Medeni Hukuk

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Soybağının Reddi Davası: Çocuklar için Yapılan Giderler Biyolojik Babadan Talep Edebilir mi?

Soybağının Reddi Davasında Çocukların Bakımı ve Eğitimi için Yapılan Giderler Biyolojik Babadan Talep Edebilir mi Soybağının Reddi Davasında Çocukların Bakımı ve Eğitimi için Yapılan Giderlerin Biyolojik Babadan Talep Edilmesi: Dava, haksız fiilden kaynaklanan maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Eldeki davada, soybağının reddi davası ile çocukların davacıdan olmadığı ve biyolojik babalarının davalı … olduğu tespit edilinceye kadarki dönemde, davacının velâyet hakkına sahip olan baba sıfatıyla çocukların bakımı, eğitimi ve korunması için gerekli giderleri karşılamış olması hayatın olağan akışına uygundur. Davacının maddi zararını kanıtlaması ve miktarının tam olarak tespiti mümkün değilse de, yerel mahkemece ilkeler dikkate alınarak çocukların yaşı, eğitim durumu ve diğer şartlar birlikte değerlendirilip, takdir edilecek uygun bir miktar maddi tazminatın davalı …’dan tahsiline hükmedilmesi gerekmektedir. (818 s. K. m. 41, 42, 43) (4721 s. K. m. 166, 285, 286, 327, 328) (YHGK 18.12.2010 T. 2010/7-530 E. 2010/636 K.) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2019/4-85 Karar No: 2019/314 Karar Tarihi: 19.03.2019 Dava Taraflar arasındaki maddi ve manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Asliye Hukuk Mahkemesince maddi tazminat talebine ilişkin asıl davanın ve birleşen 2010/456 E., 2010/336 K. sayılı davanın reddine, manevi tazminat istemine ilişkin birleşen 2010/386 E.- 2010/396 K. sayılı davanın kısmen kabulüne dair verilen 28.10.2011 tarihli ve 2009/277 E. 2011/479 K. sayılı kararın davacı vekili ile davalılar … ve … vekilince temyiz edilmekle, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 12.02.2013 tarihli ve 2012/838 E., 2013/2297 K. sayılı kararı ile, “…1-) Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davalılardan … ve …’un tüm, davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları reddedilmelidir. 2-) Davacının diğer temyiz itirazlarına gelince; Dava haksız eyleme dayalı maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş; hüküm, davacı ile davalılardan … ve … tarafından temyiz edilmiştir. Dosya kapsamından; davalılardan …’nın davacı ile evli olduğu sırada davalılardan … ile davacının bilgisi dışında birlikteliğinden diğer davalı çocukların doğduğu anlaşılmaktadır. Davacının kendinden olduğunu sandığı çocuklar için gelişim süreçleri boyunca masraf yaptığı tartışmasızdır. Davacı bu giderleri davalı … ile olayda kusurları bulunmayan davalı çocuklardan isteme imkanı bulunmasa da, çocukların biyolojik babası olan davalılardan …’dan tazminini isteyebilir. Zira, davalı tarafından yapılması gereken harcamalar, durumdan haberi olmayan davacı tarafından yapılmıştır. Davacının maddi zararının tam olarak kanıtlanması ve tespiti mümkün değilse de, 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nun 42/2 maddesinde hâkime tanınan “adalete tevfikan tayin” yetkisi istisna bir hükümdür. Haksız eyleme dayalı tazminat davalarında Borçlar Kanunu’nun 42/1 maddesi uyarınca ve genel olarak zararın varlığını ve miktarını ispat yükü davacıya aittir. Zarar miktarının ispatının mümkün olmaması halinde Borçlar Kanunu’nun 42/2 maddesi hakime adalete tevfikan tayin yetkisi tanımıştır. Şu hâlde, çocukların yaşı, eğitim durumu ve diğer şartlarla birlikte hayatın olağan akışı da gözetilerek takdir edilip, uygun bir miktar maddi tazminata da hükmedilmesi gerekirken reddedilmesi doğru değildir. Karar bu nedenle bozulmalıdır…” gerekçesiyle oy çokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Karar Dava, haksız fiilden kaynaklanan maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili asıl dava dilekçesinde; müvekkilinin davalılardan eski eşi … ile boşandıklarını, bu evliliklerinden iki çocukları olduğunu, daha sonra açılan nesebin reddi davaları ile çocukların babasının davalı … olduğunun belirlendiğini, evlilik boyunca davalı …’nın çalışmadığını, müvekkilinin asgari ücretin iki – üç katı oranında gelir temin edip çocukları yetiştirdiğini belirterek müvekkilinin kendisinden olmayan çocuklar için yaptığı masraflara karşılık fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla çocukların doğumlarından velâyetlerinin anneye verildiği tarihe kadar yaptığı masraflar için şimdilik 15.000,00TL maddi tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davacı vekili birleşen dava (2010/386 E.- 2010/396 K. sayılı) dilekçesinde; müvekkilinin evlilik birliği içerisinde doğan çocukların babası olduğunu düşünerek yetişkin yaşa kadar büyütüp tüm babalık görevlerini yerine getirdiğini, bu çocukların başkasından olduğunu öğrenen müvekkilinin travma yaşadığını, durumun öğrenilmesi üzerine Uşak’ta duramayıp Antalya’ya yerleştiğini belirterek 100.000,00TL manevi tazminatın babalık davasının karar tarihi olan 03.07.2009 tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalılar … ve …’dan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davacı vekili birleşen ek dava (2010/456 E.- 2010/336 K. sayılı) dilekçesinde; asıl davada belirtilen iddialarla çocukların bakım ve yetiştirilmesi için yapılan masraflara ilişkin olarak fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere 60.000,00TL ek maddi tazminatın davalılardan yasal faizi ile birlikte müştereken ve müteselsilen tahsilini talep etmiştir. Davalılar vekili; davacı ile davalı … arasında yapılan evliliğin kâğıt üzerinde yapılan formalite bir evlilik olduğunu, … ile … arasındaki ilişkinin davacı ile evliliğinden daha eski olduğunu, davacının evlilik tarihi itibariyle bu ilişkiden haberdar olduğunu, çocukların tüm bakım giderlerinin ve masraflarının doğumlarından itibaren davalı Ahmet tarafından yapıldığını, sünnet düğünü masraflarının ve çocukların özel kolejdeki eğitim ücretinin davalı Ahmet tarafından karşılandığını, davacının kazancının çocuklar için yapılan harcamaları karşılamaya yetmeyeceğini, davacının yapmadığı masraflar ve başından beri haberdar olduğu bir olaydan dolayı zarara uğramasının mümkün olmadığını, maddi ve manevi tazminat talep etmesinin hukuka ve hakkaniyete aykırı olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece; davalı eşin davacı ile evlenmeden önce de diğer davalı … ile beraberliğinin olduğu, evlendikten sonra da bu beraberliği devam ettiren davalının aldatma şeklinde gerçekleşen eyleminin boşanmaya neden olduğu, bu nedenle manevi tazminat isteminin haklı olduğu gerekçesiyle davalılar … ve … yönünden manevi tazminat istemine ilişkin birleşen davanın kısmen kabulüne, maddi tazminat yönünden ise; davacı tarafından çocuklar için yapıldığı iddia edilen masrafların kanıtlanamadığı, davacının geçiminin annesi tarafından sağlandığı, iş bulduğu zaman çalıştığı, ne iş yaptığının tespit edilemediği, davalı çocukların herhangi bir eylemlerinin bulunmadığı ve oluşan zarar ile illiyet bağının kurulamadığı, ayrıca diğer davalılar açısından annenin çocuklarla ilgili ortak giderlere katılımının hayatın olağan akışına uygun olduğu, tanık anlatımları ile de diğer davalı …’un çocuklarına ve eşine çeşitli yardımlarda bulunduğunun ispatlandığı gerekçesiyle maddi tazminat talebine ilişkin asıl davanın ve birleşen ek davanın tüm davalılar yönünden reddine karar verilmiştir. Davacı vekili ile davalılardan … ve … vekillerinin temyizi üzerine karar Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece; önceki gerekçeler tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararının davacı vekili tarafından temyizi üzerine, Hukuk Genel Kurulunca, yerel mahkemenin kısa kararında usulüne uygun hüküm fıkrası oluşturulmadığı, sadece “önceki kararda direnilmesine” denilmekle yetinildiği,

Soybağının Reddi Davası: Çocuklar için Yapılan Giderler Biyolojik Babadan Talep Edebilir mi? Devamını Oku »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Eğitimine Devam Eden Çocuk için Yardım Nafakasının Kaldırılması Talep Edilebilir mi?

Eğitimine Devam Eden Ergin Çocuk için Yardım Nafakasının Kaldırılması Talep Edilebilir mi Eğitimine Devam Eden Ergin Çocuk için Yardım Nafakası Ödenmesi: Dava, yardım nafakasının kaldırılması istemine ilişkindir. Günümüz şartları gözetildiğinde çocuğun üniversiteden mezun olması başlı başına eğitim hayatının sona erdiği anlamına gelmemektedir. Zira çocuğun edindiği meslekle ilgili bir işe yerleşebilmesi için yabancı dil kursu, Kamu Personeli Seçme Sınavı (KPSS) kursu, sertifika programı gibi faaliyetlere katılması gerekli olup, bu gibi faaliyetlerin eğitimin devamı olarak kabul edilmesi zorunluluk arz etmektedir. Ayrıca çocuğun okulunu bitirip, iyi bir işe girmesi, çocuğun olduğu gibi babanın da yararına bulunmaktadır. Yerel mahkemece direnme kararında; davalının bitirdiği okul ve mesleği itibariyle iş bulma ve çalışma imkânına sahip olduğu, iş bulma imkânı varken çalışmayan meslek sahiplerinin yardım nafakasına hak kazanamayacağı gerekçesine yer verilmiş ise de, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun ilgili maddesi ergin çocuğun eğitiminin devam etmesi hâlinde ana ve babanın durum ve koşullara göre kendilerinden beklenebilecek ölçüde yardımda bulunmalarını bir yükümlülük olarak öngörmüştür. Dolayısıyla davacı babanın aylık gelirinin …TL olduğu dikkate alındığında KPSS kursuna giderek eğitimine devam eden ve düzenli bir geliri bulunmayan çocuğuna bir miktar nafaka ödeyebileceği kuşkusuzdur. Bu durumda davacı babanın eğitimine devam eden ve yoksulluğa düşmüş olan çocuğuna yardım etmesi bir zorunluluktur. Öte yandan yargılama aşamasında davalının eğitiminin sona erdiği ve 23.05.2016 tarihinde bir şirkette işe başladığı, sonuç olarak bu tarihten itibaren babasının yardımına ihtiyacı kalmadığı anlaşılmaktadır. Şu hâlde, davalının dava tarihi itibariyle eğitimine devam ettiği ve babasının yardımına ihtiyaç duyduğu, ancak işe başladığı tarihten itibaren babasının yardımına ihtiyacı kalmadığı gözetilerek yardım nafakasının davalının işe başladığı 23.05.2016 tarihi itibariyle kaldırılmasına karar verilmesi gerekmektedir. (2709 s. K. m. 17, 27, 42, 58) (4721 s. K. m. 328, 364, 365) (3. HD. 04.05.2017 T. 2016/15392 E. 2017/6543 K.) (YHGK 07.10.1998 T. 1998/2-656 E. 1998/688 K.) (YHGK 12.5.1999 T. 1999/2-288 E. 1999/294 K.) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2018/3-904 Karar No: 2019/1181 Karar tarihi: 14.11.2019 Dava Taraflar arasındaki yardım nafakasının kaldırılması davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ankara 4. Aile Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 27.04.2016 tarihli ve 2016/228 E., 2016/694 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 04.05.2017 tarihli ve 2016/15392 E., 2017/6543 K. sayılı kararı ile; “…Davacı vekili dilekçesinde; davalı kızı lehine 325 TL yardım nafakasına hükmedildiğini, davalının Ziraat Fakültesinden mezun olduğunu, çalışabilecek ve yaşamını idame ettirecek durumda olduğunu, bu nedenle nafakanın kaldırılmasına karar verilmesini ve 20.05.2013 tarihinden sonra haksız olarak ödenen yardım nafakasının istirdadını talep ve dava etmiştir. Bozmadan sonra davacı vekili, geçmişe yönelik nafakanın tahsili yönündeki talebini atiye terk etmiştir. Davalı vekili; davalının, 2013 Haziran ayında okulu bitirdiğini, KPSS kursuna yazıldığını ücretini çalışarak ödediğini, annesinin ev hanımı olup 378 TL yetim maaşı aldığını davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkemece; davalıya ödenmekte olan yardım nafakasının iş bu davanın açıldığı 10.01.2014 tarihinden geçerli olmak üzere kaldırılmasına, daha önceden ödenen nafakaların iadesi konusunda karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiş, hüküm süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 1) Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davalı vekilinin sair temyiz itirazlarının yerinde bulunmadığından reddi gerekir. 2) 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 364.maddesine göre; “Herkes, yardım etmediği takdirde yoksulluğa düşecek olan üstsoyu ve altsoyu ile kardeşlerine nafaka vermekle yükümlüdür.” Aynı Kanunun 365/2.maddesinde de; “Dava, davacının geçinmesi için gerekli ve karşı tarafın mali gücüne uygun bir yardım isteminden ibarettir.” düzenlemesi yer almıştır. Hukuk Genel Kurulunun 07.10.1998 gün ve 1998/656-688 sayılı ilamında da; “…yeme, giyinme, barınma, sağlık, ulaşım, kültür (eğitim) gibi bireyin maddi varlığını geliştirmek için zorunlu ve gerekli görülen harcamaları karşılayacak düzeyde geliri olmayanların…” yoksul kabul edilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Yardım nafakası, aile bireylerini yoksulluk ve düşkünlükten kurtarmaya ilişkin bir nevi sosyal yardımlaşma olup, ahlak kuralları ile geleneklerin zorunlu kıldığı bir ödevdir. Aile bağlarının herhangi bir nedenle zayıflamış olması da yükümlülüğü ortadan kaldıran bir neden olarak düzenlenmemiştir. Bu nedenlerle kanun koyucu, yardım nafakasını kişinin ve toplumun vicdanına bırakmamış, kanuni bir ödev olarak düzenlemiştir. Okumakta olan kişi kendi emek ve geliriyle yaşamını sürdürmekten yoksun ise, ana babasından öğrenimini tamamlayıncaya kadar yardım nafakası isteyebilir. Ne var ki, bunu vermekle yükümlü tutulacak kişilerin geçim sıkıntısına düşürülmemesi asıldır. Somut olayda, davalı üniversite mezunu ise de; dava tarihi itibariyle herhangi bir işte çalışmadığı, bitirdiği okul itibariyle ülkemiz şartlarında hemen iş bulma imkânında olmadığı, işe girebilmek için davalının KPSS kursuna gittiği ve davacı babanın şimdilik yardımına muhtaç olduğu anlaşılmakla; nafakanın kaldırılması isteminin reddine karar verilmesi gerekirken yardım nafakasının kaldırılmasına karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Karar Dava, yardım nafakasının kaldırılması istemine ilişkindir. Davacı vekili; davalının müvekkilinin kızı olduğunu ve müvekkili tarafından aylık 325,00TL yardım nafakası ödendiğini, davalının 20.05.1988 doğumlu olup Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümünden Haziran 2013 tarihinde mezun olduğunu, gördüğü eğitimini tamamlaması ve yaşamını idame ettirecek olanaklara sahip olması nedeniyle babasının yardımına ihtiyacı kalmadığını ileri sürerek yardım nafakasının davalının yirmi beş yaşını doldurduğu 20.05.2013 tarihi itibariyle kaldırılmasını ve bu tarihten sonra haksız ödenen yardım nafakasının müvekkiline iadesine karar verilmesini talep ve dava etmiş, yargılama sırasında yardım nafakasının iadesine yönelik taleplerini atiye bıraktıklarını belirtmiştir. Davalı vekili; her davanın açıldığı tarihe göre değerlendirilmesi gerektiğini, müvekkilinin mezun olduktan sonra iş bulamadığını ve halen KPSS kursuna devam ettiğini, bu nedenle babasının yardımına ihtiyacı olduğunu savunarak davanın reddini istemiştir. Yerel Mahkemece; davalının Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümünden mezun olduğu, bitirdiği okul ve mesleği itibariyle iş bulma ve çalışma imkânına sahip olduğu, iş bulma imkânı varken çalışmayan meslek sahiplerinin 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 364. maddesi gereğince yardım nafakasına hak kazanamayacağı, zira yardım nafakasına hak kazanabilmek için ergin olduktan sonra eğitimin devam ediyor olması gerektiği gerekçesiyle davalıya ödenen yardım nafakasının dava tarihi itibariyle kaldırılmasına ve geçmişe yönelik yardım nafakasının iadesi talebi hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece; önceki gerekçelerle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı, davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda davalının üniversiteden

Eğitimine Devam Eden Çocuk için Yardım Nafakasının Kaldırılması Talep Edilebilir mi? Devamını Oku »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Anlaşmalı Boşanma Protokolünde Belirlenen İştirak Nafakasının Azaltılması Talep Edilebilir mi?

Anlaşmalı Boşanma Protokolünde Belirlenen İştirak Nafakasının Azaltılması için Sonradan Dava Açılabilir mi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1513 Karar No: 2019/1182 Karar Tarihi: 14.11.2019 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki nafaka davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; … Aile Mahkemesince asıl davanın kısmen kabulüne, birleşen davanın reddine dair verilen 23.09.2014 tarihli ve … sayılı karar davalı-birleşen davada davacı vekilinin temyizi üzerine, Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 22.06.2015 tarihli ve 2014/22084 E., 2015/11488 K. sayılı kararı ile: “…Davacı vekili, dava dilekçesi ile tarafların anlaşmalı olarak boşandıklarını, davacının o dönemde 10.000.-TL (brüt) maaş aldığını, iş sözleşmesinin ikale yolu ile sona erdiğini, kendi işini kurmak üzere girişimlerde bulunduğunu, davacının yeniden evlendiğini, nafakayı da eşinden aldığı borç ile ödeyebildiğini, şartlarının değiştiğini, geçim sıkıntısı çektiğini ileri sürerek iştirak nafakasının aylık 3.500.00.- TL den aylık 1.500.00.- TL ye indirilmesine ve %20 artış oranının değiştirilmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, cevap dilekçesi ile davanın reddini istemiş, bu dava ile birleştirilen dava dilekçesi ile de iştirak nafakasının 1.500.00.- TL daha artırılmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Mahkemece davanın kısmen kabulüne, iştirak nafakasının aylık 2.000.00.- TL ye indirilmesine, nafakanın her yıl tefe ve tüfe ortalaması oranında artırılmasına, birleşen davanın reddine karar verilmiş, hüküm davalı-birleşen davanın davacısı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, sair temyiz itirazları yerinde değildir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 182. maddesine göre; boşanma kararı ile velayetin kullanılması kendisine verilmeyen eş, çocuğun bakım ve eğitim giderlerine gücü oranında katılmak zorundadır. Türk Medeni Kanunu’nun 330. maddesindeki düzenleme ise; nafaka miktarı, çocuğun ihtiyaçları ile ana ve babanın hayat koşulları ve ödeme güçlerine göre belirlenir, şeklindedir. Türk Medeni Kanunu’nun331.maddesi uyarınca da; durumun değişmesi halinde hakim, nafaka miktarını yeniden belirler veya nafakayı kaldırabilir. Nafaka iradı, tarafların yaptıkları sözleşmeye dayansa bile, indirilebileceği gibi tamamen de kaldırılabilir. Ancak, sözleşme ile kararlaştırılmış ve hakim tarafından onaylanmış olan iradın, yasada aranan şartlar gerçekleşmeden tamamen kaldırılmasını ya da indirilmesini istemek hakkın kötüye kullanılması mahiyetini arz eder. Bunun gibi, sırf boşanmayı sağlayabilmek için, bilerek ve isteyerek mali gücünün üzerinde bir yükümlülüğü üstlenen ya da karşı tarafın mali durumunun iyi olduğunu ve geçinmek için nafakaya ihtiyacı olmadığını bilen kişinin, sonradan bu yükümlülüğün kaldırılması veya azaltılması yönünde talepte bulunması da iyiniyet ve sözleşmeye bağlılık ilkeleri ile bağdaşmaz. Ancak, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu‘nun 26. ve 27. maddelerine (mülga Borçlar Kanununun 19 ve 20. maddelerine) aykırı bulunmayan karşılıklı sözleşmelerde, edimler arasındaki denge, umulmadık gelişmeler yüzünden sonradan bozulacak olursa, sözleşme koşulları değişen koşullara uyarlanır. Buna göre, sözleşenlerin eğer gelişmeleri baştan kestirebilselerdi, sözleşmeyi bambaşka koşullarla kurmuş olacakları söylenebiliyorsa, ayrıca, beklenmeyen gelişme yüzünden sözleşmeye baştan kararlaştırılmış koşullarla olduğu gibi katlanmak taraflardan biri için özveri sınırının aşılması anlamına geliyorsa, nihayet, yasal ve sözleşmesel risk dağılımı çerçevesinde taraflardan sözleşmeye baştan kararlaştırılmış koşullarla bağlı kalmaları beklenemiyorsa, sözleşmeye hakimin müdahalesi gerekebilir. Somut olayda; tarafların, 05/01/2012 tarihinde açılan dava ile anlaşmalı olarak 02/02/2012 tarihli karar ile boşandıkları, boşanma protokolünde velayetin anneye bırakıldığı, 3.500.00.- TL iştirak nafakası ve her yıl % 20 artış oranı uygulanmasının kabul edildiği, kararın 27/02/2012 tarihinde kesinleştiği; ortak çocuğun, 11/11/2008 doğumlu olduğu; ekonomik sosyal durum araştırma yazılarına verilen cevaplardan, annenin su altı sporları federasyonu dış ilişkiler şefi olduğu, 2.500.00.- TL maaş aldığı, 1.100.00.- TL kira ödediği, babanın ise 01/02/2013 tarihinde işvereni ile ikale sözleşmesi yaparak kendi isteği ile iş sözleşmesini sonlandırdığı, 17.916.66.- TL toplu ödeme aldığı, halen serbest danışmanlık yaptığı, evlendiği, eşinin yakınının evinde kaldığı, paylı dairesinin olduğu, ortak çocuğun özel okula gittiği anlaşılmaktadır. Bu durumda, mahkemece; yukarıda açıklanan esaslar çerçevesinde olay değerlendirilip; boşanma kararından sonra davacının mal varlığında ve gelirinde bir azalma olmadığı, kendi isteği ile işvereni ile ikale sözleşmesi imzalayarak iş sözleşmesine son verdiği, kendi işini kurduğu, protokol ile belirlenen iştirak nafakasının azaltılması için yasal bir neden bulunmadığı gibi hakkaniyetin de bunu gerektirmediği, başlangıçtaki dengenin gözetilmesi gerektiği sonucuna varılarak, davanın reddine karar verilmesi gerekirken; yanılgılı değerlendirme ve yasal olmayan gerekçeler ile, iştirak nafakasının azaltılmasına dair karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Asıl dava, iştirak nafakasının azaltılması ve artış oranının indirilmesi; birleşen dava ise iştirak nafakasının arttırılması istemlerine ilişkindir. Davacı-birleşen davada davalı vekili, tarafların anlaşmalı olarak boşandıklarını, protokolde 3.500TL iştirak nafakasının ödenmesi ve nafaka bedelinin bir sonraki yıl aynı tarihte başlatılmak üzere her yıl için %20 oranında zam uygulanarak arttırılacağının kararlaştırıldığını, müvekkilinin o dönemde 10.000TL (brüt) maaş aldığını, iş sözleşmesinin ikale yolu ile sona erdirdiğini ve kendi işini kurmak üzere girişimlerde bulunduğunu, ayrıca müvekkilinin yeniden evlendiğini ve nafakayı eşinden aldığı borç ile ödeyebildiğini, şartlar değiştiğinden müvekkilinin geçim sıkıntısı çektiğini ileri sürerek, iştirak nafakasının hâlen aylık 4.200TL’den 1.500TL’ye indirilmesine ve protokolde öngörülen %20 artış oranının TEFE+ÜFE ortalaması oranı olarak değiştirilmesine karar verilmesini talep ve dava etmiş; birleşen davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Davalı-birleşen davada davacı vekili, taraflar arasında imzalanan protokol esas alındığında iştirak nafakasının indirilmesinin istenemeyeceğini savunarak asıl davanın reddine karar verilmesini istemiş; birleşen davada ise protokolde öngörülen iştirak nafakasının 1.500TL daha artırılmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Yerel mahkemece, protokoldeki nafaka ve artış oranı ile ilgili küçüğün ihtiyaçları ile 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 182. maddesindeki eşlerin birlikte katkıda bulunmaları ile ilgili düzenleme değerlendirildiğinde, 11.11.2008 doğumlu çocuğun yıllığı 15.000TL olan okul giderlerinin dışında diğer ihtiyaçları da göz önüne alındığında, yıllık 50.000TL civarında tutan nafaka miktarının hakkaniyete uygun olmadığı, protokolde her ne kadar nafaka ile ilgili değişiklik hakkında dava açılamayacağı kararlaştırılmış ise de, doğmamış bir dava hakkından feragatin hukuken sonuç doğurmayacağı gerekçesiyle, dava tarihinden geçerli olmak üzere iştirak nafakasının aylık 2.000TL’ye indirilmesine, kararın kesinleştiği tarih dönem başlangıç tarihi kabul edilerek nafakanın her yıl TÜİK tarafından açıklanan ve davacının talebinde belirttiği (TEFE+ÜFE) ortalaması oranında artırılmasına, nafaka indiriminin 01.02.2013 tarihinden geçerli olmasına dair talep ile birleşen davanın reddine karar verilmiştir. Davalı-birleşen davada davacı vekilinin temyizi üzerine karar, yukarıda başlık bölümünde gösterilen nedenlerle bozulmuştur. Mahkemece, önceki gerekçeler yanında, her ne kadar nafaka borçlusu baba işinden kendi isteği ile ayrılmış ise de, daha sonraki işinde hesap edilen muhtemel nafaka rakamlarını ödeyebileceğine dair mali durumunda bir düzelme

Anlaşmalı Boşanma Protokolünde Belirlenen İştirak Nafakasının Azaltılması Talep Edilebilir mi? Devamını Oku »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Engeli Nedeniyle Çalışamayan Tarafa Karşı İştirak Nafakasının Artırılması Davası Açılabilir mi?

Engeli Nedeniyle Çalışamayan Tarafa Karşı İştirak Nafakasının Artırılması Davası Açılabilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1024 Karar No: 2019/1151 K. Tarihi: 07.11.2019 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki iştirak nafakasının artırılması davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Aile Mahkemesince davanın reddine dair verilen 24.06.2015 tarihli ve … sayılı kararın temyizen incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 24.12.2015 tarihli ve 2015/15163 E., 2015/21071 K. sayılı kararı ile; “…Davacı vekili dava dilekçesinde; tarafların boşandıklarını, müşterek çocukların velayetinin müvekkiline verildiğini, çocuklar lehine aylık 50,00 şer TL iştirak nafakasına hükmedildiğini, ödenmekte olan nafakanın çocukların ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz kaldığını belirterek; nafakaların aylık 500,00 er TL’ye yükseltilmesini talep etmiştir. Davalı vekili cevap dilekçesinde; müvekkilinin özürlü olduğunu, çalışamadığını, tüm ihtiyaçlarını babasının karşıladığını savunarak; davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkemece; davalının çalışarak hayatını kazanamadığı, bugüne kadar ailesinin desteğiyle nafakaları ödediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dava; iştirak nafakasının artırılması istemine ilişkindir. İştirak nafakası, velayet hakkı kendisine bırakılmayan eşin, velayet hakkı verilen eşe, çocuğunun bakım ve eğitim giderleri karşılığı gücü oranında yapacağı katkıdır. Kural olarak velayet hakkı kendisine verilmeyen eşin, çocuğun bakım ve eğitim giderlerine “gücü” oranında katkıda bulunması gerekir. (TMK m.182) Bununla birlikte çocuğun bakımı, eğitimi ve korunması için gerekli giderlerin ana ve baba tarafından müştereken karşılanması ilke olarak kabul edilmiştir. (TMK m.327) Nafaka miktarı, çocuğun ihtiyaçları ile ana ve babanın hayat koşulları ve ödeme güçleri dikkate alınarak belirlenir. Buna göre iştirak nafakası tayin edilirken mahkemece; çocuğun yaşının, eğitim durumunun, günün ekonomik koşullarındaki paranın alım gücünün ve anne babanın ekonomik ve sosyal durumlarının göz önünde bulundurulması gerekir. Bu bilgiler ışığında somut olaya bakıldığında; tarafların 06.11.013 tarihli ilamla boşandıkları, müşterek iki çocuklarının bulunduğu, 2008 ve 2010 doğumlu çocukların velayetlerinin davacı anneye verildiği, çocuklar için aylık 50,00 şer TL iştirak nafakasına hükmedildiği, kararın 25.12.2013 tarihinde kesinleştiği, eldeki davanın 26.01.2015 tarihinde açıldığı, davacı annenin duyma ve konuşma özürlü olduğu, özürlü maaşı aldığı, anne ve babası ve iki çocuğuyla birlikte yaşadığı, davalı babanın mental retardasyon ve uyum bozukluğu rahatsızlığının olduğu, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 405 maddesi uyarınca kısıtlanarak babasının vesayeti altına alındığı, giderlerini kardeşinin ve babasının karşıladığı anlaşılmaktadır. Davalının duruşmada dinlenen vasisi; davalıya SGK’dan herhangi bir ödeme yapılmadığını, ödeme yapılması için rapor almaları gerektiğinin söylendiğini, davalının korkup müracaat etmeye gitmediğini beyan etmiştir. Somut olayda; davalı özürlü olup, çalışamamakta ise de müracaat etmesi halinde özürlü maaşı alabilecek, sabit bir gelire sahip olabilecek durumdadır. Hal böyle olunca mahkemece; nafakanın niteliği, müşterek çocukların yaşları, hali hazırda ödenen nafakanın belirlendiği tarihle eldeki davanın açıldığı tarih arasında geçen zaman, ekonomik göstergelerdeki değişim ile TÜİK’in yayınladığı ÜFE artış oranı nazara alındığında; çocukların menfaati üstün tutularak, nafakaların bir miktar artırılmasına karar verilmesi gerekirken, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 4. maddesinde vurgulanan hakkaniyet ilkesine aykırı olacak şekilde yazılı gerekçeyle davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiş, bu husus bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, iştirak nafakasının artırılması istemine ilişkindir. Davacı vekili; müvekkili ile davalının 09.01.2008 tarihinde evlendiğini ve bu evlilikten 2008 ve 2010 doğumlu müşterek iki çocuklarının bulunduğunu, tarafların Ankara 5. Aile Mahkemesinin 25.12.2013 tarihinde kesinleşen kararı ile boşandıklarını, boşanma ile birlikte müşterek çocukların velâyetlerinin müvekkili anneye verildiğini ve çocuklar lehine aylık 50,00’şer TL iştirak nafakasına hükmedildiğini, müvekkilinin duyma ve konuşma engelli olduğunu, hiçbir gelirinin ve mal varlığının bulunmadığını, nafakanın çocukların ihtiyaçları bakımından çok düşük ve yetersiz kaldığını ileri sürerek iştirak nafakasının her bir çocuk için ayrı ayrı aylık 500,00 TL’ye yükseltilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili; müvekkilinin fiil ehliyetinin bulunmadığını ve boşanma davası sırasında da vesayet altında olduğunu, fiil ehliyeti olmayan kişinin borç yükümlülüğünden söz edilemeyeceğini, talep edilen nafaka artışının çok fahiş olduğunu, müvekkilinin ihtiyaçlarının ve giderlerinin ailesi tarafından karşılandığını, davacının ise engelli aylığı aldığını savunarak davanın reddini istemiştir. Yerel Mahkemece; davalının “mental retardasyon ve uyum bozukluğu” rahatsızlığı nedeniyle kısıtlandığı, babası M. A. Kamçı’nın kendisine vasi olarak atandığı, davalının herhangi bir gelirinin bulunmadığı ve hayatını çalışarak kazanamayacak derecede malul olduğu, her ne kadar boşanma dosyasında iştirak nafakasına hükmedilmiş ise de belirtilen sağlık durumu ile mali sosyal durumu gözetildiğinde çalışarak hayatını kazanamayacağı gibi hükmedilen nafakaları dahi ödeyemeyeceği, bugüne kadar ailesinin desteği ile nafakaları ödediği dolayısıyla nafaka artış talebinin de kabul edilemeyeceği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece; önceki gerekçelerle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, somut olayda müşterek iki çocuk için takdir edilen iştirak nafakasının artırılmasının gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü için konu ile ilgili yasal düzenleme ve kavramların kısaca açıklanmasında yarar vardır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 182/2. maddesi ile velâyetin kullanılması kendisine verilmeyen eşin, çocuğun bakım ve eğitim giderlerine gücü oranında katılması esası kabul edilmiş; aynı Kanun’un 327. maddesinde de çocuğun bakımı, eğitimi ve korunması için gerekli giderlerin ana ve baba tarafından karşılanacağı öngörülmüştür. Anılan Kanun’un 328. maddesinde ise ana ve babanın bakım borcunun, çocuğun ergin olmasına kadar devam edeceği, çocuk ergin olduğu halde eğitimi devam ediyorsa, ana ve babanın durum ve koşullara göre kendilerinden beklenebilecek ölçüde olmak üzere, eğitimi sona erinceye kadar çocuğa bakmakla yükümlü oldukları düzenlemesine yer verilmiştir. Ana babanın bakım yükümünün doğal sonucu olan iştirak nafakası, çocuğun korunmasına yönelik olup, kamu düzenine ilişkindir ve hâkim talep bulunmasa dahi kendiliğinden iştirak nafakasına hükmetmelidir. İştirak nafakasının miktarının nasıl belirleneceği ise 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun “Nafaka miktarının takdiri” başlıklı 330. maddesinin birinci fıkrasında; “Nafaka miktarı, çocuğun ihtiyaçları ile ana ve babanın hayat koşulları ve ödeme güçleri dikkate alınarak belirlenir. Nafaka miktarının belirlenmesinde çocuğun gelirleri de göz önünde bulundurulur” şeklinde düzenlenmiştir. Bunun yanında iştirak nafakası miktarının yeniden belirlenmesi de mümkündür. Nitekim 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun “Durumun değişmesi” başlıklı 331. maddesi; “Durumun değişmesi hâlinde hâkim, istem üzerine nafaka miktarını yeniden belirler veya nafakayı kaldırır” hükmünü taşımaktadır. Buna göre hâkim ana baba veya çocuğun durumlarının değişmesine bağlı olarak iştirak nafakasının miktarını artırabilir, azaltabilir veya iştirak nafakasını tamamen kaldırabilir. Görüldüğü üzere, iştirak nafakası miktarının çocuğun ihtiyaçları ile ana

Engeli Nedeniyle Çalışamayan Tarafa Karşı İştirak Nafakasının Artırılması Davası Açılabilir mi? Devamını Oku »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Bozma Kararı Sonrası Tarafların Beyanlarını Almadan Yerel Mahkemenin Direnme Kararı Vermesi

Bozma Kararı Sonrası Tarafların Beyanlarını Almadan Yerel Mahkemenin Direnme Kararı Vermesi Mümkün mü Bozma Kararı Sonrası Yerel Mahkemenin Direnme Kararı Vermesi: Yerel mahkemenin Özel Dairece verilen bozma kararından sonra duruşma açarak tarafların beyanlarını almaksızın kendiliğinden ve dosya üzerinden direnme kararı vermesi açıkça usul ve yasaya aykırıdır. Bu durumda yasal düzenlemelere uygun şekilde oluşturulmuş bir direnme kararının varlığından söz edilemez. Mahkemece yapılacak iş; duruşma gününün 7201 sayılı Tebligat Kanunu ve Tebligat Kanununun Uygulanmasına Dair Yönetmelikte belirtilen hükümlere uygun olarak yöntemince tebliği ile taraf teşkilinin sağlanması ve ancak bu usulü eksiklik tamamlandıktan sonra bir karar vermekten ibarettir. Hâl böyle olunca; açıklanan nedenlerle ve salt bu usuli eksikliğe dayalı olarak direnme kararının bozulmasına, bozma nedenine göre davalı vekilinin işin esasına yönelik temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına karar vermek gerekmiştir. (2709 s. K. m. 36) (6100 s. K. m. 27, 137, 140, 297, 316, 320) (1086 s. K. m. 429) (YHGK. 04.03.2009 T. 2009/9-52 E. 2009/105 K.) (YHGK. 28.03.2018 T. 2017/11-61 E. 2018/560 K.) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2018/3-899 Karar No: 2018/1726 K. Tarihi: 15.11.2018 Taraflar arasındaki yoksulluk nafakasının kaldırılması davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Aile Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 26.10.2015 tarihli ve … sayılı karar davalı tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 25.01.2017 tarihli ve 2016/10887 E., 2017/635 K. sayılı kararı ile; “…Davacı vekili dilekçesinde, davalı ile Bakırköy 12. Aile Mahkemesinin 2013/727 Esas 2014/211 Karar sayılı kararı ile boşandıklarını, boşanma kararıyla birlikte davalı tarafa 950 TL yoksulluk nafakası bağlandığını, çocuklardan her birine de 100’er TL’den toplam 300 TL nafaka bağlandığını, davalının çalıştığını, aynı zamanda başka bir erkekle karı koca gibi yaşadığını belirterek, yoksulluk nafakasının kaldırılmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı süresinde cevap dilekçesi sunmamıştır. Mahkemece, dosya üzerinden yapılan inceleme sonucu, davanın kabulüne, Bakırköy 12. Aile Mahkemesinin 2013/727 Esas 2014/211 Karar sayılı dosyası ile davalı için hükmedilen aylık 950 TL yoksulluk nafakasının kaldırılmasına, karar verilmiş, hüküm süresi içinde davalı tarafından temyiz edilmiştir. 1- Dava, yoksulluk nafakasının kaldırılması istemine ilişkin olup, basit yargılama usulüne tabidir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun ‘Ön İnceleme ve Tahkikat’ başlıklı 320.maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “(1) Mahkeme, mümkün olan hâllerde tarafları duruşmaya davet etmeden dosya üzerinden karar verir. (2) Daha önce karar verilemeyen hâllerde mahkeme, ilk duruşmada dava şartları ve ilk itirazlarla hak düşürücü süre ve zamanaşımı hakkında tarafları dinler; daha sonra tarafların iddia ve savunmaları çerçevesinde, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususları tek tek tespit eder. Uyuşmazlık konularının tespitinden sonra hâkim, tarafları sulhe teşvik eder. Tarafların sulh olup olmadıkları, sulh olmadıkları takdirde anlaşamadıkları hususların nelerden ibaret olduğu tutanağa yazılır; tutanağın altı hazır bulunan taraflarca imzalanır. Tahkikat bu tutanak esas alınmak suretiyle yürütülür. (3) Mahkeme, tarafların dinlenmesi, delillerin incelenmesi ve tahkikat işlemlerinin yapılmasını yukarıdaki fıkrada belirtilen duruşma hariç, iki duruşmada tamamlar. Duruşmalar arasındaki süre bir aydan daha uzun olamaz. İşin niteliği gereği bilirkişi incelemesinin uzaması, istinabe yoluyla tahkikat işlemlerinin yürütülmesi gibi zorunlu hâllerde, hâkim gerekçesini belirterek bir aydan sonrası için de duruşma günü belirleyebilir ve ikiden fazla duruşma yapabilir.” Anılan düzenleme ile basit yargılama usulünde öninceleme ve tahkikat aşamasının ne şekilde yapılması gerektiği belirtilmiştir. Bu düzenlemeler yanında savunma hakkı aslen Anayasa ile de güvence altına alınmış haklardandır. Buna göre herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia, savunma ve adil yargılanma hakkına sahiptir. (1982 Anayasası m. 36) Karar tarihinde yürürlükte bulunan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 27.maddesi hükmüne göre, davanın tarafları, kendi hakları ile bağlantılı olarak hukuki dinlenilme hakkına sahiptirler. Bu hak; tarafların yargılama konusunda tam bilgi sahibi olmalarını, açıklama ve ispat hakkını eşit olarak kullanabilmelerini, yargı organlarının tarafların açıklamalarını dikkate alarak gereği gibi değerlendirme yapıp karar vermelerini zorunlu kılmaktadır. Bu bağlamda hakim, tarafları dinlemeden, açıklama ve ispat hakkını kullanmaları için onları kanuna uygun biçimde duruşmaya davet etmeden karar veremez. (YHGK. 2009/52 E., 2009/105 K.) 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 297/1-c bendine göre mahkemelerin gerekçeli kararlarında, tarafların iddia ve savunmalarının özeti, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususlar, çekişmeli vakıalar hakkında toplanan deliller, delillerin tartışılması ve değerlendirilmesi ile sabit görülen vakıalar ile bunlardan çıkarılan sonuçlar ve hukuki sebeplerin bulunması gerekir. Bunun için de tarafların duruşmaya davet edilip, dinlenmeleri gerekir. Her ne kadar Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 320/1.maddesinde, taraflar duruşmaya davet edilmeden dosya üzerinden karar vereceği belirtilmiş ise de; bunun ancak ön inceleme aşamasında ve mümkün olan hallerde olduğu belirtilerek uygulama alanı dar bir çerçeve ile belirlenmiştir. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 137. ve 320. maddesinde; dilekçelerin karşılıklı verilmesinden sonra ön inceleme yapılacağı, ön incelemede dava şartlarının ve ilk itirazların inceleneceği, uyuşmazlık konularını tam olarak belirlenip, hazırlık işlemleri ile tarafların delillerini sunmaları ve delillerin toplanması için gereken işlemlerin yapılacağı, tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebileceği davalarda onların sulhe teşvik edileceği düzenlenmiştir. Bu bağlamda, ön inceleme tamamlanmadan ve gerekli kararlar alınmadan tahkikata geçilemez. Dosya üzerinden karar verilmesi mümkün olan ön inceleme işlemleri, dava şartları ve ilk itirazlardır. Dava şartları ve ilk itirazlarda eksiklik yoksa diğer ön inceleme işlemleri için duruşma açılmalıdır. Dava şartları ve ilk itirazlar dışında ön inceleme işlemlerinin duruşmalı olarak incelenmesi, ön inceleme aşamasının tamamlanmasından sonra gerekli görülmesi halinde tarafların tahkikat için duruşmaya davet edilerek davanın esasına yönelik karar verilmesi gerekir. Tüm bu bilgiler ışığında somut olay irdelendiğinde; mahkemece, tensip zaptının taraflara, dava dilekçesinin davalıya tebliğinden sonra ön inceleme duruşması yapılmadan, duruşma günü için taraflara davetiye çıkartılmadan dosya üzerinden ve davanın esasına yönelik karar verildiği, bu şekilde tarafların hukuki dinlenilme hakkının ihlal edildiği anlaşılmaktadır. Hal böyle olunca mahkemece; dilekçelerin karşılıklı verilmesi aşaması tamamlandıktan sonra, öncelikle dosya üzerinden dava şartları ve ilk itirazların incelenerek olumlu veya olumsuz bir karar verilmesi; dosya üzerinden karar verilemeyen dava şartları ile ilk itirazlar hakkında karar verilmek ve diğer ön inceleme işlemlerini yapmak üzere tarafların ön inceleme duruşmasına davet edilmesi, ön inceleme duruşmasında gerekli usul işlemleri yapıldıktan sonra gerekli görülmesi halinde tahkikat duruşmasına geçilerek hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, tüm bu hususlar göz ardı edilmek suretiyle tarafların hukuki dinlenilme hakkı ihlal edilerek dosya üzerinde yapılan inceleme neticesinde yazılı şekilde talebin esasına yönelik karar verilmesi usul ve yasaya aykırı görülmüş, bu husus bozmayı gerektirmiştir. O halde mahkemece yapılacak iş; yukarıda belirtilen esaslar ışığında ön inceleme duruşması için bir gün belirleyerek tarafları davet etmek, ardından duruşmada 6100

Bozma Kararı Sonrası Tarafların Beyanlarını Almadan Yerel Mahkemenin Direnme Kararı Vermesi Devamını Oku »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Kısıtlanan Ergin Çocuklara Anne ve Babasının Vasi Tayin Edilmesi

Ergin Çocukların Kısıtlanması ve Kısıtlanan Ergin Çocuklara Anne ve Babasının Vasi Tayin Edilmesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/441 Karar No: 2019/1137 K. Tarihi: 05.11.2019 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki nafaka artırımı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Aile Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 07.04.2015 tarihli ve … sayılı karar davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 18.11.2015 tarihli ve 2015/10631 E., 2015/18279 K. sayılı kararı ile; “…Davacı vekili dilekçesi ile; tarafların Mersin 3.Asliye Hukuk Mahkemesinin 1988/801E-1989/173K. sayılı ilamı ile boşandığını, müşterek çocuk…’nın velayetinin müvekkiline verildiğini ve iştirak nafakasına hükmolunduğunu, çocuğun özürlü olması nedeniyle İzmir 4.Sulh Hukuk Mahkemesinin 1994/1523 E-1410 K sayılı ilamı ile kısıtlanarak annesinin kendisine vasi olarak atandığını, Mersin 3.Aile Mahkemesinin 2005/1219 E-2006/708 K sayılı ilamı ile müşterek çocuğa ödenmekte olan iştirak nafakasının aylık 250 TL’ye yükseltildiğini, bakım ve gözetime muhtaç durumda olan çocuğun özel eğitim aldığını, masraflarının, zorunlu ihtiyaçlarının ve sosyal giderlerinin arttığını, müvekkilinin bunları karşılamakta yetersiz kaldığını iddia ederek aylık 250 TL olan iştirak nafakasının aylık 1.000 TL’ye yükseltilmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili cevap dilekçesi ile; avukat olan müvekkilinin avukatlık yapmadığını, 2.000 TL emekli maaşının bulunduğunu, evli olup bir oğlunun bulunduğunu, emekli aylığından başka hiçbir gelirinin bulunmadığını savunarak davanın reddini dilemiştir. Mahkemece; davanın kısmen kabulü ile, kısıtlanarak davacı annenin velayeti altında bırakılan tarafların müşterek çocukları 1976 doğumlu… için Mersin 3. Aile Mahkemesinin … sayılı ilamı ile hükmolunan aylık 250.00 TL iştirak nafakasının dava tarihinden itibaren geçerli olacak şekilde aylık 500.00 TL’ye yükseltilmesine, belirlenen miktarda iştirak nafakasının davalıdan alınarak müşterek çocuğa harcanmak üzere davacıya verilmesine karar verilmiş, hüküm davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 1-) Somut olayda, davacı …’ın özürlü olması nedeniyle İzmir 4.Sulh Hukuk Mahkemesinin … sayılı ilamı ile kısıtlanarak annesinin kendisine vasi olarak atandığı, iş bu davanın da vasi marifetiyle açıldığı anlaşılmaktadır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 462/8. maddesi uyarınca; vasinin, vesayet altındaki kişiyi temsilen dava açabilmesi için vesayet makamından izin alınması gerekmektedir. Somut olayda; vasinin, vesayet makamından izin almadan bu davayı açtığı anlaşılmaktadır. Bu durumda mahkemece; dava ve usul ekonomisi ilkesi gözetilerek, vasinin izin alması için yeterli süre verilerek bu dava bekletici mesele yapılmalı, vesayet makamınca izin verilmesi halinde yargılamaya devamla nihai karar verilmeli aksi takdirde sıfat yokluğundan istem reddedilmelidir. 2-) Bozma sebep ve şekline göre sair temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına karar vermek gerekmiştir.” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, iştirak nafakasının artırımı istemine ilişkindir. Davacı vekili; müvekkili ile davalının Mersin 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1988/801 E., 1989/173 K. sayılı ilamı ile boşandığını, müşterek çocuk…’nın velayetinin müvekkiline verilerek müşterek çocuk için iştirak nafakasına hükmolunduğunu, çocuğun özürlü olması nedeniyle İzmir 4. Sulh Hukuk Mahkemesinin 1994/1523 E, 1994/1410 K. sayılı ilamı ile kısıtlanarak annesinin kendisine vasi olarak atandığını, çocuk için birçok kez nafaka artırım davası açıldığını, en son Mersin 3. Aile Mahkemesinin 2005/1219 E., 2006/708 K. sayılı ilamı ile müşterek çocuğa ödenmekte olan iştirak nafakasının aylık 250,00TL’ye yükseltilmesine karar verildiğini, müşterek çocuğun bakım ve gözetime muhtaç durumda olduğunu, özel eğitim aldığını, masraflarının, zorunlu ihtiyaçlarının ve sosyal giderlerinin arttığını, nafaka miktarının çok az olduğunu, müvekkilinin de yeterince destek olmasına rağmen müşterek çocuğun giderlerini karşılamakta yetersiz kaldığını ileri sürerek 250,00TL olan iştirak nafakasının dava tarihinden itibaren geçerli olmak üzere aylık 1.000,00TL’ye yükseltilmesine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı vekili; müvekkilinin iş yerini 22 Mart 2011 tarihinde kapattığını, davanın açıldığı tarihte ve hâlen avukatlık yapmadığını, emekli olduğunu, yalnızca 2.000,00TL emekli maaşının bulunduğunu, maaş üzerinde de nafakadan dolayı yaklaşık 700,00TL civarında haciz bulunduğunu, evli olup bir oğlunun bulunduğunu, istenen miktarın fahiş olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Yerel Mahkemece; davanın kısmen kabulü ile, kısıtlanarak davacı annenin velayeti altında bırakılan tarafların müşterek çocukları 1976 doğumlu… için Mersin 3. Aile Mahkemesinin 2005/1219 E., 2006/708 K. sayılı ilamı ile hükmolunan aylık 250,00TL iştirak nafakasının dava tarihinden itibaren geçerli olacak şekilde aylık 500.00TL’ye yükseltilmesine, belirlenen miktarda iştirak nafakasının davalıdan alınarak müşterek çocuğa harcanmak üzere davacıya verilmesine karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece; davacı … akıl hastalığı nedeniyle kısıtlanarak 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 419/son maddesi gereğince vesayet altına alınmadığı, annesinin velayeti altında bırakıldığı, bu durumda velayet hükümlerinin uygulanması gerektiği hususunun tartışmasız olduğu, davacı çocuk adına dava açılması için, veli sıfatıyla annesinin, TMK’nın 462/8. maddesine göre vesayet makamından izin alınmasının gerekli olmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olay bakımından davacı annenin velayeten atandığı kısıtlı çocuğu yararına iştirak nafakasının artırımı davası açabilmesi için (TMK’nın 462/8. maddesi uyarınca) vesayet makamından izin almasına gerek olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Dosyanın incelenmesinden tarafların müşterek çocukları olan 1976 doğumlu…’nın İzmir 4. Sulh Hukuk Mahkemesinin 20.09.1994 tarihli ve 1994/1523 E., 1994/1410 K. ilamı ile kısıtlandığı ve annesi …’ın velayeti altında bırakıldığı, işbu nafakanın artırımına ilişkin davanın ise anne … tarafından M.’ye velayeten (veli sıfatıyla) açıldığı görülmüştür. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 419. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan; “Kısıtlanan ergin çocuklar kural olarak vesayet altına alınmayıp velayet altında bırakılır.” hükmü gereğince kısıtlanan ergin çocuklara anne ve babasının vasi tayin edilmesi hâlinde vesayet değil velayet hükümlerinin uygulanması gerekmektedir. Bu nedenle yerel mahkemenin dava açılması için vesayet makamından izin alınmasına gerek olmadığı yönündeki direnme gerekçesi usul ve yasaya uygun olup yerindedir. Ne var ki, Özel Dairece bozma nedenine göre işin esasına ilişkin olarak davalı vekilinin temyiz itirazları incelenmediğinden bu konuda inceleme yapılmak üzere dosya Özel Daireye gönderilmelidir. Sonuç Yukarıda açıklanan nedenlerle direnme uygun olup davalı vekilinin işin esasına ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 3. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA GÖNDERİLMESİNE, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440/III-1. maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 05.11.2019 tarihinde oy birliğiyle kesin olarak karar verildi. Mail-bulk Google-plus-g Whatsapp Facebook-f X-twitter Instagram Linkedin Balance-scale Yıllık Tecrübe 0 + Mutlu Müvekkil 0 + Dava Takibi 0 + Başarı Oranı % 0 + Kısıtlanan Ergin Çocuklara Vasi Tayin Edilmesi – Kayseri Boşanma Avukatı Alanında yetkin Kayseri boşanma

Kısıtlanan Ergin Çocuklara Anne ve Babasının Vasi Tayin Edilmesi Devamını Oku »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Boşanma Davasında Yetkili Mahkemenin Belirlenmesi ve Seçimlik Hakkın Kullanılması

Boşanma Davasında Yetkili Mahkeme ve Seçimlik Hakkın Kullanılması Boşanma Davasında Yetkili Mahkeme: Boşanma ve ayrılık davasında yetki hususunda tercih hakkı boşanma davasını açan kişiye aittir ve davacı dilerse kendi yerleşim yerinde, dilerse davadan önce son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesinde dava açabilir. Boşanma davalarında yetki kamu düzenine ilişkin olmadığından yetki itirazı süresinde ve usulüne uygun şekilde ileri sürülmedikçe mahkemenin kendiliğinden araştırma yapıp, yetkisizlik kararı vermesi olanağı da bulunmamaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2488 Karar No: 2018/1854 K. Tarihi: 06.12.2018 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki boşanma davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Aile Mahkemesince mahkemenin yetkisizliğine dair verilen 17.06.2014 tarihli ve … sayılı karar, davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 09.04.2015 tarihli ve 2014/22065 E., 2015/7209 K. sayılı kararı ile; “…Boşanma veya ayrılık davaları eşlerin son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesinde açılabileceği gibi, eşlerden birinin yerleşim yeri mahkemesinde de açılabilir (TMK m. 168). Bu yerlerden birini tercih davaya açana aittir. Tarafların son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yerin Elazığ olduğu anlaşılmakta ise de davacının, dava tarihi itibariyle yerleşim yeri adresinin Malatya’da olduğu görülmektedir. Merkezi Adres Kayıt Sisteminde bulunan yerleşim yeri adresine ilişkin beyan aksi sabit oluncaya kadar geçerlidir (5490 s. Nüfus Hizmetleri Kanunu m. 50, Adres Kayıt Sistemi Yönetmeliği m. 13/1). Davalı, bu karinenin aksini gösteren bir delil getirmemiştir. Bu halde işin esasının incelenmesi gerekirken, yetersiz gerekçeyle yetkisizlik kararı verilmesi doğru bulunmamıştır…” gerekçesiyle karar oy çokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek temyiz dilekçesinin süresinde verildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 166/1 maddesi kapsamında evlilik birliğinin sarsılması nedenine dayalı boşanma ve ferilerine ilişkindir. Davacı vekili, davalının anne ve babasının evliliğe müdahale ettiğini, davalının da ailesinin etkisinde kalarak hareket ettiğini, bu hırsla zaman zaman müvekkilini tartaklayıp vurduğunu, müvekkilinin ailesi ile de görüşmesini istemediğini, davalının sorumsuz bir eş ve anne profili çizdiğini, davalının evi terk ettiğini, davalı ve ailesinin müvekkiline iftira atarak ve mesnetsiz ithamlarla evliliğe son vermek istediklerini belirterek boşanma kararı ve müşterek çocuğun velayet hakkının müvekkiline verilmesini, çocuk için aylık 500.00TL nafakaya, müvekkili yararına 15.000.00TL maddi ve 15.000.00TL manevi tazminata hükmedilmesini ve 10.000,00TL değerindeki şahsi eşyanın iadesini veya değerinin davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.. Davalı süresinde verdiği cevap dilekçesinde, tarafların evliliğin ilk döneminden itibaren Elazığ ilinde ikamet ettiklerini, 15.12.2012 tarihli kira sözleşmesinden de görüleceği üzere tarafların dava açılana kadar Elazığ ilinde bulunan konutta yaşamlarını devam ettirdiklerini, bu nedenle yetkili mahkemenin Elazığ mahkemeleri olduğunu belirterek öncelikle yetkisizlik kararı verilmesi gerektiğini, yetki konusunda karar verildikten sonra ayrıntılı beyanda bulunacağını belirtmiştir. Davacı vekili ise cevaba cevap dilekçesinde; 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 168. maddesi uyarınca boşanma davalarında eşlerden birinin yerleşim yeri mahkemesinin yetkili olduğunu, açılan davanın da müvekkilinin yerleşim yerinde açılması sebebiyle yetki itirazının dinlenmeyeceğini belirterek davalının iddia ve taleplerinin reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkemece; tarafların 2009 yılından bu yana Tunceli Üniversitesi Mühendislik Fakültesinde araştırma görevlisi olarak çalıştıkları, birlikte son ikamet ettikleri yerin Elazığ olduğu, Malatya’da ortak ikametlerinin bulunmadığı, çalışma yerinin Tunceli olması nedeniyle tarafların yalnız başlarına oluşturdukları ikamet yerinin boşanma davasında yetkili olamayacağı gerekçesiyle yetki itirazının kabulü ile mahkemenin yetkisizliğine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık kısmında gösterilen gerekçeyle oy çokluğu ile bozulmuştur. Yerel mahkemece davacının MERNİS kaydını dava sırasında Malatya’ya almış olmasının Malatya mahkemelerini yetkili kılmayacağı belirtilerek önceki gerekçelerle verilen direnme kararını davacı vekili temyiz etmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, boşanma davasına konu olayda davacının ikamet adresinin Elazığ ili mi yoksa Malatya ili mi olduğu, burada varılacak sonuca göre davalının yetkisizlik ilk itirazının kabulünün doğru olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 5. maddesine göre mahkemelerin yetkisi, diğer kanunlarda yer alan yetkiye ilişkin hükümler saklı kalmak üzere, bu Kanundaki hükümlere tabidir. Sözü edilen Kanunun 6. maddesinde de genel yetkili mahkeme “davalı gerçek kişinin davanın açıldığı tarihteki yerleşim yeri mahkemesi” şeklinde düzenlemiştir. Buna karşılık 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nda, boşanma ve ayrılık davalarında yetki konusunda özel bir düzenleme getirmiştir. Şöyle ki, TMK’nın 168.maddesi gereğince, boşanma ve ayrılık davalarında yetkili mahkeme; eşlerden birinin yerleşim yeri veya davadan önce son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesidir. Madde metninden de anlaşıldığı üzere boşanma davalarında taraflara tanınmış bir seçimlik hakkın varlığı söz konusu olduğundan bu hüküm kesin yetki kuralı niteliğinde değildir. Bilindiği üzere yetkinin kesin olduğu hâllerde, mahkemenin yetkili bulunması dava koşuludur (HMK m. 114/1-ç) ve dava şartlarının mevcut olup olmadığı davanın her aşamasında mahkemece kendiliğinden araştırılır (HMK m. 115/1). Boşanma davalarında yetki kamu düzenine ilişkin olmadığından yetki itirazı süresinde ve usulüne uygun şekilde ileri sürülmedikçe mahkemenin kendiliğinden araştırma yapıp, yetkisizlik kararı vermesi olanağı da bulunmamaktadır. Yukarıda da ifade edildiği üzere, boşanma ve ayrılık davasında yetki hususunda tercih hakkı boşanma davasını açan kişiye aittir ve davacı dilerse kendi yerleşim yerinde, dilerse davadan önce son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesinde dava açabilir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda yer alan genel yetki kuralından ayrılan ve davanın, eşlerden birinin yerleşim yerinde açılabileceğine ilişkin Türk Medeni Kanunu ile getirilen bu düzenleme karşısında “yerleşim yeri” olgusunun açıklanmasında yarar vardır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 19. maddesi; “Yerleşim yeri bir kimsenin sürekli kalma niyetiyle oturduğu yerdir. Bir kimsenin aynı zamanda birden çok yerleşim yeri olamaz.” hükmünü içermektedir. Bir kişinin bir yere bağlılığını ifade eden yerleşim yerinin belirlenmesinde kişinin yaşamında ağırlık merkezini oluşturan iş ve aile ilişkilerinin toplandığı yerin belirlenmesi önem kazanır. Kişinin sürekli de olsa belirli bir yerde olan her ilişkisini, yerleşim yerine delil olarak kabul etmek doğru olmaz. Açıktır ki, bir yerde bulunmak bu süre neye ulaşırsa ulaşsın o yerin yerleşim yeri olduğunu göstermez. O yerde oturmanın yanında sürekli kalma amacının da eklenmesi ve bunun ispatlanması gerekir (Oğuzman, K./Seliçi, Ö./ Oktay Özdemir, S: Kişiler Hukuku (Gerçek ve Tüzel Kişiler), İstanbul 2018, s. 143-146). 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 20. maddesinin birinci fıkrasında yer alan “Bir yerleşim yerinin değiştirilmesi yenisinin edinilmesine bağlıdır” düzenlemesine göre de bir kimse ancak yeni bir yerleşim yeri kurmakla eski yerleşim yeriyle olan ilişkisini sonlandırabilir. Öte yandan 15.08.2007 yürürlük tarihli Adres Kayıt Sistemi Yönetmeliği’nin 13. maddesinin

Boşanma Davasında Yetkili Mahkemenin Belirlenmesi ve Seçimlik Hakkın Kullanılması Devamını Oku »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Mahkemece Bazı Tanıkların Dinlenilmemesine Karar Verilebilir mi?

Mahkemece Bazı Tanıkların Dinlenilmemesine Karar Verilebilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2707 Karar No: 2018/1998 K. Tarihi: 20.12.2018 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki boşanma ve ziynet alacağı davalarından dolayı yapılan yargılama sonunda … Aile Mahkemesince boşanma davasının kabulüne, ziynet alacağı davasının kısmen kabulüne dair verilen 06.02.2014 tarihli ve … sayılı karar davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 08.07.2015 tarihli ve 2014/26696 E., 2015/14733 K. sayılı kararı ile: \”…Davalı taraf 31.1.2013 havale tarihli dilekçe ile beş kişiden oluşan tanık listesi vermiş, gider avansını yatırmıştır. 20.6.2013 tarihli celsede mahkemece sorulması üzerine öncelikle tanıklarından … ve A. E.\’nun dinlenmesini talep etmiştir. Mahkemece sadece davalının öncelikle dinlenmesini isteği tanıklara tebligat yapılmış ve onlar dinlenmiştir. Davalı taraf, duruşmalara gelip davayı takip ettiğine ve gösterdikleri tanıkların dinlenmesinden açıkça feragat etmediğine göre davalının diğer tanıkları dinlenmeden eksik tahkikat ve inceleme sonucunda hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir…\” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek temyiz dilekçesinin süresinde verildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, evlilik birliğinin temelinden sarsılması hukuki sebebine dayalı boşanma ve ziynet alacağı istemine ilişkindir. Davacı vekili, müvekkilinin defalarca hakarete, tehdide ve fiziksel şiddete maruz kaldığını, davalının annesinin evliliğe sürekli müdahale ettiğini, son olarak evden kovulduğunu, düğünde takılan altınların da davalının ailesi tarafından alınıp geri verilmediğini belirterek boşanma kararı ile birlikte müşterek çocuğun velayetinin müvekkiline verilmesini, müvekkili yararına nafaka, maddi ve manevi tazminata hükmedilmesini, ayrıca ziynet eşyalarının aynen iadesine, olmadığı takdirde bedelinin tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, daha önce açılan boşanma davasında tarafların barışarak yeniden bir araya geldiğini, bu davadan önceki olayların affedildiğini, 17.11.2012 tarihinde davacı ve abilerinin müvekkilini darp ettiğini, davacının internet müptelası olduğunu, başka erkeklerle görüldüğünü, evi terk ettiğini, terk ihtarına rağmen dönmediğini, davacının kendisine takılan altınları aldığını, geri kalan altınların ise düğün borçları ile evin zaruri ihtiyaçlarına karşılandığını belirterek boşanma kararı verilmesini, velayetin müvekkiline tevdiini, müvekkili yararına maddi ve manevi tazminata hükmedilmesini istemiştir. Mahkemece, olayların akışı karşısında, boşanmaya neden olan olaylarda davalının ağır kusurlu olduğu gerekçesiyle tarafların 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu\’nun 166/1. maddesi uyarınca boşanmalarına, küçüğün velayet hakkının anneye verilmesine, davacının yoksulluk nafakası talebinin reddine, müşterek çocuk için tedbir ve iştirak nafakasına, davacı yararına 10.000,00TL maddi, 10.000,00TL manevi tazminata, ziynetlere ilişkin talebin de kısmen kabulüne karar verilmiştir. Davalı vekilinin boşanma ve ziynet davası yönünden temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık kısmında gösterilen gerekçe ile bozulmuştur. Yerel mahkemece, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 241. maddesi içeriğinde tarafların tüm tanıklarının dinlenilmesi gerektiği ya da taraflarca tanıkların dinlenmesinden vazgeçilmedikçe dinlenmelerinin mutlak zorunluluk olduğunun vurgulanmadığı, mahkemece diğer davalı tanıklarının dinlenmesinden ara karar ile vazgeçilmemiş ise de, nihai karar oluşturulmakla dosya kapsamı itibariyle dinlenen taraf tanıklarının anlatımlarının yeterli görüldüğünün ve diğer tanıkların dinlenmesinde yarar görülmediğinin kabul edilmesi gerektiği belirtilerek direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davalı vekilince temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, mahkemece dinlenilen davalı tanıkları … ve M. A. dışında davalının delil listesinde bildirdiği diğer üç tanığının 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 241. maddesi gerekçe gösterilerek dinlenmeden hüküm tesisinin doğru olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 27. maddesi hükmüne göre: \”(I) Davanın tarafları, müdahiller ve yargılamanın diğer ilgilileri, kendi hakları ile bağlantılı olarak hukuki dinlenilme hakkına sahiptirler. (2) Bu hak; a) Yargılama ile ilgili olarak bilgi sahibi olunmasını, b) Açıklama ve ispat hakkını, c) Mahkemenin, açıklamaları dikkate alarak değerlendirmesini ve kararların somut ve açık olarak gerekçelendirilmesini, içerir\”. Hukuki dinlenilme hakkı olarak maddede ifade edilen ve uluslararası metinlerde de yer bulan bu hak, çoğunlukla \”iddia ve savunma hakkı\” olarak bilinmektedir. Ancak, hukukî dinlenilme hakkı, iddia ve savunma hakkı kavramına göre daha geniş ve üst bir kavramdır. Bu hak, yargılamanın tarafları dışında, müdahiller ve yargılama konusu ile ilgili olanları da kapsamına almaktadır. Vurgulanmalıdır ki, hukukî dinlenilme hakkı doğru karar verilmesinin garantisidir; bu nedenle, haksızlığa karşı koyabilme imkânı tanır. Bu hak, hukuk devletinin, insan onurunun korunması ve eşitlik ilkesinin, hak arama özgürlüğü ile adil yargılanma hakkının bir gereğidir. Bu genel açıklamalardan sonra uyuşmazlığın çözümü bakımından HMK ile getirilen yeni düzenlemelerin incelenmesinde yarar görülmektedir. Bilindiği üzere, dava konusu edilen bir hakkın ve buna karşı yapılan savunmanın dayandığı vakıaların (olguların) var olup olmadıkları hakkında mahkemeye kanaat verilmesi işlemine ispat denir. İspatın konusunu tarafların üzerinde anlaşamadıkları ve uyuşmazlığın çözümüne etkili olabilecek vakıalar oluşturur ve bu vakıaların ispatı için delil gösterilir (HMK m. 187/1). Vakıa ise, kendisine hukuki sonuç bağlanmış olaylardır (03.03.2017 tarih ve 2015/2 E., 2017/1 K. sayılı YİBK). Sadece taraflarca ileri sürülen ve dayanılan vakıalar, ispatın konusunu oluşturur. Taraflarca getirilen vakıaların hukuki nitelendirmesini yapmak hâkime ait ise de kural olarak taraflarca ileri sürülmeyen vakıaları hâkim araştıramaz ve bunların ispatını da isteyemez. Usul hukukumuza hakim olan ve HMK\’nın 25. maddesinde düzenlenen \”taraflarca getirilme ilkesi\” uyarınca, kanunda öngörülen istisnalar dışında, hâkim, iki taraftan birinin söylemediği şeyi veya vakıaları kendiliğinden dikkate alamaz ve onları hatırlatabilecek davranışlarda dahi bulunamaz. Nitekim bu ilkeye uygun olarak 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun \”dava dilekçesinin içeriği\” başlıklı 119. maddesinin 1/e bendinde \”Davacının iddiasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetleri\”nin gösterilmesi gerektiği düzenlendiği gibi \”cevap dilekçesinin içeriği\” başlıklı 129. maddisinin 1/d bendinde de \”davalının savunmasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetleri\”nin bulunması gerektiği hüküm altına alınmıştır. Görüleceği üzere, davacı dava dilekçesinde talep sonucunu haklı göstermeye yarayan yani davanın temelini oluşturan maddi vakıaları yazmak zorundadır. Aynı ilke uyarınca davalı da cevap dilekçesinde savunmasının dayanağını oluşturan vakıaları bizzat sunmak zorundadır. Böylece davacı iddiasını, davalı da savunmasını somutlaştırmış olacaktır. Uygulamada genel geçer ifadelerle somut vakıalara dayanmadan davaların açılıp yürütülmesinin önüne geçmek amacıyla 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nda yeni bir düzenleme yapılmış ve 194. maddenin 1. fıkrasında \”Taraflar, dayandıkları vakıaları, ispata elverişli şekilde somutlaştırmalıdırlar.\” hükmüne yer verilmiştir. Aynı maddenin ikinci fıkrasında ise somutlaştırma yükünün delillerle ilişkisi ortaya konulmuş ve tarafların, dayandıkları delilleri ve hangi delilin hangi vakıanın ispatı için gösterildiğini açıkça belirtmek zorunda oldukları düzenlenmiştir (HMK m. 119/2). Bu aşamada, boşanma davalarında ispat açısından yoğun olarak başvurulan bir delil olan tanık delili üzerinde de durmak gerekmektedir. Tanık, kavram olarak uyuşmazlık hakkında bilgi ve görgüsü bulunan üçüncü kişidir. Kural olarak,

Mahkemece Bazı Tanıkların Dinlenilmemesine Karar Verilebilir mi? Devamını Oku »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Boşanma Davasında Cevap Dilekçesi Verme Süresi ve Ön İnceleme Duruşmasından Sonra Delil Bildirilmesi

Boşanma Davasında Cevap Dilekçesi Verme Süresi ve Ön İnceleme Duruşmasından Sonra Delil Sunulması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1897 Karar No: 2019/1073 K. Tarihi: 17.10.2019 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasında görülen boşanma davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Aile Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 30.10.2013 tarih ve … sayılı karar davalı erkek vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 12.05.2014 tarih ve 2014/1014 E., 2014/11003 K. sayılı kararı ile; “…Davalı cevap dilekçesinde davanın reddini talep etmiştir. Mahkemece 27.02.2013 tarihli ön inceleme duruşmasında davalıya delillerini sunması için süre verilmemiştir. Delil çekişmeli vakıaların ispatı için gösterilir (HMK md. 187/1). Ön inceleme duruşması yapılmadan tarafların anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususlar belirlenmeden taraflardan tanıkların isim ve adreslerini göstermeleri beklenemez. Davalıya delil ve tanıklarını sunmak için süre verilmediği halde, davalı 13.03.2013 tarihinde delil listesi ibraz etmiştir. Bu deliller toplanılmadan savunma hakkını kısıtlar şekilde eksik tahkikatla yargılamaya devam edilerek karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 166/1 maddesi kapsamında evlilik birliğinin sarsılması nedenine dayalı boşanma istemine ilişkindir. Davacı kadın; davalı erkek ile altı aydır ayrı yaşadıklarını, davalı erkeğin kendisine baskı uyguladığını ve tehdit ettiğini, huzursuzluklarının arttığını belirterek evlilik birliğinin sarsılması nedenine dayalı (TMK m. 166/1) olarak boşanmalarına, ortak çocuğun velayetinin kendisine tevdiine ve ortak çocuk için 500,00TL nafakaya hükmedilmesini dava etmiştir. Davalı erkek; davacının tüm iddialarının gerçek dışı olduğunu, eşinden boşanmak istemediğini, zaman zaman tartışmalarının olduğunu, ancak iddia edildiği gibi olayların yaşanmadığını, eşinin ailesi ile ilgili sorunlarının olduğunu ve bu sebeple de eşinin ilaç kullandığını, savunmasında yer alan hususları şahitlerle ispat edebileceğini belirterek davanın reddini talep etmiştir. Yerel mahkemece; davalının davacıya karşı sorumluluklarını yerine getirmediği, tartışma çıkartıp davacıya bağırdığı, küfürler ettiği, bu sebeplerle tarafların ayrıldıkları, uzman raporunda müşterek çocuğun velayetinin davalı babaya verilmesinin yararlı olacağının belirtildiği, davalının tanıklarını gerek ön inceleme safhasında gerekse ön inceleme duruşmasında bildirmediği, davalının tanıklarının cevap dilekçesinde yer almadığı ve tahkikat duruşmasında tanıkların isimlerinin bildirildiği, bu nedenle süresi içerisinde tanık isimleri bildirilmediğinden ve karşı taraf da onay vermediğinden davalı tarafın tanık dinletme talebinin reddedildiği, davalının boşanmaya sebep olan olaylarda tam kusurlu olduğu, açıklanan sebeplerle boşanmalarına, müşterek çocuğun velayetinin davalı babaya verilmesine, davacı kadın lehine aylık 425,00TL yoksulluk nafakasına, ayrıca boşanmakla davacı eşinin maddi desteğini kaybedeceğinden davacı kadın lehine 12.000,00TL maddi tazminata ve davalının davacıya karşı olan söz ve davranışları davacının kişilik haklarına saldırı olarak değerlendirildiğinden kadın lehine 12.000,00TL manevi tazminata karar verilmiştir. Davalı erkek vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık kısmında açıklanan gerekçeyle bozulmuştur. Yerel mahkemece; davalının cevap dilekçesinde savunma olarak ileri sürdüğü her bir vakıayı hangi delille ispat edeceğini belirtmesinin gerektiği, mahkemece davalı tarafa cevap dilekçesinde gösterilen, ancak sunulmayan belgeleri sunmaları veya başka yerden getirtilecek belgelerin getirtilmesi için de açıklama konusunda iki haftalık kesin süre verileceği, tarafların dayandıkları vakıaları ispata elverişli şekilde somutlaştırmaları, dayandıkları delilleri ve hangi delilin hangi vakıanın ispatı için gösterildiğini açıkça belirtmeleri gerektiği, davalı erkeğin cevap dilekçesinde herhangi bir delil ya da tanık listesi sunmadığı gibi böyle bir delili olduğuna dair herhangi bir açıklamasının da bulunmadığı, ön inceleme duruşmasında da delil ve tanığı olduğuna ve bunları bildireceğine dair herhangi bir beyanda bulunmadığı, aynı duruşmada davacı vekili bu konuda süre talep etmesine rağmen davalının böyle bir talebinin bulunmadığı, davalının 27.02.2013 tarihli ön inceleme duruşmasından sonra 13.03.2013 tarihinde delil ve tanık listesi sunduğu, davacı vekilinin davalı erkek vekilinin sunduğu delil listesine onay vermediği de gözetilerek davalı tarafın delil listesi ve tanıklarının dikkate alınmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davalı erkek vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda, 27.02.2013 tarihli ön inceleme duruşmasında tarafına delillerini sunması için süre verilmeyen davalı erkeğin ön inceleme duruşmasından sonra 13.03.2013 tarihinde sunduğu delil listesinde yer alan delillerinin toplanılıp toplanılmayacağı noktasında ortaya çıkmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü bakımından ilgili yasal düzenlenmelerin incelenmesi gerekmektedir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda davaların en az giderle sonuçlandırılması ve yargılamanın makul sürede bitirilmesini sağlamak amacıyla delillerin bildirileceği zaman düzenlenmiştir. Bu düzenlemeler aynı zamanda taraflara karşı tarafın gösterdiği delillerden haberdar olmak suretiyle sunulan delillere karşı delil, iddia veya savunma bildirebilme imkânı tanıyacak, böylece uyuşmazlıklar en kısa sürede adilane çözüme kavuşacaktır. Şöyle ki; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Dava dilekçesinin içeriği” başlıklı 119/1-e-f maddesine göre; davacı, dava dilekçesinde, iddiasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetlerini ve iddia edilen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceğini açıkça göstermek zorundadır. Maddenin gerekçesinde bu gerekliliğin, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda bir yenilik olarak düzenlendiği ifade edilmiştir. Davacının genel ifadelerle delillerini belirtmesi yeterli sayılmayıp hangi delillere dayandığı da dilekçeden anlaşılmalıdır. Delillerin bildirilmesine ilişkin bu düzenleme, somutlaştırma yükümlülüğünün de bir gereğidir (Pekcanıtez, H: Medeni Usul Hukuku, C.15. Bası, İstanbul 2017, s. 1139). 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Belgelerin birlikte verilmesi” başlıklı 121/1. maddesine göre; dava dilekçesinde gösterilen ve davacının elinde bulunan belgelerin asıllarıyla birlikte harç ve vergiye tabi olmaksızın davalı sayısından bir fazla düzenlenmiş örneklerinin veya sadece örneklerinin dilekçeye eklenerek, mahkemeye verilmesi ve başka yerlerden getirtilecek belge ve dosyalar için de bunların bulunabilmesini sağlayıcı açıklamanın dilekçede yer alması zorunludur. Ayrıca, aynı Kanunun “Cevap dilekçesinin içeriği” başlıklı 129/1-d-e maddesine göre; cevap dilekçesinde; davalının savunmasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetleri ile savunmanın dayanağı olarak ileri sürülen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceğinin bildirilmesi gerekir. Bu husus da davalının savunmasını somutlaştırma yükümlülüğünün gereğidir. Davalı da davacı gibi savunmasının dayanağı olan bütün vakıaları hangi delillerle ispat edeceğini cevap dilekçesine ekleyerek mahkemeye vermeli ve başka yerlerden getirtilecek belge ve dosyalar için de bunların teminini sağlayıcı açıklamalarda bulunmalıdır (Pekcanıtez, Pekcanıtez Usul, s.1237-1239). Dava dilekçesinin davalıya tebliğinde, davalının iki hafta içinde davaya cevap verebileceğinin tebliğ zarfında gösterilmesi gerektiği 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 122. maddesinde düzenlendikten sonra, aynı Kanunun “Cevap dilekçesini verme süresi” başlıklı 127. maddesinde de “Cevap dilekçesini verme süresi, dava dilekçesinin davalıya tebliğinden itibaren iki haftadır…” şeklinde düzenleme yapılmıştır. HMK’nın 122. maddesinin gerekçesinde de belirtildiği üzere cevap süresi kanunla düzenlenmiş, kesin bir süre hâline getirilmiştir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun  “Süresinde cevap dilekçesi verilmemesinin sonucu” başlıklı 128/1. maddesine göre; süresi içinde

Boşanma Davasında Cevap Dilekçesi Verme Süresi ve Ön İnceleme Duruşmasından Sonra Delil Bildirilmesi Devamını Oku »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Evin İhtiyaçları için Harcanan Ziynetlerin İadesi için Dava Açılabilir mi?

Evin İhtiyaçları için Harcanan Ziynetlerin İadesi Talep Edilebilir mi? Evin İhtiyaçları için Harcanan Ziynetlerin İadesi: Evlilik sırasında kadına takılan ziynet eşyaları kim tarafından alınmış olursa olsun ona bağışlanmış sayılır, ona iadesi gerekir. Ancak, ziynet eşyalarının iade edilmemek üzere kocaya verildiğinin, kadının isteği ve onayı ile ziynet eşyalarının bozdurulup ev ihtiyaçları için harcandığının davalı yanca kanıtlanması halinde koca ziynet eşyalarını iadeden kurtulur. Davada, davacıya ait olduğu anlaşılan dava konusu altınların evliliğin devamı sırasında davalı tarafından bozdurularak ev ihtiyacı için harcandığı davalı yanca kabul edilmiştir, davalı, kadının kendi rızası ile ziynet eşyalarını verdiğini kanıtlayamadığından dava konusu ziynet eşyalarını davacıya iade ile mükellef olduğunun gözetilmesi gerekir. (4721 S. K. m. 6, 228, 220) (818 S. K. m. 61) (YHGK. 01.12.2004 T. 2004/4-624 E. 2004/639 K.) (4. HD. 17.03.2003 T. 2002/12594 E. 2003/2919 K.) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2004/4-249 Karar No: 2004/247 K. Tarihi: 05.05.2004 Taraflar arasındaki ev eşyaları ve ziynetlerin iadesi davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; … Asliye Hukuk Mahkemesi’nce davanın reddine dair verilen 18.3.2002 gün ve … sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 17.03.2003 gün ve 12549-2919 sayılı ilamı ile, “1- Dava, davalı eşte kalan ev eşyaları ve ziynetlerin iadesine ilişkindir. Mahkemece davanın reddine karar verilmiş ve karar davacı tarafından temyiz edilmiştir. Evlilik sırasında kadına takılan ziynet eşyaları kim tarafından alınmış olursa olsun onu bağışlanmış sayılır. Böylece davacıya ait olduğu anlaşılan dava konusu altınların evliliğin devamı sırasında davalı tarafından alınarak bozdurulup harcanmış olduğu davalı yanca da kabul edildiğine göre davacıya iadesi gerekir. Mahkemece bu yön üzerinde durulmadan ziynet eşyalarına ilişkin isteğin tümden reddedilmiş olması bozmayı gerektirmiştir. 2- Davacı ile davalının müşterek evden ayrılmadan önce kavga ederek karakola başvurdukları, davalının henüz karakolda bulunduğu sırada davacının eve girerek bir valiz içine yerleştirdiği eşyalar ile evden ayrıldığı anlaşılmıştır. Davacının bu tarihten sonra yeniden eve geldiği ve eşya götürdüğü konusunda dosyada herhangi bir delil yoktur. Dava konusu edilen eşyaların miktar ve nitelikleri de gözetilerek hepsinin bir valiz ile taşınmasının mümkün olup olamayacağı üzerinde durulmadan ev eşyalarına ilişkin davanın da tümden reddi doğru değildir. Kaldı ki bir kısım davalı tanıkları dahi dava konusu edilen ev eşyalarının önemli bir bölümünün davalı tarafından alındığını bildirmişlerdir. O halde dosyadaki tüm deliller birlikte incelenerek davacıya aidiyeti belirlenecek ev eşyaların verilmesi gerekir. Mahkemece bu yönler üzerinde durulmadan yazılı şekilde karar verilmiş olması bozma nedenidir” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, davalı eşte kalan ev eşyaları ve ziynetlerin iadesi istemine ilişkindir. Mahkemenin “davacının, davalının evde olmadığı sırada kendisindeki anahtar ile içeri girerek bir takım eşyaları götürdüğünün, davalının da kendisine ait eşyaları alıp, davacıya ait olanları bıraktığının tanık beyanlarından anlaşıldığı, davacının eşyalarının davalıda kaldığını kanıtlayamadığı, ziynet eşyalarının kadının yanında bulunması gerektiğinin hayatın olağan akışına uygun bulunduğu, davalı eş tarafından zorla veya başka bir sebeple alındığının davacı tarafından kanıtlanması gerektiği, ziynet eşyaları bozdurulmuş olsa bile evin ortak ihtiyaçları için harcandığından iadesinin istenemeyeceği” gerekçesiyle kanıtlanamayan davanın reddine dair verdiği karar yukarıda belirtilen nedenlerle özel dairece bozulmuş, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Ev Eşyaları ve İhtiyaçları için Harcanan Ziynetlerin İadesi Yerleşmiş Yargıtay kararlarında da belirtildiği gibi, evlilik sırasında kadına takılan ziynet eşyaları kim tarafından alınmış olursa olsun ona bağışlanmış sayılır, ona iadesi gerekir. Ancak, ziynet eşyalarının iade edilmemek üzere kocaya verildiğinin, kadının isteği ve onayı ile ziynet eşyalarının bozdurulup ev ihtiyaçları için harcandığının davalı yanca kanıtlanması halinde koca ziynet eşyalarını iadeden kurtulur. Davada, davacıya ait olduğu anlaşılan dava konusu altınların evliliğin devamı sırasında davalı tarafından bozdurularak ev ihtiyacı için harcandığı davalı yanca kabul edilmiştir, davalı, kadının kendi rızası ile ziynet eşyalarını verdiğini kanıtlayamadığından dava konusu ziynet eşyalarını davacıya iade ile mükelleftir. Mahkemece bu yön üzerinde durulmadan ziynet eşyalarına ilişkin talebin tümden reddedilmiş olması isabetsizdir. Öte yandan; tarafların müşterek evden ayrılmadan önce kavga ederek karakola başvurdukları, davalının karakolda bulunduğu sırada davacının evin kapısını çaldığı, evde bulunan eltilerinin kapıyı açmaması üzerine balkon kapısından eve girerek, paketlenmiş eşyaları, çuvala konan giysileri ve çocukları alarak evden ayrıldığı, dava konusu edilen eşyalardan önemli bir bölümünün kendisine ait olduğu gerekçesiyle davalı tarafından alındığı, bir kısım eşyanın evde bırakıldığı tanık beyanlarından anlaşılmaktadır. Her ne kadar evin anahtarının davacıda bulunduğu iddia edilmiş ise de, davacının bu tarihten sonra yeniden eve geldiği ve eşya götürdüğü konusunda dosyada herhangi bir delil bulunmamaktadır. Bu durumda mahkemece tüm deliller hep birlikte değerlendirilerek, dava konusu edilen ev eşyalarının miktar ve nitelikleri, taraflardan hangisine ait olabileceği gözetilmek suretiyle, hepsinin paketlerle taşınmasının mümkün olup olmayacağı üzerinde durulmak, davacıya ait olan eşyalar tek tek belirlenmek ve davacıya iadesine karar vermek gerekirken bu yönler üzerinde durulmaksızın yazılı şekilde karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenlerle direnme kararı bozulmalıdır. Sonuç: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 1086 sayılı (mülga) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 05.05.2004 gününde oybirliği ile karar verildi. Ziynetlerin İadesi: Erkek Eş Tarafından Ziynet Eşyalarının Bozdurularak Harcandığının Beyan Edilmesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2715 Karar No: 2021/360 K. Tarihi: 30.03.2021 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki karşılıklı boşanma ve ziynet alacağı davalarından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Aile Mahkemesince verilen asıl davanın reddine, karşı boşanma davasının kabulüne, ziynet alacağı davasının ise reddine ilişkin karar davalı-karşı davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davalı-karşı davacı vekilince temyiz edilmiştir. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı-Karşı Davalı İstemi Davacı-karşı davalı vekili 19.09.2011 tarihli dava dilekçesinde; tarafların 05.05.1993 tarihinde evlendiklerini, ortak iki çocuklarının olduğunu, kadın eşin ortak konutu terk ettiğini, davacıyı ve ailesini küçümsediğini, çalışmasına rağmen birliğe ekonomik destek sağlamadığını, ev işleri ve çocukları ile ilgilenmediğini, müvekkilinin ailesini istemediğini belirterek tarafların boşanmalarına karar verilmesini dava etmiş, 11.11.2011 tarihli karşı davaya cevap dilekçesinde ise; karşı boşanma davasına yönelik ileri sürülen tüm iddia ve savunmayı inkâr etmiş, ziynetler bakımından ise düğünde takılanların her iki tarafa ait olduğunu, bu nedenle 18 yıllık evlilik süresince bu altınların bozdurularak

Evin İhtiyaçları için Harcanan Ziynetlerin İadesi için Dava Açılabilir mi? Devamını Oku »