AİHM Yasak Kararı: Suçun Manevi Unsurunun Oluşup Oluşmadığı Değerlendirilmeden Örgüt Üyeliği Suçlamasıyla Ceza Verilmesi
© Kanunsuz Ceza Olmaz ilkesinin ihlaline ilişkin AİHM Yasak Kararı kesindir ancak redaksiyonel / editöryal revizyona tabi olabilir. AİHM Yasak Kararı (Büyük Daire)’nın bu gayriresmi çevirisi, İnsan Hakları Hukukçusu ve AİHM Eski Hukukçusu Dr. Orhan ARSLAN tarafından yapılmıştır. 2026. Tercümana atıfta bulunmak kaydıyla alıntı yapılabilinir. AİHM Yasak Kararı’nın tam metni için tıklayınız.
AİHM Yasak Kararı (Başvuru No: 17389/20)
Büyük Daire – Karar
Dava, başvurucunun 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 314. maddesinin 2. fıkrası uyarınca silahlı terör örgütü üyeliği suçundan mahkum edilmesi ve ayrıca Çorum Cezaevi’nde cezasını çekmesi sırasında maruz kaldığı gözaltı koşullarıyla ilgilidir. Dava, Sözleşme’nin 7. ve 3. maddeleriyle ilgili sorunları gündeme getirmektedir.
Dava, 2 Nisan 2020 tarihinde Türk vatandaşı Şaban Yasak (“başvurucu”) tarafından İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Mahkeme’ye Türkiye Cumhuriyeti aleyhine yapılan başvurudan (no. 17389/20) kaynaklanmaktadır.
Başvuru, başlangıçta Mahkeme’nin İkinci Dairesi’ne tahsis edilmiştir (Mahkeme İçtüzüğü’nün 52. maddesinin 1. fıkrası). 19 Şubat 2021 tarihinde Hükümete, Sözleşme’nin 3. ve 7. maddeleri kapsamındaki başvurucunun şikayetleri tebliğ edilmiştir. Başvurunun geri kalan kısmı (özellikle başvurucunun 6. madde kapsamındaki şikayeti), İçtüzüğün 54. maddesinin 3. fıkrası uyarınca kabul edilemez ilan edilmiştir.
27 Ağustos 2024 tarihli bir kararda, İkinci Bölüm Dairesi, Çorum Cezaevi’ndeki gözaltı koşullarına ilişkin Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamındaki şikayeti ve ayrıca 7. madde kapsamındaki şikayeti oybirliğiyle kabul edilebilir bulmuştur. 2. Daire, başvurunun geri kalan kısmını ise oybirliğiyle kabul edilemez bulmuştur. Ayrıca, daire, oybirliğiyle, Sözleşme’nin 3. veya 7. maddesinin ihlal edilmediği sonucuna varmış, Yargıç Krenc’in mutabık görüşü karara eklenmiştir.
26 Kasım 2024 tarihinde başvurucu, Sözleşme’nin 43. maddesi uyarınca davanın Büyük Daire’ye sevk edilmesini talep etmiştir. 16 Aralık 2024 tarihinde Büyük Daire’nin bir heyeti bu talebi kabul etmiştir.
Büyük Daire’nin üyeleri, Sözleşme’nin 26. maddesinin 4. ve 5. fıkraları ile Kural 24’ün hükümlerine göre belirlenmiştir.
Başvurucu ve Hükümet, davanın esası hakkında ayrı ayrı ek yazılı görüşler sunmuştur (Kural 59 § 1). Ayrıca, Büyük Daire Başkanı tarafından yazılı usule müdahil olmaya davet edilen Birleşmiş Milletler Terörle Mücadele ve İnsan Hakları Özel Raportörü Ben Saul’dan üçüncü taraf görüşleri alınmıştır (Sözleşme’nin 36. maddesinin 2. fıkrası ile İçtüzüğün 44. maddesinin 3. fıkrası ve 71. maddesinin 1. fıkrası). Büyük Daire Başkanı, Avrupa Ceza Avukatları Birliği ve İtalyan İnsan Hakları Federasyonu’na (FIDU) yazılı usulde müdahale izni vermiş olup, bu kuruluşlardan da yazılı görüşler alınmıştır (ibid.).
7 Mayıs 2025 tarihinde Strazburg’daki İnsan Hakları Binası’nda kamuya açık bir duruşma gerçekleştirilmiştir.
Sözleşmenin 7. Maddesinin İhlali İddiası
Başvuran, mahkum edildiği fiillerin, işlendiği iddia edilen tarihte yasal olduğunu ve yetkililerin bu fiiller için cezai sorumluluk yükleyerek ilgili hukuk kurallarını geniş bir şekilde yorumladıklarını ve böylece Sözleşme’nin 7. maddesinde yer alan “kanunsuz ceza olmaz” ilkesini keyfi bir şekilde göz ardı ettiklerini ileri sürmüştür. Söz konusu maddenin ilgili kısmı şu şekildedir:
“1. Hiç kimse, işlendiği zaman ulusal veya uluslararası hukuka göre suç oluşturmayan bir eylem veya ihmalden dolayı suçlu bulunamaz. Aynı biçimde, suçun işlendiği sırada uygulanabilir olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez…”
A. Daire Kararı
Daire, oybirliğiyle, Sözleşme’nin 7. maddesinin ihlal edilmediğine karar vermiştir. Bu sonuca varırken, öncelikle mevcut davanın, mahkumiyetin esas olarak ByLock iletişim uygulamasının kullanımına dayandığı ve 314. Maddenin 2. fıkrası kapsamındaki suçun unsurlarının bireysel olarak ispatlanmadığı Yüksel Yalçınkaya v. Türkiye ([GC], no. 15669/20, 26 Eylül 2023) davasında ele alınan durumdan farklı olduğunu vurguladı. Ancak Mahkeme, mevcut davada başvurucunun silahlı terör örgütü üyeliği suçundan suçlu bulunduğunu ve esasen 2011 ile 2014 yılları arasında işlenen fiiller nedeniyle ve çok çeşitli delillere dayanılarak yukarıda belirtilen hüküm uyarınca mahkum edildiğini belirtmiştir. Yasanın erişilebilirliği ile ilgili olarak, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 314. maddesinin 2. fıkrasının, söz konusu dönemden çok önce, 1 Haziran 2005 tarihinden itibaren yürürlükte olduğunu belirtmiştir.
Daire, başvuranın yetkililerin onu mahkum ederken Sözleşme’nin 7. maddesini iki açıdan ihlal ettiğini iddia ettiğini belirtmiştir: İlk olarak, FETÖ/PDY, başvuranın suçlandığı fiilleri işlediği iddia edilen tarihte “silahlı terör örgütü” olarak tanımlanmamıştır. İkinci olarak başvuran, yasal fiilleri ve ilgili kanunların geniş yorumlanmasının sonucu olarak mahkum edilmiştir.
FETÖ/PDY’nin terör örgütü olarak tanımlanmasıyla ilgili olarak, Daire, başvurucunun, olayın gerçekleştiği tarihte FETÖ/PDY’nin terör örgütü olarak yasal olarak tanınmadığı gerekçesiyle 7. maddenin ihlal edildiğini iddia ettiğini belirtmiştir. Ancak Daire, Türk hukukuna göre, bir grubun henüz yasal olarak terör örgütü olarak sınıflandırılmamış olmasının, üyelerinin bilerek ve isteyerek hareket etmiş olmaları koşuluyla, önceki eylemleri için cezai sorumluluğunu ortadan kaldırmadığını belirtmiştir. Dolayısıyla, Daire’ye göre asıl mesele, söz konusu dönemde FETÖ/PDY’nin resmi olarak terör örgütü olarak sınıflandırılıp sınıflandırılmadığı değil, iç hukuk ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 314. maddesinin 2. Fıkrası ile 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nda ve Yargıtay içtihadında tanımlanan suçun unsurları ışığında başvurucunun mahkumiyetinin öngörülebilir olup olmadığıydı.
Başvuranın, yasal fiilleri nedeniyle ve ilgili kanunların geniş yorumlanması sonucu mahkum edildiği yönündeki iddiasına ilişkin olarak, Daire öncelikle ilgili hükümleri ve bunların yerel mahkemeler tarafından yapılan yorumlarını inceledi. Yüksel Yalçınkaya kararına atıfta bulunarak, suçun Türk hukukunda Sözleşme’nin 7. maddesindeki yasallık ilkesine uygun olarak tanımlandığını belirtmiştir.
Suçun maddi ve kasıt unsurlarına ilişkin olarak, Daire, başvurucunun yasalara uyan bir tüzel kişilik kapsamında hareket etmediğini, ancak öğrencileri üye yapmak ve kamu kurumlarına sızmak amacıyla tasarlanmış faaliyetlere katıldığını ve yerel mahkemelerin, bu faaliyetlerin, üniversite giriş sınavlarında ve memuriyet seçmelerinde hile gibi yasadışı eylemlere de başvurmuş olan örgütün amaçlarını gerçekleştirmek amacıyla gizlice yürütüldüğünü tespit ettiğini belirtmiştir. Dolayısıyla, Dairenin görüşüne göre, suçun maddi unsuru, başvuranın kendisini örgütün emrine vermiş olması, örgütün hiyerarşik yapısına entegre olmuş olması ve örgütün adına gizli, yoğun ve sürekli faaliyetlerde bulunmuş olması gerçeğinde yatmaktadır.
Kasıt unsuruna ilişkin olarak, Daire bu davayı, sadece ByLock’un kullanılmasıyla terör örgütü üyeliğinin kasıtlı olarak kabul edildiği Yüksel Yalçınkaya davasından ayırmıştır. Mevcut davada Daire, yerel mahkemelerin, başvuranın örgütün gizli yapısındaki aktif rolünü gösteren çok çeşitli delillere dayanarak suç kastını tespit ettiğini belirtmiştir. Ayrıca, Daire, yerel mahkemelerin içtihadına atıfta bulunarak, sanığın FETÖ/PDY’nin gerçek niteliğinden habersiz olduğunu iddia etmesi durumunda, bu iddianın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 30. maddesi uyarınca, hata bağlamında değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Bu değerlendirme, sanığın örgüt içindeki konumunu ve kendisine isnat edilen fiillerin niteliğini ele almalıdır. Daire, yerel mahkemelerin kasıt unsuruna ilişkin yorumunun öngörülebilir ve ceza hukuku ilkeleriyle uyumlu olduğunu ve yürürlükteki yasal çerçeveyi aşmadığını belirtmiştir.
Daire, ilgili tarihte başvurucuya isnat edilen suçun yasal dayanağının bulunduğunu ve bu suçun tanımının Sözleşme’nin 7. maddesindeki öngörülebilirlik şartlarını karşılayacak kadar açık olduğunu tespit etmiştir. Daire, yerel mahkemeler tarafından benimsenen yorumun genişletici olmadığını, Ceza Kanunu’nda belirtilen suçun kapsamına girdiğini ve makul ölçüde öngörülebilir olduğunu tespit etmiştir. Dolayısıyla, 7. maddenin ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.
B. Esas
1. Tarafların argümanları
a. Başvurucu
Başvurucu, silahlı terör örgütü üyeliği suçundan aldığı mahkûmiyet kararına itiraz etmiştir. Bu suçun oluşması için gerekli olan bazı temel koşulların yerine getirilmediğini ileri sürmüştür. Özellikle, silahlı terör örgütünün varlığının kanıtlanmadığını, söz konusu örgütün niteliğinden haberdar olmadığını, fiilî üyeliğine ilişkin hiçbir delil bulunmadığını ve örgütün amaçlarını gerçekleştirmeye yönelik somut bir niyetin kendisine atfedilemeyeceğini ileri sürmüştür.
Terör örgütünün varlığıyla ilgili çeşitli argümanlar ileri sürmüştür.
Öncelikle, 2000 yılında F. Gülen aleyhine açılan ilk soruşturma ile 2008’de Gülen’in nihai olarak beraat etmesinin, Sözleşme’nin 7. maddesi kapsamında değerlendirildiğinde, kendi mahkûmiyetinin öngörülemezliğini ve hukuki dayanağının bulunmadığını gösterdiğini yinelemiştir. Ayrıca, 2013 yılından önce Gülen hareketini kamuoyunda destekleyen üst düzey siyasi şahsiyetlerin beyan ve eylemlerine atıfta bulunarak, mahkûmiyetine yol açan olayların meydana geldiği tarihte FETÖ/PDY’nin terör örgütü olarak kabul edilmediğini ileri sürmüştür. Büyük Daire önünde, 2013 yılında Gülen hareketinin Türkiye’de hükümetin ve yargının desteğini alan, saygın ve iyi yapılandırılmış bir örgüt olarak yaygın biçimde algılandığını savunmuştur. Hareketin faaliyetleri geniş kapsamlıydı ve milyonlarca Türk vatandaşı bu hareketle bağlantılıydı. F. Gülen’in beraat etmesi ve o dönemdeki yetkililerin olumlu tutumunun, daha sonra bir terör örgütünün ortaya çıkma olasılığını dışlamadığını kabul etmiş, ancak söz konusu dönemde hiçbir Türk vatandaşının böyle bir tanımlamayı öngöremeyeceğini ileri sürmüştür. Bu nedenle, hareketin daha sonra terörist bir örgüt olarak tanımlanacağını kimsenin bildiğinin varsayılamayacağını düşünmüştür. Böyle bir bilginin somut delillerle kanıtlanması gerektiğini ileri sürmüş ve katılımı sırasında örgütün terörist niteliğinin farkında olduğunu kanıtlamanın gerekliliğini vurgulamıştır. Ayrıca, Türk hukukuna göre bir örgütün terör örgütü olarak tanımlanabilmesi için yalnızca yargı kararı gerektiğini ve 2016’daki darbe girişimine kadar FETÖ/PDY’yi bu şekilde sınıflandıran kesin bir karar bulunmadığını eklemiştir. Ayrıca, bu sınıflandırmanın Türk makamları tarafından ancak 2016 darbe girişiminden sonra benimsendiğini belirtmiştir. Atilla Taş/Türkiye davasına (no. 72/17, § 137, 19 Ocak 2021) atıfta bulunarak, 15 Temmuz 2016 darbe girişimine kadar, daha sonra silahlı terör örgütü üyeliğinden mahkûm edilen kişilere karşı herhangi bir yasal işlem yapılmadığını ileri sürmüştür. Ayrıca, öğrencilerin bu harekete katılımının daha sonra bir suç teşkil edebileceğini makul olarak öngöremeyeceğini de ileri sürmüştür.
Büyük Daire huzurunda, Gülen hareketinin silahlı terör örgütü olarak nitelendirilmesini kabul etmediğini de belirtmiştir. Gülen hareketinin bu şekilde sınıflandırılmasının uluslararası alanda kabul görmediğine dikkat çekmiştir. Sunumunda, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin bu hareketi hiçbir zaman bu şekilde tanımadığını ve aksine birçok BM organının Hükümetin harekete karşı eylemlerini kınadığını belirtmiştir. BM Özel Raportörleri, bu tanımlamanın adil yargılanma ilkelerine veya terör tanımına uymadığını vurgulamışlardır. Benzer şekilde, Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği ile birçok Avrupa devleti, Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada da FETÖ/PDY’yi terörist bir hareket olarak sınıflandırmamıştır. Bu nedenle Başvurucu, harekete üye olmakla suçlanan bir kişinin suç kastını değerlendirirken, önemli kurumların bu sınıflandırmaya itiraz ettikleri gerçeğinin dikkate alınmasının şart olduğunu düşünmüştür. Etkili kuruluşların hâlâ Gülen hareketini terörist bir hareket olarak kabul etmediklerini göz önünde bulundurarak, sıradan bir öğrencinin bu hareketin iddia edilen niteliğinden nasıl haberdar olmasının beklenebileceğini sorgulamıştır. Terörist niyetine dair doğrudan kanıt olmadan böyle bir varsayımın kabul edilemeyeceğini, çünkü dolaylı kanıtların bu bakımdan yetersiz olduğunu belirtmiştir.
Kendisine isnat edilen fiillerle ilgili olarak, Başvurucu aşağıdaki argümanları ileri sürmüştür. İlk olarak, kendisine yöneltilen suçlamaların, nihayetinde beraat eden F. Gülen’e yöneltilen suçlamalarla aynı olduğunu vurgulamıştır. Bu bağlamda, faaliyetlerinin gerçekleştirildiği sırada yasal olduğunu da ileri sürmüştür. Ayrıca, yargılamasının dolaylı delillere dayandığını ve terör faaliyetlerine katılımına dair somut bir kanıt bulunmadığını ileri sürmüştür. 14 Şubat 2018 tarihinde Çorum Ağır Ceza Mahkemesi tarafından silahlı terör örgütü üyeliği suçundan mahkûm edilen Başvurucunun suçluluğu, beş unsura dayandırılmıştı: Gülen hareketine bağlı bir şirket tarafından ödenen sosyal güvenlik primleri, bölgesel öğrenci lideri olduğu varsayımı, kod adı kullandığı iddiası, hareketin şüpheli üyeleriyle telefon görüşmeleri ve Bank Asya’ya yatırılan 2.000 TL. Samsun Bölge Adliye Mahkemesi, bireysel sorumluluğu konusunu yeniden değerlendirmeden bu mahkûmiyeti onamış, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi de suçun maddi ve manevi unsurlarını kapsamlı bir şekilde incelemeden temyiz başvurularını reddetmiştir.
Bu bağlamda, Başvurucu Büyük Daire nezdinde, yerel mahkemelerin kendisinin Gülen hareketiyle bağlantılı bir dizi görev üstlendiğine hükmettiğini belirtmiştir. Dosyadaki belgelere göre, Başvurucu Çorum’da bu harekete bağlı bir öğrenci evinde yaşamış ve Eylül 2009’dan itibaren “abi” (ev lideri) görevini üstlenmiş; bu görevi Haziran 2010’a kadar sürdürdüğü belirtilmiştir. Bu tür yapılar genellikle abi dâhil olmak üzere beş veya altı öğrenciyi bir araya getirmektedir. Eylül 2010’dan itibaren bölgesel öğrenci lideri (BTM) olduğu ve bu görevi Haziran 2012’ye kadar sürdürdüğü iddia edilmektedir. Bu sıfatla, Çorum şehrinde (kendi evi dâhil) beş ila yedi evde yaşayan öğrencilere özel ders verdiği iddia edilmektedir. Eylül 2012 ile Haziran 2013 arasında, yine Çorum’da yaklaşık yirmi öğrenci evinde özel ders verdiği ve baş bölge öğrenci lideri (BBTM) unvanı altında aynı görevleri yerine getirdiği söylenmektedir. Bir sonraki akademik yıl (Eylül 2013 – Haziran 2014) boyunca, Çorum ilindeki devlet üniversite yurtlarında özel ders verdiği söylenmektedir. Tüm bu görevlerin, lisans öğrenimi ile paralel olarak gönüllü olarak yerine getirildiği iddia edilmektedir. Ayrıca, Aralık 2013 ile Haziran 2014 arasında, Gülen hareketine bağlı olan ve bölgede altı eğitim kurumu işleten Çorum Eğitim Hizmetleri Anonim Şirketi’nde çalışmıştır. Bu okullarından birinde halkla ilişkiler görevlisi olarak çalıştığı söylenmektedir.
Ayrıca, Hükümetin iddialarının aksine, Gülen hareketine bağlı olanlar da dâhil olmak üzere Türkiye’deki öğrenci yurtlarının iyi bilindiğini ve yasal olduğunu eklemiştir. BBTM olarak üstlendiği rol, bu yapılar yatay bir şekilde işliyor olmasına rağmen, hareketin terörist amaçları hakkında bilgi sahibi olduğunu ima eden hiyerarşik bir pozisyonla keyfî bir şekilde eşdeğer tutulmuştur. İddiasını desteklemek amacıyla, Başvurucu, ilgili dönemde Gülen hareketiyle bağlantılı öğrenci ve BBTM sayısına ilişkin rakamlar sunmuş ve o dönemde 188.000 ile 224.000 arasında öğrencinin hareketle bağlantılı öğrenci yurtlarında ikamet ettiğini belirtmiştir; tahminlerine göre 1.600 ile 1.900 arasında BBTM vardı. Başvurucu, tüm bu kişilerin örgütün gerçek amaçlarından haberdar sayılabilmesi için gerekli koşulları mutlaka karşıladığını varsaymanın saçma olacağını ileri sürmüştür.
Başvurucu, bu yaklaşımın, hukuki öngörülebilirlik ilkesini ve Sözleşme’nin 7. maddesini ihlal ederek, varsayımlara dayalı olarak bireylerin toplu olarak suçlu ilan edilmesine yol açtığını ileri sürmüştür. Ayrıca, olguların geriye dönük olarak yeniden sınıflandırılmasından da şikâyet etmiştir: Temmuz 2016 tarihli olağanüstü hâl kararnamesinden önce, Gülen hareketiyle bağlantılı okullar yasaldı ve devletin denetimine tabiydi. Ancak bu tarihten sonra, bu kurumlarda çalışmak terör örgütü üyeliğinin kanıtı olarak kabul edilmiştir. Mahkemeler ayrıca, kod adlarının kullanımını (dini topluluklarda zulümden kaçınmak için yaygın bir uygulama) herhangi bir hukuki dayanak olmaksızın gizli ve suç işleme niyetinin kanıtı olarak değerlendirmiştir. Son olarak, Bank Asya’ya 2.000 TL’lik mevduat yatırmak gibi sıradan eylemler, terörle bağlantı kurmak için araç olarak kullanılmıştır; oysa banka yasaldı ve Hükümet muhalifleri de dâhil olmak üzere çeşitli vatandaşlar tarafından destekleniyordu.
Başvurucu, daha spesifik olarak, mahkûmiyetinin büyük ölçüde etkin pişmanlık rejiminden yararlanan tanıklardan alınan ifadelere dayandığını ve herhangi bir yüz yüze sorgulama düzenlenmediğini vurgulamıştır. Aynı şekilde, aleyhinde dayanak olarak gösterilen diğer delillerin de geçerliliğini tartışmıştır. HTS analizine ilişkin olarak, hareketin iddia edilen üyeleriyle sadece temas kurmanın, bir terör örgütünün fiilî üyeliğini tespit etmek için yeterli olmadığını ileri sürmüştür. Bank Asya hesabına para yatırılmasına gelince, bu işlemin suç faaliyeti ile bağlantılı olduğuna dair hiçbir delil bulunmadığını belirtmiştir. Son olarak, dizüstü bilgisayarında ByLock uygulamasının kurulum dosyası ile ilgili olarak, bu delilin ne uygulamanın fiilen kurulduğunu ne de kendisinin bu uygulamayı kullandığını kanıtlamadığını ifade etmiştir.
Başvurucu, Büyük Daire nezdinde ayrıca, iddianamede kendisinin bir terör örgütü üyesi olduğu iddia edilen dönemin belirtilmediğini ileri sürmüştür. 2016 yılına yapılan atıf, tutuklanma tarihini (30 Ocak 2017) sıklıkla varsayılan suçun işlendiği tarihle eşdeğer gören bir yargı uygulamasından kaynaklanıyor gibi görünmektedir. Samsun Bölge Adliye Mahkemesi bu nedenle bu tarihi referans noktası olarak kabul etmiştir. Başvurucu, resmî belgelerdeki tek somut delilin Çorum Eğitim Hizmetleri A.Ş. tarafından ödenen sosyal güvenlik primleri (19 Aralık 2013-11 Haziran 2014) ve Ocak 2014’te yapılan 2.000 TL tutarındaki banka mevduatı olduğunu ileri sürmüştür. Tanık ifadeleri, Başvurucunun BBTM (2012-2013) ve üniversite yurtları koordinatörü (Eylül 2013-Haziran 2014) olduğunu göstermiştir. Ancak bu bilgiler, iddia edilen suçun zaman çizelgesinin kesin olarak belirlenmesine imkân vermemiş ve bu da Sözleşme’nin 7. maddesi kapsamında bir sorun teşkil etmiştir. Hükümet, sunumunda dosyaya Haziran 2014’ten sonra ortaya atılan ve yerel mahkemeler tarafından incelenmemiş iddiaları eklemiştir.
Özetle, aleyhindeki delillerin değerlendirilmesine ilişkin olarak, Başvurucu, genel bir incelemenin, mahkûmiyetinin suç niyetine dair bireysel delillere değil, suç ortaklığı varsayımına veya toplu sorumluluğa dayandığını ortaya koyduğunu ileri sürmüştür. Böyle bir yaklaşım, bireysel cezai sorumluluk ilkesine aykırı olup Avrupa içtihadını ihlal etmektedir.
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 314. maddesinde atıfta bulunulan suçun unsurları ile ilgili olarak, Başvurucu, Sözleşme’nin 7. maddesinin herhangi bir suçun iki unsurun kanıtlanmasına dayandırılmasını gerektirdiğini ileri sürmüştür: maddi unsur, yani terör örgütüne fiilî katılımı yansıtan belirli eylemlerin varlığı ve kasıt unsuru, yani o örgütün suç amaçlarını desteklemeye yönelik bilinçli niyet. Suçun maddi unsuru ile ilgili olarak, silahlı bir terör örgütüne üyelik suçundan mahkûmiyet için, hiyerarşik bir yapının varlığı ve işlenen fiillerde süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk ile karakterize edilen bir bağlılığın kanıtlanması gerektiğini belirtmiştir. Ancak, davasında bu unsurların varlığı kanıtlanmamıştır. İç hukuk mahkemeleri, kesin bir hiyerarşik yapı içindeki konumunu tespit etmemiş, ne de iddia edilen suç fiillerine fiilî katılımını kanıtlamıştır.
Suçun zihinsel unsuru ile ilgili olarak, Başvurucu Gülen hareketinin terörist niteliğinden hiçbir zaman haberdar olmadığını savunmuş ve bir örgütün varsayılan amacı ile bir bireyin bu amaçtan potansiyel olarak haberdar olması arasında bir ayrım yapılması gerektiğini vurgulamıştır. Türk Hükümeti yetkililerinin bu hareketi kamuoyunda desteklediğini tekrarlamıştır. Özellikle, zamansal faktörün dikkate alınmaması nedeniyle, kendisine isnat edilen suçun kasıt unsurunun doğru bir şekilde değerlendirilmesinin imkânsız hâle geldiğini ileri sürmüştür. Nitekim, bir kişiyi terör örgütü üyesi olarak mahkûm etmek için, o kişinin söz konusu örgütün amaçlarından haberdar olduğunu ve belirli bir süre boyunca bunları bilerek desteklediğini tespit etmenin zorunlu olduğunu belirtmiştir. İddiasını desteklemek için aşağıdaki argümanları ileri sürmüştür.
İlk olarak, 2013 yılının sonuna kadar Gülen hareketinin hem Hükümet hem de kamuoyu tarafından olumlu bir şekilde değerlendirildiğini ve hiçbir şekilde terör örgütü olarak nitelendirilemeyeceğini ileri sürmüştür. Ayrıca, Mahkeme içtihadında Gülen hareketinin suç niteliğinin kesinleşmediğini savunmuştur. Bu bağlamda, özellikle Yasin Özdemir/Türkiye (14606/18, 7 Aralık 2021), Atilla Taş/Türkiye ve Ilıcak/Türkiye (no. 2) (no. 1210/17, 14 Aralık 2021) kararlarına atıfta bulunmuştur. Aynı şekilde, iç hukuk sürecinde özel kast meselesinin incelenmediğini ve bilgi unsurunun asgari düzeyde bile makul bir şekilde değerlendirilmediğini vurgulamıştır. Görüşüne göre, bu eksiklik Sözleşme’nin temel ilkelerine ve Yüksel Yalçınkaya kararında Büyük Daire’nin vardığı sonuçlara aykırıdır. Dolayısıyla, mahkemelerin, Mahkeme içtihadında yerleşik ilkelere uymayan bir “otomatik suçluluk” mantığı uyguladığını düşünmüştür. Özellikle, kendi davası ile Yüksel Yalçınkaya davası arasında önemli bir fark olmadığını vurgulamıştır. İkinci davada ana delil ByLock uygulamasının kullanımına dayanırken, kendi davasında suçlu olduğu varsayımı, öğrenci koordinatörü olduğu iddiasına dayanmaktaydı. Ancak bu varsayım, somut bir suç eylemi tespit edilmeden, yalnızca pozisyonuna dayandırılmıştı.
Bu bağlamda, Başvurucu, bireylerin gerçek katılımlarına ilişkin bireysel bir değerlendirme yapmadan, onları Gülen hareketi içinde farklı “katmanlara” ayıran Yargıtayın içtihadını eleştirmiştir. Başvurucu, 2017 tarihli karardan bu yana Yargıtayın Gülen hareketini hiyerarşik bir yapı olarak tanımladığını ve bu kavramın sonraki mahkûmiyet kararlarında sistematik olarak benimsendiğini ileri sürmüştür.
Yukarıda belirtilen hususlar ışığında, Başvurucu, hakkındaki mahkûmiyet kararının zamansal bir temele dayanmadığını ve dolayısıyla olgusal gerçekliğin ve siyasi bağlamın kademeli gelişiminin hiçbir şekilde dikkate alınmadığını ileri sürmüştür. Gülen hareketinin üyesi olduğu iddia edilen kişilere karşı yürütülen adli işlemler, öngörülebilirlik ve bireysel cezai sorumluluk ilkelerini ihlal edecek şekilde yeni delil mekanizmaları getirmiş ve terör örgütü üyeliği tanımını genişletmiştir. Bu yöntem, mahkemelerin suçun zihinsel unsurunu titizlikle tespit etmeden bir mahkûmiyetle sonuçlanmış ve bu durum, Sözleşme’nin gereklilikleri ve Mahkeme içtihadıyla bağdaşmamıştır. Kısacası, Başvurucu aleyhine kullanılan olguların nitelendirilmesine itiraz etmiş ve silahlı bir terör örgütüne fiilî ve bilinçli üyeliğini kanıtlayan somut delillerin bulunmadığını vurgulamıştır.
Başvurucu, bu şekilde ortaya konulan delillerin, iç hukuk hükümlerinin uygulanmasının öngörülemez olduğu sonucunu desteklediğini düşünmüştür. Mahkûmiyetinin dayandığı fiillerin işlendiği tarihte FETÖ/PDY’nin ulusal mahkemeler tarafından terör örgütü olarak sınıflandırılacağını makul bir şekilde öngöremeyeceğini ileri süren Başvurucu, bu koşullar altında eylemlerinin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 314. maddesinin 2. fıkrası uyarınca cezalandırılabilir bir suç teşkil edebileceğini öngörmesinin beklenemeyeceğini açıklamıştır. Görüşüne göre, silahlı terör örgütü üyeliği suçunun maddi ve manevi unsurlarının kapsamı, yukarıdaki hükümde belirtilen suçun özellikle geniş bir yorumlanmasıyla önemli ölçüde genişletilmiştir. Bu yorum tamamen öngörülemezdi ve söz konusu suçun cezai sorumluluk kapsamını genişletmiştir.
b. Hükümet
Hükümet, öncelikle 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 314. maddesinin 2. fıkrasında öngörülen silahlı terör örgütüne üyelik suçunun, çeşitli yasal hükümlerin ve içtihadın birleşik yorumuna dayandığını belirtmiştir. Hükümet, bu suçun öngörülebilirliği meselesinin Yüksel Yalçınkaya davasında Büyük Daire tarafından halihazırda karara bağlandığını belirtmiştir. Söz konusu kararda Mahkeme, Başvurucunun hüküm giydiği suçun, Sözleşme’nin 7. maddesindeki yasallık ilkesine uygun olarak Türk hukukunda kodifiye edildiğini ve tanımlandığını belirtmiştir. Mahkeme, ilgili hükmün, bir kişinin, gerekirse uygun hukuki danışmanlık alarak, hangi fiil ve ihmallerin kendisini cezai sorumluluk altına sokacağını bilmesini sağlayacak kadar yeterli kesinlikte formüle edildiğini değerlendirmiştir (ibid., § 249). Hükümet ayrıca, Mahkeme’nin, ilgili tarihte FETÖ/PDY’nin resmî olarak silahlı terör örgütü olarak tanımlanmamış olmasının, Başvurucunun bilerek ve isteyerek hareket ettiği tespit edildiği takdirde, Sözleşme’nin 7. maddesi uyarınca mahkûm edilmesini engellemediğine de hükmettiğini vurgulamıştır (ibid., § 253). Hükümetin görüşüne göre, bu değerlendirmeler mevcut davaya tam olarak uygulanabilir.
Suçun zamansal unsurunun belirlenmesi ile ilgili olarak, Hükümet, Çorum Ağır Ceza Mahkemesi’nin, Başvurucunun FETÖ/PDY üyeliğini ortaya koyan çeşitli delilleri incelediğini açıklamıştır. Ne iddianamede ne de mahkeme kararında belirli bir süreden bahsedilmese de, bu durum, bu amaçla delil olarak kabul edilen Başvurucunun davranışlarından açıkça çıkarılabilmektedir. Soruşturma aşamasında ve ceza yargılaması sırasında elde edilen delillerden, özellikle de birkaç tanığın ifadesinden, Başvurucunun 2010 ile 2014 yılları arasında FETÖ/PDY içinde sorumluluk gerektiren görevlerde bulunduğu açıktır. Ayrıca, 2013 ile 2015 yılları arasında Başvurucu ile örgütün kilit üyeleri arasında sık telefon görüşmeleri yapıldığı tespit edilmiştir. Başvurucunun sosyal güvenlik primleri, Aralık 2013 ile Haziran 2014 tarihleri arasında FETÖ/PDY’ye bağlı bir şirket tarafından ödenmiştir. Son olarak, 2014 yılının Ocak ayında, örgüt liderinin talimatı üzerine Bank Asya’ya 2.000 TL yatırdığı ortaya konulmuştur. Bu bağlamda Hükümet, silahlı terör örgütü üyeliği suçunun mütemadi suç olduğunu belirtmiştir.
Hükümet ayrıca, Çorum Ağır Ceza Mahkemesi’nin Anayasa Mahkemesi’nin 4 Ağustos 2016 tarihli kararına dayanarak, FETÖ/PDY’nin kökenlerini, amaçlarını, yasadışı faaliyetlerini ve gizli hiyerarşik yapısını, ayrıca paralel bir devlet yapısı kurma girişimlerini dikkatle analiz ettiğini vurgulamıştır. Örgüt, devletin kontrolünü ele geçirmek amacıyla kamu kurumlarına sızmış hiyerarşik bir yapı olarak tanımlanmıştır; bu amaçla, yeni üyelerin işe alınması ve hazırlanması için öğrenci yurtları da kullanılmıştır. Anayasa Mahkemesi ayrıca, örgütün yasadışı eylemleri arasında, üyelerine avantaj sağlamak amacıyla kamu sınavlarının sorularını yasadışı yollardan elde ettiğini de belirtmiştir. Bu analiz, hem Başvurucuyu mahkûm eden kararda hem de en yüksek mahkemeler tarafından verilen çok sayıda diğer kararda yapılmıştır.
Hükümet ayrıca, Çorum Ağır Ceza Mahkemesi’nin yürürlükteki yasal çerçeveyi uyguladığını ve kararını tanık ifadeleri, iletişim kayıtları, şüpheli mali işlemler ve FETÖ/PDY’ye bağlı bir şirketin sosyal güvenlik prim ödemeleri gibi çeşitli delillere dayandırdığını ileri sürmüştür. Daha sonra, Başvurucunun örgüte üyeliği konusunu, eylemlerinin çeşitliliği, sürekliliği ve yoğunluğu ile yeni üyelerin işe alınması ve oryantasyonundaki rolü ışığında değerlendirmiştir. Ayrıca, suçun zihinsel unsurunu da incelemiş ve söz konusu eylemlerin örgütün amaçlarına gönüllü bağlılığı gösterdiğine karar vermiştir.
Özellikle tanık ifadeleri ve maddi delillere dayanarak, Çorum Ağır Ceza Mahkemesi, Başvurucunun sadece bir sempatizan olmadığını, aksine Çorum’daki FETÖ/PDY’nin gizli yapısı içinde üst düzey bir pozisyonda bulunduğunu tespit etmiştir. Mahkeme, Başvurucunun öğrenci evlerini denetlediğini, ideolojik sohbet toplantıları düzenlediğini ve örgüt içindeki üye alımını kolaylaştırdığını tespit etmiştir. Mahkeme, faaliyetlerinin, özellikle de gelecekteki üyelere rehberlik ederek, örgütün fikir ve hedeflerinin yayılmasında aktif bir rol oynadığını gösterdiğine karar vermiştir. Mahkeme, diğer üyelerle yapılan telefon görüşmeleri, şüpheli mali işlemler ve bağlı bir kuruluş tarafından ödenen sosyal güvenlik primleri gibi maddi delillerin, Başvurucunun örgütün üyesi olduğunu doğruladığı sonucuna varmıştır. Ayrıca, mahkeme, 2013 yılından itibaren kamu hizmetinde yapılan tasfiyeler, MİT tırları olayı, 17-25 Aralık 2013 operasyonları gibi çeşitli soruşturma ve olayların FETÖ/PDY’nin gerçek yüzünü kamuoyuna ortaya çıkardığı ulusal bağlamı da dikkate almıştır. Dolayısıyla, Başvurucunun mahkûmiyeti, eylemlerinin genel bir değerlendirmesine ve bu eylemlerin örgütün amaçlarıyla tutarlı olmasına dayandırılmıştır.
Başvurucunun hiyerarşik konumu ve cezai sorumluluğu konusunda Hükümet, Başvurucunun örgüt içinde bir dizi üst düzey pozisyonda bulunduğunu yinelemiştir: ev imamı, BTM, BBTM ve il sorumlusu. Ayrıca bir kod adı kullanmıştır ki bu, Yargıtay’ın yerleşik içtihadına göre yasadışı bir örgüte üyeliğin temel göstergesidir. Mahkeme, faaliyetlerinin sürekliliği, çeşitliliği ve yoğunluğunun yanı sıra örgütün yöntem ve hedeflerine bağlılığını da dikkate alarak, Başvurucunun örgüt içindeki hiyerarşik konumunun, silahlı terör örgütü üyeliğinin tespitinde belirleyici olduğunu değerlendirmiştir.
Hükümet, öğrenci yapılanmasının yapısını ve amacını şu şekilde tanımlamıştır: bu oluşum, öğrencileri örgüte kademeli olarak entegre etmek amacıyla denetlemekte, eğitmekte ve yönlendirmektedir. Örgüt, son derece hiyerarşik ve sıkı bir denetime tabidir; örgüte bağlılık, örgütsel beceriler ve örgüt içindeki deneyim olmak üzere üç kritere dayanan titiz bir seçim sistemi ile desteklenmektedir. Üstleri tarafından atanan öğrenci koordinatörleri, ihtiyaç duyulduğunda çeşitli roller üstlenebilmektedir. Görevleri, bağlı evlerde toplantılar ve eğitimler düzenlemek, öğrencilerin ideolojik ilerlemelerini izlemek ve değerlendirmek, öğrenciler ve okullar hakkında bilgi toplamak ve analiz etmek, yeni üyeleri belirlemek ve işe almak ve disiplin ile mali işleri denetlemek de dâhil olmak üzere öğrenci evlerini yönetmektir. Bu yapı, bölgesel eğitim danışmanından öğrencilerden sorumlu “abi”ye kadar uzanan ve her birinin denetim ve izleme görevlerini yerine getirdiği açıkça tanımlanmış bir hiyerarşiye dayanmaktadır. Nihai amacı, kalıcı bir etki yaratmak ve örgütün stratejik hedeflerine ulaşmak için üyelerini silahlı kuvvetler, polis, kamu idaresi ve yargı dâhil olmak üzere devlet kurumlarına kademeli olarak entegre etmektir.
Hükümet ayrıca, Çorum Ağır Ceza Mahkemesi’nin Başvurucunun faaliyetlerine ilişkin analizinin, Yargıtay’ın ilgili ve yerleşik içtihadıyla tamamen uyumlu olduğunu ileri sürmüştür. Bu içtihada göre, silahlı bir terör örgütünün hiyerarşik bir yapıya sahip olması, sürekli eylemlerde bulunması ve anayasal düzene karşı şiddet veya tehdit kullanması gibi çeşitli kriterleri karşılaması gerekmektedir. FETÖ/PDY’nin silahlı terör örgütü olarak nitelendirilmesi, 2017 yılında Yargıtay kararlarıyla belirlenmiş ve Anayasa Mahkemesi tarafından onaylanmıştır. Benzer şekilde, Yargıtay’ın yerleşik içtihadına göre, üyelik, örgütle hiyerarşik bir bağ, örgütün amaçlarına bağlılık ve örgütün emirlerini yerine getirmeye hazır olma anlamına gelmektedir. Suç, üyenin kişisel olarak bir suç işlemiş olması gerekmeksizin, sürekli, çeşitli ve yoğun eylemlerle karakterize edilen örgütle organik bir bağlantıya dayanmaktadır.
Hükümet, Çorum Ağır Ceza Mahkemesi’nin, Başvurucunun gizliliği korumak amacıyla bir kod adı kullanarak üye kazanımı, eğitim ve mali faaliyetlerde bulunarak FETÖ/PDY’nin varlığına ve güçlenmesine maddi ve manevi katkı sağladığı sonucuna varırken bu ilkeleri uyguladığını açıklamıştır. Bu yaklaşım, benzer faaliyetlerin silahlı terör örgütü üyeliği suçunu teşkil ettiğine hükmetmiş olan Yargıtay içtihadıyla uyumlu olduğundan, ne yeni ne de öngörülemezdir. Başvurucu, aktif olarak öğrenci üye kazanmış ve onlara rehberlik etmiş, ideolojik toplantılar düzenlemiş ve örgütün tabanını güçlendirmeyi amaçlayan faaliyetlere katılmıştır. Öğrenci yurtlarının yönetimindeki rolü ve FETÖ/PDY hiyerarşisindeki yeri, onun pasif bir üye değil, örgütün hedeflerine katkıda bulunan aktif bir katılımcı olduğunu göstermektedir.
Ulusal makamlar tarafından elde edilen delillerin ispat değeri ile ilgili olarak Hükümet, Yargıtay’ın yerleşik içtihadına göre, suçlamaların işlenip işlenmediğini ve nasıl işlendiğini belirlemek amacıyla tanık ifadelerini serbestçe değerlendirme yetkisinin yerel mahkemelere ait olduğunu belirtmiştir. Hükümet, organize suçlara ilişkin davalarda, suç örgütlerinin faaliyetlerinin gizli niteliği nedeniyle yargı makamlarının önemli zorluklarla karşılaştığını ve bunun da üyelerin ve eylemlerinin tespitini zorlaştırdığını vurgulamıştır. Sonuç olarak, ulusal içtihat, cezalarının hafifletilmesine yönelik tedbirlerden yararlanan pişmanlık duyan üyelerin ifadelerinin, terör örgütlerinin yapıları ve işleyişleri hakkında bilgi edinmeyi mümkün kılan önemli bir soruşturma aracı olduğu görüşündedir. Mevcut davada, toplanan delilleri inceledikten sonra Çorum Ağır Ceza Mahkemesi, ifadelerin samimi ve tutarlı olduğu sonucuna varmış ve bu nedenle bunları Başvurucunun mahkûmiyeti için belirleyici delil olarak kabul etmiştir. Hükümete göre bu yaklaşım, organize suç davalarında birbiriyle örtüşen tanıklıkların ispat değerini tanıyan Yargıtay ve istinaf mahkemelerinin yerleşik içtihadıyla uyumludur.
Suç kastının değerlendirilmesine ilişkin olarak Hükümet, bunun örgütün amaçlarının bilinmesi ve bunlara bağlı kalma isteğine dayandığını açıklamıştır. Yargıtay, üyeliğin organik bir bağ ve sürekli, çeşitli ve yoğun faaliyetlerle kanıtlanmasını şart koşmuştur. Yargıtay içtihadına göre, bir üyenin örgütün amaçlarının farkında olması ve bunlara katkıda bulunmaya yönelik sürekli bir istek sergilemesi gerekmektedir. Mahkeme şu şekilde belirtmiştir: “Kasıt, bir kişinin suçun hukuki tanımındaki unsurları kasıtlı ve bilerek gerçekleştirmeyi amaçladığını varsayar.” Hükümete göre, mevcut davada suçun maddi unsuruna ilişkin eylemler ile, örgüt içinde bir görev üstlenmek, kod adı kullanmak veya örgütün faaliyetlerine katılmak gibi Başvurucuya atfedilen eylemler arasında ayrım yapılması gerekmektedir. Türk mahkemeleri, bu isnat edilen fiillerin sürekliliği, çeşitliliği ve yoğunluğu temelinde hem maddi hem de manevi unsuru tespit etmiştir.
Hükümet, Çorum Ağır Ceza Mahkemesi’nin, Başvurucunun FETÖ/PDY içinde üst düzey bir hiyerarşik pozisyonda bulunduğunu ve yeni üyeleri takip ettiğini tespit ettiğinden, örgütün gerçek niteliğinden habersiz olamayacağı ve örgütün amaçlarını ilerletmek için bilerek hareket ettiği sonucuna ulaştığını eklemiştir. Bu bağlamda, Başvurucunun öğrenci yapısı içindeki yüksek konumu, yalnızca üyeliğin tespitinde değil, aynı zamanda örgütün gerçek niteliğini bildiğinin kanıtlanmasında da esas alınmıştır.
Anayasa Mahkemesinin son kararlarına ilişkin olarak Hükümet, Adnan Şen davasında, Anayasa Mahkemesinin FETÖ/PDY üyeliği için cezai sorumluluğun, örgütle organik ve hiyerarşik bir bağa dayanması gerektiğini ve bunun sürekli, çeşitlilik arz eden ve yoğun eylemleri içermesi gerektiğini teyit ettiğini açıklamıştır. Yargıtay, sohbet toplantılarına katılma, örgüte bağlı bir gazeteye abone olma veya şüpheli banka işlemleri gibi münferit eylemlerin örgüte üyeliği kanıtlamak için yeterli olmadığına hükmetmiştir. Ancak, bir örgütü terörist ilan eden bir yargı kararının bulunmamasının, üyelerinin sorumluluğunu ortadan kaldırmadığını kabul etmiştir. Bilal Celalettin Şaşmaz davasında, Anayasa Mahkemesi, ilk derece mahkemesinin sanığın eylemlerinin kendisini cezai sorumluluğa maruz bırakacağını makul bir şekilde öngörebileceğini ortaya koyamadığını belirterek, suç ve cezaların yasallığı ilkesinin ihlal edildiğine karar vermiştir. Benzer şekilde, Anayasa Mahkemesi son kararlarında, FETÖ/PDY’ye bağlı bir derneğe üyelik, Bank Asya’ya para yatırma veya Zaman gazetesine abone olma gibi unsurların tek başına örgütle organik bir bağ kurmak için yeterli olmadığı sonucuna varmıştır. Bununla birlikte, Anayasa Mahkemesi, FETÖ/PDY içinde sorumluluk gerektiren pozisyonlarda bulunmanın, kod adlarının kullanılmasının ve ideolojik üye kazanma ile eğitim faaliyetlerine katılımın, terör örgütüne gönüllü ve bilinçli bir şekilde dâhil olunduğunu gösterdiğine hükmederek çeşitli davalarda verilen mahkûmiyet kararlarını onamıştır.
Bununla birlikte, Hükümet, Başvurucunun durumunun, mahkûmiyet kararlarının bozulduğu Bilal Celalettin Şaşmaz davası gibi diğer davalardan farklı olduğunu savunmuştur. Delillerin münferit unsurlara dayandığı bu davaların aksine, Başvurucunun suçluluğu uyumlu bir delil bütünü temelinde tespit edilmiştir: Başvurucu, FETÖ/PDY üyelerinin üye kazanımı ve ideolojik eğitiminden sorumlu olmuş, örgütün hiyerarşik yapısı içinde liderlik pozisyonlarında bulunmuş ve örgüt liderliğinden gelen doğrudan talimatları yerine getirmiştir. Ayrıca, Başvurucu bir kod adı kullanmıştır ki bu, Yargıtay’ın terör örgütü üyeliğinin belirleyici bir göstergesi olarak kabul ettiği bir kriterdir. Sonuç olarak, Hükümet, Başvurucunun mahkûmiyetinin yerel mahkemeler tarafından oluşturulan ve tutarlı bir şekilde uygulanan ilkelere dayandığını; suçun maddi ve manevi unsurlarının tespit edildiğini ve mahkûmiyetin öngörülebilir ve yürürlükteki hukuk kurallarıyla uyumlu olduğunu ileri sürmüştür.
Hükümet, silahlı terör örgütü üyeliği konusunda Türk mahkemelerinin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 21. maddesi temelinde sanığın doğrudan kastını (dolus directus) değerlendirdiğini vurgulamıştır. Kasıt, suçun unsurlarının bilinmesine ve bunları gerçekleştirme iradesine dayanmakta olup, örgüte bilinçli ve gönüllü bağlılığı ifade etmektedir. Dolayısıyla, FETÖ/PDY üyeliğinin tespiti için mahkemeler, sanığın örgütün amaçlarının farkında olmasını ve bunlara bağlı kalmaya istekli olmasını, örgütün işleyişine somut katkılarda bulunmasını, sürekli ve çeşitli faaliyetler yoluyla aktif bağlılığını göstermesini ve hiyerarşisi içinde açık bir rol üstlenmesini şart koşmuştur. Son olarak, Yargıtay, cezai sorumluluğun FETÖ/PDY’nin terör örgütü olarak ilan edildiği resmî tarihe değil, sanığın bu ilan öncesinde ve sonrasında fiilî katılımına bağlı olduğuna hükmetmiştir. Yargıtay ayrıca hata, yani meşru cehalet kavramını da dikkate almıştır. Ancak, FETÖ/PDY gibi gizli örgütler söz konusu olduğunda, mahkemeler sanığın güvenilir bir konumda olup olmadığını ve örgütün gizli amaçlarından haberdar olup olamayacağını incelemiştir. Bu durumda, hata savunması kabul edilmemiştir. Ayrıca, Yargıtay içtihadı, örgütün suç amaçlarının kamuoyuna açıklanmasından önce örgütle tüm bağlarını koparan kişilerin savunmalarında hataya dayanabileceğini belirtmiştir. Buna karşılık, 17-25 Aralık 2013 soruşturmaları veya 15 Temmuz 2016 darbe girişimi gibi önemli olaylardan sonra faaliyetlerini sürdüren kişiler bu savunmaya dayanamaz.
Bu bağlamda Hükümet, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 30. maddesinin 1. fıkrasının, fiilin işlendiği anda kişinin suçun maddi unsurlarından haberdar olmaması hâlinde kasıtlı hareket ettiğinin kabul edilemeyeceğini öngördüğünü belirtmiştir. Silahlı terör örgütü üyeliği de dâhil olmak üzere manevi unsurun gerekli olduğu tüm suçlara uygulanabilen bu hüküm, örgütün niteliği ve yasadışı amaçları konusunda olası bilgisizliğin dikkate alınmasını mümkün kılmaktadır. Bu hüküm, açıkça veya davanın koşulları çerçevesinde dolaylı olarak bir savunma argümanı olarak ileri sürülebilir ve bu durumda mahkemeler, hata ihtimalini göz önünde bulundurarak suçun varlığı için gerekli koşulların mevcut olup olmadığını değerlendirmekle yükümlüdür. Bu hükmün uygulanması, sanığın masumiyetini ispat etmesini gerektirmemektedir; aksine, mahkemelerin kasıt unsurunun bulunup bulunmadığını belirlerken olguları ve mevcut delilleri değerlendirmesini gerektirmektedir. Bu hüküm, sanıkların aktif rol üstlenmediği, şifreli iletişim araçlarını kullanmadığı ve örgütün gerçek niteliğinin kamuoyuna açıklanmasından sonra kendilerini örgütten ayırdığı bazı FETÖ/PDY davalarında uygulanmıştı.
Buna karşılık, Hükümete göre mevcut davada Başvurucu hiçbir zaman 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 30. maddesinin 1. fıkrasına dayanmamış, ne hataya düştüğünü ne de örgütün amaçlarından haberdar olmadığını ileri sürmüştür. Aksine, Başvurucu, aleyhine olan açık delillere rağmen örgütle herhangi bir bağlantısı bulunduğunu reddetmiş ve örgütün terörist niteliğini inkâr etmeye devam etmiştir. İç hukuk mahkemeleri önünde, bilgisizlik veya hata iddiasına dayalı bir savunma ileri sürmek yerine sunulan delilleri reddetmekle yetinmiştir. Bu koşullar altında, yerel mahkemelerin Türk Ceza Kanunu’nun 30. maddesinin 1. fıkrasını kendiliklerinden uygulamaları gerekli görülmemiştir. Ayrıca, bu hüküm Başvurucuya uygulanmamıştır; zira Başvurucu, örgütün resmî olarak devlete yönelik bir tehdit olarak tanımlandığı 2013 yılından sonra da FETÖ/PDY ile ilişkisini sürdürmüştür. Hükümete göre, Başvurucunun örgüt içindeki konumu dikkate alındığında, örgütün gizli hücrelerinin askerî bir yapı da içerdiğini ve bu yapının parçası olan üyelerin zamanı geldiğinde silah kullanabileceklerini öngörebilecek durumda olduğu değerlendirilmiştir. Bu bağlamda, öngörülebilirlik kavramının mutlak olmadığı ve her davanın kendi koşulları çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiği savunulmuştur.
Sonuç olarak Hükümet, yerel mahkemelerin Başvurucunun suç kastına ilişkin değerlendirmesinin titizlikle ve hukuk ilkelerine uygun şekilde yapıldığını; mahkûmiyetin, FETÖ/PDY’ye aktif katılımını gösteren güçlü delillere dayandığını ileri sürmüştür. Bu nedenle, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun yorumlanması ve uygulanmasının öngörülebilir olduğu ve “kanunsuz suç ve ceza olmaz” ilkesine uygun olduğu sonucuna varılmıştır.
Hükümet, Başvurucunun davasının, ByLock uygulamasının kullanımının terör örgütü üyeliğini kanıtlamak için yeterli görüldüğü Yüksel Yalçınkaya davasından farklı olduğunu ileri sürmüştür. Bu davadan farklı olarak, Başvurucu FETÖ/PDY içinde, özellikle örgütün eğitim yapılanmasında sorumluluk gerektiren görevlerde bulunmuştur. Son olarak Hükümet, Başvurucunun Büyük Daire’den FETÖ/PDY’nin silahlı terör örgütü olarak nitelendirilmesini yeniden değerlendirmesini ve suçun maddi ve manevi unsurlarının oluşup oluşmadığını incelemesini talep ettiğini belirtmiştir. Ancak, Kononov/Letonya ve Del Río Prada/İspanya kararlarına atıfta bulunarak, Mahkemenin iç ceza hukukunun uygulanmasında yerel mahkemelerin yerine geçmesinin söz konusu olmadığını ileri sürmüştür.
Sonuç olarak Hükümet, Yargıtay’ın ilgili içtihadı ışığında, yargı makamlarının, Başvurucunun isnat edilen fiillerinin bir bütün olarak değerlendirilmesi sonucunda FETÖ/PDY silahlı terör örgütü üyeliği suçunu oluşturduğu sonucuna varmaya yetkili oldukları görüşündeydi.
Son olarak Hükümet, Sözleşme sisteminin temelini oluşturan ikincillik ilkesi uyarınca, ceza yargılamasında delillerin değerlendirilmesinin öncelikle yerel mahkemelere ait olduğunu ve Mahkemenin kendi değerlendirmesini bu mahkemelerin yerine koyamayacağını belirtmiştir.
2. Üçüncü tarafların görüşleri
a. BM Terörle Mücadele ve İnsan Hakları Özel Raportörü
Özel Raportör, uluslararası ceza hukukunda yer alan yasallık ilkesi ile ilgili olarak Birleşmiş Milletler nezdinde varılan başlıca sonuç ve tavsiyelerin bir özetini Mahkeme’ye sunmuş; özellikle terörle ilgili suçların cezalandırılması bağlamında bu ilkenin getirdiği özel gerekliliklere vurgu yapmıştır. Özel Raportör, bu ilkenin 1966 yılında kabul edilen Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin 15. maddesinde yer aldığını ve bu maddenin, işlendiği tarihte ulusal veya uluslararası hukukta suç teşkil etmeyen bir fiil veya ihmal temelinde herhangi bir mahkûmiyeti yasakladığını belirtmiştir. Maddi hukuk açısından bu ilkenin birkaç tamamlayıcı bileşeni bulunmaktadır: davranışların geriye dönük olarak suç sayılmasının yasaklanması, yasal olarak öngörülmemiş bir cezanın verilmesinin yasaklanması, suçların benzetme yoluyla genişletilmesinin reddi ve ceza hukukunun formülasyonunda açıklık, kesinlik ve öngörülebilirlik şartı.
Özel Raportör, terörle ilgili suçların yeterince titiz olmayan bir yapısının insan haklarının korunması üzerindeki etkilerini vurgulamıştır. Terörizmin belirsiz bir tanımının, kuruluşların “terörist örgütler” olarak genişletilmiş bir şekilde tanımlanmasına olanak tanıyacağı, kesin olmayan bir dizi yasal sınıflandırmaya dayanan hesap verebilirlik mekanizmalarına karşı uyarıda bulunmuştur. Bu tanımlama, daha sonra, kanıt niteliğindeki delillerden bağımsız olarak, üyelik, destek, üye kazanma veya finansman gibi ikincil suçların otomatik olarak uygulanması için bir dayanak olarak kullanılabilir. Özel Raportör, bu tür mekanizmaların hukuki kesinlik ve temel haklara saygı açısından endişe yarattığını belirtmiştir. Bu tür suistimalleri önlemek için, bir birey ile terörist olarak tanımlanan bir örgüt arasındaki bağlantının, sıkı bir şekilde tanımlanmış hukuki kriterlere dayandırılması gerektiğini düşünmüştür. Maddi unsur açısından, bireyin ciddi şiddet eylemi olarak tanımlanan bir terör eyleminin işlenmesine doğrudan, önemli ve nesnel olarak tespit edilebilir bir şekilde katkıda bulunduğu kanıtlanmalı, ancak yardımcı davranışlar, insani veya eğitim amaçlı eylemler ya da dolaylı katkılar tek başına suç sayılmayı haklı çıkaramaz. Manevi unsur açısından, kişinin örgütün takip ettiği terörist hedefi bildiği ve örgüte ilişkin terör suçunu işleme niyetinde olduğu tespit edilmelidir. Özel Raportör, kişinin bilgisine ilişkin varsayımlardan veya çıkarımlardan genel olarak kaçınılması gerektiğini belirtmiştir.
Özel Raportör, bir örgütün “gizli” veya kamuya açık olmayan niteliğinin, özellikle ifade, dernek kurma veya toplanma özgürlüklerinin ciddi şekilde kısıtlandığı bağlamlarda, tek başına suçluluğun yeterli kanıtı olamayacağını eklemiştir. Benzer şekilde, karmaşık veya merkezi olmayan bir örgütte yönetimsel işlevlerin yerine getirilmesinin, somut delil bulunmadığı durumlarda, ilgili kişiye o örgütün olası terör faaliyetlerinden haberdar olduğu yönünde bir çıkarım yapılmasına imkân vermediğini ileri sürmüştür. Bir örgütün terörist örgüt olarak sınıflandırılmasının, somut delillere dayanan ve adil yargılama gerekliliklerine uygun olarak verilen bir adli veya idari karardan kaynaklanması gerektiğini düşünmüştür. Bu bağlamda, özellikle Türkiye’deki bazı terörle mücadele yasalarının, belirsiz ifadeleri ve uluslararası hukuk kapsamında haklarını meşru bir şekilde kullanan kişilere uygulanması nedeniyle eleştirildiğine dikkat çekmiştir.
Sonuç olarak Özel Raportör, yasallık ilkesinin her türlü keyfiliğe karşı temel bir güvence oluşturduğunu yeniden teyit etmiştir. Açıklık, kesinlik ve öngörülebilirlik şartlarını getirerek, bu ilke hukukun üstünlüğünün pekiştirilmesine katkıda bulunmuştur. Terörle mücadele mevzuatında belirsiz veya aşırı geniş kapsamlı suç tanımlarının kullanılmasının, çeşitli bağlamlarda meşru sivil toplum faaliyetlerinin suç sayılmasına yol açtığını belirtmiştir. Özel Raportöre göre, bu uygulamalar ifade özgürlüğü, toplanma özgürlüğü, dernek kurma özgürlüğü, siyasi katılım ve eşitlik hakkı gibi temel hakları ihlal edebilir.
b. Avrupa Ceza Avukatları Birliği
Bu üçüncü taraf müdahil, Mahkeme’nin 7. maddeye ilişkin içtihadını ve terör örgütlerine ceza hukukunun uygulanmasını analiz etmiştir. Mahkeme’nin, özellikle bir örgüte üyeliğin salt yasal faaliyetlerden çıkarılmasının mümkün olmadığı terör davalarında, kişisel sorumluluk unsurunun, yani kasıt (mens rea) ve fiil (actus reus) unsurlarının kanıtlanmasını gerektirdiğini belirtmiştir. Ayrıca, geriye yürümezlik ilkesinin, işlendiği tarihte suç teşkil etmeyen fiiller nedeniyle herhangi bir mahkûmiyeti yasakladığını vurgulamıştır. Terörizm alanında, bir örgütün sonradan terörist olarak tanımlanmasının tek başına geriye dönük bir mahkûmiyeti haklı çıkaramayacağını ifade etmiştir. Ulusal mahkemelerin, sanığın suçun işlendiği tarihte örgütün suç niteliğinin farkında olduğunu kanıtlamak zorunda olduğunu belirtmiştir. Son olarak, terörle mücadelenin gerekliliklerini kabul etmekle birlikte, Mahkeme’nin, keyfî mahkûmiyetlere yol açabilecek ceza hukukunun geniş yorumlanmasını önlemek amacıyla kovuşturmaların yasallığı, öngörülebilirliği ve orantılılığının sağlanması gerektiği konusunda her zaman ısrarcı olduğunu ifade etmiştir.
c. İtalyan İnsan Hakları Federasyonu
İtalyan İnsan Hakları Federasyonu, özellikle “terör örgütü üyesi” kavramının geniş ve öngörülemez yorumunu eleştirmiştir; Federasyona göre bu yorum, suç eylemlerine aktif katılımın kanıtlarına değil, Gülen hareketiyle önceki mesleki veya sosyal bağlar gibi dolaylı kanıtlara dayanmaktadır. Federasyon, şiddet içermeyen davranışların suç sayılmasını, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 314. maddesinin ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun uygulanmasında net yasal kriterlerin bulunmamasını ve ayrıca örgütlerin terörist olarak tanımlanmasında Milli Güvenlik Kurulu’nun oynadığı belirsiz rolü eleştirmiştir. Mahkeme’nin, Türk adalet sisteminin ispat yükümlülüğünü tersine çevirerek suçluluk varsayımını uyguladığını ve böylece ceza hukukunun temel ilkelerini ve masumiyet karinesini ihlal ettiğini ileri sürmüştür.
3. Mahkemenin değerlendirmesi
a. İlgili genel ilkeler
Hukukun üstünlüğünün temel bir unsuru olan Sözleşme’nin 7. maddesinde yer alan güvence, Sözleşme’nin koruma sisteminde önemli bir yer tutmaktadır. Nitekim Sözleşmenin 15. maddesi uyarınca savaş veya diğer kamusal olağanüstü hallerde bile Sözleşme’nin bu maddesinden sapılamayacağı vurgulanmaktadır. Bu garanti, amacından ve gayesinden de anlaşıldığı üzere, keyfi kovuşturma, mahkûmiyet ve cezalandırmaya karşı etkili bir koruma sağlayacak şekilde yorumlanmalı ve uygulanmalıdır (bkz. yukarıda atıfta bulunulan Scoppola v. İtalya (no. 2) [GC], no. 10249/03, § 92, 17 Eylül 2009; Del Río Prada; ve yukarıda atıfta bulunulan Yüksel Yalçınkaya, § 237, her birinde de daha fazla referans bulunmaktadır).
Sözleşme’nin 7. maddesi, sanığın aleyhine ceza yasalarının geriye dönük uygulanmasını yasaklamakla sınırlı değildir. Madde, daha genel olarak, bir suçu tanımlayıp cezayı öngörebilecek tek şeyin kanun olduğu ilkesini (nullum crimen, nulla poena sine lege) ve ceza yasalarının, örneğin kıyas yoluyla, sanığın aleyhine genişletilerek yorumlanmaması gerektiği ilkesini de içermektedir. Bu ilkelerden, bir suçun kanunda açıkça tanımlanması gerektiği sonucu çıkar. Bu gereklilik, kişinin ilgili hükmün lafzından ve gerekirse mahkemelerin yorumu yardımıyla, hangi fiil ve ihmalin kendisini cezai sorumluluğa yol açacağını bilebilmesi durumunda karşılanır. “Kanun”dan söz ederken, 7. madde, Sözleşme’nin bu terimi kullandığı diğer yerlerdeki kavramın aynısına atıfta bulunur; bu kavram, yazılı ve yazılı olmayan hukuku kapsar ve niteliksel gereklilikleri, özellikle erişilebilirlik ve öngörülebilirlik gerekliliklerini ima eder (bkz. diğer kaynakların yanı sıra, Streletz, Kessler ve Krenz v. Almanya [GC], no. 34044/96 ve 2 diğerleri, § 50, ECHR 2001-II; yukarıda atıfta bulunulan Del Río Prada, § 91; ve yukarıda atıfta bulunulan Yüksel Yalçınkaya, § 238).
Sözleşme’nin 7. maddesi açısından, bir suçun iç hukukta açıkça tanımlanmış olması yeterli değildir. İç hukuk mahkemelerinin ilgili hukuka uymaması veya belirli bir davada bu hukuku makul olmayan bir şekilde yorumlaması ve uygulaması, tek başına Sözleşme’nin 7. maddesinin ihlaline yol açabilir (diğer birçok kaynak arasında bkz. Khodorkovskiy ve Lebedev v. Rusya, nos. 11082/06 ve 13772/05, § 781, 25 Temmuz 2013; Žaja v. Hırvatistan, no. 37462/09, §§ 91 ve 92, 4 Ekim 2016; ve Pantalon v. Hırvatistan, no. 2953/14, § 48, 19 Kasım 2020). Suçların yasayla kesin olarak tanımlanması şartı, yerel mahkemelerin yasayı yorumlarken ve davanın somut olgularına uygularken kanunun etrafından dolanması halinde boşa çıkacaktır (bkz. Yüksel Yalçınkaya, yukarıda atıfta bulunulan, § 256, diğer referanslarla birlikte).
Ayrıca, 7. madde, kişisel sorumluluğu usulüne uygun olarak tespit edilmeden hiç kimsenin cezalandırılmayacağı ilkesini (nulla poena sine culpa) güvence altına almaktadır (bkz. G.I.E.M. S.r.l. ve Diğerleri – İtalya [Büyük Daire], nos. 1828/06 ve 2 diğer başvuru, §§ 242-244, 28 Haziran 2018; bkz. ayrıca Varvara v. İtalya, no. 17475/09, § 71, 29 Ekim 2013). Bireysel sorumluluk şartı, birbiriyle ilişkili bir dizi ilkeyi içermektedir. İlk olarak, 7. madde, toplu suçluluk veya irtibat nedeniyle suçluluk temelinde cezai sorumluluğu dışlar; sorumluluk, sanık olan bireye ait olmalıdır. İkincisi, cezaya ilişkin kişisel sorumluluk, sadece maddi fiillerin kanıtlanmasını değil, aynı zamanda suçu fiilen işleyen kişinin davranışında sorumluluk unsurunun tespit edilebileceği bir zihinsel bağlantı (mens rea) varlığını da gerektirir (bkz., mutatis mutandis, G.I.E.M. S.r.l. ve Diğerleri, yukarıda atıfta bulunulan, § 242; ayrıca bkz. Sud Fondi S.r.l. ve Diğerleri v. İtalya, no. 75909/01, § 116, 20 Ocak 2009). Bu, Sözleşme’nin 6. maddesinin 2. fıkrasına uygun olmaları kaydıyla, belirli objektif veya kusursuz sorumluluk biçimlerine yol açan sorumluluk varsayımlarının hariç tutulduğu anlamına gelmez. Hukuki veya olgusal varsayımlar her hukuk sisteminde geçerlidir ve Sözleşme tarafından yasaklanmamıştır, ancak ceza hukuku açısından belirli sınırlar içinde kalmalıdır. Mahkeme içtihadına göre, varsayım kişinin kendisine yöneltilen suçlamalardan aklanmasını imkânsız hale getirirse sınırlar aşılmış olur ve kişi Sözleşme’nin 6. maddesinin 2. fıkrasından yararlanma imkânından mahrum bırakılmış olur (bkz., mutatis mutandis, G.I.E.M. S.r.l. ve Diğerleri, §§ 243-244). Üçüncüsü, Mahkeme, bir ceza hukuku hükmünün öngörülebilirlik derecesi ile suçlunun kişisel sorumluluğu arasında açık bir korelasyon olduğunu teyit etmiştir (bkz. yukarıda atıfta bulunulan Yüksel Yalçınkaya, § 242). 7. maddenin amacı ve gayesini göz önünde bulundurarak ve suçun olgusal dayanağına bakılmaksızın, hukuki kesinlik konusunda maddi güvenceler sağlanmalıdır (a.g.e., § 268).
Mahkeme, ilke olarak, ulusal yargı organlarının yerine geçmenin kendi görevi olmadığını yineler. Ulusal mevzuatın yorumlanmasına ilişkin sorunları çözmek, öncelikle ulusal makamların, özellikle de mahkemelerin görevidir. Mahkemenin rolü, bu tür bir yorumun sonuçlarının Sözleşme ile uyumlu olup olmadığını tespit etmekle sınırlıdır (bkz. yukarıda atıfta bulunulan Yüksel Yalçınkaya, § 240, diğer referanslarla birlikte).
Bununla birlikte Mahkeme, inceleme yetkisinin kapsamının, Sözleşme hakkının kendisinin bir mahkûmiyet ve cezanın hukuki bir temele dayanmasını zorunlu kıldığı hâllerde daha geniş olması gerektiğini vurgulamıştır; somut olayda da Sözleşme’nin 7. maddesi söz konusudur. Bu nedenle, ilgili zamanda başvurucunun mahkûmiyeti için hukuki bir dayanak olup olmadığını ve yetkili ulusal mahkemelerin ulaştığı sonucun 7. maddenin amacı ve gayesiyle uyumlu olup olmadığını tespit etmek Mahkeme’nin görevidir. Mahkeme daha dar bir inceleme yetkisi kullansaydı, bu hüküm amacını yitirirdi (bkz. a.g.e., § 241). Bu bağlamda, yerel mahkemelerin hukuku genişletici ve öngörülemez bir şekilde yorumlayarak suçun kurucu unsurlarını, özellikle manevi unsuru, göz ardı etmesi ve suçu kusursuz sorumluluğa benzer şekilde ele alması, böylece iç hukukta açıkça öngörülen koşullardan sapılması, sanığın aleyhine suçun kapsamının genişletilmesi sonucunu doğurur ve Sözleşme’nin 7. maddesinde güvence altına alınan güvenceleri zedeler (bkz. mutatis mutandis, a.g.e., § 271).
b. Genel ilkelerin mevcut davaya uygulanması
i. Ön gözlemler
Mahkeme, incelemesini yerel mahkemeler tarafından tespit edilen olgular temelinde yürütecektir. Mahkemenin yerleşik içtihadına göre, Sözleşme’nin 7. maddesi kapsamında, başvurucunun cezai sorumluluğu konusunda karar vermek Mahkeme’nin görevi değildir (bkz. yukarıda atıfta bulunulan Streletz, Kessler ve Krenz kararı, § 51; Navalnyye v. Rusya, no. 101/15, § 58, 17 Ekim 2017; ve Khodorkovskiy ve Lebedev v. Rusya (no. 2), nos. 42757/07 ve 51111/07, § 572, 14 Ocak 2020). Olayları tespit etmek, dava dosyasındaki delillere dayanarak suçun unsurlarını, başvurucunun niyeti de dahil olmak üzere değerlendirmek ve yargı uygulamalarında yorumlandığı şekliyle iç hukuk uyarınca başvurucunun davranışının nasıl sınıflandırılacağına karar vermek, öncelikle iç hukuk makamlarının görevidir (bkz., mutatis mutandis, Rohlena v. Çek Cumhuriyeti [GC], no. 59552/08, § 55, ECHR 2015). 7. maddenin 1. fıkrası açısından, Mahkeme’nin rolü, başvurucunun cezalandırıldığı fiillerin yeterince öngörülebilir bir suç tanımına girip girmediğini değerlendirmektir. Başka bir deyişle, 7. madde kapsamındaki başvurunun incelenmesi, başvurucunun yerel mahkemelerin maddi vakıa tespitlerinde ortaya konulan tüm fiilleri işlediği varsayımına dayanır (bkz., mutatis mutandis, Saakashvili / Gürcistan, no. 6232/20 ve 22394/20, § 144, 23 Mayıs 2024).
Mahkeme ayrıca, başvurucunun delillerin kabul edilebilirliği ve savunma haklarına getirildiği ileri sürülen kısıtlamalarla ilgili çeşitli şikayetlerde bulunduğunu görmektedir. Ancak, Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamındaki şikayetlerin, iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle başvurunun Hükümet’e bildirilmesi aşamasında reddedildiğini belirtmektedir. Her halükarda Mahkeme, yerleşik içtihadına göre usule ilişkin kuralların ilke olarak Sözleşme’nin 7. maddesinin kapsamına girmediğini vurgulamaktadır. Söz konusu hüküm, suçların soruşturulması ve yargılanması için izlenecek usule ilişkin herhangi bir şart getirmemektedir (bkz. yukarıda atıfta bulunulan Khodorkovskiy ve Lebedev, § 789). Bu durum, örneğin tanıkların dinlenmesini veya delillerin kabul edilebilirliğini düzenleyen ceza muhakemesi kurallarını kapsamaz. Bununla birlikte, bu kurallar suçların tanımını veya uygulanacak cezanın belirlenmesini etkilememelidir (bkz. Bosti / İtalya (k.k.), no. 43952/09, § 55, 13 Kasım 2014; karşılaştırınız, yukarıda anılan Scoppola (no. 2), §§ 111-113).
Ayrıca Mahkeme, yakın tarihli Yüksel Yalçınkaya kararında (yukarıda anılan), bu davanın incelenmesi ile de ilgili olan bazı hususlar hakkında halihazırda hüküm vermiş olduğunu belirtmektedir. İlk olarak Mahkeme, FETÖ/PDY’nin mahkemeler tarafından iddia edilen suçların işlenmesinden sonra bir tarihte terör örgütü olarak nitelendirilmesinin, mahkûmiyetin Sözleşme’nin 7. maddesine aykırı olduğu sonucuna varılması için tek başına yeterli olmadığına hükmetmiştir (a.g.e., § 253). İkinci olarak, F. Gülen’in 2008 yılında silahlı terör örgütü kurma suçlamasından beraat etmesinin, sonraki gelişmelere dayalı olarak daha sonraki bir tarihte FETÖ/PDY’nin niteliğine ilişkin farklı bir karar verilmesi ihtimalini kendi başına ortadan kaldırmadığını belirtmiştir (a.g.e.). Son olarak, Mahkeme, mevzuat ve içtihatla tanımlandığı şekliyle 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 314. maddesinin 2. fıkrasında öngörülen suçun, 7. maddenin gerekliliklerine uymak için yeterince açık ve öngörülebilir bir hukuki dayanağa sahip olduğu sonucuna varmıştır (a.g.e., §§ 246-249). Mahkeme, bu hususlardaki sonuçlarından ayrılmak için herhangi bir neden görmemektedir.
Mahkeme, Sözleşme’nin, korunan hakların birbirine bağlı ve iç içe geçmiş olduğu bölünmez bir bütün oluşturduğunu vurgulamaktadır. Dolayısıyla, terörle mücadele söz konusu olduğunda, Sözleşme, üye devletlerin sadece gerçek ve yakın bir saldırı tehdidi durumunda halkın hayatını korumak için önleyici tedbirler almasını değil, aynı zamanda korunan hakların etkili bir şekilde güvence altına alınmasını da gerektirmektedir. Bu nedenle Mahkeme, Sözleşme’nin etkili bir şekilde uygulanmasını sağlayan çeşitli gereklilikler arasındaki etkileşimi göz önünde bulundurarak, Sözleşme’nin bir bütün olarak inceleme yetkisini kullanmalıdır (bkz. Pagerie v. Fransa, no. 24203/16, § 149, 19 Ocak 2023, diğer referanslarla birlikte). Bu bağlamda Mahkeme, FETÖ/PDY’ye karşı yürütülen mücadele kapsamında Türk makamları ve mahkemelerinin karşılaştığı kendine özgü zorlukları, söz konusu örgütün atipik niteliğini göz önünde bulundurarak daha önce de kabul etmiştir; zira bu örgüt, iç hukuk makam ve mahkemelerine göre, amaçlarını geleneksel terör yöntemleriyle değil gizli biçimde gütmüştür. Mahkeme, Türkiye’de gerçekleşen darbe girişiminin, Sözleşme anlamında “ulusun yaşamını tehdit eden olağanüstü durum”un varlığını ortaya çıkardığına dair birçok davada karar vermiştir. Ancak, bu hususların hiçbiri, hukukun üstünlüğü ilkesinin merkezinde yer alan ve istisna tanınmayan bir hak olan Sözleşme’nin 7. maddesinde yer alan temel güvencelerin, terör suçlarının kovuşturulması ve cezalandırılması söz konusu olduğunda, bu suçların ulusun hayatını tehdit eden koşullarda işlendiği iddia edilse bile, daha az katı bir şekilde uygulanabileceği anlamına gelmez. Sözleşme, en zor koşullarda bile 7. maddenin garantilerinin yerine getirilmesini gerektirmektedir (bkz. mutatis mutandis, yukarıda atıfta bulunulan Yüksel Yalçınkaya, §§ 269-270).
ii. Mevcut davada karara bağlanacak mesele
Yüksel Yalçınkaya kararında Mahkeme, başvurucunun silahlı terör örgütü üyeliği suçundan mahkûmiyetinin, bu suçun tüm kurucu unsurlarının bireyselleştirilmiş biçimde gereği gibi ortaya konulmaksızın tesis edilmiş olması nedeniyle 7. maddenin ihlal edildiğine hükmetmiştir; zira söz konusu mahkûmiyet, iç hukukun gerekliliklerine ve 7. maddenin sağladığı korumanın özünde yer alan yasallık ve öngörülebilirlik ilkelerine aykırıdır (bkz. yukarıda anılan Yüksel Yalçınkaya, § 267). Söz konusu kararda Mahkeme, yerel mahkemelerin, söz konusu suçun fiil ve kasıt unsurlarının başvurucunun durumunda mevcut olup olmadığını somut olarak incelemeksizin, başvurucunun yalnızca ByLock uygulamasını kullanmasından hareketle otomatik olarak suçlu olduğu sonucuna vardığını tespit etmiştir. Hem iç hukukun gerekliliklerine hem de 7. maddenin sağladığı korumanın temelini oluşturan yasallık ve öngörülebilirlik ilkelerine uymayan bu yaklaşım, Mahkeme’nin Sözleşme’nin 7. maddesinin ihlal edildiğine karar vermesine yol açmıştır (a.g.e., §§ 262, 264 ve 267).
Yukarıda atıfta bulunulan davadan farklı olarak, mevcut davada başvurucu daha geniş bir delil yelpazesi temelinde aynı suçtan suçlu bulunmuş olsa da, Mahkeme bunun Yüksel Yalçınkaya davasında incelenenle aynı soruyu gündeme getirdiğini düşünmektedir. Mahkeme, yine, başvurucunun silahlı terör örgütü üyeliği suçundan mahkûmiyetinin, bu suçun tüm unsurlarının varlığı bireyselleştirilmiş biçimde usulüne uygun olarak tespit edilmeden tesis edilip edilmediğini belirlemekle yükümlüdür (a.g.e., § 267). Bu nedenle, öncelikle terör örgütü üyeliği suçunun kast unsurunu inceleyecek, ardından yerel mahkemelerin başvurucunun bu suçla ilgili kastını nasıl ele aldığını değerlendirecektir.
iii. Terör örgütü üyeliği suçunun kasıt şartı
Mahkeme, söz konusu terör örgütüne üye olma suçunun, inkâr edilemez derecede ağır cezalar gerektiren vahim bir suç olduğunu kaydetmektedir. Bu suç bağlamında, herkesin kişisel cezai sorumluluğu –ki buna suçun manevi unsurunun tespiti de dâhildir– usulüne uygun olarak tespit edilmeden cezalandırılmama hakkı bulunmaktadır. Bir kişinin terör örgütüne üye olmaktan mahkûm edilebilmesi için tespit edilmesi gereken temel unsur, birey ile söz konusu örgüt arasındaki ilişkinin niteliğidir ve bu durum, aranan manevi unsurun varlığının tespit edilmesiyle ayrılmaz bir biçimde bağlantılıdır. Dolayısıyla, cezai sorumluluk kolektif suçluluğa veya salt bağlantı (iltisak) yoluyla suçluluğa dayandırılamaz; suçlanan kişi bakımından bireyselleştirilmeli ve açıkça manevi unsurun tespitini içermelidir.
İç hukuk uyarınca, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 314. maddesi kapsamındaki suçun manevi unsurun (mens rea) tespitini gerektirdiği hususu ihtilaflı değildir (ayrıca bkz. Venedik Komisyonu Görüşü’nün 100. noktası). Mahkeme, Türk Ceza Kanunu’nun 314. maddesinin 2. fıkrası ile 220. maddesi anlamında münhasıran suç teşkil eden faaliyetlerde bulunan bir yapıya üye olmaktan ziyade, “şiddete” başvurucu silahlı bir terör örgütüne üye olmayı özel olarak düzenlediğine dikkat çekmektedir (bkz. yukarıdaki 98. paragraf). Bu nedenle, sanığın ilgili dönemde örgütün hedefleri ve şiddet içeren yöntemleri hakkında bilgi sahibi olduğunun gösterilmesi gerekmektedir; zira bu farkındalık, manevi unsurun tespiti için temel bir ön koşuldur (bkz. Anayasa Mahkemesinin Bilal Celalettin Şaşmaz kararı). Yargıtay tarafından doğrudan kastın (dolus directus) içtihadi yorumu tam da bu çerçevede yapılmış olup, buna göre kişinin “bilerek” ve “isteyerek” hareket ettiğinin, başka bir deyişle, böyle bir örgütün parçası olmayı arzuladığının ve bu örgüte mensup olma yönünde sürekli bir iştirak iradesi gösterdiğinin tespit edilmesi gerekmektedir. Bu kriter, örgüte ve onun şiddet içeren amaçlarına yönelik gerçek/organik katılımı (genuine adhesion), salt bir temastan veya açıkça tespit edilmiş bir suç kastı olmaksızın kurulan basit bir iltisaktan ayırmayı mümkün kılmaktadır. Ayrıca, hukuki belirlilik ve temel hakların korunması alanlarında asli bir güvence teşkil etmektedir (bkz. Birleşmiş Milletler Özel Raportörü’nün görüşleri).
iv. Mevcut davada ulusal mahkemelerin suçun manevi unsurunu tespit etmesi
Mevcut davadaki asıl mesele, ulusal mahkemelerin, başvurucuyu silahlı terör örgütüne üye olmaktan mahkûm etmeden önce onun manevi unsurunu (mens rea) tespit ederken benimsedikleri yaklaşımın Sözleşme’nin 7. maddesiyle uyumlu olup olmadığıdır. Mahkeme, Yüksel Yalçınkaya kararında olduğu gibi, ulusal adli makamlar tarafından da kaydedildiği üzere örgütün Türk toplumunda çok uzun süredir var olması nedeniyle, ilgili suçun unsurlarının bireyselleştirilmiş bir temelde mevcut olduğunun tespit edilmesi gerekliliğinin mevcut bağlamda daha da zorunlu olduğu kanaatindedir. Böylesi koşullarda, salt iltisak veya irtibat temelinde sorumluluk atfedilmesini önlemek amacıyla, ceza hukukunun öngörülebilirliğini koruyacak ve açıkça tanımlanmış sınırlarına sıkı sıkıya bağlı kalacak bir biçimde uygulanması elzemdir. Suçun kurucu unsurlarının tespiti –özellikle başvurucuya atfedilen eylemlerden ve bu eylemlerin meydana geldiği bağlamdan manevi unsura ilişkin çıkarımlar yapılması– özel bir titizlikle yürütülmeliydi. Bu bağlamda bilhassa dikkate alınması gereken hususlar, suçun zamansal unsuru ve başvurucunun örgütün eğitim kanadında faaliyet göstermiş olmasıdır.
Suçun zamansal unsuru ile ilgili olarak Mahkeme, ilk derece mahkemesinin kararının gerekli titizlikten yoksun olduğu ve bu eksikliğin yargılamanın sonraki aşamalarında da giderilmediği kanısındadır. İddianamede, başvurucunun örgüt üyesi olduğunun ve örgütün şiddet içeren hedeflerinden haberdar olduğunun iddia edildiği zaman dilimi açıkça belirtilmemiştir. İddia makamı tarafından dayanılan çeşitli delil unsurları, Mahkemenin ilgilinin iddia edilen üyeliğinin zaman diliminin 2014 yılının bir döneminde, muhtemelen o yılın sonlarına doğru, ancak belki de daha erken bir tarihte, Haziran 2014’te sona erdiği çıkarımını yapmasına imkân tanımaktadır. Bu dönem, 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminden bir buçuk ilâ iki yıl öncesine denk gelmekle kalmayıp, aynı zamanda Türk makamlarının FETÖ/PDY’yi resmi olarak bir terör örgütü olarak tanımasından da oldukça önceki bir zamana rastlamaktadır. Ağır Ceza Mahkemesinin kararında ayrıntılı olarak açıklanan olaylardan ve Temmuz 2016’daki darbe girişiminden sonra, başlangıçta dini, ahlaki ve eğitimsel hedefleri olan bir hareket olarak algılanan örgüt, önce idari makamlar, ardından da ulusal mahkemeler tarafından resmi olarak bir terör örgütü olarak nitelendirilmiştir. Bu bağlamda ulusal mahkemelerin, başvurucunun söz konusu örgüt içindeki eğitim yapılanmasına katılımının terörist bir projeye kasıtlı ve bilinçli bir iştirak teşkil edip etmediğini, yoksa daha masumane bir katılımla tutarlı olup olamayacağını değerlendirme yükümlülüğü bulunmaktaydı. Ancak ilk derece mahkemesinin gerekçesi, başvurucunun 2014 yılına kadar ve bu yıl da dâhil olmak üzere yürüttüğü spesifik faaliyetlerinin gerekli manevi unsuru makul şüphenin ötesinde oluşturduğunun neden kabul edildiğine dair hiçbir açıklama içermemektedir.
Bu bağlamda Mahkeme, Aralık 2013’ten sonra örgütle bağların sürdürülmesi olgusunun, bir kişinin cezai yönden sorumlu olup olmadığını değerlendirmede ilgili bir faktör olabileceğine dair ulusal mahkemelerin tutumunu sorgulamamaktadır. Ancak bu genel değerlendirme, ulusal mahkemeleri, iddia edilen suçun zamansal çerçevesiyle kesin bir biçimde sınırlandırılmış, bireyselleştirilmiş ve bağlamsal bir değerlendirme yoluyla manevi unsuru tespit etmeye yönelik bütüncül yükümlülüklerinden muaf tutmaz.
Örneğin, isnat edilen fiillerin şiddet eylemleriyle doğrudan bir bağlantısı bulunmadığında özel bir özen gösterilmelidir (bkz. Birleşmiş Milletler Özel Raportörü’nün görüşleri). Bu bağlamda Mahkeme, tarafların başvurucuya isnat edilen eylemlerin hukuki nitelendirmesi ve yasallığı konusunda çeşitli argümanlar sunduklarını kaydetmektedir. Duruşmada Hükümetin tutumu, başvurucuya atfedilen eylemlerin hiçbirinin bizatihi kanunla yasaklanmamış olmasına rağmen, cezalandırılabilir olanın eylemlerin kendisi değil, bu eylemlerin neyin delili olarak kabul edildiği, yani silahlı terör örgütüne üye olma suçu olduğu yönündeydi. Mahkeme, uygulamada, suç veya terör örgütlerine üyelikle ilgili davaların tipik olarak, belirli bir zaman dilimi boyunca bir bütün olarak sanığın davranış ve faaliyetlerinden manevi unsura ilişkin çıkarımlar yapılmasını içerdiğini kabul etmektedir. Bu fiiller, örgütle organik bir bağı ortaya koyarak, örgütün hedeflerine bilinçli katılımı ve aktif iştiraki kanıtlayabilir. Sanığın itirafı gibi doğrudan üyelik delilleri nispeten nadirdir. Bu nedenle mahkemelerin, bir bireyin belirli bir örgütün üyesi olup olmadığı sonucunu çıkarabilecekleri dolaylı/ikinci derece delillere dayanmaları yaygındır. Böylesi bir yaklaşım, Sözleşme’nin 7. maddesine uygun olarak yürütüldüğü sürece kendi başına Sözleşme’ye aykırı değildir. Ancak mevcut davada ulusal mahkemeler, isnat edilen eylemlerin ilgili zamansal unsurunu gerektiği gibi dikkate almamış ve bu gibi durumlarda elzem olan bağlamsal analizi yürütmemiştir.
Buna ek olarak Mahkeme, başvurucuya isnat edilen eylemlerin tamamının, örgütün eğitim kanadında yürüttüğü görevlerle ilgili olduğunu kaydetmektedir. Ulusal mahkemelerin tespitlerinden açıkça anlaşıldığı üzere, örgüt uzun yıllar boyunca Türk toplumunun çeşitli sektörlerine, özellikle de yasal bir şekilde faaliyet gösterdiği eğitim alanına derinden nüfuz etmiş ve kendisini “ahlaki ve eğitimsel bir hareket” olarak sunmuştur (bkz. Bilal Celalettin Şaşmaz kararının 48. ve 54. noktaları). Çeşitli alanları kapsayan bu hareket tarzı (modus operandi), pek çok kişinin belirli bir noktada örgütün gerçek hedeflerinin farkında olmaksızın örgütün görünür yapılarıyla bağlarını sürdürmelerine yol açmış olabilir (bkz. İnsan Hakları Komiseri’nin memorandumu). Bu durum, kast unsurunun bireyselleştirilmiş ve bağlamsal bir değerlendirmesinin yapılmasını çok daha gerekli kılmıştır ki bu husus, zaten silahlı terör örgütüne üye olma suçunun sübut bulması için aranan mutlak bir şarttır.
Hükümet, örgütün gerçek doğasına ilişkin bilginin ilgili bireyin perspektifinden değerlendirilmesi gerektiğini (yukarıda anılan Del Río Prada kararına, §§ 112 ve 117, atıfta bulunmuşlardır) ve başvurucunun konumu göz önüne alındığında –özellikle Büyük Bölge Talebe Mesulü (BBTM) görevini yürütürken– ordudaki sızmış hücrelerin varlığını ve olası şiddet kullanımını öngörebilmiş olması gerektiğini ileri sürmüştür. Mahkeme, başvurucunun suç için gerekli manevi unsura sahip olduğunun somut delillere dayanılarak tespit edilmesinin zorunlu olduğunu yinelemektedir. Bu nedenle ulusal mahkemelerin, sadece başvurucu ile örgütün askeri kanadı gibi en merkezi veya stratejik bileşenleri içinde faaliyet gösteren üyeler veya yapılar arasında fiili bir bağ bulunup bulunmadığını değil, aynı zamanda bu bağın niteliğinin, iç hukuk uyarınca gerekli manevi unsura sahip olduğunun meşru bir şekilde iddia edilmesine imkân verip vermediğini de tespit etmeleri gerekmiştir. Oysa bunun yerine mahkemeler, örgütün stratejik kanatlarıyla kişisel, işlevsel veya hiyerarşik bir bağın varlığını tespit etmeden –ya da tespit etmeye dahi tevessül etmeden– esasen başvurucunun eğitim alanındaki rolüne dayanmışlardır. Ayrıca, örgüte herhangi bir şiddet eyleminin atfedilmediği bir dönemde, başvurucunun söz konusu kanatlara ilişkin sorumluluklarının kapsamını veya örgütün terörist hedeflerine ilişkin bilgisini de tahkik etmemişlerdir.
Mahkeme, ulusal mahkemelerin başvurucunun örgüt içinde “sorumluluk gerektiren bir düzeyde aktif” olduğu yönündeki tespitini kaydetmektedir. Ancak Mahkeme, Yargıtay’ın örgüt içinde farklı seviyelerde faaliyet gösteren kişilerin değişen derecelerde kusurluluğunu ihtiva eden yedi katmanlı bir hiyerarşinin var olduğu görüşünü benimsemiş olmasına rağmen, ulusal mahkemelerin bu konuya hiç değinmediklerini ve başvurucunun BBTM görevini yürüttüğü esnada bu hiyerarşinin hangi katmanında olduğunun kabul edildiğini açıklığa kavuşturmadıklarını gözlemlemektedir.
Mahkemenin görüşüne göre, bir mahkeme, mevcut davanın koşullarına benzer koşullarda tespit edilen olgulardan kasıt (mens rea) çıkarımında bulunmak istediğinde, bu tür bir çıkarım, ancak davanın somut olgularına sıkı sıkıya bağlı, bireyselleştirilmiş bir analize dayandığı takdirde 7. Maddenin gereklilikleriyle bağdaşır. Bu bağlamda, ilgili dönemde büyük ölçüde dini bir grup olarak algılanan bir yapıya ait olma gerçeği tek başına (bkz. yukarıda atıfta bulunulan Yüksel Yalçınkaya, § 18) tek başına, başvurucunun, mahkumiyetinin dayanağını oluşturan fiilleri gerçekleştirirken, suç için gerekli olan kasıt unsuruna sahip olduğu sonucuna varılmasına yol açamaz (bkz. Bilal Celalettin Şaşmaz kararının 63. maddesi). Ancak mevcut davada, yerel mahkemeler, başvurucunun bu dönüşümden haberdar olduğunu veya örgüte katıldığını ve gerçekleri tam olarak bilerek örgütle bağlarını sürdürdüğünü tespit etmeden, örgütün gelişimi – dini bir hareketten daha sonra silahlı terör örgütü olarak tanımlanan bir yapıya dönüşümü – hakkındaki genel değerlendirmelere dayanmıştır. İlk derece mahkemesinin kararının ilgili bölümü (bkz. yukarıda 70. paragraf), mahkemenin yalnızca delilleri sıraladığını ve bu delillerin, başvurucunun örgütün terörist amaçlarından haberdar olduğunu ve bu bilgiyle örgüte katıldığını veya örgüte bağlı kalmaya devam ettiğini nasıl kanıtladığını açıklamaya çalışmadan, başvurucunun gerekli kasıt unsuruna sahip olduğu sonucuna vardığını göstermektedir.
Yerel mahkemelerin, başvurucunun eylemleri ve rolüne ilişkin somut deliller ışığında, başvurucunun kasıt unsurunu (mens rea) hiçbir şekilde değerlendirmeye almamış olmaları, cezai sorumluluğun bireysel olarak değerlendirilmesi gerekliliğinin temel bir ihlali anlamına gelmektedir. Mahkeme bu bağlamda, ilgili yerel kararlarında, suçun temel unsurlarından biri olan kasıt unsurunun (mens rea) başvurucunun davasında nasıl tespit edildiğine dair anlamlı bir açıklamanın bulunmadığını belirtmektedir. Özellikle, yerel mahkemeler, başvurucunun – ulusal makamlar ve mahkemeler tarafından terör örgütü olarak tanımlanmasından çok önce – örgütün eğitim kolunda belirli sorumluluklar üstlenmiş olmasının, iç hukukun gerektirdiği şekilde (bkz. yukarıda 203. paragraf ve mutatis mutandis Yüksel Yalçınkaya davası), örgütün niteliği ve terörist amaçlarından haberdar olduğu, bu örgütün bir parçası olmayı amaçladığı ve iç hukukun gerektirdiği şekilde aktif ve sürekli bir şekilde katkıda bulunduğu sonucuna varılmasına yol açtığını açıklamamıştır (bkz. mutatis mutandis, yukarıda atıfta bulunulan Yüksel Yalçınkaya, § 263).
Böyle bir yaklaşım, kişisel sorumluluğun bir unsurunun tespit edilmesi için gerekli olan zihinsel bağlantının varlığı olmadan cezalandırılmama hakkını garanti eden Sözleşme’nin 7. maddesini ihlal etmektedir (ayrıca bkz: mutatis mutandis, yukarıda atıfta bulunulan Yüksel Yalçınkaya, § 264).
v. Sonuç
Yukarıdakiler ışığında, Mahkeme, Sözleşme’nin 7. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
Sözleşmenin 41. Maddesinin Uygulanması
Sözleşme’nin 41. maddesi şunu öngörmektedir:
“Mahkeme, Sözleşme veya Protokolünde bir ihlal olduğunu tespit ederse ve ilgili Yüksek Akit Tarafın iç hukuku sadece kısmi tazminata izin veriyorsa, Mahkeme, gerekirse mağdura adil bir tazminat ödeyecektir.”
A. Zarar
Başvurucu, uğradığını düşündüğü maddi ve manevi zarara ilişkin adil tazminat talep etmiştir. Hapis cezası nedeniyle eğitimine devam edemediğini veya bir kariyere başlayamadığını ve daha sonra iş bulamadığını, bu durumun Gülen hareketiyle bağlantılı kişiler için yaygın bir durum olduğunu ileri sürmüştür. Türkiye’de kariyer umudu olmadan yaşadıktan sonra Almanya’ya kaçtığını, burada Haziran 2024’te sığınma hakkı aldığını ve şu anda entegrasyon kurslarına devam ettiğini belirtmiştir. Dört yıl boyunca gelir kaybını 44.550 avro olarak tahmin etmiştir. Ayrıca, sosyal dışlanma, sürgün ve damgalanma sonucu manevi zarar gördüğünü iddia etmiştir. Bu iddiaları destekleyecek herhangi bir belge sunulmamıştır. Ayrıca, gözaltı koşulları nedeniyle uğradığı iddia edilen maddi ve manevi zarara ilişkin olarak 80.000 avro talep etmiştir.
Hükümet, Büyük Daire nezdinde bu konu hakkında herhangi bir yorumda bulunmamıştır.
Mahkeme, başvuru sahiplerine adil tazminat olarak para ödenmesinin kendi temel görevlerinden biri olmadığını, ancak Sözleşme’nin 19. maddesi uyarınca Devletlerin Sözleşme’den doğan yükümlülüklerine uymalarını sağlama görevinin bir parçası olduğunu yinelemektedir (bkz. Nagmetov/Rusya [Büyük Daire], 35589/08 sayılı dava, § 64, 30 Mart 2017). “Adil” sıfatı ve “gerekirse” ifadesi de gösterdiği gibi, Mahkeme bu yetkisini kullanırken belirli bir takdir yetkisine sahiptir (bkz. Molla Sali v. Yunanistan (adil tazminat) [GC], no. 20452/14, § 32, 18 Haziran 2020, ve diğer referanslar). Koşullara bağlı olarak, Mahkeme, bir ihlal tespitinin yeterli adil tazminat teşkil ettiğini de değerlendirebilir ve bu nedenle ilgili talepleri reddedebilir (bkz. yukarıda atıfta bulunulan Nagmetov, § 70 ve burada atıfta bulunulan kaynaklar; ayrıca bkz. yukarıda atıfta bulunulan Yüksel Yalçınkaya, § 422).
Mahkemenin, özellikle manevi zarara ilişkin adil tazminat konusunda izlediği kılavuz ilke, esneklik ve davanın tüm koşullarında neyin adil, hakkaniyetli ve makul olduğuna dair objektif bir değerlendirmeyi içeren hakkaniyettir; bu, sadece başvurucunun konumunu değil, ihlalin meydana geldiği genel bağlamı da içerir (bkz. Yüksel Yalçınkaya, yukarıda atıfta bulunulan, § 423 ve burada atıfta bulunulan kaynaklar).
Başvurucunun maddi zarara ilişkin iddialarına gelince, Mahkeme, yerleşik içtihadına göre, bu tür bir zararın iddia edilen ihlallerden kaynaklandığını göstermek ve iddialarını destekleyen belgeleri sunmak başvuru sahiplerine ait olduğunu belirtmektedir (ibid., § 424). Mahkeme, başvurucunun tutuklandığı sırada işsiz olduğunu belirtmektedir. Sonuç olarak, tespit edilen ihlaller ile iddia edilen maddi zarar arasında herhangi bir nedensel bağlantı görülmemektedir. Ayrıca, hapis süresi boyunca iddia edilen gelir kaybına ilişkin herhangi bir iddia spekülatiftir. Bu nedenle, Mahkeme maddi zarara ilişkin talebi reddetmiştir (aynı yönde bkz. a.g.e., § 424).
Manevi zarara ilişkin olarak, Mahkeme, 6. ve 7 ve 11. maddelerinin ihlal edildiği tespit edildiği Yüksel Yalçınkaya davasında olduğu gibi – başvurucunun, bu kararın verilmesinden sonra Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 311. maddesinin 1. fıkrasının (f) bendi uyarınca iç yargılama sürecinin yeniden açılmasını talep etme imkânı bulunduğunu belirtmektedir. Prensip olarak bu, talep edildiğinde, bu hukuk yolunun özenle ve Mahkeme’nin bu karardaki tespitlerine tam olarak uygun şekilde uygulanması şartıyla, 7. maddenin ihlali açısından en uygun hukuk yolu olacaktır. Mahkeme ayrıca, bu yaklaşımın o zamandan beri teyit edildiğini ve uygulandığını vurgulamaktadır (bkz. Delga/Fransa, no. 38998/20, § 77, 9 Temmuz 2024, ve ayrıca Demirhan ve Diğerleri/Türkiye, no. 1595/20 ve 238 diğerleri, § 53, 22 Temmuz 2025). Bu nedenle, Mahkeme, 7. maddenin ihlal edildiğine ilişkin bulgunun mevcut davada yeterli adil tazminat teşkil ettiğini değerlendirir ve buna bağlı olarak başvurucunun bu konudaki taleplerini reddeder.
Buna karşılık, 3. maddenin ihlal edildiği yönündeki tespitle ilgili olarak Mahkeme, Sözleşme’nin 3. maddesiyle bağdaşmayacak kadar kötü koşullarda gözaltında tutulan bir kişinin maruz kaldığı acının, sadece ihlal tespitiyle giderilemeyeceğini yinelemekte; tazminat ödenmesini talep etmektedir (bkz., mutatis mutandis, yukarıda atıfta bulunulan Muršić, § 181). Tazminat miktarını belirlerken, Mahkeme özellikle, başvurucunun kötü koşullara maruz kaldığı sürenin uzunluğunu ve manevi zararın değerlendirilmesinde belirleyici unsurlar olan yukarıda belirtilen tüm koşulları dikkate almaktadır (bkz. mutatis mutandis, a.g.e.). Adil bir temelde ve yukarıda belirtilen tüm koşulları dikkate alarak, Mahkeme, manevi zarar nedeniyle başvurucuya 2.800 avro tazminat ve kendisine yüklenebilecek her türlü vergiyi hükmetmiştir.
B. Masraflar ve harcamalar
Başvurucu, Mahkeme nezdinde yapılan masraf ve harcamalarla ilgili olarak toplam 29.450 avro talep etmiştir. Bu tutarın, öncelikle Daire nezdindeki yargılamada yasal temsilcisi olan Bay Makas’a ödenen ve 45.000 TRY (ilgili tarihte yaklaşık 3.650 avro) olarak belirlenen ücret ile çeşitli yan masraflara (çeviriler, posta masrafları, havale ve sarf malzemeleri) karşılık gelen 400 avroyu içerdiğini belirtmiştir. Bu talep, 3 Mayıs 2021 tarihinde Bay Makas ile başvuru sahibi arasında imzalanan bir hukuki hizmet sözleşmesi ile desteklenmiştir. Başvuru sahibi, bu tutarın ayrıca Büyük Daire nezdindeki yargılama ile ilgili 25.400 avroyu da içerdiğini eklemiştir; bu tutar, avukatları Bay Heymans ve Bay Vande Lanotte’nin ücretleri ile duruşma için tahmini 1.400 avro tutarındaki seyahat ve konaklama masraflarından oluşmaktadır. Bu talebini desteklemek üzere, temsilcilerinin hukuk bürosu Van Steenbrugge Advocaten tarafından düzenlenmiş, 20 Şubat 2025 tarihli bir ücret sözleşmesi sunmuştur.
Hükümet, Büyük Daire nezdinde bu konu hakkında herhangi bir yorumda bulunmamıştır.
Mahkeme içtihadına göre, bir başvuru sahibi, masraf ve harcamaların fiilen ve zorunlu olarak yapıldığı ve tutarlarının makul olduğu kanıtlandığı ölçüde bu masraf ve harcamaların geri ödenmesini talep etme hakkına sahiptir. Mahkeme İçtüzüğü’nün 60. maddesinin 2. ve 3. fıkraları uyarınca, tüm taleplerin ayrıntılı dökümü sunulmalıdır; aksi takdirde Mahkeme, talebi tamamen veya kısmen reddedebilir (bkz. Karácsony ve Diğerleri/Macaristan [GC], 42461/13 ve 44357/13 sayılı başvurular, § 189, 17 Mayıs 2016). Temsilcinin ücretleri, başvuru sahibi tarafından ödenmişse veya yasal ya da sözleşmesel bir yükümlülük uyarınca ödeme yükümlülüğü varsa, fiilen yapılmış sayılır (bkz. Merabishvili v. Georgia [GC], no. 72508/13, § 371, 28 Kasım 2017, ve burada atıfta bulunulan kaynaklar). Davanın gerektirdiği temsilci sayısı ve uygulanan ücretler ise, masraf ve harcamaların makul bir şekilde yapılmış olup olmadığına ilişkin değerlendirmesinin bir parçası olarak Mahkeme tarafından dikkate alınan hususlardır (bkz. örneğin, Iatridis v. Greece (adil tazminat) [GC], no. 31107/96, § 55, ECHR 2000-XI).
Mevcut davada Mahkeme, başvurucunun yerel mahkemeler ve Mahkeme nezdinde Bay Makas tarafından temsil edilmesi için sunduğu hukuki hizmet sözleşmesinin, başvurucunun Bay Makas tarafından talep edilen ücretleri ödeme yükümlülüğü altında olduğuna dair yeterli kanıt teşkil ettiğini değerlendirmektedir (bkz. Yüksel Yalçınkaya, yukarıda atıfta bulunulan, § 430, burada atıfta bulunulan kaynaklarla birlikte). Elindeki belgelere ve içtihatlarına dayanarak, Mahkeme, yerel mahkemeler ve Daire nezdinde yapılan masraflar için başvurucunun talep ettiği tutarın tamamını, yani 4.050 avroyu kendisine ödemenin makul olduğuna karar vermiştir.
Davanın Büyük Daire’ye sevk edilmesinin ardından ortaya çıkan masraf ve harcamalarla ilgili olarak, Mahkeme, davanın karmaşık yapısı göz önüne alındığında, başvurucunun Büyük Daire nezdinde kendisini temsil etmesi için ek bir avukat atama kararının haklı görülebileceği kanaatindedir. Bununla birlikte, Mahkeme, bu davada yapılan çalışmanın, yetki devri sonrasında Büyük Daire nezdinde açılan dava bağlamında aynı avukatlar tarafından Yüksel Yalçınkaya davasında (yukarıda atıfta bulunulan, § 431) yapılan çalışmayla karşılaştırılamayacağını belirtmektedir. Bununla birlikte, Mahkeme, içtihadına göre, bir başvurucunun masraf ve harcamalarının geri ödenmesini ancak bunların fiilen ve zorunlu olarak yapıldığı ve tutarlarının makul olduğu kanıtlandığı ölçüde talep edebileceğini yinelemektedir (bkz. G.I.E.M. S.r.l. ve Diğerleri v. İtalya (adil tazminat) [Büyük Daire], no. 1828/06 ve diğerleri, § 72, 12 Temmuz 2023). Bu koşullar altında, elindeki belgelere ve yukarıdaki değerlendirmelere dayanarak, Mahkeme, Büyük Daire nezdindeki yargılama sırasında yapılan masraf ve harcamalarla ilgili olarak başvurucuya 5.000 avro tutarında tazminat ödenmesini makul bulmaktadır.
Bu nedenle Mahkeme, başvuru sahibine masraf ve harcamalar için toplam 9.050 avro tazminat ödenmesine karar vermiştir.
Bu nedenlerle, Mahkeme,
1. Büyük Daire heyeti tarafından verilen kararın yeniden incelenmesi yönündeki Hükümetin talebini oybirliğiyle reddetmiştir;
2. Bireysel başvuru hakkının kötüye kullanıldığı iddiasıyla hükümetin kabul edilemezlik itirazını oybirliğiyle reddetmiştir;
3. Hükümetin, gözaltı koşulları ile ilgili olarak iç hukuk yollarının tüketilmediğini iddia eden ön itirazını oybirliğiyle reddetmiştir;
4. 11’e karşı 6 oyla, Sözleşme’nin 7. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir;
5. 9’a karşı 8 oyla, Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir;
6. 11’e karşı 6 oyla, 7. maddenin ihlal edildiği sonucunun, başvurucunun bu hüküm kapsamında uğradığı manevi zarara ilişkin olarak başlı başına yeterli adil tazminat teşkil ettiğine karar vermiştir;
7. 11’e karşı 6 oyla,
a. davalı Devletin, 3. Maddenin ihlali sonucu başvurucunun uğradığı manevi zarar nedeniyle, üç ay içinde başvurucuya 2.800 avro (iki bin sekiz yüz avro) ödemesine karar vermiştir; bu tutar, ödeme tarihinde geçerli olan kurdan davalı Devletin para birimine çevrilecek ve başvurucuya yüklenebilecek vergiler eklenecektir;
b. Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona ermesinden itibaren ödeme tarihine kadar, yukarıdaki tutar üzerinden, temerrüt süresi boyunca Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal borç verme faiz oranına üç puan eklenerek hesaplanan basit faiz ödenecektir;
8. 15’e karşı 2 oyla,
a. davalı Devletin, masraf ve harcamalarla ilgili olarak, üç ay içinde, davacıya 9.050 avro (dokuz bin elli avro) ödemesine karar vermiştir; bu tutar, ödeme tarihinde geçerli olan kurdan davalı Devletin para birimine çevrilecek ve davacıya yüklenebilecek her türlü vergi eklenecektir;
b. Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona ermesinden ödeme tarihine kadar, yukarıdaki tutar üzerinden, temerrüt süresi boyunca Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal borç verme faiz oranına üç puan eklenerek hesaplanan basit faiz ödenecektir;
9. Başvurucunun adil tazminat talebinin geri kalan kısmını oybirliğiyle reddetmiştir.
AİHM Yasak Kararı: Büyük Daire tarafından verilen Yasak Kararı’nın İnsan Hakları Hukukçusu ve AİHM Eski Hukukçusu Dr. Orhan ARSLAN tarafından yapılan gayriresmi çevirisi için tıklayınız.
AİHM Yasak Kararı: AİHM İkinci Daire tarafından verilen kararın Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Daire Başkanlığı tarafından yapılan Türkçe çevirisine sitemizden ulaşabilirsiniz.
AİHM Yasak Kararı: AİHM Daire Kararının İncelemesine ilişkin Strasbourg Observers sitesinde yayımlanan makalelerin Türkçe çevirisine sitemizden ulaşabilirsiniz.
AİHM Yasak Kararı – Kayseri Ceza Avukatı
Ceza davalarında ve hukuk uyuşmazlıklarında gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması açısından alanında uzman bir avukattan hukuki yardım alınması faydalı olacaktır. Yargılama sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve yargı kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir.
Alanında yetkin Kayseri Ceza Avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) başvuru sürecinde taraflara hukuki yardım sunmaktadır. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) başvuru sürecinde herhangi bir mağduriyete veya hak kaybına uğramamak için gerekli başvuruların zamanında ve usulüne uygun yapılması büyük önem arz etmektedir. Bu süreçte, alanında uzman bir avukattan hukuki yardım alınması faydalı olacaktır. Zülküf Arslan Hukuk Bürosu olarak; Yalçınkaya Kararı başta olmak üzere AİHM kararlarının Türkçe çevirilerini yapan Eski AİHM Hukukçusu Dr. Orhan Arslan koordinatörlüğünde müvekkillerimize Anayasa Mahkemesi ve AİHM başvurusunun yanı sıra emsal AYM ve AİHM Kararları çerçevesinde yeniden yargılama başvurusu hususunda da hukuki destek vermekteyiz.
Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’ne başvuru yapmak ve süreci takip etmek için bir avukat arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile başvuru ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz.

