Medeni Hukuk

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Maliki Yirmi Yıl Önce Ölmüş Taşınmazı Zilyetliğinde Bulunduran Kişi Tapu İptali ve Tescil Davası Açabilir mi

Maliki Yirmi Yıl Önce Ölmüş Taşınmazı Zilyetliğinde Bulunduran Kişi Tapu İptali ve Tescil Davası Açabilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1671 Karar No: 2019/973 Karar Tarihi: 01.10.2019 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Sakarya 1. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 04.04.2013 tarihli ve 2011/945 E., 2013/138 K. sayılı kararın davacı vekili tarafından temyizi üzerine, Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 12.05.2014 tarihli ve 2013/14740 E., 2014/9253 K. sayılı kararı ile: “…Davacı … vekili, dava konusu 527 parsel sayılı taşınmazın tamamının tapuda ½ pay maliki olan vekil edeninin zilyet ve tasarrufunda olduğunu, davalıların mirasbırakanı olan diğer ½ pay maliki …’un 13.10.1968 tarihinde öldüğünü, tapu kaydının intikal görmediğini ileri sürerek ½ tapu payının iptali ile tamamının davacı adına tesciline karar verilmesini istemiştir. Davalılar … ve arkadaşları vekili, davacının malik sıfatıyla zilyet olmadığını belirterek davanın reddine karar verilmesini savunmuştur. Mahkemece, Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 713/2. maddesinde “ölüm” nedenine dayanılarak tescil davasının açılamayacağı, diğer yandan tapu kütüğünden malikinin kim olduğunun anlaşıldığı gerekçeleriyle açılan davanın reddine karar verilmiştir. Hüküm, süresinde davacı vekili tarafından dilekçede belirtilen nedenlerle temyiz edilmiştir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 24/1.maddesine göre; Hakim, iki taraftan birinin talebi olmaksızın, kendiliğinden bir davayı inceleyemez ve karara bağlayamaz. Aynı kanunun 25/1.maddesi hükmüne göre ise; Hakim iki taraftan birinin söylemediği şeyi veya vakıaları kendiliğinden dikkate alamaz ve onları hatırlatabilecek davranışlarda dahi bulunamaz. Somut olayda; dosyanın içeriğine, dava dilekçesine ve iddianın ileri sürülüş şekline göre dava, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 713/2. maddesinde düzenlenen “ölüm” nedenine dayalı iptal ve tescil isteğine ilişkindir. Davacı, temyize konu davada aynı kanun maddesinde düzenlenen “…maliki tapu kütüğünden anlaşılamayan” nedenine dayanarak iptal ve tescil isteğinde bulunmadığından mahkemenin açıklanan gerekçesi yerinde görülmemiştir. Hükmün, kanun maddesindeki “ölüm” nedeniyle açılan davanın reddine ilişkin bölümüne yönelik temyiz itirazlarına gelince; üzerinde durulması gereken husus, eldeki temyiz incelemesinin yapıldığı aşamada yerel mahkemenin kararına dayanak oluşturan (Türk Medeni Kanunu’nun 713/2. fıkrasındaki; “…ölmüş…”) sözcüğün Anayasa Mahkemesi’nce iptaline ilişkin kararı ve bu karar yayımlanana kadar hükmün yürürlüğünün durdurulması kararının eldeki davaya etkisinin ne olacağıdır. Davaya dayanak oluşturan 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 713/2. fıkrasında yer alan “…ölmüş…” sözcüğünün, “Anayasa Mahkemesi’nin 17.03.2011 gün ve 2009/58 Esas, 2011/52 Karar sayılı kararıyla iptaline, bu sözcüğün uygulamasından doğacak sonradan giderilmesi güç veya olanaksız durum ve zararların önlenmesi ve iptal kararının sonuçsuz kalmaması için kararın Resmi Gazete’de Yayımlanacağı güne kadar yürürlüğünün durdurulmasına 17.03.2011 gününde karar verilmiştir.” Anayasa Mahkemesi İptal Kararlarının Özelliği ve Geriye Yürümezliğinin İrdelenmesi; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası‘nın 153/2 fıkrasında; Anayasa Mahkemesi’nin, bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken kanun koyucu gibi hareketle, yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemeyeceği vurguladıktan sonra aynı maddenin 5. fıkrasında da “iptal kararlarının geriye yürüyemeyeceği” açıklanmıştır. Anayasa Mahkemesi’nin verdiği iptal kararları, İdari Yargı’da verilen iptal kararlarından farklı bir özelliğe sahiptir. İdari Yargı’da asıl olan iptal kararlarının geriye yürümesi yani iptal edilen idari işlemin doğduğu andan itibaren yok sayılması esas alınmasına karşın, Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının geriye yürümemesi asıldır. Bu bakımdan İdari Yargı’daki iptal kararları beyan edici, açıklayıcı nitelikte olduğu halde Türk Anayasa Yargısı’ndaki iptal kararları genelde kurucu (inşai-yenilik doğurucu) niteliktedir. Türk Anayasa sisteminde benimsenen iptal kararının geriye yürümezliği kuralının getiriliş amacı, kazanılmış hakları ve hukuksal güvenliği ortadan kaldırıcı ya da toplumun adalet anlayışını zedeleyici sonuçlar doğurmasından kaygı duyulmasını önlemek, devlete olan güven duygularını sarsmamak, devlet yaşamında hukuk kargaşasına neden olmamak, hukuk güvenliğini ve istikrarını sağlamak olarak özetlenebilir. Bu bakımdan iptal kararlarının geriye yürümezliği ilkesi, kabul edilen önemli bir ilkedir. Nitekim Anayasa Mahkemesi; 12.12.1989 gün ve 1989/11 Esas, 1989/48 sayılı kararında, “Türk Anayasa sisteminde devlete güven ilkesini sarsmamak ve ayrıca devlet yaşamında bir karmaşaya neden olmamak için iptal kararlarının geriye yürümezliği kuralı kabul edilmiştir. Böylece hukuksal ve nesnel alanda sonuçlarını doğurmuş bulunan durumların iptal kararlarının yürürlüğe gireceği güne kadar ki dönem için geçerli sayılması sağlanmıştır.” denilmek suretiyle konunun önemi vurgulanmıştır. Esasen bir hukuk kuralının yürürlüğü sırasında, bu kurala uygun biçimde, tüm sonuçları ile kesin olarak edinilmiş hakların (kazanılmış hakların) korunması hukuk devletinin bir gereğidir. O nedenle hukuksal ve maddi alanda etkisini göstermiş hukuk kuralları uyarınca tamamlanmış ve sonuçlarını doğurmuş bulunan kazanılmış haklara Anayasa Mahkemesi iptal hükmünün geriye yürüyemeyeceğinin (ceza mahkûmiyetlerinde durum farklıdır) kabulü kaçınılmazdır. Bu durumda kazanılmış haklar kavramı hukuk devleti kavramının temelini oluşturan unsurlardan biri olarak kabul edilmektedir. Kazanılmış hakları ortadan kaldırıcı nitelikte sonuçlara yol açan yorumlar, Anayasa’nın 2. maddesinde ifadesini bulan “Türkiye Cumhuriyeti sosyal bir hukuk devletidir.” hükmüne aykırılık oluşturacağı gibi toplumsal kararlılığı, hukuksal güvenceyi ortadan kaldırır, belirsizlik ortamına neden olur ve bu nedenle kabul edilemez. Anayasa Mahkemesi, 09.12.1989 gün ve 1989/14 Esas, 1989/49 Karar sayılı kararında aynen; “bir hukuk kuralının yürürlüğü sırasında, bu kurala uygun bir biçimde tüm sonuçlarıyla kesin olarak edinilmiş hakların korunması hukuk devletinin bir gereği olduğunu” vurgulamaktadır. Bu karara paralel olarak Danıştay da; 16.12.1966 tarih ve 1963/386 Esas, 1966/1642 Karar sayılı kararında; “iptal kararları geriye yürümez.” kuralının kazanılmış hakları saklı tutmak, hukuk kararlılığı ve dolayısıyla kamu düzenini korumak amacıyla getirildiği görüşü benimsemiştir. Anayasa Mahkemesinin iptal kararları, kural olarak Resmi Gazete’de yayımlandıkları tarihten itibaren ve geleceğe dönük olarak hukuki sonuçlar doğurmaktadırlar. Bu nedenledir ki, Anayasa Mahkemesinin iptal kararından önce iptal edilen yasa kuralına dayanılarak verilen ve kesinleşmiş mahkeme kararının Anayasa Mahkemesi kararından etkilenemeyeceği açıktır. Yani Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının, iptal edilen yasa kuralına dayanılarak daha önce verilip kesinleşmiş olan hükme etkili olması olanaklı değildir. Saptanan bu olgular karşısında Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının ya da kanunların geriye yürümezliği ilkesinin istisnaları kamu düzeni, genel ahlak kuralları ile kazanılmış hak ilkesi oluşturmaktadır. Kazanılmış (müktesep) hakkın söz konusu olduğu durumlarda Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının uygulanamayacağı kabul edilmektedir. Eldeki dosyada söz konusu olan somut olaya gelince: 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 713/2. fıkrasında açıklanan üç ayrı hukuki sebepten biri olan “…ölmüş…” sözcüğünün Anayasa Mahkemesi’nce iptalinden sonra elde bulunan veya açılacak olan davalara etkisinin ne olacağı üzerinde durulması gerekmektedir. Türk Medeni Kanunu’nun 713/1. fıkrasında; “tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı davasız ve aralıksız olarak 20 yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir.” denilmiştir. Aynı maddenin 2. fıkrasında ise; “aynı

Maliki Yirmi Yıl Önce Ölmüş Taşınmazı Zilyetliğinde Bulunduran Kişi Tapu İptali ve Tescil Davası Açabilir mi Devamını Oku »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Boşandığı Eşiyle Birlikte Yaşayan Kadına Bağlanan Ölüm Aylığının Kesilmesi ve Yapılan Ödemelerin Geri Alınması

Boşandığı Eşiyle Birlikte Yaşayan Kadına Bağlanan Ölüm Aylığının Kesilmesi ve Yapılan Ödemelerin Geri Alınması Boşandığı Eşiyle Birlikte Yaşayan Kadına Yapılan Ölüm Aylığı Ödemelerinin Geri Alınması: Davacının boşandığı hâlde eşiyle birlikte yaşamaya devam ederek hak sahibi kız çocuğu sıfatıyla hak etmemesine rağmen 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu uyarınca Genel Sağlık Sigortasından yararlandığı, bu hâliyle 5510 sayılı Kanun’un Geçici 45. maddesi kapsamına girdiği açıktır. Ancak davacının hakkını kullanırken hakkın tanınmasındaki amaca uygun davrandığından bahsetmek mümkün değildir. Davacının 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 2’nci maddesi kapsamında hakkını açıkça kötüye kullandığının kabulü gerekir. Sonuç itibariyle 4721 sayılı Kanun’un 2’nci maddesi kapsamında hakkını kötüye kullanan davacının 5510 sayılı Kanun’un Geçici 45. maddesinden yararlandırılması mümkün bulunmamaktadır. Kurumca tahakkuk ettirilen sağlık giderlerinin iadesi gerekmektedir. (5510 s. K. m. 56) (6100 s. K. m. 6, 24, 33, 189, 190, 191) (4721 s. K. m. 6, 19, 20) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2015/10-2743 Karar No: 2019/275 Karar Tarihi: 12.03.2019 Taraflar arasındaki itirazın iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Karaman İş Mahkemesince davanın reddine dair verilen 15.05.2014 tarihli ve 2013/115 E., 2014/155 K. sayılı karar davacı … vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 03.11.2014 tarihli ve 2014/16611 E., 2014/22021 K. sayılı kararı ile; “…Hakkında verilen boşanma kararı 24.9.2004 tarihinde kesinleşen davalı …’ya 5.1.1993 günü yaşamını yitiren sigortalı annesi üzerinden hak sahibi kız çocuğu sıfatıyla bağlanan ölüm aylığının, boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığının belirlendiği gerekçesiyle davalı Kurumca gerçekleştirilen işlemle 1.10.2008 tarihi itibarıyla kesildiği, aynı zamanda vefat eden annesi üzerinde sağlık yardımı yapıldığı, yapılan sağlık yardımının ödenmemesi sebebiyle davalı hakkında sağlık giderinin tahsili için Karaman 4.İcra Müdürlüğünün 2012/3403 sayılı dosyası üzerinden icra takibi yapıldığı, ödeme emrinin davalıya tebliği edildiği ve davalının süresi içerisinde 30.7.2012 tarihinde borca itiraz ettiği ve takibin durdurulduğu anlaşılmaktadır. Davanın yasal dayanağı olan 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 56. maddesinin ikinci fıkrasında, eşinden boşandığı halde, boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığı belirlenen eş ve çocukların, bağlanmış olan gelir ve aylıklarının kesileceği, bu kişilere ödenmiş olan tutarların, 96. madde hükümlerine göre geri alınacağı yönünde düzenleme yapılmıştır. Anılan maddeye dayalı açılan bu tür davalarda eylemli olarak birlikte yaşama olgusunun tüm açıklığıyla ve taraflar arasındaki uyuşmazlık konusu dönem yönünden ortaya konulması önem arz etmektedir. Bu aşamada, özellikle Anayasa’nın 20., 5510 sayılı Kanun’un 59., 100., 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunun 28., 45., 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanununun 3., 45 – 53., 4857 sayılı İş Kanununun 32., 01.10.2011 günü yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 6., 24 – 33., 189., 190., 191., 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 6., 19., 20., maddeleri ve diğer ilgili mevzuat hükümleri göz önünde bulundurulmak suretiyle yöntemince araştırma yapılmalı, tarafların göstereceği tüm kanıtlar toplanmalı, bildirilen ve dinlenilmesi istenilen tanıkların ifadeleri alınmalı, davacı ile boşandığı eşinin yerleşim yerlerinin saptanmasına ilişkin olarak; muhtarlıktan ikametgah senetleri elde edilmeli, ilgili Nüfus Müdürlüklerinden sağlanan nüfus kayıt örnekleri ile yerleşim yeri ve diğer adres belgelerinden yararlanılmalı, adres değişiklik ve nakillerine ilişkin bilgilere ulaşılmalı, özellikle ilgili Nüfus Müdürlüğü’nden adres hareketleri, tarihleriyle birlikte istenilmeli, ilgililerin su, elektrik, telefon aboneliklerinin hangi adreste kimin adına tesis edildiği saptanmalı, seçmen bilgi kayıtları getirtilmeli, varsa çalışmaları nedeniyle resmi/özel kurum ve kuruluşlara verilen belgelerde yer alan adresler dikkate alınmalı, medula sisteminde kayıtlarda görülen adresler ilgili sağlık kuruluşlarından araştırılmalı, eşlerin boşanma sebebi, boşanma ilamında velâyet, çocukla kişisel ilişki, nafaka, tazminat hükümleri varsa nasıl yerine getirildikleri belirlenmeli, boşanılan eş 4857 sayılı Kanun hükümleri kapsamında yer almakta ise ödeme için adına açılan banka hesabında kayıtlı yerleşim yeri saptanmalı, boşanan eşlerin kayıtlı oldukları bölge/bölgeler yönünden geniş kapsamlı Emniyet Müdürlüğü/Jandarma Komutanlığı araştırması yapılmalı, anılan mahallelerde görev yapmış/yapmakta olan muhtar ve azalardan istem hakkında düşünce edinmeye yetecek kadarının tanık sıfatıyla bilgi ve görgülerine başvurulmalı, böylelikle boşanılan eşle fiilen birlikte yaşamanın gerçekleşip gerçekleşmediği, toplanan kanıtlar ışığında değerlendirildikten sonra elde edilecek sonuca göre hüküm kurulmalıdır. İnceleme konusu davaya ilişkin olarak; davacı, süresi içerisinde itirazın iptali davası açarak vefat eden annesi üzerinden davalı adına ödenen sağlık giderlerinin iadesinin talep edildiği mahkemece, boşandığı eşi …’in 4/a kapsamında zorunlu sigortalı olduğu, sağlık hizmetlerinden yararlandığı gerekçesinde davanın reddine karar verildiği, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 60. maddesi gereğince davalının boşandığı eşinden sağlık yardımı alması mümkün bulunmadığı, talebin boşanılan eşle filen birlikte yaşamanın gerçekleşmesi sebebiyle yersiz ödenen sağlık giderlerinin 5510 sayılı Kanunun 96. maddesine dayanılarak iadesi istemine ilişkin olduğu, boşanılan eşle fiilen birlikte yaşamanın gerçekleştiği gerekçesiyle yersiz ödenen aylıkların iadesine yönelik Karaman İş Mahkemesinin 2012/322 Esas ve 2014/154 karar sayılı kararının 10. Hukuk Dairesinin 2014/16050 Esas ve 2014/21820 karar sayılı kararı ile 31.10.2014 tarihinde onandığı, davalının boşandığı eşi ile birlikte yaşadığının tespit edildiği bu sebeple davalının annesinin üzerinden davalı adına ödenen sağlık giderlerinin iadesi gerektiği, bu maddi ve hukuki olgular göz önünde bulundurulmaksızın, mahkemece eksik inceleme ve araştırma sonucu davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir. O halde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, itirazın iptali istemine ilişkindir. Davacı … vekili; hakkında verilen boşanma kararı 24.09.2004 tarihinde kesinleşen davalı …’ya 05.01.1993 günü yaşamını yitiren sigortalı annesi…üzerinden hak sahibi kız çocuğu sıfatıyla ölüm aylığı bağlandığını, ancak Kurum tarafından yapılan denetim sonucu düzenlenen rapor ile davalının boşandıktan sonra eski eşiyle fiilen birlikte yaşamaya devam ettiğinin tespit edildiğini, bu nedenle Kurum tarafından yapılan 2.377,46TL yersiz hastane ve reçete ödemelerinin tahsili amacıyla Karaman 4. İcra Müdürlüğünün 2012/3403 sayılı dosyası üzerinden icra takibi başlatıldığını, borçlu davalının ise takibe haksız ve kötü niyetli olarak itiraz ettiğini ileri sürerek, itirazın iptaline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı …’ya usulüne uygun davetiye tebliğ edilmesine rağmen cevap dilekçesi vermemiş, duruşmalara da katılmamıştır. Mahkemece; somut olayda davacının muvazaalı olarak boşanmış olsa bile Kurumun sağlık hizmetlerinden faydalanabileceği, zira davalının boşandığı eşi …’in 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 4/1-a maddesi kapsamında zorunlu sigortalı olup, sağlık hizmetlerinden de yararlanabildiği, 5510 sayılı Kanun’un 73’üncü maddesi uyarınca sigortalının ve bakmakla yükümlü olduğu kişilerin sağlık hizmetlerinin ödemesinin

Boşandığı Eşiyle Birlikte Yaşayan Kadına Bağlanan Ölüm Aylığının Kesilmesi ve Yapılan Ödemelerin Geri Alınması Devamını Oku »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Muhdesatın Tespiti Davası: Davacının Dava Açmakta Güncel Bir Hukuki Yararı Bulunması Ne Demektir

Muhdesatın Tespiti Davasında Davacının Güncel Bir Hukuki Yararının Bulunması Gerekir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1854 Karar No: 2019/1096 Karar Tarihi: 22.10.2019 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki muhdesatın tespiti davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ordu 2. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 14.02.2013 tarihli ve 2011/36 E., 2013/74 K. sayılı kararın davalı vekili tarafından temyizi üzerine, Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 03.07.2014 tarihli ve 2013/20277 E., 2014/14100 K. sayılı kararı ile: “…Davacı … vekili, 291 parsel sayılı taşınmazın tapuda davalı adına kayıtlı olduğunu, parselin daha önce tarafların annesi G. Öztürk’ün adına kayıtlı iken 11.11.2010 tarihinde davalıya satış yoluyla devredildiğini, anılan parsel üzerinde bodrum kat ve üzerinde iki kattan ibaret bina bulunduğunu, binanın ikinci yani son katının o dönemdeki malik G. Öztürk’ün muvafakatiyle davacı tarafından yaptırıldığını ileri sürerek 291 parsel sayılı taşınmaz üzerindeki binanın bodrum hariç ikinci katının davacı tarafından yaptırıldığının ve davacıya aidiyetinin tespitine, tapuda beyanlar hanesine bu şekilde şerh verilmesine karar verilmesini istemiştir. Davalı …, davanın reddine karar verilmesini savunmuştur. Mahkemece, davanın kabulü ile 291 nolu taşınmazın üzerinde yapılan bodrum ve iki kattan ibaret kargir evin sadece ikinci katının davacı … tarafından meydana getirildiğinin tespitine karar verilmiştir. Hüküm, süresi içerisinde davalı … vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dava, muhdesatın aidiyetinin tespiti istemine ilişkindir. Aidiyet tespiti davası, kendine özgü davalardan olup dava sonucunda istihsal edilecek ilamın icra ve infaz kabiliyeti bulunmamaktadır. Bunun doğal sonucu olarak bu davaların uygulama alanı sınırlıdır. Bilindiği üzere ve kural olarak; tespit davasında tespit davası açanın hukuki yararının varlığı gerekir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 106. maddesinin 2. fıkrasında “tespit davası açanın, kanunlarda belirtilen istisnai durumlar dışında, bu davayı açmakta hukuken korunmaya değer güncel bir yararı olması bulunmalıdır.” denilmektedir. Bu nedenle taşınmaz üzerinde bulunan muhdesat yönünden derdest ortaklığın giderilmesi davası ya da kamulaştırma işlemi bulunmadığı takdirde bu dava görülemez. Kural olarak, öğretide ve yerleşik Yargıtay uygulamasında eda davası açılmasının mümkün olduğu hallerde, tespit davası açılmasında hukuki bir yararın bulunmadığı kabul edilmiştir. Bu hukuksal olguların ışığı altında duraksamasız belirtmek gerekirse hukuki yarar dava koşuludur. Hal böyle olunca; dava konusu taşınmaz hakkında yapılan bir kamulaştırma işlemi veya açılmış bir ortaklığın giderilmesi davası bulunmadığı, tespit davası açılabilmesine imkan tanıyan 1086 sayılı (mülga) Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 567. maddesi ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu‘nun 19. maddesi hükmünün somut olayda uygulanmasına imkan olmadığı gözetildiğinde, davacının tespit davası açmakta hukuki yararının olmadığı kuşkusuzdur. Bu durumda Mahkemece, hukuki yarar bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi gerekirken, işin esası incelenerek yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsizdir…” gerekçeleriyle hüküm oy çokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, muhdesatın tespiti istemine ilişkindir. Davacı vekili; çekişme konusu Ordu ili Akçatepe mahallesi Karamanlı mevkiinde bulunan 291 parsel sayılı taşınmazın tarafların anneleri adına kayıtlı iken satış yoluyla davalıya devredildiğini, dava konusu taşınmazın anneleri adına kayıtlı olduğu dönemde üzerindeki bodrum kat ve iki kattan ibaret bulunan binanın ikinci katının müvekkili tarafından yaptırıldığını ileri sürerek davaya konu 291 parsel sayılı taşınmaz üzerinde bulunan bodrum hariç ikinci katının müvekkili tarafından yaptırıldığının ve ona aidiyetinin tespiti ile tapunun beyanlar hanesine şerh verilmesine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı; davacının dava konusu ettiği muhdesatta hiçbir katkısının olmadığını, binanın annelerinin ve kendisinin emek ve sermayesi ile inşa edildiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Y. Akata, H. N. Akata ve … (kendi adına asaleten E. Akata’ya velayeten) davaya müdahil olarak katılma talebinde bulunmuşlar, Mahkemece 13.09.2011 tarihli ara karar ile; müdahale talep eden H. N. Akata ve … tarafından usulüne uygun harcı yatırılıp asli müdahale talebinde bulunulmadığı, dava konusu muhdesatın bulunduğu taşınmazın davalı adına kayıtlı olduğu ve katılmak isteyenlerin hukuki yararının bulunmadığı gerekçesiyle müdahale taleplerinin reddine karar verilmiştir. Yerel mahkemece; çekişme konusu taşınmazın üzerinde bulunan binanın ikinci katının davacı tarafından önceki malik olan annesinin bilgisi ve izni dahilinde yaptırıldığı, bu hususun da dosyaya sunulan fotoğraflarla sabit olduğu, ayrıca davacı tanıkları, tanık olarak dinlenen köy sakinleri, her iki tarafın kardeşleri ve en önemlisi evi yapan ustaların da davacının iddiasını doğruladıkları gerekçeleriyle davanın kabulü ile 291 nolu taşınmazın üzerinde yapılan bodrum ve iki kattan ibaret kargir evin sadece ikinci katının davacı tarafından meydana getirildiğinin tespitine, fen bilirkişisinin 06.12.2011 tarihli raporunun karar eki olarak sayılmasına karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle oy çokluğuyla bozulmuştur. Yerel mahkemece önceki gerekçelere ek olarak, bozma kararında bulunan karşı oy yazısında da belirtildiği üzere davacının bu davayı açarken ortaklığın giderilmesi veya kamulaştırma davası yoksa da davayı açmakta hukuki yararı bulunduğu, çünkü davalı ile sürekli bir niza ve çekişme içinde oldukları, bu hususun dosyada bulunan evrak ile de sabit olduğu, davacının ortaklığın giderilmesi veya kamulaştırma davası açılana kadar bu davayı açamaması hâlinde bir daha bu davayı kanıtlama imkânı olan tanık delilinin ortadan kalkma ihtimaline binaen davayı açmada hukuki yararı olduğu gerekçeleriyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda, çekişme konusu davalı adına kayıtlı taşınmaz üzerinde bulunan binanın ikinci katı hakkında davacının muhdesatın tespiti davası açmakta hukuki yararının bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır. Öncelikle hukuk yargılamasının amacı ve hukuki yarar kavramları hakkında açıklama yapılmasında yarar bulunmaktadır. Medeni usul hukukunda hukuki yarar, mahkemeden hukuksal korunma istemi ile bir davanın açılabilmesi için davacının bu davayı açmakta (veya mahkemeden hukuksal korunma istemekte) bir çıkarının bulunmasıdır. Davacının dava açmakta hukuk kuralları tarafından haklı bulunan (korunan) bir yararı olmalı, hakkını elde edebilmesi için mahkeme kararına ihtiyacı bulunmalı ve davacı mahkemeyi gereksiz yere uğraştırmamalıdır (Hanağası, E.: Davada Menfaat, Önsözler-Ramazan Arslan, Ankara 2009, s. VII). Hukuk Genel Kurulunun 24.06.1992 tarihli ve 1992/1-347 E., 1992/396 K. ve 30.05.2001 tarihli ve 2001/14-443 E., 2001/458 K. sayılı kararlarında da belirtildiği üzere buna hukuki korunma (himaye) ihtiyacı da denir (Rechts-schutzbedürfnis). Mahkemelerden hukuki himaye istenmesinde, himayeye değer bir yarar olmalıdır. Öte yandan, bu hukuksal yararın, “hukuki ve meşru”, “doğrudan ve kişisel”, “doğmuş ve güncel” olması gerekir (Hanağası, s. 135). Öğreti ve yargısal kararlar, dava açarken hukuki yararın bulunması gereğini, “dava şartı” olarak kabul etmiştir. Bu şart, “dava konusuna ilişkin genel dava şartlarından biri” olup, davanın esası hakkında inceleme yapılabilmesi ve esası

Muhdesatın Tespiti Davası: Davacının Dava Açmakta Güncel Bir Hukuki Yararı Bulunması Ne Demektir Devamını Oku »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Nüfus Kaydındaki Anne ve Baba İsimlerinin İptali ile Haneden Terkin Davası Hangi Mahkemede Açılmalı

Nüfus Kaydındaki Anne ve Baba İsimlerinin İptali ile Haneden Terkini Nüfus kaydında yer alan anne ve baba isimlerinin iptali ile haneden terkini için soybağı davası mı yoksa nüfus kaydının düzeltilmesi davası mı açılmalıdır? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1922 Karar No: 2018/1305 Karar Tarihi: 04.07.2018 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki nüfus kaydındaki anne ve baba isimlerinin iptali ile haneden terkini davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Düzce 3. Asliye Hukuk Mahkemesince, mahkemenin görevsizliği nedeniyle davanın dava şartı yokluğundan reddine dair verilen 17.09.2013 gün ve 2013/37 E., 2013/11 K. sayılı karar, davacılar vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 18. Hukuk Dairesinin 13.02.2014 gün ve 2013/19159 E., 2014/2143 K. sayılı kararı ile; “…Davacılar vekili dava dilekçesinde, davalılar … ve …’ün … ile Mehmet Bektaş çocukları olmasına rağmen … ve … çocukları (yani davacılar ile ana-baba bir kardeş) olarak nüfusa kaydedildiklerini bildirerek, davalılar … ile …’ün Hüseyin ve … çocuğu olarak görünen kayıtlarının iptali ile bu haneden terkinlerini istemiştir. Mahkemece davanın kabul edilmesi halinde davalılar Aynur ve Bayram’ın annesi ile babası arasında soybağı kurulacağı, bu hali ile davanın soybağı olarak nitelendirilmesi gerektiği, soybağı davaları da aile mahkemesinin görevinde olduğundan mahkemenin görevsizliğine karar verilmiştir. Dosyada mevcut doğum bildirimi formuna göre, baba … ile anne …’ün evliliği devam ederken 29.09.1971 tarihli beyana göre evlilik içinde, 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanununun Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik’in 22. ve 27. maddeleri ile 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 285. maddesine göre nüfusa tescil edildikleri anlaşılmıştır. Davacılar vekili bu davada, davalılar … ve…’ın … ve … çocukları olmadıkları halde onların çocuğu gibi tescil edildiklerini bildirerek bu hanedeki nüfus kayıtlarının iptalini istemiştir. Davada adı geçenlerin gerçek anne ve babası hanesine tesciline ilişkin bir talep bulunmamaktadır. Dava, usulsüz tescile dayalı, gerçek durumu göstermeyen nüfus kaydının düzeltilmesine ilişkin olup 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 36. maddesine göre asliye hukuk mahkemesi görevlidir. Mahkemece işin esasına girilerek tarafların gösterecekleri kanıtlar toplanıp, davalı … ve Bayram’ın Hasan ve Servi çocuğu olup olmadığının tespiti açısından DNA testi de yaptırılarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken mahkemenin görevsizliğine karar verilmesi doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, nüfus kaydındaki anne ve baba isimlerinin iptali ile haneden terkini istemine ilişkindir. Davacılar vekili müvekkillerinin, …’ün ve …’ün çocukları olduklarını, davalılardan Aynur’un ve Bayram’ın ise davacıların kardeşi olmamalarına karşın Hüseyin ve Servi’nin çocukları olarak nüfusa kaydedildiklerini, davalıların gerçek anne isminin …, baba isminin ise Mehmet Bektaş olduğunu ileri sürerek, davalı …’un ve davalı …’ın nüfus kayıtlarındaki anne ve baba isimlerinin iptali ile haneden terkinine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı … Hüseyin’i babası, Servi’yi annesi, diğer davalı …’yi de ablası olarak bildiğini, 25 yaşından sonra Cemile’nin kendisinin öz annesi olduğunu öğrendiğini, yine gerçek babası olduğu söylenen Mehmet Bektaş’ı hiç tanımadığını, davanın kendisini mirastan mahrum etmek amacıyla açıldığını, davayı kabul etmediğini ve davanın reddine karar verilmesi gerektiğini savunmuştur. Davalı … küçük yaşta babası tarafından Mehmet Bektaş ile evlendirildiğini, bu evlilikten davalılar …’ün ve …’nun dünyaya geldiğini, çocukları doğduktan sonra Mehmet Bektaş’ın ve ailesinin kendisini ve çocuklarını istemediğini, bunun üzerine baba ocağına döndüğünü ve çocuklarını annesi olan …’ün ve babası olan …’ün nüfusuna kaydettirdiğini, kaldı ki Mehmet Bektaş ile resmi nikahının da bulunmadığını, açılan davayı kabul etmediğini ve çocukların kendisinin ve Mehmet Bektaş’ın üzerine yazılmasını istemediğini beyan etmiştir. Davalı … temsilcisi açılan davaya karşı bir diyeceklerinin bulunmadığını ifade etmiştir. Davalı … adına duruşma gününü bildirir tebligat çıkartılmış olup, davalı duruşmaya gelmemiş, esas hakkında da bir beyanda bulunmamıştır. Mahkemece eldeki davanın gerçek anne ve babanın tespitini içerdiği, diğer bir ifadeyle davalıların gerçek anne ve baba ile aralarında soybağı bulunduğunun iddia edildiği, davanın kabul edilmesi durumunda davalı … ve davalı … ile anne ve baba arasında soybağının kurulacağı, bu hâli ile davanın soybağı davası olarak nitelendirilmesinin gerektiği, soybağına ilişkin hükümlerin 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 282. maddesinde ve devamında düzenlendiği, görevli mahkemenin Aile Mahkemesi olduğu, 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 36. maddesinde yer alan nüfus kaydının düzeltilmesi davasının ise Asliye Hukuk Mahkemesinde görüleceği, ancak nüfus kaydının talep gibi düzeltilebilmesi için öncelikle gerçek annenin ve babanın, dolayısıyla soybağının tespit edilmesinin şart olduğu, davanın Türk Medeni Kanunu’nun 301. ve devamı maddelerine dayanan anneliğin ve babalığın tespitine yönelik bulunduğu, 4787 sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun’un 4. maddesi uyarınca 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun ikinci kitabından (üçüncü kısım hariç olmak üzere) kaynaklanan bütün davaların Aile Mahkemesinde bakılacağı gerekçesiyle açılan davanın görevsizlik nedeniyle dava şartı yokluğundan reddine ve dosyanın, kararın kesinleşmesinden itibaren iki hafta içinde ve talep halinde yetkili ve görevli Düzce Nöbetçi Aile Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir. Davacılar vekilinin temyizi üzerine hüküm Özel Dairece, yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece her ne kadar Özel Daire bozma kararında nüfus kayıtlarının iptalinin istendiği, davada adı geçenlerin gerçek anne ve baba hanesine tesciline yönelik bir talebin bulunmadığı vurgulanmış ise de; davacılar vekilinin terkin talebi olmasa dahi talep doğrultusunda davalı …’un ve davalı …’ın, Hüseyin ve Servi’nin çocukları hanesindeki nüfus kayıtlarının iptal edilmesi durumunda zorunlu olarak davalıların gerçek anne ve babasının tespit edilerek çocukların onların hanesine tescil edilmesinin gerektiği, diğer bir anlatımla yalnızca Aynur’un ve Bayram’ın gerçek olmayan anne ve baba hanesinden terkin edilip anne ve baba hanesinin askıda bırakılamayacağı, bu itibarla davalıların gerçek anne ve baba hanesine tescil edilmelerinin zorunlu olduğu, dolayısıyla talebin yalnızca nüfus kaydının iptali olarak görülemeyeceği, ayrı zamanda davacının talebinin iptal ile birlikte gerçek anne ve baba hanesine tescili de kapsayacağı, gerçek anne ve baba hanesine tescil için ayrıca talep aramaya gerek bulunmadığı, bu durumda davada görevli mahkemenin Asliye Hukuk Mahkemesi değil Aile Mahkemesi olduğu belirtilmek ve önceki karardaki gerekçeler tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı, davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, dava dilekçesi dikkate alındığında eldeki davanın soybağı davası mı yoksa kayıt düzeltme davası mı olduğu; burada varılacak hukuki nitelendirmeye göre görevli mahkemenin asliye hukuk mahkemesi mi yoksa aile mahkemesi mi olduğu noktasında toplanmaktadır. Konunun anlaşılabilmesi için öncelikle Kanunda yer alan düzenlemelere, devamında da kavramlar ve soybağı davaları ile nüfus kayıt düzeltim davalarının farklılıkları

Nüfus Kaydındaki Anne ve Baba İsimlerinin İptali ile Haneden Terkin Davası Hangi Mahkemede Açılmalı Devamını Oku »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Trafik Sicilinde Üçüncü Kişi Adına Kayıtlı Aracın Edinilmiş Mal Olarak Kabul Edilmesi Mümkün mü

Trafik Sicilinde Üçüncü Kişi Adına Kayıtlı Aracın Edinilmiş Mal Olarak Kabul Edilmesi Mümkün mü Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1555 Karar No: 2019/561 Karar Tarihi: 14.05.2019 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki katkı payı alacağının tahsili davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ankara 9. Aile Mahkemesince davanın reddine dair verilen 27.03.2012 tarihli ve 2009/1107 E., 2012/499 K. sayılı karar davacı vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 08.05.2014 tarihli ve 2013/10650 E., 2014/8995 K. sayılı kararı ile; “…Davacı vekili, evlilik birliği içinde edinilen aracın davalının tasarrufunda bulunduğunu, vekil edeninin katkısı olduğunu açıklayarak, 10.000 TL. katkı payının davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı, adına kayıtlı araç bulunmadığını, arkadaşına ait aracı zaman zaman ödünç alarak kullandığını bildirerek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, niza konusu aracın davalı adına kayıtlı olmadığı ve aracın varlığının kanıtlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Taraflar 23.06.2000 tarihinde evlenmiş, 09.07.2008 tarihinde açılan boşanma davasının kabulüne ilişkin hükmün 16.09.2009 (boşanma yönünden) da kesinleşmesiyle evlilik birliği son bulmuştur. Dava konusu 2000 model, Toyota Corolla marka 06 … plakalı aracın dava dışı 3.kişi adına kayıtlı olduğu bildirilmiştir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 179. maddesine göre mal rejiminin tasfiyesinde eşlerin bağlı olduğu rejime ilişkin hükümler uygulanır. Taraflar arasında başka bir mal rejimi seçildiği ileri sürülmediğine göre, evlenme tarihinden 01.01.2002 tarihine kadar 743 sayılı (mülga) Türk Kanunu Medenisi’nin 170. maddesi uyarınca “mal ayrılığı”, bu tarihten mal rejiminin sona erdiği boşanma davasının açıldığı tarihe kadar ise 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 202. maddesi hükmü uyarınca yasal edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir. Türk Medeni Kanunu’nun 225/2. maddesi uyarınca eşler arasındaki mal rejimi boşanma davasının açıldığı tarih itibariyle sona ermiştir. Davacı taraf, niza konusu aracın evlilik birliği içinde satın alınmasına rağmen trafik sicilinde devrinin yapılmadığı iddiasıyla talepte bulunmuş; davalı taraf ise arkadaşı adına kayıtlı aracı kullanmak üzere bazı zamanlar aldığını, adına kayıtlı bulunmadığı gibi, satın da alınmadığını savunmuştur. Niza konusu aracın trafik sicilinde davalı adına kayıtlı olmadığı ihtilaf konusu değildir. Temyiz incelemesine konu dava, boşanma davasıyla birlikte açılmış ve tefrik edilmiştir. Tarafların boşanmalarına ilişkin Ankara 9. Aile Mahkemesi’nin 2008/823 Esas ve 2009/1020 Karar sayılı dosyasında mevcut, taraflarla görüşülmek suretiyle hazırlanan psikolog ve pedagog bilirkişilerin 03.02.2009 tarihli raporlarında; “…davalının, araba alırken davacının babasından aldıkları borcu ödemek üzere davacının maaş kartının babasına bırakıldığını…” bildirdiği anlaşılmaktadır. Yine boşanma davasında 11.02.2009 günlü celsede dinlenen davacı tanığı Nermin Bostan “….tarafların aldığı Toyota marka araba nedeniyle borçlandıkları davacının babasına bir süreliğine davacının maaş kartının verildiğini…” davalı tanığı-abisi Erdoğan Şimşekoğlu “…kardeşinin arabası olduğunu kendilerine söylediğini, ruhsatına baktıklarında üzerine kayıtlı olmadığını gördüklerini..”; 20.04.2009 günlü celsede dinlenen davalı tanığı-abisi … “..kardeşinin 5000 dolar istediğini ve bu araba ile geldiklerini, duyduğuna göre 5000 TL de kayınpederinden aldığını…” bildirmiştir. Gerek birbirini doğrulayan bu açıklamalara, gerekse nizalı aracın sigorta poliçesi ödemelerinin davalının kredi kartıyla yapılmış bulunmasına göre, her ne kadar uyuşmazlık konusu araç kayden davalı adına kayıtlı değil ise de, evlilik birliği içinde edinildiği hususu sabit bulunmaktadır. Mahkemece yapılacak iş, uyuşmazlık konusu aracın kayıt dışı alımı tarihinin boşanma dosyası ve incelemeye konu dosyada mevcut beyanların değerlendirilmesi ve gerekirse bu hususta tanıkların yeniden dinlenilmesi suretiyle tespitine çalışılması, saptanacak edinim tarihine göre tarafların tabi olduğu mal rejimi hükümlerine göre talebin değerlendirilmesi, nizalı aracın 01.01.2002 tarihinden önce edinildiğinin belirlenmesi halinde, tarafların evlenme tarihinden edinim tarihine kadar gelir bilgilerinin getirtilerek usule uygun şekilde davacının katkı payı alacağının tespiti, aracın 01.01.2002 tarihinden sonra edinildiğinin saptanması halinde ise davacının katılma alacağının 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 219, 231, 235 ve 236. maddelerine göre belirlenmesi suretiyle sonucuna göre, taleple de bağlı kalınarak bir karar verilmesidir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava katkı payı alacağının tahsili istemine ilişkindir. Davacı vekili, dava dilekçesinde ve duruşmadaki sözlü beyanlarında müvekkili ile davalının 23.06.2000 tarihinde evlendiklerini, davalının davacıya sürekli şiddet uyguladığını ileri sürerek tarafların 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 174/2. maddesi uyarınca boşanmalarına, müşterek çocuğun velayetinin davacıya verilmesini, evlilik birliği içerisinde 2002 yılından sonra edinildiği hâlde davalı adına kayıtlı olmayan 06 … plaka sayılı aracın satın alınmasında katkısı bulunduğunu ileri sürerek 10.000TL katkı payı alacağının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı, dava konusu aracın arkadaşı Selim Demirel adına kayıtlı olup ihtiyacı olduğunda zaman zaman kendisinin kullandığını, evlilik birliği içinde hiçbir birikimleri olmaması ve davacının maaşının tamamını babasına vermesi nedeniyle katkı payı talebinin reddi gerektiğini savunmuştur. Yerel Mahkemece, dava konusu aracın davalı adına kayıtlı olmadığı, üçüncü kişiye ait olduğu ve aracın davalıya ait olduğunun tanık beyanlarından tam olarak anlaşılmadığı, aracın kasko bedelinin birkaç kez araç sahibinin ekonomik sıkıntısı nedeniyle davalı tarafından ödendiğine ilişkin davalı beyanının aksinin davacı tarafından kanıtlanmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece, önceki gerekçelerle ve özellikle 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun  985/1 maddesine göre taşınır malın zilyedinin onun sahibi sayılacağı, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 19. maddesine göre de aracın trafik siciline kaydedilmesi ile malikin kayıtlarda görünen kişi olacağı, dava konusu aracın sicil kaydının aksine davalıya ait olduğunun davacı tarafından kanıtlanmadığı, davalının aracın kendisinin olmadığını arkadaşına ait olduğunu savunduğu, davalının aracı bir süre kullanmasının onun malik olduğunu göstermeyeceği gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir. Direnme kararı, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda üçüncü kişi adına kayıtlı olan 06 … plaka sayılı aracın davalı tarafından evlilik birliği içinde edinildiğinin davacı yanca kanıtlanıp kanıtlanamadığı noktasında toplanmaktadır. Mal rejiminin devamı süresince, bir eşin sahip olduğu edinilmiş malda, diğer eşin artık değerin yarısı oranında katılma alacak hakkı vardır. Artık değere katılma alacağı; eklenecek değerlerden (TMK md. 229) ve denkleştirmeden (TMK md. 230) elde edilen miktarlar da dâhil olmak üzere, eşin edinilmiş mallarının (TMK md. 219) toplam değerinden, bu mallara ilişkin borçlar çıktıktan sonra kalan artık değerin (TMK md. 231) yarısı üzerindeki diğer eşin alacak hakkıdır (TMK md. 236/1). Katılma alacağı, Kanun’dan kaynaklanan bir hak olup, bu hakkı talep eden eşin gelirinin olmasına veya söz konusu mal varlığının edinilmesine, iyileştirilmesine ya da korunmasına katkıda bulunulmasına gerek yoktur. Artık değere katılma alacak miktarı hesaplanırken, mal rejiminin sona

Trafik Sicilinde Üçüncü Kişi Adına Kayıtlı Aracın Edinilmiş Mal Olarak Kabul Edilmesi Mümkün mü Devamını Oku »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Değer Artış Payı ve Katılma Alacağı Davası: Evlilik Birliğinde Alınan Taşınmazın Diğer Eş Adına Tescili

Değer Artış Payı ve Katılma Alacağı Davası: Evlilik Birliğinde Alınan Taşınmazın Diğer Eş Adına Tescil Edilmesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1614 Karar No: 2018/1550 Karar Tarihi: 23.10.2018 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki değer artış payı ve katılma alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ankara 11. Aile Mahkemesince davanın reddine dair verilen 21.03.2013 tarihli ve 2011/447 E., 2013/348 K. sayılı karar, davacı vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 26.05.2014 tarihli ve 2013/11906 E., 2014/10573 K. sayılı kararı ile, “…Davacı vekili, davalı ile vekil edenin 2000 yılında evlendiklerini, evlilik birliği içerisinde edinilen 2759 ada 7 parsel üzerindeki 2 nolu bağımsız bölümün tamamının vekil edenin gelir ve birikimleriyle satın alındığını, bankada parasal işlemler yapılırken nüfus cüzdanını orada unuttuğundan taşınmazın tapuda eşi adına tescil edildiğini açıklayarak öncelikle tapu kaydının iptali ile adına tesciline, bunun mümkün bulunmaması halinde fazlaya ilişkin haklar saklı kalmak üzere belirlenecek alacağının dava tarihinden geçerli yasal faiziyle birlikte davalılardan alınmasına karar verilmesini istemiştir. Davalı vekili, dava konusu evin vekil edenine ait yüklü miktardaki ziynetlerin satılması ve annesinin maddi yardımı ile alındığını, davacının katkısı bulunmadığını açıklayarak davanın reddine savunmuştur. Mahkemece, dava konusu taşınmazın tüm bedelinin davacı eş tarafından verildiğinden duygusal saikle davalı eş adına tescil edilmesinin bağış niteliğinde olduğu, gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi üzerine; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Taraflar, 06.08.2000 tarihinde evlenmişler, 04.05.2009 tarihinde açılan boşanma davasının kabulüne ilişkin hükmün 13.02.2012 tarihinde kesinleşmesiyle, mal rejimi sona ermiştir (TMK md.225/2). Sözleşmeyle başka mal rejimi seçilmediğinden, eşler arasında 01.01.2002 tarihine kadar mal ayrılığı (TMK md.170), bu tarihten mal rejiminin sona erdiği boşanma davasının açıldığı tarihe kadar ise, yasal edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir (TMK 202, 4722 s.K. 10.m.). Dava konusu 2759 ada 7 parselde kayıtlı 2 nolu bağımsız bölüm satış suretiyle 20.2.2007 tarihinde edinilerek davalı eş adına tapuya tescil edilmiştir. Davacı, evlilik birliği içerisinde edinilen taşınmaza katkısını ileri sürerek katkısı oranında öncelikle dava konusu taşınmazın tapu kaydının iptali ile adına tesciline istemiştir. Dava konusu taşınmaz evlilik birliği içerisinde yasal edinilmiş mallara katılma rejimi döneminde edinilmiş olup 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 706 (mülga Medeni Kanunu md.634) maddesi gereğince düzenlenmiş mülkiyetin aktarımı ile ilgili resmi bir sözleşme bulunmamaktadır. Bu durumda; 7.10.1953 tarih 8/7 sayılı İBK uyarınca taşınmazın alımına katkıda bulunduğunu iddia eden davacı, bu katkısına dayanarak ayın(mülkiyet) talep edemez. Mahkemece tapu iptali ile tescil isteğine ilişkin bir karar verilmemiş ise de, hüküm redde ilişkin olup bu istek bakımından sonucu itibariyle doğru görülmüştür. Davacı vekili, taşınmazın müvekkilinin gelir ve birikimleriyle satın alındığını, ayrıca babasından miras kalan 9388 ada 37 parselde kayıtlı 24 nolu bağımsız bölümün satışından elde edilen paranın, sonraki yıllarda uygun fiyatlı taşınmazlar alıp satmak suretiyle değerlendirilerek bu biçimde elde edilen paranın da dava konusu taşınmazın alımında kullanıldığını, taşınmazın tapuda devir işlemlerinin yapıldığı sırada kimlik belgesinin bankada unutulması sebebiyle, tüm bedelini müvekkilinin karşıladığı bu taşınmazın davalı eş adına tescilinin sağlandığını açıklamıştır. Gerek dava dilekçesinde gerekse yargılama sırasında davacı tarafından sunulan dilekçelerde bağışı çağrıştıracak başka bir kavram, kelime veya söze rastlanılmamıştır. Evlilik birliğinin taraflara yüklediği karşılıklı güven ve sadakat, gerek örf ve adet, aile bütünlüğü kavramı ve gerekse olağan yaşam koşulları gereği eşin birinin diğerine para intikal ettirmek suretiyle mal edinilmeleri mümkündür. Bunda bağış iradesi ve kastının olduğu sonucuna varmak oldukça güçtür. Dava dilekçesindeki açıklamalara göre, Dairemiz ve Yargıtay’ın yerleşmiş uygulamasına göre tek başına davacının gizli bağış iradesinin ortaya konduğunu göstermez. Dava dilekçesinde iddianın ileri sürülüş biçimi, taşınmazın edinildiği tarih, dosya kapsamından; davacının, taraflar arasında edinilmiş mallara katılma rejiminin geçerli olduğu dönemde alınan taşınmazla ilgili değer artış payı ve katılma alacağı isteğinde bulunduğu anlaşılmaktadır (TMK. md.227, 231). Dava konusu taşınmazın edinilmesine davacının evlenmeden evvel sahip olduğu kişisel malı niteliğindeki (TMK md.220) 9388 ada 37 parselde kayıtlı 24 nolu taşınmazın 7.5.2002 tarihinde satışından elde edilen paranın değerlendirilmesi amacıyla, sonraki tarihlerde başkaca taşınmazlar alınıp satıldığı, en son 14.3.2006 tarihinde satın alınan 6135 ada 8 parselde kayıtlı 1 nolu bağımsız bölümün 20.2.2007 tarihinde satıldığı, satış bedelinin yine aynı tarihte (20.2.2007) edinilen dava konusu taşınmazın edinilmesinde kullanıldığı dosya kapsamından anlaşılmaktadır. Şu halde davacının kişisel mal grubundan davalının edinilmiş mal grubuna katkı yapılmış olduğundan, bu katkının yöntemine uygun bir biçimde belirlenmesi gerekmektedir. Davacının kişisel malı olan 37 parselde kayıtlı 24 numaralı taşınmazının satıldığı tarihte, taraflar arasında yasal edinilmiş mallara katılma rejimi geçerli bulunmaktadır. Diğer bir anlatımla taşınmazın satım bedeli edinilmiş mallara katılma rejimine davacı kocanın kişisel malı olarak girmiştir (TMK md.220/2) Edinilmiş mal değildir. Bu bedel kullanılarak ve ayrıca bedel eklenerek 2002’den sonra alınıp satılan taşınmazlar edinilmiş mal niteliğinde iseler de bu taşınmazlara sözü edilen miktarda kişisel mal ile katkı sağlanmış olmaktadır. Buna göre, davacı adına kişisel mal grubundan davalının edinilmiş mal grubuna katkı yapılmış olduğundan, satılarak bedeli katkı olarak verilen taşınmazın (kişisel mal olan taşınmazın satıldığı 7.5.2002 tarihindeki) uzman bilirkişiler aracılığıyla sürüm değerinin (TMK md.232) saptanması, davacının katkı yaptığı bu tarihteki, belirlenecek dava konusu taşınmazın değerine oranının bulunması ve bu oranın dava konusu taşınmazın tasfiye tarihindeki (TMK md.235/1 kapsamında karar tarihine yakın bir tarihteki değer) sürüm değeri ile çarpılarak çıkacak miktarın değer artış payı olarak karar altına alınması gerektiği (TMK md.227), davacının katılma alacağı isteği (TMK md.236 ve 239) bakımından ise; az yukarıda açıklanan esaslar çerçevesinde belirlenecek değer artış payı alacağı miktarının, dava konusu taşınmazın tasfiye tarihindeki sürüm değerinden düşülmesi sonucu kalan artık değerin (TMK md.231) yarısı oranındaki miktara katılma alacağı olarak hükmedilmesi gerekir…” gerekçesiyle ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, değer artış payı ve katılma alacağı istemine ilişkindir. Davacı vekili müvekkili ile davalının 2000 yılında evlendiklerini, tarafların bir süre sonra anlaşamadıklarından dolayı Ankara 10. Aile Mahkemesine boşanma davası açıldığını, evlilik birliği içerisinde edinilen 2759 ada 7 parsel üzerindeki 2 nolu bağımsız bölümün tamamının müvekkilinin gelir ve birikimleriyle satın alındığını, müvekkilinin babasından kendisine miras kalan taşınmazını sattığı ve zaman içerisinde daireleri uygun fiyatla satın alıp, değerinde satarak her seferinde ailesini daha iyi bir evde oturtmaya çalıştığını, en son davaya konu 2759 ada 7 parselde kayıtlı 2 nolu bağımsız bölümde kayıtlı taşınmazı satın aldığını, ancak bankada parasal işlemler yapılırken nüfus cüzdanını bankada unuttuğundan taşınmazın

Değer Artış Payı ve Katılma Alacağı Davası: Evlilik Birliğinde Alınan Taşınmazın Diğer Eş Adına Tescili Devamını Oku »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Duruşmanın Usulüne Uygun Tebliğ Edilmemesi Nedeniyle Tarafların Duruşmaya Gelmemesi

Duruşma Gün ve Saatinin Usulüne Uygun Tebliğ Edilmemesi Nedeniyle Tarafların Duruşmaya Gelmemesi 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Tarafların duruşmaya gelmemesi, sonuçları ve davanın açılmamış sayılması – Madde 150 (1) Usulüne uygun şekilde davet edilmiş olan taraflar, duruşmaya gelmedikleri veya gelip de davayı takip etmeyeceklerini bildirdikleri takdirde dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verilir. (2) Usulüne uygun şekilde davet edilmiş olan taraflardan biri duruşmaya gelir, diğeri gelmezse, gelen tarafın talebi üzerine, yargılamaya gelmeyen tarafın yokluğunda devam edilir veya dosya işlemden kaldırılır. Geçerli bir özrü olmaksızın duruşmaya gelmeyen taraf, yokluğunda yapılan işlemlere itiraz edemez. (3) Duruşma gününün belli edilmesi için tarafların başvurması gereken hâllerde gün tespit ettirilmemişse, son işlem tarihinden başlayarak bir ay geçmekle dosya işlemden kaldırılır. (4) Dosyası işlemden kaldırılmış olan dava, işlemden kaldırıldığı tarihten başlayarak üç ay içinde taraflardan birinin dilekçe ile başvurusu üzerine yenilenebilir. Yenileme dilekçesi, duruşma gün, saat ve yeri ile birlikte taraflara tebliğ edilir. Dosyanın işlemden kaldırıldığı tarihten başlayarak bir ay geçtikten sonra yenileme talebinde bulunulursa, yeniden harç alınır, bu harç yenileyen tarafça ödenir ve karşı tarafa yüklenemez. Bu şekilde harç verilerek yenilenen dava, eski davanın devamı sayılır. (5) İşlemden kaldırıldığı tarihten başlayarak üç ay içinde yenilenmeyen davalar, sürenin dolduğu gün itibarıyla açılmamış sayılır ve mahkemece kendiliğinden karar verilerek kayıt kapatılır. (6) İşlemden kaldırılmasına karar verilmiş ve sonradan yenilenmiş olan dava, ilk yenilenmeden sonra bir defadan fazla takipsiz bırakılamaz. Aksi hâlde dava açılmamış sayılır. (7) Hangi sebeple olursa olsun açılmamış sayılan davadaki talep dahi vaki olmamış sayılır. 7201 sayılı Tebligat Kanunu Elektronik tebligat- Madde 7/a Aşağıda belirtilen gerçek ve tüzel kişilere tebligatın elektronik yolla yapılması zorunludur. 1. 10/12/2003 tarihli ve 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanununa ekli (I), (II), (III) ve (IV) sayılı cetvellerde yer alan kamu idareleri ile bunlara bağlı döner sermayeli kuruluşlar. 2. 5018 sayılı Kanunda tanımlanan mahallî idareler. 3. Özel kanunla kurulmuş diğer kamu kurum ve kuruluşları ile kanunla kurulan fonlar ve kefalet sandıkları. 4. Kamu iktisadi teşebbüsleri ile bunların bağlı ortaklıkları, müessese ve işletmeleri. 5. Sermayesinin yüzde ellisinden fazlası kamuya ait diğer ortaklıklar. 6. Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve üst kuruluşları. 7. Kanunla kurulanlar da dahil olmak üzere tüm özel hukuk tüzel kişileri. 8. Noterler. 9. Baro levhasına yazılı avukatlar. 10. Sicile kayıtlı arabulucular ve bilirkişiler. 11. İdareleri, kamu iktisadi teşebbüslerini veya sermayesinin yüzde ellisinden fazlası kamuya ait diğer ortaklıkları; adli ve idari yargı mercileri, icra müdürlükleri veya hakemler nezdinde vekil sıfatıyla temsile yetkili olan kişilerin bağlı bulunduğu birim. Birinci fıkra kapsamı dışında kalan gerçek ve tüzel kişilere, talepleri hâlinde elektronik tebligat adresi verilir. Bu durumda bu kişilere tebligatın elektronik yolla yapılması zorunludur. Birinci ve ikinci fıkra hükümlerine göre elektronik yolla tebligatın zorunlu bir sebeple yapılamaması hâlinde bu Kanunda belirtilen diğer usullerle tebligat yapılır. Elektronik yolla tebligat, muhatabın elektronik adresine ulaştığı tarihi izleyen beşinci günün sonunda yapılmış sayılır. Bu Kanun uyarınca yapılan elektronik tebligat işlemleri, Posta ve Telgraf Teşkilatı Anonim Şirketi tarafından kurulan ve işletilen Ulusal Elektronik Tebligat Sistemi üzerinden yürütülür. Posta ve Telgraf Teşkilatı Anonim Şirketi, sistemin güvenliğini ve bu sistemde kayıtlı verilerin muhafazasını sağlayacak her türlü tedbiri alır. Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar yönetmelikle belirlenir. Tebligat Yapılmayan Tarafların Duruşmaya Gelmemesi Halinde Davanın Açılmamış Sayılmasına Karar Verilebilinir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/12-343 Karar No: 2019/323 Karar Tarihi: 19.03.2019 Özet: 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun uygulama alanını adli yargı ilk derece hukuk mahkemeleri ve bölge adliye mahkemeleri hukuk dairelerinde tutulacak kayıtlar ile yazı işleri hizmetlerinin yürütülmesi ve bu işlemlerde UYAP\’ın kullanılmasına dair usul ve esasları düzenlemek amacıyla çıkartılan Hukuk Muhakemeleri Kanunu Yönetmeliği\’nin 52. maddesi gereğince tebligat işlemleri Tebligat Kanunu ile Tebligat Kanunu uyarınca çıkarılan Yönetmeliğe göre fiziki ya da elektronik ortamda yapılacaktır. Elektronik tebligat usulünün düzenlendiği 7201 sayılı Tebligat Kanunu\’nun 7/A maddesindeki düzenleme ve Elektronik Tebligat Yönetmeliği hükümleri de dâhil olmak üzere, Tebligat Kanunu ve çıkarılan Tebligat Yönetmeliği hükümleri incelendiğinde, duruşma gününün UYAP\’tan öğrenilmesi usulünün uygulanabileceğine yönelik bir düzenlemeye yer verilmediği görülmektedir. O hâlde mahkemece davacı-borçlu vekilinin mazereti kabul edildiğine göre, yeni duruşma gün ve saatinin davacı-borçlu vekiline usulüne uygun davetiye ile bildirilmesi gerekmektedir. (6100 S. K. m. 27, 36, 150) (1086 S. K. m. 73) Dava: Taraflar arasındaki borca ve imzaya itiraz talebinden dolayı yapılan inceleme sonunda İstanbul 9. İcra (Hukuk) Mahkemesince davanın açılmamış sayılmasına dair verilen 31.10.2014 tarihli ve 2012/414 E., 2014/996 K. sayılı karar, davacı-borçlu vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 15.06.2015 tarihli ve 2015/5417 E., 2015/16504 K. sayılı kararı ile; “… Alacaklı … tarafından borçlu Saras Petrol Ürünleri Madencilik Metal Turizm ve Gıda San. Tic. Ltd. Şti aleyhine başlatılan kambiyo senetlerine mahsus takipte borçlunun icra mahkemesine başvurusunda borca ve imzaya itiraz ettiği, mahkemece davanın 26/06/2014 tarihinde 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 150. maddesi gereğince işlemden kaldırıldığı, 25/07/2014 tarihinde yenilendiği, taraflara duruşma gününün tebliğ edildiği ,davacı vekilinin 31/10/2014 tarihli duruşmaya katılmadığı davalı vekilinin de davayı takip etmeyeceğini beyan ettiği gerekçesi ile Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 150/6 maddesi gereğince ikinci kez takip edilmeyen dosyanın açılmamış sayılmasına karar verildiği görülmektedir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 150. maddesinin birinci ve ikinci fıkralarında; tarafların usulüne uygun şekilde davet edilmiş olmaları koşuluyla dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verileceği hükme bağlanmıştır. Somut olayda, dosyanın 26/06/2014 tarihinde işlemden kaldırıldığı, borçlu vekilinin 25/07/2014 tarihli talebi ile yenilendiği ve duruşmasının 23/10/2014 tarihine bırakıldığı, taraflara usulüne uygun tebligatın yapıldığı, davacı vekilinin 23/10/2014 tarihli duruşmaya katılamayacağına ilişkin mazeret dilekçesi verdiği, yenileme sonrası yapılan 23/10/2014 tarihli duruşmada ise taraf vekillerinin mazeretinin kabulü ile duruşma gününü UYAP’tan öğrenmelerine karar verildiği bu kez duruşmanın 31/10/2014 tarihine bırakıldığı, davacı vekiline 31/10/2014 tarihinde yapılacak duruşmaya ilişkin usulüne uygun bir tebligatın yapılmadığı ve davacı vekilinin bu celseye katılmadığı davalı vekilinin de davayı takip etmediklerini bildirmesi üzerine dosyanın açılmamış sayılmasına karar verildiği anlaşılmıştır. Bu durumda, mazereti kabul edilen davacı vekiline başlangıçta gider avansıda yatırılmış olmasına rağmen, duruşma günü tebliğ edilmeden duruşma gününden haberdar olmadığı halde duruşmaya gelmediğinden bahisle davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 150/1. maddesindeki koşullar oluşmadığından isabetsizdir…” gerekçesi ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: İstem, kambiyo

Duruşmanın Usulüne Uygun Tebliğ Edilmemesi Nedeniyle Tarafların Duruşmaya Gelmemesi Devamını Oku »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Dava ve Haklarından Feragat eden Davacı Hata ve Hile Nedeniyle Feragatin Feshini Talep Edebilir mi

Hata ve Hile Nedeniyle Feragatin Feshi Talep Edilebilir mi 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Davadan feragat – Madde 307 (1) Feragat, davacının, talep sonucundan kısmen veya tamamen vazgeçmesidir. Feragat ve kabulün şekli – Madde 309 (1) Feragat ve kabul, dilekçeyle veya yargılama sırasında sözlü olarak yapılır. (2) Feragat ve kabulün hüküm ifade etmesi, karşı tarafın ve mahkemenin muvafakatine bağlı değildir. (3) Kısmen feragat veya kabulde, feragat edilen veya kabul edilen kısmın, dilekçede yahut tutanakta açıkça gösterilmesi gerekir. (4) Feragat ve kabul, kayıtsız ve şartsız olmalıdır. Feragat ve kabulün zamanı – Madde 310 (1) Feragat ve kabul, hüküm kesinleşinceye kadar her zaman yapılabilir. (2) Feragat veya kabul, hükmün verilmesinden sonra yapılmışsa, taraflarca kanun yoluna başvurulmuş olsa dahi, dosya kanun yolu incelemesine gönderilmez ve ilk derece mahkemesi veya bölge adliye mahkemesince feragat veya kabul doğrultusunda ek karar verilir. (3) Feragat veya kabul, dosyanın temyiz incelemesine gönderilmesinden sonra yapılmışsa, Yargıtay temyiz incelemesi yapmaksızın dosyayı feragat veya kabul hususunda ek karar verilmek üzere hükmü veren mahkemeye gönderir. Feragat ve kabulün sonuçları – Madde 311 (1) Feragat ve kabul, kesin hüküm gibi hukuki sonuç doğurur. İrade bozukluğu hâllerinde, feragat ve kabulün iptali istenebilir. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu Sigortanın kapsamı – Madde 1409 (1) Sigortacı, sözleşmede öngörülen rizikonun gerçekleşmesinden doğan zarardan veya bedelden sorumludur. (2) Sözleşmede öngörülen rizikolardan herhangi birinin veya bazılarının sigorta teminatı dışında kaldığını ispat yükü sigortacıya aittir. Riziko gerçekleştiğinde – Madde 1446 (1) Sigorta ettiren, rizikonun gerçekleştiğini öğrenince durumu gecikmeksizin sigortacıya bildirir. (2) Rizikonun gerçekleştiğine ilişkin bildirimin yapılmaması veya geç yapılması, ödenecek tazminatta veya bedelde artışa neden olmuşsa, kusurun ağırlığına göre, tazminattan veya bedelden indirim yoluna gidilir. (3) Sigortacı rizikonun gerçekleştiğini daha önce fiilen öğrenmişse, ikinci fıkra hükmünden yararlanamaz. Dava ve Haklarından Feragat eden Davacı Hata ve Hile Nedeniyle Feragatin Feshini Talep Edebilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/17-1946 Karar No: 2019/27 Karar tarihi: 29.01.2019 Özet: Her ne kadar, davacı vekili, müvekkilinin aracını bulduğunu zannederek bu dilekçeyi davalı … şirketine verdiğini, daha sonra aracın kendisine ait olmadığının soruşturma sonucu anlaşıldığını iddia etmişse de, davacının 19.01.2012 tarihinde Esiroğlu Jandarma Karakol Komutanlığına aracını bulduğuna yönelik müracaatı, davacının sigorta şirketine sunduğu 19.12.2011 tarihli feragat dilekçesinden çok daha sonradır. Eş anlatımla feragat dilekçesi vermesinden yaklaşık bir ay sonra aracını bulduğunu Esiroğlu Jandarma Karakoluna bildirmiştir. Bu durumda davacının feragat dilekçesi vermesinin, aracını bulduğunu düşünmesinden kaynaklanmadığı, ayrıca feragat iradesini sakatlayan başka bir unsurun da iddia ve ispat edilemediği açıktır. O hâlde; tüm bu nedenler gözetilerek davanın reddine karar verilmelidir. (6102 S. K. m. 1409) (YHGK 13.04.2005 T.2005/11-242 E. 2005/249 K.) (YHGK 29.04.2009 T. 2009/13-76 E. 2009/120 K.) (YHGK 29.04.2009 T. 2009/12-112 E. 2009/126 K.) Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Trabzon Asliye Ticaret Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 20.03.2014 tarihli ve 2013/12 E., 2014/85 K. sayılı karar davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 07.07.2014 tarihli ve 2014/12872 E., 2014/10852 K. sayılı kararı ile; “…Davacı vekili, müvekkiline ait, davalıya kasko sigortalı aracın çalındığını, başvuruya rağmen davalı … şirketinin ödeme yapmadığını belirterek şimdilik 10.000,00 TL\’nin davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiş, ıslah dilekçesi ile tazminat taleplerini 14.058,17 TL\’ye yükselttiklerini bildirmiştir. Davalı vekili, dava açılmadan önce davacının araca ilişkin tüm hak ve alacaklarından feragat ettiğini müvekkil şirkete bildirdiğini, feragat nedeniyle davanın reddi gerektiğini savunmuştur. Mahkemece, toplanan deliller ve benimsenen bilirkişi raporuna göre; davacının, aracının bulunduğunu zannederek davalı … şirketine feragat dilekçesi sunduğu, davacının gerçek iradesini yansıtmadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile 14.058,17 TL\’nin davacının davalıya başvuru süresi ve vermiş olduğu ek süre de dikkate alınarak 19.11.2012 tarihinden itibaren işleyecek temerrüt faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiş; hüküm, davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dava, kasko sigorta sözleşmesinden kaynaklanan tazminat istemine ilişkindir. Davacı, 16/11/2011 tarihinde aracının park ettiği pazar yerinden çalındığını ileri sürerek karakola müracaat etmiş, davalı … şirketine olayla ilgili ihbarda bulunmuştur. Davacı, henüz araç bulunmadan ve kendisine davalı … tarafından ödeme yapılmadan, sigorta şirketine sunduğu 19/12/2011 tarihli dilekçede “…Aracımın 16/11/2011 tarihinde çalınmasıyla ilgili olarak kaskodan yararlanmak için şirketinize başvurulmuş ve bu hususta 2011/63135592 sayılı dosya açılmıştır. Ancak gördüğümüz lüzum üzerine aracım ile ilgili olarak talep ettiğim tüm hak ve alacaklarımdan feragat ediyorum. Tüm bu sebeplerle dosyanın işlemden kaldırılmasını saygı ile arz ederim.” şeklinde beyanda bulunmuştur. Her ne kadar, davacı vekili, müvekkilinin aracını bulduğunu zannederek bu dilekçeyi davalı … şirketine verdiğini, daha sonra aracın kendisine ait olmadığının soruşturma sonucu anlaşıldığını iddia etmişse de, davacının, kendisinin olduğunu iddia ettiği araç ile ilgili müracaatı 19/01/2012 tarihinde Esiroğlu Jandarma Karakol Komutanlığı\’na yaptığı ve aracını o gün bir şahısta gördüğünü, incelediğini, plakasının farklı olduğunu ancak aracı bazı yerlerinden tanıdığını, bu aracın kendisinin olduğunu iddia ettiği görülmüştür. Görüldüğü üzere, davacının aracını bulduğuna yönelik karakol müracaatı, davacının sigorta şirketine sunduğu feragat dilekçesinden çok daha sonradır. Bu durumda mahkemece, davacının feragat dilekçesinin, aracını bulduğunu zannetmesinden kaynaklanmadığı, iradesini sakatlayan başka bir unsurun da iddia ve ispat edilemediği gözetilerek feragat nedeniyle davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, kasko sigorta sözleşmesinden kaynaklanan maddi tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili; müvekkilinin davalı şirkete kasko sigorta sözleşmesi ile sigortalanan aracının 16.11.2011 tarihinde çalındığını, konu ile ilgili olarak Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma esnasında bulunan araçta yapılan teknik inceleme sonucu bu aracın müvekkiline ait olmadığının anlaşıldığını, davalı … tarafından hasar dosyası açılmasına rağmen müvekkiline herhangi bir ödeme yapılmadan dosyanın kapatıldığını, poliçe bedelinin ödenmesi konusunda davalı şirkete noter aracılığıyla yapılan ihtarnameye de olumlu cevap verilmediğini ileri sürerek aracın 16.11.2011 tarihi itibari ile tespit edilecek değeri için şimdilik 10.000,00TL’nin olay tarihinden işleyecek yasal faizi ile davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiş iken; ıslah dilekçesi ile 14.058,17TL’nin 13.11.2012 tarihinden itibaren işleyecek temerrüt faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı vekili; davacının kasko sigortası genel şartlarının B.1.5 ve B.1.7 maddelerine aykırı davrandığını, öte yandan davacının poliçe kapsamında tüm hak ve alacaklarından feragat ettiğinden ve dosyanın işlemden kaldırılmasını talep ettiğinden feragat nedeniyle davanın reddine karar verilmesi gerektiğini savunmuştur. Mahkemece; davacı tarafça hasar dosyasına gönderilen feragatin davacıya ait aracın bulunduğunun haber

Dava ve Haklarından Feragat eden Davacı Hata ve Hile Nedeniyle Feragatin Feshini Talep Edebilir mi Devamını Oku »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

İkinci Kesin Bozma Kararı Üzerine Verilen Mahkeme Kararlarının Temyiz İncelemesi

Önceki Bozmayı Ortadan Kaldıracak Şekilde Verilen İkinci Kesin Bozma Kararına ilişkin Temyiz İncelemesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/3073 Karar No: 2019/844 Karar Tarihi: 02.07.2019 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Silifke 2.Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 28.07.2009 tarihli ve 2008/394 E., 2009/337 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davalı Hazine vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 15.12.2011 tarihli ve 2011/3803 E., 2011/7034 K sayılı kararı ile ; “…Davacı vekili, dava konusu 101 ada 690 parsel sayılı taşınmazın kadastro çalışmaları sırasında Hazine adına tespit ve tescil edildiğini, oysa bu yerin 70 – 80 yıldan beri vekil edeni ve onun miras bırakanı ile haricen satıcılarından kaldığını, bu yere ait 1937 tarihli vergi kaydının bulunduğunu açıklayarak kadastroda Hazine adına oluşturulan tapu kaydının iptali ile vekil edeni adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı Hazine, çekişmeli yerde davacı yararına zilyetlikle kazanma koşullarının gerçekleşmediğini, kadastro tespitinin doğru olduğunu ve davanın reddine karar verilmesini savunmuştur. Mahkemece, davacının tutunduğu vergi kaydının dava konusu yere uyduğu, bu yerde davacı ve satıcılarının eklemeli zilyetliğinin 40 – 50 yıldan fazla devam ettiği ve bu yerin kuru tarım arazisi niteliğinde olduğu açıklanarak 19.6.2003 tarihinde davanın kabulüne karar verilmiştir. Davalı Hazine vekilinin temyizi üzerine; mahalli mahkeme kararı, Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 23.03.2004 tarih, 2004/1711-2146 Esas ve Karar sayılı ilamıyla bozulmuştur. Yerel mahkemece bozmaya uyduktan sonra gerekli araştırmalar yapılmış ve 28.12.2006 tarihinde davanın reddine karar vermiştir. Bu karar, davacı tarafından temyiz edilmesi üzerine; Dairenin 06.12.2007 tarih 2007/6737-7016 Esas ve Karar sayılı ilamıyla oyçokluğuyla bozulmuştur. Karar düzeltme isteği de oyçokluğuyla reddedilmiş olup; yerel mahkeme Dairenin ikinci bozma ilamına da uymuştur. Son bozmadan sonra, keşif yapılmış, bilirkişilerden rapor alınmış ve mahkemece davanın kısmen kabul ve kısmen reddine, 03.06.2009 tarihli bilirkişi raporu ve ekli krokide A harfiyle gösterilen kırmızı renkle boyalı 30.000 m2’lik kısma ilişkin Hazine adına olan tapu kaydının iptaliyle son parsel numarası verilerek davacı … tapuya kayıt ve tesciline, fazlaya ilişkin talebin reddine karar verilmiştir. Bu son karar, Hazine vekili tarafından temyiz edilmiştir. Toplanan deliller, tüm dosya kapsamından; dava konusu yere ait tapu kaydı ve kadastro tutanağı getirtilip incelenmiştir. 101 ada 690 parsel sayılı taşınmaz, 131588,47 m2 olarak, susuz tarla niteliğiyle, senetsizden, 05.10.1994 tarihinde, arazi sahipleri bilinemediğinden bahisle Hazine adına tespit görmüş ve itirazsız olarak 27.4.1995 tarihinde kesinleşmiştir. Tapu kaydı halen Hazine üzerindedir. Mahallinde 18.11.2002 tarihinde keşif yapılmıştır. Dinlenen 1937 doğumlu yerel bilirkişi özetle; 25 Kasım 1991 ve 05.01.1990 tarihli haricen düzenlenen senetlerin “hudutları itibariyle dava konusu yerle ilgili olduğunu ve davacının bayilerine ait vergi kaydının dava konusu yere ait olduğunu nizalı taşınmazın bulunduğu yerin sarnıç beleni ve cırıl ini olarak adlandırıldığını, hudutları itibarıyla aynı yere uyduğunu” söylemiştir. Aynı keşifte dinlenen 1930, 1937 ve 1946 doğumlu davacı tanıkları; bu taşınmazın kullanımına ilişkin beyanda bulunmuşlar, ne var ki, harici satış senetleri ve vergi kaydı ile ilgili olarak herhangi bir açıklamaları olmamıştır. Emlakçı bilirkişi ile ziraatçi bilirkişinin 29.11.2002 tarihli ortak raporunda; dava konusu yerin bir kısmının oldukça meyilli, bir bölümünün ise düz ve düze yakın olduğu, 40 – 50 yıldan beri tarım yapıldığı, imar ve ihyasının 30 yıl kadar önce tamamlandığı taşınmaz içerisindeki küçük taşların belirli kısımlara öbek öbek yığıldığı anlaşılmaktadır. Fen bilirkişisi kroki ve raporunu dosyaya sunmuştur. DSİ’den yanıt gelmiş 3083 sayılı Kanun uyarınca sulama alanı dışında kaldığı bildirilmiştir. Dairenin ilk bozma kararında özetle; “..taşınmazın üç tarafının orman niteliğiyle Hazine adına tespiti yapılan 101 ada 713 nolu orman parseliyle çevrili olduğu, güney doğu tarafında ise Yeşilovacık beldesine ait arazilerinin yer aldığı, 6831 sayılı Orman Kanunu’nun 17/2. fıkrası karşısında taşınmazın hukuki durumunun değerlendirilmesi, orman kadastrosu yapılmamış ise, MAH uygulamasının yapılması ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 14. maddesindeki limitlerin gözetilmesi vs…” değinilerek araştırma bozması yapılmıştır. Silifke Orman İşletme Müdürlüğünden dava konusu yere ait orman kadastrosu, haritası, tutanakları, işe başlama ve bitirme tutanağı, askı mazbatası vs. nin gönderildiği belirlenmiştir. Tapu Sicil Müdürlüğünün 15.4.2005 tarih 1350 sayılı yazılarından; 1937 tarih 90/100 nolu vergi kaydının kadastro sırasında herhangi bir parsele revizyon görüp görmediğinin tespit edilemediği bildirilmiştir. İlk bozmadan sonra; ziraatçi, ormancı ve fen bilirkişisi huzuruyla keşif yapılmıştır. 20.7.2005 tarihli fenni bilirkişi raporu ve eki kroki dosya kapsamında bulunmaktadır. Orman yüksek mühendisi dava konusu yerin orman olmadığını ve ormandan dışarı çıkarılmadığını rapor etmiştir. 29.6.2006 tarihli keşifte de, davacının tutunduğu 1937 tarih ve 92 nolu vergi kaydı mahalli bilirkişi ve davacı tanıklarına okunmuş olup, müşterek beyanlarında, “…hudutları itibariyle Meryem, taşlık, dağ ve Ayşe sınırları doğrudur, ancak Meryem ve Ayşe’nin sınırları şu anda orman olmuştur. Davacının babası 30 dönüm yeri kullanırdı. Dağ kuzey batısına düşmektedir. Taşlıkta kuzeyde yer almaktadır..” şeklinde beyanda bulunmuşlardır. Fen bilirkişi Üzeyir Koç 12.10.2006 tarihli 1/5000 ölçekli kroki ve raporunda; 02.01.1948 tarih 1 nolu tapu kaydının uygulaması yapılarak doğusunda; yol ve kah, batısında; kalaycı yurdu ve Hüseyin Uzun tarlası, kuzeyinde; Şaban Sekmez ve taşlık, güneyinde; Tol Ali ve kah olan sınırları göstermiştir. Dairenin ikinci bozma kararında ise, önceki bozmada belirtildiği üzere 6831 sayılı Orman Kanunu‘nun 17. maddesi karşısında herhangi bir incelemenin yapılmadığı, 1937 tarih 92 tahrir numaralı vergi kaydının iki sınırında dağlık ve taşlık alanlar bulunduğu eylemli duruma göre taşınmazın sınırında Devlet ormanı olduğu, bu durumda taşlık ve dağlık alanların orman sözcüğü anlamında kullanıldığının ve böyle sınırları içeren vergi kaydının miktarıyla geçerli olduğu, miktar fazlasının sınırda yer alan ormanlık alandan elde edildiğinin kabulü gerekeceği, tüm bu nedenlerle, vergi kaydına değer verilerek tarım alanlarına bitişik sınırdan miktarı kadar yerin belirlenmesi, bu yer hakkında davanın kabulüne, geriye kalan bölüm hakkında davanın reddine karar verilmesi gerektiğine, değinilmiştir. Mahkemede bu bozma ilamı doğrultusunda belirleme yapılarak hüküm kurulmuştur. Hemen belirtmek gerekir ki, davacının tutunmuş olduğu vergi kaydı bozma ilamı kapsamında da belirtildiği üzere, dağ ve taşlık sınırları itibariyle gayrisabit sınırlı olup, miktarıyla geçerli bir kayıttır. Bu kayda üstünlük tanınması için zilyetliğin vergi kaydıyla örtüşmesi gerekmektedir. Bundan ayrı olarak, vergi kaydında yazılı olan Meryem ve Ayşe sınırlarının zeminde mutlak suretle yerlerinin belirlenmesi gerekir. Ne var ki, ilk keşifte bilgisine müracaat edilen mahalli bilirkişi ile 29.09.2006 tarihli keşifte bu konuyla ilgili beyanları alınan yerel bilirkişi ve davacı tanıklarının hiçbiri gerekli açıklama ve zeminde yer göstermesi yapmaksızın “Meryem, taşlık, dağ ve Ayşe sınırları doğrudur” biçimindeki beyanları uygulama

İkinci Kesin Bozma Kararı Üzerine Verilen Mahkeme Kararlarının Temyiz İncelemesi Devamını Oku »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Tespit Bilirkişisinin Sorumluluğu: Kadastro Tespiti Sırasında Tutanağı Okumadan İmzalaması

Kadastro Tespit Tutanağını Okumadan İmzaladığını İddia Eden Tespit Bilirkişisinin Sorumluluğu Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1112 Karar No: 2019/563 Karar Tarihi: 14.05.2019 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kayseri 3.Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 30.09.2013 tarihli ve 2012/804 E., 2013/542 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 16. Hukuk Dairesinin 17.04.2014 tarihli ve 2014/596 E., 2014/4619 K sayılı kararı ile; “…Kadastro sonucunda Alabaş Köyü çalışma alanında bulunan 111 ada 44 parsel sayılı 156.813,43 metrekare yüzölçümündeki taşınmaz mera niteliği ile sınırlandırılmıştır. Davacı … kazandırıcı zamanaşımı zilyetliğine dayanarak çekişmeli taşınmazın bir bölümünün sınırlandırmasının iptali ile adına tescili istemiyle dava açmıştır. Mahkemece yapılan yargılama sonunda davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı … tarafından temyiz edilmiştir. Davacı mera niteliği ile sınırlandırılan taşınmazın bir bölümünün sınırlandırmasının iptali ve adına tescili istemiyle dava açmıştır. Mahkemece davacının kadastro çalışmalarında tespit bilirkişisi olduğu, tutanak altındaki imzasını da ikrar ettiği, davacının imzasını içeren tutanağın aksine bir durumun söz konusu olamayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Ne var ki davacının 30.09.2013 tarihli, tutanak altındaki imzasını ikrar ettiği celse, tutanağı bakmadan imzaladığı yolundaki beyanına mahkemece değer verilmediği gibi kadastro çalışmalarında tespit bilirkişisi olarak çalışılması işin esasına girilmeksizin başlı başına davanın reddi sebebi olamaz. Bu nedenle mahkemenin kabul ve değerlendirmesinde isabet bulunmamaktadır. Hal böyle olunca, davanın esasına girilerek inceleme yapılması, davacıya tutanak hakkındaki beyanlarının yeniden sorularak bundan sonra toplanacak delillere göre bir karar verilmesi gerekirken, mahkemece hatalı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi isabetsizdir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, kadastro öncesi nedenlere dayalı olarak mera olarak sınırlandırılan taşınmazın bir bölümünün sınırlandırılmasının iptali ile davacı adına tescil isteğine ilişkindir. Davacı vekili; kadastro çalışmaları sırasında müvekkiline ait 111 ada 25 parsel sayılı taşınmazın yüzölçümünün hatalı tespit edilerek, bir kısmının çekişme konusu olan 111 ada 44 parsel sayılı taşınmaz içinde Alabaş Köyü Tüzelkişiliği adına tespit ve tescil edildiğini, 44 parsel sayılı taşınmazda müvekkiline ait olan kısmın yüzölçümünün fiili sınırlarla belli olduğunu, davaya konu yerin uzun yıllardır vekil edeni ve mirasbırakanları tarafından ekilip biçilmek suretiyle kullanıldığını ileri sürerek dava konusu 111 ada 44 parsel sayılı taşınmazda müvekkiline ait (Mahkemece yapılacak keşif ve bilirkişi incelemesi neticesinde ortaya çıkacak olan) kısmının tapu kaydının iptali ile müvekkiline ait 111 ada 25 parsele eklenmesi suretiyle tapuya kayıt ve tesciline karar verilmesini istemiş, 14.02.2013 havale tarihli dilekçesinde dava dilekçesini tekrarla Hazineyi dâhili davalı olarak göstermiştir. Davalı Alparslan Köyü Tüzelkişiliği savunmada bulunmamış, davaya dâhil edilen Hazine vekili, dava konusu taşınmazın kadim mera olduğunu ve zilyetlikle iktisabının mümkün olmadığını belirterek davanın reddine karar verilmesini savunmuştur. Mahkemece; davaya konu taşınmaza ait kadastro tutanağında; tutanak tanıkları arasında davacının da yer aldığı ve altındaki imzanın 30.09.2013 tarihli celsede davacı asilin beyanından da anlaşıldığı üzere davacıya ait olduğunun sabit olduğu, davacının imzasını içeren kadastro tutanağının aksine bir durumun söz konusu olamayacağı ve mera niteliği ile köy orta malı vasfının davacı tarafça kabul edildiği gerekçeleriyle davanın reddine karar verilmiştir. Hükmün davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece önceki gerekçelere ek olarak; tutanak bilirkişisi olan davacının tutanağı okumadan imzaladığı yolundaki savunmasının iyi niyetli bir davranış olmadığı, gerekli dikkat ve özeni göstermeyen davacının eyleminden hukuken sorumlu olduğunu, Yasa düzeninin hakkın kötüye kullanılmasına izin vermeyeceği gerekçeleriyle önceki kararda direnilmiştir. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; çekişme konusu yere ilişkin kadastro tespiti sırasında tespit bilirkişisi olarak görev yapan davacının; tutanağı okumadan imzaladığı yönündeki savunması karşısında tutanak altındaki imzasından sorumlu olup olmadığı, bu yöndeki savunmanın iyi niyet kurallarına aykırılık teşkil edip etmediği noktasında toplanmaktadır. Dosya içeriğinden; dava konusu 111 ada 44 parsel sayılı 15.6813,43 metrekare yüzölçümündeki taşınmazın, 20.08.2003 tarihinde yapılan kadastro tespiti sırasında; tapu ve vergi kaydına rastlanmadığı, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Kayseri Tarım İl Müdürlüğü Mera Komisyonunun 18.08.2003 tarih 4478 sayılı yazılarından anlaşıldığı üzere Mera Komisyonu tarafından mera olarak tahdidinin yapıldığı, gönderilen krokideki sınır ve koordinatlara itibar edilerek 3402 sayılı Kadastro Kanunu‘nun 16. maddesi gereğince mera vasfı ile orta malı olarak sınırlandırıldığı, tutanakta davacı …’ün bilirkişi olarak imzasının yer aldığı ve tutanağın itiraz edilmeksizin kesinleşerek taşınmazın 16.01.2004 tarihinde Mera Yaylak ve Kışlak Kütüğüne tescil edildiği anlaşılmaktadır. Davacının, çekişmeli taşınmazın tespit tutanağında bilirkişi olarak imzası bulunmakta ise de; kadastro tespit tutanaklarının toplu olarak imzalatıldığı ve imzalayan kişilerin içeriklerini kontrol etme imkân ve uzmanlığına sahip olmadığı bilinen bir gerçektir. Yargıtay uygulamasında da, bu nitelikteki uyuşmazlıklarda davacının tesbit tutanağını bilirkişi olarak imza etmiş olmasının kendisini bağlamayacağı yönündeki görüş benimsenmektedir. Öte yandan 3402 sayılı Kadastro Kanunu‘nun 3. maddesinde; kadastro ekibi ve komisyonun kuruluşundan bahsedilmiş olup, 7. fıkrasında, seçilen bilirkişilerin kadastro çalışması sırasında kendisine, eşine, usul ve füruuna, kardeşine, kardeşinin çocuklarına ve eşinin usul ve füruuna ait tespitler ile bunların hak ettiği tespitlerde bilirkişi olarak dinlenemeyecekleri düzenlenmiştir. Bu düzenleme karşısında somut uyuşmazlıkta; davacının dava dilekçesinde kendisine ait kısmın fiili sınırlarla belirli olduğu iddiası nazara alındığında, kadastro heyeti tarafından böyle bir ayrıma gidilmeden tespit bilirkişilerin tamamının tüm taşınmazlarda görevlendirildiği ve kadastro tespiti sırasında yerel bilirkişi olarak görev yapacak kişiler belirlenirken gereken özenin gösterilmediği görüldüğünden, davacının mahkeme huzurundaki samimi beyanında da belirttiği üzere tutanakların toplu olarak okunmadan imzalandığının kabulü gereklidir. Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde, Davacının davasına konu ettiği yerin mera olmadığı, zilyetliğe dayalı olarak mülkiyet hakkına sahip olduğu iddiası üzerinde hiç durulmadan, 30.09.2013 tarihli yargılama oturumunda “tutanak altındaki imza bana aittir ancak biz bakmadan imzaladık” yönündeki beyanına değer verilmeden, tutanak altındaki imzanın davacıya ait olduğunun sabit olduğu gerekçe yapılarak, hiçbir araştırma ve inceleme yoluna gidilmeden davanın reddedilmesi isabetli olmamıştır. O hâlde, Mahkemece, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararı gereğince, davanın esasına girilerek, toplanacak delillere göre karar verilmesi gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. Sonuç Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA,

Tespit Bilirkişisinin Sorumluluğu: Kadastro Tespiti Sırasında Tutanağı Okumadan İmzalaması Devamını Oku »