Medeni Hukuk

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

İşlemden Kaldırıldıktan Sonra Yenilenen Davanın Takipsiz Bırakılması ve Davanın Açılmamış Sayılması

İşlemden Kaldırıldıktan Sonra Yenilenen Davanın Takipsiz Bırakılması ve Davanın Açılmamış Sayılması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/14-1760 Karar No: 2018/43 Karar Tarihi: 17.01.2018 Özet: Duruşma gününün UYAP\’tan öğrenilmesi usulünün uygulanabileceğine yönelik bir düzenleme bulunmaması sebebiyle davacı vekilinin usulüne uygun davetiye ile duruşma gününden haberdar edilmediğinin kabulüyle, davacı vekiline yeniden duruşma günü bildirilerek yargılamaya devam edilmesi, usulüne uygun tebliğe rağmen gelmez ise davanın işlemden kaldırılması gerekirken 18.01.2013 tarihli celseye tarafların katılmaması nedenleriyle takipsiz bırakılan davanın 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 150. maddesi uyarınca açılmamış sayılmasına karar verilmesinin doğru değildir. Diğer taraftan eldeki davanın ilk defa HUMK zamanında işlemden kaldırılması sebebiyle bu davada HMK\’nın değil HUMK hükümleri uygulanması gerektiği ve dolayısıyla HUMK\’nın 409. Maddesi gereğince davanın açılmamış sayılmasına karar verilebilmesi için üç kez takipsiz bırakılması gerektiği görüşü Kurul çoğunluğunca benimsenmiştir. (6100 S. K. m. 27, 150) (7201 S. K .m. 1, 7/A) Dava Taraflar arasında görülen ortaklığın giderilmesi davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Sulh Hukuk Mahkemesince davanın açılmamış sayılmasına dair verilen 18.01.2013 gün ve 2007/246 E. ve 2013/17 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davacılar vekili tarafından istenilmekle Yargıtay 14. Hukuk Dairesinin 26.11.2013 gün ve 2013/13146 E.-2013/14632 K. sayılı kararı ile: “…Dava, ortaklığın giderilmesi istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın bir defadan fazla takipsiz bırakılması sebebiyle HMK\’nın 150/6. maddesi gereğince açılmamış sayılmasına karar verilmiştir. Hükmü, davacı vekili temyiz etmiştir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 150. maddesinin 1. bendinde usulüne uygun şekilde davet edilmiş olan taraflar, duruşmaya gelmedikleri veya gelip de davayı takip etmeyeceklerini bildirdikleri takdirde dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verileceği, 6. bendinde ise işlemden kaldırılmasına karar verilmiş ve sonradan yenilenmiş olan davanın, ilk yenilenmeden sonra bir defadan fazla takipsiz bırakılamayacağı, aksi hâlde davanın açılmamış sayılacağı hükme bağlanmıştır. Mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 409/6. maddesi hükmü gereğince de işlemden kaldırılmasına karar verilmiş ve sonradan yenilenmiş olan dava ilk yenilemeden sonra bir defadan fazla takipsiz bırakılamaz. Aksi halde, dava açılmamış sayılır. Somut olaya gelince; tarafların 02.05.2008 tarihli oturuma katılmamaları üzerine HUMK\’nın 409. maddesi gereğince dosyanın yenileninceye kadar işlemden kaldırılmasına karar verilmiş, davacı vekili tarafından 30.05.2008 tarihli dilekçeyle dosya yenilenmiştir. Tayin edilen 23.11.2012 tarihli oturuma taraflar gelmemiş, mahkemece davacı vekilinin mazeretinin kabulüne karar verilerek duruşma 18.01.2013 tarihine ertelenmiştir. Ancak verilen duruşma gününün davacı vekiline usulüne uygun biçimde tebliğ edilmediği anlaşılmıştır. 18.01.2013 tarihli oturumda davacı vekilinin mazeret bildirmemesi, davalıların da oturumda hazır bulunmamaları üzerine birden fazla takipsiz bırakılan davanın HMK\’nın 150/6. maddesi gereğince açılmamış sayılmasına karar verilmiştir. Mahkemece davacılar vekiline duruşma gün ve saatini bildirir usulüne uygun şekilde davetiye tebliğ ettirilerek üçüncü defa duruşmaya gelmediği takdirde davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi gerekirken usul hükümlerine aykırı olarak yazılı şekilde hüküm tesisi doğru görülmemiş, bu sebeple kararın bozulması gerekmiştir. Kabule göre de gerek 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 409/son, gerekse 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 150/6. maddesi uyarınca yenilenmiş olan dava ilk yenilenmeden sonra bir defadan fazla takipsiz bırakılamaz. Aksi halde dava açılmamış sayılır. Somut olayda, dava ilk kez 02.05.2008 tarihinde takipsiz bırakılmış ve yenilenmiştir. İlk yenilenmeden sonra dosyanın 18.01.2013 tarihinde ikinci kez takipsiz bırakılmasında bu defa da dosyanın işlemden kaldırılmasına karar vermek gerekirken, davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi de doğru değildir.” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Karar  Dava ortaklığın giderilmesi istemine ilişkindir. Mahkemece basit yargılama usulüne tabi olan davanın bir defadan fazla takipsiz bırakılması sebebiyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 150/6. maddesi gereğince açılmamış sayılmasına karar verilmiştir. Davacılar vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece yukarda belirtilen gerekçe ile bozulmuştur. Mahkemece önceki kararda direnilmiş, direnme kararını davacılar vekili temyiz etmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; mazeret dilekçesinde duruşma gününü UYAP\’tan öğreneceğine dair beyanda bulunan davacı tarafa yeni duruşma gün ve saatini gösterir tebligatın gönderilmesinin gerekli olup olmadığı; basit yargılama usulünün uygulandığı sulh hukuk mahkemelerinde 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun (HMK) yürürlüğe girdiği 01.10.2011 tarihinden önce açılmış ve anılan tarihten önce bir kez işlemden kaldırılmasına karar verilmiş olan davalarda, dosyanın bir kez daha 01.10.2011 tarihinden sonra takipsiz bırakılması hâlinde eldeki davada, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun mı yoksa 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun hükümlerinin mi uygulanacağı noktalarında toplanmaktadır. Öncelikle tebligatın amacı ve tebligat usulü hakkında açıklama yapılmasında fayda bulunmaktadır. 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu\’nun (HUMK) 73. maddesi ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun (HMK) “hukuki dinlenilme” başlıklı 27. maddesi, T.C. Anayasası\’nın hak arama hürriyetini düzenleyen 36. maddesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin adil yargılanma hakkına dair 6. maddesi nazara alındığında davanın tarafları, müdahiller ve yargılamanın diğer ilgilileri, kendi hakları ile bağlantılı olarak hukuki dinlenilme hakkına sahiptirler. Yargılama ile ilgili bilgi sahibi olunmasını, açıklama ve ispat hakkını mahkemenin açıklamaları dikkate alarak değerlendirmesini içeren bu hakkın ve yargılamanın aleniliği ilkelerinin gerçekleşmesinin en önemli aracı duruşma yapılmasıdır. Duruşma günü celseye katılma imkânı olmayan taraf buna dair mazeretini bildirip, belgeleyerek, bildirim giderlerini de yatırarak duruşmanın ertelenmesini isteme olanağına sahiptir. O hâlde duruşma tayin edilerek, usulüne uygun şekilde davet edilmiş olan taraflardan yalnız biri duruşmaya katılırsa gelmeyen tarafın geçerli mazeret gönderip göndermediği, gerekli masrafın karşılanıp karşılanmadığı incelenerek; gelen tarafın bu mazeret dilekçesine karşı beyanına göre, dosyanın işlemden kaldırılmasına ya da kaldırılmamasına karar verilecektir. Anılan hususların uygulanabilmesi için, her şeyden önce tarafların usulüne uygun davet edilmiş olmaları gerekmektedir. Bu bağlamda tebligat, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile güvence altına alınan iddia ve savunma hakkının tam olarak kullanılmasının zorunlu unsurudur. Savunma hakkının temelini teşkil eden hukuki dinlenilme hakkı, adil yargılanma ilkesinin ayaklarından biridir. Bu hakkın ihlal edilmemesi için yapılan bildirimin tebligat hukukuna uygun olması gerekir. Muhatap usulüne uygun olarak yapılacak tebligat ile açılan davadan zamanında ve tam olarak haberdar olur. Bu sebeple tebligat, yapıldığı tarihte yürürlükteki tebligat mevzuatına aykırı yapılmışsa, sadece tebligat hukukuna aykırı davranış söz konusu olmaz, aynı zamanda hukuki dinlenilme hakkı da ihlal edilmiş olur. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun uygulama alanını, adli yargı ilk derece hukuk mahkemeleri ve bölge adliye mahkemeleri hukuk dairelerinde tutulacak kayıtlar ile yazı işleri hizmetlerinin yürütülmesi ve bu işlemlerde UYAP\’ın kullanılmasına dair usul ve esasları düzenlemek amacıyla çıkartılan Hukuk Muhakemeleri Kanunu Yönetmeliğinin 52. maddesi gereğince tebligat işlemlerinin 7201 sayılı Tebligat Kanunu

İşlemden Kaldırıldıktan Sonra Yenilenen Davanın Takipsiz Bırakılması ve Davanın Açılmamış Sayılması Devamını Oku »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Boşanma Davasındaki Feragat Beyanı, Daha Sonra Açılan Mal Rejimi Davasında da Dikkate Alınır mı?

Boşanma Davasındaki Feragat Beyanı, Daha Sonra Açılan Mal Rejimi Davasında da Dikkate Alınır mı? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1673 Karar No: 2018/251 Karar Tarihi: 21.02.2018 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki mal rejiminden kaynaklanan alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda (Kapatılan) Kartal 3. Aile Mahkemesince davanın reddine dair verilen 03.05.2012 gün ve 2010/623 E., 2012/455 K. sayılı karar davacı vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 28.03.2013 gün ve 2012/9614 E., 2013/4584 K. sayılı kararı ile, “…Davacı … Kılıçlı vekili dava dilekçesinde, vekil edeni ile davalının 31.10.2005 tarihinde evlendiklerini, Kartal 3. Aile Mahkemesi’nin 2008/705 Esas 2010/200 Karar sayılı kararı ile 17.02.2010 tarihinde boşandıklarını, taraflar arasındaki mevcut edinilmiş mallara katılma rejiminin sona erdiğini, tarafların evlenmelerinden kısa bir süre sonra davalının borcu olduğunu belirterek para istediğini vekil edeninin de adına kayıtlı dairelerden birini satarak parayı kendisine gönderdiğini, davacının 160 ada 470 sayılı parselde 50/660 arsa paylı 3 nolu daireyi 12.12.2005 tarihinde satarak bedelinin tamamı olan 149.000,00 TL’yi 13.12.2005 tarihinde Ziraat Bankası Küçükyalı Şubesi’nden davalının Ziraat Bankası Kaş/Antalya Şubesi’nde hesabına gönderdiğini, davalının bu parayla Alanya’da 18 nolu bağımsız bölümü aldığını ve adına tapuya bağladığını, 1-2 ay sonra davalının yine borçlarının bulunduğunu açıklayarak vekil edeninden kendisine ait dairelerden birini daha satmaya ikna ettiğini, vekil edeninin bu isteği de yerine getirdiğini, yine 160 ada 470 sayılı parselde 50/660 arsa paylı 4 nolu daireyi 17.07.2006 tarihinde sattığını, bedeli olan 157.000,00 TL’yi aynı tarihte davalı ile ortak hesaplarının bulunduğu İş Bankası Alanya Şubesi’ndeki hesaba yatırdığını, davalının bu parayı 20.07.2006 tarihinde çektiğini, paranın bir kısmı ile … plakalı 2007 model Passat marka bir otomobili kendisinin aldığını, kalan parayı da peyderpey harcadığını, davalının açıklandığı biçimde edinilen taşınır ve taşınmazlarla bir ilgisinin bulunmadığını, gerek Alanya’daki 18 nolu dairenin gerekse Passat marka aracın edinilmesinde davalının hiçbir katkıda bulunmadığını, haksız yere kendi adına tescil ettiğini, toplam 350.000,00 TL’ye ulaşan transferlerin davalı adına yapıldığını, evlilik birliği süresince edinildiği malların edinilmesine doğrudan vekil edeninin katkı sağladığını açıklayarak vekil edeninin mal rejiminin sona ermesinden kaynaklanan fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak koşuluyla şimdilik 150.000,00 TL alacağını mal rejiminin sona erme tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı … vekili 28.06.2010 tarihli cevap dilekçesinde; davacı ile davalının Alanya’da ikamet ettiklerini, davanın bu nedenle davalının ikametgâhı olan Alanya yetkili Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesi’nde açılması gerektiğini, açılan boşanma davasının henüz kesinleşmediğini, bu nedenle eldeki davanın boşanma davası bakımından bekletici mesele yapılmasının zorunlu olduğunu, davayı kabul etmediklerini, vekil edeninin mali durumunun iyi olduğunu, uzun yıllar çalışması sonucu hayli birikime sahip bulunduğunu, vekil edenin evlenmeden önce ve evlendikten sonraki birimleri ile araç ve taşınmazın satın alındığını, evin alımında davacı tarafından 10.000,00 TL bir katkı sağlandığını, bu miktarda eşine yardımcı olmak amacıyla davacı tarafından davalıya yapılan bağış olarak değerlendirilmesi gerektiğini, bankadaki hesaplarda bulunan paranın da vekil edenine ait olduğunu, sözü edilen aracın parasının davalı tarafından karşılandığını belirterek davanın reddine karar verilmesini savunmuştur. Mahkemece; “…davacı tarafından davalı aleyhine açılan Alanya 4. Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesi’nin 2006/214 Esas, 2007/79 Karar sayılı dosya ile davacının boşanma davası ile birlikte aynı zamanda taşınmaz ve aracın kaydının iptali ile adına tesciline, olmazsa araç ve taşınmazın bedelinin %50’sinin aralarında taksimini istediğini, ancak, mahkemeye sunduğu 24.11.2007 tarihli dilekçe ile davalının banka hesabında bulunan paranın davalıya ait olması, aracın davalının kendi parası ile alınmış bulunması, ev için ödenen bedelin bir kısmının davalının parası olması ve kalan miktar olan 10.000,00 TL’nin davalıya bağış olarak verilmiş olması nedeniyle bu yöndeki dava ve talebinden feragat ettiğini, tedbirlerinde kaldırılmasını istediğini, kimlik tespitlerinin yapıldığını, mahkemece 28.02.2007 tarihinde davalının (davacının olacak) feragati nedeniyle davanın reddine karar verildiğini, davanın 08.03.2007 tarihli dilekçesinde de temyiz isteminden vazgeçtiğini, kararın kesinleştirildiğini, kesinleşme tarihinin 10.05.2007 olduğunu, davacının dava dilekçesinde; feragat dilekçesini okumadan imzaladığını, yaşlı olduğunu, bu nedenle muteber olmadığı iddialarının inandırıcı bulunmadığını, çünkü davacının söz konusu dosyada vekilinin bulunduğu fikri ve ruhi yönden sağlıklı olduğunun gözlendiğini, imzalanan evrakın iptali için herhangi bir hukuki başvuruda bulunmadığının görüldüğünü, aynı konuda yeniden dava açılamayacağını, feragatin kesin hükmün sonuçlarını doğurduğunu, davacının bu mallarda hak sahibi olmadığını beyan ettiğinden ve haklarından vazgeçtiğinden davanın reddine..” karar verilmesi üzerine hüküm davacı vekili tarafından süresinde temyiz edilmiştir. Dava, yasal mal rejimi olarak kabul edilen edinilmiş mallara katılma rejimi döneminde edinilen mallardan kaynaklanan ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 202, 219, 225, 229, 230, 231, 232, 235 ve 236. maddeleri gereğince açılan katılma alacağı isteğine ilişkindir. Davacı vekili dava dilekçesinde; fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak koşuluyla taşınmaz ve araçtan kaynaklanan 150.000,00 TL’nin yasal faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesi isteğinde bulunmuştur. Taraflar, 31.10.2005 tarihinde evlenmişler, 22.07.2008 tarihinde açılan ve 25.07.2011 tarihinde kesinleşen boşanma davasının kabulle sonuçlanması ile boşanmışlardır. Eşler arasında evlendikleri 31.10.2005 tarihinde boşanma davasının açıldığı 22.07.2008 tarihine kadar başka bir mal rejimide seçtikleri ileri sürmediklerinden edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir. (TMK.m.202, 4722 s.K.m.10). Eşler arasındaki mal rejimi boşanma davasının açıldığı 22.07.2008 tarihinde sona ermiştir. (TMK.m.225/2) Mahkemece, yazılı gerekçeyle davanın reddine karar verilmiş ise de mahkemenin bu görüşüne katılma olanağı bulunmamaktadır. Davacı … birinci boşanma davasını 18.10.2006 tarihinde Alanya 4. Asliye Hukuk (Aile Mahkemesi sıfatıyla) Mahkemesi’nde açmış, boşanma dava dilekçesi ile birlikte aynı zamanda aynı gerekçelerle davalı tarafından davacının gönderdiği paralarla alındığı iddia edilen Alanya’daki 18 nolu bağımsız bölüm ile davalı adına trafikte kayıtlı bulunan … plakalı aracın maddi değerlerinin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte dava tarihindeki % 50 pay bedelinin davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davacı … bizzat Alanya 4. Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesi’ne hitaben yazdığı 24.01.2007 havale tarihli dilekçesiyle “.. açmış olduğu davadan ve boşanma isteğinden feragat ettiğini, yine davalının banka hesabında bulunan paranın davalıya ait olduğunu, aracın davalının kendi parasıyla alındığını, ev için ödenen bedelinde büyük bir kısmının davalının parası olduğunu, kalan miktarın da (10.000,00 YTL) tarafından kendisine hibe olarak verildiğini, bu nedenle bu yönlerdeki dava ve talebinden de feragat ettiğini, davalıdan vekalet ücreti, dava harç ve masraflarını istemediğini, feragat talebinin kabulü ile taşınmaz, banka hesabı ve araç üzerine konmuş olan tedbirin kaldırılmasına karar verilmesini istediğini…” açıklamıştır. Mahkemece kimliği tespit edilmiş Yazı İşleri Müdürü ve katip tarafından imzalanmıştır. Aynı biçimde davacı … 08.03.2007 tarihli dilekçesinde de, mahkeme kararını temyiz etmeyeceğini bildirmiştir. Yine kimlik tespiti aynı şekilde yapılmıştır. Bu nedenle Alanya 4. Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesi’nin

Boşanma Davasındaki Feragat Beyanı, Daha Sonra Açılan Mal Rejimi Davasında da Dikkate Alınır mı? Devamını Oku »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Nafaka Borçlusunun Durumunun Bozulması Halinde Yoksulluk Nafakasının Kaldırılması Mümkün mü

Nafaka Borçlusunun Mali Durumunun Bozulması Halinde Yoksulluk Nafakasının Kaldırılması Mümkün mü Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1009 Karar No: 2019/1179 K. Tarihi: 14.11.2019 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki yoksulluk nafakasının kaldırılması davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Aile Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 24.03.2015 tarihli ve … sayılı kararın temyizen incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 11.11.2015 tarihli ve 2015/10236 E., 2015/17712 K. sayılı kararı ile; “…Davacı dilekçesi ile; davalı ile Gölcük 2. Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesinin 2009/69 Esas ve 2010/72 Karar sayılı ilamı ile boşandıklarını, davalıya 200,00 TL yoksulluk nafakası bağlandığını, bilahare anılan tutarın yine Gölcük 2. Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesinin 2011/409 Esas ve 2011/589 Karar sayılı ilamı ile 300,00 TL’ye yükseltildiğini, ancak davalının sigortalı olarak çalışmaya başladığını, yoksulluk nafakasına ihtiyacı kalmadığını iddia ederek, yoksulluk nafakasının kaldırılmasına, olmazsa indirilmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı cevap dilekçesi ile; davacı ile boşandıklarından beri nafaka tutarlarını düzenli olarak ödemediğini, bu hususta icra ceza mahkemesine üç defa şikayette bulunduğunu, nafaka bedellerini ödememek için işten ayrıldığını, davanın haksız ve kötü niyetli olduğunu savunarak, davanın reddini dilemiştir. Mahkemece; davalı kadının sigortalı olarak çalıştığı, düzenli ve sürekli bir gelirinin bulunduğu, asgari ücretle çalışmanın yoksulluğu ortadan kaldırmadığı, fakat sigortalı olarak çalışmanın yoksulluğu ortadan kaldırdığı gerekçesi ile; davanın kabulü ile Gölcük 2. Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesinin 2009/69 Esas ve 2010/72 Karar sayılı boşanma davası ile bağlanan ve Gölcük 2. Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesinin 2011/409 Esas ve 2011/589 Karar sayılı dosyası ile artırılan yoksulluk nafakasının dava tarihinden itibaren geçerli olmak üzere kaldırılmasına karar verilmiş, hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 176/4. maddesine göre: “Tarafların mali durumlarının değişmesi veya hakkaniyetin gerektirdiği hallerde iradın artırılması veya azaltılmasına karar verilebilir.” Aynı şekilde 176/3. maddesi uyarınca; irat biçiminde ödenmesine karar verilen maddi tazminat veya nafaka, alacaklı tarafın yeniden evlenmesi ya da taraflardan birinin ölümü halinde kendiliğinden kalkar; alacaklı tarafın evlenme olmaksızın fiilen evliymiş gibi yaşaması, yoksulluğunun ortadan kalkması ya da haysiyetsiz hayat sürmesi halinde mahkeme kararıyla kaldırılır.“ Davacı, yukarıdaki yasa hükümleri gereğince; davalının yoksulluğunun ortadan kalktığı iddiasıyla nafakanın kaldırılmasını istemektedir. Bu durumda, öncelikle yoksulluk kavramı üzerinde durmak gerekir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 07.10.1998 tarih ve 2-656-688 sayılı kararında da kabul edildiği gibi yeme, giyinme, barınma, sağlık, ulaşım, kültür (eğitim) gibi bireyin maddi varlığını geliştirmek için zorunlu ve gerekli görülen harcamaları karşılayacak düzeyde geliri olmayanları yoksul kabul etmek gerekir. Hemen belirtmek gerekir ki; Hukuk Genel Kurulunun yerleşik kararlarında “asgari ücret seviyesinde gelire sahip olunması” yoksulluk nafakası bağlanmasını olanaksız kılan bir olgu kabul edilmemiştir (HGK. 07.10.1998 gün, 1998/2-656 E.- 1998/688 K. 26.12.2001 gün 2001/2-1158-1185 sayılı ve 01.05.2002 gün 2002/2-397-339 sayılı kararları). Somut olayda; davalı (kadın) boşanma sırasında bir işte çalışmamaktadır. Yaptırılan kolluk araştırması ile boşanmadan sonra bir Devlet Hastanesinin bilgi işlem bölümünde çalışmaya başladığı, aylık 1.000 TL gelirinin olduğu, davacının ise günlük işçi olarak çalıştığı, aylık ortalama 500-750 TL gelirinin olduğu anlaşılmaktadır. Yoksulluk durumu; günün ekonomik koşulları ile tarafların sosyal ve ekonomik durumları ve yaşam tarzları birlikte değerlendirilerek takdir edilmelidir. Yoksulluk nafakası, ahlaki ve sosyal düşüncelere dayanır. Onun içindir ki, bilimsel öğretide: “Evlilik birliğinde eşler arasında geçerli olan dayanışma ve yardımlaşma yükümlülüğünün, evlilik birliğinin sona ermesinden sonra da kısmen devamı niteliğindedir.” şeklinde açıklamalara yer verilmiş bulunmaktadır (Akıntürk, Turgut: Aile Hukuku, 2. cilt, İst. 2002, sh.294). Davacının aylık gelir durumuna göre değerlendirildiğinde, davalının çalışarak elde ettiği gelir ile aldığı nafaka miktarı toplamının, davalıyı yoksulluktan kurtaracak nitelikte bulunmadığının kabulü gerekir. Mahkemece, dava tarihindeki şartlara göre; davalının yoksulluğunun ortadan kalkmadığı kabul edilerek, nafakada hakkaniyete göre uygun bir miktar indirime gidilebileceği düşünülmeden, yukarıdaki gerekçe ve yanılgılı değerlendirme ile davanın kabulü doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, yoksulluk nafakasının kaldırılması istemine ilişkindir. Davacı vekili; boşanma kararı ile mahkemece davalı lehine aylık 200,00TL yoksulluk nafakası ödenmesine hükmedildiğini, bu tutarın bilahare mahkemece aylık 300,00TL’ye yükseltildiğini ancak davalının sigortalı olarak çalışmaya başladığını, kendisinin ise bel rahatsızlığından dolayı işten ayrılmak durumunda kaldığını, devamlı ve düzenli bir işinin bulunmadığını, davalının asgari ücrete tabi bir işte çalışarak ülke koşullarında tespit edilen asgari geçim standardını yakaladığını dolayısıyla yoksulluğunun ortadan kalktığını ileri sürerek yoksulluk nafakasının kaldırılmasına olmadığı takdirde indirilmesine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı vekili; davacı ile boşandıklarından beri nafaka tutarlarını düzenli olarak ödemediğini, bu hususta icra ceza mahkemelerine şikayette bulunduğunu, davacının nafaka bedellerini ödememek için işten ayrıldığını kaldı ki asgari ücretle çalışmanın nafakanın kaldırılmasına yeterli sebep teşkil etmeyeceğini savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkemece; davalı kadının sigortalı olarak çalıştığı, düzenli ve sürekli bir gelirinin bulunduğu, asgari ücretle çalışmanın yoksulluğu ortadan kaldırmadığı fakat sigortalı olarak çalışmanın yoksulluğu ortadan kaldırdığı, davacının ise boşanma kararından sonra mali durumunun bozulduğu, işten çıkarıldığı, düzenli ve sürekli gelirinin bulunmadığı, günlük işlerde çalıştığı yine nafaka alacaklısı kadının ihtiyaçları ile nafaka yükümlüsü davacının gelir durumu, önceki nafaka takdirinde taraflar arasında sağlanan dengenin de gözetildiği belirtilerek davanın kabulü ile dava tarihinden itibaren geçerli olmak üzere yoksulluk nafakasının kaldırılmasına karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece; önceki kararda belirtilen gerekçeler tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiş, karar davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; tarafların tespit edilen ekonomik ve sosyal durumlarına göre davalı yararına hükmedilen yoksulluk nafakasının kaldırılmasına mı yoksa indirilmesine mi karar verilmesi gerektiği noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü için konu ile ilgili yasal düzenleme ve kavramlar kısaca açıklanacak ve devamında nafaka alacaklısı davalının eldeki davada değişen mali durumu karşısında Özel Dairenin bu konudaki bozması değerlendirilecektir. Öncelikle belirtilmelidir ki, yoksulluk nafakası, boşanma ile yoksulluğa düşecek olan eş için verilen bir nafaka türü olup, söz konusu bu nafaka boşanma davası kesinleştikten sonra işlemeye başlayacaktır. Yoksulluk nafakası boşanmanın eşlerle ilgili mali sonuçlarından biri olup, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 175. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan mali gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir. Nafaka yükümlüsünün kusuru aranmaz.” Aynı Kanun’un “Tazminat ve nafakanın ödenmesi” başlıklı 176. maddesinde düzenlenen hükme göre; “Maddi tazminat ve yoksulluk nafakasının toptan

Nafaka Borçlusunun Durumunun Bozulması Halinde Yoksulluk Nafakasının Kaldırılması Mümkün mü Devamını Oku »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Vasi Tayinine İlişkin Yabancı Mahkeme Kararının Tanınması ve Tenfizi Davasında Görevli Mahkeme

Vasi Tayinine İlişkin Yabancı Mahkeme Kararının Tanınması ve Tenfizi Davası Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1924 Karar No: 2019/1060 Karar Tarihi: 15.10.2019 Mahkemesi: Sulh Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki vesayet kararının tanınması davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Kayseri 3. Sulh Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 05.07.2013 tarihli ve 2013/895 E., 2013/945 K. sayılı kararın davacı vekili tarafından temyizi üzerine, Yargıtay (Kapatılan) 18. Hukuk Dairesinin 20.03.2014 tarihli ve 2013/16914 E., 2014/5145 K. sayılı kararı ile: \”…Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin babasının Münih (Almanya) Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından vesayet altına alınıp kendisinin babasına vasi tayin edildiğini ve babasının menfaatine olan işleri Türkiye\’de yapabilmesi için vasi tayini kararının mahkemece tanınmasına ve tenfizine karar verilmesini istemiş, mahkemece konunun Türk mahkemelerinin münhasır yetkisi kapsamına girdiği, Türk mahkemelerinin münhasır yetkisine dahil bir konuda, yabancı mahkeme kararlarının tanınması ve tenfizine karar verilemeyeceği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. 2675 sayılı Kanunu yürürlükten kaldırıp, 12.12.2007 tarihinde yürürlüğe giren 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un yabancı mahkemece verilen ilamların tanınmasına ilişkin 58.maddesi, yabancı mahkeme ilâmının kesin delil veya kesin hüküm olarak kabul edilebilmesinin yabancı ilâmın tenfiz şartlarını taşıdığının mahkemece tespitine bağlı olduğunu, tanımada 54. maddenin birinci fıkrasının (a) bendinin uygulanmayacağını, İhtilâfsız kaza kararlarının tanınmasının da aynı hükme tâbi bulunduğunu, yabancı mahkeme ilâmına dayanılarak Türkiye\’de idarî bir işlemin yapılmasında da aynı usulün uygulanacağını hükme bağlanmıştır. 54/b maddesi ise, yabancı mahkeme ilamının tenfizinde Türk Mahkemelerinin münhasır yetkisine girmeyen bir konuda verilmesi şartını getirmiş, 10/1 ve 3. maddelerinde de vesâyet veya kısıtlılık kararı verilmesi veya sona erdirilmesi sebeplerinin, hakkında vesâyet veya kısıtlılık kararı verilmesi veya sona erdirilmesi istenen kişinin millî hukukuna bağlı olduğu, Vesâyet veya kısıtlılık kararı verilmesi veya sona erdirilmesi sebepleri dışında kalan bütün kısıtlılık veya vesâyete ilişkin hususların ve kayyımlığın Türk hukukuna tâbi bulunduğunu açıkça belirtmiştir. Burada vesayette uygulanacak hukuk yönünden ikili bir ayırım yapıldığı görülmekte olup, Kanunda kısıtlama kararı verilmesi ya da verilen kısıtlama kararının kaldırılmasında, ilgilinin millî hukuku yetkili hukuk olarak belirlenmesine karşın; kısaca vesâyetin yönetimi olarak ifade edilebilecek olan kısıtlının kişiliği, bakımı, sağlığı, eğitimi, temsili, malvarlığının yönetimi, vasi ile vesayet ve denetim makamının görev, yetki ve sorumlulukları hakkında ise Türk hukuku yetkili kılınmıştır. Yargıtay uygulamalarında; vesâyetin yönetimi ile ilgili kararların idari nitelikte kararlar olduğu kazai nitelik taşımadığı ve bu nedenle temyiz edilemeyeceği kabul edilmektedir. 5718 sayılı Kanun\’un 50. maddesi uyarınca, yabancı mahkemelerce verilen ve kesinleşen ilamlar tenfiz ya da tanımaya konu olabileceğinden, vesâyetin yönetimi hakkındaki kararların belirtilen nitelikleri itibariyle (ilâm vasfı taşımadıklarından) tanınması da mümkün değildir. Esasen Hukuk Genel Kurulunca kısıtlama kararlarının (vasi atanması kararları) tanınamayacağı kabul edilirken, açıklanan gerekçede vesâyetin yönetimi hakkındaki kararlar nedeniyle doğabilecek olası sakıncaların giderilmesinin amaçlandığı belirtilmiştir. Yasa koyucu da Hukuk Genel Kurulunun kararında belirtilen muhtemel sakıncaları önlemek amacıyla 5718 Sayılı Kanun’un 10/3. maddesinde Türk hukukunu yetkili kılmıştır. Hukuk Genel Kurulu kararının vesayete ilişkin tüm alanlarda uygulanmasının kabulü halinde, yabancı ülke vatandaşı olan kişinin kendi ülkesinde milli hukuku (5718 Sayılı Kanun m.10/1) uyarınca ve doğal olarak vatandaşı olduğu devletin mahkemesi tarafından verilen kısıtlılık kararının Türkiye\’de tanınmasına karar verilemeyecektir. Bu durumda yabancının Türkiye\’de yeniden dava açması ve Türk mahkemelerinin de ilgilinin millî hukukuna göre karar vermesi gerekecektir. Bu uygulama ise yabancı mahkemelerin, mensubu olduğu devletin vatandaşları üzerinde yargılama yapma ve karar verme yetkisine müdahale niteliğindedir. 5718 sayılı Kanundaki hükümlerin amacı da dikkate alındığında, yabancı mahkemelere Türk vatandaşlarının kişi hallerine ilişkin olarak öngörülen kurallara göre, yargılama yapıp karar verme yetkisinin bulunduğu tartışmasızdır. Yabancı mahkemelere açıklanan konularda verilen yetki uyarınca, bunların aldıkları kararların tanınmaması mümkün değildir. Zira, yabancı mahkemece verilen ilamlarının tanınmaması Türk vatandaşlarına bir yük getirebilecek ve kendi millî hukukundan istifadesi yabancı hukuka göre daha da zorlaşacaktır. Yabancı ülkelerde yaşayan Türk vatandaşlarını yabancı mahkemece verilen vesâyet kararının tanınmaması halinde, aynı davayı Türk mahkemelerinde açmaya zorlama, 5718 sayılı Kanunun amacına aykırıdır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu\’nun 404 ila 410. maddeleri arasında düzenlenen küçüklük, akıl hastalığı veya akıl zayıflığı, savurganlık, alkol veya uyuşturucu madde bağımlılığı, kötü yaşama tarzı, kötü yönetim, özgürlüğü bağlayıcı ceza, yaşlılık, sakatlık, deneyimsizlik ile ağır hastalık hallerinin kısıtlama nedeni olup olmadığı, yapılacak yargılama sonucunda belirleneceğinden, bu duruma düşen bir kişinin millî hukukunun uygulama alanı olan ülkesine getirilmek zorunda bırakılması, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi\’nin 6. maddesinde yer alan adil yargılanma ve hukuki dinlenilme hakkını ciddi biçimde engelleyecek bir uygulamadır. Ayrıca 5718 sayılı Kanunda da vesâyet ile ilgili özel ve ayrık bir hüküm zaten yer almamaktadır. Münhasır (kesin) yetki kuralları, davanın sadece Türk mahkemelerinde görülmesini sağlamak amacıyla konulan ve bunu temin eden kurallar olup, temel dayanağı kamu düzenidir. Türk hukukunun temel değerleri, Türk genel adap ve ahlâk anlayışı, Türk Kanunlarının dayandığı temel adalet duygusu ve genel siyaseti, Anayasada yer alan temel hak ve özgürlükler, milletlerarası alanda geçerli ortak ve özel hukuka ait iyiniyet prensibine dayanan kurallar, medeni toplulukların müştereken benimsedikleri ahlâk ilkeleri ve adalet anlayışının ifadesi olan hukuk normları, toplumun medeniyet seviyesi, siyasi ve ekonomik rejim ile insan hak ve özgürlükleri, millî hukukumuzdaki kamu düzeninin dayanağını oluşturmaktadır. Kamu düzeni, tarafların uymak zorunda oldukları kamu ve özel hukuktan doğan ve tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemeyecekleri kuralların bütünü olarak anlaşılmalıdır. 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun\’un 54/c maddesinde, hükmün kamu düzenine açıkça aykırı bulunmaması hali tenfiz şartları içinde sayılmış olup, buna göre, yabancı mahkeme kararının verilmesinde uygulanan hukuk ve bunun hangi ölçütlere göre uygulandığı değil, yabancı kararın Türkiye’de icra edilmesi halinde meydana gelecek sonuçların Türk kamu düzenini ihlal edip etmeyeceğinin araştırılması gerekir. Anılan maddede yer alan “Hükmün kamu düzenine açıkça aykırı bulunmaması” ifadesinden, yabancı mahkeme kararının esasına uygulanan hukukun Türk kamu düzenine aykırılığının incelenemeyeceği, sadece hükmün tenfizi neticesinde ortaya çıkan hukukî sonuçların kamu düzenine aykırı olması halinde yabancı mahkeme kararının tenfizi isteminin reddedileceği sonucuna varılmalıdır. Esasa uygulanan hukukun Türk Hukukundan farklı bulunması ya da Türk Hukukunun emredici kurallarına aykırı olması gibi nedenlerle yabancı kararın tenfiz istemi reddedilemez. (YİBGK\’nun 10.02.2012 gün ve 2010/1 esas 2012/1 karar sayılı içtihatı) Burada esas alınması gereken kıstas, millî hukuk ile kamu düzeninin dayanağını oluşturan ve yukarıda açıklanan hususlardır. Türk hukukunda, kamu düzenine ilişkin yetki kurallarından bazıları münhasır yetki hükmüdür. Münhasır yetki kuralları, devletin kendi ülke ve sınırları içerisinde haiz olduğu mutlak güç ve yetkiyi ifade eden, devletin egemenlik ve hükümranlık haklarının kullanmasını gösteren ve

Vasi Tayinine İlişkin Yabancı Mahkeme Kararının Tanınması ve Tenfizi Davasında Görevli Mahkeme Devamını Oku »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Nüfus Kaydındaki Baba İsminin Düzeltilmesi Davası Hangi Mahkemede Açılmalıdır

Baba İsminin Düzeltilmesi için Soybağının Reddi Davası mı Nüfus Kaydının Düzeltilmesi Davası mı Açılmalıdır Baba İsminin Düzeltilmesi: Uyuşmazlıkta davacıların talebi, anne ile evlilik sonucu baba ile soybağı ilişkisi kurulan davalı … yönünden soybağının reddi davasıdır. Dava kabul edildiğinde, nüfusta kayıtlı olduğu baba … ile olan soybağı ilişkisi ortadan kalkacak, evlilik dışı doğum olması ile anne …’nin kızlık hanesine kayıt olacaktır. Bu da nesebi etkilediği gibi elbette ki mirasçılık durumunu da etkileyecektir. Bu nedenle kanun koyucu soybağı davasını belirli sürelerde açılması koşuluna bağlamış, daha özel nitelikte olan aile mahkemesinin bakmasını öngörmüştür. Yerel Mahkemece görevli mahkemenin asliye hukuk mahkemesi değil aile mahkemesi olduğu ve kamu düzenine ilişkin olan bu hususun resen dikkate alındığı belirtilerek verilen direnme kararı yerindedir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1920 Karar No: 2018/1432 Karar Tarihi: 16.10.2018 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki nüfus kaydındaki baba isminin düzeltilmesi davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Manavgat 4. Asliye Hukuk Mahkemesince, mahkemenin görevsizliğine, kararın kesinleşmesinden itibaren 2 haftalık süre içinde dilekçe ile başvurulması halinde dosyanın görevli ve yetkili Manavgat Aile Mahkemesi’ne gönderilmesine dair verilen 14.03.2014 tarihli ve 2013/465 E., 2014/74 K. sayılı karar, davacılar vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay (Kapatılan)18. Hukuk Dairesinin 05.02.2015 tarihli ve 2014/12892 E., 2015/1454 K. sayılı kararı ile; “…Davacılar vekili dava dilekçesinde; davalı …’ın gerçekte babasının … ve… oğlu … olduğu halde, nüfusa amcası … ve …oğlu …’ın çocuğu ve davacıların da kardeşi olarak kaydedildiğini belirterek gerçek olmayan nüfus kaydının düzeltilmesini istemiş; mahkemece, davanın soybağının tespiti ve nüfus kaydının iptali istemi şeklinde değerlendirilerek aile mahkemesinde bakılması gerektiğinden görev yönünden reddine karar verilmiştir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 33. maddesi uyarınca, olayları açıklamak taraflara hukuki niteleme hakime aittir. Davada öncelikle çözümlenmesi gereken husus, davanın soybağının veya nüfus kayıtlarının düzeltilmesi davası olup olmadığıdır. Bilindiği üzere nesep, birbirinin soyundan gelen kişiler arasındaki ilişkiyi ifade eder. Bu kavram içerisinde kan bağının yanında hukuki münasebetin de bulunması, diğer bir ifadeyle kan bağının hukuk düzeninin aradığı koşullar içerisinde oluşması zorunludur. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 282. maddesi uyarınca “Çocuk ile ana arasında soybağı doğumla kurulur. Çocuk ile baba arasında soybağı, ana ile evlilik, tanıma veya hakim hükmüyle kurulur. Soybağı ayrıca evlat edinme yoluyla da kurulur.” Ayrıca kısaca af kanunları olarak nitelendirilen “Bir evlenme aktine dayanmayan birleşmelerden doğan çocukların neseplerinin düzeltilmesine” ilişkin kanunlara göre de soybağı düzeltilebilir. (HGK 30.01.2008 gün 2008/2-36-47 sayılı kararından) Çocuk ile ana arasında soybağı doğumla kendiliğinden kurulur tesisi için herhangi bir hükme gerek bulunmadığından, çocuğun annesi ile soybağı ilişkisinin kurulması değil, çocuğu doğuran kadının kim olduğunun tespiti dava konusu edilebilir. Öte yandan, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 36/1. maddesine göre kişisel durum, bu amaçla tutulan resmi sicille belirlenir. Aynı Kanunun 39. ve Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 35/1. maddesi uyarınca “Kesinleşmiş mahkeme hükmü olmadıkça nüfus kütüklerinin hiçbir kaydı düzeltilemez ve kayıtların anlamını ve taşıdığı bilgileri değiştirecek şerhler konulamaz. Ancak olayların aile kütüklerine tescili esnasında yapılan maddî hatalar nüfus müdürlüğünce dayanak belgesine uygun olarak düzeltilir.” Kişisel durumlardaki değişikliklerin nüfus kaydında belirtilmesi ve doğru olmayan kayıtların değiştirilmesi ile nüfus kayıtlarının düzeltilmesi anlaşılır. Kayıt düzeltilmesi, aile kütüğüne tescil edilmiş, kaydın bir kısmının düzeltilmesi veya değiştirilmesidir. Nüfus kütüklerindeki doğru olmayan kayıtların düzeltilmesi için mahkemeden karar alınması zorunludur. İşte bu noktada, nüfus kütüğündeki hatalı kayıtlar, ilgilileri veya Cumhuriyet savcısı tarafından açılacak kayıt düzeltme davası ile gerçek durumuna uygun hale getirilebilir ki, bu dava uygulamada nüfus kaydının düzeltilmesi davası olarak adlandırılmakta olup, zamanaşımı ve hak düşürücü süreye bağlı olmayan nüfus kaydının düzeltilmesine ilişkin davalarda, her türlü kanıta başvurulabilir (YHGK, 11.02.1998, 2-87/77). Şu durumda; nüfus kaydının düzeltilmesine ilişkin davada resmi kayıt ve belgelere başvurulabileceği gibi, tanık da dinlenebilir. Nesebin reddi davası ile kayıt düzeltme davası, sonuçları (hane dışına çıkarmak) bakımından benzerlik göstermekte ise de, içerik ve yargılama kuralları açısından kendi özel hükümlerine bağlıdır. Nesebin reddinde, kişisel duruma ilişkin nüfus kaydında yer alan bilgi doğru meydana gelmiş ve kütüğe tescil edilmiş, ancak bu doğru daha sonra nesebin reddi davası ile teknik anlamda bir yanlışlığa dönüştürülmüştür. Nüfus kaydının düzeltilmesi davasında ise, gerçek durumu yansıtmayan nüfus kaydı baştan yanlış olarak kütüğe geçirilmiştir. (HGK 30.01.2008 gün 2008/2-36-47 sayılı kararından) Somut olayda; davacıların iddiası, davalı …’ın amcası … ve … oğlu …’ın çocuğu olarak nüfus idaresine yanlış ve yanıltıcı beyanda bulunarak tescil edildiğine ilişkindir. Bu yönlerden dava soybağı davası değil, nüfus kaydının düzeltilmesi davasıdır. Açıklanan nedenlerle davada görevli mahkeme 4787 sayılı Kanunun 4. maddesi gereğince aile mahkemesi olmayıp 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 36. maddesi uyarınca asliye hukuk mahkemesidir. Görev kamu düzenine ilişkin olup yargılamanın her aşamasında mahkemece kendiliğinden gözetilir. Mahkemece; işin esasına girilerek, davanın kabulü halinde hakları etkilenebilecek mirasçıların davaya katılımı sağlandıktan, tarafların göstereceği deliller toplandıktan ve DNA incelemesi de yapıldıktan sonra oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi yenine görevsizlik kararı verilmesi doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, nüfus kaydındaki baba isminin iptali ile haneden terkini istemine ilişkindir. Davacılar vekili müvekkillerinin muris …’ın mirasçısı olduklarını, davacıların annesi olan …’ın … ile evlenmeden önce murisin kardeşi … ile resmî nikah olmaksızın bir arada yaşamaya başladığını ve bu birliktelikten davalı …’in dünyaya geldiğini, bir süre sonra …’ın vefat ettiğini, eski nüfus kayıtlarına göre baba ismi … olan ancak anne ismi farklı iki …’ın bulunduğunu, … ve … oğlu …’ın çevresinde … olarak bilindiğini ve çocuğu olmadan 1946 yılında hayatını kaybettiğini, …’nin ise …’ın kardeşi … ve … oğlu … ile evlendiğini, bu evlilik öncesinde … ile… oğlu …’ın çocuğu olarak doğan …’in nüfus kaydındaki baba hanesine nüfus müdürlüğünce … ve … oğlu … isminin yazıldığını, söz konusu bu işlemin hatalı olduğunu ileri sürerek nüfus müdürlüğünün hatalı işleminin değiştirilmesine ve davalı …’ın baba hanesinde yazılı bulunan … ve … oğlu 1926 doğumlu … isminin … ve… oğlu … olarak düzeltilmesine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı … vekili davanın soybağının düzeltilmesi davası niteliğinde olduğunu ve hak düşürücü sürenin geçtiğini, daha önce bu konuda bir karar verildiğini, dolayısıyla ortada kesin hükmün bulunduğunu, müvekkilinin, annesi … ile biyolojik babası …’ın birliktelikleri neticesinde 1945 yılında dünyaya geldiğini, ancak …’ın 1946 yılında vefat ettiğini, bu nedenle …’nin …’ın kardeşi,

Nüfus Kaydındaki Baba İsminin Düzeltilmesi Davası Hangi Mahkemede Açılmalıdır Devamını Oku »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

İsim Değiştirilmesi Davası ve Nüfus Kayıtlarına İlişkin Düzeltme Davaları Hangi Mahkemede Açılmalıdır

İsim Değiştirilmesi Davası ve Nüfus Davalarında Görevli Mahkeme Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/18-1919 Karar No: 2018/318 Karar Tarihi: 21.02.2018 Özet: Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 36. maddesinde herhangi bir ayrım yapılmadan kayıt düzeltme davaları düzenlenmiş olup, madde uyarınca ad ve soyadı değişikliği davaları da nüfus davalarının bir türüdür. Buna göre isim değişikliğine ilişkin davalar 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu\’nun 36. maddesinde düzenlenen nüfus davalarından olup, anılan madde uyarınca uyuşmazlığın çözümünde asliye hukuk mahkemesi görevlidir. Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu\’nun kararlarında da aynı hususlar kabul görmüştür. (6100 S. K. m. 382, 383) (5490 S. K. m. 36) (YHGK. 03.11.2010 T. 2010/18-563 E. 2010/554 K.) (YHGK. 25.12.2013 T. 2013/18-464 E. 2013/1698 K.) Dava: Taraflar arasındaki isim değiştirilmesi davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Sütçüler Sulh Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 30.09.2013 gün ve 2013/157 E., 2013/196 K. sayılı kararın temyizen incelenmesinin davalı … İlçe Nüfus Müdürlüğü temsilcisi tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 18. Hukuk Dairesinin 06.03.2014 gün ve 2014/638 E., 2014/3976 K. sayılı kararı ile, \”…Davacı dava dilekçesinde, \”E.\” olan adına \”O.\” isminin eklenmesini istemiş; mahkemece, isteminin kabulüne karar verilmiştir. Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 382. maddesinde ad ve soyadı düzeltilmesi işlerinin çekişmesiz yargı kapsamında bulunduğu; aynı Kanunun 383.maddesinde ise çekişmesiz yargı işlerinde görevli mahkemenin aksine bir düzenleme bulunmadığı sürece sulh hukuk mahkemesi olduğu düzenlenmekle birlikte 5490 Sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu\’nun 36. maddesinde de nüfus kayıtlarına ilişkin düzeltme davalarının düzeltmeyi isteyen şahıslar ile ilgili resmî dairenin göstereceği lüzum üzerine Cumhuriyet Savcıları tarafından yerleşim yeri adresinin bulunduğu yerdeki görevli asliye hukuk mahkemesinde açılacağı hükme bağlandığından mahkemece, davanın asliye hukuk mahkemesinin görevi kapsamında olduğundan görevsizlik kararı verilmesi yerine işin esasına girilerek kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiştir…\” gerekçesiyle ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Davacı “E.” olan adına “O.” isminin de eklenmesini istemiştir. Yerel mahkemece isim tashihi isteyenin aile, arkadaş ve çevresi tarafından “O.” ismi ile anıldığı ve bu isimle hitap edildiği, günlük hayatında \”O.\” ön adını kullandığı için bu durumun karışıklığa yol açtığı, nüfusa sehven O. isminin E. şeklinde yazıldığı, haklı sebebin ispat edilmiş olduğu kanaatiyle davacının nüfus kaydındaki “E.” olan ön adının “E. O.” olarak tashih ve tesciline karar verilmiştir. Davalı idare temsilcisinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece davacının talebinin 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 382/2-a.2 maddesi gereğince \”isim değişikliği\” olduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davalı idare temsilcisi tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, somut olay bakımından “E.” olan ismin yanına “O.” isminin de eklenmesi istemi ile açılan eldeki davada Sulh Hukuk Mahkemesinin mi yoksa Asliye Hukuk Mahkemesinin mi görevli olduğu noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümünde öncelikle işin esası ile ilgili yasal düzenlemelerin üzerinde durulması gerekmektedir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun “Çekişmesiz yargı işleri” başlıklı 382. maddenin ikinci fıkrasının a-2’nci bendinde ad ve soyadının değiştirilmesi davaları çekişmesiz yargı işlerinden sayılmıştır. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 383. maddesine göre çekişmesiz yargı işlerinde görevli mahkeme, aksine bir düzenleme bulunmadığı sürece sulh hukuk mahkemesidir. 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 36. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde yer alan düzenlemeye göre; “Nüfus kayıtlarına ilişkin düzeltme davaları, düzeltmeyi isteyen şahıslar ile ilgili resmî dairenin göstereceği lüzum üzerine Cumhuriyet savcıları tarafından yerleşim yeri adresinin bulunduğu yerdeki görevli asliye hukuk mahkemesinde açılır” Nüfus kayıtlarına ilişkin her türlü düzeltme ve tespit davalarında görevli mahkeme anılan 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 36. maddesinin 1/a bendine göre asliye hukuk mahkemesidir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 03.11.2010 gün ve 2010/18-563 E., 2010/554 K. sayılı kararında da belirtildiği üzere Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 36. maddesinde herhangi bir ayrım yapılmadan kayıt düzeltme davaları düzenlenmiş olup, madde uyarınca ad ve soyadı değişikliği davaları da nüfus davalarının bir türüdür. Buna göre isim değişikliğine ilişkin davalar 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu\’nun 36. maddesinde düzenlenen nüfus davalarından olup, anılan madde uyarınca uyuşmazlığın çözümünde asliye hukuk mahkemesi görevlidir. Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu\’nun 25.12.2013 gün ve 2013/18-464 E., 2013/1698 K.; 30.09.2015 gün ve 2014/18-210 E., 2015/2028 K. sayılı kararlarında da aynı hususlar kabul görmüştür. O hâlde Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. Sonuç: Davalı … İlçe Nüfus Müdürlüğü temsilcisinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 21.02.2018 gününde oybirliği ile karar verildi. Kayseri Avukat – Hukuki Yardım Medeni hukuk alanındaki dava süreçlerinde etkin bir temsil için deneyimli ve güncel mevzuat ile içtihatlara hakim  bir avukattan hukuki destek almanız büyük önem arz etmektedir. Dava sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir avukattan hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. Medeni hukuk alanında uzman avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek hukuk davalarında sürece katılan taraflara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermekte ve taraflara hukuki yardım sunmaktadır. İsim değiştirilmesi davası ve nüfus kaydının düzeltilmesi başta olmak üzere nüfus davalarınız ile ilgili Kayseri avukat arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz. Google Facebook Twitter Instagram

İsim Değiştirilmesi Davası ve Nüfus Kayıtlarına İlişkin Düzeltme Davaları Hangi Mahkemede Açılmalıdır Devamını Oku »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Vakfın Galle Fazlasına Müstehak Vakıf Evladı Olduğunun Tespiti Davası Nasıl Açılır?

Vakfın Galle Fazlasına Müstehak Vakıf Evladı Olduğunun Tespiti Davası Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1923 Karar No: 2019/1217 Karar Tarihi: 26.11.2019 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki galle fazlasına müstehak vakıf evladı olduğunun tespiti davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 11.12.2012 tarihli ve 2010/218 E., 2012/549 K. sayılı karar davacılar vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay (Kapatılan) 18. Hukuk Dairesinin 24.10.2013 tarihli ve 2013/7272 E., 2013/13950 K. sayılı kararı ile: \”…Bir kimsenin vakfın gallesine hak kazanabilmesi için öncelikle o vakfın kurucusu ile aralarında soybağının ispatlanması sonra da vakfiyede öngörülen şartların gerçekleşmesi gerekir. Dava konusu … … Vakfı\’na ait 1323 H. tarihli vakfiyede, galle fazlasının batın şartı ile vakıf evlatlarına bırakıldığı ve davacılardan önceki batında sağ vakıf evladı bulunduğu anlaşıldığından mahkemece davacı tarafın galle fazlası yönünden taleplerinin reddinde bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Ancak; Dosyada toplanan bilgi ve belgeler, dava konusu vakfın şahsiyet kayıtları, Merkez Tevcih Komisyonu kararları, intifa cetveli, nüfus kayıtları özellikle de Çeşme Asliye Hukuk Mahkemesinin 06.12.1965 gün 1965/81 E.-144 K. sayılı ilamı incelendiğinde; davacıların … … Vakfı\’nın kurucusunun soyundan geldikleri sabit olduğundan, çoğun içinde az da vardır kuralından hareketle davacıların sadece vakıf evladı olduklarının tespitine karar verilmesi gerekirken, bu talebin de reddi doğru görülmemiştir…\” gerekçesiyle hüküm bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava; galle fazlasına müstehak vakıf evladı olduğunun tespiti istemine ilişkindir. Davacılar vekili; … … Vakfı\’nın mazbut vakıflar arasına alındığını, temsil ve idaresinin … tarafından yürütüldüğünü, vakfiye şartı yapılan harcamalar ve ilgili tüzük hükmü gereği yapılacak kesintilerden sonra gelir fazlasının vakfın ilgilisi evlatlara dağıtılması gerektiğini, Çeşme Asliye Hukuk Mahkemesinin 06.12.1965 tarihli ve 1965/81 E., 1965/144 K. sayılı kararı ile müvekkillerinin murislerinin vakıf evladı olduğuna karar verildiğini, 1966 yılından bu yana …\’nden galle aldıklarını ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile müvekillerinin … … Vakfı\’ndan galleye müstehak vakıf evladı olduğunun tespitine karar verilmesini istemiştir. Davalı … vekili; vakfiyeye konu … … Vakfı\’nın İzmir ili Çeşme ilçesinde kurulmuş olduğunu, 1086 sayılı (mülga) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu\’nın 8/1 ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 101 devamı maddeleri gereğince dava yetkisiz mahkemede açıldığından yetkisizlik kararı verilmesi, esasa ilişkin olarak da Vakıflar Yönetmeliği\’nin ilgili maddeleri gereğince, davacıların vakıf gelirinden yararlanacak kişilerden olduklarının saptanması için araştırma ve inceleme yapılması gerektiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Yerel mahkemece; bir üst batında galleye müstehak vakıf evlatları hayatta olduklarından davacıların ilgili vakıftan galleye müstehak olmadıkları gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Davacılar vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçeyle bozulmuştur. Yerel mahkemece önceki gerekçelere ek olarak, davacıların dava dilekçesi incelendiğinde davanın seçimlik dava niteliğinde olmadığı, ıslah talebinin de bulunmadığı, davacıların vakıf evladı olduğunun tespitinde hukuki yararları bulunmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda davacıların ilgili vakıftan galleye müstehak vakıf evladı olmadıklarının belirlenmesi karşısında çoğun içinde az da vardır kuralından hareketle sadece vakıf evladı olduklarının tespitine karar verilmesinde hukuki yararlarının bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü bakımından öncelikle konu ile ilgili kavramların ve yasal düzenlemelerin incelenmesinde fayda bulunmaktadır. Vakıf, bir malın (esas itibariyle bir taşınmaz mülkün), yararının (kendisinin ya da gelirinin) sonsuza kadar devam etmesi niyetiyle hayri bir hizmetin görülmesine tahsis edilmesi ve söz konusu malın vakfeden kişinin mülkiyetinden özel bir mülkiyet kategorisine aktarılarak orada tutulmasıdır. Vakıf kuran kişiye “vâkıf”, vakfedilen mala “mevkuf” denir. Vakıf yapan kişinin (vâkıfın) amaçlarını, koşullarını kapsayan, kurulacak vakfın yönetim esaslarını belirleyen ve mahkemece tesciliyle birlikte vakfın kuruluşunu belirten belgeye (vakıf senedine) “vakfiye” adı verilmektedir. Vakfın mal varlığı, amacı, yönetimi ve vakıftan kimlerin yararlanacağı vakfiyede belirtilir (Hukuk Genel Kurulunun 10.10.2012 tarihli ve 2012/18-182 E., 2012/709 K. sayılı kararı). Galle; bir vakfın hâsılatı, geliri anlamında kullanılmaktadır. Vakfa tahsis edilen paradan sağlanan faiz, vakfa ait malın kiraya verilmesi yoluyla elde edilen kira geliri, vakfa ait iktisadî işletmelerin gelirleri, vakıf bahçesinin semeresi galle olarak sayılabilir (Yener, M. S.: Uygulamada Açıklamalı Örnek Kararlı Eski Vakıf Davalarına Giriş Vakfiyeden Doğan Evladiye, Galle, Tevliyet, Ücret ve Sıla Davaları, Kartal Yayınevi, Ankara, Mart 2004, s. 39). Galle fazlası ise; 5737 sayılı Vakıflar Kanunu’nun 3. maddesinde yer alan tanımlara göre, mazbut ve mülhak vakıflarda, vakfın hayrat ve akarlarının onarımı ile vakfiyelerindeki hayrat hizmetlerin ifasından sonra kalan miktarı ifade eder. 5737 sayılı Vakıflar Kanunu’nun 3. maddesine göre, mülga 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi ile 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu hükümlerine göre kurulan vakıflar “yeni vakıf”, mülga 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi’nin yürürlük tarihinden önce kurulan vakıflar ise, “eski vakıf” olarak nitelendirilmektedir. Yine aynı madde hükmünde, …’nce yönetilecek ve temsil edilecek vakıflar ile mülga 743 sayılı Türk Kanunu Medenisinin yürürlük tarihinden önce kurulmuş ve 2762 sayılı Vakıflar Kanunu gereğince Vakıflar Genel Müdürlüğünce yönetilen vakıflar “Mazbut Vakıf ”, mülga 743 Sayılı Türk Kanunu Medenisi’nin yürürlük tarihinden önce kurulmuş ve yönetimi vakfedenlerin soyundan gelenlere şart edilmiş vakıflar da “mülhak vakıflar” olarak tanımlanmıştır. Buna göre, mazbut vakıflar Genel Müdürlük tarafından yönetilirken, mülhak vakıflar vakfedenlerin soyundan gelen kişilerce yönetilir. Mülga 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi’nin yürürlük tarihinden önce kurulan vakıflar, amaçları çerçevesinde vakıftan yararlananlar bakımından, “hayrî vakıf” ve “zürrî vakıf” olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Bunlardan zürri vakıflarda, vakıf gelirlerinden (galleden) vâkıfın evlatlarının yararlanması amaçlanmıştır. Zürri vakıf denilen bu vakıflarda vakfiyede belirtilen hayri koşulların ifasından sonra vakfın gelirinden (galle) fazlasının vakfiyede belirtilen evlatlara ya da hısımlara verilmesi öngörülmüştür. Vakfeden, vakfın gelir fazlasından sadece belirli bir kişi ya da kişilerin yararlanmasını mümkün kılabileceği gibi, çocuklarının, usul ve/veya füruunun ya da diğer akrabalarının yararlanmasını mümkün kılabilir (Akipek, Ş./ Altaş, H.: “Vakıflarda Evladiye Davaları”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 47, S. 1-4, s. 145-151, Ankara 1998, s. 145-146; Uluç, Y.:Vakıflar Hukuku ve Mevzuatı, Ankara 2008, s. 49). 743 sayılı Medeni Kanun sonrasında 2762 sayılı (mülga) Vakıflar Kanunu ile mazbut ya da mülhak vakıf kabul edilen zürri vakıfların malvarlığı üzerinde hak sahipliği bulunanların bu hakları belirli koşullara bağlı olarak korunmuştur. Gerek 2762 sayılı (mülga) Kanun gerekse 5737 sayılı Vakıflar Kanunu\’nda ve bu Kanun uyarınca çıkarılan Yönetmelikte mazbut ve mülhak vakıfların gelirinden yararlanacak kişiler “intifa hakkı” sahibi olarak nitelendirilmiş

Vakfın Galle Fazlasına Müstehak Vakıf Evladı Olduğunun Tespiti Davası Nasıl Açılır? Devamını Oku »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Babalık Davasında Soybağının Tespiti için Kan veya Doku Alınmasına Katlanma Zorunluluğu

Babalık Davasında Soybağının Tespiti için Kan veya Doku Alınmasına Katlanma Zorunluluğu Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1927 Karar No: 2018/1471 Karar Tarihi: 18.10.2018 Mahkemesi: Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki babalığın hükmen tespiti davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Aile Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 11.04.2013 tarihli ve 2010/666 E., 2013/421 K. sayılı karar davalı … vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 18. Hukuk Dairesinin 07.04.2014 tarihli ve 2013/19771 E., 2014/6271 K. sayılı kararı ile: “…Davacı dava dilekçesinde, annesi ….’in davalı … ile olan evlilik dışı ilişkisinden doğduğunu belirterek babasının davalı … olduğunun tespitine karar verilmesini istemiş, mahkemece davanın kabulüne karar verilmiştir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 284. maddesinde; “Soybağına ilişkin davalarda, aşağıdaki kurallar saklı kalmak kaydıyla Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu uygulanır: 1. Hakim maddi olguları resen araştırır ve kanıtları serbestçe takdir eder. 2. Taraflar ve üçüncü kişiler, soybağının belirlenmesinde zorunlu olan ve sağlıkları yönünden tehlike yaratmayan araştırma ve incelemelere rıza göstermekle yükümlüdürler. Davalı, hakimin öngördüğü araştırma ve incelemeye rıza göstermezse, hakim, durum ve koşullara göre bundan beklenen sonucu, onun aleyhine doğmuş sayabilir.” 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 292. maddesinde ise; “(1) Uyuşmazlığın çözümü bakımından zorunlu ve bilimsel verilere uygun olmak, ayrıca sağlık yönünden bir tehlike oluşturmamak şartıyla, herkes, soybağının tespiti amacıyla vücudundan kan veya doku alınmasına katlanmak zorundadır. Haklı bir sebep olmaksızın bu zorunluluğa uyulmaması hâlinde, hâkim incelemenin zor kullanılarak yapılmasına karar verir. (2) Üçüncü kişi tanıklıktan çekinme hakkı bulunduğunu ileri sürerek bu yükümlülükten kaçınamaz.” hükümleri getirilmiştir. Dosyadaki bilgi ve belgelerden; davacının, annesi ….’in davalı … ile olan evlilik dışı ilişkisinden doğduğunu belirterek babasının davalı … olduğunun tespitine karar verilmesini istediği, mahkemece yeterli araştırma yapmadan davalının ihtara uymaması nedeniyle DNA testi yaptırılamadığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verildiği anlaşılmaktadır. Dava, Türk Medeni Kanunu’nun 301. ve devamı maddelerinde düzenlenen babalığın tespiti istemine ilişkindir. Bu talep çerçevesinde mahkemece tarafların iddia ve savunmaları da dikkate alınarak babalık iddiası ile ilgili olarak DNA testi yaptırmak üzere davalı …’e meşruhatlı davetiye çıkarılarak DNA testi için gerekli kan örneklerini vermesi, aksi taktirde zor kullanılarak bu incelemenin yaptırılacağı hususu ihtar edilmeli, ihtara rağmen davalı gelmez veya gelir de kan örneklerini vermez ise bu incelemelerin zor kullanılarak yapılmasına karar verilip DNA testi yaptırılıp alınacak rapor doğrultusunda bir karar verilmesi gerekirken yukarıda gösterilen yasal düzenlemelere aykırı şekilde eksik incelemeyle davanın kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle şimdilik diğer yönleri incelenmeksizin bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, babalığın hükmen tespiti istemine ilişkindir. Davacı, annesi ile davalının evlilik dışı birlikteliklerinden 1987 yılında dünyaya geldiğini, ancak annesinin nüfusunda kayıtlı olduğunu ileri sürerek, davalının babası olduğunun tespiti ile nüfusta baba hanesine kaydının yapılmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, müvekkilinin davayı kabul etmediğini beyan ederek davanın reddini istemiştir. Mahkemece, davacının reşit olduktan sonra davalı tarafından nüfusuna kaydedileceği yönünde oyalandığı ve bu nedenle babalık davasını hemen açmadığı ileri sürülmüş ise de 30.11.1987 doğumlu olan davacının reşit olduğu tarihten itibaren davanın açıldığı tarihe kadarki süre nazara alındığında Türk Medeni Kanunu’nun 303/2. maddesindeki hak düşürücü sürenin geçirildiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Karar davacı vekilince temyiz edilmiş, Yargıtay 2. Hukuk Dairesince, “… Davacı, 31.11.1990 doğumlu iken, Ankara 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 4.11.1993 tarihli, 1993/704-725 sayılı kararı ile doğum tarihi 30.11.1987 olarak tashih edilmiştir. Davacı, davayı süresinde açmamasının haklı sebebe dayandığını ileri sürmüştür. Bir yıllık süre geçtikten sonra gecikmeyi haklı kılan sebepler varsa, sebebin ortadan kalkmasından başlayarak bir ay içinde dava açılabilir (TMK.md.303/4). O hâlde, davacının gösterdiği delillerin toplanması, davanın anaya ihbar edilmesi (TMK.md.301), ana katıldığı taktirde göstermesi hâlinde onun delillerinin de toplanması, davacının nüfusa tescilinin dayanağı belgenin, tescil resmî bir belgeye istinat ediyorsa, bu belgeyle birlikte merciinden istenerek dosya içine alınması, doğum tarihinin tashihine ilişkin dava dosyasının da mahkemesinden istenip dosyaya alınıp incelenmesi ve tüm deliller birlikte değerlendirilerek davanın süresinde açılıp açılmadığının belirlenmesi ve hasıl olacak sonucuna göre karar verilmesi gerekir. Açıklanan hususlar üzerinde durulmadan eksik inceleme ile hüküm kurulması doğru bulunmamıştır…” gerekçesiyle bozulmuştur. Mahkemece bozma kararına uyulmuş ve yapılan yargılama sonucunda, dinlenen tanık beyanlarına göre davalı ile davacının annesinin uzun süre birlikte yaşadıkları, davacının da bu birliktelikten dünyaya geldiği, davacıyı tanıyacağını ve nüfusa kaydettireceğini söyleyerek davalının davacı ve annesini oyaladığı, bu nedenle davacının reşit olduktan hemen sonra dava açmadığının anlaşıldığı, bu durumun anlaşılmasından sonra ise tarafların DNA incelemesi yapılmak üzere Adli Tıp Kurumuna sevkine karar verildiği, ancak usulüne uygun çağrılmasına ve tebligat çıkarılmasına rağmen davalının mahkemeye müracaat etmediği ve test yaptırmaktan kaçındığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Karar davalı vekilince temyiz edilmiş, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde yer alan gerekçeyle bozulmuştur. Mahkemece, bozma kararında yasal düzenlemelere aykırı ve eksik inceleme ile karar verildiği belirtilmiş ise de DNA testi yapılmak üzere davalı adına çıkarılan meşruhatlı davetiyenin tebliğine rağmen davalının gelmediği, 02.05.2012 ve 24.07.2012 tarihlerinde ihzaren celbine karar verildiği, davalının davetiye ve ihzarlara rağmen gelmemesi ve incelemeye rıza göstermemesi nedeniyle 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 284/2. maddesi uyarınca incelemeden beklenen sonucun davalı aleyhine doğmuş olduğu sayılarak davanın kabulüne karar verildiği gerekçesiyle önceki hükümde direnilmiştir. Direnme kararı davalı vekilince temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda, adına çıkarılan meşruhatlı davetiye ve ihzar müzekkerelerine karşın DNA testi yaptırmak üzere müracaat etmeyen davalı hakkında 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 284/2. maddesi gereğince incelemeden beklenen sonucun onun aleyhine doğduğunun kabul edilip edilemeyeceği, edilemeyeceğinin kabulü hâlinde 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 292. maddesi gereğince soybağının tespiti amacıyla davalıya DNA testi yaptırmak üzere meşruhatlı davetiye çıkarılarak gerekli kan veya doku örneğini vermesi, aksi taktirde zor kullanılarak bu incelemenin yaptırılacağı hususunun ihtar edilmesi, gelmediği veya gelip de kan veya doku örneği vermediği takdirde incelemenin zor kullanılarak yapılmasına karar verilip DNA testi yapılmak suretiyle alınacak rapora göre bir karar verilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşme sırasında hak düşürücü sürenin davanın tüm aşamalarında resen gözetilmesi gerektiği dikkate alınarak, davalı vekilinin hak düşürücü süreye ilişkin temyiz itirazları öncelikle incelenmiştir. Hemen belirtmek gerekir ki; “Babalık hükmü” 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 301-304. maddeleri arasında düzenlemiş ve “Dava hakkı” başlıklı 301. maddenin birinci fıkrasında; çocuk ile baba arasındaki soybağının mahkemece

Babalık Davasında Soybağının Tespiti için Kan veya Doku Alınmasına Katlanma Zorunluluğu Devamını Oku »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Davalıya Ait Adresin Gerçekte Var Olmaması Halinde Davanın Açılmamış Sayılmasına Karar Verilebilir mi

Davalıya Ait Adresin Gerçekte Var Olmaması Halinde Davanın Açılmamış Sayılmasına Karar Verilebilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2015/2878 Karar No: 2019/456 Karar Tarihi: 16.04.2019 Taraflar arasındaki Kurum işleminin iptali ve tespit davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … İş Mahkemesince davanın açılmamış sayılmasına dair verilen 25.04.2013 tarihli ve 2013/111 E., 2013/219 K. sayılı karar davacı vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 25.06.2014 tarihli ve 2014/11261 E., 2014/15665 K. sayılı kararı ile: \”…Somut olayda, dava dilekçesinde bildirilen davalılardan Mert Mandıra Şarküteri Tar. Ür. Tur. Tic. Ltd. Şirketinin Şirinyalı Mah. 1503 Sok. Mercan Apt. No:13/5 Merkez/Antalya adresine Mahkemece çıkartılan tebligatın bila tebliğ iade edilmesi üzerine, davacı vekiline 10.04.2013 tarihinde tebliğ edilen ihtarlı tebligat ile …nun 119/b maddesi kapsamında dava dilekçesinde eksiklik olduğu belirtilerek, 1 haftalık kesin süre içinde davalı şirketin tebligat adresinin bildirilmemesi ve bildirilen adresin de iade edilmesi halinde davanın açılmamış sayılmasına karar verileceği ihtar edilmiş, davacı vekilince Mahkemeye sunulan 12.04.2013 havale tarihli dilekçe ile anılan şirketin dava dilekçesinde bulunan adresinin tekrar bildirilmesine ve Antalya Ticaret Sicil Müdürlüğü\’nün 26.02.2013 tarihli yazı cevabı ile de bahse konu adresin davalı şirketin ticaret sicil kayıtlarında mevcut en son adresi olduğunun belirtilmesine karşın, Mahkemece eksikliğin süresinde giderilmediğinden bahisle, davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi üzerine, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 119/1 maddesinde dava dilekçesinde bulunması gereken hususlar sayılmış, 119/1. maddesinin (b) bendinde \’\’davacı ile davalının adı, soyadı ve adresleri\’\’nin bulunması gerektiği belirtilmiş, 119/2 maddesinde ise; 119/1 de sayılan bentlerden (a), (d), (e), (f), (g) bentleri dışında kalan dava dilekçesinde bulunması gereken hususlarda eksiklik bulunması halinde hakimin eksikliği tamamlaması için davacı tarafa bir haftalık kesin süre vereceği, bu süre içinde eksiklik tamamlanmadığı takdirde davanın açılmamış sayılacağı belirtilmiştir. İncelenen dosyada, 05.02.2012 tarihli dava dilekçesinde, davalılardan Mert Mandıra Şarküteri Tar. Ür. Tur. Tic. Ltd. Şirketinin adresinin \’\’Şirinyalı Mah. 1503 Sok. Mercan Apt. No:13/5 Merkez/Antalya\’\’ olarak belirtildiği ve Antalya Ticaret Sicil Müdürlüğü\’nün 26.02.2013 tarihli yazı cevabı ile de bahse konu adresin anılan şirketin ticaret sicil kayıtlarında mevcut en son adresi olduğu anlaşılmıştır. Bu durumda, anılan davalı şirketin adresi dava dilekçesinde mevcut olduğu halde, eksikliğin giderilmediğinden bahisle davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi doğru değildir. O hâlde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve sair yönleri incelenmeksizin hüküm bozulmalıdır…\” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, hizmet tespiti ve Kurum işleminin iptali istemine ilişkindir. Davacı vekili; müvekkilinin 05.05.2006-30.09.2007 tarihleri arasında Mert Mandıra Şarküteri Tarım Ürünleri Turizm İnşaat Taahhüt Kuyumculuk Emlak Ticaret Sanayi Limited Şirketi\’nde, 01.11.2008-30.09.2010 tarihleri arasında Örnek-Yavuz-Bahar Gıda ve İhtiyaç Maddeleri Pazarlama Ticaret Sanayi Limited Şirketinde çalıştığını ve müvekkiline 01.10.2010 tarihinde yaşlılık aylığı bağlandığını, Kurum tarafından 01.12.2012 tarihinde yaşlılık aylığının iptal edildiğini ve ödenen aylıkların yersiz ödeme kaydedildiğini ileri sürerek, 05.05.2006-30.09.2007 tarihleri arasında Mert Mandıra Şarküteri Tarım Ürünleri Turizm İnşaat Taahhüt Kuyumculuk Emlak Ticaret Sanayi Limited Şirketinde 01.11.2008-30.09.2010 tarihleri arasında Örnek-Yavuz-Bahar Gıda ve İhtiyaç Maddeleri Pazarlama Ticaret Sanayi Limited Şirketi\’nde iptal edilen çalışmalarının tespitini, Kurum kayıtlarının bu şekilde düzeltilmesini ve 01.10.2010 tarihinden itibaren yaşlılık aylığı almaya hak kazandığının ve Kuruma borçlu olmadığının tespitini dava etmiştir. Davalı … vekili; Kurum işleminde hata bulunmadığını belirterek davanın reddinin gerektiğini savunmuştur. Davalı … Tarım Ürünleri Turizm İnşaat Taahhüt Kuyumculuk Emlak Ticaret Sanayi Limited Şirketi ve davalı Örnek-Yavuz-Bahar Gıda ve İhtiyaç Maddeleri Pazarlama Ticaret Sanayi Limited Şirketi cevap dilekçesi sunmamıştır. Mahkemece; davalı … Tarım Ürünleri Turizm İnşaat Taahhüt Kuyumculuk Emlak Ticaret Sanayi Limited Şirketinin tebligat adresinin bulunmadığı ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 119. maddesi gereğince bu eksikliğin tamamlanması için davacı vekiline bir haftalık kesin süre verildiği, kesin süreye rağmen davacı vekilince ihtara uyulmadığı gerekçesiyle Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 119. maddesinin 2. fıkrası uyarınca davanın açılmamış sayılmasına karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel mahkemece; Antalya Ticaret Sicil Müdürlüğü\’nün 26.02.2013 tarihli yazı cevabında davalı … Tarım Ürünleri Turizm İnşaat Taahhüt Kuyumculuk Emlak Ticaret Sanayi Limited Şirketinin mevcut son adresinin \”Şirinyalı Mahallesi 1503 Sokak Mercan Apt. No.13/5 Merkez/Antalya\” olduğu ve dava dilekçesinde bu adresin yazılı olduğu, ancak \”Şirinyalı Mahallesi 1503 Sokak Mercan Apt. No.13/5 Merkez/Antalya\” adresinin fiilen olmadığı, tüm çıkartılan tebligatlarda posta memurunca \”Şirinyalı Mahallesi 1503 Sokak\’ta 13 no ve Mercan Apartmanının bulunmadığı, alıcının tanınmadığı\” şeklinde şerh düşüldüğü, davalı … Tarım Ürünleri Turizm İnşaat Taahhüt Kuyumculuk Emlak Ticaret Sanayi Limited Şirketinin tebligat adresinin bulunmadığı ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 119. maddesi gereğince bu eksikliğin tamamlanması için davacı vekiline bir haftalık kesin süre verildiği, verilen kesin süre içerisinde eksikliğin tamamlanmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davalı … Tarım Ürünleri Turizm İnşaat Taahhüt Kuyumculuk Emlak Ticaret Sanayi Limited Şirketinin adresinin davacıya verilen kesin süre içerisinde bildirilmediği gerekçesiyle davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesinin doğru olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. 7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun 35. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; \”Kendisine veya adresine kanunun gösterdiği usullere göre tebliğ yapılmış olan kimse, adresini değiştirirse, yenisini hemen tebliği yaptırmış olan kaza merciine bildirmeye mecburdur. Bu takdirde bundan sonraki tebliğler bildirilen yeni adrese yapılır. Adresini değiştiren kimse yenisini bildirmediği ve adres kayıt sisteminde yerleşim yeri adresi de tespit edilemediği taktirde, tebliğ olunacak evrakın bir nüshası eski adrese ait binanın kapısına asılır ve asılma tarihi tebliğ tarihi sayılır. Bundan sonra eski adrese çıkarılan tebliğler muhataba yapılmış sayılır. Daha önce tebligat yapılmamış olsa bile, tüzel kişiler bakımından resmî kayıtlardaki adresleri esas alınır ve bu madde hükümleri uygulanır. Daha önce yurt dışındaki adresine tebligat yapılmış Türk vatandaşı, yurt dışı adresini değiştirir ve bunu tebliğ çıkaran mercie bildirmez, adres kayıt sisteminden de yerleşim yeri adresi tespit edilemezse, bu kişinin yurt dışında daha önce tebligat yapılan adresine Türkiye Büyükelçiliği veya Konsolosluğunca 25/a maddesine göre gönderilen bildirimin adrese ulaştığının belgelendiği tarihten itibaren otuz gün sonra tebligat yapılmış sayılır.\’\’ 7201 sayılı Tebligat Kanunu\’nun 35. maddesi kapsamında tüzel kişilere tebligat yapılabilmesi için resmî kayıtlardaki adreslerinin esas alınması gerekmekte olup, söz konusu adresin gerçekte var olmaması durumunda tebligatların ne şekilde yapılacağı somut olay bakımından uyuşmazlığın özünü oluşturmaktadır. Somut olayda, davacı

Davalıya Ait Adresin Gerçekte Var Olmaması Halinde Davanın Açılmamış Sayılmasına Karar Verilebilir mi Devamını Oku »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Kesin Hüküm İtirazı: Hakkında Kesin Hüküm Bulunan Konuda Farklı Dava Sebebi ile Yeni Bir Dava Açılması

Kesin Hüküm İtirazı: Hakkında Kesin Hüküm Bulunan Konuda Farklı Dava Sebebi ile Yeni Bir Dava Açılabilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2016/7-360 Karar No: 2019/450 Karar Tarihi: 11.04.2019 Özet: Her iki davanın tarafları ve konusu aynı ise de, dayandığı sebeplerin (vakıaların) aynı olduğundan söz edilemez. Zira ilk dava, davacının büro işçisi olmadığı, aksine sahada (dışarıda) çalıştığı yönündeki vakıalara dayandırılmış iken, eldeki davada davacının, büro işçisi olduğunu ancak işverenin eşitlik ilkesine aykırı davranarak çok sayıda büro işçisini Toplu İş Sözleşmesi (TİS)\’nden yararlandırdığını iddia ettiği ve bu nedenle TİS\’ten yararlanması gerektiğini ileri sürdüğü anlaşılmaktadır. Öyle ise, … tarihine kadar olan alacaklar bakımından kesin hüküm bulunduğunu kabul etmek mümkün değildir. Mahkemece kesin hükmün dava sebebinin aynı olmasına ilişkin şartın somut olayda gerçekleşmediği gerekçesi ile önceki kararında direnmesi yerindedir. Ne var ki, hüküm altına alınan … tarihine kadar olan dönem alacakları ile ilgili temyiz incelemesi yapılmadığından, bu yönde temyiz incelemesi yapılmak üzere dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir. (1086 S. K. m. 237) (6100 S. K. m. 114, 115, 303) Taraflar arasındaki işçilik alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 20.03.2014 tarihli ve 2013/368 E.-2014/166 K. sayılı kararın davalı vekili tarafından temyizi üzerine Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin 22.09.2014 tarihli ve 2014/9305 E.- 2014/17736 K. sayılı kararı ile; \”…1.Dosyadaki yazılara, hükmün Dairemizce de benimsenmiş bulunan yasal ve hukuksal gerekçeleriyle dayandığı maddi delillere ve özellikle bu delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazlarının reddine. 2. Davacı vekili, davacının 20.08.1989 tarihinde davalı işyerinde çalışmaya başladığını, çalışmasına Emlak İstimlak Daire …lığında halen devam ettiğini, 22.04.2008 tarihinden itibaren davalı işyerinde yetkili olan Hizmet-İş Sendikası’na üye olduğunu, davalı işyerinde yürürlükte bulunan Toplu İş Sözleşmesi (TİS)\’nin 3.maddesinin 3.bendinde büro elemanlarının sözleşme kapsamı dışında olduğunun belirtildiğini, ancak bu hükmün işyerinde genel olarak uygulanmadığını, davalı işyerinde fiilen büro işçisi olarak çalışmasına rağmen TİS\’den yararlanan çok sayıda işçi bulunduğunu, dolayısıyla davalı işverenin bu hükme dayanarak keyfi uygulamaya gittiğini ve eşit konumdaki işçilere farklı muamelelerde bulunduğunu, kendisi ile aynı durumda/statüde olan işçilerin TİS\’den yararlandırdığını ancak kendisinin bu haklardan hukuksuz olarak mahrum bırakıldığını, ayrıca bu tür düzenlemelerin Anayasaya, Sendikalar Kanunu\’na ve evrensel hukuk normlarına da aykırı olduğunu, özetle; Toplu İş Sözleşmesi (TİS)\’nin 3/3. bendindeki büro işçilerinin kapsam dışı sayılması hükmünün işyerinde genel olarak uygulanmaması, işverenin keyfi tutumu nedeniyle aynı konumdaki bazı büro işçilerinin TİS\’den faydalandırılarak eşit durumdaki işçiler arasında ayrımcılık yapılması nedeniyle bu keyfi uygulamaların hukuk düzenince korunamayacağını, bu nedenlerle de kendisinin de diğer birçok büro işçisi gibi TİS\’den yararlanmasının gerektiğini, zira 15.03.2011 tarihinde yürürlüğe giren TİS\’de kapsam dışı uygulamasının kaldırıldığını, açılan emsal davalarda da iddiaları doğrultusunda kabul kararları verildiğini iddia ederek; sendikaya üye olduğu tarihten itibaren oluşan ücret zammı, birleştirilmiş sosyal yardım, sorumluluk zammı, ikramiye ve ilave tediye, yemek yardımı, giyim yardımı öğrenim yardımı, hizmet yılı primi ve hafta tatili ücreti alacaklarının faizleriyle birlikte davalıdan tahsilini talep etmiştir. Davalı, davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Bilindiği üzere; maddi anlamda kesin hüküm, yargısal (kazai) kararlara tanınan yasal gerçeklik(hakikat) vasfıdır. Bu vasıf yargısal (kazai) kararların gerçeğe (hakikata) uygun olarak verildiğinin kabul edilmesini zorunlu kılar. Kesin hüküm kuralı, haklı ve adil kararların korunması yanında, kişiler arasındaki çekişmelerin sonsuza dek davam etmesini önlemek, toplumun istikrar ve düzenini sağlamak, hukukun ve yargının güvenirliğini korumak amacıyla da kabul edilmiştir. Bütün yasal yollar kapandıktan ve verilen hüküm kesinleştikten sonra, aynı davanın tekrar yargı önüne getirilmesi, toplumda sonu gelmeyen çekişmelere, huzursuzluklara, istikrarsızlıklara, kazanılmış hakların her zaman ortadan kaldırılabileceği endişesine neden olur. Çelişkili kararların çıkmasına sebebiyet verir. Bu itibarla, tarafları, mevzuu ve sebebi aynı olan Devletin iştiraki, hakimin tarafsız araştırması ve iradesi ile kurulan, tüm yasal yollardan geçmek suretiyle; diğer bir anlatımla şekli yönüyle de kesinleşen önceki hükmün korunmasında kamunun büyük yararı bulunmaktadır. Hukukumuzda kamu düzeninden sayılan ve 1086 sayılı (mülga) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu\’nun 237. (6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 303.) maddesinde düzenlenen kesin hüküm tarafların anlaşmaları ile ortadan kaldırılamadığı gibi, mahkemece kendiliğinden (resen) gözönünde tutulur. Düzenlediği hak ve çıkar ilişkileri yönünden yasal gerçeklik (hakikat) sayıldığından taraflarını bağlar. Kesin hüküm itirazı, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 114 ve 115. maddeleri gereği davanın her aşamasında ileri sürülebilir ve mahkeme de; (Yargıtay da) davanın her aşamasında kesin hükmün varlığını kendiliğinden gözetip, davayı kesin hükümden (dava şartı yokluğundan) reddetmesi gerekir. Yine kesin hüküm itirazı mahkemede ileri sürülmemiş olsa dahi, ilk defa Yargıtay\’da (temyiz veya karar düzeltme aşamasında) dahası bozmadan sonra da ileri sürülebilir. Bu bakımdan usulü kazanılmış hakkın istisnasıdır ve tarafların iradesine de bağlı olmayan mutlak bir etkiye sahiptir. O nedenle kesin hükmün varlığının yargılamanın bir kesiminde nazara alınmamış olması diğer bir kesiminde ele alınmasını engellemez. Somut olayda davacının aynı alacaklara ilişkin aynı iddialarla açtığı 21.07.2009 tarihine kadar alacakları talep ettiği Bursa 3. İş Mahkemesi 2011/563 E. 2012/183 K. sayılı dosyada davacının büro işçisi olması nedeniyle alacak talepleri reddedilmiştir. Verilen ret kararı Yargıtay 9. Hukuk Dairesi tarafından onanmıştır. Kesinleşen ilam gereği artık davacının 21.07.2009 tarihine kadar olan dönem açısından yeni bir dava ile alacak talebinde bulunması mümkün değildir. Mahkemece kesin hüküm ile tespit edilen dönem sonrasına denk gelen dönem alacaklarının tahsiline hükmedilmesi gerekirken kesin hüküm dikkate alınmadan 21.07.2009 tarihi öncesi alacakların da kabulüne karar verilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir… \” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, işçilik alacaklarının tahsili istemine ilişkindir. Davacı vekili, müvekkilinin davalı … Müdürlüğüne (BUSKİ/İşveren) ait iş yerinde çalıştığını, sendika üyesi olduğunu, iş yerinde uygulanmakta olan toplu iş sözleşmelerinde (TİS) büro işçilerinin kapsam dışı tutulduğunu, ancak davalının inisiyatifi ile çok sayıda büro işçisinin TİS\’teki tüm haklardan yararlandırıldığını, bu durumun kesinleşen davalarla sabit olduğunu, davalı işverenin bu davranışının eşit davranma ilkesine aykırılık teşkil ettiğini ileri sürerek, TİS\’ten kaynaklanan işçilik alacaklarının davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, davacının büro işçisi olarak yararlanması mümkün Toplu İş Sözleşmesi (TİS) hükümlerine göre haklarını eksiksiz aldığını, öte yandan aynı mahiyette açtığı davanın reddedildiğini, temyiz incelemesinden geçerek kesinleştiğini belirterek kesin hüküm itirazında bulunmuş ve davanın reddini istemiştir. Mahkemece, davacının ilk davada fiilen sahada çalıştığını, büro personeli olmadığını

Kesin Hüküm İtirazı: Hakkında Kesin Hüküm Bulunan Konuda Farklı Dava Sebebi ile Yeni Bir Dava Açılması Devamını Oku »