Arslan Hukuk

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Haksız Tutuklama Nedeniyle Manevi Tazminat

Haksız Tutuklama Nedeniyle Manevi Tazminat: Sosyal Medya Paylaşımının Tutuklamaya Konu Edilmesi Anayasa Mahkemesi Kazim Güleçyüz Kararı Başvuru Numarası: 2024/63578 Karar Tarihi: 6/5/2026 Birinci Bölüm – Karar Başkan: İrfan FİDAN Üyeler: Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Kenan YAŞAR, Ömer ÇINAR Raportör: Ömer Faruk NURSAÇAN Başvurucu: Kazim GÜLEÇYÜZ I. Başvurunun Özeti 1. Başvuru; tutuklamanın hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının, paylaşımın tutuklamaya konu edilmesi nedeniyle de ifade özgürlüğünün ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. 2. Türkiye 15 Temmuz 2016 tarihinde askerî bir darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmıştır. Darbe teşebbüsünde bulunanlarca hazırlanan sıkıyönetim direktifi ile Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından emir komuta bütünlüğü içinde devletin yönetimi maksadıyla Yurtta Sulh Konseyi teşkil edildiği, yönetime el konulduğu, tüm yurtta sıkıyönetim ve sokağa çıkma yasağı ilan edildiği, kamu yetkisiyle yapılan tüm atama ve görevlendirmelerin teşkil edilen Yurtta Sulh Konseyi tarafından veya onun vereceği yetkiye istinaden yapılacağı, bunun haricinde yapılacak işlemlerin yok hükmünde olduğu, mevcut yürütme erkinin görevden el çektirildiği, Türkiye Büyük Millet Meclisinin feshedildiği, tüm valilerin görevden alındığı, tüm vali, kaymakam ve belediye başkanlığı atamalarının Yurtta Sulh Konseyi tarafından yapılacağı, siyasi partilerin tüm faaliyetlerinin sonlandırıldığı, polis teşkilatının sıkıyönetim komutanları emrine alındığı belirtilmiştir. Anılan direktif ve ekindeki sıkıyönetim komutanlıklarına ilişkin atama listesi darbe teşebbüsünde bulunanlar tarafından ilgili askerî birimlere ve bakanlıklara gönderilmiştir (Aydın Yavuz ve diğerleri [GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, §§ 12, 13). 3. Türkiye’de Fetullah Gülen isimli kişi tarafından kurulan, 1960’lı yıllardan itibaren faaliyette bulunan ve son yıllara kadar dinî bir grup olarak nitelenen, “Cemaat“, “Gülen Cemaati“, “Fetullah Gülen Cemaati“, “Hizmet Hareketi“, “Gönüllüler Hareketi” ve “Camia” gibi isimlerle anılan bir yapılanma bulunmaktadır. Bu yapılanmanın örgütlenmesine ve faaliyetlerine ilişkin olarak pek çok soruşturma ve kovuşturma yürütülmüştür. Son yıllardaki soruşturma ve kovuşturma belgelerinde, yapılanma Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ve/veya Paralel Devlet Yapılanması (PDY) olarak isimlendirilmiştir (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 22). Anılan yapılanma özellikle kamu kurum ve kuruluşlarında örgütlenmiş, bunun yanı sıra başta eğitim ve din olmak üzere farklı sosyal, kültürel ve ekonomik alanlarda yasal faaliyetlerde bulunmuş, sivil alanda önemli bir etkinliğe ulaşmıştır. Bazen bu yasal kuruluşların içinde gizlenen, bazen de yasal yapıdan tamamen farklı şekilde konumlanan ve hareket eden, özellikle de kamusal alana yönelik faaliyetlerde bulunan illegal bir yapılanma söz konusudur (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 26; Mustafa Baldır [2. B.], B. No: 2016/29354, 4/4/2018, § 75; Hasan Sarıcı [GK], B. No: 2018/37695, 9/10/2024, § 26). 4. Yeni Asya gazetesi genel yayın yönetmeni olan başvurucu, 21/10/2024 tarihinde FETÖ/PDY liderinin ölmesi üzerine “Kazım Güleçyüz/@gulecyuzk” ID:100063656794237 isimli/rumuzlu Facebook hesabından “Fethullah Gülen de imtihan dünyasından berzah alemine göçmüş. Hakkındaki iddiaların hesabı da artık öbür tarafta görülecek. Bu iddialar gerekçe gösterilerek yapılan ve nice insanın mağduriyetine sebep olan hukuksuzlukların son bulması dileğimizi bir kez daha tekrarlayarak, Allah rahmet ve adaletiyle muamele eylesin diyoruz. Camianın başı sağ olsun” şeklinde paylaşımda bulunmuştur. 5. Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu 21/10/2024 tarihli kararıyla başvurucunun paylaşımına yönelik içeriğin çıkarılması/erişimin engellenmesi kararı vermiştir. Söz konusu kararın onaylanması talebiyle Ankara 1. Sulh Ceza Hâkimliğine başvuruda bulunmuştur. Ankara 1. Sulh Ceza Hâkimliği aynı gün talebin onaylanmasına karar vermiştir. Başvurucu 22/10/2024 tarihinde söz konusu paylaşımı kaldırmıştır. 30/10/2024 tarihinde başvurucu vekili Ankara 1. Sulh Ceza Hâkimliği kararına itiraz etmiştir. 6/11/2024 tarihinde itirazı inceleyen Ankara 2. Sulh Ceza Hâkimliği itirazın kesin olmak üzere reddine karar vermiştir. 8/11/2024 tarihinde başvurucu vekili kesin kararı e-tebligat olarak açıp okumuştur. 6. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) başvurucu hakkında terör örgütünün propagandasını yapma suçundan soruşturma başlatmıştır. 22/10/2024 tarihinde Başsavcılık başvurucunun evinde arama yapılmasına izin veren kararı İstanbul Emniyet Müdürlüğüne göndererek söz konusu kararın yerine getirilmesini ve başvurucunun bir gün (24 saat) süreyle gözaltına alınmasını talep etmiştir. Aynı gün başvurucu yakalanarak gözaltına alınmıştır. 7. Başvurucu; vekilinin katılımı ile İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğünde yaptığı savunmasında soruşturmaya konu paylaşımı kendisinin yaptığını, örgütün ihanet, ticaret ve ibadet olarak üçe ayrıldığını, başsağlığı dileğinin örgütün ibadet kısmına yönelik olduğunu, Fetullah Gülen için başsağlığı dilemediğini belirtmiştir. 23/10/2024 tarihinde Başsavcılık, aralarında başvurucunun da bulunduğu kişileri tutuklanmaları istemiyle İstanbul 8. Sulh Ceza Hâkimliğine (Sulh Ceza Hâkimliği) sevk etmiştir. Başvurucu, Sulh Ceza Hâkimliğindeki sorgusunda propaganda amacıyla paylaşımda bulunmadığını ifade etmiştir. Sulh Ceza Hâkimliği, aynı gün başvurucunun terör örgütünün propagandasını yapma suçundan tutuklanmasına karar vermiştir. Kararın ilgili kısmı şu şekildedir: “…dosyada mevcut bilgi ve belgeler, Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığınca tanzim edilen Araştırma Raporları, şüphelilerin savunmaları, Şüpheli Kazim GÜLEÇYÜZ’ün “Fethullah GÜLEN de imtihan dünyasından berzah alemine göçmüş. Hakkındaki iddiaların hesabı artık öbür tarafta görülecek. Bu iddialar gerekçe gösterilerek yapılan ve nice insanın mağduriyetine sebep olan hukuksuzlukların son bulması dileğimizi bir kez daha tekrarlayarak, Allah rahmet ve adaletiyle muamele eylesin diyoruz. Camianın başı sağ olsun.” şeklindeki,… paylaşımlar ve tüm dosya kapsamına göre şüphelilerin üzerlerine atılı suçu işlediklerine dair kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösterir somut deliller bulunduğu, …, atılı suçun niteliği, terör örgütü lideri hakkında övücü nitelikteki paylaşımlara karşı toplumsal duyarlılığın yüksek oluşu ve atılı suç için terörle mücadele kanununda öngörülen ceza miktarı göz önünde bulundurulduğunda şüphelilerin kaçma ihtimali bulunduğundan tutuklama tedbirinin yerinde ve ölçülü olacağı, adli kontrol tedbirlerinin yeterli olmayacağı, şüpheliler yönünden herhangi bir tutuklama engeli bulunmadığı gözetilerek Şüpheliler Kazim GÜLEÇYÜZ ve [Ö.D.]’in 100 ve devamı maddeleri uyarınca AYRI AYRI TUTUKLANMALARINA… [karar verildi.]” 8. Başvurucu vekilinin 24/10/2024 tarihli itirazı, İstanbul 5. Asliye Ceza Mahkemesinin 30/10/2024 tarihli kararıyla reddedilmiştir. 9. Başvurucu, itirazın reddi kararını 8/11/2024 tarihinde öğrenmiş; 28/11/2024 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 10. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. 11. Bireysel başvuru sonrası düzenlenen 1/11/2024 tarihli iddianamede; başvurucunun sözde taziye adı altında paylaşım yaparak FETÖ/PDY’nin gerçekleştirmiş olduğu cebir ve şiddet içeren eylemlerini meşru gösterir nitelikte faaliyette bulunduğu belirtilmek suretiyle başvurucunun terör örgütü propagandası yapma suçundan cezalandırılması talep edilmiştir. 12. İstanbul 28. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen 19/12/2024 tarihli duruşmada başvurucu tahliye edilmiştir. 4/3/2025 tarihinde İstanbul 28. Ağır Ceza Mahkemesi başvurucunun FETÖ/PDY’nin propagandasını yapma suçundan 1 yıl 3 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar vermiştir. 25/9/2025 tarihinde İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi başvurucunun istinaf talebinin esastan reddine karar vermiştir. Dosya bireysel başvurunun incelendiği tarih itibarıyla temyiz incelemesi aşamasındadır. 13. Öte yandan başvurucu 25/11/2024 tarihinde, paylaşımına erişimin engellenmesi nedeniyle ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğünün ihlal edildiği iddialarına ilişkin olarak Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. 2024/64088 numaralı bu başvuruyu görüşen Anayasa Mahkemesi

Haksız Tutuklama Nedeniyle Manevi Tazminat Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Garson Kodlamaları Nedeniyle Kamu Görevinden Çıkarılma

Garson Kodlamalarına Dayanılarak İltisak ve İrtibat Gerekçesiyle Kamu Görevinden Çıkarılma Anayasa Mahkemesi Kararı – Değerlendirme Garson Kodlamaları: Başvuru, gizli tanık Garson’dan elde edilen dijital verilere dayanılarak iltisak ve irtibat gerekçesiyle olağanüstü hâl kanun hükmünde kararnamesinin ekli listesinde ismine yer verilmek suretiyle meslekten çıkarılma nedeniyle özel hayata saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Olaylar Polis memuru olarak görev yapmaktayken terör örgütleriyle veya devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplarla iltisaklı yahut irtibatlı olduklarından bahisle kamu görevinden çıkarılan başvurucu, kararın iptali talebiyle Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu (OHAL Komisyonu)’na başvurmuştur. OHAL Komisyonu, başvurucunun Fetullahçı Terör Örgütü ve/veya Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) örgüt arşivinde emniyet teşkilatı mahrem yapısı içinde yer alan şahıslardan olmasının ve diğer tespitlerin FETÖ/PDY ile irtibatını ortaya koyduğunu belirtmiş ve başvuruyu reddetmiştir. Başvurucunun OHAL Komisyonu kararının iptali talebiyle idare mahkemesinde açtığı dava reddedilmiş, idare mahkemesinin ret kararı istinaf ve temyiz kanun yolu aşamalarının ardından kesinleşmiştir. Mahkemenin Değerlendirmesi Genel Değerlendirme FETÖ/PDY üyeliği suçundan yürütülen soruşturmalar kapsamında Garson kod adlı gizli tanığın (Garson) beyanları alınmış ve bu şahıs soruşturmalar ile ilgili önemli bilgileri içeren iki adet micro SD kartı ve bir adet cep telefonunu teslim etmiştir. Garson’un Cumhuriyet başsavcılığına teslim ettiği dijital materyallerin incelenmesi ile başlayan süreçte bahse konu dijital materyaller üzerinde Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından teknik incelemeler yapılmış ve bazı raporlar hazırlanmıştır. Erken dönemde düzenlenmiş olan veri inceleme raporlarından sonra dijital materyaller üzerinde şifre çözme ve benzeri teknik çalışmaların olgunlaşmasıyla birlikte örgüt yapılanmasına ilişkin verilerin olduğu birçok yeni dijital materyalin elde edilmesi ve farklı dosya yollarının çözülmesi suretiyle elde edilen tablolarda ilgili kişilere ait birden fazla kodlama bilgisine ulaşıldığı, bu suretle veri analiz raporlarının düzenlendiği anlaşılmıştır. Diğer taraftan farklı yargısal makamlar tarafından da konu ile ilgili olarak Garson’un beyanlarına başvurulduğu görülmüştür. Garson’un teslim ettiği dijital verilerin iltisak ve irtibat hususunda bir tespitte bulunabilmek için önemli olduğunu kabul etmek gerekmektedir. Nitekim FETÖ/PDY’nin gizlilik, hücre tipi yapılanma ve her kurumda örgütlenmiş olma gibi atipik özellikleri de benzer nitelikteki bilgi ya da belgelerin önemini ortaya koymaktadır. Diğer taraftan FETÖ/PDY ile irtibatlı veya iltisaklı olmanın ve bu suretle demokratik anayasal düzene sadakat bağının ortadan kalkmasının ciddi ve objektif nedenlerinin başvurucunun ve kamunun menfaatlerini de dengeleyecek şekilde ilgili ve yeterli gerekçeyle idari ve yargısal makamlar tarafından ortaya konulması gerekmektedir. Bu açıdan bakıldığında veri inceleme raporlarındaki kodlama bilgilerinin irtibat ve iltisakın olduğuna yönelik kamu makamlarınca ilgiliden duyulan bir şüpheyi ortaya çıkardığı kabul edilebilir.  Bunun yanında söz konusu veri inceleme raporlarındaki bilgilerin FETÖ/PDY ile irtibatlı ve iltisaklı olma yönünden meydana getirdiği şüpheden hareketle tutarlı ve doğru olduğunun teyit edilmesi gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Son tahlilde ortaya çıkan veri analiz raporlarının ilgili kişiler hakkında farklı listelerdeki kodlama bilgilerini içerdiği gözönüne alındığında bahse konu kodlamaların tutarlı ve doğru olup olmadığını değerlendirmeye imkân sağladığı düşünülebilir. Daha açık ifadeyle veri analiz raporlarının tutarlı ve denetime elverişli veriler içermesi durumunda bunun iltisak ve irtibatın varlığına yönelik tek başına yeterli bir delil olarak kabul edilebileceği söylenebilir. Yine veri inceleme raporlarında yer alan kodlama bilgisinin başka delillerle desteklenmesi durumunda ilgililer hakkında ortaya çıkan iltisak ve irtibatın varlığına yönelik şüphenin teyit edilmiş olduğu kabul edilebilir. Bu şekilde destekleyici/teyit edici bir durumun bulunmadığı hâlde ise idari ve yargısal makamların yapması gereken, veri analiz raporlarının zikredilen ehemmiyetini de gözönüne alarak söz konusu kodlama bilgilerinin ortaya çıkardığı iltisak ve irtibata yönelik şüpheden hareketle yeterli düzeyde araştırma yapmak ve ilgili kişilerin iltisak ve irtibatına yönelik ortaya çıkan hususlarda karşı beyanlarını da almak suretiyle FETÖ/PDY ile iltisak ve irtibatı olup olmadığına yönelik bir sonuca varmaktır. Mehmet Emin Okyay Başvurusunun İncelenmesi Polis memuru olarak görev yapan başvurucunun kamu görevinden çıkarılmasına ilişkin yürütülen yargılamada Garson’dan ele geçen kodlama listesinde EA (FETÖ içinden olup “Örgüt benim örgütüm.” diyen ancak bazı zaafları olan kişiler) ve ETÜD: 2015/1 (sohbet adı altında katıldığı örgütsel toplantı ve faaliyet sayısı) şeklindeki kodlar davanın reddine gerekçe olarak ilgili yargısal kararlarda yer almaktadır. Başvurucu hakkında verilen kamu adına kovuşturma yapılmasına yer olmadığına ilişkin kararda değinilen başvurucunun Bank Asyadaki hesap bilgisinin ise idari ve yargısal makamlar tarafından dikkate değer görülmediği anlaşılmıştır. Daha açık ifadeyle yargısal makamlar yalnızca bahse konu kodlama bilgilerinden hareketle başvurucunun FETÖ/PDY ile iltisak ve irtibatının olduğu ve bu suretle demokratik anayasal düzene sadakat yükümlülüğünü ihlal ettiği sonucuna varmıştır. Bakılan uyuşmazlıkta başvurucu, hakkında düzenlenen veri inceleme raporunda EA (“Örgüt benim örgütüm.” diyen ancak bazı zaafları olan) olarak kodlanmış olmasına rağmen örgütü sahiplendiğine yönelik iddiayı destekleyecek bir delil ortaya konulmadığı yönünde temel bir şikâyet ileri sürmüştür. Bununla birlikte başvurucunun FETÖ/PDY ile iltisak ve irtibatını ortaya koyan başka bir veri, idari ve yargısal makamlar tarafından ortaya konulmamıştır. Yine başvurucu, hakkında düzenlenen raporda “ETÜD: 2015/1” kodlaması bağlamında 2015 yılında bir defa örgüt toplantısına katıldığına ilişkin bu verinin doğru olmadığını, örgütün hiçbir toplantısına katılmadığını dile getirmiştir. Somut olayda başvurucunun kamu görevinden çıkarılması ve buna yönelik yürütülen yargılama sonunda veri inceleme raporundaki veriler gerekçe gösterilerek ve başka herhangi bir delile dayanılmadan davanın reddedildiği anlaşılmıştır. Başvurucu hakkında düzenlenen sorgulama sonucu belgesinde yer alan kodların davanın reddine gerekçe olarak belirtilmekle birlikte başvurucunun iddiaları da göz önüne alınarak anılan kodlamaları teyit edici nitelikte bir araştırma yapılmamıştır. Ayrıca başvurucu hakkında düzenlenen ve farklı listelerdeki kodlama içeriklerini sunma kabiliyetini haiz bir veri analiz raporu da getirtilerek yargılama safahatında değerlendirilmemiştir. Bunun yanında yine veri inceleme raporunun sorgulama sonucu kısmında yer alan bazı kodlama bilgileri de yargısal makamlar tarafından bir değerlendirilmeye tabi tutulmamıştır. Netice itibarıyla idari ve yargısal makamların başvurucunun darbe teşebbüsünün faili olan FETÖ/PDY ile irtibatlı ve iltisaklı olduğunu, bu suretle anayasal düzene sadakatinin ortadan kalktığını ilgili ve yeterli gerekçelerle ortaya koyduğu söylenemez. Dolayısıyla başvurucunun meslekten çıkarılması ile ortaya çıkan özel hayata saygı hakkına yönelik müdahalenin OHAL koşullarında durumun gerektirdiği ölçüde olmadığı sonucuna varılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Garson Kodlamaları: Gizli Tanıktan Elde Edilen Dijital Verilere Dayanılarak Kamu Görevinden Çıkarılma Anayasa Mahkemesi Kararı – Genel Kurul Mehmet Emin Okyay (Başvuru No: 2023/47320) Karar Tarihi: 2/4/2026 Resmî Gazete Tarih ve Sayısı: 23/6/2026- 33289 Başkan: Kadir ÖZKAYA Başkanvekilleri: Basri BAĞCI, İrfan FİDAN Üyeler: Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE, Yılmaz AKÇİL, Ömer ÇINAR Raportör: Kemal ÖZEREN Başvurucu: Mehmet Emin

Garson Kodlamaları Nedeniyle Kamu Görevinden Çıkarılma Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

AYM Ramazan Çakır Kararı

AİHM Yalçınkaya Kararı Doğrultusunda Verilen AYM Ramazan Çakır Kararı Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Ramazan Çakır (Başvuru No: 2019/6030) Karar Tarihi: 24/2/2026 R.G. Tarih ve Sayı: 19/6/2026- 33285 Genel Kurul – Karar Başkan: Kadir ÖZKAYA Başkanvekilleri: Hasan Tahsin GÖKCAN, Basri BAĞCI Üyeler: Engin YILDIRIM, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE, Yılmaz AKÇİL, Ömer ÇINAR, Metin KIRATLI Raportör: Hüseyin Özgür SEVİMLİ Başvurucu: Ramazan ÇAKIR I. Başvurunun Konusu 1. Başvuru, terör örgütü üyeliği suçundan verilen mahkûmiyet kararında karar sonucunu değiştirebilecek nitelikteki esaslı iddiaların karşılanmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuruda başkaca temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği iddiaları da bulunmaktadır. II. Başvuru Süreci 2. Başvuru 18/2/2019 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, adli yardım talebinin kabulüne ve başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. 3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. 4. Birinci Bölüm, başvurunun Genel Kurul tarafından incelenmesine karar vermiştir. III. Olay ve Olgular 5. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 6. Ergani Cumhuriyet Başsavcılığı, aralarında bireysel başvuru konusu olayların geçtiği tarihte lise öğretmeni olarak görev yapmakta olan başvurucunun da bulunduğu kişiler hakkında Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanmasına (FETÖ/PDY) üye oldukları şüphesiyle soruşturma başlatmıştır. Soruşturma kapsamında kolluk tarafından yapılan araştırmalar sonucunda başvurucunun kendi adına kayıtlı GSM hattı üzerinden ByLock programını kullandığına, Asya Katılım Bankası Anonim Şirketinde (Bank Asya) hesabı bulunup bu Bankanın çeşitli şubelerinde bankacılık işlemleri gerçekleştirdiğine, anılan örgütle irtibatı nedeniyle kapatılan Aktif Eğitimciler Sendikasına (AKTİF EĞİTİM-SEN) üye ve sendikanın Ergani ilçe temsilcisi olduğuna dair tespitlerde bulunulmuştur. 7. Başvurucu; soruşturma evresinde alınan ifadelerinde AKTİF EĞİTİM-SEN’e memurların haklarını koruduğunu düşündüğü için herhangi bir yönlendirme olmadan üye olduğunu ancak bu Sendikanın hiçbir faaliyetine katılmadığını, Bank Asyayı faizsiz bankacılık nedeniyle tercih ettiğini, bu Bankadaki hesabını uzun süredir aktif olarak kullanmadığını, terör örgütüyle hiçbir bağlantısı olmadığını savunmuştur. 8. Soruşturmanın tamamlanması üzerine Ergani Cumhuriyet Başsavcılığının düzenlediği fezleke doğrultusunda Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) başvurucu hakkında iddianame düzenlemiştir. Başsavcılık; iddianamede başvurucunun ByLock programını kullandığına dair tespit başta olmak üzere Bank Asya hesap hareketlerine, AKTİF EĞİTİM-SEN üyeliğine ve anılan örgütle irtibatlı olduğu gerekçesiyle meslekten uzaklaştırılmasına dayanarak terör örgütüne üye olma suçunu işlediğini ileri sürmüştür. 9. Başvurucu hakkındaki yargılama Diyarbakır 8. Ağır Ceza Mahkemesinde (Mahkeme) görülmüştür. Mahkeme, duruşma hazırlığı işlemlerine dair 17/3/2017 tarihinde düzenlediği Tensip Tutanağı’nda -diğerlerinin yanı sıra- başvurucunun ByLock programını kullandığına dair tespite esas olan verilerin Diyarbakır İl Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğünden (KOM), GSM hattının kullanıldığı mobil cihazlara ait IMEI bilgilerinin de Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumundan (BTK) getirtilmesine karar vermiştir. BTK’dan gönderilen cevap yazısında hattın takılı olduğu mobil cihazların IMEI numaraları Mahkemeye bildirilmiştir. 10. Başvurucu; yargılamanın 23/6/2017 tarihli ilk celsesinde önceki savunmalarına ek olarak AKTİF EĞİTİM-SEN’in Ergani temsilciliği görevini yürütmediğini, ByLock tespiti yapılan GSM hattını kendisinin kullandığını ancak ByLock programından haberdar olmadığını ve bu programı kullanmadığını söylemiştir. 11. Celse arasında Mahkeme, başvurucunun kullandığı GSM hattına tanımlanan internet protokol (IP) numaraları ile ByLock programına ait IP numaraları arasındaki bağlantılara ilişkin CGNAT (HIS) kayıtlarının BTK’dan gönderilmesini kararlaştırmış; BTK anılan IP numaraları arasında yapılan bağlantılara dair CGNAT kayıtlarını dosyaya sunmuştur. Diğer yandan KOM, başvurucuyla ilişkilendirilen 477264 user-ID numarasına ait ve bu numaraya bağlı olarak çözümlenen alt verileri içeren 16/6/2017 tarihli ByLock tespit ve değerlendirme tutanağını Mahkemeye göndermiştir. ByLock tespit ve değerlendirme tutanağına göre söz konusu user-ID numarası ve bu numaraya bağlı olarak oluşturulan alt veriler şöyledir: i. “Kullanıcı Profil Bilgileri” başlıklı kısımda bu user-ID’ye bağlı oluşturulan kullanıcı adı “rmzn2143”, şifre “2340Er” ve son çevrim içi olduğu tarihi “19/2/2016″ dır. ii. 477264 user-ID numarası başvurucu adına kayıtlı GSM hattı üzerinden kullanılmıştır. Tespit edilebilen ilk log tarihi 9/12/2015′tir. Bu user-ID üzerinden aktif olarak yazışma/arama yapılmış, e-posta alınıp gönderilmiştir. iii. Söz konusu user-ID numarasını arkadaş listesine (roster kayıtları) ekleyen ve gerçek kullanıcıların tespit edildiği belirtilen diğer ByLock kullanıcıları bu user-ID numarasına “rmzn2143″ ve “erganili Ramazan” isimlerini vermiştir. Bu user-ID numarasının kendi roster kayıtlarına eklediği diğer user-ID numaralarının bazılarının da kullanıcıları tespit edilmiştir. Roster kayıtları içinde 352588 user-ID numarasını kullandığı belirlenen kişi G.Ç.dir. iv. 477264 user-ID numarasının gerçek kullanıcıları tespit edilen/edilemeyen başka kişiler tarafından kurulan birden fazla gruba da üye olduğu, anılan gruplara katılan başka user-ID numaralarının bir kısmının da kimler tarafından kullanıldığı tespit edilmiştir. v. 477264 user-ID numaralı kullanıcı ile gerçek kimlik bilgileri tespit edilen/edilemeyen diğer ByLock user-ID numaraları arasında gerçekleşen aramalara dair kayıtlarla bu user-ID numarası ile ByLock kullanıldığı sırada oluşan IP bağlantılarına (log kayıtları) dair tablolar vardır. 12. Diyarbakır İl Emniyet Müdürlüğü, anılan örgüte üye oldukları iddiasıyla haklarında ayrı soruşturma yürütülen F.D.nin 29/6/2017, H.Do.nun da 13/8/2017 tarihinde kollukta müdafilerinin de hazır bulunmasıyla ve şüpheli sıfatıyla alınan ifadelerine dair tutanaklarla kendilerine gösterilen fotoğraflar üzerinden yaptırılan teşhis işlemine dair tutanakları başvurucuyla ilgisi bulunduğundan bahisle celse arasında Mahkemeye göndermiştir. İfade ve teşhis tutanaklarına göre; i. Etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanmak istediğini beyan eden F.D. başvurucuyu örgüt içinde Ergani ilçe abisi olarak bildiğini, başvurucu hakkında başka bilgisi olmadığını beyan etmiştir. ii. Etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanmak istediğini beyan eden H.Do. 97084 user-ID numarası üzerinden ByLock programını kullandığını kabul etmiş; bu user-ID numarasına ait olup ByLock tespit ve değerlendirme tutanağında yer alan veriler kendisine okunduğunda kendi kullandığı user-ID numarasının roster kayıtlarında yer alan 477264 user-ID numarasını başvurucunun kullandığını ve onun örgüt içinde“Ergani ilçe abisi” olduğunu söylemiştir. iii. F.D. ve H.Do. kendilerine gösterilen fotoğraflar arasından başvurucuyu teşhis etmiştir. 13. Celse arasında dosyaya sunulan ByLock tespit ve değerlendirme tutanağı ve CGNAT kayıtları ile F.D. ve H.Do.ya ait ifade tutanakları yargılamanın 25/10/2017 tarihli celsesinde başvurucuya okunmuştur. Başvurucu; ByLock programını kullanmadığına dair savunmasını tekrar ettikten sonra kendisiyle ilişkilendirilen 477264 user-ID numarasına dair roster kayıtlarında adı geçen G.Ç. ile kardeş olduklarını, bu kayıtlarda yer alan diğer kişilerin yanı sıra F.D. ile H.Do.yu tanımadığını, bu kişilerin suçlayıcı beyanlarını da kabul etmediğini belirtmiştir. 14. Yargılamanın 29/11/2017 tarihli son celsesinde başvurucu müdafii, H.Do.nun tanık olarak ifadesinin alınmasını talep etmiş; Mahkeme ise dosyanın geldiği aşama itibarıyla bu talebi reddetmiştir. Yargılama sonucunda Mahkeme, başvurucunun terör örgütüne üye olma suçunu işlediği sonucuna ulaşmış; atılı suçtan başvurucu hakkında 7 yıl 6 ay hapis cezası vermiştir. Mahkûmiyet gerekçesi şöyledir: “DELİLLER: 1- İddia ve Sanığın Savunması:

AYM Ramazan Çakır Kararı Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Kıyı Şeridinde Yer Alan Taşınmazın Kullanım Hakkına Kısıtlama

Kıyı Şeridinde Yer Alan Taşınmazın Kullanım, Yararlanma ve Tasarruf Hakkına Kısıtlama Getirilmesi Kıyı şeridinde yer alan taşınmazın kullanım, yararlanma ve tasarruf hakkına getirilen kısıtlamalardan kaynaklanan zararların tazmin edilmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin bu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararı’nın gayriresmi çevirisi, Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanlığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme açısından bağlayıcılığı bulunmamaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi – İkinci Bölüm  Hastaoğlu Kararı (Başvuru No. 29061/21) Hastaoğlu/Türkiye davasında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), Daire halinde toplanarak, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde yer alan, Türk vatandaşı olan Yurdagül Hastaoğlu’nun 27 Mayıs 2021 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuruyu, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesine ilişkin şikâyetin Türk Hükümetine bildirilmesine ve başvurunun geri kalanının kabul edilemez olduğuna dair kararı, Hükümet görüşlerini dikkate alarak, 16 Eylül 2025 tarihinde kapalı oturumda gerçekleştirilen müzakerelerin ardından, söz konusu tarihte aşağıdaki kararı vermiştir: Giriş 1.  Başvuru, başvuranın mülkiyet hakkının sahip olduğu birkaç arazinin kıyı şeridi olarak sınıflandırılması nedeniyle kısıtlanmasına ve bu sınıflandırmadan kaynaklanan zararların tazmin edilememesine ilişkindir. Olay ve Olgular 2.  Başvuran, 1941 doğumlu olup, Sakarya’da ikamet etmektedir. Başvuran, Avukat B. Ataman Kuş tarafından temsil edilmiştir. 3.  Hükümet, söz konusu dönemde kendi görevlisi olan, Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi eski Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilmiştir. 4.  Başvuran, 1967 yılında, Sakarya’da deniz kenarında bulunan bir parsel satın almıştır. Bu parsel, tapu kütüğünde “kumluk arazi” ibaresiyle başvuran adına kaydedilmiştir. 5.  Başvuran, 1971 yılında, bu parsele bitişik konumda olan, her biri 300 m2 alana sahip iki parsel daha satın almıştır. Bu iki parselin tapu devri de tapu kütüğüne kaydedilmiştir. 6.  Bayındırlık ve İskân Bakanlığı, 1981 yılında Sakarya ili bölgesinde kıyı şeridi belirleme çalışmaları yürütmüştür. Bu çalışma neticesinde başvuranın arazilerinin kıyı şeridi içerisinde bulunduğu tespit edilmiştir. 7.  Başvuran, 30 Ocak 2003 tarihinde, söz konusu arazilere yazlık ev inşa etmek için yapılaşma izni talep etmiştir. 8.  Kocaeli Belediyesi, 11 Mart 2003 tarihinde, söz konusu arazilerin kıyı şeridinde yer aldığı, 3621 sayılı Kıyı Kanunu’nun 5. ve 6. maddeleri uyarınca bu tür arazilerin “Devletin hüküm ve tasarrufu altında” olduğu ve yapılaşmaya elverişli olmadığı hakkında ilgiliyi bilgilendirmiştir. 9.  Başvuran, 14 Ekim 2010 tarihinde, Sakarya Valiliğine bir yazı göndererek, idarenin kıyı şeridinde bulunan taşınmazların özel şahıslara ait tapularını iptal etmek ve bunları Hazine mülkiyetine kaydetmek için yasal işlem başlattığını açıklamıştır. Başvuran kendisinin de bu arazilerden bazılarının sahibi olduğunu ve Kanun nedeniyle artık bu taşınmazları kullanamaması sebebiyle tazminat istediğini belirtmiştir. 10.  Defterdarlık, başvurana yanıt olarak gönderdiği yazıda, 3621 sayılı Kıyı Kanunu uyarınca, kıyı şeridinde bulunan taşınmazların “Devletin hüküm ve tasarrufu altında” olduğunu ve bunların ortak ve eşit bir şekilde kullanılması gerektiğini, bu tür taşınmazlara ilişkin özel tapuların iptal edilmesine ilişkin bir sorunun Anayasa Mahkemesine taşındığını (aşağıda 38-45. paragraflar); Milli Emlak Genel Müdürlüğünün, ilgili makamlara yeni iptal davaları açmamalarını ve Anayasa Mahkemesi önünde görülen davanın sonucunu beklemelerini talep ettiğini belirtmiştir. Defterdarlık, başvuranın tapu belgelerinin iptal edilmemiş olması sebebiyle, Anayasa Mahkemesinin gerekçeli kararının yayınlanması ve Genel Müdürlüğün bu bağlamda talimat vermesi öncesinde, başvuranın taşınmazlarıyla ilgili hiçbir işlem yapılamayacağını açıklamıştır. 11.  Başvuran, 16 Şubat 2018 tarihinde yeniden öncekine benzer bir talep sunmuştur. İdare, 13 Nisan 2018 tarihinde, cevaben yazısında, kıyı şeridinde bulunan taşınmazların tapularının iptal edilmesine ve bu tapuların sahiplerine tazminat ödenmesine idareyi zorunlu kılan herhangi bir hüküm bulunmadığından, yasal veya idari bir düzenleme kabul edilene kadar herhangi bir yasal işlem başlatmayacağını belirtmiştir. 12.  Başvuran, 24 Mayıs 2018 tarihinde yeniden yapılaşma izni talep etmiştir. Bu talep de, kıyı şeridinin yapılaşmaya uygun olmadığı gerekçesiyle reddedilmiştir. 13.  Başvuran, 20 Haziran 2018 tarihinde, Defterdarlıktan, kıyı şeridinde bulunan taşınmazlarla ilgili kamulaştırma işlemi yapılmasını veya bu malların mülkiyeti karşılığında benzer değerde bir taşınmaz sunulmasını talep etmiştir. 14.  Bu talebin reddedilmesinin ardından, başvuran Sakarya İdare Mahkemesi (“İdare Mahkemesi”) önünde dava başlatmıştır. Başvuran, özellikle taşınmazlarının ağır kısıtlamalara tabi tutulduğunu ve kamulaştırılma işlemi yapılmaksızın kamunun kullanımına açıldığını iddia etmiştir. Başvuran ayrıca, yaptığı tüm girişimlerin sonuçsuz kaldığını ve mülkiyet hakkı konusunda belirsizlik içinde olduğunu, bu durumun Sözleşme’ye aykırı olduğunu düşündüğünü belirtmiştir. Başvuran bu bağlamda, Sporrong ve Lönnroth/İsveç kararından bir paragrafa atıfta bulunmuştur (23 Eylül 1982, A Serisi No. 52). Başvuran, ilk talebini 50.000 TRY ile sınırlandırarak, geri kalan kısmı için haklarını saklı tuttuğunu bildirmiştir. 15.  İdare Mahkemesi öncelikle, mülkiyet hakkının Anayasa ile korunduğunu, bu hakka müdahale edilebilmesi için, müdahalenin söz konusu Anayasa’da sayılan amaçlardan birine hizmet etmesi, kanunla öngörülmüş olması, mülkiyet hakkının özüne zarar vermemesi, Anayasa’nın lafzına ve ruhuna uygun olması, demokratik bir toplumda gerekli olması ve orantılılık ilkesine uygun olması şartlarının arandığını hatırlatmıştır. 16.  İdare Mahkemesi ardından, Anayasa’da, kıyı şeridinin “Devletin hüküm ve tasarrufu altında” olduğunun ve kullanımının kamu yararına göre düzenlenmesi gerektiğinin belirtildiğini tespit etmiş ve ayrıca 3621 sayılı Kıyı Kanunu’nda kıyı şeridinin herkesin serbest ve eşit bir şekilde kullanımına açık olduğunun belirtildiğini eklemiştir. 17.  İdare Mahkemesi, Yargıtay’ın, Hazinenin, kıyı şeridinde bulunan taşınmazların özel şahıslar tarafından sahip olunan tapularının iptal edilmesi için açtığı davaların, bu taşınmazların özel mülkiyet konusu olamayacağı gerekçesiyle kabul edilmesi gerektiğini; bununla birlikte, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadına göre, bu tür bir mülkiyetten yoksun bırakmanın, taşınmazın değerine makul ölçüde uygun bir meblağ ödenmesi karşılığında olmazsa, Sözleşme’nin gerekliliklerine uygun olamayacağını; Mahkemenin ihlal tespitinin, meşru bir amaç bulunmaması veya bu tür bir müdahalenin yasa dışı olmasına değil, tazminat ödenmemesi nedeniyle 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinde öngörülen adil dengenin bozulmasına dayandığını onayladığını ve Strazburg Mahkemesi içtihatları dikkate alındığında, Yargıtay’ın, benzer mülkiyet hakkı iptallerinden mağdur olan kişilerin tazminat taleplerini kabul ettiğini gözlemlemiştir. 18.  İdare Mahkemesi diğer taraftan, 3621 sayılı Kıyı Kanunu’nun 5. maddesinin iptal edilmesine ilişkin bir taleple ilgili olarak Anayasa Mahkemesi’nin 24 Eylül 2008 tarihli kararına (E.2008/26 K.2008/147) atıfta bulunmuştur. Yüksek Mahkeme, atıfta bulunulan kararda, bu hükmün Anayasa’ya uygun olduğunu değerlendirmiş ve bazı iç hukuk kararlarından, söz konusu hüküm uyarınca mülkiyet hakları iptal edilen iyi niyetli kişilerin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadına uygun olarak tazminat elde edebileceklerinin anlaşıldığını belirtmiştir (aşağıda 35-37. paragraflar). 19.  İdare Mahkemesi, sırasıyla 18 Kasım 2009 (E.2009/4-383 K.2009/517) tarihli ve 16 Haziran 2010 (E.2010/4‑349 – K.2010/318) tarihli iki kararda, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun, bu tür tapu iptallerinden etkilenen kişilerin, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1007. maddesi uyarınca hukuk ve ceza mahkemelerinde Hazine aleyhine dava açarak tazminat talep edebileceklerini onaylamıştır. 20.  İdare Mahkemesine göre, bu unsurların tamamından, kıyı şeridinin Devlet’e ait olduğu ve hiçbir şekilde özel mülkiyet sayılamayacağı anlaşılmaktadır.

Kıyı Şeridinde Yer Alan Taşınmazın Kullanım Hakkına Kısıtlama Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Soruşturmada Bilgisayara Elkoyma

Soruşturmada Bilgisayara Elkoyma, Bilgisayar Kütüklerinde Arama ve Kopyalama Anayasa Mahkemesi Kararı – Değerlendirme İtiraz Konusu Kurallar 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 134. maddesinde yer alan itiraz konusu kurallarda; bilgisayara elkoyma, bilgisayar programları ve kütüklerinde arama ve kopyalama işlemlerine ilişkin usul ve esaslar düzenlenmiştir. Başvuru Gerekçesi Başvuru kararında özetle; itiraz konusu kurallarda bilgisayarlarda, bilgisayar programlarında ve kütüklerinde yapılan arama ve elkoyma işlemleri sonucunda elde edilen dijital verilerin hangi adli makam tarafından inceleneceğine dair bir düzenlemenin yer almadığı, el konulan veya arama sonucunda kopyası alınan dijital veri üzerinde değişiklik yapılmasını engelleyen, delil güvenliğini ve kişisel verilerin korunmasını sağlayan güvencelere de yer verilmediği, adli kopyası alınan dijital verinin saklanması ve imha edilmesi konusunda bir düzenleme olmadığı, arama ve elkoyma kararına karşı itiraz ve tazminat yolunun öngörülmemesinin temel hakların ölçüsüz şekilde sınırlanmasına neden olduğu belirtilerek kuralların Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi İtiraz konusu kurallar uyarınca şüphelinin aranan ve/veya el koyulan bilgisayarı ve bilgisayar programları ile bilgisayar kütüklerinde yer alan dijital bilgi ve materyallerin her türlü kişisel veriyi barındırması söz konusu olabilir. Bu husus gözönünde bulundurulduğunda kurallar; bilgisayar, bilgisayar programları ve bilgisayar kütüklerinde arama yapılabilmesine ve anılan eşyalara el konulabilmesine imkân tanımak suretiyle kişilerin özel hayatına saygı gösterilmesini ve kişisel verilerin korunmasını isteme haklarına sınırlama getirmektedir. Kurallar uyarınca söz konusu eşyalardaki kayıtların kopyalanarak çözümlenmesi ve metin hâline getirilmesinin suça konu olayı aydınlatacak olan delillerin sağlıklı bir şekilde elde edilmesine, soruşturmaların etkin ve verimli olarak yürütülmesine, suçla etkin bir şekilde mücadele edilmesine ve bu suretle Anayasa’nın 20. maddesinin ikinci fıkrasında belirtilen kamu düzeninin sağlanmasına katkıda bulunacağı açıktır. Bu itibarla kuralların anayasal anlamda meşru bir amaç taşıdığı ve demokratik bir toplumda zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşılamaya yönelik olduğu görülmektedir. Klasik anlamdaki delillerden farklılık gösteren dijital materyallerin doğası gereği bu materyaller üzerinde delillerin araştırılması yöntemi farklılık gösterebilir. Özellikle bu materyallerde yer alan verilerin şifrelenmesi veya verilerin gizlenmesi durumunda materyallerin derhâl incelenerek verilere ulaşılması ve arama anında bu verilerin kopyalanarak ilgilisine teslim edilmesi mümkün olmayabilir. Dolayısıyla aramanın yapıldığı yerde verilerin gizlenmiş veya şifrelenmiş olması dijital delillerin olay yerinden sağlıklı bir şekilde elde edilmesini zorlaştırabilir. Bu durumda etkin soruşturma açısından verilerin daha uygun ortamlarda güvenli bir şekilde elde edilerek depolanması ihtiyacı, el koyma tedbirini gerektirebilir. Bu bağlamda kuralların söz konusu meşru amaca ulaşma bakımından elverişli ve gerekli olmadığı söylenemez. Kuralların kişisel verilerin işlenmesi sürecinin şeffaf bir şekilde gerçekleştirilmesi, şeffaflığın bir gereği olarak veri sahiplerine kişisel verilerine erişim imkânı tanınması, kişisel verilerin doğru ve güncel bir biçimde tutulması ve güvenliğinin sağlanması, veri sahibi hakkında ilke olarak otomatik sonuç çıkarılmaması, işlenecek veya herhangi bir şekilde yararlanılacak verilerin ulaşılmak istenen amaçla sınırlı olması, hakkın sağladığı güvencelerin ihlali hâlinde yargı yoluna başvurma imkânının varlığı şeklindeki güvenceleri sağladığı anlaşılmaktadır. Bununla birlikte kuralların orantılı olduğunun söylenebilmesi için kurallar uyarınca elde edilen kişisel verilerin meşru amaç için gerekenden daha uzun süre saklanıp saklanmadığı hususu da değerlendirilmelidir. Bu bağlamda kişisel verilerin bir ceza soruşturması ya da kovuşturması kapsamında yargı makamlarınca işlenmesi ve yargılamada delil olarak kullanılması hâlinde bu verilerin yargılama süresince saklanmasının adil yargılanma hakkı ile maddi gerçeğin ortaya konulması bakımından gerekli olduğu açıktır. Diğer yandan yargılamanın kesin bir hükümle sonuçlanmasından sonra bu verilerin delil niteliği gözetilerek veri sahibinin menfaatleri uyarınca veya infaz işlemlerine ilişkin olarak saklanması da gerekebilir. Nitekim yargılamanın yenilenmesi gibi olağanüstü kanun yollarına gidilen durumlarda da bu verilere delil olarak yeniden başvurma ihtiyacının doğması mümkündür. Bu ve benzeri gerekçelerle kişisel verilerin silinemediği durumlarda verilerin işlenmesinin sınırlandırılmasına ilişkin hususlar (verilerin saklanması, arşive aktarılması, sınırlandırma amacı dışında kullanımının engellenmesi gibi) değerlendirilmelidir. Nitekim 27/4/2016 tarihli (AB) 2016/680 Sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konsey Direktifi’nin gerekçeler kısmının 26. paragrafında da kişisel verilerin işlendikleri amaç için gerekenden daha uzun süre saklanmaması, bu verilerin delil amacıyla tutulması gerektiği hâllerde ise veri işlemenin sınırlandırılması ve sınırlanan verinin sadece silmeyi engelleyen amaçla işlenmesi gerektiği vurgulanmıştır. Anılan Direktif’in 16. maddesinde kişisel verilerin düzeltilmesi veya silinmesi ile işlenmesinin sınırlandırılması hakkına yer verilmiş; söz konusu maddenin (3) numaralı fıkrasında ise kişisel verilerin delil oluşturması amacıyla korunmuş olması, verilerin işlenmesinin sınırlandırılmasını gerektiren hâllerden biri olarak sayılmıştır. İtiraz konusu kurallar uyarınca elde edilen kişisel verilerin yargılamanın kesin bir hükümle sonuçlanmasından sonra saklanmasına, silinmesine, buna ilişkin süre ve usule, silinmediği takdirde verilerin işlenmesinin sınırlandırılmasına ilişkin gerekçe ve yönteme, ilgili kişinin bu verilerin silinmesine veya sınırlandırılmasına ilişkin olarak sahip olduğu haklara dair herhangi bir yasal düzenlemeye yer verilmemiştir. Benzer şekilde kişisel verilerin bir ceza soruşturması ya da kovuşturmasında veya infaz işlemlerine yönelik olarak işlenmesi hâlinde gerek kişisel verilerin gerekse de bu bilgi ve belgelerin yer aldığı dava dosyalarının saklanma şartlarına ve süresine ilişkin olarak kanun düzeyinde başkaca bir düzenleme de öngörülmemiştir. Yine kurallar uyarınca elde edilecek kişisel verilerin saklanması hâlinde bunun kapsam ve şartları ile yetkili merciyi belirlemeye yönelik bir düzenleme de bulunmamaktadır. Bu bağlamda kurallar uyarınca elde edilecek kişisel verilerle ilgili olarak söz konusu güvencelerin oluşturulmadığı anlaşılmıştır. Bu itibarla kurallarla özel hayata saygı gösterilmesini ve kişisel verilerin korunmasını isteme haklarına getirilen sınırlamanın orantısız olduğu sonucuna varılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralların Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir. İptal hükmünün, kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak dokuz ay sonra (25/2/2027 tarihinde) yürürlüğe gireceği hüküm altına alınmıştır. Bir Suç Dolayısıyla Yapılan Soruşturmada Bilgisayara Elkoyma, Bilgisayar Programları ve Kütüklerinde Arama ve Kopyalama Anayasa Mahkemesi Kararı Esas: 2023/128 Karar: 2026/36 Karar Tarihi : 12/2/2026 R.G. Tarih-Sayısı: 25.05.2026 – 33264 İtiraz Yoluna Başvuran: Bursa 1. Asliye Ceza Mahkemesi İtirazın Konusu: 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 134. maddesinin Anayasa’nın 2. ve 20. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talebidir. Olay: Sanık hakkında kaçakçılık suçundan açılan davada itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur. I. İptali İstenen Kanun Hükmü 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun itiraz konusu 134. maddesi şöyledir: “Bilgisayarlarda, bilgisayar programlarında ve kütüklerinde arama, kopyalama ve elkoyma – Madde 134 (1) Bir suç dolayısıyla yapılan soruşturmada, somut delillere dayanan kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı ve başka surette delil elde etme imkânının bulunmaması halinde, hâkim veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısı tarafından şüphelinin kullandığı bilgisayar ve bilgisayar programları ile bilgisayar kütüklerinde arama yapılmasına, bilgisayar kayıtlarından kopya çıkarılmasına, bu kayıtların çözülerek metin hâline getirilmesine karar verilir. (Ek üç cümle: 25/7/2018-7145/16 md.) Cumhuriyet savcısı tarafından verilen kararlar

Soruşturmada Bilgisayara Elkoyma Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Markaya Tecavüz Nedeniyle Tazminat

Markaya Tecavüz Nedeniyle Tazminata Hükmedilmesi Markaya Tecavüz Nedeniyle Tazminata Hükmedilmesi: Mahkemece iddia, savunma, bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre, davalının ürettiği çelik kapılarda TSE işaretini kullandığının tespit edildiği, davalının TSE işaretini kullanım biçiminin 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu‘nun ilgili maddesi kapsamında değerlendirilmesi gereken marka hakkına tecavüz niteliğinde bir fiil olduğu, TSE Belgelendirme Yönergesi’nde belirtilen maddi tazminat için tavan ücretinin iki katı manevi tazminat için tavan ücretinin üç katı tazminat hesaplanacağına yönelik madde bağlayıcı bir hüküm olmasa da bu maddenin Sınai Mülkiyet Kanunu’nun ilgili maddelerine aykırı da olmadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile TSE markasının haksız kullanımı nedeniyle tecavüzün ve TSE markasını taşıyan belge ve ürünlerin kullanılmasının önlenmesine, maddi ve manevi tazminatın davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiştir. (6769 s. K. m. 29, 150, 151) (6100 s. K. m. 353, 370, 372) Yargıtay 11. Hukuk Dairesi Esas No: 2018/3188 Karar No: 2019/4817 Karar Tarihi: 25.06.2019 Taraflar arasında görülen davada Kayseri 3. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen 04/10/2017 tarih ve 2017/49 E. – 2017/468 K. sayılı kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, istinaf isteminin esastan reddine dair Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 20. Hukuk Dairesi’nce verilen 19/04/2018 tarih ve 2017/1582-2018/438 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü: Davacı vekili, müvekkili kurum markalarının 556 sayılı KHK kapsamında koruma altında olduğunu, Kayseri 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2016/44 D.İş sayılı dosyasından yaptırdıkları tespitte davalının “TSE” belgesi sahibiymiş gibi ürün üretip satışını yaptığının ve müvekkili kuruma ait “TSE” belgesinin haksız olarak kullanıldığının tespit edildiğini, davalının TSE belgesini haksız kullanmaya devam ettiğini ve kullanımın haksız rekabete mahal verdiğini, davalının bu davranışının kamuoyunu yanıltıp müvekkili kurumun belgelerine karşı tecavüz oluşturduğunu, davalının 5833 sayılı Yasa ve 556 sayılı KHK hükümlerine aykırı hareket ettiğini ileri sürerek, TSE belgesinin haksız kullanımının engellenmesine, fazlaya dair haklar saklı kalmak kaydı ile 1.000,00 TL maddi ve 20.000,00 TL manevi tazminatın haksız fiilin vuku bulduğu tarihten itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiş, ıslah dilekçesiyle maddi tazminat talebini 5.880,00 TL’ye yükseltmiştir. Davalı vekili, müvekkilinin çelik kapı imalatı için girişimde bulunduğu iş yerine Çevre ve Şehircilik Bakanlığı görevlileri geldiğinde 28/11/2016 tarihinde üretim yapmadığının beyan altına alındığını, mahkemece 01/12/2016 tarihinde yapılan tespitte ise imalathane içindeki kartonlarda “TSE” damgasının olduğunun tespit edildiğini, müvekkilinin tespite karşı “TSE için başvuruları yaptığını, gerekli evrakların hazırlanıp teslim edildiğini” beyan ettiğini, tespit raporunda geçen TSE damgalı karton kutuların müvekkilinin iş girişimi öncesinde tedarikçiden toplu olarak aldığı ürünler olduğunu, müvekkilinin belge almaksızın üretime geçip ürün imal etmediğini, raporda geçen sevkiyata hazır çelik kapının ise TSE numunesi olarak işyerinde bekletildiğini, savunarak davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. Mahkemece iddia, savunma, bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre, davalının ürettiği çelik kapılarda TSE işaretini kullandığının tespit edildiği, davalının TSE işaretini kullanım biçiminin 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu‘nun 29/1-(a) maddesi kapsamında değerlendirilmesi gereken marka hakkına tecavüz niteliğinde bir fiil olduğu, TSE Belgelendirme Yönergesi’nde belirtilen maddi tazminat için tavan ücretinin iki katı manevi tazminat için tavan ücretinin üç katı tazminat hesaplanacağına yönelik madde bağlayıcı bir hüküm olmasa da bu maddenin Sınai Mülkiyet Kanunu’nun 150 ve 151. maddelerine aykırı da olmadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile TSE markasının haksız kullanımı nedeniyle tecavüzün ve TSE markasını taşıyan belge ve ürünlerin kullanılmasının önlenmesine, 5.880,00 TL maddi, 5.000,00 TL manevi tazminatın davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiştir. Karara karşı, davacı vekili tarafından istinaf kanun yoluna başvurulmuştur. Ankara Bölge Adliye Mahkemesince, davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Karar, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Yapılan yargılama ve saptanan somut uyuşmazlık bakımından uygulanması gereken hukuk kuralları gözetildiğinde İlk Derece Mahkemesince verilen kararda bir isabetsizlik olmadığının anlaşılmasına göre yapılan istinaf başvurusunun 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 353/b-1 maddesi uyarınca Bölge Adliye Mahkemesince esastan reddine ilişkin kararın usul ve yasaya uygun olduğu kanısına varıldığından Bölge Adliye Mahkemesi kararının onanmasına karar vermek gerekmiştir. Sonuç Yukarda açıklanan nedenlerle, davacı vekilinin temyiz isteminin reddi ile Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 370/1. maddesi uyarınca ONANMASINA, aynı Kanun’un 372. maddesi uyarınca işlem yapılmak üzere dava dosyasının Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 25/06/2019 tarihinde kesin olarak oybirliği ile karar verildi. Markaya Tecavüz Nedeniyle Tazminata Hükmedilmesi için Ürünler ile Somut Kazanç Sağlanmış Olması Gerekli Değildir Markaya Tecavüz Nedeniyle Tazminata Hükmedilmesi: Bölge Adliye Mahkemesinin kararı ile bilirkişi raporuna göre davalının işyerinde … markalı 50 takım toplam 600 adet çatal, bıçak, kaşık, servis malzemelerinin üretimin yapıldığı ve ambalajlar içinde olduğunun tespit edildiği, davalının kullanımının davacının … ibareli markalarının tescil sınıfında olup markaya tecavüzün kabulüne karar verilmesinin yerinde olduğu, tespit dosyasında yer alan bilgi ve belgelere göre davalının ürünlerin numune olduğuna yönelik savunmasının dinlenemeyeceği, mahkemece yargılama aşamasında da yeni bir bilirkişi heyetinden rapor alındığı, raporun yeterli ve hükme elverişli olduğu, maddi tazminata hükmolunması için davalının ürünler nedeni ile somut kazancı olmasının gerekli olmadığı dikkate alındığında mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmesinde usul ve esas yönünden hukuka aykırılık görülmemiştir. (6769 s. K. m. 7, 29, 151) (6100 s. K. m. 353, 370, 372) Yargıtay 11. Hukuk Dairesi Esas No: 2025/3342 Karar No: 2026/288 Karar Tarihi: 20.01.2026 Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Dava Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili şirketin uzun yıllardır mutfak eşyaları alanında “…” markası ile faaliyet göstermekte olan ünlü bir markanın sahibi olduğunu, Türk Patent ve Marka Kurumu (TÜRKPATENT) nezdinde “…” ibaresini marka olarak 2011/594 55… /… sayılar ile tescil ettirdiğini, ancak hal böyle iken davalı şirketin, müvekkili şirkete ait olan “…” ibaresini tescilli markasıymış gibi taklit ederek ürettiğini ve satışına konu ederek haksız kazanç sağladığını, bu hususların İstanbul 1. Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi’nin 2021/264 Değişik İş sayılı dosyasından alınan bilirkişi raporu ile sabit hale geldiğini ve davalının kullanımlarının müvekkiline ait markaya tecavüz ettiğini ve maddi, manevi zararlara uğrattığını ileri sürerek müvekkili adına tescilli markaya yönelik tecavüzün önlenmesini ve men’ini, şimdilik 10.000,00

Markaya Tecavüz Nedeniyle Tazminat Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Polis Meslek Yüksek Okulları (PMYO)’na Alınacak Öğrencilerde Aranacak Şartlar

Polis Meslek Yüksek Okulları (PMYO)’na Alınacak Öğrencilerde Aranacak Şartların Yönetmelikle Düzenlenmesi, Anayasa’ya Aykırıdır Anayasa Mahkemesi Kararı Esas Sayısı: 2025/194 Karar Sayısı: 2026/15 Karar Tarihi: 15/1/2026 R.G. Tarih – Sayısı: 4/5/2026-33243 İtiraz Yoluna Başvuran: Danıştay İkinci Dairesi İtirazın Konusu: 25/4/2001 tarihli ve 4652 sayılı Polis Yüksek Öğretim Kanunu’nun 30. maddesinin birinci fıkrasının (f) bendinde yer alan “…bu okullara alınacak öğrencilerde aranacak şartlar,…” ibaresinin Anayasa’nın 2., 7. ve 42. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talebidir. Olay: Polis meslek yüksekokulundan ilişiğin kesilmesine yönelik işlemin ve bu işlemin dayanağı olan yönetmelik hükmünün iptali talebiyle açılan davada itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur. I. İptali İstenen Kanun Hükmü 4652 sayılı Polis Yüksek Öğretim Kanunu’nun itiraz konusu kuralın da yer aldığı 30. maddesi şöyledir: “Yönetmelikler – Madde 30 Aşağıdaki hususlar; a) Akademinin yönetim birimlerinin kuruluş, görev, çalışma esas ve usulleri, b) Fakülte, enstitü ve polis meslek yüksek okullarında ders veren ek ders ücretli öğretim elemanlarının görevlendirilmelerinin esas ve usulleri, c) Akademiye alınacak öğrencilerde aranacak şartlar, istenecek belgeler, kayıt, sınav ve kabul işlemlerine ait esas ve usulleri, d) Fakülte öğrencilerinin uygulama eğitimlerinin yeri, zamanı, süresi ve ne şekilde yapılacağının esas ve usulleri, e) Fakültede öğretim sürelerinin tespiti, dönemlere ayrılması, dinlenme izinleri, sınav ve değerlendirme esaslarına ilişkin ilkeler, başarı durumu, okuma hakkının kullanılmış sayılacağı haller, not düzeni ve bu konulara ilişkin diğer hususlar, f) Polis meslek yüksek okullarının kuruluş, çalışma, disiplin ve eğitim-öğretim esasları ile bu okullara alınacak öğrencilerde aranacak şartlar, yapılacak sınavlarla, enstitünün kuruluş ve işleyişine ilişkin esaslar ve diğer hususlar, g) Polis yüksek öğretim kurumlarındaki öğrencilerin okul içinde ve dışında giyecekleri kıyafetlere ilişkin esaslar, Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir. Ancak akademik konularla ilgili yönetmeliklerde Eğitim ve Öğretim Yüksek Kurulunun da görüşü alınır.” II. İlk İnceleme 1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Kadir ÖZKAYA, Hasan Tahsin GÖKCAN, Basri BAĞCI, Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE, Yılmaz AKÇİL ve Ömer ÇINAR’ın katılımlarıyla 10/9/2025 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. III. Esasın İncelenmesi 2. Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Oğuz ÇAKAR tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükmü, dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü: A. Anlam ve Kapsam 3. 4652 sayılı Polis Yüksek Öğretim Kanunu’nun 1. maddesinin birinci fıkrasında anılan Kanun’un amacının Türk polis teşkilatının en yüksek öğretim kurumu olan Polis Akademisi (Akademi) ve bağlı fakülteler, enstitüler ile polis meslek yüksekokullarındaki yüksek öğretimle ilgili amaç ve ilkeleri belirlemek, bu okulların teşkilatlanmasını, görev ve sorumluluklarını, eğitim öğretim, araştırma, yayın, öğretim elemanları ve öğrencilerle ilgili esasları düzenlemek olduğu belirtilmiştir. 4. Kanun’un “Tanımlar” başlıklı 2. maddesinin birinci fıkrasının (r) bendinde polis meslek yüksekokulu, emniyet teşkilatının polis memuru ihtiyacını karşılamak üzere ön lisans düzeyinde eğitim öğretim ve uygulama yapan yüksek öğretim kurumu olarak tanımlanmış; 3. maddesinin birinci fıkrasında da polis meslek yüksekokullarının bilimsel özerkliğe sahip bir yüksek öğretim kurumu olan Akademi bünyesinde faaliyet göstereceği belirtilmiştir. 5. 4652 sayılı Polis Yüksek Öğretim Kanunu’nun 10. maddesinde polis meslek yüksekokullarının öğrenci kaynağı, öğretim süresi ve öğrencilerin istihkakları düzenlenmiştir. Anılan maddenin üçüncü fıkrasına göre polis meslek yüksekokullarına Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi tarafından yapılan Öğrenci Seçme Sınavı’nı kazanan ve İçişleri Bakanlığınca (Bakanlık) ihtiyaç duyulduğu kadar lise ve dengi okulları bitirenler arasından yapılacak özel yetenek sınavında başarılı olanlar alınacaktır. 6. Anılan Kanun’un 30. maddesinin birinci fıkrasının (f) bendinde polis meslek yüksekokullarının kuruluş, çalışma, disiplin ve eğitim öğretim esasları ile bu okullara alınacak öğrencilerde aranacak şartların, yapılacak sınavlarla, enstitünün kuruluş ve işleyişine ilişkin esaslar ve diğer hususların Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle düzenleneceği öngörülmüş olup anılan bentte yer alan “…bu okullara alınacak öğrencilerde aranacak şartlar,…” ibaresi itiraz konusu kuralı oluşturmaktadır. B. İtirazın Gerekçesi 7. Başvuru kararında özetle; itiraz konusu kuralla polis meslek yüksekokullarında eğitime alınacak öğrencilerde aranacak şartlara ilişkin yasal çerçeve ve temel ilkeler belirlenmeksizin düzenleme yapma yetkisinin idareye bırakıldığı, bu durumun yasama yetkisinin devredilmezliği ilkesiyle bağdaşmadığı belirtilerek kuralın Anayasa’nın 2., 7. ve 42. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür. C. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu 8. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 43. maddesi uyarınca kural, ilgisi nedeniyle Anayasa’nın 13. maddesi yönünden de incelenmiştir. 9. Anayasa’nın 42. maddesinin birinci fıkrasında “Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz.” denilmek suretiyle eğitim ve öğrenim hakkı herkes yönünden güvence altına alınmıştır. 10. Anılan hak, kamu ve özel eğitim kurumlarını kapsadığı gibi eğitimin ilk, orta ve yükseköğrenim seviyelerini de kapsar (Sara Akgül [GK], B. No: 2015/269, 22/11/2018, § 120; Hikmet Balabanoğlu [2. B.], B. No: 2012/1334, 17/9/2013, § 28; İhsan Asutay [2. B.], B. No: 2012/606, 20/2/2014, § 34). 11. Eğitim ve öğrenim hakkı, devlete kişilerin eğitim ve öğrenim almasını engellememe ödevini yüklemektedir. Anılan hak belirli bir zamanda mevcut olan eğitim kurumlarına erişimin sağlanmasını ve bu eğitim kurumlarına devam edilebilmesini teminat altına almaktadır (AYM, E.2023/25, K.2024/139, 23/7/2024, § 100). 12. Anayasa’nın söz konusu maddesinin ikinci fıkrasında ise öğrenim hakkının kapsamının kanunla tespit edilip düzenleneceği belirtilerek bu hakkın mutlak olmadığı, hakkın kapsamını ve sınırlarını belirleme yetkisinin kanun koyucuya ait olduğu hükme bağlanmıştır. 13. 4652 sayılı Polis Yüksek Öğretim Kanunu’nun 2. maddesinin birinci fıkrasının (r) bendine göre polis meslek yüksekokulu, emniyet teşkilatının polis memuru ihtiyacını karşılamak üzere ön lisans düzeyinde eğitim öğretim ve uygulama yapan yüksek öğretim kurumudur. 14. Anılan Kanun’un 10. maddesinin yedinci fıkrası uyarınca öğrenim süresi içinde polis meslek yüksekokulunu başarıyla tamamlayanların emniyet teşkilatı kadrolarına aday polis memuru olarak atanacaklarının öngörülmesi polis meslek yüksekokulu öğrencilerinin daimî ve sabit kamu hizmetleri kadrolarında yer alan, bürokratik hiyerarşi içinde bulunan ve devletten maaş alan görevliler oldukları anlamına gelmediğinden öğrencilik statüsüne kabul edilecek kişilerle ilgili düzenlemelerin memur ve kamu görevlilerinin statülerini düzenleyen anayasal ilkeler kapsamında değerlendirilemeyeceği açıktır (benzer yöndeki değerlendirmeler için bkz. AYM, E.2005/42, K.2006/27, 23/2/2006; E.2023/25, K.2024/139, 23/7/2024, § 102). 15. Öte yandan polis meslek yüksekokullarında öğrenim görebilecek kişilerde aranacak şartların belirlenmesine ilişkin hususlarda idareye düzenleme yetkisi tanıyan kural, eğitim ve öğrenim hakkına sınırlama getirmektedir. 16. Anayasa’nın 13. maddesinde “Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu

Polis Meslek Yüksek Okulları (PMYO)’na Alınacak Öğrencilerde Aranacak Şartlar Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Görevinden Dolayı Kamu Görevlisine Hakaret Suçu

Görevinden Dolayı Kamu Görevlisine Hakaret Suçu Anayasa Mahkemesi Kararı Görevinden Dolayı Kamu Görevlisine Hakaret Suçu: İtiraz konusu kurallarda; hakaret suçunun kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenmesi hâlinde cezanın alt sınırının bir yıldan az olamayacağı, kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenenler hariç olmak üzere hakaret suçunun soruşturulması ve kovuşturulmasının mağdurun şikâyetine bağlı olduğu öngörülmüştür. Başvuru Gerekçesi Başvuru kararında özetle; itiraz konusu kurallarda öngörülen soruşturma usulü ve cezanın kişilerin ifade özgürlüğü üzerinde caydırıcı bir etki doğurduğu ve kamunun vatandaşlar tarafından denetlenmesi imkânını ortadan kaldırdığı, kurallarla hakaret suçunda kamu görevlilerine diğer kişilere göre daha fazla koruma sağlanmasının ve söz konusu suçun şikâyet aranmaksızın soruşturulmasının hukuk devleti ve kanun önünde eşitlik ilkeleriyle bağdaşmadığı, anılan suç bakımından hapis cezası öngörülmesinin suç ve ceza arasında orantısızlığa neden olduğu belirtilerek kuralların Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi A. Görevinden Dolayı Kamu Görevlisine Hakaret Hâlinde Cezanın Alt Sınırının Bir Yıldan Az Olamayacağına ilişkin Düzenlemenin İncelenmesi İtiraz konusu kuralla kamu görevlisine karşı görevinden dolayı onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat edilmesi ya da sövmek suretiyle onur, şeref ve saygınlığına saldırılması fiilleri cezai yaptırıma bağlanmak suretiyle ifade özgürlüğüne sınırlama getirilmektedir. Kural kapsamında suçun yalnızca mağdurun sıfatına bağlı olmadığı, hakaret fiili ile kamu görevinin yerine getirilmesi arasında bir bağ bulunmasının gerektiği anlaşılmaktadır. Ayrıca suçun unsurları ile yaptırımın niteliği ve miktarının açık ve net şekilde düzenlendiği göz önünde bulundurulduğunda kuralın belirli ve öngörülebilir olduğu değerlendirilmektedir. Kuralla kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret fiilinin cezai yaptırıma bağlanmasının kamu görevlilerinin şeref ve itibarının korunması ile kamu hizmetlerinin etkin ve verimli bir şekilde yerine getirilmesi sağlanarak kamu düzeninin korunmasına katkı sunduğu açıktır. Bu kapsamda kuralın ifade özgürlüğü bakımından ulaşılmak istenen amaçla bağlantılı olduğu kabul edilmiştir. Kural kapsamında kişilerin kamu görevlilerine karşı görevinden dolayı hakaret suçunu işledikleri takdirde cezanın alt sınırının bir yıldan az olamayacak şekilde hapis veya adli para cezası olarak belirlenmesi suretiyle ifade özgürlüğüne getirilen sınırlamada daha hafif bir sınırlama aracının bulunup bulunmadığının gereklilik ilkesi yönünden değerlendirilmesi gerekir. Hukuk devletinde, ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirlerine ilişkin kurallar, Anayasa’ya aykırı olmamak kaydıyla ülkenin sosyal, kültürel yapısı, ahlaki değerleri ve ekonomik hayatın gereksinimleri dikkate alınarak kanun koyucunun oluşturacağı suç siyasetine göre belirlenir. Kanun koyucu, izlediği suç politikası gereği bazı fiilleri ceza hukuku alanından çıkarabileceği gibi korunan hukuki değerler ile bunun sonuçlarını esas alarak bazı suçlar için farklı yaptırımlar öngörebilir. Bu konudaki tercih ve takdirin yerindeliği anayasal denetimin kapsamı dışında kalmaktadır. Bu itibarla kuralda düzenlenen suçun ve yaptırımın kanun koyucunun suç ve suçlulukla mücadelede suç siyasetinin bir gereği olarak takdir yetkisi kapsamında değerlendirilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmaktadır. Dolayısıyla kuralla ifade özgürlüğüne getirilen sınırlamanın ulaşılmak istenen meşru amaç bakımından gerekli olmadığı söylenemez. Orantılılık incelemesinde ise kuralda şeref ve itibarın korunması hakkı ile diğer tarafın Anayasa’da güvence altına alınan ifade özgürlüğünden yararlanma hakkı arasında adil bir dengenin sağlanıp sağlanmadığı değerlendirilmelidir. Bu itibarla öncelikle mahkemelerin hukuk kurallarını yorumlama yetkisinin, bunların Anayasa hükümleri ışığında yorumlanması yükümlülüğünü de beraberinde getirdiği gözetilmelidir. Bir mevzuat hükmünün birden farklı şekilde yorumlanmasının mümkün olduğu hâllerde Anayasa’ya aykırı olan yorumdan kaçınılması Anayasa’nın üstünlüğü ilkesinin bir gereğidir. Dolayısıyla hâkimin bir hukuk kuralının anlam ve kapsamını tespit ederken Anayasa’yı ve anayasal ilkeleri hesaba katmaması Anayasa’nın normlar hiyerarşisinin en üstünde yer almasını anlamsız hâle getirir. Bu bağlamda Anayasa, kâğıt üzerinde kalan bir metin değil yaşayan, hukuk sistemini yönlendiren, her türlü kamusal tasarrufta gözetilmesi gereken hukuki bir belgedir. Nitekim Anayasa Mahkemesi, bireysel başvuruda verdiği kararlarında itiraz konusu kuralda olduğu gibi çatışan haklar söz konusu olduğunda ne surette dengeleme yapılacağına dair genel ilkeleri ortaya koymuştur. Bu kapsamda kuralla ilgili yargılamalarda; ifadelerin kim tarafından dile getirildiği, hedef alınan kişinin kim olduğu, tanınmışlık düzeyi, ilgili kişinin önceki davranışları, katlanılması gereken ve kabul edilebilir eleştiri sınırlarının sade bir vatandaş ile karşılaştırıldığında daha geniş olup olmadığı, ifadelerin genel yarara ilişkin bir tartışmaya katkı sağlayıp sağlamadığı, kamuoyu ile diğer kişilerin düşünce açıklamaları karşısında sahip oldukları hakların ağırlığı, kamuyu bilgilendirme değeri, toplumsal ilginin varlığı ve konunun güncel olup olmadığı, müştekinin kendisine yöneltilen ifadelere cevap verme olanağının bulunup bulunmadığı, ifadelerin hedef alınan kişinin hayatı üzerindeki etkisi, ifadelerin, kullanıldıkları bağlamından kopartılıp kopartılmadığı gibi hususların değerlendirilmesi gerekmektedir. Öte yandan kuralın uygulanmasında ifade özgürlüğü ile şeref ve itibarın korunması arasında dengeleme yapılmasını sağlayan çeşitli güvencelere yer verildiği de görülmektedir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 127. maddesinde isnadın ispatı hâlinde cezasızlık öngörülmüş, 128. maddesinde yargı mercileri veya idari makamlar nezdinde yapılan başvuru ve savunmalar kapsamında cezasızlık hâlleri düzenlenmiş, 129. maddesinde ise hakaret suçunun haksız bir fiile tepki olarak işlenmesi durumunda cezada indirim veya cezasızlık imkânı tanınmıştır. Ayrıca kuralın da yer aldığı maddede basamaklı ve seçenekli ceza sisteminin benimsenmesi suretiyle cezanın faile göre bireyselleştirilebilmesine imkân sağlandığı, verilen hükümlerin istinaf ve temyiz denetimine açık olduğu anlaşılmaktadır. Bu itibarla kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret edilmesi hâlinde temel cezanın bir yıldan az olamayacağının öngörülmesinin suça konu fiil ile ceza arasında bulunması gereken adil dengeyi bozmadığı, kuralın amacına uygun ve orantılı bir şekilde uygulanmasını sağlayacak yasal güvencelere de yer verildiği gözetildiğinde kuralla ifade özgürlüğüne getirilen sınırlamada elde edilmek istenen kamu yararı ile bireylerin hakları arasında olması gereken makul dengenin sağlandığı, dolayısıyla kuralın orantılı olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olmadığına ve itirazın reddine karar vermiştir. B. Kanun’un 131. Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasında Yer Alan “Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenen hariç;…” İbaresinin İncelenmesi Ceza davasının kamusallığı ilkesi gereği kural olarak adli makamların suç şüphesini öğrenmeleri ile birlikte kendiliğinden soruşturmaya başlamaları gerekir. Bununla birlikte kanun koyucu; suçların ağırlığı, kamu düzeni açısından önemi gibi unsurları gözeterek doğrudan takip edilmesi gereken suçlarla soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı suçları birbirinden ayırabilir. Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenen hakaret suçunda kamu görevlilerinin şeref ve itibarının yanı sıra kamu görevlileri eliyle yürütülen hizmetin etkin ve verimli bir şekilde yerine getirilmesi sağlanarak kamu düzeninin korunması amaçlanmaktadır. Bu bağlamda takibinde yalnızca mağdurun değil kamunun da hukuki menfaatinin söz konusu olduğu durumlarda suçun şikâyet şartı aranmaksızın doğrudan soruşturma ve kovuşturma konusu yapılmasının suç işlenmesinin önlenmesine ve kamu düzeninin sağlanmasına katkı sunduğu açıktır. Bu itibarla kamu görevlilerine karşı görevinden dolayı işlenecek hakaret suçunda soruşturma ve kovuşturma usulüyle ilgili düzenleme yapan itiraz konusu kural, kanun koyucunun takdir yetkisi kapsamındadır. Öte yandan kamu görevlisine karşı görevinden dolayı

Görevinden Dolayı Kamu Görevlisine Hakaret Suçu Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Tarımsal Arazilerin Satılması Halinde Önalım Hakkı

Tarımsal Arazilerin Satılması Halinde Sınırdaş Tarımsal Arazi Maliklerinin Önalım Hakkı 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu’nun 8/İ maddesinin 2. fıkrasında yer alan “Tarımsal arazilerin satılması halinde sınırdaş tarımsal arazi malikleri de önalım hakkına sahiptir. Tarımsal arazi, sınırdaş maliklerden birine satıldığı takdirde, diğer sınırdaş malikler önalım haklarını kullanamaz. Önalım hakkına sahip birden fazla sınırdaş tarımsal arazi malikinin bulunması halinde hakim, tarımsal bütünlük arz eden sınırdaş arazi malikine önalıma konu tarımsal arazinin mülkiyetinin devrine karar verir.” düzenlemesi 28.10.2020 tarihli ve 7255 sayılı Kanun’un 20. maddesi ile yürürlükten kaldırılmıştır. Tarımsal Arazilerin Satılması Halinde Sınırdaş Tarımsal Arazi Maliklerinin Önalım Hakkı: Dava, 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu’nun 8/İ maddesinin 2. fıkrası kapsamında önalım hakkına dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir. Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle dava konusu taşınmazın tarımsal amaçla kullanıldığı, satın alınan ve davaya konu taşınmazın büyüklüğünün 5403 sayılı Kanun’un 8. maddesinde belirtilen asgari tarımsal arazi büyüklük miktarı ile hedeflenen miktarın çok üzerinde olduğu hatta 5403 sayılı Kanun’un 8/A maddesinde belirtilen yeter gelirli tarımsal arazi büyüklüğünün de üzerinde olduğu, bu taşınmaz hakkında önalım hakkının kullanılması için haklı bir sebep bulunmadığından Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken önceki hükümde direnilmesi doğru olmamıştır. (5403 s. K. m. 1, 3, 8/A, 8/İ) (4721 s. K. m. 2, 732) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2025/7-56 Karar No: 2026/8 Karar Tarihi: 21.01.2026 Taraflar arasındaki önalım hakkına dayalı tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir. Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince davacı vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılarak yeniden hüküm kurulmak suretiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 7. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Dava Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin Edirne ili İpsala ilçesi Kapucu Mahallesi … parsel sayılı taşınmazın maliki ve tasarruf edeni olduğunu, davalı tarafından müvekkiline ait taşınmaz ile sınırdaş olan… parsel sayılı taşınmazın 31.12.2015 tarihli ve 6741 yevmiye numaralı satış işlemiyle satın alındığını belirterek, 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu’nun 8/İ maddesinin 2. fıkrasında düzenlenen önalım hakkı nedeniyle … parsel sayılı taşınmazın tapu kaydının iptali ile müvekkili adına tesciline karar verilmesini talep etmiştir. II. Cevap Davalı vekili cevap dilekçesinde; dava konusu taşınmaza yönelik olarak eldeki davanın açılmasının 5403 sayılı Kanun’un amacına aykırı olduğunu, taşınmazın bulunduğu yerde yeterli gelirli tarımsal arazi büyüklüğünün 50 dönüm, dava konusu taşınmazın ise 101.453,80 metrekare yüzölçümüne sahip olduğunu, dava konusu taşınmazın bulunduğu bölgede müvekkiline ait pek çok tarım arazisinin mevcut olduğunu, ayrıca bu bölgede toplulaştırma işlemi yapıldığını ve dava konusu taşınmazın bu şekilde oluştuğunu belirtilerek davanın reddini savunmuştur. III. İlk Derece Mahkemesi Kararı İpsala Asliye Hukuk Mahkemesinin 12.03.2020 tarihli ve 2018/182 Esas, 2020/65 Karar sayılı kararı ile; bölge adliye mahkemesi kaldırma kararı gerekleri yerine getirerek, davacıya ait taşınmaz ile davaya konu taşınmazın ayrı ayrı tarımsal bütünlük arz ettikleri, davacının davaya konu taşınmaza yönelik önalım hakkını kullanmasında haklı bir sebebin bulunmadığı ve dürüstlük ilkesine aykırı olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. IV. İstinaf A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 11.11.2021 tarihli ve 2020/935 Esas, 2021/2731 Karar sayılı kararı ile; Kanun’un aramadığı ve düzenlemediği koşullar gözetilerek, 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu hükümleri yorumlanmak suretiyle davanın reddine karar verilmesinin hatalı olduğu gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun kabulüne, İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına ve davanın kabulüne oy çokluğuyla karar verilmiştir. V. Bozma ve Bozmadan Sonraki Yargılama Süreci A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin 06.06.2023 tarihli ve 2022/719 Esas, 2023/3125 Karar sayılı kararı ile; “…6537 sayılı Kanun ile getirilen kısıtlamalar, malike ait yetkilerden biri olan tasarruf yetkisine önemli kısıtlamalar getirmekte, bu kısıtlamalarla tarımsal alanların bölünmesinin önüne geçilmesi ve tarımsal verimin arttırılması amaçlanmaktadır. Kanun koyucu, belirlenen en küçük tarımsal parsel büyüklüğünün altındaki parsellerin satışa konu edilmeleri halinde, satın almada öncelik hakkını komşu parsel malikine tanımak suretiyle, belirlenen miktarın altındaki tarım arazilerinin komşu parsellerle birleştirilmesini ve asgari tarımsal arazi büyüklüğüne kavuşturulmasını hedeflemiştir. Taşınmaz mal üzerindeki mülkiyet hakkını kısıtlayan önalım hakkına ilişkin kanun hükümlerinin yorumunda ve uygulamasında, mülkiyet hakkının özüne zarar verilmemesi gerekir. Bu yapılırken, ön alım hakkının kullanılmasıyla güdülen amacın gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinin araştırılması gerekir. Satışı yapılan her tarımsal arazi hakkında, büyüklüğü ne olursa olsun, komşu tarım arazisi malikinin ön alım hakkını kullanılabileceğini kabul etmek, asgari tarımsal arazi büyüklüğünü haiz bir tarım arazisinin maliki tarafından istenilen kişiye, gerçek değeri üzerinden devredilmesine engel olur. Böyle bir uygulama, mülkiyetin devri konusundaki kısıtlama hükmünün mülkiyet hakkının özüne aykırı olacak şekilde genişletilmesi anlamına gelir. Kanun bir bütün olarak nazara alındığında, kanun koyucunun tarım arazilerinin hadsiz ve hudutsuz bir şekilde büyütülmesini amaçlamadığı, belirlenen büyüklüğün altındaki tarım arazilerinin komşu tarım arazileriyle birleştirilmesini hedeflediği açıktır. Davalı tarafından satın alınan ve davaya konu taşınmazın büyüklüğünün 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu’nun 8 inci maddesinde belirtilen asgari tarımsal arazi büyüklük miktarı ile hedeflenen miktarın çok üzerinde olduğu hatta 5403 sayılı Kanun’un 8/A maddesinde belirtilen yeter gelirli tarımsal arazi büyüklüğünün de üzerinde olduğu anlaşıldığından, bu taşınmaz hakkında önalım hakkının kullanılması için haklı bir sebep bulunmamaktadır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 2 inci maddesinde belirtildiği gibi; herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz. Açıklanan nedenlerle, İlk Derece Mahkemesinin davanın reddine yönelik kararı yerindedir. Bölge Adliye Mahkemesince, davacı tarafın istinaf talebinin kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına ve davanın kabulüne ilişkin kararı doğru görülmemiş bu sebeple hükmün bozulması gerekmiştir…” gerekçesiyle karar oy çokluğuyla bozulmuştur. B. Bölge Adliye Mahkemesince Verilen Direnme Kararı Bölge Adliye Mahkemesinin ilâm başlığında tarih ve sayısı

Tarımsal Arazilerin Satılması Halinde Önalım Hakkı Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

İpotek Bedelinin Ödenmesi ve Rücu Hakkı

İpotek Bedelinin Ödenmesi: İpoteğin Paraya Çevrilmesi Yoluyla Takipte Borcu Ödeyen Kişinin Asıl Borçluya Rücu Etmesi İpotek Bedelinin Ödenmesi: Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; üzerinde davalı satıcıya ait borçtan dolayı ipotek bulunan taşınmazı satın alan ve sonrasında ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla takipte borcu ödeyen davacının bu bedeli davalıya rücu etmek istediği takibe vaki itirazın iptali davasında, taraflar arasındaki resmî satış senedinde yer alan ipoteğin tüm hukuki vecibelerinin kabul edilerek taşınmaz üzerinde işlem anında bulunan tüm takyidatlar ile birlikte satışın gerçekleştiğine yönelik ibarenin, ipotek borcunun alıcı davacı tarafından üstlenildiği sonucunu doğurup doğurmayacağı, buradan varılacak sonuca ve dosya kapsamına göre davacının ödediği bedeli davalıya rücu etmesinin mümkün olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Somut olayda taraflar sözleşme serbestisi çerçevesinde üzerinde ipotek yükü olan bir taşınmazın satışı konusunda anlaşmışlardır. Bu satışla ipotek, üçüncü kişi ipoteği hâline gelmiş olup taşınmazdaki bu yük dışında davalının borçtan şahsi sorumluluğunun davacı tarafından üstlenildiğine dair bir anlaşma bulunmamaktadır. Resmî senette yer alan “ipoteğin tüm hukuki vecibeleriyle taşınmazın bu bedelle satışının kabul edildiği” yönündeki açıklamada geçen “ipoteğin hukuki vecibesi”, aksi kararlaştırılmadıkça, taşınmazın satışına katlanmaktır ve bu yükümlülüğe katlanan kişi 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 884. maddesiyle öngörülen haklara sahip olur. Bu açıklama yazılmamış olsa dahi; tıpkı davalının ipotekle teminat altına alınan kredi borcundan şahsen sorumluluğunun devam etmesi gibi, davacının satın aldığı taşınmaz üzerindeki ipoteğin neticelerine katlanma yükümlülüğü değişmez. Dolayısıyla somut olayda davacı, kredi borcunu şahsen üstlenmediğini ileri sürdüğüne, davalı da aksini ispatlayamadığına göre borçluya ait koşullar çerçevesinde borcu alacaklıya ödeyen ve taşınmaz üzerindeki ipoteği kaldıran davacının kanun gereği alacaklının haklarına halef olduğunun ve ödediği bedeli davalıya rücu edebileceğinin kabulü gerekir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2021/(13)3-427 Karar No: 2022/1610 Karar Tarihi: 29.11.2022 İncelenen Kararın Mahkemesi: Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi 1. Taraflar arasındaki itirazın iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Niğde 2. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karara karşı davalı vekili tarafından istinaf yoluna başvurulması üzerine Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesinin ilk derece mahkemesi kararını kaldırmak suretiyle davanın reddine dair verdiği karar davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (kapatılan) 13. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesince Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacı vekili; davalının kullandığı kredinin teminatı olarak üzerinde ipotek tesis edilen taşınmazın kredi borcunun ödenip ipoteğin kaldırılması şartı ile satın alındığını ancak davalının kötü niyetli olarak bu borcu ödememesi üzerine dava dışı alacaklı bankanın başlattığı ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla takipte müvekkilinin ipotek borcunu ödemek zorunda kaldığını, bu suretle ödenen 94.483TL tutarındaki bedelin davalıdan tahsili yönünde başlatılan icra takibine haksız şekilde itiraz edildiğini ileri sürerek itirazın iptali ile takibin devamına karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı vekili; müvekkilinin dava dışı bankadan kullandığı kredinin teminatı olarak ipotek tesis edilen taşınmazın davacı tarafından devralındığını, dava dilekçesinde ileri sürüldüğü şekilde müvekkilinin ipotek borcunun ödeneceği ve ipoteğin kaldırılacağı yönünde davacıya herhangi bir taahhütte bulunmadığını, ipoteğin bir önceki malik tarafından verildiğini, satım sözleşmesinin tarafı olmayan müvekkilinin borcun ödeneceği konusunda anlaşma yapmasının da mümkün olmadığını, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 888. maddesinde öngörülen koşulların somut olayda mevcut olmadığını, davacının ipotek bedelinin üzerinde değeri olan bir taşınmazı satın aldığını, borcun ödenmesine ilişkin sorumluluğun taşınmazı satan kişiye ait olduğunu, müvekkil ile davacı arasında aksi yönde bir anlaşmanın bulunmadığı gibi ipotek borçlusuna başvurma hakkının saklı tutulmasının da söz konusu olmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı 6. Niğde 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 26.01.2017 tarihli, 2016/158 E., 2017/23 K. sayılı kararı ile; somut olayda davacının davalıya ait kredi borcunu ödediği, ödenen bu bedelin 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun “Kefilin rücu hakkı” başlıklı 596/1. maddesine göre takip konusu edildiği, davalının itirazının haksız olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne, takibin devamına, alacak likit olduğundan davalının icra inkâr tazminatına mahkum edilmesine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi Kararı 7. Mahkemenin kararına karşı davalı vekili tarafından istinaf yoluna başvurulmuştur. 8. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesinin 03.11.2017 tarihli, 2017/1343 E., 2017/1574 K. sayılı kararıyla; taraflar arasında tapuda düzenlenen resmi senette davacı alıcı “ipoteğin bütün hukuki vecibelerini kabul ederek, taşınmaz üzerinde işlem anında bulunan tüm takyidatlar ile birlikte bu satışı aynı bedelle kabul ettiğini” beyan ederek satın aldığına göre, davacı alıcının taşınmazı ipotek borcuyla birlikte satın aldığının, dolayısıyla taşınmaza ilişkin ipotek borcundan sorumlu olduğunun kabulü gerektiği, davacı tarafça davalının bankaya olan borcu ödeyeceği ve ipoteğin kaldırılacağının kararlaştırıldığı ileri sürülmüş ise de bu iddianın ispatlanamadığı gerekçesiyle davalının istinaf başvurusunun kabulüne, ilk derece mahkemesi kararı kaldırılarak davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 9. Yukarıda belirtilen karara karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 10. Yargıtay (kapatılan) 13. Hukuk Dairesinin 09.03.2020 tarihli ve 2018/504 E., 2020/3082 K. sayılı kararı ile; “…Dava, ipotek yükümlüsü tarafından, ipotekle teminat altına alınan borca yönelik yapılan ödemenin asıl borçludan tahsili amacıyla başlatılan ilamsız icra takibine davalı tarafından yapılan itirazın iptaline ilişkindir. Somut olayda davalı, dava dışı bankadan konut finansman kredisi almış, kredi alacağının teminatı olmak üzere Niğde/Merkez 98 parselde bulunan 6 numaralı bağımsız bölüm üzerine banka lehine limit ipoteği tesis edilmiştir. Söz konusu ipotekli taşınmaz, 11/10/2013 tarihinde davacıya satılmış, banka tarafından davacı ile davalı aleyhine 12/01/2016 tarihinde ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla icra takibi başlatılmış, davacı tarafından icra dosyasına 25/01/2016 tarihinde 94.483,00 TL ödeme yapılmıştır. Bundan sonra davacı, 09/02/2016 tarihinde 96.169,90 TL asıl alacak 355,70 TL işlemiş faiz olmak üzere toplam 96.525,60 TL üzerinden davalı aleyhine ilamsız icra takibine girişmiş, davalının borca itiraz etmesi üzerine iş bu itirazın iptali davasını açmıştır. Bölge Adliye Mahkemesince her ne kadar tarafların arasındaki ipotekli taşınmazın satışına dair resmi senette davacı alıcının taşınmazı ipoteğin bütün vecibelerini kabul ederek üzerindeki tüm takyidatlarla birlikte kabul ettiğinin yazılı olması ve davalının ipotek borcunu ödemeyi taahhüt ettiğini ispatlayamaması nedeniyle davanın reddine karar vermişse de, senetteki bu ifade dolayısıyla ispat yükünün davacıda olduğu kabul edilemez. Bilindiği üzere taşınmaz rehin türlerinden biri olan ve tapu siciline tescil ile kurulan ipotek, ipotek alacaklısına, teminat altına alınan borcun ödenmemesi halinde, taşınmaz daha sonra 3. kişiye satılmış yahut üzerine başkaca ayni haklar tesis edilmiş olsa bile, taşınmazı sattırarak alacağını alabilme yetkisi sağlayan bir ayni haktır. Bu sebeple

İpotek Bedelinin Ödenmesi ve Rücu Hakkı Read More »