Arslan Hukuk

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Bakıma Muhtaç Bebeği Olan Annenin Gözaltına Alınması ve Tutuklanması Hak İhlalidir

Anayasa Mahkemesi: Bakıma Muhtaç Bebeği Olan Annenin Gözaltına Alınması ve Tutuklanması Hak İhlalidir Anayasa Mahkemesi Kararı (Bireysel Başvuru) Hicret Aksoy Başvurusu Başvuru Numarası: 2021/2107 Karar Tarihi: 13/4/2022 RGT: 01.06.2022 RG NO: 31853 (2709 S. K. m. 15, 19) (5271 S. K. m. 90, 91, 100, 141) (6216 S. K. m. 50) (667 S. KHK m. 6) (ANY. MAH. 21.10.2021 T. 2017/34502 E.) (ANY. MAH. 18.09.2013 T. 2012/969 E.) (ANY. MAH. 09.05.2019 T. 2018/696 E.) (ANY. MAH. 27.03.2019 T. 2016/10380 E.) (ANY. MAH. 04.04.2018 T. 2017/744 E.) (ANY. MAH. 20.06.2017 T. 2016/22169 E.) (ANY. MAH. 25.05.2017 T. 2014/10405 E.) BİRİNCİ BÖLÜM – KARAR Başkan Y.: Hicabi DURSUN Üyeler: Muammer TOPAL, Recai AKYEL, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN Raportör: Yusuf Enes KAYA Başvurucu: Hicret AKSOY I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, haksız gözaltı ve tutuklama tedbiri dolayısıyla açılan tazminat davasında ödenen tazminatın yetersiz olması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 6/1/2021 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, adli yardım talebinin kabulüne ve başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. 3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. III. OLAY VE OLGULAR 4. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir: 5. Başvurucunun eşi Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) soruşturmaları kapsamında gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır. 22/8/2016 tarihinde başvurucunun konutunda arama yapılmasına ve aynı çatı altındaki aile bireylerinin de dijital materyallerine el konulmasına karar verilmiştir. Bu kapsamda arama işlemi sonucunda başvurucunun da cep telefonuna ve SIM kartına el konulmuştur. 6. Başvurucunun eşinin üzerine kayıtlı iki telefon hattı üzerinden ByLock programını indirdiği ve kullandığı iddia edilmiştir. Başvurucunun eşi 4/11/2016 tarihli kolluk ifadesinde adına kayıtlı GSM hatlarından … 53 66 numaralı hattı kendisinin, … 46 47 numaralı hattı ise eşinin (başvurucunun) kullandığını beyan etmiştir. 7. Başvurucunun eşi hakkındaki 6/2/2017 tarihli iddianamede (İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca hazırlanan) adına kayıtlı … 46 47 numaralı hat üzerinden 4/2/2015 tarihinde, … 53 66 numaralı hat üzerinden ise 7/10/2014 tarihinde ByLock programını indirip kullandığı ileri sürülmüştür. 8. Yargılandığı davada 2/5/2017 tarihli duruşmada başvurucunun eşine … 46 47 numaralı hattı eşinin (başvurucunun) kullanıp kullanmadığı sorulmuştur. Başvurucunun eşi bu hattı kendisinin kullandığını, daha önce sehven eşi tarafından kullanıldığı yönünde beyanda bulunduğunu belirtmiştir. 9. Daha sonra başvurucunun da aralarında bulunduğu şüpheliler hakkında FETÖ/PDY üyesi oldukları iddiasıyla soruşturma başlatılmıştır. Bu soruşturma kapsamında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) tarafından İstanbul 2. Sulh Ceza Hâkimliğinden başvurucunun da aralarında yer aldığı şüphelilerin konutu için arama kararı verilmesi talebinde bulunulmuştur. Hâkimlik 30/10/2017 tarihli kararıyla şüphelilere ve suç delillerine ulaşılabileceğine ilişkin makul şüphenin mevcut olduğu gerekçesiyle söz konusu talebi kabul etmiştir. 10. Başsavcılık aynı gün arama kararında ismi belirtilen şüphelilerin kaçma ve delilleri yok etme ihtimalinin bulunduğunu, yüklenen suçların niteliğini göz önüne alarak şüphelilerin suç delilleriyle birlikte sağlıklı bir şekilde sorgulanması, delillerin toplanması, korunması ve soruşturmanın adil, hızlı, etkin bir şekilde sonuçlandırılması amacıyla 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 90. ve 91. ve 22/7/2016 tarihli ve 667 sayılı Olağanüstü Hâl Kanun Hükmünde Kararnamesi\’nin 6. maddesi uyarınca yakalanarak yedi gün süre ile gözaltına alınmalarına karar vermiştir. 11. Başvurucu bu talimata istinaden 2/11/2017 tarihinde yakalanarak Adana\’da gözaltına alınmıştır. Başvurucunun Adana\’daki ikamet adresinde yapılan arama sonucunda cep telefonuna ve SIM kartlarına, beraber yaşadığı ablası ve eniştesine ait cep telefonlarına ve SIM kartlarına, bir iPad’e ve bir fotoğraf makinesine el konulmuştur. 12. 3/11/2017 tarihinde İstanbul\’da yürütülen soruşturma kapsamında, İstanbul\’da görevli kolluk görevlileri başvurucuyu gözaltında olduğu Adana Emniyet Müdürlüğünden teslim almaya gelmiş; kolluk görevlileri ile yaptığı görüşmede başvurucu, bakıma muhtaç 14 aylık bir bebeğinin olduğunu, çocuğunu teslim edeceği kimsenin bulunmadığını beyan etmiştir. Bunun üzerine kolluk görevlileri savcı ile bir telefon görüşmesi yapmış, savcı başvurucunun gözaltı hâlinin devam etmesi yönünde talimat vermiştir. 13. Başvurucu, avukatı aracılığıyla gözaltı kararına 3/11/2017 tarihinde itiraz etmiştir. Avukatı itiraz dilekçesinde; medyadan takip ettiği kadarıyla soruşturmanın ByLock kullanıldığı iddiasına dayandığını, başvurucunun eşinin ByLock kullandığı gerekçesiyle tutuklandığını, ByLock kullanımı söz konusuysa bunun başvurucunun eşinden kaynaklanmış olabileceğini belirtmiştir. Dilekçede ayrıca başvurucunun depresyon ve migren hastası olduğunu, ilaç tedavisinin devam ettiğini, emzirmesi gereken yaşta bir bebeğinin bulunduğunu, gözaltı sürecinde bebeğin emzirilmesine izin verilmediğini, bebeğin sürekli ağladığını, bu şartlar altındaki bir kişinin kaçma ihtimalinin bulunmadığını ifade etmiştir. 14. 6/11/2017 tarihinde başvurucunun Başsavcılıkta ifadesi alınmıştır. Başvurucu ifadesinde FETÖ/PDY\’den haberdar olmadığını, eşinin bu örgütle alakası olduğunu eşinin tutuklanmasıyla öğrendiğini, evlenmeden önce başka bir hat kullandığını, evlendikten sonra ekonomik nedenlerle adına ayrı hat almadıklarını ve eşinin adına kayıtlı … 46 47 numaralı hattı eşinin evde bıraktığı zamanlarda sadece ailesi ile görüşmek amacıyla kullandığını, bu hattı eve geldikten sonra da eşinin internete girmek için kullandığını, ByLock programından da ilk kez eşi tutuklandığında haberdar olduğunu, bu programı kesinlikle indirmediğini, gelişim eksikliği olan bakıma muhtaç bir yaşında bebeğinin olduğunu belirtmiş ve serbest bırakılma talebinde bulunmuştur. 15. Başvurucunun avukatı ifade sırasındaki savunmasında başvurucunun eşinin ByLock programını diğer telefon hattına 7/10/2014 tarihinde, başvurucunun da kullandığı hatta ise 4/2/2015 tarihinde indirdiğini, eğer ByLock programı başvurucu tarafından indirilmiş olsaydı indirmenin aynı zamanda gerçekleşmiş olması gerektiğini, başvurucunun bakıma ve emzirilmeye muhtaç bir bebeğinin olduğunu belirterek başvurucunun serbest bırakılmasını talep etmiştir. 16. Başsavcılık, terör örgütü üyesi olma suçundan tutuklanması istemiyle başvurucuyu aynı gün İstanbul 11. Sulh Ceza Hâkimliğine sevk etmiştir. Tutuklamaya sevk yazısında başvurucunun ByLock\’u eşi adına kayıtlı … 46 47 numaralı hat üzerinden 4/2/2015 tarihinde indirerek ve örgütün söz konusu program için kiraladığı dokuz adet IP\’den biri olan ….. No.lu IP üzerinden 12/3/2015 tarihine kadar 79 kez giriş yapmak suretiyle kullandığı ileri sürülmüştür. 17. Başvurucu sorgusunda ByLock programını kullanmadığını, eşi bu uygulamayı yüklediyse de bundan haberinin olmadığını, eşinin kullanmış olduğu diğer telefonda da ByLock programının yüklü olduğunun ortaya çıktığını ve eşinin bu nedenle tutuklandığını ileri sürmüştür. Avukatı ise eşinin ByLock indirip kullanmasından başvurucunun sorumlu tutulamayacağını, suç ve cezaların şahsi olduğunu, evli kişilerin birbirinin telefonunu kullanmasının normal olduğunu, amcasının oğluyla evli, ilkokul mezunu bir ev hanımı olan başvurucunun durumunun FETÖ/PDY üyelerinin profiliyle bağdaşmadığını ileri sürmüştür. 18. Başvurucu, yapılan sorgusunun ardından terör örgütüne üye olma suçundan tutuklanmıştır. Tutuklama kararında başvurucunun kullandığı cep telefonunda ByLock programının yüklü olduğuna ilişkin belge, tutanak ve raporlara dayanılmıştır. 19. Başsavcılık 8/11/2017 tarihinde İstanbul Emniyet Müdürlüğüne yazdığı yazıda başvurucunun,

Bakıma Muhtaç Bebeği Olan Annenin Gözaltına Alınması ve Tutuklanması Hak İhlalidir Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

AİHM Turan ve Diğerleri Kararı: Suçüstü Kavramının Makul Olmayan Bir Şekilde Genişletilmesi

AİHM Turan ve Diğerleri Kararı: Suçüstü Kavramının Makul Olmayan Bir Şekilde Genişletilmesi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Turan ve Diğerleri Kararı (Başvuru No. 75805/16 ve 426 diğerleri) © AİHM Turan ve Diğerleri Kararı, İnsan Hakları Hukukçusu ve AİHM Eski Hukukçusu Dr. Orhan ARSLAN tarafından tercüme edilmiştir. 2021. Tercümana atıfta bulunmak kaydıyla alıntı yapılabilinir. İkinci Daire – Karar Turan ve Diğerleri – Türkiye davasında, Başkan Jon Fridrik Kjølbro, Hâkimler Carlo Ranzoni, Egidijus Kūris, Branko Lubarda, Pauliine Koskelo, Marko Bošnjak, Saadet Yüksel ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı olmak üzere Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 427 Türk vatandaşının (“başvuranlar”) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (“AİHM” veya “Mahkeme”), İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca, çeşitli tarihlerde Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine yapmış oldukları başvuruları (no. 75805/16 ve 426 diğerleri); Sözleşme’nin 5. maddesinin 1, 3, 4 ve 5. fıkraları kapsamında öne sürülen şikâyetlerin Türk Hükûmetine (“Hükûmet”) iletilmesi kararı ve başvurunun geriye kalan kısmının kabul edilemez olarak ilan edilmesi kararını; Tarafların görüşlerini dikkate alarak; 19 Ekim 2021 tarihinde gerçekleştirilen kapalı müzakereler sonrasında, anılan tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir: Giriş 1. Mevcut başvurular temel olarak tümü söz konusu zamanda farklı tür ve/veya seviyelerdeki mahkemelerde hâkim ve savcı olarak görev yapan başvuranların, 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişimi sonrasında, Türk makamları tarafından “Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması” (bundan böyle “FETÖ/PDY’ olarak anılacaktır) olarak nitelendirilen bir örgüte üyelik şüphesiyle yakalanma ve tutukluluklarıyla ilgilidir. Olaylar 2. Başvuranların listesi ekte yer almaktadır. Mevcut başvurulara sonuç veren olayların olduğu dönemde başvuranlar, Yargıtay ya da Danıştay üyeleri ya da daha alt mahkemelerde hâkim (bundan böyle “düz hâkim” olarak anılacaktır) ya da savcı (bundan böyle “düz savcı” olarak anılacaktır) olarak görev yapıyordu. 3. Başvuranların bazıları, avukatlar tarafından temsil edilmiştir. Hükûmet, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilmiştir. 4. Davaya konu olaylar, taraflar tarafından ibraz edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir. I. Davanın Arka Planı A. 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü ve olağanüstü hal ilanı 5. 2016 yılında 15 Temmuz’u 16 Temmuz’a bağlayan gecede, kendilerini “Yurtta Sulh Konseyi” olarak adlandırılan Türk Silahlı Kuvvetleri mensubu bir grup, demokratik yollarla seçilen Meclisi, Hükûmeti ve Türkiye Cumhurbaşkanını devirmek amacıyla bir askeri darbe girişiminde bulunmuştur. Söz konusu gece meydana gelen olaylar hakkındaki ek bilgiler, Baş/Türkiye kararında (no. 66448/17, 7. paragraf, 3 Mart 2020) bulunabilir. 6. Askeri darbe girişiminin ertesi günü ulusal makamlar, darbe girişiminden Pennsylvania’da (Amerika Birleşik Devletleri) yaşayan bir Türk vatandaşı olan ve FETÖ/PDY’nin lideri olduğu iddia edilen Fetullah Gülen’in cemaatini suçlamışlardır. 7. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Bürosu, 16 Temmuz 2016 tarihinde, üçüncü şahıslar arasından FETÖ/PDY’nin yargı içindeki üyeleri olduğundan şüphelenilen kişilere karşı re’sen ceza soruşturması başlatmıştır. Hükûmet tarafından verilen bilgilere göre yüksek mahkeme üyeleri dâhil, hâkim ve savcılar aleyhine açılan bu soruşturma, ağır ceza mahkemelerinin görevine giren suçüstü hali bulunduğu gerekçesiyle olağan hukuk kuralları uyarınca açılmıştır. 8. Ankara Cumhuriyet Başsavcısı, aynı gün Emniyet Genel Müdürlüğü’ne iletilen talimatta, Hükûmeti devirmeye ve anayasal düzeni değiştiremeye cebren teşebbüs suçunun halen devam ettiğini ve söz konusu suçu işlediklerinden şüphe edilen FETÖ/PDY terör örgütü mensuplarının ülkeden kaçabileceklerini belirtmiştir. Ankara Cumhuriyet Başsavcısı, Emniyet Genel Müdürlüğü’nden, talimata ekli listede isimleri belirtilen (aralarında başvuranların bazılarının da bulunduğu) bütün hâkim ve cumhuriyet savcılarının polis nezaretine alınması amacıyla bütün bölgesel makamlarla iletişime geçilmesini ve söz konusu hâkim ve savcıların, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 309. maddesi uyarınca tutuklanmak üzere cumhuriyet savcısı huzuruna çıkarılmasının sağlanmasını istemiştir. 9. Hükûmet 20 Temmuz 2016 tarihinde, 21 Temmuz 2016 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere, üç ay süreli olağanüstü hal ilan etmiş ve bu olağanüstü hal daha sonra Bakanlar Kurulu kararı ile üç aylık süreler boyunca uzatılmıştır. 10. Türk makamları, 21 Temmuz 2016 tarihinde, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ni, Sözleşme’nin 15. maddesi uyarınca Sözleşme kapsamındaki yükümlülüklerinin askıya alındığı konusunda bilgilendirmiştir (bildirinin içeriği için bkz. Alparslan Altan – Türkiye kararı, no. 12778/17, 66. paragraf, 16 Nisan 2019 ya da yukarıda anılan Baş – Türkiye kararı, 109. paragraf). 11. Olağanüstü hal sürecinde, Bakanlar Kurulu, Anayasa’nın 121. maddesi uyarınca birtakım kanun hükmünde kararnameler çıkarmıştır (bkz. yukarıda anılan Baş – Türkiye kararı, 52. paragraf). Bu kararnameler arasında yer alan ve 23 Temmuz 2016 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanan 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK)‘nin 3. maddesinde, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na (HSYK), terör örgütlerine ya da Milli Güvenlik Kurulu’nca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti ya da iltisakı ve yahut bunlarla irtibatı olduğu değerlendirilen hâkimleri ve savcıları ihraç etme yetkisi verilmiştir. 12. Olağanüstü hal, 18 Temmuz 2018 tarihinde kaldırılmıştır. B. Görevden uzaklaştırma ve ihraç işlemleri 1. Düz hâkim ve savcıların görevden uzaklaştırılması 13. HSYK 3. Dairesi, 16 Temmuz 2016 tarihinde, Ankara Cumhuriyet Başsavcısının talimatları doğrultusunda, FETÖ/PDY üyesi oldukları konusunda şüphe bulunan hâkimler ve savcılar hakkında ceza soruşturması başlatıldığını belirtmiştir (bkz. yukarıdaki 7. paragraf). HSYK 3. Dairesi, 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu’nun 82. maddesi uyarınca, bir soruşturma açılmasının onaylanmasına yönelik olarak HSYK Başkanına teklifte bulunulmasına karar vermiştir (2802 sayılı Kanun’un ilgili maddesi için bkz. yukarıda anılan Baş – Türkiye kararı, 67. paragraf). 14. Aynı tarihte, HSYK 2. Dairesi olağanüstü bir toplantı gerçekleştirmiştir. HSYK 2. Dairesi, 3. Daire tarafından soruşturmanın açılmasına yönelik sunulan teklifin, HSYK Başkanı tarafından kabul edildiğini ve Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığı’nın bir başmüfettiş atadığını belirtmiştir. HSYK 2. Dairesi, başmüfettiş tarafından düzenlenen rapora dayanarak, darbe teşebbüsünü gerçekleştiren terör örgütünün üyesi oldukları yönünde kuvvetli şüphe bulunduğu ve bu kişileri görevlerinde tutmanın, soruşturmanın ilerleyişini engelleyeceği ve yargının otoritesine ve itibarına zarar vereceği gerekçeleriyle, 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu’nun 77/1. ve 81/1. maddeleri uyarınca, başvuranların bazılarının da aralarında bulunduğu 2.735 hâkim ve savcının 3 ay süreyle görevden uzaklaştırılmasına karar vermiştir. HSYK 2. Dairesinin söz konusu kararı, darbe teşebbüsü öncesinde kendisine iletilen soruşturma dosyalarındaki bilgi ve belgeler ile istihbarat birimleri tarafından yapılan araştırma sonucunda elde edilen bilgilere dayanmaktadır. HSYK’nın kararı hakkındaki ek bilgiler Baş – Türkiye kararında (adı geçen karar, 17-20. paragraflar) bulunabilir. 15. Hükûmet tarafında verilen bilgilerden, 19 ve 22 Temmuz, 10 Ağustos ve 13 Ağustos 2016 tarihlerinde alınan kararlarda HSYK’nın, 16 Temmuz 2016 tarihli önceki kararına benzer gerekçelerle (başvuranların bazıları da dâhil olmak üzere) daha fazla sayıda hâkim ve savcıyı görevden uzaklaştırmaya karar verdiği anlaşılmaktadır. 2. Yargıtay ve Danıştay üyelerinin görevden uzaklaştırılması 16. Yargıtay

AİHM Turan ve Diğerleri Kararı: Suçüstü Kavramının Makul Olmayan Bir Şekilde Genişletilmesi Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Telefon Dolandırıcılığı Suçu, Nitelikli Dolandırıcılık Olarak Kabul Edilebilir mi?

Telefon Dolandırıcılığı Suçu, Nitelikli Dolandırıcılık Olarak Kabul Edilebilir mi? Telefon Dolandırıcılığı Suçu: Taş dekorasyonu uygulama-satış işi yapan katılanı, aboneliği kendisine ait telefondan arayan ve adını veren sanığın, köyde kayrak taşı ocağı bulunduğunu, ihtiyaç olduğunda kendisini arayabileceğini söylemesinden yaklaşık bir ay sonra katılanı bu kez aboneliği başkasına ait bir telefondan arayarak kendisini başka bir isimle tanıtıp iki villası olduğunu, Almanya’ya döneceğinden acilen kayrak taşına ihtiyaç duyduğunu söylemesi, temin edip edemeyeceğini sorması ve parasını peşin ödeyeceğini bildirmesi üzerine, katılanın daha önceden not ettiği telefondan sanığı arayarak kayrak taşı almak isteğini iletmesi, alım-satım hususunda anlaşmaları neticesinde, sanığın nakliye-yakıt parasını peşin istemesi nedeniyle katılanın 3.000 TL tutarındaki parayı internet bankacılığı yoluyla sanığın verdiği hesaba göndermesi, sanığın bu parayı çekmesine rağmen anlaşmaya konu kayrak taşını göndermemesi, alınan parayı da iade etmemesi suretiyle menfaat temin etmesi şeklindeki olayda; telefonun araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık eyleminin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda dolandırıcılık suçunun nitelikli hâli olarak düzenlenmediği, olayda bilişim sisteminin bizatihi araç olarak kullanılmasının söz konusu olmadığı, bu şekilde sanığın üzerine atılı eylemin basit dolandırıcılık suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2014/288 Karar No: 2016/255 K. Tarihi: 10.05.2016 Yargıtay Dairesi: 15. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Nitelikli dolandırıcılık suçundan, sanığın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 158/1-f-son, 52, 62 ve 53. maddeleri uyarınca iki yıl altı ay hapis ve 5.000 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına, taksitlendirmeye ve hak yoksunluğuna ilişkin, … Ağır Ceza Mahkemesince verilen 16.06.2011 gün ve … sayılı hükmün, sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 15. Ceza Dairesince 13.02.2014 gün ve 8550-2683 sayı ile; “Dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için; failin bir kimseyi, kandırabilecek nitelikte hileli davranışlarla hataya düşürüp, onun veya başkasının zararına, kendisine veya başkasına yarar sağlaması gerekmektedir. Hile nitelikli bir yalandır. Fail tarafından yapılan hileli davranış belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun inceleme olanağını ortadan kaldıracak nitelikte birtakım hareketler olmalıdır. Kullanılan hileli davranışlarla mağdur yanılgıya düşürülmeli ve bu yanıltma sonucu yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya bir başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır. Hilenin kandırıcı nitelikte olup olmadığı olaysal olarak değerlendirilmeli, olayın özelliği, mağdurun durumu, fiille olan ilişkisi, kullanılan hilenin şekli, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri ayrı ayrı nazara alınmalıdır. Bilişim sistemlerinin, banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık suçu, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 158/1-f maddesinde düzenlenmiştir. Madde gerekçesinde de; dolandırıcılık suçunun, bilişim sistemlerinin, banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle işlenmesi de, birinci fıkranın (f) bendinde bu suçun bir nitelikli unsuru olarak kabul edilmiştir. Bilişim sistemlerinin, banka veya kredi kurumlarının, özellikle bu kurum ve kuruluşları temsil edenlerin, kurum ve kuruluşları adına hareket eden kişilerin, başkalarını kolaylıkla aldatabilmeleri bir güven kurumu olan bu kuruma güvenin sarsılması bu kurumların araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık suçunu, nitelikli hâl saymıştır. Bilişim sisteminin aldatılmasından söz edilemeyeceği için, ancak bu sistemin araç olarak kullanılarak bir insanın aldatılması yani dolandırılması halinde bu bendin uygulanması mümkündür. Aksi halde yani sisteme girilerek bir kişi aldatılmayıp sistemden yararlanılarak çıkar sağlanmışsa bilişim suçu veya bilişim sistemi kullanılmak suretiyle hırsızlık suçunun oluşması söz konusu olacaktır. Bilişim sisteminden maksat, verileri toplayıp, yerleştirdikten sonra bunları otomatik işlemlere tabi tutma olanağını veren manyetik sistemlerdir. Günümüzde bilişim sistemleri ile sesli-görüntülü haberleşme, elektronik imzanın kabulü, yeni ticari ilişkiler, internet bankacılığı hizmeti ile para transferleri ve bunlar gibi pek çok yenilik toplumsal hayata girmiş, bilişim gerek iş gerekse günlük hayatta vazgeçilemeyecek kadar önemli bir noktaya ulaşmış, bilişim teknolojileri daha hızlı ve ucuz bir nitelik arz etmesi nedeniyle, klasik yöntemlere nazaran daha fazla tercih edilir duruma gelmiştir. Bu sistemlerin güvenle kullanılması, aynı anda hızlı ve kolayca birçok kişi tarafından ulaşılması ve diğer taraftaki failin kontrol imkanını azaltması nedeniyle nitelikli hal sayılmıştır. Banka ya da kredi kurumlarının araç olarak kullanıldığından söz edilebilmesi için, dolandırıcılık fiili gerçekleştirilirken bankaların olağan faaliyetlerinden ya da bu faaliyeti yürüten sujelerden hileli araçlar kullanılarak yararlanılması veya banka ve kredi kurumlarının araç olarak kullanılarak haksız çıkarın elde edilmesi gerekir. Bankaların, ödeme aracı olarak kullanılması halinde bu fıkra uygulanamayacaktır. İstanbul-Pendik’te L.. Tasarım unvanı ile taş dekorasyonu uygulama-satış işi ile uğraşan katılanı 2009 Eylül ayı ortalarında aboneliği kendisine ait …3948 numaralı telefondan arayan ve adını veren sanığın, Muğla-Merkez-Çakmak Köyü’nde kayrak taşı ocağı bulunduğunu, ihtiyaç olduğunda kendisini arayabileceğini söylemesini müteakip yaklaşık bir ay sonra katılanı bu kez aboneliği … (Mamak-Ankara) adına görünen …7279 numaralı telefondan arayan ve ismini M… olarak veren sanığın, Büyükçekmece’de iki villası olduğunu, Almanya’ya döneceğinden acilen kayrak taşına ihtiyaç duyduğunu söylemesi, temin edip edemeyeceğini sorması, parasını peşin ödeyeceğini bildirmesi üzerine, katılanın daha önceden not ettiği telefondan sanığı arayarak durumu iletmesi, alım-satım hususunda anlaşmaları neticesinde, sanığın nakliye-yakıt parasını peşin istemesi nedeniyle şikayetçinin 15.10.2009 tarihinde 3.000 TL parayı internet bankacılığı yoluyla kendi hesabından sanığın verdiği hesaba göndermesi, bu paranın sanık tarafından Akbank-Muğla Şubesinden çekilmesine rağmen anlaşmaya konu kayrak taşının gönderilmemesi, alınan paranın da iade edilmemesi eyleminin ‘nitelikli dolandırıcılık’ suçunu oluşturduğu iddia edilen somut olayda: Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre, sanık müdafiinin sair temyiz itirazlarının reddine, ancak; 1- Bilişim sisteminin veya bankanın, haksız menfaatin elde edilmesinde ‘havale-ödeme mercii’ olarak kullanıldığı, suçun işlenmesinde ‘aracı’ kılınmadıkları nazara alınarak; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 157/1. maddesi uyarınca cezalandırma yerine yazılı şekilde ‘nitelikli dolandırıcılık’ suçundan ‘mahkûmiyet’ hükmü kurulması, 2- Kabule göre de; katılan kovuşturma aşamasında kendisini bir vekille temsil ettirmemiş olmasına rağmen yazılı şekilde sanık aleyhine dilekçe yazım ücretine karar verilmesi” isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 11.03.2014 gün ve 334837 sayı ile; “Bilişim kelimesi, Fransızca “İnformatigue” kelimesinden Türkçeye çevrilmiş olup Fransızca ‘bilgi’ ve ‘otomatik’ kelimelerinin birleşiminden türemekte ve bilginin otomasyona tabi tutulması sonucunda işlenmesini yani verinin saklanması, organize edilmesi, değerlendirilmesi, nakledilmesi, çoğaltılması anlamlarını içermektedir. Bilişim suçu verilere karşı ve /veya veri işlemle bağlantısı olan sistemlere karşı bilişim sistemleri aracılığıyla işlenen suçlar şeklide tanımlanabilir. Bilişim suçlarının çok geniş ve sürekli ilerleyen bir alan olması nedeniyle 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nda öğretide görüş birliğiyle bilgisayara karşılık geldiği belirtilen ‘bilgileri otomatik işleme tabi tutan sistem’ yerine bu tür araçlarla işlenen suçları da kapsayabilmesi ve yeni teknolojik ilerlemelere açık olması amacıyla ‘bilişim sistemi’ terimi kullanılmıştır. Teknik olarak bilgisayar belleğindeki programa uygun olarak aritmetik ve

Telefon Dolandırıcılığı Suçu, Nitelikli Dolandırıcılık Olarak Kabul Edilebilir mi? Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Bilişim Sistemlerinin Araç Olarak Kullanılması Suretiyle Nitelikli Dolandırıcılık

Bilişim Sistemlerinin Araç Olarak Kullanılması ile Nitelikli Dolandırıcılık Suçu Bilişim Sistemlerinin Araç Olarak Kullanılması ile Nitelikli Dolandırıcılık: Bir internet sitesinde dizüstü bilgisayar satışı için ilan veren sanığın, bu ilanı görüp kendisini telefonla arayan katılanla, bilgisayarların 1.500 TL bedelle satışı konusunda anlaştığı, bir süre sonra katılanı telefonla arayarak bilgisayarları kargoya verdiğini söyleyip, bedelini vereceği hesap numarasına yatırmasını istediği, katılanın verilen banka hesabına 1.500 TL yatırmasına karşın sanığın sözde alışverişe konu bilgisayarları göndermediği olayda; sanığın eylemi ile 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 158/1. maddesinin (f) bendinde düzenlenen “Bilişim sistemlerinin araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık” ve aynı maddenin (g) bendinde düzenlenen “Basın ve yayın araçlarının sağladığı kolaylıktan yararlanmak suretiyle dolandırıcılık” olmak üzere dolandırıcılık suçunun iki farklı nitelikli hâlini işlediği, bu durumda hakkında suçun daha ağır cezayı içeren nitelikli hâli olan “bilişim sistemlerinin araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık” suçundan hüküm kurulması gerektiği kabul edilmelidir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2015/867 Karar No: 2017/13 K. Tarihi: 17.01.2017 Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 15. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Nitelikli dolandırıcılık suçundan sanık …’in 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 158/1-f-son, 62, 52 ve 53. maddeleri uyarınca 2 yıl 6 ay hapis ve 2.500 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin, … Ağır Ceza Mahkemesince verilen 16.06.2011 gün ve … sayılı hükmün, sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 15. Ceza Dairesince 22.04.2015 gün ve 853-24097 sayı ile; “…Somut olayda; sanığın …com adlı internet sitesine üç adet dizüstü bilgisayar ilanı verdiği, katılanın ilandaki bilgilere göre sanığa ulaştığı ve 1.500 TL’ye anlaştıkları, sanığın pazarlık boyunca kendisini … olarak tanıttığı ve tanık ….’ün Garanti Bankası’ndaki hesap numarasını verdiği, katılanın tanık ….’ün hesabına parayı aktardığı, tanık….’ün parayı çekerek sanığa verdiği ve sanığın parayı almış olmasına rağmen dizüstü bilgisayarı katılana göndermediği anlaşılmakla, mahkemenin bilişim sistemlerinin, araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık suçunun oluştuğuna ilişkin kabulünde bir isabetsizlik görülmemiş, sanığın eyleminin Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 02.04.2013 gün ve 15-1293/111 sayılı kararında da belirtildiği üzere 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 158/1-f maddesinde düzenlenen suçu oluşturduğunun kabul edilmesi nedeniyle, eylemin TCK’nın 157/1 maddesinde düzenlenen basit dolandırıcılık oluşturduğu yönünde tebliğnamedeki bozma isteyen düşünceye iştirak edilmemiştir.” açıklamasıyla onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 14.05.2015 gün ve 222594 sayı ile; “…5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 158/1-f maddesi uyarınca cezalandırma yapılabilmesi için dolandırıcılık suçunun unsuru olan hile ile bilişim sistemi arasında irtibatın sağlanması gerekir. İrtibat bu olay için gerçekleşmemiştir. Eylem basit dolandırıcılık suçunu oluşturur.” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu‘nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 15. Ceza Dairesince 16.09.2015 gün ve 11075-28745 sayı ile, itiraz nedeninin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Suçun sübutuna ilişkin bir uyuşmazlık bulunmayan somut olayda, Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık, suç niteliğinin belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya içeriğinden; Sanığın, … ismiyle www…….com adlı internet sitesine üç adet dizüstü bilgisayar satışı için ilan verdiği, Gaziantep ilinde yaşayan katılanın internetteki satış ilanını görüp sanığı ilanda belirtilen telefon numarasından aradığı, sanıkla yaptıkları telefon görüşmesi sonucu bilgisayarların 1.500 Lira bedelle satışı konusunda anlaştıkları, sanığın, ortağı olduğunu söylediği tanık …’in banka hesap numarasını vererek bu hesaba kargo ile gönderdiği bilgisayarların satış bedelini yatırmasını istediği, katılanın verilen hesaba 04.09.2010 tarihinde 1.500 Lira havale ettiği ancak sanığın, tanık….’ün hesabına yatırılan parayı almasına rağmen söz konusu bilgisayarları katılana göndermediği, Katılanın aşamalarda; www…….com isimli internet sitesinde dizüstü bilgisayar satış ilanı gördüğünü, ilanda belirtilen telefon numarasını aradığını, kendisini … olarak tanıtan sanıkla üç adet bilgisayar için 1.500 Liraya anlaştıklarını, bir süre sonra sanığın kendisini arayarak bilgisayarları kargoya verdiğini ve parayı ortağı …’e ait banka hesabına yatırmasını istediğini söylemesi üzerine verilen banka hesabına parayı havale ettiğini, ancak bilgisayarların kendisine gönderilmediğini, tekrar aradığında ise sanığın kendisini oyaladığını, daha sonraki aramalarında da küfredip telefonu kapattığını söylediği, Tanık …’in aşamalarda; sanığı, arkadaşı olan tanık … vasıtası ile tanıdığını, olay tarihinde … ile birlikte evine gelen sanığın, kendisine bir yerden para geleceğini söyleyip, Garanti Bankasında hesabının olup olmadığını sorduğunu, maaşını bu bankadan çektiği için hesabının bulunduğunu söylemesi üzerine hesap numarasını istediğini, bir sakınca görmeyip hesap numarasını verdiğini, daha sonra hesabına yatırılan 1.500 Lirayı bankamatikten çekerek sanığa verdiğini beyan ettiği; tanık …’ın da aşamalarda benzer ifadelerde bulunduğu, Sanığın savcılıkta; … ismini kullanmadığını, benzer suçlardan hakkında soruşturmalar olduğunu ancak bu olayın kendisi ile ilgisinin bulunmadığını, ismi geçen tanıkları tanımadığını, Mahkemede ise; internet üzerinden elektronik eşya satışı yaptığını, 1.500 Lira karşılığında dizüstü bilgisayar satma konusunda katılanla anlaştıklarını, katılanın parayı arkadaşı olan tanık ….’ün hesabına yatırdığını, ….’ün de parayı çekip kendisine verdiğini, internet üzerinden yapılan satışlarda teslimat için 90 gün ile 180 gün arasında değişen bir süre olduğunu, ancak teslim süresi henüz dolmadan başka suçtan tutuklandığını, bu nedenle katılana bilgisayarı veremediğini savunduğu, anlaşılmaktadır. Uyuşmazlığın sağlıklı bir hukuki çözüme kavuşturulabilmesi için öncelikle “dolandırıcılık suçu”nun unsurlarının açıklanmasında yarar bulunmaktadır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Dolandırıcılık” başlıklı 157. maddesi; “Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlayan kişiye bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası verilir.” şeklinde düzenlenmiş, suçun daha fazla ceza verilmesini gerektiren nitelikli hallerine ise 158. maddede yer verilmiştir. Malvarlığının yanında irade özgürlüğünün de korunduğu dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için; 1) Failin bir takım hileli davranışlarda bulunması, 2) Hileli davranışların mağduru aldatabilecek nitelikte olması, 3) Failin hileli davranışlar sonucunda mağdurun veya başkasının aleyhine, kendisi veya başkası lehine haksız bir yarar sağlaması, şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir. Fail kendisi veya başkasına yarar sağlamak amacıyla bilerek ve isteyerek hileli davranışlar yapmalı, bu davranışlarla bir başkasına zarar vermeli, verilen zarar ile fiil arasında uygun nedensellik bağı bulunmalı ve zarar da, nesnel ölçütler göz önünde bulundurularak belirlenecek ekonomik zarar olmalıdır. Görüldüğü gibi, dolandırıcılık suçunu malvarlığına karşı işlenen diğer suç tiplerinden farklı kılan husus, aldatma temeline dayanan bir suç olmasıdır. Birden çok hukuki konusu olan bu suç işlenirken, sadece malvarlığı zarar görmemekte, mağdurun veya suçtan zarar görenin iradesi de hileli davranışlarla yanıltılmaktadır. Madde gerekçesinde de, aldatıcı nitelik taşıyan hareketlerle, kişiler arasındaki ilişkilerde var olması gereken iyiniyet ve güvenin bozulduğu, bu suretle kişinin irade serbestisinin

Bilişim Sistemlerinin Araç Olarak Kullanılması Suretiyle Nitelikli Dolandırıcılık Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Boşanma Davasında Yetkili Mahkemenin Belirlenmesi ve Seçimlik Hakkın Kullanılması

Boşanma Davasında Yetkili Mahkeme ve Seçimlik Hakkın Kullanılması Boşanma Davasında Yetkili Mahkeme: Boşanma ve ayrılık davasında yetki hususunda tercih hakkı boşanma davasını açan kişiye aittir ve davacı dilerse kendi yerleşim yerinde, dilerse davadan önce son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesinde dava açabilir. Boşanma davalarında yetki kamu düzenine ilişkin olmadığından yetki itirazı süresinde ve usulüne uygun şekilde ileri sürülmedikçe mahkemenin kendiliğinden araştırma yapıp, yetkisizlik kararı vermesi olanağı da bulunmamaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2488 Karar No: 2018/1854 K. Tarihi: 06.12.2018 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki boşanma davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Aile Mahkemesince mahkemenin yetkisizliğine dair verilen 17.06.2014 tarihli ve … sayılı karar, davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 09.04.2015 tarihli ve 2014/22065 E., 2015/7209 K. sayılı kararı ile; “…Boşanma veya ayrılık davaları eşlerin son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesinde açılabileceği gibi, eşlerden birinin yerleşim yeri mahkemesinde de açılabilir (TMK m. 168). Bu yerlerden birini tercih davaya açana aittir. Tarafların son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yerin Elazığ olduğu anlaşılmakta ise de davacının, dava tarihi itibariyle yerleşim yeri adresinin Malatya’da olduğu görülmektedir. Merkezi Adres Kayıt Sisteminde bulunan yerleşim yeri adresine ilişkin beyan aksi sabit oluncaya kadar geçerlidir (5490 s. Nüfus Hizmetleri Kanunu m. 50, Adres Kayıt Sistemi Yönetmeliği m. 13/1). Davalı, bu karinenin aksini gösteren bir delil getirmemiştir. Bu halde işin esasının incelenmesi gerekirken, yetersiz gerekçeyle yetkisizlik kararı verilmesi doğru bulunmamıştır…” gerekçesiyle karar oy çokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek temyiz dilekçesinin süresinde verildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 166/1 maddesi kapsamında evlilik birliğinin sarsılması nedenine dayalı boşanma ve ferilerine ilişkindir. Davacı vekili, davalının anne ve babasının evliliğe müdahale ettiğini, davalının da ailesinin etkisinde kalarak hareket ettiğini, bu hırsla zaman zaman müvekkilini tartaklayıp vurduğunu, müvekkilinin ailesi ile de görüşmesini istemediğini, davalının sorumsuz bir eş ve anne profili çizdiğini, davalının evi terk ettiğini, davalı ve ailesinin müvekkiline iftira atarak ve mesnetsiz ithamlarla evliliğe son vermek istediklerini belirterek boşanma kararı ve müşterek çocuğun velayet hakkının müvekkiline verilmesini, çocuk için aylık 500.00TL nafakaya, müvekkili yararına 15.000.00TL maddi ve 15.000.00TL manevi tazminata hükmedilmesini ve 10.000,00TL değerindeki şahsi eşyanın iadesini veya değerinin davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.. Davalı süresinde verdiği cevap dilekçesinde, tarafların evliliğin ilk döneminden itibaren Elazığ ilinde ikamet ettiklerini, 15.12.2012 tarihli kira sözleşmesinden de görüleceği üzere tarafların dava açılana kadar Elazığ ilinde bulunan konutta yaşamlarını devam ettirdiklerini, bu nedenle yetkili mahkemenin Elazığ mahkemeleri olduğunu belirterek öncelikle yetkisizlik kararı verilmesi gerektiğini, yetki konusunda karar verildikten sonra ayrıntılı beyanda bulunacağını belirtmiştir. Davacı vekili ise cevaba cevap dilekçesinde; 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 168. maddesi uyarınca boşanma davalarında eşlerden birinin yerleşim yeri mahkemesinin yetkili olduğunu, açılan davanın da müvekkilinin yerleşim yerinde açılması sebebiyle yetki itirazının dinlenmeyeceğini belirterek davalının iddia ve taleplerinin reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkemece; tarafların 2009 yılından bu yana Tunceli Üniversitesi Mühendislik Fakültesinde araştırma görevlisi olarak çalıştıkları, birlikte son ikamet ettikleri yerin Elazığ olduğu, Malatya’da ortak ikametlerinin bulunmadığı, çalışma yerinin Tunceli olması nedeniyle tarafların yalnız başlarına oluşturdukları ikamet yerinin boşanma davasında yetkili olamayacağı gerekçesiyle yetki itirazının kabulü ile mahkemenin yetkisizliğine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık kısmında gösterilen gerekçeyle oy çokluğu ile bozulmuştur. Yerel mahkemece davacının MERNİS kaydını dava sırasında Malatya’ya almış olmasının Malatya mahkemelerini yetkili kılmayacağı belirtilerek önceki gerekçelerle verilen direnme kararını davacı vekili temyiz etmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, boşanma davasına konu olayda davacının ikamet adresinin Elazığ ili mi yoksa Malatya ili mi olduğu, burada varılacak sonuca göre davalının yetkisizlik ilk itirazının kabulünün doğru olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 5. maddesine göre mahkemelerin yetkisi, diğer kanunlarda yer alan yetkiye ilişkin hükümler saklı kalmak üzere, bu Kanundaki hükümlere tabidir. Sözü edilen Kanunun 6. maddesinde de genel yetkili mahkeme “davalı gerçek kişinin davanın açıldığı tarihteki yerleşim yeri mahkemesi” şeklinde düzenlemiştir. Buna karşılık 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nda, boşanma ve ayrılık davalarında yetki konusunda özel bir düzenleme getirmiştir. Şöyle ki, TMK’nın 168.maddesi gereğince, boşanma ve ayrılık davalarında yetkili mahkeme; eşlerden birinin yerleşim yeri veya davadan önce son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesidir. Madde metninden de anlaşıldığı üzere boşanma davalarında taraflara tanınmış bir seçimlik hakkın varlığı söz konusu olduğundan bu hüküm kesin yetki kuralı niteliğinde değildir. Bilindiği üzere yetkinin kesin olduğu hâllerde, mahkemenin yetkili bulunması dava koşuludur (HMK m. 114/1-ç) ve dava şartlarının mevcut olup olmadığı davanın her aşamasında mahkemece kendiliğinden araştırılır (HMK m. 115/1). Boşanma davalarında yetki kamu düzenine ilişkin olmadığından yetki itirazı süresinde ve usulüne uygun şekilde ileri sürülmedikçe mahkemenin kendiliğinden araştırma yapıp, yetkisizlik kararı vermesi olanağı da bulunmamaktadır. Yukarıda da ifade edildiği üzere, boşanma ve ayrılık davasında yetki hususunda tercih hakkı boşanma davasını açan kişiye aittir ve davacı dilerse kendi yerleşim yerinde, dilerse davadan önce son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesinde dava açabilir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda yer alan genel yetki kuralından ayrılan ve davanın, eşlerden birinin yerleşim yerinde açılabileceğine ilişkin Türk Medeni Kanunu ile getirilen bu düzenleme karşısında “yerleşim yeri” olgusunun açıklanmasında yarar vardır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 19. maddesi; “Yerleşim yeri bir kimsenin sürekli kalma niyetiyle oturduğu yerdir. Bir kimsenin aynı zamanda birden çok yerleşim yeri olamaz.” hükmünü içermektedir. Bir kişinin bir yere bağlılığını ifade eden yerleşim yerinin belirlenmesinde kişinin yaşamında ağırlık merkezini oluşturan iş ve aile ilişkilerinin toplandığı yerin belirlenmesi önem kazanır. Kişinin sürekli de olsa belirli bir yerde olan her ilişkisini, yerleşim yerine delil olarak kabul etmek doğru olmaz. Açıktır ki, bir yerde bulunmak bu süre neye ulaşırsa ulaşsın o yerin yerleşim yeri olduğunu göstermez. O yerde oturmanın yanında sürekli kalma amacının da eklenmesi ve bunun ispatlanması gerekir (Oğuzman, K./Seliçi, Ö./ Oktay Özdemir, S: Kişiler Hukuku (Gerçek ve Tüzel Kişiler), İstanbul 2018, s. 143-146). 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 20. maddesinin birinci fıkrasında yer alan “Bir yerleşim yerinin değiştirilmesi yenisinin edinilmesine bağlıdır” düzenlemesine göre de bir kimse ancak yeni bir yerleşim yeri kurmakla eski yerleşim yeriyle olan ilişkisini sonlandırabilir. Öte yandan 15.08.2007 yürürlük tarihli Adres Kayıt Sistemi Yönetmeliği’nin 13. maddesinin

Boşanma Davasında Yetkili Mahkemenin Belirlenmesi ve Seçimlik Hakkın Kullanılması Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Mahkemece Bazı Tanıkların Dinlenilmemesine Karar Verilebilir mi?

Mahkemece Bazı Tanıkların Dinlenilmemesine Karar Verilebilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2707 Karar No: 2018/1998 K. Tarihi: 20.12.2018 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki boşanma ve ziynet alacağı davalarından dolayı yapılan yargılama sonunda … Aile Mahkemesince boşanma davasının kabulüne, ziynet alacağı davasının kısmen kabulüne dair verilen 06.02.2014 tarihli ve … sayılı karar davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 08.07.2015 tarihli ve 2014/26696 E., 2015/14733 K. sayılı kararı ile: \”…Davalı taraf 31.1.2013 havale tarihli dilekçe ile beş kişiden oluşan tanık listesi vermiş, gider avansını yatırmıştır. 20.6.2013 tarihli celsede mahkemece sorulması üzerine öncelikle tanıklarından … ve A. E.\’nun dinlenmesini talep etmiştir. Mahkemece sadece davalının öncelikle dinlenmesini isteği tanıklara tebligat yapılmış ve onlar dinlenmiştir. Davalı taraf, duruşmalara gelip davayı takip ettiğine ve gösterdikleri tanıkların dinlenmesinden açıkça feragat etmediğine göre davalının diğer tanıkları dinlenmeden eksik tahkikat ve inceleme sonucunda hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir…\” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek temyiz dilekçesinin süresinde verildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, evlilik birliğinin temelinden sarsılması hukuki sebebine dayalı boşanma ve ziynet alacağı istemine ilişkindir. Davacı vekili, müvekkilinin defalarca hakarete, tehdide ve fiziksel şiddete maruz kaldığını, davalının annesinin evliliğe sürekli müdahale ettiğini, son olarak evden kovulduğunu, düğünde takılan altınların da davalının ailesi tarafından alınıp geri verilmediğini belirterek boşanma kararı ile birlikte müşterek çocuğun velayetinin müvekkiline verilmesini, müvekkili yararına nafaka, maddi ve manevi tazminata hükmedilmesini, ayrıca ziynet eşyalarının aynen iadesine, olmadığı takdirde bedelinin tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, daha önce açılan boşanma davasında tarafların barışarak yeniden bir araya geldiğini, bu davadan önceki olayların affedildiğini, 17.11.2012 tarihinde davacı ve abilerinin müvekkilini darp ettiğini, davacının internet müptelası olduğunu, başka erkeklerle görüldüğünü, evi terk ettiğini, terk ihtarına rağmen dönmediğini, davacının kendisine takılan altınları aldığını, geri kalan altınların ise düğün borçları ile evin zaruri ihtiyaçlarına karşılandığını belirterek boşanma kararı verilmesini, velayetin müvekkiline tevdiini, müvekkili yararına maddi ve manevi tazminata hükmedilmesini istemiştir. Mahkemece, olayların akışı karşısında, boşanmaya neden olan olaylarda davalının ağır kusurlu olduğu gerekçesiyle tarafların 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu\’nun 166/1. maddesi uyarınca boşanmalarına, küçüğün velayet hakkının anneye verilmesine, davacının yoksulluk nafakası talebinin reddine, müşterek çocuk için tedbir ve iştirak nafakasına, davacı yararına 10.000,00TL maddi, 10.000,00TL manevi tazminata, ziynetlere ilişkin talebin de kısmen kabulüne karar verilmiştir. Davalı vekilinin boşanma ve ziynet davası yönünden temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık kısmında gösterilen gerekçe ile bozulmuştur. Yerel mahkemece, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 241. maddesi içeriğinde tarafların tüm tanıklarının dinlenilmesi gerektiği ya da taraflarca tanıkların dinlenmesinden vazgeçilmedikçe dinlenmelerinin mutlak zorunluluk olduğunun vurgulanmadığı, mahkemece diğer davalı tanıklarının dinlenmesinden ara karar ile vazgeçilmemiş ise de, nihai karar oluşturulmakla dosya kapsamı itibariyle dinlenen taraf tanıklarının anlatımlarının yeterli görüldüğünün ve diğer tanıkların dinlenmesinde yarar görülmediğinin kabul edilmesi gerektiği belirtilerek direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davalı vekilince temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, mahkemece dinlenilen davalı tanıkları … ve M. A. dışında davalının delil listesinde bildirdiği diğer üç tanığının 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 241. maddesi gerekçe gösterilerek dinlenmeden hüküm tesisinin doğru olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 27. maddesi hükmüne göre: \”(I) Davanın tarafları, müdahiller ve yargılamanın diğer ilgilileri, kendi hakları ile bağlantılı olarak hukuki dinlenilme hakkına sahiptirler. (2) Bu hak; a) Yargılama ile ilgili olarak bilgi sahibi olunmasını, b) Açıklama ve ispat hakkını, c) Mahkemenin, açıklamaları dikkate alarak değerlendirmesini ve kararların somut ve açık olarak gerekçelendirilmesini, içerir\”. Hukuki dinlenilme hakkı olarak maddede ifade edilen ve uluslararası metinlerde de yer bulan bu hak, çoğunlukla \”iddia ve savunma hakkı\” olarak bilinmektedir. Ancak, hukukî dinlenilme hakkı, iddia ve savunma hakkı kavramına göre daha geniş ve üst bir kavramdır. Bu hak, yargılamanın tarafları dışında, müdahiller ve yargılama konusu ile ilgili olanları da kapsamına almaktadır. Vurgulanmalıdır ki, hukukî dinlenilme hakkı doğru karar verilmesinin garantisidir; bu nedenle, haksızlığa karşı koyabilme imkânı tanır. Bu hak, hukuk devletinin, insan onurunun korunması ve eşitlik ilkesinin, hak arama özgürlüğü ile adil yargılanma hakkının bir gereğidir. Bu genel açıklamalardan sonra uyuşmazlığın çözümü bakımından HMK ile getirilen yeni düzenlemelerin incelenmesinde yarar görülmektedir. Bilindiği üzere, dava konusu edilen bir hakkın ve buna karşı yapılan savunmanın dayandığı vakıaların (olguların) var olup olmadıkları hakkında mahkemeye kanaat verilmesi işlemine ispat denir. İspatın konusunu tarafların üzerinde anlaşamadıkları ve uyuşmazlığın çözümüne etkili olabilecek vakıalar oluşturur ve bu vakıaların ispatı için delil gösterilir (HMK m. 187/1). Vakıa ise, kendisine hukuki sonuç bağlanmış olaylardır (03.03.2017 tarih ve 2015/2 E., 2017/1 K. sayılı YİBK). Sadece taraflarca ileri sürülen ve dayanılan vakıalar, ispatın konusunu oluşturur. Taraflarca getirilen vakıaların hukuki nitelendirmesini yapmak hâkime ait ise de kural olarak taraflarca ileri sürülmeyen vakıaları hâkim araştıramaz ve bunların ispatını da isteyemez. Usul hukukumuza hakim olan ve HMK\’nın 25. maddesinde düzenlenen \”taraflarca getirilme ilkesi\” uyarınca, kanunda öngörülen istisnalar dışında, hâkim, iki taraftan birinin söylemediği şeyi veya vakıaları kendiliğinden dikkate alamaz ve onları hatırlatabilecek davranışlarda dahi bulunamaz. Nitekim bu ilkeye uygun olarak 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun \”dava dilekçesinin içeriği\” başlıklı 119. maddesinin 1/e bendinde \”Davacının iddiasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetleri\”nin gösterilmesi gerektiği düzenlendiği gibi \”cevap dilekçesinin içeriği\” başlıklı 129. maddisinin 1/d bendinde de \”davalının savunmasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetleri\”nin bulunması gerektiği hüküm altına alınmıştır. Görüleceği üzere, davacı dava dilekçesinde talep sonucunu haklı göstermeye yarayan yani davanın temelini oluşturan maddi vakıaları yazmak zorundadır. Aynı ilke uyarınca davalı da cevap dilekçesinde savunmasının dayanağını oluşturan vakıaları bizzat sunmak zorundadır. Böylece davacı iddiasını, davalı da savunmasını somutlaştırmış olacaktır. Uygulamada genel geçer ifadelerle somut vakıalara dayanmadan davaların açılıp yürütülmesinin önüne geçmek amacıyla 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nda yeni bir düzenleme yapılmış ve 194. maddenin 1. fıkrasında \”Taraflar, dayandıkları vakıaları, ispata elverişli şekilde somutlaştırmalıdırlar.\” hükmüne yer verilmiştir. Aynı maddenin ikinci fıkrasında ise somutlaştırma yükünün delillerle ilişkisi ortaya konulmuş ve tarafların, dayandıkları delilleri ve hangi delilin hangi vakıanın ispatı için gösterildiğini açıkça belirtmek zorunda oldukları düzenlenmiştir (HMK m. 119/2). Bu aşamada, boşanma davalarında ispat açısından yoğun olarak başvurulan bir delil olan tanık delili üzerinde de durmak gerekmektedir. Tanık, kavram olarak uyuşmazlık hakkında bilgi ve görgüsü bulunan üçüncü kişidir. Kural olarak,

Mahkemece Bazı Tanıkların Dinlenilmemesine Karar Verilebilir mi? Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Boşanma Davasında Cevap Dilekçesi Verme Süresi ve Ön İnceleme Duruşmasından Sonra Delil Bildirilmesi

Boşanma Davasında Cevap Dilekçesi Verme Süresi ve Ön İnceleme Duruşmasından Sonra Delil Sunulması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1897 Karar No: 2019/1073 K. Tarihi: 17.10.2019 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasında görülen boşanma davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Aile Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 30.10.2013 tarih ve … sayılı karar davalı erkek vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 12.05.2014 tarih ve 2014/1014 E., 2014/11003 K. sayılı kararı ile; “…Davalı cevap dilekçesinde davanın reddini talep etmiştir. Mahkemece 27.02.2013 tarihli ön inceleme duruşmasında davalıya delillerini sunması için süre verilmemiştir. Delil çekişmeli vakıaların ispatı için gösterilir (HMK md. 187/1). Ön inceleme duruşması yapılmadan tarafların anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususlar belirlenmeden taraflardan tanıkların isim ve adreslerini göstermeleri beklenemez. Davalıya delil ve tanıklarını sunmak için süre verilmediği halde, davalı 13.03.2013 tarihinde delil listesi ibraz etmiştir. Bu deliller toplanılmadan savunma hakkını kısıtlar şekilde eksik tahkikatla yargılamaya devam edilerek karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 166/1 maddesi kapsamında evlilik birliğinin sarsılması nedenine dayalı boşanma istemine ilişkindir. Davacı kadın; davalı erkek ile altı aydır ayrı yaşadıklarını, davalı erkeğin kendisine baskı uyguladığını ve tehdit ettiğini, huzursuzluklarının arttığını belirterek evlilik birliğinin sarsılması nedenine dayalı (TMK m. 166/1) olarak boşanmalarına, ortak çocuğun velayetinin kendisine tevdiine ve ortak çocuk için 500,00TL nafakaya hükmedilmesini dava etmiştir. Davalı erkek; davacının tüm iddialarının gerçek dışı olduğunu, eşinden boşanmak istemediğini, zaman zaman tartışmalarının olduğunu, ancak iddia edildiği gibi olayların yaşanmadığını, eşinin ailesi ile ilgili sorunlarının olduğunu ve bu sebeple de eşinin ilaç kullandığını, savunmasında yer alan hususları şahitlerle ispat edebileceğini belirterek davanın reddini talep etmiştir. Yerel mahkemece; davalının davacıya karşı sorumluluklarını yerine getirmediği, tartışma çıkartıp davacıya bağırdığı, küfürler ettiği, bu sebeplerle tarafların ayrıldıkları, uzman raporunda müşterek çocuğun velayetinin davalı babaya verilmesinin yararlı olacağının belirtildiği, davalının tanıklarını gerek ön inceleme safhasında gerekse ön inceleme duruşmasında bildirmediği, davalının tanıklarının cevap dilekçesinde yer almadığı ve tahkikat duruşmasında tanıkların isimlerinin bildirildiği, bu nedenle süresi içerisinde tanık isimleri bildirilmediğinden ve karşı taraf da onay vermediğinden davalı tarafın tanık dinletme talebinin reddedildiği, davalının boşanmaya sebep olan olaylarda tam kusurlu olduğu, açıklanan sebeplerle boşanmalarına, müşterek çocuğun velayetinin davalı babaya verilmesine, davacı kadın lehine aylık 425,00TL yoksulluk nafakasına, ayrıca boşanmakla davacı eşinin maddi desteğini kaybedeceğinden davacı kadın lehine 12.000,00TL maddi tazminata ve davalının davacıya karşı olan söz ve davranışları davacının kişilik haklarına saldırı olarak değerlendirildiğinden kadın lehine 12.000,00TL manevi tazminata karar verilmiştir. Davalı erkek vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık kısmında açıklanan gerekçeyle bozulmuştur. Yerel mahkemece; davalının cevap dilekçesinde savunma olarak ileri sürdüğü her bir vakıayı hangi delille ispat edeceğini belirtmesinin gerektiği, mahkemece davalı tarafa cevap dilekçesinde gösterilen, ancak sunulmayan belgeleri sunmaları veya başka yerden getirtilecek belgelerin getirtilmesi için de açıklama konusunda iki haftalık kesin süre verileceği, tarafların dayandıkları vakıaları ispata elverişli şekilde somutlaştırmaları, dayandıkları delilleri ve hangi delilin hangi vakıanın ispatı için gösterildiğini açıkça belirtmeleri gerektiği, davalı erkeğin cevap dilekçesinde herhangi bir delil ya da tanık listesi sunmadığı gibi böyle bir delili olduğuna dair herhangi bir açıklamasının da bulunmadığı, ön inceleme duruşmasında da delil ve tanığı olduğuna ve bunları bildireceğine dair herhangi bir beyanda bulunmadığı, aynı duruşmada davacı vekili bu konuda süre talep etmesine rağmen davalının böyle bir talebinin bulunmadığı, davalının 27.02.2013 tarihli ön inceleme duruşmasından sonra 13.03.2013 tarihinde delil ve tanık listesi sunduğu, davacı vekilinin davalı erkek vekilinin sunduğu delil listesine onay vermediği de gözetilerek davalı tarafın delil listesi ve tanıklarının dikkate alınmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davalı erkek vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda, 27.02.2013 tarihli ön inceleme duruşmasında tarafına delillerini sunması için süre verilmeyen davalı erkeğin ön inceleme duruşmasından sonra 13.03.2013 tarihinde sunduğu delil listesinde yer alan delillerinin toplanılıp toplanılmayacağı noktasında ortaya çıkmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü bakımından ilgili yasal düzenlenmelerin incelenmesi gerekmektedir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda davaların en az giderle sonuçlandırılması ve yargılamanın makul sürede bitirilmesini sağlamak amacıyla delillerin bildirileceği zaman düzenlenmiştir. Bu düzenlemeler aynı zamanda taraflara karşı tarafın gösterdiği delillerden haberdar olmak suretiyle sunulan delillere karşı delil, iddia veya savunma bildirebilme imkânı tanıyacak, böylece uyuşmazlıklar en kısa sürede adilane çözüme kavuşacaktır. Şöyle ki; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Dava dilekçesinin içeriği” başlıklı 119/1-e-f maddesine göre; davacı, dava dilekçesinde, iddiasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetlerini ve iddia edilen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceğini açıkça göstermek zorundadır. Maddenin gerekçesinde bu gerekliliğin, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda bir yenilik olarak düzenlendiği ifade edilmiştir. Davacının genel ifadelerle delillerini belirtmesi yeterli sayılmayıp hangi delillere dayandığı da dilekçeden anlaşılmalıdır. Delillerin bildirilmesine ilişkin bu düzenleme, somutlaştırma yükümlülüğünün de bir gereğidir (Pekcanıtez, H: Medeni Usul Hukuku, C.15. Bası, İstanbul 2017, s. 1139). 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Belgelerin birlikte verilmesi” başlıklı 121/1. maddesine göre; dava dilekçesinde gösterilen ve davacının elinde bulunan belgelerin asıllarıyla birlikte harç ve vergiye tabi olmaksızın davalı sayısından bir fazla düzenlenmiş örneklerinin veya sadece örneklerinin dilekçeye eklenerek, mahkemeye verilmesi ve başka yerlerden getirtilecek belge ve dosyalar için de bunların bulunabilmesini sağlayıcı açıklamanın dilekçede yer alması zorunludur. Ayrıca, aynı Kanunun “Cevap dilekçesinin içeriği” başlıklı 129/1-d-e maddesine göre; cevap dilekçesinde; davalının savunmasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetleri ile savunmanın dayanağı olarak ileri sürülen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceğinin bildirilmesi gerekir. Bu husus da davalının savunmasını somutlaştırma yükümlülüğünün gereğidir. Davalı da davacı gibi savunmasının dayanağı olan bütün vakıaları hangi delillerle ispat edeceğini cevap dilekçesine ekleyerek mahkemeye vermeli ve başka yerlerden getirtilecek belge ve dosyalar için de bunların teminini sağlayıcı açıklamalarda bulunmalıdır (Pekcanıtez, Pekcanıtez Usul, s.1237-1239). Dava dilekçesinin davalıya tebliğinde, davalının iki hafta içinde davaya cevap verebileceğinin tebliğ zarfında gösterilmesi gerektiği 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 122. maddesinde düzenlendikten sonra, aynı Kanunun “Cevap dilekçesini verme süresi” başlıklı 127. maddesinde de “Cevap dilekçesini verme süresi, dava dilekçesinin davalıya tebliğinden itibaren iki haftadır…” şeklinde düzenleme yapılmıştır. HMK’nın 122. maddesinin gerekçesinde de belirtildiği üzere cevap süresi kanunla düzenlenmiş, kesin bir süre hâline getirilmiştir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun  “Süresinde cevap dilekçesi verilmemesinin sonucu” başlıklı 128/1. maddesine göre; süresi içinde

Boşanma Davasında Cevap Dilekçesi Verme Süresi ve Ön İnceleme Duruşmasından Sonra Delil Bildirilmesi Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Evin İhtiyaçları için Harcanan Ziynetlerin İadesi için Dava Açılabilir mi?

Evin İhtiyaçları için Harcanan Ziynetlerin İadesi Talep Edilebilir mi? Evin İhtiyaçları için Harcanan Ziynetlerin İadesi: Evlilik sırasında kadına takılan ziynet eşyaları kim tarafından alınmış olursa olsun ona bağışlanmış sayılır, ona iadesi gerekir. Ancak, ziynet eşyalarının iade edilmemek üzere kocaya verildiğinin, kadının isteği ve onayı ile ziynet eşyalarının bozdurulup ev ihtiyaçları için harcandığının davalı yanca kanıtlanması halinde koca ziynet eşyalarını iadeden kurtulur. Davada, davacıya ait olduğu anlaşılan dava konusu altınların evliliğin devamı sırasında davalı tarafından bozdurularak ev ihtiyacı için harcandığı davalı yanca kabul edilmiştir, davalı, kadının kendi rızası ile ziynet eşyalarını verdiğini kanıtlayamadığından dava konusu ziynet eşyalarını davacıya iade ile mükellef olduğunun gözetilmesi gerekir. (4721 S. K. m. 6, 228, 220) (818 S. K. m. 61) (YHGK. 01.12.2004 T. 2004/4-624 E. 2004/639 K.) (4. HD. 17.03.2003 T. 2002/12594 E. 2003/2919 K.) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2004/4-249 Karar No: 2004/247 K. Tarihi: 05.05.2004 Taraflar arasındaki ev eşyaları ve ziynetlerin iadesi davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; … Asliye Hukuk Mahkemesi’nce davanın reddine dair verilen 18.3.2002 gün ve … sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 17.03.2003 gün ve 12549-2919 sayılı ilamı ile, “1- Dava, davalı eşte kalan ev eşyaları ve ziynetlerin iadesine ilişkindir. Mahkemece davanın reddine karar verilmiş ve karar davacı tarafından temyiz edilmiştir. Evlilik sırasında kadına takılan ziynet eşyaları kim tarafından alınmış olursa olsun onu bağışlanmış sayılır. Böylece davacıya ait olduğu anlaşılan dava konusu altınların evliliğin devamı sırasında davalı tarafından alınarak bozdurulup harcanmış olduğu davalı yanca da kabul edildiğine göre davacıya iadesi gerekir. Mahkemece bu yön üzerinde durulmadan ziynet eşyalarına ilişkin isteğin tümden reddedilmiş olması bozmayı gerektirmiştir. 2- Davacı ile davalının müşterek evden ayrılmadan önce kavga ederek karakola başvurdukları, davalının henüz karakolda bulunduğu sırada davacının eve girerek bir valiz içine yerleştirdiği eşyalar ile evden ayrıldığı anlaşılmıştır. Davacının bu tarihten sonra yeniden eve geldiği ve eşya götürdüğü konusunda dosyada herhangi bir delil yoktur. Dava konusu edilen eşyaların miktar ve nitelikleri de gözetilerek hepsinin bir valiz ile taşınmasının mümkün olup olamayacağı üzerinde durulmadan ev eşyalarına ilişkin davanın da tümden reddi doğru değildir. Kaldı ki bir kısım davalı tanıkları dahi dava konusu edilen ev eşyalarının önemli bir bölümünün davalı tarafından alındığını bildirmişlerdir. O halde dosyadaki tüm deliller birlikte incelenerek davacıya aidiyeti belirlenecek ev eşyaların verilmesi gerekir. Mahkemece bu yönler üzerinde durulmadan yazılı şekilde karar verilmiş olması bozma nedenidir” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, davalı eşte kalan ev eşyaları ve ziynetlerin iadesi istemine ilişkindir. Mahkemenin “davacının, davalının evde olmadığı sırada kendisindeki anahtar ile içeri girerek bir takım eşyaları götürdüğünün, davalının da kendisine ait eşyaları alıp, davacıya ait olanları bıraktığının tanık beyanlarından anlaşıldığı, davacının eşyalarının davalıda kaldığını kanıtlayamadığı, ziynet eşyalarının kadının yanında bulunması gerektiğinin hayatın olağan akışına uygun bulunduğu, davalı eş tarafından zorla veya başka bir sebeple alındığının davacı tarafından kanıtlanması gerektiği, ziynet eşyaları bozdurulmuş olsa bile evin ortak ihtiyaçları için harcandığından iadesinin istenemeyeceği” gerekçesiyle kanıtlanamayan davanın reddine dair verdiği karar yukarıda belirtilen nedenlerle özel dairece bozulmuş, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Ev Eşyaları ve İhtiyaçları için Harcanan Ziynetlerin İadesi Yerleşmiş Yargıtay kararlarında da belirtildiği gibi, evlilik sırasında kadına takılan ziynet eşyaları kim tarafından alınmış olursa olsun ona bağışlanmış sayılır, ona iadesi gerekir. Ancak, ziynet eşyalarının iade edilmemek üzere kocaya verildiğinin, kadının isteği ve onayı ile ziynet eşyalarının bozdurulup ev ihtiyaçları için harcandığının davalı yanca kanıtlanması halinde koca ziynet eşyalarını iadeden kurtulur. Davada, davacıya ait olduğu anlaşılan dava konusu altınların evliliğin devamı sırasında davalı tarafından bozdurularak ev ihtiyacı için harcandığı davalı yanca kabul edilmiştir, davalı, kadının kendi rızası ile ziynet eşyalarını verdiğini kanıtlayamadığından dava konusu ziynet eşyalarını davacıya iade ile mükelleftir. Mahkemece bu yön üzerinde durulmadan ziynet eşyalarına ilişkin talebin tümden reddedilmiş olması isabetsizdir. Öte yandan; tarafların müşterek evden ayrılmadan önce kavga ederek karakola başvurdukları, davalının karakolda bulunduğu sırada davacının evin kapısını çaldığı, evde bulunan eltilerinin kapıyı açmaması üzerine balkon kapısından eve girerek, paketlenmiş eşyaları, çuvala konan giysileri ve çocukları alarak evden ayrıldığı, dava konusu edilen eşyalardan önemli bir bölümünün kendisine ait olduğu gerekçesiyle davalı tarafından alındığı, bir kısım eşyanın evde bırakıldığı tanık beyanlarından anlaşılmaktadır. Her ne kadar evin anahtarının davacıda bulunduğu iddia edilmiş ise de, davacının bu tarihten sonra yeniden eve geldiği ve eşya götürdüğü konusunda dosyada herhangi bir delil bulunmamaktadır. Bu durumda mahkemece tüm deliller hep birlikte değerlendirilerek, dava konusu edilen ev eşyalarının miktar ve nitelikleri, taraflardan hangisine ait olabileceği gözetilmek suretiyle, hepsinin paketlerle taşınmasının mümkün olup olmayacağı üzerinde durulmak, davacıya ait olan eşyalar tek tek belirlenmek ve davacıya iadesine karar vermek gerekirken bu yönler üzerinde durulmaksızın yazılı şekilde karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenlerle direnme kararı bozulmalıdır. Sonuç: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 1086 sayılı (mülga) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 05.05.2004 gününde oybirliği ile karar verildi. Ziynetlerin İadesi: Erkek Eş Tarafından Ziynet Eşyalarının Bozdurularak Harcandığının Beyan Edilmesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2715 Karar No: 2021/360 K. Tarihi: 30.03.2021 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki karşılıklı boşanma ve ziynet alacağı davalarından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Aile Mahkemesince verilen asıl davanın reddine, karşı boşanma davasının kabulüne, ziynet alacağı davasının ise reddine ilişkin karar davalı-karşı davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davalı-karşı davacı vekilince temyiz edilmiştir. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı-Karşı Davalı İstemi Davacı-karşı davalı vekili 19.09.2011 tarihli dava dilekçesinde; tarafların 05.05.1993 tarihinde evlendiklerini, ortak iki çocuklarının olduğunu, kadın eşin ortak konutu terk ettiğini, davacıyı ve ailesini küçümsediğini, çalışmasına rağmen birliğe ekonomik destek sağlamadığını, ev işleri ve çocukları ile ilgilenmediğini, müvekkilinin ailesini istemediğini belirterek tarafların boşanmalarına karar verilmesini dava etmiş, 11.11.2011 tarihli karşı davaya cevap dilekçesinde ise; karşı boşanma davasına yönelik ileri sürülen tüm iddia ve savunmayı inkâr etmiş, ziynetler bakımından ise düğünde takılanların her iki tarafa ait olduğunu, bu nedenle 18 yıllık evlilik süresince bu altınların bozdurularak

Evin İhtiyaçları için Harcanan Ziynetlerin İadesi için Dava Açılabilir mi? Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Suça Sürüklenen Çocukla ilgili Güvenlik Tedbiri Kararı Alınmasında Görevli Mahkeme

Suça Sürüklenen Çocukla ilgili Güvenlik Tedbiri Alınmasında Görevli Mahkeme Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2447 Karar No: 2018/120 K. Tarihi: 07.02.2018 Mahkemesi: Aile Mahkemesi sıfatıyla Asliye Hukuk Mahkemesi 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu gereğince koruma tedbiri alınması isteminden dolayı yapılan yargılama sonunda Aile Mahkemesi sıfatıyla … Asliye Hukuk Mahkemesi\’nce “mahkemenin görevsizliğine” dair verilen 05.06.2015 gün ve … sayılı karar ilgili yer Cumhuriyet Savcılığı\’nın temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 09.03.2016 gün ve 2016/410 E. 2016/4657 K. sayılı kararı ile; \”… 1- … Cumhuriyet Başsavcılığınca suça sürüklenen ve hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 31/1. maddesi gereğince yaş küçüklüğü nedeni ile kamu adına kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilen küçük hakkında Türk Ceza Kanununun 31/2. maddesi yollamasıyla 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’na göre çocuklara özgü güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına karar verilmesi isteminde bulunulmuş, mahkemece, bu tedbirler ile ilgili olarak … Asliye Ceza Mahkemesi\’nin görevli olduğundan bahisle görevsizlik kararı verilmiştir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 31/1. maddesinde 12 yaşını doldurmayan çocuklarla ilgili \”ceza sorumluluklarının olmadığı ve ceza kovuşturması yapılamayacağı, ancak çocuklara özgü güvenlik tedbirlerinin uygulanabileceği\” belirtilmiştir. Bu durumda 12 yaşından küçük bir çocuğun ceza kovuşturmasının tarafı olamayacağı, suç kovuşturması yapılmayacağı, alınacak tedbirler açısından 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nun getirdiği ilkelere bakılması gerektiği, 5395 sayılı Kanun’un geçici 1. maddesinin 4. fıkrasındaki düzenleme ve Çocuk Koruma Kanununa göre verilen Koruyucu ve Destekleyici Tedbir Kararlarının Uygulanması Hakkındaki Yönetmelik’in 8. maddesi hükmü de gözetildiğinde Çocuk Koruma Kanunu’nun 5. maddesi uyarınca hükmolunacak tedbir kararlarının çocuk mahkemesi veya hakimince çocuk mahkemesi olmayan yerlerde ise aile mahkemesi veya yoksa asliye hukuk mahkemesince aile mahkemesi sıfatıyla karar verilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmaktadır. Öyleyse mahkemece yargılamaya devamla işin esasının incelenmesi gerekirken, bu husus gözetilmeden yazılı şekilde görevsizlik kararı verilmesi isabetsiz olup bozmayı gerektirmiştir. 2- Kabule göre; dava 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu gereğince, koruyucu ve destekleyici tedbir kararı alınmasına ilişkindir. Bu istek, korunma altına alınması istenen çocuğun hak ve menfaatleriyle de ilgilidir. Bu nedenle, davanın; hakkında korunma kararı alınması istenen çocuk ergin olmadığından, yasal temsilcilerine (veli veya vasisine) yöneltilmesi, onların da göstereceği deliller varsa toplanıp, birlikte değerlendirilerek ulaşılacak sonuç uyarınca karar oluşturulması gerekir…\” gerekçesiyle karar bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek temyiz dilekçesinin süresinde verildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Talep 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu\’nun (ÇKK) 5. maddesi uyarınca suça sürüklenen çocuk hakkında güvenlik tedbirine hükmolunması istemine ilişkindir. … Cumhuriyet Başsavcılığınca müşteki S.. isimli kişiye ait kilitli olmayan ayakkabılıktan ayakkabı çalınması iddiasıyla yürütülen soruşturmada 12 yaşından küçük suça sürüklenen çocuk … hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 31/1 maddesi kapsamında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildiği belirtilerek küçük hakkında 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu\’nun 5, 11 ve devamı maddeleri uyarınca güvenlik tedbirine hükmolunması talep edilmiştir. Yerel Mahkemece 12 yaşından küçük suça sürüklenen çocuk … hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 31/1 ve 56. maddeleri ile, 5395 sayılı Kanun\’un 5 ve 11 ve devamı maddeleri uyarınca talep edilen güvenlik tedbirlerinin uygulanması konusunda görevli mahkemenin asliye ceza mahkemesi olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı verilmiştir. Karar, … Cumhuriyet Başsavcılığının temyizi üzerine Özel Dairece yukarıda başlık kısmında açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel mahkemece bozma kararında mahkeme kararında yer verilen hususları karşılayacak mahiyette açıklamada bulunulmadığı belirtilerek ve önceki gerekçeler tekrar edilmek suretiyle dosya üzerinden direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı … tarafından temyiz edilmiştir. Çocuk Mahkemesinin Bulunmadığı Yerlerde Görevli Mahkeme Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, çocuk mahkemesinin olmadığı yerlerde, 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu\’nun 5. maddesi uyarınca suça sürüklenen çocukla ilgili güvenlik tedbirlerini almaya ceza mahkemelerinin mi, aile mahkemelerinin mi görevli olacağı noktasında toplanmaktadır. Hukuk Genel Kurulunda işin esasının incelenmesine geçilmeden önce yerel mahkeme kararının Özel Dairece bozulmasından sonra bozma sonrası ilgililerin bozmaya karşı beyanları alınmaksızın dosya üzerinden direnme kararı verilmesinin mümkün olup olmadığı ön sorun olarak tartışılmış, Cumhuriyet Savcısının talep yazısı üzerine verilen bu kararın tipik bir hukuk davası olmadığı, çocuğun hak ve menfaatleri ile kamu yararını ilgilendirdiği, usuli kazanılmış hakkın istisnalarından biri olan mahkemenin \”görevine\” ilişkin bir konuda taraflardan birinin duruşmaya çağırılarak direnme kararı ya da uyma kararı verilsin demesinin mahkemeyi bağlamayacağı, bu nedenle somut uyuşmazlık bakımından dosya üzerinden direnme kararı verilmesinde bir isabetsizlik bulunmadığı kabul edilerek, ön sorun oy çokluğu ile aşılmış ve işin esasının incelenmesine geçilmiştir. Öncelikle bu konudaki yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar bulunmaktadır. Çocuklar hakkında koruma tedbirleri konusunda 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nda hüküm bulunduğu gibi, başta 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu olmak üzere, 2822 sayılı Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Kanunu, 4787 sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş ve Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun, Ailenin Korunmasına Dair Kanun gibi diğer özel kanunlarda da hükümler bulunmaktadır. Korunma ihtiyacı olan veya suça sürüklenen çocukların korunması, haklarının ve esenliklerinin güvence altına alınması amacıyla 03.07.2005 tarihinde 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu yürürlüğe girmiştir. 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nun “Amaç” başlıklı 1. maddesi: “Bu Kanunun amacı, korunma ihtiyacı olan veya suça sürüklenen çocukların korunmasına, haklarının ve esenliklerinin güvence altına alınmasına ilişkin usûl ve esasları düzenlemektir.” şeklinde olup, maddenin gerekçesi: “Maddede, Kanunun amacı, özel korunma ihtiyacı olan çocukları, içinde bulundukları tehlikeden koruyan, onların temel haklarını temin eden, fiziki ve manevi varlıklarının korunmasını, sağlıklı gelişimini gerçekleştirmek üzere ekonomik, sosyal, kültürel ve hukukî şartları sağlayan, bu çocukları etkili ve işlevsel bir kişilikle topluma kazandıran korunmanın, esas ve usulleri ile suça sürüklenen çocukların yararını gözeten, onların kişisel özelliklerini dikkate alan, toplumsal sorumluluk bilinçlerinin gelişmesine yardımcı olan, cezaya son çare olarak başvuran, cezada suçla orantılılığı gözeten, adil yargılama ilkesini hayata geçiren, çocuk adalet sisteminin usullerine ilişkin hükümler olarak açıklanmıştır.” şeklindedir. Kanunun amacını belirleyen bu maddede, suça sürüklenen çocuklar yanında korunmaya ihtiyacı olan çocukların da korunmasına, haklarının ve esenliklerinin güvence altına alınmasına ilişkin usûl ve esasların düzenlendiği belirtilmiştir. Aynı Kanunun “Kapsam” başlıklı 2. maddesi ise: “Bu Kanun, korunma ihtiyacı olan çocuklar hakkında alınacak tedbirler ile suça sürüklenen çocuklar hakkında uygulanacak güvenlik tedbirlerinin usûl ve esaslarına, çocuk mahkemelerinin kuruluş, görev ve yetkilerine ilişkin hükümleri kapsar.” şeklinde olup; Yine aynı Kanun’un “Tanımlar” başlıklı 3. maddesinin a/1-2, b ve c fıkralarında yer alan düzenlemeye göre; “1. Korunma ihtiyacı olan çocuk: Bedensel, zihinsel, ahlaki, sosyal ve duygusal gelişimi ile kişisel güvenliği tehlikede olan, ihmal veya

Suça Sürüklenen Çocukla ilgili Güvenlik Tedbiri Kararı Alınmasında Görevli Mahkeme Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Evlatlık Verilen Çocuğun Velayeti, Biyolojik Babaya Verilebilir mi?

Evlatlık Verilen Çocuğun Velayeti, Biyolojik Babaya Verilebilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2448 Karar Yıl/No: 2018/1131 K. Tarihi: 23.05.2018 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki velayetin değiştirilmesi davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; … Aile Mahkemesince davanın reddine dair verilen 20.06.2014 gün ve … sayılı kararın incelenmesi davacı tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 17.03.2015 gün ve 2014/21628 E. 2015/4751 K. sayılı ilamı ile; “…Davacı, evlilik dışı doğan 10.10.2008 doğumlu D.’in velayetinin kendisine verilmesi ve küçük hakkındaki koruma kararının kaldırılmasını dava etmiştir. Küçük D., 10.10.2008 doğumlu olup, velayeti 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 336. maddesi gereğince annesi davalı …’dadır. Davalı annenin müracaatı ile küçük, … Çocuk Mahkemesinin 11.11.2008 gün … sayılı kararı ile koruma altına alınmış ve 13.12.2008’de evlat edinmek üzere bir aile yanına yerleştirilmiştir. Davacının 10.08.2009 tarihinde açtığı dava sonunda … Aile Mahkemesinin 29.06.2010 tarih … karar sayılı ilamı ile küçüğün tanınmasına karar verilmiş ve hüküm 04.10.2012’de kesinleşmiştir. Dosya içindeki belgelerden küçüğün, davalı anne tarafından kabullenilmediği ve annenin psiko-sosyal olarak anneliğe hazır olmadığı gerekçesiyle 13.10.2008’de kuruma verildiği ve 05.11.2008 tarihli dilekçe ile de evlatlık verilmesine onay verildiği anlaşılmaktadır. Toplanan delillerden, davalı annenin velayet görevinin gereğini yerine getirmediği anlaşılmaktadır. Küçük Deniz hakkında koruma kararının kaldırılması ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 347/2. maddesi gereğince velayetin davacı babaya verilmesi gerekirken, yazılı gerekçeyle ret kararı verilmesi doğru bulunmamıştır…” gerekçesiyle oy birliğiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava velayetin değiştirilmesi istemine ilişkindir. Davacı davalılardan D. ile evlilik dışı beraberliklerinden doğmuş D. adında bir çocukları olduğunu, çocuğun varlığını annesi sekiz aylık hamileyken öğrendiğini ve davalıyla evlenmek istediğini, ancak davalı …’ın evlenmek istemediğini, çocuğu da kendisine vermek yerine kendisinden habersiz ve rızası dışında … Çocuk Yuvası’na teslim ettiğini, bu durumu öğrenmesi üzerine … Aile Mahkemesinin … sayılı dosyası ile tanıma davası açtığını, davanın kabulüne karar verilerek D.’in nüfusuna tescil edildiğini, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’ndan doğan ve bir baba olarak kendisine tanınan velayet hakkını kullanmak istediğini, çocuğun kurum veya başka bir ailenin koruması altında büyümesini istemediğini, çocuğu yetiştirmek için her türlü sosyal ve ekonomik ortama sahip olduğunu ileri sürerek, küçük Deniz hakkında verilmiş olan koruma kararının kaldırılması ile velayetin davalı anneden ve vasiden kaldırılarak tarafına verilmesini talep etmiştir. Davalı … vekili, davalı … ile yapılan görüşmede “davacının kendisine tecavüz ettiğini, hamile olduğunu öğreninceye kadar kimseye bu durumu açıklayamadığını, daha sonra ailesine her şeyi anlattığını ve davacı hakkında … Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunduklarını” bildirdiğini, davacının annesi ve babası ile yapılan görüşmede “oğullarının düzenli bir yaşamının bulunmadığını ve bir çocuğun bakımını sağlayacak yeterlilikte olmadığını” ifade ettiklerini, kurum tarafından hazırlanan raporlarda küçük çocuğun bakımını ve sorumluluğunu davacının taşıyamayacağının anlaşıldığını belirterek davanın reddini istemiştir. Davalı … yargılamaya katılmamış ve beyanda bulunmamıştır. Mahkemece dosya içerisinde mevcut 07.05.2014 tarihli Sosyal İnceleme Raporunda ve duruşmada dinlenen sosyal hizmet uzmanı ile pedagogun beyanlarında da belirtildiği gibi çocuğun şu anda bulunduğu aileden alınarak davacıya tesliminin gelişimi açısından çocuğa travma yaşatacağı, çocuğun yüksek yararı için hâlen bulunduğu aile yanında kalmasının uygun olacağı, çocuğun anne ve baba bildiği kişilerin biyolojik anne ve babası olmadıklarının kendisine söylenmesine rağmen bunu reddettiği ve konu açıldığında da agresifleştiği, 18 yaşını doldurduğunda istediği takdirde biyolojik babasıyla görüşmesinin kişiliğinin oluşmasında izlenecek doğru yol olduğu, değişen şartlara göre ileride davacının dava açabileceği gerekçesiyle davanın reddine ve bu aşamada çocukla şahsi ilişki kurulmasına da yer olmadığına karar verilmiştir. Davacının temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık kısmında açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece önceki gerekçeler tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme hükmü davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık: somut olayda küçük Deniz hakkında koruma kararının kaldırılmasının ve velayetin davacı babaya verilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. Bilindiği üzere, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 339-347. maddeleri uyarınca velayet, çocukların bakım, eğitim, öğretim ve korunması ile temsil görevlerini kapsar. Velayet, aynı zamanda ana babanın velayeti altındaki çocukların kişiliklerine ve mallarına ilişkin hakları, ödevleri, yetkileri ve yükümlülükleri de içerir. Ana ve babanın çocukların kişiliklerine ilişkin hak ve ödevleri, özellikle çocuklara bakmak, onları görüp gözetmek, geçimlerini sağlamak, yetiştirilmelerini ve eğitimlerini gerçekleştirmektir. Bu bağlamda sağlayacağı eğitim ile çocuğu istenilen ölçüde dürüst, kötü alışkanlıklardan uzak, iyi ahlak sahibi, çalışkan ve bilgili bir insan olarak yetiştirmek hak ve yükümlülüğü bulunmaktadır. Velayet, kamu düzenine ilişkin olup, bu hususta ana ile babanın istek ve beyanlarından ziyade çocuğun menfaatlerinin dikkate alınması zorunludur. Velayetin kaldırılması ve değiştirilmesi şartları gerçekleşmedikçe, ana ve babanın velayet görevlerine müdahale olunamaz. Velayetin düzenlenmesinde asıl olan, küçüğün yararını korumak ve geleceğini güvence altına almak olduğundan, çocuğun fiziksel ve ruhsal gelişimini engelleyen ve süreklilik arz edeceği anlaşılan her olay, tehlikenin büyüklüğü, doğurabileceği onarılması güç sonuçlar değerlendirilerek sonuca varılmalı; velayetin belirlenmesi ve düzenlenmesinde öncelikle çocuğun yararı göz önünde tutulmalıdır. Bu kapsamda, çocuğun cinsiyeti, doğum tarihi, eğitim durumu, kimin yanında okumakta olduğu, talepte bulunanın çocuğun eğitim durumu ile ilgilenip ilgilenemeyeceği, sağlığı, sağlık durumuna göre tedavi olanaklarının kimin tarafından sağlanabileceği gibi özel durumuna ilişkin hususlar göz önünde tutulmalıdır. Velayetin belirlenmesi ve düzenlenmesinde ana babadan kaynaklanan özelliklerin de dikkate alınması kaçınılmazdır. Bu nedenle, mahkemece çocuğu başkasına bırakma, ihmal etme, kaçırma, iradi olarak terk etme, yönlendirme hususları ile tarafın velayet talebinin olup olmaması, şiddet uygulaması, sadakatsizliği, ekonomik durumu, mesleği, yaşadığı ortam, kötü davranışı, alkol bağımlılığı, sağlığı, dengesiz davranışları dikkate alınmalıdır. Mahkemece, açıklanan özellikler yanında mümkün oldukça çocuğun alıştığı ortamın değiştirilmemesine, kardeşlerin ayrılmamasına özen gösterilmeli, velayetin verileceği taraf yanında kalmasının çocuğun bedeni, fikri, ahlaki gelişmesine engel olup olmayacağı yönünde ciddi ve inandırıcı delil olup olmadığı veya hemen meydana gelecek tehlikenin varlığının ispat edilip edilemediği ve maddi durumun iyiliğinin tek başına velayetin değiştirilmesini gerektirmeyeceği hususu da mutlaka değerlendirilmelidir. Nitekim açıklanan ilkeler, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 13.10.2010 gün ve 2010/2-501 E. 2010/492 K.; 23.11.2011 gün ve 2011/2-547 E. 2011/695 K.; 16.03.2012 gün ve 2011/2-884 E. 2012/197 K. ile 06.03.2013 gün ve 2012/2-794 E. 2013/310 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir. Somut olayda, davacı ile davalılardan …’un evlilik dışı birlikteliğinden doğan küçük D.’in 10.10.2008 doğumlu olduğu, davalı …’ın 13.10.2008 tarihinde verdiği dilekçe ile çocuğu … Çocuk Yuvasına bıraktığı ve evlat edinilmesine de izin verdiği, bunun

Evlatlık Verilen Çocuğun Velayeti, Biyolojik Babaya Verilebilir mi? Read More »