Arslan Hukuk

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Markaya Tecavüz Nedeniyle Tazminat

Markaya Tecavüz Nedeniyle Tazminata Hükmedilmesi Markaya Tecavüz Nedeniyle Tazminata Hükmedilmesi: Mahkemece iddia, savunma, bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre, davalının ürettiği çelik kapılarda TSE işaretini kullandığının tespit edildiği, davalının TSE işaretini kullanım biçiminin 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu‘nun ilgili maddesi kapsamında değerlendirilmesi gereken marka hakkına tecavüz niteliğinde bir fiil olduğu, TSE Belgelendirme Yönergesi’nde belirtilen maddi tazminat için tavan ücretinin iki katı manevi tazminat için tavan ücretinin üç katı tazminat hesaplanacağına yönelik madde bağlayıcı bir hüküm olmasa da bu maddenin Sınai Mülkiyet Kanunu’nun ilgili maddelerine aykırı da olmadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile TSE markasının haksız kullanımı nedeniyle tecavüzün ve TSE markasını taşıyan belge ve ürünlerin kullanılmasının önlenmesine, maddi ve manevi tazminatın davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiştir. (6769 s. K. m. 29, 150, 151) (6100 s. K. m. 353, 370, 372) Yargıtay 11. Hukuk Dairesi Esas No: 2018/3188 Karar No: 2019/4817 Karar Tarihi: 25.06.2019 Taraflar arasında görülen davada Kayseri 3. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen 04/10/2017 tarih ve 2017/49 E. – 2017/468 K. sayılı kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, istinaf isteminin esastan reddine dair Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 20. Hukuk Dairesi’nce verilen 19/04/2018 tarih ve 2017/1582-2018/438 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü: Davacı vekili, müvekkili kurum markalarının 556 sayılı KHK kapsamında koruma altında olduğunu, Kayseri 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2016/44 D.İş sayılı dosyasından yaptırdıkları tespitte davalının “TSE” belgesi sahibiymiş gibi ürün üretip satışını yaptığının ve müvekkili kuruma ait “TSE” belgesinin haksız olarak kullanıldığının tespit edildiğini, davalının TSE belgesini haksız kullanmaya devam ettiğini ve kullanımın haksız rekabete mahal verdiğini, davalının bu davranışının kamuoyunu yanıltıp müvekkili kurumun belgelerine karşı tecavüz oluşturduğunu, davalının 5833 sayılı Yasa ve 556 sayılı KHK hükümlerine aykırı hareket ettiğini ileri sürerek, TSE belgesinin haksız kullanımının engellenmesine, fazlaya dair haklar saklı kalmak kaydı ile 1.000,00 TL maddi ve 20.000,00 TL manevi tazminatın haksız fiilin vuku bulduğu tarihten itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiş, ıslah dilekçesiyle maddi tazminat talebini 5.880,00 TL’ye yükseltmiştir. Davalı vekili, müvekkilinin çelik kapı imalatı için girişimde bulunduğu iş yerine Çevre ve Şehircilik Bakanlığı görevlileri geldiğinde 28/11/2016 tarihinde üretim yapmadığının beyan altına alındığını, mahkemece 01/12/2016 tarihinde yapılan tespitte ise imalathane içindeki kartonlarda “TSE” damgasının olduğunun tespit edildiğini, müvekkilinin tespite karşı “TSE için başvuruları yaptığını, gerekli evrakların hazırlanıp teslim edildiğini” beyan ettiğini, tespit raporunda geçen TSE damgalı karton kutuların müvekkilinin iş girişimi öncesinde tedarikçiden toplu olarak aldığı ürünler olduğunu, müvekkilinin belge almaksızın üretime geçip ürün imal etmediğini, raporda geçen sevkiyata hazır çelik kapının ise TSE numunesi olarak işyerinde bekletildiğini, savunarak davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. Mahkemece iddia, savunma, bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre, davalının ürettiği çelik kapılarda TSE işaretini kullandığının tespit edildiği, davalının TSE işaretini kullanım biçiminin 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu‘nun 29/1-(a) maddesi kapsamında değerlendirilmesi gereken marka hakkına tecavüz niteliğinde bir fiil olduğu, TSE Belgelendirme Yönergesi’nde belirtilen maddi tazminat için tavan ücretinin iki katı manevi tazminat için tavan ücretinin üç katı tazminat hesaplanacağına yönelik madde bağlayıcı bir hüküm olmasa da bu maddenin Sınai Mülkiyet Kanunu’nun 150 ve 151. maddelerine aykırı da olmadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile TSE markasının haksız kullanımı nedeniyle tecavüzün ve TSE markasını taşıyan belge ve ürünlerin kullanılmasının önlenmesine, 5.880,00 TL maddi, 5.000,00 TL manevi tazminatın davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiştir. Karara karşı, davacı vekili tarafından istinaf kanun yoluna başvurulmuştur. Ankara Bölge Adliye Mahkemesince, davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Karar, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Yapılan yargılama ve saptanan somut uyuşmazlık bakımından uygulanması gereken hukuk kuralları gözetildiğinde İlk Derece Mahkemesince verilen kararda bir isabetsizlik olmadığının anlaşılmasına göre yapılan istinaf başvurusunun 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 353/b-1 maddesi uyarınca Bölge Adliye Mahkemesince esastan reddine ilişkin kararın usul ve yasaya uygun olduğu kanısına varıldığından Bölge Adliye Mahkemesi kararının onanmasına karar vermek gerekmiştir. Sonuç Yukarda açıklanan nedenlerle, davacı vekilinin temyiz isteminin reddi ile Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 370/1. maddesi uyarınca ONANMASINA, aynı Kanun’un 372. maddesi uyarınca işlem yapılmak üzere dava dosyasının Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 25/06/2019 tarihinde kesin olarak oybirliği ile karar verildi. Markaya Tecavüz Nedeniyle Tazminata Hükmedilmesi için Ürünler ile Somut Kazanç Sağlanmış Olması Gerekli Değildir Markaya Tecavüz Nedeniyle Tazminata Hükmedilmesi: Bölge Adliye Mahkemesinin kararı ile bilirkişi raporuna göre davalının işyerinde … markalı 50 takım toplam 600 adet çatal, bıçak, kaşık, servis malzemelerinin üretimin yapıldığı ve ambalajlar içinde olduğunun tespit edildiği, davalının kullanımının davacının … ibareli markalarının tescil sınıfında olup markaya tecavüzün kabulüne karar verilmesinin yerinde olduğu, tespit dosyasında yer alan bilgi ve belgelere göre davalının ürünlerin numune olduğuna yönelik savunmasının dinlenemeyeceği, mahkemece yargılama aşamasında da yeni bir bilirkişi heyetinden rapor alındığı, raporun yeterli ve hükme elverişli olduğu, maddi tazminata hükmolunması için davalının ürünler nedeni ile somut kazancı olmasının gerekli olmadığı dikkate alındığında mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmesinde usul ve esas yönünden hukuka aykırılık görülmemiştir. (6769 s. K. m. 7, 29, 151) (6100 s. K. m. 353, 370, 372) Yargıtay 11. Hukuk Dairesi Esas No: 2025/3342 Karar No: 2026/288 Karar Tarihi: 20.01.2026 Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Dava Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili şirketin uzun yıllardır mutfak eşyaları alanında “…” markası ile faaliyet göstermekte olan ünlü bir markanın sahibi olduğunu, Türk Patent ve Marka Kurumu (TÜRKPATENT) nezdinde “…” ibaresini marka olarak 2011/594 55… /… sayılar ile tescil ettirdiğini, ancak hal böyle iken davalı şirketin, müvekkili şirkete ait olan “…” ibaresini tescilli markasıymış gibi taklit ederek ürettiğini ve satışına konu ederek haksız kazanç sağladığını, bu hususların İstanbul 1. Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi’nin 2021/264 Değişik İş sayılı dosyasından alınan bilirkişi raporu ile sabit hale geldiğini ve davalının kullanımlarının müvekkiline ait markaya tecavüz ettiğini ve maddi, manevi zararlara uğrattığını ileri sürerek müvekkili adına tescilli markaya yönelik tecavüzün önlenmesini ve men’ini, şimdilik 10.000,00

Markaya Tecavüz Nedeniyle Tazminat Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Polis Meslek Yüksek Okulları (PMYO)’na Alınacak Öğrencilerde Aranacak Şartlar

Polis Meslek Yüksek Okulları (PMYO)’na Alınacak Öğrencilerde Aranacak Şartların Yönetmelikle Düzenlenmesi, Anayasa’ya Aykırıdır Anayasa Mahkemesi Kararı Esas Sayısı: 2025/194 Karar Sayısı: 2026/15 Karar Tarihi: 15/1/2026 R.G. Tarih – Sayısı: 4/5/2026-33243 İtiraz Yoluna Başvuran: Danıştay İkinci Dairesi İtirazın Konusu: 25/4/2001 tarihli ve 4652 sayılı Polis Yüksek Öğretim Kanunu’nun 30. maddesinin birinci fıkrasının (f) bendinde yer alan “…bu okullara alınacak öğrencilerde aranacak şartlar,…” ibaresinin Anayasa’nın 2., 7. ve 42. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talebidir. Olay: Polis meslek yüksekokulundan ilişiğin kesilmesine yönelik işlemin ve bu işlemin dayanağı olan yönetmelik hükmünün iptali talebiyle açılan davada itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur. I. İptali İstenen Kanun Hükmü 4652 sayılı Polis Yüksek Öğretim Kanunu’nun itiraz konusu kuralın da yer aldığı 30. maddesi şöyledir: “Yönetmelikler – Madde 30 Aşağıdaki hususlar; a) Akademinin yönetim birimlerinin kuruluş, görev, çalışma esas ve usulleri, b) Fakülte, enstitü ve polis meslek yüksek okullarında ders veren ek ders ücretli öğretim elemanlarının görevlendirilmelerinin esas ve usulleri, c) Akademiye alınacak öğrencilerde aranacak şartlar, istenecek belgeler, kayıt, sınav ve kabul işlemlerine ait esas ve usulleri, d) Fakülte öğrencilerinin uygulama eğitimlerinin yeri, zamanı, süresi ve ne şekilde yapılacağının esas ve usulleri, e) Fakültede öğretim sürelerinin tespiti, dönemlere ayrılması, dinlenme izinleri, sınav ve değerlendirme esaslarına ilişkin ilkeler, başarı durumu, okuma hakkının kullanılmış sayılacağı haller, not düzeni ve bu konulara ilişkin diğer hususlar, f) Polis meslek yüksek okullarının kuruluş, çalışma, disiplin ve eğitim-öğretim esasları ile bu okullara alınacak öğrencilerde aranacak şartlar, yapılacak sınavlarla, enstitünün kuruluş ve işleyişine ilişkin esaslar ve diğer hususlar, g) Polis yüksek öğretim kurumlarındaki öğrencilerin okul içinde ve dışında giyecekleri kıyafetlere ilişkin esaslar, Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir. Ancak akademik konularla ilgili yönetmeliklerde Eğitim ve Öğretim Yüksek Kurulunun da görüşü alınır.” II. İlk İnceleme 1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Kadir ÖZKAYA, Hasan Tahsin GÖKCAN, Basri BAĞCI, Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE, Yılmaz AKÇİL ve Ömer ÇINAR’ın katılımlarıyla 10/9/2025 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. III. Esasın İncelenmesi 2. Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Oğuz ÇAKAR tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükmü, dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü: A. Anlam ve Kapsam 3. 4652 sayılı Polis Yüksek Öğretim Kanunu’nun 1. maddesinin birinci fıkrasında anılan Kanun’un amacının Türk polis teşkilatının en yüksek öğretim kurumu olan Polis Akademisi (Akademi) ve bağlı fakülteler, enstitüler ile polis meslek yüksekokullarındaki yüksek öğretimle ilgili amaç ve ilkeleri belirlemek, bu okulların teşkilatlanmasını, görev ve sorumluluklarını, eğitim öğretim, araştırma, yayın, öğretim elemanları ve öğrencilerle ilgili esasları düzenlemek olduğu belirtilmiştir. 4. Kanun’un “Tanımlar” başlıklı 2. maddesinin birinci fıkrasının (r) bendinde polis meslek yüksekokulu, emniyet teşkilatının polis memuru ihtiyacını karşılamak üzere ön lisans düzeyinde eğitim öğretim ve uygulama yapan yüksek öğretim kurumu olarak tanımlanmış; 3. maddesinin birinci fıkrasında da polis meslek yüksekokullarının bilimsel özerkliğe sahip bir yüksek öğretim kurumu olan Akademi bünyesinde faaliyet göstereceği belirtilmiştir. 5. 4652 sayılı Polis Yüksek Öğretim Kanunu’nun 10. maddesinde polis meslek yüksekokullarının öğrenci kaynağı, öğretim süresi ve öğrencilerin istihkakları düzenlenmiştir. Anılan maddenin üçüncü fıkrasına göre polis meslek yüksekokullarına Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi tarafından yapılan Öğrenci Seçme Sınavı’nı kazanan ve İçişleri Bakanlığınca (Bakanlık) ihtiyaç duyulduğu kadar lise ve dengi okulları bitirenler arasından yapılacak özel yetenek sınavında başarılı olanlar alınacaktır. 6. Anılan Kanun’un 30. maddesinin birinci fıkrasının (f) bendinde polis meslek yüksekokullarının kuruluş, çalışma, disiplin ve eğitim öğretim esasları ile bu okullara alınacak öğrencilerde aranacak şartların, yapılacak sınavlarla, enstitünün kuruluş ve işleyişine ilişkin esaslar ve diğer hususların Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle düzenleneceği öngörülmüş olup anılan bentte yer alan “…bu okullara alınacak öğrencilerde aranacak şartlar,…” ibaresi itiraz konusu kuralı oluşturmaktadır. B. İtirazın Gerekçesi 7. Başvuru kararında özetle; itiraz konusu kuralla polis meslek yüksekokullarında eğitime alınacak öğrencilerde aranacak şartlara ilişkin yasal çerçeve ve temel ilkeler belirlenmeksizin düzenleme yapma yetkisinin idareye bırakıldığı, bu durumun yasama yetkisinin devredilmezliği ilkesiyle bağdaşmadığı belirtilerek kuralın Anayasa’nın 2., 7. ve 42. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür. C. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu 8. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 43. maddesi uyarınca kural, ilgisi nedeniyle Anayasa’nın 13. maddesi yönünden de incelenmiştir. 9. Anayasa’nın 42. maddesinin birinci fıkrasında “Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz.” denilmek suretiyle eğitim ve öğrenim hakkı herkes yönünden güvence altına alınmıştır. 10. Anılan hak, kamu ve özel eğitim kurumlarını kapsadığı gibi eğitimin ilk, orta ve yükseköğrenim seviyelerini de kapsar (Sara Akgül [GK], B. No: 2015/269, 22/11/2018, § 120; Hikmet Balabanoğlu [2. B.], B. No: 2012/1334, 17/9/2013, § 28; İhsan Asutay [2. B.], B. No: 2012/606, 20/2/2014, § 34). 11. Eğitim ve öğrenim hakkı, devlete kişilerin eğitim ve öğrenim almasını engellememe ödevini yüklemektedir. Anılan hak belirli bir zamanda mevcut olan eğitim kurumlarına erişimin sağlanmasını ve bu eğitim kurumlarına devam edilebilmesini teminat altına almaktadır (AYM, E.2023/25, K.2024/139, 23/7/2024, § 100). 12. Anayasa’nın söz konusu maddesinin ikinci fıkrasında ise öğrenim hakkının kapsamının kanunla tespit edilip düzenleneceği belirtilerek bu hakkın mutlak olmadığı, hakkın kapsamını ve sınırlarını belirleme yetkisinin kanun koyucuya ait olduğu hükme bağlanmıştır. 13. 4652 sayılı Polis Yüksek Öğretim Kanunu’nun 2. maddesinin birinci fıkrasının (r) bendine göre polis meslek yüksekokulu, emniyet teşkilatının polis memuru ihtiyacını karşılamak üzere ön lisans düzeyinde eğitim öğretim ve uygulama yapan yüksek öğretim kurumudur. 14. Anılan Kanun’un 10. maddesinin yedinci fıkrası uyarınca öğrenim süresi içinde polis meslek yüksekokulunu başarıyla tamamlayanların emniyet teşkilatı kadrolarına aday polis memuru olarak atanacaklarının öngörülmesi polis meslek yüksekokulu öğrencilerinin daimî ve sabit kamu hizmetleri kadrolarında yer alan, bürokratik hiyerarşi içinde bulunan ve devletten maaş alan görevliler oldukları anlamına gelmediğinden öğrencilik statüsüne kabul edilecek kişilerle ilgili düzenlemelerin memur ve kamu görevlilerinin statülerini düzenleyen anayasal ilkeler kapsamında değerlendirilemeyeceği açıktır (benzer yöndeki değerlendirmeler için bkz. AYM, E.2005/42, K.2006/27, 23/2/2006; E.2023/25, K.2024/139, 23/7/2024, § 102). 15. Öte yandan polis meslek yüksekokullarında öğrenim görebilecek kişilerde aranacak şartların belirlenmesine ilişkin hususlarda idareye düzenleme yetkisi tanıyan kural, eğitim ve öğrenim hakkına sınırlama getirmektedir. 16. Anayasa’nın 13. maddesinde “Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu

Polis Meslek Yüksek Okulları (PMYO)’na Alınacak Öğrencilerde Aranacak Şartlar Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Görevinden Dolayı Kamu Görevlisine Hakaret Suçu

Görevinden Dolayı Kamu Görevlisine Hakaret Suçu Anayasa Mahkemesi Kararı Görevinden Dolayı Kamu Görevlisine Hakaret Suçu: İtiraz konusu kurallarda; hakaret suçunun kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenmesi hâlinde cezanın alt sınırının bir yıldan az olamayacağı, kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenenler hariç olmak üzere hakaret suçunun soruşturulması ve kovuşturulmasının mağdurun şikâyetine bağlı olduğu öngörülmüştür. Başvuru Gerekçesi Başvuru kararında özetle; itiraz konusu kurallarda öngörülen soruşturma usulü ve cezanın kişilerin ifade özgürlüğü üzerinde caydırıcı bir etki doğurduğu ve kamunun vatandaşlar tarafından denetlenmesi imkânını ortadan kaldırdığı, kurallarla hakaret suçunda kamu görevlilerine diğer kişilere göre daha fazla koruma sağlanmasının ve söz konusu suçun şikâyet aranmaksızın soruşturulmasının hukuk devleti ve kanun önünde eşitlik ilkeleriyle bağdaşmadığı, anılan suç bakımından hapis cezası öngörülmesinin suç ve ceza arasında orantısızlığa neden olduğu belirtilerek kuralların Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi A. Görevinden Dolayı Kamu Görevlisine Hakaret Hâlinde Cezanın Alt Sınırının Bir Yıldan Az Olamayacağına ilişkin Düzenlemenin İncelenmesi İtiraz konusu kuralla kamu görevlisine karşı görevinden dolayı onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat edilmesi ya da sövmek suretiyle onur, şeref ve saygınlığına saldırılması fiilleri cezai yaptırıma bağlanmak suretiyle ifade özgürlüğüne sınırlama getirilmektedir. Kural kapsamında suçun yalnızca mağdurun sıfatına bağlı olmadığı, hakaret fiili ile kamu görevinin yerine getirilmesi arasında bir bağ bulunmasının gerektiği anlaşılmaktadır. Ayrıca suçun unsurları ile yaptırımın niteliği ve miktarının açık ve net şekilde düzenlendiği göz önünde bulundurulduğunda kuralın belirli ve öngörülebilir olduğu değerlendirilmektedir. Kuralla kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret fiilinin cezai yaptırıma bağlanmasının kamu görevlilerinin şeref ve itibarının korunması ile kamu hizmetlerinin etkin ve verimli bir şekilde yerine getirilmesi sağlanarak kamu düzeninin korunmasına katkı sunduğu açıktır. Bu kapsamda kuralın ifade özgürlüğü bakımından ulaşılmak istenen amaçla bağlantılı olduğu kabul edilmiştir. Kural kapsamında kişilerin kamu görevlilerine karşı görevinden dolayı hakaret suçunu işledikleri takdirde cezanın alt sınırının bir yıldan az olamayacak şekilde hapis veya adli para cezası olarak belirlenmesi suretiyle ifade özgürlüğüne getirilen sınırlamada daha hafif bir sınırlama aracının bulunup bulunmadığının gereklilik ilkesi yönünden değerlendirilmesi gerekir. Hukuk devletinde, ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirlerine ilişkin kurallar, Anayasa’ya aykırı olmamak kaydıyla ülkenin sosyal, kültürel yapısı, ahlaki değerleri ve ekonomik hayatın gereksinimleri dikkate alınarak kanun koyucunun oluşturacağı suç siyasetine göre belirlenir. Kanun koyucu, izlediği suç politikası gereği bazı fiilleri ceza hukuku alanından çıkarabileceği gibi korunan hukuki değerler ile bunun sonuçlarını esas alarak bazı suçlar için farklı yaptırımlar öngörebilir. Bu konudaki tercih ve takdirin yerindeliği anayasal denetimin kapsamı dışında kalmaktadır. Bu itibarla kuralda düzenlenen suçun ve yaptırımın kanun koyucunun suç ve suçlulukla mücadelede suç siyasetinin bir gereği olarak takdir yetkisi kapsamında değerlendirilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmaktadır. Dolayısıyla kuralla ifade özgürlüğüne getirilen sınırlamanın ulaşılmak istenen meşru amaç bakımından gerekli olmadığı söylenemez. Orantılılık incelemesinde ise kuralda şeref ve itibarın korunması hakkı ile diğer tarafın Anayasa’da güvence altına alınan ifade özgürlüğünden yararlanma hakkı arasında adil bir dengenin sağlanıp sağlanmadığı değerlendirilmelidir. Bu itibarla öncelikle mahkemelerin hukuk kurallarını yorumlama yetkisinin, bunların Anayasa hükümleri ışığında yorumlanması yükümlülüğünü de beraberinde getirdiği gözetilmelidir. Bir mevzuat hükmünün birden farklı şekilde yorumlanmasının mümkün olduğu hâllerde Anayasa’ya aykırı olan yorumdan kaçınılması Anayasa’nın üstünlüğü ilkesinin bir gereğidir. Dolayısıyla hâkimin bir hukuk kuralının anlam ve kapsamını tespit ederken Anayasa’yı ve anayasal ilkeleri hesaba katmaması Anayasa’nın normlar hiyerarşisinin en üstünde yer almasını anlamsız hâle getirir. Bu bağlamda Anayasa, kâğıt üzerinde kalan bir metin değil yaşayan, hukuk sistemini yönlendiren, her türlü kamusal tasarrufta gözetilmesi gereken hukuki bir belgedir. Nitekim Anayasa Mahkemesi, bireysel başvuruda verdiği kararlarında itiraz konusu kuralda olduğu gibi çatışan haklar söz konusu olduğunda ne surette dengeleme yapılacağına dair genel ilkeleri ortaya koymuştur. Bu kapsamda kuralla ilgili yargılamalarda; ifadelerin kim tarafından dile getirildiği, hedef alınan kişinin kim olduğu, tanınmışlık düzeyi, ilgili kişinin önceki davranışları, katlanılması gereken ve kabul edilebilir eleştiri sınırlarının sade bir vatandaş ile karşılaştırıldığında daha geniş olup olmadığı, ifadelerin genel yarara ilişkin bir tartışmaya katkı sağlayıp sağlamadığı, kamuoyu ile diğer kişilerin düşünce açıklamaları karşısında sahip oldukları hakların ağırlığı, kamuyu bilgilendirme değeri, toplumsal ilginin varlığı ve konunun güncel olup olmadığı, müştekinin kendisine yöneltilen ifadelere cevap verme olanağının bulunup bulunmadığı, ifadelerin hedef alınan kişinin hayatı üzerindeki etkisi, ifadelerin, kullanıldıkları bağlamından kopartılıp kopartılmadığı gibi hususların değerlendirilmesi gerekmektedir. Öte yandan kuralın uygulanmasında ifade özgürlüğü ile şeref ve itibarın korunması arasında dengeleme yapılmasını sağlayan çeşitli güvencelere yer verildiği de görülmektedir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 127. maddesinde isnadın ispatı hâlinde cezasızlık öngörülmüş, 128. maddesinde yargı mercileri veya idari makamlar nezdinde yapılan başvuru ve savunmalar kapsamında cezasızlık hâlleri düzenlenmiş, 129. maddesinde ise hakaret suçunun haksız bir fiile tepki olarak işlenmesi durumunda cezada indirim veya cezasızlık imkânı tanınmıştır. Ayrıca kuralın da yer aldığı maddede basamaklı ve seçenekli ceza sisteminin benimsenmesi suretiyle cezanın faile göre bireyselleştirilebilmesine imkân sağlandığı, verilen hükümlerin istinaf ve temyiz denetimine açık olduğu anlaşılmaktadır. Bu itibarla kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret edilmesi hâlinde temel cezanın bir yıldan az olamayacağının öngörülmesinin suça konu fiil ile ceza arasında bulunması gereken adil dengeyi bozmadığı, kuralın amacına uygun ve orantılı bir şekilde uygulanmasını sağlayacak yasal güvencelere de yer verildiği gözetildiğinde kuralla ifade özgürlüğüne getirilen sınırlamada elde edilmek istenen kamu yararı ile bireylerin hakları arasında olması gereken makul dengenin sağlandığı, dolayısıyla kuralın orantılı olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olmadığına ve itirazın reddine karar vermiştir. B. Kanun’un 131. Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasında Yer Alan “Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenen hariç;…” İbaresinin İncelenmesi Ceza davasının kamusallığı ilkesi gereği kural olarak adli makamların suç şüphesini öğrenmeleri ile birlikte kendiliğinden soruşturmaya başlamaları gerekir. Bununla birlikte kanun koyucu; suçların ağırlığı, kamu düzeni açısından önemi gibi unsurları gözeterek doğrudan takip edilmesi gereken suçlarla soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı suçları birbirinden ayırabilir. Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenen hakaret suçunda kamu görevlilerinin şeref ve itibarının yanı sıra kamu görevlileri eliyle yürütülen hizmetin etkin ve verimli bir şekilde yerine getirilmesi sağlanarak kamu düzeninin korunması amaçlanmaktadır. Bu bağlamda takibinde yalnızca mağdurun değil kamunun da hukuki menfaatinin söz konusu olduğu durumlarda suçun şikâyet şartı aranmaksızın doğrudan soruşturma ve kovuşturma konusu yapılmasının suç işlenmesinin önlenmesine ve kamu düzeninin sağlanmasına katkı sunduğu açıktır. Bu itibarla kamu görevlilerine karşı görevinden dolayı işlenecek hakaret suçunda soruşturma ve kovuşturma usulüyle ilgili düzenleme yapan itiraz konusu kural, kanun koyucunun takdir yetkisi kapsamındadır. Öte yandan kamu görevlisine karşı görevinden dolayı

Görevinden Dolayı Kamu Görevlisine Hakaret Suçu Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Tarımsal Arazilerin Satılması Halinde Önalım Hakkı

Tarımsal Arazilerin Satılması Halinde Sınırdaş Tarımsal Arazi Maliklerinin Önalım Hakkı 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu’nun 8/İ maddesinin 2. fıkrasında yer alan “Tarımsal arazilerin satılması halinde sınırdaş tarımsal arazi malikleri de önalım hakkına sahiptir. Tarımsal arazi, sınırdaş maliklerden birine satıldığı takdirde, diğer sınırdaş malikler önalım haklarını kullanamaz. Önalım hakkına sahip birden fazla sınırdaş tarımsal arazi malikinin bulunması halinde hakim, tarımsal bütünlük arz eden sınırdaş arazi malikine önalıma konu tarımsal arazinin mülkiyetinin devrine karar verir.” düzenlemesi 28.10.2020 tarihli ve 7255 sayılı Kanun’un 20. maddesi ile yürürlükten kaldırılmıştır. Tarımsal Arazilerin Satılması Halinde Sınırdaş Tarımsal Arazi Maliklerinin Önalım Hakkı: Dava, 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu’nun 8/İ maddesinin 2. fıkrası kapsamında önalım hakkına dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir. Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle dava konusu taşınmazın tarımsal amaçla kullanıldığı, satın alınan ve davaya konu taşınmazın büyüklüğünün 5403 sayılı Kanun’un 8. maddesinde belirtilen asgari tarımsal arazi büyüklük miktarı ile hedeflenen miktarın çok üzerinde olduğu hatta 5403 sayılı Kanun’un 8/A maddesinde belirtilen yeter gelirli tarımsal arazi büyüklüğünün de üzerinde olduğu, bu taşınmaz hakkında önalım hakkının kullanılması için haklı bir sebep bulunmadığından Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken önceki hükümde direnilmesi doğru olmamıştır. (5403 s. K. m. 1, 3, 8/A, 8/İ) (4721 s. K. m. 2, 732) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2025/7-56 Karar No: 2026/8 Karar Tarihi: 21.01.2026 Taraflar arasındaki önalım hakkına dayalı tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir. Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince davacı vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılarak yeniden hüküm kurulmak suretiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 7. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Dava Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin Edirne ili İpsala ilçesi Kapucu Mahallesi … parsel sayılı taşınmazın maliki ve tasarruf edeni olduğunu, davalı tarafından müvekkiline ait taşınmaz ile sınırdaş olan… parsel sayılı taşınmazın 31.12.2015 tarihli ve 6741 yevmiye numaralı satış işlemiyle satın alındığını belirterek, 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu’nun 8/İ maddesinin 2. fıkrasında düzenlenen önalım hakkı nedeniyle … parsel sayılı taşınmazın tapu kaydının iptali ile müvekkili adına tesciline karar verilmesini talep etmiştir. II. Cevap Davalı vekili cevap dilekçesinde; dava konusu taşınmaza yönelik olarak eldeki davanın açılmasının 5403 sayılı Kanun’un amacına aykırı olduğunu, taşınmazın bulunduğu yerde yeterli gelirli tarımsal arazi büyüklüğünün 50 dönüm, dava konusu taşınmazın ise 101.453,80 metrekare yüzölçümüne sahip olduğunu, dava konusu taşınmazın bulunduğu bölgede müvekkiline ait pek çok tarım arazisinin mevcut olduğunu, ayrıca bu bölgede toplulaştırma işlemi yapıldığını ve dava konusu taşınmazın bu şekilde oluştuğunu belirtilerek davanın reddini savunmuştur. III. İlk Derece Mahkemesi Kararı İpsala Asliye Hukuk Mahkemesinin 12.03.2020 tarihli ve 2018/182 Esas, 2020/65 Karar sayılı kararı ile; bölge adliye mahkemesi kaldırma kararı gerekleri yerine getirerek, davacıya ait taşınmaz ile davaya konu taşınmazın ayrı ayrı tarımsal bütünlük arz ettikleri, davacının davaya konu taşınmaza yönelik önalım hakkını kullanmasında haklı bir sebebin bulunmadığı ve dürüstlük ilkesine aykırı olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. IV. İstinaf A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 11.11.2021 tarihli ve 2020/935 Esas, 2021/2731 Karar sayılı kararı ile; Kanun’un aramadığı ve düzenlemediği koşullar gözetilerek, 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu hükümleri yorumlanmak suretiyle davanın reddine karar verilmesinin hatalı olduğu gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun kabulüne, İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına ve davanın kabulüne oy çokluğuyla karar verilmiştir. V. Bozma ve Bozmadan Sonraki Yargılama Süreci A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin 06.06.2023 tarihli ve 2022/719 Esas, 2023/3125 Karar sayılı kararı ile; “…6537 sayılı Kanun ile getirilen kısıtlamalar, malike ait yetkilerden biri olan tasarruf yetkisine önemli kısıtlamalar getirmekte, bu kısıtlamalarla tarımsal alanların bölünmesinin önüne geçilmesi ve tarımsal verimin arttırılması amaçlanmaktadır. Kanun koyucu, belirlenen en küçük tarımsal parsel büyüklüğünün altındaki parsellerin satışa konu edilmeleri halinde, satın almada öncelik hakkını komşu parsel malikine tanımak suretiyle, belirlenen miktarın altındaki tarım arazilerinin komşu parsellerle birleştirilmesini ve asgari tarımsal arazi büyüklüğüne kavuşturulmasını hedeflemiştir. Taşınmaz mal üzerindeki mülkiyet hakkını kısıtlayan önalım hakkına ilişkin kanun hükümlerinin yorumunda ve uygulamasında, mülkiyet hakkının özüne zarar verilmemesi gerekir. Bu yapılırken, ön alım hakkının kullanılmasıyla güdülen amacın gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinin araştırılması gerekir. Satışı yapılan her tarımsal arazi hakkında, büyüklüğü ne olursa olsun, komşu tarım arazisi malikinin ön alım hakkını kullanılabileceğini kabul etmek, asgari tarımsal arazi büyüklüğünü haiz bir tarım arazisinin maliki tarafından istenilen kişiye, gerçek değeri üzerinden devredilmesine engel olur. Böyle bir uygulama, mülkiyetin devri konusundaki kısıtlama hükmünün mülkiyet hakkının özüne aykırı olacak şekilde genişletilmesi anlamına gelir. Kanun bir bütün olarak nazara alındığında, kanun koyucunun tarım arazilerinin hadsiz ve hudutsuz bir şekilde büyütülmesini amaçlamadığı, belirlenen büyüklüğün altındaki tarım arazilerinin komşu tarım arazileriyle birleştirilmesini hedeflediği açıktır. Davalı tarafından satın alınan ve davaya konu taşınmazın büyüklüğünün 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu’nun 8 inci maddesinde belirtilen asgari tarımsal arazi büyüklük miktarı ile hedeflenen miktarın çok üzerinde olduğu hatta 5403 sayılı Kanun’un 8/A maddesinde belirtilen yeter gelirli tarımsal arazi büyüklüğünün de üzerinde olduğu anlaşıldığından, bu taşınmaz hakkında önalım hakkının kullanılması için haklı bir sebep bulunmamaktadır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 2 inci maddesinde belirtildiği gibi; herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz. Açıklanan nedenlerle, İlk Derece Mahkemesinin davanın reddine yönelik kararı yerindedir. Bölge Adliye Mahkemesince, davacı tarafın istinaf talebinin kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına ve davanın kabulüne ilişkin kararı doğru görülmemiş bu sebeple hükmün bozulması gerekmiştir…” gerekçesiyle karar oy çokluğuyla bozulmuştur. B. Bölge Adliye Mahkemesince Verilen Direnme Kararı Bölge Adliye Mahkemesinin ilâm başlığında tarih ve sayısı

Tarımsal Arazilerin Satılması Halinde Önalım Hakkı Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

İpotek Bedelinin Ödenmesi ve Rücu Hakkı

İpotek Bedelinin Ödenmesi: İpoteğin Paraya Çevrilmesi Yoluyla Takipte Borcu Ödeyen Kişinin Asıl Borçluya Rücu Etmesi İpotek Bedelinin Ödenmesi: Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; üzerinde davalı satıcıya ait borçtan dolayı ipotek bulunan taşınmazı satın alan ve sonrasında ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla takipte borcu ödeyen davacının bu bedeli davalıya rücu etmek istediği takibe vaki itirazın iptali davasında, taraflar arasındaki resmî satış senedinde yer alan ipoteğin tüm hukuki vecibelerinin kabul edilerek taşınmaz üzerinde işlem anında bulunan tüm takyidatlar ile birlikte satışın gerçekleştiğine yönelik ibarenin, ipotek borcunun alıcı davacı tarafından üstlenildiği sonucunu doğurup doğurmayacağı, buradan varılacak sonuca ve dosya kapsamına göre davacının ödediği bedeli davalıya rücu etmesinin mümkün olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Somut olayda taraflar sözleşme serbestisi çerçevesinde üzerinde ipotek yükü olan bir taşınmazın satışı konusunda anlaşmışlardır. Bu satışla ipotek, üçüncü kişi ipoteği hâline gelmiş olup taşınmazdaki bu yük dışında davalının borçtan şahsi sorumluluğunun davacı tarafından üstlenildiğine dair bir anlaşma bulunmamaktadır. Resmî senette yer alan “ipoteğin tüm hukuki vecibeleriyle taşınmazın bu bedelle satışının kabul edildiği” yönündeki açıklamada geçen “ipoteğin hukuki vecibesi”, aksi kararlaştırılmadıkça, taşınmazın satışına katlanmaktır ve bu yükümlülüğe katlanan kişi 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 884. maddesiyle öngörülen haklara sahip olur. Bu açıklama yazılmamış olsa dahi; tıpkı davalının ipotekle teminat altına alınan kredi borcundan şahsen sorumluluğunun devam etmesi gibi, davacının satın aldığı taşınmaz üzerindeki ipoteğin neticelerine katlanma yükümlülüğü değişmez. Dolayısıyla somut olayda davacı, kredi borcunu şahsen üstlenmediğini ileri sürdüğüne, davalı da aksini ispatlayamadığına göre borçluya ait koşullar çerçevesinde borcu alacaklıya ödeyen ve taşınmaz üzerindeki ipoteği kaldıran davacının kanun gereği alacaklının haklarına halef olduğunun ve ödediği bedeli davalıya rücu edebileceğinin kabulü gerekir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2021/(13)3-427 Karar No: 2022/1610 Karar Tarihi: 29.11.2022 İncelenen Kararın Mahkemesi: Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi 1. Taraflar arasındaki itirazın iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Niğde 2. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karara karşı davalı vekili tarafından istinaf yoluna başvurulması üzerine Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesinin ilk derece mahkemesi kararını kaldırmak suretiyle davanın reddine dair verdiği karar davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (kapatılan) 13. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesince Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. Yargılama Süreci Davacı İstemi 4. Davacı vekili; davalının kullandığı kredinin teminatı olarak üzerinde ipotek tesis edilen taşınmazın kredi borcunun ödenip ipoteğin kaldırılması şartı ile satın alındığını ancak davalının kötü niyetli olarak bu borcu ödememesi üzerine dava dışı alacaklı bankanın başlattığı ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla takipte müvekkilinin ipotek borcunu ödemek zorunda kaldığını, bu suretle ödenen 94.483TL tutarındaki bedelin davalıdan tahsili yönünde başlatılan icra takibine haksız şekilde itiraz edildiğini ileri sürerek itirazın iptali ile takibin devamına karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı vekili; müvekkilinin dava dışı bankadan kullandığı kredinin teminatı olarak ipotek tesis edilen taşınmazın davacı tarafından devralındığını, dava dilekçesinde ileri sürüldüğü şekilde müvekkilinin ipotek borcunun ödeneceği ve ipoteğin kaldırılacağı yönünde davacıya herhangi bir taahhütte bulunmadığını, ipoteğin bir önceki malik tarafından verildiğini, satım sözleşmesinin tarafı olmayan müvekkilinin borcun ödeneceği konusunda anlaşma yapmasının da mümkün olmadığını, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 888. maddesinde öngörülen koşulların somut olayda mevcut olmadığını, davacının ipotek bedelinin üzerinde değeri olan bir taşınmazı satın aldığını, borcun ödenmesine ilişkin sorumluluğun taşınmazı satan kişiye ait olduğunu, müvekkil ile davacı arasında aksi yönde bir anlaşmanın bulunmadığı gibi ipotek borçlusuna başvurma hakkının saklı tutulmasının da söz konusu olmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı 6. Niğde 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 26.01.2017 tarihli, 2016/158 E., 2017/23 K. sayılı kararı ile; somut olayda davacının davalıya ait kredi borcunu ödediği, ödenen bu bedelin 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun “Kefilin rücu hakkı” başlıklı 596/1. maddesine göre takip konusu edildiği, davalının itirazının haksız olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne, takibin devamına, alacak likit olduğundan davalının icra inkâr tazminatına mahkum edilmesine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi Kararı 7. Mahkemenin kararına karşı davalı vekili tarafından istinaf yoluna başvurulmuştur. 8. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesinin 03.11.2017 tarihli, 2017/1343 E., 2017/1574 K. sayılı kararıyla; taraflar arasında tapuda düzenlenen resmi senette davacı alıcı “ipoteğin bütün hukuki vecibelerini kabul ederek, taşınmaz üzerinde işlem anında bulunan tüm takyidatlar ile birlikte bu satışı aynı bedelle kabul ettiğini” beyan ederek satın aldığına göre, davacı alıcının taşınmazı ipotek borcuyla birlikte satın aldığının, dolayısıyla taşınmaza ilişkin ipotek borcundan sorumlu olduğunun kabulü gerektiği, davacı tarafça davalının bankaya olan borcu ödeyeceği ve ipoteğin kaldırılacağının kararlaştırıldığı ileri sürülmüş ise de bu iddianın ispatlanamadığı gerekçesiyle davalının istinaf başvurusunun kabulüne, ilk derece mahkemesi kararı kaldırılarak davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 9. Yukarıda belirtilen karara karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 10. Yargıtay (kapatılan) 13. Hukuk Dairesinin 09.03.2020 tarihli ve 2018/504 E., 2020/3082 K. sayılı kararı ile; “…Dava, ipotek yükümlüsü tarafından, ipotekle teminat altına alınan borca yönelik yapılan ödemenin asıl borçludan tahsili amacıyla başlatılan ilamsız icra takibine davalı tarafından yapılan itirazın iptaline ilişkindir. Somut olayda davalı, dava dışı bankadan konut finansman kredisi almış, kredi alacağının teminatı olmak üzere Niğde/Merkez 98 parselde bulunan 6 numaralı bağımsız bölüm üzerine banka lehine limit ipoteği tesis edilmiştir. Söz konusu ipotekli taşınmaz, 11/10/2013 tarihinde davacıya satılmış, banka tarafından davacı ile davalı aleyhine 12/01/2016 tarihinde ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla icra takibi başlatılmış, davacı tarafından icra dosyasına 25/01/2016 tarihinde 94.483,00 TL ödeme yapılmıştır. Bundan sonra davacı, 09/02/2016 tarihinde 96.169,90 TL asıl alacak 355,70 TL işlemiş faiz olmak üzere toplam 96.525,60 TL üzerinden davalı aleyhine ilamsız icra takibine girişmiş, davalının borca itiraz etmesi üzerine iş bu itirazın iptali davasını açmıştır. Bölge Adliye Mahkemesince her ne kadar tarafların arasındaki ipotekli taşınmazın satışına dair resmi senette davacı alıcının taşınmazı ipoteğin bütün vecibelerini kabul ederek üzerindeki tüm takyidatlarla birlikte kabul ettiğinin yazılı olması ve davalının ipotek borcunu ödemeyi taahhüt ettiğini ispatlayamaması nedeniyle davanın reddine karar vermişse de, senetteki bu ifade dolayısıyla ispat yükünün davacıda olduğu kabul edilemez. Bilindiği üzere taşınmaz rehin türlerinden biri olan ve tapu siciline tescil ile kurulan ipotek, ipotek alacaklısına, teminat altına alınan borcun ödenmemesi halinde, taşınmaz daha sonra 3. kişiye satılmış yahut üzerine başkaca ayni haklar tesis edilmiş olsa bile, taşınmazı sattırarak alacağını alabilme yetkisi sağlayan bir ayni haktır. Bu sebeple

İpotek Bedelinin Ödenmesi ve Rücu Hakkı Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Apart Tatil Ünitesinin Konut Olarak Kullanılması

Tapu Kaydında Apart Tatil Ünitesi Olarak Gösterilen Ancak Konut Olarak Kullanılan Taşınmazlarda KDV Oranı Tapu Kaydında Apart Tatil Ünitesi Olarak Gösterilen Taşınmazın Konut Olarak Kullanılması: Taşınmazlar tapuda apart tatil ünitesi olarak tescil edilmiş, yapı kullanma izin belgesinde ise “clup apart” olarak nitelendirilmiştir. Bu durumda, teslimi yapılan bağımsız bölümlerin konut olarak nitelendirilmesi mümkün olmayıp, yapılan teslimler %18 oranında katma değer vergisine tabidir. Taşınmazların fiili kullanımının konut olduğu ileri sürülmüş ise de teslim edilen taşınmazlara ait tapu senetlerinde ve yapı ruhsatında bağımsız bölümlerin niteliği apart tatil ünitesi olarak belirtildiğinden bu iddiaya itibar edilmemiştir. Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu Esas No: 2023/1150 Karar No: 2024/1012 Karar Tarihi: 13.11.2024 Temyiz Eden (Davacı): … Seyahat Mobilya Gıda Emlak Petrol Ürünleri Elektronik Sigortacılık İthalat İhracat Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi Karşı Taraf (Davalı): … Defterdarlığı …  Vergi Dairesi Müdürlüğü) İstemin Konusu: … Bölge İdare Mahkemesi … Vergi Dava Dairesinin ısrar kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir. Yargılama Süreci Dava Konusu İstem Davacı tarafından, tapu senedinde ana gayrimenkulün niteliği arsa, bağımsız bölümlerinin niteliği apart tatil ünitesi olan taşınmazın, kat irtifakı tesis edilmek ve konut olarak inşa edilmek suretiyle satılan ve fiilen konut olarak kullanılması nedeniyle teslimleri indirimli orana tabi olarak gerçekleştirilen bağımsız bölümleri apart tatil ünitesi niteliğinde olduğundan bu teslimlerin konut teslimi olarak kabul edilemeyeceği gerekçesiyle 2015 ila 2017 yıllarından sonraki yıllara devreden katma değer vergisinin azaltılması, 2015 ila 2018 yıllarına ilişkin özel usulsüzlük cezaları kesilmesi, 2018 yılının muhtelif dönemlerinde vergi ziyaı cezalı katma değer vergileri tarh edilmesi gerektiğine yönelik tespitleri içeren vergi inceleme raporlarının iptali ile önceki yıllardan devreden katma değer vergisinin azaltılmasına yönelik tespitler dikkate alınarak 2020 yılının Ağustos dönemine ilişkin katma değer vergisi beyannamesinde önceki dönemden devreden katma değer vergisinin 1.717.960,53 TL olarak dikkate alınması gerektiğini bildiren … tarih ve … sayılı işlemin iptaliyle istemiyle dava açılmıştır. Vergi Mahkemesinin Kararı 3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanunu‘nun 28. maddesinin 6322 sayılı Kanun’un 22. maddesiyle değiştirilen ve uyuşmazlığa konu dönemde yürürlükte bulunan hali şu şekildedir: “Katma değer vergisi oranı, vergiye tabi her bir işlem için % 10’dur. Bakanlar Kurulu bu oranı, dört katına kadar artırmaya, % 1’e kadar indirmeye, bu oranlar dahilinde muhtelif mal ve hizmetler ile bazı malların perakende safhası ve inşaatın yapıldığı arsanın veya konutun vergi değeri ve bulunduğu yeri esas alarak konut teslimleri için farklı vergi oranları tespit etmeye yetkilidir.” 3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanunu‘nun 28. maddesinde verilen yetkiye dayanılarak çıkarılan ve 30/12/2007 tarih ve 26742 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 24/12/2007 tarih ve 2007/13033 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı’nın eki Mal ve Hizmetlere Uygulanacak Katma Değer Vergisi Oranlarının Tespitine İlişkin Kararın 1. maddesinde, mal teslimleri ile hizmet ifalarına uygulanacak katma değer vergisi oranlarının a) ekli listelerde yer alanlar hariç olmak üzere, vergiye tabi işlemler için %18, b) ekli (I) sayılı listede yer alan teslim ve hizmetler için %1, c) ekli (II) sayılı listede yer alan teslim ve hizmetler için %8 olarak tespit edildiği belirtilmiştir. (I) sayılı listenin (11) numaralı bendinde, net alanı 150 metrekareye kadar konut teslimleri ile belediyeler, il özel idareleri, Toplu Konut İdaresi Başkanlığı ve bunların % 51 veya daha fazla hissesine ya da yönetiminde oy hakkına sahip oldukları işletmeler tarafından konut yapılmak üzere projelendirilmiş arsaların (sosyal tesisler için ayrılan bölümler dahil) net alanı 150 metrekarenin altındaki konutlara isabet eden kısmının %1 olarak vergilendirileceği belirtilmiştir. Dosyada yer alan bilgi ve belgeler şu şekildedir: i. Davacı tarafından, … ili, … ilçesi, … Mahallesi, … Ada … Parsel’de bulunan arsada net alanı 150 m² altında olan yapılar inşa edilmiştir. ii. Davacı adına düzenlenen vergi inceleme raporlarında, taşınmazın niteliği tapu kaydında apart tatil ünitesi olduğundan yapılan teslimlerin konut teslimi olarak kabul edilemeyeceği tespit edilmiş, bu teslimler nedeniyle %18 oranında katma değer vergisi hesaplanması gerektiği sonucuna ulaşılmış, 2015 ila 2019 yıllarından sonraki yıllara devreden katma değer vergisinin azaltılması suretiyle 2015 ila 2019 yıllarına ilişkin katma değer vergisi beyan tablosu yeniden düzenlenmiştir. iii. Davalı idarece, anılan vergi inceleme raporlarında önceki yıllardan devreden katma değer vergisinin azaltılmasına yönelik tespitler dikkate alınarak 2020 yılının Ağustos dönemine ilişkin katma değer vergisi beyannamesinde önceki dönemden devreden katma değer vergisinin 1.717.960,53 TL olarak dikkate alınması gerektiğini bildiren … tarih ve … sayılı işlem tesis edilmiştir. Davacı tarafından 6736 sayılı Kanun ve 7143 sayılı Kanun uyarınca matrah artırımında bulunulduğu dolayısıyla ilgili yıllara ilişkin vergi incelemesi yapılmasının hukuka aykırı olduğu ileri sürülmüştür. 6736 sayılı Kanun ile 7143 sayılı Kanun’un 5. maddelerinin (3) numaralı fıkralarının (e) işaretli bentlerinde “Artırım talebinde bulunulan yılları izleyen dönemlerde yapılacak vergi incelemelerine ilişkin olarak artırım talebinde bulunulan dönemler için, sonraki dönemlere devreden katma değer vergisi yönünden ve artırım talebinde bulunulan dönemler için ihraç kaydıyla teslimlerden veya iade hakkı doğuran işlemlerden doğan terkin ve iade işlemleri ile ilgili inceleme ve tarhiyat hakkı saklıdır.” kurallarına yer verilmiştir. Davacı tarafından matrah artırımında bulunulması, anılan kurallar uyarınca indirimli orana tabi teslimleri nedeniyle iade işlemleri ve sonraki döneme devreden katma değer vergisi yönünden inceleme ve tarhiyat yapılmasına engel olmadığından, davacının ileri sürdüğü bu iddiaya itibar edilmemiştir. a) Davacı adına tesis edilen işlem yönünden yapılan inceleme Taşınmazlar tapuda apart tatil ünitesi olarak tescil edilmiş, yapı kullanma izin belgesinde ise “clup apart” olarak nitelendirilmiştir. Bu durumda, teslimi yapılan bağımsız bölümlerin konut olarak nitelendirilmesi mümkün bulunmadığından ve yapılan teslimler %18 oranında katma değer vergisine tabi olduğundan dava konusu işlemde hukuka aykırılık bulunmamaktadır. Davacı tarafından taşınmazların fiili kullanımının konut olduğu ileri sürülmüş ise de teslim edilen taşınmazlara ait tapu senetlerinde ve yapı ruhsatında bağımsız bölümlerin niteliği apart tatil ünitesi olarak belirtildiğinden bu iddiaya itibar edilmemiştir. b) Vergi inceleme raporlarının iptali istemi yönünden yapılan inceleme Dava konusu edilen vergi inceleme raporları, vergi dairesi tarafından yapılacak tarhiyata ve diğer işlemlere dayanak bir ön işlem niteliğinde olduğundan ve vergi inceleme raporları uyarınca yapılacak cezalı tarhiyatın veya tesis edilen işlemlerin tebliği üzerine, bu işlemlere karşı açılacak davada hukuka aykırılık iddiaları ileri sürülebileceğinden, dava konusu edilen vergi inceleme raporlarının idari davaya konu edilebilecek kesin ve icrai nitelikte bir işlem olmadığı sonucuna varılmıştır. c) Karar Sonucu Vergi Mahkemesi bu gerekçeyle … tarih ve … sayılı işlem yönünden davayı reddetmiş, vergi inceleme raporlarının iptali istemi yönünden davayı incelenmeksizin reddetmiştir. Bölge İdare Mahkemesi Vergi Dava Dairesi Kararı Davacının istinaf istemini inceleyen … Bölge İdare Mahkemesi …

Apart Tatil Ünitesinin Konut Olarak Kullanılması Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Gelir Vergisi Kesintisinin İadesi

Gelir Vergisi Kesintisinin İadesi: Emekliliğe Ayrılma Sebebiyle Yapılan Ek Ödeme Üzerinden Gelir Vergisi Kesintisi Yapılması Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Kararı İlhan Boyacıoğlu Başvurusu Başvuru Numarası: 2022/56189 Karar Tarihi: 13/1/2026 İkinci Bölüm – Karar Başkan: Basri BAĞCI Üyeler: Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Kenan YAŞAR, Ömer ÇINAR Raportör: Mehmet Yavuz YAŞAR Başvurucu: İlhan BOYACIOĞLU I. Başvurunun Özeti 1. Başvuru, iş akdinin emekliliğe ayrılma sebebiyle sonlandırılması üzerine işveren tarafından ödenen ek ödeme üzerinden yapılan gelir vergisi kesintisinin iadesi istemiyle açılan davanın aynı iddialarla açılan davalarda verilen kararların aksi sonuca ulaşılarak reddedilmesi nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. 2. Başvurucu, özel bir firmada çalışmaktayken emeklilik sebebiyle iş akdi karşılıklı olarak 10/1/2017 tarihinde sonlandırılmıştır. Başvurucuya iş akdinin feshi nedeniyle iyi niyet tazminatı olarak belirtilen 144.985 TL ek ödeme yapılmış, işveren muhtasar beyanname yönünden bağlı bulunduğu vergi dairesi müdürlüğüne söz konusu tutara isabet eden gelir vergisini ödemiştir. 3. Başvurucu 4/2/2019 tarihli dilekçeyle 4/1/1961 tarihli ve 213 sayılı Vergi Usul Kanunu‘nun 122. maddesi uyarınca Büyük Mükellefler Vergi Dairesi Müdürlüğüne vergi hatası düzeltme başvurusunda bulunmuştur. Başvurucu; iş akdinin feshi nedeniyle tarafına yapılan ödemenin 31/12/1960 tarihli ve 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu‘nun 25. maddesi gereğince işsizlik tazminatı niteliği taşıdığını, ücret vasfında olmadığını, gelir vergisinden müstesna bulunduğunu ve bu nedenle ödenen verginin iadesinin gerektiğini belirtmiştir. Düzeltme talebine herhangi bir cevap verilmemesi üzerine başvurucu 213 sayılı Kanun’un 124. maddesi uyarınca Gelir İdaresi Başkanlığına 20/8/2020 tarihinde şikâyet yoluyla müracaat etmiştir. Şikâyet müracaatına karşı da herhangi bir cevap verilmemiştir. 4. Başvurucu, Gelir İdaresi Başkanlığının sessiz kalmasını zımni ret işlemi olarak yorumlamak suretiyle 22/10/2020 tarihinde İstanbul 14. Vergi Mahkemesinde (Mahkeme) dava açmıştır. Dava dilekçesinde; işsizlik sebebiyle ve yardım amaçlı olarak yapılan ödemenin ücret niteliği taşımadığını, ücret vasfında olmayan ve işe son verilme nedeniyle yapılan ödemenin gelir vergisine tabi olmadığını belirtmiş; hatalı olarak yapılan gelir vergisi tarhiyatına karşı şikâyet başvurusunun zımnen reddine ilişkin işlemin iptalini ve yapılan kesintinin ödeme tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte iadesine karar verilmesini talep etmiştir. 5. Davalı idare tarafından Mahkemeye sunulan cevap dilekçesinde, başvurucunun 10/1/2017 tarihi itibarıyla istifa ederek kendi iradesiyle işten ayrıldığı, işinden ikale yani bozma sözleşmesi kapsamında ayrılmadığı, iş akdi sonlandırılırken ikale sözleşmesi düzenlenmediği, bu nedenle başvurucuya ödenen tutarın işsizlik tazminatı kapsamında olup olmadığının anlaşılamadığı ileri sürülmüştür. 6. Mahkeme 20/5/2021 tarihinde davanın reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir: “Olayda; davacının emekliliğine ilişkin talep dilekçesinin iş yerine ibrazıyla birlikte, çalıştığı işyerinden yaş veya hizmet yılı gibi sebeplerle kendi isteğiyle ayrıldığı, emeklilik işlemleri üzerine kendisine her ne kadar iyi niyet tazminatı adı altında bir ödeme yapılmışsa da anılan bu ödemenin gerçek mahiyetinin emeklilik ikramiyesi olduğu, tazmin amacı taşımadığı gibi işsizlik sebebiyle yapılan bir ödeme de olmadığı, işverene bağlı ve hizmet karşılığı olarak yapılan bu ödemenin yukarıda açıklanan mevzuat hükümlerine göre ücret sayılan ödemelerin ortak özelliğini taşıdığı, böylece ücret olarak vergilendirilmesi gerektiği anlaşılmakla bu durumda, yasal olarak vergiden istisna edilmemiş olan ve davacıya, işveren bünyesindeki çalışması karşılığında bir çeşit emekli ikramiyesi olarak ödenen brüt 144.985,00-TL üzerinden gelir vergisi kesilmesi gerektiğinden, söz konusu ek ödeme üzerinden yapılan gelir vergisi kesintisinin iadesi talebinin reddine ilişkin dava konusu işlemde hukuka aykırılık görülmemiştir.” 7. Başvurucu, bu karara karşı istinaf kanun yolu başvurusunda bulunmuştur. İstinaf dilekçesinde; iş akdinin emeklilik nedeniyle sona ermesi neticesinde işveren tarafından yapılan söz konusu ödemenin ücret ve ücret sayılan ödemelerden olmadığını, iş akdinin sonlanması nedeniyle ödenen iş güvencesi/iyi niyet tazminatı niteliği taşıdığını ve gelir vergisine tabi bulunmadığını ileri sürmüştür. Başvurucu; istinaf dilekçesinde, benzer uyuşmazlıklarda çok sayıda lehe bölge idare mahkemesi ve Danıştay kararları olduğunu mahkeme esas numaralarını vererek belirtmiştir. Başvurucu, son olarak Danıştay Dördüncü Dairesinin 7/10/2020 tarihinde vermiş olduğu E.2020/1614, K.2020/3526 sayılı emsal nitelikteki kararı istinaf dilekçesi ekine eklemiştir. 8. İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 3. Vergi Dava Dairesi (Bölge İdare Mahkemesi) 28/2/2022 tarihinde istinaf başvurusunun reddine kesin olarak karar vermiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir: “Dosyadaki belgelerin incelenmesinden; istinafa konu kararda 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 45. ve 49. maddelerinde sayılan kararın kaldırılmasını gerektiren nedenlerin bulunmadığı ve istinaf dilekçesinde ileri sürülen iddiaların da kararın kaldırılmasını sağlayacak nitelikte olmadığı sonucuna varılmıştır.” 9. Başvurucu, nihai kararı 8/4/2022 tarihinde öğrendikten sonra 27/4/2022 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 10. Komisyon mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilemez olduğunu, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. 11. Başvurucunun istinaf dilekçesi ekinde sunduğu Danıştay Dördüncü Dairesinin 7/10/2020 tarihli ve E.2020/1614, K.2020/3526 sayılı emsal nitelikteki kararı üzerine İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 1. Vergi Dava Dairesi 26/3/2021 tarihinde ilk kararında ısrar ederek davanın reddine hükmetmiştir. Israr kararı üzerine yapılan temyiz başvurusunu inceleyen Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu 7/12/2022 tarihli kararıyla ısrar kararının bozulmasına karar vermiştir. Bozma kararı üzerine uyuşmazlığı yeniden ele alan İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 1. Vergi Dava Dairesi 13/4/2023 tarihinde bozma kararına uyarak davanın kabulüne hükmetmiştir. Kararın temyiz edilmesi üzerine bu kez dosya temyiz başvurusunun görüşülüp karara bağlanması için Danıştay Üçüncü Dairesinin 10/3/2025 tarihli kararı ile Danıştay Vergi Dava Daireleri Kuruluna gönderilmiştir. Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu 9/7/2025 tarihli ve E.2025/205, K.2025/540 sayılı kararıyla İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 1. Vergi Dava Dairesi kararına yönelik temyiz isteminin bozma kararına uygunluk yönünden reddine, kararın bozma kararı kapsamı dışında kalan diğer hüküm fıkralarına yönelik temyiz incelemesi sonuçlandırılmak üzere dosyanın Danıştay Üçüncü Dairesine gönderilmesine karar vermiştir. II. Değerlendirme 12. Başvurucu; tarafına ek ödeme adı altında yapılan ödemenin iş sözleşmesinin devamı sürecinde emeği karşılığında yapılan bir ödeme olmadığını, söz konusu ödemenin iş sözleşmesinin sona erdirilmesi nedeniyle mahrum kalınan haklarının tazminine yönelik ve yasal zorunluluk olmaksızın yapılan bir ödeme olduğunu iddia etmiştir. Başvurucu ayrıca bu ödemenin ücret niteliğinde olmaması nedeniyle gelir vergisinden müstesna tutulması gerektiğini, ek ödemeden gelir vergisi tevkifatı yapılmasının açık bir vergilendirme hatası olduğunu belirterek adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Başvurucu son olarak benzer uyuşmazlıklarda lehe olan çok sayıda bölge idare mahkemesi ve Danıştay kararları olduğunu numaralarını vererek belirtmiş ve Danıştay Dördüncü Dairesinin 7/10/2020 tarihinde vermiş olduğu E.2020/1614, K.2020/3526 sayılı emsal nitelikteki kararı başvuru formu ekine eklemiştir. 13. Adalet Bakanlığı (Bakanlık) görüşünde; bölge idare mahkemeleri arasında içtihat aykırılığının giderilmesi talebi üzerine Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulunun 24/11/2021 tarihli ve E.2021/6, K.2021/8 sayılı kararıyla aykırılığın 27/3/2018 tarihinden önce işten ayrılanlara tazminat olarak yapılan ilave ödemelerin,

Gelir Vergisi Kesintisinin İadesi Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Kamulaştırmada Taşınmazın Kültürel Varlığı

Kamulaştırma Bedeli Belirlenirken Taşınmazın Kültürel Varlığına ilişkin Değerlerin Dikkate Alınması Anayasa Mahkemesi Kararı – Değerlendirme Başvurucular; taşınmazın kültürel varlığına ilişkin eskilik, enderlik ve sanat değeri dikkate alınmaksızın kamulaştırma bedelinin düşük belirlenmesi nedeniyle mülkiyet haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Olaylar Vakıflar Genel Müdürlüğü (İdare) tarafından, başvuruculara ait olan taşınmazların korunması gereken kültür varlığı olduğuna karar verilmesi sebebiyle 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu‘nun 15. maddesi gereği kamulaştırılmasına karar verilmiştir. İdare, başvuruculara karşı asliye hukuk mahkemelerinde kamulaştırma bedeli ve tescil davaları açmıştır. Yargılamayı yürüten mahkemelerce keşif yapılmış ve bilirkişi raporları alınmıştır. Mahkemelerce hükme esas alınan bilirkişi raporlarında taşınmazların arsa vasfında olduğu belirlenmiş, kamulaştırma bedelleri emsal taşınmazla kıyaslanarak tespit edilmiştir. Bilirkişi raporlarında kamulaştırılan taşınmazların dükkân olarak kullanılması nedeniyle taşıdığı ticari vasıf sebebiyle %150 objektif değer artış oranının uygulanması gerektiği ifade edilmiş, bir taşınmaza ilişkin olarak hazırlanan ek bilirkişi raporunda ise belirtilen özelliklerin yanı sıra taşınmazın üzerindeki yapının sanat, eskilik ve enderlik değeri dikkate alındığında aynı oranda objektif değer artışı uygulanması gerektiği belirtilmiştir. Asliye hukuk mahkemeleri, kararlarında kamulaştırma bedeli tespit edilirken objektif değer artışı uygulanmaması gerektiğine de yer vererek davaların kabulüne hükmetmiştir. Mahkemelerin kararlarına karşı başvurucular ve İdare, istinaf kanun yoluna başvurmuştur. İstinaf başvurularını inceleyen bölge adliye mahkemesi, hükümde düzeltilen bazı hususlar hariç olmak üzere başvurucuların istinaf itirazlarının yerinde olmadığına kesin olarak karar vermiştir. Mahkemenin Değerlendirmesi Somut olayda başvurucular, öncelikle kamulaştırma bedellerinin emsal nitelikteki taşınmazlar için açılan bedel ve tescil davalarında tespit edilen kamulaştırma bedellerine göre daha düşük belirlendiğinden yakınmıştır. Başvurucuların diğer şikâyeti ise kamulaştırma bedeli tespit edilirken 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu‘nun 15. maddesinin birinci fıkrasının (d) bendi gereğince eskilik, enderlik ve sanat değerinin dikkate alınmaması nedeniyle kamulaştırma bedelinin gerçek değerin altında belirlendiğine ilişkindir. Anayasa’nın 46. maddesinin birinci fıkrasında kamulaştırmada gerçek karşılığın ödeneceği hükme bağlanarak kamu yararı ile malikin menfaatleri arasındaki dengeyi kuracak bedelin taşınmazın gerçek karşılığı olduğu ifade edilmiştir. Bu bağlamda bedel üzerinde uzlaşmanın sağlanamaması üzerine açılan kamulaştırma bedeli ve tescil davasına ilişkin yargılama sürecinden beklenen, mahkemelerce gerçek bedele denk gelen kamulaştırma bedelinin tespit edilerek malike ödenmesinin sağlanmasıdır. Anayasa’nın 46. maddesi gereğince gerçek değere tekabül etmesi gereken kamulaştırma bedelinin taşınmazın değerini etkileyen tüm özellik ve niteliklerinin dikkate alınmasıyla belirlenmesi gerektiği açıktır. Aksi durumda malike gerçek karşılık güvencesine aykırı olarak gerçek değeri karşılamayan bir kamulaştırma bedelinin ödenmesi ihtimali doğacaktır. Ancak 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu‘nun 15. maddesinin birinci fıkrasının (d) bendinde yer alan düzenleme gereği, kamulaştırılan taşınmazın eskilik, enderlik ve sanat değerinin taşınmazın gerçek değerini etkilediği tespit edilse dahi kamulaştırma bedeline yansıtılması mümkün değildir. Dolayısıyla belirtilen düzenleme taşınmazın değerine etki etmesi hâlinde kamulaştırma bedeli belirlenirken gözetilmesi gereken eskilik, enderlik ve sanat değerinin dikkate alınmasını Anayasa’nın 46. maddesinde öngörülen gerçek karşılık güvencesine aykırı olarak bütünüyle engellemektedir. Somut olaya konu kamulaştırma bedel ve tescil davalarında alınan bilirkişi raporunda taşınmazın ticari vasfıyla birlikte sanat değeri sebebiyle %150 oranında objektif değer artışı uygulanması gerektiği belirlenmiş ancak belirtilen tespite ilişkin olarak Mahkemelerce bir değerlendirme yapılmadan kamulaştırma bedelleri objektif değer artışı uygulanmaksızın tespit edilmiştir. Öte yandan 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu‘nun 15. maddesinin birinci fıkrasının (d) bendinde yer alan düzenleme kamulaştırma bedeli belirlenirken taşınmazların açıklanan özelliklerinin dikkate alınmasını kesin olarak engellemektedir. Dolayısıyla 2863 sayılı Kanun’un 15. maddesinin birinci fıkrasının (d) bendinde yer alan hüküm karşısında, dava konusu taşınmazların eskilik, enderlik ve sanat değerinin kamulaştırma bedelinin tespitinde dikkate alınması mümkün değildir. Sonuç olarak taşınmazların değerine etki etse dahi eskilik, enderlik ve sanat değerinin kamulaştırma bedelinin tespitinde dikkate alınması ihtimalini ortadan kaldıran düzenleme nedeniyle başvurucular, Anayasa’nın 46. maddesinin birinci fıkrasında yer alan gerçek bedel güvencesinden mahrum bırakılmıştır. Dolayısıyla başvurucuların mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin Anayasa’nın 13., 35. ve 46. maddeleri çerçevesinde Anayasa’nın sözüne uygunluk ölçütünü karşılamadığı sonucuna ulaşılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Taşınmazın Kültürel Varlığına ilişkin Değerler Dikkate Alınmaksızın Kamulaştırma Bedelinin Düşük Belirlenmesi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Kararı Hürmet Alpay ve Diğerleri – Başvuru No: 2020/27651 Karar Tarihi: 18/9/2025 R.G. Tarih ve Sayı: 16/4/2026 – 33226 Genel Kurul – Karar Başkan: Kadir ÖZKAYA Başkanvekilleri: Hasan Tahsin GÖKCAN, Basri BAĞCI Üyeler: Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE, Yılmaz AKÇİL, Ömer ÇINAR, Metin KIRATLI Raportör: Özge ULUKAYA Başvurucular: Hürmet ALPAY, İlmiye BAŞYAZICIOĞLU, Mehmet Kamil KÖSEOĞLU, Mustafa ÖZLÜTÜRK, Mustafa Kemal ÖZLÜTÜRK, Osman KÖSEOĞLU I. Başvurunun Konusu 1. Başvuru; kamulaştırma bedelinin taşınmazın kültürel varlığına ilişkin eskilik, enderlik ve sanat değeri dikkate alınmaksızın düşük belirlenmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. Başvuru Süreci 2. Başvurular 22/7/2020 ve 28/9/2021 tarihlerinde yapılmıştır. Komisyonca başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucular, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. 4. İkinci Bölüm başvurunun Genel Kurul tarafından incelenmesine karar vermiştir. 5. 2021/40698 ve 2021/50017 numaralı başvuruların eldeki başvuruyla birleştirilmesine karar verilmesi gerekir. III. Olay ve Olgular 6. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 7. Vakıflar Genel Müdürlüğü (İdare) tarafından, başvuruculara ait olan ve Kayseri’nin Melikgazi ilçesi Camikebir Mahallesi 375 ada 10 parsel sayılı 35,75 m², 11 parsel sayılı 51,50 m² ve 18 parsel sayılı 12 m² yüzölçümlü olan taşınmazların Kayseri Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu (Koruma Kurulu) kararıyla korunması gereken kültür varlığı olduğuna karar verilmesi sebebiyle 21/7/1983 tarihli ve 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu‘nun 15. maddesi gereği kamulaştırılmasına karar verilmiştir. 8. İdare, başvuruculara karşı Kayseri 7. Asliye Hukuk Mahkemesinde (7. Asliye Hukuk Mahkemesi) 15/1/2015 tarihinde, Kayseri 5. Asliye Hukuk Mahkemesinde (5. Asliye Hukuk Mahkemesi) 4/5/2015 tarihinde kamulaştırma bedeli ve tescil davası açmıştır. .9. Mahkemelerce 22/5/2015 ve 9/6/2016 tarihlerinde keşif yapılmış ve bilirkişi raporları alınmıştır. Bilirkişi raporlarında belirtilen hususlar özetle şöyledir: i. Koruma Kurulu kararıyla dava konusu taşınmazların korunması gereken tarihî eser vasfında olduğu tespit edilmiştir. Pamukhan olarak bilinen eser içindeki taşınmazlar, dükkân ve depolama alanı olarak kullanılmaktadır. ii. İmar planına dâhil olduğu anlaşılan taşınmazların konumu, çevresindeki yapılaşmalar, belediye ve diğer kamu hizmetlerinden faydalanıyor olması nedeniyle arsa vasfında olduğu anlaşılmıştır. Bu sebeple taşınmazların kamulaştırma bedeli 4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu‘nun 11. maddesinin birinci fıkrasının (h) bendi kapsamında emsal taşınmazlarla mukayese edilerek belirlenmelidir. iii. Dava konusu taşınmazlarla

Kamulaştırmada Taşınmazın Kültürel Varlığı Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Vergi Mahkemesinde Vekalet Ücreti

Vergi Mahkemesinde Vekalet Ücreti Vergi Mahkemesinde Vekalet Ücreti: Vekalet ücretine ilişkin olarak öngörülen yükümlülüklerin dava açmayı imkansız hale getirmedikçe ya da aşın derecede zorlaştırmadıkça mahkemeye erişim hakkım ölçüsüz sınırladığı söylenemez. Bu bağlamda kural kapsamında TBB tarafından yayımlanan Tarifeye göre vergi mahkemelerinde takip edilen dava ve işler için maktu olarak belirlenen maktu vekalet ücretinin miktar itibarıyla ülke şartlarında makul ve kabul edilebilir düzeyde olduğu, dolayısıyla kuraldaki kamu yararının gerekleri ile kişilerin haklan arasındaki dengenin bozulmadığı anlaşılmaktadır. Bu itibarla kuralın kişilerin mahkemeye erişimlerini imkansız hale getirmediği ya da katlanılmaz ölçüde zorlaştırmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Buna göre, Vergi Mahkemesinin anılan değerlendirmesinde de hukuki isabet bulunmamaktadır. Bu durumda, Vergi Mahkemesi kararının vekalet ücretine ilişkin kısmının hükmün hukuki sonuçlarına etkili olmamak üzere kanun yararına bozulmasına karar verilmiştir. (2709 s. K. m. 2, 13, 35, 36) (2577 s. K. m. 20/A, 20/B, 51) (1136 s. K. m. 164, 168, 188) (6100 s. K. m. 323, 326, 330) (ANY. MAH. 03.06.2025 T. 2024/192 E. 2025/126 K.) (ANY. MAH. 04.05.2017 T. 2015/41 E. 2017/98 K.) (ANY. MAH. 10.11.2022 T. 2016/14586 E.) (ANY. MAH. 23.01.2024 T. 2021/58 E. 2024/14 K.) Danıştay 9. Daire – Kanun Yararına Bozma Kararı Esas No: 2025/5438 Karar No: 2026/315 Karar Tarihi: 29.01.2026 İstemin Özeti Trabzon Vergi Mahkemesinin 26/06/2024 tarih ve E:2024/35, K;2024/180 sayılı kararının vekalet ücretine ilişkin kısmının 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu‘nun 51. maddesi uyarınca kanun yararına temyizen incelenerek bozulmasına karar verilmesi istenilmektedir. Yargılama Süreci Dava Konusu İstem Davacı adına tahakkuk ettirilen 174,00 TL değerli kağıt bedelinin kaldırılması ve tahsil edilen tutarın iadesine karar verilmesi istemine ilişkindir. Kanun Yararına Temyiz Edilen Kararın Özeti Trabzon Vergi Mahkemesinin 26/06/2024 tarih ve E:2024/35, K:2024/180 sayılı kararıyla; davacıdan fazladan tahsil edilen değerli kağıt bedeli bulunmadığı ve dava konusu işlemde hukuka aykırılık görülmediği; karar tarihi itibarıyla yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi’nin 13. maddesinin 2. fıkrasında, konusu para ile değerlendirilebilen davalarda hükmedilen vekalet ücretinin kabul veya reddedilen miktarı geçemeyeceğinin belirtildiği, davanın değerinin 174,00 TL olduğu, bu değeri aşarak davacı aleyhine maktu (10.500,00 TL) vekalet ücretine hükmedilmesi durumunda, davacının mülkiyet hakkı ile kamu yararı arasında olması gereken adil dengenin davacı aleyhine bozulacağı, davacının mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin ölçülü olmayacağı, davacıya şahsi olarak aşırı külfet yükleneceği, ayrıca davacının hak arama hürriyeti ile mahkemeye erişim hakkının da ihlal edileceği anlaşıldığından, davacı aleyhine hükmedilecek vekalet ücretinin davanın değerini aşamayacağı sonucuna ulaşıldığı gerekçesiyle davanın reddine, 174,00 TL vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalı idareye verilmesine kesin olarak karar verilmiştir. Danıştay Başsavcılığı tarafından, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu‘nun 51. maddesi hükmü uyarınca, Vergi Mahkemesi kararının vekalet ücretine ilişkin kısmının kanun yararına bozulması istenilmektedir. Danıştay Başsavcısının Düşüncesi Trabzon 3. Noterliğinin 17/01/2024 tarihli ve 1140 yevmiye numaralı işlemi ile düzenlenen vekaletnamenin noterlikte saklanan örneği için tahakkuk ettirilerek tahsil edilen değerli kağıt bedelinin iptali ve iadesi istemiyle açılan davanın reddine dair Trabzon Vergi Mahkemesinin 26/06/2024 tarihli ve E:2024/35, K:2024/180 sayılı kararının vekalet ücretine ilişkin hüküm fıkrası yönünden kanun yararına temyiz edilmesi talebiyle Danıştay Başsavcılığını bilgilendiren dilekçeniz üzerine konu incelendi: 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu‘nun 28 Haziran 2014 tarihli ve 29044 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 6545 sayılı Kanun’un 24. maddesi ile değişik “Kanun Yararına Temyiz” başlıklı 51. Maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “1. idare ve vergi mahkemeleri ile bölge idare mahkemelerinin kesin olarak verdiği kararlar ile istinaf veya temyiz incelemesinden geçmeden kesinleşmiş bulunan kararlardan niteliği bakımından yürürlükteki hukuka aykırı bir sonucu ifade edenler, ilgili bakanlıkların göstereceği lüzum üzerine veya kendiliğinden Başsavcı tarafından kanun yararına temyiz olunabilir. 2. Temyiz isteği yerinde görüldüğü takdirde karar, kanun yararına bozulur. Bu bozma kararı, daha önce kesinleşmiş olan merci kararının hukuki sonuçlarını kaldırmaz. 3. Bozma kararının bir örneği ilgili bakanlığa gönderilir ve Resmi Gazete’de yayımlanır.” Kanuni süre geçtikten sonra kanun yolu başvurusunda bulunulması üzerine süre aşımı yönünden başvurunun reddedilmesi veya herhangi bir usuli sebeple kanun yolu incelemesine tabi tutulmadan kararın kesinleşmesi hallerinde kanun yolu incelemesi yapılmış olmadığından, bu kararlar kanun yararına temyiz edilebilir. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu‘nun 20/A ve 20/B maddeleri uyarınca ivedi yargılama usulü uygulanarak verilen ve istinaf kanun yoluna başvurmadan temyiz edilebilen kararlardan temyiz incelemesinden geçmeden kesinleşenlerin kanun yararına temyiz edilebileceği hususunda da tereddüt bulunmamaktadır. Bu itibarla, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu‘nun 51. maddesine göre kanun yararına temyiz; istinaf veya temyiz kanun yolları kapalı olduğu için kesinleşmiş ya da istinaf veya temyiz kanun yollan açık olduğu halde taraflardan hiçbirinin süresi içinde istinaf veya temyiz yoluna başvurmaması sebebiyle kesinleşmiş olan idare ve vergi mahkemeleri ile bölge idare mahkemelerince verilen nihai kararlara karşı başvurulabilen olağanüstü bir kanun yolu olup, bu kararlardan niteliği bakımından yürürlükteki hukuka aykırı bir sonucu ifade edenlerin kanun yararına temyiz edilmesi mümkündür. “Kanun yararına bozma üzerine, kararı veren mahkemece davaya yeniden bakılmaz, Mahkemenin bozmaya uygun yeni bir karar vermesi gerekmez. Çünkü kanun yararına bozma kararının daha önce kesinleşmiş olan hükmün hukuki sonuçlarını ve dolayısıyla tarafların hukuki durumunu etkileyen bir sonucu yoktur. Bozmanın amacı, benzeri davalarda mahkemelerin aynı hukuki yanlışlığı yapmalarını önlemek ve usul ve esasa ilişkin hukuk kurallarının belli bir doğrultuda uygulanmasını sağlamaktan ibarettir. Bu nedenle, kanun yararına bozulmuş da olsa, kesinleşmiş karar hükmünü yürütecektir. Kanun yararına bozma kararının Resmi Gazetede yayımlanması ile, uygulanan hukuk kuralının Ülkenin her yanında aynı şekilde anlaşılmasını sağlama amacı güdülmüştür.” (YENİCE Kazım, ESİN Yüksel, Açıklamalı İçtihattı Notlu İdari Yargılama Usulü, 1983, s. 735, 736) 1136 sayılı Avukatlık Kanunu‘nun “Avukatlık ücret tarifesinin hazırlanması” başlıklı 168. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “Baronun yönetim kurulları, her yıl Eylül ayı içerisinde, yargı yerlerindeki işlemler ile diğer işlemlerden alınacak avukatlık ücretinin asgari hadlerini gösteren birer tarife hazırlayarak Türkiye Barolar Birliğine gönderirler. Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulunca, baro yönetim kurullarının teklifleri de göz Önüne alınmak suretiyle uygulanacak tarife o yılın Ekim ayı sonuna kadar hazırlanarak Adalet Bakanlığına gönderilir. (Ek cümle: 16/6/2009-5904/35 md.) Şu kadar ki hazırlanan tarifede; genel bütçeye, il özel idareleri, belediye ve köylere ait vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülükler ve bunların zam ve cezaları ile tarifelere ilişkin davalar ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun uygulanmasından doğan her türlü davalar için avukatlık ücreti tutarı maktu olarak belirlenir. Bu tarife Adalet Bakanlığına ulaştığı tarihten itibaren bir ay içinde Bakanlıkça karar verilmediği veya tarife onaylandığı takdirde kesinleşir. Ancak Adalet Bakanlığı uygun bulmadığı

Vergi Mahkemesinde Vekalet Ücreti Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

WhatsApp ile Ayıp İhbarı

WhatsApp ile Ayıp İhbarı WhatsApp ile Ayıp İhbarı: Mahkemece ve Bölge Adliye Mahkemesince, davalı tarafından sunulan WhatsApp yazışmaları delil olarak kabul edilmemişse de; söz konusu yazışmalarda adı geçen Ç.. isimli kişinin davacı şirket yetkilisi olduğu, 8 Ağustos 2018 tarihli yazışma içeriğinde “son gelen silikonlarda problem olduğunun” belirtildiği ve ürüne ait lot fotoğrafının da gönderildiğinin anlaşıldığı, buna göre söz konusu mallar yönünden ayıp ihbarı yapıldığı kabul edilerek yazışma içeriği mallar yönünden inceleme yapılarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekir. (6102 s. K. m. 23, 101) (6100 s. K. m. 199, 202) (2004 s. K. m. 67) Yargıtay 11. Hukuk Dairesi Esas No: 2023/4666 Karar No: 2024/6256 Karar Tarihi: 11.09.2024 Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Dava Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili şirket ile davalı şirket arasında mevcut ticari ilişki kapsamında düzenlenen faturalara dayalı olarak cari hesap alacağına istinaden davalı aleyhine başlatılan icra takibine davalı tarafından itiraz edildiğini belirterek davalının itirazının iptali ile %20 icra inkar tazminatına hükmedilmesine karar verilmesini talep etmiştir. II. Cevap Davalı vekili cevap dilekçesinde; davacı tarafın isteminin zaman aşımına uğradığını, davacı tarafından satılan silikonun, silikon tutma garantisi % 90 olarak verilmesine rağmen bu oranın % 60 seviyesinde kaldığını, bu bağlamda müvekkili şirketin zarara uğradığını, bu nedenlerle davacı tarafa herhangi bir borçları bulunmadığını savunarak davanın reddini istemiştir. III. İlk Derece Mahkemesi Kararı İlk Derece Mahkemesince; taraflar arasında tahakkuk eden ticari ilişki kapsamında davacı tarafın davalıdan takip konusu alacak miktarı kadar alacağı bulunduğu, alacağın dayanağını teşkil eden irsaliyeli faturaların davalı tarafa teslim edildiği, davalının söz konusu faturalarlar ilgili vergi mevzuatı açısından BA – BS formlarının ilgili vergi dairesine bildirmekle kendi ticari defterlerine işlediğinin kabul edilmesi gerektiği, davalı tarafın kendisine teslim edilen ürünlerin ayıplı olduğuna ilişkin 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu‘nun 23 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi gereğince süresinde ve usulüne uygun herhangi bir ihbarda bulunmadığı, davalı tarafın alacağın zaman aşımına uğradığına ilişkin itirazının 6102 sayılı Kanun’un 101 inci maddesinde ön görülen 5 yıllık zaman aşımı süresi dolmadığı dikkate alındığında yasal dayanağının bulunmadığı gerekçesiyle davalının zamanaşımı itirazının reddine, davanın kabulüne, davalının Bakırköy 9. İcra Müdürlüğünün 2018/21444 takip sayılı dosyasına yapmış olduğu itirazın iptaline, takibin aynı alacak üzerinden devamına, takip konusu alacağa takip tarihinden itibaren avans faizi uygulanmasına, hükmedilen alacağın % 20’si üzerinden hesaplanan 68.093,00 TL icra inkar tazminatının davalıdan tahsiline karar verilmiş, hüküm davalı vekilince istinaf edilmiştir. IV. Bölge Adliye Mahkemesi Kararı Bölge Adliye Mahkemesince; (Kapatılan) Yargıtay 19. Hukuk Dairesi’nin 2015/5982 E- 2015/15327 K. sayılı karar içeriğinde işaret edildiği üzere, ayıp ihbarının yazılı olarak yapılması gerektiği, davalı vekilince bu yönde yargılama aşamasında bir kısım WhatsApp yazışma fotokopileri sunulmuş ise de söz konusu yazışmaların hangi tarihte yapıldığı, hangi tarihteki alınan hangi miktardaki ürünlere ilişkin olduğu belli olmadığı gibi, söz konusu WhatsApp yazışmalarının davalı şirketi bağlayıcı nitelikte yazışmalar (davalı şirket yetkilisi veya temsilcisi) olduğu da anlaşılamadığı, buna göre davalı yanca sunulu WhatsApp yazışmalarının 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 199 uncu maddesi kapsamında belge ve aynı Kanun’un 202 nci maddesi uyarınca delil başlangıcı olarak değerlendirilmesinin mümkün olmadığı, bu sonuca göre davalı yanca ihbar şartının yerine getirildiğinin kanıtlanmadığı gerekçesiyle hüküm kurulmasının isabetli görüldüğü, davalı vekilinin aksi yönündeki istinaf nedenleri yerinde görülmediği, kaldı ki davalı yanca davacıdan satın alınan kimyasalların % 90 silikon tutma garantisi ile satıldığı iddiasına ilişkin de herhangi bir kanıt sunulmadığı, kararın usul ve esas yönünden hukuka uygun olduğu gerekçesiyle davalı vekilinin istinaf talebinin esastan reddine karar verilmiş, hüküm davalı vekilince temyiz edilmiştir. V. Temyiz İncelemesi 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Dava, ticari satıma ilişkin cari hesap alacağının tahsili için başlatılan ilamsız takibe vaki itirazın iptali istemine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk – 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 inci maddeleri, – 2004 sayılı İcra İflas Kanunu‘nun 67 nci maddesi. 3. Değerlendirme Dava, mal satımından kaynaklanan cari hesap alacağının tahsili amacıyla başlatılan icra takibine yapılan itirazın iptali istemine ilişkindir. İlk Derece Mahkemesince ayıp ihbarının süresinde ve usulüne uygun yapılmadığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiş, Bölge Adliye Mahkemesince de WhatsApp yazışmalarının belge yada yazılı delil başlangıcı olarak değerlendirilmesinin mümkün olmadığı gerekçesiyle davalı vekilinin istinaf talebinin esastan reddine karar verilmiştir. Her ne kadar Mahkemece ve Bölge Adliye Mahkemesince, davalı tarafından sunulan WhatsApp yazışmaları delil olarak kabul edilmemişse de; söz konusu yazışmalarda adı geçen Çağdaş isimli kişinin davacı şirket yetkilisi olduğu, 8 Ağustos 2018 tarihli yazışma içeriğinde “son gelen silikonlarda problem olduğunun” belirtildiği ve ürüne ait lot fotoğrafının da gönderildiğinin anlaşıldığı, buna göre söz konusu mallar yönünden ayıp ihbarı yapıldığı kabul edilerek yazışma içeriği mallar yönünden inceleme yapılarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmamış, hükmün bu nedenle bozulmasına karar vermek gerekmiştir. VI. Sonuç Yukarda açıklanan nedenlerle, davalı vekilinin temyiz isteminin kabulü ile İlk Derece Mahkemesince verilen karara yönelik istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının BOZULARAK KALDIRILMASINA, 6100 sayılı Kanun’un 373 üncü maddesinin birinci fıkrası uyarınca dava dosyasının İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, peşin alınan temyiz karar harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 11.09.2024 tarihinde oybirliğiyle karar verildi. WhatsApp ile Ayıp İhbarı WhatsApp ile Ayıp İhbarı: Dava, ayıplı teslim nedeniyle başlatılan takip nedeniyle borçlu olunmadığının tespiti talebine ilişkindir. Bölge Adliye Mahkemesinin kararı ile ayıp ihbarının şekle bağlı olmadığı, davalının ayıp ihbarını WhatsApp mesajı ile yaptığını, bu durumun davacının kabulünde olduğu, ayıp ihbarının süresinde yapılmadığına ilişkin davacı itirazı bulunmadığı, mahkemenin bunu re’sen dikkate alamayacağı gerekçesiyle davalı vekilinin istinaf başvurunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi hükmünün kaldırılmasına, yeniden esas hakkında hüküm kurulmasına, davanın reddine karar verilmiştir. Temyizen incelenen karar, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere göre usul ve yasaya uygun olup davacı vekilince temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir. (2004 s. K. m. 72) (6102 s. K. m. 23) Yargıtay 11. Hukuk Dairesi Esas No: 2022/1566 Karar No: 2023/5196 Karar Tarihi: 21.09.2023 Taraflar arasındaki menfi tespit davasından dolayı yapılan yargılama

WhatsApp ile Ayıp İhbarı Read More »