uygulamaların sürdürüldüğü sonucuna varıldığından; bu aykırılığın İçtihatları Birleştirme Hukuk Genel Kurulunca içtihatları birleştirme yoluyla giderilmesi gerektiğine karar verilmiştir. Ne var ki, Yargıtay İçtihatları Birleştirme Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında içtihadı birleştirmeye konu uyuşmazlığın 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25’inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi uyarınca işçinin aldığı sağlık raporları noktasında toplandığı, bu nedenle belirlenen içtihadı birleştirme konusunun gerçek ihtilafı saptamaya yeterli olmadığı sonucuna varılarak, içtihadı birleştirme konusunun “4857 sayılı İş Kanunu’nun 25’inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi gereğince almış olduğu sağlık raporları nedeniyle derhal fesihlerde, işçiden savunma alınmasının gerekip gerekmediği” şeklinde belirlenmesine oy birliği ile karar verilmiştir. C. GÖRÜŞ AYKIRILIĞININ GİDERİLMESİ İSTEMİNE KONU KARARLAR Yargıtay Dokuzuncu Hukuk Dairesinin; – 24.11.2015 tarihli ve 2015/23385 E.-2015/33398 K„ – 16.12.2015 tarihli ve 2015/24151 E.-2015/35707 K„ – 21.01.2016 tarihli ve 2015/25334 E.-2016/1561 K., – 31.10.2016 tarihli ve 2015/35476 E.-2016/18795 K„ – 06.12.2016 tarihli ve 2016/928 E.-2016/21705 K„ – 23.01.2017 tarihli ve 2016/2983 E.-2017/510 K, – 13.03.2017 tarihli ve 2016/6988 E.-2017/3648 K., – 24.04.2017 tarihli 2016/10472 E.-2017/7099 K., – 24.05.2017 tarihli ve 2016/13617 E.-2017/8796 K., Yargıtay Yirmiikinci Hukuk Dairesinin; – 16.01.2012 tarihli ve 2011/5117 E.-2012/61 K., – 13.07.2012 tarihli ve 2012/2321 E.-2012/16839 K., – 11.06.2013 tarihli ve 2013/10035 E.-2013/14132 K., – 18.05.2015 tarihli ve 2015/12892 E.-2015/17747 K., – 15.12.2016 tarihli ve 2016/29395 E.-2016/27966 K. sayılı kararları. D. GÖRÜŞ AYKIRILIĞININ GİDERİLMESİ İSTEMİNE KONU KARARLARDA BELİRTİLEN GÖRÜŞLERİN ÖZETLERİ İçtihatların Birleştirilmesi Konusu Kapsamında Savunma Alınması Gerektiği Görüşünde Olan Daireler Yargıtay Dokuzuncu Hukuk Dairesi, konuyla ilgili olarak Yargıtay Birinci Başkanlığına bildirdikleri görüşlerinde özetle; Dairenin 2015 yılında verdiği kararlarda 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25’inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi gereğince almış olduğu raporlar nedeniyle işçinin iş sözleşmesinin derhal feshinde savunma alınması gerektiğinin kabul edildiği, gerekçe olarak da İş Kanunu’nun 19’uncu maddesinde sadece 25’inci maddenin ikinci fıkrası gereği yapılan fesihlerde savunma almak mecburiyetinin olmadığı, bunun dışındaki fesihler için savunma alınması yönünde yasal gereklilik olduğu belirtilmiştir. İçtihatların Birleştirilmesi Konusu Kapsamında Savunma Alınmasının Gerekmediği Görüşünde Olan Daireler Yargıtay Yirmiikinci Hukuk Dairesi, konuyla ilgili olarak Yargıtay Birinci Başkanlığına bildirdikleri görüşlerinde özetle; 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25’inci maddesinin ilk cümlesi ile aynı maddenin birinci fıkrasının (b) bendine değinildikten sonra Uluslararası Çalışma Örgütünün ülkemizce de onaylanan 158 Sayılı Hizmet İlişkisine Son Verilmesi Sözleşmesi’nin 7’nci maddesine göre işverenden makul ölçülere göre beklenemeyecek haller hariç, hakkındaki iddialara karşı savunma fırsatı verilmeden bir işçinin hizmet ilişkisinin, o işçinin tutumu ve verimi ile ilgili nedenlerle sona erdirilemeyeceği, 4857 sayılı İş Kanunu’nun “Sözleşmenin feshinde usul” başlıklı 19’uncu maddesinin ikinci fıkrasına göre ise “Hakkındaki iddialara karşı savunmasını almadan bir işçinin belirsiz süreli iş sözleşmesi, o işçinin davranışı veya verimi ile ilgili nedenlerle feshedilemez. Ancak, işverenin 25’inci maddenin (II) numaralı bendi şartlarına uygun fesih hakkı saklıdır.” şeklinde düzenlendiği, madde gerekçesinde “Belirsiz süreli iş sözleşmesi, işçinin davranışı veya verimi ile ilgili bir nedenle feshediliyor ise, ona önce hakkındaki iddialara karşı savunma fırsatı verilecektir. Ancak, işçinin zihinsel veya bedensel yetersizliği, arkadaşları veya amirleri ile sıkça ve gereksiz yere tartışmaya girişmiş olması gibi durumlarda savunmasının alınması işverenden beklenemeyecektir. Kuşkusuz, İş Kanununun 25. maddesinin (II) numaralı bendindeki şartlar gerçekleşmiş ise, işveren buna göre bildirimsiz (derhal) fesih hakkını kullanabilecektir.” şeklinde ifade edildiği, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 18’inci maddesinde “yeterlilik” kavramı kullanıldığı halde, aynı Kanun’un 19’uncu maddesinde “verimlilik” kavramının kullanıldığı, buna göre, işverenin, iş sözleşmesini verim hariç olmak üzere işçinin yeterliliğine dayalı olarak feshedecekse, savunmasının alınmasının gerekmeyeceği (Ekonomi, M.: Hizmet Akdinin Feshi ve İş Güvencesi, Çimento İşveren Dergisi, Mart 2003, Özel Ek, s. 14), nitekim madde gerekçesinde de “işçinin zihinsel veya bedensel yetersizliği” durumunda savunma alınmasının işverenden beklenemeyeceği hususunun açık olarak belirtildiği, bu cümleden olarak, kanun koyucunun “verimlilik” ve “yeterlilik” kavramlarını bilinçli olarak farklı kullandığı sonucuna ulaşıldığı, bu noktada gerekçede ifade edilen “zihinsel veya bedensel yetersizlik” hallerinin 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25’inci maddesinin birinci fıkrasına münhasır olduğunu, diğer taraftan 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25’inci maddesinin son fıkrasına göre de, “İşçi feshin yukarıdaki bentlerde öngörülen sebeplere uygun olmadığı iddiası ile 18,20 ve 21 inci madde hükümleri çerçevesinde yargı yoluna başvurabilir.” denilmekle, söz konusu düzenlemede açık

İşçinin Bekleme Süresini Aşan İşe Devamsızlığı Nedeniyle İş Sözleşmesinin Haklı Nedenle Feshi Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Ortaklığın Giderilmesi Davasında Taşınmazın Muhdesatlarla Birlikte Satılması

Ortaklığın Giderilmesi Davasında Taşınmazın Muhdesatlarla Birlikte Satılması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1769 Karar No: 2019/1056 Karar Tarihi: 10.10.2019 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 16.12.2009 tarihli ve … sayılı karar davalı … ve davalı … vekillerinin temyizi üzerine, Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin15.06.2010 tarihli ve 2010/5730 E., 2010/10631 K. sayılı kararı ile: “…Davacı vekili dilekçesi ile; müvekkilinin, Antalya İli … 4742 ada, 7 parsel sayılı taşınmaz üzerinde evi ve dükkânının bulunduğunu; yasal süresi içinde gerekli masrafları yatıramadığından, imar uygulaması sonrasında tapuda paydaş olamadığını; taşınmazla ilgili, paydaşlardan … tarafından ortaklığın giderilmesi davası açıldığını ve satış işlemleri için yapılan kıymet takdiri sırasında müvekkiline ait kargir evin ve dükkânın da değerinin tespit edildiğini, taraflarca bu rapora itiraz olunmadığını; muhdesatlar müvekkiline ait olmasına rağmen satış sonrasında pay verilmediğini, müvekkiline ait olan ev ve dükkânının taşınmazın satış bedeline değer kattığını ve davalıların haksız olarak zenginleştiğini iddia ederek; paydaşların pay durumuna göre (fazlaya ilişkin hak saklı kalmak kaydıyla) toplam 16.000 TL’nin, işleyecek yasal faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı … cevap dilekçesinde; öncelikle, muhdesatların kendisine ait olduğunu davacının ispat etmesi gerektiğini; kaldı ki, davacının iddiası doğru olsa bile, satış bedeline davacıya ait muhdesatların bedelinin dahil edilmediğini; bu nedenle, davacının muhdesat bedelini satış sonrasında bu yeri muhdesatlarla birlikte satın alan M. Kozak’tan talep etmesi gerektiğini savunarak; davanın reddini istemiştir. Davalı… vekili ise; muhdesatların satış bedeline değer kattığı iddiasının doğru olmadığını belirterek, davanın reddini istemiştir. Mahkemece, “Malik olmayan davacının muhdesatları satış sırasında dikkate alınmamış ise de; taşınmaz, üzerinde bulunan davacının muhdesatları ile birlikte satıldığından; taşınmaza artı değer kattığından, kattığı değer oranında satış bedelinin yükselmiş olduğunun kabulü gerektiği, gerekçesiyle” davanın kısmen kabulüne; 15.10.2007 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte 2.432.73 TL’nin …’tan 2.902,73 TL’nin davalı … Belediyesinden, 832,39 TL’nin …’tan alınıp davacıya verilmesine karar verilmiş, hüküm davalı M. Ak vekili ile davalı … vekili tarafından süresinde temyiz edilmiştir. 1- Davalı … vekilinin temyiz itirazları yönünden, Uyuşmazlığa konu alacak miktarı 1.400 TL’yi geçmemektedir. 1086 sayılı (mülga) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 21.07.2004 tarihinde yürürlüğe giren 5219 Sayılı Yasa ile değişik 427.maddesi uyarınca bu gibi kararlara karşı temyiz yoluna başvurulamayacağından, 1.6.1990 gün ve 1989/3 E-1990/4 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararı uyarınca temyiz isteminin REDDİNE, 2- Davalı … Belediyesi bakımından; Davaya konu taşınmaz, ortaklığın giderilmesi davası sonucunda; üzerindeki muhdesatlarla birlikte satılmıştır. Taşınmazın satışı ile ilgili yapılan ihalede; ihale bedeline davacıya ait muhdesatların bedelinin katılmadığı anlaşılmaktadır. Bu durumda, taşınmazın satışı nedeniyle sadece; ihale bedeli içinde yer almayan muhdesatlarla birlikte taşınmazı satın alan davalı… (davacıya ait bu muhdesatlardan dolayı) sebepsiz zenginleşmiş durumdadır. Mahkemece; somut olayda, davalı belediyenin bir zenginleşmenin bulunmadığı gözetilmeden, hissesi oranında zenginleşme miktarından sorumlu tutulmuş olması doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, sebepsiz zenginleşmeden kaynaklanan alacak istemine ilişkindir. Davacı vekili, müvekkilinin Antalya ili … Mahallesi 4742 ada, 7 parsel sayılı taşınmaz üzerinde evi ve dükkânının bulunduğunu, yasal süresi içinde gerekli masrafları yatıramadığından imar uygulaması sonrasında taşınmazda paydaş olamadığını, taşınmazla ilgili paydaşlardan davalı… tarafından ortaklığın giderilmesi davası açıldığını ve satış işlemleri için yapılan kıymet takdiri raporunda müvekkiline ait kargir evin ve dükkânın müvekkiline ait olduğunun tespit edildiğini ve taraflarca bu rapora itiraz olunmadığını, muhdesat müvekkiline ait olmasına rağmen satış sonrasında pay verilmediğini, müvekkiline ait olan ev ve dükkânın (muhdesat) taşınmazın satış bedeline değer kattığını ve davalıların haksız olarak zenginleştiğini ileri sürerek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla davalıların taşınmazdaki pay durumlarına göre davalı…’tan 6.210,90TL, davalı Belediyeden 7.606.03TL, davalı …’tan 2.183,07TL olmak üzere toplam 16.000TL’nin yasal faizi ile birlikte davalılardan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı … vekili, davacının muhdesatların kendisine ait olduğunu ispat etmesi gerektiğini, iddiası doğru olsa bile, satış bedeline davacıya ait muhdesatların bedelinin dâhil edilmediğini, dolayısıyla muhdesat bedelini satış sonrasında bu yeri muhdesatlarla birlikte satın alan …’tan talep etmesi gerektiğini savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Davalı… vekili, muhdesatların satış bedeline değer kattığı iddiasının doğru olmadığını savunarak davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı … vekili, kıymet takdiri yapılan muhdesatlar içinde davaya konu taşınmazların bulunmadığını, bundan dolayı bir bedelin müvekkiline ödenmediğini, bu binaların terk edilmiş binalar olup müvekkilinden talepte bulunulmasının yerinde olmadığını ve müvekkilinin sebepsiz zenginleşmediğini beyan ederek davanın reddini savunmuştur. Yerel mahkemece, davacının muhdesatları satış sırasında dikkate alınmamış ise de ihaleye konu taşınmaz üzerinde bulunan davacı muhdesatları ile birlikte satıldığından, bu muhdesatlar taşınmaza artı değer kattığından ve kattığı değer oranında satış bedelinin yükselmiş olduğunun kabulü gerektiği, bilirkişi raporunda belirtilen miktarlarda davalıların sebepsiz zenginleştiği gerekçesiyle her bir davalı yönünden ayrı ayrı davanın kısmen kabulü ile 2.432,73TL’nin davalı…’tan, 2.902,73TL’nin davalı … Belediyesinden, 832,39TL’nin davalı …’tan 15.10.2007 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte tahsiline, davacının fazlaya ilişkin taleplerinin reddine karar verilmiştir. Davalı … ve davalı … vekillerinin temyizi üzerine karar, yukarıda başlık bölümünde gösterilen nedenlerle bozulmuştur. Mahkemece, önceki gerekçeler genişletilmek suretiyle ilk hükümde direnilmiş, direnme kararı davalı … vekilince temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; 7 parsel sayılı taşınmazın satışı ile ilgili yapılan ihalede, ihale bedeline davacıya ait muhdesat bedelinin katılmadığı uyuşmazlık dışı olan eldeki davada, muhdesatın taşınmaza artı değer kattığı ve kattığı değer oranında satış bedelinin yükseldiğinin kabulünün gerekip gerekmediği, buradan varılacak sonuca göre davalı … Başkanlığının yapılan satış nedeniyle sebepsiz olarak zenginleşip zenginleşmediği noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü için konu ile ilgili yasal düzenleme ve kavramların kısaca açıklanmasında yarar vardır. Dava konusu taşınmazın satış tarihinde yürürlükte bulunan mülga 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nda, “Borçların teşekkülü” başlığı altında, sözleşmeden doğan borçlar (md.1–40) ile haksız fiilden doğan borçlar (md.41–60) düzenlenmiş; yine aynı başlık altında, borçların üçüncü genel kaynağı olarak, haksız (sebepsiz) iktisaba (md.61–66) yer verilmiştir. Bunların dışında, ne hukuki bir işlemde açıklanan bir iradeye, ne de hukuka aykırı bir eyleme dayanan, kanundan doğan borçlar bulunmaktadır. Özetle, hukukumuzda borçların kaynağı; sözleşme, haksız fiil, sebepsiz iktisap ya da bir kanun hükmü olarak kabul edilmiştir. Borçlar Kanunu’nda sorumluluğun kaynaklarından biri olarak öngörülen sebepsiz zenginleşmeden söz edilebilmesi için, bir taraf zenginleşirken diğerinin fakirleşmesi, zenginleşme ve fakirleşme

Ortaklığın Giderilmesi Davasında Taşınmazın Muhdesatlarla Birlikte Satılması Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Elektrik Aboneliğinde Tahsil Edilen Kayıp Kaçak Bedelinin İadesi Talep Edilebilir mi?

Elektrik Aboneliğinde Tahsil Edilen Kayıp Kaçak Bedelinin İadesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/992 Karar No: 2018/632 Karar tarihi: 28.03.2018 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; … Asliye Hukuk Mahkemesince (Tüketici Mahkemesi sıfatıyla) davanın kabulüne dair verilen 19.12.2012 gün ve … sayılı kararın temyizen incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 03.04.2013 gün ve 2013/4523 E., 2013/5644 K. sayılı kararı ile: \”…Davacı vekili dilekçesi ile; müvekkilinin deri OSB arıtma tesisi ile arıtma tesisi su kuyusuna ait olmak üzere iki aboneliğinin bulunduğunu, elektrik tüketim miktarına göre tahakkuk edilen faturalara \”K/K Bedeli\” adı altında kayıp kaçak bedeli de yansıtıldığını, bu bedellerin haksız ve hukuksuz olarak tahsil edildiğini iddia ederek ödenen 13.717,19 TL\’nin iadesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili cevap dilekçesi ile; kayıp kaçak bedelinin alınmasının davalı kurumun iradesine bağlı olmadığını, EPDK Kurul kararları doğrultusunda işlem yapıldığını, kurul kararının iptali için Danıştay\’da dava açılması gerektiğini, bu bedellerin mevcut yasal hükümler uyarınca tahsil edildiğini savunarak, davanın reddini dilemiştir. Mahkemece; davalı elektrik dağıtım şirketinin kendi kusurundan kaynaklanan kaçak ve kayıp bedelini borcunu ödeyen dürüst abonelerine yükletmesinin EPDK \’nın genelgesi ile hukukilik kazanmayacağı, kayıp kaçak engelleme işi dağıtım işini üstlenen şirketin görevi olduğu, yerine getiremediği bir görevin bedelini dürüst vatandaşlara yükletmenin hakkaniyete de aykırı olacağı, ihalede bu bedelin tahsil edilebileceği belirtilmiş ise veya EPDK tarafından bu hukuki görülüyor ise bunun devlet tarafından karşılanmasının hukuki olacağı, ancak vatandaşa ödetmenin hukuki olmadığı gerekçeleri ile davanın kabulüne karar verilmiş, hüküm davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu\’nun 1/1.maddesine göre; \”Bu Kanunun amacı; elektriğin yeterli, kaliteli, sürekli, düşük maliyetli ve çevreyle uyumlu bir şekilde tüketicilerin kullanımına sunulması için rekabet ortamında özel hukuk hükümlerine göre faaliyet gösterebilecek, mali açıdan güçlü, istikrarlı ve şeffaf bir elektrik enerjisi piyasasının oluşturulması ve bu piyasada bağımsız bir düzenleme ve denetimin sağlanmasıdır.\” Yine aynı Kanunun 4/1. maddesine göre; \”Kamu tüzel kişiliğini haiz, idari ve mali özerkliğe sahip ve bu Kanun ile kendisine verilen görevleri yerine getirmek üzere Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu kurulmuştur. Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu ise \”… bu Kanunda yer alan fiyatlandırma esaslarını tespit etmekten, piyasa ihtiyaçlarını dikkate alarak serbest olmayan tüketicilere yapılan elektrik satışında uygulanacak fiyatlandırma esaslarını tespit etmekten ve bu fiyatlarda enflasyon nedeniyle ihtiyaç duyulacak ayarlamalara ilişkin formülleri uygulamaktan ve bunların denetlenmesinden ve piyasada bu Kanuna uygun şekilde davranılmasını sağlamaktan sorumludur.\” (4/2-son) Yine Kurulun görevleri arasında; tüketicilere güvenilir, kaliteli, kesintisiz ve düşük maliyetli elektrik enerjisi hizmeti verilmesini teminen gerekli düzenlemeleri yapmak da yer almaktadır. (5/6-c) Somut olayda; davaya konu olan kayıp kaçak bedeli 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu\’nun geçici 9.maddesinde \”ulusal tarife\” adı altında EPDK tarafından belirlenerek uygulanmaktadır. 01/04/2011 tarihinden geçerli olmak üzere uygulanmakta olan bu tarifede EPDK’nın 28/12/2010 tarih ve 2999 sayılı kararı ile belirlenmiştir. Tarifelerin uygulanmasında davalının da dahil olduğu lisans sahibi şirketler bakımından yasal zorunluluk bulunmaktadır. Lisans sahibi şirketler tarifeyi değiştiremeyeceği gibi tarifede yer almayan bir bedeli de tahsil edemeyecek veya düzenlenen tarifeler kapsamında düzenlenmiş bir bedeli de tahsil etmeme gibi bir davranışta bulunamayacaktır. Tarifeleri uygulayıp uygulamama ve kayıp kaçak bedelini tahsil etmeme gibi bir inisiyatifi bulunmamaktadır. Tarifelere uyma yükümlülüğünün bir gereği olarak kayıp kaçak bedeli perakende satış tarifesinin bir unsuru olarak faturalarda yer almakta, bu bedelin belirlenmesi için alınan kurul kararı EPDK\’nın bir düzenleyici işlemi olarak tüm tüzel ve gerçek kişileri bağlamaktadır ve Dağıtım şirketleri kurul kararlarına aykırılık teşkil edecek herhangi bir işlemde bulunamayacaklardır. 4628 sayılı Kanunun 6352 sayılı Yasanın 64.m. ile değiştirilen 12.maddesinde kurulun yaptırım kararlarına karşı yetkili idare mahkemesinde dava açılabileceği, kurul kararlarına karşı açılan her türlü davanın öncelikli işlerden sayılacağı hükme bağlanmıştır. Bu hüküm çerçevesinde kurul kararlarının iptali için yargı yoluna başvurmak her zaman mümkündür. O halde, tarifeye ilişkin kurul kararı iptal edilmediği sürece geçerliliğini koruyacağı göz önünde bulundurularak davanın kabulü cihetine gidilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yukarıdaki gerekçelerle davanın reddi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.\” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, elektrik aboneliği bulunan tüketiciden kayıp kaçak bedeli adı altında tahsil edilen bedelin iadesi istemine ilişkindir. Davacı vekili elektrik aboneliği bulunan müvekkilinden kayıp kaçak bedeli adı altında haksız yere tahsilat yapıldığını belirterek ödenen paranın iadesini talep etmiştir. Davalı vekili EPDK kurul kararları doğrultusunda işlem yapıldığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Yerel Mahkemece davalı elektrik dağıtım şirketinin kendi kusurundan kaynaklanan kaçak ve kayıp bedelini borcunu ödeyen dürüst abonelerine yükletmesinin EPDK’nın genelgesi ile hukukilik kazanmayacağı gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine verilen karar, Özel Dairece başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece önceki gerekçeler genişletilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını davalı vekili temyiz etmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık: davalı Kurumun abonelerinden tahsil ettiği kayıp kaçak bedelinin hukuka uygun olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, işin esasının incelenmesine geçilmeden önce bozma kararında yer alan “…davanın kabulü cihetine gidilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yukarıdaki gerekçelerle davanın reddi doğru görülmemiş…” ifadelerinin maddi hataya dayalı olarak yazıldığı, bu kısmın “…davanın reddi cihetine gidilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yukarıdaki gerekçelerle davanın kabulü doğru görülmemiş…” olarak anlaşılması ve karar metninin bu şekilde değiştirilmesi gerektiği kabul edilerek işin esasının incelenmesine geçilmiştir. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konuya ilişkin kavramların, 17.06.2016 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6719 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un ve değişiklikten önceki yasal düzenlemelerin incelenmesi gerekmektedir. Kayıp kaçak miktarı, dağıtım sistemine giren enerji ile dağıtım sisteminde tüketicilere tahakkuk ettirilen enerji miktarı arasındaki farkı göstermektedir. Kayıp kaçak bedeli elektrik sisteminde ortaya çıkan teknik ve teknik olmayan kaybın maliyetinin kayıp kaçak bedeli oranları ölçüsünde karşılanabilmesi amacıyla belirlenen bir bedeldir. Yapılan değişiklikten önce lisans sahibi şirketler, 4628 Sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nun 4. maddesinde, Elektrik Piyasası Düzenleme Kurumu’na (EPDK) sınırsız bir fiyat belirleme hak ve yetkisi verilmemesine rağmen, bu maddeye dayanak olarak yayımlanan Perakende Satış Hizmet Geliri ile Perakende Enerji Satış Fiyatlarının Düzenlenmesi Hakkında Tebliği gerekçe gösterilerek, tüketicilerden kayıp kaçak, perakende satış hizmet, psh sayaç okuma, iletim sistemi kullanım ve dağıtım bedeli adı altında bir bedel tahsil etmekte ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 21/05/2014

Elektrik Aboneliğinde Tahsil Edilen Kayıp Kaçak Bedelinin İadesi Talep Edilebilir mi? Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Eğitimine Devam Eden Çocuk için Yardım Nafakasının Kaldırılması Talep Edilebilir mi?

Eğitimine Devam Eden Ergin Çocuk için Yardım Nafakasının Kaldırılması Talep Edilebilir mi Eğitimine Devam Eden Ergin Çocuk için Yardım Nafakası Ödenmesi: Dava, yardım nafakasının kaldırılması istemine ilişkindir. Günümüz şartları gözetildiğinde çocuğun üniversiteden mezun olması başlı başına eğitim hayatının sona erdiği anlamına gelmemektedir. Zira çocuğun edindiği meslekle ilgili bir işe yerleşebilmesi için yabancı dil kursu, Kamu Personeli Seçme Sınavı (KPSS) kursu, sertifika programı gibi faaliyetlere katılması gerekli olup, bu gibi faaliyetlerin eğitimin devamı olarak kabul edilmesi zorunluluk arz etmektedir. Ayrıca çocuğun okulunu bitirip, iyi bir işe girmesi, çocuğun olduğu gibi babanın da yararına bulunmaktadır. Yerel mahkemece direnme kararında; davalının bitirdiği okul ve mesleği itibariyle iş bulma ve çalışma imkânına sahip olduğu, iş bulma imkânı varken çalışmayan meslek sahiplerinin yardım nafakasına hak kazanamayacağı gerekçesine yer verilmiş ise de, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun ilgili maddesi ergin çocuğun eğitiminin devam etmesi hâlinde ana ve babanın durum ve koşullara göre kendilerinden beklenebilecek ölçüde yardımda bulunmalarını bir yükümlülük olarak öngörmüştür. Dolayısıyla davacı babanın aylık gelirinin …TL olduğu dikkate alındığında KPSS kursuna giderek eğitimine devam eden ve düzenli bir geliri bulunmayan çocuğuna bir miktar nafaka ödeyebileceği kuşkusuzdur. Bu durumda davacı babanın eğitimine devam eden ve yoksulluğa düşmüş olan çocuğuna yardım etmesi bir zorunluluktur. Öte yandan yargılama aşamasında davalının eğitiminin sona erdiği ve 23.05.2016 tarihinde bir şirkette işe başladığı, sonuç olarak bu tarihten itibaren babasının yardımına ihtiyacı kalmadığı anlaşılmaktadır. Şu hâlde, davalının dava tarihi itibariyle eğitimine devam ettiği ve babasının yardımına ihtiyaç duyduğu, ancak işe başladığı tarihten itibaren babasının yardımına ihtiyacı kalmadığı gözetilerek yardım nafakasının davalının işe başladığı 23.05.2016 tarihi itibariyle kaldırılmasına karar verilmesi gerekmektedir. (2709 s. K. m. 17, 27, 42, 58) (4721 s. K. m. 328, 364, 365) (3. HD. 04.05.2017 T. 2016/15392 E. 2017/6543 K.) (YHGK 07.10.1998 T. 1998/2-656 E. 1998/688 K.) (YHGK 12.5.1999 T. 1999/2-288 E. 1999/294 K.) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2018/3-904 Karar No: 2019/1181 Karar tarihi: 14.11.2019 Dava Taraflar arasındaki yardım nafakasının kaldırılması davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ankara 4. Aile Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 27.04.2016 tarihli ve 2016/228 E., 2016/694 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 04.05.2017 tarihli ve 2016/15392 E., 2017/6543 K. sayılı kararı ile; “…Davacı vekili dilekçesinde; davalı kızı lehine 325 TL yardım nafakasına hükmedildiğini, davalının Ziraat Fakültesinden mezun olduğunu, çalışabilecek ve yaşamını idame ettirecek durumda olduğunu, bu nedenle nafakanın kaldırılmasına karar verilmesini ve 20.05.2013 tarihinden sonra haksız olarak ödenen yardım nafakasının istirdadını talep ve dava etmiştir. Bozmadan sonra davacı vekili, geçmişe yönelik nafakanın tahsili yönündeki talebini atiye terk etmiştir. Davalı vekili; davalının, 2013 Haziran ayında okulu bitirdiğini, KPSS kursuna yazıldığını ücretini çalışarak ödediğini, annesinin ev hanımı olup 378 TL yetim maaşı aldığını davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkemece; davalıya ödenmekte olan yardım nafakasının iş bu davanın açıldığı 10.01.2014 tarihinden geçerli olmak üzere kaldırılmasına, daha önceden ödenen nafakaların iadesi konusunda karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiş, hüküm süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 1) Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davalı vekilinin sair temyiz itirazlarının yerinde bulunmadığından reddi gerekir. 2) 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 364.maddesine göre; “Herkes, yardım etmediği takdirde yoksulluğa düşecek olan üstsoyu ve altsoyu ile kardeşlerine nafaka vermekle yükümlüdür.” Aynı Kanunun 365/2.maddesinde de; “Dava, davacının geçinmesi için gerekli ve karşı tarafın mali gücüne uygun bir yardım isteminden ibarettir.” düzenlemesi yer almıştır. Hukuk Genel Kurulunun 07.10.1998 gün ve 1998/656-688 sayılı ilamında da; “…yeme, giyinme, barınma, sağlık, ulaşım, kültür (eğitim) gibi bireyin maddi varlığını geliştirmek için zorunlu ve gerekli görülen harcamaları karşılayacak düzeyde geliri olmayanların…” yoksul kabul edilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Yardım nafakası, aile bireylerini yoksulluk ve düşkünlükten kurtarmaya ilişkin bir nevi sosyal yardımlaşma olup, ahlak kuralları ile geleneklerin zorunlu kıldığı bir ödevdir. Aile bağlarının herhangi bir nedenle zayıflamış olması da yükümlülüğü ortadan kaldıran bir neden olarak düzenlenmemiştir. Bu nedenlerle kanun koyucu, yardım nafakasını kişinin ve toplumun vicdanına bırakmamış, kanuni bir ödev olarak düzenlemiştir. Okumakta olan kişi kendi emek ve geliriyle yaşamını sürdürmekten yoksun ise, ana babasından öğrenimini tamamlayıncaya kadar yardım nafakası isteyebilir. Ne var ki, bunu vermekle yükümlü tutulacak kişilerin geçim sıkıntısına düşürülmemesi asıldır. Somut olayda, davalı üniversite mezunu ise de; dava tarihi itibariyle herhangi bir işte çalışmadığı, bitirdiği okul itibariyle ülkemiz şartlarında hemen iş bulma imkânında olmadığı, işe girebilmek için davalının KPSS kursuna gittiği ve davacı babanın şimdilik yardımına muhtaç olduğu anlaşılmakla; nafakanın kaldırılması isteminin reddine karar verilmesi gerekirken yardım nafakasının kaldırılmasına karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Karar Dava, yardım nafakasının kaldırılması istemine ilişkindir. Davacı vekili; davalının müvekkilinin kızı olduğunu ve müvekkili tarafından aylık 325,00TL yardım nafakası ödendiğini, davalının 20.05.1988 doğumlu olup Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümünden Haziran 2013 tarihinde mezun olduğunu, gördüğü eğitimini tamamlaması ve yaşamını idame ettirecek olanaklara sahip olması nedeniyle babasının yardımına ihtiyacı kalmadığını ileri sürerek yardım nafakasının davalının yirmi beş yaşını doldurduğu 20.05.2013 tarihi itibariyle kaldırılmasını ve bu tarihten sonra haksız ödenen yardım nafakasının müvekkiline iadesine karar verilmesini talep ve dava etmiş, yargılama sırasında yardım nafakasının iadesine yönelik taleplerini atiye bıraktıklarını belirtmiştir. Davalı vekili; her davanın açıldığı tarihe göre değerlendirilmesi gerektiğini, müvekkilinin mezun olduktan sonra iş bulamadığını ve halen KPSS kursuna devam ettiğini, bu nedenle babasının yardımına ihtiyacı olduğunu savunarak davanın reddini istemiştir. Yerel Mahkemece; davalının Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümünden mezun olduğu, bitirdiği okul ve mesleği itibariyle iş bulma ve çalışma imkânına sahip olduğu, iş bulma imkânı varken çalışmayan meslek sahiplerinin 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 364. maddesi gereğince yardım nafakasına hak kazanamayacağı, zira yardım nafakasına hak kazanabilmek için ergin olduktan sonra eğitimin devam ediyor olması gerektiği gerekçesiyle davalıya ödenen yardım nafakasının dava tarihi itibariyle kaldırılmasına ve geçmişe yönelik yardım nafakasının iadesi talebi hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece; önceki gerekçelerle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı, davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda davalının üniversiteden

Eğitimine Devam Eden Çocuk için Yardım Nafakasının Kaldırılması Talep Edilebilir mi? Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

PTT Genel Müdürlüğünce Haciz İhtarnamesinin Geç Teslimi Nedeniyle Uğranılan Zararın Tazmini

Haciz İhtarnamesinin Geç Teslimi Nedeniyle Uğranılan Zararın Tazmini Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/4-1739 Karar No: 2019/349 Karar tarihi: 26.03.2019 Özet: Davalı PTT Genel Müdürlüğü’nün tabi olduğu mevzuat ve açıklanan hukuki statüsü gereği, üçüncü kişilerle aralarında çıkacak uyuşmazlıkların idari yargının değil, açıkça adli yargının görev alanında kaldığında kuşku bulunmamaktadır. Hâl böyle olunca, yerel mahkemenin kendisini görevli kabul ederek, davanın esasını incelemiş olmasında usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmayıp, direnme kararı bu yönden yerindedir. Ne var ki davacı vekilinin ve davalı PTT Genel Müdürlüğü vekilinin diğer temyiz itirazları Özel Dairece incelenmemiş olduğundan, esasa ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir. (2577 S. K. m. 2, 15) (233 S. KHK m. 2) (YHGK 22.03.2006 T. 2006/4-12 E. 2006/95 K.) (YHGK 07.07.2010 T. 2010/9-328 E. 2010/370 K.) Taraflar arasındaki maddi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 19.04.2012 tarihli ve … sayılı kararın davacı vekili ve davalı PTT Genel Müdürlüğü vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 21.02.2014 tarihli ve 2014/2149 E., 2014/2872 K. sayılı kararı ile; \”…Dava, haksız eylem nedeni ile uğranılan zararın ödetilmesi istemine ilişkindir. Mahkemece istemin bir bölümü kabul edilmiş; karar, taraflarca temyiz olunmuştur. Davacı, dava dışı borçlusu aleyhinde başlattığı icra takibinde yine dava dışı sigorta şirketine 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu\’nun 89/1 maddesi uyarınca haciz ihbarnamesi gönderilmesini istediğini, ihbarnamenin davalı PTT\’nin \”Alo 169\” post hizmeti kanalıyla ulaştırılmasının istendiğini, bu hizmette tebliğ evrakının aynı il içinde 4 saatte, farklı il içinde ise ertesi gün tebliği gerekli iken evrakın 6 gün sonra tebliğ edildiğini, bu arada sigorta şirketinin borçlusuna ödeme yaptığını, kendisinin icra takibinin aciz vesikasına bağlandığını alacağını davalının kusurlu hizmeti nedeni ile tahsil edememesinden dolayı uğradığı zararın ödetilmesi isteminde bulunmuştur. Davalı, usul ve esas yönlerden davanın reddi gerektiğini savunmuştur. Mahkemece, davalının evrakın tebliğindeki gecikmeden dolayı kusurlu olduğu benimsenmiş, istemin bir bölümünün ödetilmesine karar verilmiştir. Posta gönderilerinin doğru ve güvenli bir şekilde ve zamanında adrese teslimi ve bu kapsamdaki işlerin denetlenmesi PTT Genel Müdürlüğü\’nün kamu hizmeti kapsamındaki görevleri arasında olup, bu görevin hiç veya gereği gibi yerine getirilmemesi hizmet kusuru niteliğindedir. İdarenin işlem ya da eylemi nedeni ile doğan zararlardan dolayı; idari Yargılama Usulü Yasası\’nın 2/1-b maddesi gereğince İdare\’ye karşı, idari yargı yerinde tam yargı davası açılması gerekir. Görev sorunu, açıkça veya hiç ileri sürülmese de kendiliğinden dikkate alınır. Mahkemece, uyuşmazlığın çözümünde idari yargı yerinin görevli olduğu benimsenerek yargı yolu bakımından mahkemenin görevsizliği nedeni ile dava dilekçesinin reddine karar verilmesi gerekirken, işin esasının incelenmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir…\” gerekçesiyle oy çokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle 1086 sayılı (mülga) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 2494 sayılı Kanun ile değişik 438/II. fıkrası hükmü gereğince direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağından davalı PTT Genel Müdürlüğü vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, haksız fiilden kaynaklanan maddi tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili; müvekkili şirketin alacaklı olduğu icra dosyasında, ödeme emrinin borçluya tebliği için talepte bulunulduğunu ve aynı gün icra müdürlüğünden borçlunun hak ve alacağının olduğu Anadolu Sigorta A.Ş.\’ye 89/1 haciz ihbarnamesi gönderilmesinin talep edildiğini, 169 Alo Post olarak gönderilmesi talep edilerek masrafı ödenen tebligatların davalı kurum görevlilerince 30.12.2008 tarihinde teslim alındığını, teslim alınan ödeme emrinin borçluya bir gün sonra 31.12.2008 tarihinde tebliğ edildiğini, ancak borçlunun alacaklı olduğu Anadolu Sigorta A.Ş.\’ye gönderilen 89/1 haciz ihbarnamesinin 6 gün sonra 05.01.2009 tarihinde tebliğ edildiğini, bu sırada sigorta şirketinin de borçluya 02.01.2009 tarihinde 184.392.00TL hasar ödemesi yaptığını, bu nedenle müvekkil şirketin alacağına kavuşamadığını, oysa davalı idarenin internet sitesinde 169 Alo Post tebligatlarının aynı şehir içinde 4 saatte, şehirlerarasında ise 1 gün sonra teslim edileceğini taahhüt ettiğini, yaptığı bu hizmet karşılığında da normal tebligatlardan yaklaşık 4 kat fazla ücret aldığını, müvekkili şirketin aynı gün içerisinde tebliğ edilmesi gereken tebligatın 6 gün sonra tebliğ edilmesi nedeniyle zarara uğradığını ileri sürerek 184.392.00TL\’nin dava dışı sigorta şirketince dava dışı borçluya ödeme tarihi olan 02.01.2009 tarihinden itibaren işleyecek reeskont faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı PTT Genel Müdürlüğü vekili; müvekkilinin hizmet kusuru bulunduğu iddiasına bağlı taleplerin tam yargı davasının konusunu oluşturduğunu ve idari yargının görevli olduğunu, müvekkilinin 5584 sayılı (mülga) Posta Kanunu ve Yönetmelikler çerçevesinde kamu hizmeti ifa ettiğini, davacı tarafından Kadıköy 7. İcra Müdürlüğünün 2008/21392 sayılı dosyası üzerinden 30.12.2008 tarihinde Alo Post gönderisi olarak Kadıköy Adliyesince kabulü yapılan tebligatın 30.12.2008 tarihinde Avrupa Yakası Posta İşleme Merkezine sevk edildiğini, 05.01.2009 tarihinde Anadolu Sigorta A.Ş.\’ye tebliğ edildiğini, 5584 sayılı Kanun ve mevzuatında APS gönderisinin teslim süresine ilişkin bir hüküm bulunmadığını, iddia edilenin aksine müvekkili idarenin yurtiçinde aynı şehir içerisinde APS tebligatlarının 4 saatte tebliğ edileceğine ilişkin herhangi bir taahhüdü olmadığı gibi Yurtiçi ve Yurtdışı Acele Posta Servisi (APS) Yönetmeliği’ne de tebliğ evrakının şehir içinde 4 saate içerisinde teslim edileceğine dair bir hüküm konulmadığını, Yönetmeliğin 4/r maddesi uyarınca \”APG Tebligat: Kabul ve sevki APS özel hizmeti ile dağıtım ve teslimi Tebligat Kanunu hükümlerine göre yapılan tebliğ evrakını\” ifade ettiğini, müvekkilinin Yönetmeliğin 15. maddesine uygun olarak tebligatı aynı gün dağıtıma çıkardığını, tebligatın gecikmesinde kusur ve hukuka aykırılık bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece; Kadıköy 7. İcra Müdürlüğünün 2008/21392 sayılı dosyası üzerinden 30.12.2008 tarihinde \”Alo Post\” gönderisi olarak kabulü yapılan … barkod nolu tebligatla gönderilen 89/1 haciz ihbarnamesinin 31.12.2008 günü saat 08.37’de Avrupa Yakası Posta İşleme Merkezince geliş kaydının yapıldığı, aynı gün dağıtıcıya teslim edildiği, muhataba tebliğ işleminin 05.01.2009 tarihinde yapıldığı, 89/1 haciz ihbarnamesi gönderilen Anadolu Sigorta A.Ş.’nin 02.01.2009 tarihinde borçluya 184.392,00TL ödeme yaptığı, davacının bu nedenle takip borçlusundan alacağını alamadığı, takip borçlusu hakkında takip dosyasında bulunan aciz vesikası da dikkate alındığında alacağının tahsil imkânının ortadan kalktığı, yeniden bir dava açarak da alacağını alamayacağı, PTT İdaresinin Kapıdan Kapıya Teslim Yönetmeliği’nin 5/3 maddesine göre kapıdan kapıya teslim servisinin bayram ve tatil günleri de dâhil olmak üzere haftanın 7 günü, 07:00-23:00 saatleri arasında hizmet vermesi, kabul edilen gönderilerin aynı il dağıtım saatleri arasında en fazla 4 saatte alıcısına teslim edilmesi ve hizmete açık iller arasında teslimi sağlanacak gönderilerin postaya verildiğinin

PTT Genel Müdürlüğünce Haciz İhtarnamesinin Geç Teslimi Nedeniyle Uğranılan Zararın Tazmini Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Boşanma Davasından Sonra Açılacak Aldatma Nedeniyle Tazminat Davasında Görevli Mahkeme

Boşanma Davasından Sonra Açılacak Aldatma Nedeniyle Tazminat Davasında Görevli Mahkeme Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1432 Karar No: 2018/1886 Karar Tarihi: 11.12.2018 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Asliye Hukuk Mahkemesince dava dilekçesinin görevsizlik nedeniyle usulden reddine dair verilen 02.07.2015 tarihli ve … sayılı karar davacı vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 14.01.2016 tarihli ve 2015/14455 E., 2016/377 K. sayılı kararı ile; “…Dava, kişilik haklarına saldırıdan dolayı uğranılan manevi zararın ödetilmesi istemine ilişkindir. Mahkemece davalılardan … yönünden dava tefrik edilerek bu davalı yönünden aile mahkemesinin görevli olduğu gerekçesiyle dava dilekçesinin reddine karar verilmiş; karar davacı tarafından temyiz olunmuştur. Davacı, eski eşi olan davalı … ile diğer davalının evlilik birliktelikleri içinde ilişki kurarak kendisini aldattıklarını iddia ederek uğradığı manevi zararın ödetilmesi isteminde bulunmuştur. Davalı …, iddiaları kabul etmediğini, haksız yere açılan davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkemece, evlilik devam ederken birlik yükümlülüklerine uyulup uyulmadığını belirleme görevinin Aile Mahkemesine ait olduğu, emsal yargı içtihatlarında da aile mahkemesinin görevli olduğunun belirlendiği, görevin kamu düzenine ilişkin olup yargılamanın her safhasında gözetilebileceği nazara alınarak dava dilekçesinin görevsizlik nedeniyle reddine karar verilmiştir. Dosya arasındaki bilgi ve belgelerden davacı ile davalılardan …’nın resmi nikahla evli oldukları, davalının davacıya karşı şiddet uygulaması nedeniyle boşanma davası açtığı, davacının da eşinin kendisini aldattığını iddia ederek ayrı bir boşanma davası açtığı, dosyaların birleştirildiği, yapılan yargılama sonunda davacının eşine şiddet uygulaması, davalının da güven sarsıcı davranışları nedeni ile taraflar eşit kusurlu kabul edilerek boşanmalarına karar verildiği, tazminat isteklerinin reddedildiği anlaşılmaktadır. Davacı, boşanma kararının verilmesinden on gün sonra davalıların kendisine yönelik haksız eylemlerine dayanarak eldeki davayı açmıştır. Dava dilekçesindeki iddianın ileri sürülüş biçimi itibari ile eldeki davanın yasal dayanağı Türk Borçlar Kanunu’nun 49 ve izleyen maddelerinde düzenlenmiş olan haksız eyleme ilişkin kurallardır. Bu durumda görevli mahkeme genel mahkemelerdir. Her ne kadar mahkeme kararının gerekçesinde değinilen emsal içtihatta aile mahkemesinin görevli olduğuna değinilmiş ise de, 2. Hukuk Dairesinin bu konu hakkında 2015/16210 Esas -2015/17830 Karar, 2015/7463 Esas -2015/10901 Karar sayılı içtihatlarında Asliye Hukuk Mahkemesinin görevli olduğunu belirlemesi, Dairemizce de 2014/8680 Esas -2014/13420 Karar sayılı ilamda davanın yasal dayanağının haksız eyleme ilişkin kurallar olduğunun kabulü ile Asliye Hukuk Mahkemesinin görevli olduğunun benimsenmiş olması nedenleriyle eldeki davada Asliye Hukuk Mahkemesinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır. Şu durumda mahkemece uyuşmazlığın çözümünde görevli olduğu benimsenerek işin esası incelenip karar verilmesi gerekirken aile mahkemesinin görevli olduğu gerekçesiyle dava dilekçesinin reddine karar verilmiş olması doğru olmadığı gibi hakkındaki dava tefrik edilen davalı H. M. Zorlu’nun karar başlığında gösterilmesi de HMK’nın 297. maddeye aykırı olduğundan kararın bozulması gerekmiştir…” gerekçesiyle oy çokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, kişilik haklarına saldırıdan kaynaklanan manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili; müvekkili ile davalı …’nın 2001 yılında evlendiklerini, davalı H. M. Zorlu ile davalı …’nın gayrimeşru ilişkiye girdiğini, davalı … ile karşılıklı boşanma davası açtıklarını, boşanma davasında mahkemece davalı …’nin sadakatsizliği nedeniyle müvekkilinin boşanma davasının da kabul edildiğini, fakat boşanmada tarafların eşit kusurlu olduğu belirtilerek tazminata hükmedilmediğini, bu süreç içerisinde davalı …’nin sadakatsiz davranışları nedeniyle müvekkilinin kişilik haklarının ihlal edildiğini, davalı … ve davalı Hacı Mehmet’in zarardan birlikte sorumlu olduklarını ileri sürerek 75.000,00TL manevi tazminatın 01.08.2011 tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı … vekili; davacının, müvekkili ile diğer davalının gayrimeşru ilişki yaşadığı iddiasının doğru olmadığını, kendisine komplo kurulduğunu, davacının sadakatsizliği iddia ettiği tarihten sonra defalarca müvekkili ile birleşmeyi talep ettiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Yerel Mahkemece yapılan yargılama sırasında 29.06.2015 tarihinde davalılardan H. M. Zorlu yönünden davanın tefrik edilerek başka bir esas numarasına kaydedilmesine, davalı … yönünden ise bu dosya üzerinden yargılamaya devam edilmesine karar verilmiştir. Mahkemece; 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun evlenmeyle eşlere yüklediği ödevler arasında bulunan sadakat yükümlülüğünün ihlalinin diğer eş için boşanma nedeni olmakla beraber aynı zamanda istek hâlinde TMK’nın 174/2. maddesi uyarınca manevi tazminat da talep edilebileceği, sadakat yükümlülüğünün eşin evlenme ile kurulan aile birliğinin tarafı olması sıfatından kaynaklandığı, zira eşin kendi iradesi ile bu birliğin tarafı olmayı kabul ettiği ve yasanın kendisine yüklediği hak ve yükümlülükler altına girdiği, 4787 sayılı Aile Mahkemesinin Kuruluş Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun’un 4/1. maddesi gereğince, TMK’nın İkinci Kitabı’ndan doğan dava ve işlere aile mahkemesinde bakılacağı, dava konusu olayda davacının TMK’nın 185. maddesinde belirtilen sadakat yükümlülüğüne aykırı davranmaktan dolayı davalı eşinden manevi tazminat talep ettiği, sadakat yükümlülüğünün evlilikle birlikte eşlerin tabi olması gereken bir yükümlülük olup, TMK’nın İkinci Kitabının birinci kısmının 3. bölümünde düzenlendiği, sadakat yükümlülüğünün ihlali durumunda diğer eşin açacağı boşanma davasında, boşanmaya neden olan bu olay nedeniyle kişilik hakkının saldırıya uğradığını ileri sürerek davanın ferî mahiyetinde manevi tazminat talebinde bulunabileceği (TMK 174/2), somut olayda davacı tarafın resmî nikahlı eşinin diğer davalı ile kendisini aldattığından dolayı kişilik haklarına saldırı niteliğindeki eylem nedeniyle manevi zararın ödetilmesini istediği, evlilik devam ederken birlik yükümlülüklerine uyulup uyulmadığını belirleme görevinin aile mahkemesine ait olduğu, dolayısıyla değişen Yargıtay Özel Daire içtihatları (4.HD 2015/3073 E.-4677 K.) dikkate alınarak davaya bakmakta aile mahkemesinin görevli olduğu gerekçesiyle dava dilekçesinin HMK’nın 114/1-c ve 115/1 maddeleri uyarınca görevsizlik nedeniyle usulden reddine, karar kesinleştiğinde HMK’nın 20. maddesi uyarınca talep hâlinde dosyanın görevli ve yetkili Konya Nöbetçi Aile Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece, yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece, önceki karardaki gerekçeler tekrar edilerek direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını davacı vekili temyiz etmiştir. Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, dava dilekçesinde iddiaların ileri sürülüş biçimi itibariyle eldeki manevi tazminat davasının yasal dayanağının haksız fiile ilişkin hükümler mi (BK md.49) yoksa boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik haklarının saldırıya uğradığı iddiası mı (TMK md.174) olduğu; buradan varılacak hukuki nitelendirmeye göre görevli mahkemenin asliye hukuk mahkemesi mi yoksa aile mahkemesi mi olduğu noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle mahkemelerin görevi ile ilgili yasal düzenlemelerin irdelenmesi gerekmektedir. 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 1. maddeleri uyarınca mahkemelerin görevi kanunla düzenlenir. Görev kuralları kamu düzenine ilişkin olup HMK’nın 114/1-c maddesine göre mahkemenin görevli olması dava şartıdır. HMK’nın 115.

Boşanma Davasından Sonra Açılacak Aldatma Nedeniyle Tazminat Davasında Görevli Mahkeme Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Basın Yoluyla Hakaret Suçu ve Haksız Fiil Nedeniyle Manevi Tazminat Davasında Zamanaşımı

Basın Yoluyla Hakaret Suçu ve Haksız Fiil Nedeniyle Tazminat Davası Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1457 Karar Yıl/No: 2018/988 Karar Tarihi: 25.04.2018 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın zamanaşımı nedeniyle reddine dair verilen 03.12.2013 gün ve … sayılı kararın davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 19.02.2014 gün ve 2014/1883 E., 2014/2729 K. sayılı kararı ile, \”…Dava, kişilik haklarının ihlali nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, zamanaşımı nedeniyle davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir. Davacı, davalının kaleme aldığı Türkiye\’de Öğretmen Örgütlenmesi adlı kitabında kendisi hakkında yazdıklarıyla kişilik haklarını ihlal ettiğini belirterek; manevi tazminat istemiştir. Davalı, zamanaşımı def\’inde bulunmuş; kitapta geçen ibarelerin davacının kişilik haklarını ihlal etmediğini, davanın reddi gerektiğini savunmuştur. Mahkeme, davanın zamanaşımından reddine karar vermiştir. 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu\’nun 60/1 maddesi uyarınca, davacının saldırıyı ve failini öğrendiği andan itibaren 1 yıl içerisinde davayı açması gerekir. Yine, BK\’nun 60/2 maddesi uyarınca, eğer dava konusu fiil aynı zamanda suç niteliğindeyse ceza kanunundaki zamanaşımı süresi, tazminat davasında da uygulanır. Dosya kapsamından; davacı, kitabın 2008 yılında yapılmış 2. baskı bir nüshasını 2013 yılında tesadüfen okuduğunu ve kişilik haklarına saldırıldığından bu şekilde haberdar olduğunu iddia etmiş; davalı tarafından iddia edilen saldırıyı davacının daha önce öğrendiği ispatlanamamıştır. Davacı, öğrendiğini iddia ettiği tarihten itibaren bir sene içinde davayı açmıştır. Kaldı ki, yasal unsurlarının oluşması halinde, davalının eylemi basın yoluyla hakaret suçunu oluşturacaktır. Suç tarihi olan 2008 yılı dikkate alındığında ceza zamanaşımı süresi de dolmamıştır. Şu durumda; mahkemece, süresinde açılmış davanın esasına girilerek bir karar verilmesi gerektiği ettiği halde, zamanaşımından reddine karar verilmesi doğru görülmemiş; hükmün, bu nedenle bozulması gerekmiştir.\” gerekçesiyle oy çokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili tarafların emekli öğretmen olup Eğitim-İş Sendikası\’nın kurucularından olduklarını, davalının Eğitim-İş Sendikasının Genel Başkanlığı, müvekkilinin ise genel saymanlık görevine getirildiğini, davalının 2008 yılında Ürün Yayınları tarafından ikinci baskısı yapılan “Türkiye’de Öğretmen Örgütlenmesi (1908-2008)” adlı bir kitap yazdığını, müvekkilinin 2013 yılı Ocak ayı içerisinde kitaptan haberdar olduğunu, davalının Eğitim-İş Sendikası ile ilgili yazdıklarını okurken kitabın 272. sayfasının 1. paragrafında ve dip notunda, kendisini küçük düşürecek metinler yazmış olduğunu gördüğünü, davalının kitabında sözü edilen olayların gerçeğe aykırı olduğunu, müvekkilini öğretmen arkadaşlarının gözünde küçük düşürme amacıyla yazı yazdığını, bu eylemi ile müvekkilinin kişilik haklarına basın yoluyla zarar verdiğini ileri sürerek 5.000,00 TL manevi tazminatın yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı vekili davaya dayanak olan kitabın birinci baskı tarihinin 1998, ikinci baskı tarihinin ise 2008 olduğunu, birinci baskının yayın tarihi üzerinden onbeş yıl, ikinci baskının yayın tarihi üzerinden beş yıldan fazla zaman geçtiği için davanın zamanaşımına uğradığını, davacının yapılan yayını arkadaşının bürosunda öğrendiği savının da gerçekçi olmadığını, Eğitim-İş Sendikası’nın kuruluş çalışmalarının sürdürüldüğü Eğit-Der adlı derneğe gelip gittiğini, aynı sendikada birlikte çalıştığı emekli öğretmen arkadaşları ile dışarıda veya dernekte sıkça görüştüğünü, bu çevrede fazlaca konuşulduğu için dava konusu yayından ilk yayın tarihinde haberdar olmamasının mümkün olmadığını; davacının dava dilekçesinin hiçbir yerinde yapılan yayının ceza davasını gerektirir şekilde hakaret içerdiğini de ileri sürmediğini, bu nedenle davada ceza zamanaşımından söz edilemeyeceğini, müvekkilinin kitapta davacıyı küçük düşürücü herhangi bir tabir kullanmadığını, yazılanların gerçek ve doğru olduğunu, toplumun bilgilendirildiğini, kitabın gerçeklik, kamu yararı, güncellik, konuyla anlatım arasında düşünsel bağlılık yönünden basın özgürlüğü sınırları içinde özgün bir çalışmanın ürünü olduğunu belirterek davanın öncelikle zamanaşımı nedeniyle, zamanaşımı itirazı kabul edilmediği takdirde esastan reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkemece davacı vekili tarafından davalının yazdığı kitapta yer alan müvekkilini küçük düşürecek metinler nedeniyle manevi tazminat istendiği, davalı vekilinin zamanaşımı itirazında bulunduğu, kitabın ilk basımının 1998, ikinci basımının 2008 yılında yapıldığının anlaşıldığı, ilk basım tarihinden itibaren 15 yıl, ikinci basım tarihinden itibaren de yaklaşık 5 yıllık bir sürenin geçtiği, taraflar arasında bir ceza davasının olmadığının beyanlarından anlaşıldığı, kitabın ilk basım tarihinden itibaren 5 yıllık zamanaşımının dolduğu, kitabın ikinci basım tarihi göz önüne alınarak zamanaşımının dolmadığı yönündeki davacı vekilinin itirazları yerinde görülmediği gerekçesiyle davanın zamanaşımı ilk itirazı nedeniyle reddine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece önceki karardaki gerekçeler tekrar edilerek direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını davacı vekili temyiz etmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık: zarara neden olan haksız eylemin devam etmesi durumunda zamanaşımı süresinin başlayıp başlamayacağı, buradan varılacak sonuca göre eldeki davanın zamanaşımına uğrayıp uğramadığı noktasında toplanmaktadır. Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında, işin esasının incelenmesinden önce, direnme kararının usulüne uygun olup olmadığı hususu ön sorun olarak tartışılmıştır. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 294. maddesinin üçüncü fıkrasında, “hükmün tefhimi her hâlde hüküm sonucunun duruşma tutanağına geçirilerek okunması suretiyle olur” hükmüne yer verilmiştir. Ayrıca mahkeme kararlarında nelerin yazılacağı HMK\’nın 297. maddesinde belirtilmiştir. Buna göre, hüküm sonucu kısmında gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, isteklerin her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların sıra numarası altında açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gerekir. Bu yasal düzenlemelerin ışığında somut olaya gelince, yerel mahkemenin ilk kararında davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verildiği, Özel Dairece davanın zamanaşımına uğramadığı belirtilerek kararın bozulduğu, bozma üzerine mahkemece direnme kararının verildiği duruşma zaptında \”Mahkememizin 3.12.2013 tarihli 2013/131-547 sayılı kararında direnilmesine, yerinde görülmeyen davanın zamanaşımı ilk itirazı nedeniyle reddine\” şeklinde ve direnmeye ilişkin gerekçeli kararda \”Mahkememizin 03.12.2013 tarihli 2013/131-547 sayılı kararında direnilmesine, yerinde görülmeyen davanın reddine\” şeklinde hüküm kurulduğu görülmüştür. Ayrıca yerel mahkemenin direnme kararının gerekçe kısmında ise “Dosya içeriğine kararın dayandığı kanıtlara göre mahkememizce verilen önceki karar yerindedir. Şöyle ki, taraflar arasında bir ceza davası bulunmamaktadır. Ayrıca davacının iddiasını ispat yükümlülüğü bulunmaktadır. Bu nedenle sonradan öğrendiği yönündeki iddia kanıtlanamadığı gibi bu nedenle de zamanaşımı dolmuştur, Bu nedenle önceki kararda direnilmesine karar verilmiş ve aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur.” ifadelerine yer verdiği anlaşılmaktadır. Bu durumda, direnme kararının hüküm fıkrasının gerek direnilen önceki kararın numarası da yazılmak suretiyle atıf yapılmış olması gerekse direnme hükmünün gerekçe kısmından davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiş olduğunun anlaşılması karşısında hüküm fıkraları arasında çelişki bulunmadığı anlaşıldığından direnme kararının usulüne uygun olduğuna oy birliği

Basın Yoluyla Hakaret Suçu ve Haksız Fiil Nedeniyle Manevi Tazminat Davasında Zamanaşımı Read More »